1

GİRİŞ “Hayat Dergisindeki Dil ve Edebiyat Yazılarının İncelenmesi” adlı çalışmanın ana kaynağını bir dergi oluşturduğu için öncelikle dergi kavramı üzerinde durmak istiyoruz. Dergi; siyaset, edebiyat, teknik gibi konuları inceleyen ve belirli aralıklarla çıkan süreli yayın, mecmua(1) olarak tanımlanır. Türkiye’de çıkan dergilere bir göz atacak olursak, ilk derginin Tanzimat döneminde Vekâyi-i Tıbbiye adıyla 1849 yılında çıktığını görürüz. 1862’de yayımlanmaya başlayan Mecmua-i Fünun, fen bilimlerinin yanı sıra toplum bilimlerine ilişkin yazılara; Dağarcık (1871-72), bu dönemde yayımlanan birçok dergi gibi edebiyata, fen ve toplum bilimlerine yer verir. 19. yüzyılın ikinci yarısında doğrudan belirli bir alana yönelik ya da belirli konulara ağırlık veren dergiler de yayımlanır. Mecmua-i Ebuzziya (1880) bir edebiyat ve düşünce dergisi olarak boy gösterir. Başlangıçta eğitici ve eğlendirici yazılara yer vererek bir tür aile dergisi olarak çıkan Servet-i Fünûn (1891), daha sonra edebiyat akımlarına öncülük eder. 1895’te çıkan Musavver Malûmat ise Servet-i Fünûn’u eleştiren yazılarla doludur. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla dergilerin sayısında büyük bir artış gözlenir.1908’de çıkan Ulûm-ı İktisadiye ve İçtimaiye Mecmuası, liberal ekonomiyi savunan bir iktisat dergisidir. İlk siyasal dergiler de yine II. Meşrutiyet döneminde yayımlanmaya başlar. Türk Yurdu (1911) ve Sebilürreşad, siyasal, kültürel ve edebî nitelikli düşünce dergilerinin önde gelenleridir. Beyanü’l Hak (1908), Genç Kalemler (1911), Halka Doğru (1913), Türk Sözü (1914), Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası (1916-19) ve Yeni Mecmua (1917) gibi dergiler de çeşitli akımların temsilcileridir.(2) Cumhuriyet döneminde de toplum hayatını etkileyen, ona yön veren siyaset, edebiyat ve düşünce dergileri çıkmıştır. Dergiler hiç kuşkusuz kültür hayatımızda başlı başına incelenmesi gereken unsurlardır. Bir bakıma süreli yayınların, toplumun nabzını tuttuğunu da söylemek mümkündür. Bu öneminden dolayı biz, bu çalışmamızda “ Hayat Dergisi”ni ele aldık ve özellikle dil ve edebiyat yazıları üzerine yoğunlaştık.
(1) (2)

Türkçe Sözlük , (1988): Türk Dil Kurumu Yayınları, Cilt:1, Ankara, s.360 Ana Britannica, ((1992): “Dergi” maddesi, Ana Yayınları, Cilt:7, İstanbul, s.163

2

Çalışmamızın asıl kaynağı olan Hayat Dergisi’ni tanıtmaya çalışalım. Hayat Dergisi “Hayat Dergisi” 2 Aralık 1926’dan 30 Aralık 1929’a kadar çıkmıştır. Haftalık olan dergi, her sayısı yirmi büyük sayfa ve altı cilt tutan 146 sayılık bir eserdir. İlk iki yıl eski harflerle yayımlanıp Latin alfabesinin kabulü üzerine 1928 Ağustos’undan itibaren ara ara 29 Kasım’dan itibaren de tamamen yeni harflerle basılmıştır.(3) Maarif Vekaleti’nin yakın desteğiyle, Cumhuriyet yönetiminin amaçladığı kültürel ve siyasal dönüşümü genç kuşaklara benimsetmek amacıyla yayımlandı. İlk sayısında Mehmet Emin, Hayat’ın neşredilme gayesini şu şekilde anlatmaktadır: “Hiçbir devrin gençliği bugünün ve yarının Türk münevverleri kadar mesuliyet karşısında kalmamıştır. Gençlik inkılâba olan borcunu ödemek mecburiyetindedir. Bu borç ancak Türk milletinin refahına ve saadetine masruf şuurlu bir sa’y ile ödenebilir. Bu sa’yın tarzını, istikametini ancak ilim tayin edebilir. Yeni Türkiye inkılâptan sonra birtakım iktisadî ve içtimaî meseleler muvacehesindedir. Bugünün ve yarının münevverleri bu meseleleri ancak ilmî zihniyetle halledebilir. Her devirden ziyade bugünün gençliği hakiki bir ilimle mücehhez olmak mecburiyetindedir. Hayat, gençliğin ilme karşı muhabbetini artırmaya çalışacaktır. Hayat, hakiki müspet ilim zihniyetine karşı gençlikte hürmet uyandırmaya uğraşacak, hadisatı görmek, üzerinde düşünmek muhabbetini telkine çalışacaktır. Gayemiz birtakım mefhumları bilen değil, vakayi üzerinde düşünebilen kuvvetli münevver zümrenindir. Onlardan kuvvet alacak, onların müşterek mefkuresini söyleyecektir. Böyle olduğu için ferdî hayat gibi fani olmayacaktır.”(4) Dergi 3 Mayıs 1928’e kadar Mehmet Emin’in (Erişirgil), ardından Nafi Atuf’un (Kansu) birkaç sayı süren mesul müdürlüğünden sonra kapanıncaya kadar Faruk Nafiz’in (Çamlıbel) idaresi altında çıkmıştır.(5) Başlangıçta başmakalelerini daha çok Mehmet Emin ile Avni Başman’ın kaleme aldığı dergide Türkiyât, edebiyat ve kültür tarihi araştırmaları ile ilgili yazılar genellikle M. Fuat Köprülü, Ali Canip (Yöntem), Mehmet Halit (Bayrı), Nahit Sırrı (Örik),
Abdullah Uçman, (1988): “Hayat” maddesi, İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Cilt: 1 , İstanbul, s.12 (4) Ziya Bakırcıoğlu, (1981): “Hayat” maddesi, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh Yayınları, Cilt: 4, İstanbul, s.171, 172 (5) Uçman, 1988:12
(3)

3

Nurullah Ata (Ataç) ve Ahmet Cevat (Emre); sosyoloji yazıları M. Nermî, Ziyaettin Fahri (Fındıkoğlu) ve Ismayıl Hakkı (Baltacıoğlu); felsefe yazıları Mehmet Emin, Mehmet İzzet ve Mustafa Şekip (Tunç); tarih yazıları Ahmet Refik (Altınay); musiki nazariyâtı ve tarihi yazıları Halil Bedî (Yönetken) tarafından kaleme alınmıştır.(6) Dergide Türk dili, Türk tarihi, Türk edebiyatı ve Türk güzel sanatları çağdaş ve milli bir görüşle ele alınmış; bu anlayış doğrultusunda dil, edebiyat, tarih, felsefe, güzel sanatlar, yeni insan görüşü, yeni Türk kadını ve yeni maarif sistemiyle yeni kültür kurumları konularında birçok yazı yayımlanmıştır. Çeşitli şair ve hikayecilerin şiir ve hikayelerinde özellikle memleket edebiyatı yapıldığı ve Anadolu coğrafyası temasının yoğun bir şekilde işlendiği dikkati çekmektedir.(7) Hayat Dergisinde divan şiirini hatta Tanzimat’tan sonra değişen şiiri İran ve Batı taklidi olarak değerlendiren yazılar çıkmıştır.Bu yazıları yazanların başında M. Fuat Köprülü gelmektedir. Dergi bazı özel ilaveler, özel sayı veya sayfalar da yayımlamıştır. Örneğin; 15. sayıda Ömer Seyfettin’e ait bir bölüm vardır. 111. sayı Maarif Vekili Mustafa Necati Bey için ayrılmıştır. Hayat Dergisi, 1929 yılından itibaren muhteva zenginliğini kaybetmeye başlamış, bol miktarda tercüme yazıların yayımlandığı bir edebiyat, eğitim ve magazin dergisi olmuştur. 146. sayıdan sonra sayfa sayısı artarken boyutları küçülmüş, 1930 yılında yeni bir numaralandırılış ile beş sayı daha çıktıktan sonra kapanmıştır.(8) Hayat Dergisi, siyaset ve edebiyat tarihimizde önemli bir dergidir. Buna rağmen detaylı bir çalışma görülmemiştir. 1982 yılında, Mustafa Parlak, “Hayat Mecmuası”nın 1-3 ciltlerindeki Edebî Makaleler ve Tahlilli Fihristi” adlı bir doktora ön çalışması yapmış; Ahmet Özpay 1998 yılında “Hayat Mecmuası”ndaki Sanat, Edebiyat ve Fikir Yazılarının Sınıflandırılması ve Değerlendirilmesi” adlı bir yüksek lisans tezi, 2002 yılında Nebahat Dalga, “Hayat Mecmuası’ndaki Fikrî ve İlmî Makalelerin İncelenmesi (1926-1927), Mehmet Güneş, “Hayat Mecmuası”ndaki Edebî Muhteva (Şiir ve Hikaye, 1926-1929) adlı yüksek lisans tezlerini hazırlamışlardır.Ayrıca Ziya Bakırcıoğlu’nun 1984 yılında, Milli Kültür’de “1926-1930 Yılları Arasında Neşredilen Hayat Mecmuası’nın Hars ve Edebiyat Tarihimizdeki Yeri” adlı yazısı çıkmıştır.

(6) (7)

Uçman, 1988:13 Uçman, 1988:13 (8) Uçman, 1988:14

4

Derginin ilk sayısından en son sayısına kadar yer alan konulara ilişkin yaptığımız bu inceleme ve verdiğimiz metinler, Hayat Dergisi’nin o dönemin olayları için ihmal edilmemesi gereken bir kaynak olduğunu açıkça belirtmektedir. Bütün bunlara rağmen daha önce de belirttiğimiz gibi dergi üzerinde geniş ve detaylı çalışmaların yapılmadığını söylemek zorundayız. Dergi hakkındaki bilgiler çoğunlukla tanıtıcı bilgiler şeklindedir. Bu bilgiler de çeşitli edebiyat tarihleri, antoloji ve ansiklopedilerdedir. Bu çalışmamızda dergideki dil, edebiyat ve sanat yazılarını kronolojik olarak inceledik. Bu türlere giren yazıları sekiz bölüm halinde topladık. Bizim çalışmamız metin tespiti, derlemesi ve incelemesi çalışmasıdır. Tespitlerimize göre: 1. Manzumeler, 2. Hikayeler, 3. Denemeler, 4. Tenkit Yazıları, 5. Sanat Yazıları, 6. Dil Yazıları, 7. Biyografiler, 8. Eser Tanıtmaları ile ilgili yazılar çıkmıştır. “Hayat Dergisindeki Dil ve Edebiyat Yazılarının İncelenmesi” adlı çalışma, dergideki dil ve edebiyat yazılarının derli toplu bir araya getirilmesinden dolayı araştırmacıların ve meraklıların kolayca ulaşabileceği bir kaynak olmuştur.

5

HAYAT DERGİSİNDEKİ DİL VE EDEBİYAT YAZILARININ İNCELENMESİ ( 1926-1930 ) ( METİNLER )

6

BİRİNCİ BÖLÜM

MANZUMELER

7

YENİ HAYAT -Ziya Gökalp’in aziz ruhunaDuymadan düşünmek yok dinimizde; Biz kalp adamıyız, gönül eriyiz. İnsanız, insanlık esastır bizde; Ne ciniz, ne melek, ne de periyiz!.. Keşkülle asâyı çölde bıraktık; Külâhı, hırkayı, çiviye taktık; Dillerde marifet kandili yaktık; Bu ince işlerin hünerveriyiz. Mücerret değiliz, ailemiz var; Başımızdan aşkın gailemiz var; Bin kârvan tutacak kafilemiz var, Varlık diyârının seferberiyiz!.. Biz hakka aşığız, isteğimiz hak; Doyurmaz ahirette saadet ummak; Dileriz dünyada kurulsun “uçmak”; Bu yolun ümmetsiz peygamberiyiz!.. Mabûdu göklerden gönle indirdik; Hâlıkla mahluku biz sevindirdik; Gözlerde çağlayan yaşı dindirdik; Biz zemzem değiliz, alın teriyiz!.. Devrin güneşleri garptan doğmada; Tan yerinde yanan ateş soğmada; Şarkı karanlıklar ezip boğmada; O meş’ûm gecenin biz seheriyiz!..

8

Fark ettik nihayet aç ile toku; Anladık en sonra var ile yoku; Bırak o kitapları, gel bizi oku!.. Bizler ki hilkatin son eseriyiz... Gönlümüz kılıçtır, tenimiz kını; Orada saklarız vatan aşkını; Ülkeler fetheder sevgi akını; Sanmayın bu yolda bizler geriyiz!.. Okuyup okutmak, işimiz bizim; Haram lokma kesmez dişimiz bizim; Her yerde bulunmaz eşimiz bizim; Biz yeni hayatın erenleriyiz!.. Hasan Âlî

HAYAT, c.1, nr.1, 2 Kanun-i evvel, 1926, s.2

9

ÇOBAN ÇEŞMESİ Derinden derine ırmaklar ağlar, Uzaktan uzağa çoban çeşmesi... Ey suyun sesinden anlayan bağlar, Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi? Gönlünü Şirin’in aşkı sarınca Yol almış hayatın ufuklarınca, O hızla dağları Ferhat yarınca Başlamış akmaya çoban çeşmesi. O zaman başından aşkındı derdi, Mermeri oyardı, taşı delerdi. Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi, Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi. Vefasız Aslı’ya yol gösteren bu, Kerem’in sazına cevap veren bu, Kuruyan gözlere yaş gönderen bu, Sızmadı toprağa çoban çeşmesi. Leyla gelin oldu, Mecnun mezarda, Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda, Ateşten kızaran bir gül arar da Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi. Ne şair yaş döker, ne âşık ağlar, Tarihe karıştı eski sevdalar; Beyhude seslenir, beyhude çağlar, Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi. Ankara, Eylül, 1926

10

Faruk Nafiz

HAYAT, c.1, nr.1, 2 Kanun-i evvel, 1926, s.2

11

SON VAPUR YOLCULARI Her akşam son vapurla yorgun dönen yolcular Sanki zincir altında kürek mahkumlarıdır. Bazen mehtap içinde gümüşlenince sular, Gördükleri ışıklar bir zindan mumlarıdır. Haftada birkaç gece ben de aynı vapurun Perişan yolcusuyum yıllardan beri işte. Sulara ürpermeler dağıtan bir yağmurun Hüznünü en ziyade hissettim bu dönüşte. Ah o siyah denizde siyah, ıssız geceler!.. Ruhumuzu üşüten rüzgarın nefesleri!.. Aya hasret, suları yardığımız geceler!.. O yeknesak hıçkırık, o makine sesleri!.. Kim bilir nice yolcu bu karanlık denizin Sinesine ebedi gömülmek istemiştir... Nafile koşmadınsa arkasından bir izin Kim bilir niceleri “Artık ölsek....” demiştir.. Son vapur yolcuları...Son vapur yolcuları!.. Ziyafetin sonunda yetişen zavallılar!.. Daha kaç yıl, kaç gece yarsak da bu suları, Bu yolun hiç sonu yok, ömrümüzün sonu var.. Kızıl Toprak: 23 Teşrin-i sani gecesi Faruk Nafiz

HAYAT, c.1, nr.2, 9 Kanun-i evvel, 1926, s.3

12

YANARIM Düşen yapraklarının arkasından çırpınan Bir dal gibi bakarım dünkü şiirlerime. Zavallılıklarının suçu benimken, inan, Onlara zulmedecek zaman benim yerime. Sanat bahar günümde meyveli bir fidandı, Kış gelince bir balta altında parçalandı, Dün gölge salan ağaç bugün ocakta yandı, Şimdi bir pul veren yok kül olan hünerime. Sevda başımda ateş, gurbet içimde düğüm, Yangından çıkan eşya gibi kırık döküğüm... Fakat bunlar değildir uğruna yaş döktüğüm: Yanarım benden evvel can veren eserime. Ankara:Teşrin-i evvel 1926 Faruk Nafiz

HAYAT, c.1, nr.3, 16 Kanun-i evvel, 1926, s.4

13

AYŞE’NİN AŞKI “Simsar geliyor!” diye kapıdan geldi haber,1 Halı dibi kızları başlarını örttüler...2 Kınalı, narin eller son ilmekleri ildi. Kirkit, bıçak sesleri hep bir anda kesildi...3 Dolaşık adımlarla havluya girdi simsar, Birer birer gözünden geçti bütün nakışlar... Sonra, soluk fesini eliyle düzelterek “Kızlar, dedi. Bu halı cumaya kesilecek! Malûm ya, Hasan için bir düğün halısı bu, Düğün halılarının en çok pahalısı bu!..” Simsar gitti, ipleri aldılar ele kızlar, Günde beş on kuruşa bakan amele kızlar!... Kirkit, bıçak sesleri işte yine başladı; O titrek göğüslerde nefesler yavaşladı.. Fısıltılar döküldü karanfil dudaklardan; Dediler ki: Ayşecik artık ayrıldı yardan!..” Bütün ona çevrildi gülümseyen bakışlar; Ayşe’nin gözlerinde yılan oldu nakışlar.. Kız Ayşe, dilber Ayşe! Halıyı sen ger Ayşe! O zengin çocuğunu Sana vermezler Ayşe!.. İldiğin her bir ilmek Gönül bağından gibi; Halıya verdiğin renk Al yanağından gibi...
1 2

Halının iyi dokunup dokunmadığına bakan adama simsar derler Halı dibi, halı dokunan mahaldir. 3 Kirkit, ilmekleri sıkıştıran demir dişli bir nev taraktır.

14

Gözlerin yine doldu; Gül yüzün yine soldu; O kınalı elinde Kirkidin ateş oldu... Bakışların derinde, Maniler ezberinde... Nakış olmak fikri var Zülfünün tellerinde... Vur kirkidin inlesin; Kalpler seni dinlesin; Koy, başın serinlesin Halının direğinde!... Yine geliyor simsar, Daha çok ilmeğin var... Senin gönlün ne arar Elin zengin beyinde?.. Canından kopan can mı, Gözüne dolan kan mı, Yoksa gözyaşından mı, İşlediğin her çiçek? Ağlama yana yana; Bilsen ne mutlu sana: Hasan’ın ayağına Bu halı serilecek!.. Uşaklı Ömer Bedrettin HAYAT, c.1, nr.3, 16 Kanun-i evvel, 1926, s.9

15

SEFİLLERİN ÖLÜMÜ Gezdi örümcek gibi gözleri boş tavanda, Bir köşede gerilmiş bir ağa düştü, kaldı. Odaya bol rüzgarın dolduğu bir zamanda Göğsü havasızlıktan daraldıkça daraldı. Sessiz ecel dostunu karşılarken bir adam, Sesleri büyülterek naklediyor kırık cam: İşte, ezan ne kadar tez okundu bu akşam, Kilisenin çanları ne kadar hızlı çaldı! Dışarda fırtınanın şehri döven kırbacı, İçerde bağdaş kuran soğuk zehirden acı... Bu hastanın güneşken hekimiyle ilacı. O da bugün kim bilir, nerde safaya daldı? Kulağının dibinde haykırıyor fırtına: “Isınmak istiyorsan toprağı çek sırtına!” Uzakta can verirken il yırtına yırtına Onu ölüm bir derin uyku halinde aldı. Yanan mumu söndürdü hastanın son nefesi, Can kuşunu başı boş bıraktı ten kafesi: Mesih’in mucizesi, Tevrat’ın felsefesi, Arapların cenneti artık birer masaldı! Faruk Nafiz

HAYAT, c.1, nr.4, 23 Kanun-i evvel, 1926, s.3

16

GECE, BİR CAM ARKASINDA Bu gece Lambamı söndürünce Birden bire ürperdim... Benliğimi gecenin eline esir verdim... Sonra baktım: Camın dışında Katran gibi karanlığın kaynayışında Bir nokta var, kırmızı: Cıgaramın ateşi kanayan pırıltısı... Ben nasıl bir esirsem bu ateş de bir esir... Bu gecenin kudreti etmiş ona da tesir... O da sönmeye mahkum... Bu, bir damla alevde kendimi buluyorum... Bu gece Cıgaramın ateşi zulmette eridikçe Ta içimden ürperdim... Benliğimin sisini topladım, ona verdim... Benliğim ha!.. Hangi benlik acaba?.. Benliğim bir mi, iki mi?.. Ben ben miyim?.. Yoksa karanlıktaki mi?.. Kim bilir İkimiz de kardeş miyiz?.. Yoksa bir Tılsımla cezbedilen iki çılgın eş miyiz?..

17

İkimiz de karanlıklara Aynı matem şulesini noktalıyoruz... İkimiz de geceden aynı Hicran payını, aynı zehri alıyoruz... İşte bu gece Hep bu siyah düşüncede, bu hülyadayım... Cıgaramın pırıltısı camın dışında Katran gibi karanlığın kaynayışında Damla damla eridikçe Aynı şüphe içinde bunalmaktayım: Benliğim bir mi?... İki mi?.. Ben ben miyim?... Yoksa karanlıktaki mi?.. Kızıl Toprak: 7 Kanun-i evvel gecesi 1926 Halit Ziya

HAYAT, c.1, nr.4, 23 Kanun-i evvel, 1926, s.16

18

HEP O HİKAYE ( İçmişti Fuzûlî bu alevden Düşmüştü bu iksir ile mecnun Şiirin sana anlattığı hale) Ahmet Haşim Leyla’sını kaybeyledi Mecnun, Sevdasına dağlar bile meftun. Sahraları rüzgar gibi gezdi, Leyla’sını kaybeyledi Mecnun!... Bir hasta güzellik gibi Leyla, Mecnun ise baştan başa sevda. Sevdaları hasret-zede mehcûr Dallarda yaşar matemi hala!... Mecnun niye Leyla’sına koşmuş Çöllerde denizler gibi coşmuş Bilmez ki elimize geçen ömrün Mazisi de atisi de boşmuş?... Kim aşkta, bu girdaba tutulsa Mecnun bulunur kalbi oyulsa. Leyla diye, Leyla diye bir gün, Leyla sanacak Hakk’ı da bulsa!.. Her sevgilinin ismi muhakkak Mecnun ile Leyla olur ancak. İlk şartı budur “mezheb-i aşk”ın: Mecnun ile Leyla’ya inanmak!.. Canan , bu efsaneyi dinle, Sev aşkımı, kalbim gibi inle.

19

Leyla ile Mecnun olalım, gel... İhya edelim aşkı seninle!... Hasan Âlî

HAYAT, c.1, nr.4, 23 Kanun-i evvel, 1926, s.16

20

SANAT Yalnız senin gezdiğin bahçede açmaz çiçek, Bizim diyarımız da bin bir baharı saklar... Kolumuzdan tutarak sen istersen bizi çek, İncinir düz caddede dağda gezen ayaklar. Sen, kubbesinde ince bir mozaik arar da, Gezersin kırk asırlık bir mabedin içini; Bizi oyalandırır bir hat görsek duvarda, Bize heyecan verir bir parça kırık çini. Sen raksına dalarken için titrer derinden Çiçekli bir sahnede bir beyaz kelebeğin, Bizim de kalbimizi kımıldatır yerinden Toprağa diz vuruşu dağ gibi zeybeğin. Fırtınayı andıran orkestra sesleri Bir ürperme getirir senin sinirlerine, Istırap çekenlerin acıklı nefesleri Bizde geçer en hazin bir musiki yerine. Sen anlayan bir gözle süzersin uzun uzun Yabancı bir şehirde bir güzel heykelini, Biz duyarız en büyük zevkini ruhumuzun Görünce bir köylünün kıvrılmayan belini Başka sanat bilmeyiz, önümüzde dururken Harcanmamış bir mevzu gibi Anadolu’muz: Arkadaş, biz bu yolda maniler tuttururken Arkadaş uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz! Ankara, Kanun-i evvel 1 Faruk Nafiz HAYAT, c.1, nr.5, 30 Kanun-i evvel, 1926, s.8

21

VATAN DESTANI ( Milli Marş güftesi için yazılmıştır.) O kadar dolu ki toprağın şanla Bir değil, sanki bin vatan gibisin. Yüce dağlarına çöken dumanla Göklerde yazılı destan gibisin. Hep böyle bulutlar içinde başın, Hilali kucaklar her vatandaşın. Geçse de asırlar, tazedir başın, O kadar leventsin, fidan gibisin. Çiçeksin, bayılır kuşlar kokundan, Her dalın bir yay ki zümrüt okundan Müjdeler fısıldar Ergenekon’dan Bu sese gönülden hayran gibisin. Ey bütün cihana bedel Türk ili, Açtığın cenklerin yoktur evveli. Tarih bir nehir ki coşkundur seli, Sen ona nispetle umman gibisin. Bir yandan hep böyle taştın, köpürdün, Bir yandan cefalı bir ömür sürdün, Fakat ne derece ezildinse dün, Şimdi yine tunçtan kalkan gibisin. Bir insan nihayet kemikle ettir, Bu et, bu kemiğe can-ı hürriyettir. En büyük hürriyet cumhuriyettir, Demek ki şimdi sen bin can gibisin. Ey ana toprağı, ey Anadolu, Açıldı önünde terakki yolu.

22

Hamdolsun her yanın bereket dolu, Cennette bir yeşil meydan gibisin. Yeni bir ay urdun al bayrağına, Girdin en sonunda irfan bağına, Medeni hayatın nur ırmağına Ezelden susamış ceylan gibisin... Halit Fahri

HAYAT, c.1, nr.6, 6 Kanun-i sani, 1926, s.9

23

FİDAN BOYLUMA Gel, gitme; kalmasın gözüm yollarda, Her taraf bu akşam sel fidan boylum! Çılgınca dağları gömen bu karda Geçilmez o Çamlıbel fidan boylum! Yokluğun bir ateş, varlığın derman; Sürüme gönlümü yine arkandan... Kanlı gözyaşımı sen kurutmazsan Derdimden ne anlar el fidan boylum?.. Bu akşam ben gibi sen de mahmursun; İlişme, kollarım boynunda dursun! Karanlık geceme yıldız olursun, Gel, gitme bu akşam, gel fidan boylum. Ömer Bedrettin

HAYAT, c.1, nr.6, 6 Kanun-i sani, 1926, s.9

24

DAĞINIK SATIRLAR Yedi veren gelmeden almasa ruhum aşı Bir yabani çiçeğim koklanılmaz, takılmaz. O ne ince bir yüz ki kıyılarak bakılmaz, On beş yaşında... Düşün, Kerem:Aslı’nın yaşı! Bir mezara atılan bir deste çiçek gibi Kalbimde yanan ateş bir bakıştan yadigar. Demek benim ömrümde geçirecek bir bahar, Gömüldüğüm türbeye bir nur inecek gibi... Nasıl kişi beklerse tipiler, fırtınalar, Bu kara sevda beni ahir ömrümde sardı. Kar inen dağlar gibi betim benzim ağardı. Ey oğlunu bu derde kurban veren analar! Belki benim de vardı coşkun engin bir çağım: Dalgalardan köpüren, çalkalanan bir umman... Dalgalar geldi, geçti...Fakat bunu her zaman Yalçın bir kaya gibi bağrımda duyacağım. Faruk Nafiz

HAYAT, c.1, nr.7, 13 Kanun-i san, 1926, s.2

25

ÇOCUKLARIMIN NEFESİ Ufuk derinleşti, gökler yükseldi; Yorulan varlığın uykusu geldi. Susmuştu dışarıda haykıran rüzgar, Rüzgarla beraber sustu boşluklar. Kalmadı bir yerde hayattan eser. Lambanın alevi alçaldı, bitti; Sular bile durdu, sessizdi her yer; Kalmadı bir yerde hayattan eser. Lambanın alevi alçaldı, bitti; Sönerken her şeyi yakıp eritti. Odamda uyanık bir ben kalmıştım, Bu siyah denize ben de dalmıştım. Fikrim ezilirken bu hal içinde, Hakikat ararken hayal içinde, İşittim derinden hafif iki ses; Ne sihirli sesti, ses değil nefes! Çıkıyordu iki küçük gövdeden Başkaydı her türlü sesten, besteden. Bu korkunç kabusu yok etti onlar, Ölüyü dirilten kudretti onlar.

26

Hayata yeniden doğmuşum sandım, Ebedi varlığa şimdi inandım.

Onların gözünden içtim neşeyi, Onların gözüyle gördüm her şeyi.

Onların alnında yazılı bahtım, Onların kalbinde kurulu tahtım. Onların sevgisi gönlümü açtı, Sevgimi hilkate dağıtıp saçtı. Biri “canan”ımdır, birisi “can”ım, Kaynıyor onlara baktıkça kanım. Hayatım onların göğsünden taşar Ölsem de benliğim onlarda yaşar. Hasan Âlî

HAYAT, c.1, nr.7, 13 Kanun-i sani, 1926, s.5

27

ULUDAĞ “Setbaşı”nın ışıkları Gölgeleri noktalıyor. “Uludağ”ın aşıkları Yine sevdaya dalıyor Ta ezelden böyle meftun Hepsi engin bakışlarla Yüksek başı bir bulutun Koynundaki bu kartala. Mağrur kanatları taştan, Fakat göze yumuşaktır. Etrafında sanki baştan Başa sevgimiz kuşaktır. Bu sevgi, bu derin sevgi Milli bir neşedir bize. Bu bulutlar içindeki Dağ yakındır kalbimize. Manzarası ta uzaktan Kabartırken göğsümüzü, Bize selam verir bazen Ayın gülümseyen yüzü Bu ay, durgun akşamlarda Uludağ’ın ziynetidir. Yıldızlarsa ta yukarda Onun çiçek demetidir!

28

Alnı yazın bile karlı: Bakanlara hayret gelir. Ve o, daima vakarlı, Böyle yükselir, yükselir... Sararken de mağrur durur, Akşam onu sisleriyle. Ve kalbimiz vurur, vurur Coşkun vatan hisleriyle... Halit Fahri

HAYAT, c.1, nr.7, 13 Kanun-i sani, 1926, s.5

Unutma sakın dünü. Ağlama derin derin. Güzel çocuk. bahçe solun.29 BAŞAKLARIN İÇİNDE -Mehmetçik’in yavrusuna ithafıBaşaklardan kundağın.. Babanı. Tanrım sevsin başını..7 . nr..1.. Bağ. Gönül koyma akşama. Atanın ak yüzünü Senin yüzün ak tutar. 20 Kanun-i sani. Anan orak biçiyor. Nazarlara derman mı. ağlama. s.8. kardaşını Sakarya ufkuna sor!.. Bitmez bu zafer günü. sağın.. Rüzgar silsin yaşını. Göklerden armağan mı Başındaki şu boncuk! Urban yama yama. Ağlama güzel çocuk! Mavili bir nişan mı. Oğlusun bir askerin. Yıldızlar oyuncağın. 1926. Başak tutan ellerin Bir gün al bayrak tutar Ömer Bedrettin HAYAT. c.

bu yalancı cihanda Doğru sözü söylemekten zevk almalı diliniz. ha şu suyun akışı! O zamandan kalma bir can gerçi yok hiç şu anda. bunu iyi biliniz . O vakitler çocuklarım. Fakat cidden insansanız. Ne korkusuz. yoktu hatta dedeniz İçimizde onu gören sade şu gök ve deniz! Zaman böyle efendiler. evet onun kainata bakışı Ha o tunçtan nazarları. Hele sizler hiç yoktunuz.30 TARİH DERSİ Mektuptaki hocaların şüphesiz en kocası Saçı başı ak pak olan eski tarih hocası Sarayburnu rıhtımında gezindi de bir zaman Gördünüz mü çocuklarım. hiç durmadan akıyor Fakat bakın şu heykele ona nasıl bakıyor. Onun için çocuklarım. çocuk bile değildim. dedi siz şu heykeli? İşte bugün asırlar var orda duran kahraman Cumhuriyet tohumunu şu toprağa ekeli! Yine bugün asırlar var o adamın buyruğu Haydutların tepesine indireli yumruğu! Ben ki şimdi yaş altında iki büklüm eğildim.

Çocuklarım. korkak ve uyuşuk ve namert Soyguncular pençesinde değil artık bu millet! Şu tunç adam çoktan ezmiş ve eritmiş o buzu Ne saltanat dişi kalmış. Biz Türklerin bütün ömrü evvelleri bir pasmış Bizi de bir güneş yapıp şu göklere o asmış. Memleketin bugün bile taşıdığı o yüktür. hamdolsun ki kafasından her esen Cennet için boş boşuna evlat boğan.. fevkalâde büyüktür.31 Taassubun duvarını en iptida o yıkmış Karanlığı o devirmiş.. Onun için hayli zaman nice şeref celladı Hiddetinden köpürürmüş işitince o adı. nankörlere değil artık bir otlak! Şimden sonra bu milleti aldatamaz. zindanlara o tıkmış Bu toprakta zulmetleri evet yakıp yıkan o! Cehli uran zincirlere mağaralara tıkan o! Bağışlayan bu yerleri bize onun himmeti. efendiler bu toprak Tembellere. ancak onun bu vatan! . ne halife boynuzu! Yine tekrar ediyorum. baş kesen Kanlı. soyamaz Halifeyim falan diyen rast gele her şarlatan. O adamın bu devlete bu millete hizmeti Pek büyüktür efendiler. Uğrunda can vermeye kim ki cidden doyamaz. Artık onun efendiler.

Fakat işte taçlarını. Aramışlar büyüklüğü hep sırmada altında Çünkü hepsi hakikatte birbirinden bayağı! Efendiler onun için şu devamsız ömürde . ben yaşta bir ihtiyar Geçmiş güne bühtan eder ve bunda da haz duyar Hiçbir zaman öyle değil! Buna emin olunuz.. Ne yazık ki efendiler buymuş bütün işleri.32 Zannetmeyin çocuklarım. tahtlarını nihayet Çatır çatır kırıp yemiş adaletin dişleri! Evet kırıp eziyormuş ökçesinin altında Nice mağrur başı işte zamanenin ayağı. Hele şayet ömrünüzde yetmiş sene yolunuz Benim gibi tarih denen kabristandan geçerse Ve geçerken etrafını biraz görüp seçerse! Bir bilseniz çocuklarım. masal olmuş günlerin Her kovuğu kaç ülkenin gövdesini taşıyor! Ve yine bir bilseniz ki nasıl baştan aşıyor İnsanlığa asırlarca akan riya selleri! Fakat nerde o vaktiyle hakkı boğan elleri Kan içinde pıhtı tutmuş sergerdeler sürüsü? Kimdir artık o haşmetin arkasından yürüyen? Hangisinin şu saatte bir tanecik işi var? Koca nisyan çukurunda şimdi kokup çürüyen Nice kişver iskeleti. nice devlet leşi var! Haydutluğun her türlüsü ve millete hıyanet..

. ne kılıçla kalkandan! Anladım ki çocuklarım o da bunu anlamış Anladım ki efendiler onun da bu. Temistahlarla boğuşmayı bilmiyorduk çünkü biz Bizde bunu icat eden sade onun aklıdır. Hiç şüphesiz şu felekten nice sille yemiş o! Fakat yine efendiler tetkik edin bunu siz. Eğri düşün dememiş ki doğru yürü demiş o! Fakat gönlü temiz olan. ne tuğra Ummanlara benzetirim o adamı doğrusu Yani o hiç yorulmayan ve yılmayan unsura Asırlarca beslemişiz evet birçok sefihi Bu adamsa bize olmuş medeniyet mesihi. ona kızmış. Tarihlerde okuyorum. darılmış.33 O ki beni karşısında hürmetlerle eğiltir Biliniz ki hiçbir zaman taçlı başlar değildir! Bir zavallı kanı şayet nahak yere akarsa Benim bütün insanlığım haya eder o kandan Zaten insan kainata feylesofça bakarsa Ne süngüden medet umar. Fakat demiş o kendine yine: “Hiç yorulma sen yürü!. duygusu Çünkü o da hayatında ne taç demiş. ne kırılıp yarılmış. alnı açık mu`teriz Kanâatim bu ki benim. .” Ve ne bir gün sendelemiş. zamanında bir sürü İnsan onu kavramamış. İnsanlığı bu derece bilmek için şüphesiz. yerden göğe kadar haklıdır.

sürdü Aydınlığa açtı her zemini Rahminde dehasının büyürdü Müstakbel milletin cenini. görüp şu heykelin gözünü Unutulmuş bir şairin şöyle birkaç sözünü: Müstakbeli fethedip kemali Maziyi hemen saçından astı İmkanın elinde her mahali Güya ki esir ederdi kastı Zulmetleri yaktı. Vadileri atlayıp da tayfun Ummanlara bahsederdi ondan! Yumrukları kahır ve cehle sallar Sarsardı zamanı kollarında Yırtıp da leyali yıldırımlar Bin meşale yaktı yollarında! Efkarına etti durdu bir peyk Fermanına millet oldu razı Âtî ona her deyişte ( Lebbeyk) ! Hürmetle sükût ederdi mazi. Dildâr-ı zafer o nazlı sultan Bir cariye oldu hizmetinde! . Haşiyetle yanıp olurdu dilhûn Andıkça o namı kahpe Yunan. yıktı. Hiç boynu bükülmeyen şu devran Olmuştu onun elinde bende.34 Hatırladım. yine.

1926. 20 Kanun-i sani. c.8.1. 13 . Gafletleri kırdı etti ifnâ Kalsın dedi hep prangalarda Leşler kemiren kurûn-ı vusta Gâsıblara etti dehri zindan İstanbul’a gönderince ordu.35 Görmezdi evet telaşa layık Olsaydı eğer hücum edenler Yerlerde sürüyle kerkedenler Gönüllerde takım takım savâik Uğraştı ateşli dalgalarda.12. nr. Şarkın o geniş çatırtısından Garbın da revâkı çatlıyordu! Fazıl Ahmet HAYAT. s.

1926. Topal gönül ona varmaz. 27 Kanun-i sani.9. yaklaşmamış bile hatta tasası! Çünkü orada bir kanun var o da aşkın yasası! Sizse ancak boyasınız. düzgünsüz cihanda Olmuş bütün hayaliniz bir orospu masası! 1927 Kanun-i sani 15 Fazıl Ahmet HAYAT. nr. ne ağlayan demektir. s. işte şiirin ülkesi Ne ayıp ki birinizin hiçbir zaman o yere Değil varmak.3 . Doğuları batılardan onun sesi seçtirir Nehirlerin en coşkunu yine onun vecdidir. Hakikaten büyük şair bir çağlayan demektir. Zannetme ki sadece şarap. sade lale demektir Hakikaten büyük sanat bir şale demektir. hatta yanıp kudursa! Sen şimdiden topla hemen mermer gibi. c.36 SANAT BANA DER Kİ -Ali Canip’eBilmeli ki o ne gülen.1. alçını Çıkamazsın tepesine ruhun eğer bodursa Çünkü yoktur kayaların ondan daha yalçını! Dökülemez o yaylaya hiçbir bulut gölgesi Sonsuzluğun üst tarafı.

Her yerde ölümün gamlı ahengi… Hayattan usanmış bir veremli kız Gibi soldu gitti güneşin rengi. Şimdiden başlamış o müthiş ayaz. Kırların kalmamış eski neşesi. ne de bir gülşen. Ne kuşlar ötüyor. Tabiat dalıyor karanlıklara: Uludağ. O güzel yamaçlar büsbütün ıssız.37 O GÜZEL YAZA BİR MERSİYE Ufukta bir hazin rüzgâr esimi. O coşan bulutlar bile kapkara. bir sis… O sevimli yazın mersiyesi mi Nedir bu gönlümü harap eden his? Ne çeşme başında köy kızları var. Bu ses hangi dulun yanık sesidir? Vaktiyle neşeli bir hayat süren Yapraklar baharın cenazesidir. Ne bir bağ var artık. ne kaval sesi… Karanlık bir mezar gibi ormanlar. Muttasıl inliyor ormanda düşen Sonbahar kurbanı kurumuş dallar. Sonra hiç dinmeyen bir yağmur. Uludağ ey sevimli yaz! . Uçuyor dumanlı gökte kartallar. O hasta bahar mı böyle öksüren.

c. Sonra hiç dinmeyen bir yağmur.8 .9. 29 Teşrin-i sani 1926 Rodop Emin Recep HAYAT.. 27 Kanun-i sani. bir sis. s.38 Ufukta bir hazin rüzgâr esimi. nr.1. O sevimli yazın mersiyesi mi Nedir bu gönlümü harap eden his?. 1926.

Gezsen Anadolu’yu! Gülerken köylü kızlar. Bin Bursa. Halkta vefâ bulursun. İzmir’i var. gönlün sızlar. Güler sanki yıldızlar. Beldeler dilberi var. Gezsen Anadolu’yu! Kırlarında koştur at. Kim der cefâ bulursun. At. Gezsen Anadolu’yu! Ne eşsiz yerleri var. ruhunu savur. Gezsen Anadolu’yu! Derde şifâ bulursun. Ne hoş toprakları var. Ruhunda açar kanat Gezsen Anadolu’yu! .39 ANADOLU’MUZ “Rıdvan Nafiz Beye ithaf” Sen ne güzel bulursun. at. Gezsen Anadolu’yu! Dertlerden kurtulursun Gezsen Anadolu’yu! Billur ırmakları var. Buzdan kaynakları var. Ne kalbin.

Ah… bu diyar başkadır. İllerden ile dolaş.9. Gezsen Anadolu’yu! 926 Mehmet Faruk HAYAT. Güzelliği şah eser Gezsen Anadolu’yu! Bir ağaç kabuğundan İçince bir tas ayran. Erir. Kışlar. yazlar başkadır.1. Yumuşak gelir her taş Gezsen Anadolu’yu! Orda bahar başkadır. köprülerden aş.12 . Soğuk suları Kevser. s. 27 Kanun-i sani. c. 1926. varsa her yaran Gezsen Anadolu’yu! Hanlar. nr.40 Dağdan serin yel eser.

Bilmem neden böyle tez canlısınız… Erciyes. Bu onmaz derdime dermanlısınız. Her biri bir çeşit namlı dağları. Yollara dizilip yürüyen dağlar. 1926.1. Kervân geçirmeyen beller sizdedir. Yanarım andıkça eski şen çağı.9. c. Siz de benim gibi hicrânlısınız… Niğde:Hüseyin Nâil HAYAT. Gönlümü peşinde sürüyen dağlar. Hepiniz ün almış yiğit yatağı. Dışınız yeşerir. Şahin uçurtmayan yeller sizdedir. s. nr. Şu yüce duruşla ne şanlısınız. çamlı dağları. Ey biri birine sarılan dağlar. ardıçlı. Gürgenli. Ezelden beri mi dumanlısınız… Hey başı gökleri bürüyen dağlar. ey Hasan Dağı. Delirip köpüren seller sizdedir.41 YURDUMUN DAĞLAR “Babamın acısıyla” Ey güzel yurdumun gamlı dağları. Dağlara yaslanan çiğdemli bağlar. içiniz ağlar. Toroslar.12 . 27 Kanun-i sani.

c. Geceleyin bir mumun ışığında bakınız: Karanlıkta kendimi gösterir mustaripler.1. 3 Şubat. Dalgalarla dövüşen yırtıcı kuşlar gibi Birbirine haykırır binlerce ses içimde: Göğsü henüz belirmiş tazelerden tutun da Dumanlı gözlerini bir hayâl bulutunda Eriten genç dullara kadar herkes içimde! Ak saçlı ihtiyarlar.10. kumral delikanlılar. nr.3 . Çam altında baş başa dolaşan nişanlılar Birbirinden ayrılan eşler gibi gariptir… Eritir benliğimi ellerin ıstırabı. Bir sihirbaz kaynatır gönlümde bin azabı. 1927. rüzgâr gibi. İlk insanın cennetten çıktığı günden beri Kaplamış yeryüzünü baştan başa garipler… Gündüz gülen yüzleri bir yana bırakınız.” Faruk Nafiz HAYAT.42 GARİPLER Her duyduğum gülüşün yok sevinçten haberi. Ne zaman geçse benden bir sevinç. Yaşayan mustariptir. s. Der: “Ölene sözüm yok.

. Onu her içişte ben kudurmuşum… Çılgın emellerle –yazık. Gönlümü sonsuz bir derde salarak İhtiyar olmadan solmuşum meğer… Uymuş da gençliğin heveslerine Beyhûde kendimi üzüp durmuşum.10.43 NEDÂMET Her büyük kederden ilhâm alarak Hicrânın şairi olmuşum meğer. 1927. Bir hayâl uğruna etmişim heder. Çözmek istedikçe olmuşum beter! Geçmiş günlerime bakınca şimdi..1. c. 3 Şubat. nr. Derdim ki: Ne kadar zavallıymışım.8 . Aldığım zehirmiş.ömrümü. Arif Dündar HAYAT. deva yerine. Yirmi beş yılıma nasıl kıymışım!. s. Muhabbet denilen o kör düğümü. Bir vehme bağlayıp bütün ümîdi.

. geçit vermez dağlara.. Bomboş kalan yoluyla ağlar durur Nilüfer! Mehmet Faruk HAYAT.12 * ** ..... …………….....10..... Orijinal metinde mısra silik olduğu için okunamamıştır Orijinal metinde mısra silik olduğu için okunamamıştır ..... 1927......... c.* Boy atan ağaçların dalları kanat gibi… Serpilen köşkleriyle ne güzeldir Çankaya Dalar güzelliğine bakışlar doya doya! Bursa Yemyeşil bir ovada bağdaş kuran bu belde Yemyeşil saçlarını dağıtır esen yelde… Ardında yükselen dağ gövdesiyle ne de şen.** Nilüfer Kışın bol sularını çeker yüksek dağların... kurur........ gider.1... 3 Şubat... s.............. Tut ona varmak için kızıl güneş yolunu… Düş.... Bir gün bir dağ başında: Göze güler Ankara! Çankaya …………….. karlı yamaçlara...... o bol sular çekilir.. nr.44 MEMLEKETE BİR BAKIŞ Ankara Bir gönül hasretiyle görmek istersen onu.... En küçük yollarından su alır menbaların… Yaz gelir.....

Boynunu dolamış zülfü bağına. s. ne hoş yan yana.4 . Var iki atımlık canı kederin… Desene işleri duman. 1927. be Ali! Faruk Nafiz HAYAT. Çınlasın yıllarca orman.1. Bir kurşun kadına. Duruşun.45 ALİ Namluna dayanır. c. yola dalarsın. be Ali! … Geldiler beklenen çiftler ormana. be Ali! Görünce uzanmış yâr kucağına. be Ali! Yıllanmış bir çınar pusuluk yerin. 10 Şubat. Duruyor iki genç. nr. bakışın yaman. be Ali? Onu sen büyüt de söğüt boyunca Kendini ellere versin o gonca! Sözüme kanmadın bunu duyunca. Kurşunu kahpeye atacağına Kendine çevirdin… Aman.11. Gönlündü gözünü yuman. bir de çobana. be Ali! Boşuna tetiği ne kurcalarsın? Var daha ateşe zaman. Nerdeyse gelecek beklediklerin.

Bir kalbe hasretin eli bir kere erdi mi Kurtulmak anladım ki biraz bahta bağlıdır. Muzlim düşüncelerle nihayet bulunca dün Köy haricinde yaptığım akşam gezintisi Buldum içimde yepyeni bir kalp ezintisi. c. Bir can ki böyle her yeri fırkatle dağlıdır Benzer mi ıstırâbına dünyada başka şey? Ruhun açıksa derdime. Dinmiş eteklerinde günün son sadaları. Bağrımda bir firâkın ölümden beter gamı Bir canlı ıstırâp ile azmıştı büsbütün. En son ışık sekerken o dağdan öbür dağa Yorgun adımlarla çalıştım avutmaya Avare bir çoban gibi yollarda derdimi.11. adım adım Bezgin sürüklemek ne felaketmiş anladım! 1341 Necmettin Halil HAYAT. Sarmıştı akşamın ezeli hüznü dağları. Doldurmuş onların acı hüsranı bağrımı.8 . Sisler ve gölgeler yayılırken bütün kıra Baktım. 10 Şubat. şekvamı dinle. ey Dağlar denizler ardına yalnız kaçıp giden! Dün köyde yaptığım tek ve tenha gezintiden Sensiz bir ömrü böyle mecalsiz.1. seninle dopdolu yüzlerce hatıra Sislerle gölgeler gibi almış civarımı. s.46 BİR AKŞAM GEZİNTİSİ Karşımda zerre zerre sönen bir yaz akşamı. nr. 1927.

Karanlık bir su oldu. s.47 ELEM VE NEŞE Deniz. gizli bir korkuda. Yıldızlar hep uykuda… Gönlüm. Elemle çılgın aktık. bir vurgun gibi. Neşeyle çılgın aktık Elemlerden uzaktık!. Ay. oynadı sularda… Gönlüm koya baktı da: Coştu. 1927. Ufuklar..16 . Neşelerden uzaktık!. yorgun gibi… Ay. Deniz. doldu. 10 Şubat. Ufuklar.11. nr. bir hülya gibi. boşaldı.... doldu. Antalya: 1924 Ekrem Reşit HAYAT. c.1. rüya gibi. Sevinçle sarhoş oldu. boşaldı.

o zaman genç ihtiyar Gelincikleri koklar. ela gözler enginde. Dört mevsimde bir kere bize de gelir bahar. kurbağaları dinleriz… Bazen gölgeliklere uzanır. serinleriz… Ba`z gün rüzgârlarla dolaşırız dağlarda. Çakal ulumaları duyulurken derinden Kızlarımı tutardım yumuşak ellerinden… Helecanla geçerdik en tehlikeli yarı Titrek nefeslerinde belliydi korkuları. Saçlar rüzgarda. Kimisinin gözünde ateş böcekleri var. Kimisinin göğsünde tarla çiçekleri var. -2Ben arkadaş olarak köyümün kızlarına Çıkardım yamaçların en soğuk peykârına. Tatlıdır ormanların reçineli havası. Kulaklar fısıldayan rüzgârın ahenginde Burada bir bahar siler bir kış tutulan yası. Yollar silinse bile yol bulurduk bir izden… Yüce dağlar çınlardı. Ben böyle kızlar görmüş. Yıl olur on baharı yaşarız bir baharda. gözler ufuklarda kol kola Doğrulurduk koruya giden kıvrımlı yola. . böyle günler tatmışım. Mavi gözler enginde. Kendimi el değmeden kucaklara atmışım. O zaman kadın erkek.48 KÖYÜMÜN KIZLARI -1Gençlik rüzgârlarında savrulurken saçları Ben o dilber kızlarla çıkardım yamaçları. çınlardı sesimizden.

c.17 . O kızlar –ki yollarda kahkahaları çınlarBeni unutmasınlar.11. beni unutmasınlar! Arif Nihat HAYAT. şakrak kızları. Tali` beni atarken yalnızlık mahbesine Ses verdim uzaklaşan eşlerimin sesine. -3Köyümün pembe. Dağın kuşları ürker bizim gürültümüzden. daha derbeder kuşlar. 1927. dolaşırken bir yarı Bana arkadaştılar. Bizden daha kayıtsız. Bekleriz –düşünerek en tatlı masallarıBizi kanatlarına alacak kartalları. dinç kızları Tırmanırken bir dağa. Nihayet bir kış günü benden uzaklaştılar. 10 Şubat. s. Sarı yapraklar gibi uçarlar üstümüzden… Kuşlar uçar… Bir daldan bir dala gider kuşlar. nr.49 Sağımda esmer kızım.1. solumda sarışını… İkisi aynı aşkın duyar yalvarışını.

. Bir kadın eli Dışarısını gösteriyor… Dışarıda mehtâp var.. -Kardeşlerim kadar sevdiğim Nurettin ve Hayrettin kalbimin bütün tesirleriyle şu perişan mısraları ithaf ediyorum.. “Ah… Kurtulsa… Şifa bulsa.. Yeşil şuleli..Korkak Ve sanki uzak… uzak Bir ses soruyor: Acaba öldü mü?.. Ve bir el..50 ACABA ÖLDÜ MÜ?.. Yeşil akisli mehtâp… Ve o Karşımda bir heykel… Yine soruyor: Acaba öldü mü?.” Niyazı Saatlerdir dudağımızda bir düğüm… Kazılan bir mezardır benim şimdi gördüğüm… O da artık sormuyor… Benim gibi o da bitap… Yüzü korkudan mosmor.

51 Gözleri sobadan çıkan alevde. Bir aile babası Bu gece tam bu zamanda -Od ağacı yanarken bir buhurdandaTıkalı kulakları duymadığı Kur’an’da. Düşünüyor ki: Belki Öteki evde Bir ihtiyar. Bir zavallı ihtiyar Boğuk bir hırıltıyla verdi son nefesini… Yarabbi… Ne ıstırap!.. Çığlıkları işitiyor gibiyim derinlerden! Sanki yerden.. Dışarıda mehtap var. Topraktan fışkırıyor yedi başlı bir ejder: Kara haber! Alev… Her taraf alev… Matem içinde o ev… Bunu hissediyorum… Baş ucunda sönen bir mum. Bir ölü çehresini Parlatan. Can veriyor… Yarabbi… Ne ıstırap!. Bir yay gibi kollarını geriyor. Ademi hatırlatan Yeşil akisli mehtap… ..

nr. c.11.52 Kızıl Toprak: 18 Kanun-i sani 927 Halit Fahri HAYAT. 1927.1. s. 10 Şubat.17 .

Yıllarca silah tutan çelikten bileklerin Bırak biraz dinlensin Ayşe’nin ellerinde. Bir çocuk sevinciyle nasıl yoluna bakmış Gelince zaferini müjdeleyen haberin. Tanrına şükret Mehmet. c. 1927. yıkık yuvana Şanlı varlığın yeter. Aç göğsünü Mehmet’im... Ah ne var ben olsaydım şimdi senin yerinde!. Yad elden kurtardığın yanık. Biraz serinlik gelsin beynini yakan kana. dinle nasıl eriyip akmış Matem dolu koynunda uykusuz gecelerin. günah bu yas Mehmet’im!.53 BAĞRINA BAS MEHMET’İM!.. Durup hürmetle öpsün son yaranın izini.3 . s. göster can yoldaşına. ünün ummandan derin.. Ayşe’ni doya doya bağrına bas Mehmet’im!. Taşlarda yata yata uğuldayan başına Yastık yap Ayşe’ciğin yumuşak dizini. bağlar çiğnenmiş diye Kendine zehretme şu günlerin tadını!.1.... Ölümle çarpışırken gurbet elde daha dün Bugün hasretli köyün bak kucaklıyor seni. Kavuşturduk en mutlu. 17 Şubat. nr..12. İçini döksün.. Bahçeler darmadağın.. en sıcak teselliye Yolcuları dönmeyen evlerin feryadını. dünya gözüyle gördün Gözünde tüten yosman ceylan gibi Ayşe’ni… Zaferin gökten yüce. “Niğde” Hüseyin Nail HAYAT.

Endülüs… Güzel Endülüs! Gezerken bu yolda ben akşamları Ruhuma cihanın dolar gamları Bir kere geçersem görmeden sizi Ne ölüm korkutur beni ne hicrân Kalbimiz olmasın yalnız ayrılan Biz böyle severiz sevdiğimizi . güzel köyünün Cenneti andıran bir akşamıydı. sevilmiş Bir güzelmişsiniz isminiz de Ay Bahardan sadedir şehnişîniniz. Gözlerde bir hayâl gibi canlanır Endülüs. sevmiş. dediler Gezdiği yer işte bu ücra saray!” Hicrân ne anlamış. Yüzünüz sararmış gibi göründü… Acaba ruhunuz çok hasta mıydı? Sordum ki “Bu kimdir?” gülümsediler: “Eşinden ayrılan bir kız. ağlamış. Şarkın bu sevimli. sevda ne bilmiş Ağlatmış. Ne kemerlerinde Arap kârî süs… Uzaktan görenler yine aldanır.54 SERENAT Bir nisan akşamı serin bir günün. Sizi ilk balkonda gördüğüm gündü. Ne sütunlarında yeşil bir filiz.

c. Önüme serpilen beyaz gülleri O zaman kimsesiz kabrime dökün… Faruk Nafiz HAYAT.10 .1. s. Biliniz.55 Gölgeler çökerek dağılınca su Yayılır bir serin toprak kokusu “Bu hasret ne?” derim kalbimiz birse. nr. 17 Şubat. Bana derdinizken bugün hediye Gülmeyin beni tez unuttu diye Bu ziyaretlerim seyrekleşirse Bir de bakarsınız büsbütün yokum. 1927. Bu yoldan bir daha dönmezsem geri. O bana hasretin işlediği gün. dünyada ben o gün yokum.12.

Sevinç yaşlı gözünde evinin dumanları. Nurlu. zalim ellerle yakılan hanümanlar. Bu. ünlü bir ihtiyardı. can evinden taliine yanarak. Gönülleri sarmadan siyah rengi dumanın Koç yiğitler içinde yükselen kumandanın Al atını kuşattı ahâliden bir kemer. dağı taşı kül oldu. Göklere kalkan eller arşa değdi bu gece… Yiğitlerin alnını öpenler mi ararsın. Cenkten kaçan oğlunu düşünüp utanarak Benliğinde duyarken bir ölüm hatırası Derdini unutturdu sokağın manzarası. Çavuş Ağa. Haşrolmuştu bu gece yer gök kucak kucağa. Al kanlara boyanmış cepkenler mi ararsın. Köpük sızan bir gemi tuttu ateşten eller… .56 YANGINLARIN IŞIĞINDA Yurdun bin şan gecesi. Yangının kızıl rengi vurdu kızıl bayrağa… Halâskârlar geçtikçe şanlı atlar üstünde İsli kaldırımları titreten bu düğünde Yangının ışığına yaslanmış biri vardı. Beşiklerde tutuşan nur topu gibi canlar. Kız gibi vatanıma dumanlar kâkül oldu… Korkak. Türk’ün öz zaferine meşaleydi bu gece. Ahmet’ini kurşuna dizdiren kumandanı. eski çavuşlardan. kır sakalında gecenin şen rüzgârı. “Hoş geldiniz!” diyorken gelen Türk erlerine Yavrusunun hasreti saplandı ciğerine: Tanıdı cenkten kaçan oğlunu vurduranı.

Al atın izlerine kapanıp ağlayanlar Ruhunu içerlerken ilahî ir sevincin İçlerinden bir köylü gönülden ikrâm için Hasretle yaklaşarak halaskar kumandana Kalınca bir cigara sundu bu kahramana… Çavuş Ağa.1. Sonra. yürüyüp ileriye Evinin ateşiyle şükrânını öde de: Dağ gibi kumandana “Buyur. titremeden düşündü bir saniye. yak paşam!” dedi… Ömer Bedrettin HAYAT.12. Yangınlar ortasında candan serinlediler… Nes’eden setler gibi yolları bağlayanlar. c. 17 Şubat. usanmadan Türk’ün mucizesini anlattıkça kumandan Bu ahâli kümesi şanlı esirler gibi. 1927. İçten kulak verdiler.12 . s.57 Kimi büyük zaferden haberler istiyordu. elinde bir kor. nr. Cehennemden kurtulup cenneti bekler gibi. yürekten dinlediler. Kimi yeşil Bursa’yı. güzel İzmir’i sordu… Kıvılcımlar içinde yanmadan.

Bu zindanda çiçekten beyaz. Kalbini üç beş karış kumaşla alanları. Her gece bir yabancı barındıran yatağın Baş ucunda göklere bir ah gibi uzandı. Aldatılmış.1. yandırdı beni canlı bir kor yığını! Dün bir kadın gözünün gördüm yaşardığını. Gözleri dopdoluydu. s.12 . bir gönül parçalandı… Kolumun çemberine atarak varlığını Yandı. Senin adın ne? dedim. Nasıl çevirdiğini yolda geç kalanları… En hazîn evine tek döndüğü zamandı.12. 1927. bir ateş yandı. ancak gözyaşıyla sönen. “Sorma” diye kıvrandı. İçim bir zindan gibi kilitlendi sevince. atılmış kadınlar birleşince Gönlümdeki canavar zincirinden boşandı! Faruk Nafiz HAYAT. 17 Şubat.58 DÜN BİR KADIN AĞLADI Güneşle ayın bile girmediği bu yerde Dün. nr. Sesini yükselterek karşımda perde perde Dün bir kadın ağladı. Anlattı her kulağın duyduğu yalanları. Derdini bir bir açtı karşısında ocağın. ipekten ince. saçları darmadağın. c.

Tozu dumana katıyor… Hani şen kızlar vardı: Beyaz tayyörleriyle çıkınca ortalığa Ortalık benzerdi yumurtalığa.59 SONBAHAR Yapraklar sularda kıvranıyor… Ve deniz.. Korkunç ufuklarını almış koltuklarına Homurdanıyor!. Hani banyo akşamları İnce sandallar nerde? Şimdi En geniş yüreklerde .. Elinde kırbacı Acı Naralar atıyor.... Şarkılar sustu… Neşeler dindi! Gök Karardı. Daraldı. Toprağa indi… Yollarda -Yaza ağlayanKöpekler var… Fırtına!.

17 Şubat.12 .60 Bir sıkıntı esniyor… Yapraklar sularda kıvranıyor.1. Ve deniz Korkunç ufuklarını almış koltuklarına Homurdanıyor! Nejat Tevfik HAYAT.12. nr. c. s. 1927.

1927.13.1. neden sen o kadını Asırlarca çirkeflere buladın? Neden ezdin zavallının başını? Yine onun kanlarıyla suladın Her bastığın kaldırımın taşını? İşte seni bağladılar… Şaka değil bu gerçek Fakat yine biz Hâbil’iz. nr. 24 Şubat.3 . s. hep kendini yiyorsun Sonra tuhaf bir kelimen daha var Anıyorsun ikide bir hürriyetin adını! Madem öyle. sen Kâbil’sin diyorum Bıçağını haddin varsa yine çek İşte sana sen alçaksın katilsin diyorum Fazıl Ahmet HAYAT.61 CEVAP -Kara kuvvetteDediğini biliyorum. hulâsası çünkü şu:! “Aman beni bırakın da kan içeyim” diyorsun Ve kahrından ölüyorsun. c.

c. Gönlüne sinerek karın soğuğu Rengini bırakmış atlas teninde.. Gözlerin bir halı örneği yine. sayamaz bir türlü gönlüm: Kaç hayat kurtarır bu bir tek HAYAT. Görmesem çileden çıkar bu aklım. 24 Şubat. s. Dağları sararsa nasıl bir buğu Ruhuna perdedir yüzün senin de… Bir ateş parçası kesilmiş adın. Nağmeden tesirli sükûtunla sen Bülbülü susturdun. 1927. Seni halkederken yoksa ateşin Yaktı da attı mı hilkatin eli? Bir hata çıktıysa elinden peşin Ardından salaydı bari eceli! Düşünür. Belli. Işıklı saçından yanan bakışlar Aşkınla geceler. Saçına ayrı mı çekti her teli. Yaratan bunları bir bir mi saydı? Gökyüzü dururken böyle güzeli Kim yere salardı Allah olaydı?.62 GÜZEL Kan gider yüzünü görsem içimden. ey gül dudaklım! Bu geniş bahçeyi almış içine. her duyanı yakmak murâdın. nr..8 Faruk Nafiz . gamınla kışlar.13.1.

Sazımın ne sesler vardı telinde. Ey yolcu.63 BİR DAĞLI ŞAİRİN KİTABESİ Ey yolcu.8 . ne gölgelidir. Demem ki bu yerde feryat et. Sükûtum ses verir sana ferdadan. Emin Recep HAYAT.. s.. Gel bana kalbinin sırlarını aç Bak kabrim. nr. O sesi veremez hiçbir çağlayan. Senin de encamın en sonra budur. Ötede uyuyan yalçın kayalar Her akşam uzaktan bana seslenir. 24 Şubat.1. Kabrimden göğsüne bir çiçek bağla Eğilirken bana o yorgun yaşın. Sanma ki değilim şefkate muhtaç. İçimde ezelden gelen bir ses var. Ölsem de incitir beni gözyaşın. ne güzel. Ölüme kavuştum gurbet ilinde. Bende hayat için hala heves var: Unutma ey yolcu. Arkamda kim bilir kimdir ağlayan. geçerken şu yüce dağdan Mezarım önünde bir dakika dur. 1927. şairler ölmemelidir.13. c. Vücudum sadece hisle beslenir. ağla. beni unutma!. Gözlerim ademden hayata dalar. Her ölen kimseyle beni bir tutma.

Hissettiğim sade bir şefkattir kâinata. bir zümrüt köpük ki eriyor için için. uzletin hüznü doldu. Tâ derinde.11 . nr. Bahçede bademlerin. s. Yakındaki evlerin şekli: Garip bir ejder! Uzaktakilerini gecenin eli silmiş.64 UZLET Lambayı kıstım biraz mehtaba dalmak için Mavi bir ışık vuran camların arkasından. 16 Kanun-i sani 1926 Halit Fahri HAYAT. Gözlerime gecenin. 24 Şubat. 1927. Gök. c. çamların arkasından. ikişer üçer yanan kandiller Sıra sıra inciler gibi ufka dizilmiş. Şu tatlı mehtap gibi ağlıyorum hayata… Kızıl Toprak.1. Gözlerim yorulunca bu rüya âleminden Bir lahza süzüyorum şu uzlet odasını: Sobanın alevleri karşısında şimdi ben Aşkı sönen kalbimin tutuyorum yasını… Kalbimde eski ateş söndü.13. bir duman oldu.

65 ÂŞIK EDEBİYATI NUMUNELERİNDEN Gel ey dilber kan eyleme Seni kandan sakınırım Doğan aydan esen yelden Seni günden sakınırım Tabîbim hışımla bakma Ben kulun odlara yakma Yanağına güller takma Seni gülden sakınırım Halden bilir haldaşım var Yola gider yoldaşım var Bir küçücük kardaşım var Seni ondan sakınırım Der ki (Ömer) yârı gördüm Tazelendi eski derdim Sen bir kuzu ben bir kurdum Seni benden sakınırım HAYAT. nr. 1927.3 .14. c.1. 3 Mart. s.

Adımını tutacak ne bir set var. daima ilerliyor bu heykel! Boşlukları kavrıyor her lahzada iki el! Kar yağıyor.66 TİPİDE BİR YOLCU Sesler sağırlaşıyor karlı günün sonunda Koyulaşan beyaz bir duman helezonunda… Kar yağıyor. kalbimi tunçtan kılar…” İşte hep bu azim ile atılmış ileriye. Bir ademden başka bir ademe doğru giden Bu yolcuya fenerdir baykuşların gözleri! Kucaklamak hırsıyla sonunda fecri.. yağıyor yolları kapatarak… Fakat yolcu yine dev adımları atarak Bir çığ gibi aşıyor o kar yığınlarını… Ve içinden diyor ki: “Hayat yılgınlarını Yere seren fırtına beni yalnız kamçılar. Baştan başa etrafı buzdan kesilse duvar. Yürüyor adam boyu yükselen kar içinde. ne pusu. dinlenmeksizin biraz. Göz gözü görmüyorken bu yollarda tipiden. Çiğnedikçe yumuşak bir adem örtüsünü Her adımda bir gurur kabartıyor göğsünü. daha dolgun. Tufan bile boşansa bu kudreti yıldırmaz: Yürüyor durmaksızın. Ne bu ölüm nefesli tipiden bir korkusu!. Yüzünü donduruyor bir akşam yolcusunun… Bu yolcu kar içinde fışkırmış gibi yerden Canlanan bir heykele benziyor ki mermerden. Boşlukları kavrayıp her lahzada iki el. Vücudumu mermerden. Derinden kurt sesleri. . ulumalar içinde İlerliyor. yağmur daha sık. Ölümle pençeleşse dönmez artık geriye. Onun yine bin geçit açacak dermanı var.

daima yürüyecek bu heykel!. nr.13 .. s. c.1. 1927. 3 Mart.. 13 Şubat 1927 Halit Fahri HAYAT.14.67 Yürüyecek.

isterse anılmasın. Bin bir girdap içinde boğuşuyor yılmadan. ne düşmanım benim dilimden anlar. s. Bana kalbimin sesi alkıştan tatlı gelir. Güzelliğe âşığım. Bunu duymadığı gün gönlüm mezar taşıdır. Bilmem onlar mı zevksiz. nr.14. Bir ben ayım bile bile ölüme doğru giden Bir aks bırakmadan bu boşlukta seslerim. Benliğimi sarsıyor şiir yazmak hevesi.68 ŞAİRİN YASI Ben ki sanat aşkını tâ gönülden duyarım Namım ister anılsın. Saçlarım ağarsa da vazgeçmem bu sevgiden. sade ona uyarım Ben şöhret arkasından koşarım sanılmasın! Menbâların gür sesi gibi çağlayan şiirim Bazen musikî gibi ağır ağır yükselir. biliyorum ki bir gün Öleceğim nihayet ben de anlaşılmadan! Emin Recep HAYAT. Yaradılışça bugün sanıyorum ki bir ayım.1. c. yoksa ben miyim tatsız.13 . Her kafiyem kalbimden gelen gözyaşıdır. Gönlüm ezelden beri bütün dünyaya küskün. Çünkü âşık kalbimi hep şiirle beslerim. 1927. Her mısraım. 3 Mart. İlhâmımın sihrine kapıldığım zamanlar Sanırım ki yaşamak mümkün değil feryatsız. Bir talihsiz şairim. ümitsiz günlerimin bestesi. Ne dostum.

Sis çökmüş ovalara şöyle baksam yukardan. Donduran tipilere versem yanık bağrımı… Yıldız. c.14. Karlı bir dağ dizinde uyutsam kalp ağrımı.1. s.13 . Kışın beyaz kuşları yaşlı kirpiklerimde. 1927.69 KARLI BİR DAĞ DİZİNDE… Karlı bir dağ dizinde uyutsam kalp ağrımı Donduran tipilere versem yanık bağrımı… Bir zâlim sevgilinin hasreti içerimde. Serinlerdi bir kefen serinliğiyle derdim. Gökler yanan başıma bir çelenk örse kardan… “Gül”ümün hasretini belki de kül ederdim. 9 Şubat 927 Ömer Bedrettin HAYAT. 3 Mart. nr.

gelmişi. Onların belli çünkü. Yarın. Sana dar günlerinde açık bir kucak vardı: Bağrına oğlum diye bastı İsa’yı Meryem.1. c. Âna ki kahpe derler. tesadüfün işi bu. Bir babasız yavrudan bir peygamber çıkardı… Sana soylu olanlar der ki: “Soysuz kişi bu”. sana kahpenin piçi… Faruk Nafiz HAYAT.7 . Haydi. nr. Yazık ki atmadılar seni kör bir kuyuya! Tanır gibi yüzüne bakınca her geçici.15. Yat ölüme benzeyen bin uğursuz uykuya. Biz neden soyluyuz da sana soysuz diyorlar? Aslını hiç arama. geçmişi bu. Yazık ki boğazına bir ip geçirmediler. Atıldık doğduğun gün hayâta tek başına! Yanında anan olsa yine ömrün bahardı. İki kattır azabın günâhı işleyenden.70 PİÇ Sıcak bir el değmeden henüz ilk gözyaşına Kundağını serdiler bir musalla taşına. s. 1927. 10 Mart. öksüz kalbinin burkulacaktır içi. adsız doğmanın yasını duya duya. Gözlerin bir camiin eşiğinde açıldı.

.1. Yamaçlardan seyretsem ovayı kuş bakışı. Kimisi harmanlarda geçen uzun yazlardan… Aranılır yayıktan çıkan köpüklü ayran Aranılır başı boş gezilen dağ. nr. 1927. c. İçinde hatırlanmış ne beldeler. Pencereden vurdukça göğün ayla güneşi! Kimisi yanar durur düğününü görmeden Köyünde bıraktığı sevgili Ayşe’sine… Kimisi der: -O altın saçlarını örmeden Bıraktım nişanlımı köyün bir köşesine! Kimisi dağlardaki kurt avından anlatır.15. Geçirsem o dağların başında yazı. s. kışı” Bir ses gelir uzaktan: Karavana başına! 926 Yıldız: Mehmet Faruk HAYAT. İlerleyen günlerin bir şahidi bu koğuş… Kim bilir kaç memleket çocuğuna yurt olmuş. ne bağlar?. Köyünden ayrılmayan Fatmacıkların eşi Gelmiş bir gün buraya çok uzak diyarlardan… Anlatır her birisi o doğduğu diyardan. is örtülü mısralar. kır! Biri derken: -“Kavuşsam köyümün bir taşına. bayır.7 .71 Askerlik Günleri: KOĞUŞ Duvarlarında silik. 10 Mart.

Beyhudedir fikrimce bu varlığa darılmak Mademki yaşıyorum kendimi yiye yiye. c. Fakat mümkün müdür hiç bunu tasvir edeyim. Hayatım baştan başa bir sisle örtülüdür. Anlıyorum ki bugün odur büken kolumu. duygulu. O hayalî ülkeye hiç mümkün mü varılmak. fakat mümkün değil ki… Sade ben miyim acep böyle hayattan bıkan?..15.7 . Bilmiyorum doğrusu hangi yoldan gideyim.. Hayatı sevmeseydim ölmek kolay bir işti. 10 Mart.. 1927. Niçin gönlüm bu kadar ince hisli.72 HAYAT YOLU Benim bütün hislerim kalbimde gömülüdür. nr.. Belli mesut olmaya etmemişim hiç niyet! Yaşamak istiyorum. Ne yorucu bir yoldur hayatın yalçın yolu. Açıldıkça karşımda yeni yeni ufuklar Buğulanan gözlerim seçemiyor yolumu. dünya öyle sefil ki Gözyaşıyla karışmış damarlarda gezen kan. s.1. Gelecek mi acaba beklediğim saadet?. Niçin “toprak” denince benim kalbim üşüyor. Öleceğim besbelli “saadet!” diye diye. Gençliğimin bahçesi sonbahara erişti Kuruyan yaprakları birer birer düşüyor. Emin Recep HAYAT. Ben de ağlamak için yaratılan bir kalp var. Hasret öyle üzücü.

73 KAR YAĞARKEN Bir ölüm hissi var sisli boşlukta. yumuşak. Dereler. tepeler. yavaş. Uçarken sessizlik içinde karlar Duyulan bazı bir düdük sesidir. Kar. s. Büründü akşamın garipliğine Karacaahmet’in servi dizisi… Halit Fahri HAYAT. Acı bir sayha… Sonra yine sükût…Ölüm sükûtu! Gölgeler etrafı sarmadan daha. 10 Mart. yağıyor yine. Sonsuz bir kefene dalan nazarlar Bulutlu göklerin bir ma’kesidir. Yağıyor.15.7 . Bu ne ürpermeler veren hâile! Fânilik acısı kalbe doluyor. Yollarda silindi son ayak izi.. nr. kırlar uyudu. Göklere yükselen dualar bile Sanki zerre zerre bir hiç oluyor. 1927. Bir tren düdüğü.1. yağıyor kar… Sinsi sinsi! Bulanık bir perde germiş ufukta Karacaahmet’in servi dizisi. c.

hâkim kölesi? Biliyorum. çocuksuz bir anne… Gece yine geçmeyecek bir keder Gibi indi köyümüzün üstüne! Bir yıl evvel aydınlanan perdeye Aksederdi şen bir çiftin gölgesi. nr. Şimdi lâkin bir gölgedir görünen. narin bir tek gölge… Nereye Gitti onun eşi. 10 Mart.1. c.15. 1927. İnce.9 .74 DUL Gece yine geçmeyecek bir keder Gibi indi köyümüzün üstüne! Ses sadâ yok… Daldım işte komşunun Bir yıkılmış boş yuvaya benzeyen Bana karşı dargın duran evine. s. yüzbaşıydı o giden… Gece yine geçmeyecek bir keder Gibi indi köyümüzün üstüne 1333 Ömer Seyfettin HAYAT. Şimdi orda can çekişen bir mumun Dalgasında matemini gizleyen Bir kadın var: Genç.

1927. Oynaşıp koştular karşı bağlara… Ay gezdi serseri.16 .75 İğde Dallarından “BAĞ GECELERİ” Yosmalar bağında yaktılar. zil sesleri uçtu göklere Dağılmış saçlara güller taktılar… Altın ay yükselip çıktı dağlara. Zil sesleri tekrar uçtu yukarı… Ay beyaz hareyle göründü sabah. Şen dallarda gezdi hasretle bir ah… Çiğ düşmüş otlara yorgun yattılar. s. İncecik nağmeler gezdi bir ara… Dalların altında sarhoş yosmalar. Laleli bağlardan aya baktılar.… Laleli bağlarda kaldı o günâh… Moda: Salih Zeki HAYAT.3 .1. nr. 17 Mart. c. Ahlar. yorgun suları Mor sular bir zaman oldular sarı… Kol kola sarılıp birden uçtular.

Ovaya sıralanır Telgraf direkleri… Yemyeşil ormanların besteler ahengini Başlarında dinlenen yorgun kanatlı kuşlar. aç kurtlar deler. Kimisi hasretiyle yakar battığı yeri. Kimisi senelerin derdiyle kamburlaşır… Birbirine bağlanır. Yolcuya yol gösterir. Uzaktan seyrederler dağların mor rengini Tellerinde çırpınan yorgun kanatlı kuşlar… Fırtınada ürperir. Kestirme yoldan giden garip yolcular gibi . dağlar atlar. Gönüllerin derdini duyarlar canlarında. Ufuklara uzanır. Tepeler.76 TELGRAF DİREKLERİ Çürük iskeletleri yeşil ormanlar özler. Sılayı görür sanki gurbetle dolu gözler Mehtapta ışıldayan beyaz fincanlarında… Tellerinde kanatlar. Trene selâm verir Telgraf direkleri… Topraklarda uyuyan bir ceset oyar gibi Soluk endamlarını küçük. Titrek damarlarında insan ruhu dolaşır. Bir gizli dertle çatlar Telgraf direkleri… Rüzgarların sesinde ağlar inletirler.

s. c.. 17 Mart. yolcu.16. düştüğün uzun yolu bitirsin. nr.1. Ömer Bedrettin HAYAT. verip de kulağını Tok balta seslerinin aksini işitirsin!.. Dinleme sakın. Bu tellerin sesine bağlama ayağını.77 Gurbete gider sanki bu kurumuş gövdeler… Adımların.8 . 1927.

azâbı. Açar çiçeğini bahar gelince.. 1927. bu kestiğin meşe değildir. Din belle gönlüne hayat vermeyi. Kırma.1. Hasan Âlî HAYAT. Gönüldür halkeden zevki. nr.. Sevilmek istersen öğren sevmeyi. Bu insan gövdesi lâşe değildir!. Gönülden duyulur aşkın rebâbı. Orası umduğun köşe değildir. 24 Mart. Vurma. bu gördüğün şişe değildir.4 . Gönül bir mabettir.78 GÖNÜL Gönül derler ona sırçadan ince.17. yıkma mihrâbı. s. c. Kendine bakıp da tanı her şeyi.

c. çaldı fidanlar rebâb Baktım uçan gölgeler sanki buluttan yüce “Tura” çıkan kızların kahkahasından gece.1. veçhine taktı duvak… Marmara’ya vurdu ay sırma gümüşten bir ağ Vecd ile ben dinledim. s. sordum.79 MARMARA’NIN MELTEMİ Gitme dedi –çamların gür sesi.. 1927. Kıyılara her baş vuran dalga ölüp inledi İçli deniz anladı nüktemi. Mest olup enginlere “tez” okudu bestemi!. sildi yüzümden teri… Rişeli akşamların gül dağıtan elleri Heybeli’nin bir çene kurdu çadır mâh-tâb Giydi beyazlar gece. 24 Mart.8 ..dinlen biraz Aldığın ilham ile şiirini gölgemde yaz Saçlarımı okşadı.17. dedi: Cümbüşü var raks eder Marmara’nın meltemi… Heybeli Ada:Ağustos 1926 Çubukçuzade:Mehmet Sıtkı HAYAT. nr.

solgun gözler uyandı. c. Zavallıyı ne gören. 24 Mart. 1927.8 . Güneş çoktan sönmüştü. bir de adını “Köşkte yanan lambanın mukallidi!” taktılar… Sabri Esat HAYAT. ne de dinleyen vardı. nr.80 “LAMBA VE DENİZ” Köpükler kurşunlaştı denizde yavaş yavaş. Onu ıstırâbıyla baş başa bıraktılar. Köşkün penceresinden sararmış bir damla yaş Eteğinde inleyen sulara yuvarlandı… Denizin gizli gizli koynunda inledikçe. Karşı sahilde ürkek.1. Gâh bir kadın saçına benzedi tel tel oldu. Sanki bu yetmiyormuş gibi. Bir halâs ümidiyle çırpındı durdu suda. Bu bir damlacık ışık sahillere yalvardı. s. perilerse uykuda… Hiç kimse anlamadı halinden maksadını.17. Gâh da rüzgârla gelen matemi dinledikçe. Dalgaları okşayan gümüşten bir el oldu.

10 Şubat İzmir İsmail Safa HAYAT. Bağların susmuş. sam meltemleri… Neşenle coşardı. Hangi dilber için sarardın efem. s. Şimdi o günlere uzak mı nesin.17. Sisli geçitlerde durak mı nesin. Muradın ne olsa kanardın efem! Ufukta gezmezdi.. çorak mı nesin.81 SORGU -Acı günlerin hatırasıBir zaman otağın kızıl gülşendi. Sayısız yosmalar sarardın efem! Kaygısız sultandın. 24 Mart. yar matemleri… Sonsuz eğlenceler. kurardın efem!. 1927. her günün şendi.8 . saz âlemleri Bilmezdin nasıldır. c. nr.1.

gözü yaşlıydı. narin vücudunu yerlere attı… Yukardaki sarayından gördü bunu ay. Gözlerine zindan oldu birden bu saray… -Soğuk kızın gül yüzünü kavuruyordu“Ay”. Güzel. Su almaya gidiyordu… Sırtı çıplaktı. kızı ağlattı. Merhametsiz rüzgarlarla dağılmış saçı. Zavallının karnı açtı. Uğulduyor nihayetsiz. Rüzgârlara haykırırken yalçın kayalar. bir anne gibi tatlı sesiyle sordu: Çıldırdın mı kız? Niçin yapyalnız Çıktın dışarı? Görmedin mi sen Dışarıda esen Deli rüzgârı? Öksüz kız bu tatlı sesle önce ürperdi Lakin sonra sakinleşti ve cevap verdi: . Ovalarda kızıl kumlar dalgalanıyor. Bir kasırga koptu birden. engin yaylalar… Bu kış günü bir öksüz kız elde bakracı.82 “ÖKSÜZ KIZ” MASALI -Hocam Ali Canip BeyeUfuklarda yaralı bir göğüs kanıyor. Karanlıkta artan soğuk sırtını yaktı… Şişirmişti karlar küçük ayaklarını. Esen rüzgâr dondurmuştu kulaklarını. Düşe kalka gidiyordu çok telaşlıydı.

öksüz kızı al bana getir!. Yavaş yavaş yer yükseldi. çalı!. çalı at oldu. Zaten “ay” da anlamıştı neticesini... Bir sevincim yok. Onun için ısrar edip sormadı fazla. sorma benden. Lakin birden “ay”ın sesi sarstı kumsalı: “Kucağında bir inci var. gökler alçaldı.. İşte o günden beridir “Ay”ın çehresi değişir..” Birdenbire bir silkindi. Bilmiyorum ben Bu nasıl şeydir… Yalnız derdim çok. “Ay” bu kızı bakracıyla yanına aldı… Yavaş yavaş yer yükseldi..” “Hazırladım atlas çadır. ipliği sedir..” “Hadi çalı. Anam üveydir… Hıçkırıklar kesti kızın ince sesini. Gözlerinden yere billur yaşları indi… Bir çalının içersine girdi kız şimdi. ben ona. “Ay” bu kızı bakracıyla yanına aldı. gökler alçaldı. Dikenleri ona ipek bir kanat oldu. Ve titredi kalbi acı bir ihtirazla.83 Ay. Kızın değişen haliyle… Ay bu kızın hayaliyle .

Her zaman “ay”ı kıskanır: Güzel kız ondadır diye. Hıçkırıklarla boğulur. Gülen yüzü kederlenir Gökte büyük bir “dev” vardır. ayda üç gün Bu “dev” galip gelir “ay”a. Ve kendisi için için Kızın aşkına taliptir. . Adeta şaşkına döner: Kız bazen girer otağa. “Ay” da başlar ağlamaya. Başlar halı dokumaya. kararır. Sonra kararır. bazen söner. Yüzü parlar süzgün süzgün Lakin heyhat. Gittikçe artan bir sisle Beyaz çehresi kirlenir… Bazen kızın keyfi coşar: Bakracıyla göle koşar Ve ayın çektiği çile Biter… Coşkun bir sevinçle.84 Bazen parlar. “Ay”ın yüzünü o zaman. Kavga eder bir düziye Öksüz kızı kapmak için. Yirmi beş gün ay galiptir. Bir hilâl olur yesle. Yüzü yaşlarla sararır. Hasretle sarar bir duman.

13 .85 Tam üç gün görünmez olur… 24 Kanun-i sani 1926 Sabahattin Ali HAYAT. nr. 24 Mart.1.17. s. 1927. c.

beş on kişi aynı yollara düştük. Yerimiz oldu avluda bir yer. bu yollarda aynı derdi görüştük. argın… Bu yeri hoş görmeyip uzanmasaydık eğer Kimden medet umardık. Yıldızlar doğuyorken uzandık yorgun. Sonra tâ… Uzaklardan gelen bir köy türküsü… Şırıldarken derinden dağın yanında bir çay İnsanın başka bir şey doluyor her an göğsü! Düşündüm. dizlerim dayan!” Gün oldu.86 ANADOLU YOLCULUĞU Sürüler akın akın iniyorken yamaçtan Bir dağın eteğinde göründü kervansaray… Köyden yola çıkmıştık söküyorken henüz tan. bağrıma dert çökerken bir taş gibi Kağnıların geçtiği yollardan geçtim yayan… Elinde “bağlama”sı bir meçhul yoldaş gibi Dedim. ben de kaç defa: -“Dayan. Şimdi masmavi gökte doğuyordu bakır ay! Han dolmuştu. kime dururduk dargın? Rüzgâr hafifçe esti… Bu yıldız dolu gece -Güzel Anadolu’nun bu yıldızlı gecesiKalbimizin içine bir serinlik serptikçe Silindi gönlümüzün hicrana akan sesi! Başımızın üstünde sonra bembeyaz bir ay. Güneş kızgınlığıyla yandı benizlerimiz… Gün oldu. Sorsalar o dertleri neler… Neler söyleriz! .

1927. sade hicranın sesi… Memleketin derdiyle dolaşırken yolları En sonda nasibimiz böyle bir han köşesi! 926 Mudanya-Eşgel köyü Mehmet Faruk HAYAT. nr. c. karımız! Bakışlar bakıyorken aya yoldaş yerine Bir avuç tuzla ekmek karınları doyurur… Gün olur ki dikenler yenilir “aş” yerine Kaygılar içinde gün olur ki kalp durur! Bu diyar.1. s.87 Öyle yolcularız ki biz bu uzun yollarda Dikenlerle çizilmiş ayak tabanlarımız… Bir yudum ekmek için gezer güneşte karda Hiç şikâyet etmeden çocuğumuz.13 . 24 Mart. Yükselen sevinç değil. gülen değil ağlayanlar diyarı.17.

1. Bî-vâye bulutlar ruhum musunuz? Bu maî boşlukta ne ararsınız.4 . Başı boş bulutlar ruhum musunuz? Uluyan ağlayan bir rüzgârsınız. Ey kanlı bulutlar ruhum musunuz? Hasan Âlî HAYAT. Hicranlı bulutlar ruhum musunuz? Yaralı kalbiniz hüsranla vurur.88 BULUTLAR Karanlık gönlümün mor gölgeleri. Avare bulutlar ruhum musunuz? Ey gökte dolaşan aşk ülkeleri. nr. c. 31 Mart. 1927. s.18. Ey sarhoş bulutlar ruhum musunuz? Gözünüz her zaman yaşla doludur.

Gönlümde ateş misin. Gözüm gönlüm ışıldar gördükçe nazlı yâri. Artık üstümde kuşlar çırpınacak. Ağarmış saçlarını üzerimden çekti kış. s. 31 Mart. ömrümün son baharı: Kız. anlıyorum. nr. Rüzgârda deste deste saçlar târ ü mâr oldu. Bunları sevdiren şey hep seni andırması: Biri aylı gecemdir. saçlarının sırması. ne bahara düşkünüm. c. gözlerimde nur musun? Bu bahar.1.. Nerdeyse açılacak odamdaki her nakış. bağda kızıl lâleler… Kışlardan arta kalan ömrümde bahar oldu. 1927. bu bahar geçmeden sen benim olur musun?. Faruk Nafiz HAYAT.8 . Nerdeyse bir gül ıtrı odamı dolduracak… Göğsümde başka nefes! Damarımda başka kan! Kalbimi aydınlatan senin altın başındır.89 BAHAR TÜRKÜSÜ Son karların seliyle çağladı şelâleler.18. Dağda salkımlar açtı. biri güneşli günüm Gözlerinin zümrüdü. Seviyorum… Dereden benim ruhumdur akan… Seviyorum… Goncalar senin on beş yaşındır! Ben ne yaza hasretim. duracak.

o hülyaya müsait Halinde sarıp üstünü esrarlı ışıklar Sathında gülümser gelecek günlere ait Hazdan ve teheyyüçten uyanmış kırışıklar. 1927. öbür yaz Yakacık’ta Biz aynı güzel devri yaşarken geçecektir! Kış geldi mi. açıkta Doğmuş iki kuş ömrü kadar şen geçecektir. s. Yalnız geceler gösterecek lamba duvarda Hep aynı emellerle girift olmuş akisler. c. Tez günde bitip neşeye kalp olmayacak mı? Ruhumda tutuşturduğu yerlerde bu hasret? 341 Necmettin Halil HAYAT. Bir yaz Polonez köyde.90 HASRET Her saniye bağrımda bir âlemden eser var. Rabb’im o ne günler ki denizlerde. o güzel günler uzak mı? Hülyama çekilmiş bir alev perde bu hasret. bazı coşan bir dere gönlüm. kendini çarpar Şekvâsı köpüklendiği sahillere gönlüm. Dalgın ve durulmuşsa. nr. Allah’ım o günler. Bazen durulan. Hasretle bunaldıkça taşıp.1.8 . 31 Mart. bir fıskiye halinde civarda Mesut evimizden taşacak neşeli hisler.18.

Yalnız usanmadan o günü bekle O zaman olursun bu güzellikle Yurdumun biricik yıldızı Fatma. Akşamın gölgesi köye sinince Bir ağaç altında sen ince ince Aşkına ağlayan güzelsin Fatma.8 . Üzüntü her gecen. Ziya Nuri HAYAT. 1927.1. 31 Mart. s. elem her günün Acaba bin dertle yanan gönlünün Pek fazla derin mi yarası Fatma? Üç yıldır soluyor yüzün kederden Nişanlın gelemez gittiği yerden Buraya çok uzak orası Fatma Sen onun senelerce matemini çek Fakat ne de olsa bir gün dinecek Kalbinde yer eden bu sızı Fatma. nr.18.91 FATMA’NIN MATEMİ Bu gamlı sonbahar akşamlarında Sonsuz bir hüzün var gözyaşlarında Hicranla çağlayan bir selsin Fatma. c.

Yine ben Kayıtsızım herkese. derim. kahkahalar tâ Bulutlara yükselirken… Etrafımda sevişiyorlar… Heyhât! Yabancıyım ben aşka… Artık hicrandan başka Ne bir yâr.. Ne bir sırdaş isterim… Baştan başa neşe dolsa kâinât. Yine ben Ufuklara açık bir pencereden. Etrafımda hep ihtiyarlıyorlar… Heyhât! Birden bire içlerinde tutuşan bir yangınla Bazıları çıra gibi bir lahza parlıyorlar! .. her sese… Hatta Terennümler. Her günüm Sessiz bir akşam arar… Demek Karşımda köpürerek Taşıp çağlasa hayat.92 UZLET DUYGULARI Etrafımda gülüyorlar… Oynuyorlar… Heyhât! Ben âleme küskünüm. Birbirini kovalayan şu uzak Bulutlara bakarak: -Ne hükmü var?. Neşe bile fanî değil mi?. Her nağmeye.

c. yat!..1. 7 Nisan.93 Bense bu yorgun alınla Özlerim bir serin pınar başını… Gönül fakat yine arar hicran arkadaşını… Hicran… Ebedî hicran… Ufuklardan Bu hicranın gölgesini bana rüzgârlar taşır… Ve bu gölge tavâf eder gençliğimin tayfını!. Dua eden kollarını gözlerine gel kapat! Ve kollarım gözlerime inince. Hafif hafif. Yine ben Teessürle seslenirim kendime: —Çocuk… Niyâzın kime?.13 . Bu niyâzın beyhûdedir… Haydi... ince ince Sonbaharın yağmurları gözyaşıma karışır… Halit Fahri HAYAT.19. 1927. Odamın etrafını Hıçkırıklar sararken.. nr. s.

Bir yaz günü ne vardır daha güzel gölgeden? Sen bir yana. Karşı çam ormanında çağıldayan menbaın Kenarına çömelip soğuk sular içersin. Kapanınca gözlerin bu öğle sıcağında Sana ninniler söyler kuşlar cıvıldaşarak.94 KIR UYKUSU Ey tarlalar içinde uykuya dalan köylü Sonra çalışmak için şimdi bir parça uyu. rüyana girsin kırların çiçekleri. Bakışlardan süzülen serin gölgeye sarın. Uyu dinlensin biraz yorgun düşen kolların. Güneş nerdeyse iner yamaçlarına dağın. Vücudun baştan başa ekinlere gömülü. nerede bulursun böyle rahat uykuyu. Yarıya kadar açık güneşten yanan bağrın. Sanki bir alev olmuş tabiatın nefesi. Söyle. Sanki dağlar sıcaktan ağır ağır eriyor. Serinleyen tarlada yine orak biçersin. Uyu. Sükûnuna dalarken ruhun ıssız yolların. Büyük bir heykel gibi yere serilmiş gövden. Artık sarı başaklar tam bir genç kız çağında Onlar esen rüzgârla gülüp eğlensin bırak. olsun hayatın uçan bulut gibi ak! . Uyu. Ne güzeldir uyumak kırlarda kana kana. orağın düşmüş bir yana. Bu hüzünlü saatte sana heybet veriyor Yanık yüzünü örten ekinlerin gölgesi.

95 Ey köylü unutamaz verdiğin emekleri Seni koynunda tutan altın başaklı toprak! Emin Recep HAYAT. 1927.13 .1. 7 Nisan. s. nr.19. c.

1. 1927. 14 Nisan.96 BAŞIM “Yakup Kadri’ye” Bî-haber kündeme gelmiş konmuş Müteheyyic. c. Bir kızıl çehrede ateş gözler Bana güya ki içimden bakıyor… Bu cehennemde yetişmiş kafaya Kanlı bir lokmadır ancak mihenim Ah yarabbi! Nasıl birleşti Bu çetin başla bu suçsuz bedenim? Dişi. s. tırnakları geçmiş etime Kündem üstünde duran ifritin! Bir küçük lahza-i ârâma feda Bütün âlâyişi nâm ü sıytin! Ahmet Haşim HAYAT.5 .20. nr. mütekallis bir baş! Ayırır sanki bu baştan etimi Ömr-i ehramda muâdil bir yaş! Ürkerim kendi hayalâtımdan Sanki kandır şakağımdan akıyor.

c. s. Bekleyenim olsa da razıyım. nr. diner gözünde yaşlar. -Düştüğüm yollar gibi sonsuzdur benim tasam. -Atları hızlı sür ki köye pek geç varmasın Nişanlımın gözleri yollarda kararmasın. hasret ölümden acı. bu yollar tükenmedi. Ne zaman tükenecek bu yollar. kavuşmasam… -Bir kere görse gözüm köyün aydınlığını Kül bağlar içerimde bu kızıl kor yığını.20. -Senin de yolun biter. Benim uğursuz yolum bittiği yerde başlar! Faruk Nafiz HAYAT. Ben ömrümü harcadım.14 .1. arabacı? -Henüz bana “Yolunun sonu budur!” denmedi.97 YOLCU İLE ARABACI -Gurbet ademden kara. 14 Nisan. 1927.

nr.21.98 ÇANKAYA Bu hıyâbân ebediyet yoludur.8 . Dinlen altında yeşil bir dalının. c. Karşıdan bakma geçerken. O kızıl saçlı zafer kartalının Bu hıyâbânda kurulmuş yuvası! Faruk Nafiz HAYAT. Dinlen altında yeşil bir dalının. Gözünün sürmesi bil toprağını Her gören der ki bu cennet bağını Bu sular kevser. 23 Nisan. Belki bir dert ile bağrın doludur: Bu hıyâbân avutur cümle yası. 1927. O kızıl saçlı zafer kartalının Bu hıyâbânda kurulmuş yuvası! Toprağın gölgesi vurmuşken aya Sildi bir hızla bu kartal kanadı. ağaçlar tûbâ… Bu hıyâbân avutur cümle yası. Gider Allah’a kadar buradan ucu. s. Bil ki beyhûde gönül bağlamadı Nice dullarla yetimler buraya. Evliya uğrağıdır sanki bu bağ.1. yolcu.

Düşün ki haşrolan kemik. Anadolu’nda İstiklâl uğrunda.1.99 BİR YOLCUYA Dur Yolcu! Bilmeden gelip bastığın Bu toprak bir devrin battığı yerdir.16 . namus yolunda Can veren Mehmet’in yattığı yerdir. etin Yaptığı bu tümsek. gölgesiz yolun solunda Gördüğün bu tümsek. 1927. 23 Nisan. koparken büyük zelzele.21. Eğil de kulak ver. nr. amansız. Son vatan cüzü de geçerken ele Mehmet’in düşmanı boğduğu sele Mübarek kanını kattığı yerdir. c. çetin Bir harbin sonunda bütün milletin Hürriyet zevkini tattığı yerdir. Bu tümsek. bu sâkit yığın Bir vatan kalbinin attığı yerdir. Bu ıssız. Necmettin Halil HAYAT. s. kan.

titrersen titretirsin. 1927. Kendimden geçerim ben.1. Hilkatin esrarını sanatındır ağlayan. c.22. Yorulursun sonradan hazinleşir nağmeler. Ne aşina sesin var gönlüme ey kırık ney? Hasta göğsünde taşan nedir bu hıçkırık ney? Seni dinlerken fikrim dalar bin bir hayale. Boşluğa bir uhrevî hava yayar nefesin. haykırır.100 NEY “ Şinîdem nâle-i cansûz-i ney-râ” “ Ki bî-rikkat ne-dîdem hiç şey-râ Hafız Bir alev gibi sarar ruhumu yanık sesin. nr. Ne aşina sesin var gönlüme ey kırık ney? Hasta göğsünden taşan nedir bu hıçkırık ney? Çırpınma hırçın hırçın. Ne aşina sesin var gönlüme ey kırık ney? Hasta göğsünden taşan nedir bu hıçkırık ney? Hasan Âlî HAYAT. s. 28 Nisan.5 . Erir kirpiklerimde toplanan sıcak yaşlar. hicranlarım inilder. dersin “Uyan!” Bu sihirli kudretin imkân verir muhâle. Her nalende kalbimin vuruşları yavaşlar. Hüsranlarım ah eder. Bu vecd ile beni de kendine benzetirsin.

Yeni doğarken güneş. Neden böyle gönülden: Akşamı bekliyorum. Sevda. ……………………. Akşamı bekliyorum. Öksüz gönlüme bir eş. Akşam olsa diyorum. bir kızıl yara.101 “TAHASSÜR!” Başım yere eğili. Yok da gülden. Akşam olsun diyorum. bülbülden. ……………………. Sardım karanlıklara Ruhumu. Parçalanmış ümidim. Akşam olsa diyorum. Öyle bir al kandır ki: Akşamı bekliyorum. Pencereden sevgili Bekleyene benzedim. Akşamı bekliyorum. Akşam olsa diyorum. Akşamı bekliyorum. bundandır ki: . Akşam olsa diyorum.

1. 1927. c.102 Akşamı bekliyorum Akşam olsa diyorum. 28 Nisan. nr.8 . s. Sabri Esat HAYAT.22 .

Bazen birleştirirken o iki nişanlıyı Bazen.103 Ninemin Masallarından: AY HASAN Bir mangalın başında bekliyorken baharı. şanlı… Köyün güzel bir kızı. Gün olmuş neşelenmiş. gün olmuş derde kanmış!. gurbetin derin enginlerine atar.. taşı. Her gün gönlümü açar tatlılaşan sözleri! Hayat. Yaralı bir kalp taşır. durur bana geçen yılları! Bağrında yetmiş yılın hatırası toplanmış. ne “el”e gönül verir. Dağı. İçer kara sevdanın kara zehirlerini… Erkeğin. Sevda ki gönülleri halkalayan bir “ağ”dır. Ninem anlatır. Bu akşam. Zehra on beş yaşında. dert sarsa da en duygulu yerini Bir gün öpmese bile “yar”inin dudağından. Ne başkasını sever. yaralı gönül taşır! Köyde bir “Hasan” vardı: Güzel bir delikanlı. Yine vazgeçemez hiç kara sevda ağından! İçinde aşk çiçeği gül yerine kül verir. kendine mesken yapar. Saçlarını tararmış bir gün pınar başında! . dinliyorum yeni bir masalını: —Bu masalım köyümde geçen bir maceradır. ne de seviyor bu ihtiyar dalını. Mutlaka bir gün sarar kızla delikanlıyı. Yedi köye ad salmış bir yiğit anlı. İki sevdalı orada kalbine ateş katar. dolaşır.. Bir masal anlatırken munisleşir gözleri.

Bilinmeyen illeri yol ederek aşmaya.. Gül gonca memeli.. çıkar.......... der: “Ay…Hasan” O günden sonra onun adı kalır: Ay Hasan! Fakat gencin kalbinde o gün bir dert belirir. Bu derdin şifasını kızdan başka kim verir? Yollarda gezer. nasıl ona açılsın? Nihayet bir kızdır o… Mümkün mü saçılsın Bülbülün vurulduğu gül gibi karşısında? Sevda hançeri uyur gönül denilen kında… Oradan kendi kendine pek az sıyrılır.. Yar.104 “Hasan”ı görür birden şaşırır... beni etme bu yolda mahzun. Fakat kalbinde hicran.* Yar adımı koymuş: Ay Hasan benim....... adımı koymuş: Ay Hasan benim! Sevdiğim köyümde güzel mi güzel. Felek..... durur sazının dokundukça teline: Gönül .... * Orijinal metinde kelimeler silik çıktığı için okunamamıştır .. Dese de ey sevgili aşkını bana hasr et Güzel Zehra ne yapsın. Ay Hasan benim! Başlar her gün böylece gezerek dolaşmaya......... Nasıl beni çekti sevda seline Yar adımı koymuş: Ay Hasan benim! Sevdiğimin saçı uzun mu uzun.. Yüzünde lekesi yok ki bir tozun...... dertli ruhunda hasret.. durur bir saz alır eline İnler. pamuk gibi el. Suda dağıtırken saçını tel tel Yar adımı koymuş..

Be hey ateş gözlü.. hayaliyle Zehra’nın gelip geçer....... ateş saçlı kız Ne için o kalbe sevdan uğramaz Sarsarken kuru esen poyrazlar.. Ararım buseni aşk balı gibi.... anlamadım neden bu nazlar........105 Kızlar. Gafil… Akıl ermez ki kadınların fendine! Genç çocuğun dağları tutar yine âvâzı.. Niçin o kalbine hicran uğramaz? Kaldım bir kurumuş çam dalı gibi. ..... Hasan her su başında su değil zehir içer! …………………. gönüllerini gözyaşlarıyla yıkar! Lakin Zehra bilinmez Ay Hasan’a vurgun mu? Yıldızlı gecelerde Hasan gibi durgun mu? Çocuk alır kendini bir dağ başına atar... Bir akşam gün batarken alır eline sazı: ** Orijinal metinde kelimeler silik çıktığı için okunamamıştır.. Kovalıyor kışı baharla yazlar.. kervan uğramaz.... Yarim.** O gurbet en sonunda yüreğine bıçak olur Kalbini o bıçakla Hasan vuracak olur Zehra’ya selam yollar kumrularla her akşam Gölgesinde bir parça yolcu dinlenen her çam Rüzgarlanan dalından der ki: Kıyma kendine. Eline alır sazı dertlerine dert katar: Aşkınla düştüğüm dağlar başına Yolcular uğramaz. Kervansız yolların kartalı gibi Bu dağa bir vahşi hayvan uğramaz! Akşamlar...

.. Hasan’ın ağzından methini dinleyelim: Unuttum kendimi. dullara hiç lakin Hasan verir mi gönül.. O kızdan uzak durmak ah ne elîm…Ne elîm. Dik başım oluyor esen yele ram. O. Gurbette merhemsiz kaldı her yaram. Gözleri ezelden sürmeli gibi. Saçları güneşin bir teli gibi. Yüreğim burkulu. Gel.. geçtim dünyadan. içim burkulu!. Dizlerinin üstünde altın saçını örse! Anadan uzak kalan. Gezdiğim yamaçlar. Duysa saadetini en bahtiyar bir günde!.. dinlenmek haram. Hasrettir kalbime astığım benim. Ne bahtsız yaratmış Tanrı bu kulu! Yollarım uzundur. Yok ev eşiğine bastığım benim. Nefesi tılsımlı tan yeli gibi. . babadan uzak kalan Dünyayı kendisine bir zindan eden Hasan Bayılsa o genç kızın güzelliği önünde. Bir servi dalını aşan o boyla… Derim. dağlar ne ulu… Aşktan istediğim de sade bir yudum Taslarla su verdi kaç köylü dolu! Kara dağ taşıdır yastığım benim. ben o yari seçtim dünyadan Bir servi dalını aşan o boyla!.106 Ben sevda ilinin bir yolcusuyum.. Yaş dolu gözlerinde onun yaşıyor o gül… Ah o gülü bir öpse… Ah o kızı bir görse.

..... Dilerim……….*** Bu gurbet günleri olur efsane... Yıldızlar doğuyorken birden coşar da hatta Sazının tellerinde gönül bülbülü inler. Uslanmak gelmiyor aşk çeken başa........ Bir parça gülmedim ben düne kadar.. Ne o nişanlılara bir yuva olan bağlar! Hasan’ın ne gençliği.107 Bir servi dalını aşan o boyla!... Gençliğimin en son gününe kadar Belki gönül sızlar… Umurumda mı? Başımı vursam da ben taştan taşa.. Bağrında bu gurbetin acılı sesi kalır! Bir gün gider o kızın evinin önüne ta...... Dert öyle bir ok ki döner dolaşır Yüreğimde vızlar… Umurumda mı? *** Orijinal metinde kelimeler silik çıktığı için okunamamıştır ... Sevdiğim bu güzel köyde bir tane Bir servi dalını aşan o boyla!. Lakin ses vermez… Ne o koskoca dağlar. Zehra kafes ardında bu yanık sazı dinler: Saçımı ağartsam bu yollarda ben Beğenmezse kızlar umurumda mı? Beyaz ışığını kirpiklerinden Dökmezse yıldızlar umurumda mı? Bazı gözler güler son güne kadar. ne düşüncesi kalır..

Seni görür sağda. kara sevda nasıl ermeli sona? Hasan oradan ayrılıp dağ başına giderken İri iri damlalar düşer kirpiklerinden!.. Yaşla dolu gördükçe ay gibi çehresini. taşı âvâzı Bu hasretin zehriyle deli.. gelirdi o bana. **** Orijinal metinde kelimeler silik çıktığı için okunamamıştır . Düşünür. Gideyim der son defa vefasıza ne olur? Tan yelleri eserken köye gider… Genç kızın Bahçesinde duyulur saz sesleri ansızın: Sabah uykusuna dalan sevdiğim Esiyor serin tan yelleri… Uyan! Yastığında dağıt küme küme sen O altın sırmalı telleri… Uyan! Uyan seni bekler yolda Hasan’ın.108 Hasan güya bunlarla genç kıza sitem eder. O daima zehrimi iç der. dîvâne olur. iç! Sevgide bu mukadder olan şeye ne denir? … Zehra Ay Hasan’ını görünce hüzünlenir. Yüreğine hakkeder onun acı sesini!. Fakat bir lahza sonra ilk cesareti gider. Derdi de gurbeti de umursamayan Hasan Damla damla gözyaşı döker yanaklarından. sevda çeken. Anlar ki kendisi de vurgundur yalnız ona. Kız der: “Ben nasıl derdim kaçır beni obana” ………………****dağlarda elde sazı Yine inletiyorken dağı. Fakat yıllar geçer de birbirinden habersiz Büyür. beni sevseydi der. Bilmez ki kara sevda dinler mi yiğitlik hiç. bir halka olur kalplerindeki bu iz! Hasan. solda Hasan’ın.

Tan yelleri eserken uçarlar köy bağına! İki sevdalı orda muradına ererler. selleri …Uyan! Uyan sevdiceğim. İkisinin türküsü sarar bir anda bağı: Bir kara sevdalı gönül çekenler Kavuşur ne kadar yıllar geçse de… Kalbinin içine hicran ekenler Şifa bulur birkaç bahar geçse de! Selamlar götürün köye ey kuşlar. Fakat bunu tanır kız! Güvercin ellerinde taze sürülmüş kına Yavaşça koşar gider pencerenin yanına Bu aha dayanamaz. Birkaç yıl aradan nazar geçse de! . Sevda bağımızda top gelmez dar. Sevdaya olursa eğer bey yarim Bağışlarım bütün illeri … Uyan! Bu sevdalı sözleri duyunca uyanır kız. uyan hey yarim. Altın saçla o sazın tellerini gererler! Kurulur bağ içinde aşkın güzel otağı.109 Taşısın da seni kolda Hasan’ın Anlatsın dağları.. Nedir “Hasan” ına gelen şey yarim. Bu ses nerden geliyor?. Buluştuk nihayet işte iki yar. sevdiğine el eder Dağıtıp saçlarını omzunda tel tel eder! Atar hemen kendini Hasan’ın kucağına.

nr. 5 Mayıs. Kalbimiz bir çocuk gibi. c.. Mehmet Faruk HAYAT.15.110 Dünyada ne vardır sevişme gibi. 1927. 16 . şen gibi… Yuvamız olacak bir gülşen gibi Hele gurbet azar azar geçse de!.23. s.1.

111 ÖLÜ GECE Gönül. Gökte bir hicran kaldı… Bu gece. ölü gece Gama gömülü gece!. Rüzgar yaralı sanki… Yıldızlar bile yorgun.. 1927.1. 19 Mayıs.. bir yokuş gibi Ufuksuz uzanıyor. c. hasta kuş gibi… Gökler.6 . Kalbi hüzünle yaktı… Öyle sessiz bir an ki. s. Derinliğe kanıyor… Uzaktaki dağlara Matemden daha kara Siyah bir gölge aktı. Hepsi gurbetle vurgun… Kıl dişinden bir orak Enginlerde solarak Karanlıklara daldı. Sivas Ekrem Reşit HAYAT. nr.25.

1927. “Yarab son demimize kadar uzansın akşam!” —Deriz ve ağlaşırız: Her an. nr. inletir titrek camı. üç dost alnımızda gezerken solgun bir iz. Her akşam odamda ben. 19 Mayıs. yeni bir matem havası besteleriz. aynı hüzün… Odamın eşiğinde Gölgeler başlarını uzatırlarken derim: —Nerde kaldınız? Gölgeler ki bağrımda.1. c.112 ODAMDA AKŞAM Aynı renk.25. sanki bir matem hüznü Yaslı renklerle ağlar.12 . —Nerde kaldınız? Duvarlar siyahlaşır. gölgelerim ve lambam —Beraber ağlaşırız! Sabri Esat HAYAT. kalbimin beşiğinde Ağlayan yavrularım. Sarartır hasta bir renk gölgelerin yüzünü: Baş ucuma ihtiyar bir el koyar lambamı… Biz. dertli misafirlerim. s.

Genç efeler dün gece Kız Hüseyin’i vurdular.1. 26 Mayıs. Onun kara haberi bir köyü dul bıraktı.26. kadınlar gönlünü nara yaktı. s. Faruk Nafiz HAYAT. Gözleri aydın aydın. bağ yolunda.113 KIZ HÜSEYİN’İ VURDULAR Birkaçı birleşerek köyün yiğitlerinden Dün gece. gizli pusu kurdular Yalın bıçaklarıyla. alnı buluttan aktı. Böyle göz attıkları gidince bir bir elden Genç efeler kahpece Kız Hüseyin’i vurdular. nr. Nasibini almıştı bu köyde her güzelden. Nice kızlar. Başında akın akın ah eder. sekiz dokuz yerinden. c. 1927. dururdular… Döşeği atlas göğüs yastığı sırma telden.4 .

c. bil ki dört yanın Bağrını delmezse yanık türküler. Arkadaş. 1927.27. Faruk Nafiz HAYAT.2. 2 Haziran. yurdunu içinden tanı: Dinle bir yosmayı pınar yolunda. Dinle bir yaylada garip çobanı. Bir ıssız ev gibi gezdiğin bu yurt Yıllarca sana gözyaşı döktürür. Yavrunun derdiyle ah eder Bayburt. Varlığı bu korla tutuşmayanın Kirpiği yaşarsa gözleri güler. Turnanın hasreti yakar Maraş’ı… Bir çölü andırır. nr.114 MEMLEKET TÜRKÜLERİ -Mehmet Emin BeyeEl gibi dolaşma Anadolu’nda. s.8 .

Sen sonu cennet olan yolundan kalma. güvenme gözyaşına.. Ne sonsuz bir şifa var bu vatan toprağında.115 BENİMLE YÜRÜ YİNE Yolcu. keder çekme ki bu diyara düşenin Yolunda otlar biter. mezarında çiçekler. Bağrına bas ki dinsin hep çektiğin emekler! Yüreğinden sök.. Merkadini kardeş bil. Karaltılar belirir başında her köşenin. Her ağacın dibinde bir gözü kanlı bekler. Ankara. her kızı yavrun tanı.. çıkar öz ananı. Bulursun en sonunda cennet denen vatanı: Tanrın seni karşılar.. Bakma düşman gözüyle bir sürü yoldaşına: Murada ereceksin yarın sen tek başına: Onlarsa yarı yoldan geriye dönecekler Varsın tan ağarmadan gür saçların ağarsın. varsın. Gökten imdat isteme. 1927 Faruk Nafiz . alkış tutar melekler. babanı. Önünü kesmek için zincirini koparsın Dokuz yıl artığınla beslediğin köpekler İçin yandıkça dinlen yurdun bir ırmağında. Hastalandıkça candan bir nefes al dağında.

nr. s.2. 1927. c. “Memleket Türküleri” manzumesinde “Yıllarca döktürür sana gözyaşı” mısraı sehv-i tertip olarak başka HAYAT. 9 Haziran.28.13 .116 Tashih: Faruk Nafiz Beyin geçen nüshamızdaki şekilde intişar etmiştir.

sus!. Çekilmişti sanki kara toprağın kanı.. kadere Yürüyordum bir kimsesiz hayalet gibi... kasvet dolu bir sonbahardı. Sonsuz çocuk sesleri!. Derinde bir inilti var. Bir mahzenin önündeydim ki birden bire Koptu acı bir vaveyla!. Yıkıntılar arasında. Aman. Yol soğumuş katılaşmış bir ceset gibi. gölgemle kendim Gidiyordum. ürkek... evet. tabi olup bahta. ne arıyordum? Şaşkın. Kimdir inleyen? Bir sırtlandan daha iğrenç sesli bir menhus! “Korku”. Benliğimi kaç zamandır bu yolda yordum? Bu tekinsiz harabede koştuğum neye? Ben nereye gidecektim.. sen! Ey “korku” ben asıl senden korkuyorum. Ağırlaşan dakikalar müebbet gibi. bucağı yok harabedeydim.. Tıkanık nefesleri! .117 “Miras”ımdan son parça BOĞULAN ÇOCUKLAR Bir ucu yok.. niçin düştüm bu viraneye?. sensin bu inleyen. Asırların faniliği tutup zamanı. Soğuk mehtap karanlığa kefen sarardı.. Ben nereden.... “korku”. yarab Bu ne müthiş vaveyla! Ne muharriş vaveyla!.

Tüylerim diken diken Bel kemiğim buz oldu. Bağrıma iğne doldu. Kaç sestir. Ben onları acep nasıl sandım yetimtir..118 İşte şeytan da cin de Şu mahzenin içinde! “Korku” artık ölüyor: Çocuklar boğuluyor.. .. Beynimde şimşek çaktı.. Mahzende ifritler var.. kim sayacak? Yüreğim çatlayacak. Onlar belki yüz çocuk.. Onlar haykırıyorken.. Oh. Hepsi boğulacaklar!.. Zavallı yavrucaklar.. Belki bin öksüz çocuk. benim çocuklarımdı!.. Evet.. Onları boğuyorlar.. Aklım tutuşacaktı: Çünkü onlar benim çocuklarımdı. onlar ki birer parça hüviyetimdir.

vahime.. ... O çocuklar: İlhamlarım. Emel...elemdir: Ben “boğulan çocuklar”ım için ağlarım. edebî hüviyetim –varsa. O simsiyah mahzen: Benim muhayyilemdir. haset.. İmdadına şitap ettim çocuklarımın.. Yaşamanın her gün başka bir ihtirası. Şu kısacık ömrümüzde ekmek kavgası. Of.. O karanlık mahzen içinden İşte ancak beş. yazık!.. Koşuyordum harabenin sonuna doğru. Hodgâmlığın çekişmesi. aşk ıstırabı. kaçtım. gözlerim kuru. Benliğimi düşününce bana gelir ki Güya bütün şairliğim işte bu kabus: “Hayat” öyle bir tekinsiz harabedir ki Ne ucu var ne bucağı.. kalan yavrular -Yaşamaya layıkken gül bahçelerindeBoğuldular ifritten pençelerinde.. sanihalarım. Mehtabı meyus. kucağımın aldığı kadar Kucakladım. Kollarımın. hüsran. rüya.119 Yandığını hissederek her damarımın. Bütün bunlar birer korkunç ifrit oldular. vicdan azabı.. Fakat. Ve kim bilir kaçı birer gürbüz erkekti. o kurban gidenlerden kim bilir kaçı Birer güzel kız olurdu ki sırma saçı Ne sayısız gönüllere nur verecekti. şüphe. Her gün başka bir gaile.. Fakat. Oh... on çocuk kucakladım ben Şimdi ruhum facialı.. Öyle güneş yüzlü gençler ki Türk ilinde Yiğitlikle anılsınlar halkın dilinde.

Benliğimin çocukları olan o derin Duyguların bugün hepsi. muhayyileme Ağızları.120 Varlığıma saldırdılar.. s.14 . Ölenlere yanmayıp da ne yapayım ki Kurtardığım ancak beş on solgun çocuktur.. 1927. tırnakları kanlı doldular.13.28. nr..2. Ne sayısız ilhamlarım bu ifritlerin Pençeleri altında can verip gittiler. 19 Mayıs 1928 Enis Behiç HAYAT. hepsi bittiler. Ankara. Artık şimdi öyle düşkün bir babayım ki Yüreğim hûn. sayhalarım boğuk boğuktur. 9 Haziran.. c.

.. renkler ölüyor... Anlatmak hem güç hem uzun. -Gah durgunlaşarak. Renkler boğuluyor. sarı. . lacivert. Havuzun karında solan huzmeler.. Saatler geçtikçe. Çılgın âşıkları var bu havuzun: Başında bekleyen yüzlerce saksı. Yaprakların aksi vurdukça suya.. mor. bilsen ne güzel. gah titreşerekDallardan süzülen ziyalar.. Sevgilim!. sular yanıyor... Bir lahza küllenen... Akşamın bir anda ruha işleyen Bir keder düşünce bağrına renkten Havuzun o içli kalbi kanıyor. Renkler kaçışıyor birer kuytuya.. atlar geçtikçe Hem derinleşiyor hem genişliyor.. her lahza sönen Gurûbun sıçrayan ateşlerinden Bulutlar yanıyor.. Bu havuz.. yeşil.121 HAVUZA -Hasan Rasim’eBir havuz. girift sular işliyor.... Havuzun kuzahî sathına yer yer Güneşin akseden o pençe pençe Huzmeleri. -Üstünde yapraktan gölgeler yüzerNe güzel havuzda suların raksı!. renk renk: Kırmızı.

9 Haziran 1927. Helecanla vuran nabızlarıyla Her akşam burada da ağlayanlar var: Genç yaşta –doymadan aşka.14 . İstanbul 15 Ağustos 1926 Rıfkı Melul HAYAT. Seni hatırlatan yıldızlarıyla. s.. Yıldızların çapkın âşıkları var: -Havuzun içinden göz kırpıyorlarMehtap böcekleri.2. nr.28. uçuk benzinden Sevda çektiğini öğrenecekler. baharaSularda kaybolan kurbağalara Mersiye okuyan genç kurbağalar!.... gümüş böcekler!..122 Havuzun gittikçe elemler serpen Dökük bakışından.. c.

2. çakıl bulurken de İnci araştırmadan duyulan zevki aldı. Görüyorsun. çakıl taşları sende İncilerse şairin kendi kalbinde kaldı.5 * Necmettin Halil Beyin yakında bu namla çıkacak şiir mecmuasından. nr. Kudretimin oradan çıkarabildikleri Halis inci yerine bu çakıl taşlarıdır. Fakat. . nihayet. kalbin derinlikleri Damla damla biriken gizli gözyaşlarıdır. c. s. 16 Haziran. 1927.123 ÇAKIL TAŞLARI * Biliyorsun ki kari. 29. şunu anla ki o . Necmettin Halil HAYAT.

2. Ankara Kayseri’ye salmış ilk katarını. c. 16 Haziran. nr. Toprak döner altına. Bütün geçmiş asırlar dönüp dönüp bakıyor: Demir raylar kuşatmış tunç yaylanın bağrını.29. mesafeyi yutan dev. Selamlarken ateşli gönlünden kopan sesle. Güneşin müjdecisi diyor ki şanlı nesle: Kutlu olsun bu şafak vatanına ve sana! Yol açıldı sabaha koşsana. Kutlu olsun bu bayram ey köyler. geldikçe ben temasa. Bir bakıma periyim. yaz olsun kış olsun.124 KUTLU OLSUN Şimşekler Erciyes’in gözlerinde çakıyor. kavuşsana! Ben. ey obalar! Fuat Hulusi HAYAT. taş kalp olur almasa. Kutlu olsun ey şehir ve seza-yı kasabalar. Azmim. 1927. İlk katar ilk ışıktır sinesinden yarının. s. Kalmışsa yılan başlı hurafeyi yutan dev.8 . işte nebatın seyyar tak zaferi! Bir bakıma devim ben. çiçeklerim seferi. Bir şehre hayat girer kapısından garının.

c. ferş ü arşı: Ölümün bestesine güfte yapar zer ü hayat. 1927.6 . 23 Haziran.2. s.30. nr. Abdullah Cevdet HAYAT.125 FELSEFE-İ AVÂLİM İnletir darbesi her zerreyi kör celladın: Dinle yıldızları. Çalınır sûr-ı mesâfâtta matem marşı. ummanları.

Ebedî sandığım bu nur… Nihayet Yokluğa gömüldü. söndü.30. Gözlerim açıkken göremez oldum. dinledi içim. Yine kainatın kalbine döndü. Kükredi bir aslan hiddetiyle gök.8 .. Kalbime sinmeden ondaki heybet. kainatın sırrına erdim.2. Titretti heybetli bulutlar beni. Hasan Âlî HAYAT. Yırtıldı gecenin siyah kefeni. 23 Haziran. Ruhum bir ok gibi gökleri deldi: Dedim. eridi.. 1927. Şaşırdım yolumu ben bu diyarda. inledi içim. Sarsıldı bu sesin şiddetiyle gök: Dinledi enginler. İnledi enginler. Bu yılan ışıkla her şey uyandı.” diye inleyen şaireBirden bire ufuk yarıldı. c. s. Şimdi bu sonsuz karanlıklarda Özlediğim yere eremez oldum. yandı.126 ŞİMŞEK -Ölürken “Nur!. O yeni varlığa kendimi verdim. nr. Bu âlem hem korkunç hem de güzeldi.

Bizim bu vatan dedik. bizim bu güzel toprak! Uzun yolculuğun sevinç dolu hisleri Dalga dalga yükseldi kabaran göğsümüzle… Ey sevgili ay dedik. süsle: Şimdi uzak dağlarda dört nalın akisleri! Mehmet Faruk HAYAT. nr.127 Askerlik Günleri ATLAR ÜSTÜNDE Günlerdir “Ah… Yolculuk… Yolculuk” diyen alay Hazırlandı bu akşam bir menzile atlarla. Yollara açılırken rüzgarlı kanatlarla Karşıki Anadolu dağlarından doğdu ay! Bir bulutun içinde akşamın ilk yıldızı Göklerde gülümserken başkalaştı gönüller.30. Bir “Zeynep’im…” türküsü tutturunca her asker Kalpler andı uzakta bırakılan bir kızı! Şimdi ay benziyordu ince. yolumuzu gel. 1927. altı yüz atlı süzüldük enginlere. Çam kokulu yolların arasından her atlı Gönül açıklığıyla koşuyorken süratli. 23 Haziran.2. s. Kolbaşıya seslendik: —Sür atını dört nala! Kalkınca bütün atlar dört nala hoplayarak Gecenin sessizliği eridi birden bire… Beş yüz.8 . eğri bir dala. c.

Yunus Emre Karşımda yükselen dağların coşkun. Yürüdüm kalbimin donduğu yere… Rüzgarı. Susamış bir zâirim. argın ne geziyorsun? Kimsesiz türbemin yalnızlığında Esen rüzgardan ne seziyorsun? * * * Şulesiz tarihimin ufkunda yıldız: Yunus! Ey kararmış mazinin fecrinden bir iz: Yunus! Yıllardır şiire bağlı dertli kalp sana bende. Bir anda mazinin ufkuna eren Ruhumu Yunus’un sesine sardım: -Zâir! Bu Yeşilköy mezarlığında Böyle bitkin. hıçkırırım türbende… Ufku sönük asrımın kısılırken nefesi. Gittikçe uzayan bir yolda. tarihten sesler getiren Yemyeşil bir köye nihayet vardım. İçimde dalga dalga şiirinin yüce sesi! . Gamlı gözyaşıyla çağlarken dere.128 -Aziz TalebemeYUNUS’UN MEZARINDA TAHASSÜSLER Karlı dağları aştın Derin ırmaklarımı geçtin Yarinden ayrı mı düştün Niçin ağlarsın bülbül hey! . yorgun.

14 .2. c. 23 Haziran. Kalbimde hasret yanar ayrılırken türbenden: Şiirinden yetim yurdun selamını al benden! 3 Temmuz 925-Erzurum. 1927.129 Dereler yaslı sanki. s.30. Tuzcu Ziyaettin Fahri HAYAT. bülbül susmuş aşkındaki hicrandan. teselli yok bir yandan! Gül solmuş. nr.

vurdu. hem acıklı. O kadar. Yalıda pancurları açık bir pencereye Sarmaşıklar içinden bir merdiven dayalı. Bir süslü muhafazanın en şûhâne incisi: Bir genç kadın uyuyor billurdan karyolada. böyle kaç lahza durdu? Birden bire yanında bir cehennem kudurdu. Bir kıvranış!.. . Karyolanın önünde duruyor heykel gibi. İpekler.. narin yapılı. Uykuda bütün yalı Yıldızlarla. Hem korkunç. Alnında soğuk terler. Odada bir başka hayal de var: Buğday benizli bir genç.. Damarlarında alkol bir zehirli sel gibi. çiçeklerle işvelenip son moda Bir mücevher kutusu kadar zarîf bir oda. o atlas sineden fışkıran sıcak kanlar!.130 BİR KATİL Temmuzda bir geceydi. Yalnız boğuk bir sayha!. Ah. Elindeki hançeri göğsüne vurdu... Hercai menekşeler arasında bir yatış! Göğsünün güllerinden havaya bahar katış! Öyle bir gülümseyiş var ki dudaklarında: Gönüller imrendiren bir tarzda kiraz satış! O ne lakin?..... Delikanlı bakıyor kadına ecel gibi.. kibar! Ruhunun fırtınası varlığını sarsarken Gözlerinde yanıyor hummalı parıltılar. Kaplan gibi atıldı ahunun üzerine.. mehtapla “Boğaziçi” oyalı.Çeneleri kısılmış.

13. Dalgalar kararmıştı. Öldürdüğü güzele ağlayan bu katilin Elleri kanlı fakat gözyaşları temizdi. Kaplan geri çekildi. Sonra bitkin.. Öperken gözyaşları hıçkırıklarla aktı. 1927.. Kapandı genç kadının sadeften ayağına. nr. Şimdi mehtap ufukta ancak bir kanlı izdi. 30 Haziran. Enis Behiç HAYAT. . Şikârına bir baktı. kendini diz üstüne bıraktı. s. 14.31.131 İpeklerin üstünde kızıl güller açarken Yatağın billurundan yakutlar yere damlar. c. bütün cihan sessizdi.2.

Âlemde yoktur duran Her şey seferber kızım. Hünerver kızım... hız gibi Olma derbeder kızım. yok sana mezar. Gelip geçme. Gülşenler zindan olur. basit bir kız gibi. gitmek de Aldatmasın bu perde Seni. İnsan var: Yanar söner. Ne iz kalır. Bir yapma yıldız gibi.132 NASİHAT -Faruk Nafiz BeyeVarlık mehîb bir kervan Ebede gider kızım. Fakat hayat. Her ömür bir an olur. Daima genç –Dikkat et!Bu atılış. ne eser. Sen. Kanunlar nisyan olur. bu gayret Olur mu heder kızım? Dünya denen bu yerde Gelmek de var. Gelenler göçer kızım. müebbet.. .. İnsan var: Bütün cevher Güneşe benzer kızım. Korkma. Senin de cevherin var.

Baharı sev. Müstesna hilkatlisin. Ezelden kanatlısın Yürü mübeşşer kızım. HAYAT. 1927. Bütün insanları sev. Zekisin. nr.133 Kalacaksın pâyidâr Sen de.14 .2. Mücevher kızım. c.31. karı sev.. 30 Haziran. T. s.. Kalma basit bir alev Haydi “münevver” kızım! M. şefkatlisin.

Dışı yanar illerin yâre gönül verirken.17 . 1927 Faruk Nafiz HAYAT.31. 30 Haziran. sen görmeden bakarsın! Anası sensin derim.134 EŞ Kavuşurken böyleyiz: Heyecan yok. Ayrılırken de öyle. Aşkımı bir piç gibi sokakta bulmadım ben. şüphe etmem sütünden. 1927. Yok şu gözün lüzumu benim gibi sana da. Gözlerimizde yaş yok! Bana dünyada senden yakın bir arkadaş yok! Öldüğüm gün göğsüne güller takarsın. can evimden yakarsın. telaş yok. s.2.. Ankara.. Sen beni. Gönlümüz şahin gibi hız alır fırtınada. nr.. Dağlar bile devrilir değince bir kanada. Ben bakmadan görürüm. c. sırma saçlım..

. s. merhamet ilham eder sana!.2..4 . c. nr. Bir gün gelir. Hâkimsin işte ruhuma hala bugün bile.... İstanbul 18 Haziran 1927 Rıfkı Melul HAYAT.32.135 İNKIRÂZ Gözyaşlarımla yazdığım en son satırların Her harfi bir alev gibi sarmakta bağrımı. Enkazı. Vermezse inhidâmı bir aşkın keder sana Asla ölüm de söndüremez ihtirasını!. İbdâ eden de –ah.. 7 Temmuz. belki. yıkan da sen! Hedm ettiğin bu heykele bir bak çekinmeden.onu sendin. 1927. Ölsem de hasretin yakacaktır mezarımı. aynidır bugün en simli rüzgarın!. helâk olurum ben bu dert ile Ömrümde bir sevinç ile bir kere gülmeden. Yaklaş da gör bu abidenin inkırâzını. Aşkın ki.. Sendin benim hayatıma aşkınla hükmeden.

ne bir dalga büklümü! Kalbim gibi bu akşam denizin de ölümü... Sonra altın başını ufka eğerek battı. Deniz artık istiyor kalbim gibi uyumak.15 .32.. nr. Aynı gam menbaından ufka akan bir suyuz!. c.. Ben ışıklı gözlerden ayrıldım. s.. Halit Fahri HAYAT. 7 Temmuz.2. 1927..136 DENİZDE GURÛP Güneş durgun sulara kızıl bir tuğ uzattı.. Ne bir kadın eteği. o güneşten: İkimiz de demek ki ayrı düştük bir eşten! İkimiz de ebedî bir hicran yolcusuyuz.. Sahilde son ışıklar kıvrıldı yumak yumak.

Anladım: Bir anda nasıl oldu da Kalbimin kalbine bağlandığını!. 1927.. boşaldım.. nr..... s. sevilmediğim!. c.. Yıllarca derdinle doldum. Hemen hatırıma gelir hiçliğim. Bir hakikat var ki inkâr olunmaz: Düşünülmediğim.6 . Fakat en nihayet baş başa kaldım: Bir avuç kül olan varlığımla ben !.33. İstanbul 18 Haziran 1927 Rıfkı Melul HAYAT. 14 Temmuz. Ne vakit ümide kapılsam biraz.. Kaç kere ağladım teessürümden.137 KOPMAYAN BAĞ Nasıl bir ziyanın durgun bir suda Görürsen aksinin uzandığını.2. Düşersem yollara gezersem dağ dağ?. Ölsem de yolunda bir gün.. Ben de Mecnun gibi ne olur sanki.. inan ki: Vefalı kalbimden çözülmez bu bağ.

Kalbim ki ezelden hayata dargın Öldürmüş en güzel heveslerini. dinmiyor bu hıçkırıklar. Yayılır etrafa bir kaval sesi Yanınca dağlarda yer yer ışıklar.” Penceremden artık ben çekilirim Elimle silerek gözyaşlarımı. Bu hasta gönlüme desem bile: —Sus! Gurbete düşenler bir gün ağlar a. Zavallı kalbimin yok ki kimsesi. her akşam meyus Dalarım karşıki yüce dağlara. Kendi varlığımdan kendim bezgin. c. Saçlarım dağınık... 14 Temmuz.. Gurbette biri var halimden anlar: İçimi kemiren o müthiş keder. vücudum ezgin.2. Vatan hasretiyle feryat edeli. vahşi ormanlar Esen rüzgarlara karşı inilder.. Derim ki: “Taliim yoktur bilirim Mezarım acaba dağ başları mı?.138 GURBETTE AKŞAM DÜŞÜNCELERİ Her akşam yapyalnız.. Pencerem önünde hep yorgun argın Dinlerim suların gür seslerini. 1927.. Emin Recep HAYAT. Dinmiyor. nr.12 . Yosunlu kayalar. Yüzümü soldurmuş bu gurbet yeli. s.33.

nankör demedin. bu dinsiz. Fiskenin cevabı yumruk olmalı . Haklının koluna kuvvet olursun.139 TÜRK Görsen ki boğuşur hak ile kuvvet. dilenci duydu Nankörler ordusu birden üredi Baktığın hastalar gözünü oydu Ektiğin iyilikten yılan türedi. Hakkın hikmetidir sendeki hükmün Ölsen de dirilir devlet olursun Öldün de dönmedin vefa yolundan Tanrıya hak dedik doğruya iman Düşen düşmanın da olsa kolundan Tuttun öldürmedin ey büyük insan Nice soysuzları geçirdin tahta Nice çobanları taçdâr ettin Hastalar dirilttin. Fakat: Esir silahlandı. Kimse görmemişken senden kötülük Kötülük etmeyen kimse kalmadı Fırsatı buldun mu kaçırma ey Türk Siyaset ilminin fırsattır adı. sen oldun hasta İnsanlık aşkına yürüdün gittin Vatansız kalanlar sana sığındı Esiri misafir gibi besledin Kalbine merhamet kinden yakındı Bu düşman.

33. c. koru. ara bul kardeşin Türk’ü Yormaz kuvvet verir milliyet yükü Bir din de Türklüktür şüphesiz çünkü Yabancı muhabbet tuzak demektir. Tarihi okudum kapadım yine Yanmış dedelerim iller nar yine Çevirdim yüzümü Türk diyarına Türk olmayan bizden uzak demektir. nr. işte budur hak Sev. s.140 Nankör cezasını çekmeli mutlak Olmasın dünyada adın zavallı Güven kuvvetine.2.13 . 14 Temmuz. 1927. Aziz Hüdaî HAYAT.

çobanlar davarının...2. s. Anlıyorum ki herkes vazife yollarının Üstünde hız alırken değişir. Farkı ne. c. Analar yavrusunun baş ucuna yaraşır! Faruk Nafiz HAYAT. Dışarıda birbirine benziyor bütün yüzler: Birini ötekinden ayırmak müşkül oldu. Önümde katlanarak el açan dilencinin Benimle kaldırımı birdir aşındırması. Birbirinin boyunda. Şu geçkin ihtiyarla bu son asır gencinin Başlarını saran şey aynı ışık sırması. Yollar insanla doldu.34. 21 Temmuz.. Kalbini dörde bölmüş şu sülün boylu kızla? Toprağı gökyüzüne kaldıran fırtınanın Önünden her ikisi kaçıyor aynı hızla! Görüyorum bir insan selinin aktığını.8 . nr.141 İŞ BAŞINDA Gün ufuklarda soldu. birbirinin yaşında. Anlıyorum ki ancak bu kaynayan yığını Birbirinden ayırmak mümkündür iş başında.. 1927. tek başına yolda gezen ananın. başkalaşır: Demirciler örsünün.

.. a dağlar. güller.. Nedir bu dumandan tüller a dağlar. Yeşil... zümrüt gözlü yamaçlar geda Açılır laleler. Çekilmiş kalbine eskiden bin dağ Titriyor aşkını akan her duvağ Yayılır şikeste sesleri dağ dağ... Tarihte namının dükenmez şanı Karvanlar boynunun kızıl mercanı Sinende keserler iller kurbanı Geçirirken ağır yıllar a dağlar.. . taşların elmas Çamlıklar giyinmiş ipekten libas Bazen bilmem niçin saklıyorsun yas “Kuzgun”dan eserken yıllar a dağlar.) -Gaybana çok sevdiğim Faruk Nafiz’eÖperken alnından bir füsunlu yaz Akıyor düşündük seyller a dağlar.. Toprağın cevahir. Ne söyler bu garip diller a dağlar. Zirvende oynaşan rüzgarlar acı Yıllardır görünmez başının tacı Anlat ki derdinin nedir ilacı....142 DAĞLAR (Azerbaycanlı bir Türk gencinin mecmuamız için gönderdiği bu şiiri ora edebî zevk ve lisanına bir numune olmak üzere derc ediyoruz...

c.34. 21 Temmuz. nr. Bakü-1927 Elmas Yıldırım HAYAT. 1927. Gel sen bu ülkeden bin kurban iste Senden esirgemez yollar a dağlar.143 Boynunda kızlardan rengin bir deste.2.8 ... s. Laleler dağılmış yolların üste.

8 .144 BUSE Bir kor gibi sönmekteki kalbe İçten taşıp akmakta dudaktan......2. 1927. Parlatmak için akması kafi Bir saniye bir sel gibi taşkın.34.. Akmakta alevler saçaraktan. Bir anda o seyyalesi aşkın. s. İstanbul 30 Mart 1927 Rıfkı Melul HAYAT. c. nr. Bir saniye seyyalesi aşkın. 21 Temmuz. Yakmakta bütün kalbi bir anda.

9 .35. Sen yanmadan sel gibi yine aktın derine. Giderken kalbimi de aldın beraberine.2. Nerdeyse hasretinin kırarak çemberini Nerde olsan bu izle bulacağım yerini. 1927. c. kül olan bu gönül mahşerini Söndürmemekse kastın niye bağrımda yaktın? Faruk Nafiz HAYAT.. Ardından damla damla kanlı bir iz bıraktın. s.. Soracağım. nr. 28 Temmuz.145 İZ Bir dağ gibi dikildim yolunun üzerine.

O. Bu hasretin yuvası kalbimizin etiydi! Bu hasret kadar göğsü yırtan bir hançer var mı? Bu hasret kadar kalbi başka ateş yakar mı? Gelsinler.. Akdeniz’in sönmeyen hasretiydi. Ah bu eşsiz günlerle geçen kışla hayatı!. ateşlerin kıpkızıl ışıkları… Neme lazım diyerek bize yolların karı Başladık masallara.146 VAHŞET Ateşlere atıldı çalılar yığın yığın… Sobada yavaş yavaş narlaşan kızıllığın Karşısına toplandık bütün koğuş efradı. Bütün gözler o anda Demir Ali’ye baktı!. Her gün bir akın için sarp dağları aşmıştık! Sakarya… O güzel su. Ateşlere dalarak dinledik sözlerini: “—Sakarya boylarında o yıl çok dalaşmıştık. Yüzlerde. o hasreti bir gün bize sorsunlar. kesilmişti ateş. eski hikayelere… Kimisi yüreğine hicran atan dilbere Kimisi geçirdiği kahramanlığa dair Hikâyeler anlattı… Hepsi bir ümmî şair! Söz nihayet İstiklâl Harbi’ne doğru aktı. Dağları birleştiren yollar diz boyu karda! Böyle karlı gecede yolculuğa kim çıkar? Alevler uzanıyor sobadan bir dil gibi… İsli lamba duvarda sönen bir kandil gibi.. Anlat dedik yeni bir maceranı bu gece… Sobadaki kıpkızıl alevler süslenince. İçimizde bir hasret vardı. Haykıran bir rüzgarın nefesleri dışarı da. Demirin demir gibi sertleşen gözlerini. derin bir hicran! Bu hasret.. bir güçlü olur da kaburgamızdan fırlar . kan..

Menzilini arayan âşık yolcular gibi Uçarak gidiyorduk istenilen menzile. ne ovada bir ağaç. Mavi gökler içinde esen rüzgar ötmüyor.. Ah o dağlar. Her nefer “Hedefimiz Akdeniz’dir” diyordu! Geçiyorduk yollardan kuş gibi. baba sen? Şişecek de o zaman şu göğsümüz derinden Bir sevinç duyacağız Sakarya Zaferi’nden!. Fakat her bulduğumuz köy yıkılmış. Yumruğumuzu vurup kin dolu kalbimize Diyecektik en derin hasreti çeken biz varız. Artık son günler dedik… Ordu ilerliyordu. o bağlar andırıyor öksüzü! Nerde bu güzel köyün o başak tarlaları. Nerde o gülen yüzler. hep Akdeniz… Memlekete dönersek diyorduk. Anlatsa o günleri şu dağlar gelip dile!. rüzgar gibi..147 Haykırır hiç durmadan: Akdeniz. yakılmış.. nerde o eski diyar? . biz En derin hasreti kim çekti derlerse size.. Akdeniz hicranı çekmiş sevdalılarız! Hey gidi… Çocuklara masallar anlatırken Soracaklar: -O harpte bulundun mu. Nerde bu güzel köyün esen tatlı rüzgarı! Nerde eli kınalı köy kızları. Biz. yıldızlar. Bir yangın kokusuyla çırılçıplak her yamaç! O gül bahçelerinde güzel kuşlar ötmüyor. Gülmüyor memleketin o eski gülen yüzü. O üzüm bağlarında ne kütük bırakılmış. Ne “çay” larda söğütler. o günler.

bir yavru nefesiydi! İleriye atıldık sesi duyunca. Nasıl kından çıkacak kan dolu süngü. sevmek son arzu. yine Kuru toprak üstünde biz sürüne sürüne! Bir de ne görelim biz: On beşinde bir gelin… Altında dala dalga dağılan sırma telin Altında ne hazindi ay vuran solgun yüzü. Sonra rüzgarın hasret taşıyan nefesleri! Arada bir topluyor uzaklardan uzağa Birkaç tüfek sadası koşarak karşı dağa ! Ay sarı ışığını serpeliyor göklerden.148 Bir yıldızlı geceydi… Ön safta nöbetçiydim. Sonra engin bir sükut boşalıyor her yerden! Etrafı süzüyoruz… Gözümüz ateş gibi… Gönülde canlanıyor anne gibi. Bir yiğit arkadaşla… Bu yere bizdik hakim! Derinden geliyordu arada top sesleri. Bu ölüm lahzasında o gönül neler… diler? Bir defa öpülmeden bırakılan sevgili Bir hasretle gönülden yakar hicran kandili! Ona kavuşmak. Gözde canlanır o köy… O kumral saçlı kuzu! Şimdi ilerliyorduk. bıçak! Ansızın derinlerden bir sık inilti duyduk! Şimdi her ikimiz de bir heyecan doluyduk! Bir ses yükseliyordu. .yanarken gözlerimizKuru toprak üstünde sürüne sürüne biz! Ay kızıl ışığını döküyor damla damla… Yıldızlar mavi gökte belirmişti akşamla! Gök halkı bekliyordu yerde neler olacak. Bir nefes geliyordu. eş gibi Kopmaz bir sevgi ile sevilen o hayaller. onu öpmek. bu bir çocuk sesiydi.

Bir intikam alevi sardı arkadaşları. Genç kızın faciası kalbimizi eritti. 1927. s. Bu ne canavarlıktı.16. Demir’in demir gibi gözünde göz yaşları… Yıldız-Mart 927 Mehmet Faruk HAYAT. yedi aylık öksüzü! Kim bilir hangi efzûn bu genç kızı av bilmiş? Göğsünde kanlı süngü… Memeleri kesilmiş! Sağ meme de atılmış yavrucuğun önüne. c. . Yedi aylık çocuk bu? Hiç bilir mi bu et ne? Süt emer gibi sade emiyordu memeyi.2 nr. bu kan dolu memeyi! Beynimizi bir anda bu ölüm alt üst etti. Parçalanmış memeyi. bu ne biçim vahşetti? Yavaş yavaş ateşler sobada söndü. 17. 28 Temmuz. bitti. 35.149 Yanında yavru çağı.

ümitsizlerin kalbinden karanlıktı.. Hayaletler uçuştu bu yangın yerlerinde. Dalga dalga kan olmuş mor çiçekli mintanı.. Deli gibi gözleri fırlamış çanağından.150 SERSERİNİN ÖLÜMÜ İki üç gece kuşu ötüşürken derinde. Gemi halatı gibi kolları geriliyor. Bir silahın alevi yırttı bu karanlığı: Göründü bir vücudun yerinde sallandığı. O gözler. Bazen de buzlu bir cam. Uzakta kaybolurken hızla koşan adımlar.. Ecel çözdü hayatla arasındaki bağı.. Kucakladı kanlı bir vücudu kaldırımlar.. Vücudu yılan gibi kıvrılıp seriliyor. bazen her şey. Göğsünü parçalayıp çıkmak istiyor canı... Kazıyor. Acı bir hırıltıyla parçalandı gırtlağı... Bir ıstırap nehridir ağzından dökülen kan.. Renksiz dudaklarını araladı: -Ah anam!. Ölümün korkusudur şimdi beynini yakan. Bacalar. gökyüzüne uzanan iri devler Gibi.. . korku. tekmeliyor ayaklarıyla yeri...... Sönük nazarını sabit bir yere dikmiş. Istırap. Yaşlar yuvarlanıyor ateşli yanağından. Gölge gibi yokluğa karıştı yanık evler. hüzün gözlerinde birikmiş.... yumruklarını karanlıklara sıktı.. Bir kurşunla yerlere yıkılan bu serseri. Gece.

c.2. s. bu da canlara kıymış. nr. Günahının tokadı onu da yere serdi. 1927. Kuduz bir köpek gibi sokaklarda geberdi. Halbuki bir zamanlar bu da kabadayıymış. Bu da adam öldürmüş. Sabahattin Ali HAYAT... gözünün feri söndü Vücudundaki en son hayat eseri söndü. 4 Ağustos.8 .151 Çenesi yana düştü.36.

gürlemeler bir uçtan öbür uca Kalplere ıstırap. Ziyaettin Fahri HAYAT.. Yıldırımlar saklayan bulutlar darmadağın. Damlarken kanlı yaşlar.. Yarabbi ufuk n’oldu?. kahır dolu.. Biz bunu bilmiyor. seziyoruz. nr.2. -3Yavaş yavaş güneşin huzmeleri belirir.. Bu seste yaslar erir.36.. Süzülür renk içinde dalgalı vatan yolu. Ruhlarda esiyoruz.. Şimşekler. Dereler. c.14 ... hasreti. mustarip geziyoruz. -2Şimdi gökler kararır. Ağaran ufuklardan sevinçli bir ses gelir.. O yetim Anadolu!.. 4 Ağustos. damlatırdık! Gönüllerimize de teselli girmez oldu. Verseydi.152 MEFKÛRE YOLCULARI -1Biz uzak bir beldenin yorgun yolcularıyız... derelerin Havasına katıyor. sızımızı dökerdik. Yürüyoruz.. Yalnız sezdiğimizi dağların.. Çelikten göğüslerle koşarken şen yolcular! Gülümser ta karşıda ıstırap.. Acep hangi emelin coşkun elçileri? Bunu biz de bilmeyiz!.. s. fırtına. hayır. yollarda gittikçe uzatıyor. dolu başlar. sular bile bize ses vermez oldu... 1927. Hayır. gamı aşılar.

s.. Hiç durmadan akmakta bu çeşme… Gözyaşlarıdır ondan akan su. 11 Ağustos.37. değil bir tas içenler!. “Sevdalı”ların uğrağıdır bu!. geçenler. Herhalde geçerler buradan hep “Sevda” denilen yolda koşanlar… Söndürmek için ateşini ruhun Bir lahza durur burada. Bir damla tadanlar bile ondan Ayrıldı. Rıfkı Melul HAYAT.153 AYRILIK ÇEŞMESİ Bir çeşme ki. 1927. c. Bir çeşme değil –bil ki -bu yalnız. nr.3 .. tılsımlı suyundan İçmektedir içten tutuşanlar.2.

kim varsa. kadın. yaşlı taze Bütün halkı ağlatan bu muhteşem cenaze Söz mülkünün sultanı Baki Efendinindi! Mevkibin en başında. Hüseynî perdesinden Mersiyeler okuyan hafızların sesinden Gönüllere ölümün karanlık hüznü sindi. Cemaat karşısında el bağlayıp susunca Ulemâ zümresinden devrin en ulusunca Kadri tekrar edildi kendi mısralarıyla.154 BAKİ’NİN ÖLÜMÜ O gün acı bir haber dolaştı pâyitahtı. Her duyan yola düştü Fatih’e gitmek için. Alay durdu. bir faninin peşinden Devirlerin hükmünü yendi mısralarıyla… Baki gibi. Hepsinin ye’s içinde öne düşmüştü başı. Birdenbire yayılan bu haber karşısında Dükkanlar kapatıldı Sahaflar Çarşısı’nda. eski serhat beyleri. ağa. Daha sonra. Ölen o şairdi ki: Kalbinin ateşinden “Yedi bend”i çıkarıp. Kudretli Türk şiirinin karardı kutlu bahtı. Sokaklardan geçerken er. Herkes büyük bir hüzün hissetti için için. bey. Nihayet. Bu elem bağlamıştı dilini her birinin. yeniçeri Ak sakallı vezirler. koca Türk şairinin Dünyada son durağı oldu musalla taşı. bu fâni cihanda bazı bazı .

37 . nr. O daha kartalının her kanat çarpışında Hız alan mısralara kainatın dışında Edebiyet denilen bir tek merhale vardır… -1927Necmettin Halil HAYAT. 11 Ağustos. s. c. 1927.155 Bir fevvâre halinde şiirinin ihtizazı Asırların üstünden aşanlar bahtiyardır.2.8 .

2. Ve eriyor gün sularda… Uzanırken ufka akşam. 1927. Ruhu hüzün. O gönül ki bir engindi. yas sarıyor. Gönlüme gam. garabet sindi.. c.37 . Ziyaettin Fahri HAYAT.17 . gamlı cezbe Hazin.156 DERELERDE GURÛP Geziyorum şu yollarda: Ufuk.. Ey titreyen garip yolcu!” Kaybolurken ufkun ucu. ölgün bir ihtişam… Hınçırıklı derelerden Bir ses gelir: —”Nerelerden. s. nr. Dolaşıyor kalpten kalbe Bir ebedî. 11 Ağustos. ova sararıyor.

