1

GİRİŞ “Hayat Dergisindeki Dil ve Edebiyat Yazılarının İncelenmesi” adlı çalışmanın ana kaynağını bir dergi oluşturduğu için öncelikle dergi kavramı üzerinde durmak istiyoruz. Dergi; siyaset, edebiyat, teknik gibi konuları inceleyen ve belirli aralıklarla çıkan süreli yayın, mecmua(1) olarak tanımlanır. Türkiye’de çıkan dergilere bir göz atacak olursak, ilk derginin Tanzimat döneminde Vekâyi-i Tıbbiye adıyla 1849 yılında çıktığını görürüz. 1862’de yayımlanmaya başlayan Mecmua-i Fünun, fen bilimlerinin yanı sıra toplum bilimlerine ilişkin yazılara; Dağarcık (1871-72), bu dönemde yayımlanan birçok dergi gibi edebiyata, fen ve toplum bilimlerine yer verir. 19. yüzyılın ikinci yarısında doğrudan belirli bir alana yönelik ya da belirli konulara ağırlık veren dergiler de yayımlanır. Mecmua-i Ebuzziya (1880) bir edebiyat ve düşünce dergisi olarak boy gösterir. Başlangıçta eğitici ve eğlendirici yazılara yer vererek bir tür aile dergisi olarak çıkan Servet-i Fünûn (1891), daha sonra edebiyat akımlarına öncülük eder. 1895’te çıkan Musavver Malûmat ise Servet-i Fünûn’u eleştiren yazılarla doludur. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla dergilerin sayısında büyük bir artış gözlenir.1908’de çıkan Ulûm-ı İktisadiye ve İçtimaiye Mecmuası, liberal ekonomiyi savunan bir iktisat dergisidir. İlk siyasal dergiler de yine II. Meşrutiyet döneminde yayımlanmaya başlar. Türk Yurdu (1911) ve Sebilürreşad, siyasal, kültürel ve edebî nitelikli düşünce dergilerinin önde gelenleridir. Beyanü’l Hak (1908), Genç Kalemler (1911), Halka Doğru (1913), Türk Sözü (1914), Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası (1916-19) ve Yeni Mecmua (1917) gibi dergiler de çeşitli akımların temsilcileridir.(2) Cumhuriyet döneminde de toplum hayatını etkileyen, ona yön veren siyaset, edebiyat ve düşünce dergileri çıkmıştır. Dergiler hiç kuşkusuz kültür hayatımızda başlı başına incelenmesi gereken unsurlardır. Bir bakıma süreli yayınların, toplumun nabzını tuttuğunu da söylemek mümkündür. Bu öneminden dolayı biz, bu çalışmamızda “ Hayat Dergisi”ni ele aldık ve özellikle dil ve edebiyat yazıları üzerine yoğunlaştık.
(1) (2)

Türkçe Sözlük , (1988): Türk Dil Kurumu Yayınları, Cilt:1, Ankara, s.360 Ana Britannica, ((1992): “Dergi” maddesi, Ana Yayınları, Cilt:7, İstanbul, s.163

2

Çalışmamızın asıl kaynağı olan Hayat Dergisi’ni tanıtmaya çalışalım. Hayat Dergisi “Hayat Dergisi” 2 Aralık 1926’dan 30 Aralık 1929’a kadar çıkmıştır. Haftalık olan dergi, her sayısı yirmi büyük sayfa ve altı cilt tutan 146 sayılık bir eserdir. İlk iki yıl eski harflerle yayımlanıp Latin alfabesinin kabulü üzerine 1928 Ağustos’undan itibaren ara ara 29 Kasım’dan itibaren de tamamen yeni harflerle basılmıştır.(3) Maarif Vekaleti’nin yakın desteğiyle, Cumhuriyet yönetiminin amaçladığı kültürel ve siyasal dönüşümü genç kuşaklara benimsetmek amacıyla yayımlandı. İlk sayısında Mehmet Emin, Hayat’ın neşredilme gayesini şu şekilde anlatmaktadır: “Hiçbir devrin gençliği bugünün ve yarının Türk münevverleri kadar mesuliyet karşısında kalmamıştır. Gençlik inkılâba olan borcunu ödemek mecburiyetindedir. Bu borç ancak Türk milletinin refahına ve saadetine masruf şuurlu bir sa’y ile ödenebilir. Bu sa’yın tarzını, istikametini ancak ilim tayin edebilir. Yeni Türkiye inkılâptan sonra birtakım iktisadî ve içtimaî meseleler muvacehesindedir. Bugünün ve yarının münevverleri bu meseleleri ancak ilmî zihniyetle halledebilir. Her devirden ziyade bugünün gençliği hakiki bir ilimle mücehhez olmak mecburiyetindedir. Hayat, gençliğin ilme karşı muhabbetini artırmaya çalışacaktır. Hayat, hakiki müspet ilim zihniyetine karşı gençlikte hürmet uyandırmaya uğraşacak, hadisatı görmek, üzerinde düşünmek muhabbetini telkine çalışacaktır. Gayemiz birtakım mefhumları bilen değil, vakayi üzerinde düşünebilen kuvvetli münevver zümrenindir. Onlardan kuvvet alacak, onların müşterek mefkuresini söyleyecektir. Böyle olduğu için ferdî hayat gibi fani olmayacaktır.”(4) Dergi 3 Mayıs 1928’e kadar Mehmet Emin’in (Erişirgil), ardından Nafi Atuf’un (Kansu) birkaç sayı süren mesul müdürlüğünden sonra kapanıncaya kadar Faruk Nafiz’in (Çamlıbel) idaresi altında çıkmıştır.(5) Başlangıçta başmakalelerini daha çok Mehmet Emin ile Avni Başman’ın kaleme aldığı dergide Türkiyât, edebiyat ve kültür tarihi araştırmaları ile ilgili yazılar genellikle M. Fuat Köprülü, Ali Canip (Yöntem), Mehmet Halit (Bayrı), Nahit Sırrı (Örik),
Abdullah Uçman, (1988): “Hayat” maddesi, İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Cilt: 1 , İstanbul, s.12 (4) Ziya Bakırcıoğlu, (1981): “Hayat” maddesi, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh Yayınları, Cilt: 4, İstanbul, s.171, 172 (5) Uçman, 1988:12
(3)

3

Nurullah Ata (Ataç) ve Ahmet Cevat (Emre); sosyoloji yazıları M. Nermî, Ziyaettin Fahri (Fındıkoğlu) ve Ismayıl Hakkı (Baltacıoğlu); felsefe yazıları Mehmet Emin, Mehmet İzzet ve Mustafa Şekip (Tunç); tarih yazıları Ahmet Refik (Altınay); musiki nazariyâtı ve tarihi yazıları Halil Bedî (Yönetken) tarafından kaleme alınmıştır.(6) Dergide Türk dili, Türk tarihi, Türk edebiyatı ve Türk güzel sanatları çağdaş ve milli bir görüşle ele alınmış; bu anlayış doğrultusunda dil, edebiyat, tarih, felsefe, güzel sanatlar, yeni insan görüşü, yeni Türk kadını ve yeni maarif sistemiyle yeni kültür kurumları konularında birçok yazı yayımlanmıştır. Çeşitli şair ve hikayecilerin şiir ve hikayelerinde özellikle memleket edebiyatı yapıldığı ve Anadolu coğrafyası temasının yoğun bir şekilde işlendiği dikkati çekmektedir.(7) Hayat Dergisinde divan şiirini hatta Tanzimat’tan sonra değişen şiiri İran ve Batı taklidi olarak değerlendiren yazılar çıkmıştır.Bu yazıları yazanların başında M. Fuat Köprülü gelmektedir. Dergi bazı özel ilaveler, özel sayı veya sayfalar da yayımlamıştır. Örneğin; 15. sayıda Ömer Seyfettin’e ait bir bölüm vardır. 111. sayı Maarif Vekili Mustafa Necati Bey için ayrılmıştır. Hayat Dergisi, 1929 yılından itibaren muhteva zenginliğini kaybetmeye başlamış, bol miktarda tercüme yazıların yayımlandığı bir edebiyat, eğitim ve magazin dergisi olmuştur. 146. sayıdan sonra sayfa sayısı artarken boyutları küçülmüş, 1930 yılında yeni bir numaralandırılış ile beş sayı daha çıktıktan sonra kapanmıştır.(8) Hayat Dergisi, siyaset ve edebiyat tarihimizde önemli bir dergidir. Buna rağmen detaylı bir çalışma görülmemiştir. 1982 yılında, Mustafa Parlak, “Hayat Mecmuası”nın 1-3 ciltlerindeki Edebî Makaleler ve Tahlilli Fihristi” adlı bir doktora ön çalışması yapmış; Ahmet Özpay 1998 yılında “Hayat Mecmuası”ndaki Sanat, Edebiyat ve Fikir Yazılarının Sınıflandırılması ve Değerlendirilmesi” adlı bir yüksek lisans tezi, 2002 yılında Nebahat Dalga, “Hayat Mecmuası’ndaki Fikrî ve İlmî Makalelerin İncelenmesi (1926-1927), Mehmet Güneş, “Hayat Mecmuası”ndaki Edebî Muhteva (Şiir ve Hikaye, 1926-1929) adlı yüksek lisans tezlerini hazırlamışlardır.Ayrıca Ziya Bakırcıoğlu’nun 1984 yılında, Milli Kültür’de “1926-1930 Yılları Arasında Neşredilen Hayat Mecmuası’nın Hars ve Edebiyat Tarihimizdeki Yeri” adlı yazısı çıkmıştır.

(6) (7)

Uçman, 1988:13 Uçman, 1988:13 (8) Uçman, 1988:14

4

Derginin ilk sayısından en son sayısına kadar yer alan konulara ilişkin yaptığımız bu inceleme ve verdiğimiz metinler, Hayat Dergisi’nin o dönemin olayları için ihmal edilmemesi gereken bir kaynak olduğunu açıkça belirtmektedir. Bütün bunlara rağmen daha önce de belirttiğimiz gibi dergi üzerinde geniş ve detaylı çalışmaların yapılmadığını söylemek zorundayız. Dergi hakkındaki bilgiler çoğunlukla tanıtıcı bilgiler şeklindedir. Bu bilgiler de çeşitli edebiyat tarihleri, antoloji ve ansiklopedilerdedir. Bu çalışmamızda dergideki dil, edebiyat ve sanat yazılarını kronolojik olarak inceledik. Bu türlere giren yazıları sekiz bölüm halinde topladık. Bizim çalışmamız metin tespiti, derlemesi ve incelemesi çalışmasıdır. Tespitlerimize göre: 1. Manzumeler, 2. Hikayeler, 3. Denemeler, 4. Tenkit Yazıları, 5. Sanat Yazıları, 6. Dil Yazıları, 7. Biyografiler, 8. Eser Tanıtmaları ile ilgili yazılar çıkmıştır. “Hayat Dergisindeki Dil ve Edebiyat Yazılarının İncelenmesi” adlı çalışma, dergideki dil ve edebiyat yazılarının derli toplu bir araya getirilmesinden dolayı araştırmacıların ve meraklıların kolayca ulaşabileceği bir kaynak olmuştur.

5

HAYAT DERGİSİNDEKİ DİL VE EDEBİYAT YAZILARININ İNCELENMESİ ( 1926-1930 ) ( METİNLER )

6

BİRİNCİ BÖLÜM

MANZUMELER

7

YENİ HAYAT -Ziya Gökalp’in aziz ruhunaDuymadan düşünmek yok dinimizde; Biz kalp adamıyız, gönül eriyiz. İnsanız, insanlık esastır bizde; Ne ciniz, ne melek, ne de periyiz!.. Keşkülle asâyı çölde bıraktık; Külâhı, hırkayı, çiviye taktık; Dillerde marifet kandili yaktık; Bu ince işlerin hünerveriyiz. Mücerret değiliz, ailemiz var; Başımızdan aşkın gailemiz var; Bin kârvan tutacak kafilemiz var, Varlık diyârının seferberiyiz!.. Biz hakka aşığız, isteğimiz hak; Doyurmaz ahirette saadet ummak; Dileriz dünyada kurulsun “uçmak”; Bu yolun ümmetsiz peygamberiyiz!.. Mabûdu göklerden gönle indirdik; Hâlıkla mahluku biz sevindirdik; Gözlerde çağlayan yaşı dindirdik; Biz zemzem değiliz, alın teriyiz!.. Devrin güneşleri garptan doğmada; Tan yerinde yanan ateş soğmada; Şarkı karanlıklar ezip boğmada; O meş’ûm gecenin biz seheriyiz!..

8

Fark ettik nihayet aç ile toku; Anladık en sonra var ile yoku; Bırak o kitapları, gel bizi oku!.. Bizler ki hilkatin son eseriyiz... Gönlümüz kılıçtır, tenimiz kını; Orada saklarız vatan aşkını; Ülkeler fetheder sevgi akını; Sanmayın bu yolda bizler geriyiz!.. Okuyup okutmak, işimiz bizim; Haram lokma kesmez dişimiz bizim; Her yerde bulunmaz eşimiz bizim; Biz yeni hayatın erenleriyiz!.. Hasan Âlî

HAYAT, c.1, nr.1, 2 Kanun-i evvel, 1926, s.2

9

ÇOBAN ÇEŞMESİ Derinden derine ırmaklar ağlar, Uzaktan uzağa çoban çeşmesi... Ey suyun sesinden anlayan bağlar, Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi? Gönlünü Şirin’in aşkı sarınca Yol almış hayatın ufuklarınca, O hızla dağları Ferhat yarınca Başlamış akmaya çoban çeşmesi. O zaman başından aşkındı derdi, Mermeri oyardı, taşı delerdi. Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi, Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi. Vefasız Aslı’ya yol gösteren bu, Kerem’in sazına cevap veren bu, Kuruyan gözlere yaş gönderen bu, Sızmadı toprağa çoban çeşmesi. Leyla gelin oldu, Mecnun mezarda, Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda, Ateşten kızaran bir gül arar da Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi. Ne şair yaş döker, ne âşık ağlar, Tarihe karıştı eski sevdalar; Beyhude seslenir, beyhude çağlar, Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi. Ankara, Eylül, 1926

10

Faruk Nafiz

HAYAT, c.1, nr.1, 2 Kanun-i evvel, 1926, s.2

11

SON VAPUR YOLCULARI Her akşam son vapurla yorgun dönen yolcular Sanki zincir altında kürek mahkumlarıdır. Bazen mehtap içinde gümüşlenince sular, Gördükleri ışıklar bir zindan mumlarıdır. Haftada birkaç gece ben de aynı vapurun Perişan yolcusuyum yıllardan beri işte. Sulara ürpermeler dağıtan bir yağmurun Hüznünü en ziyade hissettim bu dönüşte. Ah o siyah denizde siyah, ıssız geceler!.. Ruhumuzu üşüten rüzgarın nefesleri!.. Aya hasret, suları yardığımız geceler!.. O yeknesak hıçkırık, o makine sesleri!.. Kim bilir nice yolcu bu karanlık denizin Sinesine ebedi gömülmek istemiştir... Nafile koşmadınsa arkasından bir izin Kim bilir niceleri “Artık ölsek....” demiştir.. Son vapur yolcuları...Son vapur yolcuları!.. Ziyafetin sonunda yetişen zavallılar!.. Daha kaç yıl, kaç gece yarsak da bu suları, Bu yolun hiç sonu yok, ömrümüzün sonu var.. Kızıl Toprak: 23 Teşrin-i sani gecesi Faruk Nafiz

HAYAT, c.1, nr.2, 9 Kanun-i evvel, 1926, s.3

12

YANARIM Düşen yapraklarının arkasından çırpınan Bir dal gibi bakarım dünkü şiirlerime. Zavallılıklarının suçu benimken, inan, Onlara zulmedecek zaman benim yerime. Sanat bahar günümde meyveli bir fidandı, Kış gelince bir balta altında parçalandı, Dün gölge salan ağaç bugün ocakta yandı, Şimdi bir pul veren yok kül olan hünerime. Sevda başımda ateş, gurbet içimde düğüm, Yangından çıkan eşya gibi kırık döküğüm... Fakat bunlar değildir uğruna yaş döktüğüm: Yanarım benden evvel can veren eserime. Ankara:Teşrin-i evvel 1926 Faruk Nafiz

HAYAT, c.1, nr.3, 16 Kanun-i evvel, 1926, s.4

13

AYŞE’NİN AŞKI “Simsar geliyor!” diye kapıdan geldi haber,1 Halı dibi kızları başlarını örttüler...2 Kınalı, narin eller son ilmekleri ildi. Kirkit, bıçak sesleri hep bir anda kesildi...3 Dolaşık adımlarla havluya girdi simsar, Birer birer gözünden geçti bütün nakışlar... Sonra, soluk fesini eliyle düzelterek “Kızlar, dedi. Bu halı cumaya kesilecek! Malûm ya, Hasan için bir düğün halısı bu, Düğün halılarının en çok pahalısı bu!..” Simsar gitti, ipleri aldılar ele kızlar, Günde beş on kuruşa bakan amele kızlar!... Kirkit, bıçak sesleri işte yine başladı; O titrek göğüslerde nefesler yavaşladı.. Fısıltılar döküldü karanfil dudaklardan; Dediler ki: Ayşecik artık ayrıldı yardan!..” Bütün ona çevrildi gülümseyen bakışlar; Ayşe’nin gözlerinde yılan oldu nakışlar.. Kız Ayşe, dilber Ayşe! Halıyı sen ger Ayşe! O zengin çocuğunu Sana vermezler Ayşe!.. İldiğin her bir ilmek Gönül bağından gibi; Halıya verdiğin renk Al yanağından gibi...
1 2

Halının iyi dokunup dokunmadığına bakan adama simsar derler Halı dibi, halı dokunan mahaldir. 3 Kirkit, ilmekleri sıkıştıran demir dişli bir nev taraktır.

14

Gözlerin yine doldu; Gül yüzün yine soldu; O kınalı elinde Kirkidin ateş oldu... Bakışların derinde, Maniler ezberinde... Nakış olmak fikri var Zülfünün tellerinde... Vur kirkidin inlesin; Kalpler seni dinlesin; Koy, başın serinlesin Halının direğinde!... Yine geliyor simsar, Daha çok ilmeğin var... Senin gönlün ne arar Elin zengin beyinde?.. Canından kopan can mı, Gözüne dolan kan mı, Yoksa gözyaşından mı, İşlediğin her çiçek? Ağlama yana yana; Bilsen ne mutlu sana: Hasan’ın ayağına Bu halı serilecek!.. Uşaklı Ömer Bedrettin HAYAT, c.1, nr.3, 16 Kanun-i evvel, 1926, s.9

15

SEFİLLERİN ÖLÜMÜ Gezdi örümcek gibi gözleri boş tavanda, Bir köşede gerilmiş bir ağa düştü, kaldı. Odaya bol rüzgarın dolduğu bir zamanda Göğsü havasızlıktan daraldıkça daraldı. Sessiz ecel dostunu karşılarken bir adam, Sesleri büyülterek naklediyor kırık cam: İşte, ezan ne kadar tez okundu bu akşam, Kilisenin çanları ne kadar hızlı çaldı! Dışarda fırtınanın şehri döven kırbacı, İçerde bağdaş kuran soğuk zehirden acı... Bu hastanın güneşken hekimiyle ilacı. O da bugün kim bilir, nerde safaya daldı? Kulağının dibinde haykırıyor fırtına: “Isınmak istiyorsan toprağı çek sırtına!” Uzakta can verirken il yırtına yırtına Onu ölüm bir derin uyku halinde aldı. Yanan mumu söndürdü hastanın son nefesi, Can kuşunu başı boş bıraktı ten kafesi: Mesih’in mucizesi, Tevrat’ın felsefesi, Arapların cenneti artık birer masaldı! Faruk Nafiz

HAYAT, c.1, nr.4, 23 Kanun-i evvel, 1926, s.3

16

GECE, BİR CAM ARKASINDA Bu gece Lambamı söndürünce Birden bire ürperdim... Benliğimi gecenin eline esir verdim... Sonra baktım: Camın dışında Katran gibi karanlığın kaynayışında Bir nokta var, kırmızı: Cıgaramın ateşi kanayan pırıltısı... Ben nasıl bir esirsem bu ateş de bir esir... Bu gecenin kudreti etmiş ona da tesir... O da sönmeye mahkum... Bu, bir damla alevde kendimi buluyorum... Bu gece Cıgaramın ateşi zulmette eridikçe Ta içimden ürperdim... Benliğimin sisini topladım, ona verdim... Benliğim ha!.. Hangi benlik acaba?.. Benliğim bir mi, iki mi?.. Ben ben miyim?.. Yoksa karanlıktaki mi?.. Kim bilir İkimiz de kardeş miyiz?.. Yoksa bir Tılsımla cezbedilen iki çılgın eş miyiz?..

17

İkimiz de karanlıklara Aynı matem şulesini noktalıyoruz... İkimiz de geceden aynı Hicran payını, aynı zehri alıyoruz... İşte bu gece Hep bu siyah düşüncede, bu hülyadayım... Cıgaramın pırıltısı camın dışında Katran gibi karanlığın kaynayışında Damla damla eridikçe Aynı şüphe içinde bunalmaktayım: Benliğim bir mi?... İki mi?.. Ben ben miyim?... Yoksa karanlıktaki mi?.. Kızıl Toprak: 7 Kanun-i evvel gecesi 1926 Halit Ziya

HAYAT, c.1, nr.4, 23 Kanun-i evvel, 1926, s.16

18

HEP O HİKAYE ( İçmişti Fuzûlî bu alevden Düşmüştü bu iksir ile mecnun Şiirin sana anlattığı hale) Ahmet Haşim Leyla’sını kaybeyledi Mecnun, Sevdasına dağlar bile meftun. Sahraları rüzgar gibi gezdi, Leyla’sını kaybeyledi Mecnun!... Bir hasta güzellik gibi Leyla, Mecnun ise baştan başa sevda. Sevdaları hasret-zede mehcûr Dallarda yaşar matemi hala!... Mecnun niye Leyla’sına koşmuş Çöllerde denizler gibi coşmuş Bilmez ki elimize geçen ömrün Mazisi de atisi de boşmuş?... Kim aşkta, bu girdaba tutulsa Mecnun bulunur kalbi oyulsa. Leyla diye, Leyla diye bir gün, Leyla sanacak Hakk’ı da bulsa!.. Her sevgilinin ismi muhakkak Mecnun ile Leyla olur ancak. İlk şartı budur “mezheb-i aşk”ın: Mecnun ile Leyla’ya inanmak!.. Canan , bu efsaneyi dinle, Sev aşkımı, kalbim gibi inle.

19

Leyla ile Mecnun olalım, gel... İhya edelim aşkı seninle!... Hasan Âlî

HAYAT, c.1, nr.4, 23 Kanun-i evvel, 1926, s.16

20

SANAT Yalnız senin gezdiğin bahçede açmaz çiçek, Bizim diyarımız da bin bir baharı saklar... Kolumuzdan tutarak sen istersen bizi çek, İncinir düz caddede dağda gezen ayaklar. Sen, kubbesinde ince bir mozaik arar da, Gezersin kırk asırlık bir mabedin içini; Bizi oyalandırır bir hat görsek duvarda, Bize heyecan verir bir parça kırık çini. Sen raksına dalarken için titrer derinden Çiçekli bir sahnede bir beyaz kelebeğin, Bizim de kalbimizi kımıldatır yerinden Toprağa diz vuruşu dağ gibi zeybeğin. Fırtınayı andıran orkestra sesleri Bir ürperme getirir senin sinirlerine, Istırap çekenlerin acıklı nefesleri Bizde geçer en hazin bir musiki yerine. Sen anlayan bir gözle süzersin uzun uzun Yabancı bir şehirde bir güzel heykelini, Biz duyarız en büyük zevkini ruhumuzun Görünce bir köylünün kıvrılmayan belini Başka sanat bilmeyiz, önümüzde dururken Harcanmamış bir mevzu gibi Anadolu’muz: Arkadaş, biz bu yolda maniler tuttururken Arkadaş uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz! Ankara, Kanun-i evvel 1 Faruk Nafiz HAYAT, c.1, nr.5, 30 Kanun-i evvel, 1926, s.8

21

VATAN DESTANI ( Milli Marş güftesi için yazılmıştır.) O kadar dolu ki toprağın şanla Bir değil, sanki bin vatan gibisin. Yüce dağlarına çöken dumanla Göklerde yazılı destan gibisin. Hep böyle bulutlar içinde başın, Hilali kucaklar her vatandaşın. Geçse de asırlar, tazedir başın, O kadar leventsin, fidan gibisin. Çiçeksin, bayılır kuşlar kokundan, Her dalın bir yay ki zümrüt okundan Müjdeler fısıldar Ergenekon’dan Bu sese gönülden hayran gibisin. Ey bütün cihana bedel Türk ili, Açtığın cenklerin yoktur evveli. Tarih bir nehir ki coşkundur seli, Sen ona nispetle umman gibisin. Bir yandan hep böyle taştın, köpürdün, Bir yandan cefalı bir ömür sürdün, Fakat ne derece ezildinse dün, Şimdi yine tunçtan kalkan gibisin. Bir insan nihayet kemikle ettir, Bu et, bu kemiğe can-ı hürriyettir. En büyük hürriyet cumhuriyettir, Demek ki şimdi sen bin can gibisin. Ey ana toprağı, ey Anadolu, Açıldı önünde terakki yolu.

22

Hamdolsun her yanın bereket dolu, Cennette bir yeşil meydan gibisin. Yeni bir ay urdun al bayrağına, Girdin en sonunda irfan bağına, Medeni hayatın nur ırmağına Ezelden susamış ceylan gibisin... Halit Fahri

HAYAT, c.1, nr.6, 6 Kanun-i sani, 1926, s.9

23

FİDAN BOYLUMA Gel, gitme; kalmasın gözüm yollarda, Her taraf bu akşam sel fidan boylum! Çılgınca dağları gömen bu karda Geçilmez o Çamlıbel fidan boylum! Yokluğun bir ateş, varlığın derman; Sürüme gönlümü yine arkandan... Kanlı gözyaşımı sen kurutmazsan Derdimden ne anlar el fidan boylum?.. Bu akşam ben gibi sen de mahmursun; İlişme, kollarım boynunda dursun! Karanlık geceme yıldız olursun, Gel, gitme bu akşam, gel fidan boylum. Ömer Bedrettin

HAYAT, c.1, nr.6, 6 Kanun-i sani, 1926, s.9

24

DAĞINIK SATIRLAR Yedi veren gelmeden almasa ruhum aşı Bir yabani çiçeğim koklanılmaz, takılmaz. O ne ince bir yüz ki kıyılarak bakılmaz, On beş yaşında... Düşün, Kerem:Aslı’nın yaşı! Bir mezara atılan bir deste çiçek gibi Kalbimde yanan ateş bir bakıştan yadigar. Demek benim ömrümde geçirecek bir bahar, Gömüldüğüm türbeye bir nur inecek gibi... Nasıl kişi beklerse tipiler, fırtınalar, Bu kara sevda beni ahir ömrümde sardı. Kar inen dağlar gibi betim benzim ağardı. Ey oğlunu bu derde kurban veren analar! Belki benim de vardı coşkun engin bir çağım: Dalgalardan köpüren, çalkalanan bir umman... Dalgalar geldi, geçti...Fakat bunu her zaman Yalçın bir kaya gibi bağrımda duyacağım. Faruk Nafiz

HAYAT, c.1, nr.7, 13 Kanun-i san, 1926, s.2

25

ÇOCUKLARIMIN NEFESİ Ufuk derinleşti, gökler yükseldi; Yorulan varlığın uykusu geldi. Susmuştu dışarıda haykıran rüzgar, Rüzgarla beraber sustu boşluklar. Kalmadı bir yerde hayattan eser. Lambanın alevi alçaldı, bitti; Sular bile durdu, sessizdi her yer; Kalmadı bir yerde hayattan eser. Lambanın alevi alçaldı, bitti; Sönerken her şeyi yakıp eritti. Odamda uyanık bir ben kalmıştım, Bu siyah denize ben de dalmıştım. Fikrim ezilirken bu hal içinde, Hakikat ararken hayal içinde, İşittim derinden hafif iki ses; Ne sihirli sesti, ses değil nefes! Çıkıyordu iki küçük gövdeden Başkaydı her türlü sesten, besteden. Bu korkunç kabusu yok etti onlar, Ölüyü dirilten kudretti onlar.

26

Hayata yeniden doğmuşum sandım, Ebedi varlığa şimdi inandım.

Onların gözünden içtim neşeyi, Onların gözüyle gördüm her şeyi.

Onların alnında yazılı bahtım, Onların kalbinde kurulu tahtım. Onların sevgisi gönlümü açtı, Sevgimi hilkate dağıtıp saçtı. Biri “canan”ımdır, birisi “can”ım, Kaynıyor onlara baktıkça kanım. Hayatım onların göğsünden taşar Ölsem de benliğim onlarda yaşar. Hasan Âlî

HAYAT, c.1, nr.7, 13 Kanun-i sani, 1926, s.5

27

ULUDAĞ “Setbaşı”nın ışıkları Gölgeleri noktalıyor. “Uludağ”ın aşıkları Yine sevdaya dalıyor Ta ezelden böyle meftun Hepsi engin bakışlarla Yüksek başı bir bulutun Koynundaki bu kartala. Mağrur kanatları taştan, Fakat göze yumuşaktır. Etrafında sanki baştan Başa sevgimiz kuşaktır. Bu sevgi, bu derin sevgi Milli bir neşedir bize. Bu bulutlar içindeki Dağ yakındır kalbimize. Manzarası ta uzaktan Kabartırken göğsümüzü, Bize selam verir bazen Ayın gülümseyen yüzü Bu ay, durgun akşamlarda Uludağ’ın ziynetidir. Yıldızlarsa ta yukarda Onun çiçek demetidir!

28

Alnı yazın bile karlı: Bakanlara hayret gelir. Ve o, daima vakarlı, Böyle yükselir, yükselir... Sararken de mağrur durur, Akşam onu sisleriyle. Ve kalbimiz vurur, vurur Coşkun vatan hisleriyle... Halit Fahri

HAYAT, c.1, nr.7, 13 Kanun-i sani, 1926, s.5

7 . c. Gönül koyma akşama. Güzel çocuk.. s.. Ağlama derin derin. ağlama. sağın.29 BAŞAKLARIN İÇİNDE -Mehmetçik’in yavrusuna ithafıBaşaklardan kundağın. 1926... Başak tutan ellerin Bir gün al bayrak tutar Ömer Bedrettin HAYAT. kardaşını Sakarya ufkuna sor!. 20 Kanun-i sani.. Bitmez bu zafer günü. Babanı. Oğlusun bir askerin. Nazarlara derman mı. bahçe solun. Bağ. Tanrım sevsin başını.1. nr. Rüzgar silsin yaşını.8. Unutma sakın dünü. Atanın ak yüzünü Senin yüzün ak tutar. Anan orak biçiyor. Yıldızlar oyuncağın. Ağlama güzel çocuk! Mavili bir nişan mı.. Göklerden armağan mı Başındaki şu boncuk! Urban yama yama.

bu yalancı cihanda Doğru sözü söylemekten zevk almalı diliniz. Fakat cidden insansanız. çocuk bile değildim. dedi siz şu heykeli? İşte bugün asırlar var orda duran kahraman Cumhuriyet tohumunu şu toprağa ekeli! Yine bugün asırlar var o adamın buyruğu Haydutların tepesine indireli yumruğu! Ben ki şimdi yaş altında iki büklüm eğildim. evet onun kainata bakışı Ha o tunçtan nazarları. ha şu suyun akışı! O zamandan kalma bir can gerçi yok hiç şu anda. Hele sizler hiç yoktunuz. yoktu hatta dedeniz İçimizde onu gören sade şu gök ve deniz! Zaman böyle efendiler. Ne korkusuz.30 TARİH DERSİ Mektuptaki hocaların şüphesiz en kocası Saçı başı ak pak olan eski tarih hocası Sarayburnu rıhtımında gezindi de bir zaman Gördünüz mü çocuklarım. O vakitler çocuklarım. bunu iyi biliniz . hiç durmadan akıyor Fakat bakın şu heykele ona nasıl bakıyor. Onun için çocuklarım.

Artık onun efendiler. nankörlere değil artık bir otlak! Şimden sonra bu milleti aldatamaz. Onun için hayli zaman nice şeref celladı Hiddetinden köpürürmüş işitince o adı. fevkalâde büyüktür.. zindanlara o tıkmış Bu toprakta zulmetleri evet yakıp yıkan o! Cehli uran zincirlere mağaralara tıkan o! Bağışlayan bu yerleri bize onun himmeti. ancak onun bu vatan! . ne halife boynuzu! Yine tekrar ediyorum. soyamaz Halifeyim falan diyen rast gele her şarlatan. Uğrunda can vermeye kim ki cidden doyamaz. korkak ve uyuşuk ve namert Soyguncular pençesinde değil artık bu millet! Şu tunç adam çoktan ezmiş ve eritmiş o buzu Ne saltanat dişi kalmış. Biz Türklerin bütün ömrü evvelleri bir pasmış Bizi de bir güneş yapıp şu göklere o asmış. efendiler bu toprak Tembellere. Memleketin bugün bile taşıdığı o yüktür.. baş kesen Kanlı.31 Taassubun duvarını en iptida o yıkmış Karanlığı o devirmiş. Çocuklarım. O adamın bu devlete bu millete hizmeti Pek büyüktür efendiler. hamdolsun ki kafasından her esen Cennet için boş boşuna evlat boğan.

masal olmuş günlerin Her kovuğu kaç ülkenin gövdesini taşıyor! Ve yine bir bilseniz ki nasıl baştan aşıyor İnsanlığa asırlarca akan riya selleri! Fakat nerde o vaktiyle hakkı boğan elleri Kan içinde pıhtı tutmuş sergerdeler sürüsü? Kimdir artık o haşmetin arkasından yürüyen? Hangisinin şu saatte bir tanecik işi var? Koca nisyan çukurunda şimdi kokup çürüyen Nice kişver iskeleti. Ne yazık ki efendiler buymuş bütün işleri.32 Zannetmeyin çocuklarım. Aramışlar büyüklüğü hep sırmada altında Çünkü hepsi hakikatte birbirinden bayağı! Efendiler onun için şu devamsız ömürde ... Hele şayet ömrünüzde yetmiş sene yolunuz Benim gibi tarih denen kabristandan geçerse Ve geçerken etrafını biraz görüp seçerse! Bir bilseniz çocuklarım. nice devlet leşi var! Haydutluğun her türlüsü ve millete hıyanet. tahtlarını nihayet Çatır çatır kırıp yemiş adaletin dişleri! Evet kırıp eziyormuş ökçesinin altında Nice mağrur başı işte zamanenin ayağı. Fakat işte taçlarını. ben yaşta bir ihtiyar Geçmiş güne bühtan eder ve bunda da haz duyar Hiçbir zaman öyle değil! Buna emin olunuz.

ona kızmış.33 O ki beni karşısında hürmetlerle eğiltir Biliniz ki hiçbir zaman taçlı başlar değildir! Bir zavallı kanı şayet nahak yere akarsa Benim bütün insanlığım haya eder o kandan Zaten insan kainata feylesofça bakarsa Ne süngüden medet umar. yerden göğe kadar haklıdır. zamanında bir sürü İnsan onu kavramamış. ne kırılıp yarılmış. Hiç şüphesiz şu felekten nice sille yemiş o! Fakat yine efendiler tetkik edin bunu siz. . ne kılıçla kalkandan! Anladım ki çocuklarım o da bunu anlamış Anladım ki efendiler onun da bu. darılmış. Eğri düşün dememiş ki doğru yürü demiş o! Fakat gönlü temiz olan. İnsanlığı bu derece bilmek için şüphesiz.” Ve ne bir gün sendelemiş. Temistahlarla boğuşmayı bilmiyorduk çünkü biz Bizde bunu icat eden sade onun aklıdır. Tarihlerde okuyorum. alnı açık mu`teriz Kanâatim bu ki benim. Fakat demiş o kendine yine: “Hiç yorulma sen yürü!. ne tuğra Ummanlara benzetirim o adamı doğrusu Yani o hiç yorulmayan ve yılmayan unsura Asırlarca beslemişiz evet birçok sefihi Bu adamsa bize olmuş medeniyet mesihi.. duygusu Çünkü o da hayatında ne taç demiş.

Dildâr-ı zafer o nazlı sultan Bir cariye oldu hizmetinde! . Vadileri atlayıp da tayfun Ummanlara bahsederdi ondan! Yumrukları kahır ve cehle sallar Sarsardı zamanı kollarında Yırtıp da leyali yıldırımlar Bin meşale yaktı yollarında! Efkarına etti durdu bir peyk Fermanına millet oldu razı Âtî ona her deyişte ( Lebbeyk) ! Hürmetle sükût ederdi mazi. Haşiyetle yanıp olurdu dilhûn Andıkça o namı kahpe Yunan. sürdü Aydınlığa açtı her zemini Rahminde dehasının büyürdü Müstakbel milletin cenini. Hiç boynu bükülmeyen şu devran Olmuştu onun elinde bende. yıktı. yine.34 Hatırladım. görüp şu heykelin gözünü Unutulmuş bir şairin şöyle birkaç sözünü: Müstakbeli fethedip kemali Maziyi hemen saçından astı İmkanın elinde her mahali Güya ki esir ederdi kastı Zulmetleri yaktı.

nr. s. c. Şarkın o geniş çatırtısından Garbın da revâkı çatlıyordu! Fazıl Ahmet HAYAT.35 Görmezdi evet telaşa layık Olsaydı eğer hücum edenler Yerlerde sürüyle kerkedenler Gönüllerde takım takım savâik Uğraştı ateşli dalgalarda. 20 Kanun-i sani. 1926.1.12. 13 . Gafletleri kırdı etti ifnâ Kalsın dedi hep prangalarda Leşler kemiren kurûn-ı vusta Gâsıblara etti dehri zindan İstanbul’a gönderince ordu.8.

Doğuları batılardan onun sesi seçtirir Nehirlerin en coşkunu yine onun vecdidir. hatta yanıp kudursa! Sen şimdiden topla hemen mermer gibi. alçını Çıkamazsın tepesine ruhun eğer bodursa Çünkü yoktur kayaların ondan daha yalçını! Dökülemez o yaylaya hiçbir bulut gölgesi Sonsuzluğun üst tarafı. c. ne ağlayan demektir.9. nr. 27 Kanun-i sani. s.1. Zannetme ki sadece şarap. yaklaşmamış bile hatta tasası! Çünkü orada bir kanun var o da aşkın yasası! Sizse ancak boyasınız.36 SANAT BANA DER Kİ -Ali Canip’eBilmeli ki o ne gülen. işte şiirin ülkesi Ne ayıp ki birinizin hiçbir zaman o yere Değil varmak. Topal gönül ona varmaz. düzgünsüz cihanda Olmuş bütün hayaliniz bir orospu masası! 1927 Kanun-i sani 15 Fazıl Ahmet HAYAT. Hakikaten büyük şair bir çağlayan demektir. sade lale demektir Hakikaten büyük sanat bir şale demektir.3 . 1926.

Ne bir bağ var artık. Ne kuşlar ötüyor. O coşan bulutlar bile kapkara. O hasta bahar mı böyle öksüren. ne de bir gülşen. Uçuyor dumanlı gökte kartallar. bir sis… O sevimli yazın mersiyesi mi Nedir bu gönlümü harap eden his? Ne çeşme başında köy kızları var. O güzel yamaçlar büsbütün ıssız. Sonra hiç dinmeyen bir yağmur. Tabiat dalıyor karanlıklara: Uludağ. Bu ses hangi dulun yanık sesidir? Vaktiyle neşeli bir hayat süren Yapraklar baharın cenazesidir. Kırların kalmamış eski neşesi.37 O GÜZEL YAZA BİR MERSİYE Ufukta bir hazin rüzgâr esimi. Şimdiden başlamış o müthiş ayaz. Muttasıl inliyor ormanda düşen Sonbahar kurbanı kurumuş dallar. Uludağ ey sevimli yaz! . ne kaval sesi… Karanlık bir mezar gibi ormanlar. Her yerde ölümün gamlı ahengi… Hayattan usanmış bir veremli kız Gibi soldu gitti güneşin rengi.

9. O sevimli yazın mersiyesi mi Nedir bu gönlümü harap eden his?. c. bir sis. 1926. 29 Teşrin-i sani 1926 Rodop Emin Recep HAYAT.38 Ufukta bir hazin rüzgâr esimi. s. 27 Kanun-i sani.1. nr.8 .. Sonra hiç dinmeyen bir yağmur.

39 ANADOLU’MUZ “Rıdvan Nafiz Beye ithaf” Sen ne güzel bulursun. Bin Bursa. İzmir’i var. At. Gezsen Anadolu’yu! Ne eşsiz yerleri var. ruhunu savur. gönlün sızlar. Gezsen Anadolu’yu! Kırlarında koştur at. Kim der cefâ bulursun. Gezsen Anadolu’yu! Derde şifâ bulursun. Ruhunda açar kanat Gezsen Anadolu’yu! . Halkta vefâ bulursun. Gezsen Anadolu’yu! Gülerken köylü kızlar. Buzdan kaynakları var. Güler sanki yıldızlar. Ne hoş toprakları var. Ne kalbin. Beldeler dilberi var. Gezsen Anadolu’yu! Dertlerden kurtulursun Gezsen Anadolu’yu! Billur ırmakları var. at.

yazlar başkadır. Soğuk suları Kevser. varsa her yaran Gezsen Anadolu’yu! Hanlar. Gezsen Anadolu’yu! 926 Mehmet Faruk HAYAT. Erir.9.12 .1. Güzelliği şah eser Gezsen Anadolu’yu! Bir ağaç kabuğundan İçince bir tas ayran.40 Dağdan serin yel eser. c. 1926. nr. İllerden ile dolaş. Kışlar. Ah… bu diyar başkadır. s. 27 Kanun-i sani. Yumuşak gelir her taş Gezsen Anadolu’yu! Orda bahar başkadır. köprülerden aş.

Şahin uçurtmayan yeller sizdedir. Yollara dizilip yürüyen dağlar. Gönlümü peşinde sürüyen dağlar. Her biri bir çeşit namlı dağları. Toroslar. içiniz ağlar. Delirip köpüren seller sizdedir. s. ardıçlı. c. nr. Gürgenli. çamlı dağları.9. Hepiniz ün almış yiğit yatağı. Yanarım andıkça eski şen çağı. Şu yüce duruşla ne şanlısınız. Kervân geçirmeyen beller sizdedir. Dağlara yaslanan çiğdemli bağlar.12 . Bilmem neden böyle tez canlısınız… Erciyes.1. Siz de benim gibi hicrânlısınız… Niğde:Hüseyin Nâil HAYAT. ey Hasan Dağı. Bu onmaz derdime dermanlısınız. 1926.41 YURDUMUN DAĞLAR “Babamın acısıyla” Ey güzel yurdumun gamlı dağları. Ezelden beri mi dumanlısınız… Hey başı gökleri bürüyen dağlar. 27 Kanun-i sani. Ey biri birine sarılan dağlar. Dışınız yeşerir.

3 Şubat.1. İlk insanın cennetten çıktığı günden beri Kaplamış yeryüzünü baştan başa garipler… Gündüz gülen yüzleri bir yana bırakınız. Der: “Ölene sözüm yok.42 GARİPLER Her duyduğum gülüşün yok sevinçten haberi. s. Ne zaman geçse benden bir sevinç. Geceleyin bir mumun ışığında bakınız: Karanlıkta kendimi gösterir mustaripler. Dalgalarla dövüşen yırtıcı kuşlar gibi Birbirine haykırır binlerce ses içimde: Göğsü henüz belirmiş tazelerden tutun da Dumanlı gözlerini bir hayâl bulutunda Eriten genç dullara kadar herkes içimde! Ak saçlı ihtiyarlar. 1927. c. Bir sihirbaz kaynatır gönlümde bin azabı. nr.” Faruk Nafiz HAYAT.10.3 . Çam altında baş başa dolaşan nişanlılar Birbirinden ayrılan eşler gibi gariptir… Eritir benliğimi ellerin ıstırabı. kumral delikanlılar. Yaşayan mustariptir. rüzgâr gibi.

c. Bir vehme bağlayıp bütün ümîdi. 3 Şubat. Gönlümü sonsuz bir derde salarak İhtiyar olmadan solmuşum meğer… Uymuş da gençliğin heveslerine Beyhûde kendimi üzüp durmuşum. Aldığım zehirmiş. nr.ömrümü. Çözmek istedikçe olmuşum beter! Geçmiş günlerime bakınca şimdi. 1927.. Arif Dündar HAYAT. Derdim ki: Ne kadar zavallıymışım..10. Muhabbet denilen o kör düğümü.1.43 NEDÂMET Her büyük kederden ilhâm alarak Hicrânın şairi olmuşum meğer. Bir hayâl uğruna etmişim heder. Onu her içişte ben kudurmuşum… Çılgın emellerle –yazık. Yirmi beş yılıma nasıl kıymışım!.8 . s. deva yerine.

gider.. Orijinal metinde mısra silik olduğu için okunamamıştır Orijinal metinde mısra silik olduğu için okunamamıştır .............10.. Tut ona varmak için kızıl güneş yolunu… Düş.......1.. karlı yamaçlara.. nr...12 * ** . En küçük yollarından su alır menbaların… Yaz gelir..* Boy atan ağaçların dalları kanat gibi… Serpilen köşkleriyle ne güzeldir Çankaya Dalar güzelliğine bakışlar doya doya! Bursa Yemyeşil bir ovada bağdaş kuran bu belde Yemyeşil saçlarını dağıtır esen yelde… Ardında yükselen dağ gövdesiyle ne de şen. o bol sular çekilir.. ……………..... geçit vermez dağlara........... 1927.... kurur..44 MEMLEKETE BİR BAKIŞ Ankara Bir gönül hasretiyle görmek istersen onu.... Bir gün bir dağ başında: Göze güler Ankara! Çankaya ……………...** Nilüfer Kışın bol sularını çeker yüksek dağların.......... c. s...... 3 Şubat....... Bomboş kalan yoluyla ağlar durur Nilüfer! Mehmet Faruk HAYAT.

Kurşunu kahpeye atacağına Kendine çevirdin… Aman. c. bir de çobana. bakışın yaman. be Ali! Yıllanmış bir çınar pusuluk yerin.4 . Çınlasın yıllarca orman. Var iki atımlık canı kederin… Desene işleri duman. nr. ne hoş yan yana. be Ali! … Geldiler beklenen çiftler ormana. be Ali! Görünce uzanmış yâr kucağına.11. Duruyor iki genç. be Ali! Faruk Nafiz HAYAT.1. be Ali! Boşuna tetiği ne kurcalarsın? Var daha ateşe zaman. yola dalarsın. Boynunu dolamış zülfü bağına. Bir kurşun kadına. Nerdeyse gelecek beklediklerin. 1927. s.45 ALİ Namluna dayanır. Gönlündü gözünü yuman. be Ali? Onu sen büyüt de söğüt boyunca Kendini ellere versin o gonca! Sözüme kanmadın bunu duyunca. 10 Şubat. Duruşun.

En son ışık sekerken o dağdan öbür dağa Yorgun adımlarla çalıştım avutmaya Avare bir çoban gibi yollarda derdimi. adım adım Bezgin sürüklemek ne felaketmiş anladım! 1341 Necmettin Halil HAYAT.11. c. seninle dopdolu yüzlerce hatıra Sislerle gölgeler gibi almış civarımı. Dinmiş eteklerinde günün son sadaları. Bir kalbe hasretin eli bir kere erdi mi Kurtulmak anladım ki biraz bahta bağlıdır. Doldurmuş onların acı hüsranı bağrımı.8 . şekvamı dinle. Muzlim düşüncelerle nihayet bulunca dün Köy haricinde yaptığım akşam gezintisi Buldum içimde yepyeni bir kalp ezintisi. nr. Bir can ki böyle her yeri fırkatle dağlıdır Benzer mi ıstırâbına dünyada başka şey? Ruhun açıksa derdime.46 BİR AKŞAM GEZİNTİSİ Karşımda zerre zerre sönen bir yaz akşamı. s. ey Dağlar denizler ardına yalnız kaçıp giden! Dün köyde yaptığım tek ve tenha gezintiden Sensiz bir ömrü böyle mecalsiz. Sarmıştı akşamın ezeli hüznü dağları. 10 Şubat. Bağrımda bir firâkın ölümden beter gamı Bir canlı ıstırâp ile azmıştı büsbütün. 1927. Sisler ve gölgeler yayılırken bütün kıra Baktım.1.

10 Şubat. s.. 1927. gizli bir korkuda. Ufuklar. Neşelerden uzaktık!. Elemle çılgın aktık.16 . Antalya: 1924 Ekrem Reşit HAYAT. bir vurgun gibi.. Deniz..11. Ay.. rüya gibi. boşaldı. doldu. Ufuklar. yorgun gibi… Ay.47 ELEM VE NEŞE Deniz. Yıldızlar hep uykuda… Gönlüm. c. doldu.1. Karanlık bir su oldu. oynadı sularda… Gönlüm koya baktı da: Coştu. nr. Neşeyle çılgın aktık Elemlerden uzaktık!. Sevinçle sarhoş oldu. boşaldı. bir hülya gibi.

serinleriz… Ba`z gün rüzgârlarla dolaşırız dağlarda. Kendimi el değmeden kucaklara atmışım. Kimisinin gözünde ateş böcekleri var. Çakal ulumaları duyulurken derinden Kızlarımı tutardım yumuşak ellerinden… Helecanla geçerdik en tehlikeli yarı Titrek nefeslerinde belliydi korkuları. Kulaklar fısıldayan rüzgârın ahenginde Burada bir bahar siler bir kış tutulan yası. Yıl olur on baharı yaşarız bir baharda. Saçlar rüzgarda. Tatlıdır ormanların reçineli havası. -2Ben arkadaş olarak köyümün kızlarına Çıkardım yamaçların en soğuk peykârına. Kimisinin göğsünde tarla çiçekleri var. Dört mevsimde bir kere bize de gelir bahar. o zaman genç ihtiyar Gelincikleri koklar. Mavi gözler enginde.48 KÖYÜMÜN KIZLARI -1Gençlik rüzgârlarında savrulurken saçları Ben o dilber kızlarla çıkardım yamaçları. böyle günler tatmışım. Ben böyle kızlar görmüş. Yollar silinse bile yol bulurduk bir izden… Yüce dağlar çınlardı. ela gözler enginde. . çınlardı sesimizden. O zaman kadın erkek. gözler ufuklarda kol kola Doğrulurduk koruya giden kıvrımlı yola. kurbağaları dinleriz… Bazen gölgeliklere uzanır.

1. c. daha derbeder kuşlar. beni unutmasınlar! Arif Nihat HAYAT. Bekleriz –düşünerek en tatlı masallarıBizi kanatlarına alacak kartalları. şakrak kızları. 1927. -3Köyümün pembe. Nihayet bir kış günü benden uzaklaştılar. 10 Şubat. s.17 . O kızlar –ki yollarda kahkahaları çınlarBeni unutmasınlar.11. dolaşırken bir yarı Bana arkadaştılar. Dağın kuşları ürker bizim gürültümüzden. Tali` beni atarken yalnızlık mahbesine Ses verdim uzaklaşan eşlerimin sesine. nr. solumda sarışını… İkisi aynı aşkın duyar yalvarışını. Bizden daha kayıtsız. Sarı yapraklar gibi uçarlar üstümüzden… Kuşlar uçar… Bir daldan bir dala gider kuşlar. dinç kızları Tırmanırken bir dağa.49 Sağımda esmer kızım.

.. . “Ah… Kurtulsa… Şifa bulsa.. Yeşil akisli mehtâp… Ve o Karşımda bir heykel… Yine soruyor: Acaba öldü mü?.Korkak Ve sanki uzak… uzak Bir ses soruyor: Acaba öldü mü?.” Niyazı Saatlerdir dudağımızda bir düğüm… Kazılan bir mezardır benim şimdi gördüğüm… O da artık sormuyor… Benim gibi o da bitap… Yüzü korkudan mosmor..50 ACABA ÖLDÜ MÜ?. Bir kadın eli Dışarısını gösteriyor… Dışarıda mehtâp var. Yeşil şuleli. -Kardeşlerim kadar sevdiğim Nurettin ve Hayrettin kalbimin bütün tesirleriyle şu perişan mısraları ithaf ediyorum. Ve bir el....

Düşünüyor ki: Belki Öteki evde Bir ihtiyar. Topraktan fışkırıyor yedi başlı bir ejder: Kara haber! Alev… Her taraf alev… Matem içinde o ev… Bunu hissediyorum… Baş ucunda sönen bir mum. Ademi hatırlatan Yeşil akisli mehtap… . Bir zavallı ihtiyar Boğuk bir hırıltıyla verdi son nefesini… Yarabbi… Ne ıstırap!. Bir yay gibi kollarını geriyor.. Dışarıda mehtap var. Çığlıkları işitiyor gibiyim derinlerden! Sanki yerden. Bir ölü çehresini Parlatan. Can veriyor… Yarabbi… Ne ıstırap!... Bir aile babası Bu gece tam bu zamanda -Od ağacı yanarken bir buhurdandaTıkalı kulakları duymadığı Kur’an’da.51 Gözleri sobadan çıkan alevde.

nr. 10 Şubat. c.11.1. s.17 .52 Kızıl Toprak: 18 Kanun-i sani 927 Halit Fahri HAYAT. 1927.

Ayşe’ni doya doya bağrına bas Mehmet’im!... 17 Şubat. İçini döksün. Bir çocuk sevinciyle nasıl yoluna bakmış Gelince zaferini müjdeleyen haberin.53 BAĞRINA BAS MEHMET’İM!. Bahçeler darmadağın. Yad elden kurtardığın yanık. Durup hürmetle öpsün son yaranın izini.3 . bağlar çiğnenmiş diye Kendine zehretme şu günlerin tadını!.. dinle nasıl eriyip akmış Matem dolu koynunda uykusuz gecelerin. göster can yoldaşına.. günah bu yas Mehmet’im!. Taşlarda yata yata uğuldayan başına Yastık yap Ayşe’ciğin yumuşak dizini.. c. Biraz serinlik gelsin beynini yakan kana.1. “Niğde” Hüseyin Nail HAYAT.. Ah ne var ben olsaydım şimdi senin yerinde!. dünya gözüyle gördün Gözünde tüten yosman ceylan gibi Ayşe’ni… Zaferin gökten yüce. Yıllarca silah tutan çelikten bileklerin Bırak biraz dinlensin Ayşe’nin ellerinde. nr. 1927. Tanrına şükret Mehmet. Aç göğsünü Mehmet’im. ünün ummandan derin..12.. yıkık yuvana Şanlı varlığın yeter.. Kavuşturduk en mutlu.. en sıcak teselliye Yolcuları dönmeyen evlerin feryadını. s. Ölümle çarpışırken gurbet elde daha dün Bugün hasretli köyün bak kucaklıyor seni.

dediler Gezdiği yer işte bu ücra saray!” Hicrân ne anlamış. Şarkın bu sevimli. sevilmiş Bir güzelmişsiniz isminiz de Ay Bahardan sadedir şehnişîniniz. Ne sütunlarında yeşil bir filiz. sevda ne bilmiş Ağlatmış. Endülüs… Güzel Endülüs! Gezerken bu yolda ben akşamları Ruhuma cihanın dolar gamları Bir kere geçersem görmeden sizi Ne ölüm korkutur beni ne hicrân Kalbimiz olmasın yalnız ayrılan Biz böyle severiz sevdiğimizi . Sizi ilk balkonda gördüğüm gündü. güzel köyünün Cenneti andıran bir akşamıydı.54 SERENAT Bir nisan akşamı serin bir günün. Gözlerde bir hayâl gibi canlanır Endülüs. Ne kemerlerinde Arap kârî süs… Uzaktan görenler yine aldanır. sevmiş. Yüzünüz sararmış gibi göründü… Acaba ruhunuz çok hasta mıydı? Sordum ki “Bu kimdir?” gülümsediler: “Eşinden ayrılan bir kız. ağlamış.

O bana hasretin işlediği gün. Bana derdinizken bugün hediye Gülmeyin beni tez unuttu diye Bu ziyaretlerim seyrekleşirse Bir de bakarsınız büsbütün yokum. s.10 . nr. dünyada ben o gün yokum.12. 1927. Önüme serpilen beyaz gülleri O zaman kimsesiz kabrime dökün… Faruk Nafiz HAYAT.1. 17 Şubat. Bu yoldan bir daha dönmezsem geri.55 Gölgeler çökerek dağılınca su Yayılır bir serin toprak kokusu “Bu hasret ne?” derim kalbimiz birse. c. Biliniz.

Cenkten kaçan oğlunu düşünüp utanarak Benliğinde duyarken bir ölüm hatırası Derdini unutturdu sokağın manzarası. “Hoş geldiniz!” diyorken gelen Türk erlerine Yavrusunun hasreti saplandı ciğerine: Tanıdı cenkten kaçan oğlunu vurduranı. dağı taşı kül oldu. Yangının kızıl rengi vurdu kızıl bayrağa… Halâskârlar geçtikçe şanlı atlar üstünde İsli kaldırımları titreten bu düğünde Yangının ışığına yaslanmış biri vardı. zalim ellerle yakılan hanümanlar. Ahmet’ini kurşuna dizdiren kumandanı. Çavuş Ağa.56 YANGINLARIN IŞIĞINDA Yurdun bin şan gecesi. Türk’ün öz zaferine meşaleydi bu gece. ünlü bir ihtiyardı. Köpük sızan bir gemi tuttu ateşten eller… . Göklere kalkan eller arşa değdi bu gece… Yiğitlerin alnını öpenler mi ararsın. can evinden taliine yanarak. Al kanlara boyanmış cepkenler mi ararsın. Kız gibi vatanıma dumanlar kâkül oldu… Korkak. Beşiklerde tutuşan nur topu gibi canlar. Gönülleri sarmadan siyah rengi dumanın Koç yiğitler içinde yükselen kumandanın Al atını kuşattı ahâliden bir kemer. Haşrolmuştu bu gece yer gök kucak kucağa. Sevinç yaşlı gözünde evinin dumanları. Nurlu. kır sakalında gecenin şen rüzgârı. Bu. eski çavuşlardan.

57 Kimi büyük zaferden haberler istiyordu. 1927. Yangınlar ortasında candan serinlediler… Nes’eden setler gibi yolları bağlayanlar. 17 Şubat. Kimi yeşil Bursa’yı. nr.1. yürüyüp ileriye Evinin ateşiyle şükrânını öde de: Dağ gibi kumandana “Buyur. Al atın izlerine kapanıp ağlayanlar Ruhunu içerlerken ilahî ir sevincin İçlerinden bir köylü gönülden ikrâm için Hasretle yaklaşarak halaskar kumandana Kalınca bir cigara sundu bu kahramana… Çavuş Ağa. c. elinde bir kor. güzel İzmir’i sordu… Kıvılcımlar içinde yanmadan. Cehennemden kurtulup cenneti bekler gibi. usanmadan Türk’ün mucizesini anlattıkça kumandan Bu ahâli kümesi şanlı esirler gibi. titremeden düşündü bir saniye. Sonra.12.12 . yak paşam!” dedi… Ömer Bedrettin HAYAT. yürekten dinlediler. s. İçten kulak verdiler.

yandırdı beni canlı bir kor yığını! Dün bir kadın gözünün gördüm yaşardığını. 17 Şubat.12. Derdini bir bir açtı karşısında ocağın. Her gece bir yabancı barındıran yatağın Baş ucunda göklere bir ah gibi uzandı. Bu zindanda çiçekten beyaz.12 . “Sorma” diye kıvrandı. Gözleri dopdoluydu. atılmış kadınlar birleşince Gönlümdeki canavar zincirinden boşandı! Faruk Nafiz HAYAT. Kalbini üç beş karış kumaşla alanları. bir gönül parçalandı… Kolumun çemberine atarak varlığını Yandı. nr. İçim bir zindan gibi kilitlendi sevince. ancak gözyaşıyla sönen.58 DÜN BİR KADIN AĞLADI Güneşle ayın bile girmediği bu yerde Dün. Anlattı her kulağın duyduğu yalanları. Nasıl çevirdiğini yolda geç kalanları… En hazîn evine tek döndüğü zamandı. saçları darmadağın. bir ateş yandı. Aldatılmış. c. s. Sesini yükselterek karşımda perde perde Dün bir kadın ağladı. ipekten ince.1. 1927. Senin adın ne? dedim.

Toprağa indi… Yollarda -Yaza ağlayanKöpekler var… Fırtına!. Tozu dumana katıyor… Hani şen kızlar vardı: Beyaz tayyörleriyle çıkınca ortalığa Ortalık benzerdi yumurtalığa. Hani banyo akşamları İnce sandallar nerde? Şimdi En geniş yüreklerde ...59 SONBAHAR Yapraklar sularda kıvranıyor… Ve deniz. Şarkılar sustu… Neşeler dindi! Gök Karardı... Elinde kırbacı Acı Naralar atıyor. Korkunç ufuklarını almış koltuklarına Homurdanıyor!.. Daraldı.

1. Ve deniz Korkunç ufuklarını almış koltuklarına Homurdanıyor! Nejat Tevfik HAYAT. s.12. nr. 1927. c. 17 Şubat.12 .60 Bir sıkıntı esniyor… Yapraklar sularda kıvranıyor.

24 Şubat. hulâsası çünkü şu:! “Aman beni bırakın da kan içeyim” diyorsun Ve kahrından ölüyorsun. hep kendini yiyorsun Sonra tuhaf bir kelimen daha var Anıyorsun ikide bir hürriyetin adını! Madem öyle.3 . sen Kâbil’sin diyorum Bıçağını haddin varsa yine çek İşte sana sen alçaksın katilsin diyorum Fazıl Ahmet HAYAT. 1927.13. s.1. neden sen o kadını Asırlarca çirkeflere buladın? Neden ezdin zavallının başını? Yine onun kanlarıyla suladın Her bastığın kaldırımın taşını? İşte seni bağladılar… Şaka değil bu gerçek Fakat yine biz Hâbil’iz. c. nr.61 CEVAP -Kara kuvvetteDediğini biliyorum.

Işıklı saçından yanan bakışlar Aşkınla geceler. Nağmeden tesirli sükûtunla sen Bülbülü susturdun. Görmesem çileden çıkar bu aklım. Gönlüne sinerek karın soğuğu Rengini bırakmış atlas teninde. Yaratan bunları bir bir mi saydı? Gökyüzü dururken böyle güzeli Kim yere salardı Allah olaydı?. Gözlerin bir halı örneği yine. s. her duyanı yakmak murâdın. nr. c. sayamaz bir türlü gönlüm: Kaç hayat kurtarır bu bir tek HAYAT. Saçına ayrı mı çekti her teli.1. Dağları sararsa nasıl bir buğu Ruhuna perdedir yüzün senin de… Bir ateş parçası kesilmiş adın. gamınla kışlar. Belli.. 1927.13.. 24 Şubat.62 GÜZEL Kan gider yüzünü görsem içimden. ey gül dudaklım! Bu geniş bahçeyi almış içine. Seni halkederken yoksa ateşin Yaktı da attı mı hilkatin eli? Bir hata çıktıysa elinden peşin Ardından salaydı bari eceli! Düşünür.8 Faruk Nafiz .

Emin Recep HAYAT. O sesi veremez hiçbir çağlayan. Demem ki bu yerde feryat et. ne güzel.8 . 1927. Ölsem de incitir beni gözyaşın. İçimde ezelden gelen bir ses var. geçerken şu yüce dağdan Mezarım önünde bir dakika dur. Bende hayat için hala heves var: Unutma ey yolcu. Gel bana kalbinin sırlarını aç Bak kabrim. Sükûtum ses verir sana ferdadan. Vücudum sadece hisle beslenir. s. ne gölgelidir. Her ölen kimseyle beni bir tutma. Senin de encamın en sonra budur. nr. Sazımın ne sesler vardı telinde.. şairler ölmemelidir. Ey yolcu..1. Arkamda kim bilir kimdir ağlayan. Ötede uyuyan yalçın kayalar Her akşam uzaktan bana seslenir.13. c. 24 Şubat. Gözlerim ademden hayata dalar. beni unutma!. Ölüme kavuştum gurbet ilinde.63 BİR DAĞLI ŞAİRİN KİTABESİ Ey yolcu. Kabrimden göğsüne bir çiçek bağla Eğilirken bana o yorgun yaşın. Sanma ki değilim şefkate muhtaç. ağla.

c. Hissettiğim sade bir şefkattir kâinata. bir duman oldu. Tâ derinde. çamların arkasından. uzletin hüznü doldu. s. nr. Gözlerime gecenin. Şu tatlı mehtap gibi ağlıyorum hayata… Kızıl Toprak.64 UZLET Lambayı kıstım biraz mehtaba dalmak için Mavi bir ışık vuran camların arkasından. 1927. ikişer üçer yanan kandiller Sıra sıra inciler gibi ufka dizilmiş. 16 Kanun-i sani 1926 Halit Fahri HAYAT. Gözlerim yorulunca bu rüya âleminden Bir lahza süzüyorum şu uzlet odasını: Sobanın alevleri karşısında şimdi ben Aşkı sönen kalbimin tutuyorum yasını… Kalbimde eski ateş söndü. bir zümrüt köpük ki eriyor için için. 24 Şubat.11 . Yakındaki evlerin şekli: Garip bir ejder! Uzaktakilerini gecenin eli silmiş.1. Bahçede bademlerin.13. Gök.

65 ÂŞIK EDEBİYATI NUMUNELERİNDEN Gel ey dilber kan eyleme Seni kandan sakınırım Doğan aydan esen yelden Seni günden sakınırım Tabîbim hışımla bakma Ben kulun odlara yakma Yanağına güller takma Seni gülden sakınırım Halden bilir haldaşım var Yola gider yoldaşım var Bir küçücük kardaşım var Seni ondan sakınırım Der ki (Ömer) yârı gördüm Tazelendi eski derdim Sen bir kuzu ben bir kurdum Seni benden sakınırım HAYAT. s. 1927. 3 Mart.1. c.14. nr.3 .

yağıyor yolları kapatarak… Fakat yolcu yine dev adımları atarak Bir çığ gibi aşıyor o kar yığınlarını… Ve içinden diyor ki: “Hayat yılgınlarını Yere seren fırtına beni yalnız kamçılar. daima ilerliyor bu heykel! Boşlukları kavrıyor her lahzada iki el! Kar yağıyor. daha dolgun. Tufan bile boşansa bu kudreti yıldırmaz: Yürüyor durmaksızın. Vücudumu mermerden. . Çiğnedikçe yumuşak bir adem örtüsünü Her adımda bir gurur kabartıyor göğsünü. Boşlukları kavrayıp her lahzada iki el. Göz gözü görmüyorken bu yollarda tipiden.66 TİPİDE BİR YOLCU Sesler sağırlaşıyor karlı günün sonunda Koyulaşan beyaz bir duman helezonunda… Kar yağıyor. Ne bu ölüm nefesli tipiden bir korkusu!. Baştan başa etrafı buzdan kesilse duvar. Yüzünü donduruyor bir akşam yolcusunun… Bu yolcu kar içinde fışkırmış gibi yerden Canlanan bir heykele benziyor ki mermerden. dinlenmeksizin biraz. Yürüyor adam boyu yükselen kar içinde. Adımını tutacak ne bir set var. ulumalar içinde İlerliyor. Bir ademden başka bir ademe doğru giden Bu yolcuya fenerdir baykuşların gözleri! Kucaklamak hırsıyla sonunda fecri. ne pusu. yağmur daha sık. Ölümle pençeleşse dönmez artık geriye. kalbimi tunçtan kılar…” İşte hep bu azim ile atılmış ileriye. Onun yine bin geçit açacak dermanı var.. Derinden kurt sesleri.

3 Mart.14. 1927. c.67 Yürüyecek.1. daima yürüyecek bu heykel!.13 . s. 13 Şubat 1927 Halit Fahri HAYAT.. nr..

Bir talihsiz şairim. Yaradılışça bugün sanıyorum ki bir ayım.13 . Güzelliğe âşığım. Bilmem onlar mı zevksiz.68 ŞAİRİN YASI Ben ki sanat aşkını tâ gönülden duyarım Namım ister anılsın. Her mısraım.14. sade ona uyarım Ben şöhret arkasından koşarım sanılmasın! Menbâların gür sesi gibi çağlayan şiirim Bazen musikî gibi ağır ağır yükselir. Her kafiyem kalbimden gelen gözyaşıdır. 1927. ümitsiz günlerimin bestesi. Bunu duymadığı gün gönlüm mezar taşıdır. Bana kalbimin sesi alkıştan tatlı gelir. s. nr. İlhâmımın sihrine kapıldığım zamanlar Sanırım ki yaşamak mümkün değil feryatsız. isterse anılmasın. yoksa ben miyim tatsız. Çünkü âşık kalbimi hep şiirle beslerim. Ne dostum. Bin bir girdap içinde boğuşuyor yılmadan. Gönlüm ezelden beri bütün dünyaya küskün. 3 Mart. Bir ben ayım bile bile ölüme doğru giden Bir aks bırakmadan bu boşlukta seslerim. biliyorum ki bir gün Öleceğim nihayet ben de anlaşılmadan! Emin Recep HAYAT. Saçlarım ağarsa da vazgeçmem bu sevgiden. ne düşmanım benim dilimden anlar. Benliğimi sarsıyor şiir yazmak hevesi.1. c.

Kışın beyaz kuşları yaşlı kirpiklerimde.14. nr.13 . Sis çökmüş ovalara şöyle baksam yukardan.69 KARLI BİR DAĞ DİZİNDE… Karlı bir dağ dizinde uyutsam kalp ağrımı Donduran tipilere versem yanık bağrımı… Bir zâlim sevgilinin hasreti içerimde. Gökler yanan başıma bir çelenk örse kardan… “Gül”ümün hasretini belki de kül ederdim. Serinlerdi bir kefen serinliğiyle derdim. 9 Şubat 927 Ömer Bedrettin HAYAT.1. 1927. c. s. 3 Mart. Donduran tipilere versem yanık bağrımı… Yıldız. Karlı bir dağ dizinde uyutsam kalp ağrımı.

sana kahpenin piçi… Faruk Nafiz HAYAT. Yarın. gelmişi. Bir babasız yavrudan bir peygamber çıkardı… Sana soylu olanlar der ki: “Soysuz kişi bu”. adsız doğmanın yasını duya duya. Âna ki kahpe derler. Atıldık doğduğun gün hayâta tek başına! Yanında anan olsa yine ömrün bahardı. geçmişi bu. nr. İki kattır azabın günâhı işleyenden. 1927. Haydi. Yazık ki boğazına bir ip geçirmediler.70 PİÇ Sıcak bir el değmeden henüz ilk gözyaşına Kundağını serdiler bir musalla taşına. Biz neden soyluyuz da sana soysuz diyorlar? Aslını hiç arama. c. Yazık ki atmadılar seni kör bir kuyuya! Tanır gibi yüzüne bakınca her geçici. Gözlerin bir camiin eşiğinde açıldı. s. tesadüfün işi bu. Yat ölüme benzeyen bin uğursuz uykuya.7 .1. 10 Mart. öksüz kalbinin burkulacaktır içi.15. Onların belli çünkü. Sana dar günlerinde açık bir kucak vardı: Bağrına oğlum diye bastı İsa’yı Meryem.

s. ne bağlar?. Pencereden vurdukça göğün ayla güneşi! Kimisi yanar durur düğününü görmeden Köyünde bıraktığı sevgili Ayşe’sine… Kimisi der: -O altın saçlarını örmeden Bıraktım nişanlımı köyün bir köşesine! Kimisi dağlardaki kurt avından anlatır.15. Kimisi harmanlarda geçen uzun yazlardan… Aranılır yayıktan çıkan köpüklü ayran Aranılır başı boş gezilen dağ. İçinde hatırlanmış ne beldeler.1. is örtülü mısralar.7 . c.71 Askerlik Günleri: KOĞUŞ Duvarlarında silik. nr. bayır. Yamaçlardan seyretsem ovayı kuş bakışı. Köyünden ayrılmayan Fatmacıkların eşi Gelmiş bir gün buraya çok uzak diyarlardan… Anlatır her birisi o doğduğu diyardan.. kışı” Bir ses gelir uzaktan: Karavana başına! 926 Yıldız: Mehmet Faruk HAYAT. Geçirsem o dağların başında yazı. İlerleyen günlerin bir şahidi bu koğuş… Kim bilir kaç memleket çocuğuna yurt olmuş. 1927. 10 Mart. kır! Biri derken: -“Kavuşsam köyümün bir taşına.

Hayatı sevmeseydim ölmek kolay bir işti. Beyhudedir fikrimce bu varlığa darılmak Mademki yaşıyorum kendimi yiye yiye. dünya öyle sefil ki Gözyaşıyla karışmış damarlarda gezen kan. Gelecek mi acaba beklediğim saadet?. Hayatım baştan başa bir sisle örtülüdür. Niçin gönlüm bu kadar ince hisli.. Fakat mümkün müdür hiç bunu tasvir edeyim.15. Ne yorucu bir yoldur hayatın yalçın yolu. duygulu. Öleceğim besbelli “saadet!” diye diye. nr. Ben de ağlamak için yaratılan bir kalp var. Niçin “toprak” denince benim kalbim üşüyor. Açıldıkça karşımda yeni yeni ufuklar Buğulanan gözlerim seçemiyor yolumu. Gençliğimin bahçesi sonbahara erişti Kuruyan yaprakları birer birer düşüyor.1. c. Anlıyorum ki bugün odur büken kolumu.. Belli mesut olmaya etmemişim hiç niyet! Yaşamak istiyorum. fakat mümkün değil ki… Sade ben miyim acep böyle hayattan bıkan?. O hayalî ülkeye hiç mümkün mü varılmak.. 1927. s.72 HAYAT YOLU Benim bütün hislerim kalbimde gömülüdür. Emin Recep HAYAT. 10 Mart. Bilmiyorum doğrusu hangi yoldan gideyim.7 . Hasret öyle üzücü..

Büründü akşamın garipliğine Karacaahmet’in servi dizisi… Halit Fahri HAYAT. tepeler. 10 Mart.1. Yollarda silindi son ayak izi. 1927.73 KAR YAĞARKEN Bir ölüm hissi var sisli boşlukta. yağıyor yine.. c. Dereler. Uçarken sessizlik içinde karlar Duyulan bazı bir düdük sesidir. Acı bir sayha… Sonra yine sükût…Ölüm sükûtu! Gölgeler etrafı sarmadan daha. Göklere yükselen dualar bile Sanki zerre zerre bir hiç oluyor. Bu ne ürpermeler veren hâile! Fânilik acısı kalbe doluyor.15. Kar. s.7 . nr. Yağıyor. Sonsuz bir kefene dalan nazarlar Bulutlu göklerin bir ma’kesidir. Bir tren düdüğü. yağıyor kar… Sinsi sinsi! Bulanık bir perde germiş ufukta Karacaahmet’in servi dizisi. yumuşak. kırlar uyudu. yavaş.

10 Mart. yüzbaşıydı o giden… Gece yine geçmeyecek bir keder Gibi indi köyümüzün üstüne 1333 Ömer Seyfettin HAYAT. nr. Şimdi lâkin bir gölgedir görünen. çocuksuz bir anne… Gece yine geçmeyecek bir keder Gibi indi köyümüzün üstüne! Bir yıl evvel aydınlanan perdeye Aksederdi şen bir çiftin gölgesi.1. hâkim kölesi? Biliyorum. Şimdi orda can çekişen bir mumun Dalgasında matemini gizleyen Bir kadın var: Genç. s.9 .74 DUL Gece yine geçmeyecek bir keder Gibi indi köyümüzün üstüne! Ses sadâ yok… Daldım işte komşunun Bir yıkılmış boş yuvaya benzeyen Bana karşı dargın duran evine.15. c. narin bir tek gölge… Nereye Gitti onun eşi. 1927. İnce.

1927.1. İncecik nağmeler gezdi bir ara… Dalların altında sarhoş yosmalar. Ahlar. nr. Zil sesleri tekrar uçtu yukarı… Ay beyaz hareyle göründü sabah. Oynaşıp koştular karşı bağlara… Ay gezdi serseri. zil sesleri uçtu göklere Dağılmış saçlara güller taktılar… Altın ay yükselip çıktı dağlara. yorgun suları Mor sular bir zaman oldular sarı… Kol kola sarılıp birden uçtular.… Laleli bağlarda kaldı o günâh… Moda: Salih Zeki HAYAT. 17 Mart.3 . c. Laleli bağlardan aya baktılar.16 . s.75 İğde Dallarından “BAĞ GECELERİ” Yosmalar bağında yaktılar. Şen dallarda gezdi hasretle bir ah… Çiğ düşmüş otlara yorgun yattılar.

76 TELGRAF DİREKLERİ Çürük iskeletleri yeşil ormanlar özler. Sılayı görür sanki gurbetle dolu gözler Mehtapta ışıldayan beyaz fincanlarında… Tellerinde kanatlar. Yolcuya yol gösterir. Kimisi hasretiyle yakar battığı yeri. aç kurtlar deler. Bir gizli dertle çatlar Telgraf direkleri… Rüzgarların sesinde ağlar inletirler. Ovaya sıralanır Telgraf direkleri… Yemyeşil ormanların besteler ahengini Başlarında dinlenen yorgun kanatlı kuşlar. Gönüllerin derdini duyarlar canlarında. Titrek damarlarında insan ruhu dolaşır. Kestirme yoldan giden garip yolcular gibi . Uzaktan seyrederler dağların mor rengini Tellerinde çırpınan yorgun kanatlı kuşlar… Fırtınada ürperir. Kimisi senelerin derdiyle kamburlaşır… Birbirine bağlanır. Tepeler. Ufuklara uzanır. Trene selâm verir Telgraf direkleri… Topraklarda uyuyan bir ceset oyar gibi Soluk endamlarını küçük. dağlar atlar.

yolcu.. s. Bu tellerin sesine bağlama ayağını.77 Gurbete gider sanki bu kurumuş gövdeler… Adımların.. düştüğün uzun yolu bitirsin. Dinleme sakın.8 . verip de kulağını Tok balta seslerinin aksini işitirsin!. 17 Mart. c.16. nr. Ömer Bedrettin HAYAT. 1927.1.

c.. Orası umduğun köşe değildir. s. 24 Mart. azâbı. bu gördüğün şişe değildir. Din belle gönlüne hayat vermeyi.4 . bu kestiğin meşe değildir. Açar çiçeğini bahar gelince.1. Kırma.78 GÖNÜL Gönül derler ona sırçadan ince. Kendine bakıp da tanı her şeyi. Sevilmek istersen öğren sevmeyi. Hasan Âlî HAYAT. Gönül bir mabettir. Vurma. nr. Bu insan gövdesi lâşe değildir!.17. Gönülden duyulur aşkın rebâbı.. 1927. yıkma mihrâbı. Gönüldür halkeden zevki.

c.17. 1927. sildi yüzümden teri… Rişeli akşamların gül dağıtan elleri Heybeli’nin bir çene kurdu çadır mâh-tâb Giydi beyazlar gece. Kıyılara her baş vuran dalga ölüp inledi İçli deniz anladı nüktemi. sordum. nr. dedi: Cümbüşü var raks eder Marmara’nın meltemi… Heybeli Ada:Ağustos 1926 Çubukçuzade:Mehmet Sıtkı HAYAT. çaldı fidanlar rebâb Baktım uçan gölgeler sanki buluttan yüce “Tura” çıkan kızların kahkahasından gece.8 .dinlen biraz Aldığın ilham ile şiirini gölgemde yaz Saçlarımı okşadı.79 MARMARA’NIN MELTEMİ Gitme dedi –çamların gür sesi. 24 Mart.. Mest olup enginlere “tez” okudu bestemi!.1. s.. veçhine taktı duvak… Marmara’ya vurdu ay sırma gümüşten bir ağ Vecd ile ben dinledim.

80 “LAMBA VE DENİZ” Köpükler kurşunlaştı denizde yavaş yavaş. Gâh bir kadın saçına benzedi tel tel oldu. nr. ne de dinleyen vardı. Köşkün penceresinden sararmış bir damla yaş Eteğinde inleyen sulara yuvarlandı… Denizin gizli gizli koynunda inledikçe. bir de adını “Köşkte yanan lambanın mukallidi!” taktılar… Sabri Esat HAYAT. Güneş çoktan sönmüştü.17.1. Dalgaları okşayan gümüşten bir el oldu. c. solgun gözler uyandı. Bir halâs ümidiyle çırpındı durdu suda. Onu ıstırâbıyla baş başa bıraktılar.8 . Sanki bu yetmiyormuş gibi. Bu bir damlacık ışık sahillere yalvardı. 24 Mart. Zavallıyı ne gören. Karşı sahilde ürkek. 1927. perilerse uykuda… Hiç kimse anlamadı halinden maksadını. Gâh da rüzgârla gelen matemi dinledikçe. s.

10 Şubat İzmir İsmail Safa HAYAT. 24 Mart. Şimdi o günlere uzak mı nesin. Sisli geçitlerde durak mı nesin. saz âlemleri Bilmezdin nasıldır. Sayısız yosmalar sarardın efem! Kaygısız sultandın. yar matemleri… Sonsuz eğlenceler.. her günün şendi. c.17. nr.8 . 1927. sam meltemleri… Neşenle coşardı. kurardın efem!. Hangi dilber için sarardın efem. Muradın ne olsa kanardın efem! Ufukta gezmezdi. Bağların susmuş.1.81 SORGU -Acı günlerin hatırasıBir zaman otağın kızıl gülşendi. çorak mı nesin. s.

Bir kasırga koptu birden. Zavallının karnı açtı. Uğulduyor nihayetsiz. Ovalarda kızıl kumlar dalgalanıyor. bir anne gibi tatlı sesiyle sordu: Çıldırdın mı kız? Niçin yapyalnız Çıktın dışarı? Görmedin mi sen Dışarıda esen Deli rüzgârı? Öksüz kız bu tatlı sesle önce ürperdi Lakin sonra sakinleşti ve cevap verdi: . Rüzgârlara haykırırken yalçın kayalar. kızı ağlattı. narin vücudunu yerlere attı… Yukardaki sarayından gördü bunu ay. Güzel. Karanlıkta artan soğuk sırtını yaktı… Şişirmişti karlar küçük ayaklarını. Esen rüzgâr dondurmuştu kulaklarını. Gözlerine zindan oldu birden bu saray… -Soğuk kızın gül yüzünü kavuruyordu“Ay”. gözü yaşlıydı. engin yaylalar… Bu kış günü bir öksüz kız elde bakracı. Merhametsiz rüzgarlarla dağılmış saçı.82 “ÖKSÜZ KIZ” MASALI -Hocam Ali Canip BeyeUfuklarda yaralı bir göğüs kanıyor. Düşe kalka gidiyordu çok telaşlıydı. Su almaya gidiyordu… Sırtı çıplaktı.

. Kızın değişen haliyle… Ay bu kızın hayaliyle . gökler alçaldı. “Ay” bu kızı bakracıyla yanına aldı… Yavaş yavaş yer yükseldi. çalı!. çalı at oldu. Yavaş yavaş yer yükseldi. öksüz kızı al bana getir!.” Birdenbire bir silkindi.. İşte o günden beridir “Ay”ın çehresi değişir.83 Ay. Dikenleri ona ipek bir kanat oldu. Onun için ısrar edip sormadı fazla. Bir sevincim yok.. Gözlerinden yere billur yaşları indi… Bir çalının içersine girdi kız şimdi. Ve titredi kalbi acı bir ihtirazla. Zaten “ay” da anlamıştı neticesini. ben ona. Lakin birden “ay”ın sesi sarstı kumsalı: “Kucağında bir inci var.. Anam üveydir… Hıçkırıklar kesti kızın ince sesini. sorma benden.” “Hazırladım atlas çadır. gökler alçaldı. Bilmiyorum ben Bu nasıl şeydir… Yalnız derdim çok.” “Hadi çalı. ipliği sedir. “Ay” bu kızı bakracıyla yanına aldı...

Yirmi beş gün ay galiptir. Kavga eder bir düziye Öksüz kızı kapmak için. Sonra kararır. Bir hilâl olur yesle. bazen söner. Hasretle sarar bir duman. Gülen yüzü kederlenir Gökte büyük bir “dev” vardır. Hıçkırıklarla boğulur. kararır. . “Ay”ın yüzünü o zaman. Gittikçe artan bir sisle Beyaz çehresi kirlenir… Bazen kızın keyfi coşar: Bakracıyla göle koşar Ve ayın çektiği çile Biter… Coşkun bir sevinçle. Ve kendisi için için Kızın aşkına taliptir. Başlar halı dokumaya.84 Bazen parlar. Adeta şaşkına döner: Kız bazen girer otağa. Yüzü parlar süzgün süzgün Lakin heyhat. Yüzü yaşlarla sararır. Her zaman “ay”ı kıskanır: Güzel kız ondadır diye. ayda üç gün Bu “dev” galip gelir “ay”a. “Ay” da başlar ağlamaya.

1.13 . 24 Mart.85 Tam üç gün görünmez olur… 24 Kanun-i sani 1926 Sabahattin Ali HAYAT. s. c. 1927.17. nr.

kime dururduk dargın? Rüzgâr hafifçe esti… Bu yıldız dolu gece -Güzel Anadolu’nun bu yıldızlı gecesiKalbimizin içine bir serinlik serptikçe Silindi gönlümüzün hicrana akan sesi! Başımızın üstünde sonra bembeyaz bir ay. Şimdi masmavi gökte doğuyordu bakır ay! Han dolmuştu. ben de kaç defa: -“Dayan. Yerimiz oldu avluda bir yer. beş on kişi aynı yollara düştük. bu yollarda aynı derdi görüştük. bağrıma dert çökerken bir taş gibi Kağnıların geçtiği yollardan geçtim yayan… Elinde “bağlama”sı bir meçhul yoldaş gibi Dedim. Yıldızlar doğuyorken uzandık yorgun. Sorsalar o dertleri neler… Neler söyleriz! .86 ANADOLU YOLCULUĞU Sürüler akın akın iniyorken yamaçtan Bir dağın eteğinde göründü kervansaray… Köyden yola çıkmıştık söküyorken henüz tan. Güneş kızgınlığıyla yandı benizlerimiz… Gün oldu. Sonra tâ… Uzaklardan gelen bir köy türküsü… Şırıldarken derinden dağın yanında bir çay İnsanın başka bir şey doluyor her an göğsü! Düşündüm. dizlerim dayan!” Gün oldu. argın… Bu yeri hoş görmeyip uzanmasaydık eğer Kimden medet umardık.

87 Öyle yolcularız ki biz bu uzun yollarda Dikenlerle çizilmiş ayak tabanlarımız… Bir yudum ekmek için gezer güneşte karda Hiç şikâyet etmeden çocuğumuz. karımız! Bakışlar bakıyorken aya yoldaş yerine Bir avuç tuzla ekmek karınları doyurur… Gün olur ki dikenler yenilir “aş” yerine Kaygılar içinde gün olur ki kalp durur! Bu diyar. s.13 . gülen değil ağlayanlar diyarı. c.17.1. 1927. Yükselen sevinç değil. 24 Mart. sade hicranın sesi… Memleketin derdiyle dolaşırken yolları En sonda nasibimiz böyle bir han köşesi! 926 Mudanya-Eşgel köyü Mehmet Faruk HAYAT. nr.

Başı boş bulutlar ruhum musunuz? Uluyan ağlayan bir rüzgârsınız. nr. Ey sarhoş bulutlar ruhum musunuz? Gözünüz her zaman yaşla doludur. Avare bulutlar ruhum musunuz? Ey gökte dolaşan aşk ülkeleri. Bî-vâye bulutlar ruhum musunuz? Bu maî boşlukta ne ararsınız. Ey kanlı bulutlar ruhum musunuz? Hasan Âlî HAYAT. 31 Mart. 1927. Hicranlı bulutlar ruhum musunuz? Yaralı kalbiniz hüsranla vurur.4 .1. c.88 BULUTLAR Karanlık gönlümün mor gölgeleri.18. s.

gözlerimde nur musun? Bu bahar. bağda kızıl lâleler… Kışlardan arta kalan ömrümde bahar oldu.18. Seviyorum… Dereden benim ruhumdur akan… Seviyorum… Goncalar senin on beş yaşındır! Ben ne yaza hasretim. duracak. Artık üstümde kuşlar çırpınacak. Bunları sevdiren şey hep seni andırması: Biri aylı gecemdir. Faruk Nafiz HAYAT. bu bahar geçmeden sen benim olur musun?. Gözüm gönlüm ışıldar gördükçe nazlı yâri.. biri güneşli günüm Gözlerinin zümrüdü. Ağarmış saçlarını üzerimden çekti kış.89 BAHAR TÜRKÜSÜ Son karların seliyle çağladı şelâleler. Dağda salkımlar açtı.1. s. ne bahara düşkünüm. anlıyorum. Nerdeyse bir gül ıtrı odamı dolduracak… Göğsümde başka nefes! Damarımda başka kan! Kalbimi aydınlatan senin altın başındır. ömrümün son baharı: Kız. c. nr.8 . 31 Mart. 1927. saçlarının sırması. Rüzgârda deste deste saçlar târ ü mâr oldu. Nerdeyse açılacak odamdaki her nakış. Gönlümde ateş misin.

o hülyaya müsait Halinde sarıp üstünü esrarlı ışıklar Sathında gülümser gelecek günlere ait Hazdan ve teheyyüçten uyanmış kırışıklar. Bir yaz Polonez köyde.90 HASRET Her saniye bağrımda bir âlemden eser var. bazı coşan bir dere gönlüm. Bazen durulan. nr.8 . Rabb’im o ne günler ki denizlerde. açıkta Doğmuş iki kuş ömrü kadar şen geçecektir. kendini çarpar Şekvâsı köpüklendiği sahillere gönlüm. c. öbür yaz Yakacık’ta Biz aynı güzel devri yaşarken geçecektir! Kış geldi mi. bir fıskiye halinde civarda Mesut evimizden taşacak neşeli hisler. s. Allah’ım o günler. 1927.18. 31 Mart.1. o güzel günler uzak mı? Hülyama çekilmiş bir alev perde bu hasret. Tez günde bitip neşeye kalp olmayacak mı? Ruhumda tutuşturduğu yerlerde bu hasret? 341 Necmettin Halil HAYAT. Hasretle bunaldıkça taşıp. Dalgın ve durulmuşsa. Yalnız geceler gösterecek lamba duvarda Hep aynı emellerle girift olmuş akisler.

nr. 1927. Yalnız usanmadan o günü bekle O zaman olursun bu güzellikle Yurdumun biricik yıldızı Fatma. Üzüntü her gecen. 31 Mart.1. c. Akşamın gölgesi köye sinince Bir ağaç altında sen ince ince Aşkına ağlayan güzelsin Fatma.18. s. elem her günün Acaba bin dertle yanan gönlünün Pek fazla derin mi yarası Fatma? Üç yıldır soluyor yüzün kederden Nişanlın gelemez gittiği yerden Buraya çok uzak orası Fatma Sen onun senelerce matemini çek Fakat ne de olsa bir gün dinecek Kalbinde yer eden bu sızı Fatma.8 . Ziya Nuri HAYAT.91 FATMA’NIN MATEMİ Bu gamlı sonbahar akşamlarında Sonsuz bir hüzün var gözyaşlarında Hicranla çağlayan bir selsin Fatma.

kahkahalar tâ Bulutlara yükselirken… Etrafımda sevişiyorlar… Heyhât! Yabancıyım ben aşka… Artık hicrandan başka Ne bir yâr.92 UZLET DUYGULARI Etrafımda gülüyorlar… Oynuyorlar… Heyhât! Ben âleme küskünüm.. Yine ben Kayıtsızım herkese. Yine ben Ufuklara açık bir pencereden. Birbirini kovalayan şu uzak Bulutlara bakarak: -Ne hükmü var?. Her günüm Sessiz bir akşam arar… Demek Karşımda köpürerek Taşıp çağlasa hayat. her sese… Hatta Terennümler.. Her nağmeye. Ne bir sırdaş isterim… Baştan başa neşe dolsa kâinât. Neşe bile fanî değil mi?. Etrafımda hep ihtiyarlıyorlar… Heyhât! Birden bire içlerinde tutuşan bir yangınla Bazıları çıra gibi bir lahza parlıyorlar! . derim.

7 Nisan.. Bu niyâzın beyhûdedir… Haydi.19. Yine ben Teessürle seslenirim kendime: —Çocuk… Niyâzın kime?. nr. c. Dua eden kollarını gözlerine gel kapat! Ve kollarım gözlerime inince. Odamın etrafını Hıçkırıklar sararken. yat!.93 Bense bu yorgun alınla Özlerim bir serin pınar başını… Gönül fakat yine arar hicran arkadaşını… Hicran… Ebedî hicran… Ufuklardan Bu hicranın gölgesini bana rüzgârlar taşır… Ve bu gölge tavâf eder gençliğimin tayfını!. 1927. Hafif hafif..1..13 . ince ince Sonbaharın yağmurları gözyaşıma karışır… Halit Fahri HAYAT.. s.

