1

GİRİŞ “Hayat Dergisindeki Dil ve Edebiyat Yazılarının İncelenmesi” adlı çalışmanın ana kaynağını bir dergi oluşturduğu için öncelikle dergi kavramı üzerinde durmak istiyoruz. Dergi; siyaset, edebiyat, teknik gibi konuları inceleyen ve belirli aralıklarla çıkan süreli yayın, mecmua(1) olarak tanımlanır. Türkiye’de çıkan dergilere bir göz atacak olursak, ilk derginin Tanzimat döneminde Vekâyi-i Tıbbiye adıyla 1849 yılında çıktığını görürüz. 1862’de yayımlanmaya başlayan Mecmua-i Fünun, fen bilimlerinin yanı sıra toplum bilimlerine ilişkin yazılara; Dağarcık (1871-72), bu dönemde yayımlanan birçok dergi gibi edebiyata, fen ve toplum bilimlerine yer verir. 19. yüzyılın ikinci yarısında doğrudan belirli bir alana yönelik ya da belirli konulara ağırlık veren dergiler de yayımlanır. Mecmua-i Ebuzziya (1880) bir edebiyat ve düşünce dergisi olarak boy gösterir. Başlangıçta eğitici ve eğlendirici yazılara yer vererek bir tür aile dergisi olarak çıkan Servet-i Fünûn (1891), daha sonra edebiyat akımlarına öncülük eder. 1895’te çıkan Musavver Malûmat ise Servet-i Fünûn’u eleştiren yazılarla doludur. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla dergilerin sayısında büyük bir artış gözlenir.1908’de çıkan Ulûm-ı İktisadiye ve İçtimaiye Mecmuası, liberal ekonomiyi savunan bir iktisat dergisidir. İlk siyasal dergiler de yine II. Meşrutiyet döneminde yayımlanmaya başlar. Türk Yurdu (1911) ve Sebilürreşad, siyasal, kültürel ve edebî nitelikli düşünce dergilerinin önde gelenleridir. Beyanü’l Hak (1908), Genç Kalemler (1911), Halka Doğru (1913), Türk Sözü (1914), Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası (1916-19) ve Yeni Mecmua (1917) gibi dergiler de çeşitli akımların temsilcileridir.(2) Cumhuriyet döneminde de toplum hayatını etkileyen, ona yön veren siyaset, edebiyat ve düşünce dergileri çıkmıştır. Dergiler hiç kuşkusuz kültür hayatımızda başlı başına incelenmesi gereken unsurlardır. Bir bakıma süreli yayınların, toplumun nabzını tuttuğunu da söylemek mümkündür. Bu öneminden dolayı biz, bu çalışmamızda “ Hayat Dergisi”ni ele aldık ve özellikle dil ve edebiyat yazıları üzerine yoğunlaştık.
(1) (2)

Türkçe Sözlük , (1988): Türk Dil Kurumu Yayınları, Cilt:1, Ankara, s.360 Ana Britannica, ((1992): “Dergi” maddesi, Ana Yayınları, Cilt:7, İstanbul, s.163

2

Çalışmamızın asıl kaynağı olan Hayat Dergisi’ni tanıtmaya çalışalım. Hayat Dergisi “Hayat Dergisi” 2 Aralık 1926’dan 30 Aralık 1929’a kadar çıkmıştır. Haftalık olan dergi, her sayısı yirmi büyük sayfa ve altı cilt tutan 146 sayılık bir eserdir. İlk iki yıl eski harflerle yayımlanıp Latin alfabesinin kabulü üzerine 1928 Ağustos’undan itibaren ara ara 29 Kasım’dan itibaren de tamamen yeni harflerle basılmıştır.(3) Maarif Vekaleti’nin yakın desteğiyle, Cumhuriyet yönetiminin amaçladığı kültürel ve siyasal dönüşümü genç kuşaklara benimsetmek amacıyla yayımlandı. İlk sayısında Mehmet Emin, Hayat’ın neşredilme gayesini şu şekilde anlatmaktadır: “Hiçbir devrin gençliği bugünün ve yarının Türk münevverleri kadar mesuliyet karşısında kalmamıştır. Gençlik inkılâba olan borcunu ödemek mecburiyetindedir. Bu borç ancak Türk milletinin refahına ve saadetine masruf şuurlu bir sa’y ile ödenebilir. Bu sa’yın tarzını, istikametini ancak ilim tayin edebilir. Yeni Türkiye inkılâptan sonra birtakım iktisadî ve içtimaî meseleler muvacehesindedir. Bugünün ve yarının münevverleri bu meseleleri ancak ilmî zihniyetle halledebilir. Her devirden ziyade bugünün gençliği hakiki bir ilimle mücehhez olmak mecburiyetindedir. Hayat, gençliğin ilme karşı muhabbetini artırmaya çalışacaktır. Hayat, hakiki müspet ilim zihniyetine karşı gençlikte hürmet uyandırmaya uğraşacak, hadisatı görmek, üzerinde düşünmek muhabbetini telkine çalışacaktır. Gayemiz birtakım mefhumları bilen değil, vakayi üzerinde düşünebilen kuvvetli münevver zümrenindir. Onlardan kuvvet alacak, onların müşterek mefkuresini söyleyecektir. Böyle olduğu için ferdî hayat gibi fani olmayacaktır.”(4) Dergi 3 Mayıs 1928’e kadar Mehmet Emin’in (Erişirgil), ardından Nafi Atuf’un (Kansu) birkaç sayı süren mesul müdürlüğünden sonra kapanıncaya kadar Faruk Nafiz’in (Çamlıbel) idaresi altında çıkmıştır.(5) Başlangıçta başmakalelerini daha çok Mehmet Emin ile Avni Başman’ın kaleme aldığı dergide Türkiyât, edebiyat ve kültür tarihi araştırmaları ile ilgili yazılar genellikle M. Fuat Köprülü, Ali Canip (Yöntem), Mehmet Halit (Bayrı), Nahit Sırrı (Örik),
Abdullah Uçman, (1988): “Hayat” maddesi, İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Cilt: 1 , İstanbul, s.12 (4) Ziya Bakırcıoğlu, (1981): “Hayat” maddesi, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh Yayınları, Cilt: 4, İstanbul, s.171, 172 (5) Uçman, 1988:12
(3)

3

Nurullah Ata (Ataç) ve Ahmet Cevat (Emre); sosyoloji yazıları M. Nermî, Ziyaettin Fahri (Fındıkoğlu) ve Ismayıl Hakkı (Baltacıoğlu); felsefe yazıları Mehmet Emin, Mehmet İzzet ve Mustafa Şekip (Tunç); tarih yazıları Ahmet Refik (Altınay); musiki nazariyâtı ve tarihi yazıları Halil Bedî (Yönetken) tarafından kaleme alınmıştır.(6) Dergide Türk dili, Türk tarihi, Türk edebiyatı ve Türk güzel sanatları çağdaş ve milli bir görüşle ele alınmış; bu anlayış doğrultusunda dil, edebiyat, tarih, felsefe, güzel sanatlar, yeni insan görüşü, yeni Türk kadını ve yeni maarif sistemiyle yeni kültür kurumları konularında birçok yazı yayımlanmıştır. Çeşitli şair ve hikayecilerin şiir ve hikayelerinde özellikle memleket edebiyatı yapıldığı ve Anadolu coğrafyası temasının yoğun bir şekilde işlendiği dikkati çekmektedir.(7) Hayat Dergisinde divan şiirini hatta Tanzimat’tan sonra değişen şiiri İran ve Batı taklidi olarak değerlendiren yazılar çıkmıştır.Bu yazıları yazanların başında M. Fuat Köprülü gelmektedir. Dergi bazı özel ilaveler, özel sayı veya sayfalar da yayımlamıştır. Örneğin; 15. sayıda Ömer Seyfettin’e ait bir bölüm vardır. 111. sayı Maarif Vekili Mustafa Necati Bey için ayrılmıştır. Hayat Dergisi, 1929 yılından itibaren muhteva zenginliğini kaybetmeye başlamış, bol miktarda tercüme yazıların yayımlandığı bir edebiyat, eğitim ve magazin dergisi olmuştur. 146. sayıdan sonra sayfa sayısı artarken boyutları küçülmüş, 1930 yılında yeni bir numaralandırılış ile beş sayı daha çıktıktan sonra kapanmıştır.(8) Hayat Dergisi, siyaset ve edebiyat tarihimizde önemli bir dergidir. Buna rağmen detaylı bir çalışma görülmemiştir. 1982 yılında, Mustafa Parlak, “Hayat Mecmuası”nın 1-3 ciltlerindeki Edebî Makaleler ve Tahlilli Fihristi” adlı bir doktora ön çalışması yapmış; Ahmet Özpay 1998 yılında “Hayat Mecmuası”ndaki Sanat, Edebiyat ve Fikir Yazılarının Sınıflandırılması ve Değerlendirilmesi” adlı bir yüksek lisans tezi, 2002 yılında Nebahat Dalga, “Hayat Mecmuası’ndaki Fikrî ve İlmî Makalelerin İncelenmesi (1926-1927), Mehmet Güneş, “Hayat Mecmuası”ndaki Edebî Muhteva (Şiir ve Hikaye, 1926-1929) adlı yüksek lisans tezlerini hazırlamışlardır.Ayrıca Ziya Bakırcıoğlu’nun 1984 yılında, Milli Kültür’de “1926-1930 Yılları Arasında Neşredilen Hayat Mecmuası’nın Hars ve Edebiyat Tarihimizdeki Yeri” adlı yazısı çıkmıştır.

(6) (7)

Uçman, 1988:13 Uçman, 1988:13 (8) Uçman, 1988:14

4

Derginin ilk sayısından en son sayısına kadar yer alan konulara ilişkin yaptığımız bu inceleme ve verdiğimiz metinler, Hayat Dergisi’nin o dönemin olayları için ihmal edilmemesi gereken bir kaynak olduğunu açıkça belirtmektedir. Bütün bunlara rağmen daha önce de belirttiğimiz gibi dergi üzerinde geniş ve detaylı çalışmaların yapılmadığını söylemek zorundayız. Dergi hakkındaki bilgiler çoğunlukla tanıtıcı bilgiler şeklindedir. Bu bilgiler de çeşitli edebiyat tarihleri, antoloji ve ansiklopedilerdedir. Bu çalışmamızda dergideki dil, edebiyat ve sanat yazılarını kronolojik olarak inceledik. Bu türlere giren yazıları sekiz bölüm halinde topladık. Bizim çalışmamız metin tespiti, derlemesi ve incelemesi çalışmasıdır. Tespitlerimize göre: 1. Manzumeler, 2. Hikayeler, 3. Denemeler, 4. Tenkit Yazıları, 5. Sanat Yazıları, 6. Dil Yazıları, 7. Biyografiler, 8. Eser Tanıtmaları ile ilgili yazılar çıkmıştır. “Hayat Dergisindeki Dil ve Edebiyat Yazılarının İncelenmesi” adlı çalışma, dergideki dil ve edebiyat yazılarının derli toplu bir araya getirilmesinden dolayı araştırmacıların ve meraklıların kolayca ulaşabileceği bir kaynak olmuştur.

5

HAYAT DERGİSİNDEKİ DİL VE EDEBİYAT YAZILARININ İNCELENMESİ ( 1926-1930 ) ( METİNLER )

6

BİRİNCİ BÖLÜM

MANZUMELER

7

YENİ HAYAT -Ziya Gökalp’in aziz ruhunaDuymadan düşünmek yok dinimizde; Biz kalp adamıyız, gönül eriyiz. İnsanız, insanlık esastır bizde; Ne ciniz, ne melek, ne de periyiz!.. Keşkülle asâyı çölde bıraktık; Külâhı, hırkayı, çiviye taktık; Dillerde marifet kandili yaktık; Bu ince işlerin hünerveriyiz. Mücerret değiliz, ailemiz var; Başımızdan aşkın gailemiz var; Bin kârvan tutacak kafilemiz var, Varlık diyârının seferberiyiz!.. Biz hakka aşığız, isteğimiz hak; Doyurmaz ahirette saadet ummak; Dileriz dünyada kurulsun “uçmak”; Bu yolun ümmetsiz peygamberiyiz!.. Mabûdu göklerden gönle indirdik; Hâlıkla mahluku biz sevindirdik; Gözlerde çağlayan yaşı dindirdik; Biz zemzem değiliz, alın teriyiz!.. Devrin güneşleri garptan doğmada; Tan yerinde yanan ateş soğmada; Şarkı karanlıklar ezip boğmada; O meş’ûm gecenin biz seheriyiz!..

8

Fark ettik nihayet aç ile toku; Anladık en sonra var ile yoku; Bırak o kitapları, gel bizi oku!.. Bizler ki hilkatin son eseriyiz... Gönlümüz kılıçtır, tenimiz kını; Orada saklarız vatan aşkını; Ülkeler fetheder sevgi akını; Sanmayın bu yolda bizler geriyiz!.. Okuyup okutmak, işimiz bizim; Haram lokma kesmez dişimiz bizim; Her yerde bulunmaz eşimiz bizim; Biz yeni hayatın erenleriyiz!.. Hasan Âlî

HAYAT, c.1, nr.1, 2 Kanun-i evvel, 1926, s.2

9

ÇOBAN ÇEŞMESİ Derinden derine ırmaklar ağlar, Uzaktan uzağa çoban çeşmesi... Ey suyun sesinden anlayan bağlar, Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi? Gönlünü Şirin’in aşkı sarınca Yol almış hayatın ufuklarınca, O hızla dağları Ferhat yarınca Başlamış akmaya çoban çeşmesi. O zaman başından aşkındı derdi, Mermeri oyardı, taşı delerdi. Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi, Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi. Vefasız Aslı’ya yol gösteren bu, Kerem’in sazına cevap veren bu, Kuruyan gözlere yaş gönderen bu, Sızmadı toprağa çoban çeşmesi. Leyla gelin oldu, Mecnun mezarda, Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda, Ateşten kızaran bir gül arar da Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi. Ne şair yaş döker, ne âşık ağlar, Tarihe karıştı eski sevdalar; Beyhude seslenir, beyhude çağlar, Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi. Ankara, Eylül, 1926

10

Faruk Nafiz

HAYAT, c.1, nr.1, 2 Kanun-i evvel, 1926, s.2

11

SON VAPUR YOLCULARI Her akşam son vapurla yorgun dönen yolcular Sanki zincir altında kürek mahkumlarıdır. Bazen mehtap içinde gümüşlenince sular, Gördükleri ışıklar bir zindan mumlarıdır. Haftada birkaç gece ben de aynı vapurun Perişan yolcusuyum yıllardan beri işte. Sulara ürpermeler dağıtan bir yağmurun Hüznünü en ziyade hissettim bu dönüşte. Ah o siyah denizde siyah, ıssız geceler!.. Ruhumuzu üşüten rüzgarın nefesleri!.. Aya hasret, suları yardığımız geceler!.. O yeknesak hıçkırık, o makine sesleri!.. Kim bilir nice yolcu bu karanlık denizin Sinesine ebedi gömülmek istemiştir... Nafile koşmadınsa arkasından bir izin Kim bilir niceleri “Artık ölsek....” demiştir.. Son vapur yolcuları...Son vapur yolcuları!.. Ziyafetin sonunda yetişen zavallılar!.. Daha kaç yıl, kaç gece yarsak da bu suları, Bu yolun hiç sonu yok, ömrümüzün sonu var.. Kızıl Toprak: 23 Teşrin-i sani gecesi Faruk Nafiz

HAYAT, c.1, nr.2, 9 Kanun-i evvel, 1926, s.3

12

YANARIM Düşen yapraklarının arkasından çırpınan Bir dal gibi bakarım dünkü şiirlerime. Zavallılıklarının suçu benimken, inan, Onlara zulmedecek zaman benim yerime. Sanat bahar günümde meyveli bir fidandı, Kış gelince bir balta altında parçalandı, Dün gölge salan ağaç bugün ocakta yandı, Şimdi bir pul veren yok kül olan hünerime. Sevda başımda ateş, gurbet içimde düğüm, Yangından çıkan eşya gibi kırık döküğüm... Fakat bunlar değildir uğruna yaş döktüğüm: Yanarım benden evvel can veren eserime. Ankara:Teşrin-i evvel 1926 Faruk Nafiz

HAYAT, c.1, nr.3, 16 Kanun-i evvel, 1926, s.4

13

AYŞE’NİN AŞKI “Simsar geliyor!” diye kapıdan geldi haber,1 Halı dibi kızları başlarını örttüler...2 Kınalı, narin eller son ilmekleri ildi. Kirkit, bıçak sesleri hep bir anda kesildi...3 Dolaşık adımlarla havluya girdi simsar, Birer birer gözünden geçti bütün nakışlar... Sonra, soluk fesini eliyle düzelterek “Kızlar, dedi. Bu halı cumaya kesilecek! Malûm ya, Hasan için bir düğün halısı bu, Düğün halılarının en çok pahalısı bu!..” Simsar gitti, ipleri aldılar ele kızlar, Günde beş on kuruşa bakan amele kızlar!... Kirkit, bıçak sesleri işte yine başladı; O titrek göğüslerde nefesler yavaşladı.. Fısıltılar döküldü karanfil dudaklardan; Dediler ki: Ayşecik artık ayrıldı yardan!..” Bütün ona çevrildi gülümseyen bakışlar; Ayşe’nin gözlerinde yılan oldu nakışlar.. Kız Ayşe, dilber Ayşe! Halıyı sen ger Ayşe! O zengin çocuğunu Sana vermezler Ayşe!.. İldiğin her bir ilmek Gönül bağından gibi; Halıya verdiğin renk Al yanağından gibi...
1 2

Halının iyi dokunup dokunmadığına bakan adama simsar derler Halı dibi, halı dokunan mahaldir. 3 Kirkit, ilmekleri sıkıştıran demir dişli bir nev taraktır.

14

Gözlerin yine doldu; Gül yüzün yine soldu; O kınalı elinde Kirkidin ateş oldu... Bakışların derinde, Maniler ezberinde... Nakış olmak fikri var Zülfünün tellerinde... Vur kirkidin inlesin; Kalpler seni dinlesin; Koy, başın serinlesin Halının direğinde!... Yine geliyor simsar, Daha çok ilmeğin var... Senin gönlün ne arar Elin zengin beyinde?.. Canından kopan can mı, Gözüne dolan kan mı, Yoksa gözyaşından mı, İşlediğin her çiçek? Ağlama yana yana; Bilsen ne mutlu sana: Hasan’ın ayağına Bu halı serilecek!.. Uşaklı Ömer Bedrettin HAYAT, c.1, nr.3, 16 Kanun-i evvel, 1926, s.9

15

SEFİLLERİN ÖLÜMÜ Gezdi örümcek gibi gözleri boş tavanda, Bir köşede gerilmiş bir ağa düştü, kaldı. Odaya bol rüzgarın dolduğu bir zamanda Göğsü havasızlıktan daraldıkça daraldı. Sessiz ecel dostunu karşılarken bir adam, Sesleri büyülterek naklediyor kırık cam: İşte, ezan ne kadar tez okundu bu akşam, Kilisenin çanları ne kadar hızlı çaldı! Dışarda fırtınanın şehri döven kırbacı, İçerde bağdaş kuran soğuk zehirden acı... Bu hastanın güneşken hekimiyle ilacı. O da bugün kim bilir, nerde safaya daldı? Kulağının dibinde haykırıyor fırtına: “Isınmak istiyorsan toprağı çek sırtına!” Uzakta can verirken il yırtına yırtına Onu ölüm bir derin uyku halinde aldı. Yanan mumu söndürdü hastanın son nefesi, Can kuşunu başı boş bıraktı ten kafesi: Mesih’in mucizesi, Tevrat’ın felsefesi, Arapların cenneti artık birer masaldı! Faruk Nafiz

HAYAT, c.1, nr.4, 23 Kanun-i evvel, 1926, s.3

16

GECE, BİR CAM ARKASINDA Bu gece Lambamı söndürünce Birden bire ürperdim... Benliğimi gecenin eline esir verdim... Sonra baktım: Camın dışında Katran gibi karanlığın kaynayışında Bir nokta var, kırmızı: Cıgaramın ateşi kanayan pırıltısı... Ben nasıl bir esirsem bu ateş de bir esir... Bu gecenin kudreti etmiş ona da tesir... O da sönmeye mahkum... Bu, bir damla alevde kendimi buluyorum... Bu gece Cıgaramın ateşi zulmette eridikçe Ta içimden ürperdim... Benliğimin sisini topladım, ona verdim... Benliğim ha!.. Hangi benlik acaba?.. Benliğim bir mi, iki mi?.. Ben ben miyim?.. Yoksa karanlıktaki mi?.. Kim bilir İkimiz de kardeş miyiz?.. Yoksa bir Tılsımla cezbedilen iki çılgın eş miyiz?..

17

İkimiz de karanlıklara Aynı matem şulesini noktalıyoruz... İkimiz de geceden aynı Hicran payını, aynı zehri alıyoruz... İşte bu gece Hep bu siyah düşüncede, bu hülyadayım... Cıgaramın pırıltısı camın dışında Katran gibi karanlığın kaynayışında Damla damla eridikçe Aynı şüphe içinde bunalmaktayım: Benliğim bir mi?... İki mi?.. Ben ben miyim?... Yoksa karanlıktaki mi?.. Kızıl Toprak: 7 Kanun-i evvel gecesi 1926 Halit Ziya

HAYAT, c.1, nr.4, 23 Kanun-i evvel, 1926, s.16

18

HEP O HİKAYE ( İçmişti Fuzûlî bu alevden Düşmüştü bu iksir ile mecnun Şiirin sana anlattığı hale) Ahmet Haşim Leyla’sını kaybeyledi Mecnun, Sevdasına dağlar bile meftun. Sahraları rüzgar gibi gezdi, Leyla’sını kaybeyledi Mecnun!... Bir hasta güzellik gibi Leyla, Mecnun ise baştan başa sevda. Sevdaları hasret-zede mehcûr Dallarda yaşar matemi hala!... Mecnun niye Leyla’sına koşmuş Çöllerde denizler gibi coşmuş Bilmez ki elimize geçen ömrün Mazisi de atisi de boşmuş?... Kim aşkta, bu girdaba tutulsa Mecnun bulunur kalbi oyulsa. Leyla diye, Leyla diye bir gün, Leyla sanacak Hakk’ı da bulsa!.. Her sevgilinin ismi muhakkak Mecnun ile Leyla olur ancak. İlk şartı budur “mezheb-i aşk”ın: Mecnun ile Leyla’ya inanmak!.. Canan , bu efsaneyi dinle, Sev aşkımı, kalbim gibi inle.

19

Leyla ile Mecnun olalım, gel... İhya edelim aşkı seninle!... Hasan Âlî

HAYAT, c.1, nr.4, 23 Kanun-i evvel, 1926, s.16

20

SANAT Yalnız senin gezdiğin bahçede açmaz çiçek, Bizim diyarımız da bin bir baharı saklar... Kolumuzdan tutarak sen istersen bizi çek, İncinir düz caddede dağda gezen ayaklar. Sen, kubbesinde ince bir mozaik arar da, Gezersin kırk asırlık bir mabedin içini; Bizi oyalandırır bir hat görsek duvarda, Bize heyecan verir bir parça kırık çini. Sen raksına dalarken için titrer derinden Çiçekli bir sahnede bir beyaz kelebeğin, Bizim de kalbimizi kımıldatır yerinden Toprağa diz vuruşu dağ gibi zeybeğin. Fırtınayı andıran orkestra sesleri Bir ürperme getirir senin sinirlerine, Istırap çekenlerin acıklı nefesleri Bizde geçer en hazin bir musiki yerine. Sen anlayan bir gözle süzersin uzun uzun Yabancı bir şehirde bir güzel heykelini, Biz duyarız en büyük zevkini ruhumuzun Görünce bir köylünün kıvrılmayan belini Başka sanat bilmeyiz, önümüzde dururken Harcanmamış bir mevzu gibi Anadolu’muz: Arkadaş, biz bu yolda maniler tuttururken Arkadaş uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz! Ankara, Kanun-i evvel 1 Faruk Nafiz HAYAT, c.1, nr.5, 30 Kanun-i evvel, 1926, s.8

21

VATAN DESTANI ( Milli Marş güftesi için yazılmıştır.) O kadar dolu ki toprağın şanla Bir değil, sanki bin vatan gibisin. Yüce dağlarına çöken dumanla Göklerde yazılı destan gibisin. Hep böyle bulutlar içinde başın, Hilali kucaklar her vatandaşın. Geçse de asırlar, tazedir başın, O kadar leventsin, fidan gibisin. Çiçeksin, bayılır kuşlar kokundan, Her dalın bir yay ki zümrüt okundan Müjdeler fısıldar Ergenekon’dan Bu sese gönülden hayran gibisin. Ey bütün cihana bedel Türk ili, Açtığın cenklerin yoktur evveli. Tarih bir nehir ki coşkundur seli, Sen ona nispetle umman gibisin. Bir yandan hep böyle taştın, köpürdün, Bir yandan cefalı bir ömür sürdün, Fakat ne derece ezildinse dün, Şimdi yine tunçtan kalkan gibisin. Bir insan nihayet kemikle ettir, Bu et, bu kemiğe can-ı hürriyettir. En büyük hürriyet cumhuriyettir, Demek ki şimdi sen bin can gibisin. Ey ana toprağı, ey Anadolu, Açıldı önünde terakki yolu.

22

Hamdolsun her yanın bereket dolu, Cennette bir yeşil meydan gibisin. Yeni bir ay urdun al bayrağına, Girdin en sonunda irfan bağına, Medeni hayatın nur ırmağına Ezelden susamış ceylan gibisin... Halit Fahri

HAYAT, c.1, nr.6, 6 Kanun-i sani, 1926, s.9

23

FİDAN BOYLUMA Gel, gitme; kalmasın gözüm yollarda, Her taraf bu akşam sel fidan boylum! Çılgınca dağları gömen bu karda Geçilmez o Çamlıbel fidan boylum! Yokluğun bir ateş, varlığın derman; Sürüme gönlümü yine arkandan... Kanlı gözyaşımı sen kurutmazsan Derdimden ne anlar el fidan boylum?.. Bu akşam ben gibi sen de mahmursun; İlişme, kollarım boynunda dursun! Karanlık geceme yıldız olursun, Gel, gitme bu akşam, gel fidan boylum. Ömer Bedrettin

HAYAT, c.1, nr.6, 6 Kanun-i sani, 1926, s.9

24

DAĞINIK SATIRLAR Yedi veren gelmeden almasa ruhum aşı Bir yabani çiçeğim koklanılmaz, takılmaz. O ne ince bir yüz ki kıyılarak bakılmaz, On beş yaşında... Düşün, Kerem:Aslı’nın yaşı! Bir mezara atılan bir deste çiçek gibi Kalbimde yanan ateş bir bakıştan yadigar. Demek benim ömrümde geçirecek bir bahar, Gömüldüğüm türbeye bir nur inecek gibi... Nasıl kişi beklerse tipiler, fırtınalar, Bu kara sevda beni ahir ömrümde sardı. Kar inen dağlar gibi betim benzim ağardı. Ey oğlunu bu derde kurban veren analar! Belki benim de vardı coşkun engin bir çağım: Dalgalardan köpüren, çalkalanan bir umman... Dalgalar geldi, geçti...Fakat bunu her zaman Yalçın bir kaya gibi bağrımda duyacağım. Faruk Nafiz

HAYAT, c.1, nr.7, 13 Kanun-i san, 1926, s.2

25

ÇOCUKLARIMIN NEFESİ Ufuk derinleşti, gökler yükseldi; Yorulan varlığın uykusu geldi. Susmuştu dışarıda haykıran rüzgar, Rüzgarla beraber sustu boşluklar. Kalmadı bir yerde hayattan eser. Lambanın alevi alçaldı, bitti; Sular bile durdu, sessizdi her yer; Kalmadı bir yerde hayattan eser. Lambanın alevi alçaldı, bitti; Sönerken her şeyi yakıp eritti. Odamda uyanık bir ben kalmıştım, Bu siyah denize ben de dalmıştım. Fikrim ezilirken bu hal içinde, Hakikat ararken hayal içinde, İşittim derinden hafif iki ses; Ne sihirli sesti, ses değil nefes! Çıkıyordu iki küçük gövdeden Başkaydı her türlü sesten, besteden. Bu korkunç kabusu yok etti onlar, Ölüyü dirilten kudretti onlar.

26

Hayata yeniden doğmuşum sandım, Ebedi varlığa şimdi inandım.

Onların gözünden içtim neşeyi, Onların gözüyle gördüm her şeyi.

Onların alnında yazılı bahtım, Onların kalbinde kurulu tahtım. Onların sevgisi gönlümü açtı, Sevgimi hilkate dağıtıp saçtı. Biri “canan”ımdır, birisi “can”ım, Kaynıyor onlara baktıkça kanım. Hayatım onların göğsünden taşar Ölsem de benliğim onlarda yaşar. Hasan Âlî

HAYAT, c.1, nr.7, 13 Kanun-i sani, 1926, s.5

27

ULUDAĞ “Setbaşı”nın ışıkları Gölgeleri noktalıyor. “Uludağ”ın aşıkları Yine sevdaya dalıyor Ta ezelden böyle meftun Hepsi engin bakışlarla Yüksek başı bir bulutun Koynundaki bu kartala. Mağrur kanatları taştan, Fakat göze yumuşaktır. Etrafında sanki baştan Başa sevgimiz kuşaktır. Bu sevgi, bu derin sevgi Milli bir neşedir bize. Bu bulutlar içindeki Dağ yakındır kalbimize. Manzarası ta uzaktan Kabartırken göğsümüzü, Bize selam verir bazen Ayın gülümseyen yüzü Bu ay, durgun akşamlarda Uludağ’ın ziynetidir. Yıldızlarsa ta yukarda Onun çiçek demetidir!

28

Alnı yazın bile karlı: Bakanlara hayret gelir. Ve o, daima vakarlı, Böyle yükselir, yükselir... Sararken de mağrur durur, Akşam onu sisleriyle. Ve kalbimiz vurur, vurur Coşkun vatan hisleriyle... Halit Fahri

HAYAT, c.1, nr.7, 13 Kanun-i sani, 1926, s.5

Bitmez bu zafer günü. Yıldızlar oyuncağın.. Ağlama derin derin. s. Göklerden armağan mı Başındaki şu boncuk! Urban yama yama. Başak tutan ellerin Bir gün al bayrak tutar Ömer Bedrettin HAYAT.. Anan orak biçiyor.. 20 Kanun-i sani. c. nr. Rüzgar silsin yaşını. Tanrım sevsin başını. sağın. 1926. Atanın ak yüzünü Senin yüzün ak tutar. Nazarlara derman mı.1..7 . bahçe solun.. Babanı. kardaşını Sakarya ufkuna sor!.. Güzel çocuk. Ağlama güzel çocuk! Mavili bir nişan mı. Gönül koyma akşama.8. Unutma sakın dünü. Oğlusun bir askerin. ağlama. Bağ.29 BAŞAKLARIN İÇİNDE -Mehmetçik’in yavrusuna ithafıBaşaklardan kundağın.

çocuk bile değildim. evet onun kainata bakışı Ha o tunçtan nazarları. Fakat cidden insansanız. Ne korkusuz. bunu iyi biliniz . yoktu hatta dedeniz İçimizde onu gören sade şu gök ve deniz! Zaman böyle efendiler.30 TARİH DERSİ Mektuptaki hocaların şüphesiz en kocası Saçı başı ak pak olan eski tarih hocası Sarayburnu rıhtımında gezindi de bir zaman Gördünüz mü çocuklarım. bu yalancı cihanda Doğru sözü söylemekten zevk almalı diliniz. Hele sizler hiç yoktunuz. O vakitler çocuklarım. ha şu suyun akışı! O zamandan kalma bir can gerçi yok hiç şu anda. Onun için çocuklarım. hiç durmadan akıyor Fakat bakın şu heykele ona nasıl bakıyor. dedi siz şu heykeli? İşte bugün asırlar var orda duran kahraman Cumhuriyet tohumunu şu toprağa ekeli! Yine bugün asırlar var o adamın buyruğu Haydutların tepesine indireli yumruğu! Ben ki şimdi yaş altında iki büklüm eğildim.

Uğrunda can vermeye kim ki cidden doyamaz. soyamaz Halifeyim falan diyen rast gele her şarlatan. ancak onun bu vatan! . Biz Türklerin bütün ömrü evvelleri bir pasmış Bizi de bir güneş yapıp şu göklere o asmış.. Çocuklarım.31 Taassubun duvarını en iptida o yıkmış Karanlığı o devirmiş. hamdolsun ki kafasından her esen Cennet için boş boşuna evlat boğan. nankörlere değil artık bir otlak! Şimden sonra bu milleti aldatamaz. efendiler bu toprak Tembellere. korkak ve uyuşuk ve namert Soyguncular pençesinde değil artık bu millet! Şu tunç adam çoktan ezmiş ve eritmiş o buzu Ne saltanat dişi kalmış. Artık onun efendiler. baş kesen Kanlı. Onun için hayli zaman nice şeref celladı Hiddetinden köpürürmüş işitince o adı. ne halife boynuzu! Yine tekrar ediyorum. Memleketin bugün bile taşıdığı o yüktür. O adamın bu devlete bu millete hizmeti Pek büyüktür efendiler. zindanlara o tıkmış Bu toprakta zulmetleri evet yakıp yıkan o! Cehli uran zincirlere mağaralara tıkan o! Bağışlayan bu yerleri bize onun himmeti.. fevkalâde büyüktür.

32 Zannetmeyin çocuklarım.. tahtlarını nihayet Çatır çatır kırıp yemiş adaletin dişleri! Evet kırıp eziyormuş ökçesinin altında Nice mağrur başı işte zamanenin ayağı.. masal olmuş günlerin Her kovuğu kaç ülkenin gövdesini taşıyor! Ve yine bir bilseniz ki nasıl baştan aşıyor İnsanlığa asırlarca akan riya selleri! Fakat nerde o vaktiyle hakkı boğan elleri Kan içinde pıhtı tutmuş sergerdeler sürüsü? Kimdir artık o haşmetin arkasından yürüyen? Hangisinin şu saatte bir tanecik işi var? Koca nisyan çukurunda şimdi kokup çürüyen Nice kişver iskeleti. Fakat işte taçlarını. Aramışlar büyüklüğü hep sırmada altında Çünkü hepsi hakikatte birbirinden bayağı! Efendiler onun için şu devamsız ömürde . Hele şayet ömrünüzde yetmiş sene yolunuz Benim gibi tarih denen kabristandan geçerse Ve geçerken etrafını biraz görüp seçerse! Bir bilseniz çocuklarım. ben yaşta bir ihtiyar Geçmiş güne bühtan eder ve bunda da haz duyar Hiçbir zaman öyle değil! Buna emin olunuz. nice devlet leşi var! Haydutluğun her türlüsü ve millete hıyanet. Ne yazık ki efendiler buymuş bütün işleri.

zamanında bir sürü İnsan onu kavramamış.” Ve ne bir gün sendelemiş. İnsanlığı bu derece bilmek için şüphesiz. . duygusu Çünkü o da hayatında ne taç demiş. Tarihlerde okuyorum. alnı açık mu`teriz Kanâatim bu ki benim. Hiç şüphesiz şu felekten nice sille yemiş o! Fakat yine efendiler tetkik edin bunu siz. ne tuğra Ummanlara benzetirim o adamı doğrusu Yani o hiç yorulmayan ve yılmayan unsura Asırlarca beslemişiz evet birçok sefihi Bu adamsa bize olmuş medeniyet mesihi. Fakat demiş o kendine yine: “Hiç yorulma sen yürü!. ne kılıçla kalkandan! Anladım ki çocuklarım o da bunu anlamış Anladım ki efendiler onun da bu. darılmış. ne kırılıp yarılmış.33 O ki beni karşısında hürmetlerle eğiltir Biliniz ki hiçbir zaman taçlı başlar değildir! Bir zavallı kanı şayet nahak yere akarsa Benim bütün insanlığım haya eder o kandan Zaten insan kainata feylesofça bakarsa Ne süngüden medet umar. Temistahlarla boğuşmayı bilmiyorduk çünkü biz Bizde bunu icat eden sade onun aklıdır. Eğri düşün dememiş ki doğru yürü demiş o! Fakat gönlü temiz olan. ona kızmış. yerden göğe kadar haklıdır..

34 Hatırladım. yıktı. yine. Hiç boynu bükülmeyen şu devran Olmuştu onun elinde bende. Vadileri atlayıp da tayfun Ummanlara bahsederdi ondan! Yumrukları kahır ve cehle sallar Sarsardı zamanı kollarında Yırtıp da leyali yıldırımlar Bin meşale yaktı yollarında! Efkarına etti durdu bir peyk Fermanına millet oldu razı Âtî ona her deyişte ( Lebbeyk) ! Hürmetle sükût ederdi mazi. Haşiyetle yanıp olurdu dilhûn Andıkça o namı kahpe Yunan. görüp şu heykelin gözünü Unutulmuş bir şairin şöyle birkaç sözünü: Müstakbeli fethedip kemali Maziyi hemen saçından astı İmkanın elinde her mahali Güya ki esir ederdi kastı Zulmetleri yaktı. Dildâr-ı zafer o nazlı sultan Bir cariye oldu hizmetinde! . sürdü Aydınlığa açtı her zemini Rahminde dehasının büyürdü Müstakbel milletin cenini.

nr.8. s.1. 13 . 1926. Şarkın o geniş çatırtısından Garbın da revâkı çatlıyordu! Fazıl Ahmet HAYAT.12. c. 20 Kanun-i sani. Gafletleri kırdı etti ifnâ Kalsın dedi hep prangalarda Leşler kemiren kurûn-ı vusta Gâsıblara etti dehri zindan İstanbul’a gönderince ordu.35 Görmezdi evet telaşa layık Olsaydı eğer hücum edenler Yerlerde sürüyle kerkedenler Gönüllerde takım takım savâik Uğraştı ateşli dalgalarda.

alçını Çıkamazsın tepesine ruhun eğer bodursa Çünkü yoktur kayaların ondan daha yalçını! Dökülemez o yaylaya hiçbir bulut gölgesi Sonsuzluğun üst tarafı. s. nr.1.9. hatta yanıp kudursa! Sen şimdiden topla hemen mermer gibi. Topal gönül ona varmaz.3 . sade lale demektir Hakikaten büyük sanat bir şale demektir. işte şiirin ülkesi Ne ayıp ki birinizin hiçbir zaman o yere Değil varmak. Doğuları batılardan onun sesi seçtirir Nehirlerin en coşkunu yine onun vecdidir. 27 Kanun-i sani. 1926. Hakikaten büyük şair bir çağlayan demektir. düzgünsüz cihanda Olmuş bütün hayaliniz bir orospu masası! 1927 Kanun-i sani 15 Fazıl Ahmet HAYAT. ne ağlayan demektir. yaklaşmamış bile hatta tasası! Çünkü orada bir kanun var o da aşkın yasası! Sizse ancak boyasınız. c. Zannetme ki sadece şarap.36 SANAT BANA DER Kİ -Ali Canip’eBilmeli ki o ne gülen.

Şimdiden başlamış o müthiş ayaz. bir sis… O sevimli yazın mersiyesi mi Nedir bu gönlümü harap eden his? Ne çeşme başında köy kızları var.37 O GÜZEL YAZA BİR MERSİYE Ufukta bir hazin rüzgâr esimi. O hasta bahar mı böyle öksüren. ne kaval sesi… Karanlık bir mezar gibi ormanlar. Tabiat dalıyor karanlıklara: Uludağ. Sonra hiç dinmeyen bir yağmur. Bu ses hangi dulun yanık sesidir? Vaktiyle neşeli bir hayat süren Yapraklar baharın cenazesidir. Her yerde ölümün gamlı ahengi… Hayattan usanmış bir veremli kız Gibi soldu gitti güneşin rengi. Uludağ ey sevimli yaz! . O güzel yamaçlar büsbütün ıssız. Kırların kalmamış eski neşesi. Ne kuşlar ötüyor. O coşan bulutlar bile kapkara. Uçuyor dumanlı gökte kartallar. ne de bir gülşen. Muttasıl inliyor ormanda düşen Sonbahar kurbanı kurumuş dallar. Ne bir bağ var artık.

8 . 1926.38 Ufukta bir hazin rüzgâr esimi. nr.. c.9.1. O sevimli yazın mersiyesi mi Nedir bu gönlümü harap eden his?. bir sis. 29 Teşrin-i sani 1926 Rodop Emin Recep HAYAT. 27 Kanun-i sani. Sonra hiç dinmeyen bir yağmur. s.

at. Gezsen Anadolu’yu! Kırlarında koştur at. Halkta vefâ bulursun. Ne kalbin. Beldeler dilberi var. Gezsen Anadolu’yu! Dertlerden kurtulursun Gezsen Anadolu’yu! Billur ırmakları var. Buzdan kaynakları var. gönlün sızlar. Gezsen Anadolu’yu! Derde şifâ bulursun. At. Gezsen Anadolu’yu! Ne eşsiz yerleri var. Ruhunda açar kanat Gezsen Anadolu’yu! . Bin Bursa. Kim der cefâ bulursun. Ne hoş toprakları var.39 ANADOLU’MUZ “Rıdvan Nafiz Beye ithaf” Sen ne güzel bulursun. Güler sanki yıldızlar. Gezsen Anadolu’yu! Gülerken köylü kızlar. İzmir’i var. ruhunu savur.

1926. Yumuşak gelir her taş Gezsen Anadolu’yu! Orda bahar başkadır. Gezsen Anadolu’yu! 926 Mehmet Faruk HAYAT. Erir. Kışlar. varsa her yaran Gezsen Anadolu’yu! Hanlar.1. yazlar başkadır. Ah… bu diyar başkadır. nr. 27 Kanun-i sani. c. İllerden ile dolaş. Güzelliği şah eser Gezsen Anadolu’yu! Bir ağaç kabuğundan İçince bir tas ayran.9. s.40 Dağdan serin yel eser. köprülerden aş.12 . Soğuk suları Kevser.

27 Kanun-i sani. çamlı dağları. Yanarım andıkça eski şen çağı. ardıçlı. Gürgenli. ey Hasan Dağı. Dağlara yaslanan çiğdemli bağlar. Ey biri birine sarılan dağlar. Dışınız yeşerir. Hepiniz ün almış yiğit yatağı. Toroslar. s.1. içiniz ağlar. Bilmem neden böyle tez canlısınız… Erciyes. Her biri bir çeşit namlı dağları.9.41 YURDUMUN DAĞLAR “Babamın acısıyla” Ey güzel yurdumun gamlı dağları. Ezelden beri mi dumanlısınız… Hey başı gökleri bürüyen dağlar. 1926. Delirip köpüren seller sizdedir. Bu onmaz derdime dermanlısınız. Siz de benim gibi hicrânlısınız… Niğde:Hüseyin Nâil HAYAT. Gönlümü peşinde sürüyen dağlar. nr. Kervân geçirmeyen beller sizdedir.12 . c. Şahin uçurtmayan yeller sizdedir. Yollara dizilip yürüyen dağlar. Şu yüce duruşla ne şanlısınız.

3 Şubat. nr.3 . rüzgâr gibi. İlk insanın cennetten çıktığı günden beri Kaplamış yeryüzünü baştan başa garipler… Gündüz gülen yüzleri bir yana bırakınız.42 GARİPLER Her duyduğum gülüşün yok sevinçten haberi. Der: “Ölene sözüm yok. Bir sihirbaz kaynatır gönlümde bin azabı.” Faruk Nafiz HAYAT. Ne zaman geçse benden bir sevinç. s. Çam altında baş başa dolaşan nişanlılar Birbirinden ayrılan eşler gibi gariptir… Eritir benliğimi ellerin ıstırabı. kumral delikanlılar. Dalgalarla dövüşen yırtıcı kuşlar gibi Birbirine haykırır binlerce ses içimde: Göğsü henüz belirmiş tazelerden tutun da Dumanlı gözlerini bir hayâl bulutunda Eriten genç dullara kadar herkes içimde! Ak saçlı ihtiyarlar.1. Geceleyin bir mumun ışığında bakınız: Karanlıkta kendimi gösterir mustaripler. c. 1927.10. Yaşayan mustariptir.

Onu her içişte ben kudurmuşum… Çılgın emellerle –yazık.. Bir vehme bağlayıp bütün ümîdi. Gönlümü sonsuz bir derde salarak İhtiyar olmadan solmuşum meğer… Uymuş da gençliğin heveslerine Beyhûde kendimi üzüp durmuşum. nr.43 NEDÂMET Her büyük kederden ilhâm alarak Hicrânın şairi olmuşum meğer. deva yerine. 1927. Bir hayâl uğruna etmişim heder.ömrümü. Çözmek istedikçe olmuşum beter! Geçmiş günlerime bakınca şimdi. 3 Şubat.8 .. Yirmi beş yılıma nasıl kıymışım!.1. s. Arif Dündar HAYAT.10. c. Derdim ki: Ne kadar zavallıymışım. Aldığım zehirmiş. Muhabbet denilen o kör düğümü.

nr. s.. geçit vermez dağlara...* Boy atan ağaçların dalları kanat gibi… Serpilen köşkleriyle ne güzeldir Çankaya Dalar güzelliğine bakışlar doya doya! Bursa Yemyeşil bir ovada bağdaş kuran bu belde Yemyeşil saçlarını dağıtır esen yelde… Ardında yükselen dağ gövdesiyle ne de şen.... Orijinal metinde mısra silik olduğu için okunamamıştır Orijinal metinde mısra silik olduğu için okunamamıştır ....1. karlı yamaçlara........... En küçük yollarından su alır menbaların… Yaz gelir.. kurur...** Nilüfer Kışın bol sularını çeker yüksek dağların.10........ c............12 * ** ... …………….... 3 Şubat.... 1927... gider...... Bir gün bir dağ başında: Göze güler Ankara! Çankaya ……………........44 MEMLEKETE BİR BAKIŞ Ankara Bir gönül hasretiyle görmek istersen onu. o bol sular çekilir....... Tut ona varmak için kızıl güneş yolunu… Düş. Bomboş kalan yoluyla ağlar durur Nilüfer! Mehmet Faruk HAYAT..

s. be Ali! Boşuna tetiği ne kurcalarsın? Var daha ateşe zaman. 10 Şubat.11. nr. be Ali! Faruk Nafiz HAYAT. bir de çobana. ne hoş yan yana. Kurşunu kahpeye atacağına Kendine çevirdin… Aman. Boynunu dolamış zülfü bağına. bakışın yaman.4 . 1927.1. yola dalarsın. be Ali! Görünce uzanmış yâr kucağına. Nerdeyse gelecek beklediklerin. Duruyor iki genç. Var iki atımlık canı kederin… Desene işleri duman. Çınlasın yıllarca orman. Gönlündü gözünü yuman. Bir kurşun kadına. c. be Ali? Onu sen büyüt de söğüt boyunca Kendini ellere versin o gonca! Sözüme kanmadın bunu duyunca. be Ali! … Geldiler beklenen çiftler ormana. be Ali! Yıllanmış bir çınar pusuluk yerin.45 ALİ Namluna dayanır. Duruşun.

En son ışık sekerken o dağdan öbür dağa Yorgun adımlarla çalıştım avutmaya Avare bir çoban gibi yollarda derdimi. 10 Şubat. 1927. Muzlim düşüncelerle nihayet bulunca dün Köy haricinde yaptığım akşam gezintisi Buldum içimde yepyeni bir kalp ezintisi. adım adım Bezgin sürüklemek ne felaketmiş anladım! 1341 Necmettin Halil HAYAT. nr. Bir kalbe hasretin eli bir kere erdi mi Kurtulmak anladım ki biraz bahta bağlıdır. ey Dağlar denizler ardına yalnız kaçıp giden! Dün köyde yaptığım tek ve tenha gezintiden Sensiz bir ömrü böyle mecalsiz. Bir can ki böyle her yeri fırkatle dağlıdır Benzer mi ıstırâbına dünyada başka şey? Ruhun açıksa derdime. Bağrımda bir firâkın ölümden beter gamı Bir canlı ıstırâp ile azmıştı büsbütün.11. seninle dopdolu yüzlerce hatıra Sislerle gölgeler gibi almış civarımı. şekvamı dinle.46 BİR AKŞAM GEZİNTİSİ Karşımda zerre zerre sönen bir yaz akşamı. Sisler ve gölgeler yayılırken bütün kıra Baktım. Sarmıştı akşamın ezeli hüznü dağları. c. Doldurmuş onların acı hüsranı bağrımı. Dinmiş eteklerinde günün son sadaları.1.8 . s.

16 . boşaldı. Neşelerden uzaktık!. Ufuklar. Elemle çılgın aktık. Sevinçle sarhoş oldu. Antalya: 1924 Ekrem Reşit HAYAT.. 10 Şubat. gizli bir korkuda. Ufuklar. doldu. rüya gibi. doldu.1. s.11. 1927. boşaldı. Yıldızlar hep uykuda… Gönlüm. Ay. Deniz. bir hülya gibi... Neşeyle çılgın aktık Elemlerden uzaktık!. yorgun gibi… Ay. bir vurgun gibi. Karanlık bir su oldu.47 ELEM VE NEŞE Deniz. c. oynadı sularda… Gönlüm koya baktı da: Coştu.. nr.

çınlardı sesimizden. gözler ufuklarda kol kola Doğrulurduk koruya giden kıvrımlı yola. Ben böyle kızlar görmüş. o zaman genç ihtiyar Gelincikleri koklar. . Mavi gözler enginde. Kimisinin göğsünde tarla çiçekleri var. Çakal ulumaları duyulurken derinden Kızlarımı tutardım yumuşak ellerinden… Helecanla geçerdik en tehlikeli yarı Titrek nefeslerinde belliydi korkuları. böyle günler tatmışım. Kendimi el değmeden kucaklara atmışım. -2Ben arkadaş olarak köyümün kızlarına Çıkardım yamaçların en soğuk peykârına. kurbağaları dinleriz… Bazen gölgeliklere uzanır.48 KÖYÜMÜN KIZLARI -1Gençlik rüzgârlarında savrulurken saçları Ben o dilber kızlarla çıkardım yamaçları. Tatlıdır ormanların reçineli havası. Kimisinin gözünde ateş böcekleri var. O zaman kadın erkek. ela gözler enginde. Dört mevsimde bir kere bize de gelir bahar. Yollar silinse bile yol bulurduk bir izden… Yüce dağlar çınlardı. serinleriz… Ba`z gün rüzgârlarla dolaşırız dağlarda. Yıl olur on baharı yaşarız bir baharda. Saçlar rüzgarda. Kulaklar fısıldayan rüzgârın ahenginde Burada bir bahar siler bir kış tutulan yası.

daha derbeder kuşlar.1. s. Tali` beni atarken yalnızlık mahbesine Ses verdim uzaklaşan eşlerimin sesine. O kızlar –ki yollarda kahkahaları çınlarBeni unutmasınlar. -3Köyümün pembe.17 .11.49 Sağımda esmer kızım. Sarı yapraklar gibi uçarlar üstümüzden… Kuşlar uçar… Bir daldan bir dala gider kuşlar. beni unutmasınlar! Arif Nihat HAYAT. nr. Dağın kuşları ürker bizim gürültümüzden. solumda sarışını… İkisi aynı aşkın duyar yalvarışını. dinç kızları Tırmanırken bir dağa. Bekleriz –düşünerek en tatlı masallarıBizi kanatlarına alacak kartalları. dolaşırken bir yarı Bana arkadaştılar. 10 Şubat. Nihayet bir kış günü benden uzaklaştılar. şakrak kızları. Bizden daha kayıtsız. 1927. c.

Bir kadın eli Dışarısını gösteriyor… Dışarıda mehtâp var. .. “Ah… Kurtulsa… Şifa bulsa.....50 ACABA ÖLDÜ MÜ?. Yeşil akisli mehtâp… Ve o Karşımda bir heykel… Yine soruyor: Acaba öldü mü?. -Kardeşlerim kadar sevdiğim Nurettin ve Hayrettin kalbimin bütün tesirleriyle şu perişan mısraları ithaf ediyorum..Korkak Ve sanki uzak… uzak Bir ses soruyor: Acaba öldü mü?.” Niyazı Saatlerdir dudağımızda bir düğüm… Kazılan bir mezardır benim şimdi gördüğüm… O da artık sormuyor… Benim gibi o da bitap… Yüzü korkudan mosmor. Ve bir el.. Yeşil şuleli.

51 Gözleri sobadan çıkan alevde.. Dışarıda mehtap var. Ademi hatırlatan Yeşil akisli mehtap… . Bir aile babası Bu gece tam bu zamanda -Od ağacı yanarken bir buhurdandaTıkalı kulakları duymadığı Kur’an’da. Bir yay gibi kollarını geriyor.. Çığlıkları işitiyor gibiyim derinlerden! Sanki yerden.. Bir zavallı ihtiyar Boğuk bir hırıltıyla verdi son nefesini… Yarabbi… Ne ıstırap!. Düşünüyor ki: Belki Öteki evde Bir ihtiyar. Topraktan fışkırıyor yedi başlı bir ejder: Kara haber! Alev… Her taraf alev… Matem içinde o ev… Bunu hissediyorum… Baş ucunda sönen bir mum. Can veriyor… Yarabbi… Ne ıstırap!. Bir ölü çehresini Parlatan.

17 . c. 1927.1.11. s. 10 Şubat. nr.52 Kızıl Toprak: 18 Kanun-i sani 927 Halit Fahri HAYAT.

3 . dinle nasıl eriyip akmış Matem dolu koynunda uykusuz gecelerin. günah bu yas Mehmet’im!.. İçini döksün.. Bir çocuk sevinciyle nasıl yoluna bakmış Gelince zaferini müjdeleyen haberin. göster can yoldaşına.. en sıcak teselliye Yolcuları dönmeyen evlerin feryadını.. Kavuşturduk en mutlu. “Niğde” Hüseyin Nail HAYAT. Aç göğsünü Mehmet’im. Ölümle çarpışırken gurbet elde daha dün Bugün hasretli köyün bak kucaklıyor seni. Biraz serinlik gelsin beynini yakan kana. 17 Şubat. yıkık yuvana Şanlı varlığın yeter. Ayşe’ni doya doya bağrına bas Mehmet’im!.... Ah ne var ben olsaydım şimdi senin yerinde!.53 BAĞRINA BAS MEHMET’İM!. Durup hürmetle öpsün son yaranın izini. c.. nr. Taşlarda yata yata uğuldayan başına Yastık yap Ayşe’ciğin yumuşak dizini.12. ünün ummandan derin.1.. Yıllarca silah tutan çelikten bileklerin Bırak biraz dinlensin Ayşe’nin ellerinde. 1927. Yad elden kurtardığın yanık. dünya gözüyle gördün Gözünde tüten yosman ceylan gibi Ayşe’ni… Zaferin gökten yüce. s.. Tanrına şükret Mehmet. bağlar çiğnenmiş diye Kendine zehretme şu günlerin tadını!. Bahçeler darmadağın.

Sizi ilk balkonda gördüğüm gündü. Ne kemerlerinde Arap kârî süs… Uzaktan görenler yine aldanır. dediler Gezdiği yer işte bu ücra saray!” Hicrân ne anlamış. Endülüs… Güzel Endülüs! Gezerken bu yolda ben akşamları Ruhuma cihanın dolar gamları Bir kere geçersem görmeden sizi Ne ölüm korkutur beni ne hicrân Kalbimiz olmasın yalnız ayrılan Biz böyle severiz sevdiğimizi . sevilmiş Bir güzelmişsiniz isminiz de Ay Bahardan sadedir şehnişîniniz. Ne sütunlarında yeşil bir filiz. Yüzünüz sararmış gibi göründü… Acaba ruhunuz çok hasta mıydı? Sordum ki “Bu kimdir?” gülümsediler: “Eşinden ayrılan bir kız. güzel köyünün Cenneti andıran bir akşamıydı. Gözlerde bir hayâl gibi canlanır Endülüs.54 SERENAT Bir nisan akşamı serin bir günün. sevmiş. ağlamış. sevda ne bilmiş Ağlatmış. Şarkın bu sevimli.

dünyada ben o gün yokum. nr.55 Gölgeler çökerek dağılınca su Yayılır bir serin toprak kokusu “Bu hasret ne?” derim kalbimiz birse. Biliniz. 1927. 17 Şubat. s.1. c.10 . Bu yoldan bir daha dönmezsem geri. O bana hasretin işlediği gün. Önüme serpilen beyaz gülleri O zaman kimsesiz kabrime dökün… Faruk Nafiz HAYAT. Bana derdinizken bugün hediye Gülmeyin beni tez unuttu diye Bu ziyaretlerim seyrekleşirse Bir de bakarsınız büsbütün yokum.12.

kır sakalında gecenin şen rüzgârı. Yangının kızıl rengi vurdu kızıl bayrağa… Halâskârlar geçtikçe şanlı atlar üstünde İsli kaldırımları titreten bu düğünde Yangının ışığına yaslanmış biri vardı. Al kanlara boyanmış cepkenler mi ararsın. Köpük sızan bir gemi tuttu ateşten eller… . Haşrolmuştu bu gece yer gök kucak kucağa. zalim ellerle yakılan hanümanlar. Kız gibi vatanıma dumanlar kâkül oldu… Korkak. Gönülleri sarmadan siyah rengi dumanın Koç yiğitler içinde yükselen kumandanın Al atını kuşattı ahâliden bir kemer. Nurlu. eski çavuşlardan. ünlü bir ihtiyardı. Ahmet’ini kurşuna dizdiren kumandanı. Çavuş Ağa. “Hoş geldiniz!” diyorken gelen Türk erlerine Yavrusunun hasreti saplandı ciğerine: Tanıdı cenkten kaçan oğlunu vurduranı.56 YANGINLARIN IŞIĞINDA Yurdun bin şan gecesi. Beşiklerde tutuşan nur topu gibi canlar. can evinden taliine yanarak. Cenkten kaçan oğlunu düşünüp utanarak Benliğinde duyarken bir ölüm hatırası Derdini unutturdu sokağın manzarası. Türk’ün öz zaferine meşaleydi bu gece. Sevinç yaşlı gözünde evinin dumanları. Bu. dağı taşı kül oldu. Göklere kalkan eller arşa değdi bu gece… Yiğitlerin alnını öpenler mi ararsın.

elinde bir kor. İçten kulak verdiler. usanmadan Türk’ün mucizesini anlattıkça kumandan Bu ahâli kümesi şanlı esirler gibi. nr. yürekten dinlediler. 17 Şubat.57 Kimi büyük zaferden haberler istiyordu. 1927. Sonra. Al atın izlerine kapanıp ağlayanlar Ruhunu içerlerken ilahî ir sevincin İçlerinden bir köylü gönülden ikrâm için Hasretle yaklaşarak halaskar kumandana Kalınca bir cigara sundu bu kahramana… Çavuş Ağa.1. s. titremeden düşündü bir saniye. Cehennemden kurtulup cenneti bekler gibi. Kimi yeşil Bursa’yı. yak paşam!” dedi… Ömer Bedrettin HAYAT. Yangınlar ortasında candan serinlediler… Nes’eden setler gibi yolları bağlayanlar. yürüyüp ileriye Evinin ateşiyle şükrânını öde de: Dağ gibi kumandana “Buyur.12 .12. güzel İzmir’i sordu… Kıvılcımlar içinde yanmadan. c.

12 .12. 17 Şubat.1. yandırdı beni canlı bir kor yığını! Dün bir kadın gözünün gördüm yaşardığını. Derdini bir bir açtı karşısında ocağın. ancak gözyaşıyla sönen.58 DÜN BİR KADIN AĞLADI Güneşle ayın bile girmediği bu yerde Dün. s. ipekten ince. nr. bir ateş yandı. atılmış kadınlar birleşince Gönlümdeki canavar zincirinden boşandı! Faruk Nafiz HAYAT. Sesini yükselterek karşımda perde perde Dün bir kadın ağladı. Senin adın ne? dedim. Gözleri dopdoluydu. c. Her gece bir yabancı barındıran yatağın Baş ucunda göklere bir ah gibi uzandı. 1927. Aldatılmış. bir gönül parçalandı… Kolumun çemberine atarak varlığını Yandı. Nasıl çevirdiğini yolda geç kalanları… En hazîn evine tek döndüğü zamandı. saçları darmadağın. Anlattı her kulağın duyduğu yalanları. “Sorma” diye kıvrandı. İçim bir zindan gibi kilitlendi sevince. Kalbini üç beş karış kumaşla alanları. Bu zindanda çiçekten beyaz.

59 SONBAHAR Yapraklar sularda kıvranıyor… Ve deniz. Tozu dumana katıyor… Hani şen kızlar vardı: Beyaz tayyörleriyle çıkınca ortalığa Ortalık benzerdi yumurtalığa. Korkunç ufuklarını almış koltuklarına Homurdanıyor!. Toprağa indi… Yollarda -Yaza ağlayanKöpekler var… Fırtına!. Hani banyo akşamları İnce sandallar nerde? Şimdi En geniş yüreklerde . Elinde kırbacı Acı Naralar atıyor. Daraldı.. Şarkılar sustu… Neşeler dindi! Gök Karardı.....

nr.12 . c.1. s. 17 Şubat.60 Bir sıkıntı esniyor… Yapraklar sularda kıvranıyor.12. Ve deniz Korkunç ufuklarını almış koltuklarına Homurdanıyor! Nejat Tevfik HAYAT. 1927.

1927.1. nr. neden sen o kadını Asırlarca çirkeflere buladın? Neden ezdin zavallının başını? Yine onun kanlarıyla suladın Her bastığın kaldırımın taşını? İşte seni bağladılar… Şaka değil bu gerçek Fakat yine biz Hâbil’iz.3 . hulâsası çünkü şu:! “Aman beni bırakın da kan içeyim” diyorsun Ve kahrından ölüyorsun.13. s.61 CEVAP -Kara kuvvetteDediğini biliyorum. sen Kâbil’sin diyorum Bıçağını haddin varsa yine çek İşte sana sen alçaksın katilsin diyorum Fazıl Ahmet HAYAT. c. hep kendini yiyorsun Sonra tuhaf bir kelimen daha var Anıyorsun ikide bir hürriyetin adını! Madem öyle. 24 Şubat.

13. Nağmeden tesirli sükûtunla sen Bülbülü susturdun. Belli. Işıklı saçından yanan bakışlar Aşkınla geceler. nr. sayamaz bir türlü gönlüm: Kaç hayat kurtarır bu bir tek HAYAT. ey gül dudaklım! Bu geniş bahçeyi almış içine. gamınla kışlar. 1927. Saçına ayrı mı çekti her teli. c. 24 Şubat. s. Gönlüne sinerek karın soğuğu Rengini bırakmış atlas teninde. Seni halkederken yoksa ateşin Yaktı da attı mı hilkatin eli? Bir hata çıktıysa elinden peşin Ardından salaydı bari eceli! Düşünür.62 GÜZEL Kan gider yüzünü görsem içimden.1.. her duyanı yakmak murâdın. Dağları sararsa nasıl bir buğu Ruhuna perdedir yüzün senin de… Bir ateş parçası kesilmiş adın.8 Faruk Nafiz . Görmesem çileden çıkar bu aklım.. Gözlerin bir halı örneği yine. Yaratan bunları bir bir mi saydı? Gökyüzü dururken böyle güzeli Kim yere salardı Allah olaydı?.

63 BİR DAĞLI ŞAİRİN KİTABESİ Ey yolcu. Ölüme kavuştum gurbet ilinde. s. Demem ki bu yerde feryat et. 24 Şubat.8 . şairler ölmemelidir. ağla. geçerken şu yüce dağdan Mezarım önünde bir dakika dur. Sanma ki değilim şefkate muhtaç. ne güzel. Sazımın ne sesler vardı telinde. Senin de encamın en sonra budur. Gözlerim ademden hayata dalar. Ölsem de incitir beni gözyaşın. Gel bana kalbinin sırlarını aç Bak kabrim. 1927. Arkamda kim bilir kimdir ağlayan. Vücudum sadece hisle beslenir. Kabrimden göğsüne bir çiçek bağla Eğilirken bana o yorgun yaşın.. Ötede uyuyan yalçın kayalar Her akşam uzaktan bana seslenir. ne gölgelidir. Bende hayat için hala heves var: Unutma ey yolcu.. Emin Recep HAYAT. Ey yolcu. c. O sesi veremez hiçbir çağlayan.13. Her ölen kimseyle beni bir tutma. İçimde ezelden gelen bir ses var.1. Sükûtum ses verir sana ferdadan. beni unutma!. nr.

Gök. 16 Kanun-i sani 1926 Halit Fahri HAYAT. nr. c. ikişer üçer yanan kandiller Sıra sıra inciler gibi ufka dizilmiş. 1927. Bahçede bademlerin.13. Yakındaki evlerin şekli: Garip bir ejder! Uzaktakilerini gecenin eli silmiş.64 UZLET Lambayı kıstım biraz mehtaba dalmak için Mavi bir ışık vuran camların arkasından. Tâ derinde.1. bir duman oldu. s. Gözlerim yorulunca bu rüya âleminden Bir lahza süzüyorum şu uzlet odasını: Sobanın alevleri karşısında şimdi ben Aşkı sönen kalbimin tutuyorum yasını… Kalbimde eski ateş söndü. Şu tatlı mehtap gibi ağlıyorum hayata… Kızıl Toprak. Gözlerime gecenin. 24 Şubat. uzletin hüznü doldu. bir zümrüt köpük ki eriyor için için.11 . Hissettiğim sade bir şefkattir kâinata. çamların arkasından.

nr. c.14.65 ÂŞIK EDEBİYATI NUMUNELERİNDEN Gel ey dilber kan eyleme Seni kandan sakınırım Doğan aydan esen yelden Seni günden sakınırım Tabîbim hışımla bakma Ben kulun odlara yakma Yanağına güller takma Seni gülden sakınırım Halden bilir haldaşım var Yola gider yoldaşım var Bir küçücük kardaşım var Seni ondan sakınırım Der ki (Ömer) yârı gördüm Tazelendi eski derdim Sen bir kuzu ben bir kurdum Seni benden sakınırım HAYAT. 1927.1.3 . 3 Mart. s.

ulumalar içinde İlerliyor. Derinden kurt sesleri. daha dolgun. Baştan başa etrafı buzdan kesilse duvar. yağmur daha sık. Çiğnedikçe yumuşak bir adem örtüsünü Her adımda bir gurur kabartıyor göğsünü. Adımını tutacak ne bir set var. Yürüyor adam boyu yükselen kar içinde. dinlenmeksizin biraz. yağıyor yolları kapatarak… Fakat yolcu yine dev adımları atarak Bir çığ gibi aşıyor o kar yığınlarını… Ve içinden diyor ki: “Hayat yılgınlarını Yere seren fırtına beni yalnız kamçılar. daima ilerliyor bu heykel! Boşlukları kavrıyor her lahzada iki el! Kar yağıyor. Tufan bile boşansa bu kudreti yıldırmaz: Yürüyor durmaksızın. Bir ademden başka bir ademe doğru giden Bu yolcuya fenerdir baykuşların gözleri! Kucaklamak hırsıyla sonunda fecri.66 TİPİDE BİR YOLCU Sesler sağırlaşıyor karlı günün sonunda Koyulaşan beyaz bir duman helezonunda… Kar yağıyor. Göz gözü görmüyorken bu yollarda tipiden. Ne bu ölüm nefesli tipiden bir korkusu!. .. Onun yine bin geçit açacak dermanı var. kalbimi tunçtan kılar…” İşte hep bu azim ile atılmış ileriye. Ölümle pençeleşse dönmez artık geriye. Yüzünü donduruyor bir akşam yolcusunun… Bu yolcu kar içinde fışkırmış gibi yerden Canlanan bir heykele benziyor ki mermerden. ne pusu. Boşlukları kavrayıp her lahzada iki el. Vücudumu mermerden.

daima yürüyecek bu heykel!. nr. 3 Mart.1. 13 Şubat 1927 Halit Fahri HAYAT.13 .14. c... 1927. s.67 Yürüyecek.

Bin bir girdap içinde boğuşuyor yılmadan. isterse anılmasın. Bana kalbimin sesi alkıştan tatlı gelir. Benliğimi sarsıyor şiir yazmak hevesi. Çünkü âşık kalbimi hep şiirle beslerim. yoksa ben miyim tatsız. nr. Gönlüm ezelden beri bütün dünyaya küskün.68 ŞAİRİN YASI Ben ki sanat aşkını tâ gönülden duyarım Namım ister anılsın. c. İlhâmımın sihrine kapıldığım zamanlar Sanırım ki yaşamak mümkün değil feryatsız.14. ne düşmanım benim dilimden anlar. ümitsiz günlerimin bestesi.13 . Her mısraım. Bir talihsiz şairim. Ne dostum. s. Her kafiyem kalbimden gelen gözyaşıdır. 1927. biliyorum ki bir gün Öleceğim nihayet ben de anlaşılmadan! Emin Recep HAYAT. Güzelliğe âşığım. Bir ben ayım bile bile ölüme doğru giden Bir aks bırakmadan bu boşlukta seslerim.1. 3 Mart. Bilmem onlar mı zevksiz. sade ona uyarım Ben şöhret arkasından koşarım sanılmasın! Menbâların gür sesi gibi çağlayan şiirim Bazen musikî gibi ağır ağır yükselir. Saçlarım ağarsa da vazgeçmem bu sevgiden. Bunu duymadığı gün gönlüm mezar taşıdır. Yaradılışça bugün sanıyorum ki bir ayım.

Sis çökmüş ovalara şöyle baksam yukardan. s. Karlı bir dağ dizinde uyutsam kalp ağrımı. 9 Şubat 927 Ömer Bedrettin HAYAT.13 . Gökler yanan başıma bir çelenk örse kardan… “Gül”ümün hasretini belki de kül ederdim.1. 3 Mart. nr.69 KARLI BİR DAĞ DİZİNDE… Karlı bir dağ dizinde uyutsam kalp ağrımı Donduran tipilere versem yanık bağrımı… Bir zâlim sevgilinin hasreti içerimde.14. c. Kışın beyaz kuşları yaşlı kirpiklerimde. Serinlerdi bir kefen serinliğiyle derdim. 1927. Donduran tipilere versem yanık bağrımı… Yıldız.

Onların belli çünkü.1. s. Biz neden soyluyuz da sana soysuz diyorlar? Aslını hiç arama.15. Gözlerin bir camiin eşiğinde açıldı. Atıldık doğduğun gün hayâta tek başına! Yanında anan olsa yine ömrün bahardı. Bir babasız yavrudan bir peygamber çıkardı… Sana soylu olanlar der ki: “Soysuz kişi bu”. tesadüfün işi bu.7 . Yazık ki atmadılar seni kör bir kuyuya! Tanır gibi yüzüne bakınca her geçici. Yazık ki boğazına bir ip geçirmediler. öksüz kalbinin burkulacaktır içi. Haydi. nr. 10 Mart. Yarın. adsız doğmanın yasını duya duya. gelmişi. 1927. sana kahpenin piçi… Faruk Nafiz HAYAT. geçmişi bu. Âna ki kahpe derler. c. Sana dar günlerinde açık bir kucak vardı: Bağrına oğlum diye bastı İsa’yı Meryem.70 PİÇ Sıcak bir el değmeden henüz ilk gözyaşına Kundağını serdiler bir musalla taşına. İki kattır azabın günâhı işleyenden. Yat ölüme benzeyen bin uğursuz uykuya.

ne bağlar?. Kimisi harmanlarda geçen uzun yazlardan… Aranılır yayıktan çıkan köpüklü ayran Aranılır başı boş gezilen dağ. Yamaçlardan seyretsem ovayı kuş bakışı.15. bayır. Köyünden ayrılmayan Fatmacıkların eşi Gelmiş bir gün buraya çok uzak diyarlardan… Anlatır her birisi o doğduğu diyardan.71 Askerlik Günleri: KOĞUŞ Duvarlarında silik. is örtülü mısralar. 1927.. c. kır! Biri derken: -“Kavuşsam köyümün bir taşına. İlerleyen günlerin bir şahidi bu koğuş… Kim bilir kaç memleket çocuğuna yurt olmuş. 10 Mart. Geçirsem o dağların başında yazı.1. s. Pencereden vurdukça göğün ayla güneşi! Kimisi yanar durur düğününü görmeden Köyünde bıraktığı sevgili Ayşe’sine… Kimisi der: -O altın saçlarını örmeden Bıraktım nişanlımı köyün bir köşesine! Kimisi dağlardaki kurt avından anlatır. kışı” Bir ses gelir uzaktan: Karavana başına! 926 Yıldız: Mehmet Faruk HAYAT. İçinde hatırlanmış ne beldeler. nr.7 .

10 Mart.1. Açıldıkça karşımda yeni yeni ufuklar Buğulanan gözlerim seçemiyor yolumu. Öleceğim besbelli “saadet!” diye diye.. O hayalî ülkeye hiç mümkün mü varılmak. c. Niçin gönlüm bu kadar ince hisli. Hasret öyle üzücü. Anlıyorum ki bugün odur büken kolumu. duygulu. dünya öyle sefil ki Gözyaşıyla karışmış damarlarda gezen kan.15. Ne yorucu bir yoldur hayatın yalçın yolu. Gelecek mi acaba beklediğim saadet?. Fakat mümkün müdür hiç bunu tasvir edeyim. Bilmiyorum doğrusu hangi yoldan gideyim. Niçin “toprak” denince benim kalbim üşüyor.. Ben de ağlamak için yaratılan bir kalp var. Gençliğimin bahçesi sonbahara erişti Kuruyan yaprakları birer birer düşüyor. fakat mümkün değil ki… Sade ben miyim acep böyle hayattan bıkan?.72 HAYAT YOLU Benim bütün hislerim kalbimde gömülüdür. Hayatı sevmeseydim ölmek kolay bir işti.7 .. s. 1927. Beyhudedir fikrimce bu varlığa darılmak Mademki yaşıyorum kendimi yiye yiye. Belli mesut olmaya etmemişim hiç niyet! Yaşamak istiyorum.. Hayatım baştan başa bir sisle örtülüdür. nr. Emin Recep HAYAT.

yavaş. nr.1. yağıyor kar… Sinsi sinsi! Bulanık bir perde germiş ufukta Karacaahmet’in servi dizisi. Bu ne ürpermeler veren hâile! Fânilik acısı kalbe doluyor. Acı bir sayha… Sonra yine sükût…Ölüm sükûtu! Gölgeler etrafı sarmadan daha.73 KAR YAĞARKEN Bir ölüm hissi var sisli boşlukta.15.. Uçarken sessizlik içinde karlar Duyulan bazı bir düdük sesidir. Göklere yükselen dualar bile Sanki zerre zerre bir hiç oluyor. kırlar uyudu. Bir tren düdüğü. 10 Mart.7 . c. yağıyor yine. 1927. tepeler. s. Dereler. Yağıyor. Kar. Yollarda silindi son ayak izi. Sonsuz bir kefene dalan nazarlar Bulutlu göklerin bir ma’kesidir. Büründü akşamın garipliğine Karacaahmet’in servi dizisi… Halit Fahri HAYAT. yumuşak.

nr. s. çocuksuz bir anne… Gece yine geçmeyecek bir keder Gibi indi köyümüzün üstüne! Bir yıl evvel aydınlanan perdeye Aksederdi şen bir çiftin gölgesi. c.74 DUL Gece yine geçmeyecek bir keder Gibi indi köyümüzün üstüne! Ses sadâ yok… Daldım işte komşunun Bir yıkılmış boş yuvaya benzeyen Bana karşı dargın duran evine.1. 10 Mart. 1927. Şimdi orda can çekişen bir mumun Dalgasında matemini gizleyen Bir kadın var: Genç. narin bir tek gölge… Nereye Gitti onun eşi.15. İnce.9 . hâkim kölesi? Biliyorum. Şimdi lâkin bir gölgedir görünen. yüzbaşıydı o giden… Gece yine geçmeyecek bir keder Gibi indi köyümüzün üstüne 1333 Ömer Seyfettin HAYAT.

… Laleli bağlarda kaldı o günâh… Moda: Salih Zeki HAYAT. İncecik nağmeler gezdi bir ara… Dalların altında sarhoş yosmalar. yorgun suları Mor sular bir zaman oldular sarı… Kol kola sarılıp birden uçtular.16 . zil sesleri uçtu göklere Dağılmış saçlara güller taktılar… Altın ay yükselip çıktı dağlara. 1927. nr.1. c.3 . 17 Mart. Şen dallarda gezdi hasretle bir ah… Çiğ düşmüş otlara yorgun yattılar. Laleli bağlardan aya baktılar. s. Ahlar. Zil sesleri tekrar uçtu yukarı… Ay beyaz hareyle göründü sabah.75 İğde Dallarından “BAĞ GECELERİ” Yosmalar bağında yaktılar. Oynaşıp koştular karşı bağlara… Ay gezdi serseri.

Kestirme yoldan giden garip yolcular gibi . Bir gizli dertle çatlar Telgraf direkleri… Rüzgarların sesinde ağlar inletirler. Tepeler. aç kurtlar deler. Trene selâm verir Telgraf direkleri… Topraklarda uyuyan bir ceset oyar gibi Soluk endamlarını küçük. Ufuklara uzanır. Gönüllerin derdini duyarlar canlarında. Uzaktan seyrederler dağların mor rengini Tellerinde çırpınan yorgun kanatlı kuşlar… Fırtınada ürperir. Yolcuya yol gösterir.76 TELGRAF DİREKLERİ Çürük iskeletleri yeşil ormanlar özler. Sılayı görür sanki gurbetle dolu gözler Mehtapta ışıldayan beyaz fincanlarında… Tellerinde kanatlar. dağlar atlar. Kimisi senelerin derdiyle kamburlaşır… Birbirine bağlanır. Ovaya sıralanır Telgraf direkleri… Yemyeşil ormanların besteler ahengini Başlarında dinlenen yorgun kanatlı kuşlar. Titrek damarlarında insan ruhu dolaşır. Kimisi hasretiyle yakar battığı yeri.

Bu tellerin sesine bağlama ayağını. Dinleme sakın. düştüğün uzun yolu bitirsin.1. 17 Mart. nr. yolcu.16.. s..8 . c. verip de kulağını Tok balta seslerinin aksini işitirsin!.77 Gurbete gider sanki bu kurumuş gövdeler… Adımların. 1927. Ömer Bedrettin HAYAT.

yıkma mihrâbı. Bu insan gövdesi lâşe değildir!. 1927. Sevilmek istersen öğren sevmeyi. s. Gönül bir mabettir. c. Hasan Âlî HAYAT. Gönülden duyulur aşkın rebâbı. Açar çiçeğini bahar gelince.4 . Kırma. Vurma. 24 Mart.17. Orası umduğun köşe değildir. Gönüldür halkeden zevki.. bu gördüğün şişe değildir.1. nr. Kendine bakıp da tanı her şeyi. Din belle gönlüne hayat vermeyi. bu kestiğin meşe değildir.78 GÖNÜL Gönül derler ona sırçadan ince.. azâbı.

24 Mart.8 .17..1. veçhine taktı duvak… Marmara’ya vurdu ay sırma gümüşten bir ağ Vecd ile ben dinledim. 1927. nr. s.dinlen biraz Aldığın ilham ile şiirini gölgemde yaz Saçlarımı okşadı. Kıyılara her baş vuran dalga ölüp inledi İçli deniz anladı nüktemi. çaldı fidanlar rebâb Baktım uçan gölgeler sanki buluttan yüce “Tura” çıkan kızların kahkahasından gece..79 MARMARA’NIN MELTEMİ Gitme dedi –çamların gür sesi. sordum. dedi: Cümbüşü var raks eder Marmara’nın meltemi… Heybeli Ada:Ağustos 1926 Çubukçuzade:Mehmet Sıtkı HAYAT. sildi yüzümden teri… Rişeli akşamların gül dağıtan elleri Heybeli’nin bir çene kurdu çadır mâh-tâb Giydi beyazlar gece. c. Mest olup enginlere “tez” okudu bestemi!.

s. perilerse uykuda… Hiç kimse anlamadı halinden maksadını. c. Sanki bu yetmiyormuş gibi. Karşı sahilde ürkek.8 . 24 Mart. Dalgaları okşayan gümüşten bir el oldu. nr.1. Bu bir damlacık ışık sahillere yalvardı. Gâh da rüzgârla gelen matemi dinledikçe. solgun gözler uyandı. Onu ıstırâbıyla baş başa bıraktılar. Güneş çoktan sönmüştü. Gâh bir kadın saçına benzedi tel tel oldu.80 “LAMBA VE DENİZ” Köpükler kurşunlaştı denizde yavaş yavaş. 1927. Bir halâs ümidiyle çırpındı durdu suda.17. Köşkün penceresinden sararmış bir damla yaş Eteğinde inleyen sulara yuvarlandı… Denizin gizli gizli koynunda inledikçe. Zavallıyı ne gören. ne de dinleyen vardı. bir de adını “Köşkte yanan lambanın mukallidi!” taktılar… Sabri Esat HAYAT.

Muradın ne olsa kanardın efem! Ufukta gezmezdi. kurardın efem!.1. s.8 .. Sayısız yosmalar sarardın efem! Kaygısız sultandın. c. 1927. 10 Şubat İzmir İsmail Safa HAYAT.81 SORGU -Acı günlerin hatırasıBir zaman otağın kızıl gülşendi. 24 Mart. saz âlemleri Bilmezdin nasıldır. Hangi dilber için sarardın efem.17. çorak mı nesin. Bağların susmuş. Sisli geçitlerde durak mı nesin. Şimdi o günlere uzak mı nesin. yar matemleri… Sonsuz eğlenceler. sam meltemleri… Neşenle coşardı. nr. her günün şendi.

Ovalarda kızıl kumlar dalgalanıyor. Bir kasırga koptu birden. bir anne gibi tatlı sesiyle sordu: Çıldırdın mı kız? Niçin yapyalnız Çıktın dışarı? Görmedin mi sen Dışarıda esen Deli rüzgârı? Öksüz kız bu tatlı sesle önce ürperdi Lakin sonra sakinleşti ve cevap verdi: . Zavallının karnı açtı. Esen rüzgâr dondurmuştu kulaklarını. Düşe kalka gidiyordu çok telaşlıydı. Uğulduyor nihayetsiz.82 “ÖKSÜZ KIZ” MASALI -Hocam Ali Canip BeyeUfuklarda yaralı bir göğüs kanıyor. gözü yaşlıydı. kızı ağlattı. Güzel. Karanlıkta artan soğuk sırtını yaktı… Şişirmişti karlar küçük ayaklarını. engin yaylalar… Bu kış günü bir öksüz kız elde bakracı. Gözlerine zindan oldu birden bu saray… -Soğuk kızın gül yüzünü kavuruyordu“Ay”. Merhametsiz rüzgarlarla dağılmış saçı. Rüzgârlara haykırırken yalçın kayalar. Su almaya gidiyordu… Sırtı çıplaktı. narin vücudunu yerlere attı… Yukardaki sarayından gördü bunu ay.

çalı!.” Birdenbire bir silkindi. ipliği sedir. öksüz kızı al bana getir!...” “Hazırladım atlas çadır.” “Hadi çalı. Dikenleri ona ipek bir kanat oldu. Bilmiyorum ben Bu nasıl şeydir… Yalnız derdim çok.83 Ay. çalı at oldu.. Zaten “ay” da anlamıştı neticesini. Bir sevincim yok. gökler alçaldı. “Ay” bu kızı bakracıyla yanına aldı… Yavaş yavaş yer yükseldi. Yavaş yavaş yer yükseldi. Lakin birden “ay”ın sesi sarstı kumsalı: “Kucağında bir inci var. Anam üveydir… Hıçkırıklar kesti kızın ince sesini.. Kızın değişen haliyle… Ay bu kızın hayaliyle . İşte o günden beridir “Ay”ın çehresi değişir.. ben ona. “Ay” bu kızı bakracıyla yanına aldı. Gözlerinden yere billur yaşları indi… Bir çalının içersine girdi kız şimdi. Onun için ısrar edip sormadı fazla. sorma benden. Ve titredi kalbi acı bir ihtirazla. gökler alçaldı..

bazen söner. Adeta şaşkına döner: Kız bazen girer otağa. “Ay”ın yüzünü o zaman. Sonra kararır. Yüzü yaşlarla sararır. ayda üç gün Bu “dev” galip gelir “ay”a. Gülen yüzü kederlenir Gökte büyük bir “dev” vardır. Hasretle sarar bir duman. “Ay” da başlar ağlamaya. Her zaman “ay”ı kıskanır: Güzel kız ondadır diye. Başlar halı dokumaya. Ve kendisi için için Kızın aşkına taliptir. Yüzü parlar süzgün süzgün Lakin heyhat. Gittikçe artan bir sisle Beyaz çehresi kirlenir… Bazen kızın keyfi coşar: Bakracıyla göle koşar Ve ayın çektiği çile Biter… Coşkun bir sevinçle. Kavga eder bir düziye Öksüz kızı kapmak için. Yirmi beş gün ay galiptir. Bir hilâl olur yesle. .84 Bazen parlar. Hıçkırıklarla boğulur. kararır.

13 .1. 1927. s.17. c. nr.85 Tam üç gün görünmez olur… 24 Kanun-i sani 1926 Sabahattin Ali HAYAT. 24 Mart.

Yerimiz oldu avluda bir yer. Sorsalar o dertleri neler… Neler söyleriz! . beş on kişi aynı yollara düştük.86 ANADOLU YOLCULUĞU Sürüler akın akın iniyorken yamaçtan Bir dağın eteğinde göründü kervansaray… Köyden yola çıkmıştık söküyorken henüz tan. Yıldızlar doğuyorken uzandık yorgun. ben de kaç defa: -“Dayan. Güneş kızgınlığıyla yandı benizlerimiz… Gün oldu. kime dururduk dargın? Rüzgâr hafifçe esti… Bu yıldız dolu gece -Güzel Anadolu’nun bu yıldızlı gecesiKalbimizin içine bir serinlik serptikçe Silindi gönlümüzün hicrana akan sesi! Başımızın üstünde sonra bembeyaz bir ay. Sonra tâ… Uzaklardan gelen bir köy türküsü… Şırıldarken derinden dağın yanında bir çay İnsanın başka bir şey doluyor her an göğsü! Düşündüm. dizlerim dayan!” Gün oldu. bu yollarda aynı derdi görüştük. argın… Bu yeri hoş görmeyip uzanmasaydık eğer Kimden medet umardık. Şimdi masmavi gökte doğuyordu bakır ay! Han dolmuştu. bağrıma dert çökerken bir taş gibi Kağnıların geçtiği yollardan geçtim yayan… Elinde “bağlama”sı bir meçhul yoldaş gibi Dedim.

1927. 24 Mart.87 Öyle yolcularız ki biz bu uzun yollarda Dikenlerle çizilmiş ayak tabanlarımız… Bir yudum ekmek için gezer güneşte karda Hiç şikâyet etmeden çocuğumuz.17. Yükselen sevinç değil. c. sade hicranın sesi… Memleketin derdiyle dolaşırken yolları En sonda nasibimiz böyle bir han köşesi! 926 Mudanya-Eşgel köyü Mehmet Faruk HAYAT. karımız! Bakışlar bakıyorken aya yoldaş yerine Bir avuç tuzla ekmek karınları doyurur… Gün olur ki dikenler yenilir “aş” yerine Kaygılar içinde gün olur ki kalp durur! Bu diyar.13 . nr. s. gülen değil ağlayanlar diyarı.1.

18. Bî-vâye bulutlar ruhum musunuz? Bu maî boşlukta ne ararsınız. c. Ey sarhoş bulutlar ruhum musunuz? Gözünüz her zaman yaşla doludur. s. Ey kanlı bulutlar ruhum musunuz? Hasan Âlî HAYAT.4 . nr.1.88 BULUTLAR Karanlık gönlümün mor gölgeleri. 31 Mart. Başı boş bulutlar ruhum musunuz? Uluyan ağlayan bir rüzgârsınız. Avare bulutlar ruhum musunuz? Ey gökte dolaşan aşk ülkeleri. 1927. Hicranlı bulutlar ruhum musunuz? Yaralı kalbiniz hüsranla vurur.

Bunları sevdiren şey hep seni andırması: Biri aylı gecemdir.18. saçlarının sırması. anlıyorum. ömrümün son baharı: Kız. Dağda salkımlar açtı. s. ne bahara düşkünüm. 31 Mart. Nerdeyse bir gül ıtrı odamı dolduracak… Göğsümde başka nefes! Damarımda başka kan! Kalbimi aydınlatan senin altın başındır. Gözüm gönlüm ışıldar gördükçe nazlı yâri. Gönlümde ateş misin. Faruk Nafiz HAYAT. Nerdeyse açılacak odamdaki her nakış.. Ağarmış saçlarını üzerimden çekti kış. 1927. biri güneşli günüm Gözlerinin zümrüdü.1. Rüzgârda deste deste saçlar târ ü mâr oldu. duracak. gözlerimde nur musun? Bu bahar. c.8 . Seviyorum… Dereden benim ruhumdur akan… Seviyorum… Goncalar senin on beş yaşındır! Ben ne yaza hasretim. nr. bu bahar geçmeden sen benim olur musun?. Artık üstümde kuşlar çırpınacak.89 BAHAR TÜRKÜSÜ Son karların seliyle çağladı şelâleler. bağda kızıl lâleler… Kışlardan arta kalan ömrümde bahar oldu.

Tez günde bitip neşeye kalp olmayacak mı? Ruhumda tutuşturduğu yerlerde bu hasret? 341 Necmettin Halil HAYAT. 31 Mart. 1927.90 HASRET Her saniye bağrımda bir âlemden eser var. Yalnız geceler gösterecek lamba duvarda Hep aynı emellerle girift olmuş akisler. o güzel günler uzak mı? Hülyama çekilmiş bir alev perde bu hasret. Bir yaz Polonez köyde. bazı coşan bir dere gönlüm. c. Allah’ım o günler. açıkta Doğmuş iki kuş ömrü kadar şen geçecektir. Rabb’im o ne günler ki denizlerde. öbür yaz Yakacık’ta Biz aynı güzel devri yaşarken geçecektir! Kış geldi mi. nr. s. Dalgın ve durulmuşsa. Bazen durulan.8 . kendini çarpar Şekvâsı köpüklendiği sahillere gönlüm.1.18. o hülyaya müsait Halinde sarıp üstünü esrarlı ışıklar Sathında gülümser gelecek günlere ait Hazdan ve teheyyüçten uyanmış kırışıklar. Hasretle bunaldıkça taşıp. bir fıskiye halinde civarda Mesut evimizden taşacak neşeli hisler.

18.8 . 1927. elem her günün Acaba bin dertle yanan gönlünün Pek fazla derin mi yarası Fatma? Üç yıldır soluyor yüzün kederden Nişanlın gelemez gittiği yerden Buraya çok uzak orası Fatma Sen onun senelerce matemini çek Fakat ne de olsa bir gün dinecek Kalbinde yer eden bu sızı Fatma. Üzüntü her gecen. Yalnız usanmadan o günü bekle O zaman olursun bu güzellikle Yurdumun biricik yıldızı Fatma. 31 Mart.1. Akşamın gölgesi köye sinince Bir ağaç altında sen ince ince Aşkına ağlayan güzelsin Fatma. nr. Ziya Nuri HAYAT.91 FATMA’NIN MATEMİ Bu gamlı sonbahar akşamlarında Sonsuz bir hüzün var gözyaşlarında Hicranla çağlayan bir selsin Fatma. s. c.

Ne bir sırdaş isterim… Baştan başa neşe dolsa kâinât.. Yine ben Ufuklara açık bir pencereden. kahkahalar tâ Bulutlara yükselirken… Etrafımda sevişiyorlar… Heyhât! Yabancıyım ben aşka… Artık hicrandan başka Ne bir yâr.. Yine ben Kayıtsızım herkese.92 UZLET DUYGULARI Etrafımda gülüyorlar… Oynuyorlar… Heyhât! Ben âleme küskünüm. Birbirini kovalayan şu uzak Bulutlara bakarak: -Ne hükmü var?. Neşe bile fanî değil mi?. Her nağmeye. her sese… Hatta Terennümler. Etrafımda hep ihtiyarlıyorlar… Heyhât! Birden bire içlerinde tutuşan bir yangınla Bazıları çıra gibi bir lahza parlıyorlar! . Her günüm Sessiz bir akşam arar… Demek Karşımda köpürerek Taşıp çağlasa hayat. derim.

s.. Bu niyâzın beyhûdedir… Haydi. ince ince Sonbaharın yağmurları gözyaşıma karışır… Halit Fahri HAYAT.13 . Hafif hafif. 7 Nisan. Dua eden kollarını gözlerine gel kapat! Ve kollarım gözlerime inince. Yine ben Teessürle seslenirim kendime: —Çocuk… Niyâzın kime?..1. Odamın etrafını Hıçkırıklar sararken. yat!.93 Bense bu yorgun alınla Özlerim bir serin pınar başını… Gönül fakat yine arar hicran arkadaşını… Hicran… Ebedî hicran… Ufuklardan Bu hicranın gölgesini bana rüzgârlar taşır… Ve bu gölge tavâf eder gençliğimin tayfını!.. c.. nr.19. 1927.

Sanki bir alev olmuş tabiatın nefesi. Uyu. Karşı çam ormanında çağıldayan menbaın Kenarına çömelip soğuk sular içersin. Sükûnuna dalarken ruhun ıssız yolların. Sanki dağlar sıcaktan ağır ağır eriyor. Büyük bir heykel gibi yere serilmiş gövden. Serinleyen tarlada yine orak biçersin. nerede bulursun böyle rahat uykuyu. Kapanınca gözlerin bu öğle sıcağında Sana ninniler söyler kuşlar cıvıldaşarak. orağın düşmüş bir yana. olsun hayatın uçan bulut gibi ak! . Ne güzeldir uyumak kırlarda kana kana. Bu hüzünlü saatte sana heybet veriyor Yanık yüzünü örten ekinlerin gölgesi. Artık sarı başaklar tam bir genç kız çağında Onlar esen rüzgârla gülüp eğlensin bırak.94 KIR UYKUSU Ey tarlalar içinde uykuya dalan köylü Sonra çalışmak için şimdi bir parça uyu. Vücudun baştan başa ekinlere gömülü. Bir yaz günü ne vardır daha güzel gölgeden? Sen bir yana. Söyle. Bakışlardan süzülen serin gölgeye sarın. Uyu. Yarıya kadar açık güneşten yanan bağrın. Uyu dinlensin biraz yorgun düşen kolların. Güneş nerdeyse iner yamaçlarına dağın. rüyana girsin kırların çiçekleri.

13 .19.1.95 Ey köylü unutamaz verdiğin emekleri Seni koynunda tutan altın başaklı toprak! Emin Recep HAYAT. 7 Nisan. c. s. 1927. nr.

tırnakları geçmiş etime Kündem üstünde duran ifritin! Bir küçük lahza-i ârâma feda Bütün âlâyişi nâm ü sıytin! Ahmet Haşim HAYAT.20. 14 Nisan.5 .1. mütekallis bir baş! Ayırır sanki bu baştan etimi Ömr-i ehramda muâdil bir yaş! Ürkerim kendi hayalâtımdan Sanki kandır şakağımdan akıyor. Bir kızıl çehrede ateş gözler Bana güya ki içimden bakıyor… Bu cehennemde yetişmiş kafaya Kanlı bir lokmadır ancak mihenim Ah yarabbi! Nasıl birleşti Bu çetin başla bu suçsuz bedenim? Dişi. 1927. c.96 BAŞIM “Yakup Kadri’ye” Bî-haber kündeme gelmiş konmuş Müteheyyic. s. nr.

-Atları hızlı sür ki köye pek geç varmasın Nişanlımın gözleri yollarda kararmasın. 1927. Ne zaman tükenecek bu yollar. 14 Nisan.97 YOLCU İLE ARABACI -Gurbet ademden kara. Bekleyenim olsa da razıyım.20. c. nr. bu yollar tükenmedi. diner gözünde yaşlar. hasret ölümden acı. Ben ömrümü harcadım. Benim uğursuz yolum bittiği yerde başlar! Faruk Nafiz HAYAT. arabacı? -Henüz bana “Yolunun sonu budur!” denmedi. s. kavuşmasam… -Bir kere görse gözüm köyün aydınlığını Kül bağlar içerimde bu kızıl kor yığını.14 . -Senin de yolun biter.1. -Düştüğüm yollar gibi sonsuzdur benim tasam.

nr. O kızıl saçlı zafer kartalının Bu hıyâbânda kurulmuş yuvası! Toprağın gölgesi vurmuşken aya Sildi bir hızla bu kartal kanadı. Belki bir dert ile bağrın doludur: Bu hıyâbân avutur cümle yası. Bil ki beyhûde gönül bağlamadı Nice dullarla yetimler buraya. ağaçlar tûbâ… Bu hıyâbân avutur cümle yası. Gözünün sürmesi bil toprağını Her gören der ki bu cennet bağını Bu sular kevser. yolcu. 23 Nisan. c. s.21.8 .98 ÇANKAYA Bu hıyâbân ebediyet yoludur. Dinlen altında yeşil bir dalının. Evliya uğrağıdır sanki bu bağ. 1927. O kızıl saçlı zafer kartalının Bu hıyâbânda kurulmuş yuvası! Faruk Nafiz HAYAT. Karşıdan bakma geçerken.1. Dinlen altında yeşil bir dalının. Gider Allah’a kadar buradan ucu.

1927. gölgesiz yolun solunda Gördüğün bu tümsek. Bu ıssız. s. Eğil de kulak ver. namus yolunda Can veren Mehmet’in yattığı yerdir.1. 23 Nisan. Son vatan cüzü de geçerken ele Mehmet’in düşmanı boğduğu sele Mübarek kanını kattığı yerdir. etin Yaptığı bu tümsek. Bu tümsek. koparken büyük zelzele. Düşün ki haşrolan kemik. Anadolu’nda İstiklâl uğrunda. bu sâkit yığın Bir vatan kalbinin attığı yerdir. nr.99 BİR YOLCUYA Dur Yolcu! Bilmeden gelip bastığın Bu toprak bir devrin battığı yerdir.16 . c. amansız. çetin Bir harbin sonunda bütün milletin Hürriyet zevkini tattığı yerdir. Necmettin Halil HAYAT.21. kan.

28 Nisan. titrersen titretirsin.1. Ne aşina sesin var gönlüme ey kırık ney? Hasta göğsünden taşan nedir bu hıçkırık ney? Çırpınma hırçın hırçın. haykırır. s.5 . Erir kirpiklerimde toplanan sıcak yaşlar. Her nalende kalbimin vuruşları yavaşlar.22. Kendimden geçerim ben. Yorulursun sonradan hazinleşir nağmeler. dersin “Uyan!” Bu sihirli kudretin imkân verir muhâle. 1927. nr. c. Hüsranlarım ah eder. Ne aşina sesin var gönlüme ey kırık ney? Hasta göğsünde taşan nedir bu hıçkırık ney? Seni dinlerken fikrim dalar bin bir hayale. Ne aşina sesin var gönlüme ey kırık ney? Hasta göğsünden taşan nedir bu hıçkırık ney? Hasan Âlî HAYAT. Hilkatin esrarını sanatındır ağlayan.100 NEY “ Şinîdem nâle-i cansûz-i ney-râ” “ Ki bî-rikkat ne-dîdem hiç şey-râ Hafız Bir alev gibi sarar ruhumu yanık sesin. Bu vecd ile beni de kendine benzetirsin. Boşluğa bir uhrevî hava yayar nefesin. hicranlarım inilder.

Öyle bir al kandır ki: Akşamı bekliyorum. Akşamı bekliyorum. Akşam olsa diyorum. Yeni doğarken güneş. ……………………. Yok da gülden. Akşamı bekliyorum. bundandır ki: . bir kızıl yara. Akşamı bekliyorum. Neden böyle gönülden: Akşamı bekliyorum. Sevda. ……………………. Akşam olsa diyorum. Akşam olsun diyorum. Pencereden sevgili Bekleyene benzedim. Akşam olsa diyorum. Sardım karanlıklara Ruhumu. Parçalanmış ümidim. Öksüz gönlüme bir eş. Akşam olsa diyorum.101 “TAHASSÜR!” Başım yere eğili. bülbülden.

c.8 .102 Akşamı bekliyorum Akşam olsa diyorum. nr. 1927. s. 28 Nisan.22 .1. Sabri Esat HAYAT.

Dağı. dolaşır. Zehra on beş yaşında. durur bana geçen yılları! Bağrında yetmiş yılın hatırası toplanmış. İki sevdalı orada kalbine ateş katar. dinliyorum yeni bir masalını: —Bu masalım köyümde geçen bir maceradır. Sevda ki gönülleri halkalayan bir “ağ”dır. Her gün gönlümü açar tatlılaşan sözleri! Hayat. taşı.103 Ninemin Masallarından: AY HASAN Bir mangalın başında bekliyorken baharı. kendine mesken yapar. ne de seviyor bu ihtiyar dalını. gün olmuş derde kanmış!. Saçlarını tararmış bir gün pınar başında! . İçer kara sevdanın kara zehirlerini… Erkeğin. gurbetin derin enginlerine atar. Bazen birleştirirken o iki nişanlıyı Bazen. Bu akşam. Yedi köye ad salmış bir yiğit anlı. Mutlaka bir gün sarar kızla delikanlıyı. ne “el”e gönül verir. Yaralı bir kalp taşır.. Ne başkasını sever. Bir masal anlatırken munisleşir gözleri. Yine vazgeçemez hiç kara sevda ağından! İçinde aşk çiçeği gül yerine kül verir.. dert sarsa da en duygulu yerini Bir gün öpmese bile “yar”inin dudağından. şanlı… Köyün güzel bir kızı. Gün olmuş neşelenmiş. Ninem anlatır. yaralı gönül taşır! Köyde bir “Hasan” vardı: Güzel bir delikanlı.

.. Bu derdin şifasını kızdan başka kim verir? Yollarda gezer....... dertli ruhunda hasret... Yar.... der: “Ay…Hasan” O günden sonra onun adı kalır: Ay Hasan! Fakat gencin kalbinde o gün bir dert belirir.. nasıl ona açılsın? Nihayet bir kızdır o… Mümkün mü saçılsın Bülbülün vurulduğu gül gibi karşısında? Sevda hançeri uyur gönül denilen kında… Oradan kendi kendine pek az sıyrılır. Bilinmeyen illeri yol ederek aşmaya... durur bir saz alır eline İnler......... Suda dağıtırken saçını tel tel Yar adımı koymuş...* Yar adımı koymuş: Ay Hasan benim... Dese de ey sevgili aşkını bana hasr et Güzel Zehra ne yapsın.... çıkar........ durur sazının dokundukça teline: Gönül . Fakat kalbinde hicran. beni etme bu yolda mahzun. Gül gonca memeli. adımı koymuş: Ay Hasan benim! Sevdiğim köyümde güzel mi güzel... Yüzünde lekesi yok ki bir tozun. pamuk gibi el. Felek..104 “Hasan”ı görür birden şaşırır.. Nasıl beni çekti sevda seline Yar adımı koymuş: Ay Hasan benim! Sevdiğimin saçı uzun mu uzun. * Orijinal metinde kelimeler silik çıktığı için okunamamıştır . Ay Hasan benim! Başlar her gün böylece gezerek dolaşmaya...

.. Hasan her su başında su değil zehir içer! …………………...... Bir akşam gün batarken alır eline sazı: ** Orijinal metinde kelimeler silik çıktığı için okunamamıştır.. Be hey ateş gözlü.. Ararım buseni aşk balı gibi. Kervansız yolların kartalı gibi Bu dağa bir vahşi hayvan uğramaz! Akşamlar..... anlamadım neden bu nazlar... gönüllerini gözyaşlarıyla yıkar! Lakin Zehra bilinmez Ay Hasan’a vurgun mu? Yıldızlı gecelerde Hasan gibi durgun mu? Çocuk alır kendini bir dağ başına atar. Eline alır sazı dertlerine dert katar: Aşkınla düştüğüm dağlar başına Yolcular uğramaz.. ateş saçlı kız Ne için o kalbe sevdan uğramaz Sarsarken kuru esen poyrazlar. Niçin o kalbine hicran uğramaz? Kaldım bir kurumuş çam dalı gibi.... Kovalıyor kışı baharla yazlar. ... Yarim. hayaliyle Zehra’nın gelip geçer.105 Kızlar. Gafil… Akıl ermez ki kadınların fendine! Genç çocuğun dağları tutar yine âvâzı. kervan uğramaz.** O gurbet en sonunda yüreğine bıçak olur Kalbini o bıçakla Hasan vuracak olur Zehra’ya selam yollar kumrularla her akşam Gölgesinde bir parça yolcu dinlenen her çam Rüzgarlanan dalından der ki: Kıyma kendine............

Saçları güneşin bir teli gibi. Hasrettir kalbime astığım benim. Bir servi dalını aşan o boyla… Derim. geçtim dünyadan. Hasan’ın ağzından methini dinleyelim: Unuttum kendimi. dinlenmek haram. Gurbette merhemsiz kaldı her yaram. babadan uzak kalan Dünyayı kendisine bir zindan eden Hasan Bayılsa o genç kızın güzelliği önünde. Gel. ben o yari seçtim dünyadan Bir servi dalını aşan o boyla!.. Duysa saadetini en bahtiyar bir günde!.. Yok ev eşiğine bastığım benim.. O. Yüreğim burkulu. O kızdan uzak durmak ah ne elîm…Ne elîm.106 Ben sevda ilinin bir yolcusuyum.. içim burkulu!. Yaş dolu gözlerinde onun yaşıyor o gül… Ah o gülü bir öpse… Ah o kızı bir görse. Gezdiğim yamaçlar. Dik başım oluyor esen yele ram. Dizlerinin üstünde altın saçını örse! Anadan uzak kalan. Gözleri ezelden sürmeli gibi. Nefesi tılsımlı tan yeli gibi.. dullara hiç lakin Hasan verir mi gönül. Ne bahtsız yaratmış Tanrı bu kulu! Yollarım uzundur. .. dağlar ne ulu… Aşktan istediğim de sade bir yudum Taslarla su verdi kaç köylü dolu! Kara dağ taşıdır yastığım benim.

Zehra kafes ardında bu yanık sazı dinler: Saçımı ağartsam bu yollarda ben Beğenmezse kızlar umurumda mı? Beyaz ışığını kirpiklerinden Dökmezse yıldızlar umurumda mı? Bazı gözler güler son güne kadar. Ne o nişanlılara bir yuva olan bağlar! Hasan’ın ne gençliği.... Yıldızlar doğuyorken birden coşar da hatta Sazının tellerinde gönül bülbülü inler.. Bir parça gülmedim ben düne kadar.... Bağrında bu gurbetin acılı sesi kalır! Bir gün gider o kızın evinin önüne ta. ne düşüncesi kalır.. Dilerim………. Gençliğimin en son gününe kadar Belki gönül sızlar… Umurumda mı? Başımı vursam da ben taştan taşa.....*** Bu gurbet günleri olur efsane......107 Bir servi dalını aşan o boyla!.. Dert öyle bir ok ki döner dolaşır Yüreğimde vızlar… Umurumda mı? *** Orijinal metinde kelimeler silik çıktığı için okunamamıştır .. Uslanmak gelmiyor aşk çeken başa.. Sevdiğim bu güzel köyde bir tane Bir servi dalını aşan o boyla!...... Lakin ses vermez… Ne o koskoca dağlar..

Gideyim der son defa vefasıza ne olur? Tan yelleri eserken köye gider… Genç kızın Bahçesinde duyulur saz sesleri ansızın: Sabah uykusuna dalan sevdiğim Esiyor serin tan yelleri… Uyan! Yastığında dağıt küme küme sen O altın sırmalı telleri… Uyan! Uyan seni bekler yolda Hasan’ın. solda Hasan’ın. Kız der: “Ben nasıl derdim kaçır beni obana” ………………****dağlarda elde sazı Yine inletiyorken dağı. beni sevseydi der. Fakat bir lahza sonra ilk cesareti gider. bir halka olur kalplerindeki bu iz! Hasan. Seni görür sağda. taşı âvâzı Bu hasretin zehriyle deli.108 Hasan güya bunlarla genç kıza sitem eder. Derdi de gurbeti de umursamayan Hasan Damla damla gözyaşı döker yanaklarından.. Düşünür. sevda çeken. kara sevda nasıl ermeli sona? Hasan oradan ayrılıp dağ başına giderken İri iri damlalar düşer kirpiklerinden!. O daima zehrimi iç der. Yüreğine hakkeder onun acı sesini!.. Anlar ki kendisi de vurgundur yalnız ona. Yaşla dolu gördükçe ay gibi çehresini. Bilmez ki kara sevda dinler mi yiğitlik hiç. iç! Sevgide bu mukadder olan şeye ne denir? … Zehra Ay Hasan’ını görünce hüzünlenir. **** Orijinal metinde kelimeler silik çıktığı için okunamamıştır . gelirdi o bana. Fakat yıllar geçer de birbirinden habersiz Büyür. dîvâne olur.

Buluştuk nihayet işte iki yar. İkisinin türküsü sarar bir anda bağı: Bir kara sevdalı gönül çekenler Kavuşur ne kadar yıllar geçse de… Kalbinin içine hicran ekenler Şifa bulur birkaç bahar geçse de! Selamlar götürün köye ey kuşlar. Bu ses nerden geliyor?.109 Taşısın da seni kolda Hasan’ın Anlatsın dağları. selleri …Uyan! Uyan sevdiceğim. Fakat bunu tanır kız! Güvercin ellerinde taze sürülmüş kına Yavaşça koşar gider pencerenin yanına Bu aha dayanamaz.. Sevda bağımızda top gelmez dar. Altın saçla o sazın tellerini gererler! Kurulur bağ içinde aşkın güzel otağı. Nedir “Hasan” ına gelen şey yarim. uyan hey yarim. sevdiğine el eder Dağıtıp saçlarını omzunda tel tel eder! Atar hemen kendini Hasan’ın kucağına. Tan yelleri eserken uçarlar köy bağına! İki sevdalı orda muradına ererler. Sevdaya olursa eğer bey yarim Bağışlarım bütün illeri … Uyan! Bu sevdalı sözleri duyunca uyanır kız. Birkaç yıl aradan nazar geçse de! .

. 1927.23. nr. Mehmet Faruk HAYAT. s. şen gibi… Yuvamız olacak bir gülşen gibi Hele gurbet azar azar geçse de!. 16 .15.1. Kalbimiz bir çocuk gibi. 5 Mayıs. c.110 Dünyada ne vardır sevişme gibi.

111 ÖLÜ GECE Gönül. Gökte bir hicran kaldı… Bu gece.25. Rüzgar yaralı sanki… Yıldızlar bile yorgun. Hepsi gurbetle vurgun… Kıl dişinden bir orak Enginlerde solarak Karanlıklara daldı. s. hasta kuş gibi… Gökler. c. 1927. Kalbi hüzünle yaktı… Öyle sessiz bir an ki..1. nr..6 . 19 Mayıs. Derinliğe kanıyor… Uzaktaki dağlara Matemden daha kara Siyah bir gölge aktı. ölü gece Gama gömülü gece!. bir yokuş gibi Ufuksuz uzanıyor. Sivas Ekrem Reşit HAYAT.

gölgelerim ve lambam —Beraber ağlaşırız! Sabri Esat HAYAT.12 . 1927. aynı hüzün… Odamın eşiğinde Gölgeler başlarını uzatırlarken derim: —Nerde kaldınız? Gölgeler ki bağrımda. sanki bir matem hüznü Yaslı renklerle ağlar.25. yeni bir matem havası besteleriz. inletir titrek camı. s. c. dertli misafirlerim. nr. Her akşam odamda ben. kalbimin beşiğinde Ağlayan yavrularım.1. üç dost alnımızda gezerken solgun bir iz.112 ODAMDA AKŞAM Aynı renk. Sarartır hasta bir renk gölgelerin yüzünü: Baş ucuma ihtiyar bir el koyar lambamı… Biz. 19 Mayıs. “Yarab son demimize kadar uzansın akşam!” —Deriz ve ağlaşırız: Her an. —Nerde kaldınız? Duvarlar siyahlaşır.

4 . s. Başında akın akın ah eder. bağ yolunda. dururdular… Döşeği atlas göğüs yastığı sırma telden. Genç efeler dün gece Kız Hüseyin’i vurdular. Böyle göz attıkları gidince bir bir elden Genç efeler kahpece Kız Hüseyin’i vurdular. alnı buluttan aktı.113 KIZ HÜSEYİN’İ VURDULAR Birkaçı birleşerek köyün yiğitlerinden Dün gece. sekiz dokuz yerinden.26. Nice kızlar.1. 26 Mayıs. Nasibini almıştı bu köyde her güzelden. Onun kara haberi bir köyü dul bıraktı. c. nr. kadınlar gönlünü nara yaktı. Gözleri aydın aydın. gizli pusu kurdular Yalın bıçaklarıyla. Faruk Nafiz HAYAT. 1927.

Turnanın hasreti yakar Maraş’ı… Bir çölü andırır. Arkadaş. Faruk Nafiz HAYAT. c. Bir ıssız ev gibi gezdiğin bu yurt Yıllarca sana gözyaşı döktürür.27.2. s. 2 Haziran.114 MEMLEKET TÜRKÜLERİ -Mehmet Emin BeyeEl gibi dolaşma Anadolu’nda. yurdunu içinden tanı: Dinle bir yosmayı pınar yolunda. Varlığı bu korla tutuşmayanın Kirpiği yaşarsa gözleri güler.8 . nr. 1927. Dinle bir yaylada garip çobanı. Yavrunun derdiyle ah eder Bayburt. bil ki dört yanın Bağrını delmezse yanık türküler.

Bakma düşman gözüyle bir sürü yoldaşına: Murada ereceksin yarın sen tek başına: Onlarsa yarı yoldan geriye dönecekler Varsın tan ağarmadan gür saçların ağarsın. Merkadini kardeş bil. varsın. alkış tutar melekler.. mezarında çiçekler. Ne sonsuz bir şifa var bu vatan toprağında. babanı... güvenme gözyaşına. Her ağacın dibinde bir gözü kanlı bekler. Karaltılar belirir başında her köşenin. keder çekme ki bu diyara düşenin Yolunda otlar biter. Bağrına bas ki dinsin hep çektiğin emekler! Yüreğinden sök. Önünü kesmek için zincirini koparsın Dokuz yıl artığınla beslediğin köpekler İçin yandıkça dinlen yurdun bir ırmağında.115 BENİMLE YÜRÜ YİNE Yolcu. Hastalandıkça candan bir nefes al dağında. 1927 Faruk Nafiz . Bulursun en sonunda cennet denen vatanı: Tanrın seni karşılar.. her kızı yavrun tanı. Ankara. Sen sonu cennet olan yolundan kalma. Gökten imdat isteme. çıkar öz ananı.

s. nr.28.13 .116 Tashih: Faruk Nafiz Beyin geçen nüshamızdaki şekilde intişar etmiştir.2. 1927. 9 Haziran. “Memleket Türküleri” manzumesinde “Yıllarca döktürür sana gözyaşı” mısraı sehv-i tertip olarak başka HAYAT. c.

. Derinde bir inilti var. Aman. gölgemle kendim Gidiyordum... ürkek. niçin düştüm bu viraneye?. evet. Kimdir inleyen? Bir sırtlandan daha iğrenç sesli bir menhus! “Korku”. Asırların faniliği tutup zamanı.. Tıkanık nefesleri! . kadere Yürüyordum bir kimsesiz hayalet gibi.117 “Miras”ımdan son parça BOĞULAN ÇOCUKLAR Bir ucu yok. Yıkıntılar arasında.. bucağı yok harabedeydim.. Benliğimi kaç zamandır bu yolda yordum? Bu tekinsiz harabede koştuğum neye? Ben nereye gidecektim. yarab Bu ne müthiş vaveyla! Ne muharriş vaveyla!. Soğuk mehtap karanlığa kefen sarardı. Yol soğumuş katılaşmış bir ceset gibi.. Sonsuz çocuk sesleri!.. Bir mahzenin önündeydim ki birden bire Koptu acı bir vaveyla!.. sus!. Çekilmişti sanki kara toprağın kanı. ne arıyordum? Şaşkın. Ağırlaşan dakikalar müebbet gibi. Ben nereden. kasvet dolu bir sonbahardı. “korku”. sen! Ey “korku” ben asıl senden korkuyorum. tabi olup bahta... sensin bu inleyen..

kim sayacak? Yüreğim çatlayacak. ... Aklım tutuşacaktı: Çünkü onlar benim çocuklarımdı. Belki bin öksüz çocuk.. Ben onları acep nasıl sandım yetimtir.. Zavallı yavrucaklar.. Mahzende ifritler var. Onlar belki yüz çocuk. Onlar haykırıyorken.. Oh. Evet. Kaç sestir. Beynimde şimşek çaktı. benim çocuklarımdı!. Bağrıma iğne doldu. Onları boğuyorlar....118 İşte şeytan da cin de Şu mahzenin içinde! “Korku” artık ölüyor: Çocuklar boğuluyor... onlar ki birer parça hüviyetimdir. Hepsi boğulacaklar!. Tüylerim diken diken Bel kemiğim buz oldu..

haset.... hüsran. Her gün başka bir gaile.. Yaşamanın her gün başka bir ihtirası. kalan yavrular -Yaşamaya layıkken gül bahçelerindeBoğuldular ifritten pençelerinde. Of.. O çocuklar: İlhamlarım.. Fakat.. kucağımın aldığı kadar Kucakladım..119 Yandığını hissederek her damarımın. Hodgâmlığın çekişmesi. Şu kısacık ömrümüzde ekmek kavgası..elemdir: Ben “boğulan çocuklar”ım için ağlarım. rüya. Kollarımın.. o kurban gidenlerden kim bilir kaçı Birer güzel kız olurdu ki sırma saçı Ne sayısız gönüllere nur verecekti. vicdan azabı.. İmdadına şitap ettim çocuklarımın.. gözlerim kuru. aşk ıstırabı.. Fakat.. on çocuk kucakladım ben Şimdi ruhum facialı. vahime.. . edebî hüviyetim –varsa. Bütün bunlar birer korkunç ifrit oldular. O simsiyah mahzen: Benim muhayyilemdir. Koşuyordum harabenin sonuna doğru. Öyle güneş yüzlü gençler ki Türk ilinde Yiğitlikle anılsınlar halkın dilinde. Ve kim bilir kaçı birer gürbüz erkekti. yazık!. Benliğimi düşününce bana gelir ki Güya bütün şairliğim işte bu kabus: “Hayat” öyle bir tekinsiz harabedir ki Ne ucu var ne bucağı. şüphe. sanihalarım. Mehtabı meyus. O karanlık mahzen içinden İşte ancak beş.. Emel. kaçtım. Oh.

2. 1927.120 Varlığıma saldırdılar. Benliğimin çocukları olan o derin Duyguların bugün hepsi. 19 Mayıs 1928 Enis Behiç HAYAT. Artık şimdi öyle düşkün bir babayım ki Yüreğim hûn. tırnakları kanlı doldular. Ölenlere yanmayıp da ne yapayım ki Kurtardığım ancak beş on solgun çocuktur. hepsi bittiler. nr. muhayyileme Ağızları...28. 9 Haziran.13. sayhalarım boğuk boğuktur. s.. c.. Ne sayısız ilhamlarım bu ifritlerin Pençeleri altında can verip gittiler. Ankara.14 .

... . yeşil. Bir lahza küllenen. sarı. gah titreşerekDallardan süzülen ziyalar. atlar geçtikçe Hem derinleşiyor hem genişliyor. Saatler geçtikçe. Sevgilim!. bilsen ne güzel.. Havuzun karında solan huzmeler.. lacivert. renkler ölüyor. Akşamın bir anda ruha işleyen Bir keder düşünce bağrına renkten Havuzun o içli kalbi kanıyor. -Gah durgunlaşarak.121 HAVUZA -Hasan Rasim’eBir havuz. renk renk: Kırmızı. girift sular işliyor.. Havuzun kuzahî sathına yer yer Güneşin akseden o pençe pençe Huzmeleri. her lahza sönen Gurûbun sıçrayan ateşlerinden Bulutlar yanıyor... Bu havuz. Renkler kaçışıyor birer kuytuya... Anlatmak hem güç hem uzun. sular yanıyor. -Üstünde yapraktan gölgeler yüzerNe güzel havuzda suların raksı!... mor.. Yaprakların aksi vurdukça suya... Çılgın âşıkları var bu havuzun: Başında bekleyen yüzlerce saksı.. Renkler boğuluyor...

nr..28... s... 9 Haziran 1927. İstanbul 15 Ağustos 1926 Rıfkı Melul HAYAT.. uçuk benzinden Sevda çektiğini öğrenecekler. Yıldızların çapkın âşıkları var: -Havuzun içinden göz kırpıyorlarMehtap böcekleri. baharaSularda kaybolan kurbağalara Mersiye okuyan genç kurbağalar!. gümüş böcekler!. Helecanla vuran nabızlarıyla Her akşam burada da ağlayanlar var: Genç yaşta –doymadan aşka.14 .2. Seni hatırlatan yıldızlarıyla. c.122 Havuzun gittikçe elemler serpen Dökük bakışından.

Fakat. Görüyorsun. 16 Haziran. nihayet. s. çakıl taşları sende İncilerse şairin kendi kalbinde kaldı. Kudretimin oradan çıkarabildikleri Halis inci yerine bu çakıl taşlarıdır. c. Necmettin Halil HAYAT. . 29.2. şunu anla ki o . nr.5 * Necmettin Halil Beyin yakında bu namla çıkacak şiir mecmuasından. 1927. çakıl bulurken de İnci araştırmadan duyulan zevki aldı. kalbin derinlikleri Damla damla biriken gizli gözyaşlarıdır.123 ÇAKIL TAŞLARI * Biliyorsun ki kari.

Güneşin müjdecisi diyor ki şanlı nesle: Kutlu olsun bu şafak vatanına ve sana! Yol açıldı sabaha koşsana. çiçeklerim seferi. Azmim.2. Toprak döner altına. Bir bakıma periyim.29. 1927. Kutlu olsun bu bayram ey köyler. İlk katar ilk ışıktır sinesinden yarının. nr.8 . kavuşsana! Ben. yaz olsun kış olsun. s. Ankara Kayseri’ye salmış ilk katarını. 16 Haziran. geldikçe ben temasa. c. Kutlu olsun ey şehir ve seza-yı kasabalar. mesafeyi yutan dev. Bir şehre hayat girer kapısından garının. taş kalp olur almasa. ey obalar! Fuat Hulusi HAYAT. Bütün geçmiş asırlar dönüp dönüp bakıyor: Demir raylar kuşatmış tunç yaylanın bağrını. Kalmışsa yılan başlı hurafeyi yutan dev.124 KUTLU OLSUN Şimşekler Erciyes’in gözlerinde çakıyor. işte nebatın seyyar tak zaferi! Bir bakıma devim ben. Selamlarken ateşli gönlünden kopan sesle.

1927.125 FELSEFE-İ AVÂLİM İnletir darbesi her zerreyi kör celladın: Dinle yıldızları. nr.30. Abdullah Cevdet HAYAT. s. 23 Haziran. Çalınır sûr-ı mesâfâtta matem marşı. ummanları. c. ferş ü arşı: Ölümün bestesine güfte yapar zer ü hayat.2.6 .

c.” diye inleyen şaireBirden bire ufuk yarıldı. İnledi enginler. 1927.2.. söndü. Yine kainatın kalbine döndü. inledi içim. O yeni varlığa kendimi verdim.8 . Ebedî sandığım bu nur… Nihayet Yokluğa gömüldü. nr. dinledi içim. Titretti heybetli bulutlar beni.30. Bu yılan ışıkla her şey uyandı. Bu âlem hem korkunç hem de güzeldi. Hasan Âlî HAYAT. Kükredi bir aslan hiddetiyle gök. Kalbime sinmeden ondaki heybet.126 ŞİMŞEK -Ölürken “Nur!. kainatın sırrına erdim. Şaşırdım yolumu ben bu diyarda. eridi.. Gözlerim açıkken göremez oldum. Yırtıldı gecenin siyah kefeni. s. Sarsıldı bu sesin şiddetiyle gök: Dinledi enginler. 23 Haziran. yandı. Ruhum bir ok gibi gökleri deldi: Dedim. Şimdi bu sonsuz karanlıklarda Özlediğim yere eremez oldum.

eğri bir dala. 23 Haziran.2. 1927. bizim bu güzel toprak! Uzun yolculuğun sevinç dolu hisleri Dalga dalga yükseldi kabaran göğsümüzle… Ey sevgili ay dedik. Bir “Zeynep’im…” türküsü tutturunca her asker Kalpler andı uzakta bırakılan bir kızı! Şimdi ay benziyordu ince. c. s. Bizim bu vatan dedik. yolumuzu gel.127 Askerlik Günleri ATLAR ÜSTÜNDE Günlerdir “Ah… Yolculuk… Yolculuk” diyen alay Hazırlandı bu akşam bir menzile atlarla. altı yüz atlı süzüldük enginlere. Kolbaşıya seslendik: —Sür atını dört nala! Kalkınca bütün atlar dört nala hoplayarak Gecenin sessizliği eridi birden bire… Beş yüz. Çam kokulu yolların arasından her atlı Gönül açıklığıyla koşuyorken süratli.30. süsle: Şimdi uzak dağlarda dört nalın akisleri! Mehmet Faruk HAYAT.8 . Yollara açılırken rüzgarlı kanatlarla Karşıki Anadolu dağlarından doğdu ay! Bir bulutun içinde akşamın ilk yıldızı Göklerde gülümserken başkalaştı gönüller. nr.

Gamlı gözyaşıyla çağlarken dere. argın ne geziyorsun? Kimsesiz türbemin yalnızlığında Esen rüzgardan ne seziyorsun? * * * Şulesiz tarihimin ufkunda yıldız: Yunus! Ey kararmış mazinin fecrinden bir iz: Yunus! Yıllardır şiire bağlı dertli kalp sana bende. Susamış bir zâirim. Bir anda mazinin ufkuna eren Ruhumu Yunus’un sesine sardım: -Zâir! Bu Yeşilköy mezarlığında Böyle bitkin. Gittikçe uzayan bir yolda. İçimde dalga dalga şiirinin yüce sesi! . Yürüdüm kalbimin donduğu yere… Rüzgarı. yorgun.Yunus Emre Karşımda yükselen dağların coşkun.128 -Aziz TalebemeYUNUS’UN MEZARINDA TAHASSÜSLER Karlı dağları aştın Derin ırmaklarımı geçtin Yarinden ayrı mı düştün Niçin ağlarsın bülbül hey! . tarihten sesler getiren Yemyeşil bir köye nihayet vardım. hıçkırırım türbende… Ufku sönük asrımın kısılırken nefesi.

bülbül susmuş aşkındaki hicrandan. Tuzcu Ziyaettin Fahri HAYAT.30. Kalbimde hasret yanar ayrılırken türbenden: Şiirinden yetim yurdun selamını al benden! 3 Temmuz 925-Erzurum. c. teselli yok bir yandan! Gül solmuş.2.14 . 23 Haziran.129 Dereler yaslı sanki. 1927. s. nr.

Karyolanın önünde duruyor heykel gibi. Elindeki hançeri göğsüne vurdu.. kibar! Ruhunun fırtınası varlığını sarsarken Gözlerinde yanıyor hummalı parıltılar. Kaplan gibi atıldı ahunun üzerine. narin yapılı. böyle kaç lahza durdu? Birden bire yanında bir cehennem kudurdu. Yalıda pancurları açık bir pencereye Sarmaşıklar içinden bir merdiven dayalı.. İpekler.. O kadar. o atlas sineden fışkıran sıcak kanlar!.. hem acıklı. Bir süslü muhafazanın en şûhâne incisi: Bir genç kadın uyuyor billurdan karyolada.Çeneleri kısılmış. Alnında soğuk terler. Bir kıvranış!.. Damarlarında alkol bir zehirli sel gibi.. Odada bir başka hayal de var: Buğday benizli bir genç. çiçeklerle işvelenip son moda Bir mücevher kutusu kadar zarîf bir oda.. vurdu. mehtapla “Boğaziçi” oyalı.. Hem korkunç.. Delikanlı bakıyor kadına ecel gibi.130 BİR KATİL Temmuzda bir geceydi. Hercai menekşeler arasında bir yatış! Göğsünün güllerinden havaya bahar katış! Öyle bir gülümseyiş var ki dudaklarında: Gönüller imrendiren bir tarzda kiraz satış! O ne lakin?. Yalnız boğuk bir sayha!.. Uykuda bütün yalı Yıldızlarla. Ah. ..

Öldürdüğü güzele ağlayan bu katilin Elleri kanlı fakat gözyaşları temizdi. Sonra bitkin. Dalgalar kararmıştı. c. 14. bütün cihan sessizdi.31. nr.131 İpeklerin üstünde kızıl güller açarken Yatağın billurundan yakutlar yere damlar. Şimdi mehtap ufukta ancak bir kanlı izdi. 13. Öperken gözyaşları hıçkırıklarla aktı. Şikârına bir baktı. s. Kaplan geri çekildi. kendini diz üstüne bıraktı... 1927. . Kapandı genç kadının sadeften ayağına. 30 Haziran. Enis Behiç HAYAT.2.

Sen. İnsan var: Yanar söner. bu gayret Olur mu heder kızım? Dünya denen bu yerde Gelmek de var. yok sana mezar. müebbet. Ne iz kalır. gitmek de Aldatmasın bu perde Seni.. Kanunlar nisyan olur.. . Daima genç –Dikkat et!Bu atılış. İnsan var: Bütün cevher Güneşe benzer kızım.132 NASİHAT -Faruk Nafiz BeyeVarlık mehîb bir kervan Ebede gider kızım. basit bir kız gibi. Her ömür bir an olur. Gülşenler zindan olur. Gelenler göçer kızım. Fakat hayat. hız gibi Olma derbeder kızım. Hünerver kızım. ne eser. Bir yapma yıldız gibi. Korkma. Gelip geçme.. Âlemde yoktur duran Her şey seferber kızım.. Senin de cevherin var.

şefkatlisin..2.14 . karı sev. Baharı sev. Kalma basit bir alev Haydi “münevver” kızım! M.31. s. HAYAT. T.133 Kalacaksın pâyidâr Sen de. Mücevher kızım. c. nr. Bütün insanları sev. Müstesna hilkatlisin. Ezelden kanatlısın Yürü mübeşşer kızım. 30 Haziran. Zekisin.. 1927.

.. Aşkımı bir piç gibi sokakta bulmadım ben.17 ..134 EŞ Kavuşurken böyleyiz: Heyecan yok. Ayrılırken de öyle. Sen beni. Yok şu gözün lüzumu benim gibi sana da. s. 1927. şüphe etmem sütünden. Gözlerimizde yaş yok! Bana dünyada senden yakın bir arkadaş yok! Öldüğüm gün göğsüne güller takarsın.2.31. Gönlümüz şahin gibi hız alır fırtınada.. c. nr. Ankara. Ben bakmadan görürüm. telaş yok. sırma saçlım. Dağlar bile devrilir değince bir kanada. Dışı yanar illerin yâre gönül verirken. sen görmeden bakarsın! Anası sensin derim. can evimden yakarsın. 30 Haziran. 1927 Faruk Nafiz HAYAT.

s. 7 Temmuz. helâk olurum ben bu dert ile Ömrümde bir sevinç ile bir kere gülmeden. Aşkın ki.32. Hâkimsin işte ruhuma hala bugün bile. İstanbul 18 Haziran 1927 Rıfkı Melul HAYAT.. merhamet ilham eder sana!. Sendin benim hayatıma aşkınla hükmeden. belki.2.. c...135 İNKIRÂZ Gözyaşlarımla yazdığım en son satırların Her harfi bir alev gibi sarmakta bağrımı. nr. Enkazı.. Bir gün gelir.. yıkan da sen! Hedm ettiğin bu heykele bir bak çekinmeden. İbdâ eden de –ah.4 . 1927. Vermezse inhidâmı bir aşkın keder sana Asla ölüm de söndüremez ihtirasını!. aynidır bugün en simli rüzgarın!. Yaklaş da gör bu abidenin inkırâzını..onu sendin. Ölsem de hasretin yakacaktır mezarımı.

s.136 DENİZDE GURÛP Güneş durgun sulara kızıl bir tuğ uzattı. nr. Ne bir kadın eteği..15 . c..2.. Halit Fahri HAYAT. Ben ışıklı gözlerden ayrıldım. Aynı gam menbaından ufka akan bir suyuz!. Sonra altın başını ufka eğerek battı. 1927. ne bir dalga büklümü! Kalbim gibi bu akşam denizin de ölümü. Sahilde son ışıklar kıvrıldı yumak yumak. Deniz artık istiyor kalbim gibi uyumak.32.... o güneşten: İkimiz de demek ki ayrı düştük bir eşten! İkimiz de ebedî bir hicran yolcusuyuz... 7 Temmuz.

. Hemen hatırıma gelir hiçliğim.. s.6 .137 KOPMAYAN BAĞ Nasıl bir ziyanın durgun bir suda Görürsen aksinin uzandığını.. Ölsem de yolunda bir gün. Fakat en nihayet baş başa kaldım: Bir avuç kül olan varlığımla ben !.. Yıllarca derdinle doldum. İstanbul 18 Haziran 1927 Rıfkı Melul HAYAT. Anladım: Bir anda nasıl oldu da Kalbimin kalbine bağlandığını!.. Ben de Mecnun gibi ne olur sanki.. sevilmediğim!. 1927. Ne vakit ümide kapılsam biraz. Düşersem yollara gezersem dağ dağ?. inan ki: Vefalı kalbimden çözülmez bu bağ. Bir hakikat var ki inkâr olunmaz: Düşünülmediğim.. nr. boşaldım.2... Kaç kere ağladım teessürümden.. c. 14 Temmuz.33.

c. Bu hasta gönlüme desem bile: —Sus! Gurbete düşenler bir gün ağlar a. 1927. dinmiyor bu hıçkırıklar. her akşam meyus Dalarım karşıki yüce dağlara.138 GURBETTE AKŞAM DÜŞÜNCELERİ Her akşam yapyalnız. Emin Recep HAYAT.. vahşi ormanlar Esen rüzgarlara karşı inilder. Zavallı kalbimin yok ki kimsesi...... s. Dinmiyor. Vatan hasretiyle feryat edeli.2. Derim ki: “Taliim yoktur bilirim Mezarım acaba dağ başları mı?. Saçlarım dağınık.” Penceremden artık ben çekilirim Elimle silerek gözyaşlarımı.33. vücudum ezgin. Gurbette biri var halimden anlar: İçimi kemiren o müthiş keder. Yosunlu kayalar.12 . Yayılır etrafa bir kaval sesi Yanınca dağlarda yer yer ışıklar. Pencerem önünde hep yorgun argın Dinlerim suların gür seslerini. Kalbim ki ezelden hayata dargın Öldürmüş en güzel heveslerini. Kendi varlığımdan kendim bezgin. nr. 14 Temmuz. Yüzümü soldurmuş bu gurbet yeli.

Haklının koluna kuvvet olursun.139 TÜRK Görsen ki boğuşur hak ile kuvvet. nankör demedin. Hakkın hikmetidir sendeki hükmün Ölsen de dirilir devlet olursun Öldün de dönmedin vefa yolundan Tanrıya hak dedik doğruya iman Düşen düşmanın da olsa kolundan Tuttun öldürmedin ey büyük insan Nice soysuzları geçirdin tahta Nice çobanları taçdâr ettin Hastalar dirilttin. bu dinsiz. dilenci duydu Nankörler ordusu birden üredi Baktığın hastalar gözünü oydu Ektiğin iyilikten yılan türedi. sen oldun hasta İnsanlık aşkına yürüdün gittin Vatansız kalanlar sana sığındı Esiri misafir gibi besledin Kalbine merhamet kinden yakındı Bu düşman. Fiskenin cevabı yumruk olmalı . Fakat: Esir silahlandı. Kimse görmemişken senden kötülük Kötülük etmeyen kimse kalmadı Fırsatı buldun mu kaçırma ey Türk Siyaset ilminin fırsattır adı.

13 . c. ara bul kardeşin Türk’ü Yormaz kuvvet verir milliyet yükü Bir din de Türklüktür şüphesiz çünkü Yabancı muhabbet tuzak demektir. s.33. Tarihi okudum kapadım yine Yanmış dedelerim iller nar yine Çevirdim yüzümü Türk diyarına Türk olmayan bizden uzak demektir.140 Nankör cezasını çekmeli mutlak Olmasın dünyada adın zavallı Güven kuvvetine. koru. nr. 14 Temmuz. Aziz Hüdaî HAYAT. işte budur hak Sev. 1927.2.

141 İŞ BAŞINDA Gün ufuklarda soldu. Analar yavrusunun baş ucuna yaraşır! Faruk Nafiz HAYAT. 21 Temmuz. nr. çobanlar davarının.2. Şu geçkin ihtiyarla bu son asır gencinin Başlarını saran şey aynı ışık sırması. birbirinin yaşında.34. 1927.. Birbirinin boyunda. Farkı ne. Dışarıda birbirine benziyor bütün yüzler: Birini ötekinden ayırmak müşkül oldu. tek başına yolda gezen ananın. Önümde katlanarak el açan dilencinin Benimle kaldırımı birdir aşındırması. Yollar insanla doldu. Anlıyorum ki ancak bu kaynayan yığını Birbirinden ayırmak mümkündür iş başında. c. Anlıyorum ki herkes vazife yollarının Üstünde hız alırken değişir.... s. Kalbini dörde bölmüş şu sülün boylu kızla? Toprağı gökyüzüne kaldıran fırtınanın Önünden her ikisi kaçıyor aynı hızla! Görüyorum bir insan selinin aktığını. başkalaşır: Demirciler örsünün.8 .

taşların elmas Çamlıklar giyinmiş ipekten libas Bazen bilmem niçin saklıyorsun yas “Kuzgun”dan eserken yıllar a dağlar. zümrüt gözlü yamaçlar geda Açılır laleler. güller.... Zirvende oynaşan rüzgarlar acı Yıllardır görünmez başının tacı Anlat ki derdinin nedir ilacı.. . Çekilmiş kalbine eskiden bin dağ Titriyor aşkını akan her duvağ Yayılır şikeste sesleri dağ dağ... Toprağın cevahir.142 DAĞLAR (Azerbaycanlı bir Türk gencinin mecmuamız için gönderdiği bu şiiri ora edebî zevk ve lisanına bir numune olmak üzere derc ediyoruz.. a dağlar.. Yeşil.. Ne söyler bu garip diller a dağlar... Tarihte namının dükenmez şanı Karvanlar boynunun kızıl mercanı Sinende keserler iller kurbanı Geçirirken ağır yıllar a dağlar.) -Gaybana çok sevdiğim Faruk Nafiz’eÖperken alnından bir füsunlu yaz Akıyor düşündük seyller a dağlar.... Nedir bu dumandan tüller a dağlar.

8 . Bakü-1927 Elmas Yıldırım HAYAT.2.143 Boynunda kızlardan rengin bir deste. Laleler dağılmış yolların üste. c. Gel sen bu ülkeden bin kurban iste Senden esirgemez yollar a dağlar. nr.. 21 Temmuz. 1927..34. s.

Yakmakta bütün kalbi bir anda. c.. nr.. İstanbul 30 Mart 1927 Rıfkı Melul HAYAT. 21 Temmuz.. Parlatmak için akması kafi Bir saniye bir sel gibi taşkın..144 BUSE Bir kor gibi sönmekteki kalbe İçten taşıp akmakta dudaktan. 1927. Akmakta alevler saçaraktan. Bir anda o seyyalesi aşkın.. Bir saniye seyyalesi aşkın.. s.2.8 .34.

. kül olan bu gönül mahşerini Söndürmemekse kastın niye bağrımda yaktın? Faruk Nafiz HAYAT. 1927. Ardından damla damla kanlı bir iz bıraktın.35. c.145 İZ Bir dağ gibi dikildim yolunun üzerine. nr.9 .2.. 28 Temmuz. Nerdeyse hasretinin kırarak çemberini Nerde olsan bu izle bulacağım yerini. s. Giderken kalbimi de aldın beraberine. Sen yanmadan sel gibi yine aktın derine. Soracağım.

bir güçlü olur da kaburgamızdan fırlar . ateşlerin kıpkızıl ışıkları… Neme lazım diyerek bize yolların karı Başladık masallara. Haykıran bir rüzgarın nefesleri dışarı da. Her gün bir akın için sarp dağları aşmıştık! Sakarya… O güzel su. o hasreti bir gün bize sorsunlar. O.. Anlat dedik yeni bir maceranı bu gece… Sobadaki kıpkızıl alevler süslenince. İçimizde bir hasret vardı. Akdeniz’in sönmeyen hasretiydi. kesilmişti ateş. Dağları birleştiren yollar diz boyu karda! Böyle karlı gecede yolculuğa kim çıkar? Alevler uzanıyor sobadan bir dil gibi… İsli lamba duvarda sönen bir kandil gibi. Ah bu eşsiz günlerle geçen kışla hayatı!. Demirin demir gibi sertleşen gözlerini.. eski hikayelere… Kimisi yüreğine hicran atan dilbere Kimisi geçirdiği kahramanlığa dair Hikâyeler anlattı… Hepsi bir ümmî şair! Söz nihayet İstiklâl Harbi’ne doğru aktı. Bu hasretin yuvası kalbimizin etiydi! Bu hasret kadar göğsü yırtan bir hançer var mı? Bu hasret kadar kalbi başka ateş yakar mı? Gelsinler... Yüzlerde. derin bir hicran! Bu hasret.146 VAHŞET Ateşlere atıldı çalılar yığın yığın… Sobada yavaş yavaş narlaşan kızıllığın Karşısına toplandık bütün koğuş efradı. Bütün gözler o anda Demir Ali’ye baktı!. kan. Ateşlere dalarak dinledik sözlerini: “—Sakarya boylarında o yıl çok dalaşmıştık.

Fakat her bulduğumuz köy yıkılmış. Ne “çay” larda söğütler. baba sen? Şişecek de o zaman şu göğsümüz derinden Bir sevinç duyacağız Sakarya Zaferi’nden!.. biz En derin hasreti kim çekti derlerse size. yıldızlar. Menzilini arayan âşık yolcular gibi Uçarak gidiyorduk istenilen menzile. Bir yangın kokusuyla çırılçıplak her yamaç! O gül bahçelerinde güzel kuşlar ötmüyor. Artık son günler dedik… Ordu ilerliyordu. ne ovada bir ağaç. o günler. yakılmış. Yumruğumuzu vurup kin dolu kalbimize Diyecektik en derin hasreti çeken biz varız. o bağlar andırıyor öksüzü! Nerde bu güzel köyün o başak tarlaları.. Gülmüyor memleketin o eski gülen yüzü. O üzüm bağlarında ne kütük bırakılmış. Anlatsa o günleri şu dağlar gelip dile!. Mavi gökler içinde esen rüzgar ötmüyor.. Akdeniz hicranı çekmiş sevdalılarız! Hey gidi… Çocuklara masallar anlatırken Soracaklar: -O harpte bulundun mu. Ah o dağlar. hep Akdeniz… Memlekete dönersek diyorduk. rüzgar gibi.147 Haykırır hiç durmadan: Akdeniz. Her nefer “Hedefimiz Akdeniz’dir” diyordu! Geçiyorduk yollardan kuş gibi. nerde o eski diyar? .. Nerde bu güzel köyün esen tatlı rüzgarı! Nerde eli kınalı köy kızları. Nerde o gülen yüzler. Biz.

bıçak! Ansızın derinlerden bir sık inilti duyduk! Şimdi her ikimiz de bir heyecan doluyduk! Bir ses yükseliyordu. onu öpmek. Bir nefes geliyordu. Sonra engin bir sükut boşalıyor her yerden! Etrafı süzüyoruz… Gözümüz ateş gibi… Gönülde canlanıyor anne gibi. Sonra rüzgarın hasret taşıyan nefesleri! Arada bir topluyor uzaklardan uzağa Birkaç tüfek sadası koşarak karşı dağa ! Ay sarı ışığını serpeliyor göklerden. Gözde canlanır o köy… O kumral saçlı kuzu! Şimdi ilerliyorduk. Nasıl kından çıkacak kan dolu süngü. sevmek son arzu.148 Bir yıldızlı geceydi… Ön safta nöbetçiydim. eş gibi Kopmaz bir sevgi ile sevilen o hayaller. Bir yiğit arkadaşla… Bu yere bizdik hakim! Derinden geliyordu arada top sesleri.yanarken gözlerimizKuru toprak üstünde sürüne sürüne biz! Ay kızıl ışığını döküyor damla damla… Yıldızlar mavi gökte belirmişti akşamla! Gök halkı bekliyordu yerde neler olacak. bir yavru nefesiydi! İleriye atıldık sesi duyunca. Bu ölüm lahzasında o gönül neler… diler? Bir defa öpülmeden bırakılan sevgili Bir hasretle gönülden yakar hicran kandili! Ona kavuşmak. yine Kuru toprak üstünde biz sürüne sürüne! Bir de ne görelim biz: On beşinde bir gelin… Altında dala dalga dağılan sırma telin Altında ne hazindi ay vuran solgun yüzü. . bu bir çocuk sesiydi.

c.149 Yanında yavru çağı.16. bu ne biçim vahşetti? Yavaş yavaş ateşler sobada söndü.2 nr. Genç kızın faciası kalbimizi eritti. Parçalanmış memeyi. 1927. 35. 28 Temmuz. . bitti. bu kan dolu memeyi! Beynimizi bir anda bu ölüm alt üst etti. Yedi aylık çocuk bu? Hiç bilir mi bu et ne? Süt emer gibi sade emiyordu memeyi. s. yedi aylık öksüzü! Kim bilir hangi efzûn bu genç kızı av bilmiş? Göğsünde kanlı süngü… Memeleri kesilmiş! Sağ meme de atılmış yavrucuğun önüne. Bu ne canavarlıktı. Demir’in demir gibi gözünde göz yaşları… Yıldız-Mart 927 Mehmet Faruk HAYAT. Bir intikam alevi sardı arkadaşları. 17.

Kazıyor. gökyüzüne uzanan iri devler Gibi..... bazen her şey.. Deli gibi gözleri fırlamış çanağından. Gemi halatı gibi kolları geriliyor.150 SERSERİNİN ÖLÜMÜ İki üç gece kuşu ötüşürken derinde. tekmeliyor ayaklarıyla yeri... Ölümün korkusudur şimdi beynini yakan. Ecel çözdü hayatla arasındaki bağı.. Bazen de buzlu bir cam. Dalga dalga kan olmuş mor çiçekli mintanı. Hayaletler uçuştu bu yangın yerlerinde. Acı bir hırıltıyla parçalandı gırtlağı.... Istırap.. Bacalar. Bir ıstırap nehridir ağzından dökülen kan.. ümitsizlerin kalbinden karanlıktı. Yaşlar yuvarlanıyor ateşli yanağından. Sönük nazarını sabit bir yere dikmiş... Göğsünü parçalayıp çıkmak istiyor canı. yumruklarını karanlıklara sıktı.. Kucakladı kanlı bir vücudu kaldırımlar. Gölge gibi yokluğa karıştı yanık evler.. korku. . Uzakta kaybolurken hızla koşan adımlar.. Gece. Renksiz dudaklarını araladı: -Ah anam!. Vücudu yılan gibi kıvrılıp seriliyor. Bir silahın alevi yırttı bu karanlığı: Göründü bir vücudun yerinde sallandığı. O gözler. hüzün gözlerinde birikmiş. Bir kurşunla yerlere yıkılan bu serseri...

2.. bu da canlara kıymış. Kuduz bir köpek gibi sokaklarda geberdi.. Sabahattin Ali HAYAT. Halbuki bir zamanlar bu da kabadayıymış.151 Çenesi yana düştü. s. Günahının tokadı onu da yere serdi. Bu da adam öldürmüş.8 .36. 4 Ağustos. gözünün feri söndü Vücudundaki en son hayat eseri söndü. c. 1927. nr.

Ruhlarda esiyoruz. derelerin Havasına katıyor. Acep hangi emelin coşkun elçileri? Bunu biz de bilmeyiz!. kahır dolu. Bu seste yaslar erir.. sızımızı dökerdik. Hayır.. Yürüyoruz. Damlarken kanlı yaşlar..152 MEFKÛRE YOLCULARI -1Biz uzak bir beldenin yorgun yolcularıyız.36. damlatırdık! Gönüllerimize de teselli girmez oldu. dolu başlar... Şimşekler.. hayır.. -3Yavaş yavaş güneşin huzmeleri belirir. Verseydi.. gamı aşılar... 4 Ağustos. nr.....2. Süzülür renk içinde dalgalı vatan yolu. fırtına. Ağaran ufuklardan sevinçli bir ses gelir. seziyoruz. sular bile bize ses vermez oldu... Biz bunu bilmiyor.. Yarabbi ufuk n’oldu?. gürlemeler bir uçtan öbür uca Kalplere ıstırap.14 . Dereler.. O yetim Anadolu!. Ziyaettin Fahri HAYAT. mustarip geziyoruz. 1927. yollarda gittikçe uzatıyor. Yalnız sezdiğimizi dağların. c. hasreti. Çelikten göğüslerle koşarken şen yolcular! Gülümser ta karşıda ıstırap. Yıldırımlar saklayan bulutlar darmadağın. s. -2Şimdi gökler kararır.

.2. Rıfkı Melul HAYAT. s.. değil bir tas içenler!. Bir damla tadanlar bile ondan Ayrıldı. 11 Ağustos. 1927.37. “Sevdalı”ların uğrağıdır bu!. Hiç durmadan akmakta bu çeşme… Gözyaşlarıdır ondan akan su.153 AYRILIK ÇEŞMESİ Bir çeşme ki.3 . c. Herhalde geçerler buradan hep “Sevda” denilen yolda koşanlar… Söndürmek için ateşini ruhun Bir lahza durur burada. geçenler. tılsımlı suyundan İçmektedir içten tutuşanlar. Bir çeşme değil –bil ki -bu yalnız. nr.

Ölen o şairdi ki: Kalbinin ateşinden “Yedi bend”i çıkarıp. Cemaat karşısında el bağlayıp susunca Ulemâ zümresinden devrin en ulusunca Kadri tekrar edildi kendi mısralarıyla. Kudretli Türk şiirinin karardı kutlu bahtı. eski serhat beyleri. Sokaklardan geçerken er.154 BAKİ’NİN ÖLÜMÜ O gün acı bir haber dolaştı pâyitahtı. Daha sonra. kim varsa. Herkes büyük bir hüzün hissetti için için. ağa. kadın. Nihayet. bey. bu fâni cihanda bazı bazı . yeniçeri Ak sakallı vezirler. koca Türk şairinin Dünyada son durağı oldu musalla taşı. bir faninin peşinden Devirlerin hükmünü yendi mısralarıyla… Baki gibi. Birdenbire yayılan bu haber karşısında Dükkanlar kapatıldı Sahaflar Çarşısı’nda. yaşlı taze Bütün halkı ağlatan bu muhteşem cenaze Söz mülkünün sultanı Baki Efendinindi! Mevkibin en başında. Hepsinin ye’s içinde öne düşmüştü başı. Hüseynî perdesinden Mersiyeler okuyan hafızların sesinden Gönüllere ölümün karanlık hüznü sindi. Alay durdu. Her duyan yola düştü Fatih’e gitmek için. Bu elem bağlamıştı dilini her birinin.

37 . nr.155 Bir fevvâre halinde şiirinin ihtizazı Asırların üstünden aşanlar bahtiyardır. s.2. c.8 . 11 Ağustos. 1927. O daha kartalının her kanat çarpışında Hız alan mısralara kainatın dışında Edebiyet denilen bir tek merhale vardır… -1927Necmettin Halil HAYAT.

c. nr. Gönlüme gam. yas sarıyor..2. Ruhu hüzün. garabet sindi. gamlı cezbe Hazin.. ova sararıyor. Dolaşıyor kalpten kalbe Bir ebedî. Ey titreyen garip yolcu!” Kaybolurken ufkun ucu. Ve eriyor gün sularda… Uzanırken ufka akşam.37 . 11 Ağustos.156 DERELERDE GURÛP Geziyorum şu yollarda: Ufuk.17 . O gönül ki bir engindi. s. 1927. ölgün bir ihtişam… Hınçırıklı derelerden Bir ses gelir: —”Nerelerden. Ziyaettin Fahri HAYAT.

akşamları kurbanlarını! Yarıyor göğsünü el.5 . Bir çiçek rikkati sinmiş de ipekten tenine Sonra göğsünde çelikten mi dövülmüş bu yürek? Sen köyün derdine bîgâne yaşarken.157 MELEKÜ’L MEVT Hangi ceylan seni kesmiş de çocukken memeden Hangi kaplan sana süt vermiş öz annen yerine Üç yüz evlik köyü takmış saçının tellerine. kalbini göstermek için. 38 . Sürüyorsun bu mezarlıkta için titremeden! Faruk Nafiz HAYAT. gülerek. İhtiyarlar yanıyor. s. sevdiğim. nesin? Hangi ceylan seni kesmiş de çocukken memeden Hangi kaplan sana süt vermiş öz annen yerine? Üç yüz evlik köyü takmış saçının tellerine. Gömüyor can veren evlâdını yüzlerce nine! Bir ölüm meltemi halinde eserken nefsin Ömrü bir dal gibi bîçarelerin sallanıyor.2. 18 Ağustos. nr. c. körpe çocuklar yanıyor: Sen köyün sıtmalı bağrında cehennem mi. Ah o taş kalbine bir gün heyecan vermek için Yedi köy halkı sebil etti bu yıl kanlarını. 1927. Sürüyorsun bu mezarlıkta için titremeden… Seyre çık.