Ah o taş kalbine bir gün heyecan vermek için Yedi köy halkı sebil etti bu yıl kanlarını. kalbini göstermek için. Sürüyorsun bu mezarlıkta için titremeden! Faruk Nafiz HAYAT. Bir çiçek rikkati sinmiş de ipekten tenine Sonra göğsünde çelikten mi dövülmüş bu yürek? Sen köyün derdine bîgâne yaşarken.5 . gülerek. Gömüyor can veren evlâdını yüzlerce nine! Bir ölüm meltemi halinde eserken nefsin Ömrü bir dal gibi bîçarelerin sallanıyor. körpe çocuklar yanıyor: Sen köyün sıtmalı bağrında cehennem mi. nesin? Hangi ceylan seni kesmiş de çocukken memeden Hangi kaplan sana süt vermiş öz annen yerine? Üç yüz evlik köyü takmış saçının tellerine.2. s. 38 .157 MELEKÜ’L MEVT Hangi ceylan seni kesmiş de çocukken memeden Hangi kaplan sana süt vermiş öz annen yerine Üç yüz evlik köyü takmış saçının tellerine. nr. sevdiğim. c. 1927. 18 Ağustos. İhtiyarlar yanıyor. akşamları kurbanlarını! Yarıyor göğsünü el. Sürüyorsun bu mezarlıkta için titremeden… Seyre çık.

İçlenen ıstırabı dindirecek bir baş yok! Rabb’im! Biraz heyecan. c. s. renk ve gölge. Heves dolu gençliğe. sevinç dolu gençliğe! Gerilsin hayat ile aramda koy bir bağ.38 . Kendimi aşk selinin akışına salayım!Fakat neden içimde böyle kuru her menba?.14 . Rabb’im! Biraz heyecan… 1927 Ankara Ziyaettin Fahri HAYAT. ırgalanır. Derinleşen mazinin göğsünde dalıyorum. 18 Ağustos. Uzaktan gözlerinin rengine daldığım an Hıçkırmak istiyorum. 1927. Serper emellerini hayal denen engine! Ufukta kaynaşırken fısıltı. nr. Hislerimle odamda baş başa kalıyorum. gözümde de hiç yaş yok.158 KURUYAN MENBA (*) Tabiatın baharı başladı bu yıl yine..2. Esişinde rüzgârın hep neşe dalgalanır! Uyuyan gönlüm birden teprenir.. -Ki bir derin ve coşkun heyecanla sarsılayım.

bu çölde akıp gider! * * * Yolunda ne bir avuç gölge. 25 Ağustos. sen ey gurbet yolcusu Rıfat Necdet HAYAT. Sen ey gurbet yolcusu. Sen ey gurbet yolcusu. Bir çöl olan gönlünü sen boş mu sanıyorsun? Haykırsan ufuklara kutsî tahammülünü Sesinin ıstırabı boşlukta gerilir de Sonra dolar içine damla damla erir de.2. c.2 . nr. ne bir yudum su. s. Ne sen duyabilirsin. Bu çölde doğan hayat.39 . içinden yanıyorsun. sen ey gurbet yolcusu! Gözlerin yaşarıyor. 1927. ne bir yudum su.159 GURBET YOLCUSU Yolunda ne bir avuç gölge. ne başkası hisseder.

Ali Canip HAYAT.2.14 .39 . emelin gazîdir. 1927. s. 25 Ağustos.160 DEHA-YI İNKILÂBA Bir melek göğsüne şayestedir arslan yüreğin: Elemin fikr-i şehidân. nr. Yükselen nurun ile fecridir istikbalin Sıklet-i azminin altında çöken mazidir. c.

. 1 Eylül.2.40 . Hala o vakitten beridir biz. Vicdan da. 1927. nr.161 HASRET Canan.5 . bu ateşle tutuştu… Yanmakta o. sonra solarlar… Bülbüller ölür güller ölürken… Olmakta ölüm. s. Güller kızarır. eğer ölseydi bir an yâr. birlikte gönülle. vuslat için yâr!.. Ah eylememek mümkün olurdu. Rıfkı Melûl HAYAT. c. Bir eş görürüz bülbülü gülle… Bülbüller öter güllere karşı. Aşk ateşi yandıkça gönülde Vicdana kızıl gölgesi vurdu.

. kışın hep ziya. Kar tipileriyle akşamlar yine Şu köy yollarında sağanak koparsın. Ve ben. yine bu evde.. Böyle yad edeyim baharı. Bugüne inanmak. Yazdan da.. bıktım diyorum.. ne mümkün bana! Beklemek için mi doğdum cihana? Nedir beklediğim neşe mi. ilahi. Niçin bekliyorum her gün yarını?. esir gibi. Niçin kokladığım her pembe demet Çabuk dağıtıyor kokularını?. Hep çiçek hasreti taşıyor kalbim. Bugünün zevkiyle bir an aldanmak Ne mümkün.162 YAZ ÖĞLESİNDE -1Yaz geldi. Beyaza bürünsün şu çamlar yine. Her yanı vahşi bir uğultu sarsın. Gözlerim yanarken kızgın güneşten. . Karlı ufukları özlüyorum ben.. yarabbi. bugüne kanmak. Niçin her uzak şey bana saadet?.. ben yine kış istiyorum. Gözlerim sobadan çıkan alevde.. sisli akşam mı? Nasıl bir arzudur kalbimi saran? Güneşte yalvaran. başka heveste. siste yalvaran Bu kalbin belli mi hakiki derdi? Bilseydi kendisi açık söylerdi… Her an başka histe. ne gülünç hülya! Yazın hep kar ve sis. Bilmem ki her mevsim niçin garibim?. yazı! Her mevsim başka bir mevsim niyazı: Ne gülünç emel bu. gam mı? Toz pembe sabah mı.

Bu sesler ne tatlı. Her bir ses hatta şu yaz öğlesinin Üstünde çınlayan düdük sesinin Uzun akisleri. Ah. Bu yanda şarkılar kahkahalar var. ne yaz. bu saz bin türlü hıçkıran bu saz! -2Üzüm yaprakları sararmış artık Yanıyor bir gönül gibi ortalık. erişilmeyen. . Bir tren geçerek uzaklaşıyor. Hasreti gönülde sükun bilmeyen Bir saadet için ağlıyor gibi… Her şey için için ağlıyor gibi… Bugün de işte bu yaz güneşinde Her gönül müphem bir hülya peşinde. ne bahar. Bu dal bu dikenli. Her şeyde kalbimin mahzûn emeli! Şimdi gürültüler. Bende bilmiyorum nedir emelim Bir çamın dalına uzandı elim: Buna sâik olan hangi duygudur? Belki hakikatte isteğim budur.163 Bir saz ki her teli başka bir seste Nağmeler çıkarır titrese biraz. yeşil çam dalı! Belki bin hayale daldım dalalı Ne kuş istiyordum. Ne hüznü gizleyen şen kahkahalar! Şimdi anladım ki her delikanlının. ne baygın sesler! Çamlardan geçiyor sıcak nefesler! Fakat bu kızların neşesi bile Titriyor gizli bir ıstırap ile Ötüşen kuşlar da yorgun nağmeli. Güneşi emerken karşı ki bağlar. sesler taşıyor.

16 . 1927.41 . nr. 8 Eylül. yeşerir yine. -Kızıl Toprak.164 Damarlardan geçen her damla kanın Verdiği ihtiras aynı şey değil! Ey şair. c. 11 Temmuz 1927Halit Fahri HAYAT. şu anda yalnız şunu bil: Son arzun bir yeşil dala dokunmak! Kuş gibi öterek bir dala konmak! Öt bari bu körpe dal kurumadan! Kızıl şarap gibi güneşi tadan Bu çamlar kış geçer.. Sen fakat güvenme hiç taliine: Hayat insan için bir günlük uyku… Kim bilir belki son ötüşündür bu!.2. s.

Aynalar ki sessiz anlatır bize Maziye karışan günlerimizi Bizden iyi tanır aynalar bizi… O vefalı kalbe benzer ki onlar. gözlerde yaş seyredilen O uzak ve hasret ışıklı fecir. Bir tablo ki ne renk.. örtülen sisle Birden kapanıp da akşamın ufku. nr. Ömrümüzün geniş bir tablosunu. bir akşamın penceresinden Kalplerde. ne çizgisi var. 8 Eylül. Kalbi kalbimizde çarpan ölüler!. Bir küçük vesile maziye yollar. Ümitsiz ruhuna son tesellidir.2. Her bakışta çizer bu kederli su. Akşam. Fakat her hatıra içinde yaşar… Ve derinliğinden bizlere güler. Gererken asabı hasta bir uyku Bir hayal ufkudur kalplerimize.19 .165 AYNALAR Bir sonu gelmeyen rüyaya dalar. Ahmet Hamdi HAYAT. Mazi. Durgun sularında hepsinin yer yer Eski bir hatıra sanki genişler. 1927. odalarda fersiz aynalar. Maziden yadigâr kalan bir hisle (?) Serpilen yağmurla. c.41 . s.

yangın gibi bir korkulu şeydin. Bin ruha ateş vermiş alev rengi dudaklar… Onlar boğacaklar beni.166 ŞARKI Neydin yine dün.5 . c.42 . onlar yakacaklar. Karşında çelik kalbimi bir yay gibi eğdin. sen dün yine neydin? Şimşek gibi. Mazur olacaktın bunu bir lahza bileydin! Bir gül gibi gözler ki derin derin sırrını saklar. sevgili. 1927. Mağrur olacaktın bunu bir lahza bileydin! Celal Sâhir HAYAT. nr. 15 Eylül.2. s.

Önünde dün beyazlar giyinirken kara kış Bugün sensiz kalan yaz kara bağlar ardında. c.167 ARDINDA Yaktı yanardağ gibi can yurdunu son bakış. 22 Eylül. Gönüller koşmaz oldu maceralar ardında. Arıyor batan güneş seni dağlar ardında Gezdirir rüzgâr gibi üstünde yamaçların. s.2. Boynuma çifte zincir çift örgülü saçların. 1927.7 . Benden sana haberdir bu çığlıklı uçuşlar. Ateşten yanarken dalları ağaçların Gözlerimin sel gibi yaşı çağlar ardında… Ankara 1927 Faruk Nafiz HAYAT. Dereler gölgen sıra akmaya koyulmuşlar. nr. Gergin kanatlarını batıya açtı kuşlar.43 .

. nr. Bir şule ki. s. Bir şey ki. Bağrında açar bir yara sonra… Sızlar için ilk ağladığın gün.7 . Birden bire bir ummadığın gün!.. c..168 AŞK Sessizce bürür kalbini bir şey. havadan daha seyyâl. Rıfkı Melûl HAYAT. Bir kalpten öbür kalbe akarken Olmakta o bir “ateş nârı”!. 29 Eylül.2. yangın gibi sarı. 1927.44 .

Çağlayan derelerden gümüşlü kemerini Nazlı bir eda ile beline taktı zemin. Güneş bu ateşin kalb-i zemine hitâb için Çarparak kan saçarak sahilde bekliyordu. Şairini duyunca gözünü açtı zemin. Sabahın gölgesinden uzun kirpiklerinin Rüyalı handesiyle güneşe baktı zemin. Başında altın çelenk göğe yaklaştı güneş: Huzmeden rebabını bulutlara dayadı Davudî elhan ile arzı renge boyadı. Bir çöl siyahı gibi yanarak nur saçarak. Sonra da için için kaynayan menba gibi Şehvet-i ahenk ile zemin raksa başladı… Neden sonra afâkı sapsararmış görünce Vurulmuş ceylan gibi perişan yavaşladı. Rengarenk nağmelerle dağları aştı güneş. nr.2. s.6 . Hafif hafif titredi önce kelebek gibi. Baygın kokular serpti uçmuş bir çiçek gibi. Şebnemli tüllerini etrafa saçtı zemin. 1927. 6 Teşrin-i evvel.169 SABAH NAĞMESİ Yakut bir kadeh gibi ufukta taştı güneş. Henüz uyuyor gibi aheste hatvelerle Mavi billur kubbeli sahneye çıktı zemin.45 . c. Zemin o anda hemen engine şitâb için Mülevven bulutlardan büyük kanatlar açtı Şaziye Berrin HAYAT.

6 Teşrin-i evvel. Bütün seni bekliyor gökte saklı yıldızlar. Çanta bağlı sırtını şu mağrûr taşa yasla. toprakları Ayağını öpüyor yırtık çarıklarından… Gün sönerken üstünde başaktan bir denizin Dönüyor evlerine harmandan gelen kızlar.45 . Ak saçlı anacığın bekliyorken bugünü Kaç kere dua için el açtı tan yerine… Kopmuş..170 SILANIN TOPRAĞINDA Hasretle çıkıyorken dağdan yokuş yukarı O açık alnı çekme sılanın rüzgârından. Ömer Bedrettin HAYAT .. c.. Şen zafer türküleri çağlasın gür sesinden Geçmişi hatırlatan çamdan oyulmuş tasla Kana kana bir su iç sılanın çeşmesinden… Esirgeme hemşehrim barut sinmiş göğsünü Şu buğday kokan hava dolsun ciğerlerine. Bak.8 . çolak kolunla. nr. 1927.2. s. Bütün seni bekliyor gökte saklı yıldızlar. uzamış saçlarınla Al mintana damlayan şu sevinç yaşlarınla Seni tanıyamazsa nur topu yavrun Mehmet Şu başları dumanlı dağlar tanırlar elbet… Gün sönerken üstünde başaktan bir denizin Dönüyor evlerine dövenden gelen kızlar.. kurtulan yurdunun taşları. Sevin koç yiğit sevin göründü köyceğizin!. Sevin koç yiğit sevin göründü köyceğizin!.

6 Teşrin-i evvel. nr.2. Yaparız köyümüzü medeniyet ocağı… Köy hocası ileri! Durma. Anlatırız sevinçle köylerde çocuklara! Gönlümüzde yaşayan zaferlerin aksini Altından kalemlerle çizeriz ufuklara ! Köy hocası ileri ! Durma. şair Faruk Nafiz Beyin yazdığı ve Zeki Beyin bestelediği Kız Lisesi Marşının bestesiyle kurs müdâvimlerinden müteşekkil bir grup tarafından terennüm edilmiştir. nûra. s.16 [1] Bu marş.45 . Kalbimizde yanıyor azm ü imân çerâğı… Biz cehlin düşmanıyız. 1927. Köy Muallimleri Kursunun hitâmı münâsebetiyle Ankara Türk Ocağı’nda 7 Eylül gecesi verilen müsâmere için yazılmış. . c. yürü ileri! Bizden ışık bekliyor Anadolu köyleri… Mefkûremiz yolunda her manii aşarız. ilme koşarız. yürü ileri! Bizde ışık bekliyor Anadolu köyleri… Ziyaettin Fahri HAYAT.171 KÖY HOCASI MARŞI [1] Tarihlere hükmeden inkılâbın sesini.

Kaplar bütün vücûdumu bir müfteris melal Nisyan denen o simsiyah örtüyle örtülü.172 BAZI Bir suikasta uğrayan aşkımla şimdi ben. hıyanete sapmış o solguna. Kaybettim ansızın yaralanmış şuurumu. Fecr umduğum bu yolda tükettim bir ömrü ben: Her gün açıldı izzet-i nefsimde bir yara. Lanet. Yıllarca çektiğim o meraretli aşkı ben. Geçmişti ömrü hep bu yol üstünde aşkımın. Yıllarca böyle zehrini tattım uzun uzun Her gün o parça parça olan hisli ruhumun En ince tellerinde ümidimdi inleyen. Bir ömre sonra medfen olan türbedir bu yer. Lanet asil elemlere bîgâne ruhuna… Ömrüm. Rabb’imden inkişafını bendim niyaz eden. Bağrımda ıstırabı yakan bir kıvılcımın. o bir cenaze ki benzer o tazeye. önümde sapsarı rengiyle bir ölü. Mazi. dedim. bir filiz gibi tazeydi tazeden. Bir gizli suikast ile bir gün kıyıp ölüm. Geçtikçe böyle her gece sessiz bu caddeden Karşımda canlanır da o mazi denen hayal. Mazi. Duydumdu hep bu yerde… Geçerken bu caddeden. Kalbimde gömdüğüm o ilahî cenazeye… Aşkım ki. Yükseldi perde perde enînim ufuklara… Bir gün bir el kırınca çelikten gururumu. üzüntülü… Bir sam yeliyle çünkü vakitsiz solan gülü. . Olmuştu önce hımsa-i melce bu reh-güzer. Öldürdü… Oydu kalbime yaşlarla gömdüğüm. bu hisle geçmede meyus.

. 1927.8 . o şimdi bir siyah örtüyle örtülü Aşkım.173 Gittikçe büsbütün dağılıp parçalanmada. Mazi ki. 21 Temmuz 1921 Rıfkı Melûl HAYAT. Bağrımsa şimdi yalnız o hasretle yanmada… Geçtikçe şimdi her gece sessiz bu caddeden Mazi. o şimdi sapsarı rengiyle bir ölü!. Bir gizli türbedir ki o.2.duyarken ateşini her an içimde benKirpiklerimde gözyaşı halinde toplanır. her gören onu bir türbedir sanır. s. kalbimdedir yeri… Ölgün ziyâsının uzanırken akisleri Her an yarin dedikleri meçhûl ufuklara.46 . nr. 13 Teşrin-i evvel. Sızlar durur içimde o hasret denen yara… Mazi. c.

Keder çekme. Faruk Nafiz HAYAT.174 YALNIZLIK Dün. 1927. Benzedin şimdi sen de yetim cenâzesine: Üstüne mâl eden yok yerde kalan naaşını. Ne zaman kızgın alnın serin bir diz ararsa. Bari sen başkasının sil gözünden yaşını. s. kayalar uzaktan ses verirdi sesine.46 . c.2.16 . Dışarı da yurtsuz kalan ne kadar yavru varsa Bir bir senin dizine sıralarlar başını. Bari sen tesellî ver duyduğun iniltiye. yaşını dindiren el yok diye. nr. 13 Teşrin-i evvel.

çekiçler uğulduyor yolunda.. 20 Teşrin-i evvel..47.. Bağrında ateş oldu açgözlü ihtiraslar. zincirler parçalandı. saadet bir kolunda Boğuşa hazırlanmış zehirli iki yılan. dehşetini..... Milletler zincirlendi.4 . Ömer Bedrettin HAYAT. c. nice vatanlar yandı!. “Türk’ün büyük zaferi” denilen şahikanı Gelecek asırlara “humûlem!” diye göster. 1927. Zulmünü.2.. Makineler. s... Kan selinde eridi kılıçtaki paslar. nr. Elinde kömür yüzlü bir alet sanki insan!.175 “YİRMİNCİ ASIR”A Daha engin tarihe gömmeden kardeşini Doğruldun kan emerek şu zaman beşiğinden. Sefalet bir kolunda. Nice haklar süründü. içtiğin bunca kanı Solgun yüzü buruşmuş tarihin sırtına ver. İlk adımın girince dünyanın eşiğinden.

Her akşam koynunda uyutur beni. Ellerinde çiçek ve haykırarak.176 SEN VE BEN İçime. s. Sanma ufuklar “Gel!” diye bağırır. Ahmet Hamdi HAYAT. c.13 . nr. ilk yudumda zehirler seni Bahtın kadehime döktüğü şarap. 1927. 20 Teşrin-i evvel. Sen yirmi yaşınla bir baharsın ki.47. Beni de çiğneyip geçtiğin toprak. Her sabah alnımdan öper ıstırap.2. Düşünen alnımda benim her çizgi Baharı olmayan bir kışa benzer. Gönlünde neşenin rüzgarı eser. Seni kör sesiyle hayat çağırır.

. Hakkıdır. c. dinleyenin varsa o şahindi senin. Nasıl aldıysa baş üstünde o şahin yerini. Dinle: Bel bağladığın dağları kar sardığı gün Bu sesin sahibi son yolda nöbetçindi senin! Ankara. dinle: Sesin göklere yalvardığı gün Duyanın.2. Söylüyor.177 GAZİ SÖYLÜYOR Dövüyor kalbinin örsünde çelik sözlerini. s. Tunç akisler yayıyor memleketin her taşına. nr.48. 27 Teşrin-i evvel. 1927..1 . Teşrin-i evvel 1927 Faruk Nafiz HAYAT. kaplasa tarihi bu ses tek başına.

Ürperdim –o an.öyle ki içten. Duydunsa bir ürperme içinde.48 . Sandım boğuyor kalbimi bir el!.. 27 Teşrin-i evvel. ki o. Rıfkı Melûl HAYAT.14 . eğer anı olarak sen.178 SEVMEK Bir gün. benzer ona bir sel. nr.2. c. 1927.. s. Bir kalbin –eminim ki-bilirsin Var hangi sebep ürperişinde!… Gözden göze bir lahzada geçti… Bir sır.

Dolarken zulmetler engin göklere… Rüzgârın estiği bir siyah gece. Issızlık içinde gecenin. Yâdıyla geçerken günlerim onsuz… Acı bir kederle sızlıyor gönlüm.179 GECE VE BEN İçimden aşkımın hüznü taşıyor. Yaslı kalbimdeki acılar sonsuz! Sanki bir muamma yaşamak bence. Bir kesif karanlık her yere saldı… Sönerken ümîdim ve tahammülüm. Hasretim derînden şen gönüllere! Hayalim ufuktan ufka aşıyor.2. sandım. nr.48 . 1927.15 . Ezeli ruhundan damlayan “an”dım! Ziyâettin Fahri HAYAT. ne de fısıltı. c. s. 27 Teşrîn-i Evvel. Ne bir renk ufukta.

.2. güneşten cenâzeye!. İlk girdiğim mabette ben bu puta tapmıştım!. En sonra kırdım dini batıl aşkın putunu!. Erenlerden nur alır… Ebetlerden karanlık… Günlerce bu tabutla dolaştım mabetleri. Günâhıyla kalkacak.. Ben burda saklamıştım… Bugün ölen birimi. Bağrımdan koparılan tabut denilen varlık. Putu da. Bu çılgın asabıma ram etti ebetleri.. elbet mahşerde yarın Bağrında tunç alevden. c. mabedi de tunç alevli yapmıştım!. En sonra kırdım dini batıl aşkın putunu… Osman Faruk HAYAT. 1927. Şu kalbimle beraber toprak olan sevdadan..49 .. s. Toprak olan kalbimin birçok arkadaşları Gülerek gösterdiler: Mezardaki taşları… Bir şimşekle açıldı tunç kapısı dehlizin Dalgalarına gömdüm adem denen denizin... Mabudu batıl olan kalbimin tabutunu. 6 Teşrin-i sani. Bir tabut taşıyorlar… Karanlıkta ziyâdan… Baharına doymadan sararan bu tazeye Ağlamıyor gökler de.5 . Mabetler de almıyor bu zavallı kalbimi..180 YIKILAN DİN Zebaniler taşıyor kalbimin tabutunu.. nr. kanayan bu yararın!.

Fidan büyük neşeden Titreyip bükülseydi… Bak. naz Ayşe! Her yese güleceksin. Hayalin kanadı var! Boş kapı vuruyorum. Doğup ufuklarımda Katsaydın canıma can. Yanan her damarımda Aksaydı bir heyecan Elimde düğümlense Saçının ibrişimi. sokaklar boş… Sanki dünya adamsız. Derdim: Yalnızlık ne hoş! Gönül olsaydı gamsız. Bir şarap gibi buse Söndürse ateşimi.181 AYŞE’NİN HASRETİ Deniz boş. Sende kalbin adı var! Sen bir pembe bebeksin. Ben sevinçle inlerken Dudakların gülseydi. Merhameti az Ayşe! Veriyor kalbe hüzün Bu sensiz kurşunî gün… . Şiir Ayşe. neler kuruyorum.

Ayşe! Günün saati doldu. Gönlüm akşamdan kara. Bağrım güneşten yanık… Nerdesin Ayşe. Akşam oluyor. Ortalığı bürüyor Bir sevimli gariplik… Bütün bütün örttü ah. Gece. Gözlerin gibi derin… Uyuyor. kara… Yalnız derdim uyanık. Karşı dağlar mor. nerde Bana çok uzak mısın? Göğsümde çarpan derde Acımayacak mısın? . Düşüyor yavaş yavaş. üstünü yerin.182 Görünmüyor gül yüzün. Saçların gibi siyah. deniz. Ayşe! Gizli eller örüyor Geceyi iplik iplik. Bulutlar kızarıyor… Denizim rengi soldu. Duyulmuyor güldüğün… Ufukta bir yanık baş Yatacak diz arıyor.

1927. Ayşe! Hasta bu yaşlı gözler.28 Teşrîn-i evvel.183 Güler yüzlü hevesin Olur mu bu derde yâr? Sen bir bahtiyâr gençsin. c. nr. 1927 Celal Sahir HAYAT.17 . gül. Sen aldırma. En bir bedbâht ihtiyar! Senin sevda sandığın Maceralar oyuncak… Aşkı tanıyan çılgın Mutlaka kahrolacak! Hezeyân hep bu sözler. s.49 . Bu kırık gönül.2. 3 Teşrin-i sani. Ayşe! Vaniköy.

184 İTİZÂR Âlem esiriniz… O kadar çok güzelsiniz… Afetsiniz ki: Geçtiğiniz kalp ateşli iz… Yetmez mi bir cihan size… Affetseniz bizi.49 . Bizler. Şefkatle ağlayan o derin mavi gözleriz: İblis öterse geçtiğiniz bin harabeden… Herhalde çehrenizse bakan her kitabeden… Binlerce ıstırabın o bitmez figânına Düşsün bu katre katre teselli sahabeden… -Paris. hayal önünde gezen serserileriz… Rüzgârla musiki dağılırken semamıza. 3 Teşrin-i sani.2. Bunlarla bir peri gülecektir fezamıza… Biz hüzün içinde. Eylül 1927Reşit Süreyya HAYAT. s. gizli bir efsane özleriz… Biz kâinatımızda semavî güzelleriz… Şarkın o şiirî nâ-mütenâhi hazanına.19 . nr. c. Sanat birer şarap uzatır her azamıza… Yıldızlar ince ince örer inci bir dizi. 1927.

Yaratan sanatın dünyasındayım. s. bazı ağlatır.. c. Ruhumun coşuşlu bir anındayım. sulara siner.2.. Benim de içimde gamlı intiba. 1927.50.. Boşluğa dağılan yorgun gölgeler.7 .. çehrende hüzün. der. 10 Teşrin-i sani.185 VEDADA MISRALAR Deniz! Bu akşam ufukta ederken veda. —“Bazı sevindirir.. Hayat ki sadece bir hatıradır!. nr. rüzgardan yükselen sada.” Ziyaettin Fahri HAYAT. Ayrılış yasıyla söylüyor yüzün. Dinle. Ve girer gönlüme hülyadan bir ağ! Sevgili! Gözlerin yaşlı. Örter yaprakları..

186 ANADOLU HASRETİ Titrek sahillere güneş doğunca Gözlerim görünmez dağlar selamlar. Gurbet işledikçe şu uzun yıla Gözümün yaşında ürperir sıla.2.. Gönlüm dolaşırken yana yakıla Ovada sabahlar. çardaklar.. dağda akşamlar. nr. çatlamış damlar. Bağları gül kokan bir cihan geçer. 1927.8 .50. Şafaklar içinde karşımdan geçer Tarlalar. c... 10 Teşrin-i sani.. Ömer Bedrettin HAYAT.. Buruşur elimde bir sarı gonca Ruhuma bir çamın şebnemi damlar... s. İçimden bir gümüş çağlayan geçer.

Zulmetler kadınlıkla kaynaşmasın diz dize. Yak.187 OCAĞA KARŞI -Kafesleri yakarkenYak. kardeşimin. Veremli mahallemin ciğeri genişlesin... ey aziz ocağım. siyah dumanların ruhumda gündüz olsun... Yak. Gönlümüz.. Gül görmek istiyorum kızıl akşamlarında Anamın.... Esir kuşçağızlar gibi bunaldığımız yeter.. bu köhne kafesleri.. İstemem yansın artık Kara delikleriyle pencereme dizilen . Yak. öz nurum parçalandı. şu sarı tahtalar çatlasın uzun uzun. bağrında kül olsun bu kasvetler yığını Yak.. Şan dolu ufuklara gün gibi doğduk artık. Rüzgarım. ruhumun zindanı. güneşlerim. gözler ışığa kansın artık.. Yak. nura hasret gözüm titresin eserinde. Yüzlerce sene var ki benim bu taassubun Sırıtan dişlerinde göz nurum parçalandı. Güneşe veba diyen kör gözlü evimize Dağların hür rüzgarı yalvarmadan işlesin. Yak. bu köhne kafesleri. ey aziz ocağım. Kara kuvvet ağzından dökülen nefesleri. küflü penceremde ufuklar dümdüz olsun. Bir kadın gölgesine “Örtün!” diyen sesleri İnkılâbın çelikten göğsünde boğduk artık.

c. nr.2. 1927.188 Gözlerimin nuruna pas renginde çizilen Bu çapraşık çizgiler..51. Ömer Bedrettin HAYAT. s.. 17 Teşrin-i sani.3 .

c.189 KOŞMA Kirpiğine sürme çek. Ben sana vurulmuşum. Yaş olsam gözden akmam. gelinlik çağına… Anlatıyor duruşum. Vatanımsın. düşsün gönül kuşum Saçlarının ağına. 1927. Göz olsam gayra bakmam. Kız. s.3 . 24 Teşrin-i sani. nr.2. bırakmam İlleri kucağına! Faruk Nafiz HAYAT. Kına yak parmağına: Bu yıl yaşın girecek. Ko.52 .

. buna mahkûmum arzın alnında… Biraz şiirse bu izler… Duyun elemlerini… Uzakta bir deli rüzgâr. nağme… Bir uçuş hissi Parıltılar yağıyor gözlerin kadehlerine… Yudum yudum dökecek aşkı sızlayan yerine. İçin için… Deliyor ağrılar şaklarımı… Zehirlenirseniz ah öpmeyin dudaklarımı… ..190 SEVGİ ve IZTIRAP Gülüş ve nükte… Ziyâ. Onun da koynuna koymuş mu sevgi incisini? -Karaltılar alıyor dalga dalga gözlerimi… Ölümlü sâm vuruyor pençe pençe seslerime… Adem. Ademle hal olunur bir zavallı bilmeceyim… Açıldı kahkahalar her dudakta her yerde. ayırıp geldi yasemin dalını. Daraldı sıtmalı kollarda ten sürâhisi… -Zavallı bir geceyim ben… Ziyâ getirmeyiniz… Ölüm diyârına ait zavallı bir geceyim… İçimde dalgalı ummân… Dudaklarım sessiz. adem… Bizi koynunda besleyen anne. Köpürdü neşeli şampanyalar kadehlerde… Bu çağlayan o firarî saâdetin sesidir. Büyüklüğün gibi zulmün de lâ-tenâhi mi?. Kırık kanatlarımın kan sızan kalemlerini Sürüklerim. Bu dinlenen ebedî sanatın terânesidir… -Kederli bir geceyim… Vermeyin hayâtı bana. ipekli sandalını Suyun günâh dolu rüyâlarında gezdirdi… Sadef-i kamer.

1927.2. nr. her yerde Acıtmadan kapayın sonra göz kapaklarımı… Reşit Süreyya HAYAT. Sönerse kahkahalar. c. Bitince neşeli şampanyalar kadehlerde. her dudakta.52 . 24 Teşrin-i sani.7 .191 ………………………………………. s.

52 . Gölgeler mışıl mışıl uyuyorken kuytuda. “O”nun eli kalbimde. 1927. nr. ah o erik ağacı! Galiba son geceydi –yıldızlar çok uzaktıYeşil parmaklarını omzumuza bıraktı: Ayın tekerleğine dallardan peçe taktı. bilsen erik ağacı! Kadıköy: Sabri Esat HAYAT. Ah o erik ağacı. s.192 “ERİK AĞACI!” Üstümüze yemyeşil mantosunu sererdi. Ah o erik ağacı. ah sen erik ağacı! Gölgesinde kalbimiz çarptı ikimizin de. haydi sevişin!” derdi.2. biraz şöyle gezin de… Kuzum erik ağacı. c. Bize fısıldıyordu: “Şimdi herkes uykuda!” Ah sen erik ağacı. ah bilsen bu ne acı! Seni tekrar görmeye iki kalp de duâcı. Çapkın erik ağacı. kuzum erik ağacı! Aydınlattı bu müphem ışık karşı yamacı. ah o erik ağacı! Her gece “Sevdalılar. çapkın erik ağacı! Renkler mâtem bağladı artık ağlayan suda. başım “o”nun dizinde… Ne olur bakma bize.17 . Senden ayrılıyoruz. 24 Teşrin-i sani. Bilsen erik ağacı.

alnıma yazı Yazan o mâtemi eli göründü… Güneşin son kızıl rengi eriyor.2. Bugünkü güneş de batıda söndü! Göklerde gecenin. 24 Teşrin-i sani. 1927. nr.52 . s.19 .193 SULARDA GURÛP İndi şen sulara gurûbun yası. Ararken ufukta bir yeşil ada. bir ürperiyor. ben sanki aktım: Rişeli ruhumla engin sulara! Bin bir hâtıra ile zengin sulara! Ziyaettin Fahri HAYAT. Kıvrımlı suların dalgalarında! Kalbim bir coşuyor. Denizi yararak engine doğru Koşan bir sandalın izine baktım… O kadar baktım ki gözümün nûru Yoruldu… O zaman. c.

c. Biraz yaşarmak için beklesin artık kışı Çağlayansız yamaçlar. Alnından öz kardeşin öpse ben irkilirim. Bin yardadan duyarım kimle gülüştüğünü. hiçbir yiğit oğluna. 1927. çöktüğünü bir dağın Görmemek istiyorsan ardına bakmadan git! Faruk Nafiz HAYAT. Buğulu gözlerimden geçmediğin gün olmaz: Benim kadar titremez.12 . nr. Sararırsın dönüşte görünce öksüzünü Bir gelinlik kız olur aşkım senin yaşınca. çöktüğünü bir dağın Görmemek istiyorsan ardına bakmadan git! Yavrusunun yoluna dalan bir dul bakışı Andırıyor ışıksız evinde pencereler. Bağrımda da yanmadık bir yer bırakmadan git… Bir yarın göçtüğünü. Kimlerin rüyâsına girdiğini bilirim… Gözlerimi gün gibi kamaştıran yüzünü Daha candan görürüm senden uzaklaşınca. suyu dinmiş dereler… Bir sarı yaprak gibi düştü gönlüm yoluna. Elimi beş yerinden dağladı beş parmağın Bağrımda da yanmadık bir yer bırakmadan git… Bir yarın göçtüğünü.194 ALLAH’A ISMARLADIK! Elimi beş yerinden dağladı beş parmağın. s. 1 Kanun-i evvel.53 . Hiçbir ana kızına bu kadar düşkün olmaz. Değil yalnız ardına kimlerin düştüğünü.3.

c. fakat sevemez… Yarın yol olur çiçeklenemez Kemiklerimin gömüldüğü yer… Unutma.3 . Bu sözlere gömdüğüm gönlü… Ve gül gibi de şiirime ver Mezarıma konmayan o gülü… Reşit Süreyya HAYAT.54 . Bakan çok acır. Unutma uzun… uzun geceler. çok ağır bu hasta…Eğer Sarıysa yüzüm. gözlerimde keder.195 TÜRBE Unutma uzun. çevir gözünü… Yüzüm sarı... nr. Bakışmamızın bu son sözünü… Ağır. uzun… uzun geceler. 8 Kanun-i evvel. s. 1927.3. uzun geceler.

Şehrin kapısında bir lahza dur da. Nûru gözlerinde yanan merhamet. nr. Ruhunda ümidi mesut dönüşün Kuşlar doğan fecri selamlıyorken Çıkan genç ve bahtsız yolcuyu düşün.3. s. 15 Kanun-i evvel. 1927. Uğrarsa bir akşam doğduğum yurda Önünde açılan bu gurbet yolu. Ahmet Hamdi HAYAT.55 . c.17 . Dik kemerlerinden bir sabah erken.196 YARALI Bir lahza dur yolcu! Yanan bağrımı Bir damla teselli sun da serinlet… Dindirir bir parça belki ağrımı. doğduğum güne… Altında doğduğum burçlar yıkılsın! Bir virânedir ki ömrüm üstüne Şeâmeti çökmüş aşk tılsımının… Ey bağrı merhamet. sesi yaş dolu. Bin lanet ey yolcu.

Yarabbi! Kızıl güneş vursa da bir aslan yelesine. Yavaş yavaş sıyrıldım yalancı benliğimden. Kulaklarım en coşkun musikiyi işitti. Yalnız senin önünde gelirim bil ki dize. . sen metin ol. Ateşten halkalarla bu ölümlü uçuşlar Yukarısında bütün gök. gemiler bir iskelet! Bu korkunç manzaraya gözlerim daldı gitti. Dedim ki: Ey denizi. Bu isyân dolu sese. Ey ufukta yangınlar tutuşturan mucize. Deniz gibi heybetli bir aslan kesildim ben. denizin ahengini Bana coşkunluğunda mademki sen dinlettin. Kan köpüklü dalgalar çarpıyordu sâhile. Kavrulmaz eminim ki bir kuş kanadı gibi… Boynumda alev renkli bir bayrak dalgalanır. Cennet fecirlerinin bin bir türlü rengini Mademki sen devşirip şu gurûbu halkettin. Ey benim ilk ceddimi cennetten atan Allah.197 DENİZ ve ASLAN Tutuşmuş kanatlarla batıdan uçan kuşlar Bembeyaz bulutları kızıla boyuyordu. Kayalar birer devdi. göğü yaratan Allah. bu hürriyet sesine Ölsem de koşacağım. Bu alevle tutuşur damarlarımda kanım. bütün boşluk mosmordu! Ufukları kaplayan cehennemî hâile Kızıllıklar saçarken denize demet demet. Ben ki senin kulunum.

nr. 1927. Halit Fahri HAYAT.3.198 Irkımın haşmetini bütün kâinât tanır.56 . c. s. 22 Kanun-i evvel.16 . Ben kızıl güneşlere haykıran bir aslanım.

çırpınır aka aka İçli gönlünde onun bir keder var mutlaka Yapraklar titreşirler helecânla telaşla. c. nr. adeta yürür gibi.20 . sanki uykuya dalar. Rüzgâr fısıldayarak: Akşam! dedikçe Yıldızlar tutuşurlar gönüllerde birer birer. yorulur artık. hasta bir ninni arar… Sessiz ağlayan dere. sabırsızlanır.199 AKŞAM Deniz. Sevgililer hıçkırır kalplerindeki yaşla… Uzaklarda çalkanan endişeli bir yelken. Maviliklerde erir gölgeler serpilirken… Dağlar.56 . s. Köpüksüz dalgaları. 1927. Kararan ufukları heyecan bürür gibi… Kayalar. düşünceli sahil inildedikçe.3. Can veren gün denizin yorgun koynuna girer Ekrem Reşit HAYAT. 22 Kanun-i evvel.

eştim. tek. hülyânın usâresi.200 EŞTİM. Denedim: Birbirinden daha beter zehirmiş Dudakların.57 . Yok mu bu sonsuz susuzluğun çaresi? Dökerdim gözyaşımı beklerdim de başında. Belki su vardır diye bundan daha derinlere Çetin tırnaklarımla. Hangi sam. gönlüm açıktı. 1927. “Kalemdir” denmeliydi daha hiç yontulmadan: Onlar bestelemezse derdim kimin malıydı.. Ruhum şehvet mi dolsun bu ırmakta su diye. kum çıktı. kavurucu dudağını değirmiş? Rabb’im!.3. nr. Her derdin pençesine göğsüm. 5 Kanun-i sani.. Bir yağmurun kıymeti bile yok gözyaşında: Uğraştım ağlayarak. Bir dilsiz dere olsa. suyundan vazgeçtim. c.. Onlar daha kopmadan birer ney olmalıydı. gözlerin.. eştim kum çıktı… Behçet Kemal HAYAT. Aşkı yazmazdım alnım yazısıyla dolmadan!. s. eştim eştim… Günlerce su aradım bağrımın çöllerinde.8 . EŞTİM KUM ÇIKTI Hepsi İsmail gibi ağlamakta su diye: Sayısız hislerimin dudakları çatlamış. Olsun mu bataklıkta hep birer boş kamış?...

ı’m gibi gökte yaşardı. 1927 Faruk Nafiz HAYAT. Üstünüzden sel gibi ufka taşardı. dağlar! Siz. c. Yalnız ölü canlara karşı baş eğerdiniz. dağlar?. nr. o soysuz kıza geçit verdiniz.8 . s.57 .. hızını göklerden aldığından. ki yalnız kahraman çıktı mı “Geç!” derdiniz. Gövdeniz Tanr. bir ay aşardı dağlar! Kalbini göstermese göğsünün yırtığından Yol mu bulurdu âşık kurduğunuz yığından? Cihângirler. 5 Kanun-i sani. 1927.3. O taş yürek bu işi nasıl başardı. Nasıl oldu. dağlar! Engin kanatlı kuşlar olmasa yoldaşınız Tepenizde bir güneş.201 DAĞLAR [Aslı gitti Kerem ardından ağlar Yol vermeyin başı dumanlı dağlar] Yaslanır bir buluttan bir buluta başınız. Kanun-i evvel..

cengin sesi duyuldu. -Olacağız bahtiyâr Yalnız Memet gülmüyor. Alev. 1927. nr. boralar gökleri titretiyor. c. acı bir bakışla gözlerini açıyor… Tan atarken bir sabah.Nic’oldu onbaşımız? Onbaşımız nic’oldu? Ziyaettin Fahri HAYAT. tunç yüzünde gözyaşı Eksik değil… diyorlar: -Ne var? Söyle onbaşı!” O. aylardır. Şimşekler namlulara çarparak aks ediyor. Siperlerde gizlice baş başa dertleştiler. s. sılalardan bahis var: -Sulh yakınmış… -Bahara……. ateş. Gönüllerin bir rüzgâr: Hasretten esen sıla… Uzakta derenin arasına gizlenmiş.18 . . kalbinde düğümlenmiş Bir hissin ateşini etrafına saçıyor… Zaten yıllar.3. kan dolu ufka sükûn etmekte.202 Memet Onbaşının Menkıbelerinden: FİRAR -“Asîl ruhlar”ın asil ve muhterem muharririne ithâfSiperlerin içinde ne acı bir kış günü: Fırtınalar. Memet’in bölüğünde telaşla söyleştiler.57 . 5 Kanun-i sani. Çadırlarda köylerden. Güldürürken kalpleri bir zaferin düğünü… Top sesleri kesildi… Şimdi biraz fâsıla: Hayatına ders veren namlular silinmekte.

İzmir’e ilk önce kavuşmak için Ön safta koşanlar burda yatıyor. Orada verilen ilk şehitlerin hâtırasını yüzünde “Vatan ve Nâmus” yazılı mütevâzı bir mermer abide yaşatıyor. Bu anda duyduğun gururu.203 HALKAPINAR ( Halkapınar. ) Vatandaş ! Hür alnın hür vatanında Minnetle bir kere burada eğilsin ! Düşün ki bu mermer mezar yanında Taptığın Ka’be’den uzak değilsin. yansın vatandaş ! Çırpınan gönlünle bu kabir önünde Bir derin ibâdet huşuuyla sus ! Karşında duruyor işte o künde Kurtulan eserler : “ Vatan ve nâmus “ Vatandaş. ordumuzun İzmir’e ilk girdiği yerin adıdır. . Kalbinin en azîz olan yerinde Bu ulvî tahassür. Hürmetle an burda güzel İzmir’i Görmeye doymadan göz yumanları Yıllarca yurdunu kaplayan kiri Kanıyla gideren kahramanları Onların mübârek yüreklerinde Dinmeyen hasretin remzidir bu taş. bu mermer mezar yanında Taptığın Ka’be’den uzak değilsin . için Onların döktüğü kanla tadıyor.

4 . hür vatanında Minnetle bir kere burda eğilsin ! İzmir . 5 Kanun-i sani. s. 1927. 1927 Necmettin Halil HAYAT.58 . nr. c.204 Yükselen hür başın.3.

Oğlum şimdi nasıl edersin bensiz ? Senin hayâlinle eğlenirken ben. Saçlarını yolar bu garip anan. Başıma yığılır bir kara duman. Şimdi sonra acep neylerim sensiz ? Ecel çekti aldı elimden seni. . Şimden sonra acep neylerim sensiz ? * İzmir’in Narlıdere köyünde ( Ali Kemal ) nâmında genç bir halk şâiri tarafından yazılmıştır. Ölüm acısına uğrattı beni. Kara topraklara defnettim seni. Her yerde izlerin yazılı kaldı. Şimden sonra acep neylerim sensiz ? Çocuklar mektepten çıktığı zaman. Titrek seslerini duyamam gayrı. Şimden sonra acep neylerim sensiz ? Kitabın çantanda asılı kaldı.205 “AĞIT” * Hiç benden ayrılmak istemedin sen. Şimden sonra acep neylerim sensiz ? Narin vücudunu kurtlar oydu mu ? Tatlı dillerine toprak doldu mu ? Ağıtlarım sana malum oldu mu ? Şimden sonra acep neylerim sensiz ? Odandan içeri bakamam gayrı. Elbisen sandıkta basılı kaldı. Bir daha bağrıma basamam gayrı.

1927.6 . 5 Kanun-i sani. nr.3.58 . s.206 14 Teşrin-i sani 927 Ali Kemal HAYAT. c.

5 Kanun-i sani. c. Başka bir neşîde söylüyor bana Hülyâmın ufkunu döken dalgalar. Ne lambam ki soluk bir ışık serper Istırâbı taşan gecelerime.3.58 . engin denizler.207 YOLCULUK Susamış ruhumla mesâfelere. s. nr.8 . Şimdi kadehimde başka şarap var. Ne ağaçlarının kuytu gölgesi Rüya besteleyen eski bahçeler. Esen rüzgârlar ki yanan derime Serin şifâsını döker her gece Çağıran bir eldir sanki gizlice Ruhumu meçhûlün ufuklarına. Ne hâtıraların yalvaran sesi. 1927. Ahmet Hamdi HAYAT. Ve ümitlerimin sırrını gizler Güneşli ufuklar. Hiçbir şey bağlamaz beni bu yere.

Fırtına. gün batmadan ilerle ! Yara açsın kayalar ayaklarında. gün gelecek. arkadaş.. Ne varsa üstüne çek ! Bu çetin yolculuğun sonunda.. varsın. İnce bir iz çiziyor yere sızdıkça kanlar. Seni bulur izinden ıslığını duyanlar. hayda ! Sen yük altında haykır. yağmur. Görmesinler belinin. Haydâ. soğuk. el uyusun sarayda !. büküldüğünü. Ağzında şarkılıktan çıkmış iniltilerle Dağ taş deme. Kızıl dudaklarından bırakma ıslığını.. her gün sana hız veriyor bir acı. Kızıl dudaklarından bırakma ıslığını. varsın. Bu ağrılar duyurmaz sana yalnızlığını. Yara açsın kayalar ayaklarında. arkadaş gün batmadan ilerle ! Sırtında bir tüy gibi taşı taştan yükünü. Varsın... sarıl yollara ! Ardına bakma . Anla ki. sakın. Varsın. omuz başların kamçılardan kızarsın : Bu ağrılar duyurmaz sana yalnızlığını. omuz başların kamçılardan kızarsın.208 HAYAT Ağzında şarkılıktan çıkmış iniltilerle Dağ taş deme. .. Başında şakladıkça atlıların kırbacı...

. Ağzında şarkılıktan çıkmış iniltilerle Dağ taş deme.59 . 1927. nr. gün batmadan ilerle ! Faruk Nafiz HAYAT. c. arkadaş.. 12 Kanun-i sani.3. s.209 Sırma saçlar saracak her kan akan yerini.3 . Gül dudaklar öpecek o kırbaç izlerini.

c.... . Ovada ince yollar gölgeleniyor işte . Servilerin içinde bir alev “ Emir Sultan ” ! İçten dualar gibi geçiyor sanki rüzgar Bir ilahî adaya benzeyen “ Yıldırım ” dan.Bursa Ömer Bedrettin HAYAT. Ufuklarda bu akşam ne sis var. “ Uludağ ” etekleri al ipekten bu akşam . Karşıdan renk içinde solgun ay görünüyor.. Düştü yeşil ovaya kubbelerin gölgesi.. s.210 BURSA’DA AKŞAM Bugün de sonbahardan süzülüp doğdu akşam Dağların yere indi koyu.. 19 Kanun-i sani.3 . nr. “ Uludağ “ etekleri al ipekten bu akşam. Göklerde ne bir nefes ne de bir kanat sesi... Güneşin son nûrundan bir damlacık içmiş de Şu karşıki kulübe bir saray görünüyor. Gözlerime vurunca kubbelerin gölgesi Öz cenneti gönlümle seyrettim ben bu akşam. ne bulut var . serin gölgesi .3.60 . 1927.

.211 GURBET MANİLERİ Gurbetteki geceler. İçirir yudum yudum İnsana işkenceler. Gözler.. Elem kalpleri dişler. “ Yar “ yine kavuşmayan Allah’tan ölüm diler. yine dalar... . Yandıkça bütün bütün Gamın kalbine dolar. uykuya düşer. engine dalar. Bu akış. Coşarak kalbi sarar. Ay. Sevişen her gönülde Kanatacak iz arar.. Gönül aktıkça düne.. ruhu atar Derdin en büyüğüne.. Sararır günden güne.. Istırâbı heceler. Ufuk. Dayanılmaz sızılar. Islanır. Sahilde sevgililer Gözyaşlarını siler.. gökten suya düşer. Bu ıssız gecelerde Gönül korkuya düşer. Acıdan oya işler....

Gurbet .. coşar.. Sular . coşar. hicrânla öpüşür. Ekrem Reşit HAYAT.. Sükûnet bulur.. gider Kalpleri için için Durmadan kanar. kanla öpüşür. nr. 1927.... c. s. Hıçkırıklı gönüller İçten vurulur.7 . gider. yorulur. 19 Kanun-i sani.60 . kendi koynunda Ağlayanla öpüşür !. yanar. gider “ Yar” ını anar..212 Tahammül ufukları Her dakika genişler. Sevenler . Sevgi.3. Gam. coşar.

Kanadı parçalanmış bir yorgun martı gibi Uçuyor dalgaları andıran şen dağlara… Bursa:Ömer Bedrettin HAYAT. sanki deniz garîbi. c. 26 Kanun-i sani. 1928. . 4. s. 61.213 DENİZ GARİBİ Bembeyaz bulutların ördüğü şelaleden.3 nr. Günün kızıl ufuktan gördüğü şelaleden Köpükler dağılıyor mavileşen dağlara… “Ah deniz!” diyen gönlüm.

. Onlarda birbirinin ardınca öldüler mi. Hayâlim. Vârislerime taksim edecek “miras” ımı: Ebediyet-ki odur düşündüğüm en fazlaBir şey kazanmayacak bu kıymetsiz “miras”la. daha kıymetli oldu. heyhât ebediyeti.. Yine biliyorum ki: “Miras” ımdan en büyük Hissenin sahibidir gözleri bunak. şairliğim… En tükenmez mirasım. Bir karanlık ki beynimin çürüdüğü Kara topraklar kadar mahvedici bir büyü! Fakat. Duygum. düşüncem. Adaletten şaşmayan. “Unutulmak” denilen o hain.214 BİR İTHAF -“Miras”ım içinÖldüğüm gün ve hatta ölmemi beklemeden. Bu hazine geçemez “zaman”ın pençesine. . tutmaksızın yasımı. sönük. dişlek cadı! Ne zekâlar hep onun kucağında kocadı… Belki bundan artacak tek tük güzel mısralar Birkaç vefalı dosta verilecek yâdigâr. Bir gizli hazineme her gün inciler doldu. Bir gizli hazinem var ki her günüm peyderpey Geçtikçe daha parlak. “Zaman”ın bilemediği bir şey. ihtirâsım. bütün benliğim. Onu çünkü sarmışım kafiyemin sesine. hatır-gönül bilmeyen “Zaman” adlı bir hakim. hayır!. Şimdiden biliyorum bu hazin âkıbeti: Vâris bırakmadım.

ölüm bilmeyen kalbimdir o hazine. İşte ben bunu yalnız. s. “zaman” göremez o sonsuz hazineyi. Bir gizli hazinemi. “Zaman” ancak şiirimin satırlarını aldı.3 nr.215 En yüksek heyecanım hep onda saklı kaldı. c. Ölümümden sonra da çırpınacaktır yine. 26 Kanun-i sani 1928. Kimseye söylenmemiş her sevincim. Zaten o olmasaydı şair olmayacaktım.13. 61. Ah. Ruhunda vakit vakit gamlı bir ürperişle Duyacaksın hep onun sana yaklaştığını. Evet. sevgilim sana verdim. yalnız sana bıraktım. Her zerresi dağılıp toz-toprak olsa bile. Seninle taştığını… Enis Behiç HAYAT. . Bu hazine aşkınla doldukça derin oldu. senin oldu. onu sen bilirsin belki de benden iyi: Kalbim. her derdim Bu hazine içinde birikti.

Uçuşur: Kalbidir. “Gel” diyor. Sen de zannetme ince sanatını. Sanki aşifte bir hayalin izi Ki tutulmaktan imtinâ ediyor… Bir beyaz el ki sade müstehzî. Sevme! Billur dudaklı dalgaların İçmesin hamle hamle ıtrını… Ah İnce ıtrıyla ruh alır o kadın. sanmayın veda ediyor. Saklamıştım bütün saadetimi!. Niye aldın ya? Gizli koynuna ben. Öyle şiir oldunuz ki kıskanırım. Dağılıp çağlayanlarında gezen Sarı saçlar ziya demetleri mi? Onu gözyaşlarımdı sade çözen. Niye indin de bir esir oldun? … Sevme… Çırpınmasın o kurdelesi. kamerler onun… Sende kıvrımlarında nağmeleri… Göklerin her hitâbı sendendi.. Süzgün endamı öyle mermer ki. O güller… öpme. kıskanırım… ... Bunu ilk aldatılmadır sanırım!. öpme… Hırpalama O güzel ağzı öpme. İçme bahtın olur senin de siyah: Seni en sonra öldürür bu günah!..216 RÜZGAR Sevme rüzgar o sevdiğim kadını Onu gözler yakan güzel tanırım...

.. 1928. .3 nr. c.217 Deli sevdamı gizli koynunda Onu pek nazlı bir güzel tanırım. 15. Öpülürken harap olur sanırım!. Reşit Süreyya HAYAT. 26 Kanun-i sani. s. 61.

Çıkası gözümde yaş kalmamıştır! Faruk Nafiz HAYAT. Şimdi de göğsümde kalbim yok oldu.. 2 Şubat. c. nr. Ne varsa harcadım alın terine. Toprağı çepçevre saran hüzünden Heyecan duymamış. Gönlümü bağladım -kadın yerineÖmrümün gündelik emeklerine. Dilim yay kesildi. 1927.218 VAH ONA… Vah o genç kalbe ki canan yüzünden Bağrına basmadık taş kalmamıştır.sözüm ok oldu.3.62 . s. Gövdemin üstünde baş kalmamıştır. aşk almamıştır! Benim de yandığım günler çok oldu.16 .

Neşenin tebessümü dolduran diye mimar Gamze gibi süslemiş her oyuğun içini. 1927.62 . Parlar birden gözleri. duvarda birkaç çini. c. s.. nr. 2 Şubat. Tutuşan camlarıyla çevre salan kızları Andırır… “Yanıyorum…İsteyin alın!” gibi İnce bir mana verir dilsiz. Doğacak kardeşinin bile var gönüllüsü! Merdivenden yükselen adımlar alkış tutar.19 . Kendine kuramadı refahın temelini.219 MUAMMA Yaptığı düz duvar dik süzer yıldızları Yükselmeyi hak eden bir alın gibi. Eğilmeyi öğretir kemerler dik başlara. Behçet Kemal HAYAT. kaba taşlara Evinde kadın gibi pudrayla boya süsü... Sanatkarın görenler şaşırır sert elini: O. Gece gündüz evini omzunda taşıyor.. taştan ekmeğini çıkararak yaşıyor!.3.

220 BU KIZ KİM? Mehmet Emin Beye Akşamın karanlığı açılırken sulara Top. yirmi yaşlarında delikanlı bir nefer Yırtıyor karanlığı gözlerinden taşan fer Arada bir davranıp elindeki silaha Mahmuzlayıp atını uçuyor karanlığa Kim bilir kaç saattir aşıyor uzun yıllar Karargaha gidilen yol üstünde bir köy var Köyün tozlu yolunda. Gökyüzü bu sevgili aya engin bir yatak Salkımlar gibi yer yer parıldıyor yıldızlar Sonra bir bomba sesi. sonra inleyen yıldızlar Karanlıkta büyüyen dağlar benziyor deve Daha keskinlik verip bağlarındaki aleve Ay gittikçe karşıki tepeden yükseliyor Bir gölge ilerliyor yolda sürüp atını İnletiyor nal sesi yerin birkaç katını Bu. az oynadı yelesi Sağında belirmişti çünkü bir kız gölgesi …Bunu gören at munisleşti ansızın Gökte taze beliren birkaç salkım yıldızın Işığıyla süslenen yelesi sarktı yine Güzel at biraz sonra geldi eski haline! . tüfeğin sadaları sinmiş kuytulara “Gediz” bir şerit gibi kuytulara uzanıyordu Haftalardır. genç. atıyla kayıyor Ay gökten damla damla ışığını yayıyor Birden bire at ürktü… Var mıydı bir ağrısı? Atın gözü büyüdü… Kımıldadı sağrısı Kulakları kımıldadı. aylardır kavgayı anıyordu Ay şimdi kuruyordu göklere bir tak.

-Kal köyünde kuzum sen! Ayın kızıl ışığında yoldan aktı Kızda. Neler söyledi kıza gözlerinden taşan fer! -Olmaz… der gibi kızı bakışlarıyla süzdü Sevgi yolunda bu kız galiba görgüsüzdü Bir genç kızın bakmaz mı bir erkeği Bu kızla konuşmasam bir lahza daha iyi Diye düşündü genç er. atını hemen sürdü Uzaklardan seslendi. kalbi çarptı onunda İçi helecan doldu tam yolun sonunda Bu gölge. gencin ardından. kız gölgesi… Elinde bir bakraç vardı Başında ışık vuran altın gibi saç vardı Gözlerinde aydan da parıltılı bir ışık Kimdir bu yol üstünde gezen nazlı sarmaşık? Genç sefer gözlerini sarı bakraca attı Atın genç süvarisi dikti onu ağzına Gözleriyle dalmıştı köyün bu genç kızına Birden bire uzaktan bir silah sesi geldi Gecenin perdesini bu ses ansızın deldi İçtiği suyu hemen bıraktı delikanlı Bakındı etrafa bir lahza canlı canlı Yine sonsuz bir sükun… sonra düşen bir yıldız Dudağını oynatıp birey söyledi genç kız -Sen de bir patlasan a… Bakıp sustu genç nefer. gözyaşları bıraktı! Gece bütün seferler süngüsünü biliyor Boşluğa bir türkünün bestesi serpiliyor .221 Delikanlı da hemen gözlerini kaldırdı Gözünün ışığını bu gölgeye daldırdı O da ilk önce ürktü.

Sanki dalmış dinliyor bu türküyü engin kır Ay bulutlar içinde bir bir yavru gibi saklı Yüzü bir gelin gibi sanki altın duvaklı ‘Beş kanat’ dağlarını aşıyor o genç yine Atının nal sesleri gecenin enginine Zaferin tunç sesinden tunç mıhları vuruyor Mağlup düşman son defa mevzide kuduruyor Birkaç gölge atlının kesmek için yolunu Tutuyorlar bir yanda bu yolun sağ.222 Bu türkü. kör ağlanın yanık. arkadan birde bomba Buna cevap veriyor karşıda ki koca dağ Genç atından atlayıp tabanca boşaltıyor Kahpe düşman atıyor. solunu Bir tabanca sadası. düşman kanından Çevrem dolup şalvar ıslanmalıdır.elinde ki silahı kan. hüzünlü. gah sevinçli türküsü İnsan vurulur gibi oluyor ta… canından Kır at köprüsünden. Bu kız kim? Hangi köyün en sevimli yıldızı Kimse bunu bilmiyor… düşmana atmış silah Acaba vurulurken demiş midir… anam… ah… Eğer o delikanlı buradan geçerse tekrar -Etrafını alırken kızın geçen yolcular Anlayacak bu gece imdada koşan kim? . delikanlı atıyor Fakat yandan düşmana şimdi silah atan kim? İmdada gelmiş gibi kurşunlar boşaltan kim? Az sonra genç seferin kalmıyor tek düşmanı Atının dört nal sesi inletiyor dört yanı! Sabahleyin bu yoldan geçip bir lahza duran Orduda ki neferler görüyorlar.bir kızı. yüzünde kan Göğsü kan. içli türküsü Gah elemli.

3. 1927. nr.8 . Bu benim meçhul ‘yar’im! Mehmet Faruk HAYAT.63 . 9 Şubat.223 Beklide inleyecek. c. s.

Altına zümrütten ışıklar damlar. En güzel besteyi orada bulur. Yaslara düşüren gönlü şenleri!. nr. 1927. Sisler altında başları saklı. Fanilik hıçkırır ağlayışında.63 .8 .. s. Hasan Âlî HAYAT. Oraya buraya serpilmiş çamlar. c.3. 9 Şubat.224 GURBETTE TABİAT Gölgesiz ovalar bir kızıl tarla. Dağlar kınalanmış yanık otlarla.. Halkının sırrına eren dereler. Dağlarda ayıran sevişenleri. Rüzgarlar çamlarda sanatkâr olur. Baş başa vermiştir sekiz on sükut Veriyor bu coşkun dereye öğüt: Hayatın sesi var çağlayışında. Her derde teselli veren dereler!. Bir gelin gibidir telli duvaklı.. Kıvrım kıvrım yollar pembe bir yılan Yükselip görünen sinip kaybolan Bu ince hatlardır hasretin izi Bekliyor silinen ucunda bizi!.

9 Şubat. 1928. Gurbetteki yolcuya kavuşmayı müjdeler. Kanat açar ruhların gizli emellerine… En yalçın kayaların erişir üzerine Bulutları yarar da kağnı gıcırtıları… Gönülden yalnızlığın acısını giderir. Savrulurken rüzgârda kağnı gıcırtıları…. Bazı bir hıçkırıktır. 63. dağlarda aksi kalır. c. s. Anlatır çobanların şâirlik hevesini… Bilir titreyişiyle ruha işlemesini Bir hazin “ney” kadar da kağnı gıcırtıları… Yaşar Nabi HAYAT. Sonu gelmez yollarda kağnı gıcırtıları…. .225 KAĞNI GICIRTILARI Ayrılığın yırtıcı hislerini besteler. Gâh yalvarışla uzar. gâh ümitsiz kısalır… Hüzünlü ahengiyle gurbet hissini alır Bu hasretli diyârda kağnı gıcırtıları… Sarp yollarda inerken tâ derinden derine.3 nr. 20. Köydeki nişanlıdan âşığa haber verir… Bulutlu kış günleri bir nefes gibi erir Bir arşın boyu karda kağnı gıcırtıları… Dağda vahşi kuşların işitirken sesini.

mabettir dedim Mabedin önünde diz çöküp yere Aşk ile tutuşmak âdettir dedim Görenler dudağının kızıl rengini Kan mıdır dediler.64 .226 MABET O yeşil alevle yanan gözlere Cehennem dediler.5 . harâptır dedim. nr. delidir. 1928.3. s. şaraptır dedim İçenler busenin leziz beneğini Sarhoştur. 16 Şubat. c. Ey ilahi kadın senin önüne Havf ile. rişe ile diz çöken yöne Şüpheyi sırtından at kaldır dedim Bu puta tapmayan apdaldır dedim Fahrettin Mustafa HAYAT.

atlı! Ey çemen gözleri. Kapanan mağarayı bağrım sayınız : . Kalbime benzetin çırpınan kurdu.227 MAĞARA En feci ölümü günlerce tatmış. Açlıktan ölüyor bir kurt içinde. At. atlım. belli ki ruhun kanatlı. Geç. Çığ gibi tepeden inen kayanın Farkı yok git gide mezâr taşından. posteki omuzlarına. çoban. Her gün el kanıyla ziyâfet çeken Koca kurt yalıyor kendi kanını. ölüme gelmiştir sıran. yazı andıran! Bir kımıldatırsan eğer bu taşı. Ko artık meydana bütün varını. Atının nalları taşa değmesin. Az daha yaşatmak için canı. papatya başı Bahara benzeyen. ya çıkmaz o kurt yarına: Yaylaya zağarsız sal davarını. O zaman canından olursun. Ya çıkar. Son demi yaklaşan bir kurt var inde: Mağaranın ağzını bir taş kapatmış. Kan sızıyor bu kana doymayanın Duvardan duvara vuran başından… Gözünde karanlık ecelleşirken. Ant olsun. Şakıyor mağaranın önünde sesin.

228 Bu açlık ininde boğmadan kurdu. 1927. Yolcular. s. bu taşa dokunmayınız! Faruk Nafiz HAYAT.16 . nr.3.64 . c. 16 Şubat.

Ansızın inleyerek karşıma dikildiniz?... Kaç serabı gördünüz su diye sevindiniz.. Kaç kavalın sesine koştunuz çoban diye. kırık dökük Bir sesle saz beniziniz karşımda boynu bükük!.. Başı boş sürü gibi dağdan suya indiniz..229 ESKİ EMELLERİME Ne ben sizi arayım ne de siz beni anın. Değişmiştim o kadar beni nerden bildiniz. . Ey içli gönüllerin öksüz kırlangıçları.. Ne bir seraba koşun ne de bir çölde yanın!..... Başınızı döndürür bağrımın bin bir yarı. Suyuna düşmek için soldunuz yaprak gibi. açılın uzaklara!.. Gölgelenmiş bir gece alnınızın aklığı... “Ney”in boş göğsü kadar dopdolu. Bilmem hangi “ölü”mü anıp ağlayacağım. Emelin ihtilacı ayrı bir ağrı bana!. Kurt inine girdiniz kurt iner dağdan diye!. Emerdiniz hissimi kızıl bir dudak gibi.. Yaprak dökme bilmeyen bir ormandı her çağım Bin bir ateşli nefes değince yapraklara Bir kor gibi tutuştu.. İçinizde tatlı bir azabın kıvraklığı Hırpalanmak isteyen bir ürkeklik var sizde Gözleriniz perdeli çizgili çehrenizde. Bir menfadır kendimin gönül diyarı bana. Gözü kamaştırırken bir nur gibi adınız Niçin gölgemmiş gibi beni kovaladınız?!..

. 1927. nr.64 .230 Ben sizlerden kaçmıştım nerden beni buldunuz Bir güzel hasta ki gönlüme sokuldunuz Şifa yurdu olamaz varlığım birinize Kalbimden kan veremem ben her soluk benize!.18 .3. c. Behçet Kemal HAYAT. s. 16 Şubat.

1928. bağrım açık: Hançer ol. Ruhumun meyli var âlemde ilahî aşka. göğsüm açık.. Bakışın benden uzaklaşsa da gönlün bende. Çalmamış bir gece mademki felekten gönlüm. İstesem Ucu göğsünde duran bir kılıcım pençende. bağrım açık: Hançer ol. Seni benden kim alır yoksa ölümden başka? İstesem çoktan o saçlar çürümüş darmadağın. s. nr. göğsüm açık. sapsarı. son busemi koymazsam eğer O benim kalbimi göğsümden ayırmış çeliğe Gezsin ismim yedi kat gökte bugün kahpe diye… Beni kahretmeden âlemde o bîgâne duruş Bana sal yalvarırım pençeni. Sen açıldıkça bu bağlar gerilir bir yandan. 2. Gelecek. ey yırtıcı kuş! İşte ben bekliyorum. Faruk Nafiz HAYAT. Bakışın benden uzaklaşsa da gönlün bende. bari elinden dilerim gelsin ölüm. karşıma çık!. . 23 Şubat.. Böyle gördükçe senin benden uzaklaştığını En büyük hazzın içimden duyarım taştığını… Bana bağlar seni bir bağ gibi yollar candan. göğsüme saplan! Ecel ol. 65. Çoktan ağzımda kül olmuştu ateşten dudağın! Ucu göğsünde duran bir kılıcım pençende. c. göğsüme saplan! Ecel ol karşıma çık!.. Toprağın rengi kanımdan kızarırken yer yer Uzanıp.231 DAVET Seni ben bekliyorum.3.

Sükût bir kadife örtü üstünde Bu ses yükseliyor başlayan günde Ve örtüyor perde perde her yeri. meme Esirden dudaklar okşasın. s. saç. Bir geniş çizgiden şafak söküyor Ve yükselen güneş ince bir duman Mahmûr gözlerini kırpıştırarak Sende güzelliği selamlıyor. Ahmet Hamdi HAYAT. Gümüş çıplaklıklı bir başka bahar Olan vücudunu ondan gizleme… Ne varsa hepsini.3. Döktüğü yaşları kimse silmemiş. kızıl gülleri Altında sabahın. nr. Acı bir gülüşle gölgede sular Büyük ve esrarlı çağlıyor dinle. . Gümüş leylakları. 1928. Sanki bir ağlayan kalp var derdinle Bir kalp ki teselli nedir bilmemiş. sevsin. 65. Mademki geceden daha güzelsin Bu süzgün çehrenle bir hülya kadar. saçlarınla oynasın rüzgar. ufuk çöküyor. bak.232 SABAH Serin rüzgârlara pencereni aç. Seyret de ağaran rengini ufkun Mahmur gözlerinde süzülsün uykun. 23 Şubat. boyun. Bırak. c. 18.

T. İşte beni de şu hale koydu.Aşkı anlamayan yalan gözlerin!Eğer şâirliğe kalktımsa şimdi Bu azîzliği de yapan gözlerin Yani beni yoldan saptıran Kendi de benimle sapan gözlerin! Ah o senin yanan. seviyor gibi Okşaya okşaya bakan gözlerin Ömrümü peşine takan gözlerin Şimşeği durmadan çakan gözlerin. İnsanı bin derde atan gözlerin Beğendi mi bari marifetini Halkı birbirine katan gözlerin? Bilirim ne çapkın olduğunu ben .233 GÖZLER BAHSİ “Aşkı anlamayan yalan gözlerin” R. yakan gözlerin Hasreti canıma akan gözlerin Bazen de öpüyor. fikrimi alan gözlerin? Doğru ya beni de tövbe ettirdi . yaman gözlerin? Onun için zaten değil mi herkes Der: Aman gözlerin! Aman gözlerin! Ben ilk bakışımda anladım bunu Karşıma çıktığı zaman gözlerin… Zihin mi bıraktı başımda sanki Aklımı. Ne kâfir şeylerdir bilmez miyim hiç Senin o haşarı.

1 Mart. vatan gözlerin! Söylenip sevmenin.3. s. tadan gözlerin Âlemi bir pula satan gözlerin! Bin türlü şûhluğa neden sarılı Canımda çırılçıplak yatan gözlerin? Gönlüme adeta çatan gözlerin! Fazıl Ahmet HAYAT. 1928. . 8. 66. nr.234 O bir açılıp bir yanan gözlerin O gurbet gözlerin. c. ölüp bitmenin Koynunda yatarak. sönüp gitmenin Zehrini tattıran.

Diyor ki: — “Sen beni dinlersen eğer. Coşarsın kalbinde ferda emeli…” Çevrildim ruhumla ulu Rabb’ime. 1 Mart. Bana sesleniyor yanık bir nevha. gezdim… Sularda. Parlak güneşinde bile hüzün var… Baharı bir kesif ibhâm örülü. gök hep elem dolu. nr. Hep aynı hasretin vaslını diler… Bakındım göklere. s. Uzanır gözlerde mavera yolu… Gün görmüş ruhlara aşina diyar. 1928.235 EYÜP’TE SAATLER Eyüp! Burada yer. Ferdanın esrarı doldu kalbime! Dalmışım ufkuna ferdanın bir an. toprakta bir iman sezdim… Dolarken muhite renksiz ihtişam. 12.3. ne kadar da abesmiş meğer. Sevinçle tebessüm sanki gömülü Gökyüzünde siyah sahabelere… Yer üstünde kırık kitabelere…. serseri. 66. . c. fâni dünyadan çekersen eli. Ararken etrâfta bir gülen levha. Hayat. vakur serviler. Der. Uyandım: göğsümde bir yanık hicran… Yanımda serviler. Ne güzel bir hüzün: Eyüp’te akşam! Ziyaettin Fahri HAYAT.

67. nr.3. c. 8 Mart. Zehirli pençesini etlerine saldı kış… Geceler bir yol gibi uzandıkça uzandı. . Karanlıklar içinde şekiller çıktı yer yer. Siz hâlâ sabah diye bekleyerek titreşen… Dışarda kucak kucak nur dağıtan güneşin Bak zindana girince nasıl sarardı yüzü. rengi hepsinin sarı: Uykusuz geçen günler işte yüzleri attı * Nihâyet demirlerin arasından kayarak. Bir koca pençe gibi ölçüsüz uzayarak Dal dal olan bir ışık haber verdi gündüzü. 15. 1928. s. Kapanmayan gözlerde korku ateşi yandı : Bin canavar yarattı bir gölgeden her bakış… * Yavaş yavaş tavanda fazlalaştı gölgeler. Hepsinin gözleri mor. Yaşar Nâbi HAYAT.236 ZİNDANDA SABAH Eriyerek sönünce birer birer mumları Bir cehennem azâbı kapladı mahkûmları. Sevinin zavallılar beklenen gün yaklaştı… Beliren yüzleriniz saadetin mezarı.

Benziyor mu gözleri akşam rengine çoban. s. Sana bu uzun yollar ne günleri anlatır. 7. Gurbeti içerinden döktün engine çoban. Açık denizdir gönlüm rüzgâra alışıktır. Dalıyorsun fırçası yarım kalmış dağlara. 68. 15 Mart. c.237 ÇOBAN Bir madalyondu güneş uzaklarda erirken. Belki de tutulduğun bakışı hatırlatır. Yorgun sularda ince bir yangın belirirken. Gözlerinde bir iki yıldız var yine çoban… Sevda gözlerde yanan bir rüyalı ışıktır. Ferah Niyâzi HAYAT. 1928. . Bilsen ne kadar yakın derdim derdine çoban. Köydeki hatıra mı şimdi sızlayan yara.3. nr.

gitti. Görünüyor bir başka yeri her yırtığından. Her yanı parçalanmış bir köylü geçti. ebedî bir hüzünde… Yaşamaktan kastı ne bu körün yeryüzünde? Dedim: -Ne aşka erme. her dalı bir başka meyve veren bir ağaç. Bu kadar giyinilir alın teriyle. onun gölgesinde göğüs geçiren bir aç. Önce yorgun bir âmâ çıktı yolun ucundan Değneğiyle tutarak toprağın avucundan Köye varan yokuşun aştı en dik yerini Sırma saçlım. Dedi: -Gönlüm karardı şu sürünen yığından. sürte dursun kendi emelleriyle. Ben. süzerek kat kat ipin süsünü. ne gönül verme kaydı. Dinledim bir ağırdan bin açın türküsünü… Sırma saçlım. Taş oluktan dökülen bir su başında durdu. Dedim: -Ko. süzerek ışıklı gözlerini. Her geçen yolcu için ayrı bir söz bulurdu… O. Daha beter olurdu seni görmüş olaydı! Sonra yollar uzaktan bir yalvarış işitti. Dedi ki: -İşte bir ruh.238 BUGÜN YOLDAN GEÇENLER Son gülün karşısında son bülbül ah ederken Sırma saçlım bu sabah bahçeme geldi erken. .

ölüm dururken.3. daha pek çok yanarım. İnsan. Ey göğsünün altında kalbi yokken yaşayan! Faruk Nafiz HAYAT. 69. bir onu. s.239 Bahtı açık olmalı yolun ki dertten yana Gördün bir ayaksızın çıktığını meydana: Son cenkten arta kalmış bir adsız olsa gerek… Sırma saçlım. c.. 22 Mart. bir kendini süzerek. yaşar mı böyle yarım?. Dedi: -Yandım bu işe. 14. Dedim ki: -Ona değil. 1928. nr. kendi hayatına yan. ..

29 Mart. Misafirim bugün ben Bursa akşamlarına. nr. Gölgeler genişledi.3.. s. Gün. c. 10 Şubat 928 Ömer Bedrettin HAYAT. Ayrılık görünmüşken Yar tutmuyor elimden. “Yolcusun yarın!”dedi. bahtımı işledi “Yeşil”in camlarına..240 AKŞAM MİSAFİRİ Kan dolu bir göz aktı “Uludağ” çamlarına. 1927.. Bursa.70.. hayretle baktı Akşam ilhamlarına.. Gönül.6 ..

Fakat benim gibi sen de dalgınsın. Onu biz vaktiyle böyle mi gördük Bahar geceleri uçarken aya? Hatırında mıdır. Titreye titreye düşmüş yuvaya. aynı lambanın Önünde ikimiz baş başa. sessiz. ya kış gelince Neler yaratırdı bu sevda bize Yollarda diz boyu kar yükselince Nasıl karışırdık birbirimize. Bilmem ki ne ne yapıp neşelenmeli? Yazık! Bir yıl daha ihtiyârladık… Aşkımız onuncu kışa kavuştu… Bu aşk ufuklarda uçamaz artık. Yine aynı soba. Neden sıkılıyor bilmem ki canın? Neden ikimiz de böyle dertliyiz? Sen yine aynı ruh.. Halbuki eskiden ne çılgın kuştu… Şimdi kanatları yorgun ve bükük. aynı kadınsın.241 ŞEFKAT Yine kar tipisi ıssız sokakta… Yine sarsılmada rüzgârlardan camlar… Yanarken lambalar yine uzakta Demek yine geldi beyaz akşamlar?. Aynı sadâkatle gözlerin nemli. Şimdi şefkat dolu gözlerimiz var… Fakat o alevli bakışlar nerde? ..

on yıl evveline… Bak. Camlara yağarken lapa lapa kar. Kar dindi… Seyre dal yollarda karı… . ağlama sakın. bu perişân nameyi dinle. Bırak düşünceyi. dizimde dizin… Böyle düşünelim eski günleri.242 Şimdi yine uzun sözlerimiz var: Fakat o geceler. Mademki o günler gelemez geri. işte parlatıp son alevini Sobada bir odun devrildi yine! Demek her alevin sonunda yalnız Kıvılcım dolu bir sıcak kül vardır. Sönemez. Yanan alnımıza örelim yarın Gençliğin son açan çiçeklerini… Belki bu son çelenk bu kış evini Götürür dokuz. sevgilim. o kışlar nerde? Dinle. inan ki aşkın Alevi sönse de kıvılcımları. Hep böyle kalalım sabaha kadar… Yâd edip o renkli hatıraların Karlara akseden pembe fecrini. Dinle son şiirini gençliğimizin… Okşa saçlarımı beyaz elinle. Fakat aşkımıza böyle amansız Bir ölüm vermeyen hatıralardır. Yüzümde gül yüzün.

Titresin elimde bu beyaz eller… Halit Fahri HAYAT. .3. 1928. Lambalar hep sönük… Uykuda herkes! Son mısralarımı artık dinle de Kalbine damlasın gönülden bir ses: Yirmi yaşımızı yâd ede ede İhtiyarlayalım böyle beraber. 71. 2. Daha çok seneler karlı gecede. 5 Nisan. c. s. nr. buna bak! Başka bir ışık yok hiç mahallede.243 Bembeyaz sokağın tâ ucundaki Fenerin şu donuk ışığına bak! Gecenin dumanlı sorguncundaki Bu bir tek yıldızı seyret.

Sanki bir taş bebek kutuda gibi Hayalim içinde uzanmış kalmış. 5 Nisan. ayak ucu dar. .244 TABUT Tahtadan yapılmış bir uzun kutu. giren giriyor. 1928. Baş tarafı geniş.3. Duvarlar yanaşmış. Çakılır çakılmaz üstüne kapak. Bu ağır hediye kime gidecek. Necip Fazıl HAYAT. Ölenler yeniden doğarmış gerçek. Çakanlar bilir ki bu boş tabutu Yarın kendileri dolduracaklar. 71. bir tahta kundak. s. Tabut değildir bu. nr. Cılız vücûdum tam görünse de İçim bu dar yere sığamam diyor Geride kalanlar hep dövünse de Gidenler giriyor. 8. tavan alçalmış. Her yandan küçülen bir oda gibi. c.

Şafak rengi yanaklar. her geceden garip ve derbederim. mahmur gözlü bir melek Tatlı rüyalar kadar baygın bakışları var. ümidimin.245 MELİKE’NİN HAYALİ Penceremden içeri bakıyor. sarhoş kafam harap bağlardan hazin. Sapsarı dudaklarım “bîçare gönül” diyor. akşam rengi dudaklar… Elinde öz cennetten koparılmış bir çiçek. Daha sabah beklenen saadetlerden uzak… Malların yoğurduğu çamurlara basarak Ezik güğümleriyle çeşmeye gidenler yok… Bu gece. Baykuşlar kefenini yırtıyor. Ruhumu iğneliyor bir yağmur ince ince. Kıvırcık sarı saçlı. Çıplak odacığımda sönük. Güllerden saf yüzünde Meryem’in tebessümü. kahpe gece. Billurdan temiz göğsü kara şehvetten uzak. türkülerden eser yok. Titreyen parmaklarım görünmez bir yarada. dalgın gözlerim. Venüslerden muhteşem bir hayal seyrediyorum. Derin ulumalarda evim muhasarada… Bu gece. Zift akan pençesini rüzgâr savuramıyor. vefaya bir yemin tebessümü Yar boynu tanımayan kolları yarı çıplak… Eteği titretirken lambamın ışını Ruhum bu mermer tenin kokusunu emiyor. Denizin mavi rengi yüzüme vuramıyor… Artık güzel akşamdan. Aşka. .

72. taşla dolmuş. tahammülüm kalmadı! Bu ateşten gecemin bu kadar kalsın tadı… Kapanın. derîn kuyular gibi. Ah… kapanın ıslanmış. hasretimi dilim söyleyemiyor. s. 1928. Derdimi. 8. . taze bir mezâr gibi. ey gözlerim. Kapanın. nr. -TirilyeÖmer Bedrettin HAYAT.3. c. 12 Nisan.246 Varlığım karşısında bir iskelet yığını.

Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler. Kaldırımlar. Bana düşmez can vermek yumuşak bir kucakta. Kaldırımlar. ne göze görüneyim.247 KALDIRIMLAR Sokaktayım. sabah olmasın bu karanlık sokakta. Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar. Yolumun karanlığa karışan noktasında. Tak tak ayak sesimi aç köpekler işitsin. kimsesiz bir sokak ortasında Yürüyorum. Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum. Ben bu kaldırımların istediği çocuğum. İki yanımdan aksın bir sel gibi fenerler. Kaldırımlar. Kaldırımlar. ben gideyim yol gitsin. Gözleri çıkarılmış bir âmâ gibi evler. İçimde damla damla bir korku birikiyor. Tâ uzakta yükselsin zulmetten taş kemerler. içimde uzayan bir lisândır. derdime kardeş çıkan insandır. Gündüzler sizin olsun. duyulur sükûn içinde sesi. Ben gideyim yol gitsin. Kara günler kül rengi bulutlarla kapanık. verin karanlıkları. biri de uzayan kaldırımlar. Simsiyah camlarını üzerime dikiyor. Sanki beni bekleyen bir hayâl görüyorum. Aman. Ne ışıkta gezeyim. Bu gece yarısında iki kişi uyanık: Biri benim. ıztırâp çekenlerin annesi. arkama bakmadan yürüyorum. .

Necip Fazıl HAYAT.3. Örtün. 1928. Alsa bu soğuk taşlar alnımdaki ateşi.248 Islak bir yorgan gibi iyice bürüneyim. nr. 3. serin karanlıkları. Uzanıverse gövdem taşlara boydan boya. 73. 19 Nisan. üstüme örtün. c. Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya Ölse kaldırımların kara sevdalı eşi. . s.

Ömründe bir kere o göz yaşardı. Sesimde bir dua tesiri vardı. karıştım esen rüzgâra.249 GEZİNTİ Yolumuz düşünce ağaçlıklara Kalbimi açmıştım ona bir ara: Yel oldum. 73. . c. köpüren çaya döküldüm. 6. 19 Nisan. Sel oldum. Ömrümde ben o gün bir kere güldüm… Faruk Nafiz HAYAT. 1928. nr. s. Gün gördü karanlık bir ufkun ardı.3.

73. 7. seni kusan bana mı Fazıl Ahmet HAYAT. çünkü rüzgâr uşağım! Ne ebeden korkarım. 1928. başka bir şey değilsin! Kısacası bir köpeksin. c. s. . yerin göğün kralı! Toprak cevap vermiş: İnsanoğlu. sonra yatıp sürünmek! Azametin bana mı ey karşımda kuduran Benim senin çirkefle çamurunu yoğuran! Evet. nr.3.Hugo İnsan demiş ki: Bana bugün râm oldu hilkat denen canavar Benden başka ne baba ne de hatta ana var! Olsa değer keh-keşân gelip benim kuşağım Çünkü deniz hizmetçim.250 DOĞRU? “Ey toprak hükümdarın benim” V. kendin için anamı Kime evet bu çalım. hem de uyuz bir köpek Bütün işin havlamak. 19 Nisan. sen ancak utanmaz bir sefilsin Evet sen bu âlemde. fırsat bulursan kâinâtı yakarsın Ah fakat ne cifesin ah ne sahte vakarsın Ne zannettin beni sen. ne tanırım ezeli Her mabudun başını ben ökçemle ezeli Bana gerçi diyorlar senin aslın maymundu Fakat işte göklere benim alnım dokundu! Asırlar var her eli yumruğumla kıralı Benim artık hâsılı.

s. Faruk Nafiz HAYAT. . Koşarım haykırarak şehrin geçitlerinden. Ey bastığı taşları başıma fırlatanlar! Beni fark ettirmiyor yüzümden sızan kanlar Bir çarmıha gerilen o Hakk peygamberinden. Ateşime bulutlar sarmadım perde perde! Ne olur. benden eller el etek çekseler de. 26 Nisan. 1928. Bir canavar geliyor. c. Kendini aşka veren ruh acıdan ne anlar.3. Beni bir ses yanına çağırıyor derinden.251 LANETE MAHKÛM -1 – Bölerim hançer gibi ortalığı ikiye. nr. 3. 74. Yolcular birbirine seslenir yol ver diye. ki yandım diyerek onlarla aynı derde. vurulmuş on yerinden… Ben.

Şimdi Memet Onbaşı tepeleri aşıyor: “Kader çözdü bağımı koşarım sana dağlar! Fatma’ma gidiyorum. Hıçkırarak geçirdi baharı. dalga dalga tunç yüzde. bekliyor tam beş yıldı. -Fatma’yı kafir çelmiş! Fatma durgun. Gönlüne senin sevda vücûduna yayıldı… Köylüler nişanlandılar… İki gönül birleşti.. yazı. Aşk aslanı kesilir köye doğru inişte… Fısıldaştılar o gün kızlar pınar başında: -Yavuz Memet köyde imiş… -Askerden kaçıp gelmiş… -Gördün mü sen Fatma?.252 Memet Onbaşı’nın Menkabelerinden VUSLAT Tam beş yıl var Memet’in ömrü geçti cephede. . “Artık yeter!” isyanı bu gece bir hamlede. kışı Bir görünce içinde yaşattığı bakışı. sarıp uzun yollara bir dakîkada hızlanır. sis. İpekten kumral saçlar. duman görüyordu. Hep helecân yaşıyor.. yol verin bana dağlar!” Ve sisten uzak gönlü seviçten taşıyor… Süzülür ufukları karşıdan köyün işte. O. canlanır. tasalı bir bekleme taşında… Yavuz Memet’ini o. Gülmeyen çehresini aşk yaşı örüyordu. Kumral saçın hülyası alır gönlü.

hayât dolu günlerden biridir ki – Hülyâ taşan sevdanın işleniyor çelengi… Şen Fatma’nın sevinci damla damla sesinde! Ziyaettin Fahri HAYAT. 1928. 26 Nisan. c. s. elâ gözde… Kaynaşan ruhlar sanki ezelden beri eşti! Basık tavanlı toprak bir oda köşesinde -Aşk dolu.3. . 74.253 Unutuldu ıztırâp destanlı. nr.18.

6 . bakıyorum senin burada yok eşin Bahçedeki salkımların hepsi fakat kardeşin! Yaseminler mütehassir sana artık bu sene Bari onlar için olsun bu yaz bize gelsene! Fazıl Ahmet HAYAT.3. 1928. kaşında. gündüzler loş gelir bana -Sen olmasan cihan boş gelir banaÜzülürüm diye üzülme çünkü Senden gelen eza hoş gelir bana Gönlümde olsa da bin türlü sızı İnan ki eksilmez aşkımın hızı.254 Asker Hikâyesi NAZIM PARÇALARI Geceler. 75. s. saçlarında. c. 3 Mayıs. Bakıyorum. Posta Kartı Alt üst ettin aksamımı ikindimi öğlemi Bırakıp da bizi bir de koşacaksın öyle mi? Feda etme dostlarını artık sen bir kaprise Sakın kalkıp gitme kuzum bu yaz yine Paris’e! Şarkı Durmadan aksın eğer isterse her gün gözyaşım Hasretin mademki olmuş en samimi yoldaşım Kimsesizlikten niçin hala yanar lakin başım? Hasretin mademki olmuş en samimi yoldaşım Davet Bir saattir duruyorum telefonun başında Aklım bütün gözlerinde. nr.

.. söyle kalbinde gizlediğin kederi!.. Hatta ölüme bile hazırım tereddütsüz… Tek sen ağlama.. Lambadan mı serpildi yüzüne bu solgunluk? Yoksa rahatsız mısın?. Gideceksin… Mecbursun ha… Ailen.. Sevgilim… gözlerine Çöken bu sis. Söyle ıstırâbını… Ben her türlü eleme. Niçin başını böyle önüne eğdin… Kirpiklerin yaşardı… Ne var? Gizlediğini ne?. Yeter… Artık anlatma… Fakat şu kollarını gözlerine kapatma: Ağlama.. Günahtır! Mademki teselliyi yaratan da Allah’tır. veda için ha… Kalbim böyle çarparak bekliyorken seni ben Bana nasıl getirdin bu acıklı haberi? Susma… Susma… Devam et… Demek seni bir daha Ne kollarım saracak. sen ağlama.255 VEDA GECESİ … Nihâyet gelebildin öyle mi? Bu akşam da Beni üzdün doğrusu… Neyse… Otur.. yavrum.. Yeter…... bu bulut niçin?. Bir gül gibi solarsa günahtır bu güzel yüz! Hele bu baygın bakış böyle bulutlanırsa… Bak. büsbütün ortalık karardı… bir yarasa Kanat çırptı duydun mu geçerken pencereye! Haydi. Ne dedin? … Son defa mı geldin?.. Karşımda mahzun Duruşundan adeta korkuyorum… Gizleme.. Yavrun… Anladım. ah ağlama... gerçek Öyle mi?. ne gözlerim görecek… Yalan… Yalan söyledin değil mi ya?. buna tahammülüm yok… Seni vedada bile incitmeye gönlüm yok… .. odamda Öyle kimsesizim ki ölürdüm gelmeseydin… Ne o?. yorgunsun… Ellerin ne üşümüş! Hava soğuk… Çok soğuk Değil mi? Ne çare kış… Yağmur… Kar… Bak. Bu..

3 Mayıs. sus… Sus. Baş başa ağlaşalım böyle sabaha kadar. nr. 1928. . yaramı Son sözünle ihtimal büsbütün kanatırsın… Ellerin hala soğuk… Sokul ateşe… Isın! Bak. sevgilim. Yarasalar son defa çarparken pencereye… Halit Fahri HAYAT. 75. 15. s. c.256 Gideceksin öyle mi? Buradan pek çok uzaklara mı? Susuyorsun… Peki. dışarıda ne hazin bir bahar gecesi var.3.

.257 ENGİN ŞARKISI İşte yapayalnızız. Engine… Ah engine!. can kaynağım. Bu sahiller bize dar. Ne olur görsün bizi Seyretsin ikimizi: Perişan sesli rüzgar. Bize aşkımız kadar Derin enginler ister… Meleğim. Yorgun kanatlı eşler… Senden baygın akşamlar Benden şair güneşler… Utangaç âşıklara Çok tenha bir yer ister. Sen. senden utangacım. Korkup da bakmadığımı Gözlerinin rengine Enginde bakacağım… Kıskanç. Güzelim. Ben... Nefesim nefesinde. benden utangaçsın Meleğim.. altın tacım! Bırak da sandalımız Engine yelken açsın. Hasûdlar görmesin de. Engine… Ah engine!.. can kaynağım. hain bakışlar.

c. s.3.258 Enginde bakacağım Gözlerinin rengine… Ömer Bedrettin HAYAT. 1928. 16. . 17 Mayıs. nr. 77.

nr. Faruk Nafiz HAYAT. Resmini çizmek üzere kanımla dört duvara Karalanmış taşları yaşlarla sileceğim Açmak için kendime ayak ucunda türbe Aşındırdım bastığın toprağı öpe öpe. Artık kurup üstüme yeşil dallarla Kâ’be Adını haykırarak ipe çekileceğim. 1928. s. . Ne mutlu gül yüzünden atılırsam sürgüne. 78. Derdimi diyar diyar haykırabileceğim. 4. 24 Mayıs. c.3.259 LANETE MAHKÛM -2Halka dert oldu diye varlığım günden güne Bana zincir vursalar sanma irkileceğim. Zindana düşsem bile susmak için bir ara Kızıl güller açacak boynumdan sızan yara.

Şimdi ben bekliyorum son saatin çalmasını… Ne karanlık!. Sanki her lahza sürüklenmedeyim medfenime. s. nr.. Bir bataklıkta boğulmuş gibi isyânkârım… Geceler.260 ADEM Geceler hiç sonu gelmez gibi zincirleniyor. Saplanan ağrılar altında esîrim tenime. . 78.. Bunu Tanrı’m mı yoğurmuş kanla?. 20.. İtikâdım bu siyahlıkla sönüp kirleniyor. ruhuma ürperme veren boş geceler! Dinmeyen ağrılarım zulmünüzün pençesi mi? Adem iksirini içmiş gibi sarhoş geceler! Bu da sizden bana son bir ölüm işkencesi mi? Ben de bir et ve kemik parçasıyım anlıyorum. c.3. 24 Mayıs. Seyrederken ebedî zulmetin alçalmasını Ah ruhum saracak boşluğu son hüsranla… Halit Fahri HAYAT. 1928. korkunç uçurum. Her yanım sanki duman perdeli. Zulmetin ka ̉rına dalmakta ümitsiz nazarım..

261 MUSA’NIN ACZİ Ufuklar bir lanetin şimşeğiyle parladı… Gördüğü manzaradan kudurmuş gibi Musa Çelikten asâsıyla taşları parçaladı. 78. nr. 20. . s. Bir mermer heykel gibi döndüğü yerde hala Ruhunun isyânını içiyor şifâ diye… Bir ilah gururuyla üstüne çıktığını Seyreden dağ titredi sarsılan imânıyla Ve Musa acz içinde duydu insanlığını Yaşar Nabi HAYAT. Bir altın put önünde secde eden başları Gören vadiler bile hıçkırıyor yasından. Nasıl yükselmek için yavrusunu terk eden Bir kartal dönüşünde yuvayı boş bulursa O da aynı acıyla yaralandı içinden. Ve asâ her inişte parçalıyor taşları… Bir yol göstermek için necât bekleyenlere Mademki denizleri yarmıştı ortasından. c. 24 Mayıs. 1928. Şimdi böyle başını beyhûde vursun yere… Adımları inatla çevrilirken geriye.3.

Yavrum melekler gibi bu beşikte yatacak.262 BEŞİK En iyi ağaçlardan güzel bir beşik yapın… Ben oraya gürbüz bir çocuk yatıracağım. her gören beğensin ki. testerenizi kapın! Yoksa ben ağaçları dişimle oyacağım… Siyah abanozlardan bana bir beşik yapın.. Hadi baltanızı. 78... Bu beşiğe… Ben öksüz aşkımı koyacağım!.3... Felek küçük kalbine bir yara açtı gitti. nr. 1928. s. Vefâsız anasını bana hatırlatacak… Of!. Yozgat Sabahattin Ali HAYAT.. . 20. 24 Mayıs. c. Yok!. İstemez o kadar süslü olmasın sakın: Ben oraya öksüz bir çocuk yatıracağım… Zavallı doğar doğmaz anası kaçtı gitti. Yavrucak benden başka kimlere güvensin ki? Beşik çok güzel olsun.

4. Ormanda avcıdan kaçan ceylan gibi! Gönül! Neden böyle kesildi nefesin? Sen ki aşk işinde bir ehl-i hibresin! Korkarım. bir canlı büyü mü? Elem dokunuyor. s. rüya değil gerçek. o böyle güzelken! Gönül! Düşünmeden açma sakın yelken. Arar yakacak can o pervanesinde! Buseler uzanmış pembe çenesinde.263 GÖNLÜMLE BAŞ BAŞA Dudakları bir dal ateş mercan gibi.3. bu sevda seni incitmesin: Yaşlı gibisin sen. Hali öyle nazlı. nr. Yolun ummân gibi. Bakışları masum bir heyecan gibi. 1928. 31 Mayıs. Sesi bülbüllerin ahı gibi titrek. nazı öyle ürkek. fakat yalan gibi! Karşımda duruyor. Yürürken titreyen o narin endâmı Pembe bir gül açmış taze fidan gibi! Saçlarında bağlı aşkın kör düğümü… Fark edemiyorum gözle gördüğümü: Bir tatlı rüya mı. bahtın yaman gibi! Ankara -21 Mayıs 1928 Celal Sahir HAYAT. 79. öpün civân gibi! Yaşı henüz alev senesinde. Beni kopar deyin bir erguvan gibi! Acelen mi vardı? Neye doğdun erken? Bak sen perişansın. . c.

Saçaklarda kuşlar gibi böyle beraber İster misin yıldızları seyredelim biz? Fakat bil ki bu akşam sana vurgunum: Güvercinler arar gibi su taslarını Dudaklarım yana yana seni özlüyor? Odamızda ne lamba yak. 79.4. Camdan cama örülünce ışıktan teller Siyah kalsın bırak bizim bu penceremiz! Gel yanma. yalnız şu yıldızlar bizi gözlüyor! 12. 8.4.264 AKŞAM ve BİZ Balkonlarda saksıları sulayan eller Lambalar yakıyor bak evlerde sessiz. 31 Mayıs.28 Halit Fahri HAYAT. . Hissedeyim yalnız sıcak temaslarını! Korkma. ellerini ellerime ver. nr. ne kandil. ne mum. s. c. Belki akşam kalbimizde bırakır bir iz. 1928.

Sararmış yaprakların üstüne eğilmişler. Şu yemyeşil kırlara saçılmış çiçeklerden. karanlık inde. Gayretle işliyorlar yanarak için için. narin kelebeklerden. Genizleri kavuran havadan bunalarak Yanındaki kadına derdini dinletmede… Kimi de postalını denge istif etmede. canım tütünler güneş görmesin!” diye Koca bir çul tıkılan biricik pencereye İç çekerek bakıyor merhamet bekler gibi. Gayrette işliyorlar yanarak için için.265 TÜTÜN İŞÇİLERİ Zümrüt gözlü baharın geldiğinden bî-haber.. Kıymetli bir zehirden ekmek çıkarmak için… Duvarları ağlayan bu loş. İnce boynu bükülmüş. Bu sahte sonbahar ölgünlüğü içinde Yaprak çıtırtısından başka bir ses çıkmıyor. beş on tütün yaprağının birbirini üstüne istifiyle hâsıl olan demettir. Sararmış yaprakların üstüne eğilmişler. Güzel papatyalardan. Kıymetli bir zehirden ekmek çıkarmak için… Ey yüzleri gülerken tatlı canları yanan. . [1] Sevdalı bülbüllerden. Kınalı parmakları zifirlere boyanan [1] Pastal. usta gözünden bir dakika çalarak. Cefâ-keş göğüslerden sanki nefes çıkmıyor… Kimi. solgun çiçekler gibi… Kimi. sümbüllerden bî-haber.

. Ömer Bedrettin HAYAT. Ey kırlarda baharın aşka sorduğu kızlar.. Ey benzi pastalında daha solgun çocuklar!. 79.266 Ak saçlı. s. güzel dullar… zavallı yavrucuklar.. nr. Hulyalı dumanlarla uçacak emeğiniz!.. .4. 31 Mayıs... 1928. 19. Kara bahta gülerek “Ah… Niçin!” demeyiniz!. Sararmış yaprakların soldurduğu yıldızlar. c.

31 Mayıs. 20. s.267 YIKILAN MABET Kalbe akan sesinden öğrenmişken sevmeyi Koynumda beslediğim güvercin firâr etti… Sana bin bir emele kurduğum âbideyi Rüya dolu nefesin bugün târ ü mâr etti… Eğer yolun uğrarsa bu toprağa sevdiğim.4. 1928. nr. 79. Bari sen dudak bükme. bari sen bir lahza dur… Bak: Dün her mısraını altınla işlediğim Yıkılan mabedinden yâdigârdır bu çamur… 23.4. .928 Yaşar Nabi HAYAT. c.

denize uzanmış balkonun ağaçları. Mermerden sütûnların pembeleşen başları Gizli bir hikâyeyi sessizce anlatıyor. Başka nasıl duyulur bu son akşamın tadı? . Damlalar eridikçe toplanıyor sahile: Gözyaşı kaplarında böyle birikir yaşlar. Bunu göstermek için rengi temiz gecenin. İçimdeki seslerin dudaklarımda ucu… Keman. İster misin şimdi de bir ölüm sükûneti. Ayrılınca. bir buse olsun dedik. Yay. oku duyduğum işkencenin Bir ölü çehresinde gördüğüm sükûneti. gözlerinde sessiz gezen bir beyaz gemi. tenha yollarda uzaklaşan bir yolcu. Sana şarkı dinlettim muhayyel kemanımla.268 BEĞENİLMEYEN SERENAT Kağıt bir fener yandı kızıl bir mum rengiyle. Ne oldun? Ellerini çektin bak ellerimden… Acaba bir hayal mi çıktı yanan derimden? Bu sırıtış ne olur. Bak gözlerime. Alnından bulut geçti. ürperdi mi saçların? Çiçek kokularını rüzgâr getirmedi mi? Renk istedik. Bu. sevgilim artık gün. emelinden Daha ince ne vardır bir kemanın telinden: Tahtadan göğüslerin kalbi böyle yavaşlar. ben akşam çizdim sana kanımla. Bir yelken perde oldu ateşten bir çembere… Beyaz deniz kuşları serin güvertelere Islak mendiller gibi serilerek yatıyor.

7 Haziran. Sabri Esat HAYAT. sevgilim beğenmedin!.. 3. 80. 1928. s.269 İçimdeki geceden ördüğüm serenadı Sevgilim beğenmeden. .4. nr.. c.

Bir bulut olmuş rüzgâr. 14 Haziran. Sağ elini uzatmış Üçü de göğe doğru. nr. Tutmuş nefeslerini.4. s. Bir kuş gibi kanatlı. . Cepkeni kola atmış. Bu ilde pek yalnızım. 4. 1928. Geliyor köye doğru. Sıra dağlar inliyor. c. Kalbi diye dinliyor. Demeyiniz: Bu da kim? Öyle diyor ki içim Candan aşinânızım… Necip Fazıl HAYAT. Çelik nal seslerini. Heyecandan başaklar. Sürün atlılar. 81. sürün! Beni alıp götürün.270 ÜÇ ATLI Karşı yoldan üç atlı.

Bir kadın çırılçıplak uzanıyor sulara… Sanki beyaz dalgalar ufak birer kuştular. 81. nr. Ayın baygın sulara uzattığı dallardan Köpüren çığlıklarla engine uçuştular… Rüzgâr dalgın bir âşık gibi sarar çamları. kocaman ve paslı bir çiviye benziyor Bulutların ördüğü beyaz duvar üstünde… Vücudu fil dişinden ve gözleri kapkara. s. Bir esâtir devrinde yaşanmış masallardan Hatıralar canlanır bu yerde akşamları. c. . Yaşar Nabi HAYAT.271 YAZ AKŞAMI Göğsünden sıyırınca kan sızan hançerini Güneş vurulmuş gibi topladı ağır ağır Kadife mantosunun kızıl eteklerini… Bir sadef kemer oldu ufkun nihâyetleri Sularda şimdi hafîf hamlelerle dolaşır Bembeyaz martıların nârîn hayâletleri… Ezelî matemiyle solmuş gibi bugün de Ay. 8. 14 Haziran. 1928.4. Rehâvetle ürperen dolgun omuzları mor.

Her gönülde tesirin. Gül senin kahkahan. gök. her yerde. Her gün göklere o siyah. gece.272 AŞKA… Yer. derin Geceleri altın çivilerle geren Hep senin ellerin. Her şey sensin Göklerde gürleyen senin sesin Şimşeklerle çakan Yıldırımla yere inip yakan Senin gasplı nazarın Bir uçtan bir uca Rüzgârlarla esen. kadın… Herkes senin esirin… Şu berrak su kadehte sâkin dururken . Genç. Her gün ufuklardan doğan. ihtiyar. Çiçeklerin bir bir kokusu. rengi sen! Kuşların o çeşit çeşit ahengi sen! Aşk! Her dilde adın. Aşk! Her şey sensin. Dünyaya can veren Hep senin efesin. Karanlığı boğan Senin parlak çehren. erkek. gündüz Hayaline perde. haykırtan sen! Bülbül senin sayhan. Sensin aks eden yüz Her zaman. Asırlar görmüş koca Ağaçların Dallarını sarsan.

s. Yüzlerde gülen Neşenin nuru senin. 1928. 21 Haziran. . Sensin hasta dudaklardan çıkan enîn. nr. 3. 82. c. Şu titreyen eldeki katil çeliğe Saplanmak kuvveti veren senin öfken.4. Gözlerden dökülen Sıcak hasret yaşı sen! Cümle sen. mezar taşı sen! Ankara -10 Mayıs 1928 Celal Sahir HAYAT.273 Onu için Gencin beynini muvakkat deliliğe Sürükleyen senin pençen.

sen bu şiiri yazmadın mı hiç? Sen nasıl cihandan renk alırsın da Annenin yattığı Eyüp sırtında Görmezsin bu hüzün çerçevesini! Gel dinle şu garip kumru sesini: Kalbi yetim olan bu sesi dinler. 21 Haziran.4. s. gökte koyu bir mavileşme! Uzakta. nr. bütün gece kal. Hatta bütün gece. 8/4/28 Halit Fahri HAYAT. bir göle benzeyen Haliç! Şâir. hû! Üstünde titrerken annenin ruhu Bu aziz toprakta saatlerce kal. Gözün yaşarsa da için serinler.274 EYÜP SIRTINDA Bir servi. 1928. Ve başın dayalı kara serviye. c. . Ağla için için ah anne… diye İstanbul. 6. Dinle bak ve hazin ne içli hû. bir mezar. bir susuz çeşme! Akşam. 82.

nr. bir yar gibi başımdan… Necip Fazıl HAYAT. Bana rahat bir döşek serince yerin altı Bilirim kalkmayacak. 82. s.4. 1928. Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım. c. Bir türlü yetişemem fecre kadar yürür de. Gözlerim onun kara gözlerine değince Ey kaldırım çocuğu. 8. 21 Haziran. Varsın bugün bir acı duymasın gözyaşımdan. Onu bir başkasına râm oluyor sanırım Görsem pencerelerde soyunan bir karaltı. Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bürür de Kucaklamak isterim onu göğsüme alıp. .275 KALDIRIMLAR II Bir siyah kadındır ki kaldırımlarda gece Dalgın bir hayal gibi eteğini sürükler.haydi düş peşime der. Heyhât o bir ince ruh bense etten bir kalıp.

Hayatımda bir kere bahtım olmasa engel. Şiirim! Onun yerine sen gel! Celal Sahir . Ellerimle iterdim. vefasız gün. Ufukların güneşe açılan kucağını Saat üç kere vurdu. gönlümde heyecan ol Gel. bari hiç doğmasaydı. hayatımın karlarını eritti. Razıyım gözümde yaş. Nasıl sızlıyor. Bugünü nasıl içim yanarak beklemiştim. bilsen. bitmesin diye bugün. Karşımda seyrediyor gözlerin elemimi Bu uykusuz geceye batırsam kalemimi Onlar gibi simsiyah iki mısra yazardım. Ne olur ümidimin kapıları açılsa. Hain gün. Sonra rüya gibi en güzel yerinde bitti. Alıştığım geceyi nuruyla boğmasaydı. bu kimsesizlikten kuruyan cisme can ol! Şuurum gitsin. Asıl en siyah gece şimdi ruhuma doldu! Bugünü hayalimle nasıl çiçeklemiştim. İki yıldız ışığı bu geceye saçılsa. gönlümdeki yanığın Düşüncemi sarmaşık gibi sevdana sardım. ben hala uyanığım. ne çabuk akşam oldu! Ömrü bu kadar azdı.276 “GÜN”ÜN GECESİNDE DÜŞÜNCELER Güneşi. Düşünmedim onun da akşam olacağını Gücüm yetse eklerdim yıllarını ömrümün.

28 Haziran.4. 6.277 İtizâr: Celal Sahir Beyin geçen nüshamızdaki şiirinin son satırındaki (cümle) kelimesi (hacle) olacaktır. nr. 1928. HAYAT. 83. c. s. .

İstasyonda müşteri bekleyen iki kır at… Bir meşin parçasıyla gözleri peçelenmiş. . s. 8. Bu adam delirdi mi söyle be arabacı? Bu adam eğiliyor. 28 Haziran. Abracının yine düzdür ipten kırbacı Beygirlerin sırtında sinekler uyukluyor… İstasyonda müşteri bekleyen bir araba… Sıska beygirlerin kuyruğu birer tutam Acaba ne bekliyor. O adam ki gözleri ne zaman ufka değse.4. O adam ki rayları saydı böyle iki kat Baş göğsü üstünde.278 TREN YOLUNDAKİ ADAM Acaba ne arıyor. eli kelepçelenmiş. 1928. Bir yılan görmüş gibi titriyor için için Tepinen beygirlerin çıkardıkları sese Nallar şikayetini mıhlıyor bir çekicin. ne bekliyor acaba Bu tren yollarında sessizce gezen adam? Sabri Esat HAYAT. ne arıyor acaba Bu tren yollarında sessizce gezen adam? İstasyonda müşteri bekleyen bir araba Sıska beygirlerin kuyruğu birer tutam. 83. demirleri yokluyor. nr. c.

söndü bir kandil daha Son duanın izinde gezindi bir kahkaha: İlahlar dünyasında yine bir cenaze var… Kırk asırlık gemini koparmış da dişiyle Şimşek gibi boşanan bir atın gidişiyle Mahbesinden fırladı mantık denen canavar… Kurtuluş müjdesini işitince derinden Koca bir dünya gibi sarsılarak yerinden İlahların üstüne çöktü yine bir mabet… Dinleyin. . s. Yaşar Nabi HAYAT.4.279 İLAHLARIN ÖLÜMÜ Bir put daha kırıldı. 83. 17. 1928. c. camide son ezanlar Yalvarıyor: Son kalan ilah için merhamet!. ey Rabb’ini çiğneyerek koşanlar! Kilisede son çanlar. nr. 28 Haziran..

Güller açmış yanağında… Bense onsuz. uykusuzum! Söyleme rüzgar. söyleme! Tahammülüm yok eleme. rüzgar söyleme! Tahammülüm yok eleme.280 RÜZGARLA BAŞ BAŞA Nerden geldin rüzgâr? Bu ne Keskin yasemin kokusu? Doğrusunu söylesene: Yar evinden geçtin yine! Söyle rahat mı uykusu? Söyleme. Fısıldadın mı adımı Küçük. söyleme! Tahammülüm yok eleme. pembe kulağına? Duymadı. Rüzgar! Onu yatağında Gördün sen öylemi kuzum? Ruhu bir rüya bağında. Penceresi açık mıydı? Açtın mı yoksa kanadın? Üstü açık saçık mıydı? Saçları karışık mıydı? Sen mi yavaşça taradın? Söyleme rüzgar. uyanmadı mı? .

söyleme! Tahammülüm yok eleme Ankara 18 Haziran 1928 Celal Sahir HAYAT. s. 3. c. . 84.4. nr. Bakıp soluna sağına?. Söyleme rüzgar. 1928. 5 Temmuz..281 Aramadı yanmadı mı..

“İnci!” diye can veren saz benizli periler Girince damla damla kan olur denizimde… Bursa-Tirilye Ömer Bedrettin HAYAT. 8. c. .4. s.282 DENİZDE En deli rüzgâr bile açamaz maksadını. Çamurdan dumanların yamalı örtüsü yok. değirmeye kıyamaz kanadını Benim isyan bilmeyen semavî denizimde… Hırçın makinelerin sarsak gürültüsü yok. Martılar. 1928. şu mavi denizimde… Hâreler. canlar safâsı. nr. 5 Temmuz. sadef yollar titreşir ince ince. Zeytinlikler içinde güneş hançerlenince Granitten kayalar renk olur denizimde… Defne gölgelerinden köpükler buse diler. Benim. 84.

. c.8 . düşen dalları savur. Bir ah duymak istersen elini yavaşça vur Bir göğüs gibi çatlak mermerine çeşmenin! Sabri Esat HAYAT.. Yolcu! Ayaklarınla. kuruyarak. 1928. heykeller.4. Her akşam. uzayarak.283 AKŞAM Tunç işlenmiş kapılar her akşam kapandıkça Ağır bir kabus gibi parkın dar yollarına. s. nr.84. 5 Temmuz. serper siyah gülleri adımlara Çeşmeler. Dallarda yeşil gözler ağlamaktan yandıkça Bir kitabe atılır yolların kollarına. Bir kızıl gül koparak düşer kaldırımlara Sessiz bir yağmur gibi göklerden yaprak yaprak. Burada zevki yoktur böyle garipleşmenin.

Ah ey kadın. yalnız insanlar değil! Şimdi öldün. 1928.. Dünya hazineleri yetmezdi bahasına.. Tutulmayan ne kaldı senin şehvet ağına? Ey kadın! Bahçende gözyaşıyla bir havuz dolduraydın. Üstünde ne türbe var.. 5 Temmuz.. Ne öyle kahredeydin.... Mezarına lanetten bir zincir uzanıyor.84.284 FAHİŞENİN KİTABESİ -“Celladın Kitabesi” şairineEy kadın! Günahından boynuna bir gerdanlık takaydın. ne kandil! Âşıkların ismini ürpererek anıyor. Senin gibi afetin kıvrak kahkahasına Erişmezdi en çılgın bir bestenin ahengi. ey kadın.. nr. c. s. Halit Fahri HAYAT. Kandil kandil inerdi yıldızlar ayağına. Taşıyorduk alnında kızıl zafer çelengi! Ey kadın! Yaktığın gönüllerle bir şehr-i ayin yapaydın.13 . ne böyle kahrolaydın!...4. Kuşlar bile ağlardı.

Duyuluyor zamanın tahtayı kemirdiği Tavan aralarında. izbe soflarında. Bozulan elbiseler boğazlanmış bir adam Kırık masalarında. 84. 15. 5 Temmuz. Çivi yaralarında. nr. otel odalarında… Necip Fazıl HAYAT. sessiz can verenlere Otel odalarında. kırık masalarında Bir sırrı sürüklüyor terlikler tıpır tıpır İzbe sofalarında. Ağlayın âşinasız. c. s.285 OTEL ODALARI Bir merhamettir yanan. çivi yaralarında.4. Atıyor bir sızının çıplak duvarda nabzı. tavan aralarında. küflü aynalarında. isli lambalarında. daracık odaların İsli lambalarında. . Gizli aks kalmış gelip geçen her yüzden Küflü aynalarında. 1928.

c. nr. Sanma bir gün geçer bu karanlıklar. s. Zulmetin ardında yine zulmet var. anneler ağlar Yaşlı gözlerinle kal anneciğim. Çocuklar hıçkırır. 3. 85. Bu kış yolculuk var diyorsa için Beni de beraber al anneciğim… Necip Fazıl HAYAT. bir derin hiçin. 1928. O titrek kalbini bahtın yeline Bir ince tüy gibi sal anneciğim. .4.286 ANNECİĞİM Ak saçlı başını alıp eline Kara hülyalara dal anneciğim. Gözlerinde aksi. 12 Temmuz. Kanadın yayılmış çırpınmak için.

Aynam bana benzetiyor: -Sensin!. diyor.287 DELİNİN ŞARKISI Of… sıkıldım! Çekin üstümden damı… Yıldızları göreyim… O pul pul Yıldızlardan başıma taç öreyim! Sarayım yok… Kemanım yok… Yayım yok… Yalnız. Siz de hayran kalınız. Ne güzel bir adam var: Dört tarafı dört duvar! Bu dört duvar ortasında. Fakat inanmam ki ben! Yine Beynine Ay gömülen Bu adamın kim olduğu Bence meçhûl ! Belki bu Bir ölünün hortlağıdır: .. Kafatasında Ay gömülü bir adam var… Of … Sıkıldım… Sıkıldım! Çekin üstümden damı… Ben bu adamdan yıldım! Bu adamı..

.288 Kör ve sağır Bir hortlak! Bak. s. 5.4. Son bir kefen öreyim! 8 Nisan 928 Halit Fahri HAYAT. 85. 12 Temmuz. Şu meraktan kurtuldum! Of sıkıldım… Sıkıldım ben! Çekin üstümden damı… Yıldızları göreyim… Bu adamı Gömmek için şu pul pul Yıldızlardan bir kefen. c. nr. İşte nihâyet buldum. 1928.

Canlı bir yığın şimdi sarsarken kaldırımı. nr. 85. Sis bürümüş kalbinin onulmaz yarasında Iztırâbın dolarak taştığı yalnız benim! Ruh engininde sesler.4. Şu dünya mahşerinin içinde.” Diyerek için için haykırıyor ufuklara! Ankara Ziyaettin Fahri HAYAT.. aksederken derinden. 1928. tülden perdesi… Kara toprak üstünde benim gibi –kim bilirSaâdete susamış ne kadar bahtı kara “Ey ruhumun taptığı tesadüf ilahisi!. 8.. . s.289 YOLDA MISRALAR -“Kaldırımlar” mübdii Necip Fazıl’aBir teviye koşuşan insanlar arasında. Gözlerim aramakta o âşinâ adımı… Başımı burguluyor tunçlaşan düşünceler… Ve çiziler rüzgârsız alnıma sanki yer yer Elemin derinleşip incelen kırışığı! Yol artık tenhalaştı… Yavaş yavaş gerilir Etrafıma gecenin siyah. 12 Temmuz. c. üzerinden Azap dalgalarının aştığı yalnız benim! Sönüyor ağır ağır ufukların ışığı.

s. Kim yarattı ansızın bu yalancı gündüzü? Kim bu ışık taklidi yapan zalim sihirbaz? Benim karanlığıma dünyada güneş doğmaz! Bu büyük mucizeye bahtım bile şaşıyor. 19 Temmuz. Gönlümün yangınından çıkan alev ışığım. Aldatmayınız beni. kulaklarım yanıyor! Issız karanlığımda bırakın yalnız beni. bir insan sesi duymadım daha: Ne hıçkıran gözyaşı. bu hale alışığım. Görmemişken gözlerim ufkunda güneş yüzü. 1928. ne çınlayan kahkaha! Tükenmeyen bir hasret her an içimde inler.4. c. Gönlüm yalnız o sesi can kulağıyla dinler. ne küçük bir yıldız var! Anadan doğma körüm. Aldatmayınız beni. gözlerim kamaşıyor! Ben sağırım. 86. Varlığımı sarmışken sükûtun ördüğü ağ. nr.290 ALDATMAYINIZ BENİ Sarmış beni en siyah gecelerden bir duvar: Göklerimde ne ay var. aldatmayınız beni! Ankara-21 Haziran 1928 Celal Sahir HAYAT. Nereden aksediyor bu cana yakın sadâ? Bu yumuşak ses kimin? Kim adımı anıyor? Aldatmayınız beni. 5 .

19 Temmuz. s. nr. Kavrulurken içerde kürekçilerin göğsü. derinden derine. Başlarında. denizde gezen yağız atlar şahlandı. 8. Aldı bir hamle daha kürek çeken garipler. 86. Yılanlar gibi ıslak çalıyor kopmuş ipler. Sanki. Losbar deliklerinden nedir görecekleri? İşte şarkı söylüyor su. Kadıköy: Sabri Esat HAYAT.291 KALYON KÜREKÇİLERİ Güneş. bu adamlar çeksinler kürekleri! Kalyonlar. Sulara yaslanınca üç ambarlı kalyonlar. Anlatın ki aslanlar başladı uyumaya. 1928.4. Güneş bir arma oldu kalyon yelkenlerine. Uzun bir kadın düştü dümenlerine. Kalyonların burnunda aslanlar suya kondu. c. bir arma oldu şişkin yelkenlerine. Üstüne “deniz kızı” dövülmüş bağırlardan Ağır ağır boşalan bir memleket türküsü Kirli bir hava gibi süzülüyor ambardan Söyleyin. kamçının çizdiği helezonlar. ilerliyor işte arka arkaya. .

Kırılmış penceremden içeri giriyorlar… Mudanya: Ömer Bedrettin HAYAT. Yaş duvarlar çatlıyor bir vahşet rüzgârında. Mor dalgalar. . 5 Temmuz. 1928. evimi bu gece işte yine Köpüklü dişleriyle yiyip kemiriyorlar.4. Tâ uzak enginlerden kopup sürüklenerek Bana doğru geliyor kudurmuş. bu donmuş kıvılcımlar. s. 86. beni alarak çekmek için engine. 14. Sanki. Kor gibi çıtırdıyor odamın camlarında. mor dalgalar… Her hamlede göklerin korkunç gürültüsü var. c.292 DALGALAR VE EVİM Birbirinin morarmış sırtına yüklenerek İşte yine karşımda yükseliyor dalgalar. Savrulan ince kumlar. nr.

Aynadaki aksini boğar gibi didişti… Bütün ipeklerini parça parça etmişti… O. s. Şiirimin atlasıyla giydirdiğim kadınken. c. bu iftirâsa baktım… Dudaklarında sözler kızıl yılanlar mıydı. varlığımdan yakınken. O kadın öyle vahşî. Gözlerim kuruyarak. Baktım yatakta bitkin uyuyan sevdiğime: “Ah. saldırdı benliğime. nr. çıplaktı.. ruhumdan öz kadem!.. bıraktım!.. Bana muhayyilemden. öpsem!” dedim fakat kıyamadım... Haykırsaydım kendimi tanıyamayacaktım!. ıslıklı sesi batıyorken etime..4. 87. Enis Behiç HAYAT. 1928. Bir ceset. bir hayalet halinde kımıldadım. Gönlümün çığlığını gömmüştüm sırtıma. yanımda.. kükremiş sarhoştu ki.293 O KISKANÇ KADIN… Aşk Oyunları Kanında çılgınlığın tufanı mı coştu ki?. Hâtıralar peşinde yürüdüm adım adım… Ortalık aydınlandı… Dönünce benliğime. 4. Bir dişi kaplan gibi. Onlardaki zehri duyar mı. Tırnaklarında aşkım oldukça lime lime.. . 26 Temmuz. ben. anlar mıydı? Keskin.

4. 1928. her sabah burda Bülbülü denizle baş başa dinler… Mudanya: Ömer Bedrettin HAYAT. . yeşil zeytinler… Yer yer çimenleri zümrüt olur da Işıldar güneşten serpilen nurda Ruhum. mor. Mağrur çiçekleri kızıl. 87. çırpınmadan. Denize indirir bu vahşi yarı. sarı… Güvercin doludur kayalıkları. Kokulu defneler.294 BENİM YERİM Köyümün en yüksek bir yeri var ki Her gün yanan başım burada serinler. Ettiği köpükten bir yeşil yâr ki Üstünde enginin rüzgârı inler. 26 Temmuz. c. s. 14. nr.

Sonsuzluğun sırrına ererek biz denizde Sonsuzluğu yaşatmak istedik sevgimizde. Ruhumuz enginlere açıldı sandal gibi. Saçımız ağarmadan toprak olunca biz de Gezecek maceramız dillerde masal gibi.4.295 SUYUN ÜSTÜNDE MISRALAR Dün gece parçaladı bir aslan kafesini. Bir gönül sonsuz ufka yol aldı kartal gibi. Fırtınam! Baş ucunda duyunca nefesini Otuz yıllık bir ağaç eğildi bir dal gibi… Tanımak için enginin şiirini dalgalarda Kalbimiz göğsümüzden ayrı bir şeydi yarda: İki taş heykel oldu vücudumuz da kenarda. 2. 1928. c. . Faruk Nafiz HAYAT. 88. s. 2 Ağustos. nr.

Yine nal sesleriyle doldu surların dibi. 88. nr. Yine nal sesleriyle doldu surların dibi. 2. Sabri Esat HAYAT. Akıncılar kırıyor demirden kapıları. Ne olur bir kadının didiklenirse bağrı... . Atın bir kemik gibi bu şehri önlerine. dinle!. Şehrin böyle toprağa yatınca taştan leşi. c. 2 Ağustos. Su dolu hendekleri saran ince bir yolun Üstünden nöbetçinin duyuldu can verişi. Yine dik kuleleri devretti atmacalar. Yine çıplak kadınlar dolduruyor meydanı. Kanlı bir tuğ üstüne inen kartallar gibi Akıncılar geliyor dinle nöbetçi. Savulun sokaklardan. Ne var adam asılsa iplere çan yerine!. Kanlı bir tuğ üstüne inen kartallar gibi.. 1928.4. s..296 AKINCILAR VE ŞEHİR Katılmış parmakların savurduğu dizginle. sokaklardan savulun: Çalmaktan parçalandı bir kilisenin çanı. Birer korkak baş gibi gizleniyor bacalar.

O kadar bağsız ki belli hayata!. alçacık. Kızgın bir güneşten sanki yanacak: Etrafta susamış. Girecek ufacık delikleri var. Yanında daha bir yığın. —Bunlar ne? Mezar mı? Dediler: —Öyle! —Ölüler. Öyle yabancı şu kâinâta.. Bir şey ürperdi: Bu toprak yığını köy nasıl yerdi?!. Karınca yuvası sanki.. Toprak yığınına daha uzaktım. Yaklaşınca tren. birden.297 ANADOLU KÖYLERİ İrili ufaklı bir yığın toprak! Ne bir yeşil fidan ne bir gölge var. kurak ovalar… Bunlar köy. şüpheyle baktım. dediler.. diriler ne yakın böyle! Bir karış fasıla yok arasında. Burada yaşayan Ve ölen insan Dünyanın ne tadı ne de yasında. Titredim. öyle dar!.. bu yığın köy mü. İçimde. Güneşten çatlamış bir küme balçık. mezar mı? Burada hayattan bir neşât var mı? .

298 Öyle ıssız. s. O kadar hazin!.4. 1928. Bir iskelet gibi kuru ve cansız. Şükûfe Nihal HAYAT. 2 Ağustos. İrili.. c.88 . Siyah bir hayalet geçti: Bir insan!. nr.. sakin.5 . ufaklı toprak yığınından Apansız.

Her akşam bir duadır kemanımın nağmesi: Gönlünüzden kopanı verin bu ihtiyara… Âvâre bir yolcuyum.. veriniz!. gönlü şen.88 . Saçları ak. 2 Ağustos. Gönlünüzden kopanı verin bu ihtiyara… Yaşar Nabi HAYAT.4.299 Onların Şarkıları DİLENCİNİN ŞARKISI Yüreğiniz ferahlar: Veriniz. 1928. s.7 . c. Saçımın teli kadar size ömür dilerim… Keder yüzü görmeyin azîz efendilerim… Mademki talih onu son baharla sevişen Sarı yapraklar gibi düşürdü bu diyara: Gönlünüzden kopanı verin bu ihtiyara… Sizi taciz ettimse affedin günahımı… Demeyin: bu nağmeler bir matemin ahı mı? Bir kahkaha farz edin şarkımı isterseniz… Karnavaldan uzağız. nr. kapıdaki maskara Bir saatten beridir ne bekliyor derseniz.. Dinleyin hislerimi besteleyen bu sesi. oh. Bir damla su halinde dağılsın kederiniz… Zayıf iki el gibi açılır semalara.

c. elinde bir cigara. 89. 9 Ağustos. Karışırsan bu gece sen de karanlıklara Duyarsın bir kafesin ardından öksürükler. o adı ağza almayanlar.300 ONLAR Dudağında bir ıslık. İşte onlar.4 . Faruk Nafiz HAYAT. nr. İçinden hıçkırıklar. Çevrilir dört yanına örselenmiş fidanlar. Gözlerinde çürükler… Kollarında çürükler… Sen avutmak dilerken bin acı hatıranı Duyarsın. 1928. fırlatarak çıkınca son liranı.4. s. ardında öksürükler. Alaca bir perdeye çizilen gölge bir baş Seni çılgın saçından tutar da yavaş yavaş Aralanmış kapıdan bir taşlığa sürükler.

301 AKŞAM -Faruk Nafiz’eO akşam. 1928. o kalkan parçaları! Kadıköy: Sabri Esat HAYAT. nr. Atlarının üstünde bir heykel gibiydiler. Köpüklenmiş bir nehir yollardan akıyordu. Yarın. 9 Ağustos. tozlanmış bir eğerle Dağdan yel gibi uçan atlı habercilerle. siyah yapraklar süsleyecektir yarın. 89. O miğfer kırıkları. Düşen bir sütun gibi kayboldu kahramanlar. c. Burcun üstünde mendil sallayan kadınların Sıra sıra durduğu geniş taraçaları. Köprüde. bir akşam daha. Sağır oldu karşıdan seslerini duyanlar. Yetişmek ister gibi uzaklaşan sabaha. gece gelecek.4 . Yarın. s. Yandı üzengilerde güneş. nal sesiyle kopan bir uğultuya Üşüştü akın akın şehrin kırlangıçları… Şahlanan beyaz atlar bir iz bırakıyordu. Bozuk kaldırımlarda çınladı kılıçları.4. çelik pullu zırhlarını giydiler. Demir gölgeler düştü hadengden akan suya.

6 .4. nr. dağ. 89. c. sessiz… Ruhundaki sonsuzluk engin mesafelere Duyurmadan ne anne ne bir yuva hasreti.302 GÜNLERİMİZ İçlenme. Ahmet Hamdi HAYAT. s. dere Ve bir gün çukurda bulunur iskeleti. Kendini yuvasından bırakır bir akşama Benzeyen güle. Narin kanatlarıyla uçar orman. beyhûdedir. maziyi sakın anma! O vefasız yavruya benzer ki günlerimiz. 1928. 9 Ağustos.

303 Onların Şarkıları BEKÇİNİN ŞARKISI Karanlık sokakları saran kaldırımlarda Uzun bir etek gibi geceyi sürüklerim. Hâtifin nidâsını işittim diye bazen. Açılan bir fişeng gibi semada yanınca tan Rüyamı kaybederim en tatlı noktasında… Yaşar Nabi HAYAT. 16 Ağustos. kışın bir arşın karda… Bazen ayaklarıma düşen aya bakar da: Yarabbi. Sönmek için son defa nefes alır bir fener Gölgeler bir heyûlâ nefes eder her duvarda… Geçenlere kapanmış çoktan beri kapılar. 90.2 . derim. nr. s. Yolun iki yanına dizilen binalarda Büyük bir sır saklayan insanların hali var… Musa’nın asasıdır sanki ağır değneğim.4. Sorarım ben kendime: Peygamber miyim. c. 1928. Mademki karanlıktan artmayacak kederim… Köpekler sürülerle boş sokaklardan iner. benim için zahmete girme. neyim? Birer birer yıldızlar erir ufkun taşında. Yazın yakan sıcakta.

sevgilim. uçmadın yine! Göğsüme sokuldun kalbin çarparak. Sen nefis bir şarap gibi tatlıydın.304 BİR AKŞAM İkimiz. tepeler lacivertleşti. yavru kuş. Şiirdi o anda gülümseyişin. Bir sevgi şulesi kirpiklerinden Süzüldü bir şebnem pırıltısıyla. kalbim kalbine Bir aks-i sadâyı andırıyor. Uçmadın. Fakat uçar gibi tül kanatlıydın. Ben sarhoş gibiydim hazdan. Bir visâl hazzına dalmışım gibi Titredim yüzümde gül nefesinden… Sandım ki önünde gelmişim dize Bir ala eseri canlı heykelin. Birleşen gönlümüz böyle dertleşti. Göz göze bakıştık sonra derinden. Bir lahza hiç olan yılları saydık. Goncalar açılıp yanaklarında Hele o tacından o baş eksik! Titredim bir buse almışım gibi “Ne tatlı heyecan!” diyen sesinden. kır yolundaydık. Vâkıâ uzaktın nazdan. sevgilim. . yan yana. bak! Düşüncen belirdi dudaklarında. Ufuklar. Dedim ki: -Sevgilim. Gök incilenirken ilk yıldızıyla.

” Güldüm. 90. nr. c. Dedin ki: -Ay böyle ne kadar güzel Âşığım bu ölgün manzarasına. dudağıma götürdüğüm el Rişe verdi iki ruh arasına… Sevgi içimizden böyle taşınca Zevkinden ürperdik bu ilk busenin.305 Yıldızlar inerken mabedimize Ufukta hilâli gösterdi elin.. 1928.4. 16 Ağustos. Gözlerin geceden mahmurlaşınca Kaşların hilâle benzedi senin… 19 Temmuz 1928 Halit Fahri HAYAT.4 . s.

c. sen de ben de aklımıza. fakat içi boş..91. Süsü çok.. avare bir balon. rengi çok. bu! Kanımız gelmemiş rakıyla hayyize Dökmemiş bir sıcak cenubî sebu. 23 Ağustos. Hakimiz. tahlile Beni sevdana ram eden hissi. Bir yalandan alevle yandı için. İşte esrarı bunda sevgimizin. busen En sıcakken de benziyor yalana. Ömür. kahkahan sarhoş.. Kederin sahte. En müsait zaman. sence. Sanki şeytandan öğrenip hile Bizi tılsımla bağlamış birisi. nr. Ben eğildim bu kaynayan denizin.4 .306 NİÇİN İşte ispirtosuz bir akşam. Sularından sıcak dilenmek için. Hedefin gösteriş ve eğlence. O kadar başkayım ki ben senden...4. bu. O kadar sen yabancısın ki bana. 1928. İçim asla emin değil.. s. Celal Sahir HAYAT.

s.. Kuytulara gömülü ağaçtan masalarda Bir bardaktan içenler gibi öpüşenleri. İki kat eğilerek ta uzaktan karşılar Buraya düşenleri. Uzun yollarda gölge arayan kadınlara Bir yeşil baş örtüsü gibi açılır çamlar. Kuşlar bile bulamaz burada arasalar da.15 . Gelir kapıya kadar söğütler sıra sıra. Altın gözlükleriyle sevimli bir ihtiyar.307 KIR MİSAFİRHANESİ Yeşil panjurlarına kuş kanatları vurur. buraya düşenleri. Yollar. Sabri Esat HAYAT.4. düşen bir mendil gibi göğsünde saçlar İki atla çekilen araba izlerini. nr. Dağıtır kapıdaki asma filizlerini. Pencereye konulmuş bir saksı kadar şendir Ağaçlarda yeşile bakar kızıl akşamlar. 23 Ağustos. Bu evin balkonları ay çiçeklerindendir. Yanlardan akan suya gölge verir kavaklar. 1928. c..91. Cıvıltılı bir hava odaları doldurur.

. 1928.. 23 Ağustos.91. gözlerimi kapadım. Şükûfe Nihal HAYAT.. c. çiçek yok dökülmemiş! Hangi zerreniz var ki hicranla örülmemiş! Öyle mağrur.308 ANADOLU KADINLARINA Baktıkça yüzünüze aksiniz vurdu bana. mermerden bir duruşunuz var ki.4... Dudaklarım büküldü bıkmış gibi canından.belirdi kırışıklar... Alnımda –sizin gibi. nr.18 . “Merhametine muhtaç değiliz!” diyor sanki!. Ezildim karşınızda. elbette benim adım!. Hepiniz esrarlı bir gece. “Zavallı!” sizin değil. Neşe dolu gözlerim büründü bir dumana.. s.. Ömrünüzde bir yaprak. Çehrenizde yalnız ıstırabın izi var.... Siyah bir mezar. Birer birer sönerek ruhumdaki ışıklar. Çekildi zerre zerre damarlarımdaki kan!.

kadın! Nasıl yalçın kayayı sökerse dalga yardan. Kalbimde hız alarak uzun çarpıntılardan Kalbini zorla senden koparabildi. Yalnız senin önünde herkese asi başım Yere geçercesine yere eğildi. 92. Nasıl bir dal kırarsa bir kartal bir çınardan.3 . s. nr. kadın! Bugün sen bir bakışsın. Kalbimin dört duvarı böyle değildi. Sana bütün ömrümce uyan bir arkadaşım. kadın! Faruk Nafiz HAYAT. kadın! Bir el öper de perde örümcek ağlarını Sen geleceksin diye oradan sildi. 30 Ağustos.309 KADIN Daha dün seyrederdi eski rüyalarını. 1928.4. c. ben ondan sızan yaşım.

30 Ağustos. Kafidir canlanmaya.. Ne yazık! dedim. Fakat imkansızdı bu! Sanatkar. s. Ve yalnız kadın.4.310 KADIN Bir gül veya bir demet yasemindir. dediler.. anılırsa ismiyle: Kadın.3 . c. Ne kadar cansızdı bu! Ressam bir benzerini yaratsam diye yandı.. sen o eşsiz mermer Venüs’te bile Onu yaşatamadın.. Dinlemek istemedim. Yaşar Nabi HAYAT. 1928. Şair anlatmak için rebabını kullandı. nr. denize benzetmek istediler. 92. Onu aya.

Ay. Nasıl çöl ortasında günahlar taşlanırsa. Her hançerin yerinde şimdi kan dolmuş kını. 30 Ağustos. HAYAT.4. nr. Demin güneşti batan. Bakın.4 . Hangi kuvvet durdurur bu koşan sarhoşları? Onlar ki.. İskelet vücutlarda bu kadar can mı vardı? Yürüyen bir çığ gibi kabardıkça kabardı Bir yağız hızıyla inen kan sarhoşları. Vuran. şehri sardı kuduz alevler gibi. 92.. mahbesinden fırladı devler gibi. kıran. bir kale burcundan ışık tutan el gibi Bir mahşere çevrilen yolu aydınlatıyor. c.311 İHTİMAL Çırılçıplak omuzlar nasıl kırbaçlanırsa.. 1928. haykıran bir sürü kudurmuşlar Leşleri çiğneyerek geçiyor sokaklardan... şarap yerine kadehlere aktı kan. Onlar ki. s. Öyle indi koşanlar tepelerden sel gibi..... Dallardan çığrışarak göğe fırladı kuşlar.. şimdi dünya batıyor. Kahkahalar dövüyor galiplerin nabzını.

. * Her ne olursa olsun mevkiniz. “aile aşkı” dindir! Hiç eksik olmaz onun etrafında bebekler: Biri koşup atlarken ötekisi emekler. emeği var! Narin bir genç kadındır bu evin sahibesi: Bir nazlı ırmak gibi çağlar gönülde sesi. . derindir... Örtüleri bembeyaz. zaten. Süzgün çehresi benzer üç gecelik bir aya. Yılan yüzlü. ne tahtalarda bir iz! Bu şipşirin yuvacıksabun kokar kış ve yaz. perdeleri bembeyaz!. Bir tek gün çalışmasa yavruları kalır aç... İhtiyaca yabancı geçebilse bir günü Böyle paçavra gibi sürümezdi ömrünü.. yaşınız.312 ŞEHİRDE TÜRK KADINI Ev Kadını Eşiğinden atlarken ferahlar yüreğiniz: Ne taşlıkta bir leke.. uzun bir sızı! Bağrına çöreklenmiş derdin en amansızı: İhtiyaç!.. elemdir bu zavallının adı. Her şeyde bir kadının göz nuru. Hayat değil onunki. Çare yok! Çalışacak her gün ölürcesine. Mevkûftur bütün ömrü yavrulara. Yoksa kim cevap verir onun boğuk sesine? Bağrında. “Ev” ona bir mabettir. yuvaya. yumuşaktır. ölüm yüzlü ihtiyaç!. Bu kadının önünde eğilmez mi başınız? İş Kadını Güneş onu hiçbir gün yatağında bulmadı: Meşakkattir. Gözleri hulyalıdır. ellerinde açılırken bin yara.. Her köşede ince bir kadın zevki parıldar.

. Elindeki meş’ale “hak”kın meş’alesidir! Yollarında durduramaz onu ne taş. Zengin bir hazinedir onun başıyla kalbi. s. gümüş tellerle dolar. Nurlu göklere doğru bin bir pencere açar! Onun sesi “iyilik”in. hürmetle.. arı gibi. Halide Nusret HAYAT. Gözleri. Bazen de yuvasında çalışır. çehresi çiçekler gibi solar. Karşısında. eğilmez mi başınız?.. Ondan gelen nesildir kurtaracak yarını: Mükemmel yetiştirir.313 Işıksız kulübede bekleyen çocuklara Götürebilmek için bir parça yavan ekmek Bu kadın. 92. çocuklarını! * Her ne olursa olsun mevkiniz. Şakakları. yaşınız. c. Rüyada gibi koşar. çünkü. genç yaşta. Koşar yaz kış demeden.. nr. coşkun fikirlerini Coşkun bir hararetle genç dimağlara saçar.. ne diken. hayatını sokakta çürütecek! Fikir Kadını Başka hiçbir “tip” onun dolduramaz yerini: Bazı muallimdir. 1928..4. “güzellik”in sesidir. 30 Ağustos.8 .

nr. Seni artık ne duymak. Ben kurumuş menba. ne görmek istiyorum. Söyle nasıl kanayım. Yaşayışın boyunca beni unut diyorum! Rıfat Necdet HAYAT.. Dünden daha mustarip ve yarından bahtiyar Bir hayatın verdiği hüsranla yan yana. Sen alev saçan yanardağ! Yol üstünde bilmem ki ne beklerim yarını. 1928. 92. Uçağımın kapadım çoktan kapılarını! Kalbim şimdi çarpmıyor. 30 Ağustos.. c. yosun tutmuş bir kaya.314 BEN NASIL ALDANAYIM? . s. Bende artık ne eski hayattan heyecan var.. Arkama bıraktığım yılları saya saya İlk adımı attığım yere mi dönüyorum? Verdiğin son ışıkla eriyor.12 .. sönüyorum. ben nasıl aldanayım Bundan on yıl evvel de döktüğün gözyaşına? Eminim bahtiyarsın yolunda bir başına.4.

Bazı bir çocuk gibi şakrak.... Sesi bir musikidir. ince. sevimli.. göklere yakın. Ruhunun tozlarını bir el silemez. Her ağızda bir türlü değişti adın. Ne düşünür ne duyar. Açılmaz yüzündeki esrarlı perde. eğlenmek bütün emeli. Ne genç kadın kim için.. coşan. her an dediği. neye ağlıyor? İşte o da bilinmez. Bir de bakarsınız ki gözlerinde yaş!. neşeli.. O bir lahza evvelki şen çocuk kimdi? Ruhunda en acı bir matem çağlıyor. Sanki gülmek. Ah. Bazı öyle durgun ki sanki bir kaya! Dalar gökte parlayan kızıl bir aya. Dudakları kilitli aylar geçer de. Güler kahkahalarla yese. Bazı. neşeli.. anlayamadı seni hiç kimse! Dikkat ettim arkandan gelen her gelen sese..315 KADIN SEN NESİN? Nesin.. çılgın. o çok güzeldir. Bazı. Diyorlar ki: “Ne çılgın. Efsaneler dinletir sırra ruhunda. anlaşılamaz. Değişir her saniye.. ne meçhul kadın! Bilinmez. sevince.. sakın!.. .. Başın döner erişmek isteme. anlaşılmaz ne istediği. o kadın bir zirve ki aşılamaz. kimse bilemez. bazı da bir taş Olan o kadından hiç eser yok şimdi. Bulutlara gömülü.. İçinden neşedir hep çıldıran. şah eser derler.

renksiz! Ateş renkli güzelden kalmamış bir iz! Bazı duramaz bir an bile yerinde. Canlıdır. kumral.4. Alakasız her şeye.. Dudakları ateşli.316 Güzelliği de ruhu gibi derbeder.. nr. sararır sular. Hep dediler. Şükûfe Nihal HAYAT. 1928.. Saçları siyah mı.” İşte sana çılgın bir çocuk dediler. uçan bir kuştur. Sonra düşer kırılmış gibi kanadı. ah.. hazan dolar... dağınık. Dediler. Sana bazı genç bazı geçkin dediler. yanık. Sana hem güzel hem de çirkin dediler. Gözleri kor saçan bir çift siyah güneş. Çok geçmez o da geçer. Kalbi bir bir aşk ile dolgun dediler.. 30 Ağustos. diyecekler de.. Hareketsiz bir ufka dalar bıkmadan. sarhoştur.. yok.. o eş nerede?. Seni kim anlayacak. Sana çapkın. Bin bir yere konar bir dal üzerinde. bîkarardır.. Bakarsınız ki çirkin! Karanlık. aptal dediler. c. soğuk dediler. Sana dalgın ve hissiz. Gözlerinde o çalak günlerin yadı.19 . yansa da cihan!. İşte sana neşesiz. sana şuh. olgun dediler..92. Bakarsınız rengi kıpkızıl bir ateş. Bir nefesle kırılır bir dal dediler.. Güneşli çehresine sis.... sevdalı. s. Gökten göğe kavuşmak ister...

Bırakmak lazım artık bu vefasız diyarı… Rengiyle. Gözlerine damlalar doldu. çırpındı kalbi. güneşiyle böyle aldattı onu! Peri hatırlayarak güzel yazı. Bir hazan sadasıyla uyandı uykusundan. meşum günler böyle yakındı! Daha dün altın gibi parlayan güneşiyle Ebedî zannetmişti bu yazın neşesini… Daha dün. Bir öksüz garipliği çöktü birden içine. Dudağından geçti bir ah derinden derine. Dedi: “Ne hazinmiş bu güzel mevsimin sonu!” Artık ne göklerinde parlayacak yıldızlar. ona bin bir yemin eden eşiyle Dinlemişti sahilde dalgaların sesini. Seyretti etrafını hülyalı gözleriyle. Peri örttü mavi tül örtüsünü başına. Ne ateş yüzlü bir ay ufkundan doğacaktır. Mahmur.317 “PERİ”NİN ÖLÜMÜ O sabah birden bire hazan inmişti köye. Daha uyanmamıştı rüyalarından “peri” Loş renkler dağılırken güneşli. baharı. ürkek gözlerle etrafına bakındı: Ayrılığın eliydi işte çamlara vuran. . Demek o acı. mavi göğe Çılgın bir sel ıslattı sırma örtülü yeri. Kırları çiçekleyen. Bu acı onu sarstı ölüm acısı gibi. süsleyen taze kızlar Bu vakitsiz hicrandan sararıp solacaktır.

6 Eylül. Birden bire içini sarstı derin bir isyan… Onu canavar gibi sürükledi enginler. 93.. 2. Hıçkırdı ruhunun en acıklı kederiyle… Sonra bir hasta gibi. On dakikalık bir yer geçerek sahil boyu. sahile indi. Durdu yeşil gölgeli bir yalının önünde. s. Kaybolurken.4. Bu beklenmez ayrılık.. nr. Bembeyaz çehresiyle bir ölü gibi bindi. 1928.. periyi arasın dalgalarda!” Şükûfe Nihal HAYAT. Onu bir tabut gibi bekliyordu sandalı. yorgun. Üstüne mezar gibi çöktü kocaman yalı!. Görenler dediler ki: “Boştu bu yalı dün de!. . Diyordu: “Hatırlarsa bir gün gelir de eğer. ah bu vakitsiz hazan! Çatınca nazlı nazlı o ince kaşlarını. “Söyleyiniz. aradı bütün koyu.318 Dayanarak balkonun beyaz mermer taşına. c.” Dudağını bükerek sildi gözyaşlarını. Sevgiliyi çağırdı.. acıklı ses geldi rüzgarda.

.. nr. Dünyada sakınacak bir kuru başınız var Onu da ne tarafa olsa götürürsünüz. Kurulup üzerine bir tahtaravan gibi Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın. kemiğinle sokakların malısın.18.4. Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur. çığlık gibi hürsünüz. Ne senin anladığın kadar kaldırımları… Necip Fazıl HAYAT.319 KALDIRIMLAR III Başını bir emele satan kahraman gibi Etinle. Sükût gibi kimsesiz. Bahtın kaldırımlara düştüğü günden beri Kaynamış ruhlarınız bir derdin potasında Senin gölgeni içmiş onun gözbebekleri. 6 Eylül. s. İkinizin de ne eş ne arkadaşınız var. c. 93. Ömrünüz taş olsa da gide gide yorulur. 1928. Bir gün ölüme çıkar bu yolun kıvrımları…. Onun taşı erimiş senin kafatasında.

nr. Ömrüne bir yaş ekler her baharın güneşi.6 . 94. ne diken. derdin ikiz kardeşi. uzanır halka halka. Kalem ki senden ayrı yaşamaz bir dakika: Sen gidersen yerini dolduracak bıçağım…. c. gittin de yer yer çatladı hasretinden. Ateşinden bir damla saklayan bir ocağım. Şimdi çorak gönülde ne gül biter. Dudağından alnıma akseden bu ateşi Ak saçımın külüyle sarıp saklayacağım… Uzaklaşsan da benden kalem yakınır aşka: Bir ateş zincir olur. 1928.320 ALEVDEN MISRALAR Geçtin bir yangın gibi gönlümün üzerinden. s.4. Şimdi suyu çekilmiş bir denizdir kucağım… Aşkım deli bir çocuk. Seni nasıl sarayım telgraf tellerinden Ey dün saçı yelpazem. kolları salıncağım! Engin bir su gibisin gözlerimde bugün sen: Bağrım . Rısfı Hamit HAYAT. 13 Eylül.

s. Necip Fazıl HAYAT. Kesik çığlıklarla der: Burdan bildik gidenler Yarın döner yabancı…. 1928. c. nr.8 .4. 13 Eylül.321 İSTASYON -Sanatına inandığım yegâne şair Faruk Nafiz’eBurda gelir insana Boş günlerin usancı Çalar birden kampana Ölüm çanından acı. Sonra bir düdük öter. 94.

1928. Şimdi raylar uzandı kızaran ufka doğru. dalgalara!. 94. s... Ziyaettin Fahri Ankara 13 Eylül 1928 HAYAT. bir tatlı yaz uykusu…. 13 Eylül. nr. Canlanıyor yeniden gençliğimin gururu.322 DUMANDAN HALKALAR Istıraplar ruhumda yine kurumuş bir pusu. çekiliniz aradan.13 . Günlerdir arıyorum.4. Hüzün taşan bir gönül geliyor Ankara’dan Boşaltacak yasını engine. Bakarak ben şu savrulan dumandan halkalara! Eğiliriz ey dağlar. c.

4. Baba! Söyle bu anda boş mudur senin yanın? Feryadımı ne duyan nede bir dinleyen var. Yavrunu son deminde bir defa gördün. yine boşluğa vardı. 20 Eylül. nr. Baba! Eğer seversen beni kefenine sar! Baharını ömrümün kışından tanıyorum. Bir çöl olan gönlümü aldın. Şimdi baykuşuyum ben o yıkılmış yuvanın. Bu ses dönüp dolaştı. c. Babasını kaybeden zavallı yetim diye! Varlığım üzerine açılmış bir kanattın! Tam bir hafta beni yatakta bekleyip yattın. Göğsünün boşluğundan yükselen bir ses vardı. Çok sevdiğin yuvana ebedî matem ördün. ovalar gelsin dile Benim feryatlarımı haykırsın biteviye. boynu bükük bıraktın. götürdün. s.4 . yaktın Ayrılığın cehennem gösteren aleviyle… O dağlar gelsin dile. yanıyorum! Rıfat Necdet HAYAT.323 BABAMA Beni yetim bıraktın. 95. Baba! Sensiz yatıyorum. 1928. yanıyorum.

4 Sabri Esat . nasıl ve nerden? Üstüne mavi zambak işlenmiş perdelerden Hırsız gibi dinlerin piyano seslerini. yarı açık kalan panjurların muttasıl Işık dolu tırtıllar gezer kafeslerini… Bir ocağa atılan kağıt nasıl yanarsa. Korkmayın böyle yürür en zararsız deliler.4. Bir şey görmek isterim…Neyi. HAYAT.... Bir çift ayak izini sürüklerken arkamdan. 95. c. Doya doya seyredin yalnızlığı bir camdan Ey kolunda bir erkek yatıran sevgililer!. 20 Eylül. Dinleyin. ey bu sıra evlerin sahipleri! Gölgem. Adımlarım. kurulu eski bir zemberekle. Bir sicim gibi uzar yollarda parmaklarım. s. nr. Başınızı kuş tüyü yastıklara bırakın. Hoşgörün yatağınıza gelen bu gürültüyü. İçime saçaklardan damladıkça bir büyü. kirpiklerime bir parça duruldu mu. Bende biten kalbimi bir kuytuya saklarım. İçer damlalarımdan oluklar son yudumu.324 YALNIZLIK Bir ses duymak isterim… Kimden. bir kukladır ki koparılmış ipleri. 1928. Bekle! diyorlar bana bütün kapılar: Bekle! Perdelerden duvara düşen gölgeme bakın. Gölgemi ellerine buruşturur bir arsa. Rüyam. nerden ve nasıl? Bu.