Uyu. Büyük bir heykel gibi yere serilmiş gövden. Uyu dinlensin biraz yorgun düşen kolların. orağın düşmüş bir yana. Artık sarı başaklar tam bir genç kız çağında Onlar esen rüzgârla gülüp eğlensin bırak. Sanki bir alev olmuş tabiatın nefesi. Sanki dağlar sıcaktan ağır ağır eriyor. rüyana girsin kırların çiçekleri. Serinleyen tarlada yine orak biçersin. nerede bulursun böyle rahat uykuyu. Kapanınca gözlerin bu öğle sıcağında Sana ninniler söyler kuşlar cıvıldaşarak. Güneş nerdeyse iner yamaçlarına dağın. Bakışlardan süzülen serin gölgeye sarın. Uyu. olsun hayatın uçan bulut gibi ak! . Ne güzeldir uyumak kırlarda kana kana. Sükûnuna dalarken ruhun ıssız yolların. Vücudun baştan başa ekinlere gömülü. Bu hüzünlü saatte sana heybet veriyor Yanık yüzünü örten ekinlerin gölgesi.94 KIR UYKUSU Ey tarlalar içinde uykuya dalan köylü Sonra çalışmak için şimdi bir parça uyu. Bir yaz günü ne vardır daha güzel gölgeden? Sen bir yana. Karşı çam ormanında çağıldayan menbaın Kenarına çömelip soğuk sular içersin. Söyle. Yarıya kadar açık güneşten yanan bağrın.

s. 1927.95 Ey köylü unutamaz verdiğin emekleri Seni koynunda tutan altın başaklı toprak! Emin Recep HAYAT. c.13 . nr.19. 7 Nisan.1.

mütekallis bir baş! Ayırır sanki bu baştan etimi Ömr-i ehramda muâdil bir yaş! Ürkerim kendi hayalâtımdan Sanki kandır şakağımdan akıyor.96 BAŞIM “Yakup Kadri’ye” Bî-haber kündeme gelmiş konmuş Müteheyyic.5 . 1927.20. tırnakları geçmiş etime Kündem üstünde duran ifritin! Bir küçük lahza-i ârâma feda Bütün âlâyişi nâm ü sıytin! Ahmet Haşim HAYAT. 14 Nisan. c. nr. Bir kızıl çehrede ateş gözler Bana güya ki içimden bakıyor… Bu cehennemde yetişmiş kafaya Kanlı bir lokmadır ancak mihenim Ah yarabbi! Nasıl birleşti Bu çetin başla bu suçsuz bedenim? Dişi. s.1.

20. nr.1. hasret ölümden acı. c. Bekleyenim olsa da razıyım.97 YOLCU İLE ARABACI -Gurbet ademden kara. -Senin de yolun biter. -Düştüğüm yollar gibi sonsuzdur benim tasam. 1927. kavuşmasam… -Bir kere görse gözüm köyün aydınlığını Kül bağlar içerimde bu kızıl kor yığını. s. Ben ömrümü harcadım. Ne zaman tükenecek bu yollar. arabacı? -Henüz bana “Yolunun sonu budur!” denmedi. Benim uğursuz yolum bittiği yerde başlar! Faruk Nafiz HAYAT. bu yollar tükenmedi.14 . -Atları hızlı sür ki köye pek geç varmasın Nişanlımın gözleri yollarda kararmasın. diner gözünde yaşlar. 14 Nisan.

23 Nisan. O kızıl saçlı zafer kartalının Bu hıyâbânda kurulmuş yuvası! Toprağın gölgesi vurmuşken aya Sildi bir hızla bu kartal kanadı.98 ÇANKAYA Bu hıyâbân ebediyet yoludur. Belki bir dert ile bağrın doludur: Bu hıyâbân avutur cümle yası. yolcu. Evliya uğrağıdır sanki bu bağ.21. Karşıdan bakma geçerken. s.8 . 1927. Dinlen altında yeşil bir dalının. ağaçlar tûbâ… Bu hıyâbân avutur cümle yası. Gider Allah’a kadar buradan ucu. c.1. nr. Gözünün sürmesi bil toprağını Her gören der ki bu cennet bağını Bu sular kevser. O kızıl saçlı zafer kartalının Bu hıyâbânda kurulmuş yuvası! Faruk Nafiz HAYAT. Dinlen altında yeşil bir dalının. Bil ki beyhûde gönül bağlamadı Nice dullarla yetimler buraya.

kan. çetin Bir harbin sonunda bütün milletin Hürriyet zevkini tattığı yerdir. Necmettin Halil HAYAT. etin Yaptığı bu tümsek. c.1. Anadolu’nda İstiklâl uğrunda. 1927. koparken büyük zelzele. Son vatan cüzü de geçerken ele Mehmet’in düşmanı boğduğu sele Mübarek kanını kattığı yerdir. Bu ıssız. nr. s. namus yolunda Can veren Mehmet’in yattığı yerdir. bu sâkit yığın Bir vatan kalbinin attığı yerdir.16 . Eğil de kulak ver. Bu tümsek. Düşün ki haşrolan kemik. 23 Nisan. gölgesiz yolun solunda Gördüğün bu tümsek.21. amansız.99 BİR YOLCUYA Dur Yolcu! Bilmeden gelip bastığın Bu toprak bir devrin battığı yerdir.

Boşluğa bir uhrevî hava yayar nefesin. Bu vecd ile beni de kendine benzetirsin. Erir kirpiklerimde toplanan sıcak yaşlar. Hüsranlarım ah eder. Ne aşina sesin var gönlüme ey kırık ney? Hasta göğsünden taşan nedir bu hıçkırık ney? Hasan Âlî HAYAT. c. dersin “Uyan!” Bu sihirli kudretin imkân verir muhâle. Ne aşina sesin var gönlüme ey kırık ney? Hasta göğsünde taşan nedir bu hıçkırık ney? Seni dinlerken fikrim dalar bin bir hayale.22. 28 Nisan. Ne aşina sesin var gönlüme ey kırık ney? Hasta göğsünden taşan nedir bu hıçkırık ney? Çırpınma hırçın hırçın. 1927. Yorulursun sonradan hazinleşir nağmeler. Her nalende kalbimin vuruşları yavaşlar. Kendimden geçerim ben. hicranlarım inilder. s.1.5 . titrersen titretirsin. nr. Hilkatin esrarını sanatındır ağlayan.100 NEY “ Şinîdem nâle-i cansûz-i ney-râ” “ Ki bî-rikkat ne-dîdem hiç şey-râ Hafız Bir alev gibi sarar ruhumu yanık sesin. haykırır.

bülbülden. ……………………. Akşam olsa diyorum. Pencereden sevgili Bekleyene benzedim.101 “TAHASSÜR!” Başım yere eğili. Neden böyle gönülden: Akşamı bekliyorum. Akşamı bekliyorum. Yeni doğarken güneş. Akşam olsa diyorum. ……………………. Yok da gülden. Akşamı bekliyorum. Öyle bir al kandır ki: Akşamı bekliyorum. bir kızıl yara. Parçalanmış ümidim. Sevda. Öksüz gönlüme bir eş. Akşam olsa diyorum. Sardım karanlıklara Ruhumu. Akşamı bekliyorum. bundandır ki: . Akşam olsa diyorum. Akşam olsun diyorum.

nr. Sabri Esat HAYAT.8 .22 . 28 Nisan. c.1. 1927.102 Akşamı bekliyorum Akşam olsa diyorum. s.

yaralı gönül taşır! Köyde bir “Hasan” vardı: Güzel bir delikanlı. Gün olmuş neşelenmiş. Saçlarını tararmış bir gün pınar başında! . Ne başkasını sever. ne de seviyor bu ihtiyar dalını. İçer kara sevdanın kara zehirlerini… Erkeğin. Her gün gönlümü açar tatlılaşan sözleri! Hayat. Bu akşam. Yedi köye ad salmış bir yiğit anlı. Bazen birleştirirken o iki nişanlıyı Bazen.103 Ninemin Masallarından: AY HASAN Bir mangalın başında bekliyorken baharı... kendine mesken yapar. dinliyorum yeni bir masalını: —Bu masalım köyümde geçen bir maceradır. Mutlaka bir gün sarar kızla delikanlıyı. Zehra on beş yaşında. gurbetin derin enginlerine atar. gün olmuş derde kanmış!. Yaralı bir kalp taşır. Bir masal anlatırken munisleşir gözleri. Dağı. dert sarsa da en duygulu yerini Bir gün öpmese bile “yar”inin dudağından. Sevda ki gönülleri halkalayan bir “ağ”dır. İki sevdalı orada kalbine ateş katar. dolaşır. şanlı… Köyün güzel bir kızı. taşı. Yine vazgeçemez hiç kara sevda ağından! İçinde aşk çiçeği gül yerine kül verir. durur bana geçen yılları! Bağrında yetmiş yılın hatırası toplanmış. Ninem anlatır. ne “el”e gönül verir.

der: “Ay…Hasan” O günden sonra onun adı kalır: Ay Hasan! Fakat gencin kalbinde o gün bir dert belirir. beni etme bu yolda mahzun... Bu derdin şifasını kızdan başka kim verir? Yollarda gezer..... Yüzünde lekesi yok ki bir tozun. Ay Hasan benim! Başlar her gün böylece gezerek dolaşmaya..... Dese de ey sevgili aşkını bana hasr et Güzel Zehra ne yapsın. dertli ruhunda hasret. Fakat kalbinde hicran. durur bir saz alır eline İnler.. nasıl ona açılsın? Nihayet bir kızdır o… Mümkün mü saçılsın Bülbülün vurulduğu gül gibi karşısında? Sevda hançeri uyur gönül denilen kında… Oradan kendi kendine pek az sıyrılır. Nasıl beni çekti sevda seline Yar adımı koymuş: Ay Hasan benim! Sevdiğimin saçı uzun mu uzun...... durur sazının dokundukça teline: Gönül ..... * Orijinal metinde kelimeler silik çıktığı için okunamamıştır ..... Gül gonca memeli. pamuk gibi el... adımı koymuş: Ay Hasan benim! Sevdiğim köyümde güzel mi güzel........ Yar. Suda dağıtırken saçını tel tel Yar adımı koymuş. çıkar...* Yar adımı koymuş: Ay Hasan benim.. Felek......104 “Hasan”ı görür birden şaşırır.. Bilinmeyen illeri yol ederek aşmaya...

... anlamadım neden bu nazlar........ Be hey ateş gözlü. kervan uğramaz. Gafil… Akıl ermez ki kadınların fendine! Genç çocuğun dağları tutar yine âvâzı. Kervansız yolların kartalı gibi Bu dağa bir vahşi hayvan uğramaz! Akşamlar... hayaliyle Zehra’nın gelip geçer. Kovalıyor kışı baharla yazlar........** O gurbet en sonunda yüreğine bıçak olur Kalbini o bıçakla Hasan vuracak olur Zehra’ya selam yollar kumrularla her akşam Gölgesinde bir parça yolcu dinlenen her çam Rüzgarlanan dalından der ki: Kıyma kendine... Hasan her su başında su değil zehir içer! …………………...105 Kızlar. Eline alır sazı dertlerine dert katar: Aşkınla düştüğüm dağlar başına Yolcular uğramaz. Niçin o kalbine hicran uğramaz? Kaldım bir kurumuş çam dalı gibi.. ateş saçlı kız Ne için o kalbe sevdan uğramaz Sarsarken kuru esen poyrazlar. gönüllerini gözyaşlarıyla yıkar! Lakin Zehra bilinmez Ay Hasan’a vurgun mu? Yıldızlı gecelerde Hasan gibi durgun mu? Çocuk alır kendini bir dağ başına atar. Ararım buseni aşk balı gibi..... .. Yarim. Bir akşam gün batarken alır eline sazı: ** Orijinal metinde kelimeler silik çıktığı için okunamamıştır....

. Saçları güneşin bir teli gibi. Yüreğim burkulu. dağlar ne ulu… Aşktan istediğim de sade bir yudum Taslarla su verdi kaç köylü dolu! Kara dağ taşıdır yastığım benim. babadan uzak kalan Dünyayı kendisine bir zindan eden Hasan Bayılsa o genç kızın güzelliği önünde. Yok ev eşiğine bastığım benim. Dik başım oluyor esen yele ram. geçtim dünyadan. Duysa saadetini en bahtiyar bir günde!.106 Ben sevda ilinin bir yolcusuyum.. Dizlerinin üstünde altın saçını örse! Anadan uzak kalan. Gurbette merhemsiz kaldı her yaram. Gel. Bir servi dalını aşan o boyla… Derim. dullara hiç lakin Hasan verir mi gönül. O kızdan uzak durmak ah ne elîm…Ne elîm. Nefesi tılsımlı tan yeli gibi. dinlenmek haram.. içim burkulu!.. . Gözleri ezelden sürmeli gibi. Hasan’ın ağzından methini dinleyelim: Unuttum kendimi.. Hasrettir kalbime astığım benim. Ne bahtsız yaratmış Tanrı bu kulu! Yollarım uzundur.. ben o yari seçtim dünyadan Bir servi dalını aşan o boyla!. Gezdiğim yamaçlar. O. Yaş dolu gözlerinde onun yaşıyor o gül… Ah o gülü bir öpse… Ah o kızı bir görse.

.... Gençliğimin en son gününe kadar Belki gönül sızlar… Umurumda mı? Başımı vursam da ben taştan taşa..*** Bu gurbet günleri olur efsane. Dilerim……….. Ne o nişanlılara bir yuva olan bağlar! Hasan’ın ne gençliği... Bir parça gülmedim ben düne kadar.... ne düşüncesi kalır. Uslanmak gelmiyor aşk çeken başa. Yıldızlar doğuyorken birden coşar da hatta Sazının tellerinde gönül bülbülü inler..... Dert öyle bir ok ki döner dolaşır Yüreğimde vızlar… Umurumda mı? *** Orijinal metinde kelimeler silik çıktığı için okunamamıştır . Zehra kafes ardında bu yanık sazı dinler: Saçımı ağartsam bu yollarda ben Beğenmezse kızlar umurumda mı? Beyaz ışığını kirpiklerinden Dökmezse yıldızlar umurumda mı? Bazı gözler güler son güne kadar.... Lakin ses vermez… Ne o koskoca dağlar...107 Bir servi dalını aşan o boyla!... Bağrında bu gurbetin acılı sesi kalır! Bir gün gider o kızın evinin önüne ta. Sevdiğim bu güzel köyde bir tane Bir servi dalını aşan o boyla!.....

iç! Sevgide bu mukadder olan şeye ne denir? … Zehra Ay Hasan’ını görünce hüzünlenir. Seni görür sağda. Kız der: “Ben nasıl derdim kaçır beni obana” ………………****dağlarda elde sazı Yine inletiyorken dağı. Bilmez ki kara sevda dinler mi yiğitlik hiç. gelirdi o bana. Derdi de gurbeti de umursamayan Hasan Damla damla gözyaşı döker yanaklarından. Fakat yıllar geçer de birbirinden habersiz Büyür.108 Hasan güya bunlarla genç kıza sitem eder.. Fakat bir lahza sonra ilk cesareti gider. kara sevda nasıl ermeli sona? Hasan oradan ayrılıp dağ başına giderken İri iri damlalar düşer kirpiklerinden!. dîvâne olur. Yaşla dolu gördükçe ay gibi çehresini. sevda çeken. **** Orijinal metinde kelimeler silik çıktığı için okunamamıştır . Düşünür.. taşı âvâzı Bu hasretin zehriyle deli. beni sevseydi der. bir halka olur kalplerindeki bu iz! Hasan. O daima zehrimi iç der. Gideyim der son defa vefasıza ne olur? Tan yelleri eserken köye gider… Genç kızın Bahçesinde duyulur saz sesleri ansızın: Sabah uykusuna dalan sevdiğim Esiyor serin tan yelleri… Uyan! Yastığında dağıt küme küme sen O altın sırmalı telleri… Uyan! Uyan seni bekler yolda Hasan’ın. solda Hasan’ın. Yüreğine hakkeder onun acı sesini!. Anlar ki kendisi de vurgundur yalnız ona.

109 Taşısın da seni kolda Hasan’ın Anlatsın dağları. Tan yelleri eserken uçarlar köy bağına! İki sevdalı orda muradına ererler. Altın saçla o sazın tellerini gererler! Kurulur bağ içinde aşkın güzel otağı. uyan hey yarim. Bu ses nerden geliyor?. Sevdaya olursa eğer bey yarim Bağışlarım bütün illeri … Uyan! Bu sevdalı sözleri duyunca uyanır kız. sevdiğine el eder Dağıtıp saçlarını omzunda tel tel eder! Atar hemen kendini Hasan’ın kucağına. Nedir “Hasan” ına gelen şey yarim. Birkaç yıl aradan nazar geçse de! .. Buluştuk nihayet işte iki yar. Fakat bunu tanır kız! Güvercin ellerinde taze sürülmüş kına Yavaşça koşar gider pencerenin yanına Bu aha dayanamaz. selleri …Uyan! Uyan sevdiceğim. İkisinin türküsü sarar bir anda bağı: Bir kara sevdalı gönül çekenler Kavuşur ne kadar yıllar geçse de… Kalbinin içine hicran ekenler Şifa bulur birkaç bahar geçse de! Selamlar götürün köye ey kuşlar. Sevda bağımızda top gelmez dar.

5 Mayıs.1. s.23.110 Dünyada ne vardır sevişme gibi. Mehmet Faruk HAYAT. 16 .15. Kalbimiz bir çocuk gibi.. 1927. şen gibi… Yuvamız olacak bir gülşen gibi Hele gurbet azar azar geçse de!. nr. c.

1. Hepsi gurbetle vurgun… Kıl dişinden bir orak Enginlerde solarak Karanlıklara daldı. s. Derinliğe kanıyor… Uzaktaki dağlara Matemden daha kara Siyah bir gölge aktı.. ölü gece Gama gömülü gece!. Kalbi hüzünle yaktı… Öyle sessiz bir an ki. hasta kuş gibi… Gökler. Rüzgar yaralı sanki… Yıldızlar bile yorgun. Sivas Ekrem Reşit HAYAT..6 . Gökte bir hicran kaldı… Bu gece. c.25. nr. 1927. 19 Mayıs.111 ÖLÜ GECE Gönül. bir yokuş gibi Ufuksuz uzanıyor.

sanki bir matem hüznü Yaslı renklerle ağlar. yeni bir matem havası besteleriz. nr. gölgelerim ve lambam —Beraber ağlaşırız! Sabri Esat HAYAT.1.112 ODAMDA AKŞAM Aynı renk.12 . inletir titrek camı. dertli misafirlerim. 1927. Her akşam odamda ben. “Yarab son demimize kadar uzansın akşam!” —Deriz ve ağlaşırız: Her an. aynı hüzün… Odamın eşiğinde Gölgeler başlarını uzatırlarken derim: —Nerde kaldınız? Gölgeler ki bağrımda.25. Sarartır hasta bir renk gölgelerin yüzünü: Baş ucuma ihtiyar bir el koyar lambamı… Biz. üç dost alnımızda gezerken solgun bir iz. s. —Nerde kaldınız? Duvarlar siyahlaşır. c. 19 Mayıs. kalbimin beşiğinde Ağlayan yavrularım.

26.4 . Nice kızlar. 1927. 26 Mayıs. Onun kara haberi bir köyü dul bıraktı. dururdular… Döşeği atlas göğüs yastığı sırma telden. s. Nasibini almıştı bu köyde her güzelden. Böyle göz attıkları gidince bir bir elden Genç efeler kahpece Kız Hüseyin’i vurdular. c. sekiz dokuz yerinden.1. kadınlar gönlünü nara yaktı. alnı buluttan aktı. Genç efeler dün gece Kız Hüseyin’i vurdular. Başında akın akın ah eder. gizli pusu kurdular Yalın bıçaklarıyla. Gözleri aydın aydın. Faruk Nafiz HAYAT. bağ yolunda. nr.113 KIZ HÜSEYİN’İ VURDULAR Birkaçı birleşerek köyün yiğitlerinden Dün gece.

2 Haziran. nr. bil ki dört yanın Bağrını delmezse yanık türküler. s. Dinle bir yaylada garip çobanı. 1927. Varlığı bu korla tutuşmayanın Kirpiği yaşarsa gözleri güler.2. Faruk Nafiz HAYAT.8 .27. yurdunu içinden tanı: Dinle bir yosmayı pınar yolunda.114 MEMLEKET TÜRKÜLERİ -Mehmet Emin BeyeEl gibi dolaşma Anadolu’nda. Bir ıssız ev gibi gezdiğin bu yurt Yıllarca sana gözyaşı döktürür. Arkadaş. c. Yavrunun derdiyle ah eder Bayburt. Turnanın hasreti yakar Maraş’ı… Bir çölü andırır.

Karaltılar belirir başında her köşenin. Merkadini kardeş bil. Her ağacın dibinde bir gözü kanlı bekler. Ankara. Önünü kesmek için zincirini koparsın Dokuz yıl artığınla beslediğin köpekler İçin yandıkça dinlen yurdun bir ırmağında. varsın. Bağrına bas ki dinsin hep çektiğin emekler! Yüreğinden sök.115 BENİMLE YÜRÜ YİNE Yolcu. Hastalandıkça candan bir nefes al dağında. babanı. alkış tutar melekler. her kızı yavrun tanı. Ne sonsuz bir şifa var bu vatan toprağında.... Gökten imdat isteme. çıkar öz ananı. Bakma düşman gözüyle bir sürü yoldaşına: Murada ereceksin yarın sen tek başına: Onlarsa yarı yoldan geriye dönecekler Varsın tan ağarmadan gür saçların ağarsın. mezarında çiçekler.. güvenme gözyaşına. 1927 Faruk Nafiz . Bulursun en sonunda cennet denen vatanı: Tanrın seni karşılar. Sen sonu cennet olan yolundan kalma. keder çekme ki bu diyara düşenin Yolunda otlar biter.

1927. 9 Haziran.13 .28. c. “Memleket Türküleri” manzumesinde “Yıllarca döktürür sana gözyaşı” mısraı sehv-i tertip olarak başka HAYAT.116 Tashih: Faruk Nafiz Beyin geçen nüshamızdaki şekilde intişar etmiştir. nr.2. s.

.. Yıkıntılar arasında. kasvet dolu bir sonbahardı... yarab Bu ne müthiş vaveyla! Ne muharriş vaveyla!. niçin düştüm bu viraneye?. Tıkanık nefesleri! .. Asırların faniliği tutup zamanı. gölgemle kendim Gidiyordum.. sen! Ey “korku” ben asıl senden korkuyorum.. Soğuk mehtap karanlığa kefen sarardı. Benliğimi kaç zamandır bu yolda yordum? Bu tekinsiz harabede koştuğum neye? Ben nereye gidecektim. kadere Yürüyordum bir kimsesiz hayalet gibi.117 “Miras”ımdan son parça BOĞULAN ÇOCUKLAR Bir ucu yok. sus!. ürkek. bucağı yok harabedeydim.. Bir mahzenin önündeydim ki birden bire Koptu acı bir vaveyla!. evet.. tabi olup bahta. Ağırlaşan dakikalar müebbet gibi. Ben nereden. ne arıyordum? Şaşkın.. Derinde bir inilti var.. sensin bu inleyen. Sonsuz çocuk sesleri!. Yol soğumuş katılaşmış bir ceset gibi.. Aman. “korku”. Çekilmişti sanki kara toprağın kanı. Kimdir inleyen? Bir sırtlandan daha iğrenç sesli bir menhus! “Korku”.

Bağrıma iğne doldu.. . Oh.. Mahzende ifritler var. Evet. Onları boğuyorlar... Hepsi boğulacaklar!. benim çocuklarımdı!. Beynimde şimşek çaktı. Tüylerim diken diken Bel kemiğim buz oldu..... Onlar belki yüz çocuk. Aklım tutuşacaktı: Çünkü onlar benim çocuklarımdı. Zavallı yavrucaklar. Onlar haykırıyorken. Belki bin öksüz çocuk. kim sayacak? Yüreğim çatlayacak. Kaç sestir. onlar ki birer parça hüviyetimdir... Ben onları acep nasıl sandım yetimtir...118 İşte şeytan da cin de Şu mahzenin içinde! “Korku” artık ölüyor: Çocuklar boğuluyor.

119 Yandığını hissederek her damarımın. gözlerim kuru.. O simsiyah mahzen: Benim muhayyilemdir. Bütün bunlar birer korkunç ifrit oldular.. Öyle güneş yüzlü gençler ki Türk ilinde Yiğitlikle anılsınlar halkın dilinde. Fakat. vahime. haset. Fakat. kucağımın aldığı kadar Kucakladım.. sanihalarım. Koşuyordum harabenin sonuna doğru. hüsran. aşk ıstırabı.. Mehtabı meyus.. O çocuklar: İlhamlarım.. Emel. İmdadına şitap ettim çocuklarımın. Of.. rüya. Şu kısacık ömrümüzde ekmek kavgası. şüphe. vicdan azabı. Ve kim bilir kaçı birer gürbüz erkekti. Oh... yazık!.. Benliğimi düşününce bana gelir ki Güya bütün şairliğim işte bu kabus: “Hayat” öyle bir tekinsiz harabedir ki Ne ucu var ne bucağı. ... edebî hüviyetim –varsa.. Kollarımın. Her gün başka bir gaile.. kalan yavrular -Yaşamaya layıkken gül bahçelerindeBoğuldular ifritten pençelerinde... kaçtım.elemdir: Ben “boğulan çocuklar”ım için ağlarım. Hodgâmlığın çekişmesi. o kurban gidenlerden kim bilir kaçı Birer güzel kız olurdu ki sırma saçı Ne sayısız gönüllere nur verecekti. Yaşamanın her gün başka bir ihtirası. on çocuk kucakladım ben Şimdi ruhum facialı. O karanlık mahzen içinden İşte ancak beş.

1927. sayhalarım boğuk boğuktur.13. hepsi bittiler. c..14 . tırnakları kanlı doldular. Artık şimdi öyle düşkün bir babayım ki Yüreğim hûn. s. Benliğimin çocukları olan o derin Duyguların bugün hepsi.120 Varlığıma saldırdılar. muhayyileme Ağızları. Ölenlere yanmayıp da ne yapayım ki Kurtardığım ancak beş on solgun çocuktur.. 19 Mayıs 1928 Enis Behiç HAYAT. 9 Haziran.. nr.. Ne sayısız ilhamlarım bu ifritlerin Pençeleri altında can verip gittiler.2. Ankara.28.

sarı. -Üstünde yapraktan gölgeler yüzerNe güzel havuzda suların raksı!.... girift sular işliyor.... Havuzun karında solan huzmeler. sular yanıyor.. Havuzun kuzahî sathına yer yer Güneşin akseden o pençe pençe Huzmeleri. renkler ölüyor. Akşamın bir anda ruha işleyen Bir keder düşünce bağrına renkten Havuzun o içli kalbi kanıyor. Renkler kaçışıyor birer kuytuya.. Bu havuz... Saatler geçtikçe. mor.121 HAVUZA -Hasan Rasim’eBir havuz. ... atlar geçtikçe Hem derinleşiyor hem genişliyor.. Çılgın âşıkları var bu havuzun: Başında bekleyen yüzlerce saksı. her lahza sönen Gurûbun sıçrayan ateşlerinden Bulutlar yanıyor... Sevgilim!. Yaprakların aksi vurdukça suya. gah titreşerekDallardan süzülen ziyalar.. bilsen ne güzel.. Renkler boğuluyor. Bir lahza küllenen. renk renk: Kırmızı. Anlatmak hem güç hem uzun. yeşil. lacivert. -Gah durgunlaşarak..

2... Yıldızların çapkın âşıkları var: -Havuzun içinden göz kırpıyorlarMehtap böcekleri. s. 9 Haziran 1927.. baharaSularda kaybolan kurbağalara Mersiye okuyan genç kurbağalar!. c.28.122 Havuzun gittikçe elemler serpen Dökük bakışından.. Helecanla vuran nabızlarıyla Her akşam burada da ağlayanlar var: Genç yaşta –doymadan aşka.. nr. İstanbul 15 Ağustos 1926 Rıfkı Melul HAYAT. gümüş böcekler!. uçuk benzinden Sevda çektiğini öğrenecekler.. Seni hatırlatan yıldızlarıyla.14 .

s.123 ÇAKIL TAŞLARI * Biliyorsun ki kari.2. kalbin derinlikleri Damla damla biriken gizli gözyaşlarıdır. 16 Haziran. 1927.5 * Necmettin Halil Beyin yakında bu namla çıkacak şiir mecmuasından. c. 29. çakıl bulurken de İnci araştırmadan duyulan zevki aldı. Görüyorsun. nihayet. Kudretimin oradan çıkarabildikleri Halis inci yerine bu çakıl taşlarıdır. Fakat. Necmettin Halil HAYAT. şunu anla ki o . nr. çakıl taşları sende İncilerse şairin kendi kalbinde kaldı. .

Ankara Kayseri’ye salmış ilk katarını. geldikçe ben temasa. İlk katar ilk ışıktır sinesinden yarının. taş kalp olur almasa.29. Kalmışsa yılan başlı hurafeyi yutan dev. kavuşsana! Ben. Selamlarken ateşli gönlünden kopan sesle. çiçeklerim seferi. Toprak döner altına. 1927. 16 Haziran. Kutlu olsun ey şehir ve seza-yı kasabalar. Bir bakıma periyim. c. s. nr. Güneşin müjdecisi diyor ki şanlı nesle: Kutlu olsun bu şafak vatanına ve sana! Yol açıldı sabaha koşsana. yaz olsun kış olsun. Azmim.8 . mesafeyi yutan dev. Kutlu olsun bu bayram ey köyler.2. Bütün geçmiş asırlar dönüp dönüp bakıyor: Demir raylar kuşatmış tunç yaylanın bağrını. işte nebatın seyyar tak zaferi! Bir bakıma devim ben. ey obalar! Fuat Hulusi HAYAT.124 KUTLU OLSUN Şimşekler Erciyes’in gözlerinde çakıyor. Bir şehre hayat girer kapısından garının.

nr.6 . 1927.30.2.125 FELSEFE-İ AVÂLİM İnletir darbesi her zerreyi kör celladın: Dinle yıldızları. c. 23 Haziran. s. Abdullah Cevdet HAYAT. ummanları. Çalınır sûr-ı mesâfâtta matem marşı. ferş ü arşı: Ölümün bestesine güfte yapar zer ü hayat.

Sarsıldı bu sesin şiddetiyle gök: Dinledi enginler. inledi içim. Yine kainatın kalbine döndü. yandı. Yırtıldı gecenin siyah kefeni. söndü. Şaşırdım yolumu ben bu diyarda. s. Bu yılan ışıkla her şey uyandı. nr. O yeni varlığa kendimi verdim.2.126 ŞİMŞEK -Ölürken “Nur!. Bu âlem hem korkunç hem de güzeldi. dinledi içim. 1927. İnledi enginler. Gözlerim açıkken göremez oldum. 23 Haziran..” diye inleyen şaireBirden bire ufuk yarıldı. kainatın sırrına erdim.. Kalbime sinmeden ondaki heybet.30. eridi. Hasan Âlî HAYAT. Kükredi bir aslan hiddetiyle gök. Ebedî sandığım bu nur… Nihayet Yokluğa gömüldü.8 . Ruhum bir ok gibi gökleri deldi: Dedim. Şimdi bu sonsuz karanlıklarda Özlediğim yere eremez oldum. Titretti heybetli bulutlar beni. c.

2. bizim bu güzel toprak! Uzun yolculuğun sevinç dolu hisleri Dalga dalga yükseldi kabaran göğsümüzle… Ey sevgili ay dedik. eğri bir dala. yolumuzu gel. Bizim bu vatan dedik. nr. Çam kokulu yolların arasından her atlı Gönül açıklığıyla koşuyorken süratli. süsle: Şimdi uzak dağlarda dört nalın akisleri! Mehmet Faruk HAYAT.8 . Kolbaşıya seslendik: —Sür atını dört nala! Kalkınca bütün atlar dört nala hoplayarak Gecenin sessizliği eridi birden bire… Beş yüz. s. 1927. 23 Haziran.127 Askerlik Günleri ATLAR ÜSTÜNDE Günlerdir “Ah… Yolculuk… Yolculuk” diyen alay Hazırlandı bu akşam bir menzile atlarla. Bir “Zeynep’im…” türküsü tutturunca her asker Kalpler andı uzakta bırakılan bir kızı! Şimdi ay benziyordu ince. c. altı yüz atlı süzüldük enginlere.30. Yollara açılırken rüzgarlı kanatlarla Karşıki Anadolu dağlarından doğdu ay! Bir bulutun içinde akşamın ilk yıldızı Göklerde gülümserken başkalaştı gönüller.

Gamlı gözyaşıyla çağlarken dere. Gittikçe uzayan bir yolda. tarihten sesler getiren Yemyeşil bir köye nihayet vardım. hıçkırırım türbende… Ufku sönük asrımın kısılırken nefesi. İçimde dalga dalga şiirinin yüce sesi! . Susamış bir zâirim. argın ne geziyorsun? Kimsesiz türbemin yalnızlığında Esen rüzgardan ne seziyorsun? * * * Şulesiz tarihimin ufkunda yıldız: Yunus! Ey kararmış mazinin fecrinden bir iz: Yunus! Yıllardır şiire bağlı dertli kalp sana bende. yorgun. Bir anda mazinin ufkuna eren Ruhumu Yunus’un sesine sardım: -Zâir! Bu Yeşilköy mezarlığında Böyle bitkin.Yunus Emre Karşımda yükselen dağların coşkun.128 -Aziz TalebemeYUNUS’UN MEZARINDA TAHASSÜSLER Karlı dağları aştın Derin ırmaklarımı geçtin Yarinden ayrı mı düştün Niçin ağlarsın bülbül hey! . Yürüdüm kalbimin donduğu yere… Rüzgarı.

c. teselli yok bir yandan! Gül solmuş. bülbül susmuş aşkındaki hicrandan.2. nr. s.30. Kalbimde hasret yanar ayrılırken türbenden: Şiirinden yetim yurdun selamını al benden! 3 Temmuz 925-Erzurum.14 .129 Dereler yaslı sanki. 1927. Tuzcu Ziyaettin Fahri HAYAT. 23 Haziran.

. mehtapla “Boğaziçi” oyalı. böyle kaç lahza durdu? Birden bire yanında bir cehennem kudurdu.. çiçeklerle işvelenip son moda Bir mücevher kutusu kadar zarîf bir oda.. Damarlarında alkol bir zehirli sel gibi. İpekler. Delikanlı bakıyor kadına ecel gibi. Ah.. Uykuda bütün yalı Yıldızlarla... Yalnız boğuk bir sayha!.. Kaplan gibi atıldı ahunun üzerine. Odada bir başka hayal de var: Buğday benizli bir genç. Hem korkunç. Alnında soğuk terler. Hercai menekşeler arasında bir yatış! Göğsünün güllerinden havaya bahar katış! Öyle bir gülümseyiş var ki dudaklarında: Gönüller imrendiren bir tarzda kiraz satış! O ne lakin?. .. Elindeki hançeri göğsüne vurdu. Bir süslü muhafazanın en şûhâne incisi: Bir genç kadın uyuyor billurdan karyolada. Karyolanın önünde duruyor heykel gibi.Çeneleri kısılmış. o atlas sineden fışkıran sıcak kanlar!... Bir kıvranış!.130 BİR KATİL Temmuzda bir geceydi.. O kadar. Yalıda pancurları açık bir pencereye Sarmaşıklar içinden bir merdiven dayalı. hem acıklı. vurdu. kibar! Ruhunun fırtınası varlığını sarsarken Gözlerinde yanıyor hummalı parıltılar. narin yapılı.

Enis Behiç HAYAT. 14. . Kapandı genç kadının sadeften ayağına. c. kendini diz üstüne bıraktı. Sonra bitkin. 1927. Öperken gözyaşları hıçkırıklarla aktı. Şikârına bir baktı. Kaplan geri çekildi.31.2. Dalgalar kararmıştı.. Şimdi mehtap ufukta ancak bir kanlı izdi. s. 13. nr. bütün cihan sessizdi.131 İpeklerin üstünde kızıl güller açarken Yatağın billurundan yakutlar yere damlar. 30 Haziran. Öldürdüğü güzele ağlayan bu katilin Elleri kanlı fakat gözyaşları temizdi..

Sen.132 NASİHAT -Faruk Nafiz BeyeVarlık mehîb bir kervan Ebede gider kızım. Âlemde yoktur duran Her şey seferber kızım.. Her ömür bir an olur.. Gülşenler zindan olur. Gelenler göçer kızım.. basit bir kız gibi. ne eser. Hünerver kızım. Fakat hayat. İnsan var: Bütün cevher Güneşe benzer kızım. Kanunlar nisyan olur. Senin de cevherin var. bu gayret Olur mu heder kızım? Dünya denen bu yerde Gelmek de var. yok sana mezar. hız gibi Olma derbeder kızım. Bir yapma yıldız gibi. Ne iz kalır.. Daima genç –Dikkat et!Bu atılış. Korkma. . Gelip geçme. İnsan var: Yanar söner. gitmek de Aldatmasın bu perde Seni. müebbet.

Mücevher kızım.31. HAYAT.. 30 Haziran. 1927. Kalma basit bir alev Haydi “münevver” kızım! M.2. Ezelden kanatlısın Yürü mübeşşer kızım. T. nr. Bütün insanları sev.. Baharı sev.14 . Müstesna hilkatlisin. karı sev. Zekisin.133 Kalacaksın pâyidâr Sen de. şefkatlisin. s. c.

Aşkımı bir piç gibi sokakta bulmadım ben. Dışı yanar illerin yâre gönül verirken.17 . s. telaş yok.134 EŞ Kavuşurken böyleyiz: Heyecan yok. Ayrılırken de öyle. 1927.31. Sen beni... Ben bakmadan görürüm. Yok şu gözün lüzumu benim gibi sana da. Ankara. sen görmeden bakarsın! Anası sensin derim. nr. c. 30 Haziran.2. Gözlerimizde yaş yok! Bana dünyada senden yakın bir arkadaş yok! Öldüğüm gün göğsüne güller takarsın. Dağlar bile devrilir değince bir kanada. 1927 Faruk Nafiz HAYAT. Gönlümüz şahin gibi hız alır fırtınada. can evimden yakarsın... sırma saçlım. şüphe etmem sütünden.

onu sendin. helâk olurum ben bu dert ile Ömrümde bir sevinç ile bir kere gülmeden... Bir gün gelir. c. Aşkın ki. İbdâ eden de –ah.. Ölsem de hasretin yakacaktır mezarımı. Yaklaş da gör bu abidenin inkırâzını. yıkan da sen! Hedm ettiğin bu heykele bir bak çekinmeden. 1927. Enkazı. Sendin benim hayatıma aşkınla hükmeden.32. aynidır bugün en simli rüzgarın!.4 . belki.2. nr.... merhamet ilham eder sana!. Vermezse inhidâmı bir aşkın keder sana Asla ölüm de söndüremez ihtirasını!. s. Hâkimsin işte ruhuma hala bugün bile.. 7 Temmuz. İstanbul 18 Haziran 1927 Rıfkı Melul HAYAT.135 İNKIRÂZ Gözyaşlarımla yazdığım en son satırların Her harfi bir alev gibi sarmakta bağrımı.

Deniz artık istiyor kalbim gibi uyumak. 1927. nr. o güneşten: İkimiz de demek ki ayrı düştük bir eşten! İkimiz de ebedî bir hicran yolcusuyuz.15 ....2.32. Ne bir kadın eteği... Halit Fahri HAYAT.. s.136 DENİZDE GURÛP Güneş durgun sulara kızıl bir tuğ uzattı. Sonra altın başını ufka eğerek battı. Ben ışıklı gözlerden ayrıldım. Aynı gam menbaından ufka akan bir suyuz!. Sahilde son ışıklar kıvrıldı yumak yumak. ne bir dalga büklümü! Kalbim gibi bu akşam denizin de ölümü.. 7 Temmuz. c..

...2.137 KOPMAYAN BAĞ Nasıl bir ziyanın durgun bir suda Görürsen aksinin uzandığını. Bir hakikat var ki inkâr olunmaz: Düşünülmediğim. Fakat en nihayet baş başa kaldım: Bir avuç kül olan varlığımla ben !..33.. c. s. nr... 1927. Kaç kere ağladım teessürümden.. Ben de Mecnun gibi ne olur sanki.6 . Hemen hatırıma gelir hiçliğim. Ne vakit ümide kapılsam biraz. boşaldım.. inan ki: Vefalı kalbimden çözülmez bu bağ. Yıllarca derdinle doldum. 14 Temmuz. İstanbul 18 Haziran 1927 Rıfkı Melul HAYAT. Düşersem yollara gezersem dağ dağ?. sevilmediğim!. Anladım: Bir anda nasıl oldu da Kalbimin kalbine bağlandığını!. Ölsem de yolunda bir gün..

s. Kendi varlığımdan kendim bezgin..2. 14 Temmuz. nr. Dinmiyor. Pencerem önünde hep yorgun argın Dinlerim suların gür seslerini. Emin Recep HAYAT.. Bu hasta gönlüme desem bile: —Sus! Gurbete düşenler bir gün ağlar a.12 . Derim ki: “Taliim yoktur bilirim Mezarım acaba dağ başları mı?. Gurbette biri var halimden anlar: İçimi kemiren o müthiş keder.33. Saçlarım dağınık. dinmiyor bu hıçkırıklar. c. Yayılır etrafa bir kaval sesi Yanınca dağlarda yer yer ışıklar. Yosunlu kayalar.138 GURBETTE AKŞAM DÜŞÜNCELERİ Her akşam yapyalnız. vücudum ezgin. Zavallı kalbimin yok ki kimsesi. Yüzümü soldurmuş bu gurbet yeli. Vatan hasretiyle feryat edeli... her akşam meyus Dalarım karşıki yüce dağlara. 1927.. vahşi ormanlar Esen rüzgarlara karşı inilder..” Penceremden artık ben çekilirim Elimle silerek gözyaşlarımı. Kalbim ki ezelden hayata dargın Öldürmüş en güzel heveslerini.

sen oldun hasta İnsanlık aşkına yürüdün gittin Vatansız kalanlar sana sığındı Esiri misafir gibi besledin Kalbine merhamet kinden yakındı Bu düşman. nankör demedin. bu dinsiz. Hakkın hikmetidir sendeki hükmün Ölsen de dirilir devlet olursun Öldün de dönmedin vefa yolundan Tanrıya hak dedik doğruya iman Düşen düşmanın da olsa kolundan Tuttun öldürmedin ey büyük insan Nice soysuzları geçirdin tahta Nice çobanları taçdâr ettin Hastalar dirilttin. dilenci duydu Nankörler ordusu birden üredi Baktığın hastalar gözünü oydu Ektiğin iyilikten yılan türedi. Fakat: Esir silahlandı.139 TÜRK Görsen ki boğuşur hak ile kuvvet. Fiskenin cevabı yumruk olmalı . Haklının koluna kuvvet olursun. Kimse görmemişken senden kötülük Kötülük etmeyen kimse kalmadı Fırsatı buldun mu kaçırma ey Türk Siyaset ilminin fırsattır adı.

33. 14 Temmuz.13 .140 Nankör cezasını çekmeli mutlak Olmasın dünyada adın zavallı Güven kuvvetine. 1927.2. nr. işte budur hak Sev. ara bul kardeşin Türk’ü Yormaz kuvvet verir milliyet yükü Bir din de Türklüktür şüphesiz çünkü Yabancı muhabbet tuzak demektir. koru. Aziz Hüdaî HAYAT. s. Tarihi okudum kapadım yine Yanmış dedelerim iller nar yine Çevirdim yüzümü Türk diyarına Türk olmayan bizden uzak demektir. c.

34. başkalaşır: Demirciler örsünün. 21 Temmuz. Dışarıda birbirine benziyor bütün yüzler: Birini ötekinden ayırmak müşkül oldu. tek başına yolda gezen ananın..8 . Birbirinin boyunda.. Yollar insanla doldu.141 İŞ BAŞINDA Gün ufuklarda soldu.. çobanlar davarının. Önümde katlanarak el açan dilencinin Benimle kaldırımı birdir aşındırması. Analar yavrusunun baş ucuna yaraşır! Faruk Nafiz HAYAT. 1927. Anlıyorum ki herkes vazife yollarının Üstünde hız alırken değişir. Şu geçkin ihtiyarla bu son asır gencinin Başlarını saran şey aynı ışık sırması. Farkı ne. birbirinin yaşında. s. Anlıyorum ki ancak bu kaynayan yığını Birbirinden ayırmak mümkündür iş başında. c.2.. nr. Kalbini dörde bölmüş şu sülün boylu kızla? Toprağı gökyüzüne kaldıran fırtınanın Önünden her ikisi kaçıyor aynı hızla! Görüyorum bir insan selinin aktığını.

) -Gaybana çok sevdiğim Faruk Nafiz’eÖperken alnından bir füsunlu yaz Akıyor düşündük seyller a dağlar. Çekilmiş kalbine eskiden bin dağ Titriyor aşkını akan her duvağ Yayılır şikeste sesleri dağ dağ. a dağlar. Nedir bu dumandan tüller a dağlar... zümrüt gözlü yamaçlar geda Açılır laleler. Toprağın cevahir. taşların elmas Çamlıklar giyinmiş ipekten libas Bazen bilmem niçin saklıyorsun yas “Kuzgun”dan eserken yıllar a dağlar.... Tarihte namının dükenmez şanı Karvanlar boynunun kızıl mercanı Sinende keserler iller kurbanı Geçirirken ağır yıllar a dağlar..... Yeşil... Ne söyler bu garip diller a dağlar. Zirvende oynaşan rüzgarlar acı Yıllardır görünmez başının tacı Anlat ki derdinin nedir ilacı.142 DAĞLAR (Azerbaycanlı bir Türk gencinin mecmuamız için gönderdiği bu şiiri ora edebî zevk ve lisanına bir numune olmak üzere derc ediyoruz.. güller... .

Bakü-1927 Elmas Yıldırım HAYAT. c. s. Gel sen bu ülkeden bin kurban iste Senden esirgemez yollar a dağlar. 21 Temmuz. Laleler dağılmış yolların üste.8 . nr..34. 1927..2.143 Boynunda kızlardan rengin bir deste.

1927. Bir anda o seyyalesi aşkın. nr. s. İstanbul 30 Mart 1927 Rıfkı Melul HAYAT.. 21 Temmuz.8 . Yakmakta bütün kalbi bir anda. c. Parlatmak için akması kafi Bir saniye bir sel gibi taşkın. Akmakta alevler saçaraktan..144 BUSE Bir kor gibi sönmekteki kalbe İçten taşıp akmakta dudaktan. Bir saniye seyyalesi aşkın.....34.2.

2. c. s. 28 Temmuz. 1927. Nerdeyse hasretinin kırarak çemberini Nerde olsan bu izle bulacağım yerini.35. Giderken kalbimi de aldın beraberine. kül olan bu gönül mahşerini Söndürmemekse kastın niye bağrımda yaktın? Faruk Nafiz HAYAT. nr. Ardından damla damla kanlı bir iz bıraktın.145 İZ Bir dağ gibi dikildim yolunun üzerine. Soracağım..9 .. Sen yanmadan sel gibi yine aktın derine.

ateşlerin kıpkızıl ışıkları… Neme lazım diyerek bize yolların karı Başladık masallara. o hasreti bir gün bize sorsunlar. Yüzlerde.. derin bir hicran! Bu hasret. Ateşlere dalarak dinledik sözlerini: “—Sakarya boylarında o yıl çok dalaşmıştık. Anlat dedik yeni bir maceranı bu gece… Sobadaki kıpkızıl alevler süslenince. Haykıran bir rüzgarın nefesleri dışarı da. bir güçlü olur da kaburgamızdan fırlar ..146 VAHŞET Ateşlere atıldı çalılar yığın yığın… Sobada yavaş yavaş narlaşan kızıllığın Karşısına toplandık bütün koğuş efradı. Demirin demir gibi sertleşen gözlerini. kan. Her gün bir akın için sarp dağları aşmıştık! Sakarya… O güzel su. Dağları birleştiren yollar diz boyu karda! Böyle karlı gecede yolculuğa kim çıkar? Alevler uzanıyor sobadan bir dil gibi… İsli lamba duvarda sönen bir kandil gibi. eski hikayelere… Kimisi yüreğine hicran atan dilbere Kimisi geçirdiği kahramanlığa dair Hikâyeler anlattı… Hepsi bir ümmî şair! Söz nihayet İstiklâl Harbi’ne doğru aktı. O. Ah bu eşsiz günlerle geçen kışla hayatı!. Akdeniz’in sönmeyen hasretiydi.. Bütün gözler o anda Demir Ali’ye baktı!. Bu hasretin yuvası kalbimizin etiydi! Bu hasret kadar göğsü yırtan bir hançer var mı? Bu hasret kadar kalbi başka ateş yakar mı? Gelsinler.. İçimizde bir hasret vardı. kesilmişti ateş.

Nerde o gülen yüzler. o günler. Ah o dağlar. Her nefer “Hedefimiz Akdeniz’dir” diyordu! Geçiyorduk yollardan kuş gibi. yakılmış. Bir yangın kokusuyla çırılçıplak her yamaç! O gül bahçelerinde güzel kuşlar ötmüyor. ne ovada bir ağaç.147 Haykırır hiç durmadan: Akdeniz. yıldızlar. Fakat her bulduğumuz köy yıkılmış. nerde o eski diyar? . Nerde bu güzel köyün esen tatlı rüzgarı! Nerde eli kınalı köy kızları. Gülmüyor memleketin o eski gülen yüzü. o bağlar andırıyor öksüzü! Nerde bu güzel köyün o başak tarlaları.. hep Akdeniz… Memlekete dönersek diyorduk... baba sen? Şişecek de o zaman şu göğsümüz derinden Bir sevinç duyacağız Sakarya Zaferi’nden!. Yumruğumuzu vurup kin dolu kalbimize Diyecektik en derin hasreti çeken biz varız. biz En derin hasreti kim çekti derlerse size. Akdeniz hicranı çekmiş sevdalılarız! Hey gidi… Çocuklara masallar anlatırken Soracaklar: -O harpte bulundun mu. Biz.. Anlatsa o günleri şu dağlar gelip dile!. rüzgar gibi. Menzilini arayan âşık yolcular gibi Uçarak gidiyorduk istenilen menzile. O üzüm bağlarında ne kütük bırakılmış. Mavi gökler içinde esen rüzgar ötmüyor. Ne “çay” larda söğütler. Artık son günler dedik… Ordu ilerliyordu.

sevmek son arzu. Nasıl kından çıkacak kan dolu süngü. Bu ölüm lahzasında o gönül neler… diler? Bir defa öpülmeden bırakılan sevgili Bir hasretle gönülden yakar hicran kandili! Ona kavuşmak. onu öpmek.148 Bir yıldızlı geceydi… Ön safta nöbetçiydim. bir yavru nefesiydi! İleriye atıldık sesi duyunca. Sonra engin bir sükut boşalıyor her yerden! Etrafı süzüyoruz… Gözümüz ateş gibi… Gönülde canlanıyor anne gibi. Bir yiğit arkadaşla… Bu yere bizdik hakim! Derinden geliyordu arada top sesleri. Bir nefes geliyordu. yine Kuru toprak üstünde biz sürüne sürüne! Bir de ne görelim biz: On beşinde bir gelin… Altında dala dalga dağılan sırma telin Altında ne hazindi ay vuran solgun yüzü. bu bir çocuk sesiydi. Sonra rüzgarın hasret taşıyan nefesleri! Arada bir topluyor uzaklardan uzağa Birkaç tüfek sadası koşarak karşı dağa ! Ay sarı ışığını serpeliyor göklerden. bıçak! Ansızın derinlerden bir sık inilti duyduk! Şimdi her ikimiz de bir heyecan doluyduk! Bir ses yükseliyordu. eş gibi Kopmaz bir sevgi ile sevilen o hayaller. Gözde canlanır o köy… O kumral saçlı kuzu! Şimdi ilerliyorduk.yanarken gözlerimizKuru toprak üstünde sürüne sürüne biz! Ay kızıl ışığını döküyor damla damla… Yıldızlar mavi gökte belirmişti akşamla! Gök halkı bekliyordu yerde neler olacak. .

. 28 Temmuz. 1927. bitti. bu kan dolu memeyi! Beynimizi bir anda bu ölüm alt üst etti. Parçalanmış memeyi. Bu ne canavarlıktı. Genç kızın faciası kalbimizi eritti. yedi aylık öksüzü! Kim bilir hangi efzûn bu genç kızı av bilmiş? Göğsünde kanlı süngü… Memeleri kesilmiş! Sağ meme de atılmış yavrucuğun önüne. 35.149 Yanında yavru çağı. 17.16. Bir intikam alevi sardı arkadaşları. Yedi aylık çocuk bu? Hiç bilir mi bu et ne? Süt emer gibi sade emiyordu memeyi. Demir’in demir gibi gözünde göz yaşları… Yıldız-Mart 927 Mehmet Faruk HAYAT.2 nr. c. s. bu ne biçim vahşetti? Yavaş yavaş ateşler sobada söndü.

Gece... Acı bir hırıltıyla parçalandı gırtlağı.. Deli gibi gözleri fırlamış çanağından. ümitsizlerin kalbinden karanlıktı. Uzakta kaybolurken hızla koşan adımlar. Istırap. bazen her şey... hüzün gözlerinde birikmiş. Hayaletler uçuştu bu yangın yerlerinde...... Ecel çözdü hayatla arasındaki bağı... Göğsünü parçalayıp çıkmak istiyor canı. Dalga dalga kan olmuş mor çiçekli mintanı.150 SERSERİNİN ÖLÜMÜ İki üç gece kuşu ötüşürken derinde. tekmeliyor ayaklarıyla yeri. Sönük nazarını sabit bir yere dikmiş. Kucakladı kanlı bir vücudu kaldırımlar.. Bacalar. Bir ıstırap nehridir ağzından dökülen kan. .. Gölge gibi yokluğa karıştı yanık evler. Bir silahın alevi yırttı bu karanlığı: Göründü bir vücudun yerinde sallandığı. Renksiz dudaklarını araladı: -Ah anam!. gökyüzüne uzanan iri devler Gibi. Vücudu yılan gibi kıvrılıp seriliyor.. Yaşlar yuvarlanıyor ateşli yanağından.. Kazıyor. korku.. Ölümün korkusudur şimdi beynini yakan.. Bir kurşunla yerlere yıkılan bu serseri. O gözler. Bazen de buzlu bir cam.. Gemi halatı gibi kolları geriliyor. yumruklarını karanlıklara sıktı..

Bu da adam öldürmüş. 1927.151 Çenesi yana düştü. bu da canlara kıymış. nr.. gözünün feri söndü Vücudundaki en son hayat eseri söndü. 4 Ağustos.2. Kuduz bir köpek gibi sokaklarda geberdi. s..36. Sabahattin Ali HAYAT. c. Günahının tokadı onu da yere serdi. Halbuki bir zamanlar bu da kabadayıymış.8 .

. 4 Ağustos. Yürüyoruz. fırtına... sular bile bize ses vermez oldu.. Ruhlarda esiyoruz. -3Yavaş yavaş güneşin huzmeleri belirir. Hayır. Yıldırımlar saklayan bulutlar darmadağın. dolu başlar. gamı aşılar. Ağaran ufuklardan sevinçli bir ses gelir. s. sızımızı dökerdik. 1927. -2Şimdi gökler kararır. Bu seste yaslar erir. seziyoruz. hasreti.36.14 .. yollarda gittikçe uzatıyor.. Damlarken kanlı yaşlar.152 MEFKÛRE YOLCULARI -1Biz uzak bir beldenin yorgun yolcularıyız.. Çelikten göğüslerle koşarken şen yolcular! Gülümser ta karşıda ıstırap. c. Yalnız sezdiğimizi dağların.. Verseydi. Ziyaettin Fahri HAYAT.... damlatırdık! Gönüllerimize de teselli girmez oldu.2. Şimşekler. nr. derelerin Havasına katıyor.. Biz bunu bilmiyor. Süzülür renk içinde dalgalı vatan yolu. gürlemeler bir uçtan öbür uca Kalplere ıstırap... O yetim Anadolu!.. mustarip geziyoruz. kahır dolu.. Dereler.. Acep hangi emelin coşkun elçileri? Bunu biz de bilmeyiz!.. hayır. Yarabbi ufuk n’oldu?.

Bir damla tadanlar bile ondan Ayrıldı.37... tılsımlı suyundan İçmektedir içten tutuşanlar. Herhalde geçerler buradan hep “Sevda” denilen yolda koşanlar… Söndürmek için ateşini ruhun Bir lahza durur burada. 1927. “Sevdalı”ların uğrağıdır bu!. 11 Ağustos. Bir çeşme değil –bil ki -bu yalnız. Hiç durmadan akmakta bu çeşme… Gözyaşlarıdır ondan akan su. s.3 . Rıfkı Melul HAYAT. geçenler.2. değil bir tas içenler!. nr. c.153 AYRILIK ÇEŞMESİ Bir çeşme ki.

Daha sonra. Hepsinin ye’s içinde öne düşmüştü başı. bir faninin peşinden Devirlerin hükmünü yendi mısralarıyla… Baki gibi. eski serhat beyleri. ağa. Bu elem bağlamıştı dilini her birinin. Nihayet. Hüseynî perdesinden Mersiyeler okuyan hafızların sesinden Gönüllere ölümün karanlık hüznü sindi. bu fâni cihanda bazı bazı . Kudretli Türk şiirinin karardı kutlu bahtı. yeniçeri Ak sakallı vezirler. yaşlı taze Bütün halkı ağlatan bu muhteşem cenaze Söz mülkünün sultanı Baki Efendinindi! Mevkibin en başında. Cemaat karşısında el bağlayıp susunca Ulemâ zümresinden devrin en ulusunca Kadri tekrar edildi kendi mısralarıyla. Herkes büyük bir hüzün hissetti için için. Birdenbire yayılan bu haber karşısında Dükkanlar kapatıldı Sahaflar Çarşısı’nda. Her duyan yola düştü Fatih’e gitmek için. Alay durdu.154 BAKİ’NİN ÖLÜMÜ O gün acı bir haber dolaştı pâyitahtı. bey. koca Türk şairinin Dünyada son durağı oldu musalla taşı. kadın. Sokaklardan geçerken er. Ölen o şairdi ki: Kalbinin ateşinden “Yedi bend”i çıkarıp. kim varsa.

c. 1927. 11 Ağustos.37 .8 .2. s.155 Bir fevvâre halinde şiirinin ihtizazı Asırların üstünden aşanlar bahtiyardır. O daha kartalının her kanat çarpışında Hız alan mısralara kainatın dışında Edebiyet denilen bir tek merhale vardır… -1927Necmettin Halil HAYAT. nr.

O gönül ki bir engindi.37 . ölgün bir ihtişam… Hınçırıklı derelerden Bir ses gelir: —”Nerelerden.. nr. yas sarıyor. Dolaşıyor kalpten kalbe Bir ebedî. 11 Ağustos. garabet sindi.156 DERELERDE GURÛP Geziyorum şu yollarda: Ufuk. s.17 . Gönlüme gam. Ruhu hüzün. Ey titreyen garip yolcu!” Kaybolurken ufkun ucu. gamlı cezbe Hazin.2.. 1927. ova sararıyor. Ve eriyor gün sularda… Uzanırken ufka akşam. Ziyaettin Fahri HAYAT. c.

nesin? Hangi ceylan seni kesmiş de çocukken memeden Hangi kaplan sana süt vermiş öz annen yerine? Üç yüz evlik köyü takmış saçının tellerine. 18 Ağustos. nr.157 MELEKÜ’L MEVT Hangi ceylan seni kesmiş de çocukken memeden Hangi kaplan sana süt vermiş öz annen yerine Üç yüz evlik köyü takmış saçının tellerine. Ah o taş kalbine bir gün heyecan vermek için Yedi köy halkı sebil etti bu yıl kanlarını. gülerek.5 . Sürüyorsun bu mezarlıkta için titremeden… Seyre çık. körpe çocuklar yanıyor: Sen köyün sıtmalı bağrında cehennem mi. 1927. 38 . c. Bir çiçek rikkati sinmiş de ipekten tenine Sonra göğsünde çelikten mi dövülmüş bu yürek? Sen köyün derdine bîgâne yaşarken. s.2. kalbini göstermek için. Gömüyor can veren evlâdını yüzlerce nine! Bir ölüm meltemi halinde eserken nefsin Ömrü bir dal gibi bîçarelerin sallanıyor. İhtiyarlar yanıyor. Sürüyorsun bu mezarlıkta için titremeden! Faruk Nafiz HAYAT. sevdiğim. akşamları kurbanlarını! Yarıyor göğsünü el.

Heves dolu gençliğe.2. 18 Ağustos. Derinleşen mazinin göğsünde dalıyorum. Esişinde rüzgârın hep neşe dalgalanır! Uyuyan gönlüm birden teprenir. Uzaktan gözlerinin rengine daldığım an Hıçkırmak istiyorum. Kendimi aşk selinin akışına salayım!Fakat neden içimde böyle kuru her menba?.14 .38 . Hislerimle odamda baş başa kalıyorum. sevinç dolu gençliğe! Gerilsin hayat ile aramda koy bir bağ. gözümde de hiç yaş yok. renk ve gölge. İçlenen ıstırabı dindirecek bir baş yok! Rabb’im! Biraz heyecan. 1927. c. nr. Rabb’im! Biraz heyecan… 1927 Ankara Ziyaettin Fahri HAYAT. Serper emellerini hayal denen engine! Ufukta kaynaşırken fısıltı.. s.158 KURUYAN MENBA (*) Tabiatın baharı başladı bu yıl yine. -Ki bir derin ve coşkun heyecanla sarsılayım.. ırgalanır.

39 . ne bir yudum su. bu çölde akıp gider! * * * Yolunda ne bir avuç gölge. ne başkası hisseder. nr. ne bir yudum su. Sen ey gurbet yolcusu. Bu çölde doğan hayat. içinden yanıyorsun.159 GURBET YOLCUSU Yolunda ne bir avuç gölge.2 . Ne sen duyabilirsin. sen ey gurbet yolcusu Rıfat Necdet HAYAT. 25 Ağustos.2. c. 1927. s. sen ey gurbet yolcusu! Gözlerin yaşarıyor. Bir çöl olan gönlünü sen boş mu sanıyorsun? Haykırsan ufuklara kutsî tahammülünü Sesinin ıstırabı boşlukta gerilir de Sonra dolar içine damla damla erir de. Sen ey gurbet yolcusu.

25 Ağustos. emelin gazîdir.39 .2. Yükselen nurun ile fecridir istikbalin Sıklet-i azminin altında çöken mazidir. 1927. c. Ali Canip HAYAT. nr.160 DEHA-YI İNKILÂBA Bir melek göğsüne şayestedir arslan yüreğin: Elemin fikr-i şehidân.14 . s.

nr. vuslat için yâr!. 1927. c. Vicdan da. Aşk ateşi yandıkça gönülde Vicdana kızıl gölgesi vurdu.2.5 . sonra solarlar… Bülbüller ölür güller ölürken… Olmakta ölüm.. Ah eylememek mümkün olurdu.40 . bu ateşle tutuştu… Yanmakta o. Hala o vakitten beridir biz. Rıfkı Melûl HAYAT. birlikte gönülle. Bir eş görürüz bülbülü gülle… Bülbüller öter güllere karşı. s. Güller kızarır.161 HASRET Canan. eğer ölseydi bir an yâr.. 1 Eylül.

ilahi. bugüne kanmak. yarabbi. bıktım diyorum. başka heveste.. Bilmem ki her mevsim niçin garibim?. Gözlerim sobadan çıkan alevde... Kar tipileriyle akşamlar yine Şu köy yollarında sağanak koparsın. yine bu evde. Niçin her uzak şey bana saadet?.. Bugünün zevkiyle bir an aldanmak Ne mümkün. Ve ben. sisli akşam mı? Nasıl bir arzudur kalbimi saran? Güneşte yalvaran. Beyaza bürünsün şu çamlar yine. Karlı ufukları özlüyorum ben. ne gülünç hülya! Yazın hep kar ve sis.. Yazdan da. Her yanı vahşi bir uğultu sarsın. yazı! Her mevsim başka bir mevsim niyazı: Ne gülünç emel bu. Bugüne inanmak. siste yalvaran Bu kalbin belli mi hakiki derdi? Bilseydi kendisi açık söylerdi… Her an başka histe. ben yine kış istiyorum. Niçin kokladığım her pembe demet Çabuk dağıtıyor kokularını?. ne mümkün bana! Beklemek için mi doğdum cihana? Nedir beklediğim neşe mi.162 YAZ ÖĞLESİNDE -1Yaz geldi. gam mı? Toz pembe sabah mı. Hep çiçek hasreti taşıyor kalbim. kışın hep ziya. .. Böyle yad edeyim baharı. Niçin bekliyorum her gün yarını?.. Gözlerim yanarken kızgın güneşten. esir gibi.

yeşil çam dalı! Belki bin hayale daldım dalalı Ne kuş istiyordum. Ah. sesler taşıyor. Her şeyde kalbimin mahzûn emeli! Şimdi gürültüler. Bu sesler ne tatlı. Her bir ses hatta şu yaz öğlesinin Üstünde çınlayan düdük sesinin Uzun akisleri. Bende bilmiyorum nedir emelim Bir çamın dalına uzandı elim: Buna sâik olan hangi duygudur? Belki hakikatte isteğim budur. Bu yanda şarkılar kahkahalar var. Ne hüznü gizleyen şen kahkahalar! Şimdi anladım ki her delikanlının. ne bahar. Güneşi emerken karşı ki bağlar. ne baygın sesler! Çamlardan geçiyor sıcak nefesler! Fakat bu kızların neşesi bile Titriyor gizli bir ıstırap ile Ötüşen kuşlar da yorgun nağmeli.163 Bir saz ki her teli başka bir seste Nağmeler çıkarır titrese biraz. erişilmeyen. Bu dal bu dikenli. Bir tren geçerek uzaklaşıyor. Hasreti gönülde sükun bilmeyen Bir saadet için ağlıyor gibi… Her şey için için ağlıyor gibi… Bugün de işte bu yaz güneşinde Her gönül müphem bir hülya peşinde. ne yaz. . bu saz bin türlü hıçkıran bu saz! -2Üzüm yaprakları sararmış artık Yanıyor bir gönül gibi ortalık.

11 Temmuz 1927Halit Fahri HAYAT. yeşerir yine. şu anda yalnız şunu bil: Son arzun bir yeşil dala dokunmak! Kuş gibi öterek bir dala konmak! Öt bari bu körpe dal kurumadan! Kızıl şarap gibi güneşi tadan Bu çamlar kış geçer..164 Damarlardan geçen her damla kanın Verdiği ihtiras aynı şey değil! Ey şair.2.41 . 1927. c.16 . 8 Eylül. Sen fakat güvenme hiç taliine: Hayat insan için bir günlük uyku… Kim bilir belki son ötüşündür bu!. -Kızıl Toprak. s. nr.

8 Eylül. s.41 . nr. ne çizgisi var.. Ömrümüzün geniş bir tablosunu. odalarda fersiz aynalar.2. bir akşamın penceresinden Kalplerde. Bir tablo ki ne renk. Ahmet Hamdi HAYAT. Her bakışta çizer bu kederli su. Maziden yadigâr kalan bir hisle (?) Serpilen yağmurla. Kalbi kalbimizde çarpan ölüler!. Gererken asabı hasta bir uyku Bir hayal ufkudur kalplerimize. örtülen sisle Birden kapanıp da akşamın ufku. Bir küçük vesile maziye yollar. Akşam. Fakat her hatıra içinde yaşar… Ve derinliğinden bizlere güler. Aynalar ki sessiz anlatır bize Maziye karışan günlerimizi Bizden iyi tanır aynalar bizi… O vefalı kalbe benzer ki onlar.19 . c. 1927. Mazi. gözlerde yaş seyredilen O uzak ve hasret ışıklı fecir. Ümitsiz ruhuna son tesellidir.165 AYNALAR Bir sonu gelmeyen rüyaya dalar. Durgun sularında hepsinin yer yer Eski bir hatıra sanki genişler.

Mazur olacaktın bunu bir lahza bileydin! Bir gül gibi gözler ki derin derin sırrını saklar. c. 15 Eylül. onlar yakacaklar. Karşında çelik kalbimi bir yay gibi eğdin. yangın gibi bir korkulu şeydin. sen dün yine neydin? Şimşek gibi. Mağrur olacaktın bunu bir lahza bileydin! Celal Sâhir HAYAT.2. nr. sevgili.166 ŞARKI Neydin yine dün.5 . 1927.42 . Bin ruha ateş vermiş alev rengi dudaklar… Onlar boğacaklar beni. s.

s. Dereler gölgen sıra akmaya koyulmuşlar.2. Gönüller koşmaz oldu maceralar ardında. 1927. Arıyor batan güneş seni dağlar ardında Gezdirir rüzgâr gibi üstünde yamaçların. Gergin kanatlarını batıya açtı kuşlar. Ateşten yanarken dalları ağaçların Gözlerimin sel gibi yaşı çağlar ardında… Ankara 1927 Faruk Nafiz HAYAT. c. Benden sana haberdir bu çığlıklı uçuşlar.167 ARDINDA Yaktı yanardağ gibi can yurdunu son bakış.7 . nr. Önünde dün beyazlar giyinirken kara kış Bugün sensiz kalan yaz kara bağlar ardında. Boynuma çifte zincir çift örgülü saçların. 22 Eylül.43 .

. yangın gibi sarı. nr. Bağrında açar bir yara sonra… Sızlar için ilk ağladığın gün.7 . Bir şule ki. Birden bire bir ummadığın gün!.44 . Bir kalpten öbür kalbe akarken Olmakta o bir “ateş nârı”!..2. 1927. Bir şey ki.. 29 Eylül. s. havadan daha seyyâl. Rıfkı Melûl HAYAT.168 AŞK Sessizce bürür kalbini bir şey. c.

s.6 . Sabahın gölgesinden uzun kirpiklerinin Rüyalı handesiyle güneşe baktı zemin. Başında altın çelenk göğe yaklaştı güneş: Huzmeden rebabını bulutlara dayadı Davudî elhan ile arzı renge boyadı. 6 Teşrin-i evvel. Bir çöl siyahı gibi yanarak nur saçarak. 1927. nr. Güneş bu ateşin kalb-i zemine hitâb için Çarparak kan saçarak sahilde bekliyordu. c. Henüz uyuyor gibi aheste hatvelerle Mavi billur kubbeli sahneye çıktı zemin. Hafif hafif titredi önce kelebek gibi. Sonra da için için kaynayan menba gibi Şehvet-i ahenk ile zemin raksa başladı… Neden sonra afâkı sapsararmış görünce Vurulmuş ceylan gibi perişan yavaşladı. Çağlayan derelerden gümüşlü kemerini Nazlı bir eda ile beline taktı zemin. Baygın kokular serpti uçmuş bir çiçek gibi.2. Zemin o anda hemen engine şitâb için Mülevven bulutlardan büyük kanatlar açtı Şaziye Berrin HAYAT. Şebnemli tüllerini etrafa saçtı zemin.169 SABAH NAĞMESİ Yakut bir kadeh gibi ufukta taştı güneş.45 . Şairini duyunca gözünü açtı zemin. Rengarenk nağmelerle dağları aştı güneş.

170 SILANIN TOPRAĞINDA Hasretle çıkıyorken dağdan yokuş yukarı O açık alnı çekme sılanın rüzgârından. Ak saçlı anacığın bekliyorken bugünü Kaç kere dua için el açtı tan yerine… Kopmuş.8 . 1927. Sevin koç yiğit sevin göründü köyceğizin!. uzamış saçlarınla Al mintana damlayan şu sevinç yaşlarınla Seni tanıyamazsa nur topu yavrun Mehmet Şu başları dumanlı dağlar tanırlar elbet… Gün sönerken üstünde başaktan bir denizin Dönüyor evlerine dövenden gelen kızlar. Bak.2. 6 Teşrin-i evvel.. Şen zafer türküleri çağlasın gür sesinden Geçmişi hatırlatan çamdan oyulmuş tasla Kana kana bir su iç sılanın çeşmesinden… Esirgeme hemşehrim barut sinmiş göğsünü Şu buğday kokan hava dolsun ciğerlerine. çolak kolunla. Sevin koç yiğit sevin göründü köyceğizin!. c. toprakları Ayağını öpüyor yırtık çarıklarından… Gün sönerken üstünde başaktan bir denizin Dönüyor evlerine harmandan gelen kızlar. Bütün seni bekliyor gökte saklı yıldızlar. nr. Bütün seni bekliyor gökte saklı yıldızlar.. Çanta bağlı sırtını şu mağrûr taşa yasla. kurtulan yurdunun taşları. Ömer Bedrettin HAYAT .. s..45 .

Anlatırız sevinçle köylerde çocuklara! Gönlümüzde yaşayan zaferlerin aksini Altından kalemlerle çizeriz ufuklara ! Köy hocası ileri ! Durma. s. c. nr. nûra.2. Kalbimizde yanıyor azm ü imân çerâğı… Biz cehlin düşmanıyız. şair Faruk Nafiz Beyin yazdığı ve Zeki Beyin bestelediği Kız Lisesi Marşının bestesiyle kurs müdâvimlerinden müteşekkil bir grup tarafından terennüm edilmiştir. yürü ileri! Bizde ışık bekliyor Anadolu köyleri… Ziyaettin Fahri HAYAT. ilme koşarız.45 .16 [1] Bu marş. yürü ileri! Bizden ışık bekliyor Anadolu köyleri… Mefkûremiz yolunda her manii aşarız. 1927. . 6 Teşrin-i evvel. Köy Muallimleri Kursunun hitâmı münâsebetiyle Ankara Türk Ocağı’nda 7 Eylül gecesi verilen müsâmere için yazılmış. Yaparız köyümüzü medeniyet ocağı… Köy hocası ileri! Durma.171 KÖY HOCASI MARŞI [1] Tarihlere hükmeden inkılâbın sesini.

önümde sapsarı rengiyle bir ölü. Geçmişti ömrü hep bu yol üstünde aşkımın. Mazi. hıyanete sapmış o solguna. Bağrımda ıstırabı yakan bir kıvılcımın. Geçtikçe böyle her gece sessiz bu caddeden Karşımda canlanır da o mazi denen hayal. Öldürdü… Oydu kalbime yaşlarla gömdüğüm.172 BAZI Bir suikasta uğrayan aşkımla şimdi ben. Olmuştu önce hımsa-i melce bu reh-güzer. Yükseldi perde perde enînim ufuklara… Bir gün bir el kırınca çelikten gururumu. Yıllarca çektiğim o meraretli aşkı ben. Bir ömre sonra medfen olan türbedir bu yer. üzüntülü… Bir sam yeliyle çünkü vakitsiz solan gülü. Rabb’imden inkişafını bendim niyaz eden. Kaybettim ansızın yaralanmış şuurumu. Lanet asil elemlere bîgâne ruhuna… Ömrüm. . o bir cenaze ki benzer o tazeye. Fecr umduğum bu yolda tükettim bir ömrü ben: Her gün açıldı izzet-i nefsimde bir yara. Bir gizli suikast ile bir gün kıyıp ölüm. Kaplar bütün vücûdumu bir müfteris melal Nisyan denen o simsiyah örtüyle örtülü. Lanet. Duydumdu hep bu yerde… Geçerken bu caddeden. dedim. Mazi. Kalbimde gömdüğüm o ilahî cenazeye… Aşkım ki. bir filiz gibi tazeydi tazeden. Yıllarca böyle zehrini tattım uzun uzun Her gün o parça parça olan hisli ruhumun En ince tellerinde ümidimdi inleyen. bu hisle geçmede meyus.

21 Temmuz 1921 Rıfkı Melûl HAYAT. kalbimdedir yeri… Ölgün ziyâsının uzanırken akisleri Her an yarin dedikleri meçhûl ufuklara. c. nr.duyarken ateşini her an içimde benKirpiklerimde gözyaşı halinde toplanır. 1927. o şimdi bir siyah örtüyle örtülü Aşkım. s. Bir gizli türbedir ki o. Sızlar durur içimde o hasret denen yara… Mazi. 13 Teşrin-i evvel.173 Gittikçe büsbütün dağılıp parçalanmada. her gören onu bir türbedir sanır. o şimdi sapsarı rengiyle bir ölü!.2. Mazi ki.. Bağrımsa şimdi yalnız o hasretle yanmada… Geçtikçe şimdi her gece sessiz bu caddeden Mazi.46 .8 .

Bari sen başkasının sil gözünden yaşını. Keder çekme.174 YALNIZLIK Dün. 1927.16 . s. Bari sen tesellî ver duyduğun iniltiye. c. Ne zaman kızgın alnın serin bir diz ararsa.46 . Benzedin şimdi sen de yetim cenâzesine: Üstüne mâl eden yok yerde kalan naaşını. Faruk Nafiz HAYAT. yaşını dindiren el yok diye. Dışarı da yurtsuz kalan ne kadar yavru varsa Bir bir senin dizine sıralarlar başını. 13 Teşrin-i evvel. kayalar uzaktan ses verirdi sesine.2. nr.

İlk adımın girince dünyanın eşiğinden. Ömer Bedrettin HAYAT..2.4 .. Bağrında ateş oldu açgözlü ihtiraslar. Milletler zincirlendi. çekiçler uğulduyor yolunda. Makineler. nice vatanlar yandı!.. zincirler parçalandı. 20 Teşrin-i evvel. içtiğin bunca kanı Solgun yüzü buruşmuş tarihin sırtına ver. Zulmünü. Nice haklar süründü. Kan selinde eridi kılıçtaki paslar. Sefalet bir kolunda... Elinde kömür yüzlü bir alet sanki insan!.. dehşetini. 1927. “Türk’ün büyük zaferi” denilen şahikanı Gelecek asırlara “humûlem!” diye göster.. c. nr.. saadet bir kolunda Boğuşa hazırlanmış zehirli iki yılan.. s..175 “YİRMİNCİ ASIR”A Daha engin tarihe gömmeden kardeşini Doğruldun kan emerek şu zaman beşiğinden.47.

Düşünen alnımda benim her çizgi Baharı olmayan bir kışa benzer. 20 Teşrin-i evvel. Sen yirmi yaşınla bir baharsın ki. Beni de çiğneyip geçtiğin toprak.2. Seni kör sesiyle hayat çağırır. nr. ilk yudumda zehirler seni Bahtın kadehime döktüğü şarap.47. Sanma ufuklar “Gel!” diye bağırır. s. 1927. Ellerinde çiçek ve haykırarak. Her sabah alnımdan öper ıstırap. Ahmet Hamdi HAYAT. Her akşam koynunda uyutur beni. c. Gönlünde neşenin rüzgarı eser.176 SEN VE BEN İçime.13 .

Hakkıdır.177 GAZİ SÖYLÜYOR Dövüyor kalbinin örsünde çelik sözlerini. Teşrin-i evvel 1927 Faruk Nafiz HAYAT. 27 Teşrin-i evvel. Nasıl aldıysa baş üstünde o şahin yerini. Tunç akisler yayıyor memleketin her taşına. Dinle: Bel bağladığın dağları kar sardığı gün Bu sesin sahibi son yolda nöbetçindi senin! Ankara.1 . c.2. 1927. dinle: Sesin göklere yalvardığı gün Duyanın. dinleyenin varsa o şahindi senin.. s. Söylüyor.48.. nr. kaplasa tarihi bu ses tek başına.

öyle ki içten. Ürperdim –o an..2. Rıfkı Melûl HAYAT. Bir kalbin –eminim ki-bilirsin Var hangi sebep ürperişinde!… Gözden göze bir lahzada geçti… Bir sır. c. Sandım boğuyor kalbimi bir el!. 1927.14 ..178 SEVMEK Bir gün. s. 27 Teşrin-i evvel. Duydunsa bir ürperme içinde. ki o. benzer ona bir sel. nr.48 . eğer anı olarak sen.

Dolarken zulmetler engin göklere… Rüzgârın estiği bir siyah gece. Hasretim derînden şen gönüllere! Hayalim ufuktan ufka aşıyor. 1927.179 GECE VE BEN İçimden aşkımın hüznü taşıyor. s.2. Ne bir renk ufukta. sandım. Issızlık içinde gecenin. Yaslı kalbimdeki acılar sonsuz! Sanki bir muamma yaşamak bence. Yâdıyla geçerken günlerim onsuz… Acı bir kederle sızlıyor gönlüm. nr.15 . c.48 . ne de fısıltı. Bir kesif karanlık her yere saldı… Sönerken ümîdim ve tahammülüm. 27 Teşrîn-i Evvel. Ezeli ruhundan damlayan “an”dım! Ziyâettin Fahri HAYAT.

güneşten cenâzeye!. En sonra kırdım dini batıl aşkın putunu… Osman Faruk HAYAT.2..... Mabudu batıl olan kalbimin tabutunu. Mabetler de almıyor bu zavallı kalbimi. Putu da.. 1927. Bu çılgın asabıma ram etti ebetleri. Erenlerden nur alır… Ebetlerden karanlık… Günlerce bu tabutla dolaştım mabetleri. nr. elbet mahşerde yarın Bağrında tunç alevden. Şu kalbimle beraber toprak olan sevdadan. s.. Günâhıyla kalkacak. Toprak olan kalbimin birçok arkadaşları Gülerek gösterdiler: Mezardaki taşları… Bir şimşekle açıldı tunç kapısı dehlizin Dalgalarına gömdüm adem denen denizin. Bir tabut taşıyorlar… Karanlıkta ziyâdan… Baharına doymadan sararan bu tazeye Ağlamıyor gökler de. Bağrımdan koparılan tabut denilen varlık.49 ... İlk girdiğim mabette ben bu puta tapmıştım!. kanayan bu yararın!. c. mabedi de tunç alevli yapmıştım!. Ben burda saklamıştım… Bugün ölen birimi.180 YIKILAN DİN Zebaniler taşıyor kalbimin tabutunu.5 . 6 Teşrin-i sani.. En sonra kırdım dini batıl aşkın putunu!.

Doğup ufuklarımda Katsaydın canıma can. Fidan büyük neşeden Titreyip bükülseydi… Bak. Merhameti az Ayşe! Veriyor kalbe hüzün Bu sensiz kurşunî gün… . Sende kalbin adı var! Sen bir pembe bebeksin. Ben sevinçle inlerken Dudakların gülseydi. naz Ayşe! Her yese güleceksin. neler kuruyorum. sokaklar boş… Sanki dünya adamsız. Derdim: Yalnızlık ne hoş! Gönül olsaydı gamsız.181 AYŞE’NİN HASRETİ Deniz boş. Hayalin kanadı var! Boş kapı vuruyorum. Yanan her damarımda Aksaydı bir heyecan Elimde düğümlense Saçının ibrişimi. Şiir Ayşe. Bir şarap gibi buse Söndürse ateşimi.

Bulutlar kızarıyor… Denizim rengi soldu. nerde Bana çok uzak mısın? Göğsümde çarpan derde Acımayacak mısın? . Gözlerin gibi derin… Uyuyor. Duyulmuyor güldüğün… Ufukta bir yanık baş Yatacak diz arıyor. kara… Yalnız derdim uyanık. Ayşe! Günün saati doldu. Ayşe! Gizli eller örüyor Geceyi iplik iplik. Ortalığı bürüyor Bir sevimli gariplik… Bütün bütün örttü ah. Saçların gibi siyah.182 Görünmüyor gül yüzün. üstünü yerin. Bağrım güneşten yanık… Nerdesin Ayşe. Akşam oluyor. Düşüyor yavaş yavaş. Karşı dağlar mor. deniz. Gönlüm akşamdan kara. Gece.

s. 1927.28 Teşrîn-i evvel.49 . Ayşe! Vaniköy.2. Ayşe! Hasta bu yaşlı gözler. nr. Sen aldırma. gül.183 Güler yüzlü hevesin Olur mu bu derde yâr? Sen bir bahtiyâr gençsin. c. 3 Teşrin-i sani. En bir bedbâht ihtiyar! Senin sevda sandığın Maceralar oyuncak… Aşkı tanıyan çılgın Mutlaka kahrolacak! Hezeyân hep bu sözler.17 . Bu kırık gönül. 1927 Celal Sahir HAYAT.

c. Bizler. 1927.184 İTİZÂR Âlem esiriniz… O kadar çok güzelsiniz… Afetsiniz ki: Geçtiğiniz kalp ateşli iz… Yetmez mi bir cihan size… Affetseniz bizi. Sanat birer şarap uzatır her azamıza… Yıldızlar ince ince örer inci bir dizi.2.49 . Bunlarla bir peri gülecektir fezamıza… Biz hüzün içinde. s. Eylül 1927Reşit Süreyya HAYAT. 3 Teşrin-i sani. Şefkatle ağlayan o derin mavi gözleriz: İblis öterse geçtiğiniz bin harabeden… Herhalde çehrenizse bakan her kitabeden… Binlerce ıstırabın o bitmez figânına Düşsün bu katre katre teselli sahabeden… -Paris. gizli bir efsane özleriz… Biz kâinatımızda semavî güzelleriz… Şarkın o şiirî nâ-mütenâhi hazanına. nr.19 . hayal önünde gezen serserileriz… Rüzgârla musiki dağılırken semamıza.

185 VEDADA MISRALAR Deniz! Bu akşam ufukta ederken veda. Benim de içimde gamlı intiba. der. 1927. bazı ağlatır. Ve girer gönlüme hülyadan bir ağ! Sevgili! Gözlerin yaşlı. s. Ruhumun coşuşlu bir anındayım. Hayat ki sadece bir hatıradır!. rüzgardan yükselen sada.. nr. Örter yaprakları..2..50. Ayrılış yasıyla söylüyor yüzün.” Ziyaettin Fahri HAYAT. 10 Teşrin-i sani.. c.. sulara siner.. —“Bazı sevindirir. Dinle.7 . Boşluğa dağılan yorgun gölgeler. Yaratan sanatın dünyasındayım. çehrende hüzün.

10 Teşrin-i sani... nr.186 ANADOLU HASRETİ Titrek sahillere güneş doğunca Gözlerim görünmez dağlar selamlar. dağda akşamlar.. c. Ömer Bedrettin HAYAT.2. Buruşur elimde bir sarı gonca Ruhuma bir çamın şebnemi damlar. İçimden bir gümüş çağlayan geçer... Gönlüm dolaşırken yana yakıla Ovada sabahlar. s.8 ..50. çardaklar. 1927. Bağları gül kokan bir cihan geçer. çatlamış damlar. Gurbet işledikçe şu uzun yıla Gözümün yaşında ürperir sıla. Şafaklar içinde karşımdan geçer Tarlalar...

bu köhne kafesleri. Gül görmek istiyorum kızıl akşamlarında Anamın.. Veremli mahallemin ciğeri genişlesin. öz nurum parçalandı.. Şan dolu ufuklara gün gibi doğduk artık. şu sarı tahtalar çatlasın uzun uzun. Yüzlerce sene var ki benim bu taassubun Sırıtan dişlerinde göz nurum parçalandı. Güneşe veba diyen kör gözlü evimize Dağların hür rüzgarı yalvarmadan işlesin. nura hasret gözüm titresin eserinde. küflü penceremde ufuklar dümdüz olsun.. Yak.. kardeşimin.187 OCAĞA KARŞI -Kafesleri yakarkenYak. Yak. ey aziz ocağım. İstemem yansın artık Kara delikleriyle pencereme dizilen .. ruhumun zindanı. siyah dumanların ruhumda gündüz olsun... ey aziz ocağım.. Gönlümüz. gözler ışığa kansın artık. bağrında kül olsun bu kasvetler yığını Yak. Kara kuvvet ağzından dökülen nefesleri. Bir kadın gölgesine “Örtün!” diyen sesleri İnkılâbın çelikten göğsünde boğduk artık.. Yak. Esir kuşçağızlar gibi bunaldığımız yeter.. Yak. Zulmetler kadınlıkla kaynaşmasın diz dize.. Rüzgarım.. bu köhne kafesleri. Yak. güneşlerim.

3 .2.188 Gözlerimin nuruna pas renginde çizilen Bu çapraşık çizgiler.. nr. 17 Teşrin-i sani. s.51. Ömer Bedrettin HAYAT. c.. 1927.

c. düşsün gönül kuşum Saçlarının ağına. Ben sana vurulmuşum.2. Yaş olsam gözden akmam.3 .52 . nr. Kına yak parmağına: Bu yıl yaşın girecek. Göz olsam gayra bakmam. s. 1927. Vatanımsın. gelinlik çağına… Anlatıyor duruşum. Ko. Kız. 24 Teşrin-i sani. bırakmam İlleri kucağına! Faruk Nafiz HAYAT.189 KOŞMA Kirpiğine sürme çek.

Onun da koynuna koymuş mu sevgi incisini? -Karaltılar alıyor dalga dalga gözlerimi… Ölümlü sâm vuruyor pençe pençe seslerime… Adem. buna mahkûmum arzın alnında… Biraz şiirse bu izler… Duyun elemlerini… Uzakta bir deli rüzgâr. adem… Bizi koynunda besleyen anne. Daraldı sıtmalı kollarda ten sürâhisi… -Zavallı bir geceyim ben… Ziyâ getirmeyiniz… Ölüm diyârına ait zavallı bir geceyim… İçimde dalgalı ummân… Dudaklarım sessiz. Ademle hal olunur bir zavallı bilmeceyim… Açıldı kahkahalar her dudakta her yerde. Kırık kanatlarımın kan sızan kalemlerini Sürüklerim. Köpürdü neşeli şampanyalar kadehlerde… Bu çağlayan o firarî saâdetin sesidir. ayırıp geldi yasemin dalını.. nağme… Bir uçuş hissi Parıltılar yağıyor gözlerin kadehlerine… Yudum yudum dökecek aşkı sızlayan yerine.190 SEVGİ ve IZTIRAP Gülüş ve nükte… Ziyâ. İçin için… Deliyor ağrılar şaklarımı… Zehirlenirseniz ah öpmeyin dudaklarımı… . ipekli sandalını Suyun günâh dolu rüyâlarında gezdirdi… Sadef-i kamer. Bu dinlenen ebedî sanatın terânesidir… -Kederli bir geceyim… Vermeyin hayâtı bana. Büyüklüğün gibi zulmün de lâ-tenâhi mi?..

2. Sönerse kahkahalar. 1927. Bitince neşeli şampanyalar kadehlerde. c.7 . 24 Teşrin-i sani.191 ………………………………………. s. her yerde Acıtmadan kapayın sonra göz kapaklarımı… Reşit Süreyya HAYAT. nr.52 . her dudakta.

17 . ah o erik ağacı! Galiba son geceydi –yıldızlar çok uzaktıYeşil parmaklarını omzumuza bıraktı: Ayın tekerleğine dallardan peçe taktı. bilsen erik ağacı! Kadıköy: Sabri Esat HAYAT. nr. haydi sevişin!” derdi. biraz şöyle gezin de… Kuzum erik ağacı.192 “ERİK AĞACI!” Üstümüze yemyeşil mantosunu sererdi. s.2. Senden ayrılıyoruz. Bilsen erik ağacı. ah o erik ağacı! Her gece “Sevdalılar. 24 Teşrin-i sani. ah sen erik ağacı! Gölgesinde kalbimiz çarptı ikimizin de. Ah o erik ağacı. kuzum erik ağacı! Aydınlattı bu müphem ışık karşı yamacı. başım “o”nun dizinde… Ne olur bakma bize. ah bilsen bu ne acı! Seni tekrar görmeye iki kalp de duâcı. Bize fısıldıyordu: “Şimdi herkes uykuda!” Ah sen erik ağacı. 1927. Ah o erik ağacı. “O”nun eli kalbimde. Gölgeler mışıl mışıl uyuyorken kuytuda. çapkın erik ağacı! Renkler mâtem bağladı artık ağlayan suda. Çapkın erik ağacı. c.52 .

52 . 24 Teşrin-i sani. nr.2. Kıvrımlı suların dalgalarında! Kalbim bir coşuyor. c. Bugünkü güneş de batıda söndü! Göklerde gecenin. Ararken ufukta bir yeşil ada. 1927. bir ürperiyor.193 SULARDA GURÛP İndi şen sulara gurûbun yası. ben sanki aktım: Rişeli ruhumla engin sulara! Bin bir hâtıra ile zengin sulara! Ziyaettin Fahri HAYAT. alnıma yazı Yazan o mâtemi eli göründü… Güneşin son kızıl rengi eriyor. s. Denizi yararak engine doğru Koşan bir sandalın izine baktım… O kadar baktım ki gözümün nûru Yoruldu… O zaman.19 .