Uzaktan gözlerinin rengine daldığım an Hıçkırmak istiyorum.14 . 1927.38 . İçlenen ıstırabı dindirecek bir baş yok! Rabb’im! Biraz heyecan.. gözümde de hiç yaş yok.158 KURUYAN MENBA (*) Tabiatın baharı başladı bu yıl yine. Hislerimle odamda baş başa kalıyorum.2. Kendimi aşk selinin akışına salayım!Fakat neden içimde böyle kuru her menba?. Esişinde rüzgârın hep neşe dalgalanır! Uyuyan gönlüm birden teprenir. Serper emellerini hayal denen engine! Ufukta kaynaşırken fısıltı. -Ki bir derin ve coşkun heyecanla sarsılayım. 18 Ağustos. Heves dolu gençliğe. s. renk ve gölge. Derinleşen mazinin göğsünde dalıyorum. ırgalanır. sevinç dolu gençliğe! Gerilsin hayat ile aramda koy bir bağ.. Rabb’im! Biraz heyecan… 1927 Ankara Ziyaettin Fahri HAYAT. nr. c.

c. nr. 1927.159 GURBET YOLCUSU Yolunda ne bir avuç gölge.2. sen ey gurbet yolcusu Rıfat Necdet HAYAT. ne bir yudum su. bu çölde akıp gider! * * * Yolunda ne bir avuç gölge. sen ey gurbet yolcusu! Gözlerin yaşarıyor. Sen ey gurbet yolcusu. Bir çöl olan gönlünü sen boş mu sanıyorsun? Haykırsan ufuklara kutsî tahammülünü Sesinin ıstırabı boşlukta gerilir de Sonra dolar içine damla damla erir de. ne başkası hisseder. Ne sen duyabilirsin. Sen ey gurbet yolcusu. Bu çölde doğan hayat. içinden yanıyorsun.2 . s. 25 Ağustos. ne bir yudum su.39 .

1927. Ali Canip HAYAT. Yükselen nurun ile fecridir istikbalin Sıklet-i azminin altında çöken mazidir. nr.2.14 . c. 25 Ağustos.39 . s.160 DEHA-YI İNKILÂBA Bir melek göğsüne şayestedir arslan yüreğin: Elemin fikr-i şehidân. emelin gazîdir.

.. Aşk ateşi yandıkça gönülde Vicdana kızıl gölgesi vurdu.40 . eğer ölseydi bir an yâr. Bir eş görürüz bülbülü gülle… Bülbüller öter güllere karşı. 1927. Rıfkı Melûl HAYAT. nr. Vicdan da. 1 Eylül. vuslat için yâr!. Hala o vakitten beridir biz.161 HASRET Canan. Güller kızarır.5 . c. bu ateşle tutuştu… Yanmakta o.2. s. sonra solarlar… Bülbüller ölür güller ölürken… Olmakta ölüm. Ah eylememek mümkün olurdu. birlikte gönülle.

Yazdan da.. Böyle yad edeyim baharı.. Karlı ufukları özlüyorum ben. bugüne kanmak. gam mı? Toz pembe sabah mı. Niçin her uzak şey bana saadet?. Beyaza bürünsün şu çamlar yine.. yarabbi. yine bu evde. Bugünün zevkiyle bir an aldanmak Ne mümkün.. ... ne mümkün bana! Beklemek için mi doğdum cihana? Nedir beklediğim neşe mi. sisli akşam mı? Nasıl bir arzudur kalbimi saran? Güneşte yalvaran. kışın hep ziya. ben yine kış istiyorum. Ve ben. Bugüne inanmak. ne gülünç hülya! Yazın hep kar ve sis.162 YAZ ÖĞLESİNDE -1Yaz geldi. Her yanı vahşi bir uğultu sarsın. başka heveste. yazı! Her mevsim başka bir mevsim niyazı: Ne gülünç emel bu. bıktım diyorum. Hep çiçek hasreti taşıyor kalbim. esir gibi. Kar tipileriyle akşamlar yine Şu köy yollarında sağanak koparsın. Bilmem ki her mevsim niçin garibim?. siste yalvaran Bu kalbin belli mi hakiki derdi? Bilseydi kendisi açık söylerdi… Her an başka histe. Gözlerim sobadan çıkan alevde. Niçin bekliyorum her gün yarını?. ilahi.. Gözlerim yanarken kızgın güneşten. Niçin kokladığım her pembe demet Çabuk dağıtıyor kokularını?.

Bu sesler ne tatlı. Bende bilmiyorum nedir emelim Bir çamın dalına uzandı elim: Buna sâik olan hangi duygudur? Belki hakikatte isteğim budur. yeşil çam dalı! Belki bin hayale daldım dalalı Ne kuş istiyordum. Ah. Güneşi emerken karşı ki bağlar.163 Bir saz ki her teli başka bir seste Nağmeler çıkarır titrese biraz. . Hasreti gönülde sükun bilmeyen Bir saadet için ağlıyor gibi… Her şey için için ağlıyor gibi… Bugün de işte bu yaz güneşinde Her gönül müphem bir hülya peşinde. ne yaz. Bir tren geçerek uzaklaşıyor. Her şeyde kalbimin mahzûn emeli! Şimdi gürültüler. sesler taşıyor. Her bir ses hatta şu yaz öğlesinin Üstünde çınlayan düdük sesinin Uzun akisleri. bu saz bin türlü hıçkıran bu saz! -2Üzüm yaprakları sararmış artık Yanıyor bir gönül gibi ortalık. erişilmeyen. Ne hüznü gizleyen şen kahkahalar! Şimdi anladım ki her delikanlının. ne baygın sesler! Çamlardan geçiyor sıcak nefesler! Fakat bu kızların neşesi bile Titriyor gizli bir ıstırap ile Ötüşen kuşlar da yorgun nağmeli. ne bahar. Bu dal bu dikenli. Bu yanda şarkılar kahkahalar var.

2. c. 11 Temmuz 1927Halit Fahri HAYAT.16 .. şu anda yalnız şunu bil: Son arzun bir yeşil dala dokunmak! Kuş gibi öterek bir dala konmak! Öt bari bu körpe dal kurumadan! Kızıl şarap gibi güneşi tadan Bu çamlar kış geçer. 8 Eylül.41 . -Kızıl Toprak. Sen fakat güvenme hiç taliine: Hayat insan için bir günlük uyku… Kim bilir belki son ötüşündür bu!. 1927. yeşerir yine. s.164 Damarlardan geçen her damla kanın Verdiği ihtiras aynı şey değil! Ey şair. nr.

Aynalar ki sessiz anlatır bize Maziye karışan günlerimizi Bizden iyi tanır aynalar bizi… O vefalı kalbe benzer ki onlar. 8 Eylül. Kalbi kalbimizde çarpan ölüler!.165 AYNALAR Bir sonu gelmeyen rüyaya dalar. ne çizgisi var. bir akşamın penceresinden Kalplerde. Maziden yadigâr kalan bir hisle (?) Serpilen yağmurla. Ümitsiz ruhuna son tesellidir. c. Mazi. gözlerde yaş seyredilen O uzak ve hasret ışıklı fecir. nr.19 . Akşam. Bir küçük vesile maziye yollar. örtülen sisle Birden kapanıp da akşamın ufku. Gererken asabı hasta bir uyku Bir hayal ufkudur kalplerimize. Fakat her hatıra içinde yaşar… Ve derinliğinden bizlere güler.2.. Her bakışta çizer bu kederli su.41 . s. Bir tablo ki ne renk. Ahmet Hamdi HAYAT. Ömrümüzün geniş bir tablosunu. 1927. Durgun sularında hepsinin yer yer Eski bir hatıra sanki genişler. odalarda fersiz aynalar.

nr. sen dün yine neydin? Şimşek gibi. Bin ruha ateş vermiş alev rengi dudaklar… Onlar boğacaklar beni. c. onlar yakacaklar. Mazur olacaktın bunu bir lahza bileydin! Bir gül gibi gözler ki derin derin sırrını saklar. sevgili. 1927. Karşında çelik kalbimi bir yay gibi eğdin.42 . yangın gibi bir korkulu şeydin. s. Mağrur olacaktın bunu bir lahza bileydin! Celal Sâhir HAYAT.166 ŞARKI Neydin yine dün. 15 Eylül.5 .2.

Gergin kanatlarını batıya açtı kuşlar.167 ARDINDA Yaktı yanardağ gibi can yurdunu son bakış. Dereler gölgen sıra akmaya koyulmuşlar. 22 Eylül. Gönüller koşmaz oldu maceralar ardında.2. Arıyor batan güneş seni dağlar ardında Gezdirir rüzgâr gibi üstünde yamaçların. Ateşten yanarken dalları ağaçların Gözlerimin sel gibi yaşı çağlar ardında… Ankara 1927 Faruk Nafiz HAYAT. s. 1927. nr.43 . c. Önünde dün beyazlar giyinirken kara kış Bugün sensiz kalan yaz kara bağlar ardında. Boynuma çifte zincir çift örgülü saçların.7 . Benden sana haberdir bu çığlıklı uçuşlar.

Bağrında açar bir yara sonra… Sızlar için ilk ağladığın gün. 1927. Bir şey ki.. s.7 . Rıfkı Melûl HAYAT..44 . Bir kalpten öbür kalbe akarken Olmakta o bir “ateş nârı”!. c..2. nr.168 AŞK Sessizce bürür kalbini bir şey. yangın gibi sarı. Bir şule ki. Birden bire bir ummadığın gün!. havadan daha seyyâl. 29 Eylül.

Hafif hafif titredi önce kelebek gibi. s. Başında altın çelenk göğe yaklaştı güneş: Huzmeden rebabını bulutlara dayadı Davudî elhan ile arzı renge boyadı.2. Baygın kokular serpti uçmuş bir çiçek gibi.45 . Henüz uyuyor gibi aheste hatvelerle Mavi billur kubbeli sahneye çıktı zemin. Rengarenk nağmelerle dağları aştı güneş. c. Zemin o anda hemen engine şitâb için Mülevven bulutlardan büyük kanatlar açtı Şaziye Berrin HAYAT. Şairini duyunca gözünü açtı zemin. Güneş bu ateşin kalb-i zemine hitâb için Çarparak kan saçarak sahilde bekliyordu.6 .169 SABAH NAĞMESİ Yakut bir kadeh gibi ufukta taştı güneş. Çağlayan derelerden gümüşlü kemerini Nazlı bir eda ile beline taktı zemin. Sabahın gölgesinden uzun kirpiklerinin Rüyalı handesiyle güneşe baktı zemin. Sonra da için için kaynayan menba gibi Şehvet-i ahenk ile zemin raksa başladı… Neden sonra afâkı sapsararmış görünce Vurulmuş ceylan gibi perişan yavaşladı. Şebnemli tüllerini etrafa saçtı zemin. 1927. 6 Teşrin-i evvel. Bir çöl siyahı gibi yanarak nur saçarak. nr.

. Bak.. Bütün seni bekliyor gökte saklı yıldızlar. nr. Ömer Bedrettin HAYAT .. kurtulan yurdunun taşları. Şen zafer türküleri çağlasın gür sesinden Geçmişi hatırlatan çamdan oyulmuş tasla Kana kana bir su iç sılanın çeşmesinden… Esirgeme hemşehrim barut sinmiş göğsünü Şu buğday kokan hava dolsun ciğerlerine.170 SILANIN TOPRAĞINDA Hasretle çıkıyorken dağdan yokuş yukarı O açık alnı çekme sılanın rüzgârından. toprakları Ayağını öpüyor yırtık çarıklarından… Gün sönerken üstünde başaktan bir denizin Dönüyor evlerine harmandan gelen kızlar. Sevin koç yiğit sevin göründü köyceğizin!. Bütün seni bekliyor gökte saklı yıldızlar. 6 Teşrin-i evvel. s. Sevin koç yiğit sevin göründü köyceğizin!.45 . uzamış saçlarınla Al mintana damlayan şu sevinç yaşlarınla Seni tanıyamazsa nur topu yavrun Mehmet Şu başları dumanlı dağlar tanırlar elbet… Gün sönerken üstünde başaktan bir denizin Dönüyor evlerine dövenden gelen kızlar.2. çolak kolunla. Çanta bağlı sırtını şu mağrûr taşa yasla.8 . c. Ak saçlı anacığın bekliyorken bugünü Kaç kere dua için el açtı tan yerine… Kopmuş.. 1927.

yürü ileri! Bizden ışık bekliyor Anadolu köyleri… Mefkûremiz yolunda her manii aşarız.2. c. Yaparız köyümüzü medeniyet ocağı… Köy hocası ileri! Durma. Kalbimizde yanıyor azm ü imân çerâğı… Biz cehlin düşmanıyız. ilme koşarız. s. Köy Muallimleri Kursunun hitâmı münâsebetiyle Ankara Türk Ocağı’nda 7 Eylül gecesi verilen müsâmere için yazılmış. yürü ileri! Bizde ışık bekliyor Anadolu köyleri… Ziyaettin Fahri HAYAT.45 . nûra. şair Faruk Nafiz Beyin yazdığı ve Zeki Beyin bestelediği Kız Lisesi Marşının bestesiyle kurs müdâvimlerinden müteşekkil bir grup tarafından terennüm edilmiştir. Anlatırız sevinçle köylerde çocuklara! Gönlümüzde yaşayan zaferlerin aksini Altından kalemlerle çizeriz ufuklara ! Köy hocası ileri ! Durma.16 [1] Bu marş. .171 KÖY HOCASI MARŞI [1] Tarihlere hükmeden inkılâbın sesini. 1927. nr. 6 Teşrin-i evvel.

o bir cenaze ki benzer o tazeye. Yıllarca çektiğim o meraretli aşkı ben. Öldürdü… Oydu kalbime yaşlarla gömdüğüm. bir filiz gibi tazeydi tazeden. Rabb’imden inkişafını bendim niyaz eden. Mazi. Mazi. Bağrımda ıstırabı yakan bir kıvılcımın. dedim. önümde sapsarı rengiyle bir ölü. Lanet asil elemlere bîgâne ruhuna… Ömrüm. üzüntülü… Bir sam yeliyle çünkü vakitsiz solan gülü. Geçtikçe böyle her gece sessiz bu caddeden Karşımda canlanır da o mazi denen hayal. Geçmişti ömrü hep bu yol üstünde aşkımın. Olmuştu önce hımsa-i melce bu reh-güzer. bu hisle geçmede meyus. Yükseldi perde perde enînim ufuklara… Bir gün bir el kırınca çelikten gururumu. . Kalbimde gömdüğüm o ilahî cenazeye… Aşkım ki. Kaplar bütün vücûdumu bir müfteris melal Nisyan denen o simsiyah örtüyle örtülü. Lanet. hıyanete sapmış o solguna. Fecr umduğum bu yolda tükettim bir ömrü ben: Her gün açıldı izzet-i nefsimde bir yara. Bir gizli suikast ile bir gün kıyıp ölüm. Yıllarca böyle zehrini tattım uzun uzun Her gün o parça parça olan hisli ruhumun En ince tellerinde ümidimdi inleyen. Bir ömre sonra medfen olan türbedir bu yer.172 BAZI Bir suikasta uğrayan aşkımla şimdi ben. Kaybettim ansızın yaralanmış şuurumu. Duydumdu hep bu yerde… Geçerken bu caddeden.

46 . 1927. Bağrımsa şimdi yalnız o hasretle yanmada… Geçtikçe şimdi her gece sessiz bu caddeden Mazi. Bir gizli türbedir ki o. kalbimdedir yeri… Ölgün ziyâsının uzanırken akisleri Her an yarin dedikleri meçhûl ufuklara.duyarken ateşini her an içimde benKirpiklerimde gözyaşı halinde toplanır. s.. 13 Teşrin-i evvel.173 Gittikçe büsbütün dağılıp parçalanmada. nr. Mazi ki. her gören onu bir türbedir sanır. Sızlar durur içimde o hasret denen yara… Mazi.8 .2. o şimdi sapsarı rengiyle bir ölü!. c. 21 Temmuz 1921 Rıfkı Melûl HAYAT. o şimdi bir siyah örtüyle örtülü Aşkım.

1927.2. Faruk Nafiz HAYAT. Bari sen tesellî ver duyduğun iniltiye. yaşını dindiren el yok diye. Ne zaman kızgın alnın serin bir diz ararsa. kayalar uzaktan ses verirdi sesine. Keder çekme.174 YALNIZLIK Dün. Benzedin şimdi sen de yetim cenâzesine: Üstüne mâl eden yok yerde kalan naaşını. c. Dışarı da yurtsuz kalan ne kadar yavru varsa Bir bir senin dizine sıralarlar başını.46 . s. 13 Teşrin-i evvel.16 . nr. Bari sen başkasının sil gözünden yaşını.

20 Teşrin-i evvel.. Makineler. nr. dehşetini.47.. Bağrında ateş oldu açgözlü ihtiraslar.....2. saadet bir kolunda Boğuşa hazırlanmış zehirli iki yılan... çekiçler uğulduyor yolunda. s.175 “YİRMİNCİ ASIR”A Daha engin tarihe gömmeden kardeşini Doğruldun kan emerek şu zaman beşiğinden. “Türk’ün büyük zaferi” denilen şahikanı Gelecek asırlara “humûlem!” diye göster. Sefalet bir kolunda. Elinde kömür yüzlü bir alet sanki insan!. Zulmünü. 1927. içtiğin bunca kanı Solgun yüzü buruşmuş tarihin sırtına ver. zincirler parçalandı.. c. İlk adımın girince dünyanın eşiğinden. Milletler zincirlendi. nice vatanlar yandı!.. Ömer Bedrettin HAYAT. Nice haklar süründü. Kan selinde eridi kılıçtaki paslar.4 .

Her sabah alnımdan öper ıstırap. nr. 1927. Düşünen alnımda benim her çizgi Baharı olmayan bir kışa benzer. Gönlünde neşenin rüzgarı eser. Sen yirmi yaşınla bir baharsın ki. s.176 SEN VE BEN İçime.13 . 20 Teşrin-i evvel. c. Her akşam koynunda uyutur beni. Seni kör sesiyle hayat çağırır. Ahmet Hamdi HAYAT.2. Ellerinde çiçek ve haykırarak. ilk yudumda zehirler seni Bahtın kadehime döktüğü şarap. Beni de çiğneyip geçtiğin toprak.47. Sanma ufuklar “Gel!” diye bağırır.

nr..177 GAZİ SÖYLÜYOR Dövüyor kalbinin örsünde çelik sözlerini.1 . dinleyenin varsa o şahindi senin.48. Dinle: Bel bağladığın dağları kar sardığı gün Bu sesin sahibi son yolda nöbetçindi senin! Ankara. c. s.2. Söylüyor. Teşrin-i evvel 1927 Faruk Nafiz HAYAT.. Tunç akisler yayıyor memleketin her taşına. Nasıl aldıysa baş üstünde o şahin yerini. dinle: Sesin göklere yalvardığı gün Duyanın. 1927. 27 Teşrin-i evvel. kaplasa tarihi bu ses tek başına. Hakkıdır.

Duydunsa bir ürperme içinde. benzer ona bir sel. Rıfkı Melûl HAYAT. 1927.178 SEVMEK Bir gün. eğer anı olarak sen.. Ürperdim –o an. Bir kalbin –eminim ki-bilirsin Var hangi sebep ürperişinde!… Gözden göze bir lahzada geçti… Bir sır.2. Sandım boğuyor kalbimi bir el!.48 .. c. nr.14 . s. 27 Teşrin-i evvel.öyle ki içten. ki o.

Bir kesif karanlık her yere saldı… Sönerken ümîdim ve tahammülüm. Issızlık içinde gecenin. 27 Teşrîn-i Evvel. c. Hasretim derînden şen gönüllere! Hayalim ufuktan ufka aşıyor. nr. Yaslı kalbimdeki acılar sonsuz! Sanki bir muamma yaşamak bence. 1927.15 .179 GECE VE BEN İçimden aşkımın hüznü taşıyor. ne de fısıltı. s.48 . sandım. Yâdıyla geçerken günlerim onsuz… Acı bir kederle sızlıyor gönlüm.2. Dolarken zulmetler engin göklere… Rüzgârın estiği bir siyah gece. Ne bir renk ufukta. Ezeli ruhundan damlayan “an”dım! Ziyâettin Fahri HAYAT.

En sonra kırdım dini batıl aşkın putunu!.180 YIKILAN DİN Zebaniler taşıyor kalbimin tabutunu. Bir tabut taşıyorlar… Karanlıkta ziyâdan… Baharına doymadan sararan bu tazeye Ağlamıyor gökler de. mabedi de tunç alevli yapmıştım!. s. Mabudu batıl olan kalbimin tabutunu. Putu da. 6 Teşrin-i sani.... güneşten cenâzeye!. Toprak olan kalbimin birçok arkadaşları Gülerek gösterdiler: Mezardaki taşları… Bir şimşekle açıldı tunç kapısı dehlizin Dalgalarına gömdüm adem denen denizin. Erenlerden nur alır… Ebetlerden karanlık… Günlerce bu tabutla dolaştım mabetleri.. nr. Şu kalbimle beraber toprak olan sevdadan.49 . Mabetler de almıyor bu zavallı kalbimi. En sonra kırdım dini batıl aşkın putunu… Osman Faruk HAYAT. c.. elbet mahşerde yarın Bağrında tunç alevden. Günâhıyla kalkacak.. Ben burda saklamıştım… Bugün ölen birimi.5 . İlk girdiğim mabette ben bu puta tapmıştım!..2. kanayan bu yararın!. 1927. Bağrımdan koparılan tabut denilen varlık... Bu çılgın asabıma ram etti ebetleri.

neler kuruyorum. Şiir Ayşe. Sende kalbin adı var! Sen bir pembe bebeksin. sokaklar boş… Sanki dünya adamsız. Yanan her damarımda Aksaydı bir heyecan Elimde düğümlense Saçının ibrişimi. naz Ayşe! Her yese güleceksin. Doğup ufuklarımda Katsaydın canıma can.181 AYŞE’NİN HASRETİ Deniz boş. Ben sevinçle inlerken Dudakların gülseydi. Fidan büyük neşeden Titreyip bükülseydi… Bak. Bir şarap gibi buse Söndürse ateşimi. Hayalin kanadı var! Boş kapı vuruyorum. Derdim: Yalnızlık ne hoş! Gönül olsaydı gamsız. Merhameti az Ayşe! Veriyor kalbe hüzün Bu sensiz kurşunî gün… .

Düşüyor yavaş yavaş. nerde Bana çok uzak mısın? Göğsümde çarpan derde Acımayacak mısın? . Bağrım güneşten yanık… Nerdesin Ayşe. Bulutlar kızarıyor… Denizim rengi soldu. Saçların gibi siyah. üstünü yerin. Ortalığı bürüyor Bir sevimli gariplik… Bütün bütün örttü ah. Ayşe! Günün saati doldu. kara… Yalnız derdim uyanık. Duyulmuyor güldüğün… Ufukta bir yanık baş Yatacak diz arıyor. Gönlüm akşamdan kara. Gece. Akşam oluyor. Ayşe! Gizli eller örüyor Geceyi iplik iplik.182 Görünmüyor gül yüzün. deniz. Gözlerin gibi derin… Uyuyor. Karşı dağlar mor.

Ayşe! Vaniköy. c. nr. 1927.2. Bu kırık gönül. s. En bir bedbâht ihtiyar! Senin sevda sandığın Maceralar oyuncak… Aşkı tanıyan çılgın Mutlaka kahrolacak! Hezeyân hep bu sözler.17 .183 Güler yüzlü hevesin Olur mu bu derde yâr? Sen bir bahtiyâr gençsin.28 Teşrîn-i evvel. gül. 3 Teşrin-i sani. Sen aldırma. Ayşe! Hasta bu yaşlı gözler.49 . 1927 Celal Sahir HAYAT.

Bizler.2. hayal önünde gezen serserileriz… Rüzgârla musiki dağılırken semamıza. gizli bir efsane özleriz… Biz kâinatımızda semavî güzelleriz… Şarkın o şiirî nâ-mütenâhi hazanına. Bunlarla bir peri gülecektir fezamıza… Biz hüzün içinde.19 . s. c. Şefkatle ağlayan o derin mavi gözleriz: İblis öterse geçtiğiniz bin harabeden… Herhalde çehrenizse bakan her kitabeden… Binlerce ıstırabın o bitmez figânına Düşsün bu katre katre teselli sahabeden… -Paris. 1927. Sanat birer şarap uzatır her azamıza… Yıldızlar ince ince örer inci bir dizi. nr. 3 Teşrin-i sani.184 İTİZÂR Âlem esiriniz… O kadar çok güzelsiniz… Afetsiniz ki: Geçtiğiniz kalp ateşli iz… Yetmez mi bir cihan size… Affetseniz bizi.49 . Eylül 1927Reşit Süreyya HAYAT.

—“Bazı sevindirir.. Benim de içimde gamlı intiba.50. nr. Örter yaprakları. çehrende hüzün.. sulara siner.7 .. bazı ağlatır. Ve girer gönlüme hülyadan bir ağ! Sevgili! Gözlerin yaşlı. Dinle. 1927.2. Boşluğa dağılan yorgun gölgeler. Ruhumun coşuşlu bir anındayım. 10 Teşrin-i sani.” Ziyaettin Fahri HAYAT..185 VEDADA MISRALAR Deniz! Bu akşam ufukta ederken veda. Hayat ki sadece bir hatıradır!. c.. rüzgardan yükselen sada. der. s. Ayrılış yasıyla söylüyor yüzün.. Yaratan sanatın dünyasındayım.

1927...2. c. Gönlüm dolaşırken yana yakıla Ovada sabahlar. 10 Teşrin-i sani. dağda akşamlar. çardaklar..50.8 . nr... çatlamış damlar.. Gurbet işledikçe şu uzun yıla Gözümün yaşında ürperir sıla. İçimden bir gümüş çağlayan geçer. Ömer Bedrettin HAYAT. Şafaklar içinde karşımdan geçer Tarlalar. s. Bağları gül kokan bir cihan geçer..186 ANADOLU HASRETİ Titrek sahillere güneş doğunca Gözlerim görünmez dağlar selamlar. Buruşur elimde bir sarı gonca Ruhuma bir çamın şebnemi damlar..

küflü penceremde ufuklar dümdüz olsun. Kara kuvvet ağzından dökülen nefesleri. Güneşe veba diyen kör gözlü evimize Dağların hür rüzgarı yalvarmadan işlesin.. Yak. Yak.. ruhumun zindanı. Gönlümüz. ey aziz ocağım. Rüzgarım. nura hasret gözüm titresin eserinde.. Esir kuşçağızlar gibi bunaldığımız yeter. ey aziz ocağım.187 OCAĞA KARŞI -Kafesleri yakarkenYak. bu köhne kafesleri.. Yak... öz nurum parçalandı... Yüzlerce sene var ki benim bu taassubun Sırıtan dişlerinde göz nurum parçalandı.... siyah dumanların ruhumda gündüz olsun. kardeşimin. Gül görmek istiyorum kızıl akşamlarında Anamın. bağrında kül olsun bu kasvetler yığını Yak. Veremli mahallemin ciğeri genişlesin.. Bir kadın gölgesine “Örtün!” diyen sesleri İnkılâbın çelikten göğsünde boğduk artık. Yak. gözler ışığa kansın artık. Zulmetler kadınlıkla kaynaşmasın diz dize. Şan dolu ufuklara gün gibi doğduk artık. İstemem yansın artık Kara delikleriyle pencereme dizilen . bu köhne kafesleri. Yak. şu sarı tahtalar çatlasın uzun uzun. güneşlerim.

17 Teşrin-i sani.3 . 1927. c.. s. Ömer Bedrettin HAYAT.188 Gözlerimin nuruna pas renginde çizilen Bu çapraşık çizgiler.2.51. nr..

2. nr. Yaş olsam gözden akmam. Kız. Ko. s. gelinlik çağına… Anlatıyor duruşum. c. Kına yak parmağına: Bu yıl yaşın girecek. Göz olsam gayra bakmam.3 . bırakmam İlleri kucağına! Faruk Nafiz HAYAT. 1927. Vatanımsın. 24 Teşrin-i sani. düşsün gönül kuşum Saçlarının ağına. Ben sana vurulmuşum.189 KOŞMA Kirpiğine sürme çek.52 .

Bu dinlenen ebedî sanatın terânesidir… -Kederli bir geceyim… Vermeyin hayâtı bana.. Ademle hal olunur bir zavallı bilmeceyim… Açıldı kahkahalar her dudakta her yerde. Onun da koynuna koymuş mu sevgi incisini? -Karaltılar alıyor dalga dalga gözlerimi… Ölümlü sâm vuruyor pençe pençe seslerime… Adem.190 SEVGİ ve IZTIRAP Gülüş ve nükte… Ziyâ. Kırık kanatlarımın kan sızan kalemlerini Sürüklerim. Daraldı sıtmalı kollarda ten sürâhisi… -Zavallı bir geceyim ben… Ziyâ getirmeyiniz… Ölüm diyârına ait zavallı bir geceyim… İçimde dalgalı ummân… Dudaklarım sessiz. adem… Bizi koynunda besleyen anne. ayırıp geldi yasemin dalını. ipekli sandalını Suyun günâh dolu rüyâlarında gezdirdi… Sadef-i kamer. Köpürdü neşeli şampanyalar kadehlerde… Bu çağlayan o firarî saâdetin sesidir. buna mahkûmum arzın alnında… Biraz şiirse bu izler… Duyun elemlerini… Uzakta bir deli rüzgâr. İçin için… Deliyor ağrılar şaklarımı… Zehirlenirseniz ah öpmeyin dudaklarımı… . Büyüklüğün gibi zulmün de lâ-tenâhi mi?. nağme… Bir uçuş hissi Parıltılar yağıyor gözlerin kadehlerine… Yudum yudum dökecek aşkı sızlayan yerine..

c. Bitince neşeli şampanyalar kadehlerde. her dudakta. 24 Teşrin-i sani.2.191 ………………………………………. 1927. s. nr.52 . her yerde Acıtmadan kapayın sonra göz kapaklarımı… Reşit Süreyya HAYAT. Sönerse kahkahalar.7 .

24 Teşrin-i sani. ah o erik ağacı! Her gece “Sevdalılar. bilsen erik ağacı! Kadıköy: Sabri Esat HAYAT. çapkın erik ağacı! Renkler mâtem bağladı artık ağlayan suda. nr. ah o erik ağacı! Galiba son geceydi –yıldızlar çok uzaktıYeşil parmaklarını omzumuza bıraktı: Ayın tekerleğine dallardan peçe taktı. Ah o erik ağacı. ah bilsen bu ne acı! Seni tekrar görmeye iki kalp de duâcı.2. Bize fısıldıyordu: “Şimdi herkes uykuda!” Ah sen erik ağacı.17 . 1927. Çapkın erik ağacı. Senden ayrılıyoruz.192 “ERİK AĞACI!” Üstümüze yemyeşil mantosunu sererdi. haydi sevişin!” derdi. Ah o erik ağacı. ah sen erik ağacı! Gölgesinde kalbimiz çarptı ikimizin de. s. kuzum erik ağacı! Aydınlattı bu müphem ışık karşı yamacı. başım “o”nun dizinde… Ne olur bakma bize. Gölgeler mışıl mışıl uyuyorken kuytuda. c.52 . Bilsen erik ağacı. “O”nun eli kalbimde. biraz şöyle gezin de… Kuzum erik ağacı.

Ararken ufukta bir yeşil ada. s.52 . Denizi yararak engine doğru Koşan bir sandalın izine baktım… O kadar baktım ki gözümün nûru Yoruldu… O zaman. c.19 . alnıma yazı Yazan o mâtemi eli göründü… Güneşin son kızıl rengi eriyor.193 SULARDA GURÛP İndi şen sulara gurûbun yası.2. nr. 24 Teşrin-i sani. 1927. bir ürperiyor. Bugünkü güneş de batıda söndü! Göklerde gecenin. Kıvrımlı suların dalgalarında! Kalbim bir coşuyor. ben sanki aktım: Rişeli ruhumla engin sulara! Bin bir hâtıra ile zengin sulara! Ziyaettin Fahri HAYAT.

12 . Elimi beş yerinden dağladı beş parmağın Bağrımda da yanmadık bir yer bırakmadan git… Bir yarın göçtüğünü. Bağrımda da yanmadık bir yer bırakmadan git… Bir yarın göçtüğünü. s. nr.194 ALLAH’A ISMARLADIK! Elimi beş yerinden dağladı beş parmağın. çöktüğünü bir dağın Görmemek istiyorsan ardına bakmadan git! Yavrusunun yoluna dalan bir dul bakışı Andırıyor ışıksız evinde pencereler. Alnından öz kardeşin öpse ben irkilirim. hiçbir yiğit oğluna. c. Hiçbir ana kızına bu kadar düşkün olmaz.53 . Bin yardadan duyarım kimle gülüştüğünü.3. Sararırsın dönüşte görünce öksüzünü Bir gelinlik kız olur aşkım senin yaşınca. Buğulu gözlerimden geçmediğin gün olmaz: Benim kadar titremez. suyu dinmiş dereler… Bir sarı yaprak gibi düştü gönlüm yoluna. 1 Kanun-i evvel. 1927. Biraz yaşarmak için beklesin artık kışı Çağlayansız yamaçlar. Kimlerin rüyâsına girdiğini bilirim… Gözlerimi gün gibi kamaştıran yüzünü Daha candan görürüm senden uzaklaşınca. çöktüğünü bir dağın Görmemek istiyorsan ardına bakmadan git! Faruk Nafiz HAYAT. Değil yalnız ardına kimlerin düştüğünü.

c. gözlerimde keder.. uzun… uzun geceler.195 TÜRBE Unutma uzun. uzun geceler. Unutma uzun… uzun geceler. fakat sevemez… Yarın yol olur çiçeklenemez Kemiklerimin gömüldüğü yer… Unutma. Bakışmamızın bu son sözünü… Ağır.3 . 8 Kanun-i evvel. çevir gözünü… Yüzüm sarı.3. nr. Bu sözlere gömdüğüm gönlü… Ve gül gibi de şiirime ver Mezarıma konmayan o gülü… Reşit Süreyya HAYAT. Bakan çok acır. çok ağır bu hasta…Eğer Sarıysa yüzüm.54 .. s. 1927.

c.55 . 15 Kanun-i evvel.17 . sesi yaş dolu. Ahmet Hamdi HAYAT. Dik kemerlerinden bir sabah erken. 1927. doğduğum güne… Altında doğduğum burçlar yıkılsın! Bir virânedir ki ömrüm üstüne Şeâmeti çökmüş aşk tılsımının… Ey bağrı merhamet. s. Ruhunda ümidi mesut dönüşün Kuşlar doğan fecri selamlıyorken Çıkan genç ve bahtsız yolcuyu düşün.3. Bin lanet ey yolcu.196 YARALI Bir lahza dur yolcu! Yanan bağrımı Bir damla teselli sun da serinlet… Dindirir bir parça belki ağrımı. Şehrin kapısında bir lahza dur da. nr. Uğrarsa bir akşam doğduğum yurda Önünde açılan bu gurbet yolu. Nûru gözlerinde yanan merhamet.

Yavaş yavaş sıyrıldım yalancı benliğimden. Ey benim ilk ceddimi cennetten atan Allah. Kayalar birer devdi. Cennet fecirlerinin bin bir türlü rengini Mademki sen devşirip şu gurûbu halkettin. gemiler bir iskelet! Bu korkunç manzaraya gözlerim daldı gitti. Deniz gibi heybetli bir aslan kesildim ben. Dedim ki: Ey denizi. bu hürriyet sesine Ölsem de koşacağım. bütün boşluk mosmordu! Ufukları kaplayan cehennemî hâile Kızıllıklar saçarken denize demet demet. göğü yaratan Allah. Kan köpüklü dalgalar çarpıyordu sâhile. sen metin ol. Ey ufukta yangınlar tutuşturan mucize.197 DENİZ ve ASLAN Tutuşmuş kanatlarla batıdan uçan kuşlar Bembeyaz bulutları kızıla boyuyordu. Bu isyân dolu sese. Kavrulmaz eminim ki bir kuş kanadı gibi… Boynumda alev renkli bir bayrak dalgalanır. Ben ki senin kulunum. Kulaklarım en coşkun musikiyi işitti. Yarabbi! Kızıl güneş vursa da bir aslan yelesine. Bu alevle tutuşur damarlarımda kanım. Ateşten halkalarla bu ölümlü uçuşlar Yukarısında bütün gök. Yalnız senin önünde gelirim bil ki dize. denizin ahengini Bana coşkunluğunda mademki sen dinlettin. .

s. Ben kızıl güneşlere haykıran bir aslanım. 22 Kanun-i evvel. nr.198 Irkımın haşmetini bütün kâinât tanır.16 . c. Halit Fahri HAYAT.56 . 1927.3.

Rüzgâr fısıldayarak: Akşam! dedikçe Yıldızlar tutuşurlar gönüllerde birer birer. s. Köpüksüz dalgaları. sabırsızlanır. Sevgililer hıçkırır kalplerindeki yaşla… Uzaklarda çalkanan endişeli bir yelken.199 AKŞAM Deniz. Maviliklerde erir gölgeler serpilirken… Dağlar.56 . sanki uykuya dalar.3. Kararan ufukları heyecan bürür gibi… Kayalar. çırpınır aka aka İçli gönlünde onun bir keder var mutlaka Yapraklar titreşirler helecânla telaşla. 22 Kanun-i evvel. adeta yürür gibi. Can veren gün denizin yorgun koynuna girer Ekrem Reşit HAYAT. c. 1927. nr. yorulur artık.20 . hasta bir ninni arar… Sessiz ağlayan dere. düşünceli sahil inildedikçe.

kum çıktı.. Ruhum şehvet mi dolsun bu ırmakta su diye. hülyânın usâresi.57 . Olsun mu bataklıkta hep birer boş kamış?. 5 Kanun-i sani.. Her derdin pençesine göğsüm.8 . gözlerin.3.. Hangi sam. Bir dilsiz dere olsa.. Onlar daha kopmadan birer ney olmalıydı. eştim kum çıktı… Behçet Kemal HAYAT. Yok mu bu sonsuz susuzluğun çaresi? Dökerdim gözyaşımı beklerdim de başında. Bir yağmurun kıymeti bile yok gözyaşında: Uğraştım ağlayarak. tek. s. suyundan vazgeçtim. 1927. c. “Kalemdir” denmeliydi daha hiç yontulmadan: Onlar bestelemezse derdim kimin malıydı. eştim eştim… Günlerce su aradım bağrımın çöllerinde. gönlüm açıktı. eştim... nr. Denedim: Birbirinden daha beter zehirmiş Dudakların. Aşkı yazmazdım alnım yazısıyla dolmadan!.200 EŞTİM. EŞTİM KUM ÇIKTI Hepsi İsmail gibi ağlamakta su diye: Sayısız hislerimin dudakları çatlamış. Belki su vardır diye bundan daha derinlere Çetin tırnaklarımla. kavurucu dudağını değirmiş? Rabb’im!.

Nasıl oldu. o soysuz kıza geçit verdiniz. O taş yürek bu işi nasıl başardı. Kanun-i evvel.ı’m gibi gökte yaşardı.3. 1927.. dağlar?. s. 5 Kanun-i sani. Üstünüzden sel gibi ufka taşardı. hızını göklerden aldığından.. Yalnız ölü canlara karşı baş eğerdiniz.57 . Gövdeniz Tanr. bir ay aşardı dağlar! Kalbini göstermese göğsünün yırtığından Yol mu bulurdu âşık kurduğunuz yığından? Cihângirler. c. dağlar! Engin kanatlı kuşlar olmasa yoldaşınız Tepenizde bir güneş.8 . dağlar! Siz. ki yalnız kahraman çıktı mı “Geç!” derdiniz. 1927 Faruk Nafiz HAYAT.201 DAĞLAR [Aslı gitti Kerem ardından ağlar Yol vermeyin başı dumanlı dağlar] Yaslanır bir buluttan bir buluta başınız. nr.

boralar gökleri titretiyor. Çadırlarda köylerden. Alev. aylardır. Güldürürken kalpleri bir zaferin düğünü… Top sesleri kesildi… Şimdi biraz fâsıla: Hayatına ders veren namlular silinmekte. Şimşekler namlulara çarparak aks ediyor.Nic’oldu onbaşımız? Onbaşımız nic’oldu? Ziyaettin Fahri HAYAT. Siperlerde gizlice baş başa dertleştiler. 5 Kanun-i sani.18 . acı bir bakışla gözlerini açıyor… Tan atarken bir sabah. -Olacağız bahtiyâr Yalnız Memet gülmüyor.202 Memet Onbaşının Menkıbelerinden: FİRAR -“Asîl ruhlar”ın asil ve muhterem muharririne ithâfSiperlerin içinde ne acı bir kış günü: Fırtınalar. kan dolu ufka sükûn etmekte.57 . nr. c. ateş. Gönüllerin bir rüzgâr: Hasretten esen sıla… Uzakta derenin arasına gizlenmiş. cengin sesi duyuldu. kalbinde düğümlenmiş Bir hissin ateşini etrafına saçıyor… Zaten yıllar.3. sılalardan bahis var: -Sulh yakınmış… -Bahara……. . s. tunç yüzünde gözyaşı Eksik değil… diyorlar: -Ne var? Söyle onbaşı!” O. Memet’in bölüğünde telaşla söyleştiler. 1927.

ordumuzun İzmir’e ilk girdiği yerin adıdır. Bu anda duyduğun gururu. için Onların döktüğü kanla tadıyor. Hürmetle an burda güzel İzmir’i Görmeye doymadan göz yumanları Yıllarca yurdunu kaplayan kiri Kanıyla gideren kahramanları Onların mübârek yüreklerinde Dinmeyen hasretin remzidir bu taş. bu mermer mezar yanında Taptığın Ka’be’den uzak değilsin .203 HALKAPINAR ( Halkapınar. yansın vatandaş ! Çırpınan gönlünle bu kabir önünde Bir derin ibâdet huşuuyla sus ! Karşında duruyor işte o künde Kurtulan eserler : “ Vatan ve nâmus “ Vatandaş. Orada verilen ilk şehitlerin hâtırasını yüzünde “Vatan ve Nâmus” yazılı mütevâzı bir mermer abide yaşatıyor. İzmir’e ilk önce kavuşmak için Ön safta koşanlar burda yatıyor. . Kalbinin en azîz olan yerinde Bu ulvî tahassür. ) Vatandaş ! Hür alnın hür vatanında Minnetle bir kere burada eğilsin ! Düşün ki bu mermer mezar yanında Taptığın Ka’be’den uzak değilsin.

204 Yükselen hür başın.58 . nr. 1927 Necmettin Halil HAYAT. hür vatanında Minnetle bir kere burda eğilsin ! İzmir . c.4 . 5 Kanun-i sani. 1927.3. s.

. Şimdi sonra acep neylerim sensiz ? Ecel çekti aldı elimden seni. Saçlarını yolar bu garip anan. Oğlum şimdi nasıl edersin bensiz ? Senin hayâlinle eğlenirken ben. Titrek seslerini duyamam gayrı. Şimden sonra acep neylerim sensiz ? Narin vücudunu kurtlar oydu mu ? Tatlı dillerine toprak doldu mu ? Ağıtlarım sana malum oldu mu ? Şimden sonra acep neylerim sensiz ? Odandan içeri bakamam gayrı. Ölüm acısına uğrattı beni. Şimden sonra acep neylerim sensiz ? Kitabın çantanda asılı kaldı. Bir daha bağrıma basamam gayrı. Kara topraklara defnettim seni. Şimden sonra acep neylerim sensiz ? * İzmir’in Narlıdere köyünde ( Ali Kemal ) nâmında genç bir halk şâiri tarafından yazılmıştır. Şimden sonra acep neylerim sensiz ? Çocuklar mektepten çıktığı zaman. Elbisen sandıkta basılı kaldı. Başıma yığılır bir kara duman. Her yerde izlerin yazılı kaldı.205 “AĞIT” * Hiç benden ayrılmak istemedin sen.

1927. c.6 . 5 Kanun-i sani.3.206 14 Teşrin-i sani 927 Ali Kemal HAYAT. s. nr.58 .

Esen rüzgârlar ki yanan derime Serin şifâsını döker her gece Çağıran bir eldir sanki gizlice Ruhumu meçhûlün ufuklarına.8 . s. engin denizler. Ne lambam ki soluk bir ışık serper Istırâbı taşan gecelerime.58 . nr. Ve ümitlerimin sırrını gizler Güneşli ufuklar. Ne hâtıraların yalvaran sesi. Başka bir neşîde söylüyor bana Hülyâmın ufkunu döken dalgalar. 1927.3. 5 Kanun-i sani. Şimdi kadehimde başka şarap var. Ahmet Hamdi HAYAT. Ne ağaçlarının kuytu gölgesi Rüya besteleyen eski bahçeler.207 YOLCULUK Susamış ruhumla mesâfelere. c. Hiçbir şey bağlamaz beni bu yere.

varsın. sarıl yollara ! Ardına bakma . Ağzında şarkılıktan çıkmış iniltilerle Dağ taş deme. Kızıl dudaklarından bırakma ıslığını.. Haydâ. yağmur. sakın. arkadaş gün batmadan ilerle ! Sırtında bir tüy gibi taşı taştan yükünü. Bu ağrılar duyurmaz sana yalnızlığını. Fırtına. gün gelecek. varsın. Anla ki. Yara açsın kayalar ayaklarında. Varsın. hayda ! Sen yük altında haykır. Kızıl dudaklarından bırakma ıslığını. Varsın. gün batmadan ilerle ! Yara açsın kayalar ayaklarında.. büküldüğünü.. her gün sana hız veriyor bir acı. el uyusun sarayda !..208 HAYAT Ağzında şarkılıktan çıkmış iniltilerle Dağ taş deme. .... soğuk. İnce bir iz çiziyor yere sızdıkça kanlar. Başında şakladıkça atlıların kırbacı. arkadaş. Ne varsa üstüne çek ! Bu çetin yolculuğun sonunda. omuz başların kamçılardan kızarsın : Bu ağrılar duyurmaz sana yalnızlığını. Seni bulur izinden ıslığını duyanlar. omuz başların kamçılardan kızarsın. Görmesinler belinin..

c. gün batmadan ilerle ! Faruk Nafiz HAYAT. arkadaş. s.209 Sırma saçlar saracak her kan akan yerini.. 1927. nr.59 .. Gül dudaklar öpecek o kırbaç izlerini. 12 Kanun-i sani.3.3 . Ağzında şarkılıktan çıkmış iniltilerle Dağ taş deme.

serin gölgesi .. Gözlerime vurunca kubbelerin gölgesi Öz cenneti gönlümle seyrettim ben bu akşam.3 . Karşıdan renk içinde solgun ay görünüyor. c.60 ... nr...210 BURSA’DA AKŞAM Bugün de sonbahardan süzülüp doğdu akşam Dağların yere indi koyu. ne bulut var . s. Ovada ince yollar gölgeleniyor işte . Düştü yeşil ovaya kubbelerin gölgesi... Güneşin son nûrundan bir damlacık içmiş de Şu karşıki kulübe bir saray görünüyor.3. Servilerin içinde bir alev “ Emir Sultan ” ! İçten dualar gibi geçiyor sanki rüzgar Bir ilahî adaya benzeyen “ Yıldırım ” dan.Bursa Ömer Bedrettin HAYAT. 19 Kanun-i sani. “ Uludağ ” etekleri al ipekten bu akşam .. 1927. “ Uludağ “ etekleri al ipekten bu akşam. Ufuklarda bu akşam ne sis var. Göklerde ne bir nefes ne de bir kanat sesi. .

Istırâbı heceler.. yine dalar. engine dalar.. Sahilde sevgililer Gözyaşlarını siler. İçirir yudum yudum İnsana işkenceler.. “ Yar “ yine kavuşmayan Allah’tan ölüm diler. Sararır günden güne.... Coşarak kalbi sarar. Ufuk.. ruhu atar Derdin en büyüğüne. Elem kalpleri dişler. Acıdan oya işler. Bu akış. Yandıkça bütün bütün Gamın kalbine dolar... Bu ıssız gecelerde Gönül korkuya düşer.. .. Gönül aktıkça düne. Sevişen her gönülde Kanatacak iz arar. uykuya düşer. gökten suya düşer.. Islanır.211 GURBET MANİLERİ Gurbetteki geceler. Gözler. Dayanılmaz sızılar. Ay.

hicrânla öpüşür. yanar. Sevenler . Gurbet .7 . Sular .. Hıçkırıklı gönüller İçten vurulur.60 . 19 Kanun-i sani...3. coşar. kanla öpüşür. c. s. Ekrem Reşit HAYAT. kendi koynunda Ağlayanla öpüşür !. 1927. Gam. Sükûnet bulur. nr. Sevgi. gider Kalpleri için için Durmadan kanar. yorulur.212 Tahammül ufukları Her dakika genişler.... coşar. gider. coşar... gider “ Yar” ını anar.

Kanadı parçalanmış bir yorgun martı gibi Uçuyor dalgaları andıran şen dağlara… Bursa:Ömer Bedrettin HAYAT. s.213 DENİZ GARİBİ Bembeyaz bulutların ördüğü şelaleden. 1928. c.3 nr. 4. Günün kızıl ufuktan gördüğü şelaleden Köpükler dağılıyor mavileşen dağlara… “Ah deniz!” diyen gönlüm. 26 Kanun-i sani. . sanki deniz garîbi. 61.

Hayâlim.214 BİR İTHAF -“Miras”ım içinÖldüğüm gün ve hatta ölmemi beklemeden. dişlek cadı! Ne zekâlar hep onun kucağında kocadı… Belki bundan artacak tek tük güzel mısralar Birkaç vefalı dosta verilecek yâdigâr. şairliğim… En tükenmez mirasım. Vârislerime taksim edecek “miras” ımı: Ebediyet-ki odur düşündüğüm en fazlaBir şey kazanmayacak bu kıymetsiz “miras”la. Bir gizli hazinem var ki her günüm peyderpey Geçtikçe daha parlak. . Şimdiden biliyorum bu hazin âkıbeti: Vâris bırakmadım. sönük. Yine biliyorum ki: “Miras” ımdan en büyük Hissenin sahibidir gözleri bunak. ihtirâsım. Onu çünkü sarmışım kafiyemin sesine. Duygum. “Unutulmak” denilen o hain. hayır!. düşüncem. Bir gizli hazineme her gün inciler doldu. Bu hazine geçemez “zaman”ın pençesine. Bir karanlık ki beynimin çürüdüğü Kara topraklar kadar mahvedici bir büyü! Fakat.. Onlarda birbirinin ardınca öldüler mi. daha kıymetli oldu. hatır-gönül bilmeyen “Zaman” adlı bir hakim. tutmaksızın yasımı. “Zaman”ın bilemediği bir şey. Adaletten şaşmayan. bütün benliğim.. heyhât ebediyeti.

senin oldu. Seninle taştığını… Enis Behiç HAYAT. Ruhunda vakit vakit gamlı bir ürperişle Duyacaksın hep onun sana yaklaştığını. yalnız sana bıraktım. Evet. Bu hazine aşkınla doldukça derin oldu. Ölümümden sonra da çırpınacaktır yine.13. İşte ben bunu yalnız. Bir gizli hazinemi. Kimseye söylenmemiş her sevincim. her derdim Bu hazine içinde birikti.3 nr. “zaman” göremez o sonsuz hazineyi. . 61. sevgilim sana verdim. s. “Zaman” ancak şiirimin satırlarını aldı. ölüm bilmeyen kalbimdir o hazine. 26 Kanun-i sani 1928. c. Zaten o olmasaydı şair olmayacaktım. Ah. onu sen bilirsin belki de benden iyi: Kalbim.215 En yüksek heyecanım hep onda saklı kaldı. Her zerresi dağılıp toz-toprak olsa bile.

öpme… Hırpalama O güzel ağzı öpme. Niye aldın ya? Gizli koynuna ben. kamerler onun… Sende kıvrımlarında nağmeleri… Göklerin her hitâbı sendendi.. sanmayın veda ediyor. Sen de zannetme ince sanatını. Bunu ilk aldatılmadır sanırım!.. Uçuşur: Kalbidir. O güller… öpme. İçme bahtın olur senin de siyah: Seni en sonra öldürür bu günah!. Sevme! Billur dudaklı dalgaların İçmesin hamle hamle ıtrını… Ah İnce ıtrıyla ruh alır o kadın.. Öyle şiir oldunuz ki kıskanırım.216 RÜZGAR Sevme rüzgar o sevdiğim kadını Onu gözler yakan güzel tanırım. Sanki aşifte bir hayalin izi Ki tutulmaktan imtinâ ediyor… Bir beyaz el ki sade müstehzî... kıskanırım… . Dağılıp çağlayanlarında gezen Sarı saçlar ziya demetleri mi? Onu gözyaşlarımdı sade çözen.. Süzgün endamı öyle mermer ki. Niye indin de bir esir oldun? … Sevme… Çırpınmasın o kurdelesi. “Gel” diyor. Saklamıştım bütün saadetimi!.

.217 Deli sevdamı gizli koynunda Onu pek nazlı bir güzel tanırım. s. . 61. 26 Kanun-i sani. 15. Öpülürken harap olur sanırım!. c. Reşit Süreyya HAYAT.. 1928.3 nr.

Çıkası gözümde yaş kalmamıştır! Faruk Nafiz HAYAT. s. aşk almamıştır! Benim de yandığım günler çok oldu. c. 2 Şubat. Toprağı çepçevre saran hüzünden Heyecan duymamış. nr. Ne varsa harcadım alın terine. Şimdi de göğsümde kalbim yok oldu. Dilim yay kesildi. Gönlümü bağladım -kadın yerineÖmrümün gündelik emeklerine.16 .218 VAH ONA… Vah o genç kalbe ki canan yüzünden Bağrına basmadık taş kalmamıştır..62 . 1927. Gövdemin üstünde baş kalmamıştır.3.sözüm ok oldu.

.. kaba taşlara Evinde kadın gibi pudrayla boya süsü. Neşenin tebessümü dolduran diye mimar Gamze gibi süslemiş her oyuğun içini. Gece gündüz evini omzunda taşıyor. Behçet Kemal HAYAT. Doğacak kardeşinin bile var gönüllüsü! Merdivenden yükselen adımlar alkış tutar. s. 1927.3. Parlar birden gözleri...19 . 2 Şubat. Tutuşan camlarıyla çevre salan kızları Andırır… “Yanıyorum…İsteyin alın!” gibi İnce bir mana verir dilsiz. Sanatkarın görenler şaşırır sert elini: O. nr.62 . Eğilmeyi öğretir kemerler dik başlara. taştan ekmeğini çıkararak yaşıyor!.219 MUAMMA Yaptığı düz duvar dik süzer yıldızları Yükselmeyi hak eden bir alın gibi. duvarda birkaç çini. c. Kendine kuramadı refahın temelini.

aylardır kavgayı anıyordu Ay şimdi kuruyordu göklere bir tak. yirmi yaşlarında delikanlı bir nefer Yırtıyor karanlığı gözlerinden taşan fer Arada bir davranıp elindeki silaha Mahmuzlayıp atını uçuyor karanlığa Kim bilir kaç saattir aşıyor uzun yıllar Karargaha gidilen yol üstünde bir köy var Köyün tozlu yolunda. genç. sonra inleyen yıldızlar Karanlıkta büyüyen dağlar benziyor deve Daha keskinlik verip bağlarındaki aleve Ay gittikçe karşıki tepeden yükseliyor Bir gölge ilerliyor yolda sürüp atını İnletiyor nal sesi yerin birkaç katını Bu. Gökyüzü bu sevgili aya engin bir yatak Salkımlar gibi yer yer parıldıyor yıldızlar Sonra bir bomba sesi. atıyla kayıyor Ay gökten damla damla ışığını yayıyor Birden bire at ürktü… Var mıydı bir ağrısı? Atın gözü büyüdü… Kımıldadı sağrısı Kulakları kımıldadı. az oynadı yelesi Sağında belirmişti çünkü bir kız gölgesi …Bunu gören at munisleşti ansızın Gökte taze beliren birkaç salkım yıldızın Işığıyla süslenen yelesi sarktı yine Güzel at biraz sonra geldi eski haline! .220 BU KIZ KİM? Mehmet Emin Beye Akşamın karanlığı açılırken sulara Top. tüfeğin sadaları sinmiş kuytulara “Gediz” bir şerit gibi kuytulara uzanıyordu Haftalardır.

gencin ardından. kız gölgesi… Elinde bir bakraç vardı Başında ışık vuran altın gibi saç vardı Gözlerinde aydan da parıltılı bir ışık Kimdir bu yol üstünde gezen nazlı sarmaşık? Genç sefer gözlerini sarı bakraca attı Atın genç süvarisi dikti onu ağzına Gözleriyle dalmıştı köyün bu genç kızına Birden bire uzaktan bir silah sesi geldi Gecenin perdesini bu ses ansızın deldi İçtiği suyu hemen bıraktı delikanlı Bakındı etrafa bir lahza canlı canlı Yine sonsuz bir sükun… sonra düşen bir yıldız Dudağını oynatıp birey söyledi genç kız -Sen de bir patlasan a… Bakıp sustu genç nefer.221 Delikanlı da hemen gözlerini kaldırdı Gözünün ışığını bu gölgeye daldırdı O da ilk önce ürktü. -Kal köyünde kuzum sen! Ayın kızıl ışığında yoldan aktı Kızda. gözyaşları bıraktı! Gece bütün seferler süngüsünü biliyor Boşluğa bir türkünün bestesi serpiliyor . kalbi çarptı onunda İçi helecan doldu tam yolun sonunda Bu gölge. Neler söyledi kıza gözlerinden taşan fer! -Olmaz… der gibi kızı bakışlarıyla süzdü Sevgi yolunda bu kız galiba görgüsüzdü Bir genç kızın bakmaz mı bir erkeği Bu kızla konuşmasam bir lahza daha iyi Diye düşündü genç er. atını hemen sürdü Uzaklardan seslendi.

hüzünlü.222 Bu türkü. Bu kız kim? Hangi köyün en sevimli yıldızı Kimse bunu bilmiyor… düşmana atmış silah Acaba vurulurken demiş midir… anam… ah… Eğer o delikanlı buradan geçerse tekrar -Etrafını alırken kızın geçen yolcular Anlayacak bu gece imdada koşan kim? . arkadan birde bomba Buna cevap veriyor karşıda ki koca dağ Genç atından atlayıp tabanca boşaltıyor Kahpe düşman atıyor. delikanlı atıyor Fakat yandan düşmana şimdi silah atan kim? İmdada gelmiş gibi kurşunlar boşaltan kim? Az sonra genç seferin kalmıyor tek düşmanı Atının dört nal sesi inletiyor dört yanı! Sabahleyin bu yoldan geçip bir lahza duran Orduda ki neferler görüyorlar. Sanki dalmış dinliyor bu türküyü engin kır Ay bulutlar içinde bir bir yavru gibi saklı Yüzü bir gelin gibi sanki altın duvaklı ‘Beş kanat’ dağlarını aşıyor o genç yine Atının nal sesleri gecenin enginine Zaferin tunç sesinden tunç mıhları vuruyor Mağlup düşman son defa mevzide kuduruyor Birkaç gölge atlının kesmek için yolunu Tutuyorlar bir yanda bu yolun sağ.bir kızı. kör ağlanın yanık. düşman kanından Çevrem dolup şalvar ıslanmalıdır. içli türküsü Gah elemli. gah sevinçli türküsü İnsan vurulur gibi oluyor ta… canından Kır at köprüsünden.elinde ki silahı kan. yüzünde kan Göğsü kan. solunu Bir tabanca sadası.

9 Şubat.223 Beklide inleyecek.3.8 . Bu benim meçhul ‘yar’im! Mehmet Faruk HAYAT. s.63 . nr. c. 1927.

.. Altına zümrütten ışıklar damlar. 1927. Dağlarda ayıran sevişenleri.224 GURBETTE TABİAT Gölgesiz ovalar bir kızıl tarla. 9 Şubat. c. Her derde teselli veren dereler!. Yaslara düşüren gönlü şenleri!. Rüzgarlar çamlarda sanatkâr olur. Kıvrım kıvrım yollar pembe bir yılan Yükselip görünen sinip kaybolan Bu ince hatlardır hasretin izi Bekliyor silinen ucunda bizi!. Oraya buraya serpilmiş çamlar. Sisler altında başları saklı.8 . nr.. Fanilik hıçkırır ağlayışında. Dağlar kınalanmış yanık otlarla. Hasan Âlî HAYAT. s.3. En güzel besteyi orada bulur. Baş başa vermiştir sekiz on sükut Veriyor bu coşkun dereye öğüt: Hayatın sesi var çağlayışında. Halkının sırrına eren dereler. Bir gelin gibidir telli duvaklı.63 .

Kanat açar ruhların gizli emellerine… En yalçın kayaların erişir üzerine Bulutları yarar da kağnı gıcırtıları… Gönülden yalnızlığın acısını giderir. dağlarda aksi kalır. . Köydeki nişanlıdan âşığa haber verir… Bulutlu kış günleri bir nefes gibi erir Bir arşın boyu karda kağnı gıcırtıları… Dağda vahşi kuşların işitirken sesini. Gâh yalvarışla uzar. s. Savrulurken rüzgârda kağnı gıcırtıları…. 20.225 KAĞNI GICIRTILARI Ayrılığın yırtıcı hislerini besteler. 1928. Bazı bir hıçkırıktır. c. gâh ümitsiz kısalır… Hüzünlü ahengiyle gurbet hissini alır Bu hasretli diyârda kağnı gıcırtıları… Sarp yollarda inerken tâ derinden derine. 9 Şubat. Gurbetteki yolcuya kavuşmayı müjdeler.3 nr. Anlatır çobanların şâirlik hevesini… Bilir titreyişiyle ruha işlemesini Bir hazin “ney” kadar da kağnı gıcırtıları… Yaşar Nabi HAYAT. Sonu gelmez yollarda kağnı gıcırtıları…. 63.

5 .3. rişe ile diz çöken yöne Şüpheyi sırtından at kaldır dedim Bu puta tapmayan apdaldır dedim Fahrettin Mustafa HAYAT.64 . 16 Şubat. s.226 MABET O yeşil alevle yanan gözlere Cehennem dediler. harâptır dedim. Ey ilahi kadın senin önüne Havf ile. delidir. 1928. c. nr. şaraptır dedim İçenler busenin leziz beneğini Sarhoştur. mabettir dedim Mabedin önünde diz çöküp yere Aşk ile tutuşmak âdettir dedim Görenler dudağının kızıl rengini Kan mıdır dediler.

O zaman canından olursun. Ant olsun. atlım. At. Geç. ölüme gelmiştir sıran. Kalbime benzetin çırpınan kurdu. belli ki ruhun kanatlı. papatya başı Bahara benzeyen. Ya çıkar.227 MAĞARA En feci ölümü günlerce tatmış. Çığ gibi tepeden inen kayanın Farkı yok git gide mezâr taşından. çoban. atlı! Ey çemen gözleri. Açlıktan ölüyor bir kurt içinde. Atının nalları taşa değmesin. ya çıkmaz o kurt yarına: Yaylaya zağarsız sal davarını. Kan sızıyor bu kana doymayanın Duvardan duvara vuran başından… Gözünde karanlık ecelleşirken. Her gün el kanıyla ziyâfet çeken Koca kurt yalıyor kendi kanını. Kapanan mağarayı bağrım sayınız : . posteki omuzlarına. yazı andıran! Bir kımıldatırsan eğer bu taşı. Az daha yaşatmak için canı. Şakıyor mağaranın önünde sesin. Son demi yaklaşan bir kurt var inde: Mağaranın ağzını bir taş kapatmış. Ko artık meydana bütün varını.

1927.16 . bu taşa dokunmayınız! Faruk Nafiz HAYAT.228 Bu açlık ininde boğmadan kurdu. Yolcular. nr. c.3. 16 Şubat.64 . s.

Gölgelenmiş bir gece alnınızın aklığı... Başı boş sürü gibi dağdan suya indiniz. Yaprak dökme bilmeyen bir ormandı her çağım Bin bir ateşli nefes değince yapraklara Bir kor gibi tutuştu.. kırık dökük Bir sesle saz beniziniz karşımda boynu bükük!. açılın uzaklara!. Gözü kamaştırırken bir nur gibi adınız Niçin gölgemmiş gibi beni kovaladınız?!.. Bir menfadır kendimin gönül diyarı bana... Suyuna düşmek için soldunuz yaprak gibi... Kaç serabı gördünüz su diye sevindiniz.. “Ney”in boş göğsü kadar dopdolu.. Ne bir seraba koşun ne de bir çölde yanın!. Kurt inine girdiniz kurt iner dağdan diye!... . İçinizde tatlı bir azabın kıvraklığı Hırpalanmak isteyen bir ürkeklik var sizde Gözleriniz perdeli çizgili çehrenizde. Kaç kavalın sesine koştunuz çoban diye. Başınızı döndürür bağrımın bin bir yarı. Ansızın inleyerek karşıma dikildiniz?.229 ESKİ EMELLERİME Ne ben sizi arayım ne de siz beni anın.... Değişmiştim o kadar beni nerden bildiniz. Emerdiniz hissimi kızıl bir dudak gibi. Emelin ihtilacı ayrı bir ağrı bana!. Bilmem hangi “ölü”mü anıp ağlayacağım.. Ey içli gönüllerin öksüz kırlangıçları.

16 Şubat.. 1927.230 Ben sizlerden kaçmıştım nerden beni buldunuz Bir güzel hasta ki gönlüme sokuldunuz Şifa yurdu olamaz varlığım birinize Kalbimden kan veremem ben her soluk benize!. nr. c.64 . Behçet Kemal HAYAT.18 .3. s.

sapsarı. son busemi koymazsam eğer O benim kalbimi göğsümden ayırmış çeliğe Gezsin ismim yedi kat gökte bugün kahpe diye… Beni kahretmeden âlemde o bîgâne duruş Bana sal yalvarırım pençeni.. göğsüm açık. . göğsüme saplan! Ecel ol karşıma çık!. Bakışın benden uzaklaşsa da gönlün bende. göğsüme saplan! Ecel ol. Çalmamış bir gece mademki felekten gönlüm. 2. c. bağrım açık: Hançer ol. bağrım açık: Hançer ol. nr. karşıma çık!.231 DAVET Seni ben bekliyorum. Sen açıldıkça bu bağlar gerilir bir yandan. İstesem Ucu göğsünde duran bir kılıcım pençende. Böyle gördükçe senin benden uzaklaştığını En büyük hazzın içimden duyarım taştığını… Bana bağlar seni bir bağ gibi yollar candan. 23 Şubat. Gelecek. ey yırtıcı kuş! İşte ben bekliyorum. Faruk Nafiz HAYAT. Bakışın benden uzaklaşsa da gönlün bende. Çoktan ağzımda kül olmuştu ateşten dudağın! Ucu göğsünde duran bir kılıcım pençende.3. s. Toprağın rengi kanımdan kızarırken yer yer Uzanıp. bari elinden dilerim gelsin ölüm.. 1928. Ruhumun meyli var âlemde ilahî aşka. Seni benden kim alır yoksa ölümden başka? İstesem çoktan o saçlar çürümüş darmadağın. göğsüm açık. 65..

18. Sükût bir kadife örtü üstünde Bu ses yükseliyor başlayan günde Ve örtüyor perde perde her yeri. 65. 23 Şubat. 1928. Bir geniş çizgiden şafak söküyor Ve yükselen güneş ince bir duman Mahmûr gözlerini kırpıştırarak Sende güzelliği selamlıyor. s. Döktüğü yaşları kimse silmemiş. Seyret de ağaran rengini ufkun Mahmur gözlerinde süzülsün uykun. nr. Mademki geceden daha güzelsin Bu süzgün çehrenle bir hülya kadar. bak.3. Acı bir gülüşle gölgede sular Büyük ve esrarlı çağlıyor dinle. boyun. saçlarınla oynasın rüzgar. Sanki bir ağlayan kalp var derdinle Bir kalp ki teselli nedir bilmemiş. Bırak. saç.232 SABAH Serin rüzgârlara pencereni aç. ufuk çöküyor. c. kızıl gülleri Altında sabahın. Gümüş leylakları. meme Esirden dudaklar okşasın. . Ahmet Hamdi HAYAT. sevsin. Gümüş çıplaklıklı bir başka bahar Olan vücudunu ondan gizleme… Ne varsa hepsini.

233 GÖZLER BAHSİ “Aşkı anlamayan yalan gözlerin” R. fikrimi alan gözlerin? Doğru ya beni de tövbe ettirdi . yaman gözlerin? Onun için zaten değil mi herkes Der: Aman gözlerin! Aman gözlerin! Ben ilk bakışımda anladım bunu Karşıma çıktığı zaman gözlerin… Zihin mi bıraktı başımda sanki Aklımı. yakan gözlerin Hasreti canıma akan gözlerin Bazen de öpüyor. Ne kâfir şeylerdir bilmez miyim hiç Senin o haşarı. seviyor gibi Okşaya okşaya bakan gözlerin Ömrümü peşine takan gözlerin Şimşeği durmadan çakan gözlerin.Aşkı anlamayan yalan gözlerin!Eğer şâirliğe kalktımsa şimdi Bu azîzliği de yapan gözlerin Yani beni yoldan saptıran Kendi de benimle sapan gözlerin! Ah o senin yanan. İnsanı bin derde atan gözlerin Beğendi mi bari marifetini Halkı birbirine katan gözlerin? Bilirim ne çapkın olduğunu ben .T. İşte beni de şu hale koydu.

tadan gözlerin Âlemi bir pula satan gözlerin! Bin türlü şûhluğa neden sarılı Canımda çırılçıplak yatan gözlerin? Gönlüme adeta çatan gözlerin! Fazıl Ahmet HAYAT. vatan gözlerin! Söylenip sevmenin. sönüp gitmenin Zehrini tattıran. s. nr. 66.3. 1928. . ölüp bitmenin Koynunda yatarak. 1 Mart.234 O bir açılıp bir yanan gözlerin O gurbet gözlerin. 8. c.

Ararken etrâfta bir gülen levha. Parlak güneşinde bile hüzün var… Baharı bir kesif ibhâm örülü. Uyandım: göğsümde bir yanık hicran… Yanımda serviler. s. 1928. vakur serviler. Uzanır gözlerde mavera yolu… Gün görmüş ruhlara aşina diyar.235 EYÜP’TE SAATLER Eyüp! Burada yer. Hayat. Diyor ki: — “Sen beni dinlersen eğer. Ferdanın esrarı doldu kalbime! Dalmışım ufkuna ferdanın bir an. Sevinçle tebessüm sanki gömülü Gökyüzünde siyah sahabelere… Yer üstünde kırık kitabelere…. 1 Mart. 12. ne kadar da abesmiş meğer. . gezdim… Sularda.3. c. Der. nr. serseri. fâni dünyadan çekersen eli. 66. gök hep elem dolu. Coşarsın kalbinde ferda emeli…” Çevrildim ruhumla ulu Rabb’ime. toprakta bir iman sezdim… Dolarken muhite renksiz ihtişam. Hep aynı hasretin vaslını diler… Bakındım göklere. Ne güzel bir hüzün: Eyüp’te akşam! Ziyaettin Fahri HAYAT. Bana sesleniyor yanık bir nevha.

1928. Sevinin zavallılar beklenen gün yaklaştı… Beliren yüzleriniz saadetin mezarı. Bir koca pençe gibi ölçüsüz uzayarak Dal dal olan bir ışık haber verdi gündüzü. Yaşar Nâbi HAYAT.236 ZİNDANDA SABAH Eriyerek sönünce birer birer mumları Bir cehennem azâbı kapladı mahkûmları. 8 Mart. Zehirli pençesini etlerine saldı kış… Geceler bir yol gibi uzandıkça uzandı. . c. s. Siz hâlâ sabah diye bekleyerek titreşen… Dışarda kucak kucak nur dağıtan güneşin Bak zindana girince nasıl sarardı yüzü. 15. Kapanmayan gözlerde korku ateşi yandı : Bin canavar yarattı bir gölgeden her bakış… * Yavaş yavaş tavanda fazlalaştı gölgeler. nr. Karanlıklar içinde şekiller çıktı yer yer.3. Hepsinin gözleri mor. 67. rengi hepsinin sarı: Uykusuz geçen günler işte yüzleri attı * Nihâyet demirlerin arasından kayarak.

Açık denizdir gönlüm rüzgâra alışıktır. nr. 15 Mart. 68. c. 1928. 7. Ferah Niyâzi HAYAT. Köydeki hatıra mı şimdi sızlayan yara. Bilsen ne kadar yakın derdim derdine çoban. Yorgun sularda ince bir yangın belirirken. Belki de tutulduğun bakışı hatırlatır. s.237 ÇOBAN Bir madalyondu güneş uzaklarda erirken. Benziyor mu gözleri akşam rengine çoban.3. Sana bu uzun yollar ne günleri anlatır. Dalıyorsun fırçası yarım kalmış dağlara. Gurbeti içerinden döktün engine çoban. . Gözlerinde bir iki yıldız var yine çoban… Sevda gözlerde yanan bir rüyalı ışıktır.

. Her yanı parçalanmış bir köylü geçti. Dedi ki: -İşte bir ruh. ebedî bir hüzünde… Yaşamaktan kastı ne bu körün yeryüzünde? Dedim: -Ne aşka erme. süzerek kat kat ipin süsünü. Görünüyor bir başka yeri her yırtığından. her dalı bir başka meyve veren bir ağaç. gitti. Taş oluktan dökülen bir su başında durdu. sürte dursun kendi emelleriyle. Bu kadar giyinilir alın teriyle. Dinledim bir ağırdan bin açın türküsünü… Sırma saçlım. onun gölgesinde göğüs geçiren bir aç. süzerek ışıklı gözlerini. Ben. ne gönül verme kaydı. Dedim: -Ko.238 BUGÜN YOLDAN GEÇENLER Son gülün karşısında son bülbül ah ederken Sırma saçlım bu sabah bahçeme geldi erken. Önce yorgun bir âmâ çıktı yolun ucundan Değneğiyle tutarak toprağın avucundan Köye varan yokuşun aştı en dik yerini Sırma saçlım. Daha beter olurdu seni görmüş olaydı! Sonra yollar uzaktan bir yalvarış işitti. Her geçen yolcu için ayrı bir söz bulurdu… O. Dedi: -Gönlüm karardı şu sürünen yığından.

14. 69. kendi hayatına yan. c. bir kendini süzerek.239 Bahtı açık olmalı yolun ki dertten yana Gördün bir ayaksızın çıktığını meydana: Son cenkten arta kalmış bir adsız olsa gerek… Sırma saçlım. Ey göğsünün altında kalbi yokken yaşayan! Faruk Nafiz HAYAT.3. 1928. 22 Mart.. s. nr.. Dedi: -Yandım bu işe. bir onu. . İnsan. ölüm dururken. Dedim ki: -Ona değil. yaşar mı böyle yarım?. daha pek çok yanarım.

hayretle baktı Akşam ilhamlarına.. bahtımı işledi “Yeşil”in camlarına. s. Gün. Misafirim bugün ben Bursa akşamlarına.. 10 Şubat 928 Ömer Bedrettin HAYAT. c. Gönül.240 AKŞAM MİSAFİRİ Kan dolu bir göz aktı “Uludağ” çamlarına. Ayrılık görünmüşken Yar tutmuyor elimden.70. “Yolcusun yarın!”dedi. Bursa.. nr.. 29 Mart. 1927. Gölgeler genişledi..6 ..3.

Onu biz vaktiyle böyle mi gördük Bahar geceleri uçarken aya? Hatırında mıdır. Şimdi şefkat dolu gözlerimiz var… Fakat o alevli bakışlar nerde? . ya kış gelince Neler yaratırdı bu sevda bize Yollarda diz boyu kar yükselince Nasıl karışırdık birbirimize.. aynı kadınsın. Fakat benim gibi sen de dalgınsın. Yine aynı soba. Halbuki eskiden ne çılgın kuştu… Şimdi kanatları yorgun ve bükük.241 ŞEFKAT Yine kar tipisi ıssız sokakta… Yine sarsılmada rüzgârlardan camlar… Yanarken lambalar yine uzakta Demek yine geldi beyaz akşamlar?. sessiz. Bilmem ki ne ne yapıp neşelenmeli? Yazık! Bir yıl daha ihtiyârladık… Aşkımız onuncu kışa kavuştu… Bu aşk ufuklarda uçamaz artık. Titreye titreye düşmüş yuvaya. Neden sıkılıyor bilmem ki canın? Neden ikimiz de böyle dertliyiz? Sen yine aynı ruh. aynı lambanın Önünde ikimiz baş başa.. Aynı sadâkatle gözlerin nemli.

Hep böyle kalalım sabaha kadar… Yâd edip o renkli hatıraların Karlara akseden pembe fecrini. Kar dindi… Seyre dal yollarda karı… . Yanan alnımıza örelim yarın Gençliğin son açan çiçeklerini… Belki bu son çelenk bu kış evini Götürür dokuz. Sönemez. Dinle son şiirini gençliğimizin… Okşa saçlarımı beyaz elinle. o kışlar nerde? Dinle. ağlama sakın. dizimde dizin… Böyle düşünelim eski günleri. on yıl evveline… Bak. Yüzümde gül yüzün. işte parlatıp son alevini Sobada bir odun devrildi yine! Demek her alevin sonunda yalnız Kıvılcım dolu bir sıcak kül vardır. bu perişân nameyi dinle. sevgilim. Bırak düşünceyi. Camlara yağarken lapa lapa kar. Mademki o günler gelemez geri.242 Şimdi yine uzun sözlerimiz var: Fakat o geceler. inan ki aşkın Alevi sönse de kıvılcımları. Fakat aşkımıza böyle amansız Bir ölüm vermeyen hatıralardır.

3.243 Bembeyaz sokağın tâ ucundaki Fenerin şu donuk ışığına bak! Gecenin dumanlı sorguncundaki Bu bir tek yıldızı seyret. Titresin elimde bu beyaz eller… Halit Fahri HAYAT. s. 2. 5 Nisan. nr. 71. Daha çok seneler karlı gecede. buna bak! Başka bir ışık yok hiç mahallede. 1928. Lambalar hep sönük… Uykuda herkes! Son mısralarımı artık dinle de Kalbine damlasın gönülden bir ses: Yirmi yaşımızı yâd ede ede İhtiyarlayalım böyle beraber. c. .

tavan alçalmış. 1928. ayak ucu dar. 5 Nisan.244 TABUT Tahtadan yapılmış bir uzun kutu. Ölenler yeniden doğarmış gerçek.3. Necip Fazıl HAYAT. Sanki bir taş bebek kutuda gibi Hayalim içinde uzanmış kalmış. . Bu ağır hediye kime gidecek. Cılız vücûdum tam görünse de İçim bu dar yere sığamam diyor Geride kalanlar hep dövünse de Gidenler giriyor. 71. nr. Duvarlar yanaşmış. Tabut değildir bu. 8. s. bir tahta kundak. giren giriyor. Her yandan küçülen bir oda gibi. Baş tarafı geniş. Çakılır çakılmaz üstüne kapak. Çakanlar bilir ki bu boş tabutu Yarın kendileri dolduracaklar. c.

Güllerden saf yüzünde Meryem’in tebessümü. Baykuşlar kefenini yırtıyor. sarhoş kafam harap bağlardan hazin. Ruhumu iğneliyor bir yağmur ince ince.245 MELİKE’NİN HAYALİ Penceremden içeri bakıyor. kahpe gece. Daha sabah beklenen saadetlerden uzak… Malların yoğurduğu çamurlara basarak Ezik güğümleriyle çeşmeye gidenler yok… Bu gece. Çıplak odacığımda sönük. ümidimin. vefaya bir yemin tebessümü Yar boynu tanımayan kolları yarı çıplak… Eteği titretirken lambamın ışını Ruhum bu mermer tenin kokusunu emiyor. mahmur gözlü bir melek Tatlı rüyalar kadar baygın bakışları var. Şafak rengi yanaklar. Sapsarı dudaklarım “bîçare gönül” diyor. Venüslerden muhteşem bir hayal seyrediyorum. akşam rengi dudaklar… Elinde öz cennetten koparılmış bir çiçek. Aşka. Zift akan pençesini rüzgâr savuramıyor. dalgın gözlerim. Titreyen parmaklarım görünmez bir yarada. Derin ulumalarda evim muhasarada… Bu gece. her geceden garip ve derbederim. Billurdan temiz göğsü kara şehvetten uzak. Kıvırcık sarı saçlı. . türkülerden eser yok. Denizin mavi rengi yüzüme vuramıyor… Artık güzel akşamdan.

hasretimi dilim söyleyemiyor. ey gözlerim. Kapanın. c. Ah… kapanın ıslanmış. nr. s. 1928. derîn kuyular gibi. .3. taşla dolmuş. taze bir mezâr gibi. tahammülüm kalmadı! Bu ateşten gecemin bu kadar kalsın tadı… Kapanın. -TirilyeÖmer Bedrettin HAYAT. 12 Nisan. 72.246 Varlığım karşısında bir iskelet yığını. 8. Derdimi.

ben gideyim yol gitsin. Bu gece yarısında iki kişi uyanık: Biri benim. içimde uzayan bir lisândır. İçimde damla damla bir korku birikiyor. ıztırâp çekenlerin annesi. Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar. Kaldırımlar. Ben gideyim yol gitsin. Gözleri çıkarılmış bir âmâ gibi evler. Kaldırımlar. verin karanlıkları. Tâ uzakta yükselsin zulmetten taş kemerler. Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum. Tak tak ayak sesimi aç köpekler işitsin. sabah olmasın bu karanlık sokakta. derdime kardeş çıkan insandır. arkama bakmadan yürüyorum. İki yanımdan aksın bir sel gibi fenerler. Yolumun karanlığa karışan noktasında. Kara günler kül rengi bulutlarla kapanık. Ne ışıkta gezeyim. Kaldırımlar. biri de uzayan kaldırımlar. Sanki beni bekleyen bir hayâl görüyorum. Bana düşmez can vermek yumuşak bir kucakta. kimsesiz bir sokak ortasında Yürüyorum. . duyulur sükûn içinde sesi. Simsiyah camlarını üzerime dikiyor. Ben bu kaldırımların istediği çocuğum. ne göze görüneyim. Gündüzler sizin olsun.247 KALDIRIMLAR Sokaktayım. Aman. Kaldırımlar. Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler.

73. 3. 1928. nr. üstüme örtün. c. Örtün. Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya Ölse kaldırımların kara sevdalı eşi. serin karanlıkları. Uzanıverse gövdem taşlara boydan boya. Alsa bu soğuk taşlar alnımdaki ateşi.3. Necip Fazıl HAYAT. s. 19 Nisan.248 Islak bir yorgan gibi iyice bürüneyim. .

nr. 6. 1928. c. 19 Nisan. Ömründe bir kere o göz yaşardı. Sesimde bir dua tesiri vardı.249 GEZİNTİ Yolumuz düşünce ağaçlıklara Kalbimi açmıştım ona bir ara: Yel oldum. köpüren çaya döküldüm. Ömrümde ben o gün bir kere güldüm… Faruk Nafiz HAYAT. Gün gördü karanlık bir ufkun ardı. Sel oldum. s.3. karıştım esen rüzgâra. 73. .

çünkü rüzgâr uşağım! Ne ebeden korkarım. ne tanırım ezeli Her mabudun başını ben ökçemle ezeli Bana gerçi diyorlar senin aslın maymundu Fakat işte göklere benim alnım dokundu! Asırlar var her eli yumruğumla kıralı Benim artık hâsılı. başka bir şey değilsin! Kısacası bir köpeksin.Hugo İnsan demiş ki: Bana bugün râm oldu hilkat denen canavar Benden başka ne baba ne de hatta ana var! Olsa değer keh-keşân gelip benim kuşağım Çünkü deniz hizmetçim. . nr. c. 1928. sen ancak utanmaz bir sefilsin Evet sen bu âlemde. fırsat bulursan kâinâtı yakarsın Ah fakat ne cifesin ah ne sahte vakarsın Ne zannettin beni sen. sonra yatıp sürünmek! Azametin bana mı ey karşımda kuduran Benim senin çirkefle çamurunu yoğuran! Evet. s.3. seni kusan bana mı Fazıl Ahmet HAYAT. 7. 19 Nisan.250 DOĞRU? “Ey toprak hükümdarın benim” V. 73. hem de uyuz bir köpek Bütün işin havlamak. yerin göğün kralı! Toprak cevap vermiş: İnsanoğlu. kendin için anamı Kime evet bu çalım.

benden eller el etek çekseler de. vurulmuş on yerinden… Ben. Kendini aşka veren ruh acıdan ne anlar. 74. s. 3.3. Beni bir ses yanına çağırıyor derinden. . Ey bastığı taşları başıma fırlatanlar! Beni fark ettirmiyor yüzümden sızan kanlar Bir çarmıha gerilen o Hakk peygamberinden. Koşarım haykırarak şehrin geçitlerinden. Bir canavar geliyor. 26 Nisan. c. nr. 1928. ki yandım diyerek onlarla aynı derde.251 LANETE MAHKÛM -1 – Bölerim hançer gibi ortalığı ikiye. Faruk Nafiz HAYAT. Yolcular birbirine seslenir yol ver diye. Ateşime bulutlar sarmadım perde perde! Ne olur.

canlanır. tasalı bir bekleme taşında… Yavuz Memet’ini o. Hep helecân yaşıyor. duman görüyordu. Aşk aslanı kesilir köye doğru inişte… Fısıldaştılar o gün kızlar pınar başında: -Yavuz Memet köyde imiş… -Askerden kaçıp gelmiş… -Gördün mü sen Fatma?. dalga dalga tunç yüzde. yol verin bana dağlar!” Ve sisten uzak gönlü seviçten taşıyor… Süzülür ufukları karşıdan köyün işte. Hıçkırarak geçirdi baharı. İpekten kumral saçlar.. . Gülmeyen çehresini aşk yaşı örüyordu. O. “Artık yeter!” isyanı bu gece bir hamlede. sis. yazı.. Gönlüne senin sevda vücûduna yayıldı… Köylüler nişanlandılar… İki gönül birleşti. Şimdi Memet Onbaşı tepeleri aşıyor: “Kader çözdü bağımı koşarım sana dağlar! Fatma’ma gidiyorum. sarıp uzun yollara bir dakîkada hızlanır. bekliyor tam beş yıldı. kışı Bir görünce içinde yaşattığı bakışı. -Fatma’yı kafir çelmiş! Fatma durgun.252 Memet Onbaşı’nın Menkabelerinden VUSLAT Tam beş yıl var Memet’in ömrü geçti cephede. Kumral saçın hülyası alır gönlü.

26 Nisan. c. 1928. .3.18. s.253 Unutuldu ıztırâp destanlı. nr. hayât dolu günlerden biridir ki – Hülyâ taşan sevdanın işleniyor çelengi… Şen Fatma’nın sevinci damla damla sesinde! Ziyaettin Fahri HAYAT. elâ gözde… Kaynaşan ruhlar sanki ezelden beri eşti! Basık tavanlı toprak bir oda köşesinde -Aşk dolu. 74.

3. 6 . Bakıyorum. 1928. 3 Mayıs. s. c. Posta Kartı Alt üst ettin aksamımı ikindimi öğlemi Bırakıp da bizi bir de koşacaksın öyle mi? Feda etme dostlarını artık sen bir kaprise Sakın kalkıp gitme kuzum bu yaz yine Paris’e! Şarkı Durmadan aksın eğer isterse her gün gözyaşım Hasretin mademki olmuş en samimi yoldaşım Kimsesizlikten niçin hala yanar lakin başım? Hasretin mademki olmuş en samimi yoldaşım Davet Bir saattir duruyorum telefonun başında Aklım bütün gözlerinde. nr. kaşında. 75. bakıyorum senin burada yok eşin Bahçedeki salkımların hepsi fakat kardeşin! Yaseminler mütehassir sana artık bu sene Bari onlar için olsun bu yaz bize gelsene! Fazıl Ahmet HAYAT. gündüzler loş gelir bana -Sen olmasan cihan boş gelir banaÜzülürüm diye üzülme çünkü Senden gelen eza hoş gelir bana Gönlümde olsa da bin türlü sızı İnan ki eksilmez aşkımın hızı.254 Asker Hikâyesi NAZIM PARÇALARI Geceler. saçlarında.

odamda Öyle kimsesizim ki ölürdüm gelmeseydin… Ne o?.. ah ağlama.. Söyle ıstırâbını… Ben her türlü eleme.. buna tahammülüm yok… Seni vedada bile incitmeye gönlüm yok… ... Karşımda mahzun Duruşundan adeta korkuyorum… Gizleme.. Hatta ölüme bile hazırım tereddütsüz… Tek sen ağlama. Gideceksin… Mecbursun ha… Ailen.. yorgunsun… Ellerin ne üşümüş! Hava soğuk… Çok soğuk Değil mi? Ne çare kış… Yağmur… Kar… Bak. sen ağlama. büsbütün ortalık karardı… bir yarasa Kanat çırptı duydun mu geçerken pencereye! Haydi. yavrum.... Bu.. söyle kalbinde gizlediğin kederi!.255 VEDA GECESİ … Nihâyet gelebildin öyle mi? Bu akşam da Beni üzdün doğrusu… Neyse… Otur. veda için ha… Kalbim böyle çarparak bekliyorken seni ben Bana nasıl getirdin bu acıklı haberi? Susma… Susma… Devam et… Demek seni bir daha Ne kollarım saracak. Yavrun… Anladım.. gerçek Öyle mi?. ne gözlerim görecek… Yalan… Yalan söyledin değil mi ya?. bu bulut niçin?.. Ne dedin? … Son defa mı geldin?. Günahtır! Mademki teselliyi yaratan da Allah’tır.. Yeter…. Sevgilim… gözlerine Çöken bu sis. Lambadan mı serpildi yüzüne bu solgunluk? Yoksa rahatsız mısın?.. Bir gül gibi solarsa günahtır bu güzel yüz! Hele bu baygın bakış böyle bulutlanırsa… Bak. Yeter… Artık anlatma… Fakat şu kollarını gözlerine kapatma: Ağlama.. Niçin başını böyle önüne eğdin… Kirpiklerin yaşardı… Ne var? Gizlediğini ne?.

1928. 3 Mayıs. Yarasalar son defa çarparken pencereye… Halit Fahri HAYAT. 75. Baş başa ağlaşalım böyle sabaha kadar. dışarıda ne hazin bir bahar gecesi var. sus… Sus. nr.256 Gideceksin öyle mi? Buradan pek çok uzaklara mı? Susuyorsun… Peki. sevgilim. s. c. 15.3. yaramı Son sözünle ihtimal büsbütün kanatırsın… Ellerin hala soğuk… Sokul ateşe… Isın! Bak. .

can kaynağım.. Engine… Ah engine!. benden utangaçsın Meleğim. Ben. senden utangacım. Yorgun kanatlı eşler… Senden baygın akşamlar Benden şair güneşler… Utangaç âşıklara Çok tenha bir yer ister. Ne olur görsün bizi Seyretsin ikimizi: Perişan sesli rüzgar. Hasûdlar görmesin de.257 ENGİN ŞARKISI İşte yapayalnızız. can kaynağım.. hain bakışlar. Nefesim nefesinde.. altın tacım! Bırak da sandalımız Engine yelken açsın. Bu sahiller bize dar. Güzelim. Engine… Ah engine!.. Sen. Bize aşkımız kadar Derin enginler ister… Meleğim. . Korkup da bakmadığımı Gözlerinin rengine Enginde bakacağım… Kıskanç.

nr. 17 Mayıs. . s. 16.258 Enginde bakacağım Gözlerinin rengine… Ömer Bedrettin HAYAT. 1928.3. c. 77.

Zindana düşsem bile susmak için bir ara Kızıl güller açacak boynumdan sızan yara. s.259 LANETE MAHKÛM -2Halka dert oldu diye varlığım günden güne Bana zincir vursalar sanma irkileceğim. Derdimi diyar diyar haykırabileceğim. . c. 24 Mayıs. Ne mutlu gül yüzünden atılırsam sürgüne. 78. 4. Resmini çizmek üzere kanımla dört duvara Karalanmış taşları yaşlarla sileceğim Açmak için kendime ayak ucunda türbe Aşındırdım bastığın toprağı öpe öpe. Artık kurup üstüme yeşil dallarla Kâ’be Adını haykırarak ipe çekileceğim. nr. Faruk Nafiz HAYAT.3. 1928.

1928. Şimdi ben bekliyorum son saatin çalmasını… Ne karanlık!.260 ADEM Geceler hiç sonu gelmez gibi zincirleniyor.. ruhuma ürperme veren boş geceler! Dinmeyen ağrılarım zulmünüzün pençesi mi? Adem iksirini içmiş gibi sarhoş geceler! Bu da sizden bana son bir ölüm işkencesi mi? Ben de bir et ve kemik parçasıyım anlıyorum. 78. Zulmetin ka ̉rına dalmakta ümitsiz nazarım.3.. . s. 24 Mayıs. Bir bataklıkta boğulmuş gibi isyânkârım… Geceler. Her yanım sanki duman perdeli. 20. Seyrederken ebedî zulmetin alçalmasını Ah ruhum saracak boşluğu son hüsranla… Halit Fahri HAYAT. c. korkunç uçurum. Saplanan ağrılar altında esîrim tenime. Bunu Tanrı’m mı yoğurmuş kanla?. Sanki her lahza sürüklenmedeyim medfenime. nr... İtikâdım bu siyahlıkla sönüp kirleniyor.

78. 24 Mayıs. nr.261 MUSA’NIN ACZİ Ufuklar bir lanetin şimşeğiyle parladı… Gördüğü manzaradan kudurmuş gibi Musa Çelikten asâsıyla taşları parçaladı. Bir mermer heykel gibi döndüğü yerde hala Ruhunun isyânını içiyor şifâ diye… Bir ilah gururuyla üstüne çıktığını Seyreden dağ titredi sarsılan imânıyla Ve Musa acz içinde duydu insanlığını Yaşar Nabi HAYAT. 1928.3. . 20. s. Ve asâ her inişte parçalıyor taşları… Bir yol göstermek için necât bekleyenlere Mademki denizleri yarmıştı ortasından. Şimdi böyle başını beyhûde vursun yere… Adımları inatla çevrilirken geriye. c. Nasıl yükselmek için yavrusunu terk eden Bir kartal dönüşünde yuvayı boş bulursa O da aynı acıyla yaralandı içinden. Bir altın put önünde secde eden başları Gören vadiler bile hıçkırıyor yasından.

.... Yavrum melekler gibi bu beşikte yatacak.3. 24 Mayıs. 78. 1928. testerenizi kapın! Yoksa ben ağaçları dişimle oyacağım… Siyah abanozlardan bana bir beşik yapın.262 BEŞİK En iyi ağaçlardan güzel bir beşik yapın… Ben oraya gürbüz bir çocuk yatıracağım... nr. Vefâsız anasını bana hatırlatacak… Of!. Felek küçük kalbine bir yara açtı gitti. Yavrucak benden başka kimlere güvensin ki? Beşik çok güzel olsun. Yok!. Hadi baltanızı. c. . Bu beşiğe… Ben öksüz aşkımı koyacağım!. 20. her gören beğensin ki. s. Yozgat Sabahattin Ali HAYAT. İstemez o kadar süslü olmasın sakın: Ben oraya öksüz bir çocuk yatıracağım… Zavallı doğar doğmaz anası kaçtı gitti.

Bakışları masum bir heyecan gibi. s. 31 Mayıs. Sesi bülbüllerin ahı gibi titrek. bahtın yaman gibi! Ankara -21 Mayıs 1928 Celal Sahir HAYAT. bu sevda seni incitmesin: Yaşlı gibisin sen. rüya değil gerçek. 79. fakat yalan gibi! Karşımda duruyor. o böyle güzelken! Gönül! Düşünmeden açma sakın yelken. Yolun ummân gibi. nr. Beni kopar deyin bir erguvan gibi! Acelen mi vardı? Neye doğdun erken? Bak sen perişansın. Ormanda avcıdan kaçan ceylan gibi! Gönül! Neden böyle kesildi nefesin? Sen ki aşk işinde bir ehl-i hibresin! Korkarım. nazı öyle ürkek. bir canlı büyü mü? Elem dokunuyor. c. Yürürken titreyen o narin endâmı Pembe bir gül açmış taze fidan gibi! Saçlarında bağlı aşkın kör düğümü… Fark edemiyorum gözle gördüğümü: Bir tatlı rüya mı. öpün civân gibi! Yaşı henüz alev senesinde. 4.3.263 GÖNLÜMLE BAŞ BAŞA Dudakları bir dal ateş mercan gibi. Hali öyle nazlı. 1928. Arar yakacak can o pervanesinde! Buseler uzanmış pembe çenesinde. .

Hissedeyim yalnız sıcak temaslarını! Korkma. . 1928. ellerini ellerime ver. 31 Mayıs. nr. Camdan cama örülünce ışıktan teller Siyah kalsın bırak bizim bu penceremiz! Gel yanma.28 Halit Fahri HAYAT. s. 8.264 AKŞAM ve BİZ Balkonlarda saksıları sulayan eller Lambalar yakıyor bak evlerde sessiz. Saçaklarda kuşlar gibi böyle beraber İster misin yıldızları seyredelim biz? Fakat bil ki bu akşam sana vurgunum: Güvercinler arar gibi su taslarını Dudaklarım yana yana seni özlüyor? Odamızda ne lamba yak. yalnız şu yıldızlar bizi gözlüyor! 12. c. ne mum. Belki akşam kalbimizde bırakır bir iz. ne kandil.4. 79.4.

Gayrette işliyorlar yanarak için için. canım tütünler güneş görmesin!” diye Koca bir çul tıkılan biricik pencereye İç çekerek bakıyor merhamet bekler gibi. usta gözünden bir dakika çalarak. . Güzel papatyalardan. İnce boynu bükülmüş. Sararmış yaprakların üstüne eğilmişler. Kınalı parmakları zifirlere boyanan [1] Pastal. Cefâ-keş göğüslerden sanki nefes çıkmıyor… Kimi. Bu sahte sonbahar ölgünlüğü içinde Yaprak çıtırtısından başka bir ses çıkmıyor. solgun çiçekler gibi… Kimi. Kıymetli bir zehirden ekmek çıkarmak için… Duvarları ağlayan bu loş. beş on tütün yaprağının birbirini üstüne istifiyle hâsıl olan demettir. Şu yemyeşil kırlara saçılmış çiçeklerden.. [1] Sevdalı bülbüllerden. Genizleri kavuran havadan bunalarak Yanındaki kadına derdini dinletmede… Kimi de postalını denge istif etmede.265 TÜTÜN İŞÇİLERİ Zümrüt gözlü baharın geldiğinden bî-haber. sümbüllerden bî-haber. Gayretle işliyorlar yanarak için için. Kıymetli bir zehirden ekmek çıkarmak için… Ey yüzleri gülerken tatlı canları yanan. narin kelebeklerden. karanlık inde. Sararmış yaprakların üstüne eğilmişler.

Hulyalı dumanlarla uçacak emeğiniz!. Ey kırlarda baharın aşka sorduğu kızlar. Kara bahta gülerek “Ah… Niçin!” demeyiniz!. 19. Sararmış yaprakların soldurduğu yıldızlar. 79.266 Ak saçlı. s. .... Ey benzi pastalında daha solgun çocuklar!.. Ömer Bedrettin HAYAT. c. 31 Mayıs.. nr.4. güzel dullar… zavallı yavrucuklar. 1928..

.928 Yaşar Nabi HAYAT. c. 31 Mayıs. 79. s. 1928.4. Bari sen dudak bükme. 20.4.267 YIKILAN MABET Kalbe akan sesinden öğrenmişken sevmeyi Koynumda beslediğim güvercin firâr etti… Sana bin bir emele kurduğum âbideyi Rüya dolu nefesin bugün târ ü mâr etti… Eğer yolun uğrarsa bu toprağa sevdiğim. bari sen bir lahza dur… Bak: Dün her mısraını altınla işlediğim Yıkılan mabedinden yâdigârdır bu çamur… 23. nr.

Bak gözlerime. emelinden Daha ince ne vardır bir kemanın telinden: Tahtadan göğüslerin kalbi böyle yavaşlar. Ayrılınca. Damlalar eridikçe toplanıyor sahile: Gözyaşı kaplarında böyle birikir yaşlar. Ne oldun? Ellerini çektin bak ellerimden… Acaba bir hayal mi çıktı yanan derimden? Bu sırıtış ne olur. Bu. gözlerinde sessiz gezen bir beyaz gemi. ürperdi mi saçların? Çiçek kokularını rüzgâr getirmedi mi? Renk istedik. Bunu göstermek için rengi temiz gecenin. Mermerden sütûnların pembeleşen başları Gizli bir hikâyeyi sessizce anlatıyor. bir buse olsun dedik. oku duyduğum işkencenin Bir ölü çehresinde gördüğüm sükûneti. Yay. İster misin şimdi de bir ölüm sükûneti. sevgilim artık gün.268 BEĞENİLMEYEN SERENAT Kağıt bir fener yandı kızıl bir mum rengiyle. Başka nasıl duyulur bu son akşamın tadı? . ben akşam çizdim sana kanımla. denize uzanmış balkonun ağaçları. Alnından bulut geçti. Sana şarkı dinlettim muhayyel kemanımla. İçimdeki seslerin dudaklarımda ucu… Keman. tenha yollarda uzaklaşan bir yolcu. Bir yelken perde oldu ateşten bir çembere… Beyaz deniz kuşları serin güvertelere Islak mendiller gibi serilerek yatıyor.

4.269 İçimdeki geceden ördüğüm serenadı Sevgilim beğenmeden. s. c.. 80. Sabri Esat HAYAT. 7 Haziran. 1928. 3. nr.. . sevgilim beğenmedin!.

Bu ilde pek yalnızım. c. 81. Sağ elini uzatmış Üçü de göğe doğru. s. 14 Haziran. Cepkeni kola atmış. Bir bulut olmuş rüzgâr. Bir kuş gibi kanatlı. Çelik nal seslerini.4. Demeyiniz: Bu da kim? Öyle diyor ki içim Candan aşinânızım… Necip Fazıl HAYAT.270 ÜÇ ATLI Karşı yoldan üç atlı. . Sıra dağlar inliyor. 1928. Heyecandan başaklar. Geliyor köye doğru. 4. sürün! Beni alıp götürün. Tutmuş nefeslerini. Kalbi diye dinliyor. nr. Sürün atlılar.

271 YAZ AKŞAMI Göğsünden sıyırınca kan sızan hançerini Güneş vurulmuş gibi topladı ağır ağır Kadife mantosunun kızıl eteklerini… Bir sadef kemer oldu ufkun nihâyetleri Sularda şimdi hafîf hamlelerle dolaşır Bembeyaz martıların nârîn hayâletleri… Ezelî matemiyle solmuş gibi bugün de Ay. c. 81. 8. s.4. Bir esâtir devrinde yaşanmış masallardan Hatıralar canlanır bu yerde akşamları. Rehâvetle ürperen dolgun omuzları mor. Ayın baygın sulara uzattığı dallardan Köpüren çığlıklarla engine uçuştular… Rüzgâr dalgın bir âşık gibi sarar çamları. nr. kocaman ve paslı bir çiviye benziyor Bulutların ördüğü beyaz duvar üstünde… Vücudu fil dişinden ve gözleri kapkara. Yaşar Nabi HAYAT. 1928. 14 Haziran. . Bir kadın çırılçıplak uzanıyor sulara… Sanki beyaz dalgalar ufak birer kuştular.

kadın… Herkes senin esirin… Şu berrak su kadehte sâkin dururken . ihtiyar. Gül senin kahkahan. Aşk! Her şey sensin. gece. Her gün göklere o siyah. gök. Sensin aks eden yüz Her zaman. derin Geceleri altın çivilerle geren Hep senin ellerin. gündüz Hayaline perde. haykırtan sen! Bülbül senin sayhan. Her gün ufuklardan doğan. Dünyaya can veren Hep senin efesin. Her şey sensin Göklerde gürleyen senin sesin Şimşeklerle çakan Yıldırımla yere inip yakan Senin gasplı nazarın Bir uçtan bir uca Rüzgârlarla esen. her yerde. Asırlar görmüş koca Ağaçların Dallarını sarsan. Çiçeklerin bir bir kokusu. rengi sen! Kuşların o çeşit çeşit ahengi sen! Aşk! Her dilde adın.272 AŞKA… Yer. Karanlığı boğan Senin parlak çehren. Her gönülde tesirin. Genç. erkek.

Şu titreyen eldeki katil çeliğe Saplanmak kuvveti veren senin öfken. mezar taşı sen! Ankara -10 Mayıs 1928 Celal Sahir HAYAT.273 Onu için Gencin beynini muvakkat deliliğe Sürükleyen senin pençen. s. 3.4. Yüzlerde gülen Neşenin nuru senin. Gözlerden dökülen Sıcak hasret yaşı sen! Cümle sen. c. . 82. 21 Haziran. 1928. nr. Sensin hasta dudaklardan çıkan enîn.

bütün gece kal. bir susuz çeşme! Akşam. Ve başın dayalı kara serviye. Dinle bak ve hazin ne içli hû. c. gökte koyu bir mavileşme! Uzakta. hû! Üstünde titrerken annenin ruhu Bu aziz toprakta saatlerce kal. 82. Hatta bütün gece. 6.4. s. Gözün yaşarsa da için serinler. 21 Haziran. sen bu şiiri yazmadın mı hiç? Sen nasıl cihandan renk alırsın da Annenin yattığı Eyüp sırtında Görmezsin bu hüzün çerçevesini! Gel dinle şu garip kumru sesini: Kalbi yetim olan bu sesi dinler. bir göle benzeyen Haliç! Şâir. 1928. . bir mezar. 8/4/28 Halit Fahri HAYAT. Ağla için için ah anne… diye İstanbul. nr.274 EYÜP SIRTINDA Bir servi.

Gözlerim onun kara gözlerine değince Ey kaldırım çocuğu. Varsın bugün bir acı duymasın gözyaşımdan. Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bürür de Kucaklamak isterim onu göğsüme alıp.haydi düş peşime der. Bir türlü yetişemem fecre kadar yürür de. 82. c. 21 Haziran. Bana rahat bir döşek serince yerin altı Bilirim kalkmayacak. Heyhât o bir ince ruh bense etten bir kalıp.275 KALDIRIMLAR II Bir siyah kadındır ki kaldırımlarda gece Dalgın bir hayal gibi eteğini sürükler. nr. bir yar gibi başımdan… Necip Fazıl HAYAT. s. . 1928. Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım. 8. Onu bir başkasına râm oluyor sanırım Görsem pencerelerde soyunan bir karaltı.4.

Razıyım gözümde yaş. Düşünmedim onun da akşam olacağını Gücüm yetse eklerdim yıllarını ömrümün. Asıl en siyah gece şimdi ruhuma doldu! Bugünü hayalimle nasıl çiçeklemiştim. ben hala uyanığım. Bugünü nasıl içim yanarak beklemiştim. bitmesin diye bugün. bu kimsesizlikten kuruyan cisme can ol! Şuurum gitsin. hayatımın karlarını eritti. Hain gün. Alıştığım geceyi nuruyla boğmasaydı. Karşımda seyrediyor gözlerin elemimi Bu uykusuz geceye batırsam kalemimi Onlar gibi simsiyah iki mısra yazardım. İki yıldız ışığı bu geceye saçılsa. ne çabuk akşam oldu! Ömrü bu kadar azdı. Nasıl sızlıyor. Şiirim! Onun yerine sen gel! Celal Sahir .276 “GÜN”ÜN GECESİNDE DÜŞÜNCELER Güneşi. gönlümde heyecan ol Gel. Ufukların güneşe açılan kucağını Saat üç kere vurdu. Ne olur ümidimin kapıları açılsa. gönlümdeki yanığın Düşüncemi sarmaşık gibi sevdana sardım. Ellerimle iterdim. Hayatımda bir kere bahtım olmasa engel. vefasız gün. bari hiç doğmasaydı. Sonra rüya gibi en güzel yerinde bitti. bilsen.

HAYAT. . nr.4.277 İtizâr: Celal Sahir Beyin geçen nüshamızdaki şiirinin son satırındaki (cümle) kelimesi (hacle) olacaktır. 83. s. 1928. 6. c. 28 Haziran.

s. eli kelepçelenmiş. 28 Haziran. nr. c. . Abracının yine düzdür ipten kırbacı Beygirlerin sırtında sinekler uyukluyor… İstasyonda müşteri bekleyen bir araba… Sıska beygirlerin kuyruğu birer tutam Acaba ne bekliyor. İstasyonda müşteri bekleyen iki kır at… Bir meşin parçasıyla gözleri peçelenmiş. 83. ne arıyor acaba Bu tren yollarında sessizce gezen adam? İstasyonda müşteri bekleyen bir araba Sıska beygirlerin kuyruğu birer tutam. demirleri yokluyor. 1928. ne bekliyor acaba Bu tren yollarında sessizce gezen adam? Sabri Esat HAYAT.4. Bir yılan görmüş gibi titriyor için için Tepinen beygirlerin çıkardıkları sese Nallar şikayetini mıhlıyor bir çekicin. 8. Bu adam delirdi mi söyle be arabacı? Bu adam eğiliyor. O adam ki rayları saydı böyle iki kat Baş göğsü üstünde.278 TREN YOLUNDAKİ ADAM Acaba ne arıyor. O adam ki gözleri ne zaman ufka değse.

Yaşar Nabi HAYAT. ey Rabb’ini çiğneyerek koşanlar! Kilisede son çanlar. camide son ezanlar Yalvarıyor: Son kalan ilah için merhamet!. s. söndü bir kandil daha Son duanın izinde gezindi bir kahkaha: İlahlar dünyasında yine bir cenaze var… Kırk asırlık gemini koparmış da dişiyle Şimşek gibi boşanan bir atın gidişiyle Mahbesinden fırladı mantık denen canavar… Kurtuluş müjdesini işitince derinden Koca bir dünya gibi sarsılarak yerinden İlahların üstüne çöktü yine bir mabet… Dinleyin. c. nr. 17. 83. 28 Haziran..279 İLAHLARIN ÖLÜMÜ Bir put daha kırıldı.4. 1928. .

Fısıldadın mı adımı Küçük. uykusuzum! Söyleme rüzgar. rüzgar söyleme! Tahammülüm yok eleme. Güller açmış yanağında… Bense onsuz.280 RÜZGARLA BAŞ BAŞA Nerden geldin rüzgâr? Bu ne Keskin yasemin kokusu? Doğrusunu söylesene: Yar evinden geçtin yine! Söyle rahat mı uykusu? Söyleme. pembe kulağına? Duymadı. Rüzgar! Onu yatağında Gördün sen öylemi kuzum? Ruhu bir rüya bağında. söyleme! Tahammülüm yok eleme. söyleme! Tahammülüm yok eleme. Penceresi açık mıydı? Açtın mı yoksa kanadın? Üstü açık saçık mıydı? Saçları karışık mıydı? Sen mi yavaşça taradın? Söyleme rüzgar. uyanmadı mı? .

5 Temmuz. 84...4. c. 3. 1928. . Bakıp soluna sağına?. s. nr.281 Aramadı yanmadı mı. söyleme! Tahammülüm yok eleme Ankara 18 Haziran 1928 Celal Sahir HAYAT. Söyleme rüzgar.

Çamurdan dumanların yamalı örtüsü yok. nr. 1928. şu mavi denizimde… Hâreler.4. canlar safâsı. s.282 DENİZDE En deli rüzgâr bile açamaz maksadını. Martılar. 5 Temmuz. 84. c. Zeytinlikler içinde güneş hançerlenince Granitten kayalar renk olur denizimde… Defne gölgelerinden köpükler buse diler. değirmeye kıyamaz kanadını Benim isyan bilmeyen semavî denizimde… Hırçın makinelerin sarsak gürültüsü yok. sadef yollar titreşir ince ince. “İnci!” diye can veren saz benizli periler Girince damla damla kan olur denizimde… Bursa-Tirilye Ömer Bedrettin HAYAT. . Benim. 8.

serper siyah gülleri adımlara Çeşmeler. 5 Temmuz. Bir ah duymak istersen elini yavaşça vur Bir göğüs gibi çatlak mermerine çeşmenin! Sabri Esat HAYAT. Dallarda yeşil gözler ağlamaktan yandıkça Bir kitabe atılır yolların kollarına.8 . c.283 AKŞAM Tunç işlenmiş kapılar her akşam kapandıkça Ağır bir kabus gibi parkın dar yollarına. nr. 1928. Her akşam. kuruyarak.. uzayarak.. düşen dalları savur. Yolcu! Ayaklarınla. heykeller.84. Burada zevki yoktur böyle garipleşmenin. Bir kızıl gül koparak düşer kaldırımlara Sessiz bir yağmur gibi göklerden yaprak yaprak.4. s.

Ne öyle kahredeydin. 1928. 5 Temmuz. Kuşlar bile ağlardı.. Ah ey kadın...284 FAHİŞENİN KİTABESİ -“Celladın Kitabesi” şairineEy kadın! Günahından boynuna bir gerdanlık takaydın. ne böyle kahrolaydın!. Üstünde ne türbe var. Mezarına lanetten bir zincir uzanıyor. nr.84. ne kandil! Âşıkların ismini ürpererek anıyor... ey kadın. c. Tutulmayan ne kaldı senin şehvet ağına? Ey kadın! Bahçende gözyaşıyla bir havuz dolduraydın. Dünya hazineleri yetmezdi bahasına... Halit Fahri HAYAT. Kandil kandil inerdi yıldızlar ayağına. Taşıyorduk alnında kızıl zafer çelengi! Ey kadın! Yaktığın gönüllerle bir şehr-i ayin yapaydın....4. Senin gibi afetin kıvrak kahkahasına Erişmezdi en çılgın bir bestenin ahengi. yalnız insanlar değil! Şimdi öldün. s.13 .

nr. tavan aralarında.285 OTEL ODALARI Bir merhamettir yanan.4. Ağlayın âşinasız. kırık masalarında Bir sırrı sürüklüyor terlikler tıpır tıpır İzbe sofalarında. 5 Temmuz. 15. çivi yaralarında. Duyuluyor zamanın tahtayı kemirdiği Tavan aralarında. Bozulan elbiseler boğazlanmış bir adam Kırık masalarında. 1928. küflü aynalarında. daracık odaların İsli lambalarında. isli lambalarında. s. 84. c. Çivi yaralarında. Gizli aks kalmış gelip geçen her yüzden Küflü aynalarında. sessiz can verenlere Otel odalarında. Atıyor bir sızının çıplak duvarda nabzı. izbe soflarında. otel odalarında… Necip Fazıl HAYAT. .

O titrek kalbini bahtın yeline Bir ince tüy gibi sal anneciğim. anneler ağlar Yaşlı gözlerinle kal anneciğim. Bu kış yolculuk var diyorsa için Beni de beraber al anneciğim… Necip Fazıl HAYAT. 1928. bir derin hiçin. s. Sanma bir gün geçer bu karanlıklar. 85.286 ANNECİĞİM Ak saçlı başını alıp eline Kara hülyalara dal anneciğim.4. c. . 12 Temmuz. Kanadın yayılmış çırpınmak için. 3. Çocuklar hıçkırır. Gözlerinde aksi. nr. Zulmetin ardında yine zulmet var.

Kafatasında Ay gömülü bir adam var… Of … Sıkıldım… Sıkıldım! Çekin üstümden damı… Ben bu adamdan yıldım! Bu adamı. diyor. Aynam bana benzetiyor: -Sensin!. Fakat inanmam ki ben! Yine Beynine Ay gömülen Bu adamın kim olduğu Bence meçhûl ! Belki bu Bir ölünün hortlağıdır: . Ne güzel bir adam var: Dört tarafı dört duvar! Bu dört duvar ortasında. Siz de hayran kalınız.287 DELİNİN ŞARKISI Of… sıkıldım! Çekin üstümden damı… Yıldızları göreyim… O pul pul Yıldızlardan başıma taç öreyim! Sarayım yok… Kemanım yok… Yayım yok… Yalnız...

nr. .288 Kör ve sağır Bir hortlak! Bak. Son bir kefen öreyim! 8 Nisan 928 Halit Fahri HAYAT. 12 Temmuz. Şu meraktan kurtuldum! Of sıkıldım… Sıkıldım ben! Çekin üstümden damı… Yıldızları göreyim… Bu adamı Gömmek için şu pul pul Yıldızlardan bir kefen. c. 5. s. 1928. İşte nihâyet buldum. 85.4.

1928. Gözlerim aramakta o âşinâ adımı… Başımı burguluyor tunçlaşan düşünceler… Ve çiziler rüzgârsız alnıma sanki yer yer Elemin derinleşip incelen kırışığı! Yol artık tenhalaştı… Yavaş yavaş gerilir Etrafıma gecenin siyah.289 YOLDA MISRALAR -“Kaldırımlar” mübdii Necip Fazıl’aBir teviye koşuşan insanlar arasında.4.. c. Sis bürümüş kalbinin onulmaz yarasında Iztırâbın dolarak taştığı yalnız benim! Ruh engininde sesler. Canlı bir yığın şimdi sarsarken kaldırımı. üzerinden Azap dalgalarının aştığı yalnız benim! Sönüyor ağır ağır ufukların ışığı. . nr. Şu dünya mahşerinin içinde. 12 Temmuz. s. aksederken derinden.. 85. 8.” Diyerek için için haykırıyor ufuklara! Ankara Ziyaettin Fahri HAYAT. tülden perdesi… Kara toprak üstünde benim gibi –kim bilirSaâdete susamış ne kadar bahtı kara “Ey ruhumun taptığı tesadüf ilahisi!.

aldatmayınız beni! Ankara-21 Haziran 1928 Celal Sahir HAYAT. Gönlüm yalnız o sesi can kulağıyla dinler. ne çınlayan kahkaha! Tükenmeyen bir hasret her an içimde inler.4. Gönlümün yangınından çıkan alev ışığım. Varlığımı sarmışken sükûtun ördüğü ağ. bir insan sesi duymadım daha: Ne hıçkıran gözyaşı. Aldatmayınız beni. 86. kulaklarım yanıyor! Issız karanlığımda bırakın yalnız beni. 19 Temmuz. Nereden aksediyor bu cana yakın sadâ? Bu yumuşak ses kimin? Kim adımı anıyor? Aldatmayınız beni. nr. 5 . gözlerim kamaşıyor! Ben sağırım. s. Aldatmayınız beni. 1928.290 ALDATMAYINIZ BENİ Sarmış beni en siyah gecelerden bir duvar: Göklerimde ne ay var. Görmemişken gözlerim ufkunda güneş yüzü. ne küçük bir yıldız var! Anadan doğma körüm. bu hale alışığım. Kim yarattı ansızın bu yalancı gündüzü? Kim bu ışık taklidi yapan zalim sihirbaz? Benim karanlığıma dünyada güneş doğmaz! Bu büyük mucizeye bahtım bile şaşıyor. c.

Kavrulurken içerde kürekçilerin göğsü. 8. denizde gezen yağız atlar şahlandı. bir arma oldu şişkin yelkenlerine. s. . 1928. Uzun bir kadın düştü dümenlerine. Losbar deliklerinden nedir görecekleri? İşte şarkı söylüyor su. c. Güneş bir arma oldu kalyon yelkenlerine. Sulara yaslanınca üç ambarlı kalyonlar. Sanki. Aldı bir hamle daha kürek çeken garipler. ilerliyor işte arka arkaya. Yılanlar gibi ıslak çalıyor kopmuş ipler. Anlatın ki aslanlar başladı uyumaya. Kalyonların burnunda aslanlar suya kondu.291 KALYON KÜREKÇİLERİ Güneş. 19 Temmuz. bu adamlar çeksinler kürekleri! Kalyonlar. Başlarında. Kadıköy: Sabri Esat HAYAT. 86. Üstüne “deniz kızı” dövülmüş bağırlardan Ağır ağır boşalan bir memleket türküsü Kirli bir hava gibi süzülüyor ambardan Söyleyin. kamçının çizdiği helezonlar.4. derinden derine. nr.

292 DALGALAR VE EVİM Birbirinin morarmış sırtına yüklenerek İşte yine karşımda yükseliyor dalgalar.4. Kor gibi çıtırdıyor odamın camlarında. Mor dalgalar. 5 Temmuz. mor dalgalar… Her hamlede göklerin korkunç gürültüsü var. 14. 1928. Savrulan ince kumlar. bu donmuş kıvılcımlar. evimi bu gece işte yine Köpüklü dişleriyle yiyip kemiriyorlar. Sanki. 86. Kırılmış penceremden içeri giriyorlar… Mudanya: Ömer Bedrettin HAYAT. s. Tâ uzak enginlerden kopup sürüklenerek Bana doğru geliyor kudurmuş. nr. Yaş duvarlar çatlıyor bir vahşet rüzgârında. c. . beni alarak çekmek için engine.

. çıplaktı. Baktım yatakta bitkin uyuyan sevdiğime: “Ah. öpsem!” dedim fakat kıyamadım. Bir ceset. c.293 O KISKANÇ KADIN… Aşk Oyunları Kanında çılgınlığın tufanı mı coştu ki?. O kadın öyle vahşî. anlar mıydı? Keskin. 26 Temmuz. Onlardaki zehri duyar mı. Hâtıralar peşinde yürüdüm adım adım… Ortalık aydınlandı… Dönünce benliğime.. Haykırsaydım kendimi tanıyamayacaktım!. varlığımdan yakınken. 87.... bıraktım!. yanımda. Gözlerim kuruyarak. bu iftirâsa baktım… Dudaklarında sözler kızıl yılanlar mıydı. s. 4. kükremiş sarhoştu ki. Bir dişi kaplan gibi. 1928. saldırdı benliğime..4.. bir hayalet halinde kımıldadım. Enis Behiç HAYAT. ıslıklı sesi batıyorken etime. ben. . Aynadaki aksini boğar gibi didişti… Bütün ipeklerini parça parça etmişti… O. Şiirimin atlasıyla giydirdiğim kadınken. ruhumdan öz kadem!.. Tırnaklarında aşkım oldukça lime lime. nr. Gönlümün çığlığını gömmüştüm sırtıma. Bana muhayyilemden.

nr. her sabah burda Bülbülü denizle baş başa dinler… Mudanya: Ömer Bedrettin HAYAT. Ettiği köpükten bir yeşil yâr ki Üstünde enginin rüzgârı inler. s. 1928. çırpınmadan. Kokulu defneler.294 BENİM YERİM Köyümün en yüksek bir yeri var ki Her gün yanan başım burada serinler. 14. Denize indirir bu vahşi yarı. 26 Temmuz. .4. sarı… Güvercin doludur kayalıkları. Mağrur çiçekleri kızıl. yeşil zeytinler… Yer yer çimenleri zümrüt olur da Işıldar güneşten serpilen nurda Ruhum. c. mor. 87.

Sonsuzluğun sırrına ererek biz denizde Sonsuzluğu yaşatmak istedik sevgimizde. 88. Bir gönül sonsuz ufka yol aldı kartal gibi. Fırtınam! Baş ucunda duyunca nefesini Otuz yıllık bir ağaç eğildi bir dal gibi… Tanımak için enginin şiirini dalgalarda Kalbimiz göğsümüzden ayrı bir şeydi yarda: İki taş heykel oldu vücudumuz da kenarda. s. 2 Ağustos. c. 1928. Ruhumuz enginlere açıldı sandal gibi.295 SUYUN ÜSTÜNDE MISRALAR Dün gece parçaladı bir aslan kafesini. .4. Faruk Nafiz HAYAT. Saçımız ağarmadan toprak olunca biz de Gezecek maceramız dillerde masal gibi. 2. nr.

. 2. c... 88. Ne var adam asılsa iplere çan yerine!. Yine çıplak kadınlar dolduruyor meydanı..296 AKINCILAR VE ŞEHİR Katılmış parmakların savurduğu dizginle. nr. dinle!. Savulun sokaklardan. Akıncılar kırıyor demirden kapıları. Birer korkak baş gibi gizleniyor bacalar. Yine nal sesleriyle doldu surların dibi. Yine nal sesleriyle doldu surların dibi. Ne olur bir kadının didiklenirse bağrı.. s. 2 Ağustos. 1928. Su dolu hendekleri saran ince bir yolun Üstünden nöbetçinin duyuldu can verişi. Şehrin böyle toprağa yatınca taştan leşi.4. Kanlı bir tuğ üstüne inen kartallar gibi. Sabri Esat HAYAT. Atın bir kemik gibi bu şehri önlerine. Yine dik kuleleri devretti atmacalar. Kanlı bir tuğ üstüne inen kartallar gibi Akıncılar geliyor dinle nöbetçi. sokaklardan savulun: Çalmaktan parçalandı bir kilisenin çanı.

Öyle yabancı şu kâinâta. alçacık.. Yanında daha bir yığın. mezar mı? Burada hayattan bir neşât var mı? . birden. Güneşten çatlamış bir küme balçık. Girecek ufacık delikleri var. İçimde.. kurak ovalar… Bunlar köy. Toprak yığınına daha uzaktım. Yaklaşınca tren. bu yığın köy mü. dediler. Burada yaşayan Ve ölen insan Dünyanın ne tadı ne de yasında. O kadar bağsız ki belli hayata!.. diriler ne yakın böyle! Bir karış fasıla yok arasında. —Bunlar ne? Mezar mı? Dediler: —Öyle! —Ölüler. öyle dar!..297 ANADOLU KÖYLERİ İrili ufaklı bir yığın toprak! Ne bir yeşil fidan ne bir gölge var. Bir şey ürperdi: Bu toprak yığını köy nasıl yerdi?!. Karınca yuvası sanki. Kızgın bir güneşten sanki yanacak: Etrafta susamış. şüpheyle baktım. Titredim.

İrili. sakin. O kadar hazin!.. Bir iskelet gibi kuru ve cansız. ufaklı toprak yığınından Apansız.5 . Şükûfe Nihal HAYAT. nr. 2 Ağustos.88 . c.4.298 Öyle ıssız. 1928. Siyah bir hayalet geçti: Bir insan!.. s.

. 1928.88 . kapıdaki maskara Bir saatten beridir ne bekliyor derseniz. Gönlünüzden kopanı verin bu ihtiyara… Yaşar Nabi HAYAT. gönlü şen. Dinleyin hislerimi besteleyen bu sesi. Bir damla su halinde dağılsın kederiniz… Zayıf iki el gibi açılır semalara. Her akşam bir duadır kemanımın nağmesi: Gönlünüzden kopanı verin bu ihtiyara… Âvâre bir yolcuyum.4. nr. oh.. veriniz!. 2 Ağustos. Saçımın teli kadar size ömür dilerim… Keder yüzü görmeyin azîz efendilerim… Mademki talih onu son baharla sevişen Sarı yapraklar gibi düşürdü bu diyara: Gönlünüzden kopanı verin bu ihtiyara… Sizi taciz ettimse affedin günahımı… Demeyin: bu nağmeler bir matemin ahı mı? Bir kahkaha farz edin şarkımı isterseniz… Karnavaldan uzağız.299 Onların Şarkıları DİLENCİNİN ŞARKISI Yüreğiniz ferahlar: Veriniz. s. Saçları ak. c.7 .

Gözlerinde çürükler… Kollarında çürükler… Sen avutmak dilerken bin acı hatıranı Duyarsın. İçinden hıçkırıklar.4 . nr. İşte onlar. fırlatarak çıkınca son liranı. ardında öksürükler. Çevrilir dört yanına örselenmiş fidanlar. Alaca bir perdeye çizilen gölge bir baş Seni çılgın saçından tutar da yavaş yavaş Aralanmış kapıdan bir taşlığa sürükler. elinde bir cigara. 1928. Faruk Nafiz HAYAT. c. s.4. Karışırsan bu gece sen de karanlıklara Duyarsın bir kafesin ardından öksürükler. o adı ağza almayanlar.300 ONLAR Dudağında bir ıslık. 89. 9 Ağustos.

Yarın. nal sesiyle kopan bir uğultuya Üşüştü akın akın şehrin kırlangıçları… Şahlanan beyaz atlar bir iz bırakıyordu. Bozuk kaldırımlarda çınladı kılıçları.4. Burcun üstünde mendil sallayan kadınların Sıra sıra durduğu geniş taraçaları. Köpüklenmiş bir nehir yollardan akıyordu. 89. nr.4 . 9 Ağustos. bir akşam daha. Köprüde. s. Yetişmek ister gibi uzaklaşan sabaha. tozlanmış bir eğerle Dağdan yel gibi uçan atlı habercilerle. Demir gölgeler düştü hadengden akan suya. Sağır oldu karşıdan seslerini duyanlar. Atlarının üstünde bir heykel gibiydiler. Yarın. siyah yapraklar süsleyecektir yarın.301 AKŞAM -Faruk Nafiz’eO akşam. o kalkan parçaları! Kadıköy: Sabri Esat HAYAT. 1928. O miğfer kırıkları. çelik pullu zırhlarını giydiler. c. Düşen bir sütun gibi kayboldu kahramanlar. Yandı üzengilerde güneş. gece gelecek.

dere Ve bir gün çukurda bulunur iskeleti. nr. Narin kanatlarıyla uçar orman. Ahmet Hamdi HAYAT.302 GÜNLERİMİZ İçlenme. maziyi sakın anma! O vefasız yavruya benzer ki günlerimiz. 1928. 9 Ağustos. 89.6 . Kendini yuvasından bırakır bir akşama Benzeyen güle. dağ. sessiz… Ruhundaki sonsuzluk engin mesafelere Duyurmadan ne anne ne bir yuva hasreti. s. beyhûdedir. c.4.

Sönmek için son defa nefes alır bir fener Gölgeler bir heyûlâ nefes eder her duvarda… Geçenlere kapanmış çoktan beri kapılar. Açılan bir fişeng gibi semada yanınca tan Rüyamı kaybederim en tatlı noktasında… Yaşar Nabi HAYAT. Sorarım ben kendime: Peygamber miyim. 90. Mademki karanlıktan artmayacak kederim… Köpekler sürülerle boş sokaklardan iner. 16 Ağustos. c. 1928. Yazın yakan sıcakta.4. neyim? Birer birer yıldızlar erir ufkun taşında. kışın bir arşın karda… Bazen ayaklarıma düşen aya bakar da: Yarabbi. s.2 . derim. Yolun iki yanına dizilen binalarda Büyük bir sır saklayan insanların hali var… Musa’nın asasıdır sanki ağır değneğim. benim için zahmete girme. Hâtifin nidâsını işittim diye bazen.303 Onların Şarkıları BEKÇİNİN ŞARKISI Karanlık sokakları saran kaldırımlarda Uzun bir etek gibi geceyi sürüklerim. nr.

tepeler lacivertleşti. Vâkıâ uzaktın nazdan. Gök incilenirken ilk yıldızıyla. Şiirdi o anda gülümseyişin.304 BİR AKŞAM İkimiz. Uçmadın. Goncalar açılıp yanaklarında Hele o tacından o baş eksik! Titredim bir buse almışım gibi “Ne tatlı heyecan!” diyen sesinden. Dedim ki: -Sevgilim. bak! Düşüncen belirdi dudaklarında. Bir sevgi şulesi kirpiklerinden Süzüldü bir şebnem pırıltısıyla. Bir visâl hazzına dalmışım gibi Titredim yüzümde gül nefesinden… Sandım ki önünde gelmişim dize Bir ala eseri canlı heykelin. uçmadın yine! Göğsüme sokuldun kalbin çarparak. sevgilim. sevgilim. kalbim kalbine Bir aks-i sadâyı andırıyor. Bir lahza hiç olan yılları saydık. yavru kuş. Ufuklar. kır yolundaydık. Birleşen gönlümüz böyle dertleşti. . Sen nefis bir şarap gibi tatlıydın. yan yana. Fakat uçar gibi tül kanatlıydın. Ben sarhoş gibiydim hazdan. Göz göze bakıştık sonra derinden.

dudağıma götürdüğüm el Rişe verdi iki ruh arasına… Sevgi içimizden böyle taşınca Zevkinden ürperdik bu ilk busenin. 16 Ağustos. nr. 1928. 90. c..” Güldüm. s.305 Yıldızlar inerken mabedimize Ufukta hilâli gösterdi elin. Dedin ki: -Ay böyle ne kadar güzel Âşığım bu ölgün manzarasına. Gözlerin geceden mahmurlaşınca Kaşların hilâle benzedi senin… 19 Temmuz 1928 Halit Fahri HAYAT.4 .4.

. kahkahan sarhoş.. rengi çok. Süsü çok. O kadar sen yabancısın ki bana. Hakimiz.. nr. fakat içi boş.4 . bu! Kanımız gelmemiş rakıyla hayyize Dökmemiş bir sıcak cenubî sebu. O kadar başkayım ki ben senden. c. İşte esrarı bunda sevgimizin. tahlile Beni sevdana ram eden hissi. 1928. Bir yalandan alevle yandı için.306 NİÇİN İşte ispirtosuz bir akşam. Ömür..91.4.. busen En sıcakken de benziyor yalana. avare bir balon. Kederin sahte. sence. Sularından sıcak dilenmek için. En müsait zaman. 23 Ağustos. Celal Sahir HAYAT.. s. İçim asla emin değil. Ben eğildim bu kaynayan denizin. sen de ben de aklımıza. Hedefin gösteriş ve eğlence. Sanki şeytandan öğrenip hile Bizi tılsımla bağlamış birisi. bu.

Kuytulara gömülü ağaçtan masalarda Bir bardaktan içenler gibi öpüşenleri. Pencereye konulmuş bir saksı kadar şendir Ağaçlarda yeşile bakar kızıl akşamlar. Yollar. Sabri Esat HAYAT.. Gelir kapıya kadar söğütler sıra sıra.91.307 KIR MİSAFİRHANESİ Yeşil panjurlarına kuş kanatları vurur.15 . Uzun yollarda gölge arayan kadınlara Bir yeşil baş örtüsü gibi açılır çamlar.4. buraya düşenleri. 1928. Bu evin balkonları ay çiçeklerindendir. Kuşlar bile bulamaz burada arasalar da. düşen bir mendil gibi göğsünde saçlar İki atla çekilen araba izlerini. Dağıtır kapıdaki asma filizlerini. İki kat eğilerek ta uzaktan karşılar Buraya düşenleri. c. 23 Ağustos. Altın gözlükleriyle sevimli bir ihtiyar.. Yanlardan akan suya gölge verir kavaklar. s. nr. Cıvıltılı bir hava odaları doldurur.

1928. Neşe dolu gözlerim büründü bir dumana.308 ANADOLU KADINLARINA Baktıkça yüzünüze aksiniz vurdu bana. Şükûfe Nihal HAYAT. Dudaklarım büküldü bıkmış gibi canından. gözlerimi kapadım. 23 Ağustos... nr... Siyah bir mezar.. “Merhametine muhtaç değiliz!” diyor sanki!.91. c. Birer birer sönerek ruhumdaki ışıklar.. çiçek yok dökülmemiş! Hangi zerreniz var ki hicranla örülmemiş! Öyle mağrur. mermerden bir duruşunuz var ki. Çekildi zerre zerre damarlarımdaki kan!. Alnımda –sizin gibi. Çehrenizde yalnız ıstırabın izi var.. Ezildim karşınızda. s. “Zavallı!” sizin değil... Hepiniz esrarlı bir gece. elbette benim adım!. Ömrünüzde bir yaprak...belirdi kırışıklar..4.18 .

ben ondan sızan yaşım. Nasıl bir dal kırarsa bir kartal bir çınardan. s.4. 1928. kadın! Nasıl yalçın kayayı sökerse dalga yardan. Kalbimde hız alarak uzun çarpıntılardan Kalbini zorla senden koparabildi. 92.309 KADIN Daha dün seyrederdi eski rüyalarını. kadın! Faruk Nafiz HAYAT. Yalnız senin önünde herkese asi başım Yere geçercesine yere eğildi.3 . kadın! Bir el öper de perde örümcek ağlarını Sen geleceksin diye oradan sildi. kadın! Bugün sen bir bakışsın. nr. c. Sana bütün ömrümce uyan bir arkadaşım. 30 Ağustos. Kalbimin dört duvarı böyle değildi.

.. sen o eşsiz mermer Venüs’te bile Onu yaşatamadın. Ve yalnız kadın..4. nr. 1928. Onu aya. denize benzetmek istediler. Şair anlatmak için rebabını kullandı. Ne yazık! dedim. s. 30 Ağustos. Yaşar Nabi HAYAT. c. Fakat imkansızdı bu! Sanatkar. Dinlemek istemedim. Ne kadar cansızdı bu! Ressam bir benzerini yaratsam diye yandı. 92..3 . dediler. Kafidir canlanmaya. anılırsa ismiyle: Kadın.310 KADIN Bir gül veya bir demet yasemindir.

. c. haykıran bir sürü kudurmuşlar Leşleri çiğneyerek geçiyor sokaklardan.. şehri sardı kuduz alevler gibi. nr...4 . bir kale burcundan ışık tutan el gibi Bir mahşere çevrilen yolu aydınlatıyor. mahbesinden fırladı devler gibi. şimdi dünya batıyor. Ay. Hangi kuvvet durdurur bu koşan sarhoşları? Onlar ki.. 30 Ağustos.. Bakın.. Onlar ki. şarap yerine kadehlere aktı kan. s. Öyle indi koşanlar tepelerden sel gibi. HAYAT.. kıran.311 İHTİMAL Çırılçıplak omuzlar nasıl kırbaçlanırsa. Her hançerin yerinde şimdi kan dolmuş kını. İskelet vücutlarda bu kadar can mı vardı? Yürüyen bir çığ gibi kabardıkça kabardı Bir yağız hızıyla inen kan sarhoşları. Vuran. Nasıl çöl ortasında günahlar taşlanırsa. 1928. Dallardan çığrışarak göğe fırladı kuşlar.. Demin güneşti batan..4. 92. Kahkahalar dövüyor galiplerin nabzını.

Süzgün çehresi benzer üç gecelik bir aya.. * Her ne olursa olsun mevkiniz. perdeleri bembeyaz!.. emeği var! Narin bir genç kadındır bu evin sahibesi: Bir nazlı ırmak gibi çağlar gönülde sesi. Yılan yüzlü. yuvaya.. yumuşaktır.. elemdir bu zavallının adı. ölüm yüzlü ihtiyaç!. Bir tek gün çalışmasa yavruları kalır aç... Mevkûftur bütün ömrü yavrulara. yaşınız.. Çare yok! Çalışacak her gün ölürcesine. İhtiyaca yabancı geçebilse bir günü Böyle paçavra gibi sürümezdi ömrünü. derindir. “aile aşkı” dindir! Hiç eksik olmaz onun etrafında bebekler: Biri koşup atlarken ötekisi emekler. Örtüleri bembeyaz. Her köşede ince bir kadın zevki parıldar. Bu kadının önünde eğilmez mi başınız? İş Kadını Güneş onu hiçbir gün yatağında bulmadı: Meşakkattir. uzun bir sızı! Bağrına çöreklenmiş derdin en amansızı: İhtiyaç!. Gözleri hulyalıdır.. Hayat değil onunki.. ne tahtalarda bir iz! Bu şipşirin yuvacıksabun kokar kış ve yaz. “Ev” ona bir mabettir. Yoksa kim cevap verir onun boğuk sesine? Bağrında.312 ŞEHİRDE TÜRK KADINI Ev Kadını Eşiğinden atlarken ferahlar yüreğiniz: Ne taşlıkta bir leke. zaten. . Her şeyde bir kadının göz nuru. ellerinde açılırken bin yara.

Rüyada gibi koşar. yaşınız. Şakakları. genç yaşta. 1928. eğilmez mi başınız?. coşkun fikirlerini Coşkun bir hararetle genç dimağlara saçar. gümüş tellerle dolar. çocuklarını! * Her ne olursa olsun mevkiniz. Gözleri. c.313 Işıksız kulübede bekleyen çocuklara Götürebilmek için bir parça yavan ekmek Bu kadın. çünkü...4. Zengin bir hazinedir onun başıyla kalbi. “güzellik”in sesidir.. Elindeki meş’ale “hak”kın meş’alesidir! Yollarında durduramaz onu ne taş. ne diken. Halide Nusret HAYAT. hayatını sokakta çürütecek! Fikir Kadını Başka hiçbir “tip” onun dolduramaz yerini: Bazı muallimdir. s.. 30 Ağustos.8 . Ondan gelen nesildir kurtaracak yarını: Mükemmel yetiştirir. Bazen de yuvasında çalışır. nr. 92.. hürmetle. Nurlu göklere doğru bin bir pencere açar! Onun sesi “iyilik”in.. Karşısında. çehresi çiçekler gibi solar. Koşar yaz kış demeden. arı gibi.

. nr.4.. Bende artık ne eski hayattan heyecan var. Arkama bıraktığım yılları saya saya İlk adımı attığım yere mi dönüyorum? Verdiğin son ışıkla eriyor. Ben kurumuş menba. 1928.314 BEN NASIL ALDANAYIM? . sönüyorum. 92. Uçağımın kapadım çoktan kapılarını! Kalbim şimdi çarpmıyor. ne görmek istiyorum..12 . ben nasıl aldanayım Bundan on yıl evvel de döktüğün gözyaşına? Eminim bahtiyarsın yolunda bir başına. Yaşayışın boyunca beni unut diyorum! Rıfat Necdet HAYAT. yosun tutmuş bir kaya.. Seni artık ne duymak. s. Sen alev saçan yanardağ! Yol üstünde bilmem ki ne beklerim yarını. 30 Ağustos. c. Söyle nasıl kanayım. Dünden daha mustarip ve yarından bahtiyar Bir hayatın verdiği hüsranla yan yana.

Başın döner erişmek isteme. Sesi bir musikidir. Bir de bakarsınız ki gözlerinde yaş!. o çok güzeldir.. eğlenmek bütün emeli. çılgın. Bazı. Bazı. Sanki gülmek. anlaşılmaz ne istediği. neşeli. anlaşılamaz. Ne düşünür ne duyar..315 KADIN SEN NESİN? Nesin. .. şah eser derler. Güler kahkahalarla yese.. O bir lahza evvelki şen çocuk kimdi? Ruhunda en acı bir matem çağlıyor. İçinden neşedir hep çıldıran.. sakın!. neşeli.. Bazı öyle durgun ki sanki bir kaya! Dalar gökte parlayan kızıl bir aya. o kadın bir zirve ki aşılamaz. her an dediği. anlayamadı seni hiç kimse! Dikkat ettim arkandan gelen her gelen sese. bazı da bir taş Olan o kadından hiç eser yok şimdi. göklere yakın. Her ağızda bir türlü değişti adın. Efsaneler dinletir sırra ruhunda.. ince.. Diyorlar ki: “Ne çılgın.. Değişir her saniye. sevimli. Açılmaz yüzündeki esrarlı perde. kimse bilemez. neye ağlıyor? İşte o da bilinmez. Ne genç kadın kim için.. Ah.... Bulutlara gömülü. coşan. Bazı bir çocuk gibi şakrak. Dudakları kilitli aylar geçer de. sevince.. Ruhunun tozlarını bir el silemez. ne meçhul kadın! Bilinmez.

Gökten göğe kavuşmak ister. yanık. s..92.. renksiz! Ateş renkli güzelden kalmamış bir iz! Bazı duramaz bir an bile yerinde. nr. bîkarardır. aptal dediler. Canlıdır. diyecekler de. ah. Güneşli çehresine sis. Sana dalgın ve hissiz.. Gözlerinde o çalak günlerin yadı.316 Güzelliği de ruhu gibi derbeder. 1928. yansa da cihan!. Dudakları ateşli. Bakarsınız rengi kıpkızıl bir ateş. Saçları siyah mı. Seni kim anlayacak.. c. dağınık.. Gözleri kor saçan bir çift siyah güneş. Şükûfe Nihal HAYAT. olgun dediler. Sana bazı genç bazı geçkin dediler. sararır sular. Bir nefesle kırılır bir dal dediler. uçan bir kuştur. Sana çapkın. Alakasız her şeye. sana şuh..4.. Hep dediler. hazan dolar.. Dediler. Sonra düşer kırılmış gibi kanadı. sarhoştur.” İşte sana çılgın bir çocuk dediler.. yok. 30 Ağustos....... Kalbi bir bir aşk ile dolgun dediler. kumral. İşte sana neşesiz.19 .. Sana hem güzel hem de çirkin dediler. Bin bir yere konar bir dal üzerinde. Hareketsiz bir ufka dalar bıkmadan. Çok geçmez o da geçer. soğuk dediler... o eş nerede?. sevdalı. Bakarsınız ki çirkin! Karanlık.

meşum günler böyle yakındı! Daha dün altın gibi parlayan güneşiyle Ebedî zannetmişti bu yazın neşesini… Daha dün. . süsleyen taze kızlar Bu vakitsiz hicrandan sararıp solacaktır. Kırları çiçekleyen. Peri örttü mavi tül örtüsünü başına. mavi göğe Çılgın bir sel ıslattı sırma örtülü yeri.317 “PERİ”NİN ÖLÜMÜ O sabah birden bire hazan inmişti köye. Demek o acı. güneşiyle böyle aldattı onu! Peri hatırlayarak güzel yazı. Dudağından geçti bir ah derinden derine. Bu acı onu sarstı ölüm acısı gibi. Bir hazan sadasıyla uyandı uykusundan. Ne ateş yüzlü bir ay ufkundan doğacaktır. ona bin bir yemin eden eşiyle Dinlemişti sahilde dalgaların sesini. Dedi: “Ne hazinmiş bu güzel mevsimin sonu!” Artık ne göklerinde parlayacak yıldızlar. Bırakmak lazım artık bu vefasız diyarı… Rengiyle. Mahmur. Daha uyanmamıştı rüyalarından “peri” Loş renkler dağılırken güneşli. ürkek gözlerle etrafına bakındı: Ayrılığın eliydi işte çamlara vuran. baharı. çırpındı kalbi. Gözlerine damlalar doldu. Seyretti etrafını hülyalı gözleriyle. Bir öksüz garipliği çöktü birden içine.

4. 2. On dakikalık bir yer geçerek sahil boyu. sahile indi. Bu beklenmez ayrılık. Görenler dediler ki: “Boştu bu yalı dün de!. Diyordu: “Hatırlarsa bir gün gelir de eğer. periyi arasın dalgalarda!” Şükûfe Nihal HAYAT. yorgun. 1928. 6 Eylül. “Söyleyiniz. nr. acıklı ses geldi rüzgarda. aradı bütün koyu. s. Sevgiliyi çağırdı. Birden bire içini sarstı derin bir isyan… Onu canavar gibi sürükledi enginler.. Onu bir tabut gibi bekliyordu sandalı.” Dudağını bükerek sildi gözyaşlarını.. Hıçkırdı ruhunun en acıklı kederiyle… Sonra bir hasta gibi. . c. Bembeyaz çehresiyle bir ölü gibi bindi.318 Dayanarak balkonun beyaz mermer taşına. Üstüne mezar gibi çöktü kocaman yalı!.. Kaybolurken. ah bu vakitsiz hazan! Çatınca nazlı nazlı o ince kaşlarını. 93.. Durdu yeşil gölgeli bir yalının önünde.

Ömrünüz taş olsa da gide gide yorulur.4. çığlık gibi hürsünüz. Onun taşı erimiş senin kafatasında. c. Kurulup üzerine bir tahtaravan gibi Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın. İkinizin de ne eş ne arkadaşınız var. 93. . Bahtın kaldırımlara düştüğü günden beri Kaynamış ruhlarınız bir derdin potasında Senin gölgeni içmiş onun gözbebekleri. Ne senin anladığın kadar kaldırımları… Necip Fazıl HAYAT.319 KALDIRIMLAR III Başını bir emele satan kahraman gibi Etinle. Dünyada sakınacak bir kuru başınız var Onu da ne tarafa olsa götürürsünüz. 6 Eylül. 1928. Bir gün ölüme çıkar bu yolun kıvrımları….. Sükût gibi kimsesiz.18. Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur. nr. s. kemiğinle sokakların malısın.

94. nr. uzanır halka halka. 1928. Şimdi çorak gönülde ne gül biter. kolları salıncağım! Engin bir su gibisin gözlerimde bugün sen: Bağrım . Rısfı Hamit HAYAT. Kalem ki senden ayrı yaşamaz bir dakika: Sen gidersen yerini dolduracak bıçağım….4. Seni nasıl sarayım telgraf tellerinden Ey dün saçı yelpazem. Ömrüne bir yaş ekler her baharın güneşi.6 . 13 Eylül. derdin ikiz kardeşi. s. gittin de yer yer çatladı hasretinden. Dudağından alnıma akseden bu ateşi Ak saçımın külüyle sarıp saklayacağım… Uzaklaşsan da benden kalem yakınır aşka: Bir ateş zincir olur. Şimdi suyu çekilmiş bir denizdir kucağım… Aşkım deli bir çocuk. Ateşinden bir damla saklayan bir ocağım. ne diken. c.320 ALEVDEN MISRALAR Geçtin bir yangın gibi gönlümün üzerinden.

nr. c. Sonra bir düdük öter.321 İSTASYON -Sanatına inandığım yegâne şair Faruk Nafiz’eBurda gelir insana Boş günlerin usancı Çalar birden kampana Ölüm çanından acı. 94. 13 Eylül.4. s. Necip Fazıl HAYAT.8 . Kesik çığlıklarla der: Burdan bildik gidenler Yarın döner yabancı…. 1928.

s.322 DUMANDAN HALKALAR Istıraplar ruhumda yine kurumuş bir pusu.4. dalgalara!. Hüzün taşan bir gönül geliyor Ankara’dan Boşaltacak yasını engine. 1928. 13 Eylül.. bir tatlı yaz uykusu…. nr. Canlanıyor yeniden gençliğimin gururu. 94. Bakarak ben şu savrulan dumandan halkalara! Eğiliriz ey dağlar. Günlerdir arıyorum.13 . çekiliniz aradan. c.. Şimdi raylar uzandı kızaran ufka doğru. Ziyaettin Fahri Ankara 13 Eylül 1928 HAYAT.

Çok sevdiğin yuvana ebedî matem ördün. yaktın Ayrılığın cehennem gösteren aleviyle… O dağlar gelsin dile. Baba! Söyle bu anda boş mudur senin yanın? Feryadımı ne duyan nede bir dinleyen var. Bir çöl olan gönlümü aldın. 95. yine boşluğa vardı. boynu bükük bıraktın. götürdün. 20 Eylül. Babasını kaybeden zavallı yetim diye! Varlığım üzerine açılmış bir kanattın! Tam bir hafta beni yatakta bekleyip yattın.323 BABAMA Beni yetim bıraktın. yanıyorum. ovalar gelsin dile Benim feryatlarımı haykırsın biteviye. Baba! Sensiz yatıyorum. Baba! Eğer seversen beni kefenine sar! Baharını ömrümün kışından tanıyorum.4. Yavrunu son deminde bir defa gördün.4 . Bu ses dönüp dolaştı. s. nr. yanıyorum! Rıfat Necdet HAYAT. c. 1928. Göğsünün boşluğundan yükselen bir ses vardı. Şimdi baykuşuyum ben o yıkılmış yuvanın.

Gölgemi ellerine buruşturur bir arsa. yarı açık kalan panjurların muttasıl Işık dolu tırtıllar gezer kafeslerini… Bir ocağa atılan kağıt nasıl yanarsa. Bir şey görmek isterim…Neyi. Bende biten kalbimi bir kuytuya saklarım. HAYAT.. 95. 20 Eylül.324 YALNIZLIK Bir ses duymak isterim… Kimden. Doya doya seyredin yalnızlığı bir camdan Ey kolunda bir erkek yatıran sevgililer!. 1928.. nasıl ve nerden? Üstüne mavi zambak işlenmiş perdelerden Hırsız gibi dinlerin piyano seslerini.4. c. İçime saçaklardan damladıkça bir büyü. Rüyam. Korkmayın böyle yürür en zararsız deliler. ey bu sıra evlerin sahipleri! Gölgem. İçer damlalarımdan oluklar son yudumu. Dinleyin. s. Bekle! diyorlar bana bütün kapılar: Bekle! Perdelerden duvara düşen gölgeme bakın. Bir çift ayak izini sürüklerken arkamdan. Adımlarım. Hoşgörün yatağınıza gelen bu gürültüyü.4 Sabri Esat . bir kukladır ki koparılmış ipleri. nerden ve nasıl? Bu. kirpiklerime bir parça duruldu mu. kurulu eski bir zemberekle. Başınızı kuş tüyü yastıklara bırakın.. nr. Bir sicim gibi uzar yollarda parmaklarım.