Sesin bir sırça gibi kırılmazsa içerde. nr.3 . Senin ağzından çıkan bir cümlenin tadını Ne bugün içki verir. nasıl yollarda tutunabildiğimi. muzlim şeklini bana çizmese perde. Beni bugün serilmiş görenler orta yerde Yarın da bir çukurun dibinde bulacaklar… Faruk Nafiz HAYAT. Hasret saatlerine saydı saçıma aklar. s.4. 1928. 96. Gece. c.325 ONU BİR GÜN GÖRMESEM Yüzüme sert çizgiler çekti senin adını. Nasıl siyah rüzgara yaşımı sildiğimi… Görür görmez kapında yere devrildiğimi Ürperdi bir tekinsiz kedi gibi sokaklar. 27 Eylül. nede bu gece dudaklar! Sorma.

4. İlk buseni aldım dudağından! Artık benim oldun…Benim oldun! Halit Fahri HAYAT. Biz sahile dalgın bakıyorduk. Baktım gülüyor gül gibi ağzın: Bin râyiha esmiş üzerinden. nr.326 BİR LAHZA Bir kumsalın akşam saatiydi. 96. Engin gibi tâ ağrıma doldun Durgun suyun ürperdiği bir an.6 . s. Vaktâki elem göğsüne değdi: Sandım beni titretti derinden Bin rişesi bir tatlı temâsın. c. 27 Eylül. 1928. Çökmüştü o durgun suya morluk.

8 . nr. Dolaştım gönüllerin deştinde deryâsında Buldum nihâyet bir gün hüznümün yoldaşını Suyu çoktan kurumuş bir pınarın yasında Abdullah Cevdet HAYAT.327 PINARIN KEDERİ Gözleri yağmur dolu koşan bir bulut gibi. 27 Eylül. 96. c. 1928. s.4.

Artık o. Yanan bir kağıtta nasıl bir satır Kaybolursa akşam onu karaltır. s.4.328 HEYKEL Yollar bir gözyaşı olup da kaymış Bu eski heykelin yanaklarında. 1928. 96. c. nr.13 . 27 Eylül. silinen bir hatıradır Bu ıssız bahçenin uzaklarında… Necip Fazıl HAYAT. Süzüyor ufukta bir kızıl yeri İçi karanlıkla dolu gözleri. Altında akşamın ince kederi Sessizliğin sırrı dudaklarında. Yapraktan saçını yerlere yaymış Sonbahar ağlıyor ayaklarında.

Şefkatli elinle sil gözyaşımı.4 ... 4 Ekim. “Yurdun her köşesi çiçeklenecek.. Ben de kanıp bir an güleyim… Kendimi murada ermiş sayarak. 1928.4.97 .Bu masalları O kadar gönülden severim ki ben! İnanmak. Güneşten bir parça gibi gözlerin Gönlüme akıtsın ışıklarını.. değil mi.. c. Bir musiki gibi sesinin derin Ahengini anlatsın bana “yarın”ı: “Yarın! Büyük yarın! Beklenen yarın!. ömrün baharı?. “Kardaşım!. İnanan gözlerle gözlerime bak. “Fazilet. s.... Gözyaşlarından ver bana hediye.329 SON DİLEK Bas beni bağrına “Yavrucuğum!” diye.. nr. zulmeti. Göğsünde “Kardaşım!. Söyle!. “Ağrısı dinecek ıstırâpların.” derken öleyim! Halide Nusret HAYAT.” diyerek okşa başımı. zulmü yenecek… “Yarın… Daha neler olacak bilsen: “İnsanlar………” Devam et………...

. Göğsünüzde veremli bir öksürük hırıldar. Ne başınıza siper bir dam altı. bastırır sıcak.330 VATANIN ÖZ ÇOCUĞU Kaldırım taşlarıdır yurdunuz. yatağınız! Ne bir anne koynu var sizleri ısıtacak. Ne bir teselli eden var ne dert ortağınız!. bora.. Soğuk vücudunuzdan bir şifa dileniyor... Şükûfe Nihal HAYAT. Sokaklarda yatıyor.97 .. İçimden hıçkırarak. düştüm bin bir ye’se.4 . s. c. Değilsiniz sanki siz çocuğu bu toprağın! Sürünen yavrusuna kördür şefkatin kalbi! Düşmana kapanan bir kale kapısı gibi.. şefkatli kucağına. 4 Ekim. Sizi taşta bırakan ellerim taş kesilse!. Alır. Küçücük kalbinizde açılmış bin yara var!.. her konağın! Karanlığın ürkütür rüzgar. bir ocak.. Her hayvan yavrusunu.4. Gözü kapalı size her evin. Koynunuza sokulmuş hasta yavru köpekler. çocuğunu her ana.. tipi. kaldırımda ölüyor. kara taşlar bağrına basar! Parça parça gömlekler üstünüzden sıyrılmış. 1928. Tâliiniz bir değil bin şekilde kırılmış!.. Süs gibi kalacaksa bu duyduğum hicranlar. Vatanın öz çocuğu köpeklerle beraber… Gözyaşlarım sel olsa. Sizi de serbest. ne faydası var!. dedim. kar. nr.

Düştü bir gizli ateş salkımı içerine. Nihâyet kala kala dünyada bir kişi kal! Necip Fazıl HAYAT.4 nr. Hangi ölüm şarkısı bu dilinden düşmeyen. artık bir şey dinleme! Çağır bütün muztarip ruhları cehenneme. dumandan köpüklerle. 4 Teşrin-i evvel. Örtüldü baştan başa tenin bir beyaz terle. Sana yan mı baktılar. İncecik köpüklerle. Birden bire cehennem kaynadı sularında. Vur başına. gökten. Hangi kâbus bastı ki seni uykularında. Hangi öfkeyle yüzün böyle karıştı bir bir. dağdan.5 . Bir şey dinleme artık. Hangi dert kaldı söyle. dünyada sert olan ne varsa vur! Sal her taraftan. insan. kaya. 1928. 97. c. bağrına üşüşmeyen. Karşına sahil. bir söz mü söylediler.331 DENİZ Hangi hissin parmağı dokundu da derine. s. kim çıkarsa vur. pencereden sal.

uyan yeter. 97. “Hayya alelfelah”ını gökler işitmiyor… Sönsün semalarında sükûn işleyen seher. Her zulmü. Hâlâ köpek eninleri serper sokakta kin. s. c. Dönsün zeminlerinde de isyana secdeler. uyan yeter… Yeter ey şark.4. kahrı boğmaya bir parça kan yeter. hâlâ o tozlu ses… Yükselmeyen tazarruun ey şark. Hâlâ saçaklarında güler baykuş evlerin. Ey şark. nr.332 ŞARKIN UFUKLARI Daldım gözünde vehm uyuyan susmuş ufkuna. Hâlâ minarelerde “tevekkül” diyen bir ah. bitmiyor. Ey şark kanmadın mı asırlarca uykuna? Hâlâ huşua kubbeler en hisli bir penah. 1928. Ali Canip HAYAT. Diz çökmesin sağır göğe öksüz duaların. 4 Teşrin-i evvel. Hâlâ hurafeler yaşatır her çürük kafes Hâlâ beşik gıcırtısı. Yaksın bütün ufukları artık belaların.19 .

s. ne bahar.333 ÜZÜNTÜ Dalma. c. Çamlıkta fırtına var. Bırak beni kendime!. Ne yaz kaldı. Bak kalbimi yoluyor… Şükûfe Nihal HAYAT. Hazan zehri doluyor. nr. deme. Bir canavar pençesi.. Zerre zerre içime.4 . düşünme. 11 Teşrin-i evvel. Vahşileştikçe kırlar. Betim benzim soluyor… Uluyor ölüm sesi Geliyor sinsi sinsi!.4. 1928. 98.

zalime acı.4. nr. Yer bulsun gönlünde hem yoksul hem bay Gündüze. Abdullah Cevdet HAYAT. geceye dermanlar götür. c.334 ŞAİRİN VASİYETNAMESİ Mazluma hürmet et. 98. Dr. 11 Teşrin-i evvel. Bir elinde güneş. s.8 . 1928. bir elinde ay.

1928. anlayamadım… Ölmezse bir gün elbet gelir sılaya giden: Yedi yılın üstüne kubbe döndüm yeniden. s. 11 Teşrin-i evvel. Açıldı kollarımda o gülden oyma beden: Yedi düğüm saçına baktım yazılı âdem… Rıfkı Mahir HAYAT.4.335 SAÇINDA DÜĞÜMLER Ayrılırken nazlımın yüzünü gördüğümde Gözüm takıldı kaldı saçındaki düğümde… Ondan başka anlayan yokken beni köyümde Saçının büklümünü. sordum. nr. 98.19 . c.

bütün ömrümce yazdım . Ruhunuzun çölünde bütün bir ömrü verdim. Nasıl yalnız ahımla kımıldardı yerinden Bin bir acın sesinden güç ürperen tüyünüz? Rüzgâr uğultusunu andırdı bir gün sesim. Derdime dert ekledim ellerin kederinden. Tek ruhumun melâli değildi gördüğüm. Tatmak için hasretin zehrini gözyaşımda Yardan mı ayrılmadım beni unutmuş diye… Size anlatmak için gözümün gördüğünü Uğramadık diyar mı. Durdunuz. Bir kanat çırpıntısı duymak için başımda Gökte melekleri mi taşlamadım kuş diye. Yalçın kayalıklara sert dalgalar savurdum. ne bundan neş’e aldı. Gönlüme her sıçrayan kıvılcımdan nefesim Bir yangın ateşlemem için tükendi durdu… Geçsin diye lâhzalı bu sıtma kalbinizden Bütün ömrümce yazdım. Gönlüm ne ondan keder. aşmadık yar mı kaldı! Zengin cenazesiyle birdi fakir düğünü. Kireçli bir tarlayı sabanla beller gibi… Duyduğum en büyük dert yurdumda gurbet yası Gördüğüm en güzel yüz karşımda ağlayandı Her mısraın sonunda kalbimin bir parçası Bir mızrağın ucundan sızan bir damla kandı.336 YAZIMI OKUYANLARA Bir geniş bahçe gibi size açıktı derdim. seyrettiniz sıra heykeller gibi.

4. Faruk Nafiz HAYAT. ey beni okuyanlar. Beni ister beğenin. s. Siz bu kızıl oyunu seyrederken anladım. c.337 Uğrunuzda can veren bir esir gibi sizden Bir alkış almak için neler bağışlamazdım! Pençeledim göğsümü. nr. 1928. 18 Teşrin-i evvel. reyiniz. her şeyiniz. ister beğenmeyiniz!..2 . niçin boyun kırdınız? Aşkı içten duymayan sözlerimden ne anlar? Boştur artık hükmünüz.. 99. yüzümü tırmıkladım Bir parça kan görünce sevinçle haykırdınız. Ben derdime yanarken. Niçin dudak büktünüz.

bir duvar deliğinde Kımıldaman duran akrep gibi sinen gölgenin Rengini alarak kararıyorlar. İkisinin de sana karşı kırpılmadan bakan cesur Gözlerini ve sen yaklaşırken bile çarpıntılarının Sesi artmayan cesur kalplerini taşımak isterdim. biliyorum. Ve seni sevmek. ne ötekinin uzun Kılıcına yaslanarak hem sutût hem de istihzâ Ve kin içinde. Seni daima karşısında Gören bu gözler. İçime girecek hava senin mermer yüzüne çarparak Geriye esecek. Damarlarımın ince yollarına Dikilerek bir üfürüşünle kanımı donduracaksın. Buz elin ayağıma ve burnuma değecek. sonunda bulunacağın dünyasının Karanlığın içinde yüzen ve nihâyet dağılarak senin .338 “ÖLÜM”E HİTAP Geleceksin. Bir ipin Ucundaki taş gibi yüreğimi aşağı çekeceksin. Saçlarımın rengini silen avuçların Gözlerimin alevini de kaptı. Yalnız sana İnanıyorum. Seni iki meşhûr kahraman gibi ayakta karşılamak İsterdim. Ne mel’ûn ve sâkin ve kendine hâkim Ve sabırlı çalışıyorsun. Seni herkesten çok beğendim. Sen yaşamaktan daha az ve hem sen Ve evvelinden bulunduğun. oyuklarına. Daha şimdiden göğsümde parmağın kımıldar Niyetini duyuyorum. ne birinin çelik zırhına sarılarak tüyler Ürpertici bir sutût içinde .

4. karyolamın topuzuna avucunu koyduğun Gün en korkunç dostumu sükûnla karşılayabilmektir: Senin sükûnunu biraz taklit edebilmek Ve bir an sana benzeyebilmek için. 18 Teşrin-i evvel. Beylerbeyi: Peyami Safa HAYAT. 1928. c.4 . 99. Seni düşündükçe içime korku. inşirâh Doluyor. çünkü sana alışıyorum.339 Zerrelerinde kendini kaybetmeye mahkûm renkli bir parçadır. nr. En büyük İştiyâkım. s.

nr.. s. 18 Teşrin-i evvel. Şükûfe Nihal HAYAT. üzgün üzgün… O kehruba tespihi neye ettin hediye? Odamda yapyalnızım. 1928. 99. c..340 KARDAŞIMIN HEDİYESİ Bir türlü manasını anlamamıştım o gün: Gözlerinin içine bakarak.4. Bensiz kalacağı gün “Ya sabır!” çeksin diye!.8 . soldu günüm güneşim! Anladım onu bana vermiş güzel kardaşım.

c. Farkı yok hiddetimin sana. Aylar geçti. bir yalvarıştan… Önlerine serilmiş bir meydan gibi hayat. 1928. Kalbimiz dolu dizgin koyverilmiş iki at… İçindeki ateşten böyle aldıkça sürat Bil ki kesilmeyecek dizlerim bu yarıştan! Yaşar Nabi HAYAT. s. nr.341 SEN Aramıza dağları çekti diye geçen yıl İçim bir yılan kadar ürküyor şimdi kıştan.14 .4.99. 18 Teşrin-i evvel. kalbimin bir el boğar sesini. Dün şairin bilmezdi böyle inlemesini… Şimdi kızsam. Sen döndün… Kalbim hala kıpkızıl Üstüne hasretinle işlediğim nakıştan… Bağlı bir kaplan gibi parçalar kafesini.

Acaba neler geçmiş gururlu başlarından… Yaşlı ağaçlar gibi çevrilen kollarıyla. Seslerini dinlerim gurbet akşamlarında… Mihrapları yıkılan mabede dönmüş sonun Ararım hayalimle kuşları damlarında… Alnım nasıl yazılmış? Gözleri âma kader! . Meltemlerle eğilip gölgelerken camları… Eşlerine yaklaşıp kanatlarını sallar. Gecenin boşluğunda taşınır kelebekler… Saçaklardan dökülür neşeler. nemlenmiş taşlarından. ey şanlı yurdu onun. Temellerin küflenmiş. ey eski hayaliyle. Cetlerimin gününden kalbe gelir bir korku. Büyük timsaller gibi devrana baş veren ev… Derin derin duyulur bazen ağır bir koku. İçinde hiç sönmeyen gizli ateşler yakar… Gün doğarken uyanan gümüş yapraklı dallar. Aşina gönüllere korku gibi giren ev… Gelip geçmiş günlerden kalan şanlı haliyle.342 BABAMIN EVİ Ah. Çift çift âşık kumrular dolaşırlar damları… Sofalarda yanınca altın renkli ışıklar. ey babamın evi. servilere bakar. Karşı kızıl dağlara. Avlusunda kişneyen zincirli atlarıyla. hıçkırıklar. Uykusuz güvercinler artık sabahı bekler… Ah ey babamın evi.

99. s. c. 18 Teşrin-i evvel. 1928.17 .4. nr. Süzülmüş damla damla zehri içimde kalmış? Salih Zeki HAYAT.343 Bu bitmeyen şarabı hangi menbadan almış? Gurbet akşamlarından kalplere akan keder.

bir köz boşaldı. 4 .344 BİR KADIN AYRILDI O gitmiş diyerek ağardı saçlar. bu yar yetimi Kuş uçmaz yollara diz üstü daldı. s. Görmedi ardında hayaletimi Bu gönül veremi. Rüzgarın kolları yanında kaldı. Sormadı bir kere sefaletimi. 1928. 25 Teşrin-i evvel. Sapsarı kesildi bütün yamaçlar. Aranma bu yası kim verdi diye Bir kadın ayrıldı. c.4.100. O gitmiş diyerek günler kısaldı. Faruk Nafiz HAYAT. nr. Sanma yaz geçti de kış erdi diye Sonbahar getirdi bu derdi diye.

1928. Karşımda açtığın sabır levhası Önümde yem gibi serptiğin çile. Necip Fazıl HAYAT. Ama burda daha çok beklermişim Orası olmasın umurunda bile. 25 Teşrin-i evvel. Meğer muradıma ben de ermişim Yok bu dört duvarın dışında işin. Başını sararken o nuranî iz. Bana ihsan ettin son kalan yası.100. tası.4 .345 ÇİLE Kardeş! İşte sen de oldun bir aziz Geldin sonbaharda kuş gibi dile. nr. Artık Allah’tan ne dilersen dile! Toplayıp kaçarken tarağı. s. c.4.

. nr. kalın zincirler… Namusa kalmayacak en küçük bir yer. 1920 Ali Canip HAYAT. Gene geliyor işte salib ordusu.. hayvan değiliz. Ve milyonca mazlumun bir ahı var… Biz efendi yaşadık bin tarih içinde.4.. Bu dünyayı kurtaran Türk’tür denecek!. Ey Türk. Göğsüne takılacak sade haç değil. Gene geliyor işte salib ordusu.100. Tarihleri yaratan bir milletiz biz. Bizi iyi bilirler Hint’te ve Çin’de. seni onun azmi yenecek.. 25 Teşrin-i evvel. Apeninlerde… Esir yaşadığımız bir lahza nerde? Boyunduruk takmayız. c. Boynuna da zincirler. Hatta Viyanalarda. Elinden alınacak kuru taç değil. s. namus uğruna haydi ileri!. Hiç kimsesi yok amma bir Allah’ı var. Karşında pek kimsesiz bir Anadolu. 1928.18 . Dünyaları bürüyor bak kan kokusu. Gözyaşları boğacak bu sürüleri.346 İNTİKAM ŞİİRİ -Mütareke yıllarındaBritanya zenginsin hazinen dolu. Dünyaları bürüyor bak kan kokusu… İngiliz.

sorma oğlunu: Bir kadın kaybetti burada yolunu Cennete yol buldu bini geçende.101. Yüzünden yer edip akan yaşını Bir damla çiğ gibi bırak çimende. nr. 1928.. Bu yol cehenneme gider mi diye? Hızını güneşten alan sevgiye Ateşten tasa mı olur be sen de!. 1 Teşrin-i sani. Beklerken ufuktan genç yavuklunu Arama kızını.3 .347 HAYDİ BE SEN DE! Beyaz bir güvercin gibi başını Günahsız kalbine yasla bahçende. c. Faruk Nafiz HAYAT.4... s. Sormadın daha ilk adımda niye..

5 . nr. s. 1928. Ağlar içinden gözler.4. Renginde hatıramız.348 GÖZLER Bir şey kalmaz. Birer yıldız olur da Kırpışırlar havada. Necip Fazıl HAYAT. yalnız Kalır maziden gözler. 1 Teşrin-i sani. c. Kupkuru bir kafada Apaçık giden gözler.101.

102. 1928. ölmez inadım: Bu ıssız hayatımda sesindir ruhum.4. Saadetim.5 ..349 YİNE SANATA Payansız bir çöldeyim yok istinadım... sıcak nefesin ruhuma değsin. sen varsın diye!.. Seni hatırlayarak. 8 Teşrin-i sani.. Mabedimde yanan tek mukaddes şeysin: Etrafımda buzlu bir hava eserken Temiz. Ciğerlerime dolan hava değil. biterdim. Nasıl sürüklerdim bu renksiz ömrümü? Seni bir zırh gibi ben ruhuma gerdim. s. yaşadım üzgün. kum. sükunum. Sensin ezen hissime çöken ölümü. Sen varsın diye! Yıllarca harap oldum. her şeyimsin sen! Şükûfe Nihal HAYAT. Eğmedim bir acize başımı bir gün.. Kırılmadım hayata. c. nr. Ağlamasan arada söner. Ölürken de kırılmaz.

O şivenler ki şimdi sine-i ûdumda susmuştur. hayretle iner. 1928. Dr. Abdullah Cevdet HAYAT.102. Dil. s. nr. Dokunma arşa düşmüş ruhuma. nutka gelmez destanlardır.16 .350 YÜKSEĞE DÜŞMEK Sudum kainatı raze yüksek bir sükut oldu. 8 Teşrin-i sani.4. c. mecruh bir kuştur.

Bitkin kollar gibi kalsın ırmakta!. Portakal.. Portakal.103.... Parlıyor suların kırışığında Binlerce senelik kale taşları. Yolumuz. s. nar ağaçları!. solumuz bütün yemyeşil. nr. Irmakta solgun ay... Uzakta uyumuş iki üç saz dam.351 AY IŞIĞINDA Bizim için battı güneş bu akşam. 15 Teşrin-i sani. nar ağaçları.... Elmaslar damlatan ince kürekler Bir gölge halini alsın ırmakta. üçümüz! Bizim için doğdu bu yeşil gündüz! Uzanmış sahile ay ışığında Söğütler. sandalı akıntıya ver. Bizim için doğdu bu yeşil gündüz. Sağımız. Söğütler. ben.4.1928. Güzelim. c. Ömer Bedrettin HAYAT. Ruhun bir hayale dalsın ırmakta. denize karışan bir su. sen. Yolumuz denize karışan bir su!..2 .. Akıp gittiğimiz yer belli değil Çarpan kalbimizde bir başka duygu..

15 Teşrin-i sani. Fırtına yüzlerinde inledi derin derin. nr. Bu uzun gözyaşları bu ah edişler neydi? Namusunu bir gece beş paraya vereydi Bu nemli. uzun uzun ölümü çalan çanlar: Hançerin kabzasından akarken kızıl kanlar Kaç kere çocuklara. Çürümüş gözlerinden yaşlar akıttı durdu. Tıkansın. Her kaldırım taşının izi olan etine.4.103. Yırtık göğüslerinde on canavar kudurdu. 1928. Bin kere dudakları çocuklarına değdi. Dinleyin. inildiyor ölmeden aç kalanlar. c. bir de kendine vurdu! Ali Rauf HAYAT.7 . Kim koymuş merhameti mukaddes ayetine Böyle mi bakacaktı o nebi ümmetine. s. soğuk yerden o çoktan kurtulurdu.352 SEFİLLER Bir duvarın dibinde bu siyah gölgelerin Çıplak derilerine soğuğu vurmuş yerin.

353 Şairin Miracı TÜRK’ÜN KİTABINDAN Bu akşam ufku engin bir kanat gölgeliyor: Bir kızıl kuş gökte bir mabede yükseliyor: Nerde peygamber diye yanan şair geliyor: Saçlarını melekler bütün yoluna yaydı. Niyaz: Senden bazı gönüller bin bir saadet ister. Allah’ım! Ne olurdu bu şan benim olaydı. bana yalnız onu ver: Layemuttur gaziye destan yazabilenler. O kuş ki çıkmak için yandığı halde arşa.103. nc4. geçen yılları saydı. s. Benim bir emelim var... Şimdi mağrur gönlüne yabancıdır her acı. nr.. Kanadını açtıran bu muazzam savaşa Bizden yüksekliğine gönül verdiği ayda. 15 Teşrin-i sani.. 1928. Ona haktır yaptıran bu korkulu miracı! Hakkın peygamberine göğe çıkmak kolaydı. Alnından düşmesin tek zaferin altın tacı.8 . Vasfi Mahir HAYAT. Bir şarkı yapmak için şu simsiyah engine Doğan günü bekledi. Bir gün yetişsen diye güneşlerin dengine Leke bilmez alnını boyadı kan rengine. Yerde hicranla vurdu başını taştan taşa.

s.4. Akmayan su gibi durgunsun candan. Aldandın görünce sen güldüğümü. Bir lahza sezmedin üzüldüğümü. 15 Teşrin-i sani.16 . vurgunsun candan. Neşeni ne bugün ne de dün gördüm. Yavrum. İri bir dal kadar yorgunsun candan.103. Dilimin çözülse bu kör düğümü Söylerdim dünyada nice gün gördüm Necip Fazıl HAYAT. c. Gözünde bir küçük noktadır hüzün. Seni vatanında bir sürgün gördüm. Düşecek gibisin. nr. 1928. bugün seni pek ölgün gördüm.354 NİCE GÜN GÖRDÜM! Akmayan yaşlarla ısınmış yüzün.

Olduğu yerde kalsın yerdeki atlas minder. Erişilmez yollara dağıldınız. Fuzûlîler. Loş köşesinde Nihal hülyaya dalsın yine. Kaşlarımızı çatıp uzaklara dalalım Ayrılık lakırdısı bize dokunur gibi..103. Garip kalan ruhuma bir alev salsın yine..4. Şükûfe Nihal HAYAT.. Önünde hayalimiz görünsün birer birer. ağızlıklar.. kapatma sakın. nr. divanlar kalsın yine. Nedimler. gittiniz. s. Yazıhaneni açık bırak.355 BOZMA ODANI! Bozma küçük odanı. 15 Teşrin-i sani. “Dağılacağız” desin bir ses yutkunur gibi. Deste deste şiirler. Köşeden bir ses gelsin bir şiir okunur gibi.. olsun bana teselli. Sedefli iskemleler. “Nazara geldi” diyor kim gördüyse bu hali. c.16 .. Dört köşesinde vardır dört şairin hayali. 1928. tespihler. Bozma sakın odanı.

15 Teşrin-i sani. c.4.. O günler ne günlerdi.103.. Biz yine derdimizle bu yollara uzandık. nr.. s. bu yollarda kaynak gibi coşmuştuk. bitti mi bugün onlar? Niçin öten düdükle sarsıldı istasyonlar? Son defa giden tren bir yazı götürdü mü? İffet Halim HAYAT. trenle koşmuştuk. 1928.... Kaç aydır.. Derken yirmiyi saydı Bir şahap izi gibi tren raylarda kaydı.. çeyrek var. On var.17 . Bu yollarda kaç gün biz.356 TREN GÖTÜRDÜ Saat. Bütün bir yaz izimiz bu yollara geçmişti.

1928. Her hamlede vücutlar yükselip alçalıyor... Denizi kaplar gibi büyüyor gölgeler.. c. bunlar daima açıktan yol alıyor. Kayalara çarparak parçalanmış kalyonlar. HAYAT. bir geri.7 Halit Fahri . Yıldızlar ürpererek bakıyorlar yukardan Denizin ilâhları yoksa bunlar mı diye. Yaklaşıyor devlerin göğsüne doğru ufuk...104 . Hamlacılar benziyor canlı bir karaltıya. * Esatirî asırlar sanki doğmuş yeniden Deniz perilerinin sesine doğru giden Kalyonlar da böyle mi geçiyormuş denizi? Fakat sonra bırakıp çizdikleri bu izi Sahildeki seslere doğru atılmış onlar. 22 Teşrin-i sani.. Sallanıp duruyorlar bir iler..357 HAMLACILAR Bu akşam ilâhlardan bir iz göreyim diye Nazarlarım engine uzandı bir saniye.. Ne korkunç bu ayakta kürek çeken tayfalar Kollarında adeta bir ilâh kudreti var. * İlâh eder insanı hayatta bir saniye.. s. * Hayat aynı hayat mı asırlar geçse bile? Gürbüz hamlacılar da düşecek mi sahile? Hayır. Kılıç gibi denizin bağrına gömülerek Bir inip bir kalkıyor koskocaman bir kürek! * Ve şimdi sayıklarken sularda bir durgunluk. nr.. * Bir mavna ağır ağır ilerliyor batıya. Nihayet bir tunç gibi gecenin çöktüğü an.4.

.104 ..... Meydanlarında diniyor şehrin takları Miğferli bir cengâver tavrıyla sokakları.. yükselir parkın kasımpatlarına.. Dar yollarda bir kadın hasta bir çocuk taşır. s... Havada görünmeyen sessiz bir çanı sallar.. Sabri Esat HAYAT. Havuz.4...15 . Kuşlar tüner evlerin sivri çatılarına Tabut kırıntıları halinde ölü dallar. Akşam böyle inince şehrin cesedine sus. Büyük katedralde mırıldanır Augelos.. 1928. c.358 DİJON Akşam. Göğüslerinde kızıl bir akşamın salibi Kapıları dinleyen dilsiz bekçiler gibi Borgonya düklerinin hayalleri dolaşır.. 22 Teşrin-i sani. nr.

4. s. Bu da bir hikâye öbürü gibi Bunun da o gençle şu kız sahibi Fakat bu çok içli bunun sebebi Ne olurdu benden sorulmasaydı. Artık ne eylesem hep gam yesem mi Bu ömrü böylece sürüklesem mi. Necip Fazıl HAYAT.104 . c. nr.359 BİR HİKÂYE Bir hayal arayıp gözüm dalardı Şu bulanık sular durulmasaydı Kim ümit kuşunu yola salardı Dağlar sıra sıra kurulmasaydı.15 . 1928. 22 Teşrin-i sani. Şu kıza gelirdi o genç desem mi Gurbet ellerinde vurulmasaydı.

Geçtiğim dağlar bugün bana ağlar yolumda! Faruk Nafiz HAYAT. 1928. bir kalbini aşmadı. 29 Teşrin-i sani.105 . dağların ötesinde Kanı kalbimde çarpan bir kadın gel desin de! Ben batıya koşarken.. Rüzgâr göğüs geçirir. Yaydan kopan ok gibi kanat açtım derine.5. Akdeniz’in dalgası gönlüm kadar taşmadı.3 . Kapanmak istiyorum bu hızla dizlerine. dere çağlar yolumda.. c. kulaklarım sesinde.360 FERHAT Taş kesilsem duramam. s. nr. Hey ne dağsın ki dalgam zirvene yaklaşmadı! Bin geçit aştı gönlüm. Delmek için nefesim yetti külünk yerine: Birer küme buluttu sıra dağlar yolumda.

nr. Sevgili! elini ver. Her biten gün sonunda. Ziyaettin Fahri HAYAT. c. 1928. Ki bir teselli sarsın. Kalbimin kırığını.. Basımda düşünceler Bir karınca yığını. Bırak gözün yaşarsın.5.361 ÜZÜNTÜ Gerilirken geceler. yer yer Bir yokla yandığını. 29 Teşrin-i sani.105 . nasıl.. Bekleyen var yolunda: Aşk hıçkırığını.8 . Alnımın. s.

Gün olur. 29 Teşrin-i sani. nr. deniz gibi renge boyar derimi. Öyle günüm olur ki ruhum çıkar derime: Göğsüme bir sararmış yaprak deyse ağlarım. ne çare. Behçet Kemal HAYAT.362 BEN Işıklar.. bardakta. Bakışlarım en çirkin şeylerle oyalanır Gözlerim ufukların ötesine dalarken. Öyle bir bülbülüm ki: aşkımın ateşinden . Mevsimler kadın gibi kapımdan uzaklaşır. En ince bir çiçeği koklarım bir dudakta Ben şarabi görmedim sürahide. Sürünür geçer sabah kapasam gözlerimi. sularda fenerin aksi varken Denizin göğsünü de ahım kanattı sanır!. Çocuk kalbim.5.105 . kartallara kanat fırtınalarım. 1928. Kül olmuş gül tütsünü vardır ancak bağımda!. Bütün hissim toplanır bazı on parmağımda Onlar da pergelleşir kıvrımların peşinden. Gönüllerden içerim.. c. s. yarım yarım!. Tüyden bir mızrap olmaz tel tel sinirlerime.. Batan güneş göğsüme yaslanmaya yaklaşır En gür ihtirasımı çıplak ayda tadarım.18 .

sonra yok olacağız! Celal Sahir HAYAT. 1928.. fakat mücrimi sen değilsin. güldükçe. Mes'ul mü batan güneş gökte kan oldu diye. Sen değilsin bağlayan boynuma zincirimi! Mes'ul mü esen rüzgâr çiçekler soldu diye. Sonra birden şuurun ışıkları yanıyor.5. nr. Bir cinayet var. Yeryüzü kara diye geceler müttehim mi? Hepimiz bir kudretin elinde oyuncağız: Ne derse yapacağız. O bembeyaz dişleri parlayarak. Kıvır kıvır saçları beynimde büküldükçe. c. 6 Kanun-i evvel. Başımda duman gibi saran ve boğan hüzün Ağlıyorum bu dilsiz zenci kızın dizinde.. Bir an içimde deli bir isyan uyanıyor. s.3 ..106 .. Titriyorum azabın karanlık dehlizinde.363 ZENCİ KIZI İLE BAŞ BAŞA Karşımda bir bulutlu gök gibi dargın yüzün. En küçük bir üzüntü rüyanı incitmesin.

Soydukça körpeleştin.. Turunçlara el attım: Ermişler olgun çağa. Bu ne tatlı sarıştı Canlarımız karıştı. Güller saçan güneştin Çöle dönmüş kucağa. Bir yeşil çam altında Geldik dudak dudağa. Ansızın uyandım...364 YANIK EFE Aldım da yatağından Kaçırdım seni dağa. İpek dizine yattım. Bülbüller şakımıştı Ta uzaktan uzağa. ah! Fundalıklar simsiyah Kim bilir nerde sabah Serpilmiş hangi bağa? Başımda yâr dizi yok! Sevdiğimin izi yok! Aşkın kedersizi yok! Yas inmiş dört bucağa ! Soluğum yavaşladı. Öpücüğünü tattım... Göğsümü gam taşladı . Çırpınıp pembeleştin..

Sırma telli bir ağa. Şimdi kurdum! Ne yerim var ne yurdum! İtin birini vurdum Asi oldum “konağa”! Bey babası zenginse! Çiftlikte efendinse Hakkı mı var her cinse Kötü gözle bakmağa? Oydu sana yan bakan. Ah işte ay yüceldi.. Konmak için leşime Çatmasaydı eşime İlişmezdim alçağa. Sen şimdicek uyursun Yuvanda canlı nursun.. Varsın efe vurulsun . Tutuştu beynimde kan. Yarın düşüp tuzağa! .365 Gözyaşlarım başladı Yana yana akmağa: Kuzuydum. Hesap verdi kaltaban O gün “koca bıçağa"! Herkes düştü peşime.. Dallara ışık saldı: Gözüm takılı kaldı..

5 . c.5. Girsin kara toprağa! Nazilli.366 Sevinsinler isterim Nazlı çiftlik beylerim! Gitsin ölüm haberim Zaptiyeden. 6 Kanun-i evve. 1928 Enis Behiç HAYAT. Tam sevişme çağında.106 . nr. 1928.Ödemiş. s. uşağa! Kimse demez : Ne yazık ! Rahat olur ortalık! Efelik dönsün artık Bir kararmış ocağa! Sen de güller takında Başka yâr sev yakında! Efe. “Mardan” dağında.

nr. Dünyaya gözünü yumarsan yine Bir avuç toprakta seni görürüm. Yüzünde gözyaşı yer etmiş diye: Ateşin gönlüme bir kere girmiş. Bir çile saçının üstünde ömrüm. senin yerine. 6 Kanun-i evvel..106 . Gel. Karıştı vücudum karanlıklara. Faruk Nafiz HAYAT. aşkı yaşarmış gözümde ara! İçlenme saçında aklar belirmiş..367 RUH -Rıdvan Nafiz’e – Şekilden kesildi ruhun nasibi. s. Zerrede Rabbını bulan kul gibi. Ayırmış içimden beni ikiye.7 . c. 1928. Nasıl titriyorsa.5.

kır. gözlerimiz birleşsin. tarumar oldu bütün bir âlem. nr. kırlar hazin. Dualarım boş döndü bırakmadan hiç bir iz. 6 Kanun-i evvel. çanı. c. 1928. deniz. ben hasta Sensiz geçecek günler için bütün köy yasta. bilmem.5. Göklerin en esrarlı.. s.106 . Gelsen de bir gün olsun göz yaşımızı silsen! Eczasıydık bir külün. Sen de yap yalnız mısın o gurbet ellerinde Senin de ilâhına yetişmiyor mu sesin? Kaldır başını bari. Bir kubbesi yıkılmış mabette miyim. gök ve biz Sen ayrıldın..368 SENDEN SONRA Burdan gittin gideli nasıl içlendik bilsen! Göklerin gözü yaşlı.16 . en karanlık yerinde! Şükûfe Nihal HAYAT.

Dinle bak. 13 Kanun-i evvel.5 .107 . Nafile önünde haykırmasana. Sesini örtecek bu dağın sesi. Denize varamaz menbaın sesi. s.5.. 1928. Yaşar Nabi HAYAT.. koca dağ dile gelmişte.. Yolcu hiçliğini söylüyorsan.. nr. c.369 DAĞ ve YOLCU Semanın yollan kapandı işte.

Ömre bedel bir yılın yaza benzer güzünde Ben varım zulmet gibi onu sarmış hüzünde.5. Derdimin izleridir çizgilenen yüzünde.13 . Dolaşırken duyduğu sesimdir sanki yerden. eli şakaklarında: Ağır ağır batıya doğru akan dalgalar H a s r e t i n i gezdirir ruhun uzaklarında. dağılmış neş'elerden San bir güldür kalan hasta yanaklarında. 13 Kanun-i evvel. Azabımdır beliren saçının aklarında. Gözünde çiselenmiş bir gece var kederden. kızıl bir ufka dalar. s.107 . 1928. Bütün yaz destelenmiş. c. nr.370 HATIRA Bir gölge var yoldaki. Faruk Nafiz HAYAT. Y ü z ü mermer kesilmiş.

s. Tepende simsiyah kargalarla gel.5. Elinden. kızıl bir ufuk. Yüzün bir sebepsiz korkuyla uçuk.108 .. O gün baş ucuma karalarla gel.. 20 Kanun-i evvel.. Kırık bir tekne ol dalgalarla gel.3 . Arkanda çepçevre. 1928. ne bir ah işit. Ne bir hasret dinle. düşerken dal gibi ümit. nr.. Necip Fazıl HAYAT. Bir yaprak ol esen rüzgârlarla git. c.371 GEL!.

20 Kanun-i evvel. c. 1928. karla değil. Ne içimde bir acı. Bir ince duman gibi uçunca bu sancılar. İstemem. Yalnız. yudum bir sudan. kolunu uçuran kahraman gibi ferah Duyacağım yeniden alnımda o meltemi. görmek isterim işittiği bir sese “Oğlum!” diye uyanıp atılırken annemi! HAYAT. Bu. Bir asma yaprağında titreyen ışık gibi Bu.5. Yeniden doğacağım bir hilal gibi yarım. kuşlarla dolsun saçak. Bırakılan bir tasın Üstüne damla damla düşen sarmaşık gibi İstiyorum tozlarla sütun yaparken gündüz. O. hiç kimse uyanmasın.372 NASIL DÖNECEĞİM! Hiç kimse uyanmasın. bir saniye burda ağlayacağım. Hiç kimse uyanmasın. İstiyorum ki dolsun yeniden damarlarım. Döneceğim evime. bu bana yabancılar. benden olmayanlar. alnımla çizgi çizgi edeyim camı. asla bir sonbahar akşamı olmayacak.108 . Ve ben. s. Sussunlar. nr. İstiyorum içeyim yudum. İstiyorum izimi bozmamışsa yatağım. uyanmasın hiç kimse. ne dudağımda bir ah.. Odama süzüleyim sessiz ve gürültüsüz.6 Sabri Esat . Sonra ölüler bile duyacak kahkahamı! Nasıl uyanılırsa kâbuslu bir uykudan.

s..5. Her sene kurası gelen köylüler Bu dağa çıktılar. burda gördüler Sonlarının neye varacağını! Bir yana atarak biz de uykuyu Selamlayacağız burda doğuyu. nineler! Açılmış olursa eğer tan yeri Murada ermişiz sayın bizleri..373 YILDIZ DAĞI Nineler. helalleşelim. Faruk Nafiz HAYAT. nr. nineler!. 20 Kanun-i evvel. ne mutlu: Tezkere almamız yakın. Gidene yanmayın sakın..6 . Bulalım yatsıda Yıldız Dağı’nı. On delikanlısı Kızılırmak’ın. Gökleri görüp de yarın bulutlu Kendini saklarsa güneş. c. Şimdiden sarıldık eteklerine.. Yarın. On yiğit karşıki sırtı aşalım. arkasından güneş yerine Bahtımız doğacak bu yalçın dağın. gün battı. 1928.108 .

Işık serpiyor meydana. Kim bu şair. bu kalender? Hangi bir ilham perisi Ona yağmurda bekle der? Kaldırımlar üzerinde Gümüş bir sel oldu sular. Yağmur sanki meyus meyus Ağlıyor yolda kalana. s. Selin ta orta yerinde Gene bu garip yolcu var. c. nr. iki fanus.14 . Belki murada erecek Naaşını sel götürünce… F AHRİ HALİT HAYAT. 20 Kanun-i evvel. Saadete etmiş veda! Gökten içiyor gözyaşı Belki ağlayamıyor da… Belki böyle can verecek Yağmur altında bir gece.5.374 YAĞMUR ALTINDA İki fener. Kim bu gece serserisi. 1928.108 . Anlaşılan dertli başı.

Akacak bir damardan bir damara varlığım Yaslandığın göğüste benim kalbim atacak. Mehmet Emin’e Bir sarmaşık saracak yine genç bir fidanı.. Bir sarmaşık saracak yine genç bir fidanı. 27 Kanun-i evvel.5.. 1928. Ben ölürsem ruhumu boynunda kement tanı! Bir batı rüzgârıyla kımıldadıkça perde Bil ki omuzlarımdan sıyrılıyor kefenim. Okşayan çiçek benim yüzünü bahçelerde.109 . Nefesin taşmak için paçalar gerdanını. c. s. nr.. Çıkacak her tarafta karşına mezarlığım.14 . Ben ölürsem ruhumu boynunda kement tanı! Faruk Nafiz HAYAT. Çıtırdayan ölüler çevirir dört yanını: Korkudan haykırırken ağzına sığmaz sesin. Kırlarda topuğunu dişleyen yılan benim.375 HORTLAK Pr.. Her sırıtan iskelet beni hatırlatacak! Her gece taş kesilmiş bir yatak üstündesin.

Tünerse bir konağın mermer eşiklerinde?. sana ölüm korkusu? Taş döşenmiş alnına kondukça bir kuş gibi Ellerim ürperiyor.. s. Sana ne.. naşa dokunmuş gibi. Bilmediğin bir köye bir çığ inmişse yardan? Ne var bu kış tohumlar tarlalarda donarsa? Boş sininin başında aç duran köylü varsa ? Ne olur kimsesizler. Sen şimdi yakınları seyre dal gözlerinle. 1929... Gök yüzü zindan olsun yerin üstünde varsın. şehrin geçit yerinde. 3 Kanun-i sani. Varsın kara toprağın bir gün yüzü ağarsın.110 . bulmuşsa kar yaylada diz boyunu? Parçalamışsa bir kurt ne çıkar bir koyunu? Ne çıkar kol kolaysa yolda karanlıkla kar? Dağdan dönen bir çoban can vermişse ne çıkar? Sana ne.5.. yollarını şaşırmış yolculardan.4 . yavrum. Örtülü perdelerden taşan ahengi dinle: Uzaklardan duyarsan yine kış rüzgârını Düşün uğursuz ufku kızartacak yarını! Faruk Nafiz HAYAT. c. Nereden geldi.376 KAR ve KARANLIK Başına vurmuş gibi sert bir kömür kokusu. nr.

Elimde kurşun kalem. Boş kâğıtta her çizgi İçerimde bir tasa. 1929. 3 Kanun-i sani.377 KÂĞIT KALEM Kabarmış su gibi Çıkmış çeneme masa.5. nr. c.110 .7 . Ama çömelip gölgem Kâğıda göz atmasa. Bir şeyler çizebilsem. s.. Necip Fazıl HAYAT.

Duman. Duvarlarıma başlar aksettiren karşı ev Piyano seslerini pencereme atacak. Anne! Bu melun şehir oğlunu şımartacak! Dijon: 6 .378 YILBAŞI Perdeden tahtalara düşünce bir örümcek. c. 3 Kanun-i sani. duman yanında sokak feneri camda. Sekiz penceresiyle yanarak alev.12. Yıl başı ağacımın sırıtan her boğumu Süslenecek sararmış mektup parçalarıyla. Ne zarar gönlüm gibi geniş değilse yerim. s. Gelecek akın. Beklenmeyen bir yolcu gibi sessiz girecek Odama yarı açık kapıdan. alev. 1929.14 .1929 Sabri Esat HAYAT. akın bütün misafirlerim: Kapım dolacak şehrin buz tutan rüzgârıyla Bir mumya eli gibi yakacağım beş mumu. Sokaktan geçenleri odamdan işittikçe. Gazeteyle örtülü üç ayaklı masamda Yükselecek çarmıha benzeyen sıska bir çam.5. Ağrı gibi dinecek yalnızlığım bu gece.110 . nr. bir gün akşam.

5. sana nişanlı gencin Ben dönerim köyünden seni görmemek için. At üstünde gelini alır gider efeler. Pas tutarak kanımla çürüyecek pasından..379 ALEVDEN MISRALAR V Üç yüz atlı gelirken hazırlanan düğüne Eteğine ulaştım ben sürüne sürüne. Yarın sensiz köyde her ceylan bakışlı dilber Dağdan dağa akseden yanık bir türkü söyler. nr. c. s. Sen düşerken dizine. Karlı dağda bir yiğit ağlıyorken yasından.14 . Nasıl mahzun dönerse susamış bir güvercin Kurumuş bir çeşmenin parçalanmış tasından. Döktün sırma saçını gül yüzünün üstüne: Gördüm seni alevden bir kafes arkasından. Madem kalbimde bir sen varsın bir de kederim Yerini her alanı boğacaktır içerim: Sen giderken göğsüme sapladığım hançerim. Vasfi Mahir HAYAT.110 . 1929. 3 Kanun-i sani.

380 ZİNCİRLİ Rüzgâr kollarımı semaya bağlar. etrafı dağlar. c. nr. İçimde uyuyan canavarların Sesiyle göklere haykıracağım. 3 Kanun-i sani. 1929. Bu küflü mahpeste kaldıkça diri Yardıma gelmesin. s. Sımsıkı mıhlıdır yere bacağım. Yârab. göğsüme sığmazsa yarın. Göğsümü çepçevre saran zinciri Kendi dişlerimle ben kıracağım. Kalbim. Altı yer..16 . Yaşar Nabi HAYAT.. nefesini tutan rüzgârın Hırsıyla.110 . istemem. biri. üstü gök. bu zindanda çıldıracağım.5.

kudrettin ve heyecandın. nr. Sevgin yaş oldu göz kapaklarımda. Sen can yoldaşımızdın kaçırdık elden. 1929. Ümidi hüsrana şikâr ettirdi.111 . ölümü inkâr ettirdi. 10 Kanun-i sani. c. N’olurdu o yuva bozulmasaydı. Ölümün. Adın ayet gibi dudaklarımda. s. Öç alabilseydik zalim ecelden.381 AZİZ NECATİ’YE O levent cüssenle hayattın. candın.5. Bu kara toprağa nasıl uzandın. Hayat. Sevdiğin Türklüğe kalbin yuvaydı. Ölüm mü oraya koyan başını? Saymadı mı yoksa ecel yasını? Susmayan gür sesin kulaklarımda.10 . Hasan Âlî HAYAT. takdirinden sonunda caydı. Neş'eydin.

10 Kanun-i sani. Kar kana boyandı bu dağ başında. her gün bir başka ümitle kanıp Yolumu gözleyen garip anamdır! Necmettin Halil HAYAT. köyüme yolun giderse Bak. bu yerde bir akşamüstü Bir garip can verdi yirmi yaşında. irkilme. endamı şanlım. Kalbine kudurmuş kurtlar üşüştü. O kadın -umduğu gelecek sanıp -O yerde bekliyor yüz bir akşamdır. Ah yolcu.382 BİR GENÇ ÖLÜ Tez geçme atlı. O. Çekinme çılgınca haykırışından Bir kadın yoluna koşup gelirse. s.5. 1929. Girerken. şimdi nicedir güzel nişanlım. Bir lahza ruhunum ahini dinle! O günden beridir bu kimsesiz yol İlk defa titriyor ayak sesinle. dur.10 . Düşün ki. nr.111 . c. Halimi deyiver “Ne oldu?" derse Saçları dalgalım. kim olursan ol. köyün dışından Ansızın bir yanık ses yükselirse.

Tan yeri kan tütse buhurdan gibi. geçti fırtına. c. Uzun bir uğultu kaldı geriye: Ona oğlum diye yandı her ana.. önünde diz üstü bulur Efem Azrail’i bir göğüslese! Yosmalar kucağı gerekken yeri Konuştu mezarda oğulla nine.5. Kim derdi. 1929. nr. Faruk Nafiz HAYAT.10 . O ne koç yiğitti! Gören vurulur.111 . 10 Kanun-i sani. Kara bir çevredir bulutlar aya: Dağlara yaslansa efemin başı Ayağı değerdi hemen ovaya. biz matem eyledikNasıl sel olmasın halkın gözyaşı. Efemi toprağa salan gönüller Yanıyor tutuşmuş bir orman gibi. sonunda. Yiğitler yas tuttu kardeşim diye! Yeridir kızıl kor kesilse güller.. s. Karşılık gelirdi gökten o sese. Derdim ki.383 EFEMİN ÖLÜMÜ -El idi ekber eyledi. cerrah neşteri Geçecek bir kanlı bıçak yerine ? Bir çınar yıkıldı.

Beni hain göğsüne doğru çeken kara kış! Ruhumu sinsi sinsi ezme. Geleceksen birden gel. bir yokluğa doğru koşan bu akış. s. Kurşuni renkli eylül sarınca ufukları Benim de sükûnumu sarstı hazan rüzgârı.. nr.. 17 Kanun-i sani..384 BİRDEN GEL Bu uzun intizara kalmadı tahammülüm.5. Ta kalbimde sızlayan bir derdin ateşleri. ey yılan yüzlü ölüm! Tabiatla el ele yürüdü bu yıl bahtım: Baharım ne hoş geçti. c. Gözlerimde kararmış bir yazın güneşleri. Bu gidiş. 1929. Geleceksen birden gel. Harabım damla damla içirdiğin zehirden. ey yılan yüzlü ölüm! Şükûfe Nihal HAYAT. al beni birden.8 . Savrulduğum şu kurşun renkli yollar tükensin! Bu uzun ihtiyara yok benim tahammülüm. Dalından kopmuş kuru bir yaprak gibi hazin.112 . yazın ne bahtiyardım !.

Okşuyor saçlarımı. Bütün bunlarda senin aşkın. Dağlar menekşelerle. Sordum ufka : Yurdumun acep nerde dengi var? Sevgilim... O ipek tenin gibi. ellerimi. burda rüzgâr güzeldir. İçimden yana yana.. yüzümü. Mezc oldu varlığım da renklerin ahengine. “Bahçecik” pınarından su içtim. rüzgâr. * * * Baktım denizkızının alevden çelengine. leylaklarla duvaklı. Sandım ki ben. * * * Esen rüzgâr siliyor alnımdan kederimi. su. sevgilim. akşam. sessizliği dinledim. bu levhayı anlatacak misal yok. Gözüm daldı ürperen kızıl yakut engine. dilber olan hayal yok. serinledim. Güllerin koynunda mı bürünmüş taravete? Gençliğin füsunu mu gıdıklıyor derimi? Bu öyle bir lezzet ki. güzelliğin var. .385 KUŞADASI’NDAN MEKTUP Denizin öyle tatlı bir lacivert rengi var.. sevgilim öptüm dudaklarını! * * * Her şey güzel: ufuklar. deniz.. aynını ben Alırım yalnız senin gül buğulu teninden. Harelerde ruhumun tükenmez ahengi var. “Tabiat" gibi zira. Bu deniz ancak senin aşkın kadar güzeldir. Baktım da Kuşadası denilen şu cennete.

nr.. Fakat bu güzel yurdum öyle yorgun.17 .. Her yerde seni gördüm gezerken diyar diyar. Hüzün ile her dakika o kadar temasta ki Bekliyor hasret çeken gönlüm gibi yarını. c. s.5.386 Gözlerimin içinde senden ışıklar saklı. hasta ki. Kuşadası.112 . Teşrin-i evvel 1928 Enis Behiç HAYAT. 1929. 17 Kanun-i sani.

Dinle.387 OPERA Gördüm bir çift göz gibi gözlerin yandığını. Tek baş gibi başların göğse yaslandığını Ölü bir çocuk sesi çıkarınca kemanlar. Hava çıplak bir tenden daha ılık bir şeydi: Bilekten kesik bir el gibi alnıma değdi Zamanlar. s.19 . Büyüyor nefesimle şimdi viyolonseller. Hep benim bu tellerin üstünde gezen eller. Yanağında yer eden bir tel kızıl saç gibi.112 . 17 Kanun-i sani. bu benim şarkım dinle! * * * Nasıl şaha kalkarsa bütün bir gölün suyu. Sallandı gözlerimde bahçemin söğütleri. c. Hisset dudaklarına gelen kanın tadını. İçimde bir kuş öttü örselenmiş sesiyle. 1929. nr. o arkamda bıraktığım zamanlar. * * * Duydum bir kuş sesiyle can veren flütleri. şimdi yayları boğan bu uğultuyu. Henüz kana bulanmış sıcak bir kırbaç gibi Yüzünde duyacaksın sesimin tokadını! Sabri Esat HAYAT. Dinle bu benim şarkım.5.

“Vurulsun yerden yere! „ Böyle verirler hüküm “Yeniler Eskilere!" Çığlar ve çağlayanlar. tüvanâ Yeni yıl binmiş ata. iki büklüm. Haykırıyor cihana: “Kalkın yeni hayata!" “Eski yıl. Uzun. Yeni yıl. ağzından Savrulan sıcak duman Gökteki bulutlar mı? Kim bu ejderha gibi Küheylanın sahibi? Meçhul bir şehsüvar mı? Yeni yıl genç. Azgın bir kır at gibi Köpürdü. genç yeni yıl! . saçarak “Zaman” merhalesini Geçiyor yol açarak… Vücudundan. ak yelesini Kabartarak. Ümitsiz ağlayanlar Dinliyor narasını.388 YENİ YIL Sırtına kanat gibi Fırtınalar takınmış. şahlandı “Kış”.

5. 1929.113 . Sil gönlümün pasını! 1 Kanun-i sani 1929 Enis Behiç HAYAT.13 . s. nr. 24 Kanun-i sani. c.389 Damarlarıma yayıl.

Sessiz uyandırmaktan korkarak yatanları. c. * * Ne bir örtü isterim.X .5. Sıska kollar halinde karyola demirleri Kımıldar saatlerin sesini işittikçe. Üstüme serpin bu tok seslerden ne kalırsa!.1928 Sabri Esat HAYAT. * * Tavanın bir ıslanmış renkle büyür kirleri..390 YATAKHANE ve SAATLER Beyaz perdeler gibi gerilince dört duvar. 24 Kanun-i sani.113 . Uzun koridorlarda boğulur bir canavar. Dijon.18 .. 13 . nr. * * Bir hayal yaşatmaktan gözlerim yorulunca. * * Çanlarım sallayan bir kervan halinde bu Gözetler bir kulenin en ucunda gurubu. ruhu benimkine denk. İçinde bir eskimiş zemberek burulunca. 1929. İçimdeki zemberek bir gece boşalırsa. * * Bir köşede duyarken bu dilsiz “tan tan” ları. Kesik bir nabız gibi ses verir yatakhane. Uzak bir saat vurur dokuzu tane tane. ne de süslü bir çelenk Kanı benim kanımdan. Damlarda kuşlar gibi birikirler gittikçe. s.

1929. nr. Faruk Nafiz HAYAT. bu bir yiğitti. Canlandı gözümde kesilmiş kolu. içim yaş dolu. c. s. Bir dağdı.. Ardınca yürürken. gölgesi kararttı yolu.5. Dev adımlarıyla bir yolcu gitti: Solunda bir kılıç gibi sallanan Tek kolu anlattı.2 . Sınırda düşmanı göğsünden itti.114 .391 KOLSUZ Sağ kolu kesilmiş omuz başından. 31 Kanun-i sani ..

ateşsiz. Bin bir acın sesini haykırıyor bu rüzgâr..... Gecelerden beridir uykularım hep yarım!. Ey ışıksız. c. Genç.5. nr. Alnına bir cinayet kızıllığı doluyor. Şükûfe Nihal .. Öper solgun yüzünü aç. Uluyor acı acı bu bir ölüm sesidir.2 .. Çocuklarından ümit bekleyedursun yarın!..392 ULUYOR. hasta yavruların. 31 Kanun-i sani. bir bıçak acısı var. uluyor. veremli bir anne yolunur hıçkırarak. * * * Uluyor ufuklarda yine rüzgâr.. HAYAT.. Mezardan baş kaldıran zaferin nefesidir. Yine hain bir neşter.... Onun da yolculuğu değil o kadar uzak!... s...114 . Ölüm size başı boş serseri gibi dalar... Bu yerlerde var mıdır bilmem bu sesi duyan!. Yedi başlı bir ejder sanki mezardan çıkmış... Çok kurban verecektir ona bu kapkara kış!. 1929. Aklanmış gözleriyle ölümden ölüm sorar. Köşede bir canlanmış iskelet bir ihtiyar. Gecelerden beridir sarsılıyor camlarım. Ölüm uğultusudur ufuklarda uluyan... Diyorum sefaletin işleyen yarasında. Bir çığlıktır kopuyor uykumun arasında... damı çökmüş yuvalar.

393 KAFAMDA İHTİLÂL Birden. ... Alevlendi yanaklar. Bu haile üstünde ağır ağır belirdi. açlar. Bağırdı. Bir vücudun ansızın taş kesilmesi gibi.. nr. . . Tam yedi kat setini yıktı bendin suları.. attı. Dik dağlardan koparak geldi sonsuz hızıyla. Her kaldırım taşında sanki bir baykuş güldü: Körler.5.. Seslendi birbirine bin hazla: Yürü.... ... . . Dağıldı bu tabloya sonra soluk bir duman: Bir göl nasıl açarsa fidandaki koncadan. yürü.. 31 Kanun-i sani.. Şehir birden derin bir karanlığa gömüldü. İsli göğüsler şarap gibi içti rüzgârı. Muhip Atalay HAYAT.. .. paslı bir çanın ipini bir kadit el..114 . Bir sırığın ucunda Bir paçavra halinde sürüklediler Rabbi. topallar. Çekti. Diye kansız dudaklar. . . c.. 1929. kırdı.5 .. Sonuncu dinamonun da bitince kömürü. . parçalandı bir heykel. Yüzün bir şifa gibi bu kanlı şehre girdi. çekti bağlanmış bir canavar gayzıyla: Sonra bir duvar çöktü. Kalplerin ateşinde kızdırıldı demirler. s. Kırıldı demirleri yassıltan silindirler. . Mukaddes yapraklar her biri avucunda Buruşturdu fırlattı .

114 . s. 31 Kanun-i sani.. 1929.. Yıkayınız yağmurlar Lekelenen içimi Siz kazınız bir mezar Gömeyim sevincimi.5...394 YAĞMURLA BAŞ BAŞA. * * * Gece sokakta yalnız Bir gence rastlarsanız Yükseklerden alıp hız Bırakmayın peşimi!. nr. Taha Ay HAYAT.14 . c.

115 .. * ** Günden yanan tenleri bahtlarından da parlak. Yarın güneş halinde tepelerden doğacak Dağda hayat kazanan bu köy "Fatmacık”ları! Taha Ay HAYAT.. Nasırlaşmış elleri. 1929.. İpekten işlemeli dağarcığı belinde Ormanı inleterek dağa ilerliyorlar. * ** Bağrını güneş yakmış. keskin orak elinde. c. Şahikalı tepeler gönül yoldaşlarıdır Onlar burda parçalar sırımlı çarıkları.. s.... Akşam köye dönerken bu Toros güzelleri Her çeşmenin başında bir türkü söylüyorlar.8 .. 7 Şubat. seller gözyaşlarıdır. * ** Rüzgârlar nefesleri.5.395 KÖY KIZLARI Omzunda kırık desti. nr.

. yolların ucu.5. «Köşeyi dönmüş» diyor.. s. 14 Şubat. c. Ölüme gurbet pusu.. Durup durup kıvrılan Yollar. Unuttum ben de kimdi?.396 YOLLAR «Dayandı ufka» derken Saplanır kalbe birden Hançer. Gören «bir yolcu» şimdi. Tabuttadır yol alan!. sinsi bir yılan. Giden hangi esimdi?.. Yok tanıdık bir yolcu. kasırgadan.116 . Var bir günlük kokusu.... Behçet Kemal HAYAT. nr. Tozları.3 .. Yola neye düştüm ben !. Yer yer tüter buhurdan. Düşünür: «Kimi soksam?» Bakar ağlarım akşam Vurmuş gibi ayrılan!... Yol gurbete gidiyor.. 1929..

1929. c.5 . İşlendi her kemiğe bir ruhun manzarası. Kalbimde birbirine benzedi iskeletler.. Büküldükçe bu ağır cenazelerden. Döktü çiçeklerini kokladığım demetler.5. Bütün boylu boyunca kalbime gömdüklerim Bir iskelet kesildi yıl geçmeden arası. nr.116 . 14 Şubat. ne gözümden yaş aktı. Ben ne göğüs geçirdim. s.. belim Dedim: “Nasıl çürürmüş genç ölüler.397 ÖLÜLER Kalbime her giden yıl bir genç ölü bıraktı. görelim?" Rüzgârda savruluyor bir tüy olan yüklerim. Birbirinden habersiz can veren her hatıra Kalbimin taşlığına uzandı sıra sıra. Faruk Nafiz HAYAT.

Bir kızıl gül renginde o ateşin yanakları! Kışın hüküm sürdüğü yerse gönlün.116 . Değişecek şüphesiz bu hal bir gün. sevgilim. sevgilim.398 Hayne'den: BİR KAÇ MISRA Yanaklarında yazın coşkun harareti var. nr. 14 Şubat. c. 1929.5 .5. Gülgün yanaklarında göreceksin kışı sen! Kalbinin kutuplan bir cehennem olurken! Süleyman Sıddık HAYAT. s.

Hayattan bana neler Getirir pervaneler.399 UZLET “Aziz Hakkı Tarık’a.. 121 Şubat. 1929. bense İçinde yanan bir mum.5. c. nağmeler Renklerle eriyorum.” Uzlet bir fener.. Onu billur bir kâse Gibi doldurur nurum. Pırıltılar. Necip Fazıl HAYAT.3 . nr.117 . s.

aynı sevinç içinde On üç milyon kişinin kalbi burda atıyor. bir vatan kalbi deniz olmuş geliyor. Kır. Halkapınar’dan at süren bir bölüğün Neşeli nal sesleri Kordon’u çınlatıyor. Orda coşan sevinci en gür sesinle haykır. ihtiyar. erkek. Hemşerim. şehirde. varsın Hürriyetin zevkini için tatsın doyunca. duyduğunu boğma ciğerlerinde. Vatanda kadın. Bak. Bu anda aynı gurur. Atların nallarından çıkan ateşler bugün Bir güneş nuru kadar kalbi aydınlatıyor. bugün hislerini zapteden zinciri kır! Dinle top seslerini. Kordon’a dalga dalga vuran körfeze bak da Gör ki. İşte şimdi konakta Yeni doğan gün gibi bayrağın yükseliyor.. göğsün sevincinden kabarsın Şu eflâke set çeken yüce dağlar boyunca! Set çekme hislerine bu güzel günde.400 9 EYLÜL -“Güzel İzmir” için ölen Mehmetçiklerin aziz hatıralarınaHemşerim. dinç içinde Bir tek gönül var gibi aynı zevki tadıyor. haydi. İşte. nihayet sevdiğinin göğsüne Düşen bir sevgilinin tatlı baygınlığı var Tarihinin bu günü benzemez başka güne! Kalbinin hangi günde böyle çırpındığı var? . Sevincinin sayhası akis versin derinde..

c.4 .. bak ta göğsün iftiharla kabarsın Şu eflâke ser çeken yüce dağlar boyunca! Set çekme hislerine bu güzel günde.401 Zafer değil bu millet zaferinin yanında Cihanın dört ucuna korku salan seferler! En büyük kahramanlar işte: öz vatanında İstiklâlin uğruna bu kan dökmüş neferler. varsın Hürriyetin zevkini için tatsın doyunca. nr. 1929. Hemşerim. s.. Necmettin Halil HAYAT.5. 21 Şubat.117 .

c. nr.13 .402 AZAP Sobanın alevleri korkunç bir canavardır. Vücudumu kıpkızıl dilleriyle yalıyor. Öldürdü beni sıcak odaların azabı. Kimlere kefen oldu gene bu gece karlar? Kaç yoksulu kolunda sürükledi rüzgârlar?. Yatağım bir yılanın derisiyken derimde. 1929.5... Gözlerimin önünde kimlerin ıztırabı Yok ki bana bir lahza sükûn versin odamda! Yetişmiyor kollarım onlara uzansam da..117 . Odamdan kutuplara giden bir yol mu vardır? Bütün ruhum bir buzlu okyanusa dalıyor. Şükûfe Nihal HAYAT. s.. Bu yumuşak yastıklar taştan da katı bana! Kefen soğukluğu var beyaz örtülerimde! Daha munis toprağın üstünden altı bana. 21 Şubat..

bacalar. Kimi bir tuğladan külahla başındaki Evlerin üstünde ayrı bir evdir sanki. Dipsiz maviliğin esrarım kurcalar.. ortancalar. bacalar. Kimdirler sahiden. 28 Şubat. Kâğıttan. Necip Fazıl HAYAT. Kimi bir belki de evlerin cinleridir. çıkmışlar kararmış çatılardan Kemik bir kol nasıl fırlarsa bir mezardan. Ruhların mehtaba daldığı taraçalar. Onlar insanların gözünde bir kartalsa İnsanlar onların gözünde karıncalar. Her an bir haberi gözler gibi yukardan. çarşaf gibi bürünmüşler sisine.. kimisi kısa. nr.2 . bacalar... bacalar. Kolları işaret gibi göğe yükselir. damlarda işleri ne? Şehrin. küçükler. s. kimi uzun.403 BACALAR Görürüm. Bir aile ki bu. Dalmışlar afyonlu dumanlar ile yasa...118 ..5. 1929. Kimi ince.. c. Bakarsın. ufacık köşklere benzerler ki Kopuyor İçinde görünmez facialar. bacalar. her evden kimler ölmüşse gelir. yabancıyız hepsine İçinde büyükler......

c.. s..404 MAHPUS — Sanatına hayran olduğum Faruk Nafiz’e — Tahammülü yok diye bu taşın iniltiye Mermer kapılarından kovdular inleyeni. Duvarları paradan... 28 Şubat. Ne bir anne bakışı ne bir yar okşayışı.17 .118 . yorganım kederin karlı kışı. İşte demir kapılar kırıldı: fırtına var. nr..5. Yatağım taş. Günahsız oğlunuzu sakınınız analar! Şimdi kinim kudurmuş kör gözlü bir canavar: Bir hamlede ezecek her önüne geleni. Silmek için alnıma çizdikleri kirimi Yirmi üç yıl kemirdim dişimle zincirlerim Şimdi ölüm yerine seyredince dirimi. Bu meydanda başları boş dolaşsınlar diye. Kalplerine batacak bin azabın dikeni. Vasfi Mahir HAYAT.. Bu zindana girenin boynundadır kefeni. Zincirden çözdüklerim hapse attılar beni. kızıl kandan nakışı. 1929.

Her iniltim yüzüme inen bir kırbaç olur. Korkuyla ürperiyor getirenler yadına. şimdi.. Sormayın.. Yaşar Nabi HAYAT. Bastığım topraklardan kazıdılar izimi.118 . Görürsünüz serçeden bir kartal çıktığını Süt emen bir kuzunun ete acıktığını Öldürün bir boğayı fakat kızdırmayınız. Her duam biraz daha çürütürdü dizimi.. Size gülersem eğer bir gün mezar taşımdan Bari hayatım gibi onu da kırmayınız!. Kargalar bile korktu o gün vahşi sesimden: Bazen bir çığ olmaya yetişir bir avuç kar.. Adımı koymaz oldu analar evlâdına.. gözüm kanlı.405 LÂNETLİNİN ŞARKISI Bir akşam. 28 Şubat. Yavrusu parçalanmış dişi bir kaplan gibi. 1929. yanan bir ormanın hızı var..5. s. nr. artık.. insan nasıl kana aç olur. İçimde. fırladım mahpesimden Bir damardan fışkıran kıpkızıl bir kan gibi. c. Ölüm bir karga gibi ayrılmıyor başımdan.19 .

5. Böyle acizliğini duyduğum günden beri En büyük düşmanıyım kendi şiirlerimin.. c. Semalar kan ağladı. nr..119 . Çoğu öldü esince kasırgası ademin.406 İTİRAF Şair sonsuz bir hayat verdi mısralarına.. 7 Mart. Dedim: Bin bir emekle gonca veren çimende İki gül açtığını görsem alın terimin. Bir asırdan iki üç mısra kaldı yarına. Her mısraım cenk için atılırken ileri Bildim: Ölüm olacak bu harbin muzafferi. Madem sanat uğruna yaşarmış can veren de Ömrümü üç mısraa bağladım işte ben de... s. Vasfi Mahir HAYAT.4 . kederden yandı zemin. 1929..

5.. Ömrüm de olsanız kısalın yollar Tek gönül menzile kavuşmuş olsun. 1929. s. Ne kadar ok gibi fırlasam da ben Mıhlanıyor yere attığım adım.3 .120 . kaldım. biraz geç.! Refik Fikret HAYAT... bekleyenim var Ben yorgun değilim! bu yollar uzun!!. 14 Mart. geç kaldım.407 GEÇ KALDIM Bir ömür hızıyla geçtikçe yıllar Seziyorum beni çağıran bir el.. Sakın bu olmasın beklediğim yar? Varayım gideyim bir ayak evvel. yoldayım. nr. Geç kaldım. c. Üzülme uzakta beni bekleyen Yoldayım.

Seyret çizgilerimde.3 . vücudumun görmeden ötesini Bir macun gibi çekmiş beynimi havanından Alnımı yapan dülger almış kerestesini Çok eski bir konağın oymalı tavanından Necip Fazıl HAYAT. Sihirbaz. 14 Mart.5. doğduğun gün ne oldu. nr.408 TAVAN Bu akşam mum yanınca bu bir asırlık ağaç Mehtapta orman gibi gizli yollarla doldu. Dedi: yastığa dayan. s. o cam gözlerini aç. c. 1929.120 .

Bahçene sıcak bir tüy bırakıp geçen kuşlar.5. nr. ısıt avuçlarını. bu ocağa uzatsın uçların. ateşe bir parça daha ısın: Madem uzaklaşmışsın madem uzaklaşmışsın Madem ki yok alnını okşayan ılık bir el. Ey alnını ateşe.409 DAÜSSILA İste ocak mayın üstünde bakır şamdan Gölgen parçalanmadan. Kumsalın kayaların üstünde o koşuşlar Gene gözlerinde mi hâlâ gözlerinde mi? Orda deniz coşkun mu sesinin ahenginde. odana giriyor sabahı vuran çanlar Bak kuşlar ağlıyor mu kaldık diye dışarda? Düşün.121 . s. c. Kıvrılma serçe gibi altında bu karların: Kırık cam parçaları hisseden damarların Ocağa.. Konuşma duvarlarla böyle anadilini: Sus. 21 Mart. duvar kızıllaşmadan. Kül altında kor gibi gömülme böyle düne: Vurma yumrukları deli gibi göğsüne: At ocağa ısınsın damarlarını tel tel Ağlama dişlerinle parçala mendilini. 1929....4 . Dalga yerine çarpan kalbin midir enginde? Akar mı nefesinle ufka doğru bir gemi? Ey alnını. kendilerini taşlara çarparlar da Gene gurbet diyerek ağlamaz kahramanlar! Sabri Esat HAYAT.

kıvılcımlar. Bir tokmak sedasıdır orda akşamla sabah. yangınlar. Mazgallı taş odanın siyah perdeleri var. tahta havanlar. 1929. Dövülür mahzenlerde büyük. s. c.4 . Yeşil. otsu dağların yüreği kadar siyah. Sarmaşıktı odanın yeşil perdeleri var. Siyah. doğan göz gibi bahamı ortasında. 28 Mart. Öyle hisli bir dunum yüzer ki havasında.5.410 ODALARIM Camekânlı odanın kızıl perdeleri var. Biraz evvel o yerden bir İcadın çıkmış kadar.122 . nr. bilezikler üstünde ilerliyor. Gerisinde akşamlar. Kızıl. Necip Fazıl HAYAT. o ateş rengi kapanan gözlere sor! Perdeler.

Onu her cins hâtıra gibi atın dışarı. yollarda yapayalnız. Kanatsız bir kelebek gibi yükseldi size. nr. Bir şırıltıymış gibi damladı içinize. s. boğsun bu eski şarkıyı bir kahkaha.5. en sondan. Bir akşam. Her şeklalan bulutu benzetirken bir şeye. Sakın hatırlamayın bu eski şarkıları!.122 . Son yapraklar üstünde ölen böcekler gibi.8 . Sanki bir sır halinde. Yahut bir yaz gecesi işittiniz balkondan. Onu ya bir yas günü sahilde dinlediniz.411 ESKİ ŞARKILAR Oltanızın ucunda esnerken bütün deniz. 1929. Belki tekrarladınız siz de bu mısraları. Gülün. c. Belki de bu şarkıyla bir sabah uyandınız. seyrederken pencereden dağları. Hep aynı mısraları duydunuz bir teviye. 28 Mart. Bırakın basınızı sarsın başka bir tipi. Kim bilir. bir kelime. Bu gün içiniz yanmak istemezse bir daha. kaç sonbahar. Sabri Esat HAYAT.

ne var? Nedir şakağında bu beyaz saçlar? Sanki bayıltıp da.412 RUYA Uzun bir uykudan kalkıp bir sabah Baktım ki yepyeni. s.. c. Tutmasam gözümden yaş inecekti. 4 Nisan. Bir his beni alıp aynaya çekti.123 . değildi bildiğim dünya. odamda eşya. Gençliğim geçen ev o değildi ah. nr. 1929. gençliğim kadar Büyük bir şey çaldı benden o rüya. Ellerim bir kanat gibi titrekti. Necip Fazıl HAYAT. Sordum etrafıma: Ne oldu.. Gördüğüm. Ordaydı gecenin esrarı güya.5.7 .

11 Nisan. Gene öpsün o dudak…Sarsın o kol belini! Eşiğinde canınla ödüyorsun ne olur Bir kadına inanmış olmanın bedelini Faruk Nafiz HAYAT. c. s. ısıttığın yerde dur.5. sedir ve perde Korkma! Sana ne dil uzatır nede el kaldırırım Gözümü kan bürümüş diye benden çekinme Nasıl birden düşerse bir ağaca yıldırım Beni baştan aşağı çarpar o lahza inme Sakın kalma yerinden. nr. 1929.413 İNME Bir gün Uzak bir yolculuktan sonra nefes nefese Kalbimin çarpışını sofamda sayacağım Ömrümü vermek için ağzından çıkan sese Kapan sol elimle aralayacağım… Yabancı bir fısıltı söyleyecek adını Tanımadığın bir gülüş yükselecek içerde Vurur vurmaz duvara kapının kanadını Karşımda ürperecek halı.8 .124 .

s. nr.13 . 11 Nisan.5. 1929. kış ne zaman dinecek. c.414 KIŞ BİTMEYECEK Mİ ? Her gün taze karları çiğnerken ayaklarım Bir dua gibi korkak titriyor dudaklarım Kış ne zaman dinecek. Ne zaman duyacağım dağların havasını? Ne zaman hissederek bir elin temasını Panjurlar bir göz gibi uykudan silinecek İstiyorum saksılar koyayım pencereye Kuşlar gelsin her sabah ellerimdeki yeme Kuşlar belki evime uğrayıp geçen kuşlar Her sabah serçelerin beklerken ölmesini Duyuyorum karların o çıkmayan sesini Yolda aç köpeklerden geliyor uluyuşlar Sırıttıkça bir kafa tası gibi her gece Günler beyaz bir şerit halinde eklendikçe Çöküyor içerime bir mezarlığın kışı Bir sıcak şurup gibi güneşten tatmak için Ihlamurlar altına serilip yatmak için Bahara istiyorum bir mezardan çıkışı Sabri Esat HAYAT.124 .

Gözlerimiz. sıtmalı bir köylü kız Bu bataklık içinde güneşle bir arada... 1929. akşamdan.. Kamışlarla çizilmiş bir aynada gölgemiz. Suların üzerinde her sazlık birer ada. sıtmalı bir köylü kız.. Ömer Bedrettin HAYAT... uzun bir ova ki karlı dağlardan ıssız. c. Bu nurdan ve çamurdan ovayı bırakarak Sürdük atlarımızı kısıl denize doğru. Karşımızda nehirle kucaklaşan bir deniz..5.. s.15 . nr. süzülen ince nurda. İzimizden fışkıran sulara dalan yolcu. 18 Nisan. Bataklıkta güneşle birlikte kalan yolcu.415 BATAKLIK GÜNEŞLERİ Kuyrukları düğümlü atlarımız çamurda. Bacakları çırçıplak.125 . göz yaşı çamurlara akarak.. Kamışlarla çizilmiş bir aynada gölgemiz. Bu. Hâlâ orda. Bacakları çırçıplak.

Fidanlar şaştı bugün: Gözümde yaştı bugün Gönlümün dilekleri.. Bu tufan yükselirken Hep sizi düşündüm ben: Daha mı ince sizden Bir kızın bilekleri? Büyük çamlar yıkarak Denize koşan ırmak Size nasıl kıyacak Kızıl dağ çilekleri.. s.126 . 25 Nisan.416 DAĞ ÇİLEKLERİ Irmağım tastı bugün.5. c. 1929.. Ömer Bedrettin HAYAT..3 . nr.

* * * Son nefesle beraber vermek için eline. garipsin: Senin yurdun semalar. ah! Dağlara. sökülsün tırnaklarım. .. Zindan duvarlarını aşan mahpuslar gibi Sen de tırmanmalısın dağlara.417 DAĞDAN İNEN Bağrımda kalmış gibi vurduğu kanlı hançer.. Hangi dağın tepesi daha yakın göklere? Hey... Yeis bir yılan gibi sarıldı dizlerime. tepeler.. İçimde günden güne uzandı gitti derdim. Dün kendime dedim ki: Ağlama böyle miskin.. Aciz bir zincir gibi bağladı kollarımı... Bir gün elbet düşerim sevgilimin eline. Nasıl ilerledikçe genişlerse dereler. yaklaşın! Yol verin hey kayalar! Dağ ses verdi çıkınca yolum en yüksek yere: Burdan daha göklere bin dağ boyunca yol var. Ben daha bir adıma sarf ederken varımı. Yıllanmış bir sevginin acısını çekerdim. Avuçlarım kattasın... Bir kartal süzülerek uçtu benim yerime. Yiğitsen boynundaki paslı zincirleri kır! Sen ki bir zindandasın zincirlisin. Mademki gökler sana kanat açmış yar gibi.. Her yerim parçalansa bir kalbimi saklarım.. Mademki düştü gönlün bu kara sevdalara. derdin daüssıladır.

nr. Vasfi Mahir HAYAT.. s.418 Zincirli.5 . bağlı.. c. 25 Nisan.5. dertli gene zindana girdim: İndim tekrar çıktığını bu ıstırap dağını.126 .1929. İki kanat uğruna bin kere can verirdim Ruhumun bir kuş gibi bilsem uçacağını.

Tik-tak. Tik-tak.. diyor.7 . c. Kül olsam yanmaktan kurtulacağım. Tik –tak. Tik-tak.. nr..126 . biraz daha yak. Tik-tak. Tik-tak. s. Bırak tüllerini. Tık-tak. bizi saracak: Sen karşımda hızla yanan bir ocak..5.. Benim filizlerle dolu kucağım... 1929. Tik-tak... Tik-tak. Avuçlarım kadar göğsün yuvarlak. Yakan bir güneşsin kalsan da uzak.... İçimde çırpınan bu ses dinle bak. Tik-tak.. Mademki zavallı bir oyuncağım. Böyle kurulurken. kollarıma ak : Ben bu kan selinde boğulacağım. Yumuşak başını göğsüme bırak.... Yaşar Nabi HAYAT.. muhakkak Bir gün ellerinde kırılacağım. Bir yolda karışan.419 SAAT Tik-tak.. 25 Nisan. Bu ateş ne olsa.. Tik-tak. gel çırılçıplak... Tik-tak. Bir kucak alev ol. Biraz daha yaklaş.. iki sel olsak. Tik-tak. Yanan kalbim gibi vücudun sıcak. Tik-tak. Tik-tak....

kıyı kıyı esmerleşir bir sandal. Sular. 1929. hurda çürüyen kirli bir canavardır. hem. s. Panjurlardan bir ışık yağmuru dökülünce.1928 Sabri Esat HAYAT.126 . köprüler: Uzakta bir fenerin parçalanır damarı. Donuk bir taş rengiyle uyanınca. c. Denizi.12 . akislerini parça parça kırınca. Sakın kendilerini suya bırakmasınlar. Camlar. Sormayın ne üstünde. benim gibi içinde hissedenler! Dijon : 4 .10 . İşte ölü suları böyle sürükler kanal. Sular. o kapanmış yelkenler.5. Gölgede. nr.420 KANAL Evlerden suya doğru ağaçlar fışkırınca. 25 Nisan. Köprüye yaslanıp ta kanala bakmasınlar. Çağırır bağlı duran dün kayıklar ilkönce Gerilmiş eller gibi çırpınan yosunları. Nasıl kimse duymazsa uzak bir hıçkırığı. güler. eteklerinde hem ağlaşır. En diplerde kaybolur bir geminin çıkrığı. ne de altında vardır O açılmış yelkenler.

Taha Ay HAYAT. O. Kıvılcımlı gözünü daldırıyor engine.5. nr.421 FATMA’NIN DERDİ Fatma kayaya çıkmış çevre işliyor yine.14 .» diye kişniyor… Kızın kanı kaynadı bu bekleme sonunda Bu gece dağa kaçlı bir yiğitin omzunda. s. Ah bazen rast gelince cinnetle sevdiğine Kalbi pat pat vuruyor dar göğsü genişliyor. Ninesi sabahleyin bulmayınca koynunda İşlediği çevreyi dedik dedik dişliyor. Fatma’nın sevgisini hissediyor kuzular. c.. Bu sevdanın sonuna allar vakıf oldular Hepsi: «Fatma bizimle kaçar.126 ... 25 Nisan.. çeşmeye gelince oluktan taşar sular. 1929....

Öyle bir canavar ki tasları kemiriyor! Sabri Esat HAYAT. İçinde saçlarından bağlanmış bir canavar. karanlık kesilince dört duvar. Tahta salipler gibi dalların uçlarında. 1929. Gezen ormanın ruhu içerime giriyor. geçen yazdan kalma birer pelerin. Bana dilsiz yosunlar uzatıyor elini.5. nr.422 ORMANIN CANAVARLARI Havuz: yemyeşil. c. Canlandı sanıyorum bir kadın heykelini. küflü bir saatin kadranı: Bir gözyaşı halinde aksediyor ormanı Yaşlı bîr alın gibi çizgi çizgi olan su.127 . Üstüne dökülüyor taştan kanepelerin. Uyanıyor. 2 Mayıs. Gölgeler. rutubetin serin avuçlarında. Tabutuna konulan bir ölü terlemiş de Geliyor ağaçlardan ıslak odun kokusu. Ellerim. Havuzdan bir kurbağa taşlara yükseldikçe.3 . s. Sanki bir tüy düşüyor her kanat silkinişte. Unutulmuş bir kuştan bir haykırış geldikçe.

s.423 BENDEN ALLAH’ A Kurbağalar çaldı da dün bir cenaze marşı Biraz seni düşündüm gece mehtaba karşı. Haykırdıkça elâlem karşında kâfir diye Gece sabaha kadar ağladım hak bir diye.13 . vermişin insan şekli çamura. 2 Mayıs. Çocukken dinlemiştim: yeri. 1929.. c. nr. dedim.. Zaten sendendir. yedi kat arşı Sen yaratmış. Dünyada çektiğimi unutabilmem için.5. bütün şaşırdığımız: Bir peygamber doğursun neden bir kimsesiz kız? Musa nedendi katil. Baktım: varlığımızın en sonu bir mezardı. Tanrım mükâfatını gönderecektir diye Her nem varsa harcadım hepsini bu uğura. Nurun gözümde artık yavaş yavaş karardı. Yaksın beni ateşten ateşe vura vura. Gün geçtikçe içimi yeni bir şüphe sardı. Bu zindandan yolumuz nasıl çıkardı nura?. Vasfi Mahir HAYAT. İsa neden babasız? Bir kavın için dünyayı neden verdin yağmura? Haklıdır varlığından kaldım olmazsa emin. Kâfirim: her kâfiri attığın cehennemin.127 . Omuz silkersem eğer böyle her itirafa Bari şu sırrı anlat hakta benden tarafa: Derinliğinde cihan barındıran bu kafa Bir gün nasıl olup da girecek bir çukura?.

. Necip Fazıl HAYAT. nr..5. Ve kalbin sana sorar: Bakıp geçmekte ne var? Sen de her insan kadar Onlara aşinasın. s.128 . c. anladın.5 .424 ÖYLE BİR SOKAK Kİ BU Öyle bir sokak ki bu Her kapıda bir kadın. 1929.. Geçene öz yolcusu Gibi bakar.. 9 Mayıs.

. s. yeşil denizlerin sen. İstersen beyaz bir gül. ben de düşünmüyorum.. 9 Mayıs. Karanlık kuyulara bakmaktan ürküyorum. Koyu renginle değil.425 24 MART Odama akşam gibi. Yalnız gösterme bana gözlerinin yaşını. yahut çevir başını.128 . Ah. bir gül hazzıyla ensen Nefesinin altında bir tüy gibi ürpersin. yeşil denizlerin sen ki en derinisin.. 1929. Yaşar Nabi HAYAT. dudağının nemini baygın esen Bir yel gibi getirsin dudağına nefesin. Yalnız gözlerini yum. Ve istersen bir günlük doğan bir böcek gibi. istersen. İstersen.16 . Baş döndüren ve yeşil.5. Günle beraber yanmış. nr.. c. akşam gibi.. Yalnız çevir başını yahut gözlerini yum. ılık rayihanla sin. günle sönecek gibi Yarını hiç düşünme.

var Sahiller dantel. nr.5. Güneş erirken! Başka bir zevk bulurum ben Bugün de yarın da İzmir akşamlarında. Akşam üstünün! Sahile in de. c. Baygın ufuklar. Okşar ve güler. 1929. örgüler. lekesiz O güzel deniz Yeşil. Ne renk. sarı Yüksek dağları. 9 Mayıs.426 İZMİR AKŞAMLARI — Rıdvan Nafiz Beye — Engin. s. Tarar. ahenk. mor. İzmir akşamlarında! Rıfat Necdet HAYAT. Bir tül içinde Bak «Çatalkaya» «Karşıyaka’ya» Ay doğmuş erken.128 . Şimdi uykusu Biten bir günün. Akşamın tel tel Saçlarını su.19 .

427

AHENK Sesimi çalıp ta götürse rüzgâr, Versem gözlerimi bir keskin renge. İçimde bir mahşer uğultusu var, Ruhumdur çağıran tenimi cenge. Gösterim bir çukur, dilim kör düğüm. Yürüyen bir ışık olsa gördüğüm. Mermer bir kabuğa girip ördüğüm. Kapansam içimden gelen ahenge... Necip Fazıl

HAYAT, c.5, nr.129 , 16 Mayıs, 1929, s.3

428

MEZARLIK AĞAÇLARI Yedi yayla kızının çelikten baltaları Irmağa aksederek yükselince yukarı Taşların, toprakların üstüne serildiler Mezarlık ağaçları... Binlerce ölü gören, bir tek balta görmeyen, Uzun sırat köprüsü bizden yapılır diyen Mezarlık, ağaçları... Ömer Bedrettin

HAYAT, c.5, nr.129 , 16 Mayıs, 1929, s.3

429

AZAP Nasıl şiire kalbolsun içimdeki azabım. Keskin bir zehir gibi süzülen ıstırabım Damarımdaki kanda eriyor damla damla.. Ne yazık bile bile kör olacaksa ruhum, Attığım her hatvayı selâmlarsa uçurum Kim tahammül edecek böyle acı hayata? On sekiz yıl yaşadı sevincim dar göğsümde, Nihayet o da bugün can veriyor önümde Yerini başkasına terk etti ağır ağır... Gençken içi ihtiyar olmak ne kadar acı.. Bu asabın yegâne kullandığım ilâcı Son günlerde tükenen gözlerimin yaşıdır... Taha Ay

HAYAT, c.5, nr.129 , 16 Mayıs, 1929, s.5

430

KİTAPLARIMLA Ben sizden ne istedim, sis bana ne verdiniz? Her biriniz bir parça teselli ederdiniz! Sizler şimdi bir kule, ben sizin bekçinizim, Hani başka yolcular, bu izler benim izim. Yolunuzda tükettim ömrümü yudum yudum. Sonra, dönüp kendimi izlerimde okudum. Bana beni vermeyen sayfayı yakıyorum, Hayata bakıyorum, hayata bakıyorum! Rıfat Necdet

HAYAT, c.5, nr.129 , 16 Mayıs, 1929, s.16

431

ÇAY Şeklalır semaverde Gümüşten, şeffaf bir sır. Porselen, kadehlerde Süzülmüş renk ve ıtır. Kırpık kirpikleri yaş İki çift göz, iki baş Odada tatlı, yavaş Bir sesle mırıldanır. İşlemeli bir perde Ağır ağır iner de Düğümlenir içerde Okunmayan bir satır. Hamit Macit

HAYAT, c.5, nr.129 , 16 Mayıs, 1929, s.16

432

KAR ALTINDA KALANLAR Bu yılda beyaz açtı, bahtınızın gülleri Gözünüzün yaşıyla doldurun «keşkül»leri Ellerin verdiğini köpeklere atmış!. Ne tanr.ı korur sizi, ne gökler size acır.. Örtülünce kapılar her akşam gıcır gıcır, Yatınız sokaklara.. Ah!. Upuzun yatınız!.. Isıtmak isterseniz göğsünüzde alkanı, Çekiniz üstünüze bu bembeyaz yorganı.. Korkmayın çatırdasın, çatırdasın bu gökler... Doymadan bir hayata.. Girmeden bir bahara; Kış olan ömrünüzü, gömünüz haydi kara!, Ağlaşsın başınızda fırtınayla köpekler.. Rıza Polat

HAYAT, c.5, nr.129 , 16 Mayıs, 1929, s.18

433

YAĞMUR Koşun koşun damlalar Camda yuvarlanmaya. Ve başlasın kargalar Damı gagalamaya. Sen uyukla odanda. Lamba bir yanda, Değmem ellerin kanda. Olsa da uyanmaya... Necip Fazıl

HAYAT, c.5, nr.130 , 23 Mayıs, 1929, s.2

434

TRENİN FENERLERİ Nasıl dokunulursa kulağıma bir tüyle Camda bir sinek gibi, uzak bir gürültüyle Geçiyor pencerenin karşısından tirenler. Duman, yelken halinde açılınca damlarda, Suda halkalar gibi genişliyor camlarda Sokakta konuşanlar, evlerden ses verenler. Böyle uzaklaştıkça katar bir duman saçıp. Seyretmek istiyorum panjurlarını açıp Bembeyaz kanatlarla odamın doluşunu. Başım, avuçlarımda, dirseklerim, masada. İçimde duyuyorum, raylar hıçkırmasa da, Simsiyah, bir tirenin hızla kayboluşunu. Çığlığını derinden derine işittikçe. Tanıyorum nihayet bu geçişi iyice; Nedendir biliyorum şakaklarımın teri. Raylar, bunlar alnımda yer eden kırışıklar; İki ölü göz gibi aynadaki ışıklar, İçimden geçen siyah katarın fenerleri. Sabri Esat

HAYAT, c.5, nr.130 , 23 Mayıs, 1929, s.18

435

HEYKELİN KARŞISINDA Gezdikçe her dudakta sen uzaktan uzağa Önünde haykırırını ben derinden derine. Adı ömründe bir gün bir kalbe, bir dudağa Girmeyen kimsesizler kapanır mermerine... Kimdir sana bağlayan böyle hür bir milleti: Dizlerinde gönüller sanki çiçek demeti. Peygamber Tanrısına duymadı bu hasreti, Vermedi bu kudreti Tanrı Peygamberine... Hangi kandır demirden nabzında böyle vuran? Hangi rüzgâr bu sönmüş ateşi tutuşturan? Kuşların çıkmadığı dağlara, ordu kuran Cihangirler sürünür senin eteklerine... Çözdüğün gün boynuma halkalanan düğümü Anladım bir mezardan hayata döndüğümü. Yalnız senin karşında duydum küçüklüğümü: Benzedi ıstırabım Allah’ın kederine... Kahramanlar keder mi hissederler zaferden? Sana bu hıçkırıklar, şairim, geldi nerden? Sen ki ömründe bir gün ağlamadın kederden Neden düştü iki yaş göğsünün üzerine?.. Alnımda bin acının zehri bıraksa da iz Bana yaş döktüren şey ne kederdir ne aciz: Bizim erir güneşin önünde gözlerimiz, Bazen sevinç ağlatır bizi keder yerine... Vasfi Mahir HAYAT, c.5, nr.131 , 30 Mayıs, 1929, s.2

436

YILLARIMLA Dünden geldin bugüne, gidiyorum yarına Düşünürken acırım ömrümün yıllarına! O yıllar ki bir lâhza benimle bir olmadı, Ben yürüdüm o durdu; yoruldum, yorulmadı. Bir aşılmaz dağ gibi her biri yol üstünde, Belki bir yol verecek, bana bittiğim günde! Rıfat Necdet

HAYAT, c.5, nr.131 , 30 Mayıs, 1929, s.14

437

YILDIZLI BİR GECEDE... Sema bize seslenir: Kalma gel, işkencede, Ruhunuz ebededir Duyarız bir hecede. Ömür ki bir kurak çöl, Onu tek bir güne böl, Şebnem gibi doğ ve öl Yıldızlı bir gecede... Necip Fazıl

HAYAT, c.5, nr.131 , 30 Mayıs, 1929, s.16

438

GECE Baskına uğramış gibi irkildim, Dedim ki; odamda gezinen kimdir? Kararan batıyı görünce bildim: Bu benim teklifsiz misafirimdir. Kırları sarınca aksam serini O yalnız kalmasın diye, durmadan, Kapımda gölgeden eteklerini Sürüye sürüye girer, vurmadan. Dostların sırtı pek, elin karnı tok; Gel kara yoldaşım, kara yoldaşım, Gurbette kalanı arar sorar yok, Sen garip dostunu ara yoldaşım. Necmettin Halil

HAYAT, c.5, nr.131 , 30 Mayıs, 1929, s.18

439

MASLUP Bu kadar merak vermez poker yahut bakar Ne kışa bakar âlem ne soğuğa, ne kara Böyle bir şey görmenin olunca ihtimali... Dişlerin arasında kırmızı bir cıgara: Dilini çıkarmışsın görmüş gibi bu hali; Âlem bakmış bakar a, dilin çıkmış çıkar a... Şehir lâzım değil mi baştan başa donansın: Farzet ki sen zaferden dönen bir kahramansın. Ve hepsine gururla bakıyorsun yukardan... Heykelini yapacak sokak piçleri kardan,, Mermerden olsa deme bu da beyaz ne çıkar. Sen, yalnız dua et ki yağsın, gene bugün kar... Madem ki basılacak bir kaç omuz yok, emi, Biraz daha yüksekten görmek için âlemi Eline al ipini kendin biraz daha çek.. Toprağa bağlandıkça yelle edilmez yarış, Ne var yerden ayağın yükselmişle bir karış; Adam sen de, çarığın bari eskimeyecek.., Yaşar Nabi

HAYAT, c.5, nr.132 , 6 Haziran, 1929, s.17

440

YUMRUĞUNU ISIRAN ADAM Bu akşam da erkenden yandı elektrikler Karşı evin perdesi aralık camlarında; Senin de aydınlandı bahçende çitlembikler. Nasıl pul pul yanarsa kâğıt fenerler birden. Öyle bir ışık gezdi komşunun camlarında; Senin de ışıldadı parmaklığın demirden. Nasıl konuşuyorsa- komşun çiçekleriyle, Yağmurdan sonra nasıl kımıldarsa yapraklar. Senin de için yandı ateş böcekleriyle. Alnın cama dayalı, çiziyorsun buğudan, Kuşlar, ders isimleri, şekiller, yuvarlaklar; Bir gözden damla damla yaşlar akıyor sudan. Uzansan koltuğuna; bu bakış çok yorucu; Başka bir pırıltı var gözlerinin ferinde. Vurma cama, kesilir parmaklarının ucu. Gösterme çılgın gibi böyle duyduklarını; Eğer rahat değilse ellerin ceplerinde, Isır yumruklarını! Isır yumruklarını! Sabri Esat

HAYAT, c.5, nr.132 , 6 Haziran, 1929, s.17

441

NOKTÜRN I Kalbim bir güldür ki gündüzler ölgün, Onu açın, onu açın geceler. Beni yad edermiş gibi bütün gün Ötün kulağımda, çın... çın... geceler. Geceler çekmeyin benimçin hüzün, Gelin siz, ruhumu tenimden süzün; Bırakın nâşımı yerde gündüzün Gölgemi alın da kaçın geceler... Necip Fazıl

HAYAT, c.5, nr.132 , 6 Haziran,1929, s.17

442

NOKTÜRN II İnsanlar içinde en yalnız insan! Düşün, taş duvara başın gömülü. Ve kapan sükûta, granitten, taştan Mazgallı bir kale gibi örülü. Gözünü tavandan ayırma, ki sen, Üşürsün, gölgeni yerde görürsen; Dikilir karşına, mumu söndürsen Ölüler içinde en yalnız ölü... Necip Fazıl

HAYAT, c.5, nr.133 , 13 Haziran, 1929, s.5

443

ÖĞLE SICAĞI Kurşundan oluklarda ağdalaşırken öyle, Bir mendil kadar geniş parka girerek böyle Bekliyorum saatin ikiyi çalmasını. Nasıl beyaz leylekler toplanırsa bir damda Bir sıcak manto gibi duyuyorum arkamda Güneş yüklü dalların yere alçalmasını. Çeşmeden su içiyor bir serçe yudum, yudum; Nihayet aynı sesle yolda çıtırdıyor kum; Aynı sakin adımlar yaklaşıyor sıraya. Uzaktan tanıyorum bu tez ayak sesini; Bir ince duman gibi beyaz elbisesini Gözlerim yorgun, yorgun başlıyor aramaya. Biliyorum ki şimdi yanıma oturacak; Güneşe bırakılmış yapraklar kadar sıcak Elleri ellerimde yanacak bir saniye. Sonra birer tarafa gidecek gözlerimiz; Ve nihayet çocuklar gibi esneyeceğiz Aynı sesle: «Bugün de hava ne sıcak!» diye... Sabri Esat

HAYAT, c.5, nr.133 , 13 Haziran, 1929, s.7

444

ODA I Ayna, bir kuyu ağzı gibi duvarda, Gölgem, bir ağaçlıklı yolda yürüyor gibi İçinde adım adım benden uzaklaşmada. Nasıl bir kan damlası perdede genişlerse. -Bir el cama bir kızıl boya sürüyor gibiİçinde şeklalıyor narçiçeği bir terse. Paravana tüneyen Japon bülbüllerinden, Kadife bir şezlongun yamyassı güllerinden Bir fısıltı duyuyor gibiyim bu akşam da. Bir köşeyi dönüyor aynada adımlarım Ve yine görünüyor aynada adımlarım. Serseri bir kırlangıç nasıl gezerse camda. Dışarıda yaz, hafifçe sallanan bir yelpaze; Gölgeler yere doğru sarkan bir dut ağacı; Rutubet, yarı kesik bir turunç gibi taze. Aynada kayboluyor gölgemin Son çizgisi; Odada, halı gibi bütün bir günün isi, İçimde, bir şamdanı üflemek ihtiyacı.. II Nasıl havalanırsa bir yumak tüy rüzgârla, Kırlardaymışız gibi halıların üstünde Seni kovalıyorum çırçıplak ayaklarla. Pancurdan iplik iplik sızan öğle bugün de Perdeye damla damla düşüyor gibi ılık; Senin de gözlerinde eriyor bir tatlılık.

445

Esniyor tozlu yollar, evler, kilise ve çan.. Karşı damda bir kedi gölgede pinekliyor, Karşı damda bir kedi saatleri bekliyor. Duvarlar beyazlıktan genişledikçe böyle, Dizlerine düşüyor halsiz kaldığın zaman Sıcak bir havlı gibi omuzlarından öğle. Dakikalar oluktan damlayan sular gibi, Akıyor ağır ağır üstüne gölgelerin.. Şimdi, gök daha mavi, sokaklar daha serin. Şehirden yükseliyor ve öğle buğular gibi.. Sense parmaklarımı alnında duya duya Dalıyorsun yeniden dizlerimde uykuya Sabri Esat

HAYAT, c.5, nr.135 , 27 Haziran, 1929, s.15

446

SAHNE Ne kendileri bilir, ne başkaları bilir; Verilse verilse, kırk elli oyun verilir, Bu kübik dekorları değişmeyen sahnede.

Oynayan da sizsiniz, seyir ede ede oyunu: Burda tam, üç yüz altmış beş perdedir bir oyun; Bu kübik dekorları değişmeyen sahnede... Her taraf, pul, renk renk, ışıl ışıl yanıyor; Özene bezene bir komedi oynanıyor; Bu kübik dekorları değişmeyen sahnede. Kimisinin gözleri birer yumrudur mosmor; Bu tarafta adamlar gülmekten katılıyor; Bu kübik dekorları değişmeyen sahnede, Bir öpülür şey olsa gezmezken böyle yerde; Alkışlarız, bir aktör bir ayağı öper de, Bu kübik dekorları değişmeyen sahnede. Bekle, ey kalbi parça parçam bekle, gelir gün, Bir gün, son perde iner: son perde iner bir gün Bu kübik dekorları değişmeyen sahnede... Fuat Ömer

HAYAT, c.5, nr.136 , 31Temmuz, 1929, s.10

447

ONUNLA BAŞ BAŞA Ben tâ bugüne kadar, hayatın yollarında, Etrafıma bakındım hep seni arar gibi; İşte en sonra sardım aşkımın kollarında, Taze gül bahçesini akşamlar sarar gibi! Başımda aklım sensin, sensin göğsümde gönlüm; Sevginden kuvvet alır hayata tahammülüm, Senden ayrı bağrıma nasıl dolmasın ölüm, Sanki sensiz yaşamak bir işe yarar gibi? Boş kalınca göğsümde sızlar başının yeri; Bir bakışın girince gözlerimden içeri Açar orda çitişmiş siyah düşünceleri, Gecenin saçlarını bir hilâl tarar gibi! Ankara 15.7.1926 Celal Sahir

HAYAT, c.5, nr.136 , 31Temmuz, 1929, s.13

448

SESİN ve RENGİN En güzel renklerini, kelebek, yaprak, çiçek, Toplanıp ta süzseler bir araya gelerek Güzellik imbiğinden Buna hatta güneşin huzmeleri karışsa, İlahın rengi bile bu renklerle barışsa... Hayır senin renginden Güzel bir renk olamaz Meleklerin gözyaşı göynüme dökülseler, Yüz bin çocuk önümde ağlasalar, gülsel Sükûnetin sesine İlahın nefesinden saadetler katılsa, Bu sesle sevgililer göğüslerden atılsa.. Senin bir nefesine Hiç biri denk olamaz! Çünkü sesin: mustarip gönüllerin sesidir; Çükü rengin: hayalin solmayan pembesidir... Gündüz

HAYAT, c.6, nr.137 , 15 Ağustos, 1929, s.8

449

OMUZDA GİDEN ADAM Biraz şu içerdeki piyanoyu kesin de, Ölüm döşeğimize yatarak dinleyelim: Çalıyor akşam çanı gâvur mahallesinde.. Kaybettim son nefeste bütün kârımı neden? Bir hesap vermek için alnıma gitti elim: Başımdır avucumda kalan yirmi seneden!,. * * * Akşam indi camlara bugün perde yerine; Bağırıp ölüyorum, içmeden bir yudum su, Böyle boş odalarda ben gerine gerine... Gölgeler inip çıktı bembeyaz duvarımda; Taşıdım yirmi sene bir yük gibi doğrusu, Ben, kendi çarmıhımı kendi omuzlarımda.. * * * Bakın beş on dakika perdenin arasından: Ölümün haşmetini belki fark edersiniz Şu giden cenazenin ağır manzarasından.. Bakın nasıl heybetli gidiyorum omuzda, Beni tanımasanız bir kahraman dersiniz: Bakın nasıl açıldı ahali yolumuzda.. * * * Her ölen bana biraz büyük gibi geliyor, Mutlaka yeni bir şey öğreniyor o yahu: Ölen bir parça daha omuzda yükseliyor... Bakın nasıl omzunu kıstı bir kişi yine; Bu akşam perde perde çekerek başımda "hu!” Saflar namaza durdu "er kişi niyetine”.. Bir çukurun başında oturacak ne vardır?

450

Yol mu yok ileriye, adamlar mı yoruldu?.. Selviler saçlarından asılmış kadınlardır.. ... Şu karşı tepedeki değirmen kanatları, Dün, gömülen güneşe dikilen bir put oldu; Bugün iki el gibi açılıyor yukarı., Cevdet Kudret

HAYAT, c.6, nr.137 , 15 Ağustos, 1929, s.9

451

SES Bir gönül hasretinden uzun sürdü yolumuz, Bitti çıra tutmaktan ormanlarda kolumuz.. Gecemiz, yıldızların görmediği bir gece; İslenmiş elimizde alevler titredikçe, Çırpınan gönlümüzü bir karanlık sarıyor. Solgun dudaklarımız rüzgâra yalvarıyor: Denizlere dökülmüş bu gecenin yıldızı, Yolcular dostu rüzgâr, söndürme çıramızı!.. Her ağaç gözümüzde büyüyen bir hayalet, Dilimizde gâh dua, gâh çılgınca bir lanet, Korkarak yürüyoruz, işte hâlâ o orman! Yürüyoruz gülmeden, bir türkü çağırmadan. Bir gönül hasretinden uzun sürdü yolumuz, Bitti çıra tutmaktan ormanlarda kolumuz... Tıkanırken böylece göğsümüzde her nefes, Karanlık ruhumuzda çınladı uzak bir ses.. O anda, yıldız oldu sanki bütün gök yüzü, Bu sesle parlatarak ümitten bir gündüzü Bir nura koşar gibi koşuyorduk üç yolcu, Ta uzaktan havlayan köpek sesine doğru... Ömer Bedrettin

HAYAT, c.6, nr.138 , 1 Eylül, 1929, s.11

452

SON HATIRA Adını ellerimle çizdim altın kumlara, Küçülen gözlerimde kurudu son damla yaş. Kumsal, deniz, sal, rüzgâr, senden ne son hatıra, Benden de sana beyaz, bembeyaz bir soğuk taş! İşte rüzgâr esiyor... Dalgalar coştu gene.. Kumlara işlediğim hayalin de kayboldu. "Nerde?,, diye yanarken ben derinden derine Karşımda, solan yüzüm gibi, güneş de soldu. Dalgalar! sürükleyin beni de enginlere! Kumların arasında ben de bir parça taşım. "Ayrılmayız, beraber dalarız derinlere!„ Derken bıraktı, gitti elimi arkadaşım... Şükûfe Nihal

HAYAT, c.6, nr.139 , 15 Eylül, 1929, s.8

453

DİJON TRAMVAYLARI Dingilder rutubetli caddelerde yavaşça; Yolda bisikletlerle konuşur arkadaşça Oyuncak bir kurbağa gibi öten yayları. * Kaldırımda yürüyen yolcu ürkmesin diye, Öyle etrafı sarsmaz canıyla bir teviye, Çekinir kirletmekten pırıl pırıl rayları. * Sıkılırken arkada tıkırdayan zincirden Yolunu şaşıracak gibi utanır birden Önünde yükselince düklerin sarayları. * Kışın vatman yağmura açar şemsiyesini. Tahtalara sıkışmış bir böceğin sesini Yeniden canlandırır sıcakla yaz ayları. * Sahanlıkta tepinir parka giden yolcular; Önüne birikmişse kendinin ne suçu var Kıra çıkan izciler, cenaze alayları? * Şunu diyorlar ama, zannederim yalandır; "Her biri bir kocaman kibrit kutusundandır Dijon tramvayları, Dijon tramvayları!„ Dijon: Sabri Esat

HAYAT, c.6, nr.139 , 15 Eylül, 1929, s.8

454

ÂŞIK SAZI İLE Köye akşamlar indi, Kırda renkler silindi, Eşsiz kalan kuşların Yuvada ses dindi. Ay ışık vurdu koya, Kıyılar ova ova... Rüya gibi kayboldun, Görmedim doya doya. Öldürdü hasret yasın, Hangi dağ ardındasın? Korkarım, eşsiz sanıp. Seni eller almasın! Baktım sisli dağlara, Yüreğim yara vara: Senden haber getirsin, Sesini ver rüzgâra. Doldu, taştı kederim, Sensiz ne derbederim . Bir gün dönüp gelmezsen Verem olur, giderim! Şükûfe Nihal

HAYAT, c.6, nr.139 , 15 Eylül, 1929, s.10

10 .. sebil oldu. * Bugün senin uğrana kaç çocuğu unuttum. 15 Eylül. İffet Halim HAYAT.. Bin bir emel içimde perişan. c.6.. dağlar aşılmaz değil. * On saat sana yanmak on işimi kületti! Ne ettise bana hep bu arsız gönül etti! Senden öç almağa ben nasıl kanar. Sana gönül çekmekten elbet şaşılmaz değil. 1929.139 . s. nr. Ardında göz yaşlarım sel oldu. doyarım? * Bir gün elbet dönersin. sefil oldu.455 KİN Canıma kıyar gibi dağ dağ ardına kaçtın. Kaç açın acısını benliğimde uyuttum. Hançerle oyar gibi kalbimi göz göz açtın. O gün beni kör eden gözlerini oyarım!.

doktor yanar bu acze. Bak.6. sevgilisiz sanıyor. karşımda ağlıyor Azrail... Rabbim!” diyerek Annem ağlar oğluna. nr. Senin güzel gözünü uyku mu perdeledi? Herkes beni sevgisiz.456 SON GÜN ÜMİDİ Uzun kirpiklerimin gölgesi gözlerimin Fersiz ışıklarını eritir damla damla. için için..139 . son günümün ümidi!. ben onun benimçin yalvaran nefesinden Duyuyorum en acı ve sonsuz ayrılığı. Gündüz HAYAT. Ölüm yakın diyarlar! Gel. Her nefes bir parçası koparda ciğerimin Dudağımdan dökülür adın bir parça kanla! Pembe emellerinin yüzümdeki aksinden Bir teselli bekliyor annemin hıçkırığı: Ah.21 . c. "Pek genç ölüm yakışmaz buna. Üçüncü devredeyim. sev. Gah kapanır gözlerim yüzünü görmek için. göğsümü emellerim yiyorlar. 1929. Gel de mes'ut öleyim. 15 Eylül.. Gah açılır dudağım adınla titreyerek. sarıl ve göster cihana bir mucize: Verem değil. s. Beni görünce her göz kapanıp ıslanıyor.

Bir gün elbet onların düşecek başına kar. ah dağları.. Ölmeden en sert taşı sökecektir bileğin.140 . nr. Biz o ateşleriz ki bir söner bin bir yanar. 1929. dağları. s. senin bu işte ne var düşüneceğin: Sen gidersen ben varım Candan gönülden varım..6. dalgalar ve dalgalar Yıkacağız dağları. biz dalgasız arkadaş Gam yeme gittiğine Gidenler gelir yine: Dalgalar dönmek için Böyle gider engine. Senin. Dünyada tek olanlar ömrün kederindedir. Biz dalgalar. Vasfi Mahir HAYAT. c. Onlar dağsa ne çıkar.6 . Kesemezler yolumu: Karşı çıkar mezarım.. Ben de gitsem daha var sonu gelmez dalgalar. Bizim omuzlarımız tutacak semaları. varsa. üzerindedir. 30 Eylül. Saadet bu toprağın. dalgalar.457 DAĞLAR ve DALGALAR Dalgalar sıra sıra ettikçe böyle akın Bugün değilse yarın bağrını yırtacak taş Murada erişmemiz bizim de elbet yakın.

.. Girinti çıkıntılar. ince bir merdiven..458 GAYYAYI GÖRDÜM Dar. Durmadan hız veriyor bu kocaman ateşe. Lâkin bu cehennemin günahkârları hani? Ateşe hız veren de yanan da kendisidir. serin güvertelerden inin. derinden yumurtalar: Burası bir yeraltı. Temiz havalı.. * Ateşçi o Gayya da tutuşurken bütün gün... İşte o cehennemi. * Zindanda cayır cayır yanan bir kor yığını Karşısında. Kızıllaştı. Aldığı para ile doymuyor karnı bile. hocadan işiterek Çocukken rüyamıza giren “Gayya kuyusu” Tıpkı böyle karanlık. Ve bilmem nasıl baktım bakışlarım sönmeden!... "Zebani” dediklerin. iki zebani..17 . “vapur amelesi”dir. 30 Eylül. İndikçe derinleşen. Gözümüzde bir Gayya tutuştu gire gire. Gayyaların önünde bir an ürperin. derin bir cehennemdi. c. ne de su. burası bir yeraltı. Şükûfe Nihal HAYAT. elinde kürek. nr. s... o gayyayı gördüm ben.140 . Mezarda yeni çıkmış bir iskelet halinde Ateşe hız veriyor terini sile sile!. değişti karaltı birdenbire. koyulan bir karaltı. İçinde ne hava var.6. sinin!.. * Dadıdan dinleyerek. bir daha ve bir daha. 1929.. ne güneş var.

Kanlı gözler gibi dönen şu girdaplarda Coşkun. * Eşsiz gezen kaplanların gür sesi değil. Baş döndüren gür sesiyle coşup taşarak Yatağından uçuruma atlıyor Şarlak. tatlı bir ahengin çıldırması bu. Buzlu yayla sularının korkunç yası bu. s. Bu derinden gürleyişi dağıtır rüzgâr. Boşalıyor yatağından bir koca ırmak. engin denizlerin tahassürü var.141 ... nr. harap bir değirmen çökmüş kenarda. Sanki dağdan uçuruma atlıyor Şarlak.459 ŞARLAK Işıldayan billur. * Geceleri. köpük sütunlarıyla. 1929. * Issız... Durgun. Ömer Bedrettin HAYAT. uzak limon bahçelerinden Yaprakları titreterek heybetle geçen.6. 15Teşrin-i evvel.5 . c. * Korku sinmiş etraftaki her yeşil dala.

Bir kan ki senelerce vatan aşkıyla yandı. Biz üstünde hasretle yanıp kavruluyorken Sen toprağın altında yat. Hepimizden yüksektin. c. * O gürleyen sesinle bir coşkun şelaleydin.6. . . Sen yalnız hakka tapan. uyu serin serin! Halide Nusrat HAYAT.141 . * Seni toprağa vermek. Damarlarında gezen coşkun asil bir kandı. daima yüksekteydin. s. 1929. Ne mutlu ki böyle bir acıyı taDamatın sen.7 . doğruluğa baş eydin. . ne acıdır bu bilsen. “Başı göklere değen bir ulu çınar gibi” Devrilirken toprağı karıştırdı kökleri. 15 Teşrin-i evvel. * Hisli her yürek seni bin bir acıyla andı . . Bir parlak yıldızıydın erişilmez göklerin. nr.460 DEVRİLEN ÇINAR Bir uzun iniltiyle çarptı yurdunun kalbi. Ve tutuştu en küçük elemiyle bu yerin. Bu ölümün yaşıyla hıçkırdı derin derin.

* * Yere düşünce vinçten kopmuş bir balya gibi. Hırsla kemireceksin bir bıçağın sapını. * * Kapat eğer aralık kalmışsa. Yarın seni bekçiler ayıracak evinden.461 İNTİHAR Göğsünde çarptığını duyunca bir çekicin. Ağzından iniltiler akacak salya gibi. kapa kapını. * * Çarpacak parmaklığa sedyeden taşan omzun. Aç ta görsün yaranı evlerden taşan başlar. Bir damla kan inecek merdiveni arkandan. Komşuların duymasın. dostların varsa gidip çağırayım mı? Yoksa yavaş gitsinler diye bağırayım mı? Düşecek kaldırıma yanağından son yaşlar. c. nr.4. İstersen aç göğsünün delik kalan yerini. Yuvarlanan bir iplik yumağı kadar uzun. * * Söyle.6. gözlerini.141 .929 Sabri Esat HAYAT. 1929. s. Dijon: 15. haydi.11 . * * Ölü bir kurdu nasıl çıkarırlarsa inden. 15 Teşrin-i evvel. Odanda dolaşacak ayak izleri kandan. Çürük bir meyve gibi kanla dolunca için.

Hepsinin yüzü solgun.. Şu melun yedi cellat.142 . bir fâninin varlığı. Bu ruh ölmeyecekti.462 BİR CENAZE ALAYI Yedi ifrite dönmüş yedi büyük günahın Omuzlarında giden bu tabut acep kimin ? Allah’ım..ilerliyor yolunda . 1929. berrak elleri. en fazla sevdiğimin! * Bu ölen bir ruh idi. saçları darmadağın. 29 Teşrin-i evvel. Rastladığı her şeyi dişleriyle kırarak. Boşlukta çırpınıyor ince. s. fakat öldürdüler. çılgınca haykırarak. Bu ruha ait olan ceset -iki kolunda İki iblis asılı. c. Bu benim en kıymetli. bu cenaze bana benden çok yakın. Onu şimdi bekliyor yokluğun mezarlığı. .4 . ah. şu yedi büyük günah! * Ardınca ağlaşıyor bir kafile genç kadın : Bunlar hep bu ölünün dul kalan emelleri. . nr. * Alayın arkasından.6. Enis Behiç HAYAT.

. kalbim teessür dolu. yaradan dan elbet daha şuurlu !.142 . 29 Teşrin-i evvel. yaptığı her eseri . tesadüf. Öldüren. .6. duygulara kim açtı kalplere giden yolu ? .10 . Anlamaz duyduğumuz sevinci ve kederi. Seni büsbütün fena bulmaktan kurtaran el. nr. 1929.463 FRİNE’NİN HEYKELİ ÖNÜNDE Güzelliğin oyulmuş bir mermer parçasına. Şükûfe Nihal HAYAT.. İki bin sene kâfi gelmemiş ki yasına Ben de durdum karşında. Yaradan ki. c. Donmuş güzelliğini gösterse de bu heykel. . . s..

Çin işinden fincanlar.. tanga. Sonra durdu yolcular bir resmin karşısında. besk„ Sarıklı arabacı dediğinden anladı.. nr.. Fildişinden şeytanlar. Sefilleşti sokaklar.. kavuklu bin bir insan. sivrildi kaldırımlar. Abanoz gergedanlar ve daha neler.. 1929. daha daha izbeler....464 QUETTA ÇARŞISI Gür sesiyle bağırdı: "Tangavala... Hindistan’da Hintlinin yolu diken dikendi! Bir tarafta şalvarlı. Tangasını durdurdu ileride bir nefes.. Gurbette birbirine sokulmuş iki yolcu Asfalttan sokakların üstünde yuvarlandı. Dünua’nın bir ucunda o varlığı duydular. İngiliz’in caddesi bir noktada tükendi.6.142 . Kavukluda binince arabası sallandı. neler. Bir yanda halhalları gümüşten bir kuyumcu! Bir yanda (sarı) satan Japonyalı bir dükkân .. Türk olmak ne hoş şeymiş Quetta çarşısında! İffet Halim HAYAT. c. s. Kuytu kuytu izbeler. 29 Teşrin-i evvel.10 .

465 KÖR KUYU “Bana dün bir bakıştan çakan şimşek yeterdi. Bugün en düşkünlere kardeş olsan da dinle.23 . c.” Her kadın ilk aşığa kendini böyle verdi. Kapadım kazma geçmez taşlarla dört yanını. nr. Duymam. 1929. 29 Teşrin-i evvel. kulaklarımı sağır. göğsümü ateşliyor her bağır. dedin. Gözlerimi körelttim. “Şimdi. s. Yaşayan putsun gene içimde saffetinle: Görmem artık. her gece başka kollarda inle. her gün eşini başka bir adla çağır! Faruk Nafiz HAYAT.6. Her kadın böyle çıktı yolundan ağır ağır… Korumak ister gibi uçurumdan canını Dünkü masuma açtım başımın zindanını.142 .

c. Giden geleni aldı . 1929.6. HAYAT. Bizi. Acaba tütsü yaksam ? Siz benim yüzümsünüz Eğilip suya baksam Görünür mü yüzünüz ? Gitti bütün güzeller .2 Necip Fazıl . Gitti bütün güzeller . Sararmış biri kaldı . nr. çaresiz. 15 Teşrin-i sani. Aranızda verin yer Sararmış biri kaldı Biz nedamet çekeriz. Geçen dakikalarım. s. son gün. Acaba tütsü yaksam Görünür mü yüzünüz.466 GEÇEN DAKİKALARIM Kim bilir nerdesiniz Geçen dakikaların. Bizden vefasız onlar' Biz nedamet çekeriz . Görüp' de dönmüyorlar. Kim bilir nerdesiniz? Yıldızların.143 . Bizden vefasız onlar. korkarım Düştüğü yerdesiniz.

tüten bir yanardağdın. "Zühre” nin ümit ile parlattığı çerağdın. Şairin. Bunlardan daha yüksek bir duyguydun. "Fuzûlî Dîvânı”nda alev alev bir yandın. Ey cihan ahenginin en güzel bülbül sesi ! Tanrı seninle açtı “tarihî mukaddes” Seninle doğdu Hüsn’ün ilâhî kasidesi: Sen güller. Sen eskiden böyleydin. bu gün bir bar kızısın! . Benzerdi verdiğin dert en hoş bahtiyarlığa. sanatkârın ruhunda ıstırabın. ey sen. Ey sen ki öz yürekten kopan yanık duaydın ! Dün bir define. ne bir büyük rüyasın. Sen bir “altın yağmur” dun. bu gün mücevher hırsızısın Dün bir ilahe idin. ey aşk! Çağlayanda rübabın. bir emel. Bu günse kaldı ancak. ah. Feryatlarla yaşanan bir ulvî maceradan. sineler parça parça. incilerle örülmüş bir mısradın. ey zavallı.467 EY AŞK! Sen eskiden gönülde yıllarca ve yıllarca Sönmez bir büyük yangın. hem ucuz bir riyasın. Ne küçük bir buseden kızaran saf edasın! Bu gün sen ancak riya. Zindandan bin teselli yaratırdı serabın. o eski nura bedel. Sen bugün. Yeni hayat gelirdi her kurumuş varlığa. Bir damla düşmüş olsan harap bir mezarlığa. bunlardan daha güzel. Gözyaşı dalga dalga. Ey sen. pırıltılarla yağdın.

. c.8 . Ey Enis. 15 Teşrin-i sani.6. Enis Behiç HAYAT. 1929. biraz ipek. Cazbant uğultusundan duyulmuyor feryadın . anlatma ki hayalinden geçeni. biraz pembe et. Üç kadeh içki. bu gün vicdanda bir sızısın Sen ki behimiyetten ulviyete bir bağdın. s. nr.143 . bir ateşli titremek işte sen busun ! Artık ne yalvarma.468 Dün kalbe şeref. ne emek! Bin bir fedakârlığa dün ne coşkun menbadın ! Geçmiş asırlardaki yüksekliğinle seni Anarak ağlıyorum boş yere mersiyeni. Bir sinir gerginliği.

araya. güzel çocuk. 1929. der aşığın zor verilir nasibi . Kuşlar bile yalvardım yerini söylemedi Yol gösterin dedikçe hep önüme durdular . nerdesin? Yolunda çektiğimi çiğnediğin yola sor. Artık yoruldum yeter. Sakin artık vücudum aşkın emirlerini Tutamayacak kadar bitti düştüm buraya. Kulaklarımda bir ses hanı o günkü sesin Aşkımın tellerini bugün de titretiyor. s. Sana benzer bir hayal görmedi hâlâ gözüm.143 . nr.6. c. 15 Teşrin-i sani. . Ben çökerken içimden seni isteyen çocuk "Durma” kaç. Ben anne ölümüne inanmayan öksüzüm. Dereler ben geçerken coştular. Gündüz HAYAT. Şimdi de sen sevdanın bu mukaddes yerini Bir türbe yapmak için bul araya. Yaşar gözümde aşkın bu gün gibi yarında. Geçtiğin dağlar beni geçirmek istemedi.10 . kudurdular. Uzaktan seni bana vadeden pembe ufuk Yaklaşınca kararır aşkımın bahtı gibi.469 TÜRKÇE Kanatlarım kırıldı hicran ufuklarında.

durdurulmaz akınsın!. Nedim'in duyduğusun.. Bir "Altın yağmur. ahi aynı güzel kadınsın!. Mest eden bir zelzele halindeki varlığın Gıdıkladıkça her an bütün hayat özümü Damarlarımda kanım kalbimden yığın yığın Fışkıran kıvılcımlar gibi aksın diyorum. ihtiyar Akrizyus’un O tüvana kızını sardınsa bir devirde. ister bir İlahe. geri aldım sana fena sözümü.. Mukaddes Tarih seni nasıl yazarsa yazsın. Bu günün güneşiyle seni seyrediyorum. o füsunkâr buğusun: Fuzûlî'nin yandığı. Hayır. Hür bir isteksin artık. ister ol bir bar kızı. Şu köhne yeryüzünde bu kuvvet sana yeter. İpek meltem eserken lâcivert açıklardan Nemize lâzım bizim geçmişin masalları!. bütün yapmacıklardan. Cennet meyvesi değil dudaklarda kızarsın! Bizler ki plaj yaptık yaldızlı kumsalları. Saraylar kur ve yahut ülkeler yık. Seni kurtardık. sen değişmedin. ne riyasın. ister vicdanda sızı. ne nazsın!. Sarsıyorsun ya bizim fâni varlığımızı. İster kalbe şeref ol. kim ne der! Nesilden nesle taşan.. Sen. Kolların dolanmıştır her şairin boynuna. Bir hakikat var ki. Çevirdim romantizmin kandilinden gözümü.470 EY AŞK! -2Yok. olup sen nasıl esatirde Argos'taki hükümdar. .. ey aşk. hayır. Bu gün de her güzelin yağıyorsun koynuna.

471 Ne rüya... Cazbanttaki kahkaha. valsteki heyecanın!.. kansın ve cansın!. Etsin. nr. c. 1929. ne de serap!. 1 Kanun-i evvel.6..2 .144 . s. Enis Behiç HAYAT..

Böyle yaşayacağım yel değirmeni İşletenler gibi sade. s.7 . Hayatım bir kuşun hayatı gibi Ne yeni bir sevinç. Zamanın verdiği derin bir hazla Alnım çizgilerle öpüşmeyecek. Ne olur ölürse karda serçeler? Varsın dokunmasın kapıma kimse.6. İşlemez bir konsol saati gibi Hep aynı noktada duracak ibrem. c.144 . Göreceğim günün döküldüğünü Gölgeye uzanmış yarı uykuda. Ocağın başında kışın geçecek İskambil falıyla uzun geceler. Ne var dökülürse saksıda çiçek. Karlar yığılsa da etrafa asla Benim saçlarıma ak düşmeyecek! Sabri Esat HAYAT. Havuz kenarında sonbahar günü Yapraktan kayıklar yüzerken suda.472 BEN Hep aynı gümüşten ellerle beni Sessiz okşayacak güneş baharda. Bilmesinler burada ömür süren kim Bense kulak verip her uzak sese Her sabah sütçüyü bekleyeceğim. ne de bir elem. hovarda. 1 Kanun-i evvel. nr. 1929.

* Bir kan damlasıydı düşen her yaprak. Dağılmış bitmişte yok haberimiz! Gelmişken kalbimiz çılgın.c. * Kara bir sis perdeledi engini Ruhumuza bir ürperme sinerken Neden sonra çılgın rüzgâr dinerken Durmuş gördük arzın çarpan kalbini. Estikçe yollarda uğuldayarak Dallarda hıçkırdı kavrulan bahar. nr. s. Kuş tüyleri. rengiyle bir yaz. yaramaz. kuru yaprak yuvalar… "Ey güzel yaz bu yolculuk nereye? Şükûfe Nihal HAYAT.473 NEREYE? Son gündü. Vadî gömülürken sise dumana Uçuşan kuşların sesi dargındı. Yolunu şaşırdı gölgelerimiz. yolumuz düştü ormana. 30 Kanun-i sani. darmadağındı.146 . Tabiat bozgundu. Savrulan bir alev ormanda rüzgâr.2 . * Güneşi. * Baktık.6. coşkun akıp gider dereye Sularının her kıvrımı bir mezar. 1929.. çiçeği.

. O sabah gönlüm toydu.. Yol yol çizgiler çekti. Hınzır fellah o sabah gönlüme seni koydu. İffet Halim HAYAT. kapkaranlık simsiyah. s. Örümcek elli Arap bahtımı çizecekti! * Çukurdan baş kaldırdım piramitler boy boydu.474 TUTAN KAMEN’İN MEZARINDA Pırıl pırıl parladı ve pırıl pırıl yandı.6.. yol yol çizgiler çekti. Kurum gibi derili. Arap’ın ellerinde mum ışığı allandı Tutan Kamen’in ruhu duvarlarda uyandı! * Göz göz oyulmuş yerler.3 . 30 Kanun-i sani. nr. 1929. seni sevdim o sabah. gözleri ak bir fellah! Seni sevdim o sabah.146 . o sabah gönlüm toydu. * Eli kumun üstünde bir siyah örümcekti. c.

.475 BİR GÜN Kİ Bir yaprak yağmuru altında bir gün Dörtnala bir yaylı dağlar aşacak.. Celalettin Tevfik HAYAT.6 . Bir gün ki. Bir gün ki. 1929.. Yaylıdan inecek son menzilinde. 30 Kanun-i sani. aşkına sessiz güldüğün Bir yolcu içinde uzaklaşacak.. c. bu yolcu kalbi elinde Çehresi sararmış gözleri dolu.6. s. nr. Bir gün ki. yaylının üstünde dallar Vurdukça dökecek yapraklarını. Bir gün ki. bir gurbet yolunda bahar Öpecek saçının tel aklarını.146 .

gök ve toprak. ah bu ıssız geceler. Behçet Kemal HAYAT. s. Ayağında simsiyah çorabı bırakarak Soyunan bir esmerin cazibesiyle kıvrak. * Rüzgâr yolar uzakta eşinin saçlarını. Göz altında. Ay tırmanır ufuktan zulmet yamaçlarını. Ah bu ıssız geceler. tek bir ten gibi su.. Ayaklarından başka her yanı çırılçıplak! * Bir paravan gibidir karanlık perde perde. Rahat uyusun diye fısıldar bilmeceler. 1929. Muhakkak gizlenecek bir şey var ötelerde.. Ay tırmanır ufukta gece yamaçlarını. c. nr.. yalnız gökler biraz ak. Bir el sallar yukardan sema ağaçlarını. ah bu ıssız geceler. 30 Kanun-i sani.10 ..146 . yer kara. * Deniz kara. Yıldızlar suya atar ışıktan taçlarını. Ah bu ıssız geceler.6.. Bir düğün evi gibi yer birden düştü derde: Sular ayla bir ipek çarşaf işler ilerde.476 AH BU ISSIZ GECELER Başını saçlarına gömen bir kız geceler. Koynunda yavrusuymuş gibi gönlüm geceler. Mutlaka gizlenecek bir şey var ötelerde.

. Uzak. mezarlıkları saran serviliklerden. Arkamızdan gelmesin çocuklar gibi izler. Artık sussunlar diye başlarına vurmadan. yapraklarla dolu bir menba sesi Hasta çocuklar gibi ağlayacak durmadan.. -Vurduk hiç titremeden taşa vuranlar gibi. mezarlıklardan uzak. Çocuklar cadılardan korkuyorlar yalınız. Biz iğrenç olmalıyız. ölüler için çiçek satılan yerden.477 BİZ ÖLDÜRDÜK DEĞİL Mİ? Ne siyahlar giymiştik. Ne de sabahı saran gül rengindeki tüller. * Şehirden uzak. arkaya bakmayarak: . Uzak. . Ancak sakin ağaçlar. nede baltamız vardı. Tabut satan dükkânlar. Artık ne ufuk. Bir kütüğün üstün de baş uçuranlar gibi. Ne de mahkum elini uzatarak yalvardı.. Yene lekesiz kaldı senin beyaz elbisen: Sanki bizler değildik onu boynundan kesen.. Uzak. Susmayacak bir küçük dudağın titremesi. birde odundan putlar. mezarlıkları saran serviliklerden: . güllerden uzak. nede o bembeyaz bulutlar. köyden uzak. -O çocuk ağzı gibi taze açılan güller Simsiyah bir ormana yollarımız sapacak. biz korkunç olmalıyız. Saçı perişan kadın gibi gülen cevizler. * Birlikte kaçmalıyız. * Derinde.

13 .478 Arkamızdan gelmesin çocuklar gibi izler Saçı perişan kadın gibi gülen cevizler. 30 Kanun-i sani 1929. mezarlıklardaki uzak… Dijon: 9. arkaya bakmayarak Küçük ölüler için çiçek satılan yerden Tabut satan dükkânlar.6. s. nr.10. Birlikte kaçmalıyız. c.146 .1929 Sabri Esat HAYAT.

479 İKİNCİ BÖLÜM HİKÂYELER .

dolaptan çamaşır çıkarırken şarkı söylemeye devam ediyordu. Kapının yanındaki küçük odada güzel ince sesiyle yavaş yavaş şarkı söylüyordu. Çoraplarından. Memlekette iş bulamayan küçük kardeşi senelerden beri Mısır’da idi. ince elbiseleri vücuduna yapışmıştı. Müveddet Hanım kızının sesini çok sever. şarkıya başlardı. Sitare denizden çıkmış gibi tepeden tırnağa kadar su içinde idi. Fakat bu akşam ona verilecek mühim bir müjdesi vardı. nazlı Sitare bugün ana mektebi muallimesiydi. daima tatlı bir hüzün ile dinlerdi. Yavaş yavaş aşağı indi.bir adetidir: Akşamları evin kapısından girince çantasını top gibi havaya atıp tutar. Fakat buna rağmen o eski neşe ve çocukluğunu bırakmıyor.480 YAĞMUR −Sitare sana büyük müjde var kızım. Bu onun çok eski –mini mini bir ilk mektep talebesi olduğu günlerden kalma. Merdiven inip çıkmakta güçlük çektiği için Sitare’yi daima yukarıdaki odasında beklerdi. kapıdan girer girmez şarkısına başlıyordu. boynuna. Bin naz içinde büyüyen şımarık. Her ev gibi onların evi de büyük muharebenin musibet ve matemlerinden hissesini almıştı. Aradan on beş seneye yakın zaman geçmişti. kızının mektep dönüşünde şarkı söyleyerek soyunduğu küçük odanın kapısını açtı. Genç muallime henüz mektebinden dönmüştü. İhtiyar ve hastalıklı annesine bakabilmek için sabahtan akşama kadar elliye yakın mini mini yaramazın kahrını çekiyordu. Orada bir eski baba dostunun ticarethanesinde çalışıyordu. iskarpinlerinin ucundan çamurlu sular sızıyordu. Fakat o yine neşesini bozmaya lüzum görmüyor. iki sene sonra büyük kardeşi Kafkasya’da şehit düşmüştü. güzel günlerine götürüp getirirdi. . Çünkü bu ses onu birkaç dakika için eski. daha sonra ana mektebi muallimesi olmuştu. Meşhur bir dava vekili olan babası harbin ilk senesinde ölmüş. gördüğü şey karşısında dili tutuldu. -Sitare sana büyük bir müjdem var kızım… İhtiyar kadın sözünü bitiremedi. Siyah saçları yüzüne. Bu inkılâplar elbet onun ruhunu da çok değiştirmişti. Sitare büyük mektep talebesi.

Fakat onun fazla müteessir ve telaşlı olduğunu görünce birdenbire boynuna sarıldı. öyle güzeldi ki… Müdürden izin istedim. O. çiğdemler açılmaya başlamış… Küçükler “Ne olur Muallime Hanım. Zaten çayırın bir tarafına başı boş atlar salıyormuşlar… Öbür tarafta sporcular top oynuyor… Küçüklerimden birinin kazaya uğraması muhtemel… Hasılı çayırdan çıktık… Yol kenarlarında açılmış çiçekler toplayarak ilerlemeye başladık… Farkında olmamışım anne… O kadar fazla yürümüşüz ki… . kız mı? -Kız… İsmini Leman koymuşlar… Nasıl oldu da bu kadar ıslandın… -Anne… Allah aşkına bırak beni… Mektubu anlat… Demek ben şimdi hala oldum… Ah ne güzel… Ne güzel… Yazık göremeyeceğim ki… Anlatmak sırası nihayet Sitare’ye geldi: -Küçüklerimi gezmeye götürdüm anne… Hava öğleyin öyle güzel. gelirsiniz” dedi… Ortalık yeşillenmiş. beyaz dişlerini göstererek gülüyordu. -Sitare ne oldun? Bu ne hal? Diye telaşlanıyordu. ovuştur Sitare… -Anne… Devam etsene canım… Erkek mi. “Karşıdaki çayırda biraz dolaşır. dedi.481 Annesini görünce birdenbire sustu: Müjde mi? Ne müjdesi anne… Müveddet Hanım söyleyeceğini unutmuştu. çamaşırları karıştırıyordu. daha gidelim” diyordu. -Çabuk… Çabuk… Ah deli çocuk… Hasta olacaksın… Sitare kahkahalarla gülmeye başladı: Telaş etme anne… Farz et ki denize girdim… Çamaşırlarımı büsbütün alt üst ediyorsun… Şimdi müjdeyi söyle… Yoksa vallahi giyinmem… Böyle dururum… Omuzlarına. göğsüne yapışmış elbiseleriyle annesinin karşısında bir heykel pozu alıyor. sabırsızlıkla acele acele: -Ehemmiyeti yok… Yağmura tutuldum. acele acele yanaklarını öptü: -Peki anne… Peki… Göreceksin bir dakikada tamamıyla kurunup giyineceğim… Fakat sen de bana müjdeyi söyle… Sitare çamaşır değişirken annesi anlatmaya başladı: -Mısır’dan mektup geldi… Kardeşinin bir çocuğu doğmuş… Göğsünü o hamam havlusuyla kurula. söylesene anne… Merak içinde bıraktın beni… İhtiyar kadın titrek elleriyle ona yardıma çalışıyor.

ötekine Cemile’yi sardım… Yağmur da zaten hafiflemişti… Hemen yola düştük… Küçük kafilemizin dönüşü görülecek şeydi… Benim saçım başım açıktı… Hristiyan kızları gibi arkamda blûzumla talebemin arasında koşuyordum… Ağlayacak gibi bir halde idim… Fakat ben kendimi . çatının altına girdim… Sırsıklam olmuşlardı… Mutlaka hastalanacaklar. Ben oradan oraya koşarken yaramazlar öyle bağrışıp gülüşüyorlardı ki. çaylak tavuk kapar gibi çocukları yakaladım. Büyücekler oraya koşuştular. fakat kadıncağız gündüzleri işe gittiği için onları mektebe bırakır. deli gibi dışarı fırladım. “Cemil. anne gibi. Nihayet hayli ıslanmış olarak kendim de çatının altına girdim. dadı gibi bakarım. Cemile” diye haykırarak yağmurun altında dört dönüyordum. Hatta müdür ve arkadaşlarım bana –Sen her şeyi ters yapıyorsun… Mahallemizdeki büyük zatların çocuklarını ihmal edip onlarla uğraşıyorsun… Bu adeta delilik… diye darılırlar. Bu esnada küçüklerimden ikisinin eksik olduğunu fark etmeyeyim mi? Aklım başımdan gitti.482 -Ah Sitare… Sen hiç akıllanmayacaksın… Halbuki sana kırk bu kadar çocuk teslim etmişler… -Anneciğim vallahi bunları ben de kendi kendime söyledim… “Farkında olmadan bir hayli yol gitmişiz” demek bir muallime için affedilir kabahat değil ama işte oldu… Ne yapalım… Mamafih benim daha büyük kabahatim var… Karşı tepelerden doğru yavaş yavaş üstümüze gelen kara bulutun da farkında olmamışım… Birdenbire başımızdan aşağı bir şiddetli yağmur boşanmasın mı? Yavrucaklarım şaşırdılar… Ağlaşıp bağrışmaya başladılar. sonra başkalarını almak için geri dönüyordum.. onlara muallime gibi değil. Korkudan ağlamaya bile cesaret edemiyorlar. Hemen paltomu çıkardım. Bir parçasına Cemil’i. Teyzelerinin yanında otururlar.Anneleri hastanededir. Her ne ise üç beş dakika oraya buraya koştuktan sonra yetimlerimi buldum… Yol kenarında bir çukura girmişlerdi. Bu oyun küçüklerimi çok eğlendirmişti. Koşmaktan nefesim tıkanmıştı. birbirlerine sımsıkı sarılarak titreşiyorlardı. Bunlar beş yaşında iki ikiz kardeştir. Bir çekişte ortasından ikiye ayırdım. belki de öleceklerdi… Onları bu halde bırakamazdım… Fakat Allah’ın kırında ne yaparsın?. Bereket versin bir iki dakika ilerimizde çatısı kalmış boş bir kır kahvesi vardı. Babaları yoktur. Pek mini minileri ikişer ikişer koltuklarımın altına sıkıştırarak koşa koşa çatının altına götürüyor. Cemil ve Cemile’yi kimsesiz oldukları için öteki çocuklardan fazla severim.

hatta küçük bir hava tebdiline ihtiyacı var… Merak etmeyin… Pek ehemmiyetli bir şey değil… Herhalde bir zaman mektebe gitmemeli. fakat ciğerler biraz zayıf… Hastanın bir zaman istirahate. Akşama doğru ateş büsbütün arttı ve genç kız sayıklamaya başladı. nr. Reşad Nuri HAYAT. Gözleri kırmızı. Onu yarı zorla yatırdı. Bu genç göründüğü kadar fena bir insan değilmiş. kardeşlerimiz sayılır… Adam olsan böyle güleceğine yardım edersin.18. s. Muallime şiddetli bir zatürree geçirdi. fakülte muallimlerinden bir eski arkadaşını getirdi. -Oğlum bunlar bizim evlatlarımız. Uzun bir muayeneden sonra Müveddet Hanıma biraz tereddütlü bir lisan ile: Şimdilik geçmiş olsun hanımefendi! dediler. Ertesi sabah gazetelerde şöyle bir havadis okundu: “….Arabacı kılıklı bir genç alaya başladı. -Yapılacak bir şey varsa söyle de yapalım hanım abla? dedi. c. sesi kısıktı. Onu komşularından bir mütekait askeri doktoru tedavi ediyordu. -Ha şöyle yola gel. dedim.11.483 bırakırsam küçüklerin hali ne olurdu… Onun için mütemadîyen gülüyordum… Hatta çocukları bir mektep şarkısı söylemeye teşvik ettim… Yolda bize tesadüf eden insanlar kahkaha ile gülüyorlardı. Kesik kesik öksürüyordu. Hastalığın on üçüncü günü doktor bir konsültasyona ihtiyaç gördü. Hemen kucağımdaki iki çocuktan birini onun kollarına tutuşturdum… Zaten mektebe beş dakikalık bir yol kalmıştı… Müveddet Hanım kızının hastalanmasından korkuyordu. yine zorla ıhlamur içirdi. Ayaklarını hardallı suya soktu. Sitare ertesi sabah hasta uyandı.19.1. 10 Şubat 1927. Mektebi ana sınıfı muallimelerinden Sitare Hanımın bir mektep tenezzühü esnasında tesettür kaide-i celilesine muhalif olarak başını açtığı ve yalnız bununla da iktifa etmeyerek açık saçık bir halde dolaştığı ve obâsân güruhundan bir kimseyi refakatine aldığı görülerek Maarif Nezaret-i Celilesine ihbar edilmiş ve gerek şeriat –ı mübeccilemiz ahkamı gerek muallimelik vakar ve haysiyetiyle gayr-ı kabil telif olan bu nâ-becâ ahvâl sebebiyle Sitare Hanımın silk-i celîl-i maarifte istihdam edilmemek üzere azl ve ihracı nezaret-i celîleden maarif müdüriyetine eşar edilmiştir. 20 .

koşanları. * * * Gece yaklaşmıştı. her biri için ayrı ayrı mazeretler bulmaya çalışır. Şemsiyeler açılıyor. Bulut. Adımlar sıklaşıyordu. yavaş yavaş başkalarından da sirayet etti. Ayağı bir parça sakat kaldığı için onu hafif hizmete ayırmışlar. Haydar Paşa Hastahanesinde tedavi edilmiştir. Yalnız İngiliz çavuşu gittikçe yürüyüşünü ağırlaştırıyor. kısık burun delikleriyle. yakalar kalkıyor. ince beyaz dudaklarının altında sırıtıyor gibi görünen dişleriyle bir iskelete benziyordu. Haydarpaşa Hastahanesini. Mehmet dehşetli bir İngiliz düşmanıydı. üç beş adımda bir bastonuna dayanarak dinleniyordu. Hava kararıyor. sulh olursa onları affedebileceğini hissederdi. durduğu yerde kocaman yırtık kunduralarıyla tepinip etrafına çamurlar. yaralanmış. Bu düşkünlüğe rağmen şaşılacak kadar dik kalan uzun vücudu kurulması bitmiş bir makine gibi ağır. Mehmet telaş ve hiddet içindeydi. soğuk bir rüzgarla lapa lapa kar yağmaya başlıyordu. Mütarekeden biraz evvel bir gün Haydarpaşa istasyonundan hastahaneye götürülmek üzere bir hasta İngiliz esiri teslim ederler. gökyüzünü gösteriyordu. Evet bütün öteki cahil gavurları aldatıp üzerimize saldıran hep o idi. Bir iki kişi koşmaya başladı. Ötekilere pek o kadar kızmaz. Caddeyi bir telaştır almıştı. İngiliz ziyade hastalığı kansız yüzüne bütün adaleleri içinden yeniliyormuş gibi takallüs ediyor. İkide bir İngiliz’in kolunu çekiyor.484 “MEHMETÇİK”TEN BİR PARÇA -Reşat Nuri Beyin Gayr-ı Münteşir Romanından Mehmet Çanakkale’de hizmetçiliğinde alıkoymuşlardır. Fakat İngilizlere çok kızgındı. sarsak hareketlerle adım adım ilerliyordu. sular sıçratarak söyleniyordu: -Çabuk ol be… Allah deve gibi salat bacak yaratmış… Az açıversen ne olur ki? Sonra onun anlamadığını görerek elleriyle. kollarıyla işaretler yapıyor. hastane . “Elime verseler tövbe olsun hepsini kör işkembeci bıçağıyla doğrarın… Salef değil ya ahirette Allah baba aramıza girse barışman” derdi.

süratle yoluna devam etti. Ortalık büsbütün kararmıştı.485 Mehmet İngiliz’e merhamet yardım etmeyi affedilmez bir zaaf. İngiliz katiyen bulunduğu yerden kıpırdanmak niyetinde değildi. Fakat İngiliz’in yine aldırmadığını. Hastaya İngilizce birkaç kelime söyledi. Mehmet gülümsedi: -Para olsa ben dabanımın altına yama vurdururun çorbacı… Bak ayağımın biri sabahtan beri balık gibi su içinde geziyor… Acıdınsa veriversene bir araba… Rum son sözü işitince hemen döndü. Keşkeleyim ben senin yerinde olsam… Bak bu akşam garavanaya yetişemezsem… Kürklü paltosunun yakası içinde yüzü yarı yarıya kaybolmuş kıranta bir Rum –kıyafetine nazaran zengin bir simsar. Sonra Mehmet’e: -Yazık bre…. -Haydi yürü… Allah’ın belası… Tövbe olsun seni yol ortasında bırakıp giderin… Hastaneyi de bulamaz geberir galırsın… Sonra tehdidin boş ve kuru sıkı bir şey olmadığını anlatmak için onu bırakıyor. sade onu eliyle dürtüştürerek söyleniyordu.yanlarında durdu. yüzüne inen karlara gizli bir şeyler söyler gibi hafif hafif dudaklarını oynatıyordu. yatırılar. Haftaya galmaz domuz gibi olusun. Mehmet kendi kendine söyleniyordu: -Hele yarabbi… Herifi ayağına ip takıp sürüsek gitmeyecek… . yere tükürdü. Geçide vardıkları zaman İngiliz büsbütün “stop” deyip durdu. Mehmet bu sefer büsbütün telaşlandı. dedi. başını havaya kaldırıyor. ahalinin arasına ağaçların arkasına saklanarak onu gözetliyordu. Koy bir araba içinde bunu… Düşman müsman günahtır. Sırtını parmaklığa dayıyor. sakat ayağını sürüyerek bir zaman hızlı hızlı gidiyor. bilakis bastonuna dayanıp daha uzun müddet beklendiğini görerek bağıra çağıra geri dönüyordu. sıcak yemek veriler. Mehmet onun arkasından baktı. pandomima oynar gibi el işaretleriyle: -Vay anam. ben ona adam ol derken o büsbütün cüdam oldu be… Hey beri bak… Hele şöyle gımılda bakayın… Yürü de evvelki gibi yürü razıyın… Hastahaneye çok galmadı… Orada seni rahat yatağa. şehit hemşehrilerine karşı bir günah addederdi. Onun için belki acırım korkusuyla hastanın yüzüne bakmıyor. İstihfaf ile hatta biraz merhamet ve müsamaha ile gülümsedi.