çöktüğünü bir dağın Görmemek istiyorsan ardına bakmadan git! Yavrusunun yoluna dalan bir dul bakışı Andırıyor ışıksız evinde pencereler. Bin yardadan duyarım kimle gülüştüğünü. Biraz yaşarmak için beklesin artık kışı Çağlayansız yamaçlar.12 . Bağrımda da yanmadık bir yer bırakmadan git… Bir yarın göçtüğünü. Buğulu gözlerimden geçmediğin gün olmaz: Benim kadar titremez. suyu dinmiş dereler… Bir sarı yaprak gibi düştü gönlüm yoluna. Sararırsın dönüşte görünce öksüzünü Bir gelinlik kız olur aşkım senin yaşınca. çöktüğünü bir dağın Görmemek istiyorsan ardına bakmadan git! Faruk Nafiz HAYAT. Alnından öz kardeşin öpse ben irkilirim. hiçbir yiğit oğluna. 1 Kanun-i evvel. c. Değil yalnız ardına kimlerin düştüğünü. 1927. Hiçbir ana kızına bu kadar düşkün olmaz. Kimlerin rüyâsına girdiğini bilirim… Gözlerimi gün gibi kamaştıran yüzünü Daha candan görürüm senden uzaklaşınca. s. Elimi beş yerinden dağladı beş parmağın Bağrımda da yanmadık bir yer bırakmadan git… Bir yarın göçtüğünü. nr.3.53 .194 ALLAH’A ISMARLADIK! Elimi beş yerinden dağladı beş parmağın.

Bu sözlere gömdüğüm gönlü… Ve gül gibi de şiirime ver Mezarıma konmayan o gülü… Reşit Süreyya HAYAT.. s.195 TÜRBE Unutma uzun. 8 Kanun-i evvel. çevir gözünü… Yüzüm sarı. çok ağır bu hasta…Eğer Sarıysa yüzüm. gözlerimde keder. nr. fakat sevemez… Yarın yol olur çiçeklenemez Kemiklerimin gömüldüğü yer… Unutma.3 . c. Unutma uzun… uzun geceler. 1927.. uzun geceler.54 . Bakışmamızın bu son sözünü… Ağır. Bakan çok acır. uzun… uzun geceler.3.

196 YARALI Bir lahza dur yolcu! Yanan bağrımı Bir damla teselli sun da serinlet… Dindirir bir parça belki ağrımı. Ahmet Hamdi HAYAT. Uğrarsa bir akşam doğduğum yurda Önünde açılan bu gurbet yolu.17 . s. 1927. sesi yaş dolu. Şehrin kapısında bir lahza dur da.3. Dik kemerlerinden bir sabah erken. doğduğum güne… Altında doğduğum burçlar yıkılsın! Bir virânedir ki ömrüm üstüne Şeâmeti çökmüş aşk tılsımının… Ey bağrı merhamet. 15 Kanun-i evvel. c. nr. Bin lanet ey yolcu. Nûru gözlerinde yanan merhamet. Ruhunda ümidi mesut dönüşün Kuşlar doğan fecri selamlıyorken Çıkan genç ve bahtsız yolcuyu düşün.55 .

göğü yaratan Allah. Bu alevle tutuşur damarlarımda kanım. Yarabbi! Kızıl güneş vursa da bir aslan yelesine. Deniz gibi heybetli bir aslan kesildim ben. Kayalar birer devdi. Cennet fecirlerinin bin bir türlü rengini Mademki sen devşirip şu gurûbu halkettin.197 DENİZ ve ASLAN Tutuşmuş kanatlarla batıdan uçan kuşlar Bembeyaz bulutları kızıla boyuyordu. Ben ki senin kulunum. gemiler bir iskelet! Bu korkunç manzaraya gözlerim daldı gitti. Bu isyân dolu sese. Yalnız senin önünde gelirim bil ki dize. Ateşten halkalarla bu ölümlü uçuşlar Yukarısında bütün gök. Kulaklarım en coşkun musikiyi işitti. Kan köpüklü dalgalar çarpıyordu sâhile. denizin ahengini Bana coşkunluğunda mademki sen dinlettin. bu hürriyet sesine Ölsem de koşacağım. Ey benim ilk ceddimi cennetten atan Allah. bütün boşluk mosmordu! Ufukları kaplayan cehennemî hâile Kızıllıklar saçarken denize demet demet. Ey ufukta yangınlar tutuşturan mucize. Kavrulmaz eminim ki bir kuş kanadı gibi… Boynumda alev renkli bir bayrak dalgalanır. . sen metin ol. Dedim ki: Ey denizi. Yavaş yavaş sıyrıldım yalancı benliğimden.

16 . s. Ben kızıl güneşlere haykıran bir aslanım. 22 Kanun-i evvel.3. nr. 1927. Halit Fahri HAYAT.198 Irkımın haşmetini bütün kâinât tanır.56 . c.

c. sabırsızlanır. sanki uykuya dalar.199 AKŞAM Deniz. Maviliklerde erir gölgeler serpilirken… Dağlar.56 . adeta yürür gibi. s. Rüzgâr fısıldayarak: Akşam! dedikçe Yıldızlar tutuşurlar gönüllerde birer birer. Sevgililer hıçkırır kalplerindeki yaşla… Uzaklarda çalkanan endişeli bir yelken. 1927.20 . Can veren gün denizin yorgun koynuna girer Ekrem Reşit HAYAT. 22 Kanun-i evvel. yorulur artık. Köpüksüz dalgaları. Kararan ufukları heyecan bürür gibi… Kayalar. düşünceli sahil inildedikçe. çırpınır aka aka İçli gönlünde onun bir keder var mutlaka Yapraklar titreşirler helecânla telaşla. nr. hasta bir ninni arar… Sessiz ağlayan dere.3.

c.. gönlüm açıktı. s. eştim. Ruhum şehvet mi dolsun bu ırmakta su diye. eştim eştim… Günlerce su aradım bağrımın çöllerinde. 1927.... tek. hülyânın usâresi. 5 Kanun-i sani. “Kalemdir” denmeliydi daha hiç yontulmadan: Onlar bestelemezse derdim kimin malıydı. Bir dilsiz dere olsa. Yok mu bu sonsuz susuzluğun çaresi? Dökerdim gözyaşımı beklerdim de başında.57 . Onlar daha kopmadan birer ney olmalıydı. Belki su vardır diye bundan daha derinlere Çetin tırnaklarımla. Bir yağmurun kıymeti bile yok gözyaşında: Uğraştım ağlayarak. gözlerin.8 .. eştim kum çıktı… Behçet Kemal HAYAT.. kum çıktı. Aşkı yazmazdım alnım yazısıyla dolmadan!.3. Olsun mu bataklıkta hep birer boş kamış?. suyundan vazgeçtim. EŞTİM KUM ÇIKTI Hepsi İsmail gibi ağlamakta su diye: Sayısız hislerimin dudakları çatlamış.200 EŞTİM. kavurucu dudağını değirmiş? Rabb’im!. Denedim: Birbirinden daha beter zehirmiş Dudakların. nr. Her derdin pençesine göğsüm. Hangi sam.

dağlar! Engin kanatlı kuşlar olmasa yoldaşınız Tepenizde bir güneş.. ki yalnız kahraman çıktı mı “Geç!” derdiniz. o soysuz kıza geçit verdiniz. Gövdeniz Tanr. s. bir ay aşardı dağlar! Kalbini göstermese göğsünün yırtığından Yol mu bulurdu âşık kurduğunuz yığından? Cihângirler. 5 Kanun-i sani. Üstünüzden sel gibi ufka taşardı. dağlar?.57 .ı’m gibi gökte yaşardı. O taş yürek bu işi nasıl başardı.3. 1927 Faruk Nafiz HAYAT..201 DAĞLAR [Aslı gitti Kerem ardından ağlar Yol vermeyin başı dumanlı dağlar] Yaslanır bir buluttan bir buluta başınız.8 . dağlar! Siz. Yalnız ölü canlara karşı baş eğerdiniz. nr. Kanun-i evvel. Nasıl oldu. c. hızını göklerden aldığından. 1927.

kalbinde düğümlenmiş Bir hissin ateşini etrafına saçıyor… Zaten yıllar. c. Gönüllerin bir rüzgâr: Hasretten esen sıla… Uzakta derenin arasına gizlenmiş. Alev. . boralar gökleri titretiyor. Siperlerde gizlice baş başa dertleştiler. aylardır. Çadırlarda köylerden. Şimşekler namlulara çarparak aks ediyor. tunç yüzünde gözyaşı Eksik değil… diyorlar: -Ne var? Söyle onbaşı!” O. cengin sesi duyuldu. sılalardan bahis var: -Sulh yakınmış… -Bahara……. 5 Kanun-i sani.57 . 1927.Nic’oldu onbaşımız? Onbaşımız nic’oldu? Ziyaettin Fahri HAYAT. kan dolu ufka sükûn etmekte. Güldürürken kalpleri bir zaferin düğünü… Top sesleri kesildi… Şimdi biraz fâsıla: Hayatına ders veren namlular silinmekte.202 Memet Onbaşının Menkıbelerinden: FİRAR -“Asîl ruhlar”ın asil ve muhterem muharririne ithâfSiperlerin içinde ne acı bir kış günü: Fırtınalar. acı bir bakışla gözlerini açıyor… Tan atarken bir sabah. s.18 . -Olacağız bahtiyâr Yalnız Memet gülmüyor.3. nr. ateş. Memet’in bölüğünde telaşla söyleştiler.

bu mermer mezar yanında Taptığın Ka’be’den uzak değilsin . Hürmetle an burda güzel İzmir’i Görmeye doymadan göz yumanları Yıllarca yurdunu kaplayan kiri Kanıyla gideren kahramanları Onların mübârek yüreklerinde Dinmeyen hasretin remzidir bu taş. Orada verilen ilk şehitlerin hâtırasını yüzünde “Vatan ve Nâmus” yazılı mütevâzı bir mermer abide yaşatıyor. için Onların döktüğü kanla tadıyor.203 HALKAPINAR ( Halkapınar. ordumuzun İzmir’e ilk girdiği yerin adıdır. . İzmir’e ilk önce kavuşmak için Ön safta koşanlar burda yatıyor. ) Vatandaş ! Hür alnın hür vatanında Minnetle bir kere burada eğilsin ! Düşün ki bu mermer mezar yanında Taptığın Ka’be’den uzak değilsin. Bu anda duyduğun gururu. yansın vatandaş ! Çırpınan gönlünle bu kabir önünde Bir derin ibâdet huşuuyla sus ! Karşında duruyor işte o künde Kurtulan eserler : “ Vatan ve nâmus “ Vatandaş. Kalbinin en azîz olan yerinde Bu ulvî tahassür.

204 Yükselen hür başın. 5 Kanun-i sani. nr. s. 1927.3.58 . 1927 Necmettin Halil HAYAT. hür vatanında Minnetle bir kere burda eğilsin ! İzmir . c.4 .

Saçlarını yolar bu garip anan. Ölüm acısına uğrattı beni. Şimdi sonra acep neylerim sensiz ? Ecel çekti aldı elimden seni. Şimden sonra acep neylerim sensiz ? Çocuklar mektepten çıktığı zaman. Başıma yığılır bir kara duman. Şimden sonra acep neylerim sensiz ? Kitabın çantanda asılı kaldı. Elbisen sandıkta basılı kaldı. Her yerde izlerin yazılı kaldı. Titrek seslerini duyamam gayrı. Oğlum şimdi nasıl edersin bensiz ? Senin hayâlinle eğlenirken ben. Kara topraklara defnettim seni.205 “AĞIT” * Hiç benden ayrılmak istemedin sen. Şimden sonra acep neylerim sensiz ? * İzmir’in Narlıdere köyünde ( Ali Kemal ) nâmında genç bir halk şâiri tarafından yazılmıştır. Bir daha bağrıma basamam gayrı. Şimden sonra acep neylerim sensiz ? Narin vücudunu kurtlar oydu mu ? Tatlı dillerine toprak doldu mu ? Ağıtlarım sana malum oldu mu ? Şimden sonra acep neylerim sensiz ? Odandan içeri bakamam gayrı. .

58 .206 14 Teşrin-i sani 927 Ali Kemal HAYAT. 1927.3. nr. c. s.6 . 5 Kanun-i sani.

5 Kanun-i sani. Şimdi kadehimde başka şarap var. Başka bir neşîde söylüyor bana Hülyâmın ufkunu döken dalgalar. s. Esen rüzgârlar ki yanan derime Serin şifâsını döker her gece Çağıran bir eldir sanki gizlice Ruhumu meçhûlün ufuklarına.58 . Ne ağaçlarının kuytu gölgesi Rüya besteleyen eski bahçeler. engin denizler. Hiçbir şey bağlamaz beni bu yere. Ne hâtıraların yalvaran sesi.207 YOLCULUK Susamış ruhumla mesâfelere.3.8 . c. Ne lambam ki soluk bir ışık serper Istırâbı taşan gecelerime. Ve ümitlerimin sırrını gizler Güneşli ufuklar. Ahmet Hamdi HAYAT. nr. 1927.

Fırtına. Varsın. Kızıl dudaklarından bırakma ıslığını. büküldüğünü. gün gelecek. omuz başların kamçılardan kızarsın : Bu ağrılar duyurmaz sana yalnızlığını. Anla ki. arkadaş. arkadaş gün batmadan ilerle ! Sırtında bir tüy gibi taşı taştan yükünü. her gün sana hız veriyor bir acı. varsın. el uyusun sarayda !.... gün batmadan ilerle ! Yara açsın kayalar ayaklarında. . Ağzında şarkılıktan çıkmış iniltilerle Dağ taş deme. Yara açsın kayalar ayaklarında. Kızıl dudaklarından bırakma ıslığını.. İnce bir iz çiziyor yere sızdıkça kanlar. yağmur. Haydâ.. Bu ağrılar duyurmaz sana yalnızlığını. soğuk. Varsın. hayda ! Sen yük altında haykır... omuz başların kamçılardan kızarsın.. sakın. Seni bulur izinden ıslığını duyanlar.208 HAYAT Ağzında şarkılıktan çıkmış iniltilerle Dağ taş deme. sarıl yollara ! Ardına bakma . Görmesinler belinin. varsın. Ne varsa üstüne çek ! Bu çetin yolculuğun sonunda. Başında şakladıkça atlıların kırbacı.

Ağzında şarkılıktan çıkmış iniltilerle Dağ taş deme.59 .. arkadaş. s. Gül dudaklar öpecek o kırbaç izlerini. 1927.. 12 Kanun-i sani.3. c. gün batmadan ilerle ! Faruk Nafiz HAYAT.209 Sırma saçlar saracak her kan akan yerini. nr.3 .

Servilerin içinde bir alev “ Emir Sultan ” ! İçten dualar gibi geçiyor sanki rüzgar Bir ilahî adaya benzeyen “ Yıldırım ” dan. s.. c. “ Uludağ ” etekleri al ipekten bu akşam ..210 BURSA’DA AKŞAM Bugün de sonbahardan süzülüp doğdu akşam Dağların yere indi koyu. Düştü yeşil ovaya kubbelerin gölgesi. 19 Kanun-i sani. Göklerde ne bir nefes ne de bir kanat sesi. Karşıdan renk içinde solgun ay görünüyor.3 .Bursa Ömer Bedrettin HAYAT. ne bulut var . nr..... serin gölgesi . Gözlerime vurunca kubbelerin gölgesi Öz cenneti gönlümle seyrettim ben bu akşam.3. “ Uludağ “ etekleri al ipekten bu akşam..60 . Ufuklarda bu akşam ne sis var. 1927. Ovada ince yollar gölgeleniyor işte . . Güneşin son nûrundan bir damlacık içmiş de Şu karşıki kulübe bir saray görünüyor..

Gözler.... Yandıkça bütün bütün Gamın kalbine dolar.. Coşarak kalbi sarar. Sararır günden güne.. “ Yar “ yine kavuşmayan Allah’tan ölüm diler... Ay. Islanır.. Bu ıssız gecelerde Gönül korkuya düşer. Dayanılmaz sızılar. Sevişen her gönülde Kanatacak iz arar. gökten suya düşer. engine dalar..211 GURBET MANİLERİ Gurbetteki geceler. yine dalar. ruhu atar Derdin en büyüğüne.. Sahilde sevgililer Gözyaşlarını siler. Istırâbı heceler. . Gönül aktıkça düne. Acıdan oya işler. İçirir yudum yudum İnsana işkenceler.. Elem kalpleri dişler. Ufuk. uykuya düşer.. Bu akış.

Hıçkırıklı gönüller İçten vurulur.60 .. Sevenler . yorulur. c. coşar.7 . 1927.. kanla öpüşür. Gurbet .. Sükûnet bulur. hicrânla öpüşür. gider... s. Sevgi. gider Kalpleri için için Durmadan kanar. yanar. gider “ Yar” ını anar.3.. coşar. nr. Gam.. Ekrem Reşit HAYAT.212 Tahammül ufukları Her dakika genişler.. Sular . coşar. 19 Kanun-i sani. kendi koynunda Ağlayanla öpüşür !.

c. 26 Kanun-i sani. 4. 61. Günün kızıl ufuktan gördüğü şelaleden Köpükler dağılıyor mavileşen dağlara… “Ah deniz!” diyen gönlüm. s.213 DENİZ GARİBİ Bembeyaz bulutların ördüğü şelaleden. sanki deniz garîbi.3 nr. . 1928. Kanadı parçalanmış bir yorgun martı gibi Uçuyor dalgaları andıran şen dağlara… Bursa:Ömer Bedrettin HAYAT.

Onu çünkü sarmışım kafiyemin sesine. Hayâlim.. “Unutulmak” denilen o hain. Şimdiden biliyorum bu hazin âkıbeti: Vâris bırakmadım. Adaletten şaşmayan. heyhât ebediyeti. Bir karanlık ki beynimin çürüdüğü Kara topraklar kadar mahvedici bir büyü! Fakat. düşüncem. şairliğim… En tükenmez mirasım. Bir gizli hazineme her gün inciler doldu. dişlek cadı! Ne zekâlar hep onun kucağında kocadı… Belki bundan artacak tek tük güzel mısralar Birkaç vefalı dosta verilecek yâdigâr. Vârislerime taksim edecek “miras” ımı: Ebediyet-ki odur düşündüğüm en fazlaBir şey kazanmayacak bu kıymetsiz “miras”la. tutmaksızın yasımı. ihtirâsım. Bu hazine geçemez “zaman”ın pençesine. . hatır-gönül bilmeyen “Zaman” adlı bir hakim. “Zaman”ın bilemediği bir şey. Duygum. daha kıymetli oldu. hayır!. Yine biliyorum ki: “Miras” ımdan en büyük Hissenin sahibidir gözleri bunak. bütün benliğim. Bir gizli hazinem var ki her günüm peyderpey Geçtikçe daha parlak.. Onlarda birbirinin ardınca öldüler mi. sönük.214 BİR İTHAF -“Miras”ım içinÖldüğüm gün ve hatta ölmemi beklemeden.

s. Zaten o olmasaydı şair olmayacaktım. İşte ben bunu yalnız. Seninle taştığını… Enis Behiç HAYAT.3 nr. “zaman” göremez o sonsuz hazineyi. 61. c. Evet.215 En yüksek heyecanım hep onda saklı kaldı. “Zaman” ancak şiirimin satırlarını aldı. Her zerresi dağılıp toz-toprak olsa bile. her derdim Bu hazine içinde birikti. senin oldu. sevgilim sana verdim. Ölümümden sonra da çırpınacaktır yine.13. onu sen bilirsin belki de benden iyi: Kalbim. Kimseye söylenmemiş her sevincim. ölüm bilmeyen kalbimdir o hazine. Ruhunda vakit vakit gamlı bir ürperişle Duyacaksın hep onun sana yaklaştığını. Bir gizli hazinemi. Bu hazine aşkınla doldukça derin oldu. yalnız sana bıraktım. 26 Kanun-i sani 1928. . Ah.

Sevme! Billur dudaklı dalgaların İçmesin hamle hamle ıtrını… Ah İnce ıtrıyla ruh alır o kadın.. Uçuşur: Kalbidir. Niye aldın ya? Gizli koynuna ben. Sanki aşifte bir hayalin izi Ki tutulmaktan imtinâ ediyor… Bir beyaz el ki sade müstehzî. Bunu ilk aldatılmadır sanırım!. kamerler onun… Sende kıvrımlarında nağmeleri… Göklerin her hitâbı sendendi.216 RÜZGAR Sevme rüzgar o sevdiğim kadını Onu gözler yakan güzel tanırım. “Gel” diyor.. O güller… öpme. İçme bahtın olur senin de siyah: Seni en sonra öldürür bu günah!. Saklamıştım bütün saadetimi!. kıskanırım… . öpme… Hırpalama O güzel ağzı öpme.. sanmayın veda ediyor. Öyle şiir oldunuz ki kıskanırım. Dağılıp çağlayanlarında gezen Sarı saçlar ziya demetleri mi? Onu gözyaşlarımdı sade çözen. Niye indin de bir esir oldun? … Sevme… Çırpınmasın o kurdelesi.... Süzgün endamı öyle mermer ki. Sen de zannetme ince sanatını.

1928.. s. . 15.. 26 Kanun-i sani.3 nr. Öpülürken harap olur sanırım!. c. Reşit Süreyya HAYAT.217 Deli sevdamı gizli koynunda Onu pek nazlı bir güzel tanırım. 61.

sözüm ok oldu. 2 Şubat.16 . Gönlümü bağladım -kadın yerineÖmrümün gündelik emeklerine.218 VAH ONA… Vah o genç kalbe ki canan yüzünden Bağrına basmadık taş kalmamıştır.62 . Çıkası gözümde yaş kalmamıştır! Faruk Nafiz HAYAT. Gövdemin üstünde baş kalmamıştır. s. aşk almamıştır! Benim de yandığım günler çok oldu. Şimdi de göğsümde kalbim yok oldu. Ne varsa harcadım alın terine.. Dilim yay kesildi. nr. c.3. Toprağı çepçevre saran hüzünden Heyecan duymamış. 1927.

Neşenin tebessümü dolduran diye mimar Gamze gibi süslemiş her oyuğun içini.19 .62 . nr. Tutuşan camlarıyla çevre salan kızları Andırır… “Yanıyorum…İsteyin alın!” gibi İnce bir mana verir dilsiz. Kendine kuramadı refahın temelini. duvarda birkaç çini. Doğacak kardeşinin bile var gönüllüsü! Merdivenden yükselen adımlar alkış tutar. Parlar birden gözleri. s. 2 Şubat...3. 1927. c. Behçet Kemal HAYAT.. Gece gündüz evini omzunda taşıyor..219 MUAMMA Yaptığı düz duvar dik süzer yıldızları Yükselmeyi hak eden bir alın gibi. taştan ekmeğini çıkararak yaşıyor!. kaba taşlara Evinde kadın gibi pudrayla boya süsü. Eğilmeyi öğretir kemerler dik başlara. Sanatkarın görenler şaşırır sert elini: O.

sonra inleyen yıldızlar Karanlıkta büyüyen dağlar benziyor deve Daha keskinlik verip bağlarındaki aleve Ay gittikçe karşıki tepeden yükseliyor Bir gölge ilerliyor yolda sürüp atını İnletiyor nal sesi yerin birkaç katını Bu.220 BU KIZ KİM? Mehmet Emin Beye Akşamın karanlığı açılırken sulara Top. yirmi yaşlarında delikanlı bir nefer Yırtıyor karanlığı gözlerinden taşan fer Arada bir davranıp elindeki silaha Mahmuzlayıp atını uçuyor karanlığa Kim bilir kaç saattir aşıyor uzun yıllar Karargaha gidilen yol üstünde bir köy var Köyün tozlu yolunda. genç. Gökyüzü bu sevgili aya engin bir yatak Salkımlar gibi yer yer parıldıyor yıldızlar Sonra bir bomba sesi. aylardır kavgayı anıyordu Ay şimdi kuruyordu göklere bir tak. tüfeğin sadaları sinmiş kuytulara “Gediz” bir şerit gibi kuytulara uzanıyordu Haftalardır. az oynadı yelesi Sağında belirmişti çünkü bir kız gölgesi …Bunu gören at munisleşti ansızın Gökte taze beliren birkaç salkım yıldızın Işığıyla süslenen yelesi sarktı yine Güzel at biraz sonra geldi eski haline! . atıyla kayıyor Ay gökten damla damla ışığını yayıyor Birden bire at ürktü… Var mıydı bir ağrısı? Atın gözü büyüdü… Kımıldadı sağrısı Kulakları kımıldadı.

221 Delikanlı da hemen gözlerini kaldırdı Gözünün ışığını bu gölgeye daldırdı O da ilk önce ürktü. Neler söyledi kıza gözlerinden taşan fer! -Olmaz… der gibi kızı bakışlarıyla süzdü Sevgi yolunda bu kız galiba görgüsüzdü Bir genç kızın bakmaz mı bir erkeği Bu kızla konuşmasam bir lahza daha iyi Diye düşündü genç er. kız gölgesi… Elinde bir bakraç vardı Başında ışık vuran altın gibi saç vardı Gözlerinde aydan da parıltılı bir ışık Kimdir bu yol üstünde gezen nazlı sarmaşık? Genç sefer gözlerini sarı bakraca attı Atın genç süvarisi dikti onu ağzına Gözleriyle dalmıştı köyün bu genç kızına Birden bire uzaktan bir silah sesi geldi Gecenin perdesini bu ses ansızın deldi İçtiği suyu hemen bıraktı delikanlı Bakındı etrafa bir lahza canlı canlı Yine sonsuz bir sükun… sonra düşen bir yıldız Dudağını oynatıp birey söyledi genç kız -Sen de bir patlasan a… Bakıp sustu genç nefer. -Kal köyünde kuzum sen! Ayın kızıl ışığında yoldan aktı Kızda. kalbi çarptı onunda İçi helecan doldu tam yolun sonunda Bu gölge. gencin ardından. gözyaşları bıraktı! Gece bütün seferler süngüsünü biliyor Boşluğa bir türkünün bestesi serpiliyor . atını hemen sürdü Uzaklardan seslendi.

delikanlı atıyor Fakat yandan düşmana şimdi silah atan kim? İmdada gelmiş gibi kurşunlar boşaltan kim? Az sonra genç seferin kalmıyor tek düşmanı Atının dört nal sesi inletiyor dört yanı! Sabahleyin bu yoldan geçip bir lahza duran Orduda ki neferler görüyorlar.elinde ki silahı kan. Bu kız kim? Hangi köyün en sevimli yıldızı Kimse bunu bilmiyor… düşmana atmış silah Acaba vurulurken demiş midir… anam… ah… Eğer o delikanlı buradan geçerse tekrar -Etrafını alırken kızın geçen yolcular Anlayacak bu gece imdada koşan kim? .222 Bu türkü.bir kızı. solunu Bir tabanca sadası. Sanki dalmış dinliyor bu türküyü engin kır Ay bulutlar içinde bir bir yavru gibi saklı Yüzü bir gelin gibi sanki altın duvaklı ‘Beş kanat’ dağlarını aşıyor o genç yine Atının nal sesleri gecenin enginine Zaferin tunç sesinden tunç mıhları vuruyor Mağlup düşman son defa mevzide kuduruyor Birkaç gölge atlının kesmek için yolunu Tutuyorlar bir yanda bu yolun sağ. gah sevinçli türküsü İnsan vurulur gibi oluyor ta… canından Kır at köprüsünden. içli türküsü Gah elemli. yüzünde kan Göğsü kan. hüzünlü. düşman kanından Çevrem dolup şalvar ıslanmalıdır. arkadan birde bomba Buna cevap veriyor karşıda ki koca dağ Genç atından atlayıp tabanca boşaltıyor Kahpe düşman atıyor. kör ağlanın yanık.

nr. Bu benim meçhul ‘yar’im! Mehmet Faruk HAYAT.63 . 1927. 9 Şubat.223 Beklide inleyecek.8 . c. s.3.

Rüzgarlar çamlarda sanatkâr olur.8 . Bir gelin gibidir telli duvaklı. 1927. nr. Kıvrım kıvrım yollar pembe bir yılan Yükselip görünen sinip kaybolan Bu ince hatlardır hasretin izi Bekliyor silinen ucunda bizi!. Yaslara düşüren gönlü şenleri!. Her derde teselli veren dereler!. Baş başa vermiştir sekiz on sükut Veriyor bu coşkun dereye öğüt: Hayatın sesi var çağlayışında. Oraya buraya serpilmiş çamlar. s. Sisler altında başları saklı. Altına zümrütten ışıklar damlar.63 . Dağlar kınalanmış yanık otlarla.3.. En güzel besteyi orada bulur. c. Fanilik hıçkırır ağlayışında. Hasan Âlî HAYAT... Dağlarda ayıran sevişenleri.224 GURBETTE TABİAT Gölgesiz ovalar bir kızıl tarla. Halkının sırrına eren dereler. 9 Şubat.

Bazı bir hıçkırıktır. 63. s.3 nr. Gurbetteki yolcuya kavuşmayı müjdeler.225 KAĞNI GICIRTILARI Ayrılığın yırtıcı hislerini besteler. Köydeki nişanlıdan âşığa haber verir… Bulutlu kış günleri bir nefes gibi erir Bir arşın boyu karda kağnı gıcırtıları… Dağda vahşi kuşların işitirken sesini. 20. Kanat açar ruhların gizli emellerine… En yalçın kayaların erişir üzerine Bulutları yarar da kağnı gıcırtıları… Gönülden yalnızlığın acısını giderir. 1928. 9 Şubat. Savrulurken rüzgârda kağnı gıcırtıları…. gâh ümitsiz kısalır… Hüzünlü ahengiyle gurbet hissini alır Bu hasretli diyârda kağnı gıcırtıları… Sarp yollarda inerken tâ derinden derine. Anlatır çobanların şâirlik hevesini… Bilir titreyişiyle ruha işlemesini Bir hazin “ney” kadar da kağnı gıcırtıları… Yaşar Nabi HAYAT. dağlarda aksi kalır. . Sonu gelmez yollarda kağnı gıcırtıları…. c. Gâh yalvarışla uzar.

3. şaraptır dedim İçenler busenin leziz beneğini Sarhoştur. rişe ile diz çöken yöne Şüpheyi sırtından at kaldır dedim Bu puta tapmayan apdaldır dedim Fahrettin Mustafa HAYAT. c.5 . delidir. mabettir dedim Mabedin önünde diz çöküp yere Aşk ile tutuşmak âdettir dedim Görenler dudağının kızıl rengini Kan mıdır dediler. nr. s. harâptır dedim. 16 Şubat. 1928. Ey ilahi kadın senin önüne Havf ile.226 MABET O yeşil alevle yanan gözlere Cehennem dediler.64 .

Ant olsun. At. belli ki ruhun kanatlı. posteki omuzlarına. Ya çıkar. Kalbime benzetin çırpınan kurdu. ölüme gelmiştir sıran. Kan sızıyor bu kana doymayanın Duvardan duvara vuran başından… Gözünde karanlık ecelleşirken.227 MAĞARA En feci ölümü günlerce tatmış. O zaman canından olursun. papatya başı Bahara benzeyen. Ko artık meydana bütün varını. Açlıktan ölüyor bir kurt içinde. Az daha yaşatmak için canı. Şakıyor mağaranın önünde sesin. Kapanan mağarayı bağrım sayınız : . ya çıkmaz o kurt yarına: Yaylaya zağarsız sal davarını. Geç. Her gün el kanıyla ziyâfet çeken Koca kurt yalıyor kendi kanını. atlı! Ey çemen gözleri. Atının nalları taşa değmesin. atlım. yazı andıran! Bir kımıldatırsan eğer bu taşı. Çığ gibi tepeden inen kayanın Farkı yok git gide mezâr taşından. Son demi yaklaşan bir kurt var inde: Mağaranın ağzını bir taş kapatmış. çoban.

1927. c.16 .3. s. Yolcular.64 . bu taşa dokunmayınız! Faruk Nafiz HAYAT. nr. 16 Şubat.228 Bu açlık ininde boğmadan kurdu.

Kaç serabı gördünüz su diye sevindiniz. .. Gölgelenmiş bir gece alnınızın aklığı. Kurt inine girdiniz kurt iner dağdan diye!. Başınızı döndürür bağrımın bin bir yarı.. Kaç kavalın sesine koştunuz çoban diye. İçinizde tatlı bir azabın kıvraklığı Hırpalanmak isteyen bir ürkeklik var sizde Gözleriniz perdeli çizgili çehrenizde. Ansızın inleyerek karşıma dikildiniz?. açılın uzaklara!.... Ne bir seraba koşun ne de bir çölde yanın!. Bilmem hangi “ölü”mü anıp ağlayacağım... Emerdiniz hissimi kızıl bir dudak gibi... Bir menfadır kendimin gönül diyarı bana. kırık dökük Bir sesle saz beniziniz karşımda boynu bükük!. “Ney”in boş göğsü kadar dopdolu. Gözü kamaştırırken bir nur gibi adınız Niçin gölgemmiş gibi beni kovaladınız?!. Başı boş sürü gibi dağdan suya indiniz. Suyuna düşmek için soldunuz yaprak gibi... Emelin ihtilacı ayrı bir ağrı bana!....229 ESKİ EMELLERİME Ne ben sizi arayım ne de siz beni anın.. Ey içli gönüllerin öksüz kırlangıçları.. Değişmiştim o kadar beni nerden bildiniz. Yaprak dökme bilmeyen bir ormandı her çağım Bin bir ateşli nefes değince yapraklara Bir kor gibi tutuştu.

Behçet Kemal HAYAT. nr. c.. 16 Şubat.18 .64 .3.230 Ben sizlerden kaçmıştım nerden beni buldunuz Bir güzel hasta ki gönlüme sokuldunuz Şifa yurdu olamaz varlığım birinize Kalbimden kan veremem ben her soluk benize!. s. 1927.

Ruhumun meyli var âlemde ilahî aşka.. bağrım açık: Hançer ol. Toprağın rengi kanımdan kızarırken yer yer Uzanıp. göğsüme saplan! Ecel ol. göğsüm açık. Seni benden kim alır yoksa ölümden başka? İstesem çoktan o saçlar çürümüş darmadağın. göğsüme saplan! Ecel ol karşıma çık!. ey yırtıcı kuş! İşte ben bekliyorum. Sen açıldıkça bu bağlar gerilir bir yandan. bağrım açık: Hançer ol. göğsüm açık. Böyle gördükçe senin benden uzaklaştığını En büyük hazzın içimden duyarım taştığını… Bana bağlar seni bir bağ gibi yollar candan.3. sapsarı. nr. Çoktan ağzımda kül olmuştu ateşten dudağın! Ucu göğsünde duran bir kılıcım pençende. c. 65. . Çalmamış bir gece mademki felekten gönlüm. 2. Bakışın benden uzaklaşsa da gönlün bende. son busemi koymazsam eğer O benim kalbimi göğsümden ayırmış çeliğe Gezsin ismim yedi kat gökte bugün kahpe diye… Beni kahretmeden âlemde o bîgâne duruş Bana sal yalvarırım pençeni.231 DAVET Seni ben bekliyorum. s. 1928. Faruk Nafiz HAYAT. 23 Şubat. Bakışın benden uzaklaşsa da gönlün bende. İstesem Ucu göğsünde duran bir kılıcım pençende. Gelecek... bari elinden dilerim gelsin ölüm. karşıma çık!.

18. Mademki geceden daha güzelsin Bu süzgün çehrenle bir hülya kadar.232 SABAH Serin rüzgârlara pencereni aç. Sanki bir ağlayan kalp var derdinle Bir kalp ki teselli nedir bilmemiş. 1928. .3. Gümüş leylakları. 23 Şubat. 65. Sükût bir kadife örtü üstünde Bu ses yükseliyor başlayan günde Ve örtüyor perde perde her yeri. Bırak. kızıl gülleri Altında sabahın. Gümüş çıplaklıklı bir başka bahar Olan vücudunu ondan gizleme… Ne varsa hepsini. Döktüğü yaşları kimse silmemiş. meme Esirden dudaklar okşasın. Bir geniş çizgiden şafak söküyor Ve yükselen güneş ince bir duman Mahmûr gözlerini kırpıştırarak Sende güzelliği selamlıyor. sevsin. saçlarınla oynasın rüzgar. Acı bir gülüşle gölgede sular Büyük ve esrarlı çağlıyor dinle. c. ufuk çöküyor. Ahmet Hamdi HAYAT. nr. bak. s. boyun. saç. Seyret de ağaran rengini ufkun Mahmur gözlerinde süzülsün uykun.

İnsanı bin derde atan gözlerin Beğendi mi bari marifetini Halkı birbirine katan gözlerin? Bilirim ne çapkın olduğunu ben .Aşkı anlamayan yalan gözlerin!Eğer şâirliğe kalktımsa şimdi Bu azîzliği de yapan gözlerin Yani beni yoldan saptıran Kendi de benimle sapan gözlerin! Ah o senin yanan. seviyor gibi Okşaya okşaya bakan gözlerin Ömrümü peşine takan gözlerin Şimşeği durmadan çakan gözlerin. Ne kâfir şeylerdir bilmez miyim hiç Senin o haşarı. İşte beni de şu hale koydu.233 GÖZLER BAHSİ “Aşkı anlamayan yalan gözlerin” R. yaman gözlerin? Onun için zaten değil mi herkes Der: Aman gözlerin! Aman gözlerin! Ben ilk bakışımda anladım bunu Karşıma çıktığı zaman gözlerin… Zihin mi bıraktı başımda sanki Aklımı.T. fikrimi alan gözlerin? Doğru ya beni de tövbe ettirdi . yakan gözlerin Hasreti canıma akan gözlerin Bazen de öpüyor.

1928. 8. c. . tadan gözlerin Âlemi bir pula satan gözlerin! Bin türlü şûhluğa neden sarılı Canımda çırılçıplak yatan gözlerin? Gönlüme adeta çatan gözlerin! Fazıl Ahmet HAYAT. vatan gözlerin! Söylenip sevmenin. 66. s. 1 Mart.234 O bir açılıp bir yanan gözlerin O gurbet gözlerin.3. nr. sönüp gitmenin Zehrini tattıran. ölüp bitmenin Koynunda yatarak.

Uyandım: göğsümde bir yanık hicran… Yanımda serviler. 1 Mart. Hayat. Sevinçle tebessüm sanki gömülü Gökyüzünde siyah sahabelere… Yer üstünde kırık kitabelere….235 EYÜP’TE SAATLER Eyüp! Burada yer. 1928. gök hep elem dolu. Der. Parlak güneşinde bile hüzün var… Baharı bir kesif ibhâm örülü. . Ararken etrâfta bir gülen levha. toprakta bir iman sezdim… Dolarken muhite renksiz ihtişam. Uzanır gözlerde mavera yolu… Gün görmüş ruhlara aşina diyar. Ne güzel bir hüzün: Eyüp’te akşam! Ziyaettin Fahri HAYAT. fâni dünyadan çekersen eli. s. Hep aynı hasretin vaslını diler… Bakındım göklere. Bana sesleniyor yanık bir nevha. Coşarsın kalbinde ferda emeli…” Çevrildim ruhumla ulu Rabb’ime. nr. 66. ne kadar da abesmiş meğer. Ferdanın esrarı doldu kalbime! Dalmışım ufkuna ferdanın bir an. gezdim… Sularda. serseri.3. Diyor ki: — “Sen beni dinlersen eğer. vakur serviler. 12. c.

8 Mart. Sevinin zavallılar beklenen gün yaklaştı… Beliren yüzleriniz saadetin mezarı. s.236 ZİNDANDA SABAH Eriyerek sönünce birer birer mumları Bir cehennem azâbı kapladı mahkûmları. Hepsinin gözleri mor. c. Siz hâlâ sabah diye bekleyerek titreşen… Dışarda kucak kucak nur dağıtan güneşin Bak zindana girince nasıl sarardı yüzü. nr. Kapanmayan gözlerde korku ateşi yandı : Bin canavar yarattı bir gölgeden her bakış… * Yavaş yavaş tavanda fazlalaştı gölgeler. Yaşar Nâbi HAYAT. 1928. Zehirli pençesini etlerine saldı kış… Geceler bir yol gibi uzandıkça uzandı. 67. rengi hepsinin sarı: Uykusuz geçen günler işte yüzleri attı * Nihâyet demirlerin arasından kayarak.3. Karanlıklar içinde şekiller çıktı yer yer. 15. Bir koca pençe gibi ölçüsüz uzayarak Dal dal olan bir ışık haber verdi gündüzü. .

Dalıyorsun fırçası yarım kalmış dağlara. .237 ÇOBAN Bir madalyondu güneş uzaklarda erirken. 7. Yorgun sularda ince bir yangın belirirken.3. 15 Mart. Ferah Niyâzi HAYAT. Gözlerinde bir iki yıldız var yine çoban… Sevda gözlerde yanan bir rüyalı ışıktır. Benziyor mu gözleri akşam rengine çoban. Gurbeti içerinden döktün engine çoban. Belki de tutulduğun bakışı hatırlatır. Açık denizdir gönlüm rüzgâra alışıktır. 1928. nr. c. Köydeki hatıra mı şimdi sızlayan yara. Bilsen ne kadar yakın derdim derdine çoban. Sana bu uzun yollar ne günleri anlatır. s. 68.

Ben. süzerek kat kat ipin süsünü. ne gönül verme kaydı. . süzerek ışıklı gözlerini. Dedi ki: -İşte bir ruh. her dalı bir başka meyve veren bir ağaç.238 BUGÜN YOLDAN GEÇENLER Son gülün karşısında son bülbül ah ederken Sırma saçlım bu sabah bahçeme geldi erken. gitti. onun gölgesinde göğüs geçiren bir aç. Her geçen yolcu için ayrı bir söz bulurdu… O. Her yanı parçalanmış bir köylü geçti. Dedim: -Ko. Önce yorgun bir âmâ çıktı yolun ucundan Değneğiyle tutarak toprağın avucundan Köye varan yokuşun aştı en dik yerini Sırma saçlım. Taş oluktan dökülen bir su başında durdu. Dedi: -Gönlüm karardı şu sürünen yığından. Daha beter olurdu seni görmüş olaydı! Sonra yollar uzaktan bir yalvarış işitti. Bu kadar giyinilir alın teriyle. Dinledim bir ağırdan bin açın türküsünü… Sırma saçlım. ebedî bir hüzünde… Yaşamaktan kastı ne bu körün yeryüzünde? Dedim: -Ne aşka erme. sürte dursun kendi emelleriyle. Görünüyor bir başka yeri her yırtığından.

bir onu. Dedim ki: -Ona değil. s. Dedi: -Yandım bu işe. 69. İnsan. c. Ey göğsünün altında kalbi yokken yaşayan! Faruk Nafiz HAYAT. 22 Mart.3. 14. ölüm dururken. kendi hayatına yan. 1928. nr.. ..239 Bahtı açık olmalı yolun ki dertten yana Gördün bir ayaksızın çıktığını meydana: Son cenkten arta kalmış bir adsız olsa gerek… Sırma saçlım. yaşar mı böyle yarım?. daha pek çok yanarım. bir kendini süzerek.

bahtımı işledi “Yeşil”in camlarına.. s.. Bursa. 29 Mart. c. Ayrılık görünmüşken Yar tutmuyor elimden.. Misafirim bugün ben Bursa akşamlarına.240 AKŞAM MİSAFİRİ Kan dolu bir göz aktı “Uludağ” çamlarına.70. 10 Şubat 928 Ömer Bedrettin HAYAT.6 . Gönül. “Yolcusun yarın!”dedi. 1927. Gün. Gölgeler genişledi..3. hayretle baktı Akşam ilhamlarına.. nr..

Şimdi şefkat dolu gözlerimiz var… Fakat o alevli bakışlar nerde? .241 ŞEFKAT Yine kar tipisi ıssız sokakta… Yine sarsılmada rüzgârlardan camlar… Yanarken lambalar yine uzakta Demek yine geldi beyaz akşamlar?. Neden sıkılıyor bilmem ki canın? Neden ikimiz de böyle dertliyiz? Sen yine aynı ruh.. Fakat benim gibi sen de dalgınsın. Aynı sadâkatle gözlerin nemli. Yine aynı soba. aynı kadınsın.. sessiz. Halbuki eskiden ne çılgın kuştu… Şimdi kanatları yorgun ve bükük. Titreye titreye düşmüş yuvaya. aynı lambanın Önünde ikimiz baş başa. ya kış gelince Neler yaratırdı bu sevda bize Yollarda diz boyu kar yükselince Nasıl karışırdık birbirimize. Bilmem ki ne ne yapıp neşelenmeli? Yazık! Bir yıl daha ihtiyârladık… Aşkımız onuncu kışa kavuştu… Bu aşk ufuklarda uçamaz artık. Onu biz vaktiyle böyle mi gördük Bahar geceleri uçarken aya? Hatırında mıdır.

inan ki aşkın Alevi sönse de kıvılcımları. Dinle son şiirini gençliğimizin… Okşa saçlarımı beyaz elinle. işte parlatıp son alevini Sobada bir odun devrildi yine! Demek her alevin sonunda yalnız Kıvılcım dolu bir sıcak kül vardır. Yüzümde gül yüzün. Sönemez. on yıl evveline… Bak. Bırak düşünceyi. o kışlar nerde? Dinle. ağlama sakın. Fakat aşkımıza böyle amansız Bir ölüm vermeyen hatıralardır. Camlara yağarken lapa lapa kar. Mademki o günler gelemez geri.242 Şimdi yine uzun sözlerimiz var: Fakat o geceler. Hep böyle kalalım sabaha kadar… Yâd edip o renkli hatıraların Karlara akseden pembe fecrini. Yanan alnımıza örelim yarın Gençliğin son açan çiçeklerini… Belki bu son çelenk bu kış evini Götürür dokuz. sevgilim. bu perişân nameyi dinle. dizimde dizin… Böyle düşünelim eski günleri. Kar dindi… Seyre dal yollarda karı… .

Lambalar hep sönük… Uykuda herkes! Son mısralarımı artık dinle de Kalbine damlasın gönülden bir ses: Yirmi yaşımızı yâd ede ede İhtiyarlayalım böyle beraber. buna bak! Başka bir ışık yok hiç mahallede.243 Bembeyaz sokağın tâ ucundaki Fenerin şu donuk ışığına bak! Gecenin dumanlı sorguncundaki Bu bir tek yıldızı seyret. 5 Nisan. s. c. 71. Titresin elimde bu beyaz eller… Halit Fahri HAYAT. nr.3. 2. . Daha çok seneler karlı gecede. 1928.

Necip Fazıl HAYAT. Tabut değildir bu. ayak ucu dar. 1928. Sanki bir taş bebek kutuda gibi Hayalim içinde uzanmış kalmış. 71. tavan alçalmış. Her yandan küçülen bir oda gibi. 5 Nisan. Çakanlar bilir ki bu boş tabutu Yarın kendileri dolduracaklar. Ölenler yeniden doğarmış gerçek. Çakılır çakılmaz üstüne kapak. giren giriyor. Cılız vücûdum tam görünse de İçim bu dar yere sığamam diyor Geride kalanlar hep dövünse de Gidenler giriyor.3. 8. Baş tarafı geniş. .244 TABUT Tahtadan yapılmış bir uzun kutu. s. c. Bu ağır hediye kime gidecek. Duvarlar yanaşmış. nr. bir tahta kundak.

Denizin mavi rengi yüzüme vuramıyor… Artık güzel akşamdan. Derin ulumalarda evim muhasarada… Bu gece. mahmur gözlü bir melek Tatlı rüyalar kadar baygın bakışları var. Baykuşlar kefenini yırtıyor. . Şafak rengi yanaklar. Ruhumu iğneliyor bir yağmur ince ince. türkülerden eser yok. her geceden garip ve derbederim. Kıvırcık sarı saçlı. vefaya bir yemin tebessümü Yar boynu tanımayan kolları yarı çıplak… Eteği titretirken lambamın ışını Ruhum bu mermer tenin kokusunu emiyor. Billurdan temiz göğsü kara şehvetten uzak. ümidimin.245 MELİKE’NİN HAYALİ Penceremden içeri bakıyor. Titreyen parmaklarım görünmez bir yarada. kahpe gece. Daha sabah beklenen saadetlerden uzak… Malların yoğurduğu çamurlara basarak Ezik güğümleriyle çeşmeye gidenler yok… Bu gece. Zift akan pençesini rüzgâr savuramıyor. Aşka. Çıplak odacığımda sönük. Sapsarı dudaklarım “bîçare gönül” diyor. Güllerden saf yüzünde Meryem’in tebessümü. sarhoş kafam harap bağlardan hazin. Venüslerden muhteşem bir hayal seyrediyorum. dalgın gözlerim. akşam rengi dudaklar… Elinde öz cennetten koparılmış bir çiçek.

3. 8. derîn kuyular gibi. Derdimi. 12 Nisan. 1928. tahammülüm kalmadı! Bu ateşten gecemin bu kadar kalsın tadı… Kapanın. Kapanın. c. taze bir mezâr gibi. 72. Ah… kapanın ıslanmış. -TirilyeÖmer Bedrettin HAYAT. taşla dolmuş. nr. . s. ey gözlerim.246 Varlığım karşısında bir iskelet yığını. hasretimi dilim söyleyemiyor.

derdime kardeş çıkan insandır. Kaldırımlar.247 KALDIRIMLAR Sokaktayım. Sanki beni bekleyen bir hayâl görüyorum. duyulur sükûn içinde sesi. İçimde damla damla bir korku birikiyor. Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum. ben gideyim yol gitsin. Kaldırımlar. arkama bakmadan yürüyorum. içimde uzayan bir lisândır. Ben bu kaldırımların istediği çocuğum. kimsesiz bir sokak ortasında Yürüyorum. ne göze görüneyim. sabah olmasın bu karanlık sokakta. verin karanlıkları. Bu gece yarısında iki kişi uyanık: Biri benim. biri de uzayan kaldırımlar. Kara günler kül rengi bulutlarla kapanık. Tak tak ayak sesimi aç köpekler işitsin. Gündüzler sizin olsun. . Bana düşmez can vermek yumuşak bir kucakta. Aman. Kaldırımlar. Tâ uzakta yükselsin zulmetten taş kemerler. Ne ışıkta gezeyim. Ben gideyim yol gitsin. Simsiyah camlarını üzerime dikiyor. ıztırâp çekenlerin annesi. Gözleri çıkarılmış bir âmâ gibi evler. Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler. Yolumun karanlığa karışan noktasında. İki yanımdan aksın bir sel gibi fenerler. Kaldırımlar. Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.

üstüme örtün. . s. serin karanlıkları.248 Islak bir yorgan gibi iyice bürüneyim. c. 73. Necip Fazıl HAYAT. Örtün. 3. Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya Ölse kaldırımların kara sevdalı eşi. Uzanıverse gövdem taşlara boydan boya. Alsa bu soğuk taşlar alnımdaki ateşi. nr. 1928. 19 Nisan.3.

Sel oldum. köpüren çaya döküldüm. karıştım esen rüzgâra. Ömründe bir kere o göz yaşardı. 1928. . s. 6. 73. Ömrümde ben o gün bir kere güldüm… Faruk Nafiz HAYAT. Sesimde bir dua tesiri vardı. c.3.249 GEZİNTİ Yolumuz düşünce ağaçlıklara Kalbimi açmıştım ona bir ara: Yel oldum. nr. Gün gördü karanlık bir ufkun ardı. 19 Nisan.

7. nr. . kendin için anamı Kime evet bu çalım. 19 Nisan. başka bir şey değilsin! Kısacası bir köpeksin. c.250 DOĞRU? “Ey toprak hükümdarın benim” V. 1928. hem de uyuz bir köpek Bütün işin havlamak.3. fırsat bulursan kâinâtı yakarsın Ah fakat ne cifesin ah ne sahte vakarsın Ne zannettin beni sen. sen ancak utanmaz bir sefilsin Evet sen bu âlemde.Hugo İnsan demiş ki: Bana bugün râm oldu hilkat denen canavar Benden başka ne baba ne de hatta ana var! Olsa değer keh-keşân gelip benim kuşağım Çünkü deniz hizmetçim. sonra yatıp sürünmek! Azametin bana mı ey karşımda kuduran Benim senin çirkefle çamurunu yoğuran! Evet. 73. ne tanırım ezeli Her mabudun başını ben ökçemle ezeli Bana gerçi diyorlar senin aslın maymundu Fakat işte göklere benim alnım dokundu! Asırlar var her eli yumruğumla kıralı Benim artık hâsılı. yerin göğün kralı! Toprak cevap vermiş: İnsanoğlu. seni kusan bana mı Fazıl Ahmet HAYAT. çünkü rüzgâr uşağım! Ne ebeden korkarım. s.

1928. 26 Nisan. nr. Bir canavar geliyor. Ateşime bulutlar sarmadım perde perde! Ne olur. Yolcular birbirine seslenir yol ver diye. 3. Beni bir ses yanına çağırıyor derinden. 74.251 LANETE MAHKÛM -1 – Bölerim hançer gibi ortalığı ikiye. vurulmuş on yerinden… Ben. Ey bastığı taşları başıma fırlatanlar! Beni fark ettirmiyor yüzümden sızan kanlar Bir çarmıha gerilen o Hakk peygamberinden. Koşarım haykırarak şehrin geçitlerinden. Kendini aşka veren ruh acıdan ne anlar. c. .3. Faruk Nafiz HAYAT. benden eller el etek çekseler de. s. ki yandım diyerek onlarla aynı derde.

Gönlüne senin sevda vücûduna yayıldı… Köylüler nişanlandılar… İki gönül birleşti. Hıçkırarak geçirdi baharı. yazı. Kumral saçın hülyası alır gönlü. kışı Bir görünce içinde yaşattığı bakışı.. . “Artık yeter!” isyanı bu gece bir hamlede. duman görüyordu.. canlanır. tasalı bir bekleme taşında… Yavuz Memet’ini o. O. sarıp uzun yollara bir dakîkada hızlanır. Şimdi Memet Onbaşı tepeleri aşıyor: “Kader çözdü bağımı koşarım sana dağlar! Fatma’ma gidiyorum. -Fatma’yı kafir çelmiş! Fatma durgun. dalga dalga tunç yüzde. sis. Aşk aslanı kesilir köye doğru inişte… Fısıldaştılar o gün kızlar pınar başında: -Yavuz Memet köyde imiş… -Askerden kaçıp gelmiş… -Gördün mü sen Fatma?. İpekten kumral saçlar. Hep helecân yaşıyor. bekliyor tam beş yıldı. yol verin bana dağlar!” Ve sisten uzak gönlü seviçten taşıyor… Süzülür ufukları karşıdan köyün işte.252 Memet Onbaşı’nın Menkabelerinden VUSLAT Tam beş yıl var Memet’in ömrü geçti cephede. Gülmeyen çehresini aşk yaşı örüyordu.

3. c. . elâ gözde… Kaynaşan ruhlar sanki ezelden beri eşti! Basık tavanlı toprak bir oda köşesinde -Aşk dolu. 74.18. 26 Nisan. hayât dolu günlerden biridir ki – Hülyâ taşan sevdanın işleniyor çelengi… Şen Fatma’nın sevinci damla damla sesinde! Ziyaettin Fahri HAYAT. nr.253 Unutuldu ıztırâp destanlı. s. 1928.

1928. kaşında. gündüzler loş gelir bana -Sen olmasan cihan boş gelir banaÜzülürüm diye üzülme çünkü Senden gelen eza hoş gelir bana Gönlümde olsa da bin türlü sızı İnan ki eksilmez aşkımın hızı. nr. saçlarında. 6 . bakıyorum senin burada yok eşin Bahçedeki salkımların hepsi fakat kardeşin! Yaseminler mütehassir sana artık bu sene Bari onlar için olsun bu yaz bize gelsene! Fazıl Ahmet HAYAT. 75. 3 Mayıs. Bakıyorum.254 Asker Hikâyesi NAZIM PARÇALARI Geceler. Posta Kartı Alt üst ettin aksamımı ikindimi öğlemi Bırakıp da bizi bir de koşacaksın öyle mi? Feda etme dostlarını artık sen bir kaprise Sakın kalkıp gitme kuzum bu yaz yine Paris’e! Şarkı Durmadan aksın eğer isterse her gün gözyaşım Hasretin mademki olmuş en samimi yoldaşım Kimsesizlikten niçin hala yanar lakin başım? Hasretin mademki olmuş en samimi yoldaşım Davet Bir saattir duruyorum telefonun başında Aklım bütün gözlerinde.3. c. s.

Günahtır! Mademki teselliyi yaratan da Allah’tır. buna tahammülüm yok… Seni vedada bile incitmeye gönlüm yok… ... Bu...255 VEDA GECESİ … Nihâyet gelebildin öyle mi? Bu akşam da Beni üzdün doğrusu… Neyse… Otur. yorgunsun… Ellerin ne üşümüş! Hava soğuk… Çok soğuk Değil mi? Ne çare kış… Yağmur… Kar… Bak... Söyle ıstırâbını… Ben her türlü eleme. Ne dedin? … Son defa mı geldin?. Lambadan mı serpildi yüzüne bu solgunluk? Yoksa rahatsız mısın?. Hatta ölüme bile hazırım tereddütsüz… Tek sen ağlama... Bir gül gibi solarsa günahtır bu güzel yüz! Hele bu baygın bakış böyle bulutlanırsa… Bak. veda için ha… Kalbim böyle çarparak bekliyorken seni ben Bana nasıl getirdin bu acıklı haberi? Susma… Susma… Devam et… Demek seni bir daha Ne kollarım saracak. Sevgilim… gözlerine Çöken bu sis.. ne gözlerim görecek… Yalan… Yalan söyledin değil mi ya?. Yeter… Artık anlatma… Fakat şu kollarını gözlerine kapatma: Ağlama. yavrum. Niçin başını böyle önüne eğdin… Kirpiklerin yaşardı… Ne var? Gizlediğini ne?. ah ağlama.. büsbütün ortalık karardı… bir yarasa Kanat çırptı duydun mu geçerken pencereye! Haydi. bu bulut niçin?. Karşımda mahzun Duruşundan adeta korkuyorum… Gizleme.. Yeter…. sen ağlama.. Gideceksin… Mecbursun ha… Ailen. Yavrun… Anladım.. söyle kalbinde gizlediğin kederi!. odamda Öyle kimsesizim ki ölürdüm gelmeseydin… Ne o?... gerçek Öyle mi?..

sus… Sus. nr. c. 75.3. 3 Mayıs. sevgilim. 1928.256 Gideceksin öyle mi? Buradan pek çok uzaklara mı? Susuyorsun… Peki. . s. yaramı Son sözünle ihtimal büsbütün kanatırsın… Ellerin hala soğuk… Sokul ateşe… Isın! Bak. dışarıda ne hazin bir bahar gecesi var. 15. Baş başa ağlaşalım böyle sabaha kadar. Yarasalar son defa çarparken pencereye… Halit Fahri HAYAT.

Sen. Ne olur görsün bizi Seyretsin ikimizi: Perişan sesli rüzgar. can kaynağım. Engine… Ah engine!..257 ENGİN ŞARKISI İşte yapayalnızız. Güzelim. senden utangacım. Bize aşkımız kadar Derin enginler ister… Meleğim. . can kaynağım. Ben. Nefesim nefesinde. benden utangaçsın Meleğim. Hasûdlar görmesin de... Bu sahiller bize dar. altın tacım! Bırak da sandalımız Engine yelken açsın.. Yorgun kanatlı eşler… Senden baygın akşamlar Benden şair güneşler… Utangaç âşıklara Çok tenha bir yer ister. hain bakışlar. Korkup da bakmadığımı Gözlerinin rengine Enginde bakacağım… Kıskanç. Engine… Ah engine!.

. 1928. nr. 17 Mayıs.258 Enginde bakacağım Gözlerinin rengine… Ömer Bedrettin HAYAT. 16. 77. s. c.3.

4. 1928. Faruk Nafiz HAYAT. . Derdimi diyar diyar haykırabileceğim. Zindana düşsem bile susmak için bir ara Kızıl güller açacak boynumdan sızan yara. nr. Ne mutlu gül yüzünden atılırsam sürgüne. c.3. Resmini çizmek üzere kanımla dört duvara Karalanmış taşları yaşlarla sileceğim Açmak için kendime ayak ucunda türbe Aşındırdım bastığın toprağı öpe öpe.259 LANETE MAHKÛM -2Halka dert oldu diye varlığım günden güne Bana zincir vursalar sanma irkileceğim. 24 Mayıs. Artık kurup üstüme yeşil dallarla Kâ’be Adını haykırarak ipe çekileceğim. s. 78.

1928. 20. korkunç uçurum. c. ruhuma ürperme veren boş geceler! Dinmeyen ağrılarım zulmünüzün pençesi mi? Adem iksirini içmiş gibi sarhoş geceler! Bu da sizden bana son bir ölüm işkencesi mi? Ben de bir et ve kemik parçasıyım anlıyorum.260 ADEM Geceler hiç sonu gelmez gibi zincirleniyor.. s.3. Bir bataklıkta boğulmuş gibi isyânkârım… Geceler. Bunu Tanrı’m mı yoğurmuş kanla?. Şimdi ben bekliyorum son saatin çalmasını… Ne karanlık!... 78. Seyrederken ebedî zulmetin alçalmasını Ah ruhum saracak boşluğu son hüsranla… Halit Fahri HAYAT. Her yanım sanki duman perdeli. Sanki her lahza sürüklenmedeyim medfenime. 24 Mayıs. nr. İtikâdım bu siyahlıkla sönüp kirleniyor. . Saplanan ağrılar altında esîrim tenime.. Zulmetin ka ̉rına dalmakta ümitsiz nazarım.

1928. c. s. Bir mermer heykel gibi döndüğü yerde hala Ruhunun isyânını içiyor şifâ diye… Bir ilah gururuyla üstüne çıktığını Seyreden dağ titredi sarsılan imânıyla Ve Musa acz içinde duydu insanlığını Yaşar Nabi HAYAT. 20. Nasıl yükselmek için yavrusunu terk eden Bir kartal dönüşünde yuvayı boş bulursa O da aynı acıyla yaralandı içinden. Ve asâ her inişte parçalıyor taşları… Bir yol göstermek için necât bekleyenlere Mademki denizleri yarmıştı ortasından. nr. 24 Mayıs.3. Şimdi böyle başını beyhûde vursun yere… Adımları inatla çevrilirken geriye. 78.261 MUSA’NIN ACZİ Ufuklar bir lanetin şimşeğiyle parladı… Gördüğü manzaradan kudurmuş gibi Musa Çelikten asâsıyla taşları parçaladı. Bir altın put önünde secde eden başları Gören vadiler bile hıçkırıyor yasından. .

testerenizi kapın! Yoksa ben ağaçları dişimle oyacağım… Siyah abanozlardan bana bir beşik yapın. Felek küçük kalbine bir yara açtı gitti.. Yavrum melekler gibi bu beşikte yatacak. c. Yozgat Sabahattin Ali HAYAT. s. 24 Mayıs.. 20. . 1928. Yok!.. İstemez o kadar süslü olmasın sakın: Ben oraya öksüz bir çocuk yatıracağım… Zavallı doğar doğmaz anası kaçtı gitti. 78.262 BEŞİK En iyi ağaçlardan güzel bir beşik yapın… Ben oraya gürbüz bir çocuk yatıracağım..3. Yavrucak benden başka kimlere güvensin ki? Beşik çok güzel olsun. Bu beşiğe… Ben öksüz aşkımı koyacağım!.. her gören beğensin ki.. nr. Vefâsız anasını bana hatırlatacak… Of!. Hadi baltanızı.

79. fakat yalan gibi! Karşımda duruyor. Bakışları masum bir heyecan gibi. Hali öyle nazlı. öpün civân gibi! Yaşı henüz alev senesinde. c.263 GÖNLÜMLE BAŞ BAŞA Dudakları bir dal ateş mercan gibi. Yürürken titreyen o narin endâmı Pembe bir gül açmış taze fidan gibi! Saçlarında bağlı aşkın kör düğümü… Fark edemiyorum gözle gördüğümü: Bir tatlı rüya mı. 4. nazı öyle ürkek. 1928. nr. . bahtın yaman gibi! Ankara -21 Mayıs 1928 Celal Sahir HAYAT.3. s. bu sevda seni incitmesin: Yaşlı gibisin sen. rüya değil gerçek. Arar yakacak can o pervanesinde! Buseler uzanmış pembe çenesinde. Beni kopar deyin bir erguvan gibi! Acelen mi vardı? Neye doğdun erken? Bak sen perişansın. Yolun ummân gibi. 31 Mayıs. Sesi bülbüllerin ahı gibi titrek. bir canlı büyü mü? Elem dokunuyor. Ormanda avcıdan kaçan ceylan gibi! Gönül! Neden böyle kesildi nefesin? Sen ki aşk işinde bir ehl-i hibresin! Korkarım. o böyle güzelken! Gönül! Düşünmeden açma sakın yelken.

1928. 8.4.28 Halit Fahri HAYAT.4. ellerini ellerime ver. s. ne kandil. Belki akşam kalbimizde bırakır bir iz. Saçaklarda kuşlar gibi böyle beraber İster misin yıldızları seyredelim biz? Fakat bil ki bu akşam sana vurgunum: Güvercinler arar gibi su taslarını Dudaklarım yana yana seni özlüyor? Odamızda ne lamba yak. nr.264 AKŞAM ve BİZ Balkonlarda saksıları sulayan eller Lambalar yakıyor bak evlerde sessiz. ne mum. 79. . yalnız şu yıldızlar bizi gözlüyor! 12. c. Camdan cama örülünce ışıktan teller Siyah kalsın bırak bizim bu penceremiz! Gel yanma. Hissedeyim yalnız sıcak temaslarını! Korkma. 31 Mayıs.

narin kelebeklerden.. Kıymetli bir zehirden ekmek çıkarmak için… Ey yüzleri gülerken tatlı canları yanan. Kınalı parmakları zifirlere boyanan [1] Pastal. canım tütünler güneş görmesin!” diye Koca bir çul tıkılan biricik pencereye İç çekerek bakıyor merhamet bekler gibi. Sararmış yaprakların üstüne eğilmişler. Güzel papatyalardan. Sararmış yaprakların üstüne eğilmişler. Şu yemyeşil kırlara saçılmış çiçeklerden. İnce boynu bükülmüş. . [1] Sevdalı bülbüllerden. sümbüllerden bî-haber. karanlık inde. Bu sahte sonbahar ölgünlüğü içinde Yaprak çıtırtısından başka bir ses çıkmıyor. Gayrette işliyorlar yanarak için için.265 TÜTÜN İŞÇİLERİ Zümrüt gözlü baharın geldiğinden bî-haber. usta gözünden bir dakika çalarak. Genizleri kavuran havadan bunalarak Yanındaki kadına derdini dinletmede… Kimi de postalını denge istif etmede. Cefâ-keş göğüslerden sanki nefes çıkmıyor… Kimi. Kıymetli bir zehirden ekmek çıkarmak için… Duvarları ağlayan bu loş. Gayretle işliyorlar yanarak için için. beş on tütün yaprağının birbirini üstüne istifiyle hâsıl olan demettir. solgun çiçekler gibi… Kimi.

266 Ak saçlı. Ömer Bedrettin HAYAT. nr. .4. c. Ey benzi pastalında daha solgun çocuklar!. 19. güzel dullar… zavallı yavrucuklar. 1928. 31 Mayıs. s... Kara bahta gülerek “Ah… Niçin!” demeyiniz!.. Hulyalı dumanlarla uçacak emeğiniz!. 79. Ey kırlarda baharın aşka sorduğu kızlar... Sararmış yaprakların soldurduğu yıldızlar..

79. s. nr. 31 Mayıs.4. bari sen bir lahza dur… Bak: Dün her mısraını altınla işlediğim Yıkılan mabedinden yâdigârdır bu çamur… 23. c.267 YIKILAN MABET Kalbe akan sesinden öğrenmişken sevmeyi Koynumda beslediğim güvercin firâr etti… Sana bin bir emele kurduğum âbideyi Rüya dolu nefesin bugün târ ü mâr etti… Eğer yolun uğrarsa bu toprağa sevdiğim. Bari sen dudak bükme. 20.928 Yaşar Nabi HAYAT. 1928.4. .

emelinden Daha ince ne vardır bir kemanın telinden: Tahtadan göğüslerin kalbi böyle yavaşlar. sevgilim artık gün. tenha yollarda uzaklaşan bir yolcu. Ne oldun? Ellerini çektin bak ellerimden… Acaba bir hayal mi çıktı yanan derimden? Bu sırıtış ne olur. denize uzanmış balkonun ağaçları. Sana şarkı dinlettim muhayyel kemanımla.268 BEĞENİLMEYEN SERENAT Kağıt bir fener yandı kızıl bir mum rengiyle. İster misin şimdi de bir ölüm sükûneti. Yay. Bir yelken perde oldu ateşten bir çembere… Beyaz deniz kuşları serin güvertelere Islak mendiller gibi serilerek yatıyor. gözlerinde sessiz gezen bir beyaz gemi. Ayrılınca. oku duyduğum işkencenin Bir ölü çehresinde gördüğüm sükûneti. İçimdeki seslerin dudaklarımda ucu… Keman. Mermerden sütûnların pembeleşen başları Gizli bir hikâyeyi sessizce anlatıyor. Başka nasıl duyulur bu son akşamın tadı? . bir buse olsun dedik. Bak gözlerime. Alnından bulut geçti. Bunu göstermek için rengi temiz gecenin. ürperdi mi saçların? Çiçek kokularını rüzgâr getirmedi mi? Renk istedik. Bu. Damlalar eridikçe toplanıyor sahile: Gözyaşı kaplarında böyle birikir yaşlar. ben akşam çizdim sana kanımla.

269 İçimdeki geceden ördüğüm serenadı Sevgilim beğenmeden. c.4. Sabri Esat HAYAT. 1928. nr. 3.. sevgilim beğenmedin!.. s. . 7 Haziran. 80.

Sürün atlılar. 4. Sıra dağlar inliyor. Cepkeni kola atmış. 81. Sağ elini uzatmış Üçü de göğe doğru. Tutmuş nefeslerini. nr. Bu ilde pek yalnızım.4. Bir bulut olmuş rüzgâr. Çelik nal seslerini. sürün! Beni alıp götürün. Geliyor köye doğru. c.270 ÜÇ ATLI Karşı yoldan üç atlı. . s. Demeyiniz: Bu da kim? Öyle diyor ki içim Candan aşinânızım… Necip Fazıl HAYAT. 1928. 14 Haziran. Bir kuş gibi kanatlı. Heyecandan başaklar. Kalbi diye dinliyor.

Yaşar Nabi HAYAT. Bir kadın çırılçıplak uzanıyor sulara… Sanki beyaz dalgalar ufak birer kuştular.271 YAZ AKŞAMI Göğsünden sıyırınca kan sızan hançerini Güneş vurulmuş gibi topladı ağır ağır Kadife mantosunun kızıl eteklerini… Bir sadef kemer oldu ufkun nihâyetleri Sularda şimdi hafîf hamlelerle dolaşır Bembeyaz martıların nârîn hayâletleri… Ezelî matemiyle solmuş gibi bugün de Ay. Bir esâtir devrinde yaşanmış masallardan Hatıralar canlanır bu yerde akşamları. c. 81. 1928. Rehâvetle ürperen dolgun omuzları mor. nr.4. 8. 14 Haziran. Ayın baygın sulara uzattığı dallardan Köpüren çığlıklarla engine uçuştular… Rüzgâr dalgın bir âşık gibi sarar çamları. kocaman ve paslı bir çiviye benziyor Bulutların ördüğü beyaz duvar üstünde… Vücudu fil dişinden ve gözleri kapkara. . s.

haykırtan sen! Bülbül senin sayhan. rengi sen! Kuşların o çeşit çeşit ahengi sen! Aşk! Her dilde adın. Karanlığı boğan Senin parlak çehren. Her gün göklere o siyah. Dünyaya can veren Hep senin efesin. Her şey sensin Göklerde gürleyen senin sesin Şimşeklerle çakan Yıldırımla yere inip yakan Senin gasplı nazarın Bir uçtan bir uca Rüzgârlarla esen. ihtiyar. Asırlar görmüş koca Ağaçların Dallarını sarsan. Her gönülde tesirin. Gül senin kahkahan. Aşk! Her şey sensin. her yerde. Sensin aks eden yüz Her zaman.272 AŞKA… Yer. kadın… Herkes senin esirin… Şu berrak su kadehte sâkin dururken . erkek. gece. derin Geceleri altın çivilerle geren Hep senin ellerin. Her gün ufuklardan doğan. gündüz Hayaline perde. gök. Genç. Çiçeklerin bir bir kokusu.

1928. Şu titreyen eldeki katil çeliğe Saplanmak kuvveti veren senin öfken. c. s. Yüzlerde gülen Neşenin nuru senin. 21 Haziran. nr. mezar taşı sen! Ankara -10 Mayıs 1928 Celal Sahir HAYAT.273 Onu için Gencin beynini muvakkat deliliğe Sürükleyen senin pençen. . Sensin hasta dudaklardan çıkan enîn.4. 3. Gözlerden dökülen Sıcak hasret yaşı sen! Cümle sen. 82.

s. nr. . 8/4/28 Halit Fahri HAYAT. Ve başın dayalı kara serviye.274 EYÜP SIRTINDA Bir servi. hû! Üstünde titrerken annenin ruhu Bu aziz toprakta saatlerce kal. Gözün yaşarsa da için serinler. Hatta bütün gece. 82. bir mezar. gökte koyu bir mavileşme! Uzakta. bir susuz çeşme! Akşam. Ağla için için ah anne… diye İstanbul. 6. sen bu şiiri yazmadın mı hiç? Sen nasıl cihandan renk alırsın da Annenin yattığı Eyüp sırtında Görmezsin bu hüzün çerçevesini! Gel dinle şu garip kumru sesini: Kalbi yetim olan bu sesi dinler. Dinle bak ve hazin ne içli hû. bütün gece kal. bir göle benzeyen Haliç! Şâir. 1928. c.4. 21 Haziran.

4. Onu bir başkasına râm oluyor sanırım Görsem pencerelerde soyunan bir karaltı. Heyhât o bir ince ruh bense etten bir kalıp. 82.275 KALDIRIMLAR II Bir siyah kadındır ki kaldırımlarda gece Dalgın bir hayal gibi eteğini sürükler. 8. Bana rahat bir döşek serince yerin altı Bilirim kalkmayacak. Bir türlü yetişemem fecre kadar yürür de. nr. bir yar gibi başımdan… Necip Fazıl HAYAT. c.haydi düş peşime der. Gözlerim onun kara gözlerine değince Ey kaldırım çocuğu. . Varsın bugün bir acı duymasın gözyaşımdan. Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım. Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bürür de Kucaklamak isterim onu göğsüme alıp. 1928. 21 Haziran. s.

Hayatımda bir kere bahtım olmasa engel. Razıyım gözümde yaş.276 “GÜN”ÜN GECESİNDE DÜŞÜNCELER Güneşi. bilsen. hayatımın karlarını eritti. Şiirim! Onun yerine sen gel! Celal Sahir . Nasıl sızlıyor. Karşımda seyrediyor gözlerin elemimi Bu uykusuz geceye batırsam kalemimi Onlar gibi simsiyah iki mısra yazardım. ben hala uyanığım. bari hiç doğmasaydı. Sonra rüya gibi en güzel yerinde bitti. Ne olur ümidimin kapıları açılsa. Ellerimle iterdim. Bugünü nasıl içim yanarak beklemiştim. Ufukların güneşe açılan kucağını Saat üç kere vurdu. ne çabuk akşam oldu! Ömrü bu kadar azdı. bitmesin diye bugün. Hain gün. Asıl en siyah gece şimdi ruhuma doldu! Bugünü hayalimle nasıl çiçeklemiştim. Düşünmedim onun da akşam olacağını Gücüm yetse eklerdim yıllarını ömrümün. İki yıldız ışığı bu geceye saçılsa. vefasız gün. bu kimsesizlikten kuruyan cisme can ol! Şuurum gitsin. gönlümdeki yanığın Düşüncemi sarmaşık gibi sevdana sardım. Alıştığım geceyi nuruyla boğmasaydı. gönlümde heyecan ol Gel.

6. 28 Haziran. 1928. HAYAT. c. . s.277 İtizâr: Celal Sahir Beyin geçen nüshamızdaki şiirinin son satırındaki (cümle) kelimesi (hacle) olacaktır. 83.4. nr.

ne arıyor acaba Bu tren yollarında sessizce gezen adam? İstasyonda müşteri bekleyen bir araba Sıska beygirlerin kuyruğu birer tutam. O adam ki gözleri ne zaman ufka değse. . c. 28 Haziran. ne bekliyor acaba Bu tren yollarında sessizce gezen adam? Sabri Esat HAYAT. s. İstasyonda müşteri bekleyen iki kır at… Bir meşin parçasıyla gözleri peçelenmiş. nr. Bir yılan görmüş gibi titriyor için için Tepinen beygirlerin çıkardıkları sese Nallar şikayetini mıhlıyor bir çekicin. O adam ki rayları saydı böyle iki kat Baş göğsü üstünde. 83. 8. Bu adam delirdi mi söyle be arabacı? Bu adam eğiliyor. 1928. eli kelepçelenmiş. Abracının yine düzdür ipten kırbacı Beygirlerin sırtında sinekler uyukluyor… İstasyonda müşteri bekleyen bir araba… Sıska beygirlerin kuyruğu birer tutam Acaba ne bekliyor.278 TREN YOLUNDAKİ ADAM Acaba ne arıyor.4. demirleri yokluyor.

28 Haziran. c. söndü bir kandil daha Son duanın izinde gezindi bir kahkaha: İlahlar dünyasında yine bir cenaze var… Kırk asırlık gemini koparmış da dişiyle Şimşek gibi boşanan bir atın gidişiyle Mahbesinden fırladı mantık denen canavar… Kurtuluş müjdesini işitince derinden Koca bir dünya gibi sarsılarak yerinden İlahların üstüne çöktü yine bir mabet… Dinleyin. 17. nr.. 1928.279 İLAHLARIN ÖLÜMÜ Bir put daha kırıldı. s.4. . ey Rabb’ini çiğneyerek koşanlar! Kilisede son çanlar. camide son ezanlar Yalvarıyor: Son kalan ilah için merhamet!. Yaşar Nabi HAYAT. 83.

Penceresi açık mıydı? Açtın mı yoksa kanadın? Üstü açık saçık mıydı? Saçları karışık mıydı? Sen mi yavaşça taradın? Söyleme rüzgar. söyleme! Tahammülüm yok eleme. rüzgar söyleme! Tahammülüm yok eleme. uyanmadı mı? . pembe kulağına? Duymadı. Fısıldadın mı adımı Küçük.280 RÜZGARLA BAŞ BAŞA Nerden geldin rüzgâr? Bu ne Keskin yasemin kokusu? Doğrusunu söylesene: Yar evinden geçtin yine! Söyle rahat mı uykusu? Söyleme. Güller açmış yanağında… Bense onsuz. söyleme! Tahammülüm yok eleme. uykusuzum! Söyleme rüzgar. Rüzgar! Onu yatağında Gördün sen öylemi kuzum? Ruhu bir rüya bağında.

söyleme! Tahammülüm yok eleme Ankara 18 Haziran 1928 Celal Sahir HAYAT.. Söyleme rüzgar. Bakıp soluna sağına?. 5 Temmuz. 3.. .281 Aramadı yanmadı mı. 1928. s. 84. c.4. nr.

5 Temmuz. . Benim. nr. değirmeye kıyamaz kanadını Benim isyan bilmeyen semavî denizimde… Hırçın makinelerin sarsak gürültüsü yok. Çamurdan dumanların yamalı örtüsü yok.4. Zeytinlikler içinde güneş hançerlenince Granitten kayalar renk olur denizimde… Defne gölgelerinden köpükler buse diler.282 DENİZDE En deli rüzgâr bile açamaz maksadını. canlar safâsı. s. “İnci!” diye can veren saz benizli periler Girince damla damla kan olur denizimde… Bursa-Tirilye Ömer Bedrettin HAYAT. Martılar. 84. c. şu mavi denizimde… Hâreler. 8. 1928. sadef yollar titreşir ince ince.

heykeller.. 1928. düşen dalları savur. c. serper siyah gülleri adımlara Çeşmeler. kuruyarak. Dallarda yeşil gözler ağlamaktan yandıkça Bir kitabe atılır yolların kollarına. Her akşam. s. 5 Temmuz. Bir kızıl gül koparak düşer kaldırımlara Sessiz bir yağmur gibi göklerden yaprak yaprak.283 AKŞAM Tunç işlenmiş kapılar her akşam kapandıkça Ağır bir kabus gibi parkın dar yollarına. Yolcu! Ayaklarınla.4.84. nr.. Bir ah duymak istersen elini yavaşça vur Bir göğüs gibi çatlak mermerine çeşmenin! Sabri Esat HAYAT. Burada zevki yoktur böyle garipleşmenin. uzayarak.8 .

Taşıyorduk alnında kızıl zafer çelengi! Ey kadın! Yaktığın gönüllerle bir şehr-i ayin yapaydın. Ne öyle kahredeydin.. Kandil kandil inerdi yıldızlar ayağına..84. Senin gibi afetin kıvrak kahkahasına Erişmezdi en çılgın bir bestenin ahengi. Ah ey kadın. Kuşlar bile ağlardı. Tutulmayan ne kaldı senin şehvet ağına? Ey kadın! Bahçende gözyaşıyla bir havuz dolduraydın. nr....284 FAHİŞENİN KİTABESİ -“Celladın Kitabesi” şairineEy kadın! Günahından boynuna bir gerdanlık takaydın. s.13 . Üstünde ne türbe var. c. ey kadın.. 5 Temmuz. 1928.. ne böyle kahrolaydın!. Mezarına lanetten bir zincir uzanıyor. Halit Fahri HAYAT.. ne kandil! Âşıkların ismini ürpererek anıyor.4... Dünya hazineleri yetmezdi bahasına. yalnız insanlar değil! Şimdi öldün.

285 OTEL ODALARI Bir merhamettir yanan. isli lambalarında. Bozulan elbiseler boğazlanmış bir adam Kırık masalarında. Çivi yaralarında. . tavan aralarında. 15. kırık masalarında Bir sırrı sürüklüyor terlikler tıpır tıpır İzbe sofalarında. Gizli aks kalmış gelip geçen her yüzden Küflü aynalarında. 1928.4. Duyuluyor zamanın tahtayı kemirdiği Tavan aralarında. nr. izbe soflarında. Ağlayın âşinasız. c. sessiz can verenlere Otel odalarında. otel odalarında… Necip Fazıl HAYAT. 84. Atıyor bir sızının çıplak duvarda nabzı. 5 Temmuz. daracık odaların İsli lambalarında. çivi yaralarında. küflü aynalarında. s.

85. c. Kanadın yayılmış çırpınmak için. bir derin hiçin. anneler ağlar Yaşlı gözlerinle kal anneciğim. nr. O titrek kalbini bahtın yeline Bir ince tüy gibi sal anneciğim. 1928. Bu kış yolculuk var diyorsa için Beni de beraber al anneciğim… Necip Fazıl HAYAT. Gözlerinde aksi. s. Zulmetin ardında yine zulmet var.4. 3.286 ANNECİĞİM Ak saçlı başını alıp eline Kara hülyalara dal anneciğim. . Sanma bir gün geçer bu karanlıklar. Çocuklar hıçkırır. 12 Temmuz.

Siz de hayran kalınız. Aynam bana benzetiyor: -Sensin!. Ne güzel bir adam var: Dört tarafı dört duvar! Bu dört duvar ortasında. Fakat inanmam ki ben! Yine Beynine Ay gömülen Bu adamın kim olduğu Bence meçhûl ! Belki bu Bir ölünün hortlağıdır: .. diyor.287 DELİNİN ŞARKISI Of… sıkıldım! Çekin üstümden damı… Yıldızları göreyim… O pul pul Yıldızlardan başıma taç öreyim! Sarayım yok… Kemanım yok… Yayım yok… Yalnız. Kafatasında Ay gömülü bir adam var… Of … Sıkıldım… Sıkıldım! Çekin üstümden damı… Ben bu adamdan yıldım! Bu adamı..

nr. . Şu meraktan kurtuldum! Of sıkıldım… Sıkıldım ben! Çekin üstümden damı… Yıldızları göreyim… Bu adamı Gömmek için şu pul pul Yıldızlardan bir kefen. 5.4. s. 12 Temmuz.288 Kör ve sağır Bir hortlak! Bak. 1928. Son bir kefen öreyim! 8 Nisan 928 Halit Fahri HAYAT. İşte nihâyet buldum. 85. c.

aksederken derinden. Canlı bir yığın şimdi sarsarken kaldırımı. 12 Temmuz. 85. . c.289 YOLDA MISRALAR -“Kaldırımlar” mübdii Necip Fazıl’aBir teviye koşuşan insanlar arasında.4. nr.. Şu dünya mahşerinin içinde. tülden perdesi… Kara toprak üstünde benim gibi –kim bilirSaâdete susamış ne kadar bahtı kara “Ey ruhumun taptığı tesadüf ilahisi!. 8.. s. üzerinden Azap dalgalarının aştığı yalnız benim! Sönüyor ağır ağır ufukların ışığı. Gözlerim aramakta o âşinâ adımı… Başımı burguluyor tunçlaşan düşünceler… Ve çiziler rüzgârsız alnıma sanki yer yer Elemin derinleşip incelen kırışığı! Yol artık tenhalaştı… Yavaş yavaş gerilir Etrafıma gecenin siyah. Sis bürümüş kalbinin onulmaz yarasında Iztırâbın dolarak taştığı yalnız benim! Ruh engininde sesler.” Diyerek için için haykırıyor ufuklara! Ankara Ziyaettin Fahri HAYAT. 1928.

Aldatmayınız beni. s. Kim yarattı ansızın bu yalancı gündüzü? Kim bu ışık taklidi yapan zalim sihirbaz? Benim karanlığıma dünyada güneş doğmaz! Bu büyük mucizeye bahtım bile şaşıyor. 1928. Gönlümün yangınından çıkan alev ışığım. 86. Gönlüm yalnız o sesi can kulağıyla dinler. aldatmayınız beni! Ankara-21 Haziran 1928 Celal Sahir HAYAT. nr. Varlığımı sarmışken sükûtun ördüğü ağ. 5 . ne küçük bir yıldız var! Anadan doğma körüm. kulaklarım yanıyor! Issız karanlığımda bırakın yalnız beni.290 ALDATMAYINIZ BENİ Sarmış beni en siyah gecelerden bir duvar: Göklerimde ne ay var.4. c. Aldatmayınız beni. bir insan sesi duymadım daha: Ne hıçkıran gözyaşı. 19 Temmuz. ne çınlayan kahkaha! Tükenmeyen bir hasret her an içimde inler. Nereden aksediyor bu cana yakın sadâ? Bu yumuşak ses kimin? Kim adımı anıyor? Aldatmayınız beni. bu hale alışığım. Görmemişken gözlerim ufkunda güneş yüzü. gözlerim kamaşıyor! Ben sağırım.

Uzun bir kadın düştü dümenlerine. kamçının çizdiği helezonlar.4. Kalyonların burnunda aslanlar suya kondu. s. Üstüne “deniz kızı” dövülmüş bağırlardan Ağır ağır boşalan bir memleket türküsü Kirli bir hava gibi süzülüyor ambardan Söyleyin. Kavrulurken içerde kürekçilerin göğsü. Sanki. c. Başlarında. Aldı bir hamle daha kürek çeken garipler. Yılanlar gibi ıslak çalıyor kopmuş ipler. Losbar deliklerinden nedir görecekleri? İşte şarkı söylüyor su. 1928. 8. nr. 86. derinden derine. bir arma oldu şişkin yelkenlerine. Sulara yaslanınca üç ambarlı kalyonlar. bu adamlar çeksinler kürekleri! Kalyonlar. . Kadıköy: Sabri Esat HAYAT. Güneş bir arma oldu kalyon yelkenlerine. ilerliyor işte arka arkaya.291 KALYON KÜREKÇİLERİ Güneş. 19 Temmuz. denizde gezen yağız atlar şahlandı. Anlatın ki aslanlar başladı uyumaya.

. Sanki.4. Tâ uzak enginlerden kopup sürüklenerek Bana doğru geliyor kudurmuş. nr. 86. bu donmuş kıvılcımlar. 1928. Kor gibi çıtırdıyor odamın camlarında.292 DALGALAR VE EVİM Birbirinin morarmış sırtına yüklenerek İşte yine karşımda yükseliyor dalgalar. 5 Temmuz. s. Yaş duvarlar çatlıyor bir vahşet rüzgârında. mor dalgalar… Her hamlede göklerin korkunç gürültüsü var. Mor dalgalar. 14. evimi bu gece işte yine Köpüklü dişleriyle yiyip kemiriyorlar. beni alarak çekmek için engine. Kırılmış penceremden içeri giriyorlar… Mudanya: Ömer Bedrettin HAYAT. Savrulan ince kumlar. c.

. . varlığımdan yakınken. Tırnaklarında aşkım oldukça lime lime. Onlardaki zehri duyar mı. 87.. Enis Behiç HAYAT. ruhumdan öz kadem!. anlar mıydı? Keskin. Bana muhayyilemden. öpsem!” dedim fakat kıyamadım. Bir dişi kaplan gibi.4.. s. Bir ceset. Haykırsaydım kendimi tanıyamayacaktım!...293 O KISKANÇ KADIN… Aşk Oyunları Kanında çılgınlığın tufanı mı coştu ki?. 1928. Aynadaki aksini boğar gibi didişti… Bütün ipeklerini parça parça etmişti… O. nr. bu iftirâsa baktım… Dudaklarında sözler kızıl yılanlar mıydı. bir hayalet halinde kımıldadım.. O kadın öyle vahşî. c. kükremiş sarhoştu ki. bıraktım!. ıslıklı sesi batıyorken etime. saldırdı benliğime. yanımda. Hâtıralar peşinde yürüdüm adım adım… Ortalık aydınlandı… Dönünce benliğime. 26 Temmuz. çıplaktı.. ben. Gönlümün çığlığını gömmüştüm sırtıma.. Şiirimin atlasıyla giydirdiğim kadınken. 4. Gözlerim kuruyarak. Baktım yatakta bitkin uyuyan sevdiğime: “Ah.

14. 26 Temmuz. mor. Kokulu defneler.294 BENİM YERİM Köyümün en yüksek bir yeri var ki Her gün yanan başım burada serinler. her sabah burda Bülbülü denizle baş başa dinler… Mudanya: Ömer Bedrettin HAYAT. yeşil zeytinler… Yer yer çimenleri zümrüt olur da Işıldar güneşten serpilen nurda Ruhum. Ettiği köpükten bir yeşil yâr ki Üstünde enginin rüzgârı inler. 87. c.4. sarı… Güvercin doludur kayalıkları. nr. Mağrur çiçekleri kızıl. s. çırpınmadan. . 1928. Denize indirir bu vahşi yarı.

Faruk Nafiz HAYAT. 88. . nr. s. 2 Ağustos. 1928. Sonsuzluğun sırrına ererek biz denizde Sonsuzluğu yaşatmak istedik sevgimizde. Saçımız ağarmadan toprak olunca biz de Gezecek maceramız dillerde masal gibi. Bir gönül sonsuz ufka yol aldı kartal gibi.4. 2. Fırtınam! Baş ucunda duyunca nefesini Otuz yıllık bir ağaç eğildi bir dal gibi… Tanımak için enginin şiirini dalgalarda Kalbimiz göğsümüzden ayrı bir şeydi yarda: İki taş heykel oldu vücudumuz da kenarda. c. Ruhumuz enginlere açıldı sandal gibi.295 SUYUN ÜSTÜNDE MISRALAR Dün gece parçaladı bir aslan kafesini.

Sabri Esat HAYAT. dinle!.. Yine nal sesleriyle doldu surların dibi. Birer korkak baş gibi gizleniyor bacalar. Yine çıplak kadınlar dolduruyor meydanı. sokaklardan savulun: Çalmaktan parçalandı bir kilisenin çanı. Kanlı bir tuğ üstüne inen kartallar gibi. Atın bir kemik gibi bu şehri önlerine. Yine nal sesleriyle doldu surların dibi. Su dolu hendekleri saran ince bir yolun Üstünden nöbetçinin duyuldu can verişi. 1928. Akıncılar kırıyor demirden kapıları. c. Savulun sokaklardan.. Şehrin böyle toprağa yatınca taştan leşi. s.296 AKINCILAR VE ŞEHİR Katılmış parmakların savurduğu dizginle. nr. 2 Ağustos. Ne var adam asılsa iplere çan yerine!.. Yine dik kuleleri devretti atmacalar. Ne olur bir kadının didiklenirse bağrı.. 88. 2. . Kanlı bir tuğ üstüne inen kartallar gibi Akıncılar geliyor dinle nöbetçi.4.

bu yığın köy mü.. —Bunlar ne? Mezar mı? Dediler: —Öyle! —Ölüler. İçimde.. Toprak yığınına daha uzaktım. Yanında daha bir yığın. öyle dar!. Titredim. şüpheyle baktım. Karınca yuvası sanki. diriler ne yakın böyle! Bir karış fasıla yok arasında. dediler. birden.297 ANADOLU KÖYLERİ İrili ufaklı bir yığın toprak! Ne bir yeşil fidan ne bir gölge var. alçacık. Güneşten çatlamış bir küme balçık. mezar mı? Burada hayattan bir neşât var mı? . O kadar bağsız ki belli hayata!. Burada yaşayan Ve ölen insan Dünyanın ne tadı ne de yasında. Kızgın bir güneşten sanki yanacak: Etrafta susamış. kurak ovalar… Bunlar köy. Bir şey ürperdi: Bu toprak yığını köy nasıl yerdi?!.. Girecek ufacık delikleri var.. Öyle yabancı şu kâinâta. Yaklaşınca tren.

c. Şükûfe Nihal HAYAT. Bir iskelet gibi kuru ve cansız. İrili. s... O kadar hazin!. 1928.88 . Siyah bir hayalet geçti: Bir insan!. 2 Ağustos.298 Öyle ıssız.4.5 . nr. ufaklı toprak yığınından Apansız. sakin.