Nasıl siyah rüzgara yaşımı sildiğimi… Görür görmez kapında yere devrildiğimi Ürperdi bir tekinsiz kedi gibi sokaklar. muzlim şeklini bana çizmese perde. 96. nasıl yollarda tutunabildiğimi.3 .325 ONU BİR GÜN GÖRMESEM Yüzüme sert çizgiler çekti senin adını. s. Sesin bir sırça gibi kırılmazsa içerde. c. nr. nede bu gece dudaklar! Sorma. Senin ağzından çıkan bir cümlenin tadını Ne bugün içki verir. 27 Eylül. Gece. Beni bugün serilmiş görenler orta yerde Yarın da bir çukurun dibinde bulacaklar… Faruk Nafiz HAYAT.4. Hasret saatlerine saydı saçıma aklar. 1928.

nr. Biz sahile dalgın bakıyorduk. 27 Eylül. Çökmüştü o durgun suya morluk. İlk buseni aldım dudağından! Artık benim oldun…Benim oldun! Halit Fahri HAYAT.4. s. 1928. c. 96.6 . Engin gibi tâ ağrıma doldun Durgun suyun ürperdiği bir an. Baktım gülüyor gül gibi ağzın: Bin râyiha esmiş üzerinden.326 BİR LAHZA Bir kumsalın akşam saatiydi. Vaktâki elem göğsüne değdi: Sandım beni titretti derinden Bin rişesi bir tatlı temâsın.

Dolaştım gönüllerin deştinde deryâsında Buldum nihâyet bir gün hüznümün yoldaşını Suyu çoktan kurumuş bir pınarın yasında Abdullah Cevdet HAYAT. nr.8 . s. 1928.4. c. 96. 27 Eylül.327 PINARIN KEDERİ Gözleri yağmur dolu koşan bir bulut gibi.

Süzüyor ufukta bir kızıl yeri İçi karanlıkla dolu gözleri. 1928. silinen bir hatıradır Bu ıssız bahçenin uzaklarında… Necip Fazıl HAYAT.13 . 96. s. Altında akşamın ince kederi Sessizliğin sırrı dudaklarında.328 HEYKEL Yollar bir gözyaşı olup da kaymış Bu eski heykelin yanaklarında.4. 27 Eylül. nr. c. Artık o. Yapraktan saçını yerlere yaymış Sonbahar ağlıyor ayaklarında. Yanan bir kağıtta nasıl bir satır Kaybolursa akşam onu karaltır.

97 .. “Fazilet. İnanan gözlerle gözlerime bak.. zulmeti. Bir musiki gibi sesinin derin Ahengini anlatsın bana “yarın”ı: “Yarın! Büyük yarın! Beklenen yarın!.329 SON DİLEK Bas beni bağrına “Yavrucuğum!” diye. 4 Ekim. nr. 1928. Güneşten bir parça gibi gözlerin Gönlüme akıtsın ışıklarını. Gözyaşlarından ver bana hediye. Şefkatli elinle sil gözyaşımı.. zulmü yenecek… “Yarın… Daha neler olacak bilsen: “İnsanlar………” Devam et………. “Ağrısı dinecek ıstırâpların. “Yurdun her köşesi çiçeklenecek..” diyerek okşa başımı.” derken öleyim! Halide Nusret HAYAT. c. Söyle!..... Göğsünde “Kardaşım!...Bu masalları O kadar gönülden severim ki ben! İnanmak. s. “Kardaşım!.4 .4. değil mi.. ömrün baharı?. Ben de kanıp bir an güleyim… Kendimi murada ermiş sayarak.

. Koynunuza sokulmuş hasta yavru köpekler. ne faydası var!. Her hayvan yavrusunu. her konağın! Karanlığın ürkütür rüzgar. Soğuk vücudunuzdan bir şifa dileniyor. Alır.97 .. Sokaklarda yatıyor. İçimden hıçkırarak.. Küçücük kalbinizde açılmış bin yara var!. 1928. düştüm bin bir ye’se. kaldırımda ölüyor. Sizi taşta bırakan ellerim taş kesilse!.. Göğsünüzde veremli bir öksürük hırıldar. Tâliiniz bir değil bin şekilde kırılmış!. kara taşlar bağrına basar! Parça parça gömlekler üstünüzden sıyrılmış... bir ocak. Değilsiniz sanki siz çocuğu bu toprağın! Sürünen yavrusuna kördür şefkatin kalbi! Düşmana kapanan bir kale kapısı gibi. dedim.. s. Şükûfe Nihal HAYAT.4 . c. şefkatli kucağına. tipi. yatağınız! Ne bir anne koynu var sizleri ısıtacak. Süs gibi kalacaksa bu duyduğum hicranlar.. 4 Ekim. bastırır sıcak.4. Ne başınıza siper bir dam altı. kar. Gözü kapalı size her evin. Ne bir teselli eden var ne dert ortağınız!. nr.330 VATANIN ÖZ ÇOCUĞU Kaldırım taşlarıdır yurdunuz.. bora. Sizi de serbest. çocuğunu her ana.. Vatanın öz çocuğu köpeklerle beraber… Gözyaşlarım sel olsa.

artık bir şey dinleme! Çağır bütün muztarip ruhları cehenneme. İncecik köpüklerle. 4 Teşrin-i evvel. kaya. Nihâyet kala kala dünyada bir kişi kal! Necip Fazıl HAYAT.5 .331 DENİZ Hangi hissin parmağı dokundu da derine. dünyada sert olan ne varsa vur! Sal her taraftan.4 nr. Hangi öfkeyle yüzün böyle karıştı bir bir. dumandan köpüklerle. 97. Birden bire cehennem kaynadı sularında. Sana yan mı baktılar. Vur başına. Örtüldü baştan başa tenin bir beyaz terle. insan. Hangi kâbus bastı ki seni uykularında. kim çıkarsa vur. c. dağdan. bir söz mü söylediler. Hangi dert kaldı söyle. Hangi ölüm şarkısı bu dilinden düşmeyen. Karşına sahil. pencereden sal. 1928. Bir şey dinleme artık. Düştü bir gizli ateş salkımı içerine. s. gökten. bağrına üşüşmeyen.

Hâlâ hurafeler yaşatır her çürük kafes Hâlâ beşik gıcırtısı. 97. uyan yeter. Yaksın bütün ufukları artık belaların. hâlâ o tozlu ses… Yükselmeyen tazarruun ey şark. Dönsün zeminlerinde de isyana secdeler. Her zulmü.4. 1928. Ali Canip HAYAT. Ey şark. s. kahrı boğmaya bir parça kan yeter. “Hayya alelfelah”ını gökler işitmiyor… Sönsün semalarında sükûn işleyen seher. uyan yeter… Yeter ey şark. Hâlâ saçaklarında güler baykuş evlerin. bitmiyor.332 ŞARKIN UFUKLARI Daldım gözünde vehm uyuyan susmuş ufkuna.19 . c. nr. Hâlâ minarelerde “tevekkül” diyen bir ah. Ey şark kanmadın mı asırlarca uykuna? Hâlâ huşua kubbeler en hisli bir penah. Hâlâ köpek eninleri serper sokakta kin. Diz çökmesin sağır göğe öksüz duaların. 4 Teşrin-i evvel.

s.4. Zerre zerre içime. nr. Vahşileştikçe kırlar. Betim benzim soluyor… Uluyor ölüm sesi Geliyor sinsi sinsi!. Bir canavar pençesi. 11 Teşrin-i evvel. ne bahar. c. düşünme. deme. Çamlıkta fırtına var.4 .333 ÜZÜNTÜ Dalma. Ne yaz kaldı. Bak kalbimi yoluyor… Şükûfe Nihal HAYAT. Hazan zehri doluyor. 1928.. 98. Bırak beni kendime!.

geceye dermanlar götür. zalime acı. c.8 . Yer bulsun gönlünde hem yoksul hem bay Gündüze. s. 1928. nr. Dr. bir elinde ay. Abdullah Cevdet HAYAT. Bir elinde güneş. 11 Teşrin-i evvel.4. 98.334 ŞAİRİN VASİYETNAMESİ Mazluma hürmet et.

98. anlayamadım… Ölmezse bir gün elbet gelir sılaya giden: Yedi yılın üstüne kubbe döndüm yeniden. Açıldı kollarımda o gülden oyma beden: Yedi düğüm saçına baktım yazılı âdem… Rıfkı Mahir HAYAT.19 . nr. s. c. 11 Teşrin-i evvel.4. 1928. sordum.335 SAÇINDA DÜĞÜMLER Ayrılırken nazlımın yüzünü gördüğümde Gözüm takıldı kaldı saçındaki düğümde… Ondan başka anlayan yokken beni köyümde Saçının büklümünü.

Tek ruhumun melâli değildi gördüğüm. bütün ömrümce yazdım . seyrettiniz sıra heykeller gibi. Nasıl yalnız ahımla kımıldardı yerinden Bin bir acın sesinden güç ürperen tüyünüz? Rüzgâr uğultusunu andırdı bir gün sesim.336 YAZIMI OKUYANLARA Bir geniş bahçe gibi size açıktı derdim. Derdime dert ekledim ellerin kederinden. Gönlüm ne ondan keder. Gönlüme her sıçrayan kıvılcımdan nefesim Bir yangın ateşlemem için tükendi durdu… Geçsin diye lâhzalı bu sıtma kalbinizden Bütün ömrümce yazdım. Yalçın kayalıklara sert dalgalar savurdum. Bir kanat çırpıntısı duymak için başımda Gökte melekleri mi taşlamadım kuş diye. aşmadık yar mı kaldı! Zengin cenazesiyle birdi fakir düğünü. ne bundan neş’e aldı. Tatmak için hasretin zehrini gözyaşımda Yardan mı ayrılmadım beni unutmuş diye… Size anlatmak için gözümün gördüğünü Uğramadık diyar mı. Durdunuz. Kireçli bir tarlayı sabanla beller gibi… Duyduğum en büyük dert yurdumda gurbet yası Gördüğüm en güzel yüz karşımda ağlayandı Her mısraın sonunda kalbimin bir parçası Bir mızrağın ucundan sızan bir damla kandı. Ruhunuzun çölünde bütün bir ömrü verdim.

Ben derdime yanarken. Siz bu kızıl oyunu seyrederken anladım. 1928. Faruk Nafiz HAYAT. s. reyiniz. niçin boyun kırdınız? Aşkı içten duymayan sözlerimden ne anlar? Boştur artık hükmünüz. 99.4.. 18 Teşrin-i evvel. ey beni okuyanlar.337 Uğrunuzda can veren bir esir gibi sizden Bir alkış almak için neler bağışlamazdım! Pençeledim göğsümü. nr.2 .. Beni ister beğenin. ister beğenmeyiniz!. Niçin dudak büktünüz. yüzümü tırmıkladım Bir parça kan görünce sevinçle haykırdınız. her şeyiniz. c.

338 “ÖLÜM”E HİTAP Geleceksin. bir duvar deliğinde Kımıldaman duran akrep gibi sinen gölgenin Rengini alarak kararıyorlar. Saçlarımın rengini silen avuçların Gözlerimin alevini de kaptı. ne ötekinin uzun Kılıcına yaslanarak hem sutût hem de istihzâ Ve kin içinde. Seni iki meşhûr kahraman gibi ayakta karşılamak İsterdim. Seni daima karşısında Gören bu gözler. Daha şimdiden göğsümde parmağın kımıldar Niyetini duyuyorum. Seni herkesten çok beğendim. Ve seni sevmek. Ne mel’ûn ve sâkin ve kendine hâkim Ve sabırlı çalışıyorsun. İçime girecek hava senin mermer yüzüne çarparak Geriye esecek. Yalnız sana İnanıyorum. oyuklarına. biliyorum. ne birinin çelik zırhına sarılarak tüyler Ürpertici bir sutût içinde . Sen yaşamaktan daha az ve hem sen Ve evvelinden bulunduğun. Buz elin ayağıma ve burnuma değecek. Damarlarımın ince yollarına Dikilerek bir üfürüşünle kanımı donduracaksın. İkisinin de sana karşı kırpılmadan bakan cesur Gözlerini ve sen yaklaşırken bile çarpıntılarının Sesi artmayan cesur kalplerini taşımak isterdim. sonunda bulunacağın dünyasının Karanlığın içinde yüzen ve nihâyet dağılarak senin . Bir ipin Ucundaki taş gibi yüreğimi aşağı çekeceksin.

En büyük İştiyâkım. çünkü sana alışıyorum. inşirâh Doluyor. 18 Teşrin-i evvel. nr. karyolamın topuzuna avucunu koyduğun Gün en korkunç dostumu sükûnla karşılayabilmektir: Senin sükûnunu biraz taklit edebilmek Ve bir an sana benzeyebilmek için.339 Zerrelerinde kendini kaybetmeye mahkûm renkli bir parçadır.4. Seni düşündükçe içime korku. 1928. c. s. Beylerbeyi: Peyami Safa HAYAT.4 . 99.

c.340 KARDAŞIMIN HEDİYESİ Bir türlü manasını anlamamıştım o gün: Gözlerinin içine bakarak.4. 18 Teşrin-i evvel. soldu günüm güneşim! Anladım onu bana vermiş güzel kardaşım. üzgün üzgün… O kehruba tespihi neye ettin hediye? Odamda yapyalnızım. nr. 99.8 .. 1928. Şükûfe Nihal HAYAT. s.. Bensiz kalacağı gün “Ya sabır!” çeksin diye!.

Farkı yok hiddetimin sana. kalbimin bir el boğar sesini. s.14 .4. Sen döndün… Kalbim hala kıpkızıl Üstüne hasretinle işlediğim nakıştan… Bağlı bir kaplan gibi parçalar kafesini.341 SEN Aramıza dağları çekti diye geçen yıl İçim bir yılan kadar ürküyor şimdi kıştan. c. bir yalvarıştan… Önlerine serilmiş bir meydan gibi hayat.99. Dün şairin bilmezdi böyle inlemesini… Şimdi kızsam. Aylar geçti. 18 Teşrin-i evvel. nr. 1928. Kalbimiz dolu dizgin koyverilmiş iki at… İçindeki ateşten böyle aldıkça sürat Bil ki kesilmeyecek dizlerim bu yarıştan! Yaşar Nabi HAYAT.

Çift çift âşık kumrular dolaşırlar damları… Sofalarda yanınca altın renkli ışıklar. ey babamın evi. Aşina gönüllere korku gibi giren ev… Gelip geçmiş günlerden kalan şanlı haliyle. ey eski hayaliyle. Acaba neler geçmiş gururlu başlarından… Yaşlı ağaçlar gibi çevrilen kollarıyla. Uykusuz güvercinler artık sabahı bekler… Ah ey babamın evi.342 BABAMIN EVİ Ah. servilere bakar. Büyük timsaller gibi devrana baş veren ev… Derin derin duyulur bazen ağır bir koku. hıçkırıklar. Meltemlerle eğilip gölgelerken camları… Eşlerine yaklaşıp kanatlarını sallar. İçinde hiç sönmeyen gizli ateşler yakar… Gün doğarken uyanan gümüş yapraklı dallar. Cetlerimin gününden kalbe gelir bir korku. Temellerin küflenmiş. Avlusunda kişneyen zincirli atlarıyla. Karşı kızıl dağlara. Gecenin boşluğunda taşınır kelebekler… Saçaklardan dökülür neşeler. Seslerini dinlerim gurbet akşamlarında… Mihrapları yıkılan mabede dönmüş sonun Ararım hayalimle kuşları damlarında… Alnım nasıl yazılmış? Gözleri âma kader! . ey şanlı yurdu onun. nemlenmiş taşlarından.

nr. 1928. c. Süzülmüş damla damla zehri içimde kalmış? Salih Zeki HAYAT.99.17 .4. s. 18 Teşrin-i evvel.343 Bu bitmeyen şarabı hangi menbadan almış? Gurbet akşamlarından kalplere akan keder.

1928. Görmedi ardında hayaletimi Bu gönül veremi. bir köz boşaldı. Aranma bu yası kim verdi diye Bir kadın ayrıldı. nr.344 BİR KADIN AYRILDI O gitmiş diyerek ağardı saçlar. Sanma yaz geçti de kış erdi diye Sonbahar getirdi bu derdi diye. 25 Teşrin-i evvel. O gitmiş diyerek günler kısaldı. Faruk Nafiz HAYAT.100.4. s. c. Rüzgarın kolları yanında kaldı. Sormadı bir kere sefaletimi. 4 . bu yar yetimi Kuş uçmaz yollara diz üstü daldı. Sapsarı kesildi bütün yamaçlar.

25 Teşrin-i evvel.4. Artık Allah’tan ne dilersen dile! Toplayıp kaçarken tarağı. Ama burda daha çok beklermişim Orası olmasın umurunda bile. Necip Fazıl HAYAT. Başını sararken o nuranî iz.4 . nr.100. c. 1928. Bana ihsan ettin son kalan yası. Meğer muradıma ben de ermişim Yok bu dört duvarın dışında işin. Karşımda açtığın sabır levhası Önümde yem gibi serptiğin çile. s. tası.345 ÇİLE Kardeş! İşte sen de oldun bir aziz Geldin sonbaharda kuş gibi dile.

. Ey Türk. 1920 Ali Canip HAYAT. Tarihleri yaratan bir milletiz biz. Gene geliyor işte salib ordusu.346 İNTİKAM ŞİİRİ -Mütareke yıllarındaBritanya zenginsin hazinen dolu.4. Elinden alınacak kuru taç değil. Gene geliyor işte salib ordusu. 25 Teşrin-i evvel. Bizi iyi bilirler Hint’te ve Çin’de.100.. Apeninlerde… Esir yaşadığımız bir lahza nerde? Boyunduruk takmayız..18 . Dünyaları bürüyor bak kan kokusu… İngiliz. hayvan değiliz. kalın zincirler… Namusa kalmayacak en küçük bir yer. 1928. Boynuna da zincirler. Göğsüne takılacak sade haç değil. Ve milyonca mazlumun bir ahı var… Biz efendi yaşadık bin tarih içinde. nr. Karşında pek kimsesiz bir Anadolu. Dünyaları bürüyor bak kan kokusu. namus uğruna haydi ileri!. seni onun azmi yenecek. Bu dünyayı kurtaran Türk’tür denecek!. Hiç kimsesi yok amma bir Allah’ı var. Hatta Viyanalarda. s. c. Gözyaşları boğacak bu sürüleri..

. Beklerken ufuktan genç yavuklunu Arama kızını...3 . Sormadın daha ilk adımda niye. 1928. nr. c. Faruk Nafiz HAYAT. Yüzünden yer edip akan yaşını Bir damla çiğ gibi bırak çimende..347 HAYDİ BE SEN DE! Beyaz bir güvercin gibi başını Günahsız kalbine yasla bahçende. sorma oğlunu: Bir kadın kaybetti burada yolunu Cennete yol buldu bini geçende. Bu yol cehenneme gider mi diye? Hızını güneşten alan sevgiye Ateşten tasa mı olur be sen de!.4. 1 Teşrin-i sani.101. s.

5 . Kupkuru bir kafada Apaçık giden gözler. 1 Teşrin-i sani. yalnız Kalır maziden gözler.4. nr. c. Necip Fazıl HAYAT.101. 1928. s.348 GÖZLER Bir şey kalmaz. Ağlar içinden gözler. Renginde hatıramız. Birer yıldız olur da Kırpışırlar havada.

sükunum. biterdim.. 8 Teşrin-i sani. Eğmedim bir acize başımı bir gün. Nasıl sürüklerdim bu renksiz ömrümü? Seni bir zırh gibi ben ruhuma gerdim.. her şeyimsin sen! Şükûfe Nihal HAYAT. sıcak nefesin ruhuma değsin. nr..102. Ağlamasan arada söner.349 YİNE SANATA Payansız bir çöldeyim yok istinadım.. sen varsın diye!.. Seni hatırlayarak. Ölürken de kırılmaz. Sen varsın diye! Yıllarca harap oldum. Mabedimde yanan tek mukaddes şeysin: Etrafımda buzlu bir hava eserken Temiz. s. yaşadım üzgün.4. Ciğerlerime dolan hava değil.. Saadetim. Sensin ezen hissime çöken ölümü. kum. 1928. c.5 . Kırılmadım hayata. ölmez inadım: Bu ıssız hayatımda sesindir ruhum.

hayretle iner. 1928.102.16 . s. Dr. nr.4. Dokunma arşa düşmüş ruhuma. mecruh bir kuştur. Dil. 8 Teşrin-i sani. c. O şivenler ki şimdi sine-i ûdumda susmuştur. Abdullah Cevdet HAYAT.350 YÜKSEĞE DÜŞMEK Sudum kainatı raze yüksek bir sükut oldu. nutka gelmez destanlardır.

Portakal... Uzakta uyumuş iki üç saz dam. nar ağaçları. Ruhun bir hayale dalsın ırmakta...351 AY IŞIĞINDA Bizim için battı güneş bu akşam. Sağımız. nar ağaçları!. Elmaslar damlatan ince kürekler Bir gölge halini alsın ırmakta. Akıp gittiğimiz yer belli değil Çarpan kalbimizde bir başka duygu. solumuz bütün yemyeşil. sandalı akıntıya ver. nr. 15 Teşrin-i sani.. Irmakta solgun ay.4.1928. Yolumuz denize karışan bir su!. Söğütler. Bizim için doğdu bu yeşil gündüz. c.103. Yolumuz. denize karışan bir su. Bitkin kollar gibi kalsın ırmakta!.. Parlıyor suların kırışığında Binlerce senelik kale taşları. Portakal... Ömer Bedrettin HAYAT. Güzelim.2 .. üçümüz! Bizim için doğdu bu yeşil gündüz! Uzanmış sahile ay ışığında Söğütler. sen.. s.. ben..

soğuk yerden o çoktan kurtulurdu. nr. inildiyor ölmeden aç kalanlar. 1928. Bin kere dudakları çocuklarına değdi. uzun uzun ölümü çalan çanlar: Hançerin kabzasından akarken kızıl kanlar Kaç kere çocuklara. Fırtına yüzlerinde inledi derin derin. Dinleyin.352 SEFİLLER Bir duvarın dibinde bu siyah gölgelerin Çıplak derilerine soğuğu vurmuş yerin. Kim koymuş merhameti mukaddes ayetine Böyle mi bakacaktı o nebi ümmetine. 15 Teşrin-i sani. c.7 . bir de kendine vurdu! Ali Rauf HAYAT. Her kaldırım taşının izi olan etine. Bu uzun gözyaşları bu ah edişler neydi? Namusunu bir gece beş paraya vereydi Bu nemli. s.4.103. Tıkansın. Çürümüş gözlerinden yaşlar akıttı durdu. Yırtık göğüslerinde on canavar kudurdu.

nc4. Vasfi Mahir HAYAT. O kuş ki çıkmak için yandığı halde arşa. 15 Teşrin-i sani. Bir gün yetişsen diye güneşlerin dengine Leke bilmez alnını boyadı kan rengine. Allah’ım! Ne olurdu bu şan benim olaydı.353 Şairin Miracı TÜRK’ÜN KİTABINDAN Bu akşam ufku engin bir kanat gölgeliyor: Bir kızıl kuş gökte bir mabede yükseliyor: Nerde peygamber diye yanan şair geliyor: Saçlarını melekler bütün yoluna yaydı. Kanadını açtıran bu muazzam savaşa Bizden yüksekliğine gönül verdiği ayda. Niyaz: Senden bazı gönüller bin bir saadet ister. geçen yılları saydı. nr.103. Yerde hicranla vurdu başını taştan taşa. 1928... Bir şarkı yapmak için şu simsiyah engine Doğan günü bekledi. Benim bir emelim var..8 . s. bana yalnız onu ver: Layemuttur gaziye destan yazabilenler. Alnından düşmesin tek zaferin altın tacı. Ona haktır yaptıran bu korkulu miracı! Hakkın peygamberine göğe çıkmak kolaydı. Şimdi mağrur gönlüne yabancıdır her acı..

354 NİCE GÜN GÖRDÜM! Akmayan yaşlarla ısınmış yüzün. Bir lahza sezmedin üzüldüğümü. nr. c. Akmayan su gibi durgunsun candan. Gözünde bir küçük noktadır hüzün. 15 Teşrin-i sani. İri bir dal kadar yorgunsun candan. s. bugün seni pek ölgün gördüm.16 . Düşecek gibisin. 1928. Aldandın görünce sen güldüğümü. Seni vatanında bir sürgün gördüm. Yavrum.4. Neşeni ne bugün ne de dün gördüm. Dilimin çözülse bu kör düğümü Söylerdim dünyada nice gün gördüm Necip Fazıl HAYAT. vurgunsun candan.103.

“Nazara geldi” diyor kim gördüyse bu hali.... olsun bana teselli. nr. tespihler..16 .. Fuzûlîler. Yazıhaneni açık bırak. Köşeden bir ses gelsin bir şiir okunur gibi. Deste deste şiirler. Sedefli iskemleler. s. “Dağılacağız” desin bir ses yutkunur gibi. Dört köşesinde vardır dört şairin hayali. Şükûfe Nihal HAYAT. kapatma sakın. 15 Teşrin-i sani. 1928. Kaşlarımızı çatıp uzaklara dalalım Ayrılık lakırdısı bize dokunur gibi. ağızlıklar. Garip kalan ruhuma bir alev salsın yine.4.. Nedimler. Bozma sakın odanı. Olduğu yerde kalsın yerdeki atlas minder. c. Loş köşesinde Nihal hülyaya dalsın yine. divanlar kalsın yine. Önünde hayalimiz görünsün birer birer.355 BOZMA ODANI! Bozma küçük odanı. Erişilmez yollara dağıldınız. gittiniz.103.

103. bitti mi bugün onlar? Niçin öten düdükle sarsıldı istasyonlar? Son defa giden tren bir yazı götürdü mü? İffet Halim HAYAT. c.. çeyrek var. Bütün bir yaz izimiz bu yollara geçmişti.17 ... On var.. 1928.356 TREN GÖTÜRDÜ Saat. O günler ne günlerdi.. Derken yirmiyi saydı Bir şahap izi gibi tren raylarda kaydı. trenle koşmuştuk. Bu yollarda kaç gün biz. bu yollarda kaynak gibi coşmuştuk. nr. Biz yine derdimizle bu yollara uzandık..4.. s. 15 Teşrin-i sani. Kaç aydır..

. HAYAT.. bir geri. Sallanıp duruyorlar bir iler.7 Halit Fahri . bunlar daima açıktan yol alıyor. nr.. Nihayet bir tunç gibi gecenin çöktüğü an.. * İlâh eder insanı hayatta bir saniye. * Bir mavna ağır ağır ilerliyor batıya... Denizi kaplar gibi büyüyor gölgeler.104 . Ne korkunç bu ayakta kürek çeken tayfalar Kollarında adeta bir ilâh kudreti var.. * Hayat aynı hayat mı asırlar geçse bile? Gürbüz hamlacılar da düşecek mi sahile? Hayır.357 HAMLACILAR Bu akşam ilâhlardan bir iz göreyim diye Nazarlarım engine uzandı bir saniye. * Esatirî asırlar sanki doğmuş yeniden Deniz perilerinin sesine doğru giden Kalyonlar da böyle mi geçiyormuş denizi? Fakat sonra bırakıp çizdikleri bu izi Sahildeki seslere doğru atılmış onlar. Her hamlede vücutlar yükselip alçalıyor. 1928. c. 22 Teşrin-i sani.. Yaklaşıyor devlerin göğsüne doğru ufuk.4.. Yıldızlar ürpererek bakıyorlar yukardan Denizin ilâhları yoksa bunlar mı diye. Kılıç gibi denizin bağrına gömülerek Bir inip bir kalkıyor koskocaman bir kürek! * Ve şimdi sayıklarken sularda bir durgunluk. s.. Kayalara çarparak parçalanmış kalyonlar. Hamlacılar benziyor canlı bir karaltıya.

Havuz.... Kuşlar tüner evlerin sivri çatılarına Tabut kırıntıları halinde ölü dallar. Havada görünmeyen sessiz bir çanı sallar.4.. Göğüslerinde kızıl bir akşamın salibi Kapıları dinleyen dilsiz bekçiler gibi Borgonya düklerinin hayalleri dolaşır. c. Büyük katedralde mırıldanır Augelos. Sabri Esat HAYAT..... Meydanlarında diniyor şehrin takları Miğferli bir cengâver tavrıyla sokakları. 22 Teşrin-i sani.104 . Akşam böyle inince şehrin cesedine sus. nr.15 ... yükselir parkın kasımpatlarına.... s. 1928.358 DİJON Akşam.. Dar yollarda bir kadın hasta bir çocuk taşır.

Artık ne eylesem hep gam yesem mi Bu ömrü böylece sürüklesem mi.4. nr. 1928. c. Necip Fazıl HAYAT.359 BİR HİKÂYE Bir hayal arayıp gözüm dalardı Şu bulanık sular durulmasaydı Kim ümit kuşunu yola salardı Dağlar sıra sıra kurulmasaydı. Bu da bir hikâye öbürü gibi Bunun da o gençle şu kız sahibi Fakat bu çok içli bunun sebebi Ne olurdu benden sorulmasaydı. Şu kıza gelirdi o genç desem mi Gurbet ellerinde vurulmasaydı. 22 Teşrin-i sani.104 . s.15 .

c. 1928. Hey ne dağsın ki dalgam zirvene yaklaşmadı! Bin geçit aştı gönlüm. Yaydan kopan ok gibi kanat açtım derine. Geçtiğim dağlar bugün bana ağlar yolumda! Faruk Nafiz HAYAT. Delmek için nefesim yetti külünk yerine: Birer küme buluttu sıra dağlar yolumda. Akdeniz’in dalgası gönlüm kadar taşmadı.360 FERHAT Taş kesilsem duramam. dere çağlar yolumda. nr.3 .. dağların ötesinde Kanı kalbimde çarpan bir kadın gel desin de! Ben batıya koşarken. Kapanmak istiyorum bu hızla dizlerine. 29 Teşrin-i sani. Rüzgâr göğüs geçirir.105 . kulaklarım sesinde. s.5.. bir kalbini aşmadı.

Ziyaettin Fahri HAYAT. nasıl. Basımda düşünceler Bir karınca yığını. Alnımın.8 . yer yer Bir yokla yandığını. Bırak gözün yaşarsın.. s. Her biten gün sonunda. Sevgili! elini ver. nr. Bekleyen var yolunda: Aşk hıçkırığını. 1928..105 . Kalbimin kırığını. c. Ki bir teselli sarsın. 29 Teşrin-i sani.5.361 ÜZÜNTÜ Gerilirken geceler.

Öyle günüm olur ki ruhum çıkar derime: Göğsüme bir sararmış yaprak deyse ağlarım. Kül olmuş gül tütsünü vardır ancak bağımda!. s. Sürünür geçer sabah kapasam gözlerimi. deniz gibi renge boyar derimi.362 BEN Işıklar. Batan güneş göğsüme yaslanmaya yaklaşır En gür ihtirasımı çıplak ayda tadarım. Öyle bir bülbülüm ki: aşkımın ateşinden . Tüyden bir mızrap olmaz tel tel sinirlerime.. Gün olur. bardakta. sularda fenerin aksi varken Denizin göğsünü de ahım kanattı sanır!.. Çocuk kalbim. Bakışlarım en çirkin şeylerle oyalanır Gözlerim ufukların ötesine dalarken. yarım yarım!.105 . Behçet Kemal HAYAT. En ince bir çiçeği koklarım bir dudakta Ben şarabi görmedim sürahide. Gönüllerden içerim. 1928. Bütün hissim toplanır bazı on parmağımda Onlar da pergelleşir kıvrımların peşinden. 29 Teşrin-i sani.18 . Mevsimler kadın gibi kapımdan uzaklaşır.5. nr. kartallara kanat fırtınalarım. ne çare. c..

güldükçe.. s.. fakat mücrimi sen değilsin. nr.. Titriyorum azabın karanlık dehlizinde..106 . Yeryüzü kara diye geceler müttehim mi? Hepimiz bir kudretin elinde oyuncağız: Ne derse yapacağız.3 . sonra yok olacağız! Celal Sahir HAYAT. c. 6 Kanun-i evvel. Bir an içimde deli bir isyan uyanıyor. Başımda duman gibi saran ve boğan hüzün Ağlıyorum bu dilsiz zenci kızın dizinde.363 ZENCİ KIZI İLE BAŞ BAŞA Karşımda bir bulutlu gök gibi dargın yüzün. Sen değilsin bağlayan boynuma zincirimi! Mes'ul mü esen rüzgâr çiçekler soldu diye.5. 1928. Bir cinayet var. En küçük bir üzüntü rüyanı incitmesin. Sonra birden şuurun ışıkları yanıyor. Kıvır kıvır saçları beynimde büküldükçe. Mes'ul mü batan güneş gökte kan oldu diye. O bembeyaz dişleri parlayarak.

Bir yeşil çam altında Geldik dudak dudağa.. İpek dizine yattım. Ansızın uyandım..364 YANIK EFE Aldım da yatağından Kaçırdım seni dağa. Turunçlara el attım: Ermişler olgun çağa.. Güller saçan güneştin Çöle dönmüş kucağa. Soydukça körpeleştin.. Çırpınıp pembeleştin. Öpücüğünü tattım. Bülbüller şakımıştı Ta uzaktan uzağa. ah! Fundalıklar simsiyah Kim bilir nerde sabah Serpilmiş hangi bağa? Başımda yâr dizi yok! Sevdiğimin izi yok! Aşkın kedersizi yok! Yas inmiş dört bucağa ! Soluğum yavaşladı.. Bu ne tatlı sarıştı Canlarımız karıştı. Göğsümü gam taşladı ..

Sen şimdicek uyursun Yuvanda canlı nursun. Şimdi kurdum! Ne yerim var ne yurdum! İtin birini vurdum Asi oldum “konağa”! Bey babası zenginse! Çiftlikte efendinse Hakkı mı var her cinse Kötü gözle bakmağa? Oydu sana yan bakan. Ah işte ay yüceldi. Varsın efe vurulsun .. Tutuştu beynimde kan. Dallara ışık saldı: Gözüm takılı kaldı.. Konmak için leşime Çatmasaydı eşime İlişmezdim alçağa... Hesap verdi kaltaban O gün “koca bıçağa"! Herkes düştü peşime. Sırma telli bir ağa.365 Gözyaşlarım başladı Yana yana akmağa: Kuzuydum. Yarın düşüp tuzağa! .

5 . 1928 Enis Behiç HAYAT. c. Tam sevişme çağında. Girsin kara toprağa! Nazilli.366 Sevinsinler isterim Nazlı çiftlik beylerim! Gitsin ölüm haberim Zaptiyeden. 1928.Ödemiş. uşağa! Kimse demez : Ne yazık ! Rahat olur ortalık! Efelik dönsün artık Bir kararmış ocağa! Sen de güller takında Başka yâr sev yakında! Efe. s. nr.106 .5. “Mardan” dağında. 6 Kanun-i evve.

7 . nr. Zerrede Rabbını bulan kul gibi. Ayırmış içimden beni ikiye.106 . s. c.5.367 RUH -Rıdvan Nafiz’e – Şekilden kesildi ruhun nasibi.. senin yerine.. Yüzünde gözyaşı yer etmiş diye: Ateşin gönlüme bir kere girmiş. Nasıl titriyorsa. aşkı yaşarmış gözümde ara! İçlenme saçında aklar belirmiş. 6 Kanun-i evvel. Gel. Karıştı vücudum karanlıklara. 1928. Bir çile saçının üstünde ömrüm. Faruk Nafiz HAYAT. Dünyaya gözünü yumarsan yine Bir avuç toprakta seni görürüm.

Dualarım boş döndü bırakmadan hiç bir iz..368 SENDEN SONRA Burdan gittin gideli nasıl içlendik bilsen! Göklerin gözü yaşlı. en karanlık yerinde! Şükûfe Nihal HAYAT. Göklerin en esrarlı. nr. Sen de yap yalnız mısın o gurbet ellerinde Senin de ilâhına yetişmiyor mu sesin? Kaldır başını bari. tarumar oldu bütün bir âlem.5.16 . Gelsen de bir gün olsun göz yaşımızı silsen! Eczasıydık bir külün. 1928. Bir kubbesi yıkılmış mabette miyim. çanı.. kır. deniz. c. kırlar hazin.106 . ben hasta Sensiz geçecek günler için bütün köy yasta. s. gözlerimiz birleşsin. gök ve biz Sen ayrıldın. bilmem. 6 Kanun-i evvel.

Dinle bak.5. Denize varamaz menbaın sesi. nr. Nafile önünde haykırmasana.107 .5 . Yolcu hiçliğini söylüyorsan. Sesini örtecek bu dağın sesi.. c. 13 Kanun-i evvel. koca dağ dile gelmişte.. s.. 1928..369 DAĞ ve YOLCU Semanın yollan kapandı işte. Yaşar Nabi HAYAT.

Y ü z ü mermer kesilmiş. Ömre bedel bir yılın yaza benzer güzünde Ben varım zulmet gibi onu sarmış hüzünde. Azabımdır beliren saçının aklarında. eli şakaklarında: Ağır ağır batıya doğru akan dalgalar H a s r e t i n i gezdirir ruhun uzaklarında. kızıl bir ufka dalar.13 . Bütün yaz destelenmiş.370 HATIRA Bir gölge var yoldaki.107 .5. c. 1928. Faruk Nafiz HAYAT. Dolaşırken duyduğu sesimdir sanki yerden. 13 Kanun-i evvel. dağılmış neş'elerden San bir güldür kalan hasta yanaklarında. Derdimin izleridir çizgilenen yüzünde. s. Gözünde çiselenmiş bir gece var kederden. nr.

. Necip Fazıl HAYAT. Yüzün bir sebepsiz korkuyla uçuk. nr. Arkanda çepçevre.. O gün baş ucuma karalarla gel. kızıl bir ufuk.108 . 20 Kanun-i evvel..5. Kırık bir tekne ol dalgalarla gel. 1928. s. c. ne bir ah işit. düşerken dal gibi ümit. Ne bir hasret dinle. Elinden..3 .371 GEL!. Tepende simsiyah kargalarla gel. Bir yaprak ol esen rüzgârlarla git.

Sonra ölüler bile duyacak kahkahamı! Nasıl uyanılırsa kâbuslu bir uykudan. Hiç kimse uyanmasın. Döneceğim evime. asla bir sonbahar akşamı olmayacak. İstiyorum içeyim yudum. kuşlarla dolsun saçak. uyanmasın hiç kimse. İstemem. Bırakılan bir tasın Üstüne damla damla düşen sarmaşık gibi İstiyorum tozlarla sütun yaparken gündüz. Bir asma yaprağında titreyen ışık gibi Bu. Ne içimde bir acı. Sussunlar. İstiyorum izimi bozmamışsa yatağım. 1928.. 20 Kanun-i evvel. karla değil. c. Yeniden doğacağım bir hilal gibi yarım. Ve ben.108 . bir saniye burda ağlayacağım.6 Sabri Esat . benden olmayanlar. s. Bir ince duman gibi uçunca bu sancılar. İstiyorum ki dolsun yeniden damarlarım. Yalnız. görmek isterim işittiği bir sese “Oğlum!” diye uyanıp atılırken annemi! HAYAT. yudum bir sudan.5. bu bana yabancılar. Bu. hiç kimse uyanmasın. alnımla çizgi çizgi edeyim camı. ne dudağımda bir ah. kolunu uçuran kahraman gibi ferah Duyacağım yeniden alnımda o meltemi. Odama süzüleyim sessiz ve gürültüsüz. O.372 NASIL DÖNECEĞİM! Hiç kimse uyanmasın. nr.

Bulalım yatsıda Yıldız Dağı’nı.. nr.. s. gün battı. arkasından güneş yerine Bahtımız doğacak bu yalçın dağın.373 YILDIZ DAĞI Nineler. Faruk Nafiz HAYAT.108 .6 . Yarın. nineler! Açılmış olursa eğer tan yeri Murada ermişiz sayın bizleri. burda gördüler Sonlarının neye varacağını! Bir yana atarak biz de uykuyu Selamlayacağız burda doğuyu. Şimdiden sarıldık eteklerine. Her sene kurası gelen köylüler Bu dağa çıktılar... ne mutlu: Tezkere almamız yakın. 20 Kanun-i evvel. 1928.5. On yiğit karşıki sırtı aşalım. nineler!. Gökleri görüp de yarın bulutlu Kendini saklarsa güneş. Gidene yanmayın sakın. helalleşelim. c. On delikanlısı Kızılırmak’ın.

1928.5. bu kalender? Hangi bir ilham perisi Ona yağmurda bekle der? Kaldırımlar üzerinde Gümüş bir sel oldu sular. nr. Kim bu şair. 20 Kanun-i evvel. Belki murada erecek Naaşını sel götürünce… F AHRİ HALİT HAYAT. Selin ta orta yerinde Gene bu garip yolcu var. Yağmur sanki meyus meyus Ağlıyor yolda kalana. Işık serpiyor meydana. Saadete etmiş veda! Gökten içiyor gözyaşı Belki ağlayamıyor da… Belki böyle can verecek Yağmur altında bir gece. s. Kim bu gece serserisi. iki fanus. Anlaşılan dertli başı.108 . c.14 .374 YAĞMUR ALTINDA İki fener.

Ben ölürsem ruhumu boynunda kement tanı! Bir batı rüzgârıyla kımıldadıkça perde Bil ki omuzlarımdan sıyrılıyor kefenim. Kırlarda topuğunu dişleyen yılan benim.. 27 Kanun-i evvel. c.5.. Okşayan çiçek benim yüzünü bahçelerde. Akacak bir damardan bir damara varlığım Yaslandığın göğüste benim kalbim atacak. Çıkacak her tarafta karşına mezarlığım.375 HORTLAK Pr. Her sırıtan iskelet beni hatırlatacak! Her gece taş kesilmiş bir yatak üstündesin. Nefesin taşmak için paçalar gerdanını. Çıtırdayan ölüler çevirir dört yanını: Korkudan haykırırken ağzına sığmaz sesin.14 . 1928. Bir sarmaşık saracak yine genç bir fidanı.109 . s. nr.. Mehmet Emin’e Bir sarmaşık saracak yine genç bir fidanı. Ben ölürsem ruhumu boynunda kement tanı! Faruk Nafiz HAYAT..

1929.4 . c. Bilmediğin bir köye bir çığ inmişse yardan? Ne var bu kış tohumlar tarlalarda donarsa? Boş sininin başında aç duran köylü varsa ? Ne olur kimsesizler. şehrin geçit yerinde. Sana ne. sana ölüm korkusu? Taş döşenmiş alnına kondukça bir kuş gibi Ellerim ürperiyor. Tünerse bir konağın mermer eşiklerinde?. Gök yüzü zindan olsun yerin üstünde varsın.376 KAR ve KARANLIK Başına vurmuş gibi sert bir kömür kokusu.. yavrum.. Varsın kara toprağın bir gün yüzü ağarsın. yollarını şaşırmış yolculardan..110 . nr. Sen şimdi yakınları seyre dal gözlerinle. bulmuşsa kar yaylada diz boyunu? Parçalamışsa bir kurt ne çıkar bir koyunu? Ne çıkar kol kolaysa yolda karanlıkla kar? Dağdan dönen bir çoban can vermişse ne çıkar? Sana ne. 3 Kanun-i sani. naşa dokunmuş gibi.. Örtülü perdelerden taşan ahengi dinle: Uzaklardan duyarsan yine kış rüzgârını Düşün uğursuz ufku kızartacak yarını! Faruk Nafiz HAYAT.5.. Nereden geldi. s.

nr. 3 Kanun-i sani. c. 1929.377 KÂĞIT KALEM Kabarmış su gibi Çıkmış çeneme masa. Ama çömelip gölgem Kâğıda göz atmasa.7 . Bir şeyler çizebilsem.5.. Elimde kurşun kalem. Necip Fazıl HAYAT. s. Boş kâğıtta her çizgi İçerimde bir tasa.110 .

110 . Beklenmeyen bir yolcu gibi sessiz girecek Odama yarı açık kapıdan. Ne zarar gönlüm gibi geniş değilse yerim.1929 Sabri Esat HAYAT. Sekiz penceresiyle yanarak alev. Yıl başı ağacımın sırıtan her boğumu Süslenecek sararmış mektup parçalarıyla. Ağrı gibi dinecek yalnızlığım bu gece.14 . 3 Kanun-i sani. Duvarlarıma başlar aksettiren karşı ev Piyano seslerini pencereme atacak. Duman. 1929. Anne! Bu melun şehir oğlunu şımartacak! Dijon: 6 .12. duman yanında sokak feneri camda. c. Sokaktan geçenleri odamdan işittikçe. Gelecek akın. s.5. Gazeteyle örtülü üç ayaklı masamda Yükselecek çarmıha benzeyen sıska bir çam. bir gün akşam.378 YILBAŞI Perdeden tahtalara düşünce bir örümcek. nr. alev. akın bütün misafirlerim: Kapım dolacak şehrin buz tutan rüzgârıyla Bir mumya eli gibi yakacağım beş mumu.

c. 1929.379 ALEVDEN MISRALAR V Üç yüz atlı gelirken hazırlanan düğüne Eteğine ulaştım ben sürüne sürüne.. Sen düşerken dizine. Madem kalbimde bir sen varsın bir de kederim Yerini her alanı boğacaktır içerim: Sen giderken göğsüme sapladığım hançerim. Pas tutarak kanımla çürüyecek pasından.110 . At üstünde gelini alır gider efeler. Vasfi Mahir HAYAT. Döktün sırma saçını gül yüzünün üstüne: Gördüm seni alevden bir kafes arkasından.5. 3 Kanun-i sani.14 . s. Nasıl mahzun dönerse susamış bir güvercin Kurumuş bir çeşmenin parçalanmış tasından. Yarın sensiz köyde her ceylan bakışlı dilber Dağdan dağa akseden yanık bir türkü söyler. nr. sana nişanlı gencin Ben dönerim köyünden seni görmemek için. Karlı dağda bir yiğit ağlıyorken yasından.

Yârab. Bu küflü mahpeste kaldıkça diri Yardıma gelmesin. Altı yer. etrafı dağlar. Göğsümü çepçevre saran zinciri Kendi dişlerimle ben kıracağım.5. bu zindanda çıldıracağım.380 ZİNCİRLİ Rüzgâr kollarımı semaya bağlar. üstü gök.110 . göğsüme sığmazsa yarın. istemem.16 .. biri.. 1929. s. Sımsıkı mıhlıdır yere bacağım. İçimde uyuyan canavarların Sesiyle göklere haykıracağım. nefesini tutan rüzgârın Hırsıyla. 3 Kanun-i sani. Yaşar Nabi HAYAT. nr. c. Kalbim.

Neş'eydin. Hayat. 1929.111 . Sevgin yaş oldu göz kapaklarımda.5. ölümü inkâr ettirdi. candın.381 AZİZ NECATİ’YE O levent cüssenle hayattın. N’olurdu o yuva bozulmasaydı. Hasan Âlî HAYAT. Adın ayet gibi dudaklarımda.10 . nr. 10 Kanun-i sani. Bu kara toprağa nasıl uzandın. takdirinden sonunda caydı. Öç alabilseydik zalim ecelden. Sevdiğin Türklüğe kalbin yuvaydı. Ölümün. c. s. Sen can yoldaşımızdın kaçırdık elden. kudrettin ve heyecandın. Ölüm mü oraya koyan başını? Saymadı mı yoksa ecel yasını? Susmayan gür sesin kulaklarımda. Ümidi hüsrana şikâr ettirdi.

5. c. Düşün ki.382 BİR GENÇ ÖLÜ Tez geçme atlı. Kalbine kudurmuş kurtlar üşüştü. irkilme. her gün bir başka ümitle kanıp Yolumu gözleyen garip anamdır! Necmettin Halil HAYAT. O. bu yerde bir akşamüstü Bir garip can verdi yirmi yaşında. Ah yolcu. şimdi nicedir güzel nişanlım. nr. O kadın -umduğu gelecek sanıp -O yerde bekliyor yüz bir akşamdır. Halimi deyiver “Ne oldu?" derse Saçları dalgalım.111 . dur. Bir lahza ruhunum ahini dinle! O günden beridir bu kimsesiz yol İlk defa titriyor ayak sesinle. 1929. Girerken. kim olursan ol. endamı şanlım. Kar kana boyandı bu dağ başında. Çekinme çılgınca haykırışından Bir kadın yoluna koşup gelirse.10 . s. köyüme yolun giderse Bak. köyün dışından Ansızın bir yanık ses yükselirse. 10 Kanun-i sani.

111 . Karşılık gelirdi gökten o sese. 1929. nr. Kara bir çevredir bulutlar aya: Dağlara yaslansa efemin başı Ayağı değerdi hemen ovaya. cerrah neşteri Geçecek bir kanlı bıçak yerine ? Bir çınar yıkıldı. Derdim ki.. geçti fırtına. sonunda.383 EFEMİN ÖLÜMÜ -El idi ekber eyledi. Faruk Nafiz HAYAT. 10 Kanun-i sani. Efemi toprağa salan gönüller Yanıyor tutuşmuş bir orman gibi. Tan yeri kan tütse buhurdan gibi. biz matem eyledikNasıl sel olmasın halkın gözyaşı.5. Kim derdi.10 . Uzun bir uğultu kaldı geriye: Ona oğlum diye yandı her ana. s. O ne koç yiğitti! Gören vurulur. Yiğitler yas tuttu kardeşim diye! Yeridir kızıl kor kesilse güller. önünde diz üstü bulur Efem Azrail’i bir göğüslese! Yosmalar kucağı gerekken yeri Konuştu mezarda oğulla nine.. c.

8 .112 . ey yılan yüzlü ölüm! Şükûfe Nihal HAYAT.5. Ta kalbimde sızlayan bir derdin ateşleri. yazın ne bahtiyardım !. s.384 BİRDEN GEL Bu uzun intizara kalmadı tahammülüm.. Gözlerimde kararmış bir yazın güneşleri. Bu gidiş. Savrulduğum şu kurşun renkli yollar tükensin! Bu uzun ihtiyara yok benim tahammülüm. 17 Kanun-i sani. Harabım damla damla içirdiğin zehirden. Dalından kopmuş kuru bir yaprak gibi hazin. Geleceksen birden gel.. Beni hain göğsüne doğru çeken kara kış! Ruhumu sinsi sinsi ezme. 1929. ey yılan yüzlü ölüm! Tabiatla el ele yürüdü bu yıl bahtım: Baharım ne hoş geçti.. nr. al beni birden. bir yokluğa doğru koşan bu akış. c. Kurşuni renkli eylül sarınca ufukları Benim de sükûnumu sarstı hazan rüzgârı. Geleceksen birden gel.

. İçimden yana yana. * * * Esen rüzgâr siliyor alnımdan kederimi. su. deniz. Harelerde ruhumun tükenmez ahengi var. ellerimi. rüzgâr. “Bahçecik” pınarından su içtim. . sessizliği dinledim.. akşam. Dağlar menekşelerle. leylaklarla duvaklı. Bu deniz ancak senin aşkın kadar güzeldir.. Sandım ki ben.. sevgilim öptüm dudaklarını! * * * Her şey güzel: ufuklar. “Tabiat" gibi zira. Okşuyor saçlarımı.. sevgilim. * * * Baktım denizkızının alevden çelengine. bu levhayı anlatacak misal yok. Baktım da Kuşadası denilen şu cennete.385 KUŞADASI’NDAN MEKTUP Denizin öyle tatlı bir lacivert rengi var. Sordum ufka : Yurdumun acep nerde dengi var? Sevgilim. serinledim. Gözüm daldı ürperen kızıl yakut engine. Mezc oldu varlığım da renklerin ahengine. Güllerin koynunda mı bürünmüş taravete? Gençliğin füsunu mu gıdıklıyor derimi? Bu öyle bir lezzet ki. dilber olan hayal yok. güzelliğin var. yüzümü. burda rüzgâr güzeldir. Bütün bunlarda senin aşkın. O ipek tenin gibi. aynını ben Alırım yalnız senin gül buğulu teninden.

Her yerde seni gördüm gezerken diyar diyar.17 . nr. Hüzün ile her dakika o kadar temasta ki Bekliyor hasret çeken gönlüm gibi yarını. s...5. Kuşadası. hasta ki. 1929. c.112 .386 Gözlerimin içinde senden ışıklar saklı. Fakat bu güzel yurdum öyle yorgun. Teşrin-i evvel 1928 Enis Behiç HAYAT. 17 Kanun-i sani.

Dinle bu benim şarkım. * * * Duydum bir kuş sesiyle can veren flütleri.387 OPERA Gördüm bir çift göz gibi gözlerin yandığını. Hep benim bu tellerin üstünde gezen eller. Henüz kana bulanmış sıcak bir kırbaç gibi Yüzünde duyacaksın sesimin tokadını! Sabri Esat HAYAT. Yanağında yer eden bir tel kızıl saç gibi. s. 17 Kanun-i sani. Büyüyor nefesimle şimdi viyolonseller. c. o arkamda bıraktığım zamanlar. nr. Hava çıplak bir tenden daha ılık bir şeydi: Bilekten kesik bir el gibi alnıma değdi Zamanlar.5. Dinle. Sallandı gözlerimde bahçemin söğütleri.112 .19 . Tek baş gibi başların göğse yaslandığını Ölü bir çocuk sesi çıkarınca kemanlar. şimdi yayları boğan bu uğultuyu. İçimde bir kuş öttü örselenmiş sesiyle. Hisset dudaklarına gelen kanın tadını. bu benim şarkım dinle! * * * Nasıl şaha kalkarsa bütün bir gölün suyu. 1929.

Haykırıyor cihana: “Kalkın yeni hayata!" “Eski yıl. Ümitsiz ağlayanlar Dinliyor narasını. iki büklüm. Azgın bir kır at gibi Köpürdü. ak yelesini Kabartarak. “Vurulsun yerden yere! „ Böyle verirler hüküm “Yeniler Eskilere!" Çığlar ve çağlayanlar. Yeni yıl. ağzından Savrulan sıcak duman Gökteki bulutlar mı? Kim bu ejderha gibi Küheylanın sahibi? Meçhul bir şehsüvar mı? Yeni yıl genç. Uzun. genç yeni yıl! . saçarak “Zaman” merhalesini Geçiyor yol açarak… Vücudundan.388 YENİ YIL Sırtına kanat gibi Fırtınalar takınmış. şahlandı “Kış”. tüvanâ Yeni yıl binmiş ata.

24 Kanun-i sani.5.113 .13 . nr.389 Damarlarıma yayıl. Sil gönlümün pasını! 1 Kanun-i sani 1929 Enis Behiç HAYAT. c. s. 1929.

1929. * * Çanlarım sallayan bir kervan halinde bu Gözetler bir kulenin en ucunda gurubu. ruhu benimkine denk. s. Kesik bir nabız gibi ses verir yatakhane. Damlarda kuşlar gibi birikirler gittikçe. * * Ne bir örtü isterim.5.390 YATAKHANE ve SAATLER Beyaz perdeler gibi gerilince dört duvar. * * Tavanın bir ıslanmış renkle büyür kirleri.1928 Sabri Esat HAYAT. c. 24 Kanun-i sani. Uzun koridorlarda boğulur bir canavar. Üstüme serpin bu tok seslerden ne kalırsa!. Sessiz uyandırmaktan korkarak yatanları.. 13 .X .18 . * * Bir hayal yaşatmaktan gözlerim yorulunca. * * Bir köşede duyarken bu dilsiz “tan tan” ları. ne de süslü bir çelenk Kanı benim kanımdan. Sıska kollar halinde karyola demirleri Kımıldar saatlerin sesini işittikçe. Dijon.113 . nr.. Uzak bir saat vurur dokuzu tane tane. İçimdeki zemberek bir gece boşalırsa. İçinde bir eskimiş zemberek burulunca.

Dev adımlarıyla bir yolcu gitti: Solunda bir kılıç gibi sallanan Tek kolu anlattı. bu bir yiğitti. gölgesi kararttı yolu. Bir dağdı. 31 Kanun-i sani .114 . Canlandı gözümde kesilmiş kolu.391 KOLSUZ Sağ kolu kesilmiş omuz başından. Sınırda düşmanı göğsünden itti. c.1929. içim yaş dolu.. Ardınca yürürken. nr.2 . Faruk Nafiz HAYAT.. s.5.

... bir bıçak acısı var... * * * Uluyor ufuklarda yine rüzgâr.. uluyor.. HAYAT. damı çökmüş yuvalar.. Ey ışıksız. Yedi başlı bir ejder sanki mezardan çıkmış. s. Alnına bir cinayet kızıllığı doluyor.. Ölüm size başı boş serseri gibi dalar. veremli bir anne yolunur hıçkırarak. nr. Genç. Ölüm uğultusudur ufuklarda uluyan.5.114 . Gecelerden beridir sarsılıyor camlarım.. ateşsiz.....2 .. Öper solgun yüzünü aç.. Bir çığlıktır kopuyor uykumun arasında.. Uluyor acı acı bu bir ölüm sesidir. Aklanmış gözleriyle ölümden ölüm sorar.. Şükûfe Nihal ... Gecelerden beridir uykularım hep yarım!. Mezardan baş kaldıran zaferin nefesidir. 31 Kanun-i sani. Yine hain bir neşter.. 1929. Çocuklarından ümit bekleyedursun yarın!..392 ULUYOR.. Bin bir acın sesini haykırıyor bu rüzgâr. hasta yavruların. Çok kurban verecektir ona bu kapkara kış!. Onun da yolculuğu değil o kadar uzak!. Köşede bir canlanmış iskelet bir ihtiyar. Bu yerlerde var mıdır bilmem bu sesi duyan!. c. Diyorum sefaletin işleyen yarasında..

s. Bir sırığın ucunda Bir paçavra halinde sürüklediler Rabbi. 31 Kanun-i sani.. topallar.. .. . Seslendi birbirine bin hazla: Yürü... parçalandı bir heykel. Mukaddes yapraklar her biri avucunda Buruşturdu fırlattı . 1929. kırdı.. Her kaldırım taşında sanki bir baykuş güldü: Körler... Dik dağlardan koparak geldi sonsuz hızıyla. Şehir birden derin bir karanlığa gömüldü. paslı bir çanın ipini bir kadit el. Diye kansız dudaklar. Muhip Atalay HAYAT. . açlar. Bu haile üstünde ağır ağır belirdi. Dağıldı bu tabloya sonra soluk bir duman: Bir göl nasıl açarsa fidandaki koncadan. Alevlendi yanaklar. c. Bağırdı. . Yüzün bir şifa gibi bu kanlı şehre girdi.5. .. Kalplerin ateşinde kızdırıldı demirler. çekti bağlanmış bir canavar gayzıyla: Sonra bir duvar çöktü. ... Tam yedi kat setini yıktı bendin suları...114 .393 KAFAMDA İHTİLÂL Birden. Sonuncu dinamonun da bitince kömürü. İsli göğüsler şarap gibi içti rüzgârı.5 . yürü. nr.. . Kırıldı demirleri yassıltan silindirler. attı.. .. Bir vücudun ansızın taş kesilmesi gibi.. . . Çekti. .

* * * Gece sokakta yalnız Bir gence rastlarsanız Yükseklerden alıp hız Bırakmayın peşimi!.114 . nr. s. Taha Ay HAYAT.5. c. 1929. Yıkayınız yağmurlar Lekelenen içimi Siz kazınız bir mezar Gömeyim sevincimi...394 YAĞMURLA BAŞ BAŞA... 31 Kanun-i sani.14 .

keskin orak elinde.395 KÖY KIZLARI Omzunda kırık desti.. Yarın güneş halinde tepelerden doğacak Dağda hayat kazanan bu köy "Fatmacık”ları! Taha Ay HAYAT. c. İpekten işlemeli dağarcığı belinde Ormanı inleterek dağa ilerliyorlar..5.. 7 Şubat. * ** Günden yanan tenleri bahtlarından da parlak. * ** Bağrını güneş yakmış. Akşam köye dönerken bu Toros güzelleri Her çeşmenin başında bir türkü söylüyorlar. nr.. 1929. * ** Rüzgârlar nefesleri.8 ..115 .. seller gözyaşlarıdır. Nasırlaşmış elleri. Şahikalı tepeler gönül yoldaşlarıdır Onlar burda parçalar sırımlı çarıkları... s.

5. Düşünür: «Kimi soksam?» Bakar ağlarım akşam Vurmuş gibi ayrılan!.. «Köşeyi dönmüş» diyor.. Yol gurbete gidiyor.. s. Ölüme gurbet pusu.. Unuttum ben de kimdi?. Yok tanıdık bir yolcu.396 YOLLAR «Dayandı ufka» derken Saplanır kalbe birden Hançer. Yola neye düştüm ben !. c... Durup durup kıvrılan Yollar. Giden hangi esimdi?. 14 Şubat..3 . Yer yer tüter buhurdan.116 .. 1929. Tabuttadır yol alan!. Var bir günlük kokusu. sinsi bir yılan. kasırgadan.. Gören «bir yolcu» şimdi... Tozları. Behçet Kemal HAYAT. nr.. yolların ucu.

397 ÖLÜLER Kalbime her giden yıl bir genç ölü bıraktı.116 . 1929. Birbirinden habersiz can veren her hatıra Kalbimin taşlığına uzandı sıra sıra. Ben ne göğüs geçirdim. İşlendi her kemiğe bir ruhun manzarası.5 . Faruk Nafiz HAYAT.5. belim Dedim: “Nasıl çürürmüş genç ölüler. görelim?" Rüzgârda savruluyor bir tüy olan yüklerim. c.. ne gözümden yaş aktı.. 14 Şubat. Büküldükçe bu ağır cenazelerden. Bütün boylu boyunca kalbime gömdüklerim Bir iskelet kesildi yıl geçmeden arası. nr. s. Kalbimde birbirine benzedi iskeletler. Döktü çiçeklerini kokladığım demetler.

5.398 Hayne'den: BİR KAÇ MISRA Yanaklarında yazın coşkun harareti var. Bir kızıl gül renginde o ateşin yanakları! Kışın hüküm sürdüğü yerse gönlün. sevgilim. c. nr. Gülgün yanaklarında göreceksin kışı sen! Kalbinin kutuplan bir cehennem olurken! Süleyman Sıddık HAYAT.5 . Değişecek şüphesiz bu hal bir gün. s. 1929. 14 Şubat. sevgilim.116 .

. nağmeler Renklerle eriyorum.” Uzlet bir fener. nr. Pırıltılar. Hayattan bana neler Getirir pervaneler. Onu billur bir kâse Gibi doldurur nurum. bense İçinde yanan bir mum. 121 Şubat. 1929.117 . Necip Fazıl HAYAT. s. c.3 ..5.399 UZLET “Aziz Hakkı Tarık’a.

şehirde. Bak.. Orda coşan sevinci en gür sesinle haykır. İşte şimdi konakta Yeni doğan gün gibi bayrağın yükseliyor. Kordon’a dalga dalga vuran körfeze bak da Gör ki. varsın Hürriyetin zevkini için tatsın doyunca. ihtiyar. erkek. göğsün sevincinden kabarsın Şu eflâke set çeken yüce dağlar boyunca! Set çekme hislerine bu güzel günde. Vatanda kadın. dinç içinde Bir tek gönül var gibi aynı zevki tadıyor. Sevincinin sayhası akis versin derinde. bugün hislerini zapteden zinciri kır! Dinle top seslerini. Atların nallarından çıkan ateşler bugün Bir güneş nuru kadar kalbi aydınlatıyor. nihayet sevdiğinin göğsüne Düşen bir sevgilinin tatlı baygınlığı var Tarihinin bu günü benzemez başka güne! Kalbinin hangi günde böyle çırpındığı var? . bir vatan kalbi deniz olmuş geliyor. haydi. aynı sevinç içinde On üç milyon kişinin kalbi burda atıyor.. Bu anda aynı gurur. İşte.400 9 EYLÜL -“Güzel İzmir” için ölen Mehmetçiklerin aziz hatıralarınaHemşerim. duyduğunu boğma ciğerlerinde. Hemşerim. Halkapınar’dan at süren bir bölüğün Neşeli nal sesleri Kordon’u çınlatıyor. Kır.

4 . Hemşerim. varsın Hürriyetin zevkini için tatsın doyunca. s.. bak ta göğsün iftiharla kabarsın Şu eflâke ser çeken yüce dağlar boyunca! Set çekme hislerine bu güzel günde.401 Zafer değil bu millet zaferinin yanında Cihanın dört ucuna korku salan seferler! En büyük kahramanlar işte: öz vatanında İstiklâlin uğruna bu kan dökmüş neferler. c. 21 Şubat.5. nr. 1929.117 .. Necmettin Halil HAYAT.

.13 . c.. s.402 AZAP Sobanın alevleri korkunç bir canavardır. 1929. Öldürdü beni sıcak odaların azabı. Bu yumuşak yastıklar taştan da katı bana! Kefen soğukluğu var beyaz örtülerimde! Daha munis toprağın üstünden altı bana.5.. Şükûfe Nihal HAYAT.. Gözlerimin önünde kimlerin ıztırabı Yok ki bana bir lahza sükûn versin odamda! Yetişmiyor kollarım onlara uzansam da. Vücudumu kıpkızıl dilleriyle yalıyor. Kimlere kefen oldu gene bu gece karlar? Kaç yoksulu kolunda sürükledi rüzgârlar?. Yatağım bir yılanın derisiyken derimde. 21 Şubat. nr.117 . Odamdan kutuplara giden bir yol mu vardır? Bütün ruhum bir buzlu okyanusa dalıyor..

Dipsiz maviliğin esrarım kurcalar. c..5. Onlar insanların gözünde bir kartalsa İnsanlar onların gözünde karıncalar.... ortancalar. Kimi ince. her evden kimler ölmüşse gelir. Bir aile ki bu....2 . Necip Fazıl HAYAT.403 BACALAR Görürüm. bacalar. kimi uzun. Dalmışlar afyonlu dumanlar ile yasa. Kimdirler sahiden.. Kimi bir belki de evlerin cinleridir. bacalar. nr. bacalar. s.. bacalar. Her an bir haberi gözler gibi yukardan.. kimisi kısa. Bakarsın..118 . yabancıyız hepsine İçinde büyükler. ufacık köşklere benzerler ki Kopuyor İçinde görünmez facialar.. bacalar. çıkmışlar kararmış çatılardan Kemik bir kol nasıl fırlarsa bir mezardan. Kolları işaret gibi göğe yükselir. Kimi bir tuğladan külahla başındaki Evlerin üstünde ayrı bir evdir sanki. 1929. Kâğıttan. küçükler. çarşaf gibi bürünmüşler sisine. damlarda işleri ne? Şehrin. 28 Şubat. Ruhların mehtaba daldığı taraçalar..

28 Şubat. nr.404 MAHPUS — Sanatına hayran olduğum Faruk Nafiz’e — Tahammülü yok diye bu taşın iniltiye Mermer kapılarından kovdular inleyeni. Yatağım taş. Vasfi Mahir HAYAT. yorganım kederin karlı kışı. c.17 . Zincirden çözdüklerim hapse attılar beni. kızıl kandan nakışı. Bu zindana girenin boynundadır kefeni.. Duvarları paradan. Kalplerine batacak bin azabın dikeni..118 ... s. 1929..5. Günahsız oğlunuzu sakınınız analar! Şimdi kinim kudurmuş kör gözlü bir canavar: Bir hamlede ezecek her önüne geleni.. Silmek için alnıma çizdikleri kirimi Yirmi üç yıl kemirdim dişimle zincirlerim Şimdi ölüm yerine seyredince dirimi. Bu meydanda başları boş dolaşsınlar diye. İşte demir kapılar kırıldı: fırtına var. Ne bir anne bakışı ne bir yar okşayışı.

. s.. Sormayın..118 .19 . nr.5. İçimde.. insan nasıl kana aç olur. c. Her iniltim yüzüme inen bir kırbaç olur. Görürsünüz serçeden bir kartal çıktığını Süt emen bir kuzunun ete acıktığını Öldürün bir boğayı fakat kızdırmayınız. Size gülersem eğer bir gün mezar taşımdan Bari hayatım gibi onu da kırmayınız!. Korkuyla ürperiyor getirenler yadına. Kargalar bile korktu o gün vahşi sesimden: Bazen bir çığ olmaya yetişir bir avuç kar. artık. Her duam biraz daha çürütürdü dizimi. Ölüm bir karga gibi ayrılmıyor başımdan... fırladım mahpesimden Bir damardan fışkıran kıpkızıl bir kan gibi. gözüm kanlı. Yavrusu parçalanmış dişi bir kaplan gibi.. 1929. Bastığım topraklardan kazıdılar izimi. yanan bir ormanın hızı var.405 LÂNETLİNİN ŞARKISI Bir akşam. şimdi. Adımı koymaz oldu analar evlâdına. Yaşar Nabi HAYAT. 28 Şubat.

Böyle acizliğini duyduğum günden beri En büyük düşmanıyım kendi şiirlerimin.. Vasfi Mahir HAYAT. Semalar kan ağladı.. s. c.. 1929. 7 Mart.. Dedim: Bin bir emekle gonca veren çimende İki gül açtığını görsem alın terimin. Bir asırdan iki üç mısra kaldı yarına. kederden yandı zemin. Madem sanat uğruna yaşarmış can veren de Ömrümü üç mısraa bağladım işte ben de.119 . Çoğu öldü esince kasırgası ademin.5... nr. Her mısraım cenk için atılırken ileri Bildim: Ölüm olacak bu harbin muzafferi.4 .406 İTİRAF Şair sonsuz bir hayat verdi mısralarına.

biraz geç.. c. 1929.3 .! Refik Fikret HAYAT. kaldım. Üzülme uzakta beni bekleyen Yoldayım. nr..120 .5. Ne kadar ok gibi fırlasam da ben Mıhlanıyor yere attığım adım. Ömrüm de olsanız kısalın yollar Tek gönül menzile kavuşmuş olsun. geç kaldım..407 GEÇ KALDIM Bir ömür hızıyla geçtikçe yıllar Seziyorum beni çağıran bir el. 14 Mart. s. bekleyenim var Ben yorgun değilim! bu yollar uzun!!. yoldayım. Sakın bu olmasın beklediğim yar? Varayım gideyim bir ayak evvel. Geç kaldım..

Sihirbaz. c. Dedi: yastığa dayan.408 TAVAN Bu akşam mum yanınca bu bir asırlık ağaç Mehtapta orman gibi gizli yollarla doldu. o cam gözlerini aç.120 .3 . vücudumun görmeden ötesini Bir macun gibi çekmiş beynimi havanından Alnımı yapan dülger almış kerestesini Çok eski bir konağın oymalı tavanından Necip Fazıl HAYAT. Seyret çizgilerimde. 14 Mart. doğduğun gün ne oldu. 1929. s. nr.5.

kendilerini taşlara çarparlar da Gene gurbet diyerek ağlamaz kahramanlar! Sabri Esat HAYAT. ısıt avuçlarını. 1929.. Konuşma duvarlarla böyle anadilini: Sus.5. Kül altında kor gibi gömülme böyle düne: Vurma yumrukları deli gibi göğsüne: At ocağa ısınsın damarlarını tel tel Ağlama dişlerinle parçala mendilini. ateşe bir parça daha ısın: Madem uzaklaşmışsın madem uzaklaşmışsın Madem ki yok alnını okşayan ılık bir el. nr.409 DAÜSSILA İste ocak mayın üstünde bakır şamdan Gölgen parçalanmadan. Bahçene sıcak bir tüy bırakıp geçen kuşlar. Dalga yerine çarpan kalbin midir enginde? Akar mı nefesinle ufka doğru bir gemi? Ey alnını. s. odana giriyor sabahı vuran çanlar Bak kuşlar ağlıyor mu kaldık diye dışarda? Düşün. Kumsalın kayaların üstünde o koşuşlar Gene gözlerinde mi hâlâ gözlerinde mi? Orda deniz coşkun mu sesinin ahenginde.4 . Ey alnını ateşe. Kıvrılma serçe gibi altında bu karların: Kırık cam parçaları hisseden damarların Ocağa. c.. bu ocağa uzatsın uçların. 21 Mart. duvar kızıllaşmadan...121 .

tahta havanlar. s. doğan göz gibi bahamı ortasında. Necip Fazıl HAYAT. o ateş rengi kapanan gözlere sor! Perdeler. yangınlar.4 . otsu dağların yüreği kadar siyah. nr.5. bilezikler üstünde ilerliyor. Kızıl. Dövülür mahzenlerde büyük. Bir tokmak sedasıdır orda akşamla sabah. Sarmaşıktı odanın yeşil perdeleri var. Siyah.122 . Yeşil. Biraz evvel o yerden bir İcadın çıkmış kadar. Öyle hisli bir dunum yüzer ki havasında. kıvılcımlar. Gerisinde akşamlar. 28 Mart. 1929. c.410 ODALARIM Camekânlı odanın kızıl perdeleri var. Mazgallı taş odanın siyah perdeleri var.

Gülün. Bir akşam. boğsun bu eski şarkıyı bir kahkaha. bir kelime. Sanki bir sır halinde.5. Bu gün içiniz yanmak istemezse bir daha. c. yollarda yapayalnız. Sakın hatırlamayın bu eski şarkıları!. 28 Mart.8 . kaç sonbahar. Onu ya bir yas günü sahilde dinlediniz. Belki tekrarladınız siz de bu mısraları. nr. Onu her cins hâtıra gibi atın dışarı.122 . Kanatsız bir kelebek gibi yükseldi size. 1929. s. Kim bilir.411 ESKİ ŞARKILAR Oltanızın ucunda esnerken bütün deniz. Her şeklalan bulutu benzetirken bir şeye. Bir şırıltıymış gibi damladı içinize. Yahut bir yaz gecesi işittiniz balkondan. en sondan. seyrederken pencereden dağları. Sabri Esat HAYAT. Hep aynı mısraları duydunuz bir teviye. Belki de bu şarkıyla bir sabah uyandınız. Son yapraklar üstünde ölen böcekler gibi. Bırakın basınızı sarsın başka bir tipi.

c. odamda eşya.5..412 RUYA Uzun bir uykudan kalkıp bir sabah Baktım ki yepyeni.. Ellerim bir kanat gibi titrekti. Necip Fazıl HAYAT. gençliğim kadar Büyük bir şey çaldı benden o rüya. 1929. nr. s. Gördüğüm. Tutmasam gözümden yaş inecekti.123 . Ordaydı gecenin esrarı güya. Sordum etrafıma: Ne oldu. Gençliğim geçen ev o değildi ah. Bir his beni alıp aynaya çekti. değildi bildiğim dünya. 4 Nisan.7 . ne var? Nedir şakağında bu beyaz saçlar? Sanki bayıltıp da.

1929. ısıttığın yerde dur.124 . nr.8 .5.413 İNME Bir gün Uzak bir yolculuktan sonra nefes nefese Kalbimin çarpışını sofamda sayacağım Ömrümü vermek için ağzından çıkan sese Kapan sol elimle aralayacağım… Yabancı bir fısıltı söyleyecek adını Tanımadığın bir gülüş yükselecek içerde Vurur vurmaz duvara kapının kanadını Karşımda ürperecek halı. c. sedir ve perde Korkma! Sana ne dil uzatır nede el kaldırırım Gözümü kan bürümüş diye benden çekinme Nasıl birden düşerse bir ağaca yıldırım Beni baştan aşağı çarpar o lahza inme Sakın kalma yerinden. s. 11 Nisan. Gene öpsün o dudak…Sarsın o kol belini! Eşiğinde canınla ödüyorsun ne olur Bir kadına inanmış olmanın bedelini Faruk Nafiz HAYAT.

c.13 .5.124 . kış ne zaman dinecek.414 KIŞ BİTMEYECEK Mİ ? Her gün taze karları çiğnerken ayaklarım Bir dua gibi korkak titriyor dudaklarım Kış ne zaman dinecek. s. 1929. Ne zaman duyacağım dağların havasını? Ne zaman hissederek bir elin temasını Panjurlar bir göz gibi uykudan silinecek İstiyorum saksılar koyayım pencereye Kuşlar gelsin her sabah ellerimdeki yeme Kuşlar belki evime uğrayıp geçen kuşlar Her sabah serçelerin beklerken ölmesini Duyuyorum karların o çıkmayan sesini Yolda aç köpeklerden geliyor uluyuşlar Sırıttıkça bir kafa tası gibi her gece Günler beyaz bir şerit halinde eklendikçe Çöküyor içerime bir mezarlığın kışı Bir sıcak şurup gibi güneşten tatmak için Ihlamurlar altına serilip yatmak için Bahara istiyorum bir mezardan çıkışı Sabri Esat HAYAT. 11 Nisan. nr.

sıtmalı bir köylü kız Bu bataklık içinde güneşle bir arada. nr. Gözlerimiz.415 BATAKLIK GÜNEŞLERİ Kuyrukları düğümlü atlarımız çamurda.5.. Bu.. İzimizden fışkıran sulara dalan yolcu.. akşamdan. s. göz yaşı çamurlara akarak.. 18 Nisan.15 . Suların üzerinde her sazlık birer ada. sıtmalı bir köylü kız.. Kamışlarla çizilmiş bir aynada gölgemiz.... Bacakları çırçıplak. Ömer Bedrettin HAYAT. uzun bir ova ki karlı dağlardan ıssız. Bacakları çırçıplak. Bataklıkta güneşle birlikte kalan yolcu. Hâlâ orda. c. 1929. Kamışlarla çizilmiş bir aynada gölgemiz. Karşımızda nehirle kucaklaşan bir deniz.125 . süzülen ince nurda.. Bu nurdan ve çamurdan ovayı bırakarak Sürdük atlarımızı kısıl denize doğru.

Fidanlar şaştı bugün: Gözümde yaştı bugün Gönlümün dilekleri. nr.5.. Ömer Bedrettin HAYAT. s. c. 1929. 25 Nisan..3 .416 DAĞ ÇİLEKLERİ Irmağım tastı bugün.. Bu tufan yükselirken Hep sizi düşündüm ben: Daha mı ince sizden Bir kızın bilekleri? Büyük çamlar yıkarak Denize koşan ırmak Size nasıl kıyacak Kızıl dağ çilekleri.126 ..

derdin daüssıladır.. Avuçlarım kattasın.. Aciz bir zincir gibi bağladı kollarımı. Mademki düştü gönlün bu kara sevdalara. Zindan duvarlarını aşan mahpuslar gibi Sen de tırmanmalısın dağlara. . yaklaşın! Yol verin hey kayalar! Dağ ses verdi çıkınca yolum en yüksek yere: Burdan daha göklere bin dağ boyunca yol var. * * * Son nefesle beraber vermek için eline. Her yerim parçalansa bir kalbimi saklarım. tepeler. Bir gün elbet düşerim sevgilimin eline. ah! Dağlara.. Yiğitsen boynundaki paslı zincirleri kır! Sen ki bir zindandasın zincirlisin.. İçimde günden güne uzandı gitti derdim. Hangi dağın tepesi daha yakın göklere? Hey... Nasıl ilerledikçe genişlerse dereler... Bir kartal süzülerek uçtu benim yerime... Dün kendime dedim ki: Ağlama böyle miskin. garipsin: Senin yurdun semalar. sökülsün tırnaklarım. Mademki gökler sana kanat açmış yar gibi. Yıllanmış bir sevginin acısını çekerdim. Yeis bir yılan gibi sarıldı dizlerime..417 DAĞDAN İNEN Bağrımda kalmış gibi vurduğu kanlı hançer.. Ben daha bir adıma sarf ederken varımı.

1929. bağlı. Vasfi Mahir HAYAT.418 Zincirli.126 . dertli gene zindana girdim: İndim tekrar çıktığını bu ıstırap dağını. c... s. İki kanat uğruna bin kere can verirdim Ruhumun bir kuş gibi bilsem uçacağını. nr.5.5 . 25 Nisan.

. Tik-tak. Yakan bir güneşsin kalsan da uzak. s. Yumuşak başını göğsüme bırak.....419 SAAT Tik-tak. nr.. Tik-tak. Tik-tak. Tık-tak... Bırak tüllerini. Yaşar Nabi HAYAT..... Tik-tak. Mademki zavallı bir oyuncağım. muhakkak Bir gün ellerinde kırılacağım. Tik-tak. Tik –tak. bizi saracak: Sen karşımda hızla yanan bir ocak. İçimde çırpınan bu ses dinle bak. Tik-tak. Yanan kalbim gibi vücudun sıcak. Tik-tak.. Tik-tak. Biraz daha yaklaş.5. 1929. iki sel olsak. gel çırılçıplak... Tik-tak. Tik-tak. Avuçlarım kadar göğsün yuvarlak. diyor. Bir kucak alev ol. 25 Nisan. Tik-tak. Kül olsam yanmaktan kurtulacağım.. Bir yolda karışan.. kollarıma ak : Ben bu kan selinde boğulacağım. Bu ateş ne olsa..... Böyle kurulurken. biraz daha yak...126 . Benim filizlerle dolu kucağım. Tik-tak. Tik-tak..7 .. c.

25 Nisan. Panjurlardan bir ışık yağmuru dökülünce. Camlar. o kapanmış yelkenler. hurda çürüyen kirli bir canavardır. benim gibi içinde hissedenler! Dijon : 4 . akislerini parça parça kırınca. ne de altında vardır O açılmış yelkenler.12 .10 . Sakın kendilerini suya bırakmasınlar. Çağırır bağlı duran dün kayıklar ilkönce Gerilmiş eller gibi çırpınan yosunları. Sular. c. nr. Köprüye yaslanıp ta kanala bakmasınlar. eteklerinde hem ağlaşır. Donuk bir taş rengiyle uyanınca. Gölgede.1928 Sabri Esat HAYAT. s.126 . En diplerde kaybolur bir geminin çıkrığı. Sormayın ne üstünde. Nasıl kimse duymazsa uzak bir hıçkırığı. 1929.420 KANAL Evlerden suya doğru ağaçlar fışkırınca. İşte ölü suları böyle sürükler kanal. güler. köprüler: Uzakta bir fenerin parçalanır damarı. Sular. hem. Denizi.5. kıyı kıyı esmerleşir bir sandal.

25 Nisan. Taha Ay HAYAT... Bu sevdanın sonuna allar vakıf oldular Hepsi: «Fatma bizimle kaçar. Ah bazen rast gelince cinnetle sevdiğine Kalbi pat pat vuruyor dar göğsü genişliyor. nr.. 1929. Ninesi sabahleyin bulmayınca koynunda İşlediği çevreyi dedik dedik dişliyor.. O..» diye kişniyor… Kızın kanı kaynadı bu bekleme sonunda Bu gece dağa kaçlı bir yiğitin omzunda.5. c.14 . Kıvılcımlı gözünü daldırıyor engine. s..126 . çeşmeye gelince oluktan taşar sular.. Fatma’nın sevgisini hissediyor kuzular.421 FATMA’NIN DERDİ Fatma kayaya çıkmış çevre işliyor yine.

Gezen ormanın ruhu içerime giriyor. Uyanıyor. Canlandı sanıyorum bir kadın heykelini. Unutulmuş bir kuştan bir haykırış geldikçe. Gölgeler. Tabutuna konulan bir ölü terlemiş de Geliyor ağaçlardan ıslak odun kokusu. Havuzdan bir kurbağa taşlara yükseldikçe. rutubetin serin avuçlarında. Ellerim. s. küflü bir saatin kadranı: Bir gözyaşı halinde aksediyor ormanı Yaşlı bîr alın gibi çizgi çizgi olan su.3 . geçen yazdan kalma birer pelerin. c. karanlık kesilince dört duvar.5. 2 Mayıs. Sanki bir tüy düşüyor her kanat silkinişte.127 . Öyle bir canavar ki tasları kemiriyor! Sabri Esat HAYAT. İçinde saçlarından bağlanmış bir canavar. Tahta salipler gibi dalların uçlarında. nr.422 ORMANIN CANAVARLARI Havuz: yemyeşil. Bana dilsiz yosunlar uzatıyor elini. 1929. Üstüne dökülüyor taştan kanepelerin.

yedi kat arşı Sen yaratmış. Zaten sendendir. Vasfi Mahir HAYAT. 2 Mayıs. Gün geçtikçe içimi yeni bir şüphe sardı. Haykırdıkça elâlem karşında kâfir diye Gece sabaha kadar ağladım hak bir diye.5. Omuz silkersem eğer böyle her itirafa Bari şu sırrı anlat hakta benden tarafa: Derinliğinde cihan barındıran bu kafa Bir gün nasıl olup da girecek bir çukura?. dedim.127 . vermişin insan şekli çamura. Yaksın beni ateşten ateşe vura vura. Dünyada çektiğimi unutabilmem için. Nurun gözümde artık yavaş yavaş karardı. Çocukken dinlemiştim: yeri. Tanrım mükâfatını gönderecektir diye Her nem varsa harcadım hepsini bu uğura. Kâfirim: her kâfiri attığın cehennemin. c.13 .. s. nr. bütün şaşırdığımız: Bir peygamber doğursun neden bir kimsesiz kız? Musa nedendi katil.. İsa neden babasız? Bir kavın için dünyayı neden verdin yağmura? Haklıdır varlığından kaldım olmazsa emin. Baktım: varlığımızın en sonu bir mezardı.423 BENDEN ALLAH’ A Kurbağalar çaldı da dün bir cenaze marşı Biraz seni düşündüm gece mehtaba karşı. 1929. Bu zindandan yolumuz nasıl çıkardı nura?.

424 ÖYLE BİR SOKAK Kİ BU Öyle bir sokak ki bu Her kapıda bir kadın.. Necip Fazıl HAYAT. 1929. c. Ve kalbin sana sorar: Bakıp geçmekte ne var? Sen de her insan kadar Onlara aşinasın. nr. anladın.. s..5.5 . 9 Mayıs.128 . Geçene öz yolcusu Gibi bakar..

16 . İstersen beyaz bir gül.. ben de düşünmüyorum. 1929. bir gül hazzıyla ensen Nefesinin altında bir tüy gibi ürpersin.425 24 MART Odama akşam gibi. akşam gibi. Günle beraber yanmış. yeşil denizlerin sen.. Baş döndüren ve yeşil. dudağının nemini baygın esen Bir yel gibi getirsin dudağına nefesin. yahut çevir başını. Yalnız çevir başını yahut gözlerini yum. Yalnız gözlerini yum.. Yalnız gösterme bana gözlerinin yaşını. s. Ve istersen bir günlük doğan bir böcek gibi.. 9 Mayıs. Karanlık kuyulara bakmaktan ürküyorum. c. günle sönecek gibi Yarını hiç düşünme. Yaşar Nabi HAYAT. Koyu renginle değil. İstersen. istersen..128 . Ah.5. nr. ılık rayihanla sin. yeşil denizlerin sen ki en derinisin.

ahenk. Ne renk. Baygın ufuklar. var Sahiller dantel. c. lekesiz O güzel deniz Yeşil. Bir tül içinde Bak «Çatalkaya» «Karşıyaka’ya» Ay doğmuş erken.128 . Akşam üstünün! Sahile in de. sarı Yüksek dağları. Okşar ve güler. mor. s.5. Şimdi uykusu Biten bir günün. 1929. 9 Mayıs.426 İZMİR AKŞAMLARI — Rıdvan Nafiz Beye — Engin. örgüler. Güneş erirken! Başka bir zevk bulurum ben Bugün de yarın da İzmir akşamlarında. İzmir akşamlarında! Rıfat Necdet HAYAT.19 . nr. Tarar. Akşamın tel tel Saçlarını su.

427

AHENK Sesimi çalıp ta götürse rüzgâr, Versem gözlerimi bir keskin renge. İçimde bir mahşer uğultusu var, Ruhumdur çağıran tenimi cenge. Gösterim bir çukur, dilim kör düğüm. Yürüyen bir ışık olsa gördüğüm. Mermer bir kabuğa girip ördüğüm. Kapansam içimden gelen ahenge... Necip Fazıl

HAYAT, c.5, nr.129 , 16 Mayıs, 1929, s.3

428

MEZARLIK AĞAÇLARI Yedi yayla kızının çelikten baltaları Irmağa aksederek yükselince yukarı Taşların, toprakların üstüne serildiler Mezarlık ağaçları... Binlerce ölü gören, bir tek balta görmeyen, Uzun sırat köprüsü bizden yapılır diyen Mezarlık, ağaçları... Ömer Bedrettin

HAYAT, c.5, nr.129 , 16 Mayıs, 1929, s.3

429

AZAP Nasıl şiire kalbolsun içimdeki azabım. Keskin bir zehir gibi süzülen ıstırabım Damarımdaki kanda eriyor damla damla.. Ne yazık bile bile kör olacaksa ruhum, Attığım her hatvayı selâmlarsa uçurum Kim tahammül edecek böyle acı hayata? On sekiz yıl yaşadı sevincim dar göğsümde, Nihayet o da bugün can veriyor önümde Yerini başkasına terk etti ağır ağır... Gençken içi ihtiyar olmak ne kadar acı.. Bu asabın yegâne kullandığım ilâcı Son günlerde tükenen gözlerimin yaşıdır... Taha Ay

HAYAT, c.5, nr.129 , 16 Mayıs, 1929, s.5

430

KİTAPLARIMLA Ben sizden ne istedim, sis bana ne verdiniz? Her biriniz bir parça teselli ederdiniz! Sizler şimdi bir kule, ben sizin bekçinizim, Hani başka yolcular, bu izler benim izim. Yolunuzda tükettim ömrümü yudum yudum. Sonra, dönüp kendimi izlerimde okudum. Bana beni vermeyen sayfayı yakıyorum, Hayata bakıyorum, hayata bakıyorum! Rıfat Necdet

HAYAT, c.5, nr.129 , 16 Mayıs, 1929, s.16

431

ÇAY Şeklalır semaverde Gümüşten, şeffaf bir sır. Porselen, kadehlerde Süzülmüş renk ve ıtır. Kırpık kirpikleri yaş İki çift göz, iki baş Odada tatlı, yavaş Bir sesle mırıldanır. İşlemeli bir perde Ağır ağır iner de Düğümlenir içerde Okunmayan bir satır. Hamit Macit

HAYAT, c.5, nr.129 , 16 Mayıs, 1929, s.16

432

KAR ALTINDA KALANLAR Bu yılda beyaz açtı, bahtınızın gülleri Gözünüzün yaşıyla doldurun «keşkül»leri Ellerin verdiğini köpeklere atmış!. Ne tanr.ı korur sizi, ne gökler size acır.. Örtülünce kapılar her akşam gıcır gıcır, Yatınız sokaklara.. Ah!. Upuzun yatınız!.. Isıtmak isterseniz göğsünüzde alkanı, Çekiniz üstünüze bu bembeyaz yorganı.. Korkmayın çatırdasın, çatırdasın bu gökler... Doymadan bir hayata.. Girmeden bir bahara; Kış olan ömrünüzü, gömünüz haydi kara!, Ağlaşsın başınızda fırtınayla köpekler.. Rıza Polat

HAYAT, c.5, nr.129 , 16 Mayıs, 1929, s.18

433

YAĞMUR Koşun koşun damlalar Camda yuvarlanmaya. Ve başlasın kargalar Damı gagalamaya. Sen uyukla odanda. Lamba bir yanda, Değmem ellerin kanda. Olsa da uyanmaya... Necip Fazıl

HAYAT, c.5, nr.130 , 23 Mayıs, 1929, s.2

434

TRENİN FENERLERİ Nasıl dokunulursa kulağıma bir tüyle Camda bir sinek gibi, uzak bir gürültüyle Geçiyor pencerenin karşısından tirenler. Duman, yelken halinde açılınca damlarda, Suda halkalar gibi genişliyor camlarda Sokakta konuşanlar, evlerden ses verenler. Böyle uzaklaştıkça katar bir duman saçıp. Seyretmek istiyorum panjurlarını açıp Bembeyaz kanatlarla odamın doluşunu. Başım, avuçlarımda, dirseklerim, masada. İçimde duyuyorum, raylar hıçkırmasa da, Simsiyah, bir tirenin hızla kayboluşunu. Çığlığını derinden derine işittikçe. Tanıyorum nihayet bu geçişi iyice; Nedendir biliyorum şakaklarımın teri. Raylar, bunlar alnımda yer eden kırışıklar; İki ölü göz gibi aynadaki ışıklar, İçimden geçen siyah katarın fenerleri. Sabri Esat

HAYAT, c.5, nr.130 , 23 Mayıs, 1929, s.18

435

HEYKELİN KARŞISINDA Gezdikçe her dudakta sen uzaktan uzağa Önünde haykırırını ben derinden derine. Adı ömründe bir gün bir kalbe, bir dudağa Girmeyen kimsesizler kapanır mermerine... Kimdir sana bağlayan böyle hür bir milleti: Dizlerinde gönüller sanki çiçek demeti. Peygamber Tanrısına duymadı bu hasreti, Vermedi bu kudreti Tanrı Peygamberine... Hangi kandır demirden nabzında böyle vuran? Hangi rüzgâr bu sönmüş ateşi tutuşturan? Kuşların çıkmadığı dağlara, ordu kuran Cihangirler sürünür senin eteklerine... Çözdüğün gün boynuma halkalanan düğümü Anladım bir mezardan hayata döndüğümü. Yalnız senin karşında duydum küçüklüğümü: Benzedi ıstırabım Allah’ın kederine... Kahramanlar keder mi hissederler zaferden? Sana bu hıçkırıklar, şairim, geldi nerden? Sen ki ömründe bir gün ağlamadın kederden Neden düştü iki yaş göğsünün üzerine?.. Alnımda bin acının zehri bıraksa da iz Bana yaş döktüren şey ne kederdir ne aciz: Bizim erir güneşin önünde gözlerimiz, Bazen sevinç ağlatır bizi keder yerine... Vasfi Mahir HAYAT, c.5, nr.131 , 30 Mayıs, 1929, s.2

436

YILLARIMLA Dünden geldin bugüne, gidiyorum yarına Düşünürken acırım ömrümün yıllarına! O yıllar ki bir lâhza benimle bir olmadı, Ben yürüdüm o durdu; yoruldum, yorulmadı. Bir aşılmaz dağ gibi her biri yol üstünde, Belki bir yol verecek, bana bittiğim günde! Rıfat Necdet

HAYAT, c.5, nr.131 , 30 Mayıs, 1929, s.14

437

YILDIZLI BİR GECEDE... Sema bize seslenir: Kalma gel, işkencede, Ruhunuz ebededir Duyarız bir hecede. Ömür ki bir kurak çöl, Onu tek bir güne böl, Şebnem gibi doğ ve öl Yıldızlı bir gecede... Necip Fazıl

HAYAT, c.5, nr.131 , 30 Mayıs, 1929, s.16

438

GECE Baskına uğramış gibi irkildim, Dedim ki; odamda gezinen kimdir? Kararan batıyı görünce bildim: Bu benim teklifsiz misafirimdir. Kırları sarınca aksam serini O yalnız kalmasın diye, durmadan, Kapımda gölgeden eteklerini Sürüye sürüye girer, vurmadan. Dostların sırtı pek, elin karnı tok; Gel kara yoldaşım, kara yoldaşım, Gurbette kalanı arar sorar yok, Sen garip dostunu ara yoldaşım. Necmettin Halil

HAYAT, c.5, nr.131 , 30 Mayıs, 1929, s.18

439

MASLUP Bu kadar merak vermez poker yahut bakar Ne kışa bakar âlem ne soğuğa, ne kara Böyle bir şey görmenin olunca ihtimali... Dişlerin arasında kırmızı bir cıgara: Dilini çıkarmışsın görmüş gibi bu hali; Âlem bakmış bakar a, dilin çıkmış çıkar a... Şehir lâzım değil mi baştan başa donansın: Farzet ki sen zaferden dönen bir kahramansın. Ve hepsine gururla bakıyorsun yukardan... Heykelini yapacak sokak piçleri kardan,, Mermerden olsa deme bu da beyaz ne çıkar. Sen, yalnız dua et ki yağsın, gene bugün kar... Madem ki basılacak bir kaç omuz yok, emi, Biraz daha yüksekten görmek için âlemi Eline al ipini kendin biraz daha çek.. Toprağa bağlandıkça yelle edilmez yarış, Ne var yerden ayağın yükselmişle bir karış; Adam sen de, çarığın bari eskimeyecek.., Yaşar Nabi

HAYAT, c.5, nr.132 , 6 Haziran, 1929, s.17

440

YUMRUĞUNU ISIRAN ADAM Bu akşam da erkenden yandı elektrikler Karşı evin perdesi aralık camlarında; Senin de aydınlandı bahçende çitlembikler. Nasıl pul pul yanarsa kâğıt fenerler birden. Öyle bir ışık gezdi komşunun camlarında; Senin de ışıldadı parmaklığın demirden. Nasıl konuşuyorsa- komşun çiçekleriyle, Yağmurdan sonra nasıl kımıldarsa yapraklar. Senin de için yandı ateş böcekleriyle. Alnın cama dayalı, çiziyorsun buğudan, Kuşlar, ders isimleri, şekiller, yuvarlaklar; Bir gözden damla damla yaşlar akıyor sudan. Uzansan koltuğuna; bu bakış çok yorucu; Başka bir pırıltı var gözlerinin ferinde. Vurma cama, kesilir parmaklarının ucu. Gösterme çılgın gibi böyle duyduklarını; Eğer rahat değilse ellerin ceplerinde, Isır yumruklarını! Isır yumruklarını! Sabri Esat

HAYAT, c.5, nr.132 , 6 Haziran, 1929, s.17

441

NOKTÜRN I Kalbim bir güldür ki gündüzler ölgün, Onu açın, onu açın geceler. Beni yad edermiş gibi bütün gün Ötün kulağımda, çın... çın... geceler. Geceler çekmeyin benimçin hüzün, Gelin siz, ruhumu tenimden süzün; Bırakın nâşımı yerde gündüzün Gölgemi alın da kaçın geceler... Necip Fazıl

HAYAT, c.5, nr.132 , 6 Haziran,1929, s.17

442

NOKTÜRN II İnsanlar içinde en yalnız insan! Düşün, taş duvara başın gömülü. Ve kapan sükûta, granitten, taştan Mazgallı bir kale gibi örülü. Gözünü tavandan ayırma, ki sen, Üşürsün, gölgeni yerde görürsen; Dikilir karşına, mumu söndürsen Ölüler içinde en yalnız ölü... Necip Fazıl

HAYAT, c.5, nr.133 , 13 Haziran, 1929, s.5

443

ÖĞLE SICAĞI Kurşundan oluklarda ağdalaşırken öyle, Bir mendil kadar geniş parka girerek böyle Bekliyorum saatin ikiyi çalmasını. Nasıl beyaz leylekler toplanırsa bir damda Bir sıcak manto gibi duyuyorum arkamda Güneş yüklü dalların yere alçalmasını. Çeşmeden su içiyor bir serçe yudum, yudum; Nihayet aynı sesle yolda çıtırdıyor kum; Aynı sakin adımlar yaklaşıyor sıraya. Uzaktan tanıyorum bu tez ayak sesini; Bir ince duman gibi beyaz elbisesini Gözlerim yorgun, yorgun başlıyor aramaya. Biliyorum ki şimdi yanıma oturacak; Güneşe bırakılmış yapraklar kadar sıcak Elleri ellerimde yanacak bir saniye. Sonra birer tarafa gidecek gözlerimiz; Ve nihayet çocuklar gibi esneyeceğiz Aynı sesle: «Bugün de hava ne sıcak!» diye... Sabri Esat

HAYAT, c.5, nr.133 , 13 Haziran, 1929, s.7

444

ODA I Ayna, bir kuyu ağzı gibi duvarda, Gölgem, bir ağaçlıklı yolda yürüyor gibi İçinde adım adım benden uzaklaşmada. Nasıl bir kan damlası perdede genişlerse. -Bir el cama bir kızıl boya sürüyor gibiİçinde şeklalıyor narçiçeği bir terse. Paravana tüneyen Japon bülbüllerinden, Kadife bir şezlongun yamyassı güllerinden Bir fısıltı duyuyor gibiyim bu akşam da. Bir köşeyi dönüyor aynada adımlarım Ve yine görünüyor aynada adımlarım. Serseri bir kırlangıç nasıl gezerse camda. Dışarıda yaz, hafifçe sallanan bir yelpaze; Gölgeler yere doğru sarkan bir dut ağacı; Rutubet, yarı kesik bir turunç gibi taze. Aynada kayboluyor gölgemin Son çizgisi; Odada, halı gibi bütün bir günün isi, İçimde, bir şamdanı üflemek ihtiyacı.. II Nasıl havalanırsa bir yumak tüy rüzgârla, Kırlardaymışız gibi halıların üstünde Seni kovalıyorum çırçıplak ayaklarla. Pancurdan iplik iplik sızan öğle bugün de Perdeye damla damla düşüyor gibi ılık; Senin de gözlerinde eriyor bir tatlılık.

445

Esniyor tozlu yollar, evler, kilise ve çan.. Karşı damda bir kedi gölgede pinekliyor, Karşı damda bir kedi saatleri bekliyor. Duvarlar beyazlıktan genişledikçe böyle, Dizlerine düşüyor halsiz kaldığın zaman Sıcak bir havlı gibi omuzlarından öğle. Dakikalar oluktan damlayan sular gibi, Akıyor ağır ağır üstüne gölgelerin.. Şimdi, gök daha mavi, sokaklar daha serin. Şehirden yükseliyor ve öğle buğular gibi.. Sense parmaklarımı alnında duya duya Dalıyorsun yeniden dizlerimde uykuya Sabri Esat

HAYAT, c.5, nr.135 , 27 Haziran, 1929, s.15

446

SAHNE Ne kendileri bilir, ne başkaları bilir; Verilse verilse, kırk elli oyun verilir, Bu kübik dekorları değişmeyen sahnede.

Oynayan da sizsiniz, seyir ede ede oyunu: Burda tam, üç yüz altmış beş perdedir bir oyun; Bu kübik dekorları değişmeyen sahnede... Her taraf, pul, renk renk, ışıl ışıl yanıyor; Özene bezene bir komedi oynanıyor; Bu kübik dekorları değişmeyen sahnede. Kimisinin gözleri birer yumrudur mosmor; Bu tarafta adamlar gülmekten katılıyor; Bu kübik dekorları değişmeyen sahnede, Bir öpülür şey olsa gezmezken böyle yerde; Alkışlarız, bir aktör bir ayağı öper de, Bu kübik dekorları değişmeyen sahnede. Bekle, ey kalbi parça parçam bekle, gelir gün, Bir gün, son perde iner: son perde iner bir gün Bu kübik dekorları değişmeyen sahnede... Fuat Ömer

HAYAT, c.5, nr.136 , 31Temmuz, 1929, s.10

447

ONUNLA BAŞ BAŞA Ben tâ bugüne kadar, hayatın yollarında, Etrafıma bakındım hep seni arar gibi; İşte en sonra sardım aşkımın kollarında, Taze gül bahçesini akşamlar sarar gibi! Başımda aklım sensin, sensin göğsümde gönlüm; Sevginden kuvvet alır hayata tahammülüm, Senden ayrı bağrıma nasıl dolmasın ölüm, Sanki sensiz yaşamak bir işe yarar gibi? Boş kalınca göğsümde sızlar başının yeri; Bir bakışın girince gözlerimden içeri Açar orda çitişmiş siyah düşünceleri, Gecenin saçlarını bir hilâl tarar gibi! Ankara 15.7.1926 Celal Sahir

HAYAT, c.5, nr.136 , 31Temmuz, 1929, s.13

448

SESİN ve RENGİN En güzel renklerini, kelebek, yaprak, çiçek, Toplanıp ta süzseler bir araya gelerek Güzellik imbiğinden Buna hatta güneşin huzmeleri karışsa, İlahın rengi bile bu renklerle barışsa... Hayır senin renginden Güzel bir renk olamaz Meleklerin gözyaşı göynüme dökülseler, Yüz bin çocuk önümde ağlasalar, gülsel Sükûnetin sesine İlahın nefesinden saadetler katılsa, Bu sesle sevgililer göğüslerden atılsa.. Senin bir nefesine Hiç biri denk olamaz! Çünkü sesin: mustarip gönüllerin sesidir; Çükü rengin: hayalin solmayan pembesidir... Gündüz

HAYAT, c.6, nr.137 , 15 Ağustos, 1929, s.8

449

OMUZDA GİDEN ADAM Biraz şu içerdeki piyanoyu kesin de, Ölüm döşeğimize yatarak dinleyelim: Çalıyor akşam çanı gâvur mahallesinde.. Kaybettim son nefeste bütün kârımı neden? Bir hesap vermek için alnıma gitti elim: Başımdır avucumda kalan yirmi seneden!,. * * * Akşam indi camlara bugün perde yerine; Bağırıp ölüyorum, içmeden bir yudum su, Böyle boş odalarda ben gerine gerine... Gölgeler inip çıktı bembeyaz duvarımda; Taşıdım yirmi sene bir yük gibi doğrusu, Ben, kendi çarmıhımı kendi omuzlarımda.. * * * Bakın beş on dakika perdenin arasından: Ölümün haşmetini belki fark edersiniz Şu giden cenazenin ağır manzarasından.. Bakın nasıl heybetli gidiyorum omuzda, Beni tanımasanız bir kahraman dersiniz: Bakın nasıl açıldı ahali yolumuzda.. * * * Her ölen bana biraz büyük gibi geliyor, Mutlaka yeni bir şey öğreniyor o yahu: Ölen bir parça daha omuzda yükseliyor... Bakın nasıl omzunu kıstı bir kişi yine; Bu akşam perde perde çekerek başımda "hu!” Saflar namaza durdu "er kişi niyetine”.. Bir çukurun başında oturacak ne vardır?

450

Yol mu yok ileriye, adamlar mı yoruldu?.. Selviler saçlarından asılmış kadınlardır.. ... Şu karşı tepedeki değirmen kanatları, Dün, gömülen güneşe dikilen bir put oldu; Bugün iki el gibi açılıyor yukarı., Cevdet Kudret

HAYAT, c.6, nr.137 , 15 Ağustos, 1929, s.9

451

SES Bir gönül hasretinden uzun sürdü yolumuz, Bitti çıra tutmaktan ormanlarda kolumuz.. Gecemiz, yıldızların görmediği bir gece; İslenmiş elimizde alevler titredikçe, Çırpınan gönlümüzü bir karanlık sarıyor. Solgun dudaklarımız rüzgâra yalvarıyor: Denizlere dökülmüş bu gecenin yıldızı, Yolcular dostu rüzgâr, söndürme çıramızı!.. Her ağaç gözümüzde büyüyen bir hayalet, Dilimizde gâh dua, gâh çılgınca bir lanet, Korkarak yürüyoruz, işte hâlâ o orman! Yürüyoruz gülmeden, bir türkü çağırmadan. Bir gönül hasretinden uzun sürdü yolumuz, Bitti çıra tutmaktan ormanlarda kolumuz... Tıkanırken böylece göğsümüzde her nefes, Karanlık ruhumuzda çınladı uzak bir ses.. O anda, yıldız oldu sanki bütün gök yüzü, Bu sesle parlatarak ümitten bir gündüzü Bir nura koşar gibi koşuyorduk üç yolcu, Ta uzaktan havlayan köpek sesine doğru... Ömer Bedrettin

HAYAT, c.6, nr.138 , 1 Eylül, 1929, s.11

452

SON HATIRA Adını ellerimle çizdim altın kumlara, Küçülen gözlerimde kurudu son damla yaş. Kumsal, deniz, sal, rüzgâr, senden ne son hatıra, Benden de sana beyaz, bembeyaz bir soğuk taş! İşte rüzgâr esiyor... Dalgalar coştu gene.. Kumlara işlediğim hayalin de kayboldu. "Nerde?,, diye yanarken ben derinden derine Karşımda, solan yüzüm gibi, güneş de soldu. Dalgalar! sürükleyin beni de enginlere! Kumların arasında ben de bir parça taşım. "Ayrılmayız, beraber dalarız derinlere!„ Derken bıraktı, gitti elimi arkadaşım... Şükûfe Nihal

HAYAT, c.6, nr.139 , 15 Eylül, 1929, s.8

453

DİJON TRAMVAYLARI Dingilder rutubetli caddelerde yavaşça; Yolda bisikletlerle konuşur arkadaşça Oyuncak bir kurbağa gibi öten yayları. * Kaldırımda yürüyen yolcu ürkmesin diye, Öyle etrafı sarsmaz canıyla bir teviye, Çekinir kirletmekten pırıl pırıl rayları. * Sıkılırken arkada tıkırdayan zincirden Yolunu şaşıracak gibi utanır birden Önünde yükselince düklerin sarayları. * Kışın vatman yağmura açar şemsiyesini. Tahtalara sıkışmış bir böceğin sesini Yeniden canlandırır sıcakla yaz ayları. * Sahanlıkta tepinir parka giden yolcular; Önüne birikmişse kendinin ne suçu var Kıra çıkan izciler, cenaze alayları? * Şunu diyorlar ama, zannederim yalandır; "Her biri bir kocaman kibrit kutusundandır Dijon tramvayları, Dijon tramvayları!„ Dijon: Sabri Esat

HAYAT, c.6, nr.139 , 15 Eylül, 1929, s.8

454

ÂŞIK SAZI İLE Köye akşamlar indi, Kırda renkler silindi, Eşsiz kalan kuşların Yuvada ses dindi. Ay ışık vurdu koya, Kıyılar ova ova... Rüya gibi kayboldun, Görmedim doya doya. Öldürdü hasret yasın, Hangi dağ ardındasın? Korkarım, eşsiz sanıp. Seni eller almasın! Baktım sisli dağlara, Yüreğim yara vara: Senden haber getirsin, Sesini ver rüzgâra. Doldu, taştı kederim, Sensiz ne derbederim . Bir gün dönüp gelmezsen Verem olur, giderim! Şükûfe Nihal

HAYAT, c.6, nr.139 , 15 Eylül, 1929, s.10

sefil oldu. sebil oldu.6. 1929.10 .. İffet Halim HAYAT..139 . doyarım? * Bir gün elbet dönersin.. 15 Eylül. Hançerle oyar gibi kalbimi göz göz açtın. dağlar aşılmaz değil. s. * Bugün senin uğrana kaç çocuğu unuttum. c. Sana gönül çekmekten elbet şaşılmaz değil.455 KİN Canıma kıyar gibi dağ dağ ardına kaçtın. nr. Kaç açın acısını benliğimde uyuttum. Bin bir emel içimde perişan. O gün beni kör eden gözlerini oyarım!. * On saat sana yanmak on işimi kületti! Ne ettise bana hep bu arsız gönül etti! Senden öç almağa ben nasıl kanar. Ardında göz yaşlarım sel oldu.

Üçüncü devredeyim. Gel de mes'ut öleyim. doktor yanar bu acze.456 SON GÜN ÜMİDİ Uzun kirpiklerimin gölgesi gözlerimin Fersiz ışıklarını eritir damla damla. sev. sarıl ve göster cihana bir mucize: Verem değil. c. Senin güzel gözünü uyku mu perdeledi? Herkes beni sevgisiz. 1929. s... sevgilisiz sanıyor.6. Gündüz HAYAT.21 . Rabbim!” diyerek Annem ağlar oğluna. Bak. Beni görünce her göz kapanıp ıslanıyor. 15 Eylül.. göğsümü emellerim yiyorlar.139 .. ben onun benimçin yalvaran nefesinden Duyuyorum en acı ve sonsuz ayrılığı. için için. nr. Her nefes bir parçası koparda ciğerimin Dudağımdan dökülür adın bir parça kanla! Pembe emellerinin yüzümdeki aksinden Bir teselli bekliyor annemin hıçkırığı: Ah. son günümün ümidi!. Ölüm yakın diyarlar! Gel. Gah kapanır gözlerim yüzünü görmek için. karşımda ağlıyor Azrail. Gah açılır dudağım adınla titreyerek. "Pek genç ölüm yakışmaz buna.

6 . 30 Eylül. senin bu işte ne var düşüneceğin: Sen gidersen ben varım Candan gönülden varım. 1929. nr. dalgalar ve dalgalar Yıkacağız dağları.6. Vasfi Mahir HAYAT. Kesemezler yolumu: Karşı çıkar mezarım.. Ben de gitsem daha var sonu gelmez dalgalar. Biz dalgalar. Ölmeden en sert taşı sökecektir bileğin. c. dağları.. Senin. Onlar dağsa ne çıkar.140 . dalgalar. Bizim omuzlarımız tutacak semaları. ah dağları. s. varsa. biz dalgasız arkadaş Gam yeme gittiğine Gidenler gelir yine: Dalgalar dönmek için Böyle gider engine. Saadet bu toprağın. Biz o ateşleriz ki bir söner bin bir yanar..457 DAĞLAR ve DALGALAR Dalgalar sıra sıra ettikçe böyle akın Bugün değilse yarın bağrını yırtacak taş Murada erişmemiz bizim de elbet yakın. üzerindedir. Dünyada tek olanlar ömrün kederindedir. Bir gün elbet onların düşecek başına kar.

.. ince bir merdiven. "Zebani” dediklerin. ne de su. sinin!. burası bir yeraltı. s. koyulan bir karaltı.. Şükûfe Nihal HAYAT. bir daha ve bir daha..17 . ne güneş var.. Gayyaların önünde bir an ürperin. * Dadıdan dinleyerek.458 GAYYAYI GÖRDÜM Dar.. nr. Gözümüzde bir Gayya tutuştu gire gire. * Zindanda cayır cayır yanan bir kor yığını Karşısında. Durmadan hız veriyor bu kocaman ateşe. 30 Eylül. * Ateşçi o Gayya da tutuşurken bütün gün. iki zebani.. değişti karaltı birdenbire. elinde kürek.. İşte o cehennemi... Kızıllaştı. Lâkin bu cehennemin günahkârları hani? Ateşe hız veren de yanan da kendisidir. Aldığı para ile doymuyor karnı bile.. derin bir cehennemdi.6. serin güvertelerden inin. Ve bilmem nasıl baktım bakışlarım sönmeden!. İndikçe derinleşen. Mezarda yeni çıkmış bir iskelet halinde Ateşe hız veriyor terini sile sile!. Temiz havalı. o gayyayı gördüm ben.. İçinde ne hava var.140 . 1929. Girinti çıkıntılar. hocadan işiterek Çocukken rüyamıza giren “Gayya kuyusu” Tıpkı böyle karanlık. “vapur amelesi”dir. derinden yumurtalar: Burası bir yeraltı.. c.

s. nr. * Issız. tatlı bir ahengin çıldırması bu. Durgun.141 .6. * Eşsiz gezen kaplanların gür sesi değil. c. Bu derinden gürleyişi dağıtır rüzgâr..5 .. Kanlı gözler gibi dönen şu girdaplarda Coşkun. Buzlu yayla sularının korkunç yası bu.. Boşalıyor yatağından bir koca ırmak. uzak limon bahçelerinden Yaprakları titreterek heybetle geçen. Ömer Bedrettin HAYAT. * Geceleri. 1929..459 ŞARLAK Işıldayan billur. 15Teşrin-i evvel. Sanki dağdan uçuruma atlıyor Şarlak. harap bir değirmen çökmüş kenarda. engin denizlerin tahassürü var. Baş döndüren gür sesiyle coşup taşarak Yatağından uçuruma atlıyor Şarlak. köpük sütunlarıyla. * Korku sinmiş etraftaki her yeşil dala.

Ve tutuştu en küçük elemiyle bu yerin. . Ne mutlu ki böyle bir acıyı taDamatın sen.141 . c. nr. 15 Teşrin-i evvel. s.7 . Biz üstünde hasretle yanıp kavruluyorken Sen toprağın altında yat. daima yüksekteydin. 1929. Bu ölümün yaşıyla hıçkırdı derin derin. Bir parlak yıldızıydın erişilmez göklerin. .460 DEVRİLEN ÇINAR Bir uzun iniltiyle çarptı yurdunun kalbi.6. * O gürleyen sesinle bir coşkun şelaleydin. . Hepimizden yüksektin. Sen yalnız hakka tapan. . doğruluğa baş eydin. ne acıdır bu bilsen. * Seni toprağa vermek. Damarlarında gezen coşkun asil bir kandı. * Hisli her yürek seni bin bir acıyla andı . uyu serin serin! Halide Nusrat HAYAT. “Başı göklere değen bir ulu çınar gibi” Devrilirken toprağı karıştırdı kökleri. Bir kan ki senelerce vatan aşkıyla yandı.

* * Kapat eğer aralık kalmışsa.6. * * Ölü bir kurdu nasıl çıkarırlarsa inden. Komşuların duymasın. Çürük bir meyve gibi kanla dolunca için. Yarın seni bekçiler ayıracak evinden. Yuvarlanan bir iplik yumağı kadar uzun. s. 15 Teşrin-i evvel. * * Çarpacak parmaklığa sedyeden taşan omzun. Ağzından iniltiler akacak salya gibi. 1929. Odanda dolaşacak ayak izleri kandan. dostların varsa gidip çağırayım mı? Yoksa yavaş gitsinler diye bağırayım mı? Düşecek kaldırıma yanağından son yaşlar.461 İNTİHAR Göğsünde çarptığını duyunca bir çekicin.141 . c. kapa kapını. İstersen aç göğsünün delik kalan yerini.929 Sabri Esat HAYAT. gözlerini. nr.4. * * Söyle. * * Yere düşünce vinçten kopmuş bir balya gibi. Aç ta görsün yaranı evlerden taşan başlar. Hırsla kemireceksin bir bıçağın sapını. Bir damla kan inecek merdiveni arkandan. Dijon: 15. haydi.11 .

Enis Behiç HAYAT.4 .462 BİR CENAZE ALAYI Yedi ifrite dönmüş yedi büyük günahın Omuzlarında giden bu tabut acep kimin ? Allah’ım. çılgınca haykırarak. Bu ruh ölmeyecekti.. Onu şimdi bekliyor yokluğun mezarlığı. 1929. Hepsinin yüzü solgun.. saçları darmadağın. bu cenaze bana benden çok yakın. şu yedi büyük günah! * Ardınca ağlaşıyor bir kafile genç kadın : Bunlar hep bu ölünün dul kalan emelleri. s. Şu melun yedi cellat. . nr. c.6. Rastladığı her şeyi dişleriyle kırarak. Bu ruha ait olan ceset -iki kolunda İki iblis asılı. ah. Boşlukta çırpınıyor ince. berrak elleri. 29 Teşrin-i evvel. Bu benim en kıymetli. en fazla sevdiğimin! * Bu ölen bir ruh idi. * Alayın arkasından. fakat öldürdüler. bir fâninin varlığı. .ilerliyor yolunda .142 .

Şükûfe Nihal HAYAT. kalbim teessür dolu.6. tesadüf.. . c. İki bin sene kâfi gelmemiş ki yasına Ben de durdum karşında.. Yaradan ki. Donmuş güzelliğini gösterse de bu heykel. duygulara kim açtı kalplere giden yolu ? . yaradan dan elbet daha şuurlu !.463 FRİNE’NİN HEYKELİ ÖNÜNDE Güzelliğin oyulmuş bir mermer parçasına. Seni büsbütün fena bulmaktan kurtaran el.142 . . 1929.10 . Öldüren. s. 29 Teşrin-i evvel. . yaptığı her eseri .. nr. Anlamaz duyduğumuz sevinci ve kederi.

142 .. Dünua’nın bir ucunda o varlığı duydular. Hindistan’da Hintlinin yolu diken dikendi! Bir tarafta şalvarlı. c. besk„ Sarıklı arabacı dediğinden anladı. 1929. Gurbette birbirine sokulmuş iki yolcu Asfalttan sokakların üstünde yuvarlandı.. nr..... neler. Kavukluda binince arabası sallandı. Bir yanda halhalları gümüşten bir kuyumcu! Bir yanda (sarı) satan Japonyalı bir dükkân . daha daha izbeler. İngiliz’in caddesi bir noktada tükendi. Sonra durdu yolcular bir resmin karşısında. Çin işinden fincanlar. 29 Teşrin-i evvel. tanga. Fildişinden şeytanlar..464 QUETTA ÇARŞISI Gür sesiyle bağırdı: "Tangavala..6....10 . s. sivrildi kaldırımlar. Abanoz gergedanlar ve daha neler. Sefilleşti sokaklar. Türk olmak ne hoş şeymiş Quetta çarşısında! İffet Halim HAYAT. kavuklu bin bir insan. Tangasını durdurdu ileride bir nefes.. Kuytu kuytu izbeler.

Bugün en düşkünlere kardeş olsan da dinle.” Her kadın ilk aşığa kendini böyle verdi. her gece başka kollarda inle. Gözlerimi körelttim.465 KÖR KUYU “Bana dün bir bakıştan çakan şimşek yeterdi. 1929. Yaşayan putsun gene içimde saffetinle: Görmem artık. göğsümü ateşliyor her bağır. c. Her kadın böyle çıktı yolundan ağır ağır… Korumak ister gibi uçurumdan canını Dünkü masuma açtım başımın zindanını. Kapadım kazma geçmez taşlarla dört yanını. Duymam.23 . kulaklarımı sağır.6. dedin. nr. s. “Şimdi.142 . her gün eşini başka bir adla çağır! Faruk Nafiz HAYAT. 29 Teşrin-i evvel.

Acaba tütsü yaksam Görünür mü yüzünüz. s. Giden geleni aldı . 15 Teşrin-i sani.6. Gitti bütün güzeller . son gün. c. Acaba tütsü yaksam ? Siz benim yüzümsünüz Eğilip suya baksam Görünür mü yüzünüz ? Gitti bütün güzeller . HAYAT. nr.466 GEÇEN DAKİKALARIM Kim bilir nerdesiniz Geçen dakikaların. Görüp' de dönmüyorlar. Sararmış biri kaldı . Geçen dakikalarım. çaresiz. Bizden vefasız onlar. Aranızda verin yer Sararmış biri kaldı Biz nedamet çekeriz.143 . Bizden vefasız onlar' Biz nedamet çekeriz . korkarım Düştüğü yerdesiniz. Bizi. 1929.2 Necip Fazıl . Kim bilir nerdesiniz? Yıldızların.

pırıltılarla yağdın.467 EY AŞK! Sen eskiden gönülde yıllarca ve yıllarca Sönmez bir büyük yangın. Bunlardan daha yüksek bir duyguydun. o eski nura bedel. ey sen. incilerle örülmüş bir mısradın. Feryatlarla yaşanan bir ulvî maceradan. hem ucuz bir riyasın. Ey cihan ahenginin en güzel bülbül sesi ! Tanrı seninle açtı “tarihî mukaddes” Seninle doğdu Hüsn’ün ilâhî kasidesi: Sen güller. bu gün mücevher hırsızısın Dün bir ilahe idin. sanatkârın ruhunda ıstırabın. ne bir büyük rüyasın. Zindandan bin teselli yaratırdı serabın. Bu günse kaldı ancak. bu gün bir bar kızısın! . Bir damla düşmüş olsan harap bir mezarlığa. Benzerdi verdiğin dert en hoş bahtiyarlığa. ey zavallı. Sen eskiden böyleydin. bunlardan daha güzel. ah. Ey sen. Ey sen ki öz yürekten kopan yanık duaydın ! Dün bir define. "Fuzûlî Dîvânı”nda alev alev bir yandın. "Zühre” nin ümit ile parlattığı çerağdın. Sen bugün. Gözyaşı dalga dalga. ey aşk! Çağlayanda rübabın. Ne küçük bir buseden kızaran saf edasın! Bu gün sen ancak riya. tüten bir yanardağdın. sineler parça parça. Şairin. Yeni hayat gelirdi her kurumuş varlığa. bir emel. Sen bir “altın yağmur” dun.

biraz ipek. Üç kadeh içki.8 . Bir sinir gerginliği. Cazbant uğultusundan duyulmuyor feryadın . c. bir ateşli titremek işte sen busun ! Artık ne yalvarma. biraz pembe et..6. anlatma ki hayalinden geçeni. ne emek! Bin bir fedakârlığa dün ne coşkun menbadın ! Geçmiş asırlardaki yüksekliğinle seni Anarak ağlıyorum boş yere mersiyeni. Enis Behiç HAYAT.468 Dün kalbe şeref. Ey Enis. 1929. s. bu gün vicdanda bir sızısın Sen ki behimiyetten ulviyete bir bağdın. nr.143 . 15 Teşrin-i sani.

143 . . Gündüz HAYAT. Şimdi de sen sevdanın bu mukaddes yerini Bir türbe yapmak için bul araya.10 . s. der aşığın zor verilir nasibi . Kulaklarımda bir ses hanı o günkü sesin Aşkımın tellerini bugün de titretiyor. Ben anne ölümüne inanmayan öksüzüm. 15 Teşrin-i sani. Sakin artık vücudum aşkın emirlerini Tutamayacak kadar bitti düştüm buraya. 1929. Uzaktan seni bana vadeden pembe ufuk Yaklaşınca kararır aşkımın bahtı gibi. Geçtiğin dağlar beni geçirmek istemedi. c. Artık yoruldum yeter. güzel çocuk. araya. Yaşar gözümde aşkın bu gün gibi yarında. Kuşlar bile yalvardım yerini söylemedi Yol gösterin dedikçe hep önüme durdular .6. nr. Dereler ben geçerken coştular. Sana benzer bir hayal görmedi hâlâ gözüm. kudurdular.469 TÜRKÇE Kanatlarım kırıldı hicran ufuklarında. nerdesin? Yolunda çektiğimi çiğnediğin yola sor. Ben çökerken içimden seni isteyen çocuk "Durma” kaç.

. Saraylar kur ve yahut ülkeler yık. durdurulmaz akınsın!. sen değişmedin.. Mukaddes Tarih seni nasıl yazarsa yazsın. Seni kurtardık. Çevirdim romantizmin kandilinden gözümü. Sen. Şu köhne yeryüzünde bu kuvvet sana yeter. olup sen nasıl esatirde Argos'taki hükümdar. Bir "Altın yağmur. Cennet meyvesi değil dudaklarda kızarsın! Bizler ki plaj yaptık yaldızlı kumsalları. . Hayır. İpek meltem eserken lâcivert açıklardan Nemize lâzım bizim geçmişin masalları!. bütün yapmacıklardan. hayır. Bu gün de her güzelin yağıyorsun koynuna. Bu günün güneşiyle seni seyrediyorum. ahi aynı güzel kadınsın!. Sarsıyorsun ya bizim fâni varlığımızı. ister bir İlahe. ne nazsın!. o füsunkâr buğusun: Fuzûlî'nin yandığı. kim ne der! Nesilden nesle taşan. Kolların dolanmıştır her şairin boynuna. Bir hakikat var ki.470 EY AŞK! -2Yok. Nedim'in duyduğusun. ihtiyar Akrizyus’un O tüvana kızını sardınsa bir devirde. ne riyasın. İster kalbe şeref ol. Hür bir isteksin artık. Mest eden bir zelzele halindeki varlığın Gıdıkladıkça her an bütün hayat özümü Damarlarımda kanım kalbimden yığın yığın Fışkıran kıvılcımlar gibi aksın diyorum. ister vicdanda sızı. geri aldım sana fena sözümü. ister ol bir bar kızı.. ey aşk..

. 1 Kanun-i evvel... ne de serap!. 1929. Enis Behiç HAYAT. Etsin. valsteki heyecanın!. s. nr. Cazbanttaki kahkaha..6.471 Ne rüya.144 . c..2 . kansın ve cansın!.

nr. Zamanın verdiği derin bir hazla Alnım çizgilerle öpüşmeyecek. hovarda. Ocağın başında kışın geçecek İskambil falıyla uzun geceler. İşlemez bir konsol saati gibi Hep aynı noktada duracak ibrem. Hayatım bir kuşun hayatı gibi Ne yeni bir sevinç. 1929. c. 1 Kanun-i evvel. Ne var dökülürse saksıda çiçek. Böyle yaşayacağım yel değirmeni İşletenler gibi sade.144 . Göreceğim günün döküldüğünü Gölgeye uzanmış yarı uykuda. ne de bir elem. s. Bilmesinler burada ömür süren kim Bense kulak verip her uzak sese Her sabah sütçüyü bekleyeceğim.6.7 .472 BEN Hep aynı gümüşten ellerle beni Sessiz okşayacak güneş baharda. Ne olur ölürse karda serçeler? Varsın dokunmasın kapıma kimse. Havuz kenarında sonbahar günü Yapraktan kayıklar yüzerken suda. Karlar yığılsa da etrafa asla Benim saçlarıma ak düşmeyecek! Sabri Esat HAYAT.

kuru yaprak yuvalar… "Ey güzel yaz bu yolculuk nereye? Şükûfe Nihal HAYAT. coşkun akıp gider dereye Sularının her kıvrımı bir mezar. * Baktık. çiçeği. * Bir kan damlasıydı düşen her yaprak.c. Estikçe yollarda uğuldayarak Dallarda hıçkırdı kavrulan bahar. nr.6. s. * Güneşi. 30 Kanun-i sani.. * Kara bir sis perdeledi engini Ruhumuza bir ürperme sinerken Neden sonra çılgın rüzgâr dinerken Durmuş gördük arzın çarpan kalbini. Kuş tüyleri. Yolunu şaşırdı gölgelerimiz. 1929.473 NEREYE? Son gündü.2 . yolumuz düştü ormana. Tabiat bozgundu.146 . Vadî gömülürken sise dumana Uçuşan kuşların sesi dargındı. darmadağındı. Dağılmış bitmişte yok haberimiz! Gelmişken kalbimiz çılgın. rengiyle bir yaz. yaramaz. Savrulan bir alev ormanda rüzgâr.

s.146 .. c. Yol yol çizgiler çekti. gözleri ak bir fellah! Seni sevdim o sabah. Arap’ın ellerinde mum ışığı allandı Tutan Kamen’in ruhu duvarlarda uyandı! * Göz göz oyulmuş yerler. İffet Halim HAYAT. yol yol çizgiler çekti. * Eli kumun üstünde bir siyah örümcekti.474 TUTAN KAMEN’İN MEZARINDA Pırıl pırıl parladı ve pırıl pırıl yandı.3 . 30 Kanun-i sani. Örümcek elli Arap bahtımı çizecekti! * Çukurdan baş kaldırdım piramitler boy boydu. nr. o sabah gönlüm toydu. Hınzır fellah o sabah gönlüme seni koydu. 1929. O sabah gönlüm toydu. Kurum gibi derili.6. kapkaranlık simsiyah. seni sevdim o sabah...

Bir gün ki. bu yolcu kalbi elinde Çehresi sararmış gözleri dolu. yaylının üstünde dallar Vurdukça dökecek yapraklarını.6. Bir gün ki.6 .146 . Yaylıdan inecek son menzilinde. 30 Kanun-i sani. s. Bir gün ki.. Celalettin Tevfik HAYAT.. bir gurbet yolunda bahar Öpecek saçının tel aklarını. aşkına sessiz güldüğün Bir yolcu içinde uzaklaşacak. Bir gün ki...475 BİR GÜN Kİ Bir yaprak yağmuru altında bir gün Dörtnala bir yaylı dağlar aşacak. nr. c. 1929.

nr. Yıldızlar suya atar ışıktan taçlarını. Ah bu ıssız geceler. * Deniz kara. Ay tırmanır ufuktan zulmet yamaçlarını. Bir düğün evi gibi yer birden düştü derde: Sular ayla bir ipek çarşaf işler ilerde. Ah bu ıssız geceler. yer kara.10 . Ay tırmanır ufukta gece yamaçlarını.6. s. Muhakkak gizlenecek bir şey var ötelerde.146 . Mutlaka gizlenecek bir şey var ötelerde. * Rüzgâr yolar uzakta eşinin saçlarını. ah bu ıssız geceler. c. yalnız gökler biraz ak.476 AH BU ISSIZ GECELER Başını saçlarına gömen bir kız geceler.. Koynunda yavrusuymuş gibi gönlüm geceler. 1929. Bir el sallar yukardan sema ağaçlarını. 30 Kanun-i sani. tek bir ten gibi su.. Göz altında. gök ve toprak. Rahat uyusun diye fısıldar bilmeceler. Behçet Kemal HAYAT.. ah bu ıssız geceler.. Ayağında simsiyah çorabı bırakarak Soyunan bir esmerin cazibesiyle kıvrak.. Ayaklarından başka her yanı çırılçıplak! * Bir paravan gibidir karanlık perde perde.

Uzak.. * Derinde. mezarlıkları saran serviliklerden. birde odundan putlar.477 BİZ ÖLDÜRDÜK DEĞİL Mİ? Ne siyahlar giymiştik. arkaya bakmayarak: . Çocuklar cadılardan korkuyorlar yalınız.. Saçı perişan kadın gibi gülen cevizler. -O çocuk ağzı gibi taze açılan güller Simsiyah bir ormana yollarımız sapacak. -Vurduk hiç titremeden taşa vuranlar gibi.. Uzak. güllerden uzak. Ne de mahkum elini uzatarak yalvardı. mezarlıkları saran serviliklerden: . Ne de sabahı saran gül rengindeki tüller. yapraklarla dolu bir menba sesi Hasta çocuklar gibi ağlayacak durmadan. mezarlıklardan uzak. Arkamızdan gelmesin çocuklar gibi izler. nede o bembeyaz bulutlar. Yene lekesiz kaldı senin beyaz elbisen: Sanki bizler değildik onu boynundan kesen. ölüler için çiçek satılan yerden. * Şehirden uzak. köyden uzak. Tabut satan dükkânlar. Bir kütüğün üstün de baş uçuranlar gibi. Artık ne ufuk. Biz iğrenç olmalıyız. Susmayacak bir küçük dudağın titremesi. nede baltamız vardı. biz korkunç olmalıyız. * Birlikte kaçmalıyız. . Artık sussunlar diye başlarına vurmadan. Uzak. Ancak sakin ağaçlar..

c. mezarlıklardaki uzak… Dijon: 9. s. 30 Kanun-i sani 1929.1929 Sabri Esat HAYAT.146 . Birlikte kaçmalıyız.13 . nr.478 Arkamızdan gelmesin çocuklar gibi izler Saçı perişan kadın gibi gülen cevizler.10. arkaya bakmayarak Küçük ölüler için çiçek satılan yerden Tabut satan dükkânlar.6.

479 İKİNCİ BÖLÜM HİKÂYELER .

Müveddet Hanım kızının sesini çok sever. Merdiven inip çıkmakta güçlük çektiği için Sitare’yi daima yukarıdaki odasında beklerdi. Fakat buna rağmen o eski neşe ve çocukluğunu bırakmıyor. . Bu onun çok eski –mini mini bir ilk mektep talebesi olduğu günlerden kalma.bir adetidir: Akşamları evin kapısından girince çantasını top gibi havaya atıp tutar. Sitare denizden çıkmış gibi tepeden tırnağa kadar su içinde idi. şarkıya başlardı. Yavaş yavaş aşağı indi. Bin naz içinde büyüyen şımarık. iki sene sonra büyük kardeşi Kafkasya’da şehit düşmüştü. güzel günlerine götürüp getirirdi. Memlekette iş bulamayan küçük kardeşi senelerden beri Mısır’da idi. Sitare büyük mektep talebesi. İhtiyar ve hastalıklı annesine bakabilmek için sabahtan akşama kadar elliye yakın mini mini yaramazın kahrını çekiyordu. daha sonra ana mektebi muallimesi olmuştu. Bu inkılâplar elbet onun ruhunu da çok değiştirmişti. Her ev gibi onların evi de büyük muharebenin musibet ve matemlerinden hissesini almıştı. gördüğü şey karşısında dili tutuldu. Fakat o yine neşesini bozmaya lüzum görmüyor. Orada bir eski baba dostunun ticarethanesinde çalışıyordu. dolaptan çamaşır çıkarırken şarkı söylemeye devam ediyordu. Fakat bu akşam ona verilecek mühim bir müjdesi vardı. Meşhur bir dava vekili olan babası harbin ilk senesinde ölmüş. Aradan on beş seneye yakın zaman geçmişti. -Sitare sana büyük bir müjdem var kızım… İhtiyar kadın sözünü bitiremedi. daima tatlı bir hüzün ile dinlerdi. Genç muallime henüz mektebinden dönmüştü. kapıdan girer girmez şarkısına başlıyordu. iskarpinlerinin ucundan çamurlu sular sızıyordu. boynuna. Siyah saçları yüzüne. nazlı Sitare bugün ana mektebi muallimesiydi. Çoraplarından. Çünkü bu ses onu birkaç dakika için eski. ince elbiseleri vücuduna yapışmıştı. kızının mektep dönüşünde şarkı söyleyerek soyunduğu küçük odanın kapısını açtı.480 YAĞMUR −Sitare sana büyük müjde var kızım. Kapının yanındaki küçük odada güzel ince sesiyle yavaş yavaş şarkı söylüyordu.

söylesene anne… Merak içinde bıraktın beni… İhtiyar kadın titrek elleriyle ona yardıma çalışıyor.481 Annesini görünce birdenbire sustu: Müjde mi? Ne müjdesi anne… Müveddet Hanım söyleyeceğini unutmuştu. çamaşırları karıştırıyordu. gelirsiniz” dedi… Ortalık yeşillenmiş. daha gidelim” diyordu. -Sitare ne oldun? Bu ne hal? Diye telaşlanıyordu. ovuştur Sitare… -Anne… Devam etsene canım… Erkek mi. beyaz dişlerini göstererek gülüyordu. Fakat onun fazla müteessir ve telaşlı olduğunu görünce birdenbire boynuna sarıldı. öyle güzeldi ki… Müdürden izin istedim. kız mı? -Kız… İsmini Leman koymuşlar… Nasıl oldu da bu kadar ıslandın… -Anne… Allah aşkına bırak beni… Mektubu anlat… Demek ben şimdi hala oldum… Ah ne güzel… Ne güzel… Yazık göremeyeceğim ki… Anlatmak sırası nihayet Sitare’ye geldi: -Küçüklerimi gezmeye götürdüm anne… Hava öğleyin öyle güzel. dedi. acele acele yanaklarını öptü: -Peki anne… Peki… Göreceksin bir dakikada tamamıyla kurunup giyineceğim… Fakat sen de bana müjdeyi söyle… Sitare çamaşır değişirken annesi anlatmaya başladı: -Mısır’dan mektup geldi… Kardeşinin bir çocuğu doğmuş… Göğsünü o hamam havlusuyla kurula. sabırsızlıkla acele acele: -Ehemmiyeti yok… Yağmura tutuldum. -Çabuk… Çabuk… Ah deli çocuk… Hasta olacaksın… Sitare kahkahalarla gülmeye başladı: Telaş etme anne… Farz et ki denize girdim… Çamaşırlarımı büsbütün alt üst ediyorsun… Şimdi müjdeyi söyle… Yoksa vallahi giyinmem… Böyle dururum… Omuzlarına. O. Zaten çayırın bir tarafına başı boş atlar salıyormuşlar… Öbür tarafta sporcular top oynuyor… Küçüklerimden birinin kazaya uğraması muhtemel… Hasılı çayırdan çıktık… Yol kenarlarında açılmış çiçekler toplayarak ilerlemeye başladık… Farkında olmamışım anne… O kadar fazla yürümüşüz ki… . çiğdemler açılmaya başlamış… Küçükler “Ne olur Muallime Hanım. göğsüne yapışmış elbiseleriyle annesinin karşısında bir heykel pozu alıyor. “Karşıdaki çayırda biraz dolaşır.

anne gibi. Teyzelerinin yanında otururlar. Koşmaktan nefesim tıkanmıştı.. Her ne ise üç beş dakika oraya buraya koştuktan sonra yetimlerimi buldum… Yol kenarında bir çukura girmişlerdi.Anneleri hastanededir. Nihayet hayli ıslanmış olarak kendim de çatının altına girdim. Bunlar beş yaşında iki ikiz kardeştir. birbirlerine sımsıkı sarılarak titreşiyorlardı. Ben oradan oraya koşarken yaramazlar öyle bağrışıp gülüşüyorlardı ki. çaylak tavuk kapar gibi çocukları yakaladım. Bir parçasına Cemil’i. fakat kadıncağız gündüzleri işe gittiği için onları mektebe bırakır. ötekine Cemile’yi sardım… Yağmur da zaten hafiflemişti… Hemen yola düştük… Küçük kafilemizin dönüşü görülecek şeydi… Benim saçım başım açıktı… Hristiyan kızları gibi arkamda blûzumla talebemin arasında koşuyordum… Ağlayacak gibi bir halde idim… Fakat ben kendimi . Hemen paltomu çıkardım. deli gibi dışarı fırladım. Bu esnada küçüklerimden ikisinin eksik olduğunu fark etmeyeyim mi? Aklım başımdan gitti. Hatta müdür ve arkadaşlarım bana –Sen her şeyi ters yapıyorsun… Mahallemizdeki büyük zatların çocuklarını ihmal edip onlarla uğraşıyorsun… Bu adeta delilik… diye darılırlar.482 -Ah Sitare… Sen hiç akıllanmayacaksın… Halbuki sana kırk bu kadar çocuk teslim etmişler… -Anneciğim vallahi bunları ben de kendi kendime söyledim… “Farkında olmadan bir hayli yol gitmişiz” demek bir muallime için affedilir kabahat değil ama işte oldu… Ne yapalım… Mamafih benim daha büyük kabahatim var… Karşı tepelerden doğru yavaş yavaş üstümüze gelen kara bulutun da farkında olmamışım… Birdenbire başımızdan aşağı bir şiddetli yağmur boşanmasın mı? Yavrucaklarım şaşırdılar… Ağlaşıp bağrışmaya başladılar. Bereket versin bir iki dakika ilerimizde çatısı kalmış boş bir kır kahvesi vardı. Korkudan ağlamaya bile cesaret edemiyorlar. Bu oyun küçüklerimi çok eğlendirmişti. onlara muallime gibi değil. “Cemil. Cemil ve Cemile’yi kimsesiz oldukları için öteki çocuklardan fazla severim. Babaları yoktur. belki de öleceklerdi… Onları bu halde bırakamazdım… Fakat Allah’ın kırında ne yaparsın?. Pek mini minileri ikişer ikişer koltuklarımın altına sıkıştırarak koşa koşa çatının altına götürüyor. Büyücekler oraya koşuştular. dadı gibi bakarım. çatının altına girdim… Sırsıklam olmuşlardı… Mutlaka hastalanacaklar. sonra başkalarını almak için geri dönüyordum. Bir çekişte ortasından ikiye ayırdım. Cemile” diye haykırarak yağmurun altında dört dönüyordum.

11. Bu genç göründüğü kadar fena bir insan değilmiş. -Ha şöyle yola gel. nr. Onu komşularından bir mütekait askeri doktoru tedavi ediyordu.18. Sitare ertesi sabah hasta uyandı. Gözleri kırmızı. 10 Şubat 1927. Uzun bir muayeneden sonra Müveddet Hanıma biraz tereddütlü bir lisan ile: Şimdilik geçmiş olsun hanımefendi! dediler. Kesik kesik öksürüyordu.1. Hastalığın on üçüncü günü doktor bir konsültasyona ihtiyaç gördü.483 bırakırsam küçüklerin hali ne olurdu… Onun için mütemadîyen gülüyordum… Hatta çocukları bir mektep şarkısı söylemeye teşvik ettim… Yolda bize tesadüf eden insanlar kahkaha ile gülüyorlardı.Arabacı kılıklı bir genç alaya başladı. c. kardeşlerimiz sayılır… Adam olsan böyle güleceğine yardım edersin. yine zorla ıhlamur içirdi. hatta küçük bir hava tebdiline ihtiyacı var… Merak etmeyin… Pek ehemmiyetli bir şey değil… Herhalde bir zaman mektebe gitmemeli. Ayaklarını hardallı suya soktu. s. Reşad Nuri HAYAT. Mektebi ana sınıfı muallimelerinden Sitare Hanımın bir mektep tenezzühü esnasında tesettür kaide-i celilesine muhalif olarak başını açtığı ve yalnız bununla da iktifa etmeyerek açık saçık bir halde dolaştığı ve obâsân güruhundan bir kimseyi refakatine aldığı görülerek Maarif Nezaret-i Celilesine ihbar edilmiş ve gerek şeriat –ı mübeccilemiz ahkamı gerek muallimelik vakar ve haysiyetiyle gayr-ı kabil telif olan bu nâ-becâ ahvâl sebebiyle Sitare Hanımın silk-i celîl-i maarifte istihdam edilmemek üzere azl ve ihracı nezaret-i celîleden maarif müdüriyetine eşar edilmiştir. -Yapılacak bir şey varsa söyle de yapalım hanım abla? dedi. Akşama doğru ateş büsbütün arttı ve genç kız sayıklamaya başladı. Hemen kucağımdaki iki çocuktan birini onun kollarına tutuşturdum… Zaten mektebe beş dakikalık bir yol kalmıştı… Müveddet Hanım kızının hastalanmasından korkuyordu. Onu yarı zorla yatırdı.19. fakat ciğerler biraz zayıf… Hastanın bir zaman istirahate. Muallime şiddetli bir zatürree geçirdi. dedim. sesi kısıktı. fakülte muallimlerinden bir eski arkadaşını getirdi. 20 . Ertesi sabah gazetelerde şöyle bir havadis okundu: “…. -Oğlum bunlar bizim evlatlarımız.

koşanları. her biri için ayrı ayrı mazeretler bulmaya çalışır. İkide bir İngiliz’in kolunu çekiyor. yaralanmış. Ötekilere pek o kadar kızmaz. * * * Gece yaklaşmıştı. durduğu yerde kocaman yırtık kunduralarıyla tepinip etrafına çamurlar. Adımlar sıklaşıyordu. Haydarpaşa Hastahanesini. Şemsiyeler açılıyor. kollarıyla işaretler yapıyor. kısık burun delikleriyle. sulh olursa onları affedebileceğini hissederdi. Hava kararıyor. Fakat İngilizlere çok kızgındı.484 “MEHMETÇİK”TEN BİR PARÇA -Reşat Nuri Beyin Gayr-ı Münteşir Romanından Mehmet Çanakkale’de hizmetçiliğinde alıkoymuşlardır. “Elime verseler tövbe olsun hepsini kör işkembeci bıçağıyla doğrarın… Salef değil ya ahirette Allah baba aramıza girse barışman” derdi. İngiliz ziyade hastalığı kansız yüzüne bütün adaleleri içinden yeniliyormuş gibi takallüs ediyor. ince beyaz dudaklarının altında sırıtıyor gibi görünen dişleriyle bir iskelete benziyordu. üç beş adımda bir bastonuna dayanarak dinleniyordu. hastane . Mehmet dehşetli bir İngiliz düşmanıydı. soğuk bir rüzgarla lapa lapa kar yağmaya başlıyordu. yakalar kalkıyor. sarsak hareketlerle adım adım ilerliyordu. Mehmet telaş ve hiddet içindeydi. Caddeyi bir telaştır almıştı. Bulut. Bir iki kişi koşmaya başladı. Mütarekeden biraz evvel bir gün Haydarpaşa istasyonundan hastahaneye götürülmek üzere bir hasta İngiliz esiri teslim ederler. Bu düşkünlüğe rağmen şaşılacak kadar dik kalan uzun vücudu kurulması bitmiş bir makine gibi ağır. Yalnız İngiliz çavuşu gittikçe yürüyüşünü ağırlaştırıyor. yavaş yavaş başkalarından da sirayet etti. Evet bütün öteki cahil gavurları aldatıp üzerimize saldıran hep o idi. Ayağı bir parça sakat kaldığı için onu hafif hizmete ayırmışlar. Haydar Paşa Hastahanesinde tedavi edilmiştir. gökyüzünü gösteriyordu. sular sıçratarak söyleniyordu: -Çabuk ol be… Allah deve gibi salat bacak yaratmış… Az açıversen ne olur ki? Sonra onun anlamadığını görerek elleriyle.

Mehmet kendi kendine söyleniyordu: -Hele yarabbi… Herifi ayağına ip takıp sürüsek gitmeyecek… . -Haydi yürü… Allah’ın belası… Tövbe olsun seni yol ortasında bırakıp giderin… Hastaneyi de bulamaz geberir galırsın… Sonra tehdidin boş ve kuru sıkı bir şey olmadığını anlatmak için onu bırakıyor. Onun için belki acırım korkusuyla hastanın yüzüne bakmıyor. başını havaya kaldırıyor. sakat ayağını sürüyerek bir zaman hızlı hızlı gidiyor. süratle yoluna devam etti. Fakat İngiliz’in yine aldırmadığını. Keşkeleyim ben senin yerinde olsam… Bak bu akşam garavanaya yetişemezsem… Kürklü paltosunun yakası içinde yüzü yarı yarıya kaybolmuş kıranta bir Rum –kıyafetine nazaran zengin bir simsar. Hastaya İngilizce birkaç kelime söyledi. ahalinin arasına ağaçların arkasına saklanarak onu gözetliyordu. yatırılar. Ortalık büsbütün kararmıştı. yere tükürdü.485 Mehmet İngiliz’e merhamet yardım etmeyi affedilmez bir zaaf. bilakis bastonuna dayanıp daha uzun müddet beklendiğini görerek bağıra çağıra geri dönüyordu. sıcak yemek veriler. Geçide vardıkları zaman İngiliz büsbütün “stop” deyip durdu. İstihfaf ile hatta biraz merhamet ve müsamaha ile gülümsedi. Sırtını parmaklığa dayıyor. yüzüne inen karlara gizli bir şeyler söyler gibi hafif hafif dudaklarını oynatıyordu. ben ona adam ol derken o büsbütün cüdam oldu be… Hey beri bak… Hele şöyle gımılda bakayın… Yürü de evvelki gibi yürü razıyın… Hastahaneye çok galmadı… Orada seni rahat yatağa. şehit hemşehrilerine karşı bir günah addederdi. pandomima oynar gibi el işaretleriyle: -Vay anam. Sonra Mehmet’e: -Yazık bre…. dedi.yanlarında durdu. Mehmet bu sefer büsbütün telaşlandı. Mehmet onun arkasından baktı. İngiliz katiyen bulunduğu yerden kıpırdanmak niyetinde değildi. sade onu eliyle dürtüştürerek söyleniyordu. Haftaya galmaz domuz gibi olusun. Mehmet gülümsedi: -Para olsa ben dabanımın altına yama vurdururun çorbacı… Bak ayağımın biri sabahtan beri balık gibi su içinde geziyor… Acıdınsa veriversene bir araba… Rum son sözü işitince hemen döndü. Koy bir araba içinde bunu… Düşman müsman günahtır.

Ancak ayağına giyecek başka şey olmadığı için kundura tamir edildiği müddetçe onun eskici dükkanında oturup beklemesi lâzımdı. karın altında elleri ceplerinde yalın ayak dolaşan serserilerden bir kalabalık toplanıyordu. sıkıntıya güler yüzle tahammül ederdi. Adamcağız gayr-i ihtiyarı onu göğsüne götürüp sallayarak yolunda devam etti. Gayrı günah benden gitti. Yama parasıyla düşmanına araba tutuvereceği kimin aklına gelirdi. Fakat felaket gelip çatınca inanılmaz bir sabır ve neşe ile karşılar.486 Yağmurluğunun kukuletasını kaldırmış yaşlıca bir polis geçiyordu. asker seslendi: -Hemşeri gözünü seveyim… Şu goca gavur başıma bela olup galdı… Bir insaniyetlik et de… Polis sağ kolunda taşıdığı bohça gibi bir şeyi göstererek güldü: -Bir bela da bende var arkadaş… Cami kapısına bir piç bırakmışlar… Bir yer bulup onu yerleştireyim diye dört saattir taban tepiyorum… Nihayet başımıza kaldı… Nuh kuyusuna valideye götürüyoruz… Emeksizce bir evlat… Polisin sözlerini tasdik eder gibi bohçanın içinden boğuk bir çocuk feryadı yükseldi. esnaf çıraklarından. Bu onun tabiatıydı. şaka ediyordu. Bir gayret etmezsen zabaha gadar garşı garşı otururuk. “Param olsa dabanımın altına bir yama vururum” dediği yalandı. korkuyor. Mehmet ceplerini karıştırmaya. Mehmet bu ümidinde kesildiğini görünce tekrar İngiliz’e döndü: -Görüyon ya… Kesemizden sana araba ikram ediverelim dedik… O da olmadı… Gaderine küs… Nidelim…. görünürdü. Tehlike karşısında evvela telaşa düşüyor. Allah’a şükür kesesinde kundurasını tamir ettirecek kadar para vardı. . Çaresiz Rum’un dediğini yapacak. yağmurun. kesesinden bir araba tutacaktı. acıya. Mehmet paraları sayarken gülümseyerek düşünüyordu. Halbuki on günden beri bir saat boş zaman bulamamıştı. Fakat arabacılar bu düşkün kıyafetli topal nefere başlarını bile çevirip bakmıyorlar. kamçılarını şaklatarak süratle geliyorlardı. Asker önünden geçen bir iki arabacıya seslendi. yırtık guruşlar çıkarıp toplamaya başlamıştı. nikel onluklar. Kuru lakırdıya aldırış etmeyeceklerini tecrübesiyle bildiği için uzaktan paraları gösteriyor: “Para peşin ha… Korkma… Tövbe olsun kesemden vereceğim” diye bağırıyordu. Etraflarına fabrikadan çıkan şimendifer amelesinden. Mehmet artık gülüyor. Şu dünyada kimse kimsenin nasibini yiyemezdi.