Adamcağız gayr-i ihtiyarı onu göğsüne götürüp sallayarak yolunda devam etti. görünürdü. Allah’a şükür kesesinde kundurasını tamir ettirecek kadar para vardı. Mehmet artık gülüyor. Kuru lakırdıya aldırış etmeyeceklerini tecrübesiyle bildiği için uzaktan paraları gösteriyor: “Para peşin ha… Korkma… Tövbe olsun kesemden vereceğim” diye bağırıyordu. Çaresiz Rum’un dediğini yapacak. sıkıntıya güler yüzle tahammül ederdi. Gayrı günah benden gitti.486 Yağmurluğunun kukuletasını kaldırmış yaşlıca bir polis geçiyordu. Fakat arabacılar bu düşkün kıyafetli topal nefere başlarını bile çevirip bakmıyorlar. karın altında elleri ceplerinde yalın ayak dolaşan serserilerden bir kalabalık toplanıyordu. . asker seslendi: -Hemşeri gözünü seveyim… Şu goca gavur başıma bela olup galdı… Bir insaniyetlik et de… Polis sağ kolunda taşıdığı bohça gibi bir şeyi göstererek güldü: -Bir bela da bende var arkadaş… Cami kapısına bir piç bırakmışlar… Bir yer bulup onu yerleştireyim diye dört saattir taban tepiyorum… Nihayet başımıza kaldı… Nuh kuyusuna valideye götürüyoruz… Emeksizce bir evlat… Polisin sözlerini tasdik eder gibi bohçanın içinden boğuk bir çocuk feryadı yükseldi. Mehmet paraları sayarken gülümseyerek düşünüyordu. Fakat felaket gelip çatınca inanılmaz bir sabır ve neşe ile karşılar. esnaf çıraklarından. korkuyor. Mehmet bu ümidinde kesildiğini görünce tekrar İngiliz’e döndü: -Görüyon ya… Kesemizden sana araba ikram ediverelim dedik… O da olmadı… Gaderine küs… Nidelim…. Bir gayret etmezsen zabaha gadar garşı garşı otururuk. Etraflarına fabrikadan çıkan şimendifer amelesinden. yağmurun. nikel onluklar. Tehlike karşısında evvela telaşa düşüyor. Mehmet ceplerini karıştırmaya. Yama parasıyla düşmanına araba tutuvereceği kimin aklına gelirdi. Ancak ayağına giyecek başka şey olmadığı için kundura tamir edildiği müddetçe onun eskici dükkanında oturup beklemesi lâzımdı. Şu dünyada kimse kimsenin nasibini yiyemezdi. kamçılarını şaklatarak süratle geliyorlardı. yırtık guruşlar çıkarıp toplamaya başlamıştı. acıya. Halbuki on günden beri bir saat boş zaman bulamamıştı. Bu onun tabiatıydı. Asker önünden geçen bir iki arabacıya seslendi. “Param olsa dabanımın altına bir yama vururum” dediği yalandı. kesesinden bir araba tutacaktı. şaka ediyordu.

gâh etraflarındaki kalabalığa dönerek nutka başladı. edemedin. kanımı emmeye geldin.487 İhtiyar bir sandalcı Mehmet’in kulağına eğilerek bir şey söyledi. Mehmet uzun uzun düşündükten sonra kararını verdi ve gâh İngiliz’e. ocağımı söndürür. çehrelerinin rengi ve çizgileri birbirinden o kadar farklı olan Mehmetçikleri zaman zaman ayırt edilemeyecek kadar birbirine benzeten asil ve güler yüzlü feragat vardı. Hastayı sokakta bırakamazdı. Kovdu fakat bu adamın tavsiye ettiği çare onu düşündürmeye başlamıştı. düşmanını bileğinden tutarak sırtına yüklendi. sözleri komik bir talakat alıyordu: Ulen para sende. ayağım sakat kalır… “Hey Allah’ım senden medet” deyi ellerimi göğe açarım. dükkan. Çehresinde tatlı bir sükunet. rahat sende. topal ayağını. Reşat Nuri . tayyarelerinden çiviler düşer. kızıyor. çamurlu karların içine koydu. vücutlarının biçimi. çoluk çocuğumun her birini bir yana dağıtır gelirim… Muharebende kahpece… Yanına sokmadan. tezgâh sende… Hay doymaz gök gözünü toprak doyurası! Yedi deniz aşırı yerden kale gibi gemilerine binip ne halt aramaya gelirsin… Benimle muharebeye tutuşursun… Beni öldürüp yamalı donumu alacaksın? Ne adını bilirim ne memleketini bilirim. memleket sende. Elime düştün… Seni bir depmede yere gömsem yeridir… İlle zebunluğunu görüyorum… Besbelli bir teksiratım var ki cenab-ı mevlasını bu dünya alemde bana musallat etti… Gel başımın belası… Gel seni sırtımda taşıyam da tamam olsun… Yavaş yavaş hasta İngiliz’in önünde yere çömeldi. kıvıramadığı için dizini yere. Ulen be gök gözlü uğursuz… Seni buralara kırmızı mumlu mektuplarla ben mi davet ediyordum? Ulen senin benimle ne alıp veremeyeceğin var… Mehmet söyledikçe coşuyor. suratını göstermeden uzaktan şarapnelini yerim. Sen Çanakkale’ye geldi derler… Duvarımı satar. ite kaka önüne düşürüp sürümek de doğru olmayacaktı. Siperlerde kör boğazına yediğini ben düğünümde bulup yiyemem… Sonra az başın sıkıldı mı “Teslim… teslim” ellerini açarsın… Gelir başıma hasta olursun… Yol ortasında ben gidemem deyip direnirsin… Canımı almaya. Nefer evvela fena halde kızdı: -Haydi işine haydi… Çek aranı… Eğleniyon mu benle? diye sandalcıyı kovdu.

O. o da bütün arkadaşları gibi şehre inmiş. nr. Baba İstoya’nın bir tanecik oğluydu. Issız ormanlarda. Mütereddît ve şüpheli İslav gözleriyle kocasına baktı. Ortadaki kalın ayaklı kaba ve iri masanın etrafında. bir gün dağa çekilip gitmişti. Beş sene nihayetinde potursuz ve kuşaksız dönen dinç ve güzel Boris. Hızla tutuşarak uzanan ve sönen alevler.” Magda birden durdu. 24 Şubat. Çorabını dizlerinin üzerine indirdi. karşısında ezeli ve nihayet bulmaz milli çorabını ören güzel karısı Magda’yı hafif ve akıcı bir kırmızıya boyuyor. Senede ancak birkaç defa geceleyin gelir. mandolinle heyecanlı sosyalist marşını çalan genç Boris’i. orada tahsilini bitirmişti. Dışarıda vahşi ve soğuk bir şubat gecesi vardı. Boris ancak yirmi beş yaşında vardı. bütün odayı kaplayan büyük ve kötürüm gölgelerini titretiyordu.” Ve tekrar oturarak ilave etti: “Bilmem niçin içimde bu gece bir sıkıntı var. 19 BOMBA Duvarları ve tavanı uzun bir kışın isleriyle kararmış bu yer odasında mahpus gibi duran bodur ve çirkin ocak. c. korkunç kayalıklarda. ihtiyar anasının yanında çok oturmamış. anasıyla babasıyla görüşür. Gözlerinin açık kaldığını ve papaz. Boris. Kaşlarını çatarak.13. çalınan mandolinin keskin sesini dinler gibi uyukluyorlardı. “Ah Boris! Ah Boris!” diye ölmüştü. üç ay evvel. Ocağın üstündeki harap ve ihtiyar saat gece yarısının geçmiş olduğunu gösteriyordu.488 HAYAT. silahını hükümete teslim etmiş ve köyüne gelmişti. bir an evvel yutmaya çalışıyordu. Kudurmuş bir rüzgar küçük pencerenin örtülmüş kapaklarına çarpıyordu. Genç Türkler hiç beklenilmeyen Meşrutiyet’i ilân edince. 1927. mandolinini duvara dayadı.1. 18 .. hiç uykum yok. Köyünde. Birden tavanı kaplayan gölgesiyle gerindi. Magda seri tığlarının ucundan güzel gözlerini kaldırdı: “Uykun mu geldi? Genç ve iri Boris gerinmesine devam ederek cevap verdi: “Hayır. Fakat anası yoktu. “Benim de içimde bir sıkıntı var!” diye söylendi. babasının evinde. s. içindeki odunları sanki hiddetle yakıyor.. genç papazın delaletiyle kendisi de Sofya’ya gitmiş. Ayağa kalktı. Sofya’dan gelen muallimde okuduktan sonra. hep . yine kaba ve biçimsiz sandalyeler duruyor. yine kaybolurdu. eliyle kapamaya çalıştığı halde muvaffak olamadığını komşular söylüyorlardı.

Üç ay sonra çocukları olunca kim bilir ne kadar mesut olacaklardı. parlak ve yeşil köyü pek hoşuna gitmişti. pembe ve taze bir rengi vardı. Konuştular ve çok sürmedi. Tanıdı. İşleri eline aldı. Ellerini pantolonunun cebine soktu. konuşurlar. Artık babası pek ihtiyardı. seviştiler. Boris tekrar mandolinini aldı. muntazam bir burnu. İnce kaşları. hiçbir vakit.. Tarlaları ve çifti idare edemiyor. ruhundaki sıkıntıyı atmaya. karnında kendi içinde Boris’in yavrusu duruyordu. bu meçhul kaderi unutmaya çalışıyordu. birden alevler çoğalıyor. Geniş omuzları. gülümsedi: “Hiç. sevişirler. kabarmış karnına bakıyordu. kabarık göğüsleri esvabının altından taşmak istiyor gibiydi. Alevlerle aydınlanan eteklerinin altındaki kalın bacaklarından sonra ayakları pek küçük ve nazik kalıyordu.”2 Magda çok saçlı güzel başını kaldırdı. “değil mi Magda’cığım? Çalışan mesut olur. uyumak istemezlerdi. Zaten sa’ye karşı derin bir muhabbeti vardı. Boris yine sosyalist marşını çalıyordu. hiç. Tığlardan ayırdığı gözleriyle. Konuşmak istedi: “Yaşasın sa’y ve taab!” dedi. Çalmaya başladı. Gebelik onu daha güzelleştirmiş. Genç ve iri Boris müştak gözlerle zevcesini süzüyor. Bu kızcağız da kendisi gibi Sofya’da okumuştu. Onların hayali hep hayal kalacak! Yine insanlar fenalar elinde esir olacak. Dirseklerini bu şişliğe temas ettirerek saadetten titriyor ve ayıp bir şey yapıyormuş gibi gizlice Boris’e bakarak kızarıyordu. zevcine hasretmişti. hayatını evine. Acaba sosyalistlerin hayali ne vakit hakikat olacak!” Magda başını salladı. Eteğinin altında.489 kamersiz gecelerin karanlıkları içinde geçen beş seneden sonra hür ve serbest.” Boris mandolinini kucağından bıraktı. daha nefis ve mükemmel bir kadın yapmıştı.. Boris’e vardıktan sonra mektebi terk etmiş. Magda çorabını örüyor ve düşünüyordu. Aşkları gittikçe ziyadeleşiyor. fikirlerinin tevafuku onları şedit bir iştiyak ile birbirlerine rapteyliyordu. Ayaklarını uzattı: 1 2 Kadın öğretmen Yaşasın emek . Ocaktaki odunlar çatırdayarak yıkılıyor. sanki bütün oda. kırmızı gölgelerle doluyordu. adamları onu aldatıyorlardı. İzdivaç ettiler. Magda. Mavi gözleriyle karısına baktı ve marşın nakaratını tekrar etti: “Da jivee truda!. Bir gün köydeki mektebin daskaliçesine1 rastgeldi. İşte aylardan beri böyle gece yarılarını bulurlar. Bitirdi. çalışmanın faziletini birçok adamlar inkâr edecek..

hain politika unutulacak.” Boris. “Niçin benden sakladın?” dedi. Boris’in yüzüne baktı. Boris dudaklarını kumral saçların arasına koydu: “Müsterih ol. oturttu.. uzun bir dakika böyle kaldılar.” “Heyhat!. nasıl?” “Kaçacak mıyız?” “Hayır.” “Nereye?” “Amerika’ya. Boris’in boynuna atıldı.. Tam buradan çıkacağımız gün söyleyecektim. Boris diğer eliyle karısının kabarık memesini tuttu. Bir an. Kalbi hızla çarpmaya başlamıştı. Magda’cığım... “Ah yatalım” dedi.. Magda’cığım. Sekiz yüz lira ile Amerika’ da bir insan çalışırsa çok mesut olur.” . ben de bu hayalin hakikat olacağına kail değilim” dedi... “Lakin bu hayaldeki insanlık fikrine meftunum! Düşün. mesut olacaksın!. Sana haber vermedim. herkes kardeş gibi. dönerek boynuna sarıldı. Amerika’ya. Cinayetler olmayacak.” Magda kocasının bacaklarını daha ziyade sıktı.” Genç kadın iri ve çıplak bacaklarını kocasının kavi bacaklarına dolaştırdı. Bütün avucunu dolduran bu yumuşak ve nefis kabarıklığı yavaş yavaş dalgalandırarak sıktı... kalçasının üzerine koydu. Ah bu kanlı Makedonya!. Ocağın üzerindeki saatin kırık bir kalp gibi vuran kuvvetsiz ve mahzun tik taklarını duydu.” “Evet. Magda’nın başı Boris’in kuvvetli göğsüne düştü. artık hiç korkmayacak. Sıktı. Rüzgarın bir küfrü andıran şiddetli gürültüsünü işitti. Çalışacaklar ve mesut olacaklar. bir dakika. İkisinin de gözleri küçülüyor ve titriyorlardı...” Magda. “Böyle acı şeylerden bahsetme. Muharebeler kalkacak. Ayağa kalktı.. İşte iki aydır hazırlanıyorum. mesut olacak mıyız! Nasıl? Söyle. bu zalim Makedonya’da rahatla çalışmak mümkün değil.” Boris de tekrar etti: “Benden de heyhat! Hele burada.. bu pis ve vahşi yerde. kolunu Magda’nın beline. Şimdi sekiz yüz liramız var. boynunun altında ansızın bir acı duydu.. ne kadar mesut olacağız!. hicret edeceğiz. “Oh.. Bütün vücudu takallus etti ve sordu: “Ah. Çorabını bıraktı. Onu kucağına çekti. Dudaklarından öptü.490 “Evet. Babama nemiz varsa sattırdım.

Korkacaktın. Tekrar kocasının dizlerine oturarak onu öpmeye başladı: “Yarın.. ne cinayet! Yalnız çalışacağız. seni sevenlerin eline vereceğiz.. Geceleri hücum ..” “Söyle. Gider gitmez çocuğumuz orada doğacak.” “Söyle.” “‘Yahut bize dehalet et.. Küçük. Büyük vatan için çalış. O vakit anladım ki. buseler içinde devam etti: “Evet Magda’cığım. ‘Ey dinsiz Boris!’ diye başlıyordu.. ne vahşet... Hemen babamı kandırdım. Söylesem inanmazsın.. Ne komite. ihtilal komitesi tarafından. Her şeyi sattırdım.” Magda tekrar Boris’i öperek sordu: “Ah. Bizimle beraber Balkan’a çık..” “Söyle. ihtilal komitesi tarafından yazılmıştı. asude bir evimiz olacak. Vatanımızın düşmanısın! Bil ki o hain kafanı balta ile vücudundan koparacak. sana uyanların.” Boris zevcesinin sevincinden memnun ve mahzuz. Zavallı babam geçirdiği yetmiş senelik azabın mükâfatını orada görecek. Demek bu son kederli gecemiz..” Boris tereddütle anlattı: “İki ay evvel. Kapıda bir mektup buldum. Ve ‘Vaktiyle dağlardan neşretmek istediğin sosyalistliği burada öğretmeye başladın. orada çalışacağız. Hainsin. rahat. ne eşkıya. Yarın Amerika’ya gideceğiz.” “Evet. Bu. Kalbi rahat. Senden saklamaya mecburdum... yatağında ölecek.’ deniyordu.’” “Ah!.” “Ah.. Sevincinden çırpındı. onu okşayarak.. yarın..491 Boris karısının dudaklarını öperek cevap verdi: “Sebep vardı. burada seninle.” Hızla kocasının kucağından kalktı. bir Pazar gecesi eve geliyordum. senin aşkınla yaşamak benim için mümkün değil. Açtım. buradan ne vakit gideceğiz?” “O kadar yakın bir zamanda ki.” “Yarın!” “Yarın mı? Aman yarabbi!. ne vardı? Neye korkacaktım?” “Şimdi söylesem yine korkacaksın. ne vakit gideceğiz?Söyle.. korkmam.

” 3 Pirin Dağı. sen yine böyle benim kucağıma kaçacaksın. Boris devam etti: “O vakit bazı geceler. Aşkı. Hasılı cennet! Mümkün değil bunları tahayyül edemezsin... tatlı tatlı konuşacağız.. Ufak bir gürültü bizi korkutuyor. hayatı. sanatoryumlar. Kolları yanına düştü.” Magda daha ziyade titreyerek dirsekleriyle şişmiş karnını. fazileti hissedeceğiz. darülfünunlar. ansızın Makedonya’yı. “Oh. Gözleri uzak hayallerle bakıyordu. Birbirine ihtiram etmesini bilen adamlar. vahşi hayvanlar gibiyiz. mini mini evimizde.. güzelliği. matem..” Magda memnuniyet ve saadetten tatlı bir baygınlık hissediyordu. doğacak çocuğumuz yanımızda oynarken... yine buseler içinde devam etti: “Göreceksin ki o zaman. Boris yine onu kucağında sıktı. iyiliği.492 ve boğazlanmak korkusundan uzak. sonra siyah. Bu pis ve müthiş Makedonya’nın kâbuslarını buselerimle senin gözlerinden sileceğim. kara.. Tiyatrolar! Geniş ve aydınlık sokaklar. bu yamyamlar memleketini hatırlayacağız. Hayalimde o kadar çirkin ve kanlı levhalar var ki. müthiş Balkanlar. mektepler. sefil ve üryan adamlar. sa’y ve namusumuzdan emin. bacaklarıyla kocasının bacaklarını sıkarak.. ıstırap içinde geçiyor.. Güzel ve asayişli şehirler.” Magda titriyordu: “Oh. burada her dakikamız elem. Kanlarla lekelenmiş nihayetsiz karlar. idraksiz.. . sana o kadar perestiş ederken dehşetle memlu dimağımda aşkım için müsterih bir yer kalmıyor. Hastaneler. gelecek! Tüylerimiz ürperecek.... Dudaklarının lezzetini tamamıyla duymuyorum.. Gözümüzün önüne pis ve dar sokaklar. müstekreh ve keskin baltalar. cennet gibi köyler. Kocasının bacaklarını sıkan dolgun bacakları gevşedi. Hasılı burada. Pirin3... ne saadet!” Boris. Dudaklarından öpmeye başladı: “Görüyorsun ki.. Hiçbir sefalete müsaade etmeyen büyük şefkat müesseseleri. Mesela işte seni o kadar severken. şuursuz. insanlık ne tatlıymış!. Bir dakika kalbimiz rahat değil.. daima meçhul bir tehlike karşısında tedehhüş etmiş biçare. tahayyül ediyorum!” dedi.

“Oh. Boris’le Magda yine birbirlerine bütün kuvvetleriyle sarıldılar.” “Neden sevgilim? Sakin ol. seninle yalnız. Amerika’yı tahayyül et. Fakat o kadar korkuyorum ki.. Öpüştüler.” “Hayır. koşarak havlıyorlar. Boris bu meçhul ve bu nagehani kederi teselli etmek istedi: “Korkma. İkisi de ayakta dimdik kaldılar. haydi kalk” dedi. “yatalım. Saadetimiz seni müteessir ediyor. Boris hayretle sordu: “Neden?” “Bilmem. Birisi geliyor!” Boris mütereddît ve müteaccip. Korkacak bir şey yok. Bu pis odayı. korkuyorum. Boris.” Genç kadın asabi bir teheyyüce uğramıştı. Benim yanımda. gece yarısı çoktan geçti” dedi.493 Ocağın odunları yıkılmış. alevler sönmüştü. “Arık aşkı duyacağım” diyordu. Haydi kalk. Birden.. “hatta şimdiden duyuyorum. Yürüyorlardı..” Boris cevap verdi: “Her vakit havlarlar. gözlerini sil!” “Korkuyorum Boris. Kendimi Amerika’da farz ediyor. Karşı karşıya duran iki kapıdan birisine girecekler ve yatacaklardı. kucağımda. .” İkisi de kalktılar. durdu. Boris’in kolu Magda’nın omzundan düştü.. Rüzgara karışan köpek havlamaları daha ziyade şiddetleniyor ve daha ziyade yaklaşıyordu. Yalnız ocağın üstünde küçük lamba sarı bir ziya neşrediyordu. Hakikaten korkudan titriyor ve ağlıyordu. Boris. bu zulmet ve dehşet yuvasını görme. Magda elini Boris’in belinden çekti. Dudaklarını büktü: “Kim gelecek... Magda tekrar durdu: “Korkuyorum Boris. emin ve mutmain odamızdayız addediyorum. bak köpekler havlıyorlar. Magda asabi bir iştiyak ile kocasının beline sarıldı. Köpekler koşuyorlar ve bir yabancıya saldırarak havlıyorlardı.. haydi yatalım. korkma. gözlerini kapa. bu pis ocağı. ben korkuyorum!” dedi.” Magda’nın dudaklarındaki buseler söndü. Boris kolunu Magda’nın boynuna attı. müstakbelin pek yakın saadetini şimdiden yaşayalım..

Magda koştu. O kadar karanlıktı ki. bu siyah ağza görünmez tehditler söyletiyordu.. bu ateş dişleri tutuşturuyor. şimdi anlarız. pencereden bakalım!” dedi. Magda’ya: “Lambayı yak!” dedi. Odaya kesif ve zenci bir karanlık doldu. Magda’yı aradı. Acaba şimdi niçin gelmişti? Ne arıyordu? Boris yüzünü içeri çevirdi.” Kız bu esnada yaklaşmış ve pencerenin dibine gelmişti.. Evvela... bacakları içeri dönük. içerisi görünmesin diye lambayı söndürdü. Boris bağırdı: “Kimdir o?. Yalnız ocağın içindeki ateşler gözüne çarptı..494 “Kimdir. Melina. Oda aydınlandıktan sonra birbirlerinin yüzlerine baktılar. Karanlık rüzgarla beraber genç bir kız içeri girdi. Açılan pencereden şiddetli bir rüzgar giriyor... Üşümüz ve yanakları kıpkırmızı olmuştu. “Dobra veçer!”4 Sonra alık alık etrafına bakında: 4 Akşamlar hayır olsun. Pencereye doğru yürüdü.” Uzak ve ince bir ses cevap verdi: “Ben!. Göremiyordu.” Bu. Tekrar dışarıya. komşunun kızıydı. bir sene ders okuttuğu bu budala kızı isticvaba başladı: “Baba İstoyan’ı ne yapacaksın?” Melina bir cevap vermedi. karanlıklara baktı: “Ne istiyorsun?” “Baba İstoyan’ı?.. Ocağın içindeki ateşler zebaninin dili ve kanlı dişleri gibi parlamaya başladı. Boris sordu: “Acaba babamı ne yapacak?” “Bilmem. Göğsü içeri çekik. Açtı.” Ve Magda birden kapıya yürüdü..” Tekrar sordu: “Sen kimsin?” “Ben. Boris. Magda. biraz kamburdu. Ellerini futasının altına sokmuştu. ..

karısına baktı... Gözleri ayaklarında idi. Elini kalbinin üstüne koydu: “Komitalar mı?” Melina gitmek isteyerek. Kız “Sıs zdrave”6 dedikten sonra çıktı. Ve uzun saçlarını kaşımaya başladı. Şiddetli bir rüzgar giriyor. sarı esvaplı tüfekli adamlar! Mutlaka Baba İstoyan’ı istiyorlar. çenesi kilitlendi.. lambanın ziyasını dalgalandırıyor.” “Kaç kişi?. Bitmişti. Düşmemek için duvara dayandı.” “Kim arıyor?” “Komitalar. “Haydi git söyle.” dedi. diyorlar.. Kapıyı açık bırakmıştı. “Bilmem.. Ölü ve boş nazarla Boris’e baktı.” Birden gözlerini kıza kaldırdı ve. Magda duyulmaz ve ümitsiz bir sesle yine sordu: “Bizim köyden mi?” Budala kız izah etti: “Hayır. işte silahlı adamlar..” “Daskalla5 beraber dört kişi.” Magda birden sapsarı kesildi. hem evlerini yakarız. Yürüdü.” Magda’nın dizleri çözüldü.. Kıza bakmayarak sordu: “Bu adamlar nerde?” “Bizim evde.. kuvvetli kollarıyla dayandığı duvardan onu çekti.. O da sararmış ve mütefekkir duruyordu. Magda’nın eteklerini kımıldatıyordu. Sanki o bu dakika ölecekti.. “Ben yarım saat sonra gelirim. Boris. Eğer gelmezse oraya gelir. Pantolonunun cebinden sağ elini çıkardı. “Baba İstoyan hasta imiş” de.” 5 6 Erkek öğretmen. Sağlıkla. Şarap içiyorlar.. Elleriyle duvarı tuttu.495 “Ben bir şey yapmayacağım!” “Eh öyleyse ne arıyorsun?” “Ben aramıyorum. Sapsarıydı. “Korkma” dedi. . ben geleceğim.” dedi. hem hepsini keseriz.

Olduğu yere yıkıldı. “Ben de geleyim. Titrek bir sesle.. Şimdi ben giderim. babamın her şeyi sattığını haber aldılar. Onlarla konuşur. “Haydi sevgilim. cesur ol” dedi.. damarlarına giriyor. Şimdi bütün servetimiz olan sekiz yüz lirayı isteyecekler. siyah ve soğuk rüzgarın altında ağlıyor. Ta içinden gelen hıçkırıklarla sarsılıyor. Hıçkırıklar ve gözyaşları içinde tıkandı. inanmazlar. Başı döndü.. kendileriyle beraber dağa çıkmaya razı olduğumu söylerim. Konuşmaya gidiyorum. Karısını tekrar öperek ve elini sıkarak. Boris kalpağını başına koydu.. “Ah. kıvranıyor.. gitme. Bu son gecenin heyecanları bize bir hatıra olur.” Magda meyus ve perişan. Baba İstoyan giderse işte asıl fenalık o vakit olacağını uzun uzadıya anlattı. sarhoşların arasında ne yapacaksın? Burada otur. bir hafta sonra elimize geçeceğini anlatır ve kandırırım. gitme Boris’ciğim!” diye yalvarıyordu. ince parmaklarıyla kumral saçlarını sıkıyordu. Ve asabi bir istical ile dışarıya çıktı.. Gözlerini vahşi ve siyah geceye dikmiş. lüzumu yok!” dedi. bekle yarım saat sevgilim. Boris tekrar temin etti. Magda kapıda kalmıştı.. cesur ol. hicret edeceğimizi tahmin ettiler. “Yarım saat sonra gelirim. ölümü ihtar eden korkutucu karanlığı gözlerinden vücuduna.. Boris onu öperek teselli ve teskin etmeye çalıştı. Magda asabi ve derin hıçkırıklarla ağlıyor. böyle hareketten başka çare olmadığın. sana bir fenalık yaparlar” dedi. Yarın akşam bizi burada bulamazlar. ruhuna nüfuz ediyordu. Ve paraların da henüz alınmadığını. fasılasız hıçkırıklarla kıvranıyordu. ... Baba İstoyan gitse zavallı ihtiyardan hakaret ve işkencelerle para isteyeceklerini anlattı ve ilave etti: “Hainler. Sevgili Boris’ini yutan bu siyah rüzgarlı gecenin ademi andıran. Mutlaka kandıracağını. Kocası bu karanlıkta kaybolmuştu. “Ah. Boris.” “Muharebeye gitmiyorum ki.” “Ah.496 Magda ağlamaya başladı. Karanlık elle tutulacak ve hissolunacak kadar siyah ve kesif idi. Babam giderse işkence ve tahkir edecekler. Lakin kocası razı olmadı: “Sen orada. kanına karışıyor. Eğer gitmezse gelip mutlaka bir edepsizlik edeceklerini.” Kapıya yürüdü.” dedi. bari yanına rovelverini alsan. yatarız. Magda da beraber yürüdü.

Boris henüz gelmemişti. kaba ve kalın ayaklı masanın yanındaki sandalyeye oturdu. soğuk rüzgar daha vahşi. Dışarıdan ahenksiz bir ses cevap verdi: Köpekler pek yaklaşmışlardı. Baba İstoyan kalktı. Pencerenin yanına gitti. “dışarı çıkacaktım. Baba İstoyan sıçradı ve çubuğunu düşürdü. daha hain haykırıyor. kamburunu çıkarmış. kendisini yerlere atmak. durmuş da sanki yeniden kendi kendine işlemeye başlamış gibi. Kalbi şişiyor. Kuşağını sararak kapısını açtı. uzanmıştım. Dışarıdan uzak köpek sesleri işitildi. güneş battıktan bir saat sonra yatar.. kırmızı hayaller dolduruyor. Bunlar mutlaka komşunun köpekleriydi. İşte yarım saat oluyordu. İhtiyar. Niçin bu kadar gecikmişti? Kalbi burkuluyor ve avazı çıktığı kadar haykırarak ağlamak. Kapağı açmaya cesaret edemiyor. Kendinden geçti. Dirseklerini dayadı. Boris’e niçin havlıyorlardı? Acaba yanında bir yabancı mı vardı? Köpek sesleri daha ziyade yaklaştı. Başını ellerinin içine aldı. Kuvvetsiz bir sesle. Boris’i düşünüyor ve gizli gizli hıçkırıyordu. Magda. Harap ve eski saat. tutuşturmaya başladı. Kapı birdenbire vurulmuştu. Dinledi. Ve ocağa koştu: Odun attı. “Hiç!” diye cevap verdi.. Magda ateşi yaktıktan sonra ortada. “Kim o?” dedi.. Birden başını kaldırdı. Gelinini bahçe kapısının eşiğinde uzanmış görünce şaşaladı: “Ne yapıyorsun orada?” dedi. Köpekler havlıyorlardı. .” İhtiyar. göğsünü acıtıyordu.. hazin tik taklarını tekrar işittiriyor. çubuğunu dolduruyordu. hemen uyur ve sabah olmazdan iki saat evvel uyanırdı. Toplandı. Ayak sesleri işitiliyordu. Boris’i bulmak. Kendi köpekleri de havlıyorlardı. Fakat niçin?. Boynunu içeri çekti. tutuşan odunlar yine odanın içine kırmızı gölgeler. koşarak Melina’nın evine gitmek. meçhul bir korku onu hareketsiz bırakıyordu. sakin ve abus. Magda ayağa kalktı. onun kolları içine atılmak istiyordu. Omuzlarını kaldırdı. Birkaç dakika kımılDamatı. Pencereye doğru yürüdü. İşte Boris çıkmış olacaktı. Magda’nın kalbi durdu. çubuğunu çekiyor ve sol elinin orta parmağı ile burnunu karıştırıyordu. ocağa doğru yürüdü.497 Baba İstoyan daima. Magda kapıyı itti. Nefesi kesildi.. Kapı tekrar ve daha şiddetle vuruldu. Oh! Boris geliyordu. Şimdi köpek sesleri yaklaşıyordu. Baba İstoyan. Magda kayınbabasının sesini işitir işitmez kalktı. Magda elini kalbinin üstüne koydu. öyle kaldı. pencerenin kapağını daha ziyade sarsıyordu.

esmerdi. Baba İstoyan. Raçof’un ayaklarına sarıldı. yalnız Bulgar köylülerine has olan esir ve mazlum tavır ile eğildi. en merhametsiz. Raçof’un karşısına oturdu. Ağlayarak istirham ediyordu: “Gospodin! Boris nerede? Ah. Baba İstoyan’a döndü: “Gel bakalım çorbacı” dedi. Boris evde değil miydi? 7 Tüfek . “Buyurunuz gospodin!” dedi. Raçof. Bir tanesi kısa boylu. tekrar sordu: “Siz kimsiniz?” “Kaptan Raçof. Uzun boylu. Korkma!” İhtiyar mütereddît ve korkak. Magda. Konuşmaya geldik. İhtiyar bir hayal gibi kapıya yürüdü. Magda da yanına. Seninle konuşacağım. Pançe. ayaklarına kapanmış güzel kadının güzel saçlarını müteverrim ve çamurlanmış yılanlara benzeyen parmaklarıyla okşayarak. Sandre. sen de şöyle yanıma gel. Zayıf ve gayet çirkin bir boynu vardı. Açtı. en kanlı. omzunda manliher7 bir adam göründü. biziz. Esmer ve kısa boylunun elinde siyah bir beze sarılmış yuvarlak bir şey vardı. Öbürleri de karşısına oturdular. Bellerinde ve göğüslerinde çaprazvari fişeklikler bulunuyordu. Baba İstoyan. Bunlar en müthiş..” İkisi de tereddüt etmedi.. yine bu köylülere has olan o çolak ve sahte selamla voyvodayı selamladı.. Öpmeye başladı. yıldırımla vurulmuş gibi dondu kaldı. Boris nerede?” Raçof. kalk” dedi. Koştu. Baba İstoyan bütün bütün aptallaşmıştı. “Kalk sosyalist daskaliçe. Gelininin niçin komitalardan oğlunun nerede olduğunu sormasına akıl erdirememişti. fenalık yapmayalım.. “karşıma otur. Masanın üzerine tüfeğini koydu. Diğeri Raçof gibi sarı fakat daha genç ve daha az çirkindi. kahve renkli esvaplı. Namları bütün ova köylerini titretiyordu. Raçof’un arkasında iki kişi daha vardı. Biz şimdi işimizi konuşalım.. Baban aksilik ederse bize muavenet et ki. en gaddar komitalardı.. Gözleri küçük ve kanlıydı.” Ve yürüdü. “şimdi Boris’in gelir. Masanın yanındaki sandalyeye teklifsizce oturdu. Onlar da tüfeklerini masanın üzerine koydular ve siyah beze sarılı yuvarlak şey de tüfeklerin yanına kondu.” İhtiyar. Magda’nın gözleri açılmış ve yüzü bembeyaz olmuştu. Magda yerde kalmıştı.498 “Aç Baba İstoyan. Bunlar da manliher tüfekleriyle müsellah idiler.

Bizim için çalışacaksınız. gideyim getireyim. Hatta oturdukları evi bile satmışlardı. yine kazanırız. Tekrar Kaptan Raçof’un ayaklarına kapandı. Evini de yakacağız.. ayakların yanmadan.. Kirli ve kırık dişleri göründü. Elinizden paraları alacağız. Sekiz yüz lirayı getir. sonra ateşi ocağa attı. Demek zahmet edeceksin. Şimdi böyle bir anda isteniyordu..” Magda. Söyle nerede. yekûnu. Boris’le çalışır.” .. Sizin için milletin verdiği parayı çalmak arzu ettiniz. Onu keseceğiz. Altmış senedir o kadar iktisat ve eziyet ile kazanılmış bir malın semeresi.. biz genciz. İnkâr etti: “Nasıl sekiz yüz lire?” Voyvoda gülümsedi. Baba İstoyan” dedi. Raçof gülerek cevap verdi: “Güzel daskaliçe! Sen de maksada vefasız kaldın. Yine seni rahat bırakmayacağız.. Bir daha onu ömründe göremeyeceksin. Magda. Baba İstoyan inat ederse sevgilinin kafası kesilecek. Bu sekiz yüz lirayı verirse muhakkak açlıktan ölecekti.” Ve ilave etti: “Haydi. Mutlaka dayak yemeden.. Magda seri bir hareketle kalkarak ocaktan ateş aldı. babanıza mallarını sattırıp kaçmak istediniz. Tekrar sigarasını çekti. Deli olacaktı. Haydudun sigarasını yaktı. Buradan bir yere gidemeyeceksiniz. Bir sigara yaptı. mecmuu.” Baba İstoyan önüne bakıyordu.” İhtiyar titredi. “şimdi evvela bize vaat et ki. İşte biz buna müsaade etmiyoruz. Yine kalktığı yere oturdu. Boris’in kesileceğinden bahsedildiğini duyunca ağlamaya başladı. Boris’ini seversen paraları getir. ver. Boris’i affet.. Burada ikiniz de bizim için çalışacağınız yerde. Bir eşeği bile kalmamıştı.” dedi. tırnakların çıkarılmadan söylemeyeceksin! Eğer yine söylemezsen oğlun Boris bizim elimizde mahpustur. Boris’in öldürülmek ihtimalini düşününce deli olacaktı.. Ortaya koydu. “Ey. Kalktı.. Başını salladı: “Anlaşıldı.. Ve dumanlarını seyrederek. “Affet gospodin. çok zahmet etmeyeceksin! Uzun lafın kısası: Vakit geçirmeyelim. Raçof birkaç nefes sigarasından çekti.499 Raçof cebinden bir tabaka çıkardı.. ağlayarak Baba İstoyan’a sarıldı: “Ver babacığım.

Haydi getir. Sen sosyalist değil misin? Sosyalistler her şeye iştirak isterler. Bir dakika sonra kırmızı ve ağır bir çıkın ile geldi.. manalarını anlamıyordu. Raçof. Kısa boylu.500 Raçof ve arkadaşları Magda’nın yalvarmasını seyrediyor ve gülüşüyordu. Ambarın küçük kapısına koştu. çalışır. Onu keseriz.” Paraların sayılması bitti. Raçof çirkin ve akur sesiyle dedi ki: “Eğer böyle münasebetsizlik edersen Boris’ini göremezsin. Dipçikle ihtiyarın sırtına dehşetli bir darbe indirdi. bu parayı vermekten daha çok ehvendi. eğlenelim. Baba İstoyan işitmiyor. Birden Baba İstoyan başını kaldırdı. bari yüz lirasını bir ev almak için bana bırak. diyorum. Sonra tekrar ambara girdi.. Raçof liraları üçe taksim etti. Haydutlar parayı bu kadar çabuk elde ettikleri için sevindiler.” Bu laftan bir şey anlamayan Magda’yı belinden tuttu ve öpmek istedi. Magda yalvarıyordu. Vakit geçiyor. Şiddetle sordu: “Haydi.. Saymaya başladı: “Aferin. Yattığı odanın kapısına gitti. İçeri girdi. “Böyle mezeye lüzum yok” dedi. Baba İstoyan. Paraları getirecek misin?” Magda.” İhtiyar tereddüt ediyor. gözyaşları içinde çırpınıyor ve ihtiyara sarılıyordu. Hasis köylü için ölmek. Magda mukavemet etti ve ağlamaya başladı. Oğlun genç. Ayaklarını ateşe sokacağız. Vakit geçiyor.” Magda çırpınıyordu. Üç bardak ile bir testi şarap getirdi. aptallaşmıştı. Mezelik biber ve turşu çıkardı. genç kadını bırakmayarak diyordu ki: “Yanaklarından meze alacağım. yüz lirasını bırakmam. Haydutların önüne koydu. Baba İstoyan” diyordu. Âhir vaktimde açıkta kalmayayım. Masanın üzerine bıraktı. İhtiyar hiçbir şey söylemedi.” Raçof reddetti: “Hayır. Raçof’a dedi ki: “Kaptan. Raçof. Arkadaşlarıyla çantalarına koydular. esmer tüfeği aldı. Komitalar birbiri üzerine aceleyle içiyorlardı. Raçof hemen çıkını açtı. “Zahmet vermedin. Seni besler. Şimdi bize şaraf çıkar. Raçof da ayağa kalktı. Raçof bir işaret etti. “Biz cansız meze istemeyiz. “Hani şarap. Açtı ve içeri girdi. Başını salladı.” . Magda yalvarıyordu. Sanki hiç lafları işitmiyor. dayağa başlayacağız. Ben de senin yanaklarına Boris’le müşterekim!. hani şarap?” diye haykırdılar. Magda ayağa kalktı...

“şimdi Boris’in gelir.. hiç onları görmüyordu. “Ben oynamak bilmem kaptan!” diyordu.. Magda birden haykırdı. Lakin Boris’i tehlike . durmadan içiyorlar ve gülerek Magda’nın oynayışını seyrediyorlardı. “eteklerini kaldırsın. Boris’i göremezsin. Ve kucaklarından kurtuldu.” dedi.. Haydutlar bu güzel kadının bu kan içinde ağlamasına bakarak sanki mahzun oluyorlardı. bize biraz rakset. Orasını öper. Cansız bir yumak gibi Magda’yı onların kucağına attı. avucunun içinde tuttuğu bu güzel başın yanağını ısırmıştı. Yüzünü ateşe dikmiş. Parmaklarının arasından mezbuliyetle kan sızıyor ve ağlıyordu. Diğeri daha fena sarhoştu. rüzgarın gürültüsüne horoz sadaları karışıyordu. Isıran haydut. Artık Raçof onun taze yanaklarından bol bol öpüyordu. Raçof oturdu. Yanağından akan kan beyaz boynuna gidiyor.” dedi.. İşte bu herifler artık namusunu da tahkir ediyorlardı.” Raçof. Magda ağlıyor.. Magda elini yanağına koymuştu. Gözlerinin yaşı dindi. Haydi ben mandolin çalayım.” Ve ocağın yanından mandolini alara bir polka çalmaya başladı.. İhtiyar saat bu tecavüzden ve itisaftan müteessir olmuş gibi yine tik taklarını işittiriyor. Bacaklarını görelim. Magda’ya döndü: “Haydi Magda. “Oynayayım. Baba İstoyan’a baktı... Bir tanesi eteklerini kaldırmak istiyordu. Kadeh kadeh içiyor ve tekrar tekrar öpüyordu. gider keseriz. Bu iki kuvvetli herif bu nefis kadına yapıştılar. başka bir arzu izhar etti.501 Magda bu lafı işitince tekrar hıçkırmaya ve Raçof’a yalvarmaya başladı. Arkadaşlarına. öyle oynasın.. Dişleriyle. Boris’ini gönderelim. Sağ yanağının iki yerinden kan akıyordu. Baba İstoyan bu manzarayı görmemek için ocağın kenarına çömeldi ve başını avuçlarının içine aldı. Hepsi susuyorlardı. Mandolini çalmaya başladı. Acısı kalmaz. Kulağına müessir ve vahşi bir sesle: “Eğer oynamazsan neşemizi kırarsın. “Kaptan” dedi... Raçof sözde acıdı: “Ağlama Magda” dedi. bunu da yap! Bacaklarını görsünler! Artık gidelim. Magda’nın yanına gitti.” Magda’nın bütün vücudu sarsıldı. Diğer iki haydut. Raçof kalktı. ona tekrar hayata gelmiş bir şehit manzarası veriyordu. “Siz de meze alınız be!.” Genç kadın bir an durdu. Ah Boris!. Ve mütevekkil bir sesle.

Kalktılar. Eğer o gelmezse açlıktan ve ümitsizlikten ölürüz. Baba İstoyan!” dedi. İşte her şeyimizi aldınız. Boris’i gönder. Raçof’un yanına gittiler.” Magda hırsla geri çekildi. “Olur ama. tatlı tebessümünü göremeyecekti.” diye müteessif oldu. muharrik bir hırsla güzel kadına baktı ve. Raçof. Magda yine bir itisafa uğrayacak zannıyla titredi. muharrik hareketlere bakarak birbirinin boynuna sarılıyor. Lakin siz akıllılık ettiniz. Magda tekrar haydudun ayaklarına kapandı: “Aman Kaptan. Çalınan polkaya ayaklarını uydurarak sıçramaya başladı. Bir daha onun kumral ve çok saçlarını. Kulağına bir şey fısıldadılar. şu kanlı yanağından bir buse ver.” dedi. bana bak!” dedi. bu beyaz ve dolgun bacaklara onların atılışındaki şehvet-i cazip. mavi gözlerini. behimi. “bombayı ne yapacağız?” Raçof. vakit olsaydı!. Dışarı çıkıyorlardı. Kaptan daha şiddetle ve iştiyak ile çalmaya başladı. o kadar sevdiği Boris’i kesilecekti. “Ah. Magda? Bu.” Raçof güldü: “Mutlaka gelecek.. Gözlerini kapadı ve eteklerini kaldırdı. itişiyor. Mücazata hacet kalmadı.. Şimdi senden bir ricam var.. Bize zahmet vermediniz. Kısa boylu esmer. “Kaptan. Eğer arzularını yapmasa. Sarhoştular. bu bombayı bana saklayacaksın. küçük ve kırmızı dudaklarını. mutlaka. Zorla kanlı yanağını öptü. Tüfeklerini omuzlarına geçirdiler. Eğer siz eziyet edip parayı vermeyeydiniz. Daha çabuk gelmesini istiyorsan. Bize merhamet et. Geri döndü. beraber getirdikleri siyah beze sarılı şeyi hatırladı. Adımları birbirine karışıyordu. Raçof. “Magda. Fakat bu sefer haydut nazik ve mürüvvetli idi: “Şunu görüyor musun. “Allah’a ısmarladık. Kalktılar. sizden yine zorla alacak ve mücazat olmak üzere ikinizi bir araya bağlayacak. Ve derin. vakit geçti! Sabah oluyor! Geç kaldık!” dedi. bir an düşündü. Yaladı.. Haydut tekrar kadını tuttu. İhtiyar köylü sanki ölmüştü. Bize acı. . işte bir bombadır. kakışıyorlardı. Diğerleri yerlerinde oturamıyorlar.502 içindeydi. bu bombayı atacaktık. Hiç cevap vermedi.. Haydutlar coştular.

Dışarısı hafifçe ağarıyor. Baktı. Bu bez kandan kıpkırmızı idi. meşum ve mevhum bir kabus tehdidi gibiydi: “Hey. Yavaşça siyah bezi çözdü. adem boşluklarından aksediyormuş gibi tekerrür etti: “Hey. köydeki bütün horozların birbirlerine cevap verir gibi öttüklerini duyuyordu. şimdi Boris gelecekti. Kan?.. baktı. açılmaya başlayan geceye bakıyor. Eline baktı: Kanlanmıştı. Sonra bu tehlikeli ve tahmin ettiği kadar ağır olmayan bombayı önüne koydu. mor gözlerini açıyordu. dikkatle baktı.. bomban patlayacak!” Genç kadın kulak kabarttı.” “Nerede?. Ah. Bu haydutlar her şeyi. Nasıl vaat ediyor musun? Ben de gidip hemen Boris’ini bırakayım. sanki meçhul ve vahşi uçurumlardan. öyle bırakmışlardı. Genç kadın.” Raçof tekrar sordu: “Göndereceğim.503 Sakın jandarmalara filan verme.” “Kendi çeyiz sandığımda.. Magda dikkat et. Ilık bir ıslaklık hissetti. Köpekler havlamaya başladılar. bomban patlayacak!” Horozların umumi ötüşleri rüzgarı söndürmüş zannolunacaktı.. Elini uzattı. Kumral saçlar meydana çıktı.. Bu tehdit. kanlı et ve kemik parçalarından başka bir şey bulamayacaktı. lakin bu bombayı sadıkane hıfzedecek misin?” “Hıfzedeceğim. Kesif gölge halinde duran uzak binaların arasında gidiyorlar ve bir şarkı söylüyorlardı. Uzaklaşan haydutlardan biri haykırdı. akla gelmeyen vahşetleri yapabilirlerdi. esmerleşiyordu.” Magda ümit ve tehalükle cevap verdi: “Vaat ediyorum gospodin! Allah aşkınıza hemen Boris’i gönderiniz. Kaldırdı. ateş alması için. Şimdi birden patlayacak ve zavallı Boris’çiği gelince. Kadranını. Mihaniki bir istical ile bu felaket oyuncağını kaldırmaya koştu. Bu. Ta masanın orta yerinde duruyordu... Kalbi şiddetle atıyor. fitilini görmek istiyordu. İhtimal bu bombayı. Genç kadın şuursuz bir tefekkürle düşündü. Uzakta samanlıkların üstünde yalancı bir fecir. İkinci bir bez daha vardı. saniyeli tıpasını tanzim etmiş. Öbür eliyle altından tutmuştu. En gizli.. en muazzez yerde!” “Bravo! Memnun oldum. Öyleyse Allah’a ısmarladık!” Hepsi güzel kadının elini şiddetle sıktılar ve kapıdan çıktılar. yıkılmış bir evle tanınmaz. O bezi de çözdü. . Boris’ini bekliyordu. Magda dikkat et.

karışık saçları dimdik olmuş. Ömer Seyfettin HAYAT. öyle feci. Dikkat etti. omuzları gerilmiş. O tuttuğu şey.15. 14. 15. iki eliyle tuttuğu bu şeye haşyet ve dehşetle bakıyordu. öyle korkunç bir nara attı ki..13. öyle keskin. 17 . Zavallının gözleri çerçevesinden çıkmış... nr.504 Ve birden öyle müthiş. oğlunun. s. 10 Mart. 16. ocağın başındaki Baba İstoyan sıçradı ve gelinine koştu. c. güzel ve kumral Boris’in vücudundan koparılmış kesik ve kanlı kafası idi. 1927..1.

Ah bu çocuklar! Bir saat evvel köşkün bodrumundaki yatağına sırt üstü yatmış. sevgililerin ağlayışından toplanmış bir nev musiki idi. sevaptır” diyor. köprü başlarında. pencereden giren ışık helezonu içinde kaynaşan tatarcıkları seyrederken uyuyakalmıştı. bahçe beller. Mehmet. “Düdük yapıyorum” diye taze dalları kestiğini. . Askerlik hayatında en rahat ve mesut bir zamanıdır. O gün. Mamafih Mehmet’in marifeti bundan da ibaret değildi.505 “Mehmetçik”ten Bir Parça Daha” MEHMET İLE TAVUK HIRSIZI (Mehmet bir aralık küçük Çamlıca’da oturan bir kaymakamın emir eriydi. fakat akşamı bekleyip sabırsızlandığını fark ederse Allah baba kızacakmış gibi vazgeçiyordu. dört yol ağızlarında bırakılmış annelerin. Ah bir kere akşamı edebilseydi! Eli zaman zaman yeni tamir ettirdiği yadigar saatine gidiyor. Açlığın ehemmiyeti yoktu. Bu iptidaî beste. Fakat susuzluktan dili damağına yapışmıştı. kız kardeşlerin. yanık feryatlar çıkarırdı. etrafına toplanan çocuklara ince söğüt dallarından düdük yapıyordu.) Bahçe kapısının önünde alçak bir mutfak iskemlesine oturmuş. Mehmet. Fakat bir türlü kanamıyordu. niyetliydi. O iri parmaklarını düdüğün üstünden gezdirerek ince. Zaten galiba bugünkü orucunun birazı da bozuktu. Sonra tünün tiryakiliği de başına vurmuştu. yemek pişirir. Birden bire gözlerini açtığı zaman şaşırmıştı. Çarşıya alış verişe iner. ara sıra başını kaldırarak havaya bakıyordu. vaaz hocaları gibi Arapça dualar okuyordu. örselemeden kabuklarını çıkararak üzerlerine delikler delip kanallar açtığını görenler evvela gülümserlerdi. Bu onun çocukken köyünde öğrendiği bir sanattı. çocuklarla oynar. Liman Paşanın tasından damla damla içiyor. Fakat biraz sonra bu iptidaî aletin tatlı bir sesle öttüğünü görünce şaşırırlardı. Susuzluk ateşiyle rüya görüyordu… Köyünden Alacaova’ya giden yol kenarında bir çeşme… Hem de Sultanahmet’teki çeşmeye benzeyen bir çeşme…Çeşmenin başında bir kalabalık var… Güya bu hayratı Liman Paşa yaptırmış. kendi eliyle su dağıtıyormuş… Liman Paşa üniformasının üstünde koca bir sarıkla ona bir tas su uzatıyor: “İç ulen. inmek bilmiyordu. Allah kabul etsin. Bu sıcak ramazan gününün güneşi gökyüzünün bir noktasına mıhlanmış gibi duruyor.

külhanbeyinin tek başına hakkından gelemeyeceğini anlayarak “Yetişin. Sokağın ortasında şiddetle çarpışıp yere yuvarlandılar. Hırsız dirsekleriyle. çocukları yukarı katın merdivenine kadar kovalamıştı. mavi mintanlı bir adam atladı. bir yığın çocuk… Hırsız bu semtin pek yabancısı değildi. Böylece hararetten dişi damağı kurumuş. Herif evvela hızını alamayarak caddenin tozları içine yuvarlanmıştı. entarili efendileri. tekmeleriyle kendini neferin elinden kurtarmaya çalışıyor. Çamlıca’dan dönen sucuların ve bir Arnavut bağcının yardımıyla hırsız yere yatırıldı. bahçe kapılarından kadınlı erkekli insanlar çıkıyordu.506 Evin üç yumurcak çocuğu usulca odaya girmişler. İlle Liman Paşanın çeşmesinden içtiği suyun lezzetini unutmayacaktı. yakala… Hırsız Mehmet’e doğru geliyordu. Şehitlerin cennet ırmaklarından içtikleri su herhalde daha tatlı olmayacaktı. tütünsüzlükten ve çocukların gürültüsünden zihni karışmış. çay ibriğinin emziğinden Mehmet’in açık ağzına su damlatıyorlardı… Meğer Liman Paşanın taşından içtiği su imiş… Mehmet fena halde kafası kızmış. bağ. Birden bire çığlık gelen evin bahçe duvarından kırmızı kuşaklı. Civar köşklerde pencereler açılıyor. Düşerken elinden fırlayan posteki gibi bir şeyi alarak kaçmaya başladı: -Hırsız var… Tut. kollarını açarak bağırdı: -Dur ulen… Dur diyorum ulen… Hırsız da Mehmet gibi gözünü budaktan sakınan takımdan değil. değneklerini atarak yerinden fırladı. tekmelere ehemmiyet vermeyerek onu sımsıkı bacaklarından yakalıyordu. Nefer hiç tereddüt etmeden yolunu kesti. kendi kırmızı kuşağıyla eli kolu kıskıvrak bağlandı. dudaklarını kesmeye devam ederken komşu bahçelerden birinde bir kadın çığlığı koptu. . Hemen her gün civar köşklerden gayet maharetle bir iki tavuk çalıyordu. Tenha yol üç beş dakika içinde panayır yerine dönmüştü. Mehmet evvela yangın var sandı. Yeldirmeli kadınlar. Evet. piçler Allah âlem orucunun birazını bozmuşlardı. Çakısını. dutun” diye bağırıyor. O bu acar. Fakat derhal kendini toparladı.

diri koyunların kuyruğunu kesen adam hakikaten o muydu? Buna dair kimse sarîh bir şey bilmiyordu. Böyle olduğu halde bu vazifenin Mehmet’e ait olduğuna dair bir umumi kanat vardı. büsbütün eli başta dönmek istemediğinden hayvancağızları bağırta bağırta ikişer üçer okkalık kuyruklarını kesmişti. bağırışırlarmış… Bu canavarlığa Mehmet de fena içerlemiştir. İşte hırsız elleri bağlı yerde ayaklarının dibinde yatıyordu. birkaç çocuk… Mehmet ile tavuk hırsızı olduğu halde bu küçük kafile Acıbadem Karakoluna doğru yola düzüldü. Herhalde bu hırsız bütün meslektaşlarını temsil ile hesap vereceğe benziyordu. Fakat anlaşılmaz bir havanın tesiri altında böyle bir kanaat hasıl oluvermişti. Zavallı koyunlar arkalarından kan akarak. Etrafında meydan alacak felaketlerden nihayetü’n nihaye o mesuldü. Kalabalığın içinde her meslek ve sanattan insan vardı. Bütün sahibi olmayan müphem ve umumi vazifeler ona aitti. jandarma değildi. . Hırsızı Acıbadem Karakoluna götürüp teslim etmek üzere bir komisyon yapıldı. Mahallenin ihtiyar heyetiyle de alâkası yoktu. Fakat polis ve bekçi yoktu. Bir mütekait evkaf katibi. ara sıra dişlerini bir birine vurarak “Oof… Yandım” diye inliyordu. Bolulu bir aşçı. Daha iyisi Mehmet de “Bana ne” demeyi aklına getirmiyordu.507 Bilhassa iki ay evveline ait bir vakası vardı ki Çamlıca ahalisinin tüylerini ürpertmiş. Mamafih acaba Çamlıca’da kaybolmuş bütün tavukları çalan. Bir ot mindere arka üstü yatmış. Fakat çabuk haber alındığı için bunu becerememiş. getirmeyecekti. Halbuki hırsızı teslim etmek için bu mutlaka lâzımdı: -Mehmet bu herifi kim karakola götürecek oğlum? Mehmet polis değildi. Karakolda iki kişi vardı: Yaşlı bir komiser muavini ile genç polis… Komiser gömleğinin kollarını sıvamış iftar için domates salatası yapıyordu. bahçenin içinde dört dönerler. gözleri cam gibi parlıyor. bir çok sinirli hanımları bayıltmıştı. birbiri ardı sıra. Hırsız o gün Altunîzade’de bir köşk bahçesinden iki besili Karaman koyunu çalmak istemişti. Güya bulunduğu yerler ona ezelden bir vedia idi. Arkadaşı şiddetli bir malarya nöbeti geçiriyordu. Bu zalim adamı bir kere ele geçirse akla gelmedik işkenceler yapacağını söylerdi.

Sonra diri koyunların kuyruğunu kesen bu canavar cezasız kalmamalıydı. Fakat yine gönlü razı olmadı. Hırsız eski tulumbacı mektebinden yetişme bir İstanbul başkanıydı. hırsızı çözerek sokağın ortasına bırakmayı düşündü. Komiser bu tehdide aldırmıyor: -Keyfin bilir arkadaş… İstersen çöz ellerini gitsin. çiftte öküz sürer gibi ardından dürtüşleyerek götürmeye başladı. Mehmet bu dakikada bütün mahallenin sofra başında oruç bozulduğunu düşündü. Fakat biraz sonra yolunu kaybetti. Mahalleli hırsızı kendine teslim etmişti. birbirine bağlı ellerini uzatarak ona yol sağlık vermeye başladı. diyordu. Çinili karakoluna gidip gelmek aşağı yukarı iki saatlik bir işti. . Bu esnada evkaf katibi ortadan sır olmuştu. Asker hırsızı tekrar önüne kattı. Biraz sonra aşçı ile bahçıvan da onu takip ettiler:Birinin çoluk çocuğu sofra başında bekliyordu. Hasılı karakolun önünde kala kala Mehmet ile tavuk hırsızı kalıyordu. diye onu kakıştırıyordu. Hırsızdan akıl öğrenmek Mehmet’in azametine dokunuyor: -Sen hırsız adamın birisin… Aklın ermez… Haydi yürü. Hem fazla olarak efendisinin bu gece davetlileri vardı.508 Komiser kaşlarını çatarak heyeti dinledi. öteki de emir kuluydu. telaş etmeye başladı. Neferin fena halde kafası kızmıştı: -Benim neyime gerek… Ben de gidiyon… diye hırsızı yolun ortasına bıraktı. Karakolda yemeğini yemeye başlayan komiseri gözünün önüne getirdi. Mehmet bir dakika dediğini yapmayı. İçinde gayr-i ihtiyari bir isyan uyandı: -Ne gazıg aramaya geldin buralarda… Hırsız senin apartamanlarını mı soyduydu? Davarlarını mı dağa götürdüydü? Diye söyleniyordu. Bu esnada top patladı. bahçe aralarına saptı. Neferin şaşırdığını anladı. İftara yirmi beş dakika kaldığını gösteren saate baktı: -Birader bunu yanlış getirdiniz… Çinili merkezine götürmeniz lâzım gelirdi… Teslim alamam… Koca karakolda iki kişiyiz… Ne bu serseriyi burada barındırmaya imkan var. yürümeye başladı. ne de Kadıköy’e götürecek adamım… Karakolun önünde uzun bir münakaşa oldu… Komiser Nuh diyor peygamber demiyordu. Mehmet kestirme gitmek için caddeyi bıraktı.

Hak yolundan görünerek onu çok aldatmışlardı. Sert bir sesle: -Dur. mahcubiyete benzer bir şey vardı. Hırsızın tütününden bir ikinci cıgara sarıp yaptı. Külhanbeyi neferin zayıf taraflarını sezmişti. Evet herkesin hali sade Allah’a malumdu. -Haydi yürü… Ben hırsızın tütününden içmen… -Böyle dime hemşerim… Hep Müslümanız… Kardeş sayılırız… Hem sonra sende bana bir cıgara verirsin… Ödeşiriz… -Ben seni nerede göreceğim ki? -Öyle… Kim bilir. Bu birkaç nefes tütün dumanı bir ağır minnet yükü gibi yavaş yavaş omuzlarına çöküyordu. tatlı söylüyor. Allah. Yavaş ve tatlı bir sesle ve uydurma bir Arapça ile yanık yanık Kur’an okumaya başladı. Mehmet hayretle ona bakıyordu. Fakat şüphe ve tereddüte düşmekten de bir türlü kendini kurtaramıyordu. alçak. dedi ve hırsızın cebindeki paketten bir cigara sararak ağzına tutuşturdu. Hasta ana masalına yetim kardeş çocukları efsaneleri ilave ediyordu. Belki bütün öteki hırsızların yaptıklarını bana ödetecekler… Hapse atacaklar… Ah garip anacığım… Hatuncuk hasta da… Kim bilir yolumu nasıl bekler? Yap şu cıgarayı be hemşerim… Garip gönlü kırma… Sen yapmazsan ben de cıgaramı atacağım… Ben içeyim sen bak… Müslümünlığa sığar mı bu? Hırsız cıgarayı ağzından atacak gibi hareketler yapıyor. dedi. İnanmıyordu. Akşam garipliği. Külhanbeyi yine tatlı bir sesle… -Kardeşim bir cigara da sen sar… Galiba tabakan üstünde değil. Hırsız artık neticeden emin tatlı. İkide bir içini çekiyor: -Ey Allah’ım… Resul Allah’ım… Derdim senden gayrısına malum değil. . diye söyleniyordu. Belki bu adam da başı darba kalmış bir halis Müslümandı. Tavrında. tiryakilik Mehmet’te hırsıza karşı anlaşılmaz bir rikkat ve merhamet uyandırmaya başlamıştı.509 Hırsız yalvarmaya başladı: -Hemşerim cebimde bir paket var… Gözünü seveyim bir cigara ağzıma ver… Oruç bozayım… Mehmet evvela inanmadı: -Hırsızın orucu olur mu be? diye reddetti. peygamberden bahsederek. halinde bir düşkünlük.

1927. s.16. 24 Şubat. Mamafih gülmekten kendini alamadı. Reşat Nuri HAYAT.1. Mamafih Mehmet hırsızı istediği gibi dövemezdi. O homurdanarak cevap verdi: -Ne demek? Etmez olur muyun? -Ne yedin bakalım? Mehmet ağlayacak halde idi. Mehmet böylece hem adalet vazifesini bir dereceye kadar yapacak.510 Mehmet bütün bunların uydurma olduğunu bildiği halde derin bir rikkate kapılmaktan kendini kurtaramıyor. gidersin. Dayak faslı da bittikten sonra Mehmet hırsızı çözdü. küfrediyordu. hem de mahalleliden intikam almış olacaktı. 17. nr. Fakat külhanbeyi serbest kalır kalmaz kuduz bir köpek şiddetiyle neferin üstüne çullandı. Nihayet: -Ulen hırsız. bulunan gözleriyle uzaklara bakarak düşünüyordu. Serseri var kuvvetiyle neferi tekmeliyor. “Vur kardeşim…” diyordu. Birden bire kendini toparlayamayarak yere yuvarlandı. c. dedi. Bir saat sonra Mehmet topallaya topallaya mahalle kahvesinin önünden geçiyordu. 18 . hem saatlerce yol yürümekten kurtulacak. Zifaf gecesi kocasına ilk defa lakırtı söyleyen bir köy gelini mahcubiyetiyle başını öte tarafa geçirerek: -Gayri oralarını pek sorma? dedi.17. Hırsız bu pazarlığa hemen razı oldu. Nihayet bahçelerin çitleri üstünden aşarak kaçıp gitti. Çünkü herif mazlumâne boynunu büküyor. İlle üstünde çok insan hakkı var… Razı gelirsen seni şurada bir döveyim… Sonra ellerini çözerin. ben seni bıragorum. Kahvenin önünde nargilesini içerek keyif çatan Bolulu aşçı: -Mehmet iftar ettin mi? dedi. Mehmet böyle bir şey beklemiyordu.

kadınım. çamur dizlerine kadar çıkmıştı. kızıma baba eksikliğini . Dışarıda pis bir hava vardı. kadının anlatmaya ihtiyacı vardı. “…. acıyı kanıksamış hissiz gözlerle. geleyim ama… Ne faydası var!. hıçkırarak. adi bir nezle. dedim.. ev sahibimizden ıhlamur istedim. yanaklarında gözyaşlarıyla karışıyordu. beyefendi! Biricik evladımızdı. paltosunu aldı. akşam geç vakit gelir… Halbuki biz onu nasıl büyüttüktü.. Ticarethanenin müdürü pek sertmiş… Hoş kalsaydı da evde od.. doktora anlatıyordu: -Önce bir nezle idi.511 MUALLA’NIN GÖZLERİ Kadın. Dedi. altı senedir. ayaklarının dibinde ıstıraptan çıldırmış gibi kıvranan kadına baktı. Doktor. Kışın birdenbire bastırıverince şaşırdık. beyefendi!. işte. Hiç bu seneki gibi olmamıştık beyefendi! Babası sizlere ömür vefat edeli. dadılarla. beş lira oda kirası veriyorduk. titreyerek. naz ve niyaz içinde büyütüyorduk. Size geçen sefer de anlattımdı ya! Doktor Bey… Başınızı ağrıtıyorum… Ondan sonra efendim… Bir gün evde kal. süt aldım… İlaç da alırım. siz bir kere daha görünüz beyefendi!. artık satılacak kalmadı. yanındaki yırtık çarşaflı kadına baktı: Yağmur. Çıktılar.. rutubetli bir soğuk. hemen cevap verdi: -“Turanoğulları Mağazası”nda. karla karışık yapışkan bir yağmur yağıyor. -Ben yatağımı sattım. ne altında var. eczacıya: -Yarım saate kalmaz ben gelirim. Ayda otuz lira alıyordu. Allah aşkına! Evlatlarınızın başı için. bütün bunlardan bî-haber görünüyor.. Babasını belki tanırsınız. Doktor acıdı galiba. kalamadı. kaynatıp içirdim.” Kumandanı Ali Pertev Paşanın oğlu Serpâ Pertev Beydir. adeta bir tacir paltosuna benzeyen ihtişamlı paltosunun yakasını kaldırırken. ocak yoktu ya! -Hangi ticarethanede çalışıyor? Doktor laf olsun diye sormuştu.. başını salladı: -Geleyim. nefes nefese. doktorun dizlerine sarılıyordu: -Geliniz. ne üstünde! Yavrucağımın kazandığı paraya kaldık… Sabahleyin erkenden gider. fakat o. Sultanî Mektebinde muallim iken vefat etti. hep sattık yedik. yan gözle. Yaşlı doktor. derileri delerek insanın içine işliyordu. pelerininden peçesinin kenarlarından sızıyor. Vazifesi bilmem kaç seneyi doldurmamış diye maaş bağlamadılar… Sonra. kömür aldım. vallahi Doktor Bey.

feylesof doktor. acıdı. Zayıf ses. ah… Dün gece görseydiniz… Hep sayıkladı! -Sayıklamanın zararı yok ki hanım… Hiç korkulacak şey değil! -Ah ömürler versin. lastiklerini çamurdan kurtarmaya uğraşırken hızlı hızlı nefes alıyordu. . Bugün… Biraz… Daha iyiyim… Değil mi anne?. küçük.. utanarak.. sesinde bir baba şevkiyle sordu: -Nasıl oldunuz. tecrübeli. temiz fakat birkaç yerinden yamalı yorganın altında bir çocuk vücudu vardı. Doktor. hastayı dinlerken içinden kendi kendine tekrarlıyordu: -Çifte zâtürree ! Artık kurtulamaz! Ölecek zavallı çocuk!. işte geldik… Manzara o kadar feciydi ki. onu biraz okuttum… Nihayet… Kuduz bir rüzgar yüzlerini ısırıyordu. Fil dişi çehremin üzerinde bir çift harikulade göz gülümsedi. hem ağlayan bir ahenkle. doktor.. mermere çarpılan bir billur ahengiyle –hem gülen. neyim yok satmaya başladım. Dar bir sokağa saptılar. bu defa ihtiyar doktorun nasırlanmış kalbi bile burkuldu: Yırtık bir kilim parçası üzerine eski bir tek şilte serilmişti. sessiz ve hareketsiz duruyordu… -Mualla!... Ve doktor. -Evet iki gözüm… Dün gece Doktor Bey. rüzgarın uğultuları içinde bir mum alevi gibi çırpına çırpına sönüyordu. muntazam bir yüz.. senelerden beri ilk defa. güzel gözlü çocuk onun torunu mu?. Şimdi bir yer odasında açlıkla.. Doktor yakasını büsbütün kaldırdı. bu harikulade güzel çocuk gözlerini görmemişti?. özür diledi: -Affedin Doktor Bey! Sokağımız çok fena ama.cevap verdi: -Bilmem ki Doktor Bey?.. Ali Pertev Paşanın torunu mu?.. Ali Pertev Paşanın bir vakitler bir masal gibi dillerde dolaşan muhteşem hayatını hatırladı. Kadıncağız bir müjde almış gibi sevindi. Doktor Bey!.. fakat doktor sevinçli değildi.. ihtiyar. Geçen akşam geldiği vakit nasıl olmuştu da bu gözleri. fil dişi üzerine işlenmiş bir heykel gibi.. kadın bunu fark edince. Bu asil yüzlü.. Dalga dalga bir yığın sarı saçın ortasında süzgün..512 bildirmeyeyim diye neyim var.. artık kadını işitmiyordu. kızım? Genç hastanın sesi. bu gözlere hayret ve dikkatle baktı. sefaletle güreşe güreşe” ölen bu on sekiz yaşındaki yavru..

hanım. Hem belki azıcık uyursun. el yordamıyla kapının tokmağını bulup çevirdi: -Mualla’cığım .. ona ormanda kaybolan şehzadenin hikayesini.. Doktor. kızının ayak ucuna çöktü. . benimle beraber eczahaneye kadar gelir misiniz?. Yukarıda perde perde yükselen bir gelin-kaynana kavgası vardı ki buna ara sıra da galiz bir erkek sesi karışıyordu.. yavrucuğum... külleri eşeledi: Feci!.. Nezihe Hanım üç gün evvel sattığı yatağının parasından kalan son yirmi beşliğe üç okka kömür almış. Odayı sıcak tutunuz! Siz. e mi?.. Nezihe Hanım tekrar karanlık merdivenleri indi. gülümsedi: -Şiddetlice soğuk almış. kızım. Dizleri titreyerek merdiveni çıkmaya başladı. kendi kendiyle kısa. Lakin yarı yerde durmaya mecbur oldu. pencerenin dışına biriken karlar öyle güzel görünüyordu ki!. Cevap beklemeden. Birden. Fakat… Bu akşamda gazları yoktu. sonra da bir sultana aşık olan zavallı çobanın masalını anlattı. boş odanın bir köşeciğindeki parçaları içinde ölümle pençeleşen zavallı yavruya son defa baktı: Elinden bir şey gelmiyordu… İçini çekti. Sana masal söyleyeyim.. Bir aralık Nezihe Hanım üşüdüğünü hissetti. Ateş bitmek üzere idi.513 Doğruldu.. -… -Mualla’cığım! Yavrucuğum!. ışık gözlerini yoruyor. lambayı biraz yakmayalım... kalbi duracak gibi oldu. yürüdü… Bu akşam Mualla iyice idi. ben yine sizi yoklarım… Hasta dalmıştı bile. ev sahiplerinden biraz gaz istemeye karar verdi. fakat zalim bir mücadeleden sonra. Çeneleri birbirine çarparak. Eyvah! Ateş bitiyor mu? Kalktı.. karanlıkta idiler… Nezihe Hanım.. elini onun alnına dayadı: Buz gibi!. Mualla hiç ses çıkarmıyordu.. odayı biraz ısıtmıştı. Şimdilik Allah’a ısmarladık. Yırtık perdelerin kenarlarından. -Mualla’cığım uyudun mu?. paçavralar içinde yatan çocuğuna koştu. bundan ibaret.

nr.18. yolunu şaşırmış bir otomobil.514 Tam bu anda.1. ölmüş çocuğunun gözlerini gördü: Bu gözler. kapıdan geçiyordu. bir şey soruyor gibi. hayret ve ıstırapla.19 . canavar gözlerinden alevler saçarak. Yırtık perdelerin arasından içeri dökülen bir ışık parçası içinde Nezihe Hanım.17. s. c. bakıyorlardı… Halide Nusret HAYAT. 1927. dar sokağın içinde müthiş bir homurtu koptu. 24 Şubat.

Bereket versin ki bu tarla.. Bu sene de vaziyet karşısında kalacağını. diyordu. kendi kendine: -Demek ki çektiğim emek reji için… diye söylenirdi. içimine doyum olmayan. Bu sene de bir fazla tarla daha tütün ekmiş idi. Düşündüğüne nihayet uğradı. Günlerden beri efkarı hep budur. kendisi ise tütünden başka bir şey olan paketten cıgara yapacaktı. Kenarda çimenliğe kilimi serdiler. O sapsarı. Bir dakika oldu ki zihnine gelen tasavvuru icra etti. Buna rağmen neden bu sene bu faydasız harekette. danışmadan eve doğru bağırdı: -Ahmet. ulan Ahmet… Semaveri kur… ve reji memuruna dönerek ilave etti: -Şurada seninle bir keyif çakah efendi… Tütün tarlası tatlı bir yeşillik içinde uzanıyordu. arada bir reji paketinden cıgara sararken Paşa’nın: -Aç efendi. etrafı dutluklarla muhafazalı idi. bir parmaktan fazla büyümüyor. boyları henüz bir karış olan tütünlerin yanında gittikçe dalıyordu. . eve yakın. Paşa Beyin yerden göğe kadar hakkı vardı: Tarlanın hakiki sahibi olduğu halde rejinin ambarına tütününü gönderecek. Paşa Bey memurun etrafında fırıl fırıl dönüyor. Paşa Bey o sene. Ara sıra başını kaldırır. “kete”lerle dolu sofranın etrafına çevrildiler. Seferberlikten evvel Paşa Bey bunun tecrübesini yapmış olduğu için bu bahçenin tütüne elverişsiz olduğunu anlamış idi.. bir yaprağı cihan değen tütünü deste deste teslim ederken canı da gidiyordu. şu kadar tütün çıkacak diye hesabını yapıp deftere kaydetti. her yıl gibi ister istemez tütünü feda etti. Basit düşüncesiyle bunu o kadar manasız ve münasebetsiz buluyordu ki bazen arkadaşlarıyla konuşurken gidip hükümete dert yanmayı. semaveri getirdiler. ve sararmıyor. Fakat ne yapabilirdi?. tütünün kaydedileceğini düşünüyordu. yeşeren ve büyüyen bahçeleri gezerken gözleri daima tütün tarlasının üzerinde taakkuf ediyor ve düşünüyordu. tütününü mümkün oldu kadar az kaydettirmeye çalışıyordu. Zaten köyde de hemen hemen hiç kimse bu bahçeden haberdar değil gibidir. gezdi ve kıymet biçti. Sû-i tesadüf olarak jandarmalar buralardan geçmezse rejiden saklanabilirdi. Nisanın ilk günleri. Yalnız bunun bir kusuru vardır: hiç güneş vurmadığından tütünler cılız kalıyor. reji kumpanyasından şikayet etmeyi bile aklından geçirirdi. gördü.515 REJİYE OYUN Her sene gibi bu sene de tarlasını tahmine gelmiş idi. şu canım tütünler sararmış olsaydı da yapraklarından ağzına layık bir cıgara yapsaydık… Memur gittikten sonra Paşa Bey bir hayli düşündü.

her biri bir taraftan işe başladı. kimseler yoktu. daha ziyade. tarla iki gün evvel sulandığı için tütün fidelerini kolayca çıkarıyorlardı. gelmişlerdi: -Paşa Bey.haziranın sıcak bir günü… Dutluklar. diyorlardı.. arkalarında büyük çuvallar. Paşa Bey evet yanındaki güneşsiz tarlaya beyhude yere tütün ekmemişti?. evvelce onlara açtığı meseleden uzun uzadıya bahsetti. Marabalarından en emin olduklarından kendisine iki arkadaş ayırdı. bir de evin yanındaki cılız tütün tarlasına baktı. bir saat içinde fidelerin hepsini yanlarındaki çuvallara doldurdular.. Hakikaten tütünler bar karış bile olmadan sararmaya. kendilerine vereceği tütün hissesini de sözleşti. berideki bu bahçeyi yine ektik… Köyün alt başındaki tutulan tarlası gittikçe sararıyor ve olgunlaşıyor… Altın sarısı rengi ne kadar güzel! Bir cıgara düşmanı bile bu ince sarı yapraklara içinden hasretlenir. daldı ve yoruldu. Paşa Bey şimdiden hazırlanıyordu. kızılcıklar arasından geçtikten sonra Paşa Bey tarlasının başında daldı. sonra köyün alt başındaki tarlaya vardılar. O gece yatsı namazından köylüler dağıldıktan sonra ortalık süt liman olmuştu. oğlu Ahmet bile bu işe şaşmışlardı. Bir dakika düşündü. reji onun canını yakıyorsa o da ona karşılık yapacak idi. hayır boşuna ekmemişti.516 beyhude bir zahmette bulundu?.. Birkaç gün sonra bu cılız ve kuru tütünleri rejiye teslim ederken de icap ederse aynı cevabı tekrar edecekti!.. her sene adamın talihi yar olmaz… Diye mırıldandı. serin rüzgarın estiği bir haziran gecesi… Paşa Bey. tayin ettiği marabaları yanına aldı.. Karısı Ayşa.. evin ambarına girdiler. dört ay olduğu halde bir parmak boy bile büyümemiş idi. büyük kızı Kevser. Ilık. İçinden rejiye karşı intikam hisleriyle gülerken: -Bu sene böyle oldu. cılız kalmışlar… Diyorlardı. İki de bir: -Efe.. eve döndü. yine düşündü: Evet. her çıkardıkları tütün kökü yerine evin yanındaki tarladan getirdikleri fideyi sokuyorlardı. sır saklayacaklarına dair söz aldı. İki ay evvel ekserisi yaylaya giden köylüler. Bu işten yirmi beş gün sonra. . Ahmet’in Kevser’in sormaya hakları vardı: Bu bahçeyi niye ekmiş idi?. tütünlerinde bu sene bereket yok. kendi evinin civarı olduğundan serbestçe marabalarıyla güneşsiz tütün tarlasına girdi. içerse içimine dayanamazdı. Korkak ve muhteriz adımlarla. İki saat sürmeden iş olup bizmiş idi.. kurumaya yüz tutmuştu. Fideler üçe taksim edildi: İki maraba ve Paşa Bey fidelerle tarlaya girdiler.

19.19 . nr.517 Ahmet Celil HAYAT. c. s. 1927. 7 Nisan.1.

Sabahtan akşama kadar karınca yuvası gibi işleyen odasında kim bilir kaç bin defa gelene gidene kalkıp oturuyordu? Sabahları Hisar iskelesinden vapura binerdi. Bir dairede kâtipti. karşımdakine uzattım. Yan yana oturan iki kişiyi gözlerine kestirerek “Biraz müsaade yerleşirler. Bir gün karşımda oturuyordu. Bir hakarete uğramaktan korktuğu için daima insanlara uzak durmaya çalışıyordu. Bazı kimseler vardır ki kanapelerin dolu olmasına aldırmazlar. İfrat derecede nazik ve sıkılgan. Mahcup adam yıldırımla vurulmuşa döndü. büsbütün boş bir kanape arardı. Onun için ölünceye kadar yerinde saymaya mahkumdu. Teşekkür etmek için ayağa kalktı. aynı helecanlar içinde. çocuk tavırlı bir adamdı. Birkaç tane fıstık bir şeyler yazdı. kızarıp bozararak cıgarasını yaktı. sonra bir ikinci cıgara yaktı. Çok mağrurdu. Cıgarasını bitirdi. Elinde yanmamış bir cigara vardı. Salona girdiği zaman bütün halk kendisine bakıyormuş gibi kızarır bozarırdı. onların zıddına olarak açık yerlerde oturmaya cesaret edemez. Yan komşum farkında değil. Karşı komşum elinde gittikçe buruşan sönük cıgarasıyla hala aynı tereddütler. açılacak yer olmadığı için hafifçe kıpırdanmaktan başka bir şey yapamayan bu efendilerin kucağına . Başında kalabalıkça bir aile vardı. Bu fazla mahcup adam. Fakat bu büyük vakanın helecanı büyük bir faciaya sebep oldu. Her sabah İstanbul’a beraber iniyorduk. Yan komşumun cıgarası karşı komşumun titrek parmakları arasından yere düştü. Anlaşılan kibritini kaybetmişti. fakat son saniyede cesareti kırılıyordu. Galiba yaşamakta güçlük çekiyordu. Namuslu. Hem de gayet samimi iki ahbap. Yanımdakinin cıgarasını aldım. Gayr-i ihtiyari kollarımı açtım. çalışkan ve oldukça malumatlı bir adamdı. Adamcağız düşüp bayılacak gibi oldu. Mahcupluğu bir dereceye kadar da gururdan ileri geliyordu. bir şeytan tırnağı kesti.518 MUKADDES HATIRA Kırk yaşlarında vardı. bu kadar yüz yumuşaklığı ile hayatta muvaffak olunamazdı. Fakat ne çare ki bu kadar korkaklık. Bir dairede kâtip olduğunu biliyordum. Fakat hiç şikayet etmiyordu. Bu vaka beni sıkılgan adam ile ahbap etti. Ben sinirli bir adamım. Vapurda biletini kesmeye gelen memura ayağa kalkardı. Ara sıra yanımda oturan bir efendinin cıgarasına bakıyor. Tahminim doğru çıkmıştı. Sabredemem. eder misiniz?” derler. ateş istemeye davranıyor.

Çok eski zamanlara ait bir hatıra. bazıları mesela sokakta tıraş olmaktan sıkılır. ne zaman o sokaklardan geçsem… Şimdi anladınız değil mi? Mukaddes bir hatıra… Daha fazla söylemeyeceğim… .519 Az zamanda birbirimize hayli ısınmıştık. Arkadaşım çarşı içinden geçen kestirme yoldan bir türlü gitmek istemiyor. Yolumuz birdi. Bir bir yüzüne baktıkça renkten renge girer. Yalnız bir şeye dikkat ediyordum. güya farkında olmama meydan vermeden beni viraneler sokağına saptırırdı. Bir iki kere bunun sebebini sordum. Mahcup insanların anlaşılmaz huyları vardı. Bazıları kalabalıkta tanıdıkları çehrelere rast gelip selam vermekten utanırlar. Böylece her sabah boş yere dünya kadar taban tepmiş oluyorduk. mahzun mahzun devam ediyordu: -Size hakikati söyleyeyim. Çarşıya yaklaştığımız zaman koluma girer. -Çarşı içi kalabalık… Burası gerçi uzun fakat daha tenha… Hem de ne güzel… Viranelerde kır çiçekleri açıyor… çarşıdan at araba geçiyor… İnsan dikkat edemiyor ilah… Gibi sudan sözler söyledi. Mamafih bir zaman sonra bu sebebi de hafif bulmaya başladım: bu yol çevirme manevrası her sabah arkadaşıma mühimce birkaç sıkıntı dakikası geçirtiyordu. Ne zaman onu aklıma getirsem. kendi kendime: “Besbelli bu adamcağız kalabalığa girmekten utanıyor” diyordum. mukaddes bir hatıra… Ah beyefendi o çarşı içinde bir facia geçti. Sade denizde değil. şimdi karada da bir parça yol arkadaşlığı ediyorduk. mahcup tabiatına rağmen hararetli bir bahis açar. başını önüne eğerek: -Benim buradan gelmekteki ısrarıma kim bilir ne kadar hayret edersiniz? dedi. ecel terleri döker. Beni kalbimin en nazik yerinden vurmuş bir facia. Dairelerimiz arasında üç beş dakikalık bir mesafe vardı. Hakkınız var fakat yıkık bir yangın duvarı tepesinde bitmiş otlara bakıyor. O çarşı içinden geçmeye yüreğim tahammül etmiyor. Aynı muhakemeyi kendi de yapmış olmalı ki bir sabah viranelerin ortasında durdu. beni viranelikler arasında tenha ve karışık bir sokaktan dolaştırıyordu. Bu sıkıntı her halde kalabalık bir sokaktan geçmek ıstırabından çok fazla idi.

s. Bir gün bir tesadüf hakikati meydana çıkardı. mahcup adam gözümde ehemmiyet almaya başlıyordu. Basmacı dükkanlarının önünden geçiyorduk. Arkadaşım başını çevirmedi fakat olduğu yerde düşmüş gibi durdu.. 20 . Bir sabah bize bir üçüncü arkadaş iltihak etmiştir: Arkadaşımın çalıştığı dairenin müdürü. Tahir Efendi!. Fakat aksi gibi müdür vazife hakkında malumat vermeye başlamıştı. Yahut burada onun bir hıyanetini mi gördü?. Sakin fakat durgun bir sesle: -Artık hiç çarşıda görünmez oldunuz. Çarşıdan geçsem ben de içimde bir sıkıntı duyarım. İhtimal bir aşk macerasıydı. Bu olur bu. Bu mesele ara sıra zihnimi meşgul ediyordu. Kendi kendime şöyle düşünüyordum: Her yiğidin kalbinde bir aslan yatar. diye seslendi. Bu zatı ben de tanırdım. Mahcup arkadaşım tabi onu yolundan çeviremezdi. dedi. onun için adeta şairane şeyler düşünüyordum.. araba falan altında mı kalıp ezildi?.19.. Fena halde sıkıldığını kapana girmiş bir sıçan gibi şaşkın şaşkın etrafına baktığını görüyordum. ürkek adamın da anlaşılan bir vakası oldu. küçük hanım için aldığınız çeyiz eşyasının borcunu hala vermek fikrinde değilsiniz? Senesi oluyor… Biz fakir çarşı esnafıyız. Belki onu burada tanıdı.520 Sükut içinde ağır ağır yolumuza devam ettik. Bunların birinden uzun boylu. kır bıyıklı bir ermeni çıktı. Belki bir bahane bulup kaçacaktı. mahcup arkadaşın haline bakamadan kaçtım.. başını önüne eğerek bekledi. Mamafih bu sokaktan bu derece korkmasına nazaran sevdiğini burada kaybetmiş olması daha akla yakın gelir… Acaba burada at. Zavallı adam müdürün solunda ve biraz gerisinde korkmuş bir kirpi gibi tortop olup titreyerek yürüyordu. Belki sevdiği bir kadınla bu çarşıya ait güzel bir hatırası var. Reşat Nuri HAYAT. Müdür çarşı yoluna saptı. c.20. yüksek sesle: -Tahir Efendi. Sıkıntılı zamanınızda size insaniyetlik ettikse bu insaftır ki… Ötesini dinleyemeden.1. Bu sessiz sadasız. 14 Nisan.. nr. 1927..

Bahusus akşamları Tıp Fakültesinin karşısındaki tepede mutlaka bir parça dinlenmekten pek hoşlanırdı.521 BİR AHİRET MASALI -Mahmut Yesari’yeAhmet Şevket Efendi Kadıköy mekteplerinden birinde muallimdir. diye cevap verirdi. ortasından sicimle bağlayarak heybe şeklinde omzuna atmıştı. Çünkü çok yeni. Mektepteki kitaplarıyla bazı eşyasını iki pakete sarmış. Onun en itina ile kullandığı şey bu şapka idi. Bu haliyle cerden dönen ramazan softalarına benziyordu. Numara kağıtları dağılmış. . * Bir haziran akşamıydı. üstünü. Fakat böyle tatiller başlayıp mektebin kapıları kapanınca yüreğine büyük bir sıkıntı ve acı düşerdi. mendilini serdi. Sofiler için cami. bağlarını değiştirmişti. Büyük kırmızı mendilini bir taşın üstüne sürüp oturur. Muallimlerce adet olduğu için bütün sene derslerinin çokluğundan şikayet ederdi. mektep kapanmıştı. melon şapkasını incitmekten korktuğu bir çocuk gibi dizlerinin üstüne koydu. düşünürdü. Ahmet Şevket Efendi dalgın ve mahzundu. Mamafih potinlerin aynı potinler olduğunu pek kuvvetle iddia edemezdi. Bu suretle ilk malzemeden tek bir çivi ve dökme bile kalmamıştı. Çünkü bir çok defalar altını. ayyaşlar için meyhane ne ise Ahmet Şevket Efendi için de bu tepe o idi. Ahmet Şevket Efendi üç ay serbestti. Fakat evi Selimiye’de idi. maskaratını. çarpık kırmızı iskarpinli bir kadın. redingotunun eteklerini kıvırıp oturdu. Redingotunu hürriyet. Çünkü alışmıştı. sarı potinlerini mütareke senesi yaptırmıştı. ancak iki senelikti. İhtiyar muallim dalgın dalgın düşünürken yanından iki kişi geçti: Arabacı kılıklı bir delikanlı ile sarı yamalı mantolu.O: Selimiye’de doğdum evde oturuyorum… Elli yaşındayım… Doğdum yerde ölmeye azmim var. Sevgili tepesine gelince yükünü yere indirdi. Sonra bu onun hemen yegâne eğlencesiydi. Bir ayağının sakat olmasına rağmen yoldan şikayet etmezdi. Arkadaşları: “Niçin karda. karşıda köyün ışıkları yanıncaya kadar kendi kendine konuşur.. kışta her gün dünya kadar yol yürüyorsun? Bâhusus başında aile derdi de yok… Mektebe yakın bir yerde bir oda tutsana!” derlerdi. Hatta soğuk ve yağmurlu havalarda bile.

Muallim Ahmet Şevket Efendi o gece sabaha doğru morfinle intihar etti. fakat bu da bir zaman sonra çözülüyor… Günün birinde yine kendimi yalnız buluyorum… Mamafih ümit kesilmiyor… Bir tecrübe daha. İhtiyar muallim karanlık servileri büsbütün ayrı bir dünya gibi görüyor. ihtilaflar. beni yalnız bırakıyor… Nevmît olmuyorum… Evleniyorum… Etrafımda başka bir topluluk vücuda getiriyorum. Ahmet Şevket Efendi gayr-ı ihtiyari başını arkaya çevirdi. Denizin ve şehrin henüz güneş içerisinde olmasına mukabil mezarlığa şimdiden gece karanlığı çökmüştü. ne yalan… Yeryüzünde bir an visali için seve seve can verdiğimiz bütün insanları orada bütün ebet müddetçe kollarımız içinde tutabileceğiz… Ahmet Şevket Efendi vahî nâzil olmuş peygamber gibi huşû ve heyecan içinde titriyor. tesadüfleriyle birbirlerinden ayrılanlar hep orada birleşiyorlar… Ne korku. dargınlıklar.522 Delikanlı. ne karışanı var ne görüşeni… ne polisi. Ekseriya yaptığı gibi kendi kendisiyle konuşmaya başladı: -Kadıncağız bilmeden büyük bir hakikat söyledi… Mezarlık en büyük bir mev’id-i visaldir… Hayatın anlaşılmaz darbeleriyle. dedi. ne ihanet. “Akşam nerede buluşacağız?” diye sordu. anamdan. bir üçüncü topluluk… Ölümler. zaruri ayrılıklar oluyor. intizbatı… Sevdalılar itişe şakalaşa geçip gittiler. buna kendimi alıştırıyorum. kardeşlerimden mürekkep bir cemiyet… Kör bir vefa ile bağlanıyorum… Fakat hiç umulmadık bir zamanda ölümler. . bir türlü gözünü alamıyordu. ne riya. gözlerinden yaşlar akıyordu: -Ben bir vefa ve sadakat hastasıyım… Sevdiğim şeylere ebediyen bağlanmak ihtiyacıyla dünyaya gelmişim… Saadeti sevdiklerimi etrafımda toplamaktan ibaret gördüm. yanık bir telaffuzla: -Buradan iyi randevu yeri mi olur şekerim. vefasızlıklar yine birbirini kovalıyor… Yine aynı netice… Artık ihtiyarım… Yeniden uğramak için ne vücudumda ne ruhumda kuvvet kalmadı… Dünyada yalnız ve yorgunum… Kadın doğru söyledi… Burası insanlar için en emin bir visal yeri… Dershanesini de artık bitirdim… Belli başlı bir işim kalmadı… Binaenaleyh artık sevdiğim insanlarla ebedî surette birleşmeye gidebilirim. Fakat onları bir arada tutabilmek için sarf ettiğim gayretler havaya gitti… Babamdan. Kadın kahkaha ile gülerek arkadaki mezarlığı gösterdi.

523 Arkadaşları aralarında üç beş kuruş iane toplayarak ölüsünü Karacaahmet mezarlığına gömdüler. Cenaze alayına getirilen üç beş talebe bu vesile ile küçük bir kır tenezzühü yapmış oldu. birisi yirmi yaşında iki sevdalı halindeler… Siz saçlı sakallı adam.asırlarca zaman upuzun yattı. bütün sevdiklerimi istiyorum” dedi. Melek gülümsedi: -Hepsini mi? Pekala onlar buna razı olurlar mı dersiniz?. Bir maarif müfettişi fedakâr muallim için hararetli bir nutuk söyledi. Nihayet ebedi visal günü gelmişti.. Ahmet Şevket Efendi için artık yalnızlık korkusu kalmıyordu. Sevdiklerini nihayet ebediyen kollarına alacaktı. şimdi onların arasına girerseniz olur mu ya? -Hakkınız var… Hem de zaten onlar beni tatmin edemeyeceklerdi… Beni dünyada en sevdiğim kadının cemiyetine götürünüz. ne gazel korkusu. kıyameti bekledi. İhtiyar muallim servilerin altında –ne program düşüncesi. -Evet ama hangisi… Çünkü ömrünüzün muhtelif zamanlarında muhtelif kadınlar sevdiniz ve her birisi zamanının en sevgilisi oldu… Bunlardan birini diğerlerine tercih . Mesela bütün sevdiğiniz kadınları etrafınıza toplarsanız dünyadaki odalıklı. Sonra kalabalık dağıldı. cariyeli paşalara benzemez misiniz? Sonra bu kadar insan arasında taksim edilmiş bir sevgiye siz sevgi diyebilecek misiniz? Ben sizin sicilinizi tetkik ettim muallim Ahmet Şevket Efendi… Siz vefa hastalığına tutulup buraya gelmişsiniz… Halbuki en büyük vefasızlığı kendiniz yapmak istiyorsunuz… İhtiyar muallim kıpkırmızı başını önüne eğdi: -Anlıyorum… Bütün sevdiklerimi kucaklamak burada da kabil değil… O halde onlardan yalnız birini seçmek lâzım… Beni annemin.. babamın yanına götürünüz… Onların cemiyetinde yaşamak istiyorum… Melek yine tereddüt etti: -Zannederim ki kabil değil… Çünkü annenizle babanız ilk evlendikleri yaşa rücû ettiler… Birisini on sekiz. Teşrifatçı meleklerden birine derdini anlattı: “Sevdiklerimi. Çocuklarından biri –Ahmet Şevket Efendiyi mektepte çok üzüp yormuş küçük haylazbirdenbire ağladı. Bu birkaç damla yaş Ahmet Şevket Efendiye müfettişin nutkundan daha tatlı geldi.

1. Güneş doğmuştu.29 .18. onu isterim… -Mümkün değil… Çünkü o sizden ayrıldıktan sonra bir başkasıyla sevişip evlenmişti… Onlar şimdi beraber yaşıyorlar… -Peki o halde beni ilk zevcemin yanına götürünüz… -Maalesef o da kabil değil… Çünkü dünyada sizden ayrıldıktan sonra bir mülkiye kaymakamıyla evlenmişti… Birkaç saat evvel yine birleştiler… -Şu halde ikinci zevcem… -Onun da dünyada size varmadan evvel bir sevdiği vardı… Gelir gelmez onu istedi… -Son bir çare kalıyor… Ben otuz otuz beş yaşlarında iken bir genç kadınla sevişmiştim… Benim için çıldırırdı… Onu bulmak kabil olsa… -Gayet kolay… Yalnız o kadın hakkındaki malumatınız pek tamam olmasa gerek… Çünkü o kadın herkes için çıldırdığını söylerdi… Nitekim burada da bütün aşıklarını etrafına topladı… Herhalde yetmiş. hayatın nizamına nazaran orada da bizzarure yalnızlıktan kurtulamayacağız… Vefanın ve muhabbetin en temiz ve ne hasbini zannederim ki yine o mektepteki mini mini maskaralarda bulacağız… Derslerin başlamasına şunun şurasında ne kaldı ki? Üç ay göz yumup açıncaya kadar geçer. seksen kişi var… Siz de onların arasına karışmak isterseniz… Ahmet Şevket Efendi aldığı hafif dozdaki morfinle sarhoşluğundan ayılınca kendisini Selimiye’deki odasında buldu.524 mecburiyetindesiniz… Gerçi sizin gibi bir vefa hastası için sevdiklerinizden bir kısmı ihtimal kayıp düşecek ama… -Pekala … Ben on yedi yaşında iken on dört yaşında bir küçük kızla sevişmiştim… O benim ilk ve en büyük aşkımdı. Yavaş yavaş yerinden kalkıp penceresini açtı. nr. 19 . Reşat Nuri HAYAT. dedi. ebedî visal orada da gayr-ı kabil… Dünyanın kuruluşuna. Karacaahmet serviliğine doğru kolunu uzatarak: -Numunesini gördün. c. s. 16 Haziran 1927.

Üst dudağıyla burnu arasından birkaç siyah tel çevrilip yanlarına kuyruk salmış. Bu dikkat neferlere de geçti. seyrek ve dolaşık birkaç kara kalem çizgisi var. sırtında onu doğduğuna pişman gösteren bir hafif kambur var. bu kadar uzun yolculuktan sonra.. sırtındaki hafif kamburdan. Bu adam Atina’dan buraya kadar nasıl gelmiş. dinç “pire gibi” dir. sarı .. nasıl ölmemiş? Şimdi onu kendi bölüğüne alsın mı? O bölük ki neferleri kendisi gibi hep genç. Sanki dizinden aşağısı ileride ve yukarısı geride… Bu ne tuhaf mahluk! Bölük kumandanı şaşırdı. -Ali oğlu İbrahim. baktı: Gövdesi iki tarafa yalpa yapar gibi gidiyor. kulaklarını da örtmüş. şakak kemikleri çıkık. kısa boylu. gövdesi iki tarafa yalpa yaptıkça kafası da omuzları arasına daha çöküp çöküp kımıldıyor.. Sarı setresi. çökük yanaklı bir zavallı!. çenesine ve şakaklarında da birkaç tel dikilmiş. Bölük kumandanı bir daha seslendi ve Ali oğlu İbrahim cevap verdi: -Benim efendim! Bu adamın sesi bir son nefes gibi geliyor. hem de başı vücuduna ağır geliyor. nerde ise ona da sıra gelecek. Acaba kaç yaşında? Künye defterine baktı. otuz beş! Öyle yaşlı da değil. Hele biraz daha sabır! Ne yapalım. Ve o yürürken dikkat etti: Boynu ve başı. Şu efrâdı çabuk taksim etseler de o da biraz dinlense. Durduğu zaman elini kaldırıp selam verirken göz kapaklarını korkar gibi bir kırpıştırdı ve açtı. Evet. Kabalağı. yüzü sarı. evet. Herkes şimdi susuyor ve ona bakıyor: İbrahim’e!. Dörtyol! -Benim efendim! Kendi defterini elinde tutan büyük kumandanı “Kimden geliyor bu vızıltı?” diye yakındı ve kendi bölüğüne ayrılan neferlerin tarafına geçmek için yürüyen İbrahim’e baktı. sarı benizli. ona dikkatle baktı. şöyle bırakılıyormuş. Yürürken ayaklarıyla beraber dizleri de çıkıntı yaparak ileri ileri gidiyor. şöyle silik. bu ne tuhaf adam! Onu önüne çağırdı. bölüğünü.525 CANLI CENAZE Atina’dan beri.. alnı buruşuklu… ve dudağının üstünde ve çenesinin üstünde. hele çok şeker Sivas’a ve şimdi de talimgâha gelebildiler. ipekçi dükkanlarında demir askıları asılmış satılık eski bir elbise gibi omuzlarından aşağıya sarkıyor. çadırın filan bilse… Ayakları şişmiş gibi… Bugün de şu kızgın güneş altında hem çarıkları ayaklarını sanki ısırıyor. Genç zabite en ziyade onun gözleri ve kaşları dokundu: ufak. biraz öne doğru uzanıyor. tepesinden.

Onun saz benzine o kadar uyan bu korkak ve titrek sesi de bölük kumandanına dokundu. git!” dedi ve yanındaki bölük çavuşuna dönerek ilave etti: -Bunu hafif angaryalarda kullanın! * * * Bir gün erzak alınırken. Bakın şuna! Bu mülâzım genç ama yaman şey! Yüzbaşıya kendi neferleri için karşı geliyor. -Hasta mısın? Sarı gözler yine yukarıya baktı: -Yok efendim! Ve sorulunca söyledi ki evli imiş. bir sabah. İbrahim gözlerini yere indirdi. İbrahim de bölük eşyasını götüren arabanın arkasında düşünerek yürüyordu. altı çocuğu varmış! Bu saz benizli adamın altı çocuğu?.. Talimgâh birkaç gün sonra. Diye barbar bağırıyordu.. “Peki. doğru çocuk! Ah! Ona hizmet edebilse vallah hiç emeğine yanmaz.. Askerler bu söze güldüler. Tifodan hizmetçisi de hastaneye yatmıştı. O gün alay nöbetçisi olan bölük kumandanı.. diye şehre. Bu çocuğun halini beğeniyor. birbirine tazallüm eder gibi bakan ince ve köse kaşları… O sarı ve nemli gözleri o kaşlar altında kendisine baktığı zaman zabit onun için mahzun bir merhamet duydu ve başkalarının da duyabileceği surette. bezirci tarlasındaki evlere inerken. -Nasıl buraya gelebildin ya! -E… e! Geldik efendim işte! Ve sesi de titriyordu. Acaba söylese mi! Bu nakilden iki gün sonra. askerin hakkı! İbrahim dikkat etti: Yüzbaşı. dudaklarında belirsiz bir tebessüm.526 gözleri. hep öyle sivri. baş çavuş. erzaktan kesmek isteyen mürtekip iâşe yüzbaşısıyla kavga etti. bilâ-ihtiyâr söylendi: -Zavallı! Canlı cenaze!. sırtında çuval İbrahim de angarya neferleri arasında bekliyordu. burnunun üstünde iki üçü ebedi bir şikayet gibi kalkık. ona zaten dolgundu: -Hiçbirinden bir dirhem eksik almam!. eski nöbetlerde fazla verilmiştir diye şimdi ne kadar kısmak istediyse bölük kumandanı da o kadar dayandı. bölük kumandasının odasına girdi: . kış geliyor. onu bölüğünde tutmaya karar verdi.. Bu çocuk merhametli.

yine insana “tünüyor” hissini verecek surette ayakta. elleri önden biri birine kavuşmuş. öyle yalpa yapa yapa. İnsanın soracağı gelirdi. efendim? Bizim istihkakımız çıkıyor ya! Yalnız burada “Öyle mi Efendim?” deyip de hemen işe girişmiyordu… “Bu ne acayip çocuk! Yemeğini de kendisine veriyor. tüneyen bir tavuk gibi göz kapaklarını kapayıp açarak susuyor. Odanın içinde sobanın kızıl harıltılarından ve çatal şakırtılarından başka hiçbir ses yok. İbrahim de ayakta. açıyor ve söylenen her şeyi... Hem bir eğlence de olabilirdi: Saf ve tuhaf bir tip! Onun hareketlerin dikkat etmekten hakikaten memnun oluyordu. acaba bu çıplak kafacığın içinde de fikir bulunur mu!. kaşlarının küskün uçları daima kalkık. Hele kendisi yemek yediği zaman onun ekleyişini seyretmek ne hoş bir şey oluyor: Bir taraftan sefer tasındaki yemek sabah sobanın üstünde ısınır. görülmeli ki onun var oldu anlaşılsın! Evet. zihninde o ismin sahibini hatırlamaya çalıştı ve biraz gülümseyerek: -Hangisi? dedi. -Öyle mi yapayım efendim? Ve değiştiriyor.. hep şikâyet eder gibi. yerine getiriyor. gönlü olsun diye yanına aldı. -İbrahim şu yemeği değiştir! -Öyle mi yapayım efendim? -İbrahim! Şu kapıyı azıcık aç. Bu adam nefes de almıyor gibi… O. omuzları arasında gömülen başı kımıldana kımıldana. Şu canlı cenaze mi?. evet: Canlı Cenaze! -İbrahim! Ben doydum. önden elleri kavuşmuş susuyor ve bekliyor. duyulmuyor. düşünüyor. o biri birinin karşısına dikilip bakan uçlu kaşlarıyla. aynı cevabı verdi: -E… e! Ne yapalım efendim? Seninle beraber olunca yaparız gayrı! Bölük kumandanı. daima öyle. İbrahim. Patatesi sen ye! -E…e. ve ebediyen titrek sesiyle. Ona hizmeti kat kat helal olsun!” . ancak görülüyor. sonra yine bekliyor.527 -Efendim! Atinalı İbrahim size hizmetçi olmak istiyormuş! Zabit düşündü. kafile götürmek iktiza ederse büsbütün yapamayacağını söyledi.. o sarı ve nemli gözleriyle. yere bakıyor. Onu yanına getirttiği zaman hizmet neferliğinin ağır olduğunu yarın hududa gitmek.

bir şey sorar mı imiş? Hele sebebini söylesin bakalım. dışarı çıkması yasak! Odasına hizmetçisinden başka kimse giremiyor. okuyor. onun memleketinde. sonra geziniyor. İbrahim düşündü. neferiyle konuşuyor. Sen olmayınca ailen. bu sefer gözleri kendisine bakıyor. Hay taze çocuk hay! Yine askerin istihkâkı için bak başına neler gelmiş!. İhtimal ki orada kalırım da… İbrahim sarı ve nemli gözlerini kaldırıp diktiği zaman zabit onun kaşlarında her zamankinden fazla bir şikayet hali okudu: -E… e efendim! Ben de efendimle beraber gelirim ya! . -Peki İbrahim! Dedi. bu sefer göz kapakları inik değil. önden elleri kavuşmuş. Hey çocuk hey! Garip garip. “Ah. Acaba niçin hapsettiler. * ** Kış ortasında Kafkas cephesine kafile götürmeye memur olan bölük kumandanı vazifesini aldıktan sonra. çocukların nasıl geçinecekler? -E… e efendim! Allah insanın rızkını kesmez ya! Zabit içinden “Bu canlı cenazede bile ne tevekkül kuvveti. pirinç tarlalarında işçilik etmekle geçindiğini öğrendi. böyle? Bir gece genç zabit başını kitaptan kaldırıp da çenesini avuçlarında. Zabitin de bu akşam onunla konuşacağı tuttu.528 Hele bölük kumandanı kendi odasında hapsolunduğu zaman ona ne kadar acımıştı… Kapıda süngülü. “Niçin sordun?” sualine “Hiç efendim!” den başka bir cevap alamadı. ne diyecek? -Askere odun vermediler de tabur kumandanıyla atıştık. köşede yine İbrahim’i gördü: Ayakta.. biraz dinlenmek için etrafına bakındığı zaman karşıda kırmızı ağızlı sobanın arkasında. of!” ettiği de yok. sonra pencereden bakıyor. öyle kitabını açıyor. bir aşağı bir yukarı gidip geliyor.. Zabit bekledi. odaya hızla girdi: -İbrahim! Seni bölükte mi bırakayım. yarabbi diye söylendiği anda İbrahim de kendi kendine düşünüyor ve ona acıyordu: Fıkra çocuk! Can sıkıntısından kendisiyle. Garip şey! Bakışları biraz canlı ve dik! -Efendime sorarsam darılman mı efendim? Niçin hapsettiler seni ya? Zabit şaşırdı. Vay! İbrahim kendiliğinden de bir şey söyler. yoksa bir arkadaşın yanına mı vereyim? Ben hududa kafile götüreceğim.

İbrahim’in “E… e! Ne yapalım efendim! Gideriz” cevapları bu sefer kâr etmedi. Ertesi gün yola çıktılar. (Tercan)a girerken o durgun ve sessiz kasabacıkta bir gidip gelme. Zabit dikkat etti: Canlı Cenaze. ne yapalım efendim? Seninle beraber olunca katlanırız gayrı! Her ısrar neticesiz kaldı. yatsı vakti genç zabit kafilesinin önünde. Efendisi dediğinden döneceğe benzemiyor.. asker mola ederken arkada kalan İbrahim. Orada tahkik ederek öğrendi ki zayıf ordu. her akşam askerden evvel konak yerine varır. Zabit telgrafı ay ışığında okudu: Gün gece. haber verir. yardımlı Rus ordusu karşısında çözülmüş. O Minare’nin ipi elinde geldi: -İbrahim! Sen buradan Erzincan’a döneceksin. Bölük kumandanı acıya acıya razı oldu. tehlikelerini söyleyerek onu vazgeçirmeye çalıştıkça onun titrek sesi ağlar gibi. İbrahim. bir telaş gördü. ve Erzincan’a geldikleri zaman yorulup yorulmadığını sordu: -E… e! Cenab-ı Allah kuvvet verir efendim! Efendimle beraber gidiyoruz işte! * ** Mehtaplı bir kanun-ı evvel gecesinde. harbin eziyetlerini. minâre beygirinin arkasında (dee) diye diye yetişti. hiç sağa sola bakmayarak. hiç durmadan yürüyerek Erzurum’a yetişmeli!. böyle sıkı yolculuğa kat’iyen dayanamazsın. Bir gün Erzincan’a girmeden. kalabalık. (nefîr-i âmm) da ilan edilmiş… Kafile efradına fırından ekmek alınıp verilirken genç kumandan yol üstünde Canlı Cenaze’yi bekliyor idi. Sen bu soğukta Erzurum’a kadar. topal hayvanla beraber. eşyanı Minare’den al! . biz gün gece hiç dinlenmeden gideceğiz. çayını pişirir ve beklerdi. şiddetli muharebeler oluyormuş.529 Bölük kumandanı otuz günlük yolculuğu. gâh babası gibi biliyordu. dağ taş aşan başını almış aşıklar gibi geçiyor. Kafkas soğuklarını. efendisine oda bulur. zabitin eşyasını taşıyan topal minare beygirinin arkasında. yalvarır gibi cevap verdi: -E… e. Haydi İbrahim! Kendi torbanı. Ey! Buraya kadar geldi de burada mı ondan ayrılacak? Bu ağzı daha süt kokan İstanbul çocuğu dayanacak da o mu dayanamayacak? Hem bu efendi nasıl bırakılır? Gurbette biri birinden ayrı… Gâh evladı. Efendinin yorgun yorgun çayını içip de hoşlandığını gördükçe seviniyordu.. Bir inzibat neferi kendisinin hemen önüne çıkıp eline bir telgraf verdi. gidiyordu… Ona acıdı.

kayıyor. türlü türlü insanla. [*] Boymak:Donmak . arabaların. Şose üç. hicret ediyor. İki. Annelerini kaybeden çocuklar: “Ana. mehtap altında Erzurum surunun (İstanbul Kapısı)ndan giriyorlardı. daha altını boynunda duran güzel gelinler. nida ediyorlar. İbrahim de Minare’siyle yürüdü. ihtiyar. ana. Herkes çağırışıyor. imdat istiyorlar. her şey bağırıyor her ses haykırıyor. üç metrelik kar derinliği hep buz olmuş. ayakta. şaşkın ve deli erlerini arıyor. içine daldıkları mahşer onları şaşırttı. aranıyor. gün doğmadan. Genç zabit gördü ki bu beyaz kış gecesi içinde. Kirpikleri ayazın buzlarıyla bağlanmış. Karşılarına birden bire çıkan levha. Otuz saat sonra bir sabah. boydum ana “ [*] “Neredesin be ana!” diye çığlık koparıyor. evlat. kürenin o parçası beyaz ve kaskatı bir kabuk bağlamış. her nev ehli hayvanla ve her cinsten eşya ile dolu… Kağnı gıcırtısı koyun melemesine. ve canlı cenazenin o titrek ve yaralı sesini kulağının dibinde duydu: “Buradayım efendim işte!” -Bir rahatsızlık duyuyor musun? -Yok efendim! Erzurum’da o gün askere lâzım olan erzak ve eşyayı aldıktan sonra gece. dört kere fazla bir genişlikte. Her taraf buz tutmuş. sesleniyor. evlatlarını. köpekler acı acı havlıyor. Aman yarabbi çoluk çocuk. öküz böğürtüsü at kişnemesine karışıyor. atının dizginini kolunda. Minare’nin yuları elinde. üstüne çıkarak çağırıyorlar. onun sakalının iki teline. Gün gece. ıslak ve mahzun bakışlarla. tavuklar hayvanların ütünden arabalara arabalardan yere atlayarak. Canlı Cenaze ağlıyor! Zabit razı oldu. berrak gecenin derinliğini çınlatıyorlardı.530 İbrahim’in sarı gözleri zabitin gözlerine dikildi ve doldu. (İlice)den beri hareketsiz donmasın diye üç saatten beri yaya yürüyen genç zabit. susuyor. asılı duran iki damla yaş vardır. başak kılçıklarının üstünde kalmış yağmur taneleri gibi. Yine beraber o gece yola devam ettiler. (Kars Kapısı)ndan çıkıp yola düzüldüler. genç biri birine giriyor. Bu dehşet verici bir manzara idi: Rus ordusundaki Ermeni çetelerin bıçağına düşmesin diye bütün o “Pasinler” diyarının halkı yollara dökülmüş. burnunun içi donmuştu. Kapının karakolunda biraz ısınıp gözlerini açınca İbrahim’i sordu. Babalar çılgın ve perişan. kafilesinin önünde idi. kaçışarak bağırışıyor. feryat ediyor. kaderinden şikayet eden kamburcuğuyla Canlı Cenaze duruyor.

Cesîm katırlı topların önünde kabalakları düşmüş askerler ellerindeki demir parçalarıyla arabaları iterek. memeleri açık.. Ve bir kağnı üzerinde serili olan bir pis ve eski yorganın içine sol elini soktu. ısırıcı..531 Minare’sini arabaların üstüne çıkarıp indirerek hayvanların arasından geçirerek yürüten İbrahim’in sesi duyuldu: -Efendim! Baksana? Burada bir bebe sesi var. Zavallı İbrahim! Kendisi de bu akıbete uğrayacak diye korkmaya başladı belki… -Kendinde bir fenalık duyuyor musun? . dağınık. gizli. Kafilenin bütün efradı.. sakallı ve sakalsız erkekler yatıyordu. Genç zabitin beyninde artık düşünmek kabiliyeti kalmamıştı.. öyle. böcekler gibi. kargalar gibi. yol üstünde kalan canlı her nev mahlukâtı da ezip geçiyorlardı. efendisinin yanına sokuldu ve titrek sesiyle sordu: -Allah Allah! Bu böyle ne olacak efendim ya? Bu mahşer Canlı Cenaze’yi de dile getirmişti. bu eşya.. donmuş çocuklar. iki dakika oldukları yerde çok tepinmeden duranları donduruyordu. güzel çehreli bir kadının üstüne kapanmış. Sadece “Tabiat burada katliâm yapıyor!” diye söyleniyor. dolaşarak. Ve o çocuk da bir iki defa daha haykırdıktan sonra anasının göğsüne kapanıp öylece kaldı ve dondu. önlerine çıkan şeyi kırıp geçirerek yol açmaya çalışıyor. yararak. İbrahim minaresini dar kurtardı. Sağ elinde Minare’nin yuları vardı. hayvan ve insan kıyameti içinden aşarak. kafile şoseden ayrılıp (Deveboynu)ndan inerken İbrahim Minare’nin yuları elinde. onu tartaklıyor ve bağırıyordu: -Ana! Kalk bre ona!. atlayarak geçiyorlardı. donmuş. Her adım başında donmuş kadınlar. katlı bir ayaz insanın beynine iğneler saplayan bir acıyla. Sivri. hayvanların üstüdeki askerler topları sürerek ezilemeyecek şeyden aşırıyor. Genç zabit bir çocuk gördü yol kenarında. zehirli esiyor. Kafile efradı bu nidalardan büsbütün dağıldı. Ve daha İbrahim sözünü bitirmeden bütün bu çığlıklara hakim olmak isteyen bir sadâ yığını duyuldu: -Savulun!. -Daha sıcak efendim! Daha donmamış ya!. ve bir top henüz ağlayan çocuğun bulunduğu kağnıyı devirip aştı. Daha tabyalara varmadan. ve kendisine yol açmaya çalışıyordu.

Canlı Cenaze efendisinin yanından yürürken.. * ** Yarım saat sonra dönerlerken aynı mahşerden geçiyorlardı.. geriye döneceklerdi. Ah! -İbrahim! Yürü! -Öyle mi yapayım efendim? . bakınıyorlar. bacaklarını ovuyorlardı. Top hayvanlarının durduğu bir ahıra doğru geliyorlardı. Sonra efendim ne olur bu yollarda?. uğursuz geceyi yalıyor ve kırmızı dumanlar boş ve duru göklere doluyor. Zabit. kursakları kesilmiş gibi. Hayvanları dışarıda. Bu ana baba gününde atları çekip götürüverirler.. bir kere daha o titrek sesle sordu: -Allah Allah! Ne olacak bu böyle efendim? Ahırın kapısına geldikleri zaman gördüler ki içerisi. yuvarlandı. Yolda arada bir dizlerini. Yerimde tepinirim ben!. altından inmiş. çılgın ve perişan. hem ara sıra arkasına dönüp dönüp bakıyordu: biraz evvel düşman eline geçmiş olan (Hasan Kale). Fakat birden bire sıcaktan soğuğa çıkan ve atına binen genç zabit bir aralık ayaklarında bir sızı duydu. hem yürüyor.. şaşkın ve dîvâne. kapıda bir yere iliştirip de içeri girmeye İbrahim bir türlü razı olmadı. Zabit altı muallim ve muhafız çavuş ve İbrahim. Demek ayakları tutmamaya başlamıştı.532 -Yok efendim! Gidiyoruz işte! (Uzun Ahmet Tabyası)na geldiler. attan inmek istedi. yalarından geçiyor. O halde çabuk şehre yetişmeli ve tedaviyi yapmalı! Muallim çavuşlar yardım ederek onu ata bindirdiler.. Ara sıra zabitler. otlaklarında bağlı esterlerin ayakları altında ve arasında insanlar biri birine sokulacak kadar doludur.. -E… e. atları boğazlarına kadar kara yatıp çıkarak. Pasinler Ovasının orta yerinde. kumandanlar. Kafile teslim olundu. Ben kalırım burada efendim! Bana bir şey olmaz. Bazen Rus gölleri göklerde uğuldayarak tepelerinden geçiyor ve kara düşüyor. Acele… Biraz daha acele… Fakat bu sefer de ipini elinde tuttuğu topal Minare’siyle İbrahim geride kalıyor. onların yanına sokulup. tutuşmuş. soruyorlar: -Üçüncü taburu gördünüz mü? Üçüncü taburdan hiç kimseyi görmediniz mi! Ha? Elli dördün üçü… -Seksen dördün biri… Ha? Ne tarafta? Hiç mi? Hiç kimseyi mi?. efendim! diyordu. kızıl alevler bu beyaz. Fakat biraz ısınmadan dönülemezdi.

Onu bırakamıyor da… Yalnız. evet! Onu biraz hırpalayıp yorultmalı! Her ikisinin hayrı için böyle yapmak lâzım! Nihayet bir yerde genç zabit: “-Haydi yürü! İşte ayaklarını açacağın zaman şimdi! Neden öyle gittikçe yavaşlıyorsun? Dökeceğim seni!” diye şiddetle tekdir edince Canlı Cenaze’den umulmaz bir cevap çıktı: -E… e! Yoruldum efendim! Genç zabit şaşırdı. bıçakla genç zabitin çizmelerini kesip çıkardı. gözden uzak kalırsa mutlaka donuverir zavallı! Evet. siyah karyolayı açtı. İbrahim’in daha yanına geldi. ağırlaşıyor. sobayı ve lambayı yaktı. Sonra kendisi sobanın yanına oturdu ve çarıklarını çözdü.533 İbrahim yürümeye çabalıyor. tutuluyordu. sesi hep korkak ve titrek cevap verdi: -Bugün biraz yoruldum efendim! Ayaklarım pek tutmuyor bilmem ki… Efendim nasıl ya? Canlı Cenaze nihayet yorulmuştu. Hükmetti ki İbrahim bu cevabı vermiş olmak için son mecburiyeti duymalıdır. Fakat o. fakat ayakları bir türlü onu dinlemiyor. Tehlike büyüyor. Zabit gittikçe kızıyor. zabitle İbrahim de sokakta tesadüf ettikleri bir inzibat zabitinin evine… Genç zabit eve girerken “Nasılsın İbrahim?” diye sordu zaman o. fakat bir külçe . haykırır gibi söyledi: -İbrahim!Senin ayakların donmuş! Ve o titrek ses aynı tevekkülle cevap verdi: -Öyle mi olmuş efendim? Heybede kolonya bitmişti. elini yere koyup dayanarak kalkmak istedi. Çavuşlar bir hana gittiler. ıslak çoraplarıyla beraber çıkardı. hayvanları ahıra bağlayıp yemlerini verdi ve efendisinin odasına geldi. sarı gözlerini efendisinin yüzüne kaldırarak. …………………………………… Erzurum’a sabah olmadan girdiler. Yatağından sıçradı. yine Minare’yi çözdü. Efendisi gördü ki İbrahim’in ayakları dizlerine kadar mosmor ve şiştir. “İşte şimdi Canlı Cenaze oldu” diye söyleniyordu. heyhat! Dışarıdan biraz kar alıp da ovunmasını zabit söyleyince İbrahim davrandı. ayaklarını heybedeki kolonya ile ovdu ve örttü. duru gecenin içinde kalkık kaşlarındaki şikayet kıvrımları saçılarak. Kendisi de onun yüzünden ağırlaşacak.. Erzurum’a artık yaklaştılar da… Hay Canlı Cenaze hay!. onu yatırdı. eşyayı birer birer yukarıya çıkardı..

Ben sebep oldum. 16. çocuklarına da para göndereceğini söyledi ve gözleri dolu. Ah! Hastaneye onu son defa görmeye gitti: Altı çocuk babası Canlı Cenaze. dinlememeliydim. -Efendim! Kesemde iki mecidem var. 18 Ağustos. Nihayet İbrahim’in de gözlerinden yaşlar. işte son defa karşısında. kirli bir örtü altında uzanmış.. millete bağışlasın!.38. Ertesi gün İbrahim’i teskere ile hastaneye götürdüler. bizim uşaklara gönderirsin! Genç zabit o vakit kendini tutamadı. mecburen Erzurum’da bırakılıyordu. Kendi kendine hayıflanıyordu: -Ah. İşte o gergin ve sarı şakaklar. Allah böyle yazmış!. tahta bir karyola üstünde. her iki ayağı kesilecekti. Efendim onu alır mı? Bir hak emri olursa hani. Genç zabit ona paranın gurbette lâzım olduğunu anlattı. asıl ben onu canlı cenaze yaptım. Ama. başını yastığına bırakmış yatıyordu. Kesesine biraz daha harçlık bıraktı. Erzurum’un garip bir hastanesinde yalnız ve yardımsız ve sakat.534 gibi tahta döşemede gürültü çıkararak yıkıldı. onu almamalıydım. c.. Ve şimdi Canlı Cenaze de kalanlar arasında idi. Genç zabite bu pek acı geldi. s.2.15. İbrahim’i okşayarak ayrılırken. 1927. Mart 921 Safvet Örfî HAYAT. o gün çavuşlarla beraber Erzincan’a dönecekti. 18 . düşman eline kalacaktı. kansız kulaklarına doğru aktı. nr. ağlamaya ve onun sarı yüzünü okşamaya başladı. uğuldayan kulaklarına Canlı Cenaze’nin son cümlesi geldi: -Ben seni unutmam efendim! Hakkını helal et! Efendimi Allah devlete. seyrek bıyık ve şakak telleri ve o ebedî şikayetle ön uçları kalkmış kaşlar ve o sarı. Tekrar davrandı ve tekrar yıkıldı: Canlı Cenaze’nin ayakları tehlikeli bir surette donmuştu. nemli gözler orada. buruşuk alın. Ona ameliyat yapılacak. Çünkü üç haftaya kadar Erzurum’un düşeceği söyleniyor ve hastalar bile geriye naklolunuyor.. kangren olmuş. ne yapalım. Hay gevrek yürekli İstanbul çocuğu hay! Ama doğrusu gurbette İbrahim de bu efendiden ayrılmak istemezdi.. ancak ağır olanlar. 17. Genç zabit ilk tedavisini yaptıktan sonra.

beş numara lütfederseniz bir can kurtaracaksınız… diye dilencilik eder. sonra sağ elini göğsündeki muhayyel yararın üstüne bastırdı. Zavallı mübarek büyükanne bir eliyle gözünü kaparken öteki elini beline. aldıklarını geri verirlerdi. diye bağırıp ağlamaya başlardı. Nihayet iki kollarını havaya kaldırıp salladıktan sonra topukları üstünde döndü. Bu onun senelerce kadın. düşüp ölüyor gibi bir hareket yaptı. tamahları ilah yüzünden dağ gibi bir delikanlının devrilip gideceğini görenler bu şantaj karşısında mağlup olurlar. ya bahçedeki kuyunun bileziğine biner: -Vallahi billahi kendimi atıyorum ha. istediğini yaparlardı. . Çocukluktan beri adetiydi. Elindeki hayalî bir rovelveri kalbine dayadı.535 TEHDİT -Kat’î cevabınızı bekliyorum… Size on dakika mühlet… Bu on dakikanın hitamında “hayır” dediğniz halde ne olacağını. Bu şantaj sayesinde mektepte de oldukça hoş vakit geçirmişti. ıslıkla bir “Marş-ı fönebre” çalıyor. Etrafındakileri intiharla tehdit ederdi. On dakika düşündükten sonra “hayır” dersem ne olacak? Genç adam diliyle cevap vermeyi lüzumsuz bularak hafifçe omuz silkti. burnuma günlük kokuları geliyor. kavga gürültü can kurtaran simidini kurtarırdı. Yufka yürekli tanıdığı hocaların dersinde bütün sene havyar keser.) -Efendim sınıf geçemeyeceğim… Fena halde namusuma dokunuyor… Dün gece rüyada merhum büyük babamı gördüm…“Evladım bana gel” diye çağırdı. Büyük anasından tatlılıkla para koparamadığı zaman ya pencerelerinin pervazına. Güya birkaç defa ölüp de dirilmiş gibi. Mesela bahçede ceviz oynarken kaybetmeye başladı mı yüzüne bir hüzün bulutudur çökerdi. parmağıyla onun tetiğini çekti. istediği parayı verirdi. Kulağıma ilahî sesler. erkek birçok insanlar karşısından muvaffakiyetle tecrübe edilmiş bir rolüydü. bir kırmızı kuşakla eteğinin altına bağladığı torbaya daldırır. Çocuklarda üç beş ceviz için bir arkadaş kanına girmekten korkarlar. gitmek istediği esrarengiz âlemleri seyreder gibi havaya bakıyordu. hodkâmlıkları. başını kaldırdı. imtihan gelip çattığı vakit cebine kırk paralık sıçan otu koyar (o vakitler tentürdiyot modası daha çıkmamıştı. Kendi inatları. nereye gideceğimi biliyorsunuz. Muvaffak Bey bu sözleri söyledikten sonra bir elini beline dayadı. Arkadaşları ve hocaları arasında “Çok asabî bir çocuktur… Ehemmiyetsiz bir şey için kendini öldürür!” diye şöhreti vardı.

Vakit saati gelince bu silaha müracaat edecek. Daire müdürü ihtiyar.rovelverini elinden almış. Değil mi ki elinde hiçbir zaman hedefinden şaşmamış en müesser bir şantaj silahı vardı. Naciye Hanımı karda keklik avlar gibi kolayca ele geçirecekti. Ne çare ki bütün emekleri hebâ olup gitmişti. başka kapıya… Muvaffak Beyin tavırlarını ve genç kadının böyle delice gülüşünü gören -kadın. Genç kadın onun tantanalı ilan-ı aşklarına. yırtıcı bir kahkaha kopmasın mı? Bir dakikada kulağının dibinde patlayacak bir sahici tabanca onu bu kahkahadan fazla sarsamazdı. Onun şakağına dayanan -bonmarşe oyuncağı. uyuşuk bir adamcağızdı. Hatta ilk memuriyetinde azil ile neticelenecek bir para suiistimalini bu şantaj ile örtbas etmişti. nihayet sinir buhranları ve gözyaşları içinde kendini bu uğruna ölmeye hazır civanmert ve kibar adamın kollarına atmasını bekliyordu. yeminlerine. erkek – üç beş kişi yanlarına gelmişti. Naciye onların sual sormalarına meydan vermeden anlattı: Muvaffak Bey beni seviyormuş… Şayet on dakika sonra cevap vermezsem… . O gece genç kadının karşısında intihar taklidi yaparken onun hafif çığlıklar koparmasını. * ** Muvaffak Bey üç aydan beri Naciye Hanımın peşindeydi. kesemden para verdim ama beyhude değil… Bir can kurtardım… Bir saniye daha geç kalsaydım gözümün önünde koskoca bir binaullah gümbür gümbür yıkılacaktı… Ne helal param var imiş ki böyle bir emr-i hayra nasip oldu” diye hem kendi kendine hem de etrafındakilere övünür. Mamafih Muvaffak Bey “muvaffakiyet-i nihaiye”den emindi. gözlerinden yaş geliyordu: -Aman ne gülünç şey… Başka kapıya Muvaffak Bey. İntihar bahsi onun komşu kızlarına yazdığı namelerin dörtte üçünü doldurur ve en ateşli kısmını teşkil ederdi. çalınan parayı kendi kesesinden tamamlamıştı. Fakat beklediği heyecanlı çığlık yerine billur gibi tiz. Naciye Hanım elleriyle kasıklarına basarak gülüyor. gözyaşlarına aldırış etmiyordu. Adamcağız hâlâ “İdare hayatımda bir kere bir yolsuzluğa göz yumdum.536 Büyüyüp delikanlı sırasına geçtiği vakit aşk maceralarında da bu hileden bol bol istifâde etti. elinde sahiden bir silah varmış gibi kollarına sarılarak “Allah aşkına yapmayınız” demesini.

Bu beş dakika içinde vücudu ölmezse ruhu ve şöhreti ölecekti. Buna rağmen tehlikeyi olanca açıklığı ve dehşetiyle görüyordu. ayakları havada saplanıp kalırsa… Bunu da düşünürken bile Muvaffak Beyin vücudu ürpermeler içinde kalıyordu… -Dört dakika kalıyor Muvaffak Bey! . Yalanla. Ömründe ilk defa samimi olarak ölümü düşündü. Nasıl olsa ölmeden kurtarırlardı. yalancıktan bir intihar oyunu tertip etmek… Etrafta bir dere filan olsa hemen kendini atardı. Rezil olmuştu. vaka ağızdan ağıza dört bir tarafa yayılacaktı.Beş dakikanız kaldı… * * * Muvaffak Bey çıldırıyordu. İsmi İstanbul’un en meşhur palavracıları sırasında geçecek. Bir anda tılsımı bozulmuştu. Muvaffak Beyin biraz evvel gideceği ufukları seyreden bir seyyah gibi baktığı gökyüzü şimdi başının üstünde fırıl fırıl dönüyor.537 Genç kadının gülmesi bir çığlık şekline geliyor. Şimdiye kadar onun şantajına inananlar artık gülecekler. Başını bir yere çarpmış gibi sersemdi.Dördüncü de bitti… . kendisine uydurma vakalar atfedilecektir. Bir daha intihardan bahsetmek değil.Üç dakika geçti Muvaffak Bey… . bahçeye indi. hatta kızacaklardı. Sade Naciye Hanımı kaybetmekle kalmayacak. Fakat Naciye Hanım onun peşini bırakmıyordu. reklamla kazanımlı haksız şöhretlerin ne fecî yıkılışları olduğunu bilecek kadar zekiydi. ya dibinde çamur filan var da yarasa gibi başı aşağıda. Fakat bu noktada fazla durmadı. Gerçi bir kuyu vardı ama fazla tehlikeliydi. Ne de olsa buna cesaret edemeyeceğinden emindi. Hakikaten beş dakikadan fazla bir zaman kalmamıştı. Şu halde yapılacak ancak bir şey vardı: Şantajın şeklini değiştirmek. daha fenası etraftakilere sirâyet etmeye başlıyordu. Naciye Hanım terasın kenarından sarkarak sesleniyordu: . hatta yanında tesadüfen ölüm lakırdısı açılsa kahkahalarla güleceklerdi. Ya düşürken kafasını kenardaki taşlara filan çarparsa. Bir şey söylemeden gruptan ayrıldı. kulakları çınlıyordu. Gecenin içinde korkunç askerler uyandıran inceli kalınlı kahkahalar ikide bir duruyor. Ne kadar derin olduğunu bilmiyordu.

Ötekiler de kapının dışında sıralanmış olmalıdırlar. panjurun arasında kımıldanan kumral başın gözleri pırıl pırıl yanıyordu. Hatta daha iyisi dışarıdaki balkon kapısı gıcırdamıştı. Böylece Muvaffak Bey de hem namusunu kurtarmış. Demek ki Naciye Hanım bizzat oradan hazırlığı takip ediyordu. Muvaffak Bey tavanın ortasındaki hava gazı çengeline çamaşır ipini taktı.538 Yukarıdakilerin hepsi terasın kenarına toplanmışlar. koluna doladı ve sessiz adımlarla odasına çıktı. Sonra bir sandalye getirip altına koydu. Bahçede bir çamaşır ipi vardı. Tahmininin doğru çıktığını büyük bir heyecan ve sevinçle -aynanın içinden. fısıltılar işitiliyordu. Muvaffak Bey heyecandan titriyordu. fakat ses çıkarmıyordu. . Kumral bir baş. Balkona nazır pencerenin camı açık. Ayaklarıyla iskemleyi hafif hafif oynattı. Odasına girip kapıyı kapadıktan sonra elektriği açtı ve bir zaman etrafı dinledi. Muvaffak Beyin planı çok sadeydi: İpi alıp odasına çıktığını görmüşlerdi ya… Elbette boş bırakmayacaklar. ağır ağır sandalyeye çıktı. bir türlü iskemleyi devirmeye cesaret edemiyordu. Nihayet ceketini çıkardı. Ya fevkalade bir şey olur da vaktinde yetişemezlerse diye düşünüyor. Bu panjurlardan birtakımı hafif bir gürültü ile aralandı. Onun sandalyeye çıktığını gördüğü vakit genç kadın muhakkak bağıracak ve içeri atılacaktı. locadan tiyatro seyreder gibi onu seyrediyorlardı. Naciye Hanım hala işin ciddiyetinden emin değil gibi ses çıkarmıyordu. Demek onu balkona açılan penceresinden daha iyi görmek için dışarı çıkıyorlardı. Gözler parlıyor. Nitekim sofada hafif ayak pıtırtıları oluyor. Çaresiz ipi boynuna taktı. ucunu ilmikleyip hazırladı. Mutlaka bir şey yapmak lâzımdı. yüzünü pencereden yana çevirdi. arkasından gelip kapı deliğinden filan seyredeceklerdi. Bu oyununda da muzaffer olmuştu. Sofadaki pıtırtılar devam ediyor. aynanın önünde ayakta durarak birkaç satırlık bir veda mektubu yazdı. iki parlak göz göründü. Cebinden bir çakı çıkararak onu kesti.görünüyordu. panjurları kapalıydı. Ne yapacaktı? Boynundan ilmeği çıkarıp inse patlayacak kahkahaları şimdiden işitiyordu. ipin ilmeğini düzeltti. Dudaklarında sinsi bir tebessüm vardı. hem maksadına ermiş olacaktı.

nr. c.15. 1927. Tam o anda Muvaffak Bey pencereye bakarak boğuk bir feryat kapardı. * * * Bir rüzgar darbesiyle panjur açılmış.39. 25 Ağustos.2. İskemle birden bire ayaklarının altından kayıp yuvarlandı. biraz evvel mutfaktan çaldığı kocaman bir et parçasını yemeğe gelen sarı kedi asabî mırıltılarla odaya atlamıştı.539 Asabiyet ve heyecanla iskemleyi az fazla sarsacak olmuştu. s. Reşat Nuri HAYAT. 16 .

Çan bozulmuştur da onun için çalmıyor. Küçükler birer. Çocuklar için çok kasvetli bir gündü. birer dağıldılar büyükler toplandı..Ne olmuş? . her şeyden habersiz şarkılarını söylüyorlar. On. Yemek teneffüsünde birden bire nöbetçi muallimi talebenin arasından kaybolmuş. bütün bu endişelerden uzak.Hiç çan bozulur mu? İşte koca çan.. on beş küçük hepsi birden bağırdılar: .Neden. Küçüklerden biri bu sükûtu bozdu: .Niçin.Bağırmayın! Görmüyor musunuz? Bugün mektebin çanını bile çalmıyorlar. Herkes gözlerini müdürün odasına giden yan kapıya dikmiş. Öğle yemeğine kadar. Hüsnü bir büyükbaba tavrıyla onların başlarına doğru elini açarak uzattı: . Ne oluyordu? Küçükler yüksek sınıf talebesinin etrafında toplanıyor. Büyükler muammayı halletmek istiyorlar. onların sözlerine kulak kabartacak bir şeyler anlamaya çalışıyorlardı. herkes bildiği birbirine söyleyecek.Artık susun! Bugün şarkı falan olmaz. Daha anlamadınız mı? Çocuklar biraz susar gibi oldular. iki kişi güldü. bir haber bekliyor. neden?. dershanelerin birer birer kapıları açılarak dersin hitâmı haber veriliyordu. mektep neşesini. Garip şey! Her gün o kadar hevesle dinlenen bu şarkılar bugün ne kadar tatsız? Keşke artık söylemeseler… Hiç etraflarına bakıp da merak ettikleri yok ne düşüncesiz çocuklar!. . Serhademe ara sıra dışarı çıkıyor. Muallimler. Kimsede gülmeye heves kalmamış… Hemen bunun cevabını verdiler: . uğultusunu muhafaza etmişti. her şeye rağmen. bütün hocalar. Bu söze bir. olduğu gibi duruyor. büyük talebeler mektepten ses çıkmasını istemiyorlardı.Neden söylemeyelim? . Köşedeki söğüt ağacının altında toplanan mektebin en ufakları yalnız onlar. memurlar hatta serhademe bile müdürün odasına toplanmıştı. cümle kapısına endişeli endişeli bakıyordu. Son sınıftaki Hüsnü küçüklerin yanına gitti. Hakikaten bir gün mektebin başında bir felaket vardı. niçin? .540 KAPLAN Bugün mû’tâd-ı hilâfına mektebin büyük çanı çalınmıyor. Büyükler yavaş .

Herif bir. türlü cefadan sonra bırakırlardı. On sekiz yaşının verdiği bütün kuvveti.. Üç aydır görmedikleri hareket kalmamıştı. diye karar vermişler… Herkesin nazarları gayr-ı ihtiyari karşıdaki boz dağlara dikiliyor. yalçın kayalar gibi çatlak çatlak olmuştu. Yüzü. çıplak ayakları yanık. o gün annesinden birçok laf işitmesine rağmen iyi bir iş yaptığına kaniydi. iki kere sendeledi. Kuva-yı inzibatiye çok zarar vermiş. Üç arkadaş yan yana yolda gidemezdi. orduyu. Yunanlının baygınlığından bilâ-istifâde köylü ile Hüsnü geri adımlarla oradan uzaklaştılar. Bu yetişmiyormuş gibi yan sokaklardan bir Yunan neferi de çıkıp kadının belindeki bağa musallat olmaz mı? kahkahalar salıyordu. O günden beri Hüsnü’nün arkadaşları arasındaki ismi kaplandı. kadının sendelemesiyle gevrek gevrek . Kaplan Hüsnü… Bu hadiseyi dinleyen sınıf arkadaşlarından biri böyle bağırmış ve artık Hüsnü’ye unvan olmuştu. Kimsenin ne malı. üstü başı güneşten rengini kaybetmiş. — Kaplan Hüsnü. Bir hafta bütün dertleri unutarak müsterih dolaştı. Şalvarının bağı sarkıyor.541 sesle birbirine bir şeyler söylüyorlar. zavallı kadın ter içinde nefes nefese gidiyordu. Erkekler bile akşam ezanından sonra dışarı çıkamıyorlardı. Fakat bugün çok çok perişan olmuştu. kaldı. Belediye gazinocusu ara sıra. o dağların arasındaki esrarı. Birkaç hızlı adım attı. Bütün ümit bu dağların ardında idi. ne de canı emin değildi. Nihayet kararını verdi. Palikaryalar pazara öte beri getiren köylü kadınların yollarını keser. dişlerini sıkarak bu heyeti beş. -Bizimkilerin vaziyeti de pek iyi değilmiş. on adım takip etti. Şalvarı çekmiş entarisinin üstüne bağlamıştı. Hele salı günleri şehir tahammül edilemez olurdu. O yanındakilere anlatıyordu. bütün heyecanı ile Yunanlının kulağıyla gözlerinin arasına müthiş bir tokat attı. Geçen hafta Hüsnü az daha büyük bir belaya çatacaktı. Yine bu köylü kadınlardan biri sırtında yükü ile pazar yerine gidiyordu. En çok havadis Hüsnü’de. Hüsnü gözlerini ufaltarak. elleri. O gün kasabanın pazar günüdür. Kuva-yı Milliye’yi görmek ister gibi pür dikkat kesiliyordu. gizliden gizliye İstanbul gazeteleri getiriyormuş çetelerle bu iş olamaz. Dün akşamdan Ucundan yakalamış bir sağa bir sola çekiyor. Gübreli çamurun içine dört numara gibi yattı. Hüsnü de bu ismi beğenmedi değil. Artık buna da tahammül edilmezdi ya!.

ağır söyledi. Yoksa Yunanlılar şimdi bu binayı da… . Umumi hayatında mahcup ve çok çekingendi.. Herkes bir türbe etrafında toplanmış gibi ellerini bağlamış. Dilinin ucuna kadar geldiği halde. Nasıl söylesin? Çok derinden yaralanmıştı. Lafları o kadar zayıf çıkıyordu ki nutkunun sonlarına doğru kendi kendine dua eden zahide benziyordu: . İşte onlarda geliyorlar.Ne biliyorsun? Hüsnü bu sualler karşısında bunaldı. Garip tabiatlı bir çocuktu. Bazen öyle düşünceleri olurdu ki bütün sınıf şaşar. Nihayet muavin ağır.. Yunan fırkasının karargâhı mektep binasını istiyordu. Onun için bu hamleleri herkese fevkâlade görünür. Etraflarını çevirdiler. O.542 beri üstünde bir yetimlik hali vardı. kim söyledi? . onda gizli bir kuvvet olduğu hissini verirdi. Talebenin tabiî reisiydi. aman yarabbi!. Hangisi söze başlayacaktı? Müdüre düşerdi ama zavallı da bir nefesten başka kudret kalmamıştı. Onun sabırâne bekleyip bir atılışı vardı ki herkesin gözünü yıldırmıştı. Bütün çocuklar bu heyeti karşıladı.Mektep yok mu?. gözleri fersiz. müdürler değil miydi?. Maarif başkâtibinden her şeyi öğrenmişti. bacakları takatsiz şu insanlar daha bir saat evvel dinç. Şu bir saat onları ne çok yıpratmış. olan hocalar.Kim söyledi. Yunanlıların binayı işgal etmeleri bir kışlaya olan ihtiyaçlarından ziyade millî irfana olan kin ve gayzlarından ileri geldiğini söyledi.Çocuklar! Artık mektep yok! . müdürün odasına dikkatle gözetleyen arkadaşlarına bu felaket haberini söyleyemiyordu. kalırdı. Felaketi bütün etrafıyla anlattı. kararını vermiş gibi yanındakilerini birer birer süzdükten sonra alçak bir sesle felâket haberini söyledi: . Küçükler en çok ondan korkardı. omuzları çökmüş. Hani içindekini olduğu gibi söylese. Az çok hocalarında teveccühünü kazanmıştı.. doğrusu bu haber bir iki saate kadar cereyan edecek hadise ona şehrin yunanlılar tarafından işgalînden daha fecî geliyordu. Hemen etrafı yararak müdür odasına doğru ilerledi. Pek çalışkan değildi ama tembel de sayılmazdı. Kim bilir neden? Herkes ona çok hürmet ederdi. İşte şimdi herkes Hüsnü’nün ne söyleyeceğine dikkat ediyordu. bekliyorlardı.

o kupkuru gözlerle manzarayı seyrediyor. dört gençten hiçbiri diğerinin suratına bakamıyor. Çocuklardan biri cesarete geldi Hüsnü’ye sordu: -Sen eve gitmeyecek misin? -Hayır! -Hükümete doğru mu gidelim? -Evet! -Yine adam asacaklar galiba? -Bilmem. müdür. Cümle kapısının tek kanadı açık duruyordu. Şehre bir sükûn çökmüş mütecessis ahâli birer. haydi dönelim! -Olmaz. Şimdi bütün talebe yavaş yavaş mektebi terk edecekler. casus diye asacaklarmış. zaten dili tutulmuş gibi görse de söz söylemeye takati mi var ki… Ağır ağır dışarı çıktılar. Meydanın en tozlu akşam polisler konuşuyordu. -Dün -Ya! -Hiç görmeyelim daha iyi. yanındakileri görmüyor bile. yüzündeki tüyler diken diken olmuş. Hiçbiri laf etmiyor. İyi ki bakamıyorlar. Benzi sapsarı. dudakları kurumuş. Ağır adımlarla yollarına devam ediyorlar. rüzgarsız. Hüsnü de bunların arsında. Zavallı Hüsnü dimağı durmuş. Çocuklar birer ikişer çıkıyorlar. Yoksa Hüsnü’den çehresinden ürkerek kaçar ve belki de onu yalnız bırakırlardı. şu tarih mualliminin elini öpmeyi o kadar istediği halde bir türlü kımıldamıyor. çıkacaklar ve yarım saate kadar da Yunan fırkasının karargâhı binaya gelecek… Çocuklar hocaların ellerini öpüyor… Hüsnü’den başka ağlamayan yok. bir Kuva-yı Milliye askeri yakalamışlar.543 . Hakikaten meydan bugün çok kalabalık. düşüyor… Hüsnü en arkada.İnşallah… Çok yakında… Kendi… Bayrağımız altında… Gerisini kimse işitmedi. en sonra muallimler. Sıcak. bacakları uyuşmuş gibi yerinden oynatmıyor. gözyaşları yanaklarından damla damla . Şu üç. ikişer hükümet meydanına doğru gidiyor. hademeler. gözleri adeta kararıyor. sıkıntılı bir hava var.

. Hüsnü bunların hiçbir hareketini kaçırmadı. hiçbir şey hissedilmiyordu. Mintanı da yırtılmış. Bütün bu heyet sanki şimdi ahirete göçecekmiş gibi idi. ne tazallüm. kim bilir neden mahkûma bir tokat atmıştı. Dört bölük asker etrafı kuşatmış. Bir anda bütün nefesler kesildi. iki gardiyan. elleri ve yüzü kan içinde. Yunanlılar hep böyle ikindi zamanı asarlardı. Ağızdan ağza dolaşan bir şey var: Kuva-yı Milliye askeri. İşte halkın da bildiği bundan ibaret. Hüsnü ile arkadaşının yanından iki yunan askeri geçti. bir mahkum getiriyorlar. yalnız Hüsnü’nün arkadaşları bir anda yunan askerlerinin süngü darbeleriyle zabitin gırtlağa yapışan iki dinç eli çözmeye çabaladıklarını gördüler. memurların tatili bu saate rast geliyordu. Birçok mektepliler. mahkûmdan fazla mustaripti. Belki de onu arıyordu. Üstünde arkadaşlarını korkutan garip bir sükûnet vardı. boğduğu zabitin cesedine mağrurâne bakan genci tanıdılar. arka tarafından arkadaşını dürterek karşıdaki genç Türk kadını gösteriyordu. Çok donuk bir yüzü vardı. mahkûm geliyor. meydan şimdi bir kat daha doldu. Yanındakilerin kollarına baygın düşen kaplan Hüsnü’nün annesiydi… . Kesik kesik nefeslerden başka bir şey işitilmiyordu. Beyoğlu’nun kirli meyhanelerindeki garsonlara benziyorlardı… Bunlardan biri dirseğiyle. Halk daha bu bedbahtın kim olduğunu bilmiyor. yanık bağrı çıplak kalmıştı. Ne heyecanlı bir sahne idi. Üç zabit belki yirmi tane süngülü. Hadisenin en acıklı yeri şu idi: bu genci bir kadın da tanımıştı. kirli bir sehpa koymuşlar.544 yerine gelişi güzel. Orada ne şikâyet. Mekteplilerin paydos vakti. yalnız sehpayı gören köylü kadınlar kendi kendilerine söyleniyorlardı: -Vay anam vay!. Bu zabitlerin yüksek rütbelisi. Ceketinin düğmeleri yoktu. sehpanın altına kadar geldiler. Sonrasını kimse göremedi. Bozuk bir Türkçe ile konuşuyorlardı. Mahkûm biraz şaşırdı. Halk. Gözler sağ tarafa çevrildi. halkın ikindi namazından çıkması. Meydan ağır bir hastanın odasını andırıyordu. bir hoca istemişti. O. O sırada herkesin hazır bulunduğu halde göremediği bir şey oldu. Yunan askerleri kadar halk vardı. Beyaz gömlek lüzumunu da hissetmemişler. kimse yanındakine bir şey söylemiyordu. Hala da geliyorlar.

15 Eylül. s.545 Ankara. c.42. 1 . Ağustos 927 Fuat Bahattin HAYAT.2. 1927. nr.16.

Kendisinin yanındaki muhafız jandarmadan ve minareden anlaşılmıştı ki gelen kaymakamdır. abâni sarıklı. Şimdi bulamayız da… Sâim Bey ve Haydar Efendi. Haydar Efendinindir. Daha çocukluğunda babasının kütüphanesinden aşırıp karıştırdığı “Servet-i Fünun”larda bu beldenin resmini görmüş. yumuşaklığı insanın gözünden rûhuna akıp hışıldayan halılarla bezenmiş bir ev… Yatak odasında karyolası var.. daha orada. zihninden şöyle bir düşünüp sonra cevap veren haliyle bu genç adam. Döşenmiş. yolun araba için müsâit olduğu noktada büyük bir kalabalık onu karşılamaya çıkmıştı. Hem bendenizin arabam yok. “Hoş geldin”lerden sonra şalvarlı. Sâim Bey kırmak istediği bir kuvvete şimdiden boyun vermemek için tebessümle cevap verdi: -Efendim! Artık müsaade buyurun da biz kumandan beyle beraber gidelim. iri ağızlı ve iri gözlü biri ona biraz uzakta duran bir arabayı işaret ederek “Buyurun efendim!” dedi. misafir odasında lâzım . Dik yürüyüşüyle. kara sakallı.) kaymakamlığına tayin edildiğini duyunca ne kadar sevindi. Türkiye’nin bir bucağı olan şark vilâyetlerinden böyle Akdeniz kıyılarına nakledilişi ise ayrıca onu sevindiren bir nimetti.546 MEFKÛRECİ Sâim Bey. Kalabalık ona doğru yürüdü ve Sâim Bey atından indi. yemek odasının takımları var. sonra tahrirât kâtibine emir vererek: -Bizim araba nerde? Gelsin! Demişti. Herkes onun arkasında hürmetli bir vaziyetle duruyordu. (B. o zamandan beri o manzarayı unutmamıştı. Sâim Bey derhal tahmin etti ki bu da eşraftan biridir ve burada eşraf saltanatı vardır. Şehrin kenarında. -Kiminle müşerref oluyorum? Der demez jandarma mülâzımı mühim bir vazifeyi yerine getirmek fırsatı düşmüştür diye atıldı: -Efendim? “B…” nin büyük eşrafı Akağazâde Haydar Efendi! Belediye reisidirler de… Haydar Efendi mağrur nazarlarla Sâim Beyin yüzüne bakarak sırıtmış. adamın alnına dikilip kalan bakışlarıyla. dayanmış. merdivenin alt başından duvarlarına kadar nefîs. ikisi de. bir gün biri biriyle çarpışacaklarını düşünüyorlardı. Fakat jandarma kumandanı kekeledi: -Hay hay! Buyurun efendim! Ama… Haydar Efendinin arabası rahattır.

-Hey hazin Anadolu! Bu yumuşak halılarda senin kim bilir ne kadar ahın var!. sonra onların arazisini hile ile zapt eden. nezareti iyi. Artık geceleri. Şehrin ileri gelenleri onu hiçbir gece ziyaretsiz bırakmadılar… Fakat Sâim Bey herkesin Haydar Efendi karşısında aldığı vaziyeti beğenmiyordu. sandalyeler var.. böyle halkın zararına mütemâdiyen zenginleşen. Tahammül ve mücadele! . Kendisinin seyyâr karyolası. kırık semaveri ve yüzleri berelenmiş çinko kapları izbeye atıldı. (B…) yi haraca esin bir belediye reisi… Zaten taşan göbeğinde. evden çıktı ve üst mahallede. ceplerinde. hizmetine de o bakıyordu. zorla zevk yaratıyor… Uzun bir yolculukta uğradığı birçok hânların bitli odalarından çıkan Sâim Beyin garip ruhunu bu ev. eti taşan yanaklarında ve patlak gözlerinde bu gasıplıkların nimetleri okunuyor. feragatin hakkıdır. Onun hakkında malumat almaya zaten koyulmuştu: Yarım milyon liraya yakın bir servet sahibi imiş. masalar. Anadolu’nun bir bucağında bu konfor… Oh! Servet. Sonra Haydar Efendinin bir ziyafetini “Hastayım” diye reddetti. muhayyel bir yuva tılsımıyla sarıp kucakladı. Ve bunların hepsi bu zengin halılar arasında daha sehhâr bir hal alıyor. Acaba kirası pahalı mı? Yoksa bu bir tuzak mıdır? Dur bakalım! Belki bu Haydar Efendi o kadar fena bir adam değildir. Haydar Efendinin sarihen aleyhinde tertibata koyulmak için evinden mutlaka çıkmak lâzımdı. Köylülere faizle para ikrâz edip tapularını alan. Ve Haydar Efendinin evindeki izbeden taşınan seyyâr karyola orada çıplak bir odanın bir köşesini doldurdu. Diğer eşrafın davetlerine zaman zaman gidiyor. Yemeğini jandarma aşçıdan getiriyor. Evde oturduğu bir ayı bulunca kirayı sordu. boş mekânının duvarları üzerinde ve vücûdunun büyüyüp küçülen gölgesini seyrede ede: -Mücadele Sâim! Zafer. Evi kendisine artık batıyordu. Haydar Efendiden ikramlı bir cevap gelince bunu zahiri bir fırsat yaptı. Bu imtihan gününde ne ekilirse atide o biçilecektir. elleri.547 gelen kanepeler. Bu nakarat onda sabit bir fikir oldu. Evvela şehrin aşçısından sefer taslarıyla yemek getirtmeye başladı.. fakat basit iki odalı bir evceğiz kiraladı. Yemek birkaç gün komşu evde oturan Haydar Efendiden geldi. çünkü o eşrafı yarın Haydar Efendiye karşı kullanmak için kendisine biraz bağlamak istiyordu.