Saçları ak. c.7 . Her akşam bir duadır kemanımın nağmesi: Gönlünüzden kopanı verin bu ihtiyara… Âvâre bir yolcuyum. kapıdaki maskara Bir saatten beridir ne bekliyor derseniz.. Saçımın teli kadar size ömür dilerim… Keder yüzü görmeyin azîz efendilerim… Mademki talih onu son baharla sevişen Sarı yapraklar gibi düşürdü bu diyara: Gönlünüzden kopanı verin bu ihtiyara… Sizi taciz ettimse affedin günahımı… Demeyin: bu nağmeler bir matemin ahı mı? Bir kahkaha farz edin şarkımı isterseniz… Karnavaldan uzağız. oh. nr. Gönlünüzden kopanı verin bu ihtiyara… Yaşar Nabi HAYAT.88 . veriniz!. 1928. gönlü şen. Bir damla su halinde dağılsın kederiniz… Zayıf iki el gibi açılır semalara. 2 Ağustos.299 Onların Şarkıları DİLENCİNİN ŞARKISI Yüreğiniz ferahlar: Veriniz.. s.4. Dinleyin hislerimi besteleyen bu sesi.

ardında öksürükler. Çevrilir dört yanına örselenmiş fidanlar. Alaca bir perdeye çizilen gölge bir baş Seni çılgın saçından tutar da yavaş yavaş Aralanmış kapıdan bir taşlığa sürükler. Karışırsan bu gece sen de karanlıklara Duyarsın bir kafesin ardından öksürükler. s. Gözlerinde çürükler… Kollarında çürükler… Sen avutmak dilerken bin acı hatıranı Duyarsın. İçinden hıçkırıklar.300 ONLAR Dudağında bir ıslık. c.4. Faruk Nafiz HAYAT. 1928. o adı ağza almayanlar. İşte onlar.4 . 9 Ağustos. 89. nr. elinde bir cigara. fırlatarak çıkınca son liranı.

siyah yapraklar süsleyecektir yarın. 9 Ağustos. Sağır oldu karşıdan seslerini duyanlar. Yandı üzengilerde güneş. Düşen bir sütun gibi kayboldu kahramanlar. 1928. bir akşam daha. Demir gölgeler düştü hadengden akan suya. Yetişmek ister gibi uzaklaşan sabaha. çelik pullu zırhlarını giydiler. nal sesiyle kopan bir uğultuya Üşüştü akın akın şehrin kırlangıçları… Şahlanan beyaz atlar bir iz bırakıyordu.301 AKŞAM -Faruk Nafiz’eO akşam. Yarın. O miğfer kırıkları. 89. gece gelecek. c. nr. o kalkan parçaları! Kadıköy: Sabri Esat HAYAT. Köprüde. Atlarının üstünde bir heykel gibiydiler. Yarın. s. Bozuk kaldırımlarda çınladı kılıçları. Burcun üstünde mendil sallayan kadınların Sıra sıra durduğu geniş taraçaları. tozlanmış bir eğerle Dağdan yel gibi uçan atlı habercilerle.4 . Köpüklenmiş bir nehir yollardan akıyordu.4.

6 . dere Ve bir gün çukurda bulunur iskeleti. sessiz… Ruhundaki sonsuzluk engin mesafelere Duyurmadan ne anne ne bir yuva hasreti. Narin kanatlarıyla uçar orman. dağ. Ahmet Hamdi HAYAT. 9 Ağustos. 89.302 GÜNLERİMİZ İçlenme. c.4. nr. s. maziyi sakın anma! O vefasız yavruya benzer ki günlerimiz. 1928. beyhûdedir. Kendini yuvasından bırakır bir akşama Benzeyen güle.

Sönmek için son defa nefes alır bir fener Gölgeler bir heyûlâ nefes eder her duvarda… Geçenlere kapanmış çoktan beri kapılar. 90. Sorarım ben kendime: Peygamber miyim.4. nr. neyim? Birer birer yıldızlar erir ufkun taşında. Hâtifin nidâsını işittim diye bazen. 1928. kışın bir arşın karda… Bazen ayaklarıma düşen aya bakar da: Yarabbi. Açılan bir fişeng gibi semada yanınca tan Rüyamı kaybederim en tatlı noktasında… Yaşar Nabi HAYAT. Mademki karanlıktan artmayacak kederim… Köpekler sürülerle boş sokaklardan iner. benim için zahmete girme. Yazın yakan sıcakta. Yolun iki yanına dizilen binalarda Büyük bir sır saklayan insanların hali var… Musa’nın asasıdır sanki ağır değneğim.303 Onların Şarkıları BEKÇİNİN ŞARKISI Karanlık sokakları saran kaldırımlarda Uzun bir etek gibi geceyi sürüklerim. 16 Ağustos. derim.2 . c. s.

yan yana. Bir lahza hiç olan yılları saydık. kalbim kalbine Bir aks-i sadâyı andırıyor. Birleşen gönlümüz böyle dertleşti. sevgilim. tepeler lacivertleşti. Vâkıâ uzaktın nazdan. .304 BİR AKŞAM İkimiz. Ufuklar. Fakat uçar gibi tül kanatlıydın. Bir visâl hazzına dalmışım gibi Titredim yüzümde gül nefesinden… Sandım ki önünde gelmişim dize Bir ala eseri canlı heykelin. Dedim ki: -Sevgilim. uçmadın yine! Göğsüme sokuldun kalbin çarparak. Bir sevgi şulesi kirpiklerinden Süzüldü bir şebnem pırıltısıyla. Gök incilenirken ilk yıldızıyla. Ben sarhoş gibiydim hazdan. Göz göze bakıştık sonra derinden. Uçmadın. bak! Düşüncen belirdi dudaklarında. Şiirdi o anda gülümseyişin. kır yolundaydık. Goncalar açılıp yanaklarında Hele o tacından o baş eksik! Titredim bir buse almışım gibi “Ne tatlı heyecan!” diyen sesinden. Sen nefis bir şarap gibi tatlıydın. sevgilim. yavru kuş.

. 90.4. s.305 Yıldızlar inerken mabedimize Ufukta hilâli gösterdi elin. 1928. Dedin ki: -Ay böyle ne kadar güzel Âşığım bu ölgün manzarasına.” Güldüm. c. Gözlerin geceden mahmurlaşınca Kaşların hilâle benzedi senin… 19 Temmuz 1928 Halit Fahri HAYAT. dudağıma götürdüğüm el Rişe verdi iki ruh arasına… Sevgi içimizden böyle taşınca Zevkinden ürperdik bu ilk busenin.4 . nr. 16 Ağustos.

4. Ömür. rengi çok. 1928. tahlile Beni sevdana ram eden hissi. O kadar sen yabancısın ki bana. bu! Kanımız gelmemiş rakıyla hayyize Dökmemiş bir sıcak cenubî sebu.. En müsait zaman. O kadar başkayım ki ben senden.. c. bu. İçim asla emin değil. Hedefin gösteriş ve eğlence. sence. Bir yalandan alevle yandı için. 23 Ağustos..91. Süsü çok. Hakimiz. avare bir balon. Sanki şeytandan öğrenip hile Bizi tılsımla bağlamış birisi. Sularından sıcak dilenmek için. Celal Sahir HAYAT. İşte esrarı bunda sevgimizin.4 . fakat içi boş. s.. Ben eğildim bu kaynayan denizin.306 NİÇİN İşte ispirtosuz bir akşam. Kederin sahte. kahkahan sarhoş... busen En sıcakken de benziyor yalana. nr. sen de ben de aklımıza.

Uzun yollarda gölge arayan kadınlara Bir yeşil baş örtüsü gibi açılır çamlar. Bu evin balkonları ay çiçeklerindendir.15 . buraya düşenleri. 23 Ağustos. Kuytulara gömülü ağaçtan masalarda Bir bardaktan içenler gibi öpüşenleri. Pencereye konulmuş bir saksı kadar şendir Ağaçlarda yeşile bakar kızıl akşamlar. c. Gelir kapıya kadar söğütler sıra sıra. Cıvıltılı bir hava odaları doldurur.91. nr. Kuşlar bile bulamaz burada arasalar da. s. Sabri Esat HAYAT. Yanlardan akan suya gölge verir kavaklar. 1928.. Altın gözlükleriyle sevimli bir ihtiyar. Yollar.4.307 KIR MİSAFİRHANESİ Yeşil panjurlarına kuş kanatları vurur. düşen bir mendil gibi göğsünde saçlar İki atla çekilen araba izlerini.. Dağıtır kapıdaki asma filizlerini. İki kat eğilerek ta uzaktan karşılar Buraya düşenleri.

çiçek yok dökülmemiş! Hangi zerreniz var ki hicranla örülmemiş! Öyle mağrur.. 1928. Birer birer sönerek ruhumdaki ışıklar.18 . Çekildi zerre zerre damarlarımdaki kan!. Alnımda –sizin gibi. Dudaklarım büküldü bıkmış gibi canından. mermerden bir duruşunuz var ki.. s. c. Hepiniz esrarlı bir gece. “Zavallı!” sizin değil...91.belirdi kırışıklar... gözlerimi kapadım... “Merhametine muhtaç değiliz!” diyor sanki!. elbette benim adım!.308 ANADOLU KADINLARINA Baktıkça yüzünüze aksiniz vurdu bana... 23 Ağustos..4. Neşe dolu gözlerim büründü bir dumana. Şükûfe Nihal HAYAT.. Siyah bir mezar. Ezildim karşınızda. Çehrenizde yalnız ıstırabın izi var. nr. Ömrünüzde bir yaprak.

kadın! Nasıl yalçın kayayı sökerse dalga yardan. 1928. Nasıl bir dal kırarsa bir kartal bir çınardan. 92. kadın! Faruk Nafiz HAYAT. Yalnız senin önünde herkese asi başım Yere geçercesine yere eğildi. 30 Ağustos. kadın! Bugün sen bir bakışsın.3 . ben ondan sızan yaşım. s.309 KADIN Daha dün seyrederdi eski rüyalarını.4. nr. kadın! Bir el öper de perde örümcek ağlarını Sen geleceksin diye oradan sildi. Kalbimde hız alarak uzun çarpıntılardan Kalbini zorla senden koparabildi. Sana bütün ömrümce uyan bir arkadaşım. c. Kalbimin dört duvarı böyle değildi.

dediler. Kafidir canlanmaya. 1928... Dinlemek istemedim. denize benzetmek istediler..310 KADIN Bir gül veya bir demet yasemindir. sen o eşsiz mermer Venüs’te bile Onu yaşatamadın. Onu aya. Fakat imkansızdı bu! Sanatkar. c. 92. Şair anlatmak için rebabını kullandı.. s. 30 Ağustos. Ne yazık! dedim. anılırsa ismiyle: Kadın. Ne kadar cansızdı bu! Ressam bir benzerini yaratsam diye yandı.4. Ve yalnız kadın. nr. Yaşar Nabi HAYAT.3 .

Onlar ki.4 . Hangi kuvvet durdurur bu koşan sarhoşları? Onlar ki. 1928.. mahbesinden fırladı devler gibi. Ay. 30 Ağustos. Öyle indi koşanlar tepelerden sel gibi. kıran.4.. bir kale burcundan ışık tutan el gibi Bir mahşere çevrilen yolu aydınlatıyor. Kahkahalar dövüyor galiplerin nabzını. Nasıl çöl ortasında günahlar taşlanırsa.. şimdi dünya batıyor.311 İHTİMAL Çırılçıplak omuzlar nasıl kırbaçlanırsa. Bakın. şehri sardı kuduz alevler gibi. c.. Her hançerin yerinde şimdi kan dolmuş kını.. İskelet vücutlarda bu kadar can mı vardı? Yürüyen bir çığ gibi kabardıkça kabardı Bir yağız hızıyla inen kan sarhoşları. Vuran... s.. 92.. şarap yerine kadehlere aktı kan. Demin güneşti batan. nr.. haykıran bir sürü kudurmuşlar Leşleri çiğneyerek geçiyor sokaklardan. Dallardan çığrışarak göğe fırladı kuşlar. HAYAT.

Süzgün çehresi benzer üç gecelik bir aya. derindir. Yoksa kim cevap verir onun boğuk sesine? Bağrında.. perdeleri bembeyaz!. Örtüleri bembeyaz. Bir tek gün çalışmasa yavruları kalır aç.. ne tahtalarda bir iz! Bu şipşirin yuvacıksabun kokar kış ve yaz. elemdir bu zavallının adı. .. Bu kadının önünde eğilmez mi başınız? İş Kadını Güneş onu hiçbir gün yatağında bulmadı: Meşakkattir. Çare yok! Çalışacak her gün ölürcesine. Gözleri hulyalıdır.. ölüm yüzlü ihtiyaç!. yaşınız. Mevkûftur bütün ömrü yavrulara.. emeği var! Narin bir genç kadındır bu evin sahibesi: Bir nazlı ırmak gibi çağlar gönülde sesi. ellerinde açılırken bin yara. İhtiyaca yabancı geçebilse bir günü Böyle paçavra gibi sürümezdi ömrünü.. yumuşaktır..312 ŞEHİRDE TÜRK KADINI Ev Kadını Eşiğinden atlarken ferahlar yüreğiniz: Ne taşlıkta bir leke. uzun bir sızı! Bağrına çöreklenmiş derdin en amansızı: İhtiyaç!.. “Ev” ona bir mabettir. “aile aşkı” dindir! Hiç eksik olmaz onun etrafında bebekler: Biri koşup atlarken ötekisi emekler. yuvaya. Her köşede ince bir kadın zevki parıldar. * Her ne olursa olsun mevkiniz. Yılan yüzlü. Her şeyde bir kadının göz nuru.. Hayat değil onunki. zaten.

92. Halide Nusret HAYAT. çocuklarını! * Her ne olursa olsun mevkiniz. genç yaşta. 30 Ağustos. Bazen de yuvasında çalışır.. 1928. Gözleri. Karşısında. hayatını sokakta çürütecek! Fikir Kadını Başka hiçbir “tip” onun dolduramaz yerini: Bazı muallimdir. Koşar yaz kış demeden. coşkun fikirlerini Coşkun bir hararetle genç dimağlara saçar. Ondan gelen nesildir kurtaracak yarını: Mükemmel yetiştirir.. eğilmez mi başınız?. çehresi çiçekler gibi solar. “güzellik”in sesidir.4. nr. c. Nurlu göklere doğru bin bir pencere açar! Onun sesi “iyilik”in. gümüş tellerle dolar. arı gibi. çünkü. hürmetle. s.. ne diken. yaşınız.8 . Şakakları. Elindeki meş’ale “hak”kın meş’alesidir! Yollarında durduramaz onu ne taş... Zengin bir hazinedir onun başıyla kalbi. Rüyada gibi koşar.313 Işıksız kulübede bekleyen çocuklara Götürebilmek için bir parça yavan ekmek Bu kadın..

Dünden daha mustarip ve yarından bahtiyar Bir hayatın verdiği hüsranla yan yana. Uçağımın kapadım çoktan kapılarını! Kalbim şimdi çarpmıyor. Seni artık ne duymak. Söyle nasıl kanayım. 1928. s. Sen alev saçan yanardağ! Yol üstünde bilmem ki ne beklerim yarını.. ben nasıl aldanayım Bundan on yıl evvel de döktüğün gözyaşına? Eminim bahtiyarsın yolunda bir başına. c. 30 Ağustos..314 BEN NASIL ALDANAYIM? . nr. Bende artık ne eski hayattan heyecan var. Arkama bıraktığım yılları saya saya İlk adımı attığım yere mi dönüyorum? Verdiğin son ışıkla eriyor. Ben kurumuş menba.. 92.. Yaşayışın boyunca beni unut diyorum! Rıfat Necdet HAYAT.12 . sönüyorum.4. ne görmek istiyorum. yosun tutmuş bir kaya.

.. Bazı. Diyorlar ki: “Ne çılgın. bazı da bir taş Olan o kadından hiç eser yok şimdi. Güler kahkahalarla yese. Bulutlara gömülü. eğlenmek bütün emeli. neşeli. . o çok güzeldir. neşeli. Bazı öyle durgun ki sanki bir kaya! Dalar gökte parlayan kızıl bir aya. Değişir her saniye. Bir de bakarsınız ki gözlerinde yaş!. kimse bilemez.315 KADIN SEN NESİN? Nesin... Sanki gülmek. Ah. Sesi bir musikidir. göklere yakın. Başın döner erişmek isteme... o kadın bir zirve ki aşılamaz. çılgın. sevimli. anlaşılmaz ne istediği. İçinden neşedir hep çıldıran. Ne düşünür ne duyar. Bazı. O bir lahza evvelki şen çocuk kimdi? Ruhunda en acı bir matem çağlıyor.. Ruhunun tozlarını bir el silemez. ne meçhul kadın! Bilinmez.. Açılmaz yüzündeki esrarlı perde. Ne genç kadın kim için.. coşan.... anlayamadı seni hiç kimse! Dikkat ettim arkandan gelen her gelen sese. Dudakları kilitli aylar geçer de. sakın!. şah eser derler. Her ağızda bir türlü değişti adın. ince. sevince. neye ağlıyor? İşte o da bilinmez. Bazı bir çocuk gibi şakrak. Efsaneler dinletir sırra ruhunda.. anlaşılamaz. her an dediği..

Bir nefesle kırılır bir dal dediler. Alakasız her şeye.316 Güzelliği de ruhu gibi derbeder. Canlıdır. aptal dediler.... sana şuh. Bin bir yere konar bir dal üzerinde. Saçları siyah mı.” İşte sana çılgın bir çocuk dediler. kumral.. Şükûfe Nihal HAYAT. Sonra düşer kırılmış gibi kanadı. Dudakları ateşli. İşte sana neşesiz. sarhoştur. sararır sular... diyecekler de.92.. yansa da cihan!.. Çok geçmez o da geçer.... Bakarsınız ki çirkin! Karanlık... Dediler. nr.4. Bakarsınız rengi kıpkızıl bir ateş. Güneşli çehresine sis. Gözleri kor saçan bir çift siyah güneş. Sana bazı genç bazı geçkin dediler. yanık. Sana çapkın. bîkarardır. olgun dediler.19 . renksiz! Ateş renkli güzelden kalmamış bir iz! Bazı duramaz bir an bile yerinde. c. sevdalı. Sana dalgın ve hissiz. ah... uçan bir kuştur. Gökten göğe kavuşmak ister... Kalbi bir bir aşk ile dolgun dediler. Hep dediler. 30 Ağustos. o eş nerede?. Hareketsiz bir ufka dalar bıkmadan. Seni kim anlayacak. Gözlerinde o çalak günlerin yadı. Sana hem güzel hem de çirkin dediler. s. soğuk dediler. yok. dağınık. 1928. hazan dolar..

Demek o acı. ona bin bir yemin eden eşiyle Dinlemişti sahilde dalgaların sesini. Gözlerine damlalar doldu. meşum günler böyle yakındı! Daha dün altın gibi parlayan güneşiyle Ebedî zannetmişti bu yazın neşesini… Daha dün. Bu acı onu sarstı ölüm acısı gibi. Bir hazan sadasıyla uyandı uykusundan. Peri örttü mavi tül örtüsünü başına. Daha uyanmamıştı rüyalarından “peri” Loş renkler dağılırken güneşli. Dudağından geçti bir ah derinden derine. . mavi göğe Çılgın bir sel ıslattı sırma örtülü yeri. çırpındı kalbi. Seyretti etrafını hülyalı gözleriyle.317 “PERİ”NİN ÖLÜMÜ O sabah birden bire hazan inmişti köye. Mahmur. süsleyen taze kızlar Bu vakitsiz hicrandan sararıp solacaktır. Bırakmak lazım artık bu vefasız diyarı… Rengiyle. Kırları çiçekleyen. ürkek gözlerle etrafına bakındı: Ayrılığın eliydi işte çamlara vuran. güneşiyle böyle aldattı onu! Peri hatırlayarak güzel yazı. baharı. Bir öksüz garipliği çöktü birden içine. Dedi: “Ne hazinmiş bu güzel mevsimin sonu!” Artık ne göklerinde parlayacak yıldızlar. Ne ateş yüzlü bir ay ufkundan doğacaktır.

Üstüne mezar gibi çöktü kocaman yalı!. 93. . aradı bütün koyu.318 Dayanarak balkonun beyaz mermer taşına. c.. Diyordu: “Hatırlarsa bir gün gelir de eğer. yorgun. Bembeyaz çehresiyle bir ölü gibi bindi.. Görenler dediler ki: “Boştu bu yalı dün de!. nr. periyi arasın dalgalarda!” Şükûfe Nihal HAYAT. 2. Kaybolurken. On dakikalık bir yer geçerek sahil boyu. Durdu yeşil gölgeli bir yalının önünde. sahile indi. Hıçkırdı ruhunun en acıklı kederiyle… Sonra bir hasta gibi. Sevgiliyi çağırdı. Bu beklenmez ayrılık. ah bu vakitsiz hazan! Çatınca nazlı nazlı o ince kaşlarını. acıklı ses geldi rüzgarda. Birden bire içini sarstı derin bir isyan… Onu canavar gibi sürükledi enginler. Onu bir tabut gibi bekliyordu sandalı.. 6 Eylül. s. “Söyleyiniz..4. 1928.” Dudağını bükerek sildi gözyaşlarını.

Kurulup üzerine bir tahtaravan gibi Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın. Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur. Bahtın kaldırımlara düştüğü günden beri Kaynamış ruhlarınız bir derdin potasında Senin gölgeni içmiş onun gözbebekleri.. Sükût gibi kimsesiz. Dünyada sakınacak bir kuru başınız var Onu da ne tarafa olsa götürürsünüz. Onun taşı erimiş senin kafatasında. çığlık gibi hürsünüz. 93. kemiğinle sokakların malısın. 6 Eylül. c. 1928. nr. İkinizin de ne eş ne arkadaşınız var.319 KALDIRIMLAR III Başını bir emele satan kahraman gibi Etinle. Ne senin anladığın kadar kaldırımları… Necip Fazıl HAYAT. Ömrünüz taş olsa da gide gide yorulur.18. s.4. Bir gün ölüme çıkar bu yolun kıvrımları…. .

320 ALEVDEN MISRALAR Geçtin bir yangın gibi gönlümün üzerinden. Şimdi çorak gönülde ne gül biter. Kalem ki senden ayrı yaşamaz bir dakika: Sen gidersen yerini dolduracak bıçağım…. c.4. derdin ikiz kardeşi. kolları salıncağım! Engin bir su gibisin gözlerimde bugün sen: Bağrım . Ateşinden bir damla saklayan bir ocağım. gittin de yer yer çatladı hasretinden. s. 1928. Ömrüne bir yaş ekler her baharın güneşi. 94. 13 Eylül. ne diken. Dudağından alnıma akseden bu ateşi Ak saçımın külüyle sarıp saklayacağım… Uzaklaşsan da benden kalem yakınır aşka: Bir ateş zincir olur. Rısfı Hamit HAYAT. nr. Seni nasıl sarayım telgraf tellerinden Ey dün saçı yelpazem.6 . Şimdi suyu çekilmiş bir denizdir kucağım… Aşkım deli bir çocuk. uzanır halka halka.

321 İSTASYON -Sanatına inandığım yegâne şair Faruk Nafiz’eBurda gelir insana Boş günlerin usancı Çalar birden kampana Ölüm çanından acı. nr. c. s.4. 1928.8 . 13 Eylül. 94. Sonra bir düdük öter. Necip Fazıl HAYAT. Kesik çığlıklarla der: Burdan bildik gidenler Yarın döner yabancı….

94. Şimdi raylar uzandı kızaran ufka doğru. Canlanıyor yeniden gençliğimin gururu. 13 Eylül. 1928. Ziyaettin Fahri Ankara 13 Eylül 1928 HAYAT..13 . nr. c.322 DUMANDAN HALKALAR Istıraplar ruhumda yine kurumuş bir pusu.. çekiliniz aradan. Bakarak ben şu savrulan dumandan halkalara! Eğiliriz ey dağlar. Hüzün taşan bir gönül geliyor Ankara’dan Boşaltacak yasını engine. bir tatlı yaz uykusu…. s. Günlerdir arıyorum. dalgalara!.4.

20 Eylül. Göğsünün boşluğundan yükselen bir ses vardı. nr. Bir çöl olan gönlümü aldın. ovalar gelsin dile Benim feryatlarımı haykırsın biteviye. Şimdi baykuşuyum ben o yıkılmış yuvanın. götürdün. yine boşluğa vardı. Baba! Sensiz yatıyorum. Baba! Söyle bu anda boş mudur senin yanın? Feryadımı ne duyan nede bir dinleyen var. s. 95. Bu ses dönüp dolaştı. boynu bükük bıraktın. Çok sevdiğin yuvana ebedî matem ördün. yanıyorum! Rıfat Necdet HAYAT. Baba! Eğer seversen beni kefenine sar! Baharını ömrümün kışından tanıyorum. 1928. Babasını kaybeden zavallı yetim diye! Varlığım üzerine açılmış bir kanattın! Tam bir hafta beni yatakta bekleyip yattın. yaktın Ayrılığın cehennem gösteren aleviyle… O dağlar gelsin dile.323 BABAMA Beni yetim bıraktın.4. yanıyorum. Yavrunu son deminde bir defa gördün. c.4 .

nr. Doya doya seyredin yalnızlığı bir camdan Ey kolunda bir erkek yatıran sevgililer!. yarı açık kalan panjurların muttasıl Işık dolu tırtıllar gezer kafeslerini… Bir ocağa atılan kağıt nasıl yanarsa.4. Hoşgörün yatağınıza gelen bu gürültüyü. kirpiklerime bir parça duruldu mu. Gölgemi ellerine buruşturur bir arsa. nerden ve nasıl? Bu. İçime saçaklardan damladıkça bir büyü. Bir çift ayak izini sürüklerken arkamdan. Bekle! diyorlar bana bütün kapılar: Bekle! Perdelerden duvara düşen gölgeme bakın..4 Sabri Esat . Bende biten kalbimi bir kuytuya saklarım. Bir sicim gibi uzar yollarda parmaklarım. Rüyam. c. 1928. kurulu eski bir zemberekle. Bir şey görmek isterim…Neyi.324 YALNIZLIK Bir ses duymak isterim… Kimden. 95. İçer damlalarımdan oluklar son yudumu.. ey bu sıra evlerin sahipleri! Gölgem. 20 Eylül. nasıl ve nerden? Üstüne mavi zambak işlenmiş perdelerden Hırsız gibi dinlerin piyano seslerini. Korkmayın böyle yürür en zararsız deliler. bir kukladır ki koparılmış ipleri.. Dinleyin. s. HAYAT. Adımlarım. Başınızı kuş tüyü yastıklara bırakın.

Nasıl siyah rüzgara yaşımı sildiğimi… Görür görmez kapında yere devrildiğimi Ürperdi bir tekinsiz kedi gibi sokaklar. nr. nasıl yollarda tutunabildiğimi. Sesin bir sırça gibi kırılmazsa içerde. s.325 ONU BİR GÜN GÖRMESEM Yüzüme sert çizgiler çekti senin adını. 96. nede bu gece dudaklar! Sorma. c. Gece. 1928. muzlim şeklini bana çizmese perde.3 .4. 27 Eylül. Senin ağzından çıkan bir cümlenin tadını Ne bugün içki verir. Hasret saatlerine saydı saçıma aklar. Beni bugün serilmiş görenler orta yerde Yarın da bir çukurun dibinde bulacaklar… Faruk Nafiz HAYAT.

326 BİR LAHZA Bir kumsalın akşam saatiydi. Vaktâki elem göğsüne değdi: Sandım beni titretti derinden Bin rişesi bir tatlı temâsın. Engin gibi tâ ağrıma doldun Durgun suyun ürperdiği bir an. 96. c. Biz sahile dalgın bakıyorduk. Çökmüştü o durgun suya morluk.4. İlk buseni aldım dudağından! Artık benim oldun…Benim oldun! Halit Fahri HAYAT.6 . 27 Eylül. 1928. nr. Baktım gülüyor gül gibi ağzın: Bin râyiha esmiş üzerinden. s.

327 PINARIN KEDERİ Gözleri yağmur dolu koşan bir bulut gibi. 96.8 .4. nr. Dolaştım gönüllerin deştinde deryâsında Buldum nihâyet bir gün hüznümün yoldaşını Suyu çoktan kurumuş bir pınarın yasında Abdullah Cevdet HAYAT. 27 Eylül. 1928. s. c.

Süzüyor ufukta bir kızıl yeri İçi karanlıkla dolu gözleri. s. nr. Yapraktan saçını yerlere yaymış Sonbahar ağlıyor ayaklarında. Altında akşamın ince kederi Sessizliğin sırrı dudaklarında.4. Artık o. 1928.13 .328 HEYKEL Yollar bir gözyaşı olup da kaymış Bu eski heykelin yanaklarında. Yanan bir kağıtta nasıl bir satır Kaybolursa akşam onu karaltır. 27 Eylül. silinen bir hatıradır Bu ıssız bahçenin uzaklarında… Necip Fazıl HAYAT. c. 96.

Göğsünde “Kardaşım!..4 ..” diyerek okşa başımı. 1928.” derken öleyim! Halide Nusret HAYAT. Şefkatli elinle sil gözyaşımı. İnanan gözlerle gözlerime bak. 4 Ekim. nr.Bu masalları O kadar gönülden severim ki ben! İnanmak.... zulmü yenecek… “Yarın… Daha neler olacak bilsen: “İnsanlar………” Devam et………. Bir musiki gibi sesinin derin Ahengini anlatsın bana “yarın”ı: “Yarın! Büyük yarın! Beklenen yarın!. c. Ben de kanıp bir an güleyim… Kendimi murada ermiş sayarak. “Ağrısı dinecek ıstırâpların... “Yurdun her köşesi çiçeklenecek. Gözyaşlarından ver bana hediye. ömrün baharı?. zulmeti..4. Güneşten bir parça gibi gözlerin Gönlüme akıtsın ışıklarını. s... “Fazilet. Söyle!.97 ..329 SON DİLEK Bas beni bağrına “Yavrucuğum!” diye. “Kardaşım!. değil mi.

çocuğunu her ana. Göğsünüzde veremli bir öksürük hırıldar..4 . Alır.. 1928. Süs gibi kalacaksa bu duyduğum hicranlar. s. bastırır sıcak. Ne bir teselli eden var ne dert ortağınız!. Tâliiniz bir değil bin şekilde kırılmış!. Küçücük kalbinizde açılmış bin yara var!. her konağın! Karanlığın ürkütür rüzgar. tipi.4. c.. Ne başınıza siper bir dam altı.... şefkatli kucağına. kar. ne faydası var!.330 VATANIN ÖZ ÇOCUĞU Kaldırım taşlarıdır yurdunuz. Soğuk vücudunuzdan bir şifa dileniyor.. yatağınız! Ne bir anne koynu var sizleri ısıtacak. Her hayvan yavrusunu.. Sizi de serbest. kaldırımda ölüyor.97 . Sokaklarda yatıyor. düştüm bin bir ye’se. bir ocak. Şükûfe Nihal HAYAT. Koynunuza sokulmuş hasta yavru köpekler. Vatanın öz çocuğu köpeklerle beraber… Gözyaşlarım sel olsa.. kara taşlar bağrına basar! Parça parça gömlekler üstünüzden sıyrılmış. 4 Ekim.. dedim. Gözü kapalı size her evin. nr. İçimden hıçkırarak. bora. Değilsiniz sanki siz çocuğu bu toprağın! Sürünen yavrusuna kördür şefkatin kalbi! Düşmana kapanan bir kale kapısı gibi. Sizi taşta bırakan ellerim taş kesilse!.

Birden bire cehennem kaynadı sularında. artık bir şey dinleme! Çağır bütün muztarip ruhları cehenneme. Nihâyet kala kala dünyada bir kişi kal! Necip Fazıl HAYAT. dumandan köpüklerle. Hangi öfkeyle yüzün böyle karıştı bir bir. Sana yan mı baktılar. İncecik köpüklerle. dağdan. Vur başına. Düştü bir gizli ateş salkımı içerine. 4 Teşrin-i evvel. Hangi kâbus bastı ki seni uykularında. 97. bir söz mü söylediler. Örtüldü baştan başa tenin bir beyaz terle. pencereden sal. s.4 nr. bağrına üşüşmeyen. kim çıkarsa vur. insan. c. Bir şey dinleme artık. 1928. kaya. gökten. Karşına sahil. Hangi ölüm şarkısı bu dilinden düşmeyen. dünyada sert olan ne varsa vur! Sal her taraftan.5 .331 DENİZ Hangi hissin parmağı dokundu da derine. Hangi dert kaldı söyle.

bitmiyor. Hâlâ köpek eninleri serper sokakta kin. hâlâ o tozlu ses… Yükselmeyen tazarruun ey şark. c. Diz çökmesin sağır göğe öksüz duaların. “Hayya alelfelah”ını gökler işitmiyor… Sönsün semalarında sükûn işleyen seher. kahrı boğmaya bir parça kan yeter. 97. Hâlâ saçaklarında güler baykuş evlerin.19 . 4 Teşrin-i evvel. Her zulmü.4. uyan yeter… Yeter ey şark.332 ŞARKIN UFUKLARI Daldım gözünde vehm uyuyan susmuş ufkuna. s. uyan yeter. Dönsün zeminlerinde de isyana secdeler. Hâlâ hurafeler yaşatır her çürük kafes Hâlâ beşik gıcırtısı. 1928. Hâlâ minarelerde “tevekkül” diyen bir ah. Ey şark. Ali Canip HAYAT. Yaksın bütün ufukları artık belaların. nr. Ey şark kanmadın mı asırlarca uykuna? Hâlâ huşua kubbeler en hisli bir penah.

11 Teşrin-i evvel. Betim benzim soluyor… Uluyor ölüm sesi Geliyor sinsi sinsi!. Bırak beni kendime!. düşünme. deme. Vahşileştikçe kırlar. 98. c.4 . 1928.333 ÜZÜNTÜ Dalma. nr. Ne yaz kaldı. Hazan zehri doluyor. ne bahar. Çamlıkta fırtına var. Zerre zerre içime. s.4. Bak kalbimi yoluyor… Şükûfe Nihal HAYAT. Bir canavar pençesi..

334 ŞAİRİN VASİYETNAMESİ Mazluma hürmet et. 98. 1928. zalime acı. Bir elinde güneş. geceye dermanlar götür. Abdullah Cevdet HAYAT. bir elinde ay.4. Dr. s. c. nr.8 . 11 Teşrin-i evvel. Yer bulsun gönlünde hem yoksul hem bay Gündüze.

335 SAÇINDA DÜĞÜMLER Ayrılırken nazlımın yüzünü gördüğümde Gözüm takıldı kaldı saçındaki düğümde… Ondan başka anlayan yokken beni köyümde Saçının büklümünü. sordum. anlayamadım… Ölmezse bir gün elbet gelir sılaya giden: Yedi yılın üstüne kubbe döndüm yeniden.4. 11 Teşrin-i evvel.19 . s. 1928. nr. Açıldı kollarımda o gülden oyma beden: Yedi düğüm saçına baktım yazılı âdem… Rıfkı Mahir HAYAT. 98. c.

Derdime dert ekledim ellerin kederinden. aşmadık yar mı kaldı! Zengin cenazesiyle birdi fakir düğünü.336 YAZIMI OKUYANLARA Bir geniş bahçe gibi size açıktı derdim. bütün ömrümce yazdım . Bir kanat çırpıntısı duymak için başımda Gökte melekleri mi taşlamadım kuş diye. Nasıl yalnız ahımla kımıldardı yerinden Bin bir acın sesinden güç ürperen tüyünüz? Rüzgâr uğultusunu andırdı bir gün sesim. Ruhunuzun çölünde bütün bir ömrü verdim. Gönlüm ne ondan keder. Durdunuz. seyrettiniz sıra heykeller gibi. Tek ruhumun melâli değildi gördüğüm. ne bundan neş’e aldı. Kireçli bir tarlayı sabanla beller gibi… Duyduğum en büyük dert yurdumda gurbet yası Gördüğüm en güzel yüz karşımda ağlayandı Her mısraın sonunda kalbimin bir parçası Bir mızrağın ucundan sızan bir damla kandı. Yalçın kayalıklara sert dalgalar savurdum. Tatmak için hasretin zehrini gözyaşımda Yardan mı ayrılmadım beni unutmuş diye… Size anlatmak için gözümün gördüğünü Uğramadık diyar mı. Gönlüme her sıçrayan kıvılcımdan nefesim Bir yangın ateşlemem için tükendi durdu… Geçsin diye lâhzalı bu sıtma kalbinizden Bütün ömrümce yazdım.

. Beni ister beğenin. her şeyiniz.. s. Faruk Nafiz HAYAT. ister beğenmeyiniz!.4. 99. Ben derdime yanarken. c. 1928.2 . 18 Teşrin-i evvel. yüzümü tırmıkladım Bir parça kan görünce sevinçle haykırdınız. nr.337 Uğrunuzda can veren bir esir gibi sizden Bir alkış almak için neler bağışlamazdım! Pençeledim göğsümü. Niçin dudak büktünüz. niçin boyun kırdınız? Aşkı içten duymayan sözlerimden ne anlar? Boştur artık hükmünüz. ey beni okuyanlar. Siz bu kızıl oyunu seyrederken anladım. reyiniz.

Seni herkesten çok beğendim. ne ötekinin uzun Kılıcına yaslanarak hem sutût hem de istihzâ Ve kin içinde. Bir ipin Ucundaki taş gibi yüreğimi aşağı çekeceksin. oyuklarına. Saçlarımın rengini silen avuçların Gözlerimin alevini de kaptı. Seni iki meşhûr kahraman gibi ayakta karşılamak İsterdim. ne birinin çelik zırhına sarılarak tüyler Ürpertici bir sutût içinde . Yalnız sana İnanıyorum. bir duvar deliğinde Kımıldaman duran akrep gibi sinen gölgenin Rengini alarak kararıyorlar. biliyorum. sonunda bulunacağın dünyasının Karanlığın içinde yüzen ve nihâyet dağılarak senin . Buz elin ayağıma ve burnuma değecek. Ve seni sevmek. Ne mel’ûn ve sâkin ve kendine hâkim Ve sabırlı çalışıyorsun. Damarlarımın ince yollarına Dikilerek bir üfürüşünle kanımı donduracaksın. Sen yaşamaktan daha az ve hem sen Ve evvelinden bulunduğun. İçime girecek hava senin mermer yüzüne çarparak Geriye esecek.338 “ÖLÜM”E HİTAP Geleceksin. Daha şimdiden göğsümde parmağın kımıldar Niyetini duyuyorum. Seni daima karşısında Gören bu gözler. İkisinin de sana karşı kırpılmadan bakan cesur Gözlerini ve sen yaklaşırken bile çarpıntılarının Sesi artmayan cesur kalplerini taşımak isterdim.

Seni düşündükçe içime korku. 1928. s. 18 Teşrin-i evvel.4 . inşirâh Doluyor. Beylerbeyi: Peyami Safa HAYAT. nr.4. karyolamın topuzuna avucunu koyduğun Gün en korkunç dostumu sükûnla karşılayabilmektir: Senin sükûnunu biraz taklit edebilmek Ve bir an sana benzeyebilmek için. En büyük İştiyâkım.339 Zerrelerinde kendini kaybetmeye mahkûm renkli bir parçadır. 99. çünkü sana alışıyorum. c.

üzgün üzgün… O kehruba tespihi neye ettin hediye? Odamda yapyalnızım. soldu günüm güneşim! Anladım onu bana vermiş güzel kardaşım. 1928. 18 Teşrin-i evvel. Şükûfe Nihal HAYAT. nr.4.340 KARDAŞIMIN HEDİYESİ Bir türlü manasını anlamamıştım o gün: Gözlerinin içine bakarak. c..8 . 99. s.. Bensiz kalacağı gün “Ya sabır!” çeksin diye!.

nr.4. Aylar geçti. 18 Teşrin-i evvel. Dün şairin bilmezdi böyle inlemesini… Şimdi kızsam. bir yalvarıştan… Önlerine serilmiş bir meydan gibi hayat. kalbimin bir el boğar sesini.99. 1928.14 . Sen döndün… Kalbim hala kıpkızıl Üstüne hasretinle işlediğim nakıştan… Bağlı bir kaplan gibi parçalar kafesini.341 SEN Aramıza dağları çekti diye geçen yıl İçim bir yılan kadar ürküyor şimdi kıştan. Kalbimiz dolu dizgin koyverilmiş iki at… İçindeki ateşten böyle aldıkça sürat Bil ki kesilmeyecek dizlerim bu yarıştan! Yaşar Nabi HAYAT. Farkı yok hiddetimin sana. c. s.

ey eski hayaliyle. Acaba neler geçmiş gururlu başlarından… Yaşlı ağaçlar gibi çevrilen kollarıyla. Aşina gönüllere korku gibi giren ev… Gelip geçmiş günlerden kalan şanlı haliyle. Cetlerimin gününden kalbe gelir bir korku. Çift çift âşık kumrular dolaşırlar damları… Sofalarda yanınca altın renkli ışıklar. Gecenin boşluğunda taşınır kelebekler… Saçaklardan dökülür neşeler. Avlusunda kişneyen zincirli atlarıyla. Karşı kızıl dağlara. Meltemlerle eğilip gölgelerken camları… Eşlerine yaklaşıp kanatlarını sallar. Temellerin küflenmiş. Seslerini dinlerim gurbet akşamlarında… Mihrapları yıkılan mabede dönmüş sonun Ararım hayalimle kuşları damlarında… Alnım nasıl yazılmış? Gözleri âma kader! . servilere bakar. hıçkırıklar. nemlenmiş taşlarından. Büyük timsaller gibi devrana baş veren ev… Derin derin duyulur bazen ağır bir koku. ey şanlı yurdu onun. ey babamın evi.342 BABAMIN EVİ Ah. Uykusuz güvercinler artık sabahı bekler… Ah ey babamın evi. İçinde hiç sönmeyen gizli ateşler yakar… Gün doğarken uyanan gümüş yapraklı dallar.

nr.17 . s. 18 Teşrin-i evvel.99. c.4. 1928. Süzülmüş damla damla zehri içimde kalmış? Salih Zeki HAYAT.343 Bu bitmeyen şarabı hangi menbadan almış? Gurbet akşamlarından kalplere akan keder.

bir köz boşaldı.100. bu yar yetimi Kuş uçmaz yollara diz üstü daldı.4. Faruk Nafiz HAYAT.344 BİR KADIN AYRILDI O gitmiş diyerek ağardı saçlar. Sormadı bir kere sefaletimi. c. Aranma bu yası kim verdi diye Bir kadın ayrıldı. Görmedi ardında hayaletimi Bu gönül veremi. s. Sanma yaz geçti de kış erdi diye Sonbahar getirdi bu derdi diye. 25 Teşrin-i evvel. Sapsarı kesildi bütün yamaçlar. Rüzgarın kolları yanında kaldı. 1928. O gitmiş diyerek günler kısaldı. nr. 4 .

100. Karşımda açtığın sabır levhası Önümde yem gibi serptiğin çile. Artık Allah’tan ne dilersen dile! Toplayıp kaçarken tarağı. 25 Teşrin-i evvel. Meğer muradıma ben de ermişim Yok bu dört duvarın dışında işin. Ama burda daha çok beklermişim Orası olmasın umurunda bile. Başını sararken o nuranî iz. c.4. Bana ihsan ettin son kalan yası.345 ÇİLE Kardeş! İşte sen de oldun bir aziz Geldin sonbaharda kuş gibi dile. 1928. nr.4 . tası. Necip Fazıl HAYAT. s.

. s. seni onun azmi yenecek. nr.18 . Karşında pek kimsesiz bir Anadolu. Bu dünyayı kurtaran Türk’tür denecek!. Dünyaları bürüyor bak kan kokusu. kalın zincirler… Namusa kalmayacak en küçük bir yer. namus uğruna haydi ileri!..4.. Hatta Viyanalarda.346 İNTİKAM ŞİİRİ -Mütareke yıllarındaBritanya zenginsin hazinen dolu. Ve milyonca mazlumun bir ahı var… Biz efendi yaşadık bin tarih içinde. Tarihleri yaratan bir milletiz biz. Apeninlerde… Esir yaşadığımız bir lahza nerde? Boyunduruk takmayız. Elinden alınacak kuru taç değil. Gene geliyor işte salib ordusu. Göğsüne takılacak sade haç değil.100. Gene geliyor işte salib ordusu.. c. Gözyaşları boğacak bu sürüleri. hayvan değiliz. Bizi iyi bilirler Hint’te ve Çin’de. 25 Teşrin-i evvel. 1920 Ali Canip HAYAT. Ey Türk. Dünyaları bürüyor bak kan kokusu… İngiliz. 1928. Boynuna da zincirler. Hiç kimsesi yok amma bir Allah’ı var.

c. Sormadın daha ilk adımda niye. nr. s... Faruk Nafiz HAYAT. Yüzünden yer edip akan yaşını Bir damla çiğ gibi bırak çimende. Beklerken ufuktan genç yavuklunu Arama kızını. 1928. 1 Teşrin-i sani.3 . Bu yol cehenneme gider mi diye? Hızını güneşten alan sevgiye Ateşten tasa mı olur be sen de!.101..347 HAYDİ BE SEN DE! Beyaz bir güvercin gibi başını Günahsız kalbine yasla bahçende.4.. sorma oğlunu: Bir kadın kaybetti burada yolunu Cennete yol buldu bini geçende.

c. 1 Teşrin-i sani.348 GÖZLER Bir şey kalmaz. Renginde hatıramız.4. yalnız Kalır maziden gözler.101. Ağlar içinden gözler. Kupkuru bir kafada Apaçık giden gözler. Necip Fazıl HAYAT.5 . s. Birer yıldız olur da Kırpışırlar havada. 1928. nr.

349 YİNE SANATA Payansız bir çöldeyim yok istinadım. Sensin ezen hissime çöken ölümü. nr.102. yaşadım üzgün. Kırılmadım hayata. sıcak nefesin ruhuma değsin.. Ciğerlerime dolan hava değil.. sen varsın diye!. Eğmedim bir acize başımı bir gün. her şeyimsin sen! Şükûfe Nihal HAYAT. biterdim. 8 Teşrin-i sani. Saadetim..5 . Ağlamasan arada söner. Seni hatırlayarak. Mabedimde yanan tek mukaddes şeysin: Etrafımda buzlu bir hava eserken Temiz.. 1928. c. Nasıl sürüklerdim bu renksiz ömrümü? Seni bir zırh gibi ben ruhuma gerdim.. s.. kum. ölmez inadım: Bu ıssız hayatımda sesindir ruhum. Ölürken de kırılmaz. sükunum. Sen varsın diye! Yıllarca harap oldum.4.

Dokunma arşa düşmüş ruhuma. Dil.350 YÜKSEĞE DÜŞMEK Sudum kainatı raze yüksek bir sükut oldu. Dr. O şivenler ki şimdi sine-i ûdumda susmuştur. nr.16 . hayretle iner. nutka gelmez destanlardır.4. Abdullah Cevdet HAYAT. c. s. 8 Teşrin-i sani.102. mecruh bir kuştur. 1928.

Parlıyor suların kırışığında Binlerce senelik kale taşları. ben..... Akıp gittiğimiz yer belli değil Çarpan kalbimizde bir başka duygu.1928. Ömer Bedrettin HAYAT...2 . c. Söğütler. nr. sen.. Bitkin kollar gibi kalsın ırmakta!. Güzelim... Yolumuz. denize karışan bir su.103. Sağımız. solumuz bütün yemyeşil. nar ağaçları!.. Portakal... Ruhun bir hayale dalsın ırmakta.351 AY IŞIĞINDA Bizim için battı güneş bu akşam. sandalı akıntıya ver. nar ağaçları. 15 Teşrin-i sani. Bizim için doğdu bu yeşil gündüz. Irmakta solgun ay. Elmaslar damlatan ince kürekler Bir gölge halini alsın ırmakta. Portakal. s. Uzakta uyumuş iki üç saz dam. üçümüz! Bizim için doğdu bu yeşil gündüz! Uzanmış sahile ay ışığında Söğütler.4. Yolumuz denize karışan bir su!.

4. Bu uzun gözyaşları bu ah edişler neydi? Namusunu bir gece beş paraya vereydi Bu nemli. Kim koymuş merhameti mukaddes ayetine Böyle mi bakacaktı o nebi ümmetine.103. 1928. Her kaldırım taşının izi olan etine. Tıkansın. c. s.352 SEFİLLER Bir duvarın dibinde bu siyah gölgelerin Çıplak derilerine soğuğu vurmuş yerin. bir de kendine vurdu! Ali Rauf HAYAT. Fırtına yüzlerinde inledi derin derin. 15 Teşrin-i sani. Bin kere dudakları çocuklarına değdi. inildiyor ölmeden aç kalanlar. Çürümüş gözlerinden yaşlar akıttı durdu. Dinleyin. uzun uzun ölümü çalan çanlar: Hançerin kabzasından akarken kızıl kanlar Kaç kere çocuklara. soğuk yerden o çoktan kurtulurdu. nr.7 . Yırtık göğüslerinde on canavar kudurdu.

Benim bir emelim var.. Alnından düşmesin tek zaferin altın tacı.353 Şairin Miracı TÜRK’ÜN KİTABINDAN Bu akşam ufku engin bir kanat gölgeliyor: Bir kızıl kuş gökte bir mabede yükseliyor: Nerde peygamber diye yanan şair geliyor: Saçlarını melekler bütün yoluna yaydı. Yerde hicranla vurdu başını taştan taşa. O kuş ki çıkmak için yandığı halde arşa. 15 Teşrin-i sani. Şimdi mağrur gönlüne yabancıdır her acı. 1928. nc4. Vasfi Mahir HAYAT.. Ona haktır yaptıran bu korkulu miracı! Hakkın peygamberine göğe çıkmak kolaydı. Niyaz: Senden bazı gönüller bin bir saadet ister. bana yalnız onu ver: Layemuttur gaziye destan yazabilenler. Bir şarkı yapmak için şu simsiyah engine Doğan günü bekledi.103. geçen yılları saydı.. Bir gün yetişsen diye güneşlerin dengine Leke bilmez alnını boyadı kan rengine. Kanadını açtıran bu muazzam savaşa Bizden yüksekliğine gönül verdiği ayda. Allah’ım! Ne olurdu bu şan benim olaydı. nr.8 . s..

Yavrum. Akmayan su gibi durgunsun candan. nr. 1928.103.354 NİCE GÜN GÖRDÜM! Akmayan yaşlarla ısınmış yüzün.4. bugün seni pek ölgün gördüm. Seni vatanında bir sürgün gördüm. Dilimin çözülse bu kör düğümü Söylerdim dünyada nice gün gördüm Necip Fazıl HAYAT.16 . Düşecek gibisin. Aldandın görünce sen güldüğümü. 15 Teşrin-i sani. Bir lahza sezmedin üzüldüğümü. c. Neşeni ne bugün ne de dün gördüm. s. İri bir dal kadar yorgunsun candan. vurgunsun candan. Gözünde bir küçük noktadır hüzün.

divanlar kalsın yine.. nr.. Olduğu yerde kalsın yerdeki atlas minder. c.. Bozma sakın odanı. 1928.. Garip kalan ruhuma bir alev salsın yine.4. ağızlıklar.355 BOZMA ODANI! Bozma küçük odanı. Yazıhaneni açık bırak. tespihler. “Dağılacağız” desin bir ses yutkunur gibi. olsun bana teselli. gittiniz.. 15 Teşrin-i sani.103. Önünde hayalimiz görünsün birer birer. Kaşlarımızı çatıp uzaklara dalalım Ayrılık lakırdısı bize dokunur gibi. Sedefli iskemleler. “Nazara geldi” diyor kim gördüyse bu hali. Loş köşesinde Nihal hülyaya dalsın yine. kapatma sakın. Şükûfe Nihal HAYAT. Dört köşesinde vardır dört şairin hayali.. Fuzûlîler.16 . Erişilmez yollara dağıldınız. Köşeden bir ses gelsin bir şiir okunur gibi. Nedimler. s. Deste deste şiirler.

c. bitti mi bugün onlar? Niçin öten düdükle sarsıldı istasyonlar? Son defa giden tren bir yazı götürdü mü? İffet Halim HAYAT. Biz yine derdimizle bu yollara uzandık. Derken yirmiyi saydı Bir şahap izi gibi tren raylarda kaydı. bu yollarda kaynak gibi coşmuştuk.... On var.356 TREN GÖTÜRDÜ Saat.103.4. O günler ne günlerdi..17 . çeyrek var.. 1928.. s... Bütün bir yaz izimiz bu yollara geçmişti. nr. trenle koşmuştuk. Bu yollarda kaç gün biz. Kaç aydır. 15 Teşrin-i sani.

* Esatirî asırlar sanki doğmuş yeniden Deniz perilerinin sesine doğru giden Kalyonlar da böyle mi geçiyormuş denizi? Fakat sonra bırakıp çizdikleri bu izi Sahildeki seslere doğru atılmış onlar. 1928.. s.104 . Kayalara çarparak parçalanmış kalyonlar. Nihayet bir tunç gibi gecenin çöktüğü an. * İlâh eder insanı hayatta bir saniye. Ne korkunç bu ayakta kürek çeken tayfalar Kollarında adeta bir ilâh kudreti var. Her hamlede vücutlar yükselip alçalıyor. Denizi kaplar gibi büyüyor gölgeler. Hamlacılar benziyor canlı bir karaltıya. bunlar daima açıktan yol alıyor. Kılıç gibi denizin bağrına gömülerek Bir inip bir kalkıyor koskocaman bir kürek! * Ve şimdi sayıklarken sularda bir durgunluk.4... HAYAT.. * Hayat aynı hayat mı asırlar geçse bile? Gürbüz hamlacılar da düşecek mi sahile? Hayır.. * Bir mavna ağır ağır ilerliyor batıya.. bir geri. c.7 Halit Fahri .357 HAMLACILAR Bu akşam ilâhlardan bir iz göreyim diye Nazarlarım engine uzandı bir saniye.. Yaklaşıyor devlerin göğsüne doğru ufuk. nr. Yıldızlar ürpererek bakıyorlar yukardan Denizin ilâhları yoksa bunlar mı diye.. Sallanıp duruyorlar bir iler. 22 Teşrin-i sani...

358 DİJON Akşam. Meydanlarında diniyor şehrin takları Miğferli bir cengâver tavrıyla sokakları.104 . 1928.. Kuşlar tüner evlerin sivri çatılarına Tabut kırıntıları halinde ölü dallar.. Sabri Esat HAYAT..... Akşam böyle inince şehrin cesedine sus. c.. 22 Teşrin-i sani. nr. Büyük katedralde mırıldanır Augelos... Havuz.15 ..4.. yükselir parkın kasımpatlarına. Göğüslerinde kızıl bir akşamın salibi Kapıları dinleyen dilsiz bekçiler gibi Borgonya düklerinin hayalleri dolaşır.. Dar yollarda bir kadın hasta bir çocuk taşır. Havada görünmeyen sessiz bir çanı sallar.. s..

s. Bu da bir hikâye öbürü gibi Bunun da o gençle şu kız sahibi Fakat bu çok içli bunun sebebi Ne olurdu benden sorulmasaydı. Şu kıza gelirdi o genç desem mi Gurbet ellerinde vurulmasaydı.15 . 1928. Necip Fazıl HAYAT. nr.359 BİR HİKÂYE Bir hayal arayıp gözüm dalardı Şu bulanık sular durulmasaydı Kim ümit kuşunu yola salardı Dağlar sıra sıra kurulmasaydı. 22 Teşrin-i sani. Artık ne eylesem hep gam yesem mi Bu ömrü böylece sürüklesem mi.104 . c.4.

Yaydan kopan ok gibi kanat açtım derine. bir kalbini aşmadı. Rüzgâr göğüs geçirir. s. kulaklarım sesinde. dağların ötesinde Kanı kalbimde çarpan bir kadın gel desin de! Ben batıya koşarken. Delmek için nefesim yetti külünk yerine: Birer küme buluttu sıra dağlar yolumda. dere çağlar yolumda. 29 Teşrin-i sani..3 . Kapanmak istiyorum bu hızla dizlerine. 1928. Hey ne dağsın ki dalgam zirvene yaklaşmadı! Bin geçit aştı gönlüm.5. Geçtiğim dağlar bugün bana ağlar yolumda! Faruk Nafiz HAYAT.360 FERHAT Taş kesilsem duramam. nr.105 . c.. Akdeniz’in dalgası gönlüm kadar taşmadı.

Her biten gün sonunda.. s. c. yer yer Bir yokla yandığını. 1928. Bekleyen var yolunda: Aşk hıçkırığını.361 ÜZÜNTÜ Gerilirken geceler. Ziyaettin Fahri HAYAT.5. nasıl.8 . Alnımın. Bırak gözün yaşarsın. Ki bir teselli sarsın.. 29 Teşrin-i sani. nr. Basımda düşünceler Bir karınca yığını.105 . Sevgili! elini ver. Kalbimin kırığını.

Gönüllerden içerim.105 . c. 1928. s.. Tüyden bir mızrap olmaz tel tel sinirlerime.. Çocuk kalbim. ne çare.5. Öyle bir bülbülüm ki: aşkımın ateşinden . nr. bardakta. Gün olur. Sürünür geçer sabah kapasam gözlerimi. Bütün hissim toplanır bazı on parmağımda Onlar da pergelleşir kıvrımların peşinden. Kül olmuş gül tütsünü vardır ancak bağımda!. kartallara kanat fırtınalarım. Behçet Kemal HAYAT. 29 Teşrin-i sani. yarım yarım!. Mevsimler kadın gibi kapımdan uzaklaşır.362 BEN Işıklar.. Öyle günüm olur ki ruhum çıkar derime: Göğsüme bir sararmış yaprak deyse ağlarım. sularda fenerin aksi varken Denizin göğsünü de ahım kanattı sanır!. Bakışlarım en çirkin şeylerle oyalanır Gözlerim ufukların ötesine dalarken.18 . deniz gibi renge boyar derimi. En ince bir çiçeği koklarım bir dudakta Ben şarabi görmedim sürahide. Batan güneş göğsüme yaslanmaya yaklaşır En gür ihtirasımı çıplak ayda tadarım.

3 . O bembeyaz dişleri parlayarak. fakat mücrimi sen değilsin..5. 1928.. güldükçe. Yeryüzü kara diye geceler müttehim mi? Hepimiz bir kudretin elinde oyuncağız: Ne derse yapacağız. Titriyorum azabın karanlık dehlizinde. Sonra birden şuurun ışıkları yanıyor. Bir an içimde deli bir isyan uyanıyor. En küçük bir üzüntü rüyanı incitmesin. Kıvır kıvır saçları beynimde büküldükçe. Başımda duman gibi saran ve boğan hüzün Ağlıyorum bu dilsiz zenci kızın dizinde.. Bir cinayet var..106 . nr. sonra yok olacağız! Celal Sahir HAYAT. Sen değilsin bağlayan boynuma zincirimi! Mes'ul mü esen rüzgâr çiçekler soldu diye. 6 Kanun-i evvel. c.363 ZENCİ KIZI İLE BAŞ BAŞA Karşımda bir bulutlu gök gibi dargın yüzün. s. Mes'ul mü batan güneş gökte kan oldu diye.

Ansızın uyandım.. Bülbüller şakımıştı Ta uzaktan uzağa. Güller saçan güneştin Çöle dönmüş kucağa.. ah! Fundalıklar simsiyah Kim bilir nerde sabah Serpilmiş hangi bağa? Başımda yâr dizi yok! Sevdiğimin izi yok! Aşkın kedersizi yok! Yas inmiş dört bucağa ! Soluğum yavaşladı.. Çırpınıp pembeleştin. İpek dizine yattım... Bu ne tatlı sarıştı Canlarımız karıştı. Soydukça körpeleştin.. Öpücüğünü tattım.364 YANIK EFE Aldım da yatağından Kaçırdım seni dağa. Göğsümü gam taşladı . Turunçlara el attım: Ermişler olgun çağa. Bir yeşil çam altında Geldik dudak dudağa.

Varsın efe vurulsun .. Sen şimdicek uyursun Yuvanda canlı nursun.. Sırma telli bir ağa. Dallara ışık saldı: Gözüm takılı kaldı. Şimdi kurdum! Ne yerim var ne yurdum! İtin birini vurdum Asi oldum “konağa”! Bey babası zenginse! Çiftlikte efendinse Hakkı mı var her cinse Kötü gözle bakmağa? Oydu sana yan bakan. Tutuştu beynimde kan. Yarın düşüp tuzağa! . Konmak için leşime Çatmasaydı eşime İlişmezdim alçağa...365 Gözyaşlarım başladı Yana yana akmağa: Kuzuydum. Hesap verdi kaltaban O gün “koca bıçağa"! Herkes düştü peşime. Ah işte ay yüceldi.

Ödemiş.5 . nr. Girsin kara toprağa! Nazilli.366 Sevinsinler isterim Nazlı çiftlik beylerim! Gitsin ölüm haberim Zaptiyeden.106 . uşağa! Kimse demez : Ne yazık ! Rahat olur ortalık! Efelik dönsün artık Bir kararmış ocağa! Sen de güller takında Başka yâr sev yakında! Efe.5. 1928. 1928 Enis Behiç HAYAT. c. 6 Kanun-i evve. s. “Mardan” dağında. Tam sevişme çağında.

Karıştı vücudum karanlıklara. Faruk Nafiz HAYAT.106 .. Ayırmış içimden beni ikiye. c. Zerrede Rabbını bulan kul gibi. Yüzünde gözyaşı yer etmiş diye: Ateşin gönlüme bir kere girmiş.5. Dünyaya gözünü yumarsan yine Bir avuç toprakta seni görürüm. Bir çile saçının üstünde ömrüm. senin yerine. 6 Kanun-i evvel. Gel. nr. aşkı yaşarmış gözümde ara! İçlenme saçında aklar belirmiş.. Nasıl titriyorsa.7 .367 RUH -Rıdvan Nafiz’e – Şekilden kesildi ruhun nasibi. 1928. s.

tarumar oldu bütün bir âlem.. ben hasta Sensiz geçecek günler için bütün köy yasta. c. bilmem.368 SENDEN SONRA Burdan gittin gideli nasıl içlendik bilsen! Göklerin gözü yaşlı. nr. kır. Sen de yap yalnız mısın o gurbet ellerinde Senin de ilâhına yetişmiyor mu sesin? Kaldır başını bari.16 . s. Göklerin en esrarlı. Bir kubbesi yıkılmış mabette miyim..5. gözlerimiz birleşsin. Gelsen de bir gün olsun göz yaşımızı silsen! Eczasıydık bir külün. çanı. gök ve biz Sen ayrıldın.106 . 1928. en karanlık yerinde! Şükûfe Nihal HAYAT. kırlar hazin. 6 Kanun-i evvel. Dualarım boş döndü bırakmadan hiç bir iz. deniz.

369 DAĞ ve YOLCU Semanın yollan kapandı işte. Yolcu hiçliğini söylüyorsan.107 . nr.. 1928. koca dağ dile gelmişte.5 . s. Nafile önünde haykırmasana. Dinle bak. Sesini örtecek bu dağın sesi... Yaşar Nabi HAYAT. Denize varamaz menbaın sesi. 13 Kanun-i evvel.5.. c.

5.107 . Ömre bedel bir yılın yaza benzer güzünde Ben varım zulmet gibi onu sarmış hüzünde. Gözünde çiselenmiş bir gece var kederden. 1928. Bütün yaz destelenmiş. nr. c. dağılmış neş'elerden San bir güldür kalan hasta yanaklarında. s. eli şakaklarında: Ağır ağır batıya doğru akan dalgalar H a s r e t i n i gezdirir ruhun uzaklarında. Dolaşırken duyduğu sesimdir sanki yerden. kızıl bir ufka dalar. Y ü z ü mermer kesilmiş. 13 Kanun-i evvel.370 HATIRA Bir gölge var yoldaki. Derdimin izleridir çizgilenen yüzünde. Azabımdır beliren saçının aklarında. Faruk Nafiz HAYAT.13 .

. 1928. Necip Fazıl HAYAT. düşerken dal gibi ümit. Tepende simsiyah kargalarla gel.. Yüzün bir sebepsiz korkuyla uçuk.3 . s. kızıl bir ufuk.. Kırık bir tekne ol dalgalarla gel.. Bir yaprak ol esen rüzgârlarla git. Elinden. nr.108 .371 GEL!. Arkanda çepçevre. ne bir ah işit. c. Ne bir hasret dinle. O gün baş ucuma karalarla gel. 20 Kanun-i evvel.5.

görmek isterim işittiği bir sese “Oğlum!” diye uyanıp atılırken annemi! HAYAT. Hiç kimse uyanmasın. İstiyorum izimi bozmamışsa yatağım. benden olmayanlar. alnımla çizgi çizgi edeyim camı. Sonra ölüler bile duyacak kahkahamı! Nasıl uyanılırsa kâbuslu bir uykudan. c. uyanmasın hiç kimse. Yalnız. bir saniye burda ağlayacağım. Bir asma yaprağında titreyen ışık gibi Bu. s. Bu. Ve ben. Sussunlar. Yeniden doğacağım bir hilal gibi yarım.6 Sabri Esat . ne dudağımda bir ah. 20 Kanun-i evvel. İstemem. hiç kimse uyanmasın. Bırakılan bir tasın Üstüne damla damla düşen sarmaşık gibi İstiyorum tozlarla sütun yaparken gündüz. kolunu uçuran kahraman gibi ferah Duyacağım yeniden alnımda o meltemi. İstiyorum içeyim yudum. Bir ince duman gibi uçunca bu sancılar. karla değil. 1928.108 . nr. asla bir sonbahar akşamı olmayacak.. İstiyorum ki dolsun yeniden damarlarım.372 NASIL DÖNECEĞİM! Hiç kimse uyanmasın.5. Döneceğim evime. O. Ne içimde bir acı. bu bana yabancılar. kuşlarla dolsun saçak. yudum bir sudan. Odama süzüleyim sessiz ve gürültüsüz.

gün battı. nineler! Açılmış olursa eğer tan yeri Murada ermişiz sayın bizleri. 1928.108 . Bulalım yatsıda Yıldız Dağı’nı.. c. 20 Kanun-i evvel.5.6 . On yiğit karşıki sırtı aşalım. Gidene yanmayın sakın. arkasından güneş yerine Bahtımız doğacak bu yalçın dağın. Faruk Nafiz HAYAT. burda gördüler Sonlarının neye varacağını! Bir yana atarak biz de uykuyu Selamlayacağız burda doğuyu. Her sene kurası gelen köylüler Bu dağa çıktılar. Gökleri görüp de yarın bulutlu Kendini saklarsa güneş. s. helalleşelim. Şimdiden sarıldık eteklerine. On delikanlısı Kızılırmak’ın.373 YILDIZ DAĞI Nineler.... Yarın. nr. nineler!. ne mutlu: Tezkere almamız yakın.

c. Selin ta orta yerinde Gene bu garip yolcu var. nr. Saadete etmiş veda! Gökten içiyor gözyaşı Belki ağlayamıyor da… Belki böyle can verecek Yağmur altında bir gece.14 . bu kalender? Hangi bir ilham perisi Ona yağmurda bekle der? Kaldırımlar üzerinde Gümüş bir sel oldu sular. Anlaşılan dertli başı. Kim bu gece serserisi. 1928.5. Yağmur sanki meyus meyus Ağlıyor yolda kalana. Işık serpiyor meydana. 20 Kanun-i evvel. s. iki fanus.108 .374 YAĞMUR ALTINDA İki fener. Belki murada erecek Naaşını sel götürünce… F AHRİ HALİT HAYAT. Kim bu şair.

. Çıkacak her tarafta karşına mezarlığım. Ben ölürsem ruhumu boynunda kement tanı! Bir batı rüzgârıyla kımıldadıkça perde Bil ki omuzlarımdan sıyrılıyor kefenim. Kırlarda topuğunu dişleyen yılan benim.. Akacak bir damardan bir damara varlığım Yaslandığın göğüste benim kalbim atacak.109 . Mehmet Emin’e Bir sarmaşık saracak yine genç bir fidanı. Nefesin taşmak için paçalar gerdanını.14 . Her sırıtan iskelet beni hatırlatacak! Her gece taş kesilmiş bir yatak üstündesin. 27 Kanun-i evvel. nr. 1928... s. c. Ben ölürsem ruhumu boynunda kement tanı! Faruk Nafiz HAYAT.375 HORTLAK Pr. Bir sarmaşık saracak yine genç bir fidanı. Çıtırdayan ölüler çevirir dört yanını: Korkudan haykırırken ağzına sığmaz sesin.5. Okşayan çiçek benim yüzünü bahçelerde.

4 . Tünerse bir konağın mermer eşiklerinde?. Gök yüzü zindan olsun yerin üstünde varsın. nr.. 1929..110 . yavrum..5. s.. yollarını şaşırmış yolculardan.376 KAR ve KARANLIK Başına vurmuş gibi sert bir kömür kokusu. şehrin geçit yerinde. bulmuşsa kar yaylada diz boyunu? Parçalamışsa bir kurt ne çıkar bir koyunu? Ne çıkar kol kolaysa yolda karanlıkla kar? Dağdan dönen bir çoban can vermişse ne çıkar? Sana ne.. Varsın kara toprağın bir gün yüzü ağarsın. sana ölüm korkusu? Taş döşenmiş alnına kondukça bir kuş gibi Ellerim ürperiyor. 3 Kanun-i sani. Bilmediğin bir köye bir çığ inmişse yardan? Ne var bu kış tohumlar tarlalarda donarsa? Boş sininin başında aç duran köylü varsa ? Ne olur kimsesizler. Sen şimdi yakınları seyre dal gözlerinle. naşa dokunmuş gibi. Sana ne. c. Nereden geldi. Örtülü perdelerden taşan ahengi dinle: Uzaklardan duyarsan yine kış rüzgârını Düşün uğursuz ufku kızartacak yarını! Faruk Nafiz HAYAT.

Ama çömelip gölgem Kâğıda göz atmasa. c.7 . nr.110 . Necip Fazıl HAYAT. Elimde kurşun kalem. Bir şeyler çizebilsem.5. 1929.. 3 Kanun-i sani.377 KÂĞIT KALEM Kabarmış su gibi Çıkmış çeneme masa. Boş kâğıtta her çizgi İçerimde bir tasa. s.

3 Kanun-i sani. duman yanında sokak feneri camda.1929 Sabri Esat HAYAT. Ağrı gibi dinecek yalnızlığım bu gece. Yıl başı ağacımın sırıtan her boğumu Süslenecek sararmış mektup parçalarıyla. Duman. akın bütün misafirlerim: Kapım dolacak şehrin buz tutan rüzgârıyla Bir mumya eli gibi yakacağım beş mumu. Sokaktan geçenleri odamdan işittikçe.12. Beklenmeyen bir yolcu gibi sessiz girecek Odama yarı açık kapıdan. nr. 1929. bir gün akşam. Gelecek akın.110 . s.14 . alev. Gazeteyle örtülü üç ayaklı masamda Yükselecek çarmıha benzeyen sıska bir çam. Anne! Bu melun şehir oğlunu şımartacak! Dijon: 6 . Sekiz penceresiyle yanarak alev. c. Duvarlarıma başlar aksettiren karşı ev Piyano seslerini pencereme atacak.378 YILBAŞI Perdeden tahtalara düşünce bir örümcek. Ne zarar gönlüm gibi geniş değilse yerim.5.

Yarın sensiz köyde her ceylan bakışlı dilber Dağdan dağa akseden yanık bir türkü söyler. Döktün sırma saçını gül yüzünün üstüne: Gördüm seni alevden bir kafes arkasından. Sen düşerken dizine. 3 Kanun-i sani. nr. 1929. sana nişanlı gencin Ben dönerim köyünden seni görmemek için. At üstünde gelini alır gider efeler. Nasıl mahzun dönerse susamış bir güvercin Kurumuş bir çeşmenin parçalanmış tasından.110 .14 . Madem kalbimde bir sen varsın bir de kederim Yerini her alanı boğacaktır içerim: Sen giderken göğsüme sapladığım hançerim. Pas tutarak kanımla çürüyecek pasından. c. Karlı dağda bir yiğit ağlıyorken yasından.379 ALEVDEN MISRALAR V Üç yüz atlı gelirken hazırlanan düğüne Eteğine ulaştım ben sürüne sürüne. s..5. Vasfi Mahir HAYAT.

Yârab. istemem. Kalbim. Sımsıkı mıhlıdır yere bacağım. bu zindanda çıldıracağım.5. İçimde uyuyan canavarların Sesiyle göklere haykıracağım. etrafı dağlar. 1929. nr. Altı yer. Göğsümü çepçevre saran zinciri Kendi dişlerimle ben kıracağım. c.. s. nefesini tutan rüzgârın Hırsıyla.110 . Bu küflü mahpeste kaldıkça diri Yardıma gelmesin.16 . Yaşar Nabi HAYAT. biri. göğsüme sığmazsa yarın. üstü gök.. 3 Kanun-i sani.380 ZİNCİRLİ Rüzgâr kollarımı semaya bağlar.

s.10 . ölümü inkâr ettirdi. Hasan Âlî HAYAT. 10 Kanun-i sani. Neş'eydin. c. N’olurdu o yuva bozulmasaydı.111 . Öç alabilseydik zalim ecelden. 1929. Sevdiğin Türklüğe kalbin yuvaydı. Sen can yoldaşımızdın kaçırdık elden.381 AZİZ NECATİ’YE O levent cüssenle hayattın. Ölümün. nr. kudrettin ve heyecandın. Sevgin yaş oldu göz kapaklarımda. candın. Bu kara toprağa nasıl uzandın.5. Hayat. Ümidi hüsrana şikâr ettirdi. Adın ayet gibi dudaklarımda. takdirinden sonunda caydı. Ölüm mü oraya koyan başını? Saymadı mı yoksa ecel yasını? Susmayan gür sesin kulaklarımda.

5.111 . Düşün ki. köyüme yolun giderse Bak.382 BİR GENÇ ÖLÜ Tez geçme atlı. O kadın -umduğu gelecek sanıp -O yerde bekliyor yüz bir akşamdır. Bir lahza ruhunum ahini dinle! O günden beridir bu kimsesiz yol İlk defa titriyor ayak sesinle. Ah yolcu. bu yerde bir akşamüstü Bir garip can verdi yirmi yaşında. endamı şanlım. O. köyün dışından Ansızın bir yanık ses yükselirse. Çekinme çılgınca haykırışından Bir kadın yoluna koşup gelirse. nr. Kar kana boyandı bu dağ başında.10 . irkilme. Halimi deyiver “Ne oldu?" derse Saçları dalgalım. her gün bir başka ümitle kanıp Yolumu gözleyen garip anamdır! Necmettin Halil HAYAT. 1929. s. dur. kim olursan ol. Girerken. Kalbine kudurmuş kurtlar üşüştü. şimdi nicedir güzel nişanlım. 10 Kanun-i sani. c.

c. Tan yeri kan tütse buhurdan gibi. 1929. cerrah neşteri Geçecek bir kanlı bıçak yerine ? Bir çınar yıkıldı. Faruk Nafiz HAYAT... Kim derdi. biz matem eyledikNasıl sel olmasın halkın gözyaşı. nr.5. O ne koç yiğitti! Gören vurulur. Efemi toprağa salan gönüller Yanıyor tutuşmuş bir orman gibi. geçti fırtına.111 . Derdim ki. önünde diz üstü bulur Efem Azrail’i bir göğüslese! Yosmalar kucağı gerekken yeri Konuştu mezarda oğulla nine. s.10 . sonunda. Yiğitler yas tuttu kardeşim diye! Yeridir kızıl kor kesilse güller. Karşılık gelirdi gökten o sese.383 EFEMİN ÖLÜMÜ -El idi ekber eyledi. Kara bir çevredir bulutlar aya: Dağlara yaslansa efemin başı Ayağı değerdi hemen ovaya. Uzun bir uğultu kaldı geriye: Ona oğlum diye yandı her ana. 10 Kanun-i sani.

nr. Bu gidiş. yazın ne bahtiyardım !. 17 Kanun-i sani.5. Harabım damla damla içirdiğin zehirden. s.. Ta kalbimde sızlayan bir derdin ateşleri.8 . 1929. Savrulduğum şu kurşun renkli yollar tükensin! Bu uzun ihtiyara yok benim tahammülüm.384 BİRDEN GEL Bu uzun intizara kalmadı tahammülüm. ey yılan yüzlü ölüm! Şükûfe Nihal HAYAT.. Geleceksen birden gel. al beni birden. Geleceksen birden gel. Gözlerimde kararmış bir yazın güneşleri. bir yokluğa doğru koşan bu akış.. Beni hain göğsüne doğru çeken kara kış! Ruhumu sinsi sinsi ezme. Kurşuni renkli eylül sarınca ufukları Benim de sükûnumu sarstı hazan rüzgârı. c. ey yılan yüzlü ölüm! Tabiatla el ele yürüdü bu yıl bahtım: Baharım ne hoş geçti.112 . Dalından kopmuş kuru bir yaprak gibi hazin.

güzelliğin var. sessizliği dinledim. Mezc oldu varlığım da renklerin ahengine. İçimden yana yana. bu levhayı anlatacak misal yok. Gözüm daldı ürperen kızıl yakut engine. Bütün bunlarda senin aşkın. Baktım da Kuşadası denilen şu cennete. akşam. burda rüzgâr güzeldir. Sandım ki ben. deniz. . Okşuyor saçlarımı.. * * * Baktım denizkızının alevden çelengine. O ipek tenin gibi. “Bahçecik” pınarından su içtim. leylaklarla duvaklı. * * * Esen rüzgâr siliyor alnımdan kederimi. ellerimi. rüzgâr. serinledim. su. Güllerin koynunda mı bürünmüş taravete? Gençliğin füsunu mu gıdıklıyor derimi? Bu öyle bir lezzet ki. “Tabiat" gibi zira. Bu deniz ancak senin aşkın kadar güzeldir. sevgilim öptüm dudaklarını! * * * Her şey güzel: ufuklar.385 KUŞADASI’NDAN MEKTUP Denizin öyle tatlı bir lacivert rengi var.. yüzümü. sevgilim. Dağlar menekşelerle. Harelerde ruhumun tükenmez ahengi var... aynını ben Alırım yalnız senin gül buğulu teninden. Sordum ufka : Yurdumun acep nerde dengi var? Sevgilim. dilber olan hayal yok..

Fakat bu güzel yurdum öyle yorgun. Her yerde seni gördüm gezerken diyar diyar.112 . 17 Kanun-i sani. hasta ki. Kuşadası. Hüzün ile her dakika o kadar temasta ki Bekliyor hasret çeken gönlüm gibi yarını. Teşrin-i evvel 1928 Enis Behiç HAYAT. 1929.. c..17 .5.386 Gözlerimin içinde senden ışıklar saklı. s. nr.

s. Henüz kana bulanmış sıcak bir kırbaç gibi Yüzünde duyacaksın sesimin tokadını! Sabri Esat HAYAT. Sallandı gözlerimde bahçemin söğütleri. o arkamda bıraktığım zamanlar. Hava çıplak bir tenden daha ılık bir şeydi: Bilekten kesik bir el gibi alnıma değdi Zamanlar.5. Dinle bu benim şarkım.19 . nr. Yanağında yer eden bir tel kızıl saç gibi. * * * Duydum bir kuş sesiyle can veren flütleri.112 . Büyüyor nefesimle şimdi viyolonseller. Tek baş gibi başların göğse yaslandığını Ölü bir çocuk sesi çıkarınca kemanlar. Dinle. 17 Kanun-i sani. c. 1929. şimdi yayları boğan bu uğultuyu.387 OPERA Gördüm bir çift göz gibi gözlerin yandığını. Hisset dudaklarına gelen kanın tadını. bu benim şarkım dinle! * * * Nasıl şaha kalkarsa bütün bir gölün suyu. Hep benim bu tellerin üstünde gezen eller. İçimde bir kuş öttü örselenmiş sesiyle.

Azgın bir kır at gibi Köpürdü. iki büklüm. genç yeni yıl! . Uzun. “Vurulsun yerden yere! „ Böyle verirler hüküm “Yeniler Eskilere!" Çığlar ve çağlayanlar. tüvanâ Yeni yıl binmiş ata. saçarak “Zaman” merhalesini Geçiyor yol açarak… Vücudundan. Ümitsiz ağlayanlar Dinliyor narasını. Haykırıyor cihana: “Kalkın yeni hayata!" “Eski yıl. ağzından Savrulan sıcak duman Gökteki bulutlar mı? Kim bu ejderha gibi Küheylanın sahibi? Meçhul bir şehsüvar mı? Yeni yıl genç.388 YENİ YIL Sırtına kanat gibi Fırtınalar takınmış. Yeni yıl. ak yelesini Kabartarak. şahlandı “Kış”.

5.389 Damarlarıma yayıl. c.113 .13 . nr. s. 1929. 24 Kanun-i sani. Sil gönlümün pasını! 1 Kanun-i sani 1929 Enis Behiç HAYAT.

ne de süslü bir çelenk Kanı benim kanımdan. nr.. ruhu benimkine denk. Sıska kollar halinde karyola demirleri Kımıldar saatlerin sesini işittikçe. c. * * Ne bir örtü isterim. Uzun koridorlarda boğulur bir canavar. s. İçinde bir eskimiş zemberek burulunca. * * Bir hayal yaşatmaktan gözlerim yorulunca.113 .. * * Tavanın bir ıslanmış renkle büyür kirleri.390 YATAKHANE ve SAATLER Beyaz perdeler gibi gerilince dört duvar. 13 . * * Bir köşede duyarken bu dilsiz “tan tan” ları. 24 Kanun-i sani. 1929. İçimdeki zemberek bir gece boşalırsa. Sessiz uyandırmaktan korkarak yatanları. Uzak bir saat vurur dokuzu tane tane. * * Çanlarım sallayan bir kervan halinde bu Gözetler bir kulenin en ucunda gurubu. Dijon. Üstüme serpin bu tok seslerden ne kalırsa!.18 .5.X .1928 Sabri Esat HAYAT. Damlarda kuşlar gibi birikirler gittikçe. Kesik bir nabız gibi ses verir yatakhane.

Dev adımlarıyla bir yolcu gitti: Solunda bir kılıç gibi sallanan Tek kolu anlattı. c.. Ardınca yürürken.1929. 31 Kanun-i sani . Bir dağdı. içim yaş dolu. bu bir yiğitti. nr.114 .. s. Canlandı gözümde kesilmiş kolu. gölgesi kararttı yolu. Faruk Nafiz HAYAT. Sınırda düşmanı göğsünden itti.2 .5.391 KOLSUZ Sağ kolu kesilmiş omuz başından.

Gecelerden beridir uykularım hep yarım!.114 .... c. ateşsiz. bir bıçak acısı var. Bin bir acın sesini haykırıyor bu rüzgâr. * * * Uluyor ufuklarda yine rüzgâr.. damı çökmüş yuvalar.. Alnına bir cinayet kızıllığı doluyor. Çok kurban verecektir ona bu kapkara kış!. Ölüm uğultusudur ufuklarda uluyan. Diyorum sefaletin işleyen yarasında. Bir çığlıktır kopuyor uykumun arasında.2 .. Ey ışıksız... Genç.. Yine hain bir neşter.. Köşede bir canlanmış iskelet bir ihtiyar.392 ULUYOR. hasta yavruların... uluyor. Mezardan baş kaldıran zaferin nefesidir. Ölüm size başı boş serseri gibi dalar... Uluyor acı acı bu bir ölüm sesidir. HAYAT... Yedi başlı bir ejder sanki mezardan çıkmış.5. 1929.. Aklanmış gözleriyle ölümden ölüm sorar. s. 31 Kanun-i sani... nr.. Öper solgun yüzünü aç.. veremli bir anne yolunur hıçkırarak.. Şükûfe Nihal .. Onun da yolculuğu değil o kadar uzak!.. Bu yerlerde var mıdır bilmem bu sesi duyan!. Çocuklarından ümit bekleyedursun yarın!. Gecelerden beridir sarsılıyor camlarım.

Muhip Atalay HAYAT.... . kırdı.114 . paslı bir çanın ipini bir kadit el.. topallar..5 .. Diye kansız dudaklar. yürü. . s. c. Şehir birden derin bir karanlığa gömüldü. Yüzün bir şifa gibi bu kanlı şehre girdi. Dik dağlardan koparak geldi sonsuz hızıyla. çekti bağlanmış bir canavar gayzıyla: Sonra bir duvar çöktü. Her kaldırım taşında sanki bir baykuş güldü: Körler.. Dağıldı bu tabloya sonra soluk bir duman: Bir göl nasıl açarsa fidandaki koncadan. Çekti.393 KAFAMDA İHTİLÂL Birden. Alevlendi yanaklar. . ..5. . .... parçalandı bir heykel. attı. . 31 Kanun-i sani.. . .. açlar. İsli göğüsler şarap gibi içti rüzgârı. nr.. Bir vücudun ansızın taş kesilmesi gibi. Sonuncu dinamonun da bitince kömürü.. Bir sırığın ucunda Bir paçavra halinde sürüklediler Rabbi. Kalplerin ateşinde kızdırıldı demirler. Mukaddes yapraklar her biri avucunda Buruşturdu fırlattı . Kırıldı demirleri yassıltan silindirler. Tam yedi kat setini yıktı bendin suları.. . . 1929. Seslendi birbirine bin hazla: Yürü. Bu haile üstünde ağır ağır belirdi. Bağırdı..

s..5. Taha Ay HAYAT. Yıkayınız yağmurlar Lekelenen içimi Siz kazınız bir mezar Gömeyim sevincimi.14 .394 YAĞMURLA BAŞ BAŞA. * * * Gece sokakta yalnız Bir gence rastlarsanız Yükseklerden alıp hız Bırakmayın peşimi!... nr.114 . 31 Kanun-i sani. c.. 1929.

* ** Günden yanan tenleri bahtlarından da parlak.. Akşam köye dönerken bu Toros güzelleri Her çeşmenin başında bir türkü söylüyorlar. keskin orak elinde. Nasırlaşmış elleri.. Yarın güneş halinde tepelerden doğacak Dağda hayat kazanan bu köy "Fatmacık”ları! Taha Ay HAYAT.115 .. * ** Bağrını güneş yakmış.8 .. seller gözyaşlarıdır... c. İpekten işlemeli dağarcığı belinde Ormanı inleterek dağa ilerliyorlar. nr.395 KÖY KIZLARI Omzunda kırık desti. 1929.5. 7 Şubat. Şahikalı tepeler gönül yoldaşlarıdır Onlar burda parçalar sırımlı çarıkları. * ** Rüzgârlar nefesleri.. s..

Ölüme gurbet pusu. c. Tozları.. Giden hangi esimdi?... nr. Yok tanıdık bir yolcu... 14 Şubat.5.. kasırgadan. s.116 . Var bir günlük kokusu. «Köşeyi dönmüş» diyor. yolların ucu. Tabuttadır yol alan!.396 YOLLAR «Dayandı ufka» derken Saplanır kalbe birden Hançer. sinsi bir yılan.3 . Gören «bir yolcu» şimdi. Yer yer tüter buhurdan.... Durup durup kıvrılan Yollar.... Yola neye düştüm ben !. Düşünür: «Kimi soksam?» Bakar ağlarım akşam Vurmuş gibi ayrılan!. 1929. Behçet Kemal HAYAT. Unuttum ben de kimdi?. Yol gurbete gidiyor.

Büküldükçe bu ağır cenazelerden. c. Ben ne göğüs geçirdim. Döktü çiçeklerini kokladığım demetler. nr. ne gözümden yaş aktı. İşlendi her kemiğe bir ruhun manzarası. Faruk Nafiz HAYAT.116 . s.5 . 1929. görelim?" Rüzgârda savruluyor bir tüy olan yüklerim. belim Dedim: “Nasıl çürürmüş genç ölüler..5. Kalbimde birbirine benzedi iskeletler.397 ÖLÜLER Kalbime her giden yıl bir genç ölü bıraktı.. Birbirinden habersiz can veren her hatıra Kalbimin taşlığına uzandı sıra sıra. 14 Şubat. Bütün boylu boyunca kalbime gömdüklerim Bir iskelet kesildi yıl geçmeden arası.

14 Şubat. sevgilim.116 . s. sevgilim.5 . 1929.398 Hayne'den: BİR KAÇ MISRA Yanaklarında yazın coşkun harareti var.5. Değişecek şüphesiz bu hal bir gün. Gülgün yanaklarında göreceksin kışı sen! Kalbinin kutuplan bir cehennem olurken! Süleyman Sıddık HAYAT. c. nr. Bir kızıl gül renginde o ateşin yanakları! Kışın hüküm sürdüğü yerse gönlün.

Pırıltılar. c.117 . Onu billur bir kâse Gibi doldurur nurum.3 . Necip Fazıl HAYAT. 1929. Hayattan bana neler Getirir pervaneler. 121 Şubat. nağmeler Renklerle eriyorum..5.399 UZLET “Aziz Hakkı Tarık’a. bense İçinde yanan bir mum.. s. nr.” Uzlet bir fener.

400 9 EYLÜL -“Güzel İzmir” için ölen Mehmetçiklerin aziz hatıralarınaHemşerim.. ihtiyar. şehirde. göğsün sevincinden kabarsın Şu eflâke set çeken yüce dağlar boyunca! Set çekme hislerine bu güzel günde.. Atların nallarından çıkan ateşler bugün Bir güneş nuru kadar kalbi aydınlatıyor. nihayet sevdiğinin göğsüne Düşen bir sevgilinin tatlı baygınlığı var Tarihinin bu günü benzemez başka güne! Kalbinin hangi günde böyle çırpındığı var? . Bak. bir vatan kalbi deniz olmuş geliyor. Hemşerim. bugün hislerini zapteden zinciri kır! Dinle top seslerini. İşte şimdi konakta Yeni doğan gün gibi bayrağın yükseliyor. erkek. Kır. Halkapınar’dan at süren bir bölüğün Neşeli nal sesleri Kordon’u çınlatıyor. İşte. varsın Hürriyetin zevkini için tatsın doyunca. Bu anda aynı gurur. dinç içinde Bir tek gönül var gibi aynı zevki tadıyor. Kordon’a dalga dalga vuran körfeze bak da Gör ki. aynı sevinç içinde On üç milyon kişinin kalbi burda atıyor. duyduğunu boğma ciğerlerinde. Sevincinin sayhası akis versin derinde. haydi. Vatanda kadın. Orda coşan sevinci en gür sesinle haykır.

117 . nr.. s.. 1929. varsın Hürriyetin zevkini için tatsın doyunca. 21 Şubat.401 Zafer değil bu millet zaferinin yanında Cihanın dört ucuna korku salan seferler! En büyük kahramanlar işte: öz vatanında İstiklâlin uğruna bu kan dökmüş neferler.4 .5. Necmettin Halil HAYAT. bak ta göğsün iftiharla kabarsın Şu eflâke ser çeken yüce dağlar boyunca! Set çekme hislerine bu güzel günde. Hemşerim. c.