Kovdu fakat bu adamın tavsiye ettiği çare onu düşündürmeye başlamıştı. ite kaka önüne düşürüp sürümek de doğru olmayacaktı.487 İhtiyar bir sandalcı Mehmet’in kulağına eğilerek bir şey söyledi. ocağımı söndürür. Elime düştün… Seni bir depmede yere gömsem yeridir… İlle zebunluğunu görüyorum… Besbelli bir teksiratım var ki cenab-ı mevlasını bu dünya alemde bana musallat etti… Gel başımın belası… Gel seni sırtımda taşıyam da tamam olsun… Yavaş yavaş hasta İngiliz’in önünde yere çömeldi. Reşat Nuri . kanımı emmeye geldin. çamurlu karların içine koydu. rahat sende. çoluk çocuğumun her birini bir yana dağıtır gelirim… Muharebende kahpece… Yanına sokmadan. Siperlerde kör boğazına yediğini ben düğünümde bulup yiyemem… Sonra az başın sıkıldı mı “Teslim… teslim” ellerini açarsın… Gelir başıma hasta olursun… Yol ortasında ben gidemem deyip direnirsin… Canımı almaya. Sen Çanakkale’ye geldi derler… Duvarımı satar. sözleri komik bir talakat alıyordu: Ulen para sende. ayağım sakat kalır… “Hey Allah’ım senden medet” deyi ellerimi göğe açarım. suratını göstermeden uzaktan şarapnelini yerim. tezgâh sende… Hay doymaz gök gözünü toprak doyurası! Yedi deniz aşırı yerden kale gibi gemilerine binip ne halt aramaya gelirsin… Benimle muharebeye tutuşursun… Beni öldürüp yamalı donumu alacaksın? Ne adını bilirim ne memleketini bilirim. dükkan. Hastayı sokakta bırakamazdı. düşmanını bileğinden tutarak sırtına yüklendi. Mehmet uzun uzun düşündükten sonra kararını verdi ve gâh İngiliz’e. topal ayağını. memleket sende. çehrelerinin rengi ve çizgileri birbirinden o kadar farklı olan Mehmetçikleri zaman zaman ayırt edilemeyecek kadar birbirine benzeten asil ve güler yüzlü feragat vardı. edemedin. tayyarelerinden çiviler düşer. Nefer evvela fena halde kızdı: -Haydi işine haydi… Çek aranı… Eğleniyon mu benle? diye sandalcıyı kovdu. kıvıramadığı için dizini yere. vücutlarının biçimi. kızıyor. Çehresinde tatlı bir sükunet. gâh etraflarındaki kalabalığa dönerek nutka başladı. Ulen be gök gözlü uğursuz… Seni buralara kırmızı mumlu mektuplarla ben mi davet ediyordum? Ulen senin benimle ne alıp veremeyeceğin var… Mehmet söyledikçe coşuyor.

Birden tavanı kaplayan gölgesiyle gerindi.13. “Benim de içimde bir sıkıntı var!” diye söylendi. eliyle kapamaya çalıştığı halde muvaffak olamadığını komşular söylüyorlardı. çalınan mandolinin keskin sesini dinler gibi uyukluyorlardı. Fakat anası yoktu. Genç Türkler hiç beklenilmeyen Meşrutiyet’i ilân edince. Hızla tutuşarak uzanan ve sönen alevler. Boris. Köyünde.1. anasıyla babasıyla görüşür. Boris ancak yirmi beş yaşında vardı. Kudurmuş bir rüzgar küçük pencerenin örtülmüş kapaklarına çarpıyordu.. Ortadaki kalın ayaklı kaba ve iri masanın etrafında. bütün odayı kaplayan büyük ve kötürüm gölgelerini titretiyordu. mandolinle heyecanlı sosyalist marşını çalan genç Boris’i. silahını hükümete teslim etmiş ve köyüne gelmişti. Baba İstoya’nın bir tanecik oğluydu. hiç uykum yok.. karşısında ezeli ve nihayet bulmaz milli çorabını ören güzel karısı Magda’yı hafif ve akıcı bir kırmızıya boyuyor. Ayağa kalktı. babasının evinde. üç ay evvel. Magda seri tığlarının ucundan güzel gözlerini kaldırdı: “Uykun mu geldi? Genç ve iri Boris gerinmesine devam ederek cevap verdi: “Hayır. Kaşlarını çatarak. bir an evvel yutmaya çalışıyordu. o da bütün arkadaşları gibi şehre inmiş. 19 BOMBA Duvarları ve tavanı uzun bir kışın isleriyle kararmış bu yer odasında mahpus gibi duran bodur ve çirkin ocak. Sofya’dan gelen muallimde okuduktan sonra. 24 Şubat. Dışarıda vahşi ve soğuk bir şubat gecesi vardı. Çorabını dizlerinin üzerine indirdi. korkunç kayalıklarda. nr. orada tahsilini bitirmişti. yine kaba ve biçimsiz sandalyeler duruyor. bir gün dağa çekilip gitmişti. c. Issız ormanlarda. ihtiyar anasının yanında çok oturmamış. hep . 1927. “Ah Boris! Ah Boris!” diye ölmüştü. genç papazın delaletiyle kendisi de Sofya’ya gitmiş. Beş sene nihayetinde potursuz ve kuşaksız dönen dinç ve güzel Boris. yine kaybolurdu. Ocağın üstündeki harap ve ihtiyar saat gece yarısının geçmiş olduğunu gösteriyordu.” Magda birden durdu. içindeki odunları sanki hiddetle yakıyor. mandolinini duvara dayadı. Senede ancak birkaç defa geceleyin gelir. Mütereddît ve şüpheli İslav gözleriyle kocasına baktı. Gözlerinin açık kaldığını ve papaz. O. 18 . s.” Ve tekrar oturarak ilave etti: “Bilmem niçin içimde bu gece bir sıkıntı var.488 HAYAT.

Tanıdı.. parlak ve yeşil köyü pek hoşuna gitmişti. Konuşmak istedi: “Yaşasın sa’y ve taab!” dedi. Zaten sa’ye karşı derin bir muhabbeti vardı. Ellerini pantolonunun cebine soktu. uyumak istemezlerdi. Tığlardan ayırdığı gözleriyle. konuşurlar. Geniş omuzları. ruhundaki sıkıntıyı atmaya. Tarlaları ve çifti idare edemiyor. adamları onu aldatıyorlardı. seviştiler. muntazam bir burnu. “değil mi Magda’cığım? Çalışan mesut olur. Boris yine sosyalist marşını çalıyordu. Üç ay sonra çocukları olunca kim bilir ne kadar mesut olacaklardı. kabarık göğüsleri esvabının altından taşmak istiyor gibiydi. fikirlerinin tevafuku onları şedit bir iştiyak ile birbirlerine rapteyliyordu. Bitirdi. gülümsedi: “Hiç. Ocaktaki odunlar çatırdayarak yıkılıyor. Boris tekrar mandolinini aldı. karnında kendi içinde Boris’in yavrusu duruyordu. bu meçhul kaderi unutmaya çalışıyordu. İzdivaç ettiler. Konuştular ve çok sürmedi. Onların hayali hep hayal kalacak! Yine insanlar fenalar elinde esir olacak.”2 Magda çok saçlı güzel başını kaldırdı.489 kamersiz gecelerin karanlıkları içinde geçen beş seneden sonra hür ve serbest. daha nefis ve mükemmel bir kadın yapmıştı. Artık babası pek ihtiyardı. sanki bütün oda. birden alevler çoğalıyor.” Boris mandolinini kucağından bıraktı. kırmızı gölgelerle doluyordu. Genç ve iri Boris müştak gözlerle zevcesini süzüyor. Bu kızcağız da kendisi gibi Sofya’da okumuştu. zevcine hasretmişti. pembe ve taze bir rengi vardı. Acaba sosyalistlerin hayali ne vakit hakikat olacak!” Magda başını salladı. kabarmış karnına bakıyordu. çalışmanın faziletini birçok adamlar inkâr edecek. Aşkları gittikçe ziyadeleşiyor. hiç. İnce kaşları. Ayaklarını uzattı: 1 2 Kadın öğretmen Yaşasın emek . Magda çorabını örüyor ve düşünüyordu. Gebelik onu daha güzelleştirmiş. Dirseklerini bu şişliğe temas ettirerek saadetten titriyor ve ayıp bir şey yapıyormuş gibi gizlice Boris’e bakarak kızarıyordu. Çalmaya başladı. sevişirler. Mavi gözleriyle karısına baktı ve marşın nakaratını tekrar etti: “Da jivee truda!. Alevlerle aydınlanan eteklerinin altındaki kalın bacaklarından sonra ayakları pek küçük ve nazik kalıyordu. Boris’e vardıktan sonra mektebi terk etmiş. İşte aylardan beri böyle gece yarılarını bulurlar. İşleri eline aldı. hayatını evine.. Eteğinin altında. hiçbir vakit. Bir gün köydeki mektebin daskaliçesine1 rastgeldi. Magda..

Bütün vücudu takallus etti ve sordu: “Ah. Bir an. “Böyle acı şeylerden bahsetme. Onu kucağına çekti. Boris’in boynuna atıldı.” “Evet.. artık hiç korkmayacak... Cinayetler olmayacak... Sekiz yüz lira ile Amerika’ da bir insan çalışırsa çok mesut olur. hicret edeceğiz. Ah bu kanlı Makedonya!. herkes kardeş gibi.” Magda kocasının bacaklarını daha ziyade sıktı... Tam buradan çıkacağımız gün söyleyecektim. Şimdi sekiz yüz liramız var. mesut olacaksın!. kalçasının üzerine koydu. nasıl?” “Kaçacak mıyız?” “Hayır. Ayağa kalktı. bu pis ve vahşi yerde. “Ah yatalım” dedi. Sana haber vermedim.490 “Evet.” Genç kadın iri ve çıplak bacaklarını kocasının kavi bacaklarına dolaştırdı.” . Magda’nın başı Boris’in kuvvetli göğsüne düştü.....” Magda.. bir dakika. Boris diğer eliyle karısının kabarık memesini tuttu. oturttu. uzun bir dakika böyle kaldılar. Amerika’ya. Kalbi hızla çarpmaya başlamıştı.” Boris. ben de bu hayalin hakikat olacağına kail değilim” dedi.” Boris de tekrar etti: “Benden de heyhat! Hele burada. kolunu Magda’nın beline.. dönerek boynuna sarıldı. Babama nemiz varsa sattırdım. Boris dudaklarını kumral saçların arasına koydu: “Müsterih ol. ne kadar mesut olacağız!. Çorabını bıraktı. “Niçin benden sakladın?” dedi.. Boris’in yüzüne baktı. mesut olacak mıyız! Nasıl? Söyle.” “Nereye?” “Amerika’ya.. Bütün avucunu dolduran bu yumuşak ve nefis kabarıklığı yavaş yavaş dalgalandırarak sıktı. İşte iki aydır hazırlanıyorum. “Lakin bu hayaldeki insanlık fikrine meftunum! Düşün. Dudaklarından öptü. boynunun altında ansızın bir acı duydu. Rüzgarın bir küfrü andıran şiddetli gürültüsünü işitti. Çalışacaklar ve mesut olacaklar. Magda’cığım. Ocağın üzerindeki saatin kırık bir kalp gibi vuran kuvvetsiz ve mahzun tik taklarını duydu. “Oh. hain politika unutulacak. Sıktı. Muharebeler kalkacak. Magda’cığım.” “Heyhat!. bu zalim Makedonya’da rahatla çalışmak mümkün değil. İkisinin de gözleri küçülüyor ve titriyorlardı.

. senin aşkınla yaşamak benim için mümkün değil. onu okşayarak. Bu... Küçük. ne vakit gideceğiz?Söyle. Zavallı babam geçirdiği yetmiş senelik azabın mükâfatını orada görecek. ihtilal komitesi tarafından yazılmıştı.. Kapıda bir mektup buldum. Hainsin.” Hızla kocasının kucağından kalktı.” “Söyle... Ve ‘Vaktiyle dağlardan neşretmek istediğin sosyalistliği burada öğretmeye başladın. yatağında ölecek. Vatanımızın düşmanısın! Bil ki o hain kafanı balta ile vücudundan koparacak. asude bir evimiz olacak. orada çalışacağız.” Magda tekrar Boris’i öperek sordu: “Ah.” Boris zevcesinin sevincinden memnun ve mahzuz. Ne komite. Açtım. seni sevenlerin eline vereceğiz. Tekrar kocasının dizlerine oturarak onu öpmeye başladı: “Yarın.” “Yarın!” “Yarın mı? Aman yarabbi!.. burada seninle..” “Söyle. Kalbi rahat. bir Pazar gecesi eve geliyordum.. buseler içinde devam etti: “Evet Magda’cığım.’” “Ah!..” “Evet. O vakit anladım ki. korkmam. Sevincinden çırpındı.” Boris tereddütle anlattı: “İki ay evvel. ne vahşet. Büyük vatan için çalış. ne vardı? Neye korkacaktım?” “Şimdi söylesem yine korkacaksın. Yarın Amerika’ya gideceğiz. rahat. ne eşkıya.” “Ah. Her şeyi sattırdım. ihtilal komitesi tarafından. yarın... Hemen babamı kandırdım. Söylesem inanmazsın. ‘Ey dinsiz Boris!’ diye başlıyordu. Bizimle beraber Balkan’a çık.’ deniyordu.. Korkacaktın. sana uyanların. Senden saklamaya mecburdum. ne cinayet! Yalnız çalışacağız..” “‘Yahut bize dehalet et.. Gider gitmez çocuğumuz orada doğacak.. Demek bu son kederli gecemiz. buradan ne vakit gideceğiz?” “O kadar yakın bir zamanda ki.491 Boris karısının dudaklarını öperek cevap verdi: “Sebep vardı.” “Söyle. Geceleri hücum .

..492 ve boğazlanmak korkusundan uzak.. güzelliği. doğacak çocuğumuz yanımızda oynarken. sefil ve üryan adamlar. “Oh. burada her dakikamız elem.” Magda daha ziyade titreyerek dirsekleriyle şişmiş karnını. ne saadet!” Boris. Birbirine ihtiram etmesini bilen adamlar.. Güzel ve asayişli şehirler. Bir dakika kalbimiz rahat değil. tahayyül ediyorum!” dedi. Aşkı. cennet gibi köyler. Mesela işte seni o kadar severken. tatlı tatlı konuşacağız. sana o kadar perestiş ederken dehşetle memlu dimağımda aşkım için müsterih bir yer kalmıyor.” Magda memnuniyet ve saadetten tatlı bir baygınlık hissediyordu. matem. yine buseler içinde devam etti: “Göreceksin ki o zaman. hayatı. Tiyatrolar! Geniş ve aydınlık sokaklar. müstekreh ve keskin baltalar. Ufak bir gürültü bizi korkutuyor. ... Boris yine onu kucağında sıktı. Boris devam etti: “O vakit bazı geceler.. müthiş Balkanlar... Hasılı cennet! Mümkün değil bunları tahayyül edemezsin. kara. sonra siyah. Kanlarla lekelenmiş nihayetsiz karlar. daima meçhul bir tehlike karşısında tedehhüş etmiş biçare. idraksiz.. ansızın Makedonya’yı. vahşi hayvanlar gibiyiz. gelecek! Tüylerimiz ürperecek. Bu pis ve müthiş Makedonya’nın kâbuslarını buselerimle senin gözlerinden sileceğim. Dudaklarından öpmeye başladı: “Görüyorsun ki. bu yamyamlar memleketini hatırlayacağız. mini mini evimizde. darülfünunlar. Hasılı burada. Hastaneler.. Hiçbir sefalete müsaade etmeyen büyük şefkat müesseseleri.. sanatoryumlar. bacaklarıyla kocasının bacaklarını sıkarak.. ıstırap içinde geçiyor.. sa’y ve namusumuzdan emin. mektepler.. insanlık ne tatlıymış!. Gözleri uzak hayallerle bakıyordu.. Dudaklarının lezzetini tamamıyla duymuyorum.. Pirin3.. sen yine böyle benim kucağıma kaçacaksın. Kolları yanına düştü.” 3 Pirin Dağı. Hayalimde o kadar çirkin ve kanlı levhalar var ki. fazileti hissedeceğiz. Gözümüzün önüne pis ve dar sokaklar. Kocasının bacaklarını sıkan dolgun bacakları gevşedi.. şuursuz. iyiliği.” Magda titriyordu: “Oh.

bak köpekler havlıyorlar. Boris kolunu Magda’nın boynuna attı. Karşı karşıya duran iki kapıdan birisine girecekler ve yatacaklardı. Fakat o kadar korkuyorum ki. Boris hayretle sordu: “Neden?” “Bilmem. Amerika’yı tahayyül et. Dudaklarını büktü: “Kim gelecek. Öpüştüler.” “Neden sevgilim? Sakin ol. Haydi kalk.. “Arık aşkı duyacağım” diyordu. Köpekler koşuyorlar ve bir yabancıya saldırarak havlıyorlardı.” İkisi de kalktılar.. Rüzgara karışan köpek havlamaları daha ziyade şiddetleniyor ve daha ziyade yaklaşıyordu. Boris’le Magda yine birbirlerine bütün kuvvetleriyle sarıldılar. “yatalım. Birden.493 Ocağın odunları yıkılmış.” Magda’nın dudaklarındaki buseler söndü. Benim yanımda. Hakikaten korkudan titriyor ve ağlıyordu. Magda asabi bir iştiyak ile kocasının beline sarıldı. haydi yatalım. gözlerini kapa. Yalnız ocağın üstünde küçük lamba sarı bir ziya neşrediyordu. Boris bu meçhul ve bu nagehani kederi teselli etmek istedi: “Korkma. Boris. kucağımda. Boris. Boris’in kolu Magda’nın omzundan düştü. korkuyorum. . seninle yalnız. bu zulmet ve dehşet yuvasını görme. korkma.. “hatta şimdiden duyuyorum. gözlerini sil!” “Korkuyorum Boris. haydi kalk” dedi. emin ve mutmain odamızdayız addediyorum.. “Oh. Bu pis odayı. müstakbelin pek yakın saadetini şimdiden yaşayalım. ben korkuyorum!” dedi. Magda tekrar durdu: “Korkuyorum Boris. Magda elini Boris’in belinden çekti.” Boris cevap verdi: “Her vakit havlarlar. Yürüyorlardı. durdu. bu pis ocağı.” “Hayır. İkisi de ayakta dimdik kaldılar. gece yarısı çoktan geçti” dedi. koşarak havlıyorlar...” Genç kadın asabi bir teheyyüce uğramıştı.. alevler sönmüştü. Kendimi Amerika’da farz ediyor. Birisi geliyor!” Boris mütereddît ve müteaccip.. Korkacak bir şey yok. Saadetimiz seni müteessir ediyor.

Acaba şimdi niçin gelmişti? Ne arıyordu? Boris yüzünü içeri çevirdi..” Tekrar sordu: “Sen kimsin?” “Ben. “Dobra veçer!”4 Sonra alık alık etrafına bakında: 4 Akşamlar hayır olsun. bir sene ders okuttuğu bu budala kızı isticvaba başladı: “Baba İstoyan’ı ne yapacaksın?” Melina bir cevap vermedi. bu siyah ağza görünmez tehditler söyletiyordu. Magda’yı aradı. Boris bağırdı: “Kimdir o?.494 “Kimdir.. şimdi anlarız. Evvela.” Kız bu esnada yaklaşmış ve pencerenin dibine gelmişti. Açtı... Üşümüz ve yanakları kıpkırmızı olmuştu. karanlıklara baktı: “Ne istiyorsun?” “Baba İstoyan’ı?. Magda..” Ve Magda birden kapıya yürüdü. Melina. Yalnız ocağın içindeki ateşler gözüne çarptı.. Açılan pencereden şiddetli bir rüzgar giriyor. Ellerini futasının altına sokmuştu.” Uzak ve ince bir ses cevap verdi: “Ben!. Magda’ya: “Lambayı yak!” dedi. Boris.. bacakları içeri dönük.. Magda koştu. biraz kamburdu. . Göremiyordu. Göğsü içeri çekik. Ocağın içindeki ateşler zebaninin dili ve kanlı dişleri gibi parlamaya başladı. komşunun kızıydı. Pencereye doğru yürüdü. O kadar karanlıktı ki. Tekrar dışarıya.. içerisi görünmesin diye lambayı söndürdü. Odaya kesif ve zenci bir karanlık doldu. Karanlık rüzgarla beraber genç bir kız içeri girdi.” Bu. Oda aydınlandıktan sonra birbirlerinin yüzlerine baktılar. bu ateş dişleri tutuşturuyor.. pencereden bakalım!” dedi. Boris sordu: “Acaba babamı ne yapacak?” “Bilmem.

Gözleri ayaklarında idi. sarı esvaplı tüfekli adamlar! Mutlaka Baba İstoyan’ı istiyorlar. Eğer gelmezse oraya gelir. lambanın ziyasını dalgalandırıyor. Magda’nın eteklerini kımıldatıyordu. Sağlıkla. diyorlar. hem hepsini keseriz. ben geleceğim.495 “Ben bir şey yapmayacağım!” “Eh öyleyse ne arıyorsun?” “Ben aramıyorum. “Ben yarım saat sonra gelirim.” 5 6 Erkek öğretmen..” dedi. çenesi kilitlendi. Sapsarıydı. Elleriyle duvarı tuttu. .. Ve uzun saçlarını kaşımaya başladı. hem evlerini yakarız.” “Kim arıyor?” “Komitalar. Kıza bakmayarak sordu: “Bu adamlar nerde?” “Bizim evde.. Elini kalbinin üstüne koydu: “Komitalar mı?” Melina gitmek isteyerek.” “Daskalla5 beraber dört kişi. Düşmemek için duvara dayandı. kuvvetli kollarıyla dayandığı duvardan onu çekti. Ölü ve boş nazarla Boris’e baktı. Yürüdü.. Magda duyulmaz ve ümitsiz bir sesle yine sordu: “Bizim köyden mi?” Budala kız izah etti: “Hayır. Pantolonunun cebinden sağ elini çıkardı.. Şiddetli bir rüzgar giriyor. Şarap içiyorlar.” Magda’nın dizleri çözüldü. “Bilmem. “Haydi git söyle. Bitmişti.” “Kaç kişi?. işte silahlı adamlar...... karısına baktı..” dedi. Sanki o bu dakika ölecekti. Boris.” Birden gözlerini kıza kaldırdı ve. “Korkma” dedi. O da sararmış ve mütefekkir duruyordu.” Magda birden sapsarı kesildi. Kız “Sıs zdrave”6 dedikten sonra çıktı. “Baba İstoyan hasta imiş” de. Kapıyı açık bırakmıştı.

kendileriyle beraber dağa çıkmaya razı olduğumu söylerim. Sevgili Boris’ini yutan bu siyah rüzgarlı gecenin ademi andıran. Yarın akşam bizi burada bulamazlar. ince parmaklarıyla kumral saçlarını sıkıyordu. “Ah. Şimdi ben giderim. Konuşmaya gidiyorum. sarhoşların arasında ne yapacaksın? Burada otur. . lüzumu yok!” dedi. kanına karışıyor. inanmazlar. ruhuna nüfuz ediyordu. hicret edeceğimizi tahmin ettiler. Boris onu öperek teselli ve teskin etmeye çalıştı. bekle yarım saat sevgilim. Magda da beraber yürüdü.. Boris tekrar temin etti.. “Ben de geleyim. Ve asabi bir istical ile dışarıya çıktı. Olduğu yere yıkıldı. Magda asabi ve derin hıçkırıklarla ağlıyor. Karanlık elle tutulacak ve hissolunacak kadar siyah ve kesif idi. Mutlaka kandıracağını. Gözlerini vahşi ve siyah geceye dikmiş. Magda kapıda kalmıştı. Ta içinden gelen hıçkırıklarla sarsılıyor.” “Muharebeye gitmiyorum ki. Lakin kocası razı olmadı: “Sen orada. gitme.” Kapıya yürüdü. kıvranıyor. Babam giderse işkence ve tahkir edecekler. damarlarına giriyor. yatarız. “Ah.. Ve paraların da henüz alınmadığını. Boris kalpağını başına koydu. Eğer gitmezse gelip mutlaka bir edepsizlik edeceklerini. bari yanına rovelverini alsan.. bir hafta sonra elimize geçeceğini anlatır ve kandırırım. Başı döndü. sana bir fenalık yaparlar” dedi.” “Ah. fasılasız hıçkırıklarla kıvranıyordu. siyah ve soğuk rüzgarın altında ağlıyor. Karısını tekrar öperek ve elini sıkarak. Bu son gecenin heyecanları bize bir hatıra olur. “Yarım saat sonra gelirim. Boris. Titrek bir sesle..” Magda meyus ve perişan. ölümü ihtar eden korkutucu karanlığı gözlerinden vücuduna. Baba İstoyan gitse zavallı ihtiyardan hakaret ve işkencelerle para isteyeceklerini anlattı ve ilave etti: “Hainler. cesur ol” dedi. Şimdi bütün servetimiz olan sekiz yüz lirayı isteyecekler.496 Magda ağlamaya başladı. Onlarla konuşur. Hıçkırıklar ve gözyaşları içinde tıkandı.. böyle hareketten başka çare olmadığın. babamın her şeyi sattığını haber aldılar.” dedi.. Kocası bu karanlıkta kaybolmuştu. Baba İstoyan giderse işte asıl fenalık o vakit olacağını uzun uzadıya anlattı. “Haydi sevgilim. cesur ol.. gitme Boris’ciğim!” diye yalvarıyordu...

Dinledi. koşarak Melina’nın evine gitmek. çubuğunu dolduruyordu.. Boris’i düşünüyor ve gizli gizli hıçkırıyordu. Niçin bu kadar gecikmişti? Kalbi burkuluyor ve avazı çıktığı kadar haykırarak ağlamak. Dışarıdan uzak köpek sesleri işitildi. Boris’e niçin havlıyorlardı? Acaba yanında bir yabancı mı vardı? Köpek sesleri daha ziyade yaklaştı. . Baba İstoyan sıçradı ve çubuğunu düşürdü.. “Kim o?” dedi. Şimdi köpek sesleri yaklaşıyordu. Kendinden geçti. “Hiç!” diye cevap verdi. Kapağı açmaya cesaret edemiyor. Fakat niçin?. kırmızı hayaller dolduruyor. Ayak sesleri işitiliyordu. İşte Boris çıkmış olacaktı. daha hain haykırıyor. meçhul bir korku onu hareketsiz bırakıyordu. kamburunu çıkarmış. Birden başını kaldırdı. tutuşturmaya başladı. İşte yarım saat oluyordu. Magda elini kalbinin üstüne koydu.. Kuvvetsiz bir sesle. Baba İstoyan. göğsünü acıtıyordu. tutuşan odunlar yine odanın içine kırmızı gölgeler. Toplandı. Harap ve eski saat. Kendi köpekleri de havlıyorlardı. Dirseklerini dayadı. sakin ve abus. Dışarıdan ahenksiz bir ses cevap verdi: Köpekler pek yaklaşmışlardı. “dışarı çıkacaktım. Nefesi kesildi. Ve ocağa koştu: Odun attı. Magda.497 Baba İstoyan daima. Gelinini bahçe kapısının eşiğinde uzanmış görünce şaşaladı: “Ne yapıyorsun orada?” dedi. Magda’nın kalbi durdu. Kuşağını sararak kapısını açtı. hemen uyur ve sabah olmazdan iki saat evvel uyanırdı. Magda ateşi yaktıktan sonra ortada. İhtiyar. Birkaç dakika kımılDamatı. Pencereye doğru yürüdü. kendisini yerlere atmak. Magda kapıyı itti. hazin tik taklarını tekrar işittiriyor. Boris henüz gelmemişti... pencerenin kapağını daha ziyade sarsıyordu. onun kolları içine atılmak istiyordu. Kalbi şişiyor. soğuk rüzgar daha vahşi. Kapı tekrar ve daha şiddetle vuruldu. ocağa doğru yürüdü. çubuğunu çekiyor ve sol elinin orta parmağı ile burnunu karıştırıyordu. kaba ve kalın ayaklı masanın yanındaki sandalyeye oturdu. öyle kaldı. Boynunu içeri çekti. Magda kayınbabasının sesini işitir işitmez kalktı. Oh! Boris geliyordu. Baba İstoyan kalktı. durmuş da sanki yeniden kendi kendine işlemeye başlamış gibi.” İhtiyar. Başını ellerinin içine aldı. güneş battıktan bir saat sonra yatar. Kapı birdenbire vurulmuştu. Köpekler havlıyorlardı. uzanmıştım. Omuzlarını kaldırdı. Magda ayağa kalktı. Boris’i bulmak. Bunlar mutlaka komşunun köpekleriydi. Pencerenin yanına gitti.

Masanın yanındaki sandalyeye teklifsizce oturdu. biziz.. Raçof’un karşısına oturdu. Bellerinde ve göğüslerinde çaprazvari fişeklikler bulunuyordu. “Kalk sosyalist daskaliçe. sen de şöyle yanıma gel. Bunlar en müthiş. Esmer ve kısa boylunun elinde siyah bir beze sarılmış yuvarlak bir şey vardı. ayaklarına kapanmış güzel kadının güzel saçlarını müteverrim ve çamurlanmış yılanlara benzeyen parmaklarıyla okşayarak. kahve renkli esvaplı.” İkisi de tereddüt etmedi. Raçof’un ayaklarına sarıldı.. tekrar sordu: “Siz kimsiniz?” “Kaptan Raçof. yıldırımla vurulmuş gibi dondu kaldı. yalnız Bulgar köylülerine has olan esir ve mazlum tavır ile eğildi. Gözleri küçük ve kanlıydı. Öpmeye başladı. Magda da yanına. Pançe. omzunda manliher7 bir adam göründü. en kanlı. Baba İstoyan. Ağlayarak istirham ediyordu: “Gospodin! Boris nerede? Ah. Boris nerede?” Raçof. “şimdi Boris’in gelir. yine bu köylülere has olan o çolak ve sahte selamla voyvodayı selamladı. esmerdi... Öbürleri de karşısına oturdular. Baban aksilik ederse bize muavenet et ki. Diğeri Raçof gibi sarı fakat daha genç ve daha az çirkindi. en merhametsiz. Namları bütün ova köylerini titretiyordu. Boris evde değil miydi? 7 Tüfek . Masanın üzerine tüfeğini koydu. Bir tanesi kısa boylu. Raçof’un arkasında iki kişi daha vardı. Zayıf ve gayet çirkin bir boynu vardı. Magda yerde kalmıştı.” İhtiyar. Uzun boylu. İhtiyar bir hayal gibi kapıya yürüdü. Seninle konuşacağım. Baba İstoyan bütün bütün aptallaşmıştı.498 “Aç Baba İstoyan. Koştu. kalk” dedi. Baba İstoyan’a döndü: “Gel bakalım çorbacı” dedi. Raçof. Onlar da tüfeklerini masanın üzerine koydular ve siyah beze sarılı yuvarlak şey de tüfeklerin yanına kondu. Bunlar da manliher tüfekleriyle müsellah idiler.” Ve yürüdü. “karşıma otur. fenalık yapmayalım. “Buyurunuz gospodin!” dedi. Biz şimdi işimizi konuşalım. Gelininin niçin komitalardan oğlunun nerede olduğunu sormasına akıl erdirememişti. Magda’nın gözleri açılmış ve yüzü bembeyaz olmuştu. Korkma!” İhtiyar mütereddît ve korkak.. Magda. Baba İstoyan.. Sandre. Açtı. Konuşmaya geldik. en gaddar komitalardı.

” Baba İstoyan önüne bakıyordu. Yine kalktığı yere oturdu. Onu keseceğiz.. Boris’in kesileceğinden bahsedildiğini duyunca ağlamaya başladı. gideyim getireyim. Magda. Elinizden paraları alacağız. Baba İstoyan inat ederse sevgilinin kafası kesilecek. Tekrar sigarasını çekti. Sizin için milletin verdiği parayı çalmak arzu ettiniz.. Ortaya koydu. Boris’in öldürülmek ihtimalini düşününce deli olacaktı. Boris’ini seversen paraları getir... tırnakların çıkarılmadan söylemeyeceksin! Eğer yine söylemezsen oğlun Boris bizim elimizde mahpustur.. ver. ağlayarak Baba İstoyan’a sarıldı: “Ver babacığım. biz genciz.. Yine seni rahat bırakmayacağız. yine kazanırız. “şimdi evvela bize vaat et ki.. Şimdi böyle bir anda isteniyordu.” dedi. Bir daha onu ömründe göremeyeceksin.499 Raçof cebinden bir tabaka çıkardı. Boris’le çalışır. Kalktı. Bizim için çalışacaksınız. mecmuu. Sekiz yüz lirayı getir.” İhtiyar titredi. babanıza mallarını sattırıp kaçmak istediniz. Altmış senedir o kadar iktisat ve eziyet ile kazanılmış bir malın semeresi. Ve dumanlarını seyrederek. Başını salladı: “Anlaşıldı. Tekrar Kaptan Raçof’un ayaklarına kapandı.” Ve ilave etti: “Haydi. Hatta oturdukları evi bile satmışlardı.” . çok zahmet etmeyeceksin! Uzun lafın kısası: Vakit geçirmeyelim. yekûnu. Kirli ve kırık dişleri göründü. Bir eşeği bile kalmamıştı. Mutlaka dayak yemeden. Magda seri bir hareketle kalkarak ocaktan ateş aldı.. sonra ateşi ocağa attı. İnkâr etti: “Nasıl sekiz yüz lire?” Voyvoda gülümsedi.. Boris’i affet.. ayakların yanmadan. Demek zahmet edeceksin...” Magda. İşte biz buna müsaade etmiyoruz. Burada ikiniz de bizim için çalışacağınız yerde. Raçof gülerek cevap verdi: “Güzel daskaliçe! Sen de maksada vefasız kaldın. “Affet gospodin. “Ey. Buradan bir yere gidemeyeceksiniz. Haydudun sigarasını yaktı. Bir sigara yaptı. Söyle nerede. Deli olacaktı. Bu sekiz yüz lirayı verirse muhakkak açlıktan ölecekti. Baba İstoyan” dedi. Evini de yakacağız. Raçof birkaç nefes sigarasından çekti.

Raçof. hani şarap?” diye haykırdılar. diyorum. Ayaklarını ateşe sokacağız. Oğlun genç. Raçof da ayağa kalktı.” Paraların sayılması bitti. Magda ayağa kalktı. Mezelik biber ve turşu çıkardı. Üç bardak ile bir testi şarap getirdi.. Başını salladı. İhtiyar hiçbir şey söylemedi. Arkadaşlarıyla çantalarına koydular.” Magda çırpınıyordu. Hasis köylü için ölmek. Onu keseriz.. Şiddetle sordu: “Haydi. “Hani şarap. Magda yalvarıyordu. Bir dakika sonra kırmızı ve ağır bir çıkın ile geldi. Masanın üzerine bıraktı. Saymaya başladı: “Aferin. Baba İstoyan” diyordu. Raçof. eğlenelim. dayağa başlayacağız. “Zahmet vermedin.. Dipçikle ihtiyarın sırtına dehşetli bir darbe indirdi. bari yüz lirasını bir ev almak için bana bırak. Magda yalvarıyordu. Haydutların önüne koydu..500 Raçof ve arkadaşları Magda’nın yalvarmasını seyrediyor ve gülüşüyordu. “Biz cansız meze istemeyiz.” İhtiyar tereddüt ediyor. genç kadını bırakmayarak diyordu ki: “Yanaklarından meze alacağım. Raçof hemen çıkını açtı. İçeri girdi. Seni besler. yüz lirasını bırakmam. Vakit geçiyor. Sen sosyalist değil misin? Sosyalistler her şeye iştirak isterler. Sanki hiç lafları işitmiyor. Yattığı odanın kapısına gitti. bu parayı vermekten daha çok ehvendi. Baba İstoyan işitmiyor. Magda mukavemet etti ve ağlamaya başladı. Birden Baba İstoyan başını kaldırdı. Kısa boylu. Açtı ve içeri girdi.” Bu laftan bir şey anlamayan Magda’yı belinden tuttu ve öpmek istedi. gözyaşları içinde çırpınıyor ve ihtiyara sarılıyordu. manalarını anlamıyordu. Haydi getir. Komitalar birbiri üzerine aceleyle içiyorlardı. Raçof’a dedi ki: “Kaptan. Âhir vaktimde açıkta kalmayayım. esmer tüfeği aldı.” Raçof reddetti: “Hayır. Vakit geçiyor. Şimdi bize şaraf çıkar.” . çalışır. Raçof liraları üçe taksim etti. aptallaşmıştı.. Raçof çirkin ve akur sesiyle dedi ki: “Eğer böyle münasebetsizlik edersen Boris’ini göremezsin. “Böyle mezeye lüzum yok” dedi. Haydutlar parayı bu kadar çabuk elde ettikleri için sevindiler. Baba İstoyan. Raçof bir işaret etti. Ambarın küçük kapısına koştu. Paraları getirecek misin?” Magda. Ben de senin yanaklarına Boris’le müşterekim!. Sonra tekrar ambara girdi.

Magda’ya döndü: “Haydi Magda. ona tekrar hayata gelmiş bir şehit manzarası veriyordu. Boris’i göremezsin. İşte bu herifler artık namusunu da tahkir ediyorlardı. Baba İstoyan bu manzarayı görmemek için ocağın kenarına çömeldi ve başını avuçlarının içine aldı.” Magda’nın bütün vücudu sarsıldı. Raçof oturdu. başka bir arzu izhar etti. Boris’ini gönderelim.. Lakin Boris’i tehlike . Raçof kalktı..” dedi... Ah Boris!. Haydutlar bu güzel kadının bu kan içinde ağlamasına bakarak sanki mahzun oluyorlardı. “eteklerini kaldırsın. Raçof sözde acıdı: “Ağlama Magda” dedi. “Oynayayım. avucunun içinde tuttuğu bu güzel başın yanağını ısırmıştı. “Ben oynamak bilmem kaptan!” diyordu.” Genç kadın bir an durdu. Yüzünü ateşe dikmiş. İhtiyar saat bu tecavüzden ve itisaftan müteessir olmuş gibi yine tik taklarını işittiriyor. Bir tanesi eteklerini kaldırmak istiyordu.. Gözlerinin yaşı dindi. öyle oynasın. Sağ yanağının iki yerinden kan akıyordu.. bize biraz rakset. Kulağına müessir ve vahşi bir sesle: “Eğer oynamazsan neşemizi kırarsın. “Siz de meze alınız be!. Dişleriyle.. Acısı kalmaz. Bu iki kuvvetli herif bu nefis kadına yapıştılar. Isıran haydut.” dedi. “Kaptan” dedi. Magda elini yanağına koymuştu. Orasını öper. Parmaklarının arasından mezbuliyetle kan sızıyor ve ağlıyordu. durmadan içiyorlar ve gülerek Magda’nın oynayışını seyrediyorlardı. Diğer iki haydut. hiç onları görmüyordu.. “şimdi Boris’in gelir. Bacaklarını görelim. Magda birden haykırdı.” Ve ocağın yanından mandolini alara bir polka çalmaya başladı. bunu da yap! Bacaklarını görsünler! Artık gidelim. Yanağından akan kan beyaz boynuna gidiyor. Magda ağlıyor. Arkadaşlarına. Cansız bir yumak gibi Magda’yı onların kucağına attı. Diğeri daha fena sarhoştu.. rüzgarın gürültüsüne horoz sadaları karışıyordu. Hepsi susuyorlardı. Ve mütevekkil bir sesle.501 Magda bu lafı işitince tekrar hıçkırmaya ve Raçof’a yalvarmaya başladı.” Raçof. Magda’nın yanına gitti.. Kadeh kadeh içiyor ve tekrar tekrar öpüyordu. Ve kucaklarından kurtuldu.. Baba İstoyan’a baktı. Artık Raçof onun taze yanaklarından bol bol öpüyordu. Mandolini çalmaya başladı. Haydi ben mandolin çalayım. gider keseriz.

Boris’i gönder. Lakin siz akıllılık ettiniz. Ve derin. “bombayı ne yapacağız?” Raçof. Magda? Bu. bu bombayı bana saklayacaksın. Adımları birbirine karışıyordu.” diye müteessif oldu. Eğer arzularını yapmasa. Baba İstoyan!” dedi. behimi. vakit olsaydı!. sizden yine zorla alacak ve mücazat olmak üzere ikinizi bir araya bağlayacak. o kadar sevdiği Boris’i kesilecekti.” dedi. Hiç cevap vermedi. “Magda. Kısa boylu esmer. itişiyor. Magda tekrar haydudun ayaklarına kapandı: “Aman Kaptan. Çalınan polkaya ayaklarını uydurarak sıçramaya başladı. Şimdi senden bir ricam var. bu bombayı atacaktık. Bize merhamet et.” Magda hırsla geri çekildi. Bize acı. vakit geçti! Sabah oluyor! Geç kaldık!” dedi... şu kanlı yanağından bir buse ver. Raçof’un yanına gittiler. Bir daha onun kumral ve çok saçlarını. Haydut tekrar kadını tuttu. beraber getirdikleri siyah beze sarılı şeyi hatırladı. muharrik hareketlere bakarak birbirinin boynuna sarılıyor. Tüfeklerini omuzlarına geçirdiler. kakışıyorlardı. Diğerleri yerlerinde oturamıyorlar. İhtiyar köylü sanki ölmüştü. Raçof. bana bak!” dedi. Yaladı. Eğer siz eziyet edip parayı vermeyeydiniz. küçük ve kırmızı dudaklarını. Sarhoştular. mutlaka. Eğer o gelmezse açlıktan ve ümitsizlikten ölürüz. Raçof. . Dışarı çıkıyorlardı. Mücazata hacet kalmadı.. Fakat bu sefer haydut nazik ve mürüvvetli idi: “Şunu görüyor musun... Haydutlar coştular. “Allah’a ısmarladık. Kaptan daha şiddetle ve iştiyak ile çalmaya başladı. bir an düşündü. “Olur ama. Bize zahmet vermediniz. Geri döndü. Zorla kanlı yanağını öptü. Kalktılar. Daha çabuk gelmesini istiyorsan. muharrik bir hırsla güzel kadına baktı ve. mavi gözlerini. İşte her şeyimizi aldınız.502 içindeydi. “Ah. işte bir bombadır.” Raçof güldü: “Mutlaka gelecek. Kulağına bir şey fısıldadılar. Magda yine bir itisafa uğrayacak zannıyla titredi. tatlı tebessümünü göremeyecekti. Kalktılar. bu beyaz ve dolgun bacaklara onların atılışındaki şehvet-i cazip. “Kaptan. Gözlerini kapadı ve eteklerini kaldırdı.

” Magda ümit ve tehalükle cevap verdi: “Vaat ediyorum gospodin! Allah aşkınıza hemen Boris’i gönderiniz. Baktı. Kesif gölge halinde duran uzak binaların arasında gidiyorlar ve bir şarkı söylüyorlardı. Eline baktı: Kanlanmıştı.” “Nerede?. Ta masanın orta yerinde duruyordu. Dışarısı hafifçe ağarıyor. O bezi de çözdü.. akla gelmeyen vahşetleri yapabilirlerdi. baktı. Magda dikkat et. lakin bu bombayı sadıkane hıfzedecek misin?” “Hıfzedeceğim. Genç kadın şuursuz bir tefekkürle düşündü. Yavaşça siyah bezi çözdü. mor gözlerini açıyordu.. Boris’ini bekliyordu..” “Kendi çeyiz sandığımda. en muazzez yerde!” “Bravo! Memnun oldum. kanlı et ve kemik parçalarından başka bir şey bulamayacaktı. şimdi Boris gelecekti. fitilini görmek istiyordu. Ilık bir ıslaklık hissetti... Kumral saçlar meydana çıktı. Şimdi birden patlayacak ve zavallı Boris’çiği gelince. Kan?. Bu bez kandan kıpkırmızı idi. Genç kadın. Ah. Bu tehdit. açılmaya başlayan geceye bakıyor. bomban patlayacak!” Genç kadın kulak kabarttı. Kadranını. adem boşluklarından aksediyormuş gibi tekerrür etti: “Hey. ateş alması için. esmerleşiyordu. yıkılmış bir evle tanınmaz. öyle bırakmışlardı. meşum ve mevhum bir kabus tehdidi gibiydi: “Hey. Öbür eliyle altından tutmuştu. Öyleyse Allah’a ısmarladık!” Hepsi güzel kadının elini şiddetle sıktılar ve kapıdan çıktılar. İkinci bir bez daha vardı. Sonra bu tehlikeli ve tahmin ettiği kadar ağır olmayan bombayı önüne koydu. Kalbi şiddetle atıyor. Kaldırdı. Nasıl vaat ediyor musun? Ben de gidip hemen Boris’ini bırakayım. En gizli. Bu haydutlar her şeyi. saniyeli tıpasını tanzim etmiş. köydeki bütün horozların birbirlerine cevap verir gibi öttüklerini duyuyordu. Bu. .. bomban patlayacak!” Horozların umumi ötüşleri rüzgarı söndürmüş zannolunacaktı. İhtimal bu bombayı.. Magda dikkat et.503 Sakın jandarmalara filan verme. Mihaniki bir istical ile bu felaket oyuncağını kaldırmaya koştu.” Raçof tekrar sordu: “Göndereceğim.. sanki meçhul ve vahşi uçurumlardan. Uzakta samanlıkların üstünde yalancı bir fecir. Elini uzattı. Köpekler havlamaya başladılar. Uzaklaşan haydutlardan biri haykırdı. dikkatle baktı.

17 . öyle feci. 15. ocağın başındaki Baba İstoyan sıçradı ve gelinine koştu.. 16. Dikkat etti. nr..1.15. omuzları gerilmiş.13. iki eliyle tuttuğu bu şeye haşyet ve dehşetle bakıyordu. oğlunun. öyle keskin. O tuttuğu şey. 10 Mart..504 Ve birden öyle müthiş. s. Zavallının gözleri çerçevesinden çıkmış. 1927. Ömer Seyfettin HAYAT. öyle korkunç bir nara attı ki. karışık saçları dimdik olmuş.. c. güzel ve kumral Boris’in vücudundan koparılmış kesik ve kanlı kafası idi. 14.

dört yol ağızlarında bırakılmış annelerin. Fakat susuzluktan dili damağına yapışmıştı. kendi eliyle su dağıtıyormuş… Liman Paşa üniformasının üstünde koca bir sarıkla ona bir tas su uzatıyor: “İç ulen. Mehmet. etrafına toplanan çocuklara ince söğüt dallarından düdük yapıyordu. örselemeden kabuklarını çıkararak üzerlerine delikler delip kanallar açtığını görenler evvela gülümserlerdi.505 “Mehmetçik”ten Bir Parça Daha” MEHMET İLE TAVUK HIRSIZI (Mehmet bir aralık küçük Çamlıca’da oturan bir kaymakamın emir eriydi. O iri parmaklarını düdüğün üstünden gezdirerek ince. Ah bu çocuklar! Bir saat evvel köşkün bodrumundaki yatağına sırt üstü yatmış. Askerlik hayatında en rahat ve mesut bir zamanıdır. vaaz hocaları gibi Arapça dualar okuyordu. Fakat biraz sonra bu iptidaî aletin tatlı bir sesle öttüğünü görünce şaşırırlardı. “Düdük yapıyorum” diye taze dalları kestiğini. Çarşıya alış verişe iner. Bu iptidaî beste. yanık feryatlar çıkarırdı. fakat akşamı bekleyip sabırsızlandığını fark ederse Allah baba kızacakmış gibi vazgeçiyordu. Zaten galiba bugünkü orucunun birazı da bozuktu. Bu sıcak ramazan gününün güneşi gökyüzünün bir noktasına mıhlanmış gibi duruyor. O gün. Bu onun çocukken köyünde öğrendiği bir sanattı. Açlığın ehemmiyeti yoktu. sevgililerin ağlayışından toplanmış bir nev musiki idi. niyetliydi. Mamafih Mehmet’in marifeti bundan da ibaret değildi. Mehmet. Susuzluk ateşiyle rüya görüyordu… Köyünden Alacaova’ya giden yol kenarında bir çeşme… Hem de Sultanahmet’teki çeşmeye benzeyen bir çeşme…Çeşmenin başında bir kalabalık var… Güya bu hayratı Liman Paşa yaptırmış. çocuklarla oynar. Ah bir kere akşamı edebilseydi! Eli zaman zaman yeni tamir ettirdiği yadigar saatine gidiyor. köprü başlarında. Liman Paşanın tasından damla damla içiyor. Allah kabul etsin. yemek pişirir. bahçe beller.) Bahçe kapısının önünde alçak bir mutfak iskemlesine oturmuş. inmek bilmiyordu. sevaptır” diyor. kız kardeşlerin. . Sonra tünün tiryakiliği de başına vurmuştu. Fakat bir türlü kanamıyordu. ara sıra başını kaldırarak havaya bakıyordu. Birden bire gözlerini açtığı zaman şaşırmıştı. pencereden giren ışık helezonu içinde kaynaşan tatarcıkları seyrederken uyuyakalmıştı.

Sokağın ortasında şiddetle çarpışıp yere yuvarlandılar. dutun” diye bağırıyor. Birden bire çığlık gelen evin bahçe duvarından kırmızı kuşaklı. Tenha yol üç beş dakika içinde panayır yerine dönmüştü. dudaklarını kesmeye devam ederken komşu bahçelerden birinde bir kadın çığlığı koptu. Şehitlerin cennet ırmaklarından içtikleri su herhalde daha tatlı olmayacaktı. Çamlıca’dan dönen sucuların ve bir Arnavut bağcının yardımıyla hırsız yere yatırıldı. Yeldirmeli kadınlar. bir yığın çocuk… Hırsız bu semtin pek yabancısı değildi. külhanbeyinin tek başına hakkından gelemeyeceğini anlayarak “Yetişin.506 Evin üç yumurcak çocuğu usulca odaya girmişler. değneklerini atarak yerinden fırladı. Herif evvela hızını alamayarak caddenin tozları içine yuvarlanmıştı. İlle Liman Paşanın çeşmesinden içtiği suyun lezzetini unutmayacaktı. yakala… Hırsız Mehmet’e doğru geliyordu. Hemen her gün civar köşklerden gayet maharetle bir iki tavuk çalıyordu. entarili efendileri. mavi mintanlı bir adam atladı. O bu acar. Mehmet evvela yangın var sandı. bahçe kapılarından kadınlı erkekli insanlar çıkıyordu. Fakat derhal kendini toparladı. piçler Allah âlem orucunun birazını bozmuşlardı. tekmeleriyle kendini neferin elinden kurtarmaya çalışıyor. . tekmelere ehemmiyet vermeyerek onu sımsıkı bacaklarından yakalıyordu. çocukları yukarı katın merdivenine kadar kovalamıştı. çay ibriğinin emziğinden Mehmet’in açık ağzına su damlatıyorlardı… Meğer Liman Paşanın taşından içtiği su imiş… Mehmet fena halde kafası kızmış. Böylece hararetten dişi damağı kurumuş. Çakısını. Hırsız dirsekleriyle. Civar köşklerde pencereler açılıyor. tütünsüzlükten ve çocukların gürültüsünden zihni karışmış. bağ. Düşerken elinden fırlayan posteki gibi bir şeyi alarak kaçmaya başladı: -Hırsız var… Tut. Evet. Nefer hiç tereddüt etmeden yolunu kesti. kendi kırmızı kuşağıyla eli kolu kıskıvrak bağlandı. kollarını açarak bağırdı: -Dur ulen… Dur diyorum ulen… Hırsız da Mehmet gibi gözünü budaktan sakınan takımdan değil.

birbiri ardı sıra. diri koyunların kuyruğunu kesen adam hakikaten o muydu? Buna dair kimse sarîh bir şey bilmiyordu. Karakolda iki kişi vardı: Yaşlı bir komiser muavini ile genç polis… Komiser gömleğinin kollarını sıvamış iftar için domates salatası yapıyordu. Hırsızı Acıbadem Karakoluna götürüp teslim etmek üzere bir komisyon yapıldı. Fakat anlaşılmaz bir havanın tesiri altında böyle bir kanaat hasıl oluvermişti. bağırışırlarmış… Bu canavarlığa Mehmet de fena içerlemiştir. Bir ot mindere arka üstü yatmış. İşte hırsız elleri bağlı yerde ayaklarının dibinde yatıyordu. Arkadaşı şiddetli bir malarya nöbeti geçiriyordu. bir çok sinirli hanımları bayıltmıştı. birkaç çocuk… Mehmet ile tavuk hırsızı olduğu halde bu küçük kafile Acıbadem Karakoluna doğru yola düzüldü. Hırsız o gün Altunîzade’de bir köşk bahçesinden iki besili Karaman koyunu çalmak istemişti. büsbütün eli başta dönmek istemediğinden hayvancağızları bağırta bağırta ikişer üçer okkalık kuyruklarını kesmişti. Etrafında meydan alacak felaketlerden nihayetü’n nihaye o mesuldü. Zavallı koyunlar arkalarından kan akarak. Bir mütekait evkaf katibi. bahçenin içinde dört dönerler. getirmeyecekti. Bu zalim adamı bir kere ele geçirse akla gelmedik işkenceler yapacağını söylerdi. Daha iyisi Mehmet de “Bana ne” demeyi aklına getirmiyordu. Bolulu bir aşçı.507 Bilhassa iki ay evveline ait bir vakası vardı ki Çamlıca ahalisinin tüylerini ürpertmiş. Mahallenin ihtiyar heyetiyle de alâkası yoktu. Bütün sahibi olmayan müphem ve umumi vazifeler ona aitti. Halbuki hırsızı teslim etmek için bu mutlaka lâzımdı: -Mehmet bu herifi kim karakola götürecek oğlum? Mehmet polis değildi. Böyle olduğu halde bu vazifenin Mehmet’e ait olduğuna dair bir umumi kanat vardı. Fakat çabuk haber alındığı için bunu becerememiş. Kalabalığın içinde her meslek ve sanattan insan vardı. gözleri cam gibi parlıyor. jandarma değildi. . Fakat polis ve bekçi yoktu. Mamafih acaba Çamlıca’da kaybolmuş bütün tavukları çalan. Herhalde bu hırsız bütün meslektaşlarını temsil ile hesap vereceğe benziyordu. Güya bulunduğu yerler ona ezelden bir vedia idi. ara sıra dişlerini bir birine vurarak “Oof… Yandım” diye inliyordu.

Neferin şaşırdığını anladı.508 Komiser kaşlarını çatarak heyeti dinledi. Neferin fena halde kafası kızmıştı: -Benim neyime gerek… Ben de gidiyon… diye hırsızı yolun ortasına bıraktı. Komiser bu tehdide aldırmıyor: -Keyfin bilir arkadaş… İstersen çöz ellerini gitsin. öteki de emir kuluydu. İçinde gayr-i ihtiyari bir isyan uyandı: -Ne gazıg aramaya geldin buralarda… Hırsız senin apartamanlarını mı soyduydu? Davarlarını mı dağa götürdüydü? Diye söyleniyordu. Hasılı karakolun önünde kala kala Mehmet ile tavuk hırsızı kalıyordu. Fakat yine gönlü razı olmadı. Mehmet kestirme gitmek için caddeyi bıraktı. Mehmet bir dakika dediğini yapmayı. çiftte öküz sürer gibi ardından dürtüşleyerek götürmeye başladı. Hem fazla olarak efendisinin bu gece davetlileri vardı. diyordu. diye onu kakıştırıyordu. Mehmet bu dakikada bütün mahallenin sofra başında oruç bozulduğunu düşündü. Asker hırsızı tekrar önüne kattı. Mahalleli hırsızı kendine teslim etmişti. bahçe aralarına saptı. Çinili karakoluna gidip gelmek aşağı yukarı iki saatlik bir işti. Hırsız eski tulumbacı mektebinden yetişme bir İstanbul başkanıydı. Hırsızdan akıl öğrenmek Mehmet’in azametine dokunuyor: -Sen hırsız adamın birisin… Aklın ermez… Haydi yürü. ne de Kadıköy’e götürecek adamım… Karakolun önünde uzun bir münakaşa oldu… Komiser Nuh diyor peygamber demiyordu. İftara yirmi beş dakika kaldığını gösteren saate baktı: -Birader bunu yanlış getirdiniz… Çinili merkezine götürmeniz lâzım gelirdi… Teslim alamam… Koca karakolda iki kişiyiz… Ne bu serseriyi burada barındırmaya imkan var. Biraz sonra aşçı ile bahçıvan da onu takip ettiler:Birinin çoluk çocuğu sofra başında bekliyordu. Fakat biraz sonra yolunu kaybetti. telaş etmeye başladı. Sonra diri koyunların kuyruğunu kesen bu canavar cezasız kalmamalıydı. Karakolda yemeğini yemeye başlayan komiseri gözünün önüne getirdi. Bu esnada evkaf katibi ortadan sır olmuştu. yürümeye başladı. hırsızı çözerek sokağın ortasına bırakmayı düşündü. Bu esnada top patladı. . birbirine bağlı ellerini uzatarak ona yol sağlık vermeye başladı.

Yavaş ve tatlı bir sesle ve uydurma bir Arapça ile yanık yanık Kur’an okumaya başladı. Tavrında. tiryakilik Mehmet’te hırsıza karşı anlaşılmaz bir rikkat ve merhamet uyandırmaya başlamıştı. Belki bütün öteki hırsızların yaptıklarını bana ödetecekler… Hapse atacaklar… Ah garip anacığım… Hatuncuk hasta da… Kim bilir yolumu nasıl bekler? Yap şu cıgarayı be hemşerim… Garip gönlü kırma… Sen yapmazsan ben de cıgaramı atacağım… Ben içeyim sen bak… Müslümünlığa sığar mı bu? Hırsız cıgarayı ağzından atacak gibi hareketler yapıyor. Evet herkesin hali sade Allah’a malumdu. Hırsızın tütününden bir ikinci cıgara sarıp yaptı. Belki bu adam da başı darba kalmış bir halis Müslümandı. -Haydi yürü… Ben hırsızın tütününden içmen… -Böyle dime hemşerim… Hep Müslümanız… Kardeş sayılırız… Hem sonra sende bana bir cıgara verirsin… Ödeşiriz… -Ben seni nerede göreceğim ki? -Öyle… Kim bilir. Akşam garipliği. Hırsız artık neticeden emin tatlı. dedi ve hırsızın cebindeki paketten bir cigara sararak ağzına tutuşturdu. mahcubiyete benzer bir şey vardı. İnanmıyordu. Mehmet hayretle ona bakıyordu. Allah. Fakat şüphe ve tereddüte düşmekten de bir türlü kendini kurtaramıyordu. dedi. Hak yolundan görünerek onu çok aldatmışlardı. Hasta ana masalına yetim kardeş çocukları efsaneleri ilave ediyordu. peygamberden bahsederek.509 Hırsız yalvarmaya başladı: -Hemşerim cebimde bir paket var… Gözünü seveyim bir cigara ağzıma ver… Oruç bozayım… Mehmet evvela inanmadı: -Hırsızın orucu olur mu be? diye reddetti. . Bu birkaç nefes tütün dumanı bir ağır minnet yükü gibi yavaş yavaş omuzlarına çöküyordu. tatlı söylüyor. halinde bir düşkünlük. alçak. İkide bir içini çekiyor: -Ey Allah’ım… Resul Allah’ım… Derdim senden gayrısına malum değil. Sert bir sesle: -Dur. diye söyleniyordu. Külhanbeyi neferin zayıf taraflarını sezmişti. Külhanbeyi yine tatlı bir sesle… -Kardeşim bir cigara da sen sar… Galiba tabakan üstünde değil.

hem saatlerce yol yürümekten kurtulacak. 24 Şubat. Fakat külhanbeyi serbest kalır kalmaz kuduz bir köpek şiddetiyle neferin üstüne çullandı. Nihayet bahçelerin çitleri üstünden aşarak kaçıp gitti. Mamafih gülmekten kendini alamadı. O homurdanarak cevap verdi: -Ne demek? Etmez olur muyun? -Ne yedin bakalım? Mehmet ağlayacak halde idi. küfrediyordu.16. dedi.1. İlle üstünde çok insan hakkı var… Razı gelirsen seni şurada bir döveyim… Sonra ellerini çözerin. Zifaf gecesi kocasına ilk defa lakırtı söyleyen bir köy gelini mahcubiyetiyle başını öte tarafa geçirerek: -Gayri oralarını pek sorma? dedi. nr. Mehmet böyle bir şey beklemiyordu. Bir saat sonra Mehmet topallaya topallaya mahalle kahvesinin önünden geçiyordu. “Vur kardeşim…” diyordu.510 Mehmet bütün bunların uydurma olduğunu bildiği halde derin bir rikkate kapılmaktan kendini kurtaramıyor. Dayak faslı da bittikten sonra Mehmet hırsızı çözdü. 1927. Nihayet: -Ulen hırsız. Çünkü herif mazlumâne boynunu büküyor. Reşat Nuri HAYAT.17. bulunan gözleriyle uzaklara bakarak düşünüyordu. s. gidersin. ben seni bıragorum. Kahvenin önünde nargilesini içerek keyif çatan Bolulu aşçı: -Mehmet iftar ettin mi? dedi. Hırsız bu pazarlığa hemen razı oldu. Mehmet böylece hem adalet vazifesini bir dereceye kadar yapacak. 18 . 17. Serseri var kuvvetiyle neferi tekmeliyor. c. hem de mahalleliden intikam almış olacaktı. Mamafih Mehmet hırsızı istediği gibi dövemezdi. Birden bire kendini toparlayamayarak yere yuvarlandı.

adeta bir tacir paltosuna benzeyen ihtişamlı paltosunun yakasını kaldırırken. siz bir kere daha görünüz beyefendi!. işte. beş lira oda kirası veriyorduk. derileri delerek insanın içine işliyordu. geleyim ama… Ne faydası var!. vallahi Doktor Bey. -Ben yatağımı sattım. naz ve niyaz içinde büyütüyorduk. hıçkırarak. bütün bunlardan bî-haber görünüyor. çamur dizlerine kadar çıkmıştı. Hiç bu seneki gibi olmamıştık beyefendi! Babası sizlere ömür vefat edeli. acıyı kanıksamış hissiz gözlerle. beyefendi!. dedim. kaynatıp içirdim. Sultanî Mektebinde muallim iken vefat etti. kızıma baba eksikliğini . Size geçen sefer de anlattımdı ya! Doktor Bey… Başınızı ağrıtıyorum… Ondan sonra efendim… Bir gün evde kal. akşam geç vakit gelir… Halbuki biz onu nasıl büyüttüktü... doktora anlatıyordu: -Önce bir nezle idi. Ticarethanenin müdürü pek sertmiş… Hoş kalsaydı da evde od.. adi bir nezle. Doktor. ev sahibimizden ıhlamur istedim. Vazifesi bilmem kaç seneyi doldurmamış diye maaş bağlamadılar… Sonra.. Allah aşkına! Evlatlarınızın başı için. yanındaki yırtık çarşaflı kadına baktı: Yağmur. hep sattık yedik. pelerininden peçesinin kenarlarından sızıyor. Dedi. hemen cevap verdi: -“Turanoğulları Mağazası”nda. dadılarla. kalamadı. titreyerek. Babasını belki tanırsınız. altı senedir. ne üstünde! Yavrucağımın kazandığı paraya kaldık… Sabahleyin erkenden gider. paltosunu aldı.. başını salladı: -Geleyim. kadınım. Doktor acıdı galiba. Kışın birdenbire bastırıverince şaşırdık. Ayda otuz lira alıyordu.511 MUALLA’NIN GÖZLERİ Kadın. rutubetli bir soğuk. kömür aldım. doktorun dizlerine sarılıyordu: -Geliniz. yan gözle. kadının anlatmaya ihtiyacı vardı. beyefendi! Biricik evladımızdı.. süt aldım… İlaç da alırım. ocak yoktu ya! -Hangi ticarethanede çalışıyor? Doktor laf olsun diye sormuştu. fakat o. karla karışık yapışkan bir yağmur yağıyor. eczacıya: -Yarım saate kalmaz ben gelirim. ayaklarının dibinde ıstıraptan çıldırmış gibi kıvranan kadına baktı. Çıktılar. “…. yanaklarında gözyaşlarıyla karışıyordu.” Kumandanı Ali Pertev Paşanın oğlu Serpâ Pertev Beydir. ne altında var. artık satılacak kalmadı. nefes nefese. Yaşlı doktor. Dışarıda pis bir hava vardı.

Ali Pertev Paşanın torunu mu?.. Doktor yakasını büsbütün kaldırdı. doktor. mermere çarpılan bir billur ahengiyle –hem gülen. Dar bir sokağa saptılar. hem ağlayan bir ahenkle. Şimdi bir yer odasında açlıkla. Geçen akşam geldiği vakit nasıl olmuştu da bu gözleri. işte geldik… Manzara o kadar feciydi ki. bu harikulade güzel çocuk gözlerini görmemişti?. fil dişi üzerine işlenmiş bir heykel gibi.. Dalga dalga bir yığın sarı saçın ortasında süzgün.cevap verdi: -Bilmem ki Doktor Bey?. muntazam bir yüz. feylesof doktor. Fil dişi çehremin üzerinde bir çift harikulade göz gülümsedi. Kadıncağız bir müjde almış gibi sevindi. Doktor Bey!. kadın bunu fark edince.512 bildirmeyeyim diye neyim var. ihtiyar. neyim yok satmaya başladım... sefaletle güreşe güreşe” ölen bu on sekiz yaşındaki yavru. acıdı. hastayı dinlerken içinden kendi kendine tekrarlıyordu: -Çifte zâtürree ! Artık kurtulamaz! Ölecek zavallı çocuk!.. küçük. Doktor. güzel gözlü çocuk onun torunu mu?. Bu asil yüzlü. özür diledi: -Affedin Doktor Bey! Sokağımız çok fena ama. temiz fakat birkaç yerinden yamalı yorganın altında bir çocuk vücudu vardı. sessiz ve hareketsiz duruyordu… -Mualla!.. -Evet iki gözüm… Dün gece Doktor Bey. Bugün… Biraz… Daha iyiyim… Değil mi anne?... Ali Pertev Paşanın bir vakitler bir masal gibi dillerde dolaşan muhteşem hayatını hatırladı... senelerden beri ilk defa. sesinde bir baba şevkiyle sordu: -Nasıl oldunuz... ah… Dün gece görseydiniz… Hep sayıkladı! -Sayıklamanın zararı yok ki hanım… Hiç korkulacak şey değil! -Ah ömürler versin... bu gözlere hayret ve dikkatle baktı. fakat doktor sevinçli değildi. lastiklerini çamurdan kurtarmaya uğraşırken hızlı hızlı nefes alıyordu. Ve doktor. kızım? Genç hastanın sesi... . tecrübeli. rüzgarın uğultuları içinde bir mum alevi gibi çırpına çırpına sönüyordu. utanarak. bu defa ihtiyar doktorun nasırlanmış kalbi bile burkuldu: Yırtık bir kilim parçası üzerine eski bir tek şilte serilmişti. onu biraz okuttum… Nihayet… Kuduz bir rüzgar yüzlerini ısırıyordu. artık kadını işitmiyordu. Zayıf ses.

Doktor. el yordamıyla kapının tokmağını bulup çevirdi: -Mualla’cığım . boş odanın bir köşeciğindeki parçaları içinde ölümle pençeleşen zavallı yavruya son defa baktı: Elinden bir şey gelmiyordu… İçini çekti. -Mualla’cığım uyudun mu?.. kendi kendiyle kısa. gülümsedi: -Şiddetlice soğuk almış. paçavralar içinde yatan çocuğuna koştu. Bir aralık Nezihe Hanım üşüdüğünü hissetti. Dizleri titreyerek merdiveni çıkmaya başladı.. Çeneleri birbirine çarparak.. Nezihe Hanım tekrar karanlık merdivenleri indi. benimle beraber eczahaneye kadar gelir misiniz?. ona ormanda kaybolan şehzadenin hikayesini. Lakin yarı yerde durmaya mecbur oldu. e mi?. yürüdü… Bu akşam Mualla iyice idi. Hem belki azıcık uyursun. Şimdilik Allah’a ısmarladık. kalbi duracak gibi oldu. pencerenin dışına biriken karlar öyle güzel görünüyordu ki!.. külleri eşeledi: Feci!. kızım. Odayı sıcak tutunuz! Siz. Birden.. Sana masal söyleyeyim. Yukarıda perde perde yükselen bir gelin-kaynana kavgası vardı ki buna ara sıra da galiz bir erkek sesi karışıyordu.513 Doğruldu. ben yine sizi yoklarım… Hasta dalmıştı bile.. ev sahiplerinden biraz gaz istemeye karar verdi. hanım. .. bundan ibaret. Ateş bitmek üzere idi. odayı biraz ısıtmıştı. Nezihe Hanım üç gün evvel sattığı yatağının parasından kalan son yirmi beşliğe üç okka kömür almış. -… -Mualla’cığım! Yavrucuğum!. Eyvah! Ateş bitiyor mu? Kalktı.. kızının ayak ucuna çöktü. elini onun alnına dayadı: Buz gibi!.. fakat zalim bir mücadeleden sonra. Mualla hiç ses çıkarmıyordu. ışık gözlerini yoruyor. lambayı biraz yakmayalım.... sonra da bir sultana aşık olan zavallı çobanın masalını anlattı. Yırtık perdelerin kenarlarından.. yavrucuğum. karanlıkta idiler… Nezihe Hanım. Fakat… Bu akşamda gazları yoktu.. Cevap beklemeden.

yolunu şaşırmış bir otomobil.1. 1927. kapıdan geçiyordu. canavar gözlerinden alevler saçarak.19 . Yırtık perdelerin arasından içeri dökülen bir ışık parçası içinde Nezihe Hanım.17.18. nr.514 Tam bu anda. bakıyorlardı… Halide Nusret HAYAT. bir şey soruyor gibi. ölmüş çocuğunun gözlerini gördü: Bu gözler. 24 Şubat. s. c. dar sokağın içinde müthiş bir homurtu koptu. hayret ve ıstırapla.

reji kumpanyasından şikayet etmeyi bile aklından geçirirdi. Nisanın ilk günleri. semaveri getirdiler. Bereket versin ki bu tarla. Paşa Bey o sene. etrafı dutluklarla muhafazalı idi. boyları henüz bir karış olan tütünlerin yanında gittikçe dalıyordu. Basit düşüncesiyle bunu o kadar manasız ve münasebetsiz buluyordu ki bazen arkadaşlarıyla konuşurken gidip hükümete dert yanmayı. Yalnız bunun bir kusuru vardır: hiç güneş vurmadığından tütünler cılız kalıyor. gördü. Ara sıra başını kaldırır. kendisi ise tütünden başka bir şey olan paketten cıgara yapacaktı. Kenarda çimenliğe kilimi serdiler. her yıl gibi ister istemez tütünü feda etti. arada bir reji paketinden cıgara sararken Paşa’nın: -Aç efendi. şu kadar tütün çıkacak diye hesabını yapıp deftere kaydetti. Sû-i tesadüf olarak jandarmalar buralardan geçmezse rejiden saklanabilirdi. eve yakın.. Bir dakika oldu ki zihnine gelen tasavvuru icra etti. tütünün kaydedileceğini düşünüyordu. ve sararmıyor. danışmadan eve doğru bağırdı: -Ahmet. içimine doyum olmayan. yeşeren ve büyüyen bahçeleri gezerken gözleri daima tütün tarlasının üzerinde taakkuf ediyor ve düşünüyordu. Paşa Beyin yerden göğe kadar hakkı vardı: Tarlanın hakiki sahibi olduğu halde rejinin ambarına tütününü gönderecek. Günlerden beri efkarı hep budur. Bu sene de vaziyet karşısında kalacağını.515 REJİYE OYUN Her sene gibi bu sene de tarlasını tahmine gelmiş idi. “kete”lerle dolu sofranın etrafına çevrildiler. bir yaprağı cihan değen tütünü deste deste teslim ederken canı da gidiyordu. ulan Ahmet… Semaveri kur… ve reji memuruna dönerek ilave etti: -Şurada seninle bir keyif çakah efendi… Tütün tarlası tatlı bir yeşillik içinde uzanıyordu. diyordu. Seferberlikten evvel Paşa Bey bunun tecrübesini yapmış olduğu için bu bahçenin tütüne elverişsiz olduğunu anlamış idi. O sapsarı. Fakat ne yapabilirdi?. kendi kendine: -Demek ki çektiğim emek reji için… diye söylenirdi. Düşündüğüne nihayet uğradı. Buna rağmen neden bu sene bu faydasız harekette. . tütününü mümkün oldu kadar az kaydettirmeye çalışıyordu. bir parmaktan fazla büyümüyor. gezdi ve kıymet biçti. Zaten köyde de hemen hemen hiç kimse bu bahçeden haberdar değil gibidir. şu canım tütünler sararmış olsaydı da yapraklarından ağzına layık bir cıgara yapsaydık… Memur gittikten sonra Paşa Bey bir hayli düşündü. Paşa Bey memurun etrafında fırıl fırıl dönüyor.. Bu sene de bir fazla tarla daha tütün ekmiş idi.

516 beyhude bir zahmette bulundu?. sır saklayacaklarına dair söz aldı. Paşa Bey şimdiden hazırlanıyordu. tayin ettiği marabaları yanına aldı. İki saat sürmeden iş olup bizmiş idi. Ilık. Birkaç gün sonra bu cılız ve kuru tütünleri rejiye teslim ederken de icap ederse aynı cevabı tekrar edecekti!. her çıkardıkları tütün kökü yerine evin yanındaki tarladan getirdikleri fideyi sokuyorlardı. daha ziyade. Marabalarından en emin olduklarından kendisine iki arkadaş ayırdı. Korkak ve muhteriz adımlarla... Ahmet’in Kevser’in sormaya hakları vardı: Bu bahçeyi niye ekmiş idi?. Fideler üçe taksim edildi: İki maraba ve Paşa Bey fidelerle tarlaya girdiler. evvelce onlara açtığı meseleden uzun uzadıya bahsetti. bir saat içinde fidelerin hepsini yanlarındaki çuvallara doldurdular. evin ambarına girdiler. diyorlardı. arkalarında büyük çuvallar.. gelmişlerdi: -Paşa Bey. dört ay olduğu halde bir parmak boy bile büyümemiş idi.. kendi evinin civarı olduğundan serbestçe marabalarıyla güneşsiz tütün tarlasına girdi. yine düşündü: Evet. . her biri bir taraftan işe başladı. reji onun canını yakıyorsa o da ona karşılık yapacak idi. İçinden rejiye karşı intikam hisleriyle gülerken: -Bu sene böyle oldu. İki de bir: -Efe.. kızılcıklar arasından geçtikten sonra Paşa Bey tarlasının başında daldı. Bu işten yirmi beş gün sonra. büyük kızı Kevser. bir de evin yanındaki cılız tütün tarlasına baktı. Hakikaten tütünler bar karış bile olmadan sararmaya. cılız kalmışlar… Diyorlardı. içerse içimine dayanamazdı.. İki ay evvel ekserisi yaylaya giden köylüler. Paşa Bey evet yanındaki güneşsiz tarlaya beyhude yere tütün ekmemişti?. kendilerine vereceği tütün hissesini de sözleşti. Karısı Ayşa. sonra köyün alt başındaki tarlaya vardılar. daldı ve yoruldu.haziranın sıcak bir günü… Dutluklar. tütünlerinde bu sene bereket yok. berideki bu bahçeyi yine ektik… Köyün alt başındaki tutulan tarlası gittikçe sararıyor ve olgunlaşıyor… Altın sarısı rengi ne kadar güzel! Bir cıgara düşmanı bile bu ince sarı yapraklara içinden hasretlenir. serin rüzgarın estiği bir haziran gecesi… Paşa Bey. her sene adamın talihi yar olmaz… Diye mırıldandı. kurumaya yüz tutmuştu. tarla iki gün evvel sulandığı için tütün fidelerini kolayca çıkarıyorlardı. Bir dakika düşündü. kimseler yoktu. oğlu Ahmet bile bu işe şaşmışlardı. hayır boşuna ekmemişti. O gece yatsı namazından köylüler dağıldıktan sonra ortalık süt liman olmuştu... eve döndü.

7 Nisan.19 .19.517 Ahmet Celil HAYAT. 1927. s.1. nr. c.

Bu vaka beni sıkılgan adam ile ahbap etti. sonra bir ikinci cıgara yaktı. onların zıddına olarak açık yerlerde oturmaya cesaret edemez. açılacak yer olmadığı için hafifçe kıpırdanmaktan başka bir şey yapamayan bu efendilerin kucağına . Mahcupluğu bir dereceye kadar da gururdan ileri geliyordu. Başında kalabalıkça bir aile vardı. Tahminim doğru çıkmıştı. bir şeytan tırnağı kesti. Cıgarasını bitirdi. Bir hakarete uğramaktan korktuğu için daima insanlara uzak durmaya çalışıyordu. Karşı komşum elinde gittikçe buruşan sönük cıgarasıyla hala aynı tereddütler. karşımdakine uzattım. Yanımdakinin cıgarasını aldım. bu kadar yüz yumuşaklığı ile hayatta muvaffak olunamazdı. Vapurda biletini kesmeye gelen memura ayağa kalkardı. Bu fazla mahcup adam. fakat son saniyede cesareti kırılıyordu. Bir dairede kâtip olduğunu biliyordum. Bir dairede kâtipti. Teşekkür etmek için ayağa kalktı. Elinde yanmamış bir cigara vardı. eder misiniz?” derler. büsbütün boş bir kanape arardı. Her sabah İstanbul’a beraber iniyorduk. Bazı kimseler vardır ki kanapelerin dolu olmasına aldırmazlar. Mahcup adam yıldırımla vurulmuşa döndü. Fakat bu büyük vakanın helecanı büyük bir faciaya sebep oldu. çalışkan ve oldukça malumatlı bir adamdı.518 MUKADDES HATIRA Kırk yaşlarında vardı. Gayr-i ihtiyari kollarımı açtım. ateş istemeye davranıyor. Sabredemem. Ben sinirli bir adamım. Ara sıra yanımda oturan bir efendinin cıgarasına bakıyor. Galiba yaşamakta güçlük çekiyordu. Hem de gayet samimi iki ahbap. aynı helecanlar içinde. Anlaşılan kibritini kaybetmişti. Adamcağız düşüp bayılacak gibi oldu. Salona girdiği zaman bütün halk kendisine bakıyormuş gibi kızarır bozarırdı. Yan komşumun cıgarası karşı komşumun titrek parmakları arasından yere düştü. çocuk tavırlı bir adamdı. Bir gün karşımda oturuyordu. Fakat ne çare ki bu kadar korkaklık. İfrat derecede nazik ve sıkılgan. Onun için ölünceye kadar yerinde saymaya mahkumdu. Birkaç tane fıstık bir şeyler yazdı. Yan yana oturan iki kişiyi gözlerine kestirerek “Biraz müsaade yerleşirler. Çok mağrurdu. Yan komşum farkında değil. Sabahtan akşama kadar karınca yuvası gibi işleyen odasında kim bilir kaç bin defa gelene gidene kalkıp oturuyordu? Sabahları Hisar iskelesinden vapura binerdi. kızarıp bozararak cıgarasını yaktı. Namuslu. Fakat hiç şikayet etmiyordu.

-Çarşı içi kalabalık… Burası gerçi uzun fakat daha tenha… Hem de ne güzel… Viranelerde kır çiçekleri açıyor… çarşıdan at araba geçiyor… İnsan dikkat edemiyor ilah… Gibi sudan sözler söyledi. Bazıları kalabalıkta tanıdıkları çehrelere rast gelip selam vermekten utanırlar. Mamafih bir zaman sonra bu sebebi de hafif bulmaya başladım: bu yol çevirme manevrası her sabah arkadaşıma mühimce birkaç sıkıntı dakikası geçirtiyordu. Mahcup insanların anlaşılmaz huyları vardı. güya farkında olmama meydan vermeden beni viraneler sokağına saptırırdı. beni viranelikler arasında tenha ve karışık bir sokaktan dolaştırıyordu. Bir iki kere bunun sebebini sordum. mahcup tabiatına rağmen hararetli bir bahis açar. Yolumuz birdi. Aynı muhakemeyi kendi de yapmış olmalı ki bir sabah viranelerin ortasında durdu. Dairelerimiz arasında üç beş dakikalık bir mesafe vardı. Beni kalbimin en nazik yerinden vurmuş bir facia. bazıları mesela sokakta tıraş olmaktan sıkılır. Bu sıkıntı her halde kalabalık bir sokaktan geçmek ıstırabından çok fazla idi. Arkadaşım çarşı içinden geçen kestirme yoldan bir türlü gitmek istemiyor. Sade denizde değil. mahzun mahzun devam ediyordu: -Size hakikati söyleyeyim. Yalnız bir şeye dikkat ediyordum. başını önüne eğerek: -Benim buradan gelmekteki ısrarıma kim bilir ne kadar hayret edersiniz? dedi. ne zaman o sokaklardan geçsem… Şimdi anladınız değil mi? Mukaddes bir hatıra… Daha fazla söylemeyeceğim… . Çarşıya yaklaştığımız zaman koluma girer. şimdi karada da bir parça yol arkadaşlığı ediyorduk. ecel terleri döker. Hakkınız var fakat yıkık bir yangın duvarı tepesinde bitmiş otlara bakıyor. mukaddes bir hatıra… Ah beyefendi o çarşı içinde bir facia geçti.519 Az zamanda birbirimize hayli ısınmıştık. kendi kendime: “Besbelli bu adamcağız kalabalığa girmekten utanıyor” diyordum. Bir bir yüzüne baktıkça renkten renge girer. Böylece her sabah boş yere dünya kadar taban tepmiş oluyorduk. O çarşı içinden geçmeye yüreğim tahammül etmiyor. Ne zaman onu aklıma getirsem. Çok eski zamanlara ait bir hatıra.

Bir sabah bize bir üçüncü arkadaş iltihak etmiştir: Arkadaşımın çalıştığı dairenin müdürü. Reşat Nuri HAYAT. s. Belki bir bahane bulup kaçacaktı. Fena halde sıkıldığını kapana girmiş bir sıçan gibi şaşkın şaşkın etrafına baktığını görüyordum.. İhtimal bir aşk macerasıydı. Bu zatı ben de tanırdım. Bir gün bir tesadüf hakikati meydana çıkardı.20. küçük hanım için aldığınız çeyiz eşyasının borcunu hala vermek fikrinde değilsiniz? Senesi oluyor… Biz fakir çarşı esnafıyız.. mahcup adam gözümde ehemmiyet almaya başlıyordu. mahcup arkadaşın haline bakamadan kaçtım. diye seslendi. 1927. onun için adeta şairane şeyler düşünüyordum.1. Sakin fakat durgun bir sesle: -Artık hiç çarşıda görünmez oldunuz. Sıkıntılı zamanınızda size insaniyetlik ettikse bu insaftır ki… Ötesini dinleyemeden. yüksek sesle: -Tahir Efendi.. Kendi kendime şöyle düşünüyordum: Her yiğidin kalbinde bir aslan yatar. Tahir Efendi!. Bu mesele ara sıra zihnimi meşgul ediyordu. Belki onu burada tanıdı.. kır bıyıklı bir ermeni çıktı. ürkek adamın da anlaşılan bir vakası oldu. dedi. Mahcup arkadaşım tabi onu yolundan çeviremezdi. 14 Nisan.. Bu olur bu. c. Yahut burada onun bir hıyanetini mi gördü?. Müdür çarşı yoluna saptı. araba falan altında mı kalıp ezildi?. Mamafih bu sokaktan bu derece korkmasına nazaran sevdiğini burada kaybetmiş olması daha akla yakın gelir… Acaba burada at.19. Zavallı adam müdürün solunda ve biraz gerisinde korkmuş bir kirpi gibi tortop olup titreyerek yürüyordu. nr. Arkadaşım başını çevirmedi fakat olduğu yerde düşmüş gibi durdu. Fakat aksi gibi müdür vazife hakkında malumat vermeye başlamıştı. başını önüne eğerek bekledi. Bunların birinden uzun boylu. Çarşıdan geçsem ben de içimde bir sıkıntı duyarım. Basmacı dükkanlarının önünden geçiyorduk.. Bu sessiz sadasız. Belki sevdiği bir kadınla bu çarşıya ait güzel bir hatırası var. 20 .520 Sükut içinde ağır ağır yolumuza devam ettik.

Fakat evi Selimiye’de idi.521 BİR AHİRET MASALI -Mahmut Yesari’yeAhmet Şevket Efendi Kadıköy mekteplerinden birinde muallimdir. mektep kapanmıştı. ortasından sicimle bağlayarak heybe şeklinde omzuna atmıştı. . Bir ayağının sakat olmasına rağmen yoldan şikayet etmezdi. bağlarını değiştirmişti. karşıda köyün ışıkları yanıncaya kadar kendi kendine konuşur. Ahmet Şevket Efendi dalgın ve mahzundu. ancak iki senelikti. diye cevap verirdi.O: Selimiye’de doğdum evde oturuyorum… Elli yaşındayım… Doğdum yerde ölmeye azmim var. Mektepteki kitaplarıyla bazı eşyasını iki pakete sarmış. Mamafih potinlerin aynı potinler olduğunu pek kuvvetle iddia edemezdi. Çünkü çok yeni. * Bir haziran akşamıydı. Muallimlerce adet olduğu için bütün sene derslerinin çokluğundan şikayet ederdi. Onun en itina ile kullandığı şey bu şapka idi. Sonra bu onun hemen yegâne eğlencesiydi. Bu haliyle cerden dönen ramazan softalarına benziyordu. Büyük kırmızı mendilini bir taşın üstüne sürüp oturur. Fakat böyle tatiller başlayıp mektebin kapıları kapanınca yüreğine büyük bir sıkıntı ve acı düşerdi. Arkadaşları: “Niçin karda. Bahusus akşamları Tıp Fakültesinin karşısındaki tepede mutlaka bir parça dinlenmekten pek hoşlanırdı. Çünkü bir çok defalar altını.. sarı potinlerini mütareke senesi yaptırmıştı. İhtiyar muallim dalgın dalgın düşünürken yanından iki kişi geçti: Arabacı kılıklı bir delikanlı ile sarı yamalı mantolu. Redingotunu hürriyet. çarpık kırmızı iskarpinli bir kadın. Çünkü alışmıştı. Numara kağıtları dağılmış. Sofiler için cami. Hatta soğuk ve yağmurlu havalarda bile. melon şapkasını incitmekten korktuğu bir çocuk gibi dizlerinin üstüne koydu. Bu suretle ilk malzemeden tek bir çivi ve dökme bile kalmamıştı. düşünürdü. kışta her gün dünya kadar yol yürüyorsun? Bâhusus başında aile derdi de yok… Mektebe yakın bir yerde bir oda tutsana!” derlerdi. üstünü. mendilini serdi. ayyaşlar için meyhane ne ise Ahmet Şevket Efendi için de bu tepe o idi. Sevgili tepesine gelince yükünü yere indirdi. redingotunun eteklerini kıvırıp oturdu. Ahmet Şevket Efendi üç ay serbestti. maskaratını.

ne riya. anamdan. ne yalan… Yeryüzünde bir an visali için seve seve can verdiğimiz bütün insanları orada bütün ebet müddetçe kollarımız içinde tutabileceğiz… Ahmet Şevket Efendi vahî nâzil olmuş peygamber gibi huşû ve heyecan içinde titriyor. bir üçüncü topluluk… Ölümler. dargınlıklar. Kadın kahkaha ile gülerek arkadaki mezarlığı gösterdi. buna kendimi alıştırıyorum. ihtilaflar. bir türlü gözünü alamıyordu. dedi. ne ihanet. yanık bir telaffuzla: -Buradan iyi randevu yeri mi olur şekerim. Ahmet Şevket Efendi gayr-ı ihtiyari başını arkaya çevirdi. Denizin ve şehrin henüz güneş içerisinde olmasına mukabil mezarlığa şimdiden gece karanlığı çökmüştü. intizbatı… Sevdalılar itişe şakalaşa geçip gittiler. kardeşlerimden mürekkep bir cemiyet… Kör bir vefa ile bağlanıyorum… Fakat hiç umulmadık bir zamanda ölümler.522 Delikanlı. zaruri ayrılıklar oluyor. fakat bu da bir zaman sonra çözülüyor… Günün birinde yine kendimi yalnız buluyorum… Mamafih ümit kesilmiyor… Bir tecrübe daha. “Akşam nerede buluşacağız?” diye sordu. ne karışanı var ne görüşeni… ne polisi. beni yalnız bırakıyor… Nevmît olmuyorum… Evleniyorum… Etrafımda başka bir topluluk vücuda getiriyorum. . Ekseriya yaptığı gibi kendi kendisiyle konuşmaya başladı: -Kadıncağız bilmeden büyük bir hakikat söyledi… Mezarlık en büyük bir mev’id-i visaldir… Hayatın anlaşılmaz darbeleriyle. İhtiyar muallim karanlık servileri büsbütün ayrı bir dünya gibi görüyor. tesadüfleriyle birbirlerinden ayrılanlar hep orada birleşiyorlar… Ne korku. Muallim Ahmet Şevket Efendi o gece sabaha doğru morfinle intihar etti. Fakat onları bir arada tutabilmek için sarf ettiğim gayretler havaya gitti… Babamdan. vefasızlıklar yine birbirini kovalıyor… Yine aynı netice… Artık ihtiyarım… Yeniden uğramak için ne vücudumda ne ruhumda kuvvet kalmadı… Dünyada yalnız ve yorgunum… Kadın doğru söyledi… Burası insanlar için en emin bir visal yeri… Dershanesini de artık bitirdim… Belli başlı bir işim kalmadı… Binaenaleyh artık sevdiğim insanlarla ebedî surette birleşmeye gidebilirim. gözlerinden yaşlar akıyordu: -Ben bir vefa ve sadakat hastasıyım… Sevdiğim şeylere ebediyen bağlanmak ihtiyacıyla dünyaya gelmişim… Saadeti sevdiklerimi etrafımda toplamaktan ibaret gördüm.

Teşrifatçı meleklerden birine derdini anlattı: “Sevdiklerimi. şimdi onların arasına girerseniz olur mu ya? -Hakkınız var… Hem de zaten onlar beni tatmin edemeyeceklerdi… Beni dünyada en sevdiğim kadının cemiyetine götürünüz. ne gazel korkusu. Bir maarif müfettişi fedakâr muallim için hararetli bir nutuk söyledi. Ahmet Şevket Efendi için artık yalnızlık korkusu kalmıyordu. Mesela bütün sevdiğiniz kadınları etrafınıza toplarsanız dünyadaki odalıklı. bütün sevdiklerimi istiyorum” dedi. kıyameti bekledi.. Bu birkaç damla yaş Ahmet Şevket Efendiye müfettişin nutkundan daha tatlı geldi.. Çocuklarından biri –Ahmet Şevket Efendiyi mektepte çok üzüp yormuş küçük haylazbirdenbire ağladı.523 Arkadaşları aralarında üç beş kuruş iane toplayarak ölüsünü Karacaahmet mezarlığına gömdüler. Nihayet ebedi visal günü gelmişti. birisi yirmi yaşında iki sevdalı halindeler… Siz saçlı sakallı adam. Melek gülümsedi: -Hepsini mi? Pekala onlar buna razı olurlar mı dersiniz?. cariyeli paşalara benzemez misiniz? Sonra bu kadar insan arasında taksim edilmiş bir sevgiye siz sevgi diyebilecek misiniz? Ben sizin sicilinizi tetkik ettim muallim Ahmet Şevket Efendi… Siz vefa hastalığına tutulup buraya gelmişsiniz… Halbuki en büyük vefasızlığı kendiniz yapmak istiyorsunuz… İhtiyar muallim kıpkırmızı başını önüne eğdi: -Anlıyorum… Bütün sevdiklerimi kucaklamak burada da kabil değil… O halde onlardan yalnız birini seçmek lâzım… Beni annemin. Sevdiklerini nihayet ebediyen kollarına alacaktı. İhtiyar muallim servilerin altında –ne program düşüncesi. -Evet ama hangisi… Çünkü ömrünüzün muhtelif zamanlarında muhtelif kadınlar sevdiniz ve her birisi zamanının en sevgilisi oldu… Bunlardan birini diğerlerine tercih . Cenaze alayına getirilen üç beş talebe bu vesile ile küçük bir kır tenezzühü yapmış oldu. babamın yanına götürünüz… Onların cemiyetinde yaşamak istiyorum… Melek yine tereddüt etti: -Zannederim ki kabil değil… Çünkü annenizle babanız ilk evlendikleri yaşa rücû ettiler… Birisini on sekiz.asırlarca zaman upuzun yattı. Sonra kalabalık dağıldı.

19 . onu isterim… -Mümkün değil… Çünkü o sizden ayrıldıktan sonra bir başkasıyla sevişip evlenmişti… Onlar şimdi beraber yaşıyorlar… -Peki o halde beni ilk zevcemin yanına götürünüz… -Maalesef o da kabil değil… Çünkü dünyada sizden ayrıldıktan sonra bir mülkiye kaymakamıyla evlenmişti… Birkaç saat evvel yine birleştiler… -Şu halde ikinci zevcem… -Onun da dünyada size varmadan evvel bir sevdiği vardı… Gelir gelmez onu istedi… -Son bir çare kalıyor… Ben otuz otuz beş yaşlarında iken bir genç kadınla sevişmiştim… Benim için çıldırırdı… Onu bulmak kabil olsa… -Gayet kolay… Yalnız o kadın hakkındaki malumatınız pek tamam olmasa gerek… Çünkü o kadın herkes için çıldırdığını söylerdi… Nitekim burada da bütün aşıklarını etrafına topladı… Herhalde yetmiş.29 . hayatın nizamına nazaran orada da bizzarure yalnızlıktan kurtulamayacağız… Vefanın ve muhabbetin en temiz ve ne hasbini zannederim ki yine o mektepteki mini mini maskaralarda bulacağız… Derslerin başlamasına şunun şurasında ne kaldı ki? Üç ay göz yumup açıncaya kadar geçer. s.524 mecburiyetindesiniz… Gerçi sizin gibi bir vefa hastası için sevdiklerinizden bir kısmı ihtimal kayıp düşecek ama… -Pekala … Ben on yedi yaşında iken on dört yaşında bir küçük kızla sevişmiştim… O benim ilk ve en büyük aşkımdı. dedi. Reşat Nuri HAYAT.18. c.1. Karacaahmet serviliğine doğru kolunu uzatarak: -Numunesini gördün. 16 Haziran 1927. Güneş doğmuştu. nr. seksen kişi var… Siz de onların arasına karışmak isterseniz… Ahmet Şevket Efendi aldığı hafif dozdaki morfinle sarhoşluğundan ayılınca kendisini Selimiye’deki odasında buldu. ebedî visal orada da gayr-ı kabil… Dünyanın kuruluşuna. Yavaş yavaş yerinden kalkıp penceresini açtı.

çenesine ve şakaklarında da birkaç tel dikilmiş. Bölük kumandanı bir daha seslendi ve Ali oğlu İbrahim cevap verdi: -Benim efendim! Bu adamın sesi bir son nefes gibi geliyor. Hele biraz daha sabır! Ne yapalım. ona dikkatle baktı. bu kadar uzun yolculuktan sonra. alnı buruşuklu… ve dudağının üstünde ve çenesinin üstünde.525 CANLI CENAZE Atina’dan beri. şakak kemikleri çıkık. kulaklarını da örtmüş. gövdesi iki tarafa yalpa yaptıkça kafası da omuzları arasına daha çöküp çöküp kımıldıyor. otuz beş! Öyle yaşlı da değil.. bölüğünü.. dinç “pire gibi” dir. baktı: Gövdesi iki tarafa yalpa yapar gibi gidiyor. çadırın filan bilse… Ayakları şişmiş gibi… Bugün de şu kızgın güneş altında hem çarıkları ayaklarını sanki ısırıyor. Sarı setresi. şöyle silik. yüzü sarı. Yürürken ayaklarıyla beraber dizleri de çıkıntı yaparak ileri ileri gidiyor. hele çok şeker Sivas’a ve şimdi de talimgâha gelebildiler. ipekçi dükkanlarında demir askıları asılmış satılık eski bir elbise gibi omuzlarından aşağıya sarkıyor. biraz öne doğru uzanıyor. şöyle bırakılıyormuş. Bu dikkat neferlere de geçti.. Üst dudağıyla burnu arasından birkaç siyah tel çevrilip yanlarına kuyruk salmış. bu ne tuhaf adam! Onu önüne çağırdı. hem de başı vücuduna ağır geliyor. tepesinden.. nasıl ölmemiş? Şimdi onu kendi bölüğüne alsın mı? O bölük ki neferleri kendisi gibi hep genç. Acaba kaç yaşında? Künye defterine baktı. Durduğu zaman elini kaldırıp selam verirken göz kapaklarını korkar gibi bir kırpıştırdı ve açtı. sarı . Bu adam Atina’dan buraya kadar nasıl gelmiş. Genç zabite en ziyade onun gözleri ve kaşları dokundu: ufak. çökük yanaklı bir zavallı!. evet. seyrek ve dolaşık birkaç kara kalem çizgisi var. sarı benizli. nerde ise ona da sıra gelecek. sırtında onu doğduğuna pişman gösteren bir hafif kambur var. -Ali oğlu İbrahim. Şu efrâdı çabuk taksim etseler de o da biraz dinlense. Evet. kısa boylu. Sanki dizinden aşağısı ileride ve yukarısı geride… Bu ne tuhaf mahluk! Bölük kumandanı şaşırdı. Kabalağı. Ve o yürürken dikkat etti: Boynu ve başı. Herkes şimdi susuyor ve ona bakıyor: İbrahim’e!. Dörtyol! -Benim efendim! Kendi defterini elinde tutan büyük kumandanı “Kimden geliyor bu vızıltı?” diye yakındı ve kendi bölüğüne ayrılan neferlerin tarafına geçmek için yürüyen İbrahim’e baktı. sırtındaki hafif kamburdan.

Onun saz benzine o kadar uyan bu korkak ve titrek sesi de bölük kumandanına dokundu. “Peki. burnunun üstünde iki üçü ebedi bir şikayet gibi kalkık.. Bu çocuk merhametli. doğru çocuk! Ah! Ona hizmet edebilse vallah hiç emeğine yanmaz. bir sabah..526 gözleri. kış geliyor.. git!” dedi ve yanındaki bölük çavuşuna dönerek ilave etti: -Bunu hafif angaryalarda kullanın! * * * Bir gün erzak alınırken.. Talimgâh birkaç gün sonra. birbirine tazallüm eder gibi bakan ince ve köse kaşları… O sarı ve nemli gözleri o kaşlar altında kendisine baktığı zaman zabit onun için mahzun bir merhamet duydu ve başkalarının da duyabileceği surette. Askerler bu söze güldüler. Tifodan hizmetçisi de hastaneye yatmıştı. Bakın şuna! Bu mülâzım genç ama yaman şey! Yüzbaşıya kendi neferleri için karşı geliyor. -Nasıl buraya gelebildin ya! -E… e! Geldik efendim işte! Ve sesi de titriyordu. bölük kumandasının odasına girdi: . bezirci tarlasındaki evlere inerken. Bu çocuğun halini beğeniyor. İbrahim gözlerini yere indirdi. erzaktan kesmek isteyen mürtekip iâşe yüzbaşısıyla kavga etti. ona zaten dolgundu: -Hiçbirinden bir dirhem eksik almam!. Diye barbar bağırıyordu. bilâ-ihtiyâr söylendi: -Zavallı! Canlı cenaze!. dudaklarında belirsiz bir tebessüm.. altı çocuğu varmış! Bu saz benizli adamın altı çocuğu?. eski nöbetlerde fazla verilmiştir diye şimdi ne kadar kısmak istediyse bölük kumandanı da o kadar dayandı. askerin hakkı! İbrahim dikkat etti: Yüzbaşı. İbrahim de bölük eşyasını götüren arabanın arkasında düşünerek yürüyordu. Acaba söylese mi! Bu nakilden iki gün sonra. sırtında çuval İbrahim de angarya neferleri arasında bekliyordu. -Hasta mısın? Sarı gözler yine yukarıya baktı: -Yok efendim! Ve sorulunca söyledi ki evli imiş. baş çavuş. onu bölüğünde tutmaya karar verdi. O gün alay nöbetçisi olan bölük kumandanı. hep öyle sivri. diye şehre.

-İbrahim şu yemeği değiştir! -Öyle mi yapayım efendim? -İbrahim! Şu kapıyı azıcık aç. İbrahim de ayakta. sonra yine bekliyor. acaba bu çıplak kafacığın içinde de fikir bulunur mu!.. gönlü olsun diye yanına aldı. Onu yanına getirttiği zaman hizmet neferliğinin ağır olduğunu yarın hududa gitmek.527 -Efendim! Atinalı İbrahim size hizmetçi olmak istiyormuş! Zabit düşündü. tüneyen bir tavuk gibi göz kapaklarını kapayıp açarak susuyor. duyulmuyor. o sarı ve nemli gözleriyle.. hep şikâyet eder gibi. öyle yalpa yapa yapa. o biri birinin karşısına dikilip bakan uçlu kaşlarıyla. görülmeli ki onun var oldu anlaşılsın! Evet. -Öyle mi yapayım efendim? Ve değiştiriyor. evet: Canlı Cenaze! -İbrahim! Ben doydum. yere bakıyor.. düşünüyor. İbrahim. Hele kendisi yemek yediği zaman onun ekleyişini seyretmek ne hoş bir şey oluyor: Bir taraftan sefer tasındaki yemek sabah sobanın üstünde ısınır. Odanın içinde sobanın kızıl harıltılarından ve çatal şakırtılarından başka hiçbir ses yok. kaşlarının küskün uçları daima kalkık. ancak görülüyor. Şu canlı cenaze mi?. aynı cevabı verdi: -E… e! Ne yapalım efendim? Seninle beraber olunca yaparız gayrı! Bölük kumandanı. yine insana “tünüyor” hissini verecek surette ayakta. Patatesi sen ye! -E…e. ve ebediyen titrek sesiyle. daima öyle. açıyor ve söylenen her şeyi. önden elleri kavuşmuş susuyor ve bekliyor.. zihninde o ismin sahibini hatırlamaya çalıştı ve biraz gülümseyerek: -Hangisi? dedi. İnsanın soracağı gelirdi. omuzları arasında gömülen başı kımıldana kımıldana. elleri önden biri birine kavuşmuş. efendim? Bizim istihkakımız çıkıyor ya! Yalnız burada “Öyle mi Efendim?” deyip de hemen işe girişmiyordu… “Bu ne acayip çocuk! Yemeğini de kendisine veriyor. kafile götürmek iktiza ederse büsbütün yapamayacağını söyledi. Hem bir eğlence de olabilirdi: Saf ve tuhaf bir tip! Onun hareketlerin dikkat etmekten hakikaten memnun oluyordu. Bu adam nefes de almıyor gibi… O. Ona hizmeti kat kat helal olsun!” . yerine getiriyor.

bu sefer gözleri kendisine bakıyor.. * ** Kış ortasında Kafkas cephesine kafile götürmeye memur olan bölük kumandanı vazifesini aldıktan sonra. sonra pencereden bakıyor. neferiyle konuşuyor. böyle? Bir gece genç zabit başını kitaptan kaldırıp da çenesini avuçlarında. ne diyecek? -Askere odun vermediler de tabur kumandanıyla atıştık. önden elleri kavuşmuş. İbrahim düşündü. çocukların nasıl geçinecekler? -E… e efendim! Allah insanın rızkını kesmez ya! Zabit içinden “Bu canlı cenazede bile ne tevekkül kuvveti. biraz dinlenmek için etrafına bakındığı zaman karşıda kırmızı ağızlı sobanın arkasında. Hay taze çocuk hay! Yine askerin istihkâkı için bak başına neler gelmiş!. Vay! İbrahim kendiliğinden de bir şey söyler. “Niçin sordun?” sualine “Hiç efendim!” den başka bir cevap alamadı. pirinç tarlalarında işçilik etmekle geçindiğini öğrendi. okuyor. Zabit bekledi. Acaba niçin hapsettiler. dışarı çıkması yasak! Odasına hizmetçisinden başka kimse giremiyor. yoksa bir arkadaşın yanına mı vereyim? Ben hududa kafile götüreceğim. öyle kitabını açıyor. onun memleketinde. bu sefer göz kapakları inik değil. Sen olmayınca ailen. yarabbi diye söylendiği anda İbrahim de kendi kendine düşünüyor ve ona acıyordu: Fıkra çocuk! Can sıkıntısından kendisiyle.528 Hele bölük kumandanı kendi odasında hapsolunduğu zaman ona ne kadar acımıştı… Kapıda süngülü.. İhtimal ki orada kalırım da… İbrahim sarı ve nemli gözlerini kaldırıp diktiği zaman zabit onun kaşlarında her zamankinden fazla bir şikayet hali okudu: -E… e efendim! Ben de efendimle beraber gelirim ya! . Garip şey! Bakışları biraz canlı ve dik! -Efendime sorarsam darılman mı efendim? Niçin hapsettiler seni ya? Zabit şaşırdı. sonra geziniyor. Hey çocuk hey! Garip garip. odaya hızla girdi: -İbrahim! Seni bölükte mi bırakayım. Zabitin de bu akşam onunla konuşacağı tuttu. bir şey sorar mı imiş? Hele sebebini söylesin bakalım. “Ah. of!” ettiği de yok. -Peki İbrahim! Dedi. bir aşağı bir yukarı gidip geliyor. köşede yine İbrahim’i gördü: Ayakta.

minâre beygirinin arkasında (dee) diye diye yetişti. biz gün gece hiç dinlenmeden gideceğiz. tehlikelerini söyleyerek onu vazgeçirmeye çalıştıkça onun titrek sesi ağlar gibi. gidiyordu… Ona acıdı. Ey! Buraya kadar geldi de burada mı ondan ayrılacak? Bu ağzı daha süt kokan İstanbul çocuğu dayanacak da o mu dayanamayacak? Hem bu efendi nasıl bırakılır? Gurbette biri birinden ayrı… Gâh evladı. asker mola ederken arkada kalan İbrahim. topal hayvanla beraber. yalvarır gibi cevap verdi: -E… e. haber verir. hiç durmadan yürüyerek Erzurum’a yetişmeli!. O Minare’nin ipi elinde geldi: -İbrahim! Sen buradan Erzincan’a döneceksin. Sen bu soğukta Erzurum’a kadar. her akşam askerden evvel konak yerine varır. zabitin eşyasını taşıyan topal minare beygirinin arkasında.. yatsı vakti genç zabit kafilesinin önünde. Orada tahkik ederek öğrendi ki zayıf ordu. ne yapalım efendim? Seninle beraber olunca katlanırız gayrı! Her ısrar neticesiz kaldı. (nefîr-i âmm) da ilan edilmiş… Kafile efradına fırından ekmek alınıp verilirken genç kumandan yol üstünde Canlı Cenaze’yi bekliyor idi. yardımlı Rus ordusu karşısında çözülmüş. şiddetli muharebeler oluyormuş. efendisine oda bulur.. kalabalık. Haydi İbrahim! Kendi torbanı. (Tercan)a girerken o durgun ve sessiz kasabacıkta bir gidip gelme. böyle sıkı yolculuğa kat’iyen dayanamazsın. Ertesi gün yola çıktılar. Bir gün Erzincan’a girmeden. Efendinin yorgun yorgun çayını içip de hoşlandığını gördükçe seviniyordu. Efendisi dediğinden döneceğe benzemiyor. eşyanı Minare’den al! . Bir inzibat neferi kendisinin hemen önüne çıkıp eline bir telgraf verdi. harbin eziyetlerini. bir telaş gördü. Zabit dikkat etti: Canlı Cenaze. Zabit telgrafı ay ışığında okudu: Gün gece. gâh babası gibi biliyordu. hiç sağa sola bakmayarak. ve Erzincan’a geldikleri zaman yorulup yorulmadığını sordu: -E… e! Cenab-ı Allah kuvvet verir efendim! Efendimle beraber gidiyoruz işte! * ** Mehtaplı bir kanun-ı evvel gecesinde. Kafkas soğuklarını. dağ taş aşan başını almış aşıklar gibi geçiyor. İbrahim. Bölük kumandanı acıya acıya razı oldu. İbrahim’in “E… e! Ne yapalım efendim! Gideriz” cevapları bu sefer kâr etmedi. çayını pişirir ve beklerdi.529 Bölük kumandanı otuz günlük yolculuğu.

daha altını boynunda duran güzel gelinler. Genç zabit gördü ki bu beyaz kış gecesi içinde. atının dizginini kolunda.530 İbrahim’in sarı gözleri zabitin gözlerine dikildi ve doldu. genç biri birine giriyor. Herkes çağırışıyor. ana. dört kere fazla bir genişlikte. burnunun içi donmuştu. türlü türlü insanla. üç metrelik kar derinliği hep buz olmuş. gün doğmadan. sesleniyor. (İlice)den beri hareketsiz donmasın diye üç saatten beri yaya yürüyen genç zabit. kafilesinin önünde idi. Kapının karakolunda biraz ısınıp gözlerini açınca İbrahim’i sordu. imdat istiyorlar. susuyor. Annelerini kaybeden çocuklar: “Ana. öküz böğürtüsü at kişnemesine karışıyor. Karşılarına birden bire çıkan levha. ve canlı cenazenin o titrek ve yaralı sesini kulağının dibinde duydu: “Buradayım efendim işte!” -Bir rahatsızlık duyuyor musun? -Yok efendim! Erzurum’da o gün askere lâzım olan erzak ve eşyayı aldıktan sonra gece. arabaların. Babalar çılgın ve perişan. kaçışarak bağırışıyor. feryat ediyor. üstüne çıkarak çağırıyorlar. Minare’nin yuları elinde. kayıyor. Aman yarabbi çoluk çocuk. Şose üç. Yine beraber o gece yola devam ettiler. kaderinden şikayet eden kamburcuğuyla Canlı Cenaze duruyor. [*] Boymak:Donmak . köpekler acı acı havlıyor. başak kılçıklarının üstünde kalmış yağmur taneleri gibi. nida ediyorlar. Bu dehşet verici bir manzara idi: Rus ordusundaki Ermeni çetelerin bıçağına düşmesin diye bütün o “Pasinler” diyarının halkı yollara dökülmüş. evlatlarını. Otuz saat sonra bir sabah. asılı duran iki damla yaş vardır. Canlı Cenaze ağlıyor! Zabit razı oldu. ihtiyar. şaşkın ve deli erlerini arıyor. Her taraf buz tutmuş. her nev ehli hayvanla ve her cinsten eşya ile dolu… Kağnı gıcırtısı koyun melemesine. hicret ediyor. evlat. boydum ana “ [*] “Neredesin be ana!” diye çığlık koparıyor. kürenin o parçası beyaz ve kaskatı bir kabuk bağlamış. ıslak ve mahzun bakışlarla. Gün gece. (Kars Kapısı)ndan çıkıp yola düzüldüler. İki. ayakta. mehtap altında Erzurum surunun (İstanbul Kapısı)ndan giriyorlardı. her şey bağırıyor her ses haykırıyor. onun sakalının iki teline. İbrahim de Minare’siyle yürüdü. tavuklar hayvanların ütünden arabalara arabalardan yere atlayarak. Kirpikleri ayazın buzlarıyla bağlanmış. aranıyor. berrak gecenin derinliğini çınlatıyorlardı. içine daldıkları mahşer onları şaşırttı.

Daha tabyalara varmadan. -Daha sıcak efendim! Daha donmamış ya!. sakallı ve sakalsız erkekler yatıyordu. öyle. onu tartaklıyor ve bağırıyordu: -Ana! Kalk bre ona!. yol üstünde kalan canlı her nev mahlukâtı da ezip geçiyorlardı. Sivri. zehirli esiyor. donmuş çocuklar. yararak. dolaşarak.. hayvanların üstüdeki askerler topları sürerek ezilemeyecek şeyden aşırıyor.. donmuş. bu eşya. Ve daha İbrahim sözünü bitirmeden bütün bu çığlıklara hakim olmak isteyen bir sadâ yığını duyuldu: -Savulun!. Genç zabit bir çocuk gördü yol kenarında. İbrahim minaresini dar kurtardı.. Her adım başında donmuş kadınlar. Sadece “Tabiat burada katliâm yapıyor!” diye söyleniyor.. Genç zabitin beyninde artık düşünmek kabiliyeti kalmamıştı. Cesîm katırlı topların önünde kabalakları düşmüş askerler ellerindeki demir parçalarıyla arabaları iterek. hayvan ve insan kıyameti içinden aşarak. güzel çehreli bir kadının üstüne kapanmış. ısırıcı. Ve bir kağnı üzerinde serili olan bir pis ve eski yorganın içine sol elini soktu. atlayarak geçiyorlardı. Kafile efradı bu nidalardan büsbütün dağıldı. dağınık. önlerine çıkan şeyi kırıp geçirerek yol açmaya çalışıyor. Zavallı İbrahim! Kendisi de bu akıbete uğrayacak diye korkmaya başladı belki… -Kendinde bir fenalık duyuyor musun? . memeleri açık.. ve bir top henüz ağlayan çocuğun bulunduğu kağnıyı devirip aştı. katlı bir ayaz insanın beynine iğneler saplayan bir acıyla. Ve o çocuk da bir iki defa daha haykırdıktan sonra anasının göğsüne kapanıp öylece kaldı ve dondu. böcekler gibi. gizli. Kafilenin bütün efradı. kargalar gibi. Sağ elinde Minare’nin yuları vardı. kafile şoseden ayrılıp (Deveboynu)ndan inerken İbrahim Minare’nin yuları elinde. ve kendisine yol açmaya çalışıyordu. iki dakika oldukları yerde çok tepinmeden duranları donduruyordu. efendisinin yanına sokuldu ve titrek sesiyle sordu: -Allah Allah! Bu böyle ne olacak efendim ya? Bu mahşer Canlı Cenaze’yi de dile getirmişti.531 Minare’sini arabaların üstüne çıkarıp indirerek hayvanların arasından geçirerek yürüten İbrahim’in sesi duyuldu: -Efendim! Baksana? Burada bir bebe sesi var.

Ara sıra zabitler. bakınıyorlar. kızıl alevler bu beyaz. tutuşmuş. Yolda arada bir dizlerini.. Kafile teslim olundu. attan inmek istedi. kapıda bir yere iliştirip de içeri girmeye İbrahim bir türlü razı olmadı. hem ara sıra arkasına dönüp dönüp bakıyordu: biraz evvel düşman eline geçmiş olan (Hasan Kale). çılgın ve perişan. onların yanına sokulup.. Bazen Rus gölleri göklerde uğuldayarak tepelerinden geçiyor ve kara düşüyor. O halde çabuk şehre yetişmeli ve tedaviyi yapmalı! Muallim çavuşlar yardım ederek onu ata bindirdiler. Canlı Cenaze efendisinin yanından yürürken. * ** Yarım saat sonra dönerlerken aynı mahşerden geçiyorlardı. kumandanlar. Fakat biraz ısınmadan dönülemezdi. -E… e. Fakat birden bire sıcaktan soğuğa çıkan ve atına binen genç zabit bir aralık ayaklarında bir sızı duydu. şaşkın ve dîvâne. bacaklarını ovuyorlardı.. Yerimde tepinirim ben!. yuvarlandı.. otlaklarında bağlı esterlerin ayakları altında ve arasında insanlar biri birine sokulacak kadar doludur. geriye döneceklerdi. Ah! -İbrahim! Yürü! -Öyle mi yapayım efendim? . hem yürüyor. Zabit altı muallim ve muhafız çavuş ve İbrahim. atları boğazlarına kadar kara yatıp çıkarak. altından inmiş. Zabit. Hayvanları dışarıda. Sonra efendim ne olur bu yollarda?. uğursuz geceyi yalıyor ve kırmızı dumanlar boş ve duru göklere doluyor. yalarından geçiyor. soruyorlar: -Üçüncü taburu gördünüz mü? Üçüncü taburdan hiç kimseyi görmediniz mi! Ha? Elli dördün üçü… -Seksen dördün biri… Ha? Ne tarafta? Hiç mi? Hiç kimseyi mi?. Demek ayakları tutmamaya başlamıştı. Acele… Biraz daha acele… Fakat bu sefer de ipini elinde tuttuğu topal Minare’siyle İbrahim geride kalıyor. efendim! diyordu.. bir kere daha o titrek sesle sordu: -Allah Allah! Ne olacak bu böyle efendim? Ahırın kapısına geldikleri zaman gördüler ki içerisi. kursakları kesilmiş gibi. Ben kalırım burada efendim! Bana bir şey olmaz..532 -Yok efendim! Gidiyoruz işte! (Uzun Ahmet Tabyası)na geldiler. Pasinler Ovasının orta yerinde. Top hayvanlarının durduğu bir ahıra doğru geliyorlardı. Bu ana baba gününde atları çekip götürüverirler.

sesi hep korkak ve titrek cevap verdi: -Bugün biraz yoruldum efendim! Ayaklarım pek tutmuyor bilmem ki… Efendim nasıl ya? Canlı Cenaze nihayet yorulmuştu.. İbrahim’in daha yanına geldi. fakat bir külçe . Hükmetti ki İbrahim bu cevabı vermiş olmak için son mecburiyeti duymalıdır. Sonra kendisi sobanın yanına oturdu ve çarıklarını çözdü. sarı gözlerini efendisinin yüzüne kaldırarak. Çavuşlar bir hana gittiler. tutuluyordu. yine Minare’yi çözdü. elini yere koyup dayanarak kalkmak istedi. Onu bırakamıyor da… Yalnız. Zabit gittikçe kızıyor.533 İbrahim yürümeye çabalıyor. bıçakla genç zabitin çizmelerini kesip çıkardı. Kendisi de onun yüzünden ağırlaşacak. …………………………………… Erzurum’a sabah olmadan girdiler. “İşte şimdi Canlı Cenaze oldu” diye söyleniyordu. Tehlike büyüyor. haykırır gibi söyledi: -İbrahim!Senin ayakların donmuş! Ve o titrek ses aynı tevekkülle cevap verdi: -Öyle mi olmuş efendim? Heybede kolonya bitmişti. zabitle İbrahim de sokakta tesadüf ettikleri bir inzibat zabitinin evine… Genç zabit eve girerken “Nasılsın İbrahim?” diye sordu zaman o. hayvanları ahıra bağlayıp yemlerini verdi ve efendisinin odasına geldi. Erzurum’a artık yaklaştılar da… Hay Canlı Cenaze hay!. eşyayı birer birer yukarıya çıkardı. Fakat o. siyah karyolayı açtı. Efendisi gördü ki İbrahim’in ayakları dizlerine kadar mosmor ve şiştir. ağırlaşıyor. ıslak çoraplarıyla beraber çıkardı. fakat ayakları bir türlü onu dinlemiyor. onu yatırdı. Yatağından sıçradı. heyhat! Dışarıdan biraz kar alıp da ovunmasını zabit söyleyince İbrahim davrandı. ayaklarını heybedeki kolonya ile ovdu ve örttü. duru gecenin içinde kalkık kaşlarındaki şikayet kıvrımları saçılarak. gözden uzak kalırsa mutlaka donuverir zavallı! Evet. sobayı ve lambayı yaktı. evet! Onu biraz hırpalayıp yorultmalı! Her ikisinin hayrı için böyle yapmak lâzım! Nihayet bir yerde genç zabit: “-Haydi yürü! İşte ayaklarını açacağın zaman şimdi! Neden öyle gittikçe yavaşlıyorsun? Dökeceğim seni!” diye şiddetle tekdir edince Canlı Cenaze’den umulmaz bir cevap çıktı: -E… e! Yoruldum efendim! Genç zabit şaşırdı..

ancak ağır olanlar. İşte o gergin ve sarı şakaklar. 18 . o gün çavuşlarla beraber Erzincan’a dönecekti. ağlamaya ve onun sarı yüzünü okşamaya başladı. millete bağışlasın!. Ertesi gün İbrahim’i teskere ile hastaneye götürdüler. 18 Ağustos. kirli bir örtü altında uzanmış.. Nihayet İbrahim’in de gözlerinden yaşlar. Ama. düşman eline kalacaktı. uğuldayan kulaklarına Canlı Cenaze’nin son cümlesi geldi: -Ben seni unutmam efendim! Hakkını helal et! Efendimi Allah devlete. Kendi kendine hayıflanıyordu: -Ah. Efendim onu alır mı? Bir hak emri olursa hani. seyrek bıyık ve şakak telleri ve o ebedî şikayetle ön uçları kalkmış kaşlar ve o sarı. c. Ben sebep oldum.. kansız kulaklarına doğru aktı. her iki ayağı kesilecekti.. işte son defa karşısında. Genç zabit ona paranın gurbette lâzım olduğunu anlattı.2. Hay gevrek yürekli İstanbul çocuğu hay! Ama doğrusu gurbette İbrahim de bu efendiden ayrılmak istemezdi. Genç zabit ilk tedavisini yaptıktan sonra. mecburen Erzurum’da bırakılıyordu. tahta bir karyola üstünde.38. Ona ameliyat yapılacak.534 gibi tahta döşemede gürültü çıkararak yıkıldı. -Efendim! Kesemde iki mecidem var. 16. 17. Ve şimdi Canlı Cenaze de kalanlar arasında idi. Mart 921 Safvet Örfî HAYAT. asıl ben onu canlı cenaze yaptım. başını yastığına bırakmış yatıyordu. Allah böyle yazmış!. çocuklarına da para göndereceğini söyledi ve gözleri dolu. buruşuk alın. Çünkü üç haftaya kadar Erzurum’un düşeceği söyleniyor ve hastalar bile geriye naklolunuyor. nemli gözler orada. dinlememeliydim. 1927. ne yapalım.15. Kesesine biraz daha harçlık bıraktı. kangren olmuş. Genç zabite bu pek acı geldi.. Erzurum’un garip bir hastanesinde yalnız ve yardımsız ve sakat. Tekrar davrandı ve tekrar yıkıldı: Canlı Cenaze’nin ayakları tehlikeli bir surette donmuştu. İbrahim’i okşayarak ayrılırken. nr. bizim uşaklara gönderirsin! Genç zabit o vakit kendini tutamadı. onu almamalıydım. s. Ah! Hastaneye onu son defa görmeye gitti: Altı çocuk babası Canlı Cenaze.

diye bağırıp ağlamaya başlardı. Bu şantaj sayesinde mektepte de oldukça hoş vakit geçirmişti. Yufka yürekli tanıdığı hocaların dersinde bütün sene havyar keser. erkek birçok insanlar karşısından muvaffakiyetle tecrübe edilmiş bir rolüydü. ya bahçedeki kuyunun bileziğine biner: -Vallahi billahi kendimi atıyorum ha. Zavallı mübarek büyükanne bir eliyle gözünü kaparken öteki elini beline. bir kırmızı kuşakla eteğinin altına bağladığı torbaya daldırır.) -Efendim sınıf geçemeyeceğim… Fena halde namusuma dokunuyor… Dün gece rüyada merhum büyük babamı gördüm…“Evladım bana gel” diye çağırdı. parmağıyla onun tetiğini çekti. başını kaldırdı. Nihayet iki kollarını havaya kaldırıp salladıktan sonra topukları üstünde döndü. istediğini yaparlardı. Bu onun senelerce kadın. sonra sağ elini göğsündeki muhayyel yararın üstüne bastırdı. Etrafındakileri intiharla tehdit ederdi. aldıklarını geri verirlerdi. . beş numara lütfederseniz bir can kurtaracaksınız… diye dilencilik eder. nereye gideceğimi biliyorsunuz. ıslıkla bir “Marş-ı fönebre” çalıyor. Kendi inatları. kavga gürültü can kurtaran simidini kurtarırdı. Büyük anasından tatlılıkla para koparamadığı zaman ya pencerelerinin pervazına. gitmek istediği esrarengiz âlemleri seyreder gibi havaya bakıyordu. Muvaffak Bey bu sözleri söyledikten sonra bir elini beline dayadı. düşüp ölüyor gibi bir hareket yaptı. Elindeki hayalî bir rovelveri kalbine dayadı. hodkâmlıkları. Mesela bahçede ceviz oynarken kaybetmeye başladı mı yüzüne bir hüzün bulutudur çökerdi. Çocukluktan beri adetiydi. On dakika düşündükten sonra “hayır” dersem ne olacak? Genç adam diliyle cevap vermeyi lüzumsuz bularak hafifçe omuz silkti. Arkadaşları ve hocaları arasında “Çok asabî bir çocuktur… Ehemmiyetsiz bir şey için kendini öldürür!” diye şöhreti vardı. burnuma günlük kokuları geliyor. istediği parayı verirdi. tamahları ilah yüzünden dağ gibi bir delikanlının devrilip gideceğini görenler bu şantaj karşısında mağlup olurlar. Kulağıma ilahî sesler. Çocuklarda üç beş ceviz için bir arkadaş kanına girmekten korkarlar. imtihan gelip çattığı vakit cebine kırk paralık sıçan otu koyar (o vakitler tentürdiyot modası daha çıkmamıştı.535 TEHDİT -Kat’î cevabınızı bekliyorum… Size on dakika mühlet… Bu on dakikanın hitamında “hayır” dediğniz halde ne olacağını. Güya birkaç defa ölüp de dirilmiş gibi.

Vakit saati gelince bu silaha müracaat edecek. çalınan parayı kendi kesesinden tamamlamıştı. nihayet sinir buhranları ve gözyaşları içinde kendini bu uğruna ölmeye hazır civanmert ve kibar adamın kollarına atmasını bekliyordu. Adamcağız hâlâ “İdare hayatımda bir kere bir yolsuzluğa göz yumdum. Naciye onların sual sormalarına meydan vermeden anlattı: Muvaffak Bey beni seviyormuş… Şayet on dakika sonra cevap vermezsem… . erkek – üç beş kişi yanlarına gelmişti. Fakat beklediği heyecanlı çığlık yerine billur gibi tiz. Değil mi ki elinde hiçbir zaman hedefinden şaşmamış en müesser bir şantaj silahı vardı. Onun şakağına dayanan -bonmarşe oyuncağı.rovelverini elinden almış. kesemden para verdim ama beyhude değil… Bir can kurtardım… Bir saniye daha geç kalsaydım gözümün önünde koskoca bir binaullah gümbür gümbür yıkılacaktı… Ne helal param var imiş ki böyle bir emr-i hayra nasip oldu” diye hem kendi kendine hem de etrafındakilere övünür. Ne çare ki bütün emekleri hebâ olup gitmişti. O gece genç kadının karşısında intihar taklidi yaparken onun hafif çığlıklar koparmasını. Daire müdürü ihtiyar. Naciye Hanımı karda keklik avlar gibi kolayca ele geçirecekti. yırtıcı bir kahkaha kopmasın mı? Bir dakikada kulağının dibinde patlayacak bir sahici tabanca onu bu kahkahadan fazla sarsamazdı. * ** Muvaffak Bey üç aydan beri Naciye Hanımın peşindeydi. elinde sahiden bir silah varmış gibi kollarına sarılarak “Allah aşkına yapmayınız” demesini. Naciye Hanım elleriyle kasıklarına basarak gülüyor. Genç kadın onun tantanalı ilan-ı aşklarına. gözlerinden yaş geliyordu: -Aman ne gülünç şey… Başka kapıya Muvaffak Bey. gözyaşlarına aldırış etmiyordu. başka kapıya… Muvaffak Beyin tavırlarını ve genç kadının böyle delice gülüşünü gören -kadın. Mamafih Muvaffak Bey “muvaffakiyet-i nihaiye”den emindi.536 Büyüyüp delikanlı sırasına geçtiği vakit aşk maceralarında da bu hileden bol bol istifâde etti. Hatta ilk memuriyetinde azil ile neticelenecek bir para suiistimalini bu şantaj ile örtbas etmişti. yeminlerine. uyuşuk bir adamcağızdı. İntihar bahsi onun komşu kızlarına yazdığı namelerin dörtte üçünü doldurur ve en ateşli kısmını teşkil ederdi.

bahçeye indi. Bir anda tılsımı bozulmuştu. Fakat bu noktada fazla durmadı. Bir daha intihardan bahsetmek değil. ya dibinde çamur filan var da yarasa gibi başı aşağıda. Sade Naciye Hanımı kaybetmekle kalmayacak. Bir şey söylemeden gruptan ayrıldı. Şu halde yapılacak ancak bir şey vardı: Şantajın şeklini değiştirmek. hatta yanında tesadüfen ölüm lakırdısı açılsa kahkahalarla güleceklerdi. Rezil olmuştu. hatta kızacaklardı. kulakları çınlıyordu. reklamla kazanımlı haksız şöhretlerin ne fecî yıkılışları olduğunu bilecek kadar zekiydi. Ne kadar derin olduğunu bilmiyordu. Naciye Hanım terasın kenarından sarkarak sesleniyordu: .Beş dakikanız kaldı… * * * Muvaffak Bey çıldırıyordu.Dördüncü de bitti… . İsmi İstanbul’un en meşhur palavracıları sırasında geçecek. Gerçi bir kuyu vardı ama fazla tehlikeliydi. Ya düşürken kafasını kenardaki taşlara filan çarparsa. vaka ağızdan ağıza dört bir tarafa yayılacaktı. Ne de olsa buna cesaret edemeyeceğinden emindi. Muvaffak Beyin biraz evvel gideceği ufukları seyreden bir seyyah gibi baktığı gökyüzü şimdi başının üstünde fırıl fırıl dönüyor.Üç dakika geçti Muvaffak Bey… . Ömründe ilk defa samimi olarak ölümü düşündü. Bu beş dakika içinde vücudu ölmezse ruhu ve şöhreti ölecekti. Gecenin içinde korkunç askerler uyandıran inceli kalınlı kahkahalar ikide bir duruyor. Nasıl olsa ölmeden kurtarırlardı. Başını bir yere çarpmış gibi sersemdi. Fakat Naciye Hanım onun peşini bırakmıyordu. Hakikaten beş dakikadan fazla bir zaman kalmamıştı. daha fenası etraftakilere sirâyet etmeye başlıyordu. Şimdiye kadar onun şantajına inananlar artık gülecekler. Yalanla.537 Genç kadının gülmesi bir çığlık şekline geliyor. ayakları havada saplanıp kalırsa… Bunu da düşünürken bile Muvaffak Beyin vücudu ürpermeler içinde kalıyordu… -Dört dakika kalıyor Muvaffak Bey! . Buna rağmen tehlikeyi olanca açıklığı ve dehşetiyle görüyordu. yalancıktan bir intihar oyunu tertip etmek… Etrafta bir dere filan olsa hemen kendini atardı. kendisine uydurma vakalar atfedilecektir.

Çaresiz ipi boynuna taktı. koluna doladı ve sessiz adımlarla odasına çıktı. hem maksadına ermiş olacaktı. Nihayet ceketini çıkardı. . Odasına girip kapıyı kapadıktan sonra elektriği açtı ve bir zaman etrafı dinledi. Mutlaka bir şey yapmak lâzımdı. arkasından gelip kapı deliğinden filan seyredeceklerdi.538 Yukarıdakilerin hepsi terasın kenarına toplanmışlar. ipin ilmeğini düzeltti. Bahçede bir çamaşır ipi vardı. fakat ses çıkarmıyordu. Muvaffak Bey tavanın ortasındaki hava gazı çengeline çamaşır ipini taktı. Ayaklarıyla iskemleyi hafif hafif oynattı. Demek ki Naciye Hanım bizzat oradan hazırlığı takip ediyordu. Naciye Hanım hala işin ciddiyetinden emin değil gibi ses çıkarmıyordu. Böylece Muvaffak Bey de hem namusunu kurtarmış. Bu panjurlardan birtakımı hafif bir gürültü ile aralandı. panjurun arasında kımıldanan kumral başın gözleri pırıl pırıl yanıyordu. Hatta daha iyisi dışarıdaki balkon kapısı gıcırdamıştı. bir türlü iskemleyi devirmeye cesaret edemiyordu. Cebinden bir çakı çıkararak onu kesti. Balkona nazır pencerenin camı açık. panjurları kapalıydı. Ötekiler de kapının dışında sıralanmış olmalıdırlar. Gözler parlıyor. Nitekim sofada hafif ayak pıtırtıları oluyor. Muvaffak Bey heyecandan titriyordu. Dudaklarında sinsi bir tebessüm vardı. iki parlak göz göründü. Tahmininin doğru çıktığını büyük bir heyecan ve sevinçle -aynanın içinden. yüzünü pencereden yana çevirdi. Muvaffak Beyin planı çok sadeydi: İpi alıp odasına çıktığını görmüşlerdi ya… Elbette boş bırakmayacaklar. ağır ağır sandalyeye çıktı. Kumral bir baş. ucunu ilmikleyip hazırladı. Bu oyununda da muzaffer olmuştu. fısıltılar işitiliyordu. Sonra bir sandalye getirip altına koydu. locadan tiyatro seyreder gibi onu seyrediyorlardı. Ne yapacaktı? Boynundan ilmeği çıkarıp inse patlayacak kahkahaları şimdiden işitiyordu. aynanın önünde ayakta durarak birkaç satırlık bir veda mektubu yazdı.görünüyordu. Demek onu balkona açılan penceresinden daha iyi görmek için dışarı çıkıyorlardı. Sofadaki pıtırtılar devam ediyor. Ya fevkalade bir şey olur da vaktinde yetişemezlerse diye düşünüyor. Onun sandalyeye çıktığını gördüğü vakit genç kadın muhakkak bağıracak ve içeri atılacaktı.

15. 25 Ağustos.2. c. Tam o anda Muvaffak Bey pencereye bakarak boğuk bir feryat kapardı.539 Asabiyet ve heyecanla iskemleyi az fazla sarsacak olmuştu. 16 . Reşat Nuri HAYAT.39. biraz evvel mutfaktan çaldığı kocaman bir et parçasını yemeğe gelen sarı kedi asabî mırıltılarla odaya atlamıştı. 1927. nr. s. İskemle birden bire ayaklarının altından kayıp yuvarlandı. * * * Bir rüzgar darbesiyle panjur açılmış.

her şeyden habersiz şarkılarını söylüyorlar. Çocuklar için çok kasvetli bir gündü. neden?. on beş küçük hepsi birden bağırdılar: . Daha anlamadınız mı? Çocuklar biraz susar gibi oldular. . Bu söze bir. Hakikaten bir gün mektebin başında bir felaket vardı. iki kişi güldü. Yemek teneffüsünde birden bire nöbetçi muallimi talebenin arasından kaybolmuş.540 KAPLAN Bugün mû’tâd-ı hilâfına mektebin büyük çanı çalınmıyor. her şeye rağmen. onların sözlerine kulak kabartacak bir şeyler anlamaya çalışıyorlardı. bütün bu endişelerden uzak. Küçükler birer.Neden söylemeyelim? .Neden. Garip şey! Her gün o kadar hevesle dinlenen bu şarkılar bugün ne kadar tatsız? Keşke artık söylemeseler… Hiç etraflarına bakıp da merak ettikleri yok ne düşüncesiz çocuklar!. On.Niçin. bir haber bekliyor. Büyükler yavaş . bütün hocalar. Hüsnü bir büyükbaba tavrıyla onların başlarına doğru elini açarak uzattı: ..Çan bozulmuştur da onun için çalmıyor. Herkes gözlerini müdürün odasına giden yan kapıya dikmiş.Bağırmayın! Görmüyor musunuz? Bugün mektebin çanını bile çalmıyorlar. Küçüklerden biri bu sükûtu bozdu: .Ne olmuş? . birer dağıldılar büyükler toplandı. uğultusunu muhafaza etmişti.Hiç çan bozulur mu? İşte koca çan. mektep neşesini. dershanelerin birer birer kapıları açılarak dersin hitâmı haber veriliyordu. Büyükler muammayı halletmek istiyorlar. Serhademe ara sıra dışarı çıkıyor.. büyük talebeler mektepten ses çıkmasını istemiyorlardı. Son sınıftaki Hüsnü küçüklerin yanına gitti. Köşedeki söğüt ağacının altında toplanan mektebin en ufakları yalnız onlar.Artık susun! Bugün şarkı falan olmaz. Muallimler. Ne oluyordu? Küçükler yüksek sınıf talebesinin etrafında toplanıyor. Kimsede gülmeye heves kalmamış… Hemen bunun cevabını verdiler: . memurlar hatta serhademe bile müdürün odasına toplanmıştı. herkes bildiği birbirine söyleyecek. niçin? . cümle kapısına endişeli endişeli bakıyordu. olduğu gibi duruyor. Öğle yemeğine kadar.

Artık buna da tahammül edilmezdi ya!. Bütün ümit bu dağların ardında idi. dişlerini sıkarak bu heyeti beş. türlü cefadan sonra bırakırlardı. Herif bir. Üç arkadaş yan yana yolda gidemezdi. Yüzü. kadının sendelemesiyle gevrek gevrek . Şalvarı çekmiş entarisinin üstüne bağlamıştı. — Kaplan Hüsnü. Kaplan Hüsnü… Bu hadiseyi dinleyen sınıf arkadaşlarından biri böyle bağırmış ve artık Hüsnü’ye unvan olmuştu. ne de canı emin değildi. kaldı. Palikaryalar pazara öte beri getiren köylü kadınların yollarını keser. Şalvarının bağı sarkıyor. yalçın kayalar gibi çatlak çatlak olmuştu. Hele salı günleri şehir tahammül edilemez olurdu. Dün akşamdan Ucundan yakalamış bir sağa bir sola çekiyor. Erkekler bile akşam ezanından sonra dışarı çıkamıyorlardı. Nihayet kararını verdi. çıplak ayakları yanık. Bir hafta bütün dertleri unutarak müsterih dolaştı.541 sesle birbirine bir şeyler söylüyorlar. Birkaç hızlı adım attı. gizliden gizliye İstanbul gazeteleri getiriyormuş çetelerle bu iş olamaz. O yanındakilere anlatıyordu. Hüsnü de bu ismi beğenmedi değil. -Bizimkilerin vaziyeti de pek iyi değilmiş. elleri. Yine bu köylü kadınlardan biri sırtında yükü ile pazar yerine gidiyordu. Kimsenin ne malı.. on adım takip etti. Yunanlının baygınlığından bilâ-istifâde köylü ile Hüsnü geri adımlarla oradan uzaklaştılar. orduyu. Gübreli çamurun içine dört numara gibi yattı. Üç aydır görmedikleri hareket kalmamıştı. üstü başı güneşten rengini kaybetmiş. En çok havadis Hüsnü’de. o dağların arasındaki esrarı. O günden beri Hüsnü’nün arkadaşları arasındaki ismi kaplandı. Bu yetişmiyormuş gibi yan sokaklardan bir Yunan neferi de çıkıp kadının belindeki bağa musallat olmaz mı? kahkahalar salıyordu. O gün kasabanın pazar günüdür. bütün heyecanı ile Yunanlının kulağıyla gözlerinin arasına müthiş bir tokat attı. Kuva-yı inzibatiye çok zarar vermiş. Fakat bugün çok çok perişan olmuştu. Geçen hafta Hüsnü az daha büyük bir belaya çatacaktı. Belediye gazinocusu ara sıra. o gün annesinden birçok laf işitmesine rağmen iyi bir iş yaptığına kaniydi. Hüsnü gözlerini ufaltarak. zavallı kadın ter içinde nefes nefese gidiyordu. iki kere sendeledi. On sekiz yaşının verdiği bütün kuvveti. diye karar vermişler… Herkesin nazarları gayr-ı ihtiyari karşıdaki boz dağlara dikiliyor. Kuva-yı Milliye’yi görmek ister gibi pür dikkat kesiliyordu.

Nasıl söylesin? Çok derinden yaralanmıştı. müdürler değil miydi?. Yoksa Yunanlılar şimdi bu binayı da… . Kim bilir neden? Herkes ona çok hürmet ederdi.Çocuklar! Artık mektep yok! . Pek çalışkan değildi ama tembel de sayılmazdı.Kim söyledi. müdürün odasına dikkatle gözetleyen arkadaşlarına bu felaket haberini söyleyemiyordu. Şu bir saat onları ne çok yıpratmış. Küçükler en çok ondan korkardı. doğrusu bu haber bir iki saate kadar cereyan edecek hadise ona şehrin yunanlılar tarafından işgalînden daha fecî geliyordu. Yunan fırkasının karargâhı mektep binasını istiyordu. olan hocalar.Mektep yok mu?. Nihayet muavin ağır.Ne biliyorsun? Hüsnü bu sualler karşısında bunaldı. Etraflarını çevirdiler. gözleri fersiz. ağır söyledi. kim söyledi? . aman yarabbi!.542 beri üstünde bir yetimlik hali vardı. bacakları takatsiz şu insanlar daha bir saat evvel dinç. kalırdı.. Maarif başkâtibinden her şeyi öğrenmişti. Az çok hocalarında teveccühünü kazanmıştı.. Yunanlıların binayı işgal etmeleri bir kışlaya olan ihtiyaçlarından ziyade millî irfana olan kin ve gayzlarından ileri geldiğini söyledi. Bazen öyle düşünceleri olurdu ki bütün sınıf şaşar. omuzları çökmüş. kararını vermiş gibi yanındakilerini birer birer süzdükten sonra alçak bir sesle felâket haberini söyledi: . İşte şimdi herkes Hüsnü’nün ne söyleyeceğine dikkat ediyordu. Bütün çocuklar bu heyeti karşıladı. İşte onlarda geliyorlar. Dilinin ucuna kadar geldiği halde. Hangisi söze başlayacaktı? Müdüre düşerdi ama zavallı da bir nefesten başka kudret kalmamıştı. bekliyorlardı. onda gizli bir kuvvet olduğu hissini verirdi. Umumi hayatında mahcup ve çok çekingendi. Herkes bir türbe etrafında toplanmış gibi ellerini bağlamış. Garip tabiatlı bir çocuktu. Onun sabırâne bekleyip bir atılışı vardı ki herkesin gözünü yıldırmıştı. Onun için bu hamleleri herkese fevkâlade görünür. Hemen etrafı yararak müdür odasına doğru ilerledi. Hani içindekini olduğu gibi söylese. Talebenin tabiî reisiydi.. O. Lafları o kadar zayıf çıkıyordu ki nutkunun sonlarına doğru kendi kendine dua eden zahide benziyordu: . Felaketi bütün etrafıyla anlattı.

ikişer hükümet meydanına doğru gidiyor. Sıcak. sıkıntılı bir hava var. Benzi sapsarı. İyi ki bakamıyorlar. Çocuklar birer ikişer çıkıyorlar. yüzündeki tüyler diken diken olmuş. şu tarih mualliminin elini öpmeyi o kadar istediği halde bir türlü kımıldamıyor. haydi dönelim! -Olmaz.İnşallah… Çok yakında… Kendi… Bayrağımız altında… Gerisini kimse işitmedi. Meydanın en tozlu akşam polisler konuşuyordu. çıkacaklar ve yarım saate kadar da Yunan fırkasının karargâhı binaya gelecek… Çocuklar hocaların ellerini öpüyor… Hüsnü’den başka ağlamayan yok. düşüyor… Hüsnü en arkada.543 . Hiçbiri laf etmiyor. en sonra muallimler. bacakları uyuşmuş gibi yerinden oynatmıyor. Çocuklardan biri cesarete geldi Hüsnü’ye sordu: -Sen eve gitmeyecek misin? -Hayır! -Hükümete doğru mu gidelim? -Evet! -Yine adam asacaklar galiba? -Bilmem. rüzgarsız. dudakları kurumuş. gözleri adeta kararıyor. Ağır adımlarla yollarına devam ediyorlar. hademeler. müdür. gözyaşları yanaklarından damla damla . Hüsnü de bunların arsında. yanındakileri görmüyor bile. Şu üç. Hakikaten meydan bugün çok kalabalık. zaten dili tutulmuş gibi görse de söz söylemeye takati mi var ki… Ağır ağır dışarı çıktılar. -Dün -Ya! -Hiç görmeyelim daha iyi. casus diye asacaklarmış. bir Kuva-yı Milliye askeri yakalamışlar. Cümle kapısının tek kanadı açık duruyordu. Şimdi bütün talebe yavaş yavaş mektebi terk edecekler. Zavallı Hüsnü dimağı durmuş. Şehre bir sükûn çökmüş mütecessis ahâli birer. Yoksa Hüsnü’den çehresinden ürkerek kaçar ve belki de onu yalnız bırakırlardı. dört gençten hiçbiri diğerinin suratına bakamıyor. o kupkuru gözlerle manzarayı seyrediyor.

Hüsnü bunların hiçbir hareketini kaçırmadı. Bir anda bütün nefesler kesildi. kim bilir neden mahkûma bir tokat atmıştı. bir hoca istemişti. Hadisenin en acıklı yeri şu idi: bu genci bir kadın da tanımıştı. yalnız sehpayı gören köylü kadınlar kendi kendilerine söyleniyorlardı: -Vay anam vay!. Belki de onu arıyordu. Yanındakilerin kollarına baygın düşen kaplan Hüsnü’nün annesiydi… . Mahkûm biraz şaşırdı. Hüsnü ile arkadaşının yanından iki yunan askeri geçti. Halk. Gözler sağ tarafa çevrildi. Sonrasını kimse göremedi. elleri ve yüzü kan içinde. memurların tatili bu saate rast geliyordu. Beyoğlu’nun kirli meyhanelerindeki garsonlara benziyorlardı… Bunlardan biri dirseğiyle. Çok donuk bir yüzü vardı. sehpanın altına kadar geldiler. kimse yanındakine bir şey söylemiyordu. Birçok mektepliler. kirli bir sehpa koymuşlar. iki gardiyan. Ne heyecanlı bir sahne idi. ne tazallüm. Üstünde arkadaşlarını korkutan garip bir sükûnet vardı. arka tarafından arkadaşını dürterek karşıdaki genç Türk kadını gösteriyordu. Mintanı da yırtılmış. Yunanlılar hep böyle ikindi zamanı asarlardı. yalnız Hüsnü’nün arkadaşları bir anda yunan askerlerinin süngü darbeleriyle zabitin gırtlağa yapışan iki dinç eli çözmeye çabaladıklarını gördüler. Meydan ağır bir hastanın odasını andırıyordu. halkın ikindi namazından çıkması. bir mahkum getiriyorlar. yanık bağrı çıplak kalmıştı. Mekteplilerin paydos vakti. meydan şimdi bir kat daha doldu. Ceketinin düğmeleri yoktu. mahkûmdan fazla mustaripti. Kesik kesik nefeslerden başka bir şey işitilmiyordu. O. Üç zabit belki yirmi tane süngülü. Ağızdan ağza dolaşan bir şey var: Kuva-yı Milliye askeri. Bu zabitlerin yüksek rütbelisi. Dört bölük asker etrafı kuşatmış. Beyaz gömlek lüzumunu da hissetmemişler. Hala da geliyorlar.544 yerine gelişi güzel. Yunan askerleri kadar halk vardı.. boğduğu zabitin cesedine mağrurâne bakan genci tanıdılar. Orada ne şikâyet. Bütün bu heyet sanki şimdi ahirete göçecekmiş gibi idi. O sırada herkesin hazır bulunduğu halde göremediği bir şey oldu. Bozuk bir Türkçe ile konuşuyorlardı. Halk daha bu bedbahtın kim olduğunu bilmiyor. hiçbir şey hissedilmiyordu. mahkûm geliyor. İşte halkın da bildiği bundan ibaret.

16. nr. c.2. 1 . 1927.545 Ankara.42. 15 Eylül. Ağustos 927 Fuat Bahattin HAYAT. s.

zihninden şöyle bir düşünüp sonra cevap veren haliyle bu genç adam. Türkiye’nin bir bucağı olan şark vilâyetlerinden böyle Akdeniz kıyılarına nakledilişi ise ayrıca onu sevindiren bir nimetti. iri ağızlı ve iri gözlü biri ona biraz uzakta duran bir arabayı işaret ederek “Buyurun efendim!” dedi. Haydar Efendinindir. Hem bendenizin arabam yok. ikisi de. adamın alnına dikilip kalan bakışlarıyla. -Kiminle müşerref oluyorum? Der demez jandarma mülâzımı mühim bir vazifeyi yerine getirmek fırsatı düşmüştür diye atıldı: -Efendim? “B…” nin büyük eşrafı Akağazâde Haydar Efendi! Belediye reisidirler de… Haydar Efendi mağrur nazarlarla Sâim Beyin yüzüne bakarak sırıtmış. misafir odasında lâzım . Kendisinin yanındaki muhafız jandarmadan ve minareden anlaşılmıştı ki gelen kaymakamdır. Şehrin kenarında. Sâim Bey kırmak istediği bir kuvvete şimdiden boyun vermemek için tebessümle cevap verdi: -Efendim! Artık müsaade buyurun da biz kumandan beyle beraber gidelim. kara sakallı. dayanmış. bir gün biri biriyle çarpışacaklarını düşünüyorlardı. Herkes onun arkasında hürmetli bir vaziyetle duruyordu. Kalabalık ona doğru yürüdü ve Sâim Bey atından indi. yemek odasının takımları var. daha orada. Döşenmiş. yumuşaklığı insanın gözünden rûhuna akıp hışıldayan halılarla bezenmiş bir ev… Yatak odasında karyolası var. yolun araba için müsâit olduğu noktada büyük bir kalabalık onu karşılamaya çıkmıştı.) kaymakamlığına tayin edildiğini duyunca ne kadar sevindi. Sâim Bey derhal tahmin etti ki bu da eşraftan biridir ve burada eşraf saltanatı vardır. sonra tahrirât kâtibine emir vererek: -Bizim araba nerde? Gelsin! Demişti. Fakat jandarma kumandanı kekeledi: -Hay hay! Buyurun efendim! Ama… Haydar Efendinin arabası rahattır. merdivenin alt başından duvarlarına kadar nefîs.. Şimdi bulamayız da… Sâim Bey ve Haydar Efendi. abâni sarıklı.546 MEFKÛRECİ Sâim Bey. Daha çocukluğunda babasının kütüphanesinden aşırıp karıştırdığı “Servet-i Fünun”larda bu beldenin resmini görmüş. (B. o zamandan beri o manzarayı unutmamıştı. Dik yürüyüşüyle. “Hoş geldin”lerden sonra şalvarlı.

Şehrin ileri gelenleri onu hiçbir gece ziyaretsiz bırakmadılar… Fakat Sâim Bey herkesin Haydar Efendi karşısında aldığı vaziyeti beğenmiyordu. böyle halkın zararına mütemâdiyen zenginleşen. eti taşan yanaklarında ve patlak gözlerinde bu gasıplıkların nimetleri okunuyor. kırık semaveri ve yüzleri berelenmiş çinko kapları izbeye atıldı. muhayyel bir yuva tılsımıyla sarıp kucakladı. Tahammül ve mücadele! . Artık geceleri. Onun hakkında malumat almaya zaten koyulmuştu: Yarım milyon liraya yakın bir servet sahibi imiş. (B…) yi haraca esin bir belediye reisi… Zaten taşan göbeğinde. Haydar Efendiden ikramlı bir cevap gelince bunu zahiri bir fırsat yaptı. ceplerinde. çünkü o eşrafı yarın Haydar Efendiye karşı kullanmak için kendisine biraz bağlamak istiyordu. Yemek birkaç gün komşu evde oturan Haydar Efendiden geldi. feragatin hakkıdır. Evvela şehrin aşçısından sefer taslarıyla yemek getirtmeye başladı. hizmetine de o bakıyordu. elleri.547 gelen kanepeler.. nezareti iyi. Bu imtihan gününde ne ekilirse atide o biçilecektir. Evi kendisine artık batıyordu. Ve Haydar Efendinin evindeki izbeden taşınan seyyâr karyola orada çıplak bir odanın bir köşesini doldurdu. evden çıktı ve üst mahallede. zorla zevk yaratıyor… Uzun bir yolculukta uğradığı birçok hânların bitli odalarından çıkan Sâim Beyin garip ruhunu bu ev. -Hey hazin Anadolu! Bu yumuşak halılarda senin kim bilir ne kadar ahın var!. boş mekânının duvarları üzerinde ve vücûdunun büyüyüp küçülen gölgesini seyrede ede: -Mücadele Sâim! Zafer. Anadolu’nun bir bucağında bu konfor… Oh! Servet. Acaba kirası pahalı mı? Yoksa bu bir tuzak mıdır? Dur bakalım! Belki bu Haydar Efendi o kadar fena bir adam değildir. Diğer eşrafın davetlerine zaman zaman gidiyor. Kendisinin seyyâr karyolası. Haydar Efendinin sarihen aleyhinde tertibata koyulmak için evinden mutlaka çıkmak lâzımdı. Evde oturduğu bir ayı bulunca kirayı sordu. sonra onların arazisini hile ile zapt eden. Bu nakarat onda sabit bir fikir oldu. sandalyeler var. Sonra Haydar Efendinin bir ziyafetini “Hastayım” diye reddetti. Köylülere faizle para ikrâz edip tapularını alan. Ve bunların hepsi bu zengin halılar arasında daha sehhâr bir hal alıyor.. Yemeğini jandarma aşçıdan getiriyor. masalar. fakat basit iki odalı bir evceğiz kiraladı.