Bu delikanlı çok şey bilmiyordu. Fakat müdde-i umûmi muavini eski ve porsuk bir adamdı. millet idaresinin ve hakîki vatanperverliğin nasıl bir halk musavâtına. Haydar Efendinin evini terk edeliden beri onu artık davet etmiyorlardı. Bu belde cepheye de yakın değil ki birkaç zâbit veya ihtiyat zabiti bulsun ve onlarla baş başa yürüyerek şu tagallüp ve taassup kuvvetini hiç olmazsa sarabilsin. Ayrıca İstanbul’a. fakat gençti. bunu kendisi yaratmak istiyor. bunun çaresini arıyordu. Pek nüfuzludur. Haydar Efendiden söz açıldıkça: -Efendim! Derdi. inkılâp yolunun geniş geniş açılacağını seziyordu. Dört yüz bin liralık adamdır. Fakat mekteplerin muallimleri de tamâm değildi. her gün mekteplere gidiyor. bu beldecikte iyi şeyler yapmak için tedbirler düşünüyordu. Fakat her iki taraftan da hususi cevap aldı: “Adam nerde! Sen olanla idâreye bak. ateşindi. O. o adamın elini kırmak. Şimdi harp.. O da onlara gitmek kararını zaten terk etmişti. geziniyor. Diğer yaşlı muallimlerin yaptıkları surata kulak asmadı. muallimlere yeni uyanan mefkûreyi. nasıl köylüyü ve halkı kendi efendisi yapmak esasına istinat ettiğini anlatıyordu. Hakim ise ukala bir hocaydı. Kendi kendine: -Doğrudan doğruya halka hitap etmeli! Diyor. adliyedeki arkadaşlarından birine tafsilâtıyla işi bildirdi. uzaktan “Sen olanla idare et!” demesini biliyorlar. çok geçmeden. Sâim Bey. mutasarrıflığa. mektepli bir ceza reisinin süratle gönderilmesi ve müddeî umûmi muavininin tebdili “esbâbına tevessül” olunması için yazdı. Kendisiyle beraber çalışacak adam aradı. Bir . ateş zamanı!”… Ah! Bu adamlar hakikati bir türlü anlamıyorlar. Onun için mücadele tertiplerini hedefinde temerküz ettirip yürütmeye kat’î surette ahdetti Sâim Bey.. Diğer yerli eşrafı kazanabilmek ihtimâli olmadığını da Sâim Bey pek çabuk anladı. Hem zât-ı alînize kendisinin hürmeti var. Kaymakam onu hususi olarak evine davet edip de teveccüh gösterince Ahmet Efendi artık hissen Sâim Beyin fikirlerinin tesiri altında kalmıştı. onu baş muallim yaptı. Zaten hepsinin de eli kırılması lâzım gelen bu eşraf kuvvetinin başı: Haydar Efendi devrilirse burada mefkûre. içlerinde bir tane genç buldu: Konya Darülmuallimliğinden yakınlarda mezun olmuş Ahmet Efendi!. Mekteplere atıldı: Birkaç mefkûreci muallim!.548 Nakaratını adımlarının akisleri arasında tekrar ede ede saatlerce geziniyor. Tahrirât kâtibi ise yerli ve her amirin hışmından kendisini kurtarmış bir müraî idi.

Onları zaman zaman orada topluyor. Sâim Bey de “Muhiti yaptık!” diyor. her bulundukları yerde milliyetin. -Ben ilan verdireceğim: Üç aya kadar herkesin tapusuyla hükümete müracaat etmesini isteyeceğim. bizim tapularımız da Haydar Efendidedir. köylüleri ne kadar kandırdığını bundan sonra Ziraat Bankasından istikraz yapmalarını söyledi. Onlarla bir de Türk Ocağı şubesi açtı. seviniyordu. anlattı ve o herife itaatleri devam ederse şöyle böyle yapacak diye köylüleri tehdît de etti… Köylüler. kaymakamın sık sık kız mektebine gidip kızları gördüğünü. Haydar Efendi de şehirde. ve ondan iki genç muallim istiyordu.549 taraftan da maârif müdürüne husûsi surette yazdı: Mefkûreci zihniyetiyle yapılacak şeyi anlatıyor. Sonra siz yavaş yavaş bankaya ödersiniz… Haydar Efendi kaymakamın çok ileri gittiğini. kendilerine ehemmiyet veren bu iyi kaymakama birdenbire candan merbût oldular. her gittiği köyde muhtarları ve ağaları topladı. adaletten. O zaman biz ondan tapularınızı alır. ve artık bu adamın “defolması” için her şeyi yapmak lâzım olduğunu anlıyordu. ve birtakım hesaplar yaparak. Onlar da geldiler: Dokuz senelik liseden mezun Fahri ve Cevdet Efendiler… Sâim Bey onları hararetli bir nezaketle kabul etti. kendisi için şehirde ve köylerde zaten ufak tefek mırıltılar da başladığını duyuyor. Haydar Efendinin nasıl zalim bir adam olduğunu. Sâim Bey aleyhinde propaganda yapmaya başlamıştı. milliyet idâresinin ne olduğunu coşkun coşkun anlatıyorlardı. her başları sıkıldıkça kendilerini himâye eden Haydar Efendiyi doğrudan doğruya müdâfaa edemiyorlar. câmilerde kürsülere çıktılar. bankaya yatırırız. Fakat bu sefer artık ortalığı iyice harekete getirdi: Vâizler. Artık muallimler yalnız mektepte değil. sonra nüfuzunun daha fazla kırılacağını hissediyor. Vazifelerini derhal yürekten anlattı. . Bir taraftan da Sâim Bey köylere çıktı. Ve onlar bu mütevâzı ve doğru. -Ah! Efendim bilsen o Ziraat Bankasından para almak ne güç iş ya! Bizi “hükümet” kapılarında haftalar dolaştırırlar da… Hem efendim. milliyetten. böyle giderse belediye reisliği intihabında kaybedeceğini. hep bir arada mefkûreden. fakat kaymakama daima itirâzı sunuyorlardı: -Efendim bir kere bağlıyız! -Niçin? Bundan sonra Ziraat Bankasına gidip para alın. Diğer muallimleri de aza kaydettirdi. Hele şu afacan muallimleri de bulduktan sonra bu kaymakam kabardıkça kabarıyor. maariften konuşuyorlardı. Banka sizin borcunuzu ona verir.

elini havada salladı: -Bu yolun tek yolcusu değilsin.550 muallimelerle “işi pişirmek” istediğini. Jandarmayı çağırdı: -Şuradan bize biraz rakı al! . Kendisi akşamüstü erkenden çıktı. Onlara. O gün hükümet konağındaki odasına onun genç muallimleri geldiler. zaten bekar olduğunu. Diye söylenerek yürüdü. Sâim! Bu kara yol. Mektepler birdenbire boşaldı. Peki! Bu iş. -Dönecek misin Sâim? Yürümeli! Fakat müesser olmadıktan sonra… Düşüncelerinde bir neticeye varmadan genç muallimleri geldiler. baktı. alabildiğine açılıp uzanan bahr-ı sefîdin mücella sathına ve tepeden aşağıya doğru inen şehre baktı. ahlaksız da olunca neler yaparsa onun da başına onlar gelecektir… Maneviyâtı çözülüyor ve kendisi kat’î bir karar veremiyordu. ehl-i salîb akınları ve birçok fikir kurbanları birer birer gözünün önünden geçiyor. kurbanlarla dolu!. Çıplak odasında aşağı yukarı birkaç defa gezindi. karyolasına birkaç kere “Of!” diyerek uzandı ve kalktı. bütün mobilyasını teşkil eden üç tahta sandalyesinde yer gösterdi. Yeni bitmeye başlayan çimenler üstüne oturdu. Türkiye’nin hala bitmeyen şeyhülislamlı. erkek mekteplerinde ise çocuklara Kur’ân değil. şehrin en üst noktasında bir tepede. Sâim Bey onları o gece evine davet etti.. Kışı çok az olan bu sahilde yaz işte şimdiden.. Ağacın yakınında ince lüleli bir çeşme vardı. çıplak. oyun ve şarkı öğrettiklerini ve bu vesile ile her gün çocukları soyup kollarını. kadıaskerli tarih yaprakları. yine böyle bir akşam gezintisi sırasında keşfetmiş olduğu tek ağacın altına gidip oturdu. bacaklarını. “nâmahrem” yerlerini seyrettiklerini söylüyor ve nihayet böyle yerlere “ümmet-i Muhammed”in evladı giderse kâfir olacaklarını. şu şimdi birbirine girişen medenî milletlerin yarattığı fikirler ve eserler dimağında canlanıyor ve uzak denizin buğularında hayaletler kamaşıyordu. martta başlamıştı. Sesle söyleniyordu: -Hey! Şu benim oturduğum yerden kim bilir ne kadar insan bu denizi seyretti… Fakat bunların içinde acaba benim vaziyetimde olan var mıydı? Kavuklu yeniçeriler. bu ayaklanma nereye kadar gidebilir? Cehl. Evine gelince jandarmayı yalnız buldu. Ayağa kalktı. gönderen ebeveynin de kâfir sayılacağını ilave ediyorlardı!. Düşüncelerinin arasında birkaç kere dişlerini gıcırdatarak: -Kara kuvvet! Kara kuvvet! Diye seslendi.

beyni durmuş.” cevabı verildi. Haydar Efendinin ancak bir hak-ı nezareti vardır. Beyaz çehresi üstünde yanan uzun kirpikli ela gözleri masanın bir noktasına dikilmiş. tek çıplak masanın üzerine onlar ve biraz peynir konuldu. Kendisi yalnız kalınca yemek yemeden. yorgun. Haydar Efendi artık sancak mebuslarına “Bu adam mektep de açtırmıyor” diye şikayetler yağdırdı. muallimleri kendisine tabi kılmak ve almak için Haydar Efendinin bir hilesi olduğu noktasında anlaştılar. Yüzünde yorgun bir eda vardı. Belki bir saat içinde hiçbir şey konuşmadılar.551 İşret adeti olmayan Kaymakam Beyin bu emrini duyunca muallimler şaşırdılar. kendi kafasına en çok denk bellediği sancak maarif müdürüne yazdı. Mutasarrıflığa yazdı ki yedi bin lira sarfıyla bir mektep açacak. Nüfus dairesine bizzat gidip kimin tahsil çağında çocuğu olduğunu tetkik ve tahkike kalkıştı. Haydar Efendi bununla işin yetişmeyeceğini anladı. muallimlere de yüzer lira maaş verecektir. Diğer taraftan yüz lira maaş verileceğini duyup işin sonunu düşünemeyen partal kıyafetli genç muallimler de bu ret cevâbına sıkılmışlar ve Ahmet Efendi kaymakama bu mektebin açılmasının hayırlı olacağını bir gün söz arasında . “Devletin bir talim ve terbiye siyaseti vardır. Yürüyeceğiz. gövdesini ileri geri sallıyor ve düşünüyordu. yattı ve kendinden geçti… Fakat yeni mektebin lezzetini almış olan çocuklar ertesi gün evlerinden kaçıp kitapsız. ellerini tersinden kalçaları altına geçirmiş. Fakat maârif müdürü ve kaymakam onun. Bu parayı Haydar Efendi maarif emrine tahsis ederse maârif müdüriyeti mektebi açar ve idare ettirir. Kaymakam Bey karyolası üstünde oturuyordu. Bu milletin evladında esas itibariyle akl-i selîm var. Çocukların yarısından fazlası bugün geldiler. mektebe gelmişlerdi. Çocuklar gitmese bile muallimler baki olduktan sonra… Belediye işlerinde ise kaymakamla zaten çekişiyorlardı. tahsilât dairesine emir verdi: “Tedrisât-ı ibtidâiye kanununa istinâden” tahsil mecburiyetini ileri sürerek ceza-yı nakdî almaya kalkıyordu. Sâim Bey nihayet meftur bir sesle hocalarına: -Hele siz devam edin bakalım! dedi. Sâim Beyin gözleri parladı: -Azizim! diye cevap verdi. Bir taraftan da işi. Baş muallim hemen Kaymakam Beyi makamında buldu: -Efendim! dedi. Ve derhal mal kalemine. musikiye filan biraz fazla verin! Genç muallimler çok kalmadılar ve gittiler. Spora. Sâim başını ve kolunu sallayarak söylendi: Fincanlar kadeh vazifesini gördüler.

“Ben size ayrıca para bulurum!”dedi ve onları birkaç hafta sonra aşâr kâtipliği ile köylere yolladı. kendi karşısında böyle birdenbire kırıtan bu kadının ne olabileceğini düşündü. Sâim Beyin jandarmasını elde etti. Yer yer halk kümeleri kendisine hain nazarlarla bakarak söyleniyordu. işveli.552 söyleyivermişti. O kadar ki Sâim Bey de bunun mutlaka umumi bir kadın olduğu kanaati uyandı. Kaymakamla artık haylice lâubalileşmiş olan jandarma bir gün Sâim Beye teklif ediverdi: -Efendim böyle çok sefil oluyor. Haydar Efendi mebûslara şikâyet fırtınaları yağdırmakla beraber bir taraftan başka türlü de işe koyuldu. Bu birdenbire davet edici hal karşısında Sâim Bey sarsılmadı değil. Bunu bizim ev uşakları buldu. Ne kadar olsa garı gibi yapamayız ki efendim! Sâim Bey bunu biraz da neferinin şikayeti sandı. Ertesi gün daireden öğle yemeğine çıkan kaymakam çarşıyı kapalı buldu. Kadın daima fettan. aşâr işlerinde yetişebildiği kadar kimseye göz açtırmıyordu. Kaymakam onların neden gözlerinin kamaştığını anladı. Bir temiz gari bulalım da hem yemek yapar hem efendinin hizmetine bakar. jandarmanın cevabı kadınınkine uymuyordu: -Efendim! diyordu. fakat bu kadar çabuk düşmeye hazır olan bir kadında hastalık bulunacağından şüphe etti. Tatil zamanı zaten gelmişti. Hani evvelce birçok efendilerin yanında hizmet yapmış! -Bu. Onu karşısına çağırdı. Başka bir kadın bulun. jandarma onu getirdi. Bir taraftan da bir aşçının yemekleri artık yenmez bir hale gelmişti. göğsü oldukça açıktı. Fakat o. “Ne oluyor?” diye . Kaymakam Beyin yüzüne tuhaf nazarlarla bakarak daima kırıtıyordu. güzel. Biz eriz. Haydar Efendinin adamı olan mal müdürünün de irtikâbını yakalamış ve işten el çektirmişti. Hakikaten ona hususi hizmetini yaptırmaya hakkı yoktur. nerelerde çalıştığını filan sordu. bu akşam evine gitsin. cevap verdi: -Hiçbir yerde hizmetçilik yapmadım daha… Ama öyle iktiza etdi gayri! Tombul kolları yarıya kadar çıplak. Sâim Bey tapu meseleleriyle hakîkaten uğraşıyor. Jandarmayı çağırıp sordu. Hem belki bu kadınla iş de uyduruluverirdi… Sekiz aydır kadınsız… Haydar Efendi derhal kendi kullandığı kadınlardan Zehra’yı verdi. Kadın yemeği getirdiği zaman işvelerini çoğaltıyor. taze bir kadındı… Sâim Beyin ilk akşam eve avdetinde kendisini işvelerle karşıladı. Bu.

Tahrirât kâtibini istetti.553 soracak oldu. Zaten çoktan beri hakkında şikâyetler vardı. “emr-i mûcibince”. hakime teslim etti. heyhat. Onun muallimleri de köylerde idiler. fakat duyuracak surette mırıldandılar: -Ne oluyor diye de soruyor. dellal bağırtarak câmilere davet ettirmişti. Güzel (B……) den. İngiliz ve Fransız gemilerine görünmeden. O. ve ondan bu içtimaîlerin. Sözü ayağa düşüren bu kaymakam artık azlolundu. Vaaz varmış! -Ne vaazı? Kâtip bilmez gibi duruyor. ona belirsiz bir korku veriyordu. fakat bir şeyler bildiğini de tavrıyla bildiriyordu. bu gidip kelimelerin sebebini sordu: -Efendim! diye kâtip cevap verdi. Şuna da bakın! Sâim Bey bir dellalın uzakta bağırdığını da duydu. sâhil boyunca sancak merkezine gitmeye karar verdi. geri döndü. Daha akşamdan. Vaizler câmilerde “Bikr-i bâliğa”nın mülemma çamaşırlarından bile bahsederek fetvâaveriyorlardı: -Bir katil ve bir cani kişinin eline ümmet-i Muhammed’in umuru teslim olunabilir mi? -El-cevâb: Olunamaz! Vallahi âlim! * ** İstanbul’a bu sefer telgraflar tesirini gösterdi. Kendisinden biraz uzakta duranlar aralarında. Bunlar birer birer cesaretini büsbütün kırıyor. hocalar vasıtasıyla halkı ayaklandırmış. Fakat kayıkçılar: “Biz senin gibi adamı götürmeyiz!” dediler. Demek kimseyi memnûn edememişti. Bizzat kendisi kayık tutmaya gitti. Sâim Bey makamını. Bir kayıkla. Jandarmasını da elinden aldılar. sabahleyin de dükkandan dükkana: Kaymakamın dün gece bir “-Bikr-i bâliğa”ya cebren tecavüz ettiği haberini yaydırmış. Jandarma kumandanını çağırttı: yerinde yoktu. Zehra’nın Sâim Beyin evinden çıkmasını müteakip evden eve. . Katırcılardan da ayı cevabı aldı. Belediye reisi dellal çağırtmış da… Ahali câmilere koşuyor. Ahali câmilere doğru gidiyordu. nefretle ayrılacaktı. Nihâyet kekeledi: -Efendime bir kadın gelmiş de… Filhakîka Haydar Efendi her şeyi tertip etmişti.

Ses vermekten başka çare yok! Rovelverini aldı. titreyen bir sesle sordu: -Niçin o? -Bilmeyiz biz efendim. akşamları o sevdiği tek ağacın dibine gidip hayallere dalıyordu. Halk onu gördükçe söyleniyor. nasıl gideceksin… . Kapı yine çalındı.. Kapı tekrar daha hızlı olarak çalındı. pencereye gitti.. Heyhât!. yatağında doğruldu. -Şimdi nasıl olur? Ben yarın kendim gelirim! -Olmaz efendim! Yarın sabah sevkiyat var. içi meçhul korkularla titredi. -Pekala! diye seslendi. Şube reisi bize emir verdi. * ** Bir gece Sâim Bey gece yarısından sonra. uykusunun arasında sokak kapısının çalındığını zannetti. Biliyordu ki şube reisi o sıralarda şehirde değildir ve vekili jandarma kumandanıdır. mırıldanıyordu. Ne yapacağını bilmiyordu. Kumandan emretti.. derin bir iç çekmesiyle karanlık duvarlar arasında söylendi: -Halkı ezen kuvvet seni de eziyor Sâim! Buraya ne emellerle geldin. Nerede ise aşçılar. lambasını yakmaksızın. Odasına şöyle bir bakındı. Haydar Efendinin kuvveti her yere yetişiyor.. Bu çalınma tekrar etti. O. Şaşırdı. bir camı açtı. Bu ne olabilir? Kendisini tevkife mi geldiler? Yine bir tuzağa mı düşürecekler?. karanlıkta emekleyerek. oradaki memuriyet hayatında yegâne halden anlar ve kafadar bellediği maarif müdürüne sür’atle bir haber gönderilmesi için tafsilâtlı bir mektup yazdı… İntizar müddetince artık sokağa da çok çok çıkamıyor. Şu anda yapılacak artık hiçbir şey yoktur. Ne münasebet? Sakın bir yanlışlık olmasın? Daha boğuk çıkan. fırıncılar yiyecek bile vermeyeceklerdi. Şimdi seni götüreceğiz. Giyineyim de… Birdenbire şaşırmıştı. Oh ! İçi burkuluyor.554 Sancak merkezine. Yarı uyanık bekledi. boğuk bir sesle sordu: -Kimdir o? -Aç efendim! -Ne istiyorsun? Kimsin sen? -Biz askeriz! Seni misafirhâneden istiyorlar. şakakları soğuyor. Şimdi beraber gideceğiz. sonra yanıyordu. Geliyorum.

Yüzünü kapıya doğru döndü. Yatanlar birer birer uyanmaya başladılar. Burası çıplak Anadolu hanlarından bin kere beterdi. burnunu kapının iki kanadı arasına sıkıştırdı. Sonra ışıktan içeri ayağını atar atmaz. geldi. çünkü kırılan camların yerine tahta çakılmıştı. üstü başı partal. biraz hava!. pis kokudan bunalma hissediyordu. karyolasını. sefil bir buğu içinde ancak seçilebilirdi.. * ** İlk seher ışıkları pencerelerden ancak nüfuz edebiliyordu. Camiin içini esneme sesleri doldurdu.. Hava!. Bölük emini “Zâni kişi”yi tabi tanımıştı: . Aklına bir şey geldi. öylece sabaha kadar kapı arkasında kaldı. Camiin avlusuna çıkanlar dizildiler. muhafız asker bekliyordu. Odasını. “Çıkın bakalım!” dedi. Dar aralığın verebildiği derecede dışarının havasını burun delikleriyle çekmeye çalışarak. bir cânî gibi misafirhâneye götürüldü: Burası eski bir cami idi. Nihayet kapı açıldı: bölük emini. birdenbire başına vuran müthiş bir kokunun tesiriyle geri çekildi. Sâim Bey çömeldiği yerde. Ben hidmet-i maksureye tabiim! İhtiyat zabitiyim. sandığını karıştırdı. Bir öğürme geldi. Sâim Bey hala o vaziyette idi. süngülü. fakat nöbetçi onu itti ve kapıyı kapadı. İç cebine de elli banknota büliğ olan parasını koydu. elinde defter. burnu kapı aralığında. İlk fırlayan: Sâim Beydi. sokak kapısını kapamaksızın çıktı ve kendisini bekleyen iki askerin arasında. Başı tuttu. anahtarını çevirip yokladıklarını duyuyor ve susuyordu. avcı biçimi elbisesini çıkarıp giydi. hatta yanan lambasını olduğu gibi bıraktı. Fesini başına geçirdi. Beni böyle nasıl sevk edersiniz? Amirinize haber verin! Beni elbette tanıyorsunuz. İçeride biri birinin ayağına veyahut yan yana uzanmış bir çok insanlar bir yığın hâlinde. eşyasını. Kapının dışlında kendisine “Gir!” dediler. Aşağıya indi. Nöbetçilerin değiştiğini. olduğu yere çömeldi. hep aynı vaziyette duruyordu. Uyananlar gelip kapıya vuruyor. Ne tarafa gidecek? Havasızlıktan. yaka filan takmadı. Sâim Bey bölük emininin yanına sokuldu: -Arkadaş! Dedi. Boğuluyordu. kravat. Ne yapacağını düşündü. “Hey! Nöbetçi arkadaş! Aç! Kuşak çözecektik!” diye tepiniyorlardı. Nöbetçi ona kapıyı açtı.555 Sonra lambasını yaktı. Dışarıda sekiz on tane silahlı.. Sâim evvela minberin üstünde ölü bir ışık gördü.

Bölük emini cevap verdi: Yolda. Hem künyenizi de yazacağım. Nefer. Sâim Beyin dert ortağı olan sevgili ağacının civârından geçiyordu. üstünü başını mamûrca gördüğü bu düzgün dilli taze askere sordu: . kepenkleri inik. Selami oğlu Sâim de ekmeğini aldı. bu dışlık dükkanlar Saim’in mefkûre ateşini kemirmiş. Yoklama yapıldı. Şu ağaç etrafında kafileye mola vermesini çavuşa söyleyebilir misin? Ben bir yüzümü yıkayacağım. Selami oğlu Sâim. kimi yana. kendi yakınında bir muhâfız neferin yanına yanaştı: -Arkadaş! dedi. Zaman zaman bir çeşmenin önünde. ve ineklerin her biri süreye katılınca bir bağırıyor sonra hepsi kafileye garip birer nazar fırlatarak bekleşiyordu… * Filistin cephesine doğru giden yol tesadüfen. gözlerini ovuşturarak. şalvarlı. duvarlarının dibinde yer yer. kimi ileri eğilmiş. “Kuşak çözecektik!” diye mırıldanıyordu. sabah tazeliğinde uyuyorlardı. kerpiç evlerin bacaları tütmeye başlıyor. Siz de artık kaymakam olmadığınız için sevkiyata tabisiniz. sonra yine abdestini almakta devam eden kuşaklı. önlerine kattıkları ineği sürüyor. harap dükkanlar. Bir tarafa sıralanan efrat. bekliyor. orada su var. ellerinde değnek “Dehe” diye diye. Bu dışlık sokaklar. bir şadırvanın etrafında tek tük. Ama şimdi gidiyoruz. tepeyi tırmanan kafilenin önünde ve muhafızların başında bulunan atlı tek jandarmanın oraya doğru yol aldığını görünce sıradan yavaşça çıktı. Dün gece hiç uyumadım… Şu dediğimi yaptırırsan çok memnun olurum seninle harçlığımı da yolda taksim ederiz. ve kafilenin tâ arka sırasında. Ba ̉z bodur. Ve İstanbullu Selami oğlu Sâim’in de künyesi yazıldı. çömeldikleri musluğun önünden dönüp şöyle bir bakan. kolları sıvalı. sopasına dayanmış. şimdi gelip kesildi. herkese birer çift ekmek verildi. camiin avlusundan çıktı. torbası olmadığı için koltuğunun altına sıkıştırdı. ve ortalığa bir yanık tezek kokusu yayılıyordu. ve saçları örgülü kız çocukları. sakallı insanlar görülüyordu… Bozuk taşların üstünde bazen birkaç perakende adım ses sürünüp sönüyordu. Taşları fırlamış. yan taraflarına serilip yatmış yorgun köpekler. şehrin yamacında mola ederken çözersiniz. hiç kımıldamaksızın. Şehrin kenarında çoban.556 -Efendim! Ben ona nasıl karışabilirim? Şube reis vekili emir verdi. kafileye doğru. susuyor. kamburlu sokaklar esniyor.

Selami oğlu Sâim.. dirseklerini dizlerine dayayarak başını avuçları içine bıraktı. Sâim de. uzun uzun sessiz sessiz düşündü. Türkiye’nin Haydar Efendileri!. Orhaniye Kışlasında idim. falan taburu.. ona cepheden mektup yazacaktı!. Sallayarak. denize ve Haydar Efendinin memleketine yaşlı. -Ben de Beşiktaşlı’yım. ağaç altında. 19. falan bölüğü efrâdından Selami oğlu Sâim. yüzü yere müteveccih. Kafileye filhakika ağaca yakın bir yerde mola verildi. baktı. ihtiyacını yaptıktan ve tek lüleli çeşmede yüzünü yıkadıktan sonra. Hiç kımıldamaksızın. Herkes etrafa “kuşak çözmeye” dağılırken Selami oğlu Sâim de yavaşça ağaca doğru gitti. ayağa kalktı. 18. Beşiktaş’ın viran bir evinde küçük mektepli kardeşiyle oturan anasının hayâli başının içinde dolaştı.17. 20 .2. elini şehre doğru uzatarak. düşünüyor ve ağlıyordu… Uzaktan bir ses geliverdi: -Hemşehri! İstanbullu! Kafile gidiyor. Kendisine bir ağlama geldi.. Yorgun.. nr. ekmeğini yine koltuğuna sıkıştırarak kafileye katıldı. çömelmiş. düşünceli gözlerle tekrar baktı. Ve fesini başına koydu. aynı denize ve aynı şehre başka nazarlarla ne kadar zaman bakmıştı… Haydar Efendinin desîseleri karşısında ilk defa maneviyetinin bozulduğu gün yine buraya gelip düşünmüştü… Haydar Efendi!. hezeyan eder gibi hitap etti: -Türkiye!. s. 1927. Hemşehriyiz demek! Sâim Bey askerlerin arasında hemşehriliğin en iyi rol oynayacak bir şey olduğunu çabuk hatırlamıştı. fesini yere ve ekmeğini de fesi üstüne koydu.. Türkiye’nin Haydar Efendileri!. Buraya ne kadar akşamlar gelmiş.. çimenlere oturdu.48. başı avuçları arasında. c. Sabah güneşi altında taze nefeslerle tüten denize artık bakamadı. 27 Teşrin-i evvel. meftur.. gözlerini sile sile uzaklaştı… Cenevre:Temmuz 1924 Safvet Örfî HAYAT. denize ve şehre uzun uzun baktı.557 -Sen İstanbullu musun? -Evet! Sen de oralı mısın yoksa? -Ben İzmitli’yim ama… İstanbul’da çok oturdum. oturduğu yerde dizlerini büküp kaldırdı. Hadi bakalım! Selami oğlu Sâim kendine geldi.

var. yaşasın ıstırap dediğim zaman bunun içinde keşkül-i fukara gibi neşenin. olmaz. İşin aslını faslını kendisi de bilir de yine edep ve erkâna toz konmasın diye somurtur. felsefe. olmaz!” kardeşim âlem-i imkândır bu… -Bu gece için ne âleme-i imkandır. -Sen Adem babamızı usûl-i muâşerete. -Hayat dediğinde sanki nedir? -Bilemedin mi? Hayat tatsız. Hangi zeytinyağlı pırasa var ki pişerken içine bir tutam kahve şekeri atılmaz? O zaman da lezzetine doyum olmaz. civanînemizi kavaid-i iffete mugayir karşımıza çıkaracağına şu tahta masının üstüne bir şey çıkarsan da biz de gayet edibâne etrafa dizilsek… -Bu babda benim de bazı projelerim yok değil. ne âlem-i menâm. adı bir defa “gayet ciddî” ye çıkmıştır. ki biz ona ıstırap diyoruz. Mütebessim görünmek. deme. züğürtlüğün. ağırlığına münafidir. . hem sahicisi. Hayatı güya ciddi bir tarzda tahlil ve terkip eder. belki acı bir şeydir. yine hepsi ıstırap mahlutundan ibaret… -Filozofluk mu!? -Ha şunu bileydin! Filozofluk. Yaşasın züğürtlük! -Üçünüze de sıfır! Yaşasın gençlik! İyi ya. Vallahi yalan. gözlüğü burnunun ucunda gayet ağırbaşlı bir enderûn efendisidir. lapçinleri boyalı. İstanbulîni kavuşuk. Tıpkı evrak kâtibiyle inceden inceye alay eden eski kalem mümeyyizleridir. Istırap tatsız. Halbuki ben felsefeyi işte böyle Adem babamızın serendip kıyafetiyle ortaya çıkarıyorum. billahi yalan! O da işin alayındadır ama. sakalı taranmış. zeytin yağlı pırasaya benzer.558 “SU BAYRAMI”NIN HATIRASI Hayat’dan Hikâyeler -Yaşasın ıstırap! -Halt etmişsin! Yaşasın neşe! -İkiniz de bilemediniz. Var ama tatbiki el-yevm ü eyyâm-ı müstakbelede mümkün değil… -“Olmaz. Malum ya. olmaz. gençliğin de bulunduğunu söylemek istedim. enfiyesi cebinde. öteki de kuvvet ve tahammüle gençlik nâmı veriyor. Fakat içindekilerdir ki ona hayatî bir kıymet verir. Ama bir bak. Sen de o şekere neşe diyorsun. bu da ağır ateşte yakmadan tıkır mıkır kaynamasına züğürtlük diyor.

terakki etmiş olur. -Eski bira hesabını isteyecek diye canım. Bizi öğreninceye kadar. -Vay sefîh vay! Veresiye bira içersin de bizi davet etmezsin ha! -Kemeraltı’ndaki bakkala uğradım. -Acı şeyler yasak! Tatlı tarafına bakalım. şimdi kılıç balığına dönmüşler. zaman geçerdi. -Sebep! -Sebep fennîdir. Yağ dolu fıçıyı gösterdim. darb. Fasulye kaça? dedim. -Kolaradin’in önünden geçemiyorum. dayandı… -Ey. müsâvî teneşir… -Zavallı Salih Zeki Bey Hocamız da bu destur mucibince hayat davasını hal etti galiba. -Sus bir vecize! Bir insanın masasında tüten bir yiyeceği ve dolabında burcu burcu kokan bir içeceği yoksa fazla konuşmamalıdır. Maatteessüf kalmadı beyim. Maarif müdürü ecdattan kalma redingotunu ters düğmeleyerek defterdara çıktı. Muallim olacaksınız bilemediniz mi? Meşhur desturdur: Zâid nâmütenâhi kelâm. Parrrra! dedi. Para! dedim dayandım. -Durmasın nafile… Bütün mükevvenât yürüyor. tövbeler tövbesi! deyip duruyormuş. -Birinci kordon kalabalık mı? Sen de ikinciden dolaş gir. -Alimallah doğru söylüyorsun. dayandı. yağ kaça? dedim. Müdür kalıpsız fesini geçirince maarif müdürüne çıktı. o zaman da bizim müşteriler bunlar. nâkıs nâmütenâhi mide. Şimdi bitti beyim! dedi. Tanıdığı gün de biz enseyi yapmış.559 Bu sabah müdüre çıktım. bir daha mı muallimlere ev kiralamak. Çuvallar dolusu kuru fasulye vardı. dedi. Ev sahibi kahve kahve dolaşıyor. file dönmüş olurduk. acaba yanılıyor muyum? diye yakamıza bir ay daha sarılamazdı. O da yürüsün. ama geçen ay çiroz gibi idiler. Defterdar anahtarlara asılarak kasayı açtı ve mangırrrrr bile yok dedi. takîm vücûd. darb-ı dimâğ. sonra ne olacak böyle? -Biz de bu gece kemâ-fi-s-sâbık neşeli bir ıstırabın göğsüne yaslanarak ciftarara! deyip dayanacağız… -Yahu! Yarın ev kirasını verme günü. Para ! dedi dayandı. . -Sen de başka bir bakkal peyleseydin.

diyeceğim ki sizin anafor hazinesinden bir şişe! -Tamam! İşte o zaman şişeyi kafana yediğin gündür. Fakat yalnız müvellidü’l-mâ. -İşte onun için ya.560 * ** İzmir’in beş genci. Hepsi merdiven başında gürültülerle karşıladılar. Olmadıktan başka hatta azotundan bile şüphe edilebilirdi. Sürahide su vardı. -Yaşasın ays ü tayîş imparatoru! Yeni gelen genç ince bıyıklarını Alman İmparatoru gibi yukarı bükülerek azametle dolaşmaya başladı ve karşılarına geçerek: . elinde öte beri varsa aç kapıyı. Bundan zengin dolap Karamar’da bile yoktu: Dünden kalma bir avuç kuru zeytin. taze erik ve birkaç tane çağla ile yarım kuru fırancala… Derhal gazete kağıtlarını tabak. yumruğumun kalorisini bilmek istiyorum. Şimdi doğruca vesika komisyonu reisinin şuracıktaki evine gideceğim. müvellidü’l. öteki koltuğunda kocaman bir paket vardı. İzmir’in ufuklarından taşan tatlı bir ıstırap neşesiyle dolaba koştular. -Öyleyse sofra başında bu söze ne münasebet! -Bir münasebet yok. Tahta masa avcılar klubünün senelik ziyafeti gibi donandı. Kapak açılır açılmaz odayı bir (Ooo !) sadası kapladı. kurşun kalemleri çatal yaptılar. Kapının dışarısında yiyecek içecek olduğuna dair dört yemin edip inandırdıktan sonra kapı açıldı. Fakat bir yumruğun kalorisi ne kadardır bilir misiniz? -Yoksa yedin karnını doyurdun da bizimle alay mı ediyorsun? -Hafazan-Allah! Onu başkaları yesin. * ** Tak tak tak tak tak! Dar sokağının köşesindeki koca evin içi takırdar. Beşi birden pencereye koştu.humûza ve biraz azottan mürekkep bir su idi. Elleri cepleri boşsa bir saat sonra gelmesini söyle… -Gelen arkadaşın bir koltuğunda koca bir şişe. yarısı ısırılmış bir dilim kaşar. -Birader! Bir bifteğin kalorisi malum. Kapıyı açmaya gidenin arkasından dördü de haykırdı: -Dikkat et! Bizimkilerdense. Bari terkibinde biraz üzümle biraz anason olsaydı. bir niyet var.

Geç mektebin başına. böyle yürümez. Vay canına be arkadaşlar! Bu hayat böyle sökmez. ziyafet nutkunu irada başladı. içtiler. güzel bir genç ayağa kalktı: -Vay canına be! diye. Sonra karnını doyurmak için Bursa’dan bir hala hanımla bir amca beyin gelmesini bekle… Olur şey mi bu? -Olmaz! -Olmaz! -Olmaz. Fakat tren durup da sevgili. olmaz! -Mademki olmaz. söğüş tavuk. Senelerce alış. Birisini bize verse sittin genç muallim sittin-sene lord gibi yaşar be! -Satalım onu! Satalım onu! . Hele bir kocakarının kulaklarında bir tek taşlı küpe gördüm. -Yaşasın ıyş ü nûş imparatoru! -Eksik dua etmeyiniz! Yaşasın imparator ma-halâsı. kaynamış yumurta. Hazine-i eltâf ve inayetimden pişmiş kuru köfte. pırıl pırıl! İçindekiler de öyle… Bugün alay malay çıkmışlar. şarkı söylediler. kıymetli halacığımın elinde koca yemek sepetini görünce kavradım. Bursa’daki halam geliyormuş. kan dök. ben de mündericâtını koltuklayınca buraya geldim. Sepeti bırakmadı. haydi bir şarkı! İzmir’in kavakları Dökülür yaprakları… Şarkıdan sonra nutkun mâbadına devam ettiler: -Şu limandaki Amerikan seyyâh vapuruna bakınız. Esmerce. İstanbul ekmeği ve Umurca suyu ibzal ediyorum. istasyonda beklemeli imişim. İstemeye istemeye gittim. Hal-i perişanınızı bildiğim için… -Geç sofranın en başına! -Şerefine! Çin çin! Geç vakitlere kadar yediler.561 -Efendiler! Biçare muallim efendiler! dedi. siyah bıyıklı. Meşrûtiyet’te milletin refahı için ter.! -Ne halâsı! -Ne olacak! Ansızın bir telgraf aldım. İstibdâdı devireceğiz diye uğraş. güldüler. dirsek çürüt. evlad-ı vatanı okutup adam etmeye uğraş. Muharebe olsun git. Arabaya bindirdim. Fakat mâiât ile mekulât masanın üzerinden eksildikçe sosyalistlikleri tekrar kabarmaya başladı.

kahkahalar duyuldu. olmaz. şimdi muhteşem vapurlarına dönüyorlardı. Serkomser gülmemek için hem dudaklarını . Mehtabın altında gelenleri seçtiler. -Oluruz. onlar Amerika’dan gelsinler. bir heyecan. Bunlar bir Amerika seyyâh kafilesiydi. satan kim? -Öyleyse bir şarkı daha! Sarı zeybek şu dağlara yaslanır Yağmur yağar silahları… Şarkı biter bitmez. olur mu bu? -Olmaz. kabul! -Haydi musluklara! Altısı birden evin musluklarına. yangın yerine dönmüş sofra etrafında pinekleyelim.562 -Durun yahu! Veren kim. Bardağını dolduran. sürahiyi kapan. olmaz! -Şunlara bir muziplik yapalım. Bir daha şarrr… Aşağıda ıslanan ıslanana. bir korku! Nasıl olmasın? Amerikan konsolosu ateş püskürüyor. misterler ne olduklarını şaşırdılar. misisler. oluruz! -Ne yapalım? Öyle bir şey yapalım ki… -Su dökelim başlarından aşağı! -Kabul mü? -Kabul. birkaç dakikalık bir sükut oldu. bizim sokaklarda yüzümüze karşı gülüp eğlensinler. Kafile tam istikamete gelir gelmez marş! Şarr! Amerikalı misler. Amerikan seyyâhlarının paçalarından sular sızıyor. maşrapayı yakalayan pencerelere üşüştü. Amerikan baş tercümanı körüklüyor. Tam o sırada dar sokağın içinden neşeli sesler. destilerine. -Vay canına be! Gördünüz mü hayatı? Biz burada boşalmış. -Bu suretle hayattan da intikam almış oluruz. Evdekiler de katıla katıla eğlencelerine devam… * * * Polis serkomserliğinde bir telaş. sürahilerine koştular. haydi! Şarrr… Amerikalılar sırsıklam bir halde köşeyi zor döndüler. İzmir’in gece hayatını görmek için çıkmışlar. Pencereden baktılar. yukarıda kahkahayı koparan koparana.

Bereket versin ki komiserin son cümlesi hatırında kalmıştı. Güya su gibi akıp git. dedi. valiyi astıracağını. Muhterem seyyâhlar neşe ile geçerlerken su bayramına iştirak eden yerli gençler zan edilmiş… Tercümeyi dinleyen Amerikalı seyyahlar memleketlerinde anlatacak gayet meraklı macera buldukları için ıslaklıklarını unutmuşlar. Türkçesi az olan konsolos bu izahâta inanır görünmekle beraber. Eski bir an’anedir. titreyen kalbinde resmî geçit yaptırıyor… Konsolos köpürüyor. Başka bayram? -Evet efendim. Yalnız (…) sokağının köşesinde 44 numaralı büyük. hepsini hepsini haykıra haykıra söylüyordu. yine şüpheliydi. seyyahlar gittikten sonra muallimlerin afacan ellerinden kurtulmak güç… Saklasa mesul olacak… Derhal zekasını işletti ve gülerek dedi ki: -Affedersiniz efendim. -Nerede olmuş.Pardon dostum. bir yanlışlık olmuş. Bugün bizim su bayramımız vardır da… -Nasıl su bayramı? Sizin iki bayramınızla hürriyet bayramınız var. mavi boyalı evin her penceresinden atılmış… Hem güle oynaya!. akıp gel… Bu bir nev muhabbet ve samimiyete delalet eder. şimdi bu vapurla memleketi terk edeceğini bahr-i muhit donanmasının önümüzdeki salı günü öğle üzeri İzmir’i topa tutacağını. Sizde bir yolcu giderken arkasından su dökmek adet midir? . bir an içinde düşündü. millî su bayramımız var. Adreslerini verse. mesele nedir? Konsolos Bey pek az Türkçe biliyordu. Bizde bir de yolcuların arkasından su dökerler. Serkomiser zeki bir adamdı. ... Şimdi ne yapsın. sefarete yazacağını. Serkomiser bir defa daha sordu: -Af buyurunuz efendim. hepsi memnun ve münşerih not tutmaya başlamışlardı. Konsoloshaneye dönerken yolda tesadüf ettiği aşinasına durdurup sordu. kim yapmış efendim? -Kim yaptığını bilmiyoruz. Derhal o evin genç muallimlere ait olduğunu anladı.563 ısırıyor hem kapitülasyonlara. Tercümanla ifade verdi: -Muhterem seyyahlar geçerken başlarından aşağıya kova kova su dökmüşler. Her sene bugün gençler mehtapta birbirine su atarak şakalaşırlar. maliye nazırından kırk sekiz milyar dolar tazminat isteyeceğini.

Konsolos samimi bir . eyyam-ı mahsusaya mahsus kıyafetini iktisap etmiş bir halde içeriye tebessümle elini uzattı ve: -Su bayramınızı tebrik ederim ekselans! dedi. Resmi giyinmiş. Vali derhal telefonu kaptı ve serkomiserin numarasını çevirdi. milli su bayramınızı tebrik ederim. Konsolos çatra patra Türkçe biliyordu. Zeki vali ona da bir çare buldu. su bayramının şerefine imiş… * ** Odacı Ali’ye haber verdi: -Efendim. neşatlarını takmış. buyurunuz. şey… çok teşekkür ederim. -Vali bir an düşündü. Artık tahakkuk etmişti ki evden dökülen desti desti sular. -Buyursunlar! Valiyi derhal bir düşünce aldı. Dalgınlıkla: -Su bayramı mı? -Evet. Yolculara selamet temennisi manasınadır. Konsolos müsterih oldu. Amerika General Konsolosu yarım saate kadar ziyaretinize gelecekmiş. Hemen bugün tebriğe geldim. derhal bir sigara. Mesut bir kaza ile Serkomiser Beyden dün gece su bayramınızı öğrendik. -Ha. evet. Valiyi telaş aldı. anlamayacağı mustalih bir tarzda konuşmaya başladı: girdi. fakat açık Türkçe ile nasıl konuşacaktı. Kapitülasyon devirlerini yaşayanlar bu endişenin ne kadar haklı olduğunu bilirler. İşin içinde bir çam devrildiğinin farkında olan vali. Konsolos tam zamanında geldi. bir kahve ile konsolosu avuttu: -Affedersiniz bir dakika… -Hay hay. Vali kapıdan karşıladı ve konsolosun bu bayramlık kılığına içten içe hayret etti. ama neydi? Su bayramı? Ne halt eder ağanın beygiri! Konsolos Bey aynı neşe ile: -Şimdiye kadar bilmiyorduk. Bir şey vardı. Buyurunuz.564 Adamcağız eski an’anemizi hatırladı ve gülerek tasdik etti: -Bu bir nev aile samimiyetidir. Muin ziyaret günü haricindeki bu haber ne olabilirdi.

tatlı gülerek: -Evet… Su bayramı! Eski bir an’anedir ekselans! Her sene.565 -Allo! Anlayamadım. yeni baştan mükâlemeye girmiş gibi tatlı. Âlem-i cedîd mümessili nezd-i vilayette idiğünden mustalih-i muhâvereye mecbûriyet görülmüştür. Bunlar kaza değil. 19. 1 Kanun-i evvel 1927. şeb-i evveldeki ıydmâ diyorum. İnşallah gelecek su bayramında zât-ı asilânelerini haberdâr ederim de beraberce bazı gençlerin eğlendikleri yerleri gezer. Gençliğin o senesi su gibi berrak ve hayat-aver geçsin diye bir efsâne vardır. şen. Aka Gündüz HAYAT. s. Sonra ekselans haksızdırlar. Hiç özür kabul etmem. Konsolos derhal elini kaldırarak geniş bir tebessümle: -Yo! dedi. nasıl bayram ettiklerini görürsünüz. müreffeh gençliğinizin (su bayramı) şayan-ı tebcildir. Hemen yaldızlı cep defterini çıkarak su bayramının tarihini gününü not etti.3.18. 20 . Muhterem. dünkü tarihe tesadüf eden mehtapta gençler bu bayramı yaparlar. Vali bu heyecandan bilistifâde konsolostan kaza hakkında özür diledi.53. Hiçbir Amerikalıya nasip olmayan bu mazhariyete ereceği için Konsolos Bey yerinden sıçrayacak kadar memnun oldu. Vali azîm teşekkürler ettikten sonra güya başka bir mesele görüşüyormuş gibi: -Pekala. Vatandaşlarımın da bu eğlenceye tasadduka iştirakleri bizim için şereftir. nr. Defterdardan para alınız ve yolların taştan yapılmasına sarf ediniz! dedi ve telefonu kapar kapamaz. -Ben vali. kağıtları yazınız. c. Galiba âlem-i cedîdden murûd-ı zenân ve ricâlden mürekkeb bir kitle-i mârin ve âbirinin fevk-i rüsına indahat-ı mâ-vâki olup… Keyfiyet-i bil-tevîl ıydmâ-ı suretine tebdîl… Ser-komiser meseleyi derhal anlayarak olan biteni telefonda hikâye etti. belki mes’ut tesadüflerdir.

Yakamdan tutarak kaldırdılar. Güç bela bıraktılar. Fakat devriye beni görmüştü. Biz devriyelerin. defterimize kaydedip bir ele teslim . Geceleri birer birer kapıları çalarak topluyoruz. Geceleri kapıları çalarak para istiyoruz. Bir iki tüccar müstesna olmak üzere halkın çoğu ianeyi bu suretle verebilmişti. Son üç günlük muvaffakiyetlerine doğrusu diyecek yoktu. Kuvâ-yı Milliye’ye iane vermişti. değil mi? Bilakis. Kapıyı açan Seyit Efendiye vaziyeti anlattım. İanenin toplanması. nesin?. Fakat bu sefer bütün ümitlerin fevkinde olarak üç bin lirayı mütecaviz para toplanmıştı. Köşedeki Sabuncu Seyit Efendinin kapısını çalıyordum.. taşınmış nihâyet şimdi yeri boş kalan halıyı. Hemen herkes böyle idi.566 BORÇ Muallim Hüseyin Nuri dün sattığı halının boş kalan yerine bakarak sigarasının dumanlarını savuruyordu. Fakat başkalarının hamiyetini tahrik eden muallim herkesten evvel kendi hissesini verecekti. devriye bizim peşimizde. Düşünmüş. Fakat bittabỉ artık ihtiyâtla… Dün Mülazım Nâil Efendi dördüncü makbuzu getirmişti. Korkmadım. Birdenbire devriye karşıma çıkmaz mı? Hemen kapının karanlık tarafında köşeye sindim. Herife birçok palavra attım. Tam üç bin iki yüz lira toplamışlardı. Şu küçük kasaba. Kuvâ-yı Milliye’ye gönderilmesi makbuzun vürudu … Bütün bunlar bir banka muamelâtı kadar düzgün gidiyor. Hüseyin Nuri bu akşam karısına ianenin yekûnunu haber verirken nasıl topladıklarını da anlatıyordu: -Gündüzleri bu işleri yapmak kâbil olmuyor. Dün gece geçirdiğim korkuyu tasavvur edemezsin Samime… Yunanlılar son hafta bizim böyle birtakım işler yaptığımızı haber almışlar. Vasıta olanları mutlaka yakalamak için mahallelerin içine salıverdikleri devriyeleri çoğaltmışlar. Başta Hüseyin Nuri’nin verdiği yirmi beş lira yazılıydı. evlerinin yegâne süsü olan halıyı satmıştı. hırsız mısın. hemen devriye koşup tahkik ediyor. Artık kudreti kalmayan ahâli bu defa son bir hamle yaparak evlerindeki eşyalarını satmış bu parayı temin etmişlerdi. Adeta saklambaç oynuyoruz. Bazı aklı başında kimseleri kirli içtimailere davet ediyoruz. Bu suretle toplanan ianeler tadât ediliyor. Yanlarındaki tercüman sert sert gözümün içine bakarak sordu: -Burada ne arıyorsun. Aldığım ianeyi cebime koyarak yine kapıları çalmaya devam ettim. Misafirliğe geldiğimi söyledim. Aldığı maaştan bu parayı vermesine imkan yoktu. desem yalan.. Bir kapı çalındı mı. Teşebbüsten vazgeçtiğimi zannedersin. bilmem kaçıncı defa olarak.

Mahpuslardan. Yarın sabahleyin son ianeyi götürecek.. Değil mi?. Hüseyin Nuri bu akşam çok mesuttu. Şu fakir kasabanın verdiği ianenin yekununa bakmış. Yani halının parası. Kuva-yı Milliye zabiti Nâil Efendiyi tanımazsın! Ne deli çocuktur. Bütün paralar onda toplanır. Tabi biliyorsun bu paranın yirmi beş lirası bizim. Vakıa evvelkiler de bundan aşağı değildi. kimseye misâfir olmaz. bilir misin? Paranın yekunu kabardıkça öyle bir neşesi artıyor ki… Samime Hanım bütün bunları gâh sevinç ve gâh endişe ile dinliyordu. Bir handa.. değil mi? -Hayır!. değil mi? Orhan’ın harareti nasıl? -Bu akşam iyidir. zindan mahkumlarından farkımız yok. -Baban artık kumar oynamıyor. Gece ilerlemişti. Erkân-ı harbiyesini teftiş eden kumandan bizim makbuzları görmüş.. -Ah o günler. -Bütün bunlar geçer. Zavallı bu işler için çok yoruluyor. Peki toplanan ianeyi teslim alarak götürür. Bütün paralar babamda toplanıyor. Samime geçer… Çocuklar uyudu. mütemâdiyen söylemek istiyordu. Gevezeli üstünde. Yarına bir şeyi kalmaz. Ara sıra geçen devriyenin ayak sesleriyle polis . Kasabaya yine bizim bayrağın gölgesinde mesût olur. galip geliriz. bu sefer o kadar verilemez. Zannederim. Üç bin iki yüz lira… Hem beşinci ianede. O günler !. hepimiz şen ve mesût oluruz. Altı ay evvel yemin etmişti. Hayat artık cehennem oldu. Daha garibi var. zahmet etmez. Garp cephesi erk-ı harbiyesinin verdiği makbuzu getirir. Muntazam on günde bir. Kim bilir ne kadar memnûn olmuş ki makbuzun arkasına el yazısıyla şunları karalamış: Teşekkür ve selâm Garp Cephesi kumandanı … Nâil Efendi bu makbuzu bize bir an evvel yetiştirmek için hemen akşamdan yola çıkmış. Nuri. Halıdan ne çıkar?.. O günden beri bir defa bile oynamadı. Halbuki ahâli eşyalarını satarak verdi. bir kahve peykesinde yatar.. Yunan nöbetçilerinin hudut karakollarının arasından geçerek buraya gelir. Son gelen makbuzda bizi çok sevindiren bir şey vardı. Adamda zaten zerre kadar perva yok ki… tenezzühe gider gibi o taraftan bu tarafa bu taraftan o tarafa geçiyor. İçimizde en şayan-ı itimat adam odur. Bu kara günler elbet devam etmez. Fakat biz diyorduk ki artık kimsede takat kalmadı.567 ediyoruz.. Müsterih ol Samime..

Hüseyin Nuri Bey tâ önüne gelerek. İane faslı bitmiş. Gözlerini tavanın bir köşesine dikmiş. şimdi askerî mübahese başlamıştı.. Ne diyorsun? -Evet! Dahası var. Bir selamdan başka ağzında laf çıkmamıştı.. Babam!. Aşağıdan aşina sesler işitince müsterih oldu. -Ah yarabbi!. dedi. Hüseyin Nuri bir şey sormaya cesaret edemiyordu. Hüseyin Nuri lambayı eline aldı.. Nihâyet aralarındaki elim sükûtu yine İmam Hayri Efendi bozdu. Sokak kapısının tokmağı hafif hafif vurulmamış olsaydı musahebeleri daha saatlerce sürerdi.Ya bin iki yüz lirası? . Baban ona iki bin lira teslim etti. Hayri Efendi kalın ağızlığına takılı sigarasını kül tablasına bırakarak ayağa kalktı. senin babanın kaç lirası vardı? -Bu nasıl sual Hayri Efendi? Ben ne bileyim.. namusumuzu. Bîçare adam!..Bilmem! Artık sen düşün. … kasabasının fakir bir evinde bu zevc ü zevce hep Kuva-yı Milliye’den bahsediyordu. Yalnız ikimiz vardık. Hüseyin Nuri’nin cevabını bekliyordu. Haberin var mı? -Ne!. gözlerinin içine baktı: -Dün akşam baban.. Samime Hanım sofada bekliyordu. Bir dakikada çökmüş. Bunu nasıl yaptın? Bizi. sakin bir gecesinde. . İmam Hayri Efendi gelmişti. sanki yüz mavzer kurşununa hedef olmuştu. Zavallı muallim bir dakikada çökmüş. Yahudi’nin kıraathânesinde oynadığı kumarda tam bin iki yüz lira kaybetti. Gözlerini sattığı halının boş kalan yerine dikerek mırıldanır gibi: .. Kim bilir? Belki de bir dosttu. Kalın kaşları çatılmış. sanki yüz yaşına girmişti. ailemizin namusunu hiç düşünmedin mi? İmam Hayri Efendi yerine oturmuştu. -Nuri Bey.. sakalı dimdik olmuştu.. Samime çocukların yattığı odaya geçerek onları yalnız bırakmıştı.568 düdüklerinden başka bir şey işitilmiyordu. merdivenleri yavaş yavaş inmeye başladı. Pencereyi açarak gürültü etmek gelen Yunan devriyesine haber vermekti. pos bıyıkları. Aman yarabbi!. Ağustosun durgun.. Samime Hanımla kocası biraz korku ve biraz hayretle birbirlerine bakıştılar. Hayri Efendinin çehresi çok endişeli idi. Bu zamanda kapılarını çalan kim olabilirdi? Pencereden seslenmek doğru olmazdı. Bugün akşamüstü Nâili Efendi toplanan ianeyi teslim almaya gelmişti. Bir dakikada çökmüş sanki yüz mavzer kurşununa hedef olmuştu.

-Ödeyecek misin? Ne ile? Ne ile ödeyeceksin? -Yalvarırım sana Hayri Efendi mademki bunu senden başka bilen yoktur. Zavallı muallim. Bu hırsızlığı iane verenlerin hepsine söylemeyi bir vicdân borcu telâkki ediyordu. Hüseyin Nuri saatine baktı: -Yani dört. Şimdi ne yapacaktı? Hüseyin Nuri. -Şimdi senden bir ricam var. Hayri Efendiyi teşîden dönüp odasına geldiği zaman karısını ayakta kendisine muntazır buldu. dedi. Nâil Efendinin yattığı hana git. Senden bir şey daha rica ederim. evimde iki liralık eşyam yok… İmam Efendi ellerini açarak “Ne yapayım?” der gibi bir işaret yaptı. Bunu yaparsın. Dediklerini kabul ettiğine alânet idi. dedi. beş saat sonra. Vakit çok geçmişti. sen büyük kalpli bir adamsın. o halde bunu on gün kimseye söyleme. Yarın sabah hareket etmeden kendisini mutlaka görmek istediğimi söyle ve kimseye bir şey açmadan Nâil Efendinin dönüşünü bekle. ben nasıl öderim. Bu müddetin nihayetinde bu paranın ödenmiş olduğunu göreceksin. bu iyiliği benden esirgemezsin. Elini karısının boynuna dolayarak yanına oturttu. -Evet. dedi. Her tarafı titriyordu. Nâil Efendi ne zaman gidiyor? -Yarın şafak sökerken. Hüseyin Nuri yüzünü karısına yaklaştırdı. Çehresinde kat’î kararını vermiş adamlara has bir ciddiyet ve gerginlik hasıl olmuştu. emlağım yok. Elini İmâm Efendinin dizine koydu. Param yok. Babamın hırsızlığını. Hayri Efendi mütereddit idi. Hüseyin Nuri’ye mülayimâne bakıyordu. . Ayağa kalktı. Bu fakir yuvaya bir felâket kanat germişti. Hayri Efendi’ye biraz daha yaklaştı ve aynı sesle: -Hayri Efendi.569 -Bunu. Maksadını duvarlardan saklıyor gibi gayet yavaş: -Bana bak. bundan ne çıkar? -Bu parayı on güne kadar ben ödeyeceğim. Hüseyin Nuri başını kaldırdı. Yahut bir hafta. bu cinayetini on gün saklar mısın? -Peki. Bana bu iyiliği yap. değil mi? Hayri Efendi cevap vermiyordu.

Onları yanaklarından öptü. altı saatte varırdık. Harp meydanı . dedi. açıkça söyle.. kat’î kararını tekrar etti. Hüseyin Nuri o gece hiç uyumadı. mutlaka. Hüseyin Nuri’nin tüyleri ürperdi. Başını kocasının göğsüne dayamıştı. Çünkü gitmem lâzım. Hıçkırır gibi: -Ya ben … Ya çocuklar !. 26 Ağustos akşamı karargâh zabitlerinden üç tanesi Hilâl-i Ahmercilere yardım ediyordu. Çok mühim bir iş. koltuğunun altına sıkıştırmıştı. Bana düşen bir vazife var. Sonra eğildi. Bir türlü baş uçlarından ayrılamıyordu.. son bir defa daha öptü. Belki yarım saat tek bir kelime bile söylemeden onların yüzüne baktı. benim asker elbiselerimi çıkar. -Mutlaka gideceğim. ne var? . keçi yollarından. Bir saat sonra fecrin ilk ışıkları karşıki dağlara serpilirken iki genç yolcu gizli geçitlerden. Çocuklarının yatağı başına geldi. Samime kollarını kocasının boynuna dolamış. Sabaha bir saatten fazla vardı. Anlıyor musun. dedi.570 -Samime. Samime şimdi hüngür hüngür ağlıyordu. Yok… Sakın mümânaata kalkma… Kat’iyen bu teşebbüsümden dönemem. bataklıklardan geçerek. çabuk söyle. Asker elbiselerini küçük bir paket yapmış. Yaralıların toplanması. Dudakları titriyordu. dönemem. Samime sandığından kocasının harb-i umûmiden kalma asker elbiselerini çıkarırken bohçalarının ötesine berisine gözyaşları damlıyordu. şehitlerin defi ile uğraşıyorlardı. durmadan ağlıyordu. Buraların artık kurdu olan Nuri Efendi anlatıyordu: -Eğer şu sırtı Yunan taburu karargâh yapmasaydı yolumuz böyle bir gün sürmezdi. beş. Karısına baktı. Ne olmuş? Hayri Efendi ne haber getirdi? -Samime. Sokak kapısının aralığındaki veda pek hazin oldu.Nuri bana her şeyi söyle. Yarın Nâil Efendi ile Kuva-yı Milliye tarafına geçeceğim. çok zaman derelerden. kimseye görünmeden Kuva-yı Milliye’ye gidiyorlardı. beni sever misin? -Allah aşkına Nuri. Karısının yüzüne bakamıyordu. Küçükler her şeyden bî-haber mışıl mışıl uyuyorlardı.Hayatta seni mes’ut edebildim mi? . Yavaşça kapı kapandı. Oradan geçebilseydik.

Haykırır gibi: -Nuri. De ki Hüseyin Nuri…. Mendiliyle yüzündeki kan pıhtılarını silerken zavallıyı tanıdı. Sağ gözünün altından bir kurşun ve omzundan derin bir süngü yarası almıştı. toprağı bile alt üst etmişti. Başı ve kolları düştü… Güneş 26 Ağustos gününe veda ederek. söyle…. Sür’atle döndü.. Nâil onu kollarının arasına aldı. korkunç kızıllıklara bürünüp çıplak dağların ardından yatarken Hüseyin Nuri can vermişti… Fuat Bahattin HAYAT. taşı. Mecruh gözlerini açtı. Dehşetten yerin altı titremiş yalnız Yunanlıları değil.3. namusunu….söyle… Babaları…. Yaralılar içinde birçok dostlar vardı. Sonra bir elini onun boynuna atarak kesik kesik söylendi. 18 . c. nr. 17. S. Dişlerini. çocuklarım da …. Tâ yanı başında ağır bir yaralı yatıyordu. babasının borcunu…. ah! Hüseyin Nuri! dedi. Hafif bir tebessümle Nâil’e aşinalık etti.16. Mülazım Nâil Efendi bir Hilâl-i Ahmer grubuyla beraber muin bir sahada çalışıyordu. ödedi….571 mahşerden numune idi. gözlerini kapamıştı. Bir aralık acı bir inilti duydu. Karıma da.55. 1927. Çehresi buruşmuş. -Nâil… Nâil… Gittiğin zaman Hayri Efendiye… iane verenlere…. 15 Kanun-i evvel. temizledi… Yüzü buruştu. çeneleri birbirine geçecek gibi sıktı.

«Bu ne yüz yumuşaklığı canım? Bu alçaklar seni kuru hasır üstünde bırakacaklar» diye bana çıkışır. Bunlar en sevdiklerimdir. netice itibariyle. eksiği tamamlamak için bazı tanıdıklara müracaat etmemi tavsiye ederler. Sözün arkasını dinlemem.572 BİR KURTULUŞ HİKAYESİ Bir arkadaş anlattı: Ben yumuşak yüzlü bir adamım. istedikleri para ile aldıkları arasındaki farkı ceplerinden çalınmış bir para addederler. yahut başıma geleni bilsen bu sabah… diye bir hikayeye başladıkları vakit yüreğime gâh ağır hüzün gâh bir derin heyecan çöker. yumuşak yüzlü bir adamım. Yine bilirim ki vefat etmiş dostları bu dünya gözüyle görmek nasıl imkansızsa bu parayı görmek de öyle imkânsızdır.. Yarın mutlaka iade edilmek üzere bir ila on liraya ihtiyacı vardır. faize razı olur. Beni kafese koyanlara kızar. 0 ne fedakâr insandır yarabbi!. Bazı dostlarım vardır ki iyi olacak hastanın hekimi ayağına gelirmiş gibi bir sözle elimi sıktıkları. Çünkü cebimdeki parada onun da hissesi vardır. Bir zarara veya haksızlığa uğradığım zaman benden evvel o feryat eder. mesela beş para isteyenle iki liraya sulh olabilmektir. Beni haraca kesen bu arsız dostlar arasında bilhassa bir tanesi vardır ki bütün ötekilere rahmet okutur : Eski mektep arkadaşlarımdan çakır İlyas. Çünkü bu masalların envaını yüzlerce defa dinleye dinleye artık ezber etmişimdir. Bilirim ki bu arkadaş ya cüzdanını kaybetmiş ya ahlâksızın biri tarafından dolandırılmıştır. söyledim ya. Fakat bir kısmı surat eder. Bir kısmı bu tenzilâta güler. Arkadaşımın bu isyan ve teessürü gayet haklıdır. . Çünkü. Sonra fazla pişkin bir zümre vardır ki bana. Beni dolandırmak. Bu meselede benim için tasavvur edilecek yegâne muvaffakiyet dostlardan bazılarını tenzilâta razı etmek.. onu dolandırmak demektir. Fakat bu kat'î kanaate rağmen yine istenilen parayı veririm.

. Bir defteri vardır ki. Şimdi maaş geldi. nerden ne alacağımı benden iyi bilir. Yahut: — Hemen daireye git. Birdenbire içimde çılgın bir hiddet uyandı. üstünde on bırakmayacağı muhakkaktır. kaçmaktan iyi çare yoktu. günüyle. para hak . Bu üzüntülü vaziyetten kurtulmak için yol değiştirmekten. Hemen bir sokağa saptım. Demek hain kaçtığımı görmüş.573 Çakır İlyas benim bütün işlerimi. «Vakt-i merhunu» geldiği zaman borcunu tamamıyla ödeyeceği. Her sayfanın ve her ayın sonunda yekûnlar çıkarır. Bu vaat bizim İlyas’ın vaatlerinden daha uzun vadeli olmakla beraber herhalde daha emindir. —Senin kiracının bugün aylığı getirmesi lâzım gelirdi. Benden aldığı paraları ayıyla. İnanmayacaktı. bir namus borcu için hemen paraya ihtiyacım oldu. denizlerde dolaşmazlardı. Bak bakalım şu alacaklarının yekununa hiç olmazsa bu paranın onda birini şimdi bulup vermelisin!. Fakat kazancın bu şekli galiba daha tatlıdır. beni takip etmişti. Şuna bir uğrayalım. dedim. maliye tahsil şubelerinin defterlerinden daha muntazamdır. Para isteyecekti. Yok diyecektim. Öyle olmasa zengin av meraklıları istedikleri balık veya kuşu parayla çarşıdan alırlar. İlyas benim işlerimi takip için sarf ettiği zamanın onda birini daha kârlı bir işe sarf etseydi muhakkak benden aldığının on mislini kazanırdı. Cenabı Hak bize ahrette on mislini verir» tarzında bir vedalaşırsınız. Borçlu bir insan gibi karşısında ezilip büzülecektim. dağlarda. karşıdan çakır İlyas’ın geldiğini gördüm. İlyas’ı kolundan tuttum : —Çıkar defteri İlyas. Bir muhtaç fakire para verdiğiniz zaman: « Eksik olma. karda kışta. mamafih her şeyin bir hududu var.. saatiyle oraya kaydeder. boğulacak bir hayvan elde etmek için. Parasız ve neşesiz bir günümdü. Fakat beş dakika sonra başka bir sokakta gene onunla karşılaşmayım mı? Dudaklarında tebessümü vardı. Çakır İlyas gayet muntazam adamdır.

fakat avımı sımsıkı yakalamıştım. dediğini işitiyorum.Evvelâ beni bugün paraya muhtaç olmadığına iknaya çalıştı. Bu sevgili arkadaşın bir daha görünmediğini söylemeye bilmem hacet var mı? Şimdi sokaklarda kaçmak sırası ona geldi. Nihayet kendisini yarın saat beşte bir gazinoda beklememi rica etti ve gitti. 19. Reşat Nuri HAYAT. nr. c. Sonra dostlardan istikraz çareleri gösterdi. Çakır İlyas’ın ötede beride benim için: -Çok iyi arkadaştı… Yazık ki son zamanlarda onun da ahlâkı bozulmaya başladı. 1928.5. s.574 İlyas düştüğü kapandan kurtulmak için bir çok kıvrandı. 20 .107. 13 Kanun-i evvel.

küçük kız kardeşi eteğini çekti. Ben meselenin nezaketini anlamış. gâh mahzun. tuvaletten bahse başladım.. Aile onun taşmaya.» dediğini. Genç kız bülbüller gibi açıldı ve yemekten kalkıncaya kadar gâh dolgun. rikkatle «Ah . çatalıyla didikliyor. Babası bir kaç kere öksürdü. kaşığıyla eziyor. Ailenin büyük kızını sofrada gördüm: Eli çenesinde. iğrenç bir hamur haline getirdikten sonra bırakıyordu. sofra geniş bir nefes aldı. Fakat o söylediğim en tuhaf hikâyelere gülmüyor. dostlarımı bu acıklı vaziyetten kurtarmak için maskaralığa başlamıştım. daha ziyade sinirlendiğini gördüm.575 ZEHİRDEN ŞİFA Bir dostumun evinde akşam yemeğine davetliydim. Artık yemekte konuşulacak en iştah açıcı bahsi bulmuştuk. Nihayet Allah. Küçük Hanım ona da alâkadar olmadı. sofrada bir kavga çıkarmaya bahane aradığını hissetmiş olacak ki fazla ısrar etmedi. Nihayet sinemadan. uzun siyah kirpikleri yaşla doluyordu. güzel dudaklarını büzerek acı acı sırıtıyordu. bir hırıltı. Bunlar onun en hoşlandığı şeylerdi. fakat kimse bu hava tebeddülünü fark etmemiş göründü. Gürültü koparmadan hayırlısıyla buradan çıkıp gitmekten başka bir şey düşünmüyordum. Fakat onun her zamanki gibi memnun olacak yere bilakis kızdığını. tabağına konan yemekleri yemiyor. gâh şen ölümün güzelliklerinden ve saadetlerinden bahsetti. Gözlerindeki şimşekler sakin bir yağmur bulutuna tahavvül ediyor.. Fırtınanın önünü almak imkânsızdı. Fakat o aldırmıyor. gözleri dolgun mütemadiyen düşünüyor. Çaresiz sustum. anası yan gözle aksi aksi baktı. ortaya bir ölüm sözü atılmıştı. Küçük Hanımın nihayetsiz bir ölmek ne güzel. Lâkırdıyı dedikoduya çevirdim. Bu çok iyi bir alâmetti. boğuşmaya hazırlanan bir kedi gibi sırtını kamburlaştırıyor. dişlerini çıkarıyordu. gürültü çıkarmadan ağız tadıyla sofradan kalkmamızı müyesser etti. derin derin göğüs geçirdiğini işittim. Bir aralık.

. Gayet halim selim bir adam olan dostum o dakikada bana meşhur kadın katili Landrü gibi göründü. Üstünde «Tentürdiyot» yazıyordu. Elim ayağım titreyerek: —Bu ne hal. Sekiz on dakika kadar bir zaman geçmişti. Dostum hiç telâş göstermeden hizmetçiye emretti: —Kızım. Yetişin. Alnımdan öp beni.. bu esnada yanımıza gelen karısıyla konuşmağa başladı. Dışarıda korkunç bir çığlık koptu: —İmdat. Dostumun yanına geldi. dedim. Bu ne korkunç soğukkanlılıktı yarabbi! Tüylerim diken diken olmuştu. Babasına alnını uzatarak şairâne bir sesle: «Adiyo baba dedi.... Kapıdan çıkarken bir etajerin önünde durdu. Fakat hayret! Dostum sadece: «Evet biliyorum!» dedi ve daha evvel başladığı bir hikâyeye devam etti.. Tedaviden sonra bir tavla atarız... ben artık uyumak ihtiyacına mukavemet edemiyorum. benim küçük babacığım. » Baba kız birbirlerini kucakladılar. bağırmıyorsun ? böyle bir felâket karşısında nasıl çıldırmıyorsun.. Ayrıldıkları zaman kızının gözleri yaş içindeydi. Küçük Hanım kendini zehirledi. Kalbim birdenbire çarptı. . Ben gene dayanamadım: —Aman! Aklıma fena fena şeyler geliyor.. kimseye göstermemek istiyor gibi bir hareketle oradan büyücek bir şişe aldı. Vakti müsaitse teşrif etsin. Dostum gene aldırış etmedi.. öteden beriden konuşarak kahvemizi içiyorduk. Genç kız salondan çıktıktan sonra dostuma telâşla: —Çocuğun aldığı şişeyi gördünüz mü? Demin tesadüfen elime alıp bakmıştım. cenaze marşı olduğunu tahmin ettiğim bir şeyler çalan Küçük Hanım bir aralık ayağa kalktı.. Piyanosunda kendi kendine.. Küçük Hanım kendini zehirledi.. küçükhanım bu gece bana fazla müteessir göründü de. de. aşağı kattaki doktora haber ver. dedim.576 Dostumla karşı karşıya rahat bir koltuğa yerleşmiş. Kadınlar haykırışarak sofaya uğradılar..

Dostum gülümseyerek cevap verdi: — Şişenin üstünde tentürdiyot yazar.5. — Güzel ama ölümle şaka olur mu? Ya bir defasında Allah esirgesin. 20 Kanun-i Evvel 1928. nr. s. birkaç hafta rahat yaşarız. Dostum elimi tuttu: — Telaş etme. bu bizim mesut aile yuvamızda her hafta tekerrür eden bir komedyadır.577 Zehirlenmiş kızın odasına koşmak için yerinden fırlamıştım. c.108 ..Hasta bu şifalı zehrin tesiriyle rahat uyuyor ve ertesi sabah neşe ve sıhhat içinde uykudan uyanır. 20 . Reşat Nuri HAYAT. dedi. Adamcağız hemen yetişerek icap eden ilaçları verir ve yeni bir vak'a çıkıncaya kadar.19. kavga ettikleri vakit yahut da lodos havalarda hiç sebepsiz teşebbüs ederler. Aşağı katta bir doktor birbirleriyle sinirlendikleri vakit tentürdiyotla intihara dostumuz vardır. Fakat içindeki ilaç kınadan ve sinirleri rahat teskin edecek bazı maddelerden ibarettir.. Nasıl ki doktorun panzehiri de biraz limon ve nane suyundan başka bir şey değildir.Karım ve kızlarım istedikleri bir şeyi bana aldıramadıkları.

şiirden daha ehemmiyetli bir şey bulunabileceğine inanmamışlardı. Orada zengin bir hayat geçirmeğe. içinde neler sakladığı belli olmayan bir karanlıktan korkar gibi korkardı. Genç şair müstakbel eşini şüphesiz böyle düşünmemişti. koluna takıp büyük meclislere götürmekten. kuyumcunun bütün itinasıyla işleyerek son şeklini verdiği eserlere mahsus pürüzsüz bir güzellik vardı. * * * Hüseyin Vedat genç ve güzel bir dul ile sevişti. Etrafını saran bin çeşit eğlence arasında en mesut vakitleri gene kitaplarıyla yalnız kaldığı. Küçük yaşta yaşamak derdine düşmedikleri için bir çok seneler dünyada sanattan. . Yeni mevkilerindeki farka rağmen Hüseyin Vedat onu gene umulmaz bir vefa ve sadakatle kucakladı. bir ne istediğini. Bu şüphesiz Nejat’ın zararına bir şeydi. onda bilâkis bir tereddüt. Hüseyin Vedat’ın yazılarında bir olgunluk. Yeni aile düğünden sonra Mısır’a gidip yerleşti. İstanbul’daki efendisi namına Mısır’dan mal almağa gelmiş Niyazi isminde ehemmiyetsiz bir tüccar kâtibi. dostum diye takdim etmekten utanmadı. kendi kendine düşündüğü ve şiir yazdığı saatler oluyordu. ne düşündüğünü pek bilememe sıkıntısı sezilirdi. Hasan Nejat’a gelince. seyyah kuşlar gibi güzel mevsimler ortasında memleket memleket dolaşmağa başladılar. Hüseyin Vedat bir gün İskenderiye sokaklarında eski bir İstanbul arkadaşına tesadüf etti. bu hayata rağmen Hüseyin Vedat sanata ve şiire umulmaz bir vefa ve sadakat gösterdi. Fakat Hüseyin Vedat nedense bunu pek iyi bir alâmet saymaz. Mamafih. İkisi de oldukça okunuyor ve beğeniliyordu.578 İKİ RAKİP ARTİST Bu iki şair mektep sıralarından beri birbirlerini kıskanırlardı. öptü. Fakat ne de olsa bu zenginlik onların birbiriyle evlenmesine ciddî bir mani teşkil edemezdi. İkisi de hali vakti yerinde iki ailenin çocuklarıydı. Bu kadın zengin bir Mısırlıydı.

. Nejat’la sen iki uzlaşmaz rakipsiniz.Şair acı acı gülümsüyor.. düşünüyordu. — Nejat mağlûptur. Evet siz sonu ne zaman geleceği belli olmayan bir boks maçına tutuşmuştunuz.. İhtimal istiskal edildiler.. Tembelleştiğini söylemiştim ya. Roman. çok sevişmenize rağmen birbirinizi yere vurmağa çalışırdınız değil mi? Vedat kaşlarını çatarak. Bu ev babasından kalan mirasın son kırıntısıydı. —Pek güzel. Çünkü zavallının işleri hiç iyi gitmedi. Onu memuriyetinden attılar. yarı da kendine gösterilen ikramlara bir mukabele olarak dedi ki: —Madem ki bu kadar yakın iki dostuz. Babıali tabileri: «Sen maruf bir şairsin... feci bir sefalet içinde öldü. Öteki aldırmayarak devam etti: —Münasebetsizliğimi doğruluğuma bağışla da devam edeyim. Aksi bir tesadüf olarak o ay içinde evleri de yandı. Orada da ancak iki ay tutunabildi.. Bence artık netice göründü. Açık konuşmama müsade et.. bir aydan fazla tutunamadılar.. Çok defa sokakta aç gezdiği halde.. Devam et. . Vedat bu bahiste Niyazi’den ehemmiyetli bir lâkırdı ve fikir beklememekle beraber gayri ihtiyarî alâkadar oldu ve sordu: — Anlat bakalım öyleyse... «borç para» diye ötekine berikine yalvardı. Zavallı çocuk hasta anasıyla beraber hemen hemen sokakta kaldı.... —Mağlup benim değil mi? —Hayır.. Fakat ne oldu ne geçti pek bilemiyorum. Bu esnada anası hastalandı. Felâket onu tembelleştirmişti de.. —Ne münasebet? dedi.579 Niyazi Vedat ile Nejat arasındaki ezelî davayı biliyordu. Artık gönlün rahat olsun. Bir arkadaşın yardımıyla ona postahanede bir memuriyet buldular. Bir zaman uzak bir akrabanın yanına sığındılar. Bir akşam yarı ciddî... Sonra aldığı bir kaç parayı iade edemediği için dostlarından bucak bucak kaçmağa başladı. Fakat bu hastalık üzerine inadını kırdı. tarih filan ne istersen yaz getir. zavallı Nejat... sert bir çehre ile.. parasını verelim» diyorlardı. halini hiç belli etmemişti. Bilâkis mağlûp Hasan Nejat’tır. Vedat gözleri parlayarak sordu: — Kabul etti mi ? — Hayır.. yahut ta bu çocuk fazla hassas olduğu için olmayacak bir şeye gücendi.

etrafındaki yağlı enseli erkekler.. Orta kıymette birini birkaç ay içinde derleyip toplamağa kâfi olan bu felâketler. Bu felâketlere bir de şifa bulmaz bir gönül yarasını ilâve edersen niçin Nejat’tan hayır kalmadığını sen de anlarsın. oyuncak gibi kadınlarla şakalar. Bir insan ki günlerce aç geziyor. dansını edecek. 1929. nr. Nejat bir zaman uğraştıktan sonra vaziyetini düzetmekten ümidini kesince yüzüğü iade etti... anasını kaybediyor.. c.. Onun bir vücut ve şekil alması lâzım gelse mutlaka senin vücut ve şeklini alırdı» tarzında bir soğukluktan sonra muhteşem masasının başına geçerek ve başında daha hazım olmamış içki ve yemeğinin ağırlığıyla bir şaheser yazı verecek. dilencilik.. Nejat’a gelince.. nakavt ettiği bir adamdan hiçbir şey beklenemez.. nezahatini kaybediyor.. budalaların alayına. Gazeteler onu acı acı hırpalarlar. Reşat Nuri HAYAT.. 17 . şampanyasını içecek.. dedi. Nerde bu bolluk? Kibar sosyetenin çiçekli lisanını artık kendi ana dili gibi kullanmaya alışmış olan Vedat. Ben şimdi seni aldatmaya gidiyorum..580 — Zavallı adam dünyada her şeyi şiire feda ettiğine göre bari yazdığını beğendirebilse. bilâkis gayet kötü bir haber getirdin. heyecanının taşkınlığı ve samimiliği içinde bütün zarafeti. İstanbul külhanlarının diliyle sövüp sayıyordu. Görüyorsun ya hayatın bu kadar feci bir surette hırpaladığı. yüzsüzlük. Sen uyu artık. 16. sohbetler yapacak. Hüseyin Vedat hâlâ acı acı gülümsemekte devam ediyordu: —Zavallı saf arkadaş... Bu tam zamanında olmuştu. sen bana...117 .5.. 21 Şubat. nihayet vücudu vücuduna değdikçe kasap çengellerindeki kesilmiş etlere dokunmuş gibi ürpermeler veren bir sevgili zevceye: «Haydi şeri. mizah mecmuaları şiirlerine alaylı nazireler yazarlar. Çünkü bunu o yapmasa kız yapacaktı. Partiyi kaybettim. yalancılık etmeye mecbur oluyor. herkesten fenalık görüyor. Fakat kıskanma... O da yok. hayalinin bütün açlıklarını doyurmuş adamdan sanata hayır gelir mi? Efendi mükellef bir ziyafet sofrasında yemeğini yiyecek. Biraz sonra sakinleşerek hüzünle sözünü bağladı: —Benden geç.. Karnının. sevdiğini kaybediyor... Güzellik ve ilham perisiyle. Vücutsuz bir periyle. Onu dehşetli suretle seviyordu. o beni feci surette mağlûp etmiştir. hakaretine uğruyor.. s.. Nejat’ı kim bilir ne beslemiş ne zenginleştirmiştir. Benim yaşadığım havada sanatkâr yetişmez. Zavallı çocuk bir genç kızla nişanlıydı. Artık mücadeleden vazgeçiyorum.

Vaktiyle bu bataklığın bulunduğu yerlerde güzel bir mesire varmış. Sevgililer gündüzleri bunların gölgeliklerine sığınır... Yanımdaki köyün ihtiyarı fazla düşüncelere daldığımı görünce gülerek: —Oğul. Evet babasıdır bunun hikâyesi bir efsane gibi ağızdan ağza dolaşır. geceleri de bu ağaçların sinelerini en rahat yataklara tercih ederlermiş. Genç bu köşeden görününce söğüt ağaçlarının altında.. demiştim. Bu mesireye «Sevilenler Çayırı» derlermiş. Sevenler. ağaçların altında zevk ve eğlence içinde yüzen genç kızlar. Nihayet bir gece. bu kadar ehemmiyet verdiği bataklığın hikâyesini anlatmağa başladı. en güzel gençlerinden biri bu «Sevilenler Çayırı»nın ismini duymuş. İhtiyar acı acı gülerek başını iki tarafa salladı: —Güzel mi? Bu bataklık tıpkı fettan bir kadına benzer. Köyün mahcup. Bu köyün bütün felâketini bu bataklık yapmıştır. Çimenlerin üzerine çömelerek bana. dedi. onların her nazardan uzak tatlı anlar geçirmelerine âmil olmuştu. gönülden gelen sesler duyulurmuş. Günlerce sevgililerine kavuşamayanlar. çınar diplerinde oturan genç kızlar yerlerinden fırlamışlar. O gecede gene ağaçlar birçok güzel kadın ve erkeği gizlemiş. Bu mesirede yanık maniler. İhtiyar gözlerimden düşüncemi okumuştu. Gözlerimi bu güzel köşeden güçlükle ayırarak cevap verdim: —Hoşa gitmeyecek gibi değil ki. Bizim köyün en akıllı. fakat ne buraya uğramış ne de bu âlemlere iştirak etmiş.581 DİNMEYEN VOLKAN Köyün bu yeri hakikaten güzeldi. Bu tabiî güzelliğin karşısında uzun uzadıya baktım. İhtiyarın hakkı vardı. bu mesirede emellerine muvaffak olurlarmış. bu bataklık olmadan evvel buralarda derin gölgelikli çınar ve söğüt ağaçları bulunuyormuş. söylemeyi unuttum. burası galiba hoşuna gitti. bu köşelerde ruhlarında toplanan arzu ve emelleri sevgililerinin kulaklarına ancak bu mesirenin gölgeliklerinde fısıldarmış. sazların gölgesi bu köşeye tabiî bir güzellik vermişti.. şuh . Bak. bu mesire yerine gelmeğe karar vermiş. Köyün genç delikanlıları ellerinde sazları gönüllerinde sevgileri mehtaplı geceleri hep bu köşelerde geçirirlermiş. —Bu bataklık memleketin babasıdır. Bu bataklığın etrafa yaydığı sıtma mikroplarını ben düşünememiştim. yalnız oturmaktan fazla üzülen ve fazla düşünen genç. Durgun suların üzerindeki sarı renkli çiçekler. güzel delikanlısı görüldüğü zaman.

.582 kadınlar fırlamışlar.. Genç hiçbir şey düşünmeden kadının üzerine atılmış. Ne kızlar ne kadınlar bu yalvarışlarından vazgeçmişler ne de genç bu yalvarışların önünde kalbinde bir iz yapmış. bu gencin yanında gönülleri şaşırtan. genç gönlündeki aşkı her gün biraz daha fazlalaştıran gözleri seyretmek için buralara gelmiş.. Genç kadın delikanlının kalbini büsbütün kanatan ve hırpalayan bir bakışla genci süzmüş... müstehzi çizgilerin süslediği dudaklarından şu sözler serpilmiş: —Bana hak veriyorsun.. Bakmış ki sevdiği kadın başka kollarda aşkın lisanını terennüm ediyor.. Bu haftalarca devam etmiş.. istiğnalar görülmüş.. O gözlerini bir köşeye daldırmış.. Sen çocuk olmasaydın kalbin hakimiyetini kabul ettiği bir gencin çocuk olmayacağını anlar ve bilirdin... aşkını kabul ettiğin de bir çocuk değil mi? Kadın gülmüş. yalnız siyah büyük gözlerinden aşk ve sevdanın en ince ve en hassas izlerine tesadüf olunan genç bir kadın mesireye uğramış. Bu serptikleri heyecan. Yalnız dolaşan bu kadın. Bir gün köyün yabancısı olan ve simasında fazla güzellik bulunmayan. gözlerinde kıskançlığın en bariz izleri beliriyormuş. o güne kadar görmedikleri bu güzelliğin karşısında ruhlarında toplu bulunan heyecan ve helecanı dağıtmışlar.. Bir gece onu yakalamış. köyün müstağni gencinin evvelâ gözlerini kapmış. şuh kadınlar.. Bir akşam vakti.. gönlünün istediğini aramış. işve dağıtan kadın ve kızlar arasında gönlünün aradığını bulamamış. günlerce bu yalvarmalar. Genç ne bu bakışlardan ne de bu sözlerden müteessir olmuş. herkesi titreten genç kızların bakışları köyün genci üzerinde hiçbir tesir yapmamış. Bilâkis o aşkı tahammül edilmeyecek kadar fazlalaşmış. Kalbinde toplanmış olan elem ve emelleri birer birer anlatmış..... gün geçtikçe kalbinin de gözlerini takip ettiğini anlamış.. Kendisine bin bir iltifat sunan... En güzel kızlar onun kulağının dibinde.... . istihza ile bükülen dudaklarından şu sözler dökülmüş: —Çocuk. en hazin gönül manileri okumuşlar. Kadını kollarından tutup sarsarak: —Nasıl. kalpleri inleten sözler söylemişler.. demiş. O güne kadar kendisini hakiki bir aşk kahramanı bilen ve zanneden genç şaşırmış.. dakikalar geçtikçe coşan ve fazlalaşan birer dalgaya dönmüş.... Gencin koyu siyah kirpiklerle çevrili yeşil gözleri beyaz köpüklerini göstermeyen. fakat bu şaşkınlık kalbindeki aşkı söndürmemiş..

Yanan ve bir türlü dinmeyen volkan... Onun kalbinin içinde yaşayan sevgi dinmeyen bir volkan halini almış. genç kadını seven erkeğin silahı duyulmuş.5. Anlattıklarına göre bu gözlerin söndüğü yerde bir fırtına olmuş. Hikmet Şevki HAYAT. aşk da onun içinde gizli olan çirkinlikleri meydana vurduracak birer kuvvettir.. ağaçlar devrilmiş. dedi. s.. O dakika derin bir aşkın kuvvetli izlerini taşıyan yeşil ve sonsuz ufuklara. çayırlar bir göl halini almış. gözlerde ateşli izlerini göstermeyince «Sevilenler» mesiresi sarsılmış.129 .. O günden beri buraya “Sevenler Çayırı” derler. bugün burada her saniye zehirlerini kusarak onu tasvire çalışan bir bataklık var. Tam geriye döneceği zaman.. İhtiyar hikâyesini bitirmişti..583 Genç bu söz üzerine zavallı bir vaziyette geri dönmüş. nihayetsiz engin denizlere benzeyen gözler sönmüş. 1929. 16 Mayıs.. hayatta bir kadın volkanları tutuşturacak. Sevilenler mesiresinde hayatı anlatmayan basit güzelliğe mukabil. 18 .. Benim hikâyenin tesiri altında düşüncelere daldığımı görünce tabakasından yeni bir sigara yakarak: — Görüyorsun ya delikanlı....17. c. nr.

Bu hasretliğin ifadesi nemli bardaklardan kuru kaleme. Beraber büyüdüler. dünya malumatı olarak öğrendikleri için Ayşe kızla Fatma kız da akşamları beklediler ve herkes yerli yerine çekildikten sonra gizli. ancak yazdıran ne derse öyle yazılmalı. peşlerine taklaş gel. Fatma kız Ankara’daki kapısında kaldı. Yazı başkasının olabilir ama söz gönülden gelmedir. Burada su vapurları var ki sorma gız! . Fatma kız. Bunu eskiden gelen hemşerilerinden ilk. Ayşe kız efendilerle İstanbul’a gitti. ince endamlı bir esmer güzeliydi. El kapısında ne açık gülünür ne açık ağlanır. başkalarına okuttururlardı. Ayşe kız tane tane söyleyerek yazdırır ve inanmadığı için sonunda bir defa da okuturdu: Fatma gız! İstanbul’u bir görsen! Sizinkiler buraya gelirlerse hiç mızırdanma. hışırdayarak kapıda geçti. Çamlı dağın kızları uzun zaman bu mantıklarına sadık kaldılar.584 AYŞE KIZ x FATMA KIZ: SAADET İkisi çamlı çakıllı bir dağ köyünün kızlarıydı. Okuma yazma bilmedikleri için mektuplarını başkalarına yazdırırlar. birbirlerine ağladılar. Ve ertesi gün beraberliklerinin arasına beş yüz küsur kilometrelik bir ayrılık acısı çöktü. Ayşe kız. ablak. Fakat her gözyaşında bir parça yaz yağmurluğu vardır. Yalnız bu başkalarından kendilerine bir şey yazıp ilave etmek salahiyetini esirgemişlerdi. hatta yorgan altında sessiz sedasız. beraber hizmetçi oldular. sarışın bir sevimli idi.

Ben de o vakit geleceğim.. bir acayip kümbet var. kız! Yenişehir’de bir havuz yapıldı görme! Hani bizim köyün böğründe Gömüşlerin girdiği koca batak var ya.. millete çalgı çalıyorlar. ne bilem ben. Su vapurları denizde yürüyorlar. ne bileyim ötesini. Bu mektubu yazan da bu mektubu okuyana çok çok selam eder.. karşımızda Kız Kulesi diyorlar. Bu mektubu yazan. daha güzel. Ne bileyim ki neden? “... .” Mektuplar beş günde bir gidip geliyor ve sonları hep aynı şekilde bitiyordu. „ Fatma kız da bu tertipe göre yazdırdı: "Ayşe kız! bizim beyefendinin mesnedi gelen seneye artacakmış. Ayşe kızın mektubundan: " Gız Kayaş’ta çıkardığın o resimdeki galabalık kim? Ne şık. ne kostak beyler. Bu mektup Fatma kız tarafından İstanbul’da Beşiktaş’ta oturan Ayşe kız tarafına yollandı.. Bu çipçirkin kümbet olmasa burası da sizin oradan güzel olacak emme bir türlü bu kubat şeyi kaldırmıyorlar..585 . ben de selam ederim... ondan daha büyük. O zaman sizin oraya gidecekmiş. denizin ortasında beyaz bir kule var. oturuyoruz sedirlere. geçence öte yüzde oturan. bu mektubu okusana kat kat selam et... şuncacık kıpırdamıyorlar. Deyişe bakılınca eski Ankara’nın yed kızı varmış. Böylece malum ola. İçine adamlar giriyor. Burası da güzelleşti. bunlar babalarından gizli çoban çocuklar ile evlenmişlerde ondan taş olmuşlar. „ Fatma kızın mektubundan: .. tencereyi koy süt kaynat. Ben de selam ederim.. böylece malum ola. Hacer nine anlattı da . „ Ve bir sürü klasik selamlardan sonra her mektupta: “Bu mektup Ayşe kız tarafından yazdırılıp Fatma kız tarafına gönderildi. Biz Beşiktaş’ta oturuyoruz. Üstüne tahtayı koy gözleme aç. Akşamları gidiyoruz oraya.. hanımlar öyle! senin yüzün benden esmer çıkmış ayol! Yaz güneşi mi çarptı ki?. içinde de taştan kızlar var. Bir kral kızı varmış da babasından izin almadan bir köylü oğlana işmar ettiği için babası bu kuleyi yaptırmış kızı orada kırk bir sene kapatmışmış. biz de keyifle dinliyoruz.

Yerde uzanmış kır sakallı bey de bizim büyük beydir. bu mektubu okuyana çok çok selam eder. Senin gönderdiğin resmi büyük hanımefendi görünce aklına geldi. Öteki kalabalık beyler.. Burada konu komşu bütün hanımlar beyler hep zorladılar: Sever Hanım! dediler. Mutlaka birinciliği alırsın. Ortadaki şişman hanım bizim büyük hanımefendidir. Ben de selam ederim... Nasıl? Ben toplanmış mıyım? İşte şu gözlüklü hanım bizim büyük hanımdır. bu kadar yazdı. Geçende sizin orada güzellik yarışı olmuş. İşte ben de bir resim gönderiyorum. bi eğlendik ki. Kız! diyor. Kayaş’a gezmeye gitmiştik de beni de arkalarına aldılar. Yanlarında ve ayakta duran küçük hanımdır. Ben de çok şeyler yazdıracağım ama küçük bey yazmam diyor. çıkarttılar. o dedi ki güzellik kişinin içinde olmalı..... „ Ayşe kızın mektubundan: " . fakat tekrar okurken "selam eder” diye yalan okumuştu. ben inat ettim. Fatma kızın mektubundan: . Yazmak istemiyor. Ayşe kıza selam etti. ben de selam ederim. okuyucular belli olduktan sonra etikete uymazmış dedi. Bi eğlendik. Solda oturan Gülümser bey de Karagöz gazetesindeki Çileli Beha Beyle hanımıdır. Küçük hanım kemane çaldı. Ne bilem neden? Yazıcılar. Bu mektubu yazan. Akşam beye dedi ki biz de bir kır eğlencesi yapsak. Küçük bey dedi ki Erdilek Bey "selam eder” yerine "arzu hürmet eder” diye yazmış. Dediği doğru kız! Bizim küçük hanımın yüzü de yüreği de öyle güzel ki. dediler ama göndermedi. insan kendi eli ile kendini över mi hiç? O inat etti. Ama bana bu lafları zorla yazıyor. Bu mektubu yazan bu mektubu okuyana kat kat selam eder.586 "O resmi bizimkiler çıkarttı. “. Orada çıkardılar. gönlümü kırmamak için yazıverdi işte. hanımlar da kimi hısım akraba kimi konu komşu. Müdürünkiler türkü söylediler. Bentlere gittik. bıyıksız ihtiyarımsı bey de bizim büyük beyefendidir. selamı bile yazmayacaktı . Açık yakalı beyaz gömlekli bey de bizim küçük beydir. Dans oynadılar. isterse başkası yazdırsın. sen de resmini gönder. Bu mektubu yazan. Bunu . Sağında sakalsız. ..

.. hayatın daha iyi olabileceğine dair edindiği kanaatle. Hiçbir şey sormadı.)„ .” Ayşe kızın mektubundan: ". Ve mektuplar üç dakikalı bir telefon muhaveresine inkılâp etti.” Ayşe kız dedi ki: — Küçük Beyefendi! Bu senin yazıcının selamı uzunca oldu! Erdilek şaşaladı.” Fatma kız daha zeki idi. Mektuplar her güne çıktı. sana Ayşe kıza kat kat selam eden ninen!. Mektuplar iki günde bir çıktı.. (Son satırları) iyi yürek ve uğurlu Fatma kız..587 ".. hayatın daha iyi olabileceğine dair edinilen kanaate iştirak ile bu mektubu okuyana aynı ismetli ve ihtimam hislerle mukabele eder. Fatma kızın mektubundan: ". bu mektubu okuyana masum hisli ve masum ümitli hürmetlerini arz eder. Ve mektuplar tamamiyle değişti. (Düğüne hazırlandık sizleri bekliyoruz... Fatma kızın mektubundan: ". gizlice gülümsedi. bu mektubu okuyana bilmukabele arzı hürmet eder.. Erdilek’in mektubundan: ". Aradan bir iki ay geçti. Mektuplar üç günde bir çıktı. (Son satırları) iyi yürekli ve uğurlu Ayşe kız. ( Yalnız son satırı) bu mektubu yazan.. Laf karıştırdı. (Yalnız son parçası) bu mektubu yazan. (Yalnız sonundan) bu mektubu yazan... sana ve Fatma kıza çok çok selam eder güzelim! „ " ..

.. sonra Erdilek.. Sûr. s. — Ayşe kız x Fatma kız = Çamlı.588 Ayşe kızın telgrafı: “Bu gün evcek hareket ediyoruz”... Ertesi gün Şehremanetinde evlenme muamelesi oldu. 16. 1929.141 . 17 . nr. Aka Gündüz HAYAT. c.6. sonra Fatma kız sonra Sûr.. Solda Ayşe kız.. gülerek kocasının kulağına eğildi: — Anladım! baban şunu ifade etmek istiyor. Fotoğrafçı yüz verirken Erdilek’in babası: —Şöyle durun?! dedi. çakallı bir dağ köyünün kızları yine birleştiler. 15 Teşrin-i evvel. — ???.. Onlara da uğurlu bir darp ameliyesi temenni ederim.

çok sevimli bir kız çocuğu. ağır. yegâne kızımdır. Küçük pek nazlı bir afacandır. Ben de sizinle dost olursam ne mutlu. kaydederiz.589 BİR ROMAN KOMPRİMESİ Tezat : Çok zengin tuvaletli. çok boyalı. —Benim adım Suzan. Müsaade buyurunuz. endamlı. Sade Muallim Hanım tane tane. Çıtı pıtı konuşuyor. dalgın gözlü Muallim Hanım o gün akşama kadar ne okuttuğunu bildi ne söyleneni anladı. İçinde müphem bir ıstırap vardı. Sevinç ve ıstırap: Saz benizli.. Süslü hanımefendi çabuk ve laubali konuşuyor. şık elbiseli. etli butlu bir hanımefendi. küçüğün adı (Gül Ören). —Küçük.. lacivert gözlü. ince boylu bir Muallim Hanım.. sarı bukleli. Küçük otomobilimiz sabah akşam çocuğu götürüp getirecek. tombul pembe yanaklı. ders vakti geldi hanımefendi. nâfia müteahhitlerinden. saz benizli.. —Kayıt muamelesi bitti efendim. kirpiklerinin uçları birbirine yakın. parmakları mürekkepli. parmakları pırlantalı.. şatafatlı Suzan Nazif Hanımın sevimli yavrusunu düşündü. —Hay hay hanımefendi.. Aralarında beş altı yaşında. . Sıhhat raporunu da yarın lütfen gönderirsiniz efendim. dalgın elâ gözlü.. Akşam ezanına kadar kendini zor zaptetti.. sürmelerinin kuyrukları şakaklarında. babasının adı Nazif. Sizin mektebinizi methettiler.. Tombul bebek bahçede oynayan çocukları sevinçle seyrediyor ve Muallim Hanımı hiç yadırgamıyor. ona. Yenişehir’de Çamurlu Sokakta 140 numaralı evde oturuyoruz. önüne bakarak söylüyor. En sevdiği bebeklerin boynuna sarılışlarında bile zevk yoktu. Hep zengin çift otomobilli. Siyah satenden düz gömlekli.

sen kalemine git ben mektebime. Öksüz. Zengin hanımın güzel çocuğunu bekledi. — Dünyada o kadar birbirimizden ayrılmayacağız ki. yetim ve fakir büyüyen bu genç kız beş seneden beri bu mektepte idi. — Mini mini bir yuvamız olacak. Muallim Hanım çocuğu okşadı. — Sonra her sabah onunla mektebe giderim. dünya kadar.590 Minik Gül Ören. hıçkıra hıçkıra ağladı: —Benim de böyle bir çocuğum olacaktı.. içine umulmaz bir sevinç doldu. Muallim Hanımın boynuna atıldı: Beni sevecek misin Muallim Hanım? dedi. — Bu tatil zamanı artık evleniriz. Genç Muallim Hanım kimsesiz bir kızdı. gözlerinin önünden gitmiyor ve gitmedikçe içine esrarengiz bir acı çöküyordu. Küçük otomobilden atlayan bebek koşarak geldi. — Ben para biriktiriyorum.. ince ince. Sabahleyin bitkin bir halde mektebe geldi. — Akşamları ben gelir. Yirmi beş senelik hayatında bir tek saadetle... — Ben de. Küçük lambalı odasında bütün gece o saadeti.. — Bebeğimizi aramızda uyutacağız.. . bir tek afetin hatırası vardı. — Bugün yine gözlerin çok mahmur. — Bugün yine saadet deliliğimiz tuttu. o afeti ve o lüle lüle saçlı bebeği düşündü.. — Ayrılalım artık. Diye diye hıçkırdı. şu camiin minaresinden daha büyük seveceğini temin ederken 24 saatlik ıstırabını unuttu. —Bebeğimizin mektep çağına kadar sen muallimlik etmezsin. sizi alırım. saadet: — Dünyada o kadar birbirimizden ayrılmayacağız ki.

— Ah! Bir buçuk ay. Ne iyi. Ne iyi! Yaşasın Müdür Bey.. Onların nikâh merasiminden geliyorum. mal mülk kumkuması. Afet: Delikanlı Sinan da müdürüyle beraber kısa bir teftiş seyahatine çıkmıştı. 1 2 Orijinal metin silik olduğu için okunamamıştır. bütün manasıyla verdi ve gizli kadın artık resmî günün büyük saadetini beklemeye başladı. Suzan Hanımefendinin kocası ve Gül Ören’in babası müteahhit Nazif Beyefendi idi. Yedi sene evvel bir gün bu açık saadeti ve gizli kadınlığı duyan genç kız bu günkü mahzun. tamamen verdi. zengin bir dul kadına çatmasın mı? Kadın beş altı yaş daha büyük ama altın.söz arasında anlattı: — Ne talih! Ne şans! benim bir mektep arkadaşım vardı. Senelik iznimi alayım. yere yuvarlandı. Nazif adında bir delikanlı. Fakir bir memurdu. on beş gün de müdür izin ilâve edeceğini vaat etti. siyah saten gömlekli Muallim Hanımdan başkası değildi. Genç kız ani bir hareketle sarsıldı.591 — Sus! O zaman konuşur1 — Sanki şimdiden olsa …………………………………………… Bu sükut genç ***** 2 kâtibe verdi. Hemen memuriyetinden istifa ettirdi. . Mayıs sonunda döndüler. Bu.. bayılmıştı. Orijinal metin silik olduğu için okunamamıştır. mühim ve müstacel işlerle uğraşıyordu: — Şu işler bitsin de. arkadaşı da çok seviyor. — Bu şanslı bey kim ? — Tanımazsınız. Delikanlı haziran sonuna kadar hep teftiş raporları. Dehşetli. elmas. perakende. Temmuzun ilk haftasında bir gün muallim arkadaşlarından -genç kızın saadetini bilmeyen bir bey. bu gelecek hafta evleneceği ve kendisini verdiği delikanlıydı.

eski hizmetçiniz Fatma kadının Hisar’daki evine ansızın giderseniz zevceniz Suzan Hanımefendiyi orada. Hanımefendi kendisini çok seviyordu. gözleri Afet’i teselli ediyordu. sevgilileri hep bu küçük yavrulardır..592 O günkü baygınlığın sebebini kimse anlayamamıştı. öyle ahbaplarımız. Foya: Zenginin ve güzelin düşmanı çok olur. biz muallimlerin bütün dostları. Daha ilk haftasında hanımefendi pek ağır bir kumaş. Bir kaç defa mektebi değiştirmek istedi. sonra tek taşlı bir çift küpe hediye etti. şoför Murat’la koyun koyuna bulabilirsiniz efendim. Günler geçerken: Mahzun Muallim Hanımla şen3 sesi saadetini hatırlatıyor. ahbapları. dostlarımız. Nazif Beyefendi bir gün yazıhanesinde otururken şu kapalı imzasız tezkereyi aldı: (Bu gün saat ikide.. Nihayet kırk yılda bir sinemaya gitsek bile ertesi sabah geç kalmayalım diye içimiz içimize sığmaz. — Ah aramıza bir karışsanız. Reddetmedi. Derken bir gün evvel şehir postasına verilmiş başka bir yazı ile başka bir mektup daha geldi. . nefret. aldatılmışlığın verdiği izzeti nefis ve namus acısı gittikçe derinleşiyordu. Sizi tanıtmış olurdum. — Teşekkür ederim hanımefendi. Yalnız yedi senenin içinde biriken ıstırap. Anneler. Ve hanımefendi gittikten sonra. Suzan Hanımefendinin bütün davetleri. 3 Orijinal metin silik olduğu için okunamamıştır. veliler müdüriyetine koştular. babalar.) Nazif Beyefendi şaşaladı. odasına çekilir. rica. kin. gizli gizli ağlar ve gözlerini silerek çocukların içine karışırdı. eğlencelerimiz var ki. iltimas ettiler bu çok iyi Muallim Hanımefendiyi mektepte alıkoydurdular. diyordu. Bir çay içmeye bile gitmedi. ısrarları boşa gidiyordu. Gül Ören nerde ise koşar gelir “okşa beni Muallim Hanım” diye eteklerine sürtünürdü.

. . Üç ay sonra: —Sana karşı irtikâp ettiğim bütün cinayetlerimi hatırlıyorum. —Bedbaht bir adam sıfatıyla sana iltica ediyorum.. Hadiseden şoför Murat Efendi. Bizi sen kurtaracaksın. O kadar sevdiğini bildiğim Gül Ören için. onları ben sana verdim.) Bu istihzalı facianın yükü altında ezilirken çalan telefonda şu sözleri dinledi: —Eğer şimdi Fatma’nın evine bir adliye memuru.. o melun kadınla resmen ayrıldıktan sonra yavrumla yapayalnız kaldım. her pazar öğleden sonra şoför Murat Efendi ile muntazamca bir surette yakalamak isterseniz Hisar’daki eski hizmetçiniz Fatma Hanımın evine lütfen teşrif ediniz.. — Ne yapmamı istiyorsunuz Nazif Beyefendi? — Yine birleşelim. bu yavrunun hatırı için. bir polis ve bir heyet-i ihtiyariye ile gitmek isterseniz zat-i alinize bir suhulet-i mahsusa olmak için nöbetçi müdde-i umumisi ile Hisar karakoluna ve mahalle heyetine malûmat verdiğim maruzdur beyefendi! Nazif Bey sendeleye sendeleye adliyeye gitti ve cenaze halinde Fatma kadının kapısında durdu. — Gül Ören’in babası olan bir adamla evlenemem! —Bebene acımıyor musun? — Bir namus ve hayat ıstıraplı bin bebeğe bedeldir. — Yani şimdi de beni Suzan Hanım Efendiye mi teşvik ediyorsunuz? — Haşa sadece evlenelim diyorum. — Suzan Hanımın kocasıyla evlenemem! — Gül Ören.593 (Zevceniz Hanımefendiyi her cuma öğleden sonra kâtibiniz Nuri Efendi ile. Suzan Hanımdan daha çok utandı ve korktu. — Susma! Sekiz seneden beri çektiğin ıstırapların derinliğini seziyorum.

Aka Gündüz HAYAT.594 Nazif yere çöktü. 14 . 15 Teşrin-i Sani 1929.6.143 . 13. c. s. nr. alnını gizli kadının ayaklarına dayadı ve hüngür hüngür ağlamağa başladı.

595 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM DENEMELER .

Evvela derin bir teessürle itiraf etmek icap eder ki henüz “büyük inkılâp”ımızın ruhunu ve mahiyetini samimiyetle duyan ve duyuran ciddi bir sanat eserine nâil olamadık.596 İNKILÂP VE EDEBİYAT “Millî zafer”i takip eden büyük inkılâp yılları. şiirlerinde. o halde hani bizim hayatımızın ma’kesi olan edebiyat? Bugünkü edebiyatımız acaba hayat ile hiç rabıtası olmayan. sanatkârlarımızın ruhunda acaba nasıl izler bıraktı? Sanat sahasında da eski “kıymet”lerin yerine kaim olan ve yeni hayat ile hem-âhenk yeni “kıymetler” meydana çıktı mı? Dünkü ve bugünkü hayatı ayıran müthiş uçurum. bugünkü hayatımızın umumî istikametini ve bu hayatı doğuran içtimaî âmilleri açık açık anlamalıydı. bir türlü müspet bir cevap almak kabil olamıyor. Kim bilir. Mesela ben. Bazı küçük istisnalardan sarf-ı nazar. sahte. umumî hayat ile birlikte bir “inkılâp” geçirerek bir “inkılâp edebiyatı” yaratabildi mi?. yeni bir ruh ile mütehassis ve yeni bir hayatı müterennim hiçbir mahsul göze çarpmıyor. Üç. “Türkiye” hakkında hiçbir şey bilmese bile. fikir ve sanatla az çok alâkadar her ferdîn ağzında dolaştığı halde. o eserleri okuyan yabancı bir kari. şiir parçalırı meydanda! Acaba bunların hangisinde bugünkü Türk cemiyetinin “mefkûre”lerini bulabilirsiniz? Eski hayattan yeni hayat yani eski içtimaî kıymetlerden yeni kıymetlere geçerken cemiyetimizin geçirdiği buhranlar ve o buhranların ferdî ruhlar üzerindeki tesirleri hangi sanatkârımızda ve hangi sanat eserimizde mevcut? Halbuki. piyeslerinde bütün kuvvet ve vuzûhuyla yaşatabilmeliydi. hayatın ma’kesi olmak icap eden edebiyatta nasıl ve ne şekilde görünüyor? Dünkü “sanat” telâkkileri. Mademki edebiyat bugünkü hayatın bir ma’kesidir. İşte birtakım sualler ki.. itiraf edeyim ki. Buna rağmen. dört seneden beri yazılan romanlar. küçük hikâyeler. romanlarında. bugünkü edebiyatımızda. bu hususta düşündüklerimi kısaca söylemek. Türk milletinin geçirdiği inkılâp safhalarını ve inkılâp mefkûrelerini.. piyesler. şu son beş on senelik edebiyatımız kadar berbat. yabancı bir mahsul müdür? İşte ibtida halledilmesi lâzım gelen mesele! Fikir ve sanat hayatımızda . belki bu suretle bazı muhtelif nokta-i nazarların meydana çıkmasına bir yol açılmış olur. edebiyat ve sanat aleminde ne gibi cereyanlar doğurdu? Kurûn-ı vustânın köhne müesseselerini ortadan kaldıran. bu mesele üzerinde uzun müddet düşündüğüm halde. millî ruha ve millî hayata yabancı bir edebiyat devresi nâdir bulunur! Tiyatromuz . büsbütün sahte. dünden sarîh bir şekilde ayrılmış.. sanıyorum ki büsbütün faydasız olmayacak. bugünün edebiyatı. hayat ve kainat hakkında yeni yeni telâkkiler yaratan muazzam inkılâp hamlesi. henüz sarîh bir neticeye varabildiğimi zannetmiyorum.

Lâkin. adeta büyük bir zevk ve lezzetle ortaya dökmekle vazifelerini yaptılar. aynı cins roman ve hikâyeleri ailelerimizin harîmine kadar soktu. bu pis edebiyatın bayağı taklitleriyle ortalığı doldurdular: İstanbul hayatının en kirli. bunları da ihmal edemez ve etmemelidir. en mütereddî safhalarını. Edebiyattan bahsedilirken “hakiki ve mukaddes sanat” dairesinden şiddetle uzak tutulması lâzım gelen bu müstekreh mahsullerin hiç adını anmamak. elde edeceğimiz netice yine memnuniyet-bahş değildir. binlerce senelik istiklâl ve hakimiyet hayatının yoğurduğu o hürriyetine müştak. Bu eserlerde göreceğiniz hayat köşeleri. Romanların kahramanları. bizdeki “fuhuş ve zinâ edebiyatı” taraftarlarına tevcih etmek yanlış mıdır?. pek mahdut bazı romanları ve şiir mecmualarını tetkik edecek olursak. Lâkin. yabancı harsların esaretinden müteneffir Türk seciyesi. şüphe yok ki. “millî inkılâp”ı yaratan asil ve orijinal Türk ruhu. oralarda artık kıymetini kaybetmiş cereyanların manasız istitalelerinden ibarettir: Filhakika “lisan” ve .. Filhakika. edebiyatımıza niçin daha giremedi? Bize Anadolu’nun saf ve temiz Türk halkının hayatını ve esrarını anlatacak ve gayr-ı meş’ûr duygularımızı şuurlu bir hale sokacak millî “şah eser”e ne zaman nâil olacağız?. Vaktiyle “Emil Zola”ya itiraz eden bazı münekkitler. Esasen edebî hiçbir kıymeti olmayan bu “gazete ve mecmua edebiyatı”nı bir tarafa bırakarak. ya eski an’anelerin yaşadığı metruk mahalle sahneleri. belki daha doğru gibi görünür.. “Emil Zola” gibi bir sanatkâra karşı bile kuvvetle der-miyan edilen bu itiraz. ekseriyetle. “güya millî” hikâyecilerimiz. millî seciyeden mahrum. Eserlerinde Türk hayatının asıl sağlam. memleket için ne kadar muzır ve felaketli olduğunu. mütemadî bir faaliyetle. orijinal ve kuvvetli taraflarını gösterememek hususunda şairlerimiz de romancılarımız gibidir. bugünkü Türk cemiyetinin. genç nesilleri zehirlemek hususunda ne korkunç ve ne tahripkâr mahiyet aldığını asla unutmamalıyız. Romancı. Avrupa edebiyatlarının soluk ve adi bir taklidinden.597 nasıl Fransızların “fuhuş ve zinâ” piyeslerini adapte etmekle meşgul olduysa matbuatımızda. bugünkü Türk hayatının asıl meseleleri bunlar mıdır? “Millî zafer”i kazanan.. ahlakî şeylerin de mebzûlen bulunduğunu” çok haklı olarak ileri sürmüşlerdi. memleketin her köşesine yüz binlerle nüshası dağılan bu şeylerin. halka yabancı ve ecnebî “hars”larının yarattığı “marazî” tiplerdir. “bütün hayatın sade fuhuş ve rezaletten ibaret olduğunu ve hayatta yüksek. “hayatı olduğu gibi tasvir” iddiasına karşı. hakiki sanat eserlerini. kurûn-ı vustâ hayatından muasır medeniyet hayatına geçmeye çalıştığımız şu sırada yani cemiyetin şu “buhran ve intikal” devresinde... bütün bu mazi döküntüleri ve yabancı harslar perestişkârları içimizde yaşıyor. yahut gülünç bir şekilde Avrupalılaşmak “tatlı su” Türklerinin manasız “sosyete”leridir. son şiirlerimizin büyük bir kısmı.

ilahî nağmeleriyle en bedbin ve hasta ruhlara ümit ve faaliyet versin. sadece Avrupa modellerinin taklidiyle vakit geçirdiği için. şu son on beş senelik “millî edebiyat” cereyanının tesiri altında. İçtimaî hayatın her sahasındaki derin inkılâplarla hem-âhenk olarak. ferdiyetçi edebiyat artık son günlerini yaşamaktadır. edebiyat ve sanat sahasında böyle bir hareket bekliyor ve ancak böyle bir hareket. bütün sanatkârlarımıza.. yabancı harsların meşum tahakkümüne isyankar bir gençlik yaratsın. temelsiz binanın yerine nasıl bir abide kuracağımızı tayin etmektir. Bugün. s. eski imparatorluğun maddî ve manevî bütün müesseseleri gibi bu eski ve sahte edebiyat da artık yıkılıyor.5. memleket. çok bariz ve süratli bir terakki mahsus oluyor. nr. müstevlileri korkunç ve zalim esareti altında inlerken. İşte Türk inkılâbı.598 “vezin” itibariyle. Millî hayata istinat edemediği.. Bizde sanatın “millî hayat” ile ne kadar az alâkadar olduğunu göstermek için küçük bir misal söyleyeceğim: Meş’um mütareke devresinde. lâkin bu “millîleşme” yalnız şeklî ve haricî kalmayarak ruha da tesir etmelidir. bu derece “ferdî” ve “hodbin” mahiyet almış bir edebiyat. Edebiyat tarihimizin bu dönüm noktasında. asıl ilhamlarını “millî hars”tan “halkın ruhu”ndan alacağı için tamamıyla “asrî” ve “hayatî” bir mahiyette olacak ve bu suretle Türk ruhunun “asliyet ve hususiyet”ini gösterebilecektir.. inkılâbı itmâm edecektir. Köprülüzade Mehmet Fuat İstanbul Darülfünununda “Türk Edebiyatı Tarihi” Müderrisi HAYAT.. sahte ve marazî değildir de nedir? Bütün bu müşahedeler bize bir hakikati anlatıyor: Dünkü hayat telâkkilerinin yaratmış olduğu sahte. edebî mecmualarda sütun sütun “Sâdâbâd” şarkıları neşrolunurdu. ferdîyetleri içtimaî mefkûreler içinde eritsin. c. hür ve müstakil yaşadığımız topraklar üstünde yeni bir hayat yaratmak istediğimiz bir esnada. edebiyat nazariyecilerimize düşen vazife. 2.. Bize öyle bir edebiyat lâzımdır ki.. münekkitlerimize. eski hayat şekillerinin uyuşturucu telâkkilerine. marazî. ortaya bugünkü hayatın istediği yeni “bediî kıymetler” sanata yeni cereyanlar vermeye mecburuz. 3 .1. 1926. Bu yeni edebiyat. halkın ruhuna yabancı kaldığı. yaratacağı kahramanlarla Türk seciyesinin faziletkârlıklarını tecessüm ettirsin. o yıkılan. şiirlerimiz “bedbin” ve tamamıyla “marazî” bir ruh ile malûl! Hayat ile bu kadar alâkasını kesmiş. 30 Kanun-i evvel.

O devir ilim ile terbiyesinin tedrîsgâhı “medrese”dir. müştehiyâta yaklaşıldığı sezilir. öte taraftan kasırları. Onu yalnız Halbuki Halk edebiyatının mühim ve zengin bir şu’besi olan “Aşık edebiyatı” hayatın tam ma'kesidir Aşıklar. Düşmanlardan alınan kalelere. eşkiya işlerine. Acem mukallidi dânişmendler tarafından tesîs edilen sun’î bir zihniyet içinde tezâhür etmiştir. tevhîdlerle. Tekke şiirinde tasavvuf bir îmân. Bu sebebe. Yine aynı sebepledir ki millî hayattaki hâdiselerden ilhâm almaz. hulâsa memleketlerinde ne olmuş ne bitmiş ise hepsini terennüm etmişlerdir. Çünkü bu edebiyat. ihtilallere. hemen her menkıbe okunur. Bunun için. Bu hususda dikkat edilecek ehemmiyetli bir nokta vardır: Bütün bu tasvirlerde gâye tabiatı ve hayatı değil. Dîvânları -Bâkî gibi Nedîm gibi bazı şairlerinki müstesna evvelâ münacâtlarla. aslî seciyesi itibariyle “iskolastik”tir. yalnız kendi ferdî tahassüslerini değil. hükümetin ve hükümdarların zulmüne. binâen Dîvân şiirlerinin muhîti hayatın kendisi değildir. felaketlerini. Bu hünerler malûm olduğu üzere muayyen mazmûnlarla ifade edilir. siyasi. vezirlerin katline. dünyevî eğlenceleri tasvir etmişlerdir. o devrin ilim ve terbiyesini görmüş dânişmendlerin malıdır. Çoğu. mensûp oldukları milletin ma'şeri saâdetlerini. asırlardan beri Türk memleketlerinin her bucağında omuzlarındaki sazlarıyla dolaşmışlar. şehevî gazeller yazarlarken. ömürlerini i’tikâfda geçiren dervişler gibi gönüllerinde vecdli. Maahâzâ Dîvân şairi. değil midir ki hey'et-i umûmiyesi itibariyle kadın aşkına temas etmeyen gazellerde çok defa "plâtonik" heyecanlardan uzaklaşıldığı. tezyin ederek tertip etmek umûmi bir kaidedir. Onlar limonluklarda yetiştirilen çiçekler gibi. düşmanlara kaptırılan şehirlere. sahiplerinin de “iskolastik” tahsil görmüş dânişmendlerden terekküb etmesi haysiyetiyle Dîvân edebiyatı menşe ve devamında “İslâmî”dir. mesîreleri. Mensûp olduğu zümrenin dünya ve hayata karşı telâkkisi “kurûn-ı vüstâ’î” olmakla beraber ale’l-umûm müesseselerin mekanizması “'din” bulunması. kıtlığa. Bu edebiyatın üstâdları bir taraftan rindâne.599 On Sekizinci Asırda: DÎVÂN EDEBİYATININ BİR CEPHESİ Malûmdur ki "Dîvân edebiyatı'' dediğimiz müessese. seyran 1 . Dîvân şiirinde bir fantezidir. Halkın arasında kıyâmet kopsa Dîvân şairinin hemen hemen umurunda değildir(1). Bilhassa destanlarda. içtimai. Dîvân edebiyatı denilen müessesenin tâbî olduğu hünerleri göstermektedir. ateşli “mistik” tahassüs1er besleyemezler. hükümdar saraylarına mensûp olan vezirlerin himâyesiyle yaşayan bu adamlar. tam sûfî olan Tekke şairinden büsbütün farklıdır.

Dîvân nesrinin ifadesi. Arabî. bin bir türlü hâdiselere ait nice nice destanlar vardır.mevzûlardır. sayısında bir makalemiz münderiçtir. Bu edebiyatın en mühim riknü olan Nâbî meselâ: Zevk-i gam dilde midir dağda mı. Fârisî lisânlarına vukûf ve maharet göstermek inhimâkı onu tatsız. Şu mukaddimeden sonra asıl mevzumuza girebiliriz. . Bilemem eyleyecek girye midir hande midir Oldı bâzîçe-i aşkında nihân hâtem-i dil . On ikinci/on sekizinci asır şairleri. nazmından beterdir. Çin-i zülfünde midir. bende midir Gül hem açıldı hem ârâyiş-i destâr oldı Bülbül-i bî-haber eyâ dahi şîvende midir Ol tevâzu' anı mümtâz-ı cihan etmişdir Nahl-i gül bağda bîhüde ser-efgende midir Dürr ü mercân bulunurmuş tutalum deryâda Bu kadar çin çin satmağa erzende midir Hâh u nâ-hâh olur âvîze-i gûş-ı ahbâb Nâbî’ya her gazelin böyle hoş âyende midir gibi selîs. Ol dil-güşâ meâller. Hamseleri dolduran hikâyeler menkıbeler.600 kasidelerinde gazellerinde göstermek mecburiyetinde olduğu muayyen hünerleri meşgul eder. sende midir. dinî ahlâki -fakat hayatla. Saz şiirine dair Muallimler Mecmûası’nın "40-41''. Seci belâsı. Dîvân nesri de şiiri gibidir. esasında seleflerinden asla ayrılmamakla beraber içlerinde millî lisanın ahengini takdir etmek. tutsuz bir muammâ şekline koymuştur. içtimaî hayattaki vak'alardan müteessir olmak hâssalarını gösterenleri fark ediyoruz. külfetsiz şiirler ibdâ' etmekle iktifâ etmemiş. o hurde nükteler yerlerine. tende midir Neşve bülbülde midir gülde mi. gülşende midir Oldı sermâye-i hayret bana bîm ü ümmîd . memleketle alâkasız.

bilhassa herkese karşı ta’rîzi seven bir adam olduğu için nihayet dilinin belâsına uğramış 1136/1723 senesinde Mısır Kadısı iken vali Kayseri’li Mehmed Paşa’nın emriyle temsim edilmiştir. Yine Tâ'ib Efendi İstanbul’da vukûa gelen umûmi bir pahalılık dolayısıyla Sadrazam Kaymakamı'na takdim etdiği uzun bir manzumesinde: Sâbit’in hayat ve eserleri hakkında mufassal bir tetkiknamemiz "Türkiyat Mecmuası"nın yakında intişâr edecek olan ikinci sayısında münderiçtir.601 Mümkün müdür bula Arabistan’da sûreti O1 can-fezâ suhanların o1 şûh edaların Akkâmlar lisânına olsun mu nisbeti “Bu'di leke” hitâblarından gelir mi hiç Lafz-ı “a cânım”. bu siyâkda yazılan mektûbdur. Damat İbrahim Paşa devri ediplerinden meşhur Dürrî Efendi'nin kardeşi şair Sa'dî Çelebi de bir kasidesinde: Eger memdûh ise Türkî lisanında nazm-perverlik Selîs ü vazıh ister dinleyen fehm eyleye anı Nice Türkî dinür o1 şi're kim her lafzının halli Lugatlar bakmağa muhtaç ide meclisde yârânı Benim Türkî dilinde cümlenin ma'lûmudur şi'rim Ki lafz-ı nâ-şinîde ile mükedder itmem ihvânı diyor. Dokuzuncu/on beşinci. Maahâzâ tarih gibi umûmu alâkadar edecek mevzûlarda yazılan şeyler istisna edilecek olursa on ikinci/on sekizinci asır nesri de kendinden evvelki asrın ifadesinden aşağı kalmaz. Damat İbrahim Paşa devrinde yaşamış nüktedan. hâzır cevap. ne de ziyâde âmiyâne kâğıda bakılur…(3) diyor. Hâlâ mutadavil ü mergûb olan üslûb. Zirâ selâset-i ta’bir ü nezâketi kelâm muhessenât-ı inşâdandır. “ay efendim” halaveti diye Türkçenin güzelliğini anlatmıştır. 3 Dîvân nesri bilhassa on birinci/on yedinci asırda Nergisi ve Veysi gibi benâm münşîlerin elinde iğlâk edilmiştir. Zirâ fî-zemânına gâyet münşiyâne mektûb ne okunur. onuncu/on altıncı asırda daha sade ve canlı idi. Ta'ib Efendinin sözleri sadece bir temayülü anlatmaktadır On ikinci/on sekizinci asır tezkirecilerine ait hazır1amakta olduğumuz bir etüdde o devrin nesrinin mekanizmasının. Şair Sâbit Efendi’nin kaside ve gazellerinde Türkçeye has tâbirleri kullanmak itiyâdını da burada yâd etmeliyiz. ve mektûbun elfazı me'nûsetü’l-isti'mâl ve belâgat-ı iştimâl olmak katibin âdâbı lâzimesindendür. Devrinin “Re'îs-i Şairân”ı olan Osman-zâde Ahmet Tâ'ib Efendi münşeâtının mukaddimesinde(2) ". münşilerin hatt-ı dest-i müsveddelerini tahlil sûretiyle göstereceğiz. 2 .. Takdim ettiği bir kaside üzerine “Re'is-i Şairan” ilan edilen Tâ’ib Efendi. Osman-zâde Tâ'ib bu sözleriyle Nergisi ve Veysi tarzlarına itiraz etmiş oluyor.

602 Etme ahvâl-i halkı istifsâr Nakl idersen keder verir zirâ Çıkdı âteş bahâsına heyzem Satılur dirhem ile ûd-âsâ Cilvegeh micmer-i tesâvîde Kara günlükle anber-i sârâ Ya kömür şöyle kim gubârı dahi Tûtiyâ oldı dîdeye hâlâ Arpayı hod tefahhus eyleme kim Arpalık hâsılı yetişmez ana Arpa torbası sanur anı gören Olsa bir gözde arpacık peydâ Revgan-ı dil erimede şeb u rûz Mum diyu şem'a-veş yanup fukarâ Revgan-ı sâde iştirâsı muhâl Ki bahâsına itmez akça vefâ Şimdi bir yağlu kapu da yok kim İdelim anda derd-i sû'a devâ Hasret-i balı sorma bâle k’anın(4) Kadri sükkerden olmada bâlâ Buldı ismine nisbet olmağla Aseli çukada ziyâde bahâ 4 K’anın : Ki anın .

nice mahalleler 5 Küleh : Külâh .603 Allah Allah tıfl-ı mahtüna Yiyecek bal bulunmuyor hayfâ Kahveyi mezhebine uydurdı Nohudı kavurup içer zürefâ Ser-i dervişde bir küleh(5) görse Bal kabağı sanup kapar gurebâ Sabun anılsa ağzımız köpürür Üştür-i. 1127/1715’de İstanbul'un büyük yangınlarından biri oluyor. Tâ'ib içtimâî vak'alarda pek müteessir olan bir şairdir.. Tama'-ı hâmi ile hükkâmın Muhtekirler belâsıdır bu belâ . kef-zeban gibi meselâ Koltuğunda somun sanup sevinür Bir fakîr olsa mübtela-yı vebâ Bu galâya sebeb nedir bilmem Yine her şeyde var bakılsa rehâ Her tarafdan zahîre gelmekde Pür sefâ'in ile leb-i deryâ Yok mahâzinde yer ayak basacak Öyle memlû zehâir ü eşyâ Yolun öğrendi satmanın tüccar Sorar izler kimesne yok zîrâ . diye halkın dertlerini pervâsızca anlatıyor..

604 yanıyor. Şair ahalinin ıztırap ve felâketini hükümdara takdîm ettiği şu kıt’asıyle ifade ediyor: Padişâhım meded âteşlere yandirdı bizi Nemçe sekbânbaşının meş'emet-i ef'âli (6) Dâd ol hâin-i bed-kîş-i sitem-perverden Ki ta'addîsi ile yandı cihânın mâlı Vak'a-i Beç'de meğer yanmış imiş varoşda Bir donuz damı içinde bir iki partalı Intikâm aldı henüz âteşi teskin oldı Mehd-i nâr içre görüp girye iden etfâli Böyle ma'mûreyi sad-hayf ki vîrân itdi Ola vîrâne habâset-gede-i âmâli Nice câmi' nice mekteb. nice mescid yandı Görmedik dâiresinde bir eli kancalı Lîk kurtardı kilisâyı yedi kîse alup Öyle çalışdı ki aşk eyledi dülger Bâlı Dir gören şimdi Stanbulı belî böyle olur Zâbiti Nemçe olan memleketin ahvâli Gerçi takdîr-i Hudâ böyle imiş lî.k gerek Def'e imkânı kadar sa'y ide zabit vâli Yanarak yoksa revâ mı diyeler târîhin “Yaktı İstanbulı vâlilerinin ihmâli” 6 Sekbanbaşı Nemçei Hasan Ağa .

Bu manzumeler reng ü hayatla doludur. hem de Dîvân edebiyatının mazmunlarını ihmâl etmediği halde ruhunun sahîh ve bâriz tahassüslerini. Sa'dabâd mesîresi altmış günde meydana çıkınca: Bir nihâlistân kitâbıdır o sahralar meger Kim ana havz-ı dil-âra sîmden cedvel çeker Dağa çık da bağlardan eyle bu sırra nazar Oldı Sa'dabâd şimdi sevdiğim dağ üstü bâğ Şark u garb âlemi seyrân iden peyk-i nesîm Dir ki bî-şüphe cihân içre bunun misli adîm Vasfına bu mısra'-ı garrâ münasibdir Nedim Oldı Sa'dâbâd şimdi sevdiğim dağ üstü bağ . İşte bir gazel ki ter ü tâze bir üslûp ile devrin bir manzarasını tersîm ederken şâirinin duygularını da gösteriyor: Uşşâkın olsa nola fedâ nakd-i cânları Seyr etmedin mi dünkü fedâî civânları Şevk âteşine sen de tutuşdun mu ey gönül Gördün mü dün güreş tutuşan pehlevânları Ol perçemin nazîrini hatırda mı gönül Görmüş idin geçen sene sünbül zamânları Çeng ü çegâne zevki biraz dursun el-amân Seyr idelim bu seyre gelen dil-sitânları Ma'lûmdur benim suhanım mahlas istemez Fark eyler anı şehrimizin nüktedânları. Nedîm’in beş on parçadan ibaret şarkıları kudretinde bittabî canlandıramamıştır. üzerlerinden aşmış ve bize hem yaşadığı muhitin zevk ve rengini vermiş. mensup olduğu edebiyatın hünerlerini ihmâl etmeksizin. çapkınlıklarını ifade etmiştir.605 Devrin büyük şairi Nedîm'e gelince o. Damat İbrahim Paşa saltanatının sefahet ü neşvesini hiç bir tarih.

s. Vâsıf gibi adamların elinde -tabii bu kuvvette. Ali Canip HAYAT. Nedîm hece vezniyle bir türkü yazdığı gibi o edebiyatın içinde hemen hemen birinci defa olarak beşerî kadın aşkını terennüm etmiştir. 7 . Hulâsa Dîvân edebiyatı on ikinci/on sekizinci asırda biraz daha hayata yaklaşmıştır. nr. 6.neti Rûze-i eyyâmında da inkar olunmaz hâleti Şimdi anlanmaz hele bir hoşça kadr ü kıymeti Seyr-i Sa'dâbâdı sen bir kerre ıyd olsun da gör yolunda rengârenk tablolar ibdâ' etmiştir. on üçüncü/on dokuzuncu asırda Fâzıl gibi.606 dediği gibi gitgide orası umûmi bir seyran yeri hâlini aldığı vakit bir Ramazan. 3. nazirelerinî hakkındaki telakkilerini hayli emekle topladım ki bu sevimli ve bu büyük Türk şairinin yaşadığı andaki vaziyetini şahsi mülahaza ve şübhelerden vâreste olarak göstermesi itibariyle ileride bu vesikaların hepsini birlikle neşr etmek emelindeyim. günü de: Gerçi kim vardır anın her demde başka zî. bu güzellikte olmamakla beraberbüsbütün popüler olmuştur. Nedim'in Dîvân edebiyatında yaptığı yenilikler yaşadığı devirde daha evvel nam ü şân almış üstad şairler de dahil olduğu halde herkesin nazar-ı dikkatini celb etmiş: sahibine şöhret vermiştir Muasırlarının tahmislerini.1927. 4. 6 Kanun-i sani. Nedîm’in açtığı bu şûhâne şarkı çığırı(7) kendisinden sonra moda hükmünü almış.

. Tiyatro. marazî. Bu itibarla alelumum sanatın ve bu miyanda edebiyatın. muvazenesiz. şehveti muharrik vodvil tercümelerinden ibaret. usaresini bütün ruh aleminin mübdei olan hayattan almamasına imkan mutasavvir midir? Mesele bu noktaya dayanınca kendi edebiyatımızı düşünerek bir sual vaz etmemiz icap ediyor: Bilhassa Tanzimat’tan beri Şarklılıktan kurtulmaya uğraşan Türkiye.. Edebiyatın bu hali inkılâba lâyık mıdır? Bu marazî bir edebiyat değil midir? İşte bugünkü makalemizin esası bu noktanın şerh ve ityanından ibaret kalacaktır. kuvvetle dolu. Fransız edebiyatının tarihini en iyi tanıyan üstatlardan Poti Dojolvil “İnkılâp devri edebiyat için müsait olmadı” diyor ve koskoca . gayr-i içtimaî sanatın yerine hayatla. fakat zarurî bir edebiyattır.607 HAYAT KARŞISINDA EDEBİYAT -Genç KarilerePek genç yaşında ölen bir Fransız filozofu vardır: “Guyau Guyu ( 1854-1888 ).. Fakat Fransız edebiyatının belki en zayıf devri bu inkılâp devri olmuştur.) der. bugün pek kuvvetli hayat hamleleriyle Garp’a atılıyor. Şiir ihtizar halinde. Bunları uzun uzadıya tahlil ve tenkit etmek bu makalenin vazifesinden hariçtir. hayatın cazibedar ve “intense sert ve şiddetli” ifadesinden ibarettir. bütün beşeriyete şâmil neticeler hasıl eden Fransız inkılâbıydı. Evet bu. kendi mülahazasından memnun ve nikbindir: Marazî.. Bir misal ile izah edelim: Dünyanın büyük inkılâplarından biri de yalnız çıktığı topraklara değil.. öteki ölümünden sonra tab edilen L’art Au Point de Vue Sociologique İçtimai Nokta-i Nazardan Sanat” genç filozofun bu iki kitaptaki iddialarının ruhu şudur: Sanattaki güzellik. bu adamın bilhassa iki kitabı temas edeceğimiz mevzuda en evvel hatıra gelecek eserlerdendir: Birisi hayatında neşrettiği Les Problemes de L’esthetique Contemporaine Muasır Bediîiyat Meseleleri”. Yalnız şu muhakkak ki insanların ruhundaki bütün kıymetleri yaratan cemiyettir. Hulâsa ona göre sanat ilhamını hayattan almalıdır ve ilhamını hayattan almayan bediî heyecan bulunamaz. Filozof. Roman lâkayt veya kuvvetsiz.. Binaenaleyh sanat yalnız gayesi ve tesirleri itibariyle değil.). esası itibariyle de içtimaîdir. cemiyetin inhilaline değil. ( Sanat “La vie concentree teksif edilmiş” hayattır. yüksek hayattır. Bazı muasırlarının La vitalisme esthetique bediî hayatiye” diye unvan verdikleri onun bu mesleğini tenkit edenler olduğu gibi müdafaa edenlerle aynı iddiayı başka şekil ve kuvvette ileri sürenler de vardır. bir kelime ile hayat demektir. Edebiyatında ise bu hamlelerin akislerini göremiyoruz. tekellümüne hizmet etmeye kadir bir sanat bir gün evvela meyvelerini verecektir. “Guyau” bu husustaki hükmünde sert ve kat’îdir: ( Sanat. Yüksek sanat.

Demek oluyor ki büyük inkılâpların akabinde yüksek bir edebiyat kendini gösteremiyor. tam on üç sene sonra ( 1802 ) de doğdu. Bu muazzam iradenin şiirini duymak ve ifade etmek kolay mı? Varlığımız değişiyor. deryayı bilmezler. içtimaî hayatın an’anevi bağlarını on sekizinci asırda çözdü. Yine Fransız edebiyatının en kudretli. Bu dev inkılâbın başladığı tarihten 1789’dan. hırsızlama edebiyatın devamına artık imkan yok. Herkes büyük bir sarsıntı içindedir. Biz bu hale biraz evvel “zarurî” vasfını vermiştik. işte bu cins büyük ve azametli şiir. Türk milletinin bediî vicdanında mahfuzdur. Bütün eski kıymetler yıkılıyor. yeni kıymetler meydana geliyor.. en salahiyetli bir müverrihi “Gustave Lanson” da meşhur eserinde inkılâp devrinin yazılarını tamamıyla uydurma. yahut doğuracaktır. oraya. Saniyen sahte. Yüz seneye yakın bir zaman sonradır ki aristokrasi edebiyatı olan “trajedi” yerine demokrasi edebiyatı olan roman kendini gösterdi. Yeni hayatın en kuvvetli şahsiyeti “Victor Hugo” idi. sizi yükselten” diye tarif ediyor ve “Öyle bir eseri muhakeme etmek için bu asaletten. cemiyetin her tabakasına mensup safhalar yazılabildi. inkılâp şiirinin ufkuna doğru bir gidiştir. kıymetsiz buluyor. Bu eski kafalarımızla bu inkılâp devrinde yeni şiiri yazmak imkanı var mıdır? Galiba şair “Hayalî”nin bir mısrası bugünkü halimize pek beliğ tercüman olmaktadır! “O mahiler ki derya içredir. Bu hiçbir millete nasip olmamış bir mucizedir. Fransız inkılâbı. “Les Miserables Sefiller”ini 1862’de yazdı. Bu inkılâbın edebiyatı olan romantizm ise edebî hayatın an’anevi bağlarını yani klasik tarzını on dokuzuncu asırda koparabildi. Türk iradesinin ilham ettiği inkılâb-ı şiir kanaatimce bugünün kafalarında yaşayamıyor. Andre Şenye ise inkılâptan evvelki neslin çocuğudur. “ La Tegende Des Siecies Asırların Menkıbesi”ni 1859’da ve meşhur hayati romanını. En azametli şiirlerini.” Büyük şiir. adi. . Anadolu’nun bakir mevzularından ilham almak iştiyakı var.. Hani o büyük şiir ki La Buriere “Size asil ve civanmert duygular veren. bu civanmertlikten başka bir kaide aramayınız!” diye tavsiye ediyor.608 devir esnasında büyük bir şairden. İşte içtimaî iradelerin bu kadar azamet bulduğu bu mukaddes ve ilahî anlarda sanatkârların muhayyile ve hassasiyeti kımıldayamaz. Nikbin olalım: Çünkü evvela bugünün gençlerinin şiirinde evvelki neslin şiirinde olmayan yeni bir şey. Bu. Millî mücadele senelerinden beri Türk milletinin içtimaî iradesi. Andre Şenye’den başka bir kimseyi görmüyor. Sebebine gelince: İnkılâp devirleri milletlerin o anlarıdır ki hayat hamleleri en büyük kuvvetle kendini gösterir: Millî iradeler o anlar içinde önüne geçilemez bir şiddet kazanır. akıllara veleh verecek bir hârika gibi kendini gösterdi: Dünyaya karşı koymak ve dünyaya rağmen istiklâlini kazanmak. Kim bilir hangi mesut anne o vicdanın ışıklarını etrafa saçacak dehayı bugün doğurmuştur.

ferdî ve şahsî arzularla teşekkül etmiyor. Sonra pek haklı olarak diyor ki: “Avrupa tiyatrolarındaki seyirciler bizimkilerle mukayese edilemez. ilmi tetkik namına hurafeler uyduran yazılarda binlerce Türk çocuğunun zeka ve irfanını ihlal ediyor. Tiyatromuz nasıl Fransızların fuhuş ve zinâ piyeslerini adapte etmekle meşgul olduysa matbuatımızda mütemadî bir faaliyete aynı cins roman ve hikâyeleri ailelerimizin haremine kadar soktu. -hatta!. Değil. Bütün cihan sanat ve edebiyatı ve bu miyanda Türk sanat ve edebiyatı en kısır bir devre içinde bulunurken kalem sahiplerinin vazifesi hiç olmazsa bu kısırlığın içtimaî bir buhrana tebeddül etmesine mani olmaktır.” İşte genç bir müderris: “Fikir ve sanat hayatımızda son beş on senelik edebiyatımız kadar berbat.” diye soruyor.” diye bir hulâsa yapıyor. içtimaî ve millî bir vazifedir. böyle değersiz bir şeyin. biz henüz bu sanat mesleğinde o seviye-i irfana girmeden ve o mertebe-i gına ve istiğnaya ermiş değiliz.. isteyerek veya istemeyerek serseriliği propaganda eden. yalnız bu yolda münasebetlerden. Hayat-ı cemiyet. Onlar ekseriyeti itibariyle sahneden ders-i ahlak almak ihtiyacından vareste oldukları için mahal-i edep ve haya temsillerden müteessir olmazlar.. yahut erkek muhabbeti. Nikbin olalım ve bütün genç şairler yeni Türk hayatının istediği yeni mevzua doğru cesaretle yürüsünler. yazabildiği kadar yazıyor. herhangi kıymetin aleyhinde münakaşanın başlaması o kıymetin yıkılması ile birdir: İşte Abdülhak Hamit Bey. Adaptasyon iptilası bir kısım muharrirlerle birlikte pek değerli bir iki genci de kolaycılığa alıştırarak ibda melekelerini söndürürken. Bu muhakkak! Fakat “determinizm” . “Canım nasıl isterse öyle yazarım. İşte bütün serseri ve macera hayatını nakil ve hikâye eden bin bir türlü neşriyatın en fazla revaç bulduğu bir anda çıkan “Hayat” gibi ciddi bir mecmuanın gördüğü rağbet. hayatın birinci sayısına ithaf ettiği küçük fakat ehemmiyetli bir makalesine: Ey şairân düşündürünüz halk-ı âlemi En çok düşündüren kılar insanı terbiye diye başladıktan sonra: “Dikkat ettim bir zamandan beri sahnelerimizde hep kadın aşkı. hep kadın sadakatsizliği.609 Çünkü hücumlar başlamıştır. yahut erkek hayatı gösteriliyor. Evet. Bu onlar için yalnız edebî değil.. sanat yapmak değildir.istediği gibi değil. Hiçbir şair. millî ruha ve millî hayata yabancı bir edebiyat devresi nâdir bulunur. Ve içtimaîyatın daima ehlî ve ailî mezelletleri tasvir ediliyor. sahte. yahut münasebetsizliklerden mi ibarettir. İşte bazı genç muharrirler ki yevmi gazetelerde aynı şikayeti tekrar ediyor.” diye derme çatma yazılarla vakit geçirmek.. “Fatalite Historique Tarihi Kader”in bir cephesi de “Fatalite Litteraire Edebî Kader”dir. Anadolu’nun en ücra köşelerinden ona uzatılan ellerin her gün biraz daha çoğalması. istenildiği. gülüp geçerler. Hiçbir edebiyat devri.

her şeye teslim oluvermektedir. aynı zamanda büyük bir mütefekkir oluşunda görüyor. Yunus. yeni düşünce aşılayan. Muhakkak ki zarar inanmakta değil. devrinin irfan itibariyle yüksek bir şahsiyeti idi. lehinde aleyhinde söz söylene söylene artık bugün mütarefe mahiyetini alan bir hüküm vardır: “Sanat sanat içindir.” demekle hata etmiş olmuyor. insana yeni bir duygu.” Doğru!. onun “lirik bir filozof” oluşu temin etmiştir. bütün klasikleri. terennüm ettiği mistik heyecanların bütün memba ve esaslarına vakıftı. C’est Pouvoire istemek. Sanatın hududu “Desinteressement hasbilik”tir. romantikleri.” Münakaşa edile edile.” demenin caiz olamayacağına kaniyim.. başka bir şey istemem” demek kendini aldatmaktır. hayatın da kanunlarını tanımak sayesinde hayatî meselelerde de elimizi mutlak surette bağlı tutmaktan kurtulabiliriz. hep bu kanunlara vukuf sayesinde birbirini veli ediyorsa. Eserlerine . Bahusus umumî harp gibi bir dahiyenin içine girmiş. Fakat büyük bir hakikat de şudur: En büyük şiir. İngilizlerin Acem şairi Hayyam’a verdikleri ehemmiyet de bilhassa bu noktada mündemiçtir.. ancak irfan ile elde edilir! “Bana tabiat kâfidir. çıktıkları yerlerde hemen söndürülüyorlarsa içtimaî hüsranlardan da zeka ve irademizle kurtulabileceğimize inanmalıyız. Buna da diyecek yoktur. koleralar. gücü yetmektir. Türk şairleri içinde Abdülhak Hamit’in müstesna mevkiini.610 ile “fatalizm” bir değildir: Nasıl kanunlarını bildikten sonra tabiatı ve tabiat kuvvetlerini kendimize müfit ve hizmetkar edebiliyorsak. Frenk “Vouloir. bin bir içtimaî ve iktisadi mahrumiyetlerle sarsılmış bir milletin muharrirleri daha çok müteyakkız davranmak mecburiyetindedirler. Fikret’in dediği gibi “Hakiki sanatkâr insanlara ve milletlere örnek olan ve örnek verenlerdir..” Halk şairi denilen Yunus Emre’nin ümmî olduğu hakkındaki rivayet bir efsaneden ibarettir. Edebî hayatımızda müşahede edilen türlü türlü sekametlere karşı kollarımızı kavuşturup “Ne yapalım yazılan ve olan bu!. Fuzûlî’nin dediği gibi “ilimsiz şiir olmaz. yahut “kader” dediğimiz şeye inanmanın bir kuvveti varsa kafamızda tekevvün eden yeni bir “fikir”in de ona karşı bir kuvveti vardır. Hamit. En adi şairler tefelsüf edenlerdir. Şair Goethe’yi Shakespeare de dâhil olduğu halde bütün dünya şairlerinin fevkinde bulan meşhur bir münekkit tamamıyla Faust’un tahliline hasrettiği tetkiknamesinde bu şairin büyüklüğünü. Nasıl tarihi. Filozof Guyau “Sanat demek hayat demektir. nasıl yığın yığın fennî icatlar. “Hayyam” riyaziyat da dâhil olduğu halde asrının her ilmini biliyordu. ruhu yükselten şiirdir. facialarıyla dolduran taunlar. ayrıca Acem şairlerini tamamı tamamına okumuştur.” derken hayattaki mezlakaların propagandasını aklına bile getirmemiştir. Eğer “kader” varsa. Demin ismini yâd ettiğimiz “Goethe”. beşerin zekası sayesinde bugün medeni memleketleri istila edemiyorlarsa. bu da doğru!. Bu cinsten yüksek şiir.

bunun için de bütün Türk mitolojisini ve halkiyatını tetebbu etmek bir vazifedir. Hulâsa inkılâp devirlerinde yukarıda şerh-i izah ettiğimiz sebeplerle edebî hayat bir sükun devresi geçirir. eski Arap ve Acem harsı kuvvetinde memleketimize yerleşemedi. pek muvakkattir. sade Şark edebiyatını değil. Gençlerin vazifesi zekalarını beslemektir. romancılarının hulâsa Avrupa ediplerinin huzuruna çıkacak adamlar yetiştiremedik. 13 Kanun-i sani. Edebî bir zekayı öldüren muhakkak irfan kıtlığıdır. Bütün Garp edebiyatları bir ananın. Çünkü asrın irfanı. s. Mademki Garplılaşıyoruz. Şark felsefesini de lâyıkıyla hazmetmişlerdir. “Rönesans” devrinde “Leonardo Da Vinci”ler. Fakat bu. Sanatkârların vazifesi. 1927. Membalardan ikincisi Garp şah eserleridir. bu anayı ve çocuklarını yakından tanımak mecburiyetindeyiz. Türk menkıbelerinin ilham almak. 4. Her inkılâp. 5 . Bütün dünya edebiyatları birbiriyle alâkadardır.3. Asrî Alman edebiyatının. Şiir ve sanat tembel harici bir iş değildir. kanaatimce iki membadan gıdalanacaktır: Biri millî memba ki bilhassa asrî Alman edebiyatı da böyle bir membadan ilham aldığı için kuvvetlenmiş ve kendi vatanının hudutlarından dışarı taşarak alemşümul tesirler yapmıştır. c.1. Büyük Türk inkılâbının edebiyatı.” deriz.7. Türk şairleri için. nr. “Hayat”ın ilk nüshasına yazdığımız bir makalemizde söylediğimiz gibi Acemleri taklit eden eski dîvân şairleri. yani Alman romantizminin membaı “Cermen” menkıbeleridir. Frenkleri taklide başlayalıdan beri Avrupa şairlerinin. Eski Yunan edebiyatının çocuklarıdır.611 hâlâ hayran olduğumuz eski Yunan heykeltraşları (anatomi)yi gayet iyi biliyorlardı. Ali Canip HAYAT. Bunun için aralarında Acem üstatları ayarında simalar vardı. vecdli bir edebiyata menşe olmuştur. o vecdli edebiyata hazırlanmaktır. Hani meşhur bir sözümüz vardır! “Ne ekersen onu biçersin. “Mişel Anes”ler birer allame idi.

kırlar. Sembolistlerin kanaatine göre musiki ile şiir arasında hemen hemen fark yoktur. Bu iki dünya arasındaki “gizli sıhriyet” ne eski “klasik” lerin “estetik” lerine esas olan “Idees fikirler”. Onlar sadece Haşim Beyi taklit ettiler. gönülde yaşayan heyecanlardan ibarettir. deniz. Ancak “ telkin” olunabilir. Öteki “Monde Moral manevî dünya” ki benliğimizden. Çünkü matbuat alemimizde şimdiye kadar böyle bir izah tarzını görmedik. “Teodol Ribo” gibi üstat ruhiyatçılar bu tarzın izahıyla dikkatlice meşgul olmuşlardır. Belçika’da. Kainat iki alemden müteşekkildir.yetişen bir kısım şairlerin mesleklerine. Hatta “realist” lerin –ve “realizm” in şiirde bir tecellisi demek olan “parnasyen” tarzının– tarif ve tasvir usulü de kâfi gelmez. Fransa’da. mademki şiir. pek hulyavî. Her iki sanatın vazifesi eşya ile kendi ruhumuz arasındaki “ Les secretes affinites gizli sıhriyet”i ifade edebilmektir. Arkadaşları arasında o şairlerin ince ve mühim duygularını his ve temsil edenlere tesadüf edemedik. O rengin ruhta hasıl ettiği .. şümullü. ruhumuzdan. telâkki tarzlarına verilen bu unvan. Fakat pek ince. Biz bu makalemizle “sembolizm” in mahiyetini psikolojik bir noktadan izah etmek istiyoruz.. Fakat ruhta doğan heyecanların “vasıtasız tebliği” mümkün müdür? O halde ne yapmalı ! İşte mesele bu noktaya da dayanınca “sembolizm” nazariyatçıları demişlerdir ki mesela maviye mavi demek. “klasisizm” gibi. “romantizm” gibi azametli. ne “romantik” lerin heyecanlarına kalıp ithaz ettikleri “Images hayaller” ifade edebilir. Bu heyecanlar “tarif” ve “tasvir” edilemez.612 “Edebî Meslekler”e Ait Tetkiklerden: SEMBOLİZM LE SYMBOLİSME On dokuzuncu asrın ikinci nısfının sonlarına doğru –İngiltere’de. ağaçlar . ruhumuzun bin bir türlü tahassüslerinden ibarettir. zengin bir devri ifade etmez. “Sembolizm” in iddiası şudur . yahut da maviyi tarif etmek neye yarar. Biri “monde phisique maddî dünya” ki karşımızda duruyor : Gök. “Maks Nordav” gibi filozof edipler. Bizim edebiyatımızda “Fecr-i Atî” gençleri arasında “sembolizm”e en yakın numuneleri “Göl Saatleri” ve “Piyale” şairi Ahmet Haşim Bey vermiş ve hemen hemen onun şahsı ve eserlerine münhasır kalmıştır. Zaten bediî temayülü pek hulyavî ve lirik olan Haşim Bey ilhamlarının örneklerini Fransız sembolistlerinden alıyordu. yer. Almanya’da. pek lirik bir şiir nevini hatırlatır.