. Öldürdü beni sıcak odaların azabı.13 ... Bu yumuşak yastıklar taştan da katı bana! Kefen soğukluğu var beyaz örtülerimde! Daha munis toprağın üstünden altı bana... 21 Şubat.402 AZAP Sobanın alevleri korkunç bir canavardır. c. s. Vücudumu kıpkızıl dilleriyle yalıyor. Odamdan kutuplara giden bir yol mu vardır? Bütün ruhum bir buzlu okyanusa dalıyor. Şükûfe Nihal HAYAT. nr. Kimlere kefen oldu gene bu gece karlar? Kaç yoksulu kolunda sürükledi rüzgârlar?.117 . 1929.5. Gözlerimin önünde kimlerin ıztırabı Yok ki bana bir lahza sükûn versin odamda! Yetişmiyor kollarım onlara uzansam da. Yatağım bir yılanın derisiyken derimde.

küçükler. Kâğıttan. s. kimisi kısa.. Necip Fazıl HAYAT.. nr.2 . Ruhların mehtaba daldığı taraçalar... damlarda işleri ne? Şehrin. Her an bir haberi gözler gibi yukardan. 1929. 28 Şubat. ortancalar. Kimi bir tuğladan külahla başındaki Evlerin üstünde ayrı bir evdir sanki.... ufacık köşklere benzerler ki Kopuyor İçinde görünmez facialar.118 . c. çarşaf gibi bürünmüşler sisine. Kimdirler sahiden. bacalar..403 BACALAR Görürüm. çıkmışlar kararmış çatılardan Kemik bir kol nasıl fırlarsa bir mezardan. Onlar insanların gözünde bir kartalsa İnsanlar onların gözünde karıncalar. bacalar. Dipsiz maviliğin esrarım kurcalar. Kolları işaret gibi göğe yükselir.. Bir aile ki bu.. bacalar.. Kimi ince.5. kimi uzun.. Dalmışlar afyonlu dumanlar ile yasa. bacalar. Kimi bir belki de evlerin cinleridir. bacalar. yabancıyız hepsine İçinde büyükler. Bakarsın. her evden kimler ölmüşse gelir..

nr. Bu meydanda başları boş dolaşsınlar diye. Duvarları paradan. 1929. 28 Şubat.. Ne bir anne bakışı ne bir yar okşayışı.. s. c. Yatağım taş. yorganım kederin karlı kışı..17 .5.118 ..404 MAHPUS — Sanatına hayran olduğum Faruk Nafiz’e — Tahammülü yok diye bu taşın iniltiye Mermer kapılarından kovdular inleyeni. Bu zindana girenin boynundadır kefeni. Silmek için alnıma çizdikleri kirimi Yirmi üç yıl kemirdim dişimle zincirlerim Şimdi ölüm yerine seyredince dirimi. Vasfi Mahir HAYAT. Günahsız oğlunuzu sakınınız analar! Şimdi kinim kudurmuş kör gözlü bir canavar: Bir hamlede ezecek her önüne geleni. kızıl kandan nakışı.. Zincirden çözdüklerim hapse attılar beni. İşte demir kapılar kırıldı: fırtına var.. Kalplerine batacak bin azabın dikeni.

insan nasıl kana aç olur. Yaşar Nabi HAYAT. 1929.405 LÂNETLİNİN ŞARKISI Bir akşam. nr. Her iniltim yüzüme inen bir kırbaç olur. gözüm kanlı. Bastığım topraklardan kazıdılar izimi. Sormayın.19 . Korkuyla ürperiyor getirenler yadına. s.. 28 Şubat. yanan bir ormanın hızı var. artık.5. Adımı koymaz oldu analar evlâdına. Size gülersem eğer bir gün mezar taşımdan Bari hayatım gibi onu da kırmayınız!.. Her duam biraz daha çürütürdü dizimi. şimdi. Ölüm bir karga gibi ayrılmıyor başımdan...118 .. Görürsünüz serçeden bir kartal çıktığını Süt emen bir kuzunun ete acıktığını Öldürün bir boğayı fakat kızdırmayınız. Kargalar bile korktu o gün vahşi sesimden: Bazen bir çığ olmaya yetişir bir avuç kar. fırladım mahpesimden Bir damardan fışkıran kıpkızıl bir kan gibi.. İçimde.. Yavrusu parçalanmış dişi bir kaplan gibi. c.

5.. nr. kederden yandı zemin. Böyle acizliğini duyduğum günden beri En büyük düşmanıyım kendi şiirlerimin.406 İTİRAF Şair sonsuz bir hayat verdi mısralarına. s.. Vasfi Mahir HAYAT. Madem sanat uğruna yaşarmış can veren de Ömrümü üç mısraa bağladım işte ben de. Her mısraım cenk için atılırken ileri Bildim: Ölüm olacak bu harbin muzafferi. c.... 7 Mart. Bir asırdan iki üç mısra kaldı yarına. 1929. Semalar kan ağladı. Çoğu öldü esince kasırgası ademin. Dedim: Bin bir emekle gonca veren çimende İki gül açtığını görsem alın terimin..4 .119 .

.3 .. Üzülme uzakta beni bekleyen Yoldayım. geç kaldım. 1929.! Refik Fikret HAYAT. kaldım. Sakın bu olmasın beklediğim yar? Varayım gideyim bir ayak evvel.120 .407 GEÇ KALDIM Bir ömür hızıyla geçtikçe yıllar Seziyorum beni çağıran bir el. c.. Ne kadar ok gibi fırlasam da ben Mıhlanıyor yere attığım adım. yoldayım.5. bekleyenim var Ben yorgun değilim! bu yollar uzun!!. nr. s. Ömrüm de olsanız kısalın yollar Tek gönül menzile kavuşmuş olsun. 14 Mart.. Geç kaldım. biraz geç.

120 . c.5. 1929. vücudumun görmeden ötesini Bir macun gibi çekmiş beynimi havanından Alnımı yapan dülger almış kerestesini Çok eski bir konağın oymalı tavanından Necip Fazıl HAYAT. s. Sihirbaz. Seyret çizgilerimde.3 . nr. Dedi: yastığa dayan.408 TAVAN Bu akşam mum yanınca bu bir asırlık ağaç Mehtapta orman gibi gizli yollarla doldu. o cam gözlerini aç. doğduğun gün ne oldu. 14 Mart.

Bahçene sıcak bir tüy bırakıp geçen kuşlar. c. s. Dalga yerine çarpan kalbin midir enginde? Akar mı nefesinle ufka doğru bir gemi? Ey alnını. kendilerini taşlara çarparlar da Gene gurbet diyerek ağlamaz kahramanlar! Sabri Esat HAYAT. Kumsalın kayaların üstünde o koşuşlar Gene gözlerinde mi hâlâ gözlerinde mi? Orda deniz coşkun mu sesinin ahenginde. ısıt avuçlarını. nr. bu ocağa uzatsın uçların. 21 Mart. Ey alnını ateşe.121 .5. ateşe bir parça daha ısın: Madem uzaklaşmışsın madem uzaklaşmışsın Madem ki yok alnını okşayan ılık bir el.409 DAÜSSILA İste ocak mayın üstünde bakır şamdan Gölgen parçalanmadan.. Konuşma duvarlarla böyle anadilini: Sus.. Kıvrılma serçe gibi altında bu karların: Kırık cam parçaları hisseden damarların Ocağa. odana giriyor sabahı vuran çanlar Bak kuşlar ağlıyor mu kaldık diye dışarda? Düşün.4 . duvar kızıllaşmadan. Kül altında kor gibi gömülme böyle düne: Vurma yumrukları deli gibi göğsüne: At ocağa ısınsın damarlarını tel tel Ağlama dişlerinle parçala mendilini. 1929...

410 ODALARIM Camekânlı odanın kızıl perdeleri var. Mazgallı taş odanın siyah perdeleri var.122 .4 . o ateş rengi kapanan gözlere sor! Perdeler. c.5. kıvılcımlar. doğan göz gibi bahamı ortasında. tahta havanlar. Bir tokmak sedasıdır orda akşamla sabah. Öyle hisli bir dunum yüzer ki havasında. otsu dağların yüreği kadar siyah. Sarmaşıktı odanın yeşil perdeleri var. s. yangınlar. 1929. Gerisinde akşamlar. Biraz evvel o yerden bir İcadın çıkmış kadar. 28 Mart. Dövülür mahzenlerde büyük. bilezikler üstünde ilerliyor. Kızıl. nr. Necip Fazıl HAYAT. Yeşil. Siyah.

28 Mart.122 . s. Bırakın basınızı sarsın başka bir tipi. Sabri Esat HAYAT. Sakın hatırlamayın bu eski şarkıları!. yollarda yapayalnız. boğsun bu eski şarkıyı bir kahkaha. Kanatsız bir kelebek gibi yükseldi size. Bir akşam. Onu ya bir yas günü sahilde dinlediniz. en sondan. c. kaç sonbahar.8 . Sanki bir sır halinde. Yahut bir yaz gecesi işittiniz balkondan. Bir şırıltıymış gibi damladı içinize.5. Son yapraklar üstünde ölen böcekler gibi. Kim bilir. Belki de bu şarkıyla bir sabah uyandınız. seyrederken pencereden dağları. Gülün.411 ESKİ ŞARKILAR Oltanızın ucunda esnerken bütün deniz. Hep aynı mısraları duydunuz bir teviye. Belki tekrarladınız siz de bu mısraları. Her şeklalan bulutu benzetirken bir şeye. 1929. nr. Onu her cins hâtıra gibi atın dışarı. Bu gün içiniz yanmak istemezse bir daha. bir kelime.

gençliğim kadar Büyük bir şey çaldı benden o rüya. Sordum etrafıma: Ne oldu. Gördüğüm.5. nr. 4 Nisan.412 RUYA Uzun bir uykudan kalkıp bir sabah Baktım ki yepyeni. değildi bildiğim dünya.7 . c. s. Gençliğim geçen ev o değildi ah. Bir his beni alıp aynaya çekti. odamda eşya. Tutmasam gözümden yaş inecekti. Necip Fazıl HAYAT.. Ordaydı gecenin esrarı güya.. Ellerim bir kanat gibi titrekti. 1929.123 . ne var? Nedir şakağında bu beyaz saçlar? Sanki bayıltıp da.

s. 1929. sedir ve perde Korkma! Sana ne dil uzatır nede el kaldırırım Gözümü kan bürümüş diye benden çekinme Nasıl birden düşerse bir ağaca yıldırım Beni baştan aşağı çarpar o lahza inme Sakın kalma yerinden. c. 11 Nisan.413 İNME Bir gün Uzak bir yolculuktan sonra nefes nefese Kalbimin çarpışını sofamda sayacağım Ömrümü vermek için ağzından çıkan sese Kapan sol elimle aralayacağım… Yabancı bir fısıltı söyleyecek adını Tanımadığın bir gülüş yükselecek içerde Vurur vurmaz duvara kapının kanadını Karşımda ürperecek halı.5. nr.8 .124 . Gene öpsün o dudak…Sarsın o kol belini! Eşiğinde canınla ödüyorsun ne olur Bir kadına inanmış olmanın bedelini Faruk Nafiz HAYAT. ısıttığın yerde dur.

414 KIŞ BİTMEYECEK Mİ ? Her gün taze karları çiğnerken ayaklarım Bir dua gibi korkak titriyor dudaklarım Kış ne zaman dinecek.124 . nr. s. kış ne zaman dinecek.13 . 11 Nisan. c. 1929.5. Ne zaman duyacağım dağların havasını? Ne zaman hissederek bir elin temasını Panjurlar bir göz gibi uykudan silinecek İstiyorum saksılar koyayım pencereye Kuşlar gelsin her sabah ellerimdeki yeme Kuşlar belki evime uğrayıp geçen kuşlar Her sabah serçelerin beklerken ölmesini Duyuyorum karların o çıkmayan sesini Yolda aç köpeklerden geliyor uluyuşlar Sırıttıkça bir kafa tası gibi her gece Günler beyaz bir şerit halinde eklendikçe Çöküyor içerime bir mezarlığın kışı Bir sıcak şurup gibi güneşten tatmak için Ihlamurlar altına serilip yatmak için Bahara istiyorum bir mezardan çıkışı Sabri Esat HAYAT.

125 . Bataklıkta güneşle birlikte kalan yolcu. İzimizden fışkıran sulara dalan yolcu. nr. Bu nurdan ve çamurdan ovayı bırakarak Sürdük atlarımızı kısıl denize doğru. uzun bir ova ki karlı dağlardan ıssız. göz yaşı çamurlara akarak. Karşımızda nehirle kucaklaşan bir deniz.15 . Ömer Bedrettin HAYAT. c. Kamışlarla çizilmiş bir aynada gölgemiz.5. 1929. Kamışlarla çizilmiş bir aynada gölgemiz.. Suların üzerinde her sazlık birer ada.. sıtmalı bir köylü kız Bu bataklık içinde güneşle bir arada..415 BATAKLIK GÜNEŞLERİ Kuyrukları düğümlü atlarımız çamurda... Hâlâ orda.. Bu. sıtmalı bir köylü kız. süzülen ince nurda.. Gözlerimiz. Bacakları çırçıplak. 18 Nisan.. akşamdan. Bacakları çırçıplak. s..

. 1929. s.416 DAĞ ÇİLEKLERİ Irmağım tastı bugün. Fidanlar şaştı bugün: Gözümde yaştı bugün Gönlümün dilekleri. c.. Ömer Bedrettin HAYAT.3 . 25 Nisan. nr..126 . Bu tufan yükselirken Hep sizi düşündüm ben: Daha mı ince sizden Bir kızın bilekleri? Büyük çamlar yıkarak Denize koşan ırmak Size nasıl kıyacak Kızıl dağ çilekleri.5..

. Zindan duvarlarını aşan mahpuslar gibi Sen de tırmanmalısın dağlara. Yıllanmış bir sevginin acısını çekerdim.. sökülsün tırnaklarım.. garipsin: Senin yurdun semalar. Bir gün elbet düşerim sevgilimin eline. tepeler. Mademki gökler sana kanat açmış yar gibi. Mademki düştü gönlün bu kara sevdalara. Bir kartal süzülerek uçtu benim yerime. Dün kendime dedim ki: Ağlama böyle miskin... Yiğitsen boynundaki paslı zincirleri kır! Sen ki bir zindandasın zincirlisin.. ... derdin daüssıladır. Yeis bir yılan gibi sarıldı dizlerime. Nasıl ilerledikçe genişlerse dereler. Aciz bir zincir gibi bağladı kollarımı.. Hangi dağın tepesi daha yakın göklere? Hey.417 DAĞDAN İNEN Bağrımda kalmış gibi vurduğu kanlı hançer. * * * Son nefesle beraber vermek için eline.. yaklaşın! Yol verin hey kayalar! Dağ ses verdi çıkınca yolum en yüksek yere: Burdan daha göklere bin dağ boyunca yol var.. Her yerim parçalansa bir kalbimi saklarım. ah! Dağlara. Avuçlarım kattasın. İçimde günden güne uzandı gitti derdim.. Ben daha bir adıma sarf ederken varımı.

126 . 25 Nisan.. nr.5. c. s. bağlı. Vasfi Mahir HAYAT. İki kanat uğruna bin kere can verirdim Ruhumun bir kuş gibi bilsem uçacağını.5 . dertli gene zindana girdim: İndim tekrar çıktığını bu ıstırap dağını.418 Zincirli..1929.

419 SAAT Tik-tak.. Bir yolda karışan. Benim filizlerle dolu kucağım. biraz daha yak.... muhakkak Bir gün ellerinde kırılacağım. Tik-tak.. Tik-tak. Tik-tak. Tik-tak. Tik-tak. kollarıma ak : Ben bu kan selinde boğulacağım. Tik-tak.. s. Tik-tak... Tik-tak... Kül olsam yanmaktan kurtulacağım. Böyle kurulurken.5... bizi saracak: Sen karşımda hızla yanan bir ocak. Tık-tak.. İçimde çırpınan bu ses dinle bak... Tik-tak. Yanan kalbim gibi vücudun sıcak. Bir kucak alev ol.. Tik-tak. Biraz daha yaklaş. 1929.. gel çırılçıplak.7 . iki sel olsak.. Yakan bir güneşsin kalsan da uzak. Yumuşak başını göğsüme bırak... Avuçlarım kadar göğsün yuvarlak. Tik-tak.126 .. Yaşar Nabi HAYAT.. Bırak tüllerini.... Tik –tak. c. Tik-tak. Bu ateş ne olsa. 25 Nisan. diyor. Tik-tak. Mademki zavallı bir oyuncağım. nr.

Sormayın ne üstünde. Gölgede. Nasıl kimse duymazsa uzak bir hıçkırığı. Camlar. benim gibi içinde hissedenler! Dijon : 4 . Panjurlardan bir ışık yağmuru dökülünce. ne de altında vardır O açılmış yelkenler. Köprüye yaslanıp ta kanala bakmasınlar. c. 25 Nisan. kıyı kıyı esmerleşir bir sandal. köprüler: Uzakta bir fenerin parçalanır damarı.10 .12 . o kapanmış yelkenler. akislerini parça parça kırınca. Denizi. 1929. nr.5.1928 Sabri Esat HAYAT. İşte ölü suları böyle sürükler kanal. Donuk bir taş rengiyle uyanınca. hurda çürüyen kirli bir canavardır. Sular. Sular.420 KANAL Evlerden suya doğru ağaçlar fışkırınca. güler.126 . En diplerde kaybolur bir geminin çıkrığı. Sakın kendilerini suya bırakmasınlar. s. eteklerinde hem ağlaşır. Çağırır bağlı duran dün kayıklar ilkönce Gerilmiş eller gibi çırpınan yosunları. hem.

14 . O. Ah bazen rast gelince cinnetle sevdiğine Kalbi pat pat vuruyor dar göğsü genişliyor.. Ninesi sabahleyin bulmayınca koynunda İşlediği çevreyi dedik dedik dişliyor. s. çeşmeye gelince oluktan taşar sular. Fatma’nın sevgisini hissediyor kuzular. Kıvılcımlı gözünü daldırıyor engine.5.. 25 Nisan.» diye kişniyor… Kızın kanı kaynadı bu bekleme sonunda Bu gece dağa kaçlı bir yiğitin omzunda...421 FATMA’NIN DERDİ Fatma kayaya çıkmış çevre işliyor yine... Bu sevdanın sonuna allar vakıf oldular Hepsi: «Fatma bizimle kaçar. Taha Ay HAYAT.126 . c. nr.. 1929.

karanlık kesilince dört duvar. Gölgeler. Bana dilsiz yosunlar uzatıyor elini. c.127 .5. Canlandı sanıyorum bir kadın heykelini.3 . Öyle bir canavar ki tasları kemiriyor! Sabri Esat HAYAT. nr. s. Havuzdan bir kurbağa taşlara yükseldikçe. rutubetin serin avuçlarında. İçinde saçlarından bağlanmış bir canavar.422 ORMANIN CANAVARLARI Havuz: yemyeşil. 1929. geçen yazdan kalma birer pelerin. Tahta salipler gibi dalların uçlarında. Unutulmuş bir kuştan bir haykırış geldikçe. Üstüne dökülüyor taştan kanepelerin. Sanki bir tüy düşüyor her kanat silkinişte. Gezen ormanın ruhu içerime giriyor. Ellerim. Uyanıyor. 2 Mayıs. küflü bir saatin kadranı: Bir gözyaşı halinde aksediyor ormanı Yaşlı bîr alın gibi çizgi çizgi olan su. Tabutuna konulan bir ölü terlemiş de Geliyor ağaçlardan ıslak odun kokusu.

Nurun gözümde artık yavaş yavaş karardı. bütün şaşırdığımız: Bir peygamber doğursun neden bir kimsesiz kız? Musa nedendi katil. İsa neden babasız? Bir kavın için dünyayı neden verdin yağmura? Haklıdır varlığından kaldım olmazsa emin.. Bu zindandan yolumuz nasıl çıkardı nura?.. yedi kat arşı Sen yaratmış. Baktım: varlığımızın en sonu bir mezardı. Dünyada çektiğimi unutabilmem için. Zaten sendendir. nr. 2 Mayıs. Haykırdıkça elâlem karşında kâfir diye Gece sabaha kadar ağladım hak bir diye. Tanrım mükâfatını gönderecektir diye Her nem varsa harcadım hepsini bu uğura.5. dedim. Kâfirim: her kâfiri attığın cehennemin.13 . 1929.423 BENDEN ALLAH’ A Kurbağalar çaldı da dün bir cenaze marşı Biraz seni düşündüm gece mehtaba karşı. Omuz silkersem eğer böyle her itirafa Bari şu sırrı anlat hakta benden tarafa: Derinliğinde cihan barındıran bu kafa Bir gün nasıl olup da girecek bir çukura?. vermişin insan şekli çamura. c. Vasfi Mahir HAYAT. Gün geçtikçe içimi yeni bir şüphe sardı.127 . Çocukken dinlemiştim: yeri. Yaksın beni ateşten ateşe vura vura. s.

. c. 1929..5 . 9 Mayıs.5. Geçene öz yolcusu Gibi bakar.. Ve kalbin sana sorar: Bakıp geçmekte ne var? Sen de her insan kadar Onlara aşinasın.424 ÖYLE BİR SOKAK Kİ BU Öyle bir sokak ki bu Her kapıda bir kadın.128 . anladın. Necip Fazıl HAYAT. s. nr..

ben de düşünmüyorum.128 . yeşil denizlerin sen. c.5. Günle beraber yanmış.425 24 MART Odama akşam gibi. yahut çevir başını. akşam gibi. dudağının nemini baygın esen Bir yel gibi getirsin dudağına nefesin. Yalnız gözlerini yum. Yalnız çevir başını yahut gözlerini yum. yeşil denizlerin sen ki en derinisin. 1929.. Ve istersen bir günlük doğan bir böcek gibi. günle sönecek gibi Yarını hiç düşünme. ılık rayihanla sin. istersen.. nr. Ah. Karanlık kuyulara bakmaktan ürküyorum. Baş döndüren ve yeşil. Koyu renginle değil. Yaşar Nabi HAYAT. Yalnız gösterme bana gözlerinin yaşını... 9 Mayıs. s.16 . bir gül hazzıyla ensen Nefesinin altında bir tüy gibi ürpersin. İstersen.. İstersen beyaz bir gül.

var Sahiller dantel. Akşam üstünün! Sahile in de. Akşamın tel tel Saçlarını su. örgüler.19 . Tarar. sarı Yüksek dağları. İzmir akşamlarında! Rıfat Necdet HAYAT. lekesiz O güzel deniz Yeşil. Okşar ve güler. Bir tül içinde Bak «Çatalkaya» «Karşıyaka’ya» Ay doğmuş erken. nr.128 . Şimdi uykusu Biten bir günün. 9 Mayıs. c. ahenk.5. mor. s. Güneş erirken! Başka bir zevk bulurum ben Bugün de yarın da İzmir akşamlarında. 1929. Baygın ufuklar.426 İZMİR AKŞAMLARI — Rıdvan Nafiz Beye — Engin. Ne renk.

427

AHENK Sesimi çalıp ta götürse rüzgâr, Versem gözlerimi bir keskin renge. İçimde bir mahşer uğultusu var, Ruhumdur çağıran tenimi cenge. Gösterim bir çukur, dilim kör düğüm. Yürüyen bir ışık olsa gördüğüm. Mermer bir kabuğa girip ördüğüm. Kapansam içimden gelen ahenge... Necip Fazıl

HAYAT, c.5, nr.129 , 16 Mayıs, 1929, s.3

428

MEZARLIK AĞAÇLARI Yedi yayla kızının çelikten baltaları Irmağa aksederek yükselince yukarı Taşların, toprakların üstüne serildiler Mezarlık ağaçları... Binlerce ölü gören, bir tek balta görmeyen, Uzun sırat köprüsü bizden yapılır diyen Mezarlık, ağaçları... Ömer Bedrettin

HAYAT, c.5, nr.129 , 16 Mayıs, 1929, s.3

429

AZAP Nasıl şiire kalbolsun içimdeki azabım. Keskin bir zehir gibi süzülen ıstırabım Damarımdaki kanda eriyor damla damla.. Ne yazık bile bile kör olacaksa ruhum, Attığım her hatvayı selâmlarsa uçurum Kim tahammül edecek böyle acı hayata? On sekiz yıl yaşadı sevincim dar göğsümde, Nihayet o da bugün can veriyor önümde Yerini başkasına terk etti ağır ağır... Gençken içi ihtiyar olmak ne kadar acı.. Bu asabın yegâne kullandığım ilâcı Son günlerde tükenen gözlerimin yaşıdır... Taha Ay

HAYAT, c.5, nr.129 , 16 Mayıs, 1929, s.5

430

KİTAPLARIMLA Ben sizden ne istedim, sis bana ne verdiniz? Her biriniz bir parça teselli ederdiniz! Sizler şimdi bir kule, ben sizin bekçinizim, Hani başka yolcular, bu izler benim izim. Yolunuzda tükettim ömrümü yudum yudum. Sonra, dönüp kendimi izlerimde okudum. Bana beni vermeyen sayfayı yakıyorum, Hayata bakıyorum, hayata bakıyorum! Rıfat Necdet

HAYAT, c.5, nr.129 , 16 Mayıs, 1929, s.16

431

ÇAY Şeklalır semaverde Gümüşten, şeffaf bir sır. Porselen, kadehlerde Süzülmüş renk ve ıtır. Kırpık kirpikleri yaş İki çift göz, iki baş Odada tatlı, yavaş Bir sesle mırıldanır. İşlemeli bir perde Ağır ağır iner de Düğümlenir içerde Okunmayan bir satır. Hamit Macit

HAYAT, c.5, nr.129 , 16 Mayıs, 1929, s.16

432

KAR ALTINDA KALANLAR Bu yılda beyaz açtı, bahtınızın gülleri Gözünüzün yaşıyla doldurun «keşkül»leri Ellerin verdiğini köpeklere atmış!. Ne tanr.ı korur sizi, ne gökler size acır.. Örtülünce kapılar her akşam gıcır gıcır, Yatınız sokaklara.. Ah!. Upuzun yatınız!.. Isıtmak isterseniz göğsünüzde alkanı, Çekiniz üstünüze bu bembeyaz yorganı.. Korkmayın çatırdasın, çatırdasın bu gökler... Doymadan bir hayata.. Girmeden bir bahara; Kış olan ömrünüzü, gömünüz haydi kara!, Ağlaşsın başınızda fırtınayla köpekler.. Rıza Polat

HAYAT, c.5, nr.129 , 16 Mayıs, 1929, s.18

433

YAĞMUR Koşun koşun damlalar Camda yuvarlanmaya. Ve başlasın kargalar Damı gagalamaya. Sen uyukla odanda. Lamba bir yanda, Değmem ellerin kanda. Olsa da uyanmaya... Necip Fazıl

HAYAT, c.5, nr.130 , 23 Mayıs, 1929, s.2

434

TRENİN FENERLERİ Nasıl dokunulursa kulağıma bir tüyle Camda bir sinek gibi, uzak bir gürültüyle Geçiyor pencerenin karşısından tirenler. Duman, yelken halinde açılınca damlarda, Suda halkalar gibi genişliyor camlarda Sokakta konuşanlar, evlerden ses verenler. Böyle uzaklaştıkça katar bir duman saçıp. Seyretmek istiyorum panjurlarını açıp Bembeyaz kanatlarla odamın doluşunu. Başım, avuçlarımda, dirseklerim, masada. İçimde duyuyorum, raylar hıçkırmasa da, Simsiyah, bir tirenin hızla kayboluşunu. Çığlığını derinden derine işittikçe. Tanıyorum nihayet bu geçişi iyice; Nedendir biliyorum şakaklarımın teri. Raylar, bunlar alnımda yer eden kırışıklar; İki ölü göz gibi aynadaki ışıklar, İçimden geçen siyah katarın fenerleri. Sabri Esat

HAYAT, c.5, nr.130 , 23 Mayıs, 1929, s.18

435

HEYKELİN KARŞISINDA Gezdikçe her dudakta sen uzaktan uzağa Önünde haykırırını ben derinden derine. Adı ömründe bir gün bir kalbe, bir dudağa Girmeyen kimsesizler kapanır mermerine... Kimdir sana bağlayan böyle hür bir milleti: Dizlerinde gönüller sanki çiçek demeti. Peygamber Tanrısına duymadı bu hasreti, Vermedi bu kudreti Tanrı Peygamberine... Hangi kandır demirden nabzında böyle vuran? Hangi rüzgâr bu sönmüş ateşi tutuşturan? Kuşların çıkmadığı dağlara, ordu kuran Cihangirler sürünür senin eteklerine... Çözdüğün gün boynuma halkalanan düğümü Anladım bir mezardan hayata döndüğümü. Yalnız senin karşında duydum küçüklüğümü: Benzedi ıstırabım Allah’ın kederine... Kahramanlar keder mi hissederler zaferden? Sana bu hıçkırıklar, şairim, geldi nerden? Sen ki ömründe bir gün ağlamadın kederden Neden düştü iki yaş göğsünün üzerine?.. Alnımda bin acının zehri bıraksa da iz Bana yaş döktüren şey ne kederdir ne aciz: Bizim erir güneşin önünde gözlerimiz, Bazen sevinç ağlatır bizi keder yerine... Vasfi Mahir HAYAT, c.5, nr.131 , 30 Mayıs, 1929, s.2

436

YILLARIMLA Dünden geldin bugüne, gidiyorum yarına Düşünürken acırım ömrümün yıllarına! O yıllar ki bir lâhza benimle bir olmadı, Ben yürüdüm o durdu; yoruldum, yorulmadı. Bir aşılmaz dağ gibi her biri yol üstünde, Belki bir yol verecek, bana bittiğim günde! Rıfat Necdet

HAYAT, c.5, nr.131 , 30 Mayıs, 1929, s.14

437

YILDIZLI BİR GECEDE... Sema bize seslenir: Kalma gel, işkencede, Ruhunuz ebededir Duyarız bir hecede. Ömür ki bir kurak çöl, Onu tek bir güne böl, Şebnem gibi doğ ve öl Yıldızlı bir gecede... Necip Fazıl

HAYAT, c.5, nr.131 , 30 Mayıs, 1929, s.16

438

GECE Baskına uğramış gibi irkildim, Dedim ki; odamda gezinen kimdir? Kararan batıyı görünce bildim: Bu benim teklifsiz misafirimdir. Kırları sarınca aksam serini O yalnız kalmasın diye, durmadan, Kapımda gölgeden eteklerini Sürüye sürüye girer, vurmadan. Dostların sırtı pek, elin karnı tok; Gel kara yoldaşım, kara yoldaşım, Gurbette kalanı arar sorar yok, Sen garip dostunu ara yoldaşım. Necmettin Halil

HAYAT, c.5, nr.131 , 30 Mayıs, 1929, s.18

439

MASLUP Bu kadar merak vermez poker yahut bakar Ne kışa bakar âlem ne soğuğa, ne kara Böyle bir şey görmenin olunca ihtimali... Dişlerin arasında kırmızı bir cıgara: Dilini çıkarmışsın görmüş gibi bu hali; Âlem bakmış bakar a, dilin çıkmış çıkar a... Şehir lâzım değil mi baştan başa donansın: Farzet ki sen zaferden dönen bir kahramansın. Ve hepsine gururla bakıyorsun yukardan... Heykelini yapacak sokak piçleri kardan,, Mermerden olsa deme bu da beyaz ne çıkar. Sen, yalnız dua et ki yağsın, gene bugün kar... Madem ki basılacak bir kaç omuz yok, emi, Biraz daha yüksekten görmek için âlemi Eline al ipini kendin biraz daha çek.. Toprağa bağlandıkça yelle edilmez yarış, Ne var yerden ayağın yükselmişle bir karış; Adam sen de, çarığın bari eskimeyecek.., Yaşar Nabi

HAYAT, c.5, nr.132 , 6 Haziran, 1929, s.17

440

YUMRUĞUNU ISIRAN ADAM Bu akşam da erkenden yandı elektrikler Karşı evin perdesi aralık camlarında; Senin de aydınlandı bahçende çitlembikler. Nasıl pul pul yanarsa kâğıt fenerler birden. Öyle bir ışık gezdi komşunun camlarında; Senin de ışıldadı parmaklığın demirden. Nasıl konuşuyorsa- komşun çiçekleriyle, Yağmurdan sonra nasıl kımıldarsa yapraklar. Senin de için yandı ateş böcekleriyle. Alnın cama dayalı, çiziyorsun buğudan, Kuşlar, ders isimleri, şekiller, yuvarlaklar; Bir gözden damla damla yaşlar akıyor sudan. Uzansan koltuğuna; bu bakış çok yorucu; Başka bir pırıltı var gözlerinin ferinde. Vurma cama, kesilir parmaklarının ucu. Gösterme çılgın gibi böyle duyduklarını; Eğer rahat değilse ellerin ceplerinde, Isır yumruklarını! Isır yumruklarını! Sabri Esat

HAYAT, c.5, nr.132 , 6 Haziran, 1929, s.17

441

NOKTÜRN I Kalbim bir güldür ki gündüzler ölgün, Onu açın, onu açın geceler. Beni yad edermiş gibi bütün gün Ötün kulağımda, çın... çın... geceler. Geceler çekmeyin benimçin hüzün, Gelin siz, ruhumu tenimden süzün; Bırakın nâşımı yerde gündüzün Gölgemi alın da kaçın geceler... Necip Fazıl

HAYAT, c.5, nr.132 , 6 Haziran,1929, s.17

442

NOKTÜRN II İnsanlar içinde en yalnız insan! Düşün, taş duvara başın gömülü. Ve kapan sükûta, granitten, taştan Mazgallı bir kale gibi örülü. Gözünü tavandan ayırma, ki sen, Üşürsün, gölgeni yerde görürsen; Dikilir karşına, mumu söndürsen Ölüler içinde en yalnız ölü... Necip Fazıl

HAYAT, c.5, nr.133 , 13 Haziran, 1929, s.5

443

ÖĞLE SICAĞI Kurşundan oluklarda ağdalaşırken öyle, Bir mendil kadar geniş parka girerek böyle Bekliyorum saatin ikiyi çalmasını. Nasıl beyaz leylekler toplanırsa bir damda Bir sıcak manto gibi duyuyorum arkamda Güneş yüklü dalların yere alçalmasını. Çeşmeden su içiyor bir serçe yudum, yudum; Nihayet aynı sesle yolda çıtırdıyor kum; Aynı sakin adımlar yaklaşıyor sıraya. Uzaktan tanıyorum bu tez ayak sesini; Bir ince duman gibi beyaz elbisesini Gözlerim yorgun, yorgun başlıyor aramaya. Biliyorum ki şimdi yanıma oturacak; Güneşe bırakılmış yapraklar kadar sıcak Elleri ellerimde yanacak bir saniye. Sonra birer tarafa gidecek gözlerimiz; Ve nihayet çocuklar gibi esneyeceğiz Aynı sesle: «Bugün de hava ne sıcak!» diye... Sabri Esat

HAYAT, c.5, nr.133 , 13 Haziran, 1929, s.7

444

ODA I Ayna, bir kuyu ağzı gibi duvarda, Gölgem, bir ağaçlıklı yolda yürüyor gibi İçinde adım adım benden uzaklaşmada. Nasıl bir kan damlası perdede genişlerse. -Bir el cama bir kızıl boya sürüyor gibiİçinde şeklalıyor narçiçeği bir terse. Paravana tüneyen Japon bülbüllerinden, Kadife bir şezlongun yamyassı güllerinden Bir fısıltı duyuyor gibiyim bu akşam da. Bir köşeyi dönüyor aynada adımlarım Ve yine görünüyor aynada adımlarım. Serseri bir kırlangıç nasıl gezerse camda. Dışarıda yaz, hafifçe sallanan bir yelpaze; Gölgeler yere doğru sarkan bir dut ağacı; Rutubet, yarı kesik bir turunç gibi taze. Aynada kayboluyor gölgemin Son çizgisi; Odada, halı gibi bütün bir günün isi, İçimde, bir şamdanı üflemek ihtiyacı.. II Nasıl havalanırsa bir yumak tüy rüzgârla, Kırlardaymışız gibi halıların üstünde Seni kovalıyorum çırçıplak ayaklarla. Pancurdan iplik iplik sızan öğle bugün de Perdeye damla damla düşüyor gibi ılık; Senin de gözlerinde eriyor bir tatlılık.

445

Esniyor tozlu yollar, evler, kilise ve çan.. Karşı damda bir kedi gölgede pinekliyor, Karşı damda bir kedi saatleri bekliyor. Duvarlar beyazlıktan genişledikçe böyle, Dizlerine düşüyor halsiz kaldığın zaman Sıcak bir havlı gibi omuzlarından öğle. Dakikalar oluktan damlayan sular gibi, Akıyor ağır ağır üstüne gölgelerin.. Şimdi, gök daha mavi, sokaklar daha serin. Şehirden yükseliyor ve öğle buğular gibi.. Sense parmaklarımı alnında duya duya Dalıyorsun yeniden dizlerimde uykuya Sabri Esat

HAYAT, c.5, nr.135 , 27 Haziran, 1929, s.15

446

SAHNE Ne kendileri bilir, ne başkaları bilir; Verilse verilse, kırk elli oyun verilir, Bu kübik dekorları değişmeyen sahnede.

Oynayan da sizsiniz, seyir ede ede oyunu: Burda tam, üç yüz altmış beş perdedir bir oyun; Bu kübik dekorları değişmeyen sahnede... Her taraf, pul, renk renk, ışıl ışıl yanıyor; Özene bezene bir komedi oynanıyor; Bu kübik dekorları değişmeyen sahnede. Kimisinin gözleri birer yumrudur mosmor; Bu tarafta adamlar gülmekten katılıyor; Bu kübik dekorları değişmeyen sahnede, Bir öpülür şey olsa gezmezken böyle yerde; Alkışlarız, bir aktör bir ayağı öper de, Bu kübik dekorları değişmeyen sahnede. Bekle, ey kalbi parça parçam bekle, gelir gün, Bir gün, son perde iner: son perde iner bir gün Bu kübik dekorları değişmeyen sahnede... Fuat Ömer

HAYAT, c.5, nr.136 , 31Temmuz, 1929, s.10

447

ONUNLA BAŞ BAŞA Ben tâ bugüne kadar, hayatın yollarında, Etrafıma bakındım hep seni arar gibi; İşte en sonra sardım aşkımın kollarında, Taze gül bahçesini akşamlar sarar gibi! Başımda aklım sensin, sensin göğsümde gönlüm; Sevginden kuvvet alır hayata tahammülüm, Senden ayrı bağrıma nasıl dolmasın ölüm, Sanki sensiz yaşamak bir işe yarar gibi? Boş kalınca göğsümde sızlar başının yeri; Bir bakışın girince gözlerimden içeri Açar orda çitişmiş siyah düşünceleri, Gecenin saçlarını bir hilâl tarar gibi! Ankara 15.7.1926 Celal Sahir

HAYAT, c.5, nr.136 , 31Temmuz, 1929, s.13

448

SESİN ve RENGİN En güzel renklerini, kelebek, yaprak, çiçek, Toplanıp ta süzseler bir araya gelerek Güzellik imbiğinden Buna hatta güneşin huzmeleri karışsa, İlahın rengi bile bu renklerle barışsa... Hayır senin renginden Güzel bir renk olamaz Meleklerin gözyaşı göynüme dökülseler, Yüz bin çocuk önümde ağlasalar, gülsel Sükûnetin sesine İlahın nefesinden saadetler katılsa, Bu sesle sevgililer göğüslerden atılsa.. Senin bir nefesine Hiç biri denk olamaz! Çünkü sesin: mustarip gönüllerin sesidir; Çükü rengin: hayalin solmayan pembesidir... Gündüz

HAYAT, c.6, nr.137 , 15 Ağustos, 1929, s.8

449

OMUZDA GİDEN ADAM Biraz şu içerdeki piyanoyu kesin de, Ölüm döşeğimize yatarak dinleyelim: Çalıyor akşam çanı gâvur mahallesinde.. Kaybettim son nefeste bütün kârımı neden? Bir hesap vermek için alnıma gitti elim: Başımdır avucumda kalan yirmi seneden!,. * * * Akşam indi camlara bugün perde yerine; Bağırıp ölüyorum, içmeden bir yudum su, Böyle boş odalarda ben gerine gerine... Gölgeler inip çıktı bembeyaz duvarımda; Taşıdım yirmi sene bir yük gibi doğrusu, Ben, kendi çarmıhımı kendi omuzlarımda.. * * * Bakın beş on dakika perdenin arasından: Ölümün haşmetini belki fark edersiniz Şu giden cenazenin ağır manzarasından.. Bakın nasıl heybetli gidiyorum omuzda, Beni tanımasanız bir kahraman dersiniz: Bakın nasıl açıldı ahali yolumuzda.. * * * Her ölen bana biraz büyük gibi geliyor, Mutlaka yeni bir şey öğreniyor o yahu: Ölen bir parça daha omuzda yükseliyor... Bakın nasıl omzunu kıstı bir kişi yine; Bu akşam perde perde çekerek başımda "hu!” Saflar namaza durdu "er kişi niyetine”.. Bir çukurun başında oturacak ne vardır?

450

Yol mu yok ileriye, adamlar mı yoruldu?.. Selviler saçlarından asılmış kadınlardır.. ... Şu karşı tepedeki değirmen kanatları, Dün, gömülen güneşe dikilen bir put oldu; Bugün iki el gibi açılıyor yukarı., Cevdet Kudret

HAYAT, c.6, nr.137 , 15 Ağustos, 1929, s.9

451

SES Bir gönül hasretinden uzun sürdü yolumuz, Bitti çıra tutmaktan ormanlarda kolumuz.. Gecemiz, yıldızların görmediği bir gece; İslenmiş elimizde alevler titredikçe, Çırpınan gönlümüzü bir karanlık sarıyor. Solgun dudaklarımız rüzgâra yalvarıyor: Denizlere dökülmüş bu gecenin yıldızı, Yolcular dostu rüzgâr, söndürme çıramızı!.. Her ağaç gözümüzde büyüyen bir hayalet, Dilimizde gâh dua, gâh çılgınca bir lanet, Korkarak yürüyoruz, işte hâlâ o orman! Yürüyoruz gülmeden, bir türkü çağırmadan. Bir gönül hasretinden uzun sürdü yolumuz, Bitti çıra tutmaktan ormanlarda kolumuz... Tıkanırken böylece göğsümüzde her nefes, Karanlık ruhumuzda çınladı uzak bir ses.. O anda, yıldız oldu sanki bütün gök yüzü, Bu sesle parlatarak ümitten bir gündüzü Bir nura koşar gibi koşuyorduk üç yolcu, Ta uzaktan havlayan köpek sesine doğru... Ömer Bedrettin

HAYAT, c.6, nr.138 , 1 Eylül, 1929, s.11

452

SON HATIRA Adını ellerimle çizdim altın kumlara, Küçülen gözlerimde kurudu son damla yaş. Kumsal, deniz, sal, rüzgâr, senden ne son hatıra, Benden de sana beyaz, bembeyaz bir soğuk taş! İşte rüzgâr esiyor... Dalgalar coştu gene.. Kumlara işlediğim hayalin de kayboldu. "Nerde?,, diye yanarken ben derinden derine Karşımda, solan yüzüm gibi, güneş de soldu. Dalgalar! sürükleyin beni de enginlere! Kumların arasında ben de bir parça taşım. "Ayrılmayız, beraber dalarız derinlere!„ Derken bıraktı, gitti elimi arkadaşım... Şükûfe Nihal

HAYAT, c.6, nr.139 , 15 Eylül, 1929, s.8

453

DİJON TRAMVAYLARI Dingilder rutubetli caddelerde yavaşça; Yolda bisikletlerle konuşur arkadaşça Oyuncak bir kurbağa gibi öten yayları. * Kaldırımda yürüyen yolcu ürkmesin diye, Öyle etrafı sarsmaz canıyla bir teviye, Çekinir kirletmekten pırıl pırıl rayları. * Sıkılırken arkada tıkırdayan zincirden Yolunu şaşıracak gibi utanır birden Önünde yükselince düklerin sarayları. * Kışın vatman yağmura açar şemsiyesini. Tahtalara sıkışmış bir böceğin sesini Yeniden canlandırır sıcakla yaz ayları. * Sahanlıkta tepinir parka giden yolcular; Önüne birikmişse kendinin ne suçu var Kıra çıkan izciler, cenaze alayları? * Şunu diyorlar ama, zannederim yalandır; "Her biri bir kocaman kibrit kutusundandır Dijon tramvayları, Dijon tramvayları!„ Dijon: Sabri Esat

HAYAT, c.6, nr.139 , 15 Eylül, 1929, s.8

454

ÂŞIK SAZI İLE Köye akşamlar indi, Kırda renkler silindi, Eşsiz kalan kuşların Yuvada ses dindi. Ay ışık vurdu koya, Kıyılar ova ova... Rüya gibi kayboldun, Görmedim doya doya. Öldürdü hasret yasın, Hangi dağ ardındasın? Korkarım, eşsiz sanıp. Seni eller almasın! Baktım sisli dağlara, Yüreğim yara vara: Senden haber getirsin, Sesini ver rüzgâra. Doldu, taştı kederim, Sensiz ne derbederim . Bir gün dönüp gelmezsen Verem olur, giderim! Şükûfe Nihal

HAYAT, c.6, nr.139 , 15 Eylül, 1929, s.10

sebil oldu. 15 Eylül.6..10 ..139 . sefil oldu. c. dağlar aşılmaz değil. O gün beni kör eden gözlerini oyarım!. * On saat sana yanmak on işimi kületti! Ne ettise bana hep bu arsız gönül etti! Senden öç almağa ben nasıl kanar. s. * Bugün senin uğrana kaç çocuğu unuttum.. doyarım? * Bir gün elbet dönersin. İffet Halim HAYAT. nr. 1929. Kaç açın acısını benliğimde uyuttum. Ardında göz yaşlarım sel oldu.455 KİN Canıma kıyar gibi dağ dağ ardına kaçtın. Bin bir emel içimde perişan. Sana gönül çekmekten elbet şaşılmaz değil. Hançerle oyar gibi kalbimi göz göz açtın.

nr. Gah kapanır gözlerim yüzünü görmek için.. ben onun benimçin yalvaran nefesinden Duyuyorum en acı ve sonsuz ayrılığı. Gah açılır dudağım adınla titreyerek. 1929. Senin güzel gözünü uyku mu perdeledi? Herkes beni sevgisiz. son günümün ümidi!. Her nefes bir parçası koparda ciğerimin Dudağımdan dökülür adın bir parça kanla! Pembe emellerinin yüzümdeki aksinden Bir teselli bekliyor annemin hıçkırığı: Ah.21 . Gel de mes'ut öleyim. "Pek genç ölüm yakışmaz buna.139 . s. karşımda ağlıyor Azrail.. Üçüncü devredeyim. doktor yanar bu acze. c. sev. sevgilisiz sanıyor. Beni görünce her göz kapanıp ıslanıyor.6. Ölüm yakın diyarlar! Gel. Bak.456 SON GÜN ÜMİDİ Uzun kirpiklerimin gölgesi gözlerimin Fersiz ışıklarını eritir damla damla.. Gündüz HAYAT. Rabbim!” diyerek Annem ağlar oğluna. sarıl ve göster cihana bir mucize: Verem değil. 15 Eylül. göğsümü emellerim yiyorlar. için için..

Bizim omuzlarımız tutacak semaları.. c..6. dalgalar ve dalgalar Yıkacağız dağları. Kesemezler yolumu: Karşı çıkar mezarım. ah dağları. üzerindedir. s. 30 Eylül. varsa. 1929. Bir gün elbet onların düşecek başına kar. Senin. Biz o ateşleriz ki bir söner bin bir yanar. senin bu işte ne var düşüneceğin: Sen gidersen ben varım Candan gönülden varım. Ölmeden en sert taşı sökecektir bileğin. dalgalar. nr. dağları. Onlar dağsa ne çıkar. Dünyada tek olanlar ömrün kederindedir.. Ben de gitsem daha var sonu gelmez dalgalar. Vasfi Mahir HAYAT. Biz dalgalar.6 .140 . biz dalgasız arkadaş Gam yeme gittiğine Gidenler gelir yine: Dalgalar dönmek için Böyle gider engine.457 DAĞLAR ve DALGALAR Dalgalar sıra sıra ettikçe böyle akın Bugün değilse yarın bağrını yırtacak taş Murada erişmemiz bizim de elbet yakın. Saadet bu toprağın.

* Dadıdan dinleyerek. hocadan işiterek Çocukken rüyamıza giren “Gayya kuyusu” Tıpkı böyle karanlık. koyulan bir karaltı.. Mezarda yeni çıkmış bir iskelet halinde Ateşe hız veriyor terini sile sile!. Lâkin bu cehennemin günahkârları hani? Ateşe hız veren de yanan da kendisidir.. ince bir merdiven. Durmadan hız veriyor bu kocaman ateşe.. İndikçe derinleşen. elinde kürek. serin güvertelerden inin. iki zebani. c. * Ateşçi o Gayya da tutuşurken bütün gün. ne de su.. Gayyaların önünde bir an ürperin. sinin!. ne güneş var. Aldığı para ile doymuyor karnı bile.. "Zebani” dediklerin. 1929.458 GAYYAYI GÖRDÜM Dar. * Zindanda cayır cayır yanan bir kor yığını Karşısında. 30 Eylül. derinden yumurtalar: Burası bir yeraltı. Gözümüzde bir Gayya tutuştu gire gire.140 . nr. Şükûfe Nihal HAYAT. İçinde ne hava var. Girinti çıkıntılar. bir daha ve bir daha.. burası bir yeraltı... derin bir cehennemdi. o gayyayı gördüm ben.. “vapur amelesi”dir.6. İşte o cehennemi. değişti karaltı birdenbire.... Ve bilmem nasıl baktım bakışlarım sönmeden!..17 . Temiz havalı. Kızıllaştı. s.

141 . 1929. harap bir değirmen çökmüş kenarda.5 . * Geceleri. Boşalıyor yatağından bir koca ırmak. * Issız. tatlı bir ahengin çıldırması bu. * Eşsiz gezen kaplanların gür sesi değil. Buzlu yayla sularının korkunç yası bu.. uzak limon bahçelerinden Yaprakları titreterek heybetle geçen. 15Teşrin-i evvel. s. köpük sütunlarıyla. nr. Ömer Bedrettin HAYAT. Baş döndüren gür sesiyle coşup taşarak Yatağından uçuruma atlıyor Şarlak. Bu derinden gürleyişi dağıtır rüzgâr.6. Durgun. Kanlı gözler gibi dönen şu girdaplarda Coşkun. c. * Korku sinmiş etraftaki her yeşil dala.459 ŞARLAK Işıldayan billur. Sanki dağdan uçuruma atlıyor Şarlak.... engin denizlerin tahassürü var.

1929. Damarlarında gezen coşkun asil bir kandı.460 DEVRİLEN ÇINAR Bir uzun iniltiyle çarptı yurdunun kalbi.141 . nr. Bu ölümün yaşıyla hıçkırdı derin derin.7 . Bir kan ki senelerce vatan aşkıyla yandı. uyu serin serin! Halide Nusrat HAYAT. 15 Teşrin-i evvel.6. . doğruluğa baş eydin. ne acıdır bu bilsen. . daima yüksekteydin. Sen yalnız hakka tapan. “Başı göklere değen bir ulu çınar gibi” Devrilirken toprağı karıştırdı kökleri. Ne mutlu ki böyle bir acıyı taDamatın sen. Ve tutuştu en küçük elemiyle bu yerin. . Bir parlak yıldızıydın erişilmez göklerin. Hepimizden yüksektin. . s. Biz üstünde hasretle yanıp kavruluyorken Sen toprağın altında yat. * Hisli her yürek seni bin bir acıyla andı . c. * Seni toprağa vermek. * O gürleyen sesinle bir coşkun şelaleydin.

11 .461 İNTİHAR Göğsünde çarptığını duyunca bir çekicin. 1929. c. Komşuların duymasın. * * Çarpacak parmaklığa sedyeden taşan omzun. kapa kapını. İstersen aç göğsünün delik kalan yerini. gözlerini. Aç ta görsün yaranı evlerden taşan başlar. * * Yere düşünce vinçten kopmuş bir balya gibi. haydi. Çürük bir meyve gibi kanla dolunca için. Yuvarlanan bir iplik yumağı kadar uzun. * * Ölü bir kurdu nasıl çıkarırlarsa inden. Ağzından iniltiler akacak salya gibi. dostların varsa gidip çağırayım mı? Yoksa yavaş gitsinler diye bağırayım mı? Düşecek kaldırıma yanağından son yaşlar. * * Söyle. Yarın seni bekçiler ayıracak evinden.6.929 Sabri Esat HAYAT. 15 Teşrin-i evvel. s. Odanda dolaşacak ayak izleri kandan.141 . * * Kapat eğer aralık kalmışsa.4. Dijon: 15. Bir damla kan inecek merdiveni arkandan. Hırsla kemireceksin bir bıçağın sapını. nr.

4 . Bu ruh ölmeyecekti.6. 29 Teşrin-i evvel. berrak elleri. şu yedi büyük günah! * Ardınca ağlaşıyor bir kafile genç kadın : Bunlar hep bu ölünün dul kalan emelleri. Rastladığı her şeyi dişleriyle kırarak. çılgınca haykırarak. bir fâninin varlığı. en fazla sevdiğimin! * Bu ölen bir ruh idi. Bu ruha ait olan ceset -iki kolunda İki iblis asılı. nr. .142 . Şu melun yedi cellat. Boşlukta çırpınıyor ince. saçları darmadağın. Bu benim en kıymetli. * Alayın arkasından.. Onu şimdi bekliyor yokluğun mezarlığı. c. fakat öldürdüler.ilerliyor yolunda .. s. ah. .462 BİR CENAZE ALAYI Yedi ifrite dönmüş yedi büyük günahın Omuzlarında giden bu tabut acep kimin ? Allah’ım. Enis Behiç HAYAT. bu cenaze bana benden çok yakın. 1929. Hepsinin yüzü solgun.

yaptığı her eseri .142 . Öldüren... 29 Teşrin-i evvel.. Anlamaz duyduğumuz sevinci ve kederi. . Şükûfe Nihal HAYAT. 1929. Donmuş güzelliğini gösterse de bu heykel. duygulara kim açtı kalplere giden yolu ? . tesadüf. İki bin sene kâfi gelmemiş ki yasına Ben de durdum karşında.463 FRİNE’NİN HEYKELİ ÖNÜNDE Güzelliğin oyulmuş bir mermer parçasına. nr. . kalbim teessür dolu. . Yaradan ki.10 .6. yaradan dan elbet daha şuurlu !. Seni büsbütün fena bulmaktan kurtaran el. c. s.

kavuklu bin bir insan.. Tangasını durdurdu ileride bir nefes. Kavukluda binince arabası sallandı.142 . Hindistan’da Hintlinin yolu diken dikendi! Bir tarafta şalvarlı. 29 Teşrin-i evvel. besk„ Sarıklı arabacı dediğinden anladı. nr. Sonra durdu yolcular bir resmin karşısında.. Abanoz gergedanlar ve daha neler.. İngiliz’in caddesi bir noktada tükendi. 1929.464 QUETTA ÇARŞISI Gür sesiyle bağırdı: "Tangavala. Türk olmak ne hoş şeymiş Quetta çarşısında! İffet Halim HAYAT.. s...6....10 . c. Sefilleşti sokaklar. Bir yanda halhalları gümüşten bir kuyumcu! Bir yanda (sarı) satan Japonyalı bir dükkân . Fildişinden şeytanlar. daha daha izbeler. Çin işinden fincanlar. tanga.. Gurbette birbirine sokulmuş iki yolcu Asfalttan sokakların üstünde yuvarlandı. sivrildi kaldırımlar. Kuytu kuytu izbeler. Dünua’nın bir ucunda o varlığı duydular.. neler..

her gün eşini başka bir adla çağır! Faruk Nafiz HAYAT.” Her kadın ilk aşığa kendini böyle verdi. 1929. “Şimdi. Duymam. Kapadım kazma geçmez taşlarla dört yanını. Bugün en düşkünlere kardeş olsan da dinle. c. dedin.465 KÖR KUYU “Bana dün bir bakıştan çakan şimşek yeterdi. kulaklarımı sağır. Her kadın böyle çıktı yolundan ağır ağır… Korumak ister gibi uçurumdan canını Dünkü masuma açtım başımın zindanını.23 . Yaşayan putsun gene içimde saffetinle: Görmem artık. her gece başka kollarda inle. göğsümü ateşliyor her bağır. nr. s. Gözlerimi körelttim.6.142 . 29 Teşrin-i evvel.

Sararmış biri kaldı . Bizi. çaresiz. s. nr. Bizden vefasız onlar' Biz nedamet çekeriz . Giden geleni aldı . Acaba tütsü yaksam Görünür mü yüzünüz. c.6. Geçen dakikalarım.2 Necip Fazıl . Gitti bütün güzeller .466 GEÇEN DAKİKALARIM Kim bilir nerdesiniz Geçen dakikaların. Kim bilir nerdesiniz? Yıldızların. son gün. Aranızda verin yer Sararmış biri kaldı Biz nedamet çekeriz. HAYAT. Görüp' de dönmüyorlar. korkarım Düştüğü yerdesiniz. Bizden vefasız onlar. 15 Teşrin-i sani. 1929.143 . Acaba tütsü yaksam ? Siz benim yüzümsünüz Eğilip suya baksam Görünür mü yüzünüz ? Gitti bütün güzeller .

ey zavallı. ne bir büyük rüyasın. ey aşk! Çağlayanda rübabın. Benzerdi verdiğin dert en hoş bahtiyarlığa. Ey cihan ahenginin en güzel bülbül sesi ! Tanrı seninle açtı “tarihî mukaddes” Seninle doğdu Hüsn’ün ilâhî kasidesi: Sen güller. o eski nura bedel. Ey sen. bu gün mücevher hırsızısın Dün bir ilahe idin. bir emel. sanatkârın ruhunda ıstırabın. tüten bir yanardağdın.467 EY AŞK! Sen eskiden gönülde yıllarca ve yıllarca Sönmez bir büyük yangın. ah. incilerle örülmüş bir mısradın. bunlardan daha güzel. Bir damla düşmüş olsan harap bir mezarlığa. pırıltılarla yağdın. hem ucuz bir riyasın. Feryatlarla yaşanan bir ulvî maceradan. Sen bir “altın yağmur” dun. Ey sen ki öz yürekten kopan yanık duaydın ! Dün bir define. bu gün bir bar kızısın! . Zindandan bin teselli yaratırdı serabın. Ne küçük bir buseden kızaran saf edasın! Bu gün sen ancak riya. Sen bugün. "Zühre” nin ümit ile parlattığı çerağdın. "Fuzûlî Dîvânı”nda alev alev bir yandın. Şairin. Yeni hayat gelirdi her kurumuş varlığa. Bu günse kaldı ancak. Sen eskiden böyleydin. ey sen. Gözyaşı dalga dalga. Bunlardan daha yüksek bir duyguydun. sineler parça parça.

bu gün vicdanda bir sızısın Sen ki behimiyetten ulviyete bir bağdın. Cazbant uğultusundan duyulmuyor feryadın . nr. s. Üç kadeh içki. biraz pembe et. 15 Teşrin-i sani. bir ateşli titremek işte sen busun ! Artık ne yalvarma. 1929.8 . Bir sinir gerginliği.143 . ne emek! Bin bir fedakârlığa dün ne coşkun menbadın ! Geçmiş asırlardaki yüksekliğinle seni Anarak ağlıyorum boş yere mersiyeni. c. anlatma ki hayalinden geçeni.6. Enis Behiç HAYAT. Ey Enis.468 Dün kalbe şeref.. biraz ipek.

s. c. Sana benzer bir hayal görmedi hâlâ gözüm. nerdesin? Yolunda çektiğimi çiğnediğin yola sor. kudurdular. Geçtiğin dağlar beni geçirmek istemedi. nr. Ben anne ölümüne inanmayan öksüzüm. Kuşlar bile yalvardım yerini söylemedi Yol gösterin dedikçe hep önüme durdular . güzel çocuk.469 TÜRKÇE Kanatlarım kırıldı hicran ufuklarında. Ben çökerken içimden seni isteyen çocuk "Durma” kaç. Uzaktan seni bana vadeden pembe ufuk Yaklaşınca kararır aşkımın bahtı gibi.10 . Yaşar gözümde aşkın bu gün gibi yarında. Dereler ben geçerken coştular. araya.143 .6. Gündüz HAYAT. Şimdi de sen sevdanın bu mukaddes yerini Bir türbe yapmak için bul araya. der aşığın zor verilir nasibi . Artık yoruldum yeter. . Sakin artık vücudum aşkın emirlerini Tutamayacak kadar bitti düştüm buraya. 15 Teşrin-i sani. 1929. Kulaklarımda bir ses hanı o günkü sesin Aşkımın tellerini bugün de titretiyor.

İster kalbe şeref ol. Saraylar kur ve yahut ülkeler yık. ister ol bir bar kızı. Çevirdim romantizmin kandilinden gözümü. Bir hakikat var ki. ister vicdanda sızı. Şu köhne yeryüzünde bu kuvvet sana yeter. Bu günün güneşiyle seni seyrediyorum. Nedim'in duyduğusun. . kim ne der! Nesilden nesle taşan. sen değişmedin. bütün yapmacıklardan. İpek meltem eserken lâcivert açıklardan Nemize lâzım bizim geçmişin masalları!. ne riyasın..470 EY AŞK! -2Yok. geri aldım sana fena sözümü. Kolların dolanmıştır her şairin boynuna. Sarsıyorsun ya bizim fâni varlığımızı.. Mest eden bir zelzele halindeki varlığın Gıdıkladıkça her an bütün hayat özümü Damarlarımda kanım kalbimden yığın yığın Fışkıran kıvılcımlar gibi aksın diyorum. Cennet meyvesi değil dudaklarda kızarsın! Bizler ki plaj yaptık yaldızlı kumsalları. hayır. durdurulmaz akınsın!. Bu gün de her güzelin yağıyorsun koynuna. Bir "Altın yağmur. ne nazsın!. o füsunkâr buğusun: Fuzûlî'nin yandığı. ahi aynı güzel kadınsın!. Hayır. ey aşk. Seni kurtardık. ihtiyar Akrizyus’un O tüvana kızını sardınsa bir devirde.. olup sen nasıl esatirde Argos'taki hükümdar. Hür bir isteksin artık. ister bir İlahe. Mukaddes Tarih seni nasıl yazarsa yazsın.. Sen.

kansın ve cansın!.6. 1 Kanun-i evvel. c..144 . Cazbanttaki kahkaha. valsteki heyecanın!. ne de serap!.471 Ne rüya. Enis Behiç HAYAT...2 . s. Etsin. nr.. 1929..

hovarda. c. s. Göreceğim günün döküldüğünü Gölgeye uzanmış yarı uykuda.144 . Ocağın başında kışın geçecek İskambil falıyla uzun geceler. Zamanın verdiği derin bir hazla Alnım çizgilerle öpüşmeyecek. 1929. Karlar yığılsa da etrafa asla Benim saçlarıma ak düşmeyecek! Sabri Esat HAYAT.472 BEN Hep aynı gümüşten ellerle beni Sessiz okşayacak güneş baharda. nr. 1 Kanun-i evvel. Böyle yaşayacağım yel değirmeni İşletenler gibi sade.6. Bilmesinler burada ömür süren kim Bense kulak verip her uzak sese Her sabah sütçüyü bekleyeceğim. Ne var dökülürse saksıda çiçek. Ne olur ölürse karda serçeler? Varsın dokunmasın kapıma kimse. İşlemez bir konsol saati gibi Hep aynı noktada duracak ibrem. Havuz kenarında sonbahar günü Yapraktan kayıklar yüzerken suda.7 . Hayatım bir kuşun hayatı gibi Ne yeni bir sevinç. ne de bir elem.

146 . Dağılmış bitmişte yok haberimiz! Gelmişken kalbimiz çılgın. Kuş tüyleri. darmadağındı. Savrulan bir alev ormanda rüzgâr. Yolunu şaşırdı gölgelerimiz. * Baktık. * Kara bir sis perdeledi engini Ruhumuza bir ürperme sinerken Neden sonra çılgın rüzgâr dinerken Durmuş gördük arzın çarpan kalbini. Vadî gömülürken sise dumana Uçuşan kuşların sesi dargındı. çiçeği.473 NEREYE? Son gündü. * Bir kan damlasıydı düşen her yaprak. 30 Kanun-i sani.6.c. 1929.. yaramaz. s. nr. coşkun akıp gider dereye Sularının her kıvrımı bir mezar. Estikçe yollarda uğuldayarak Dallarda hıçkırdı kavrulan bahar.2 . kuru yaprak yuvalar… "Ey güzel yaz bu yolculuk nereye? Şükûfe Nihal HAYAT. * Güneşi. yolumuz düştü ormana. rengiyle bir yaz. Tabiat bozgundu.

seni sevdim o sabah. 1929.3 .. Hınzır fellah o sabah gönlüme seni koydu. İffet Halim HAYAT. Örümcek elli Arap bahtımı çizecekti! * Çukurdan baş kaldırdım piramitler boy boydu.146 .. yol yol çizgiler çekti. O sabah gönlüm toydu. gözleri ak bir fellah! Seni sevdim o sabah. s. Arap’ın ellerinde mum ışığı allandı Tutan Kamen’in ruhu duvarlarda uyandı! * Göz göz oyulmuş yerler. Yol yol çizgiler çekti. kapkaranlık simsiyah.474 TUTAN KAMEN’İN MEZARINDA Pırıl pırıl parladı ve pırıl pırıl yandı. 30 Kanun-i sani. * Eli kumun üstünde bir siyah örümcekti. nr.6. Kurum gibi derili.. c. o sabah gönlüm toydu.

nr. Yaylıdan inecek son menzilinde..6. bu yolcu kalbi elinde Çehresi sararmış gözleri dolu. Bir gün ki. Bir gün ki.. Bir gün ki. aşkına sessiz güldüğün Bir yolcu içinde uzaklaşacak.146 . c.475 BİR GÜN Kİ Bir yaprak yağmuru altında bir gün Dörtnala bir yaylı dağlar aşacak. s... Celalettin Tevfik HAYAT. yaylının üstünde dallar Vurdukça dökecek yapraklarını.6 . 30 Kanun-i sani. bir gurbet yolunda bahar Öpecek saçının tel aklarını. Bir gün ki. 1929.

ah bu ıssız geceler. c. ah bu ıssız geceler. gök ve toprak. yalnız gökler biraz ak. Ay tırmanır ufukta gece yamaçlarını. Yıldızlar suya atar ışıktan taçlarını. Ah bu ıssız geceler. Behçet Kemal HAYAT. nr.. * Rüzgâr yolar uzakta eşinin saçlarını. tek bir ten gibi su. Rahat uyusun diye fısıldar bilmeceler. Koynunda yavrusuymuş gibi gönlüm geceler.. s. yer kara. Ayağında simsiyah çorabı bırakarak Soyunan bir esmerin cazibesiyle kıvrak. Bir el sallar yukardan sema ağaçlarını.. Mutlaka gizlenecek bir şey var ötelerde. Ah bu ıssız geceler. Muhakkak gizlenecek bir şey var ötelerde. Ay tırmanır ufuktan zulmet yamaçlarını. Ayaklarından başka her yanı çırılçıplak! * Bir paravan gibidir karanlık perde perde. Bir düğün evi gibi yer birden düştü derde: Sular ayla bir ipek çarşaf işler ilerde.476 AH BU ISSIZ GECELER Başını saçlarına gömen bir kız geceler.. 30 Kanun-i sani. 1929. Göz altında.10 .6..146 . * Deniz kara.

Çocuklar cadılardan korkuyorlar yalınız. Uzak. Ancak sakin ağaçlar. * Derinde. . Tabut satan dükkânlar. mezarlıkları saran serviliklerden: .. biz korkunç olmalıyız. yapraklarla dolu bir menba sesi Hasta çocuklar gibi ağlayacak durmadan. nede baltamız vardı. Saçı perişan kadın gibi gülen cevizler. Ne de mahkum elini uzatarak yalvardı. mezarlıklardan uzak..477 BİZ ÖLDÜRDÜK DEĞİL Mİ? Ne siyahlar giymiştik.. köyden uzak. arkaya bakmayarak: . Artık sussunlar diye başlarına vurmadan. Biz iğrenç olmalıyız. Bir kütüğün üstün de baş uçuranlar gibi. * Şehirden uzak. mezarlıkları saran serviliklerden. -O çocuk ağzı gibi taze açılan güller Simsiyah bir ormana yollarımız sapacak. * Birlikte kaçmalıyız. Susmayacak bir küçük dudağın titremesi. Ne de sabahı saran gül rengindeki tüller. ölüler için çiçek satılan yerden. Uzak. Artık ne ufuk. -Vurduk hiç titremeden taşa vuranlar gibi. Arkamızdan gelmesin çocuklar gibi izler. nede o bembeyaz bulutlar. güllerden uzak. Yene lekesiz kaldı senin beyaz elbisen: Sanki bizler değildik onu boynundan kesen. birde odundan putlar. Uzak..

146 . nr.1929 Sabri Esat HAYAT. arkaya bakmayarak Küçük ölüler için çiçek satılan yerden Tabut satan dükkânlar. Birlikte kaçmalıyız.6. c. mezarlıklardaki uzak… Dijon: 9.10.478 Arkamızdan gelmesin çocuklar gibi izler Saçı perişan kadın gibi gülen cevizler.13 . 30 Kanun-i sani 1929. s.

479 İKİNCİ BÖLÜM HİKÂYELER .

gördüğü şey karşısında dili tutuldu. Orada bir eski baba dostunun ticarethanesinde çalışıyordu. . Merdiven inip çıkmakta güçlük çektiği için Sitare’yi daima yukarıdaki odasında beklerdi. Her ev gibi onların evi de büyük muharebenin musibet ve matemlerinden hissesini almıştı. Bu inkılâplar elbet onun ruhunu da çok değiştirmişti. nazlı Sitare bugün ana mektebi muallimesiydi. Sitare denizden çıkmış gibi tepeden tırnağa kadar su içinde idi. -Sitare sana büyük bir müjdem var kızım… İhtiyar kadın sözünü bitiremedi. Aradan on beş seneye yakın zaman geçmişti. Bin naz içinde büyüyen şımarık. Yavaş yavaş aşağı indi.480 YAĞMUR −Sitare sana büyük müjde var kızım. iskarpinlerinin ucundan çamurlu sular sızıyordu. İhtiyar ve hastalıklı annesine bakabilmek için sabahtan akşama kadar elliye yakın mini mini yaramazın kahrını çekiyordu. Kapının yanındaki küçük odada güzel ince sesiyle yavaş yavaş şarkı söylüyordu. daima tatlı bir hüzün ile dinlerdi. Memlekette iş bulamayan küçük kardeşi senelerden beri Mısır’da idi. Bu onun çok eski –mini mini bir ilk mektep talebesi olduğu günlerden kalma. Çoraplarından. Müveddet Hanım kızının sesini çok sever. güzel günlerine götürüp getirirdi.bir adetidir: Akşamları evin kapısından girince çantasını top gibi havaya atıp tutar. daha sonra ana mektebi muallimesi olmuştu. Fakat bu akşam ona verilecek mühim bir müjdesi vardı. Genç muallime henüz mektebinden dönmüştü. Çünkü bu ses onu birkaç dakika için eski. ince elbiseleri vücuduna yapışmıştı. Sitare büyük mektep talebesi. Meşhur bir dava vekili olan babası harbin ilk senesinde ölmüş. dolaptan çamaşır çıkarırken şarkı söylemeye devam ediyordu. kapıdan girer girmez şarkısına başlıyordu. kızının mektep dönüşünde şarkı söyleyerek soyunduğu küçük odanın kapısını açtı. Fakat buna rağmen o eski neşe ve çocukluğunu bırakmıyor. şarkıya başlardı. Fakat o yine neşesini bozmaya lüzum görmüyor. Siyah saçları yüzüne. boynuna. iki sene sonra büyük kardeşi Kafkasya’da şehit düşmüştü.

kız mı? -Kız… İsmini Leman koymuşlar… Nasıl oldu da bu kadar ıslandın… -Anne… Allah aşkına bırak beni… Mektubu anlat… Demek ben şimdi hala oldum… Ah ne güzel… Ne güzel… Yazık göremeyeceğim ki… Anlatmak sırası nihayet Sitare’ye geldi: -Küçüklerimi gezmeye götürdüm anne… Hava öğleyin öyle güzel. ovuştur Sitare… -Anne… Devam etsene canım… Erkek mi. Fakat onun fazla müteessir ve telaşlı olduğunu görünce birdenbire boynuna sarıldı. “Karşıdaki çayırda biraz dolaşır. Zaten çayırın bir tarafına başı boş atlar salıyormuşlar… Öbür tarafta sporcular top oynuyor… Küçüklerimden birinin kazaya uğraması muhtemel… Hasılı çayırdan çıktık… Yol kenarlarında açılmış çiçekler toplayarak ilerlemeye başladık… Farkında olmamışım anne… O kadar fazla yürümüşüz ki… . beyaz dişlerini göstererek gülüyordu. göğsüne yapışmış elbiseleriyle annesinin karşısında bir heykel pozu alıyor. sabırsızlıkla acele acele: -Ehemmiyeti yok… Yağmura tutuldum. gelirsiniz” dedi… Ortalık yeşillenmiş. çamaşırları karıştırıyordu. -Sitare ne oldun? Bu ne hal? Diye telaşlanıyordu. öyle güzeldi ki… Müdürden izin istedim. -Çabuk… Çabuk… Ah deli çocuk… Hasta olacaksın… Sitare kahkahalarla gülmeye başladı: Telaş etme anne… Farz et ki denize girdim… Çamaşırlarımı büsbütün alt üst ediyorsun… Şimdi müjdeyi söyle… Yoksa vallahi giyinmem… Böyle dururum… Omuzlarına.481 Annesini görünce birdenbire sustu: Müjde mi? Ne müjdesi anne… Müveddet Hanım söyleyeceğini unutmuştu. daha gidelim” diyordu. çiğdemler açılmaya başlamış… Küçükler “Ne olur Muallime Hanım. O. dedi. söylesene anne… Merak içinde bıraktın beni… İhtiyar kadın titrek elleriyle ona yardıma çalışıyor. acele acele yanaklarını öptü: -Peki anne… Peki… Göreceksin bir dakikada tamamıyla kurunup giyineceğim… Fakat sen de bana müjdeyi söyle… Sitare çamaşır değişirken annesi anlatmaya başladı: -Mısır’dan mektup geldi… Kardeşinin bir çocuğu doğmuş… Göğsünü o hamam havlusuyla kurula.

sonra başkalarını almak için geri dönüyordum. Her ne ise üç beş dakika oraya buraya koştuktan sonra yetimlerimi buldum… Yol kenarında bir çukura girmişlerdi. belki de öleceklerdi… Onları bu halde bırakamazdım… Fakat Allah’ın kırında ne yaparsın?.Anneleri hastanededir. Bu oyun küçüklerimi çok eğlendirmişti. Büyücekler oraya koşuştular. Pek mini minileri ikişer ikişer koltuklarımın altına sıkıştırarak koşa koşa çatının altına götürüyor. Bunlar beş yaşında iki ikiz kardeştir. Bereket versin bir iki dakika ilerimizde çatısı kalmış boş bir kır kahvesi vardı. ötekine Cemile’yi sardım… Yağmur da zaten hafiflemişti… Hemen yola düştük… Küçük kafilemizin dönüşü görülecek şeydi… Benim saçım başım açıktı… Hristiyan kızları gibi arkamda blûzumla talebemin arasında koşuyordum… Ağlayacak gibi bir halde idim… Fakat ben kendimi .. Hatta müdür ve arkadaşlarım bana –Sen her şeyi ters yapıyorsun… Mahallemizdeki büyük zatların çocuklarını ihmal edip onlarla uğraşıyorsun… Bu adeta delilik… diye darılırlar. fakat kadıncağız gündüzleri işe gittiği için onları mektebe bırakır. Bir parçasına Cemil’i. Nihayet hayli ıslanmış olarak kendim de çatının altına girdim. çaylak tavuk kapar gibi çocukları yakaladım. çatının altına girdim… Sırsıklam olmuşlardı… Mutlaka hastalanacaklar. Ben oradan oraya koşarken yaramazlar öyle bağrışıp gülüşüyorlardı ki. anne gibi. birbirlerine sımsıkı sarılarak titreşiyorlardı. Bu esnada küçüklerimden ikisinin eksik olduğunu fark etmeyeyim mi? Aklım başımdan gitti. “Cemil. Teyzelerinin yanında otururlar. onlara muallime gibi değil. Cemile” diye haykırarak yağmurun altında dört dönüyordum.482 -Ah Sitare… Sen hiç akıllanmayacaksın… Halbuki sana kırk bu kadar çocuk teslim etmişler… -Anneciğim vallahi bunları ben de kendi kendime söyledim… “Farkında olmadan bir hayli yol gitmişiz” demek bir muallime için affedilir kabahat değil ama işte oldu… Ne yapalım… Mamafih benim daha büyük kabahatim var… Karşı tepelerden doğru yavaş yavaş üstümüze gelen kara bulutun da farkında olmamışım… Birdenbire başımızdan aşağı bir şiddetli yağmur boşanmasın mı? Yavrucaklarım şaşırdılar… Ağlaşıp bağrışmaya başladılar. Cemil ve Cemile’yi kimsesiz oldukları için öteki çocuklardan fazla severim. Hemen paltomu çıkardım. Babaları yoktur. dadı gibi bakarım. Koşmaktan nefesim tıkanmıştı. deli gibi dışarı fırladım. Korkudan ağlamaya bile cesaret edemiyorlar. Bir çekişte ortasından ikiye ayırdım.

Arabacı kılıklı bir genç alaya başladı. -Ha şöyle yola gel. 10 Şubat 1927. Bu genç göründüğü kadar fena bir insan değilmiş. yine zorla ıhlamur içirdi. fakat ciğerler biraz zayıf… Hastanın bir zaman istirahate. Mektebi ana sınıfı muallimelerinden Sitare Hanımın bir mektep tenezzühü esnasında tesettür kaide-i celilesine muhalif olarak başını açtığı ve yalnız bununla da iktifa etmeyerek açık saçık bir halde dolaştığı ve obâsân güruhundan bir kimseyi refakatine aldığı görülerek Maarif Nezaret-i Celilesine ihbar edilmiş ve gerek şeriat –ı mübeccilemiz ahkamı gerek muallimelik vakar ve haysiyetiyle gayr-ı kabil telif olan bu nâ-becâ ahvâl sebebiyle Sitare Hanımın silk-i celîl-i maarifte istihdam edilmemek üzere azl ve ihracı nezaret-i celîleden maarif müdüriyetine eşar edilmiştir. Muallime şiddetli bir zatürree geçirdi. Gözleri kırmızı. fakülte muallimlerinden bir eski arkadaşını getirdi. sesi kısıktı.19. c.11.18. s. Onu yarı zorla yatırdı. 20 . -Oğlum bunlar bizim evlatlarımız. Hastalığın on üçüncü günü doktor bir konsültasyona ihtiyaç gördü. kardeşlerimiz sayılır… Adam olsan böyle güleceğine yardım edersin.1. nr. Hemen kucağımdaki iki çocuktan birini onun kollarına tutuşturdum… Zaten mektebe beş dakikalık bir yol kalmıştı… Müveddet Hanım kızının hastalanmasından korkuyordu. Reşad Nuri HAYAT. Uzun bir muayeneden sonra Müveddet Hanıma biraz tereddütlü bir lisan ile: Şimdilik geçmiş olsun hanımefendi! dediler.483 bırakırsam küçüklerin hali ne olurdu… Onun için mütemadîyen gülüyordum… Hatta çocukları bir mektep şarkısı söylemeye teşvik ettim… Yolda bize tesadüf eden insanlar kahkaha ile gülüyorlardı. Ertesi sabah gazetelerde şöyle bir havadis okundu: “…. -Yapılacak bir şey varsa söyle de yapalım hanım abla? dedi. Sitare ertesi sabah hasta uyandı. Onu komşularından bir mütekait askeri doktoru tedavi ediyordu. Kesik kesik öksürüyordu. dedim. Akşama doğru ateş büsbütün arttı ve genç kız sayıklamaya başladı. hatta küçük bir hava tebdiline ihtiyacı var… Merak etmeyin… Pek ehemmiyetli bir şey değil… Herhalde bir zaman mektebe gitmemeli. Ayaklarını hardallı suya soktu.

Ötekilere pek o kadar kızmaz. Evet bütün öteki cahil gavurları aldatıp üzerimize saldıran hep o idi. gökyüzünü gösteriyordu. İkide bir İngiliz’in kolunu çekiyor. Bulut. yavaş yavaş başkalarından da sirayet etti. Mehmet telaş ve hiddet içindeydi. sarsak hareketlerle adım adım ilerliyordu. Şemsiyeler açılıyor. üç beş adımda bir bastonuna dayanarak dinleniyordu. kollarıyla işaretler yapıyor. sular sıçratarak söyleniyordu: -Çabuk ol be… Allah deve gibi salat bacak yaratmış… Az açıversen ne olur ki? Sonra onun anlamadığını görerek elleriyle. sulh olursa onları affedebileceğini hissederdi. Bu düşkünlüğe rağmen şaşılacak kadar dik kalan uzun vücudu kurulması bitmiş bir makine gibi ağır. * * * Gece yaklaşmıştı. yaralanmış. yakalar kalkıyor. Fakat İngilizlere çok kızgındı. durduğu yerde kocaman yırtık kunduralarıyla tepinip etrafına çamurlar. Haydar Paşa Hastahanesinde tedavi edilmiştir. Haydarpaşa Hastahanesini. Ayağı bir parça sakat kaldığı için onu hafif hizmete ayırmışlar. Bir iki kişi koşmaya başladı. kısık burun delikleriyle. “Elime verseler tövbe olsun hepsini kör işkembeci bıçağıyla doğrarın… Salef değil ya ahirette Allah baba aramıza girse barışman” derdi. hastane . Adımlar sıklaşıyordu. Yalnız İngiliz çavuşu gittikçe yürüyüşünü ağırlaştırıyor. her biri için ayrı ayrı mazeretler bulmaya çalışır. Caddeyi bir telaştır almıştı. Hava kararıyor. İngiliz ziyade hastalığı kansız yüzüne bütün adaleleri içinden yeniliyormuş gibi takallüs ediyor. Mütarekeden biraz evvel bir gün Haydarpaşa istasyonundan hastahaneye götürülmek üzere bir hasta İngiliz esiri teslim ederler. ince beyaz dudaklarının altında sırıtıyor gibi görünen dişleriyle bir iskelete benziyordu. Mehmet dehşetli bir İngiliz düşmanıydı. koşanları. soğuk bir rüzgarla lapa lapa kar yağmaya başlıyordu.484 “MEHMETÇİK”TEN BİR PARÇA -Reşat Nuri Beyin Gayr-ı Münteşir Romanından Mehmet Çanakkale’de hizmetçiliğinde alıkoymuşlardır.

yatırılar. başını havaya kaldırıyor. bilakis bastonuna dayanıp daha uzun müddet beklendiğini görerek bağıra çağıra geri dönüyordu. Mehmet onun arkasından baktı. yüzüne inen karlara gizli bir şeyler söyler gibi hafif hafif dudaklarını oynatıyordu. Hastaya İngilizce birkaç kelime söyledi. ahalinin arasına ağaçların arkasına saklanarak onu gözetliyordu. ben ona adam ol derken o büsbütün cüdam oldu be… Hey beri bak… Hele şöyle gımılda bakayın… Yürü de evvelki gibi yürü razıyın… Hastahaneye çok galmadı… Orada seni rahat yatağa. İstihfaf ile hatta biraz merhamet ve müsamaha ile gülümsedi. -Haydi yürü… Allah’ın belası… Tövbe olsun seni yol ortasında bırakıp giderin… Hastaneyi de bulamaz geberir galırsın… Sonra tehdidin boş ve kuru sıkı bir şey olmadığını anlatmak için onu bırakıyor. Geçide vardıkları zaman İngiliz büsbütün “stop” deyip durdu. Sırtını parmaklığa dayıyor. dedi. Onun için belki acırım korkusuyla hastanın yüzüne bakmıyor. pandomima oynar gibi el işaretleriyle: -Vay anam. sade onu eliyle dürtüştürerek söyleniyordu. süratle yoluna devam etti. Ortalık büsbütün kararmıştı. Haftaya galmaz domuz gibi olusun. Mehmet gülümsedi: -Para olsa ben dabanımın altına yama vurdururun çorbacı… Bak ayağımın biri sabahtan beri balık gibi su içinde geziyor… Acıdınsa veriversene bir araba… Rum son sözü işitince hemen döndü. İngiliz katiyen bulunduğu yerden kıpırdanmak niyetinde değildi. Mehmet bu sefer büsbütün telaşlandı. sakat ayağını sürüyerek bir zaman hızlı hızlı gidiyor. şehit hemşehrilerine karşı bir günah addederdi. Keşkeleyim ben senin yerinde olsam… Bak bu akşam garavanaya yetişemezsem… Kürklü paltosunun yakası içinde yüzü yarı yarıya kaybolmuş kıranta bir Rum –kıyafetine nazaran zengin bir simsar. Mehmet kendi kendine söyleniyordu: -Hele yarabbi… Herifi ayağına ip takıp sürüsek gitmeyecek… . sıcak yemek veriler. Koy bir araba içinde bunu… Düşman müsman günahtır. yere tükürdü. Sonra Mehmet’e: -Yazık bre….485 Mehmet İngiliz’e merhamet yardım etmeyi affedilmez bir zaaf. Fakat İngiliz’in yine aldırmadığını.yanlarında durdu.

. “Param olsa dabanımın altına bir yama vururum” dediği yalandı. Allah’a şükür kesesinde kundurasını tamir ettirecek kadar para vardı. Etraflarına fabrikadan çıkan şimendifer amelesinden. nikel onluklar. esnaf çıraklarından. Asker önünden geçen bir iki arabacıya seslendi. Kuru lakırdıya aldırış etmeyeceklerini tecrübesiyle bildiği için uzaktan paraları gösteriyor: “Para peşin ha… Korkma… Tövbe olsun kesemden vereceğim” diye bağırıyordu. Çaresiz Rum’un dediğini yapacak. kesesinden bir araba tutacaktı. kamçılarını şaklatarak süratle geliyorlardı. Mehmet artık gülüyor. asker seslendi: -Hemşeri gözünü seveyim… Şu goca gavur başıma bela olup galdı… Bir insaniyetlik et de… Polis sağ kolunda taşıdığı bohça gibi bir şeyi göstererek güldü: -Bir bela da bende var arkadaş… Cami kapısına bir piç bırakmışlar… Bir yer bulup onu yerleştireyim diye dört saattir taban tepiyorum… Nihayet başımıza kaldı… Nuh kuyusuna valideye götürüyoruz… Emeksizce bir evlat… Polisin sözlerini tasdik eder gibi bohçanın içinden boğuk bir çocuk feryadı yükseldi. korkuyor. Ancak ayağına giyecek başka şey olmadığı için kundura tamir edildiği müddetçe onun eskici dükkanında oturup beklemesi lâzımdı. Tehlike karşısında evvela telaşa düşüyor. Yama parasıyla düşmanına araba tutuvereceği kimin aklına gelirdi. Mehmet ceplerini karıştırmaya. Gayrı günah benden gitti. Fakat felaket gelip çatınca inanılmaz bir sabır ve neşe ile karşılar. Fakat arabacılar bu düşkün kıyafetli topal nefere başlarını bile çevirip bakmıyorlar. Mehmet bu ümidinde kesildiğini görünce tekrar İngiliz’e döndü: -Görüyon ya… Kesemizden sana araba ikram ediverelim dedik… O da olmadı… Gaderine küs… Nidelim…. Bu onun tabiatıydı. Şu dünyada kimse kimsenin nasibini yiyemezdi. sıkıntıya güler yüzle tahammül ederdi. yağmurun. acıya. görünürdü. şaka ediyordu. Adamcağız gayr-i ihtiyarı onu göğsüne götürüp sallayarak yolunda devam etti. yırtık guruşlar çıkarıp toplamaya başlamıştı. Halbuki on günden beri bir saat boş zaman bulamamıştı.486 Yağmurluğunun kukuletasını kaldırmış yaşlıca bir polis geçiyordu. karın altında elleri ceplerinde yalın ayak dolaşan serserilerden bir kalabalık toplanıyordu. Bir gayret etmezsen zabaha gadar garşı garşı otururuk. Mehmet paraları sayarken gülümseyerek düşünüyordu.

vücutlarının biçimi. ayağım sakat kalır… “Hey Allah’ım senden medet” deyi ellerimi göğe açarım. tezgâh sende… Hay doymaz gök gözünü toprak doyurası! Yedi deniz aşırı yerden kale gibi gemilerine binip ne halt aramaya gelirsin… Benimle muharebeye tutuşursun… Beni öldürüp yamalı donumu alacaksın? Ne adını bilirim ne memleketini bilirim. Mehmet uzun uzun düşündükten sonra kararını verdi ve gâh İngiliz’e. kıvıramadığı için dizini yere. edemedin. suratını göstermeden uzaktan şarapnelini yerim. ite kaka önüne düşürüp sürümek de doğru olmayacaktı. Kovdu fakat bu adamın tavsiye ettiği çare onu düşündürmeye başlamıştı. dükkan. Çehresinde tatlı bir sükunet. Sen Çanakkale’ye geldi derler… Duvarımı satar. çoluk çocuğumun her birini bir yana dağıtır gelirim… Muharebende kahpece… Yanına sokmadan. memleket sende. tayyarelerinden çiviler düşer. çehrelerinin rengi ve çizgileri birbirinden o kadar farklı olan Mehmetçikleri zaman zaman ayırt edilemeyecek kadar birbirine benzeten asil ve güler yüzlü feragat vardı. kanımı emmeye geldin. Ulen be gök gözlü uğursuz… Seni buralara kırmızı mumlu mektuplarla ben mi davet ediyordum? Ulen senin benimle ne alıp veremeyeceğin var… Mehmet söyledikçe coşuyor. Reşat Nuri .487 İhtiyar bir sandalcı Mehmet’in kulağına eğilerek bir şey söyledi. kızıyor. topal ayağını. ocağımı söndürür. Siperlerde kör boğazına yediğini ben düğünümde bulup yiyemem… Sonra az başın sıkıldı mı “Teslim… teslim” ellerini açarsın… Gelir başıma hasta olursun… Yol ortasında ben gidemem deyip direnirsin… Canımı almaya. gâh etraflarındaki kalabalığa dönerek nutka başladı. Hastayı sokakta bırakamazdı. Elime düştün… Seni bir depmede yere gömsem yeridir… İlle zebunluğunu görüyorum… Besbelli bir teksiratım var ki cenab-ı mevlasını bu dünya alemde bana musallat etti… Gel başımın belası… Gel seni sırtımda taşıyam da tamam olsun… Yavaş yavaş hasta İngiliz’in önünde yere çömeldi. sözleri komik bir talakat alıyordu: Ulen para sende. rahat sende. çamurlu karların içine koydu. düşmanını bileğinden tutarak sırtına yüklendi. Nefer evvela fena halde kızdı: -Haydi işine haydi… Çek aranı… Eğleniyon mu benle? diye sandalcıyı kovdu.

ihtiyar anasının yanında çok oturmamış. “Ah Boris! Ah Boris!” diye ölmüştü. bütün odayı kaplayan büyük ve kötürüm gölgelerini titretiyordu. “Benim de içimde bir sıkıntı var!” diye söylendi. karşısında ezeli ve nihayet bulmaz milli çorabını ören güzel karısı Magda’yı hafif ve akıcı bir kırmızıya boyuyor. korkunç kayalıklarda. Sofya’dan gelen muallimde okuduktan sonra. Birden tavanı kaplayan gölgesiyle gerindi. 1927. içindeki odunları sanki hiddetle yakıyor. Boris ancak yirmi beş yaşında vardı. o da bütün arkadaşları gibi şehre inmiş.13. Baba İstoya’nın bir tanecik oğluydu. yine kaba ve biçimsiz sandalyeler duruyor.488 HAYAT. Kudurmuş bir rüzgar küçük pencerenin örtülmüş kapaklarına çarpıyordu. Fakat anası yoktu. nr. yine kaybolurdu. silahını hükümete teslim etmiş ve köyüne gelmişti.1. Köyünde. Genç Türkler hiç beklenilmeyen Meşrutiyet’i ilân edince. Çorabını dizlerinin üzerine indirdi. Ocağın üstündeki harap ve ihtiyar saat gece yarısının geçmiş olduğunu gösteriyordu. bir an evvel yutmaya çalışıyordu. anasıyla babasıyla görüşür. O. s. eliyle kapamaya çalıştığı halde muvaffak olamadığını komşular söylüyorlardı. Gözlerinin açık kaldığını ve papaz. Beş sene nihayetinde potursuz ve kuşaksız dönen dinç ve güzel Boris. Magda seri tığlarının ucundan güzel gözlerini kaldırdı: “Uykun mu geldi? Genç ve iri Boris gerinmesine devam ederek cevap verdi: “Hayır.” Ve tekrar oturarak ilave etti: “Bilmem niçin içimde bu gece bir sıkıntı var. üç ay evvel. Issız ormanlarda. orada tahsilini bitirmişti. Dışarıda vahşi ve soğuk bir şubat gecesi vardı. Hızla tutuşarak uzanan ve sönen alevler. mandolinle heyecanlı sosyalist marşını çalan genç Boris’i. hep .” Magda birden durdu.. c. Senede ancak birkaç defa geceleyin gelir. Ortadaki kalın ayaklı kaba ve iri masanın etrafında. genç papazın delaletiyle kendisi de Sofya’ya gitmiş. 19 BOMBA Duvarları ve tavanı uzun bir kışın isleriyle kararmış bu yer odasında mahpus gibi duran bodur ve çirkin ocak. çalınan mandolinin keskin sesini dinler gibi uyukluyorlardı. bir gün dağa çekilip gitmişti. Boris. Ayağa kalktı. mandolinini duvara dayadı. hiç uykum yok. 18 . Mütereddît ve şüpheli İslav gözleriyle kocasına baktı. Kaşlarını çatarak. babasının evinde.. 24 Şubat.