Onun için mücadele tertiplerini hedefinde temerküz ettirip yürütmeye kat’î surette ahdetti Sâim Bey. Bu delikanlı çok şey bilmiyordu. Zaten hepsinin de eli kırılması lâzım gelen bu eşraf kuvvetinin başı: Haydar Efendi devrilirse burada mefkûre. uzaktan “Sen olanla idare et!” demesini biliyorlar. Hakim ise ukala bir hocaydı. Kendisiyle beraber çalışacak adam aradı. Diğer yaşlı muallimlerin yaptıkları surata kulak asmadı. Hem zât-ı alînize kendisinin hürmeti var. O da onlara gitmek kararını zaten terk etmişti. bunu kendisi yaratmak istiyor. Fakat müdde-i umûmi muavini eski ve porsuk bir adamdı. fakat gençti. Tahrirât kâtibi ise yerli ve her amirin hışmından kendisini kurtarmış bir müraî idi. ateş zamanı!”… Ah! Bu adamlar hakikati bir türlü anlamıyorlar. geziniyor. Ayrıca İstanbul’a. mektepli bir ceza reisinin süratle gönderilmesi ve müddeî umûmi muavininin tebdili “esbâbına tevessül” olunması için yazdı. nasıl köylüyü ve halkı kendi efendisi yapmak esasına istinat ettiğini anlatıyordu. çok geçmeden. Bu belde cepheye de yakın değil ki birkaç zâbit veya ihtiyat zabiti bulsun ve onlarla baş başa yürüyerek şu tagallüp ve taassup kuvvetini hiç olmazsa sarabilsin. adliyedeki arkadaşlarından birine tafsilâtıyla işi bildirdi. Kaymakam onu hususi olarak evine davet edip de teveccüh gösterince Ahmet Efendi artık hissen Sâim Beyin fikirlerinin tesiri altında kalmıştı. Bir . Haydar Efendinin evini terk edeliden beri onu artık davet etmiyorlardı. Diğer yerli eşrafı kazanabilmek ihtimâli olmadığını da Sâim Bey pek çabuk anladı. inkılâp yolunun geniş geniş açılacağını seziyordu.. muallimlere yeni uyanan mefkûreyi. Fakat her iki taraftan da hususi cevap aldı: “Adam nerde! Sen olanla idâreye bak. Kendi kendine: -Doğrudan doğruya halka hitap etmeli! Diyor. onu baş muallim yaptı. içlerinde bir tane genç buldu: Konya Darülmuallimliğinden yakınlarda mezun olmuş Ahmet Efendi!.. O. mutasarrıflığa. bu beldecikte iyi şeyler yapmak için tedbirler düşünüyordu. Haydar Efendiden söz açıldıkça: -Efendim! Derdi. her gün mekteplere gidiyor. o adamın elini kırmak. Mekteplere atıldı: Birkaç mefkûreci muallim!. Dört yüz bin liralık adamdır. bunun çaresini arıyordu. ateşindi.548 Nakaratını adımlarının akisleri arasında tekrar ede ede saatlerce geziniyor. Pek nüfuzludur. millet idaresinin ve hakîki vatanperverliğin nasıl bir halk musavâtına. Sâim Bey. Şimdi harp. Fakat mekteplerin muallimleri de tamâm değildi.

Haydar Efendinin nasıl zalim bir adam olduğunu. anlattı ve o herife itaatleri devam ederse şöyle böyle yapacak diye köylüleri tehdît de etti… Köylüler. Sâim Bey aleyhinde propaganda yapmaya başlamıştı. ve ondan iki genç muallim istiyordu. bankaya yatırırız. her gittiği köyde muhtarları ve ağaları topladı. kaymakamın sık sık kız mektebine gidip kızları gördüğünü. -Ben ilan verdireceğim: Üç aya kadar herkesin tapusuyla hükümete müracaat etmesini isteyeceğim. Bir taraftan da Sâim Bey köylere çıktı. ve birtakım hesaplar yaparak. Onlar da geldiler: Dokuz senelik liseden mezun Fahri ve Cevdet Efendiler… Sâim Bey onları hararetli bir nezaketle kabul etti. kendilerine ehemmiyet veren bu iyi kaymakama birdenbire candan merbût oldular. her bulundukları yerde milliyetin. Hele şu afacan muallimleri de bulduktan sonra bu kaymakam kabardıkça kabarıyor. Diğer muallimleri de aza kaydettirdi. hep bir arada mefkûreden. Artık muallimler yalnız mektepte değil. ve artık bu adamın “defolması” için her şeyi yapmak lâzım olduğunu anlıyordu. sonra nüfuzunun daha fazla kırılacağını hissediyor. . maariften konuşuyorlardı. Onlarla bir de Türk Ocağı şubesi açtı. adaletten. milliyet idâresinin ne olduğunu coşkun coşkun anlatıyorlardı. kendisi için şehirde ve köylerde zaten ufak tefek mırıltılar da başladığını duyuyor. Vazifelerini derhal yürekten anlattı. fakat kaymakama daima itirâzı sunuyorlardı: -Efendim bir kere bağlıyız! -Niçin? Bundan sonra Ziraat Bankasına gidip para alın.549 taraftan da maârif müdürüne husûsi surette yazdı: Mefkûreci zihniyetiyle yapılacak şeyi anlatıyor. Banka sizin borcunuzu ona verir. köylüleri ne kadar kandırdığını bundan sonra Ziraat Bankasından istikraz yapmalarını söyledi. câmilerde kürsülere çıktılar. Onları zaman zaman orada topluyor. Sonra siz yavaş yavaş bankaya ödersiniz… Haydar Efendi kaymakamın çok ileri gittiğini. Ve onlar bu mütevâzı ve doğru. Sâim Bey de “Muhiti yaptık!” diyor. böyle giderse belediye reisliği intihabında kaybedeceğini. O zaman biz ondan tapularınızı alır. milliyetten. Haydar Efendi de şehirde. seviniyordu. bizim tapularımız da Haydar Efendidedir. her başları sıkıldıkça kendilerini himâye eden Haydar Efendiyi doğrudan doğruya müdâfaa edemiyorlar. -Ah! Efendim bilsen o Ziraat Bankasından para almak ne güç iş ya! Bizi “hükümet” kapılarında haftalar dolaştırırlar da… Hem efendim. Fakat bu sefer artık ortalığı iyice harekete getirdi: Vâizler.

Sesle söyleniyordu: -Hey! Şu benim oturduğum yerden kim bilir ne kadar insan bu denizi seyretti… Fakat bunların içinde acaba benim vaziyetimde olan var mıydı? Kavuklu yeniçeriler. yine böyle bir akşam gezintisi sırasında keşfetmiş olduğu tek ağacın altına gidip oturdu. martta başlamıştı. Çıplak odasında aşağı yukarı birkaç defa gezindi. kadıaskerli tarih yaprakları. O gün hükümet konağındaki odasına onun genç muallimleri geldiler. Peki! Bu iş. Yeni bitmeye başlayan çimenler üstüne oturdu. alabildiğine açılıp uzanan bahr-ı sefîdin mücella sathına ve tepeden aşağıya doğru inen şehre baktı. Kendisi akşamüstü erkenden çıktı.. çıplak. şu şimdi birbirine girişen medenî milletlerin yarattığı fikirler ve eserler dimağında canlanıyor ve uzak denizin buğularında hayaletler kamaşıyordu.550 muallimelerle “işi pişirmek” istediğini. gönderen ebeveynin de kâfir sayılacağını ilave ediyorlardı!.. -Dönecek misin Sâim? Yürümeli! Fakat müesser olmadıktan sonra… Düşüncelerinde bir neticeye varmadan genç muallimleri geldiler. ehl-i salîb akınları ve birçok fikir kurbanları birer birer gözünün önünden geçiyor. oyun ve şarkı öğrettiklerini ve bu vesile ile her gün çocukları soyup kollarını. Mektepler birdenbire boşaldı. kurbanlarla dolu!. Jandarmayı çağırdı: -Şuradan bize biraz rakı al! . Düşüncelerinin arasında birkaç kere dişlerini gıcırdatarak: -Kara kuvvet! Kara kuvvet! Diye seslendi. Sâim! Bu kara yol. Sâim Bey onları o gece evine davet etti. bacaklarını. bu ayaklanma nereye kadar gidebilir? Cehl. ahlaksız da olunca neler yaparsa onun da başına onlar gelecektir… Maneviyâtı çözülüyor ve kendisi kat’î bir karar veremiyordu. erkek mekteplerinde ise çocuklara Kur’ân değil. elini havada salladı: -Bu yolun tek yolcusu değilsin. “nâmahrem” yerlerini seyrettiklerini söylüyor ve nihayet böyle yerlere “ümmet-i Muhammed”in evladı giderse kâfir olacaklarını. Diye söylenerek yürüdü. Ağacın yakınında ince lüleli bir çeşme vardı. Evine gelince jandarmayı yalnız buldu. Türkiye’nin hala bitmeyen şeyhülislamlı. Kışı çok az olan bu sahilde yaz işte şimdiden. Ayağa kalktı. şehrin en üst noktasında bir tepede. zaten bekar olduğunu. karyolasına birkaç kere “Of!” diyerek uzandı ve kalktı. Onlara. baktı. bütün mobilyasını teşkil eden üç tahta sandalyesinde yer gösterdi.

Yürüyeceğiz. Sâim Beyin gözleri parladı: -Azizim! diye cevap verdi. muallimleri kendisine tabi kılmak ve almak için Haydar Efendinin bir hilesi olduğu noktasında anlaştılar. tek çıplak masanın üzerine onlar ve biraz peynir konuldu. Fakat maârif müdürü ve kaymakam onun. Haydar Efendi bununla işin yetişmeyeceğini anladı. Kendisi yalnız kalınca yemek yemeden. tahsilât dairesine emir verdi: “Tedrisât-ı ibtidâiye kanununa istinâden” tahsil mecburiyetini ileri sürerek ceza-yı nakdî almaya kalkıyordu. mektebe gelmişlerdi. Baş muallim hemen Kaymakam Beyi makamında buldu: -Efendim! dedi. Çocuklar gitmese bile muallimler baki olduktan sonra… Belediye işlerinde ise kaymakamla zaten çekişiyorlardı. Belki bir saat içinde hiçbir şey konuşmadılar. beyni durmuş. Bu milletin evladında esas itibariyle akl-i selîm var. Kaymakam Bey karyolası üstünde oturuyordu. musikiye filan biraz fazla verin! Genç muallimler çok kalmadılar ve gittiler. Bu parayı Haydar Efendi maarif emrine tahsis ederse maârif müdüriyeti mektebi açar ve idare ettirir. “Devletin bir talim ve terbiye siyaseti vardır.” cevabı verildi. Yüzünde yorgun bir eda vardı. Beyaz çehresi üstünde yanan uzun kirpikli ela gözleri masanın bir noktasına dikilmiş. yorgun. Ve derhal mal kalemine. Nüfus dairesine bizzat gidip kimin tahsil çağında çocuğu olduğunu tetkik ve tahkike kalkıştı. Haydar Efendi artık sancak mebuslarına “Bu adam mektep de açtırmıyor” diye şikayetler yağdırdı. ellerini tersinden kalçaları altına geçirmiş. Diğer taraftan yüz lira maaş verileceğini duyup işin sonunu düşünemeyen partal kıyafetli genç muallimler de bu ret cevâbına sıkılmışlar ve Ahmet Efendi kaymakama bu mektebin açılmasının hayırlı olacağını bir gün söz arasında . Mutasarrıflığa yazdı ki yedi bin lira sarfıyla bir mektep açacak. Çocukların yarısından fazlası bugün geldiler. Spora. muallimlere de yüzer lira maaş verecektir. Sâim başını ve kolunu sallayarak söylendi: Fincanlar kadeh vazifesini gördüler. kendi kafasına en çok denk bellediği sancak maarif müdürüne yazdı. Haydar Efendinin ancak bir hak-ı nezareti vardır. yattı ve kendinden geçti… Fakat yeni mektebin lezzetini almış olan çocuklar ertesi gün evlerinden kaçıp kitapsız. Sâim Bey nihayet meftur bir sesle hocalarına: -Hele siz devam edin bakalım! dedi. Bir taraftan da işi. gövdesini ileri geri sallıyor ve düşünüyordu.551 İşret adeti olmayan Kaymakam Beyin bu emrini duyunca muallimler şaşırdılar.

Jandarmayı çağırıp sordu. O kadar ki Sâim Bey de bunun mutlaka umumi bir kadın olduğu kanaati uyandı. Biz eriz. cevap verdi: -Hiçbir yerde hizmetçilik yapmadım daha… Ama öyle iktiza etdi gayri! Tombul kolları yarıya kadar çıplak. Bir temiz gari bulalım da hem yemek yapar hem efendinin hizmetine bakar. Kadın daima fettan. “Ben size ayrıca para bulurum!”dedi ve onları birkaç hafta sonra aşâr kâtipliği ile köylere yolladı. Hani evvelce birçok efendilerin yanında hizmet yapmış! -Bu. Ertesi gün daireden öğle yemeğine çıkan kaymakam çarşıyı kapalı buldu. kendi karşısında böyle birdenbire kırıtan bu kadının ne olabileceğini düşündü. Bir taraftan da bir aşçının yemekleri artık yenmez bir hale gelmişti. göğsü oldukça açıktı. Haydar Efendi mebûslara şikâyet fırtınaları yağdırmakla beraber bir taraftan başka türlü de işe koyuldu. Hem belki bu kadınla iş de uyduruluverirdi… Sekiz aydır kadınsız… Haydar Efendi derhal kendi kullandığı kadınlardan Zehra’yı verdi. Hakikaten ona hususi hizmetini yaptırmaya hakkı yoktur. Başka bir kadın bulun. fakat bu kadar çabuk düşmeye hazır olan bir kadında hastalık bulunacağından şüphe etti. Ne kadar olsa garı gibi yapamayız ki efendim! Sâim Bey bunu biraz da neferinin şikayeti sandı. Tatil zamanı zaten gelmişti. güzel. Bu. Sâim Beyin jandarmasını elde etti. aşâr işlerinde yetişebildiği kadar kimseye göz açtırmıyordu. Fakat o. jandarma onu getirdi. Kadın yemeği getirdiği zaman işvelerini çoğaltıyor. Kaymakam Beyin yüzüne tuhaf nazarlarla bakarak daima kırıtıyordu. Kaymakamla artık haylice lâubalileşmiş olan jandarma bir gün Sâim Beye teklif ediverdi: -Efendim böyle çok sefil oluyor. Yer yer halk kümeleri kendisine hain nazarlarla bakarak söyleniyordu. nerelerde çalıştığını filan sordu. işveli. Bu birdenbire davet edici hal karşısında Sâim Bey sarsılmadı değil. Onu karşısına çağırdı. “Ne oluyor?” diye . Kaymakam onların neden gözlerinin kamaştığını anladı. jandarmanın cevabı kadınınkine uymuyordu: -Efendim! diyordu. bu akşam evine gitsin. Bunu bizim ev uşakları buldu. Haydar Efendinin adamı olan mal müdürünün de irtikâbını yakalamış ve işten el çektirmişti. Sâim Bey tapu meseleleriyle hakîkaten uğraşıyor.552 söyleyivermişti. taze bir kadındı… Sâim Beyin ilk akşam eve avdetinde kendisini işvelerle karşıladı.

Sâim Bey makamını. . Bir kayıkla. Katırcılardan da ayı cevabı aldı.553 soracak oldu. Nihâyet kekeledi: -Efendime bir kadın gelmiş de… Filhakîka Haydar Efendi her şeyi tertip etmişti. ona belirsiz bir korku veriyordu. hocalar vasıtasıyla halkı ayaklandırmış. Kendisinden biraz uzakta duranlar aralarında. hakime teslim etti. Onun muallimleri de köylerde idiler. bu gidip kelimelerin sebebini sordu: -Efendim! diye kâtip cevap verdi. Sözü ayağa düşüren bu kaymakam artık azlolundu. Güzel (B……) den. Bunlar birer birer cesaretini büsbütün kırıyor. Ahali câmilere doğru gidiyordu. ve ondan bu içtimaîlerin. O. Vaizler câmilerde “Bikr-i bâliğa”nın mülemma çamaşırlarından bile bahsederek fetvâaveriyorlardı: -Bir katil ve bir cani kişinin eline ümmet-i Muhammed’in umuru teslim olunabilir mi? -El-cevâb: Olunamaz! Vallahi âlim! * ** İstanbul’a bu sefer telgraflar tesirini gösterdi. heyhat. dellal bağırtarak câmilere davet ettirmişti. Bizzat kendisi kayık tutmaya gitti. geri döndü. Vaaz varmış! -Ne vaazı? Kâtip bilmez gibi duruyor. sabahleyin de dükkandan dükkana: Kaymakamın dün gece bir “-Bikr-i bâliğa”ya cebren tecavüz ettiği haberini yaydırmış. Belediye reisi dellal çağırtmış da… Ahali câmilere koşuyor. nefretle ayrılacaktı. Demek kimseyi memnûn edememişti. Şuna da bakın! Sâim Bey bir dellalın uzakta bağırdığını da duydu. Zaten çoktan beri hakkında şikâyetler vardı. Jandarma kumandanını çağırttı: yerinde yoktu. Daha akşamdan. fakat bir şeyler bildiğini de tavrıyla bildiriyordu. Fakat kayıkçılar: “Biz senin gibi adamı götürmeyiz!” dediler. “emr-i mûcibince”. Zehra’nın Sâim Beyin evinden çıkmasını müteakip evden eve. İngiliz ve Fransız gemilerine görünmeden. Jandarmasını da elinden aldılar. Tahrirât kâtibini istetti. sâhil boyunca sancak merkezine gitmeye karar verdi. fakat duyuracak surette mırıldandılar: -Ne oluyor diye de soruyor.

akşamları o sevdiği tek ağacın dibine gidip hayallere dalıyordu. Şaşırdı. içi meçhul korkularla titredi. sonra yanıyordu. Heyhât!. lambasını yakmaksızın. mırıldanıyordu. Şube reisi bize emir verdi. -Şimdi nasıl olur? Ben yarın kendim gelirim! -Olmaz efendim! Yarın sabah sevkiyat var. Şimdi seni götüreceğiz. Haydar Efendinin kuvveti her yere yetişiyor. Geliyorum. Giyineyim de… Birdenbire şaşırmıştı. Biliyordu ki şube reisi o sıralarda şehirde değildir ve vekili jandarma kumandanıdır. Ne yapacağını bilmiyordu. -Pekala! diye seslendi. O.. Halk onu gördükçe söyleniyor. * ** Bir gece Sâim Bey gece yarısından sonra. Yarı uyanık bekledi. yatağında doğruldu. Bu çalınma tekrar etti. bir camı açtı. Bu ne olabilir? Kendisini tevkife mi geldiler? Yine bir tuzağa mı düşürecekler?. Nerede ise aşçılar. boğuk bir sesle sordu: -Kimdir o? -Aç efendim! -Ne istiyorsun? Kimsin sen? -Biz askeriz! Seni misafirhâneden istiyorlar. oradaki memuriyet hayatında yegâne halden anlar ve kafadar bellediği maarif müdürüne sür’atle bir haber gönderilmesi için tafsilâtlı bir mektup yazdı… İntizar müddetince artık sokağa da çok çok çıkamıyor.. uykusunun arasında sokak kapısının çalındığını zannetti. Kapı yine çalındı. derin bir iç çekmesiyle karanlık duvarlar arasında söylendi: -Halkı ezen kuvvet seni de eziyor Sâim! Buraya ne emellerle geldin. Kapı tekrar daha hızlı olarak çalındı. Odasına şöyle bir bakındı.. Oh ! İçi burkuluyor. nasıl gideceksin… . Ses vermekten başka çare yok! Rovelverini aldı. Şu anda yapılacak artık hiçbir şey yoktur. karanlıkta emekleyerek. titreyen bir sesle sordu: -Niçin o? -Bilmeyiz biz efendim.. Şimdi beraber gideceğiz. şakakları soğuyor.554 Sancak merkezine. pencereye gitti. fırıncılar yiyecek bile vermeyeceklerdi. Kumandan emretti. Ne münasebet? Sakın bir yanlışlık olmasın? Daha boğuk çıkan.

İçeride biri birinin ayağına veyahut yan yana uzanmış bir çok insanlar bir yığın hâlinde. fakat nöbetçi onu itti ve kapıyı kapadı. burnu kapı aralığında. bir cânî gibi misafirhâneye götürüldü: Burası eski bir cami idi. Aklına bir şey geldi. biraz hava!. geldi. öylece sabaha kadar kapı arkasında kaldı. yaka filan takmadı. Aşağıya indi. anahtarını çevirip yokladıklarını duyuyor ve susuyordu. Boğuluyordu.. Ben hidmet-i maksureye tabiim! İhtiyat zabitiyim. Beni böyle nasıl sevk edersiniz? Amirinize haber verin! Beni elbette tanıyorsunuz. sandığını karıştırdı.555 Sonra lambasını yaktı. Sâim Bey çömeldiği yerde. Camiin içini esneme sesleri doldurdu. hatta yanan lambasını olduğu gibi bıraktı. karyolasını. avcı biçimi elbisesini çıkarıp giydi. Yatanlar birer birer uyanmaya başladılar. * ** İlk seher ışıkları pencerelerden ancak nüfuz edebiliyordu. Ne yapacağını düşündü. Sâim Bey hala o vaziyette idi. burnunu kapının iki kanadı arasına sıkıştırdı. hep aynı vaziyette duruyordu. eşyasını. Sâim Bey bölük emininin yanına sokuldu: -Arkadaş! Dedi. üstü başı partal.. süngülü. muhafız asker bekliyordu. Bölük emini “Zâni kişi”yi tabi tanımıştı: . kravat. Odasını. Nöbetçi ona kapıyı açtı. Nihayet kapı açıldı: bölük emini. pis kokudan bunalma hissediyordu. sefil bir buğu içinde ancak seçilebilirdi.. Camiin avlusuna çıkanlar dizildiler. Bir öğürme geldi. Yüzünü kapıya doğru döndü. Başı tuttu. Fesini başına geçirdi. elinde defter. Kapının dışlında kendisine “Gir!” dediler. Burası çıplak Anadolu hanlarından bin kere beterdi. Ne tarafa gidecek? Havasızlıktan. Sâim evvela minberin üstünde ölü bir ışık gördü. Sonra ışıktan içeri ayağını atar atmaz. İlk fırlayan: Sâim Beydi. Nöbetçilerin değiştiğini. Hava!. “Hey! Nöbetçi arkadaş! Aç! Kuşak çözecektik!” diye tepiniyorlardı. çünkü kırılan camların yerine tahta çakılmıştı. olduğu yere çömeldi. Dışarıda sekiz on tane silahlı. Dar aralığın verebildiği derecede dışarının havasını burun delikleriyle çekmeye çalışarak. sokak kapısını kapamaksızın çıktı ve kendisini bekleyen iki askerin arasında. İç cebine de elli banknota büliğ olan parasını koydu. birdenbire başına vuran müthiş bir kokunun tesiriyle geri çekildi. Uyananlar gelip kapıya vuruyor. “Çıkın bakalım!” dedi.

Ba ̉z bodur. Şehrin kenarında çoban. herkese birer çift ekmek verildi. sakallı insanlar görülüyordu… Bozuk taşların üstünde bazen birkaç perakende adım ses sürünüp sönüyordu. ve ineklerin her biri süreye katılınca bir bağırıyor sonra hepsi kafileye garip birer nazar fırlatarak bekleşiyordu… * Filistin cephesine doğru giden yol tesadüfen. harap dükkanlar. ve saçları örgülü kız çocukları. gözlerini ovuşturarak. tepeyi tırmanan kafilenin önünde ve muhafızların başında bulunan atlı tek jandarmanın oraya doğru yol aldığını görünce sıradan yavaşça çıktı. kafileye doğru. Hem künyenizi de yazacağım. önlerine kattıkları ineği sürüyor. bir şadırvanın etrafında tek tük. Şu ağaç etrafında kafileye mola vermesini çavuşa söyleyebilir misin? Ben bir yüzümü yıkayacağım. susuyor. orada su var. Ve İstanbullu Selami oğlu Sâim’in de künyesi yazıldı. sonra yine abdestini almakta devam eden kuşaklı. sabah tazeliğinde uyuyorlardı. Selami oğlu Sâim. Yoklama yapıldı. hiç kımıldamaksızın. bu dışlık dükkanlar Saim’in mefkûre ateşini kemirmiş. Dün gece hiç uyumadım… Şu dediğimi yaptırırsan çok memnun olurum seninle harçlığımı da yolda taksim ederiz. şimdi gelip kesildi. duvarlarının dibinde yer yer. bekliyor. kamburlu sokaklar esniyor. torbası olmadığı için koltuğunun altına sıkıştırdı. ellerinde değnek “Dehe” diye diye. kepenkleri inik. Taşları fırlamış. ve kafilenin tâ arka sırasında. kerpiç evlerin bacaları tütmeye başlıyor. Ama şimdi gidiyoruz. üstünü başını mamûrca gördüğü bu düzgün dilli taze askere sordu: . Zaman zaman bir çeşmenin önünde. kimi yana. Siz de artık kaymakam olmadığınız için sevkiyata tabisiniz. Sâim Beyin dert ortağı olan sevgili ağacının civârından geçiyordu. kendi yakınında bir muhâfız neferin yanına yanaştı: -Arkadaş! dedi.556 -Efendim! Ben ona nasıl karışabilirim? Şube reis vekili emir verdi. kolları sıvalı. Nefer. camiin avlusundan çıktı. Bu dışlık sokaklar. Selami oğlu Sâim de ekmeğini aldı. şehrin yamacında mola ederken çözersiniz. “Kuşak çözecektik!” diye mırıldanıyordu. yan taraflarına serilip yatmış yorgun köpekler. Bölük emini cevap verdi: Yolda. çömeldikleri musluğun önünden dönüp şöyle bir bakan. şalvarlı. kimi ileri eğilmiş. ve ortalığa bir yanık tezek kokusu yayılıyordu. sopasına dayanmış. Bir tarafa sıralanan efrat.

. nr. Yorgun. ayağa kalktı. dirseklerini dizlerine dayayarak başını avuçları içine bıraktı. oturduğu yerde dizlerini büküp kaldırdı.557 -Sen İstanbullu musun? -Evet! Sen de oralı mısın yoksa? -Ben İzmitli’yim ama… İstanbul’da çok oturdum. baktı. falan bölüğü efrâdından Selami oğlu Sâim.48. denize ve şehre uzun uzun baktı. ona cepheden mektup yazacaktı!. Kafileye filhakika ağaca yakın bir yerde mola verildi. uzun uzun sessiz sessiz düşündü.. Türkiye’nin Haydar Efendileri!. hezeyan eder gibi hitap etti: -Türkiye!. meftur. 27 Teşrin-i evvel. Hiç kımıldamaksızın. düşünceli gözlerle tekrar baktı.. Kendisine bir ağlama geldi.17. Türkiye’nin Haydar Efendileri!. düşünüyor ve ağlıyordu… Uzaktan bir ses geliverdi: -Hemşehri! İstanbullu! Kafile gidiyor. Hadi bakalım! Selami oğlu Sâim kendine geldi. 18. falan taburu. 20 . ekmeğini yine koltuğuna sıkıştırarak kafileye katıldı. Beşiktaş’ın viran bir evinde küçük mektepli kardeşiyle oturan anasının hayâli başının içinde dolaştı. başı avuçları arasında. 1927. -Ben de Beşiktaşlı’yım. 19. ağaç altında.. Hemşehriyiz demek! Sâim Bey askerlerin arasında hemşehriliğin en iyi rol oynayacak bir şey olduğunu çabuk hatırlamıştı. aynı denize ve aynı şehre başka nazarlarla ne kadar zaman bakmıştı… Haydar Efendinin desîseleri karşısında ilk defa maneviyetinin bozulduğu gün yine buraya gelip düşünmüştü… Haydar Efendi!. ihtiyacını yaptıktan ve tek lüleli çeşmede yüzünü yıkadıktan sonra.. Sallayarak.. c. Orhaniye Kışlasında idim.2. Ve fesini başına koydu. yüzü yere müteveccih. gözlerini sile sile uzaklaştı… Cenevre:Temmuz 1924 Safvet Örfî HAYAT. Sâim de.. çömelmiş. denize ve Haydar Efendinin memleketine yaşlı. Buraya ne kadar akşamlar gelmiş. çimenlere oturdu. elini şehre doğru uzatarak. s. fesini yere ve ekmeğini de fesi üstüne koydu. Sabah güneşi altında taze nefeslerle tüten denize artık bakamadı. Selami oğlu Sâim. Herkes etrafa “kuşak çözmeye” dağılırken Selami oğlu Sâim de yavaşça ağaca doğru gitti.

enfiyesi cebinde. ne âlem-i menâm. Malum ya. lapçinleri boyalı. -Hayat dediğinde sanki nedir? -Bilemedin mi? Hayat tatsız. Hangi zeytinyağlı pırasa var ki pişerken içine bir tutam kahve şekeri atılmaz? O zaman da lezzetine doyum olmaz. İstanbulîni kavuşuk. adı bir defa “gayet ciddî” ye çıkmıştır. deme. Hayatı güya ciddi bir tarzda tahlil ve terkip eder. olmaz!” kardeşim âlem-i imkândır bu… -Bu gece için ne âleme-i imkandır. Tıpkı evrak kâtibiyle inceden inceye alay eden eski kalem mümeyyizleridir. Istırap tatsız. civanînemizi kavaid-i iffete mugayir karşımıza çıkaracağına şu tahta masının üstüne bir şey çıkarsan da biz de gayet edibâne etrafa dizilsek… -Bu babda benim de bazı projelerim yok değil.558 “SU BAYRAMI”NIN HATIRASI Hayat’dan Hikâyeler -Yaşasın ıstırap! -Halt etmişsin! Yaşasın neşe! -İkiniz de bilemediniz. sakalı taranmış. züğürtlüğün. Halbuki ben felsefeyi işte böyle Adem babamızın serendip kıyafetiyle ortaya çıkarıyorum. yine hepsi ıstırap mahlutundan ibaret… -Filozofluk mu!? -Ha şunu bileydin! Filozofluk. gözlüğü burnunun ucunda gayet ağırbaşlı bir enderûn efendisidir. ki biz ona ıstırap diyoruz. Var ama tatbiki el-yevm ü eyyâm-ı müstakbelede mümkün değil… -“Olmaz. -Sen Adem babamızı usûl-i muâşerete. felsefe. Yaşasın züğürtlük! -Üçünüze de sıfır! Yaşasın gençlik! İyi ya. hem sahicisi. bu da ağır ateşte yakmadan tıkır mıkır kaynamasına züğürtlük diyor. Fakat içindekilerdir ki ona hayatî bir kıymet verir. gençliğin de bulunduğunu söylemek istedim. var. İşin aslını faslını kendisi de bilir de yine edep ve erkâna toz konmasın diye somurtur. Sen de o şekere neşe diyorsun. zeytin yağlı pırasaya benzer. belki acı bir şeydir. olmaz. Ama bir bak. yaşasın ıstırap dediğim zaman bunun içinde keşkül-i fukara gibi neşenin. Vallahi yalan. billahi yalan! O da işin alayındadır ama. ağırlığına münafidir. . Mütebessim görünmek. olmaz. öteki de kuvvet ve tahammüle gençlik nâmı veriyor.

Şimdi bitti beyim! dedi. Maarif müdürü ecdattan kalma redingotunu ters düğmeleyerek defterdara çıktı. -Kolaradin’in önünden geçemiyorum. Maatteessüf kalmadı beyim. Ev sahibi kahve kahve dolaşıyor. -Sebep! -Sebep fennîdir. -Vay sefîh vay! Veresiye bira içersin de bizi davet etmezsin ha! -Kemeraltı’ndaki bakkala uğradım. Fasulye kaça? dedim. şimdi kılıç balığına dönmüşler. Çuvallar dolusu kuru fasulye vardı. sonra ne olacak böyle? -Biz de bu gece kemâ-fi-s-sâbık neşeli bir ıstırabın göğsüne yaslanarak ciftarara! deyip dayanacağız… -Yahu! Yarın ev kirasını verme günü. darb. Para! dedim dayandım. -Alimallah doğru söylüyorsun. dedi. Bizi öğreninceye kadar. file dönmüş olurduk. müsâvî teneşir… -Zavallı Salih Zeki Bey Hocamız da bu destur mucibince hayat davasını hal etti galiba. Müdür kalıpsız fesini geçirince maarif müdürüne çıktı. -Birinci kordon kalabalık mı? Sen de ikinciden dolaş gir. Para ! dedi dayandı. dayandı. zaman geçerdi. acaba yanılıyor muyum? diye yakamıza bir ay daha sarılamazdı. Parrrra! dedi. -Sen de başka bir bakkal peyleseydin. nâkıs nâmütenâhi mide. Yağ dolu fıçıyı gösterdim. bir daha mı muallimlere ev kiralamak. terakki etmiş olur. takîm vücûd. -Eski bira hesabını isteyecek diye canım. O da yürüsün. -Sus bir vecize! Bir insanın masasında tüten bir yiyeceği ve dolabında burcu burcu kokan bir içeceği yoksa fazla konuşmamalıdır. -Acı şeyler yasak! Tatlı tarafına bakalım. o zaman da bizim müşteriler bunlar. yağ kaça? dedim. dayandı… -Ey. Defterdar anahtarlara asılarak kasayı açtı ve mangırrrrr bile yok dedi.559 Bu sabah müdüre çıktım. darb-ı dimâğ. ama geçen ay çiroz gibi idiler. -Durmasın nafile… Bütün mükevvenât yürüyor. Muallim olacaksınız bilemediniz mi? Meşhur desturdur: Zâid nâmütenâhi kelâm. Tanıdığı gün de biz enseyi yapmış. tövbeler tövbesi! deyip duruyormuş. .

yumruğumun kalorisini bilmek istiyorum. -Öyleyse sofra başında bu söze ne münasebet! -Bir münasebet yok. Elleri cepleri boşsa bir saat sonra gelmesini söyle… -Gelen arkadaşın bir koltuğunda koca bir şişe. Bari terkibinde biraz üzümle biraz anason olsaydı. diyeceğim ki sizin anafor hazinesinden bir şişe! -Tamam! İşte o zaman şişeyi kafana yediğin gündür. Tahta masa avcılar klubünün senelik ziyafeti gibi donandı. taze erik ve birkaç tane çağla ile yarım kuru fırancala… Derhal gazete kağıtlarını tabak. * ** Tak tak tak tak tak! Dar sokağının köşesindeki koca evin içi takırdar. -Yaşasın ays ü tayîş imparatoru! Yeni gelen genç ince bıyıklarını Alman İmparatoru gibi yukarı bükülerek azametle dolaşmaya başladı ve karşılarına geçerek: . Kapıyı açmaya gidenin arkasından dördü de haykırdı: -Dikkat et! Bizimkilerdense. Kapının dışarısında yiyecek içecek olduğuna dair dört yemin edip inandırdıktan sonra kapı açıldı. Bundan zengin dolap Karamar’da bile yoktu: Dünden kalma bir avuç kuru zeytin. Fakat yalnız müvellidü’l-mâ. kurşun kalemleri çatal yaptılar. müvellidü’l. Sürahide su vardı. öteki koltuğunda kocaman bir paket vardı.560 * ** İzmir’in beş genci. yarısı ısırılmış bir dilim kaşar. Kapak açılır açılmaz odayı bir (Ooo !) sadası kapladı. -İşte onun için ya. -Birader! Bir bifteğin kalorisi malum. Hepsi merdiven başında gürültülerle karşıladılar.humûza ve biraz azottan mürekkep bir su idi. Fakat bir yumruğun kalorisi ne kadardır bilir misiniz? -Yoksa yedin karnını doyurdun da bizimle alay mı ediyorsun? -Hafazan-Allah! Onu başkaları yesin. bir niyet var. Beşi birden pencereye koştu. İzmir’in ufuklarından taşan tatlı bir ıstırap neşesiyle dolaba koştular. Olmadıktan başka hatta azotundan bile şüphe edilebilirdi. elinde öte beri varsa aç kapıyı. Şimdi doğruca vesika komisyonu reisinin şuracıktaki evine gideceğim.

söğüş tavuk. Geç mektebin başına. İstemeye istemeye gittim. Hele bir kocakarının kulaklarında bir tek taşlı küpe gördüm. şarkı söylediler. kan dök. içtiler. kaynamış yumurta. Hal-i perişanınızı bildiğim için… -Geç sofranın en başına! -Şerefine! Çin çin! Geç vakitlere kadar yediler. ben de mündericâtını koltuklayınca buraya geldim. güzel bir genç ayağa kalktı: -Vay canına be! diye. Senelerce alış. Vay canına be arkadaşlar! Bu hayat böyle sökmez.! -Ne halâsı! -Ne olacak! Ansızın bir telgraf aldım. ziyafet nutkunu irada başladı. Sonra karnını doyurmak için Bursa’dan bir hala hanımla bir amca beyin gelmesini bekle… Olur şey mi bu? -Olmaz! -Olmaz! -Olmaz. istasyonda beklemeli imişim. pırıl pırıl! İçindekiler de öyle… Bugün alay malay çıkmışlar. Hazine-i eltâf ve inayetimden pişmiş kuru köfte. Esmerce.561 -Efendiler! Biçare muallim efendiler! dedi. Fakat mâiât ile mekulât masanın üzerinden eksildikçe sosyalistlikleri tekrar kabarmaya başladı. Muharebe olsun git. olmaz! -Mademki olmaz. siyah bıyıklı. -Yaşasın ıyş ü nûş imparatoru! -Eksik dua etmeyiniz! Yaşasın imparator ma-halâsı. Meşrûtiyet’te milletin refahı için ter. Sepeti bırakmadı. Fakat tren durup da sevgili. kıymetli halacığımın elinde koca yemek sepetini görünce kavradım. İstibdâdı devireceğiz diye uğraş. Birisini bize verse sittin genç muallim sittin-sene lord gibi yaşar be! -Satalım onu! Satalım onu! . evlad-ı vatanı okutup adam etmeye uğraş. Bursa’daki halam geliyormuş. Arabaya bindirdim. böyle yürümez. haydi bir şarkı! İzmir’in kavakları Dökülür yaprakları… Şarkıdan sonra nutkun mâbadına devam ettiler: -Şu limandaki Amerikan seyyâh vapuruna bakınız. güldüler. dirsek çürüt. İstanbul ekmeği ve Umurca suyu ibzal ediyorum.

olmaz! -Şunlara bir muziplik yapalım. yukarıda kahkahayı koparan koparana. Pencereden baktılar. sürahiyi kapan. Bunlar bir Amerika seyyâh kafilesiydi. şimdi muhteşem vapurlarına dönüyorlardı. onlar Amerika’dan gelsinler. haydi! Şarrr… Amerikalılar sırsıklam bir halde köşeyi zor döndüler. oluruz! -Ne yapalım? Öyle bir şey yapalım ki… -Su dökelim başlarından aşağı! -Kabul mü? -Kabul. misisler. -Vay canına be! Gördünüz mü hayatı? Biz burada boşalmış. Evdekiler de katıla katıla eğlencelerine devam… * * * Polis serkomserliğinde bir telaş. Bir daha şarrr… Aşağıda ıslanan ıslanana. -Oluruz. Kafile tam istikamete gelir gelmez marş! Şarr! Amerikalı misler. destilerine. maşrapayı yakalayan pencerelere üşüştü. Amerikan baş tercümanı körüklüyor. -Bu suretle hayattan da intikam almış oluruz. bir korku! Nasıl olmasın? Amerikan konsolosu ateş püskürüyor. bizim sokaklarda yüzümüze karşı gülüp eğlensinler. yangın yerine dönmüş sofra etrafında pinekleyelim. Tam o sırada dar sokağın içinden neşeli sesler.562 -Durun yahu! Veren kim. Serkomser gülmemek için hem dudaklarını . satan kim? -Öyleyse bir şarkı daha! Sarı zeybek şu dağlara yaslanır Yağmur yağar silahları… Şarkı biter bitmez. İzmir’in gece hayatını görmek için çıkmışlar. olur mu bu? -Olmaz. misterler ne olduklarını şaşırdılar. Amerikan seyyâhlarının paçalarından sular sızıyor. bir heyecan. Bardağını dolduran. birkaç dakikalık bir sükut oldu. sürahilerine koştular. Mehtabın altında gelenleri seçtiler. kabul! -Haydi musluklara! Altısı birden evin musluklarına. olmaz. kahkahalar duyuldu.

. Eski bir an’anedir.. Bizde bir de yolcuların arkasından su dökerler. şimdi bu vapurla memleketi terk edeceğini bahr-i muhit donanmasının önümüzdeki salı günü öğle üzeri İzmir’i topa tutacağını. Muhterem seyyâhlar neşe ile geçerlerken su bayramına iştirak eden yerli gençler zan edilmiş… Tercümeyi dinleyen Amerikalı seyyahlar memleketlerinde anlatacak gayet meraklı macera buldukları için ıslaklıklarını unutmuşlar. maliye nazırından kırk sekiz milyar dolar tazminat isteyeceğini. Güya su gibi akıp git. Serkomiser zeki bir adamdı. dedi. Yalnız (…) sokağının köşesinde 44 numaralı büyük. Konsoloshaneye dönerken yolda tesadüf ettiği aşinasına durdurup sordu. hepsini hepsini haykıra haykıra söylüyordu. Sizde bir yolcu giderken arkasından su dökmek adet midir? . seyyahlar gittikten sonra muallimlerin afacan ellerinden kurtulmak güç… Saklasa mesul olacak… Derhal zekasını işletti ve gülerek dedi ki: -Affedersiniz efendim.Pardon dostum.563 ısırıyor hem kapitülasyonlara. -Nerede olmuş. Başka bayram? -Evet efendim. kim yapmış efendim? -Kim yaptığını bilmiyoruz. sefarete yazacağını. millî su bayramımız var. mesele nedir? Konsolos Bey pek az Türkçe biliyordu. Her sene bugün gençler mehtapta birbirine su atarak şakalaşırlar. Şimdi ne yapsın. valiyi astıracağını. Derhal o evin genç muallimlere ait olduğunu anladı. bir an içinde düşündü. yine şüpheliydi. . Tercümanla ifade verdi: -Muhterem seyyahlar geçerken başlarından aşağıya kova kova su dökmüşler. Adreslerini verse. Bugün bizim su bayramımız vardır da… -Nasıl su bayramı? Sizin iki bayramınızla hürriyet bayramınız var. titreyen kalbinde resmî geçit yaptırıyor… Konsolos köpürüyor. Türkçesi az olan konsolos bu izahâta inanır görünmekle beraber. Bereket versin ki komiserin son cümlesi hatırında kalmıştı. bir yanlışlık olmuş. akıp gel… Bu bir nev muhabbet ve samimiyete delalet eder. mavi boyalı evin her penceresinden atılmış… Hem güle oynaya!. hepsi memnun ve münşerih not tutmaya başlamışlardı. Serkomiser bir defa daha sordu: -Af buyurunuz efendim.

564 Adamcağız eski an’anemizi hatırladı ve gülerek tasdik etti: -Bu bir nev aile samimiyetidir. Amerika General Konsolosu yarım saate kadar ziyaretinize gelecekmiş. eyyam-ı mahsusaya mahsus kıyafetini iktisap etmiş bir halde içeriye tebessümle elini uzattı ve: -Su bayramınızı tebrik ederim ekselans! dedi. Kapitülasyon devirlerini yaşayanlar bu endişenin ne kadar haklı olduğunu bilirler. Resmi giyinmiş. buyurunuz. İşin içinde bir çam devrildiğinin farkında olan vali. Mesut bir kaza ile Serkomiser Beyden dün gece su bayramınızı öğrendik. Bir şey vardı. Konsolos samimi bir . Vali kapıdan karşıladı ve konsolosun bu bayramlık kılığına içten içe hayret etti. Yolculara selamet temennisi manasınadır. şey… çok teşekkür ederim. milli su bayramınızı tebrik ederim. neşatlarını takmış. -Ha. Artık tahakkuk etmişti ki evden dökülen desti desti sular. fakat açık Türkçe ile nasıl konuşacaktı. bir kahve ile konsolosu avuttu: -Affedersiniz bir dakika… -Hay hay. Konsolos müsterih oldu. Buyurunuz. Zeki vali ona da bir çare buldu. evet. Hemen bugün tebriğe geldim. anlamayacağı mustalih bir tarzda konuşmaya başladı: girdi. -Buyursunlar! Valiyi derhal bir düşünce aldı. ama neydi? Su bayramı? Ne halt eder ağanın beygiri! Konsolos Bey aynı neşe ile: -Şimdiye kadar bilmiyorduk. Valiyi telaş aldı. Dalgınlıkla: -Su bayramı mı? -Evet. su bayramının şerefine imiş… * ** Odacı Ali’ye haber verdi: -Efendim. Vali derhal telefonu kaptı ve serkomiserin numarasını çevirdi. Konsolos tam zamanında geldi. derhal bir sigara. -Vali bir an düşündü. Muin ziyaret günü haricindeki bu haber ne olabilirdi. Konsolos çatra patra Türkçe biliyordu.

Muhterem. Âlem-i cedîd mümessili nezd-i vilayette idiğünden mustalih-i muhâvereye mecbûriyet görülmüştür. Hiçbir Amerikalıya nasip olmayan bu mazhariyete ereceği için Konsolos Bey yerinden sıçrayacak kadar memnun oldu. 20 . Hemen yaldızlı cep defterini çıkarak su bayramının tarihini gününü not etti.18. 1 Kanun-i evvel 1927. c. nasıl bayram ettiklerini görürsünüz. Defterdardan para alınız ve yolların taştan yapılmasına sarf ediniz! dedi ve telefonu kapar kapamaz. şeb-i evveldeki ıydmâ diyorum.53. s. belki mes’ut tesadüflerdir.565 -Allo! Anlayamadım. Vatandaşlarımın da bu eğlenceye tasadduka iştirakleri bizim için şereftir. Sonra ekselans haksızdırlar. Konsolos derhal elini kaldırarak geniş bir tebessümle: -Yo! dedi. dünkü tarihe tesadüf eden mehtapta gençler bu bayramı yaparlar. Gençliğin o senesi su gibi berrak ve hayat-aver geçsin diye bir efsâne vardır. Bunlar kaza değil. tatlı gülerek: -Evet… Su bayramı! Eski bir an’anedir ekselans! Her sene. Aka Gündüz HAYAT. Galiba âlem-i cedîdden murûd-ı zenân ve ricâlden mürekkeb bir kitle-i mârin ve âbirinin fevk-i rüsına indahat-ı mâ-vâki olup… Keyfiyet-i bil-tevîl ıydmâ-ı suretine tebdîl… Ser-komiser meseleyi derhal anlayarak olan biteni telefonda hikâye etti. nr.3. yeni baştan mükâlemeye girmiş gibi tatlı. 19. şen. İnşallah gelecek su bayramında zât-ı asilânelerini haberdâr ederim de beraberce bazı gençlerin eğlendikleri yerleri gezer. Vali bu heyecandan bilistifâde konsolostan kaza hakkında özür diledi. Hiç özür kabul etmem. -Ben vali. müreffeh gençliğinizin (su bayramı) şayan-ı tebcildir. kağıtları yazınız. Vali azîm teşekkürler ettikten sonra güya başka bir mesele görüşüyormuş gibi: -Pekala.

hırsız mısın. Fakat başkalarının hamiyetini tahrik eden muallim herkesten evvel kendi hissesini verecekti. evlerinin yegâne süsü olan halıyı satmıştı. Hemen herkes böyle idi. Teşebbüsten vazgeçtiğimi zannedersin.. Güç bela bıraktılar. Bir kapı çalındı mı. Fakat devriye beni görmüştü. Kapıyı açan Seyit Efendiye vaziyeti anlattım. Tam üç bin iki yüz lira toplamışlardı.566 BORÇ Muallim Hüseyin Nuri dün sattığı halının boş kalan yerine bakarak sigarasının dumanlarını savuruyordu. Yakamdan tutarak kaldırdılar. Artık kudreti kalmayan ahâli bu defa son bir hamle yaparak evlerindeki eşyalarını satmış bu parayı temin etmişlerdi. Korkmadım. Dün gece geçirdiğim korkuyu tasavvur edemezsin Samime… Yunanlılar son hafta bizim böyle birtakım işler yaptığımızı haber almışlar. devriye bizim peşimizde. Birdenbire devriye karşıma çıkmaz mı? Hemen kapının karanlık tarafında köşeye sindim. Biz devriyelerin. Aldığım ianeyi cebime koyarak yine kapıları çalmaya devam ettim.. Köşedeki Sabuncu Seyit Efendinin kapısını çalıyordum. Bazı aklı başında kimseleri kirli içtimailere davet ediyoruz. Misafirliğe geldiğimi söyledim. Yanlarındaki tercüman sert sert gözümün içine bakarak sordu: -Burada ne arıyorsun. Geceleri kapıları çalarak para istiyoruz. hemen devriye koşup tahkik ediyor. Herife birçok palavra attım. Bu suretle toplanan ianeler tadât ediliyor. Fakat bittabỉ artık ihtiyâtla… Dün Mülazım Nâil Efendi dördüncü makbuzu getirmişti. nesin?. Adeta saklambaç oynuyoruz. Fakat bu sefer bütün ümitlerin fevkinde olarak üç bin lirayı mütecaviz para toplanmıştı. defterimize kaydedip bir ele teslim . taşınmış nihâyet şimdi yeri boş kalan halıyı. Vasıta olanları mutlaka yakalamak için mahallelerin içine salıverdikleri devriyeleri çoğaltmışlar. Şu küçük kasaba. Hüseyin Nuri bu akşam karısına ianenin yekûnunu haber verirken nasıl topladıklarını da anlatıyordu: -Gündüzleri bu işleri yapmak kâbil olmuyor. desem yalan. Bir iki tüccar müstesna olmak üzere halkın çoğu ianeyi bu suretle verebilmişti. Başta Hüseyin Nuri’nin verdiği yirmi beş lira yazılıydı. Aldığı maaştan bu parayı vermesine imkan yoktu. değil mi? Bilakis. Düşünmüş. Kuvâ-yı Milliye’ye iane vermişti. İanenin toplanması. Son üç günlük muvaffakiyetlerine doğrusu diyecek yoktu. Geceleri birer birer kapıları çalarak topluyoruz. Kuvâ-yı Milliye’ye gönderilmesi makbuzun vürudu … Bütün bunlar bir banka muamelâtı kadar düzgün gidiyor. bilmem kaçıncı defa olarak.

Halbuki ahâli eşyalarını satarak verdi. O günler !. Fakat biz diyorduk ki artık kimsede takat kalmadı. -Baban artık kumar oynamıyor. galip geliriz. Bu kara günler elbet devam etmez. bu sefer o kadar verilemez.. bir kahve peykesinde yatar.. İçimizde en şayan-ı itimat adam odur. mütemâdiyen söylemek istiyordu. hepimiz şen ve mesût oluruz. zindan mahkumlarından farkımız yok. Yunan nöbetçilerinin hudut karakollarının arasından geçerek buraya gelir. Halıdan ne çıkar?. Hayat artık cehennem oldu. Hüseyin Nuri bu akşam çok mesuttu. Peki toplanan ianeyi teslim alarak götürür.. bilir misin? Paranın yekunu kabardıkça öyle bir neşesi artıyor ki… Samime Hanım bütün bunları gâh sevinç ve gâh endişe ile dinliyordu. Nuri. O günden beri bir defa bile oynamadı. Üç bin iki yüz lira… Hem beşinci ianede. Son gelen makbuzda bizi çok sevindiren bir şey vardı... Gece ilerlemişti. Daha garibi var. Gevezeli üstünde. Bütün paralar babamda toplanıyor. Bütün paralar onda toplanır. -Bütün bunlar geçer. Kim bilir ne kadar memnûn olmuş ki makbuzun arkasına el yazısıyla şunları karalamış: Teşekkür ve selâm Garp Cephesi kumandanı … Nâil Efendi bu makbuzu bize bir an evvel yetiştirmek için hemen akşamdan yola çıkmış. -Ah o günler. Müsterih ol Samime. Bir handa. Mahpuslardan. Şu fakir kasabanın verdiği ianenin yekununa bakmış. Kasabaya yine bizim bayrağın gölgesinde mesût olur. Yarına bir şeyi kalmaz.567 ediyoruz. Erkân-ı harbiyesini teftiş eden kumandan bizim makbuzları görmüş.. Kuva-yı Milliye zabiti Nâil Efendiyi tanımazsın! Ne deli çocuktur. zahmet etmez. Adamda zaten zerre kadar perva yok ki… tenezzühe gider gibi o taraftan bu tarafa bu taraftan o tarafa geçiyor. Yarın sabahleyin son ianeyi götürecek. değil mi? Orhan’ın harareti nasıl? -Bu akşam iyidir. kimseye misâfir olmaz. değil mi? -Hayır!. Zavallı bu işler için çok yoruluyor. Değil mi?. Ara sıra geçen devriyenin ayak sesleriyle polis . Yani halının parası. Samime geçer… Çocuklar uyudu. Vakıa evvelkiler de bundan aşağı değildi. Garp cephesi erk-ı harbiyesinin verdiği makbuzu getirir. Muntazam on günde bir. Altı ay evvel yemin etmişti. Tabi biliyorsun bu paranın yirmi beş lirası bizim. Zannederim..

.Ya bin iki yüz lirası? .Bilmem! Artık sen düşün. Gözlerini tavanın bir köşesine dikmiş. sanki yüz mavzer kurşununa hedef olmuştu. Bir dakikada çökmüş. Ne diyorsun? -Evet! Dahası var. Bugün akşamüstü Nâili Efendi toplanan ianeyi teslim almaya gelmişti. Aşağıdan aşina sesler işitince müsterih oldu. Babam!. Kim bilir? Belki de bir dosttu. Sokak kapısının tokmağı hafif hafif vurulmamış olsaydı musahebeleri daha saatlerce sürerdi. Bu zamanda kapılarını çalan kim olabilirdi? Pencereden seslenmek doğru olmazdı. Aman yarabbi!.. Samime Hanımla kocası biraz korku ve biraz hayretle birbirlerine bakıştılar. Samime çocukların yattığı odaya geçerek onları yalnız bırakmıştı.. Gözlerini sattığı halının boş kalan yerine dikerek mırıldanır gibi: . namusumuzu. İmam Hayri Efendi gelmişti.. Pencereyi açarak gürültü etmek gelen Yunan devriyesine haber vermekti. . Samime Hanım sofada bekliyordu. Kalın kaşları çatılmış. Hayri Efendi kalın ağızlığına takılı sigarasını kül tablasına bırakarak ayağa kalktı. senin babanın kaç lirası vardı? -Bu nasıl sual Hayri Efendi? Ben ne bileyim. Ağustosun durgun.. dedi.. Bir dakikada çökmüş sanki yüz mavzer kurşununa hedef olmuştu. sakalı dimdik olmuştu. Bunu nasıl yaptın? Bizi. Baban ona iki bin lira teslim etti... Hüseyin Nuri bir şey sormaya cesaret edemiyordu. … kasabasının fakir bir evinde bu zevc ü zevce hep Kuva-yı Milliye’den bahsediyordu. Bir selamdan başka ağzında laf çıkmamıştı. Hayri Efendinin çehresi çok endişeli idi. Hüseyin Nuri’nin cevabını bekliyordu. Nihâyet aralarındaki elim sükûtu yine İmam Hayri Efendi bozdu. Yahudi’nin kıraathânesinde oynadığı kumarda tam bin iki yüz lira kaybetti. Yalnız ikimiz vardık. Hüseyin Nuri Bey tâ önüne gelerek. Zavallı muallim bir dakikada çökmüş.. pos bıyıkları. sanki yüz yaşına girmişti. Haberin var mı? -Ne!. İane faslı bitmiş. sakin bir gecesinde. -Ah yarabbi!. ailemizin namusunu hiç düşünmedin mi? İmam Hayri Efendi yerine oturmuştu. -Nuri Bey.568 düdüklerinden başka bir şey işitilmiyordu. Hüseyin Nuri lambayı eline aldı. Bîçare adam!. merdivenleri yavaş yavaş inmeye başladı. şimdi askerî mübahese başlamıştı.. gözlerinin içine baktı: -Dün akşam baban.

Hüseyin Nuri’ye mülayimâne bakıyordu. dedi. beş saat sonra. Bunu yaparsın. emlağım yok. Nâil Efendi ne zaman gidiyor? -Yarın şafak sökerken. Bu müddetin nihayetinde bu paranın ödenmiş olduğunu göreceksin. Yahut bir hafta. Zavallı muallim. . Babamın hırsızlığını. Maksadını duvarlardan saklıyor gibi gayet yavaş: -Bana bak. Dediklerini kabul ettiğine alânet idi. o halde bunu on gün kimseye söyleme. sen büyük kalpli bir adamsın. bu cinayetini on gün saklar mısın? -Peki. Her tarafı titriyordu. Param yok. Hüseyin Nuri başını kaldırdı. Elini karısının boynuna dolayarak yanına oturttu. değil mi? Hayri Efendi cevap vermiyordu. Hayri Efendi’ye biraz daha yaklaştı ve aynı sesle: -Hayri Efendi. Vakit çok geçmişti. bu iyiliği benden esirgemezsin. ben nasıl öderim. Yarın sabah hareket etmeden kendisini mutlaka görmek istediğimi söyle ve kimseye bir şey açmadan Nâil Efendinin dönüşünü bekle. bundan ne çıkar? -Bu parayı on güne kadar ben ödeyeceğim. evimde iki liralık eşyam yok… İmam Efendi ellerini açarak “Ne yapayım?” der gibi bir işaret yaptı. Hayri Efendiyi teşîden dönüp odasına geldiği zaman karısını ayakta kendisine muntazır buldu. Şimdi ne yapacaktı? Hüseyin Nuri. dedi. Bana bu iyiliği yap. Nâil Efendinin yattığı hana git. Hüseyin Nuri yüzünü karısına yaklaştırdı. Çehresinde kat’î kararını vermiş adamlara has bir ciddiyet ve gerginlik hasıl olmuştu. -Evet. Hüseyin Nuri saatine baktı: -Yani dört. Elini İmâm Efendinin dizine koydu.569 -Bunu. -Ödeyecek misin? Ne ile? Ne ile ödeyeceksin? -Yalvarırım sana Hayri Efendi mademki bunu senden başka bilen yoktur. Hayri Efendi mütereddit idi. Senden bir şey daha rica ederim. Ayağa kalktı. Bu fakir yuvaya bir felâket kanat germişti. -Şimdi senden bir ricam var. dedi. Bu hırsızlığı iane verenlerin hepsine söylemeyi bir vicdân borcu telâkki ediyordu.

Küçükler her şeyden bî-haber mışıl mışıl uyuyorlardı. Onları yanaklarından öptü. dönemem. benim asker elbiselerimi çıkar. çabuk söyle. Karısına baktı.. Çocuklarının yatağı başına geldi. bataklıklardan geçerek. Yavaşça kapı kapandı. son bir defa daha öptü. Bir saat sonra fecrin ilk ışıkları karşıki dağlara serpilirken iki genç yolcu gizli geçitlerden. Samime sandığından kocasının harb-i umûmiden kalma asker elbiselerini çıkarırken bohçalarının ötesine berisine gözyaşları damlıyordu. beş. Hüseyin Nuri’nin tüyleri ürperdi. şehitlerin defi ile uğraşıyorlardı. Anlıyor musun. Harp meydanı . dedi. Bir türlü baş uçlarından ayrılamıyordu. Hıçkırır gibi: -Ya ben … Ya çocuklar !. Dudakları titriyordu. çok zaman derelerden. -Mutlaka gideceğim. ne var? . Asker elbiselerini küçük bir paket yapmış. Karısının yüzüne bakamıyordu. mutlaka. beni sever misin? -Allah aşkına Nuri. koltuğunun altına sıkıştırmıştı. keçi yollarından. dedi. Sokak kapısının aralığındaki veda pek hazin oldu. Sabaha bir saatten fazla vardı. Hüseyin Nuri o gece hiç uyumadı. kimseye görünmeden Kuva-yı Milliye’ye gidiyorlardı. Buraların artık kurdu olan Nuri Efendi anlatıyordu: -Eğer şu sırtı Yunan taburu karargâh yapmasaydı yolumuz böyle bir gün sürmezdi. Başını kocasının göğsüne dayamıştı.Hayatta seni mes’ut edebildim mi? . kat’î kararını tekrar etti. Yok… Sakın mümânaata kalkma… Kat’iyen bu teşebbüsümden dönemem.Nuri bana her şeyi söyle. Sonra eğildi.. altı saatte varırdık. Ne olmuş? Hayri Efendi ne haber getirdi? -Samime. açıkça söyle. Çünkü gitmem lâzım. Yarın Nâil Efendi ile Kuva-yı Milliye tarafına geçeceğim. Samime şimdi hüngür hüngür ağlıyordu. Oradan geçebilseydik. durmadan ağlıyordu.570 -Samime. 26 Ağustos akşamı karargâh zabitlerinden üç tanesi Hilâl-i Ahmercilere yardım ediyordu. Bana düşen bir vazife var. Samime kollarını kocasının boynuna dolamış. Belki yarım saat tek bir kelime bile söylemeden onların yüzüne baktı. Çok mühim bir iş. Yaralıların toplanması.

Mendiliyle yüzündeki kan pıhtılarını silerken zavallıyı tanıdı. Nâil onu kollarının arasına aldı. çocuklarım da …. Dehşetten yerin altı titremiş yalnız Yunanlıları değil. 17. Mülazım Nâil Efendi bir Hilâl-i Ahmer grubuyla beraber muin bir sahada çalışıyordu. toprağı bile alt üst etmişti.571 mahşerden numune idi. Bir aralık acı bir inilti duydu.16. 1927. söyle…. 15 Kanun-i evvel. Hafif bir tebessümle Nâil’e aşinalık etti. Sonra bir elini onun boynuna atarak kesik kesik söylendi. Sağ gözünün altından bir kurşun ve omzundan derin bir süngü yarası almıştı. babasının borcunu…. c. Sür’atle döndü. -Nâil… Nâil… Gittiğin zaman Hayri Efendiye… iane verenlere…. Mecruh gözlerini açtı. Başı ve kolları düştü… Güneş 26 Ağustos gününe veda ederek. 18 . Haykırır gibi: -Nuri. korkunç kızıllıklara bürünüp çıplak dağların ardından yatarken Hüseyin Nuri can vermişti… Fuat Bahattin HAYAT. Tâ yanı başında ağır bir yaralı yatıyordu. Dişlerini. gözlerini kapamıştı. Yaralılar içinde birçok dostlar vardı. De ki Hüseyin Nuri…. çeneleri birbirine geçecek gibi sıktı. ödedi…. Çehresi buruşmuş.55. temizledi… Yüzü buruştu. namusunu….3. taşı. nr. ah! Hüseyin Nuri! dedi. S.söyle… Babaları…. Karıma da..

faize razı olur. Bazı dostlarım vardır ki iyi olacak hastanın hekimi ayağına gelirmiş gibi bir sözle elimi sıktıkları. mesela beş para isteyenle iki liraya sulh olabilmektir. Çünkü bu masalların envaını yüzlerce defa dinleye dinleye artık ezber etmişimdir. Bu meselede benim için tasavvur edilecek yegâne muvaffakiyet dostlardan bazılarını tenzilâta razı etmek. Bilirim ki bu arkadaş ya cüzdanını kaybetmiş ya ahlâksızın biri tarafından dolandırılmıştır. Yine bilirim ki vefat etmiş dostları bu dünya gözüyle görmek nasıl imkansızsa bu parayı görmek de öyle imkânsızdır. Sözün arkasını dinlemem. Beni kafese koyanlara kızar. istedikleri para ile aldıkları arasındaki farkı ceplerinden çalınmış bir para addederler. eksiği tamamlamak için bazı tanıdıklara müracaat etmemi tavsiye ederler. Bir zarara veya haksızlığa uğradığım zaman benden evvel o feryat eder. Çünkü. Arkadaşımın bu isyan ve teessürü gayet haklıdır. Fakat bir kısmı surat eder. Bunlar en sevdiklerimdir. yumuşak yüzlü bir adamım.572 BİR KURTULUŞ HİKAYESİ Bir arkadaş anlattı: Ben yumuşak yüzlü bir adamım. Fakat bu kat'î kanaate rağmen yine istenilen parayı veririm. söyledim ya. yahut başıma geleni bilsen bu sabah… diye bir hikayeye başladıkları vakit yüreğime gâh ağır hüzün gâh bir derin heyecan çöker. Beni haraca kesen bu arsız dostlar arasında bilhassa bir tanesi vardır ki bütün ötekilere rahmet okutur : Eski mektep arkadaşlarımdan çakır İlyas. Bir kısmı bu tenzilâta güler. onu dolandırmak demektir. netice itibariyle. Beni dolandırmak. Sonra fazla pişkin bir zümre vardır ki bana. .. Yarın mutlaka iade edilmek üzere bir ila on liraya ihtiyacı vardır. «Bu ne yüz yumuşaklığı canım? Bu alçaklar seni kuru hasır üstünde bırakacaklar» diye bana çıkışır. 0 ne fedakâr insandır yarabbi!. Çünkü cebimdeki parada onun da hissesi vardır..

maliye tahsil şubelerinin defterlerinden daha muntazamdır. Fakat beş dakika sonra başka bir sokakta gene onunla karşılaşmayım mı? Dudaklarında tebessümü vardı. Para isteyecekti. karşıdan çakır İlyas’ın geldiğini gördüm. Bir muhtaç fakire para verdiğiniz zaman: « Eksik olma. nerden ne alacağımı benden iyi bilir. denizlerde dolaşmazlardı. İlyas’ı kolundan tuttum : —Çıkar defteri İlyas. dağlarda.573 Çakır İlyas benim bütün işlerimi. Fakat kazancın bu şekli galiba daha tatlıdır. Yok diyecektim. kaçmaktan iyi çare yoktu. Parasız ve neşesiz bir günümdü. beni takip etmişti. İnanmayacaktı. Benden aldığı paraları ayıyla. Öyle olmasa zengin av meraklıları istedikleri balık veya kuşu parayla çarşıdan alırlar. Hemen bir sokağa saptım. karda kışta. bir namus borcu için hemen paraya ihtiyacım oldu. Borçlu bir insan gibi karşısında ezilip büzülecektim. boğulacak bir hayvan elde etmek için. Bak bakalım şu alacaklarının yekununa hiç olmazsa bu paranın onda birini şimdi bulup vermelisin!. Demek hain kaçtığımı görmüş. saatiyle oraya kaydeder. Çakır İlyas gayet muntazam adamdır. para hak .. Bu üzüntülü vaziyetten kurtulmak için yol değiştirmekten. Şuna bir uğrayalım. Bu vaat bizim İlyas’ın vaatlerinden daha uzun vadeli olmakla beraber herhalde daha emindir. Cenabı Hak bize ahrette on mislini verir» tarzında bir vedalaşırsınız. Yahut: — Hemen daireye git. dedim. mamafih her şeyin bir hududu var. üstünde on bırakmayacağı muhakkaktır. Bir defteri vardır ki.. «Vakt-i merhunu» geldiği zaman borcunu tamamıyla ödeyeceği. —Senin kiracının bugün aylığı getirmesi lâzım gelirdi. İlyas benim işlerimi takip için sarf ettiği zamanın onda birini daha kârlı bir işe sarf etseydi muhakkak benden aldığının on mislini kazanırdı. Birdenbire içimde çılgın bir hiddet uyandı. Her sayfanın ve her ayın sonunda yekûnlar çıkarır. Şimdi maaş geldi. günüyle.

dediğini işitiyorum. 1928. Reşat Nuri HAYAT. c.5. fakat avımı sımsıkı yakalamıştım. s. nr.Evvelâ beni bugün paraya muhtaç olmadığına iknaya çalıştı. 13 Kanun-i evvel. Sonra dostlardan istikraz çareleri gösterdi. Nihayet kendisini yarın saat beşte bir gazinoda beklememi rica etti ve gitti. Çakır İlyas’ın ötede beride benim için: -Çok iyi arkadaştı… Yazık ki son zamanlarda onun da ahlâkı bozulmaya başladı. 19. Bu sevgili arkadaşın bir daha görünmediğini söylemeye bilmem hacet var mı? Şimdi sokaklarda kaçmak sırası ona geldi.574 İlyas düştüğü kapandan kurtulmak için bir çok kıvrandı.107. 20 .

Fırtınanın önünü almak imkânsızdı. Ben meselenin nezaketini anlamış. güzel dudaklarını büzerek acı acı sırıtıyordu. tabağına konan yemekleri yemiyor. Ailenin büyük kızını sofrada gördüm: Eli çenesinde. Fakat o söylediğim en tuhaf hikâyelere gülmüyor. Bunlar onun en hoşlandığı şeylerdi. Fakat onun her zamanki gibi memnun olacak yere bilakis kızdığını. Fakat o aldırmıyor. Küçük Hanımın nihayetsiz bir ölmek ne güzel. ortaya bir ölüm sözü atılmıştı. daha ziyade sinirlendiğini gördüm. tuvaletten bahse başladım. Çaresiz sustum. anası yan gözle aksi aksi baktı. Bu çok iyi bir alâmetti. Nihayet Allah. Küçük Hanım ona da alâkadar olmadı. sofra geniş bir nefes aldı. Lâkırdıyı dedikoduya çevirdim. iğrenç bir hamur haline getirdikten sonra bırakıyordu. rikkatle «Ah . Artık yemekte konuşulacak en iştah açıcı bahsi bulmuştuk. Aile onun taşmaya. boğuşmaya hazırlanan bir kedi gibi sırtını kamburlaştırıyor. Gürültü koparmadan hayırlısıyla buradan çıkıp gitmekten başka bir şey düşünmüyordum.» dediğini. uzun siyah kirpikleri yaşla doluyordu. bir hırıltı. derin derin göğüs geçirdiğini işittim. gözleri dolgun mütemadiyen düşünüyor. gâh şen ölümün güzelliklerinden ve saadetlerinden bahsetti. gâh mahzun. küçük kız kardeşi eteğini çekti. Genç kız bülbüller gibi açıldı ve yemekten kalkıncaya kadar gâh dolgun. Babası bir kaç kere öksürdü. Nihayet sinemadan. dişlerini çıkarıyordu... Gözlerindeki şimşekler sakin bir yağmur bulutuna tahavvül ediyor. Bir aralık. gürültü çıkarmadan ağız tadıyla sofradan kalkmamızı müyesser etti. dostlarımı bu acıklı vaziyetten kurtarmak için maskaralığa başlamıştım.575 ZEHİRDEN ŞİFA Bir dostumun evinde akşam yemeğine davetliydim. sofrada bir kavga çıkarmaya bahane aradığını hissetmiş olacak ki fazla ısrar etmedi. çatalıyla didikliyor. kaşığıyla eziyor. fakat kimse bu hava tebeddülünü fark etmemiş göründü.

. ben artık uyumak ihtiyacına mukavemet edemiyorum. Dostumun yanına geldi.. Bu ne korkunç soğukkanlılıktı yarabbi! Tüylerim diken diken olmuştu. bağırmıyorsun ? böyle bir felâket karşısında nasıl çıldırmıyorsun. Ben gene dayanamadım: —Aman! Aklıma fena fena şeyler geliyor. Babasına alnını uzatarak şairâne bir sesle: «Adiyo baba dedi. öteden beriden konuşarak kahvemizi içiyorduk. Vakti müsaitse teşrif etsin. Tedaviden sonra bir tavla atarız. » Baba kız birbirlerini kucakladılar. cenaze marşı olduğunu tahmin ettiğim bir şeyler çalan Küçük Hanım bir aralık ayağa kalktı. Kapıdan çıkarken bir etajerin önünde durdu. benim küçük babacığım. Dışarıda korkunç bir çığlık koptu: —İmdat.. Ayrıldıkları zaman kızının gözleri yaş içindeydi.. Küçük Hanım kendini zehirledi. kimseye göstermemek istiyor gibi bir hareketle oradan büyücek bir şişe aldı. dedim. Dostum gene aldırış etmedi. Yetişin.. Gayet halim selim bir adam olan dostum o dakikada bana meşhur kadın katili Landrü gibi göründü.. Kalbim birdenbire çarptı.576 Dostumla karşı karşıya rahat bir koltuğa yerleşmiş.. Sekiz on dakika kadar bir zaman geçmişti. dedim. . Kadınlar haykırışarak sofaya uğradılar. Alnımdan öp beni. Dostum hiç telâş göstermeden hizmetçiye emretti: —Kızım.... Elim ayağım titreyerek: —Bu ne hal.... de. Genç kız salondan çıktıktan sonra dostuma telâşla: —Çocuğun aldığı şişeyi gördünüz mü? Demin tesadüfen elime alıp bakmıştım. aşağı kattaki doktora haber ver. Küçük Hanım kendini zehirledi. Fakat hayret! Dostum sadece: «Evet biliyorum!» dedi ve daha evvel başladığı bir hikâyeye devam etti. küçükhanım bu gece bana fazla müteessir göründü de. Piyanosunda kendi kendine... Üstünde «Tentürdiyot» yazıyordu. bu esnada yanımıza gelen karısıyla konuşmağa başladı.

nr. 20 Kanun-i Evvel 1928. Nasıl ki doktorun panzehiri de biraz limon ve nane suyundan başka bir şey değildir. dedi.577 Zehirlenmiş kızın odasına koşmak için yerinden fırlamıştım. 20 . Adamcağız hemen yetişerek icap eden ilaçları verir ve yeni bir vak'a çıkıncaya kadar..Hasta bu şifalı zehrin tesiriyle rahat uyuyor ve ertesi sabah neşe ve sıhhat içinde uykudan uyanır. bu bizim mesut aile yuvamızda her hafta tekerrür eden bir komedyadır. kavga ettikleri vakit yahut da lodos havalarda hiç sebepsiz teşebbüs ederler. birkaç hafta rahat yaşarız.108 . — Güzel ama ölümle şaka olur mu? Ya bir defasında Allah esirgesin. Dostum gülümseyerek cevap verdi: — Şişenin üstünde tentürdiyot yazar. Reşat Nuri HAYAT.Karım ve kızlarım istedikleri bir şeyi bana aldıramadıkları. s. c. Dostum elimi tuttu: — Telaş etme.19.. Fakat içindeki ilaç kınadan ve sinirleri rahat teskin edecek bazı maddelerden ibarettir. Aşağı katta bir doktor birbirleriyle sinirlendikleri vakit tentürdiyotla intihara dostumuz vardır.5.

seyyah kuşlar gibi güzel mevsimler ortasında memleket memleket dolaşmağa başladılar. * * * Hüseyin Vedat genç ve güzel bir dul ile sevişti.578 İKİ RAKİP ARTİST Bu iki şair mektep sıralarından beri birbirlerini kıskanırlardı. bu hayata rağmen Hüseyin Vedat sanata ve şiire umulmaz bir vefa ve sadakat gösterdi. Bu şüphesiz Nejat’ın zararına bir şeydi. Yeni aile düğünden sonra Mısır’a gidip yerleşti. dostum diye takdim etmekten utanmadı. Orada zengin bir hayat geçirmeğe. Yeni mevkilerindeki farka rağmen Hüseyin Vedat onu gene umulmaz bir vefa ve sadakatle kucakladı. içinde neler sakladığı belli olmayan bir karanlıktan korkar gibi korkardı. Mamafih. İstanbul’daki efendisi namına Mısır’dan mal almağa gelmiş Niyazi isminde ehemmiyetsiz bir tüccar kâtibi. Fakat Hüseyin Vedat nedense bunu pek iyi bir alâmet saymaz. Hüseyin Vedat’ın yazılarında bir olgunluk. öptü. . İkisi de oldukça okunuyor ve beğeniliyordu. Küçük yaşta yaşamak derdine düşmedikleri için bir çok seneler dünyada sanattan. Hüseyin Vedat bir gün İskenderiye sokaklarında eski bir İstanbul arkadaşına tesadüf etti. koluna takıp büyük meclislere götürmekten. şiirden daha ehemmiyetli bir şey bulunabileceğine inanmamışlardı. ne düşündüğünü pek bilememe sıkıntısı sezilirdi. onda bilâkis bir tereddüt. Genç şair müstakbel eşini şüphesiz böyle düşünmemişti. Fakat ne de olsa bu zenginlik onların birbiriyle evlenmesine ciddî bir mani teşkil edemezdi. Hasan Nejat’a gelince. kuyumcunun bütün itinasıyla işleyerek son şeklini verdiği eserlere mahsus pürüzsüz bir güzellik vardı. Etrafını saran bin çeşit eğlence arasında en mesut vakitleri gene kitaplarıyla yalnız kaldığı. bir ne istediğini. kendi kendine düşündüğü ve şiir yazdığı saatler oluyordu. Bu kadın zengin bir Mısırlıydı. İkisi de hali vakti yerinde iki ailenin çocuklarıydı.

—Mağlup benim değil mi? —Hayır. Artık gönlün rahat olsun. Fakat ne oldu ne geçti pek bilemiyorum... Fakat bu hastalık üzerine inadını kırdı. Bu ev babasından kalan mirasın son kırıntısıydı. bir aydan fazla tutunamadılar. Zavallı çocuk hasta anasıyla beraber hemen hemen sokakta kaldı. Felâket onu tembelleştirmişti de. Tembelleştiğini söylemiştim ya. feci bir sefalet içinde öldü. Onu memuriyetinden attılar. Roman. zavallı Nejat. Bilâkis mağlûp Hasan Nejat’tır..Şair acı acı gülümsüyor. Bir arkadaşın yardımıyla ona postahanede bir memuriyet buldular. Bu esnada anası hastalandı.. Çünkü zavallının işleri hiç iyi gitmedi. çok sevişmenize rağmen birbirinizi yere vurmağa çalışırdınız değil mi? Vedat kaşlarını çatarak. —Ne münasebet? dedi. Babıali tabileri: «Sen maruf bir şairsin. Vedat bu bahiste Niyazi’den ehemmiyetli bir lâkırdı ve fikir beklememekle beraber gayri ihtiyarî alâkadar oldu ve sordu: — Anlat bakalım öyleyse. —Pek güzel.. İhtimal istiskal edildiler. Devam et. «borç para» diye ötekine berikine yalvardı.. Çok defa sokakta aç gezdiği halde... — Nejat mağlûptur. Sonra aldığı bir kaç parayı iade edemediği için dostlarından bucak bucak kaçmağa başladı.. halini hiç belli etmemişti.. Nejat’la sen iki uzlaşmaz rakipsiniz. Öteki aldırmayarak devam etti: —Münasebetsizliğimi doğruluğuma bağışla da devam edeyim. Bir zaman uzak bir akrabanın yanına sığındılar. Evet siz sonu ne zaman geleceği belli olmayan bir boks maçına tutuşmuştunuz... . yarı da kendine gösterilen ikramlara bir mukabele olarak dedi ki: —Madem ki bu kadar yakın iki dostuz. Aksi bir tesadüf olarak o ay içinde evleri de yandı.579 Niyazi Vedat ile Nejat arasındaki ezelî davayı biliyordu. düşünüyordu.. parasını verelim» diyorlardı... Bence artık netice göründü. sert bir çehre ile. tarih filan ne istersen yaz getir.. Açık konuşmama müsade et.... yahut ta bu çocuk fazla hassas olduğu için olmayacak bir şeye gücendi. Bir akşam yarı ciddî. Orada da ancak iki ay tutunabildi.... Vedat gözleri parlayarak sordu: — Kabul etti mi ? — Hayır..

Reşat Nuri HAYAT. nezahatini kaybediyor. mizah mecmuaları şiirlerine alaylı nazireler yazarlar. 17 ... 21 Şubat. hayalinin bütün açlıklarını doyurmuş adamdan sanata hayır gelir mi? Efendi mükellef bir ziyafet sofrasında yemeğini yiyecek. Gazeteler onu acı acı hırpalarlar. herkesten fenalık görüyor. Nejat bir zaman uğraştıktan sonra vaziyetini düzetmekten ümidini kesince yüzüğü iade etti. c. Bu felâketlere bir de şifa bulmaz bir gönül yarasını ilâve edersen niçin Nejat’tan hayır kalmadığını sen de anlarsın.. Nejat’ı kim bilir ne beslemiş ne zenginleştirmiştir. bilâkis gayet kötü bir haber getirdin..... Çünkü bunu o yapmasa kız yapacaktı.. hakaretine uğruyor. Zavallı çocuk bir genç kızla nişanlıydı. etrafındaki yağlı enseli erkekler. Görüyorsun ya hayatın bu kadar feci bir surette hırpaladığı. 1929.. 16. Benim yaşadığım havada sanatkâr yetişmez.... yüzsüzlük... Hüseyin Vedat hâlâ acı acı gülümsemekte devam ediyordu: —Zavallı saf arkadaş. Karnının. Bir insan ki günlerce aç geziyor. Orta kıymette birini birkaç ay içinde derleyip toplamağa kâfi olan bu felâketler.5. Biraz sonra sakinleşerek hüzünle sözünü bağladı: —Benden geç. budalaların alayına.. anasını kaybediyor. Artık mücadeleden vazgeçiyorum. s. Fakat kıskanma... Ben şimdi seni aldatmaya gidiyorum. nakavt ettiği bir adamdan hiçbir şey beklenemez. Güzellik ve ilham perisiyle. heyecanının taşkınlığı ve samimiliği içinde bütün zarafeti. Nejat’a gelince... dedi.. şampanyasını içecek. Vücutsuz bir periyle.117 . İstanbul külhanlarının diliyle sövüp sayıyordu. sohbetler yapacak. sen bana. sevdiğini kaybediyor. O da yok. Onun bir vücut ve şekil alması lâzım gelse mutlaka senin vücut ve şeklini alırdı» tarzında bir soğukluktan sonra muhteşem masasının başına geçerek ve başında daha hazım olmamış içki ve yemeğinin ağırlığıyla bir şaheser yazı verecek.. dansını edecek. Nerde bu bolluk? Kibar sosyetenin çiçekli lisanını artık kendi ana dili gibi kullanmaya alışmış olan Vedat. Bu tam zamanında olmuştu.. yalancılık etmeye mecbur oluyor.. oyuncak gibi kadınlarla şakalar. Sen uyu artık. nihayet vücudu vücuduna değdikçe kasap çengellerindeki kesilmiş etlere dokunmuş gibi ürpermeler veren bir sevgili zevceye: «Haydi şeri.. o beni feci surette mağlûp etmiştir.580 — Zavallı adam dünyada her şeyi şiire feda ettiğine göre bari yazdığını beğendirebilse. Onu dehşetli suretle seviyordu. Partiyi kaybettim. nr. dilencilik.

Evet babasıdır bunun hikâyesi bir efsane gibi ağızdan ağza dolaşır. dedi. güzel delikanlısı görüldüğü zaman. —Bu bataklık memleketin babasıdır. söylemeyi unuttum. O gecede gene ağaçlar birçok güzel kadın ve erkeği gizlemiş. Genç bu köşeden görününce söğüt ağaçlarının altında. Bizim köyün en akıllı. ağaçların altında zevk ve eğlence içinde yüzen genç kızlar. Yanımdaki köyün ihtiyarı fazla düşüncelere daldığımı görünce gülerek: —Oğul. İhtiyarın hakkı vardı. Bu mesirede yanık maniler. Bak. bu mesirede emellerine muvaffak olurlarmış. Bu bataklığın etrafa yaydığı sıtma mikroplarını ben düşünememiştim. gönülden gelen sesler duyulurmuş. Günlerce sevgililerine kavuşamayanlar.. fakat ne buraya uğramış ne de bu âlemlere iştirak etmiş. geceleri de bu ağaçların sinelerini en rahat yataklara tercih ederlermiş. Bu köyün bütün felâketini bu bataklık yapmıştır. Gözlerimi bu güzel köşeden güçlükle ayırarak cevap verdim: —Hoşa gitmeyecek gibi değil ki. Sevgililer gündüzleri bunların gölgeliklerine sığınır. şuh . İhtiyar acı acı gülerek başını iki tarafa salladı: —Güzel mi? Bu bataklık tıpkı fettan bir kadına benzer. onların her nazardan uzak tatlı anlar geçirmelerine âmil olmuştu. bu mesire yerine gelmeğe karar vermiş. Bu mesireye «Sevilenler Çayırı» derlermiş. bu bataklık olmadan evvel buralarda derin gölgelikli çınar ve söğüt ağaçları bulunuyormuş. Sevenler. demiştim. Köyün mahcup. Nihayet bir gece. çınar diplerinde oturan genç kızlar yerlerinden fırlamışlar. Çimenlerin üzerine çömelerek bana. Vaktiyle bu bataklığın bulunduğu yerlerde güzel bir mesire varmış. bu kadar ehemmiyet verdiği bataklığın hikâyesini anlatmağa başladı. en güzel gençlerinden biri bu «Sevilenler Çayırı»nın ismini duymuş. Köyün genç delikanlıları ellerinde sazları gönüllerinde sevgileri mehtaplı geceleri hep bu köşelerde geçirirlermiş. Durgun suların üzerindeki sarı renkli çiçekler. bu köşelerde ruhlarında toplanan arzu ve emelleri sevgililerinin kulaklarına ancak bu mesirenin gölgeliklerinde fısıldarmış. sazların gölgesi bu köşeye tabiî bir güzellik vermişti. Bu tabiî güzelliğin karşısında uzun uzadıya baktım... İhtiyar gözlerimden düşüncemi okumuştu.581 DİNMEYEN VOLKAN Köyün bu yeri hakikaten güzeldi. burası galiba hoşuna gitti. yalnız oturmaktan fazla üzülen ve fazla düşünen genç..

en hazin gönül manileri okumuşlar.. Kadını kollarından tutup sarsarak: —Nasıl.. .. yalnız siyah büyük gözlerinden aşk ve sevdanın en ince ve en hassas izlerine tesadüf olunan genç bir kadın mesireye uğramış. istiğnalar görülmüş.. gün geçtikçe kalbinin de gözlerini takip ettiğini anlamış. Bu haftalarca devam etmiş.. aşkını kabul ettiğin de bir çocuk değil mi? Kadın gülmüş.. Genç ne bu bakışlardan ne de bu sözlerden müteessir olmuş. gözlerinde kıskançlığın en bariz izleri beliriyormuş. şuh kadınlar. Bu serptikleri heyecan. müstehzi çizgilerin süslediği dudaklarından şu sözler serpilmiş: —Bana hak veriyorsun.. o güne kadar görmedikleri bu güzelliğin karşısında ruhlarında toplu bulunan heyecan ve helecanı dağıtmışlar. En güzel kızlar onun kulağının dibinde. herkesi titreten genç kızların bakışları köyün genci üzerinde hiçbir tesir yapmamış... demiş. genç gönlündeki aşkı her gün biraz daha fazlalaştıran gözleri seyretmek için buralara gelmiş. Gencin koyu siyah kirpiklerle çevrili yeşil gözleri beyaz köpüklerini göstermeyen.. Yalnız dolaşan bu kadın.. bu gencin yanında gönülleri şaşırtan.. köyün müstağni gencinin evvelâ gözlerini kapmış. O gözlerini bir köşeye daldırmış. Bir gece onu yakalamış. günlerce bu yalvarmalar.... Kalbinde toplanmış olan elem ve emelleri birer birer anlatmış. işve dağıtan kadın ve kızlar arasında gönlünün aradığını bulamamış. Bir gün köyün yabancısı olan ve simasında fazla güzellik bulunmayan.. Bakmış ki sevdiği kadın başka kollarda aşkın lisanını terennüm ediyor.. Genç kadın delikanlının kalbini büsbütün kanatan ve hırpalayan bir bakışla genci süzmüş..... gönlünün istediğini aramış. O güne kadar kendisini hakiki bir aşk kahramanı bilen ve zanneden genç şaşırmış. Ne kızlar ne kadınlar bu yalvarışlarından vazgeçmişler ne de genç bu yalvarışların önünde kalbinde bir iz yapmış. istihza ile bükülen dudaklarından şu sözler dökülmüş: —Çocuk.. fakat bu şaşkınlık kalbindeki aşkı söndürmemiş.. Genç hiçbir şey düşünmeden kadının üzerine atılmış. Kendisine bin bir iltifat sunan.. Sen çocuk olmasaydın kalbin hakimiyetini kabul ettiği bir gencin çocuk olmayacağını anlar ve bilirdin. Bir akşam vakti.. dakikalar geçtikçe coşan ve fazlalaşan birer dalgaya dönmüş.... kalpleri inleten sözler söylemişler...582 kadınlar fırlamışlar.. Bilâkis o aşkı tahammül edilmeyecek kadar fazlalaşmış.

Tam geriye döneceği zaman. Anlattıklarına göre bu gözlerin söndüğü yerde bir fırtına olmuş.. 16 Mayıs.. O dakika derin bir aşkın kuvvetli izlerini taşıyan yeşil ve sonsuz ufuklara. Sevilenler mesiresinde hayatı anlatmayan basit güzelliğe mukabil.. aşk da onun içinde gizli olan çirkinlikleri meydana vurduracak birer kuvvettir. çayırlar bir göl halini almış. s. ağaçlar devrilmiş. c. nr. genç kadını seven erkeğin silahı duyulmuş.. dedi. hayatta bir kadın volkanları tutuşturacak.. 1929. bugün burada her saniye zehirlerini kusarak onu tasvire çalışan bir bataklık var. O günden beri buraya “Sevenler Çayırı” derler. Benim hikâyenin tesiri altında düşüncelere daldığımı görünce tabakasından yeni bir sigara yakarak: — Görüyorsun ya delikanlı.. Hikmet Şevki HAYAT..129 .5.583 Genç bu söz üzerine zavallı bir vaziyette geri dönmüş.. nihayetsiz engin denizlere benzeyen gözler sönmüş.. gözlerde ateşli izlerini göstermeyince «Sevilenler» mesiresi sarsılmış.17. 18 . İhtiyar hikâyesini bitirmişti. Onun kalbinin içinde yaşayan sevgi dinmeyen bir volkan halini almış... Yanan ve bir türlü dinmeyen volkan..

Ayşe kız efendilerle İstanbul’a gitti. Burada su vapurları var ki sorma gız! . hışırdayarak kapıda geçti. peşlerine taklaş gel. El kapısında ne açık gülünür ne açık ağlanır. Ayşe kız tane tane söyleyerek yazdırır ve inanmadığı için sonunda bir defa da okuturdu: Fatma gız! İstanbul’u bir görsen! Sizinkiler buraya gelirlerse hiç mızırdanma. hatta yorgan altında sessiz sedasız. Bunu eskiden gelen hemşerilerinden ilk. ancak yazdıran ne derse öyle yazılmalı. birbirlerine ağladılar. ablak. Ve ertesi gün beraberliklerinin arasına beş yüz küsur kilometrelik bir ayrılık acısı çöktü. dünya malumatı olarak öğrendikleri için Ayşe kızla Fatma kız da akşamları beklediler ve herkes yerli yerine çekildikten sonra gizli. Beraber büyüdüler. başkalarına okuttururlardı. Okuma yazma bilmedikleri için mektuplarını başkalarına yazdırırlar. Ayşe kız. Bu hasretliğin ifadesi nemli bardaklardan kuru kaleme. Fakat her gözyaşında bir parça yaz yağmurluğu vardır. Fatma kız Ankara’daki kapısında kaldı. Yalnız bu başkalarından kendilerine bir şey yazıp ilave etmek salahiyetini esirgemişlerdi. sarışın bir sevimli idi.584 AYŞE KIZ x FATMA KIZ: SAADET İkisi çamlı çakıllı bir dağ köyünün kızlarıydı. ince endamlı bir esmer güzeliydi. beraber hizmetçi oldular. Fatma kız. Çamlı dağın kızları uzun zaman bu mantıklarına sadık kaldılar. Yazı başkasının olabilir ama söz gönülden gelmedir.

İçine adamlar giriyor. . daha güzel. Bir kral kızı varmış da babasından izin almadan bir köylü oğlana işmar ettiği için babası bu kuleyi yaptırmış kızı orada kırk bir sene kapatmışmış. Burası da güzelleşti. bunlar babalarından gizli çoban çocuklar ile evlenmişlerde ondan taş olmuşlar. bu mektubu okusana kat kat selam et. Ayşe kızın mektubundan: " Gız Kayaş’ta çıkardığın o resimdeki galabalık kim? Ne şık. O zaman sizin oraya gidecekmiş. Deyişe bakılınca eski Ankara’nın yed kızı varmış. tencereyi koy süt kaynat. Ben de o vakit geleceğim. geçence öte yüzde oturan. Bu çipçirkin kümbet olmasa burası da sizin oradan güzel olacak emme bir türlü bu kubat şeyi kaldırmıyorlar.. kız! Yenişehir’de bir havuz yapıldı görme! Hani bizim köyün böğründe Gömüşlerin girdiği koca batak var ya... Ne bileyim ki neden? “.. denizin ortasında beyaz bir kule var.” Mektuplar beş günde bir gidip geliyor ve sonları hep aynı şekilde bitiyordu. ne bileyim ötesini. ondan daha büyük. Bu mektup Fatma kız tarafından İstanbul’da Beşiktaş’ta oturan Ayşe kız tarafına yollandı... Biz Beşiktaş’ta oturuyoruz.. Bu mektubu yazan. içinde de taştan kızlar var. oturuyoruz sedirlere. Ben de selam ederim.. ne kostak beyler. millete çalgı çalıyorlar. ne bilem ben. ben de selam ederim. Bu mektubu yazan da bu mektubu okuyana çok çok selam eder.. „ Fatma kız da bu tertipe göre yazdırdı: "Ayşe kız! bizim beyefendinin mesnedi gelen seneye artacakmış.585 . Üstüne tahtayı koy gözleme aç. karşımızda Kız Kulesi diyorlar. Su vapurları denizde yürüyorlar... Böylece malum ola. hanımlar öyle! senin yüzün benden esmer çıkmış ayol! Yaz güneşi mi çarptı ki?. biz de keyifle dinliyoruz. Akşamları gidiyoruz oraya. şuncacık kıpırdamıyorlar. böylece malum ola.. „ Ve bir sürü klasik selamlardan sonra her mektupta: “Bu mektup Ayşe kız tarafından yazdırılıp Fatma kız tarafına gönderildi. bir acayip kümbet var. „ Fatma kızın mektubundan: .. Hacer nine anlattı da ..

Müdürünkiler türkü söylediler.. Ayşe kıza selam etti. Küçük hanım kemane çaldı. Ortadaki şişman hanım bizim büyük hanımefendidir.. isterse başkası yazdırsın.. . Senin gönderdiğin resmi büyük hanımefendi görünce aklına geldi. Ben de selam ederim. Bu mektubu yazan. hanımlar da kimi hısım akraba kimi konu komşu.586 "O resmi bizimkiler çıkarttı. Fatma kızın mektubundan: . Kız! diyor. Yanlarında ve ayakta duran küçük hanımdır. Dediği doğru kız! Bizim küçük hanımın yüzü de yüreği de öyle güzel ki. Nasıl? Ben toplanmış mıyım? İşte şu gözlüklü hanım bizim büyük hanımdır. bu mektubu okuyana çok çok selam eder. Orada çıkardılar.. „ Ayşe kızın mektubundan: " . Öteki kalabalık beyler. Solda oturan Gülümser bey de Karagöz gazetesindeki Çileli Beha Beyle hanımıdır. Burada konu komşu bütün hanımlar beyler hep zorladılar: Sever Hanım! dediler.. Geçende sizin orada güzellik yarışı olmuş. Ama bana bu lafları zorla yazıyor. Sağında sakalsız. Bu mektubu yazan.. o dedi ki güzellik kişinin içinde olmalı. Küçük bey dedi ki Erdilek Bey "selam eder” yerine "arzu hürmet eder” diye yazmış. dediler ama göndermedi. okuyucular belli olduktan sonra etikete uymazmış dedi. İşte ben de bir resim gönderiyorum. Bi eğlendik. Mutlaka birinciliği alırsın. sen de resmini gönder. Akşam beye dedi ki biz de bir kır eğlencesi yapsak. Ben de çok şeyler yazdıracağım ama küçük bey yazmam diyor.. Kayaş’a gezmeye gitmiştik de beni de arkalarına aldılar. Bentlere gittik. Ne bilem neden? Yazıcılar. selamı bile yazmayacaktı . ben inat ettim. gönlümü kırmamak için yazıverdi işte. Açık yakalı beyaz gömlekli bey de bizim küçük beydir. insan kendi eli ile kendini över mi hiç? O inat etti. “. Yazmak istemiyor. Bunu . ben de selam ederim. bıyıksız ihtiyarımsı bey de bizim büyük beyefendidir. bu kadar yazdı. bi eğlendik ki. Dans oynadılar. Yerde uzanmış kır sakallı bey de bizim büyük beydir. Bu mektubu yazan bu mektubu okuyana kat kat selam eder.. fakat tekrar okurken "selam eder” diye yalan okumuştu. çıkarttılar.

.” Ayşe kız dedi ki: — Küçük Beyefendi! Bu senin yazıcının selamı uzunca oldu! Erdilek şaşaladı. bu mektubu okuyana bilmukabele arzı hürmet eder. (Yalnız son parçası) bu mektubu yazan. Mektuplar üç günde bir çıktı.. (Yalnız sonundan) bu mektubu yazan. ( Yalnız son satırı) bu mektubu yazan. Aradan bir iki ay geçti. Mektuplar her güne çıktı.587 ".. gizlice gülümsedi.. Hiçbir şey sormadı.” Ayşe kızın mektubundan: ". Fatma kızın mektubundan: ".” Fatma kız daha zeki idi. Laf karıştırdı.. Ve mektuplar üç dakikalı bir telefon muhaveresine inkılâp etti.)„ .... Mektuplar iki günde bir çıktı. Ve mektuplar tamamiyle değişti. bu mektubu okuyana masum hisli ve masum ümitli hürmetlerini arz eder. sana ve Fatma kıza çok çok selam eder güzelim! „ " . hayatın daha iyi olabileceğine dair edinilen kanaate iştirak ile bu mektubu okuyana aynı ismetli ve ihtimam hislerle mukabele eder.... (Son satırları) iyi yürek ve uğurlu Fatma kız. sana Ayşe kıza kat kat selam eden ninen!. Erdilek’in mektubundan: ". (Düğüne hazırlandık sizleri bekliyoruz. (Son satırları) iyi yürekli ve uğurlu Ayşe kız. Fatma kızın mektubundan: ". hayatın daha iyi olabileceğine dair edindiği kanaatle..

17 .. gülerek kocasının kulağına eğildi: — Anladım! baban şunu ifade etmek istiyor. 1929.. nr... s.. — ???. 15 Teşrin-i evvel. Ertesi gün Şehremanetinde evlenme muamelesi oldu..141 . c.6. Aka Gündüz HAYAT. çakallı bir dağ köyünün kızları yine birleştiler.. sonra Fatma kız sonra Sûr. — Ayşe kız x Fatma kız = Çamlı. Solda Ayşe kız.. 16. sonra Erdilek. Onlara da uğurlu bir darp ameliyesi temenni ederim. Sûr. Fotoğrafçı yüz verirken Erdilek’in babası: —Şöyle durun?! dedi.588 Ayşe kızın telgrafı: “Bu gün evcek hareket ediyoruz”.

çok boyalı. saz benizli. ince boylu bir Muallim Hanım. parmakları pırlantalı.. Çıtı pıtı konuşuyor. Sade Muallim Hanım tane tane. parmakları mürekkepli.. önüne bakarak söylüyor. Küçük otomobilimiz sabah akşam çocuğu götürüp getirecek.. Sıhhat raporunu da yarın lütfen gönderirsiniz efendim. sürmelerinin kuyrukları şakaklarında. lacivert gözlü. —Kayıt muamelesi bitti efendim. Siyah satenden düz gömlekli. Küçük pek nazlı bir afacandır. Sizin mektebinizi methettiler.589 BİR ROMAN KOMPRİMESİ Tezat : Çok zengin tuvaletli. şatafatlı Suzan Nazif Hanımın sevimli yavrusunu düşündü. Aralarında beş altı yaşında. —Küçük. Süslü hanımefendi çabuk ve laubali konuşuyor. çok sevimli bir kız çocuğu. dalgın elâ gözlü. babasının adı Nazif. Tombul bebek bahçede oynayan çocukları sevinçle seyrediyor ve Muallim Hanımı hiç yadırgamıyor. nâfia müteahhitlerinden. tombul pembe yanaklı.. etli butlu bir hanımefendi. ağır. yegâne kızımdır.. Yenişehir’de Çamurlu Sokakta 140 numaralı evde oturuyoruz. —Hay hay hanımefendi.. Sevinç ve ıstırap: Saz benizli. şık elbiseli. küçüğün adı (Gül Ören). İçinde müphem bir ıstırap vardı. sarı bukleli. . —Benim adım Suzan. Hep zengin çift otomobilli... Müsaade buyurunuz. ona. ders vakti geldi hanımefendi. Ben de sizinle dost olursam ne mutlu. En sevdiği bebeklerin boynuna sarılışlarında bile zevk yoktu. kaydederiz. kirpiklerinin uçları birbirine yakın. endamlı. dalgın gözlü Muallim Hanım o gün akşama kadar ne okuttuğunu bildi ne söyleneni anladı.. Akşam ezanına kadar kendini zor zaptetti.

. — Ben de. Öksüz. — Bebeğimizi aramızda uyutacağız. Genç Muallim Hanım kimsesiz bir kızdı. içine umulmaz bir sevinç doldu. o afeti ve o lüle lüle saçlı bebeği düşündü.. — Mini mini bir yuvamız olacak. Küçük lambalı odasında bütün gece o saadeti. — Sonra her sabah onunla mektebe giderim. şu camiin minaresinden daha büyük seveceğini temin ederken 24 saatlik ıstırabını unuttu. Muallim Hanım çocuğu okşadı. — Ayrılalım artık. Sabahleyin bitkin bir halde mektebe geldi. Zengin hanımın güzel çocuğunu bekledi.. dünya kadar. saadet: — Dünyada o kadar birbirimizden ayrılmayacağız ki. yetim ve fakir büyüyen bu genç kız beş seneden beri bu mektepte idi. hıçkıra hıçkıra ağladı: —Benim de böyle bir çocuğum olacaktı. Muallim Hanımın boynuna atıldı: Beni sevecek misin Muallim Hanım? dedi. Küçük otomobilden atlayan bebek koşarak geldi.. — Dünyada o kadar birbirimizden ayrılmayacağız ki. gözlerinin önünden gitmiyor ve gitmedikçe içine esrarengiz bir acı çöküyordu. — Akşamları ben gelir. Yirmi beş senelik hayatında bir tek saadetle. ince ince.. —Bebeğimizin mektep çağına kadar sen muallimlik etmezsin. — Ben para biriktiriyorum. — Bu tatil zamanı artık evleniriz...590 Minik Gül Ören. bir tek afetin hatırası vardı. . — Bugün yine saadet deliliğimiz tuttu. sizi alırım. sen kalemine git ben mektebime. Diye diye hıçkırdı. — Bugün yine gözlerin çok mahmur.

zengin bir dul kadına çatmasın mı? Kadın beş altı yaş daha büyük ama altın. — Ah! Bir buçuk ay. siyah saten gömlekli Muallim Hanımdan başkası değildi. — Bu şanslı bey kim ? — Tanımazsınız. Ne iyi! Yaşasın Müdür Bey. on beş gün de müdür izin ilâve edeceğini vaat etti. Delikanlı haziran sonuna kadar hep teftiş raporları. elmas. Senelik iznimi alayım. 1 2 Orijinal metin silik olduğu için okunamamıştır. . Bu. Temmuzun ilk haftasında bir gün muallim arkadaşlarından -genç kızın saadetini bilmeyen bir bey. arkadaşı da çok seviyor. Afet: Delikanlı Sinan da müdürüyle beraber kısa bir teftiş seyahatine çıkmıştı..söz arasında anlattı: — Ne talih! Ne şans! benim bir mektep arkadaşım vardı. Nazif adında bir delikanlı. bayılmıştı. mühim ve müstacel işlerle uğraşıyordu: — Şu işler bitsin de. Genç kız ani bir hareketle sarsıldı. tamamen verdi.591 — Sus! O zaman konuşur1 — Sanki şimdiden olsa …………………………………………… Bu sükut genç ***** 2 kâtibe verdi. yere yuvarlandı. Fakir bir memurdu. mal mülk kumkuması. bu gelecek hafta evleneceği ve kendisini verdiği delikanlıydı. perakende. Ne iyi. bütün manasıyla verdi ve gizli kadın artık resmî günün büyük saadetini beklemeye başladı. Mayıs sonunda döndüler. Orijinal metin silik olduğu için okunamamıştır. Yedi sene evvel bir gün bu açık saadeti ve gizli kadınlığı duyan genç kız bu günkü mahzun. Onların nikâh merasiminden geliyorum. Hemen memuriyetinden istifa ettirdi. Suzan Hanımefendinin kocası ve Gül Ören’in babası müteahhit Nazif Beyefendi idi.. Dehşetli.

babalar.) Nazif Beyefendi şaşaladı. eski hizmetçiniz Fatma kadının Hisar’daki evine ansızın giderseniz zevceniz Suzan Hanımefendiyi orada. . Anneler. eğlencelerimiz var ki.592 O günkü baygınlığın sebebini kimse anlayamamıştı. diyordu. Daha ilk haftasında hanımefendi pek ağır bir kumaş. Sizi tanıtmış olurdum. sevgilileri hep bu küçük yavrulardır. Yalnız yedi senenin içinde biriken ıstırap. rica. ahbapları. biz muallimlerin bütün dostları. odasına çekilir. Günler geçerken: Mahzun Muallim Hanımla şen3 sesi saadetini hatırlatıyor. ısrarları boşa gidiyordu. Reddetmedi. öyle ahbaplarımız. Bir çay içmeye bile gitmedi. gözleri Afet’i teselli ediyordu. veliler müdüriyetine koştular. Gül Ören nerde ise koşar gelir “okşa beni Muallim Hanım” diye eteklerine sürtünürdü... Nazif Beyefendi bir gün yazıhanesinde otururken şu kapalı imzasız tezkereyi aldı: (Bu gün saat ikide. nefret. — Ah aramıza bir karışsanız. Ve hanımefendi gittikten sonra. — Teşekkür ederim hanımefendi. Suzan Hanımefendinin bütün davetleri. kin. Nihayet kırk yılda bir sinemaya gitsek bile ertesi sabah geç kalmayalım diye içimiz içimize sığmaz. 3 Orijinal metin silik olduğu için okunamamıştır. aldatılmışlığın verdiği izzeti nefis ve namus acısı gittikçe derinleşiyordu. Foya: Zenginin ve güzelin düşmanı çok olur. dostlarımız. Bir kaç defa mektebi değiştirmek istedi. iltimas ettiler bu çok iyi Muallim Hanımefendiyi mektepte alıkoydurdular. şoför Murat’la koyun koyuna bulabilirsiniz efendim. Derken bir gün evvel şehir postasına verilmiş başka bir yazı ile başka bir mektup daha geldi. Hanımefendi kendisini çok seviyordu. gizli gizli ağlar ve gözlerini silerek çocukların içine karışırdı. sonra tek taşlı bir çift küpe hediye etti.

— Susma! Sekiz seneden beri çektiğin ıstırapların derinliğini seziyorum.593 (Zevceniz Hanımefendiyi her cuma öğleden sonra kâtibiniz Nuri Efendi ile. — Suzan Hanımın kocasıyla evlenemem! — Gül Ören. .. Bizi sen kurtaracaksın. bu yavrunun hatırı için.. — Yani şimdi de beni Suzan Hanım Efendiye mi teşvik ediyorsunuz? — Haşa sadece evlenelim diyorum. — Gül Ören’in babası olan bir adamla evlenemem! —Bebene acımıyor musun? — Bir namus ve hayat ıstıraplı bin bebeğe bedeldir. —Bedbaht bir adam sıfatıyla sana iltica ediyorum. Hadiseden şoför Murat Efendi. her pazar öğleden sonra şoför Murat Efendi ile muntazamca bir surette yakalamak isterseniz Hisar’daki eski hizmetçiniz Fatma Hanımın evine lütfen teşrif ediniz. onları ben sana verdim. O kadar sevdiğini bildiğim Gül Ören için... o melun kadınla resmen ayrıldıktan sonra yavrumla yapayalnız kaldım. — Ne yapmamı istiyorsunuz Nazif Beyefendi? — Yine birleşelim. Suzan Hanımdan daha çok utandı ve korktu.) Bu istihzalı facianın yükü altında ezilirken çalan telefonda şu sözleri dinledi: —Eğer şimdi Fatma’nın evine bir adliye memuru. Üç ay sonra: —Sana karşı irtikâp ettiğim bütün cinayetlerimi hatırlıyorum. bir polis ve bir heyet-i ihtiyariye ile gitmek isterseniz zat-i alinize bir suhulet-i mahsusa olmak için nöbetçi müdde-i umumisi ile Hisar karakoluna ve mahalle heyetine malûmat verdiğim maruzdur beyefendi! Nazif Bey sendeleye sendeleye adliyeye gitti ve cenaze halinde Fatma kadının kapısında durdu.

143 . 14 . s. Aka Gündüz HAYAT. 13. nr.594 Nazif yere çöktü. c. alnını gizli kadının ayaklarına dayadı ve hüngür hüngür ağlamağa başladı. 15 Teşrin-i Sani 1929.6.

595 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM DENEMELER .

sanatkârlarımızın ruhunda acaba nasıl izler bıraktı? Sanat sahasında da eski “kıymet”lerin yerine kaim olan ve yeni hayat ile hem-âhenk yeni “kıymetler” meydana çıktı mı? Dünkü ve bugünkü hayatı ayıran müthiş uçurum. küçük hikâyeler. Evvela derin bir teessürle itiraf etmek icap eder ki henüz “büyük inkılâp”ımızın ruhunu ve mahiyetini samimiyetle duyan ve duyuran ciddi bir sanat eserine nâil olamadık.. İşte birtakım sualler ki. umumî hayat ile birlikte bir “inkılâp” geçirerek bir “inkılâp edebiyatı” yaratabildi mi?. bugünkü hayatımızın umumî istikametini ve bu hayatı doğuran içtimaî âmilleri açık açık anlamalıydı. Buna rağmen.. yeni bir ruh ile mütehassis ve yeni bir hayatı müterennim hiçbir mahsul göze çarpmıyor. hayat ve kainat hakkında yeni yeni telâkkiler yaratan muazzam inkılâp hamlesi. henüz sarîh bir neticeye varabildiğimi zannetmiyorum. şiir parçalırı meydanda! Acaba bunların hangisinde bugünkü Türk cemiyetinin “mefkûre”lerini bulabilirsiniz? Eski hayattan yeni hayat yani eski içtimaî kıymetlerden yeni kıymetlere geçerken cemiyetimizin geçirdiği buhranlar ve o buhranların ferdî ruhlar üzerindeki tesirleri hangi sanatkârımızda ve hangi sanat eserimizde mevcut? Halbuki.596 İNKILÂP VE EDEBİYAT “Millî zafer”i takip eden büyük inkılâp yılları. edebiyat ve sanat aleminde ne gibi cereyanlar doğurdu? Kurûn-ı vustânın köhne müesseselerini ortadan kaldıran. Üç. sahte. romanlarında. dört seneden beri yazılan romanlar. bir türlü müspet bir cevap almak kabil olamıyor. yabancı bir mahsul müdür? İşte ibtida halledilmesi lâzım gelen mesele! Fikir ve sanat hayatımızda . Mademki edebiyat bugünkü hayatın bir ma’kesidir.. Bazı küçük istisnalardan sarf-ı nazar. bugünün edebiyatı. hayatın ma’kesi olmak icap eden edebiyatta nasıl ve ne şekilde görünüyor? Dünkü “sanat” telâkkileri. Türk milletinin geçirdiği inkılâp safhalarını ve inkılâp mefkûrelerini. dünden sarîh bir şekilde ayrılmış. “Türkiye” hakkında hiçbir şey bilmese bile. Mesela ben. millî ruha ve millî hayata yabancı bir edebiyat devresi nâdir bulunur! Tiyatromuz . şu son beş on senelik edebiyatımız kadar berbat. Kim bilir. piyesler. bu hususta düşündüklerimi kısaca söylemek. sanıyorum ki büsbütün faydasız olmayacak. piyeslerinde bütün kuvvet ve vuzûhuyla yaşatabilmeliydi. büsbütün sahte. o eserleri okuyan yabancı bir kari. bugünkü edebiyatımızda. fikir ve sanatla az çok alâkadar her ferdîn ağzında dolaştığı halde. bu mesele üzerinde uzun müddet düşündüğüm halde. o halde hani bizim hayatımızın ma’kesi olan edebiyat? Bugünkü edebiyatımız acaba hayat ile hiç rabıtası olmayan. şiirlerinde. belki bu suretle bazı muhtelif nokta-i nazarların meydana çıkmasına bir yol açılmış olur. itiraf edeyim ki.

597 nasıl Fransızların “fuhuş ve zinâ” piyeslerini adapte etmekle meşgul olduysa matbuatımızda. ya eski an’anelerin yaşadığı metruk mahalle sahneleri. hakiki sanat eserlerini.. elde edeceğimiz netice yine memnuniyet-bahş değildir. millî seciyeden mahrum. yahut gülünç bir şekilde Avrupalılaşmak “tatlı su” Türklerinin manasız “sosyete”leridir. şüphe yok ki. bugünkü Türk hayatının asıl meseleleri bunlar mıdır? “Millî zafer”i kazanan. genç nesilleri zehirlemek hususunda ne korkunç ve ne tahripkâr mahiyet aldığını asla unutmamalıyız. ekseriyetle.. son şiirlerimizin büyük bir kısmı. Lâkin. halka yabancı ve ecnebî “hars”larının yarattığı “marazî” tiplerdir. Esasen edebî hiçbir kıymeti olmayan bu “gazete ve mecmua edebiyatı”nı bir tarafa bırakarak. kurûn-ı vustâ hayatından muasır medeniyet hayatına geçmeye çalıştığımız şu sırada yani cemiyetin şu “buhran ve intikal” devresinde. ahlakî şeylerin de mebzûlen bulunduğunu” çok haklı olarak ileri sürmüşlerdi. “hayatı olduğu gibi tasvir” iddiasına karşı. Eserlerinde Türk hayatının asıl sağlam. Avrupa edebiyatlarının soluk ve adi bir taklidinden. pek mahdut bazı romanları ve şiir mecmualarını tetkik edecek olursak. memleket için ne kadar muzır ve felaketli olduğunu. “bütün hayatın sade fuhuş ve rezaletten ibaret olduğunu ve hayatta yüksek. adeta büyük bir zevk ve lezzetle ortaya dökmekle vazifelerini yaptılar. Romanların kahramanları. bu pis edebiyatın bayağı taklitleriyle ortalığı doldurdular: İstanbul hayatının en kirli. orijinal ve kuvvetli taraflarını gösterememek hususunda şairlerimiz de romancılarımız gibidir.. Bu eserlerde göreceğiniz hayat köşeleri. bunları da ihmal edemez ve etmemelidir.. oralarda artık kıymetini kaybetmiş cereyanların manasız istitalelerinden ibarettir: Filhakika “lisan” ve . binlerce senelik istiklâl ve hakimiyet hayatının yoğurduğu o hürriyetine müştak. Romancı. edebiyatımıza niçin daha giremedi? Bize Anadolu’nun saf ve temiz Türk halkının hayatını ve esrarını anlatacak ve gayr-ı meş’ûr duygularımızı şuurlu bir hale sokacak millî “şah eser”e ne zaman nâil olacağız?. bugünkü Türk cemiyetinin. “millî inkılâp”ı yaratan asil ve orijinal Türk ruhu. aynı cins roman ve hikâyeleri ailelerimizin harîmine kadar soktu. Lâkin. bütün bu mazi döküntüleri ve yabancı harslar perestişkârları içimizde yaşıyor. Vaktiyle “Emil Zola”ya itiraz eden bazı münekkitler. mütemadî bir faaliyetle. Filhakika. “güya millî” hikâyecilerimiz. bizdeki “fuhuş ve zinâ edebiyatı” taraftarlarına tevcih etmek yanlış mıdır?.. en mütereddî safhalarını. memleketin her köşesine yüz binlerle nüshası dağılan bu şeylerin. yabancı harsların esaretinden müteneffir Türk seciyesi. “Emil Zola” gibi bir sanatkâra karşı bile kuvvetle der-miyan edilen bu itiraz. Edebiyattan bahsedilirken “hakiki ve mukaddes sanat” dairesinden şiddetle uzak tutulması lâzım gelen bu müstekreh mahsullerin hiç adını anmamak. belki daha doğru gibi görünür.

.. Köprülüzade Mehmet Fuat İstanbul Darülfünununda “Türk Edebiyatı Tarihi” Müderrisi HAYAT. edebiyat ve sanat sahasında böyle bir hareket bekliyor ve ancak böyle bir hareket. hür ve müstakil yaşadığımız topraklar üstünde yeni bir hayat yaratmak istediğimiz bir esnada. eski hayat şekillerinin uyuşturucu telâkkilerine. İşte Türk inkılâbı. yabancı harsların meşum tahakkümüne isyankar bir gençlik yaratsın. inkılâbı itmâm edecektir. halkın ruhuna yabancı kaldığı. 2. nr. ferdiyetçi edebiyat artık son günlerini yaşamaktadır. münekkitlerimize. marazî. çok bariz ve süratli bir terakki mahsus oluyor. müstevlileri korkunç ve zalim esareti altında inlerken.. edebî mecmualarda sütun sütun “Sâdâbâd” şarkıları neşrolunurdu. Bu yeni edebiyat. eski imparatorluğun maddî ve manevî bütün müesseseleri gibi bu eski ve sahte edebiyat da artık yıkılıyor. c. memleket. Millî hayata istinat edemediği. o yıkılan. sahte ve marazî değildir de nedir? Bütün bu müşahedeler bize bir hakikati anlatıyor: Dünkü hayat telâkkilerinin yaratmış olduğu sahte.1. edebiyat nazariyecilerimize düşen vazife. Edebiyat tarihimizin bu dönüm noktasında. lâkin bu “millîleşme” yalnız şeklî ve haricî kalmayarak ruha da tesir etmelidir. sadece Avrupa modellerinin taklidiyle vakit geçirdiği için.. s. Bugün. Bizde sanatın “millî hayat” ile ne kadar az alâkadar olduğunu göstermek için küçük bir misal söyleyeceğim: Meş’um mütareke devresinde.. bu derece “ferdî” ve “hodbin” mahiyet almış bir edebiyat. ortaya bugünkü hayatın istediği yeni “bediî kıymetler” sanata yeni cereyanlar vermeye mecburuz. temelsiz binanın yerine nasıl bir abide kuracağımızı tayin etmektir. şiirlerimiz “bedbin” ve tamamıyla “marazî” bir ruh ile malûl! Hayat ile bu kadar alâkasını kesmiş. 30 Kanun-i evvel. ferdîyetleri içtimaî mefkûreler içinde eritsin. 1926. bütün sanatkârlarımıza. ilahî nağmeleriyle en bedbin ve hasta ruhlara ümit ve faaliyet versin.5.. İçtimaî hayatın her sahasındaki derin inkılâplarla hem-âhenk olarak. asıl ilhamlarını “millî hars”tan “halkın ruhu”ndan alacağı için tamamıyla “asrî” ve “hayatî” bir mahiyette olacak ve bu suretle Türk ruhunun “asliyet ve hususiyet”ini gösterebilecektir. 3 . Bize öyle bir edebiyat lâzımdır ki. yaratacağı kahramanlarla Türk seciyesinin faziletkârlıklarını tecessüm ettirsin. şu son on beş senelik “millî edebiyat” cereyanının tesiri altında.598 “vezin” itibariyle.

şehevî gazeller yazarlarken. düşmanlara kaptırılan şehirlere. Çoğu. Bilhassa destanlarda. Mensûp olduğu zümrenin dünya ve hayata karşı telâkkisi “kurûn-ı vüstâ’î” olmakla beraber ale’l-umûm müesseselerin mekanizması “'din” bulunması. hemen her menkıbe okunur. Tekke şiirinde tasavvuf bir îmân. Onu yalnız Halbuki Halk edebiyatının mühim ve zengin bir şu’besi olan “Aşık edebiyatı” hayatın tam ma'kesidir Aşıklar. Bu edebiyatın üstâdları bir taraftan rindâne. müştehiyâta yaklaşıldığı sezilir. Bu hünerler malûm olduğu üzere muayyen mazmûnlarla ifade edilir. tam sûfî olan Tekke şairinden büsbütün farklıdır. o devrin ilim ve terbiyesini görmüş dânişmendlerin malıdır. binâen Dîvân şiirlerinin muhîti hayatın kendisi değildir. kıtlığa. O devir ilim ile terbiyesinin tedrîsgâhı “medrese”dir. Bu sebebe. sahiplerinin de “iskolastik” tahsil görmüş dânişmendlerden terekküb etmesi haysiyetiyle Dîvân edebiyatı menşe ve devamında “İslâmî”dir. dünyevî eğlenceleri tasvir etmişlerdir. mesîreleri.599 On Sekizinci Asırda: DÎVÂN EDEBİYATININ BİR CEPHESİ Malûmdur ki "Dîvân edebiyatı'' dediğimiz müessese. Dîvân şiirinde bir fantezidir. asırlardan beri Türk memleketlerinin her bucağında omuzlarındaki sazlarıyla dolaşmışlar. Çünkü bu edebiyat. mensûp oldukları milletin ma'şeri saâdetlerini. Acem mukallidi dânişmendler tarafından tesîs edilen sun’î bir zihniyet içinde tezâhür etmiştir. siyasi. Dîvânları -Bâkî gibi Nedîm gibi bazı şairlerinki müstesna evvelâ münacâtlarla. felaketlerini. değil midir ki hey'et-i umûmiyesi itibariyle kadın aşkına temas etmeyen gazellerde çok defa "plâtonik" heyecanlardan uzaklaşıldığı. ateşli “mistik” tahassüs1er besleyemezler. hükümetin ve hükümdarların zulmüne. aslî seciyesi itibariyle “iskolastik”tir. eşkiya işlerine. Yine aynı sebepledir ki millî hayattaki hâdiselerden ilhâm almaz. hükümdar saraylarına mensûp olan vezirlerin himâyesiyle yaşayan bu adamlar. yalnız kendi ferdî tahassüslerini değil. öte taraftan kasırları. tezyin ederek tertip etmek umûmi bir kaidedir. Bu hususda dikkat edilecek ehemmiyetli bir nokta vardır: Bütün bu tasvirlerde gâye tabiatı ve hayatı değil. tevhîdlerle. içtimai. ömürlerini i’tikâfda geçiren dervişler gibi gönüllerinde vecdli. Bunun için. Halkın arasında kıyâmet kopsa Dîvân şairinin hemen hemen umurunda değildir(1). vezirlerin katline. seyran 1 . ihtilallere. Maahâzâ Dîvân şairi. hulâsa memleketlerinde ne olmuş ne bitmiş ise hepsini terennüm etmişlerdir. Dîvân edebiyatı denilen müessesenin tâbî olduğu hünerleri göstermektedir. Onlar limonluklarda yetiştirilen çiçekler gibi. Düşmanlardan alınan kalelere.

esasında seleflerinden asla ayrılmamakla beraber içlerinde millî lisanın ahengini takdir etmek. Seci belâsı. sayısında bir makalemiz münderiçtir. bin bir türlü hâdiselere ait nice nice destanlar vardır. Dîvân nesri de şiiri gibidir. Çin-i zülfünde midir. nazmından beterdir. Arabî.600 kasidelerinde gazellerinde göstermek mecburiyetinde olduğu muayyen hünerleri meşgul eder. içtimaî hayattaki vak'alardan müteessir olmak hâssalarını gösterenleri fark ediyoruz. Fârisî lisânlarına vukûf ve maharet göstermek inhimâkı onu tatsız. Dîvân nesrinin ifadesi. Saz şiirine dair Muallimler Mecmûası’nın "40-41''. dinî ahlâki -fakat hayatla. sende midir. Ol dil-güşâ meâller. Şu mukaddimeden sonra asıl mevzumuza girebiliriz. Bu edebiyatın en mühim riknü olan Nâbî meselâ: Zevk-i gam dilde midir dağda mı. memleketle alâkasız. Hamseleri dolduran hikâyeler menkıbeler. tende midir Neşve bülbülde midir gülde mi. On ikinci/on sekizinci asır şairleri. o hurde nükteler yerlerine. külfetsiz şiirler ibdâ' etmekle iktifâ etmemiş. Bilemem eyleyecek girye midir hande midir Oldı bâzîçe-i aşkında nihân hâtem-i dil .mevzûlardır. bende midir Gül hem açıldı hem ârâyiş-i destâr oldı Bülbül-i bî-haber eyâ dahi şîvende midir Ol tevâzu' anı mümtâz-ı cihan etmişdir Nahl-i gül bağda bîhüde ser-efgende midir Dürr ü mercân bulunurmuş tutalum deryâda Bu kadar çin çin satmağa erzende midir Hâh u nâ-hâh olur âvîze-i gûş-ı ahbâb Nâbî’ya her gazelin böyle hoş âyende midir gibi selîs. . tutsuz bir muammâ şekline koymuştur. gülşende midir Oldı sermâye-i hayret bana bîm ü ümmîd .

Damat İbrahim Paşa devrinde yaşamış nüktedan. Devrinin “Re'îs-i Şairân”ı olan Osman-zâde Ahmet Tâ'ib Efendi münşeâtının mukaddimesinde(2) ". ve mektûbun elfazı me'nûsetü’l-isti'mâl ve belâgat-ı iştimâl olmak katibin âdâbı lâzimesindendür. Maahâzâ tarih gibi umûmu alâkadar edecek mevzûlarda yazılan şeyler istisna edilecek olursa on ikinci/on sekizinci asır nesri de kendinden evvelki asrın ifadesinden aşağı kalmaz. 2 . bu siyâkda yazılan mektûbdur. Şair Sâbit Efendi’nin kaside ve gazellerinde Türkçeye has tâbirleri kullanmak itiyâdını da burada yâd etmeliyiz. Takdim ettiği bir kaside üzerine “Re'is-i Şairan” ilan edilen Tâ’ib Efendi. Hâlâ mutadavil ü mergûb olan üslûb. Zirâ selâset-i ta’bir ü nezâketi kelâm muhessenât-ı inşâdandır. onuncu/on altıncı asırda daha sade ve canlı idi. Ta'ib Efendinin sözleri sadece bir temayülü anlatmaktadır On ikinci/on sekizinci asır tezkirecilerine ait hazır1amakta olduğumuz bir etüdde o devrin nesrinin mekanizmasının. ne de ziyâde âmiyâne kâğıda bakılur…(3) diyor.. Yine Tâ'ib Efendi İstanbul’da vukûa gelen umûmi bir pahalılık dolayısıyla Sadrazam Kaymakamı'na takdim etdiği uzun bir manzumesinde: Sâbit’in hayat ve eserleri hakkında mufassal bir tetkiknamemiz "Türkiyat Mecmuası"nın yakında intişâr edecek olan ikinci sayısında münderiçtir. 3 Dîvân nesri bilhassa on birinci/on yedinci asırda Nergisi ve Veysi gibi benâm münşîlerin elinde iğlâk edilmiştir. Damat İbrahim Paşa devri ediplerinden meşhur Dürrî Efendi'nin kardeşi şair Sa'dî Çelebi de bir kasidesinde: Eger memdûh ise Türkî lisanında nazm-perverlik Selîs ü vazıh ister dinleyen fehm eyleye anı Nice Türkî dinür o1 şi're kim her lafzının halli Lugatlar bakmağa muhtaç ide meclisde yârânı Benim Türkî dilinde cümlenin ma'lûmudur şi'rim Ki lafz-ı nâ-şinîde ile mükedder itmem ihvânı diyor. “ay efendim” halaveti diye Türkçenin güzelliğini anlatmıştır. hâzır cevap. münşilerin hatt-ı dest-i müsveddelerini tahlil sûretiyle göstereceğiz. bilhassa herkese karşı ta’rîzi seven bir adam olduğu için nihayet dilinin belâsına uğramış 1136/1723 senesinde Mısır Kadısı iken vali Kayseri’li Mehmed Paşa’nın emriyle temsim edilmiştir. Osman-zâde Tâ'ib bu sözleriyle Nergisi ve Veysi tarzlarına itiraz etmiş oluyor. Zirâ fî-zemânına gâyet münşiyâne mektûb ne okunur.601 Mümkün müdür bula Arabistan’da sûreti O1 can-fezâ suhanların o1 şûh edaların Akkâmlar lisânına olsun mu nisbeti “Bu'di leke” hitâblarından gelir mi hiç Lafz-ı “a cânım”. Dokuzuncu/on beşinci.

602 Etme ahvâl-i halkı istifsâr Nakl idersen keder verir zirâ Çıkdı âteş bahâsına heyzem Satılur dirhem ile ûd-âsâ Cilvegeh micmer-i tesâvîde Kara günlükle anber-i sârâ Ya kömür şöyle kim gubârı dahi Tûtiyâ oldı dîdeye hâlâ Arpayı hod tefahhus eyleme kim Arpalık hâsılı yetişmez ana Arpa torbası sanur anı gören Olsa bir gözde arpacık peydâ Revgan-ı dil erimede şeb u rûz Mum diyu şem'a-veş yanup fukarâ Revgan-ı sâde iştirâsı muhâl Ki bahâsına itmez akça vefâ Şimdi bir yağlu kapu da yok kim İdelim anda derd-i sû'a devâ Hasret-i balı sorma bâle k’anın(4) Kadri sükkerden olmada bâlâ Buldı ismine nisbet olmağla Aseli çukada ziyâde bahâ 4 K’anın : Ki anın .

Tama'-ı hâmi ile hükkâmın Muhtekirler belâsıdır bu belâ .. diye halkın dertlerini pervâsızca anlatıyor.603 Allah Allah tıfl-ı mahtüna Yiyecek bal bulunmuyor hayfâ Kahveyi mezhebine uydurdı Nohudı kavurup içer zürefâ Ser-i dervişde bir küleh(5) görse Bal kabağı sanup kapar gurebâ Sabun anılsa ağzımız köpürür Üştür-i.. kef-zeban gibi meselâ Koltuğunda somun sanup sevinür Bir fakîr olsa mübtela-yı vebâ Bu galâya sebeb nedir bilmem Yine her şeyde var bakılsa rehâ Her tarafdan zahîre gelmekde Pür sefâ'in ile leb-i deryâ Yok mahâzinde yer ayak basacak Öyle memlû zehâir ü eşyâ Yolun öğrendi satmanın tüccar Sorar izler kimesne yok zîrâ . 1127/1715’de İstanbul'un büyük yangınlarından biri oluyor. nice mahalleler 5 Küleh : Külâh . Tâ'ib içtimâî vak'alarda pek müteessir olan bir şairdir.

nice mescid yandı Görmedik dâiresinde bir eli kancalı Lîk kurtardı kilisâyı yedi kîse alup Öyle çalışdı ki aşk eyledi dülger Bâlı Dir gören şimdi Stanbulı belî böyle olur Zâbiti Nemçe olan memleketin ahvâli Gerçi takdîr-i Hudâ böyle imiş lî.604 yanıyor.k gerek Def'e imkânı kadar sa'y ide zabit vâli Yanarak yoksa revâ mı diyeler târîhin “Yaktı İstanbulı vâlilerinin ihmâli” 6 Sekbanbaşı Nemçei Hasan Ağa . Şair ahalinin ıztırap ve felâketini hükümdara takdîm ettiği şu kıt’asıyle ifade ediyor: Padişâhım meded âteşlere yandirdı bizi Nemçe sekbânbaşının meş'emet-i ef'âli (6) Dâd ol hâin-i bed-kîş-i sitem-perverden Ki ta'addîsi ile yandı cihânın mâlı Vak'a-i Beç'de meğer yanmış imiş varoşda Bir donuz damı içinde bir iki partalı Intikâm aldı henüz âteşi teskin oldı Mehd-i nâr içre görüp girye iden etfâli Böyle ma'mûreyi sad-hayf ki vîrân itdi Ola vîrâne habâset-gede-i âmâli Nice câmi' nice mekteb.

Sa'dabâd mesîresi altmış günde meydana çıkınca: Bir nihâlistân kitâbıdır o sahralar meger Kim ana havz-ı dil-âra sîmden cedvel çeker Dağa çık da bağlardan eyle bu sırra nazar Oldı Sa'dabâd şimdi sevdiğim dağ üstü bâğ Şark u garb âlemi seyrân iden peyk-i nesîm Dir ki bî-şüphe cihân içre bunun misli adîm Vasfına bu mısra'-ı garrâ münasibdir Nedim Oldı Sa'dâbâd şimdi sevdiğim dağ üstü bağ .605 Devrin büyük şairi Nedîm'e gelince o. mensup olduğu edebiyatın hünerlerini ihmâl etmeksizin. Nedîm’in beş on parçadan ibaret şarkıları kudretinde bittabî canlandıramamıştır. çapkınlıklarını ifade etmiştir. Bu manzumeler reng ü hayatla doludur. hem de Dîvân edebiyatının mazmunlarını ihmâl etmediği halde ruhunun sahîh ve bâriz tahassüslerini. üzerlerinden aşmış ve bize hem yaşadığı muhitin zevk ve rengini vermiş. İşte bir gazel ki ter ü tâze bir üslûp ile devrin bir manzarasını tersîm ederken şâirinin duygularını da gösteriyor: Uşşâkın olsa nola fedâ nakd-i cânları Seyr etmedin mi dünkü fedâî civânları Şevk âteşine sen de tutuşdun mu ey gönül Gördün mü dün güreş tutuşan pehlevânları Ol perçemin nazîrini hatırda mı gönül Görmüş idin geçen sene sünbül zamânları Çeng ü çegâne zevki biraz dursun el-amân Seyr idelim bu seyre gelen dil-sitânları Ma'lûmdur benim suhanım mahlas istemez Fark eyler anı şehrimizin nüktedânları. Damat İbrahim Paşa saltanatının sefahet ü neşvesini hiç bir tarih.

Vâsıf gibi adamların elinde -tabii bu kuvvette. Nedîm hece vezniyle bir türkü yazdığı gibi o edebiyatın içinde hemen hemen birinci defa olarak beşerî kadın aşkını terennüm etmiştir. 6 Kanun-i sani. Ali Canip HAYAT. on üçüncü/on dokuzuncu asırda Fâzıl gibi. günü de: Gerçi kim vardır anın her demde başka zî.neti Rûze-i eyyâmında da inkar olunmaz hâleti Şimdi anlanmaz hele bir hoşça kadr ü kıymeti Seyr-i Sa'dâbâdı sen bir kerre ıyd olsun da gör yolunda rengârenk tablolar ibdâ' etmiştir. 7 . Hulâsa Dîvân edebiyatı on ikinci/on sekizinci asırda biraz daha hayata yaklaşmıştır. bu güzellikte olmamakla beraberbüsbütün popüler olmuştur. 6. s. nazirelerinî hakkındaki telakkilerini hayli emekle topladım ki bu sevimli ve bu büyük Türk şairinin yaşadığı andaki vaziyetini şahsi mülahaza ve şübhelerden vâreste olarak göstermesi itibariyle ileride bu vesikaların hepsini birlikle neşr etmek emelindeyim. nr. Nedîm’in açtığı bu şûhâne şarkı çığırı(7) kendisinden sonra moda hükmünü almış. 3.1927. 4.606 dediği gibi gitgide orası umûmi bir seyran yeri hâlini aldığı vakit bir Ramazan. Nedim'in Dîvân edebiyatında yaptığı yenilikler yaşadığı devirde daha evvel nam ü şân almış üstad şairler de dahil olduğu halde herkesin nazar-ı dikkatini celb etmiş: sahibine şöhret vermiştir Muasırlarının tahmislerini.

kendi mülahazasından memnun ve nikbindir: Marazî.). bütün beşeriyete şâmil neticeler hasıl eden Fransız inkılâbıydı. Fakat Fransız edebiyatının belki en zayıf devri bu inkılâp devri olmuştur. bir kelime ile hayat demektir. Yüksek sanat.607 HAYAT KARŞISINDA EDEBİYAT -Genç KarilerePek genç yaşında ölen bir Fransız filozofu vardır: “Guyau Guyu ( 1854-1888 ). esası itibariyle de içtimaîdir. Evet bu. Tiyatro. marazî.. “Guyau” bu husustaki hükmünde sert ve kat’îdir: ( Sanat. tekellümüne hizmet etmeye kadir bir sanat bir gün evvela meyvelerini verecektir. Filozof. hayatın cazibedar ve “intense sert ve şiddetli” ifadesinden ibarettir. Roman lâkayt veya kuvvetsiz. Binaenaleyh sanat yalnız gayesi ve tesirleri itibariyle değil.) der. cemiyetin inhilaline değil. Edebiyatın bu hali inkılâba lâyık mıdır? Bu marazî bir edebiyat değil midir? İşte bugünkü makalemizin esası bu noktanın şerh ve ityanından ibaret kalacaktır. fakat zarurî bir edebiyattır. gayr-i içtimaî sanatın yerine hayatla.. ( Sanat “La vie concentree teksif edilmiş” hayattır. usaresini bütün ruh aleminin mübdei olan hayattan almamasına imkan mutasavvir midir? Mesele bu noktaya dayanınca kendi edebiyatımızı düşünerek bir sual vaz etmemiz icap ediyor: Bilhassa Tanzimat’tan beri Şarklılıktan kurtulmaya uğraşan Türkiye. Fransız edebiyatının tarihini en iyi tanıyan üstatlardan Poti Dojolvil “İnkılâp devri edebiyat için müsait olmadı” diyor ve koskoca .. Edebiyatında ise bu hamlelerin akislerini göremiyoruz. Yalnız şu muhakkak ki insanların ruhundaki bütün kıymetleri yaratan cemiyettir. muvazenesiz... Hulâsa ona göre sanat ilhamını hayattan almalıdır ve ilhamını hayattan almayan bediî heyecan bulunamaz. kuvvetle dolu. bugün pek kuvvetli hayat hamleleriyle Garp’a atılıyor. Bunları uzun uzadıya tahlil ve tenkit etmek bu makalenin vazifesinden hariçtir. öteki ölümünden sonra tab edilen L’art Au Point de Vue Sociologique İçtimai Nokta-i Nazardan Sanat” genç filozofun bu iki kitaptaki iddialarının ruhu şudur: Sanattaki güzellik. bu adamın bilhassa iki kitabı temas edeceğimiz mevzuda en evvel hatıra gelecek eserlerdendir: Birisi hayatında neşrettiği Les Problemes de L’esthetique Contemporaine Muasır Bediîiyat Meseleleri”. şehveti muharrik vodvil tercümelerinden ibaret. Bir misal ile izah edelim: Dünyanın büyük inkılâplarından biri de yalnız çıktığı topraklara değil. Bazı muasırlarının La vitalisme esthetique bediî hayatiye” diye unvan verdikleri onun bu mesleğini tenkit edenler olduğu gibi müdafaa edenlerle aynı iddiayı başka şekil ve kuvvette ileri sürenler de vardır.. yüksek hayattır. Bu itibarla alelumum sanatın ve bu miyanda edebiyatın. Şiir ihtizar halinde.

Saniyen sahte. tam on üç sene sonra ( 1802 ) de doğdu. adi. oraya. Millî mücadele senelerinden beri Türk milletinin içtimaî iradesi. Anadolu’nun bakir mevzularından ilham almak iştiyakı var. Yine Fransız edebiyatının en kudretli. işte bu cins büyük ve azametli şiir. Nikbin olalım: Çünkü evvela bugünün gençlerinin şiirinde evvelki neslin şiirinde olmayan yeni bir şey. Bu dev inkılâbın başladığı tarihten 1789’dan. Yeni hayatın en kuvvetli şahsiyeti “Victor Hugo” idi. akıllara veleh verecek bir hârika gibi kendini gösterdi: Dünyaya karşı koymak ve dünyaya rağmen istiklâlini kazanmak.608 devir esnasında büyük bir şairden. En azametli şiirlerini. Fransız inkılâbı. “ La Tegende Des Siecies Asırların Menkıbesi”ni 1859’da ve meşhur hayati romanını. İşte içtimaî iradelerin bu kadar azamet bulduğu bu mukaddes ve ilahî anlarda sanatkârların muhayyile ve hassasiyeti kımıldayamaz. . en salahiyetli bir müverrihi “Gustave Lanson” da meşhur eserinde inkılâp devrinin yazılarını tamamıyla uydurma. Bütün eski kıymetler yıkılıyor. Biz bu hale biraz evvel “zarurî” vasfını vermiştik. hırsızlama edebiyatın devamına artık imkan yok. cemiyetin her tabakasına mensup safhalar yazılabildi. Herkes büyük bir sarsıntı içindedir. yahut doğuracaktır. yeni kıymetler meydana geliyor. Bu. “Les Miserables Sefiller”ini 1862’de yazdı. Yüz seneye yakın bir zaman sonradır ki aristokrasi edebiyatı olan “trajedi” yerine demokrasi edebiyatı olan roman kendini gösterdi... içtimaî hayatın an’anevi bağlarını on sekizinci asırda çözdü. Bu eski kafalarımızla bu inkılâp devrinde yeni şiiri yazmak imkanı var mıdır? Galiba şair “Hayalî”nin bir mısrası bugünkü halimize pek beliğ tercüman olmaktadır! “O mahiler ki derya içredir.” Büyük şiir. inkılâp şiirinin ufkuna doğru bir gidiştir. Kim bilir hangi mesut anne o vicdanın ışıklarını etrafa saçacak dehayı bugün doğurmuştur. Türk milletinin bediî vicdanında mahfuzdur. Bu muazzam iradenin şiirini duymak ve ifade etmek kolay mı? Varlığımız değişiyor. Sebebine gelince: İnkılâp devirleri milletlerin o anlarıdır ki hayat hamleleri en büyük kuvvetle kendini gösterir: Millî iradeler o anlar içinde önüne geçilemez bir şiddet kazanır. Türk iradesinin ilham ettiği inkılâb-ı şiir kanaatimce bugünün kafalarında yaşayamıyor. sizi yükselten” diye tarif ediyor ve “Öyle bir eseri muhakeme etmek için bu asaletten. Andre Şenye ise inkılâptan evvelki neslin çocuğudur. Andre Şenye’den başka bir kimseyi görmüyor. Hani o büyük şiir ki La Buriere “Size asil ve civanmert duygular veren. Bu hiçbir millete nasip olmamış bir mucizedir. kıymetsiz buluyor. bu civanmertlikten başka bir kaide aramayınız!” diye tavsiye ediyor. deryayı bilmezler. Demek oluyor ki büyük inkılâpların akabinde yüksek bir edebiyat kendini gösteremiyor. Bu inkılâbın edebiyatı olan romantizm ise edebî hayatın an’anevi bağlarını yani klasik tarzını on dokuzuncu asırda koparabildi.

. millî ruha ve millî hayata yabancı bir edebiyat devresi nâdir bulunur. gülüp geçerler. ferdî ve şahsî arzularla teşekkül etmiyor. hep kadın sadakatsizliği. Onlar ekseriyeti itibariyle sahneden ders-i ahlak almak ihtiyacından vareste oldukları için mahal-i edep ve haya temsillerden müteessir olmazlar.” İşte genç bir müderris: “Fikir ve sanat hayatımızda son beş on senelik edebiyatımız kadar berbat.istediği gibi değil. Evet. hayatın birinci sayısına ithaf ettiği küçük fakat ehemmiyetli bir makalesine: Ey şairân düşündürünüz halk-ı âlemi En çok düşündüren kılar insanı terbiye diye başladıktan sonra: “Dikkat ettim bir zamandan beri sahnelerimizde hep kadın aşkı.” diye soruyor. Hiçbir şair.. yahut erkek hayatı gösteriliyor. “Canım nasıl isterse öyle yazarım. böyle değersiz bir şeyin. İşte bütün serseri ve macera hayatını nakil ve hikâye eden bin bir türlü neşriyatın en fazla revaç bulduğu bir anda çıkan “Hayat” gibi ciddi bir mecmuanın gördüğü rağbet. “Fatalite Historique Tarihi Kader”in bir cephesi de “Fatalite Litteraire Edebî Kader”dir. isteyerek veya istemeyerek serseriliği propaganda eden. yazabildiği kadar yazıyor. Anadolu’nun en ücra köşelerinden ona uzatılan ellerin her gün biraz daha çoğalması. yahut erkek muhabbeti. Hiçbir edebiyat devri..609 Çünkü hücumlar başlamıştır. -hatta!. Değil.” diye derme çatma yazılarla vakit geçirmek. Ve içtimaîyatın daima ehlî ve ailî mezelletleri tasvir ediliyor. Bütün cihan sanat ve edebiyatı ve bu miyanda Türk sanat ve edebiyatı en kısır bir devre içinde bulunurken kalem sahiplerinin vazifesi hiç olmazsa bu kısırlığın içtimaî bir buhrana tebeddül etmesine mani olmaktır. İşte bazı genç muharrirler ki yevmi gazetelerde aynı şikayeti tekrar ediyor. biz henüz bu sanat mesleğinde o seviye-i irfana girmeden ve o mertebe-i gına ve istiğnaya ermiş değiliz. istenildiği. yalnız bu yolda münasebetlerden. herhangi kıymetin aleyhinde münakaşanın başlaması o kıymetin yıkılması ile birdir: İşte Abdülhak Hamit Bey. Tiyatromuz nasıl Fransızların fuhuş ve zinâ piyeslerini adapte etmekle meşgul olduysa matbuatımızda mütemadî bir faaliyete aynı cins roman ve hikâyeleri ailelerimizin haremine kadar soktu. Bu muhakkak! Fakat “determinizm” . Bu onlar için yalnız edebî değil. yahut münasebetsizliklerden mi ibarettir. Hayat-ı cemiyet. içtimaî ve millî bir vazifedir.” diye bir hulâsa yapıyor. sanat yapmak değildir.. Sonra pek haklı olarak diyor ki: “Avrupa tiyatrolarındaki seyirciler bizimkilerle mukayese edilemez. ilmi tetkik namına hurafeler uyduran yazılarda binlerce Türk çocuğunun zeka ve irfanını ihlal ediyor. Nikbin olalım ve bütün genç şairler yeni Türk hayatının istediği yeni mevzua doğru cesaretle yürüsünler. sahte. Adaptasyon iptilası bir kısım muharrirlerle birlikte pek değerli bir iki genci de kolaycılığa alıştırarak ibda melekelerini söndürürken.

. bin bir içtimaî ve iktisadi mahrumiyetlerle sarsılmış bir milletin muharrirleri daha çok müteyakkız davranmak mecburiyetindedirler. Buna da diyecek yoktur. Bu cinsten yüksek şiir. başka bir şey istemem” demek kendini aldatmaktır. C’est Pouvoire istemek. Demin ismini yâd ettiğimiz “Goethe”. nasıl yığın yığın fennî icatlar. Bahusus umumî harp gibi bir dahiyenin içine girmiş. Edebî hayatımızda müşahede edilen türlü türlü sekametlere karşı kollarımızı kavuşturup “Ne yapalım yazılan ve olan bu!. çıktıkları yerlerde hemen söndürülüyorlarsa içtimaî hüsranlardan da zeka ve irademizle kurtulabileceğimize inanmalıyız.. Türk şairleri içinde Abdülhak Hamit’in müstesna mevkiini. devrinin irfan itibariyle yüksek bir şahsiyeti idi. Hamit. Frenk “Vouloir.” demenin caiz olamayacağına kaniyim. Fakat büyük bir hakikat de şudur: En büyük şiir. facialarıyla dolduran taunlar. Filozof Guyau “Sanat demek hayat demektir. Sanatın hududu “Desinteressement hasbilik”tir. İngilizlerin Acem şairi Hayyam’a verdikleri ehemmiyet de bilhassa bu noktada mündemiçtir. romantikleri. hep bu kanunlara vukuf sayesinde birbirini veli ediyorsa. hayatın da kanunlarını tanımak sayesinde hayatî meselelerde de elimizi mutlak surette bağlı tutmaktan kurtulabiliriz. yeni düşünce aşılayan.” derken hayattaki mezlakaların propagandasını aklına bile getirmemiştir. terennüm ettiği mistik heyecanların bütün memba ve esaslarına vakıftı. her şeye teslim oluvermektedir. beşerin zekası sayesinde bugün medeni memleketleri istila edemiyorlarsa.” Doğru!. Fuzûlî’nin dediği gibi “ilimsiz şiir olmaz.” Halk şairi denilen Yunus Emre’nin ümmî olduğu hakkındaki rivayet bir efsaneden ibarettir. yahut “kader” dediğimiz şeye inanmanın bir kuvveti varsa kafamızda tekevvün eden yeni bir “fikir”in de ona karşı bir kuvveti vardır. gücü yetmektir. Muhakkak ki zarar inanmakta değil.” Münakaşa edile edile.” demekle hata etmiş olmuyor.. En adi şairler tefelsüf edenlerdir. insana yeni bir duygu. ancak irfan ile elde edilir! “Bana tabiat kâfidir. “Hayyam” riyaziyat da dâhil olduğu halde asrının her ilmini biliyordu. bu da doğru!. Eğer “kader” varsa. aynı zamanda büyük bir mütefekkir oluşunda görüyor. Fikret’in dediği gibi “Hakiki sanatkâr insanlara ve milletlere örnek olan ve örnek verenlerdir. Nasıl tarihi. bütün klasikleri. Yunus. ayrıca Acem şairlerini tamamı tamamına okumuştur. Şair Goethe’yi Shakespeare de dâhil olduğu halde bütün dünya şairlerinin fevkinde bulan meşhur bir münekkit tamamıyla Faust’un tahliline hasrettiği tetkiknamesinde bu şairin büyüklüğünü.610 ile “fatalizm” bir değildir: Nasıl kanunlarını bildikten sonra tabiatı ve tabiat kuvvetlerini kendimize müfit ve hizmetkar edebiliyorsak. onun “lirik bir filozof” oluşu temin etmiştir. Eserlerine . koleralar. lehinde aleyhinde söz söylene söylene artık bugün mütarefe mahiyetini alan bir hüküm vardır: “Sanat sanat içindir. ruhu yükselten şiirdir.

Her inkılâp. Frenkleri taklide başlayalıdan beri Avrupa şairlerinin. Asrî Alman edebiyatının.1. Çünkü asrın irfanı. vecdli bir edebiyata menşe olmuştur. 5 .7. Sanatkârların vazifesi.3. o vecdli edebiyata hazırlanmaktır.” deriz.611 hâlâ hayran olduğumuz eski Yunan heykeltraşları (anatomi)yi gayet iyi biliyorlardı. Eski Yunan edebiyatının çocuklarıdır. 4. “Rönesans” devrinde “Leonardo Da Vinci”ler. Şark felsefesini de lâyıkıyla hazmetmişlerdir. Hani meşhur bir sözümüz vardır! “Ne ekersen onu biçersin. Ali Canip HAYAT. Türk menkıbelerinin ilham almak. Şiir ve sanat tembel harici bir iş değildir. bunun için de bütün Türk mitolojisini ve halkiyatını tetebbu etmek bir vazifedir. Fakat bu. Bütün Garp edebiyatları bir ananın. yani Alman romantizminin membaı “Cermen” menkıbeleridir. Edebî bir zekayı öldüren muhakkak irfan kıtlığıdır. Mademki Garplılaşıyoruz. “Hayat”ın ilk nüshasına yazdığımız bir makalemizde söylediğimiz gibi Acemleri taklit eden eski dîvân şairleri. 13 Kanun-i sani. Bunun için aralarında Acem üstatları ayarında simalar vardı. nr. romancılarının hulâsa Avrupa ediplerinin huzuruna çıkacak adamlar yetiştiremedik. pek muvakkattir. Türk şairleri için. Büyük Türk inkılâbının edebiyatı. kanaatimce iki membadan gıdalanacaktır: Biri millî memba ki bilhassa asrî Alman edebiyatı da böyle bir membadan ilham aldığı için kuvvetlenmiş ve kendi vatanının hudutlarından dışarı taşarak alemşümul tesirler yapmıştır. bu anayı ve çocuklarını yakından tanımak mecburiyetindeyiz. Bütün dünya edebiyatları birbiriyle alâkadardır. eski Arap ve Acem harsı kuvvetinde memleketimize yerleşemedi. s. Gençlerin vazifesi zekalarını beslemektir. sade Şark edebiyatını değil. “Mişel Anes”ler birer allame idi. c. Hulâsa inkılâp devirlerinde yukarıda şerh-i izah ettiğimiz sebeplerle edebî hayat bir sükun devresi geçirir. Membalardan ikincisi Garp şah eserleridir. 1927.