. birbirine girift birtakım rüya parçalarının. İşte Garp’ın “sembolizm”i ! Her meşgul olduğu mevzu gibi “sembolizm” de pek aykırı bakan “Maks Nordov” ın biraz haklı olarak dediği gibi bu vuzûhtan azade hulyavî şiirlerin karşısında herkes bir şey anladım zanneder. Biri şiirlerin zahiren gösterdiği manzaralar. malihulyaî gönlünün elemlerini telkin ediyor. pencere camları.613 tesirleri göstermelidir. hiçbir gözle. “Girit Facia” sıdır. fakat anladığı yalnız kendi seciyesine. terbiye ve tahsilimin derecesine göre sırf kendi ruhunda uyanan hususî duygularından ibarettir. kulaklarınızla mı işitiyorsunuz. “Pencere Camlarında Akşam” diye on yedi. Çünkü bunlardan hiçbiri unvanlardan gösterilen mevzuları tarif ve tayin etmez. “Sükût” diye yirmi beş -hem de seri halinde.. Bu da ancak “maddî dünya” ile “manevî dünya” arasındaki “correspandance mürâsele” ye delalet edecek yegane bir vasıta olan “ sembol symbol . o pencere camları. Meçhul. Çünkü hepsi birbirine pek benzerler. Adını söylemekle. Bu basit mevzular için yığın yığın yazılmış şiirlerde bahsedilen lambalar. yahut tasvir etmeye çalışmakla şiir yazılmış olmaz. timsal” lerle temin edilebilir. birer timsalden ibarettir. Şair sizi muin hiçbir lambayla. hatta “anlarsınız” demek bile doğru değildir: Anlar gibi olursunuz. o gözler. “Gözlerde Seyahat” diye yirmi. gözlerinizle mi görüyorsunuz. “Rübab-ı Şikeste” sahibi bu manzumelerinin her birinden iki mana kastetmiştir . hiçbir sükûtla meşgul etmiyor. .şiir yazmıştır. Yalnız okuduğunuz zaman tatlı. zarif. sükût hangileridir? Bu sualinizin cevabı yoktur.. hayatî vaziyetine. Bu tarzdaki yazıların Garp sembolizmi ile hiçbir alâkası yoktur. “Öksüzlüğüm”.“Öksüzlüğüm” gibi. Leylağın bizde uyandırdığı tahassüs telkin etmelidir. Bahis bu noktayı bulunca bir ıstıtrat yapmak lüzumunu hissedemiyorum . “sembol” ün bu şairlerce kabul edilmiş hususî ve pek ince manasından büsbütün ayrı umumî ve alelade manası vardır. hiçbir pencere camıyla. pek farkına varmadığınız akislerini ruhunuzda canlanmış bulursunuz. Onların delaletiyle hasta. “Sembolizmi anlatmak için içlerinden yalnız bir adamı ve o bir adamın da birkaç şiirini hatırlamak kâfidir . İşte mesleğin mefkûresine en çok yaklaşanlardan Belçikalı “Georgi Rodenbach” : “Lamba”lar diye on üç. öteki “Kahkaha-yı Yes”de “ Vatanperverâne Teşebbüsler”. Leylak bir çiçektir. o sükûtlar birer sembolden. Mesela Tevfik Fikret merhum bu umumî ve alelade mana ile “sembolik” bazı şiirler yazmıştır: “Kahkaha-yı Yes” gibi . marazi bir hulya içinde pek nadide birçok müphem duyguların size telkin edildiğini anlarsınız. Demek oluyor ki o lambalar. gözler.

şekil . Nasıl istersen öyle dinle. Nitekim “aksülamel” yine kendi içlerinden başladı. Fakat bunlar hangi memlekette.614 Muallim Ribo “sembolizm” i “Psychologine des sentiments Hislerin Ruhiyatı” unvanlı pek mühim bir eserinin “L’abstraktion des emotions Heyecanların Tecridi” bahsinde tetebbu etmiştir. bitmez tükenmez sükûtu ve bunlar dolayısıyla meçhul kederleri. İşte bunun içindir ki “sembolist” lerin manzumeleri tatlı bir “ibhâm” çeşnisi verir. Beşerin bediî vicdanı. romantiklerin coşkun. çünkü yukarıda izah ettiğimiz üzere bu mesleğe mensup şairlerin manzumelerinde heyecanlar bir zaman ve bir mekan içinde “tahayyüz” etmez. Sadece birer “sembol”den ibarettir. Yalnız hemen her “sembolist ” şair aynı şeyleri : Hüzünlü akşamları. kimler tarafından yapılıyor. hudutsuz tahayyülleri nasıl itinakâr ve tasvirci bir “realism”i meydana çıkarmışsa “sembolizm”in de bütün şiir ihtiyacını tatmin edemeyeceğini derkardır. sakin ve kimsesiz kırları. İçlerinde yetişen “Eredya” gibi üstatların manzumeleri mahir bir kuyumcu elinden çıkmış bir mücevher kadar parlak ve teraşideydi. bakın : Dalların zirvesindeyiz ancak. “Sembolizm”. Sembolizmin istihlaf ettiği “parnasyen” mesleği hususî bir manaya göre şiiri sanat haline sokmuştu. Yarı yoldan ziyade mahe yakın. Parnasyenlerin “estetik”inde kelimecilik ve şekil mükemmeliyeti esastı. her noktadan mahdut bir edebî mektep içinde mahsup kalmaya müsait değildir. Şiiri bu mesleğin “estetik” inden haberdar olanlar için yadırganacak bir şey değildir. Belli değildir. O ( adam ). Nitekim aynı eserin mensur mukaddimesi de “sembolik” şiire müteallik ve münhasır olması haşiyetiyle pek doğrudur. Vakıa “sembolist ” bir şiirin içinde bazı hadiselerden bahsedilir. hiçbir muin orman ve muin bir şehir değildir. abajurlu lambaları. Bu “sembol”ler ara sıra “il” “elle” gibi zamirler de olabilir. hangi devirde. o ( kadın ) kimdir? Bunu ne şair söyler ne siz tahmin edebilirsiniz. Mesela Ahmet Haşim Beyin “Piyale” sinde tesadüf edilen . usançları terennüm ettiği için bu marazîlik “aksülamel” den hali kalmamıştır. iddiasında muvaffak olmuş ve gayesini bulmuş mudur ? Bu marazda söylenecek en munsifâne söz “Ribo” nun “Bulmamışsa da aramıştır. Bakarsınız şair bir ormanı. yahut bir şehri gösteriyor. tamamı tamamına “mücerret” tir. Yarı yoldan ziyade yerden uzak.” fikridir. Klasiklerin mutaassıp kaidecilikleri nasıl pervasız bir “romantizm”in infilakına sebep olmuşsa. Fakat bu. Sembolistler vakıa bunun aksine olarak kelimecilikten.

bütün samimiyetiyle terennüm etmesi iktiza ettiğini söyleyerek sözlerine “İnsan olalım!” diye nihayet veriyor. fakat anlaşılır. Biz bir şiir istiyoruz ki insanı anlatsın ve sade tahassüsleriyle değil.. Dedi ki : “Parnasyenler gibi sembolistlerin de çok defa ihmal ettikleri şey “L’humatine insanlık” idi. Fakat o vazıh olmalı... hulya ve ibham içinde aramakta bulmuşlardı. [hulya için güzellik] iddiasına bulunan sembolist mektepten sonra [hayat için güzellik]i müdafaa eden mektebin teşkili zamanı gelmiştir . Fransa’da bu tarz muin bir meslek olmadan evvel yetişen “Alferd de Vigny” ve “Charles Baudelaire” gibi şairlerin manzumeleriyle beraber bilhassa “Stefan Mallarme”nin mülahaza ve iddiaları nevin “moda” hükmünü almasına bais oldu. pek samimi. filozof.. aynı zamanda insandılar: Yani baba. Biz sembolü kaldıramıyoruz.615 mükemmeliyetinden kaçındılar: Lisanî bünyenin icabına. duygularını. Her devrin bütün büyük şairleri..” “Fernand Gray” uzun makalesinin sonunda her şairin hür ve serbest bütün ruhunu -yani sade hulyalarını değil. Düşünmediler ki bizi sanatkârın ruhunda alâkadar eden şey onun insan oluşudur. Onlar yalnız sanatkâr olmak istediler. canlı bir sanat tasavvur ediyoruz.. Almanya’da da “La Musique Wagnerienne Wagner-kâri musiki” nin revaç buluşu sembolist mesleğinin teessüsüne mühim bir amel olmuştu.. İşte bunu gören şairlerden “Fernand Gray” nam yirmi dört sene evvel “Figaro”da neşrettiği bir makaleyle. hatta vezin ve kâfiyenin mutat şartlarına riayet etmediler.vatandaş. sanatkâr oldukları kadar. Sembolistlerden çok evvel gelen “Alfred de Vigny” de sembol vardır. esas olarak kabul eden parnasyen mektebinden. Çünkü şairle bizim aramızda yegâne müşterek mikyas insanlıktır.. fakat mutarrit ve elemli hulyalar sanatı . bir zamanlar kendisinin de mensup olduğu mektebe karşı şiddetli bir hücumda bulundu. Şiir bu suretle hürriyetinden ve samimiyetinden kaybetmiş oluyordu. pek geniş bir sanat. münekkit. âşık. Fakat onlar da şiiri başka şekilde bir sanat haline koymuş oldular: meçhul. “Stefan Mallarme” yüksek bir şair değildi. oğul.fikirlerini.. fikirleriyle ve duygularıyla . Ve öyle oldular. ihtiraslarını. Bu mesleğin tarihçesine gelince: İngiltere’de on dokuzuncu asrın ikinci nısfında meydana çıkan “Prerapheliste Prerafaelist” unvanlı bediîyatçılar güzelliği hakikatin bariz ifadesinden kaçınmakla. Biz pek vecdli. onu bir kelime hulâsa edebilir: İnsanî sanat ! .. Onların şiirlerini vücuda getiren kendi hususî hayatlarıydı. Otuz sene İngilizce hocalığıyla meşkul olmuş bir adamdı. Karanlık bir sembol anahtarı olmayan güzel bir çekmecedir. Bu sebeple İngiliz şairlerinin “Preraphelizm” den nasıl . [Güzellik için güzellik]..

9. Çünkü “sanatta mektep”. 1927. İşte “Mallerme” tenkidi muhazalarıyla yeni başlayacak sembolik nevin inkişafını propaganda etmiş oldu. şahsiyetin mezarıdır. ruhî hayatımız mütevali bir “amel”ve “aksülamel” den ibarettir. müphem. Hulâsa o bir “The oricien nazariyatçı” saffetiyle –kendi pek liyakatli bir şair olduğu halde– liyakatli şairleri yetiştirmiş oldu. O zaman Fransız şiirine “parnasyen” tarzı hakimdi. yeni kıymetler yaratmak için bocaladığı bir zamanda narin. buhranlarla çıktığı. bilhassa marazî bir tarzın muhayyileleri ve zevkleri tatmin edebilmesine imkan yoktur. 27 Kanun-i sani. Ali Cazip HAYAT. ne bir mesleğin reisidir.1. 4 . Yeni Fransız nesir onu “Prince des poetes” sultanü’ş şuara” itibar etti. hulyavî şairler olduğuna şüphe yoktur. pek heyecanlı şiirler yazmaya başlamıştı. yeni idealler. şiir ve sanat aleminde pek tehlikelidir. Bu mükemmel fakat kendi salikasından başka bir şey tanımayan serseri şair beşeriyete hulya ile. Esasen ne kadar dilfirîp. c. rüyalı.3. esrar ile dolu. İşte Fransız sembolistleri bu şiirlerden çok şey aldılar. Hulusa sembolistlerin ince. Hele insanlığın koskoca ve pek muharrip bir harpten birçok zelzelelerle. zarif. Fakat “Sembolizm” şiir için yegâne bir tarz ve bir mektep olamaz.616 müteessir olduklarını biliyordu. nr. pek emsalsiz. ne kadar cazip olursa olsun bir mektebe bağlı kalmak. adalî manzumeler yazılıyordu. Yine o seneler zarfında “Paul Verlaine” parnasyenlerin arasından sıyrılmış. Fakat sözün doğrusu “Pelisye”nin dediği gibi o ne prenstir. Hep plastik. ruhun bin bir fani samimiyetini terennüm eden pek derunî şiirler bırakmıştır. Beşeriyet zaman zaman her şeyden hoşlanıyor ve her şeyden bıkıyor. s.

Fransızlardır. fakat “klasik” tabiri üzerinde biraz tevakkuf etmeyi.617 “Edebî Mesleklere” Ait Tetkiklerden: KLASİSİZM LE CLASSİCİSME “Klasisizm” on yedinci asırda Avrupa’da ve bilhassa pek zengin olarak Fransa’da teessüs ve inkişaf eden bir edebiyat sistemine verilen unvandır. Eskiden “klasik” demekle “birinci derecedeki muharrirler”i kastederlerdi. O eserin bilhassa ifade itibariyle kuvvetli olması pek lâzımdır.bu fikri büyük bir vuzûhla anlatmıştır. Bu itibarla ben bu milletin muteber bir ansiklopedisinden şu mülahazanın naklini pek faydalı görüyorum: Bir muharrire veya bir esere klasik demek için iki esaslı şartın o muharrir veya eserde tahakkuk etmiş olması lâzımdır: (1) Şu veya bu hususta “autorite sulta”ya malik olabilmesi (2) Üslup ve temin ettiği zevk itibariyle kendi nevinde bir model sayılabilmesi… Bir lisana.bu nam verilir: “Klasik kitaplar. “klasik tetkikat”. Onlar “zevkin amiriyeti” demekle “muhayyile”nin faaliyetini “akl”ın hüküm ve nüfuzuna tevdi etmekten mütevellit. Teşekkül veya . “Souverainete du gout zevkin amiriyeti” ni tanımak Fransız bediiyatçılarına göre klasisizmin bir fârikasıdır. Biz bu makalemizde o sistemi izaha çalışacağız. bir “Perfection mükemmeliyet” göstermiş. kelimenin şümul ve mahiyetini tasrih eylemeyi pek lâzım sayıyorum. Yine onlara göre “klasik edebiyat” milletlerin kemal devri edebiyatıdır. Naci merhum: Bir sanihanın olması hakkıyla mübeccel Olmayla olur sebk ü modası mükemmel Demekle . “muvazene”yi kastediyorlar. “Yunanca ve Latince klasik lisanlardır” gibi… “klasik tarzın en salahiyetli sahibi -biraz aşağıda izah edeceğimiz üzere. bir sanata. “Classe” sınıf manasına geldiği için “mektep”le alâkadar şeylere -bugün bile. bir edebiyat veya sanat devrine o zaman klasik denilebilir ki büyük bir zevk ve sıhhat. Fransız münekkitlerinin kanaatine göre bir esere yalnız kuvvetli bir manayı ihtiva ettiği için “klasik” denemez..bilerek veya bilmeyerek. İşte kelime bütün bu delaletlerinden de müteessir olarak hassaten on yedinci asırda eski Yunan ve Latin edebiyatlarını taklit ederek meydana çıkan edebiyata mümeyyiz vasf oldu. mensup olduğu asırda sayısız numuneler vermiş olsun. Şekil ve esas arasında muvazene: İşte klasisizmin aradığı güzellik!.

yeni bir şeydi. Müverrih “Michelle”nin “Rönesans dünyayı yeniden keşfetti: Onun sayesinde insaniyet adalete ve akla istinat edebildi. bir muvazene müşahede edilir. Bu ihtiyaç on dördüncü asrın ortalarına doğru ve bugünkü hür medeniyeti yaratan mesut bir inkılabı doğurdu: Rönesans!. Rönesans tarihinde öyle bir merhaledir ki onu halk kitlesi değil. uyamazsa ortaya çıkamamak mecburiyetinde idi. okumaya mecbur etti. fakat “kurun-ı evveli”deki Latin muharrirlerine meftuniyeti onu daha eski zamanlara sürükledi: Yunan üstatlarının yazılarını toplamaya.618 inhitat asırlarında bu muvazeneye ve bu muvazenenin temin ettiği mükemmeliyete tesadüf edilemez… Şu mülahazanın umumî ve şâmil sözlerden olduğuna şüphe yoktur. Hulâsa ölçülü ve tartılı söz söylemek bu mektebe mensup muharririn birinci vazifesidir. Frenk edebiyatçıları bütün bu sebeplere binaen der ki klasik eserlere “ölmez” namını veriyorlar.. Müteakiben yetişen “Petrarca” (13011374) da yeni başlayacak bir hayatın ilk zamanlarında görüldüğü üzere biraz bocaladı.. zamanındaki bütün ilimleri tahsil etmiş ve istidadını irfanıyla kuvvetlendirerek muvaffak olmuş bir dahidir. bilakis bir durgunluk. Dante. Şair “Homer” ile filozof “Eflatun”un eserleri Petrarca’a Yunanca öğrenmek mecburiyetini ilham etti. “Rönesans” ile beşeriyet işte bundan kurtuldu. O da “Petrarca” gibi eski Latin ve Yunan edebiyatlarına meftun kaldı. . Mevzu mistik olsa bile lisan ve sanat itibariyle bu. Meselenin kelime üzerinde evvela böyle bir taslağını yaptıktan sonra (Klasik devir) in inkişafına sebep olan en mühim ameli anlatabiliriz. Birçok eserlerini Latince yazdı. “Rönesans”ın ilk ışıkları İtalya ufuklarında göründü. “Kurûn-ı vustâ”da zeka esir ve mahbustur: Maddî ve manevî dünyada ne varsa bila-istisna hepsi “din”in mutaassıp kaidelerine uymak. yüksek zeka ve irfan sahipleri meydana çıkarmıştır. meşhur “Divin Comedie” sini İtalyancayla yazmıştır. Nasıl karanlıkta kalan bir adam aydınlık ihtiyacını şiddetle duyarsa insaniyet de “kurûn-ı vustâ”nın zulmetinde asırlarca bunaldıktan sonra böyle bir nur ihtiyacını hissetti. Daha on üçüncü asırda şair “Dante Alighieri” (1265-1321) halkın konuştuğu lisana kıymet vermiş. Aynı devirde bir de “Boccacio” (1313-1375) yetişmişti. “İlyada” ve “Odise” kendisine hırz-i can olmuştu. Bu itibarla coşkunluk ve heyecan görülmez. İlim ve edebiyata kilise Latincesi hakimdi.” deyişi bunun içindir. Fakat klasik edebiyata hasr ve tahsis edilmesi itibariyle dikkate şayandır.

muharrirlerin hamisiydi.İşte Petrarca’ı. bir taraftan da birçok İtalyanlar Yunanca öğrenmek için İstanbul’a geliyorlardı. Hele Fransa’da “Kolej De France”ın tesisi (1540) hümanizmin kuvvetlenmesine ve binnetice asrî Fransız edebiyatının meydana çıkmasına sebep oldu. Fakat Latince pek revaçtaydı. Daha sonra Roma’da. Bu çığırın ilk merkezi “Florans” şehriydi. Muhteşem saraylarının duvarları üstat ressamların tablolarıyla. Eski Yunan şah eserleri İtalya’ya gidiyor. Pavi’de Venedik’te Yunanca muallimliği etti. Fransa’da… umumî bir cereyan halini aldı. Fransa için “Homer” ve alelumum Yunan şah eserleri meçhuldü. “Bude”nin bilhassa telifatı ve şakirdi “Danes Dones” in dersleri. Bundan dolayı bilhassa İtalya’ya geldi. Almanya’da. İşte bu adam “Hümanizm” mesleğinin teessüs ve inkişafına pek çok hizmet etmiştir. İstanbul’un bizim tarafımızdan zaptı (hümanizm) cereyanını şiddetlendirdi: Birçok Bizanslı alimler hep İtalya’ya geçtiler. Filolog “Bude Bude” (1467-1540) kendisine iltica eden İstanbul kaçkını Berrom’dan Yunanca öğrenmeye başladı. verdiği bediî terbiye ile imtizac ederek asrın sonuna doğru kilise lisanını inhisafa uğrattı. Unutmamalı ki o esnada Guttenberg’in (1400-1468) matbaacılığı icat etmesi kadim şah eserlerin her tarafa intişarını temin eden mesut bir tesadüf olmuştur. Hükümdar nezdinde de itibar kazanarak “Kolej De France” ın teessüsüne hizmet etti. Paris’te bulundu. Bizans İmparatoru “paleolog” tarafından Türklere karşı muavenet temini için İstanbul’dan Avrupa’ya gönderilen Yunan alimi “Manuel Krizularos” (1355-1415) Rumlarla Latinlerin ithadı tarafları idi. Meftun kaldı. Hayalin serbest unsurlarıyla gıdalanıyorlardı. Istıraden kaydedelim ki on beşinci asırda İtalya esasen pek dün bir derecede değildi. Bu hareket bütün Avrupa’ya sirayet etti: Felemenk’te. bahçeleri nefis mermer heykellerle müzeyyendi. O aralık Fransa’ya gelen Bizanslı alim “Lascaris Laskaris” (1445-1545) ten sonra ders aldı ve asrının mükemmel bir “Yunaniyat” çısı oldu. Kadim Yunan şah eserlerinin yavaş yavaş kafalarda uyandırdığı serbestî temayülleri. Filvaki on beşinci asırda halk diliyle yazı yazılıyor değildi. Bu adamların temayülleri “Humanisme” denilen çığırın açılmasına sebep oldu. başta “Ronsar” (1564-1585) olmak üzere bütün “Pleiade Hleyad” ediplerini meydana . (Homer)i aslından okudu. Evvela Florans’ta sonra Milano’da. Boccacio’yu bu servet ve hürriyet teshir etmişti. İtalyan prensleri sanatkârların. halkın konuştuğu lisanla kuvvetli edebî eserler yazılmaya başladı.619 Kadim Latin ve Yunan eserleri “Pajienne müşrikane idi. Hepsi zengin bir asatirden ilham alıyor. “Kurûn-ı vustâ” edebiyatlarındaki sırf dinî tahassüsler dar ve mutaassıp zihniyet onlarda yoktur.

“Ronsar”ın etrafında “Du Bellay” de dâhil olduğu halde genç şairler toplandı. Ronsar’ın halefleri ecnebî kelimeleri çokça kullanmışlar. “Ronsar” bütün eski edebî nevleri ihya ederek Fransa’da yeni bir şiir ve edebiyat vücuda getirmek istiyordu. Şiirin hududunu genişletmek için kadim edebiyatlarda görülen bütün nevlerin hiç çekinmeksizin iktibas ve tatbiki lâzımdı. muharrirleri muhafaza ediyordu. Fransızcanın safiyetini bu itibarla bozmuşlardır ki bütün bu pürüzleri de müteakiben yetişen “Malerb” (1555-1628) temizleyerek meydana mükemmel bir edebî Fransızcanın çıkmasını temin etmiştir. hatta bizzat ispat etmişti. Hulâsa “Du Bellay” Rönesansın emrettiği yeni yeni edebiyatın programını çizdi. şiir ve sanatın kaynağına gitmek. Arapçası “Serya” Acemcesi “Pervin”dir. müvellit lafzlarda. Yalnız “trajedi” ve “komedi” nevlerine ait numuneleri şakirtlerinden “Judel” (1542-1574)e bırakmış oldu. Gerek eski ve muasır ecnebî lisanlarıyla köylü lehçelerinden kelimeler istiare ederek. İşte bu türlü hazırlıklardan sonra on yedinci asrın “klasik devri” inkişaf etti. Bu itibarla “Du Bellay” güzelliğin canlı membalarını.tatbik etti. (1) “Pleyad şairleri”nin gayeleri Fransızcanın ibtikariliğini ve istiklâlini temin etmekti. oraya. Fransızcanın fakir bir lisan olduğunu kabul. Fransız edebiyatını o kaynaktan fışkıran nur ve insaniyet şarabıyla kandırmak icap ettiğini ileri sürüyordu. Dostu ve fikir yoldaşı “Du Bellay Du Beley” bin beş yüz kırk dokuzda La Defence et illustration de La Langue Française’i neşretti. “Du Bellay” ana dilini ihmal ederek kötü Latince ile yazı yazan alimleri. Bunlar yedi kişiydiler. gerek unutulan eski Fransızca lafzları ihya ederek bunu temin etmek mümkündür. Burada dikkat edilecek en mühim şey: klasik edebiyatın ana diline hürmet ve muhabbetle başladığı noktasıdır. Biraz sonra -bize telâkki cihetiyle. “Klasik” zihniyetin nazariyatçısı olan “Bovalo” (1636-1715) şiirde iki şeyin hükümran Kelimenin Türkçesi “Ülker”. 1 . istiarelerde ifraza düşmüşler. Kitapta Ronsar tarafından telkin edilmiş iki esasî fikir müdafaa ediliyordu: Fransız lisanına muhabbet. yeni zihniyete zıt skolastik edebiyata muhalefet. Fakat kaniydi ki ana dili zenginleşmeye kuvvetlenmeye pek müsait ve müstaittir.620 çıkarmış. “Ronsar” da aynı programı -bütün edebî nevlere misaller vererek. Gruplarına yukarıda da işaret ettiğimiz üzre –“Pleyad” denildi. yani “Kolej De France”ın teessüsüyle klasik Fransız edebiyatı doğmuş oldu. Yunan esatirinde ise (Atlas) ın yedi kızına verilen unvandır.aynı noktaya temas edeceğiz. Hele eski Yunan asatırından istifade edilmeye başlanınca millî lisanın şerefi büsbütün artacaktı. kadim Yunan şah eserlerini tanıyan şairleri de tenkit ediyor.

“Hardi” bunlardan bir grupe oynatmak üzere birçok piyesler kaleme aldı. Müteakiben yetişenler ve bilhassa “Mere” Yunan filozofu Aristo’ya isnat olunan kaideleri tatbik etti. On altıncı asır trajedisi uzun “irade tirad”lardan. ne seyircileri vardı. “Leb on sens zevk-i selim”. Bovalo’nun fikrince bir şairin kendi kalemi hakkında bilerek şiddetli davranması lâzımdı. Korkunç. “Judel’in ilk Fransızca trajedisi “Fleavpatra” ve ilk komedisi “Ujen” evvela “Otel Durens”te. sonra bir “kolej” in salonunda oynandı. Trajedi şahısları -Romalılar. İşte bu Valo’nun mutaassıbâne müdafaa ettiği “üç vahdet”in esası budur. Bu asrın sonlarına doğru Fransa’da “seyyar komediciler” peyda olmuştu. Bu da yalnız bir yerde cereyan eder. felaketli vak’aları sahnede göstermekten çekinmedi. komediler yazmayı tecrübe etmişlerdi.On dördüncü Loui devrinin kıyafetiyle sahneye çıkarlardı. Vak’alar seyircilerin gözleri önünde gösterilmez. “Action fiil ve hareket” pek fakirdi. “Klasik trajedi”nin ilk muvaffak muharriri “Corneille” (1606-1684) dir. Rolleri mekteplilerle amatörler ifa etti.Bundan dolayıdır ki “diyalog”lar trajedilerde mühim bir mevki tutar.621 olmasını istiyordu: “La raison akıl”. Yabancı yazılardan nefret eden Bovalo değerli muharrirlerin ve hassaten şair “Racine”in sadık bir müdafakarıydı. Zaten ne sahneleri. “Pleyad” şairleri kadim şah eserler tarzında trajediler. Bu şahıslar “kurun-ı evveli”nin kralları. muharripleridir. “Corneille” trajedisinin “estetik”i “vazifenin kutsiyeti” esasına müsteneddir: ahlakî . Yalnız nakil ve hikâye edilir. hikmetlerle. prensleri. Sahnede geçen zaman yalnız birkaç saatlik bir şeydir. Malûmatlı bir münekkitti. Sanatın mutlak kaideleri vardı ve sanatkâr olmak için “muhayyile”den ziyade “say” elzemdi. Yunanlılar. Kendisinden sonra gelenler hep onun fikirlerini kabul mecburiyetinde kaldılar. bu suretle biraz sonra meydana çıkarak “tam klasik trajedi”nin ilk mükemmel numunelerini verecek olan “Corneille”e gideceği yolu göstermiş oldu. Sanat noktasından bunlar iyi eserler değildi. Komedi ise “Judel”le arkadaşlarının gayretlerine rağmen eski Yunan ve Latin şah eserlerinden ziyade “kurûn-ı vustâ” mahsullerinden müteessir olmakta devam ediyordu. ne aktörleri. Bu fakir dekorda zaten “mahallî renk”e ehemmiyet verilmezdi. seyircinin alâkası tek bir vak’a üzerine celp edilir. Çoğu trajediydi. Elbise itinası da yoktu. Tam klasik trajedide “fiil ve hareketin en çoğu şahısların ruhlarında cereyan eder. fakat bu ilk eserler alelade tercüme ve adaptasyonlardan ibaret kaldı. Bu nevde yegâne ehemmiyet verilen şey “üslûp”tu. darb-ı mesellerle süslenmiş monologlardan müteşekkildi. kraliçeleri. Beş perdelik bir trajedide de sahnenin değişmemesi “dekor”un fakrını intaç etmiştir.

gebermediği için gazaba gelir… Corneille’in trajedilerinde şahıslar fikirlerini pek hatibâne. Racine Yunanlılardan iktibas etti. Klasik komedi “Moliere” (1622-1674) in şahsında kemalini buldu. Corneille insanları “olmaları lâzım” geldiği gibi tersim eder. hatta taklidi icap eden hasletler vardır. Racine’de zevk ve duygular… Corneille çok ahlakî. tahrik eder. yine Kruvaze’nin dediği gibi. pek parlak ifade ederler. Racine bizimkilere tab olur.622 fazilet. Bu klasik dahiye hakiki manasıyla “realist bir sanatkâr” demekten çekinmemeliyiz. Racine oldukları gibi. Ve bilhassa der ki: “Corneille bizi kendi fikirlerine münkad eder. En mühim rolü kadınlar ifa eder. Racine çok tabiîdir. Çünkü yaşadığı devrin hayatını eserlerinde derin hatlarıyla tecelli ettirmiştir. trajedilerinde asalet ve ahlakîyete pek ehemmiyet veren Yunan şairi “Sofokl”u üstat tanımıştı… Racine ise beşeri ihtirasları tasvir eden “Uripid”i taklit ediyordu. Bunun sebebi şudur ki Corneille. Corneille’de hikmetler. hulâsa beşeri ıztırapların şairleridir] der ki bu hükmü hiçbir kelimesini değiştirmeksizin iki Fransız klasiğine de tatbik edebiliriz. Yunan edebiyatını en iyi tetebbu edenlerden Muallim Kuruvaz: [“Sofokl” takdir ve hayretin “Uripidir” hararettir. kaideler. Moliere . istediği yere sürükler. (Sid)de Rodrik. Corneille mevzularını Roma tarihinden alıyordu. hatta kalbin en samimi temayülleriyle uğraşır ve galiba çalar. (Horas)da iki oğlunun katledildiğini duyan ihtiyar Romalı. “Buvalo”nun muasırlarına icbar ve telkin ettiği “aklın her şeye faikıyeti” fikri asrın ve müteakip yeni felsefenin en büyük siması “Dekart”ın nokta-i nazarından ibaretti. elemli duyguların. akideler göze çarpar. Corneille insanı yükseltir. Moliere’dir. Birincide takdir olunan. İkincide herkesin gönlünde yaşayan hatta bizzat duyulan şeylere tesadüf edilir. hayrete düşürür. terbiye eder. nâdir. onların matemini tutmaz da üçüncü oğlunun düşman önünden kaçtığı. Racine zevklendirir. Fakat sırf seyircileri eğlendirmek için de eserler yazmıştır. Fransız trajedisinin en mükemmel numunelerini Racine (1639-1699) vermiştir. tecavüze uğrayan babasının intikamını almak için nişanlısı (Şimen)in babasını öldürür. Meşhur Labroyer “Seciyeler” unvanlı eserinde bu iki klasik üstat hakkında bir mukayese yapar. pek kuvvetli. acayip. Moliere komedisinin gayesi kepazelikleri teşhir ve insanları terbiye etmektir. dokunur. gönüllere nüfuz eder. Vakalarda aşk ve ihtiras galip gösterir. ihtiraslarla. Bu fikirden ve “asalet ve ulviyet” mevzularından ayrılmayan muin klasik kaidelerden kurtulmuş yegane şair.

gönlünden değil. Kuvvetini -hatta Racine’de bile. Bu edebiyat “estetik” ini eski Yunan şah eserlerinden iktibas etmiştir. Binaenaleyh “lirik” değildir. mutlak surette “Rönesans”ın bir mevlüdüdür. Ali Canip HAYAT. Sadede gelelim: Bütün yukarı ki izahattan sonra “klasisizm”e tahlili bir nazar atfedebiliriz. milletin konuştuğu lisana kıymet vermiştir ve milletler edebiyattır. Bu edebiyat bilhassa lisan itibariyle kâmilen (skolastik) yani “medresevî”dir. Nitekim ona aksülamel olan “romantizm” de Alman ve İngiliz mahsulüdür. İngiltere’de. ancak İran edebiyatını model olarak kabul ettiği ve muin kaidelere tab bulunduğu için ara sıra (klasik edebiyat) denilmektedir. c.13. Buraya son bir istitrat olarak kaydedelim ki bizim “Dîvân edebiyatı”na. Kurûn-ı vustânın “skolastik” zihniyetine aksülamel olan klasik edebiyat “Rönenasns” ın bütün mahsulleri gibi hat-ı zatında (lâyık) tır. çünkü hiçbir dîvân şairi -velev ki dünyevi duyguları terennüm etmiş olsun.2 kendilerini klasik edebiyatların sayesinde evvela lisanlarında bulmuşlardır. sistemi itibariyle asla lirik değildir. Nedim’de bile “zeka” ve “zihin”in rolü barizdir. Klasisizmi izah ederken Fransız edebiyatından ayrılmadık.623 kendi başına bir dünyadır. nr. Zihni. Almanya’da “mektebi klasiszm”. Ayrılmasına esasen imkan mutasavvur değildir.skolastik kafa taşımaktan ayrılmamıştır. s. çünkü bu tarzın en mükemmel numunelerini o edebiyat vermiştir. Dîvân edebiyatı sisteminin lirik olmayışı mesela Fuzûlî veya Nedim’in lirik olmamalarına mani değildir. Türk milleti o edebiyatın devam ettiği asırlar zarfında tamamen “kurûn-ı vustâ” hayatı yaşıyordu. Ancak unutulmamalıdır ki Fuzûlî’de. Bunu ayrı bir makaleyle izaha çalışacağız. şümulü düşünülecek olursa onun “Garp klasisizmi) ile hiçbir müşabeheti yoktur. 5 Bizim Dîvân edebiyatı da bu noktadan aynı mahiyettedir. “Klasik edebiyat” Fransızların millî malıdır. 24 Şubat. 4) 5) Klasik edebiyat. Fransa’ya ancak bir mektep ve bir taklit olarak girdi. Yoksa şu uzunca makalemizle şerh ve izah ettiğimiz üzere (klasik tarz)ın menşei. Ve bu iki büyük şair muasırlarınca ancak “Dîvân edebiyatı” estetiği dâhilinde maharet gösterdikleri için rağbet bulmuşlardır. zekadan alır. 1927. tecritçi bir Klasik edebiyat.1. Dîvân edebiyatı İslamî bir edebiyattır. 4. Zaten zihniyet itibariyle de öyledir. mahiyeti. 2 . “Klasik devir” lisan için “mükemmeliyet” devridir. Fakat bunu şerh ve izah etmek şu makalenin vazifesi değildir. edebiyatı zaafa düşürmüştür. Hatta bu nokta onun en bariz bir “ alamet-i farika” sıdır.3. 1) 2) 3) Klasik edebiyat.

"Nedîm"in hayatına ve eserlerine dâir son günlerde çıkan bir küçük risâleyi lütfen göndermişsiniz. Halbuki Karacaahmet'teki mezar muhakkak şâir Nedîm'indir. Bunda Damat İbrahim Paşa devri ulemâsından iki "Ahmed Nedîm" Efendi olduğunu iddia etmiştir. Çünkü o devirde kendisinden başka "Müderris Nedîm Ahmed Efendi" yoktur. Şöyle ki evvelâ bütün ulemâ silsilesini hareketlerine göre muntazaman tesbit eden "Vekâyiü’l-Fuzalâ" adlı gayri matbû muazzam eserin üçüncü cildi bu babda kat'i ve bütün şüpheleri reddedecek mükemmel bir vesikadır. ciddi bir zât olduğuna kâilim. Kendisinin ilme hürmetkâr." Mütâlaası yürütülüyor. Bir buçuk sene evvel Tarih Encümeni Mecmûası'nın o eserden bazı parçalar neşretmeğe başlaması üzerine. Sâniyen: Şâirin ölümü münasebetiyle muâsırlarından biri: Rahm itmedi kimesne anın âh ü zârına Âhir götürdi anı da miskîn mezârına diyerek Üsküdar'da medfûn olduğuna işaret etmiştir. 1-Nedîm için "nerede medfûn olduğu malûm değildir" deniyor ve ilâveten "fi'lhakika Üsküdar'da Karacaahmet Mezarlığı'nda Tunusbağı civârında yine 1143/1730'da vefât etmiş Nedîm Ahmed Efendi isminde bir zâtın mezartaşı el'ân mevcûd ise de bunun aynı tarihte vefât eden yine o isimde diğer bir müderrise ait olması ihtimâli daha kuvvetlidir. "Müverrih İsmet Efendi" namında bir zât bundan otuz sene kadar evvel "Şeyhî Zeyli" unvanıyla bir eser kaleme almıştır. Eğer olsaydı -dokuz buçuk sahifelik minimini bir risâlede bileüzerine kendi ismi geçirilen bir eserde tarihî hakikate bu kadar aykırı düşen şeyleri neşrettirmezdî Bakınız bunlardan birkaçını kaydedivereyim. Hattâ bu serîye dahil olmak üzere bendenizden de birkaç şey istemişti. Riyâset eden zât yakın bir arkadaşımdır. Mütâlaamı soruyorsunuz. Tanınmış bir zâtın riyâseti altında "güzide bir hey'et-i ilmiyye tarafından" vücûda getirildiği ilân edilen serî içinde bu kadar yanlış bir şeyin nasıl çıkabildiğine hayret ettim. Bu itibarla diyorum ki halka ve gençliğe büyük bir Türk şâiri hakkında baştan başa hatalı malûmat verecek böyle bir yazıdan haberi yoktur. "Milli .624 Edebî Meselelere Dâir: EDEBİYAT MERAKLISI BİR GENCE MEKTUP Şâir Nedîm Hakkında Azizim.

Vâkıa büyük bir şâirin hayatı en hurde taraflarına kadar bilinmelidir. Pek yakında bu mühim ihtilâlin sebeplerini.625 Mecmûa"nın 53. Şâirin muâsırları tarafından kaleme alınan vesikalarla taban tabana zıttır. Fakat şâir. Şehit Ali Paşa'nın arasıra gösterdiği semâhata rağmen nasıl aksi. âsîler tamamen tepelenmiş. Bu itibarla Nedîm hakkındaki malûmatımız elbette noksandır. devamını. Halbuki –rebîulevvelin on beşinde başlayan isyân cümâziyelâhireden evvel bitmiş.1143/1730 ihtilâli bu risâlede "softa gürûhu"nun îkâ'kerdesi olarak gösteriliyor." diye yine vaktiyle diğer bir zâtın söylediği söz tekrar ediliyor. İstanbul'da tabiî hayat ve huzûr başlamış. itfâsını "Hayat"ta yazacağım. 3-"Ali Paşa'nın Varadin'deki şehâdeti Nedîm'i kadir bilir bir hâmîden mahrum bırakmıştı" deniyor. 2-"Nedîm"in 1143/1730 ihtilâli esnasında o devrin başlıca münevver ve ma'rûf zevâtı arasında öldürülerek terk-i hayat" ettiğinden bahsediliyor. Halbuki Sâlim'in eserine zeyl olmak üzere kaleme alınan "Râmiz Tezkiresi" bu babda sarîh malûmat vermektedir. Türkiyât Mecmûası'nın birinci nüshasında münderiç "Nedîm'in Hayatı" unvanlı uzunca bir tetkiknâmede birçok mülâhazalar gibi bunun da doğru bir söz olmadığını anlatmıştık. Hâdisenin etraflıca bir tarihçesi olan gayr-i matbû Abdi Vekâyinâmesi. 5-"Şahsî hayatı itibariyle Nedîm sanki ezmine-i kable't-tarihiyyede yaşamış bir zâta benzer. İhtilâl olunca "Nedîm" heyecana düşmüş. numarasında bu meseleye dâir ufak fakat etraflıca bir tenkidnâme çıkmıştı. hattâ meşhûr ve matbû "Subhi Tarihi" gözden geçirilecek olursa bu iddianın da doğru olmadığı anlaşılır. "Varadin" felâketi halka keder verdiği halde Ali Paşa'nın şehâdeti herkesi sevindirmiştir. zuhûrunu. 4. Bu risâlenin birçok satırları gibi bu cümle de vaktiyle bir zâtın Nedîm hakkında yazdığı yanlış bir mütâlaanâmeden alınmıştır. asla "kable't-tarih" bir devirde . garazkâr bir adam olduğu ise tarihlerde mukayyeddir. Nahifî gibi şâirlere tahsis ettiğimiz makalelerde Ali Paşa'nın elinden bu adamların çektiklerini bilvesile yazmıştık. İsmet Efendinin iddiaları tamamen vâhîdir. Nedîm ancak Damat İbrahim Paşa'nın sadâretinden sonra "Oh!" diyebilmiştir. hattâ Damat İbrahim Paşa mensûblarından birçok değerli adamlar tekrar memuriyetlere geçirilmiştir. Nitekim "Hayat"ta Çelebi-zâde Âsım. Lütfen okursanız hakikati anlarsınız. Muâsırînin: Rahm itmedi kimesne anın âh ü zârına deyişine bakılırsa tezkire sahibi "Râmiz Efendi"nin "illet-i vâhime" tâbir ettiği hastalığın şöyle böyle bir cinnet olduğu anlaşılır. dûçâr olduğu "illet-i vâhime"den kurtulamayarak 1143/1730 Cemâziyelâhiresi'nde vefât etmiştir.

hatta padişahla beraber safâlar sürmüştür. Ebe-zâde Abdullah Efendi'nin meşihâti esnasındaki bir imtihanda pek parlak cevaplar vermiş "medrese-i hâric"le müderris olmak hakkını kazanmıştır. Çelebi-zâde Âsım. zarîf fakat haysiyetine itinâlı. Mehmed Efendi. Ölmeden bir sene evvel "medâris-i sahn-ı semân"ın biriyle tevkîr olundu. Nedîm de fırsat buldukça yalnız ana tarafından atalarını yâd etmiştir. Paşa kendisini pek sevmiş. "Nişancı Paşa-yı Âtik". matbuât sahasına çıktıktan sonra kaleme alınan mezkûr risâlede görülen yanlışlar. sadrâzamla. Arapçayı. Seyyid Vehbî. En mûteber vesikalara istinâden etraflıca tercüme-i hâlini "Türkiyât"a yazdığım bu değerli adamın hayatından bilvesile burada icmâlen bahsedeyim! Nedîm'in babası Anadolu'da kadılıkla dolaşan Mehmed Efendi nâmında bir zâttır. bazan da eskilerine takdim edilmek suretiyle müderrislik silkinde hareket ve terakki ettirmiştir. İyi bir tahsil görmüş. Son müderrislikleri "Sa'dî Efendi". Nedîm yazın lale çerağanlarında. Nedîm doğmuştur. ondan "Mehmed Efendi" dünyaya gelmiştir. Neylî. Bütün bu hakikatler meydana konduktan. vakûr bir adammış. yazan zâtın kasdî gaflet ve ihmâlden . ulemâ-zâde olduğu için küçük yaşında "mülâzım" olmuştur. tahmîs yazmak mecbûriyetinde bırakmış. Fakat Mustafa Efendi tarihte pek fena bir nâm bıraktığı için şâirden bahseden tarihler. Mustafa Efendi sudûrdan "Çeşmî Mehmed Efendi"nin kızını almış. hususî kütüphanesine memur etmiş. Fakat Damat İbrahim Paşa sadrâzam oluncaya kadar zarûret çektiği muhakkaktır. Muhtelif vesikalar ve delâletlerle anlıyoruz ki Nedîm. tezkireler Nedîm'i incitmemek için bu unvanı kullanmaktadırlar. Kâmî.626 yaşamış bir zâta -mahlûka dense daha münasip olmaz mı idi?. kışın helva sohbetlerinde. ekserîsinin üslûblarına tesir etmiş. "Sekban Ali" medreselerindedir. her sene ramazanda takrîr edilen tefsîr derslerinde "kârî"lik vazifesini vermiş. bilhassa Farisî lisânını pek iyi öğrenmiştir. "Nedîm" müstesna şiirleriyle genç yaşta başında "Sâbit" gibi bir üstât olmak üzere bütün muâsırlarının nazar-ı dikkatini celbetmiş. Kelîm. Nedîm'in maskat-ı re'si İstanbul'dur. Kara Çelebi-zâde Abdülaziz Efendi ailesine mensup "Saliha Hatun"u tezevvüc etmiş. hatta pek seviştiği İzzet Ali Paşa'yı tam bir mukallid yapmıştır. şûh. Âtıf misillü tanınmış şâirleri kendisine nazîre söylemek. Nedîm'e büyük babasına izâfeten "mülakkab-zâde" bile denildiğini muasırlarından meşhûr bir zâtın hatt-ı destiyle yazılmış bir fihristinden istidlâl ediyoruz.benzemez. Babasının babası Sultan İbrahim devri kazaskerlerinden meşhûr Merzifonlu "Mülakkab Mustafa bin Muslihiddin Efendi"dir.

5 Mayıs 1927. Bu son günlerin ilmî.. 3. ba-husûs kasîdelerinin tasviri ihtiva eden baş tarafları gazelleri kadar güzeldir. İlk fırsatta neşretmek emelindeyim. Her iki nefis kitaptan pek yakında bahsetmek istiyoruz.627 marazî bir zevk alır mizâcında olması ihtimâlini hatırlatıyor! Meğer ki bir şey okumaz bir adam ola!. Fakat böyle birisinin de edebiyatın en meşhûr simâsını halka ve gençliğe pek sathî veya yanlış anlatmağa kalkışmak hakkı yoktur sanırım. Yeni çıkan eserler arasında diğer bir "enterasan"ı Ömer Seyfettin'in "orijinal" hikayelerinden müteşekkil "Bahar ve Kelebekler"dir. efsanevî bir hal aldı. Yine görüşürüz efendim. Maalesef görüyoruz ki bilhassa son zamanlarda tarih. Bilvesîle arz edeyim ki şâirin Damat İbrahim Paşa'ya takdim ettiği kasîdelerin asıllarıyla matbû nüshalarda tesâdüf edilen şekilleri arasında bazan fazlaca farklar vardır. Bendeniz Nedîm'in hayatında İbrahim Paşa tarafından iki meşhur şaire toplattırılmış nefis bir mecmûada bu güzel şiirlerin asıllarını buldum. Halbuki mezkûr risâlede bu parçalardan hiçbir şey gösterilmemiştir. Nedîm'in kasideleri. Bunların biri ve belki birincisi Fâzıl Ahmet Bey'in "Şeytan Diyor ki"sidir. İlmi seven adamların ittihat ederek bu vâhimelerle mücadele etmesi birinci derecelerde vazifeleri idâdına girdi. 2. tarihî iğtişâşları arasında birkaç da güzel edebî eser intişâr etti. Çünkü bu ufak tefek risâleler -doğru yazıldıkları takdirde. Şu vaziyet karşısında o tanınmış arkadaşın riyâset ve nezâreti altında kaleme alınan şeylere itina edilmesini istemek hakkımızdır. Ali Canip HAYAT.memlekete çok hizmetler edebilir. c. Hayatî hakikatler. . asılsız vâhimeler tahvîl edildi. 1. 23. Hele son haftalarda tasavvuru bile mümkün olmayan şeylerin ilmî birer iddia gibi ileri sürülmek istendiği görülmektedir. Nedîm'i en ziyâde ince zekası için seviyoruz. nr. Mensup oldukları edebî nev'iler başka başka olmakla beraber yirminci asrın Fâzıl Ahmet'iyle on ikinci/on sekizinci asrın "Nedîm Ahmed"i aynı kuvvet ve husûsiyette iki müstesna şahsiyettir. s.

Yenisey ve Orhun kitabeleri.Lisan ve yazı: Eski Türk lehçeleri. Uygur destanları. “Hayat”ın geçen haftaki nüshasında neşrettiği makaleyle mülahazalarıma cevap vermiş olmakla beraber fikirlerini bittabî daima takdir ettiğim ve hayran oldum zekası sayesinde pek iyi anlamış ve hatta sıraladığı dört madde ile pek mükemmel telhîs etmiştir. Tukyu. Ben de bunun tamamen aksine olarak “Bugünkü edebiyat programımızda sistematik bir edebiyat tarihi tedrisinin kabul edilmiş olması bir meziyet değil. hatta bir zarardır” diyorum. Köprülüzâde Fuat Bey. Bunun için de evvela liselerin onuncu. Ayrıca vekaletin hazırlatmakta olduğu tercümelerin müfit olacağını tasdîk ve “Edebiyat tedrisatından beklediğim bütün gayeler”i musîp bulduğunu da son cümlesiyle ifade etmektedir. bilakis gayet büyük bir kusur. ilk mevzular.İslamî Edebiyat: Garp ve Acem edebiyatlarının tarihî inkişaflarına bir nazar -İslamî edebiyatta tasavvuf tesiratı ve mahiyeti –İslamî edebiyatta vezin ve şekil. Fuat Beyin makalesinde şu fıkra var: “Bence bugünkü edebiyat programımızda sistematik bir edebiyat tarihi tedrisinin kabul edilmiş olması. vezin ve kâfiye. Moğol istilasına kadar Türk edebiyatı: Karahanîler devrinde Türk lisan ve edebiyatı: Kutadgu Bilig-Selçukîler devrinde Türk lisan ve edebiyatı – tasavvuf . on birinci sınıflarında gösterilen “Edebiyat Tarihi” müfredatını şuraya aynen nakledeceğim: Onuncu Sınıf Müfredatı: İslamiyetten Evvel Türk Edebiyatı [Kabl-el-İslam Türk tarih ve medeniyetine umumî bir nazar. bilakis bir meziyettir” ve bu fıkra onun esas müddeâsını gösteriyor. Uygur yazısı.628 Edebiyat Tedrisatı Meselesi: BUGÜNKÜ PROGRAMIN İKAMET VE SAKAMETİ Fatin bir muhataba mazhariyet.] İslâm Medeniyeti Dairesinde Türk Edebiyatı İslam medeniyeti ve Türkler. ilk şiirler ve ilk şairler: Ayinlerde şiir. Türkçede kullanılan sair muhtelif alfabeler millî Türk destanı: Oğuz. millî musiki. İşte bu makalemde şu nokta-i nazarı izah etmek emelindeyim. insanı ne kadar sevindiriyor. eski Türk edebiyatına umumî bir nazar. Orhun yazısı. bir kusur değil.

halk şair ve hikâyecileri) Azerî (Şarkî Oğuz) edebiyatının teessüs ve inkişafı. Şairler. Oğuz lehçesinin şarkî ve garbî iki şubeye ayrılması. her lehçe edebiyatı ayrı ayrı tetkik edilmekle beraber yekdiğeriyle olan müşabehet ve münasebetleri gösterilecekti. fikrî ve medenî hayatın umumî tekamülü gösterilmeli ve edebî nevlerin inkişafı ayrı ayrı esbâ-ı tarihiyeleriyle izah edilmelidir. Derslerde mevzu-i bahs metinler üzerinde azamî nispette lisanî ve edebî tetkikat yaptırılmalıdır. edebiyat ve inkılâp-edebiyatta teceddüt ve irtica mücadeleleri-Servet-i Fünûn zümresi ve muakkibleri. Oğuz lehçesi. Edebiyatımızın diğer komşu edebiyatlarla tesir ve aks-i tesirleri ve bilhassa Acem edebiyatının her devrindeki tesiratı da anlatılacaktır. Azerî edebiyatlarının bu asra kadar geçirdiği devreler ve büyük şahsiyetleri. Bektaşîler. Osmanlı. Onuncu asra kadar Türk edebiyatı: Çağatay. Edebiyat şubesine ait üç . Büyük şahsiyetler merkez-i sıklet yapılmakla beraber. Moğol istilası ve neticeleri: Moğol istilasından sonra Türk lehçeleri: Çağatay lehçesi. mütercimlerden başka halk edebiyatı (meddah ve kıssahanlar. eski edebiyatın son mümessilleri. tercüme-i hal tafsilâtından ziyade edebiyat ve sanayi’-i nefîsinin. nâsırlar. esbâb ve avamlı ve başlıca mümessilleri-Türk edebiyatının diğer şubeleri: Garp medeniyeti altında Azerbaycan. Osmanlı. Azerî edebiyatlarının tekamülü (Onuncu sınıfta takip edilen usul dairesinde devam olunacaktır. mütercimler.Millî Edebiyat cereyanı. Türkistan sahalarında Türk lisan ve edebiyatının tekamülü.629 edebiyatının menşe ve inkişafı. safiler. On Birinci Sınıf Müfredatı Onuncu asırdan Türklerin Garp medeniyeti dairesine girmesine kadar Türk edebiyatı: Çağatay. Kırım. Kızılbaşlar gibi taifelere ait mezhebî edebiyatlar mevzu-i bahs olacaktır.) Garp Medeniyeti Dairesinde Türk Edebiyatı : Tanzimat devrinde Türk edebiyatı: Yeni edebî nevlerin zuhur ve inkişafı ve teceddüt edebiyatının başlıca mümessilleri. nâsırlar. Timur istilasına kadar Türk edebiyatı: Bu devre kadar Çağatay edebiyatının geçirdiği devreler ve bu edebiyatın büyük şahsiyetleri –Anadolu (Garp Türkleri) edebiyatının geçirdiği devreler ve büyük şahsiyetleri (Şairler. Ahmet Yesevî ve muakkipleri Harezm ve Anadolu’da Türk edebiyatı. Kazan. saz şairleri) edebiyat-ı sufiye ve ayrıca Hurûfiler.

“Tukyu”lardan daha eski bir devre ait bulunan bir eski Türk şubesine ait bu eserin tetkik ve neşri Türkiyat sahası için şüphesiz fevkalade haiz-i ehemmiyet olacak ve lisan tarihimiz bu sayede pek çok tenevvür edecektir. hatta ideal bir plandır diyebilir. [**] Türk Edebiyatı Tarihi Sayfa 33 [*] . yüksek tedrisat için mükemmel de değil. sekizinci. Türk edebiyatını böyle sistematik ve geniş bir hudut ile havsalasına almaya hazırlanıyor ve almalıdır ve bunu temine çalışan Fuat Beyle yalnız Darülfünun değil. bilemiyorum. İstanbul’a döndük. Onuncu.630 saatte eski ve yeni edebî Türk lehçelerine ait metinler üzerinde azamî nispette tetkikat yaptırılmalı. ilk defa olarak Türk tarihinin bir “gül” suretinde kabulünü ve ona göre tetkiki lüzumunu ileri sürmüştü. Fakat sanırım ki şu programın ihtiva ettiği yakası açılmamış. şimdiye kadar Türk olmadıkları zannedilen “Siyen-pi” lere ait bir lugat kitabı elde edilmiş ve bundan bu kavmin Türk olduğu anlaşılmıştır. Bugün de Köprülüzâde Fuat Bey aynı sosyolojik metotla memleket için müfit tetebbuatta bulunmaktadır. Darülfünun. İşte birkaç numune: [Mesela son zamanlarda. mesela yirmi. Türk tarihi ve lisanı. hazırladık.] [**] [Orhun alfabesinin menşei meselesi dahi henüz kat’iyetle hallolunamamıştır… İptidâ nerede ve Fuat Bey makalesinde “Mevcut programı yapan heyet içinde Canip Beyle beraber ben de vardım” diyor. muhtelif kollarına göre. yedinci. Bilahare program meydana çıkınca herkes gibi ben de haberdar oldum ve elhak bu mahşer-i tafsilat karşısında apıştım kaldım. Bizzat Fuat Bey bu husustaki tetebbularının verdiği mahsullere “Esquisse tasarlama”dan fazla bir unvan verebilir mi. ayrıca Arap ve bilhassa Acem edebiyatının tekamül-i tarihisiyle bazı Garp (mesela Fransız) edebiyatlarının tekamül-i tarihisi hakkında umumî malûmat verilmeli ve başlıca edebî nevlerin muhtelif edebiyatlardaki tecelliyâtını göstererek talebede az çok mukayese kabiliyeti uyandırılmalıdır. yirmi beş formasını neşrettiği “Türk Edebiyatı Tarihi”nde bu ciheti sırası düştükçe kaydetmiştir. Bizzat Fuat Bey. hiçbir noktası ihmal edilmeksizin son zamanlara kadar tetkikini âmir olan bu müfredat. Fuat Bey o zaman vekalet müsteşarı idi. [*] Türk edebiyatını tam menşeinden itibaren muhtelif lehçelerine. dokuzuncu sınıfların Türkçe ve edebiyat programlarını. Bayram hulûl etti. Bundan evvel bir makalede de işaret ettiğim üzere merhum Ziya Gökalp. Bütün aza ve bu miyanda ben Ankara’da altıncı. Avrupalı alimlerin hayalî emeklerine rağmen heyet-i umumiyesiyle ve vazıhen tetebbu edilmiş değildir. olmasını istemeye hakkımız da bulunmadığı gibi kolay kolay bir mütebahhirde bulunamaz. mahşer-i tafsilâtı ihâta etmiş ve edebilecek bir lise hocamız olmadığı. muhtelif tezahürlerine. onbirinci sınıflara ait kısmı açık bıraktık. bütün Türkiye iftihar etmelidir. A. O bunları yalnızca doldurdu.C.

Kızılbaşlar gibi taifelere ait mezhebî edebiyatları –sanki bütün bu edebiyatlara ait metinler derlenmiş. Avrupalıların son nokta-i nazarlara göre kendi millet ve eserleri hakkında benzemez.] [***] [Şifner. muhtelif devirlerin lehçeleri arasındaki farkı eserlere tatbiken izah edecek. Arap harfleriyle tarz-ı nakli ve tarihi lisanı izahât ile 1334’te neşredilmiştir. toplanmış. Dîvân-ı Hikmet’ten. Radlof. bilhassa Acem edebiyatının her devrindeki tesiratını. neşredilmiş gibi. muahharen elde edilen yeni tarih ve etnografya malzemesine istinaden ortaya attığı yeni nokta-i nazarlar. Kutadgu Bilig’i okuyacak ve okutacak. O zaman münteşir bir makalemizde. fikrî ve medenî hayatın umumî tekamülünü. Hibetü’l Hakâyık’tan. pek yakın bir zamanda millî destanımız hakkında da daha sarîh neticeler elde edilebileceğini göstermektedir.631 hangi Türk şubesi içinde kullanıldığı hususunda henüz kat’i bir şey söylenemez… İstikbalde yapılacak tetkikat ile. metinler gösterecek. Bektaşiler. darülfünun hocalarının yakıldıkları meseleler karşısında bir lise hocası tasavvur edilebilir mi ki Orhun Kitabelerini. edebiyatımızın komşu edebiyatlarla tesir ve aks-ı tesirlerini. “Kutadgu Bilig” hakkında bu yeni vesaitle mücehhez olarak yeni lisanı tetkike girişmek mecburiyeti vardır. Arap ve Acem edebiyatlarının tarihî inkişaflarını anlatacak.] [******] daha muahhar devrelere ait siyasî. Eserin ikinci nüshası kitabın neşrinden sonra meydana çıktığı gibi “Dîvân-ı Lugat-it Türk”ün tab’ı da daha muahhar olduğundan tıpkı “Kutadgu Bilig” için olduğu gibi bununda filoloji noktasından yeni ve musahhah bir tab’ı-na ihtiyaç vardır. ilmî keşiflere tamamıyla tahkik olunmuştur. şüphesiz. metni.] [****] [Kutadgu Bilig’in suret-i kıraati hakkında muhtelif fikirler dermiyân edilmiştir…” Dîvân-ı Lugat-it Türk”ün meydana çıkması ve Şarkî Türkistan’da birçok Türk eserlerinin bulunması sayesinde Türk filolojisi için adeta yeni bir devre açıldığından. Patnin gibi alimler tarafından Türk destanı hakkında şimdiye kadar yapılan tetkiklerle Zeki Velidî Beyin. medenî. bu kabilden daha birçok mahsulâta tesadüf edileceği ve meselenin daha iyi anlaşılacağı tabiidir. mukaddimedeki tarihi hatalar tashih ve ikmal edildiği gibi ahiren Profesör “Jean Deny” ve “Kovalski” taraflarından da filoloji itibariyle epey ağır tenkidâta uğramıştır. edebî nevlerin [***] Türk Edebiyatı Tarihi Sayfa 37 ve 38 Türk Edebiyatı Tarihi Sayfa 51 [*****] Türk Edebiyatı Tarihi sayfa 195 [******] Türk Edebiyatı Tarihi Sayfa 205 [****] . Hurûfiler. denemez ve bu. edebî hadiselerde yaptıkları yeni yeni tetkiklere. Avrupalı mütebahhirlerin ittifak etmedikleri.] [*****] Hibetü’l Hakâyık’dan bahs ile [… eser-i ibtida “Necip Asım Bey” tarafından bulunarak.ihâta edecek.

Bunlar pek çok alimlerin birbirini mütemmem measine muhtaç. Fuat Bey gibi zekası karşısında hayran olduğum bir arkadaşın böyle akîm ve sakîm bir programı kaleme almasına sebep nedir? Acaba Cenab-ı Hak.. irfan ve zekasıyla.. Bugünkü şu edebiyat programı. İslamiyetten evvelki Türk edebiyatı hakkındaki izahat. Bu cûş u hurûş malûmat arasında zaten ayrılmasına da imkan yoktur. bir kısmı gayet bakir. tevazu ve samimiyetle mümtaz olan zatlarda bu itirafta mütehaddîdirler. Tanıdığım lise muallimleri içinde say’ı. On birinci sınıfın da nısf-ı senesinden fazlası hemen hemen buna yakın ahirevî bir hengâmedir. onuncu sınıfta çocuk “hayat”la alâkasını tamamen kesiyor. Bunu yalnız kendi aczime atfediyorum. Eğer bu müfredatın devamında bir fayda tasavvur etseydim hiç kimsenin okutamayacağı bu yığın yığın tafsilatın tedrisi için şu yegâne çareyi teklif ederdim: Her liseye bir radyo cihazı aldırmak ve Fuat Beye telsiz telefonla ders verdirmek! Çünkü itiraf ve iddia ediyorum ki bu müfredatın muhtevasını öğrenmeye ve öğretmeye çalışmak için Fuat Beyin irfanından ve bilhassa cüretinden başka bir kuvvet ve kudret mutasavvur değildir. Unutmamalı ki her iki senede çocuk için iki satır yazı yazacak bir saat ayrılmamıştır. Bilhassa. Arada yeni sanat eserlerine dair bir istitrat açmayınca ders pek tatsız ve ağır geçmeye başlıyor. talebede ciddî bir alâka uyandırmıyor. heyet-i umumîyesi ise son derece girift ve muğlak meselelerden mürekkeptir. lise için baştan başa kusurlu ve zararlıdır. . O lise hocası ki ancak “klasik malûmat”ı etraflıca tedris edebilirse memleketimiz için “ideal hoca” unvanını bîhakkın kazanmış olur. Aramızda Orhun Kitabeleriyle eski elifbâlarla muhtelif örnekler gösterip ilmî izahat verecek kim var?. İslamiyetten evvel ve İslamiyetten sonraki hayatımızın muhtelif cepheleri henüz yeni yeni tetkik edilirken ve Türk tarihi lisanı ve edebiyatı esas itibariyle kalın bir meçhuliyet perdesinin arkasında saklı dururken bu mahşer-i tafsilâtı sistematik bir tarzda takrîr etmesini lise hocasından beklemek pek boşuna bir arzu ve hayaldir.632 inkişafını ayrı ayrı esbâb-ı tarihiyeleriyle izah edebilecek!. Pek çalışkan muallimlerimizden Süleyman Şevket Bey “liselerin son iki sınıfına ait olan program maddelerinin hepsini tatbik etmek güçtür.. Çağatay edebiyatını okutmaya fırsat bulamadım. tam bir sene ahrette sefer ediyor. “kemal-i mutlak”ın zatına ait olduğunu bir kere daha ispat için mi memleketin güzide bir adamını bu kadar yanlış yola düşürmüş? Fakat Türk çocuğunun günahı nedir ki iki üç senedir lise tahsilini akamete uğratıyor? Tetebbuu birçok alimlerin himmetine vâ-beste olan bu müfredatı tedris şöyle dursun ihatadan ben acizim.

Fuat Bey yaptığı programı müdafaa ettikten sonra “hüsn-i suretle tatbikine mukteza-i vesait ikmal edildiği takdirde. Hibetü’l Hakâyık’ı ne okuyabilirim. Kutadgu Bilig’i.” diyor ki işte bunu asla anlayamamak bedbahtlığında kalacağımı zannediyorum. muvaffakiyetle tatbik olunabilir. Kazan. “Amerikalı mütehassıslar”ın edebiyat tedrisinden hemen hemen yek avâz ve yek ahenk olarak bekledikleri şeyleri başka mütehassısların mülahazalarıyla ret ve tekzip edebilsin. Kırım. “Pol Kruze”nin. Fazla ve saik göstermek teşebbüsünde bulunsaydım bile ilim ve sanat zevki duyamayacaklardı… Bendenizce Azerbaycan.aynı manayı ifade etmez. Edebiyatta olduğu kadar terbiye meselelerinde de vukûfu malum olan muallim Fazıl Ahmet Bey “Ben Orhun abidelerini. Türkistan sahalarında söylenen. . O sahada şahsen tetkikât icrasına muhtacım.633 bu muvaffakiyetsizliği iki sebebe atfediyorum: Biri kendi aczime aittir. Halbuki bizim için (klasikler) kelimesi –bilhassa asâr-ı kadimemiz mevzu-ı bahs olunca. Ve Canip Beyin makalelerinde edebiyat tedrisatından beklenen bütün gayeler pek kolay temin edilir. Binaenaleyh bizim edebiyat tedrisatımıza ait bir program yaparken nazar-ı dikkatte bulundurulması pek mühim olan diğer nikât-i terbiyede mevcuttur… Programlarımızın daha sade ve daha hayatî bir şekil ve surete ircaı mûcib-i istifade olacaktır…” mülahazasını yürütmektedir. Fuat Beyin dediği gibi “Herhangi bir mesele hakkında muhtelif nokta-i nazarlar olabilir. “Alfred Kruvaze”nin. zevken. tehzîben tekemmül ve terbiyesine hâdim olacak mahiyette bulunan asâr-ı müntahabeden teşkil etmelidir… Avrupa’da (klasik) unvanı verilerek talebeye tedris edilen asâr-ı manzume ve mensûre ekseriyet-i azimesi itibariyle hem her türlü ahlakî ve zekaî kuyûd-ı terbiyeye muvafık olan hem de gerek nezahat ve ulviyeti ve gerek mükemmeliyet-i şekliye ve lisaniyesi itibariyle numune ithazına ‫ اﻟﻴﻖ‬bulunan eserler arasından müntehabdır. Kendi yaptığı müfredatı müdafaa eden Fuat Beyden isterdim ki “Gustave Lanson”un. ne okutabilirim” demekte ve “tedrisat esnasındaki acizâne tecrübelerimle şimdiye kadar şerefyâb iltifatları olduğum olduğum en güzide edebiyat muallimlerinin ifadât-ı muhtelefesinden istihrac ettiğim fikir ve neticelere göre edebiyat tarihi programı çok esaslı bir tetkike muhtaçtır… Tarih-i edebiyata ait tedrisatın mihverini mütûn-ı kadîme ve mühime içinden yapılacak ve mekteplerde tedrisi talebenin lisanen. yazılan edebî eserlerin şimdilik ulame tekamül-i hazlarını çizmeye imkan yoktur…” diyor. İkinci sebep talebeye racidir.” fakat edebiyat tedrisatı hakkında bilhassa hayatın (33)üncü ve (34)üncü sayılarında arz ettiğim terbiyevî nokta-i nazarlara muhalif Fuat Beyin mülahazalarına muvaffak bir Garp terbiyecisi işitmedim.

fakat estetik noktasından kıymeti pek aşağı. Bu izahlar bize bu nev ile “yüksek tedrisat” arasındaki farkı pek vazıh göstermektedir. Muârazanın ruhudur. mesela Dîvân-ı Hikmet. hatta bütün Dîvân edebiyatını okutmakla temin edilemeyecektir. “Orta tedrisatın tabiat ve gayesi” ne dair mütehassısların pek kuvvetli izahları var. bilhassa onu bugünün adamı yapmaktır”. bediî zevkin inkişafını temin etmek. Bunun böyle böyle olmadığını yine bütün terbiyeciler uzun uzadıya izah etmektedirler.634 O bunu yapıyor ve hatta onları tasvip eder görünüyor. böyle dememeli. aks-i taktirde lisedeki çocuklarımız vakitsiz bıkardı!” Fuat Bey “Tarih-i edebiyat tedrisatının başladığı onuncu sınıfa gelinceye kadar. Mademki: “Orta tedrisatta edebî tedrisattan beklenen gaye talebenin zihnî ve manevî ufkunu genişletmek. Yine Fuat Bey “yüksek tedrisat”la “orta tedrisat” arasındaki farkı bir “nispet meselesi” tahmin ediyor. Garipnâme.” diyor. onu görmelidir. Pol Kruze “Lise ikinci devrede de metinlerin mühim vazifesi çocuğa Fransızca yazmayı öğretmektir” diyor. yazmak usulünü öğretmek. tatbik edilemiyor. Fuat Bey “Orta tedrisatta metin şerhleri için terbiyevî gayelere göre seçilmiş parçaların intihap olunması pek tabidir” diyor.orta tedrisatımızda esas olarak kabul ediyor. farz-ı mahâl olarak tatbik edilse bile Türk çocuğunu asrın istediği manevî kudretlerle techizden aciz kalacağı derkârdır. Ve bütün bunlar. Gustove Lanson . o halde vaktiyle her nasılsa ortaya attığı müfredâtı ne yolda müdafaa etmek istiyor.” diyor. emsalini. ama Gustave Lanson’da haklı olarak “Tarihî ehemmiyeti haiz. yaşanan hayata ve dünyaya kapatmak zarurîdir. böyle programın sakâmeti nasıl inkâr edilebilir? Bu marazda bir arkadaşın şu latifeli sözünü kaydetmek isterim: “Bir ket ki bugünkü program tamamen tatbik edilemiyor. liselerdeki edebiyat tedrisatını anarşiye sürüklüyor. eserlerden bahsetmeksizin edebiyat tarihi yapılamaz. Bu cihet pek mühimdir. metin şerhlerini terbiyevî gayelere göre seçilmiş parçalara nasıl inhisâr ettirebilecektir. Öyle bir müfredat ki iki üç senedir. Fuat Beye hemen hemen bu iddiasının cevabını pek etraflı veren profesör “Pol Kruze”nin mufassal bir konferansından hulâsa ettiği “Lise İkinci Devrede Fransızca Metinlerin Tetkiki” unvanlı makalesini tavsiye ederim. Hele onuncu sınıfta bugünkü müfredâta göre çocuğun gözlerini. talebe lisan ve edebiyat hususunda lâzım gelen istihzarâtı itmâm etmiş olabilir. Gelip liselerde “realite” nedir. Şeyhî Dîvânı. Mademki Fuat Bey sistematik edebiyat tarihini -dünyanın hiçbir tarafında olmadığı halde.

Fuat Bey benim için “Eski nesrin yalnız muammadan ibaret olmadığını bilir” diyor.3. ** Bize orta tedrisatımız için mütevazı. Fakat lise talebesine bu emsali tatsız seci oyunları nefretten başka ne verecektir? Eski ahlâkın.söyleyeceğim söz yoktur. Fazıl Ahmet Beyin. Bir program lâzımdır ki Türk çocuğunu laik cumhuriyet rejime göre nasyonalist yapsın ve Avrupalı hem-sinnine yaklaştırsın! Ali Canip Bir iki söz: Gustave Lanson’la boy ölçüşmek isteyen.635 bilhassa bu mahzûruna binaendir ki orta tedrisatta edebiyat tarihine muhalefet etmektedir. Sistematik edebiyat tarihinde mesela on birinci asır nesrini izah ederken güzel. Fuat Beyde muammalık haricinde kalan eski nesir kısmının Dîvân edebiyatı estetiğinin haricinde kaldığını benden daha iyi bilir. Nermînin. vahdet-i vücut felsefesinin bugünkü gence vermek mecburiyetinde olduğumuz demokratik ve dünyevî terbiye ile alâka ve münasebetini Fuat Beye şerh ve izah etmekten teeddüp ederim. Emin Beyin. Amerikalı terbiyecilerinin fikirlerini hiçe sayan Hıfzı Tevfik Beye –şimdilik. canlı Evliya Çelebi’nin ifadesini değil.2. İsterse Fuat Beyin. c. Ali Canip HAYAT. tatbiki kail ve hassaten ve hayata yakın bir edebiyat programı lâzımdır. 18 Ağustos.38. Nergisî’nin bugün için berbat. 4. 5 . Bunları benden âlâ bilir. Yüksek tedrisatta bu elzemdir. 1927. nr. o zaman için ideal-üslubunu ve tesirlerini göstermek zarurîdir. benim taakkup edecek yazılarımızı okuyabilir. s.

Muhterem muallim benim bu maksadımı anlamamış görünüyor.” Evvela şunu açıkça söyleyeyim ki ben yazımda hiçbir şairi tahsis mevzu-ı bahs etmek istemedim. Muallim Bey. Bu itibarla bu noktayı biraz daha izah etmek borcunu duyuyorum. İşte . kendi ferdî tâliini düşünmüştür ve etrafındaki kitleyi görmek istememiştir. Şair kendi hissiyatına tercüman olmuştur” ………… Kuvvetle tahmin ediyorum ki. ………… “Bizde içtimaî şair niçin yetişmiyor?” diyorsunuz. Yalnız “Hayat”ın muhtelif nüshalarından tipik bazı numuneler aldım. bazı misallere istinaden tenkitti. . neşrediyorum: Muhterem muallim. Birçokları tenkitlerimi haklı bazıları da haksız buluyor. Çünkü soruyor: Sade ben miyim acaba böyle hayattan bıkan? Büyük bir kitlenin hissiyatına tercüman olan bir şair muhitine bu kadar lâkayt ve yabancı kalabilir mi? Hayır.. Hatta şairlerinin imzasına bile dikkat etmeden! Çünkü o yazıdan maksat mu’in bir veya birkaç şairin eserlerini tahlil değil.nevmîdlere tesadüf olunacaktır.636 ÖZLEDİĞİMİZ SANAT “Hayat”ın 38’inci nüshasında neşrolunan (“Hayat”taki Hayat Düşmanı Şiirler) unvanlı yazım kariler arasında geniş bir alâka uyandırdı. Bu münâsebetle Bursa’dan bir mektup geldi.… Beyin “Hayat Yolu” nam şiirini “Büyük bir kitlenin hissiyâtına tercümân” olarak tavsif ediyor. Halbuki bizzat şair aynı şiirinde bu iddiayı tekzip ediyor. “Hayat Yolu”nun şairi yalnız kendisini. şiirimize uzun zamandan beri hâkim olan “ferdiyetçi” ve “enfesî” zihniyeti. bana hak vermeyen zümrenin fikirlerine tercüman olabileceği ümidiyle. zamanın gençliği üzerinde bir istatistik yapılsa yüzde seksen hatta doksan nispetinde – gençlik saadet ve emellerinden dolayı. “Hayat Yolu’nun içtimaî bir şiir olduğunu anlamak istemiyorsunuz zannederim. Bey’in “Hayat Yolu” nâmındaki şiirden aldığım numûnelere cevâben diyor ki: “………… Unutmamalıyız ki. …. Onun bazı parçalarını. Ne de olsa pek hayatî bir meseleye temas etmiş olduğumu görüyorum. Kendimi anlatamamış olmanın kabahati hiç şüphesiz ki bana râcidir. bugünkü gençlik harb-i umumînin çelimsiz çocukları ve bugünün hayat pahalılığı karşısında asgari kazancıyla hayatı temine çalışan insanlarıdır.

*** Umumiyet üzere diyebiliriz ki hiçbir sanat şubemizde içtimaî vasfına lâyık eserler yaratılmıyor. kemik hastalıklı çocukların eğri değnek bacaklarını. Nerede o ressam ki mesela ısıtmalıların sarı. fırlak karınlarını canlandıracak bizi memleketimizin iki mühim derdi etrafında . Fakat. Tabiatta. Mesela memleketimizde gayet geniş bir köylü meselesi var. Artık biz “şair” odasına çekilmiş saçlarını parmaklarına dolamış ve her akşam gölgeleri ve lambasıyla ağlaşan bir münzevi çile dolduran bir derviş görmek istemiyoruz. Niçin? Çünkü problemlere lâkaytız. müşterek kurtuluş ideallerini haykırsın. vasıtasızlıkla. zihniyetini tenkittir… Beyin pek güzel şiirleri alabilir. anlamak lâzım. “Ben”i kaldırsın. Resmimize bakalım: natürmort portre ve manzara eserlerinin ferdî hâkimiyetini görüyoruz. Kendi içine çevrilmiş gözlerini muhitine ve cemiyete aç!” Bugünkü cemiyetimizdeki gençliğin yüzde sekseni hatta doksanı hayat mücadelesinde nevmîd olarak bocalıyorsa şair bize öğütlenen sesiyle onun müşterek dertlerini. yerine “biz”i koysun. yaratabilmek için yalnız sanatkâr olmak kâfi gelmez. Maksadımız şiirin şiiriyetini değil. müşterek iştiyâklarını. Artık şair. münâsebetlerin tamamıyla fevkine yükselemiyoruz. Aynı zamanda kuvvetli bir “kültür”e uzun bir tetkik-i tahlîl ve terkîp sayısına ihtiyaç vardır. Artık şairin dört duvarı bizi alâkadar etmiyor. Romancılığımıza bakalım: Ferdî tâli’lerin. Ancak bu gibi şairlerin eserleridir ki “içtimaî” vasfına lâyık olabilir.değildir. hiç şüphesiz ki her içtimaî şiirin güzel ve her ferdî şiirin de fena olduğu iddia olunmaz. çukur ve hummalı gözlerini. cehâletle. dört duvarının içinde “kendi kendisi için” bir mahlûk değil “cemiyet içinde ve cemiyet için” bir halîk olmayı öğrenmelidir. ölgün benzini. Köylü meselesinin içtimaî taraflarını görmek. İçtimaî hayatımızla Kitleleri içtimaî sarsan sanat alâkadar içtimaî eserleri kompozisyonlara tesadüf olunmuyor. murâbaha ile mütegalibe ile salgınlarla haşr-ı neşr olan bir köylülük! Hani onu bir sanat esri halinde canlandıracak romancı nerde? Fakat böyle bir eser dört duvarın içinde ilham bekleyerek yazılmaz.637 onun içindir ki bağırıyoruz: “Şair! Ferdiyetinin çerçevesini kır. Fakat o içtimaî bir şair –daha henüz.

Halbuki biz. 1927.2 . s. . bir karpuz. Tok Sözlü Kari HAYAT. 43. Bugünün ölü ve cılız ferdîyetçi sanatına mukabil canlı ve köklü bir içtimaî sanat yaratabilmek için sanatkârlarımızın her şeyden evvel kendilerini olgunlaştırmaları.638 düşünürsün? Atliyede bir krizantem. Son resim sergisi de bu zahmetsiz sayın bir şah eseridir. 22 Eylül . nr. odalarından çıkıp cemiyete atılmaları ve onu anlamaya çalışmaları lâzımdır. c. bir kadın çehresi boyamak bu cins kompozisyonlardan hiç şüphesiz ki daha az zahmetlidir. cemiyetin önünde giden ve ondan çıkan bir sanat özlüyoruz. cemiyette köyün bağı kesilmez bir cenîn hayatı yaşamaya mahkûmdur. Bu kısım sanat şimdiye kadar olduğu gibi. 17.

muharrirler. Ez-cümle "Sâlim Tezkiresi"ni karıştırınca "Nedîm" için -bütün şâirlerden esirgediği. İzzet Ali Bey (sonradan paşa olmuştur) gibi. Eş'ârı gâyet muhayyel ve güftârı katı bîbedeldir. tezkiresini yazdığı zaman genç bir münşi ve şâirdî Nedîm'le düşüp kalkıyor. Sâlim Efendi. muâsır gençlerin Nedîm'e karşı meftûnluklarını ve bizzat Nedîm'in kudret ve maharetini biliyordu.bir husûsî unvanın kullanıldığını görürüz: "Nedîm-i tâze-zebân". Bunu te'min için hatıra evvelâ "tezkiretü'ş-şuarâ"lar gelir. o devirde kaleme alınmış bir tezkirenin mülâhazalarına istinad ettirmek bizi bazan aldatabilecektir.639 EDEBİYAT TETKİKLERİNDE MECMÛALARIN ROLÜ Bir devir edebiyatını tetkik ederken o devir içinde yetişen şâirler. bundan şu netice çıkar ki bir edibin zamanındaki mevkiini. O halde Safâî Efendi. Fakat eski inşânın "estetik"ine vâkıf olanlar bu fıkralardaki hükmün pek lâkaydâne olduğunu anlarlar." Vakıâ bugünkü zihniyetle muhakeme edersek bu sözlerde mübalağalı bir medih buluruz. Nedîm hakkındaki ihmâl ve lâkaytîsinin sebebi budur. Fakat aynı seneler zarfında başka bir tezkire kaleme alan Safâî Efendi'nin bir kısım şairlere sahifeler tahsîs ettiği halde Nedîm'e üç beş satırı kâfi bulduğunu müşahede ediyoruz: "Asrın şu'arâsından ve 'ahdim füsâhasından lâyık-ı 'izz ü ikbâl bir mahdûm-ı melek-hisâldir. Seyyid Vehbî gibi. bu unvanla beraber "Lale Devri" mümessilini uzun ve mübalağalı satırlarla medh ü senâ eder ve "rûh-ı kelâmdan zevk-i tâmı olan şuarâ-yı be-nâmdandır ki gülşen-i endişesinin her verd-i mutarrâ-yı bî-hemâli hayret-fermâ-yı belâbil-i şâhsâr-ı hayâl ve halâvet-makâl-i kand misâli mısru'l-belâga-i kemâlde revnak-şiken-i güftâr-ı erbâb-ı sihr-i helâldir. münşîler hakkında zamanlarının telâkkilerini de öğretmek icâb eder. Safâî ise ihtiyar bir adamdı: "Kudemâ üzre mezeden hâli" olmayan şiirleri vardı. Fakat mademki bir tezkire bütün muâsırlarınca kıymeti takdîr edilmiş bir şâir hakkında böyle davranıyor. Çelebi-zâde Âsım gibi. Nedîm'e karşı niçin böyle davranmıştır? Sebebi şudur ki Sâlim. Bu gibi adamların hal ve şanları devirlerindeki vaziyetleri hakkında resmî ve hususî tarihlere müracaat etmek de .. Hele zeki bir adam da olmadığı için genç şâirin edebiyat sahasına getirdiği yeni âhengi idrâk ve takdîr edememişti. Vâkıâ bir tezkireden meselâ bir şâirin yaşadığı asırda nasıl bir mevkii olduğunu istidlâl edebiliriz. Kendüye mahsûs olan edâ-yı dilpezîr ile bezm-i şuarâda terâne-sâz olsa mânend-i andelîb ol devha-i kemâlin sâ'ir tuyûrı mevzûnu's-seci' belîgu'l-makâlin fart-ı lezzet-i semâ'ından dem-beste revnak-bahş-ı mecmûa-i şu'âra vü güftârı bi'l-cümle ma'lûm-ı zürefâ olduğundan meşhûr-ı cümle-i enâm ve meşhûd-ı hâs u 'âm"dır.

Kim kaleme almış olursa olsun. en doğru fikir veren vasıtalardandır. Vâkıâ bazılarında.. Lami'î.640 elbette ihmâl. Meselâ onuncu/on altıncı asırda yazılmış olanlarda da en çok Mesihî. Revanî'nin. Meşhûr Şeyhî -mecmûanın ifadesine göre. hususiyetleri öğretir. kasidelerine tesâdüf ettim. Mürettibi. Seyyid Vehbî. câmiü'n-nezâirdür. Fakat kanaatimce eski bir şâiri hayatındaki mevkii ile tanımak için o devir esnasında kaleme alınmış mecmûalar. gibi birkaçı bu nev'i mecmûalar itibariyle pek zengindirler. 1 . Bu kütüphanede kitap numaraları birkaç kere değiştirilmiştir. Necatî'nin. meselâ Millet Kütüphanesi'nde (619) numarada mukayyet mecmûada(1) (Mesihî) ile (Zâtî)nin böyle karşılıklı manzumeleri münderiçtir. ötekilerde hiç görülmeyen isimler de rast gelinmiyor değil.. Yine Nurıosmaniye Kütüphanesi'nde 4322 numaralı ve "Mecmaü'n-Nezâir" unvanlı büyük mecmûa bu noktadan ehemmiyetlidir. İstanbul'un bazı kütüphaneleri ez-cümle Millet. Halis Efendi. Âsım.. (Hâtem) kasidesinin de (Necâtî)ye nazîre olarak kaleme alındığını öğretiyor. Bazı mecmûalar bize şâirler arasındaki mütâyebeleri. o esnada şöhret bulan veya şöhretini kaybetmeyen şairlerin eserlerini toplamış olduğuna şüphe yoktur. Müntehib. II Murad'ındır. Tezkire sahibi "Sehî" Bey der ki: "Nazmî.. tanınmış bir adamsa şahsî zevkinin bizce ehemmiyeti derkârdır. Kâmî..onu kaside eylemiştir. şahsî bir zevkten ziyâde umûmî bir telâkkiyi göstermesi itibariyle daha mühimdir. Yine o kütüphanede 4962 numaralı mecmûada bize Bâkî'nin meşhûr: Rûh-bahş oldı Mesihâ-sıfat enfâs-ı bahar diye başlayan kasidesinin (Mesihî)ye. ekserisi öteki beriki tarafından vücuda getirilmiştir. Şu büyükçe mecmûa bilhassa onuncu/on altıncı asır edebiyat için mühim bir mürâcaatgahtır. Zâtî. Necâtî. Arz ettiğim numara bundan üç sene evveline aiddir Müracaat etmek isteyen zâtlar bu ciheti nazar-ı dikkate alarak eski deftere de bakmalıdır. Figânî. Ahmed Paşa mahlaslı eserler okuyoruz. Sabrî'nin değil. Bâkî. meselâ hicri on ikinci/on sekizinci asıra ait ne kadar mecmûa gözden geçirdimse hemen hemen muayyen adamların gazellerine. Bunlarda. Cem idüp kendüsi dahi hayli nazireler dimiş. Bu mecmûalardan bazısı meşhûr adamlarca. olunamaz. Başta "Nâbî" olmak üzere Nedîm. Fakat ekserisi aşağı yukarı demin arz ettiğim muayyen şâir adları etrafında toplanmaktadır. kâbil ve ehl-i dil yiğitdür. Lâlettayin ve mechûl bir adamsa. Makâlî. Neylî. Nurıosmaniye. Vilâyet-ı Rum'da ne denlü şâir varsa ki birbirine nazîreler demişlerdür. Sâbit.. Nurıosmaniye'de (4960) numaralı mecmûa delâletiyle anlıyoruz ki: Geçdi kılıçdan fiten-i rûzgâr mısra'ı. o devir şairlerinden "Nazmî"dir." Bu dikkate şâyân eserler içinde Nizâmî'nin. Ahmet Paşa'nın.

bunlardan istifâde etmek daha müşküldür. Meşhûr Şeyhî'nin kendisinden sonra gelenler üzerindeki tesirini bu kitap da pek vâzıh gösterir. Bu zeylin içinde 119 şâirin eseri vardır.641 Şem'î'nin. İnsana ancak tesâdüf yardım edebilir.bazı Beşâret-nâme nüshalarına sonradan hayli parçalar ilâve edilmiş olsa gerektir. edebiyat tarihi tetkiklerinde mühim rol oynarlar. elde mevcut defterler de yalan yanlış tertip edilmiş bulunduğu için isim ve unvanı hâiz kitapları bulmakta bile ne kadar zahmet çekildiği meşgul olanlarca malûmdur. Bizi acele. Millet Kütüphanesi'nde 617 numaralı mecmûa on ikinci/on sekizinci asır şâirlerinin birbirine karşı vaziyetini tayin edecek delâletleri hâizdir. nâmı hâiz değildir. Bazılarından lâlettayin şurada bahsettiğimiz bu kabil mecmûalar. Fakat zaten kütüphanelerimizin katologları olmadığı. Halbuki mecmûalar hiç bir işareti. Meselâ Azerî şâirlerinden "Refî'î"nin "Beşâret-nâme" unvanlı eserinin pek eski bir nüshasına tesâdüf ettim ki zahrındaki mühürden vefatıyla İkinci Bayezid'in kitapları meyânında bulunduğunu anladım. Tetkik edilen mevzû ve bahse dâir. Rıza Paşa'daki nüsha müellifin kendi el yazısıyledir. Bu eski nüshanın delâletiyle anlıyoruz ki -ekseriya mutâd olduğu üzere. Ata'î'nin pek çok gazellerini okuyoruz. Bu iki cildin câmi'i (Hisâlî)dir. Bu eski metin delâletiyle o esere sonradan yapılan ilâveleri öğrenmiş oluruz. notlar alınmış olsun! Malûm ve ma'rûf (tezkiretü'şşuarâ)lardan başka bu mahiyette yazılmış ufak tefek risâleler de vardır ki edebiyat tarihi tetkikinde bu minimini tezkireler bize müfît olur. . 2351 numarada mukayyed (Güftî'nin manzûm Tezkiretü'ş-şuarâsı) gibi eserler bu cümledendir. şahsî hükümler vermekten men' ederler. Basrî'nin. Fakat bugüne kadar elime geçenlerin en eskisi budur. "Beşâret-nâme"nin İstanbul kütüphanelerinde şimdiye kadar dört beş nüshasına tesâdüf ettim. Rıza Paşa Kütüphanesi'nde 778 numarada mukayyet (Zeyl-i Zübdetü'l-Eş'âr)(2). Meğer ki sırasıyla kütüphanelerin mecmûalar kısmı gözden geçirilmiş. Yukarıda bahsettiğimiz mecmûalar arasında öyle risâlelere de tesâdüf edilir ki bize bir eserin en eski metnini göstermesi itibariyle gâyet ehemmiyetlidir. müntehabâtını vezirlere göre tertîp etmiştir. Nurıosmaniye Kütüphanesi'nde 4252 ve 4253 numaralı mecmûalar da onuncu/on altıncı. Zeylini yazan Mehmed Asım'dır. Meselâ Hâlis Efendi Kütüphanesi'nde 5559 numarada mukayyet (Silâhdar-zâde Mehmed Emin Efendi Tezkiresi). on birinci/on yedinci asır şâirlerine aid yine vezinlere göre tanzîm edilmiş beyitlerden müteşekkildir. Meselâ: Ol şehîd-i aşk-ı fazl-ı zü'l-celâl Bend ü zindânlarda yatan mâh u sâl 2 Zübdetü'l-Eş'âr meşhûr Kaf-zâde'nindir. Nazmî.

Yine bazı eski metinlerde meselâ meşhur bir manzûmenin sonradan ta'dîle uğradığını gösterir. Eski Edebiyatımızı tetkikde tercüme-i hâle dair eserlerin de mühim vazifesi vardır. Bunların başında Şakayık-ı Nu'mâniyye ve Zeyilleri gelir ki bu zeyillerin hâlâ gayri matbû(3). Ayasofya Kütüphanesi'nde elime geçen eski bir Süleyman Çelebi mevlidi matbû nüshadan çok daha büyüktür. Bunu sonradan oğlu tanzîm ve tebyîz etmiştir ki Birinci Mahmud'a takdîm ettiği yegâne nüsha Ayasofya Kütüphanesi'nde 3198 numarada mukayyet ve mahfûzdur.resîde olmağla emr-i tevârihde sa'y-ı tâm ve hidmet-i mâlâ-kelâm idüp belki umûrdan bazı emrin gereği gibi sıhhatine vukûf için ihtiyar-ı meşakk-ı sefer ü it'âb-ı vücûd idüp terk-i huzûr etmekle elbette emr-i mühimmin sıhhate zafer bulup eser-i mezkûrdan iki cildini tamam ve bundan sonradahi makdûri mertebesine bend-i nitâk-ı ihtimâm eylemişlerdür. Selîkâsı târih semtine düşmekle her şeyin sıhhatin bilmede azîm ihtimam idüp defâtir-i kadîme-i Sultaniyelere ve Şeyhülislâm defterlerine desti. 1131/1718'den 1143/1730 senesi bidâyetine kadarki vefayâtı toplamış ise de beyaza çekmeye ömrü vefa etmemişdir. 1099/1687'den 1130/1717 senesi nihayetine kadarki vukû'âtı da ikinci cilt olarak tanzîm ü tebyîz etmiştir. fakat en mühimi Şeyhî'nin Vekayı'u'l-Fuzalâ'sıdır ki(4) İstanbul kütüphanelerinden ancak iki üç tanesinde nüshaları mevcut olan bu mühim eser 1043/1633 senesinden tâ 1143/1730 senesi bidâyetine kadar yüz seneye yakın bir zaman esnasında gelmiş geçmiş meşhûr adamların. âlimlerin hayatlarını büyük bir sıhhat ve vukûf ile gösterir. Tezkire sahibi Sâlim Efendi kendisinden bahs ile der ki: "Bu mecellei celîleyi esnâ-yı tahrîrimizde.642 diye Nesimî'nin şehâdetine işaret eden beyit bu kabîldendir. (Tıpkı basım) 4 Şeyhî eseri hakkında şu târihi söylüyor: Bu zeyl-i câme-ı ahyârın olsa nâmı sezâ Lisân-ı ehl-i sıyerde vekâyi'u'l-Fuzalâ 3 . Maalesef bundan sonra kimse bu kadar esaslı bir himmeti göze almamış olacak ki 1143/1730'dan sonraki meşâhirin tercüme-i hallerini Şeyhî'nin eserinde gördüğümüz şekil ve mahiyette esaslı ve bilhassa tafsilâtlı olarak Şakâyık-ı Nu'mâniyye ve Zeyilleri. Çağrı Yayınları İst.".. Dr Abdülkadir Özcan. eserlerinden çok intifâ olunup ekser sıhhatine azm ü cezmimiz olmağla târih ü hayâtı iktizâ eyleyen kimselerin tercümesi hakkında esnâ-yı tahrîrde iştibah ettikçe enfâs-ı tayyibe-i Şeyh'den istimdâd ve eser-i pâkine nazar eyleyüp sahife-i bâlde merkûz olan şüpheleri daire-i derûnundan ib'ad iderdük. Hazırlayan Doç. Fi'l-vaki' Şeyhî 1043/1633'den 1098/1686 tarihine kadarki vukû'âtı birinci cilt. 1989. Cilt 1-5..

. 2 nr.643 bulamıyoruz. Şeyhî ise bir adamın sicilini ânâtıyla göstermiştir.. Burada muahharan (tercüme-i ahvâl)e dâir kıymetli eserler kaleme alan Mustakîm-zâde'nin ismini hürmetle yâd etmeliyim. s. (Vefayât-ı Ekâbir-i İslâmiyân) ve (Vefayât-ı Ayvansarayî) gibi eserler Şeyhî'nin tetebbu'nâmesiyle kıyas kabul edemez. Ali Canip HAYAT. derme çatma şeylerdir. 6 Teşrin-i evvel 1927. 3. "Devhatü'lMeşâyîh" gibi kitapları erbabınca değerli mühsûllerdir. 45. 4 . Şeyhî zeylinin tab'ı temenniye şâyândır. Fakat bunlardan bir kısmı yalnız bir şubeye aid olduğu gibi bir kısmı da pek muhtasardır. c. "Mecelletü'n-Nisâb". fatat on ikinci/on sekizinci asrın ilk senelerine kadar alır. Şakayık'a zeyl olan Atâ'î'nin meşhûr ve matbû (Hadâyıkü'lHakâyîk)ına zeyl olmak üzere Şeyhî'den başka Uşşâki-zâde'nin bir eseri vardır. "Tuhfetü'l-Hattatîn".

Ve öyle çalışkan hocalarla görüşmüştüm ki talebesine tavsiye edecek eser bulamadığı için mustarip ve meyûstu. Bilvesile şunu da kaydedeyim ki neşredilmekte olan bu risaleler arasında kendi edebiyatımıza ait olanlar da vardır. Düşünmeli ki binlerce nüsha basılan bu eserler Anadolu’muzun her köşesine gidecek. Bulunduğu zamanda ihmâlkâr bir tabın mütemâdi yanlışlarıyla uğraşmak mecburiyeti hâsıl oluyor. Onu temin etmek de bugünkü idâremizin aslî vazifelerindendir. Bu zevk temin edilemeyince memlekette “okuyan adam” miktarının az kalacağı derkârdır.644 ASRİ KÜTÜPHANELER İHTİYACI Maarif Vekâleti. Artık çocuklarımız. yarınki gençlik aleminde husule gelecek pek mühim bir fikir ve zeka inkılâbının âmil ve müesserlerini sessiz sadâsız hazırlamakla meşgul oluyor: Yunan. metinleri okuyarak anlayacaktır. bir Hadîkatü’s Süedâ bir Naimâ Tarihi… Bulmak kolayca kabil olamıyor. Tab edilen . hatta Ankara’da. Demek ki bu diyar ve diyarın sakinleri okumaya muhtaç ve teşnedir. İskandinav. ona okumak zevkini bir itiyat halinde vermek ıstırârındadır. İtalyan. mesela bir (Rübâb-ı Şikeste) tedâriki bin müşkülâtla hâsıl olmaya başladı. Bu ihtiyacı da temin için yarınki nesli dünya fikir ve zekasından haberdâr olarak yetiştirmek. İstanbul’da. İşte bütün bu hazırlanan eserler bu seneden itibaren Türk gençliğinin önüne konulacak. Maarif Vekâleti bir hamlede bu mühim işe başlamakla Türkiye maarif hayatında en mesut bir inkılâbı ihzar etmiş oluyor. tâ kurûn-ı evvelâdan bugüne kadar Garp’ın geçirdiği edebî tekâmülleri. bir Nef’î Dîvânı. Halbuki yeni Türkiye. mesela bugün bir Bakî. Bu aziz topraklar üzerinde gezerken öyle yerlere tesadüf etmiştim ki üç beş kitap tedarik etmek pek zor bir işti. Devlet Matbaası mütemadiyen bunları tab etmekle meşguldür. İzmir’de bile eski yeni eserlerimizi kolayca tedârik etmek gayet müşkül ve bazen hemen hemen gayr-ı mümkündür: Esasen hiç tab edilmeyen yazmalardan sarf-ı nazar. her Türk çocuğunun eline geçebilecektir. İspanyol edebiyatlarından birçok güzide eserlerin en müstesna kısımları tercüme ettiriliyor. Eskilerden sarf-ı nazar daha yeni eserler. Lise programlarındaki tadilatın mahiyeti “Hayat” karilerince meçhûl değildir. İngiliz. Rus. vücuda getirdiği mühim inkılâbın takviyesi ihtiyacındadır. Alman. Değil Anadolu’nun kuytu bir yerinde. Fransız. Latin. İtiraf etmeliyiz ki mekteplerimiz şimdiye kadar talebe ruhuna mütalâa zevkini tam ve umumî olarak veremiyordu.

Bakî’nin… hatta Evliyâ Çelebi’nin. Türk çocuğu edebiyat dersinde ismi geçen. Nûr-ı Osmâniye. Fakat memlekete elbette bu kadarı kâfi değildir. Fakat bunların da umumî ihtiyaca tekâbül etmeyeceği derkârdır. not almakla meşgul olduklarını görürsünüz. Bu eser delâletiyle tâ eski Yunan ve Latin edebiyatlarından bugüne kadar Avrupa’nın geçirdiği zekaî ve hissî devirler Türk talebesinin gözü önünde bulunacaktır. Köprülü. Muhtelif milletlere ait eserlerin tarihî ve mensup olduğu edebiyattaki mevkiini Türk çocuğuna anlatmak için ayrıca bir “Umumî Edebiyat Tarihi”de tercüme edilmek üzeredir. Naimâ’nın… eserleriyle kolayca karşılaşacaktır. mesela Ayasofya. Öyle “asrî kütüphaneler” ki yeni nesil oralara gitsin ve kendinin ihtiyacını tatmin edecek eserler bulsun. Aynı zamanda büyük fikir inkılâplarını. yine her zaman kalabalık olmuyor. hiç olmazsa şimdilik mu’in büyük şehirlerde “asrî kütüphaneler” kat’iyen lâzımdır. Râgıp Paşa… Kütüphanelerine giriniz. Oralara gerçi tâ Avrupa’dan mütâlaalar geliyor. Bâyezit ve Millet Kütüphanelerine giden gençler de Servet-i Fünun gibi mecmualara ait koleksiyonlarla on beş yirmi sene evveline ait romanlar ve emsâlini bulup okuyabilirler. Fuzûlî’nin. Hatta. bu hâl eski kütüphanelerimizin ehemmiyetini gösteriyor. nazariyeleri gösteren risaleler de yine bu miyanda mevcuttur. tarihî tetkikât ile meşgul olanlardır. Sinan Paşa’nın. ya bomboş bulursunuz veya bir köşedeki üç kişinin sakin sakin okumakla. Bu niçin? Bu. Ve ancak o zamanları tetebbu için pek zengindirler. Fakat unutulmamalıdır ki. . edebî nevleri etrafıyla ve bunlar hakkında türlü türlü noktaları. Ahmet Paşa’nın. Bâyezit ve Millet Kütüphaneleri ki en “popüler” olanlarıdır. Türkiye’nin her tarafında.645 risaleler içinde nüshaları ender yazmalar da dahil olduğu halde eski ve yeni edebî ve fikrî eserlerimiz de vardır. Hiçbiri “halk için” değildir. gelen adamlar ilmî. Fakat bunlar yalnız ilimle meşgul olanların işine yarar. şunun içindir ki eski kütüphaneler Tanzimat’tan evvelki hayatımıza. edebî meslekleri. Bugün vakıa bilhassa İstanbul’da muhtevaları itibariyle pek zengin kütüphanelerimiz vardır. Şark medeniyeti dahilinde yaşadığımız devrelere ait eserlerle mâlâmâldir. mesela Şeyhî’nin. Vakıa “Devlet Matbaası” neşriyâtı bugün her kütüphaneye gönderilmektedir.

1927. “Asrî kütüphaneler”i. s. Eski Yunan şah eserlerinden itibaren bütün cihan klasikleri devir devir Türkçeye nakledilmelidir. c. halk için mütalâa salonları tesis etmelidir!” fakat bunları tesis etmek için de gençliğin ve halkın okuyacağı kitapların temini zarureti vardır. “Şemsettin Sami” merhumun şahsî bir azim ve himmetle ortaya koyduğu “Kamusü’l Alâm”ından başka Türkçemizde “ansiklopedik” bir eser de mevcut değildir. ederiz. Maarif Vekâleti’nin mektepler için hazırlatmakta oldu risaleler. Kanaatime göre bu tercüme işine bir program ve sistem dâhilinde başlanmalı. 46. 13 Teşrin-i evvel .646 -O halde ne yapalım? Bu sualin cevabını şu cümle verir: “Asrî kütüphaneler. Bütün bunları meydana getirmek de her şeyden evvel bir para meselesidir. nr. ne kadar azim bir yoksulluk olduğu ise izahtan vârestedir. Şimdilik bu nev kocaman “orijinal” bir “ansiklopedi” ihzarı hemen hemen gayr-ı mümkün olduğu için Avrupa lisanlarından böyle bir kitabın lisanımıza nakli elzemdir. “mütalâa salonları”nı dolduracak eserler ise bunların tamamı tamamına tercümelerinden mürekkep olmalıdır. Ali Canip Genç ve memlekette Garp irfanının tesisine azimkâr hükümetimizden gelecek sene için bu meselenin hallini zevk ve neşe ile ümit HAYAT. Bu kitap bazı ilavelerle bize göre ikmâl edilebilir. Arap edebiyatlarına ait eserlerin ancak en mutena sayfalarına inhisâr etmektedir. Bunun. 2 .2 . 1.

Kâtip Çelebi ifadesiyle şuraya naklediyorum: "Madde-i ulâ: Mütfî-i mühendis ile gayr-ı mühendis fetvasıdır. Bir kimse tûlı vü arzı yüz zirâ' olmak üzere bir tarlayı âhara bey' eyleyüp teslim mahallinde tûlı vü arzı ellişer zirâ’ iki tarla verdî Aralarında nizâ' vâkı' olup bir kadıya vardılar ki hendese bilmezdi: "Hakkı budur'' deyu hükmeyledî Sonra bir kâdî-ı mühendisi bulup da'vâyı dinlettiler: "Nısf hakkıdır'' dedî Hak dahi budur. Avrupa'da da tanınmış bir allâmedir: ''Keşfü'z-Zünûn"u bütün ilim aleminde hiç elden düşmeyen. bir hazinedir. mantıkî. Kâtip Çelebi başta bu dâhiyâne eseri olmak üzere ne yazdıysa ehemmiyetli ve bilhassa memleketi için faydalı olmuştur. bi'rin sümnidir.. Müellif mukaddimede ilmin ehemmiyetini kısa ve fakat ana hatlarıyla gösterdikten sonra "ilmin zararı olmaz. Bir kimesne tûlı vü arzı ve umkı dört zirâ' bir hufr itmeğe âharı sekiz akçaya isticâr idüp ol dahi tûlı vü arzı vü umkı iki zirâ' bir bi'r hufr eyledî Dört akçe istedi. hep ciddi ve nev'ileri içinde mühim kitaplardır. "Takvimü’t-Tevârih"i. Ve üç dört basit misâlle nokta-i nazarını tevsik ediyor. müdafaaları kuvvetlidir. Bunların aslını bilmek murâd iden "riyâziyât'' görmeğe heves ider. Zira iki zirâ' bi'r dört zirâ' . "Cihân-nûma"sı. İfadesi sâde.'' . Bunlar arasında hacmen küçük müdafaa ettiği fikir itibariyle ma'nen pek büyük bir eseri vardır ki asrının zihniyetini ifade etmesi noktasından ne kadar dikkate lâyıksa o zihniyete karşı pek "modern" bir mücadeleyi göstermesi noktasından pek ve pek ziyade takdir ü hayrete şayandır: "Mizanül-Hak".. "Fezleke"sî. Fetva ettirdiler. "Mizanü’l-Hak" on birinci/on yedinci asırda medresenin düştüğü ve propaganda ettiği kara taassuba karşı kaleme alınmıştır. Kâtip Çelebi’yi hiç tanımayan bir adam bile okusa "bu risale yaman bir kafadan çıkmıştır" hükmünü derhal verir. Hendese bilmez müfti "Dört akçe hakkıdır" dedî Müftî-i mühendis "Hakkı bir akçedir'' deyu fetva verdî Hakkı dahi budur. zemm ü inkâr eylemeyeler.647 Üç Yüz Sene Evvel Yaşamış Bir Adamda Modern Zihniyet: KÂTİP ÇELEBİ'DE LİBERALLİK Nâm ü şânını üç yüz seneye yakın pek uzun bir zamandan beri nisyân denilen nihayeti yok gayyâdan kurtaran "Kâtip Çelebi" yalnız bu memlekette değil. zira bir şeyi inkar ol nesneden bu'd u hırmânâ sebebdir'' diyor." "Madde-i sâniye: Kâdi-ı mühendis ile gayr-i mühendis hükmidir. "Tuhfetü’l-Kibâr"ı. şarka dair tetebbûla mütevaggıl her mütebahhirin kütüphanesinde mutlaka itinalı bir mevkie konulmuş olan emsalsiz bir te'lîf. işte bunlardan ikisini..

Meselâ "bahs-i evvel hayat-ı Hızır Aleyhisselâm''dır. "Kâtip Çelebi. Eğer kendi diyâneti muktezasınca emr münker ise kalbinden inkâr ile iktifa ider. İhtilaf-ı hikmeti bilmez." der. Gerçek sanur. “Kâtip Çelebi”yi yetiştiren bir millet için iftihara şâyândır. Müellif bu vaziyetin ihdâs edeceği beyhûde "nizâ u cidâl"i anlattıktan sonra şunları yazıyor: "Bu dahi ma’lûm ola ki devr-i Âdem’den beru halk fırka fırkadır.. taassubu çoğaltacak şeyler konmuştu." Avrupalıların.648 Kâtip Çelebi bu risâleyi yazdığı devirde memlekette yegâne tedrisgâh olan medrese indirâsa uğramış. nizâ memnû iken dahl u taarruz kaydına düşüp karar-dâde umûrı ref'e çalışır. Mümkün olmaz. bu ihtilâfın hikmetini te'emmül ü mülâhaza idüp tahtında nice mesalih bulur.. Kimi dahi ahmaktır. muktezâ-yı hikmet-i temeddün ü ictimâî -ki levâzım-ı beşeriyedendirma'lûm idinüp esnâf-ı halk taksîmine ve her bir kısmın hâl ü şânına vâkıf olalar. Nihayet kimi âkildir. zirûhun teneffüs ü hareket ile ittisâfıdır'' dedikten sonra bugün ''Birsam" dediğimiz rûhi hâleti -zamanına göre.izâh ederek Hızır Aleyhisselâm meselesinde "nakiller. Cümle halkı bir mezhebde ve bir meşrebde olsun deyu muhâl tasavvur ider. Her bahiste bir mesele münakaşa edilmiş. bütün bunlar silinip süpürülmüş. Zikr olunan hikâyelerin menşe-i galatı olur. Bazı kâzib müddeîler anların rûhânî mülâkât u muâmelelerini harice dava idüp anınla nice garaz-ı fâside nâ'il oldılar. müspet ilimler zekanın inkişafına hizmet edecek felsefe bahisleri gösterilirken. Ve kimesnenin mesleğine ve meşrebine dahl u taarruz eylemez. bugün "serbest tefekküre hürmet ve muhabbet" diye tarif ettikleri "liberalizm'in üç yüz sene evvel yaşamış bir Türk mütefekkirinin kafasında yer tutmuş olduğunu yukarıki satırlar vâzıhen isbat ediyor ki bu. yerlerine zihni darlaştıracak.'-Hak” yirmi bir "bahis"e ayrılmıştır. . İmdi gerektir ki ehl-i basiret. “Mîzanü. halk arasında hayli güft u gûlara sebep olan bu bahsi gayet "pozitif" bir zihniyetle muhakeme ediyor ve ''hayat. Cümlesi kendü mesleğini beğenüp meslek-i âhardan tercih ider. Bir şehir halkı esnâfına ve her sınıfın örf ü resmine vukûfdan sonra bütün rub'-ı meskûn sükkânının dahi esnâf u ahvâline dair ilm-i icmâlî tahsiline sa'y ideler. Emr-i dinde bilâ-mûcib. ya cehl veya tevzîr sebebiyle umûr-ı rûhaniyeyi emr-i hâri'î ve emr-i hakîkî sûretinde ibraz ider ve halk aslını bilmez. Beyhûde zahmet çeker. müellifi tarafından makûl ve "modern" hükümlere ircâ' olunmuştur. Her bir fırkanın bir dürlü mezhebi ve bir dürlü meşrebi vardır ki ferîk-ı ahara ol muhâlif görünür.

" Müellifin bu bahisde en alâka-bahş mütâlaası. Anın için içmez: Râkımül-hurûf gibi… Evvelâ budur ki bu babta kimesneye dahl ü taarruz olunmıya vesselâm" hükmünü verir. ''Dördüncü Murad"ın yasak etmesini anlatır. Anlar dahi bildiklerinden kalmayup çaldılar. Eblehânın kimi şahid..dâne-i dâm-ı tevzîr veya bend-i ahmakân-ı bed-nâm kılup o bahâne ile behâyim makûlesi avâm üşüp tekkeye nezr u sadakât gelür dirler. Firavun'un îmânından intikam için veçhi vardır.. Ve bu babda hareket-i devriyenin azîm dahl ü tesiri vardır deyü dönmeden dönmezler. Bu dava bir zamanda faysal bulmadı. Kâtip Çelebi burada ''duhân" yani "tütün" hakkında ''haramdır.. eski sûfîlerin hasbî vü cidd ü istiğrakıyla bir münasebeti olmayan muahhar tekkecilerin iç yüzünü teşhir etmesindedir: ". mü'min midir meselesine temas eden dokuzuncu bahisde müellif şu güzel sözleri söylüyor: ''Bu mertebeler ma'lûm olduktan sonra bir kimesne bu babda nizâ iderse ahmak değil midir? Gûyâ ki Hak taâla hazretleri rahmetini halktan men ve dirîg ider. kimi mürîd ü zâhid-i bârid olan ne dahl u taarruz marazına mübtelâ olur.'' Kâtip Çelebi bu bahisde ''tegannî''nin günah olup olmadığı hakkındaki mülâhazaları kayd ettikten sonra medreselilerle tekkeciler arasındaki zıddiyeti anlatır ve "Her asırda müteşerri’ler bu husûsda anlara ta'ne taşın atup dahl u taarruzdan hâli olmadılar. Ekser tâife-i Halvetiye âyîn ü tarîkı mürîd cemiyeti üzerine binâ idüp tekke kurup hengâme-girlik şartı olan hay u hûyı âlet-i cemiyet ü medâr-ı maâş u rükn-i inti'âş kılup sûret uğrıları selefin garaz-ı sahîbî olan emr-i semâ' ve hareket-i ıztırâriyesini -ki ehline mübâh olsa gerektir. Şeri ve siyasî bütün menlere rağmen halkın tütünden bir türlü vazgeçmediğini söyledikten sonra neticede ''Bazı ehl-i veri teverru idüp kendü içmez ve içine dahl eylemez ve kiminin dahi meşrebine muvâfık değilldir. mekrûhtur" gibi iddialar serd edenleri.. ''Firavun" kâfir midir.649 ''Bahs-i sânî tegannî bahsidir. Ama gayrî millet ashâbı anlara tâbi' olmanın veçhi nedir? İmdi ." ''Mîzanül-Hak"ın alâka-bahş kısımlarından biri "bahs-i hâmis"dir. âkıl olan bu makûle nizâ'-ı kadîmin faslı ümîdinde hamakat ider" der. Zira onların âbâ vü ecdâdı Firavun'dan çok sitem görmüştür. "Bahs-i Sâlis Raks ve Devr beyanındadır. ne anların dâm-ı hayli ile amel ider. çağırdılar" ve ".

“bir tarafın galebesi câiz görülmiye. şark ve garpta tanınmış Türk âllâmesinin “Zeyrak”teki mühmel mezarının tecdîd ü ihyâsını hâssaten şehremânetinin himmetinden bekleriz. Kâtip Çelebi o devir için pek nâzik olan bu meseleyi fetânetle halletmiş. s." “Mizanü’l-Hak”ın on ikinci bahsi "bid'at''e tahsis edilmiştir. Çünkü bu İslam feylosofu “Füsus”ında Firavun’un imanından bahseder. işin azıttığını anlayıp kürsi şeyhlerinden bazıları sürülmüştür. Hadd-i evsatdan çıkmayalar. nihayet hükûmet. "insâf idüp her kişi nefsini yoklasa sünnete ittiba’la aslâ münasebette bulunmaz.”dir. on birinci/on yedinci asrı gürültüleriyle dolduran “Sivasî ve Kadı-zâde” meselesine tahsis edilmiştir. nizâm-ı âlem. Ölüden medet ummaktaki belâheti pek güzel tasvir eden Kâtip Çelebi kadınların. 10 Teşrin-i sani 1927. 2. 50. * . Bi’l-vesîle bu mümtaz. çocukların ve "ukûl-ı za'îfe ashâbı ricâl"in mezarlara yüzlerini. vâizlere ve halka ve talebeye ait olmak üzere dört "vasiyet"le hitâme erer. 3 Burada “Şeyh"den maksad “Muhiddin-i Arabi. Son. yirmi birinci bahis. "Sivaslı Abdülmecid Efendi'' ile “Kadı-zâde Mehmet Efendi” iki vâ'izdir ki biri tasavvufa. bu lâyemut. öteki “tarîk-i nazar”a yani softalığa mütemayil idî Bunların birbirine karşı atıp tutması İstanbul halkını ikiye ayırmış.650 talebe-i ulûm kavâbiline evvelâ budur ki bu bâbda Firavun için mü'min dimezler ise de diyenlere husûsa ''Şeyh"e (*) dahl u taarruzda olmıyalar. Ekser zamanda sâdır olan ef'âl ü akvâl bir vecihle bid’atden sâlim değildir'' diyerek Allah'ın ve peygamberin afv etmek. Bunların hemen hepsi faydalı şeyler olmakla beraber bilhassa talebe için “Bir fenni itkân üzere tamam itmeden fenn-i âhire intikâl eylemeye” deyişi güzîde Türk allâmesinin “ihtisâs”a ne derecelerde ehemmiyet verdiğini ispat etmektedir. Ali Canip HAYAT. türbeleri ziyaret etmek meselesine temas eder. Kâtip Çelebi iki tarafı ifrât ve tefrite düşmüş görerek. Müteakıben Kâtip Çelebi kendi hayatını yazmıştır: "Mîzânül-Hak" hükümdara. Tarih ile tevaggul edenler "bid'atdir'' diye ne korkunç taassup ihtilâlleri olduğunu teceddüt harekatlarının önüne geçildiğini bilirler. şanlarından olduğunu anlatır. Kâtip Çelebi “Mîzanü’l-Hak”ı 1067/1656'da yani vefatından biraz evvel yazmıştır. mum yağıyla yağlanmağı âdet ettiklerini anlatır. gözlerini sürdüklerini. c." “On üçüncü bahis” ziyaret-i kubûr'' yani mezarları. 2 nr. halk haddinden tecâvüz etmemekle müyesserdir” diyor.

doldurmaktan ziyade kımıldatmayı düşünür: Bu zihniyete göre çocuk adeta teçhiz edilmez. O. “kitabıma koymak istediğim şu veya şu malûmatın. İkinci zihniyet. . eğer gencin melekelerini kuvvetlendirmiyor ve hayata -bugünkü hayatahazırlamıyorsa!. Hatta zarar vardır: Sersemler yahut ukalalar peyda etmek tehlikesine binaen!. ve bu vazifeden belki daha büyük bir mesuliyet altına girmiş demektir: “Kitabıma şu ve şu malûmatı da koyayım!” dememeli. Memleketimizde “ilk tedrisat” dünyasının bu “modern” gayeye doğru yürümeye başlaması çok olmalı. Buradan yetişen genç hocaların mekteplere duhûl ve nüfûzundan sonradır ki çocuklarımız için mektep. yok mu diye düşünmelidir. Yeni tedris tarzının ilk ocağı “İstanbul Erkek Muallim Mektebi” dir. mahalle mektebini ve bu mektebin çatık çehreli hocasıyla sopasını canlı ve korkunç hatıralar şeklinde pek iyi gözünün önüne getirir. evet “orta tedrisat için de “malûmat” esas değildir. Bu mukaddimeden esasa girmeden evvel şunu da kaydetmek isterim: Memleketimizde bir tedris ve terbiye inkılâbı yapılmış ve hatta bu inkılâba göre genç hocalar yetişmiş olmasına rağmen “İlk tedrisat” a ait bazı kitapların sadece “malûmat vermek”i gaye ithâz ettikleri görülmektedir.. çocuğun maneviyetini beslemeye kudreti var mı. Eski zihniyet çocuğun hafızasına yüklenir. Çünkü çocuk büyük adamın yalnız maddeten ufağı olmadığı gibi onun kitabı da büyüklere ait kitabın hacmen küçüğü değildir. hele bizim nesil. * * * “Orta tedrisatın modern gayesine nazaran gencin de ulu orta “ayaklı kütüphane” olmasında bir fayda yoktur.. Bu makalemizin arasına sıkıştırdığımız şu istitrât başlı başına bir mevzudur ki onu ileriki makalelerimden birinde tekrar etmeyi pek faydalı saymaktayım. tecehhüz eder. Yeni zihniyetin böyle korkunç despotluğu yoktur.yazan zât büyük bir vazife deruhte etmiş..651 YENİ TEDRİSAT DEVRESİNİN BAŞLAMASI MÜNÂSEBETİYLE MUADİL EDEBİYAT PROGRAMINDAKİ BİR FIKRAYA DAİR Makaleme bir istitratla başlayacağım: “İlk tedrisatta eski bir zihniyet ve bugün kemale eren ve vuzûhla izah edilen yeni bir zihniyet vardır. kahren -manasını idrak etsin etmesin. cehennem olmaktan kurtuldu.bir yığın abur cuburu tıkıştırırdı. çocuğun melekelerini harekete getirmeyi düşünüyor. Mektep kitabı –hele ilk mektep kitabı. Evvelki zihniyet çocuğa sadece malûmat vermek gayesini takip ederdi. yavrucağa cebren..

Nedim’den. “içtimaî duygular” itibariyle pek zükurettir. Bu ciheti tayin ettikten sonra. Kendisine şifâhen de arz ettiğim üzere “Bugünün demokratik ve modern ihtiyacı”nı mutlaka “Bugünün demokratik ve modern fikirlerini telkin etmek”. Bugünün demokratik ve modern ihtiyacı ehemmiyetle nazar-ı dikkate alınacaktır. Fakat bugünün çocuğuna elbette o derecesi kâfi gelmez. Şeyh Galip’ten öyle parçalar seçebiliriz ki Türk çocuğuna geniş hayal ufukları açabilir. Zaten “bilâvasıta telkin etmek gayesini gözeten çok kere bediî kıymetinden hayli unsurlar kaybetmiş yazılardır.652 İşte edebiyat programını tadil ettiren fikir budur. Zaten “nükte” ve “mazmun” umdelerine iptina eden “Dîvân edebiyatı”nın. yüksek bir hayali ihtiva ediyorsa –muallimin o fikri ve o hayali çocuk zekasında canlandırabilmesi şartıyla. bir rubaî yüksek bir fikri. “gayr-i ilmî “ bir harekettir. Mademki “edebiyat dersi” talebeyi daha diri tutmakla ve daha canlı tahayyül etmekle bırakmayacak daha doğru. Bakî’den. Onun daha birçok ihtiyaçları vardır. manasına almamalıdır. bir gazel. “düşünüş ve buluş kıvraklığı” gibi hasletleri tenmiye edecek beyitleri eksik değildir. onu asrın ihyâcına göre teçhîz edememeye mahkûmdur. “gayr-ı terbiyevî”. Fuzûlî’den. Bugünkü Türk çocuğunun ruhunda bu noktadan derin bir boşluk bırakmaya. Bu fikre göre tertip edilen yeni müfredâtta gençlere gösterilecek kırâat parçaları için şu fıkra muharrerdir: [Türk edebiyatının muhtelif tezahürlerine ait eski ve yeni manzum ve mensur eserlerin en güzidelerinden terbiyevî esaslara göre seçilmiş parçalarla Garp edebiyatlarından her türlü –ve bilhassa kendi edebiyatımızda zayıf olan. hatta okuduklarını sâlim ve makûl bir tarzda hayûtta tatbîk etmeye sevk . Bir metin parçası ki bugünkü çocuğun “alâka”sını uyandıramıyor.”] Geçen gün evime kadar gelen kıymetli ve genç bir edebiyat muallimi son fıkranın işaret ettiği “Bugünün demokratik ve modern ihtiyacı” ile mesela “Dîvân edebiyatı”na ait manzum ve mensur eserlerin nasıl telif edilebileceğini sordu.tarzlara ve nevlere ait zengin numuneler.yeni programın âmir olduğu “bugünün demokratik ve modern içtimaî”ne tevafuk ettiğine şüphe yoktur. “mürebbî”nin o parça üzerinde ısrarı yalnız boş değil. genç zekalara da “incelik”. Nitekim “Hayat”ın ta [34] üncü sayısında neşrettiğimiz “orta tedrisatımız için hangi eserleri seçeceğiz?” unvanlı makalemizde de söylediğimiz gibi “Dîvân edebiyatı”. “Didaktik nev”in bayağı kısmına ait yazıların ise edebî değersizliği kadar ahlakî değersizlikleri de vardır. daha sağlam bir tarzda düşünmeye. eğer bir kaside. Nef’î’den.

hikâyeden hoşlanır. “İlk tedrisat”ta olduğu gibi “orta tedrisat”ta da hoca için “despotluk”a mesag yoktur: Mahâret odur ki mürebbî gencin kabiliyet ve temayülünü keşfedebilsin ve onu o kabiliyete ve o temayüle göre teçhize çalışsın. asrın gayesine götürecektir?” diye düşünmelidir. yirminci asra ait bir metin takip etmektedir. kıymetli muallimlerimizin lüzûmundan fazla bağlanmamasını temin etmek idi. bir sene zarfında ortaya konulacak eserler sayesinde lise talebesinin. “Kutadgu Bilig” gibi. “Dîvân edebiyatı”nın bu cihetleri temin edemeyeceği meydana çıkıyor demektir. mesela on yedinci asra ait bir metni. muhtelif ve mütenevvî edebî mahsullerle karşılaşması temin edilmiş oluyor.” Bu suretle. Çocuk vardır ki temaşadan. “Hibetü’l Hakâyık” gibi.R” unvanlı “piyes” i de vardır. “Vermek istediğimiz malûmattan hangisi bizi gayemize. lise için hazırlayalım. Bir Garp mütefekkirinin dediği gibi biz lise talebesini. Zaten muadil programa “Bugünün demokratik ve modern ihtiyâcı ehemmiyetle nazar-ı dikkate alınacaktır. o temayülden istifade ederek teçhîzine çalışmak. Bir o kadarı da tab edilmek üzeredir. Mesela intişar eden risaleler içinde “Corneille”in lâyemut “Horas” trajedisinin yanında birkaç seneden beri şöhret bulan “Karol Çapen” nâmındaki “Çek” edibinin “R. kâfi ki edebî kıymetten mahrum bulunmasın ve hassaten muadil programın işaret ettiği üzere “bilhassa kendi edebiyatımızda zayıf olan tarzlara ve nevlere” ait olsun. Daha muahhar fikir ve edebiyat mahsulleri arasından da intihabât yaparken çok dikkatli davranmamız icâp eder. Bu eserlerin neşrinde kastî bir tertipsizlik yapılmakta. Talebesinin temayülünü keşfetmek.653 edecektir. Bunlardan sekiz on kadarı “Devlet Matbaası”nda tab edilmiştir. Edebiyat derslerinde geniş bir tenevvüün teminine çalışmalıyız: Çocuk vardır ki mesela “lirik” şiirlere karşı pek az alâka gösterir. işte muadil programın yukarıda bahsi geçen fıkrasının bir manası da budur! Maarif Vekâleti “bugünün demokratik ve modern ihtiyâcını ehemmiyetle nazar-ı dikkate aldığı” içindir ki muallimlerimizin mesâisine yardım etmek maksadıyla Türkçeye “cihan edebiyatlarından numuneler” naklettirmeye başladı.U. “Divân-ı Hikmet” gibi fikrî ve bediî kıymetleri noksan veya ma ̉dûm ve lehçe itibariyle çok uzak ve yabancı eserlerle lise talebesini bundan sonra meşgul etmemek kâfi değildir. “Orta tedrisat”ta “Aman şu ve şu malûmatı da verelim!” dememeli. Türk çocuğu birinci eser sayesinde yüksek vatanî .” kaydının konulmasına sebep. “Hayat”ta bundan evvel kaleme aldığımız makalelerimizde de işaret ettiğimiz üzere tercüme edilen bir eserin mutlaka kendi nevinde “şah eser” olması şart değildir. “hitabet”e müteallik eserleri derin bir incizâbla takip etmek ister. eski edebiyatın. Bilvesile darülfünûna da hazırlamış oluruz.

fakat çocuk. O kendi ihtiyacına. Kendisinden evvel ve sonra onun kadar zeki ve nâfiz bir müverrihimiz yetişmemiştir. fenne müstenit bir hayalin tiyatroya tatbikini görmekle beraber “Hayat” ta sade fiil ve hareketin değil. yeni diğer eserler takip eyleyecektir. diyebiliriz. Osmanlı saltanatın sükût ve inhitâtı avâmilini canlı vak’alarla gösterecek bir eser koymuştur. Bu eserlerden birincisi hassaten tasvir itibariyle bütün Garp edebiyatlarına “model” olmuştur. Yine aynı risaleler arasında kendi edebiyatımıza ait eserler de vardır: On ikinci asır münşilerinin en kuvvetlisi olan “Naimâ”nın tarihinden müntehap parçalarla “Fuzûlî”nin “Leyla ve Mecnun”u. gibi bir meseli daha olmayan bir “şah eser”le beraber “Andre Turye”nin “Çocukluk ve Gençlik Hatıraları”nı okuyacaktır. Yine mesela “Homer”in “İlyad”. Fakat Naimâ’nın bu fıkrasını okumamış ise o ihtiyar vezirin ne yaman bir adam olduğunu anlayamamıştır. zevkine. Onun ihtiyacı. Çünkü o iki adamın bugünün gençliğine vereceği hiçbir zihnî ve fikrî unsur yoktur.654 fikirlerle karşılaşacağı gibi ikinci ile de ilmî bir fikrin. “Hatırât” tarzı edebiyatımızda pek yeni bir şey olduğu için en “Andre Turye”nin bu samimi –çünkü bu muharririn en karakteristik ciheti safvet ve sadeliktir – parçası talebe âleminde hayli kuvvetli alâka uyandıracaktır. Vakıa biz on birinci asrı tetebbu ederken “Nergisî”yi. genci yarına hazırlamak için onun bu gününü düşünmek . Naimâ o adamdır ki muasırlarının kelime şaklabanlığından kaçınmakla kanaat etmemiş. Her Türk çocuğu şüphesiz “Köprülü Mehmet Paşa”nın ismini işitmiştir. “Andre Turye” nin eseri böyle bir kudreti hâiz değildir. “Homer” in kalemiyle insanların ve tabiatın nasıl tersim edildiğini görmek ne zevkli ne faydalı bir şeydir. Biz “Bugünün demokratik ve modern ihtiyacını ehemmiyetle nazar-ı dikkate” aldığımız için Naimâ’ya bir risaleyi tahsis ettiğimiz halde mesela on birinci asrın iki meşhur. Mürebbî. “Veysî” yi ihmal etmemek mecburiyetindeyiz. temayülüne göre tecehhüz etmek mecburiyet ve hakkını hâizdir. duygunun en büyük rol oynadığı mülâhazasıyla da yüz yüze gelecektir. hatta üstat menşisi olan “Nergisî” ile “Veysî”yi bu marazda hiç hatırlamak istemedik. “Evliya Çelebi”nin Seyahatnâme’sinden müfrez fıkralar ilk neşriyatı teşkil edecek ve bunları eski. ortaya on birinci asrı tenvir edecek. “dürbin”in ters tarafından görülen sadece maddeten küçülmüş bir insan değildir. Mesela Naimâ’nın emrine tahsis edilen risalede “Siyâvuş Paşa’nın Katli” fıkrası mâhir münşinin iktidârına bir hüccettir. Fakat birçok gençler o satırların içinde öyle bir samimiyet müşâhede edeceklerdir ki bazıları adeta “Bu yazıları yazan ben miyim?” diye duraklayacaktır. zevkî temayülü büyük adamın kendi büsbütün başkadır.

c. Bu marazda şunu da istitraden ve teessüfle kaydederim ki. s. Ali Canip HAYAT. 1927. Birkaç çalışkan muallimimizle üç dört genç muharrirden başka bu iş için yardıma koşanı göremedik. 51. 2.2 . 17 Teşrin-i sani . Bu itibarla hiç kimsenin ve hele şöhretli edeplerimizin. ortaya konula tercüme ve intihapları tenkide hakkı olmasa gerektir. Birçokları deruhte ettikleri eserleri meydana.655 zaruretindedir: Lise talebesi darülfünûnda mesela kitap ile meşgul olacaktır diye ona takur tukur şeyler okutmaya çalışmak tedris âleminde Garpçılığa zıt adımlar atmak demektir. 3 . koymadılar. Beğenmeyenin daha iyilerini vücuda getirmesi için hiçbir mâni yoktur. Maarif Vekâleti’nin “orta tedrisat” aleminde “Cihan Edebiyatlarından Numuneler” vâsıtasıyla gençlik üzerinde yapmak istediği fikr-i inkılâp ve inkişafı için kendilerine müracaat edilen tanınmış kalem sahiplerimiz. nr. zan ve tahmin edilen faaliyeti gösteremediler.

“Türk çocuğunun gözlerini kamaştırır” diye onu eski ve yeni Avrupa edebiyatlarıyla temas ettirmemek “Garpçılık”ı esas umde ittihaz eden bugünkü zihniyetimize karşı hıyanettir. bir “Shakespeare”in. biz her şeyden evvel yeni neslin dünyaya karşı gafil yetişmesine rıza göstermemeliyiz. Ve bittabi bir “Homer”in. İtalyan edebiyatlarına ait metin tercümeleriyle yüz yüze gelecektir. nihayet daha yeni muharrirler ve şairler dolduruyordu. Fakat acaba bu mutlak hakikatin bilinmesi çocuklarımızı “millî varlığına karşı müteneffir ve hiç olmazsa lâkayt etmeyecek midir? Bu endişe vârid olmamakla beraber. Bâkî. Nef ̉î. bir Goethe” bir “Corneille”. Millî duygu. maziden başlar. İtiraf etmeliyiz ki bu yazılar.656 EDEBİYAT TEDRİSATININ YENİ VEÇHESİ ÇOCUKLARI KOZMOPOLİT YAPAR MI? Bugüne kadar liselerimizde edebiyat derslerini hemen hemen yalnız mahallî eserler işgal ediyordu. onun “Türk edebiyatı sahası”ndan hariç kaldığını iddia etmek cüretini gösterenler vardı. Lise talebesi için bir “Homeros”. Henüz yetişmekte olan bir genç. Bütün cihan edebiyatları hep birbirine model . zayıf ve “bediî vicdan”ı tatmin etmesi noktasından pek nâ-kâfî olduğunu idrak etmiş olacaktır. mahallî mahsullerimize her nokta-i nazardan faiktir. Son muaddel program ise “cihan edebiyatları”na ait metinlere geniş bir yer ayırmış oldu. Latin. bir “Virgil”.. Alman. Artık Türk çocuğu Yunan. Şu muhakkak ki bugünkü tedrisatla lise talebesi eski ve yeni mahallî eserlerin. Eğer muallim Garp edebiyatlarına vâkıfsa –program hâricinde. çünkü Türk milletinin “İslâm medeniyeti” dairesinde bulunduğu hengâmede bir Türk zümresinin meydana koyduğu. Bir zamanlar “Dîvân edebiyatı”na “Kapıkulu edebiyatı” diyenler. Hayır “Dîvân edebiyatı”. bir “Hugo”nun bizim şairlere. bir “Racine” ve ilah… meçhuldü. İngiliz. bir “Shakespeare”. muharrirlere fâikiyeti ile beraber cihan edebiyatlarının “nevi” itibariyle ne kadar şümullü ve zengin bulunduğunu da öğrenecektir. bu faikiyete meftûn olup “milliyet”inde manen tebâüd etmez mi? Daha sarîh bir tabirle edebiyat tedrisatının yeni veçhesi çocuklarımızı kozmopolit yapmaz mı?. Çocuklarımızın bediî vicdanına ait sahayı aşağı yukarı Sinan Paşa. Bu nasıl Türk’ün malı ise. Fakat orada kalmaz. Nedim… ve bol bol Halit Ziya ve Tevfik Fikret’le arkadaşları. Fransız. Bu noktada zerre kadar şek ü şüphe yoktur. çünkü “millî varlık” mütemadî bir “tahavvül” ve “tekâmül”den ibarettir. müessesedir. Fuzûlî.ecnebî muharrir ve şairleriyle eserlerinden bahsedebilirdi. şimdi dâhil olduğu Garp medeniyeti dairesinde inkişaf edecek her edebiyat ve sanat müessesesi yine Türkün malı olacaktır. umumî Türk edebiyatının bir şubesidir..

Daha sonra bir Avusturya filosu geldi. Bizi gezdiren bir nefer. Küçüktüm. Gezdik. Garp’tan gelen ve gelecek ihtisas ve tefekkür malzemelerine bu millet ve bu milletin çocukları muhtâçtır. Hangi sahada olursa olsun. korkunç topları gördük. On sekizinci asır Fransız muharrir ve ediplerinin yazılarıdır ki Namık Kemal’le arkadaşlarına. yeni “hakikat”ten ne zarar gördük? Hiç! “Belki kozmopolit olur” diye Garp’ın şah eserlerini Türk çocuğuna göstermemek benim çocukluğuma ait olan şu gafletimden bir zerre farklı mıdır? Birçok mektep talebesinin şiirler.657 ittihaz ederek tekâmül etmişlerdir. Artık “Necm-i Şevket” bizim nazarımızda dünya filolarına tek başına meydan okuyan bir kuvvetti. kendilerinden evvelki nesilde tesadüf edilmeyen kanlı ve canlı fikirler vermiştir. Neferi. Limanda Sultan Aziz devrinden kalma “Necm-i Şevket” zırhlı korveti yatıyordu. on beş sene evvel tayin etmiş olsaydı. ailem Selanik’e sürülmüştü. fikir âleminde daha ilerlemiş olurduk. Biz. Bir gün limana İngiliz donanması geldi. aynı zamanda Türk çocuğu edebiyat mefhumunu daha iyi ve etraflı kavramış olacağından içlerinde yazı yazmaya heves edenler daha kuvvetli kaleme alabilirlerdi. Onun da zırhlılarını seyrettik. O kanaatteyim ki eğer edebiyat tedrisatımız bugünkü veçhini on. Millî tahassüslerle. selâhiyet sahibi addettiğimiz için bu söze itimat etmiştik. tiyatrolar yazmaya heves ettikleri ve hele bazılarının bu yazıları olgun eserler zannederek neşre kalkıştıkları görülüyor. eğer bir sürçmemiz müşâhede ediliyorsa bu. Eski kanaatimiz sarsıldı. Ve buna hiç şüphe yoktur. Biz çocukular bir bayram günü bu geminin toplarını seyretmeye gittik. köhne zırh tabakalarını göstererek: “Bir birinin üstüne on gülle çarpmadan bu demir delinemez!” demişti. Eski ve yeni kuvvetli eserlerle temas etmek onları bu zehapta kurtaracağı gibi bediî terbiyelerini yükselterek içlerinden cidden istidadı olanları daha muvaffak mesaiye teşvik edecektir. Binaenaleyh Garp edebiyatlarına ait eserlerle bugünkü Türk çocuğunun bediî vicdanını terbiye etmek demek yarınını edebiyatımızın tarlalarına yeni tohumlar serpmek demektir ve muhakkak faydalı bir iştir. * * * . millî mevzularla doğrudan doğruya temas eden “Alman romantizmi” bile her şeyden evvel ecnebî edebiyatlarının tetkik ve tahlîllerinden ilham almıştır. Eski “gaflet”in bize ne faydası oldu. Garp malzemesinin kâfî derecede o sahaya girmemesinden mütevelliddir. hikâyeler. “edebiyatta vatan ve millet sevgisi”ni ancak Garp medeniyeti dairesine girdikten sonra meydana getirilen eserlerde buluyoruz. Git gide acı hakikati öğrendik.

Evet. edebiyatta yetişen müstesna simaların çoğu ırka bu millete mensuptur. 1 Kanun-i evvel.53. Bu. Ve aynı zamanda bir Bulgar. bir Yunan genci inkâr edemeyiz ki millî varlığını kaybetmiyor. cumhuriyet ve garpçılık umdelerinin müstakbel nesilde tarsînini temin etmiş oldu. üçüncü senesinin ilk nüshasında bu temenninin fiile inkılâp ettiğinden büyük bir meserret ve bahtiyarlıkla bahsederiz.3. Eğer “Garp milletlerinin millî harsları. Aynı umdelerin hizmetkârı olmakla müftehir olan “Hayat” ın tahrir heyeti ve veçhenin tedrisat haricine de teşmilini temenni eder. alâka-bahş kitapların tamamını Türkçeye nakletmek kat’iyen elzemdir. Atalarımız mensup oldukları medeniyet sahasında. ecnebî zihniyetinin ikâ edeceği kozmopolitlikten onları vikâye edecek kadar kuvvetlidir. o medeniyetin iki yüksek rüknünden –yani Araplarla Acemlerden ziyade – onun taâlîsine bâdî olmuştur. Ve mektepler için bu ihtisar zarurîdir. İngiliz’in Alman”a Alman’ın Fransız’a karşı müdafaa vaziyetinde millî harsları vardır. 1927. Evet ba’de’l İslâm Şark medeniyetinin en büyük hadimleri Türklerdir. Biz de bu kuvvet olmadığı için fazla ihtiyatkâr olmalıyız” denilirse biz de şu cevabı veririz. “Hayat”ın ikinci senesine başlarken bu temenniyi ileriye sürüyoruz. Fakat mesela Balkan komşularımız olan Yunanlılarla Bulgarlar. “Yeni gençlik kütüphanelerini doldurmak üzere cihan fikir ve edebiyatlarına ait eski ve yeni şah eserlerin. Bu onlara benliklerini asla kaybettirmiyor. nr. İlimde. Maarif Vekâleti edebiyat tedrisatına yeni veçheyi vermekle.658 Avrupa milletleri edebiyat ve fikir sahasında mütemadiyen birbirinden istifade ediyorlar. Tanzimat’tan beri dâhil olmaya çabaladığımız Avrupa medeniyeti içinde de aynı liyâkati göstermek için Garp harsını yine bütün şümulüyle tetebbu ve temsil etmemizden başka çare yoktur. c. Ali Canip HAYAT. “Cihan Edebiyatlarından Numuneler” unvanı altında vücuda getirilen “broşürler” Garp eserlerinin her birinden ufak ufak müntehap parçalara inhisar etmektedir. ancak atalarımızın o devirlerdeki şark harsını bütün şümulüyle tetebbu ve temsil etmelerinden münbaistir. İnşallah gelecek yıl.4 . hiç çekinmeksizin kendi seviyelerinden çok yüksek fikir ve ihtisas sahalarına pervasızca el uzatıyorlar. s.

Binâenaleyh "İslâmi sanatlar"a dair tetebbû yapacak olanlar için Konya müzesi muazzam bir kitap. Birçok meşgûliyetlerim arasında bu kütüphanenin mahfûzatını istediğim gibi tetkik edemedim. Türk beda'atının. Kâtibi olan "Mehmed İbn Abdullah el-Konevî" bu nüshayı "nüsha-i asliye"den iktibas ettiğini hâtimede tasrîh etmektedir. Umûm yazmaların adedi 1269 ve basmaların adedi 1953 cilttir.nefîstir. en kıymetli bir müzesi hâline ifrâg edilmiştir: Türk zevkinin.659 KONYA MÜZESİNDEKİ KÜTÜPHANE Mevlâna hankâhı. Altı yüz yetmiş yedi senesinde yani bundan altı buçuk asır evvel kaleme alınan bu kıymetdar nüshanın yazısı nesihtir. Müze kütüphanesini dolduran kitaplar meyânında hemen her yerde tesâdüf edilecekler de vardır. âvânîsi burada mahfûzdur. Kitap meraklısı ve âlim bir zât olan Hemdem Sa'îd Çelebi kırk beş sene burada post-nişin olmuş ve 1275/1858 tarihinde vefat etmiştir. muhteşem bir hazînedir. Pek nefîs cilt ve tezhîbe mâlik olup müzede camekânlar içinde hıfz edilen 79 eser bu yekûnun hâricindedir. sekseni "Hendem Sa'îd Çelebi"nin mali ve vakfı olduğu üzerlerindeki kayıt ve mühürlerden anlaşılmaktadır. Cildi -göbek ve köşeleri şemseli olmak üzere. Bugün bu satırlarla sadece müzenin "kütüphane" kısmına temas edecegim. Türk elinden çıkan bu bediâlar karşısında hayran kalıyorlar. fakat maalesef mıklebi kopmuştur. Mevcut kitapların hemen hemen yüzde yetmişi. fakat bir kısmı pek kıymetdar ve pek nâdir nüshalardan terekküp etmektedir. Mes'ut bir tesâdüfle Konya müzesi Kütüphanesi'nin küşâd resminin icrâ edildiği 27 Teşrinisâni 1921 Pazar günü ben de orada bulundum. 613 sahifedir. Bu nüsha yeni tanzim edilmiş olan defterde 60 . Bu itibarla yani kitap itibarıyle Konya Müzesi mahfûzâtı 3690'ı bulmaktadır. yalnız şöyle bir göz gezdirdim ve pek değerli yazmalara tesadüf ettim. Ez-cümle 677/1278 tarihinde kaleme alınmış bir mesnevi nüshası vardır ki erbâbınca ehemmiyeti der-kârdır. Avrupa'nın en uzak yerlerinden gelip tetkik eden meraklılar. Hindistan'dan gelmiş olanlar da vardır. Hayat'ın müteakip sayılarımda bu müze ve mahfûzatı hakkında resimli bir iki makale neşretmek emelindeyim. mütehassıslar. Türk dehâsının ebed-zinde eserleri. Anadolu'nun en harikulâde bir nefâsetle nesc ve ibdâ' ettiği bahası takdîr edilemez halıları. Buradaki kitaplar -yazma ve basma. Konya müzesini dolduran eşya arasında Anadolu mallarından başka tâ İran'dan.cilt itibariyle 3222 adettir Bazen bir cilt içinde birkaç kitap zuhûr eder. bugün Türkiye'nin en bedîî.

. Garaz-ı bî-garazı dahi budur ki mütâla'a eden ve safâ-yâb olan ehl-i aşkdan bir duâ ile hayatda oldukça selâmet-i din ve ba'de'l-fevt rûh-ı revânıma bir hediye-i nâçizâne ta'yin Konya'da bir "Şerefeddin Camii" vardır. Bu eski nüshanın kâtibi "Hasan bin Osman el-Mevlevî"dir. camiin bânisini meşâyihden olarak gösteriyorsa da vakfiyenin tetkiki icap eder 1 . Birinci cilt 305. İntihâ-nâme)sini ihtiva etmektedir ki (Ahmed İbn Muhammed el-Kâtib) tarafından 732/1331 tarihinde kaleme alınmıştır. Bu nüsha Şerefeddin nâmında bir zâta mahsûs olarak kaleme alınmıştır ki kâtip bu zâta (Emir Satı el-Mevlevî) unvanını veriyor. Konya Rehberi nâmındaki eser.(1) Bu da 66 numarada mukayyeddir. Bu 628 sahifedir. Müze kütüphanesinde Fuzûli'nin pek eski ve muteber bir Dîvân nüshasına da tesâdüf ettim. ikinci cilt 340 sahifedir. Mevlâna Mesnevîsi'nin bundan başka daha 13 nüshası mevcuttur. Yine buradaki eski nüshalardan biri de Mevlâna'nın oğlu "Sultan Veled"in (İbtidâ-nâme. koşması eline geçmiş ise toplamış 669 sahifelik koca bir cilt vücûda getirmiştir. okunuyor. müseddesler ilh.660 numarada mukayyeddir. Sade gazeller muhammesler. 984/1576'de yani Fuzûli'nin vefâtından yirmi bir sene sonra (Hüseyin bin Gülşenî Muallim Kâşi) tarafından yazılmıştır. Rebâb-nâme. Yazma nüshaların hemen hepsinde görüldüğü üzere bunda da kasideler kısmı yoktur. Nesihdir. câmi'i olan Hâfız Hüseyin Ayvansârayî ki sekbâniyân ocağında on beşinci zümrenin duâcılarından olup bu hidmet-i celîleyi ahbâb-ı zî-şâna yâdigâr ve ihvân-ı hullâna ber-güzâr eylemişdir. ki (Nefehâtü'llâh 1197) sâl-i itmâmın beyân eder.. 768/1366'da başlamış 770/1368'de bitirmiştir. "Fuzûlî Dîvânı"nın yeniden ve sahih bir surette tab'ı halinde bu nüshadan müstağni kalınamaz. Câmi' hâtimede şu sözleri söylüyor: ". 76 numarada mukayyeddir. Yazısı nesihtir. Hâfız Hüseyin İbn el-Hac İsmail Ayvansarayî merak etmiş. Bu dîvân-ı zî-şan-ı Âşık Ömer'i müddet-i medîde ve eyyâm-ı adîde sa'y u gûşiş ile bu mertebeye âla-kadri't-tâka getürüp tertîb-i hurûf üzere tahrîr ve nice kere mahv ü isbât ile takrîr edüp ba'de'l-itmâm olduklarımızı dahi zeyline derc ve idhâl ve bundan sonra dahı dest-âver olanları dahi kayd eylemek üzere nizâm verildî Bu senei celîle tarihinde. Müze kütüphanesinde 4 nüsha da Dîvân-ı Kebîr bulunmaktadır ki bunların en eskisi iki cilt üzerinedir. Âzeri şive ve imlâ tarzını tamamen muhafaza etmektedir. Burada bir de Âşık Ömer Dîvânı vardır. bu popüler Türk şâirinin ne kadar gazeli.