Konuşmak istedi: “Yaşasın sa’y ve taab!” dedi. kabarmış karnına bakıyordu. Genç ve iri Boris müştak gözlerle zevcesini süzüyor.. seviştiler. Tarlaları ve çifti idare edemiyor. Çalmaya başladı. uyumak istemezlerdi. Onların hayali hep hayal kalacak! Yine insanlar fenalar elinde esir olacak. sevişirler. Bitirdi. Magda. çalışmanın faziletini birçok adamlar inkâr edecek. İnce kaşları. Bu kızcağız da kendisi gibi Sofya’da okumuştu. Boris yine sosyalist marşını çalıyordu. Artık babası pek ihtiyardı. Dirseklerini bu şişliğe temas ettirerek saadetten titriyor ve ayıp bir şey yapıyormuş gibi gizlice Boris’e bakarak kızarıyordu. gülümsedi: “Hiç. Magda çorabını örüyor ve düşünüyordu. fikirlerinin tevafuku onları şedit bir iştiyak ile birbirlerine rapteyliyordu. konuşurlar. “değil mi Magda’cığım? Çalışan mesut olur. Zaten sa’ye karşı derin bir muhabbeti vardı. Boris’e vardıktan sonra mektebi terk etmiş. Geniş omuzları. Üç ay sonra çocukları olunca kim bilir ne kadar mesut olacaklardı. bu meçhul kaderi unutmaya çalışıyordu. Acaba sosyalistlerin hayali ne vakit hakikat olacak!” Magda başını salladı. Bir gün köydeki mektebin daskaliçesine1 rastgeldi.489 kamersiz gecelerin karanlıkları içinde geçen beş seneden sonra hür ve serbest. daha nefis ve mükemmel bir kadın yapmıştı.. Aşkları gittikçe ziyadeleşiyor. hiçbir vakit. Ayaklarını uzattı: 1 2 Kadın öğretmen Yaşasın emek . ruhundaki sıkıntıyı atmaya. pembe ve taze bir rengi vardı.”2 Magda çok saçlı güzel başını kaldırdı. İzdivaç ettiler. kabarık göğüsleri esvabının altından taşmak istiyor gibiydi. Alevlerle aydınlanan eteklerinin altındaki kalın bacaklarından sonra ayakları pek küçük ve nazik kalıyordu. birden alevler çoğalıyor. Tanıdı. Mavi gözleriyle karısına baktı ve marşın nakaratını tekrar etti: “Da jivee truda!. hiç. Eteğinin altında. Konuştular ve çok sürmedi. Boris tekrar mandolinini aldı. adamları onu aldatıyorlardı. zevcine hasretmişti. Ellerini pantolonunun cebine soktu. muntazam bir burnu. kırmızı gölgelerle doluyordu.. karnında kendi içinde Boris’in yavrusu duruyordu. İşleri eline aldı. İşte aylardan beri böyle gece yarılarını bulurlar. sanki bütün oda. Ocaktaki odunlar çatırdayarak yıkılıyor. Gebelik onu daha güzelleştirmiş. hayatını evine.” Boris mandolinini kucağından bıraktı. parlak ve yeşil köyü pek hoşuna gitmişti. Tığlardan ayırdığı gözleriyle.

hicret edeceğiz. Muharebeler kalkacak. Sıktı. kolunu Magda’nın beline. Sekiz yüz lira ile Amerika’ da bir insan çalışırsa çok mesut olur. İkisinin de gözleri küçülüyor ve titriyorlardı. Bütün avucunu dolduran bu yumuşak ve nefis kabarıklığı yavaş yavaş dalgalandırarak sıktı. “Böyle acı şeylerden bahsetme...” “Heyhat!. Boris diğer eliyle karısının kabarık memesini tuttu.490 “Evet. bir dakika. “Niçin benden sakladın?” dedi. Dudaklarından öptü. Bütün vücudu takallus etti ve sordu: “Ah.. “Oh..” .. Sana haber vermedim.” Magda kocasının bacaklarını daha ziyade sıktı. ne kadar mesut olacağız!.. Onu kucağına çekti. bu zalim Makedonya’da rahatla çalışmak mümkün değil. Babama nemiz varsa sattırdım.. kalçasının üzerine koydu. Amerika’ya.” “Evet. Ah bu kanlı Makedonya!. Magda’nın başı Boris’in kuvvetli göğsüne düştü. artık hiç korkmayacak. Çorabını bıraktı. Bir an.” Boris de tekrar etti: “Benden de heyhat! Hele burada. İşte iki aydır hazırlanıyorum. Boris’in yüzüne baktı. Çalışacaklar ve mesut olacaklar. Cinayetler olmayacak. Tam buradan çıkacağımız gün söyleyecektim.. herkes kardeş gibi. bu pis ve vahşi yerde. “Lakin bu hayaldeki insanlık fikrine meftunum! Düşün.. mesut olacaksın!. dönerek boynuna sarıldı.” Genç kadın iri ve çıplak bacaklarını kocasının kavi bacaklarına dolaştırdı. Kalbi hızla çarpmaya başlamıştı. nasıl?” “Kaçacak mıyız?” “Hayır. oturttu..” Boris.. Ocağın üzerindeki saatin kırık bir kalp gibi vuran kuvvetsiz ve mahzun tik taklarını duydu.” “Nereye?” “Amerika’ya. Boris’in boynuna atıldı. Rüzgarın bir küfrü andıran şiddetli gürültüsünü işitti. “Ah yatalım” dedi.. Ayağa kalktı. Şimdi sekiz yüz liramız var.. hain politika unutulacak.. ben de bu hayalin hakikat olacağına kail değilim” dedi.. Magda’cığım. boynunun altında ansızın bir acı duydu. mesut olacak mıyız! Nasıl? Söyle. Magda’cığım. uzun bir dakika böyle kaldılar.” Magda. Boris dudaklarını kumral saçların arasına koydu: “Müsterih ol.

Kapıda bir mektup buldum. ne cinayet! Yalnız çalışacağız. rahat. asude bir evimiz olacak.” “Söyle. Sevincinden çırpındı.” “Evet. Vatanımızın düşmanısın! Bil ki o hain kafanı balta ile vücudundan koparacak. Açtım.... bir Pazar gecesi eve geliyordum. sana uyanların. ‘Ey dinsiz Boris!’ diye başlıyordu. Ve ‘Vaktiyle dağlardan neşretmek istediğin sosyalistliği burada öğretmeye başladın. Tekrar kocasının dizlerine oturarak onu öpmeye başladı: “Yarın.... buseler içinde devam etti: “Evet Magda’cığım. Söylesem inanmazsın. Her şeyi sattırdım. ne vardı? Neye korkacaktım?” “Şimdi söylesem yine korkacaksın. Ne komite. Küçük. yatağında ölecek. onu okşayarak. Hemen babamı kandırdım.’” “Ah!.. Bu... senin aşkınla yaşamak benim için mümkün değil. ne vahşet. Senden saklamaya mecburdum.” Magda tekrar Boris’i öperek sordu: “Ah. ihtilal komitesi tarafından.” “Söyle. ne eşkıya. Demek bu son kederli gecemiz. O vakit anladım ki. ne vakit gideceğiz?Söyle.” Boris zevcesinin sevincinden memnun ve mahzuz.. Zavallı babam geçirdiği yetmiş senelik azabın mükâfatını orada görecek.491 Boris karısının dudaklarını öperek cevap verdi: “Sebep vardı.” “Yarın!” “Yarın mı? Aman yarabbi!.. burada seninle. seni sevenlerin eline vereceğiz.’ deniyordu. buradan ne vakit gideceğiz?” “O kadar yakın bir zamanda ki... Geceleri hücum . Gider gitmez çocuğumuz orada doğacak.” Hızla kocasının kucağından kalktı. Korkacaktın..” “Söyle. yarın.” “Ah. Yarın Amerika’ya gideceğiz. orada çalışacağız. ihtilal komitesi tarafından yazılmıştı.” “‘Yahut bize dehalet et. Bizimle beraber Balkan’a çık. korkmam...” Boris tereddütle anlattı: “İki ay evvel. Hainsin. Büyük vatan için çalış. Kalbi rahat.

bu yamyamlar memleketini hatırlayacağız. doğacak çocuğumuz yanımızda oynarken. Hayalimde o kadar çirkin ve kanlı levhalar var ki..” Magda titriyordu: “Oh. Hasılı cennet! Mümkün değil bunları tahayyül edemezsin. . burada her dakikamız elem.492 ve boğazlanmak korkusundan uzak... Kocasının bacaklarını sıkan dolgun bacakları gevşedi. vahşi hayvanlar gibiyiz. Hasılı burada.. ne saadet!” Boris. ıstırap içinde geçiyor. tahayyül ediyorum!” dedi. Boris devam etti: “O vakit bazı geceler. mektepler. insanlık ne tatlıymış!. matem. sanatoryumlar. sana o kadar perestiş ederken dehşetle memlu dimağımda aşkım için müsterih bir yer kalmıyor. Boris yine onu kucağında sıktı. Kanlarla lekelenmiş nihayetsiz karlar. iyiliği. şuursuz. Aşkı. Ufak bir gürültü bizi korkutuyor. idraksiz. yine buseler içinde devam etti: “Göreceksin ki o zaman. darülfünunlar.... Dudaklarının lezzetini tamamıyla duymuyorum.” 3 Pirin Dağı. müthiş Balkanlar.. tatlı tatlı konuşacağız. kara. Tiyatrolar! Geniş ve aydınlık sokaklar. hayatı. bacaklarıyla kocasının bacaklarını sıkarak. Gözleri uzak hayallerle bakıyordu. müstekreh ve keskin baltalar.. Birbirine ihtiram etmesini bilen adamlar..” Magda memnuniyet ve saadetten tatlı bir baygınlık hissediyordu. Bir dakika kalbimiz rahat değil. Dudaklarından öpmeye başladı: “Görüyorsun ki.. Güzel ve asayişli şehirler... daima meçhul bir tehlike karşısında tedehhüş etmiş biçare. sonra siyah. Bu pis ve müthiş Makedonya’nın kâbuslarını buselerimle senin gözlerinden sileceğim. Hiçbir sefalete müsaade etmeyen büyük şefkat müesseseleri. “Oh.. Gözümüzün önüne pis ve dar sokaklar. cennet gibi köyler.” Magda daha ziyade titreyerek dirsekleriyle şişmiş karnını. sa’y ve namusumuzdan emin.. sen yine böyle benim kucağıma kaçacaksın... sefil ve üryan adamlar. Mesela işte seni o kadar severken. Kolları yanına düştü. mini mini evimizde. gelecek! Tüylerimiz ürperecek. ansızın Makedonya’yı. Pirin3. fazileti hissedeceğiz.. Hastaneler.. güzelliği.

seninle yalnız. gece yarısı çoktan geçti” dedi. Bu pis odayı. bak köpekler havlıyorlar.” Boris cevap verdi: “Her vakit havlarlar. koşarak havlıyorlar. Birisi geliyor!” Boris mütereddît ve müteaccip. ben korkuyorum!” dedi. Haydi kalk. durdu. Boris. Korkacak bir şey yok... Yürüyorlardı.” İkisi de kalktılar. “hatta şimdiden duyuyorum. Dudaklarını büktü: “Kim gelecek.493 Ocağın odunları yıkılmış. Hakikaten korkudan titriyor ve ağlıyordu. Saadetimiz seni müteessir ediyor. gözlerini kapa. Benim yanımda.” “Hayır.. Boris hayretle sordu: “Neden?” “Bilmem. bu pis ocağı.. haydi yatalım. Kendimi Amerika’da farz ediyor. Boris’in kolu Magda’nın omzundan düştü.” “Neden sevgilim? Sakin ol. “yatalım... gözlerini sil!” “Korkuyorum Boris. Amerika’yı tahayyül et. Boris’le Magda yine birbirlerine bütün kuvvetleriyle sarıldılar. bu zulmet ve dehşet yuvasını görme. Karşı karşıya duran iki kapıdan birisine girecekler ve yatacaklardı. Yalnız ocağın üstünde küçük lamba sarı bir ziya neşrediyordu. “Oh. kucağımda.. Fakat o kadar korkuyorum ki. alevler sönmüştü. korkuyorum. Magda asabi bir iştiyak ile kocasının beline sarıldı. müstakbelin pek yakın saadetini şimdiden yaşayalım. İkisi de ayakta dimdik kaldılar. Boris kolunu Magda’nın boynuna attı. Boris. Öpüştüler. Birden. emin ve mutmain odamızdayız addediyorum. Boris bu meçhul ve bu nagehani kederi teselli etmek istedi: “Korkma. Magda tekrar durdu: “Korkuyorum Boris..” Magda’nın dudaklarındaki buseler söndü. Köpekler koşuyorlar ve bir yabancıya saldırarak havlıyorlardı. Magda elini Boris’in belinden çekti.” Genç kadın asabi bir teheyyüce uğramıştı. Rüzgara karışan köpek havlamaları daha ziyade şiddetleniyor ve daha ziyade yaklaşıyordu. “Arık aşkı duyacağım” diyordu. haydi kalk” dedi. . korkma.

. Yalnız ocağın içindeki ateşler gözüne çarptı. “Dobra veçer!”4 Sonra alık alık etrafına bakında: 4 Akşamlar hayır olsun. Açılan pencereden şiddetli bir rüzgar giriyor. bacakları içeri dönük. bir sene ders okuttuğu bu budala kızı isticvaba başladı: “Baba İstoyan’ı ne yapacaksın?” Melina bir cevap vermedi. Boris. Oda aydınlandıktan sonra birbirlerinin yüzlerine baktılar. Göremiyordu.. . Ellerini futasının altına sokmuştu. Tekrar dışarıya. O kadar karanlıktı ki. Magda koştu. Acaba şimdi niçin gelmişti? Ne arıyordu? Boris yüzünü içeri çevirdi.. karanlıklara baktı: “Ne istiyorsun?” “Baba İstoyan’ı?. bu ateş dişleri tutuşturuyor..” Tekrar sordu: “Sen kimsin?” “Ben.. komşunun kızıydı. Melina..” Uzak ve ince bir ses cevap verdi: “Ben!..494 “Kimdir. Boris bağırdı: “Kimdir o?. Magda’ya: “Lambayı yak!” dedi. Üşümüz ve yanakları kıpkırmızı olmuştu. Evvela. Magda.” Kız bu esnada yaklaşmış ve pencerenin dibine gelmişti. Boris sordu: “Acaba babamı ne yapacak?” “Bilmem. pencereden bakalım!” dedi. Açtı. Ocağın içindeki ateşler zebaninin dili ve kanlı dişleri gibi parlamaya başladı. bu siyah ağza görünmez tehditler söyletiyordu.” Ve Magda birden kapıya yürüdü.. Göğsü içeri çekik. Magda’yı aradı. şimdi anlarız. biraz kamburdu. Odaya kesif ve zenci bir karanlık doldu.. Pencereye doğru yürüdü.” Bu. içerisi görünmesin diye lambayı söndürdü. Karanlık rüzgarla beraber genç bir kız içeri girdi..

diyorlar. Gözleri ayaklarında idi..” Magda’nın dizleri çözüldü. Ve uzun saçlarını kaşımaya başladı. Kapıyı açık bırakmıştı. Elleriyle duvarı tuttu. karısına baktı.. . Elini kalbinin üstüne koydu: “Komitalar mı?” Melina gitmek isteyerek.. ben geleceğim. O da sararmış ve mütefekkir duruyordu. Bitmişti. Ölü ve boş nazarla Boris’e baktı. Eğer gelmezse oraya gelir. çenesi kilitlendi. Kıza bakmayarak sordu: “Bu adamlar nerde?” “Bizim evde. Sapsarıydı. hem hepsini keseriz. Boris. Magda duyulmaz ve ümitsiz bir sesle yine sordu: “Bizim köyden mi?” Budala kız izah etti: “Hayır. hem evlerini yakarız. Düşmemek için duvara dayandı..” “Kim arıyor?” “Komitalar. sarı esvaplı tüfekli adamlar! Mutlaka Baba İstoyan’ı istiyorlar..” 5 6 Erkek öğretmen. Magda’nın eteklerini kımıldatıyordu.” “Kaç kişi?. lambanın ziyasını dalgalandırıyor. Pantolonunun cebinden sağ elini çıkardı. “Haydi git söyle.” Birden gözlerini kıza kaldırdı ve..495 “Ben bir şey yapmayacağım!” “Eh öyleyse ne arıyorsun?” “Ben aramıyorum. “Bilmem...” Magda birden sapsarı kesildi. Şiddetli bir rüzgar giriyor. “Korkma” dedi... Şarap içiyorlar. “Ben yarım saat sonra gelirim. işte silahlı adamlar. “Baba İstoyan hasta imiş” de. Kız “Sıs zdrave”6 dedikten sonra çıktı.. kuvvetli kollarıyla dayandığı duvardan onu çekti. Sağlıkla.” dedi. Yürüdü.” “Daskalla5 beraber dört kişi. Sanki o bu dakika ölecekti.” dedi.

sarhoşların arasında ne yapacaksın? Burada otur. . “Ben de geleyim.” Kapıya yürüdü. kendileriyle beraber dağa çıkmaya razı olduğumu söylerim. Ve paraların da henüz alınmadığını. Kocası bu karanlıkta kaybolmuştu. bari yanına rovelverini alsan. Konuşmaya gidiyorum. Titrek bir sesle. damarlarına giriyor. gitme Boris’ciğim!” diye yalvarıyordu. Karısını tekrar öperek ve elini sıkarak. kanına karışıyor. sana bir fenalık yaparlar” dedi.” “Ah. böyle hareketten başka çare olmadığın. Karanlık elle tutulacak ve hissolunacak kadar siyah ve kesif idi. hicret edeceğimizi tahmin ettiler..” Magda meyus ve perişan. fasılasız hıçkırıklarla kıvranıyordu. cesur ol” dedi. bir hafta sonra elimize geçeceğini anlatır ve kandırırım. cesur ol. siyah ve soğuk rüzgarın altında ağlıyor. Ve asabi bir istical ile dışarıya çıktı. Sevgili Boris’ini yutan bu siyah rüzgarlı gecenin ademi andıran.” “Muharebeye gitmiyorum ki.. Babam giderse işkence ve tahkir edecekler. inanmazlar. “Haydi sevgilim. yatarız. “Ah. Magda asabi ve derin hıçkırıklarla ağlıyor.” dedi. babamın her şeyi sattığını haber aldılar. Şimdi bütün servetimiz olan sekiz yüz lirayı isteyecekler. Eğer gitmezse gelip mutlaka bir edepsizlik edeceklerini. Boris tekrar temin etti. Ta içinden gelen hıçkırıklarla sarsılıyor. Yarın akşam bizi burada bulamazlar. ölümü ihtar eden korkutucu karanlığı gözlerinden vücuduna. Baba İstoyan giderse işte asıl fenalık o vakit olacağını uzun uzadıya anlattı. Baba İstoyan gitse zavallı ihtiyardan hakaret ve işkencelerle para isteyeceklerini anlattı ve ilave etti: “Hainler. Boris. Şimdi ben giderim. “Yarım saat sonra gelirim.496 Magda ağlamaya başladı. Boris kalpağını başına koydu. Mutlaka kandıracağını.. Lakin kocası razı olmadı: “Sen orada. Onlarla konuşur. Gözlerini vahşi ve siyah geceye dikmiş. Magda da beraber yürüdü. “Ah.. lüzumu yok!” dedi. Bu son gecenin heyecanları bize bir hatıra olur. Hıçkırıklar ve gözyaşları içinde tıkandı. gitme. bekle yarım saat sevgilim. Boris onu öperek teselli ve teskin etmeye çalıştı. ruhuna nüfuz ediyordu. Başı döndü. ince parmaklarıyla kumral saçlarını sıkıyordu... Magda kapıda kalmıştı.. kıvranıyor.... Olduğu yere yıkıldı.

Pencerenin yanına gitti. Dirseklerini dayadı. Magda. “Kim o?” dedi. Baba İstoyan sıçradı ve çubuğunu düşürdü. tutuşan odunlar yine odanın içine kırmızı gölgeler. Kendinden geçti.. sakin ve abus. koşarak Melina’nın evine gitmek. güneş battıktan bir saat sonra yatar. Dışarıdan ahenksiz bir ses cevap verdi: Köpekler pek yaklaşmışlardı. “Hiç!” diye cevap verdi. Birkaç dakika kımılDamatı. Gelinini bahçe kapısının eşiğinde uzanmış görünce şaşaladı: “Ne yapıyorsun orada?” dedi. Köpekler havlıyorlardı.497 Baba İstoyan daima. Magda kayınbabasının sesini işitir işitmez kalktı.. göğsünü acıtıyordu. uzanmıştım. onun kolları içine atılmak istiyordu. Boynunu içeri çekti. soğuk rüzgar daha vahşi. Birden başını kaldırdı. Ve ocağa koştu: Odun attı. Oh! Boris geliyordu. Ayak sesleri işitiliyordu. Magda kapıyı itti. Şimdi köpek sesleri yaklaşıyordu. pencerenin kapağını daha ziyade sarsıyordu. hemen uyur ve sabah olmazdan iki saat evvel uyanırdı. Kuvvetsiz bir sesle. hazin tik taklarını tekrar işittiriyor. Magda’nın kalbi durdu. Baba İstoyan kalktı. Başını ellerinin içine aldı. Dinledi. Kuşağını sararak kapısını açtı. Boris henüz gelmemişti. Niçin bu kadar gecikmişti? Kalbi burkuluyor ve avazı çıktığı kadar haykırarak ağlamak. öyle kaldı. kaba ve kalın ayaklı masanın yanındaki sandalyeye oturdu. Magda ateşi yaktıktan sonra ortada. daha hain haykırıyor. Omuzlarını kaldırdı. ocağa doğru yürüdü. kamburunu çıkarmış. Baba İstoyan. durmuş da sanki yeniden kendi kendine işlemeye başlamış gibi. Kapı birdenbire vurulmuştu. Nefesi kesildi.. Boris’i bulmak. Kapı tekrar ve daha şiddetle vuruldu. Dışarıdan uzak köpek sesleri işitildi. kırmızı hayaller dolduruyor. Magda elini kalbinin üstüne koydu. çubuğunu dolduruyordu. Magda ayağa kalktı. tutuşturmaya başladı. İşte Boris çıkmış olacaktı. Toplandı. çubuğunu çekiyor ve sol elinin orta parmağı ile burnunu karıştırıyordu. . Pencereye doğru yürüdü. Kapağı açmaya cesaret edemiyor. Harap ve eski saat. Bunlar mutlaka komşunun köpekleriydi.. Kalbi şişiyor. meçhul bir korku onu hareketsiz bırakıyordu. Boris’e niçin havlıyorlardı? Acaba yanında bir yabancı mı vardı? Köpek sesleri daha ziyade yaklaştı. kendisini yerlere atmak. İhtiyar. Kendi köpekleri de havlıyorlardı. Boris’i düşünüyor ve gizli gizli hıçkırıyordu.” İhtiyar. İşte yarım saat oluyordu.. “dışarı çıkacaktım. Fakat niçin?.

yalnız Bulgar köylülerine has olan esir ve mazlum tavır ile eğildi. Bunlar en müthiş. Onlar da tüfeklerini masanın üzerine koydular ve siyah beze sarılı yuvarlak şey de tüfeklerin yanına kondu.. Bir tanesi kısa boylu. Açtı. Koştu. Seninle konuşacağım. biziz. Boris nerede?” Raçof.. kahve renkli esvaplı. Bunlar da manliher tüfekleriyle müsellah idiler. Magda da yanına. kalk” dedi. Baba İstoyan. Biz şimdi işimizi konuşalım. Zayıf ve gayet çirkin bir boynu vardı. omzunda manliher7 bir adam göründü.. “Buyurunuz gospodin!” dedi. fenalık yapmayalım. en merhametsiz. Gelininin niçin komitalardan oğlunun nerede olduğunu sormasına akıl erdirememişti. Ağlayarak istirham ediyordu: “Gospodin! Boris nerede? Ah. “Kalk sosyalist daskaliçe. Namları bütün ova köylerini titretiyordu. en gaddar komitalardı. Baba İstoyan. Masanın yanındaki sandalyeye teklifsizce oturdu.” İkisi de tereddüt etmedi. Bellerinde ve göğüslerinde çaprazvari fişeklikler bulunuyordu. Sandre. Raçof. Gözleri küçük ve kanlıydı. Boris evde değil miydi? 7 Tüfek . Korkma!” İhtiyar mütereddît ve korkak. İhtiyar bir hayal gibi kapıya yürüdü. Konuşmaya geldik. Masanın üzerine tüfeğini koydu. esmerdi. yıldırımla vurulmuş gibi dondu kaldı.. en kanlı.498 “Aç Baba İstoyan. Pançe. “şimdi Boris’in gelir.. yine bu köylülere has olan o çolak ve sahte selamla voyvodayı selamladı. sen de şöyle yanıma gel. ayaklarına kapanmış güzel kadının güzel saçlarını müteverrim ve çamurlanmış yılanlara benzeyen parmaklarıyla okşayarak. Esmer ve kısa boylunun elinde siyah bir beze sarılmış yuvarlak bir şey vardı.. Magda’nın gözleri açılmış ve yüzü bembeyaz olmuştu. tekrar sordu: “Siz kimsiniz?” “Kaptan Raçof.” Ve yürüdü. Baba İstoyan bütün bütün aptallaşmıştı.” İhtiyar. Öbürleri de karşısına oturdular. Raçof’un ayaklarına sarıldı. Baba İstoyan’a döndü: “Gel bakalım çorbacı” dedi. Baban aksilik ederse bize muavenet et ki. Uzun boylu. “karşıma otur. Raçof’un arkasında iki kişi daha vardı. Magda yerde kalmıştı. Raçof’un karşısına oturdu. Magda. Diğeri Raçof gibi sarı fakat daha genç ve daha az çirkindi. Öpmeye başladı.

Baba İstoyan inat ederse sevgilinin kafası kesilecek. Boris’le çalışır. Raçof gülerek cevap verdi: “Güzel daskaliçe! Sen de maksada vefasız kaldın. Baba İstoyan” dedi. tırnakların çıkarılmadan söylemeyeceksin! Eğer yine söylemezsen oğlun Boris bizim elimizde mahpustur. Altmış senedir o kadar iktisat ve eziyet ile kazanılmış bir malın semeresi. Söyle nerede. mecmuu.” Baba İstoyan önüne bakıyordu. “Affet gospodin. Mutlaka dayak yemeden. Evini de yakacağız. Şimdi böyle bir anda isteniyordu.. Hatta oturdukları evi bile satmışlardı.. Bir daha onu ömründe göremeyeceksin.. Bu sekiz yüz lirayı verirse muhakkak açlıktan ölecekti. Kirli ve kırık dişleri göründü. Onu keseceğiz. Boris’ini seversen paraları getir.” İhtiyar titredi... “şimdi evvela bize vaat et ki. “Ey. sonra ateşi ocağa attı. Sekiz yüz lirayı getir. gideyim getireyim.499 Raçof cebinden bir tabaka çıkardı. biz genciz. yekûnu.. Bir eşeği bile kalmamıştı. İnkâr etti: “Nasıl sekiz yüz lire?” Voyvoda gülümsedi. Burada ikiniz de bizim için çalışacağınız yerde. Magda. Yine seni rahat bırakmayacağız. Haydudun sigarasını yaktı. Ortaya koydu. İşte biz buna müsaade etmiyoruz. Elinizden paraları alacağız. Bir sigara yaptı. Yine kalktığı yere oturdu. Tekrar sigarasını çekti.. Tekrar Kaptan Raçof’un ayaklarına kapandı.. Boris’in öldürülmek ihtimalini düşününce deli olacaktı. ayakların yanmadan. ver. Kalktı.” dedi. Buradan bir yere gidemeyeceksiniz. Başını salladı: “Anlaşıldı.” Magda.. Raçof birkaç nefes sigarasından çekti.. Boris’i affet... Sizin için milletin verdiği parayı çalmak arzu ettiniz.” . Ve dumanlarını seyrederek. Demek zahmet edeceksin. yine kazanırız. Boris’in kesileceğinden bahsedildiğini duyunca ağlamaya başladı. Deli olacaktı. babanıza mallarını sattırıp kaçmak istediniz. ağlayarak Baba İstoyan’a sarıldı: “Ver babacığım. Bizim için çalışacaksınız. Magda seri bir hareketle kalkarak ocaktan ateş aldı.” Ve ilave etti: “Haydi. çok zahmet etmeyeceksin! Uzun lafın kısası: Vakit geçirmeyelim.

Magda yalvarıyordu. Kısa boylu.” Raçof reddetti: “Hayır. Raçof bir işaret etti. Raçof da ayağa kalktı. Baba İstoyan işitmiyor. Ayaklarını ateşe sokacağız. Raçof’a dedi ki: “Kaptan. Vakit geçiyor. manalarını anlamıyordu. Haydutlar parayı bu kadar çabuk elde ettikleri için sevindiler. Birden Baba İstoyan başını kaldırdı. Baba İstoyan. diyorum.” Paraların sayılması bitti. yüz lirasını bırakmam. Haydi getir. Masanın üzerine bıraktı. Raçof. Raçof liraları üçe taksim etti. Baba İstoyan” diyordu. Onu keseriz. Hasis köylü için ölmek. “Biz cansız meze istemeyiz. bu parayı vermekten daha çok ehvendi. Mezelik biber ve turşu çıkardı. Dipçikle ihtiyarın sırtına dehşetli bir darbe indirdi. aptallaşmıştı.” Magda çırpınıyordu. çalışır. genç kadını bırakmayarak diyordu ki: “Yanaklarından meze alacağım.” . Yattığı odanın kapısına gitti. bari yüz lirasını bir ev almak için bana bırak. Sonra tekrar ambara girdi. hani şarap?” diye haykırdılar. Magda mukavemet etti ve ağlamaya başladı. gözyaşları içinde çırpınıyor ve ihtiyara sarılıyordu. Saymaya başladı: “Aferin. Paraları getirecek misin?” Magda. Âhir vaktimde açıkta kalmayayım. Üç bardak ile bir testi şarap getirdi.. Başını salladı. Komitalar birbiri üzerine aceleyle içiyorlardı. Vakit geçiyor. Oğlun genç. eğlenelim.” Bu laftan bir şey anlamayan Magda’yı belinden tuttu ve öpmek istedi. Raçof. “Zahmet vermedin.. Ambarın küçük kapısına koştu. dayağa başlayacağız. “Böyle mezeye lüzum yok” dedi. Ben de senin yanaklarına Boris’le müşterekim!. esmer tüfeği aldı. Şimdi bize şaraf çıkar. Seni besler. Sanki hiç lafları işitmiyor. Magda yalvarıyordu. Sen sosyalist değil misin? Sosyalistler her şeye iştirak isterler. Bir dakika sonra kırmızı ve ağır bir çıkın ile geldi... Magda ayağa kalktı. Arkadaşlarıyla çantalarına koydular. İhtiyar hiçbir şey söylemedi. “Hani şarap. Raçof çirkin ve akur sesiyle dedi ki: “Eğer böyle münasebetsizlik edersen Boris’ini göremezsin. Şiddetle sordu: “Haydi. Haydutların önüne koydu.500 Raçof ve arkadaşları Magda’nın yalvarmasını seyrediyor ve gülüşüyordu. Raçof hemen çıkını açtı.” İhtiyar tereddüt ediyor. İçeri girdi. Açtı ve içeri girdi..

Magda elini yanağına koymuştu....” Genç kadın bir an durdu. öyle oynasın. Magda’ya döndü: “Haydi Magda. Yüzünü ateşe dikmiş. Dişleriyle.” Raçof... Magda ağlıyor.” Ve ocağın yanından mandolini alara bir polka çalmaya başladı. avucunun içinde tuttuğu bu güzel başın yanağını ısırmıştı. Bacaklarını görelim. “şimdi Boris’in gelir. Yanağından akan kan beyaz boynuna gidiyor. bize biraz rakset. “Ben oynamak bilmem kaptan!” diyordu. Orasını öper. başka bir arzu izhar etti. Haydi ben mandolin çalayım. Acısı kalmaz. gider keseriz.501 Magda bu lafı işitince tekrar hıçkırmaya ve Raçof’a yalvarmaya başladı. Baba İstoyan bu manzarayı görmemek için ocağın kenarına çömeldi ve başını avuçlarının içine aldı.. “Siz de meze alınız be!.” dedi. rüzgarın gürültüsüne horoz sadaları karışıyordu. Gözlerinin yaşı dindi. Hepsi susuyorlardı. Diğer iki haydut. Mandolini çalmaya başladı.” Magda’nın bütün vücudu sarsıldı. durmadan içiyorlar ve gülerek Magda’nın oynayışını seyrediyorlardı.. Raçof oturdu.. Arkadaşlarına. ona tekrar hayata gelmiş bir şehit manzarası veriyordu. Boris’i göremezsin. Kadeh kadeh içiyor ve tekrar tekrar öpüyordu. Lakin Boris’i tehlike . İşte bu herifler artık namusunu da tahkir ediyorlardı. Magda’nın yanına gitti. Haydutlar bu güzel kadının bu kan içinde ağlamasına bakarak sanki mahzun oluyorlardı. Kulağına müessir ve vahşi bir sesle: “Eğer oynamazsan neşemizi kırarsın. bunu da yap! Bacaklarını görsünler! Artık gidelim. Baba İstoyan’a baktı. Ah Boris!. “Oynayayım. Diğeri daha fena sarhoştu. Bir tanesi eteklerini kaldırmak istiyordu.” dedi. Ve mütevekkil bir sesle. Sağ yanağının iki yerinden kan akıyordu. “Kaptan” dedi. Raçof kalktı.. Isıran haydut. İhtiyar saat bu tecavüzden ve itisaftan müteessir olmuş gibi yine tik taklarını işittiriyor. Boris’ini gönderelim. Raçof sözde acıdı: “Ağlama Magda” dedi. “eteklerini kaldırsın.. Artık Raçof onun taze yanaklarından bol bol öpüyordu. Magda birden haykırdı. Bu iki kuvvetli herif bu nefis kadına yapıştılar. hiç onları görmüyordu. Cansız bir yumak gibi Magda’yı onların kucağına attı. Parmaklarının arasından mezbuliyetle kan sızıyor ve ağlıyordu. Ve kucaklarından kurtuldu..

bu beyaz ve dolgun bacaklara onların atılışındaki şehvet-i cazip. “Ah. işte bir bombadır. Haydut tekrar kadını tuttu. Bize acı. Diğerleri yerlerinde oturamıyorlar. vakit olsaydı!. İşte her şeyimizi aldınız. Ve derin. Bir daha onun kumral ve çok saçlarını. küçük ve kırmızı dudaklarını. Kısa boylu esmer. Kalktılar. kakışıyorlardı. Kulağına bir şey fısıldadılar. Sarhoştular. Hiç cevap vermedi. Eğer o gelmezse açlıktan ve ümitsizlikten ölürüz. Tüfeklerini omuzlarına geçirdiler.. Lakin siz akıllılık ettiniz. ..502 içindeydi. Adımları birbirine karışıyordu. mutlaka. Magda yine bir itisafa uğrayacak zannıyla titredi. Magda tekrar haydudun ayaklarına kapandı: “Aman Kaptan. şu kanlı yanağından bir buse ver. Bize zahmet vermediniz. Boris’i gönder. Bize merhamet et.” diye müteessif oldu. mavi gözlerini. behimi. itişiyor. Raçof.” Magda hırsla geri çekildi. muharrik hareketlere bakarak birbirinin boynuna sarılıyor.. Fakat bu sefer haydut nazik ve mürüvvetli idi: “Şunu görüyor musun. İhtiyar köylü sanki ölmüştü. Zorla kanlı yanağını öptü. Kaptan daha şiddetle ve iştiyak ile çalmaya başladı. Gözlerini kapadı ve eteklerini kaldırdı. Mücazata hacet kalmadı.. Dışarı çıkıyorlardı. “Magda. bu bombayı bana saklayacaksın. bir an düşündü. “Allah’a ısmarladık. Magda? Bu. Raçof. Şimdi senden bir ricam var.” Raçof güldü: “Mutlaka gelecek. Çalınan polkaya ayaklarını uydurarak sıçramaya başladı. tatlı tebessümünü göremeyecekti. Eğer siz eziyet edip parayı vermeyeydiniz. Haydutlar coştular. Geri döndü. Baba İstoyan!” dedi. Kalktılar.. muharrik bir hırsla güzel kadına baktı ve. beraber getirdikleri siyah beze sarılı şeyi hatırladı. o kadar sevdiği Boris’i kesilecekti. sizden yine zorla alacak ve mücazat olmak üzere ikinizi bir araya bağlayacak. Raçof’un yanına gittiler. “Kaptan. bu bombayı atacaktık.” dedi. Daha çabuk gelmesini istiyorsan. Eğer arzularını yapmasa. Yaladı. “Olur ama. vakit geçti! Sabah oluyor! Geç kaldık!” dedi. “bombayı ne yapacağız?” Raçof. bana bak!” dedi.

Magda dikkat et. adem boşluklarından aksediyormuş gibi tekerrür etti: “Hey. Bu. Bu tehdit. Ah. Uzaklaşan haydutlardan biri haykırdı.. esmerleşiyordu.503 Sakın jandarmalara filan verme. açılmaya başlayan geceye bakıyor. Mihaniki bir istical ile bu felaket oyuncağını kaldırmaya koştu. Kumral saçlar meydana çıktı. bomban patlayacak!” Genç kadın kulak kabarttı. Kalbi şiddetle atıyor.” Magda ümit ve tehalükle cevap verdi: “Vaat ediyorum gospodin! Allah aşkınıza hemen Boris’i gönderiniz. Bu bez kandan kıpkırmızı idi. ateş alması için.. Boris’ini bekliyordu. Magda dikkat et.. şimdi Boris gelecekti. Kaldırdı. dikkatle baktı.. baktı. Köpekler havlamaya başladılar. Bu haydutlar her şeyi. Uzakta samanlıkların üstünde yalancı bir fecir. Ilık bir ıslaklık hissetti. İkinci bir bez daha vardı. kanlı et ve kemik parçalarından başka bir şey bulamayacaktı. Baktı. sanki meçhul ve vahşi uçurumlardan. mor gözlerini açıyordu. Kan?.. Ta masanın orta yerinde duruyordu. Elini uzattı. akla gelmeyen vahşetleri yapabilirlerdi. Öbür eliyle altından tutmuştu. En gizli.” “Nerede?. O bezi de çözdü. Genç kadın şuursuz bir tefekkürle düşündü. köydeki bütün horozların birbirlerine cevap verir gibi öttüklerini duyuyordu.. meşum ve mevhum bir kabus tehdidi gibiydi: “Hey.. saniyeli tıpasını tanzim etmiş. Sonra bu tehlikeli ve tahmin ettiği kadar ağır olmayan bombayı önüne koydu.” “Kendi çeyiz sandığımda. fitilini görmek istiyordu. lakin bu bombayı sadıkane hıfzedecek misin?” “Hıfzedeceğim. İhtimal bu bombayı. Eline baktı: Kanlanmıştı.. Kesif gölge halinde duran uzak binaların arasında gidiyorlar ve bir şarkı söylüyorlardı. öyle bırakmışlardı. bomban patlayacak!” Horozların umumi ötüşleri rüzgarı söndürmüş zannolunacaktı. Genç kadın. Yavaşça siyah bezi çözdü. . Nasıl vaat ediyor musun? Ben de gidip hemen Boris’ini bırakayım. yıkılmış bir evle tanınmaz. Dışarısı hafifçe ağarıyor. Kadranını.” Raçof tekrar sordu: “Göndereceğim. en muazzez yerde!” “Bravo! Memnun oldum. Şimdi birden patlayacak ve zavallı Boris’çiği gelince. Öyleyse Allah’a ısmarladık!” Hepsi güzel kadının elini şiddetle sıktılar ve kapıdan çıktılar.

güzel ve kumral Boris’in vücudundan koparılmış kesik ve kanlı kafası idi. oğlunun. O tuttuğu şey. 16. öyle korkunç bir nara attı ki. 10 Mart. öyle feci.. iki eliyle tuttuğu bu şeye haşyet ve dehşetle bakıyordu. 17 . c. omuzları gerilmiş. s.. 1927. ocağın başındaki Baba İstoyan sıçradı ve gelinine koştu. 15. Zavallının gözleri çerçevesinden çıkmış. 14. nr. karışık saçları dimdik olmuş. öyle keskin.1. Ömer Seyfettin HAYAT.504 Ve birden öyle müthiş.13... Dikkat etti.15.

örselemeden kabuklarını çıkararak üzerlerine delikler delip kanallar açtığını görenler evvela gülümserlerdi. fakat akşamı bekleyip sabırsızlandığını fark ederse Allah baba kızacakmış gibi vazgeçiyordu. pencereden giren ışık helezonu içinde kaynaşan tatarcıkları seyrederken uyuyakalmıştı. Bu onun çocukken köyünde öğrendiği bir sanattı.) Bahçe kapısının önünde alçak bir mutfak iskemlesine oturmuş. dört yol ağızlarında bırakılmış annelerin. Fakat susuzluktan dili damağına yapışmıştı. Ah bu çocuklar! Bir saat evvel köşkün bodrumundaki yatağına sırt üstü yatmış. yanık feryatlar çıkarırdı. köprü başlarında. Bu iptidaî beste. O gün. Sonra tünün tiryakiliği de başına vurmuştu. Fakat bir türlü kanamıyordu. Mehmet. Çarşıya alış verişe iner. . O iri parmaklarını düdüğün üstünden gezdirerek ince. vaaz hocaları gibi Arapça dualar okuyordu. sevgililerin ağlayışından toplanmış bir nev musiki idi. inmek bilmiyordu. Allah kabul etsin. sevaptır” diyor. kendi eliyle su dağıtıyormuş… Liman Paşa üniformasının üstünde koca bir sarıkla ona bir tas su uzatıyor: “İç ulen. Bu sıcak ramazan gününün güneşi gökyüzünün bir noktasına mıhlanmış gibi duruyor. Fakat biraz sonra bu iptidaî aletin tatlı bir sesle öttüğünü görünce şaşırırlardı. Ah bir kere akşamı edebilseydi! Eli zaman zaman yeni tamir ettirdiği yadigar saatine gidiyor. kız kardeşlerin. Birden bire gözlerini açtığı zaman şaşırmıştı. Liman Paşanın tasından damla damla içiyor. çocuklarla oynar. Mehmet.505 “Mehmetçik”ten Bir Parça Daha” MEHMET İLE TAVUK HIRSIZI (Mehmet bir aralık küçük Çamlıca’da oturan bir kaymakamın emir eriydi. “Düdük yapıyorum” diye taze dalları kestiğini. Zaten galiba bugünkü orucunun birazı da bozuktu. etrafına toplanan çocuklara ince söğüt dallarından düdük yapıyordu. bahçe beller. niyetliydi. ara sıra başını kaldırarak havaya bakıyordu. Mamafih Mehmet’in marifeti bundan da ibaret değildi. Susuzluk ateşiyle rüya görüyordu… Köyünden Alacaova’ya giden yol kenarında bir çeşme… Hem de Sultanahmet’teki çeşmeye benzeyen bir çeşme…Çeşmenin başında bir kalabalık var… Güya bu hayratı Liman Paşa yaptırmış. Açlığın ehemmiyeti yoktu. Askerlik hayatında en rahat ve mesut bir zamanıdır. yemek pişirir.

yakala… Hırsız Mehmet’e doğru geliyordu. tekmelere ehemmiyet vermeyerek onu sımsıkı bacaklarından yakalıyordu. Çamlıca’dan dönen sucuların ve bir Arnavut bağcının yardımıyla hırsız yere yatırıldı. Evet. Civar köşklerde pencereler açılıyor. O bu acar. Hemen her gün civar köşklerden gayet maharetle bir iki tavuk çalıyordu. Çakısını. değneklerini atarak yerinden fırladı.506 Evin üç yumurcak çocuğu usulca odaya girmişler. tekmeleriyle kendini neferin elinden kurtarmaya çalışıyor. dudaklarını kesmeye devam ederken komşu bahçelerden birinde bir kadın çığlığı koptu. Hırsız dirsekleriyle. Böylece hararetten dişi damağı kurumuş. bir yığın çocuk… Hırsız bu semtin pek yabancısı değildi. çocukları yukarı katın merdivenine kadar kovalamıştı. entarili efendileri. Birden bire çığlık gelen evin bahçe duvarından kırmızı kuşaklı. bahçe kapılarından kadınlı erkekli insanlar çıkıyordu. dutun” diye bağırıyor. külhanbeyinin tek başına hakkından gelemeyeceğini anlayarak “Yetişin. . tütünsüzlükten ve çocukların gürültüsünden zihni karışmış. Nefer hiç tereddüt etmeden yolunu kesti. Tenha yol üç beş dakika içinde panayır yerine dönmüştü. kollarını açarak bağırdı: -Dur ulen… Dur diyorum ulen… Hırsız da Mehmet gibi gözünü budaktan sakınan takımdan değil. Herif evvela hızını alamayarak caddenin tozları içine yuvarlanmıştı. çay ibriğinin emziğinden Mehmet’in açık ağzına su damlatıyorlardı… Meğer Liman Paşanın taşından içtiği su imiş… Mehmet fena halde kafası kızmış. Yeldirmeli kadınlar. piçler Allah âlem orucunun birazını bozmuşlardı. mavi mintanlı bir adam atladı. İlle Liman Paşanın çeşmesinden içtiği suyun lezzetini unutmayacaktı. Fakat derhal kendini toparladı. bağ. kendi kırmızı kuşağıyla eli kolu kıskıvrak bağlandı. Mehmet evvela yangın var sandı. Sokağın ortasında şiddetle çarpışıp yere yuvarlandılar. Şehitlerin cennet ırmaklarından içtikleri su herhalde daha tatlı olmayacaktı. Düşerken elinden fırlayan posteki gibi bir şeyi alarak kaçmaya başladı: -Hırsız var… Tut.

Etrafında meydan alacak felaketlerden nihayetü’n nihaye o mesuldü. Daha iyisi Mehmet de “Bana ne” demeyi aklına getirmiyordu. Karakolda iki kişi vardı: Yaşlı bir komiser muavini ile genç polis… Komiser gömleğinin kollarını sıvamış iftar için domates salatası yapıyordu. Mamafih acaba Çamlıca’da kaybolmuş bütün tavukları çalan. Bu zalim adamı bir kere ele geçirse akla gelmedik işkenceler yapacağını söylerdi. . İşte hırsız elleri bağlı yerde ayaklarının dibinde yatıyordu. Böyle olduğu halde bu vazifenin Mehmet’e ait olduğuna dair bir umumi kanat vardı. getirmeyecekti. Fakat polis ve bekçi yoktu. Bütün sahibi olmayan müphem ve umumi vazifeler ona aitti. Kalabalığın içinde her meslek ve sanattan insan vardı. Bir ot mindere arka üstü yatmış. Hırsız o gün Altunîzade’de bir köşk bahçesinden iki besili Karaman koyunu çalmak istemişti. Zavallı koyunlar arkalarından kan akarak. ara sıra dişlerini bir birine vurarak “Oof… Yandım” diye inliyordu. gözleri cam gibi parlıyor. bahçenin içinde dört dönerler. Bolulu bir aşçı. Bir mütekait evkaf katibi. Fakat anlaşılmaz bir havanın tesiri altında böyle bir kanaat hasıl oluvermişti. Mahallenin ihtiyar heyetiyle de alâkası yoktu. bir çok sinirli hanımları bayıltmıştı. Arkadaşı şiddetli bir malarya nöbeti geçiriyordu. Halbuki hırsızı teslim etmek için bu mutlaka lâzımdı: -Mehmet bu herifi kim karakola götürecek oğlum? Mehmet polis değildi. birbiri ardı sıra. Hırsızı Acıbadem Karakoluna götürüp teslim etmek üzere bir komisyon yapıldı. büsbütün eli başta dönmek istemediğinden hayvancağızları bağırta bağırta ikişer üçer okkalık kuyruklarını kesmişti.507 Bilhassa iki ay evveline ait bir vakası vardı ki Çamlıca ahalisinin tüylerini ürpertmiş. Herhalde bu hırsız bütün meslektaşlarını temsil ile hesap vereceğe benziyordu. jandarma değildi. birkaç çocuk… Mehmet ile tavuk hırsızı olduğu halde bu küçük kafile Acıbadem Karakoluna doğru yola düzüldü. diri koyunların kuyruğunu kesen adam hakikaten o muydu? Buna dair kimse sarîh bir şey bilmiyordu. bağırışırlarmış… Bu canavarlığa Mehmet de fena içerlemiştir. Güya bulunduğu yerler ona ezelden bir vedia idi. Fakat çabuk haber alındığı için bunu becerememiş.

Fakat biraz sonra yolunu kaybetti. Mehmet kestirme gitmek için caddeyi bıraktı. Karakolda yemeğini yemeye başlayan komiseri gözünün önüne getirdi. Hem fazla olarak efendisinin bu gece davetlileri vardı. birbirine bağlı ellerini uzatarak ona yol sağlık vermeye başladı. Hasılı karakolun önünde kala kala Mehmet ile tavuk hırsızı kalıyordu. öteki de emir kuluydu. bahçe aralarına saptı. yürümeye başladı. Hırsız eski tulumbacı mektebinden yetişme bir İstanbul başkanıydı. İftara yirmi beş dakika kaldığını gösteren saate baktı: -Birader bunu yanlış getirdiniz… Çinili merkezine götürmeniz lâzım gelirdi… Teslim alamam… Koca karakolda iki kişiyiz… Ne bu serseriyi burada barındırmaya imkan var. diye onu kakıştırıyordu. Bu esnada top patladı. çiftte öküz sürer gibi ardından dürtüşleyerek götürmeye başladı. telaş etmeye başladı. Mehmet bir dakika dediğini yapmayı. Fakat yine gönlü razı olmadı. Bu esnada evkaf katibi ortadan sır olmuştu. hırsızı çözerek sokağın ortasına bırakmayı düşündü. Mehmet bu dakikada bütün mahallenin sofra başında oruç bozulduğunu düşündü. Neferin fena halde kafası kızmıştı: -Benim neyime gerek… Ben de gidiyon… diye hırsızı yolun ortasına bıraktı. Hırsızdan akıl öğrenmek Mehmet’in azametine dokunuyor: -Sen hırsız adamın birisin… Aklın ermez… Haydi yürü. Komiser bu tehdide aldırmıyor: -Keyfin bilir arkadaş… İstersen çöz ellerini gitsin. Mahalleli hırsızı kendine teslim etmişti. diyordu. Neferin şaşırdığını anladı.508 Komiser kaşlarını çatarak heyeti dinledi. Biraz sonra aşçı ile bahçıvan da onu takip ettiler:Birinin çoluk çocuğu sofra başında bekliyordu. . İçinde gayr-i ihtiyari bir isyan uyandı: -Ne gazıg aramaya geldin buralarda… Hırsız senin apartamanlarını mı soyduydu? Davarlarını mı dağa götürdüydü? Diye söyleniyordu. Sonra diri koyunların kuyruğunu kesen bu canavar cezasız kalmamalıydı. Çinili karakoluna gidip gelmek aşağı yukarı iki saatlik bir işti. ne de Kadıköy’e götürecek adamım… Karakolun önünde uzun bir münakaşa oldu… Komiser Nuh diyor peygamber demiyordu. Asker hırsızı tekrar önüne kattı.

Sert bir sesle: -Dur. Fakat şüphe ve tereddüte düşmekten de bir türlü kendini kurtaramıyordu. tiryakilik Mehmet’te hırsıza karşı anlaşılmaz bir rikkat ve merhamet uyandırmaya başlamıştı. Mehmet hayretle ona bakıyordu. Akşam garipliği. -Haydi yürü… Ben hırsızın tütününden içmen… -Böyle dime hemşerim… Hep Müslümanız… Kardeş sayılırız… Hem sonra sende bana bir cıgara verirsin… Ödeşiriz… -Ben seni nerede göreceğim ki? -Öyle… Kim bilir. halinde bir düşkünlük. Külhanbeyi neferin zayıf taraflarını sezmişti. Hasta ana masalına yetim kardeş çocukları efsaneleri ilave ediyordu. İkide bir içini çekiyor: -Ey Allah’ım… Resul Allah’ım… Derdim senden gayrısına malum değil.509 Hırsız yalvarmaya başladı: -Hemşerim cebimde bir paket var… Gözünü seveyim bir cigara ağzıma ver… Oruç bozayım… Mehmet evvela inanmadı: -Hırsızın orucu olur mu be? diye reddetti. Belki bu adam da başı darba kalmış bir halis Müslümandı. dedi ve hırsızın cebindeki paketten bir cigara sararak ağzına tutuşturdu. peygamberden bahsederek. Belki bütün öteki hırsızların yaptıklarını bana ödetecekler… Hapse atacaklar… Ah garip anacığım… Hatuncuk hasta da… Kim bilir yolumu nasıl bekler? Yap şu cıgarayı be hemşerim… Garip gönlü kırma… Sen yapmazsan ben de cıgaramı atacağım… Ben içeyim sen bak… Müslümünlığa sığar mı bu? Hırsız cıgarayı ağzından atacak gibi hareketler yapıyor. Hırsızın tütününden bir ikinci cıgara sarıp yaptı. İnanmıyordu. Bu birkaç nefes tütün dumanı bir ağır minnet yükü gibi yavaş yavaş omuzlarına çöküyordu. Hırsız artık neticeden emin tatlı. Allah. Külhanbeyi yine tatlı bir sesle… -Kardeşim bir cigara da sen sar… Galiba tabakan üstünde değil. Hak yolundan görünerek onu çok aldatmışlardı. . mahcubiyete benzer bir şey vardı. Tavrında. tatlı söylüyor. dedi. alçak. diye söyleniyordu. Yavaş ve tatlı bir sesle ve uydurma bir Arapça ile yanık yanık Kur’an okumaya başladı. Evet herkesin hali sade Allah’a malumdu.

nr. ben seni bıragorum. Serseri var kuvvetiyle neferi tekmeliyor. hem saatlerce yol yürümekten kurtulacak. Fakat külhanbeyi serbest kalır kalmaz kuduz bir köpek şiddetiyle neferin üstüne çullandı. Hırsız bu pazarlığa hemen razı oldu. dedi.510 Mehmet bütün bunların uydurma olduğunu bildiği halde derin bir rikkate kapılmaktan kendini kurtaramıyor. Mamafih gülmekten kendini alamadı. Mehmet böyle bir şey beklemiyordu. 24 Şubat. c. “Vur kardeşim…” diyordu. hem de mahalleliden intikam almış olacaktı. Nihayet bahçelerin çitleri üstünden aşarak kaçıp gitti. Çünkü herif mazlumâne boynunu büküyor. 17. Mehmet böylece hem adalet vazifesini bir dereceye kadar yapacak. Birden bire kendini toparlayamayarak yere yuvarlandı. Kahvenin önünde nargilesini içerek keyif çatan Bolulu aşçı: -Mehmet iftar ettin mi? dedi. Reşat Nuri HAYAT.16. bulunan gözleriyle uzaklara bakarak düşünüyordu. Nihayet: -Ulen hırsız.17. Mamafih Mehmet hırsızı istediği gibi dövemezdi. İlle üstünde çok insan hakkı var… Razı gelirsen seni şurada bir döveyim… Sonra ellerini çözerin. küfrediyordu. gidersin. 18 . s.1. O homurdanarak cevap verdi: -Ne demek? Etmez olur muyun? -Ne yedin bakalım? Mehmet ağlayacak halde idi. 1927. Zifaf gecesi kocasına ilk defa lakırtı söyleyen bir köy gelini mahcubiyetiyle başını öte tarafa geçirerek: -Gayri oralarını pek sorma? dedi. Bir saat sonra Mehmet topallaya topallaya mahalle kahvesinin önünden geçiyordu. Dayak faslı da bittikten sonra Mehmet hırsızı çözdü.

doktorun dizlerine sarılıyordu: -Geliniz. geleyim ama… Ne faydası var!. başını salladı: -Geleyim. karla karışık yapışkan bir yağmur yağıyor. altı senedir. kaynatıp içirdim. ne altında var. Ayda otuz lira alıyordu. Doktor acıdı galiba. fakat o. hıçkırarak. Babasını belki tanırsınız. ocak yoktu ya! -Hangi ticarethanede çalışıyor? Doktor laf olsun diye sormuştu. siz bir kere daha görünüz beyefendi!. işte. hemen cevap verdi: -“Turanoğulları Mağazası”nda. naz ve niyaz içinde büyütüyorduk. acıyı kanıksamış hissiz gözlerle. Yaşlı doktor. adeta bir tacir paltosuna benzeyen ihtişamlı paltosunun yakasını kaldırırken. Çıktılar. Ticarethanenin müdürü pek sertmiş… Hoş kalsaydı da evde od. akşam geç vakit gelir… Halbuki biz onu nasıl büyüttüktü. yan gözle. derileri delerek insanın içine işliyordu. dedim. beyefendi!. Size geçen sefer de anlattımdı ya! Doktor Bey… Başınızı ağrıtıyorum… Ondan sonra efendim… Bir gün evde kal. pelerininden peçesinin kenarlarından sızıyor. eczacıya: -Yarım saate kalmaz ben gelirim. artık satılacak kalmadı.. Allah aşkına! Evlatlarınızın başı için. Hiç bu seneki gibi olmamıştık beyefendi! Babası sizlere ömür vefat edeli.511 MUALLA’NIN GÖZLERİ Kadın. Sultanî Mektebinde muallim iken vefat etti. beş lira oda kirası veriyorduk. rutubetli bir soğuk. bütün bunlardan bî-haber görünüyor. dadılarla. Doktor. ne üstünde! Yavrucağımın kazandığı paraya kaldık… Sabahleyin erkenden gider. paltosunu aldı. adi bir nezle.” Kumandanı Ali Pertev Paşanın oğlu Serpâ Pertev Beydir. -Ben yatağımı sattım. Kışın birdenbire bastırıverince şaşırdık. doktora anlatıyordu: -Önce bir nezle idi. süt aldım… İlaç da alırım. kömür aldım.. ayaklarının dibinde ıstıraptan çıldırmış gibi kıvranan kadına baktı.. yanındaki yırtık çarşaflı kadına baktı: Yağmur. Vazifesi bilmem kaç seneyi doldurmamış diye maaş bağlamadılar… Sonra. hep sattık yedik. kalamadı. Dışarıda pis bir hava vardı. nefes nefese. vallahi Doktor Bey. “…. ev sahibimizden ıhlamur istedim. kızıma baba eksikliğini . kadınım.. yanaklarında gözyaşlarıyla karışıyordu.. titreyerek.. çamur dizlerine kadar çıkmıştı. beyefendi! Biricik evladımızdı. Dedi. kadının anlatmaya ihtiyacı vardı.

rüzgarın uğultuları içinde bir mum alevi gibi çırpına çırpına sönüyordu. Dalga dalga bir yığın sarı saçın ortasında süzgün. hem ağlayan bir ahenkle. Zayıf ses. tecrübeli. Fil dişi çehremin üzerinde bir çift harikulade göz gülümsedi... Dar bir sokağa saptılar.. sefaletle güreşe güreşe” ölen bu on sekiz yaşındaki yavru. Bugün… Biraz… Daha iyiyim… Değil mi anne?. Doktor yakasını büsbütün kaldırdı. doktor. -Evet iki gözüm… Dün gece Doktor Bey. muntazam bir yüz. güzel gözlü çocuk onun torunu mu?. kadın bunu fark edince.512 bildirmeyeyim diye neyim var.. sesinde bir baba şevkiyle sordu: -Nasıl oldunuz.. fakat doktor sevinçli değildi.. işte geldik… Manzara o kadar feciydi ki. ihtiyar. Ve doktor. özür diledi: -Affedin Doktor Bey! Sokağımız çok fena ama. Ali Pertev Paşanın bir vakitler bir masal gibi dillerde dolaşan muhteşem hayatını hatırladı. hastayı dinlerken içinden kendi kendine tekrarlıyordu: -Çifte zâtürree ! Artık kurtulamaz! Ölecek zavallı çocuk!. fil dişi üzerine işlenmiş bir heykel gibi. bu gözlere hayret ve dikkatle baktı. Ali Pertev Paşanın torunu mu?. artık kadını işitmiyordu. temiz fakat birkaç yerinden yamalı yorganın altında bir çocuk vücudu vardı.cevap verdi: -Bilmem ki Doktor Bey?. Doktor. lastiklerini çamurdan kurtarmaya uğraşırken hızlı hızlı nefes alıyordu... neyim yok satmaya başladım.. acıdı. bu harikulade güzel çocuk gözlerini görmemişti?. senelerden beri ilk defa. utanarak. Geçen akşam geldiği vakit nasıl olmuştu da bu gözleri... Bu asil yüzlü. kızım? Genç hastanın sesi. ... Doktor Bey!.. onu biraz okuttum… Nihayet… Kuduz bir rüzgar yüzlerini ısırıyordu.. ah… Dün gece görseydiniz… Hep sayıkladı! -Sayıklamanın zararı yok ki hanım… Hiç korkulacak şey değil! -Ah ömürler versin. Şimdi bir yer odasında açlıkla. sessiz ve hareketsiz duruyordu… -Mualla!. feylesof doktor. küçük. Kadıncağız bir müjde almış gibi sevindi. bu defa ihtiyar doktorun nasırlanmış kalbi bile burkuldu: Yırtık bir kilim parçası üzerine eski bir tek şilte serilmişti. mermere çarpılan bir billur ahengiyle –hem gülen..

paçavralar içinde yatan çocuğuna koştu. ben yine sizi yoklarım… Hasta dalmıştı bile. odayı biraz ısıtmıştı.. Eyvah! Ateş bitiyor mu? Kalktı. külleri eşeledi: Feci!.513 Doğruldu. kalbi duracak gibi oldu. ona ormanda kaybolan şehzadenin hikayesini. Dizleri titreyerek merdiveni çıkmaya başladı.. Yırtık perdelerin kenarlarından. Nezihe Hanım tekrar karanlık merdivenleri indi. -Mualla’cığım uyudun mu?. sonra da bir sultana aşık olan zavallı çobanın masalını anlattı. gülümsedi: -Şiddetlice soğuk almış. . kendi kendiyle kısa. Bir aralık Nezihe Hanım üşüdüğünü hissetti.. karanlıkta idiler… Nezihe Hanım.. el yordamıyla kapının tokmağını bulup çevirdi: -Mualla’cığım . Ateş bitmek üzere idi. ev sahiplerinden biraz gaz istemeye karar verdi. Cevap beklemeden. Şimdilik Allah’a ısmarladık.... pencerenin dışına biriken karlar öyle güzel görünüyordu ki!... fakat zalim bir mücadeleden sonra. e mi?. kızının ayak ucuna çöktü. bundan ibaret. Doktor. Odayı sıcak tutunuz! Siz. Nezihe Hanım üç gün evvel sattığı yatağının parasından kalan son yirmi beşliğe üç okka kömür almış. elini onun alnına dayadı: Buz gibi!. Çeneleri birbirine çarparak.... Birden. Sana masal söyleyeyim. Lakin yarı yerde durmaya mecbur oldu. kızım. -… -Mualla’cığım! Yavrucuğum!.. lambayı biraz yakmayalım. Mualla hiç ses çıkarmıyordu. boş odanın bir köşeciğindeki parçaları içinde ölümle pençeleşen zavallı yavruya son defa baktı: Elinden bir şey gelmiyordu… İçini çekti. Fakat… Bu akşamda gazları yoktu. Yukarıda perde perde yükselen bir gelin-kaynana kavgası vardı ki buna ara sıra da galiz bir erkek sesi karışıyordu. Hem belki azıcık uyursun. benimle beraber eczahaneye kadar gelir misiniz?. yürüdü… Bu akşam Mualla iyice idi.. hanım. ışık gözlerini yoruyor. yavrucuğum.

1927. c.514 Tam bu anda. s. Yırtık perdelerin arasından içeri dökülen bir ışık parçası içinde Nezihe Hanım. kapıdan geçiyordu. nr. bakıyorlardı… Halide Nusret HAYAT. yolunu şaşırmış bir otomobil.18.19 .1. bir şey soruyor gibi. hayret ve ıstırapla. ölmüş çocuğunun gözlerini gördü: Bu gözler.17. dar sokağın içinde müthiş bir homurtu koptu. 24 Şubat. canavar gözlerinden alevler saçarak.

arada bir reji paketinden cıgara sararken Paşa’nın: -Aç efendi. Paşa Bey memurun etrafında fırıl fırıl dönüyor. O sapsarı. şu kadar tütün çıkacak diye hesabını yapıp deftere kaydetti. semaveri getirdiler. Sû-i tesadüf olarak jandarmalar buralardan geçmezse rejiden saklanabilirdi. danışmadan eve doğru bağırdı: -Ahmet. kendi kendine: -Demek ki çektiğim emek reji için… diye söylenirdi. Nisanın ilk günleri. tütününü mümkün oldu kadar az kaydettirmeye çalışıyordu. Düşündüğüne nihayet uğradı. diyordu.. Kenarda çimenliğe kilimi serdiler. yeşeren ve büyüyen bahçeleri gezerken gözleri daima tütün tarlasının üzerinde taakkuf ediyor ve düşünüyordu. boyları henüz bir karış olan tütünlerin yanında gittikçe dalıyordu. Buna rağmen neden bu sene bu faydasız harekette. . bir yaprağı cihan değen tütünü deste deste teslim ederken canı da gidiyordu. Bereket versin ki bu tarla. kendisi ise tütünden başka bir şey olan paketten cıgara yapacaktı. Bu sene de vaziyet karşısında kalacağını. Günlerden beri efkarı hep budur. Ara sıra başını kaldırır. etrafı dutluklarla muhafazalı idi. Yalnız bunun bir kusuru vardır: hiç güneş vurmadığından tütünler cılız kalıyor.. “kete”lerle dolu sofranın etrafına çevrildiler. tütünün kaydedileceğini düşünüyordu. her yıl gibi ister istemez tütünü feda etti. Paşa Beyin yerden göğe kadar hakkı vardı: Tarlanın hakiki sahibi olduğu halde rejinin ambarına tütününü gönderecek. gezdi ve kıymet biçti. Bu sene de bir fazla tarla daha tütün ekmiş idi. içimine doyum olmayan. ulan Ahmet… Semaveri kur… ve reji memuruna dönerek ilave etti: -Şurada seninle bir keyif çakah efendi… Tütün tarlası tatlı bir yeşillik içinde uzanıyordu. gördü. şu canım tütünler sararmış olsaydı da yapraklarından ağzına layık bir cıgara yapsaydık… Memur gittikten sonra Paşa Bey bir hayli düşündü. bir parmaktan fazla büyümüyor. Fakat ne yapabilirdi?. Paşa Bey o sene. Zaten köyde de hemen hemen hiç kimse bu bahçeden haberdar değil gibidir. ve sararmıyor.515 REJİYE OYUN Her sene gibi bu sene de tarlasını tahmine gelmiş idi. Basit düşüncesiyle bunu o kadar manasız ve münasebetsiz buluyordu ki bazen arkadaşlarıyla konuşurken gidip hükümete dert yanmayı. Bir dakika oldu ki zihnine gelen tasavvuru icra etti. eve yakın. Seferberlikten evvel Paşa Bey bunun tecrübesini yapmış olduğu için bu bahçenin tütüne elverişsiz olduğunu anlamış idi. reji kumpanyasından şikayet etmeyi bile aklından geçirirdi.

daha ziyade. O gece yatsı namazından köylüler dağıldıktan sonra ortalık süt liman olmuştu. Bu işten yirmi beş gün sonra. kimseler yoktu.. İki ay evvel ekserisi yaylaya giden köylüler. İçinden rejiye karşı intikam hisleriyle gülerken: -Bu sene böyle oldu. cılız kalmışlar… Diyorlardı.. İki de bir: -Efe. Birkaç gün sonra bu cılız ve kuru tütünleri rejiye teslim ederken de icap ederse aynı cevabı tekrar edecekti!.. .. berideki bu bahçeyi yine ektik… Köyün alt başındaki tutulan tarlası gittikçe sararıyor ve olgunlaşıyor… Altın sarısı rengi ne kadar güzel! Bir cıgara düşmanı bile bu ince sarı yapraklara içinden hasretlenir. kızılcıklar arasından geçtikten sonra Paşa Bey tarlasının başında daldı. eve döndü. sonra köyün alt başındaki tarlaya vardılar. her biri bir taraftan işe başladı. sır saklayacaklarına dair söz aldı. Ahmet’in Kevser’in sormaya hakları vardı: Bu bahçeyi niye ekmiş idi?.. dört ay olduğu halde bir parmak boy bile büyümemiş idi. Korkak ve muhteriz adımlarla. Hakikaten tütünler bar karış bile olmadan sararmaya. kendilerine vereceği tütün hissesini de sözleşti. serin rüzgarın estiği bir haziran gecesi… Paşa Bey. Paşa Bey evet yanındaki güneşsiz tarlaya beyhude yere tütün ekmemişti?. oğlu Ahmet bile bu işe şaşmışlardı. evvelce onlara açtığı meseleden uzun uzadıya bahsetti. bir de evin yanındaki cılız tütün tarlasına baktı. diyorlardı. Bir dakika düşündü. Paşa Bey şimdiden hazırlanıyordu.. her çıkardıkları tütün kökü yerine evin yanındaki tarladan getirdikleri fideyi sokuyorlardı. reji onun canını yakıyorsa o da ona karşılık yapacak idi. içerse içimine dayanamazdı. evin ambarına girdiler. Karısı Ayşa. büyük kızı Kevser.516 beyhude bir zahmette bulundu?. tayin ettiği marabaları yanına aldı. tarla iki gün evvel sulandığı için tütün fidelerini kolayca çıkarıyorlardı. arkalarında büyük çuvallar. hayır boşuna ekmemişti..haziranın sıcak bir günü… Dutluklar. yine düşündü: Evet. Ilık. İki saat sürmeden iş olup bizmiş idi. daldı ve yoruldu. bir saat içinde fidelerin hepsini yanlarındaki çuvallara doldurdular. kendi evinin civarı olduğundan serbestçe marabalarıyla güneşsiz tütün tarlasına girdi. kurumaya yüz tutmuştu.. her sene adamın talihi yar olmaz… Diye mırıldandı. Marabalarından en emin olduklarından kendisine iki arkadaş ayırdı. tütünlerinde bu sene bereket yok. Fideler üçe taksim edildi: İki maraba ve Paşa Bey fidelerle tarlaya girdiler. gelmişlerdi: -Paşa Bey.

1927.19 . 7 Nisan.517 Ahmet Celil HAYAT.1. s. c. nr.19.

büsbütün boş bir kanape arardı. fakat son saniyede cesareti kırılıyordu. Birkaç tane fıstık bir şeyler yazdı. Fakat bu büyük vakanın helecanı büyük bir faciaya sebep oldu. Gayr-i ihtiyari kollarımı açtım. kızarıp bozararak cıgarasını yaktı. Fakat ne çare ki bu kadar korkaklık. İfrat derecede nazik ve sıkılgan. Tahminim doğru çıkmıştı. Fakat hiç şikayet etmiyordu. Galiba yaşamakta güçlük çekiyordu. Bir hakarete uğramaktan korktuğu için daima insanlara uzak durmaya çalışıyordu. bu kadar yüz yumuşaklığı ile hayatta muvaffak olunamazdı. Yan yana oturan iki kişiyi gözlerine kestirerek “Biraz müsaade yerleşirler. ateş istemeye davranıyor.518 MUKADDES HATIRA Kırk yaşlarında vardı. aynı helecanlar içinde. Cıgarasını bitirdi. Ara sıra yanımda oturan bir efendinin cıgarasına bakıyor. Elinde yanmamış bir cigara vardı. Vapurda biletini kesmeye gelen memura ayağa kalkardı. Teşekkür etmek için ayağa kalktı. bir şeytan tırnağı kesti. Bir gün karşımda oturuyordu. Mahcup adam yıldırımla vurulmuşa döndü. Karşı komşum elinde gittikçe buruşan sönük cıgarasıyla hala aynı tereddütler. eder misiniz?” derler. Sabahtan akşama kadar karınca yuvası gibi işleyen odasında kim bilir kaç bin defa gelene gidene kalkıp oturuyordu? Sabahları Hisar iskelesinden vapura binerdi. Yan komşumun cıgarası karşı komşumun titrek parmakları arasından yere düştü. Ben sinirli bir adamım. Salona girdiği zaman bütün halk kendisine bakıyormuş gibi kızarır bozarırdı. Adamcağız düşüp bayılacak gibi oldu. Anlaşılan kibritini kaybetmişti. onların zıddına olarak açık yerlerde oturmaya cesaret edemez. Bu vaka beni sıkılgan adam ile ahbap etti. Bir dairede kâtipti. Her sabah İstanbul’a beraber iniyorduk. Bir dairede kâtip olduğunu biliyordum. karşımdakine uzattım. Yan komşum farkında değil. çalışkan ve oldukça malumatlı bir adamdı. Onun için ölünceye kadar yerinde saymaya mahkumdu. Sabredemem. Namuslu. açılacak yer olmadığı için hafifçe kıpırdanmaktan başka bir şey yapamayan bu efendilerin kucağına . Bazı kimseler vardır ki kanapelerin dolu olmasına aldırmazlar. Bu fazla mahcup adam. çocuk tavırlı bir adamdı. Başında kalabalıkça bir aile vardı. Mahcupluğu bir dereceye kadar da gururdan ileri geliyordu. Yanımdakinin cıgarasını aldım. sonra bir ikinci cıgara yaktı. Hem de gayet samimi iki ahbap. Çok mağrurdu.

Aynı muhakemeyi kendi de yapmış olmalı ki bir sabah viranelerin ortasında durdu. mahzun mahzun devam ediyordu: -Size hakikati söyleyeyim. Hakkınız var fakat yıkık bir yangın duvarı tepesinde bitmiş otlara bakıyor. ne zaman o sokaklardan geçsem… Şimdi anladınız değil mi? Mukaddes bir hatıra… Daha fazla söylemeyeceğim… . Yalnız bir şeye dikkat ediyordum. O çarşı içinden geçmeye yüreğim tahammül etmiyor. bazıları mesela sokakta tıraş olmaktan sıkılır. mukaddes bir hatıra… Ah beyefendi o çarşı içinde bir facia geçti. Mahcup insanların anlaşılmaz huyları vardı. Arkadaşım çarşı içinden geçen kestirme yoldan bir türlü gitmek istemiyor. başını önüne eğerek: -Benim buradan gelmekteki ısrarıma kim bilir ne kadar hayret edersiniz? dedi. Bir iki kere bunun sebebini sordum. Dairelerimiz arasında üç beş dakikalık bir mesafe vardı. -Çarşı içi kalabalık… Burası gerçi uzun fakat daha tenha… Hem de ne güzel… Viranelerde kır çiçekleri açıyor… çarşıdan at araba geçiyor… İnsan dikkat edemiyor ilah… Gibi sudan sözler söyledi. Çok eski zamanlara ait bir hatıra. Beni kalbimin en nazik yerinden vurmuş bir facia. beni viranelikler arasında tenha ve karışık bir sokaktan dolaştırıyordu. kendi kendime: “Besbelli bu adamcağız kalabalığa girmekten utanıyor” diyordum. güya farkında olmama meydan vermeden beni viraneler sokağına saptırırdı. Bazıları kalabalıkta tanıdıkları çehrelere rast gelip selam vermekten utanırlar. Bu sıkıntı her halde kalabalık bir sokaktan geçmek ıstırabından çok fazla idi. Bir bir yüzüne baktıkça renkten renge girer. şimdi karada da bir parça yol arkadaşlığı ediyorduk. Yolumuz birdi.519 Az zamanda birbirimize hayli ısınmıştık. Sade denizde değil. Mamafih bir zaman sonra bu sebebi de hafif bulmaya başladım: bu yol çevirme manevrası her sabah arkadaşıma mühimce birkaç sıkıntı dakikası geçirtiyordu. Çarşıya yaklaştığımız zaman koluma girer. mahcup tabiatına rağmen hararetli bir bahis açar. ecel terleri döker. Ne zaman onu aklıma getirsem. Böylece her sabah boş yere dünya kadar taban tepmiş oluyorduk.

Tahir Efendi!. mahcup adam gözümde ehemmiyet almaya başlıyordu. c. Arkadaşım başını çevirmedi fakat olduğu yerde düşmüş gibi durdu. Belki sevdiği bir kadınla bu çarşıya ait güzel bir hatırası var. onun için adeta şairane şeyler düşünüyordum. Sıkıntılı zamanınızda size insaniyetlik ettikse bu insaftır ki… Ötesini dinleyemeden. Bir gün bir tesadüf hakikati meydana çıkardı. Fakat aksi gibi müdür vazife hakkında malumat vermeye başlamıştı. Zavallı adam müdürün solunda ve biraz gerisinde korkmuş bir kirpi gibi tortop olup titreyerek yürüyordu. Bu olur bu.. Belki bir bahane bulup kaçacaktı.1. Bir sabah bize bir üçüncü arkadaş iltihak etmiştir: Arkadaşımın çalıştığı dairenin müdürü. Çarşıdan geçsem ben de içimde bir sıkıntı duyarım. s. ürkek adamın da anlaşılan bir vakası oldu. Bu mesele ara sıra zihnimi meşgul ediyordu.. Mahcup arkadaşım tabi onu yolundan çeviremezdi. başını önüne eğerek bekledi. araba falan altında mı kalıp ezildi?. nr. Sakin fakat durgun bir sesle: -Artık hiç çarşıda görünmez oldunuz. 14 Nisan. Yahut burada onun bir hıyanetini mi gördü?.20. küçük hanım için aldığınız çeyiz eşyasının borcunu hala vermek fikrinde değilsiniz? Senesi oluyor… Biz fakir çarşı esnafıyız. Basmacı dükkanlarının önünden geçiyorduk.. Bunların birinden uzun boylu. İhtimal bir aşk macerasıydı.. Mamafih bu sokaktan bu derece korkmasına nazaran sevdiğini burada kaybetmiş olması daha akla yakın gelir… Acaba burada at.520 Sükut içinde ağır ağır yolumuza devam ettik. Kendi kendime şöyle düşünüyordum: Her yiğidin kalbinde bir aslan yatar. Fena halde sıkıldığını kapana girmiş bir sıçan gibi şaşkın şaşkın etrafına baktığını görüyordum. mahcup arkadaşın haline bakamadan kaçtım. Bu sessiz sadasız.19... diye seslendi. Belki onu burada tanıdı. Bu zatı ben de tanırdım. yüksek sesle: -Tahir Efendi. Müdür çarşı yoluna saptı. dedi. 1927. Reşat Nuri HAYAT. kır bıyıklı bir ermeni çıktı. 20 .

* Bir haziran akşamıydı. düşünürdü. ancak iki senelikti. mektep kapanmıştı. Numara kağıtları dağılmış.O: Selimiye’de doğdum evde oturuyorum… Elli yaşındayım… Doğdum yerde ölmeye azmim var. üstünü. diye cevap verirdi.521 BİR AHİRET MASALI -Mahmut Yesari’yeAhmet Şevket Efendi Kadıköy mekteplerinden birinde muallimdir. Bu haliyle cerden dönen ramazan softalarına benziyordu. kışta her gün dünya kadar yol yürüyorsun? Bâhusus başında aile derdi de yok… Mektebe yakın bir yerde bir oda tutsana!” derlerdi. Onun en itina ile kullandığı şey bu şapka idi. Ahmet Şevket Efendi üç ay serbestti. İhtiyar muallim dalgın dalgın düşünürken yanından iki kişi geçti: Arabacı kılıklı bir delikanlı ile sarı yamalı mantolu. ortasından sicimle bağlayarak heybe şeklinde omzuna atmıştı. Sofiler için cami. Ahmet Şevket Efendi dalgın ve mahzundu. Redingotunu hürriyet. redingotunun eteklerini kıvırıp oturdu. Çünkü bir çok defalar altını. Fakat böyle tatiller başlayıp mektebin kapıları kapanınca yüreğine büyük bir sıkıntı ve acı düşerdi. melon şapkasını incitmekten korktuğu bir çocuk gibi dizlerinin üstüne koydu. Sonra bu onun hemen yegâne eğlencesiydi. sarı potinlerini mütareke senesi yaptırmıştı. karşıda köyün ışıkları yanıncaya kadar kendi kendine konuşur. maskaratını. Mamafih potinlerin aynı potinler olduğunu pek kuvvetle iddia edemezdi. Mektepteki kitaplarıyla bazı eşyasını iki pakete sarmış. mendilini serdi. . çarpık kırmızı iskarpinli bir kadın.. Bu suretle ilk malzemeden tek bir çivi ve dökme bile kalmamıştı. Fakat evi Selimiye’de idi. Muallimlerce adet olduğu için bütün sene derslerinin çokluğundan şikayet ederdi. Hatta soğuk ve yağmurlu havalarda bile. Çünkü alışmıştı. Arkadaşları: “Niçin karda. Sevgili tepesine gelince yükünü yere indirdi. Bahusus akşamları Tıp Fakültesinin karşısındaki tepede mutlaka bir parça dinlenmekten pek hoşlanırdı. Büyük kırmızı mendilini bir taşın üstüne sürüp oturur. Bir ayağının sakat olmasına rağmen yoldan şikayet etmezdi. ayyaşlar için meyhane ne ise Ahmet Şevket Efendi için de bu tepe o idi. bağlarını değiştirmişti. Çünkü çok yeni.

tesadüfleriyle birbirlerinden ayrılanlar hep orada birleşiyorlar… Ne korku. ihtilaflar. Denizin ve şehrin henüz güneş içerisinde olmasına mukabil mezarlığa şimdiden gece karanlığı çökmüştü. anamdan. ne riya. vefasızlıklar yine birbirini kovalıyor… Yine aynı netice… Artık ihtiyarım… Yeniden uğramak için ne vücudumda ne ruhumda kuvvet kalmadı… Dünyada yalnız ve yorgunum… Kadın doğru söyledi… Burası insanlar için en emin bir visal yeri… Dershanesini de artık bitirdim… Belli başlı bir işim kalmadı… Binaenaleyh artık sevdiğim insanlarla ebedî surette birleşmeye gidebilirim. Ekseriya yaptığı gibi kendi kendisiyle konuşmaya başladı: -Kadıncağız bilmeden büyük bir hakikat söyledi… Mezarlık en büyük bir mev’id-i visaldir… Hayatın anlaşılmaz darbeleriyle. Ahmet Şevket Efendi gayr-ı ihtiyari başını arkaya çevirdi. bir üçüncü topluluk… Ölümler. dedi. buna kendimi alıştırıyorum. İhtiyar muallim karanlık servileri büsbütün ayrı bir dünya gibi görüyor. ne karışanı var ne görüşeni… ne polisi. zaruri ayrılıklar oluyor. fakat bu da bir zaman sonra çözülüyor… Günün birinde yine kendimi yalnız buluyorum… Mamafih ümit kesilmiyor… Bir tecrübe daha. ne ihanet.522 Delikanlı. Fakat onları bir arada tutabilmek için sarf ettiğim gayretler havaya gitti… Babamdan. bir türlü gözünü alamıyordu. beni yalnız bırakıyor… Nevmît olmuyorum… Evleniyorum… Etrafımda başka bir topluluk vücuda getiriyorum. Kadın kahkaha ile gülerek arkadaki mezarlığı gösterdi. ne yalan… Yeryüzünde bir an visali için seve seve can verdiğimiz bütün insanları orada bütün ebet müddetçe kollarımız içinde tutabileceğiz… Ahmet Şevket Efendi vahî nâzil olmuş peygamber gibi huşû ve heyecan içinde titriyor. “Akşam nerede buluşacağız?” diye sordu. intizbatı… Sevdalılar itişe şakalaşa geçip gittiler. kardeşlerimden mürekkep bir cemiyet… Kör bir vefa ile bağlanıyorum… Fakat hiç umulmadık bir zamanda ölümler. yanık bir telaffuzla: -Buradan iyi randevu yeri mi olur şekerim. Muallim Ahmet Şevket Efendi o gece sabaha doğru morfinle intihar etti. gözlerinden yaşlar akıyordu: -Ben bir vefa ve sadakat hastasıyım… Sevdiğim şeylere ebediyen bağlanmak ihtiyacıyla dünyaya gelmişim… Saadeti sevdiklerimi etrafımda toplamaktan ibaret gördüm. . dargınlıklar.

Teşrifatçı meleklerden birine derdini anlattı: “Sevdiklerimi. babamın yanına götürünüz… Onların cemiyetinde yaşamak istiyorum… Melek yine tereddüt etti: -Zannederim ki kabil değil… Çünkü annenizle babanız ilk evlendikleri yaşa rücû ettiler… Birisini on sekiz. Sevdiklerini nihayet ebediyen kollarına alacaktı. Melek gülümsedi: -Hepsini mi? Pekala onlar buna razı olurlar mı dersiniz?. Nihayet ebedi visal günü gelmişti. bütün sevdiklerimi istiyorum” dedi. Sonra kalabalık dağıldı.. Mesela bütün sevdiğiniz kadınları etrafınıza toplarsanız dünyadaki odalıklı. Çocuklarından biri –Ahmet Şevket Efendiyi mektepte çok üzüp yormuş küçük haylazbirdenbire ağladı. kıyameti bekledi. Bir maarif müfettişi fedakâr muallim için hararetli bir nutuk söyledi..asırlarca zaman upuzun yattı. Cenaze alayına getirilen üç beş talebe bu vesile ile küçük bir kır tenezzühü yapmış oldu. birisi yirmi yaşında iki sevdalı halindeler… Siz saçlı sakallı adam. Bu birkaç damla yaş Ahmet Şevket Efendiye müfettişin nutkundan daha tatlı geldi. ne gazel korkusu.523 Arkadaşları aralarında üç beş kuruş iane toplayarak ölüsünü Karacaahmet mezarlığına gömdüler. şimdi onların arasına girerseniz olur mu ya? -Hakkınız var… Hem de zaten onlar beni tatmin edemeyeceklerdi… Beni dünyada en sevdiğim kadının cemiyetine götürünüz. -Evet ama hangisi… Çünkü ömrünüzün muhtelif zamanlarında muhtelif kadınlar sevdiniz ve her birisi zamanının en sevgilisi oldu… Bunlardan birini diğerlerine tercih . İhtiyar muallim servilerin altında –ne program düşüncesi. cariyeli paşalara benzemez misiniz? Sonra bu kadar insan arasında taksim edilmiş bir sevgiye siz sevgi diyebilecek misiniz? Ben sizin sicilinizi tetkik ettim muallim Ahmet Şevket Efendi… Siz vefa hastalığına tutulup buraya gelmişsiniz… Halbuki en büyük vefasızlığı kendiniz yapmak istiyorsunuz… İhtiyar muallim kıpkırmızı başını önüne eğdi: -Anlıyorum… Bütün sevdiklerimi kucaklamak burada da kabil değil… O halde onlardan yalnız birini seçmek lâzım… Beni annemin. Ahmet Şevket Efendi için artık yalnızlık korkusu kalmıyordu.

nr. seksen kişi var… Siz de onların arasına karışmak isterseniz… Ahmet Şevket Efendi aldığı hafif dozdaki morfinle sarhoşluğundan ayılınca kendisini Selimiye’deki odasında buldu.18.524 mecburiyetindesiniz… Gerçi sizin gibi bir vefa hastası için sevdiklerinizden bir kısmı ihtimal kayıp düşecek ama… -Pekala … Ben on yedi yaşında iken on dört yaşında bir küçük kızla sevişmiştim… O benim ilk ve en büyük aşkımdı. Karacaahmet serviliğine doğru kolunu uzatarak: -Numunesini gördün. 16 Haziran 1927. ebedî visal orada da gayr-ı kabil… Dünyanın kuruluşuna. dedi. Reşat Nuri HAYAT. c. Yavaş yavaş yerinden kalkıp penceresini açtı. s.29 . Güneş doğmuştu. hayatın nizamına nazaran orada da bizzarure yalnızlıktan kurtulamayacağız… Vefanın ve muhabbetin en temiz ve ne hasbini zannederim ki yine o mektepteki mini mini maskaralarda bulacağız… Derslerin başlamasına şunun şurasında ne kaldı ki? Üç ay göz yumup açıncaya kadar geçer. onu isterim… -Mümkün değil… Çünkü o sizden ayrıldıktan sonra bir başkasıyla sevişip evlenmişti… Onlar şimdi beraber yaşıyorlar… -Peki o halde beni ilk zevcemin yanına götürünüz… -Maalesef o da kabil değil… Çünkü dünyada sizden ayrıldıktan sonra bir mülkiye kaymakamıyla evlenmişti… Birkaç saat evvel yine birleştiler… -Şu halde ikinci zevcem… -Onun da dünyada size varmadan evvel bir sevdiği vardı… Gelir gelmez onu istedi… -Son bir çare kalıyor… Ben otuz otuz beş yaşlarında iken bir genç kadınla sevişmiştim… Benim için çıldırırdı… Onu bulmak kabil olsa… -Gayet kolay… Yalnız o kadın hakkındaki malumatınız pek tamam olmasa gerek… Çünkü o kadın herkes için çıldırdığını söylerdi… Nitekim burada da bütün aşıklarını etrafına topladı… Herhalde yetmiş.1. 19 .

sarı . Herkes şimdi susuyor ve ona bakıyor: İbrahim’e!. Hele biraz daha sabır! Ne yapalım. ona dikkatle baktı. sırtında onu doğduğuna pişman gösteren bir hafif kambur var.. Bu adam Atina’dan buraya kadar nasıl gelmiş. kulaklarını da örtmüş. Genç zabite en ziyade onun gözleri ve kaşları dokundu: ufak. Durduğu zaman elini kaldırıp selam verirken göz kapaklarını korkar gibi bir kırpıştırdı ve açtı. bölüğünü.. yüzü sarı. Dörtyol! -Benim efendim! Kendi defterini elinde tutan büyük kumandanı “Kimden geliyor bu vızıltı?” diye yakındı ve kendi bölüğüne ayrılan neferlerin tarafına geçmek için yürüyen İbrahim’e baktı. evet. çenesine ve şakaklarında da birkaç tel dikilmiş. Evet. baktı: Gövdesi iki tarafa yalpa yapar gibi gidiyor. şöyle silik. Ve o yürürken dikkat etti: Boynu ve başı. nasıl ölmemiş? Şimdi onu kendi bölüğüne alsın mı? O bölük ki neferleri kendisi gibi hep genç. şakak kemikleri çıkık. bu kadar uzun yolculuktan sonra. tepesinden. Sarı setresi. biraz öne doğru uzanıyor. nerde ise ona da sıra gelecek. gövdesi iki tarafa yalpa yaptıkça kafası da omuzları arasına daha çöküp çöküp kımıldıyor. -Ali oğlu İbrahim. Bu dikkat neferlere de geçti. otuz beş! Öyle yaşlı da değil. alnı buruşuklu… ve dudağının üstünde ve çenesinin üstünde.525 CANLI CENAZE Atina’dan beri.. sırtındaki hafif kamburdan. Üst dudağıyla burnu arasından birkaç siyah tel çevrilip yanlarına kuyruk salmış. çadırın filan bilse… Ayakları şişmiş gibi… Bugün de şu kızgın güneş altında hem çarıkları ayaklarını sanki ısırıyor. ipekçi dükkanlarında demir askıları asılmış satılık eski bir elbise gibi omuzlarından aşağıya sarkıyor. Kabalağı. Sanki dizinden aşağısı ileride ve yukarısı geride… Bu ne tuhaf mahluk! Bölük kumandanı şaşırdı. bu ne tuhaf adam! Onu önüne çağırdı. Bölük kumandanı bir daha seslendi ve Ali oğlu İbrahim cevap verdi: -Benim efendim! Bu adamın sesi bir son nefes gibi geliyor. Yürürken ayaklarıyla beraber dizleri de çıkıntı yaparak ileri ileri gidiyor.. hem de başı vücuduna ağır geliyor. sarı benizli. kısa boylu. hele çok şeker Sivas’a ve şimdi de talimgâha gelebildiler. Şu efrâdı çabuk taksim etseler de o da biraz dinlense. şöyle bırakılıyormuş. seyrek ve dolaşık birkaç kara kalem çizgisi var. çökük yanaklı bir zavallı!. Acaba kaç yaşında? Künye defterine baktı. dinç “pire gibi” dir.

O gün alay nöbetçisi olan bölük kumandanı... Tifodan hizmetçisi de hastaneye yatmıştı. eski nöbetlerde fazla verilmiştir diye şimdi ne kadar kısmak istediyse bölük kumandanı da o kadar dayandı.. bilâ-ihtiyâr söylendi: -Zavallı! Canlı cenaze!.. Bu çocuk merhametli. Acaba söylese mi! Bu nakilden iki gün sonra.526 gözleri. ona zaten dolgundu: -Hiçbirinden bir dirhem eksik almam!. diye şehre. -Hasta mısın? Sarı gözler yine yukarıya baktı: -Yok efendim! Ve sorulunca söyledi ki evli imiş. askerin hakkı! İbrahim dikkat etti: Yüzbaşı. hep öyle sivri. sırtında çuval İbrahim de angarya neferleri arasında bekliyordu. kış geliyor. Diye barbar bağırıyordu. baş çavuş. İbrahim gözlerini yere indirdi. doğru çocuk! Ah! Ona hizmet edebilse vallah hiç emeğine yanmaz. birbirine tazallüm eder gibi bakan ince ve köse kaşları… O sarı ve nemli gözleri o kaşlar altında kendisine baktığı zaman zabit onun için mahzun bir merhamet duydu ve başkalarının da duyabileceği surette. onu bölüğünde tutmaya karar verdi. bir sabah. altı çocuğu varmış! Bu saz benizli adamın altı çocuğu?. Onun saz benzine o kadar uyan bu korkak ve titrek sesi de bölük kumandanına dokundu. Bakın şuna! Bu mülâzım genç ama yaman şey! Yüzbaşıya kendi neferleri için karşı geliyor. bölük kumandasının odasına girdi: . “Peki. Askerler bu söze güldüler.. Talimgâh birkaç gün sonra. dudaklarında belirsiz bir tebessüm. -Nasıl buraya gelebildin ya! -E… e! Geldik efendim işte! Ve sesi de titriyordu. İbrahim de bölük eşyasını götüren arabanın arkasında düşünerek yürüyordu. git!” dedi ve yanındaki bölük çavuşuna dönerek ilave etti: -Bunu hafif angaryalarda kullanın! * * * Bir gün erzak alınırken. erzaktan kesmek isteyen mürtekip iâşe yüzbaşısıyla kavga etti. Bu çocuğun halini beğeniyor. burnunun üstünde iki üçü ebedi bir şikayet gibi kalkık. bezirci tarlasındaki evlere inerken.