. yer. “Teodol Ribo” gibi üstat ruhiyatçılar bu tarzın izahıyla dikkatlice meşgul olmuşlardır. Fransa’da. Öteki “Monde Moral manevî dünya” ki benliğimizden. Onlar sadece Haşim Beyi taklit ettiler. Arkadaşları arasında o şairlerin ince ve mühim duygularını his ve temsil edenlere tesadüf edemedik. yahut da maviyi tarif etmek neye yarar. Bu heyecanlar “tarif” ve “tasvir” edilemez. ruhumuzun bin bir türlü tahassüslerinden ibarettir. “romantizm” gibi azametli. Biri “monde phisique maddî dünya” ki karşımızda duruyor : Gök.. telâkki tarzlarına verilen bu unvan. Ancak “ telkin” olunabilir. “Sembolizm” in iddiası şudur . Kainat iki alemden müteşekkildir. Fakat ruhta doğan heyecanların “vasıtasız tebliği” mümkün müdür? O halde ne yapmalı ! İşte mesele bu noktaya da dayanınca “sembolizm” nazariyatçıları demişlerdir ki mesela maviye mavi demek. Çünkü matbuat alemimizde şimdiye kadar böyle bir izah tarzını görmedik.612 “Edebî Meslekler”e Ait Tetkiklerden: SEMBOLİZM LE SYMBOLİSME On dokuzuncu asrın ikinci nısfının sonlarına doğru –İngiltere’de. ne “romantik” lerin heyecanlarına kalıp ithaz ettikleri “Images hayaller” ifade edebilir. Almanya’da. pek lirik bir şiir nevini hatırlatır. Belçika’da.yetişen bir kısım şairlerin mesleklerine. Biz bu makalemizle “sembolizm” in mahiyetini psikolojik bir noktadan izah etmek istiyoruz. Fakat pek ince. Bu iki dünya arasındaki “gizli sıhriyet” ne eski “klasik” lerin “estetik” lerine esas olan “Idees fikirler”. ruhumuzdan. Sembolistlerin kanaatine göre musiki ile şiir arasında hemen hemen fark yoktur. “klasisizm” gibi. pek hulyavî. “Maks Nordav” gibi filozof edipler. kırlar. Hatta “realist” lerin –ve “realizm” in şiirde bir tecellisi demek olan “parnasyen” tarzının– tarif ve tasvir usulü de kâfi gelmez. zengin bir devri ifade etmez. deniz. ağaçlar . Bizim edebiyatımızda “Fecr-i Atî” gençleri arasında “sembolizm”e en yakın numuneleri “Göl Saatleri” ve “Piyale” şairi Ahmet Haşim Bey vermiş ve hemen hemen onun şahsı ve eserlerine münhasır kalmıştır. Her iki sanatın vazifesi eşya ile kendi ruhumuz arasındaki “ Les secretes affinites gizli sıhriyet”i ifade edebilmektir. şümullü. Zaten bediî temayülü pek hulyavî ve lirik olan Haşim Bey ilhamlarının örneklerini Fransız sembolistlerinden alıyordu. mademki şiir. O rengin ruhta hasıl ettiği . gönülde yaşayan heyecanlardan ibarettir.

hiçbir gözle. Mesela Tevfik Fikret merhum bu umumî ve alelade mana ile “sembolik” bazı şiirler yazmıştır: “Kahkaha-yı Yes” gibi . Çünkü bunlardan hiçbiri unvanlardan gösterilen mevzuları tarif ve tayin etmez. Demek oluyor ki o lambalar. hiçbir pencere camıyla. Leylağın bizde uyandırdığı tahassüs telkin etmelidir. İşte Garp’ın “sembolizm”i ! Her meşgul olduğu mevzu gibi “sembolizm” de pek aykırı bakan “Maks Nordov” ın biraz haklı olarak dediği gibi bu vuzûhtan azade hulyavî şiirlerin karşısında herkes bir şey anladım zanneder. . pek farkına varmadığınız akislerini ruhunuzda canlanmış bulursunuz. gözlerinizle mi görüyorsunuz.. öteki “Kahkaha-yı Yes”de “ Vatanperverâne Teşebbüsler”. “sembol” ün bu şairlerce kabul edilmiş hususî ve pek ince manasından büsbütün ayrı umumî ve alelade manası vardır. Çünkü hepsi birbirine pek benzerler. Leylak bir çiçektir.şiir yazmıştır. “Sükût” diye yirmi beş -hem de seri halinde. marazi bir hulya içinde pek nadide birçok müphem duyguların size telkin edildiğini anlarsınız.613 tesirleri göstermelidir. Meçhul. hatta “anlarsınız” demek bile doğru değildir: Anlar gibi olursunuz. pencere camları. Bu basit mevzular için yığın yığın yazılmış şiirlerde bahsedilen lambalar. fakat anladığı yalnız kendi seciyesine. “Sembolizmi anlatmak için içlerinden yalnız bir adamı ve o bir adamın da birkaç şiirini hatırlamak kâfidir . Adını söylemekle.“Öksüzlüğüm” gibi. zarif. “Rübab-ı Şikeste” sahibi bu manzumelerinin her birinden iki mana kastetmiştir . Onların delaletiyle hasta. İşte mesleğin mefkûresine en çok yaklaşanlardan Belçikalı “Georgi Rodenbach” : “Lamba”lar diye on üç. Bahis bu noktayı bulunca bir ıstıtrat yapmak lüzumunu hissedemiyorum . hayatî vaziyetine. o pencere camları. Bu da ancak “maddî dünya” ile “manevî dünya” arasındaki “correspandance mürâsele” ye delalet edecek yegane bir vasıta olan “ sembol symbol . yahut tasvir etmeye çalışmakla şiir yazılmış olmaz. “Gözlerde Seyahat” diye yirmi. Bu tarzdaki yazıların Garp sembolizmi ile hiçbir alâkası yoktur. terbiye ve tahsilimin derecesine göre sırf kendi ruhunda uyanan hususî duygularından ibarettir. gözler. o sükûtlar birer sembolden. o gözler.. Biri şiirlerin zahiren gösterdiği manzaralar. Yalnız okuduğunuz zaman tatlı. “Pencere Camlarında Akşam” diye on yedi. hiçbir sükûtla meşgul etmiyor. “Girit Facia” sıdır. birer timsalden ibarettir.. birbirine girift birtakım rüya parçalarının. timsal” lerle temin edilebilir. Şair sizi muin hiçbir lambayla. sükût hangileridir? Bu sualinizin cevabı yoktur. kulaklarınızla mı işitiyorsunuz. malihulyaî gönlünün elemlerini telkin ediyor. “Öksüzlüğüm”.

O ( adam ). “Sembolizm”. her noktadan mahdut bir edebî mektep içinde mahsup kalmaya müsait değildir. hudutsuz tahayyülleri nasıl itinakâr ve tasvirci bir “realism”i meydana çıkarmışsa “sembolizm”in de bütün şiir ihtiyacını tatmin edemeyeceğini derkardır. Fakat bunlar hangi memlekette. Parnasyenlerin “estetik”inde kelimecilik ve şekil mükemmeliyeti esastı. İşte bunun içindir ki “sembolist” lerin manzumeleri tatlı bir “ibhâm” çeşnisi verir. şekil . kimler tarafından yapılıyor. hangi devirde. Nitekim “aksülamel” yine kendi içlerinden başladı. Şiiri bu mesleğin “estetik” inden haberdar olanlar için yadırganacak bir şey değildir. Fakat bu. Klasiklerin mutaassıp kaidecilikleri nasıl pervasız bir “romantizm”in infilakına sebep olmuşsa. bitmez tükenmez sükûtu ve bunlar dolayısıyla meçhul kederleri. çünkü yukarıda izah ettiğimiz üzere bu mesleğe mensup şairlerin manzumelerinde heyecanlar bir zaman ve bir mekan içinde “tahayyüz” etmez. Mesela Ahmet Haşim Beyin “Piyale” sinde tesadüf edilen . Bu “sembol”ler ara sıra “il” “elle” gibi zamirler de olabilir. Sadece birer “sembol”den ibarettir. bakın : Dalların zirvesindeyiz ancak. Nasıl istersen öyle dinle. usançları terennüm ettiği için bu marazîlik “aksülamel” den hali kalmamıştır. Yalnız hemen her “sembolist ” şair aynı şeyleri : Hüzünlü akşamları. tamamı tamamına “mücerret” tir.614 Muallim Ribo “sembolizm” i “Psychologine des sentiments Hislerin Ruhiyatı” unvanlı pek mühim bir eserinin “L’abstraktion des emotions Heyecanların Tecridi” bahsinde tetebbu etmiştir. Sembolizmin istihlaf ettiği “parnasyen” mesleği hususî bir manaya göre şiiri sanat haline sokmuştu. yahut bir şehri gösteriyor. Sembolistler vakıa bunun aksine olarak kelimecilikten. Bakarsınız şair bir ormanı. iddiasında muvaffak olmuş ve gayesini bulmuş mudur ? Bu marazda söylenecek en munsifâne söz “Ribo” nun “Bulmamışsa da aramıştır. Beşerin bediî vicdanı. hiçbir muin orman ve muin bir şehir değildir. Belli değildir. İçlerinde yetişen “Eredya” gibi üstatların manzumeleri mahir bir kuyumcu elinden çıkmış bir mücevher kadar parlak ve teraşideydi. Yarı yoldan ziyade yerden uzak.” fikridir. romantiklerin coşkun. sakin ve kimsesiz kırları. abajurlu lambaları. Nitekim aynı eserin mensur mukaddimesi de “sembolik” şiire müteallik ve münhasır olması haşiyetiyle pek doğrudur. Vakıa “sembolist ” bir şiirin içinde bazı hadiselerden bahsedilir. Yarı yoldan ziyade mahe yakın. o ( kadın ) kimdir? Bunu ne şair söyler ne siz tahmin edebilirsiniz.

Sembolistlerden çok evvel gelen “Alfred de Vigny” de sembol vardır.vatandaş.” “Fernand Gray” uzun makalesinin sonunda her şairin hür ve serbest bütün ruhunu -yani sade hulyalarını değil. Biz pek vecdli.615 mükemmeliyetinden kaçındılar: Lisanî bünyenin icabına. Fakat o vazıh olmalı.. hulya ve ibham içinde aramakta bulmuşlardı..fikirlerini. Düşünmediler ki bizi sanatkârın ruhunda alâkadar eden şey onun insan oluşudur. bütün samimiyetiyle terennüm etmesi iktiza ettiğini söyleyerek sözlerine “İnsan olalım!” diye nihayet veriyor. bir zamanlar kendisinin de mensup olduğu mektebe karşı şiddetli bir hücumda bulundu. aynı zamanda insandılar: Yani baba. fakat anlaşılır. “Stefan Mallarme” yüksek bir şair değildi. [Güzellik için güzellik]. Fakat onlar da şiiri başka şekilde bir sanat haline koymuş oldular: meçhul.. münekkit. Onların şiirlerini vücuda getiren kendi hususî hayatlarıydı. âşık. Her devrin bütün büyük şairleri. Fransa’da bu tarz muin bir meslek olmadan evvel yetişen “Alferd de Vigny” ve “Charles Baudelaire” gibi şairlerin manzumeleriyle beraber bilhassa “Stefan Mallarme”nin mülahaza ve iddiaları nevin “moda” hükmünü almasına bais oldu. Karanlık bir sembol anahtarı olmayan güzel bir çekmecedir. Bu sebeple İngiliz şairlerinin “Preraphelizm” den nasıl .. canlı bir sanat tasavvur ediyoruz.. onu bir kelime hulâsa edebilir: İnsanî sanat ! ... fikirleriyle ve duygularıyla .. Ve öyle oldular. Dedi ki : “Parnasyenler gibi sembolistlerin de çok defa ihmal ettikleri şey “L’humatine insanlık” idi. Onlar yalnız sanatkâr olmak istediler. ihtiraslarını. pek geniş bir sanat. Bu mesleğin tarihçesine gelince: İngiltere’de on dokuzuncu asrın ikinci nısfında meydana çıkan “Prerapheliste Prerafaelist” unvanlı bediîyatçılar güzelliği hakikatin bariz ifadesinden kaçınmakla. esas olarak kabul eden parnasyen mektebinden. Çünkü şairle bizim aramızda yegâne müşterek mikyas insanlıktır. fakat mutarrit ve elemli hulyalar sanatı . Almanya’da da “La Musique Wagnerienne Wagner-kâri musiki” nin revaç buluşu sembolist mesleğinin teessüsüne mühim bir amel olmuştu.. hatta vezin ve kâfiyenin mutat şartlarına riayet etmediler. [hulya için güzellik] iddiasına bulunan sembolist mektepten sonra [hayat için güzellik]i müdafaa eden mektebin teşkili zamanı gelmiştir .. Biz sembolü kaldıramıyoruz. pek samimi. oğul. Biz bir şiir istiyoruz ki insanı anlatsın ve sade tahassüsleriyle değil.. duygularını. filozof. İşte bunu gören şairlerden “Fernand Gray” nam yirmi dört sene evvel “Figaro”da neşrettiği bir makaleyle. sanatkâr oldukları kadar. Otuz sene İngilizce hocalığıyla meşkul olmuş bir adamdı. Şiir bu suretle hürriyetinden ve samimiyetinden kaybetmiş oluyordu.

müphem. buhranlarla çıktığı. ruhî hayatımız mütevali bir “amel”ve “aksülamel” den ibarettir. bilhassa marazî bir tarzın muhayyileleri ve zevkleri tatmin edebilmesine imkan yoktur. ne bir mesleğin reisidir. pek emsalsiz. Beşeriyet zaman zaman her şeyden hoşlanıyor ve her şeyden bıkıyor. Fakat “Sembolizm” şiir için yegâne bir tarz ve bir mektep olamaz. şiir ve sanat aleminde pek tehlikelidir. s. Hulusa sembolistlerin ince. 4 . esrar ile dolu. İşte Fransız sembolistleri bu şiirlerden çok şey aldılar. Fakat sözün doğrusu “Pelisye”nin dediği gibi o ne prenstir. pek heyecanlı şiirler yazmaya başlamıştı. 1927. Hulâsa o bir “The oricien nazariyatçı” saffetiyle –kendi pek liyakatli bir şair olduğu halde– liyakatli şairleri yetiştirmiş oldu.3. rüyalı. adalî manzumeler yazılıyordu.616 müteessir olduklarını biliyordu. Ali Cazip HAYAT. Hele insanlığın koskoca ve pek muharrip bir harpten birçok zelzelelerle. nr. Bu mükemmel fakat kendi salikasından başka bir şey tanımayan serseri şair beşeriyete hulya ile. hulyavî şairler olduğuna şüphe yoktur. 27 Kanun-i sani. Hep plastik. yeni kıymetler yaratmak için bocaladığı bir zamanda narin. şahsiyetin mezarıdır. ne kadar cazip olursa olsun bir mektebe bağlı kalmak. Esasen ne kadar dilfirîp. zarif. Çünkü “sanatta mektep”. yeni idealler. ruhun bin bir fani samimiyetini terennüm eden pek derunî şiirler bırakmıştır.1. İşte “Mallerme” tenkidi muhazalarıyla yeni başlayacak sembolik nevin inkişafını propaganda etmiş oldu. O zaman Fransız şiirine “parnasyen” tarzı hakimdi. Yeni Fransız nesir onu “Prince des poetes” sultanü’ş şuara” itibar etti. Yine o seneler zarfında “Paul Verlaine” parnasyenlerin arasından sıyrılmış.9. c.

Fransızlardır.bu fikri büyük bir vuzûhla anlatmıştır. İşte kelime bütün bu delaletlerinden de müteessir olarak hassaten on yedinci asırda eski Yunan ve Latin edebiyatlarını taklit ederek meydana çıkan edebiyata mümeyyiz vasf oldu.. Naci merhum: Bir sanihanın olması hakkıyla mübeccel Olmayla olur sebk ü modası mükemmel Demekle . O eserin bilhassa ifade itibariyle kuvvetli olması pek lâzımdır. bir sanata. Biz bu makalemizde o sistemi izaha çalışacağız.bilerek veya bilmeyerek. “Souverainete du gout zevkin amiriyeti” ni tanımak Fransız bediiyatçılarına göre klasisizmin bir fârikasıdır. “klasik tetkikat”. Eskiden “klasik” demekle “birinci derecedeki muharrirler”i kastederlerdi. Bu itibarla ben bu milletin muteber bir ansiklopedisinden şu mülahazanın naklini pek faydalı görüyorum: Bir muharrire veya bir esere klasik demek için iki esaslı şartın o muharrir veya eserde tahakkuk etmiş olması lâzımdır: (1) Şu veya bu hususta “autorite sulta”ya malik olabilmesi (2) Üslup ve temin ettiği zevk itibariyle kendi nevinde bir model sayılabilmesi… Bir lisana. mensup olduğu asırda sayısız numuneler vermiş olsun.617 “Edebî Mesleklere” Ait Tetkiklerden: KLASİSİZM LE CLASSİCİSME “Klasisizm” on yedinci asırda Avrupa’da ve bilhassa pek zengin olarak Fransa’da teessüs ve inkişaf eden bir edebiyat sistemine verilen unvandır. Teşekkül veya . Şekil ve esas arasında muvazene: İşte klasisizmin aradığı güzellik!. fakat “klasik” tabiri üzerinde biraz tevakkuf etmeyi. “muvazene”yi kastediyorlar. “Yunanca ve Latince klasik lisanlardır” gibi… “klasik tarzın en salahiyetli sahibi -biraz aşağıda izah edeceğimiz üzere. “Classe” sınıf manasına geldiği için “mektep”le alâkadar şeylere -bugün bile. bir edebiyat veya sanat devrine o zaman klasik denilebilir ki büyük bir zevk ve sıhhat.bu nam verilir: “Klasik kitaplar. Fransız münekkitlerinin kanaatine göre bir esere yalnız kuvvetli bir manayı ihtiva ettiği için “klasik” denemez. bir “Perfection mükemmeliyet” göstermiş. Onlar “zevkin amiriyeti” demekle “muhayyile”nin faaliyetini “akl”ın hüküm ve nüfuzuna tevdi etmekten mütevellit. kelimenin şümul ve mahiyetini tasrih eylemeyi pek lâzım sayıyorum. Yine onlara göre “klasik edebiyat” milletlerin kemal devri edebiyatıdır.

Meselenin kelime üzerinde evvela böyle bir taslağını yaptıktan sonra (Klasik devir) in inkişafına sebep olan en mühim ameli anlatabiliriz. “Kurûn-ı vustâ”da zeka esir ve mahbustur: Maddî ve manevî dünyada ne varsa bila-istisna hepsi “din”in mutaassıp kaidelerine uymak. O da “Petrarca” gibi eski Latin ve Yunan edebiyatlarına meftun kaldı. okumaya mecbur etti. bir muvazene müşahede edilir. “İlyada” ve “Odise” kendisine hırz-i can olmuştu. meşhur “Divin Comedie” sini İtalyancayla yazmıştır. Dante. fakat “kurun-ı evveli”deki Latin muharrirlerine meftuniyeti onu daha eski zamanlara sürükledi: Yunan üstatlarının yazılarını toplamaya. Bu itibarla coşkunluk ve heyecan görülmez. zamanındaki bütün ilimleri tahsil etmiş ve istidadını irfanıyla kuvvetlendirerek muvaffak olmuş bir dahidir. “Rönesans” ile beşeriyet işte bundan kurtuldu. Şair “Homer” ile filozof “Eflatun”un eserleri Petrarca’a Yunanca öğrenmek mecburiyetini ilham etti. İlim ve edebiyata kilise Latincesi hakimdi. . yeni bir şeydi. Nasıl karanlıkta kalan bir adam aydınlık ihtiyacını şiddetle duyarsa insaniyet de “kurûn-ı vustâ”nın zulmetinde asırlarca bunaldıktan sonra böyle bir nur ihtiyacını hissetti. Frenk edebiyatçıları bütün bu sebeplere binaen der ki klasik eserlere “ölmez” namını veriyorlar. Birçok eserlerini Latince yazdı.” deyişi bunun içindir. Müteakiben yetişen “Petrarca” (13011374) da yeni başlayacak bir hayatın ilk zamanlarında görüldüğü üzere biraz bocaladı. “Rönesans”ın ilk ışıkları İtalya ufuklarında göründü.618 inhitat asırlarında bu muvazeneye ve bu muvazenenin temin ettiği mükemmeliyete tesadüf edilemez… Şu mülahazanın umumî ve şâmil sözlerden olduğuna şüphe yoktur.. Bu ihtiyaç on dördüncü asrın ortalarına doğru ve bugünkü hür medeniyeti yaratan mesut bir inkılabı doğurdu: Rönesans!. Mevzu mistik olsa bile lisan ve sanat itibariyle bu. Daha on üçüncü asırda şair “Dante Alighieri” (1265-1321) halkın konuştuğu lisana kıymet vermiş.. Rönesans tarihinde öyle bir merhaledir ki onu halk kitlesi değil. uyamazsa ortaya çıkamamak mecburiyetinde idi. yüksek zeka ve irfan sahipleri meydana çıkarmıştır. Aynı devirde bir de “Boccacio” (1313-1375) yetişmişti. Fakat klasik edebiyata hasr ve tahsis edilmesi itibariyle dikkate şayandır. Müverrih “Michelle”nin “Rönesans dünyayı yeniden keşfetti: Onun sayesinde insaniyet adalete ve akla istinat edebildi. bilakis bir durgunluk. Hulâsa ölçülü ve tartılı söz söylemek bu mektebe mensup muharririn birinci vazifesidir.

“Bude”nin bilhassa telifatı ve şakirdi “Danes Dones” in dersleri. Pavi’de Venedik’te Yunanca muallimliği etti. İstanbul’un bizim tarafımızdan zaptı (hümanizm) cereyanını şiddetlendirdi: Birçok Bizanslı alimler hep İtalya’ya geçtiler. (Homer)i aslından okudu. Filvaki on beşinci asırda halk diliyle yazı yazılıyor değildi. Fakat Latince pek revaçtaydı. “Kurûn-ı vustâ” edebiyatlarındaki sırf dinî tahassüsler dar ve mutaassıp zihniyet onlarda yoktur. İşte bu adam “Hümanizm” mesleğinin teessüs ve inkişafına pek çok hizmet etmiştir. bahçeleri nefis mermer heykellerle müzeyyendi. verdiği bediî terbiye ile imtizac ederek asrın sonuna doğru kilise lisanını inhisafa uğrattı. Muhteşem saraylarının duvarları üstat ressamların tablolarıyla. Almanya’da. Unutmamalı ki o esnada Guttenberg’in (1400-1468) matbaacılığı icat etmesi kadim şah eserlerin her tarafa intişarını temin eden mesut bir tesadüf olmuştur. Fransa’da… umumî bir cereyan halini aldı. halkın konuştuğu lisanla kuvvetli edebî eserler yazılmaya başladı. Meftun kaldı. Hele Fransa’da “Kolej De France”ın tesisi (1540) hümanizmin kuvvetlenmesine ve binnetice asrî Fransız edebiyatının meydana çıkmasına sebep oldu. Bu çığırın ilk merkezi “Florans” şehriydi. Istıraden kaydedelim ki on beşinci asırda İtalya esasen pek dün bir derecede değildi. Hükümdar nezdinde de itibar kazanarak “Kolej De France” ın teessüsüne hizmet etti. Bu hareket bütün Avrupa’ya sirayet etti: Felemenk’te.İşte Petrarca’ı. muharrirlerin hamisiydi.619 Kadim Latin ve Yunan eserleri “Pajienne müşrikane idi. Boccacio’yu bu servet ve hürriyet teshir etmişti. Eski Yunan şah eserleri İtalya’ya gidiyor. Paris’te bulundu. O aralık Fransa’ya gelen Bizanslı alim “Lascaris Laskaris” (1445-1545) ten sonra ders aldı ve asrının mükemmel bir “Yunaniyat” çısı oldu. İtalyan prensleri sanatkârların. başta “Ronsar” (1564-1585) olmak üzere bütün “Pleiade Hleyad” ediplerini meydana . Hayalin serbest unsurlarıyla gıdalanıyorlardı. bir taraftan da birçok İtalyanlar Yunanca öğrenmek için İstanbul’a geliyorlardı. Bu adamların temayülleri “Humanisme” denilen çığırın açılmasına sebep oldu. Bundan dolayı bilhassa İtalya’ya geldi. Filolog “Bude Bude” (1467-1540) kendisine iltica eden İstanbul kaçkını Berrom’dan Yunanca öğrenmeye başladı. Hepsi zengin bir asatirden ilham alıyor. Bizans İmparatoru “paleolog” tarafından Türklere karşı muavenet temini için İstanbul’dan Avrupa’ya gönderilen Yunan alimi “Manuel Krizularos” (1355-1415) Rumlarla Latinlerin ithadı tarafları idi. Evvela Florans’ta sonra Milano’da. Fransa için “Homer” ve alelumum Yunan şah eserleri meçhuldü. Kadim Yunan şah eserlerinin yavaş yavaş kafalarda uyandırdığı serbestî temayülleri. Daha sonra Roma’da.

Hulâsa “Du Bellay” Rönesansın emrettiği yeni yeni edebiyatın programını çizdi. (1) “Pleyad şairleri”nin gayeleri Fransızcanın ibtikariliğini ve istiklâlini temin etmekti. hatta bizzat ispat etmişti.tatbik etti. Arapçası “Serya” Acemcesi “Pervin”dir. yeni zihniyete zıt skolastik edebiyata muhalefet. oraya. Burada dikkat edilecek en mühim şey: klasik edebiyatın ana diline hürmet ve muhabbetle başladığı noktasıdır. Gruplarına yukarıda da işaret ettiğimiz üzre –“Pleyad” denildi. “Klasik” zihniyetin nazariyatçısı olan “Bovalo” (1636-1715) şiirde iki şeyin hükümran Kelimenin Türkçesi “Ülker”. 1 . Fransız edebiyatını o kaynaktan fışkıran nur ve insaniyet şarabıyla kandırmak icap ettiğini ileri sürüyordu. Kitapta Ronsar tarafından telkin edilmiş iki esasî fikir müdafaa ediliyordu: Fransız lisanına muhabbet. gerek unutulan eski Fransızca lafzları ihya ederek bunu temin etmek mümkündür. muharrirleri muhafaza ediyordu. Ronsar’ın halefleri ecnebî kelimeleri çokça kullanmışlar. yani “Kolej De France”ın teessüsüyle klasik Fransız edebiyatı doğmuş oldu. Fransızcanın safiyetini bu itibarla bozmuşlardır ki bütün bu pürüzleri de müteakiben yetişen “Malerb” (1555-1628) temizleyerek meydana mükemmel bir edebî Fransızcanın çıkmasını temin etmiştir. Gerek eski ve muasır ecnebî lisanlarıyla köylü lehçelerinden kelimeler istiare ederek. Şiirin hududunu genişletmek için kadim edebiyatlarda görülen bütün nevlerin hiç çekinmeksizin iktibas ve tatbiki lâzımdı. müvellit lafzlarda. “Ronsar”ın etrafında “Du Bellay” de dâhil olduğu halde genç şairler toplandı. Bunlar yedi kişiydiler. Biraz sonra -bize telâkki cihetiyle. Yunan esatirinde ise (Atlas) ın yedi kızına verilen unvandır.620 çıkarmış. Bu itibarla “Du Bellay” güzelliğin canlı membalarını. Fransızcanın fakir bir lisan olduğunu kabul. şiir ve sanatın kaynağına gitmek.aynı noktaya temas edeceğiz. Dostu ve fikir yoldaşı “Du Bellay Du Beley” bin beş yüz kırk dokuzda La Defence et illustration de La Langue Française’i neşretti. “Ronsar” da aynı programı -bütün edebî nevlere misaller vererek. Hele eski Yunan asatırından istifade edilmeye başlanınca millî lisanın şerefi büsbütün artacaktı. Yalnız “trajedi” ve “komedi” nevlerine ait numuneleri şakirtlerinden “Judel” (1542-1574)e bırakmış oldu. kadim Yunan şah eserlerini tanıyan şairleri de tenkit ediyor. Fakat kaniydi ki ana dili zenginleşmeye kuvvetlenmeye pek müsait ve müstaittir. “Ronsar” bütün eski edebî nevleri ihya ederek Fransa’da yeni bir şiir ve edebiyat vücuda getirmek istiyordu. İşte bu türlü hazırlıklardan sonra on yedinci asrın “klasik devri” inkişaf etti. istiarelerde ifraza düşmüşler. “Du Bellay” ana dilini ihmal ederek kötü Latince ile yazı yazan alimleri.

Malûmatlı bir münekkitti. Bu da yalnız bir yerde cereyan eder. Kendisinden sonra gelenler hep onun fikirlerini kabul mecburiyetinde kaldılar. Zaten ne sahneleri. Sanat noktasından bunlar iyi eserler değildi. İşte bu Valo’nun mutaassıbâne müdafaa ettiği “üç vahdet”in esası budur. Bu asrın sonlarına doğru Fransa’da “seyyar komediciler” peyda olmuştu. Korkunç. Rolleri mekteplilerle amatörler ifa etti. prensleri. felaketli vak’aları sahnede göstermekten çekinmedi. Bu nevde yegâne ehemmiyet verilen şey “üslûp”tu. muharripleridir. Bu fakir dekorda zaten “mahallî renk”e ehemmiyet verilmezdi. Yabancı yazılardan nefret eden Bovalo değerli muharrirlerin ve hassaten şair “Racine”in sadık bir müdafakarıydı. Komedi ise “Judel”le arkadaşlarının gayretlerine rağmen eski Yunan ve Latin şah eserlerinden ziyade “kurûn-ı vustâ” mahsullerinden müteessir olmakta devam ediyordu. seyircinin alâkası tek bir vak’a üzerine celp edilir. “Corneille” trajedisinin “estetik”i “vazifenin kutsiyeti” esasına müsteneddir: ahlakî . fakat bu ilk eserler alelade tercüme ve adaptasyonlardan ibaret kaldı. darb-ı mesellerle süslenmiş monologlardan müteşekkildi. Yunanlılar. “Hardi” bunlardan bir grupe oynatmak üzere birçok piyesler kaleme aldı. “Judel’in ilk Fransızca trajedisi “Fleavpatra” ve ilk komedisi “Ujen” evvela “Otel Durens”te. Müteakiben yetişenler ve bilhassa “Mere” Yunan filozofu Aristo’ya isnat olunan kaideleri tatbik etti. Bu şahıslar “kurun-ı evveli”nin kralları. Tam klasik trajedide “fiil ve hareketin en çoğu şahısların ruhlarında cereyan eder. Sanatın mutlak kaideleri vardı ve sanatkâr olmak için “muhayyile”den ziyade “say” elzemdi. ne aktörleri. Bovalo’nun fikrince bir şairin kendi kalemi hakkında bilerek şiddetli davranması lâzımdı.On dördüncü Loui devrinin kıyafetiyle sahneye çıkarlardı. “Pleyad” şairleri kadim şah eserler tarzında trajediler. Elbise itinası da yoktu. Yalnız nakil ve hikâye edilir.621 olmasını istiyordu: “La raison akıl”. bu suretle biraz sonra meydana çıkarak “tam klasik trajedi”nin ilk mükemmel numunelerini verecek olan “Corneille”e gideceği yolu göstermiş oldu. hikmetlerle.Bundan dolayıdır ki “diyalog”lar trajedilerde mühim bir mevki tutar. komediler yazmayı tecrübe etmişlerdi. Vak’alar seyircilerin gözleri önünde gösterilmez. “Leb on sens zevk-i selim”. kraliçeleri. sonra bir “kolej” in salonunda oynandı. Çoğu trajediydi. Beş perdelik bir trajedide de sahnenin değişmemesi “dekor”un fakrını intaç etmiştir. “Klasik trajedi”nin ilk muvaffak muharriri “Corneille” (1606-1684) dir. On altıncı asır trajedisi uzun “irade tirad”lardan. Sahnede geçen zaman yalnız birkaç saatlik bir şeydir. Trajedi şahısları -Romalılar. “Action fiil ve hareket” pek fakirdi. ne seyircileri vardı.

Ve bilhassa der ki: “Corneille bizi kendi fikirlerine münkad eder. pek kuvvetli. hulâsa beşeri ıztırapların şairleridir] der ki bu hükmü hiçbir kelimesini değiştirmeksizin iki Fransız klasiğine de tatbik edebiliriz. En mühim rolü kadınlar ifa eder. Moliere . Klasik komedi “Moliere” (1622-1674) in şahsında kemalini buldu. elemli duyguların. Racine zevklendirir. Fransız trajedisinin en mükemmel numunelerini Racine (1639-1699) vermiştir. onların matemini tutmaz da üçüncü oğlunun düşman önünden kaçtığı. Racine çok tabiîdir. Corneille insanları “olmaları lâzım” geldiği gibi tersim eder. dokunur. İkincide herkesin gönlünde yaşayan hatta bizzat duyulan şeylere tesadüf edilir. nâdir. yine Kruvaze’nin dediği gibi. Racine bizimkilere tab olur. tecavüze uğrayan babasının intikamını almak için nişanlısı (Şimen)in babasını öldürür. “Buvalo”nun muasırlarına icbar ve telkin ettiği “aklın her şeye faikıyeti” fikri asrın ve müteakip yeni felsefenin en büyük siması “Dekart”ın nokta-i nazarından ibaretti. Bunun sebebi şudur ki Corneille. Meşhur Labroyer “Seciyeler” unvanlı eserinde bu iki klasik üstat hakkında bir mukayese yapar. hatta taklidi icap eden hasletler vardır. Corneille insanı yükseltir. istediği yere sürükler. Vakalarda aşk ve ihtiras galip gösterir. Corneille mevzularını Roma tarihinden alıyordu. (Sid)de Rodrik. kaideler. akideler göze çarpar. terbiye eder. Racine’de zevk ve duygular… Corneille çok ahlakî. Racine Yunanlılardan iktibas etti. Birincide takdir olunan.622 fazilet. gebermediği için gazaba gelir… Corneille’in trajedilerinde şahıslar fikirlerini pek hatibâne. gönüllere nüfuz eder. tahrik eder. hayrete düşürür. Yunan edebiyatını en iyi tetebbu edenlerden Muallim Kuruvaz: [“Sofokl” takdir ve hayretin “Uripidir” hararettir. Moliere’dir. Moliere komedisinin gayesi kepazelikleri teşhir ve insanları terbiye etmektir. Fakat sırf seyircileri eğlendirmek için de eserler yazmıştır. (Horas)da iki oğlunun katledildiğini duyan ihtiyar Romalı. Bu fikirden ve “asalet ve ulviyet” mevzularından ayrılmayan muin klasik kaidelerden kurtulmuş yegane şair. hatta kalbin en samimi temayülleriyle uğraşır ve galiba çalar. Çünkü yaşadığı devrin hayatını eserlerinde derin hatlarıyla tecelli ettirmiştir. Racine oldukları gibi. ihtiraslarla. pek parlak ifade ederler. Corneille’de hikmetler. acayip. trajedilerinde asalet ve ahlakîyete pek ehemmiyet veren Yunan şairi “Sofokl”u üstat tanımıştı… Racine ise beşeri ihtirasları tasvir eden “Uripid”i taklit ediyordu. Bu klasik dahiye hakiki manasıyla “realist bir sanatkâr” demekten çekinmemeliyiz.

çünkü hiçbir dîvân şairi -velev ki dünyevi duyguları terennüm etmiş olsun. sistemi itibariyle asla lirik değildir. Hatta bu nokta onun en bariz bir “ alamet-i farika” sıdır. tecritçi bir Klasik edebiyat. Klasisizmi izah ederken Fransız edebiyatından ayrılmadık. “Klasik edebiyat” Fransızların millî malıdır. Almanya’da “mektebi klasiszm”. Fakat bunu şerh ve izah etmek şu makalenin vazifesi değildir. Binaenaleyh “lirik” değildir. Ali Canip HAYAT. nr. Fransa’ya ancak bir mektep ve bir taklit olarak girdi. 1927. Kuvvetini -hatta Racine’de bile.skolastik kafa taşımaktan ayrılmamıştır. zekadan alır. mahiyeti. Bunu ayrı bir makaleyle izaha çalışacağız. Bu edebiyat bilhassa lisan itibariyle kâmilen (skolastik) yani “medresevî”dir. Nitekim ona aksülamel olan “romantizm” de Alman ve İngiliz mahsulüdür.gönlünden değil. ancak İran edebiyatını model olarak kabul ettiği ve muin kaidelere tab bulunduğu için ara sıra (klasik edebiyat) denilmektedir.1. Sadede gelelim: Bütün yukarı ki izahattan sonra “klasisizm”e tahlili bir nazar atfedebiliriz. Dîvân edebiyatı sisteminin lirik olmayışı mesela Fuzûlî veya Nedim’in lirik olmamalarına mani değildir. Kurûn-ı vustânın “skolastik” zihniyetine aksülamel olan klasik edebiyat “Rönenasns” ın bütün mahsulleri gibi hat-ı zatında (lâyık) tır. Yoksa şu uzunca makalemizle şerh ve izah ettiğimiz üzere (klasik tarz)ın menşei.13. mutlak surette “Rönesans”ın bir mevlüdüdür. s. “Klasik devir” lisan için “mükemmeliyet” devridir. 5 Bizim Dîvân edebiyatı da bu noktadan aynı mahiyettedir. milletin konuştuğu lisana kıymet vermiştir ve milletler edebiyattır. Bu edebiyat “estetik” ini eski Yunan şah eserlerinden iktibas etmiştir. Zaten zihniyet itibariyle de öyledir. Türk milleti o edebiyatın devam ettiği asırlar zarfında tamamen “kurûn-ı vustâ” hayatı yaşıyordu. Ve bu iki büyük şair muasırlarınca ancak “Dîvân edebiyatı” estetiği dâhilinde maharet gösterdikleri için rağbet bulmuşlardır. İngiltere’de. 4) 5) Klasik edebiyat. 24 Şubat. c. Ayrılmasına esasen imkan mutasavvur değildir. 2 . Nedim’de bile “zeka” ve “zihin”in rolü barizdir.2 kendilerini klasik edebiyatların sayesinde evvela lisanlarında bulmuşlardır. 4.623 kendi başına bir dünyadır. Ancak unutulmamalıdır ki Fuzûlî’de. şümulü düşünülecek olursa onun “Garp klasisizmi) ile hiçbir müşabeheti yoktur. çünkü bu tarzın en mükemmel numunelerini o edebiyat vermiştir. 1) 2) 3) Klasik edebiyat. edebiyatı zaafa düşürmüştür. Dîvân edebiyatı İslamî bir edebiyattır. Zihni.3. Buraya son bir istitrat olarak kaydedelim ki bizim “Dîvân edebiyatı”na.

"Müverrih İsmet Efendi" namında bir zât bundan otuz sene kadar evvel "Şeyhî Zeyli" unvanıyla bir eser kaleme almıştır. Şöyle ki evvelâ bütün ulemâ silsilesini hareketlerine göre muntazaman tesbit eden "Vekâyiü’l-Fuzalâ" adlı gayri matbû muazzam eserin üçüncü cildi bu babda kat'i ve bütün şüpheleri reddedecek mükemmel bir vesikadır. Çünkü o devirde kendisinden başka "Müderris Nedîm Ahmed Efendi" yoktur. Hattâ bu serîye dahil olmak üzere bendenizden de birkaç şey istemişti. Bir buçuk sene evvel Tarih Encümeni Mecmûası'nın o eserden bazı parçalar neşretmeğe başlaması üzerine. 1-Nedîm için "nerede medfûn olduğu malûm değildir" deniyor ve ilâveten "fi'lhakika Üsküdar'da Karacaahmet Mezarlığı'nda Tunusbağı civârında yine 1143/1730'da vefât etmiş Nedîm Ahmed Efendi isminde bir zâtın mezartaşı el'ân mevcûd ise de bunun aynı tarihte vefât eden yine o isimde diğer bir müderrise ait olması ihtimâli daha kuvvetlidir." Mütâlaası yürütülüyor. Halbuki Karacaahmet'teki mezar muhakkak şâir Nedîm'indir. Riyâset eden zât yakın bir arkadaşımdır. Tanınmış bir zâtın riyâseti altında "güzide bir hey'et-i ilmiyye tarafından" vücûda getirildiği ilân edilen serî içinde bu kadar yanlış bir şeyin nasıl çıkabildiğine hayret ettim. Sâniyen: Şâirin ölümü münasebetiyle muâsırlarından biri: Rahm itmedi kimesne anın âh ü zârına Âhir götürdi anı da miskîn mezârına diyerek Üsküdar'da medfûn olduğuna işaret etmiştir.624 Edebî Meselelere Dâir: EDEBİYAT MERAKLISI BİR GENCE MEKTUP Şâir Nedîm Hakkında Azizim. Eğer olsaydı -dokuz buçuk sahifelik minimini bir risâlede bileüzerine kendi ismi geçirilen bir eserde tarihî hakikate bu kadar aykırı düşen şeyleri neşrettirmezdî Bakınız bunlardan birkaçını kaydedivereyim. Kendisinin ilme hürmetkâr. Bu itibarla diyorum ki halka ve gençliğe büyük bir Türk şâiri hakkında baştan başa hatalı malûmat verecek böyle bir yazıdan haberi yoktur. Bunda Damat İbrahim Paşa devri ulemâsından iki "Ahmed Nedîm" Efendi olduğunu iddia etmiştir. Mütâlaamı soruyorsunuz. "Milli . ciddi bir zât olduğuna kâilim. "Nedîm"in hayatına ve eserlerine dâir son günlerde çıkan bir küçük risâleyi lütfen göndermişsiniz.

1143/1730 ihtilâli bu risâlede "softa gürûhu"nun îkâ'kerdesi olarak gösteriliyor. numarasında bu meseleye dâir ufak fakat etraflıca bir tenkidnâme çıkmıştı. İsmet Efendinin iddiaları tamamen vâhîdir. "Varadin" felâketi halka keder verdiği halde Ali Paşa'nın şehâdeti herkesi sevindirmiştir. devamını. itfâsını "Hayat"ta yazacağım. garazkâr bir adam olduğu ise tarihlerde mukayyeddir. Halbuki –rebîulevvelin on beşinde başlayan isyân cümâziyelâhireden evvel bitmiş. Vâkıa büyük bir şâirin hayatı en hurde taraflarına kadar bilinmelidir. Şâirin muâsırları tarafından kaleme alınan vesikalarla taban tabana zıttır. Muâsırînin: Rahm itmedi kimesne anın âh ü zârına deyişine bakılırsa tezkire sahibi "Râmiz Efendi"nin "illet-i vâhime" tâbir ettiği hastalığın şöyle böyle bir cinnet olduğu anlaşılır. Hâdisenin etraflıca bir tarihçesi olan gayr-i matbû Abdi Vekâyinâmesi. zuhûrunu. Halbuki Sâlim'in eserine zeyl olmak üzere kaleme alınan "Râmiz Tezkiresi" bu babda sarîh malûmat vermektedir. Fakat şâir. 2-"Nedîm"in 1143/1730 ihtilâli esnasında o devrin başlıca münevver ve ma'rûf zevâtı arasında öldürülerek terk-i hayat" ettiğinden bahsediliyor. Şehit Ali Paşa'nın arasıra gösterdiği semâhata rağmen nasıl aksi. İhtilâl olunca "Nedîm" heyecana düşmüş. âsîler tamamen tepelenmiş. Bu itibarla Nedîm hakkındaki malûmatımız elbette noksandır." diye yine vaktiyle diğer bir zâtın söylediği söz tekrar ediliyor. Pek yakında bu mühim ihtilâlin sebeplerini. Bu risâlenin birçok satırları gibi bu cümle de vaktiyle bir zâtın Nedîm hakkında yazdığı yanlış bir mütâlaanâmeden alınmıştır. Nedîm ancak Damat İbrahim Paşa'nın sadâretinden sonra "Oh!" diyebilmiştir. Türkiyât Mecmûası'nın birinci nüshasında münderiç "Nedîm'in Hayatı" unvanlı uzunca bir tetkiknâmede birçok mülâhazalar gibi bunun da doğru bir söz olmadığını anlatmıştık. hattâ Damat İbrahim Paşa mensûblarından birçok değerli adamlar tekrar memuriyetlere geçirilmiştir. İstanbul'da tabiî hayat ve huzûr başlamış. dûçâr olduğu "illet-i vâhime"den kurtulamayarak 1143/1730 Cemâziyelâhiresi'nde vefât etmiştir. 3-"Ali Paşa'nın Varadin'deki şehâdeti Nedîm'i kadir bilir bir hâmîden mahrum bırakmıştı" deniyor. 4. Nitekim "Hayat"ta Çelebi-zâde Âsım.625 Mecmûa"nın 53. 5-"Şahsî hayatı itibariyle Nedîm sanki ezmine-i kable't-tarihiyyede yaşamış bir zâta benzer. Lütfen okursanız hakikati anlarsınız. Nahifî gibi şâirlere tahsis ettiğimiz makalelerde Ali Paşa'nın elinden bu adamların çektiklerini bilvesile yazmıştık. asla "kable't-tarih" bir devirde . hattâ meşhûr ve matbû "Subhi Tarihi" gözden geçirilecek olursa bu iddianın da doğru olmadığı anlaşılır.

vakûr bir adammış. "Sekban Ali" medreselerindedir. Nedîm de fırsat buldukça yalnız ana tarafından atalarını yâd etmiştir. tahmîs yazmak mecbûriyetinde bırakmış. Nedîm'e büyük babasına izâfeten "mülakkab-zâde" bile denildiğini muasırlarından meşhûr bir zâtın hatt-ı destiyle yazılmış bir fihristinden istidlâl ediyoruz. Mehmed Efendi. Paşa kendisini pek sevmiş. ondan "Mehmed Efendi" dünyaya gelmiştir. bazan da eskilerine takdim edilmek suretiyle müderrislik silkinde hareket ve terakki ettirmiştir. hatta padişahla beraber safâlar sürmüştür. Bütün bu hakikatler meydana konduktan. Çelebi-zâde Âsım. matbuât sahasına çıktıktan sonra kaleme alınan mezkûr risâlede görülen yanlışlar. Neylî. Ölmeden bir sene evvel "medâris-i sahn-ı semân"ın biriyle tevkîr olundu.626 yaşamış bir zâta -mahlûka dense daha münasip olmaz mı idi?. Kara Çelebi-zâde Abdülaziz Efendi ailesine mensup "Saliha Hatun"u tezevvüc etmiş. zarîf fakat haysiyetine itinâlı. Muhtelif vesikalar ve delâletlerle anlıyoruz ki Nedîm. ekserîsinin üslûblarına tesir etmiş. kışın helva sohbetlerinde. yazan zâtın kasdî gaflet ve ihmâlden . Ebe-zâde Abdullah Efendi'nin meşihâti esnasındaki bir imtihanda pek parlak cevaplar vermiş "medrese-i hâric"le müderris olmak hakkını kazanmıştır. bilhassa Farisî lisânını pek iyi öğrenmiştir. Kâmî. Mustafa Efendi sudûrdan "Çeşmî Mehmed Efendi"nin kızını almış. "Nedîm" müstesna şiirleriyle genç yaşta başında "Sâbit" gibi bir üstât olmak üzere bütün muâsırlarının nazar-ı dikkatini celbetmiş. Fakat Damat İbrahim Paşa sadrâzam oluncaya kadar zarûret çektiği muhakkaktır. Seyyid Vehbî.benzemez. Âtıf misillü tanınmış şâirleri kendisine nazîre söylemek. Nedîm'in maskat-ı re'si İstanbul'dur. İyi bir tahsil görmüş. Nedîm yazın lale çerağanlarında. Fakat Mustafa Efendi tarihte pek fena bir nâm bıraktığı için şâirden bahseden tarihler. "Nişancı Paşa-yı Âtik". Nedîm doğmuştur. Son müderrislikleri "Sa'dî Efendi". ulemâ-zâde olduğu için küçük yaşında "mülâzım" olmuştur. En mûteber vesikalara istinâden etraflıca tercüme-i hâlini "Türkiyât"a yazdığım bu değerli adamın hayatından bilvesile burada icmâlen bahsedeyim! Nedîm'in babası Anadolu'da kadılıkla dolaşan Mehmed Efendi nâmında bir zâttır. şûh. Babasının babası Sultan İbrahim devri kazaskerlerinden meşhûr Merzifonlu "Mülakkab Mustafa bin Muslihiddin Efendi"dir. sadrâzamla. tezkireler Nedîm'i incitmemek için bu unvanı kullanmaktadırlar. Kelîm. Arapçayı. her sene ramazanda takrîr edilen tefsîr derslerinde "kârî"lik vazifesini vermiş. hususî kütüphanesine memur etmiş. hatta pek seviştiği İzzet Ali Paşa'yı tam bir mukallid yapmıştır.

Bu son günlerin ilmî. Hele son haftalarda tasavvuru bile mümkün olmayan şeylerin ilmî birer iddia gibi ileri sürülmek istendiği görülmektedir. Hayatî hakikatler. 1.627 marazî bir zevk alır mizâcında olması ihtimâlini hatırlatıyor! Meğer ki bir şey okumaz bir adam ola!. Fakat böyle birisinin de edebiyatın en meşhûr simâsını halka ve gençliğe pek sathî veya yanlış anlatmağa kalkışmak hakkı yoktur sanırım. Çünkü bu ufak tefek risâleler -doğru yazıldıkları takdirde. Bendeniz Nedîm'in hayatında İbrahim Paşa tarafından iki meşhur şaire toplattırılmış nefis bir mecmûada bu güzel şiirlerin asıllarını buldum. Nedîm'in kasideleri. Her iki nefis kitaptan pek yakında bahsetmek istiyoruz.. efsanevî bir hal aldı. Nedîm'i en ziyâde ince zekası için seviyoruz. 5 Mayıs 1927. Halbuki mezkûr risâlede bu parçalardan hiçbir şey gösterilmemiştir. Şu vaziyet karşısında o tanınmış arkadaşın riyâset ve nezâreti altında kaleme alınan şeylere itina edilmesini istemek hakkımızdır. İlmi seven adamların ittihat ederek bu vâhimelerle mücadele etmesi birinci derecelerde vazifeleri idâdına girdi. 3. Bunların biri ve belki birincisi Fâzıl Ahmet Bey'in "Şeytan Diyor ki"sidir. İlk fırsatta neşretmek emelindeyim. Maalesef görüyoruz ki bilhassa son zamanlarda tarih. Yeni çıkan eserler arasında diğer bir "enterasan"ı Ömer Seyfettin'in "orijinal" hikayelerinden müteşekkil "Bahar ve Kelebekler"dir. Yine görüşürüz efendim. c. tarihî iğtişâşları arasında birkaç da güzel edebî eser intişâr etti. 2. Ali Canip HAYAT. Mensup oldukları edebî nev'iler başka başka olmakla beraber yirminci asrın Fâzıl Ahmet'iyle on ikinci/on sekizinci asrın "Nedîm Ahmed"i aynı kuvvet ve husûsiyette iki müstesna şahsiyettir. . nr. s. 23.memlekete çok hizmetler edebilir. ba-husûs kasîdelerinin tasviri ihtiva eden baş tarafları gazelleri kadar güzeldir. Bilvesîle arz edeyim ki şâirin Damat İbrahim Paşa'ya takdim ettiği kasîdelerin asıllarıyla matbû nüshalarda tesâdüf edilen şekilleri arasında bazan fazlaca farklar vardır. asılsız vâhimeler tahvîl edildi.

millî musiki. Uygur destanları. hatta bir zarardır” diyorum.Lisan ve yazı: Eski Türk lehçeleri.İslamî Edebiyat: Garp ve Acem edebiyatlarının tarihî inkişaflarına bir nazar -İslamî edebiyatta tasavvuf tesiratı ve mahiyeti –İslamî edebiyatta vezin ve şekil. Tukyu. ilk şiirler ve ilk şairler: Ayinlerde şiir. Fuat Beyin makalesinde şu fıkra var: “Bence bugünkü edebiyat programımızda sistematik bir edebiyat tarihi tedrisinin kabul edilmiş olması. Bunun için de evvela liselerin onuncu. insanı ne kadar sevindiriyor. bilakis bir meziyettir” ve bu fıkra onun esas müddeâsını gösteriyor. Uygur yazısı. Orhun yazısı. Ayrıca vekaletin hazırlatmakta olduğu tercümelerin müfit olacağını tasdîk ve “Edebiyat tedrisatından beklediğim bütün gayeler”i musîp bulduğunu da son cümlesiyle ifade etmektedir. “Hayat”ın geçen haftaki nüshasında neşrettiği makaleyle mülahazalarıma cevap vermiş olmakla beraber fikirlerini bittabî daima takdir ettiğim ve hayran oldum zekası sayesinde pek iyi anlamış ve hatta sıraladığı dört madde ile pek mükemmel telhîs etmiştir. Türkçede kullanılan sair muhtelif alfabeler millî Türk destanı: Oğuz. vezin ve kâfiye. on birinci sınıflarında gösterilen “Edebiyat Tarihi” müfredatını şuraya aynen nakledeceğim: Onuncu Sınıf Müfredatı: İslamiyetten Evvel Türk Edebiyatı [Kabl-el-İslam Türk tarih ve medeniyetine umumî bir nazar. bir kusur değil. eski Türk edebiyatına umumî bir nazar. Köprülüzâde Fuat Bey. Ben de bunun tamamen aksine olarak “Bugünkü edebiyat programımızda sistematik bir edebiyat tarihi tedrisinin kabul edilmiş olması bir meziyet değil.] İslâm Medeniyeti Dairesinde Türk Edebiyatı İslam medeniyeti ve Türkler. Yenisey ve Orhun kitabeleri.628 Edebiyat Tedrisatı Meselesi: BUGÜNKÜ PROGRAMIN İKAMET VE SAKAMETİ Fatin bir muhataba mazhariyet. ilk mevzular. İşte bu makalemde şu nokta-i nazarı izah etmek emelindeyim. Moğol istilasına kadar Türk edebiyatı: Karahanîler devrinde Türk lisan ve edebiyatı: Kutadgu Bilig-Selçukîler devrinde Türk lisan ve edebiyatı – tasavvuf . bilakis gayet büyük bir kusur.

mütercimlerden başka halk edebiyatı (meddah ve kıssahanlar. Şairler. Büyük şahsiyetler merkez-i sıklet yapılmakla beraber. halk şair ve hikâyecileri) Azerî (Şarkî Oğuz) edebiyatının teessüs ve inkişafı. her lehçe edebiyatı ayrı ayrı tetkik edilmekle beraber yekdiğeriyle olan müşabehet ve münasebetleri gösterilecekti. Kızılbaşlar gibi taifelere ait mezhebî edebiyatlar mevzu-i bahs olacaktır.) Garp Medeniyeti Dairesinde Türk Edebiyatı : Tanzimat devrinde Türk edebiyatı: Yeni edebî nevlerin zuhur ve inkişafı ve teceddüt edebiyatının başlıca mümessilleri. tercüme-i hal tafsilâtından ziyade edebiyat ve sanayi’-i nefîsinin. Timur istilasına kadar Türk edebiyatı: Bu devre kadar Çağatay edebiyatının geçirdiği devreler ve bu edebiyatın büyük şahsiyetleri –Anadolu (Garp Türkleri) edebiyatının geçirdiği devreler ve büyük şahsiyetleri (Şairler. Osmanlı. eski edebiyatın son mümessilleri. saz şairleri) edebiyat-ı sufiye ve ayrıca Hurûfiler. mütercimler. Oğuz lehçesi. Türkistan sahalarında Türk lisan ve edebiyatının tekamülü. Moğol istilası ve neticeleri: Moğol istilasından sonra Türk lehçeleri: Çağatay lehçesi. On Birinci Sınıf Müfredatı Onuncu asırdan Türklerin Garp medeniyeti dairesine girmesine kadar Türk edebiyatı: Çağatay. Oğuz lehçesinin şarkî ve garbî iki şubeye ayrılması. Ahmet Yesevî ve muakkipleri Harezm ve Anadolu’da Türk edebiyatı. esbâb ve avamlı ve başlıca mümessilleri-Türk edebiyatının diğer şubeleri: Garp medeniyeti altında Azerbaycan. Kırım.Millî Edebiyat cereyanı. Osmanlı. Bektaşîler. Edebiyat şubesine ait üç . Azerî edebiyatlarının bu asra kadar geçirdiği devreler ve büyük şahsiyetleri. nâsırlar. safiler. fikrî ve medenî hayatın umumî tekamülü gösterilmeli ve edebî nevlerin inkişafı ayrı ayrı esbâ-ı tarihiyeleriyle izah edilmelidir. Kazan. Onuncu asra kadar Türk edebiyatı: Çağatay.629 edebiyatının menşe ve inkişafı. Derslerde mevzu-i bahs metinler üzerinde azamî nispette lisanî ve edebî tetkikat yaptırılmalıdır. Edebiyatımızın diğer komşu edebiyatlarla tesir ve aks-i tesirleri ve bilhassa Acem edebiyatının her devrindeki tesiratı da anlatılacaktır. nâsırlar. edebiyat ve inkılâp-edebiyatta teceddüt ve irtica mücadeleleri-Servet-i Fünûn zümresi ve muakkibleri. Azerî edebiyatlarının tekamülü (Onuncu sınıfta takip edilen usul dairesinde devam olunacaktır.

[**] Türk Edebiyatı Tarihi Sayfa 33 [*] . muhtelif kollarına göre. mesela yirmi. İşte birkaç numune: [Mesela son zamanlarda. A. Fakat sanırım ki şu programın ihtiva ettiği yakası açılmamış. Fuat Bey o zaman vekalet müsteşarı idi.630 saatte eski ve yeni edebî Türk lehçelerine ait metinler üzerinde azamî nispette tetkikat yaptırılmalı. “Tukyu”lardan daha eski bir devre ait bulunan bir eski Türk şubesine ait bu eserin tetkik ve neşri Türkiyat sahası için şüphesiz fevkalade haiz-i ehemmiyet olacak ve lisan tarihimiz bu sayede pek çok tenevvür edecektir. hazırladık. Avrupalı alimlerin hayalî emeklerine rağmen heyet-i umumiyesiyle ve vazıhen tetebbu edilmiş değildir. hiçbir noktası ihmal edilmeksizin son zamanlara kadar tetkikini âmir olan bu müfredat. şimdiye kadar Türk olmadıkları zannedilen “Siyen-pi” lere ait bir lugat kitabı elde edilmiş ve bundan bu kavmin Türk olduğu anlaşılmıştır. bütün Türkiye iftihar etmelidir. Bundan evvel bir makalede de işaret ettiğim üzere merhum Ziya Gökalp.C. olmasını istemeye hakkımız da bulunmadığı gibi kolay kolay bir mütebahhirde bulunamaz. dokuzuncu sınıfların Türkçe ve edebiyat programlarını. Bütün aza ve bu miyanda ben Ankara’da altıncı. İstanbul’a döndük. onbirinci sınıflara ait kısmı açık bıraktık. Bilahare program meydana çıkınca herkes gibi ben de haberdar oldum ve elhak bu mahşer-i tafsilat karşısında apıştım kaldım. yirmi beş formasını neşrettiği “Türk Edebiyatı Tarihi”nde bu ciheti sırası düştükçe kaydetmiştir. Darülfünun. mahşer-i tafsilâtı ihâta etmiş ve edebilecek bir lise hocamız olmadığı.] [**] [Orhun alfabesinin menşei meselesi dahi henüz kat’iyetle hallolunamamıştır… İptidâ nerede ve Fuat Bey makalesinde “Mevcut programı yapan heyet içinde Canip Beyle beraber ben de vardım” diyor. O bunları yalnızca doldurdu. Bayram hulûl etti. Bugün de Köprülüzâde Fuat Bey aynı sosyolojik metotla memleket için müfit tetebbuatta bulunmaktadır. sekizinci. [*] Türk edebiyatını tam menşeinden itibaren muhtelif lehçelerine. ayrıca Arap ve bilhassa Acem edebiyatının tekamül-i tarihisiyle bazı Garp (mesela Fransız) edebiyatlarının tekamül-i tarihisi hakkında umumî malûmat verilmeli ve başlıca edebî nevlerin muhtelif edebiyatlardaki tecelliyâtını göstererek talebede az çok mukayese kabiliyeti uyandırılmalıdır. yüksek tedrisat için mükemmel de değil. bilemiyorum. Bizzat Fuat Bey. muhtelif tezahürlerine. Onuncu. yedinci. Türk tarihi ve lisanı. Bizzat Fuat Bey bu husustaki tetebbularının verdiği mahsullere “Esquisse tasarlama”dan fazla bir unvan verebilir mi. hatta ideal bir plandır diyebilir. ilk defa olarak Türk tarihinin bir “gül” suretinde kabulünü ve ona göre tetkiki lüzumunu ileri sürmüştü. Türk edebiyatını böyle sistematik ve geniş bir hudut ile havsalasına almaya hazırlanıyor ve almalıdır ve bunu temine çalışan Fuat Beyle yalnız Darülfünun değil.

Eserin ikinci nüshası kitabın neşrinden sonra meydana çıktığı gibi “Dîvân-ı Lugat-it Türk”ün tab’ı da daha muahhar olduğundan tıpkı “Kutadgu Bilig” için olduğu gibi bununda filoloji noktasından yeni ve musahhah bir tab’ı-na ihtiyaç vardır. neşredilmiş gibi. O zaman münteşir bir makalemizde. Arap ve Acem edebiyatlarının tarihî inkişaflarını anlatacak. “Kutadgu Bilig” hakkında bu yeni vesaitle mücehhez olarak yeni lisanı tetkike girişmek mecburiyeti vardır. Dîvân-ı Hikmet’ten.] [******] daha muahhar devrelere ait siyasî. Arap harfleriyle tarz-ı nakli ve tarihi lisanı izahât ile 1334’te neşredilmiştir. Kutadgu Bilig’i okuyacak ve okutacak. edebî nevlerin [***] Türk Edebiyatı Tarihi Sayfa 37 ve 38 Türk Edebiyatı Tarihi Sayfa 51 [*****] Türk Edebiyatı Tarihi sayfa 195 [******] Türk Edebiyatı Tarihi Sayfa 205 [****] . bu kabilden daha birçok mahsulâta tesadüf edileceği ve meselenin daha iyi anlaşılacağı tabiidir.] [***] [Şifner. Patnin gibi alimler tarafından Türk destanı hakkında şimdiye kadar yapılan tetkiklerle Zeki Velidî Beyin. Hurûfiler.] [*****] Hibetü’l Hakâyık’dan bahs ile [… eser-i ibtida “Necip Asım Bey” tarafından bulunarak. edebiyatımızın komşu edebiyatlarla tesir ve aks-ı tesirlerini. denemez ve bu. medenî. bilhassa Acem edebiyatının her devrindeki tesiratını. ilmî keşiflere tamamıyla tahkik olunmuştur. edebî hadiselerde yaptıkları yeni yeni tetkiklere. muhtelif devirlerin lehçeleri arasındaki farkı eserlere tatbiken izah edecek. Bektaşiler. Avrupalı mütebahhirlerin ittifak etmedikleri. muahharen elde edilen yeni tarih ve etnografya malzemesine istinaden ortaya attığı yeni nokta-i nazarlar.ihâta edecek. Radlof. şüphesiz. darülfünun hocalarının yakıldıkları meseleler karşısında bir lise hocası tasavvur edilebilir mi ki Orhun Kitabelerini. Hibetü’l Hakâyık’tan. toplanmış. Avrupalıların son nokta-i nazarlara göre kendi millet ve eserleri hakkında benzemez. metinler gösterecek.] [****] [Kutadgu Bilig’in suret-i kıraati hakkında muhtelif fikirler dermiyân edilmiştir…” Dîvân-ı Lugat-it Türk”ün meydana çıkması ve Şarkî Türkistan’da birçok Türk eserlerinin bulunması sayesinde Türk filolojisi için adeta yeni bir devre açıldığından. mukaddimedeki tarihi hatalar tashih ve ikmal edildiği gibi ahiren Profesör “Jean Deny” ve “Kovalski” taraflarından da filoloji itibariyle epey ağır tenkidâta uğramıştır. fikrî ve medenî hayatın umumî tekamülünü. pek yakın bir zamanda millî destanımız hakkında da daha sarîh neticeler elde edilebileceğini göstermektedir.631 hangi Türk şubesi içinde kullanıldığı hususunda henüz kat’i bir şey söylenemez… İstikbalde yapılacak tetkikat ile. Kızılbaşlar gibi taifelere ait mezhebî edebiyatları –sanki bütün bu edebiyatlara ait metinler derlenmiş. metni.

Unutmamalı ki her iki senede çocuk için iki satır yazı yazacak bir saat ayrılmamıştır. İslamiyetten evvel ve İslamiyetten sonraki hayatımızın muhtelif cepheleri henüz yeni yeni tetkik edilirken ve Türk tarihi lisanı ve edebiyatı esas itibariyle kalın bir meçhuliyet perdesinin arkasında saklı dururken bu mahşer-i tafsilâtı sistematik bir tarzda takrîr etmesini lise hocasından beklemek pek boşuna bir arzu ve hayaldir. heyet-i umumîyesi ise son derece girift ve muğlak meselelerden mürekkeptir. Bunu yalnız kendi aczime atfediyorum. bir kısmı gayet bakir... On birinci sınıfın da nısf-ı senesinden fazlası hemen hemen buna yakın ahirevî bir hengâmedir. Aramızda Orhun Kitabeleriyle eski elifbâlarla muhtelif örnekler gösterip ilmî izahat verecek kim var?. talebede ciddî bir alâka uyandırmıyor.. İslamiyetten evvelki Türk edebiyatı hakkındaki izahat. O lise hocası ki ancak “klasik malûmat”ı etraflıca tedris edebilirse memleketimiz için “ideal hoca” unvanını bîhakkın kazanmış olur. Bu cûş u hurûş malûmat arasında zaten ayrılmasına da imkan yoktur. tam bir sene ahrette sefer ediyor. Arada yeni sanat eserlerine dair bir istitrat açmayınca ders pek tatsız ve ağır geçmeye başlıyor. Pek çalışkan muallimlerimizden Süleyman Şevket Bey “liselerin son iki sınıfına ait olan program maddelerinin hepsini tatbik etmek güçtür. Çağatay edebiyatını okutmaya fırsat bulamadım. Bilhassa. Eğer bu müfredatın devamında bir fayda tasavvur etseydim hiç kimsenin okutamayacağı bu yığın yığın tafsilatın tedrisi için şu yegâne çareyi teklif ederdim: Her liseye bir radyo cihazı aldırmak ve Fuat Beye telsiz telefonla ders verdirmek! Çünkü itiraf ve iddia ediyorum ki bu müfredatın muhtevasını öğrenmeye ve öğretmeye çalışmak için Fuat Beyin irfanından ve bilhassa cüretinden başka bir kuvvet ve kudret mutasavvur değildir. onuncu sınıfta çocuk “hayat”la alâkasını tamamen kesiyor. tevazu ve samimiyetle mümtaz olan zatlarda bu itirafta mütehaddîdirler. lise için baştan başa kusurlu ve zararlıdır. “kemal-i mutlak”ın zatına ait olduğunu bir kere daha ispat için mi memleketin güzide bir adamını bu kadar yanlış yola düşürmüş? Fakat Türk çocuğunun günahı nedir ki iki üç senedir lise tahsilini akamete uğratıyor? Tetebbuu birçok alimlerin himmetine vâ-beste olan bu müfredatı tedris şöyle dursun ihatadan ben acizim. Tanıdığım lise muallimleri içinde say’ı. Bunlar pek çok alimlerin birbirini mütemmem measine muhtaç. .632 inkişafını ayrı ayrı esbâb-ı tarihiyeleriyle izah edebilecek!. Fuat Bey gibi zekası karşısında hayran olduğum bir arkadaşın böyle akîm ve sakîm bir programı kaleme almasına sebep nedir? Acaba Cenab-ı Hak. irfan ve zekasıyla. Bugünkü şu edebiyat programı.

“Pol Kruze”nin. muvaffakiyetle tatbik olunabilir.633 bu muvaffakiyetsizliği iki sebebe atfediyorum: Biri kendi aczime aittir. Kazan. Edebiyatta olduğu kadar terbiye meselelerinde de vukûfu malum olan muallim Fazıl Ahmet Bey “Ben Orhun abidelerini. Fuat Bey yaptığı programı müdafaa ettikten sonra “hüsn-i suretle tatbikine mukteza-i vesait ikmal edildiği takdirde. ne okutabilirim” demekte ve “tedrisat esnasındaki acizâne tecrübelerimle şimdiye kadar şerefyâb iltifatları olduğum olduğum en güzide edebiyat muallimlerinin ifadât-ı muhtelefesinden istihrac ettiğim fikir ve neticelere göre edebiyat tarihi programı çok esaslı bir tetkike muhtaçtır… Tarih-i edebiyata ait tedrisatın mihverini mütûn-ı kadîme ve mühime içinden yapılacak ve mekteplerde tedrisi talebenin lisanen. Türkistan sahalarında söylenen. .aynı manayı ifade etmez. İkinci sebep talebeye racidir.” diyor ki işte bunu asla anlayamamak bedbahtlığında kalacağımı zannediyorum. Fazla ve saik göstermek teşebbüsünde bulunsaydım bile ilim ve sanat zevki duyamayacaklardı… Bendenizce Azerbaycan. “Amerikalı mütehassıslar”ın edebiyat tedrisinden hemen hemen yek avâz ve yek ahenk olarak bekledikleri şeyleri başka mütehassısların mülahazalarıyla ret ve tekzip edebilsin.” fakat edebiyat tedrisatı hakkında bilhassa hayatın (33)üncü ve (34)üncü sayılarında arz ettiğim terbiyevî nokta-i nazarlara muhalif Fuat Beyin mülahazalarına muvaffak bir Garp terbiyecisi işitmedim. yazılan edebî eserlerin şimdilik ulame tekamül-i hazlarını çizmeye imkan yoktur…” diyor. tehzîben tekemmül ve terbiyesine hâdim olacak mahiyette bulunan asâr-ı müntahabeden teşkil etmelidir… Avrupa’da (klasik) unvanı verilerek talebeye tedris edilen asâr-ı manzume ve mensûre ekseriyet-i azimesi itibariyle hem her türlü ahlakî ve zekaî kuyûd-ı terbiyeye muvafık olan hem de gerek nezahat ve ulviyeti ve gerek mükemmeliyet-i şekliye ve lisaniyesi itibariyle numune ithazına ‫ اﻟﻴﻖ‬bulunan eserler arasından müntehabdır. Halbuki bizim için (klasikler) kelimesi –bilhassa asâr-ı kadimemiz mevzu-ı bahs olunca. Ve Canip Beyin makalelerinde edebiyat tedrisatından beklenen bütün gayeler pek kolay temin edilir. Hibetü’l Hakâyık’ı ne okuyabilirim. O sahada şahsen tetkikât icrasına muhtacım. Kendi yaptığı müfredatı müdafaa eden Fuat Beyden isterdim ki “Gustave Lanson”un. Kırım. “Alfred Kruvaze”nin. Fuat Beyin dediği gibi “Herhangi bir mesele hakkında muhtelif nokta-i nazarlar olabilir. Kutadgu Bilig’i. Binaenaleyh bizim edebiyat tedrisatımıza ait bir program yaparken nazar-ı dikkatte bulundurulması pek mühim olan diğer nikât-i terbiyede mevcuttur… Programlarımızın daha sade ve daha hayatî bir şekil ve surete ircaı mûcib-i istifade olacaktır…” mülahazasını yürütmektedir. zevken.

Ve bütün bunlar. Hele onuncu sınıfta bugünkü müfredâta göre çocuğun gözlerini. Bu izahlar bize bu nev ile “yüksek tedrisat” arasındaki farkı pek vazıh göstermektedir.orta tedrisatımızda esas olarak kabul ediyor. onu görmelidir. Yine Fuat Bey “yüksek tedrisat”la “orta tedrisat” arasındaki farkı bir “nispet meselesi” tahmin ediyor. Bunun böyle böyle olmadığını yine bütün terbiyeciler uzun uzadıya izah etmektedirler. böyle dememeli.634 O bunu yapıyor ve hatta onları tasvip eder görünüyor. eserlerden bahsetmeksizin edebiyat tarihi yapılamaz. ama Gustave Lanson’da haklı olarak “Tarihî ehemmiyeti haiz. Fuat Beye hemen hemen bu iddiasının cevabını pek etraflı veren profesör “Pol Kruze”nin mufassal bir konferansından hulâsa ettiği “Lise İkinci Devrede Fransızca Metinlerin Tetkiki” unvanlı makalesini tavsiye ederim. tatbik edilemiyor. liselerdeki edebiyat tedrisatını anarşiye sürüklüyor. Şeyhî Dîvânı. mesela Dîvân-ı Hikmet. metin şerhlerini terbiyevî gayelere göre seçilmiş parçalara nasıl inhisâr ettirebilecektir. farz-ı mahâl olarak tatbik edilse bile Türk çocuğunu asrın istediği manevî kudretlerle techizden aciz kalacağı derkârdır. Garipnâme. Bu cihet pek mühimdir. bilhassa onu bugünün adamı yapmaktır”. hatta bütün Dîvân edebiyatını okutmakla temin edilemeyecektir. emsalini. Öyle bir müfredat ki iki üç senedir. yazmak usulünü öğretmek. Mademki: “Orta tedrisatta edebî tedrisattan beklenen gaye talebenin zihnî ve manevî ufkunu genişletmek. talebe lisan ve edebiyat hususunda lâzım gelen istihzarâtı itmâm etmiş olabilir. Muârazanın ruhudur.” diyor. aks-i taktirde lisedeki çocuklarımız vakitsiz bıkardı!” Fuat Bey “Tarih-i edebiyat tedrisatının başladığı onuncu sınıfa gelinceye kadar. Pol Kruze “Lise ikinci devrede de metinlerin mühim vazifesi çocuğa Fransızca yazmayı öğretmektir” diyor. Fuat Bey “Orta tedrisatta metin şerhleri için terbiyevî gayelere göre seçilmiş parçaların intihap olunması pek tabidir” diyor. fakat estetik noktasından kıymeti pek aşağı. Mademki Fuat Bey sistematik edebiyat tarihini -dünyanın hiçbir tarafında olmadığı halde. Gustove Lanson .” diyor. Gelip liselerde “realite” nedir. yaşanan hayata ve dünyaya kapatmak zarurîdir. bediî zevkin inkişafını temin etmek. o halde vaktiyle her nasılsa ortaya attığı müfredâtı ne yolda müdafaa etmek istiyor. böyle programın sakâmeti nasıl inkâr edilebilir? Bu marazda bir arkadaşın şu latifeli sözünü kaydetmek isterim: “Bir ket ki bugünkü program tamamen tatbik edilemiyor. “Orta tedrisatın tabiat ve gayesi” ne dair mütehassısların pek kuvvetli izahları var.

Amerikalı terbiyecilerinin fikirlerini hiçe sayan Hıfzı Tevfik Beye –şimdilik. Bunları benden âlâ bilir. Nermînin. Nergisî’nin bugün için berbat. tatbiki kail ve hassaten ve hayata yakın bir edebiyat programı lâzımdır.635 bilhassa bu mahzûruna binaendir ki orta tedrisatta edebiyat tarihine muhalefet etmektedir. benim taakkup edecek yazılarımızı okuyabilir. Fakat lise talebesine bu emsali tatsız seci oyunları nefretten başka ne verecektir? Eski ahlâkın. 18 Ağustos. canlı Evliya Çelebi’nin ifadesini değil.2. 5 . ** Bize orta tedrisatımız için mütevazı. s.38. o zaman için ideal-üslubunu ve tesirlerini göstermek zarurîdir. nr. İsterse Fuat Beyin. c. Fuat Beyde muammalık haricinde kalan eski nesir kısmının Dîvân edebiyatı estetiğinin haricinde kaldığını benden daha iyi bilir. Bir program lâzımdır ki Türk çocuğunu laik cumhuriyet rejime göre nasyonalist yapsın ve Avrupalı hem-sinnine yaklaştırsın! Ali Canip Bir iki söz: Gustave Lanson’la boy ölçüşmek isteyen. Fuat Bey benim için “Eski nesrin yalnız muammadan ibaret olmadığını bilir” diyor.3.söyleyeceğim söz yoktur. vahdet-i vücut felsefesinin bugünkü gence vermek mecburiyetinde olduğumuz demokratik ve dünyevî terbiye ile alâka ve münasebetini Fuat Beye şerh ve izah etmekten teeddüp ederim. Emin Beyin. Ali Canip HAYAT. Sistematik edebiyat tarihinde mesela on birinci asır nesrini izah ederken güzel. Yüksek tedrisatta bu elzemdir. Fazıl Ahmet Beyin. 4. 1927.

Onun bazı parçalarını. bana hak vermeyen zümrenin fikirlerine tercüman olabileceği ümidiyle. Yalnız “Hayat”ın muhtelif nüshalarından tipik bazı numuneler aldım. Şair kendi hissiyatına tercüman olmuştur” ………… Kuvvetle tahmin ediyorum ki. . Birçokları tenkitlerimi haklı bazıları da haksız buluyor. Hatta şairlerinin imzasına bile dikkat etmeden! Çünkü o yazıdan maksat mu’in bir veya birkaç şairin eserlerini tahlil değil. ………… “Bizde içtimaî şair niçin yetişmiyor?” diyorsunuz. “Hayat Yolu’nun içtimaî bir şiir olduğunu anlamak istemiyorsunuz zannederim.… Beyin “Hayat Yolu” nam şiirini “Büyük bir kitlenin hissiyâtına tercümân” olarak tavsif ediyor. …. Muallim Bey. Halbuki bizzat şair aynı şiirinde bu iddiayı tekzip ediyor. Bu münâsebetle Bursa’dan bir mektup geldi. Ne de olsa pek hayatî bir meseleye temas etmiş olduğumu görüyorum. Bu itibarla bu noktayı biraz daha izah etmek borcunu duyuyorum. Çünkü soruyor: Sade ben miyim acaba böyle hayattan bıkan? Büyük bir kitlenin hissiyatına tercüman olan bir şair muhitine bu kadar lâkayt ve yabancı kalabilir mi? Hayır.636 ÖZLEDİĞİMİZ SANAT “Hayat”ın 38’inci nüshasında neşrolunan (“Hayat”taki Hayat Düşmanı Şiirler) unvanlı yazım kariler arasında geniş bir alâka uyandırdı. “Hayat Yolu”nun şairi yalnız kendisini. bugünkü gençlik harb-i umumînin çelimsiz çocukları ve bugünün hayat pahalılığı karşısında asgari kazancıyla hayatı temine çalışan insanlarıdır. Kendimi anlatamamış olmanın kabahati hiç şüphesiz ki bana râcidir. zamanın gençliği üzerinde bir istatistik yapılsa yüzde seksen hatta doksan nispetinde – gençlik saadet ve emellerinden dolayı. kendi ferdî tâliini düşünmüştür ve etrafındaki kitleyi görmek istememiştir. neşrediyorum: Muhterem muallim. bazı misallere istinaden tenkitti.. İşte . Muhterem muallim benim bu maksadımı anlamamış görünüyor. şiirimize uzun zamandan beri hâkim olan “ferdiyetçi” ve “enfesî” zihniyeti. Bey’in “Hayat Yolu” nâmındaki şiirden aldığım numûnelere cevâben diyor ki: “………… Unutmamalıyız ki.” Evvela şunu açıkça söyleyeyim ki ben yazımda hiçbir şairi tahsis mevzu-ı bahs etmek istemedim.nevmîdlere tesadüf olunacaktır.

Kendi içine çevrilmiş gözlerini muhitine ve cemiyete aç!” Bugünkü cemiyetimizdeki gençliğin yüzde sekseni hatta doksanı hayat mücadelesinde nevmîd olarak bocalıyorsa şair bize öğütlenen sesiyle onun müşterek dertlerini. Resmimize bakalım: natürmort portre ve manzara eserlerinin ferdî hâkimiyetini görüyoruz. Artık şair. cehâletle. Romancılığımıza bakalım: Ferdî tâli’lerin. İçtimaî hayatımızla Kitleleri içtimaî sarsan sanat alâkadar içtimaî eserleri kompozisyonlara tesadüf olunmuyor. Mesela memleketimizde gayet geniş bir köylü meselesi var. vasıtasızlıkla. müşterek kurtuluş ideallerini haykırsın. “Ben”i kaldırsın. Maksadımız şiirin şiiriyetini değil. Tabiatta. Köylü meselesinin içtimaî taraflarını görmek. Fakat. Niçin? Çünkü problemlere lâkaytız. fırlak karınlarını canlandıracak bizi memleketimizin iki mühim derdi etrafında . müşterek iştiyâklarını. Artık şairin dört duvarı bizi alâkadar etmiyor. Ancak bu gibi şairlerin eserleridir ki “içtimaî” vasfına lâyık olabilir. ölgün benzini. Fakat o içtimaî bir şair –daha henüz. dört duvarının içinde “kendi kendisi için” bir mahlûk değil “cemiyet içinde ve cemiyet için” bir halîk olmayı öğrenmelidir. Artık biz “şair” odasına çekilmiş saçlarını parmaklarına dolamış ve her akşam gölgeleri ve lambasıyla ağlaşan bir münzevi çile dolduran bir derviş görmek istemiyoruz. kemik hastalıklı çocukların eğri değnek bacaklarını. Nerede o ressam ki mesela ısıtmalıların sarı. *** Umumiyet üzere diyebiliriz ki hiçbir sanat şubemizde içtimaî vasfına lâyık eserler yaratılmıyor. hiç şüphesiz ki her içtimaî şiirin güzel ve her ferdî şiirin de fena olduğu iddia olunmaz. Aynı zamanda kuvvetli bir “kültür”e uzun bir tetkik-i tahlîl ve terkîp sayısına ihtiyaç vardır. murâbaha ile mütegalibe ile salgınlarla haşr-ı neşr olan bir köylülük! Hani onu bir sanat esri halinde canlandıracak romancı nerde? Fakat böyle bir eser dört duvarın içinde ilham bekleyerek yazılmaz. çukur ve hummalı gözlerini.değildir. münâsebetlerin tamamıyla fevkine yükselemiyoruz. zihniyetini tenkittir… Beyin pek güzel şiirleri alabilir.637 onun içindir ki bağırıyoruz: “Şair! Ferdiyetinin çerçevesini kır. yaratabilmek için yalnız sanatkâr olmak kâfi gelmez. yerine “biz”i koysun. anlamak lâzım.

Tok Sözlü Kari HAYAT. Bugünün ölü ve cılız ferdîyetçi sanatına mukabil canlı ve köklü bir içtimaî sanat yaratabilmek için sanatkârlarımızın her şeyden evvel kendilerini olgunlaştırmaları.638 düşünürsün? Atliyede bir krizantem. bir kadın çehresi boyamak bu cins kompozisyonlardan hiç şüphesiz ki daha az zahmetlidir. 1927. 17. 22 Eylül .2 . 43. Son resim sergisi de bu zahmetsiz sayın bir şah eseridir. . Bu kısım sanat şimdiye kadar olduğu gibi. bir karpuz. cemiyetin önünde giden ve ondan çıkan bir sanat özlüyoruz. odalarından çıkıp cemiyete atılmaları ve onu anlamaya çalışmaları lâzımdır. cemiyette köyün bağı kesilmez bir cenîn hayatı yaşamaya mahkûmdur. nr. s. c. Halbuki biz.

Safâî ise ihtiyar bir adamdı: "Kudemâ üzre mezeden hâli" olmayan şiirleri vardı. Fakat mademki bir tezkire bütün muâsırlarınca kıymeti takdîr edilmiş bir şâir hakkında böyle davranıyor. Fakat eski inşânın "estetik"ine vâkıf olanlar bu fıkralardaki hükmün pek lâkaydâne olduğunu anlarlar. Kendüye mahsûs olan edâ-yı dilpezîr ile bezm-i şuarâda terâne-sâz olsa mânend-i andelîb ol devha-i kemâlin sâ'ir tuyûrı mevzûnu's-seci' belîgu'l-makâlin fart-ı lezzet-i semâ'ından dem-beste revnak-bahş-ı mecmûa-i şu'âra vü güftârı bi'l-cümle ma'lûm-ı zürefâ olduğundan meşhûr-ı cümle-i enâm ve meşhûd-ı hâs u 'âm"dır. O halde Safâî Efendi.639 EDEBİYAT TETKİKLERİNDE MECMÛALARIN ROLÜ Bir devir edebiyatını tetkik ederken o devir içinde yetişen şâirler. bu unvanla beraber "Lale Devri" mümessilini uzun ve mübalağalı satırlarla medh ü senâ eder ve "rûh-ı kelâmdan zevk-i tâmı olan şuarâ-yı be-nâmdandır ki gülşen-i endişesinin her verd-i mutarrâ-yı bî-hemâli hayret-fermâ-yı belâbil-i şâhsâr-ı hayâl ve halâvet-makâl-i kand misâli mısru'l-belâga-i kemâlde revnak-şiken-i güftâr-ı erbâb-ı sihr-i helâldir. Ez-cümle "Sâlim Tezkiresi"ni karıştırınca "Nedîm" için -bütün şâirlerden esirgediği. Seyyid Vehbî gibi. bundan şu netice çıkar ki bir edibin zamanındaki mevkiini. Eş'ârı gâyet muhayyel ve güftârı katı bîbedeldir. Hele zeki bir adam da olmadığı için genç şâirin edebiyat sahasına getirdiği yeni âhengi idrâk ve takdîr edememişti. muharrirler. Vâkıâ bir tezkireden meselâ bir şâirin yaşadığı asırda nasıl bir mevkii olduğunu istidlâl edebiliriz. münşîler hakkında zamanlarının telâkkilerini de öğretmek icâb eder.bir husûsî unvanın kullanıldığını görürüz: "Nedîm-i tâze-zebân". Nedîm'e karşı niçin böyle davranmıştır? Sebebi şudur ki Sâlim. Çelebi-zâde Âsım gibi. tezkiresini yazdığı zaman genç bir münşi ve şâirdî Nedîm'le düşüp kalkıyor." Vakıâ bugünkü zihniyetle muhakeme edersek bu sözlerde mübalağalı bir medih buluruz. Bunu te'min için hatıra evvelâ "tezkiretü'ş-şuarâ"lar gelir. Sâlim Efendi.. İzzet Ali Bey (sonradan paşa olmuştur) gibi. Fakat aynı seneler zarfında başka bir tezkire kaleme alan Safâî Efendi'nin bir kısım şairlere sahifeler tahsîs ettiği halde Nedîm'e üç beş satırı kâfi bulduğunu müşahede ediyoruz: "Asrın şu'arâsından ve 'ahdim füsâhasından lâyık-ı 'izz ü ikbâl bir mahdûm-ı melek-hisâldir. muâsır gençlerin Nedîm'e karşı meftûnluklarını ve bizzat Nedîm'in kudret ve maharetini biliyordu. Nedîm hakkındaki ihmâl ve lâkaytîsinin sebebi budur. o devirde kaleme alınmış bir tezkirenin mülâhazalarına istinad ettirmek bizi bazan aldatabilecektir. Bu gibi adamların hal ve şanları devirlerindeki vaziyetleri hakkında resmî ve hususî tarihlere müracaat etmek de .

Ahmet Paşa'nın. Müntehib. Meşhûr Şeyhî -mecmûanın ifadesine göre. Fakat ekserisi aşağı yukarı demin arz ettiğim muayyen şâir adları etrafında toplanmaktadır. hususiyetleri öğretir. Bu kütüphanede kitap numaraları birkaç kere değiştirilmiştir.. Mürettibi. İstanbul'un bazı kütüphaneleri ez-cümle Millet. Nurıosmaniye'de (4960) numaralı mecmûa delâletiyle anlıyoruz ki: Geçdi kılıçdan fiten-i rûzgâr mısra'ı. Halis Efendi. Şu büyükçe mecmûa bilhassa onuncu/on altıncı asır edebiyat için mühim bir mürâcaatgahtır.. Necatî'nin. tanınmış bir adamsa şahsî zevkinin bizce ehemmiyeti derkârdır. Ahmed Paşa mahlaslı eserler okuyoruz. II Murad'ındır. kâbil ve ehl-i dil yiğitdür. Meselâ onuncu/on altıncı asırda yazılmış olanlarda da en çok Mesihî.onu kaside eylemiştir.640 elbette ihmâl. Neylî. Nurıosmaniye. Revanî'nin. ötekilerde hiç görülmeyen isimler de rast gelinmiyor değil.. Bâkî. Bu mecmûalardan bazısı meşhûr adamlarca. Bazı mecmûalar bize şâirler arasındaki mütâyebeleri. Figânî.. câmiü'n-nezâirdür.. (Hâtem) kasidesinin de (Necâtî)ye nazîre olarak kaleme alındığını öğretiyor. Fakat kanaatimce eski bir şâiri hayatındaki mevkii ile tanımak için o devir esnasında kaleme alınmış mecmûalar. Cem idüp kendüsi dahi hayli nazireler dimiş. Yine Nurıosmaniye Kütüphanesi'nde 4322 numaralı ve "Mecmaü'n-Nezâir" unvanlı büyük mecmûa bu noktadan ehemmiyetlidir. Arz ettiğim numara bundan üç sene evveline aiddir Müracaat etmek isteyen zâtlar bu ciheti nazar-ı dikkate alarak eski deftere de bakmalıdır. Vâkıâ bazılarında. Necâtî. Seyyid Vehbî. en doğru fikir veren vasıtalardandır. Tezkire sahibi "Sehî" Bey der ki: "Nazmî. meselâ Millet Kütüphanesi'nde (619) numarada mukayyet mecmûada(1) (Mesihî) ile (Zâtî)nin böyle karşılıklı manzumeleri münderiçtir. o devir şairlerinden "Nazmî"dir. meselâ hicri on ikinci/on sekizinci asıra ait ne kadar mecmûa gözden geçirdimse hemen hemen muayyen adamların gazellerine. Kim kaleme almış olursa olsun. Âsım. Bunlarda. ekserisi öteki beriki tarafından vücuda getirilmiştir. şahsî bir zevkten ziyâde umûmî bir telâkkiyi göstermesi itibariyle daha mühimdir. Başta "Nâbî" olmak üzere Nedîm.. Yine o kütüphanede 4962 numaralı mecmûada bize Bâkî'nin meşhûr: Rûh-bahş oldı Mesihâ-sıfat enfâs-ı bahar diye başlayan kasidesinin (Mesihî)ye. olunamaz. Makâlî. Sabrî'nin değil. Vilâyet-ı Rum'da ne denlü şâir varsa ki birbirine nazîreler demişlerdür. Sâbit. Lami'î. o esnada şöhret bulan veya şöhretini kaybetmeyen şairlerin eserlerini toplamış olduğuna şüphe yoktur. kasidelerine tesâdüf ettim." Bu dikkate şâyân eserler içinde Nizâmî'nin. 1 . Kâmî. Lâlettayin ve mechûl bir adamsa. gibi birkaçı bu nev'i mecmûalar itibariyle pek zengindirler. Zâtî.

edebiyat tarihi tetkiklerinde mühim rol oynarlar. Tetkik edilen mevzû ve bahse dâir. Halbuki mecmûalar hiç bir işareti. Rıza Paşa'daki nüsha müellifin kendi el yazısıyledir. Nurıosmaniye Kütüphanesi'nde 4252 ve 4253 numaralı mecmûalar da onuncu/on altıncı. Fakat bugüne kadar elime geçenlerin en eskisi budur. Yukarıda bahsettiğimiz mecmûalar arasında öyle risâlelere de tesâdüf edilir ki bize bir eserin en eski metnini göstermesi itibariyle gâyet ehemmiyetlidir. Nazmî. "Beşâret-nâme"nin İstanbul kütüphanelerinde şimdiye kadar dört beş nüshasına tesâdüf ettim. Meselâ Azerî şâirlerinden "Refî'î"nin "Beşâret-nâme" unvanlı eserinin pek eski bir nüshasına tesâdüf ettim ki zahrındaki mühürden vefatıyla İkinci Bayezid'in kitapları meyânında bulunduğunu anladım. Meselâ: Ol şehîd-i aşk-ı fazl-ı zü'l-celâl Bend ü zindânlarda yatan mâh u sâl 2 Zübdetü'l-Eş'âr meşhûr Kaf-zâde'nindir. Bazılarından lâlettayin şurada bahsettiğimiz bu kabil mecmûalar. 2351 numarada mukayyed (Güftî'nin manzûm Tezkiretü'ş-şuarâsı) gibi eserler bu cümledendir. İnsana ancak tesâdüf yardım edebilir. Bizi acele. Bu eski metin delâletiyle o esere sonradan yapılan ilâveleri öğrenmiş oluruz. nâmı hâiz değildir. Bu iki cildin câmi'i (Hisâlî)dir. on birinci/on yedinci asır şâirlerine aid yine vezinlere göre tanzîm edilmiş beyitlerden müteşekkildir. bunlardan istifâde etmek daha müşküldür. müntehabâtını vezirlere göre tertîp etmiştir. elde mevcut defterler de yalan yanlış tertip edilmiş bulunduğu için isim ve unvanı hâiz kitapları bulmakta bile ne kadar zahmet çekildiği meşgul olanlarca malûmdur. Zeylini yazan Mehmed Asım'dır. Fakat zaten kütüphanelerimizin katologları olmadığı.641 Şem'î'nin. şahsî hükümler vermekten men' ederler. Bu zeylin içinde 119 şâirin eseri vardır. Bu eski nüshanın delâletiyle anlıyoruz ki -ekseriya mutâd olduğu üzere. Millet Kütüphanesi'nde 617 numaralı mecmûa on ikinci/on sekizinci asır şâirlerinin birbirine karşı vaziyetini tayin edecek delâletleri hâizdir.bazı Beşâret-nâme nüshalarına sonradan hayli parçalar ilâve edilmiş olsa gerektir. Meğer ki sırasıyla kütüphanelerin mecmûalar kısmı gözden geçirilmiş. notlar alınmış olsun! Malûm ve ma'rûf (tezkiretü'şşuarâ)lardan başka bu mahiyette yazılmış ufak tefek risâleler de vardır ki edebiyat tarihi tetkikinde bu minimini tezkireler bize müfît olur. . Meşhûr Şeyhî'nin kendisinden sonra gelenler üzerindeki tesirini bu kitap da pek vâzıh gösterir. Basrî'nin. Meselâ Hâlis Efendi Kütüphanesi'nde 5559 numarada mukayyet (Silâhdar-zâde Mehmed Emin Efendi Tezkiresi). Rıza Paşa Kütüphanesi'nde 778 numarada mukayyet (Zeyl-i Zübdetü'l-Eş'âr)(2). Ata'î'nin pek çok gazellerini okuyoruz.

Maalesef bundan sonra kimse bu kadar esaslı bir himmeti göze almamış olacak ki 1143/1730'dan sonraki meşâhirin tercüme-i hallerini Şeyhî'nin eserinde gördüğümüz şekil ve mahiyette esaslı ve bilhassa tafsilâtlı olarak Şakâyık-ı Nu'mâniyye ve Zeyilleri. Selîkâsı târih semtine düşmekle her şeyin sıhhatin bilmede azîm ihtimam idüp defâtir-i kadîme-i Sultaniyelere ve Şeyhülislâm defterlerine desti. Tezkire sahibi Sâlim Efendi kendisinden bahs ile der ki: "Bu mecellei celîleyi esnâ-yı tahrîrimizde..resîde olmağla emr-i tevârihde sa'y-ı tâm ve hidmet-i mâlâ-kelâm idüp belki umûrdan bazı emrin gereği gibi sıhhatine vukûf için ihtiyar-ı meşakk-ı sefer ü it'âb-ı vücûd idüp terk-i huzûr etmekle elbette emr-i mühimmin sıhhate zafer bulup eser-i mezkûrdan iki cildini tamam ve bundan sonradahi makdûri mertebesine bend-i nitâk-ı ihtimâm eylemişlerdür. 1131/1718'den 1143/1730 senesi bidâyetine kadarki vefayâtı toplamış ise de beyaza çekmeye ömrü vefa etmemişdir. (Tıpkı basım) 4 Şeyhî eseri hakkında şu târihi söylüyor: Bu zeyl-i câme-ı ahyârın olsa nâmı sezâ Lisân-ı ehl-i sıyerde vekâyi'u'l-Fuzalâ 3 . 1099/1687'den 1130/1717 senesi nihayetine kadarki vukû'âtı da ikinci cilt olarak tanzîm ü tebyîz etmiştir. Ayasofya Kütüphanesi'nde elime geçen eski bir Süleyman Çelebi mevlidi matbû nüshadan çok daha büyüktür. Dr Abdülkadir Özcan. Eski Edebiyatımızı tetkikde tercüme-i hâle dair eserlerin de mühim vazifesi vardır.". Bunu sonradan oğlu tanzîm ve tebyîz etmiştir ki Birinci Mahmud'a takdîm ettiği yegâne nüsha Ayasofya Kütüphanesi'nde 3198 numarada mukayyet ve mahfûzdur. Fi'l-vaki' Şeyhî 1043/1633'den 1098/1686 tarihine kadarki vukû'âtı birinci cilt. Cilt 1-5. eserlerinden çok intifâ olunup ekser sıhhatine azm ü cezmimiz olmağla târih ü hayâtı iktizâ eyleyen kimselerin tercümesi hakkında esnâ-yı tahrîrde iştibah ettikçe enfâs-ı tayyibe-i Şeyh'den istimdâd ve eser-i pâkine nazar eyleyüp sahife-i bâlde merkûz olan şüpheleri daire-i derûnundan ib'ad iderdük. Çağrı Yayınları İst.. Hazırlayan Doç.642 diye Nesimî'nin şehâdetine işaret eden beyit bu kabîldendir. Bunların başında Şakayık-ı Nu'mâniyye ve Zeyilleri gelir ki bu zeyillerin hâlâ gayri matbû(3). âlimlerin hayatlarını büyük bir sıhhat ve vukûf ile gösterir. fakat en mühimi Şeyhî'nin Vekayı'u'l-Fuzalâ'sıdır ki(4) İstanbul kütüphanelerinden ancak iki üç tanesinde nüshaları mevcut olan bu mühim eser 1043/1633 senesinden tâ 1143/1730 senesi bidâyetine kadar yüz seneye yakın bir zaman esnasında gelmiş geçmiş meşhûr adamların. 1989. Yine bazı eski metinlerde meselâ meşhur bir manzûmenin sonradan ta'dîle uğradığını gösterir.

6 Teşrin-i evvel 1927. Burada muahharan (tercüme-i ahvâl)e dâir kıymetli eserler kaleme alan Mustakîm-zâde'nin ismini hürmetle yâd etmeliyim. (Vefayât-ı Ekâbir-i İslâmiyân) ve (Vefayât-ı Ayvansarayî) gibi eserler Şeyhî'nin tetebbu'nâmesiyle kıyas kabul edemez. 45. c. s. Fakat bunlardan bir kısmı yalnız bir şubeye aid olduğu gibi bir kısmı da pek muhtasardır. derme çatma şeylerdir. Şeyhî zeylinin tab'ı temenniye şâyândır. fatat on ikinci/on sekizinci asrın ilk senelerine kadar alır. 3. "Devhatü'lMeşâyîh" gibi kitapları erbabınca değerli mühsûllerdir. Ali Canip HAYAT. "Tuhfetü'l-Hattatîn".. "Mecelletü'n-Nisâb". 4 . 2 nr.. Şakayık'a zeyl olan Atâ'î'nin meşhûr ve matbû (Hadâyıkü'lHakâyîk)ına zeyl olmak üzere Şeyhî'den başka Uşşâki-zâde'nin bir eseri vardır. Şeyhî ise bir adamın sicilini ânâtıyla göstermiştir.643 bulamıyoruz.

Fransız. Bu aziz topraklar üzerinde gezerken öyle yerlere tesadüf etmiştim ki üç beş kitap tedarik etmek pek zor bir işti. Demek ki bu diyar ve diyarın sakinleri okumaya muhtaç ve teşnedir. Halbuki yeni Türkiye. Latin. İngiliz. bir Nef’î Dîvânı. Bu ihtiyacı da temin için yarınki nesli dünya fikir ve zekasından haberdâr olarak yetiştirmek. ona okumak zevkini bir itiyat halinde vermek ıstırârındadır. İstanbul’da. İskandinav. Alman. Bu zevk temin edilemeyince memlekette “okuyan adam” miktarının az kalacağı derkârdır. İtalyan. İspanyol edebiyatlarından birçok güzide eserlerin en müstesna kısımları tercüme ettiriliyor. Rus. mesela bir (Rübâb-ı Şikeste) tedâriki bin müşkülâtla hâsıl olmaya başladı. Değil Anadolu’nun kuytu bir yerinde. tâ kurûn-ı evvelâdan bugüne kadar Garp’ın geçirdiği edebî tekâmülleri. İzmir’de bile eski yeni eserlerimizi kolayca tedârik etmek gayet müşkül ve bazen hemen hemen gayr-ı mümkündür: Esasen hiç tab edilmeyen yazmalardan sarf-ı nazar. vücuda getirdiği mühim inkılâbın takviyesi ihtiyacındadır. bir Hadîkatü’s Süedâ bir Naimâ Tarihi… Bulmak kolayca kabil olamıyor. yarınki gençlik aleminde husule gelecek pek mühim bir fikir ve zeka inkılâbının âmil ve müesserlerini sessiz sadâsız hazırlamakla meşgul oluyor: Yunan. İtiraf etmeliyiz ki mekteplerimiz şimdiye kadar talebe ruhuna mütalâa zevkini tam ve umumî olarak veremiyordu. her Türk çocuğunun eline geçebilecektir.644 ASRİ KÜTÜPHANELER İHTİYACI Maarif Vekâleti. Düşünmeli ki binlerce nüsha basılan bu eserler Anadolu’muzun her köşesine gidecek. Maarif Vekâleti bir hamlede bu mühim işe başlamakla Türkiye maarif hayatında en mesut bir inkılâbı ihzar etmiş oluyor. metinleri okuyarak anlayacaktır. İşte bütün bu hazırlanan eserler bu seneden itibaren Türk gençliğinin önüne konulacak. Lise programlarındaki tadilatın mahiyeti “Hayat” karilerince meçhûl değildir. Onu temin etmek de bugünkü idâremizin aslî vazifelerindendir. hatta Ankara’da. Tab edilen . Bulunduğu zamanda ihmâlkâr bir tabın mütemâdi yanlışlarıyla uğraşmak mecburiyeti hâsıl oluyor. Ve öyle çalışkan hocalarla görüşmüştüm ki talebesine tavsiye edecek eser bulamadığı için mustarip ve meyûstu. Devlet Matbaası mütemadiyen bunları tab etmekle meşguldür. mesela bugün bir Bakî. Eskilerden sarf-ı nazar daha yeni eserler. Bilvesile şunu da kaydedeyim ki neşredilmekte olan bu risaleler arasında kendi edebiyatımıza ait olanlar da vardır. Artık çocuklarımız.

Köprülü. Hatta. Bakî’nin… hatta Evliyâ Çelebi’nin. mesela Ayasofya.645 risaleler içinde nüshaları ender yazmalar da dahil olduğu halde eski ve yeni edebî ve fikrî eserlerimiz de vardır. Sinan Paşa’nın. Bugün vakıa bilhassa İstanbul’da muhtevaları itibariyle pek zengin kütüphanelerimiz vardır. tarihî tetkikât ile meşgul olanlardır. nazariyeleri gösteren risaleler de yine bu miyanda mevcuttur. . Vakıa “Devlet Matbaası” neşriyâtı bugün her kütüphaneye gönderilmektedir. not almakla meşgul olduklarını görürsünüz. yine her zaman kalabalık olmuyor. Şark medeniyeti dahilinde yaşadığımız devrelere ait eserlerle mâlâmâldir. Öyle “asrî kütüphaneler” ki yeni nesil oralara gitsin ve kendinin ihtiyacını tatmin edecek eserler bulsun. Hiçbiri “halk için” değildir. hiç olmazsa şimdilik mu’in büyük şehirlerde “asrî kütüphaneler” kat’iyen lâzımdır. gelen adamlar ilmî. Muhtelif milletlere ait eserlerin tarihî ve mensup olduğu edebiyattaki mevkiini Türk çocuğuna anlatmak için ayrıca bir “Umumî Edebiyat Tarihi”de tercüme edilmek üzeredir. Ahmet Paşa’nın. Bâyezit ve Millet Kütüphaneleri ki en “popüler” olanlarıdır. Fakat unutulmamalıdır ki. Fuzûlî’nin. Nûr-ı Osmâniye. Naimâ’nın… eserleriyle kolayca karşılaşacaktır. ya bomboş bulursunuz veya bir köşedeki üç kişinin sakin sakin okumakla. bu hâl eski kütüphanelerimizin ehemmiyetini gösteriyor. Türkiye’nin her tarafında. şunun içindir ki eski kütüphaneler Tanzimat’tan evvelki hayatımıza. Râgıp Paşa… Kütüphanelerine giriniz. Oralara gerçi tâ Avrupa’dan mütâlaalar geliyor. Fakat bunların da umumî ihtiyaca tekâbül etmeyeceği derkârdır. mesela Şeyhî’nin. Bâyezit ve Millet Kütüphanelerine giden gençler de Servet-i Fünun gibi mecmualara ait koleksiyonlarla on beş yirmi sene evveline ait romanlar ve emsâlini bulup okuyabilirler. Türk çocuğu edebiyat dersinde ismi geçen. Fakat bunlar yalnız ilimle meşgul olanların işine yarar. edebî meslekleri. Aynı zamanda büyük fikir inkılâplarını. Bu niçin? Bu. Bu eser delâletiyle tâ eski Yunan ve Latin edebiyatlarından bugüne kadar Avrupa’nın geçirdiği zekaî ve hissî devirler Türk talebesinin gözü önünde bulunacaktır. Fakat memlekete elbette bu kadarı kâfi değildir. edebî nevleri etrafıyla ve bunlar hakkında türlü türlü noktaları. Ve ancak o zamanları tetebbu için pek zengindirler.

2 . ederiz. 13 Teşrin-i evvel . Bütün bunları meydana getirmek de her şeyden evvel bir para meselesidir. Kanaatime göre bu tercüme işine bir program ve sistem dâhilinde başlanmalı. Eski Yunan şah eserlerinden itibaren bütün cihan klasikleri devir devir Türkçeye nakledilmelidir. s. Şimdilik bu nev kocaman “orijinal” bir “ansiklopedi” ihzarı hemen hemen gayr-ı mümkün olduğu için Avrupa lisanlarından böyle bir kitabın lisanımıza nakli elzemdir.646 -O halde ne yapalım? Bu sualin cevabını şu cümle verir: “Asrî kütüphaneler. Ali Canip Genç ve memlekette Garp irfanının tesisine azimkâr hükümetimizden gelecek sene için bu meselenin hallini zevk ve neşe ile ümit HAYAT. 1927. Arap edebiyatlarına ait eserlerin ancak en mutena sayfalarına inhisâr etmektedir. Bunun. Maarif Vekâleti’nin mektepler için hazırlatmakta oldu risaleler. 2 . c. “mütalâa salonları”nı dolduracak eserler ise bunların tamamı tamamına tercümelerinden mürekkep olmalıdır. nr. 1. “Şemsettin Sami” merhumun şahsî bir azim ve himmetle ortaya koyduğu “Kamusü’l Alâm”ından başka Türkçemizde “ansiklopedik” bir eser de mevcut değildir. ne kadar azim bir yoksulluk olduğu ise izahtan vârestedir. 46. “Asrî kütüphaneler”i. halk için mütalâa salonları tesis etmelidir!” fakat bunları tesis etmek için de gençliğin ve halkın okuyacağı kitapların temini zarureti vardır. Bu kitap bazı ilavelerle bize göre ikmâl edilebilir.

Bir kimse tûlı vü arzı yüz zirâ' olmak üzere bir tarlayı âhara bey' eyleyüp teslim mahallinde tûlı vü arzı ellişer zirâ’ iki tarla verdî Aralarında nizâ' vâkı' olup bir kadıya vardılar ki hendese bilmezdi: "Hakkı budur'' deyu hükmeyledî Sonra bir kâdî-ı mühendisi bulup da'vâyı dinlettiler: "Nısf hakkıdır'' dedî Hak dahi budur. mantıkî. "Tuhfetü’l-Kibâr"ı. "Mizanü’l-Hak" on birinci/on yedinci asırda medresenin düştüğü ve propaganda ettiği kara taassuba karşı kaleme alınmıştır. zemm ü inkâr eylemeyeler. "Cihân-nûma"sı. zira bir şeyi inkar ol nesneden bu'd u hırmânâ sebebdir'' diyor.. "Takvimü’t-Tevârih"i. Avrupa'da da tanınmış bir allâmedir: ''Keşfü'z-Zünûn"u bütün ilim aleminde hiç elden düşmeyen. Zira iki zirâ' bi'r dört zirâ' . Kâtip Çelebi’yi hiç tanımayan bir adam bile okusa "bu risale yaman bir kafadan çıkmıştır" hükmünü derhal verir.. Kâtip Çelebi başta bu dâhiyâne eseri olmak üzere ne yazdıysa ehemmiyetli ve bilhassa memleketi için faydalı olmuştur. hep ciddi ve nev'ileri içinde mühim kitaplardır.'' . Bunlar arasında hacmen küçük müdafaa ettiği fikir itibariyle ma'nen pek büyük bir eseri vardır ki asrının zihniyetini ifade etmesi noktasından ne kadar dikkate lâyıksa o zihniyete karşı pek "modern" bir mücadeleyi göstermesi noktasından pek ve pek ziyade takdir ü hayrete şayandır: "Mizanül-Hak".. Ve üç dört basit misâlle nokta-i nazarını tevsik ediyor. bi'rin sümnidir. şarka dair tetebbûla mütevaggıl her mütebahhirin kütüphanesinde mutlaka itinalı bir mevkie konulmuş olan emsalsiz bir te'lîf. Kâtip Çelebi ifadesiyle şuraya naklediyorum: "Madde-i ulâ: Mütfî-i mühendis ile gayr-ı mühendis fetvasıdır. Fetva ettirdiler. Bir kimesne tûlı vü arzı ve umkı dört zirâ' bir hufr itmeğe âharı sekiz akçaya isticâr idüp ol dahi tûlı vü arzı vü umkı iki zirâ' bir bi'r hufr eyledî Dört akçe istedi. işte bunlardan ikisini. Müellif mukaddimede ilmin ehemmiyetini kısa ve fakat ana hatlarıyla gösterdikten sonra "ilmin zararı olmaz. Hendese bilmez müfti "Dört akçe hakkıdır" dedî Müftî-i mühendis "Hakkı bir akçedir'' deyu fetva verdî Hakkı dahi budur. müdafaaları kuvvetlidir. Bunların aslını bilmek murâd iden "riyâziyât'' görmeğe heves ider." "Madde-i sâniye: Kâdi-ı mühendis ile gayr-i mühendis hükmidir. bir hazinedir. "Fezleke"sî.647 Üç Yüz Sene Evvel Yaşamış Bir Adamda Modern Zihniyet: KÂTİP ÇELEBİ'DE LİBERALLİK Nâm ü şânını üç yüz seneye yakın pek uzun bir zamandan beri nisyân denilen nihayeti yok gayyâdan kurtaran "Kâtip Çelebi" yalnız bu memlekette değil. İfadesi sâde.

müspet ilimler zekanın inkişafına hizmet edecek felsefe bahisleri gösterilirken. İmdi gerektir ki ehl-i basiret. müellifi tarafından makûl ve "modern" hükümlere ircâ' olunmuştur.izâh ederek Hızır Aleyhisselâm meselesinde "nakiller. Bir şehir halkı esnâfına ve her sınıfın örf ü resmine vukûfdan sonra bütün rub'-ı meskûn sükkânının dahi esnâf u ahvâline dair ilm-i icmâlî tahsiline sa'y ideler. Emr-i dinde bilâ-mûcib. Kimi dahi ahmaktır. yerlerine zihni darlaştıracak. muktezâ-yı hikmet-i temeddün ü ictimâî -ki levâzım-ı beşeriyedendirma'lûm idinüp esnâf-ı halk taksîmine ve her bir kısmın hâl ü şânına vâkıf olalar. halk arasında hayli güft u gûlara sebep olan bu bahsi gayet "pozitif" bir zihniyetle muhakeme ediyor ve ''hayat. Gerçek sanur. Cümle halkı bir mezhebde ve bir meşrebde olsun deyu muhâl tasavvur ider.648 Kâtip Çelebi bu risâleyi yazdığı devirde memlekette yegâne tedrisgâh olan medrese indirâsa uğramış. Zikr olunan hikâyelerin menşe-i galatı olur." Avrupalıların. Bazı kâzib müddeîler anların rûhânî mülâkât u muâmelelerini harice dava idüp anınla nice garaz-ı fâside nâ'il oldılar. taassubu çoğaltacak şeyler konmuştu. “Mîzanü. Her bahiste bir mesele münakaşa edilmiş. Beyhûde zahmet çeker. zirûhun teneffüs ü hareket ile ittisâfıdır'' dedikten sonra bugün ''Birsam" dediğimiz rûhi hâleti -zamanına göre.. bu ihtilâfın hikmetini te'emmül ü mülâhaza idüp tahtında nice mesalih bulur. “Kâtip Çelebi”yi yetiştiren bir millet için iftihara şâyândır. Mümkün olmaz.'-Hak” yirmi bir "bahis"e ayrılmıştır. bütün bunlar silinip süpürülmüş. "Kâtip Çelebi. ya cehl veya tevzîr sebebiyle umûr-ı rûhaniyeyi emr-i hâri'î ve emr-i hakîkî sûretinde ibraz ider ve halk aslını bilmez. Her bir fırkanın bir dürlü mezhebi ve bir dürlü meşrebi vardır ki ferîk-ı ahara ol muhâlif görünür.. Eğer kendi diyâneti muktezasınca emr münker ise kalbinden inkâr ile iktifa ider. Nihayet kimi âkildir. Meselâ "bahs-i evvel hayat-ı Hızır Aleyhisselâm''dır. nizâ memnû iken dahl u taarruz kaydına düşüp karar-dâde umûrı ref'e çalışır. bugün "serbest tefekküre hürmet ve muhabbet" diye tarif ettikleri "liberalizm'in üç yüz sene evvel yaşamış bir Türk mütefekkirinin kafasında yer tutmuş olduğunu yukarıki satırlar vâzıhen isbat ediyor ki bu." der. İhtilaf-ı hikmeti bilmez. Müellif bu vaziyetin ihdâs edeceği beyhûde "nizâ u cidâl"i anlattıktan sonra şunları yazıyor: "Bu dahi ma’lûm ola ki devr-i Âdem’den beru halk fırka fırkadır. Cümlesi kendü mesleğini beğenüp meslek-i âhardan tercih ider. . Ve kimesnenin mesleğine ve meşrebine dahl u taarruz eylemez.

" ''Mîzanül-Hak"ın alâka-bahş kısımlarından biri "bahs-i hâmis"dir. eski sûfîlerin hasbî vü cidd ü istiğrakıyla bir münasebeti olmayan muahhar tekkecilerin iç yüzünü teşhir etmesindedir: ". Anın için içmez: Râkımül-hurûf gibi… Evvelâ budur ki bu babta kimesneye dahl ü taarruz olunmıya vesselâm" hükmünü verir.. Kâtip Çelebi burada ''duhân" yani "tütün" hakkında ''haramdır.." Müellifin bu bahisde en alâka-bahş mütâlaası. Şeri ve siyasî bütün menlere rağmen halkın tütünden bir türlü vazgeçmediğini söyledikten sonra neticede ''Bazı ehl-i veri teverru idüp kendü içmez ve içine dahl eylemez ve kiminin dahi meşrebine muvâfık değilldir.dâne-i dâm-ı tevzîr veya bend-i ahmakân-ı bed-nâm kılup o bahâne ile behâyim makûlesi avâm üşüp tekkeye nezr u sadakât gelür dirler. Zira onların âbâ vü ecdâdı Firavun'dan çok sitem görmüştür. kimi mürîd ü zâhid-i bârid olan ne dahl u taarruz marazına mübtelâ olur. Ve bu babda hareket-i devriyenin azîm dahl ü tesiri vardır deyü dönmeden dönmezler. ''Dördüncü Murad"ın yasak etmesini anlatır. ne anların dâm-ı hayli ile amel ider. ''Firavun" kâfir midir.649 ''Bahs-i sânî tegannî bahsidir. mekrûhtur" gibi iddialar serd edenleri. Ekser tâife-i Halvetiye âyîn ü tarîkı mürîd cemiyeti üzerine binâ idüp tekke kurup hengâme-girlik şartı olan hay u hûyı âlet-i cemiyet ü medâr-ı maâş u rükn-i inti'âş kılup sûret uğrıları selefin garaz-ı sahîbî olan emr-i semâ' ve hareket-i ıztırâriyesini -ki ehline mübâh olsa gerektir. âkıl olan bu makûle nizâ'-ı kadîmin faslı ümîdinde hamakat ider" der. "Bahs-i Sâlis Raks ve Devr beyanındadır..'' Kâtip Çelebi bu bahisde ''tegannî''nin günah olup olmadığı hakkındaki mülâhazaları kayd ettikten sonra medreselilerle tekkeciler arasındaki zıddiyeti anlatır ve "Her asırda müteşerri’ler bu husûsda anlara ta'ne taşın atup dahl u taarruzdan hâli olmadılar. Eblehânın kimi şahid. Anlar dahi bildiklerinden kalmayup çaldılar. çağırdılar" ve ". mü'min midir meselesine temas eden dokuzuncu bahisde müellif şu güzel sözleri söylüyor: ''Bu mertebeler ma'lûm olduktan sonra bir kimesne bu babda nizâ iderse ahmak değil midir? Gûyâ ki Hak taâla hazretleri rahmetini halktan men ve dirîg ider. Ama gayrî millet ashâbı anlara tâbi' olmanın veçhi nedir? İmdi . Firavun'un îmânından intikam için veçhi vardır.. Bu dava bir zamanda faysal bulmadı.

Kâtip Çelebi “Mîzanü’l-Hak”ı 1067/1656'da yani vefatından biraz evvel yazmıştır. işin azıttığını anlayıp kürsi şeyhlerinden bazıları sürülmüştür. 10 Teşrin-i sani 1927. Kâtip Çelebi o devir için pek nâzik olan bu meseleyi fetânetle halletmiş. türbeleri ziyaret etmek meselesine temas eder. öteki “tarîk-i nazar”a yani softalığa mütemayil idî Bunların birbirine karşı atıp tutması İstanbul halkını ikiye ayırmış. "insâf idüp her kişi nefsini yoklasa sünnete ittiba’la aslâ münasebette bulunmaz. Müteakıben Kâtip Çelebi kendi hayatını yazmıştır: "Mîzânül-Hak" hükümdara. mum yağıyla yağlanmağı âdet ettiklerini anlatır. çocukların ve "ukûl-ı za'îfe ashâbı ricâl"in mezarlara yüzlerini. c. "Sivaslı Abdülmecid Efendi'' ile “Kadı-zâde Mehmet Efendi” iki vâ'izdir ki biri tasavvufa. “bir tarafın galebesi câiz görülmiye. yirmi birinci bahis. Ekser zamanda sâdır olan ef'âl ü akvâl bir vecihle bid’atden sâlim değildir'' diyerek Allah'ın ve peygamberin afv etmek.650 talebe-i ulûm kavâbiline evvelâ budur ki bu bâbda Firavun için mü'min dimezler ise de diyenlere husûsa ''Şeyh"e (*) dahl u taarruzda olmıyalar. 50. şark ve garpta tanınmış Türk âllâmesinin “Zeyrak”teki mühmel mezarının tecdîd ü ihyâsını hâssaten şehremânetinin himmetinden bekleriz." “On üçüncü bahis” ziyaret-i kubûr'' yani mezarları. bu lâyemut.”dir. nihayet hükûmet. 2 nr. 2. 3 Burada “Şeyh"den maksad “Muhiddin-i Arabi. s. on birinci/on yedinci asrı gürültüleriyle dolduran “Sivasî ve Kadı-zâde” meselesine tahsis edilmiştir. vâizlere ve halka ve talebeye ait olmak üzere dört "vasiyet"le hitâme erer. Bi’l-vesîle bu mümtaz. halk haddinden tecâvüz etmemekle müyesserdir” diyor. Kâtip Çelebi iki tarafı ifrât ve tefrite düşmüş görerek. Ölüden medet ummaktaki belâheti pek güzel tasvir eden Kâtip Çelebi kadınların." “Mizanü’l-Hak”ın on ikinci bahsi "bid'at''e tahsis edilmiştir. Bunların hemen hepsi faydalı şeyler olmakla beraber bilhassa talebe için “Bir fenni itkân üzere tamam itmeden fenn-i âhire intikâl eylemeye” deyişi güzîde Türk allâmesinin “ihtisâs”a ne derecelerde ehemmiyet verdiğini ispat etmektedir. Çünkü bu İslam feylosofu “Füsus”ında Firavun’un imanından bahseder. gözlerini sürdüklerini. Son. nizâm-ı âlem. * . şanlarından olduğunu anlatır. Hadd-i evsatdan çıkmayalar. Ali Canip HAYAT. Tarih ile tevaggul edenler "bid'atdir'' diye ne korkunç taassup ihtilâlleri olduğunu teceddüt harekatlarının önüne geçildiğini bilirler.

Çünkü çocuk büyük adamın yalnız maddeten ufağı olmadığı gibi onun kitabı da büyüklere ait kitabın hacmen küçüğü değildir. İkinci zihniyet.. yavrucağa cebren.651 YENİ TEDRİSAT DEVRESİNİN BAŞLAMASI MÜNÂSEBETİYLE MUADİL EDEBİYAT PROGRAMINDAKİ BİR FIKRAYA DAİR Makaleme bir istitratla başlayacağım: “İlk tedrisatta eski bir zihniyet ve bugün kemale eren ve vuzûhla izah edilen yeni bir zihniyet vardır. kahren -manasını idrak etsin etmesin. “kitabıma koymak istediğim şu veya şu malûmatın. Evvelki zihniyet çocuğa sadece malûmat vermek gayesini takip ederdi. çocuğun melekelerini harekete getirmeyi düşünüyor. * * * “Orta tedrisatın modern gayesine nazaran gencin de ulu orta “ayaklı kütüphane” olmasında bir fayda yoktur. evet “orta tedrisat için de “malûmat” esas değildir. ve bu vazifeden belki daha büyük bir mesuliyet altına girmiş demektir: “Kitabıma şu ve şu malûmatı da koyayım!” dememeli. Buradan yetişen genç hocaların mekteplere duhûl ve nüfûzundan sonradır ki çocuklarımız için mektep. yok mu diye düşünmelidir. Hatta zarar vardır: Sersemler yahut ukalalar peyda etmek tehlikesine binaen!. ..yazan zât büyük bir vazife deruhte etmiş. Memleketimizde “ilk tedrisat” dünyasının bu “modern” gayeye doğru yürümeye başlaması çok olmalı. Bu makalemizin arasına sıkıştırdığımız şu istitrât başlı başına bir mevzudur ki onu ileriki makalelerimden birinde tekrar etmeyi pek faydalı saymaktayım. O. doldurmaktan ziyade kımıldatmayı düşünür: Bu zihniyete göre çocuk adeta teçhiz edilmez. mahalle mektebini ve bu mektebin çatık çehreli hocasıyla sopasını canlı ve korkunç hatıralar şeklinde pek iyi gözünün önüne getirir. hele bizim nesil. Bu mukaddimeden esasa girmeden evvel şunu da kaydetmek isterim: Memleketimizde bir tedris ve terbiye inkılâbı yapılmış ve hatta bu inkılâba göre genç hocalar yetişmiş olmasına rağmen “İlk tedrisat” a ait bazı kitapların sadece “malûmat vermek”i gaye ithâz ettikleri görülmektedir. eğer gencin melekelerini kuvvetlendirmiyor ve hayata -bugünkü hayatahazırlamıyorsa!. tecehhüz eder. Eski zihniyet çocuğun hafızasına yüklenir... çocuğun maneviyetini beslemeye kudreti var mı. Mektep kitabı –hele ilk mektep kitabı.bir yığın abur cuburu tıkıştırırdı. Yeni zihniyetin böyle korkunç despotluğu yoktur. Yeni tedris tarzının ilk ocağı “İstanbul Erkek Muallim Mektebi” dir. cehennem olmaktan kurtuldu.

Fuzûlî’den. Nedim’den. Bakî’den.tarzlara ve nevlere ait zengin numuneler. onu asrın ihyâcına göre teçhîz edememeye mahkûmdur. “içtimaî duygular” itibariyle pek zükurettir. “Didaktik nev”in bayağı kısmına ait yazıların ise edebî değersizliği kadar ahlakî değersizlikleri de vardır. Fakat bugünün çocuğuna elbette o derecesi kâfi gelmez. manasına almamalıdır. “gayr-i ilmî “ bir harekettir. Zaten “bilâvasıta telkin etmek gayesini gözeten çok kere bediî kıymetinden hayli unsurlar kaybetmiş yazılardır. hatta okuduklarını sâlim ve makûl bir tarzda hayûtta tatbîk etmeye sevk . Onun daha birçok ihtiyaçları vardır. Bu ciheti tayin ettikten sonra. Bir metin parçası ki bugünkü çocuğun “alâka”sını uyandıramıyor. yüksek bir hayali ihtiva ediyorsa –muallimin o fikri ve o hayali çocuk zekasında canlandırabilmesi şartıyla. “düşünüş ve buluş kıvraklığı” gibi hasletleri tenmiye edecek beyitleri eksik değildir. genç zekalara da “incelik”. Kendisine şifâhen de arz ettiğim üzere “Bugünün demokratik ve modern ihtiyacı”nı mutlaka “Bugünün demokratik ve modern fikirlerini telkin etmek”. Mademki “edebiyat dersi” talebeyi daha diri tutmakla ve daha canlı tahayyül etmekle bırakmayacak daha doğru. Bugünün demokratik ve modern ihtiyacı ehemmiyetle nazar-ı dikkate alınacaktır. Şeyh Galip’ten öyle parçalar seçebiliriz ki Türk çocuğuna geniş hayal ufukları açabilir. bir gazel.yeni programın âmir olduğu “bugünün demokratik ve modern içtimaî”ne tevafuk ettiğine şüphe yoktur. eğer bir kaside. Zaten “nükte” ve “mazmun” umdelerine iptina eden “Dîvân edebiyatı”nın.652 İşte edebiyat programını tadil ettiren fikir budur. Bu fikre göre tertip edilen yeni müfredâtta gençlere gösterilecek kırâat parçaları için şu fıkra muharrerdir: [Türk edebiyatının muhtelif tezahürlerine ait eski ve yeni manzum ve mensur eserlerin en güzidelerinden terbiyevî esaslara göre seçilmiş parçalarla Garp edebiyatlarından her türlü –ve bilhassa kendi edebiyatımızda zayıf olan. Nitekim “Hayat”ın ta [34] üncü sayısında neşrettiğimiz “orta tedrisatımız için hangi eserleri seçeceğiz?” unvanlı makalemizde de söylediğimiz gibi “Dîvân edebiyatı”. Bugünkü Türk çocuğunun ruhunda bu noktadan derin bir boşluk bırakmaya. daha sağlam bir tarzda düşünmeye. “gayr-ı terbiyevî”. bir rubaî yüksek bir fikri. Nef’î’den.”] Geçen gün evime kadar gelen kıymetli ve genç bir edebiyat muallimi son fıkranın işaret ettiği “Bugünün demokratik ve modern ihtiyacı” ile mesela “Dîvân edebiyatı”na ait manzum ve mensur eserlerin nasıl telif edilebileceğini sordu. “mürebbî”nin o parça üzerinde ısrarı yalnız boş değil.

hikâyeden hoşlanır. Talebesinin temayülünü keşfetmek. yirminci asra ait bir metin takip etmektedir. “Hayat”ta bundan evvel kaleme aldığımız makalelerimizde de işaret ettiğimiz üzere tercüme edilen bir eserin mutlaka kendi nevinde “şah eser” olması şart değildir. kâfi ki edebî kıymetten mahrum bulunmasın ve hassaten muadil programın işaret ettiği üzere “bilhassa kendi edebiyatımızda zayıf olan tarzlara ve nevlere” ait olsun. “Dîvân edebiyatı”nın bu cihetleri temin edemeyeceği meydana çıkıyor demektir.” Bu suretle. Bir o kadarı da tab edilmek üzeredir. bir sene zarfında ortaya konulacak eserler sayesinde lise talebesinin. Zaten muadil programa “Bugünün demokratik ve modern ihtiyâcı ehemmiyetle nazar-ı dikkate alınacaktır.” kaydının konulmasına sebep. “Orta tedrisat”ta “Aman şu ve şu malûmatı da verelim!” dememeli. “hitabet”e müteallik eserleri derin bir incizâbla takip etmek ister.653 edecektir.R” unvanlı “piyes” i de vardır. muhtelif ve mütenevvî edebî mahsullerle karşılaşması temin edilmiş oluyor. işte muadil programın yukarıda bahsi geçen fıkrasının bir manası da budur! Maarif Vekâleti “bugünün demokratik ve modern ihtiyâcını ehemmiyetle nazar-ı dikkate aldığı” içindir ki muallimlerimizin mesâisine yardım etmek maksadıyla Türkçeye “cihan edebiyatlarından numuneler” naklettirmeye başladı. “Hibetü’l Hakâyık” gibi. asrın gayesine götürecektir?” diye düşünmelidir. “Vermek istediğimiz malûmattan hangisi bizi gayemize. Çocuk vardır ki temaşadan. Bunlardan sekiz on kadarı “Devlet Matbaası”nda tab edilmiştir. Daha muahhar fikir ve edebiyat mahsulleri arasından da intihabât yaparken çok dikkatli davranmamız icâp eder. eski edebiyatın. Bu eserlerin neşrinde kastî bir tertipsizlik yapılmakta. “Kutadgu Bilig” gibi. “İlk tedrisat”ta olduğu gibi “orta tedrisat”ta da hoca için “despotluk”a mesag yoktur: Mahâret odur ki mürebbî gencin kabiliyet ve temayülünü keşfedebilsin ve onu o kabiliyete ve o temayüle göre teçhize çalışsın. Türk çocuğu birinci eser sayesinde yüksek vatanî . Edebiyat derslerinde geniş bir tenevvüün teminine çalışmalıyız: Çocuk vardır ki mesela “lirik” şiirlere karşı pek az alâka gösterir. mesela on yedinci asra ait bir metni. o temayülden istifade ederek teçhîzine çalışmak. kıymetli muallimlerimizin lüzûmundan fazla bağlanmamasını temin etmek idi.U. Bilvesile darülfünûna da hazırlamış oluruz. “Divân-ı Hikmet” gibi fikrî ve bediî kıymetleri noksan veya ma ̉dûm ve lehçe itibariyle çok uzak ve yabancı eserlerle lise talebesini bundan sonra meşgul etmemek kâfi değildir. Bir Garp mütefekkirinin dediği gibi biz lise talebesini. lise için hazırlayalım. Mesela intişar eden risaleler içinde “Corneille”in lâyemut “Horas” trajedisinin yanında birkaç seneden beri şöhret bulan “Karol Çapen” nâmındaki “Çek” edibinin “R.

ortaya on birinci asrı tenvir edecek. fenne müstenit bir hayalin tiyatroya tatbikini görmekle beraber “Hayat” ta sade fiil ve hareketin değil. Naimâ o adamdır ki muasırlarının kelime şaklabanlığından kaçınmakla kanaat etmemiş. “dürbin”in ters tarafından görülen sadece maddeten küçülmüş bir insan değildir. Biz “Bugünün demokratik ve modern ihtiyacını ehemmiyetle nazar-ı dikkate” aldığımız için Naimâ’ya bir risaleyi tahsis ettiğimiz halde mesela on birinci asrın iki meşhur. “Homer” in kalemiyle insanların ve tabiatın nasıl tersim edildiğini görmek ne zevkli ne faydalı bir şeydir. O kendi ihtiyacına. yeni diğer eserler takip eyleyecektir. genci yarına hazırlamak için onun bu gününü düşünmek . gibi bir meseli daha olmayan bir “şah eser”le beraber “Andre Turye”nin “Çocukluk ve Gençlik Hatıraları”nı okuyacaktır. zevkî temayülü büyük adamın kendi büsbütün başkadır. Osmanlı saltanatın sükût ve inhitâtı avâmilini canlı vak’alarla gösterecek bir eser koymuştur. duygunun en büyük rol oynadığı mülâhazasıyla da yüz yüze gelecektir. “Veysî” yi ihmal etmemek mecburiyetindeyiz.654 fikirlerle karşılaşacağı gibi ikinci ile de ilmî bir fikrin. Yine mesela “Homer”in “İlyad”. Mesela Naimâ’nın emrine tahsis edilen risalede “Siyâvuş Paşa’nın Katli” fıkrası mâhir münşinin iktidârına bir hüccettir. Kendisinden evvel ve sonra onun kadar zeki ve nâfiz bir müverrihimiz yetişmemiştir. Yine aynı risaleler arasında kendi edebiyatımıza ait eserler de vardır: On ikinci asır münşilerinin en kuvvetlisi olan “Naimâ”nın tarihinden müntehap parçalarla “Fuzûlî”nin “Leyla ve Mecnun”u. hatta üstat menşisi olan “Nergisî” ile “Veysî”yi bu marazda hiç hatırlamak istemedik. fakat çocuk. Her Türk çocuğu şüphesiz “Köprülü Mehmet Paşa”nın ismini işitmiştir. “Andre Turye” nin eseri böyle bir kudreti hâiz değildir. Bu eserlerden birincisi hassaten tasvir itibariyle bütün Garp edebiyatlarına “model” olmuştur. “Hatırât” tarzı edebiyatımızda pek yeni bir şey olduğu için en “Andre Turye”nin bu samimi –çünkü bu muharririn en karakteristik ciheti safvet ve sadeliktir – parçası talebe âleminde hayli kuvvetli alâka uyandıracaktır. diyebiliriz. Mürebbî. “Evliya Çelebi”nin Seyahatnâme’sinden müfrez fıkralar ilk neşriyatı teşkil edecek ve bunları eski. zevkine. Onun ihtiyacı. Fakat birçok gençler o satırların içinde öyle bir samimiyet müşâhede edeceklerdir ki bazıları adeta “Bu yazıları yazan ben miyim?” diye duraklayacaktır. Vakıa biz on birinci asrı tetebbu ederken “Nergisî”yi. Fakat Naimâ’nın bu fıkrasını okumamış ise o ihtiyar vezirin ne yaman bir adam olduğunu anlayamamıştır. temayülüne göre tecehhüz etmek mecburiyet ve hakkını hâizdir. Çünkü o iki adamın bugünün gençliğine vereceği hiçbir zihnî ve fikrî unsur yoktur.

nr. c. 1927.2 . 2. Ali Canip HAYAT. 51. Beğenmeyenin daha iyilerini vücuda getirmesi için hiçbir mâni yoktur. Bu marazda şunu da istitraden ve teessüfle kaydederim ki. Birkaç çalışkan muallimimizle üç dört genç muharrirden başka bu iş için yardıma koşanı göremedik. koymadılar. Birçokları deruhte ettikleri eserleri meydana.655 zaruretindedir: Lise talebesi darülfünûnda mesela kitap ile meşgul olacaktır diye ona takur tukur şeyler okutmaya çalışmak tedris âleminde Garpçılığa zıt adımlar atmak demektir. Bu itibarla hiç kimsenin ve hele şöhretli edeplerimizin. zan ve tahmin edilen faaliyeti gösteremediler. 3 . Maarif Vekâleti’nin “orta tedrisat” aleminde “Cihan Edebiyatlarından Numuneler” vâsıtasıyla gençlik üzerinde yapmak istediği fikr-i inkılâp ve inkişafı için kendilerine müracaat edilen tanınmış kalem sahiplerimiz. s. 17 Teşrin-i sani . ortaya konula tercüme ve intihapları tenkide hakkı olmasa gerektir.

Bu noktada zerre kadar şek ü şüphe yoktur. Eğer muallim Garp edebiyatlarına vâkıfsa –program hâricinde. Lise talebesi için bir “Homeros”. Millî duygu. İtalyan edebiyatlarına ait metin tercümeleriyle yüz yüze gelecektir.. bir Goethe” bir “Corneille”. İngiliz. Şu muhakkak ki bugünkü tedrisatla lise talebesi eski ve yeni mahallî eserlerin. Bâkî. nihayet daha yeni muharrirler ve şairler dolduruyordu.656 EDEBİYAT TEDRİSATININ YENİ VEÇHESİ ÇOCUKLARI KOZMOPOLİT YAPAR MI? Bugüne kadar liselerimizde edebiyat derslerini hemen hemen yalnız mahallî eserler işgal ediyordu. Çocuklarımızın bediî vicdanına ait sahayı aşağı yukarı Sinan Paşa. Hayır “Dîvân edebiyatı”. çünkü Türk milletinin “İslâm medeniyeti” dairesinde bulunduğu hengâmede bir Türk zümresinin meydana koyduğu. “Türk çocuğunun gözlerini kamaştırır” diye onu eski ve yeni Avrupa edebiyatlarıyla temas ettirmemek “Garpçılık”ı esas umde ittihaz eden bugünkü zihniyetimize karşı hıyanettir.ecnebî muharrir ve şairleriyle eserlerinden bahsedebilirdi. Artık Türk çocuğu Yunan. Fuzûlî. Ve bittabi bir “Homer”in. bir “Racine” ve ilah… meçhuldü. biz her şeyden evvel yeni neslin dünyaya karşı gafil yetişmesine rıza göstermemeliyiz. İtiraf etmeliyiz ki bu yazılar. şimdi dâhil olduğu Garp medeniyeti dairesinde inkişaf edecek her edebiyat ve sanat müessesesi yine Türkün malı olacaktır. bu faikiyete meftûn olup “milliyet”inde manen tebâüd etmez mi? Daha sarîh bir tabirle edebiyat tedrisatının yeni veçhesi çocuklarımızı kozmopolit yapmaz mı?. müessesedir. Bu nasıl Türk’ün malı ise. muharrirlere fâikiyeti ile beraber cihan edebiyatlarının “nevi” itibariyle ne kadar şümullü ve zengin bulunduğunu da öğrenecektir. bir “Virgil”. Fransız. Alman. mahallî mahsullerimize her nokta-i nazardan faiktir. Bir zamanlar “Dîvân edebiyatı”na “Kapıkulu edebiyatı” diyenler. Son muaddel program ise “cihan edebiyatları”na ait metinlere geniş bir yer ayırmış oldu. bir “Shakespeare”. Bütün cihan edebiyatları hep birbirine model . çünkü “millî varlık” mütemadî bir “tahavvül” ve “tekâmül”den ibarettir. maziden başlar. Latin. bir “Hugo”nun bizim şairlere. zayıf ve “bediî vicdan”ı tatmin etmesi noktasından pek nâ-kâfî olduğunu idrak etmiş olacaktır. bir “Shakespeare”in. Henüz yetişmekte olan bir genç. umumî Türk edebiyatının bir şubesidir. Fakat acaba bu mutlak hakikatin bilinmesi çocuklarımızı “millî varlığına karşı müteneffir ve hiç olmazsa lâkayt etmeyecek midir? Bu endişe vârid olmamakla beraber. Fakat orada kalmaz.. Nedim… ve bol bol Halit Ziya ve Tevfik Fikret’le arkadaşları. Nef ̉î. onun “Türk edebiyatı sahası”ndan hariç kaldığını iddia etmek cüretini gösterenler vardı.

Binaenaleyh Garp edebiyatlarına ait eserlerle bugünkü Türk çocuğunun bediî vicdanını terbiye etmek demek yarınını edebiyatımızın tarlalarına yeni tohumlar serpmek demektir ve muhakkak faydalı bir iştir. Eski “gaflet”in bize ne faydası oldu. Artık “Necm-i Şevket” bizim nazarımızda dünya filolarına tek başına meydan okuyan bir kuvvetti. köhne zırh tabakalarını göstererek: “Bir birinin üstüne on gülle çarpmadan bu demir delinemez!” demişti. O kanaatteyim ki eğer edebiyat tedrisatımız bugünkü veçhini on. Millî tahassüslerle. Daha sonra bir Avusturya filosu geldi. Küçüktüm. on beş sene evvel tayin etmiş olsaydı. Bizi gezdiren bir nefer. hikâyeler. tiyatrolar yazmaya heves ettikleri ve hele bazılarının bu yazıları olgun eserler zannederek neşre kalkıştıkları görülüyor. “edebiyatta vatan ve millet sevgisi”ni ancak Garp medeniyeti dairesine girdikten sonra meydana getirilen eserlerde buluyoruz. Limanda Sultan Aziz devrinden kalma “Necm-i Şevket” zırhlı korveti yatıyordu. Ve buna hiç şüphe yoktur. Hangi sahada olursa olsun. Garp’tan gelen ve gelecek ihtisas ve tefekkür malzemelerine bu millet ve bu milletin çocukları muhtâçtır. kendilerinden evvelki nesilde tesadüf edilmeyen kanlı ve canlı fikirler vermiştir. Eski ve yeni kuvvetli eserlerle temas etmek onları bu zehapta kurtaracağı gibi bediî terbiyelerini yükselterek içlerinden cidden istidadı olanları daha muvaffak mesaiye teşvik edecektir. fikir âleminde daha ilerlemiş olurduk. yeni “hakikat”ten ne zarar gördük? Hiç! “Belki kozmopolit olur” diye Garp’ın şah eserlerini Türk çocuğuna göstermemek benim çocukluğuma ait olan şu gafletimden bir zerre farklı mıdır? Birçok mektep talebesinin şiirler. * * * . eğer bir sürçmemiz müşâhede ediliyorsa bu. Garp malzemesinin kâfî derecede o sahaya girmemesinden mütevelliddir.657 ittihaz ederek tekâmül etmişlerdir. millî mevzularla doğrudan doğruya temas eden “Alman romantizmi” bile her şeyden evvel ecnebî edebiyatlarının tetkik ve tahlîllerinden ilham almıştır. Biz. Neferi. Bir gün limana İngiliz donanması geldi. aynı zamanda Türk çocuğu edebiyat mefhumunu daha iyi ve etraflı kavramış olacağından içlerinde yazı yazmaya heves edenler daha kuvvetli kaleme alabilirlerdi. On sekizinci asır Fransız muharrir ve ediplerinin yazılarıdır ki Namık Kemal’le arkadaşlarına. korkunç topları gördük. Onun da zırhlılarını seyrettik. ailem Selanik’e sürülmüştü. Eski kanaatimiz sarsıldı. selâhiyet sahibi addettiğimiz için bu söze itimat etmiştik. Biz çocukular bir bayram günü bu geminin toplarını seyretmeye gittik. Gezdik. Git gide acı hakikati öğrendik.

üçüncü senesinin ilk nüshasında bu temenninin fiile inkılâp ettiğinden büyük bir meserret ve bahtiyarlıkla bahsederiz. Bu. Evet. Ve aynı zamanda bir Bulgar. İngiliz’in Alman”a Alman’ın Fransız’a karşı müdafaa vaziyetinde millî harsları vardır. bir Yunan genci inkâr edemeyiz ki millî varlığını kaybetmiyor.658 Avrupa milletleri edebiyat ve fikir sahasında mütemadiyen birbirinden istifade ediyorlar. cumhuriyet ve garpçılık umdelerinin müstakbel nesilde tarsînini temin etmiş oldu. Maarif Vekâleti edebiyat tedrisatına yeni veçheyi vermekle. Ve mektepler için bu ihtisar zarurîdir.53. Bu onlara benliklerini asla kaybettirmiyor. Fakat mesela Balkan komşularımız olan Yunanlılarla Bulgarlar. Ali Canip HAYAT. s. Tanzimat’tan beri dâhil olmaya çabaladığımız Avrupa medeniyeti içinde de aynı liyâkati göstermek için Garp harsını yine bütün şümulüyle tetebbu ve temsil etmemizden başka çare yoktur. ancak atalarımızın o devirlerdeki şark harsını bütün şümulüyle tetebbu ve temsil etmelerinden münbaistir. ecnebî zihniyetinin ikâ edeceği kozmopolitlikten onları vikâye edecek kadar kuvvetlidir. “Hayat”ın ikinci senesine başlarken bu temenniyi ileriye sürüyoruz.4 . hiç çekinmeksizin kendi seviyelerinden çok yüksek fikir ve ihtisas sahalarına pervasızca el uzatıyorlar. Eğer “Garp milletlerinin millî harsları.3. 1 Kanun-i evvel. nr. 1927. Evet ba’de’l İslâm Şark medeniyetinin en büyük hadimleri Türklerdir. edebiyatta yetişen müstesna simaların çoğu ırka bu millete mensuptur. o medeniyetin iki yüksek rüknünden –yani Araplarla Acemlerden ziyade – onun taâlîsine bâdî olmuştur. İlimde. “Cihan Edebiyatlarından Numuneler” unvanı altında vücuda getirilen “broşürler” Garp eserlerinin her birinden ufak ufak müntehap parçalara inhisar etmektedir. “Yeni gençlik kütüphanelerini doldurmak üzere cihan fikir ve edebiyatlarına ait eski ve yeni şah eserlerin. Biz de bu kuvvet olmadığı için fazla ihtiyatkâr olmalıyız” denilirse biz de şu cevabı veririz. c. Aynı umdelerin hizmetkârı olmakla müftehir olan “Hayat” ın tahrir heyeti ve veçhenin tedrisat haricine de teşmilini temenni eder. İnşallah gelecek yıl. alâka-bahş kitapların tamamını Türkçeye nakletmek kat’iyen elzemdir. Atalarımız mensup oldukları medeniyet sahasında.

Türk dehâsının ebed-zinde eserleri. Konya müzesini dolduran eşya arasında Anadolu mallarından başka tâ İran'dan. mütehassıslar. Buradaki kitaplar -yazma ve basma. Pek nefîs cilt ve tezhîbe mâlik olup müzede camekânlar içinde hıfz edilen 79 eser bu yekûnun hâricindedir.cilt itibariyle 3222 adettir Bazen bir cilt içinde birkaç kitap zuhûr eder. bugün Türkiye'nin en bedîî. Müze kütüphanesini dolduran kitaplar meyânında hemen her yerde tesâdüf edilecekler de vardır. Hindistan'dan gelmiş olanlar da vardır. Kitap meraklısı ve âlim bir zât olan Hemdem Sa'îd Çelebi kırk beş sene burada post-nişin olmuş ve 1275/1858 tarihinde vefat etmiştir. yalnız şöyle bir göz gezdirdim ve pek değerli yazmalara tesadüf ettim. Türk elinden çıkan bu bediâlar karşısında hayran kalıyorlar.nefîstir. muhteşem bir hazînedir. fakat bir kısmı pek kıymetdar ve pek nâdir nüshalardan terekküp etmektedir. fakat maalesef mıklebi kopmuştur. Bugün bu satırlarla sadece müzenin "kütüphane" kısmına temas edecegim. Mes'ut bir tesâdüfle Konya müzesi Kütüphanesi'nin küşâd resminin icrâ edildiği 27 Teşrinisâni 1921 Pazar günü ben de orada bulundum. Cildi -göbek ve köşeleri şemseli olmak üzere. Anadolu'nun en harikulâde bir nefâsetle nesc ve ibdâ' ettiği bahası takdîr edilemez halıları. Ez-cümle 677/1278 tarihinde kaleme alınmış bir mesnevi nüshası vardır ki erbâbınca ehemmiyeti der-kârdır. Bu nüsha yeni tanzim edilmiş olan defterde 60 . Bu itibarla yani kitap itibarıyle Konya Müzesi mahfûzâtı 3690'ı bulmaktadır. en kıymetli bir müzesi hâline ifrâg edilmiştir: Türk zevkinin. Binâenaleyh "İslâmi sanatlar"a dair tetebbû yapacak olanlar için Konya müzesi muazzam bir kitap. Avrupa'nın en uzak yerlerinden gelip tetkik eden meraklılar. Umûm yazmaların adedi 1269 ve basmaların adedi 1953 cilttir. 613 sahifedir. Mevcut kitapların hemen hemen yüzde yetmişi. Altı yüz yetmiş yedi senesinde yani bundan altı buçuk asır evvel kaleme alınan bu kıymetdar nüshanın yazısı nesihtir. Kâtibi olan "Mehmed İbn Abdullah el-Konevî" bu nüshayı "nüsha-i asliye"den iktibas ettiğini hâtimede tasrîh etmektedir.659 KONYA MÜZESİNDEKİ KÜTÜPHANE Mevlâna hankâhı. sekseni "Hendem Sa'îd Çelebi"nin mali ve vakfı olduğu üzerlerindeki kayıt ve mühürlerden anlaşılmaktadır. Türk beda'atının. âvânîsi burada mahfûzdur. Birçok meşgûliyetlerim arasında bu kütüphanenin mahfûzatını istediğim gibi tetkik edemedim. Hayat'ın müteakip sayılarımda bu müze ve mahfûzatı hakkında resimli bir iki makale neşretmek emelindeyim.

Câmi' hâtimede şu sözleri söylüyor: ".. Bu nüsha Şerefeddin nâmında bir zâta mahsûs olarak kaleme alınmıştır ki kâtip bu zâta (Emir Satı el-Mevlevî) unvanını veriyor. Konya Rehberi nâmındaki eser. ki (Nefehâtü'llâh 1197) sâl-i itmâmın beyân eder. 76 numarada mukayyeddir. Sade gazeller muhammesler. koşması eline geçmiş ise toplamış 669 sahifelik koca bir cilt vücûda getirmiştir. Bu eski nüshanın kâtibi "Hasan bin Osman el-Mevlevî"dir. Mevlâna Mesnevîsi'nin bundan başka daha 13 nüshası mevcuttur. Müze kütüphanesinde 4 nüsha da Dîvân-ı Kebîr bulunmaktadır ki bunların en eskisi iki cilt üzerinedir.(1) Bu da 66 numarada mukayyeddir. ikinci cilt 340 sahifedir.. Müze kütüphanesinde Fuzûli'nin pek eski ve muteber bir Dîvân nüshasına da tesâdüf ettim. 984/1576'de yani Fuzûli'nin vefâtından yirmi bir sene sonra (Hüseyin bin Gülşenî Muallim Kâşi) tarafından yazılmıştır. 768/1366'da başlamış 770/1368'de bitirmiştir. Bu 628 sahifedir. câmi'i olan Hâfız Hüseyin Ayvansârayî ki sekbâniyân ocağında on beşinci zümrenin duâcılarından olup bu hidmet-i celîleyi ahbâb-ı zî-şâna yâdigâr ve ihvân-ı hullâna ber-güzâr eylemişdir. Garaz-ı bî-garazı dahi budur ki mütâla'a eden ve safâ-yâb olan ehl-i aşkdan bir duâ ile hayatda oldukça selâmet-i din ve ba'de'l-fevt rûh-ı revânıma bir hediye-i nâçizâne ta'yin Konya'da bir "Şerefeddin Camii" vardır. İntihâ-nâme)sini ihtiva etmektedir ki (Ahmed İbn Muhammed el-Kâtib) tarafından 732/1331 tarihinde kaleme alınmıştır. Birinci cilt 305. okunuyor.660 numarada mukayyeddir. Bu dîvân-ı zî-şan-ı Âşık Ömer'i müddet-i medîde ve eyyâm-ı adîde sa'y u gûşiş ile bu mertebeye âla-kadri't-tâka getürüp tertîb-i hurûf üzere tahrîr ve nice kere mahv ü isbât ile takrîr edüp ba'de'l-itmâm olduklarımızı dahi zeyline derc ve idhâl ve bundan sonra dahı dest-âver olanları dahi kayd eylemek üzere nizâm verildî Bu senei celîle tarihinde. "Fuzûlî Dîvânı"nın yeniden ve sahih bir surette tab'ı halinde bu nüshadan müstağni kalınamaz. camiin bânisini meşâyihden olarak gösteriyorsa da vakfiyenin tetkiki icap eder 1 . Yine buradaki eski nüshalardan biri de Mevlâna'nın oğlu "Sultan Veled"in (İbtidâ-nâme. bu popüler Türk şâirinin ne kadar gazeli. müseddesler ilh. Yazısı nesihtir. Âzeri şive ve imlâ tarzını tamamen muhafaza etmektedir. Yazma nüshaların hemen hepsinde görüldüğü üzere bunda da kasideler kısmı yoktur. Rebâb-nâme. Burada bir de Âşık Ömer Dîvânı vardır. Hâfız Hüseyin İbn el-Hac İsmail Ayvansarayî merak etmiş. Nesihdir.