Müzenin çalışkan müdürü Yusuf Bey tarafından (fiş)ler vücuda getirilmiştir. Yazısı nesihdir. 56.) yolunda bir fihrist de mevcuttur. Temmet). . harfü'l-bâ. s. 2 Vezne göre "İşidüp ben de vefâtın ana didüm târih" demek iktiza eder.. nr. Ali Canip HAYAT. Burada mevcut kıymetli eserler meyanında meşhur Türk şâiri Ahmedî'nin tâ 864/1459'da Ataullah İbn Abdullah tarafından yazılmış İskender-nâme nüshası da vardır. 2. Bu nüshanın zahrında şu beyti okuyoruz: İşidüp ben de vefâtın ana didüm târîhi(2) Ola Âşık Ömer'in cilve-gehi 'adn-ı celîl 1119/1707 "Hafız Hüseyin Ayvansarâyî"nin hayâlî parçalar topladığı görülüyor. Her ne olursa olsun câmi'in himmeti takdîre lâyıktır. c. Bunlardan başka (Hadîkatü 's-Suadâ)nın tâ 985/1577 ve 994/1585'de yazılmış iki nüshasıyla 970/1562'de. Bütün eser 669 sahife tutmaktadır. Kütüphanenin de dürüst tarzîm olan "elifbâî defteri" de meydana gelecek olursa tetkik ve tetebbû erbâbına büyük bir suhûlet ibrâz edilmiş olur.661 buyurula ki demişlerdir: (Bugün bana ise yarın sanadır. 22 Kanun-i evvel 1927. 3. 3. Defterde 1444/4 numarada mukayyeddir. Mecmû'u 645 sahife tutmaktadır. Maahâzâ bazı cönklerde tesâdüf ettiğim bir iki nefîs koşmayı bu nüshada bulamadım. (Künhü'l-Ahbâr)ın 1063/1652'de yazılmış birer nüshası dikkate şayandır. harfü't-tâ . Birçok meşguliyetlerim arasında Konya Müzesi Kütüphanesi'nin mahfûzatını istediğim gibi gözden geçiremedim.. Âşık Ömer manzumelerinin çoğu kafiyelerine göre hece sırasıyla tanzîm edilmiş olduğu için nüshanın baş tarafında (harfü'l-elif.

” Sade bir “üslûpçu” ve bir “mefkûreci” olan “Namık Kemal”i tarihçiler arasında saymak hiç doğru değildir. Tarihin bugünkü usullerine vâkıf bir müverrihin elinde. ondaki muhakeme kabiliyetini körletmiştir. manzum bir Osmanlı tarihi yazmış olan “Hadîdî”den bahsederken. fakat bediî ve beyân-ı kâidelerine. Türk milletini dalâlete sevk etmiş. derece-i teessüf etmeyeceğim. Öyle tarihî eserlerimiz vardır ki müellif orada en az tarihî hadiselere ehemmiyet verir.662 ESKİ TARİH ESERLERİMİZİ YAKMALI MI? Celal Nuri Bey “Fatih’le Yavuz Hakkında Muhakeme” namıyla “İkdam”da neşrettiği iki makalede bir mukaddime kabilinden. onların kıymeti ve vak’aların sıhhati hâiz-i ehemmiyet değildir. Ancak. eski Osmanlı hayatında ilmî bir telâkkiye mazhar olmamasından dolayı şikayete hakkımız yoktur. onun en büyük kusuru olarak “Dil-güşâ tabire kadir olmadığını” söyler. Tarihî eserler bırakmış eski vak’a-nüvislere. İşte bunun içindir ki Hoca Sadeddin. saltanat şanına muhalif kayıtların tayyına. galiba vak’a-nüvislerin matbu eserlerini nazar-ı itibare alarak. ediye-i mesûreye riayet eder. O devirler hayatının umumî telâkkileri. eğer bu gaye olmasaydı bütün bu kütüphaneleri ateşte yakmak iktiza ederdi. bu cemaat. tarihi eserlerimizden büyük bir kısmının “fena bir edebiyat” mahiyetinde kalmasını intaç etmiştir. bunları kâmilen “Hoca Sadeddin” sınıfına ithal etmek de kabil olmaz. eski tarihî membalarımızın ancak yakılmaya yarayacak kadar ehemmiyetsiz ve manasız olduğunu iddia ediyor. tarihçilere gelince. Hiç olmazsa bundan sonra muhakememizi kurtarırız. şehnâmecilere. o “ham maddeler” pekala işe yarar. yalnız bizim . Bunlar insanı iğfâl eder. eski tarihî eserlerimizden de bahsederek onlar hakkında pek şiddetli bir hüküm veriyor: “Müverrihler kafilesinin sonunda fakat ehemmiyet” itibariyle başında bulunan Namık Kemal de dâhil olduğu üzere. Beyazıt Meydanı’nda bütün bu kitaplarımızı yaksalar. –Bu kitaplar ancak müelliflerinin cehli hakkında bir fikir edinmek için okunabilir. bu en tarafgîrâne en dalkavukça yazılmış eserlerin bile “tarihî” memba olmak itibariyle ehemmiyetlerini inkâr edemeyiz. kasideciliğe. vak’a-nüvislerin hadisâtı gayet tarafgîrâne bir surette zaptettikleri pek tabiîdir. Celal Nuri Bey. Lâkin mehazlar ve vesikalar. Uzun asırlar dünyanın her tarafında edebî bir nev gibi telâkki olunan tarihin. hele ilim ve irfanda tecrübeleri olmayanlar sapıtır. her eser ve her muharrir ayrı ayrı tetkik edilerek ona göre bir hüküm verilmek lâzımdır. Halbuki eski Osmanlı edebiyat-ı tarihiyesi. Sonra padişahların bizzat tayin ettikleri şehnâmecilerin. nâşinîde seclere.

Bu cins adamlara misal olmak üzere “Lütfü Paşa” ile “Alî” yi zikredeceğim: “Alî”. hulâsa medeniyet tarihinin bütün şubeleri hakkında da yüzlerce memba kütüphanelerimizde uyukluyor. Celal Nuri Bey’in tavsiyesi veçhle kütüphaneleri yakmadan evvel. Henüz yüzde beşi bile tetkik edilmeyen bu eserler arasında. Eski müelliflerimizi kâmilen “dalkavuk” addetmek de doğru bir mütalâa değildir. lisan ve edebiyat tarihi. 85 . 2. Köprülüzâde Mehmet Fuat HAYAT. onlarda ne gibi kitaplar olduğunu ve onların nelerden bahsettiğini araştıralım. bugünkü tarih usullerini lâyıkıyla bilip tatbike muktedir olmak. c. iktisat tarihi. vakayiî padişâhların keyfine göre yazmaya mecbur idiler. . Çünkü böyle bir işe girişebilmek için.4.663 tarihimizi değil. Fakat onların haricinde birçok adamlar vardır ki devletin idaresi hakkında. münasebette bulunduğumuz birçok milletlerin tarihini de tenevvür “Osmanlı Müellifleri”nin “Müverrihler” kısmında bu cins tarihî eserlerin kabataslak bir fihristini tanzim etmiş olduğu gibi. “France Babinger “de 1927’de intişar eden “Die Geschichtsschriber der Osmanen ihre werke” adlı eserinde bu hususta daha etraflı malûmat vermiştir. “Fatih”i –Alâiye Beyi Kılıçarslan’a karşı yaptığı gayr-i insanî muameleden dolayı –muahezeden çekinmediği gibi. bu cins tarihî eserlerimiz oldukça mebzûl ve kıymetlidir. hele siyasî ve askerî tarih itibariyle fevkalade mühim mahsuller vardır. 1. vak’a-nüvisler. Bunları. s. Şehnâmeciler. bugünkü Avrupa tarihçileri gibi en yeni usullerle inceden inceye arayacak ve böylece Türk milleti eski hayat ve medeniyeti meydana koyacak adamlarımız maalesef çok mahdut!. 12 Temmuz. yani tamamıyla “Avrupaî” bir irfanla. hatta doğrudan doğruya hükümdar hakkında en şiddetli tenkitlerden çekinmemişlerdir. nr. hukuk tarihi. ricâl-i devlet hakkında. Din tarihi. 1928... Bilhassa on beşinci asır sonlarından başlayarak. “Üçüncü Murat”ı da tenkitten korkmamıştır. “Künhü’l Ahbâr” ında. Avrupaî bir zihniyetle mücehhez bulunmak ve hayatını bu mesaiye vakfetmek lâzımdır.

Nagme-i çeng ile gam-gîn dılümi şâd ideyüm Ayş esâsına demidür yine bünyâd ideyüm . Beş yüz küsür sene evvel yaşayan Ata'i’nin gazelleri umûmiyetle rekâketten berîdir: Ben perde-i ademde ki evvel nihân idüm Mihrünle şems gibi cihanda ayân idüm Cân murgı âşiyânunı kılmışdı âşiyân Itlâk 'âleminde ki ben lâ-mekân idüm Mülk-i şehâdet içre nişânum yog idi kim 'Uşşâk içinde sâhib-i nam u nişân idüm Sen Mısr-ı hüsne mülk-i imâda azîz idün Ki iklîm-i aşka ben kulun ol demde hân idüm Mülk-i ezelde ben ten ü sen bana cân iken Bir kâleb idi 'ışkun u ben ana cân idüm Ben şol Atâyîyem ki sefer eyledükde sen Şehr-i 'ademde ayağuna cân-feşân idüm. dokuzuncu/on beşinci asrın tanınmış şairlerindendir.664 On Beşinci Asır Şairlerinden: ATÂ'Î’NİN TUYUĞLARI “Atâ'î” mahlasıyla meşhûr olan 'Ivaz Paşa-zâde “Âhi Çelebi”. “Latîfî. "Naîmî" ve "Veliyyü'-dîn oğlu Ahmed Paşa”nın da manzumeleri vardır. “ol devrün şu'arâsından merhûm Şeyhî’den geçicek bundan eşbehi yokdur” mütâlaasında bulunuyor. Lisan ve imlâ tarihimiz noktalarından da erbabınca tetkik ve tetebbûa lâyık olan bu mecmûanın içinde Atâ'î’nin şiirlerinden başka "Vefâî". Dîvânı demesek bile hayli manzûmelerinden müteşekkil yegâne bir mecmûa bugün Bursa müzesi kütüphanesinde mahfuzdur.

âdâb ve erkânını Acemler'den aldıkları Dîvân edebiyatına ilâve ettikleri bir nazım şeklidir.665 Dil-i miskin dolaşaldan beri müşgîn saçuna Dimedün mesken-i me'lüfumı ber-bâd ideyüm Gitdi yaşum ki eşigünde senün hâdim ola Ben dahı adrn anun la'l-i güher-zâd ideyüm Kûh-ı firkatde salup tîşe-i cidd-i vaslı Leb-i şîrinün içün kendimi Ferhâd ideyüm Bir başum var yoluna 'ışkun içün terk iderem Gerçi kem nesnedür illâ bârî bir ad ideyüm Hulâsa dokuzuncu/on beşinci asrın mühim bir sîmâsı olan Atâ'i hakkında ileride müstakil bir tetkiknâme kaleme almak üzere burada onun yalnız tuyuğlarından bahsetmek istiyorum. bu nazım şekillerinin esas itibariyle Türk Halk Edebiyatından gelmekte olduğuna bir delil olduğu gibi. Kafiye tertipi itibariyle Acemlerin rubâîsine benzer. Tuyuğ. dördüncü mısrâlar hemkafiye olur. Bir kısım tuyuğlarda kafiye ittihaz edilen kelimelerin arasında “cinâs”a riayet edilir. Türk şairlerinin.esîrane bir taklidden ibaret olmadığını da gösterebilir" demiştî Tuyuğ "Fâ'ilatün Fâ'ilatün Fâ'ilün" vezninde dört mısrâdan müteşekkil bir nazımdır. yani ya dört mısrâı birden yahud üçüncü mısrâ serbest kalarak birinci. “Seyyid Nesîmî”nin şu manzumesinde olduğu gibi: Kâf u nûn ma'nîde külli ma'nîdür Ya'nî kâf u nûn sadefdür ma'nî dür Mahşerün sûrı çalındı yatma dur Gör ki ne sevdâdasın hâlün nidür? . Köprülü-zâde Mehmet Fuat Bey’in “Türkiyât” mecmûasının ikinci cildinde tuyuğa hasrettiği bir makalesinde Türklerin öz malı olan şekillerden bahsile pek haklı olarak sâir İslâmi edebiyatlarda bulunmayıp yalnız Türk klâsik şiirinde meydana çıkmaları. ikinci. klâsik Türk şiirinin sathî nazar müdekkiklerinin zannı veçhiyle.

ehl-i dil Rıdvânıdur Bes rakîb ol aranun şeytânıdur *** Işk ehli bî-ser ü sâmân gerek Dost zülfi gibi ser-gerdân gerek Her kime kim mülk-i câvîdân gerek Fitne kaşun yayına kurbân gerek *** Gönlüm oldı ışkunun âvâresi Gamzenün gitmez cigerden yâresi Derdüme çün istedüm dermân velî Yoğ imiş la'lünden özge çâresi *** Dost.666 “Nesîmî”nin İstanbul'da Ayasofya Kütüphanesi'nde mahfûz olan bir dîvânında olduğu gibi Bursa Müzesi'ndeki mecmûada da Atâ'i'nin tuyuğları "Rubaiyât" serlevhası altında sıralanmıştır. saçı reyhânıdur Kûyı cennet. . Edebiyat târihi meraklısı kârîlerimize bir hizmet olmak üzere bunları şuraya geçiriyorum: Virmemek dil dil-berün gîsûsına Sığmaya âşıklarun nâmûsına Ser fedâdur gamze-i câdûsına Cân dahı kurbân keman ebrûsına *** Dîde-i irfânı aç bîdâr isen Işk câmın nüş kıl hüşyâr isen Olma gâfil tâlib-i dîdar isen Serden el yu server-i ser-dâ isen *** Ârızı yârun cinân bûstânıdur Kaddi tûbâsı. cismüm mülküne sultân yeter Buyrugı anun bana fermân yeter Cân dahı ten mülkine hükm itmesün Çün bir iklîme heman bir hân yeter.

s. yukarıda kaydettiğimiz gibi “Âhî Çelebi”dir.4. 6 Eylül 1928.286-287 Latifi. *** Dil-berün haddi gül-i handân durur Şol mutarrâ sünbüli reyhân durur Cân eger tenden revân olsa ne gam Ehl-i 'ışkun cânı çün cânân durur. çekdi subh-dem leşker güneş Cevşenî atlas geyüp zerîn siper aldı ele Çerh medyânında çekdi nukra-gûn hançer güneş diye başlayan kasidesinin üstünde “Min kelâm-ı emlehu’ş-şu’arâ Âhî Çelebi bin Haci 'Ivaz Paşa tâbe serâhü" kaydı vardır. 1 . Atâ’î’den bahsederken “Güneş Kasidesini Sultan Murad adına evvel bu dimişdür.841/1437 senesi Muharreminin sonlarında vefat ettiğini de öğrenmiş oluyoruz. Bunu şöyle istidlâl ediyoruz: Bursa Müzesi’ndeki mecmuada Atâ'î’nin: Yine 'azm-i rezm kıldı server-i hâver güneş Kim diyâr-ı Hind'e. c. nr. Ahmed Paşa’nunki ana naziredür” der.(1) Hacı 'Ivaz Paşa'nın Bursa'daki mezarının yanındaki taşta ise Arabî ibare ile muharrer kitabeden Hacı 'Ivaz-zâde Âhî Çelebi’nin yani 'Atâ'i'nin. Ali Canip HAYAT. 93. Leylâ. gönlümüz Mecnûn durur Fitnelü kaşına cân meftûn durur Yâr vaslın almayan cân nakdine 'Işk bâzârında key magbûn durur *** Atâ'i”nin asıl adı.667 *** Başuma agalıdan sevdâ-yı 'ışk Oldı cânum bî-ser ü bî-pâ-yı 'ışk Dil harâb-âbâd u ma'mûr olısar Çünkim oldı menzili me'vâ-yı 'ışk. *** Dost.

Mesela. İlmin en müşkül ve fakat en zarurî ciheti de usulüdür. çocukluk zamanlarımızda bizim için yalnız bir eğlence mevzuu teşkil eden Karagöz hakkında bir Alman muharriri koca bir cilt eser neşrediyor. . Muharrirlerdeki bu velûdiyet nereden ileri geliyor? Bunun tahlilini yaparken arkadaşımla şöyle bir neticeye vardık: Bir defa Avrupalı muharrir tahsilinin temelinden itibaren araştırmaya. Beşerin zihnini işgal eden en ufak hâdiseler en derin ve en etraflı tahlillere tabi tutulmuş. Eğer zekası ve kültürü kuvvetli ise o mevzua orijinal bir renk de verebilir. Bilmiyorum ki arkadaşımla kısaca yaptığımız bir sohbet esnasında muharrirlerin velûdiyetine dair bu fikirlerde isabetsizlik var mı? HAYAT. s. 99. Üç dört coğrafya profesörü birleşince büyük ve insicamlı bir coğrafya hazinesi meydana geliyor. Usul öyle bir nur huzmesidir ki en ufak ve en karanlık noktalara tevcîh olununca orada yeni bir şuun ve hakayık âleminin yaşamakta olduğu seçilir.4 nr. Birkaç âlimin ve müellifin iştirakiyle vücuda gelen zengin ve kıymettâr ansiklopedileri ve külliyâtı ayrıca düşünmek lâzım. Bu suretle cihanın her hâdisesinde ve her şeyinde o tetkik olunacak bir mevzu bulabilir. Bazı muharrirler var ki yazdıkları kitaplar adeta bir kütüphane teşkil edecek kadar zengin. Diğer taraftan Avrupalı muharririn zekasına refakat eden bir de usul (methode) vardır ki ona Şarklı her hangi bir muharrire tefevvuk temin eder. c. 1. mevzular bulmaya ve bu mevzular etrafında düşünmeye ve yazmaya alıştırılmıştır. Ve bu kitap içtimaî hayatın her hangi bir karanlık köşesini aydınlatmaya yardım ediyor. 18 Teşrin-i Evvel 1928.668 MUHARRİR VE ESER Geçen gün bir arkadaşla Avrupa müelliflerinden ve eserlerinden bahsediyorduk. Talebelik hayatında bu zatî say onda bir meleke hasıl etmiştir. Usulün bu veyahut şu şekilde taayyün ve tatbîk olunmasına nazaran da dünya ve hadisât da bu veya şu şekilde görülebilir veyahut birçok cihetleri muzlim kalır. bizim nazar-ı dikkatimizi celbe şâyân görülmeyen şu ve bu eşya ve hadisât etrafında büyük eserler yazılmış.

o hasta. Bütün kahramanlarını belki öldürerek ve her halde kitabın vereceği bütün alâkayı sarf ettirerek eserini bitiren müellif. onun akıbetini de ayrıca düşünmeyecek miydik ve bu. hata etmiştir. İşte mesela (Aşk-ı Memnu)nun son sayfasında Nihal’e. bu. Bourget'nin de bir eserinde kendisine hayat verdiği mahlûkatı hayalinden.669 ROMANI BİTİRİŞ TARZLARI Roman ve hikâye hakkındaki -karilerin beni minnettar ve müftehir eden bir alâka ile takip ettikleri. onunla münasebettar olmağa mecbur kalan roman ve hikâyede. Çünkü kariin alacağı en büyük tesir. bunun bitme tarzını tespit ve tayin kabil olsun düşüncesi. neden onun bir aksi olmak iddiasında bulunmasa bile. babası ölür ve dünyada yapyalnız kalırsa ne yapar? Bir daha sever ve bir daha aklanırsa ne yapar? diye düşünmüyor muyuz? Halit Ziya Bihter’i de sağ bırakaydı. son sayfayı kaparken her şeyin de bitmesi zarurî bir kaide olarak kabul edilsin? Son sayfayı eğer roman ve hikâyenin tekmil kahramanlarına ebediyen veda ettikten sonra kapayacaksak. müteakip eserlerinde de bahsetmesi bir çok defalar vaki olmuştur. Ve işte bunun içindir ki. Manokyan repertuvarındaki. neticede herkes öldüğü için perdenin de inmek zaruretinde kaldığı melodramları andırır. dimağımda canlanıyor. (Aşk-ı Memnu)yu bize daha fazla düşünmemiz ve hatırlamamız için sebep teşkil etmeyecek miydi? . (Acaba yaşamalarını seyrettiğim bu insanlar ne oldular?) diye düşünmektir ve muharririn ibda kudretini de asıl bu düşünceler esnasında hisseder. bir romanında ihtiyar gösterdiği bir adamın öbür romanında gençliğini anlatır ve bir romanında pek talî bir çehre olarak görünüp geçen bir simayı diğer bir romanında en mühim bir çehre payesine çıkarıp onunla uzun uzun meşgul olur. Evet. hayat bir dalgasını öbür dalganın takip ettiği ve bütün dalgalarının ebediyen birbirine karıştığı bir ummandır. veda ettiğimiz zaman. mademki roman ve hikâye hayattan alınmış safhalar yahut «hayatta da böyle olur!» iddiasıyla anlatan vak'alardır ve mademki hayatta hemen hiçbir şey ve hemen hiçbir zaman kat'î neticelerle hitam bulmaz. Filhakika. pek çok kimse için dünyanın en büyük romancısı kalan Balzac. roman ve hikâye biter mi ki. o kalbi yaralı ve vücudu ne nahif Nihal’e. kalbimiz hüzünle sızlamıyor mu? Ve düşünmüyor muyuz: Zavallı hasta Nihal. pek nâdir istisnalardan sarfı nazar edersek. bütün dünyada başka hiç kimsesi kalmamış olan ihtiyar babasına emanet ederek Nihal’e.fikirlerimi bu makale ile bitirmek isterken.

piyese romanın mahrum bulunduğu bir cazibeyi vermektedir. Boğaziçi’nin. Fronde hakiki katilin kim olduğunu kadına öğretir ve bunu kadına tesadüfen öğrettikten sonra.670 Neticede bu müphemlik. Halbuki romanı piyese çeviren Piyer Fronde (Pierre Frondaie) ki tiyatro tekniğine emsalsiz bir vukuf sahibidir. romanın kahramanı olan kadın da kadının kocası da ölmüş ve zaten bizi alâkadar etmemiş bulunan küçük çocukları da bir fabrikaya işçi olarak girmiştir. kadını şiddetle seven fakat hiçbir mukabele görmeyen bir Fransız zabiti. karısının. zevcesini boşayıp sevgilisini almak isteyen Düyun-ı Umumîyenin İngiliz dayinler vekili. Romanda. Fakat hayalperest bir kadının fazla basit ve şiir ve heyecandan mutlak surette mahrum bir hayattan duyacağı azap. yoksa birbirlerinin kollarına bütün bir hayat için mi düşecekler? Bu. piyes okunurken de seyredilirken de kabil değil hissolunmaz ve işte bu meçhuliyettir ki. Bu hususta. romandaki neticeyi beğenmeyerek sonu değiştirmiş ve vak'ayı biraz daim ilerlettikten sonra meçhuliyet içinde bitirmiştir. bu cinayeti Rus prensi işlemiştir. herkes sanır ki. Nihayetinde kahramanlar öldüğü halde eserin bütün tesirini ebediyen muhafaza edeceği eserler elbette yok değildir. artık Fransız zabiti adam öldürmüş olduğu beldeden. çok sevdiği kadını sefil aşığına bırakıp ayrılır. Ve devir Abdülhamit devri olduğundan. isyan ve nevmidiyi romancı o kadar kudretle tahlil etmiş ve . odaya girer ve hançerinin tek vuruşuyla İngiliz’i vurup kaçar. Kadın da dahil olduğu halde. Halbuki piyeste. İşte (Madam Bovary) romanının son sayfasını kapadığımız zaman. Bu bir veda sahnesidir. üslup ve şiirle alâkası daha az ve daha kâfi renklerle görüp göstermeğe mecbur olan tiyatro için de bir meziyet ve kuvvet olur. Fakat veda cümlelerinin sözleri ne kadar ağır ağır söylenmektedir ve birbirlerine veda eden bu kadınla erkek birbirlerine ne kadar yakındırlar! Müebbeden ayrılacaklar mı. Rusya sefareti katillerinden sefih bir prens olan aşığı da kendisine yardım eder. aşkını vaktiyle reddettiği adamla karşı karşıya yalnız bırakır. yaşlıca bir adam. bu meçhullük sade roman için değil. Baskın. denizin ta koynuna giren bir küçük köşkünde geçer. Artık (Madam Bovary) romanı hakkında bilmediğimiz hiçbir şey düşünemeyiz. karısını katlettikten sonra çocuğunu da muhafaza etmek ister ve karısını cürmü meşhut halinde yakalatır. Baskının nihayetinde zevç bir an muzafferiyetiyle mağrur yalnız kalınca. Klot Farerin (Claude Farrere) vak’ası tamamen İstanbul’da geçtiği cihetle zatî değerinden fazla bizi alâkadar eden (L'homme qui assassina) romanında kat’i bir netice vardır. her şey örtbas edilince. onu.

her lisana geçmiş tabir ile (happy end) ile biten bir Amerika filmi tertip etmiyordu ki! Hayatta her vak'a ve her ihtiras bir yeni vak'a ve bir yeni ihtiras doğurduğu gibi (Eylül)de de namuslu bir kadının aşk-ı memnuundan namuslu kadının ıstırapla kahrolmasını veya saadetinin yeis ve hüzünle solup berbat olmasını görmeye başladıktan sonra eserin nihayetine varabilirdik. Ve mademki Mehmet Rauf Bey sadece pak ve yüksek bir kadının temiz kalmak için kalbiyle ettiği muazzam cidalin romanını yazmak istemiş ve mademki bu cidali çok kuvvetle tahlil edebilmiş bulunuyordu. tahlil ile anlatamadığı şeyleri sembollerin ianesiyle anlatmak istemiş bir romancı sıfatıyla iktidarını tahdit ve aczini itiraf etmiş demektir. roman ve hikâye muharriri. eşhası mes’ut hatime ile. İşte o güzel (Serencam)da bir netice yoktur ve belki de Yakup Kadri istediği halde bir netice bulamamıştır. aşkın büyüklüğünü gösteren bir sembol olduğunu kabul edince de şunu söylemek mecburiyetindeyim ki. tesadüfen neticelere müracaat edecek olduktan sonra. Şu kadar ki. Halbuki Mehmet Rauf Bey. demiştim. Fakat böyle. hareket ve vak'a ile. hayatla. İstediğimiz gibi bir hatime tasavvur ve tahayyülün de bizi serbest bırakarak artık eseri kesebilirdi. dimağı artık işlemez. Ve demiştim ki vakıa yangın hele ahşap İstanbul evleri için her an üzerlerinde duran bir Damokles kılıcıdır. pek çok kere bulduğu neticeyi beğendiremediği gibi bazen de hiç bir netice bulamaz. Ve o zaman bana: (Evet ama. ve namuslu kadınla sevgilisi evlenseydiler. Bir an gelir ki. Mehmet Rauf Bey (Eylül)üne behemehal bir netice vermeğe mecbur değildi. eğer erkeklerden zevç öleydi. Benim muteriz olduğum nokta artık tahlil edilebilecek bir şey kalmadığı hissolununca ilâve olunan ve bir netice bulmak mecburiyetiyle ilâve edildiği pek bariz bir şekilde belli olan yangın. aralarında ölünün hatırasıyla hiç mesut olabilirler miydi ve şayet kocası sağ kalıp sevgilisi öleydi hiç o ebedî aşkının matemiyle kadın yaşayabilir miydi?) tarzında sualler sormuşlardı. Şunu da söylemeli ki. yani tamamen esere yabancı ve ani bir unsurdan istifade keyfiyetidir. diye ilâve etmiştim.671 yaşatmıştır ki. o roman (Madam Bovary) ve o romancı Flober'dir! Ve bunun içindir ki namuslu bir kadının zevcinden başka bir erkek için duyduğu aşkın ya sükutla neticeleneceği ya da son nefese kadar sürecek bir azap ve ateş şeklinde kalacağını düşünerek. yarattığı mahlûkat karşısında hayali durur. iki erkekten birinin kafasına bir yerden taş düşürerek veyahut bunlardan birini tren altında çiğneterek de romana bir netice vermek kabildi. Ve belki bütün azayı veçh-i ye’sini mücevherlere benzettiği cariyenin ne . Mehmet Rauf Beyin bilâhare verdiği izahatla bunun bir timsal. artık hiçbir şey ilâve edemezdi ve bu mevzua eklenilebilecek hiçbir şey tasavvur olunamaz.

115. 5 . Ben de geçen sene Paris’te neşrolunan bir büyük hikâyemi böyle bitirdim. naklettiği şeye nihayet veren her muharriri. nr. ufukta kaybolan geminin aksini saatlerce ufukta görmeye çalıştıktan sonra. 1929. Allah’la rekabete girişen ve bunda bazen de muvaffak olan bir fanidir. bu mademki bir mizaç ve hadisenin aksinden ibarettir.. Hudutsuz mezarlıklar ortasındaki bir evde yaşıyor ve bu eve tesadüfen gelen . hikâye ve piyes yazan. Roman. onun her eserinde söyleyeceği şeyleri tamamen bitirmesi nasıl mümkün olur ve neden istenir? Zaten kendisinin muvaffakiyeti anlattığı şeylere bir mabat aramamızla da ölçülebilir. Çünkü. bitiriş tarzında muvaffak olmuş sayarız.bir gence aşık oluyordu. Ve Zeynep’in akıbetini soran her karie bunu bilemediğimi söylemiştim ve el'an kendi kendime. bir türlü bulamam. sokaklarında kızgın bakışlı yeniçerilerin dolaştıkları bir İstanbul tasvir ettiğim bu yazının kahramanı. bir seyyahtı ve onun İstanbul’dan ayrılacağı gün. ani ve seriüzzeval bir ziyanın en güzel bir canlanıp parlayıştan sonra tatlı bir sönüşünü andıran bir şekilde. 4. ilâhî bir kuşun muazzam kanatları gibi bütün şehri sardığı anda sahillerden dönüp gidiyor. fakat ne olduğu ve nereye gittiği bir türlü anlaşılmıyordu. Bu gene bir yabancı. Yakup’un cariyesi kadar güzel bir günahkâr kadındı. gecenin. İsmine (zeyneb la courtisane) dediğim ve içinde birkaç asır evvelki.. c.. bir kadındı.672 olduğunu hâlâ tasavvurdan acizdir. hayalimin mahlûku olduğu halde hayalimin hüsnüne hayran kaldığı ve elemine yüreğimin yandığı Zeynep’in encamını düşünür.5. 7 Şubat. Allah’ın halkettiği hayat. kadın o nihayetsiz mezaristanlar ortasındaki evinden çıkarak limana iniyor. her vak'ası başka bir vak'aya karışan bir umman iken.kendi kadar güzel. Nahit Sırrı HAYAT. Recaizâde’nin pek güzel söylemiş olduğu veçhile: en güzel eserler insanı düşündürenlerdir! Küçük hikâyenin bitiş tarzına gelince. s.

.. yavru bir kanarya kanat çırpıyor. sisli. buharlı camlarda çırpınan rüzgâr kanatları kopmuş bir kartal mıdır ki?. Japonkari bir mozaiğin ince ve derin hatları gittikçe incelen ve derinleşen metrûk ve münzevî bir Konfüçyüs rahibinin inzivagâhı mıdır. Burası.. ve kristal bardakları ılık bir suyla yıkayan ellerin tertemiz gıcırtısı. bu camlı kapıyı açar ve dışarı çıkar çıkmaz. yekpâre. Gene öyle vehmediyorum ki... Ve kalbim. Acaba. ılık ve sükûn içinde bir su.. Ses yok ve sükûn. düşüncesiz ve yayvan ve geniştir..673 BİR ÇAYCI DÜKKANINDA Donmuş bir kanarya kadar sapsarı ve olgun bir limonun buruk lezzetini taşıyan bu yer.bütün mevcûdiyetini birdenbire toz haline gelmiş camların çıtırtısıyla birleşecek ve ben gene kendime rücu edeceğim. Dudaklarım... İnce ve yumuşak tüyleri sararmış bir akikâ benzeyen o kuşların göğüslerinden çıkan bir damla musiki hangi renktedir?. Ses yok. az evvel mayi içinde çırpınan yalnız bir kanat mıydı acaba?. yudum yudum içerken öyle zannediyor ki.. içine hapsolmuş buharlar -doğan bir güneşle çıtırdayan bir tabiat parçası gibi. eriyen bir karanfil mi var?. gözlerinde derin ve telli mağaraların rutubetli bakışları ve yüzünün çizgilerinde. İçerde boz rengi bir sükût var... Ve yoksa. içinde kıpkırmızı bir gül mü ezilmiş.. Ve kalbim bu derin ve tehî sükûn içinde fakfur ve siyah ve hârikulâde tannan bir… . Yoksa. Önümde bir bardak duruyor. Ve. ince ve yumuşak ve nermin tüylü bir kanarya göğsünden çıkan son bir terennümdü de. büyük.? Ses yok ve kaşıklar sükûna varan bir korkuyla devriliyor. yumuşak ve seyyâl ateşinden içi dolduruldu.. Ve büyük ve yekpâre ve sisli ve buharlı camların ayırdığı kaldırımlar üstünde bembeyaz bir kar... kristal bardağın muhteviyâtını.. çırpan yalnız bir kanat değildi ve çarpan.... bir sükût var... Öyle vehmediyorum ki... lâstiklerini yeni giymiş bir adam karlar üstünde mi yürüyor?.. bu sükûtun müsterih genişliğinde fakfur ve siyah bir kavanoza konmuş sonra güneşe bırakılmış. devrilen güneşlerin... Parmaklarım. bütün mevcudiyetim her mesamesine kadar zerre zerre çözülüyor. burada.. bir «ser» midir acaba? Dışarıda rüzgâr -fakfur ve bulutlu bir sema fecrini andıran. kaşlarında çekilmiş bir yay inhinası. yaşlı bir parıltıyla duran küçük bir limon parçasını damla damla sıkar ve gene bir alüminyum kaşıkla karıştırırken zannettim ki. damla damla eriyor ve ılık bir mayi gibi. Uzak ufuklar ardına. derin ve tehî bir sükûn. İçerde boz rengi.

19 . kalbim ve damarlarımla yaşayan bir kahramanım. Ve içerde.. c. bir Konfüçyüs rahibinin metrûk ve münzevî sükûneti var?.. niçin şimdi ruhumda.... bir limon rayihası ve limonlu bir tat. zihnimin içi . ve benim ki. sonra güneşe bırakılmış temiz bembeyaz bir su.... Yıkanan bardakların gıcırtısı var. 21 Şubat 1929.5. Kenan Hulusi H. S. bir gümüşlü semaver fıkırdıyor.674 Kavanoza konmuş. nr. Fakat ben ki. dışarda kar.geçen bu yazdan sonra -lüks bir salondan henüz çıkmış adamlar gibi pırıl pırıldır. Dilimde yaşadığımı yegâne söyleyen buruk bir lezzet.117 .

Malûm ya. Arkadaşımın yapmak istediği anket ve istatistik şudur: En az yüksek tahsil geçirmiş münevverlerimizden kaçının evinde kitap sayısı «100»ü geçen birer kütüphane vardır? Bu suali hal için topladığı rakamlar kendisini de memnun etmemiş olacak ki: —Sorma.675 KİTAP İHTİYACI Geçenlerde bir arkadaşım bizde kitap ihtiyacını tahlil için bir istatistik merakına tutulmuş. Memlekette yer yer umumî kütüphaneler. kâğıdını. yani bu evlerdeki kütüphanelerde bulunan kitaplardan kaçının mütalâa edildiğini de tahkîk etmiş olsaydı her halde daha az memnuniyet verici bir neticeye vasıl olurdu. Ve hele zihin bazı müphem sezişlerini ancak rakamların vuzûh ve belâgatıyla kat'ileştirebilir. Fikri beşer tarihinde yazının. fakat bugün Eflâtun dünyada olsa mûktesebâtı itibariyle belki bugünkü bir lise talebesinden çok zayıf kalırdı. her neslin evvelki neslin ilminden istifade etmek şartıyla üstüne ilâve ederek büyütmüş olduğu bir hazinedir. Beşer zekasının asırlar zarfında almış olduğu uzun mesafeyi ve hemen hemen her madde ve vak'a üzerindeki bu zekanın vermiş olduğu hükmü biz ancak kitaplar içinde bulabiliyoruz. Arkadaşım bu merakına bir de elde ettiği kütüphane adedi içinde kaçından hakkıyla istifade edildiğini. Ancak bunlar da ihtiyaca kâfi olmayınca bu kitap meraksızlığı üzerinde düşünülmesi icap eden bir mesele haline girer. Bugünkü malûmatınızın yekûnunu düşünürsek bunun asırlar süren bir cehit ve tecrübenin bıraktığı bir hasıladan ibaret olduğunu anlamakta güçlük çekmeyiz. dedi. aldığım netice hiç hoşuma gitmedi. Bu hazine o kadar büyümüş ve zenginleşmiştir ki bundan istifade etmeyi düşünmeyerek hayat hadiselerini halletmeğe çalışanların akıbetleri gülünçtür. ve bu ihtiralar! Müteakip insanların daha geniş hamlelerle ilerlemiş olmaları ne şekilde izah olunabilir? Elbette fikrin. kıraat salonları olsaydı bu alınan neticenin acılığı biraz hafiflemiş olurdu. istatistikle bazı hükümler çıkarmak mümkündür. ve mahsullerinin tespit edilmesi suretiyle tekâsüf eden beşer say ve zekasından müteakip nesillerin bol bol istifadelerinin temin edilme . Beşeriyetin hal-i hazır malûmatı. Şu bahse temas ettiğimiz bu sırada bir zatın şu mütalâasını hatırladım: Eflâtun zamanına göre hakikaten orijinal ve yüksek bir adamdı. tabâatın icadının birer merhale olması.

5. velhasıl fikrin işlediği her yerde kütüphaneler teessüs eder. Hadiseler arasında mekşûf ve gayri mekşûf rabıta ve münasebetler bize daima fikr-i beşerin hazinelere müracaata mecbur ediyor. * Arkadaşımı elde ettiği bu istatistik memnun etmemişse doğrudur. mektepler. Filvaki kitap. okuyanlar. Tarihte bu umumî bakış kitap denilen medeniyet ve ilerleme unsurunun ehemmiyetini tebârüz ettirebilir. ve bu mütekâsif kuvvetten istifade tedbirleri yayıldıkça da insanın kâinattaki rolü genişlemiş ve büyümüştür. c. yazıcılar çoğalır. . nr. 122 . s. şehirler. Ve bu ihtiyaç derece derece evlere kadar sokularak her okur yazarın odasında daima müracaat olunan bir kütüphaneciği kurar. laboratuarlar. fikirlerin bol malzeme içinde şiddetle işlediği bu asırda münevverlerin ihmâl etmeleri asla caiz olmadığı bir unsur haline girmiştir. 1. mütevali gayretinden doğan bu HAYAT.676 çarelerinin bulunması tarihte başlı başına birer merhale olmuş. enstitüler. Ve bu ehemmiyet takdir edildiği içindir ki medeniyet seviyeleri nispetinde milletlerde kitaplar. hatta köyler kütüphaneleriyle iftihar ederler. 28 Mart 1929. H. M. kütüphaneler.

Biliyorum. Alnım. Şimdi bahçemin.. yaprakları arasında sarkan portakallarının donmuş birer alev haliyle şekil aldığı iki ağaç arasına gerilmiş.. henüz donmaya yüz tutan şeffaf usaresi. Odam. içinde bir riyayla tutuşmuş kırmızı bir portakal sanki. dinlenmek için yatılan bir salıncakta. elbette alnımı bir buzlu camda bulmayacaktı. Senin bir macerayla içlenmiş hüzünlü rikkatini. muhayyel bir ağacın kıpkızıl yaprakları arasında olmuş bir buzlu meyve gibi leziz bir ışık verecek ve dudakların bu meyve üstüne «buse» denilecek bir böcek düşürecekti. seyyâl. ince dilimler arasındaki elyafı damla damla erimiş. böyle açık. karlı. bir Çin sebusuna bir gümüş bıçakla vurulmuş kadar uzun ve derin akislidir. eriyen lezzetini hiçbir zaman kaybetmemek için. vücudunu damla damla ihata ederken.. Sesin ki.. . posası tamamıyla çekilmiş. dışarıda gün.. sıcak bir rüzgâr. apaçık. dilimin ucunda.. gurup zamanları yüksek dağlar başında çalan bir piyano gibi dinlediğim güzel kış «ay» larının mermer «sebu» lar içinde açtığı bugünler beni elbette münzevî bırakmayacaktın... mermer «sebu» lar içinde beyaz zambaklar gibi açan kış mehtapları var. baştan başa ince.. soğuk bir kısır odama girer girmez serin bu ılıklık içinde bıraktığın ellerini avuçlarıma uzatacaktın. buzlu.. tenha mahremiyetinde sesini dinleyecektim. yarı uyanıklık içinde geçirmiş gibiyim. ağustos gecelerinin ılık rehâveti içinde değil. üryan ve kayıtsız kalmıştı. Bütün bir yaz ki. harareti bol memleketlerde. buzlu bir karla örtülmüş ve dışarıda soğuk bir kışla içerde sıcak bir odanın adeta yenilecek hissini veren gevrek meyveler haline getirdiği bir cam üstüne dayalı düşünüyorum : Yaz.. uyumak değil.. Vücudun odamın portakal rengine. Sonra odanın ılık.. sakin. mantonu ben çıkaracaktım ve gene ben elinden eldivenlerini. karlı. ve tavanında bir beyaz fanus var.. ışıklı renk.677 PORTAKALLAR İÇİNDE Bir Tahayyül… Odanın duvarları kıpkırmızı bir kâğıtla kaplı... kanatları birdenbire ardına kadar açılmış pencerelerim. yaz yakıtlarının ağdalı sıcaklığı. sakin ve ketum yollarında. Duvarları kıpkırmızı bir kâğıtla kaplı ve tavanına muz rengi bir fanus asılmış odama girdiğin zamanlar. bütün bu yaz.. dişlerimi daima sımsıkı kapayacağım bir tat bıraktı ve başımda ağrı. Ve geçen yaz. İçerde bulduğun yumuşak. sımsıcak bir kokuyla.. Ve kış.

678 Şimdi.. bir çok teessürle adım adım geri çekilecek.. arkamı.. S. Her hangi bir tesadüfün sevkiyle içeri girenler.. Kollarını.5. vücudum biraz hayret. biraz korku. odamın tuğla zeminine dökülecek. mustarip. Ve kanatlar açıldığı zaman. c. 19 . Kenan Hulusi H. bir «aşk» uğruna çarmıha gerilen «İsa» nın masum. getirdiği kıpkızıl bir karanfil ıtrini. alnımın bir buzlu cam üstüne hasta dayandığı bu dakikalarda. odamın kıpkızıl duvarlarına vereceğim. 28 Mart 1929.... saf bir kış mehtabı damlarken. mecalsiz açılmış oldukları halde. gene penceremin kenarlarında birikmiş kar... nr. yüzümde. hüzünlü ve durgun tebessümünden başka hiçbir şey bulmayacaklar.. bitkin.122 . odanın portakal rayihasıyla karıştırmak isteyen bir yaz rüzgârı vehmettiğim vakit. ince. parmaklarım penceremin mandallarına yavaş yavaş gidecek. Bomboş bir beyazlıkla karşılaşmış gözlerim içine.

Eşrefoğlu’na yakışacak (devriye) ler yazabilir. küfre reybi burhan edersin. Bin bir ismi hakta pinhan edersin. Her milletin ayrı ayrı dininde Şirke. karşımıza çıkarsın. Allah’ına karşı: Ulu Tanrım. Yunus’a. Hikmetini sonra ayan edersin dedikten sonra: Serserinim. Leylâ olur. meşhur Fransız lirik şairi Paul Verlaine'in yaşayışı hiç hükmünde kalır. şeytanında.679 NEYZEN VE ŞİİRLERİ Bu satırları onun zeka ve sanatını hepimizden İyi bilen Hakkı Suha’ya ithaf ediyorum. işte bir tanesinden bir kaç parça: Gizlenirsin bir nüvenin içinde: Ademinde. akıl ermez sırrına. Hem de (sarhoş!) diye destan edersin! Şah eseriyle büyük bir sofi lisanına yakışacak kudrette heyecanını ifade eden bu serazat adamın hayatı karşısında. Aşk olursun. Vuslatını bize hicran edersin. gönlümüzü yıkarsın. canımızı sıkarsın. Bir münacatında: Ey bana kendini büyük tanıtan Halime bak da varlığından utan! diyen harikulade adamın kabına yetecek bir (bohem) acaba su asırda yaşıyor mu? Tasavvurun haricinde perişan bir kıyafetle İstanbul sokaklarında serseriyâne dolaşan bu müstesna rint. düştüm aşkınla meye. cininde. Rakip olur. . Nasıl girdin elimdeki şu (ney)e? Hem seversin beni (neyzenim) diye. İçirirsin sabrın peymanesini.

karşısında ağlarsın. aylarsın. Irmak olur. ney oldun Feryadına karşılık (hey hey] oldun Su. göksün. Neş'e olur. hizmetkârı paylarsın Yersin. dehri viran edersin Bir ot idin. gök. Mecnunları bağlarsın. delide. üzüm mey oldun Her katreni bana umman Edersin En yüksek sofi şairlerin en bîaman (şathiyat)ını hatırlatır korkunç parçaları olan bu manzume de ispat ediyor ki Neyzen Terfik Bey. (mey)im ile Bektaş Cenabı Mevlâm . bir an edersin. Helâl. kamış oldun. asma. Sevdalarla şu inleyen rebapta Sensin. âşıkları nalân edersin. Tufan olur. Zahiri saltanatımdır Muhammet. günler. tasavvuf felsefesinin ince ve hurde taraflarından gafil değildir. öküzünü haylarsın. acır. yıllar. Zincir olur. filiz. Avram’da. Pandeli’de Bir maymuncuk gibi her bir kilide Hem uyarsın hem de bühtan edersin.680 Çiftçi olur. Aliaba (Ney)im. kendisini ne güzel anlatan bir bediadır. Mustafa’da. haram yazılırsın kitapta. dere tepe çağlarsın. Görür. gizlenirsin şarapta. Ağa olur. Asırları toplar. Görünürsün her velide. Bu bahiste şu parçası.

* Dün bazı şiirlerini okurken. Türk vatanının bu nadide serserisinin bütün şiirlerini toplayıp tabetmek mümkün değil mi diye düşündüm.5. Ali Canip HAYAT. Bütün dünyanın şu velveleli ve maddî yaşayışı içinde: Nefsimin ecnebîsi olduğumu anlayalı İlmi.681 Bu (Neyzen)e göre yoktur o masiva ve siva Vatan dedikleri gurbette bikesim anını. bu yaman (bohem)in. 4 Nisan. bu muhakkak. yalnız kendi kalbini terennüm eden Neyzen derecesinde şair olamamıştır. bütün hayatı yazılmağa değmez mi? Yunanın Diyojen’i kadar Türk’ün Neyzen’i hayret-bahştır.. karamandan bana ne? diye kâinata gülen şu koca rindin yalnız eserleri değil. o koyundan. Periyi sanata malik fakiri hicranım O nevi şiirler yüksek sayılır ki okuyup bitirenlerin ruhunda duygularla dolu düşünceler bırakır. aynı mülâhazayla Hamit’i diğer Türk şairlerine tercih ederdi. Ziya Gökalp galiba bunun için (şiir. 1929..3 . fenni hiçe saydım ve bütün mahasalı Medeniyet benim indimde bugün bakla falı Sen gözetle bitecektir köse dehrin sakalı Bu oyundan. nr. Ney çalmakta lâhutî bir sanatkâr olan Tevfik Beyin de şiirleri işte bu nevi şiirlerdendir. gayri şuurî bir felsefe ve felsefe şuurlu bir şiirdir) derdi.123. c. ve öyle hükmediyorum ki Türk edebiyatında vücuda getirdiği inkılâpla muhakkak bir merhale olan Fikret böyle yenilikler yapmaktan vareste olan. s.

dudaklarında mesut bir şarkıyla beraber. ıstırap içindeki zavallılara ağlamaktanruhunda iyi bir gün yüzü görmemiştir.... 19 . başını ayakları arasına sokmuş. nr.. Fecrin. yalvarıyorum sana. biçârelere acımış. bütün hayatında insanların iyi olması için çalışmış. Dedi. insanların iyi olması için çalışmış mustarip bir şairin tahta tabutuna vurdu.. toprakta yatanların kemikleri birleşmelerini istiyor. bu şarkıyı sen nereden duydun. Kenan Hulusi H. Ve şarkısına devam etti. dudakları. Ve ansızın uyandı. akşamdan beri. c. Ve marangoz.. Bu sabah marangoz. O. uzun ve deliksiz bir uykuyla uyuyan marangoz. Sonra. eğrildiği zaman bir yudumda içilecek kadar tatlı bir su rengine dönmemiştir. boğuk bir çatırdı duydu. Marangoz elindeki bir çiviye baktı. Şehir..682 ÖLÜME DAİR SATIRLAR Dükkanının. S. mahalle aralarındı ses yok. Bu şarkıyı söyleme ihtiyar. tahta rendeleri örtülü toprakları üstünde. saçlarının ağarmış olmasına rağmen. Genç: — İhtiyar.. iç sokaklara düşürdüğü bozuk. Çocukluğunun uzaklarda bir hayal olmuş eski ve mesut zamanlarında yazmıştı bunu. bu sabah. ilk çivisini bir ölünün tabutuna vurdu. mesut bir şarkıyı terennüme başladılar.123 .. neşeyle çivilediğin şairindir bu. arkasını yukarı doğru çıkarmış hayvanlar gibi garip bir şekilde uyuyor. bir tahta tabut ısmarladı. Öyleyse bu genç. çiğ gölgeler. diyordu. şimdi. Tabutunu. bu şarkıyı söyleme. Bir genç. henüz.. sabahın bu vaktinde ne yapacak? O genç. Sana yalvarıyorum bu şarkıyı söyleme ihtiyar.. ilk çivisini. “kürenin” ta içinden. “küre” nin içinden gelen bir kemik çatırtısıyla uyandığı zaman. sen bu şarkıyı nereden duydun.5... 4 Nisan 1929. Öyle zannetti ki. Bu sabah marangoza bir tahta tabut ısmarladılar. İhtiyar... Sonra: — Ne kadar da paslanmışlar. Kapısı açılmak için zorlanıyordu. tabutunu çivilerken tekrarlıyorsun. kirli.. basıldığı vakit ayaklar içine batacak kadar yumuşak. Halbuki sen. kimsesizlere yardım etmiş..

. millî harsı korumak için yegâne yol olduğunu. edebiyatçılarımızın birçoğu bana gülmüşlerdi.. Bugünün asıl ehemmiyeti. “Hamit” gibi. Milliyet cereyanının bu şuurlu devrinde. halkın ruhunda yaşayan nihayetsiz güzellik membalarını arayıp bulmanın. Yalnız tekke adamları ona bir şair değil. daha ziyade bir mutasavvıf sıfatıyla kıymet veriyorlardı. sadece. halk şairlerine. Şu son senelere kadar. halk ile hiç alâkası olmayan sözde münevverlerin idrak .. Hatta bundan “Yunus” da on.. millî hayatı. millî dil ve millî edebiyat iştiyâkı bütün ruhları doldurduğu bir sırada. on iki yıl evvel Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar’ın büyük bir kısmını Yunus’a tahsis ederek ona büyük millî şair unvânını verdiğim için. Yunus Emre gibi bir halk şairine. Türk gençliği. bütün gençlik kendi ana diline. altı asır evvel ölmüş bir büyük adamımıza karşı gösterdiğimiz hürmetten mi ileri geliyor? Yoksa Yunus'un yeni bir şaheseri mi ele geçti? Hayır. diğer bir tabir ile kendi ruhunu o kalıplara dökmeğe çalıştı. Zaman.. ehemmiyetsiz bir ilahici addettikleri bu ilahî sanatkâra karşı meftûnluğunu gösterdi.. en heyecanlı bir şekilde izhar etmesinde oldu. “Fuzûlî”. gençliğin Yunus’a karşı böyle bir hürmet göstermesi pek tabiî değil midir ?. Büyük millî şairimiz “Yunus Emre’nin hatırasını ta’zîz için memleketin her bucağında ihtifâller tertip edilen bu 15 Nisan gününün ehemmiyeti..683 EDEBİYATIMIZIN YOLU 15 Nisan 1929 günü. “Nedim”. gâh Avrupa edebiyatlarını taklit etti. millî edebiyatına karşı duyduğu derin iştiyakı en canlı. bu muazzam ihtifâllerle açıkça gösterdi. halk zevkine karşı asırlardan beri besledikleri istihfâf ve istihkârdan kurtulmuyordu. halk zevkinden ilham alarak yazmış.. ve böylece millî edebiyat cereyanın. bu son ihtifâllerden duyduğum saadeti anlatmağa muktedir değilim! Millî şuurun inkişaf etmediği kozmopolit devirlerde. edebiyat tarihimiz için adeta yeni bir merhale oldu. Fakat gençlik bu büyük şairleri ta’zîzden daha evvel. Türk edebiyatı asırlardan beri gâh Arap-Acem edebiyatları.. okumuşların asırlarca sadece bir derviş». bu meselede kimin haklı olduğunu meydana koydu. Okumuşların halk edebiyatına. Yunus’un büyük bir şair olduğu kimsenin hatırına gelmemişti. Çünkü -Yunus ilahilerini halkın öz diliyle ve tamamıyla halk edebiyatından. edebiyatta halkçılığın en büyük mümessili olmuştur. halka doğru gitmenin. Yunus’un eski bir hayranı sıfatıyla. Bu vadide eski yeni bir takım büyük sanatkârlar yetiştirmiş olduğumuzu haklı bir gurur ile iddia edebiliriz: “Nevaî”.

Bu ihtifâllerin genç sanatkâr ruhlarında uyandıracağı heyecan. bize yarının asıl millî şairini yaratacak. Fuat HAYAT. 125 . s. c. bugünkü gençlik bütün ruhuyla duyuyor.. 1. Büyük bir emniyet ve memnuniyetle tekrar ediyorum: 15 Nisan 1929 günü..5.. edebiyat tarihimiz için yeni bir merhale olacak.684 edemediğini. Millî şuurun inkişafına bundan daha kuvvetli bir delil olabilir mi ?. 18 Nisan 1929. . Köprülüzâde M. nr. Temiz ve ilâhî Türk dilinin asıl şiirini yaratarak bize hakikî Türk şiirinin zevkini tattıracak bu «Yunus Emre çocukları»nı ben şimdiden selamlıyorum..

. onlar miskin ve iradesiz değildirler. Muazzam gurur ve hürriyet kafilesi. mesûliyeti ve şerefi kendi kendilerine karşı taşıyan kimselerdir. sükûnetle: — Bacağımı kıracaksın! demiştir ve dediği çıkınca. Onlar harp sinelerini değiştirmiş insanlardır. Kimi bir tavan arasında. Onlar haricî âlemde değil. * * * Aç sanatkârlar tarihte büyük bir kâfiledirler. aynı sükûnetle: — Ben sana demedim mi? sualini sormuştur.. açlıktan öldü: Başının ucunda bir mum. sefil ve mağrur Epictete ki. gençlik şiirlerinden birinde bu akıbeti duymuş ve bir mısraında demiş ki: — Benim cenazemi altı şair kaldıracaktır. Cenazesinde hazır bulunanlar da bir kaç şairden ibaret. bir su vereni bile olmadan öldü. Sıska vücutlarının kemikten gölgelerini saltanat arabalarının ve otomobillerin tekerlekleri altında kalmaktan kurtararak. O. Açlık ve ölüm karşısında da sınırları ve iradeleri vardır. Onların başları «Epicetet» tır. Şimdi hep birer birer gözümün önünden geçiyorlar. Bazıları «Stöicien» dir. eski devirlerden zamanımıza kadar sürüyüp getiren bu hazin kâfile kimlerdir ? Onları nesilden nesile taşıyan ve yanı başımıza kadar getiren hangi mefkûredir ? Her ihsânı reddeden bu insanlar. Öldükten sonra da onun gözlerini kapayan ve ağzını bağlayan olmamış. kendisine işkence eden efendisine. örtüsüz ot minderinin üstüne sapsarı yüzünü kapayarak. perdeler inik ve yanı başında hiç kimse. . boş bir ilâç şişesi. Tarihte ben onlardan birçoklarını tanıyorum. hiçbir şeye sahip olmamak ferâgatinin sevincini mi duyarlar? Onlar kaderlerine teslim olanlar değildirler. şehrin gürültüleri içinde ebedî sessizliğe dalıvermiştir.685 AÇ SANATKÂR Geçenlerde bir Fransız şairi. Tancrede Martel. bir gün. kabul edilmiş ıstırabın neşesi içindedirler ve saadetten vazgeçmenin saadetini duyarlar. kendi derunî âlemlerinde ve gene kendi kendileriyle cidâl eden. gururlarını başkalarının lütufları ile değişmemekte neden ısrar ederler? Onların sefalete katlanmaları kaderlerine teslimiyet midir? Yahut şuurlu ve iradeli bir mukavemet mi? Yoksa her şeyi isteyip de bulamayan bu insanlar.

125 .5. c. Hatta o kadar müreffeh ve zindedirler ki içlerine dolup taşan fazla hayat ve heyecanı başkalarına verirler. Kimi kırık bir tabutta ayağının biri dışarı fırlayarak üç arkadaşının hıçkırıkları arasınla servilerin altına doğru götürülüvermiştir. Bütün insanlık onların ianeleriyle heyecan buluyor ve yaşıyor.. S. Merhametimizi hakaret sayacak kadar mağrur olmasalardı sefaleti esarete tercih etmezlerdi. Onlar kendilerine acımak hakkını da yalnız kendilerinde bulurlar. ve onlara göre bütün insanlar aynı derecede merhamete lâyıktırlar. * * * Onların çoğuna acımayalım. 18 Nisan 1929. Ve onlar kendi âlemlerinde sefil de değillerdir.686 Kimi şefkatli bir işçi kızın kolları arasında veremli göğsünden son nefesini bırakıvermiştir. 6 . Peyami Safa H. nr.

Türlü türlü bibliomanelere tesadüf edilir: Kimi müzehhep ciltli kitaplara meraklıdır. Şöyle ki bu zat kitaplarını vakfettikten sonra kütüphanesine tahsis edilen yere başka kütüphaneler de getirilmişti. memleketimizdeki «Selâtin Kütüphaneleri» de bu nokta-i nazarı teyit eden misallerdendir: İşte bu kabil kütüphanelerin en zenginlerinden «Ayasofya Kütüphanesi». selefi Birinci Mahmut’un hazırladığı. bunları toplamakla meşgul olur. ismini hayr ile yâd etmeğe mecbur olduğumuz kitap meraklısı meşhur bir zatın tuhaf bir hareketini bilvesile öğrenmiştim. Muhtelif ilimlere ait dek kıymetli ve bazen pek nâdir eserlere malik olan bu kütüphane. Bu hareketinin . Bu kütüphanenin içinde Yavuz’un. Kimi nüshası nadir eserlere düşkündür. muayyen bir gayeye göre meydana gelmemiş olduğu için hiçbir ihtiyacı. hatta basit ve nâkâfi bir surette bile tatmin edemez. kütüphanesini bunlarla süsler. Bunlar ya hiç okumazlar veyahut pek az okurlar. hatta bazen on beş yirmi nüshası vardır..687 BİBLİOMANİE Kitapları ve kütüphanesi olmak. O zaman için birinci derecede lâzım olan bir eser bazen yoktur da ikinci derecede bir kitabın mesela beş altı. Bir Garp muharririnin dediği gibi: «Hakiki mütalaaya heveskâr bir bibliomanea pek nâdir tesadüf edilir.dan ve Mısır seferi münasebetiyle Mısır’dan getirmiş olduğu kitaplardan başka ölen ve katledilen vezirlerden müsadere edilen müellefata. Fakat bazıları da vardır ki onların bütün ihtirasları kitap toplamaktan ibarettir. kütüphanenin tesisi hasebiyle Birinci Mahmut devri ricalinin hediye ettiği eserlere kadar rastgele toplanmış türlü kitaplar vardır. okumak haddizatında pek tabiî bir şeydir. Bu kütüphaneyi Birinci Mahmut tesis etmiştir. Nâdir nüshaların kendi kütüphanesinde bulunmasından derin ve ihtiraslı bir zevk duyan bu zat aynı yerdeki diğer kütüphanelerdeki bazı eserleri kendi kütüphanesine nakletmiş ve kendi mührü ile mühürlemiştir.. Çaldıran muharebesi üzerine İran. Kimi daha azgındır. Nihayet kitaplarını millete terk ettiği için. İşte bu adamlara «bibliomane» ve ruhî bir hastalık olan ihtiraslarına da «bibliomanie» derler. Hatta medenî bir insan için bunlar mutlak bir ihtiyaçtır. tescil ettirdiği kitapların üzerine kâğıt yapıştırarak kendi mührünü bastırmıştır ki mevcut kitaplardan birçoğunun ilk yaprakları aydınlığa tutulunca alttaki ilk tescil ve mühür görülür.» Bibliomanie ile iştigal eden mütetebbiler meşhur İskenderiye Kütüphanesinin sırf b:r “vanite royale: hükümdar nahveti” ile meydana geldiğini söylüyorlar ki. bunların evleri kitap mahşeridir. hangi kitap olursa olsun alır. Nurııosmaniye Kütüphanesi de böyledir: Üçüncü Osman.

her şeyden bir parça okuyanlar arasında netice itibariyle bir fark yoktur: Bunların kâffesi gayet sathî zekalı adamlardır ki kendilerinden esaslı bir istifade ihtimali yoktur. zaman zaman evinden bir küfe kitabı bir hamala yükletir. Çok ve her şey okuyanların kafaları gayet müşevveştir.688 kendine maddî bir nef'i yoktu. çok okur görünürler. edebî olsun. fakat daima okur. Bunlarda okumak hiçbir maksada masruf olmayan bir itiyattır. sosyolojiden. hamalı arkasına takar herkesin göreceği caddelerde bir tur yaparak tekrar evine dönermiş. fakat sırf «bibliomanique» bir ihtirasla bunu yapmış oldu. Koltuklarında cilt cilt kitaplarla caddelerde dolaşanları kim tanımaz.hulâsa tabiî bir ihtiyaç için . Şu bahis vesilesiyle kitap ve mütalaa meraklıları arasındaki gayr-i tabiîlere «manie de la lecture: okumak manisi»ne müptelâ olanlara da temas etmek istiyorum: Bir kısım insanlar vardır ki sırf okumak için okurlar. okumak onların ruhunda sönmez ve gayesiz bir hırstır.. Her şeyden biraz okuyanlar ise umumîyetle gayet yanlış düşünürler. bir adamın bütün ömrü bunlardan yalnız birini bile tafahhusa imkân bırakmıyorken bu hezarfenlik ne kıymette olabilir? Normal yaratılmış bir adamın yapacağı şey muayyen bir ilim şubesi içinde metodik çalışmadan ibarettir. fakat hayatını bir tek şeye hasredenlerin mahsullerinden hâlâ erbabı mütenaim oluyor. bu adamların mütalaa sahasına dâhildir. Gazete meraklılarını da bu idada sokmalıdır: Sabahleyin bütün gazeteleri alıp akşama kadar hepsini ilk satırından son satırına kadar ezberlercesine okuyanlar da birer mütalaa hastasıdırlar. Allah rahmet etsin. felsefeden. her şey okurlar. Bir rivayete göre bu tiplerden pek meşhur bir adam. hiçbir mesele hakkında vazıh bir fikir sahibi değildir. Nefis yazma .okumazlar. kozmoğrafyadan. dinlenmek için. hulâsa birbiriyle alâkası olmayan birçok şeyden dem vuranlardan şüphe ediniz. Her şey okuyanlarla. felsefî olsun. Kendi tarihimiz bile mazide birçok «hezarfen»lerden bahsediyor. Bir başka kısım insanlar da vardır ki ya hiç okumazlar yahut pek az okurlar. gazetenin adından ta mes'ul müdürün imzasına kadar hiç nefes almayarak okuyanları hepimiz biliriz. tarihten. çünkü kütüphanesi artık milletin malı idi. fennî olsun. Bu adamlar ne tetebbu için ne tafahhus için ne yorgunluk almak.. ne eğlenmek için . Çok okurlar. bugün hiçbirinin bir eseri kalmamıştır. edebiyattan. Size kimyadan. Kıraathanelerde ellerine aldıkları gazeteyi bir türlü bırakmayanları. Mütalaa manisiyle malûl olanlardan bazıları umumî kütüphanelerde okudukları kitaplara zatî mülâhazalarını yazmak gibi gayet sakim bir itiyat gösterirler. Bütün neşriyat ilmî olsun.

diğer hicviyelerden dolayı da Nef’i bazen muaheze edilmiş. c. veyahut birer mütalaa hastası olmaları ihtimali çok varittir. 131. nr.1. sana yakışmaz? –kaydı konmuş. Bir kısım manyaklar da vardır ki okudukları kitaplarda mütemadîyen satırların altlarını çizerler. Mekteplerde bazen öyle çocuklara tesadüf edilir ki okudukları kitapların manalarını kavramaya çalışmazlar: sâyları makinevîdir. Bu çocuklardan bir kısmı aklının eremediği kitap ve mecmuaları alırlar. altı çizilmemiş pek az satır bırakılmış olduğuna göre bu çizgilere mana vermek ihtimali yoktur. mesela «Ayıptır. Ali Canip HAYAT. ukalâlığa doğru gittiklerini fark etmek. Bu tip çocuklara karşı müteyakkız olmak. 30 Mayıs. bunlar istikbalin okuma manisi namzetleridir. mesela bir vezirin hususî hayatına dair kaleme alınmış bir tarihin kenarı o vezire tân u teşnii havi ibarelerle doldurulmuştur. ellerinde. ayıp. 2 . ceplerinde gezdirirler. bazen takdir edilerek «Yaman şairsin» diye iltifat gösterilmiştir. s. Bir «Siham-ı Kaza» nüshasında bir hicviyenin kenarına “Hay külhani” diye yazılmıştır. çünkü mevcuda zımmeten birer bibliomane. saptıkları yoldan döndürmeğe çalışmak bizim gibi hocalar için pek lâzımdır. Kitap kenarlarına yazılan bu abur cuburlardan bir kısmında imza da vardır. Bunlar esas itibariyle can sıkıcı şeyler olmakla beraber içlerinde çok tuhafları da vardır.689 kitaplardan nicesinde böyle ukalâlıklara rast geldim. 1929.5.

690

YÜZ KİTAP Şüphesiz, okumak, çok okumak, her vakit okumak lâzım.. Fakat ne okumalı? Herkesin kendi mesleğine ait bildiği kitaplardan başka, birtakım ana kitaplar var ki, bunları okumak, hem de iyi ve dikkatli okumak, herhangi meslekten olursa olsun kendini münevver addetmek isteyen her insana, fikrinin yükselmesi ve genişlenmesi için lâzımdır, diyorlar. Bunları nerden öğrenmeli ? Okumak lüzumunu söyleyenler pek çok, lâkin şunları diye gösterebilenler pek az. Bu mesuliyetli işi üzerine alarak herkesin okumaktan fayda göreceği kitapları söyleyen -ve tabiî sözüne inanılacak müelliflerden- İngiliz Sir John Lubbock'ın yaptığı yüz kitaplık liste öteden beri klasik olmuştur. O da yalnız kendi zevkine ve fikrine kapılmamış, kendinden başkalarının da en çok tavsiye ettikleri kitapların isimlerini toplamıştır. Bu listenin en başında ahlâk kitapları ve onların başında da İncil'in bulunmasını tabiî görmelidir. Çünkü İngilizcenin ve galiba İncil okuyan her millet lisanının en güzel yazılmış kitabı İncil olduğunu söylerler. Bunu taassuba hamletmemelidir. Yüksek bir sözü bu mecmuanın balâsına alınmış olan Nietzsche ( Nice), İncil’in neden en güzel yazılmış kitap olduğunu izah eder; ancak güzel yazılmış kitaplardır ki cehren okunabilirler.. Zaten John Lubbock, İncil'in yanında Konfüçyüs'ün (Analecha) diye tercüme edilen kitabı ile Kur’an’ı, "Epiktet'in revakî (Stoicien) mezhebinden ahlâk kitabını, Marc Aurel (Mark Orel)in (Meditations) kitabını, Aristo'nun ve Spinoza'nın ahlâk kitaplarını da tavsiye ederek, şahsen bir dine mensup olmanın başka dinlere, hatta büsbütün dinsizliğe hürmet etmeye mani olmadığını da gösterir. Listede felsefe kitaplarının başında elbette Platon (Eflâtun) vardır. Onu her insanın, beşer fikrinin en parlak numûnesi diye okuması lâzımdır. Ciceron (Çiçeron); "Jüpiter insanlara söz söyleseydi ancak Platon gibi söyleyebilirdi» demiş. Platon'u yalnız felsefe meraklıları değil, dünyada şiirden başka bir şey aramayanlar da okur; çünkü Platon sade gençliğinde değil, bütün ömründe şair olmuştur ve felsefeye şiir getirmiştir. Platon'un bazı nazariyeleri uydurma oldukları bile bile fakat birer şiir oldukları için, gene seve seve okunur. Hakikat arayanlar onu Platon ile birlikte bulacakları gibi, sanatın bazen hakikate faik olduğuna kanaat getirmiş olanlar da kanaatlerini gene Platon ile te’yîd ederler. John Lubbock, Platon'dan (Dialogues), (Apologie) ve (Phedon) kitaplarını tavsiye eder.

691

Aristo'nun verdiği malûmat, bir Âlaman muharririn dediği gibi, bu gün bir bakalorya imtihânı geçirmeye kâfi değilse de, ilmi zihniyetin, ilmî usulün babası odur. (La Republique) kitabı bu usulün en güzel numûnelerinden biri olduğu için listeye girmiştir. Hatipliğin mucidi ve her zamanın en büyük hatibi Demosthene (Demosten)in (Discours sur la Couronne) kitabı ela zevklerini belâgatte arayanlar için lâzımdır. Diğer filozoflardan: Plutarque (Plutsrk)tan (Los Vies): Xenophone (Ksenofon) dan (Les Me'morables): Ciceron'dan (de Officiis), (de Amicihia); Descarte (Dekart) tan (Discours sur la Methode), v.s. Bu son kitabın dilimizde yakın zamanda yeniden basılmış olan tercümesi bizim için hem mühim bir ana felsefe kitabı, hem de vakıfâne bir tercüme örneğidir. Edebiyat kitaplarına gelince, hududu belli olmayan bu unvân içinde en iyilerini seçmek en güç iştir. Evvelâ her milletin kendi lisanındaki edebiyat kitaplarını tercih etmesi tabiî bir histir; onun için İngiliz müellifi de kendi dilinden birçok edebiyat eserleri tavsiye eder. Fakat böyle millî edebiyat kitaplarından bazıları vardır ki, adeta bütün insâniyetin malı gibi addolunur. Mesela Homeros'un İlyada'sı ve Odisse'si, Firdevsi'nin Şehname'si her millette birer büyük şiir membaı telâkki olunur; bunların yanında (Niebelungen) efsanesi de yalnız sinemada görmekle iktifa edilmemesi lâzım olan şiirlerdendir. Goethe'nin (Göte) (Faust) efsanesi de behemehal okunması lâzım bir şaheserdir. Hindistan'ın (Mahabarata)sı ve (Ramanaya )sı ile Çin'in (Şeking) kitapları da müellifin beğendiği edebiyat kitapları arasındadır. Diğer büyük şairlerden: Eschyie (Eşil) in (Promethe) si ve (Orest) hakkında üç kitabı; Sophocle (Sofokl) in (Oedipe) i, Euripide (Oripicl) in (Medee)si; Aristophan (Aristofan)ın (Les Chevaliers) ve (Les nuees) kitapları. John Lubbock bu gün sağ olsaydı da İngiltere’de kadınlara intihap hakkı verildiğini ve bunun en son günlerdeki neticesini görmüş olsaydı belki - yüz sayısını bozmamak için -başka bir kitabı silerek yerine «Kadınlar Mektebi»ni yazardı. Horaee (Horas) ile Lucrece (Lükres) in ve Dante'nin unutulamayacakları aşikârdır. Shakespeâre (Şekspir) bazılarının dedikleri gibi eskimiş olsa dahi, eskimediğini söyleyenlerin onu niçin beğendiklerini anlayabilmek için gene okunulmak lâzımdır. Schiller ile (Şiiler) Moliere (Moliyer)in de eskidiklerini söyleyecekler belki bir gün bulunacaktır; lâkin bu kitap listesinden maksat yenilik göstermek değil, insanların fikri üzerinde iz bırakmış olan büyük eserleri söylemektir.

692

Tarihte böyle iz bırakmış müelliflerden Herodot, Xenophon, Tacite, Gibbon, Hume, Cariyle v. s. vardır. İngiliz olup da seyahat kitaplarını tavsiye etmemek mümkün değildir. Seyahat insanın fikrini açar ve genişletir elerler. Vakıa, John Lubbok'ın söylediği "Voyages de Gulliver” ve “Robinson Crusoe” ve “Bin Bir Gece” masalları hakiki seyahat kitapları değilse de, seyahat arzusunu verdikleri için, artık her milletin malı addolunan ve sene nihayetlerinde mektep çocuklarına mükâfât diye verilen eserlerdir. Sir John Lubbock'un tavsiye ettiği yüz kitabın hepsini burada saymak mümkün değildir; bir makalenin buna kâfi olmadığı söylenince başka sebep aramaya da lüzum kalmaz. Fakat, noksanın telâfisi pek kolaydır; John Lubbock'un kendiside çok istifade ile okunacak müelliflerden biridir. Yüz kitap listesi onun «Le bonheur de vivre» ismindeki meşhur kitabındadır. Müellif kendi eserini listesine koymamışsa da, yüz birinci kitap olarak onu da tavsiye etmekle aklanılmış olunmaz. Ancak John Lubbock'u okumak için dikkat edilecek bir şart vardır: Bu müellif dünyayı o kadar pembe renkte gösterir ki insanın onu okurken bu kadar nikbînliğe hayret etmemesi kabil değildir. Onun için Sir John Lubbock'un kitabını, bütün işlerinizin yolunda gittiği bir devirde, iyi bir yemek yedikten sonra, hazmınızın da yolunda gitmesini istediğiniz zaman okumalısınız Galip Ata

HAYAT, c.6, nr. 133 , 13 Haziran 1929, s. 1, 2.

693

İSTANBUL’DAN PARÇALAR I “Beyazıt” ta Çınar Altı” Bu bir ağaç ... Altında, su bardaklarının gıcır gıcır yıkandığı, bir su çıngırağının uzak ve tehî akislerle yuvarlana yuvarlana döndüğü, sükûtun dinlendiği ve güvercinlerin, büyük deniz ufuklarında kalmış son ışıkları da kumlu bir sahile heyâmolayla sürükleyen balıkçı sandalları gibi, «Hu...» çektikleri bir ağaç altı. Eğer aynalar içinde sabahın nasıl açıldığını görmedinizse ve eğer içinizde bir sevginin nekâhetini duymadınızsa, bu ağaç altının ruhunuza vereceği lezzeti anlamayacaksınız. Yemyeşil yaprakları, yazın kuvvetli güneşine, lüks bir salon abajuru gibi açılırken, altına oturduğum vakit anladım ki, içimden bir mangal alınmıştır. Ruhum, uzun bir kışı müteakip, odasının demir parmaklıklı pencerelerinden bir bahar havası girerken, üstündeki mangal alınmış beyaz tüylü bir Van kedisi gibi, sırtını çıkardı, kuyruğunu dikti, silkindi ve yumuşak ağzını açarak uzun uzun esnedikten sonra, ön ayaklarıyla birdenbire ileri atıldı. Ruhum ki, ateşleri kor olmuş bir mangal altında yatan bir Van kedisidir; acaba karşıdaki taş duvarların ince karaltılarında mütecessis duran bir kertenkele mi gördü dersiniz? Güneş, yaprak aralıklarından henüz sulanmış asfalt zemin üzerine parça parça düşüyor... Karşı binanın harap şehnişînlerinde, kırık panjurlarında, metrûk ve izbe odalarının kuytu köşelerinle yaldızlanan örümcek ağları var. Ve, taş kütüphanenin saçaklarından, bir adak uğruna atılan yemlere, güvercinler yaprak yaprak döküyorlar. Ben, yazın geldiğini, ilk defa bu ağacın altında otururken anlıyorum. Sanki, yapraklar arasına sokulmuş bir gizli el, yalnız ensacim üstünde değil fakat beynimin içinde, serin bir suya daldırılmış bezlerle hafif bir masaj yapıyor gibi. Ve üstündeki bu yaprak yeşili abajurun yırtıklarından sızan ve gene yapraklar üstünde biriken ziya ve hararet, öyle hissediyorum ki, az sonra, asfalt zemin üzerine ince ince damlayacak, ve gene asfalt zemin üzerinde yaygın bir su hal ile akacaktır. O zaman güvercinler çınarın serabı altında koşsunlar. Tahayyül etsinler ki, bu mermer sebilin suyu artık kurumuştur. Ve içlerinden, suyu kuruyan mermer bir sebil için - Hu...- desinler; Hu...

694

Biliyorum ki onlar, incecik gagalarını ıslatacak, hararetlerini teskin edecek bir yudum suyu, asfalt bir zemin üzerine düşmüş ziya ve hararetin, mermer bir sebili andıran pırıltılarında bulmadıkları vakit, kanatları birdenbire çırpınacak. İşte görüyorum: Meçhul bir tehlikeyi vehmederek, kanatlarını, taş kütüphanenin saçaklarına doğru açtıkları zaman, güneşle meşbu duvarda gölgeleri, kuvvetli bir rüzgârla giriftleşen yapraklar gibi birbirine karışıyor ve ben bir rüzgârın hakikaten çıktığını vehmediyorum. Fakat başımı dallara çevirdiğim an, anlıyorum ki, rüzgâr sadece gözlerimde ve rüzgâr, güvercin kanatlarının güneşle meşbu bir duvara vurmuş akislerinden başka hiçbir yerde değildir. Ve çıngırak dönüyor. Acaba yaz buğulu bir küp yanında dönen bir çıngırağın uzak ve tein akisleri içinde mi sürünecek?... Bununla beraber gelen yazı, bir su küpü yanında dönen bir su çıngırağından başka ne anlatabilir ki,..? Şimdi, elimdeki tahta bir tastan, ufak darı tanelerini, bir çocuk neşesiyle tekrar kaldırımlar üstüne uçan aynı güvercinlere avuç avuç serpeceğim zamanı düşünüyorum: Elbet benim de bir beklediğim var; Ve elbet, kıştan sonra yaz gelirmiş. Kıştan sonra yaz geldiği için değil midir ki, bu dallar filizlendi, yapraklar yeşerdi ve şimdi, üzerine konmuş buzların damla damla eridiği bir su küpü yanında bir su çıngırağı uzak ve tehî akislerle yuvarlanıyor. İçimi, yelkenlerini açmış bir gemi haliyle ser-âzâd bırakıyorum. O, gidiyor; ve gidecek. Rüzgârı bol denizlerde, yelkenlerin parça parça, didik didik ve yamalı olmasına rağmen, bezler şiştiği zaman, yelkenli bir gemi gitmeye mecburdur. Gidiyor ve gidecek. İçim, bu ağaç altında, rüzgârla dolmuş yelkenli bir gemi gibi gidiyor. Ve tahayyül ediyorum ki, gelen bir yazı, ilk defa bu ağaç altında hisseden damarlarım, bir kısrak kadar dinçtir. Arkamda, şadırvan musluklarının, kalaylı güğümler içime boşalan ince seslerini duyuyorum. Ve mabedin mermer duvarları, arkasında namaz vakti olmamakla beraber kulaklarıma, kesik iniltiler uzun yalvarışlar geliyor. Kim bilir, bu, belki bir vehim; belki de taş kütüphanenin saçaklarına sıralanmış güvercinler «Hu» çekiyorlar. Ve ben, onların sesinde, sabra ve tevekküle biraz daha âşinâ olur gibiyim. Sabır ve tevekkül... Fakat madeni ki, içimde, bezlerinin yamalı olmasına rağmen, güneşle parıl parıl yanan bir gemi tekrar yelken açtı; menzil uzak değildir.

695

Menzil uzak değil. Gidiyorum ve gideceğim. Lacivert semayı, muhayyerü’l ukul bir sihirle baş aşağı edilmiş havuzlar gibi gösteren bu ağaç altında sabır ve tevekküle biraz daha âşinâ olmak için oturan şair, acaba aynı su çıngırağının aynı uzak ve tein akislerini duyarken, aynı güvercinlerin bir ney hüznüyle dem tutan aynı seslerini dinlerken ve ruhunda aynı geminin âlemler gibi parıldayan aynı yelkenlerini seyrederken mi, bir sesin hatırası, ruhunda, yazdan bir panjur açtı dersiniz.? Ve güvercinlere atılan yemlerle tekrar havalanıyor, kanatlar tekrar çırpmıyor, az evvel sulanmış asfalt zemin üzerinde bîtap gölgelerin harekete geldiği vehm olunuyor, ve eski nezaretin saat kadranı mütemadiyen dönüyor. Şimdi öğledir. Artık, mermer döşemeleri hurdehaş avlunun süslü şadırvanına ihtiyarlar görüyorum. Ve yukardan bir sebil dökülüyor. Yukardan kubbeler üstüne, büyük çınarın fantezi bir salon abajurunu andıran yeşil dekoruna bir münacat sebili dökülüyor; ve güvercinler derinden derine, bir müminin damarları içinde akan kan haliyle «Hu...» çekiyorlar. Burada, bu ağaç altında her şeyin yeşil olduğuna inanıyorum. Ziya, yeşil bir kristalden geçerek geliyor gibi. Dünyada bu tatlı renkten başka hiçbir şey yok. Ve gözlerimde sanki bir nevi Dalton hastalığı var. Hatta kendim ve içim yeşil... Önümde, mermerlerine bir yiyecek hesabı yapılmış masa üstünde duran bardak, yeşil ve gölgeli bir renk içinde. Belki güvercinler, böyle uzun iniltilerle yeşil rengin gidecek olan hasretini çekiyorlar,.. Adeta yeşil bir deniz içinde yaşıyor gibiyim. Sarmaşıklarının, yüz bin kere tasfiye edilen güneş ziyalarıyla cilalandığı yeşil, yemyeşil, ve seyyâl bir deniz. Ve içim yeşil bir denizde, yelkenleri hür bir gemi haliyle; serbest ve serazat. O serbesttir ve serazat... Nasıl böyle olmasın ki, rüzgârı bol denizlerde, yelkenlerin parça parça didik didik ve yamalı olmasına rağmen, bezler şiştiği zaman, yelkenli bir gemi gitmeğe mecburdur. Ve büyük çınarın yeşil abajuru bana, tekrar yaşamak istediğim bir yazı tahayyül ettiriyor. Kenan Hulusi H., c.5, nr.133 , 13 Haziran 1929, S. 8, 9 doğru giden

696

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM TENKİT

697

On Altıncı Asrın İki Büyük Şâiri: FUZÛLÎ - BÂKÎ “Az müddetde eşi ca-i nazmım ile şehirler ve vilâyetler doldı”. FUZÛLÎ “Bu mülk içinde benem pâdişâh-ı mülk-i suhan Bana sunuldı kasîde bana virildi gazel” BÂKÎ Sanatta ve edebiyatta dehâ, her şeyden evvel yaratmak iktidârı demektir. Her büyük sanatkâr kendine mahsûs bir “monde d'image: hayâl dünyası” ibdâ' eder. Bütün sanat eserlerinde -bir bestede, bir tabloda, bir heykelde, bir binada, bir şiirde- hayran ve takdir-hân olduğumuz şey budur, sanatkârın ibdâ İktidârıdır. Fuzûli bir “elem dünyası” yaratmıştır; kendisini: Men kimem bir bî-kes ü bî-çare vü bî-hanümân Tâli'im âşüfte, ikbâlim nigûn bahtım yaman diye anlatan bu şâir yarattığı “elem dünyası”nı şöyle hulâsa eder: Menem ki kâfile-sâlâr-ı kârbân-ı gamem Misâfir-i reh-i sahrâ-yı mihnet ü elemem Hakîr bakma bana kimseden sagınma kemem (1) Fakîr-i pâdişah-âsâ gedâ-yı muhteşemem Sirişk taht-ı revândır bana vü âh âlem Cefâ vü cevr mülâzım, belâ vü derd haşem. Ruhî temâyüller, içtimâî vaziyetlerin mahsulüdür. Fuzûlî'nin (Muttasıl gamhâne-i sînemde yüz gam mihmân) deyişinde yaşayış tarzının birinci derecede müessir olduğuna şüphe yoktur: “Dokuz eflâke istingâ ururken evkâftan dokuz akçe vazifeye kanaat” etmek zarûret ve mecburiyeti onun nasıl bedbaht ve fakîr bir hayat sürdüğünü gösterir. Buna
1

Sağınma: sanma

698

rağmen o “dokuz akçe”ye nâil olamayışı üzerine -kendisine delalet eden- Nişancı Paşa’ya yazdığı mektubun sonunda bu hakikati aynen okuyoruz: Tâli'imdir bana cefâ getiren Her bir ânında bin belâ getiren İşte tâli'nin bu cilvesidir ki Fuzûlî’ye bir “elem dünyası”' ibdâ' ettirmiş ve onu “'plaisir de la douleur: elemden haz almak” garâbetine mübtelâ bir hasta gibi tanıttırmıştır. Yoksa bütün bu göz yaşlarından mütevvellit görünen “bedîî mefkûresi”ne rağmen kendisinin nüktedân, zarâfetten haz aldığına şüphe yoktur. Fuzûlî esas itibariyle “sarcastique: pek acı müstehziyane” bir mizâca mâliktir. Bu adamın en ziyâde kızdığı “belâhet ü cehâlet”tir. Dîvânında “üç tâife-i bed-nihâddan masûn u mahrûs” kalmasını Allah'dan temenni ediyor: “Biri ol kâtib-i nâ-kâbil ü mümlî-i câhil ki hâme-i muhâliftahrîri tîşe-i bünyân-ı maarifdir… Gâh bir nokta ile mahabbeti mihnet gösterir ve gâh bir harf ile ni'meti nikmet okudur... Ve birisi o1 nâkış-ı bed-sevâddır ki tab'-ı nâmevzûnuyla mecâlis ü mehâfilde da'vâ-yı isti'dâd kılup şiir okudukda nazmı nesrinden seçilmeye ve edâ-yı süsti ile şâhed-i ma'nâ Cemâlinden nikâb açılmayâ.. Ve biri o1 hâsid-i cefâ-pîşe ve muânnid-i hatâ-endîşe ki câhiller huzûrunda bî-hûde bî-hûde lâflar urup herze herze dahller eyleye, tâ ki şiirden zevk-i istimâ' Gide”. Eski nesrin emsâlsiz bir bedî'ası olan meşhûr “Şikâyet-nâme”sinde büyük şâirin “pigant: dokunaklı” zekâsı pek vâzıh görünür: “Selâm verdim rüşvet degildir deyü almadılar” cümlesi ezelden ebede kadar bâkir bir “sehl-i mümteni”dir. “Kin” mukaddestir. 0 kuvvetli ve kudretli gönüllerin istikrâhı, bayağılığı ve budalalığı tahkîr edenlerin mücâdeleci tekebbürüdür” diyen Emile Zola'nın kanaatini Fuzûlî'nin ruhunda da görüyoruz. Büyük şâirin bayalığa tahammülü yoktur. Hattâ garip mahlasını bile ibtizâlden korktuğu için intihâp etmiştir. Bedbînîsinde, yaşadığı çorak muhitte bir arkadaş bulamayışının da tesiri görülüyor: Yok dehrde bir muvâfık-tab'-ı harîf Kim sohbeti dil-güşâ ola tab'ı zarîf Feryâd ki nâ-cins müsâhibler ile Bî-fâide zâyi' oldı evkât-ı şerîf Fuzûli'nin “elem ü hicrân” terennüm eden şiirlerinin içinde göz yaşlarıyla müterâfık zarâfetler ve nükteler vardır. O lirik şâir aynı zamanda itina-kâr bir sanatkârdır:

699

Dün sâye saldı başıma bir serv-i ser-bülend Kim kaddı dil-rübâ idi reftâr-ı dil-pesend Güftâra geldi nâgeh açup la'l-i nûş-hand Bir piste gördüm anda döker rîze rîze kand Sordum meğer bu dürc-i dehendir dedim dedi Yok yok devâ-yı de!d-i nihânın durur senün *** Seyr ile saldı bağa güzer ol semen-'izâr Envâ'-ı zîb ü zînet ile fasl-ı nev-bahâr Dökmüş gül üzre sünbül-i gîsû-yı eşk-bâr Yakmış ayağına yine gül-berk tek nigâr Nesrîne reng-i lâle nedendir dedim dedi Gamzen hadengi döktüğü kanın durur senin parçalarında “spirituel: fatîn” bir ruh sezilir. Meselâ Mecnûn'a “Leylâ”nın mezarı başında söylettiği şu beyitler onun bu husûsiyetini belâgatla anlatır: Zülfine, mu'ârız olma ey mâr Kim anda mukîmdir dil-i zâr Hâline ta'arruz etme ey mûr Kim bağlıdır anda cân-ı mehcûr. Türkçe “Beng ü Bâde”siyle Fârisî “Sâkî-nâme”si en basit mevzûları lezzetle okutacak birer eser hâline nasıl ifrâg edecek iktidarda olduğunu tamamen gösterir. *** Fuzûlî'nin bir kanaati de “ilimsiz şiirin esâsı yok duvâr gibi” oluşudur. Bu kanaatle zamanında mevcut her ilmi okumuş hattâ “hâsıl-ı ömrünü bezl-i iktibâs-ı fevâid-i hikemî vü hendesî kılmıştır. Malûmatının derecesi zaten eserlerinde pek vâzıh görünür. Ancak “âlim” olmanın kâfi olmadığına kâni olan şâir “ârif” olmak lüzûmunu hissetmiştir: Der ki:

700

İlm kesbiyle pâye-i rif'at Ârzû-yı muhâ1 imiş ancak Aşk imiş her ne var âlemde İlm bir kîl ü kâl imiş ancak Tasavvuf bâdesi Fuzûlî'yi ser-gerdân etmiştir. Dîvânı bu vecd-i istiğrâk şarâbının verdiği heyecanlarla doludur: Kılmasın dünyada sultanlar bana teklîf-i cûd Bes durur başımda tevfik-i kana’at efseri Her cihetden fârigim âlemde hâşâ kim ola Rızk için ehl-i bakâ ehl-i fenânın çâkeri Kendisi “dokuz akçe” vazifeyi çok görenlerin hareketini “Allah'dan ibâ edüp gayri dergâha ilticâ” edişinin fark-ı iktidârını efser-i kana'atle ve kâlib-i .ibârını hil'at-ı uzletle müzeyen kılup... hâkim-i ale’l-ıtlâk memâlik-i fakir ü fenâ iken” dünyâ hırsına dûçâr oluşunun haklı bir mücâzâtı olarak telâkki ediyor. “İsti'dâd-ı takaddüm ve istihkâk-ı tekerrüm" da'vâsında bulunuşuna mukâbil elinde hiç bir işe yaramayan “berât”ın kendisine âdeta “cemî'-i gedâlardan ve belki behâyimden ve taştan ve toprakdan ehass u ednâ” bil emrini verdiğine kâni oluyor. Fuzûlî'nin ruhu mistik aşkın bir mevlûdudur: Mecnûn oda yandı şu'le-i âh ile pâk Vâmık suya batdı eşkden oldı helâk Ferhâd hevesle yele verdi ömrin Hak oldılar anlar benem imdi ol hâk Fuzûlî'nin sofiyâne tahassüslerle meşbû' oluşu “milliyetperver” olmasına mâni olmamıştır. “Cüz-i a'zâm-ı tertîb-i âlem ve sınıf-ı ekser-i nev'-i benî-âdem” dediği Türk'ü ve Türklüğü çok sever: “Hadikatü's-Suadâ”sını “Leylâ vü Mecnûn”unu bilhassa bu sevgi uğrunda yazmış ve Türkçeyi mükemmel bir lisân haline sokmak için Allah'tan “tevfik” temenni eylemiştir. Bâkî de aynı asrın Fuzûlî'den daha çok ve daha çabuk şöhret almış büyük ve aynı zamanda bahtiyar bir şâiridir. Bâkî’nin de ibdâ' ettiği “hayâl dünyası” rindlikten, kalenderlikten müterrekkibdir:

701

Mey içüp mest-i harâb olmayıcak ey Bâkî Ne gönül bağlasun âdem bu harâb-âbâda diyen şâir: Dilâ bezm-i cihânda kimse âhır pây-dâr olmaz Müdâm elden ayağı koma fırsat ber-karâr olmaz. kanaatindedir. Şu gazeli Bâkî’nin bütün temâyüllerini hulâsa etmiştir diyebiliriz. Sâki zamân-ı ayş-ı mey-i hoş-güvârdır Birkaç piyâle nûş idelüm nev-bahârdır Bûy-ı nesîm ü reng-i gül ü revnak-ı bahâr Âsâr-ı feyz ü rahmet-i Perverdigârdır Gâfil geçirme ömrü bu dem künc-i gamda kim Menzil kenâr-ı bâğ u leb-i cûy-bârdır Eyyâm-ı zühd ü mevsim-i zerk ü riyâ degil Hengâm-ı ayş u işret ü geşt ü güzârdır Zâyi' geçirme fırsatı kim bâğ-ı âlemin Gül devri gibi devleti nâ-pâyıdârdır Dil zevrakını lücce-i gamdan hevâ-yı aşk Elbette bir kenâre sürer rûzgârdır. Bâkî nihâl-i ma'rifetin meyve-i teri Ârif katında bir gazel-i âbdârdır. Bütün gazellerinde hemen bütün “image: hayâl”leri “bezm ü mey” mefhûmları etrafında toplanır: Pür olup devr idicek meclis-i mestânı kadeh Çarh olur halka-i rindân tâbânı kadeh Felek-i işrete bir ahter-i ferhunde iken Yine Mirîh-sıfat durma döker kanı kadeh

702

Meclis-i mey ki bedenlerle hisâr olmuşdur Şehri işretdir anın âfet-i devrânı kadeh Devr-i meclis ki safâ câmi'inin çenberidir Âb-ı rengin ile kandîl-i fürûzânı kadeh Yaraşır halka-i rindân der isem ey Bâkî Hâtem-i Cem'dir anın la'l-i Bedehşânı kadeh *** Gülsitân-ı bezme sâgar gonce-i sîr-âb ise Âteş-i ruhsârı sâkînin de bir gül-nârdır Her gedâ-tab' anlamaz âyîn-i Cem'dir bezm-i mey Bunda bir şâhâne tavr u aşka âlem vardır. Bâkî için hayat, Fuzûlî'nin kabul ettiği şey değildir: “Hoş geldi bana meygedenin âb ü hevâsı Billah güzel yerde yapılmış yıkılası” diyecek kadar şakrak davranan şâirin bütün felsefesi şu beyitte toplanır: Yokdur sebât çünki cihan-ı harâbda Birdir hezâr-sâl ile yekdem hisâbda Ve aşk u alâka onun için bir eğlencedir.: Ol sanemden Bâkîyâ bir bûse da'vâ kıl yüri Söylemezse öp hemeri ağzın sükût ikrârdır. *** Iyd-gehde varalum dolâba dilber seyrine Görelüm âyîne-i devrân ne sûret gösterür. İstanbul saraylarının içinde yaşayan, ruhu dünya zevkleriyle pek yakından istînâs eden bu şâirde mistik temâyüllerden eser yoktur. Bâkî maddiyât-perest bir adamdır. Dîvânında tesâdüf edilen:

703

Meyden safâ-yı bâtın-ı cemdür garaz hemân Erbâb-ı zâhir anlayamazlar murâdımız. *** Bâkî çeker mi bâde-i engûr minnetin Her kim ki mest-i cur'a-ı câm-ı elest olur. *** İlâhî tab'-ı Bâkî'den rüsûm-ı gayri mahv eyle Ki hergiz kalmaya kalbinde nakş-ı mâsivâdan haz gibi sözlerin hemen her dîvân şâirinde görülen mutâd fazla bir ehemmiyeti yoktur: Güzeller mihribân olmaz dimek yanlıştır ey Bâkî Olur vallâhi billâhi hemân yalvarı görsünler beyti onun zevk ü sevdasındaki mânâyı pek samîmi gösterir. Eşya ve tabiatı bile yaşadığı devrin, gördüğü debdebenin, zekâsında ibda ettiği mazmûnlarla tasvir eder: Urunup başına bir tâc-ı mücevher sünbül Oldı iklîm-i çemen tahtına server sünbül Şeh-levendâne şikest eyledi tarf-ı külehin Göğsünün düğmelerin çözdi ser-â-ser sünbül *** Farkına bir nice per takınır altun telli Hayli ezhâra meğer zanbak olupdur serdâr Dikdi leşker-geh-i ezharâ sanavber tûgın Haymeler kurdı yine sahn-ı çemende eşcâr *** Fuzûlî’nin yüksek, lahûtî heyecanını Bâkî'de göremeyiz. Kendisinden bir buçuk asır sonra yaşayan Nedîm gibi o da hayatın geçici heveslerini terennüm etmiş ve tıpkı Nedîm gibi bu hevesleri çok zarîf, çok cana yakın yazmıştır: Subh-dem ey fâhte bîhûde efgân eyleme Çün girersin her gice bir serv-i bâlâ koynuna

704

beytini söyleyen üstât Bâkî'nin -bu nokta-i nazardan enteresan olan- şu gazelini okuyalım: Müje haylin dizer ol gamze-i fettân saf saf Gûyiyâ cenge girer nîze güzârân saf saf Seni seyr itmek içün reh-güzer-i gülşende İki cânibde durur serv-i hırâmân saf saf Leşker-i eşk-i firâvân ile cenk eylemeğe Gönderir mevcelerin lucce-i ummân saf saf Câmi' içre göre tâ kimlere hem-zanûsın Şekl-i sakâda gezer dîde-i giryân saf saf Gökde efgân iderek sanma geçer hayl-i küleng Çekilür kûyuna mürgân-ı dil ü cân saf saf Ehl-i dil câm-ı gamın ni'metine müstağrak Dizilirler keremin hânına mihmân saf saf Vasf-ı kaddinle hırâm itse âlem gibi kalem Leşker-i satrı çeker.defer ü dîvân saf saf Kûyun etrâfına uşşâk dizilmiş gûyâ Harem-i ka'bede her cânibe erkân saf saf Kadrini seng-i niusallâda bilüp ey Bâkî Durup el bağlayalar karşına yârân saf saf “Hâtem” gibi “sünbül” gibi kafiyelerle sürçmeksizin uzun kasideler kaleme alan bu Dîvân sanatkârı aynı mahiyette gazeller de yazmıştır:

705

Jâlelerden takınur tâcına gevher lâle Şâh olupdur çemen iklîmine benzer lâle Saltanat bâr-gehin kurdı yir:ıe fasl-ı bahâr Taht-ı Cemşîd çemen-tâc-ı Sikender lâle Bûy-ı müşgîn bahâr irdi dimağ-ı dehre Yakalı dâmen-i kühsârda micmer lâle Âl fânûs ile geldi giceden gül-zâra Verdi sahn-i çemenin yollarına fer lâle Erguvanlar tutuşup hırmen-i gül yakmak içün Gülsitân mülküne âteş kodı yer yer lâle Dâğ-ı hicrân elemin kılmağa dilden bîrûn Sahn-ı gülşende dutar gül gibi sâgar lâle Jâle nakdin kadehe koydı çemen bezminde Cem' idüp saklamadı gonca gibi zer lâle Şol kadar doğradı şimşîr-i firâkın ki gören Dil-i hûnîni hayal eyledi katmer lâle Muâsırlarının bu iki büyük şâir hakkındaki mütâlaalarından bazı parçalar almağı münasip gördüm. Fuzûlî hakkında mütâlaalar: “Mezkûr Bağdadî'dir. Ol cânibde olan şu'arânın üstâdıdır. Vilâyet-i Bağdâd ü Diyâr-ı Bekir zurefâsının neşîdeleri anın inşâdıdır... Fi’1-hakîka gönlü asker-i aşk harâb-âbâdıdır. Anınçün hâksâr-ı kûyi fenâ olup serv-i sâmândan ibâ düşdüğüne ve şi'ri âteş-engîz olduğuna hevâ-yı aşkı bâdîdir. Eş'ârı rasîn u muhkem ve nazmı metîn ü mübremdir...”; (Âşık Çelebi) “Evâ'il-i hayatından dem-i vefâtına gelince şi'r ü inşâya kûşiş ve nazm-ı dilgüşâya verziş üzre bir şâ'ir-i âlî-menişdir. Nevâyî tarzına karîb bir üslûb-ı bedî’ u semt-i

706

garîbi vardır. Hakkâ ki tarzında ferîd ve semtinde vahîd bir şâ'ir-i belagât-şi'âr ve bir nâzım-ı fesahat-disârdır.” (Kınalı-zâde) “Nazm-ı fesâhat-karîni tavr-ı Nevâyî de bir tarz-ı Nevâyîn üzre vâki' olmuşdur.” (Riyâzî) Bâkî hakkında mütalaalar: “Füsahâ fırkasının birisi de Bâkî'dir. Şu'arâ zümresinin şöhre-i afâkıdır. Emâsil ü efâzıl huzûrunda mukbil olan kavâbilin makbûlüdür.” (Âşık Çelebi) “Ekâbir-i şu'arâ ve efzâzıl-ı bülagâ ve emâsil-i ulemâdan dîbâce-i dîvân-ı kemâl, fihrist-i unvân-ı hüsn-i makâl, meclis-efrûz-ı nükte-sencân-ı şâ'iri, latîfe-âmûz-ı gazelserâyân-ı sâhirî sultân-ı şa'irân-ı memâlik-i Rûm ve belki Husrev ü Hakân-ı nazmân-ı her merzûbûm, dilîr-i arsa-i ilm ü fehm ve Husrev-i âlem-gîr-i iklîm-i nazm...” (Kınalızâde) “Ol bülbül-i gül-zâr-ı sühan ve tûtî-i şeker şikenin eş'ârı pür-sûzı ve ebkâr-ı dilefrûzı meşhur-ı âlem ve manzûr-ı dîde-i beni âdemdir. Ale1-husûs tarz-ı gazelde mânend-i hilâl elfâzı lâmi' ve darb-ı meselde Seyfi gibi nass-ı kâtı' ve üslûb-ı kasîdede tarz-ı ümidî gibi selîs ü hemvâr...” (Ahdî) “Habbezâ nâzım-ı belagât-şi'âr ki ibrîz-i nazm-ı hâlisi ahsen-i kalibe mesbûk, ve sikke-i şi'r râyici nâm ü şân-ı iştihârla meskûk, kemâl-i rûşenâî-i elfâz-ı tâb-dârından perî-sıfatân-ı maânî nâ-mestûr ve s.er-engüşt-i kalemi rişte-i sutûra keşîde kıldığı leâlî-i şâyeste-i buhûr-ı hurdur.” (Riyâzî) Ali Canip

HAYAT, nr. 2, 9 Kanun-i evvel 1926, s. 4, 5

707

PİYALE Ahmet Haşim Bey –25 sayfalık şiir mecmuası- İlhami Fevzi Matbaası 1926 Ahmet Haşim Bey, meşrutiyetin ilk senelerinde neşrettiği “Şi’r-i Kamer” silsilesiyle birkaç yıl evvel “Yeni Mecmua”da çıkan son şiirlerini “Piyale” ismi altında ve “Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar”ını da muhtevi olarak karilerine takdim ediyor. On sekiz seneden beri sanat hayatında ivicacsız ve inhinâsız bir yol takip eden, “şiir” hakkındaki sevgili nazariyelerini hayatın her türlü tebeddüllerine rağmen azami kıskançlıkla saklayan “Ahmet Haşim”in bu “ilk ve son” şiirlerini tekrar okuduktan sonra, on sekiz senelik edebî cereyanları birer birer hatırlamamak kabil olmadı... Bu seneler içinde, “Edebiyat-ı Cedide” den bugünün genç şairlerine kadar, kaç neslin resmi geçidini gördük! Nazım ve nesir lisanı bu kadar kısa zamanda ne büyük tahavvüllere uğradı! Süratle Türkçeleşmeye çalışan aruz, mevkiini nasıl “hece vezni”ne bırakmaya mecbur oldu! Hayatın büyük inkılâplarıyla müterâfık olarak, fikirlerde ve hislerde ne derin sarsıntılar vücuda geldi! “Tevfik Fikret”in bıraktığı şiir “Mehmet Akif”te, “Yahya Kemal”de, “Ahmet Haşim”de ve nihayet son genç şairler de birbirinden ne kadar farklı tecelliler gösterdi! İşte, bütün bu derin ve baş döndürücü tahavvüller arasında, haricî hayatın cereyanlarına adeta bîgâne kalan ve şahsiyetinin tekamül mecrasını değiştirmeyen en muannid sanatkâr olarak “Piyale” şairini göstermezsek, insafsızlık etmiş oluruz. Şiir hakkındaki son mülâhazaları, son şiirlerine olduğu kadar ilk şiirlerine de tatbik edilebilecek başka hangi sanatkârımız var?... Sanat prensipleri üzerinde bu kadar muannit bir ısrar, o prensiplere ister tarafdar, ister aleyhdâr olunuz, hakiki, samimi bir sanatkâr ile karşılaştığınızı göstermiyor mu? “Piyale” mukaddimesi, Ahmet Haşim’in sanat telâkkilerini anlatmak itibariyle, dikkatle tetkik ve tahlile şayandır. Onun şiirleriyle yakından aşina olanlar için bu mukaddimeye belki de hiç hacet yoktu; lâkin “ Haşim” öyle bir sanat şeklinin mümessilidir ki, hayatın umumî cereyanları –yalnız bizde değil, bütün dünyada- o şekle aşina olanların miktarını her gün daha azaltmaktadır. Böyle müşkül bir vaziyet karşısında, “vuzûh” u gülünç bulan şairin, sanatını “izah”a kalkışması pek tabiîdir. “Piyale” şairine göre “hâlis şiir” nesre tahvil-i kabil olmayan bir nazımdır ki, menşe ve mahiyeti itibariyle “nesir”den külliyen ayrılır; şairin lisanı nesir gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak için vücut bulmuş, musiki ile söz arasında fakat sözden ziyade musikiye yakın, mutavassıt bir lisandır. Şiirde mevzu, şair için, ancak terennüm ve tahayyüle bir sebeptir; bu itibar ile “mana”, ahengin telkinâtından başka bir şey olamaz. Buna nazaran şimdiye kadar hiçbir büyük şair, mahdut bir insan tabakası haricinde

708

anlaşılmış değildir; “edebî şöhret”, anlayan kuvvetli iki, üç ruhun taşan heyecan seyyalelerinin zayıf ruhları arkasında sürükleyip almasıyla vücut bulur. Herkesin anlayabileceği şiir, münhasıran bayağı şairlerin işidir, büyük şiirlerin medhalleri tunç kanatlı müstahkim şehir kapıları gibi sımsıkı kapalı durur. Şiirde bazı aksamın şüphe ve müpheminde kalması bir kusur değil, şiirin bediiyeti nokta-i nazardan bir zarurettir. Hasılı, şiir, resullerin sözü gibi, muhtelif tefsirlere müsait bir vüsat ve şumûlü haiz olmalı, her okuyan ona kendi hayatının da manasını izafe edebilmelidir. Asıl şiir, herkesin istediği tarzda anlayacağı ve binaenaleyh namütenâhi hassasiyetleri istiab edecek bir vüs’ati olandır. Mahdut ve münferit bir mananın çemberi içinde sıkışan bir şiir, o müphem, seyyal, hududu beşerî teessürâtın mahşerini çeviren şiirin yanında nedir? Ahmet Haşim’in renk ve râyiha dolu lisanıyla uzun uzun anlattığı bu “halis şiir” nazariyesi, esasları itibariyle, sanat tarihi için yabancı ve büsbütün aykırı bir şey değildir. Şimdiye kadar Şark ve Garp’ta yetişen birçok sanatkarlar, ilhamlarındaki hususiyeti daha anlaşılabilecek bir şekilde izah için bu türlü sanat nazariyeleri ortaya koymuşlardır. “Nisbiyet” felsefesini, belki her şeyden ziyade sanat sahasında kabule şayan görmeliyiz; ayrı ayrı bu nazariyelerin hepsi, hatta birbirine tamamen ma’kûs olanları bile, hayata karşı bir bakış tarzının ifadesi olduğu için, doğrudur. “Piyale” şairi de hayata, bütün hakiki sanatkarlar gibi, yalnız kendi zaviye-i rü’yetten bakıyor; yalnız şiiri kendi anladığı şekilde “halis şiir”i kabul ederek sair edebiyat nevilerini alelade “boş söz”den ibaret telakki ediyor. Sanatkar için bu bakış kafidir; lâkin hayatın bir cephesini değil, heyet-i umumîyesini nazar-ı itibara almaya mecbur olan sanat ve edebiyat tarihi için rüyet sahasını bu kadar daraltmaya imkan yoktur. Yalnız edebiyat müverrihi değil, hatta münekkit de muhtelif sanat nazariyelerinin ve onların doğurduğu her türlü sanat eserlerinin güzelliğini anlamaya ve anlatmaya mecburdur. Mütekâmil cemiyetlerde, bütün içtimai cereyanlar gibi sanat cereyanları da birbirinden çok farklı mecrâlar takip eder. Ahmet Haşim Beyin müdafaa ettiği şiir tarzıyla meselâ “Yahya Kemal”in anladığı şekilde “ideal mısra” birbirinden ne kadar farklı iki şeydir! Buna rağmen, bunlardan birini sevmemize, diğerinin bedii kıymetini takdir etmemize niçin mani olsun! Ahmet Haşim Bey şiirde manadan ziyade kelimenin cümledeki telaffuz kıymetine ehemmiyet veriyor ve şiiri sözden daha çok musikiye yakın bir lisan addediyor. Halbuki onun anladığı “musiki-i elfâz” ile meselâ “Yahya Kemal” ve muakkiplarının tunç kafiyeli, tannan mısralardan bekledikleri musiki birbirinden tamamen farklı değil midir? Birinde kelimelerin seyyal, müphem, esrarlı temevvüçlerinden doğan tamamıyla “subjektif” musiki, başkalarına göre belki de manasız ve ahenksiz sayılamaz

709

mı? Tabi ki bunun gibi, mukayyet kafiyelerin ve parlak, gürültülü kelimelerin gürleyen musikisi, “Piyale” şairi nazarında şiirin derunî ahengini baltalayan, muharriş bir şamatadan başka bir şey midir?.. İşte bir yığın sualler ki, her sanat nazariyesine göre türlü türlü hükümlere maruz kalabilir. Hakikat bunların yalnız birinde değil, heyet-i umumiyesindedir. Büyük şairlerin iptida-i mahdut insanlar tarafından anlaşıldığı muhakkaktır; lâkin Ahmet Haşim Bey bu mahdudiyeti de lüzumundan çok fazla tehdit ediyor. Bu fikrini teyit için gösterdiği “Nedim” misali ise, hiç muvaffakiyetli değildir: “Nedim”i belâhete karşı saklayan kalenin kapı kanatlarını bir müverrihimizin kolları açmış ve ondan sonra cüceler o şiirin bahçelerine girebilmişler!... Ben, kendi hesabıma, ne böyle kale kapısı açan “Hamzaname” kahramanlarından bozma bir müverrih hakkında ne de o türlü cüceler hakkında hiçbir malûmata malik değilim. Yalnız şunu biliyorum ki Lale Devri’nin yüzlerce müterennimi arasında, halkın zevk-i selimi “Nedim”i süratle seçti ve eserleri, iki yüz senedir, fasılasız bir surette okundu durdu... Aynı şeyi “Fuzûlî” için, “Baki” için, “Nef’î” için de söyleyebiliriz. Zaman, milli dehayı temsil eden büyük sanatkarı, intihabında hiç yanılmaksızın seçiyor ve eserinin altına ebediyet damgasını titremeyen bir elle hak ediyor. Acaba hangi münekkit hükümlerinde bu kadar “lâ-yuhtî”dir? “Piyale”de son şiirlerle ilk şiirlerin lisanı arasında bariz bir tekamül farkı göze çarpıyor. Lâkin, buna rağmen, şairin, ilk eserlerinde olduğu gibi son eserlerinde de kafiyelere ve nazım tekniğine lâkayt kaldığını ve “haricî ahenk”ten ziyade “derunî ahenk”e kıymet verdiğini görüyoruz. O, mevzuları, daha doğrusu şiir telakkisi itibariyle de hayatın umumî ve büyük cereyanlarına lâkayt kalmış, yalnız ruhunun ufuklarında batan güneşleri inleyen kamışları, kızıl havalarda uçan bülbülleri, yanan suları terennümle meşgul... Bazı yeni sanat nazariyelerine göre, bu kadar “ferdî” olan bir sanat, ne kadar yüksek olursa olsun, hatta bir resulün “mezamir”i bile olsa, bir “ümmet”in asırlar arasında haykıran ve nesilden nesle mukaddes bir vedia gibi kalan “ilahi”si olamaz. Fakat ne olursa olsun, mademki sanatın her türlü tecellilerinden bir tahassüs hassası açık ve zevk meselelerinde dar ve inhisarcı zihniyetle düşünmemek istiyoruz; Ahmet Haşim’in yeni renkler ve yeni nispetlerle yarattığı bu “Piyale”den bir “dakika-i mestî” kazanmak fırsatını kaybedemeyiz. Esasen, yüksek sanata o ve ilahi mahiyetini veren başlıca hasîsa bizi velev bir an için “şe’niyet”ten uzaklaştırarak, her zaman yaşadığımızdan büsbütün başka bir renk ve ziya âleminde, eski benliğimizi unutturmasında değil midir? Köprülüzade Mehmet Fuat HAYAT, c. 1, nr. 2, 9 Kanun-i evvel 1926, s. 19, 20.

710

AHMET HAŞİM VE PİYALE’Sİ Aramızda garip bir şair yaşıyor: Şiirlerinin en harikuladesini ekseriya nesirlerinde okuduğumuz Ahmet Haşim Bey. Ahmet Haşim Bey (Aspirin Bayer) gibidir. Yani onu terkip eden unsurun reçetesi henüz çoğumuzca meçhul demek istiyorum. Bu insanı hayli kere zakkuma, asit sülfiriğe, cehennem taşına benzettim. Fakat muvaffakiyetli bir teşbih bulduğumdan hiçbir kere emin olamayarak! Nefretle gurur ve aşka istihale etmek isterken yüzde doksan kin ve istikraha çevrilen bir hassasiyet onu kemiriyor. Ahmet Haşim Bey’in mes’ut olmasına imkan yoktur. Fakat beşeriyet bu kadara bile olmasa Ahmet Haşim büsbütün çıldırdı sanırım. Zira o zaman hilkatindeki hiciv tırpanı ne bulup da ne doğrayacaktı? Halbuki Ahmet Haşim Bey’in bütün haz ve saadeti, tırmalayıp yırtabileceği hamâkatlerle çirkinlikleri parçalamaktan ibaret gibidir. Belahat ve mümtâziyetsizlik karşısında ondan müthiş ne panter gördüm ne de yaban kedisi! Ahmet Haşim Bey, fikirleri itibariyle edebiyatımızın hicâc zalimidir desem caiz. Muhallik ve atılgan hücumlu. Hamsi sürüsünü önüne katmış bir kılıç balığı gibi her gün belahatımıza satr atmaktan keyif duyar. Onun zekası bir mevzua döküldüğü vakit gözlerimizin önüne garip bir manzara geliyor: Güya bir şişe tuz ruhu yere düşüp kırılmış da ortalığı kemirmekle meşgul! Ahmet Haşim Bey’in diğer bir hususiyeti: Yeni olmak için eskiliği bırakmaya hiç lüzum görmemek. Türk edebiyatında yenilik için onun kadar müşkülpesent ve titiz; eskimiş ve tozlanmışın karşısında yine onun kadar hiddetli kimse yoktur. Bununla beraber Ahmet Haşim Bey üslûp ve lisan itibariyle bugünün birçok teceddütlerini sevmez ve bunlara karşı hiç de dost olmasa gerektir. Gaflet ettim değil mi? Karilere delilini gösteremeyeceğim birçok iddiayı birbirinin arkasına sıralamakta ne kadar isabet vardır? Bana sorsalar ki sıkılmış yamuk barutu haline getirdiğin adama iftira ettiğin ne malum? Onun hangi eserini göstereceksin ki iddialarınızı ispat için hapsolabilsin? Vereceğim cevabı pek bilemiyorum! Zira bugün bahsetmek istediğim Piyale Haşim Bey’in yeni şiir cüzdancığı- büsbütün başka mahiyette. Gayet nefis, eşyaya meraklı birisinin onda vaktiyle fil dişiyle boğadan yapma bir kutucuk gördümdü. Bu kutu küçücük ebadı ortasında adeta harikalar saklı durabilen hurdebîni bir müze gibiydi.

711

Şimdi Ahmet Haşim Bey’in küçücük Piyale’sini o kutucuğa benzetiyorum. Cidden ne ufacık şey. Hatta Piyale bile değil, kuş soluğu! Lâkin garadusu ne kadar yüksek bir ispirto ile doldurulmuş, insanı rüyavî bir şarteruzla sarhoş ediyor, Piyale’yi iki haftadır cebimde taşıdım ve her yalnız kaldıkça onu açarım. Bazılarını senelerden beri tanıdığım eserleri tekrar okudum ve hatta bunu bazen nasıl yaptım bilir misiniz? Öksürük şekeri yer gibi! Ahmet Haşim Bey’de yeniden dikkatimi uyandıran noktalar: Lisanı eski fakat taze. Bu lisan çok yaşamış fakat yıpranmamış, ihtiyarlamamış bir adama benziyor. Seste meknuz olan ahengi duyabilsin. Milli musikiyi bugün müşterek teknikle terennüm olunan halk orijinalitesi şeklinde kabul eden ve kullanan birçok okullar vardır: Ruslar, İskandinavlar, Macarlar, İspanyollar, Balkan milletleri bir cümledendirler. Biz de öyle yapacağız. Bu bir ihtiyattır. Ve biz o içtihadı tarih, içtimaiyat, estetik... gibi ilimlerden alıyoruz. Prensipten fedakarlık etmek için garp dünyasının ve ilmin yok olması lazımdır. Hiçbir vaziyet bizi garp sanatından müstağni kılamaz. Onu anlamaya, temsil etmeye ve o vasıta ile orijinalitemizi terennüm etmeye mecburuz. Bu mecburiyet ve ihtiyacı hissetmeyip hayatın tabi ekolmanı önüne geçerek ( geriye: bizim çeyrek seslerimiz vardır.) diye onu durdurmaya ve döndürmeye çalışmak cinnetten başka bir şey değildir. ( Garbın çeyrek sesi yoktur, biz ona gitmeye mecbur değiliz, o bize gelmelidir.) Bu fikrin zehirden farkı yoktur. Yılanlar, artık zehirli dillerini tutmalıdırlar. (Fizik-matematik) prensiplerle, garp tekniği (detampere) edile dursun bugünkü teknikle yapılacak muazzam işler vardır. Onları inkar etmek ...............1 gibi ................2 kalın görünmektedir. O halde ne yapalım? Ahmet Haşim Bey’in bizim gibi tereddüdü yoktur. İşte bir (çaka) reisi gibi verdiği hüküm: Vuzûhu kurşuna dizmeli! Aman zaman diye yalvardınız mı gösterebileceği azami müsamahakarlık şu: O halde şiir hududunun haricine! Bütün ifrâtına rağmen hakperestâne bir asabiyetle titreyen bu satırlar çok güzeldir ve bazı hakikatlere hayli yakın düşünceleri ihtiva ediyor. Mamafih azizliği sevsem Ahmet Haşim Bey’e şunu derdim: Şair dostum, mademki anlaşılmanın o kadar lüzumuna kail değilsin o halde meramını anlatmak için çektiğin bu kadar zahmet niçin ve ne sebepledir ki anlaşılamamaktan en zalim ıstırapları

1 2

Orijinal metinde silik olduğu için okunamamıştır. Orijinal metinde silik olduğu için okunamamıştır.

712

duyuyorsun? Gelelim küçük nazım parçalarına; bunlar hakikaten birer damla ahenk ve renkli birer kıvılcım; bazılarını beraber okuyalım: PARILTI Ateş gibi bir nehir akıyordu Ruhumla o ruhun arasında Bahşetti derinden ona halim Aşkın bu umulmaz yarasından Vurdukça bu nehrin ona aksi Kaçtım o bakıştan, o dudaktan Vurdukça bu aşkın ona aksi... diğer: Dönse gemi bu aşkın şafağından Gitse gemi akalım leyâle? Bizden daha evvel erişenler Ağlar bugün evvelki hayale... Dönmek mi? Ne mümkün geri dönmek Düştüyse gönüller bu melale! Bir eldir ufuklardan uzanmış Zulmet bize çekmekte visale... İşte bir nefise daha: İşve ile fısıltıyla, gülüşün Olmuş şeb-i sevda yine bî-cevap Oklar gibi saplanmada kalbe Düştükçe semadan yere mehtap... Buse ile kilitlenmiş ağızlar Göze neler eyler neler işrab Uçmakta bu ateşli havada Vuslat demi bir kuş gibi bî-tâb... Bu son kıtayı yukarıda yazdıktan sonra kendi kendime düşündüm. Ahmet Haşim Bey’in vuzûh hakkında söylediği sözlere muvazi birtakım mülahazalar acaba tenkit bahsinde da tekrar edilemez mi? Vaktiyle yine Ahmet Haşim Bey’in Göl Saatleri

713

münasebetiyle söyledim; meselâ bir vanilyanın kokusu yahut akan bir suyun sesi tahlil ve tenkit olunur mu? “Münekkit, şah eserler arasında ruhunun sergüzeştlerini anlatan adamdır.” Diyen büyük zeka ne doğru bir söz söylemiş! Haddeden çıkmayayım. Şimdi (Şi’r-i Kamer) lere geldik değil mi? Fakat bunlar hakkında kariye söylenecek en samimi lakırdı şundan ibaret: Al, oku ve mest ol! Fazıl Ahmet

HAYAT, c. 1, nr. 5, 30 Kanun-i evvel 1926, s. 18.

714

FUZÛLÎ’YE AİT Merhum Süleyman Nazif Beyin “Fuzûlî” namı altında 1926’da neşrolunan kitabı münasebetiyle --Süleyman Nazif Bey son seneler esnasında eski edebiyatımıza ait tarihi tetkiklerle de uğraşıyordu. Bunlar arasında en mühimi, 1926’da neşredilen “Fuzûlî”sidir. Kitap baştan başa “Fuzûlî”nin sofiliğini ispat etmek ve ilk defa meydana koyduğum “Fuzûlî’nin Şiîliği” hakikatini reddetmek maksadıyla yazılmıştır diyebilirim. Merhum ( 2 Haziran 926 )da kitabının bir nüshasını bana hediye ettiği zaman, bu maksadını açıktan açığa itiraftan çekinmemiş ve kitabı hakkındaki düşüncelerimi serbestçe yazmamı istemişti. Bugün, merhumun bu arzusunu ifa ile “Fuzûlî” hakkındaki cildi kısaca tahlil ve tetkik edeceğim. Müverrih ve münekkit olmak için icap eden sükun ve itidalden mahrum ve tamamıyla hissiyatına mağlup bir sanatkâr olan Süleyman Nazif Bey, bu 170 sayfalık eseri yazarken bir maksat gözetiyordu: Fuzûlî’nin Şiî olduğunu ispat etmek! Bundaki başlıca saik de tamamıyla hissi ve vatanperverane idi; çünkü o, kendi arzusuna rağmen, gayr-i meşur olarak “Şiîlik”i “İbranilik” addediyor ve ona karşı müthiş bir husumet besliyordu. ( 1914)te Türkçüler aleyhinde yazdığı makalelerin birinde “Şiî mezhebinde bir Türk’e kız vermeyeceğini” itiraf suretiyle, kurûn-ı vustâî mezhep düşüncelerinden kurtulamadığını göstermişti. İşte yine bu tesir altında bu kitapta “Şah İsmail Safevî”yi “talihin ve tarihin şımarık bir çocuğu, bir sarhoş” addedecek kadar tarihi tahriften çekinmediği gibi, onun şairliğini de adeta inkar etmek istiyor. Şah İsmail’in Millet Kütüphanesindeki çok eksik ve yalnız dini manzumelerini muhtevi bir mecmuayı görebildiği için, Nazif Beyin bu hususta aldanmasını mazur görebiliriz; lâkin “Safevî saltanatını korumak” gibi büyük bir tarihî hadisenin kahramanı olan bu Türk hükümdarını “alelade bir şımarık çocuk” addetmek, tarihen çok yanlıştır. İran’ın bu devr-i tarihini ancak Osmanlı vak’anüvislerinin aleyhtar gözleriyle gören “Süleyman Nazif Bey”, bu hususta kurûn-ı vustâî manasıyla “Osmanlı vatanperverliği” yapmakta, hatta, benim “ Şah İsmail”e karşı fazla teveccühkar olduğumu söylemektedir. Halbuki benim yaptığım, her müverrihin takip etmeye mecbur olduğu “bîtarafâne” hareketten başka bir şey değildir; eski Osmanlı vak’anüvisi gözüyle değil, bugünkü müverrih gözüyle bakıldığı zaman, “Şah İsmail”in cidden büyük bir sima-yı tarihi olduğu, vücuda getirdiği eserin azamet ve ehemmiyetiyle derhal anlaşılır.

715

İşte bu izahat, “Fuzûlî” hakkındaki bu kitabın mahiyetini ve ona “tarihî” bir kıymet isnat olunamayacağını pekala gösterebilir. Çünkü eser, baştan başa, “Fuzûlî”nin Sünniliğini ispata çalışan bir “müdafaaname”dir. Halbuki ben, Fuzûlî’nin Şiîliğini ortaya koyduğum zaman, elime geçen muhtelif tarihî vesikaların neticesini göstermekten başka bir şey yapmamıştım. “Sam Mirza”nın tezkiresinde, “Sadıkî”de , “Ali”de, “Hasan Çelebi” tezkiresinin muhtelif mahallerinde, “Keşfü’z Zünun”da “Fuzûlî”ye ait malûmatı ilk defa bulup toplayan ve neşreden benim; “Külliyat-ı Fuzûlî”ye mukaddime olarak yazdığım makale, “Fuzûlî” için hazırladığı büyük bir monografinin çok küçük bir hulasasından ibarettir. Süleyman Nazif Bey benim gösterdiğim mahezalardan azami gibi, bundan hiç bahsetmemekte, ancak beni tenkit etmek istediği noktalarda ismimi zikretmektedir. Maalesef bu türlü hareketler, bütün alemi taammüllere menafi olduğu gibi, had-ı zatında da başkasına ait olan bir hakkı gasp mahiyetindedir. Nazif Beyin “Fuzûlî”yi “Sünni” yapmak için gösterdiği misalleri evvelce kâmilen görmüş ve hepsine ayrı ayrı cevaplar vermiştim; binaenaleyh bu kitapta yeniden cevap vermemi icap edecek bir şey bulmadım. Yalnız Nazif Bey bu eserinde sair birtakım kelime oyunları ve mugalatalar arasında, yeni bir iddiada daha bulunuyor ki, onu da göstermek ve cevabını vermek isterim: Büyük Türk alimi “Katip Çelebi” Fuzûlî’nin “Hükema” ve “İmamiye” mezhebine göre yazdığı “Matlaü’l İtikâd” adlı bir eserini gördüğünü söyleyerek, Fuzûlî’nin Şiîliği meselesini bir bedahet haline sokmaktadır. Süleyman Nazif Bey, bunu reddedebilmek için, bu ifadenin meşuş olduğunu ve bir adamın aynı zamanda “Hükema”dan ve “İmamiye”den olamayacağını ileri sürerek “Katip Çelebi”yi teçhil ediyor. Bu meseleleri Süleyman Nazif Beyden ve emsalinden çok iyi bilen, okuduğunu anladığında kimsenin şüphesi olmayan “Katip Çelebi”ye karşı bu yolda itiraz, çok cüretkarane bir harekettir. Bu kitap yeni çıktığı esnada, Müderris Ahmet Naim Beyin de bulunduğu bir mecliste Nazif Beyle bu meseleyi münakaşa ediyorduk. Nazif Bey, bir adamın aynı zamanda “Hükema”dan ve “İmamiye”den olup olamayacağı hakkında Naim Bey pek tabi olarak “Katip Çelebi”ye hak verdi... Osmanlı istilasından sonra zavallı Fuzûlî’nin “Sünni” taassubu korkusundan ister istemez yazmaya mecbur olduğu beş on mısraı ileri sürerek bütün o tarihi delilleri ret ve inkara kalkışmak için, ya bugünkü tarih usullerine tamama bigâne olmak yahut, kurûn-ı vustâya has mezhep taassubundan hala kurtulamamak icap eder. Süleyman Nazif merhumda bu iki şart aynı zamanda mevcuttu; binaenaleyh vatanperverâne bir gayretle “Fuzûlî”yi Sünnileştirmek istemesini tabi görmeliyiz.

716

“Fuzûlî” risalesinde, büyük şairin hayatına ve zamanına ait yeni hiçbir şey yok gibidir. “Külliyat-ı Fuzûlî” mukaddimesinde verdiğimiz malûmattan fazla olarak bu eserde yalnız iki küçük nokta göze çarpıyor: ( 1 )- Katip Çelebi’nin matbu “Keşfü’z Zünun”unda Fuzûlî’nin vefat tarihi 971 olarak gösterildiğinden bunun yanlışlığını mukaddimemde söylemiştim. Müellifin bizzat yazdığı nüshayı tetkik eden Süleyman Nazif Bey “Katip Çelebi”nin doğru olarak 963 yazdığını söyleyerek bu yanlışı tashih etmektedir. ( 2 )- “Sıhhat ve Maraz” risalesinin asıl ismi “Ruhnâme” olduğunu Doktor Hüseyinzade Ali Beydeki nüshadan naklen söylemektedir. İşte 174 sayfalık kitapta şimdiye kadar bilinmeyen yeni malûmat, sadece bu iki küçük fıkradan ibarettir. O devrin tarihî ve edebî hayatı hakkında ve bilhassa çok meçhul bir saha olan Azeri edebiyatına dair pek iptidaî malûmat sahibi olan Süleyman Nazif Bey, Külliyat-ı Fuzûlî mukaddimesindeki malûmatı şahsi mütalaalarıyla tevsi ve tezyinden başka bir şey yapmamış, hatta oralardaki bazı yanlışlıklarımızı da aynen almıştır. Meselâ ( sayfa 62 )de Fuzûlî’nin memduhu olan “İbrahim Sultan”ın “İbrahim Han Muslu” olduğunu aynen kabul ve zikretmektedir. Halbuki müverrih tetkikâtımıza göre bu “İbrahim Sultan” “Cahî” mahlasıyla güzel şiirler yazan sanatkar Safevî şehzadesi “İbrahim Sultan”dır. Kezalik onun memduhlarından “Veyis Bey”, Bayat kabilesine mensup ümeradandır. Sonra, Süleyman Nazif Bey Fuzûlî’nin mensup olduğu “Bayat” kabilesi hakkında çok iptidaî malûmat veriyor, halbuki “Türkiyat Mecmuası”nın birinci cildinde “Oğuz Antolojisine Ait Notlar” unvanlı makalemizde bu hususta uzunca malûmat vermiştik. “Leyla ve Mecnun” hakkında Edebiyat Fakültesi mezunlarından Ali Nihat Beyin nezaretim altında hazırlamış olduğu pek kıymetli doktora tezine müracaat edilmek elzemdi; Nazif Bey küçük bir haşiyede bundan bahsettiği halde, her nedense ona müracaat lüzumunu hissetmemiş ve “Leyla Mecnun”un basit bir hülasasını vermekle iktifa etmiştir. “Fuzûlî’yi ahlaf nasıl takdir etti” ser-nameli bahislere gelince, müellifin bu ağır ve müşkül mubahesi yazabilmek için ne kadar hazırlıksız olduğu burada derhal göze çarpıyor. Filhakika, bu meseleleri layıkıyla yazabilmek için Türk edebiyatının muhtelif lehçeleriyle yazan şairleri pek etraflı bir surette tetkik etmiş olmak yani edebiyat tarihimizi etrafıyla bilmek icap ederdi... Mamafih, ilim alemi için yeni malûmatı ihtiva etmemesine ve çok yerlerinde tarihî hakikatlerle tamamen zıt ve indi mütalaalarla malamal olmasına rağmen, değerli bir sanatkarın Fuzûlî hakkındaki tahassüslerini göstermek itibariyle eserin dikkate şayan olduğunu da ilave edelim.

717

Köprülüzade Mehmet Fuat İstanbul Darülfünununda “Türk Edebiyatı Tarihi” Müderrisi

HAYAT, c.1 , nr. 8, 20 Kanun-i sani ,1927, s. 2, 3

ve bunda hakları da vardır. “Nesimî”ye ait en toplu malûmatı veren ve bazı Garp membalarına da müracaat eden “Gibb” bile. Diğer mehazlara nazaran daha eski ve şüphesiz daha şayan-ı itimat olan “İbn-i Hacr” in gösterdiği “820” tarihi dururken ve “Katip Çelebi” de dahil olmak üzere bir çok muahhar eserler ekseriyetle bu tarihi kabul ettikleri halde. eski Şark eserlerine müracaat şöyle dursun. kafî derecede tetkik edilmemiş. din tarihi itibariyle de fevkalade şayan-ı ehemmiyet bir şahsiyet olduğu halde. Masinyan.hemen hemen yalnız “Latifî”nin verdiği malûmat ile iktifa ederek.bulup topladığımız malûmatı “Türkiyat Mecmuası”nda neşretmek ümidindeyiz. ilah…” gibi “Nesimî”den istitraden bahsedenlerin bu hususta aldanmış veya yanlış malûmat vermiş olmaları da bu itibar ile pek tabiîdir. şimdiye kadar hiç ileri sürülmemiş olan bu “807” senesini niçin tercih ettiğimi anlatırım: “Nesimî”nin 807’de vefat ettiğini bildiren en eski memba. Lâkin. Şimdiye kadar “Nesimî”den bahsedenler –meselâ Faik Reşat Bey merhum. Türk edebiyat ve diniyâtı hakkında senelerden beri devam eden tetkikatımız esnasında “Nesimî” ye ait -çok defada tesadüfen. Gah “Hüseyin Baykara” gah “Emir Kemalettin Hüseyin” ismindeki diğer bir zata isnat edilen bu eser ve muharriri hakkında “İlk Mutasavvıflar”da biraz malûmat vermiştim. ona intizaren. bu mesele hakkında etraflı. “Nesimî”nin hayatı ve tesirâtı hakkında oldukça mebzûl bir malzeme hazırlamışlardır. “Ali Canip” bu büyük şairin “tuyuğ”ları hakkında ahiren “Güneş Mecmuası”nda neşrettiği küçük fakat mühim bir makalesinde onun vefat tarihi hakkındaki muhtelif nokta-i nazarları kaydettikten sonra. bu tenkidi büyük Avrupa kütüphanelerinin Türk yazmaları kataloglarını neşreden alimlere de tevcih edebiliriz.718 Tenkitler ve Mülahazalar “NESİMΔYE DAİR On dördüncü asrın büyük Türk şairi “Nesimî” yalnız edebiyat tarihi değil. . “Nesimî”nin hangi tarihte öldüğü meselesini biraz tenvir etmek isterim. “İbn-i Hacr”a istinaden “820” senesini kabul ediyor. “Minorski. halbuki ben “Fuzûlî Dîvânı”na yazdığım mukaddimede “Nesimî”nin “807” de öldüğünü yazmıştım. hatta Garp eserlerinden de kafi derecede istifade etmemiştir. maalesef. ona ait belli başlı bir monografi yazılmamıştır. yeni birçok muharrirleri ondan muhtelif vesilelerle bahsetmişler. Halbuki Şark ve Garp’ın eski. bir tetkike girişmediler. Bu eserin “Nesimî”nin vefat tarihi olarak gösterdiği “807” tarihini ilk ve son defa olarak kaydeden Avrupa alimi “Dorn”dur. “Mecalisü’l Uşşak” namındaki meşhur eserdir.

719 Petersburg yazmalar kataloğunu tanzim eden “Dorn”. İbn-i Hacr’ın verdiği (820) tarihi ehemmiyetini külliyen kaybetmektedir. “Nesimî”nin artık hayatta bulunmadığının sarahaten söylemektedir. “Nesimî”nin herhalde 811’den evvel öldüğünü kat’i surette anlamaktayız. Bu şair (811) de yazdığı “Beşaret-nâme” adlı pek mühim bir mesnevide. Eğer bu hususta başka bir vesika olmasaydı. en ehemmiyetsiz götüren noktaların bile nasıl inceden inceye tetkik edilmesi lüzumunu göstermektir. “Leon Cahon”un zamanından bu güne kadar Türk tarihine ait tetkikat çok ilerlemiştir. “Nesimî”nin 220’den evvel öldüğünü gösteren diğer kat’î bir vesikaya maliksiz: “Nesimî”nin başlıca halifelerinden hurufi’ül mezheb “Refi’î” isminde bir şair vardır. eserinin iki yerinde bilmünasebe bu tarihi kaydetmiştir [S. Bundan başka. Bir defa bu neticeye vasıl olduktan sonra. Türk lisanlarına tamamen yegane olması buna en güzel delildir. tarihî tetkikat için. Türk-İslam münasabâtı hakkında meselâ “Gibb”in 1923’te . Halbuki. İşte “Fuzûlî Dîvânı” mukaddimesinde “Nesimî’nin vefat tarihi olarak 807 senesini tespit ederken bütün bu mülahazatı nazar-ı itibara almıştım. “Leon Cahon”un Türk tarihi hakkındaki malûmatı çok sathî ve iptidai bir mahiyette idi. “İbn-i Hacr”in gösterdiği 820 tarihini.bu tarihe tesadüf olunur. Acem. çünkü bu tarihin istinat ettiği menabiden hiçbirinin metnini okumak kudretine malik bulunmuyordu: Çin. hatta en hurda. “Mecalisü’l Uşşak”ın bazı nüshalarında (807) yerine (837) mukayyit olduğundan “Hidayet”in matbu “Riyazü’l Arifîn” de de -şüphesiz ondan naklen. ondan daha menâbiden bir memba olan “Mecalisü’l Uşşak”ın gösterdiği seneye elbette tercih ederdik. Her nedense bu kayıt şimdiye kadar Avrupa alimlerinden hiçbirinin nazar-ı dikkatini celb etmemiş ve başka hiçbir yerde zikr olunmamıştır. *** Mazdeizm-Mazdenizm “İçtihat”ın 225’inci numarasında Abdullah Cevdet Beyin “Türkler ve İslam” namıyla “Leon Cahon”dan tercüme ettiği bir makalenin mâ-bảdi vardır. “Refi’î”nin bu eseri sayesinde.310 ve 395]. edebiyat ve din tarihleri noktasından bu tarihi kat’i olarak tespit etmek o kadar ehemmiyetsiz bir mesele de değildir sanırım. “British Museum”da ve hususî kütüphanemizde nüshaları bulunan bu eser sayesinde. “Nesimî”nin vefat tarihini (860)a kadar çıkaranlar bulunduğu cihetle. “Mecalisü’l Uşşak”ın –şüphesiz birtakım eski vesikalara istinaden– gösterdiği (807) tarihini kabul etmemek için ortada bir sebep kalmıyor. Arap. Bunları zikirden maksadım.

Yalnız “Muzdek” ve mezhebi hakkında “Kristensen”in ahiren neşrettiği eseri [Danimarka Ulum Akademisi Tarihi. Halbuki bunların ikisi birbirinden tamamen farklıdır. 20.] Bu satırlar tarih itibariyle gayet fahiş bir hatayı ihtiva etmektedir: Abdullah Cevdet Bey “Mazdeizm” dini ile “Kubat” zamanında “Muzdek” tarafından tesis olunan ve bir nev iştirakiyun mezhebi mahiyetinde bulunan “Mazdeizm”i tamamen birbirine karıştırmıştır.1927. (Sasaniyan) sülale-i şahisinden (Kubat)ın zamanında gelmiş ve hürriyet-i fikriyeye ve nuru ve ateşe tazim ve ibadet üzerine müesses dinini “Kubat’a da kabul ettirmiş ve bu mezhep bütün (İran)a intişar etmişti. -Filoloji Şubesi Neşriyatından. nr. c. İşte Abdullah Cevdet Bey bu tercümeye ilave ettiği haşiyelerden birinde şu malûmatı veriyor: [Mazdeniler Mazdeens: Muzdek Muzdeq din ateşperestinin peygamberidir. resullerinin namına nispetle “Muzdekî” derler. “Leon Cahon”u tercüme etmek lüzumsuz bir külfettir. Bütün tarih kitaplarında. Tercümede şark müellifleri esâmisinin ekseriyetle yanlış olduğunu da ayrıca ilave edelim. Bize nasıl “Mehmedî” denirse ateşperestlere dahi. s. “Gibb”in bu eserinin Türkçeye tercüme etmek lüzumsuz bir külfettir. Köprülü zâde Mehmet Fuat İstanbul Darülfünunu’nda” Türk Edebiyatı Tarihi” müderrisi HAYAT.1 .720 neşrettiği bir eser dururken. “Gibb”in bu eserinin Türkçeye tercüme edildiğini ve “Türkiyat Enstitüsü” tarafından kariben neşredileceğini de istitraden söyleyeyim. ansiklopedilerde bu hususta vasi’-i malûmat olduğu cihetle burada daha fazla izahate girişmeyi lüzumsuz addediyorum. 2 . Abdullah Cevdet Bey gibi tecrübeli ve itinakâr bir mütercimin bu kadar fahiş bir yanlışlık yapması her halde istical neticesi olsa gerektir. 1925 Kopenhag] bilhassa tavsiye edebilirim. 14 Nisan . (Nuşirevan) taht-ı (İran)a cülus edince ve “Nuşirevan Adil” yâd olunmaya henüz layık olmadığı bir sırada “Muzdek”i öldürerek nur ü ateşe ibadet ayinini kahr ve men etmişti. (Muzdek) bir nev promete Promethee idi ki (Jüpiter)i “Ehrimen” idi.

Unutmayalım ki biz fert olarak bir şey yapamayız. sanatta. hulasa bir uyanma ile işlemeye başlasın! Evet bugünün şairi. bir görüşün. cılız bir çocuk gibi bir köşeye çekilerek miskin miskin ağlayan aciz ruhlulara da –sadaka kabilinden. hulasa bir hareket. bir heyecan istiyor. nefse münhasır bir melâle. yoksa doğrudan doğruya hayat mı desem. öyle coşkun gürleyerek anlatacaksın ki herkes cazbandın zırıltısından kendini alabilip seni dinleyebilsin! Yoksa on dokuzcu asrın romantik. Nefsine ait olan bu derdi öyle canlı. otomobillerin biri birini velî edişinden kurtularak senin eserine takılabilsin! Bugün. onun alâkasını cezp edeceksin. bir endişe ile. yahut şöyle bir mest olup kalmakla kanaat edemiyoruz. uyuşukluğa. Çünkü bugünkü hayat. içten gelen ve içte kalan bir tahassüsten ibaret olmasın! O “bediî heyecan” adeta maddiyatımızı sarıp sarmalasın da yüreğimizde hakikaten çarpıntı duyalım..şöylece ya bakıyor veya bakmaya bile lüzum görmüyor. Efendi. Seni alkışlayacak. insan kitlelerinin şairidir.721 ÇOBAN ÇEŞMESİ Faruk Nafiz Yirminci asrın. Nas. işte böyle bir cazibe koymak mecburiyetindedir. yahut dimağımız bir merak ile. Yani bir güzel tablonun. kanlı ve canlı heyecan. ben öyle düşünüyorum ki sanatın ruhu. bir intibaın mı var? Bunu sakin sakin yalnız tespit edip bırakma! Eserine bir hareket koymalısın. bir derin şiirin karşısında artık yalnız bir “Oh. uzun saçlı. şiirlerine hareket. coşkunluk. solgun. ta ki herkesin gözleri sinema perdesindeki kargaşalıklardan. sana ya bugün veyahut yarın şair diyecek olan hep o insan kitlesidir. sanat o halde bulunmalıdır ki evvelden beri hepimizin ağzında gevelenen “heyecan-ı bediî” tabiri ile “Yarabbî şeker!” deyip kalmamalıdır. bugünkü edebî zevk artık durgunluğa. mızmız duygulara ve eşyadan. sanatkâr olabiliriz. heyecandır. ona kendini beğendireceksin. için için birer damla gözyaşıyla hicran terennümleri hiç kimsenin kulak asacağı şey değildir. şiirin özü: harekettir. bugünün edebiyatında. Bedbaht mısın?. sanatkârın ehemmiyet vermeye tenezzül etmeyeceği bir sürü değildir. haricî manzaradan hâsıl olan sükunlu ve sisli intibalara pek de aldırış etmiyor.. İstiyoruz ki o sanatın bize vereceği “bediî heyecan” ancak böyle durgun. Bir düşüncen. bence. şiirde canlılık. cemiyetin içinde ve o cemiyet için şair. ammenin. ne güzel!” demekle. Bugünkü nesil. Meselâ gün batısının yeşil bir göldeki atıl akislerinden doğma bî-tâb bir hüzne karşı nasıl omuz silkip geçiyorsa aşkının matemini. aşıklığı. bir söz ile bir nev coşkunluk mu desem. sen o nasın bir ferdîsin. Bunu yapabiliyorsa şairdir. Sen bu kitleden ayrılık iddiasında bulunan “paradoksal” rev .

Geçen gün bir şiirinde ne diyordu?. bazı kendi kabuğu içine çekilmiş kaplumbağalar gibi düşünen kimselerden mâadâ. “Realizm”i de bazen pek kaba. vah!” dan ibaret kalıyor. ifadesi cılız.. Yine bu sebepledir ki bana “ romantizm” pek safdil veya müraî gelir. Bu adeta bir rengi verebilmek için ressamın birçok renkleri karıştırması gibi bir maharet oyunudur..!. Efendim. şiir hakkında düşüncesi esasen budur. karanlık buhranlarına (Filan sanat mektebinin şah eseri böyle olmak lazım gelirmiş!) diyerek aptalca el şakırdatamayız. hayatı bırakıp. sarsar… Ne yapalım. “sembolizm” çekingen. şaşkın ve ürkektir. İşte “Faruk Nafiz” bugün canlı yazan.. pek çok. Yukarıdaki çeşnileri sırasına göre karıştır. işimiz bir “vah. bize bugün sanatta “hayatiyet” lazımdır.. bütün bunlar hep birer çeşnidir.. o halde çık Himalaya Dağı’na orada kendi kendine şiirlerini inşâd et!. Ruhunun öyle bir dalgalanışı var ki bunu bir resim sanırken bir fırtına olduğunu görürsünüz..722 eyleme “ Ben şairim!” diyorsun. o kadar ki zavallı hiçbir duygusunun muin adını söyleyemez. şiirlerinde “hayatiyet” bulunan. Öyle kuvvetli bir fırtına ki sizin benliğiniz. pek çoktur.... “Onlarsa yarı yoldan geriye dönecekler. sanat. varsın “Önünü kesmek için zincirini koparsın “Dokuz yıl artığınla beslediğin köpekler” Diye bir gürz indirmiyor mu idi?. hareket ve heyecan ile zevk alan bütün Türk gençliği arasında. bir veremlinin son nefesi gibi “pof” diye sönen bir saniha titremesi benliğimizi ürpertemiyor. gürbüz duygulu.. Canlı söz. gür sesli. kendisinden emin olarak sazını erkekçe çalıyor… Öyle ki bazen sarını bir “gürz” gibi de vuruyor. “Faruk Nafiz” bugün Türk ammesinin kıymetli şairidir. Çünkü onun duyguları mız mız.. durgun ve hatta baygındır. Sen şöyle anlarsın ben de böyle!. canlı renk. “Faruz Nafiz”in şiirini beğenenler çok. o. “empresyonizm” dalgın. canlı fikir arıyoruz. senin mız mız ağlamana veya kendin bile tayin edemediğin duman dolu. . İşte bence bugünkü neslin edebiyat. Onun için. Aramızda kaldığın taktirde biz. evet. “Murada ereceksin yarın sen tek başına. herkes arasında. kendi kendine mırıldanır. hayata koşan. haşin bulurum… O halde ne lazımdır?.” Ve sonra muarızlarının kafalarına: “…………………………. fikirleri cansız ve ahengi heyecansız değildir. kılıç gibi keskin mısralı bir şairdir.

yarın o. Levha âtıl değil. göğsü dolgun. Herhalde sanat için hodgâm değilim. Duygu sakin değil.. kemalinin son haddini göstermiyor.. bu gergin ve keskin duygudur. bu hükmünün doğruluğu anlaşılır ve ben şimdi “Çoban Çeşmesi” için böyle bir hüküm verirken edebiyat. “Yoksa ben de bunu yazdım mı?. benim kadar müdâfaa edemez.bir okuyuşta ezberlemişimdir ki adeta onların altında kendi imzamı görmek istemişimdir. Allah sıhhatini bozmasın. “Hayat”ta bugüne kadar çıkan şiirlerine bir bakıma yetişir. heyecan var.” Rica ederim. her gün daha canlı her gün daha tannân yazıyor.. “Faruk Nafiz”in şiirlerinde öylelerini okumuş ve –şiirdeki fevkalade hayatiyet dolayısıyla. aslan gibi bir kızdır. dalgalanan hayal. Evvelce aruz ile yazdığı şu kıtaya bakınız: “Zülfünün yay gibi kuvvetli.” diye düşünmüşümdür! Buna siz. şahsiyet içinde eriyen bir gıpta deyiniz. Öyle ki bu duygunun her ihtizâzında bir kılıç tınneti duymaktayız… Bu bakıma göre. . Bugünkü “Faruk”. aşkın bu şiddetini. başka bir şair hakkında tenkit yürütmesi doğru değildir derler. bu kıtadır… Bu koşan. isterseniz. “Çoban Çeşmesi” şairinden çok daha yüksek. bu coşkunluğunu bugüne kadar hangi şair söylemişti?. Bir şairin. Evet. Ben kendimi bu hükümden dışarı çıkarmakla mağrurum.. Belki şair. hep hareket. kuvvetli. vücudu tekamül etmiş. bir macera arkasında koşuyor… Dimağınızı şiirin canlılığı sürükleyip götürüyor… İşte “Faruk Nafiz”in şiirde ve şiirin en esaslı cephesi olan aşkta şahsiyeti budur. daha dolgun ve coşkûndur. kendi için doğru söylemiş.. çelik tellerine Takılan gönlüm asırlarca peşinden gidecek. koşan. dal gibi bir tazecik değildir! “Faruk Nafiz” aşkı fırtınalı duyar. dermansız. şiir namına iftihar ile soyunuyorum. kendini çok iyi görmüştür. Ben güzel bir şiiri öyle candan severim ki adeta benimserim. “Çoban Çeşmesi” asıl “Faruk Nafiz”in tam şahsiyetini gösteren en kuvvetli şiirlerini toplamış değildir.. Çünkü: Bakınız. Bu kıtaya neden bileğimizi kaptırıyoruz?. diyorum.. gezen ve tagannî ederken nefsi tıkanmayan. yoksa sapsarı yüzlü. Hayal. Çünkü şairin bu eseri. Şair. beti benzi hayat ve gençlik saçan. o şiirini benim kadar sevemez.. şüphesiz tek başına murada erecektir. “Sen bir ahu gibi dağdan dağa kaçsan da yine “Seni aşkım canavarlar gibi takip edecek. Yazacak mı idim?.723 “Faruk Nafiz”in ilham perisi.

ben de şair değilsem?” Sonra (Yıl Başında” şiirinde biz gösteren şu hayat levhasına bakınız: “Gece. Ancak bunun böyle devam etmesine. bütün varlığıyla hayran kalan bir kari sıfatıyla bütün düşüncelerimi yazıyorum: “Faruk Nafiz” bugün yazmakta olan gençlerin içinde en ümit verici ve yarın Türk şiirinde en şaşalı varlıktır.” Ben yirmi senelik neşriyat arasında aşkın yesini böyle geniş. “Evvelden bir mezardım. başlı başınadır diye haykırmaktan kendimi alamıyorum. sorarım. bir tasvir yaparken “pek çokları” diye murat ettiği Türk köylüsünü ne doğru görüyor: “Sen ki ey çulsuz gezen.724 İşte ben şimdi. ivazsız heyecan duyan. yenidir. her bir eşik taşında “Uyuşmuş nice yurtsuz sefiller. “Rastladım her sokakta. “Dinç atları sulayan mermer yalaklar gibi” Diyerek bize yepyeni bir tablo. derbederler… “Onlar ki gün doğmadan soğukta seyrederler “Yolun çukurlarında suların donduğunu…” “Oğluma” unvânlı şiirinde başka bir orijinalite parlıyor. Azizim Faruk. Şimdi “Çoban Çeşmesi”nin şöylece sayfalarını çevirelim: “Muztaribler” ünvânı altında içtimaî bir heyecan duyan. neticeden eminim. böyle şâmil ve böyle harap edici bir tarzda ruhun. Bir bunu temennî etmekteyim. ıstırabın kendisin” bundan sonra şair “Bir sayfa açsam ağlarsın” ser-levhası altında kendi benliğine. bugünkü Türk şiirinde bu. Evet. kalbin. ziyaretinden dönerken yıl başında. heyecan hazinesinin tükenmemesine. şimdi bir mezarlığım. doğru bir iddian var: “Kime derler. kendisi de az çok şiir yazmış bir meslektaş sıfatıyla değil fakat “Faruk Nafiz” için yüksek sanatı karşısında garazsız. kendi içine dönüyor ve hicranları için diyor ki: “Ben ki bugün her aşka yas tutan bir varlığım. bugün olduğu gibi her şiirinde yeni bir hamle göstermesine ve dimağının daima zenginleşmesi için yalnız Allah’ın verdiği kabiliyetle kanaat etmemesine lüzum vardır. hayalin içinde uyandıran şiir görmedim. hakkın var. Bu şiirin: . ilhâmını nasıl muhtelif hayat safhalarından alan şair “Kahpe” hakkında: “Her yolcuya açıktır vücudumun her yanı.

elbet umumî harpten sonra cihanı sarsalayan “say”ın isyan sayhalarına kayıtsız kalamaz. kalbim yarımdır.” Diyerek erkek aczini ne toplu ve kat’î gösteriyor.725 “Biliyorsun ki. İlk okuduğum gün dedim ki: İşte bir yeni ruh.” Biraz aşağıda: “Yoksulluğun yüzerek sonsuz denizlerinde “Gördüğün her kıtaya uzaktan diş bilersin” Daha sonra: “Sürgün gibi gezersin kendi Anadolu’nu. “Çoban Çeşmesi”nin en ince şiiri ise bence “Annesiz Ölü”dür: “Dün bir cenaze gördüm bağrıma gizli gizli.” Mısralarıyla şair bugünkü içtimaî teşkilâta. sarışın bir yetimdi. tabiî genç idealci bir ruh. “Veda etti hayata doymadan üç yaşında.. işte bir kuvvetli varlık!. “Leke derler alnında güneş karaltısına. “Ne seni yeryüzüne getirecek bir anne”. “Saz benizli bir öksüz. zaten coşkun bir ruh sahibi olmasaydı böyle şair olmazdı. saz benizli: “Taş kesildi yüreğim mezarının başında. oğlum. kitabın en dikkati câlib şiiridir. O. “Bu tali’siz mezarı benim damarlarımdır . “Bu gömdüğüm cenaze benim muhabbetimdi.. “Şeytan”. Diye başlangıcı bile derhal şairin bambaşka bir görüşle mümtaz olduğunu meydana çıkarıyor. Hele: “Bulutları delsen de yükselen dik başınla Sonunda bir dişiye mâl edersin varını. sarış. Niçin? diye köpürmekte haklıdır. “Dünden beri gençliğim. Ben Faruk’u bu şiirle tanıdım. ortada ne sen varsın. “Son Aşık” bana “Maupassant”ın aynı ruhta bir hikâyesini hatırlattı. sermayenin burjuva mürailiğinin haksız hükümlerine karşı ihtilalci bir ruh ile coşuyor. Zaten “Faruk Nafiz”de vakit vakit bir ihtilâl uğultusu var. “Bu küçük bir çocuktur. “Çalışkan ellerine bakanlar kirli derler.