. zihninde o ismin sahibini hatırlamaya çalıştı ve biraz gülümseyerek: -Hangisi? dedi. Onu yanına getirttiği zaman hizmet neferliğinin ağır olduğunu yarın hududa gitmek. -Öyle mi yapayım efendim? Ve değiştiriyor. hep şikâyet eder gibi. ancak görülüyor.. Şu canlı cenaze mi?. İbrahim. Odanın içinde sobanın kızıl harıltılarından ve çatal şakırtılarından başka hiçbir ses yok. tüneyen bir tavuk gibi göz kapaklarını kapayıp açarak susuyor. düşünüyor. -İbrahim şu yemeği değiştir! -Öyle mi yapayım efendim? -İbrahim! Şu kapıyı azıcık aç. o sarı ve nemli gözleriyle. gönlü olsun diye yanına aldı. elleri önden biri birine kavuşmuş. ve ebediyen titrek sesiyle. acaba bu çıplak kafacığın içinde de fikir bulunur mu!. İbrahim de ayakta. duyulmuyor.. Patatesi sen ye! -E…e.527 -Efendim! Atinalı İbrahim size hizmetçi olmak istiyormuş! Zabit düşündü. önden elleri kavuşmuş susuyor ve bekliyor. efendim? Bizim istihkakımız çıkıyor ya! Yalnız burada “Öyle mi Efendim?” deyip de hemen işe girişmiyordu… “Bu ne acayip çocuk! Yemeğini de kendisine veriyor. Hele kendisi yemek yediği zaman onun ekleyişini seyretmek ne hoş bir şey oluyor: Bir taraftan sefer tasındaki yemek sabah sobanın üstünde ısınır. daima öyle. görülmeli ki onun var oldu anlaşılsın! Evet. yerine getiriyor. o biri birinin karşısına dikilip bakan uçlu kaşlarıyla. Ona hizmeti kat kat helal olsun!” . Hem bir eğlence de olabilirdi: Saf ve tuhaf bir tip! Onun hareketlerin dikkat etmekten hakikaten memnun oluyordu. öyle yalpa yapa yapa. yine insana “tünüyor” hissini verecek surette ayakta. aynı cevabı verdi: -E… e! Ne yapalım efendim? Seninle beraber olunca yaparız gayrı! Bölük kumandanı. kafile götürmek iktiza ederse büsbütün yapamayacağını söyledi. yere bakıyor. Bu adam nefes de almıyor gibi… O.. sonra yine bekliyor. İnsanın soracağı gelirdi. açıyor ve söylenen her şeyi. kaşlarının küskün uçları daima kalkık. omuzları arasında gömülen başı kımıldana kımıldana. evet: Canlı Cenaze! -İbrahim! Ben doydum.

onun memleketinde. -Peki İbrahim! Dedi. Hey çocuk hey! Garip garip.528 Hele bölük kumandanı kendi odasında hapsolunduğu zaman ona ne kadar acımıştı… Kapıda süngülü. önden elleri kavuşmuş. bir şey sorar mı imiş? Hele sebebini söylesin bakalım. Zabitin de bu akşam onunla konuşacağı tuttu. bu sefer göz kapakları inik değil. sonra pencereden bakıyor. pirinç tarlalarında işçilik etmekle geçindiğini öğrendi. yoksa bir arkadaşın yanına mı vereyim? Ben hududa kafile götüreceğim. Zabit bekledi. çocukların nasıl geçinecekler? -E… e efendim! Allah insanın rızkını kesmez ya! Zabit içinden “Bu canlı cenazede bile ne tevekkül kuvveti. “Niçin sordun?” sualine “Hiç efendim!” den başka bir cevap alamadı. Hay taze çocuk hay! Yine askerin istihkâkı için bak başına neler gelmiş!. İhtimal ki orada kalırım da… İbrahim sarı ve nemli gözlerini kaldırıp diktiği zaman zabit onun kaşlarında her zamankinden fazla bir şikayet hali okudu: -E… e efendim! Ben de efendimle beraber gelirim ya! . sonra geziniyor. bu sefer gözleri kendisine bakıyor. * ** Kış ortasında Kafkas cephesine kafile götürmeye memur olan bölük kumandanı vazifesini aldıktan sonra.. dışarı çıkması yasak! Odasına hizmetçisinden başka kimse giremiyor. köşede yine İbrahim’i gördü: Ayakta. İbrahim düşündü. Acaba niçin hapsettiler. Vay! İbrahim kendiliğinden de bir şey söyler. “Ah. of!” ettiği de yok.. Sen olmayınca ailen. öyle kitabını açıyor. okuyor. Garip şey! Bakışları biraz canlı ve dik! -Efendime sorarsam darılman mı efendim? Niçin hapsettiler seni ya? Zabit şaşırdı. yarabbi diye söylendiği anda İbrahim de kendi kendine düşünüyor ve ona acıyordu: Fıkra çocuk! Can sıkıntısından kendisiyle. biraz dinlenmek için etrafına bakındığı zaman karşıda kırmızı ağızlı sobanın arkasında. ne diyecek? -Askere odun vermediler de tabur kumandanıyla atıştık. bir aşağı bir yukarı gidip geliyor. neferiyle konuşuyor. böyle? Bir gece genç zabit başını kitaptan kaldırıp da çenesini avuçlarında. odaya hızla girdi: -İbrahim! Seni bölükte mi bırakayım.

(Tercan)a girerken o durgun ve sessiz kasabacıkta bir gidip gelme. Haydi İbrahim! Kendi torbanı. Bölük kumandanı acıya acıya razı oldu. yatsı vakti genç zabit kafilesinin önünde. şiddetli muharebeler oluyormuş. O Minare’nin ipi elinde geldi: -İbrahim! Sen buradan Erzincan’a döneceksin. Ertesi gün yola çıktılar. Bir inzibat neferi kendisinin hemen önüne çıkıp eline bir telgraf verdi. Kafkas soğuklarını. Efendinin yorgun yorgun çayını içip de hoşlandığını gördükçe seviniyordu. ve Erzincan’a geldikleri zaman yorulup yorulmadığını sordu: -E… e! Cenab-ı Allah kuvvet verir efendim! Efendimle beraber gidiyoruz işte! * ** Mehtaplı bir kanun-ı evvel gecesinde. biz gün gece hiç dinlenmeden gideceğiz. kalabalık. hiç durmadan yürüyerek Erzurum’a yetişmeli!. gâh babası gibi biliyordu. Bir gün Erzincan’a girmeden. ne yapalım efendim? Seninle beraber olunca katlanırız gayrı! Her ısrar neticesiz kaldı. Sen bu soğukta Erzurum’a kadar. harbin eziyetlerini. İbrahim. topal hayvanla beraber. İbrahim’in “E… e! Ne yapalım efendim! Gideriz” cevapları bu sefer kâr etmedi. bir telaş gördü. hiç sağa sola bakmayarak.. asker mola ederken arkada kalan İbrahim. Ey! Buraya kadar geldi de burada mı ondan ayrılacak? Bu ağzı daha süt kokan İstanbul çocuğu dayanacak da o mu dayanamayacak? Hem bu efendi nasıl bırakılır? Gurbette biri birinden ayrı… Gâh evladı. tehlikelerini söyleyerek onu vazgeçirmeye çalıştıkça onun titrek sesi ağlar gibi. zabitin eşyasını taşıyan topal minare beygirinin arkasında. efendisine oda bulur. Efendisi dediğinden döneceğe benzemiyor. Zabit dikkat etti: Canlı Cenaze. eşyanı Minare’den al! . her akşam askerden evvel konak yerine varır. dağ taş aşan başını almış aşıklar gibi geçiyor. Orada tahkik ederek öğrendi ki zayıf ordu. haber verir. minâre beygirinin arkasında (dee) diye diye yetişti.529 Bölük kumandanı otuz günlük yolculuğu. böyle sıkı yolculuğa kat’iyen dayanamazsın. çayını pişirir ve beklerdi.. Zabit telgrafı ay ışığında okudu: Gün gece. yardımlı Rus ordusu karşısında çözülmüş. yalvarır gibi cevap verdi: -E… e. (nefîr-i âmm) da ilan edilmiş… Kafile efradına fırından ekmek alınıp verilirken genç kumandan yol üstünde Canlı Cenaze’yi bekliyor idi. gidiyordu… Ona acıdı.

Her taraf buz tutmuş. onun sakalının iki teline. üstüne çıkarak çağırıyorlar. şaşkın ve deli erlerini arıyor. kaçışarak bağırışıyor. berrak gecenin derinliğini çınlatıyorlardı. kürenin o parçası beyaz ve kaskatı bir kabuk bağlamış. Minare’nin yuları elinde. ayakta. ana. (Kars Kapısı)ndan çıkıp yola düzüldüler. genç biri birine giriyor. hicret ediyor. başak kılçıklarının üstünde kalmış yağmur taneleri gibi. üç metrelik kar derinliği hep buz olmuş. her nev ehli hayvanla ve her cinsten eşya ile dolu… Kağnı gıcırtısı koyun melemesine. sesleniyor. Kapının karakolunda biraz ısınıp gözlerini açınca İbrahim’i sordu. ıslak ve mahzun bakışlarla. tavuklar hayvanların ütünden arabalara arabalardan yere atlayarak. her şey bağırıyor her ses haykırıyor. türlü türlü insanla. atının dizginini kolunda. Canlı Cenaze ağlıyor! Zabit razı oldu. Şose üç. Bu dehşet verici bir manzara idi: Rus ordusundaki Ermeni çetelerin bıçağına düşmesin diye bütün o “Pasinler” diyarının halkı yollara dökülmüş. kaderinden şikayet eden kamburcuğuyla Canlı Cenaze duruyor. evlatlarını. evlat. [*] Boymak:Donmak . Aman yarabbi çoluk çocuk. kafilesinin önünde idi. Otuz saat sonra bir sabah. (İlice)den beri hareketsiz donmasın diye üç saatten beri yaya yürüyen genç zabit. Kirpikleri ayazın buzlarıyla bağlanmış. kayıyor. Genç zabit gördü ki bu beyaz kış gecesi içinde. köpekler acı acı havlıyor.530 İbrahim’in sarı gözleri zabitin gözlerine dikildi ve doldu. daha altını boynunda duran güzel gelinler. susuyor. ve canlı cenazenin o titrek ve yaralı sesini kulağının dibinde duydu: “Buradayım efendim işte!” -Bir rahatsızlık duyuyor musun? -Yok efendim! Erzurum’da o gün askere lâzım olan erzak ve eşyayı aldıktan sonra gece. boydum ana “ [*] “Neredesin be ana!” diye çığlık koparıyor. burnunun içi donmuştu. öküz böğürtüsü at kişnemesine karışıyor. Karşılarına birden bire çıkan levha. mehtap altında Erzurum surunun (İstanbul Kapısı)ndan giriyorlardı. İki. asılı duran iki damla yaş vardır. arabaların. imdat istiyorlar. nida ediyorlar. Yine beraber o gece yola devam ettiler. İbrahim de Minare’siyle yürüdü. Babalar çılgın ve perişan. içine daldıkları mahşer onları şaşırttı. Annelerini kaybeden çocuklar: “Ana. gün doğmadan. Herkes çağırışıyor. feryat ediyor. Gün gece. ihtiyar. aranıyor. dört kere fazla bir genişlikte.

. Kafilenin bütün efradı. Her adım başında donmuş kadınlar. sakallı ve sakalsız erkekler yatıyordu. Sivri. kargalar gibi. onu tartaklıyor ve bağırıyordu: -Ana! Kalk bre ona!. ve kendisine yol açmaya çalışıyordu. donmuş çocuklar. zehirli esiyor. -Daha sıcak efendim! Daha donmamış ya!. önlerine çıkan şeyi kırıp geçirerek yol açmaya çalışıyor. İbrahim minaresini dar kurtardı. hayvanların üstüdeki askerler topları sürerek ezilemeyecek şeyden aşırıyor. ısırıcı. Genç zabitin beyninde artık düşünmek kabiliyeti kalmamıştı.. dolaşarak. efendisinin yanına sokuldu ve titrek sesiyle sordu: -Allah Allah! Bu böyle ne olacak efendim ya? Bu mahşer Canlı Cenaze’yi de dile getirmişti. Kafile efradı bu nidalardan büsbütün dağıldı. Ve daha İbrahim sözünü bitirmeden bütün bu çığlıklara hakim olmak isteyen bir sadâ yığını duyuldu: -Savulun!. dağınık. Genç zabit bir çocuk gördü yol kenarında. Cesîm katırlı topların önünde kabalakları düşmüş askerler ellerindeki demir parçalarıyla arabaları iterek. yol üstünde kalan canlı her nev mahlukâtı da ezip geçiyorlardı. yararak.. gizli. güzel çehreli bir kadının üstüne kapanmış. Zavallı İbrahim! Kendisi de bu akıbete uğrayacak diye korkmaya başladı belki… -Kendinde bir fenalık duyuyor musun? . öyle. ve bir top henüz ağlayan çocuğun bulunduğu kağnıyı devirip aştı. Sağ elinde Minare’nin yuları vardı. Ve o çocuk da bir iki defa daha haykırdıktan sonra anasının göğsüne kapanıp öylece kaldı ve dondu. katlı bir ayaz insanın beynine iğneler saplayan bir acıyla. iki dakika oldukları yerde çok tepinmeden duranları donduruyordu. atlayarak geçiyorlardı.. hayvan ve insan kıyameti içinden aşarak. Daha tabyalara varmadan. Ve bir kağnı üzerinde serili olan bir pis ve eski yorganın içine sol elini soktu. Sadece “Tabiat burada katliâm yapıyor!” diye söyleniyor.. memeleri açık. donmuş. kafile şoseden ayrılıp (Deveboynu)ndan inerken İbrahim Minare’nin yuları elinde. bu eşya. böcekler gibi.531 Minare’sini arabaların üstüne çıkarıp indirerek hayvanların arasından geçirerek yürüten İbrahim’in sesi duyuldu: -Efendim! Baksana? Burada bir bebe sesi var.

Kafile teslim olundu. Ben kalırım burada efendim! Bana bir şey olmaz.. geriye döneceklerdi. Hayvanları dışarıda. hem yürüyor. otlaklarında bağlı esterlerin ayakları altında ve arasında insanlar biri birine sokulacak kadar doludur. Canlı Cenaze efendisinin yanından yürürken. kızıl alevler bu beyaz. soruyorlar: -Üçüncü taburu gördünüz mü? Üçüncü taburdan hiç kimseyi görmediniz mi! Ha? Elli dördün üçü… -Seksen dördün biri… Ha? Ne tarafta? Hiç mi? Hiç kimseyi mi?. Yolda arada bir dizlerini.. Ah! -İbrahim! Yürü! -Öyle mi yapayım efendim? . Ara sıra zabitler. kumandanlar.. bakınıyorlar. Bazen Rus gölleri göklerde uğuldayarak tepelerinden geçiyor ve kara düşüyor. kapıda bir yere iliştirip de içeri girmeye İbrahim bir türlü razı olmadı. tutuşmuş. Fakat birden bire sıcaktan soğuğa çıkan ve atına binen genç zabit bir aralık ayaklarında bir sızı duydu. Acele… Biraz daha acele… Fakat bu sefer de ipini elinde tuttuğu topal Minare’siyle İbrahim geride kalıyor. şaşkın ve dîvâne. efendim! diyordu. altından inmiş. bacaklarını ovuyorlardı. -E… e. uğursuz geceyi yalıyor ve kırmızı dumanlar boş ve duru göklere doluyor. Pasinler Ovasının orta yerinde. Bu ana baba gününde atları çekip götürüverirler. Zabit. Fakat biraz ısınmadan dönülemezdi. Top hayvanlarının durduğu bir ahıra doğru geliyorlardı.. bir kere daha o titrek sesle sordu: -Allah Allah! Ne olacak bu böyle efendim? Ahırın kapısına geldikleri zaman gördüler ki içerisi. Sonra efendim ne olur bu yollarda?. yalarından geçiyor.. * ** Yarım saat sonra dönerlerken aynı mahşerden geçiyorlardı. attan inmek istedi. kursakları kesilmiş gibi. O halde çabuk şehre yetişmeli ve tedaviyi yapmalı! Muallim çavuşlar yardım ederek onu ata bindirdiler. Demek ayakları tutmamaya başlamıştı. çılgın ve perişan. hem ara sıra arkasına dönüp dönüp bakıyordu: biraz evvel düşman eline geçmiş olan (Hasan Kale). onların yanına sokulup.532 -Yok efendim! Gidiyoruz işte! (Uzun Ahmet Tabyası)na geldiler. atları boğazlarına kadar kara yatıp çıkarak. yuvarlandı. Yerimde tepinirim ben!. Zabit altı muallim ve muhafız çavuş ve İbrahim..

Erzurum’a artık yaklaştılar da… Hay Canlı Cenaze hay!. Zabit gittikçe kızıyor. heyhat! Dışarıdan biraz kar alıp da ovunmasını zabit söyleyince İbrahim davrandı. elini yere koyup dayanarak kalkmak istedi.533 İbrahim yürümeye çabalıyor. Fakat o. fakat bir külçe . bıçakla genç zabitin çizmelerini kesip çıkardı. Kendisi de onun yüzünden ağırlaşacak. tutuluyordu. onu yatırdı. duru gecenin içinde kalkık kaşlarındaki şikayet kıvrımları saçılarak. Efendisi gördü ki İbrahim’in ayakları dizlerine kadar mosmor ve şiştir. hayvanları ahıra bağlayıp yemlerini verdi ve efendisinin odasına geldi. haykırır gibi söyledi: -İbrahim!Senin ayakların donmuş! Ve o titrek ses aynı tevekkülle cevap verdi: -Öyle mi olmuş efendim? Heybede kolonya bitmişti. gözden uzak kalırsa mutlaka donuverir zavallı! Evet. sarı gözlerini efendisinin yüzüne kaldırarak.. Çavuşlar bir hana gittiler. eşyayı birer birer yukarıya çıkardı. zabitle İbrahim de sokakta tesadüf ettikleri bir inzibat zabitinin evine… Genç zabit eve girerken “Nasılsın İbrahim?” diye sordu zaman o. sobayı ve lambayı yaktı. Yatağından sıçradı. ağırlaşıyor. “İşte şimdi Canlı Cenaze oldu” diye söyleniyordu. Hükmetti ki İbrahim bu cevabı vermiş olmak için son mecburiyeti duymalıdır. sesi hep korkak ve titrek cevap verdi: -Bugün biraz yoruldum efendim! Ayaklarım pek tutmuyor bilmem ki… Efendim nasıl ya? Canlı Cenaze nihayet yorulmuştu. fakat ayakları bir türlü onu dinlemiyor. Onu bırakamıyor da… Yalnız. ayaklarını heybedeki kolonya ile ovdu ve örttü. …………………………………… Erzurum’a sabah olmadan girdiler. evet! Onu biraz hırpalayıp yorultmalı! Her ikisinin hayrı için böyle yapmak lâzım! Nihayet bir yerde genç zabit: “-Haydi yürü! İşte ayaklarını açacağın zaman şimdi! Neden öyle gittikçe yavaşlıyorsun? Dökeceğim seni!” diye şiddetle tekdir edince Canlı Cenaze’den umulmaz bir cevap çıktı: -E… e! Yoruldum efendim! Genç zabit şaşırdı. İbrahim’in daha yanına geldi. ıslak çoraplarıyla beraber çıkardı.. Tehlike büyüyor. siyah karyolayı açtı. yine Minare’yi çözdü. Sonra kendisi sobanın yanına oturdu ve çarıklarını çözdü.

Kesesine biraz daha harçlık bıraktı.534 gibi tahta döşemede gürültü çıkararak yıkıldı. s. Erzurum’un garip bir hastanesinde yalnız ve yardımsız ve sakat. ancak ağır olanlar. Ona ameliyat yapılacak. asıl ben onu canlı cenaze yaptım..2. o gün çavuşlarla beraber Erzincan’a dönecekti. Ah! Hastaneye onu son defa görmeye gitti: Altı çocuk babası Canlı Cenaze. onu almamalıydım. buruşuk alın. Ama. Nihayet İbrahim’in de gözlerinden yaşlar. 17. mecburen Erzurum’da bırakılıyordu. Çünkü üç haftaya kadar Erzurum’un düşeceği söyleniyor ve hastalar bile geriye naklolunuyor. uğuldayan kulaklarına Canlı Cenaze’nin son cümlesi geldi: -Ben seni unutmam efendim! Hakkını helal et! Efendimi Allah devlete. nr. Tekrar davrandı ve tekrar yıkıldı: Canlı Cenaze’nin ayakları tehlikeli bir surette donmuştu. başını yastığına bırakmış yatıyordu.38. 1927. -Efendim! Kesemde iki mecidem var. c. dinlememeliydim. bizim uşaklara gönderirsin! Genç zabit o vakit kendini tutamadı. 18 Ağustos. işte son defa karşısında. çocuklarına da para göndereceğini söyledi ve gözleri dolu.. Efendim onu alır mı? Bir hak emri olursa hani.. seyrek bıyık ve şakak telleri ve o ebedî şikayetle ön uçları kalkmış kaşlar ve o sarı. ağlamaya ve onun sarı yüzünü okşamaya başladı. Mart 921 Safvet Örfî HAYAT. Ve şimdi Canlı Cenaze de kalanlar arasında idi. düşman eline kalacaktı. millete bağışlasın!. Hay gevrek yürekli İstanbul çocuğu hay! Ama doğrusu gurbette İbrahim de bu efendiden ayrılmak istemezdi. tahta bir karyola üstünde. 16. İşte o gergin ve sarı şakaklar. nemli gözler orada. ne yapalım. kangren olmuş. her iki ayağı kesilecekti. Genç zabit ilk tedavisini yaptıktan sonra. Ertesi gün İbrahim’i teskere ile hastaneye götürdüler. Kendi kendine hayıflanıyordu: -Ah. İbrahim’i okşayarak ayrılırken. Ben sebep oldum. kirli bir örtü altında uzanmış. Genç zabite bu pek acı geldi. Genç zabit ona paranın gurbette lâzım olduğunu anlattı.15. kansız kulaklarına doğru aktı. Allah böyle yazmış!.. 18 .

düşüp ölüyor gibi bir hareket yaptı. başını kaldırdı. Çocuklarda üç beş ceviz için bir arkadaş kanına girmekten korkarlar. istediği parayı verirdi. kavga gürültü can kurtaran simidini kurtarırdı. nereye gideceğimi biliyorsunuz.) -Efendim sınıf geçemeyeceğim… Fena halde namusuma dokunuyor… Dün gece rüyada merhum büyük babamı gördüm…“Evladım bana gel” diye çağırdı. tamahları ilah yüzünden dağ gibi bir delikanlının devrilip gideceğini görenler bu şantaj karşısında mağlup olurlar. burnuma günlük kokuları geliyor. ıslıkla bir “Marş-ı fönebre” çalıyor. beş numara lütfederseniz bir can kurtaracaksınız… diye dilencilik eder. Elindeki hayalî bir rovelveri kalbine dayadı. On dakika düşündükten sonra “hayır” dersem ne olacak? Genç adam diliyle cevap vermeyi lüzumsuz bularak hafifçe omuz silkti. ya bahçedeki kuyunun bileziğine biner: -Vallahi billahi kendimi atıyorum ha. istediğini yaparlardı. Arkadaşları ve hocaları arasında “Çok asabî bir çocuktur… Ehemmiyetsiz bir şey için kendini öldürür!” diye şöhreti vardı. erkek birçok insanlar karşısından muvaffakiyetle tecrübe edilmiş bir rolüydü. gitmek istediği esrarengiz âlemleri seyreder gibi havaya bakıyordu. Mesela bahçede ceviz oynarken kaybetmeye başladı mı yüzüne bir hüzün bulutudur çökerdi. Kulağıma ilahî sesler. Güya birkaç defa ölüp de dirilmiş gibi.535 TEHDİT -Kat’î cevabınızı bekliyorum… Size on dakika mühlet… Bu on dakikanın hitamında “hayır” dediğniz halde ne olacağını. Çocukluktan beri adetiydi. Kendi inatları. bir kırmızı kuşakla eteğinin altına bağladığı torbaya daldırır. sonra sağ elini göğsündeki muhayyel yararın üstüne bastırdı. Büyük anasından tatlılıkla para koparamadığı zaman ya pencerelerinin pervazına. Bu onun senelerce kadın. Yufka yürekli tanıdığı hocaların dersinde bütün sene havyar keser. hodkâmlıkları. imtihan gelip çattığı vakit cebine kırk paralık sıçan otu koyar (o vakitler tentürdiyot modası daha çıkmamıştı. Nihayet iki kollarını havaya kaldırıp salladıktan sonra topukları üstünde döndü. aldıklarını geri verirlerdi. Bu şantaj sayesinde mektepte de oldukça hoş vakit geçirmişti. parmağıyla onun tetiğini çekti. . Zavallı mübarek büyükanne bir eliyle gözünü kaparken öteki elini beline. Muvaffak Bey bu sözleri söyledikten sonra bir elini beline dayadı. Etrafındakileri intiharla tehdit ederdi. diye bağırıp ağlamaya başlardı.

Adamcağız hâlâ “İdare hayatımda bir kere bir yolsuzluğa göz yumdum.536 Büyüyüp delikanlı sırasına geçtiği vakit aşk maceralarında da bu hileden bol bol istifâde etti. Naciye Hanımı karda keklik avlar gibi kolayca ele geçirecekti. Hatta ilk memuriyetinde azil ile neticelenecek bir para suiistimalini bu şantaj ile örtbas etmişti. nihayet sinir buhranları ve gözyaşları içinde kendini bu uğruna ölmeye hazır civanmert ve kibar adamın kollarına atmasını bekliyordu. kesemden para verdim ama beyhude değil… Bir can kurtardım… Bir saniye daha geç kalsaydım gözümün önünde koskoca bir binaullah gümbür gümbür yıkılacaktı… Ne helal param var imiş ki böyle bir emr-i hayra nasip oldu” diye hem kendi kendine hem de etrafındakilere övünür. Vakit saati gelince bu silaha müracaat edecek. uyuşuk bir adamcağızdı. Naciye onların sual sormalarına meydan vermeden anlattı: Muvaffak Bey beni seviyormuş… Şayet on dakika sonra cevap vermezsem… . Onun şakağına dayanan -bonmarşe oyuncağı.rovelverini elinden almış. Ne çare ki bütün emekleri hebâ olup gitmişti. başka kapıya… Muvaffak Beyin tavırlarını ve genç kadının böyle delice gülüşünü gören -kadın. Daire müdürü ihtiyar. Fakat beklediği heyecanlı çığlık yerine billur gibi tiz. Naciye Hanım elleriyle kasıklarına basarak gülüyor. elinde sahiden bir silah varmış gibi kollarına sarılarak “Allah aşkına yapmayınız” demesini. Mamafih Muvaffak Bey “muvaffakiyet-i nihaiye”den emindi. O gece genç kadının karşısında intihar taklidi yaparken onun hafif çığlıklar koparmasını. erkek – üç beş kişi yanlarına gelmişti. İntihar bahsi onun komşu kızlarına yazdığı namelerin dörtte üçünü doldurur ve en ateşli kısmını teşkil ederdi. yırtıcı bir kahkaha kopmasın mı? Bir dakikada kulağının dibinde patlayacak bir sahici tabanca onu bu kahkahadan fazla sarsamazdı. yeminlerine. gözyaşlarına aldırış etmiyordu. Genç kadın onun tantanalı ilan-ı aşklarına. Değil mi ki elinde hiçbir zaman hedefinden şaşmamış en müesser bir şantaj silahı vardı. * ** Muvaffak Bey üç aydan beri Naciye Hanımın peşindeydi. çalınan parayı kendi kesesinden tamamlamıştı. gözlerinden yaş geliyordu: -Aman ne gülünç şey… Başka kapıya Muvaffak Bey.

daha fenası etraftakilere sirâyet etmeye başlıyordu. Bir şey söylemeden gruptan ayrıldı. reklamla kazanımlı haksız şöhretlerin ne fecî yıkılışları olduğunu bilecek kadar zekiydi. Naciye Hanım terasın kenarından sarkarak sesleniyordu: .Beş dakikanız kaldı… * * * Muvaffak Bey çıldırıyordu. Bu beş dakika içinde vücudu ölmezse ruhu ve şöhreti ölecekti. yalancıktan bir intihar oyunu tertip etmek… Etrafta bir dere filan olsa hemen kendini atardı. Gerçi bir kuyu vardı ama fazla tehlikeliydi. Başını bir yere çarpmış gibi sersemdi. Ömründe ilk defa samimi olarak ölümü düşündü. Ne de olsa buna cesaret edemeyeceğinden emindi. Buna rağmen tehlikeyi olanca açıklığı ve dehşetiyle görüyordu. ya dibinde çamur filan var da yarasa gibi başı aşağıda. Şimdiye kadar onun şantajına inananlar artık gülecekler. hatta yanında tesadüfen ölüm lakırdısı açılsa kahkahalarla güleceklerdi. kendisine uydurma vakalar atfedilecektir. Muvaffak Beyin biraz evvel gideceği ufukları seyreden bir seyyah gibi baktığı gökyüzü şimdi başının üstünde fırıl fırıl dönüyor. Fakat bu noktada fazla durmadı. İsmi İstanbul’un en meşhur palavracıları sırasında geçecek. vaka ağızdan ağıza dört bir tarafa yayılacaktı. Şu halde yapılacak ancak bir şey vardı: Şantajın şeklini değiştirmek. Bir anda tılsımı bozulmuştu. Ne kadar derin olduğunu bilmiyordu. hatta kızacaklardı. Nasıl olsa ölmeden kurtarırlardı. Rezil olmuştu. Gecenin içinde korkunç askerler uyandıran inceli kalınlı kahkahalar ikide bir duruyor. Yalanla. Bir daha intihardan bahsetmek değil. Fakat Naciye Hanım onun peşini bırakmıyordu. kulakları çınlıyordu. Ya düşürken kafasını kenardaki taşlara filan çarparsa. ayakları havada saplanıp kalırsa… Bunu da düşünürken bile Muvaffak Beyin vücudu ürpermeler içinde kalıyordu… -Dört dakika kalıyor Muvaffak Bey! .537 Genç kadının gülmesi bir çığlık şekline geliyor.Üç dakika geçti Muvaffak Bey… .Dördüncü de bitti… . bahçeye indi. Sade Naciye Hanımı kaybetmekle kalmayacak. Hakikaten beş dakikadan fazla bir zaman kalmamıştı.

locadan tiyatro seyreder gibi onu seyrediyorlardı. Balkona nazır pencerenin camı açık. Kumral bir baş. Bu oyununda da muzaffer olmuştu. Odasına girip kapıyı kapadıktan sonra elektriği açtı ve bir zaman etrafı dinledi. aynanın önünde ayakta durarak birkaç satırlık bir veda mektubu yazdı. Bu panjurlardan birtakımı hafif bir gürültü ile aralandı. ağır ağır sandalyeye çıktı. hem maksadına ermiş olacaktı. iki parlak göz göründü. Muvaffak Bey tavanın ortasındaki hava gazı çengeline çamaşır ipini taktı. Mutlaka bir şey yapmak lâzımdı. Sofadaki pıtırtılar devam ediyor. Demek ki Naciye Hanım bizzat oradan hazırlığı takip ediyordu. Gözler parlıyor. panjurları kapalıydı. panjurun arasında kımıldanan kumral başın gözleri pırıl pırıl yanıyordu. arkasından gelip kapı deliğinden filan seyredeceklerdi. ipin ilmeğini düzeltti. Tahmininin doğru çıktığını büyük bir heyecan ve sevinçle -aynanın içinden. ucunu ilmikleyip hazırladı. Dudaklarında sinsi bir tebessüm vardı. Onun sandalyeye çıktığını gördüğü vakit genç kadın muhakkak bağıracak ve içeri atılacaktı. Muvaffak Beyin planı çok sadeydi: İpi alıp odasına çıktığını görmüşlerdi ya… Elbette boş bırakmayacaklar. Böylece Muvaffak Bey de hem namusunu kurtarmış. Sonra bir sandalye getirip altına koydu. . Nihayet ceketini çıkardı. Hatta daha iyisi dışarıdaki balkon kapısı gıcırdamıştı.görünüyordu. koluna doladı ve sessiz adımlarla odasına çıktı. Çaresiz ipi boynuna taktı. Bahçede bir çamaşır ipi vardı. yüzünü pencereden yana çevirdi. Nitekim sofada hafif ayak pıtırtıları oluyor. Ötekiler de kapının dışında sıralanmış olmalıdırlar. Ne yapacaktı? Boynundan ilmeği çıkarıp inse patlayacak kahkahaları şimdiden işitiyordu. Cebinden bir çakı çıkararak onu kesti. Ya fevkalade bir şey olur da vaktinde yetişemezlerse diye düşünüyor. Demek onu balkona açılan penceresinden daha iyi görmek için dışarı çıkıyorlardı. Ayaklarıyla iskemleyi hafif hafif oynattı.538 Yukarıdakilerin hepsi terasın kenarına toplanmışlar. Muvaffak Bey heyecandan titriyordu. fısıltılar işitiliyordu. bir türlü iskemleyi devirmeye cesaret edemiyordu. fakat ses çıkarmıyordu. Naciye Hanım hala işin ciddiyetinden emin değil gibi ses çıkarmıyordu.

25 Ağustos.15. * * * Bir rüzgar darbesiyle panjur açılmış.539 Asabiyet ve heyecanla iskemleyi az fazla sarsacak olmuştu.39. biraz evvel mutfaktan çaldığı kocaman bir et parçasını yemeğe gelen sarı kedi asabî mırıltılarla odaya atlamıştı. 1927. c. nr. İskemle birden bire ayaklarının altından kayıp yuvarlandı. Reşat Nuri HAYAT. s.2. 16 . Tam o anda Muvaffak Bey pencereye bakarak boğuk bir feryat kapardı.

Ne oluyordu? Küçükler yüksek sınıf talebesinin etrafında toplanıyor. Bu söze bir. Son sınıftaki Hüsnü küçüklerin yanına gitti. bütün bu endişelerden uzak.Ne olmuş? . dershanelerin birer birer kapıları açılarak dersin hitâmı haber veriliyordu. On. . Küçüklerden biri bu sükûtu bozdu: . Daha anlamadınız mı? Çocuklar biraz susar gibi oldular.540 KAPLAN Bugün mû’tâd-ı hilâfına mektebin büyük çanı çalınmıyor. olduğu gibi duruyor. iki kişi güldü. bir haber bekliyor. Çocuklar için çok kasvetli bir gündü. Serhademe ara sıra dışarı çıkıyor.Artık susun! Bugün şarkı falan olmaz. Büyükler yavaş . bütün hocalar. Köşedeki söğüt ağacının altında toplanan mektebin en ufakları yalnız onlar. Öğle yemeğine kadar. uğultusunu muhafaza etmişti. mektep neşesini.. Hüsnü bir büyükbaba tavrıyla onların başlarına doğru elini açarak uzattı: .. Garip şey! Her gün o kadar hevesle dinlenen bu şarkılar bugün ne kadar tatsız? Keşke artık söylemeseler… Hiç etraflarına bakıp da merak ettikleri yok ne düşüncesiz çocuklar!. niçin? . büyük talebeler mektepten ses çıkmasını istemiyorlardı. memurlar hatta serhademe bile müdürün odasına toplanmıştı.Neden söylemeyelim? .Çan bozulmuştur da onun için çalmıyor. cümle kapısına endişeli endişeli bakıyordu. Büyükler muammayı halletmek istiyorlar. Küçükler birer. her şeye rağmen.Niçin. herkes bildiği birbirine söyleyecek. neden?. Hakikaten bir gün mektebin başında bir felaket vardı. onların sözlerine kulak kabartacak bir şeyler anlamaya çalışıyorlardı. her şeyden habersiz şarkılarını söylüyorlar. birer dağıldılar büyükler toplandı. on beş küçük hepsi birden bağırdılar: .Bağırmayın! Görmüyor musunuz? Bugün mektebin çanını bile çalmıyorlar. Muallimler. Yemek teneffüsünde birden bire nöbetçi muallimi talebenin arasından kaybolmuş.Neden.Hiç çan bozulur mu? İşte koca çan. Kimsede gülmeye heves kalmamış… Hemen bunun cevabını verdiler: . Herkes gözlerini müdürün odasına giden yan kapıya dikmiş.

üstü başı güneşten rengini kaybetmiş. diye karar vermişler… Herkesin nazarları gayr-ı ihtiyari karşıdaki boz dağlara dikiliyor. Erkekler bile akşam ezanından sonra dışarı çıkamıyorlardı. Yine bu köylü kadınlardan biri sırtında yükü ile pazar yerine gidiyordu. çıplak ayakları yanık. O yanındakilere anlatıyordu. Üç arkadaş yan yana yolda gidemezdi. orduyu. Hele salı günleri şehir tahammül edilemez olurdu. Dün akşamdan Ucundan yakalamış bir sağa bir sola çekiyor. elleri. zavallı kadın ter içinde nefes nefese gidiyordu. En çok havadis Hüsnü’de. Yunanlının baygınlığından bilâ-istifâde köylü ile Hüsnü geri adımlarla oradan uzaklaştılar. Bu yetişmiyormuş gibi yan sokaklardan bir Yunan neferi de çıkıp kadının belindeki bağa musallat olmaz mı? kahkahalar salıyordu. kaldı. — Kaplan Hüsnü. bütün heyecanı ile Yunanlının kulağıyla gözlerinin arasına müthiş bir tokat attı. iki kere sendeledi. Hüsnü de bu ismi beğenmedi değil. Kaplan Hüsnü… Bu hadiseyi dinleyen sınıf arkadaşlarından biri böyle bağırmış ve artık Hüsnü’ye unvan olmuştu. o gün annesinden birçok laf işitmesine rağmen iyi bir iş yaptığına kaniydi. O günden beri Hüsnü’nün arkadaşları arasındaki ismi kaplandı. dişlerini sıkarak bu heyeti beş. Kimsenin ne malı. yalçın kayalar gibi çatlak çatlak olmuştu.541 sesle birbirine bir şeyler söylüyorlar. O gün kasabanın pazar günüdür. on adım takip etti. kadının sendelemesiyle gevrek gevrek . Bütün ümit bu dağların ardında idi. o dağların arasındaki esrarı. On sekiz yaşının verdiği bütün kuvveti. türlü cefadan sonra bırakırlardı. Yüzü. Fakat bugün çok çok perişan olmuştu. ne de canı emin değildi. Geçen hafta Hüsnü az daha büyük bir belaya çatacaktı. Kuva-yı inzibatiye çok zarar vermiş. Şalvarı çekmiş entarisinin üstüne bağlamıştı. gizliden gizliye İstanbul gazeteleri getiriyormuş çetelerle bu iş olamaz. Artık buna da tahammül edilmezdi ya!. -Bizimkilerin vaziyeti de pek iyi değilmiş. Palikaryalar pazara öte beri getiren köylü kadınların yollarını keser. Belediye gazinocusu ara sıra. Üç aydır görmedikleri hareket kalmamıştı.. Birkaç hızlı adım attı. Nihayet kararını verdi. Hüsnü gözlerini ufaltarak. Kuva-yı Milliye’yi görmek ister gibi pür dikkat kesiliyordu. Herif bir. Gübreli çamurun içine dört numara gibi yattı. Bir hafta bütün dertleri unutarak müsterih dolaştı. Şalvarının bağı sarkıyor.

aman yarabbi!.Kim söyledi.Mektep yok mu?. Onun sabırâne bekleyip bir atılışı vardı ki herkesin gözünü yıldırmıştı. Yunanlıların binayı işgal etmeleri bir kışlaya olan ihtiyaçlarından ziyade millî irfana olan kin ve gayzlarından ileri geldiğini söyledi... ağır söyledi. Talebenin tabiî reisiydi. Bütün çocuklar bu heyeti karşıladı. olan hocalar. gözleri fersiz. müdürün odasına dikkatle gözetleyen arkadaşlarına bu felaket haberini söyleyemiyordu. doğrusu bu haber bir iki saate kadar cereyan edecek hadise ona şehrin yunanlılar tarafından işgalînden daha fecî geliyordu. müdürler değil miydi?. İşte onlarda geliyorlar.. kim söyledi? . O. Kim bilir neden? Herkes ona çok hürmet ederdi. Hangisi söze başlayacaktı? Müdüre düşerdi ama zavallı da bir nefesten başka kudret kalmamıştı. İşte şimdi herkes Hüsnü’nün ne söyleyeceğine dikkat ediyordu. Onun için bu hamleleri herkese fevkâlade görünür. Şu bir saat onları ne çok yıpratmış.Ne biliyorsun? Hüsnü bu sualler karşısında bunaldı.Çocuklar! Artık mektep yok! .542 beri üstünde bir yetimlik hali vardı. Lafları o kadar zayıf çıkıyordu ki nutkunun sonlarına doğru kendi kendine dua eden zahide benziyordu: . Küçükler en çok ondan korkardı. omuzları çökmüş. Felaketi bütün etrafıyla anlattı. bekliyorlardı. Etraflarını çevirdiler. Umumi hayatında mahcup ve çok çekingendi. Garip tabiatlı bir çocuktu. kararını vermiş gibi yanındakilerini birer birer süzdükten sonra alçak bir sesle felâket haberini söyledi: . Hani içindekini olduğu gibi söylese. Nihayet muavin ağır. Yunan fırkasının karargâhı mektep binasını istiyordu. Nasıl söylesin? Çok derinden yaralanmıştı. Yoksa Yunanlılar şimdi bu binayı da… . Dilinin ucuna kadar geldiği halde. Bazen öyle düşünceleri olurdu ki bütün sınıf şaşar. Maarif başkâtibinden her şeyi öğrenmişti. Pek çalışkan değildi ama tembel de sayılmazdı. onda gizli bir kuvvet olduğu hissini verirdi. kalırdı. Az çok hocalarında teveccühünü kazanmıştı. Herkes bir türbe etrafında toplanmış gibi ellerini bağlamış. Hemen etrafı yararak müdür odasına doğru ilerledi. bacakları takatsiz şu insanlar daha bir saat evvel dinç.

Hüsnü de bunların arsında. haydi dönelim! -Olmaz. Çocuklar birer ikişer çıkıyorlar. Şehre bir sükûn çökmüş mütecessis ahâli birer.543 . bacakları uyuşmuş gibi yerinden oynatmıyor. Sıcak. şu tarih mualliminin elini öpmeyi o kadar istediği halde bir türlü kımıldamıyor. yüzündeki tüyler diken diken olmuş. bir Kuva-yı Milliye askeri yakalamışlar. Cümle kapısının tek kanadı açık duruyordu. en sonra muallimler. rüzgarsız. İyi ki bakamıyorlar. Ağır adımlarla yollarına devam ediyorlar. ikişer hükümet meydanına doğru gidiyor. sıkıntılı bir hava var. dudakları kurumuş. -Dün -Ya! -Hiç görmeyelim daha iyi. Hakikaten meydan bugün çok kalabalık. Yoksa Hüsnü’den çehresinden ürkerek kaçar ve belki de onu yalnız bırakırlardı. çıkacaklar ve yarım saate kadar da Yunan fırkasının karargâhı binaya gelecek… Çocuklar hocaların ellerini öpüyor… Hüsnü’den başka ağlamayan yok. o kupkuru gözlerle manzarayı seyrediyor. yanındakileri görmüyor bile. casus diye asacaklarmış. gözyaşları yanaklarından damla damla . hademeler. Meydanın en tozlu akşam polisler konuşuyordu. Şu üç. Şimdi bütün talebe yavaş yavaş mektebi terk edecekler. gözleri adeta kararıyor. dört gençten hiçbiri diğerinin suratına bakamıyor. Çocuklardan biri cesarete geldi Hüsnü’ye sordu: -Sen eve gitmeyecek misin? -Hayır! -Hükümete doğru mu gidelim? -Evet! -Yine adam asacaklar galiba? -Bilmem. Hiçbiri laf etmiyor. müdür. Zavallı Hüsnü dimağı durmuş.İnşallah… Çok yakında… Kendi… Bayrağımız altında… Gerisini kimse işitmedi. zaten dili tutulmuş gibi görse de söz söylemeye takati mi var ki… Ağır ağır dışarı çıktılar. Benzi sapsarı. düşüyor… Hüsnü en arkada.

Yanındakilerin kollarına baygın düşen kaplan Hüsnü’nün annesiydi… . Orada ne şikâyet. Ceketinin düğmeleri yoktu. mahkûmdan fazla mustaripti. Halk. boğduğu zabitin cesedine mağrurâne bakan genci tanıdılar. Üç zabit belki yirmi tane süngülü. Mahkûm biraz şaşırdı. kirli bir sehpa koymuşlar. halkın ikindi namazından çıkması. O. Bir anda bütün nefesler kesildi. ne tazallüm. Yunan askerleri kadar halk vardı. Belki de onu arıyordu. İşte halkın da bildiği bundan ibaret. sehpanın altına kadar geldiler.544 yerine gelişi güzel. Gözler sağ tarafa çevrildi. O sırada herkesin hazır bulunduğu halde göremediği bir şey oldu. Hala da geliyorlar. bir hoca istemişti. Yunanlılar hep böyle ikindi zamanı asarlardı. kimse yanındakine bir şey söylemiyordu. mahkûm geliyor. Beyaz gömlek lüzumunu da hissetmemişler. iki gardiyan. Beyoğlu’nun kirli meyhanelerindeki garsonlara benziyorlardı… Bunlardan biri dirseğiyle. memurların tatili bu saate rast geliyordu.. kim bilir neden mahkûma bir tokat atmıştı. Çok donuk bir yüzü vardı. bir mahkum getiriyorlar. hiçbir şey hissedilmiyordu. Bütün bu heyet sanki şimdi ahirete göçecekmiş gibi idi. yalnız sehpayı gören köylü kadınlar kendi kendilerine söyleniyorlardı: -Vay anam vay!. Bozuk bir Türkçe ile konuşuyorlardı. Ağızdan ağza dolaşan bir şey var: Kuva-yı Milliye askeri. Sonrasını kimse göremedi. Hüsnü bunların hiçbir hareketini kaçırmadı. Dört bölük asker etrafı kuşatmış. yanık bağrı çıplak kalmıştı. Bu zabitlerin yüksek rütbelisi. elleri ve yüzü kan içinde. Hadisenin en acıklı yeri şu idi: bu genci bir kadın da tanımıştı. Birçok mektepliler. Halk daha bu bedbahtın kim olduğunu bilmiyor. Ne heyecanlı bir sahne idi. Meydan ağır bir hastanın odasını andırıyordu. meydan şimdi bir kat daha doldu. Mintanı da yırtılmış. arka tarafından arkadaşını dürterek karşıdaki genç Türk kadını gösteriyordu. Hüsnü ile arkadaşının yanından iki yunan askeri geçti. Üstünde arkadaşlarını korkutan garip bir sükûnet vardı. yalnız Hüsnü’nün arkadaşları bir anda yunan askerlerinin süngü darbeleriyle zabitin gırtlağa yapışan iki dinç eli çözmeye çabaladıklarını gördüler. Mekteplilerin paydos vakti. Kesik kesik nefeslerden başka bir şey işitilmiyordu.

2. Ağustos 927 Fuat Bahattin HAYAT.42.16. 1927. c. 1 . nr. s. 15 Eylül.545 Ankara.

zihninden şöyle bir düşünüp sonra cevap veren haliyle bu genç adam. Daha çocukluğunda babasının kütüphanesinden aşırıp karıştırdığı “Servet-i Fünun”larda bu beldenin resmini görmüş. sonra tahrirât kâtibine emir vererek: -Bizim araba nerde? Gelsin! Demişti. Sâim Bey kırmak istediği bir kuvvete şimdiden boyun vermemek için tebessümle cevap verdi: -Efendim! Artık müsaade buyurun da biz kumandan beyle beraber gidelim. Hem bendenizin arabam yok. dayanmış. (B. merdivenin alt başından duvarlarına kadar nefîs. Şehrin kenarında. Şimdi bulamayız da… Sâim Bey ve Haydar Efendi. bir gün biri biriyle çarpışacaklarını düşünüyorlardı. ikisi de. Haydar Efendinindir. -Kiminle müşerref oluyorum? Der demez jandarma mülâzımı mühim bir vazifeyi yerine getirmek fırsatı düşmüştür diye atıldı: -Efendim? “B…” nin büyük eşrafı Akağazâde Haydar Efendi! Belediye reisidirler de… Haydar Efendi mağrur nazarlarla Sâim Beyin yüzüne bakarak sırıtmış. abâni sarıklı. Türkiye’nin bir bucağı olan şark vilâyetlerinden böyle Akdeniz kıyılarına nakledilişi ise ayrıca onu sevindiren bir nimetti. Dik yürüyüşüyle. Kalabalık ona doğru yürüdü ve Sâim Bey atından indi. Fakat jandarma kumandanı kekeledi: -Hay hay! Buyurun efendim! Ama… Haydar Efendinin arabası rahattır. “Hoş geldin”lerden sonra şalvarlı. Döşenmiş. Sâim Bey derhal tahmin etti ki bu da eşraftan biridir ve burada eşraf saltanatı vardır. yumuşaklığı insanın gözünden rûhuna akıp hışıldayan halılarla bezenmiş bir ev… Yatak odasında karyolası var. Herkes onun arkasında hürmetli bir vaziyetle duruyordu.546 MEFKÛRECİ Sâim Bey. o zamandan beri o manzarayı unutmamıştı.. misafir odasında lâzım . kara sakallı. daha orada. Kendisinin yanındaki muhafız jandarmadan ve minareden anlaşılmıştı ki gelen kaymakamdır. iri ağızlı ve iri gözlü biri ona biraz uzakta duran bir arabayı işaret ederek “Buyurun efendim!” dedi.) kaymakamlığına tayin edildiğini duyunca ne kadar sevindi. yemek odasının takımları var. yolun araba için müsâit olduğu noktada büyük bir kalabalık onu karşılamaya çıkmıştı. adamın alnına dikilip kalan bakışlarıyla.

Köylülere faizle para ikrâz edip tapularını alan. (B…) yi haraca esin bir belediye reisi… Zaten taşan göbeğinde. Haydar Efendiden ikramlı bir cevap gelince bunu zahiri bir fırsat yaptı.547 gelen kanepeler. sonra onların arazisini hile ile zapt eden.. Evvela şehrin aşçısından sefer taslarıyla yemek getirtmeye başladı. Ve bunların hepsi bu zengin halılar arasında daha sehhâr bir hal alıyor. Sonra Haydar Efendinin bir ziyafetini “Hastayım” diye reddetti. Onun hakkında malumat almaya zaten koyulmuştu: Yarım milyon liraya yakın bir servet sahibi imiş. zorla zevk yaratıyor… Uzun bir yolculukta uğradığı birçok hânların bitli odalarından çıkan Sâim Beyin garip ruhunu bu ev. Tahammül ve mücadele! . boş mekânının duvarları üzerinde ve vücûdunun büyüyüp küçülen gölgesini seyrede ede: -Mücadele Sâim! Zafer. Bu nakarat onda sabit bir fikir oldu. Acaba kirası pahalı mı? Yoksa bu bir tuzak mıdır? Dur bakalım! Belki bu Haydar Efendi o kadar fena bir adam değildir. Anadolu’nun bir bucağında bu konfor… Oh! Servet. Evde oturduğu bir ayı bulunca kirayı sordu. feragatin hakkıdır. Artık geceleri. Yemek birkaç gün komşu evde oturan Haydar Efendiden geldi. ceplerinde. Şehrin ileri gelenleri onu hiçbir gece ziyaretsiz bırakmadılar… Fakat Sâim Bey herkesin Haydar Efendi karşısında aldığı vaziyeti beğenmiyordu. eti taşan yanaklarında ve patlak gözlerinde bu gasıplıkların nimetleri okunuyor. Haydar Efendinin sarihen aleyhinde tertibata koyulmak için evinden mutlaka çıkmak lâzımdı. Evi kendisine artık batıyordu. böyle halkın zararına mütemâdiyen zenginleşen. Yemeğini jandarma aşçıdan getiriyor. sandalyeler var. evden çıktı ve üst mahallede. -Hey hazin Anadolu! Bu yumuşak halılarda senin kim bilir ne kadar ahın var!. hizmetine de o bakıyordu. çünkü o eşrafı yarın Haydar Efendiye karşı kullanmak için kendisine biraz bağlamak istiyordu. nezareti iyi. fakat basit iki odalı bir evceğiz kiraladı. Bu imtihan gününde ne ekilirse atide o biçilecektir. masalar. muhayyel bir yuva tılsımıyla sarıp kucakladı. elleri. Diğer eşrafın davetlerine zaman zaman gidiyor.. Kendisinin seyyâr karyolası. kırık semaveri ve yüzleri berelenmiş çinko kapları izbeye atıldı. Ve Haydar Efendinin evindeki izbeden taşınan seyyâr karyola orada çıplak bir odanın bir köşesini doldurdu.

Haydar Efendinin evini terk edeliden beri onu artık davet etmiyorlardı. O da onlara gitmek kararını zaten terk etmişti. bunu kendisi yaratmak istiyor. Hem zât-ı alînize kendisinin hürmeti var.. onu baş muallim yaptı. Diğer yerli eşrafı kazanabilmek ihtimâli olmadığını da Sâim Bey pek çabuk anladı. Pek nüfuzludur. bunun çaresini arıyordu. Şimdi harp. her gün mekteplere gidiyor. Dört yüz bin liralık adamdır. Kendisiyle beraber çalışacak adam aradı. Ayrıca İstanbul’a. uzaktan “Sen olanla idare et!” demesini biliyorlar. nasıl köylüyü ve halkı kendi efendisi yapmak esasına istinat ettiğini anlatıyordu. Bu belde cepheye de yakın değil ki birkaç zâbit veya ihtiyat zabiti bulsun ve onlarla baş başa yürüyerek şu tagallüp ve taassup kuvvetini hiç olmazsa sarabilsin. Hakim ise ukala bir hocaydı. Mekteplere atıldı: Birkaç mefkûreci muallim!.. içlerinde bir tane genç buldu: Konya Darülmuallimliğinden yakınlarda mezun olmuş Ahmet Efendi!. o adamın elini kırmak. millet idaresinin ve hakîki vatanperverliğin nasıl bir halk musavâtına. Fakat her iki taraftan da hususi cevap aldı: “Adam nerde! Sen olanla idâreye bak. mektepli bir ceza reisinin süratle gönderilmesi ve müddeî umûmi muavininin tebdili “esbâbına tevessül” olunması için yazdı. inkılâp yolunun geniş geniş açılacağını seziyordu. bu beldecikte iyi şeyler yapmak için tedbirler düşünüyordu. Kaymakam onu hususi olarak evine davet edip de teveccüh gösterince Ahmet Efendi artık hissen Sâim Beyin fikirlerinin tesiri altında kalmıştı. Haydar Efendiden söz açıldıkça: -Efendim! Derdi.548 Nakaratını adımlarının akisleri arasında tekrar ede ede saatlerce geziniyor. mutasarrıflığa. Sâim Bey. Fakat mekteplerin muallimleri de tamâm değildi. ateşindi. geziniyor. Zaten hepsinin de eli kırılması lâzım gelen bu eşraf kuvvetinin başı: Haydar Efendi devrilirse burada mefkûre. Tahrirât kâtibi ise yerli ve her amirin hışmından kendisini kurtarmış bir müraî idi. fakat gençti. Onun için mücadele tertiplerini hedefinde temerküz ettirip yürütmeye kat’î surette ahdetti Sâim Bey. Bir . muallimlere yeni uyanan mefkûreyi. ateş zamanı!”… Ah! Bu adamlar hakikati bir türlü anlamıyorlar. O. Bu delikanlı çok şey bilmiyordu. Fakat müdde-i umûmi muavini eski ve porsuk bir adamdı. Diğer yaşlı muallimlerin yaptıkları surata kulak asmadı. çok geçmeden. Kendi kendine: -Doğrudan doğruya halka hitap etmeli! Diyor. adliyedeki arkadaşlarından birine tafsilâtıyla işi bildirdi.

kendilerine ehemmiyet veren bu iyi kaymakama birdenbire candan merbût oldular. her gittiği köyde muhtarları ve ağaları topladı. bizim tapularımız da Haydar Efendidedir. hep bir arada mefkûreden. câmilerde kürsülere çıktılar. Diğer muallimleri de aza kaydettirdi. . fakat kaymakama daima itirâzı sunuyorlardı: -Efendim bir kere bağlıyız! -Niçin? Bundan sonra Ziraat Bankasına gidip para alın. köylüleri ne kadar kandırdığını bundan sonra Ziraat Bankasından istikraz yapmalarını söyledi. Artık muallimler yalnız mektepte değil. bankaya yatırırız. -Ah! Efendim bilsen o Ziraat Bankasından para almak ne güç iş ya! Bizi “hükümet” kapılarında haftalar dolaştırırlar da… Hem efendim. kendisi için şehirde ve köylerde zaten ufak tefek mırıltılar da başladığını duyuyor. Fakat bu sefer artık ortalığı iyice harekete getirdi: Vâizler. milliyetten. Onlar da geldiler: Dokuz senelik liseden mezun Fahri ve Cevdet Efendiler… Sâim Bey onları hararetli bir nezaketle kabul etti. ve birtakım hesaplar yaparak. adaletten. ve ondan iki genç muallim istiyordu. Ve onlar bu mütevâzı ve doğru. kaymakamın sık sık kız mektebine gidip kızları gördüğünü. ve artık bu adamın “defolması” için her şeyi yapmak lâzım olduğunu anlıyordu. O zaman biz ondan tapularınızı alır. maariften konuşuyorlardı. Onlarla bir de Türk Ocağı şubesi açtı. Haydar Efendinin nasıl zalim bir adam olduğunu.549 taraftan da maârif müdürüne husûsi surette yazdı: Mefkûreci zihniyetiyle yapılacak şeyi anlatıyor. -Ben ilan verdireceğim: Üç aya kadar herkesin tapusuyla hükümete müracaat etmesini isteyeceğim. Bir taraftan da Sâim Bey köylere çıktı. seviniyordu. anlattı ve o herife itaatleri devam ederse şöyle böyle yapacak diye köylüleri tehdît de etti… Köylüler. Hele şu afacan muallimleri de bulduktan sonra bu kaymakam kabardıkça kabarıyor. her bulundukları yerde milliyetin. böyle giderse belediye reisliği intihabında kaybedeceğini. her başları sıkıldıkça kendilerini himâye eden Haydar Efendiyi doğrudan doğruya müdâfaa edemiyorlar. Sonra siz yavaş yavaş bankaya ödersiniz… Haydar Efendi kaymakamın çok ileri gittiğini. Onları zaman zaman orada topluyor. Sâim Bey aleyhinde propaganda yapmaya başlamıştı. Vazifelerini derhal yürekten anlattı. Banka sizin borcunuzu ona verir. Haydar Efendi de şehirde. sonra nüfuzunun daha fazla kırılacağını hissediyor. Sâim Bey de “Muhiti yaptık!” diyor. milliyet idâresinin ne olduğunu coşkun coşkun anlatıyorlardı.

ahlaksız da olunca neler yaparsa onun da başına onlar gelecektir… Maneviyâtı çözülüyor ve kendisi kat’î bir karar veremiyordu. Evine gelince jandarmayı yalnız buldu. baktı. Sâim Bey onları o gece evine davet etti. şu şimdi birbirine girişen medenî milletlerin yarattığı fikirler ve eserler dimağında canlanıyor ve uzak denizin buğularında hayaletler kamaşıyordu. bacaklarını. yine böyle bir akşam gezintisi sırasında keşfetmiş olduğu tek ağacın altına gidip oturdu. ehl-i salîb akınları ve birçok fikir kurbanları birer birer gözünün önünden geçiyor. bu ayaklanma nereye kadar gidebilir? Cehl. Türkiye’nin hala bitmeyen şeyhülislamlı. zaten bekar olduğunu. şehrin en üst noktasında bir tepede. -Dönecek misin Sâim? Yürümeli! Fakat müesser olmadıktan sonra… Düşüncelerinde bir neticeye varmadan genç muallimleri geldiler. Peki! Bu iş. oyun ve şarkı öğrettiklerini ve bu vesile ile her gün çocukları soyup kollarını. Mektepler birdenbire boşaldı. karyolasına birkaç kere “Of!” diyerek uzandı ve kalktı.. martta başlamıştı. Sâim! Bu kara yol.. elini havada salladı: -Bu yolun tek yolcusu değilsin. gönderen ebeveynin de kâfir sayılacağını ilave ediyorlardı!. Sesle söyleniyordu: -Hey! Şu benim oturduğum yerden kim bilir ne kadar insan bu denizi seyretti… Fakat bunların içinde acaba benim vaziyetimde olan var mıydı? Kavuklu yeniçeriler. bütün mobilyasını teşkil eden üç tahta sandalyesinde yer gösterdi. “nâmahrem” yerlerini seyrettiklerini söylüyor ve nihayet böyle yerlere “ümmet-i Muhammed”in evladı giderse kâfir olacaklarını. kurbanlarla dolu!. Ağacın yakınında ince lüleli bir çeşme vardı. erkek mekteplerinde ise çocuklara Kur’ân değil. Düşüncelerinin arasında birkaç kere dişlerini gıcırdatarak: -Kara kuvvet! Kara kuvvet! Diye seslendi. çıplak. kadıaskerli tarih yaprakları.550 muallimelerle “işi pişirmek” istediğini. alabildiğine açılıp uzanan bahr-ı sefîdin mücella sathına ve tepeden aşağıya doğru inen şehre baktı. Onlara. Kışı çok az olan bu sahilde yaz işte şimdiden. Jandarmayı çağırdı: -Şuradan bize biraz rakı al! . Çıplak odasında aşağı yukarı birkaç defa gezindi. O gün hükümet konağındaki odasına onun genç muallimleri geldiler. Kendisi akşamüstü erkenden çıktı. Ayağa kalktı. Yeni bitmeye başlayan çimenler üstüne oturdu. Diye söylenerek yürüdü.

Kaymakam Bey karyolası üstünde oturuyordu. “Devletin bir talim ve terbiye siyaseti vardır. Çocukların yarısından fazlası bugün geldiler. Kendisi yalnız kalınca yemek yemeden.” cevabı verildi. musikiye filan biraz fazla verin! Genç muallimler çok kalmadılar ve gittiler. mektebe gelmişlerdi. kendi kafasına en çok denk bellediği sancak maarif müdürüne yazdı. Haydar Efendinin ancak bir hak-ı nezareti vardır. muallimleri kendisine tabi kılmak ve almak için Haydar Efendinin bir hilesi olduğu noktasında anlaştılar. Sâim Bey nihayet meftur bir sesle hocalarına: -Hele siz devam edin bakalım! dedi. Sâim Beyin gözleri parladı: -Azizim! diye cevap verdi. muallimlere de yüzer lira maaş verecektir. Fakat maârif müdürü ve kaymakam onun. yattı ve kendinden geçti… Fakat yeni mektebin lezzetini almış olan çocuklar ertesi gün evlerinden kaçıp kitapsız. Yürüyeceğiz. Mutasarrıflığa yazdı ki yedi bin lira sarfıyla bir mektep açacak. tahsilât dairesine emir verdi: “Tedrisât-ı ibtidâiye kanununa istinâden” tahsil mecburiyetini ileri sürerek ceza-yı nakdî almaya kalkıyordu. beyni durmuş. Belki bir saat içinde hiçbir şey konuşmadılar. Bu milletin evladında esas itibariyle akl-i selîm var. Nüfus dairesine bizzat gidip kimin tahsil çağında çocuğu olduğunu tetkik ve tahkike kalkıştı. gövdesini ileri geri sallıyor ve düşünüyordu. Sâim başını ve kolunu sallayarak söylendi: Fincanlar kadeh vazifesini gördüler.551 İşret adeti olmayan Kaymakam Beyin bu emrini duyunca muallimler şaşırdılar. Diğer taraftan yüz lira maaş verileceğini duyup işin sonunu düşünemeyen partal kıyafetli genç muallimler de bu ret cevâbına sıkılmışlar ve Ahmet Efendi kaymakama bu mektebin açılmasının hayırlı olacağını bir gün söz arasında . ellerini tersinden kalçaları altına geçirmiş. Ve derhal mal kalemine. yorgun. tek çıplak masanın üzerine onlar ve biraz peynir konuldu. Çocuklar gitmese bile muallimler baki olduktan sonra… Belediye işlerinde ise kaymakamla zaten çekişiyorlardı. Bir taraftan da işi. Haydar Efendi artık sancak mebuslarına “Bu adam mektep de açtırmıyor” diye şikayetler yağdırdı. Yüzünde yorgun bir eda vardı. Bu parayı Haydar Efendi maarif emrine tahsis ederse maârif müdüriyeti mektebi açar ve idare ettirir. Baş muallim hemen Kaymakam Beyi makamında buldu: -Efendim! dedi. Haydar Efendi bununla işin yetişmeyeceğini anladı. Beyaz çehresi üstünde yanan uzun kirpikli ela gözleri masanın bir noktasına dikilmiş. Spora.

Hani evvelce birçok efendilerin yanında hizmet yapmış! -Bu. Bir temiz gari bulalım da hem yemek yapar hem efendinin hizmetine bakar.552 söyleyivermişti. Sâim Bey tapu meseleleriyle hakîkaten uğraşıyor. Kaymakam Beyin yüzüne tuhaf nazarlarla bakarak daima kırıtıyordu. Haydar Efendi mebûslara şikâyet fırtınaları yağdırmakla beraber bir taraftan başka türlü de işe koyuldu. nerelerde çalıştığını filan sordu. “Ben size ayrıca para bulurum!”dedi ve onları birkaç hafta sonra aşâr kâtipliği ile köylere yolladı. güzel. göğsü oldukça açıktı. işveli. Hakikaten ona hususi hizmetini yaptırmaya hakkı yoktur. Jandarmayı çağırıp sordu. Ne kadar olsa garı gibi yapamayız ki efendim! Sâim Bey bunu biraz da neferinin şikayeti sandı. kendi karşısında böyle birdenbire kırıtan bu kadının ne olabileceğini düşündü. fakat bu kadar çabuk düşmeye hazır olan bir kadında hastalık bulunacağından şüphe etti. Bu birdenbire davet edici hal karşısında Sâim Bey sarsılmadı değil. Kaymakam onların neden gözlerinin kamaştığını anladı. Sâim Beyin jandarmasını elde etti. O kadar ki Sâim Bey de bunun mutlaka umumi bir kadın olduğu kanaati uyandı. jandarma onu getirdi. “Ne oluyor?” diye . Biz eriz. Hem belki bu kadınla iş de uyduruluverirdi… Sekiz aydır kadınsız… Haydar Efendi derhal kendi kullandığı kadınlardan Zehra’yı verdi. Ertesi gün daireden öğle yemeğine çıkan kaymakam çarşıyı kapalı buldu. Onu karşısına çağırdı. Bir taraftan da bir aşçının yemekleri artık yenmez bir hale gelmişti. Bu. jandarmanın cevabı kadınınkine uymuyordu: -Efendim! diyordu. Kadın yemeği getirdiği zaman işvelerini çoğaltıyor. aşâr işlerinde yetişebildiği kadar kimseye göz açtırmıyordu. Başka bir kadın bulun. Kadın daima fettan. Haydar Efendinin adamı olan mal müdürünün de irtikâbını yakalamış ve işten el çektirmişti. Fakat o. Tatil zamanı zaten gelmişti. Kaymakamla artık haylice lâubalileşmiş olan jandarma bir gün Sâim Beye teklif ediverdi: -Efendim böyle çok sefil oluyor. Bunu bizim ev uşakları buldu. taze bir kadındı… Sâim Beyin ilk akşam eve avdetinde kendisini işvelerle karşıladı. cevap verdi: -Hiçbir yerde hizmetçilik yapmadım daha… Ama öyle iktiza etdi gayri! Tombul kolları yarıya kadar çıplak. Yer yer halk kümeleri kendisine hain nazarlarla bakarak söyleniyordu. bu akşam evine gitsin.

sâhil boyunca sancak merkezine gitmeye karar verdi. Katırcılardan da ayı cevabı aldı. Şuna da bakın! Sâim Bey bir dellalın uzakta bağırdığını da duydu. Bizzat kendisi kayık tutmaya gitti. fakat bir şeyler bildiğini de tavrıyla bildiriyordu. Ahali câmilere doğru gidiyordu. Bunlar birer birer cesaretini büsbütün kırıyor. Demek kimseyi memnûn edememişti. O. Sözü ayağa düşüren bu kaymakam artık azlolundu. Belediye reisi dellal çağırtmış da… Ahali câmilere koşuyor. bu gidip kelimelerin sebebini sordu: -Efendim! diye kâtip cevap verdi. ve ondan bu içtimaîlerin. Nihâyet kekeledi: -Efendime bir kadın gelmiş de… Filhakîka Haydar Efendi her şeyi tertip etmişti. “emr-i mûcibince”. Zehra’nın Sâim Beyin evinden çıkmasını müteakip evden eve. Onun muallimleri de köylerde idiler. Güzel (B……) den. Kendisinden biraz uzakta duranlar aralarında. hocalar vasıtasıyla halkı ayaklandırmış. sabahleyin de dükkandan dükkana: Kaymakamın dün gece bir “-Bikr-i bâliğa”ya cebren tecavüz ettiği haberini yaydırmış. Fakat kayıkçılar: “Biz senin gibi adamı götürmeyiz!” dediler. hakime teslim etti. Bir kayıkla. Tahrirât kâtibini istetti. Zaten çoktan beri hakkında şikâyetler vardı. Jandarmasını da elinden aldılar. . ona belirsiz bir korku veriyordu. fakat duyuracak surette mırıldandılar: -Ne oluyor diye de soruyor. Jandarma kumandanını çağırttı: yerinde yoktu. dellal bağırtarak câmilere davet ettirmişti. nefretle ayrılacaktı. Vaizler câmilerde “Bikr-i bâliğa”nın mülemma çamaşırlarından bile bahsederek fetvâaveriyorlardı: -Bir katil ve bir cani kişinin eline ümmet-i Muhammed’in umuru teslim olunabilir mi? -El-cevâb: Olunamaz! Vallahi âlim! * ** İstanbul’a bu sefer telgraflar tesirini gösterdi. Sâim Bey makamını. heyhat.553 soracak oldu. Daha akşamdan. İngiliz ve Fransız gemilerine görünmeden. geri döndü. Vaaz varmış! -Ne vaazı? Kâtip bilmez gibi duruyor.

Şaşırdı. pencereye gitti. titreyen bir sesle sordu: -Niçin o? -Bilmeyiz biz efendim. içi meçhul korkularla titredi. Şimdi seni götüreceğiz. yatağında doğruldu. karanlıkta emekleyerek. derin bir iç çekmesiyle karanlık duvarlar arasında söylendi: -Halkı ezen kuvvet seni de eziyor Sâim! Buraya ne emellerle geldin.. bir camı açtı. Ne yapacağını bilmiyordu. Heyhât!. Oh ! İçi burkuluyor. Biliyordu ki şube reisi o sıralarda şehirde değildir ve vekili jandarma kumandanıdır. Haydar Efendinin kuvveti her yere yetişiyor. oradaki memuriyet hayatında yegâne halden anlar ve kafadar bellediği maarif müdürüne sür’atle bir haber gönderilmesi için tafsilâtlı bir mektup yazdı… İntizar müddetince artık sokağa da çok çok çıkamıyor. Kapı yine çalındı. sonra yanıyordu. Kapı tekrar daha hızlı olarak çalındı.. -Şimdi nasıl olur? Ben yarın kendim gelirim! -Olmaz efendim! Yarın sabah sevkiyat var.. Geliyorum. Odasına şöyle bir bakındı. nasıl gideceksin… ..554 Sancak merkezine. Halk onu gördükçe söyleniyor. uykusunun arasında sokak kapısının çalındığını zannetti. şakakları soğuyor. Şube reisi bize emir verdi. Ne münasebet? Sakın bir yanlışlık olmasın? Daha boğuk çıkan. fırıncılar yiyecek bile vermeyeceklerdi. Ses vermekten başka çare yok! Rovelverini aldı. lambasını yakmaksızın. Yarı uyanık bekledi. mırıldanıyordu. akşamları o sevdiği tek ağacın dibine gidip hayallere dalıyordu. * ** Bir gece Sâim Bey gece yarısından sonra. boğuk bir sesle sordu: -Kimdir o? -Aç efendim! -Ne istiyorsun? Kimsin sen? -Biz askeriz! Seni misafirhâneden istiyorlar. Bu çalınma tekrar etti. Kumandan emretti. Şu anda yapılacak artık hiçbir şey yoktur. Nerede ise aşçılar. Giyineyim de… Birdenbire şaşırmıştı. -Pekala! diye seslendi. Şimdi beraber gideceğiz. O. Bu ne olabilir? Kendisini tevkife mi geldiler? Yine bir tuzağa mı düşürecekler?.

Sâim Bey bölük emininin yanına sokuldu: -Arkadaş! Dedi. “Hey! Nöbetçi arkadaş! Aç! Kuşak çözecektik!” diye tepiniyorlardı. burnu kapı aralığında. Uyananlar gelip kapıya vuruyor. çünkü kırılan camların yerine tahta çakılmıştı. Sâim evvela minberin üstünde ölü bir ışık gördü. * ** İlk seher ışıkları pencerelerden ancak nüfuz edebiliyordu. İç cebine de elli banknota büliğ olan parasını koydu. “Çıkın bakalım!” dedi. karyolasını. Fesini başına geçirdi. Hava!. sokak kapısını kapamaksızın çıktı ve kendisini bekleyen iki askerin arasında. Dar aralığın verebildiği derecede dışarının havasını burun delikleriyle çekmeye çalışarak. İlk fırlayan: Sâim Beydi. sandığını karıştırdı. anahtarını çevirip yokladıklarını duyuyor ve susuyordu. Sâim Bey hala o vaziyette idi. Aşağıya indi.. Yüzünü kapıya doğru döndü. Sâim Bey çömeldiği yerde. Kapının dışlında kendisine “Gir!” dediler. üstü başı partal. Sonra ışıktan içeri ayağını atar atmaz. muhafız asker bekliyordu. burnunu kapının iki kanadı arasına sıkıştırdı.. kravat. Ne yapacağını düşündü. hatta yanan lambasını olduğu gibi bıraktı. Bölük emini “Zâni kişi”yi tabi tanımıştı: . Ben hidmet-i maksureye tabiim! İhtiyat zabitiyim. öylece sabaha kadar kapı arkasında kaldı.. avcı biçimi elbisesini çıkarıp giydi. süngülü. Nöbetçilerin değiştiğini. Bir öğürme geldi. Burası çıplak Anadolu hanlarından bin kere beterdi. Aklına bir şey geldi. Camiin avlusuna çıkanlar dizildiler. elinde defter. fakat nöbetçi onu itti ve kapıyı kapadı. biraz hava!. Ne tarafa gidecek? Havasızlıktan. pis kokudan bunalma hissediyordu. birdenbire başına vuran müthiş bir kokunun tesiriyle geri çekildi. sefil bir buğu içinde ancak seçilebilirdi. Beni böyle nasıl sevk edersiniz? Amirinize haber verin! Beni elbette tanıyorsunuz. yaka filan takmadı. Yatanlar birer birer uyanmaya başladılar. Nöbetçi ona kapıyı açtı. hep aynı vaziyette duruyordu. Başı tuttu. Dışarıda sekiz on tane silahlı. Camiin içini esneme sesleri doldurdu. İçeride biri birinin ayağına veyahut yan yana uzanmış bir çok insanlar bir yığın hâlinde. geldi. eşyasını. Nihayet kapı açıldı: bölük emini. Odasını. Boğuluyordu. bir cânî gibi misafirhâneye götürüldü: Burası eski bir cami idi. olduğu yere çömeldi.555 Sonra lambasını yaktı.

Zaman zaman bir çeşmenin önünde. kendi yakınında bir muhâfız neferin yanına yanaştı: -Arkadaş! dedi. üstünü başını mamûrca gördüğü bu düzgün dilli taze askere sordu: . Bölük emini cevap verdi: Yolda. şalvarlı. camiin avlusundan çıktı. yan taraflarına serilip yatmış yorgun köpekler. “Kuşak çözecektik!” diye mırıldanıyordu. bir şadırvanın etrafında tek tük. Taşları fırlamış. kolları sıvalı. Siz de artık kaymakam olmadığınız için sevkiyata tabisiniz. Bir tarafa sıralanan efrat. kerpiç evlerin bacaları tütmeye başlıyor. Ve İstanbullu Selami oğlu Sâim’in de künyesi yazıldı. Şu ağaç etrafında kafileye mola vermesini çavuşa söyleyebilir misin? Ben bir yüzümü yıkayacağım. kimi yana. torbası olmadığı için koltuğunun altına sıkıştırdı. Ba ̉z bodur. kepenkleri inik. Selami oğlu Sâim de ekmeğini aldı. Sâim Beyin dert ortağı olan sevgili ağacının civârından geçiyordu. hiç kımıldamaksızın. Yoklama yapıldı. herkese birer çift ekmek verildi.556 -Efendim! Ben ona nasıl karışabilirim? Şube reis vekili emir verdi. gözlerini ovuşturarak. kamburlu sokaklar esniyor. Nefer. bu dışlık dükkanlar Saim’in mefkûre ateşini kemirmiş. harap dükkanlar. sonra yine abdestini almakta devam eden kuşaklı. Bu dışlık sokaklar. ve kafilenin tâ arka sırasında. şehrin yamacında mola ederken çözersiniz. sabah tazeliğinde uyuyorlardı. sakallı insanlar görülüyordu… Bozuk taşların üstünde bazen birkaç perakende adım ses sürünüp sönüyordu. ellerinde değnek “Dehe” diye diye. Dün gece hiç uyumadım… Şu dediğimi yaptırırsan çok memnun olurum seninle harçlığımı da yolda taksim ederiz. kafileye doğru. kimi ileri eğilmiş. sopasına dayanmış. şimdi gelip kesildi. ve ineklerin her biri süreye katılınca bir bağırıyor sonra hepsi kafileye garip birer nazar fırlatarak bekleşiyordu… * Filistin cephesine doğru giden yol tesadüfen. Hem künyenizi de yazacağım. susuyor. önlerine kattıkları ineği sürüyor. ve saçları örgülü kız çocukları. Ama şimdi gidiyoruz. duvarlarının dibinde yer yer. bekliyor. Şehrin kenarında çoban. çömeldikleri musluğun önünden dönüp şöyle bir bakan. Selami oğlu Sâim. ve ortalığa bir yanık tezek kokusu yayılıyordu. tepeyi tırmanan kafilenin önünde ve muhafızların başında bulunan atlı tek jandarmanın oraya doğru yol aldığını görünce sıradan yavaşça çıktı. orada su var.

meftur. Orhaniye Kışlasında idim. Hemşehriyiz demek! Sâim Bey askerlerin arasında hemşehriliğin en iyi rol oynayacak bir şey olduğunu çabuk hatırlamıştı. oturduğu yerde dizlerini büküp kaldırdı. Sâim de. Selami oğlu Sâim. Kafileye filhakika ağaca yakın bir yerde mola verildi..48.2.. -Ben de Beşiktaşlı’yım. çimenlere oturdu. denize ve şehre uzun uzun baktı. düşünceli gözlerle tekrar baktı. ağaç altında... nr. hezeyan eder gibi hitap etti: -Türkiye!. 18. Hiç kımıldamaksızın. ona cepheden mektup yazacaktı!. c.17. 1927. Türkiye’nin Haydar Efendileri!.. uzun uzun sessiz sessiz düşündü. denize ve Haydar Efendinin memleketine yaşlı. falan bölüğü efrâdından Selami oğlu Sâim. ihtiyacını yaptıktan ve tek lüleli çeşmede yüzünü yıkadıktan sonra. Beşiktaş’ın viran bir evinde küçük mektepli kardeşiyle oturan anasının hayâli başının içinde dolaştı. Sabah güneşi altında taze nefeslerle tüten denize artık bakamadı. Herkes etrafa “kuşak çözmeye” dağılırken Selami oğlu Sâim de yavaşça ağaca doğru gitti. s... başı avuçları arasında. Sallayarak. Türkiye’nin Haydar Efendileri!. Buraya ne kadar akşamlar gelmiş. 19. düşünüyor ve ağlıyordu… Uzaktan bir ses geliverdi: -Hemşehri! İstanbullu! Kafile gidiyor. dirseklerini dizlerine dayayarak başını avuçları içine bıraktı. yüzü yere müteveccih. çömelmiş. elini şehre doğru uzatarak. Ve fesini başına koydu. 27 Teşrin-i evvel. gözlerini sile sile uzaklaştı… Cenevre:Temmuz 1924 Safvet Örfî HAYAT. Yorgun. fesini yere ve ekmeğini de fesi üstüne koydu. aynı denize ve aynı şehre başka nazarlarla ne kadar zaman bakmıştı… Haydar Efendinin desîseleri karşısında ilk defa maneviyetinin bozulduğu gün yine buraya gelip düşünmüştü… Haydar Efendi!. falan taburu.557 -Sen İstanbullu musun? -Evet! Sen de oralı mısın yoksa? -Ben İzmitli’yim ama… İstanbul’da çok oturdum. Hadi bakalım! Selami oğlu Sâim kendine geldi. ayağa kalktı. 20 . Kendisine bir ağlama geldi. baktı. ekmeğini yine koltuğuna sıkıştırarak kafileye katıldı.

Malum ya. ki biz ona ıstırap diyoruz. enfiyesi cebinde. var. Yaşasın züğürtlük! -Üçünüze de sıfır! Yaşasın gençlik! İyi ya. civanînemizi kavaid-i iffete mugayir karşımıza çıkaracağına şu tahta masının üstüne bir şey çıkarsan da biz de gayet edibâne etrafa dizilsek… -Bu babda benim de bazı projelerim yok değil. Fakat içindekilerdir ki ona hayatî bir kıymet verir. felsefe. Var ama tatbiki el-yevm ü eyyâm-ı müstakbelede mümkün değil… -“Olmaz. -Hayat dediğinde sanki nedir? -Bilemedin mi? Hayat tatsız. Hayatı güya ciddi bir tarzda tahlil ve terkip eder. hem sahicisi. lapçinleri boyalı. olmaz!” kardeşim âlem-i imkândır bu… -Bu gece için ne âleme-i imkandır. Sen de o şekere neşe diyorsun. adı bir defa “gayet ciddî” ye çıkmıştır. Istırap tatsız. ağırlığına münafidir. Tıpkı evrak kâtibiyle inceden inceye alay eden eski kalem mümeyyizleridir. zeytin yağlı pırasaya benzer. Vallahi yalan. . billahi yalan! O da işin alayındadır ama. İşin aslını faslını kendisi de bilir de yine edep ve erkâna toz konmasın diye somurtur. ne âlem-i menâm. sakalı taranmış. Halbuki ben felsefeyi işte böyle Adem babamızın serendip kıyafetiyle ortaya çıkarıyorum. olmaz. Ama bir bak. gözlüğü burnunun ucunda gayet ağırbaşlı bir enderûn efendisidir. yine hepsi ıstırap mahlutundan ibaret… -Filozofluk mu!? -Ha şunu bileydin! Filozofluk. Hangi zeytinyağlı pırasa var ki pişerken içine bir tutam kahve şekeri atılmaz? O zaman da lezzetine doyum olmaz. Mütebessim görünmek. olmaz. bu da ağır ateşte yakmadan tıkır mıkır kaynamasına züğürtlük diyor. öteki de kuvvet ve tahammüle gençlik nâmı veriyor. deme. yaşasın ıstırap dediğim zaman bunun içinde keşkül-i fukara gibi neşenin. belki acı bir şeydir. -Sen Adem babamızı usûl-i muâşerete. gençliğin de bulunduğunu söylemek istedim.558 “SU BAYRAMI”NIN HATIRASI Hayat’dan Hikâyeler -Yaşasın ıstırap! -Halt etmişsin! Yaşasın neşe! -İkiniz de bilemediniz. züğürtlüğün. İstanbulîni kavuşuk.

ama geçen ay çiroz gibi idiler. Maarif müdürü ecdattan kalma redingotunu ters düğmeleyerek defterdara çıktı. -Birinci kordon kalabalık mı? Sen de ikinciden dolaş gir. acaba yanılıyor muyum? diye yakamıza bir ay daha sarılamazdı. terakki etmiş olur. -Durmasın nafile… Bütün mükevvenât yürüyor. O da yürüsün. -Sebep! -Sebep fennîdir. sonra ne olacak böyle? -Biz de bu gece kemâ-fi-s-sâbık neşeli bir ıstırabın göğsüne yaslanarak ciftarara! deyip dayanacağız… -Yahu! Yarın ev kirasını verme günü. Tanıdığı gün de biz enseyi yapmış. Çuvallar dolusu kuru fasulye vardı. dayandı… -Ey. Yağ dolu fıçıyı gösterdim. -Kolaradin’in önünden geçemiyorum. Parrrra! dedi. zaman geçerdi. file dönmüş olurduk. müsâvî teneşir… -Zavallı Salih Zeki Bey Hocamız da bu destur mucibince hayat davasını hal etti galiba. bir daha mı muallimlere ev kiralamak. Şimdi bitti beyim! dedi. dedi. tövbeler tövbesi! deyip duruyormuş.559 Bu sabah müdüre çıktım. -Alimallah doğru söylüyorsun. . Muallim olacaksınız bilemediniz mi? Meşhur desturdur: Zâid nâmütenâhi kelâm. Müdür kalıpsız fesini geçirince maarif müdürüne çıktı. darb-ı dimâğ. nâkıs nâmütenâhi mide. Ev sahibi kahve kahve dolaşıyor. Maatteessüf kalmadı beyim. -Sus bir vecize! Bir insanın masasında tüten bir yiyeceği ve dolabında burcu burcu kokan bir içeceği yoksa fazla konuşmamalıdır. -Sen de başka bir bakkal peyleseydin. şimdi kılıç balığına dönmüşler. -Acı şeyler yasak! Tatlı tarafına bakalım. dayandı. o zaman da bizim müşteriler bunlar. Para ! dedi dayandı. -Eski bira hesabını isteyecek diye canım. Fasulye kaça? dedim. Defterdar anahtarlara asılarak kasayı açtı ve mangırrrrr bile yok dedi. -Vay sefîh vay! Veresiye bira içersin de bizi davet etmezsin ha! -Kemeraltı’ndaki bakkala uğradım. yağ kaça? dedim. takîm vücûd. Para! dedim dayandım. darb. Bizi öğreninceye kadar.

müvellidü’l. -Birader! Bir bifteğin kalorisi malum. Beşi birden pencereye koştu. öteki koltuğunda kocaman bir paket vardı. Elleri cepleri boşsa bir saat sonra gelmesini söyle… -Gelen arkadaşın bir koltuğunda koca bir şişe. Sürahide su vardı. İzmir’in ufuklarından taşan tatlı bir ıstırap neşesiyle dolaba koştular. Olmadıktan başka hatta azotundan bile şüphe edilebilirdi. -İşte onun için ya. elinde öte beri varsa aç kapıyı. Fakat yalnız müvellidü’l-mâ. -Yaşasın ays ü tayîş imparatoru! Yeni gelen genç ince bıyıklarını Alman İmparatoru gibi yukarı bükülerek azametle dolaşmaya başladı ve karşılarına geçerek: . taze erik ve birkaç tane çağla ile yarım kuru fırancala… Derhal gazete kağıtlarını tabak. Kapak açılır açılmaz odayı bir (Ooo !) sadası kapladı. bir niyet var.560 * ** İzmir’in beş genci. diyeceğim ki sizin anafor hazinesinden bir şişe! -Tamam! İşte o zaman şişeyi kafana yediğin gündür. Bari terkibinde biraz üzümle biraz anason olsaydı. kurşun kalemleri çatal yaptılar. Hepsi merdiven başında gürültülerle karşıladılar. yarısı ısırılmış bir dilim kaşar. Bundan zengin dolap Karamar’da bile yoktu: Dünden kalma bir avuç kuru zeytin. -Öyleyse sofra başında bu söze ne münasebet! -Bir münasebet yok. Fakat bir yumruğun kalorisi ne kadardır bilir misiniz? -Yoksa yedin karnını doyurdun da bizimle alay mı ediyorsun? -Hafazan-Allah! Onu başkaları yesin. Tahta masa avcılar klubünün senelik ziyafeti gibi donandı. Kapının dışarısında yiyecek içecek olduğuna dair dört yemin edip inandırdıktan sonra kapı açıldı. * ** Tak tak tak tak tak! Dar sokağının köşesindeki koca evin içi takırdar. yumruğumun kalorisini bilmek istiyorum. Şimdi doğruca vesika komisyonu reisinin şuracıktaki evine gideceğim. Kapıyı açmaya gidenin arkasından dördü de haykırdı: -Dikkat et! Bizimkilerdense.humûza ve biraz azottan mürekkep bir su idi.

-Yaşasın ıyş ü nûş imparatoru! -Eksik dua etmeyiniz! Yaşasın imparator ma-halâsı. şarkı söylediler. ben de mündericâtını koltuklayınca buraya geldim. Arabaya bindirdim. Sonra karnını doyurmak için Bursa’dan bir hala hanımla bir amca beyin gelmesini bekle… Olur şey mi bu? -Olmaz! -Olmaz! -Olmaz. içtiler. İstibdâdı devireceğiz diye uğraş. Birisini bize verse sittin genç muallim sittin-sene lord gibi yaşar be! -Satalım onu! Satalım onu! . evlad-ı vatanı okutup adam etmeye uğraş. Fakat tren durup da sevgili.561 -Efendiler! Biçare muallim efendiler! dedi. haydi bir şarkı! İzmir’in kavakları Dökülür yaprakları… Şarkıdan sonra nutkun mâbadına devam ettiler: -Şu limandaki Amerikan seyyâh vapuruna bakınız. siyah bıyıklı. Geç mektebin başına. Hal-i perişanınızı bildiğim için… -Geç sofranın en başına! -Şerefine! Çin çin! Geç vakitlere kadar yediler. Vay canına be arkadaşlar! Bu hayat böyle sökmez. istasyonda beklemeli imişim. böyle yürümez. Bursa’daki halam geliyormuş. pırıl pırıl! İçindekiler de öyle… Bugün alay malay çıkmışlar. Hazine-i eltâf ve inayetimden pişmiş kuru köfte. Hele bir kocakarının kulaklarında bir tek taşlı küpe gördüm. Muharebe olsun git. olmaz! -Mademki olmaz. güzel bir genç ayağa kalktı: -Vay canına be! diye.! -Ne halâsı! -Ne olacak! Ansızın bir telgraf aldım. Sepeti bırakmadı. kan dök. Fakat mâiât ile mekulât masanın üzerinden eksildikçe sosyalistlikleri tekrar kabarmaya başladı. dirsek çürüt. güldüler. ziyafet nutkunu irada başladı. Esmerce. kıymetli halacığımın elinde koca yemek sepetini görünce kavradım. İstemeye istemeye gittim. kaynamış yumurta. Meşrûtiyet’te milletin refahı için ter. söğüş tavuk. Senelerce alış. İstanbul ekmeği ve Umurca suyu ibzal ediyorum.

sürahiyi kapan. misterler ne olduklarını şaşırdılar. Amerikan baş tercümanı körüklüyor.562 -Durun yahu! Veren kim. Bir daha şarrr… Aşağıda ıslanan ıslanana. sürahilerine koştular. Serkomser gülmemek için hem dudaklarını . maşrapayı yakalayan pencerelere üşüştü. İzmir’in gece hayatını görmek için çıkmışlar. Mehtabın altında gelenleri seçtiler. olmaz. misisler. kabul! -Haydi musluklara! Altısı birden evin musluklarına. kahkahalar duyuldu. satan kim? -Öyleyse bir şarkı daha! Sarı zeybek şu dağlara yaslanır Yağmur yağar silahları… Şarkı biter bitmez. -Vay canına be! Gördünüz mü hayatı? Biz burada boşalmış. Bunlar bir Amerika seyyâh kafilesiydi. Bardağını dolduran. haydi! Şarrr… Amerikalılar sırsıklam bir halde köşeyi zor döndüler. bir heyecan. destilerine. bizim sokaklarda yüzümüze karşı gülüp eğlensinler. Amerikan seyyâhlarının paçalarından sular sızıyor. yukarıda kahkahayı koparan koparana. onlar Amerika’dan gelsinler. Kafile tam istikamete gelir gelmez marş! Şarr! Amerikalı misler. Evdekiler de katıla katıla eğlencelerine devam… * * * Polis serkomserliğinde bir telaş. bir korku! Nasıl olmasın? Amerikan konsolosu ateş püskürüyor. olmaz! -Şunlara bir muziplik yapalım. -Oluruz. Tam o sırada dar sokağın içinden neşeli sesler. Pencereden baktılar. oluruz! -Ne yapalım? Öyle bir şey yapalım ki… -Su dökelim başlarından aşağı! -Kabul mü? -Kabul. olur mu bu? -Olmaz. şimdi muhteşem vapurlarına dönüyorlardı. -Bu suretle hayattan da intikam almış oluruz. birkaç dakikalık bir sükut oldu. yangın yerine dönmüş sofra etrafında pinekleyelim.