(Künhü'l-Ahbâr)ın 1063/1652'de yazılmış birer nüshası dikkate şayandır. Maahâzâ bazı cönklerde tesâdüf ettiğim bir iki nefîs koşmayı bu nüshada bulamadım. Ali Canip HAYAT. Âşık Ömer manzumelerinin çoğu kafiyelerine göre hece sırasıyla tanzîm edilmiş olduğu için nüshanın baş tarafında (harfü'l-elif. nr. .) yolunda bir fihrist de mevcuttur. Burada mevcut kıymetli eserler meyanında meşhur Türk şâiri Ahmedî'nin tâ 864/1459'da Ataullah İbn Abdullah tarafından yazılmış İskender-nâme nüshası da vardır. 2. Müzenin çalışkan müdürü Yusuf Bey tarafından (fiş)ler vücuda getirilmiştir. Defterde 1444/4 numarada mukayyeddir. 3.. 22 Kanun-i evvel 1927. c..661 buyurula ki demişlerdir: (Bugün bana ise yarın sanadır. 3. harfü't-tâ . harfü'l-bâ. Bu nüshanın zahrında şu beyti okuyoruz: İşidüp ben de vefâtın ana didüm târîhi(2) Ola Âşık Ömer'in cilve-gehi 'adn-ı celîl 1119/1707 "Hafız Hüseyin Ayvansarâyî"nin hayâlî parçalar topladığı görülüyor. Bütün eser 669 sahife tutmaktadır. Kütüphanenin de dürüst tarzîm olan "elifbâî defteri" de meydana gelecek olursa tetkik ve tetebbû erbâbına büyük bir suhûlet ibrâz edilmiş olur. 2 Vezne göre "İşidüp ben de vefâtın ana didüm târih" demek iktiza eder. Bunlardan başka (Hadîkatü 's-Suadâ)nın tâ 985/1577 ve 994/1585'de yazılmış iki nüshasıyla 970/1562'de. Temmet). Birçok meşguliyetlerim arasında Konya Müzesi Kütüphanesi'nin mahfûzatını istediğim gibi gözden geçiremedim. 56. Her ne olursa olsun câmi'in himmeti takdîre lâyıktır. s. Mecmû'u 645 sahife tutmaktadır. Yazısı nesihdir.

nâşinîde seclere. –Bu kitaplar ancak müelliflerinin cehli hakkında bir fikir edinmek için okunabilir. Lâkin mehazlar ve vesikalar. onun en büyük kusuru olarak “Dil-güşâ tabire kadir olmadığını” söyler. fakat bediî ve beyân-ı kâidelerine. Tarihî eserler bırakmış eski vak’a-nüvislere. Uzun asırlar dünyanın her tarafında edebî bir nev gibi telâkki olunan tarihin. her eser ve her muharrir ayrı ayrı tetkik edilerek ona göre bir hüküm verilmek lâzımdır. Bunlar insanı iğfâl eder. eğer bu gaye olmasaydı bütün bu kütüphaneleri ateşte yakmak iktiza ederdi. hele ilim ve irfanda tecrübeleri olmayanlar sapıtır. Ancak. Sonra padişahların bizzat tayin ettikleri şehnâmecilerin. vak’a-nüvislerin hadisâtı gayet tarafgîrâne bir surette zaptettikleri pek tabiîdir. şehnâmecilere. tarihçilere gelince. saltanat şanına muhalif kayıtların tayyına. Celal Nuri Bey. onların kıymeti ve vak’aların sıhhati hâiz-i ehemmiyet değildir. Tarihin bugünkü usullerine vâkıf bir müverrihin elinde. Öyle tarihî eserlerimiz vardır ki müellif orada en az tarihî hadiselere ehemmiyet verir. kasideciliğe. manzum bir Osmanlı tarihi yazmış olan “Hadîdî”den bahsederken. Hiç olmazsa bundan sonra muhakememizi kurtarırız. eski Osmanlı hayatında ilmî bir telâkkiye mazhar olmamasından dolayı şikayete hakkımız yoktur.662 ESKİ TARİH ESERLERİMİZİ YAKMALI MI? Celal Nuri Bey “Fatih’le Yavuz Hakkında Muhakeme” namıyla “İkdam”da neşrettiği iki makalede bir mukaddime kabilinden. eski tarihî membalarımızın ancak yakılmaya yarayacak kadar ehemmiyetsiz ve manasız olduğunu iddia ediyor. tarihi eserlerimizden büyük bir kısmının “fena bir edebiyat” mahiyetinde kalmasını intaç etmiştir. Beyazıt Meydanı’nda bütün bu kitaplarımızı yaksalar. bunları kâmilen “Hoca Sadeddin” sınıfına ithal etmek de kabil olmaz. O devirler hayatının umumî telâkkileri. o “ham maddeler” pekala işe yarar. İşte bunun içindir ki Hoca Sadeddin. derece-i teessüf etmeyeceğim. eski tarihî eserlerimizden de bahsederek onlar hakkında pek şiddetli bir hüküm veriyor: “Müverrihler kafilesinin sonunda fakat ehemmiyet” itibariyle başında bulunan Namık Kemal de dâhil olduğu üzere. ondaki muhakeme kabiliyetini körletmiştir. Türk milletini dalâlete sevk etmiş. bu cemaat. Halbuki eski Osmanlı edebiyat-ı tarihiyesi. ediye-i mesûreye riayet eder. yalnız bizim . galiba vak’a-nüvislerin matbu eserlerini nazar-ı itibare alarak.” Sade bir “üslûpçu” ve bir “mefkûreci” olan “Namık Kemal”i tarihçiler arasında saymak hiç doğru değildir. bu en tarafgîrâne en dalkavukça yazılmış eserlerin bile “tarihî” memba olmak itibariyle ehemmiyetlerini inkâr edemeyiz.

hukuk tarihi. Bilhassa on beşinci asır sonlarından başlayarak. Eski müelliflerimizi kâmilen “dalkavuk” addetmek de doğru bir mütalâa değildir. Celal Nuri Bey’in tavsiyesi veçhle kütüphaneleri yakmadan evvel. bugünkü Avrupa tarihçileri gibi en yeni usullerle inceden inceye arayacak ve böylece Türk milleti eski hayat ve medeniyeti meydana koyacak adamlarımız maalesef çok mahdut!. “Fatih”i –Alâiye Beyi Kılıçarslan’a karşı yaptığı gayr-i insanî muameleden dolayı –muahezeden çekinmediği gibi. münasebette bulunduğumuz birçok milletlerin tarihini de tenevvür “Osmanlı Müellifleri”nin “Müverrihler” kısmında bu cins tarihî eserlerin kabataslak bir fihristini tanzim etmiş olduğu gibi.663 tarihimizi değil. c. ricâl-i devlet hakkında. . 85 . 12 Temmuz. Çünkü böyle bir işe girişebilmek için. vak’a-nüvisler.. iktisat tarihi.4. lisan ve edebiyat tarihi. Fakat onların haricinde birçok adamlar vardır ki devletin idaresi hakkında. onlarda ne gibi kitaplar olduğunu ve onların nelerden bahsettiğini araştıralım. Henüz yüzde beşi bile tetkik edilmeyen bu eserler arasında. Bu cins adamlara misal olmak üzere “Lütfü Paşa” ile “Alî” yi zikredeceğim: “Alî”. Din tarihi. vakayiî padişâhların keyfine göre yazmaya mecbur idiler. 2.. hele siyasî ve askerî tarih itibariyle fevkalade mühim mahsuller vardır. 1928. nr. yani tamamıyla “Avrupaî” bir irfanla. “Üçüncü Murat”ı da tenkitten korkmamıştır. hulâsa medeniyet tarihinin bütün şubeleri hakkında da yüzlerce memba kütüphanelerimizde uyukluyor. “Künhü’l Ahbâr” ında. s. bugünkü tarih usullerini lâyıkıyla bilip tatbike muktedir olmak. “France Babinger “de 1927’de intişar eden “Die Geschichtsschriber der Osmanen ihre werke” adlı eserinde bu hususta daha etraflı malûmat vermiştir. Şehnâmeciler. Avrupaî bir zihniyetle mücehhez bulunmak ve hayatını bu mesaiye vakfetmek lâzımdır. Köprülüzâde Mehmet Fuat HAYAT. 1. bu cins tarihî eserlerimiz oldukça mebzûl ve kıymetlidir. Bunları. hatta doğrudan doğruya hükümdar hakkında en şiddetli tenkitlerden çekinmemişlerdir.

Lisan ve imlâ tarihimiz noktalarından da erbabınca tetkik ve tetebbûa lâyık olan bu mecmûanın içinde Atâ'î’nin şiirlerinden başka "Vefâî". Nagme-i çeng ile gam-gîn dılümi şâd ideyüm Ayş esâsına demidür yine bünyâd ideyüm . Dîvânı demesek bile hayli manzûmelerinden müteşekkil yegâne bir mecmûa bugün Bursa müzesi kütüphanesinde mahfuzdur. dokuzuncu/on beşinci asrın tanınmış şairlerindendir. Beş yüz küsür sene evvel yaşayan Ata'i’nin gazelleri umûmiyetle rekâketten berîdir: Ben perde-i ademde ki evvel nihân idüm Mihrünle şems gibi cihanda ayân idüm Cân murgı âşiyânunı kılmışdı âşiyân Itlâk 'âleminde ki ben lâ-mekân idüm Mülk-i şehâdet içre nişânum yog idi kim 'Uşşâk içinde sâhib-i nam u nişân idüm Sen Mısr-ı hüsne mülk-i imâda azîz idün Ki iklîm-i aşka ben kulun ol demde hân idüm Mülk-i ezelde ben ten ü sen bana cân iken Bir kâleb idi 'ışkun u ben ana cân idüm Ben şol Atâyîyem ki sefer eyledükde sen Şehr-i 'ademde ayağuna cân-feşân idüm.664 On Beşinci Asır Şairlerinden: ATÂ'Î’NİN TUYUĞLARI “Atâ'î” mahlasıyla meşhûr olan 'Ivaz Paşa-zâde “Âhi Çelebi”. “Latîfî. "Naîmî" ve "Veliyyü'-dîn oğlu Ahmed Paşa”nın da manzumeleri vardır. “ol devrün şu'arâsından merhûm Şeyhî’den geçicek bundan eşbehi yokdur” mütâlaasında bulunuyor.

665 Dil-i miskin dolaşaldan beri müşgîn saçuna Dimedün mesken-i me'lüfumı ber-bâd ideyüm Gitdi yaşum ki eşigünde senün hâdim ola Ben dahı adrn anun la'l-i güher-zâd ideyüm Kûh-ı firkatde salup tîşe-i cidd-i vaslı Leb-i şîrinün içün kendimi Ferhâd ideyüm Bir başum var yoluna 'ışkun içün terk iderem Gerçi kem nesnedür illâ bârî bir ad ideyüm Hulâsa dokuzuncu/on beşinci asrın mühim bir sîmâsı olan Atâ'i hakkında ileride müstakil bir tetkiknâme kaleme almak üzere burada onun yalnız tuyuğlarından bahsetmek istiyorum. “Seyyid Nesîmî”nin şu manzumesinde olduğu gibi: Kâf u nûn ma'nîde külli ma'nîdür Ya'nî kâf u nûn sadefdür ma'nî dür Mahşerün sûrı çalındı yatma dur Gör ki ne sevdâdasın hâlün nidür? . yani ya dört mısrâı birden yahud üçüncü mısrâ serbest kalarak birinci. âdâb ve erkânını Acemler'den aldıkları Dîvân edebiyatına ilâve ettikleri bir nazım şeklidir.esîrane bir taklidden ibaret olmadığını da gösterebilir" demiştî Tuyuğ "Fâ'ilatün Fâ'ilatün Fâ'ilün" vezninde dört mısrâdan müteşekkil bir nazımdır. Köprülü-zâde Mehmet Fuat Bey’in “Türkiyât” mecmûasının ikinci cildinde tuyuğa hasrettiği bir makalesinde Türklerin öz malı olan şekillerden bahsile pek haklı olarak sâir İslâmi edebiyatlarda bulunmayıp yalnız Türk klâsik şiirinde meydana çıkmaları. dördüncü mısrâlar hemkafiye olur. ikinci. Bir kısım tuyuğlarda kafiye ittihaz edilen kelimelerin arasında “cinâs”a riayet edilir. Tuyuğ. bu nazım şekillerinin esas itibariyle Türk Halk Edebiyatından gelmekte olduğuna bir delil olduğu gibi. klâsik Türk şiirinin sathî nazar müdekkiklerinin zannı veçhiyle. Kafiye tertipi itibariyle Acemlerin rubâîsine benzer. Türk şairlerinin.

cismüm mülküne sultân yeter Buyrugı anun bana fermân yeter Cân dahı ten mülkine hükm itmesün Çün bir iklîme heman bir hân yeter. Edebiyat târihi meraklısı kârîlerimize bir hizmet olmak üzere bunları şuraya geçiriyorum: Virmemek dil dil-berün gîsûsına Sığmaya âşıklarun nâmûsına Ser fedâdur gamze-i câdûsına Cân dahı kurbân keman ebrûsına *** Dîde-i irfânı aç bîdâr isen Işk câmın nüş kıl hüşyâr isen Olma gâfil tâlib-i dîdar isen Serden el yu server-i ser-dâ isen *** Ârızı yârun cinân bûstânıdur Kaddi tûbâsı.666 “Nesîmî”nin İstanbul'da Ayasofya Kütüphanesi'nde mahfûz olan bir dîvânında olduğu gibi Bursa Müzesi'ndeki mecmûada da Atâ'i'nin tuyuğları "Rubaiyât" serlevhası altında sıralanmıştır. . ehl-i dil Rıdvânıdur Bes rakîb ol aranun şeytânıdur *** Işk ehli bî-ser ü sâmân gerek Dost zülfi gibi ser-gerdân gerek Her kime kim mülk-i câvîdân gerek Fitne kaşun yayına kurbân gerek *** Gönlüm oldı ışkunun âvâresi Gamzenün gitmez cigerden yâresi Derdüme çün istedüm dermân velî Yoğ imiş la'lünden özge çâresi *** Dost. saçı reyhânıdur Kûyı cennet.

Atâ’î’den bahsederken “Güneş Kasidesini Sultan Murad adına evvel bu dimişdür. 93. Leylâ. *** Dil-berün haddi gül-i handân durur Şol mutarrâ sünbüli reyhân durur Cân eger tenden revân olsa ne gam Ehl-i 'ışkun cânı çün cânân durur. gönlümüz Mecnûn durur Fitnelü kaşına cân meftûn durur Yâr vaslın almayan cân nakdine 'Işk bâzârında key magbûn durur *** Atâ'i”nin asıl adı. Bunu şöyle istidlâl ediyoruz: Bursa Müzesi’ndeki mecmuada Atâ'î’nin: Yine 'azm-i rezm kıldı server-i hâver güneş Kim diyâr-ı Hind'e.286-287 Latifi. yukarıda kaydettiğimiz gibi “Âhî Çelebi”dir. çekdi subh-dem leşker güneş Cevşenî atlas geyüp zerîn siper aldı ele Çerh medyânında çekdi nukra-gûn hançer güneş diye başlayan kasidesinin üstünde “Min kelâm-ı emlehu’ş-şu’arâ Âhî Çelebi bin Haci 'Ivaz Paşa tâbe serâhü" kaydı vardır. 1 . s.841/1437 senesi Muharreminin sonlarında vefat ettiğini de öğrenmiş oluyoruz.4. c. Ali Canip HAYAT. *** Dost. Ahmed Paşa’nunki ana naziredür” der. 6 Eylül 1928.667 *** Başuma agalıdan sevdâ-yı 'ışk Oldı cânum bî-ser ü bî-pâ-yı 'ışk Dil harâb-âbâd u ma'mûr olısar Çünkim oldı menzili me'vâ-yı 'ışk.(1) Hacı 'Ivaz Paşa'nın Bursa'daki mezarının yanındaki taşta ise Arabî ibare ile muharrer kitabeden Hacı 'Ivaz-zâde Âhî Çelebi’nin yani 'Atâ'i'nin. nr.

Usul öyle bir nur huzmesidir ki en ufak ve en karanlık noktalara tevcîh olununca orada yeni bir şuun ve hakayık âleminin yaşamakta olduğu seçilir. Talebelik hayatında bu zatî say onda bir meleke hasıl etmiştir. Usulün bu veyahut şu şekilde taayyün ve tatbîk olunmasına nazaran da dünya ve hadisât da bu veya şu şekilde görülebilir veyahut birçok cihetleri muzlim kalır.668 MUHARRİR VE ESER Geçen gün bir arkadaşla Avrupa müelliflerinden ve eserlerinden bahsediyorduk. Üç dört coğrafya profesörü birleşince büyük ve insicamlı bir coğrafya hazinesi meydana geliyor. s. Diğer taraftan Avrupalı muharririn zekasına refakat eden bir de usul (methode) vardır ki ona Şarklı her hangi bir muharrire tefevvuk temin eder.4 nr. 99. çocukluk zamanlarımızda bizim için yalnız bir eğlence mevzuu teşkil eden Karagöz hakkında bir Alman muharriri koca bir cilt eser neşrediyor. İlmin en müşkül ve fakat en zarurî ciheti de usulüdür. Ve bu kitap içtimaî hayatın her hangi bir karanlık köşesini aydınlatmaya yardım ediyor. Muharrirlerdeki bu velûdiyet nereden ileri geliyor? Bunun tahlilini yaparken arkadaşımla şöyle bir neticeye vardık: Bir defa Avrupalı muharrir tahsilinin temelinden itibaren araştırmaya. bizim nazar-ı dikkatimizi celbe şâyân görülmeyen şu ve bu eşya ve hadisât etrafında büyük eserler yazılmış. Birkaç âlimin ve müellifin iştirakiyle vücuda gelen zengin ve kıymettâr ansiklopedileri ve külliyâtı ayrıca düşünmek lâzım. Bu suretle cihanın her hâdisesinde ve her şeyinde o tetkik olunacak bir mevzu bulabilir. 18 Teşrin-i Evvel 1928. mevzular bulmaya ve bu mevzular etrafında düşünmeye ve yazmaya alıştırılmıştır. c. Bilmiyorum ki arkadaşımla kısaca yaptığımız bir sohbet esnasında muharrirlerin velûdiyetine dair bu fikirlerde isabetsizlik var mı? HAYAT. . Bazı muharrirler var ki yazdıkları kitaplar adeta bir kütüphane teşkil edecek kadar zengin. Eğer zekası ve kültürü kuvvetli ise o mevzua orijinal bir renk de verebilir. Mesela. Beşerin zihnini işgal eden en ufak hâdiseler en derin ve en etraflı tahlillere tabi tutulmuş. 1.

İşte mesela (Aşk-ı Memnu)nun son sayfasında Nihal’e. hata etmiştir. bunun bitme tarzını tespit ve tayin kabil olsun düşüncesi. babası ölür ve dünyada yapyalnız kalırsa ne yapar? Bir daha sever ve bir daha aklanırsa ne yapar? diye düşünmüyor muyuz? Halit Ziya Bihter’i de sağ bırakaydı. müteakip eserlerinde de bahsetmesi bir çok defalar vaki olmuştur. bir romanında ihtiyar gösterdiği bir adamın öbür romanında gençliğini anlatır ve bir romanında pek talî bir çehre olarak görünüp geçen bir simayı diğer bir romanında en mühim bir çehre payesine çıkarıp onunla uzun uzun meşgul olur. bu. neden onun bir aksi olmak iddiasında bulunmasa bile. roman ve hikâye biter mi ki. neticede herkes öldüğü için perdenin de inmek zaruretinde kaldığı melodramları andırır. o hasta. onunla münasebettar olmağa mecbur kalan roman ve hikâyede. onun akıbetini de ayrıca düşünmeyecek miydik ve bu. Bourget'nin de bir eserinde kendisine hayat verdiği mahlûkatı hayalinden. mademki roman ve hikâye hayattan alınmış safhalar yahut «hayatta da böyle olur!» iddiasıyla anlatan vak'alardır ve mademki hayatta hemen hiçbir şey ve hemen hiçbir zaman kat'î neticelerle hitam bulmaz.fikirlerimi bu makale ile bitirmek isterken. hayat bir dalgasını öbür dalganın takip ettiği ve bütün dalgalarının ebediyen birbirine karıştığı bir ummandır. dimağımda canlanıyor. pek çok kimse için dünyanın en büyük romancısı kalan Balzac. veda ettiğimiz zaman. (Aşk-ı Memnu)yu bize daha fazla düşünmemiz ve hatırlamamız için sebep teşkil etmeyecek miydi? . kalbimiz hüzünle sızlamıyor mu? Ve düşünmüyor muyuz: Zavallı hasta Nihal. Filhakika. bütün dünyada başka hiç kimsesi kalmamış olan ihtiyar babasına emanet ederek Nihal’e. Evet. Çünkü kariin alacağı en büyük tesir. o kalbi yaralı ve vücudu ne nahif Nihal’e. Manokyan repertuvarındaki. (Acaba yaşamalarını seyrettiğim bu insanlar ne oldular?) diye düşünmektir ve muharririn ibda kudretini de asıl bu düşünceler esnasında hisseder. pek nâdir istisnalardan sarfı nazar edersek. Bütün kahramanlarını belki öldürerek ve her halde kitabın vereceği bütün alâkayı sarf ettirerek eserini bitiren müellif.669 ROMANI BİTİRİŞ TARZLARI Roman ve hikâye hakkındaki -karilerin beni minnettar ve müftehir eden bir alâka ile takip ettikleri. son sayfayı kaparken her şeyin de bitmesi zarurî bir kaide olarak kabul edilsin? Son sayfayı eğer roman ve hikâyenin tekmil kahramanlarına ebediyen veda ettikten sonra kapayacaksak. Ve işte bunun içindir ki.

herkes sanır ki. denizin ta koynuna giren bir küçük köşkünde geçer. odaya girer ve hançerinin tek vuruşuyla İngiliz’i vurup kaçar. Nihayetinde kahramanlar öldüğü halde eserin bütün tesirini ebediyen muhafaza edeceği eserler elbette yok değildir. Romanda.670 Neticede bu müphemlik. çok sevdiği kadını sefil aşığına bırakıp ayrılır. Halbuki piyeste. piyes okunurken de seyredilirken de kabil değil hissolunmaz ve işte bu meçhuliyettir ki. karısını katlettikten sonra çocuğunu da muhafaza etmek ister ve karısını cürmü meşhut halinde yakalatır. Halbuki romanı piyese çeviren Piyer Fronde (Pierre Frondaie) ki tiyatro tekniğine emsalsiz bir vukuf sahibidir. romandaki neticeyi beğenmeyerek sonu değiştirmiş ve vak'ayı biraz daim ilerlettikten sonra meçhuliyet içinde bitirmiştir. Ve devir Abdülhamit devri olduğundan. Baskın. onu. romanın kahramanı olan kadın da kadının kocası da ölmüş ve zaten bizi alâkadar etmemiş bulunan küçük çocukları da bir fabrikaya işçi olarak girmiştir. Fronde hakiki katilin kim olduğunu kadına öğretir ve bunu kadına tesadüfen öğrettikten sonra. aşkını vaktiyle reddettiği adamla karşı karşıya yalnız bırakır. Boğaziçi’nin. Baskının nihayetinde zevç bir an muzafferiyetiyle mağrur yalnız kalınca. Bu bir veda sahnesidir. Artık (Madam Bovary) romanı hakkında bilmediğimiz hiçbir şey düşünemeyiz. piyese romanın mahrum bulunduğu bir cazibeyi vermektedir. her şey örtbas edilince. Kadın da dahil olduğu halde. karısının. Fakat hayalperest bir kadının fazla basit ve şiir ve heyecandan mutlak surette mahrum bir hayattan duyacağı azap. yaşlıca bir adam. bu cinayeti Rus prensi işlemiştir. kadını şiddetle seven fakat hiçbir mukabele görmeyen bir Fransız zabiti. üslup ve şiirle alâkası daha az ve daha kâfi renklerle görüp göstermeğe mecbur olan tiyatro için de bir meziyet ve kuvvet olur. zevcesini boşayıp sevgilisini almak isteyen Düyun-ı Umumîyenin İngiliz dayinler vekili. Fakat veda cümlelerinin sözleri ne kadar ağır ağır söylenmektedir ve birbirlerine veda eden bu kadınla erkek birbirlerine ne kadar yakındırlar! Müebbeden ayrılacaklar mı. Bu hususta. yoksa birbirlerinin kollarına bütün bir hayat için mi düşecekler? Bu. bu meçhullük sade roman için değil. Rusya sefareti katillerinden sefih bir prens olan aşığı da kendisine yardım eder. Klot Farerin (Claude Farrere) vak’ası tamamen İstanbul’da geçtiği cihetle zatî değerinden fazla bizi alâkadar eden (L'homme qui assassina) romanında kat’i bir netice vardır. isyan ve nevmidiyi romancı o kadar kudretle tahlil etmiş ve . artık Fransız zabiti adam öldürmüş olduğu beldeden. İşte (Madam Bovary) romanının son sayfasını kapadığımız zaman.

eğer erkeklerden zevç öleydi. artık hiçbir şey ilâve edemezdi ve bu mevzua eklenilebilecek hiçbir şey tasavvur olunamaz. her lisana geçmiş tabir ile (happy end) ile biten bir Amerika filmi tertip etmiyordu ki! Hayatta her vak'a ve her ihtiras bir yeni vak'a ve bir yeni ihtiras doğurduğu gibi (Eylül)de de namuslu bir kadının aşk-ı memnuundan namuslu kadının ıstırapla kahrolmasını veya saadetinin yeis ve hüzünle solup berbat olmasını görmeye başladıktan sonra eserin nihayetine varabilirdik. Mehmet Rauf Bey (Eylül)üne behemehal bir netice vermeğe mecbur değildi. Halbuki Mehmet Rauf Bey. Bir an gelir ki. iki erkekten birinin kafasına bir yerden taş düşürerek veyahut bunlardan birini tren altında çiğneterek de romana bir netice vermek kabildi. Ve o zaman bana: (Evet ama. Ve belki bütün azayı veçh-i ye’sini mücevherlere benzettiği cariyenin ne . yarattığı mahlûkat karşısında hayali durur. İstediğimiz gibi bir hatime tasavvur ve tahayyülün de bizi serbest bırakarak artık eseri kesebilirdi. yani tamamen esere yabancı ve ani bir unsurdan istifade keyfiyetidir. aralarında ölünün hatırasıyla hiç mesut olabilirler miydi ve şayet kocası sağ kalıp sevgilisi öleydi hiç o ebedî aşkının matemiyle kadın yaşayabilir miydi?) tarzında sualler sormuşlardı. ve namuslu kadınla sevgilisi evlenseydiler. Şunu da söylemeli ki. tesadüfen neticelere müracaat edecek olduktan sonra. demiştim. eşhası mes’ut hatime ile. Benim muteriz olduğum nokta artık tahlil edilebilecek bir şey kalmadığı hissolununca ilâve olunan ve bir netice bulmak mecburiyetiyle ilâve edildiği pek bariz bir şekilde belli olan yangın. aşkın büyüklüğünü gösteren bir sembol olduğunu kabul edince de şunu söylemek mecburiyetindeyim ki. Ve mademki Mehmet Rauf Bey sadece pak ve yüksek bir kadının temiz kalmak için kalbiyle ettiği muazzam cidalin romanını yazmak istemiş ve mademki bu cidali çok kuvvetle tahlil edebilmiş bulunuyordu. dimağı artık işlemez. diye ilâve etmiştim. o roman (Madam Bovary) ve o romancı Flober'dir! Ve bunun içindir ki namuslu bir kadının zevcinden başka bir erkek için duyduğu aşkın ya sükutla neticeleneceği ya da son nefese kadar sürecek bir azap ve ateş şeklinde kalacağını düşünerek. tahlil ile anlatamadığı şeyleri sembollerin ianesiyle anlatmak istemiş bir romancı sıfatıyla iktidarını tahdit ve aczini itiraf etmiş demektir. roman ve hikâye muharriri. Ve demiştim ki vakıa yangın hele ahşap İstanbul evleri için her an üzerlerinde duran bir Damokles kılıcıdır. hareket ve vak'a ile. Fakat böyle. İşte o güzel (Serencam)da bir netice yoktur ve belki de Yakup Kadri istediği halde bir netice bulamamıştır. hayatla.671 yaşatmıştır ki. pek çok kere bulduğu neticeyi beğendiremediği gibi bazen de hiç bir netice bulamaz. Mehmet Rauf Beyin bilâhare verdiği izahatla bunun bir timsal. Şu kadar ki.

5 .5. her vak'ası başka bir vak'aya karışan bir umman iken. Çünkü. ani ve seriüzzeval bir ziyanın en güzel bir canlanıp parlayıştan sonra tatlı bir sönüşünü andıran bir şekilde.. bir seyyahtı ve onun İstanbul’dan ayrılacağı gün. bitiriş tarzında muvaffak olmuş sayarız. bir türlü bulamam. gecenin. bir kadındı. Bu gene bir yabancı. Allah’ın halkettiği hayat. Ve Zeynep’in akıbetini soran her karie bunu bilemediğimi söylemiştim ve el'an kendi kendime. 115. 4.672 olduğunu hâlâ tasavvurdan acizdir. Hudutsuz mezarlıklar ortasındaki bir evde yaşıyor ve bu eve tesadüfen gelen . ilâhî bir kuşun muazzam kanatları gibi bütün şehri sardığı anda sahillerden dönüp gidiyor. fakat ne olduğu ve nereye gittiği bir türlü anlaşılmıyordu. Yakup’un cariyesi kadar güzel bir günahkâr kadındı. onun her eserinde söyleyeceği şeyleri tamamen bitirmesi nasıl mümkün olur ve neden istenir? Zaten kendisinin muvaffakiyeti anlattığı şeylere bir mabat aramamızla da ölçülebilir. 7 Şubat.. hikâye ve piyes yazan. c.kendi kadar güzel.bir gence aşık oluyordu. Nahit Sırrı HAYAT. Roman. İsmine (zeyneb la courtisane) dediğim ve içinde birkaç asır evvelki. Allah’la rekabete girişen ve bunda bazen de muvaffak olan bir fanidir. 1929. hayalimin mahlûku olduğu halde hayalimin hüsnüne hayran kaldığı ve elemine yüreğimin yandığı Zeynep’in encamını düşünür. Ben de geçen sene Paris’te neşrolunan bir büyük hikâyemi böyle bitirdim. sokaklarında kızgın bakışlı yeniçerilerin dolaştıkları bir İstanbul tasvir ettiğim bu yazının kahramanı. bu mademki bir mizaç ve hadisenin aksinden ibarettir. Recaizâde’nin pek güzel söylemiş olduğu veçhile: en güzel eserler insanı düşündürenlerdir! Küçük hikâyenin bitiş tarzına gelince. nr. s. naklettiği şeye nihayet veren her muharriri. kadın o nihayetsiz mezaristanlar ortasındaki evinden çıkarak limana iniyor.. ufukta kaybolan geminin aksini saatlerce ufukta görmeye çalıştıktan sonra.

derin ve tehî bir sükûn. Yoksa. bu camlı kapıyı açar ve dışarı çıkar çıkmaz. ılık ve sükûn içinde bir su.. Öyle vehmediyorum ki. yudum yudum içerken öyle zannediyor ki. kaşlarında çekilmiş bir yay inhinası. Ve kalbim bu derin ve tehî sükûn içinde fakfur ve siyah ve hârikulâde tannan bir… .... yumuşak ve seyyâl ateşinden içi dolduruldu... içine hapsolmuş buharlar -doğan bir güneşle çıtırdayan bir tabiat parçası gibi.. İçerde boz rengi. sisli. burada. ince ve yumuşak ve nermin tüylü bir kanarya göğsünden çıkan son bir terennümdü de.. Önümde bir bardak duruyor. Ve kalbim. Ve büyük ve yekpâre ve sisli ve buharlı camların ayırdığı kaldırımlar üstünde bembeyaz bir kar.bütün mevcûdiyetini birdenbire toz haline gelmiş camların çıtırtısıyla birleşecek ve ben gene kendime rücu edeceğim. bütün mevcudiyetim her mesamesine kadar zerre zerre çözülüyor.. Burası. çırpan yalnız bir kanat değildi ve çarpan.. İnce ve yumuşak tüyleri sararmış bir akikâ benzeyen o kuşların göğüslerinden çıkan bir damla musiki hangi renktedir?. yavru bir kanarya kanat çırpıyor. Parmaklarım. Acaba. Gene öyle vehmediyorum ki. Ses yok ve sükûn. devrilen güneşlerin. büyük.. az evvel mayi içinde çırpınan yalnız bir kanat mıydı acaba?.. eriyen bir karanfil mi var?. içinde kıpkırmızı bir gül mü ezilmiş. Ve yoksa.. yekpâre.. bu sükûtun müsterih genişliğinde fakfur ve siyah bir kavanoza konmuş sonra güneşe bırakılmış. lâstiklerini yeni giymiş bir adam karlar üstünde mi yürüyor?. yaşlı bir parıltıyla duran küçük bir limon parçasını damla damla sıkar ve gene bir alüminyum kaşıkla karıştırırken zannettim ki.673 BİR ÇAYCI DÜKKANINDA Donmuş bir kanarya kadar sapsarı ve olgun bir limonun buruk lezzetini taşıyan bu yer. bir «ser» midir acaba? Dışarıda rüzgâr -fakfur ve bulutlu bir sema fecrini andıran.. Japonkari bir mozaiğin ince ve derin hatları gittikçe incelen ve derinleşen metrûk ve münzevî bir Konfüçyüs rahibinin inzivagâhı mıdır.. kristal bardağın muhteviyâtını... Ve..? Ses yok ve kaşıklar sükûna varan bir korkuyla devriliyor. Uzak ufuklar ardına. Ses yok.. düşüncesiz ve yayvan ve geniştir. İçerde boz rengi bir sükût var... ve kristal bardakları ılık bir suyla yıkayan ellerin tertemiz gıcırtısı.. gözlerinde derin ve telli mağaraların rutubetli bakışları ve yüzünün çizgilerinde. damla damla eriyor ve ılık bir mayi gibi.. Dudaklarım... bir sükût var.. buharlı camlarda çırpınan rüzgâr kanatları kopmuş bir kartal mıdır ki?..

niçin şimdi ruhumda. bir gümüşlü semaver fıkırdıyor. kalbim ve damarlarımla yaşayan bir kahramanım.. S. sonra güneşe bırakılmış temiz bembeyaz bir su.674 Kavanoza konmuş.. Fakat ben ki..5.117 . ve benim ki. Ve içerde. Kenan Hulusi H. 21 Şubat 1929.. zihnimin içi . c. bir limon rayihası ve limonlu bir tat... bir Konfüçyüs rahibinin metrûk ve münzevî sükûneti var?. Dilimde yaşadığımı yegâne söyleyen buruk bir lezzet.geçen bu yazdan sonra -lüks bir salondan henüz çıkmış adamlar gibi pırıl pırıldır. nr. 19 . dışarda kar. Yıkanan bardakların gıcırtısı var...

ve mahsullerinin tespit edilmesi suretiyle tekâsüf eden beşer say ve zekasından müteakip nesillerin bol bol istifadelerinin temin edilme . dedi. Ancak bunlar da ihtiyaca kâfi olmayınca bu kitap meraksızlığı üzerinde düşünülmesi icap eden bir mesele haline girer. aldığım netice hiç hoşuma gitmedi. her neslin evvelki neslin ilminden istifade etmek şartıyla üstüne ilâve ederek büyütmüş olduğu bir hazinedir. Beşeriyetin hal-i hazır malûmatı. ve bu ihtiralar! Müteakip insanların daha geniş hamlelerle ilerlemiş olmaları ne şekilde izah olunabilir? Elbette fikrin. fakat bugün Eflâtun dünyada olsa mûktesebâtı itibariyle belki bugünkü bir lise talebesinden çok zayıf kalırdı. Arkadaşım bu merakına bir de elde ettiği kütüphane adedi içinde kaçından hakkıyla istifade edildiğini. tabâatın icadının birer merhale olması. yani bu evlerdeki kütüphanelerde bulunan kitaplardan kaçının mütalâa edildiğini de tahkîk etmiş olsaydı her halde daha az memnuniyet verici bir neticeye vasıl olurdu. Arkadaşımın yapmak istediği anket ve istatistik şudur: En az yüksek tahsil geçirmiş münevverlerimizden kaçının evinde kitap sayısı «100»ü geçen birer kütüphane vardır? Bu suali hal için topladığı rakamlar kendisini de memnun etmemiş olacak ki: —Sorma. Malûm ya. istatistikle bazı hükümler çıkarmak mümkündür. Bugünkü malûmatınızın yekûnunu düşünürsek bunun asırlar süren bir cehit ve tecrübenin bıraktığı bir hasıladan ibaret olduğunu anlamakta güçlük çekmeyiz. kıraat salonları olsaydı bu alınan neticenin acılığı biraz hafiflemiş olurdu. kâğıdını. Ve hele zihin bazı müphem sezişlerini ancak rakamların vuzûh ve belâgatıyla kat'ileştirebilir. Şu bahse temas ettiğimiz bu sırada bir zatın şu mütalâasını hatırladım: Eflâtun zamanına göre hakikaten orijinal ve yüksek bir adamdı. Beşer zekasının asırlar zarfında almış olduğu uzun mesafeyi ve hemen hemen her madde ve vak'a üzerindeki bu zekanın vermiş olduğu hükmü biz ancak kitaplar içinde bulabiliyoruz. Bu hazine o kadar büyümüş ve zenginleşmiştir ki bundan istifade etmeyi düşünmeyerek hayat hadiselerini halletmeğe çalışanların akıbetleri gülünçtür.675 KİTAP İHTİYACI Geçenlerde bir arkadaşım bizde kitap ihtiyacını tahlil için bir istatistik merakına tutulmuş. Fikri beşer tarihinde yazının. Memlekette yer yer umumî kütüphaneler.

676 çarelerinin bulunması tarihte başlı başına birer merhale olmuş. ve bu mütekâsif kuvvetten istifade tedbirleri yayıldıkça da insanın kâinattaki rolü genişlemiş ve büyümüştür. mektepler. Ve bu ihtiyaç derece derece evlere kadar sokularak her okur yazarın odasında daima müracaat olunan bir kütüphaneciği kurar. M. velhasıl fikrin işlediği her yerde kütüphaneler teessüs eder. H. nr. okuyanlar. mütevali gayretinden doğan bu HAYAT. c. Hadiseler arasında mekşûf ve gayri mekşûf rabıta ve münasebetler bize daima fikr-i beşerin hazinelere müracaata mecbur ediyor. s. yazıcılar çoğalır. Ve bu ehemmiyet takdir edildiği içindir ki medeniyet seviyeleri nispetinde milletlerde kitaplar. 122 .5. * Arkadaşımı elde ettiği bu istatistik memnun etmemişse doğrudur. . fikirlerin bol malzeme içinde şiddetle işlediği bu asırda münevverlerin ihmâl etmeleri asla caiz olmadığı bir unsur haline girmiştir. laboratuarlar. kütüphaneler. 28 Mart 1929. 1. Tarihte bu umumî bakış kitap denilen medeniyet ve ilerleme unsurunun ehemmiyetini tebârüz ettirebilir. hatta köyler kütüphaneleriyle iftihar ederler. Filvaki kitap. enstitüler. şehirler.

. Şimdi bahçemin. buzlu.. dişlerimi daima sımsıkı kapayacağım bir tat bıraktı ve başımda ağrı. seyyâl. dışarıda gün. Senin bir macerayla içlenmiş hüzünlü rikkatini. dilimin ucunda.. apaçık. Duvarları kıpkırmızı bir kâğıtla kaplı ve tavanına muz rengi bir fanus asılmış odama girdiğin zamanlar. Sonra odanın ılık. ince dilimler arasındaki elyafı damla damla erimiş. kanatları birdenbire ardına kadar açılmış pencerelerim. uyumak değil. harareti bol memleketlerde. eriyen lezzetini hiçbir zaman kaybetmemek için. mermer «sebu» lar içinde beyaz zambaklar gibi açan kış mehtapları var... bir Çin sebusuna bir gümüş bıçakla vurulmuş kadar uzun ve derin akislidir.677 PORTAKALLAR İÇİNDE Bir Tahayyül… Odanın duvarları kıpkırmızı bir kâğıtla kaplı. tenha mahremiyetinde sesini dinleyecektim.. Odam. sıcak bir rüzgâr. baştan başa ince.. yaz yakıtlarının ağdalı sıcaklığı... ışıklı renk. soğuk bir kısır odama girer girmez serin bu ılıklık içinde bıraktığın ellerini avuçlarıma uzatacaktın. muhayyel bir ağacın kıpkızıl yaprakları arasında olmuş bir buzlu meyve gibi leziz bir ışık verecek ve dudakların bu meyve üstüne «buse» denilecek bir böcek düşürecekti. Alnım. karlı. ağustos gecelerinin ılık rehâveti içinde değil. içinde bir riyayla tutuşmuş kırmızı bir portakal sanki. bütün bu yaz. posası tamamıyla çekilmiş. Ve kış.. vücudunu damla damla ihata ederken. gurup zamanları yüksek dağlar başında çalan bir piyano gibi dinlediğim güzel kış «ay» larının mermer «sebu» lar içinde açtığı bugünler beni elbette münzevî bırakmayacaktın. sakin. İçerde bulduğun yumuşak.. Biliyorum. buzlu bir karla örtülmüş ve dışarıda soğuk bir kışla içerde sıcak bir odanın adeta yenilecek hissini veren gevrek meyveler haline getirdiği bir cam üstüne dayalı düşünüyorum : Yaz. Ve geçen yaz.. henüz donmaya yüz tutan şeffaf usaresi. ve tavanında bir beyaz fanus var. üryan ve kayıtsız kalmıştı. elbette alnımı bir buzlu camda bulmayacaktı. Bütün bir yaz ki.. yarı uyanıklık içinde geçirmiş gibiyim.... Vücudun odamın portakal rengine. sakin ve ketum yollarında.. mantonu ben çıkaracaktım ve gene ben elinden eldivenlerini. dinlenmek için yatılan bir salıncakta. sımsıcak bir kokuyla. .. karlı. Sesin ki. böyle açık. yaprakları arasında sarkan portakallarının donmuş birer alev haliyle şekil aldığı iki ağaç arasına gerilmiş.

parmaklarım penceremin mandallarına yavaş yavaş gidecek. bir «aşk» uğruna çarmıha gerilen «İsa» nın masum. c...678 Şimdi. getirdiği kıpkızıl bir karanfil ıtrini. alnımın bir buzlu cam üstüne hasta dayandığı bu dakikalarda. odamın tuğla zeminine dökülecek. gene penceremin kenarlarında birikmiş kar. bitkin. biraz korku. arkamı.. bir çok teessürle adım adım geri çekilecek..122 .. 28 Mart 1929. 19 . mecalsiz açılmış oldukları halde. nr. odamın kıpkızıl duvarlarına vereceğim. Her hangi bir tesadüfün sevkiyle içeri girenler. ince. saf bir kış mehtabı damlarken... Kenan Hulusi H. vücudum biraz hayret..5. odanın portakal rayihasıyla karıştırmak isteyen bir yaz rüzgârı vehmettiğim vakit. mustarip.. S. hüzünlü ve durgun tebessümünden başka hiçbir şey bulmayacaklar. Bomboş bir beyazlıkla karşılaşmış gözlerim içine. yüzümde. Kollarını.. Ve kanatlar açıldığı zaman.

679 NEYZEN VE ŞİİRLERİ Bu satırları onun zeka ve sanatını hepimizden İyi bilen Hakkı Suha’ya ithaf ediyorum. Rakip olur. Hikmetini sonra ayan edersin dedikten sonra: Serserinim. . gönlümüzü yıkarsın. küfre reybi burhan edersin. Nasıl girdin elimdeki şu (ney)e? Hem seversin beni (neyzenim) diye. İçirirsin sabrın peymanesini. şeytanında. akıl ermez sırrına. Bin bir ismi hakta pinhan edersin. düştüm aşkınla meye. işte bir tanesinden bir kaç parça: Gizlenirsin bir nüvenin içinde: Ademinde. Leylâ olur. Hem de (sarhoş!) diye destan edersin! Şah eseriyle büyük bir sofi lisanına yakışacak kudrette heyecanını ifade eden bu serazat adamın hayatı karşısında. cininde. Bir münacatında: Ey bana kendini büyük tanıtan Halime bak da varlığından utan! diyen harikulade adamın kabına yetecek bir (bohem) acaba su asırda yaşıyor mu? Tasavvurun haricinde perişan bir kıyafetle İstanbul sokaklarında serseriyâne dolaşan bu müstesna rint. Aşk olursun. Yunus’a. Vuslatını bize hicran edersin. Her milletin ayrı ayrı dininde Şirke. meşhur Fransız lirik şairi Paul Verlaine'in yaşayışı hiç hükmünde kalır. Eşrefoğlu’na yakışacak (devriye) ler yazabilir. karşımıza çıkarsın. canımızı sıkarsın. Allah’ına karşı: Ulu Tanrım.

günler. Irmak olur. haram yazılırsın kitapta. gök. öküzünü haylarsın. Mecnunları bağlarsın. Tufan olur. Sevdalarla şu inleyen rebapta Sensin. yıllar. acır. Zincir olur. Zahiri saltanatımdır Muhammet. Pandeli’de Bir maymuncuk gibi her bir kilide Hem uyarsın hem de bühtan edersin. Ağa olur. tasavvuf felsefesinin ince ve hurde taraflarından gafil değildir. filiz. Asırları toplar. Görünürsün her velide. Görür. dehri viran edersin Bir ot idin. kendisini ne güzel anlatan bir bediadır. bir an edersin. Neş'e olur. (mey)im ile Bektaş Cenabı Mevlâm . Avram’da.680 Çiftçi olur. göksün. gizlenirsin şarapta. Aliaba (Ney)im. Mustafa’da. aylarsın. Helâl. asma. hizmetkârı paylarsın Yersin. karşısında ağlarsın. ney oldun Feryadına karşılık (hey hey] oldun Su. dere tepe çağlarsın. delide. kamış oldun. âşıkları nalân edersin. üzüm mey oldun Her katreni bana umman Edersin En yüksek sofi şairlerin en bîaman (şathiyat)ını hatırlatır korkunç parçaları olan bu manzume de ispat ediyor ki Neyzen Terfik Bey. Bu bahiste şu parçası.

Bütün dünyanın şu velveleli ve maddî yaşayışı içinde: Nefsimin ecnebîsi olduğumu anlayalı İlmi. bütün hayatı yazılmağa değmez mi? Yunanın Diyojen’i kadar Türk’ün Neyzen’i hayret-bahştır. fenni hiçe saydım ve bütün mahasalı Medeniyet benim indimde bugün bakla falı Sen gözetle bitecektir köse dehrin sakalı Bu oyundan. aynı mülâhazayla Hamit’i diğer Türk şairlerine tercih ederdi. gayri şuurî bir felsefe ve felsefe şuurlu bir şiirdir) derdi. Ali Canip HAYAT. yalnız kendi kalbini terennüm eden Neyzen derecesinde şair olamamıştır. 1929. Periyi sanata malik fakiri hicranım O nevi şiirler yüksek sayılır ki okuyup bitirenlerin ruhunda duygularla dolu düşünceler bırakır..681 Bu (Neyzen)e göre yoktur o masiva ve siva Vatan dedikleri gurbette bikesim anını. ve öyle hükmediyorum ki Türk edebiyatında vücuda getirdiği inkılâpla muhakkak bir merhale olan Fikret böyle yenilikler yapmaktan vareste olan. o koyundan. 4 Nisan.5. Ziya Gökalp galiba bunun için (şiir. bu muhakkak. c. nr. karamandan bana ne? diye kâinata gülen şu koca rindin yalnız eserleri değil. bu yaman (bohem)in.. s.3 . Türk vatanının bu nadide serserisinin bütün şiirlerini toplayıp tabetmek mümkün değil mi diye düşündüm. Ney çalmakta lâhutî bir sanatkâr olan Tevfik Beyin de şiirleri işte bu nevi şiirlerdendir. * Dün bazı şiirlerini okurken.123.

. İhtiyar. sen bu şarkıyı nereden duydun. eğrildiği zaman bir yudumda içilecek kadar tatlı bir su rengine dönmemiştir. tabutunu çivilerken tekrarlıyorsun. tahta rendeleri örtülü toprakları üstünde.. Bu sabah marangoz. Dedi.. 19 .. Öyleyse bu genç. “kürenin” ta içinden. Bu sabah marangoza bir tahta tabut ısmarladılar. biçârelere acımış. bir tahta tabut ısmarladı. ilk çivisini bir ölünün tabutuna vurdu. diyordu.. Ve ansızın uyandı. Fecrin. Kapısı açılmak için zorlanıyordu. insanların iyi olması için çalışmış mustarip bir şairin tahta tabutuna vurdu. toprakta yatanların kemikleri birleşmelerini istiyor. Sonra: — Ne kadar da paslanmışlar. şimdi. saçlarının ağarmış olmasına rağmen.. 4 Nisan 1929. dudaklarında mesut bir şarkıyla beraber.. Ve şarkısına devam etti. neşeyle çivilediğin şairindir bu. S. kirli. Şehir. Bu şarkıyı söyleme ihtiyar. iç sokaklara düşürdüğü bozuk. bu sabah.. Kenan Hulusi H. nr.. sabahın bu vaktinde ne yapacak? O genç.. Sana yalvarıyorum bu şarkıyı söyleme ihtiyar.123 . başını ayakları arasına sokmuş. Marangoz elindeki bir çiviye baktı.. Sonra. boğuk bir çatırdı duydu. ıstırap içindeki zavallılara ağlamaktanruhunda iyi bir gün yüzü görmemiştir.. “küre” nin içinden gelen bir kemik çatırtısıyla uyandığı zaman. mahalle aralarındı ses yok.. bu şarkıyı söyleme. bu şarkıyı sen nereden duydun. uzun ve deliksiz bir uykuyla uyuyan marangoz. henüz.. kimsesizlere yardım etmiş. O. arkasını yukarı doğru çıkarmış hayvanlar gibi garip bir şekilde uyuyor. mesut bir şarkıyı terennüme başladılar. bütün hayatında insanların iyi olması için çalışmış. Ve marangoz. Bir genç. yalvarıyorum sana. dudakları. c. Halbuki sen. akşamdan beri.5. ilk çivisini. Öyle zannetti ki.. Tabutunu.682 ÖLÜME DAİR SATIRLAR Dükkanının. basıldığı vakit ayaklar içine batacak kadar yumuşak. Çocukluğunun uzaklarda bir hayal olmuş eski ve mesut zamanlarında yazmıştı bunu.. çiğ gölgeler.. Genç: — İhtiyar.

edebiyat tarihimiz için adeta yeni bir merhale oldu.. bu muazzam ihtifâllerle açıkça gösterdi. Yunus’un büyük bir şair olduğu kimsenin hatırına gelmemişti. Türk edebiyatı asırlardan beri gâh Arap-Acem edebiyatları. gençliğin Yunus’a karşı böyle bir hürmet göstermesi pek tabiî değil midir ?. gâh Avrupa edebiyatlarını taklit etti. Yunus Emre gibi bir halk şairine. Büyük millî şairimiz “Yunus Emre’nin hatırasını ta’zîz için memleketin her bucağında ihtifâller tertip edilen bu 15 Nisan gününün ehemmiyeti. Hatta bundan “Yunus” da on. Zaman. millî dil ve millî edebiyat iştiyâkı bütün ruhları doldurduğu bir sırada. Şu son senelere kadar. Okumuşların halk edebiyatına. millî hayatı. edebiyatçılarımızın birçoğu bana gülmüşlerdi. “Nedim”. altı asır evvel ölmüş bir büyük adamımıza karşı gösterdiğimiz hürmetten mi ileri geliyor? Yoksa Yunus'un yeni bir şaheseri mi ele geçti? Hayır.. bütün gençlik kendi ana diline. en heyecanlı bir şekilde izhar etmesinde oldu. bu son ihtifâllerden duyduğum saadeti anlatmağa muktedir değilim! Millî şuurun inkişaf etmediği kozmopolit devirlerde. on iki yıl evvel Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar’ın büyük bir kısmını Yunus’a tahsis ederek ona büyük millî şair unvânını verdiğim için. Milliyet cereyanının bu şuurlu devrinde. Çünkü -Yunus ilahilerini halkın öz diliyle ve tamamıyla halk edebiyatından. Bugünün asıl ehemmiyeti. ve böylece millî edebiyat cereyanın. millî harsı korumak için yegâne yol olduğunu.. okumuşların asırlarca sadece bir derviş».. ehemmiyetsiz bir ilahici addettikleri bu ilahî sanatkâra karşı meftûnluğunu gösterdi. “Fuzûlî”. Fakat gençlik bu büyük şairleri ta’zîzden daha evvel. diğer bir tabir ile kendi ruhunu o kalıplara dökmeğe çalıştı. halk şairlerine. halka doğru gitmenin. halk zevkine karşı asırlardan beri besledikleri istihfâf ve istihkârdan kurtulmuyordu. Yalnız tekke adamları ona bir şair değil.. sadece. bu meselede kimin haklı olduğunu meydana koydu.. Yunus’un eski bir hayranı sıfatıyla.. “Hamit” gibi.683 EDEBİYATIMIZIN YOLU 15 Nisan 1929 günü.. halk ile hiç alâkası olmayan sözde münevverlerin idrak . halkın ruhunda yaşayan nihayetsiz güzellik membalarını arayıp bulmanın. halk zevkinden ilham alarak yazmış. daha ziyade bir mutasavvıf sıfatıyla kıymet veriyorlardı. edebiyatta halkçılığın en büyük mümessili olmuştur.. millî edebiyatına karşı duyduğu derin iştiyakı en canlı. Türk gençliği. Bu vadide eski yeni bir takım büyük sanatkârlar yetiştirmiş olduğumuzu haklı bir gurur ile iddia edebiliriz: “Nevaî”.

bize yarının asıl millî şairini yaratacak.. . 1. 125 .. nr.5. Fuat HAYAT. bugünkü gençlik bütün ruhuyla duyuyor. Temiz ve ilâhî Türk dilinin asıl şiirini yaratarak bize hakikî Türk şiirinin zevkini tattıracak bu «Yunus Emre çocukları»nı ben şimdiden selamlıyorum.. 18 Nisan 1929. edebiyat tarihimiz için yeni bir merhale olacak. Köprülüzâde M. Millî şuurun inkişafına bundan daha kuvvetli bir delil olabilir mi ?. c. s..684 edemediğini. Bu ihtifâllerin genç sanatkâr ruhlarında uyandıracağı heyecan. Büyük bir emniyet ve memnuniyetle tekrar ediyorum: 15 Nisan 1929 günü.

bir gün. gençlik şiirlerinden birinde bu akıbeti duymuş ve bir mısraında demiş ki: — Benim cenazemi altı şair kaldıracaktır. boş bir ilâç şişesi. gururlarını başkalarının lütufları ile değişmemekte neden ısrar ederler? Onların sefalete katlanmaları kaderlerine teslimiyet midir? Yahut şuurlu ve iradeli bir mukavemet mi? Yoksa her şeyi isteyip de bulamayan bu insanlar. Açlık ve ölüm karşısında da sınırları ve iradeleri vardır. Öldükten sonra da onun gözlerini kapayan ve ağzını bağlayan olmamış. Onların başları «Epicetet» tır. eski devirlerden zamanımıza kadar sürüyüp getiren bu hazin kâfile kimlerdir ? Onları nesilden nesile taşıyan ve yanı başımıza kadar getiren hangi mefkûredir ? Her ihsânı reddeden bu insanlar. . Onlar harp sinelerini değiştirmiş insanlardır. şehrin gürültüleri içinde ebedî sessizliğe dalıvermiştir. sükûnetle: — Bacağımı kıracaksın! demiştir ve dediği çıkınca. kabul edilmiş ıstırabın neşesi içindedirler ve saadetten vazgeçmenin saadetini duyarlar.685 AÇ SANATKÂR Geçenlerde bir Fransız şairi. bir su vereni bile olmadan öldü. Muazzam gurur ve hürriyet kafilesi. Kimi bir tavan arasında. Bazıları «Stöicien» dir. Tancrede Martel. hiçbir şeye sahip olmamak ferâgatinin sevincini mi duyarlar? Onlar kaderlerine teslim olanlar değildirler. Şimdi hep birer birer gözümün önünden geçiyorlar. Sıska vücutlarının kemikten gölgelerini saltanat arabalarının ve otomobillerin tekerlekleri altında kalmaktan kurtararak. sefil ve mağrur Epictete ki. örtüsüz ot minderinin üstüne sapsarı yüzünü kapayarak. onlar miskin ve iradesiz değildirler. kendi derunî âlemlerinde ve gene kendi kendileriyle cidâl eden. O. kendisine işkence eden efendisine. * * * Aç sanatkârlar tarihte büyük bir kâfiledirler. Tarihte ben onlardan birçoklarını tanıyorum. Cenazesinde hazır bulunanlar da bir kaç şairden ibaret. Onlar haricî âlemde değil. açlıktan öldü: Başının ucunda bir mum.. aynı sükûnetle: — Ben sana demedim mi? sualini sormuştur.. perdeler inik ve yanı başında hiç kimse. mesûliyeti ve şerefi kendi kendilerine karşı taşıyan kimselerdir.

6 . 18 Nisan 1929. * * * Onların çoğuna acımayalım. Merhametimizi hakaret sayacak kadar mağrur olmasalardı sefaleti esarete tercih etmezlerdi.686 Kimi şefkatli bir işçi kızın kolları arasında veremli göğsünden son nefesini bırakıvermiştir.5.. Hatta o kadar müreffeh ve zindedirler ki içlerine dolup taşan fazla hayat ve heyecanı başkalarına verirler. Peyami Safa H. Ve onlar kendi âlemlerinde sefil de değillerdir. S. c. Onlar kendilerine acımak hakkını da yalnız kendilerinde bulurlar.125 . ve onlara göre bütün insanlar aynı derecede merhamete lâyıktırlar. nr. Bütün insanlık onların ianeleriyle heyecan buluyor ve yaşıyor. Kimi kırık bir tabutta ayağının biri dışarı fırlayarak üç arkadaşının hıçkırıkları arasınla servilerin altına doğru götürülüvermiştir.

Nâdir nüshaların kendi kütüphanesinde bulunmasından derin ve ihtiraslı bir zevk duyan bu zat aynı yerdeki diğer kütüphanelerdeki bazı eserleri kendi kütüphanesine nakletmiş ve kendi mührü ile mühürlemiştir. O zaman için birinci derecede lâzım olan bir eser bazen yoktur da ikinci derecede bir kitabın mesela beş altı. bunları toplamakla meşgul olur. hatta basit ve nâkâfi bir surette bile tatmin edemez. kütüphanenin tesisi hasebiyle Birinci Mahmut devri ricalinin hediye ettiği eserlere kadar rastgele toplanmış türlü kitaplar vardır. Nihayet kitaplarını millete terk ettiği için. bunların evleri kitap mahşeridir. Bu hareketinin . Hatta medenî bir insan için bunlar mutlak bir ihtiyaçtır. selefi Birinci Mahmut’un hazırladığı. Bir Garp muharririnin dediği gibi: «Hakiki mütalaaya heveskâr bir bibliomanea pek nâdir tesadüf edilir. Türlü türlü bibliomanelere tesadüf edilir: Kimi müzehhep ciltli kitaplara meraklıdır. kütüphanesini bunlarla süsler. Bu kütüphaneyi Birinci Mahmut tesis etmiştir. Şöyle ki bu zat kitaplarını vakfettikten sonra kütüphanesine tahsis edilen yere başka kütüphaneler de getirilmişti. okumak haddizatında pek tabiî bir şeydir.. Fakat bazıları da vardır ki onların bütün ihtirasları kitap toplamaktan ibarettir.» Bibliomanie ile iştigal eden mütetebbiler meşhur İskenderiye Kütüphanesinin sırf b:r “vanite royale: hükümdar nahveti” ile meydana geldiğini söylüyorlar ki. ismini hayr ile yâd etmeğe mecbur olduğumuz kitap meraklısı meşhur bir zatın tuhaf bir hareketini bilvesile öğrenmiştim. İşte bu adamlara «bibliomane» ve ruhî bir hastalık olan ihtiraslarına da «bibliomanie» derler.. Nurııosmaniye Kütüphanesi de böyledir: Üçüncü Osman. tescil ettirdiği kitapların üzerine kâğıt yapıştırarak kendi mührünü bastırmıştır ki mevcut kitaplardan birçoğunun ilk yaprakları aydınlığa tutulunca alttaki ilk tescil ve mühür görülür. muayyen bir gayeye göre meydana gelmemiş olduğu için hiçbir ihtiyacı. Bu kütüphanenin içinde Yavuz’un. memleketimizdeki «Selâtin Kütüphaneleri» de bu nokta-i nazarı teyit eden misallerdendir: İşte bu kabil kütüphanelerin en zenginlerinden «Ayasofya Kütüphanesi». hangi kitap olursa olsun alır.dan ve Mısır seferi münasebetiyle Mısır’dan getirmiş olduğu kitaplardan başka ölen ve katledilen vezirlerden müsadere edilen müellefata. Çaldıran muharebesi üzerine İran. Muhtelif ilimlere ait dek kıymetli ve bazen pek nâdir eserlere malik olan bu kütüphane. Kimi daha azgındır. Kimi nüshası nadir eserlere düşkündür.687 BİBLİOMANİE Kitapları ve kütüphanesi olmak. Bunlar ya hiç okumazlar veyahut pek az okurlar. hatta bazen on beş yirmi nüshası vardır.

fakat sırf «bibliomanique» bir ihtirasla bunu yapmış oldu. Gazete meraklılarını da bu idada sokmalıdır: Sabahleyin bütün gazeteleri alıp akşama kadar hepsini ilk satırından son satırına kadar ezberlercesine okuyanlar da birer mütalaa hastasıdırlar. bu adamların mütalaa sahasına dâhildir. hiçbir mesele hakkında vazıh bir fikir sahibi değildir.okumazlar. hulâsa birbiriyle alâkası olmayan birçok şeyden dem vuranlardan şüphe ediniz. Allah rahmet etsin. hamalı arkasına takar herkesin göreceği caddelerde bir tur yaparak tekrar evine dönermiş. Her şey okuyanlarla. fakat daima okur. Koltuklarında cilt cilt kitaplarla caddelerde dolaşanları kim tanımaz. edebiyattan. Kıraathanelerde ellerine aldıkları gazeteyi bir türlü bırakmayanları. her şeyden bir parça okuyanlar arasında netice itibariyle bir fark yoktur: Bunların kâffesi gayet sathî zekalı adamlardır ki kendilerinden esaslı bir istifade ihtimali yoktur. tarihten. zaman zaman evinden bir küfe kitabı bir hamala yükletir. Bir rivayete göre bu tiplerden pek meşhur bir adam. kozmoğrafyadan. Bütün neşriyat ilmî olsun. felsefeden.hulâsa tabiî bir ihtiyaç için . her şey okurlar. sosyolojiden. Her şeyden biraz okuyanlar ise umumîyetle gayet yanlış düşünürler. Kendi tarihimiz bile mazide birçok «hezarfen»lerden bahsediyor. Çok ve her şey okuyanların kafaları gayet müşevveştir. Çok okurlar.. fennî olsun. Bu adamlar ne tetebbu için ne tafahhus için ne yorgunluk almak. okumak onların ruhunda sönmez ve gayesiz bir hırstır. Bir başka kısım insanlar da vardır ki ya hiç okumazlar yahut pek az okurlar. edebî olsun. felsefî olsun. Mütalaa manisiyle malûl olanlardan bazıları umumî kütüphanelerde okudukları kitaplara zatî mülâhazalarını yazmak gibi gayet sakim bir itiyat gösterirler. çünkü kütüphanesi artık milletin malı idi.688 kendine maddî bir nef'i yoktu. fakat hayatını bir tek şeye hasredenlerin mahsullerinden hâlâ erbabı mütenaim oluyor. gazetenin adından ta mes'ul müdürün imzasına kadar hiç nefes almayarak okuyanları hepimiz biliriz. Bunlarda okumak hiçbir maksada masruf olmayan bir itiyattır. Size kimyadan. bugün hiçbirinin bir eseri kalmamıştır. Nefis yazma . ne eğlenmek için . dinlenmek için.. Şu bahis vesilesiyle kitap ve mütalaa meraklıları arasındaki gayr-i tabiîlere «manie de la lecture: okumak manisi»ne müptelâ olanlara da temas etmek istiyorum: Bir kısım insanlar vardır ki sırf okumak için okurlar. çok okur görünürler. bir adamın bütün ömrü bunlardan yalnız birini bile tafahhusa imkân bırakmıyorken bu hezarfenlik ne kıymette olabilir? Normal yaratılmış bir adamın yapacağı şey muayyen bir ilim şubesi içinde metodik çalışmadan ibarettir.

Mekteplerde bazen öyle çocuklara tesadüf edilir ki okudukları kitapların manalarını kavramaya çalışmazlar: sâyları makinevîdir. altı çizilmemiş pek az satır bırakılmış olduğuna göre bu çizgilere mana vermek ihtimali yoktur. Ali Canip HAYAT. 131. sana yakışmaz? –kaydı konmuş. veyahut birer mütalaa hastası olmaları ihtimali çok varittir. Bu tip çocuklara karşı müteyakkız olmak. 1929.1. diğer hicviyelerden dolayı da Nef’i bazen muaheze edilmiş. nr. 30 Mayıs. mesela «Ayıptır. ceplerinde gezdirirler. mesela bir vezirin hususî hayatına dair kaleme alınmış bir tarihin kenarı o vezire tân u teşnii havi ibarelerle doldurulmuştur. ukalâlığa doğru gittiklerini fark etmek. Kitap kenarlarına yazılan bu abur cuburlardan bir kısmında imza da vardır. saptıkları yoldan döndürmeğe çalışmak bizim gibi hocalar için pek lâzımdır. Bunlar esas itibariyle can sıkıcı şeyler olmakla beraber içlerinde çok tuhafları da vardır. Bir «Siham-ı Kaza» nüshasında bir hicviyenin kenarına “Hay külhani” diye yazılmıştır. ayıp. bazen takdir edilerek «Yaman şairsin» diye iltifat gösterilmiştir. 2 . çünkü mevcuda zımmeten birer bibliomane. ellerinde. bunlar istikbalin okuma manisi namzetleridir. c. s.689 kitaplardan nicesinde böyle ukalâlıklara rast geldim.5. Bir kısım manyaklar da vardır ki okudukları kitaplarda mütemadîyen satırların altlarını çizerler. Bu çocuklardan bir kısmı aklının eremediği kitap ve mecmuaları alırlar.

690

YÜZ KİTAP Şüphesiz, okumak, çok okumak, her vakit okumak lâzım.. Fakat ne okumalı? Herkesin kendi mesleğine ait bildiği kitaplardan başka, birtakım ana kitaplar var ki, bunları okumak, hem de iyi ve dikkatli okumak, herhangi meslekten olursa olsun kendini münevver addetmek isteyen her insana, fikrinin yükselmesi ve genişlenmesi için lâzımdır, diyorlar. Bunları nerden öğrenmeli ? Okumak lüzumunu söyleyenler pek çok, lâkin şunları diye gösterebilenler pek az. Bu mesuliyetli işi üzerine alarak herkesin okumaktan fayda göreceği kitapları söyleyen -ve tabiî sözüne inanılacak müelliflerden- İngiliz Sir John Lubbock'ın yaptığı yüz kitaplık liste öteden beri klasik olmuştur. O da yalnız kendi zevkine ve fikrine kapılmamış, kendinden başkalarının da en çok tavsiye ettikleri kitapların isimlerini toplamıştır. Bu listenin en başında ahlâk kitapları ve onların başında da İncil'in bulunmasını tabiî görmelidir. Çünkü İngilizcenin ve galiba İncil okuyan her millet lisanının en güzel yazılmış kitabı İncil olduğunu söylerler. Bunu taassuba hamletmemelidir. Yüksek bir sözü bu mecmuanın balâsına alınmış olan Nietzsche ( Nice), İncil’in neden en güzel yazılmış kitap olduğunu izah eder; ancak güzel yazılmış kitaplardır ki cehren okunabilirler.. Zaten John Lubbock, İncil'in yanında Konfüçyüs'ün (Analecha) diye tercüme edilen kitabı ile Kur’an’ı, "Epiktet'in revakî (Stoicien) mezhebinden ahlâk kitabını, Marc Aurel (Mark Orel)in (Meditations) kitabını, Aristo'nun ve Spinoza'nın ahlâk kitaplarını da tavsiye ederek, şahsen bir dine mensup olmanın başka dinlere, hatta büsbütün dinsizliğe hürmet etmeye mani olmadığını da gösterir. Listede felsefe kitaplarının başında elbette Platon (Eflâtun) vardır. Onu her insanın, beşer fikrinin en parlak numûnesi diye okuması lâzımdır. Ciceron (Çiçeron); "Jüpiter insanlara söz söyleseydi ancak Platon gibi söyleyebilirdi» demiş. Platon'u yalnız felsefe meraklıları değil, dünyada şiirden başka bir şey aramayanlar da okur; çünkü Platon sade gençliğinde değil, bütün ömründe şair olmuştur ve felsefeye şiir getirmiştir. Platon'un bazı nazariyeleri uydurma oldukları bile bile fakat birer şiir oldukları için, gene seve seve okunur. Hakikat arayanlar onu Platon ile birlikte bulacakları gibi, sanatın bazen hakikate faik olduğuna kanaat getirmiş olanlar da kanaatlerini gene Platon ile te’yîd ederler. John Lubbock, Platon'dan (Dialogues), (Apologie) ve (Phedon) kitaplarını tavsiye eder.

691

Aristo'nun verdiği malûmat, bir Âlaman muharririn dediği gibi, bu gün bir bakalorya imtihânı geçirmeye kâfi değilse de, ilmi zihniyetin, ilmî usulün babası odur. (La Republique) kitabı bu usulün en güzel numûnelerinden biri olduğu için listeye girmiştir. Hatipliğin mucidi ve her zamanın en büyük hatibi Demosthene (Demosten)in (Discours sur la Couronne) kitabı ela zevklerini belâgatte arayanlar için lâzımdır. Diğer filozoflardan: Plutarque (Plutsrk)tan (Los Vies): Xenophone (Ksenofon) dan (Les Me'morables): Ciceron'dan (de Officiis), (de Amicihia); Descarte (Dekart) tan (Discours sur la Methode), v.s. Bu son kitabın dilimizde yakın zamanda yeniden basılmış olan tercümesi bizim için hem mühim bir ana felsefe kitabı, hem de vakıfâne bir tercüme örneğidir. Edebiyat kitaplarına gelince, hududu belli olmayan bu unvân içinde en iyilerini seçmek en güç iştir. Evvelâ her milletin kendi lisanındaki edebiyat kitaplarını tercih etmesi tabiî bir histir; onun için İngiliz müellifi de kendi dilinden birçok edebiyat eserleri tavsiye eder. Fakat böyle millî edebiyat kitaplarından bazıları vardır ki, adeta bütün insâniyetin malı gibi addolunur. Mesela Homeros'un İlyada'sı ve Odisse'si, Firdevsi'nin Şehname'si her millette birer büyük şiir membaı telâkki olunur; bunların yanında (Niebelungen) efsanesi de yalnız sinemada görmekle iktifa edilmemesi lâzım olan şiirlerdendir. Goethe'nin (Göte) (Faust) efsanesi de behemehal okunması lâzım bir şaheserdir. Hindistan'ın (Mahabarata)sı ve (Ramanaya )sı ile Çin'in (Şeking) kitapları da müellifin beğendiği edebiyat kitapları arasındadır. Diğer büyük şairlerden: Eschyie (Eşil) in (Promethe) si ve (Orest) hakkında üç kitabı; Sophocle (Sofokl) in (Oedipe) i, Euripide (Oripicl) in (Medee)si; Aristophan (Aristofan)ın (Les Chevaliers) ve (Les nuees) kitapları. John Lubbock bu gün sağ olsaydı da İngiltere’de kadınlara intihap hakkı verildiğini ve bunun en son günlerdeki neticesini görmüş olsaydı belki - yüz sayısını bozmamak için -başka bir kitabı silerek yerine «Kadınlar Mektebi»ni yazardı. Horaee (Horas) ile Lucrece (Lükres) in ve Dante'nin unutulamayacakları aşikârdır. Shakespeâre (Şekspir) bazılarının dedikleri gibi eskimiş olsa dahi, eskimediğini söyleyenlerin onu niçin beğendiklerini anlayabilmek için gene okunulmak lâzımdır. Schiller ile (Şiiler) Moliere (Moliyer)in de eskidiklerini söyleyecekler belki bir gün bulunacaktır; lâkin bu kitap listesinden maksat yenilik göstermek değil, insanların fikri üzerinde iz bırakmış olan büyük eserleri söylemektir.

692

Tarihte böyle iz bırakmış müelliflerden Herodot, Xenophon, Tacite, Gibbon, Hume, Cariyle v. s. vardır. İngiliz olup da seyahat kitaplarını tavsiye etmemek mümkün değildir. Seyahat insanın fikrini açar ve genişletir elerler. Vakıa, John Lubbok'ın söylediği "Voyages de Gulliver” ve “Robinson Crusoe” ve “Bin Bir Gece” masalları hakiki seyahat kitapları değilse de, seyahat arzusunu verdikleri için, artık her milletin malı addolunan ve sene nihayetlerinde mektep çocuklarına mükâfât diye verilen eserlerdir. Sir John Lubbock'un tavsiye ettiği yüz kitabın hepsini burada saymak mümkün değildir; bir makalenin buna kâfi olmadığı söylenince başka sebep aramaya da lüzum kalmaz. Fakat, noksanın telâfisi pek kolaydır; John Lubbock'un kendiside çok istifade ile okunacak müelliflerden biridir. Yüz kitap listesi onun «Le bonheur de vivre» ismindeki meşhur kitabındadır. Müellif kendi eserini listesine koymamışsa da, yüz birinci kitap olarak onu da tavsiye etmekle aklanılmış olunmaz. Ancak John Lubbock'u okumak için dikkat edilecek bir şart vardır: Bu müellif dünyayı o kadar pembe renkte gösterir ki insanın onu okurken bu kadar nikbînliğe hayret etmemesi kabil değildir. Onun için Sir John Lubbock'un kitabını, bütün işlerinizin yolunda gittiği bir devirde, iyi bir yemek yedikten sonra, hazmınızın da yolunda gitmesini istediğiniz zaman okumalısınız Galip Ata

HAYAT, c.6, nr. 133 , 13 Haziran 1929, s. 1, 2.

693

İSTANBUL’DAN PARÇALAR I “Beyazıt” ta Çınar Altı” Bu bir ağaç ... Altında, su bardaklarının gıcır gıcır yıkandığı, bir su çıngırağının uzak ve tehî akislerle yuvarlana yuvarlana döndüğü, sükûtun dinlendiği ve güvercinlerin, büyük deniz ufuklarında kalmış son ışıkları da kumlu bir sahile heyâmolayla sürükleyen balıkçı sandalları gibi, «Hu...» çektikleri bir ağaç altı. Eğer aynalar içinde sabahın nasıl açıldığını görmedinizse ve eğer içinizde bir sevginin nekâhetini duymadınızsa, bu ağaç altının ruhunuza vereceği lezzeti anlamayacaksınız. Yemyeşil yaprakları, yazın kuvvetli güneşine, lüks bir salon abajuru gibi açılırken, altına oturduğum vakit anladım ki, içimden bir mangal alınmıştır. Ruhum, uzun bir kışı müteakip, odasının demir parmaklıklı pencerelerinden bir bahar havası girerken, üstündeki mangal alınmış beyaz tüylü bir Van kedisi gibi, sırtını çıkardı, kuyruğunu dikti, silkindi ve yumuşak ağzını açarak uzun uzun esnedikten sonra, ön ayaklarıyla birdenbire ileri atıldı. Ruhum ki, ateşleri kor olmuş bir mangal altında yatan bir Van kedisidir; acaba karşıdaki taş duvarların ince karaltılarında mütecessis duran bir kertenkele mi gördü dersiniz? Güneş, yaprak aralıklarından henüz sulanmış asfalt zemin üzerine parça parça düşüyor... Karşı binanın harap şehnişînlerinde, kırık panjurlarında, metrûk ve izbe odalarının kuytu köşelerinle yaldızlanan örümcek ağları var. Ve, taş kütüphanenin saçaklarından, bir adak uğruna atılan yemlere, güvercinler yaprak yaprak döküyorlar. Ben, yazın geldiğini, ilk defa bu ağacın altında otururken anlıyorum. Sanki, yapraklar arasına sokulmuş bir gizli el, yalnız ensacim üstünde değil fakat beynimin içinde, serin bir suya daldırılmış bezlerle hafif bir masaj yapıyor gibi. Ve üstündeki bu yaprak yeşili abajurun yırtıklarından sızan ve gene yapraklar üstünde biriken ziya ve hararet, öyle hissediyorum ki, az sonra, asfalt zemin üzerine ince ince damlayacak, ve gene asfalt zemin üzerinde yaygın bir su hal ile akacaktır. O zaman güvercinler çınarın serabı altında koşsunlar. Tahayyül etsinler ki, bu mermer sebilin suyu artık kurumuştur. Ve içlerinden, suyu kuruyan mermer bir sebil için - Hu...- desinler; Hu...

694

Biliyorum ki onlar, incecik gagalarını ıslatacak, hararetlerini teskin edecek bir yudum suyu, asfalt bir zemin üzerine düşmüş ziya ve hararetin, mermer bir sebili andıran pırıltılarında bulmadıkları vakit, kanatları birdenbire çırpınacak. İşte görüyorum: Meçhul bir tehlikeyi vehmederek, kanatlarını, taş kütüphanenin saçaklarına doğru açtıkları zaman, güneşle meşbu duvarda gölgeleri, kuvvetli bir rüzgârla giriftleşen yapraklar gibi birbirine karışıyor ve ben bir rüzgârın hakikaten çıktığını vehmediyorum. Fakat başımı dallara çevirdiğim an, anlıyorum ki, rüzgâr sadece gözlerimde ve rüzgâr, güvercin kanatlarının güneşle meşbu bir duvara vurmuş akislerinden başka hiçbir yerde değildir. Ve çıngırak dönüyor. Acaba yaz buğulu bir küp yanında dönen bir çıngırağın uzak ve tein akisleri içinde mi sürünecek?... Bununla beraber gelen yazı, bir su küpü yanında dönen bir su çıngırağından başka ne anlatabilir ki,..? Şimdi, elimdeki tahta bir tastan, ufak darı tanelerini, bir çocuk neşesiyle tekrar kaldırımlar üstüne uçan aynı güvercinlere avuç avuç serpeceğim zamanı düşünüyorum: Elbet benim de bir beklediğim var; Ve elbet, kıştan sonra yaz gelirmiş. Kıştan sonra yaz geldiği için değil midir ki, bu dallar filizlendi, yapraklar yeşerdi ve şimdi, üzerine konmuş buzların damla damla eridiği bir su küpü yanında bir su çıngırağı uzak ve tehî akislerle yuvarlanıyor. İçimi, yelkenlerini açmış bir gemi haliyle ser-âzâd bırakıyorum. O, gidiyor; ve gidecek. Rüzgârı bol denizlerde, yelkenlerin parça parça, didik didik ve yamalı olmasına rağmen, bezler şiştiği zaman, yelkenli bir gemi gitmeye mecburdur. Gidiyor ve gidecek. İçim, bu ağaç altında, rüzgârla dolmuş yelkenli bir gemi gibi gidiyor. Ve tahayyül ediyorum ki, gelen bir yazı, ilk defa bu ağaç altında hisseden damarlarım, bir kısrak kadar dinçtir. Arkamda, şadırvan musluklarının, kalaylı güğümler içime boşalan ince seslerini duyuyorum. Ve mabedin mermer duvarları, arkasında namaz vakti olmamakla beraber kulaklarıma, kesik iniltiler uzun yalvarışlar geliyor. Kim bilir, bu, belki bir vehim; belki de taş kütüphanenin saçaklarına sıralanmış güvercinler «Hu» çekiyorlar. Ve ben, onların sesinde, sabra ve tevekküle biraz daha âşinâ olur gibiyim. Sabır ve tevekkül... Fakat madeni ki, içimde, bezlerinin yamalı olmasına rağmen, güneşle parıl parıl yanan bir gemi tekrar yelken açtı; menzil uzak değildir.

695

Menzil uzak değil. Gidiyorum ve gideceğim. Lacivert semayı, muhayyerü’l ukul bir sihirle baş aşağı edilmiş havuzlar gibi gösteren bu ağaç altında sabır ve tevekküle biraz daha âşinâ olmak için oturan şair, acaba aynı su çıngırağının aynı uzak ve tein akislerini duyarken, aynı güvercinlerin bir ney hüznüyle dem tutan aynı seslerini dinlerken ve ruhunda aynı geminin âlemler gibi parıldayan aynı yelkenlerini seyrederken mi, bir sesin hatırası, ruhunda, yazdan bir panjur açtı dersiniz.? Ve güvercinlere atılan yemlerle tekrar havalanıyor, kanatlar tekrar çırpmıyor, az evvel sulanmış asfalt zemin üzerinde bîtap gölgelerin harekete geldiği vehm olunuyor, ve eski nezaretin saat kadranı mütemadiyen dönüyor. Şimdi öğledir. Artık, mermer döşemeleri hurdehaş avlunun süslü şadırvanına ihtiyarlar görüyorum. Ve yukardan bir sebil dökülüyor. Yukardan kubbeler üstüne, büyük çınarın fantezi bir salon abajurunu andıran yeşil dekoruna bir münacat sebili dökülüyor; ve güvercinler derinden derine, bir müminin damarları içinde akan kan haliyle «Hu...» çekiyorlar. Burada, bu ağaç altında her şeyin yeşil olduğuna inanıyorum. Ziya, yeşil bir kristalden geçerek geliyor gibi. Dünyada bu tatlı renkten başka hiçbir şey yok. Ve gözlerimde sanki bir nevi Dalton hastalığı var. Hatta kendim ve içim yeşil... Önümde, mermerlerine bir yiyecek hesabı yapılmış masa üstünde duran bardak, yeşil ve gölgeli bir renk içinde. Belki güvercinler, böyle uzun iniltilerle yeşil rengin gidecek olan hasretini çekiyorlar,.. Adeta yeşil bir deniz içinde yaşıyor gibiyim. Sarmaşıklarının, yüz bin kere tasfiye edilen güneş ziyalarıyla cilalandığı yeşil, yemyeşil, ve seyyâl bir deniz. Ve içim yeşil bir denizde, yelkenleri hür bir gemi haliyle; serbest ve serazat. O serbesttir ve serazat... Nasıl böyle olmasın ki, rüzgârı bol denizlerde, yelkenlerin parça parça didik didik ve yamalı olmasına rağmen, bezler şiştiği zaman, yelkenli bir gemi gitmeğe mecburdur. Ve büyük çınarın yeşil abajuru bana, tekrar yaşamak istediğim bir yazı tahayyül ettiriyor. Kenan Hulusi H., c.5, nr.133 , 13 Haziran 1929, S. 8, 9 doğru giden

696

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM TENKİT

697

On Altıncı Asrın İki Büyük Şâiri: FUZÛLÎ - BÂKÎ “Az müddetde eşi ca-i nazmım ile şehirler ve vilâyetler doldı”. FUZÛLÎ “Bu mülk içinde benem pâdişâh-ı mülk-i suhan Bana sunuldı kasîde bana virildi gazel” BÂKÎ Sanatta ve edebiyatta dehâ, her şeyden evvel yaratmak iktidârı demektir. Her büyük sanatkâr kendine mahsûs bir “monde d'image: hayâl dünyası” ibdâ' eder. Bütün sanat eserlerinde -bir bestede, bir tabloda, bir heykelde, bir binada, bir şiirde- hayran ve takdir-hân olduğumuz şey budur, sanatkârın ibdâ İktidârıdır. Fuzûli bir “elem dünyası” yaratmıştır; kendisini: Men kimem bir bî-kes ü bî-çare vü bî-hanümân Tâli'im âşüfte, ikbâlim nigûn bahtım yaman diye anlatan bu şâir yarattığı “elem dünyası”nı şöyle hulâsa eder: Menem ki kâfile-sâlâr-ı kârbân-ı gamem Misâfir-i reh-i sahrâ-yı mihnet ü elemem Hakîr bakma bana kimseden sagınma kemem (1) Fakîr-i pâdişah-âsâ gedâ-yı muhteşemem Sirişk taht-ı revândır bana vü âh âlem Cefâ vü cevr mülâzım, belâ vü derd haşem. Ruhî temâyüller, içtimâî vaziyetlerin mahsulüdür. Fuzûlî'nin (Muttasıl gamhâne-i sînemde yüz gam mihmân) deyişinde yaşayış tarzının birinci derecede müessir olduğuna şüphe yoktur: “Dokuz eflâke istingâ ururken evkâftan dokuz akçe vazifeye kanaat” etmek zarûret ve mecburiyeti onun nasıl bedbaht ve fakîr bir hayat sürdüğünü gösterir. Buna
1

Sağınma: sanma

698

rağmen o “dokuz akçe”ye nâil olamayışı üzerine -kendisine delalet eden- Nişancı Paşa’ya yazdığı mektubun sonunda bu hakikati aynen okuyoruz: Tâli'imdir bana cefâ getiren Her bir ânında bin belâ getiren İşte tâli'nin bu cilvesidir ki Fuzûlî’ye bir “elem dünyası”' ibdâ' ettirmiş ve onu “'plaisir de la douleur: elemden haz almak” garâbetine mübtelâ bir hasta gibi tanıttırmıştır. Yoksa bütün bu göz yaşlarından mütevvellit görünen “bedîî mefkûresi”ne rağmen kendisinin nüktedân, zarâfetten haz aldığına şüphe yoktur. Fuzûlî esas itibariyle “sarcastique: pek acı müstehziyane” bir mizâca mâliktir. Bu adamın en ziyâde kızdığı “belâhet ü cehâlet”tir. Dîvânında “üç tâife-i bed-nihâddan masûn u mahrûs” kalmasını Allah'dan temenni ediyor: “Biri ol kâtib-i nâ-kâbil ü mümlî-i câhil ki hâme-i muhâliftahrîri tîşe-i bünyân-ı maarifdir… Gâh bir nokta ile mahabbeti mihnet gösterir ve gâh bir harf ile ni'meti nikmet okudur... Ve birisi o1 nâkış-ı bed-sevâddır ki tab'-ı nâmevzûnuyla mecâlis ü mehâfilde da'vâ-yı isti'dâd kılup şiir okudukda nazmı nesrinden seçilmeye ve edâ-yı süsti ile şâhed-i ma'nâ Cemâlinden nikâb açılmayâ.. Ve biri o1 hâsid-i cefâ-pîşe ve muânnid-i hatâ-endîşe ki câhiller huzûrunda bî-hûde bî-hûde lâflar urup herze herze dahller eyleye, tâ ki şiirden zevk-i istimâ' Gide”. Eski nesrin emsâlsiz bir bedî'ası olan meşhûr “Şikâyet-nâme”sinde büyük şâirin “pigant: dokunaklı” zekâsı pek vâzıh görünür: “Selâm verdim rüşvet degildir deyü almadılar” cümlesi ezelden ebede kadar bâkir bir “sehl-i mümteni”dir. “Kin” mukaddestir. 0 kuvvetli ve kudretli gönüllerin istikrâhı, bayağılığı ve budalalığı tahkîr edenlerin mücâdeleci tekebbürüdür” diyen Emile Zola'nın kanaatini Fuzûlî'nin ruhunda da görüyoruz. Büyük şâirin bayalığa tahammülü yoktur. Hattâ garip mahlasını bile ibtizâlden korktuğu için intihâp etmiştir. Bedbînîsinde, yaşadığı çorak muhitte bir arkadaş bulamayışının da tesiri görülüyor: Yok dehrde bir muvâfık-tab'-ı harîf Kim sohbeti dil-güşâ ola tab'ı zarîf Feryâd ki nâ-cins müsâhibler ile Bî-fâide zâyi' oldı evkât-ı şerîf Fuzûli'nin “elem ü hicrân” terennüm eden şiirlerinin içinde göz yaşlarıyla müterâfık zarâfetler ve nükteler vardır. O lirik şâir aynı zamanda itina-kâr bir sanatkârdır:

699

Dün sâye saldı başıma bir serv-i ser-bülend Kim kaddı dil-rübâ idi reftâr-ı dil-pesend Güftâra geldi nâgeh açup la'l-i nûş-hand Bir piste gördüm anda döker rîze rîze kand Sordum meğer bu dürc-i dehendir dedim dedi Yok yok devâ-yı de!d-i nihânın durur senün *** Seyr ile saldı bağa güzer ol semen-'izâr Envâ'-ı zîb ü zînet ile fasl-ı nev-bahâr Dökmüş gül üzre sünbül-i gîsû-yı eşk-bâr Yakmış ayağına yine gül-berk tek nigâr Nesrîne reng-i lâle nedendir dedim dedi Gamzen hadengi döktüğü kanın durur senin parçalarında “spirituel: fatîn” bir ruh sezilir. Meselâ Mecnûn'a “Leylâ”nın mezarı başında söylettiği şu beyitler onun bu husûsiyetini belâgatla anlatır: Zülfine, mu'ârız olma ey mâr Kim anda mukîmdir dil-i zâr Hâline ta'arruz etme ey mûr Kim bağlıdır anda cân-ı mehcûr. Türkçe “Beng ü Bâde”siyle Fârisî “Sâkî-nâme”si en basit mevzûları lezzetle okutacak birer eser hâline nasıl ifrâg edecek iktidarda olduğunu tamamen gösterir. *** Fuzûlî'nin bir kanaati de “ilimsiz şiirin esâsı yok duvâr gibi” oluşudur. Bu kanaatle zamanında mevcut her ilmi okumuş hattâ “hâsıl-ı ömrünü bezl-i iktibâs-ı fevâid-i hikemî vü hendesî kılmıştır. Malûmatının derecesi zaten eserlerinde pek vâzıh görünür. Ancak “âlim” olmanın kâfi olmadığına kâni olan şâir “ârif” olmak lüzûmunu hissetmiştir: Der ki:

700

İlm kesbiyle pâye-i rif'at Ârzû-yı muhâ1 imiş ancak Aşk imiş her ne var âlemde İlm bir kîl ü kâl imiş ancak Tasavvuf bâdesi Fuzûlî'yi ser-gerdân etmiştir. Dîvânı bu vecd-i istiğrâk şarâbının verdiği heyecanlarla doludur: Kılmasın dünyada sultanlar bana teklîf-i cûd Bes durur başımda tevfik-i kana’at efseri Her cihetden fârigim âlemde hâşâ kim ola Rızk için ehl-i bakâ ehl-i fenânın çâkeri Kendisi “dokuz akçe” vazifeyi çok görenlerin hareketini “Allah'dan ibâ edüp gayri dergâha ilticâ” edişinin fark-ı iktidârını efser-i kana'atle ve kâlib-i .ibârını hil'at-ı uzletle müzeyen kılup... hâkim-i ale’l-ıtlâk memâlik-i fakir ü fenâ iken” dünyâ hırsına dûçâr oluşunun haklı bir mücâzâtı olarak telâkki ediyor. “İsti'dâd-ı takaddüm ve istihkâk-ı tekerrüm" da'vâsında bulunuşuna mukâbil elinde hiç bir işe yaramayan “berât”ın kendisine âdeta “cemî'-i gedâlardan ve belki behâyimden ve taştan ve toprakdan ehass u ednâ” bil emrini verdiğine kâni oluyor. Fuzûlî'nin ruhu mistik aşkın bir mevlûdudur: Mecnûn oda yandı şu'le-i âh ile pâk Vâmık suya batdı eşkden oldı helâk Ferhâd hevesle yele verdi ömrin Hak oldılar anlar benem imdi ol hâk Fuzûlî'nin sofiyâne tahassüslerle meşbû' oluşu “milliyetperver” olmasına mâni olmamıştır. “Cüz-i a'zâm-ı tertîb-i âlem ve sınıf-ı ekser-i nev'-i benî-âdem” dediği Türk'ü ve Türklüğü çok sever: “Hadikatü's-Suadâ”sını “Leylâ vü Mecnûn”unu bilhassa bu sevgi uğrunda yazmış ve Türkçeyi mükemmel bir lisân haline sokmak için Allah'tan “tevfik” temenni eylemiştir. Bâkî de aynı asrın Fuzûlî'den daha çok ve daha çabuk şöhret almış büyük ve aynı zamanda bahtiyar bir şâiridir. Bâkî’nin de ibdâ' ettiği “hayâl dünyası” rindlikten, kalenderlikten müterrekkibdir:

701

Mey içüp mest-i harâb olmayıcak ey Bâkî Ne gönül bağlasun âdem bu harâb-âbâda diyen şâir: Dilâ bezm-i cihânda kimse âhır pây-dâr olmaz Müdâm elden ayağı koma fırsat ber-karâr olmaz. kanaatindedir. Şu gazeli Bâkî’nin bütün temâyüllerini hulâsa etmiştir diyebiliriz. Sâki zamân-ı ayş-ı mey-i hoş-güvârdır Birkaç piyâle nûş idelüm nev-bahârdır Bûy-ı nesîm ü reng-i gül ü revnak-ı bahâr Âsâr-ı feyz ü rahmet-i Perverdigârdır Gâfil geçirme ömrü bu dem künc-i gamda kim Menzil kenâr-ı bâğ u leb-i cûy-bârdır Eyyâm-ı zühd ü mevsim-i zerk ü riyâ degil Hengâm-ı ayş u işret ü geşt ü güzârdır Zâyi' geçirme fırsatı kim bâğ-ı âlemin Gül devri gibi devleti nâ-pâyıdârdır Dil zevrakını lücce-i gamdan hevâ-yı aşk Elbette bir kenâre sürer rûzgârdır. Bâkî nihâl-i ma'rifetin meyve-i teri Ârif katında bir gazel-i âbdârdır. Bütün gazellerinde hemen bütün “image: hayâl”leri “bezm ü mey” mefhûmları etrafında toplanır: Pür olup devr idicek meclis-i mestânı kadeh Çarh olur halka-i rindân tâbânı kadeh Felek-i işrete bir ahter-i ferhunde iken Yine Mirîh-sıfat durma döker kanı kadeh

702

Meclis-i mey ki bedenlerle hisâr olmuşdur Şehri işretdir anın âfet-i devrânı kadeh Devr-i meclis ki safâ câmi'inin çenberidir Âb-ı rengin ile kandîl-i fürûzânı kadeh Yaraşır halka-i rindân der isem ey Bâkî Hâtem-i Cem'dir anın la'l-i Bedehşânı kadeh *** Gülsitân-ı bezme sâgar gonce-i sîr-âb ise Âteş-i ruhsârı sâkînin de bir gül-nârdır Her gedâ-tab' anlamaz âyîn-i Cem'dir bezm-i mey Bunda bir şâhâne tavr u aşka âlem vardır. Bâkî için hayat, Fuzûlî'nin kabul ettiği şey değildir: “Hoş geldi bana meygedenin âb ü hevâsı Billah güzel yerde yapılmış yıkılası” diyecek kadar şakrak davranan şâirin bütün felsefesi şu beyitte toplanır: Yokdur sebât çünki cihan-ı harâbda Birdir hezâr-sâl ile yekdem hisâbda Ve aşk u alâka onun için bir eğlencedir.: Ol sanemden Bâkîyâ bir bûse da'vâ kıl yüri Söylemezse öp hemeri ağzın sükût ikrârdır. *** Iyd-gehde varalum dolâba dilber seyrine Görelüm âyîne-i devrân ne sûret gösterür. İstanbul saraylarının içinde yaşayan, ruhu dünya zevkleriyle pek yakından istînâs eden bu şâirde mistik temâyüllerden eser yoktur. Bâkî maddiyât-perest bir adamdır. Dîvânında tesâdüf edilen:

703

Meyden safâ-yı bâtın-ı cemdür garaz hemân Erbâb-ı zâhir anlayamazlar murâdımız. *** Bâkî çeker mi bâde-i engûr minnetin Her kim ki mest-i cur'a-ı câm-ı elest olur. *** İlâhî tab'-ı Bâkî'den rüsûm-ı gayri mahv eyle Ki hergiz kalmaya kalbinde nakş-ı mâsivâdan haz gibi sözlerin hemen her dîvân şâirinde görülen mutâd fazla bir ehemmiyeti yoktur: Güzeller mihribân olmaz dimek yanlıştır ey Bâkî Olur vallâhi billâhi hemân yalvarı görsünler beyti onun zevk ü sevdasındaki mânâyı pek samîmi gösterir. Eşya ve tabiatı bile yaşadığı devrin, gördüğü debdebenin, zekâsında ibda ettiği mazmûnlarla tasvir eder: Urunup başına bir tâc-ı mücevher sünbül Oldı iklîm-i çemen tahtına server sünbül Şeh-levendâne şikest eyledi tarf-ı külehin Göğsünün düğmelerin çözdi ser-â-ser sünbül *** Farkına bir nice per takınır altun telli Hayli ezhâra meğer zanbak olupdur serdâr Dikdi leşker-geh-i ezharâ sanavber tûgın Haymeler kurdı yine sahn-ı çemende eşcâr *** Fuzûlî’nin yüksek, lahûtî heyecanını Bâkî'de göremeyiz. Kendisinden bir buçuk asır sonra yaşayan Nedîm gibi o da hayatın geçici heveslerini terennüm etmiş ve tıpkı Nedîm gibi bu hevesleri çok zarîf, çok cana yakın yazmıştır: Subh-dem ey fâhte bîhûde efgân eyleme Çün girersin her gice bir serv-i bâlâ koynuna

704

beytini söyleyen üstât Bâkî'nin -bu nokta-i nazardan enteresan olan- şu gazelini okuyalım: Müje haylin dizer ol gamze-i fettân saf saf Gûyiyâ cenge girer nîze güzârân saf saf Seni seyr itmek içün reh-güzer-i gülşende İki cânibde durur serv-i hırâmân saf saf Leşker-i eşk-i firâvân ile cenk eylemeğe Gönderir mevcelerin lucce-i ummân saf saf Câmi' içre göre tâ kimlere hem-zanûsın Şekl-i sakâda gezer dîde-i giryân saf saf Gökde efgân iderek sanma geçer hayl-i küleng Çekilür kûyuna mürgân-ı dil ü cân saf saf Ehl-i dil câm-ı gamın ni'metine müstağrak Dizilirler keremin hânına mihmân saf saf Vasf-ı kaddinle hırâm itse âlem gibi kalem Leşker-i satrı çeker.defer ü dîvân saf saf Kûyun etrâfına uşşâk dizilmiş gûyâ Harem-i ka'bede her cânibe erkân saf saf Kadrini seng-i niusallâda bilüp ey Bâkî Durup el bağlayalar karşına yârân saf saf “Hâtem” gibi “sünbül” gibi kafiyelerle sürçmeksizin uzun kasideler kaleme alan bu Dîvân sanatkârı aynı mahiyette gazeller de yazmıştır:

705

Jâlelerden takınur tâcına gevher lâle Şâh olupdur çemen iklîmine benzer lâle Saltanat bâr-gehin kurdı yir:ıe fasl-ı bahâr Taht-ı Cemşîd çemen-tâc-ı Sikender lâle Bûy-ı müşgîn bahâr irdi dimağ-ı dehre Yakalı dâmen-i kühsârda micmer lâle Âl fânûs ile geldi giceden gül-zâra Verdi sahn-i çemenin yollarına fer lâle Erguvanlar tutuşup hırmen-i gül yakmak içün Gülsitân mülküne âteş kodı yer yer lâle Dâğ-ı hicrân elemin kılmağa dilden bîrûn Sahn-ı gülşende dutar gül gibi sâgar lâle Jâle nakdin kadehe koydı çemen bezminde Cem' idüp saklamadı gonca gibi zer lâle Şol kadar doğradı şimşîr-i firâkın ki gören Dil-i hûnîni hayal eyledi katmer lâle Muâsırlarının bu iki büyük şâir hakkındaki mütâlaalarından bazı parçalar almağı münasip gördüm. Fuzûlî hakkında mütâlaalar: “Mezkûr Bağdadî'dir. Ol cânibde olan şu'arânın üstâdıdır. Vilâyet-i Bağdâd ü Diyâr-ı Bekir zurefâsının neşîdeleri anın inşâdıdır... Fi’1-hakîka gönlü asker-i aşk harâb-âbâdıdır. Anınçün hâksâr-ı kûyi fenâ olup serv-i sâmândan ibâ düşdüğüne ve şi'ri âteş-engîz olduğuna hevâ-yı aşkı bâdîdir. Eş'ârı rasîn u muhkem ve nazmı metîn ü mübremdir...”; (Âşık Çelebi) “Evâ'il-i hayatından dem-i vefâtına gelince şi'r ü inşâya kûşiş ve nazm-ı dilgüşâya verziş üzre bir şâ'ir-i âlî-menişdir. Nevâyî tarzına karîb bir üslûb-ı bedî’ u semt-i

706

garîbi vardır. Hakkâ ki tarzında ferîd ve semtinde vahîd bir şâ'ir-i belagât-şi'âr ve bir nâzım-ı fesahat-disârdır.” (Kınalı-zâde) “Nazm-ı fesâhat-karîni tavr-ı Nevâyî de bir tarz-ı Nevâyîn üzre vâki' olmuşdur.” (Riyâzî) Bâkî hakkında mütalaalar: “Füsahâ fırkasının birisi de Bâkî'dir. Şu'arâ zümresinin şöhre-i afâkıdır. Emâsil ü efâzıl huzûrunda mukbil olan kavâbilin makbûlüdür.” (Âşık Çelebi) “Ekâbir-i şu'arâ ve efzâzıl-ı bülagâ ve emâsil-i ulemâdan dîbâce-i dîvân-ı kemâl, fihrist-i unvân-ı hüsn-i makâl, meclis-efrûz-ı nükte-sencân-ı şâ'iri, latîfe-âmûz-ı gazelserâyân-ı sâhirî sultân-ı şa'irân-ı memâlik-i Rûm ve belki Husrev ü Hakân-ı nazmân-ı her merzûbûm, dilîr-i arsa-i ilm ü fehm ve Husrev-i âlem-gîr-i iklîm-i nazm...” (Kınalızâde) “Ol bülbül-i gül-zâr-ı sühan ve tûtî-i şeker şikenin eş'ârı pür-sûzı ve ebkâr-ı dilefrûzı meşhur-ı âlem ve manzûr-ı dîde-i beni âdemdir. Ale1-husûs tarz-ı gazelde mânend-i hilâl elfâzı lâmi' ve darb-ı meselde Seyfi gibi nass-ı kâtı' ve üslûb-ı kasîdede tarz-ı ümidî gibi selîs ü hemvâr...” (Ahdî) “Habbezâ nâzım-ı belagât-şi'âr ki ibrîz-i nazm-ı hâlisi ahsen-i kalibe mesbûk, ve sikke-i şi'r râyici nâm ü şân-ı iştihârla meskûk, kemâl-i rûşenâî-i elfâz-ı tâb-dârından perî-sıfatân-ı maânî nâ-mestûr ve s.er-engüşt-i kalemi rişte-i sutûra keşîde kıldığı leâlî-i şâyeste-i buhûr-ı hurdur.” (Riyâzî) Ali Canip

HAYAT, nr. 2, 9 Kanun-i evvel 1926, s. 4, 5

707

PİYALE Ahmet Haşim Bey –25 sayfalık şiir mecmuası- İlhami Fevzi Matbaası 1926 Ahmet Haşim Bey, meşrutiyetin ilk senelerinde neşrettiği “Şi’r-i Kamer” silsilesiyle birkaç yıl evvel “Yeni Mecmua”da çıkan son şiirlerini “Piyale” ismi altında ve “Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar”ını da muhtevi olarak karilerine takdim ediyor. On sekiz seneden beri sanat hayatında ivicacsız ve inhinâsız bir yol takip eden, “şiir” hakkındaki sevgili nazariyelerini hayatın her türlü tebeddüllerine rağmen azami kıskançlıkla saklayan “Ahmet Haşim”in bu “ilk ve son” şiirlerini tekrar okuduktan sonra, on sekiz senelik edebî cereyanları birer birer hatırlamamak kabil olmadı... Bu seneler içinde, “Edebiyat-ı Cedide” den bugünün genç şairlerine kadar, kaç neslin resmi geçidini gördük! Nazım ve nesir lisanı bu kadar kısa zamanda ne büyük tahavvüllere uğradı! Süratle Türkçeleşmeye çalışan aruz, mevkiini nasıl “hece vezni”ne bırakmaya mecbur oldu! Hayatın büyük inkılâplarıyla müterâfık olarak, fikirlerde ve hislerde ne derin sarsıntılar vücuda geldi! “Tevfik Fikret”in bıraktığı şiir “Mehmet Akif”te, “Yahya Kemal”de, “Ahmet Haşim”de ve nihayet son genç şairler de birbirinden ne kadar farklı tecelliler gösterdi! İşte, bütün bu derin ve baş döndürücü tahavvüller arasında, haricî hayatın cereyanlarına adeta bîgâne kalan ve şahsiyetinin tekamül mecrasını değiştirmeyen en muannid sanatkâr olarak “Piyale” şairini göstermezsek, insafsızlık etmiş oluruz. Şiir hakkındaki son mülâhazaları, son şiirlerine olduğu kadar ilk şiirlerine de tatbik edilebilecek başka hangi sanatkârımız var?... Sanat prensipleri üzerinde bu kadar muannit bir ısrar, o prensiplere ister tarafdar, ister aleyhdâr olunuz, hakiki, samimi bir sanatkâr ile karşılaştığınızı göstermiyor mu? “Piyale” mukaddimesi, Ahmet Haşim’in sanat telâkkilerini anlatmak itibariyle, dikkatle tetkik ve tahlile şayandır. Onun şiirleriyle yakından aşina olanlar için bu mukaddimeye belki de hiç hacet yoktu; lâkin “ Haşim” öyle bir sanat şeklinin mümessilidir ki, hayatın umumî cereyanları –yalnız bizde değil, bütün dünyada- o şekle aşina olanların miktarını her gün daha azaltmaktadır. Böyle müşkül bir vaziyet karşısında, “vuzûh” u gülünç bulan şairin, sanatını “izah”a kalkışması pek tabiîdir. “Piyale” şairine göre “hâlis şiir” nesre tahvil-i kabil olmayan bir nazımdır ki, menşe ve mahiyeti itibariyle “nesir”den külliyen ayrılır; şairin lisanı nesir gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak için vücut bulmuş, musiki ile söz arasında fakat sözden ziyade musikiye yakın, mutavassıt bir lisandır. Şiirde mevzu, şair için, ancak terennüm ve tahayyüle bir sebeptir; bu itibar ile “mana”, ahengin telkinâtından başka bir şey olamaz. Buna nazaran şimdiye kadar hiçbir büyük şair, mahdut bir insan tabakası haricinde

708

anlaşılmış değildir; “edebî şöhret”, anlayan kuvvetli iki, üç ruhun taşan heyecan seyyalelerinin zayıf ruhları arkasında sürükleyip almasıyla vücut bulur. Herkesin anlayabileceği şiir, münhasıran bayağı şairlerin işidir, büyük şiirlerin medhalleri tunç kanatlı müstahkim şehir kapıları gibi sımsıkı kapalı durur. Şiirde bazı aksamın şüphe ve müpheminde kalması bir kusur değil, şiirin bediiyeti nokta-i nazardan bir zarurettir. Hasılı, şiir, resullerin sözü gibi, muhtelif tefsirlere müsait bir vüsat ve şumûlü haiz olmalı, her okuyan ona kendi hayatının da manasını izafe edebilmelidir. Asıl şiir, herkesin istediği tarzda anlayacağı ve binaenaleyh namütenâhi hassasiyetleri istiab edecek bir vüs’ati olandır. Mahdut ve münferit bir mananın çemberi içinde sıkışan bir şiir, o müphem, seyyal, hududu beşerî teessürâtın mahşerini çeviren şiirin yanında nedir? Ahmet Haşim’in renk ve râyiha dolu lisanıyla uzun uzun anlattığı bu “halis şiir” nazariyesi, esasları itibariyle, sanat tarihi için yabancı ve büsbütün aykırı bir şey değildir. Şimdiye kadar Şark ve Garp’ta yetişen birçok sanatkarlar, ilhamlarındaki hususiyeti daha anlaşılabilecek bir şekilde izah için bu türlü sanat nazariyeleri ortaya koymuşlardır. “Nisbiyet” felsefesini, belki her şeyden ziyade sanat sahasında kabule şayan görmeliyiz; ayrı ayrı bu nazariyelerin hepsi, hatta birbirine tamamen ma’kûs olanları bile, hayata karşı bir bakış tarzının ifadesi olduğu için, doğrudur. “Piyale” şairi de hayata, bütün hakiki sanatkarlar gibi, yalnız kendi zaviye-i rü’yetten bakıyor; yalnız şiiri kendi anladığı şekilde “halis şiir”i kabul ederek sair edebiyat nevilerini alelade “boş söz”den ibaret telakki ediyor. Sanatkar için bu bakış kafidir; lâkin hayatın bir cephesini değil, heyet-i umumîyesini nazar-ı itibara almaya mecbur olan sanat ve edebiyat tarihi için rüyet sahasını bu kadar daraltmaya imkan yoktur. Yalnız edebiyat müverrihi değil, hatta münekkit de muhtelif sanat nazariyelerinin ve onların doğurduğu her türlü sanat eserlerinin güzelliğini anlamaya ve anlatmaya mecburdur. Mütekâmil cemiyetlerde, bütün içtimai cereyanlar gibi sanat cereyanları da birbirinden çok farklı mecrâlar takip eder. Ahmet Haşim Beyin müdafaa ettiği şiir tarzıyla meselâ “Yahya Kemal”in anladığı şekilde “ideal mısra” birbirinden ne kadar farklı iki şeydir! Buna rağmen, bunlardan birini sevmemize, diğerinin bedii kıymetini takdir etmemize niçin mani olsun! Ahmet Haşim Bey şiirde manadan ziyade kelimenin cümledeki telaffuz kıymetine ehemmiyet veriyor ve şiiri sözden daha çok musikiye yakın bir lisan addediyor. Halbuki onun anladığı “musiki-i elfâz” ile meselâ “Yahya Kemal” ve muakkiplarının tunç kafiyeli, tannan mısralardan bekledikleri musiki birbirinden tamamen farklı değil midir? Birinde kelimelerin seyyal, müphem, esrarlı temevvüçlerinden doğan tamamıyla “subjektif” musiki, başkalarına göre belki de manasız ve ahenksiz sayılamaz

709

mı? Tabi ki bunun gibi, mukayyet kafiyelerin ve parlak, gürültülü kelimelerin gürleyen musikisi, “Piyale” şairi nazarında şiirin derunî ahengini baltalayan, muharriş bir şamatadan başka bir şey midir?.. İşte bir yığın sualler ki, her sanat nazariyesine göre türlü türlü hükümlere maruz kalabilir. Hakikat bunların yalnız birinde değil, heyet-i umumiyesindedir. Büyük şairlerin iptida-i mahdut insanlar tarafından anlaşıldığı muhakkaktır; lâkin Ahmet Haşim Bey bu mahdudiyeti de lüzumundan çok fazla tehdit ediyor. Bu fikrini teyit için gösterdiği “Nedim” misali ise, hiç muvaffakiyetli değildir: “Nedim”i belâhete karşı saklayan kalenin kapı kanatlarını bir müverrihimizin kolları açmış ve ondan sonra cüceler o şiirin bahçelerine girebilmişler!... Ben, kendi hesabıma, ne böyle kale kapısı açan “Hamzaname” kahramanlarından bozma bir müverrih hakkında ne de o türlü cüceler hakkında hiçbir malûmata malik değilim. Yalnız şunu biliyorum ki Lale Devri’nin yüzlerce müterennimi arasında, halkın zevk-i selimi “Nedim”i süratle seçti ve eserleri, iki yüz senedir, fasılasız bir surette okundu durdu... Aynı şeyi “Fuzûlî” için, “Baki” için, “Nef’î” için de söyleyebiliriz. Zaman, milli dehayı temsil eden büyük sanatkarı, intihabında hiç yanılmaksızın seçiyor ve eserinin altına ebediyet damgasını titremeyen bir elle hak ediyor. Acaba hangi münekkit hükümlerinde bu kadar “lâ-yuhtî”dir? “Piyale”de son şiirlerle ilk şiirlerin lisanı arasında bariz bir tekamül farkı göze çarpıyor. Lâkin, buna rağmen, şairin, ilk eserlerinde olduğu gibi son eserlerinde de kafiyelere ve nazım tekniğine lâkayt kaldığını ve “haricî ahenk”ten ziyade “derunî ahenk”e kıymet verdiğini görüyoruz. O, mevzuları, daha doğrusu şiir telakkisi itibariyle de hayatın umumî ve büyük cereyanlarına lâkayt kalmış, yalnız ruhunun ufuklarında batan güneşleri inleyen kamışları, kızıl havalarda uçan bülbülleri, yanan suları terennümle meşgul... Bazı yeni sanat nazariyelerine göre, bu kadar “ferdî” olan bir sanat, ne kadar yüksek olursa olsun, hatta bir resulün “mezamir”i bile olsa, bir “ümmet”in asırlar arasında haykıran ve nesilden nesle mukaddes bir vedia gibi kalan “ilahi”si olamaz. Fakat ne olursa olsun, mademki sanatın her türlü tecellilerinden bir tahassüs hassası açık ve zevk meselelerinde dar ve inhisarcı zihniyetle düşünmemek istiyoruz; Ahmet Haşim’in yeni renkler ve yeni nispetlerle yarattığı bu “Piyale”den bir “dakika-i mestî” kazanmak fırsatını kaybedemeyiz. Esasen, yüksek sanata o ve ilahi mahiyetini veren başlıca hasîsa bizi velev bir an için “şe’niyet”ten uzaklaştırarak, her zaman yaşadığımızdan büsbütün başka bir renk ve ziya âleminde, eski benliğimizi unutturmasında değil midir? Köprülüzade Mehmet Fuat HAYAT, c. 1, nr. 2, 9 Kanun-i evvel 1926, s. 19, 20.

710

AHMET HAŞİM VE PİYALE’Sİ Aramızda garip bir şair yaşıyor: Şiirlerinin en harikuladesini ekseriya nesirlerinde okuduğumuz Ahmet Haşim Bey. Ahmet Haşim Bey (Aspirin Bayer) gibidir. Yani onu terkip eden unsurun reçetesi henüz çoğumuzca meçhul demek istiyorum. Bu insanı hayli kere zakkuma, asit sülfiriğe, cehennem taşına benzettim. Fakat muvaffakiyetli bir teşbih bulduğumdan hiçbir kere emin olamayarak! Nefretle gurur ve aşka istihale etmek isterken yüzde doksan kin ve istikraha çevrilen bir hassasiyet onu kemiriyor. Ahmet Haşim Bey’in mes’ut olmasına imkan yoktur. Fakat beşeriyet bu kadara bile olmasa Ahmet Haşim büsbütün çıldırdı sanırım. Zira o zaman hilkatindeki hiciv tırpanı ne bulup da ne doğrayacaktı? Halbuki Ahmet Haşim Bey’in bütün haz ve saadeti, tırmalayıp yırtabileceği hamâkatlerle çirkinlikleri parçalamaktan ibaret gibidir. Belahat ve mümtâziyetsizlik karşısında ondan müthiş ne panter gördüm ne de yaban kedisi! Ahmet Haşim Bey, fikirleri itibariyle edebiyatımızın hicâc zalimidir desem caiz. Muhallik ve atılgan hücumlu. Hamsi sürüsünü önüne katmış bir kılıç balığı gibi her gün belahatımıza satr atmaktan keyif duyar. Onun zekası bir mevzua döküldüğü vakit gözlerimizin önüne garip bir manzara geliyor: Güya bir şişe tuz ruhu yere düşüp kırılmış da ortalığı kemirmekle meşgul! Ahmet Haşim Bey’in diğer bir hususiyeti: Yeni olmak için eskiliği bırakmaya hiç lüzum görmemek. Türk edebiyatında yenilik için onun kadar müşkülpesent ve titiz; eskimiş ve tozlanmışın karşısında yine onun kadar hiddetli kimse yoktur. Bununla beraber Ahmet Haşim Bey üslûp ve lisan itibariyle bugünün birçok teceddütlerini sevmez ve bunlara karşı hiç de dost olmasa gerektir. Gaflet ettim değil mi? Karilere delilini gösteremeyeceğim birçok iddiayı birbirinin arkasına sıralamakta ne kadar isabet vardır? Bana sorsalar ki sıkılmış yamuk barutu haline getirdiğin adama iftira ettiğin ne malum? Onun hangi eserini göstereceksin ki iddialarınızı ispat için hapsolabilsin? Vereceğim cevabı pek bilemiyorum! Zira bugün bahsetmek istediğim Piyale Haşim Bey’in yeni şiir cüzdancığı- büsbütün başka mahiyette. Gayet nefis, eşyaya meraklı birisinin onda vaktiyle fil dişiyle boğadan yapma bir kutucuk gördümdü. Bu kutu küçücük ebadı ortasında adeta harikalar saklı durabilen hurdebîni bir müze gibiydi.

711

Şimdi Ahmet Haşim Bey’in küçücük Piyale’sini o kutucuğa benzetiyorum. Cidden ne ufacık şey. Hatta Piyale bile değil, kuş soluğu! Lâkin garadusu ne kadar yüksek bir ispirto ile doldurulmuş, insanı rüyavî bir şarteruzla sarhoş ediyor, Piyale’yi iki haftadır cebimde taşıdım ve her yalnız kaldıkça onu açarım. Bazılarını senelerden beri tanıdığım eserleri tekrar okudum ve hatta bunu bazen nasıl yaptım bilir misiniz? Öksürük şekeri yer gibi! Ahmet Haşim Bey’de yeniden dikkatimi uyandıran noktalar: Lisanı eski fakat taze. Bu lisan çok yaşamış fakat yıpranmamış, ihtiyarlamamış bir adama benziyor. Seste meknuz olan ahengi duyabilsin. Milli musikiyi bugün müşterek teknikle terennüm olunan halk orijinalitesi şeklinde kabul eden ve kullanan birçok okullar vardır: Ruslar, İskandinavlar, Macarlar, İspanyollar, Balkan milletleri bir cümledendirler. Biz de öyle yapacağız. Bu bir ihtiyattır. Ve biz o içtihadı tarih, içtimaiyat, estetik... gibi ilimlerden alıyoruz. Prensipten fedakarlık etmek için garp dünyasının ve ilmin yok olması lazımdır. Hiçbir vaziyet bizi garp sanatından müstağni kılamaz. Onu anlamaya, temsil etmeye ve o vasıta ile orijinalitemizi terennüm etmeye mecburuz. Bu mecburiyet ve ihtiyacı hissetmeyip hayatın tabi ekolmanı önüne geçerek ( geriye: bizim çeyrek seslerimiz vardır.) diye onu durdurmaya ve döndürmeye çalışmak cinnetten başka bir şey değildir. ( Garbın çeyrek sesi yoktur, biz ona gitmeye mecbur değiliz, o bize gelmelidir.) Bu fikrin zehirden farkı yoktur. Yılanlar, artık zehirli dillerini tutmalıdırlar. (Fizik-matematik) prensiplerle, garp tekniği (detampere) edile dursun bugünkü teknikle yapılacak muazzam işler vardır. Onları inkar etmek ...............1 gibi ................2 kalın görünmektedir. O halde ne yapalım? Ahmet Haşim Bey’in bizim gibi tereddüdü yoktur. İşte bir (çaka) reisi gibi verdiği hüküm: Vuzûhu kurşuna dizmeli! Aman zaman diye yalvardınız mı gösterebileceği azami müsamahakarlık şu: O halde şiir hududunun haricine! Bütün ifrâtına rağmen hakperestâne bir asabiyetle titreyen bu satırlar çok güzeldir ve bazı hakikatlere hayli yakın düşünceleri ihtiva ediyor. Mamafih azizliği sevsem Ahmet Haşim Bey’e şunu derdim: Şair dostum, mademki anlaşılmanın o kadar lüzumuna kail değilsin o halde meramını anlatmak için çektiğin bu kadar zahmet niçin ve ne sebepledir ki anlaşılamamaktan en zalim ıstırapları

1 2

Orijinal metinde silik olduğu için okunamamıştır. Orijinal metinde silik olduğu için okunamamıştır.

712

duyuyorsun? Gelelim küçük nazım parçalarına; bunlar hakikaten birer damla ahenk ve renkli birer kıvılcım; bazılarını beraber okuyalım: PARILTI Ateş gibi bir nehir akıyordu Ruhumla o ruhun arasında Bahşetti derinden ona halim Aşkın bu umulmaz yarasından Vurdukça bu nehrin ona aksi Kaçtım o bakıştan, o dudaktan Vurdukça bu aşkın ona aksi... diğer: Dönse gemi bu aşkın şafağından Gitse gemi akalım leyâle? Bizden daha evvel erişenler Ağlar bugün evvelki hayale... Dönmek mi? Ne mümkün geri dönmek Düştüyse gönüller bu melale! Bir eldir ufuklardan uzanmış Zulmet bize çekmekte visale... İşte bir nefise daha: İşve ile fısıltıyla, gülüşün Olmuş şeb-i sevda yine bî-cevap Oklar gibi saplanmada kalbe Düştükçe semadan yere mehtap... Buse ile kilitlenmiş ağızlar Göze neler eyler neler işrab Uçmakta bu ateşli havada Vuslat demi bir kuş gibi bî-tâb... Bu son kıtayı yukarıda yazdıktan sonra kendi kendime düşündüm. Ahmet Haşim Bey’in vuzûh hakkında söylediği sözlere muvazi birtakım mülahazalar acaba tenkit bahsinde da tekrar edilemez mi? Vaktiyle yine Ahmet Haşim Bey’in Göl Saatleri

713

münasebetiyle söyledim; meselâ bir vanilyanın kokusu yahut akan bir suyun sesi tahlil ve tenkit olunur mu? “Münekkit, şah eserler arasında ruhunun sergüzeştlerini anlatan adamdır.” Diyen büyük zeka ne doğru bir söz söylemiş! Haddeden çıkmayayım. Şimdi (Şi’r-i Kamer) lere geldik değil mi? Fakat bunlar hakkında kariye söylenecek en samimi lakırdı şundan ibaret: Al, oku ve mest ol! Fazıl Ahmet

HAYAT, c. 1, nr. 5, 30 Kanun-i evvel 1926, s. 18.

714

FUZÛLÎ’YE AİT Merhum Süleyman Nazif Beyin “Fuzûlî” namı altında 1926’da neşrolunan kitabı münasebetiyle --Süleyman Nazif Bey son seneler esnasında eski edebiyatımıza ait tarihi tetkiklerle de uğraşıyordu. Bunlar arasında en mühimi, 1926’da neşredilen “Fuzûlî”sidir. Kitap baştan başa “Fuzûlî”nin sofiliğini ispat etmek ve ilk defa meydana koyduğum “Fuzûlî’nin Şiîliği” hakikatini reddetmek maksadıyla yazılmıştır diyebilirim. Merhum ( 2 Haziran 926 )da kitabının bir nüshasını bana hediye ettiği zaman, bu maksadını açıktan açığa itiraftan çekinmemiş ve kitabı hakkındaki düşüncelerimi serbestçe yazmamı istemişti. Bugün, merhumun bu arzusunu ifa ile “Fuzûlî” hakkındaki cildi kısaca tahlil ve tetkik edeceğim. Müverrih ve münekkit olmak için icap eden sükun ve itidalden mahrum ve tamamıyla hissiyatına mağlup bir sanatkâr olan Süleyman Nazif Bey, bu 170 sayfalık eseri yazarken bir maksat gözetiyordu: Fuzûlî’nin Şiî olduğunu ispat etmek! Bundaki başlıca saik de tamamıyla hissi ve vatanperverane idi; çünkü o, kendi arzusuna rağmen, gayr-i meşur olarak “Şiîlik”i “İbranilik” addediyor ve ona karşı müthiş bir husumet besliyordu. ( 1914)te Türkçüler aleyhinde yazdığı makalelerin birinde “Şiî mezhebinde bir Türk’e kız vermeyeceğini” itiraf suretiyle, kurûn-ı vustâî mezhep düşüncelerinden kurtulamadığını göstermişti. İşte yine bu tesir altında bu kitapta “Şah İsmail Safevî”yi “talihin ve tarihin şımarık bir çocuğu, bir sarhoş” addedecek kadar tarihi tahriften çekinmediği gibi, onun şairliğini de adeta inkar etmek istiyor. Şah İsmail’in Millet Kütüphanesindeki çok eksik ve yalnız dini manzumelerini muhtevi bir mecmuayı görebildiği için, Nazif Beyin bu hususta aldanmasını mazur görebiliriz; lâkin “Safevî saltanatını korumak” gibi büyük bir tarihî hadisenin kahramanı olan bu Türk hükümdarını “alelade bir şımarık çocuk” addetmek, tarihen çok yanlıştır. İran’ın bu devr-i tarihini ancak Osmanlı vak’anüvislerinin aleyhtar gözleriyle gören “Süleyman Nazif Bey”, bu hususta kurûn-ı vustâî manasıyla “Osmanlı vatanperverliği” yapmakta, hatta, benim “ Şah İsmail”e karşı fazla teveccühkar olduğumu söylemektedir. Halbuki benim yaptığım, her müverrihin takip etmeye mecbur olduğu “bîtarafâne” hareketten başka bir şey değildir; eski Osmanlı vak’anüvisi gözüyle değil, bugünkü müverrih gözüyle bakıldığı zaman, “Şah İsmail”in cidden büyük bir sima-yı tarihi olduğu, vücuda getirdiği eserin azamet ve ehemmiyetiyle derhal anlaşılır.

715

İşte bu izahat, “Fuzûlî” hakkındaki bu kitabın mahiyetini ve ona “tarihî” bir kıymet isnat olunamayacağını pekala gösterebilir. Çünkü eser, baştan başa, “Fuzûlî”nin Sünniliğini ispata çalışan bir “müdafaaname”dir. Halbuki ben, Fuzûlî’nin Şiîliğini ortaya koyduğum zaman, elime geçen muhtelif tarihî vesikaların neticesini göstermekten başka bir şey yapmamıştım. “Sam Mirza”nın tezkiresinde, “Sadıkî”de , “Ali”de, “Hasan Çelebi” tezkiresinin muhtelif mahallerinde, “Keşfü’z Zünun”da “Fuzûlî”ye ait malûmatı ilk defa bulup toplayan ve neşreden benim; “Külliyat-ı Fuzûlî”ye mukaddime olarak yazdığım makale, “Fuzûlî” için hazırladığı büyük bir monografinin çok küçük bir hulasasından ibarettir. Süleyman Nazif Bey benim gösterdiğim mahezalardan azami gibi, bundan hiç bahsetmemekte, ancak beni tenkit etmek istediği noktalarda ismimi zikretmektedir. Maalesef bu türlü hareketler, bütün alemi taammüllere menafi olduğu gibi, had-ı zatında da başkasına ait olan bir hakkı gasp mahiyetindedir. Nazif Beyin “Fuzûlî”yi “Sünni” yapmak için gösterdiği misalleri evvelce kâmilen görmüş ve hepsine ayrı ayrı cevaplar vermiştim; binaenaleyh bu kitapta yeniden cevap vermemi icap edecek bir şey bulmadım. Yalnız Nazif Bey bu eserinde sair birtakım kelime oyunları ve mugalatalar arasında, yeni bir iddiada daha bulunuyor ki, onu da göstermek ve cevabını vermek isterim: Büyük Türk alimi “Katip Çelebi” Fuzûlî’nin “Hükema” ve “İmamiye” mezhebine göre yazdığı “Matlaü’l İtikâd” adlı bir eserini gördüğünü söyleyerek, Fuzûlî’nin Şiîliği meselesini bir bedahet haline sokmaktadır. Süleyman Nazif Bey, bunu reddedebilmek için, bu ifadenin meşuş olduğunu ve bir adamın aynı zamanda “Hükema”dan ve “İmamiye”den olamayacağını ileri sürerek “Katip Çelebi”yi teçhil ediyor. Bu meseleleri Süleyman Nazif Beyden ve emsalinden çok iyi bilen, okuduğunu anladığında kimsenin şüphesi olmayan “Katip Çelebi”ye karşı bu yolda itiraz, çok cüretkarane bir harekettir. Bu kitap yeni çıktığı esnada, Müderris Ahmet Naim Beyin de bulunduğu bir mecliste Nazif Beyle bu meseleyi münakaşa ediyorduk. Nazif Bey, bir adamın aynı zamanda “Hükema”dan ve “İmamiye”den olup olamayacağı hakkında Naim Bey pek tabi olarak “Katip Çelebi”ye hak verdi... Osmanlı istilasından sonra zavallı Fuzûlî’nin “Sünni” taassubu korkusundan ister istemez yazmaya mecbur olduğu beş on mısraı ileri sürerek bütün o tarihi delilleri ret ve inkara kalkışmak için, ya bugünkü tarih usullerine tamama bigâne olmak yahut, kurûn-ı vustâya has mezhep taassubundan hala kurtulamamak icap eder. Süleyman Nazif merhumda bu iki şart aynı zamanda mevcuttu; binaenaleyh vatanperverâne bir gayretle “Fuzûlî”yi Sünnileştirmek istemesini tabi görmeliyiz.

716

“Fuzûlî” risalesinde, büyük şairin hayatına ve zamanına ait yeni hiçbir şey yok gibidir. “Külliyat-ı Fuzûlî” mukaddimesinde verdiğimiz malûmattan fazla olarak bu eserde yalnız iki küçük nokta göze çarpıyor: ( 1 )- Katip Çelebi’nin matbu “Keşfü’z Zünun”unda Fuzûlî’nin vefat tarihi 971 olarak gösterildiğinden bunun yanlışlığını mukaddimemde söylemiştim. Müellifin bizzat yazdığı nüshayı tetkik eden Süleyman Nazif Bey “Katip Çelebi”nin doğru olarak 963 yazdığını söyleyerek bu yanlışı tashih etmektedir. ( 2 )- “Sıhhat ve Maraz” risalesinin asıl ismi “Ruhnâme” olduğunu Doktor Hüseyinzade Ali Beydeki nüshadan naklen söylemektedir. İşte 174 sayfalık kitapta şimdiye kadar bilinmeyen yeni malûmat, sadece bu iki küçük fıkradan ibarettir. O devrin tarihî ve edebî hayatı hakkında ve bilhassa çok meçhul bir saha olan Azeri edebiyatına dair pek iptidaî malûmat sahibi olan Süleyman Nazif Bey, Külliyat-ı Fuzûlî mukaddimesindeki malûmatı şahsi mütalaalarıyla tevsi ve tezyinden başka bir şey yapmamış, hatta oralardaki bazı yanlışlıklarımızı da aynen almıştır. Meselâ ( sayfa 62 )de Fuzûlî’nin memduhu olan “İbrahim Sultan”ın “İbrahim Han Muslu” olduğunu aynen kabul ve zikretmektedir. Halbuki müverrih tetkikâtımıza göre bu “İbrahim Sultan” “Cahî” mahlasıyla güzel şiirler yazan sanatkar Safevî şehzadesi “İbrahim Sultan”dır. Kezalik onun memduhlarından “Veyis Bey”, Bayat kabilesine mensup ümeradandır. Sonra, Süleyman Nazif Bey Fuzûlî’nin mensup olduğu “Bayat” kabilesi hakkında çok iptidaî malûmat veriyor, halbuki “Türkiyat Mecmuası”nın birinci cildinde “Oğuz Antolojisine Ait Notlar” unvanlı makalemizde bu hususta uzunca malûmat vermiştik. “Leyla ve Mecnun” hakkında Edebiyat Fakültesi mezunlarından Ali Nihat Beyin nezaretim altında hazırlamış olduğu pek kıymetli doktora tezine müracaat edilmek elzemdi; Nazif Bey küçük bir haşiyede bundan bahsettiği halde, her nedense ona müracaat lüzumunu hissetmemiş ve “Leyla Mecnun”un basit bir hülasasını vermekle iktifa etmiştir. “Fuzûlî’yi ahlaf nasıl takdir etti” ser-nameli bahislere gelince, müellifin bu ağır ve müşkül mubahesi yazabilmek için ne kadar hazırlıksız olduğu burada derhal göze çarpıyor. Filhakika, bu meseleleri layıkıyla yazabilmek için Türk edebiyatının muhtelif lehçeleriyle yazan şairleri pek etraflı bir surette tetkik etmiş olmak yani edebiyat tarihimizi etrafıyla bilmek icap ederdi... Mamafih, ilim alemi için yeni malûmatı ihtiva etmemesine ve çok yerlerinde tarihî hakikatlerle tamamen zıt ve indi mütalaalarla malamal olmasına rağmen, değerli bir sanatkarın Fuzûlî hakkındaki tahassüslerini göstermek itibariyle eserin dikkate şayan olduğunu da ilave edelim.

717

Köprülüzade Mehmet Fuat İstanbul Darülfünununda “Türk Edebiyatı Tarihi” Müderrisi

HAYAT, c.1 , nr. 8, 20 Kanun-i sani ,1927, s. 2, 3

718 Tenkitler ve Mülahazalar “NESİMΔYE DAİR On dördüncü asrın büyük Türk şairi “Nesimî” yalnız edebiyat tarihi değil. şimdiye kadar hiç ileri sürülmemiş olan bu “807” senesini niçin tercih ettiğimi anlatırım: “Nesimî”nin 807’de vefat ettiğini bildiren en eski memba.bulup topladığımız malûmatı “Türkiyat Mecmuası”nda neşretmek ümidindeyiz. halbuki ben “Fuzûlî Dîvânı”na yazdığım mukaddimede “Nesimî”nin “807” de öldüğünü yazmıştım. maalesef. din tarihi itibariyle de fevkalade şayan-ı ehemmiyet bir şahsiyet olduğu halde. “İbn-i Hacr”a istinaden “820” senesini kabul ediyor. Lâkin. ilah…” gibi “Nesimî”den istitraden bahsedenlerin bu hususta aldanmış veya yanlış malûmat vermiş olmaları da bu itibar ile pek tabiîdir. “Nesimî”ye ait en toplu malûmatı veren ve bazı Garp membalarına da müracaat eden “Gibb” bile. ona intizaren. bu tenkidi büyük Avrupa kütüphanelerinin Türk yazmaları kataloglarını neşreden alimlere de tevcih edebiliriz. bir tetkike girişmediler.hemen hemen yalnız “Latifî”nin verdiği malûmat ile iktifa ederek. “Mecalisü’l Uşşak” namındaki meşhur eserdir. Şimdiye kadar “Nesimî”den bahsedenler –meselâ Faik Reşat Bey merhum. . Gah “Hüseyin Baykara” gah “Emir Kemalettin Hüseyin” ismindeki diğer bir zata isnat edilen bu eser ve muharriri hakkında “İlk Mutasavvıflar”da biraz malûmat vermiştim. hatta Garp eserlerinden de kafi derecede istifade etmemiştir. kafî derecede tetkik edilmemiş. Halbuki Şark ve Garp’ın eski. Bu eserin “Nesimî”nin vefat tarihi olarak gösterdiği “807” tarihini ilk ve son defa olarak kaydeden Avrupa alimi “Dorn”dur. “Nesimî”nin hangi tarihte öldüğü meselesini biraz tenvir etmek isterim. “Ali Canip” bu büyük şairin “tuyuğ”ları hakkında ahiren “Güneş Mecmuası”nda neşrettiği küçük fakat mühim bir makalesinde onun vefat tarihi hakkındaki muhtelif nokta-i nazarları kaydettikten sonra. yeni birçok muharrirleri ondan muhtelif vesilelerle bahsetmişler. “Minorski. ve bunda hakları da vardır. ona ait belli başlı bir monografi yazılmamıştır. “Nesimî”nin hayatı ve tesirâtı hakkında oldukça mebzûl bir malzeme hazırlamışlardır. Türk edebiyat ve diniyâtı hakkında senelerden beri devam eden tetkikatımız esnasında “Nesimî” ye ait -çok defada tesadüfen. eski Şark eserlerine müracaat şöyle dursun. Diğer mehazlara nazaran daha eski ve şüphesiz daha şayan-ı itimat olan “İbn-i Hacr” in gösterdiği “820” tarihi dururken ve “Katip Çelebi” de dahil olmak üzere bir çok muahhar eserler ekseriyetle bu tarihi kabul ettikleri halde. Masinyan. bu mesele hakkında etraflı.

Eğer bu hususta başka bir vesika olmasaydı. “Refi’î”nin bu eseri sayesinde. edebiyat ve din tarihleri noktasından bu tarihi kat’i olarak tespit etmek o kadar ehemmiyetsiz bir mesele de değildir sanırım. Bir defa bu neticeye vasıl olduktan sonra. Acem. “British Museum”da ve hususî kütüphanemizde nüshaları bulunan bu eser sayesinde. Her nedense bu kayıt şimdiye kadar Avrupa alimlerinden hiçbirinin nazar-ı dikkatini celb etmemiş ve başka hiçbir yerde zikr olunmamıştır. en ehemmiyetsiz götüren noktaların bile nasıl inceden inceye tetkik edilmesi lüzumunu göstermektir. “Nesimî”nin artık hayatta bulunmadığının sarahaten söylemektedir. eserinin iki yerinde bilmünasebe bu tarihi kaydetmiştir [S. çünkü bu tarihin istinat ettiği menabiden hiçbirinin metnini okumak kudretine malik bulunmuyordu: Çin.bu tarihe tesadüf olunur.310 ve 395]. Türk lisanlarına tamamen yegane olması buna en güzel delildir. Bunları zikirden maksadım. Arap. Halbuki. hatta en hurda. “Nesimî”nin 220’den evvel öldüğünü gösteren diğer kat’î bir vesikaya maliksiz: “Nesimî”nin başlıca halifelerinden hurufi’ül mezheb “Refi’î” isminde bir şair vardır. İşte “Fuzûlî Dîvânı” mukaddimesinde “Nesimî’nin vefat tarihi olarak 807 senesini tespit ederken bütün bu mülahazatı nazar-ı itibara almıştım. Bu şair (811) de yazdığı “Beşaret-nâme” adlı pek mühim bir mesnevide. “Mecalisü’l Uşşak”ın bazı nüshalarında (807) yerine (837) mukayyit olduğundan “Hidayet”in matbu “Riyazü’l Arifîn” de de -şüphesiz ondan naklen. “Nesimî”nin herhalde 811’den evvel öldüğünü kat’i surette anlamaktayız. “İbn-i Hacr”in gösterdiği 820 tarihini. tarihî tetkikat için. “Leon Cahon”un zamanından bu güne kadar Türk tarihine ait tetkikat çok ilerlemiştir. Bundan başka.719 Petersburg yazmalar kataloğunu tanzim eden “Dorn”. “Mecalisü’l Uşşak”ın –şüphesiz birtakım eski vesikalara istinaden– gösterdiği (807) tarihini kabul etmemek için ortada bir sebep kalmıyor. Türk-İslam münasabâtı hakkında meselâ “Gibb”in 1923’te . İbn-i Hacr’ın verdiği (820) tarihi ehemmiyetini külliyen kaybetmektedir. *** Mazdeizm-Mazdenizm “İçtihat”ın 225’inci numarasında Abdullah Cevdet Beyin “Türkler ve İslam” namıyla “Leon Cahon”dan tercüme ettiği bir makalenin mâ-bảdi vardır. ondan daha menâbiden bir memba olan “Mecalisü’l Uşşak”ın gösterdiği seneye elbette tercih ederdik. “Leon Cahon”un Türk tarihi hakkındaki malûmatı çok sathî ve iptidai bir mahiyette idi. “Nesimî”nin vefat tarihini (860)a kadar çıkaranlar bulunduğu cihetle.

s. “Leon Cahon”u tercüme etmek lüzumsuz bir külfettir. “Gibb”in bu eserinin Türkçeye tercüme edildiğini ve “Türkiyat Enstitüsü” tarafından kariben neşredileceğini de istitraden söyleyeyim. Tercümede şark müellifleri esâmisinin ekseriyetle yanlış olduğunu da ayrıca ilave edelim. (Muzdek) bir nev promete Promethee idi ki (Jüpiter)i “Ehrimen” idi.720 neşrettiği bir eser dururken. Bize nasıl “Mehmedî” denirse ateşperestlere dahi. İşte Abdullah Cevdet Bey bu tercümeye ilave ettiği haşiyelerden birinde şu malûmatı veriyor: [Mazdeniler Mazdeens: Muzdek Muzdeq din ateşperestinin peygamberidir. “Gibb”in bu eserinin Türkçeye tercüme etmek lüzumsuz bir külfettir.1 . Bütün tarih kitaplarında. 14 Nisan . 1925 Kopenhag] bilhassa tavsiye edebilirim. nr. Abdullah Cevdet Bey gibi tecrübeli ve itinakâr bir mütercimin bu kadar fahiş bir yanlışlık yapması her halde istical neticesi olsa gerektir. 20. Yalnız “Muzdek” ve mezhebi hakkında “Kristensen”in ahiren neşrettiği eseri [Danimarka Ulum Akademisi Tarihi. Halbuki bunların ikisi birbirinden tamamen farklıdır.] Bu satırlar tarih itibariyle gayet fahiş bir hatayı ihtiva etmektedir: Abdullah Cevdet Bey “Mazdeizm” dini ile “Kubat” zamanında “Muzdek” tarafından tesis olunan ve bir nev iştirakiyun mezhebi mahiyetinde bulunan “Mazdeizm”i tamamen birbirine karıştırmıştır. resullerinin namına nispetle “Muzdekî” derler.1927. -Filoloji Şubesi Neşriyatından. (Nuşirevan) taht-ı (İran)a cülus edince ve “Nuşirevan Adil” yâd olunmaya henüz layık olmadığı bir sırada “Muzdek”i öldürerek nur ü ateşe ibadet ayinini kahr ve men etmişti. (Sasaniyan) sülale-i şahisinden (Kubat)ın zamanında gelmiş ve hürriyet-i fikriyeye ve nuru ve ateşe tazim ve ibadet üzerine müesses dinini “Kubat’a da kabul ettirmiş ve bu mezhep bütün (İran)a intişar etmişti. ansiklopedilerde bu hususta vasi’-i malûmat olduğu cihetle burada daha fazla izahate girişmeyi lüzumsuz addediyorum. c. 2 . Köprülü zâde Mehmet Fuat İstanbul Darülfünunu’nda” Türk Edebiyatı Tarihi” müderrisi HAYAT.

yahut dimağımız bir merak ile. Bir düşüncen. Bunu yapabiliyorsa şairdir. sanatta. Yani bir güzel tablonun. Meselâ gün batısının yeşil bir göldeki atıl akislerinden doğma bî-tâb bir hüzne karşı nasıl omuz silkip geçiyorsa aşkının matemini. bir endişe ile. yahut şöyle bir mest olup kalmakla kanaat edemiyoruz. işte böyle bir cazibe koymak mecburiyetindedir. bugünkü edebî zevk artık durgunluğa. Sen bu kitleden ayrılık iddiasında bulunan “paradoksal” rev . ne güzel!” demekle. Çünkü bugünkü hayat. bence. sanatkâr olabiliriz. hulasa bir uyanma ile işlemeye başlasın! Evet bugünün şairi. ona kendini beğendireceksin. uzun saçlı. sanatkârın ehemmiyet vermeye tenezzül etmeyeceği bir sürü değildir. bir derin şiirin karşısında artık yalnız bir “Oh. nefse münhasır bir melâle. yoksa doğrudan doğruya hayat mı desem. kanlı ve canlı heyecan. Bugünkü nesil. solgun. sanat o halde bulunmalıdır ki evvelden beri hepimizin ağzında gevelenen “heyecan-ı bediî” tabiri ile “Yarabbî şeker!” deyip kalmamalıdır. öyle coşkun gürleyerek anlatacaksın ki herkes cazbandın zırıltısından kendini alabilip seni dinleyebilsin! Yoksa on dokuzcu asrın romantik. şiirlerine hareket. aşıklığı. mızmız duygulara ve eşyadan. Unutmayalım ki biz fert olarak bir şey yapamayız.. bir heyecan istiyor. İstiyoruz ki o sanatın bize vereceği “bediî heyecan” ancak böyle durgun. sen o nasın bir ferdîsin. onun alâkasını cezp edeceksin.şöylece ya bakıyor veya bakmaya bile lüzum görmüyor.. ben öyle düşünüyorum ki sanatın ruhu. uyuşukluğa. bir görüşün. coşkunluk. ammenin. ta ki herkesin gözleri sinema perdesindeki kargaşalıklardan. cılız bir çocuk gibi bir köşeye çekilerek miskin miskin ağlayan aciz ruhlulara da –sadaka kabilinden. otomobillerin biri birini velî edişinden kurtularak senin eserine takılabilsin! Bugün. Nefsine ait olan bu derdi öyle canlı. bugünün edebiyatında. Efendi. Bedbaht mısın?. şiirde canlılık. sana ya bugün veyahut yarın şair diyecek olan hep o insan kitlesidir. içten gelen ve içte kalan bir tahassüsten ibaret olmasın! O “bediî heyecan” adeta maddiyatımızı sarıp sarmalasın da yüreğimizde hakikaten çarpıntı duyalım. bir söz ile bir nev coşkunluk mu desem. hulasa bir hareket. insan kitlelerinin şairidir. bir intibaın mı var? Bunu sakin sakin yalnız tespit edip bırakma! Eserine bir hareket koymalısın. Seni alkışlayacak. heyecandır. Nas. haricî manzaradan hâsıl olan sükunlu ve sisli intibalara pek de aldırış etmiyor. için için birer damla gözyaşıyla hicran terennümleri hiç kimsenin kulak asacağı şey değildir. cemiyetin içinde ve o cemiyet için şair.721 ÇOBAN ÇEŞMESİ Faruk Nafiz Yirminci asrın. şiirin özü: harekettir.

canlı fikir arıyoruz. “Onlarsa yarı yoldan geriye dönecekler.. fikirleri cansız ve ahengi heyecansız değildir.. Çünkü onun duyguları mız mız. şiir hakkında düşüncesi esasen budur. evet. bazı kendi kabuğu içine çekilmiş kaplumbağalar gibi düşünen kimselerden mâadâ. İşte “Faruk Nafiz” bugün canlı yazan. Canlı söz. hareket ve heyecan ile zevk alan bütün Türk gençliği arasında. şaşkın ve ürkektir. “Faruz Nafiz”in şiirini beğenenler çok. İşte bence bugünkü neslin edebiyat.... hayata koşan. Bu adeta bir rengi verebilmek için ressamın birçok renkleri karıştırması gibi bir maharet oyunudur. hayatı bırakıp. senin mız mız ağlamana veya kendin bile tayin edemediğin duman dolu. Sen şöyle anlarsın ben de böyle!. varsın “Önünü kesmek için zincirini koparsın “Dokuz yıl artığınla beslediğin köpekler” Diye bir gürz indirmiyor mu idi?. şiirlerinde “hayatiyet” bulunan. kılıç gibi keskin mısralı bir şairdir.!. o kadar ki zavallı hiçbir duygusunun muin adını söyleyemez. “Faruk Nafiz” bugün Türk ammesinin kıymetli şairidir. Öyle kuvvetli bir fırtına ki sizin benliğiniz. “Murada ereceksin yarın sen tek başına. sarsar… Ne yapalım. Yukarıdaki çeşnileri sırasına göre karıştır. sanat. pek çoktur.. herkes arasında. Efendim. Yine bu sebepledir ki bana “ romantizm” pek safdil veya müraî gelir.. Onun için.722 eyleme “ Ben şairim!” diyorsun. Geçen gün bir şiirinde ne diyordu?.. karanlık buhranlarına (Filan sanat mektebinin şah eseri böyle olmak lazım gelirmiş!) diyerek aptalca el şakırdatamayız. kendi kendine mırıldanır. bütün bunlar hep birer çeşnidir. o halde çık Himalaya Dağı’na orada kendi kendine şiirlerini inşâd et!.. pek çok.. durgun ve hatta baygındır. ifadesi cılız.” Ve sonra muarızlarının kafalarına: “…………………………. haşin bulurum… O halde ne lazımdır?. . “sembolizm” çekingen. o. “Realizm”i de bazen pek kaba. bize bugün sanatta “hayatiyet” lazımdır. Aramızda kaldığın taktirde biz. canlı renk.. Ruhunun öyle bir dalgalanışı var ki bunu bir resim sanırken bir fırtına olduğunu görürsünüz. “empresyonizm” dalgın. vah!” dan ibaret kalıyor. gürbüz duygulu. bir veremlinin son nefesi gibi “pof” diye sönen bir saniha titremesi benliğimizi ürpertemiyor. kendisinden emin olarak sazını erkekçe çalıyor… Öyle ki bazen sarını bir “gürz” gibi de vuruyor. gür sesli. işimiz bir “vah.