“Sen Nerdesin?”. (bir asırlık sergüzeşt) okuyacağım diye bütün bir tecessüsle kıtaları okuyor. üslubundan silkip atmak kabiliyetini pek fazla haizdir. Çok kuvvetli başlayış. Tabi bu hal. okuyor da nihayet o bizi ürpertmesini beklediğimiz sırrın pek basit olduğunu görünce. ne yeşil. “ölüşün” kelimesi aslında “gülüşün”dür. “Orkestra Dinlerken” ve “Han Duvarları” gibi çok nefis parçalar var. ne rakîk bir hüzün! Bu. (Faruz Nafiz) daha bazı şiirlerinde gördüğüm bu halden kurtulsa çok iyi olacak. bilseler ki “Ne elâ göz. bir tamamlama zorakiliği hissolunur. ancak bu şiirin: “Ruhumda yer bulunmaz kadın hicranı varken “Dudaklarımdan geçse bu sevinçsiz ölüşün “En uzun ömrü bile bir bahar sürmez. Ben aşkın bu derin hüznünü bir de (Kemalettin Kamu)nun kitâbesinde duymuştum. “Melek”. bir emeğidir.726 “Asabî dallarıyla kucaklayan sarmaşık. ağır bir şey kaldırmak üzere kuvvetini teksîf etmiş bir elin birden hafif bir şey kaldırmasıyla hasıl olan boşluğu duyuyor. “Kendim İçin” şiiri: “Kalbimi bari onlar duysalar. bir inilti. İnsan. “Ocak Başında” uzunluğu kadar ehemmiyetli bir mevzu ile kıymetlenmemiş. Bu da. tesadüftür. “Her güzel göğsüne bir çiçek taktı. sonra ara yerde yine kuvvetli ve belki daha şerîr mısralar ve sonunda bir zaaf! İşte bence şimdilik bazı yazıları için (Faruk Nafiz)e edilecek itiraz ancak budur. sanırım ki. bunda mutlak bir tertip hatası var. Şiirin bundan sonraki kısmı nispeten çok zayıftır. Kitabın (Saz Şairleri) kısmında biraz “Orhan Seyfi” çeşnisi duyar gibi oldum. Bir doldurma gayreti.” Yarabbi. Çünkü başka türlü mana çıkmaz. Bunu ise tabiatıyla şair. Bunlardan sonra kitapta: “Güzel demeyen”. bir . ne lacivert arıyor! “Ah. bence Faruk’un mahalline sarf edilememiş. Hele “Gönül” şiirinde: “Her güzel bağından bir gül seçerdi. “Bundan mı sarardın. ey gönül?” Mısralarını okurken “Seyfi”nin: “Dağılıp gönlümün gül bahçesine. soldun. bu gönül. bu gönül kendine dert arıyor!” Mısralarıyla ne güzel işlenmiş.” Mısraları hatıramda bir gül demeti kokusuyla uyandı. Eskiler böyle şeylere “tevârüt ” derlerdi. düşün!” Parçasında.

Ankara 19 Haziran 1927 Enis Behiç HAYAT. nr. “Faruk Nafiz” gibi. sanatkara karşı hayran bir arkadaş sıfatıyla tebrik ederken küçük bir iki sözüm vardır ki o da bazen lüzumsuz galatından kendini koruması. s. Sonra asıl “münekkit” olarak tanınmış bazı arkadaşların. pek seyrek olsa bile şive. 16. 17. kendisinden biraz daha eski fakat ruhunun bütün samimiyetiyle sanata. coşkun bir genç şairin kitabı hakkında halâ hiçbir tahlil yazmamalarına doğrusu acınmaktan kendimi anlamıyorum. 30 Haziran 1927. 2. hemen her eserini okurken insanın Türk şiiri namına ibtihâc duyacağı. 31. lisan meselelerinde asla dikkatsiz bulunmaması ne şiirlerini kuvvetli yerlerinde keserek tekrarlar veya zâitlerle zayıf düşürmesidir.727 “Faruk Nafiz”i. 18 . c. bu işte benden ziyade salâhiyetdar olmamalarına rağmen. ümit ile göğsü dolarak “yaşa!” diye haykıracağı gelecek kadar kuvvetli.

oynuyorlar Heyhat! Ben aleme küskünüm! Artık hicrandan başka Ne bir yar Ne bir sırdaş isterim. _________ Gönül hasta kuş gibi __________ Her akşam odamda ben gölgelerim ve lambam Beraber ağlaşırız. duygulu Belli mes’ut olmaya etmemişim hiç niyet… Yaşamak istiyorum. Bakın size birkaç numune: Benim bütün hislerim kalbinde gömülüdür. _________ Bir zalim sevgilinin hasreti içerimde Kışın beyaz kuşları yaşlı kirpiklerimde . Hasret öyle üzücü. “Şiirlerden çoğunda garip bir kardeş benzeyişi var.728 “HAYAT” TAKİ HAYAT DÜŞMANI ŞİİRLER Geçen gün “Hayat”ın eski nüshalarını gözden geçirdim. dünya öyle sefil ki Öleceğim besbelli (saadet) diye diye… ________ Karanlık gönlümün mor gölgeleri Avare bulutlar ruhum musunuz? _________ Etrafımda gülüyorlar. Fakat mümkün değil ki Sade ben miyim acep böyle hayattan bıkan. Hayatım baştan başa bir sisle örtülüdür: Bilmiyorum doğrusu hangi yoldan gideyim? Ne yorucu bir çöldür hayatın yalçın yolu Gelecek mi acaba beklediğim saadet? Niçin gönlüm bu kadar ince hisli.

ne bezgin bir ruh mahsûlü! Hepsinde bir “fikr-i sâbit” var: Marîz bir hayat düşmanlığı..” diye hıçkıran. Sizin ayda kaç defa hamama gittiğiniz.. Artık bunlara bir şair ancak çok orijinal bir şekil verebileceğine kani olduğu zaman temas etmeli. . İşte iki ayrı şairden birer mısra: 1-Ben aleme küskünüm! 2-Gönlüm ezelden beri bütün dünyaya küskün! Peki anladık: Aleme ve dünyaya küskünsünüz! Pekala efendim ama bundan bize ne? Bunlar sizin hususî. hiç olmazsa. yaşlı. Bu ne alîl ne çelimsiz. Dikkat ettiniz mi? İnsan bunları okurken kendisini bir emrâz-ı asabiye sanatoryumunun pesimistler koğuşunda sanıyor da hala yaşamaya nasıl tahammül ettiğine şaşıyor ve intihar edenler alkışlayacağı geliyor. öksürüklü mevzular üzerinde siz de bilirsiniz ki hemen herkes ömründe. “enitim” duygularınız sizin içinize ait sırlar. Hiç şüphesiz ki herkes hayatı istediği gibi telakkide serbesttir. bir mısra olsun yazmıştır! Onun için bu mevzular artık sakıza benzedi: Çiğneye çiğneye bir türlü bitmiyor. uyumak ve okumak hakkında şiirler yazsanız yıkanmanın zevkini. kavunun lezzetini. kaç saat uyuduğunuz. Biz yalnız tipik birkaç numune aldık. gölgelerim ve lambam beraber ağlaşırız. “Her akşam odamda ben. her akşam odanızda gölgeleriniz ve lambanızla ağlaşmanızdan. Fakat: “Benim bütün hislerim kalbimde gömülüdür” diye inleyen. hicranlarınız da o derece lâkayt bırakır. kavun yemek. günde kaç dilim kavun yediğiniz. küskünlükleriniz. kaç kitap okuduğunuz bizi ne kadar alâkadar ederse bütün ağlaşmalarınız. “Gönlüm ezelden beri bütün dünyaya küskün” diye somurtan şairlere sorsak: Hislerinizin kalbinizde gömülü olmasından.729 __________ Her mısraın ümitsiz günlerimin bestesi Gönlüm ezelden beri bütün dünyaya küskün! Bu misalleri sütunlarla çoğaltmak mümkündür. okumanın kaidesini şiir halinde ifade edebilseniz herhalde daha orijinal mevzulara temas etmiş olmak itibariyle belki daha cazip olabilirsiniz! Halbuki bu hıçkırıklı. Biz kariler bu derece mütecessis insanlar değiliz. Bunları aşk mektuplarında bol bol yazabilirsiniz. uykunun rahatlığını. Hatta yıkanmak. bütün dünya ezelden beri küskün olmanızdan bize ne?. Yoksa şiir yazmak geviş getirmek derekesine iner.

Aynı şair: Geleceğimi acaba beklediğim saadet? Belli mes’ut olmaya istememişim hiç niyet. istikameti “içtimailik” tir... İşte terbiye sistemimizin en büyük noksanı ve en mühim hedefi: Gençliği içtimaileştirmek. Aşk insanı yükseltir. “Saadet” tayyâre piyangosu yahut bir miras haberi midir ki “Acaba beklediğim saadet gelecek mi?” diye bir sual varit olabilsin? İnsan “niyet” etmekle mes’ut olabilir mi? Saadet namaz ve oruç cinsinden bir şey mi? Yoksa şair umulmaz bir hastalığa mı tutulmuştur da “Öleceğim besbelli (saadet) diye. ekseriyet üzere. Bizde şair mihveri etrafında dönen bir topaçtır. Öleceğim besbelli (saadet) diye. diye” diyor? “Saadet” kelimesinden ne kastediyor? Bunu şair bize izah etmelidir ki derdini anlayalım ve : “Sade ben miyim acaba böyle hayattan bıkan?” diye sorduğu suale cevap verebilelim. temizler. Bizim şairler onu. en asil bir ruh yaşayışıdır. bademciklerinizin şişmesinden veya basurunuzun vecalarından haberdar etmeye lüzum görmüyorsanız vücut ve ruhunuzun sair haz ve elemlerine ait tafsilattan da affedin! Şair içtimaî bir mahlûktur. cemiyete açın.. içtimaî hayata lakayttır ve şaşmıştır hangi yoldan gitsin!. Şiir içtimaî bir eserdir. Nasıl ki artık “kaside” dinlemeye tahammül edemiyorsak bu tarz ferdî şiirlerden de gına getirdik. diye!. ahtapot olun! Hayatım baştan bir sisle örtülüdür Bilmiyorum doğrusu hangi yoldan gideyim? Bu iki mısra bize gençliğimizin halet-i ruhiyesini gösteriyor: Gayesizlik ve idealsizlik! Bizde gençlik. marazî ve düşkün bir şekle sokuyorlar. Yeni doğmuş bir kedi yavrusu gibi yalnız kendisi miyavlıyor: Muhitine karşı gözleri yumulu. Onların dilinde aşk.. anormal. Kendi içinize çevrilmiş gözlerinizi muhitinize.. Tesbih böceği olmaktan kurtulun. Hayır. Aşk en tabiî.730 Nasıl ki bizi nasırların ağrısından. “kara sevda” mahiyetini alıyor. aziz şairler. Ferdîyetçilik iflas etmiştir. ** .. ona doyurucu gayeler ve idealler aşılamak!. Daha henüz kanlı. ekseriyeti itibariyle. Bu şiirlerde insan (aşk)tan adeta ürküyor. Aşk insanı böyle berbat etmez. Ferdiyetinizin çerçevesini kırın artık. canlı bir aşk şiiri bile okuyamadık. biz sizin talanınızın böyle “çorak bir çölde akıp gitmesine” razı değiliz. İnceltir ve yaratıcı yapar. diyor. Asrî cemiyetin damgası.

8. Çünkü insan kendi diş ve baş ağrısını başkalarının ağrılarından daha iyi anlatabilir! Biz şairlerimize “naçizâne” bir tavsiyede bulunmak istiyoruz. 18 Ağustos 1927. Onun için muhitine nüfûz edemiyor. Ve bu “kültür” denilen nesne bizim şairlerimizin. . nr. başlıca bir kültür meselesidir. Bu sebeptendir ki bütün yaratma kabiliyeti kendi dertlerine inhisâr ediyor. onun için orijinal mevzular alıp yeni terkipler yapamıyor. cemiyeti tahlil edemiyor. 2.731 Niçin bizde içtimaî şair yetişmiyor? Çünkü şiir sadece “ilham” ve “talan” meselesi değil. Fakat darılmaca yok ha! Yüz okumak bir yazmak Yüz yazmak bir neşretmek! Dedik a: Darılmak yok! Hayatı seven tok sözlü bir kariniz. s. maalesef. büyük bir ekseriyetinde mefkûddur. HAYAT. c. 38.

teesüründen aciz. tâ Meşrutiyet’in bidâyetlerinde. . aykırı bir temas bile. şaşkınlığından sadece dua-kâr vaziyette fakat “diz çökmeden de yorulmuş. Eğer doğrudan doğruya Türklük mefkûresine temas etseydi biraz anlaşılabilirdi. muhatabın bu dereceyi daha iyi anlayabilmesi de o muhit ve nesil için de yaşamış olmasıyla mümkündür. kendisinin tâ göğsüne vuran felâketin yanı başında sadece duakâr bir vaziyette idi. Bu kuvvet. aczinden müteessir. hayâlim harâp… Sonra dükkanları.732 ENİS BEHİÇ’İN MİRAS’I Çatalca’dan gelen top seslerini duymuş onlar bilirler: Anî ve serî olduğu için acısının ibret ve intibahı birdenbire duyulamayan Balkan hezimetinde İstanbul. Sokaklarda söyleniyordum: Ne rengin emellerde hep neşve-i hîz Olurken şebâbım bu nekbet neden? İlahî! Yoruldum bu diz çökmeden. bir kelime ile. Manzumeyi okudum. Bundan bir şey anlaşılmadı. çehreleri. ruhlarımızda garip bir kımıldama yaptı. fakat bilvâsıta. insanlar ve eserler vardır ki tesirleri mazbût ve mûin kıymetlerinden daha kuvvetli olmuştur. kalplerde bir akis yapmaktan da hali kalmadı. Gururum kırılmış. gururu kırık ve hayali harap” bir eda ile meftûr görmeye başladım. tüten İstanbul ufuklarını hep öyle “rengin emellerle neşve-i hîz olan şebabı nekbete düşmüş”. “Şehbâl” mecmuasını açtım ve “Enis Behiç” imzasını taşıyan bir manzume içinde şu beyiti gördüm: İlahî yoruldum bu diz çökmeden. *** Bazı insanlar vardır ki eserleriyle yaşarlar. öyle ağzı kilitli. muhitte ve nesilde mevcut bir his ve temâyülü mas ve ifade edebilmek derecesiyle mütenâsiptir. mağazaları. O günlerde bir sabah. bina cephelerini. yine okudum. Gururûm kırılmış hâyalim harâp… Bunda benim başımın içinde bir fırtına cezr ve mediyle çalkalandı. Fakat o. bir gün “Genç Kalemler” mecmuasında “Turan”dan gönderilmiş bir uzun manzume gördük. Selanik’te. sâmiin ve kariin. şaşkın.

Ruhlarımızda avare akıntılarla dolaşıp bulanan bir kaynağı birdenbire köpürten ve ona. o ne sihir. konferans salonunun o günkü hali hakkında tasvirler yapıp İstanbul’un ve Türkiye’nin o (an)ını canlandırmaya .“emanet” etmişti. tarihî müessiriyeti nasip olmuştur. sade okuyuş beni bir türlü tatmin etmiyordu. gah husûsî içtimalarda gah kendi talebeme kaç kereler okudum. Dünyada nâdir insanlara. Mefkûrenin bir hamlesi. tanınmakla anlaşılabilecek bir “varlık”tır. o ne sehhâr nidâ idi. duyulmaya başlayan dağınık hisleri hulâsa edip yaşatıyordu. fışkırınca bulabileceği yollardan birini gösteren bu olgun nidâ Ahmet Hikmet’in bütün eserlerinden ve bizzat kendisinden daha müesser ve daha kudretlidir. asarıyla değil. tesiriyle yaşamış ve yaşayan bir adamdır. duyduğunu hitap eden bu. müstesnâ. Fakat okuyuş. nutkunu “tahsiline hassaten itinâ” olunmak üzere bana –kendi tabiriyle. İstanbul Darülfünunun konferans salonu içinde o gün dinlemiş olanlar bunu unutamayacak ve nesilden nesle bu tesiri yadigâr etmekten kendilerini men edemeyecek sûrette bilirler. Merhûmu orada. henüz ifade edilmemiş. Yine günün birinde Tanîn’de Ahmet Hikmet Bey merhumun “Altun Ordu”sunu gördük. o nutukta Süleyman Nazif’in ruhu ve dudaklarıyla hulâsa ve ifade edildi. İstanbul’un ibretli ıstırâbı. Süleyman Nazif merhumun sanat namına yaşayacak eserlerini tetkik ettikten sonra kolayca karar verilir ki o. bilhassa görülmekle. ben tamamını elde edebilmiştim. Ondan sonra bu nutku İstanbul’da ve Anadolu’da. fakat olmaya.733 Sonraları bu manzumeyi yazmış olan Ziya Gökalp merhumun bütün hayatı “Tesir Mecmuası” oldu. Aynı zamanda o Pierre Loti günü Süleyman Nazif’in okuyuşu. çünkü doğmuş bir cereyanın perişan serpintilerini. neslin başını tutuşturan mefkûre sancıları. Bitirdikten sonra. feyz ve kudret doğurabilecek cesim bir serdengeçtiliğin maşerî şuuru… İstanbul içinde o gün. ertesi gün “Tasvir-i Efkar”da neşredileceği için. onun o (Pierre Loti) günündeki şedîd. O ne inşi’âl. Türk tarihine girecek yeni devir güneşinin tahmîl ve talep ettiği tahammül ve ferâgat iştiyaki. “Altun Ordu” merhalesinde görüldü. O günkü Nazif sade duyulmakla değil. şuura çıkmamış dileklerini taazzî ettiriyor. devre. dinleyenlerin vaziyetleri. Bu münâsebetle sansür onun en canlı yerlerini tay ettiği halde.

O zamanki vatanın hakiki mersiyesi de o oldu. *** Ben kendi mirasıma bu kadar merbût olduktan ve onu ayırdıktan sonra kitabın diğer kısımları üzerinde aynı hararetle dolaşmazsam beni bunda kendisi ve herkes mazûr görmelidir. ben bu (Miras)ın hulâsa ve terennüm ettiği devreyi yaşadığım için onun hakiki kıymetini tınnetle yapacak ve canlandıracak eski akislerin çınlamasını istiyor ve bunun için ben “Vatan Mersiyesi” üzerinde kalıyorum. elbette yalnız kendime ait bir görüş diye telâkki edilmelidir. Sanat. Herhalde ben görmedim. hayat ve ruhunun. Ne demek istediğim elbette anlaşılmıştır. onu heceliyordu. Çünkü o nutuk ve Süleyman Nazif tarihin o(an)ı içinde fırlayıp görülmüş yaşanmış füsun ve ateşini ruhlara “müteazzî bir iman” halinde dağıtmış bir “varlık”tı… *** Enis Behiç’e avdet ediyorum. müttefiken heyecan ile onu tebrik ediyorlardı. bütün şiirle o. Balkan hezimetlerinin ruhlardaki acılarını sanat nidâsıyla devrine duyurmuştu. o kısımlar hakkındaki ihtîsaslarını ve takdirlerini söyleyeceklerdir. Bunun için. Enis Behiç başka bir şey yazmasaydı. onu daima bizim kendimize. onun kitabı çıkınca onun. bize yine bir sanat mirası bırakabilirdi. ufak tefek espiri latifeleri yapmaya değmediğini zannettiğime göre benim o kısım hakkındaki alâkasızlığım. Onun Şehbâl de çıktığı gün sanat ve nazma şu veya bu sûretle alâka besleyen herkes onu okuyor. (Balkan) geçidinde nesle ve bana yadigâr ettiği (Miras)ı arasın. münekkitler.734 çalışıyordum. Muhakkak ki o eserlerini yazarken sade beni ve benim gibileri değil. bütün nesli düşündüğü için her . Esasen beni fantezi nazmı hiç alâkadar etmez. Onun o “Vatan Mersiyesi” de. o(an)ı onun kadar kudret ve sadakatle tercüme eden ve yaşatan bir eser daha yoktur. Onun doğduğu muhit ve tesirin içinde yaşamış olduğum için bu şiiri daima sayıkladım. bu acıları ondan ziyade kuvvetle toplayıp bize fırlatan. Başta Nazif merhum olmak üzere o zamanın büyük geçinen bütün edibbâsı ayrıca. Enis Behiç’in İstanbul’da ilk çıkan şiiri o idi. bir devir içinde bulduran merhalelerden biri bildim.

15. 22 Eylül 1927. Kitabın umumî heyeti hakkında benim iki hükmüm vardır. Enis Behiç’in hususi hayatı herkese nasip olmayan bir asudelik ve nezâhat içinde geçmiştir.2 . bir şiir akışıdır. ihtiraslarımızı hiddet kudretinin burcuna çıkaran en cesîm âmil. şahsî kabiliyetleriyle umûmun cemiyetin malı olarak doğmuş. benim için “Vatan Mersiyesi”nin “Enis Behiç”i kâfidir ve bu Enis Behiç’i benim unutmama imkân yoktur: mefkûre sanatının yolunda Balkan konağı olan Enis Behiç… Safvet Örfî HAYAT. Enis Behiç.735 sınıfın bulabileceği şeyler veriyor ve bu suretle fakir şiir geçidinde “Miras”ı ile bir güzel vaha kuruyor. s. biri: Enis Behiç Beyin aruz vezni ile yazdığı şeyler daha kuvvetlidir. 16 . Fakat yukarıda da söyledim. bir an için bir fırtına rüzgarı bulandırırsa sanat cereyanı bir Enis Behiç konağı daha görecektir. Onun doğrudan doğruya hayatı. c. fakat hususi hayatı bu kabiliyetleri taksîm etmiştir. Bu akışı bir gün. nr. Türkçülük mefkûresinin şeklî tarafı bizden hazlarımızın miyârını ören alışılmış ameller hilâfına fedakârlık istedi ve bunun için bidayette hece vezni de birçok kurban verdi. Diğeri: sayfaların ve satırların içinde. 43. Hâlbuki Balkan acılarına yakından temas edince bize “Vatan Mersiye”si ile bir devir yaşatabilen o hassasiyet bir kuvvetli ıstırap akınıyla daha ne kadar kuvvetli şeyler ibdâ edebilir. “ıstırâp” çırpınmıyor.

Biz bunlardan bıktık. yazı sahibinin imzasını saklamasına dair olandır. usandık. Şiirlerimiz cılızsa bizim kabahatimiz ne? Elimizden bu kadar geliyor! Tok Sözlü Kari: Bugünkü gençlerin bedbinâne.kendi mülâhazalarımı arz edeceğim: “Tok Sözlü Kari” aşağı yukarı şöyle söylüyor: -Genç şairler mütemâdiyen bedbinâne aşk şiirleri yazıyorlar. kendi asıl imzâsıyla “müddeâ”sını müdafaa etmesini isteriz. Bu itibarla sahibinin adını saklamasına hiç hâcet yoktu diyemeyeceğim. Edebiyat ve sanat sahasında adımızı gizlemeye bir sebep tasavvur edemiyorum. Şair içtimaî bir mahluktur. aşk manzumelerine inhisâr ediyor ve bunlar pek cılızdır. talebemin. Bu kanâat her zaman müdafaa edilebilmek kuvvetini de haizdir. aleyhinde hayli sözler söylendi. Şuraya bir cümle daha ilâve edilebilir: -O halde ortada mesele yoktur! . cemiyete açmalı!” Buna itiraz edenler de yine aşağı yukarı böyle cevap veriyorlar: -Gençleri hırpalamaya ne hakkınız var? Şair duyduğu elemi yazandır. Kanaatimce itirazların en kuvvetlisi. Demek iki taraf bir noktada birleşiyor: -Bugünkü şiirler. Asrî cemiyetin damgası ve istikâmeti “içtimaîlik”tir.736 EDEBİYAT ÂLEMİNDE TAZELENEN MESELE “Hayat”ın otuz sekizinci sayısında “Hayat’taki Hayat Düşmanı Şiirler” serlevhalı ve “Hayatı Seven Tok Sözlü Kari” imzâlı bir yazı çıkmıştı. Bu yazının lehinde. aleyhinde –ve bilhassa aleyhinde –hayli dedikodulara sebep olduktan sonra bu “Hayatı Seven Tok Sözlü Kari”den. hatta bizzat münakaşaya karışan gençlerden bir kısmının da esrarı üzerine. marazî aşk şiirlerini beğenmiyor. Ben bu makalemde -dostlarımın. Onlar da: “Evet doğru! Tahassüslerimiz hastalıklıdır ama kabahat bizde değil!” diyorlar. Ferdiyetçilik iflâs etmiştir. gözlerini muhitlerine. karilerimin. Şairler ferdiyetlerinin çerçevelerini kırmalı. Sizdeki bu inhisârcı zihniyete teessüf ederiz. Şiir içtimaî bir eserdir. Lehinde. Çünkü bu imza saklanışı dolayısıyla o yazı şuna buna ve bu miyânda bana da isnât edildi. “Hayat’taki Hayat Düşmanı Şiirler” serlevhası altındaki sözler bir kanaati ifade ediyor.

Onların . Dünyanın en büyük “lirik”leri kendi heyecanlarını ifâde etmişlerdir. öyle şahsileşiveriyordu ki meydana gelen eserlerde daimî bir “lirizm”. İskenderiye ise bir ticaret eserlerinde görülen kuruluk bundan mütevellitti. Yunan edebiyatının bir “İskenderiye” şubesi vardır ki içinde gayet üstât adamlar yetişmekle beraber heyet-i umumiyesi itibariyle kurudur. Lord Byron’a. Bilâ-istisnâ her edebî eser. fakat aşka ve alelumûm derûnî tahassüslere dair manzumelere “ferdî şiirler” namını vererek “Ferdîyetçilik iflas etmiştir” neticesine vâsıl olmak doğru olmasa gerektir. bu hararet ve heyecandan mahrûmiyetin sebebini “İskenderiye” beldesinin vaziyetinde buluyor: Eski Yunanistan’da bir halk tabakası vardı. Meselâ Hâfız’a. “halk membaları”ndan ilhâm almaya başlamalarıdır. Öyle bir halk tabakası ki zengin muhayyilesi dünyanın en muhteşem bir “mitoloji”sini yaratmıştı. Bir mütefekkir bu kuruluğun. bütün hayalleri ve bütün hassaları da dahil olduğu halde bir devrin malıdır. kelimeleriyle. Kendisinden evvelki devirlerin –eski Yunan şiir ve sanatının. Ve bunlardan her birisi ve hele Byron “individualiste” davranmakla cemiyetin birer mevlidi ve “içtimaî” birer hadise olmaktan uzak mı kalmışlardır? Bunu iddia etmek bize “bilâ-istisnâ her adam ve bu miyânda dahiler birer içtimaî mahsûldür” kanaati veren “Determinisme social içtimaî muiniyet”i red ve inkâr etmek demektir. meselâ “Makber” tarzında yüksek şiirleri ferdî sanmak ve hiçe saymak manasına gelmez. Başta “Homer” olmak üzere bütün Yunan şairleri ilhâmlarını halk mitolojisinden alıyordu. Fuzûlî’ye. Bu “halka mahsus nüsg”. gerekse muarızlarının yazılarında itiraz edilecek cihetlerde göze pek bariz çarpıyor. Şairler menfaat-endiş. Geçen hafta intişar eden “Romantizm” unvânlı makalemizde de arz ettiğimiz üzere “Bir milletin kendisini edebiyatta bulması” demek olan “romantik devre”yi seciyelendiren esas. cemiyetlerine çevirmelerine mani olmamalıdır ve olamaz da!.737 Hayır vardır. Ma-hezâ “Makber” ayârında şiirlerin kıymetleri de şairlerin gözlerini muhitlerine. hatta cümleleriyle. Ve gerek “Tok Sözlü Kari”nin. Bu alışa o Garp mütefekkiri “Seve populaire halka mahsus nüsg” namını veriyor. bir hararet nazara çarpıyordu. Evvela “Tok Sözlü Kari”nin mütalaa namesini gözden geçirelim: “Şair içtimaî bir mahlûktur. ve bir zihin beldesiydi. Alfred de Musset’e nasıl iflâs etmiş nazarıyla bakabiliriz. şairlerin vicdânında öyle yerleşiyor.. Aynı kâmeti içtimailiktir” ama bu. heyecansız bir muhit içinde yaşıyorlardı. bu devre ile beraber edebiyatların “yerli deha”dan.hararet ve heyecanından mahrûmdur. Şiir içtimaî bir eserdir” diyor ki bu doğrudur.

“Herder”. korkmaksızın “Alman Kavmine Nutuklar”ını vücûda getirdi. kendi muhitinden değil. “Şlegel Kardeşler” ve hassaten “Freederik Şlegel” vatanın dağınık kuvvetlerini toplamak ve Alman zekasını açmak zamanı geldiğini iddiâ ve temîn etti. “Klasik edebiyat”ın zaafı “halka mahsus nüsg”den mahrûm bulunmasından hâsıl oluyordu. hele muahharen “Napolyon seferleri” akıllarını büsbütün başlarına getirdi. Yeni edebî hareketin münekkit ve nazariyecisi: “Frederik Şlegel” –geçen haftaki makalemizde teşrîh ettiğimiz üzere– Fihte’nin “Moi ena” üzerine müstenit felsefe sinden ilhâm alarak ecnebî edebiyatlarını tetkik etti. Dünyanın büyük şairlerinde en büyük kuvvetin kalpten. “kurûn-ı evvelâ” mitolojisinden ve tarihinden almıştı. Büyük muharrirler. Vaktâki Napolyon. Eski muin modellere mukâbil yeni membalara lüzûm gördü. her insânın kalbine nüfûz etmek vazîfesini ileri sürüyordu. on dokuzuncu asır “milliyet” asrı oldu. “Chuquet”nin tabîrine göre “Fransız İhtilâli” Alman muharrirlerini kozmopolitlik hastalığından kurtardı. “Lesing” vatanperverliği “kahramanâne bir zaaf” telakki ediyor. seciye ve lisânlarıyla diğer milletlerden mümtâz bir millet olduğuna kanâat getirdi. “Schiller” yalnız bir memleket. “Arned” yalnız “Fransa’ya uşaklık edenlere” karşı değil. “enfüsî”likten geldiğine kati oldu. “insanlık”a hakikî vatan nazarıyla bakıyor. yani “ene”den. bu üç büyük adam “Milleti kurtaran şairler” sayıldı. Evet “klasik” şair ilhâmını. ahlakî ve içtimaî fikirler telkin etmesine.738 On yedinci asırda bütün Avrupa’yı kaplayan klasik devrin kudret ve haşmetine -hatta meselâ Corneille’de görüldüğü üzere vatanî. Alman topraklarını çiğnedi. sâde bir vatandâşa değil. şairler önce hep “kozmopolit” idiler.rağmen “lirizm”den mahrumiyeti esasî umdesinin “mücerret” oluşundandır. Almanya için “insâniyet” asrıydı. “Görner”. “Adam Moller” ve “Hanri Klayst” millî duyguları tahrîk etmek maksadıyla neşriyâta başladılar. o toprakların kozmopolit şairlerini gaflet uykusundan uyandırdı. “Şlayer Maher” de “Fihte”ye iktifâ etti. millî izzet-i nefs. millî muhit içinde ecnebîler gibi yaşayan muharrirlere ve alelumûm “kozmopolit fikirler”e karşı da tahâccüm gösterdi. Onun pek güzel hulâsa ve ifâde ettiği üzere on sekizinci asır. Klasiklerin “Yunaniyât”çılığına çıkıştı. “Şankendorf”. “Viyana” harbinden sonra Fihte Almanların. “Arned”. şiir için. Bundan sonra Alman edebiyatında vatanperverlik aldı yürüdü. Genç şairlerimize “Arthur Chuquet: Artur Şuge” nin Arman Kolen Kütüphânesi serisine dâhil “Alman Edebiyatı” unvânlı eserini tavsiye ederim. bir kavim için yazmayı fakirâne bir mefkûre sayıyor. Kendisine karşı “romantizm” aksülamelini meydana koyan da onun bu hararetsizliğidir. “Berlin Üniversitesi”nin esâsı kuruldu. Bu yeni membalar “Cermen” mazisi .

“Tevfik Fikret” nesli elbette ve elbette bugünkü nesle fâiktir. Bu. Okumayan yazamaz. İşte romantizm ve işte canlı şiir! Alman milleti bu inkılâbı yaptıktan. Yukarıda bazılarının isimlerini saydığım şairler. muharrirler “okur adamlar”dı.739 ve menkıbeleriydi. kültürsüzlüklerinden ileri geliyor. Fakat “Abdülhak Hamit” nesli. Şiirde en derin taraf. Bilahare Fransızları taklit edenler. Alman edebiyatı millî membalardan kana kana nüsgünü aldıktan sonra şiir yalnız Cermen menkıbelerine inhisâr etmedi. şairler isterdik… Evet bunca zamandır hep vefâsız sevgililere hitâptan ibâret sözler ki tekrarlana tekrarlana pek bayağılaştıklarına şüphe yoktur. Çünkü hars ve edebiyat âlemimizde Alman zeka ve edebiyatının geçirdiği inkılâbı yapmış değiliz. bu ancak ecnebî unsurların tard ve nefyî ve millî unsurların ahz ü kabulüyle temin edilebilirdi. bir Nazif birer kuvvettir. kendi ilhâmlarım yeter” diyenler kendilerini aldatırlar. Türkiye’de şiir ve edebiyat gittikçe zayıflıyor.. gayet sönüktür. bir Cenap. Şiir için mevzu sadece bu . Fakat bunlar hiç olmazsa tam taklit ettikleri için üstâtları kadar kavî şairler yetiştirmişlerdir. bir Fazıl Ahmet. Son nesil gençleri içinde hatta “Edebiyat-ı Cedîde”ciler kuvvetinde bir sanatkâr yetişemedi. Eski şairlerimiz Acemleri taklit etmişler. Bir iki ehliyetli genç istisna edilecek olursa -sözün doğrusu. “şahsî”lik idi. “Romantizm” aynı zamanda “sanatta hürriyet” demek olduğundan müteâkiben her şair kendi temâyülüne göre şiirler yazdı. Biz bu toprağın adamları değil miyiz ve bu çocuklar bu vatanın yavruları değil mi?. Taklit fena bir şeydir. Edebî rüşte vâsıl olmayanlar için “keyfime göre hareket edeceğim” demek hiçbir şey ifâde temin edemez. en yüksek kudret mademki “enfüsî”lik. bir Ahmet Haşim… elbette ihmâl edilemez. Bizim için bugün böyle bir vaziyetten bahsetmeye henüz hak ve salâhiyet olmasa gerektir. kendi istidâdım. Halbuki bu iki sanatkârın sırf “teknik”te gösterdikleri mahâret kafî değildi.. İşte “Tok Sözlü Kari”nin iştirak edeceğim bir mülâhazası da şudur: “Yüz okumak bir yazmak. “Bana kendi tabiatım. Tevfik Fikret kudretinde bir şair bile yoktur.bugün Halit Ziya ayarında bir romancı. yüz yazmak bir neşretmek!” Hayat’ın ta (10)uncu sayısındaki bir makalemi şöyle bitirmiştim: [Edebî hüsranlarımızı ilim ve irfan kıtlığında aramalıyız. bir Reşat Nuri. Daha sonra bir Yakup Kadri. onların istidâtsızlıklarından değil. Aramızda bir ayrılık gayrılık var mı ki kendilerine karşı kanâatlerimizde hasımâne hareket edelim? Mecmuaları dolduran manzumeler. bir Ömer Seyfettin. Bir Namık Kemal. bir Sezai. Fakat bugün yeni yazmaya başlayanlarda alâka-bahş bir kalem maalesef göremiyorum. Biz daha kuvvetli romancılar. vakıa Acem mukallitleri derecesinde muvaffakiyet gösterememişlerdir.

Hele bir muallim sıfatıyla gençlere: “Bütün yazıların alâ!. birer hoca gibi anlatmalıyız. hiç sebep yokken “Hayat” mecmuasına tariz etmek insafsızlık olsa gerektir. “Hayatın aldığı maddi istikâmet”in dünya lirizmini zayıflatması başka.] diyor. yaşadıkları hayatın dikenleri içinde ne zaman tahayyüle vakit bulurlarsa ve ne tahayyül edebilirlerse bizim . her şeyden evvel kendinin bir kusurudur. Halit Fahri Bey: [Bırakalım onları.” demek istemesine hayret ediyorum.. bedbîn yazarsa içtimaî mazeretler tevlit eder… ilah” kılıklı nasihatlerin şairler üzerinde bir tesiri yoktur. * ** Halit Fahri Bey geçen hafta “Hülyânın Ölümü” unvânlı bir makale neşretti. Bugünkü yazıların korkunç zaafını ve sebeplerini göremiyor diyemem. Onlar yine duyduklarını yazacaklardır. Fakat bunun temini de “örnek”lere vâbestedir. cihan edebiyatları arasına girmek için o cihan edebiyatlarından gâfil kalmamamız lazım geldiğini. sade “lirik şiir” manasına gelmez.740 laflar olmamakla beraber aşk tahassüslerinin bile başka şekillerde iadesi her zaman mümkündür. Hangi cepheden bakılsa bugünkü neslin “manevî gıda” itibariyle beslenmeye muhtâç olduğu görülmektedir. Ama zayıf bir sûrette terennüm ediyorlarmış!. Hülyaları ne ise onu terennüm edeceklerdir. gençlerimizin istidâtsızlığına hükmetmiyoruz.. Bir şairin tahassüslerini zayıf ifade etmesi. Sanırım ki bir kısım genç şairlerimiz yalnız kendilerinin ve belki biraz da arkadaşlarının manzumelerini okumakla iktifâ ediyorlar…] Şu hakikat meydanda iken ve Türk gençliğinin bir şiârı da hakbînlik olacağına göre bunu itiraf ve kabul etmek ve ona göre çalışmak lazım iken asabileşmek. Edebiyat. Biz. Bundan [aynı zamanda şunu da itiraf etmeliyiz ki “şair. Kendilerini birer vatan çocuğu sıfatıyla sevdiğimiz için bu gibi yazılarla istikbâllerini tehlikeye düşürdüklerini. Çünkü Halit Fahri Bey ecnebî edebiyatlarına yabancı kalmış bir zât değildir. umumî irfan yükselmeden şiir ve edebiyatın yükselmesine imkân olmadığını birer ağabey. Doğru veya yanlış fikirlerin boğaz boğaza geldiği bu yazının eser-namesi “İnsafın ölümü” olsa daha münâsip düşerdi. bu veya şu mevzular etrafında yazarsa muvaffak olur. şairlerden ziyâde hayatın aldığı maddi istikâmettir. Anlatmalıyız derken Halit Fahri Beyi de içimizde farz ediyorum. sanatın güç bir iş olduğunu. Türk çocuklarının kudretsiz manzumeleri başkadır. Böyle şeyler yazmakta devam ediniz! Edebiyat bunlardan ibârettir. Bundan kabahat.

47. s.741 için bu bile bir kazançtır] diyor. 3. 2 Teşrin-i evvel 1927. Ali Canip HAYAT. bir zarardır. 4 . ikâz ile… “Roden” (Bu asır. Gelecek haftaki makalemde bu mevzuu başka cihetlerden tahlil etmek istiyorum.2 . nr. ama onları gaflette devama teşvîk ile değil. c. Biz gençlerimizden çok şeyler bekleriz. sanatı öldürüyor) diyordu fakat sanatkâra (Öl!) demiyordu. Hayır bir kazanç değil.

742 MİLLÎ MARŞ. an’anemizi okşamayan kısımlarda bir takım manâlar bulunduğunu ve birçok güfte ve bestelerin hissiyâtımıza bîgâne olmaları hasbiyle halkımızın asâb-ı tahassüsünden bir cereyan-ı haz ve elem geçiremediği noktasında karar kılmış bu sırada: “İstiklâl Marşı’mızın güftesi de besteleri de millî hissiyâtımıza yabancıdır. Türk köylüsünün. mektep şarkıları mı? Bende var. Her nev marş mı? Bu tarafı yirmişer paraya. bunları beste skandalından kurtarmalıyız. Basit bir hamâsiyât türküsüdür. 3) numaralı fıkralarında şunları söylüyordu: “2-Malûm olan İstiklâl Marşı. Üç metre boyunda mısralarla tagannî edilecek bir İstiklâl Marşı arzın beş kıtasında aransa bulunmaz. güfteler. (Aka) makalesinin (2. Şöyle ifade edeyim. Enis Behiç’in şen bir mısraı mı? İki zımbırtı. uzayan intizâr müddetini boş geçirmeyip sözü heykellere. daracık koridorunda üstât Vahit Beyefendi ile teşerrüf etmiş. işte bestelendi! [1] Hangi “Ekseriyet ârâ?” . o tarafı ellişer paraya! Faruk Nâfiz’in enfes şiiri. kendi zevkine göre yürüttüğü tenkidi. bir İstiklâl Marşı değildir. “Önüne gelen bir ördek kanadıyla bir çatlak av yakalıyor. bir tıngırtı arkasından. gerek mektep şarkılarını ve gerek alelıtlak bestelerimizi musiki skandalından kurtarmak mecbûriyetindeyiz. İki gün sonra (Hâkimiyet-i Milliye) gazetesinde intişar eden afacan ve pek bîamân bir münekkit olan (Aka Gündüz)ün “Kız Lisesinde Bir Saat” ser-levhalı tenkidi bana şu satırları yazmaya cüret verdi. besteler muvacehesinde duyduğu takdiri. çıkardığı manâyı der-miyân ettiğim zaman üstât Vahit Bey bunları felsefe-i sanatın menşûrundan geçirerek müfit ve muhtasar bir ders vermiş ve nihayet meselâ heykellerde zevkimizi. İSTİKLÂL MARŞI Geçenlerde resmî bir dairenin (intizâr salonu) ithâz edildiği bir ağaç kanepeden anlaşılan ziyâsız. Sanâyi-i nefise ve bedîi heyecan ekseriyetârâ ile ölçülemez. Dün gece herkes bir defa daha kâni olmuşlardır ki yeni ve müstakil Türkiye bir İstiklâl Marşı istiyor. Türk mutavassıt sınıf halkının heykeller.” tarzındaki saygısızca tenkidime bu bahsin ilmen halli lazım geldiği mütâlaasını serd eylemişti. Musiki tabiri belki yanlıştır. dolayısıyla güzel sanatlara hasreylemiştik. [1] “3-Gerek marşlarımızı.

ister bir musiki takımı tarafından çalınsın. Bu işin bedîi zâbıtası şudur: Biraz insaf. Filhakika bugün on dört milyon Türk’ün içerisinde bu şiirin millî marş olduğunu bilen. fakat besteye asla gelmez. Başka şeydir o. râbian: mısraların çok olması hasbiyle bir marş olarak resmen kabul edilse bile halka kabul ettirmek imkânı olmadığını. resmî içtimâlarda bulunanların yüzde on dördünce bile İstiklâl Marşı’nın ne olduğu hâlâ malûm olmadığına ister taganni edilsin.743 “Şu muhakkaktır ki bizde bestekâr enderdir ve kürre-i arzda sucuk yapar gibi. O halde bize lazım olan yalnız (istiklâl) değil. sâniyen: veznin aded-i hecesi on beş. Vaktiyle (Mehmet Akif)in yazdığı uzun hamâsî bir şiirin (İstiklâl Marşı) güftesi diye kavlindeki isticâl ve sâiki anlayamadığım için o zaman bu şiir hakkında birçok mütâlaalar yürütmüş. sonra halkın zevk ve hüsne âşinâ bestekârlar olmadığı için beste hususunda birçok garibelere maruz kalacağımızı. [*] [*] veya Arap milletlerinden hangisinin zevk-i musikîsine . hele bestelerinden anlayan Türklerin adedi haydi (14. binaenaleyh isticâl edilmemesi lâzım geldiğini ve eğer bir marş mutlaka lâzım ise bu marş vücûda gelinceye kadar “Ey Gaziler” şarkısının. bir iki kişi ayağa kalkmadıkça ve bilenler tarafından ihtâr vâki olmadıkça kimsenin yerinden kalkmaması şahittir. bestekâr yetiştiren bir fabrika yoktur. Ekin ağzı. Namık Kemal’in “Vatan” piyesindeki şiirinin şimdilik muvafık olacağını söylemiştim. Acaba bir istiklâl marşı veya millî marş yazılır mı? Bestelenir mi? Yazılırsa hangi vezinle yazılmalı. acaba (1400) rakamını bulur mu? Şüphesiz hayır! En münevver geçinenlerimizin. ne gibi evsâfı hâiz olmalıdır? Bestelenirken şarkın ve bilhassa Türk’ün hangi nağmesine tebaiyet etmelidir? Nağme: den maksat.” Bu iki maddenin ihtiva ettiği tenkîtler acı olsalar da pek büyük bir hakîkatin tercümânıdırlar. Bize bir marş lâzım mı? Lazımsa bunun ismi ne olmalıdır? Eğer (istiklâl) cidâl ve zaferini terennüm edecek hamâsî bir şiir lazımsa hesapsız manzûm sözler arasında Mehmed Akif’in şiirine bir kıymet izâfe ve mecmualarda inşâd edilebilir. yani uzun. bilhassa bu şiirin evvela: vezni muttarit. O günkü mütâlaamdan bugün nâdim değilim ve maalesef sözlerimin bir hakîkat olduğuna bugün de zâhibim. Bingöl ağzı…) namı verilen millî ve mahallî nağmeler ve bilhassa musikî makamlarıdır. sâlisen: pek lâubaliyâne ve dalâletkâr mısraları muhtevî. istiklâl mefhûmunu ifâde eden bir (millî marş)tır. biraz had-şinâslık.140) demeyeyim. Anadolu’da (Urfa ağzı.

ahenkler. ise bu durgulara.744 Bizde vezin gibi musiki de iki nev arz ettiğine göre bunun gelişi güzel. bir beste vücûda getiren herhangi birinin musîkideki iktidârını işitmekle onun şöhretine hürmeten koca bir milletin zevki fedâ edilemez! Hele resmî bir teşekkülün ekseriyet-i ârâsıyla böyle mu’dil. taşlar dayanamaz. ruhunda bir galeyan neşat ve ihtizaz duymuyor mu? Bunlardaki tesir şair geçinenleri güldüren basit ve rakik güftelerinde. [*] [*] şarkısıyla otuz sene evvelki Yunan muharebesinde bir Anadolu çocuğunun ibdaâ ettiği: . musikişinaslara dudak büktüren bestelerinde ve bilhassa güfte ve beste itibari ile halkın ruhundan kopup gelme olmalarında. Bu şarkı da on beş hecelidir. ne kadar güzel olursa olsun. Şu halde maksût olan tefekkürü tahayyül değil. âlim. yani parçalara tevfîken vücûda getirildiği cihetle uzun heceli şiirlerdeki ıtrâd ve yeknesakı burada hallolunamıyor. tavırlar bulunmak matlûptur. eseriyle halka da duyurabiliyorsa marş olmaya lâyıktır. Fikrimce bir güfte isterse edebiyatın tarifi veçhile şiir olmasın. efkârımız ikbâl-i vatandır. halkı heyecana getirecek nağmeler. fakat şair kendisi duymuş ise. tahassüs ve ahsâsdır. bunda sanatın incelikleri değil. şiir olsalar bile (millî marş) olamazlar. bedîi bir mesele hallolunamaz. halkın hissiyâtına muvafık kelimelerinde değil midir? Haydi bunları âmiyâne Kemal’in (Vatan) piyesindeki meşhur: Âmâlimiz. ümmî. Nokta-i nazarımı misallerle tavzîh etmek isterim: Feylesof. Fakat taktî edilirken her mısra (4+4+4+3+=15) durgularına ayrıldığı. benim ah ü zârıma! Al yeşil bayrağı gelin mi sandın? Askere gideni gelir mi sandın? Çalınan davulu düğün mü sandın? İlah Şarkısını işittiği zaman mütehassıs olmuyor. resmî makamların bir emriyle halli acaba mümkün müdür? Mümkün tasavvur etsek bile bunlar sonunda Akif’in şiirinin uğradığı âkıbete mahkûm olmaz mı? (Arma) meselesinde oldu gibi meydana soğuk. Masa başında tulû ve gurûp tahayyül ve tasvir eden ve eserlerinin ömrü neşredildiği güne münhasır kalan kimselerin sânihâti ne kadar sanatkârâne. manâsız bir şey gelmez mi? Millî marşların güftesi vilâdet veya vefât tarihi sipariş eder gibi ısmarlanamaz. şair. câhil kim olursa olsun her erkek ve kadın Türk acaba: Ey gaziler! Yol göründü yine garîp serime! Dağlar. Besteye gelince. millî.

14. içtimaiyât ve musikî sahasında üstât olan salâhiyettâr zevâttan bu arzu-yı umumînin tatminini niyaz. . Edebiyat. nr. eğer içtimaîde herkesi put kırmaktan. 3. mananın ulviyeti ve hele bestesinin azamesi itibariyle bugünkü güfte ve bestelere nazaran bir hususiyeti. yahut Kemal’in güftesini besteleriyle şimdilik (millî marş) olarak kabul etmek ve bir millî marş yazacak şairle besleyecek sanatkârın tulûunu beklemek zarûridir. Bu çok mühim ve mu’dil olduğu kadar bilhassa (millî) olan bahis hakkında (Hayat)ı âlimâne yazılarıyla tezyîn eden âlim ve mütefekkirlerimizin ne düşündüklerini öğrenmek. milli bir şiârı haiz değil midir? Eğer “Ismarlama güfte ve beste olamaz!” desturu bir hakikatse.745 Serhadimize kale bizim. kalpleri Türklük hissiyâtıyla çarpan her ferdîn bir arzusu olduğuna mutmainim. acaba vakitsiz ve manasız telakki edilir mi? Çankırılı Ahmet Talat HAYAT. raksanlığı. 8 Mart 1927. s. yâr ve ağyara karşı mahcûp olmaktan kurtarmak matlûp ise hiç olmazsa (Ey Gaziler) şarkısını. 67. kanlı bedendir! şiir hamasisi veznin ahenkdarlığı. 15. sanırım. Bu iki şiirin besteleri bilhassa yürüyüşler için pek mükemmel olduğu düşünülürse güftelerinde tadilât yaparak kabul de mümkün olur. c. ruhiyât.

yetmiş milyon Alman’ın en küçük ferdine kadar hepsinin bildiği malûm. çok ateşli bir nağme ister zannederim. bilhassa Avrupa’da bulunduğum zaman çok acı olarak hissetmiştim. bizim toprağımızı suluyor… -------------. “Haydi vatanın çocukları! Zafer günü geldi!” diye başlayan Fransızların Marseiezi Fransızlara ne büyük bir ruh telkin edebilir: Haydi silahlara vatandaşlar! Taburlarınızı teşkîl ediniz! Yürüyelim – yürüyelim Zira kirli bir kan. Böyle bir imtihâna tâbi tutulmuş olsa idim korkarım ki Türklüğümü ispat etmek benim için kâbil olamayacaktı. muîn ve müstakar bir millî marşı olmasına rağmen Türk millî marşı namı altında ezberimde maatteessüf muîn hiçbir şey bulamamıştım. Sonra bir beste yaparken. Büyük harp esnasında Almanya’da casusluk tehlikesine karşı koymak için herhangi bir memleket tebaasından olduğunu iddiâ eden şüpheli kimselerden o memleketin millî marşının bütün güftesini tagannî etmek talep olunuverdi. Bizim şimdiki “İstiklâl Marşı”mıza gelince. en hurde köşelerinde hissetsin. öyle bir nağme olmalıdır ki herkes onu kalbinin. çok canlı. bir parça melankolik olmaya gayret ediyoruz. bilmiyorum neden. Talat Beyefendinin ve Aka Gündüz’ün fikirleri bilâ-şekk ve lâ-şüphe doğrudur. Bu millî marş yoksulluğunu. İSTİKLÂL MARŞI Memleket Meseleleri -Hayat’ta İntişar İden Bir Makale MünâsebetiyleAhmet Talat Beyefendi geçen haftaki Hayat’ta çok mühim bir meseleye temas ettiler. Kalbinde bu uğurda kendisi için mukaddes olan her şeyi terk edebilecek bir ruh doğsun ve göğsünde en korkunç ateşlere kendisini atabilecek bir kudret uyansın. Filhakîka bizim maatteessüf daha istikrar etmiş bir millî marşımız yoktur ve bu gidişle galiba olması için uzun zaman beklemek mecburiyetinde kalacağız. Ben aynı İstiklâl Marşı’nı muhtelif mahallerde. Anadolu’nun göbeğinde doğan istiklâl. Yani bugünkü İstiklâl Marşı bizim ruhumuzu okşayamıyor. Kırk milyon Fransız’ın. içinde müthiş bir dalga yükselsin ve o dakikada vatanın istiklâlinden başka gözüne hiçbir şey görünmesin. Çünkü daha istikrâr etmiş bestesi bile yoktur.-------------------------- . asâbının en derin. Bu.746 MİLLİ MARŞ. çok kudretli. muhtelif besteler altında dinledim.

bana kalırsa her şeyden evvel bir marseiez lâzımdır. ey Britanya! Diye bağırırken hiç de soğukkanlı değildir. Biz bir cenup memleketine mensup insanlarız. Marseiezin gayet ateşli nağmesi insanı bilâ-ihtiyâr arkasından sürükler. Zira musikîyi insan her damarında. bu ateşin güftesine rağmen.747 Hürriyet. Güfteden mütehassis olan yalnız dimâğdır” diyeceğim. millî marşına bile bir (eğer) ilâve etmekten çekinmemiştir. “Eğer”li. Bu marşın güftesini yapan Hofman Fon Faller Sleben bunu 1841 tarihinde yapmış iken bestesi. Akif Beyin güftesi fena mıdır? Bu güftenin uzunluğunun mahzuru var mıdır? Suallerine ben “Her şeyden evvel beste lâzımdır. soğukkanlı ve münekkit Alman. nameler bizi mütehassis edemiyor. yine o tesiri şüphesiz icrâ edemezdi. Hatta asâbına pek hâkim olan İngiliz bile millî marşında: Dalgalara hükmet. Fakat bunda şüphesiz bestenin de büyük bir dahili vardır. Bize. Diğer taraftan Almanların millî marşı onların azametlerine ve ağırbaşlılıklarına ne kadar büyük bir delildir: Almanya dünyanın üzerinde her şeyin fevkinde (kalacaktır). Ruhumuz heyecana çok müsâittir. Yani adeta ısmarlama bir parçadır. [*] . Eğer (bütün Alman halkı) (vatanı) koruma ve (düşmana) karşı koyma için kardeşçe el ele verirlerse [*] ------------Görülüyor ki (hürriyeti) bile kendi saflarında kavga için silahlandıran çok ateşîn ve hassas Fransızlara mukâbil. Eğer biz aynı güfteyi meselâ hicâz makamında bestelemiş olsa idik. İnsana asıl tesir eden kelimeler değil. Fakat bunu halk pek benimsememiştir. bestedir. Onda meselâ: Mu’terize içindeki kelimeler aslında mevcut olmadığı halde mananın anlaşılması için ilave etmek zaruretinde kaldığım kelimelerdir. Zira bu marş 1871 senesinde bütün Alman milletleri ve hükümetleri el ele verip bir hükümet teşkîl ettikleri zaman resmen kabul edilmişti ve zemin ve zamana pek uygun bulunuyordu. Yoksa Akif Beyin güftesi pek kuvvetlidir. hürriyet… aziz hürriyet! Seni müdâfaa edenlerle beraber sende çarpış! Ben bir ecnebî olduğum halde bu derin histen mütehassis olursam hakiki bir Fransız kalbinde kim bilir neler duyar. her sinirinde ayrı ayrı hisseder. “ama”lı. “fakat”lı. meşhur musikîşinâs Hayden’in bundan 44 sene evvel 1897 tarihinde yaptı bir nağmeye uydurulmuştur.

bu. Halbuki “Ey Gaziler…” bilakis gayet hüzünlü. raksân” değildir. Ben bu satırları yazmadan evvel ufak bir tecrübe yaptım. eseriyle halkada duyurabilirse marş olmaya lâyıktır ” buyurdukları halde Namık Kemal’in: Almaz efkârımız ikbâl-i vatandır. Muğlak ifâdeli. şüphesiz çok büyük bir vatanperverdi. Akif’in güftesini tamamıyla anlayan on kişiden ancak üçü Kemal’in güftesini hakkıyla anlayabildiler. Çok kereler uzun besteli parçalar vardır ki tagannî ve terennüm edildikleri zaman uzunlukları asla nazar-ı dikkate çarpmaz. fakat onun şiirleri miyanında bilhassa şu şiir. ruhunda fırtınalar koparan bir parça olmalıdır. halk tarafından anlaşılması kâbil olmayan bu güfte bugün ancak tarih-i edebiyatta zikrolunabilir. “Dağlar taşlar dayanamaz benim ah ü zârıma” diye yola çıkan gözü yaşlı orduda ben hiçbir hamâset göremiyorum. kısalık bahsine gelince bunu bestekâr düşünür. insanı kapıp koyuveren. Uzunluk. Binâenaleyh fikrimce istiklâl marşı olmaya katiyen liyâkati yoktur. ne de heyecan vatanperveri telkin eden bir parçadır. fakat hiçbir zaman İstiklâl Marşı olamaz! İstiklâl Marşı. Namık Kemal. yukarıda arz ettiğim gibi bir volkan gibi ateşli. Bence bu güftenin bazı aksamı tadil olunmak şartıyla aynen ibkâsında hiçbir mahzûr yoktur. bilakis insanı adeta deve gibi yürümeye sevk eder. Aflarına mağrûren arz edeyim ki bu parçadan mütehassis olacak insanların miktarı Türkiye’de pek azdır. Bunda zavallı köylünün bîçare askerin yurdunda ayrılırken duyduğu ıstırap ve askerlikte çektiği meşakkat tasvir olunmaktadır. Ey Gaziler”e gelince. hiç buyurdukları gibi “Ahengdâr. sıcak yuvarlarından bir türlü ayrılıp gidemeyen korkak adamların tagannî edecekleri bir parçadır. Zannediyorum ki eğer bizim ordu “ah ü zâr” ile harbe başlamış olsa idi Yunanlıları bir .748 Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak Gibi çok derin hissolunmuş ifâdeler vardır. Yalnız burada Talat Beyefendinin bazı fikirlerine itiraz edeceğim: Kendileri “Bu güfteyi şairin kendisi duymuş ise. Şiirini İstiklâl Marşı olarak tavsiye ediyorlar. çok güzel. insanı ağlamaya ve “ah ve vah” etmeye teşvik eden bir melankolik nağmedir. Bundan başka bu parçanın nağmesine gelince. Bana öyle geliyor ki. insana ne heyecan bediî. yine aflarına binâen söyleyeyim. çok mûnis ve tatlı nağmeli olan bu parça şüphesiz gayet kıymetli bir halk şarkısıdır.

7. s. Binâenaleyh biz “Ey Gaziler…” ile “Amâlimiz efkârımız”ı şimdilik bir köşeye bırakalım da bilhassa bestekârlarımızdan bize ruhumuzda İzmir’in istirdâdı günü duyduğumuz heyecanı canlandıracak bir beste talep edelim. nr. 3. Nuri Refet HAYAT. 72. c. 12 Nisan 1928. . 8.749 hamlede denize dökemezdi ve istiklâlimizin elde edilmesi için daha çok zaman beklerdik.

! Fakat bu “pek gençler” unutuyorlar ki böyle bir mukaddime ile her şeyden evvel kariin ve münekkidin hakkına tecavüz etmiş oluyorlar. Yedi genç şöyle diyor: “Yazılarımızı müştereken neşretmemizin sebebi memleketimizde son edebî cereyanları gösterecek toplu bir eser vücuda getirmek arzusudur. Hem gazete sütunlarını ve hem de karilerin sabrını suiistimal ederek boş sözlerle vakit geçirmedense cevâbımızı müspet bir misalle vermeyi tercih ettik. bir “gül” olmak istemekten daha şereflidir. Bu eser. “Cihan edebiyatına nazaran ne kadar ehemmiyetsiz” kaldıklarını takdir etmek tevâzuunu gösteren genç şairler Türk edebiyatı içindeki mevkilerinin tayinini de münevver efkâr-ı umumiyeye terk etselerdi –zannımızca. Kıymeti ve seviyesi hakkında hiçbir hüküm vermeksizin son edebî istihsâlimizin “Yedi Meş’ale”nin yedi gencine inhisâr etmediğini tereddütsüz söyleyebiliriz. cihan edebiyatına nazaran ne kadar ehemmiyetsiz kaldığımızı pekala takdir ediyoruz. gençliğin yazılarını takîp etmek külfetine bile girmeden. “Yedi Meş’ale”nin “memleketimizdeki son edebî cereyanları gösteren toplu bir eser” olduğu iddiâsı da bize hiçbirinde değil gibi geldi. Biz. aynası değil. Bu satırları yazanlar belli ki pek genç.750 “YEDİ MEŞ’ALE” = YEDİ İDDİÂLI GENÇ! “Yedi Meş’ale”= Yedi gencin eseri. edebiyatımızın ölmediğine “müspet bir misal” olup olmayacağını tayin hakkı –her eser için olduğu gibi – muharrirlerinin değil karilerin ve münekkitlerindir. olsa olsa yedi gencin şiirlerini ihtivâ eden bir broşürdür. bu eserle. belki onun bir parçasıdır. Mamâfih zannedilmesin ki biz. Çünkü ancak pek genç olanlar “iddia”larında bu kadar ileri gidebilirler.daha centilmence hareket etmiş olurlardı! Sonra. yalnız fuzûlî bir tefâhür ve malûmat-füruşlukla “Edebiyatımız öldü. Çünkü “Yedi Meş’ale”nin. Hayır. kendilerini dev aynasında görenlerdeniz. “kendilerini dev aynasında” görmediklerini söylüyorlar. Dünya şampiyonluğunu kazanmış bir profesör tavrıyla karşımıza dikilen bu satırları okuduktan sonra kendi kendimize sorduk: Bu gençler. Yedi meş’ale olmak isteyen yedi gencin şiirleri… Eserin başında bir mukaddime var. ölüyor!” diye kıyâmetler koparan bazı sanat kâhinlerine yanıldıklarını ispât etmek istiyoruz. Fakat unutmayalım ki bazen bir “gül”ün parçası olmak. eğer maâzallah bir de görmüş olsalardı o vakit hâlimiz nice olacaktı?! . Türkiye’deki son edebî cereyanların muhassalası.

Fakat gülünç olmamak güçtür! * * * Bu mukaddimenin bir de programatik kısmı var. İddia etmek kolaydır. edebiyatın bu baş belâsından kendimizi kurtarmayı en büyük bir vazife bildik. “başkalarının manevî yardımına muhtaç kalmadan” yaratan bir ibdâ” var. “Hep aynı vefâsız sevgiliden başka bahsedecek bir şey bulamıyor musunuz?” diyenlere onu bize değil. “Vefasız sevgili” yok. Yazılarımızı tetkik ediniz.751 Bu mukaddime ile şuna bir kere daha imân getirdik. sevinç ve kederlerimize ne kadar az yer verilmiş olduğunu göreceksiniz. canlılık ve kanlılık var. gösterin kendinizi! Açıyor ve okuyoruz: . ferdî ve subjektif “ben”. “o” yerine içtimaî “biz”. “Mızmız ve soluk hisler” yok. yedi genç.” Demek ki “taklit” yok. Fatma terennümünü bulacaksınız. “Değiştirile değiştirile karie sunulan” his ve fikir yok. “sen”. her şeyden evvel duygularımızı başkalarının manevî yardımına muhtaç kalmadan ifâde etmeye çalıştık. Yazılarımızda ne dünün mızmız ve soluk hislerini ne son zamanların renksiz ve dar Ayşe. yepyeni duygular ve düşünceler var. bizden evvelki nesillere sormalarının daha münasip olacağını hatırlatmak isteriz. hasretini çektiğimiz edebiyat… Haydi bakalım. Kariler aynı his ve fikirlerin değiştirile değiştirile kendilerine sunulmasından bıktılar. beklediğimiz. usandılar. yine yedi genç şöyle diyor: “Göğsümüzü gere gere söyleyebiliriz ki taklitten. … Ve sonra mevzularımızı da kâbil oldu kadar genişletmeye çalıştık. İnsan bu satırları okuyunca derin bir “oh” çekiyor. İşte biz edebiyatta bu çürük zihniyetle mücadele etmek istiyoruz. “Şairin dar hususiyeti” yok. yedi acar projektör ile aydınlanacakmış gibi seviniyor: Mükemmel bir program! Tam istediğimiz. “münekkit”in gecesi sanki yedi sönük “meş’ale” ile değil. aşkımıza. yeni nesli temsil eden yedi gencin geniş mevzuları var. “onlar” var. kendi dar hususiyetimize. Biz. “siz”.

Hasretimiz dinmedi. ya. okuduk ve kapattık. _____________ Ağlama!. Bir de ne görelim? Eski tas. İşte misali: Bir gün oldu. Sanki bu mukaddime başka bir eser için yazılmış da yanlışlıkla bu kitabın başına geçmiş gibi. mızmızlık tam manasıyla bu eserde de hâkim. yolcu. hayat dediğin _____________ Ne çıkar boş midene yetmezse gündeliğin _____________ Gel. tabiat tasvirleri yahut da vefâlı veya vefasız “o”! Duyuş ve düşünüşte bir ayrılık sezemedik: Edebiyatımızın müzmin hastalığı. ağlarım.. Bir masaldır.. Bütün bu beklediklerimiz gelmedi. yine sen bugün de paçavralarla giyin Yarın sıcak bir örtü hazırlıyor sana kar… . Şekilde hiçbir yenilik göremedik.752 Açtık. Saçları kar. bedbîni. bezginlik. Mevzularda bir tazelik bulamadık: Yo. aynı ritim. gönlümde kayıp ettim ilkbahârı En acı tevekkülle saydım dakikaları ___________ Gençlik emellerinin dağıldı çiçekleri ____________ Gördüm sular ağlıyor. _____________ Kalbim son aşkımın dedim artık mezar budur Yalnız kalan içimdeki bir dinmez ağrıdır. Aynı vezin. eski hamam. yine şairin kendisi: Ben. Her gülen ses bir feryat ____________ Bu gençliğimi yakan zehirli bir mısrâdır Benliğimin üstüne çöküveren bir dağdır. içi kor. _____________ Feryat eder ve bağrımı yumruklar. _____________ Şair dalgın yürüyor.

bunaltan hava… Edebiyat-ı Cedîdecilerin kustuğu hava. yılmış. Çözülmeyin ömrümü koparın damar damar _____________ Yine bahtiyârsınız. Yine ağlayan. yıllardır boğan. bükük gençlik! Hani canlılık nerede? Nerede kanlılık? Hani “dar husûsiyete az yer” veren şair? Nerede “mızmız ve soluk” hislerden uzak genç? Bu gençlerde mızmızlık o kadar sâri ki “tabîat”ı bile mızmızlaştırıyorlar. yıpranmış. Güller söyle ne yapsın artık ağlamasın da ilah… Görüyorsunuz ya artık yapılacak başka bir şey yok. gel sürüsüz çobana ! _____________ Sıcak gözyaşlarımla ısıttığım bu kalbi Yiyiniz yarasalar. Bizi. bize hiç yabancı değil. Hepsinin yüreğinde boğulan bir hıçkırık. gülmesi sahte. neşesi zoraki. ağlayan. yiyiniz yarasalar. oflayan mütevekkil. tıkayan. şu “Kuşun Şarkısı”nı dinleyin: Soldu nârîn sakları hâreleyen ihtişâm… Bahârın kucak kucak dağıttı çiçekler Dinmeyen bir kederle ağladılar bu akşam. soluk. hıçkıran. Bakın. öldünüz gün görmeden! Uyuyunuz çocuklar. uçuk. mahzun.753 _____________ Hasretin bir tükenmez intizâr oldu bana Sen bir güzel kuzusun. güller bile ağlamak mecburiyetinde! . Bu hava. ölüme teşne. zannederim. bu kitabın içinde esen hava hakkında bir fikir vermeye kâfîdir. bezmiş. uyuyunuz çocuklar Bir beşik kadar rahat bu karanlık çukurda _____________ Onların da kalbinde bin azâbın ateşi _____________ Yirmi yıl yer üstünde sürünüp duran beni * * * Bu misaller. çökük.

s.754 İtiraf edelim ki bu “Yedi Meş’ale’de kuvvetli mısralar. keskin ve kıvrak çizgiler yok değil. Malzemeyi kullanmayı öğrenmek ve hedefe götürecek yolları bilmek için “çalışmak” lâzımdır.76. güzel görüşler. Fakat bunlar yalnız genç şairlerinin “istidat”ını ispat eden kıvılcımlardır. 10 Mayıs. Onun için yedi gence son yedi kelimemiz: Gençler! iddiâcı olmaya hak kazanmak için çalışın!.3. s. c. 1928. yorucu bir cehd ve cidâlin yemişidir..5. “Sanat” uzun. 6 . Program bir hedeftir. İstidat sadece bir malzemedir. Yedi genç mukaddimedeki programlarını tatbik etmiş olmaktan daha çok uzak bulunuyorlar.. Tok Sözlü HAYAT.

mekteplerde bunun talebeye öğretilmesinden biri bil-vâsıta. “Kısa hikâye”ye gelince bu. Eğer yazımı birkaç sütun içine sığdırmaya değil de genişçe bir etüt haline koymaya karar vermiş bulunsaydım. Yalnız bu aralıkta her nasılsa gözünden kaçmış mühimce bir nokta var ki bu yazımla sırf buna temas etmek istedim. diğeri bilâvâsıta olmak üzere iki fayda beklenir… Bu faydalardan direkt olanı talebenin sadece nesrin bu şeklini öğrenmesi indirekt olanı ise daha yeni gelişen genç zihinler de “sistematik çalışma”ya karşı cazip ve eğlenceli bir vasıta ile alâka uyanmasıdır. demin de dediğim gibi üç indi tasnif yapmış hâlbuki ecnebi edebiyat kitaplarını açanlar görürler ki nesirde biri “roman novel” öteki de “kısa hikâye short story” diye belli başlı iki tahkiye şekli vardır. gerek tertip ve gerekse karakterleri itibariyle birçok esaslı başlıkları hâvîdir. bu “sistem” iddiamı en azdan dört beş misal ile okuyuculara bu yazıdan beklediğimden daha iyi ispat edebilirdim. Makale sahibi yazılarını biraz fazla umumî hatlarla çevirmiş olmakla beraber mevzuunu hakikaten itina ile benimsemiş görünüyor.755 “KISA HİKÂYE” HAKKINDA Edebiyat Meseleleri: Birkaç haftadır “Hayat”ta roman ve hikâye hakkında etütler çıktı. “kısa hikâye”ye nispetle daha çok uzun ve gerek mevzu”. Tarif: “Kısa hikâye”: . “roman”dan büsbütün ayrıdır. “roman”. “Kısa Hikâye” o kadar sistematik bir şekildir ki. büyük hikâye ve küçük hikâye” diye tamamıyla indi bir şekilde üç tasnif yapması. saniyen de teferruâtı aşağıda göstereceğim “kısa hikâye”den bahsetmemesidir. Yazıların sahibi eğer mütalâalarını universal değil de sırf Türkçemizi göz önünde bulundurarak yürütmüş olsaydı belki şu satırların onun makalesini tamamlayacağı zannetmeye kendimde cesaret bulamazdım. zira bahsedeceğim mesele her ne kadar Türkçemizde şimdiye kadar tatbik sahası bulmamışsa da ecnebi edebiyatında oldukça mühim bir mevki tutuyor. Muharrir vakıa “küçük hikâye”ye dair uzun bir paragraf yazmış. makale sahibinin yazısında evvela “roman. Tamamlamayı istediğim eksiklik. Muharrir. Bu nev’ hususiyle İngiliz edebiyatında nesrin çok mühim bir unsurudur. lâkin bu “küçük hikâye” ile benim bahsetmek istediğim “kısa hikâye” birbirinden o kadar farklı duruyor ki bende çaresiz bu kısa yazıyı yazmak mecburiyeti hâsıl oldu.

felsefi veya ruhî mukaddimelerle başlayan.Bir mücadelede 12.Yalnız artistik bir tarafından gösterir. Karakterin sayısı çoğalınca 10’uncu şartın temini tehlikeye düşer. karakter tahlili veya vakıa muhitinin tasviriyle. 10. cilt 3. Poe’nin bu şartın hududunu aşıyor zannedebilecek olan “Kızıl Ölümün Maskesi” kanunlarına ve zihnin makul telakkisine mugayyer” manası yoktur. fakat tamamıyla açmaz Demek ki şu klasik tarife göre bir yazının “kısa hikâye” olabilmesi için on iki şart vardır. 10’uncu şartın teminine en kısa yol teferruatın teksifidir. 2Hayalî: hakiki bir vak’aya istinat etmeyerek. 345Tahkiye: “Kısa hikâye” ne bir şiirdir ne de bir makaledir. sayı 58 . yahut da bizzat muharrir tarafından gâibsa’yasıyla anlatılan. Bu şartlardan izaha muhtaç olanları teker teker alalım. ya okuyanın zihnindeki suallere birer birer cevap veren mütekellim. zira bu takdirde “kısa hikâye”nin bel kemiği olan 10’uncu şart tamamıyla temin etmek tehlikeye düşer. 1Kısa: vasatî iki binden üç bin kelimeye kadar “kısa hikâye” daha uzun yazılacak olursa tıpkı elde tutulan lüzumundan fazla bir değnek gibi idaresi müşkülleşir. ilmi. En sonunda.Okuyanda tek bir intibâ’ bırakan 11. Lüzumsuz [*] hikâyesinde bile keskin gözlü bir kari müddeanın ispatını bulabilir. periler ve esrarengiz mekanizmalar gibi aklın kabul edemeyeceği uydurmalara da yer vardır manası çıkarılmamalı. Yalnız bundan “kısa hikâye”de zümrüd-i ankâ gibi. “Hayalî” kaydında tabiatın muhâverelerin.756 123456789- Kısa ve Hayali Tahkiyedir ki Ancak birkaç karakteri Teferruatı teksif edilmiş ve Bir plan dairesinde cereyan eden vukuat şekline konulmuş Vak’anın kahramanı veya herhangi bir minor karakteri tarafından Hareket. vak’aların ve tasvirlerin hulasa asıl mevzula doğrudan doğruya ilişiği [*] Hayat . bütün karakterleri teker teker oradan çıkartan bir Denouementle bağlı yahut da şüphe ve kararsızlığı birden kesip atarak ortadan kaldıracak Climaxla neticelenen. action.

okuyanlara: “Buna da ne oldu?” sualini sordurmadan ortalıktan birer birer siler ve kaybeder. 6Vukuât bir zincirin halkaları gibi ve daima Chronological bir sıra ile aynı zamanda ehemmiyetleriyle mütenâsip bir surette büyütülmüş olarak dizilmelidir.757 olmayan bir cümlenin hatta bir tek kelimenin bile “kısa hikâye”nin bünyesinde yeri yoktur.“Kısa hikâye”de bir Climax mutlak surette lazımdır. Birkaç misal alalım: “Poe”nin “Kızıl Ölümün Maskesi”ndeki tek bir intiba “ölüm”dür. tıbbî. “Valdemar Meselesindeki Hakikatler” ve “Beyazî Portre” hikâyeleridir. 10. Bir karakterin ilmî. içtimaî yahut da iktisadi bir cepheden bile gayet iyi tanıyabilen ve hatta iyi işlenmiş bir hikâye de yalnız bir defa okuduktan sonra bile ezberinden mükemmel bir tasvir yapabilir. “Mücâdele”nin tarifi. . okuyanda tek bir intiba ve his bırakması şartıdır.“Kısa hikâye”nin en mühim hususiyetlerinden biri de daima bir “mücâdele” göstermesidir. Climaxa varmak için geçilmesi lazım gelen yollarda rastladığı vâkıaların en mühim bir veya iki safhasını gösterir ve bu kadarla iktifa eder. İşte bu şart “roman”la “kısa hikâye”yi birbirinden en keskin çizgi ile tefrik eder. belki hikâyeyi anlatan kimse onlara yalnız tek bir cepheden bakar ve yalnız kısa ve artistik bir tasvirle iktifâ eder. “iki kuvvetin çarpışması”dır. 9.İnsanla tabii kuvvetler arasında 4. hikâyenin başından bir birini arkasına dizilen sualler cevap verir ve aynı zamanda bütün karakterleri. İkinci şekilde denouementle. Birinci şekle en güzel misaller “Poe”nin “Perenis”. Climax hikâyenin ya en son cümlesinde olur yahut da arkasında bağlı bir denouementle birlikte bulunur.İnsanla kendi nefsi arasında 6. “tenasüp”süz bir tertip meselâ başı gövdesinin iki büyüklüğünde veya bacakları sadece “gülünç” bir yazı meydana getirir. Hikâyeyi anlatan kimse.İnsanla fevkattabiâ kuvvetler arasında 5.“Kısa hikâye”nin bel kemiği.İnsanla hayvan arasında 3. “Amontilado Fıçısı” ile “Kurbağa”da “intikam”dır ve ilah… 11.İnsanla tâlii arasında 12Karakterler “kısa hikâye”de hiçbir vakit tamamıyla açılıp gösterilemez.İnsanla insan arsında 2. Mücâdele Strugle şu şekillerde olur: 1. Dikkat olunursa görülür ki deminden beri saydığım bütün şartlar ve bir tek noktanın etrafında toplanıyor.

Bazı muharrirlerimiz. İşte bir kari. beklediği sual önüne çıkar çıkmaz derhal başladığına bir işaret koyar ve “tereddüt” devam ettikçe satırların altını çizer. “Kısa hikâye” bu kadar sistematik olmak ve bu kadar cazip birçok hassalara mâlik bulunmakla beraber çok yazık ki Türkçemize (resmen diyeyim)girmemiştir.758 “Kısa hikâye”ne kadar sistematik yazılırsa okunması cihetinde de o kadar sistematik bir sa’ya muhtaçtır. Ekseriya daha birinci sualin cevabı verilip de satırların altındaki çizgi durmadan bir ikinci veya üçüncü sual başlar ve bu böylece yazının mu’in bir noktasında okuyucu bir veya müteaddit suallerin mukadder cevabını bekler durur. Bir “kısa hikâye”de altı çizilmeye değmez. hikâyeyi okumaya başladığı zaman tâ ilk cümleden itibaren her an yeni bir “tereddüt suspense”den doğacak yeni bir sualle karşılaşmaya hazırlanır. Esâsen iyi bir “kısa hikâye” muharriri okuyucularını nasıl dilleri tutulmuş. nefesleri kesilmiş bir hali getirmeyi bilir. “Edgar Allen Poe”nin “Fantastik Masallar”ını okuyunuz. Türkçede benim bildiklerimin arasında “kısa hikâye” denebilecek bir yazı olarak Selahattin Enis Beyin beş altı sene evvel . istisnasız hepsinde de o kadar kendinizden geçersiniz ki okumanızın ortasında kazara zihniniz masaldan ayrılsa kendinizdeki gayr-i tabiî hali derhal görürsünüz: ya merak ve heyecan içinde tırnaklarınızı kemiriyorsunuzdur yahut da o ana kadar nefesinizi öyle dar alıp vermişsinizdir ki kendinize gelir gelmez muhakkak derin derin içinizi çekersiniz. “kısa hikâye”nin nasıl okunması lazım geldiğini de uzun uzadıya anlatırdım. ihtimal farkında olmadan. Bunun için bir de masal söyleyen bir kimsenin en ziyâde dikkat ettiği cihet. Demin de dediğim gibi eğer bu yazımı genişçe bir etüt haline koymaya karar vermiş bulunsaydım. (daha ileri giderek diyebilirim ki planları deminden beri göstermeye çalıştığım sistem dairesinde hazırlamayı akıllarından bile geçirmeyerek) kısa hikâye yazmış olabilirler. Yalnız bu araştırma da elbette mu’în bir sistem dahilinde yapılmalıdır. aksi halde kendisinden beklenilen tesirler elde edilemez. bununla beraber kendiliğinden anlaşılır ki bir “kısa hediye”nin ne gibi şerâit altında tasarlanıp yazıldığını bilen bir kari okuduğu esnada yukarıda saydığım bu on iki noktayı hikâyenin içinde görmek ister ve araştırır. Bir satırın bulunmaması o satırda “alâka” uyandıracak bir mahiyet bulunmamasına delalet eder ki karin şevkini kaçırmaya sebebiyet verebileceğinden bu nokta çok mühimdir. kendisini dinleyenlerde lüzumu kadar kuvvetli bir alâkanın uyanmasıdır. Bazen çengeller müteaddit olur ve daha birisi çözülmeden bir ikinci yazının gövdesine ilişmiş bulunur. “Kısa hikâye” muharriri bu cihetten ulvîyetle istifâde etmek isteyeceği için yazısına zaman zaman fasıla verir istifham çengelleri yerleştirir.

21 Haziran. s. s.759 okuduğum ve teferruatını şimdi iyice hatırlayamadığım “Sara”sını gösterebilirim. öyle ki bu tasvir bana “artistik” olmaktan biraz daha ileri geçmiş görünüyor.18. 19 . Kenan Halit HAYAT. 1928. c. Gönül istiyor ki bu çok güzel aynı zamanda sistematik şekil Türkçe’mizde de layık olduğu mevkii kazansın ve hususiyle son zamanlarda artık usanç vermeye başlayan durgun yeknesaklığı ortadan kaldırmaya yardım etsin.82.4. Bununla beraber bu hikâyede “kısa hikâye” şartlarına münâfi bir noktanın bulunduğu şimdi aklıma geliyor: “Sara”nın karakteri lüzumundan fazla açılmış ve gösterilmiştir. “Hayat”ta birkaç haftadan beri çıkan roman ve hikâye hakkında makaleye şu kısa yazımla ufak fakat mühim bir nokta ilave etmek istedim.

bu derecede şehvet ve iptilâ ile dalmamışlardı. Gene teslim edersiniz ki edebiyatın benim gibi profanları pek çoktur.’e «Les nouvelles Litteraires»in 19 Kanun-i sani nüshasında «Fransa’da Kadın Edebiyatı»nın muasır ruh ve temayülleri hakkında Jean Larnak imzasıyla yazılmış bir bendi mukavemet edilemez bir gıpta ile okuduktan sonra bilâihtiyar sizi hatırladım. “gökleri üzerinde dinleten derin kalpli tabiata” duygularının olanca şehvetiyle vurgundurlar. pek lüzumlu bir yoldaşı olan erkeğin yanında katlandığı mihnetlere bir teselli olur ümidiyle tabiata teveccüh ediyor. yemişleri okşayarak ihtirasla yemek en sıcak zevkleridir.760 BİR ARZU… Nahit Sırrı B. yani sırlarını faş etmek temayülü ve erkekle çocuğu tecessüm ettirememek iktidarsızlığı görülür. Çayırlara serili uzanmak. ölümden kaçmak için bir vasıta olan bu tabiata dalış. tabiata daha yakın olan kadın. erişilmez ve az çok mücerret bir ideale doğru yükselmeğe bakarken. çiçekleri koklamak. Karilerimi gıpta ettiğim beye yabancı bırakmamak için Jean Larnak'ın muasır Fransız kadın edebiyatı hakkındaki irşatçı tahlillerini hulâsa edeceğim.onların beş duyguları önünde bir avdır. 1830 romantizmi kadınların kalplerini azat etmişti.E. kalbin sızılarından. senelerin getirdiği inkisarlardan. Bunların eserlerinde vakıa tabiat manzaralarının tasvirleri ve hatta Rousseau'nun tesiriyle mukaddes ve aziz tabiatın medih türküleri vardı. Bu hissin tesiri altında tabiatla baş başa kalmak istiyor ve onun her ot ve böceğine gönülden hayran oluyor. Bugünkü kadın romancıların bütün kadın kahramanları. Hayatın adiliklerinden. Fakat bunlardan hiçbiri bugünküler gibi toprağa bu derecede ihtiras. Yalnız bugünlerde aşırı tabiat aşkım George Sandların muasırları olan kadın ediplerde göremeyiz. Erkek.» sözü bugünkü Fransız kadın ediplerindeki yaban duygu iptilasına en sadık bir tercümandır. 1900 romantizmi de hasselerini azat etti Bugünkü kadın edipleri içi her şey . deniz ve ırmakların sularında çırpınmak. Teslim edersiniz ki edebiyatımız sizin gibi mütemadî bir alâka ve ihtirasla takip edebilecek münevverler pek azdır. muasır Fransız kadın ediplerinde . Bugünkü kadın ediplerimizde olduğu gibi Madam de Stael ve George Sand'ın muasırları olan kadın ediplerinde de açılmak. Arz ettiğim bendi belki okumuşsunuzdur. Mme de Noailles' in: «Ben artık kâinatı tadan ve içen bir sevdalı ağızdan başka bir şey olmak istemiyorum.

mehip anaforlarını hiçbir zaman teslim ve kabul etmeyecektir. Bunları böcek. Gene bu arzudur ki kimini isyana. Bunun için bütün itirafları hüzünle dağlıdır. İstiyorlar ki dünya bir duygu mahşerine dönsün. Fakat temayül ve simalarının toptan teşrih olunduğunu hiç hatırlamıyorum. 1929. Bunların eserleri çıktıkça tek tek tenkit edilmişlerdir. Bu kadınlar havas ve kalplerinden aşırı taleplerde bulunmak iptilasındadırlar. ot ve yemişlere koşturan aynı kaçmak arzusudur. bu noktadan bizi tenvir etmek istemezler mi ? Mustafa Şekip HAYAT. Burada enteresan olan cihet bugünkü Fransız kadın edebiyatının hakim ruh ve temayülünün fikir adamlarına lâzım olacak bir şekilde tanıtılmasıdır. İstiyorlar ki anlamak yerine duymak kaim olsun. On beş yirmi seneden beri Türk kadın edebiyatı ihmâl edilecek gibi değildir. s.5 . yahut hiç olmazsa duymak anlamaktan fazla olsun. Acaba Nahit Sırrı B. Deniz dalgalarından hiç böyle şey istenir mi?„ Muharririn kadın üslûbu hakkındaki fikirleriyle kadın edebiyatının teceddüt etmemezliği ve hasselerinden ötesine geçemeyeceği hakkındaki hükümleri beni alâkadar etmez. Bunlardan birini dinleyelim: "Erkeğin hendesî kafası kadın deryasının gizli.761 umumî bir temayüldür. 115. çiçek. İstiyorlar ki bir duyma ve titreme makinesi olsunlar. nr. kimini fisik ve sefahate boylatmıştır. . anlaşılmamış. 7 Şubat. Onlar hep akl ü hikmet ararlar. c. 3. E.

yirmi beş yaşında iken doğan çocuğumun adını Osman koydum. Bir vakit bozulmaz abdestim benim" demiş olduğu gibi daha ileriye giderek: "Gülbank külüngiyle zahit ekher" . fakat Bektaşiler beyninde pek meşhur olan bir nefesinde: Söyleme ey zahit yalan dinlemem.Talât Beyin dîvânında olmayan. Talat Beyin. Bursa’nın Beypazarı’nda ve sonra Rumeli’nin Beypazarı’nda tevellüt ve yeniçeri vak'asında öldürülmüş olduğuna dair yanlış mütalâaları havi neşriyâtını bir mektupla kendisine bildirerek tashih ettirmiştim.762 DERTLİ HAKKINDA Hayat'ın yüzüncü nüshasında A. Ziyaettin Fahri Beyin tenkidine cevaben intişar etmiş olan kıymetli makalesini okuyarak Âşık Dertli'ye ait mahdût olmakla beraber esaslı tetkikâta müstenit malûmatımı arz etmeyi muvâfık buldum. Ankara’da bulunduğum zaman Rıza Tevfik'in Peyam Gazetesi’nde Dertli’nin. Şu kadar ki oğlunun isminin Ömer olmasını delil ittihaz ederek kendisinin Bektaşi olmadığına dair mütalâa doğru değildir. Dertli'nin filhakika Koyunpazarı’ndaki cami kabristanında medfûn bulunduğu hakkındaki A. Bektaşilerin birçokları Kadirî. A. Bir hak mürşide bağlı destim benim. Meselâ ben kırk yaşında Bektaşi olmuştum. Çünkü Bektaşiler Bektaşi olarak doğmazlar. Dertli «Pir Sultan» dan ziyade mutaassıp bir mutasavvıftı. Binaenaleyh «Ömer» ismindeki oğlu Dertli'nin Bektaşiliğe intisâp etmezden mukaddem ve Bektaşilerin bu itikâdına vâkıf olmadığı bir zamanda doğmuş olduğundan ismi Ömer kalmıştır. Sen gibi günde beş vakit kirlenmem. Şimdi ben öldükten sonra oğlumun adının Osman olduğunu delil ittihaz ederek benim için «Bektaşi değildi» demek. Rufaî ve emsali tarikatlara mensup olmuşlardır ki Âşık Dertli de evvelce «Halvetiye» tarikinden olduğu halde sonra Mustafa Baba isminde bir zaten «Nasip» alarak Bektaşi olduğu muhakkaktır. Talât Beyin ifadeleri pek doğrudur. doğru mudur? Bundan başka Dertli’nin Bektaşi olduğu kendi asariyle müspettir. Bektaşi olmak için bir merasimden geçmek lâzımdır ve buna “Nasip” derler.

c. 116. 14 Şubat 1929. Bu bapta son zamanlarda vuku bulan neşriyatın kâffesi efsane mahiyetinde kalmıştır. . demiştir ki dini bütün bir Sünni bunu söylemez. 8. Bektaşiden başka diğer tarikat mensuplarına bile Kızılbaş demiştir. Dertli de başka bir nefsinde Bektaşi olduğu halde çenelisine Kızılbaş dediklerini söylemek istemiştir. Dertli'nin Aleviler köylerine gittiği için onlarla hemhal görünmek istemiş olması ifadesine gelince: Dertli'nin yaşadığı devirde Bektaşilerin içine girip de Bektaşi veyahut Alevi görünmenin imkanı yoktur.. Nasibini almamış bir kimse böyle şeye cesaret edemez ve ederse mutlaka onu “münkir. münafık.rim senin bilmiş ol. 5.Talât Beyefendinin Dertli kitabının pek yüksek kıymeti haiz olduğunu makam-ı şükranda beyan etmeği de bir vazife addeylerim..763 “Kafanı ezerim senin bilmiş ol" diye başlayan diğer bir mısraında da. A. müfsit” addederek öldürmekten çekinmezlerdi. Kırklareli Halk Musiki Cemiyeti Reis ve Muallimi Vahit HAYAT. Yakın zamanlara kadarda Bektaşi muhabbetlerine girilerek onların bazı ferî usul ve itikâtlarına vâkıf olunduğu vaki olmuşsa da gene esas usulleri hakkında esaslı malûmat alınamamıştır. hatta söyletmez. s. Hele Anadolu içinde bu kabil olamazdı. nr. Şu itibarla Dertli heyecanlı bir halk şairi olmakla beraber çok imanlı bir Bektaşiydi. "Dinini si. Bundan başka halk her zaman Kızılbaş ile Bektaşiyi birbirinden ayırmamıştır. Musikiye mensup olduğum sebeple halk şiirleri meyânında eskiden müridi bulunduğum Bektaşilik dolayısıyla da bütün Bektaşi şairlerinin nefeslerinin notalarını cem etmiş olduğundan halk bilgisi ve halk musikisine bir hizmet edebilmek emeliyle bunların bestelerini neşredeceğim için bu eser ve vesikalarıma istinaden Dertli hakkındaki ufak bir malûmatımı aynı hizmet endişesiyle arz ettim.

.. işte az çok okumaya çalışan bir adam olduğum halde ne kuvvetli bir muharrirden haberim bile yokmuş! Ve kim bilir bilmediğim ne kıymetli eserler var! "Georgette Garou’nun kabında muharriri Dominique Dunois’nin daha altı eseri olduğu hâber veriliyor. buna derhal itaatle vücuda gelecek pek basit taslağın lâyık gördükleri teveccühten beni mahrum edeceğinden korkarım. sade bu romanını anlatmağa hakkım var. resmen men edilmiş olan edebiyatın hürriyetini kazandığı 1908 senesinden ve adına «On Temmuz İnkılabı» denen tarihten başlatmak zarurî idi. bazen de muasırlarının hemen hiçbirinde görmediğimiz kadar sade ve saf bir lisanla yazmıştır. Bu vesile ile ve muhtemel bir tenkide cevap olmak üzere ilâve edeyim ki. bu mükellefiyet daha cazip. hem de daha nazik ve müşkül oluyor.. bu satırların muharriri için bir mükellefiyetti. Ziya Paşa ve Kemal’i bırakarak Hamit’le başlamak kabili itiraz olduğu kadar. Binaenaleyh.764 BİR EMİR VE BİR KİTAP HAKKINDA Mustafa Sekip Beyefendi üstadımızın Hayat’ın 115’inci nüshasında bana hitaben neşrettikleri makaleyi. ihmal edilemeyecek bir mevki kazanmışlardır. mebde olarak siyasî teceddüdümüzün açıkça başladığı Üçüncü Selim devrini almadıktan sonra. Bu sebepledir ki. üstadın emirleri de zannediyorum ki icra edilmiş olacaktır. tahrir hayatımın pek şerefli bir mükâfatı saydım. Bunları da okuduktan sonra bu romancı kadın hakkında umumî intibalarımı yazabilmeği isterim. (1908’den Beri Türk Edebiyatı Tarihi) serlevhası altında hazırlamağa çalıştığım eser ikmal edilince. Ve emrin telakkisinden sonra. Şimdiki halde.. Çünkü bazen kızıl bir mürteci kesilen bu şair. Neşriyat hayatımızın feci fakrini. Şekip Beyefendinin de pek vakıfâne söyledikleri gibi. hazırladığım eser için mebde olarak Türkiye’de edebiyatın serbesti kazandığı tarihi muvafık buldum. izhar buyurdukları arzuya gelince. açık Türkçe cereyanını meselâ tâ Naci'ye kadar götürmemek de itirazı celp edebilirdi. edebiyat hayatına giren kadınlarımız gittikçe çoğalarak. işaret ettiğim eserimde onlardan dikkat ve itina ile bahis. Kadınlarımızın on beş yirmi seneden beri edebiyat hayatına getirmiş oldukları eserlerin umumî temayüllerini ve kadın ediplerimizin şahsiyetlerindeki ana hatlarını çizmem için. Paris’te bu seneki Femina mükâfatı edebîsini kazanan bu (Georgette Garou romanını okurken ne acı hissettim! Türkçeden başka bir lisan bilmeyen bir edebiyat meraklısı için bizdeki neşriyatı bir değil on kere de okumak mümkünken. böyle bir eseri. Ve bu tarihten beri de. Şinasi.

bu fakat. sağlam ve genç vücutlarının sevişmesinden başka hiçbir eğlencesi olmayan ve guruba kadar fasılasız bir çalışmakla geçen hayatlarıyla bahtiyardırlar. bütün bu köylüler zengin oldular. sırf o gün. Didier. Çalışan kolların ne kadarını cihan harbi yedikten ve havaic-i gıdaiye ürkünç bir şekilde yükseldikten sonra. eti. İşte Georgette bu köylülerin en zenginlerinden birinin kızı. Fransa’nın büyük şehirlerden uzakta. Ve hele erkek. Hele sadece bir uşak olursa! Çünkü. Georgette bir türlü hâmile kalmıyor. belki kendini daha suçlu bulduğu için. Roman. Georget’in şiddetle severek. yağı. geceleri. Georget’in kocası kıskanılmaya lâyıktır. Fakat ertesi gün iştedirler. Fakat evvel emirde büyükannesine sorar: -Çocuğum olursa. Ve sonra. onu kovmak ihtiyarın hatırına gelmemiştir.. bütün bu köylüler binlerce franga para dememeye başladılar. zevç ve zevceyi çıldırtır. esmer ve dilber bir köylü kızıdır. Çok çalışkan ve ciddî bir uşak ki. Georgette'in gidip kocasını da sürüklediği doktor. Kendilerine bilâistisna Mösyö ve Madam denilen şehirliler. daima kadına hâkim olduğu bu köyde. bunun er geç olacağı hakkında ne derse desin. bunu bilerek sükûn ile gözlerini kapamak istiyor. Bu tehdit. kocakarı lakayt ve her ay geçince daha gazuptur.. Bunun içindir ki. onun izdivaç gününde başlıyor. dul ve ihtiyar büyük annesinindir ve babası öldüğü ve annesi birine varıp Paris’e gittiği için. uşakları idi. Fakat. Ve izdivaç günü. Tekdirleri karşısında. büyükanne. gece sinemaya gidebilmek için bir çörek ve kahve ile akşam karınlarını doyururlarken. yeni evliler toprakla uğraşmazlar. Erkeğin. Sublaines köyünde. onun günden güne artan tehditleridir! Çünkü o. halde ne yapacağını bilir. dünkü uşak. uşağın evinin erkeği olmasına bile razı oldu. iki senelik bir inattan sonra büyükannesini kendisiyle izdivaca razı ettiği adam. on sekiz yaşında. Sonra bir gün tehdit eder: evlerine alınmış ve bedavaca çalıştırılan iki öksüz kardeş vardır ki. gözlerini kapadığı zaman topraklarının kapanın elinde kalmayacağını bilmek. Halbuki eski uşağın çocuğu olmuyor. bunun oğlan olanına mallarının yarısını bırakacağını bildirir.Çocuğu yapacak kadındır! Öyle mi? Georgette şu. kendisini sevdirmek için hiç bir şey yapmamış ve iki sene süren niza esnasında o kadar uzak ve adeta bigâne kalmıştır ki. buğdayı. gece karısıyla kavga ederek bağırır: . evvelden tahayyül edemeyecekleri fiyatlarla sata sata. bu oğlanla kardeşini kovacak mısınız? . çok uzakta bir köyü. daha doğrusu torunu. Bütün asırların sakinlerini toprağa şiddetle merbut ve iktisada çılgınca riayetkar olarak birbirlerine devrettikleri bir köy. Servet. ihtiyar kadın.765 Georgette Garou. bir gün bütün mal kendisinin olacaktır.

İki üç sene geçince. Şu kadar ki. çocuğun vaftizi için davetli olarak Paris’ten gelen Georget’in anasıyla üvey babası.766 -Evet. Ve birkaç kadehten sonra üvey baba Didier'yi. meseleden hemen haberdar olurlar. Romanın ikinci kısmında. Georgette onu kovar. Ve bu musahabeyi iki kadın temdit etmezler. ve o anasıyla beraber giderlerken. köyün papazı mektebinin tekmil çocuklarıyla beraber kırlarda gezmeğe çıkmıştır ve çocuklar her şeyi görmüş hem de anlamışlardır. Karısı ve onun sadakati o kadar mühim şeyler değildir ki! O kavgasız geçen geceden sonra. sevdalarının hüclegâhı olur. kocası ve oğluyla yalnız kalır. Lâkin. adı Cadet olan işçinin bu on beşinci çocuğu dünyaya geldiği zaman. güya sevişirler. fakat çocuk olduktan sonra. . çünkü ilk aşk gecesinde bile Didier karısından ziyade kalbi üzerinde bütün toprakları sarmıştı ve sıkmıştı. O kadar ki. İhtiyar için. bu köşe hiç de kuytu ve gizli değilmiş. kendisini bulur. Bu çocuk ise onu köye ebediyen bağlayan ve kendilerinden ebediyen ayıran bir zincirdir. erkek kendine uzatılmış olan yüz frangın göreceği hizmetleri ve kadın her halde ana olacağını düşünerek. Fakat hayır. Ve bunun kim olacağını da tayin etmiştir. her ayıba göz yuman bu zelil kocayı tahkir eder. tembel ve serseri. Bu ana ile kocası. gece sinemaya gidebilmek için akşam yemeği yiyemeyen şehirlilerdendirler ve daima hasut gözlerle seyrettikleri bu servetten hissedar olamadıklarına yanarak. Onu aşığı olduğu topraktan ayırmamak için yapılan bu fedakârlığa. heyhat ki. O günün gecesi. hem de genç olmayan bir mahlûktur. yarı iane ile ve yarı aç büyüyen on üç çocuktan başka bir çocuğu daha yeni dünyaya gelmiştir. Georgette’in aşkı ancak çocuğu içindir. Ve zaten olaydı roman belki olmaz ve belki orada biterdi. daha fazla anlamış görünmemek muvafıktır. Bu. birden bire devrilen bir ağaç gibi büyük anne düşüp ölür. Ve bir gün genç kadın kırlara çıkar. ötekinin berikinin tarlasında çalışan bir gündelikçi. bir erkek satın alacaktır. köyde işi bilmeyen hiç kimse yoktur. Georgette. türlü şaklabanlıklarla Georgette’i Paris’e bir gün getirmek ve servetini beraberce yemek sevdasındadırlar. Tarlaların kuytu bir köşesi. arkalarından bile bakmadan çocuğunu emzirir. Georgette kocasının isyanını ve tahkirlerini bekler. aşkının tesiriyle o hiçbir kıymet vermesin ve kendisini döverek siyah saçlarından sürüklesin ve uzun gözyaşlarından sonra affını kazansın! Georgette bunu bekler. eğer nazlanırsa ikisini de nazlanmazsa sade birini vererek. Yanına iki yüz frank almıştır. Ve korsajında iki yüz frankla onu aramağa çıkan Georgette. ve hatta toprağı ihmal ederek onunla meşguldür.

sade köpekle veda edebilir. Fakat bilmiyoruz ki bu sahih mi? Ve kadın romancı bize bu . odasını bir iki saat sevdalılara kiralamakla tanınmıştır. sokulup malûmat verir:— Belçikalı bir ameledir. kaçacağı gece. birden başlayan şiddetli bir yağmurdan dolayı bir kahveye girer. kendisini bu yabancıya verecektir. Ve hâlâ şayan-ı arzu ve taze kalmış vücudu şimdi arzu ve ihtiras ile ateşten bir libas giymiştir. Ve Georgette her şeyi itiraf ederek yalvarır. kendine muntazırdır ve onu uzaklara götürür. kocasını uyandırır. Her şeyi satıp başka bir yere. yeniden uyur. otuz beş yaşlarında. Ve bir seneden beri mektebi bitirerek Didier ile beraber tarlalarda çalışan çocuk.767 Üçüncü ve son kısmın başlangıcında köye yakın yegâne kasabanın kahvesindeyiz. Bazı şeyler satın almak için gelmiş olan Georgette. Oğluna her şey mektepte anlatılmış. Çünkü kaç seneden beri oğlu da ondan kaçıyor. güya dönmesin diye. onu öpebilir ve bir köpekten başka öpecek hiç kimsesi olmadığına ağlayarak. o kırlarda geçmiş olan günah hikâye olunmuştur. Georgette amakına kadar sarsılır. nereye olursa olsun gitsinler. sakin. o yabancı kendinden bıkarsa ne olacak. sevişmek için bu aşığa verdiği saatler her ikisi için de az gelmeye başlar. Ve yağmur sebebiyle iltica ettiği bu yerde. sarışın ve yakışıklı bir adamın kendisine bakışından ve söz atışından. adı Gustave Vanlaert’tir. Georgette köye döner. Ve odasını kiraya veren kadın. aynı toprağın hizmetkârı oldukları için Didier'ye yaklaşmış. buna bir türlü cesareti yoktur. nereye istersen git! diyerek arkasını çevirir. Ve sonra. başını tekrar yastığa kor. nerede? Tekmil malını bırakarak giden ve kendisini geçkinlik bekleyen kadın. bu ayıp içinde yaşayamayacak. Yoksa işinden ayrılmıştır ve yalnız gidecektir. Georgette kabul eder. Belçikalı. hiç bir menfaat mukabilinde olmadan kendini seven adama teslimi nefseder. o: «Ben gidiyorum. ilk önce telaş gösteren erkek. İçeriki odada da oğlu uyumaktadır. Yangın mı var acaba diye. daha buruşuklar ve aksaçları gelmeden.. Evet. Burada. kin duyduğu anasına karşı onunla birleşmiştir. Fakat eyvah ki bu oğul da mektepte senelerce piçliğiyle istihza edildiği için ona düşmandır! Georgette. adresini bilen Didiyer ona daima para göndermektedir. bunu yalvarır.» deyince. Hayatında bir kerre ve ancak birkaç dakika hiçbir zevk duymadan günahkâr olmuş olan kadın. Aşığı. Ve eserin son kelimeleri: Neredesiniz Georgette Garou? sualidir. Sonrayı romancı da meçhul bırakıyor. Georgette Belçikalıya. Lâkin. Sonra. bucağından ayrılır. Bu kahveyi işleten bir dul kadın. Bu isim dimağına ebediyen yerleşmiş olarak. Didier: — Bana ne. Bakışırlar. beraber kaçmayı teklif eder. nerelere kadar düşecek ? köyde deniyor ki.

. nr. s.. 15. 28 Şubat. 118. 1929. 17. bir büyük şehrin o maske gibi boyalı yüzlerini gece yarısından sonra sokakların loş köşelerinde göstererek insanı çağıran kısık sesli bir kadın olması ihtimali yüreği sızlatıyor. Ve neticedeki bu meçhuliyet ne güzel !. Nahit Sırrı HAYAT. (Romanı Bitiriş Tarzları) makalesini yazarken bu kitabı okumamış ve bu hatimeden bahsedememiş olduğuma acınıyorum.768 kadını o kadar maharetli bir tarafgirlikle sevdirmişti ki.. c. 16.5.

hayatî faaliyette. bazıları basit ve suni bir eksantriklik sanıyorlar: Haşim ki muasır Türkiye’nin en orijinal bir üslûpkârıdır. Son senelerde zuhur ederek resimden şiire kadar her sanat şubesine musallat olan tuhaflığına bir manası vardır. Ben en güzel ve en dinlendirici . tedrisât sütunlarından fikrin bütün şekillerini süpürüp attılar. Her zevkini kaybetmiş ruhu. Sahih sanatkar bizi nagehanı şaşırtabilir. Atalete düşen güzel bir vücudu nasıl her taraftan yağ tabakaları kaplarsa. haysiyetinden bu kadar kaybettikten sonra. dimağlarını kemik mahfazasından çıkarıp karınlarında taşıdıklarını hükmetmek lâzım geliyor. Yüksek sanatla samimiyetin münasebeti ezelidir ve ebedi olacaktır.” diyor. Onun bu samimi sanatkarlık kudretinden doğan şu temayülünü.. Beşeri tahassüsler arasında tahalüf görmek istemeyenler yahut sanat eserinde isagocu mantığı arayanlar kerrat cetveli okumalıdır: çünkü bu hassa yalnız onda vardır. Haşim’in de her eserinde aynı hissi buluyoruz. Hatta iri göbekli insanların etrafımızda çoğaldığına bakılırsa. yüksek sanatı ve halis sanatkârı anlamamak demektir. birçoklarının şimdi. Avrupa’da sanatın zaafı! Sanatı kadar irfanı da kuvvetli olan Ahmet Haşim bu kepazeliği hepimizden iyi bilir.769 HAŞİM’İN “BİZE GÖRE” Sİ Büyük bir Garp edibi "Benim bütün isyan ve nefretim. insanın filden. karıncadan. samimiyeti kahreder. Kim ki muvaffakiyetinden emin değildir ancak o tasannudan imdat umar. Haşim sinemayı anlatıyor: … Sinema. Onda bizim mantığımızı yadırgatan satırlara tesadüf ederek bilmeliyiz ki yüksek bir sanatkâr intibaı karşısında bulunuyoruz. dimağdan çok daha şerefli birer uzuv payesini bulmuştur. böyle yormayan masum bir göz eğlencesi kaldıkça yorgun başın munis bir ilticagâhıdır. Dünya matbuatına göz atınca hükmedilir ki. Bugünkü nesrimizin en güzel numunesi onun yazılarıdır. çocukluk tazeliğine kavuşturan bu karanlıkta.. Dimağ. Zaten büyük sanatkârların hepsi böyledir. düşünemez ki bu hareketi. basit musiki. leylek ve zürafadan hiç farkı kalmıyor. Nitekim “Bize Göre” nin başlangıcı bu isyan ve nefreti karie hemen ifşa etmektir: Gazetecilik. böyle bir adamın kaleminde “maniyerism” vehmetmek. zamanımızda mide ve bağırsak. adiliğe ve belâdete karşıdır. diğer taraftan metni tarz eden resimlerin istilâsı altında kaldı. İşte üç dört satır. ticaret mahiyeti aldıktan sonra. tatlı bir ninni vazifesini görür. bir taraftan yiyecek ve içecek ilânları. gazeteler de. kendisine müşteri ismi verilmesi daha doğru olan kariin hoşuna gitmek gayretiyle gazeteler.

hayattan bir günün acılarını unutmak için. Çingene.. Zannedilir ki. *** Genç nesil Ahmet Haşim’i okumalıdır. çetin sesler peyda olmuştu. Tabiat. arılar. Şehirlerin sarı derisini kırların kızıl derisine değişmedikçe.bu sene de.her sene olduğu gibi. yani bayramların en tabiisi! Papatya. genç nesle Ahmet Haşim’i tavsiye etmelidir. gelincik ve bülbül âlemi içinde.. Alnında ne hüzünden ne neşeden eser kalmamıştı. çocuklarımız onda yalnız ifade güzelliği değil. şu sonu gelmez bir akşam alacalığının kederine müstağrak olan iki dağ arasına gittim. Şehirden tamamen uzaklaşan bu dostu. Bu mahzun ve karanlık vadide baharı görmek hayaliyle. beşerî şekle istihale etmiş birtakım neşeli yeşil ağaçlardır. lehçesinde. Çocukluğumda 1 Orijinal metinde kelime silik olduğu için okunamamıştır. ve emsalsiz bir realist göz bulacaktır. insanın tabiata en yakın kalan güzel bir cinsidir. kendi saffetlerine acı acı gülümsediklerine şüphe etmiyorum. Benim Katana’de aramaya gittiğim ne kuş ne de çiçek idi. Tabiatın insana yapacağı en büyük iyilik. Çingene bizzat bahardır. Çingene Dün bahar bayramıydı. sırf çingene görmek ve zurna dinlemek iştiyakıyla. inekler. saçları vahşi bir inkişaf ile uzamış. orijinal ve eskimez bir zevk. keçiler ve tavuklardan müteşekkil dost bir hayvan çemberi ortasında yan yana âkil bir dostumu ziyarete gittim. güneşin ve toprağın kardeşi olmak kabil mi ?.. ilk bakışta tanımak müşkül oldu. dostumu temessül etmiş ve onu bir kaya parçasına döndürmüştü. şüphe yok ki cismi böyle haşin bir zırh ve içindeki ruhu da böyle bir çelik külçesi haline getirmektir. . bütün şehir halkının şen bir kafile halinde döküldükleri yeşil istikametleri takip ederek Katana Deresine indim. ince bir zeka. bu tunç yüzlü ve fağfur dişli kır sakinleri. işte iki misal: Şehir harici Üç dört seneden beri uzak kırlardaki çiftliğinde. tozlu ve dolaşık yollar üzerinde saatlerce taban tepmiş ve ter dökmüş olanların .770 uykularını sinemanın ipek yastıklar gibi başın arkasına yığılan yumuşak karanlıklarına ****1 Sanatı öldüren sinemaya karşı yazılmış olan şu zarif hicviyede ben temiz ve sahih bir zevk isyanı buluyorum.

Ali Canip HAYAT. 120.771 gördüğüm baharlardan bugün hatırımda kalan hayal. 2. kırmızı. 14 Mart 1929. benim her sabahki eğlencemdir. tahta zurnasını çalıp. pitoreskini ne güzel gösteriyor. şarkı söyleyen ve el çırpan bir alay genç kız içinde. böyle zahiren kolay ve basit göründükleri halde ancak müstesna fıtratta sanatkârların kalemlerinden çıkabilecek bedialara «sehlimümteni» derlerdi. Ahmet Haşini “Bize Göre” ile Türk edebiyatına bugünün en mükemmel bir nesir modelini veriyor. Bu zeki çehreli adam. intibalardan teşekkül etmektedir.» Eski edebiyatçılar. yalnız bozuk fonograf sesleriydi . bu mahir avcının kurduğu tuzağa düşmemek için nasıl kanat çırptıklarını görmek. yoklama defteri imzalamaya mahkûm bir kalem efendisi intizamıyla. kendi zevkine göre. bu musikinin vahşî kahkahaları andıran müşabih akisleriyle yeşil vadileri uzun uzun inleten genç bir çingenedir. yeşil. Mümtaz sanatkâra alenen teşekkür etmeyi bir vazife sayıyorum. Şu altı satırdaki muvaffakiyete bakınız: «Yolumun üzerinde her sabah tesadüf ettiğim bir dilenci var. Paris’e indiği ilk gün her yere tercihen doğru hayvanat bahçesine giden muharrir. birer şaşkın güvercin telâşıyla. Merhametlerin. bize mini mini parçalar halinde bu meşhur şehrin. Roman ve hikâye yazmağa -ne diyeyim tahammül veya tenezzül etmeyen Ahmet Haşim’de ne mükemmel bir tasvir kudreti var. s.5. Heyhat! Dün Katana Deresinde aksi sedaya hâkim. nr. sırf gözlerinin derin elemi ve edasının sakin belâgatıyla gelip geçenlerin merhametini avlar. her gün tam saat altıyı kırk geçe köşesine gelir ve tam saat ona kadar bir tek söz söylemeksizin. c. sarı şalvarlar giymiş. “Bize Göre”nin son kısmı şairin geçen seneki Paris seyahatine dair enfes notlarla. 3 .

Acem edebiyatından ve onu model yapan Dîvân edebiyatımızdan bahsederken «Bu edebiyatlarda esas beyittir. yazılarınız üzerinde bir parça konuşalım. Nitekim Dîvân edebiyatında müstakil beyit hatta mısra bile söylemek caizdi. yoksa altında ve üstündekilerden müstakil olması değil. Hakikatin böyle olmadığını gösteren en bariz delil. Dîvânında bunun misallerine tesadüf ettiğinize eminim. yerlerini değiştirseniz aslındaki kuvveti bulamazsınız.772 “YENİ EDEBİYAT İÇİNDE ESKİ ESTETİK ZİHNİYET” -Muhterem üstadımız Ali Canip B. genç şairlerin okumadığınızı itiraf ettiğiniz eserleridir. Fakat acaba «Bu edebiyatlarda esas beyittir» gibi umumî bir kaide vazetmek doğru olur mu? Eğer öyle olsaydı bu beyitleri yan yana dizmeye hiç hacet yoktu. Meselâ Nedim’in Hamamiye’si: işte kat’iyen beyit beyit değil. baştan başa aşıkâne söylenen sözlerdir.» diyorsunuz.. Beyitler arasında manâ irtibatı mecburî değildir. evvelemirde şekil sonra da ilham kıtlığından olsa gerek. meyhaneden bahsedenleri bulunduysa.. Hepsinin başlayışı. Eski şairlerimizin telâkkisine göre iki mısraın beyit olması için lâzım gelen şart. baştan aşağı güzel bir abide.yeBu uzun ismi taşıyan makalenizden öyle anlaşılıyor ki genç şairler Garp edebiyatına tamamıyla bigânedirler ve Dîvân edebiyatı kadar eski bir estetik zihniyetiyle mütemadîyen beyit işleyip duruyorlar. Aralarında öyle sanatkârane bir irtibat vardır ki. ... iki yüz sene sonra gelecek ahfadının böyle bir kaide vazedeceğini düşünmüş gibi bazen beyitleri bile ayırmayarak sizin kaideyi ezelden cerh etmiştir. Eğer Dîvân edebiyatının böyle bir estetik kaidesi olsaydı bütün şairlerin buna riayet etmesi lâzım gelirdi.E. Birçok şairlerin her beyti başka bir şeyden dem vuran gazelleri yamalı bohçaları andırır. Beyitlerden birini gazelden dışarı çıkarsanız kuvvetini derhal kaybeder. bunların tam bir mana ifade etmesidir. değil beyitleri ayırmak. İnce ve zarif Nedim. Halbuki o edebiyatın en güzel parçaları böyle olmayanlardır. bu. yükselmesi ve inişi vardır. Bununla beraber.. Filhakika böyle olmuştur. Fuzûlî’nin mısra mısra hatta kelime kelime işlenen gazelleri de heyet-i mecmualarıyla güzeldirler. Eski şairlerimizin hepsi biliyorlardı ki gazel. şairin gayesi bir mefhumu nükteli bir mazmun halinde bir beyit şekline sokmaktır.. Eğer böyle yapmayıp da içinde zahitten.

773 Gazeli. Müsaadenizle bir gazelim beraber okuyalım: Ya Rab belâ-yi aşk ile kıl aşina beni Bir dem belâ-yi aşktan etme cüda beni Az eyleme inayetini ehl-i derd'den Yani ki çok belâlara kıl müptelâ beni Oldukça ben götürme belâdan iradetim Ben isterim belâyı çü ister belâ beni Temkinimi belâ-yi mahabbette kılma süst Ta dost tan edip demeye bivefa beni Gittikçe hüsnün eyle ziyade nigârımın Geldikçe derdine beter et müptelâ beni Ben kandenü mülâzemeti itibar ü cah . Nihayet son beyitlerde fevkalâde bir incelik görürsünüz: Bunlar gazelin sonlarına geldiği için hem kuvvetli. Gazeline güzel bir beyitle başlayan dîvân şairi onu kendi haline terk edemez. Bakınız nasıl: Birinci beyte matla derler ve bunun güzel olması lâzımdır. Görülüyor ki bu küçük kaidelerin hepsi bir « bütün » için çalışıyor. Üçüncü beyit de kendinden evvelki ve sonrakilerle mütenasip olacaktır. sevgilisine «Sen Yusuf’tan sonra geldiğin için felek senin güzelliğini ondan daha gülgûn yaratmıştır. Makta namını alan en son beytin zayıf olmamasına bilhassa itina edilir. çünkü şair de matladan sonra gelen hüsn-i matlaı daha rengin yapar» demesinden anlıyoruz ki ikinci beytin daha kuvvetli olması lâzım. Dîvân Edebiyatımızın en büyük ve en samimî şairi Fuzûlî bu inceliklere tamamıyla riayet etmiştir. Bu tıpkı muhtelif seslerin vücuda getirdiği bir ahenge benzer. beş beyitten aşağı ve on bir beyitten fazla olmayan bir nazım şeklinde tarif etmeleri de ispat eder ki bu beyitlerin husûle getirdiği bir heyeti mecmua matluptur. İkinci beyte hüsnü matla derler. Bilir ki müteakip beyitleri daha az güzel yazarsa heyeti mecmuanın kuvveti kesilecektir. hem de hafif perdeden olur. Sizin tabirinizle (en-semble : bütün) denilen bu heyeti mecmua ise beyitlerin gelişi güzel yan yana dizilmesiyle olamaz. Son darbenin kuvvetli oluşu Avrupaî edebiyatların da kabul ettiği umumî bir estetik kaidesi değil mi?. Şevketi Ferahi’nin.. İşte size bir estetik kaidesi ki ne bizim bugünkü anlayışımıza yabancıdır ne de hiçbir Avrupaî edebiyatın telâkkisine muhalif her yerde ve her zaman takdir edilir ki başlayış güzel olmalı. sizin söylediğinizden bambaşka bir estetik kaidesi vardır ki tamamıyla bütünü istihdaf eder. Onun.

Aşkının ıstırabını bu kadar toplu bir dua şeklinde inleyen şaire. eğer bu güzel kadını öldürmek istiyorsanız başı olan birinci beytini kesiniz ve göreceksiniz. Şüphesiz ki yüzü ayrıca dilber. iddianıza rağmen. Ben bu gazeli bir kadına benzetirim ki birinci beyti başı. Tıpkı «bütün» itibariyle güzel olan Leylâ Mecnun’u mısra mısra işleyen Fuzûlî gibi. ve hepsi birden endamıdırlar.774 Kıl kabil-i saadeti fakr u fana beni Öyle zaif kıl tenimi firkatinde kim Vaslına mümkün ola yetirmek seba beni Nahvet kılıp nasip Fuzûlî gibi bana Ya Rab mukayyed eyleme mutlak bana beni Ben bu on altı mısralık gazeli bir feryada benzetirim ki çıktıkça yükselir. nükte ve mazmunların da en muazzamlarını yapmıştır. kolları ayrıca zarif.. Shakespeare'e gelince: dünyanın büyük abidelerini vücuda getiren bu sanatkâr. Shakespeare ve Corneille kadar Şeyh Galib’i de anladığında şüphe ettiğim aziz üstat! İddia edebilir misiniz ki Hüsn ü Aşk «bütün» gayesiyle yazılı bir abide değildir? Siz onun güzelliklerini mısra mısra görseniz de şair.. “Avrupaî edebiyatlarda ise gaye (ensemble : bütün)dür” hükmünüzü biraz tehlikeli bulurum. Garp’ta da az tesadüf edersiniz. Eğer bir feryadı yarıda kesmek istiyorsanız bu gazeli orta yerinden bölünüz ! Bölünüz ve göreceksiniz. üçüncüsü bilekleri. Eğer bacakları kesilmiş kadınlardan hoşlanıyorsanız bu gazelin aşağıdan iki beytini ayırınız.. Gazelin en başındaki «Ya Rab» kelimesinden kendisinden sonra gelen on beş mısraın hepsine de ait olduğunu düşünürseniz beyitler arasında ne kadar kuvvetli bir mana irtibatı bulunduğu derhâl meydana çıkar. birleştikleri zaman feryattırlar. ikincisi omuzları. bütün bunların birbirine uymasıyla husûle gelen endamı ve baştan aşağı kendisidir. . Buna misal olarak gösterdiğiniz Corneille. yükseldikçe derinleşir ve uzaklaştıkça alçalır. eğer kolsuz kadınları sevebiliyorsanız bu gazelin ortadan iki beytini çıkarınız. Fakat güzel olan. bana geliyor ki hiç de öyle değildir. Bütün sanatı karşılıklı cevapları işlemekte olan Corneille mükemmel bir ***1cacıdır.. Bir eserini elinize aldığınız zaman mevzuunu ve kahramanların ne şekilde hareket edeceğini daha evvelden bilirsiniz. Buradaki beyitler ihtimal ki ayrı ayrı güzel bulunur. orada bir bütün yaratmak istemiş 1 Metinde kelime silik olduğu için okunamamıştır. fakat ayrıldıkları zaman hıçkırık. elleri ayrıca narin olabilir.

19 . Vasfi Mahir HAYAT. Ve gene zannediyorum ki ne Şark’ta söylediğiniz gibi müesses bir estetik kaidesi ne de Garp’ta bunun aksi vardır.1929. Bir zamanlar. O adeta mistik bir romandır ve son yaprağını koparsanız son perdesi hazfedilmiş bir piyes kadar manâsız kalır. 18 Nisan. münasebetinden galiba kendisinin de şüphe ettiği makalesine sebep gösterebilmek için bir hakikati tahrif ediyor. Şahsına ve bilgisine karşı payansız hürmetlerim olan aziz üstat! Yeni edebiyat içinde eski estetik zihniyetin bulunduğunu böyle yalnız lâflarla değil. fazla cesaret sayılır zannediyorum. Bendeniz iddia edeceğim ki Garp’ın yeni ve yeni denecek kadar yakın cereyanları da iltifatınızdan mahrumdurlar. Siz de bütün makâlemizde söylediklerinizi ona anlatmadınız. s. hüsnü niyetle tetkik edilmiş eserler üzerinde göstermeliydiniz!. bir üstat tarafından da olsa. iddiasını biraz münasebetli göstermek için muhayyel gençlere hitap etmişti. c. kıymetsizlikleri hakkında bir fikir edinmek için şu küçük zahmete katlansaydınız görecektiniz ki onların Dîvân edebiyatı zihniyetiyle hiçbir alâkaları yoktur. Onun için gençlere model olarak Corneille'i ve Shakespeare'i gösteriyorsunuz: yani üzerinden yüz edebî nesil ve en aşağı üç yüz de sene geçmiş şairler. Bizim yeni edebiyatımızı takip edemediğimizi kendiniz söylüyorsunuz. erbabının bedahet telâkki ettiği meseleler üzerinde münakaşa eden Ali Canip B. Affedin. Kendilerinden elbise ısmarlar gibi eser istediğiniz genç şairlere gelince: bu hususta eserlerini okumadan hüküm verdiğiniz için edebî bir günah işlediniz...5 nr. Yazıları her ne kadar okunmaya değmezse de. Eski ve mücerret edebiyat telâkkilerinin bin kere sarsıldığı bu zamanda edebiyatın şekil ve gayesine dair hükümler vermek. mısralarımız içinde güzelleri yok mu? diye sormadı. 125..775 ve eseri bunun için yazmıştır. 18. Bütün bunlardan sonra bir de şunu ilâve edeyim ki Hayat idarehanesinde konuştuğunuz genç şair size: Beyitlerimiz. Bugün ise.

Şark edebiyatının füsunundan büsbütün kurtulamamışlar. Halit Ziya Bey bu hamleleri daha evvel edebiyata aksettirmiş olmakla müftehir görünmektedir ve bunda tamamen haklıdır. yazanlar bulundu. git gide muasırlarını üslûbunun tesiri altında bırakmak suretiyle nazımda hükümran olan Tevfik Fikret'in ehemmiyeti şu noktadadır ki Avrupaî zevkin galibiyetini temin etti. Edebiyatı Cedide’nin nesir kısmında ise sırf Halit Ziya Beyin himmetiyle. bugünün hayatı ki Türk milletinin Garplılaşma yolunda en azimkar hamlelerini ihtiva ediyor. bir cemiyetin bünyesinde vukua gelecek tahavvüllerin en evvel edebiyatta kendini hissettireceğini söyleyerek sanat âlemini içtimaî hayatın barometrosu olmak üzere telâkki ettiğini anlatır. Servet-i Fünun’un ve bu zümreye mensup en kuvvetli şair olmak.bir intikal devresi çocukları oldukları için. Servet-i Fünun Edebiyatı. Ekrem Bey. gazeller yazmışlardı. Servet-i Fünun’dan sonra kaside. Benim demek istediğim bu değil. Şinasi ile başlayan Avrupaî temâyülü ikmal etmiştir. daha sarîh bir tabirle Garp edebiyatı tekniğini memlekette kuvvetlendirmiş olmaları itibariyle mühim mevkii haizdirler ve Halit Ziya Bey bu noktadan: “Beni gayri millî eser yazmış olmakla itham edenlerin bugünün hayatı içinde. çünkü kendisinin ve dolayısıyla mensup olduğu neslin müdafaasını ihtiva etmektedir. şudur: Servet-i Fünuncular. meselâ Halide Hanımın. Fakat beni gayri millî eser yazmış olmakla itham edenlerin. gazel yazılmadı değil. Reşat Nuri'nin mevzuları bu memleket hayatiyle elbette daha şümullü ve daha şuurlu münasebetleri haizdir. Nordau meşhur bir eserinde. seslerini . roman «teknik»te kemalini buldu: Aşk-ı Memnu bu kemalin abidesidir. Demiyorum ki müteakip hikâyeler içinde “mahallî reng”i ondan daha muvaffakiyetle aksettiren eserler yoktur. fakat tamamıyla «survivant: artta kalmış» oldular. Türk milletinin Garplılaşmak ihtiyacını edebiyatta temin etmeleri.» Aşk-ı Memnu muharrirince ileri sürülen mülâhazanın mantığı ve kuvveti son cümlede toplanmıştır kanaatindeyim. bugünün hayatı içinde seslerini yükseltebileceklerini zannetmem. Teknik itibariyle Türkçede ondan kuvvetli roman hâlâ yazılmamıştır. hatta Hâmit . Halit Ziya Beyin esasî fikrini şu satırlar çok sarîh göstermektedir: «Öyle bir nesle mensubum ki Şark edebiyatı ile iştigal etmekle beraber Garp edebiyatının teshir edecek nüfuzu altında bulunuyordum. Bizzat Şinasi ve en çok Ziya Paşa olmak üzere Namık Kemal.776 SERVET-İ FÜNUN’UN ROLÜ Akşam gazetesinin anketine cevap verenler arasında Servet-i Fünun Edebiyatının nesir üstadı Halit Ziya Beyin mütalaaları hususî bir alâkayı haizdir. Şark zevkinin esasî umdesine uygun kasideler.

nr. Türkçe bir yandan sadeleşirken bir yandan da Garp lisanlarında mevcut olan seyyaliyet kabiliyetini iktibas ediyordu. Servet-i Fünun Edebiyatı öyle bir zamanda meydana çıkmıştı ki siyasî hayatımız da asrileşmenin ilk şuurlu adımı olan Tanzimat hareketine başlanalı altmış sene olmuş. Namık Kemal devrinden sonra lisanın geçirdiği sadeleşme safahatı malûmdur. Recaizâde Ekrem Bey Araba Sevdası'nda bu kafada bir tipi ne güzel hicvetmişti. Bunun sebebini bir kaç şeyde aramak lâzımdır: Evvelâ lisan. c. s. Yeni mektebin yanında eski medrese. Bir aralık sanatı. bilâkis o lisandan imdat umdular. mensup olduğu mektep namına söylemiş oldu. Türk edebiyatını bir noktaya kadar pekâlâ ilerletmişlerdir. yeni mektepler açmışlar. Bu bahse şu nokta da ilâve edilebilir ki siyasî Tanzimat’tan sonra. tezyin tarikinde aramak hatasına düşen Edebiyatı Cedide’den sonra düşünüldü ki Türkçeyi ne kadar yabancı kayıtlardan azade tutarsak o kadar kemale doğru götürürüz” diyerek kendini ve arkadaşlarını istihlâf eden neslin hakkını vermiş oluyor. 3 Ali Canip . Türkler başlarından kavukları. artık tarihin malı olan bu hakikati. 1929. Muhakkak olan bir şey varsa tabiat atlamıyor. bundan sonrasını da müteakip nesil yapmıştır. sırtlarından kürkleri çıkarmışlar. İşte Halit Ziya Bey de. Nitekim Edebiyatı Cedide’nin iktibas ettiği Garp tekniği yanında Şark edebiyatının malı olan terkipli lisan duruyordu ve Servet-i Fünuncular bu Şark zevkinin en kuvvetli unsurundan halâs olmadılar. Ve zaten o “Dünkü eserler mi daha ziyade bizimdir. İşte teknik itibariyle salim bir asrilik yapan Edebiyatı Cedide romanı. şüphe yok ve işte Halit Ziya Bey de teslim ediyor: meselâ Çalıkuşu'nun lisanı Mavi ve Siyah’ın lisanından daha çok bizimdir.. nihayet bir mizah mevzuu olmaya lâyık olan bu temayülü ekseriya ciddi olarak benimsedi: Aşk-ı Memnu'da gördüğümüz gibi. fakat dikkat edince görülüyordu ki o devir esnasında maziye ait müesseseler de büsbütün yok olmuş değildi.5. Şinasi ile başlayan asrileşmek temayülünde onlar da mühim bir merhaledirler. nizamî mahkemenin yanında şer'î mahkeme duruyordu.128. 9 Mayıs. hulâsa içtimaî yaşayış itibariyle dedelerinden hayli ayrılmışlardı. ilerliyor: Edebiyatı Cedidecileri muahaze edemeyiz. yoksa bugünküler mi?” sualine cevaben “Elbette bugünküler.2. nizamî mahkemeler kurmuşlar. HAYAT. onunla muvaffakiyetlerini tarsine çalıştılar ki bu temayülün en bariz mahsullerini Halit Ziya Beyin eserlerinde buluruz. Garplılaşmayı sadece alafrangalaşmak manasına anlayan bazı insanlar yetişmişti.777 yükseltebileceklerini zannetmem» demekte hakkıdır.

İhtiyar ninelerimizin. beni edebiyat tarihlerinin nasıl yazılması icap ettiğini ve hatta edebiyat tarihlerinin mahiyet ve hikmetlerini sık sık düşünmeye sevk ediyor. son ellerde. Çünkü. nasıl cehennemlerin mahuf ateşleri üzerinde kurulmuş bir sırat köprüsü varsa ve nasıl müminler ancak bu pek dar köprüyü hayatlarının ve yüreklerinin temizliği sayesinde ayakları dolaşmadan geçerek cennete kavuşacaklarsa. Halbuki.778 EDEBİYAT TARİHLERİ HAKKINDA BİR MAKALE VESİLESİ… 1908’den beri Türk edebiyatının geçirdiği safahatı kalınca bir ciltte anlatmak hususundaki arzum ve bu arzuyu yakın bir istikbalde kuvveden fiile çıkarabilmek için sarf ettiğim gayret. acaba buna edebiyat tarihi sıfatını vermek caiz midir. işte bunu düşünüyorum. Nitekim geçenlerde ölen Südermann. o müverrih. henüz ber-hayat veyahut öleli az olmuş Alman sanatkârlarından çok az bahsedebilir veya hiç bahsedemez. bir edebiyat tarihi kat'î hükümleri ihtiva eder ve gerek muharrirler ve gerek eserler hakkında hiç olmazsa yirmi otuz seneden beri artık değişmemiş fikirleri. bir zamanlar o kadar beğenildiği halde bilâhare hiç beğenilmez olmuştu. işte zaman da kalem salipleri için böyle bir köprüdür ve bu köprünün hiç tükenmek bilmeyen yolunda hemen her gün birinin daha başı dönerek yokluk uçurumuna yuvarlandığını görürsünüz. Şekip Beyefendiye verilmiş bir cevap esnasında da söylemiş olduğum bu arzu ve bu hazırlıklardan eğer bir gün bir mahsul meydana gelirse. gördüğüm Vecihi’ye artık okka kâğıdında da rast gelmek imkânı yoktur ve bugünün böbürlenen isimlerinden kim bilir kaçını aynı istikbalin beklemediği nasıl iddia olunabilir? Ve elbette bu son seneler edebiyatının tarihini yazacak kalem. hem de fikirleri zamanın tasvibine iktiram edememiş indî düşüncelerdir. çünkü hem bizzat kendisi hükümlerinin değişmeyeceğinden emin değildir. Meselâ bir Alman edebiyatı tarihi yazan adam. ilmî malûmat şeklinde verir. Fakat. bu imzaların hemen yarısı şimdi bize meçhul isimler tesirini verecektir. belki şahsî muhabbet ve infiallerine mağlup olacak. Çocukluğumda bazı ellerde. kendi kendime sorduğum suale birçok kimse muhakkak ki gene (hayır!) cevabını verirdi. kat'î bir bîtaraflığı muhafazaya muvaffak olsa . herkesin ittifak ettiği bir esas olarak denebilir ki. her şeyden evvel. bu edebiyat içinde Goethe'ye en mühim mevkii vermekle mükelleftir ve böyle yaparken artık bir asırdır kabul edilmiş bir şeye riayet eder. Ehliyetsizliğim daha güç kabili ispat bir keyfiyet olsaydı bile. Uzun zamanlardan ve başka memleketlerden misal düşünmeyerek sade dünkü Fecr Âti’nin doğum ilmühaberi altında bulunan imzalara baksak. gözlerinde korku ışıkları parlayarak anlattıkları gibi.

iktidarlı ile beraber âcizi gösterir. güya mülkü idare ettiler. iyi ile beraber fenayı. Büyükannesi Kösem Mahpeyker ve onun katlinden sonra annesi Turhan. Nedim’e hayranlığını söyleyen veya Bağdatlı Ruhi’yi tahlil eden bir edebiyat müverrihinin fikir ve mütalaalarında. memlekette her şey hayret verecek bir şekilde düzeliverdi. ondan evvelki kadınlar ve zorbalar devrini ve Fazıl Ahmet’in vefatından hükümdarın ıskatına kadar ki zamanlan da aynı itina ile tetkik mecburiyetindedir. Halbuki. lâkin Fazıl Ahmet Paşa öldükten sonra işler gene bozuldu ve bir gün zuhur eden bir isyan neticesinde Avcı Mehmet tahtından indirildi. yazmak için sarf ettiği emekler yazık değil midir ve bu adamın müverrih sıfatını alması da pek meşkûk görünmez mi? İşte bütün bu düşünceler. Halbuki tarih. (Hakikî Bir Fransız Edebiyatı Tarihine Malik miyiz?) serlevhasını taşıyan bu makalede. Fakat müverrih. zamanının en hayran olduğu değildi ve mevcut edebiyat tarihlerine. şahsî hesaplar nasıl mevzu-i bahs olabilir?.779 bile belki gene medihlerinde ve tenkitlerinde şahsî sebepler aranılacaktır. tahta çıktığı vakit yedi yaşında bir çocuktu.) Mornet'nin bu fikrini kendi tarihimizden ve kendi edebiyatımızın tarihinden alınmış birer misalle anlatalım: Trakya’da yaşayarak av peşinde dolaşmayı fazla sevdiği için kendisine Avcı lakabı verilmiş olan Dördüncü Mehmet. Edebiyat müverrihinin hayran kaldığı Corneille. Sonra bir gün. sadrazam oldu. [edebiyat tarihinde ahlâf tarafından yapılmış intihapların hey'eti mecmuası] demek daha doğrudur. Fransız âlimi hulasaten diyor ki: (Bir edebiyat tarihine malik olduğumuz pek de kabil-i iddia değildir. lâkin . Köprülü Mehmet Paşa. derdin biri bitmeden biri başlıyordu. Çünkü edebiyat tarihleri bahsettikleri zamanların bütün üdebasını ve tekmil asar-ı edebîyesini değil. Daniel Mornet edebiyat tarihleri hakkında çok şayan-ı dikkat bir nazariyeyi teşrih etmektedir. ve çünkü tarih sade büyük adamların eserlerini anlatmakla meşgul olunca. ancak tarihin bir nev'i ve şubesi ve bazen de felsefesi olur. o üdeba ve o asar arasından seneleri veya asırları geçebilmiş olanları anlatıyorlar. o vakte kadar hiçbir muvaffakiyeti bilinmemiş olan bir ihtiyar vezir. ve gerek kendisinin ve gerek oğlu ve halefi Fazıl Ahmet Paşa’nın zamanlarında.. sade iki büyük vezirin devre-i sadaretlerini değil. Şu halde muasır edebiyatı tetkik eden adamın uzun uzun anlatacağı birçok isimlerin yarın yok olması bir zaruretken. Fransız edebiyatı tarihinde gerçekten mütebahhir olan Profesör Daniel Mornet'nin geçen (Lesnouvelles litteraires)lerden birinde çıkan bir makalesini hususî bir dikkatle okumaya beni sevketti. Dördüncü Mehmet’in devrini anlatırken. bununla mükelleftir. Fakat fesat ve belânın ardı gelmiyor. mazinin sadık bir aynası olmak itibariyle.

kari bu bilgi zenginliğinden yorgun. Birinci Napoleon'la ailesi arasındaki münasebata tahsis ettiği ciltleri. Alelhusus. edebiyatla uğraşmış olmakla beraber kabiliyetsizlikleri ve güzel hiç bir şey verememiş oldukları sabit bulunanlar hakikatte edebî eser yazmamış ve edebiyata girmemişlerdir ki edebiyatın tarihini yazan müverrih onlardan bahsetmeye mecbur bulunsun! Bundan . o kadar derin ve engin tetkikler neticesinde yazmıştır ki. bu şöhretlerine vücut vermiş eserlerini değil hatta sadece isimlerini biliyoruz? Yani. Fransız tarihinde zekası ve meclisinin lezzetiyle meşhur olan Madam de Deffand. her gün yaptığı işlerin de bir gün tarih olacağını düşünüp nefret ettiğini söylüyor. Fuzûlî bizim edebiyatımızda en büyük şahikadır. bahsedilmek ve tetkik olunmak mutlak surette. mademki müverrih Dördüncü Mehmet devrinden bahsederken iki Köprülü ile beraber onların selef ve haleflerinden de ve iyi işleri yoksa fena işleri sebebiyle bahsediyor. velev ki bu zevki dalale sürükleyerek hakim olmuşlarsa. bitap düşer. hatta zamanının tanımadığı. o zaman acaba kaç kişi bir dahinin muasırı olduklarından haberdardılar? Ve o zaman şairliklerinin şöhretiyle belki Fuzûlî’yi ezenlerden bugün acaba kaç kişinin. Daniel Mormet'nin içtihadına göre. Bizzat ben. Müverrih hemen her fiil ve hareketi bir vesika-i tarihiye yapıyor ve hemen hiçbir şeyi ihmal edemeyerek bin bir tafsilât içinde boğulup kalıyor. edebiyat tarihi ise tahayyül edilmiş güzelliklerin hikâyesidir. tâ Hamit’e gelinceye kadar o yükseklikte hiçbir şeye rast gelmiyor. hiç ehemmiyeti yoktur. nüfuzuna tabi olmadığı Fuzûlî’den fazla haklarıdır. Diğer taraftan. mevzu-i bahs eylediğim makaleyi okurken de hatırlamış olduğum bir fıkrayı zikredeceğim. bunun tarihin anlatan belki de hakikatın tarihini anlatanın itaatiyle mükellef bulunduğu şartlara inkiyat mecburiyetinde değildir. Halbuki bu kadar tafsilât ve teferruat. kimsenin inkâr etmeyeceği gibi. sevmediği. Halbuki Fuzûlî bedbaht hayatını bir köşede geçirirken. Nef'î ile Nedim’i ve Namık Kemal’i bile o irtifaa erişememiş görüyoruz. Ve binaenaleyh Daniel Mornet'ye karşı denebilir ki: tarih olmuş şeylerin. pek büyük şahsiyetlere taallûk ettiği zamanda bile bazen insanı sıkmıyor mu? Frederic Masson. edebiyat müverrihi de Fuzûlî ile beraber onun devrinde yaşamış bütün ediplerden de bahsetmekle mükelleftir ve bunlar Fuzûlî’nin devliği yanında bir cüce de olsalar. Buraya söz gelince. mazi kahramanları arasında Napoleon'a karşı duyduğum derin zaafa rağmen.780 tarihin kendisi olmaz. tarihten. Masson pek cazibeli bir muharrir olmasaydı eserlerini belki okumak tahammülünü bulamazdım. eğer zamanlarının zevkine. Ve sanat hayattan güzel olmakla mükellef bulunduğuna göre.

s. gene en çok ondan bahsetmeye ve muasırlarının o zamanki mevki ve şöhretleri ne olursa olsun gene Fuzûlî’ye nispetle hakikî derecelerine göre kendilerini anlatmağa mecbur olacaktı. Bu hususta üstadımız Köprülüzâde Fuat Beyin fikirlerini bilmek bizim için ne büyük bir kazanç olurdu! Nahit Sırrı HAYAT. nr. sırf muazzam çehrenin azametini daha aşikâr kılma için etrafa gölgeler yığmaktan ibarettir. edebiyat tarihi müverrihi edebiyat sarayına sokuluvermiş ve sonra yakalanıp dışarı atılmışlardan bahse mecbur değildir. c. denebilir ki.781 dolayı. zamanında Fuzûlî daha da meçhul ve metruk olsaydı bile. 129. Ve şu halde. 14. onun yaşadığı devirle meşgul müverrih. müverrih âciz siyasileri ve mağlup kumandanları da uzun uzun anlatmakla beraber. içinde bulundukları devre-i edebiyeyi bütün edipleri ve bütün eserleriyle anlatanlar. 16 Mayıs 1929. Ve eğer böyle bir eseri yazan adam hislerine fazla mağlup veyahut görüşleri pek hatalı değilse müverrihe rehberlik eder ve aksi taktirde onu tamamen şaşırtır.5 . Ve hatta. İlâve edeyim ki. çok kere dahiler yanında zamanlarında yaşamış cücelerden bahsedilmesi. 13. . müstakbel müverrih için malzeme hazırlamış olurlar. edebiyat tarihi yazmış değil.

Faruk’un yazılarında his. Bizim aruzu Türkçeye uyduran ilk şairimiz Tevfik Fikret’tir. Yolunuz. baktım.. Bu devrelerin hepsi de müşterek evsafı haizdir: İlk neşrettiği kitaplardan son neşrettiği yazılarına kadar her şiirinde kuvvetli ve pürüzsüz bir lisan. ..782 FARUK NAFİZ VE SANATI Bazı şairler vardır ki onların şirini okurken cilalı ve muntazam mermer merdivenlerden iner gibi olursunuz. uçurumlu yokuşlar gibidir. uzaktan sökülen bir kağnı. ayağınıza hain bir taş dolaşır. fikir ve hayal ekseriyetle imtizaç etmiş bir halde bulunur. fakat her zaman yakışıklı ve sevimlidir. temiz ve muntazamdır. İşte Faruk Nafiz bu üçüncü kısımdandır. fakat her şey yerli yerinde. Altı yüz seneden beri Türk şairlerinin kullandığı aruzun Türkçemize en çok yakışan misallerini ve en güzellerini o verdi: Önce baygın bir iniltiydi yamaçtan duyulan.. Bütün bunların üzerinde hâkim olan. bazı haykırır. Genç şairin sanatı bugüne kadar muhtelif devrelerden geçti. Bazı sanatkârlar ise bu iki şekli birbirine karıştırmış. Oradan geçerken gözünüz zarif bir çiçeği seyre dalsa.. ondan evvelkiler Türkçeyi aruza uydururlardı. istediği yerde yumuşayan kıvrak bir üslûp. etrafınıza baktığımız zaman harikulade hiçbir şey görünmez. bazı ağlar. coşkun fakat dizginli bir heyecan görüyoruz. ilk adımda hayran olduğunuz bir gülün güzelliğine doymadan ikinci adımda dikenli bir çukura düşersiniz. Aruz vezniyle en güzel Türkçeyi söylemeğe muvaffak olan Faruk Nafiz ve hocası Yahya Kemal ise Fikret’in talebesi sayılırlar. fakat her ikisinin de meziyetlerini alarak kusurlarını bırakmışlardır. Gene bazı şairler vardır ki şiirleri. tam bir vuzûh. istediği yerde sertleşen. etrafına nadide çiçekler serpilen taşlıklı. emsalsiz lisan ve üslûbudur: O lisan bir genç kadındır ki baştan aşağı kusursuz. mutedil bir zevk içinde attığınız emin adımlarla biter. Bu genç kadın ve bu genç erkek izdivaç edince Faruk’un şirinin temeli kurulur. O üslûp bir genç erkektir ki bazı güler. Sonra bir gölge belirmişti kuş uçmaz yoldan: Asya’nın titreterek bağrı yanık toprağını Geliyor. Güzel çoban bir içim bir yudum su destinden Bugün sıcak gene pek sanki ortalık yanıyor.

Ayşe Sana. onun bıraktığı yerden başladılar. Hiç bir şairimiz hece veznini ve Türk lisanını böyle sevimli bir şekilde ve bu kadar kolaylıkla kullanamamıştı. Taş oluktan dökülen bir su başında durdu.783 gibi bir tane yabancı kelime kullanmadan güzel şiirler yazan Fikret. Millî ve mahallî edebiyatın. Haiz olduğu şerefi zamanla taksim ederek diyebiliriz ki Faruk Nafiz’in aruzundaki lisan Fikret’in aruzundaki lisandan daha çok bizimdir. ve Yahya Kemal’in dediği gibi. sırma saçlı ve zümrüt bakışlısın “Haluk’un Defteri” şairinden bir sada duymamak kabil değildir. O Anadolu’daki derdini gören değil. bakışın yaman be Ali! Boşuna tetiği ne kurcalarsın? Var daha ateşe zaman be Ali ! Çoban Çeşmesi. Anadolu nağmelerinin en güzel misallerine gene Faruk’ta tesadüf ediyoruz : Namlına dayanır.. Lisanındaki kuvvet itibariyle de Faruk Nafiz’i en ziyade Fikret’e benzetebiliriz. şiirimizin gittiği tabiî tekâmül yolunu herkesten evvel görmüştü. millî Türk şiiri Faruk Nafiz’le başlamış oldu: Son gülün karşısında son bülbül ah ederken Sırma saçlım bu sabah bahçeme geldi erken. Bugün Çoban Çeşmesi oldu. gönülden seslerdi. Gün yüzlü. «Has Bahçe» isimli manzumesinin şu mısralarında Sen bir güneşle çerçevelenmiş kadar güzel. İsmail Habip B. ufka dalarsın. Duruşun. Çünkü Orhan Seyfi kitabını yazdıktan sonra durdu. Kız Hüseyin’i Vurdular bu tarzın şaheserleridir. Temiz Türkçe ile aruzun en güzel misallerini verenler. Taş oluktan dökülen sular ancak bu kadar cana yakın ve bu kadar tabiî akar.. Faruk Nafiz mütemadiyen ilerledi. yalnız duyan bilir. Denebilir ki Anadolu’yu bizzat gezen ve gören şair tamamıyla anlamış ve anlatmıştır. kitabını yazdığı zaman hece vezninin Rübab-ı Şikeste’si. Gözyaşların çürütür gömleğinin kolunu Bir lokmanın peşinden dolaşır haftalarca . o Anadolu ki orada öküzler insanlar kadar kıymetli. insanlar öküzler kadar kıymetsizdir: Ayağından dökülür çarıklar parça parça.

Faruk Nafiz’e gelince: o. Son senelere kadar «Edebiyatımızda Halit Ziya gibi bir romancı. lisanımızın tabiî tekâmülü dolayısıyla. İhtimal ki yarın en sevgili Fuzûlîmizi bile zorla okuyacaklar. Fikret’i okuyan zümre.784 Sürgün gibi gezersin kendi Anadolu’nu! Faruk Nafiz’e gelinceye kadar her şair yalnız inliyordu. yandırdı beni canlı bir kar yığını Dün bir kadın gözünün gördüm yaşardığını Senin adın ne? dedim «Sorma!» diye kıvrandı Bu üslûp istediği zaman bir bahar meltemi kadar hafif okşar ve yalvarır : Yediveren g