Çünkü şairin bu eseri. kendi için doğru söylemiş. Yazacak mı idim?. bu coşkunluğunu bugüne kadar hangi şair söylemişti?. göğsü dolgun. yarın o. “Yoksa ben de bunu yazdım mı?. Duygu sakin değil.bir okuyuşta ezberlemişimdir ki adeta onların altında kendi imzamı görmek istemişimdir. şahsiyet içinde eriyen bir gıpta deyiniz.. Ben kendimi bu hükümden dışarı çıkarmakla mağrurum. heyecan var. şiir namına iftihar ile soyunuyorum. daha dolgun ve coşkûndur. yoksa sapsarı yüzlü. bir macera arkasında koşuyor… Dimağınızı şiirin canlılığı sürükleyip götürüyor… İşte “Faruk Nafiz”in şiirde ve şiirin en esaslı cephesi olan aşkta şahsiyeti budur.. vücudu tekamül etmiş. aşkın bu şiddetini. Ben güzel bir şiiri öyle candan severim ki adeta benimserim. bu hükmünün doğruluğu anlaşılır ve ben şimdi “Çoban Çeşmesi” için böyle bir hüküm verirken edebiyat. diyorum. dermansız. Bir şairin.. koşan.” diye düşünmüşümdür! Buna siz. benim kadar müdâfaa edemez... Bugünkü “Faruk”. “Çoban Çeşmesi” asıl “Faruk Nafiz”in tam şahsiyetini gösteren en kuvvetli şiirlerini toplamış değildir. Allah sıhhatini bozmasın. Evet.. aslan gibi bir kızdır. şüphesiz tek başına murada erecektir.723 “Faruk Nafiz”in ilham perisi. Bu kıtaya neden bileğimizi kaptırıyoruz?. hep hareket. “Hayat”ta bugüne kadar çıkan şiirlerine bir bakıma yetişir. bu gergin ve keskin duygudur.” Rica ederim. “Sen bir ahu gibi dağdan dağa kaçsan da yine “Seni aşkım canavarlar gibi takip edecek. kemalinin son haddini göstermiyor. gezen ve tagannî ederken nefsi tıkanmayan. çelik tellerine Takılan gönlüm asırlarca peşinden gidecek. kendini çok iyi görmüştür. dal gibi bir tazecik değildir! “Faruk Nafiz” aşkı fırtınalı duyar.. isterseniz. beti benzi hayat ve gençlik saçan. dalgalanan hayal. “Faruk Nafiz”in şiirlerinde öylelerini okumuş ve –şiirdeki fevkalade hayatiyet dolayısıyla. Çünkü: Bakınız. o şiirini benim kadar sevemez. . her gün daha canlı her gün daha tannân yazıyor. başka bir şair hakkında tenkit yürütmesi doğru değildir derler. kuvvetli. Belki şair. bu kıtadır… Bu koşan. Evvelce aruz ile yazdığı şu kıtaya bakınız: “Zülfünün yay gibi kuvvetli. Öyle ki bu duygunun her ihtizâzında bir kılıç tınneti duymaktayız… Bu bakıma göre. “Çoban Çeşmesi” şairinden çok daha yüksek.. Levha âtıl değil. Şair. Herhalde sanat için hodgâm değilim. Hayal.

her bir eşik taşında “Uyuşmuş nice yurtsuz sefiller. sorarım. bugün olduğu gibi her şiirinde yeni bir hamle göstermesine ve dimağının daima zenginleşmesi için yalnız Allah’ın verdiği kabiliyetle kanaat etmemesine lüzum vardır. bir tasvir yaparken “pek çokları” diye murat ettiği Türk köylüsünü ne doğru görüyor: “Sen ki ey çulsuz gezen. heyecan hazinesinin tükenmemesine. “Evvelden bir mezardım. Ancak bunun böyle devam etmesine. kendi içine dönüyor ve hicranları için diyor ki: “Ben ki bugün her aşka yas tutan bir varlığım. “Rastladım her sokakta. ilhâmını nasıl muhtelif hayat safhalarından alan şair “Kahpe” hakkında: “Her yolcuya açıktır vücudumun her yanı. Azizim Faruk.” Ben yirmi senelik neşriyat arasında aşkın yesini böyle geniş. ziyaretinden dönerken yıl başında. ıstırabın kendisin” bundan sonra şair “Bir sayfa açsam ağlarsın” ser-levhası altında kendi benliğine. kalbin. böyle şâmil ve böyle harap edici bir tarzda ruhun. ivazsız heyecan duyan. Evet. derbederler… “Onlar ki gün doğmadan soğukta seyrederler “Yolun çukurlarında suların donduğunu…” “Oğluma” unvânlı şiirinde başka bir orijinalite parlıyor. Bu şiirin: . Şimdi “Çoban Çeşmesi”nin şöylece sayfalarını çevirelim: “Muztaribler” ünvânı altında içtimaî bir heyecan duyan. Bir bunu temennî etmekteyim. bugünkü Türk şiirinde bu. şimdi bir mezarlığım. bütün varlığıyla hayran kalan bir kari sıfatıyla bütün düşüncelerimi yazıyorum: “Faruk Nafiz” bugün yazmakta olan gençlerin içinde en ümit verici ve yarın Türk şiirinde en şaşalı varlıktır. kendisi de az çok şiir yazmış bir meslektaş sıfatıyla değil fakat “Faruk Nafiz” için yüksek sanatı karşısında garazsız. ben de şair değilsem?” Sonra (Yıl Başında” şiirinde biz gösteren şu hayat levhasına bakınız: “Gece. hakkın var.724 İşte ben şimdi. yenidir. “Dinç atları sulayan mermer yalaklar gibi” Diyerek bize yepyeni bir tablo. hayalin içinde uyandıran şiir görmedim. doğru bir iddian var: “Kime derler. başlı başınadır diye haykırmaktan kendimi alamıyorum. neticeden eminim.

kalbim yarımdır.” Biraz aşağıda: “Yoksulluğun yüzerek sonsuz denizlerinde “Gördüğün her kıtaya uzaktan diş bilersin” Daha sonra: “Sürgün gibi gezersin kendi Anadolu’nu. ortada ne sen varsın. “Şeytan”. “Saz benizli bir öksüz. “Bu küçük bir çocuktur. tabiî genç idealci bir ruh.725 “Biliyorsun ki. Diye başlangıcı bile derhal şairin bambaşka bir görüşle mümtaz olduğunu meydana çıkarıyor..” Mısralarıyla şair bugünkü içtimaî teşkilâta. sermayenin burjuva mürailiğinin haksız hükümlerine karşı ihtilalci bir ruh ile coşuyor. “Çoban Çeşmesi”nin en ince şiiri ise bence “Annesiz Ölü”dür: “Dün bir cenaze gördüm bağrıma gizli gizli.” Diyerek erkek aczini ne toplu ve kat’î gösteriyor. “Çalışkan ellerine bakanlar kirli derler. sarışın bir yetimdi. “Dünden beri gençliğim. “Leke derler alnında güneş karaltısına. zaten coşkun bir ruh sahibi olmasaydı böyle şair olmazdı. “Veda etti hayata doymadan üç yaşında. Hele: “Bulutları delsen de yükselen dik başınla Sonunda bir dişiye mâl edersin varını. sarış. İlk okuduğum gün dedim ki: İşte bir yeni ruh. saz benizli: “Taş kesildi yüreğim mezarının başında. “Bu gömdüğüm cenaze benim muhabbetimdi. “Bu tali’siz mezarı benim damarlarımdır . “Ne seni yeryüzüne getirecek bir anne”. oğlum. kitabın en dikkati câlib şiiridir. O. “Son Aşık” bana “Maupassant”ın aynı ruhta bir hikâyesini hatırlattı. Zaten “Faruk Nafiz”de vakit vakit bir ihtilâl uğultusu var.. Niçin? diye köpürmekte haklıdır. işte bir kuvvetli varlık!. Ben Faruk’u bu şiirle tanıdım. elbet umumî harpten sonra cihanı sarsalayan “say”ın isyan sayhalarına kayıtsız kalamaz.

ağır bir şey kaldırmak üzere kuvvetini teksîf etmiş bir elin birden hafif bir şey kaldırmasıyla hasıl olan boşluğu duyuyor. bu gönül. (Faruz Nafiz) daha bazı şiirlerinde gördüğüm bu halden kurtulsa çok iyi olacak. bu gönül kendine dert arıyor!” Mısralarıyla ne güzel işlenmiş. “ölüşün” kelimesi aslında “gülüşün”dür. “Bundan mı sarardın. Bu da. bir emeğidir. ne rakîk bir hüzün! Bu. bir inilti. (bir asırlık sergüzeşt) okuyacağım diye bütün bir tecessüsle kıtaları okuyor. Şiirin bundan sonraki kısmı nispeten çok zayıftır. Bunu ise tabiatıyla şair. Eskiler böyle şeylere “tevârüt ” derlerdi. Bir doldurma gayreti. “Ocak Başında” uzunluğu kadar ehemmiyetli bir mevzu ile kıymetlenmemiş. Çok kuvvetli başlayış.726 “Asabî dallarıyla kucaklayan sarmaşık. bilseler ki “Ne elâ göz. üslubundan silkip atmak kabiliyetini pek fazla haizdir. ancak bu şiirin: “Ruhumda yer bulunmaz kadın hicranı varken “Dudaklarımdan geçse bu sevinçsiz ölüşün “En uzun ömrü bile bir bahar sürmez. Kitabın (Saz Şairleri) kısmında biraz “Orhan Seyfi” çeşnisi duyar gibi oldum. bence Faruk’un mahalline sarf edilememiş. ey gönül?” Mısralarını okurken “Seyfi”nin: “Dağılıp gönlümün gül bahçesine. ne yeşil. sonra ara yerde yine kuvvetli ve belki daha şerîr mısralar ve sonunda bir zaaf! İşte bence şimdilik bazı yazıları için (Faruk Nafiz)e edilecek itiraz ancak budur. “Kendim İçin” şiiri: “Kalbimi bari onlar duysalar. bir tamamlama zorakiliği hissolunur. İnsan. soldun. Çünkü başka türlü mana çıkmaz. sanırım ki. “Her güzel göğsüne bir çiçek taktı. “Melek”. tesadüftür. “Sen Nerdesin?”.” Mısraları hatıramda bir gül demeti kokusuyla uyandı. düşün!” Parçasında. Bunlardan sonra kitapta: “Güzel demeyen”. okuyor da nihayet o bizi ürpertmesini beklediğimiz sırrın pek basit olduğunu görünce. bir . Hele “Gönül” şiirinde: “Her güzel bağından bir gül seçerdi. Tabi bu hal. Ben aşkın bu derin hüznünü bir de (Kemalettin Kamu)nun kitâbesinde duymuştum. “Orkestra Dinlerken” ve “Han Duvarları” gibi çok nefis parçalar var. ne lacivert arıyor! “Ah. bunda mutlak bir tertip hatası var.” Yarabbi.

16. c. 17. 31. “Faruk Nafiz” gibi. lisan meselelerinde asla dikkatsiz bulunmaması ne şiirlerini kuvvetli yerlerinde keserek tekrarlar veya zâitlerle zayıf düşürmesidir. Sonra asıl “münekkit” olarak tanınmış bazı arkadaşların.727 “Faruk Nafiz”i. sanatkara karşı hayran bir arkadaş sıfatıyla tebrik ederken küçük bir iki sözüm vardır ki o da bazen lüzumsuz galatından kendini koruması. bu işte benden ziyade salâhiyetdar olmamalarına rağmen. nr. kendisinden biraz daha eski fakat ruhunun bütün samimiyetiyle sanata. ümit ile göğsü dolarak “yaşa!” diye haykıracağı gelecek kadar kuvvetli. s. 18 . 2. pek seyrek olsa bile şive. coşkun bir genç şairin kitabı hakkında halâ hiçbir tahlil yazmamalarına doğrusu acınmaktan kendimi anlamıyorum. hemen her eserini okurken insanın Türk şiiri namına ibtihâc duyacağı. 30 Haziran 1927. Ankara 19 Haziran 1927 Enis Behiç HAYAT.

dünya öyle sefil ki Öleceğim besbelli (saadet) diye diye… ________ Karanlık gönlümün mor gölgeleri Avare bulutlar ruhum musunuz? _________ Etrafımda gülüyorlar. Hasret öyle üzücü. _________ Bir zalim sevgilinin hasreti içerimde Kışın beyaz kuşları yaşlı kirpiklerimde . Fakat mümkün değil ki Sade ben miyim acep böyle hayattan bıkan. Hayatım baştan başa bir sisle örtülüdür: Bilmiyorum doğrusu hangi yoldan gideyim? Ne yorucu bir çöldür hayatın yalçın yolu Gelecek mi acaba beklediğim saadet? Niçin gönlüm bu kadar ince hisli.728 “HAYAT” TAKİ HAYAT DÜŞMANI ŞİİRLER Geçen gün “Hayat”ın eski nüshalarını gözden geçirdim. duygulu Belli mes’ut olmaya etmemişim hiç niyet… Yaşamak istiyorum. _________ Gönül hasta kuş gibi __________ Her akşam odamda ben gölgelerim ve lambam Beraber ağlaşırız. “Şiirlerden çoğunda garip bir kardeş benzeyişi var. oynuyorlar Heyhat! Ben aleme küskünüm! Artık hicrandan başka Ne bir yar Ne bir sırdaş isterim. Bakın size birkaç numune: Benim bütün hislerim kalbinde gömülüdür.

uyumak ve okumak hakkında şiirler yazsanız yıkanmanın zevkini. kaç saat uyuduğunuz. Hatta yıkanmak. “Gönlüm ezelden beri bütün dünyaya küskün” diye somurtan şairlere sorsak: Hislerinizin kalbinizde gömülü olmasından. günde kaç dilim kavun yediğiniz. okumanın kaidesini şiir halinde ifade edebilseniz herhalde daha orijinal mevzulara temas etmiş olmak itibariyle belki daha cazip olabilirsiniz! Halbuki bu hıçkırıklı. kavunun lezzetini. Yoksa şiir yazmak geviş getirmek derekesine iner. Artık bunlara bir şair ancak çok orijinal bir şekil verebileceğine kani olduğu zaman temas etmeli. hicranlarınız da o derece lâkayt bırakır. öksürüklü mevzular üzerinde siz de bilirsiniz ki hemen herkes ömründe. hiç olmazsa.. uykunun rahatlığını.. Sizin ayda kaç defa hamama gittiğiniz. “enitim” duygularınız sizin içinize ait sırlar.729 __________ Her mısraın ümitsiz günlerimin bestesi Gönlüm ezelden beri bütün dünyaya küskün! Bu misalleri sütunlarla çoğaltmak mümkündür. İşte iki ayrı şairden birer mısra: 1-Ben aleme küskünüm! 2-Gönlüm ezelden beri bütün dünyaya küskün! Peki anladık: Aleme ve dünyaya küskünsünüz! Pekala efendim ama bundan bize ne? Bunlar sizin hususî. kaç kitap okuduğunuz bizi ne kadar alâkadar ederse bütün ağlaşmalarınız. gölgelerim ve lambam beraber ağlaşırız. . Bu ne alîl ne çelimsiz. Hiç şüphesiz ki herkes hayatı istediği gibi telakkide serbesttir. Biz yalnız tipik birkaç numune aldık. bir mısra olsun yazmıştır! Onun için bu mevzular artık sakıza benzedi: Çiğneye çiğneye bir türlü bitmiyor. ne bezgin bir ruh mahsûlü! Hepsinde bir “fikr-i sâbit” var: Marîz bir hayat düşmanlığı. yaşlı. “Her akşam odamda ben. Fakat: “Benim bütün hislerim kalbimde gömülüdür” diye inleyen. küskünlükleriniz. kavun yemek.” diye hıçkıran. Bunları aşk mektuplarında bol bol yazabilirsiniz. her akşam odanızda gölgeleriniz ve lambanızla ağlaşmanızdan. Dikkat ettiniz mi? İnsan bunları okurken kendisini bir emrâz-ı asabiye sanatoryumunun pesimistler koğuşunda sanıyor da hala yaşamaya nasıl tahammül ettiğine şaşıyor ve intihar edenler alkışlayacağı geliyor. bütün dünya ezelden beri küskün olmanızdan bize ne?. Biz kariler bu derece mütecessis insanlar değiliz.

. Aşk en tabiî. istikameti “içtimailik” tir. ekseriyet üzere.. aziz şairler. Daha henüz kanlı. Onların dilinde aşk. Asrî cemiyetin damgası. diye” diyor? “Saadet” kelimesinden ne kastediyor? Bunu şair bize izah etmelidir ki derdini anlayalım ve : “Sade ben miyim acaba böyle hayattan bıkan?” diye sorduğu suale cevap verebilelim.. ekseriyeti itibariyle. diyor. Bu şiirlerde insan (aşk)tan adeta ürküyor. içtimaî hayata lakayttır ve şaşmıştır hangi yoldan gitsin!. “kara sevda” mahiyetini alıyor. Bizde şair mihveri etrafında dönen bir topaçtır. marazî ve düşkün bir şekle sokuyorlar. anormal. canlı bir aşk şiiri bile okuyamadık. Ferdîyetçilik iflas etmiştir.. Nasıl ki artık “kaside” dinlemeye tahammül edemiyorsak bu tarz ferdî şiirlerden de gına getirdik. temizler. Aşk insanı yükseltir. Hayır. diye!. “Saadet” tayyâre piyangosu yahut bir miras haberi midir ki “Acaba beklediğim saadet gelecek mi?” diye bir sual varit olabilsin? İnsan “niyet” etmekle mes’ut olabilir mi? Saadet namaz ve oruç cinsinden bir şey mi? Yoksa şair umulmaz bir hastalığa mı tutulmuştur da “Öleceğim besbelli (saadet) diye.730 Nasıl ki bizi nasırların ağrısından. bademciklerinizin şişmesinden veya basurunuzun vecalarından haberdar etmeye lüzum görmüyorsanız vücut ve ruhunuzun sair haz ve elemlerine ait tafsilattan da affedin! Şair içtimaî bir mahlûktur. İnceltir ve yaratıcı yapar... İşte terbiye sistemimizin en büyük noksanı ve en mühim hedefi: Gençliği içtimaileştirmek. Aynı şair: Geleceğimi acaba beklediğim saadet? Belli mes’ut olmaya istememişim hiç niyet. Bizim şairler onu. ona doyurucu gayeler ve idealler aşılamak!. Şiir içtimaî bir eserdir. Yeni doğmuş bir kedi yavrusu gibi yalnız kendisi miyavlıyor: Muhitine karşı gözleri yumulu. biz sizin talanınızın böyle “çorak bir çölde akıp gitmesine” razı değiliz. Aşk insanı böyle berbat etmez. Ferdiyetinizin çerçevesini kırın artık. Kendi içinize çevrilmiş gözlerinizi muhitinize. en asil bir ruh yaşayışıdır. Tesbih böceği olmaktan kurtulun. cemiyete açın. ahtapot olun! Hayatım baştan bir sisle örtülüdür Bilmiyorum doğrusu hangi yoldan gideyim? Bu iki mısra bize gençliğimizin halet-i ruhiyesini gösteriyor: Gayesizlik ve idealsizlik! Bizde gençlik. ** . Öleceğim besbelli (saadet) diye.

s. 8. HAYAT. Ve bu “kültür” denilen nesne bizim şairlerimizin.731 Niçin bizde içtimaî şair yetişmiyor? Çünkü şiir sadece “ilham” ve “talan” meselesi değil. 18 Ağustos 1927. Onun için muhitine nüfûz edemiyor. Fakat darılmaca yok ha! Yüz okumak bir yazmak Yüz yazmak bir neşretmek! Dedik a: Darılmak yok! Hayatı seven tok sözlü bir kariniz. . c. cemiyeti tahlil edemiyor. başlıca bir kültür meselesidir. büyük bir ekseriyetinde mefkûddur. Bu sebeptendir ki bütün yaratma kabiliyeti kendi dertlerine inhisâr ediyor. onun için orijinal mevzular alıp yeni terkipler yapamıyor. 38. 2. nr. maalesef. Çünkü insan kendi diş ve baş ağrısını başkalarının ağrılarından daha iyi anlatabilir! Biz şairlerimize “naçizâne” bir tavsiyede bulunmak istiyoruz.

Bu kuvvet. kendisinin tâ göğsüne vuran felâketin yanı başında sadece duakâr bir vaziyette idi. . Gururum kırılmış. Selanik’te. tüten İstanbul ufuklarını hep öyle “rengin emellerle neşve-i hîz olan şebabı nekbete düşmüş”. gururu kırık ve hayali harap” bir eda ile meftûr görmeye başladım. aczinden müteessir. bina cephelerini. Fakat o. şaşkınlığından sadece dua-kâr vaziyette fakat “diz çökmeden de yorulmuş. Manzumeyi okudum. öyle ağzı kilitli. *** Bazı insanlar vardır ki eserleriyle yaşarlar. Bundan bir şey anlaşılmadı. Eğer doğrudan doğruya Türklük mefkûresine temas etseydi biraz anlaşılabilirdi. ruhlarımızda garip bir kımıldama yaptı. muhitte ve nesilde mevcut bir his ve temâyülü mas ve ifade edebilmek derecesiyle mütenâsiptir.732 ENİS BEHİÇ’İN MİRAS’I Çatalca’dan gelen top seslerini duymuş onlar bilirler: Anî ve serî olduğu için acısının ibret ve intibahı birdenbire duyulamayan Balkan hezimetinde İstanbul. aykırı bir temas bile. mağazaları. sâmiin ve kariin. Sokaklarda söyleniyordum: Ne rengin emellerde hep neşve-i hîz Olurken şebâbım bu nekbet neden? İlahî! Yoruldum bu diz çökmeden. bir gün “Genç Kalemler” mecmuasında “Turan”dan gönderilmiş bir uzun manzume gördük. şaşkın. O günlerde bir sabah. “Şehbâl” mecmuasını açtım ve “Enis Behiç” imzasını taşıyan bir manzume içinde şu beyiti gördüm: İlahî yoruldum bu diz çökmeden. insanlar ve eserler vardır ki tesirleri mazbût ve mûin kıymetlerinden daha kuvvetli olmuştur. teesüründen aciz. kalplerde bir akis yapmaktan da hali kalmadı. fakat bilvâsıta. hayâlim harâp… Sonra dükkanları. tâ Meşrutiyet’in bidâyetlerinde. Gururûm kırılmış hâyalim harâp… Bunda benim başımın içinde bir fırtına cezr ve mediyle çalkalandı. muhatabın bu dereceyi daha iyi anlayabilmesi de o muhit ve nesil için de yaşamış olmasıyla mümkündür. yine okudum. çehreleri. bir kelime ile.

Bitirdikten sonra. çünkü doğmuş bir cereyanın perişan serpintilerini. Mefkûrenin bir hamlesi. tanınmakla anlaşılabilecek bir “varlık”tır. konferans salonunun o günkü hali hakkında tasvirler yapıp İstanbul’un ve Türkiye’nin o (an)ını canlandırmaya . Dünyada nâdir insanlara. dinleyenlerin vaziyetleri. şuura çıkmamış dileklerini taazzî ettiriyor. Ruhlarımızda avare akıntılarla dolaşıp bulanan bir kaynağı birdenbire köpürten ve ona. feyz ve kudret doğurabilecek cesim bir serdengeçtiliğin maşerî şuuru… İstanbul içinde o gün. o ne sehhâr nidâ idi. İstanbul’un ibretli ıstırâbı.733 Sonraları bu manzumeyi yazmış olan Ziya Gökalp merhumun bütün hayatı “Tesir Mecmuası” oldu. ben tamamını elde edebilmiştim. “Altun Ordu” merhalesinde görüldü. İstanbul Darülfünunun konferans salonu içinde o gün dinlemiş olanlar bunu unutamayacak ve nesilden nesle bu tesiri yadigâr etmekten kendilerini men edemeyecek sûrette bilirler. O ne inşi’âl. Yine günün birinde Tanîn’de Ahmet Hikmet Bey merhumun “Altun Ordu”sunu gördük. tarihî müessiriyeti nasip olmuştur. Ondan sonra bu nutku İstanbul’da ve Anadolu’da. o ne sihir. nutkunu “tahsiline hassaten itinâ” olunmak üzere bana –kendi tabiriyle. asarıyla değil. O günkü Nazif sade duyulmakla değil. müstesnâ. gah husûsî içtimalarda gah kendi talebeme kaç kereler okudum. fışkırınca bulabileceği yollardan birini gösteren bu olgun nidâ Ahmet Hikmet’in bütün eserlerinden ve bizzat kendisinden daha müesser ve daha kudretlidir. Bu münâsebetle sansür onun en canlı yerlerini tay ettiği halde. ertesi gün “Tasvir-i Efkar”da neşredileceği için. sade okuyuş beni bir türlü tatmin etmiyordu. Türk tarihine girecek yeni devir güneşinin tahmîl ve talep ettiği tahammül ve ferâgat iştiyaki. Fakat okuyuş. o nutukta Süleyman Nazif’in ruhu ve dudaklarıyla hulâsa ve ifade edildi. neslin başını tutuşturan mefkûre sancıları. Merhûmu orada.“emanet” etmişti. bilhassa görülmekle. Süleyman Nazif merhumun sanat namına yaşayacak eserlerini tetkik ettikten sonra kolayca karar verilir ki o. fakat olmaya. duyulmaya başlayan dağınık hisleri hulâsa edip yaşatıyordu. devre. onun o (Pierre Loti) günündeki şedîd. tesiriyle yaşamış ve yaşayan bir adamdır. duyduğunu hitap eden bu. henüz ifade edilmemiş. Aynı zamanda o Pierre Loti günü Süleyman Nazif’in okuyuşu.

müttefiken heyecan ile onu tebrik ediyorlardı. Çünkü o nutuk ve Süleyman Nazif tarihin o(an)ı içinde fırlayıp görülmüş yaşanmış füsun ve ateşini ruhlara “müteazzî bir iman” halinde dağıtmış bir “varlık”tı… *** Enis Behiç’e avdet ediyorum. *** Ben kendi mirasıma bu kadar merbût olduktan ve onu ayırdıktan sonra kitabın diğer kısımları üzerinde aynı hararetle dolaşmazsam beni bunda kendisi ve herkes mazûr görmelidir. Enis Behiç’in İstanbul’da ilk çıkan şiiri o idi. O zamanki vatanın hakiki mersiyesi de o oldu. o kısımlar hakkındaki ihtîsaslarını ve takdirlerini söyleyeceklerdir. bir devir içinde bulduran merhalelerden biri bildim. onu heceliyordu. ben bu (Miras)ın hulâsa ve terennüm ettiği devreyi yaşadığım için onun hakiki kıymetini tınnetle yapacak ve canlandıracak eski akislerin çınlamasını istiyor ve bunun için ben “Vatan Mersiyesi” üzerinde kalıyorum. o(an)ı onun kadar kudret ve sadakatle tercüme eden ve yaşatan bir eser daha yoktur. Başta Nazif merhum olmak üzere o zamanın büyük geçinen bütün edibbâsı ayrıca. Sanat. Ne demek istediğim elbette anlaşılmıştır. bu acıları ondan ziyade kuvvetle toplayıp bize fırlatan. hayat ve ruhunun. Esasen beni fantezi nazmı hiç alâkadar etmez. münekkitler. elbette yalnız kendime ait bir görüş diye telâkki edilmelidir. Onun doğduğu muhit ve tesirin içinde yaşamış olduğum için bu şiiri daima sayıkladım.734 çalışıyordum. bütün şiirle o. Onun o “Vatan Mersiyesi” de. onu daima bizim kendimize. (Balkan) geçidinde nesle ve bana yadigâr ettiği (Miras)ı arasın. Herhalde ben görmedim. bize yine bir sanat mirası bırakabilirdi. onun kitabı çıkınca onun. bütün nesli düşündüğü için her . Balkan hezimetlerinin ruhlardaki acılarını sanat nidâsıyla devrine duyurmuştu. Onun Şehbâl de çıktığı gün sanat ve nazma şu veya bu sûretle alâka besleyen herkes onu okuyor. Enis Behiç başka bir şey yazmasaydı. Muhakkak ki o eserlerini yazarken sade beni ve benim gibileri değil. ufak tefek espiri latifeleri yapmaya değmediğini zannettiğime göre benim o kısım hakkındaki alâkasızlığım. Bunun için.

benim için “Vatan Mersiyesi”nin “Enis Behiç”i kâfidir ve bu Enis Behiç’i benim unutmama imkân yoktur: mefkûre sanatının yolunda Balkan konağı olan Enis Behiç… Safvet Örfî HAYAT. biri: Enis Behiç Beyin aruz vezni ile yazdığı şeyler daha kuvvetlidir. Enis Behiç’in hususi hayatı herkese nasip olmayan bir asudelik ve nezâhat içinde geçmiştir. Türkçülük mefkûresinin şeklî tarafı bizden hazlarımızın miyârını ören alışılmış ameller hilâfına fedakârlık istedi ve bunun için bidayette hece vezni de birçok kurban verdi. Enis Behiç. 43. şahsî kabiliyetleriyle umûmun cemiyetin malı olarak doğmuş. bir an için bir fırtına rüzgarı bulandırırsa sanat cereyanı bir Enis Behiç konağı daha görecektir. s.2 . nr. 16 . Diğeri: sayfaların ve satırların içinde. ihtiraslarımızı hiddet kudretinin burcuna çıkaran en cesîm âmil. bir şiir akışıdır. Kitabın umumî heyeti hakkında benim iki hükmüm vardır. 15. c. “ıstırâp” çırpınmıyor. Hâlbuki Balkan acılarına yakından temas edince bize “Vatan Mersiye”si ile bir devir yaşatabilen o hassasiyet bir kuvvetli ıstırap akınıyla daha ne kadar kuvvetli şeyler ibdâ edebilir.735 sınıfın bulabileceği şeyler veriyor ve bu suretle fakir şiir geçidinde “Miras”ı ile bir güzel vaha kuruyor. Onun doğrudan doğruya hayatı. Bu akışı bir gün. 22 Eylül 1927. fakat hususi hayatı bu kabiliyetleri taksîm etmiştir. Fakat yukarıda da söyledim.

kendi asıl imzâsıyla “müddeâ”sını müdafaa etmesini isteriz. Biz bunlardan bıktık. Bu yazının lehinde. Şiir içtimaî bir eserdir. Asrî cemiyetin damgası ve istikâmeti “içtimaîlik”tir. Ferdiyetçilik iflâs etmiştir.736 EDEBİYAT ÂLEMİNDE TAZELENEN MESELE “Hayat”ın otuz sekizinci sayısında “Hayat’taki Hayat Düşmanı Şiirler” serlevhalı ve “Hayatı Seven Tok Sözlü Kari” imzâlı bir yazı çıkmıştı. Şiirlerimiz cılızsa bizim kabahatimiz ne? Elimizden bu kadar geliyor! Tok Sözlü Kari: Bugünkü gençlerin bedbinâne. yazı sahibinin imzasını saklamasına dair olandır. cemiyete açmalı!” Buna itiraz edenler de yine aşağı yukarı böyle cevap veriyorlar: -Gençleri hırpalamaya ne hakkınız var? Şair duyduğu elemi yazandır. “Hayat’taki Hayat Düşmanı Şiirler” serlevhası altındaki sözler bir kanaati ifade ediyor. Bu kanâat her zaman müdafaa edilebilmek kuvvetini de haizdir. aleyhinde hayli sözler söylendi. Onlar da: “Evet doğru! Tahassüslerimiz hastalıklıdır ama kabahat bizde değil!” diyorlar. marazî aşk şiirlerini beğenmiyor.kendi mülâhazalarımı arz edeceğim: “Tok Sözlü Kari” aşağı yukarı şöyle söylüyor: -Genç şairler mütemâdiyen bedbinâne aşk şiirleri yazıyorlar. Ben bu makalemde -dostlarımın. Lehinde. Bu itibarla sahibinin adını saklamasına hiç hâcet yoktu diyemeyeceğim. Kanaatimce itirazların en kuvvetlisi. Şuraya bir cümle daha ilâve edilebilir: -O halde ortada mesele yoktur! . Demek iki taraf bir noktada birleşiyor: -Bugünkü şiirler. talebemin. gözlerini muhitlerine. hatta bizzat münakaşaya karışan gençlerden bir kısmının da esrarı üzerine. Şairler ferdiyetlerinin çerçevelerini kırmalı. Şair içtimaî bir mahluktur. Edebiyat ve sanat sahasında adımızı gizlemeye bir sebep tasavvur edemiyorum. usandık. karilerimin. Çünkü bu imza saklanışı dolayısıyla o yazı şuna buna ve bu miyânda bana da isnât edildi. Sizdeki bu inhisârcı zihniyete teessüf ederiz. aleyhinde –ve bilhassa aleyhinde –hayli dedikodulara sebep olduktan sonra bu “Hayatı Seven Tok Sözlü Kari”den. aşk manzumelerine inhisâr ediyor ve bunlar pek cılızdır.

şairlerin vicdânında öyle yerleşiyor. Başta “Homer” olmak üzere bütün Yunan şairleri ilhâmlarını halk mitolojisinden alıyordu. Aynı kâmeti içtimailiktir” ama bu. Bu “halka mahsus nüsg”. Şiir içtimaî bir eserdir” diyor ki bu doğrudur. ve bir zihin beldesiydi. Lord Byron’a. gerekse muarızlarının yazılarında itiraz edilecek cihetlerde göze pek bariz çarpıyor. Kendisinden evvelki devirlerin –eski Yunan şiir ve sanatının. bütün hayalleri ve bütün hassaları da dahil olduğu halde bir devrin malıdır. Bir mütefekkir bu kuruluğun. Dünyanın en büyük “lirik”leri kendi heyecanlarını ifâde etmişlerdir. Yunan edebiyatının bir “İskenderiye” şubesi vardır ki içinde gayet üstât adamlar yetişmekle beraber heyet-i umumiyesi itibariyle kurudur. Bilâ-istisnâ her edebî eser. kelimeleriyle. Ve gerek “Tok Sözlü Kari”nin. Öyle bir halk tabakası ki zengin muhayyilesi dünyanın en muhteşem bir “mitoloji”sini yaratmıştı. Onların . hatta cümleleriyle. bu devre ile beraber edebiyatların “yerli deha”dan. bu hararet ve heyecandan mahrûmiyetin sebebini “İskenderiye” beldesinin vaziyetinde buluyor: Eski Yunanistan’da bir halk tabakası vardı. Bu alışa o Garp mütefekkiri “Seve populaire halka mahsus nüsg” namını veriyor. cemiyetlerine çevirmelerine mani olmamalıdır ve olamaz da!. Şairler menfaat-endiş. Geçen hafta intişar eden “Romantizm” unvânlı makalemizde de arz ettiğimiz üzere “Bir milletin kendisini edebiyatta bulması” demek olan “romantik devre”yi seciyelendiren esas. Meselâ Hâfız’a. heyecansız bir muhit içinde yaşıyorlardı. fakat aşka ve alelumûm derûnî tahassüslere dair manzumelere “ferdî şiirler” namını vererek “Ferdîyetçilik iflas etmiştir” neticesine vâsıl olmak doğru olmasa gerektir.. bir hararet nazara çarpıyordu. Fuzûlî’ye. öyle şahsileşiveriyordu ki meydana gelen eserlerde daimî bir “lirizm”.hararet ve heyecanından mahrûmdur. Ve bunlardan her birisi ve hele Byron “individualiste” davranmakla cemiyetin birer mevlidi ve “içtimaî” birer hadise olmaktan uzak mı kalmışlardır? Bunu iddia etmek bize “bilâ-istisnâ her adam ve bu miyânda dahiler birer içtimaî mahsûldür” kanaati veren “Determinisme social içtimaî muiniyet”i red ve inkâr etmek demektir. meselâ “Makber” tarzında yüksek şiirleri ferdî sanmak ve hiçe saymak manasına gelmez. Ma-hezâ “Makber” ayârında şiirlerin kıymetleri de şairlerin gözlerini muhitlerine. İskenderiye ise bir ticaret eserlerinde görülen kuruluk bundan mütevellitti. Evvela “Tok Sözlü Kari”nin mütalaa namesini gözden geçirelim: “Şair içtimaî bir mahlûktur. “halk membaları”ndan ilhâm almaya başlamalarıdır.737 Hayır vardır. Alfred de Musset’e nasıl iflâs etmiş nazarıyla bakabiliriz.

“insanlık”a hakikî vatan nazarıyla bakıyor. bu üç büyük adam “Milleti kurtaran şairler” sayıldı. “Arned” yalnız “Fransa’ya uşaklık edenlere” karşı değil. korkmaksızın “Alman Kavmine Nutuklar”ını vücûda getirdi. sâde bir vatandâşa değil. Eski muin modellere mukâbil yeni membalara lüzûm gördü. hele muahharen “Napolyon seferleri” akıllarını büsbütün başlarına getirdi. Almanya için “insâniyet” asrıydı. her insânın kalbine nüfûz etmek vazîfesini ileri sürüyordu. Kendisine karşı “romantizm” aksülamelini meydana koyan da onun bu hararetsizliğidir. Büyük muharrirler. Genç şairlerimize “Arthur Chuquet: Artur Şuge” nin Arman Kolen Kütüphânesi serisine dâhil “Alman Edebiyatı” unvânlı eserini tavsiye ederim. şiir için. Bu yeni membalar “Cermen” mazisi . “kurûn-ı evvelâ” mitolojisinden ve tarihinden almıştı. seciye ve lisânlarıyla diğer milletlerden mümtâz bir millet olduğuna kanâat getirdi. Bundan sonra Alman edebiyatında vatanperverlik aldı yürüdü.738 On yedinci asırda bütün Avrupa’yı kaplayan klasik devrin kudret ve haşmetine -hatta meselâ Corneille’de görüldüğü üzere vatanî. ahlakî ve içtimaî fikirler telkin etmesine. “Berlin Üniversitesi”nin esâsı kuruldu. yani “ene”den. “Klasik edebiyat”ın zaafı “halka mahsus nüsg”den mahrûm bulunmasından hâsıl oluyordu. kendi muhitinden değil. “Arned”. millî izzet-i nefs. “Chuquet”nin tabîrine göre “Fransız İhtilâli” Alman muharrirlerini kozmopolitlik hastalığından kurtardı. Vaktâki Napolyon. şairler önce hep “kozmopolit” idiler. Onun pek güzel hulâsa ve ifâde ettiği üzere on sekizinci asır. Klasiklerin “Yunaniyât”çılığına çıkıştı. “Schiller” yalnız bir memleket. bir kavim için yazmayı fakirâne bir mefkûre sayıyor. Evet “klasik” şair ilhâmını. “Görner”. “Şankendorf”. Alman topraklarını çiğnedi. Dünyanın büyük şairlerinde en büyük kuvvetin kalpten. “Viyana” harbinden sonra Fihte Almanların. on dokuzuncu asır “milliyet” asrı oldu. o toprakların kozmopolit şairlerini gaflet uykusundan uyandırdı. “Adam Moller” ve “Hanri Klayst” millî duyguları tahrîk etmek maksadıyla neşriyâta başladılar. “Lesing” vatanperverliği “kahramanâne bir zaaf” telakki ediyor. “Şlayer Maher” de “Fihte”ye iktifâ etti. “Şlegel Kardeşler” ve hassaten “Freederik Şlegel” vatanın dağınık kuvvetlerini toplamak ve Alman zekasını açmak zamanı geldiğini iddiâ ve temîn etti. Yeni edebî hareketin münekkit ve nazariyecisi: “Frederik Şlegel” –geçen haftaki makalemizde teşrîh ettiğimiz üzere– Fihte’nin “Moi ena” üzerine müstenit felsefe sinden ilhâm alarak ecnebî edebiyatlarını tetkik etti. millî muhit içinde ecnebîler gibi yaşayan muharrirlere ve alelumûm “kozmopolit fikirler”e karşı da tahâccüm gösterdi. “enfüsî”likten geldiğine kati oldu.rağmen “lirizm”den mahrumiyeti esasî umdesinin “mücerret” oluşundandır. “Herder”.

Bu. Bizim için bugün böyle bir vaziyetten bahsetmeye henüz hak ve salâhiyet olmasa gerektir. Taklit fena bir şeydir. bir Fazıl Ahmet. “Bana kendi tabiatım. Tevfik Fikret kudretinde bir şair bile yoktur. Bir Namık Kemal. kültürsüzlüklerinden ileri geliyor. Edebî rüşte vâsıl olmayanlar için “keyfime göre hareket edeceğim” demek hiçbir şey ifâde temin edemez. Fakat “Abdülhak Hamit” nesli. bir Ahmet Haşim… elbette ihmâl edilemez. bir Sezai. onların istidâtsızlıklarından değil. Türkiye’de şiir ve edebiyat gittikçe zayıflıyor. bir Reşat Nuri. Şiirde en derin taraf. “Romantizm” aynı zamanda “sanatta hürriyet” demek olduğundan müteâkiben her şair kendi temâyülüne göre şiirler yazdı. bir Nazif birer kuvvettir. Halbuki bu iki sanatkârın sırf “teknik”te gösterdikleri mahâret kafî değildi. Aramızda bir ayrılık gayrılık var mı ki kendilerine karşı kanâatlerimizde hasımâne hareket edelim? Mecmuaları dolduran manzumeler.bugün Halit Ziya ayarında bir romancı. Biz daha kuvvetli romancılar. “Tevfik Fikret” nesli elbette ve elbette bugünkü nesle fâiktir. muharrirler “okur adamlar”dı. Fakat bugün yeni yazmaya başlayanlarda alâka-bahş bir kalem maalesef göremiyorum. İşte romantizm ve işte canlı şiir! Alman milleti bu inkılâbı yaptıktan. şairler isterdik… Evet bunca zamandır hep vefâsız sevgililere hitâptan ibâret sözler ki tekrarlana tekrarlana pek bayağılaştıklarına şüphe yoktur. Çünkü hars ve edebiyat âlemimizde Alman zeka ve edebiyatının geçirdiği inkılâbı yapmış değiliz. bir Cenap. kendi istidâdım. Fakat bunlar hiç olmazsa tam taklit ettikleri için üstâtları kadar kavî şairler yetiştirmişlerdir. Eski şairlerimiz Acemleri taklit etmişler. vakıa Acem mukallitleri derecesinde muvaffakiyet gösterememişlerdir. “şahsî”lik idi. Daha sonra bir Yakup Kadri. İşte “Tok Sözlü Kari”nin iştirak edeceğim bir mülâhazası da şudur: “Yüz okumak bir yazmak.. Bilahare Fransızları taklit edenler.. yüz yazmak bir neşretmek!” Hayat’ın ta (10)uncu sayısındaki bir makalemi şöyle bitirmiştim: [Edebî hüsranlarımızı ilim ve irfan kıtlığında aramalıyız. gayet sönüktür. Biz bu toprağın adamları değil miyiz ve bu çocuklar bu vatanın yavruları değil mi?. bir Ömer Seyfettin. Son nesil gençleri içinde hatta “Edebiyat-ı Cedîde”ciler kuvvetinde bir sanatkâr yetişemedi.739 ve menkıbeleriydi. Bir iki ehliyetli genç istisna edilecek olursa -sözün doğrusu. en yüksek kudret mademki “enfüsî”lik. Alman edebiyatı millî membalardan kana kana nüsgünü aldıktan sonra şiir yalnız Cermen menkıbelerine inhisâr etmedi. Yukarıda bazılarının isimlerini saydığım şairler. Şiir için mevzu sadece bu . bu ancak ecnebî unsurların tard ve nefyî ve millî unsurların ahz ü kabulüyle temin edilebilirdi. Okumayan yazamaz. kendi ilhâmlarım yeter” diyenler kendilerini aldatırlar.

cihan edebiyatları arasına girmek için o cihan edebiyatlarından gâfil kalmamamız lazım geldiğini. sanatın güç bir iş olduğunu. bu veya şu mevzular etrafında yazarsa muvaffak olur. Halit Fahri Bey: [Bırakalım onları. Bundan kabahat. Bir şairin tahassüslerini zayıf ifade etmesi. her şeyden evvel kendinin bir kusurudur.] diyor. Biz. Onlar yine duyduklarını yazacaklardır. Anlatmalıyız derken Halit Fahri Beyi de içimizde farz ediyorum. şairlerden ziyâde hayatın aldığı maddi istikâmettir. Hele bir muallim sıfatıyla gençlere: “Bütün yazıların alâ!. Bugünkü yazıların korkunç zaafını ve sebeplerini göremiyor diyemem. umumî irfan yükselmeden şiir ve edebiyatın yükselmesine imkân olmadığını birer ağabey. Ama zayıf bir sûrette terennüm ediyorlarmış!. Kendilerini birer vatan çocuğu sıfatıyla sevdiğimiz için bu gibi yazılarla istikbâllerini tehlikeye düşürdüklerini. birer hoca gibi anlatmalıyız. Hangi cepheden bakılsa bugünkü neslin “manevî gıda” itibariyle beslenmeye muhtâç olduğu görülmektedir. Edebiyat. Türk çocuklarının kudretsiz manzumeleri başkadır. yaşadıkları hayatın dikenleri içinde ne zaman tahayyüle vakit bulurlarsa ve ne tahayyül edebilirlerse bizim . Bundan [aynı zamanda şunu da itiraf etmeliyiz ki “şair.” demek istemesine hayret ediyorum. Hülyaları ne ise onu terennüm edeceklerdir.740 laflar olmamakla beraber aşk tahassüslerinin bile başka şekillerde iadesi her zaman mümkündür... Sanırım ki bir kısım genç şairlerimiz yalnız kendilerinin ve belki biraz da arkadaşlarının manzumelerini okumakla iktifâ ediyorlar…] Şu hakikat meydanda iken ve Türk gençliğinin bir şiârı da hakbînlik olacağına göre bunu itiraf ve kabul etmek ve ona göre çalışmak lazım iken asabileşmek. sade “lirik şiir” manasına gelmez. Fakat bunun temini de “örnek”lere vâbestedir. * ** Halit Fahri Bey geçen hafta “Hülyânın Ölümü” unvânlı bir makale neşretti. bedbîn yazarsa içtimaî mazeretler tevlit eder… ilah” kılıklı nasihatlerin şairler üzerinde bir tesiri yoktur. Böyle şeyler yazmakta devam ediniz! Edebiyat bunlardan ibârettir. “Hayatın aldığı maddi istikâmet”in dünya lirizmini zayıflatması başka. gençlerimizin istidâtsızlığına hükmetmiyoruz. Çünkü Halit Fahri Bey ecnebî edebiyatlarına yabancı kalmış bir zât değildir. hiç sebep yokken “Hayat” mecmuasına tariz etmek insafsızlık olsa gerektir. Doğru veya yanlış fikirlerin boğaz boğaza geldiği bu yazının eser-namesi “İnsafın ölümü” olsa daha münâsip düşerdi.

Gelecek haftaki makalemde bu mevzuu başka cihetlerden tahlil etmek istiyorum. 47.741 için bu bile bir kazançtır] diyor. sanatı öldürüyor) diyordu fakat sanatkâra (Öl!) demiyordu. Ali Canip HAYAT. c. ama onları gaflette devama teşvîk ile değil. 3. Hayır bir kazanç değil. Biz gençlerimizden çok şeyler bekleriz. bir zarardır. 4 . ikâz ile… “Roden” (Bu asır. s. 2 Teşrin-i evvel 1927. nr.2 .

Enis Behiç’in şen bir mısraı mı? İki zımbırtı. İSTİKLÂL MARŞI Geçenlerde resmî bir dairenin (intizâr salonu) ithâz edildiği bir ağaç kanepeden anlaşılan ziyâsız. Musiki tabiri belki yanlıştır.742 MİLLÎ MARŞ. [1] “3-Gerek marşlarımızı. Şöyle ifade edeyim. bir tıngırtı arkasından. güfteler. kendi zevkine göre yürüttüğü tenkidi. Türk mutavassıt sınıf halkının heykeller. Basit bir hamâsiyât türküsüdür. an’anemizi okşamayan kısımlarda bir takım manâlar bulunduğunu ve birçok güfte ve bestelerin hissiyâtımıza bîgâne olmaları hasbiyle halkımızın asâb-ı tahassüsünden bir cereyan-ı haz ve elem geçiremediği noktasında karar kılmış bu sırada: “İstiklâl Marşı’mızın güftesi de besteleri de millî hissiyâtımıza yabancıdır. o tarafı ellişer paraya! Faruk Nâfiz’in enfes şiiri. Türk köylüsünün. gerek mektep şarkılarını ve gerek alelıtlak bestelerimizi musiki skandalından kurtarmak mecbûriyetindeyiz. işte bestelendi! [1] Hangi “Ekseriyet ârâ?” . Üç metre boyunda mısralarla tagannî edilecek bir İstiklâl Marşı arzın beş kıtasında aransa bulunmaz. besteler muvacehesinde duyduğu takdiri. çıkardığı manâyı der-miyân ettiğim zaman üstât Vahit Bey bunları felsefe-i sanatın menşûrundan geçirerek müfit ve muhtasar bir ders vermiş ve nihayet meselâ heykellerde zevkimizi. mektep şarkıları mı? Bende var. dolayısıyla güzel sanatlara hasreylemiştik. Sanâyi-i nefise ve bedîi heyecan ekseriyetârâ ile ölçülemez. (Aka) makalesinin (2. bir İstiklâl Marşı değildir.” tarzındaki saygısızca tenkidime bu bahsin ilmen halli lazım geldiği mütâlaasını serd eylemişti. Her nev marş mı? Bu tarafı yirmişer paraya. bunları beste skandalından kurtarmalıyız. Dün gece herkes bir defa daha kâni olmuşlardır ki yeni ve müstakil Türkiye bir İstiklâl Marşı istiyor. daracık koridorunda üstât Vahit Beyefendi ile teşerrüf etmiş. “Önüne gelen bir ördek kanadıyla bir çatlak av yakalıyor. 3) numaralı fıkralarında şunları söylüyordu: “2-Malûm olan İstiklâl Marşı. uzayan intizâr müddetini boş geçirmeyip sözü heykellere. İki gün sonra (Hâkimiyet-i Milliye) gazetesinde intişar eden afacan ve pek bîamân bir münekkit olan (Aka Gündüz)ün “Kız Lisesinde Bir Saat” ser-levhalı tenkidi bana şu satırları yazmaya cüret verdi.

Bize bir marş lâzım mı? Lazımsa bunun ismi ne olmalıdır? Eğer (istiklâl) cidâl ve zaferini terennüm edecek hamâsî bir şiir lazımsa hesapsız manzûm sözler arasında Mehmed Akif’in şiirine bir kıymet izâfe ve mecmualarda inşâd edilebilir. Başka şeydir o.140) demeyeyim. resmî içtimâlarda bulunanların yüzde on dördünce bile İstiklâl Marşı’nın ne olduğu hâlâ malûm olmadığına ister taganni edilsin. Ekin ağzı. sâniyen: veznin aded-i hecesi on beş. Bingöl ağzı…) namı verilen millî ve mahallî nağmeler ve bilhassa musikî makamlarıdır. Anadolu’da (Urfa ağzı. bilhassa bu şiirin evvela: vezni muttarit. sâlisen: pek lâubaliyâne ve dalâletkâr mısraları muhtevî. istiklâl mefhûmunu ifâde eden bir (millî marş)tır. ister bir musiki takımı tarafından çalınsın. Namık Kemal’in “Vatan” piyesindeki şiirinin şimdilik muvafık olacağını söylemiştim. Vaktiyle (Mehmet Akif)in yazdığı uzun hamâsî bir şiirin (İstiklâl Marşı) güftesi diye kavlindeki isticâl ve sâiki anlayamadığım için o zaman bu şiir hakkında birçok mütâlaalar yürütmüş. O günkü mütâlaamdan bugün nâdim değilim ve maalesef sözlerimin bir hakîkat olduğuna bugün de zâhibim. [*] [*] veya Arap milletlerinden hangisinin zevk-i musikîsine . fakat besteye asla gelmez. bestekâr yetiştiren bir fabrika yoktur. râbian: mısraların çok olması hasbiyle bir marş olarak resmen kabul edilse bile halka kabul ettirmek imkânı olmadığını. binaenaleyh isticâl edilmemesi lâzım geldiğini ve eğer bir marş mutlaka lâzım ise bu marş vücûda gelinceye kadar “Ey Gaziler” şarkısının. O halde bize lazım olan yalnız (istiklâl) değil. yani uzun. Filhakika bugün on dört milyon Türk’ün içerisinde bu şiirin millî marş olduğunu bilen. ne gibi evsâfı hâiz olmalıdır? Bestelenirken şarkın ve bilhassa Türk’ün hangi nağmesine tebaiyet etmelidir? Nağme: den maksat. hele bestelerinden anlayan Türklerin adedi haydi (14. Acaba bir istiklâl marşı veya millî marş yazılır mı? Bestelenir mi? Yazılırsa hangi vezinle yazılmalı. bir iki kişi ayağa kalkmadıkça ve bilenler tarafından ihtâr vâki olmadıkça kimsenin yerinden kalkmaması şahittir.743 “Şu muhakkaktır ki bizde bestekâr enderdir ve kürre-i arzda sucuk yapar gibi. acaba (1400) rakamını bulur mu? Şüphesiz hayır! En münevver geçinenlerimizin. biraz had-şinâslık. sonra halkın zevk ve hüsne âşinâ bestekârlar olmadığı için beste hususunda birçok garibelere maruz kalacağımızı.” Bu iki maddenin ihtiva ettiği tenkîtler acı olsalar da pek büyük bir hakîkatin tercümânıdırlar. Bu işin bedîi zâbıtası şudur: Biraz insaf.

âlim. tavırlar bulunmak matlûptur. Bu şarkı da on beş hecelidir. ruhunda bir galeyan neşat ve ihtizaz duymuyor mu? Bunlardaki tesir şair geçinenleri güldüren basit ve rakik güftelerinde. Besteye gelince. halkı heyecana getirecek nağmeler. Fikrimce bir güfte isterse edebiyatın tarifi veçhile şiir olmasın. benim ah ü zârıma! Al yeşil bayrağı gelin mi sandın? Askere gideni gelir mi sandın? Çalınan davulu düğün mü sandın? İlah Şarkısını işittiği zaman mütehassıs olmuyor. câhil kim olursa olsun her erkek ve kadın Türk acaba: Ey gaziler! Yol göründü yine garîp serime! Dağlar. Şu halde maksût olan tefekkürü tahayyül değil. bir beste vücûda getiren herhangi birinin musîkideki iktidârını işitmekle onun şöhretine hürmeten koca bir milletin zevki fedâ edilemez! Hele resmî bir teşekkülün ekseriyet-i ârâsıyla böyle mu’dil. bunda sanatın incelikleri değil. bedîi bir mesele hallolunamaz. Nokta-i nazarımı misallerle tavzîh etmek isterim: Feylesof. fakat şair kendisi duymuş ise. efkârımız ikbâl-i vatandır.744 Bizde vezin gibi musiki de iki nev arz ettiğine göre bunun gelişi güzel. Masa başında tulû ve gurûp tahayyül ve tasvir eden ve eserlerinin ömrü neşredildiği güne münhasır kalan kimselerin sânihâti ne kadar sanatkârâne. ümmî. şiir olsalar bile (millî marş) olamazlar. ahenkler. şair. resmî makamların bir emriyle halli acaba mümkün müdür? Mümkün tasavvur etsek bile bunlar sonunda Akif’in şiirinin uğradığı âkıbete mahkûm olmaz mı? (Arma) meselesinde oldu gibi meydana soğuk. yani parçalara tevfîken vücûda getirildiği cihetle uzun heceli şiirlerdeki ıtrâd ve yeknesakı burada hallolunamıyor. ise bu durgulara. halkın hissiyâtına muvafık kelimelerinde değil midir? Haydi bunları âmiyâne Kemal’in (Vatan) piyesindeki meşhur: Âmâlimiz. tahassüs ve ahsâsdır. ne kadar güzel olursa olsun. [*] [*] şarkısıyla otuz sene evvelki Yunan muharebesinde bir Anadolu çocuğunun ibdaâ ettiği: . musikişinaslara dudak büktüren bestelerinde ve bilhassa güfte ve beste itibari ile halkın ruhundan kopup gelme olmalarında. Fakat taktî edilirken her mısra (4+4+4+3+=15) durgularına ayrıldığı. millî. eseriyle halka da duyurabiliyorsa marş olmaya lâyıktır. taşlar dayanamaz. manâsız bir şey gelmez mi? Millî marşların güftesi vilâdet veya vefât tarihi sipariş eder gibi ısmarlanamaz.

milli bir şiârı haiz değil midir? Eğer “Ismarlama güfte ve beste olamaz!” desturu bir hakikatse. s.745 Serhadimize kale bizim. nr. Edebiyat. . kalpleri Türklük hissiyâtıyla çarpan her ferdîn bir arzusu olduğuna mutmainim. sanırım. c. Bu iki şiirin besteleri bilhassa yürüyüşler için pek mükemmel olduğu düşünülürse güftelerinde tadilât yaparak kabul de mümkün olur. kanlı bedendir! şiir hamasisi veznin ahenkdarlığı. yahut Kemal’in güftesini besteleriyle şimdilik (millî marş) olarak kabul etmek ve bir millî marş yazacak şairle besleyecek sanatkârın tulûunu beklemek zarûridir. raksanlığı. içtimaiyât ve musikî sahasında üstât olan salâhiyettâr zevâttan bu arzu-yı umumînin tatminini niyaz. Bu çok mühim ve mu’dil olduğu kadar bilhassa (millî) olan bahis hakkında (Hayat)ı âlimâne yazılarıyla tezyîn eden âlim ve mütefekkirlerimizin ne düşündüklerini öğrenmek. 14. mananın ulviyeti ve hele bestesinin azamesi itibariyle bugünkü güfte ve bestelere nazaran bir hususiyeti. 15. 3. eğer içtimaîde herkesi put kırmaktan. acaba vakitsiz ve manasız telakki edilir mi? Çankırılı Ahmet Talat HAYAT. 8 Mart 1927. yâr ve ağyara karşı mahcûp olmaktan kurtarmak matlûp ise hiç olmazsa (Ey Gaziler) şarkısını. 67. ruhiyât.

Yani bugünkü İstiklâl Marşı bizim ruhumuzu okşayamıyor. muhtelif besteler altında dinledim. Kalbinde bu uğurda kendisi için mukaddes olan her şeyi terk edebilecek bir ruh doğsun ve göğsünde en korkunç ateşlere kendisini atabilecek bir kudret uyansın. “Haydi vatanın çocukları! Zafer günü geldi!” diye başlayan Fransızların Marseiezi Fransızlara ne büyük bir ruh telkin edebilir: Haydi silahlara vatandaşlar! Taburlarınızı teşkîl ediniz! Yürüyelim – yürüyelim Zira kirli bir kan. muîn ve müstakar bir millî marşı olmasına rağmen Türk millî marşı namı altında ezberimde maatteessüf muîn hiçbir şey bulamamıştım. Anadolu’nun göbeğinde doğan istiklâl. bilhassa Avrupa’da bulunduğum zaman çok acı olarak hissetmiştim.-------------------------- . yetmiş milyon Alman’ın en küçük ferdine kadar hepsinin bildiği malûm. bilmiyorum neden. çok canlı. içinde müthiş bir dalga yükselsin ve o dakikada vatanın istiklâlinden başka gözüne hiçbir şey görünmesin. öyle bir nağme olmalıdır ki herkes onu kalbinin. Sonra bir beste yaparken. Talat Beyefendinin ve Aka Gündüz’ün fikirleri bilâ-şekk ve lâ-şüphe doğrudur. asâbının en derin. Filhakîka bizim maatteessüf daha istikrar etmiş bir millî marşımız yoktur ve bu gidişle galiba olması için uzun zaman beklemek mecburiyetinde kalacağız. Büyük harp esnasında Almanya’da casusluk tehlikesine karşı koymak için herhangi bir memleket tebaasından olduğunu iddiâ eden şüpheli kimselerden o memleketin millî marşının bütün güftesini tagannî etmek talep olunuverdi. Bu millî marş yoksulluğunu. Bu. bizim toprağımızı suluyor… -------------. Kırk milyon Fransız’ın.746 MİLLİ MARŞ. Çünkü daha istikrâr etmiş bestesi bile yoktur. Bizim şimdiki “İstiklâl Marşı”mıza gelince. Böyle bir imtihâna tâbi tutulmuş olsa idim korkarım ki Türklüğümü ispat etmek benim için kâbil olamayacaktı. en hurde köşelerinde hissetsin. bir parça melankolik olmaya gayret ediyoruz. İSTİKLÂL MARŞI Memleket Meseleleri -Hayat’ta İntişar İden Bir Makale MünâsebetiyleAhmet Talat Beyefendi geçen haftaki Hayat’ta çok mühim bir meseleye temas ettiler. çok kudretli. Ben aynı İstiklâl Marşı’nı muhtelif mahallerde. çok ateşli bir nağme ister zannederim.

her sinirinde ayrı ayrı hisseder. Hatta asâbına pek hâkim olan İngiliz bile millî marşında: Dalgalara hükmet. Akif Beyin güftesi fena mıdır? Bu güftenin uzunluğunun mahzuru var mıdır? Suallerine ben “Her şeyden evvel beste lâzımdır. Bize. millî marşına bile bir (eğer) ilâve etmekten çekinmemiştir. Fakat bunda şüphesiz bestenin de büyük bir dahili vardır. “fakat”lı. Biz bir cenup memleketine mensup insanlarız. “Eğer”li. soğukkanlı ve münekkit Alman. Bu marşın güftesini yapan Hofman Fon Faller Sleben bunu 1841 tarihinde yapmış iken bestesi. Eğer biz aynı güfteyi meselâ hicâz makamında bestelemiş olsa idik. bu ateşin güftesine rağmen. Fakat bunu halk pek benimsememiştir.747 Hürriyet. bestedir. Yoksa Akif Beyin güftesi pek kuvvetlidir. Eğer (bütün Alman halkı) (vatanı) koruma ve (düşmana) karşı koyma için kardeşçe el ele verirlerse [*] ------------Görülüyor ki (hürriyeti) bile kendi saflarında kavga için silahlandıran çok ateşîn ve hassas Fransızlara mukâbil. Zira musikîyi insan her damarında. bana kalırsa her şeyden evvel bir marseiez lâzımdır. nameler bizi mütehassis edemiyor. İnsana asıl tesir eden kelimeler değil. Yani adeta ısmarlama bir parçadır. Diğer taraftan Almanların millî marşı onların azametlerine ve ağırbaşlılıklarına ne kadar büyük bir delildir: Almanya dünyanın üzerinde her şeyin fevkinde (kalacaktır). Güfteden mütehassis olan yalnız dimâğdır” diyeceğim. hürriyet… aziz hürriyet! Seni müdâfaa edenlerle beraber sende çarpış! Ben bir ecnebî olduğum halde bu derin histen mütehassis olursam hakiki bir Fransız kalbinde kim bilir neler duyar. Onda meselâ: Mu’terize içindeki kelimeler aslında mevcut olmadığı halde mananın anlaşılması için ilave etmek zaruretinde kaldığım kelimelerdir. Marseiezin gayet ateşli nağmesi insanı bilâ-ihtiyâr arkasından sürükler. meşhur musikîşinâs Hayden’in bundan 44 sene evvel 1897 tarihinde yaptı bir nağmeye uydurulmuştur. [*] . “ama”lı. ey Britanya! Diye bağırırken hiç de soğukkanlı değildir. Ruhumuz heyecana çok müsâittir. Zira bu marş 1871 senesinde bütün Alman milletleri ve hükümetleri el ele verip bir hükümet teşkîl ettikleri zaman resmen kabul edilmişti ve zemin ve zamana pek uygun bulunuyordu. yine o tesiri şüphesiz icrâ edemezdi.

ne de heyecan vatanperveri telkin eden bir parçadır. raksân” değildir. Akif’in güftesini tamamıyla anlayan on kişiden ancak üçü Kemal’in güftesini hakkıyla anlayabildiler. Ey Gaziler”e gelince. insana ne heyecan bediî. insanı ağlamaya ve “ah ve vah” etmeye teşvik eden bir melankolik nağmedir. şüphesiz çok büyük bir vatanperverdi. insanı kapıp koyuveren. fakat onun şiirleri miyanında bilhassa şu şiir. Yalnız burada Talat Beyefendinin bazı fikirlerine itiraz edeceğim: Kendileri “Bu güfteyi şairin kendisi duymuş ise. çok mûnis ve tatlı nağmeli olan bu parça şüphesiz gayet kıymetli bir halk şarkısıdır. bu. Namık Kemal. çok güzel. Halbuki “Ey Gaziler…” bilakis gayet hüzünlü. hiç buyurdukları gibi “Ahengdâr. bilakis insanı adeta deve gibi yürümeye sevk eder. sıcak yuvarlarından bir türlü ayrılıp gidemeyen korkak adamların tagannî edecekleri bir parçadır. Bence bu güftenin bazı aksamı tadil olunmak şartıyla aynen ibkâsında hiçbir mahzûr yoktur. “Dağlar taşlar dayanamaz benim ah ü zârıma” diye yola çıkan gözü yaşlı orduda ben hiçbir hamâset göremiyorum. Uzunluk. Zannediyorum ki eğer bizim ordu “ah ü zâr” ile harbe başlamış olsa idi Yunanlıları bir . Muğlak ifâdeli. Aflarına mağrûren arz edeyim ki bu parçadan mütehassis olacak insanların miktarı Türkiye’de pek azdır. yine aflarına binâen söyleyeyim. Binâenaleyh fikrimce istiklâl marşı olmaya katiyen liyâkati yoktur. ruhunda fırtınalar koparan bir parça olmalıdır. halk tarafından anlaşılması kâbil olmayan bu güfte bugün ancak tarih-i edebiyatta zikrolunabilir. Ben bu satırları yazmadan evvel ufak bir tecrübe yaptım.748 Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak Gibi çok derin hissolunmuş ifâdeler vardır. eseriyle halkada duyurabilirse marş olmaya lâyıktır ” buyurdukları halde Namık Kemal’in: Almaz efkârımız ikbâl-i vatandır. Şiirini İstiklâl Marşı olarak tavsiye ediyorlar. yukarıda arz ettiğim gibi bir volkan gibi ateşli. kısalık bahsine gelince bunu bestekâr düşünür. fakat hiçbir zaman İstiklâl Marşı olamaz! İstiklâl Marşı. Çok kereler uzun besteli parçalar vardır ki tagannî ve terennüm edildikleri zaman uzunlukları asla nazar-ı dikkate çarpmaz. Bana öyle geliyor ki. Bunda zavallı köylünün bîçare askerin yurdunda ayrılırken duyduğu ıstırap ve askerlikte çektiği meşakkat tasvir olunmaktadır. Bundan başka bu parçanın nağmesine gelince.

749 hamlede denize dökemezdi ve istiklâlimizin elde edilmesi için daha çok zaman beklerdik. 3. 12 Nisan 1928. s. Binâenaleyh biz “Ey Gaziler…” ile “Amâlimiz efkârımız”ı şimdilik bir köşeye bırakalım da bilhassa bestekârlarımızdan bize ruhumuzda İzmir’in istirdâdı günü duyduğumuz heyecanı canlandıracak bir beste talep edelim. nr. . c. 7. Nuri Refet HAYAT. 72. 8.

edebiyatımızın ölmediğine “müspet bir misal” olup olmayacağını tayin hakkı –her eser için olduğu gibi – muharrirlerinin değil karilerin ve münekkitlerindir. Hayır.750 “YEDİ MEŞ’ALE” = YEDİ İDDİÂLI GENÇ! “Yedi Meş’ale”= Yedi gencin eseri. Bu satırları yazanlar belli ki pek genç. “kendilerini dev aynasında” görmediklerini söylüyorlar. Türkiye’deki son edebî cereyanların muhassalası. Bu eser. olsa olsa yedi gencin şiirlerini ihtivâ eden bir broşürdür. yalnız fuzûlî bir tefâhür ve malûmat-füruşlukla “Edebiyatımız öldü. Kıymeti ve seviyesi hakkında hiçbir hüküm vermeksizin son edebî istihsâlimizin “Yedi Meş’ale”nin yedi gencine inhisâr etmediğini tereddütsüz söyleyebiliriz. aynası değil. bu eserle. Çünkü ancak pek genç olanlar “iddia”larında bu kadar ileri gidebilirler. eğer maâzallah bir de görmüş olsalardı o vakit hâlimiz nice olacaktı?! . Hem gazete sütunlarını ve hem de karilerin sabrını suiistimal ederek boş sözlerle vakit geçirmedense cevâbımızı müspet bir misalle vermeyi tercih ettik. Yedi genç şöyle diyor: “Yazılarımızı müştereken neşretmemizin sebebi memleketimizde son edebî cereyanları gösterecek toplu bir eser vücuda getirmek arzusudur. belki onun bir parçasıdır. gençliğin yazılarını takîp etmek külfetine bile girmeden. Biz. kendilerini dev aynasında görenlerdeniz. Yedi meş’ale olmak isteyen yedi gencin şiirleri… Eserin başında bir mukaddime var.! Fakat bu “pek gençler” unutuyorlar ki böyle bir mukaddime ile her şeyden evvel kariin ve münekkidin hakkına tecavüz etmiş oluyorlar. Dünya şampiyonluğunu kazanmış bir profesör tavrıyla karşımıza dikilen bu satırları okuduktan sonra kendi kendimize sorduk: Bu gençler. Fakat unutmayalım ki bazen bir “gül”ün parçası olmak. “Yedi Meş’ale”nin “memleketimizdeki son edebî cereyanları gösteren toplu bir eser” olduğu iddiâsı da bize hiçbirinde değil gibi geldi. cihan edebiyatına nazaran ne kadar ehemmiyetsiz kaldığımızı pekala takdir ediyoruz. ölüyor!” diye kıyâmetler koparan bazı sanat kâhinlerine yanıldıklarını ispât etmek istiyoruz. “Cihan edebiyatına nazaran ne kadar ehemmiyetsiz” kaldıklarını takdir etmek tevâzuunu gösteren genç şairler Türk edebiyatı içindeki mevkilerinin tayinini de münevver efkâr-ı umumiyeye terk etselerdi –zannımızca. Mamâfih zannedilmesin ki biz. Çünkü “Yedi Meş’ale”nin.daha centilmence hareket etmiş olurlardı! Sonra. bir “gül” olmak istemekten daha şereflidir.

yepyeni duygular ve düşünceler var. sevinç ve kederlerimize ne kadar az yer verilmiş olduğunu göreceksiniz. “Değiştirile değiştirile karie sunulan” his ve fikir yok. İddia etmek kolaydır. Yazılarımızı tetkik ediniz. hasretini çektiğimiz edebiyat… Haydi bakalım. İşte biz edebiyatta bu çürük zihniyetle mücadele etmek istiyoruz. edebiyatın bu baş belâsından kendimizi kurtarmayı en büyük bir vazife bildik. İnsan bu satırları okuyunca derin bir “oh” çekiyor. Biz. “siz”. yedi acar projektör ile aydınlanacakmış gibi seviniyor: Mükemmel bir program! Tam istediğimiz. “Vefasız sevgili” yok. Fakat gülünç olmamak güçtür! * * * Bu mukaddimenin bir de programatik kısmı var. beklediğimiz. bizden evvelki nesillere sormalarının daha münasip olacağını hatırlatmak isteriz. “o” yerine içtimaî “biz”. aşkımıza. ferdî ve subjektif “ben”. “Hep aynı vefâsız sevgiliden başka bahsedecek bir şey bulamıyor musunuz?” diyenlere onu bize değil. her şeyden evvel duygularımızı başkalarının manevî yardımına muhtaç kalmadan ifâde etmeye çalıştık.” Demek ki “taklit” yok. “Mızmız ve soluk hisler” yok. “münekkit”in gecesi sanki yedi sönük “meş’ale” ile değil. “sen”. Kariler aynı his ve fikirlerin değiştirile değiştirile kendilerine sunulmasından bıktılar. “onlar” var. Yazılarımızda ne dünün mızmız ve soluk hislerini ne son zamanların renksiz ve dar Ayşe. “başkalarının manevî yardımına muhtaç kalmadan” yaratan bir ibdâ” var. yedi genç. usandılar. yine yedi genç şöyle diyor: “Göğsümüzü gere gere söyleyebiliriz ki taklitten. canlılık ve kanlılık var. yeni nesli temsil eden yedi gencin geniş mevzuları var. kendi dar hususiyetimize.751 Bu mukaddime ile şuna bir kere daha imân getirdik. “Şairin dar hususiyeti” yok. Fatma terennümünü bulacaksınız. … Ve sonra mevzularımızı da kâbil oldu kadar genişletmeye çalıştık. gösterin kendinizi! Açıyor ve okuyoruz: .

gönlümde kayıp ettim ilkbahârı En acı tevekkülle saydım dakikaları ___________ Gençlik emellerinin dağıldı çiçekleri ____________ Gördüm sular ağlıyor. hayat dediğin _____________ Ne çıkar boş midene yetmezse gündeliğin _____________ Gel. Her gülen ses bir feryat ____________ Bu gençliğimi yakan zehirli bir mısrâdır Benliğimin üstüne çöküveren bir dağdır.. _____________ Feryat eder ve bağrımı yumruklar. yolcu. Hasretimiz dinmedi.752 Açtık.. İşte misali: Bir gün oldu. mızmızlık tam manasıyla bu eserde de hâkim. Şekilde hiçbir yenilik göremedik. yine şairin kendisi: Ben. _____________ Ağlama!. bezginlik. bedbîni. yine sen bugün de paçavralarla giyin Yarın sıcak bir örtü hazırlıyor sana kar… . Sanki bu mukaddime başka bir eser için yazılmış da yanlışlıkla bu kitabın başına geçmiş gibi. eski hamam. içi kor. _____________ Şair dalgın yürüyor. tabiat tasvirleri yahut da vefâlı veya vefasız “o”! Duyuş ve düşünüşte bir ayrılık sezemedik: Edebiyatımızın müzmin hastalığı. aynı ritim. Aynı vezin. Mevzularda bir tazelik bulamadık: Yo. ya. Bir de ne görelim? Eski tas. _____________ Kalbim son aşkımın dedim artık mezar budur Yalnız kalan içimdeki bir dinmez ağrıdır. Bir masaldır. Saçları kar. okuduk ve kapattık. ağlarım. Bütün bu beklediklerimiz gelmedi.

uyuyunuz çocuklar Bir beşik kadar rahat bu karanlık çukurda _____________ Onların da kalbinde bin azâbın ateşi _____________ Yirmi yıl yer üstünde sürünüp duran beni * * * Bu misaller. çökük. neşesi zoraki. Hepsinin yüreğinde boğulan bir hıçkırık. yıllardır boğan. Yine ağlayan. oflayan mütevekkil. güller bile ağlamak mecburiyetinde! . Bakın. uçuk. gel sürüsüz çobana ! _____________ Sıcak gözyaşlarımla ısıttığım bu kalbi Yiyiniz yarasalar. bunaltan hava… Edebiyat-ı Cedîdecilerin kustuğu hava. Bizi. şu “Kuşun Şarkısı”nı dinleyin: Soldu nârîn sakları hâreleyen ihtişâm… Bahârın kucak kucak dağıttı çiçekler Dinmeyen bir kederle ağladılar bu akşam. Bu hava. soluk. bezmiş. mahzun. bükük gençlik! Hani canlılık nerede? Nerede kanlılık? Hani “dar husûsiyete az yer” veren şair? Nerede “mızmız ve soluk” hislerden uzak genç? Bu gençlerde mızmızlık o kadar sâri ki “tabîat”ı bile mızmızlaştırıyorlar. yılmış. zannederim. bize hiç yabancı değil. yıpranmış. Güller söyle ne yapsın artık ağlamasın da ilah… Görüyorsunuz ya artık yapılacak başka bir şey yok. ölüme teşne. gülmesi sahte. bu kitabın içinde esen hava hakkında bir fikir vermeye kâfîdir. yiyiniz yarasalar.753 _____________ Hasretin bir tükenmez intizâr oldu bana Sen bir güzel kuzusun. ağlayan. hıçkıran. tıkayan. öldünüz gün görmeden! Uyuyunuz çocuklar. Çözülmeyin ömrümü koparın damar damar _____________ Yine bahtiyârsınız.

s. yorucu bir cehd ve cidâlin yemişidir.3. 6 ..5. Malzemeyi kullanmayı öğrenmek ve hedefe götürecek yolları bilmek için “çalışmak” lâzımdır. İstidat sadece bir malzemedir. Onun için yedi gence son yedi kelimemiz: Gençler! iddiâcı olmaya hak kazanmak için çalışın!. 10 Mayıs. keskin ve kıvrak çizgiler yok değil.76. “Sanat” uzun. s. Tok Sözlü HAYAT. Yedi genç mukaddimedeki programlarını tatbik etmiş olmaktan daha çok uzak bulunuyorlar. c. Program bir hedeftir.754 İtiraf edelim ki bu “Yedi Meş’ale’de kuvvetli mısralar. 1928.. güzel görüşler. Fakat bunlar yalnız genç şairlerinin “istidat”ını ispat eden kıvılcımlardır.

gerek tertip ve gerekse karakterleri itibariyle birçok esaslı başlıkları hâvîdir. Yalnız bu aralıkta her nasılsa gözünden kaçmış mühimce bir nokta var ki bu yazımla sırf buna temas etmek istedim. “Kısa Hikâye” o kadar sistematik bir şekildir ki. diğeri bilâvâsıta olmak üzere iki fayda beklenir… Bu faydalardan direkt olanı talebenin sadece nesrin bu şeklini öğrenmesi indirekt olanı ise daha yeni gelişen genç zihinler de “sistematik çalışma”ya karşı cazip ve eğlenceli bir vasıta ile alâka uyanmasıdır. makale sahibinin yazısında evvela “roman. mekteplerde bunun talebeye öğretilmesinden biri bil-vâsıta. Tarif: “Kısa hikâye”: . “Kısa hikâye”ye gelince bu. bu “sistem” iddiamı en azdan dört beş misal ile okuyuculara bu yazıdan beklediğimden daha iyi ispat edebilirdim. Eğer yazımı birkaç sütun içine sığdırmaya değil de genişçe bir etüt haline koymaya karar vermiş bulunsaydım. büyük hikâye ve küçük hikâye” diye tamamıyla indi bir şekilde üç tasnif yapması. “roman”. demin de dediğim gibi üç indi tasnif yapmış hâlbuki ecnebi edebiyat kitaplarını açanlar görürler ki nesirde biri “roman novel” öteki de “kısa hikâye short story” diye belli başlı iki tahkiye şekli vardır. Bu nev’ hususiyle İngiliz edebiyatında nesrin çok mühim bir unsurudur.755 “KISA HİKÂYE” HAKKINDA Edebiyat Meseleleri: Birkaç haftadır “Hayat”ta roman ve hikâye hakkında etütler çıktı. lâkin bu “küçük hikâye” ile benim bahsetmek istediğim “kısa hikâye” birbirinden o kadar farklı duruyor ki bende çaresiz bu kısa yazıyı yazmak mecburiyeti hâsıl oldu. Yazıların sahibi eğer mütalâalarını universal değil de sırf Türkçemizi göz önünde bulundurarak yürütmüş olsaydı belki şu satırların onun makalesini tamamlayacağı zannetmeye kendimde cesaret bulamazdım. “kısa hikâye”ye nispetle daha çok uzun ve gerek mevzu”. Muharrir vakıa “küçük hikâye”ye dair uzun bir paragraf yazmış. saniyen de teferruâtı aşağıda göstereceğim “kısa hikâye”den bahsetmemesidir. “roman”dan büsbütün ayrıdır. Muharrir. zira bahsedeceğim mesele her ne kadar Türkçemizde şimdiye kadar tatbik sahası bulmamışsa da ecnebi edebiyatında oldukça mühim bir mevki tutuyor. Makale sahibi yazılarını biraz fazla umumî hatlarla çevirmiş olmakla beraber mevzuunu hakikaten itina ile benimsemiş görünüyor. Tamamlamayı istediğim eksiklik.

“Hayalî” kaydında tabiatın muhâverelerin. Bu şartlardan izaha muhtaç olanları teker teker alalım. vak’aların ve tasvirlerin hulasa asıl mevzula doğrudan doğruya ilişiği [*] Hayat . ya okuyanın zihnindeki suallere birer birer cevap veren mütekellim. sayı 58 . yahut da bizzat muharrir tarafından gâibsa’yasıyla anlatılan. ilmi. cilt 3. 345Tahkiye: “Kısa hikâye” ne bir şiirdir ne de bir makaledir. zira bu takdirde “kısa hikâye”nin bel kemiği olan 10’uncu şart tamamıyla temin etmek tehlikeye düşer. felsefi veya ruhî mukaddimelerle başlayan. 10’uncu şartın teminine en kısa yol teferruatın teksifidir. Karakterin sayısı çoğalınca 10’uncu şartın temini tehlikeye düşer. Yalnız bundan “kısa hikâye”de zümrüd-i ankâ gibi. Poe’nin bu şartın hududunu aşıyor zannedebilecek olan “Kızıl Ölümün Maskesi” kanunlarına ve zihnin makul telakkisine mugayyer” manası yoktur. karakter tahlili veya vakıa muhitinin tasviriyle. Lüzumsuz [*] hikâyesinde bile keskin gözlü bir kari müddeanın ispatını bulabilir. bütün karakterleri teker teker oradan çıkartan bir Denouementle bağlı yahut da şüphe ve kararsızlığı birden kesip atarak ortadan kaldıracak Climaxla neticelenen. 10. fakat tamamıyla açmaz Demek ki şu klasik tarife göre bir yazının “kısa hikâye” olabilmesi için on iki şart vardır. action.Bir mücadelede 12.Okuyanda tek bir intibâ’ bırakan 11. 2Hayalî: hakiki bir vak’aya istinat etmeyerek. 1Kısa: vasatî iki binden üç bin kelimeye kadar “kısa hikâye” daha uzun yazılacak olursa tıpkı elde tutulan lüzumundan fazla bir değnek gibi idaresi müşkülleşir.756 123456789- Kısa ve Hayali Tahkiyedir ki Ancak birkaç karakteri Teferruatı teksif edilmiş ve Bir plan dairesinde cereyan eden vukuat şekline konulmuş Vak’anın kahramanı veya herhangi bir minor karakteri tarafından Hareket. En sonunda. periler ve esrarengiz mekanizmalar gibi aklın kabul edemeyeceği uydurmalara da yer vardır manası çıkarılmamalı.Yalnız artistik bir tarafından gösterir.

belki hikâyeyi anlatan kimse onlara yalnız tek bir cepheden bakar ve yalnız kısa ve artistik bir tasvirle iktifâ eder. “Mücâdele”nin tarifi. “Valdemar Meselesindeki Hakikatler” ve “Beyazî Portre” hikâyeleridir. “Amontilado Fıçısı” ile “Kurbağa”da “intikam”dır ve ilah… 11. tıbbî. hikâyenin başından bir birini arkasına dizilen sualler cevap verir ve aynı zamanda bütün karakterleri. 6Vukuât bir zincirin halkaları gibi ve daima Chronological bir sıra ile aynı zamanda ehemmiyetleriyle mütenâsip bir surette büyütülmüş olarak dizilmelidir. okuyanlara: “Buna da ne oldu?” sualini sordurmadan ortalıktan birer birer siler ve kaybeder. Mücâdele Strugle şu şekillerde olur: 1. İkinci şekilde denouementle. 9.İnsanla fevkattabiâ kuvvetler arasında 5. Hikâyeyi anlatan kimse.“Kısa hikâye”nin en mühim hususiyetlerinden biri de daima bir “mücâdele” göstermesidir.757 olmayan bir cümlenin hatta bir tek kelimenin bile “kısa hikâye”nin bünyesinde yeri yoktur. Bir karakterin ilmî.“Kısa hikâye”de bir Climax mutlak surette lazımdır. Climaxa varmak için geçilmesi lazım gelen yollarda rastladığı vâkıaların en mühim bir veya iki safhasını gösterir ve bu kadarla iktifa eder. “tenasüp”süz bir tertip meselâ başı gövdesinin iki büyüklüğünde veya bacakları sadece “gülünç” bir yazı meydana getirir. Birinci şekle en güzel misaller “Poe”nin “Perenis”.İnsanla kendi nefsi arasında 6.İnsanla hayvan arasında 3. Birkaç misal alalım: “Poe”nin “Kızıl Ölümün Maskesi”ndeki tek bir intiba “ölüm”dür. içtimaî yahut da iktisadi bir cepheden bile gayet iyi tanıyabilen ve hatta iyi işlenmiş bir hikâye de yalnız bir defa okuduktan sonra bile ezberinden mükemmel bir tasvir yapabilir. 10. Climax hikâyenin ya en son cümlesinde olur yahut da arkasında bağlı bir denouementle birlikte bulunur. .İnsanla tâlii arasında 12Karakterler “kısa hikâye”de hiçbir vakit tamamıyla açılıp gösterilemez. “iki kuvvetin çarpışması”dır.İnsanla tabii kuvvetler arasında 4. İşte bu şart “roman”la “kısa hikâye”yi birbirinden en keskin çizgi ile tefrik eder.İnsanla insan arsında 2.“Kısa hikâye”nin bel kemiği. okuyanda tek bir intiba ve his bırakması şartıdır. Dikkat olunursa görülür ki deminden beri saydığım bütün şartlar ve bir tek noktanın etrafında toplanıyor.

aksi halde kendisinden beklenilen tesirler elde edilemez. nefesleri kesilmiş bir hali getirmeyi bilir. Bir “kısa hikâye”de altı çizilmeye değmez.758 “Kısa hikâye”ne kadar sistematik yazılırsa okunması cihetinde de o kadar sistematik bir sa’ya muhtaçtır. İşte bir kari. istisnasız hepsinde de o kadar kendinizden geçersiniz ki okumanızın ortasında kazara zihniniz masaldan ayrılsa kendinizdeki gayr-i tabiî hali derhal görürsünüz: ya merak ve heyecan içinde tırnaklarınızı kemiriyorsunuzdur yahut da o ana kadar nefesinizi öyle dar alıp vermişsinizdir ki kendinize gelir gelmez muhakkak derin derin içinizi çekersiniz. “kısa hikâye”nin nasıl okunması lazım geldiğini de uzun uzadıya anlatırdım. Bazen çengeller müteaddit olur ve daha birisi çözülmeden bir ikinci yazının gövdesine ilişmiş bulunur. “Edgar Allen Poe”nin “Fantastik Masallar”ını okuyunuz. (daha ileri giderek diyebilirim ki planları deminden beri göstermeye çalıştığım sistem dairesinde hazırlamayı akıllarından bile geçirmeyerek) kısa hikâye yazmış olabilirler. Bazı muharrirlerimiz. Demin de dediğim gibi eğer bu yazımı genişçe bir etüt haline koymaya karar vermiş bulunsaydım. hikâyeyi okumaya başladığı zaman tâ ilk cümleden itibaren her an yeni bir “tereddüt suspense”den doğacak yeni bir sualle karşılaşmaya hazırlanır. Esâsen iyi bir “kısa hikâye” muharriri okuyucularını nasıl dilleri tutulmuş. bununla beraber kendiliğinden anlaşılır ki bir “kısa hediye”nin ne gibi şerâit altında tasarlanıp yazıldığını bilen bir kari okuduğu esnada yukarıda saydığım bu on iki noktayı hikâyenin içinde görmek ister ve araştırır. Bunun için bir de masal söyleyen bir kimsenin en ziyâde dikkat ettiği cihet. Ekseriya daha birinci sualin cevabı verilip de satırların altındaki çizgi durmadan bir ikinci veya üçüncü sual başlar ve bu böylece yazının mu’in bir noktasında okuyucu bir veya müteaddit suallerin mukadder cevabını bekler durur. Bir satırın bulunmaması o satırda “alâka” uyandıracak bir mahiyet bulunmamasına delalet eder ki karin şevkini kaçırmaya sebebiyet verebileceğinden bu nokta çok mühimdir. beklediği sual önüne çıkar çıkmaz derhal başladığına bir işaret koyar ve “tereddüt” devam ettikçe satırların altını çizer. “Kısa hikâye” bu kadar sistematik olmak ve bu kadar cazip birçok hassalara mâlik bulunmakla beraber çok yazık ki Türkçemize (resmen diyeyim)girmemiştir. Türkçede benim bildiklerimin arasında “kısa hikâye” denebilecek bir yazı olarak Selahattin Enis Beyin beş altı sene evvel . “Kısa hikâye” muharriri bu cihetten ulvîyetle istifâde etmek isteyeceği için yazısına zaman zaman fasıla verir istifham çengelleri yerleştirir. ihtimal farkında olmadan. kendisini dinleyenlerde lüzumu kadar kuvvetli bir alâkanın uyanmasıdır. Yalnız bu araştırma da elbette mu’în bir sistem dahilinde yapılmalıdır.

21 Haziran. Gönül istiyor ki bu çok güzel aynı zamanda sistematik şekil Türkçe’mizde de layık olduğu mevkii kazansın ve hususiyle son zamanlarda artık usanç vermeye başlayan durgun yeknesaklığı ortadan kaldırmaya yardım etsin.4. c. s. Kenan Halit HAYAT. Bununla beraber bu hikâyede “kısa hikâye” şartlarına münâfi bir noktanın bulunduğu şimdi aklıma geliyor: “Sara”nın karakteri lüzumundan fazla açılmış ve gösterilmiştir.759 okuduğum ve teferruatını şimdi iyice hatırlayamadığım “Sara”sını gösterebilirim. “Hayat”ta birkaç haftadan beri çıkan roman ve hikâye hakkında makaleye şu kısa yazımla ufak fakat mühim bir nokta ilave etmek istedim. s.18. öyle ki bu tasvir bana “artistik” olmaktan biraz daha ileri geçmiş görünüyor. 19 .82. 1928.

Bugünkü kadın ediplerimizde olduğu gibi Madam de Stael ve George Sand'ın muasırları olan kadın ediplerinde de açılmak. Bunların eserlerinde vakıa tabiat manzaralarının tasvirleri ve hatta Rousseau'nun tesiriyle mukaddes ve aziz tabiatın medih türküleri vardı. Karilerimi gıpta ettiğim beye yabancı bırakmamak için Jean Larnak'ın muasır Fransız kadın edebiyatı hakkındaki irşatçı tahlillerini hulâsa edeceğim. ölümden kaçmak için bir vasıta olan bu tabiata dalış. Erkek. “gökleri üzerinde dinleten derin kalpli tabiata” duygularının olanca şehvetiyle vurgundurlar. 1900 romantizmi de hasselerini azat etti Bugünkü kadın edipleri içi her şey . çiçekleri koklamak. Bu hissin tesiri altında tabiatla baş başa kalmak istiyor ve onun her ot ve böceğine gönülden hayran oluyor. erişilmez ve az çok mücerret bir ideale doğru yükselmeğe bakarken. bu derecede şehvet ve iptilâ ile dalmamışlardı. Fakat bunlardan hiçbiri bugünküler gibi toprağa bu derecede ihtiras. muasır Fransız kadın ediplerinde . yemişleri okşayarak ihtirasla yemek en sıcak zevkleridir. Hayatın adiliklerinden.onların beş duyguları önünde bir avdır. pek lüzumlu bir yoldaşı olan erkeğin yanında katlandığı mihnetlere bir teselli olur ümidiyle tabiata teveccüh ediyor. Yalnız bugünlerde aşırı tabiat aşkım George Sandların muasırları olan kadın ediplerde göremeyiz.E. Bugünkü kadın romancıların bütün kadın kahramanları. Arz ettiğim bendi belki okumuşsunuzdur.760 BİR ARZU… Nahit Sırrı B. tabiata daha yakın olan kadın. deniz ve ırmakların sularında çırpınmak. senelerin getirdiği inkisarlardan. Mme de Noailles' in: «Ben artık kâinatı tadan ve içen bir sevdalı ağızdan başka bir şey olmak istemiyorum.’e «Les nouvelles Litteraires»in 19 Kanun-i sani nüshasında «Fransa’da Kadın Edebiyatı»nın muasır ruh ve temayülleri hakkında Jean Larnak imzasıyla yazılmış bir bendi mukavemet edilemez bir gıpta ile okuduktan sonra bilâihtiyar sizi hatırladım. kalbin sızılarından. 1830 romantizmi kadınların kalplerini azat etmişti.» sözü bugünkü Fransız kadın ediplerindeki yaban duygu iptilasına en sadık bir tercümandır. Gene teslim edersiniz ki edebiyatın benim gibi profanları pek çoktur. yani sırlarını faş etmek temayülü ve erkekle çocuğu tecessüm ettirememek iktidarsızlığı görülür. Teslim edersiniz ki edebiyatımız sizin gibi mütemadî bir alâka ve ihtirasla takip edebilecek münevverler pek azdır. Çayırlara serili uzanmak.

ot ve yemişlere koşturan aynı kaçmak arzusudur. Bunları böcek. On beş yirmi seneden beri Türk kadın edebiyatı ihmâl edilecek gibi değildir. İstiyorlar ki anlamak yerine duymak kaim olsun. Burada enteresan olan cihet bugünkü Fransız kadın edebiyatının hakim ruh ve temayülünün fikir adamlarına lâzım olacak bir şekilde tanıtılmasıdır.761 umumî bir temayüldür. mehip anaforlarını hiçbir zaman teslim ve kabul etmeyecektir. E. Bu kadınlar havas ve kalplerinden aşırı taleplerde bulunmak iptilasındadırlar. c. Acaba Nahit Sırrı B. İstiyorlar ki dünya bir duygu mahşerine dönsün. kimini fisik ve sefahate boylatmıştır. Bunların eserleri çıktıkça tek tek tenkit edilmişlerdir. Bunlardan birini dinleyelim: "Erkeğin hendesî kafası kadın deryasının gizli. Fakat temayül ve simalarının toptan teşrih olunduğunu hiç hatırlamıyorum. Deniz dalgalarından hiç böyle şey istenir mi?„ Muharririn kadın üslûbu hakkındaki fikirleriyle kadın edebiyatının teceddüt etmemezliği ve hasselerinden ötesine geçemeyeceği hakkındaki hükümleri beni alâkadar etmez. . 115. nr. İstiyorlar ki bir duyma ve titreme makinesi olsunlar. Onlar hep akl ü hikmet ararlar.5 . Bunun için bütün itirafları hüzünle dağlıdır. çiçek. Gene bu arzudur ki kimini isyana. 3. anlaşılmamış. yahut hiç olmazsa duymak anlamaktan fazla olsun. bu noktadan bizi tenvir etmek istemezler mi ? Mustafa Şekip HAYAT. s. 7 Şubat. 1929.

Dertli «Pir Sultan» dan ziyade mutaassıp bir mutasavvıftı. A. Şu kadar ki oğlunun isminin Ömer olmasını delil ittihaz ederek kendisinin Bektaşi olmadığına dair mütalâa doğru değildir. fakat Bektaşiler beyninde pek meşhur olan bir nefesinde: Söyleme ey zahit yalan dinlemem. doğru mudur? Bundan başka Dertli’nin Bektaşi olduğu kendi asariyle müspettir.762 DERTLİ HAKKINDA Hayat'ın yüzüncü nüshasında A. Şimdi ben öldükten sonra oğlumun adının Osman olduğunu delil ittihaz ederek benim için «Bektaşi değildi» demek. Ankara’da bulunduğum zaman Rıza Tevfik'in Peyam Gazetesi’nde Dertli’nin. Talat Beyin. yirmi beş yaşında iken doğan çocuğumun adını Osman koydum. Bursa’nın Beypazarı’nda ve sonra Rumeli’nin Beypazarı’nda tevellüt ve yeniçeri vak'asında öldürülmüş olduğuna dair yanlış mütalâaları havi neşriyâtını bir mektupla kendisine bildirerek tashih ettirmiştim. Sen gibi günde beş vakit kirlenmem. Ziyaettin Fahri Beyin tenkidine cevaben intişar etmiş olan kıymetli makalesini okuyarak Âşık Dertli'ye ait mahdût olmakla beraber esaslı tetkikâta müstenit malûmatımı arz etmeyi muvâfık buldum. Bir vakit bozulmaz abdestim benim" demiş olduğu gibi daha ileriye giderek: "Gülbank külüngiyle zahit ekher" . Bir hak mürşide bağlı destim benim. Bektaşi olmak için bir merasimden geçmek lâzımdır ve buna “Nasip” derler. Binaenaleyh «Ömer» ismindeki oğlu Dertli'nin Bektaşiliğe intisâp etmezden mukaddem ve Bektaşilerin bu itikâdına vâkıf olmadığı bir zamanda doğmuş olduğundan ismi Ömer kalmıştır.Talât Beyin dîvânında olmayan. Çünkü Bektaşiler Bektaşi olarak doğmazlar. Meselâ ben kırk yaşında Bektaşi olmuştum. Bektaşilerin birçokları Kadirî. Dertli'nin filhakika Koyunpazarı’ndaki cami kabristanında medfûn bulunduğu hakkındaki A. Talât Beyin ifadeleri pek doğrudur. Rufaî ve emsali tarikatlara mensup olmuşlardır ki Âşık Dertli de evvelce «Halvetiye» tarikinden olduğu halde sonra Mustafa Baba isminde bir zaten «Nasip» alarak Bektaşi olduğu muhakkaktır.

8. 116. münafık. Dertli de başka bir nefsinde Bektaşi olduğu halde çenelisine Kızılbaş dediklerini söylemek istemiştir. Kırklareli Halk Musiki Cemiyeti Reis ve Muallimi Vahit HAYAT. Bektaşiden başka diğer tarikat mensuplarına bile Kızılbaş demiştir. 5..Talât Beyefendinin Dertli kitabının pek yüksek kıymeti haiz olduğunu makam-ı şükranda beyan etmeği de bir vazife addeylerim. "Dinini si. hatta söyletmez. A. Nasibini almamış bir kimse böyle şeye cesaret edemez ve ederse mutlaka onu “münkir. 14 Şubat 1929. Musikiye mensup olduğum sebeple halk şiirleri meyânında eskiden müridi bulunduğum Bektaşilik dolayısıyla da bütün Bektaşi şairlerinin nefeslerinin notalarını cem etmiş olduğundan halk bilgisi ve halk musikisine bir hizmet edebilmek emeliyle bunların bestelerini neşredeceğim için bu eser ve vesikalarıma istinaden Dertli hakkındaki ufak bir malûmatımı aynı hizmet endişesiyle arz ettim. c. nr. Hele Anadolu içinde bu kabil olamazdı.763 “Kafanı ezerim senin bilmiş ol" diye başlayan diğer bir mısraında da. s.rim senin bilmiş ol. Şu itibarla Dertli heyecanlı bir halk şairi olmakla beraber çok imanlı bir Bektaşiydi. demiştir ki dini bütün bir Sünni bunu söylemez. Bundan başka halk her zaman Kızılbaş ile Bektaşiyi birbirinden ayırmamıştır.. Bu bapta son zamanlarda vuku bulan neşriyatın kâffesi efsane mahiyetinde kalmıştır. Dertli'nin Aleviler köylerine gittiği için onlarla hemhal görünmek istemiş olması ifadesine gelince: Dertli'nin yaşadığı devirde Bektaşilerin içine girip de Bektaşi veyahut Alevi görünmenin imkanı yoktur. müfsit” addederek öldürmekten çekinmezlerdi. Yakın zamanlara kadarda Bektaşi muhabbetlerine girilerek onların bazı ferî usul ve itikâtlarına vâkıf olunduğu vaki olmuşsa da gene esas usulleri hakkında esaslı malûmat alınamamıştır. .

bu satırların muharriri için bir mükellefiyetti. Bunları da okuduktan sonra bu romancı kadın hakkında umumî intibalarımı yazabilmeği isterim. tahrir hayatımın pek şerefli bir mükâfatı saydım.764 BİR EMİR VE BİR KİTAP HAKKINDA Mustafa Sekip Beyefendi üstadımızın Hayat’ın 115’inci nüshasında bana hitaben neşrettikleri makaleyi. . üstadın emirleri de zannediyorum ki icra edilmiş olacaktır. Paris’te bu seneki Femina mükâfatı edebîsini kazanan bu (Georgette Garou romanını okurken ne acı hissettim! Türkçeden başka bir lisan bilmeyen bir edebiyat meraklısı için bizdeki neşriyatı bir değil on kere de okumak mümkünken. açık Türkçe cereyanını meselâ tâ Naci'ye kadar götürmemek de itirazı celp edebilirdi. Çünkü bazen kızıl bir mürteci kesilen bu şair. buna derhal itaatle vücuda gelecek pek basit taslağın lâyık gördükleri teveccühten beni mahrum edeceğinden korkarım. Bu sebepledir ki.. Ve bu tarihten beri de. bu mükellefiyet daha cazip. ihmal edilemeyecek bir mevki kazanmışlardır. işte az çok okumaya çalışan bir adam olduğum halde ne kuvvetli bir muharrirden haberim bile yokmuş! Ve kim bilir bilmediğim ne kıymetli eserler var! "Georgette Garou’nun kabında muharriri Dominique Dunois’nin daha altı eseri olduğu hâber veriliyor. Şimdiki halde. Neşriyat hayatımızın feci fakrini. Ziya Paşa ve Kemal’i bırakarak Hamit’le başlamak kabili itiraz olduğu kadar. Bu vesile ile ve muhtemel bir tenkide cevap olmak üzere ilâve edeyim ki. Binaenaleyh.. hazırladığım eser için mebde olarak Türkiye’de edebiyatın serbesti kazandığı tarihi muvafık buldum. hem de daha nazik ve müşkül oluyor. mebde olarak siyasî teceddüdümüzün açıkça başladığı Üçüncü Selim devrini almadıktan sonra. resmen men edilmiş olan edebiyatın hürriyetini kazandığı 1908 senesinden ve adına «On Temmuz İnkılabı» denen tarihten başlatmak zarurî idi. işaret ettiğim eserimde onlardan dikkat ve itina ile bahis. sade bu romanını anlatmağa hakkım var. bazen de muasırlarının hemen hiçbirinde görmediğimiz kadar sade ve saf bir lisanla yazmıştır.. Şekip Beyefendinin de pek vakıfâne söyledikleri gibi. Kadınlarımızın on beş yirmi seneden beri edebiyat hayatına getirmiş oldukları eserlerin umumî temayüllerini ve kadın ediplerimizin şahsiyetlerindeki ana hatlarını çizmem için. izhar buyurdukları arzuya gelince. böyle bir eseri. edebiyat hayatına giren kadınlarımız gittikçe çoğalarak. Şinasi. (1908’den Beri Türk Edebiyatı Tarihi) serlevhası altında hazırlamağa çalıştığım eser ikmal edilince. Ve emrin telakkisinden sonra.

Ve hele erkek. bir gün bütün mal kendisinin olacaktır. Georgette'in gidip kocasını da sürüklediği doktor. dünkü uşak. Çalışan kolların ne kadarını cihan harbi yedikten ve havaic-i gıdaiye ürkünç bir şekilde yükseldikten sonra. buğdayı. Didier. onun izdivaç gününde başlıyor. onu kovmak ihtiyarın hatırına gelmemiştir. onun günden güne artan tehditleridir! Çünkü o. on sekiz yaşında. uşağın evinin erkeği olmasına bile razı oldu. gece sinemaya gidebilmek için bir çörek ve kahve ile akşam karınlarını doyururlarken. kocakarı lakayt ve her ay geçince daha gazuptur. Çok çalışkan ve ciddî bir uşak ki. sağlam ve genç vücutlarının sevişmesinden başka hiçbir eğlencesi olmayan ve guruba kadar fasılasız bir çalışmakla geçen hayatlarıyla bahtiyardırlar. Georgette bir türlü hâmile kalmıyor. Halbuki eski uşağın çocuğu olmuyor. Erkeğin. bunun er geç olacağı hakkında ne derse desin. kendisini sevdirmek için hiç bir şey yapmamış ve iki sene süren niza esnasında o kadar uzak ve adeta bigâne kalmıştır ki. Ve sonra. dul ve ihtiyar büyük annesinindir ve babası öldüğü ve annesi birine varıp Paris’e gittiği için.Çocuğu yapacak kadındır! Öyle mi? Georgette şu. gece karısıyla kavga ederek bağırır: . Sublaines köyünde.. bu fakat. Georget’in kocası kıskanılmaya lâyıktır. daha doğrusu torunu. Sonra bir gün tehdit eder: evlerine alınmış ve bedavaca çalıştırılan iki öksüz kardeş vardır ki. sırf o gün.. zevç ve zevceyi çıldırtır. Fakat evvel emirde büyükannesine sorar: -Çocuğum olursa. büyükanne. evvelden tahayyül edemeyecekleri fiyatlarla sata sata. çok uzakta bir köyü. Servet. esmer ve dilber bir köylü kızıdır. bütün bu köylüler zengin oldular. belki kendini daha suçlu bulduğu için. gözlerini kapadığı zaman topraklarının kapanın elinde kalmayacağını bilmek. Kendilerine bilâistisna Mösyö ve Madam denilen şehirliler. yeni evliler toprakla uğraşmazlar. Georget’in şiddetle severek. İşte Georgette bu köylülerin en zenginlerinden birinin kızı. iki senelik bir inattan sonra büyükannesini kendisiyle izdivaca razı ettiği adam. Fakat ertesi gün iştedirler. bunun oğlan olanına mallarının yarısını bırakacağını bildirir. Tekdirleri karşısında. Fransa’nın büyük şehirlerden uzakta. eti. daima kadına hâkim olduğu bu köyde. Bu tehdit. Hele sadece bir uşak olursa! Çünkü. geceleri. halde ne yapacağını bilir. Roman. yağı. Fakat. Bütün asırların sakinlerini toprağa şiddetle merbut ve iktisada çılgınca riayetkar olarak birbirlerine devrettikleri bir köy. Ve izdivaç günü.765 Georgette Garou. Bunun içindir ki. bu oğlanla kardeşini kovacak mısınız? . bunu bilerek sükûn ile gözlerini kapamak istiyor. ihtiyar kadın. bütün bu köylüler binlerce franga para dememeye başladılar. uşakları idi.

Ve bu musahabeyi iki kadın temdit etmezler. güya sevişirler. sevdalarının hüclegâhı olur. çocuğun vaftizi için davetli olarak Paris’ten gelen Georget’in anasıyla üvey babası. Ve birkaç kadehten sonra üvey baba Didier'yi. Bu. Georgette. Georgette’in aşkı ancak çocuğu içindir. O kadar ki. heyhat ki. arkalarından bile bakmadan çocuğunu emzirir. Şu kadar ki. Onu aşığı olduğu topraktan ayırmamak için yapılan bu fedakârlığa. fakat çocuk olduktan sonra. hem de genç olmayan bir mahlûktur. ötekinin berikinin tarlasında çalışan bir gündelikçi. çünkü ilk aşk gecesinde bile Didier karısından ziyade kalbi üzerinde bütün toprakları sarmıştı ve sıkmıştı.766 -Evet. yarı iane ile ve yarı aç büyüyen on üç çocuktan başka bir çocuğu daha yeni dünyaya gelmiştir. kocası ve oğluyla yalnız kalır. aşkının tesiriyle o hiçbir kıymet vermesin ve kendisini döverek siyah saçlarından sürüklesin ve uzun gözyaşlarından sonra affını kazansın! Georgette bunu bekler. Fakat hayır. Ve bir gün genç kadın kırlara çıkar. Karısı ve onun sadakati o kadar mühim şeyler değildir ki! O kavgasız geçen geceden sonra. köyün papazı mektebinin tekmil çocuklarıyla beraber kırlarda gezmeğe çıkmıştır ve çocuklar her şeyi görmüş hem de anlamışlardır. Romanın ikinci kısmında. adı Cadet olan işçinin bu on beşinci çocuğu dünyaya geldiği zaman. türlü şaklabanlıklarla Georgette’i Paris’e bir gün getirmek ve servetini beraberce yemek sevdasındadırlar. köyde işi bilmeyen hiç kimse yoktur. meseleden hemen haberdar olurlar. Yanına iki yüz frank almıştır. eğer nazlanırsa ikisini de nazlanmazsa sade birini vererek. Tarlaların kuytu bir köşesi. daha fazla anlamış görünmemek muvafıktır. bu köşe hiç de kuytu ve gizli değilmiş. ve hatta toprağı ihmal ederek onunla meşguldür. İki üç sene geçince. tembel ve serseri. her ayıba göz yuman bu zelil kocayı tahkir eder. Georgette onu kovar. Bu ana ile kocası. birden bire devrilen bir ağaç gibi büyük anne düşüp ölür. Ve bunun kim olacağını da tayin etmiştir. Ve korsajında iki yüz frankla onu aramağa çıkan Georgette. kendisini bulur. Ve zaten olaydı roman belki olmaz ve belki orada biterdi. O günün gecesi. Lâkin. Bu çocuk ise onu köye ebediyen bağlayan ve kendilerinden ebediyen ayıran bir zincirdir. gece sinemaya gidebilmek için akşam yemeği yiyemeyen şehirlilerdendirler ve daima hasut gözlerle seyrettikleri bu servetten hissedar olamadıklarına yanarak. Georgette kocasının isyanını ve tahkirlerini bekler. bir erkek satın alacaktır. ve o anasıyla beraber giderlerken. erkek kendine uzatılmış olan yüz frangın göreceği hizmetleri ve kadın her halde ana olacağını düşünerek. . İhtiyar için.

. sarışın ve yakışıklı bir adamın kendisine bakışından ve söz atışından. sevişmek için bu aşığa verdiği saatler her ikisi için de az gelmeye başlar. daha buruşuklar ve aksaçları gelmeden. Çünkü kaç seneden beri oğlu da ondan kaçıyor. nerede? Tekmil malını bırakarak giden ve kendisini geçkinlik bekleyen kadın. Georgette kabul eder. Oğluna her şey mektepte anlatılmış. Ve bir seneden beri mektebi bitirerek Didier ile beraber tarlalarda çalışan çocuk. sade köpekle veda edebilir. kaçacağı gece. ilk önce telaş gösteren erkek. kendisini bu yabancıya verecektir. o: «Ben gidiyorum. Sonra. onu öpebilir ve bir köpekten başka öpecek hiç kimsesi olmadığına ağlayarak. İçeriki odada da oğlu uyumaktadır. buna bir türlü cesareti yoktur. adı Gustave Vanlaert’tir. kendine muntazırdır ve onu uzaklara götürür. Georgette amakına kadar sarsılır. Her şeyi satıp başka bir yere. odasını bir iki saat sevdalılara kiralamakla tanınmıştır. nereye istersen git! diyerek arkasını çevirir. aynı toprağın hizmetkârı oldukları için Didier'ye yaklaşmış.» deyince. nerelere kadar düşecek ? köyde deniyor ki. o kırlarda geçmiş olan günah hikâye olunmuştur. adresini bilen Didiyer ona daima para göndermektedir. Evet. Ve eserin son kelimeleri: Neredesiniz Georgette Garou? sualidir. Bu isim dimağına ebediyen yerleşmiş olarak. Hayatında bir kerre ve ancak birkaç dakika hiçbir zevk duymadan günahkâr olmuş olan kadın. nereye olursa olsun gitsinler. başını tekrar yastığa kor. Georgette Belçikalıya. yeniden uyur. Didier: — Bana ne.767 Üçüncü ve son kısmın başlangıcında köye yakın yegâne kasabanın kahvesindeyiz. Georgette köye döner. Fakat bilmiyoruz ki bu sahih mi? Ve kadın romancı bize bu . Yangın mı var acaba diye. Lâkin. beraber kaçmayı teklif eder. o yabancı kendinden bıkarsa ne olacak. Bakışırlar. Belçikalı. otuz beş yaşlarında. birden başlayan şiddetli bir yağmurdan dolayı bir kahveye girer. hiç bir menfaat mukabilinde olmadan kendini seven adama teslimi nefseder. bunu yalvarır. Aşığı. Burada. Ve odasını kiraya veren kadın. Fakat eyvah ki bu oğul da mektepte senelerce piçliğiyle istihza edildiği için ona düşmandır! Georgette. bu ayıp içinde yaşayamayacak. bucağından ayrılır. Ve sonra. Bazı şeyler satın almak için gelmiş olan Georgette. Sonrayı romancı da meçhul bırakıyor. Bu kahveyi işleten bir dul kadın. sakin. Ve yağmur sebebiyle iltica ettiği bu yerde. sokulup malûmat verir:— Belçikalı bir ameledir. kin duyduğu anasına karşı onunla birleşmiştir. kocasını uyandırır. Ve hâlâ şayan-ı arzu ve taze kalmış vücudu şimdi arzu ve ihtiras ile ateşten bir libas giymiştir. Yoksa işinden ayrılmıştır ve yalnız gidecektir. Ve Georgette her şeyi itiraf ederek yalvarır. güya dönmesin diye.

1929.5. c. bir büyük şehrin o maske gibi boyalı yüzlerini gece yarısından sonra sokakların loş köşelerinde göstererek insanı çağıran kısık sesli bir kadın olması ihtimali yüreği sızlatıyor. 28 Şubat. s. (Romanı Bitiriş Tarzları) makalesini yazarken bu kitabı okumamış ve bu hatimeden bahsedememiş olduğuma acınıyorum. . 17.768 kadını o kadar maharetli bir tarafgirlikle sevdirmişti ki.. Nahit Sırrı HAYAT. 15. Ve neticedeki bu meçhuliyet ne güzel !.. 16. 118. nr.

zamanımızda mide ve bağırsak. samimiyeti kahreder. Haşim’in de her eserinde aynı hissi buluyoruz. Ben en güzel ve en dinlendirici . gazeteler de. Son senelerde zuhur ederek resimden şiire kadar her sanat şubesine musallat olan tuhaflığına bir manası vardır. dimağdan çok daha şerefli birer uzuv payesini bulmuştur. düşünemez ki bu hareketi. bir taraftan yiyecek ve içecek ilânları. hayatî faaliyette. Avrupa’da sanatın zaafı! Sanatı kadar irfanı da kuvvetli olan Ahmet Haşim bu kepazeliği hepimizden iyi bilir. bazıları basit ve suni bir eksantriklik sanıyorlar: Haşim ki muasır Türkiye’nin en orijinal bir üslûpkârıdır. Kim ki muvaffakiyetinden emin değildir ancak o tasannudan imdat umar. Atalete düşen güzel bir vücudu nasıl her taraftan yağ tabakaları kaplarsa. diğer taraftan metni tarz eden resimlerin istilâsı altında kaldı. Hatta iri göbekli insanların etrafımızda çoğaldığına bakılırsa. basit musiki. İşte üç dört satır. Her zevkini kaybetmiş ruhu..” diyor. Onun bu samimi sanatkarlık kudretinden doğan şu temayülünü. Dünya matbuatına göz atınca hükmedilir ki. Zaten büyük sanatkârların hepsi böyledir. çocukluk tazeliğine kavuşturan bu karanlıkta. Beşeri tahassüsler arasında tahalüf görmek istemeyenler yahut sanat eserinde isagocu mantığı arayanlar kerrat cetveli okumalıdır: çünkü bu hassa yalnız onda vardır. Nitekim “Bize Göre” nin başlangıcı bu isyan ve nefreti karie hemen ifşa etmektir: Gazetecilik. böyle yormayan masum bir göz eğlencesi kaldıkça yorgun başın munis bir ilticagâhıdır. Yüksek sanatla samimiyetin münasebeti ezelidir ve ebedi olacaktır. yüksek sanatı ve halis sanatkârı anlamamak demektir.. kendisine müşteri ismi verilmesi daha doğru olan kariin hoşuna gitmek gayretiyle gazeteler. insanın filden.769 HAŞİM’İN “BİZE GÖRE” Sİ Büyük bir Garp edibi "Benim bütün isyan ve nefretim. Onda bizim mantığımızı yadırgatan satırlara tesadüf ederek bilmeliyiz ki yüksek bir sanatkâr intibaı karşısında bulunuyoruz. haysiyetinden bu kadar kaybettikten sonra. karıncadan. leylek ve zürafadan hiç farkı kalmıyor. tatlı bir ninni vazifesini görür. Haşim sinemayı anlatıyor: … Sinema. ticaret mahiyeti aldıktan sonra. adiliğe ve belâdete karşıdır. böyle bir adamın kaleminde “maniyerism” vehmetmek. dimağlarını kemik mahfazasından çıkarıp karınlarında taşıdıklarını hükmetmek lâzım geliyor. tedrisât sütunlarından fikrin bütün şekillerini süpürüp attılar. birçoklarının şimdi. Bugünkü nesrimizin en güzel numunesi onun yazılarıdır. Sahih sanatkar bizi nagehanı şaşırtabilir. Dimağ.

şüphe yok ki cismi böyle haşin bir zırh ve içindeki ruhu da böyle bir çelik külçesi haline getirmektir. insanın tabiata en yakın kalan güzel bir cinsidir. yani bayramların en tabiisi! Papatya. dostumu temessül etmiş ve onu bir kaya parçasına döndürmüştü. genç nesle Ahmet Haşim’i tavsiye etmelidir. şu sonu gelmez bir akşam alacalığının kederine müstağrak olan iki dağ arasına gittim. Şehirden tamamen uzaklaşan bu dostu. Benim Katana’de aramaya gittiğim ne kuş ne de çiçek idi. lehçesinde. orijinal ve eskimez bir zevk. Şehirlerin sarı derisini kırların kızıl derisine değişmedikçe. ince bir zeka. sırf çingene görmek ve zurna dinlemek iştiyakıyla.. gelincik ve bülbül âlemi içinde. kendi saffetlerine acı acı gülümsediklerine şüphe etmiyorum. saçları vahşi bir inkişaf ile uzamış. bu tunç yüzlü ve fağfur dişli kır sakinleri. beşerî şekle istihale etmiş birtakım neşeli yeşil ağaçlardır. Çingene Dün bahar bayramıydı.bu sene de. tozlu ve dolaşık yollar üzerinde saatlerce taban tepmiş ve ter dökmüş olanların . keçiler ve tavuklardan müteşekkil dost bir hayvan çemberi ortasında yan yana âkil bir dostumu ziyarete gittim.her sene olduğu gibi. Zannedilir ki. Tabiatın insana yapacağı en büyük iyilik. çetin sesler peyda olmuştu. Çocukluğumda 1 Orijinal metinde kelime silik olduğu için okunamamıştır. *** Genç nesil Ahmet Haşim’i okumalıdır. . çocuklarımız onda yalnız ifade güzelliği değil.. hayattan bir günün acılarını unutmak için. ve emsalsiz bir realist göz bulacaktır. inekler. bütün şehir halkının şen bir kafile halinde döküldükleri yeşil istikametleri takip ederek Katana Deresine indim.770 uykularını sinemanın ipek yastıklar gibi başın arkasına yığılan yumuşak karanlıklarına ****1 Sanatı öldüren sinemaya karşı yazılmış olan şu zarif hicviyede ben temiz ve sahih bir zevk isyanı buluyorum.. Alnında ne hüzünden ne neşeden eser kalmamıştı. işte iki misal: Şehir harici Üç dört seneden beri uzak kırlardaki çiftliğinde. Tabiat. Çingene bizzat bahardır. Çingene. güneşin ve toprağın kardeşi olmak kabil mi ?. arılar. Bu mahzun ve karanlık vadide baharı görmek hayaliyle. ilk bakışta tanımak müşkül oldu.

s. Ahmet Haşini “Bize Göre” ile Türk edebiyatına bugünün en mükemmel bir nesir modelini veriyor. pitoreskini ne güzel gösteriyor. bu mahir avcının kurduğu tuzağa düşmemek için nasıl kanat çırptıklarını görmek. Paris’e indiği ilk gün her yere tercihen doğru hayvanat bahçesine giden muharrir. Ali Canip HAYAT. tahta zurnasını çalıp.» Eski edebiyatçılar.5. 120. yoklama defteri imzalamaya mahkûm bir kalem efendisi intizamıyla. Heyhat! Dün Katana Deresinde aksi sedaya hâkim. benim her sabahki eğlencemdir. Şu altı satırdaki muvaffakiyete bakınız: «Yolumun üzerinde her sabah tesadüf ettiğim bir dilenci var. bu musikinin vahşî kahkahaları andıran müşabih akisleriyle yeşil vadileri uzun uzun inleten genç bir çingenedir. Merhametlerin. birer şaşkın güvercin telâşıyla. sırf gözlerinin derin elemi ve edasının sakin belâgatıyla gelip geçenlerin merhametini avlar. sarı şalvarlar giymiş. Mümtaz sanatkâra alenen teşekkür etmeyi bir vazife sayıyorum. böyle zahiren kolay ve basit göründükleri halde ancak müstesna fıtratta sanatkârların kalemlerinden çıkabilecek bedialara «sehlimümteni» derlerdi. 3 . 2. yalnız bozuk fonograf sesleriydi . kırmızı. kendi zevkine göre.771 gördüğüm baharlardan bugün hatırımda kalan hayal. Bu zeki çehreli adam. “Bize Göre”nin son kısmı şairin geçen seneki Paris seyahatine dair enfes notlarla. bize mini mini parçalar halinde bu meşhur şehrin. c. şarkı söyleyen ve el çırpan bir alay genç kız içinde. nr. intibalardan teşekkül etmektedir. yeşil. her gün tam saat altıyı kırk geçe köşesine gelir ve tam saat ona kadar bir tek söz söylemeksizin. 14 Mart 1929. Roman ve hikâye yazmağa -ne diyeyim tahammül veya tenezzül etmeyen Ahmet Haşim’de ne mükemmel bir tasvir kudreti var.

Eski şairlerimizin hepsi biliyorlardı ki gazel. baştan aşağı güzel bir abide. Acem edebiyatından ve onu model yapan Dîvân edebiyatımızdan bahsederken «Bu edebiyatlarda esas beyittir.» diyorsunuz. Eğer böyle yapmayıp da içinde zahitten. yoksa altında ve üstündekilerden müstakil olması değil. Dîvânında bunun misallerine tesadüf ettiğinize eminim. Nitekim Dîvân edebiyatında müstakil beyit hatta mısra bile söylemek caizdi.772 “YENİ EDEBİYAT İÇİNDE ESKİ ESTETİK ZİHNİYET” -Muhterem üstadımız Ali Canip B. Beyitler arasında manâ irtibatı mecburî değildir..yeBu uzun ismi taşıyan makalenizden öyle anlaşılıyor ki genç şairler Garp edebiyatına tamamıyla bigânedirler ve Dîvân edebiyatı kadar eski bir estetik zihniyetiyle mütemadîyen beyit işleyip duruyorlar. baştan başa aşıkâne söylenen sözlerdir. Hepsinin başlayışı. Filhakika böyle olmuştur.. yazılarınız üzerinde bir parça konuşalım. iki yüz sene sonra gelecek ahfadının böyle bir kaide vazedeceğini düşünmüş gibi bazen beyitleri bile ayırmayarak sizin kaideyi ezelden cerh etmiştir. Halbuki o edebiyatın en güzel parçaları böyle olmayanlardır. Birçok şairlerin her beyti başka bir şeyden dem vuran gazelleri yamalı bohçaları andırır. Beyitlerden birini gazelden dışarı çıkarsanız kuvvetini derhal kaybeder.. Bununla beraber.E. Aralarında öyle sanatkârane bir irtibat vardır ki. yerlerini değiştirseniz aslındaki kuvveti bulamazsınız. Fuzûlî’nin mısra mısra hatta kelime kelime işlenen gazelleri de heyet-i mecmualarıyla güzeldirler. Fakat acaba «Bu edebiyatlarda esas beyittir» gibi umumî bir kaide vazetmek doğru olur mu? Eğer öyle olsaydı bu beyitleri yan yana dizmeye hiç hacet yoktu. . Eğer Dîvân edebiyatının böyle bir estetik kaidesi olsaydı bütün şairlerin buna riayet etmesi lâzım gelirdi. genç şairlerin okumadığınızı itiraf ettiğiniz eserleridir.. bunların tam bir mana ifade etmesidir. Eski şairlerimizin telâkkisine göre iki mısraın beyit olması için lâzım gelen şart. Meselâ Nedim’in Hamamiye’si: işte kat’iyen beyit beyit değil. meyhaneden bahsedenleri bulunduysa.. şairin gayesi bir mefhumu nükteli bir mazmun halinde bir beyit şekline sokmaktır. bu. Hakikatin böyle olmadığını gösteren en bariz delil. değil beyitleri ayırmak. evvelemirde şekil sonra da ilham kıtlığından olsa gerek. İnce ve zarif Nedim. yükselmesi ve inişi vardır..

beş beyitten aşağı ve on bir beyitten fazla olmayan bir nazım şeklinde tarif etmeleri de ispat eder ki bu beyitlerin husûle getirdiği bir heyeti mecmua matluptur. Dîvân Edebiyatımızın en büyük ve en samimî şairi Fuzûlî bu inceliklere tamamıyla riayet etmiştir. Onun. hem de hafif perdeden olur. Bakınız nasıl: Birinci beyte matla derler ve bunun güzel olması lâzımdır. Görülüyor ki bu küçük kaidelerin hepsi bir « bütün » için çalışıyor. sevgilisine «Sen Yusuf’tan sonra geldiğin için felek senin güzelliğini ondan daha gülgûn yaratmıştır. Nihayet son beyitlerde fevkalâde bir incelik görürsünüz: Bunlar gazelin sonlarına geldiği için hem kuvvetli. Sizin tabirinizle (en-semble : bütün) denilen bu heyeti mecmua ise beyitlerin gelişi güzel yan yana dizilmesiyle olamaz. İkinci beyte hüsnü matla derler. Müsaadenizle bir gazelim beraber okuyalım: Ya Rab belâ-yi aşk ile kıl aşina beni Bir dem belâ-yi aşktan etme cüda beni Az eyleme inayetini ehl-i derd'den Yani ki çok belâlara kıl müptelâ beni Oldukça ben götürme belâdan iradetim Ben isterim belâyı çü ister belâ beni Temkinimi belâ-yi mahabbette kılma süst Ta dost tan edip demeye bivefa beni Gittikçe hüsnün eyle ziyade nigârımın Geldikçe derdine beter et müptelâ beni Ben kandenü mülâzemeti itibar ü cah . Makta namını alan en son beytin zayıf olmamasına bilhassa itina edilir. İşte size bir estetik kaidesi ki ne bizim bugünkü anlayışımıza yabancıdır ne de hiçbir Avrupaî edebiyatın telâkkisine muhalif her yerde ve her zaman takdir edilir ki başlayış güzel olmalı. Son darbenin kuvvetli oluşu Avrupaî edebiyatların da kabul ettiği umumî bir estetik kaidesi değil mi?. Şevketi Ferahi’nin. Gazeline güzel bir beyitle başlayan dîvân şairi onu kendi haline terk edemez. sizin söylediğinizden bambaşka bir estetik kaidesi vardır ki tamamıyla bütünü istihdaf eder. çünkü şair de matladan sonra gelen hüsn-i matlaı daha rengin yapar» demesinden anlıyoruz ki ikinci beytin daha kuvvetli olması lâzım.. Üçüncü beyit de kendinden evvelki ve sonrakilerle mütenasip olacaktır. Bu tıpkı muhtelif seslerin vücuda getirdiği bir ahenge benzer. Bilir ki müteakip beyitleri daha az güzel yazarsa heyeti mecmuanın kuvveti kesilecektir.773 Gazeli.

.. Shakespeare'e gelince: dünyanın büyük abidelerini vücuda getiren bu sanatkâr.. Eğer bacakları kesilmiş kadınlardan hoşlanıyorsanız bu gazelin aşağıdan iki beytini ayırınız. orada bir bütün yaratmak istemiş 1 Metinde kelime silik olduğu için okunamamıştır. Eğer bir feryadı yarıda kesmek istiyorsanız bu gazeli orta yerinden bölünüz ! Bölünüz ve göreceksiniz. fakat ayrıldıkları zaman hıçkırık. Tıpkı «bütün» itibariyle güzel olan Leylâ Mecnun’u mısra mısra işleyen Fuzûlî gibi. bana geliyor ki hiç de öyle değildir. ikincisi omuzları.774 Kıl kabil-i saadeti fakr u fana beni Öyle zaif kıl tenimi firkatinde kim Vaslına mümkün ola yetirmek seba beni Nahvet kılıp nasip Fuzûlî gibi bana Ya Rab mukayyed eyleme mutlak bana beni Ben bu on altı mısralık gazeli bir feryada benzetirim ki çıktıkça yükselir. bütün bunların birbirine uymasıyla husûle gelen endamı ve baştan aşağı kendisidir. üçüncüsü bilekleri. nükte ve mazmunların da en muazzamlarını yapmıştır. elleri ayrıca narin olabilir. eğer kolsuz kadınları sevebiliyorsanız bu gazelin ortadan iki beytini çıkarınız. Fakat güzel olan. iddianıza rağmen. Buna misal olarak gösterdiğiniz Corneille. “Avrupaî edebiyatlarda ise gaye (ensemble : bütün)dür” hükmünüzü biraz tehlikeli bulurum. ve hepsi birden endamıdırlar. Aşkının ıstırabını bu kadar toplu bir dua şeklinde inleyen şaire.. Buradaki beyitler ihtimal ki ayrı ayrı güzel bulunur. Şüphesiz ki yüzü ayrıca dilber. birleştikleri zaman feryattırlar. eğer bu güzel kadını öldürmek istiyorsanız başı olan birinci beytini kesiniz ve göreceksiniz. yükseldikçe derinleşir ve uzaklaştıkça alçalır. Shakespeare ve Corneille kadar Şeyh Galib’i de anladığında şüphe ettiğim aziz üstat! İddia edebilir misiniz ki Hüsn ü Aşk «bütün» gayesiyle yazılı bir abide değildir? Siz onun güzelliklerini mısra mısra görseniz de şair. Garp’ta da az tesadüf edersiniz.. Bir eserini elinize aldığınız zaman mevzuunu ve kahramanların ne şekilde hareket edeceğini daha evvelden bilirsiniz. Bütün sanatı karşılıklı cevapları işlemekte olan Corneille mükemmel bir ***1cacıdır. Gazelin en başındaki «Ya Rab» kelimesinden kendisinden sonra gelen on beş mısraın hepsine de ait olduğunu düşünürseniz beyitler arasında ne kadar kuvvetli bir mana irtibatı bulunduğu derhâl meydana çıkar. kolları ayrıca zarif. Ben bu gazeli bir kadına benzetirim ki birinci beyti başı.

5 nr. Bir zamanlar. Siz de bütün makâlemizde söylediklerinizi ona anlatmadınız. hüsnü niyetle tetkik edilmiş eserler üzerinde göstermeliydiniz!. erbabının bedahet telâkki ettiği meseleler üzerinde münakaşa eden Ali Canip B. Bütün bunlardan sonra bir de şunu ilâve edeyim ki Hayat idarehanesinde konuştuğunuz genç şair size: Beyitlerimiz... mısralarımız içinde güzelleri yok mu? diye sormadı. fazla cesaret sayılır zannediyorum.775 ve eseri bunun için yazmıştır. Onun için gençlere model olarak Corneille'i ve Shakespeare'i gösteriyorsunuz: yani üzerinden yüz edebî nesil ve en aşağı üç yüz de sene geçmiş şairler. Bendeniz iddia edeceğim ki Garp’ın yeni ve yeni denecek kadar yakın cereyanları da iltifatınızdan mahrumdurlar. 18 Nisan. Eski ve mücerret edebiyat telâkkilerinin bin kere sarsıldığı bu zamanda edebiyatın şekil ve gayesine dair hükümler vermek. kıymetsizlikleri hakkında bir fikir edinmek için şu küçük zahmete katlansaydınız görecektiniz ki onların Dîvân edebiyatı zihniyetiyle hiçbir alâkaları yoktur. c. 19 . Kendilerinden elbise ısmarlar gibi eser istediğiniz genç şairlere gelince: bu hususta eserlerini okumadan hüküm verdiğiniz için edebî bir günah işlediniz.1929. Vasfi Mahir HAYAT. Yazıları her ne kadar okunmaya değmezse de. Bizim yeni edebiyatımızı takip edemediğimizi kendiniz söylüyorsunuz. Ve gene zannediyorum ki ne Şark’ta söylediğiniz gibi müesses bir estetik kaidesi ne de Garp’ta bunun aksi vardır. 125. iddiasını biraz münasebetli göstermek için muhayyel gençlere hitap etmişti.. Şahsına ve bilgisine karşı payansız hürmetlerim olan aziz üstat! Yeni edebiyat içinde eski estetik zihniyetin bulunduğunu böyle yalnız lâflarla değil. O adeta mistik bir romandır ve son yaprağını koparsanız son perdesi hazfedilmiş bir piyes kadar manâsız kalır. 18. Affedin. s. münasebetinden galiba kendisinin de şüphe ettiği makalesine sebep gösterebilmek için bir hakikati tahrif ediyor. bir üstat tarafından da olsa. Bugün ise.

Ekrem Bey. yazanlar bulundu. Reşat Nuri'nin mevzuları bu memleket hayatiyle elbette daha şümullü ve daha şuurlu münasebetleri haizdir. Bizzat Şinasi ve en çok Ziya Paşa olmak üzere Namık Kemal. Demiyorum ki müteakip hikâyeler içinde “mahallî reng”i ondan daha muvaffakiyetle aksettiren eserler yoktur. Halit Ziya Bey bu hamleleri daha evvel edebiyata aksettirmiş olmakla müftehir görünmektedir ve bunda tamamen haklıdır. gazeller yazmışlardı. Şinasi ile başlayan Avrupaî temâyülü ikmal etmiştir.» Aşk-ı Memnu muharrirince ileri sürülen mülâhazanın mantığı ve kuvveti son cümlede toplanmıştır kanaatindeyim. git gide muasırlarını üslûbunun tesiri altında bırakmak suretiyle nazımda hükümran olan Tevfik Fikret'in ehemmiyeti şu noktadadır ki Avrupaî zevkin galibiyetini temin etti. Şark zevkinin esasî umdesine uygun kasideler. Servet-i Fünun Edebiyatı. Teknik itibariyle Türkçede ondan kuvvetli roman hâlâ yazılmamıştır. Fakat beni gayri millî eser yazmış olmakla itham edenlerin. bugünün hayatı ki Türk milletinin Garplılaşma yolunda en azimkar hamlelerini ihtiva ediyor. şudur: Servet-i Fünuncular. daha sarîh bir tabirle Garp edebiyatı tekniğini memlekette kuvvetlendirmiş olmaları itibariyle mühim mevkii haizdirler ve Halit Ziya Bey bu noktadan: “Beni gayri millî eser yazmış olmakla itham edenlerin bugünün hayatı içinde. Türk milletinin Garplılaşmak ihtiyacını edebiyatta temin etmeleri.Şark edebiyatının füsunundan büsbütün kurtulamamışlar. Servet-i Fünun’dan sonra kaside. fakat tamamıyla «survivant: artta kalmış» oldular. Halit Ziya Beyin esasî fikrini şu satırlar çok sarîh göstermektedir: «Öyle bir nesle mensubum ki Şark edebiyatı ile iştigal etmekle beraber Garp edebiyatının teshir edecek nüfuzu altında bulunuyordum. roman «teknik»te kemalini buldu: Aşk-ı Memnu bu kemalin abidesidir. gazel yazılmadı değil.bir intikal devresi çocukları oldukları için. meselâ Halide Hanımın. Nordau meşhur bir eserinde. seslerini . hatta Hâmit . çünkü kendisinin ve dolayısıyla mensup olduğu neslin müdafaasını ihtiva etmektedir. Servet-i Fünun’un ve bu zümreye mensup en kuvvetli şair olmak. bir cemiyetin bünyesinde vukua gelecek tahavvüllerin en evvel edebiyatta kendini hissettireceğini söyleyerek sanat âlemini içtimaî hayatın barometrosu olmak üzere telâkki ettiğini anlatır. Edebiyatı Cedide’nin nesir kısmında ise sırf Halit Ziya Beyin himmetiyle. Benim demek istediğim bu değil.776 SERVET-İ FÜNUN’UN ROLÜ Akşam gazetesinin anketine cevap verenler arasında Servet-i Fünun Edebiyatının nesir üstadı Halit Ziya Beyin mütalaaları hususî bir alâkayı haizdir. bugünün hayatı içinde seslerini yükseltebileceklerini zannetmem.

HAYAT. nizamî mahkemeler kurmuşlar. bundan sonrasını da müteakip nesil yapmıştır. artık tarihin malı olan bu hakikati. Yeni mektebin yanında eski medrese. nihayet bir mizah mevzuu olmaya lâyık olan bu temayülü ekseriya ciddi olarak benimsedi: Aşk-ı Memnu'da gördüğümüz gibi. Ve zaten o “Dünkü eserler mi daha ziyade bizimdir. nizamî mahkemenin yanında şer'î mahkeme duruyordu.2. c.128. tezyin tarikinde aramak hatasına düşen Edebiyatı Cedide’den sonra düşünüldü ki Türkçeyi ne kadar yabancı kayıtlardan azade tutarsak o kadar kemale doğru götürürüz” diyerek kendini ve arkadaşlarını istihlâf eden neslin hakkını vermiş oluyor. Türkler başlarından kavukları. mensup olduğu mektep namına söylemiş oldu. Namık Kemal devrinden sonra lisanın geçirdiği sadeleşme safahatı malûmdur. bilâkis o lisandan imdat umdular.777 yükseltebileceklerini zannetmem» demekte hakkıdır. 3 Ali Canip . 1929. onunla muvaffakiyetlerini tarsine çalıştılar ki bu temayülün en bariz mahsullerini Halit Ziya Beyin eserlerinde buluruz. Bir aralık sanatı. şüphe yok ve işte Halit Ziya Bey de teslim ediyor: meselâ Çalıkuşu'nun lisanı Mavi ve Siyah’ın lisanından daha çok bizimdir. Garplılaşmayı sadece alafrangalaşmak manasına anlayan bazı insanlar yetişmişti. İşte Halit Ziya Bey de. s. Nitekim Edebiyatı Cedide’nin iktibas ettiği Garp tekniği yanında Şark edebiyatının malı olan terkipli lisan duruyordu ve Servet-i Fünuncular bu Şark zevkinin en kuvvetli unsurundan halâs olmadılar. Türk edebiyatını bir noktaya kadar pekâlâ ilerletmişlerdir. Şinasi ile başlayan asrileşmek temayülünde onlar da mühim bir merhaledirler.5. 9 Mayıs.. Bu bahse şu nokta da ilâve edilebilir ki siyasî Tanzimat’tan sonra. Bunun sebebini bir kaç şeyde aramak lâzımdır: Evvelâ lisan. fakat dikkat edince görülüyordu ki o devir esnasında maziye ait müesseseler de büsbütün yok olmuş değildi. Servet-i Fünun Edebiyatı öyle bir zamanda meydana çıkmıştı ki siyasî hayatımız da asrileşmenin ilk şuurlu adımı olan Tanzimat hareketine başlanalı altmış sene olmuş. sırtlarından kürkleri çıkarmışlar. nr. yoksa bugünküler mi?” sualine cevaben “Elbette bugünküler. ilerliyor: Edebiyatı Cedidecileri muahaze edemeyiz. İşte teknik itibariyle salim bir asrilik yapan Edebiyatı Cedide romanı. Türkçe bir yandan sadeleşirken bir yandan da Garp lisanlarında mevcut olan seyyaliyet kabiliyetini iktibas ediyordu. Muhakkak olan bir şey varsa tabiat atlamıyor. Recaizâde Ekrem Bey Araba Sevdası'nda bu kafada bir tipi ne güzel hicvetmişti. hulâsa içtimaî yaşayış itibariyle dedelerinden hayli ayrılmışlardı. yeni mektepler açmışlar.

Halbuki.778 EDEBİYAT TARİHLERİ HAKKINDA BİR MAKALE VESİLESİ… 1908’den beri Türk edebiyatının geçirdiği safahatı kalınca bir ciltte anlatmak hususundaki arzum ve bu arzuyu yakın bir istikbalde kuvveden fiile çıkarabilmek için sarf ettiğim gayret. Nitekim geçenlerde ölen Südermann. o müverrih. İhtiyar ninelerimizin. bir edebiyat tarihi kat'î hükümleri ihtiva eder ve gerek muharrirler ve gerek eserler hakkında hiç olmazsa yirmi otuz seneden beri artık değişmemiş fikirleri. işte bunu düşünüyorum. gözlerinde korku ışıkları parlayarak anlattıkları gibi. Çünkü. gördüğüm Vecihi’ye artık okka kâğıdında da rast gelmek imkânı yoktur ve bugünün böbürlenen isimlerinden kim bilir kaçını aynı istikbalin beklemediği nasıl iddia olunabilir? Ve elbette bu son seneler edebiyatının tarihini yazacak kalem. Ehliyetsizliğim daha güç kabili ispat bir keyfiyet olsaydı bile. Fakat. Meselâ bir Alman edebiyatı tarihi yazan adam. belki şahsî muhabbet ve infiallerine mağlup olacak. kendi kendime sorduğum suale birçok kimse muhakkak ki gene (hayır!) cevabını verirdi. Çocukluğumda bazı ellerde. ilmî malûmat şeklinde verir. hem de fikirleri zamanın tasvibine iktiram edememiş indî düşüncelerdir. beni edebiyat tarihlerinin nasıl yazılması icap ettiğini ve hatta edebiyat tarihlerinin mahiyet ve hikmetlerini sık sık düşünmeye sevk ediyor. bu edebiyat içinde Goethe'ye en mühim mevkii vermekle mükelleftir ve böyle yaparken artık bir asırdır kabul edilmiş bir şeye riayet eder. Şekip Beyefendiye verilmiş bir cevap esnasında da söylemiş olduğum bu arzu ve bu hazırlıklardan eğer bir gün bir mahsul meydana gelirse. her şeyden evvel. kat'î bir bîtaraflığı muhafazaya muvaffak olsa . bu imzaların hemen yarısı şimdi bize meçhul isimler tesirini verecektir. nasıl cehennemlerin mahuf ateşleri üzerinde kurulmuş bir sırat köprüsü varsa ve nasıl müminler ancak bu pek dar köprüyü hayatlarının ve yüreklerinin temizliği sayesinde ayakları dolaşmadan geçerek cennete kavuşacaklarsa. herkesin ittifak ettiği bir esas olarak denebilir ki. işte zaman da kalem salipleri için böyle bir köprüdür ve bu köprünün hiç tükenmek bilmeyen yolunda hemen her gün birinin daha başı dönerek yokluk uçurumuna yuvarlandığını görürsünüz. henüz ber-hayat veyahut öleli az olmuş Alman sanatkârlarından çok az bahsedebilir veya hiç bahsedemez. bir zamanlar o kadar beğenildiği halde bilâhare hiç beğenilmez olmuştu. çünkü hem bizzat kendisi hükümlerinin değişmeyeceğinden emin değildir. Uzun zamanlardan ve başka memleketlerden misal düşünmeyerek sade dünkü Fecr Âti’nin doğum ilmühaberi altında bulunan imzalara baksak. acaba buna edebiyat tarihi sıfatını vermek caiz midir. son ellerde.

sadrazam oldu. ve çünkü tarih sade büyük adamların eserlerini anlatmakla meşgul olunca. iktidarlı ile beraber âcizi gösterir. şahsî hesaplar nasıl mevzu-i bahs olabilir?. tahta çıktığı vakit yedi yaşında bir çocuktu. lâkin Fazıl Ahmet Paşa öldükten sonra işler gene bozuldu ve bir gün zuhur eden bir isyan neticesinde Avcı Mehmet tahtından indirildi. derdin biri bitmeden biri başlıyordu. Köprülü Mehmet Paşa. Çünkü edebiyat tarihleri bahsettikleri zamanların bütün üdebasını ve tekmil asar-ı edebîyesini değil.. zamanının en hayran olduğu değildi ve mevcut edebiyat tarihlerine. Edebiyat müverrihinin hayran kaldığı Corneille. güya mülkü idare ettiler. Sonra bir gün. o üdeba ve o asar arasından seneleri veya asırları geçebilmiş olanları anlatıyorlar. Fakat fesat ve belânın ardı gelmiyor. Büyükannesi Kösem Mahpeyker ve onun katlinden sonra annesi Turhan. memlekette her şey hayret verecek bir şekilde düzeliverdi.779 bile belki gene medihlerinde ve tenkitlerinde şahsî sebepler aranılacaktır. sade iki büyük vezirin devre-i sadaretlerini değil. Dördüncü Mehmet’in devrini anlatırken.) Mornet'nin bu fikrini kendi tarihimizden ve kendi edebiyatımızın tarihinden alınmış birer misalle anlatalım: Trakya’da yaşayarak av peşinde dolaşmayı fazla sevdiği için kendisine Avcı lakabı verilmiş olan Dördüncü Mehmet. iyi ile beraber fenayı. o vakte kadar hiçbir muvaffakiyeti bilinmemiş olan bir ihtiyar vezir. Halbuki tarih. Daniel Mornet edebiyat tarihleri hakkında çok şayan-ı dikkat bir nazariyeyi teşrih etmektedir. bununla mükelleftir. [edebiyat tarihinde ahlâf tarafından yapılmış intihapların hey'eti mecmuası] demek daha doğrudur. Fransız âlimi hulasaten diyor ki: (Bir edebiyat tarihine malik olduğumuz pek de kabil-i iddia değildir. ve gerek kendisinin ve gerek oğlu ve halefi Fazıl Ahmet Paşa’nın zamanlarında. yazmak için sarf ettiği emekler yazık değil midir ve bu adamın müverrih sıfatını alması da pek meşkûk görünmez mi? İşte bütün bu düşünceler. (Hakikî Bir Fransız Edebiyatı Tarihine Malik miyiz?) serlevhasını taşıyan bu makalede. Şu halde muasır edebiyatı tetkik eden adamın uzun uzun anlatacağı birçok isimlerin yarın yok olması bir zaruretken. Fakat müverrih. Nedim’e hayranlığını söyleyen veya Bağdatlı Ruhi’yi tahlil eden bir edebiyat müverrihinin fikir ve mütalaalarında. Halbuki. Fransız edebiyatı tarihinde gerçekten mütebahhir olan Profesör Daniel Mornet'nin geçen (Lesnouvelles litteraires)lerden birinde çıkan bir makalesini hususî bir dikkatle okumaya beni sevketti. mazinin sadık bir aynası olmak itibariyle. ondan evvelki kadınlar ve zorbalar devrini ve Fazıl Ahmet’in vefatından hükümdarın ıskatına kadar ki zamanlan da aynı itina ile tetkik mecburiyetindedir. ancak tarihin bir nev'i ve şubesi ve bazen de felsefesi olur. lâkin .

bahsedilmek ve tetkik olunmak mutlak surette. mademki müverrih Dördüncü Mehmet devrinden bahsederken iki Köprülü ile beraber onların selef ve haleflerinden de ve iyi işleri yoksa fena işleri sebebiyle bahsediyor. bu şöhretlerine vücut vermiş eserlerini değil hatta sadece isimlerini biliyoruz? Yani. Müverrih hemen her fiil ve hareketi bir vesika-i tarihiye yapıyor ve hemen hiçbir şeyi ihmal edemeyerek bin bir tafsilât içinde boğulup kalıyor. edebiyatla uğraşmış olmakla beraber kabiliyetsizlikleri ve güzel hiç bir şey verememiş oldukları sabit bulunanlar hakikatte edebî eser yazmamış ve edebiyata girmemişlerdir ki edebiyatın tarihini yazan müverrih onlardan bahsetmeye mecbur bulunsun! Bundan . kari bu bilgi zenginliğinden yorgun. hiç ehemmiyeti yoktur. Bizzat ben. edebiyat tarihi ise tahayyül edilmiş güzelliklerin hikâyesidir.780 tarihin kendisi olmaz. Nef'î ile Nedim’i ve Namık Kemal’i bile o irtifaa erişememiş görüyoruz. velev ki bu zevki dalale sürükleyerek hakim olmuşlarsa. Masson pek cazibeli bir muharrir olmasaydı eserlerini belki okumak tahammülünü bulamazdım. nüfuzuna tabi olmadığı Fuzûlî’den fazla haklarıdır. Ve binaenaleyh Daniel Mornet'ye karşı denebilir ki: tarih olmuş şeylerin. mazi kahramanları arasında Napoleon'a karşı duyduğum derin zaafa rağmen. pek büyük şahsiyetlere taallûk ettiği zamanda bile bazen insanı sıkmıyor mu? Frederic Masson. Ve sanat hayattan güzel olmakla mükellef bulunduğuna göre. sevmediği. Daniel Mormet'nin içtihadına göre. Fransız tarihinde zekası ve meclisinin lezzetiyle meşhur olan Madam de Deffand. Diğer taraftan. her gün yaptığı işlerin de bir gün tarih olacağını düşünüp nefret ettiğini söylüyor. hatta zamanının tanımadığı. o zaman acaba kaç kişi bir dahinin muasırı olduklarından haberdardılar? Ve o zaman şairliklerinin şöhretiyle belki Fuzûlî’yi ezenlerden bugün acaba kaç kişinin. Fuzûlî bizim edebiyatımızda en büyük şahikadır. eğer zamanlarının zevkine. mevzu-i bahs eylediğim makaleyi okurken de hatırlamış olduğum bir fıkrayı zikredeceğim. tarihten. Halbuki Fuzûlî bedbaht hayatını bir köşede geçirirken. tâ Hamit’e gelinceye kadar o yükseklikte hiçbir şeye rast gelmiyor. bunun tarihin anlatan belki de hakikatın tarihini anlatanın itaatiyle mükellef bulunduğu şartlara inkiyat mecburiyetinde değildir. Birinci Napoleon'la ailesi arasındaki münasebata tahsis ettiği ciltleri. Halbuki bu kadar tafsilât ve teferruat. Buraya söz gelince. edebiyat müverrihi de Fuzûlî ile beraber onun devrinde yaşamış bütün ediplerden de bahsetmekle mükelleftir ve bunlar Fuzûlî’nin devliği yanında bir cüce de olsalar. o kadar derin ve engin tetkikler neticesinde yazmıştır ki. Alelhusus. kimsenin inkâr etmeyeceği gibi. bitap düşer.

Ve şu halde. 16 Mayıs 1929. zamanında Fuzûlî daha da meçhul ve metruk olsaydı bile. edebiyat tarihi yazmış değil. denebilir ki. 14. içinde bulundukları devre-i edebiyeyi bütün edipleri ve bütün eserleriyle anlatanlar. gene en çok ondan bahsetmeye ve muasırlarının o zamanki mevki ve şöhretleri ne olursa olsun gene Fuzûlî’ye nispetle hakikî derecelerine göre kendilerini anlatmağa mecbur olacaktı. nr. 13. Bu hususta üstadımız Köprülüzâde Fuat Beyin fikirlerini bilmek bizim için ne büyük bir kazanç olurdu! Nahit Sırrı HAYAT. edebiyat tarihi müverrihi edebiyat sarayına sokuluvermiş ve sonra yakalanıp dışarı atılmışlardan bahse mecbur değildir. onun yaşadığı devirle meşgul müverrih. İlâve edeyim ki. Ve hatta.781 dolayı. sırf muazzam çehrenin azametini daha aşikâr kılma için etrafa gölgeler yığmaktan ibarettir. 129. Ve eğer böyle bir eseri yazan adam hislerine fazla mağlup veyahut görüşleri pek hatalı değilse müverrihe rehberlik eder ve aksi taktirde onu tamamen şaşırtır. çok kere dahiler yanında zamanlarında yaşamış cücelerden bahsedilmesi. müverrih âciz siyasileri ve mağlup kumandanları da uzun uzun anlatmakla beraber. müstakbel müverrih için malzeme hazırlamış olurlar. c. .5 . s.

Altı yüz seneden beri Türk şairlerinin kullandığı aruzun Türkçemize en çok yakışan misallerini ve en güzellerini o verdi: Önce baygın bir iniltiydi yamaçtan duyulan. Sonra bir gölge belirmişti kuş uçmaz yoldan: Asya’nın titreterek bağrı yanık toprağını Geliyor. Bu devrelerin hepsi de müşterek evsafı haizdir: İlk neşrettiği kitaplardan son neşrettiği yazılarına kadar her şiirinde kuvvetli ve pürüzsüz bir lisan. fakat her ikisinin de meziyetlerini alarak kusurlarını bırakmışlardır. O üslûp bir genç erkektir ki bazı güler. istediği yerde yumuşayan kıvrak bir üslûp.. baktım. temiz ve muntazamdır. Genç şairin sanatı bugüne kadar muhtelif devrelerden geçti. Gene bazı şairler vardır ki şiirleri. Bizim aruzu Türkçeye uyduran ilk şairimiz Tevfik Fikret’tir. mutedil bir zevk içinde attığınız emin adımlarla biter. ondan evvelkiler Türkçeyi aruza uydururlardı. fakat her zaman yakışıklı ve sevimlidir. Güzel çoban bir içim bir yudum su destinden Bugün sıcak gene pek sanki ortalık yanıyor. uçurumlu yokuşlar gibidir. Oradan geçerken gözünüz zarif bir çiçeği seyre dalsa. istediği yerde sertleşen.782 FARUK NAFİZ VE SANATI Bazı şairler vardır ki onların şirini okurken cilalı ve muntazam mermer merdivenlerden iner gibi olursunuz. ayağınıza hain bir taş dolaşır.. fakat her şey yerli yerinde. coşkun fakat dizginli bir heyecan görüyoruz. etrafınıza baktığımız zaman harikulade hiçbir şey görünmez. ilk adımda hayran olduğunuz bir gülün güzelliğine doymadan ikinci adımda dikenli bir çukura düşersiniz. Bütün bunların üzerinde hâkim olan. Bazı sanatkârlar ise bu iki şekli birbirine karıştırmış.. . İşte Faruk Nafiz bu üçüncü kısımdandır. Bu genç kadın ve bu genç erkek izdivaç edince Faruk’un şirinin temeli kurulur. bazı ağlar. bazı haykırır. fikir ve hayal ekseriyetle imtizaç etmiş bir halde bulunur. etrafına nadide çiçekler serpilen taşlıklı. Faruk’un yazılarında his. emsalsiz lisan ve üslûbudur: O lisan bir genç kadındır ki baştan aşağı kusursuz. Yolunuz. tam bir vuzûh. Aruz vezniyle en güzel Türkçeyi söylemeğe muvaffak olan Faruk Nafiz ve hocası Yahya Kemal ise Fikret’in talebesi sayılırlar. uzaktan sökülen bir kağnı..

ve Yahya Kemal’in dediği gibi. yalnız duyan bilir. Duruşun. millî Türk şiiri Faruk Nafiz’le başlamış oldu: Son gülün karşısında son bülbül ah ederken Sırma saçlım bu sabah bahçeme geldi erken. sırma saçlı ve zümrüt bakışlısın “Haluk’un Defteri” şairinden bir sada duymamak kabil değildir. Kız Hüseyin’i Vurdular bu tarzın şaheserleridir. bakışın yaman be Ali! Boşuna tetiği ne kurcalarsın? Var daha ateşe zaman be Ali ! Çoban Çeşmesi.. Gözyaşların çürütür gömleğinin kolunu Bir lokmanın peşinden dolaşır haftalarca . O Anadolu’daki derdini gören değil. Millî ve mahallî edebiyatın. «Has Bahçe» isimli manzumesinin şu mısralarında Sen bir güneşle çerçevelenmiş kadar güzel. Hiç bir şairimiz hece veznini ve Türk lisanını böyle sevimli bir şekilde ve bu kadar kolaylıkla kullanamamıştı. gönülden seslerdi. Temiz Türkçe ile aruzun en güzel misallerini verenler. Çünkü Orhan Seyfi kitabını yazdıktan sonra durdu. kitabını yazdığı zaman hece vezninin Rübab-ı Şikeste’si. Haiz olduğu şerefi zamanla taksim ederek diyebiliriz ki Faruk Nafiz’in aruzundaki lisan Fikret’in aruzundaki lisandan daha çok bizimdir. Lisanındaki kuvvet itibariyle de Faruk Nafiz’i en ziyade Fikret’e benzetebiliriz. Ayşe Sana. Gün yüzlü.. Taş oluktan dökülen sular ancak bu kadar cana yakın ve bu kadar tabiî akar. Denebilir ki Anadolu’yu bizzat gezen ve gören şair tamamıyla anlamış ve anlatmıştır. insanlar öküzler kadar kıymetsizdir: Ayağından dökülür çarıklar parça parça. Faruk Nafiz mütemadiyen ilerledi. şiirimizin gittiği tabiî tekâmül yolunu herkesten evvel görmüştü. onun bıraktığı yerden başladılar. ufka dalarsın. Anadolu nağmelerinin en güzel misallerine gene Faruk’ta tesadüf ediyoruz : Namlına dayanır. Bugün Çoban Çeşmesi oldu. o Anadolu ki orada öküzler insanlar kadar kıymetli. Taş oluktan dökülen bir su başında durdu.783 gibi bir tane yabancı kelime kullanmadan güzel şiirler yazan Fikret. İsmail Habip B.

konuştuğu lisanla şiir yazılan bir zamana yetişti. her sese uyabilen bir lisan hediye etti ki bunda tamamıyl