Tercümanla ifade verdi: -Muhterem seyyahlar geçerken başlarından aşağıya kova kova su dökmüşler. şimdi bu vapurla memleketi terk edeceğini bahr-i muhit donanmasının önümüzdeki salı günü öğle üzeri İzmir’i topa tutacağını. hepsini hepsini haykıra haykıra söylüyordu. millî su bayramımız var. bir an içinde düşündü. Yalnız (…) sokağının köşesinde 44 numaralı büyük. valiyi astıracağını. Serkomiser bir defa daha sordu: -Af buyurunuz efendim. hepsi memnun ve münşerih not tutmaya başlamışlardı. Bizde bir de yolcuların arkasından su dökerler. Sizde bir yolcu giderken arkasından su dökmek adet midir? . Türkçesi az olan konsolos bu izahâta inanır görünmekle beraber. Derhal o evin genç muallimlere ait olduğunu anladı. Her sene bugün gençler mehtapta birbirine su atarak şakalaşırlar. Eski bir an’anedir. mesele nedir? Konsolos Bey pek az Türkçe biliyordu. Başka bayram? -Evet efendim. dedi. yine şüpheliydi. Adreslerini verse. sefarete yazacağını. bir yanlışlık olmuş.. kim yapmış efendim? -Kim yaptığını bilmiyoruz. titreyen kalbinde resmî geçit yaptırıyor… Konsolos köpürüyor. Bugün bizim su bayramımız vardır da… -Nasıl su bayramı? Sizin iki bayramınızla hürriyet bayramınız var. seyyahlar gittikten sonra muallimlerin afacan ellerinden kurtulmak güç… Saklasa mesul olacak… Derhal zekasını işletti ve gülerek dedi ki: -Affedersiniz efendim. maliye nazırından kırk sekiz milyar dolar tazminat isteyeceğini. akıp gel… Bu bir nev muhabbet ve samimiyete delalet eder. mavi boyalı evin her penceresinden atılmış… Hem güle oynaya!. Konsoloshaneye dönerken yolda tesadüf ettiği aşinasına durdurup sordu. Serkomiser zeki bir adamdı. Muhterem seyyâhlar neşe ile geçerlerken su bayramına iştirak eden yerli gençler zan edilmiş… Tercümeyi dinleyen Amerikalı seyyahlar memleketlerinde anlatacak gayet meraklı macera buldukları için ıslaklıklarını unutmuşlar.Pardon dostum. Güya su gibi akıp git. -Nerede olmuş. Şimdi ne yapsın. .563 ısırıyor hem kapitülasyonlara.. Bereket versin ki komiserin son cümlesi hatırında kalmıştı.

Kapitülasyon devirlerini yaşayanlar bu endişenin ne kadar haklı olduğunu bilirler. Yolculara selamet temennisi manasınadır. Resmi giyinmiş. buyurunuz. milli su bayramınızı tebrik ederim.564 Adamcağız eski an’anemizi hatırladı ve gülerek tasdik etti: -Bu bir nev aile samimiyetidir. -Ha. derhal bir sigara. şey… çok teşekkür ederim. evet. Muin ziyaret günü haricindeki bu haber ne olabilirdi. Vali derhal telefonu kaptı ve serkomiserin numarasını çevirdi. Konsolos çatra patra Türkçe biliyordu. İşin içinde bir çam devrildiğinin farkında olan vali. Dalgınlıkla: -Su bayramı mı? -Evet. -Buyursunlar! Valiyi derhal bir düşünce aldı. Valiyi telaş aldı. Konsolos müsterih oldu. Mesut bir kaza ile Serkomiser Beyden dün gece su bayramınızı öğrendik. anlamayacağı mustalih bir tarzda konuşmaya başladı: girdi. -Vali bir an düşündü. Zeki vali ona da bir çare buldu. Konsolos tam zamanında geldi. ama neydi? Su bayramı? Ne halt eder ağanın beygiri! Konsolos Bey aynı neşe ile: -Şimdiye kadar bilmiyorduk. Vali kapıdan karşıladı ve konsolosun bu bayramlık kılığına içten içe hayret etti. Hemen bugün tebriğe geldim. Amerika General Konsolosu yarım saate kadar ziyaretinize gelecekmiş. Artık tahakkuk etmişti ki evden dökülen desti desti sular. neşatlarını takmış. eyyam-ı mahsusaya mahsus kıyafetini iktisap etmiş bir halde içeriye tebessümle elini uzattı ve: -Su bayramınızı tebrik ederim ekselans! dedi. Bir şey vardı. su bayramının şerefine imiş… * ** Odacı Ali’ye haber verdi: -Efendim. Buyurunuz. bir kahve ile konsolosu avuttu: -Affedersiniz bir dakika… -Hay hay. Konsolos samimi bir . fakat açık Türkçe ile nasıl konuşacaktı.

1 Kanun-i evvel 1927. belki mes’ut tesadüflerdir. -Ben vali. şen.3. Defterdardan para alınız ve yolların taştan yapılmasına sarf ediniz! dedi ve telefonu kapar kapamaz. Sonra ekselans haksızdırlar. nr. Vatandaşlarımın da bu eğlenceye tasadduka iştirakleri bizim için şereftir. tatlı gülerek: -Evet… Su bayramı! Eski bir an’anedir ekselans! Her sene.18. 20 .53. Aka Gündüz HAYAT. müreffeh gençliğinizin (su bayramı) şayan-ı tebcildir. Vali azîm teşekkürler ettikten sonra güya başka bir mesele görüşüyormuş gibi: -Pekala. s. Bunlar kaza değil. yeni baştan mükâlemeye girmiş gibi tatlı. Galiba âlem-i cedîdden murûd-ı zenân ve ricâlden mürekkeb bir kitle-i mârin ve âbirinin fevk-i rüsına indahat-ı mâ-vâki olup… Keyfiyet-i bil-tevîl ıydmâ-ı suretine tebdîl… Ser-komiser meseleyi derhal anlayarak olan biteni telefonda hikâye etti. c. şeb-i evveldeki ıydmâ diyorum. 19. Vali bu heyecandan bilistifâde konsolostan kaza hakkında özür diledi. dünkü tarihe tesadüf eden mehtapta gençler bu bayramı yaparlar. Hiç özür kabul etmem. nasıl bayram ettiklerini görürsünüz. kağıtları yazınız. Âlem-i cedîd mümessili nezd-i vilayette idiğünden mustalih-i muhâvereye mecbûriyet görülmüştür. Gençliğin o senesi su gibi berrak ve hayat-aver geçsin diye bir efsâne vardır. Muhterem. Hemen yaldızlı cep defterini çıkarak su bayramının tarihini gününü not etti.565 -Allo! Anlayamadım. İnşallah gelecek su bayramında zât-ı asilânelerini haberdâr ederim de beraberce bazı gençlerin eğlendikleri yerleri gezer. Hiçbir Amerikalıya nasip olmayan bu mazhariyete ereceği için Konsolos Bey yerinden sıçrayacak kadar memnun oldu. Konsolos derhal elini kaldırarak geniş bir tebessümle: -Yo! dedi.

Birdenbire devriye karşıma çıkmaz mı? Hemen kapının karanlık tarafında köşeye sindim. Düşünmüş. Geceleri birer birer kapıları çalarak topluyoruz. Kuvâ-yı Milliye’ye gönderilmesi makbuzun vürudu … Bütün bunlar bir banka muamelâtı kadar düzgün gidiyor. Adeta saklambaç oynuyoruz.566 BORÇ Muallim Hüseyin Nuri dün sattığı halının boş kalan yerine bakarak sigarasının dumanlarını savuruyordu. Kapıyı açan Seyit Efendiye vaziyeti anlattım. Artık kudreti kalmayan ahâli bu defa son bir hamle yaparak evlerindeki eşyalarını satmış bu parayı temin etmişlerdi. Yakamdan tutarak kaldırdılar. defterimize kaydedip bir ele teslim . nesin?. Geceleri kapıları çalarak para istiyoruz. Dün gece geçirdiğim korkuyu tasavvur edemezsin Samime… Yunanlılar son hafta bizim böyle birtakım işler yaptığımızı haber almışlar. hemen devriye koşup tahkik ediyor. Yanlarındaki tercüman sert sert gözümün içine bakarak sordu: -Burada ne arıyorsun. Vasıta olanları mutlaka yakalamak için mahallelerin içine salıverdikleri devriyeleri çoğaltmışlar. hırsız mısın. Aldığım ianeyi cebime koyarak yine kapıları çalmaya devam ettim. Başta Hüseyin Nuri’nin verdiği yirmi beş lira yazılıydı.. Hüseyin Nuri bu akşam karısına ianenin yekûnunu haber verirken nasıl topladıklarını da anlatıyordu: -Gündüzleri bu işleri yapmak kâbil olmuyor.. Korkmadım. bilmem kaçıncı defa olarak. değil mi? Bilakis. Bazı aklı başında kimseleri kirli içtimailere davet ediyoruz. Köşedeki Sabuncu Seyit Efendinin kapısını çalıyordum. Bu suretle toplanan ianeler tadât ediliyor. Fakat başkalarının hamiyetini tahrik eden muallim herkesten evvel kendi hissesini verecekti. Bir kapı çalındı mı. evlerinin yegâne süsü olan halıyı satmıştı. Kuvâ-yı Milliye’ye iane vermişti. Teşebbüsten vazgeçtiğimi zannedersin. Fakat bu sefer bütün ümitlerin fevkinde olarak üç bin lirayı mütecaviz para toplanmıştı. desem yalan. taşınmış nihâyet şimdi yeri boş kalan halıyı. Şu küçük kasaba. Fakat bittabỉ artık ihtiyâtla… Dün Mülazım Nâil Efendi dördüncü makbuzu getirmişti. devriye bizim peşimizde. Güç bela bıraktılar. Son üç günlük muvaffakiyetlerine doğrusu diyecek yoktu. Hemen herkes böyle idi. İanenin toplanması. Misafirliğe geldiğimi söyledim. Aldığı maaştan bu parayı vermesine imkan yoktu. Fakat devriye beni görmüştü. Bir iki tüccar müstesna olmak üzere halkın çoğu ianeyi bu suretle verebilmişti. Tam üç bin iki yüz lira toplamışlardı. Herife birçok palavra attım. Biz devriyelerin.

. Şu fakir kasabanın verdiği ianenin yekununa bakmış.. Garp cephesi erk-ı harbiyesinin verdiği makbuzu getirir. O günler !.. Peki toplanan ianeyi teslim alarak götürür. Yunan nöbetçilerinin hudut karakollarının arasından geçerek buraya gelir. Bu kara günler elbet devam etmez. O günden beri bir defa bile oynamadı. Bütün paralar babamda toplanıyor. zindan mahkumlarından farkımız yok. değil mi? -Hayır!. Halbuki ahâli eşyalarını satarak verdi. Halıdan ne çıkar?. bilir misin? Paranın yekunu kabardıkça öyle bir neşesi artıyor ki… Samime Hanım bütün bunları gâh sevinç ve gâh endişe ile dinliyordu. Müsterih ol Samime. kimseye misâfir olmaz. İçimizde en şayan-ı itimat adam odur. Mahpuslardan..567 ediyoruz. Kim bilir ne kadar memnûn olmuş ki makbuzun arkasına el yazısıyla şunları karalamış: Teşekkür ve selâm Garp Cephesi kumandanı … Nâil Efendi bu makbuzu bize bir an evvel yetiştirmek için hemen akşamdan yola çıkmış. zahmet etmez. Nuri. -Bütün bunlar geçer. Hayat artık cehennem oldu. Vakıa evvelkiler de bundan aşağı değildi. Tabi biliyorsun bu paranın yirmi beş lirası bizim. hepimiz şen ve mesût oluruz. -Ah o günler. Hüseyin Nuri bu akşam çok mesuttu. değil mi? Orhan’ın harareti nasıl? -Bu akşam iyidir. -Baban artık kumar oynamıyor. Bütün paralar onda toplanır. Gevezeli üstünde. Ara sıra geçen devriyenin ayak sesleriyle polis . Fakat biz diyorduk ki artık kimsede takat kalmadı. Erkân-ı harbiyesini teftiş eden kumandan bizim makbuzları görmüş. Daha garibi var.. Bir handa. Değil mi?. Kuva-yı Milliye zabiti Nâil Efendiyi tanımazsın! Ne deli çocuktur. mütemâdiyen söylemek istiyordu. Zavallı bu işler için çok yoruluyor. Yarına bir şeyi kalmaz. Kasabaya yine bizim bayrağın gölgesinde mesût olur. Yarın sabahleyin son ianeyi götürecek. Üç bin iki yüz lira… Hem beşinci ianede. bir kahve peykesinde yatar. bu sefer o kadar verilemez. Yani halının parası.. galip geliriz. Gece ilerlemişti.. Son gelen makbuzda bizi çok sevindiren bir şey vardı. Adamda zaten zerre kadar perva yok ki… tenezzühe gider gibi o taraftan bu tarafa bu taraftan o tarafa geçiyor. Samime geçer… Çocuklar uyudu. Zannederim. Altı ay evvel yemin etmişti. Muntazam on günde bir.

. Bir dakikada çökmüş. Zavallı muallim bir dakikada çökmüş. Sokak kapısının tokmağı hafif hafif vurulmamış olsaydı musahebeleri daha saatlerce sürerdi..Bilmem! Artık sen düşün. Hüseyin Nuri lambayı eline aldı. Bir dakikada çökmüş sanki yüz mavzer kurşununa hedef olmuştu. merdivenleri yavaş yavaş inmeye başladı. Ağustosun durgun.. . Bu zamanda kapılarını çalan kim olabilirdi? Pencereden seslenmek doğru olmazdı. sakin bir gecesinde. -Ah yarabbi!.. Bugün akşamüstü Nâili Efendi toplanan ianeyi teslim almaya gelmişti. Bir selamdan başka ağzında laf çıkmamıştı. dedi.. Gözlerini tavanın bir köşesine dikmiş. Samime Hanım sofada bekliyordu. … kasabasının fakir bir evinde bu zevc ü zevce hep Kuva-yı Milliye’den bahsediyordu. Nihâyet aralarındaki elim sükûtu yine İmam Hayri Efendi bozdu... İmam Hayri Efendi gelmişti. Hayri Efendinin çehresi çok endişeli idi. Hüseyin Nuri Bey tâ önüne gelerek. Aşağıdan aşina sesler işitince müsterih oldu. sanki yüz mavzer kurşununa hedef olmuştu. İane faslı bitmiş. şimdi askerî mübahese başlamıştı. Pencereyi açarak gürültü etmek gelen Yunan devriyesine haber vermekti. Yalnız ikimiz vardık. Kim bilir? Belki de bir dosttu.. Aman yarabbi!..568 düdüklerinden başka bir şey işitilmiyordu. Bunu nasıl yaptın? Bizi. sanki yüz yaşına girmişti. Kalın kaşları çatılmış. Yahudi’nin kıraathânesinde oynadığı kumarda tam bin iki yüz lira kaybetti.. gözlerinin içine baktı: -Dün akşam baban. Samime çocukların yattığı odaya geçerek onları yalnız bırakmıştı. Hayri Efendi kalın ağızlığına takılı sigarasını kül tablasına bırakarak ayağa kalktı. Haberin var mı? -Ne!. Baban ona iki bin lira teslim etti. senin babanın kaç lirası vardı? -Bu nasıl sual Hayri Efendi? Ben ne bileyim. namusumuzu. Babam!. sakalı dimdik olmuştu. pos bıyıkları. Hüseyin Nuri’nin cevabını bekliyordu. Bîçare adam!. Gözlerini sattığı halının boş kalan yerine dikerek mırıldanır gibi: . Ne diyorsun? -Evet! Dahası var. ailemizin namusunu hiç düşünmedin mi? İmam Hayri Efendi yerine oturmuştu. -Nuri Bey. Hüseyin Nuri bir şey sormaya cesaret edemiyordu. Samime Hanımla kocası biraz korku ve biraz hayretle birbirlerine bakıştılar.Ya bin iki yüz lirası? .

569 -Bunu. . Hayri Efendi mütereddit idi. değil mi? Hayri Efendi cevap vermiyordu. Hüseyin Nuri saatine baktı: -Yani dört. Hüseyin Nuri’ye mülayimâne bakıyordu. bu cinayetini on gün saklar mısın? -Peki. -Ödeyecek misin? Ne ile? Ne ile ödeyeceksin? -Yalvarırım sana Hayri Efendi mademki bunu senden başka bilen yoktur. Şimdi ne yapacaktı? Hüseyin Nuri. Vakit çok geçmişti. Hayri Efendiyi teşîden dönüp odasına geldiği zaman karısını ayakta kendisine muntazır buldu. dedi. beş saat sonra. dedi. Ayağa kalktı. Maksadını duvarlardan saklıyor gibi gayet yavaş: -Bana bak. Elini karısının boynuna dolayarak yanına oturttu. Her tarafı titriyordu. -Evet. ben nasıl öderim. Çehresinde kat’î kararını vermiş adamlara has bir ciddiyet ve gerginlik hasıl olmuştu. Dediklerini kabul ettiğine alânet idi. o halde bunu on gün kimseye söyleme. -Şimdi senden bir ricam var. Senden bir şey daha rica ederim. Elini İmâm Efendinin dizine koydu. Hüseyin Nuri başını kaldırdı. Yahut bir hafta. bundan ne çıkar? -Bu parayı on güne kadar ben ödeyeceğim. emlağım yok. Zavallı muallim. Nâil Efendinin yattığı hana git. Bana bu iyiliği yap. Bunu yaparsın. Hayri Efendi’ye biraz daha yaklaştı ve aynı sesle: -Hayri Efendi. Bu hırsızlığı iane verenlerin hepsine söylemeyi bir vicdân borcu telâkki ediyordu. Param yok. bu iyiliği benden esirgemezsin. sen büyük kalpli bir adamsın. Bu müddetin nihayetinde bu paranın ödenmiş olduğunu göreceksin. Babamın hırsızlığını. Yarın sabah hareket etmeden kendisini mutlaka görmek istediğimi söyle ve kimseye bir şey açmadan Nâil Efendinin dönüşünü bekle. Bu fakir yuvaya bir felâket kanat germişti. Nâil Efendi ne zaman gidiyor? -Yarın şafak sökerken. dedi. Hüseyin Nuri yüzünü karısına yaklaştırdı. evimde iki liralık eşyam yok… İmam Efendi ellerini açarak “Ne yapayım?” der gibi bir işaret yaptı.

dönemem.. altı saatte varırdık. çok zaman derelerden. Çocuklarının yatağı başına geldi. Harp meydanı . beş. Dudakları titriyordu. Sokak kapısının aralığındaki veda pek hazin oldu. 26 Ağustos akşamı karargâh zabitlerinden üç tanesi Hilâl-i Ahmercilere yardım ediyordu. Samime kollarını kocasının boynuna dolamış. Hüseyin Nuri’nin tüyleri ürperdi. Yavaşça kapı kapandı. Ne olmuş? Hayri Efendi ne haber getirdi? -Samime. Belki yarım saat tek bir kelime bile söylemeden onların yüzüne baktı. Sonra eğildi. durmadan ağlıyordu. beni sever misin? -Allah aşkına Nuri. Oradan geçebilseydik. Yok… Sakın mümânaata kalkma… Kat’iyen bu teşebbüsümden dönemem. Bir saat sonra fecrin ilk ışıkları karşıki dağlara serpilirken iki genç yolcu gizli geçitlerden. Küçükler her şeyden bî-haber mışıl mışıl uyuyorlardı. Samime şimdi hüngür hüngür ağlıyordu. ne var? .570 -Samime. kat’î kararını tekrar etti. Başını kocasının göğsüne dayamıştı. Hüseyin Nuri o gece hiç uyumadı. son bir defa daha öptü. açıkça söyle. Buraların artık kurdu olan Nuri Efendi anlatıyordu: -Eğer şu sırtı Yunan taburu karargâh yapmasaydı yolumuz böyle bir gün sürmezdi. Karısına baktı. Çünkü gitmem lâzım. -Mutlaka gideceğim. Samime sandığından kocasının harb-i umûmiden kalma asker elbiselerini çıkarırken bohçalarının ötesine berisine gözyaşları damlıyordu. Bir türlü baş uçlarından ayrılamıyordu. Yarın Nâil Efendi ile Kuva-yı Milliye tarafına geçeceğim. dedi.Nuri bana her şeyi söyle. Onları yanaklarından öptü. mutlaka. Sabaha bir saatten fazla vardı. dedi. Anlıyor musun. şehitlerin defi ile uğraşıyorlardı. benim asker elbiselerimi çıkar. Asker elbiselerini küçük bir paket yapmış. koltuğunun altına sıkıştırmıştı. kimseye görünmeden Kuva-yı Milliye’ye gidiyorlardı. Hıçkırır gibi: -Ya ben … Ya çocuklar !. bataklıklardan geçerek. Bana düşen bir vazife var. Çok mühim bir iş.. Karısının yüzüne bakamıyordu. keçi yollarından. Yaralıların toplanması.Hayatta seni mes’ut edebildim mi? . çabuk söyle.

çeneleri birbirine geçecek gibi sıktı. Dişlerini. c. namusunu…. Başı ve kolları düştü… Güneş 26 Ağustos gününe veda ederek. temizledi… Yüzü buruştu. taşı. 15 Kanun-i evvel. Mülazım Nâil Efendi bir Hilâl-i Ahmer grubuyla beraber muin bir sahada çalışıyordu.. babasının borcunu…. S.3.571 mahşerden numune idi. korkunç kızıllıklara bürünüp çıplak dağların ardından yatarken Hüseyin Nuri can vermişti… Fuat Bahattin HAYAT.16. Mecruh gözlerini açtı. söyle…. De ki Hüseyin Nuri….söyle… Babaları…. Hafif bir tebessümle Nâil’e aşinalık etti. Sonra bir elini onun boynuna atarak kesik kesik söylendi. Haykırır gibi: -Nuri. Tâ yanı başında ağır bir yaralı yatıyordu. Karıma da. Sür’atle döndü. ah! Hüseyin Nuri! dedi. toprağı bile alt üst etmişti. Yaralılar içinde birçok dostlar vardı. 18 .55. ödedi…. gözlerini kapamıştı. çocuklarım da …. Mendiliyle yüzündeki kan pıhtılarını silerken zavallıyı tanıdı. Dehşetten yerin altı titremiş yalnız Yunanlıları değil. Nâil onu kollarının arasına aldı. Çehresi buruşmuş. Bir aralık acı bir inilti duydu. 1927. -Nâil… Nâil… Gittiğin zaman Hayri Efendiye… iane verenlere…. 17. nr. Sağ gözünün altından bir kurşun ve omzundan derin bir süngü yarası almıştı.

«Bu ne yüz yumuşaklığı canım? Bu alçaklar seni kuru hasır üstünde bırakacaklar» diye bana çıkışır. Fakat bir kısmı surat eder. Bazı dostlarım vardır ki iyi olacak hastanın hekimi ayağına gelirmiş gibi bir sözle elimi sıktıkları. Beni dolandırmak. Arkadaşımın bu isyan ve teessürü gayet haklıdır. onu dolandırmak demektir. faize razı olur.572 BİR KURTULUŞ HİKAYESİ Bir arkadaş anlattı: Ben yumuşak yüzlü bir adamım. Bir kısmı bu tenzilâta güler.. Beni haraca kesen bu arsız dostlar arasında bilhassa bir tanesi vardır ki bütün ötekilere rahmet okutur : Eski mektep arkadaşlarımdan çakır İlyas. Bir zarara veya haksızlığa uğradığım zaman benden evvel o feryat eder. mesela beş para isteyenle iki liraya sulh olabilmektir. istedikleri para ile aldıkları arasındaki farkı ceplerinden çalınmış bir para addederler. Yarın mutlaka iade edilmek üzere bir ila on liraya ihtiyacı vardır. Bu meselede benim için tasavvur edilecek yegâne muvaffakiyet dostlardan bazılarını tenzilâta razı etmek. Fakat bu kat'î kanaate rağmen yine istenilen parayı veririm. söyledim ya. Çünkü. Bilirim ki bu arkadaş ya cüzdanını kaybetmiş ya ahlâksızın biri tarafından dolandırılmıştır. 0 ne fedakâr insandır yarabbi!. Çünkü cebimdeki parada onun da hissesi vardır. . Çünkü bu masalların envaını yüzlerce defa dinleye dinleye artık ezber etmişimdir. eksiği tamamlamak için bazı tanıdıklara müracaat etmemi tavsiye ederler. Bunlar en sevdiklerimdir. netice itibariyle. yumuşak yüzlü bir adamım. Sözün arkasını dinlemem. Beni kafese koyanlara kızar. yahut başıma geleni bilsen bu sabah… diye bir hikayeye başladıkları vakit yüreğime gâh ağır hüzün gâh bir derin heyecan çöker. Yine bilirim ki vefat etmiş dostları bu dünya gözüyle görmek nasıl imkansızsa bu parayı görmek de öyle imkânsızdır.. Sonra fazla pişkin bir zümre vardır ki bana.

Parasız ve neşesiz bir günümdü. Bak bakalım şu alacaklarının yekununa hiç olmazsa bu paranın onda birini şimdi bulup vermelisin!. İnanmayacaktı. karda kışta. dağlarda.. Bu vaat bizim İlyas’ın vaatlerinden daha uzun vadeli olmakla beraber herhalde daha emindir. beni takip etmişti. İlyas benim işlerimi takip için sarf ettiği zamanın onda birini daha kârlı bir işe sarf etseydi muhakkak benden aldığının on mislini kazanırdı. nerden ne alacağımı benden iyi bilir. Fakat kazancın bu şekli galiba daha tatlıdır. —Senin kiracının bugün aylığı getirmesi lâzım gelirdi. para hak . Cenabı Hak bize ahrette on mislini verir» tarzında bir vedalaşırsınız. Hemen bir sokağa saptım. mamafih her şeyin bir hududu var. «Vakt-i merhunu» geldiği zaman borcunu tamamıyla ödeyeceği. Yahut: — Hemen daireye git. Borçlu bir insan gibi karşısında ezilip büzülecektim. boğulacak bir hayvan elde etmek için. günüyle. Para isteyecekti. Demek hain kaçtığımı görmüş. maliye tahsil şubelerinin defterlerinden daha muntazamdır. karşıdan çakır İlyas’ın geldiğini gördüm. Bir muhtaç fakire para verdiğiniz zaman: « Eksik olma. Öyle olmasa zengin av meraklıları istedikleri balık veya kuşu parayla çarşıdan alırlar. saatiyle oraya kaydeder.573 Çakır İlyas benim bütün işlerimi. Bu üzüntülü vaziyetten kurtulmak için yol değiştirmekten. Yok diyecektim. dedim. Bir defteri vardır ki. Şuna bir uğrayalım. Fakat beş dakika sonra başka bir sokakta gene onunla karşılaşmayım mı? Dudaklarında tebessümü vardı. kaçmaktan iyi çare yoktu. Birdenbire içimde çılgın bir hiddet uyandı. üstünde on bırakmayacağı muhakkaktır. Benden aldığı paraları ayıyla.. İlyas’ı kolundan tuttum : —Çıkar defteri İlyas. Şimdi maaş geldi. Çakır İlyas gayet muntazam adamdır. denizlerde dolaşmazlardı. bir namus borcu için hemen paraya ihtiyacım oldu. Her sayfanın ve her ayın sonunda yekûnlar çıkarır.

Evvelâ beni bugün paraya muhtaç olmadığına iknaya çalıştı. 13 Kanun-i evvel. 20 .107. dediğini işitiyorum.5. Reşat Nuri HAYAT. c. Çakır İlyas’ın ötede beride benim için: -Çok iyi arkadaştı… Yazık ki son zamanlarda onun da ahlâkı bozulmaya başladı. fakat avımı sımsıkı yakalamıştım.574 İlyas düştüğü kapandan kurtulmak için bir çok kıvrandı. 1928. Sonra dostlardan istikraz çareleri gösterdi. nr. s. Bu sevgili arkadaşın bir daha görünmediğini söylemeye bilmem hacet var mı? Şimdi sokaklarda kaçmak sırası ona geldi. 19. Nihayet kendisini yarın saat beşte bir gazinoda beklememi rica etti ve gitti.

Genç kız bülbüller gibi açıldı ve yemekten kalkıncaya kadar gâh dolgun. Çaresiz sustum. derin derin göğüs geçirdiğini işittim. Bir aralık.575 ZEHİRDEN ŞİFA Bir dostumun evinde akşam yemeğine davetliydim. daha ziyade sinirlendiğini gördüm. kaşığıyla eziyor. Aile onun taşmaya.. rikkatle «Ah . gâh mahzun. Babası bir kaç kere öksürdü. boğuşmaya hazırlanan bir kedi gibi sırtını kamburlaştırıyor. sofrada bir kavga çıkarmaya bahane aradığını hissetmiş olacak ki fazla ısrar etmedi. gâh şen ölümün güzelliklerinden ve saadetlerinden bahsetti. ortaya bir ölüm sözü atılmıştı. gürültü çıkarmadan ağız tadıyla sofradan kalkmamızı müyesser etti. Nihayet sinemadan. çatalıyla didikliyor. Küçük Hanım ona da alâkadar olmadı. Gürültü koparmadan hayırlısıyla buradan çıkıp gitmekten başka bir şey düşünmüyordum. fakat kimse bu hava tebeddülünü fark etmemiş göründü. iğrenç bir hamur haline getirdikten sonra bırakıyordu. Bunlar onun en hoşlandığı şeylerdi. gözleri dolgun mütemadiyen düşünüyor. Artık yemekte konuşulacak en iştah açıcı bahsi bulmuştuk. Gözlerindeki şimşekler sakin bir yağmur bulutuna tahavvül ediyor. tuvaletten bahse başladım. güzel dudaklarını büzerek acı acı sırıtıyordu.. bir hırıltı. sofra geniş bir nefes aldı. dişlerini çıkarıyordu. Fakat onun her zamanki gibi memnun olacak yere bilakis kızdığını. Fırtınanın önünü almak imkânsızdı. Nihayet Allah. uzun siyah kirpikleri yaşla doluyordu. dostlarımı bu acıklı vaziyetten kurtarmak için maskaralığa başlamıştım. Fakat o aldırmıyor. Fakat o söylediğim en tuhaf hikâyelere gülmüyor. Küçük Hanımın nihayetsiz bir ölmek ne güzel. tabağına konan yemekleri yemiyor. Bu çok iyi bir alâmetti.» dediğini. Ailenin büyük kızını sofrada gördüm: Eli çenesinde. Lâkırdıyı dedikoduya çevirdim. küçük kız kardeşi eteğini çekti. anası yan gözle aksi aksi baktı. Ben meselenin nezaketini anlamış.

dedim. Kadınlar haykırışarak sofaya uğradılar.. bu esnada yanımıza gelen karısıyla konuşmağa başladı.. Üstünde «Tentürdiyot» yazıyordu. Dostum hiç telâş göstermeden hizmetçiye emretti: —Kızım. Ayrıldıkları zaman kızının gözleri yaş içindeydi. dedim. Piyanosunda kendi kendine. de. Dostum gene aldırış etmedi. Dışarıda korkunç bir çığlık koptu: —İmdat. öteden beriden konuşarak kahvemizi içiyorduk. Elim ayağım titreyerek: —Bu ne hal..576 Dostumla karşı karşıya rahat bir koltuğa yerleşmiş.. Ben gene dayanamadım: —Aman! Aklıma fena fena şeyler geliyor. » Baba kız birbirlerini kucakladılar. Vakti müsaitse teşrif etsin.. Kalbim birdenbire çarptı. bağırmıyorsun ? böyle bir felâket karşısında nasıl çıldırmıyorsun. Genç kız salondan çıktıktan sonra dostuma telâşla: —Çocuğun aldığı şişeyi gördünüz mü? Demin tesadüfen elime alıp bakmıştım. ben artık uyumak ihtiyacına mukavemet edemiyorum. .. Dostumun yanına geldi. kimseye göstermemek istiyor gibi bir hareketle oradan büyücek bir şişe aldı.. Babasına alnını uzatarak şairâne bir sesle: «Adiyo baba dedi. Bu ne korkunç soğukkanlılıktı yarabbi! Tüylerim diken diken olmuştu. Yetişin. küçükhanım bu gece bana fazla müteessir göründü de.. Alnımdan öp beni.. benim küçük babacığım. Küçük Hanım kendini zehirledi. Gayet halim selim bir adam olan dostum o dakikada bana meşhur kadın katili Landrü gibi göründü. Tedaviden sonra bir tavla atarız.... Sekiz on dakika kadar bir zaman geçmişti.... cenaze marşı olduğunu tahmin ettiğim bir şeyler çalan Küçük Hanım bir aralık ayağa kalktı. Fakat hayret! Dostum sadece: «Evet biliyorum!» dedi ve daha evvel başladığı bir hikâyeye devam etti. aşağı kattaki doktora haber ver. Küçük Hanım kendini zehirledi. Kapıdan çıkarken bir etajerin önünde durdu.

s.108 . Reşat Nuri HAYAT. Fakat içindeki ilaç kınadan ve sinirleri rahat teskin edecek bazı maddelerden ibarettir.5. birkaç hafta rahat yaşarız.19. 20 . Dostum gülümseyerek cevap verdi: — Şişenin üstünde tentürdiyot yazar.577 Zehirlenmiş kızın odasına koşmak için yerinden fırlamıştım. Nasıl ki doktorun panzehiri de biraz limon ve nane suyundan başka bir şey değildir. — Güzel ama ölümle şaka olur mu? Ya bir defasında Allah esirgesin. 20 Kanun-i Evvel 1928.Karım ve kızlarım istedikleri bir şeyi bana aldıramadıkları. Aşağı katta bir doktor birbirleriyle sinirlendikleri vakit tentürdiyotla intihara dostumuz vardır. c. dedi. bu bizim mesut aile yuvamızda her hafta tekerrür eden bir komedyadır. nr. kavga ettikleri vakit yahut da lodos havalarda hiç sebepsiz teşebbüs ederler... Dostum elimi tuttu: — Telaş etme.Hasta bu şifalı zehrin tesiriyle rahat uyuyor ve ertesi sabah neşe ve sıhhat içinde uykudan uyanır. Adamcağız hemen yetişerek icap eden ilaçları verir ve yeni bir vak'a çıkıncaya kadar.

ne düşündüğünü pek bilememe sıkıntısı sezilirdi. kendi kendine düşündüğü ve şiir yazdığı saatler oluyordu. bir ne istediğini. Orada zengin bir hayat geçirmeğe. Mamafih. öptü. Hasan Nejat’a gelince. dostum diye takdim etmekten utanmadı. İstanbul’daki efendisi namına Mısır’dan mal almağa gelmiş Niyazi isminde ehemmiyetsiz bir tüccar kâtibi. Genç şair müstakbel eşini şüphesiz böyle düşünmemişti. İkisi de oldukça okunuyor ve beğeniliyordu. Etrafını saran bin çeşit eğlence arasında en mesut vakitleri gene kitaplarıyla yalnız kaldığı. Hüseyin Vedat bir gün İskenderiye sokaklarında eski bir İstanbul arkadaşına tesadüf etti. İkisi de hali vakti yerinde iki ailenin çocuklarıydı. bu hayata rağmen Hüseyin Vedat sanata ve şiire umulmaz bir vefa ve sadakat gösterdi. Bu kadın zengin bir Mısırlıydı. seyyah kuşlar gibi güzel mevsimler ortasında memleket memleket dolaşmağa başladılar. koluna takıp büyük meclislere götürmekten.578 İKİ RAKİP ARTİST Bu iki şair mektep sıralarından beri birbirlerini kıskanırlardı. Yeni aile düğünden sonra Mısır’a gidip yerleşti. * * * Hüseyin Vedat genç ve güzel bir dul ile sevişti. onda bilâkis bir tereddüt. şiirden daha ehemmiyetli bir şey bulunabileceğine inanmamışlardı. Fakat ne de olsa bu zenginlik onların birbiriyle evlenmesine ciddî bir mani teşkil edemezdi. Fakat Hüseyin Vedat nedense bunu pek iyi bir alâmet saymaz. Bu şüphesiz Nejat’ın zararına bir şeydi. içinde neler sakladığı belli olmayan bir karanlıktan korkar gibi korkardı. Küçük yaşta yaşamak derdine düşmedikleri için bir çok seneler dünyada sanattan. . Yeni mevkilerindeki farka rağmen Hüseyin Vedat onu gene umulmaz bir vefa ve sadakatle kucakladı. Hüseyin Vedat’ın yazılarında bir olgunluk. kuyumcunun bütün itinasıyla işleyerek son şeklini verdiği eserlere mahsus pürüzsüz bir güzellik vardı.

. Çünkü zavallının işleri hiç iyi gitmedi. —Pek güzel. — Nejat mağlûptur.. yahut ta bu çocuk fazla hassas olduğu için olmayacak bir şeye gücendi. zavallı Nejat. Felâket onu tembelleştirmişti de. Sonra aldığı bir kaç parayı iade edemediği için dostlarından bucak bucak kaçmağa başladı. Evet siz sonu ne zaman geleceği belli olmayan bir boks maçına tutuşmuştunuz. sert bir çehre ile. Zavallı çocuk hasta anasıyla beraber hemen hemen sokakta kaldı. Orada da ancak iki ay tutunabildi.. Nejat’la sen iki uzlaşmaz rakipsiniz. Bir akşam yarı ciddî. parasını verelim» diyorlardı. tarih filan ne istersen yaz getir. bir aydan fazla tutunamadılar. Roman. Tembelleştiğini söylemiştim ya. —Ne münasebet? dedi.. yarı da kendine gösterilen ikramlara bir mukabele olarak dedi ki: —Madem ki bu kadar yakın iki dostuz. Babıali tabileri: «Sen maruf bir şairsin. Bence artık netice göründü. İhtimal istiskal edildiler.... Bir zaman uzak bir akrabanın yanına sığındılar. Çok defa sokakta aç gezdiği halde. Bir arkadaşın yardımıyla ona postahanede bir memuriyet buldular. Devam et... Açık konuşmama müsade et.. feci bir sefalet içinde öldü. Vedat bu bahiste Niyazi’den ehemmiyetli bir lâkırdı ve fikir beklememekle beraber gayri ihtiyarî alâkadar oldu ve sordu: — Anlat bakalım öyleyse.. «borç para» diye ötekine berikine yalvardı. Fakat bu hastalık üzerine inadını kırdı.. Vedat gözleri parlayarak sordu: — Kabul etti mi ? — Hayır. Bu ev babasından kalan mirasın son kırıntısıydı.. Bu esnada anası hastalandı. Fakat ne oldu ne geçti pek bilemiyorum....579 Niyazi Vedat ile Nejat arasındaki ezelî davayı biliyordu. Bilâkis mağlûp Hasan Nejat’tır.. halini hiç belli etmemişti. Aksi bir tesadüf olarak o ay içinde evleri de yandı. . Onu memuriyetinden attılar.Şair acı acı gülümsüyor. Artık gönlün rahat olsun.. Öteki aldırmayarak devam etti: —Münasebetsizliğimi doğruluğuma bağışla da devam edeyim. düşünüyordu.... çok sevişmenize rağmen birbirinizi yere vurmağa çalışırdınız değil mi? Vedat kaşlarını çatarak... —Mağlup benim değil mi? —Hayır.

yüzsüzlük. sen bana.. Çünkü bunu o yapmasa kız yapacaktı. Ben şimdi seni aldatmaya gidiyorum. dilencilik. Bu felâketlere bir de şifa bulmaz bir gönül yarasını ilâve edersen niçin Nejat’tan hayır kalmadığını sen de anlarsın. etrafındaki yağlı enseli erkekler.580 — Zavallı adam dünyada her şeyi şiire feda ettiğine göre bari yazdığını beğendirebilse. nezahatini kaybediyor. 17 . hayalinin bütün açlıklarını doyurmuş adamdan sanata hayır gelir mi? Efendi mükellef bir ziyafet sofrasında yemeğini yiyecek. Karnının.. oyuncak gibi kadınlarla şakalar.... sohbetler yapacak. Onu dehşetli suretle seviyordu. İstanbul külhanlarının diliyle sövüp sayıyordu. Bu tam zamanında olmuştu. nakavt ettiği bir adamdan hiçbir şey beklenemez. Hüseyin Vedat hâlâ acı acı gülümsemekte devam ediyordu: —Zavallı saf arkadaş. dedi. Nejat’ı kim bilir ne beslemiş ne zenginleştirmiştir. Bir insan ki günlerce aç geziyor. c. Onun bir vücut ve şekil alması lâzım gelse mutlaka senin vücut ve şeklini alırdı» tarzında bir soğukluktan sonra muhteşem masasının başına geçerek ve başında daha hazım olmamış içki ve yemeğinin ağırlığıyla bir şaheser yazı verecek.. herkesten fenalık görüyor. sevdiğini kaybediyor. Partiyi kaybettim. Vücutsuz bir periyle. Reşat Nuri HAYAT. Nejat bir zaman uğraştıktan sonra vaziyetini düzetmekten ümidini kesince yüzüğü iade etti.. O da yok.. nihayet vücudu vücuduna değdikçe kasap çengellerindeki kesilmiş etlere dokunmuş gibi ürpermeler veren bir sevgili zevceye: «Haydi şeri. Gazeteler onu acı acı hırpalarlar. hakaretine uğruyor.... anasını kaybediyor. Benim yaşadığım havada sanatkâr yetişmez.. Nejat’a gelince. 21 Şubat.. bilâkis gayet kötü bir haber getirdin. 16. s. Görüyorsun ya hayatın bu kadar feci bir surette hırpaladığı. Zavallı çocuk bir genç kızla nişanlıydı.. heyecanının taşkınlığı ve samimiliği içinde bütün zarafeti. yalancılık etmeye mecbur oluyor... mizah mecmuaları şiirlerine alaylı nazireler yazarlar.. şampanyasını içecek. dansını edecek. Biraz sonra sakinleşerek hüzünle sözünü bağladı: —Benden geç. budalaların alayına. Nerde bu bolluk? Kibar sosyetenin çiçekli lisanını artık kendi ana dili gibi kullanmaya alışmış olan Vedat. Artık mücadeleden vazgeçiyorum... o beni feci surette mağlûp etmiştir. 1929.5. Sen uyu artık.. Orta kıymette birini birkaç ay içinde derleyip toplamağa kâfi olan bu felâketler..117 .. Güzellik ve ilham perisiyle. Fakat kıskanma.. nr..

Genç bu köşeden görününce söğüt ağaçlarının altında. gönülden gelen sesler duyulurmuş. —Bu bataklık memleketin babasıdır. söylemeyi unuttum. Bu mesirede yanık maniler. ağaçların altında zevk ve eğlence içinde yüzen genç kızlar. O gecede gene ağaçlar birçok güzel kadın ve erkeği gizlemiş. Günlerce sevgililerine kavuşamayanlar. bu bataklık olmadan evvel buralarda derin gölgelikli çınar ve söğüt ağaçları bulunuyormuş. İhtiyar acı acı gülerek başını iki tarafa salladı: —Güzel mi? Bu bataklık tıpkı fettan bir kadına benzer.. demiştim. Sevenler. en güzel gençlerinden biri bu «Sevilenler Çayırı»nın ismini duymuş. Bu tabiî güzelliğin karşısında uzun uzadıya baktım. Bu bataklığın etrafa yaydığı sıtma mikroplarını ben düşünememiştim. güzel delikanlısı görüldüğü zaman. çınar diplerinde oturan genç kızlar yerlerinden fırlamışlar.. Yanımdaki köyün ihtiyarı fazla düşüncelere daldığımı görünce gülerek: —Oğul. İhtiyarın hakkı vardı. Evet babasıdır bunun hikâyesi bir efsane gibi ağızdan ağza dolaşır. bu kadar ehemmiyet verdiği bataklığın hikâyesini anlatmağa başladı. Nihayet bir gece. bu mesirede emellerine muvaffak olurlarmış. Bu mesireye «Sevilenler Çayırı» derlermiş. Çimenlerin üzerine çömelerek bana. burası galiba hoşuna gitti. geceleri de bu ağaçların sinelerini en rahat yataklara tercih ederlermiş. bu köşelerde ruhlarında toplanan arzu ve emelleri sevgililerinin kulaklarına ancak bu mesirenin gölgeliklerinde fısıldarmış. sazların gölgesi bu köşeye tabiî bir güzellik vermişti. dedi. Gözlerimi bu güzel köşeden güçlükle ayırarak cevap verdim: —Hoşa gitmeyecek gibi değil ki. şuh . Sevgililer gündüzleri bunların gölgeliklerine sığınır. Bak. İhtiyar gözlerimden düşüncemi okumuştu.. Durgun suların üzerindeki sarı renkli çiçekler. Köyün mahcup. Bu köyün bütün felâketini bu bataklık yapmıştır.581 DİNMEYEN VOLKAN Köyün bu yeri hakikaten güzeldi.. bu mesire yerine gelmeğe karar vermiş. yalnız oturmaktan fazla üzülen ve fazla düşünen genç. Bizim köyün en akıllı. Köyün genç delikanlıları ellerinde sazları gönüllerinde sevgileri mehtaplı geceleri hep bu köşelerde geçirirlermiş. Vaktiyle bu bataklığın bulunduğu yerlerde güzel bir mesire varmış. fakat ne buraya uğramış ne de bu âlemlere iştirak etmiş. onların her nazardan uzak tatlı anlar geçirmelerine âmil olmuştu.

bu gencin yanında gönülleri şaşırtan.. Bilâkis o aşkı tahammül edilmeyecek kadar fazlalaşmış. işve dağıtan kadın ve kızlar arasında gönlünün aradığını bulamamış.... Genç ne bu bakışlardan ne de bu sözlerden müteessir olmuş.. günlerce bu yalvarmalar. Genç hiçbir şey düşünmeden kadının üzerine atılmış..... köyün müstağni gencinin evvelâ gözlerini kapmış.. gün geçtikçe kalbinin de gözlerini takip ettiğini anlamış. genç gönlündeki aşkı her gün biraz daha fazlalaştıran gözleri seyretmek için buralara gelmiş. Kadını kollarından tutup sarsarak: —Nasıl.. . Bakmış ki sevdiği kadın başka kollarda aşkın lisanını terennüm ediyor. Bir gün köyün yabancısı olan ve simasında fazla güzellik bulunmayan.582 kadınlar fırlamışlar... istiğnalar görülmüş. Kalbinde toplanmış olan elem ve emelleri birer birer anlatmış.. gözlerinde kıskançlığın en bariz izleri beliriyormuş. Genç kadın delikanlının kalbini büsbütün kanatan ve hırpalayan bir bakışla genci süzmüş. istihza ile bükülen dudaklarından şu sözler dökülmüş: —Çocuk. kalpleri inleten sözler söylemişler.. o güne kadar görmedikleri bu güzelliğin karşısında ruhlarında toplu bulunan heyecan ve helecanı dağıtmışlar.... O gözlerini bir köşeye daldırmış. şuh kadınlar. O güne kadar kendisini hakiki bir aşk kahramanı bilen ve zanneden genç şaşırmış... Yalnız dolaşan bu kadın. fakat bu şaşkınlık kalbindeki aşkı söndürmemiş. Sen çocuk olmasaydın kalbin hakimiyetini kabul ettiği bir gencin çocuk olmayacağını anlar ve bilirdin.. demiş. Gencin koyu siyah kirpiklerle çevrili yeşil gözleri beyaz köpüklerini göstermeyen. Bu haftalarca devam etmiş.. Kendisine bin bir iltifat sunan.. en hazin gönül manileri okumuşlar. herkesi titreten genç kızların bakışları köyün genci üzerinde hiçbir tesir yapmamış. Bir akşam vakti..... Bu serptikleri heyecan. En güzel kızlar onun kulağının dibinde. müstehzi çizgilerin süslediği dudaklarından şu sözler serpilmiş: —Bana hak veriyorsun. dakikalar geçtikçe coşan ve fazlalaşan birer dalgaya dönmüş. Bir gece onu yakalamış. yalnız siyah büyük gözlerinden aşk ve sevdanın en ince ve en hassas izlerine tesadüf olunan genç bir kadın mesireye uğramış... Ne kızlar ne kadınlar bu yalvarışlarından vazgeçmişler ne de genç bu yalvarışların önünde kalbinde bir iz yapmış. gönlünün istediğini aramış... aşkını kabul ettiğin de bir çocuk değil mi? Kadın gülmüş.

Tam geriye döneceği zaman. gözlerde ateşli izlerini göstermeyince «Sevilenler» mesiresi sarsılmış. aşk da onun içinde gizli olan çirkinlikleri meydana vurduracak birer kuvvettir. s. Anlattıklarına göre bu gözlerin söndüğü yerde bir fırtına olmuş. Onun kalbinin içinde yaşayan sevgi dinmeyen bir volkan halini almış. Sevilenler mesiresinde hayatı anlatmayan basit güzelliğe mukabil. O dakika derin bir aşkın kuvvetli izlerini taşıyan yeşil ve sonsuz ufuklara.. Yanan ve bir türlü dinmeyen volkan. hayatta bir kadın volkanları tutuşturacak.. Benim hikâyenin tesiri altında düşüncelere daldığımı görünce tabakasından yeni bir sigara yakarak: — Görüyorsun ya delikanlı. bugün burada her saniye zehirlerini kusarak onu tasvire çalışan bir bataklık var. nr. 18 .. c. dedi... 1929.129 . O günden beri buraya “Sevenler Çayırı” derler..583 Genç bu söz üzerine zavallı bir vaziyette geri dönmüş.17.5... Hikmet Şevki HAYAT.. ağaçlar devrilmiş. çayırlar bir göl halini almış.... genç kadını seven erkeğin silahı duyulmuş. İhtiyar hikâyesini bitirmişti. 16 Mayıs. nihayetsiz engin denizlere benzeyen gözler sönmüş.

birbirlerine ağladılar.584 AYŞE KIZ x FATMA KIZ: SAADET İkisi çamlı çakıllı bir dağ köyünün kızlarıydı. Ayşe kız tane tane söyleyerek yazdırır ve inanmadığı için sonunda bir defa da okuturdu: Fatma gız! İstanbul’u bir görsen! Sizinkiler buraya gelirlerse hiç mızırdanma. ancak yazdıran ne derse öyle yazılmalı. dünya malumatı olarak öğrendikleri için Ayşe kızla Fatma kız da akşamları beklediler ve herkes yerli yerine çekildikten sonra gizli. Fakat her gözyaşında bir parça yaz yağmurluğu vardır. hışırdayarak kapıda geçti. peşlerine taklaş gel. Yalnız bu başkalarından kendilerine bir şey yazıp ilave etmek salahiyetini esirgemişlerdi. El kapısında ne açık gülünür ne açık ağlanır. Ayşe kız efendilerle İstanbul’a gitti. Yazı başkasının olabilir ama söz gönülden gelmedir. Bunu eskiden gelen hemşerilerinden ilk. Beraber büyüdüler. Ayşe kız. Ve ertesi gün beraberliklerinin arasına beş yüz küsur kilometrelik bir ayrılık acısı çöktü. Çamlı dağın kızları uzun zaman bu mantıklarına sadık kaldılar. Okuma yazma bilmedikleri için mektuplarını başkalarına yazdırırlar. beraber hizmetçi oldular. Fatma kız Ankara’daki kapısında kaldı. ince endamlı bir esmer güzeliydi. sarışın bir sevimli idi. Fatma kız. Bu hasretliğin ifadesi nemli bardaklardan kuru kaleme. Burada su vapurları var ki sorma gız! . hatta yorgan altında sessiz sedasız. ablak. başkalarına okuttururlardı.

İçine adamlar giriyor. „ Ve bir sürü klasik selamlardan sonra her mektupta: “Bu mektup Ayşe kız tarafından yazdırılıp Fatma kız tarafına gönderildi. Bu mektup Fatma kız tarafından İstanbul’da Beşiktaş’ta oturan Ayşe kız tarafına yollandı. ben de selam ederim. içinde de taştan kızlar var. O zaman sizin oraya gidecekmiş. Bir kral kızı varmış da babasından izin almadan bir köylü oğlana işmar ettiği için babası bu kuleyi yaptırmış kızı orada kırk bir sene kapatmışmış.585 .. Biz Beşiktaş’ta oturuyoruz.. Bu mektubu yazan da bu mektubu okuyana çok çok selam eder. kız! Yenişehir’de bir havuz yapıldı görme! Hani bizim köyün böğründe Gömüşlerin girdiği koca batak var ya... ondan daha büyük.. Deyişe bakılınca eski Ankara’nın yed kızı varmış. karşımızda Kız Kulesi diyorlar. bu mektubu okusana kat kat selam et.. ne bileyim ötesini. Üstüne tahtayı koy gözleme aç. . tencereyi koy süt kaynat.. „ Fatma kızın mektubundan: . böylece malum ola.. denizin ortasında beyaz bir kule var.. bir acayip kümbet var. geçence öte yüzde oturan. daha güzel. hanımlar öyle! senin yüzün benden esmer çıkmış ayol! Yaz güneşi mi çarptı ki?. Bu mektubu yazan. Bu çipçirkin kümbet olmasa burası da sizin oradan güzel olacak emme bir türlü bu kubat şeyi kaldırmıyorlar. ne kostak beyler. Ayşe kızın mektubundan: " Gız Kayaş’ta çıkardığın o resimdeki galabalık kim? Ne şık. Akşamları gidiyoruz oraya. Böylece malum ola. millete çalgı çalıyorlar. Su vapurları denizde yürüyorlar. Hacer nine anlattı da .. biz de keyifle dinliyoruz.. bunlar babalarından gizli çoban çocuklar ile evlenmişlerde ondan taş olmuşlar. Ben de o vakit geleceğim.. Ne bileyim ki neden? “. oturuyoruz sedirlere.. Ben de selam ederim. şuncacık kıpırdamıyorlar. Burası da güzelleşti. ne bilem ben.” Mektuplar beş günde bir gidip geliyor ve sonları hep aynı şekilde bitiyordu. „ Fatma kız da bu tertipe göre yazdırdı: "Ayşe kız! bizim beyefendinin mesnedi gelen seneye artacakmış..

Bu mektubu yazan. Fatma kızın mektubundan: . Bentlere gittik. Bu mektubu yazan bu mektubu okuyana kat kat selam eder.. isterse başkası yazdırsın.. Kız! diyor.. Orada çıkardılar. bu mektubu okuyana çok çok selam eder. Ortadaki şişman hanım bizim büyük hanımefendidir. Dans oynadılar. Yerde uzanmış kır sakallı bey de bizim büyük beydir. Küçük bey dedi ki Erdilek Bey "selam eder” yerine "arzu hürmet eder” diye yazmış. ben de selam ederim. Bunu . Bi eğlendik. Akşam beye dedi ki biz de bir kır eğlencesi yapsak. Öteki kalabalık beyler. Burada konu komşu bütün hanımlar beyler hep zorladılar: Sever Hanım! dediler. dediler ama göndermedi. çıkarttılar. insan kendi eli ile kendini över mi hiç? O inat etti. okuyucular belli olduktan sonra etikete uymazmış dedi. Ben de selam ederim. bi eğlendik ki. gönlümü kırmamak için yazıverdi işte. Bu mektubu yazan. Solda oturan Gülümser bey de Karagöz gazetesindeki Çileli Beha Beyle hanımıdır. bıyıksız ihtiyarımsı bey de bizim büyük beyefendidir. fakat tekrar okurken "selam eder” diye yalan okumuştu. Açık yakalı beyaz gömlekli bey de bizim küçük beydir. hanımlar da kimi hısım akraba kimi konu komşu... Ama bana bu lafları zorla yazıyor. „ Ayşe kızın mektubundan: " . Yanlarında ve ayakta duran küçük hanımdır.586 "O resmi bizimkiler çıkarttı. Sağında sakalsız. o dedi ki güzellik kişinin içinde olmalı. Ne bilem neden? Yazıcılar. Nasıl? Ben toplanmış mıyım? İşte şu gözlüklü hanım bizim büyük hanımdır.. bu kadar yazdı.. Müdürünkiler türkü söylediler. Kayaş’a gezmeye gitmiştik de beni de arkalarına aldılar. . Küçük hanım kemane çaldı. Yazmak istemiyor.. Geçende sizin orada güzellik yarışı olmuş. Mutlaka birinciliği alırsın. İşte ben de bir resim gönderiyorum. Ayşe kıza selam etti. “. ben inat ettim. sen de resmini gönder. Ben de çok şeyler yazdıracağım ama küçük bey yazmam diyor. selamı bile yazmayacaktı . Senin gönderdiğin resmi büyük hanımefendi görünce aklına geldi. Dediği doğru kız! Bizim küçük hanımın yüzü de yüreği de öyle güzel ki.

...” Ayşe kız dedi ki: — Küçük Beyefendi! Bu senin yazıcının selamı uzunca oldu! Erdilek şaşaladı.. Erdilek’in mektubundan: ".. Hiçbir şey sormadı. Mektuplar her güne çıktı. Mektuplar üç günde bir çıktı. (Son satırları) iyi yürek ve uğurlu Fatma kız.. Ve mektuplar üç dakikalı bir telefon muhaveresine inkılâp etti. Mektuplar iki günde bir çıktı..” Fatma kız daha zeki idi.. ( Yalnız son satırı) bu mektubu yazan. bu mektubu okuyana masum hisli ve masum ümitli hürmetlerini arz eder. Aradan bir iki ay geçti. bu mektubu okuyana bilmukabele arzı hürmet eder..” Ayşe kızın mektubundan: ". Fatma kızın mektubundan: ". (Yalnız son parçası) bu mektubu yazan. Fatma kızın mektubundan: ". Ve mektuplar tamamiyle değişti. (Düğüne hazırlandık sizleri bekliyoruz.. hayatın daha iyi olabileceğine dair edinilen kanaate iştirak ile bu mektubu okuyana aynı ismetli ve ihtimam hislerle mukabele eder. gizlice gülümsedi. (Son satırları) iyi yürekli ve uğurlu Ayşe kız. sana ve Fatma kıza çok çok selam eder güzelim! „ " .587 "... (Yalnız sonundan) bu mektubu yazan.)„ . hayatın daha iyi olabileceğine dair edindiği kanaatle. sana Ayşe kıza kat kat selam eden ninen!. Laf karıştırdı.

Onlara da uğurlu bir darp ameliyesi temenni ederim. Sûr. Fotoğrafçı yüz verirken Erdilek’in babası: —Şöyle durun?! dedi.... — ???.6.. 16. nr. 1929.141 . sonra Erdilek. Aka Gündüz HAYAT. çakallı bir dağ köyünün kızları yine birleştiler. Ertesi gün Şehremanetinde evlenme muamelesi oldu. gülerek kocasının kulağına eğildi: — Anladım! baban şunu ifade etmek istiyor.588 Ayşe kızın telgrafı: “Bu gün evcek hareket ediyoruz”.. 15 Teşrin-i evvel. sonra Fatma kız sonra Sûr. c. s. Solda Ayşe kız... 17 . — Ayşe kız x Fatma kız = Çamlı..

nâfia müteahhitlerinden. En sevdiği bebeklerin boynuna sarılışlarında bile zevk yoktu.. çok sevimli bir kız çocuğu. sarı bukleli. lacivert gözlü.. kirpiklerinin uçları birbirine yakın. etli butlu bir hanımefendi... Küçük pek nazlı bir afacandır. küçüğün adı (Gül Ören). Tombul bebek bahçede oynayan çocukları sevinçle seyrediyor ve Muallim Hanımı hiç yadırgamıyor. —Kayıt muamelesi bitti efendim. önüne bakarak söylüyor. dalgın elâ gözlü. Küçük otomobilimiz sabah akşam çocuğu götürüp getirecek. . İçinde müphem bir ıstırap vardı.. Müsaade buyurunuz. saz benizli. çok boyalı. Sade Muallim Hanım tane tane. —Hay hay hanımefendi. kaydederiz. şatafatlı Suzan Nazif Hanımın sevimli yavrusunu düşündü. dalgın gözlü Muallim Hanım o gün akşama kadar ne okuttuğunu bildi ne söyleneni anladı. Çıtı pıtı konuşuyor. sürmelerinin kuyrukları şakaklarında.. parmakları pırlantalı. ince boylu bir Muallim Hanım. —Küçük. Yenişehir’de Çamurlu Sokakta 140 numaralı evde oturuyoruz. Sıhhat raporunu da yarın lütfen gönderirsiniz efendim. Sizin mektebinizi methettiler. ders vakti geldi hanımefendi. —Benim adım Suzan. Sevinç ve ıstırap: Saz benizli.. yegâne kızımdır.. tombul pembe yanaklı.589 BİR ROMAN KOMPRİMESİ Tezat : Çok zengin tuvaletli. endamlı. ona. Aralarında beş altı yaşında. Hep zengin çift otomobilli.. Ben de sizinle dost olursam ne mutlu. babasının adı Nazif. Süslü hanımefendi çabuk ve laubali konuşuyor. ağır. Akşam ezanına kadar kendini zor zaptetti. parmakları mürekkepli. Siyah satenden düz gömlekli. şık elbiseli.

.590 Minik Gül Ören. — Bugün yine saadet deliliğimiz tuttu. Yirmi beş senelik hayatında bir tek saadetle. ince ince. — Mini mini bir yuvamız olacak. bir tek afetin hatırası vardı. — Akşamları ben gelir. sizi alırım.. saadet: — Dünyada o kadar birbirimizden ayrılmayacağız ki.. Küçük lambalı odasında bütün gece o saadeti. yetim ve fakir büyüyen bu genç kız beş seneden beri bu mektepte idi. o afeti ve o lüle lüle saçlı bebeği düşündü. . sen kalemine git ben mektebime.. — Dünyada o kadar birbirimizden ayrılmayacağız ki. hıçkıra hıçkıra ağladı: —Benim de böyle bir çocuğum olacaktı. — Ayrılalım artık. —Bebeğimizin mektep çağına kadar sen muallimlik etmezsin. Diye diye hıçkırdı. gözlerinin önünden gitmiyor ve gitmedikçe içine esrarengiz bir acı çöküyordu. — Bebeğimizi aramızda uyutacağız. — Ben de. şu camiin minaresinden daha büyük seveceğini temin ederken 24 saatlik ıstırabını unuttu. Muallim Hanımın boynuna atıldı: Beni sevecek misin Muallim Hanım? dedi.. — Sonra her sabah onunla mektebe giderim. Genç Muallim Hanım kimsesiz bir kızdı. Küçük otomobilden atlayan bebek koşarak geldi. içine umulmaz bir sevinç doldu.. dünya kadar. — Ben para biriktiriyorum. Öksüz.. — Bu tatil zamanı artık evleniriz. — Bugün yine gözlerin çok mahmur. Zengin hanımın güzel çocuğunu bekledi. Sabahleyin bitkin bir halde mektebe geldi. Muallim Hanım çocuğu okşadı.

zengin bir dul kadına çatmasın mı? Kadın beş altı yaş daha büyük ama altın. Genç kız ani bir hareketle sarsıldı.591 — Sus! O zaman konuşur1 — Sanki şimdiden olsa …………………………………………… Bu sükut genç ***** 2 kâtibe verdi. bu gelecek hafta evleneceği ve kendisini verdiği delikanlıydı. 1 2 Orijinal metin silik olduğu için okunamamıştır. Onların nikâh merasiminden geliyorum. . elmas. tamamen verdi. Yedi sene evvel bir gün bu açık saadeti ve gizli kadınlığı duyan genç kız bu günkü mahzun. Dehşetli. mühim ve müstacel işlerle uğraşıyordu: — Şu işler bitsin de. perakende. Temmuzun ilk haftasında bir gün muallim arkadaşlarından -genç kızın saadetini bilmeyen bir bey. on beş gün de müdür izin ilâve edeceğini vaat etti. Mayıs sonunda döndüler. Senelik iznimi alayım. — Bu şanslı bey kim ? — Tanımazsınız. Afet: Delikanlı Sinan da müdürüyle beraber kısa bir teftiş seyahatine çıkmıştı. Ne iyi! Yaşasın Müdür Bey. — Ah! Bir buçuk ay. bayılmıştı. Nazif adında bir delikanlı. siyah saten gömlekli Muallim Hanımdan başkası değildi.söz arasında anlattı: — Ne talih! Ne şans! benim bir mektep arkadaşım vardı. Ne iyi. Suzan Hanımefendinin kocası ve Gül Ören’in babası müteahhit Nazif Beyefendi idi. Hemen memuriyetinden istifa ettirdi. mal mülk kumkuması... bütün manasıyla verdi ve gizli kadın artık resmî günün büyük saadetini beklemeye başladı. Orijinal metin silik olduğu için okunamamıştır. Bu. yere yuvarlandı. Fakir bir memurdu. Delikanlı haziran sonuna kadar hep teftiş raporları. arkadaşı da çok seviyor.

Sizi tanıtmış olurdum. 3 Orijinal metin silik olduğu için okunamamıştır. dostlarımız.) Nazif Beyefendi şaşaladı. Yalnız yedi senenin içinde biriken ıstırap. Suzan Hanımefendinin bütün davetleri. Derken bir gün evvel şehir postasına verilmiş başka bir yazı ile başka bir mektup daha geldi. sevgilileri hep bu küçük yavrulardır. biz muallimlerin bütün dostları. Nihayet kırk yılda bir sinemaya gitsek bile ertesi sabah geç kalmayalım diye içimiz içimize sığmaz. Anneler. Daha ilk haftasında hanımefendi pek ağır bir kumaş. şoför Murat’la koyun koyuna bulabilirsiniz efendim.. Gül Ören nerde ise koşar gelir “okşa beni Muallim Hanım” diye eteklerine sürtünürdü. aldatılmışlığın verdiği izzeti nefis ve namus acısı gittikçe derinleşiyordu. sonra tek taşlı bir çift küpe hediye etti. nefret. Ve hanımefendi gittikten sonra. eski hizmetçiniz Fatma kadının Hisar’daki evine ansızın giderseniz zevceniz Suzan Hanımefendiyi orada. — Teşekkür ederim hanımefendi. rica.592 O günkü baygınlığın sebebini kimse anlayamamıştı. iltimas ettiler bu çok iyi Muallim Hanımefendiyi mektepte alıkoydurdular. Hanımefendi kendisini çok seviyordu.. Reddetmedi. babalar. — Ah aramıza bir karışsanız. gözleri Afet’i teselli ediyordu. Günler geçerken: Mahzun Muallim Hanımla şen3 sesi saadetini hatırlatıyor. . Bir kaç defa mektebi değiştirmek istedi. diyordu. veliler müdüriyetine koştular. gizli gizli ağlar ve gözlerini silerek çocukların içine karışırdı. öyle ahbaplarımız. odasına çekilir. ısrarları boşa gidiyordu. kin. eğlencelerimiz var ki. Nazif Beyefendi bir gün yazıhanesinde otururken şu kapalı imzasız tezkereyi aldı: (Bu gün saat ikide. Bir çay içmeye bile gitmedi. Foya: Zenginin ve güzelin düşmanı çok olur. ahbapları.

bir polis ve bir heyet-i ihtiyariye ile gitmek isterseniz zat-i alinize bir suhulet-i mahsusa olmak için nöbetçi müdde-i umumisi ile Hisar karakoluna ve mahalle heyetine malûmat verdiğim maruzdur beyefendi! Nazif Bey sendeleye sendeleye adliyeye gitti ve cenaze halinde Fatma kadının kapısında durdu. Hadiseden şoför Murat Efendi. bu yavrunun hatırı için. — Suzan Hanımın kocasıyla evlenemem! — Gül Ören. — Yani şimdi de beni Suzan Hanım Efendiye mi teşvik ediyorsunuz? — Haşa sadece evlenelim diyorum. o melun kadınla resmen ayrıldıktan sonra yavrumla yapayalnız kaldım. Suzan Hanımdan daha çok utandı ve korktu.... —Bedbaht bir adam sıfatıyla sana iltica ediyorum. Bizi sen kurtaracaksın. onları ben sana verdim. Üç ay sonra: —Sana karşı irtikâp ettiğim bütün cinayetlerimi hatırlıyorum. her pazar öğleden sonra şoför Murat Efendi ile muntazamca bir surette yakalamak isterseniz Hisar’daki eski hizmetçiniz Fatma Hanımın evine lütfen teşrif ediniz. — Susma! Sekiz seneden beri çektiğin ıstırapların derinliğini seziyorum.. — Gül Ören’in babası olan bir adamla evlenemem! —Bebene acımıyor musun? — Bir namus ve hayat ıstıraplı bin bebeğe bedeldir. — Ne yapmamı istiyorsunuz Nazif Beyefendi? — Yine birleşelim. O kadar sevdiğini bildiğim Gül Ören için. .) Bu istihzalı facianın yükü altında ezilirken çalan telefonda şu sözleri dinledi: —Eğer şimdi Fatma’nın evine bir adliye memuru.593 (Zevceniz Hanımefendiyi her cuma öğleden sonra kâtibiniz Nuri Efendi ile.

s.143 . 15 Teşrin-i Sani 1929. alnını gizli kadının ayaklarına dayadı ve hüngür hüngür ağlamağa başladı. 14 . nr.594 Nazif yere çöktü. 13.6. c. Aka Gündüz HAYAT.

595 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM DENEMELER .

sanatkârlarımızın ruhunda acaba nasıl izler bıraktı? Sanat sahasında da eski “kıymet”lerin yerine kaim olan ve yeni hayat ile hem-âhenk yeni “kıymetler” meydana çıktı mı? Dünkü ve bugünkü hayatı ayıran müthiş uçurum. dört seneden beri yazılan romanlar. Türk milletinin geçirdiği inkılâp safhalarını ve inkılâp mefkûrelerini. bu mesele üzerinde uzun müddet düşündüğüm halde. şu son beş on senelik edebiyatımız kadar berbat. Evvela derin bir teessürle itiraf etmek icap eder ki henüz “büyük inkılâp”ımızın ruhunu ve mahiyetini samimiyetle duyan ve duyuran ciddi bir sanat eserine nâil olamadık. bugünün edebiyatı. o halde hani bizim hayatımızın ma’kesi olan edebiyat? Bugünkü edebiyatımız acaba hayat ile hiç rabıtası olmayan.596 İNKILÂP VE EDEBİYAT “Millî zafer”i takip eden büyük inkılâp yılları. umumî hayat ile birlikte bir “inkılâp” geçirerek bir “inkılâp edebiyatı” yaratabildi mi?. Kim bilir. “Türkiye” hakkında hiçbir şey bilmese bile. şiirlerinde. bir türlü müspet bir cevap almak kabil olamıyor. yeni bir ruh ile mütehassis ve yeni bir hayatı müterennim hiçbir mahsul göze çarpmıyor. henüz sarîh bir neticeye varabildiğimi zannetmiyorum. belki bu suretle bazı muhtelif nokta-i nazarların meydana çıkmasına bir yol açılmış olur. o eserleri okuyan yabancı bir kari. fikir ve sanatla az çok alâkadar her ferdîn ağzında dolaştığı halde. hayat ve kainat hakkında yeni yeni telâkkiler yaratan muazzam inkılâp hamlesi. küçük hikâyeler. hayatın ma’kesi olmak icap eden edebiyatta nasıl ve ne şekilde görünüyor? Dünkü “sanat” telâkkileri. millî ruha ve millî hayata yabancı bir edebiyat devresi nâdir bulunur! Tiyatromuz . büsbütün sahte. bu hususta düşündüklerimi kısaca söylemek. yabancı bir mahsul müdür? İşte ibtida halledilmesi lâzım gelen mesele! Fikir ve sanat hayatımızda .. Üç. şiir parçalırı meydanda! Acaba bunların hangisinde bugünkü Türk cemiyetinin “mefkûre”lerini bulabilirsiniz? Eski hayattan yeni hayat yani eski içtimaî kıymetlerden yeni kıymetlere geçerken cemiyetimizin geçirdiği buhranlar ve o buhranların ferdî ruhlar üzerindeki tesirleri hangi sanatkârımızda ve hangi sanat eserimizde mevcut? Halbuki. edebiyat ve sanat aleminde ne gibi cereyanlar doğurdu? Kurûn-ı vustânın köhne müesseselerini ortadan kaldıran. piyeslerinde bütün kuvvet ve vuzûhuyla yaşatabilmeliydi. bugünkü hayatımızın umumî istikametini ve bu hayatı doğuran içtimaî âmilleri açık açık anlamalıydı. Bazı küçük istisnalardan sarf-ı nazar. sahte. itiraf edeyim ki. Mesela ben. romanlarında. sanıyorum ki büsbütün faydasız olmayacak. piyesler. Mademki edebiyat bugünkü hayatın bir ma’kesidir. İşte birtakım sualler ki. bugünkü edebiyatımızda... Buna rağmen. dünden sarîh bir şekilde ayrılmış.

Lâkin. adeta büyük bir zevk ve lezzetle ortaya dökmekle vazifelerini yaptılar. hakiki sanat eserlerini. bugünkü Türk hayatının asıl meseleleri bunlar mıdır? “Millî zafer”i kazanan. Eserlerinde Türk hayatının asıl sağlam. “bütün hayatın sade fuhuş ve rezaletten ibaret olduğunu ve hayatta yüksek. bütün bu mazi döküntüleri ve yabancı harslar perestişkârları içimizde yaşıyor. ekseriyetle. şüphe yok ki. millî seciyeden mahrum. bizdeki “fuhuş ve zinâ edebiyatı” taraftarlarına tevcih etmek yanlış mıdır?. Avrupa edebiyatlarının soluk ve adi bir taklidinden.597 nasıl Fransızların “fuhuş ve zinâ” piyeslerini adapte etmekle meşgul olduysa matbuatımızda. “Emil Zola” gibi bir sanatkâra karşı bile kuvvetle der-miyan edilen bu itiraz. Vaktiyle “Emil Zola”ya itiraz eden bazı münekkitler. edebiyatımıza niçin daha giremedi? Bize Anadolu’nun saf ve temiz Türk halkının hayatını ve esrarını anlatacak ve gayr-ı meş’ûr duygularımızı şuurlu bir hale sokacak millî “şah eser”e ne zaman nâil olacağız?. orijinal ve kuvvetli taraflarını gösterememek hususunda şairlerimiz de romancılarımız gibidir. “hayatı olduğu gibi tasvir” iddiasına karşı. mütemadî bir faaliyetle. Bu eserlerde göreceğiniz hayat köşeleri. yabancı harsların esaretinden müteneffir Türk seciyesi. son şiirlerimizin büyük bir kısmı. “güya millî” hikâyecilerimiz. Edebiyattan bahsedilirken “hakiki ve mukaddes sanat” dairesinden şiddetle uzak tutulması lâzım gelen bu müstekreh mahsullerin hiç adını anmamak. oralarda artık kıymetini kaybetmiş cereyanların manasız istitalelerinden ibarettir: Filhakika “lisan” ve . pek mahdut bazı romanları ve şiir mecmualarını tetkik edecek olursak. yahut gülünç bir şekilde Avrupalılaşmak “tatlı su” Türklerinin manasız “sosyete”leridir. Filhakika.. Romanların kahramanları. Lâkin. belki daha doğru gibi görünür. ahlakî şeylerin de mebzûlen bulunduğunu” çok haklı olarak ileri sürmüşlerdi. halka yabancı ve ecnebî “hars”larının yarattığı “marazî” tiplerdir. elde edeceğimiz netice yine memnuniyet-bahş değildir. Romancı. genç nesilleri zehirlemek hususunda ne korkunç ve ne tahripkâr mahiyet aldığını asla unutmamalıyız. memleketin her köşesine yüz binlerle nüshası dağılan bu şeylerin. “millî inkılâp”ı yaratan asil ve orijinal Türk ruhu. ya eski an’anelerin yaşadığı metruk mahalle sahneleri. binlerce senelik istiklâl ve hakimiyet hayatının yoğurduğu o hürriyetine müştak.. en mütereddî safhalarını. Esasen edebî hiçbir kıymeti olmayan bu “gazete ve mecmua edebiyatı”nı bir tarafa bırakarak. memleket için ne kadar muzır ve felaketli olduğunu... kurûn-ı vustâ hayatından muasır medeniyet hayatına geçmeye çalıştığımız şu sırada yani cemiyetin şu “buhran ve intikal” devresinde. bu pis edebiyatın bayağı taklitleriyle ortalığı doldurdular: İstanbul hayatının en kirli. bugünkü Türk cemiyetinin.. aynı cins roman ve hikâyeleri ailelerimizin harîmine kadar soktu. bunları da ihmal edemez ve etmemelidir.

nr. yabancı harsların meşum tahakkümüne isyankar bir gençlik yaratsın. sadece Avrupa modellerinin taklidiyle vakit geçirdiği için...5.. o yıkılan. ferdiyetçi edebiyat artık son günlerini yaşamaktadır. çok bariz ve süratli bir terakki mahsus oluyor. temelsiz binanın yerine nasıl bir abide kuracağımızı tayin etmektir.. Millî hayata istinat edemediği. münekkitlerimize. Bu yeni edebiyat. lâkin bu “millîleşme” yalnız şeklî ve haricî kalmayarak ruha da tesir etmelidir. bütün sanatkârlarımıza. eski hayat şekillerinin uyuşturucu telâkkilerine. 3 . memleket.. bu derece “ferdî” ve “hodbin” mahiyet almış bir edebiyat.. Edebiyat tarihimizin bu dönüm noktasında. ortaya bugünkü hayatın istediği yeni “bediî kıymetler” sanata yeni cereyanlar vermeye mecburuz. hür ve müstakil yaşadığımız topraklar üstünde yeni bir hayat yaratmak istediğimiz bir esnada. 1926. İçtimaî hayatın her sahasındaki derin inkılâplarla hem-âhenk olarak. edebî mecmualarda sütun sütun “Sâdâbâd” şarkıları neşrolunurdu. 30 Kanun-i evvel. edebiyat nazariyecilerimize düşen vazife. Köprülüzade Mehmet Fuat İstanbul Darülfünununda “Türk Edebiyatı Tarihi” Müderrisi HAYAT. halkın ruhuna yabancı kaldığı.1.598 “vezin” itibariyle. sahte ve marazî değildir de nedir? Bütün bu müşahedeler bize bir hakikati anlatıyor: Dünkü hayat telâkkilerinin yaratmış olduğu sahte. eski imparatorluğun maddî ve manevî bütün müesseseleri gibi bu eski ve sahte edebiyat da artık yıkılıyor. asıl ilhamlarını “millî hars”tan “halkın ruhu”ndan alacağı için tamamıyla “asrî” ve “hayatî” bir mahiyette olacak ve bu suretle Türk ruhunun “asliyet ve hususiyet”ini gösterebilecektir. müstevlileri korkunç ve zalim esareti altında inlerken. c. şu son on beş senelik “millî edebiyat” cereyanının tesiri altında. marazî. Bize öyle bir edebiyat lâzımdır ki. Bugün. Bizde sanatın “millî hayat” ile ne kadar az alâkadar olduğunu göstermek için küçük bir misal söyleyeceğim: Meş’um mütareke devresinde. şiirlerimiz “bedbin” ve tamamıyla “marazî” bir ruh ile malûl! Hayat ile bu kadar alâkasını kesmiş. yaratacağı kahramanlarla Türk seciyesinin faziletkârlıklarını tecessüm ettirsin. inkılâbı itmâm edecektir. s. ilahî nağmeleriyle en bedbin ve hasta ruhlara ümit ve faaliyet versin. İşte Türk inkılâbı. 2. edebiyat ve sanat sahasında böyle bir hareket bekliyor ve ancak böyle bir hareket. ferdîyetleri içtimaî mefkûreler içinde eritsin.

Mensûp olduğu zümrenin dünya ve hayata karşı telâkkisi “kurûn-ı vüstâ’î” olmakla beraber ale’l-umûm müesseselerin mekanizması “'din” bulunması. o devrin ilim ve terbiyesini görmüş dânişmendlerin malıdır. asırlardan beri Türk memleketlerinin her bucağında omuzlarındaki sazlarıyla dolaşmışlar. tezyin ederek tertip etmek umûmi bir kaidedir. Dîvân edebiyatı denilen müessesenin tâbî olduğu hünerleri göstermektedir. O devir ilim ile terbiyesinin tedrîsgâhı “medrese”dir. düşmanlara kaptırılan şehirlere. Bunun için. Çoğu. değil midir ki hey'et-i umûmiyesi itibariyle kadın aşkına temas etmeyen gazellerde çok defa "plâtonik" heyecanlardan uzaklaşıldığı. kıtlığa.599 On Sekizinci Asırda: DÎVÂN EDEBİYATININ BİR CEPHESİ Malûmdur ki "Dîvân edebiyatı'' dediğimiz müessese. vezirlerin katline. Halkın arasında kıyâmet kopsa Dîvân şairinin hemen hemen umurunda değildir(1). hükümdar saraylarına mensûp olan vezirlerin himâyesiyle yaşayan bu adamlar. ömürlerini i’tikâfda geçiren dervişler gibi gönüllerinde vecdli. Acem mukallidi dânişmendler tarafından tesîs edilen sun’î bir zihniyet içinde tezâhür etmiştir. Tekke şiirinde tasavvuf bir îmân. Maahâzâ Dîvân şairi. öte taraftan kasırları. Bu sebebe. ihtilallere. Bu hünerler malûm olduğu üzere muayyen mazmûnlarla ifade edilir. Bu hususda dikkat edilecek ehemmiyetli bir nokta vardır: Bütün bu tasvirlerde gâye tabiatı ve hayatı değil. binâen Dîvân şiirlerinin muhîti hayatın kendisi değildir. müştehiyâta yaklaşıldığı sezilir. dünyevî eğlenceleri tasvir etmişlerdir. mensûp oldukları milletin ma'şeri saâdetlerini. eşkiya işlerine. şehevî gazeller yazarlarken. mesîreleri. Onlar limonluklarda yetiştirilen çiçekler gibi. hulâsa memleketlerinde ne olmuş ne bitmiş ise hepsini terennüm etmişlerdir. Yine aynı sebepledir ki millî hayattaki hâdiselerden ilhâm almaz. sahiplerinin de “iskolastik” tahsil görmüş dânişmendlerden terekküb etmesi haysiyetiyle Dîvân edebiyatı menşe ve devamında “İslâmî”dir. Onu yalnız Halbuki Halk edebiyatının mühim ve zengin bir şu’besi olan “Aşık edebiyatı” hayatın tam ma'kesidir Aşıklar. siyasi. Düşmanlardan alınan kalelere. tevhîdlerle. tam sûfî olan Tekke şairinden büsbütün farklıdır. Dîvân şiirinde bir fantezidir. Çünkü bu edebiyat. seyran 1 . içtimai. aslî seciyesi itibariyle “iskolastik”tir. felaketlerini. Dîvânları -Bâkî gibi Nedîm gibi bazı şairlerinki müstesna evvelâ münacâtlarla. Bu edebiyatın üstâdları bir taraftan rindâne. hemen her menkıbe okunur. yalnız kendi ferdî tahassüslerini değil. ateşli “mistik” tahassüs1er besleyemezler. Bilhassa destanlarda. hükümetin ve hükümdarların zulmüne.

. sende midir. Arabî. memleketle alâkasız. Hamseleri dolduran hikâyeler menkıbeler. tutsuz bir muammâ şekline koymuştur. Fârisî lisânlarına vukûf ve maharet göstermek inhimâkı onu tatsız. On ikinci/on sekizinci asır şairleri. külfetsiz şiirler ibdâ' etmekle iktifâ etmemiş. sayısında bir makalemiz münderiçtir. Bu edebiyatın en mühim riknü olan Nâbî meselâ: Zevk-i gam dilde midir dağda mı. Ol dil-güşâ meâller. Dîvân nesri de şiiri gibidir. bende midir Gül hem açıldı hem ârâyiş-i destâr oldı Bülbül-i bî-haber eyâ dahi şîvende midir Ol tevâzu' anı mümtâz-ı cihan etmişdir Nahl-i gül bağda bîhüde ser-efgende midir Dürr ü mercân bulunurmuş tutalum deryâda Bu kadar çin çin satmağa erzende midir Hâh u nâ-hâh olur âvîze-i gûş-ı ahbâb Nâbî’ya her gazelin böyle hoş âyende midir gibi selîs. dinî ahlâki -fakat hayatla. tende midir Neşve bülbülde midir gülde mi. Çin-i zülfünde midir. o hurde nükteler yerlerine.mevzûlardır. Şu mukaddimeden sonra asıl mevzumuza girebiliriz. nazmından beterdir. esasında seleflerinden asla ayrılmamakla beraber içlerinde millî lisanın ahengini takdir etmek.600 kasidelerinde gazellerinde göstermek mecburiyetinde olduğu muayyen hünerleri meşgul eder. Dîvân nesrinin ifadesi. bin bir türlü hâdiselere ait nice nice destanlar vardır. Seci belâsı. gülşende midir Oldı sermâye-i hayret bana bîm ü ümmîd . Bilemem eyleyecek girye midir hande midir Oldı bâzîçe-i aşkında nihân hâtem-i dil . Saz şiirine dair Muallimler Mecmûası’nın "40-41''. içtimaî hayattaki vak'alardan müteessir olmak hâssalarını gösterenleri fark ediyoruz.

ve mektûbun elfazı me'nûsetü’l-isti'mâl ve belâgat-ı iştimâl olmak katibin âdâbı lâzimesindendür. Devrinin “Re'îs-i Şairân”ı olan Osman-zâde Ahmet Tâ'ib Efendi münşeâtının mukaddimesinde(2) ". 3 Dîvân nesri bilhassa on birinci/on yedinci asırda Nergisi ve Veysi gibi benâm münşîlerin elinde iğlâk edilmiştir. Osman-zâde Tâ'ib bu sözleriyle Nergisi ve Veysi tarzlarına itiraz etmiş oluyor. münşilerin hatt-ı dest-i müsveddelerini tahlil sûretiyle göstereceğiz. Dokuzuncu/on beşinci. Damat İbrahim Paşa devrinde yaşamış nüktedan. Ta'ib Efendinin sözleri sadece bir temayülü anlatmaktadır On ikinci/on sekizinci asır tezkirecilerine ait hazır1amakta olduğumuz bir etüdde o devrin nesrinin mekanizmasının. Hâlâ mutadavil ü mergûb olan üslûb. bilhassa herkese karşı ta’rîzi seven bir adam olduğu için nihayet dilinin belâsına uğramış 1136/1723 senesinde Mısır Kadısı iken vali Kayseri’li Mehmed Paşa’nın emriyle temsim edilmiştir. hâzır cevap.. Takdim ettiği bir kaside üzerine “Re'is-i Şairan” ilan edilen Tâ’ib Efendi. Zirâ selâset-i ta’bir ü nezâketi kelâm muhessenât-ı inşâdandır. “ay efendim” halaveti diye Türkçenin güzelliğini anlatmıştır. Şair Sâbit Efendi’nin kaside ve gazellerinde Türkçeye has tâbirleri kullanmak itiyâdını da burada yâd etmeliyiz. onuncu/on altıncı asırda daha sade ve canlı idi. Maahâzâ tarih gibi umûmu alâkadar edecek mevzûlarda yazılan şeyler istisna edilecek olursa on ikinci/on sekizinci asır nesri de kendinden evvelki asrın ifadesinden aşağı kalmaz. Yine Tâ'ib Efendi İstanbul’da vukûa gelen umûmi bir pahalılık dolayısıyla Sadrazam Kaymakamı'na takdim etdiği uzun bir manzumesinde: Sâbit’in hayat ve eserleri hakkında mufassal bir tetkiknamemiz "Türkiyat Mecmuası"nın yakında intişâr edecek olan ikinci sayısında münderiçtir. bu siyâkda yazılan mektûbdur.601 Mümkün müdür bula Arabistan’da sûreti O1 can-fezâ suhanların o1 şûh edaların Akkâmlar lisânına olsun mu nisbeti “Bu'di leke” hitâblarından gelir mi hiç Lafz-ı “a cânım”. Damat İbrahim Paşa devri ediplerinden meşhur Dürrî Efendi'nin kardeşi şair Sa'dî Çelebi de bir kasidesinde: Eger memdûh ise Türkî lisanında nazm-perverlik Selîs ü vazıh ister dinleyen fehm eyleye anı Nice Türkî dinür o1 şi're kim her lafzının halli Lugatlar bakmağa muhtaç ide meclisde yârânı Benim Türkî dilinde cümlenin ma'lûmudur şi'rim Ki lafz-ı nâ-şinîde ile mükedder itmem ihvânı diyor. Zirâ fî-zemânına gâyet münşiyâne mektûb ne okunur. ne de ziyâde âmiyâne kâğıda bakılur…(3) diyor. 2 .

602 Etme ahvâl-i halkı istifsâr Nakl idersen keder verir zirâ Çıkdı âteş bahâsına heyzem Satılur dirhem ile ûd-âsâ Cilvegeh micmer-i tesâvîde Kara günlükle anber-i sârâ Ya kömür şöyle kim gubârı dahi Tûtiyâ oldı dîdeye hâlâ Arpayı hod tefahhus eyleme kim Arpalık hâsılı yetişmez ana Arpa torbası sanur anı gören Olsa bir gözde arpacık peydâ Revgan-ı dil erimede şeb u rûz Mum diyu şem'a-veş yanup fukarâ Revgan-ı sâde iştirâsı muhâl Ki bahâsına itmez akça vefâ Şimdi bir yağlu kapu da yok kim İdelim anda derd-i sû'a devâ Hasret-i balı sorma bâle k’anın(4) Kadri sükkerden olmada bâlâ Buldı ismine nisbet olmağla Aseli çukada ziyâde bahâ 4 K’anın : Ki anın .

. nice mahalleler 5 Küleh : Külâh . diye halkın dertlerini pervâsızca anlatıyor. Tâ'ib içtimâî vak'alarda pek müteessir olan bir şairdir. 1127/1715’de İstanbul'un büyük yangınlarından biri oluyor. kef-zeban gibi meselâ Koltuğunda somun sanup sevinür Bir fakîr olsa mübtela-yı vebâ Bu galâya sebeb nedir bilmem Yine her şeyde var bakılsa rehâ Her tarafdan zahîre gelmekde Pür sefâ'in ile leb-i deryâ Yok mahâzinde yer ayak basacak Öyle memlû zehâir ü eşyâ Yolun öğrendi satmanın tüccar Sorar izler kimesne yok zîrâ .603 Allah Allah tıfl-ı mahtüna Yiyecek bal bulunmuyor hayfâ Kahveyi mezhebine uydurdı Nohudı kavurup içer zürefâ Ser-i dervişde bir küleh(5) görse Bal kabağı sanup kapar gurebâ Sabun anılsa ağzımız köpürür Üştür-i.. Tama'-ı hâmi ile hükkâmın Muhtekirler belâsıdır bu belâ .

k gerek Def'e imkânı kadar sa'y ide zabit vâli Yanarak yoksa revâ mı diyeler târîhin “Yaktı İstanbulı vâlilerinin ihmâli” 6 Sekbanbaşı Nemçei Hasan Ağa . nice mescid yandı Görmedik dâiresinde bir eli kancalı Lîk kurtardı kilisâyı yedi kîse alup Öyle çalışdı ki aşk eyledi dülger Bâlı Dir gören şimdi Stanbulı belî böyle olur Zâbiti Nemçe olan memleketin ahvâli Gerçi takdîr-i Hudâ böyle imiş lî.604 yanıyor. Şair ahalinin ıztırap ve felâketini hükümdara takdîm ettiği şu kıt’asıyle ifade ediyor: Padişâhım meded âteşlere yandirdı bizi Nemçe sekbânbaşının meş'emet-i ef'âli (6) Dâd ol hâin-i bed-kîş-i sitem-perverden Ki ta'addîsi ile yandı cihânın mâlı Vak'a-i Beç'de meğer yanmış imiş varoşda Bir donuz damı içinde bir iki partalı Intikâm aldı henüz âteşi teskin oldı Mehd-i nâr içre görüp girye iden etfâli Böyle ma'mûreyi sad-hayf ki vîrân itdi Ola vîrâne habâset-gede-i âmâli Nice câmi' nice mekteb.

Damat İbrahim Paşa saltanatının sefahet ü neşvesini hiç bir tarih. mensup olduğu edebiyatın hünerlerini ihmâl etmeksizin. Nedîm’in beş on parçadan ibaret şarkıları kudretinde bittabî canlandıramamıştır. İşte bir gazel ki ter ü tâze bir üslûp ile devrin bir manzarasını tersîm ederken şâirinin duygularını da gösteriyor: Uşşâkın olsa nola fedâ nakd-i cânları Seyr etmedin mi dünkü fedâî civânları Şevk âteşine sen de tutuşdun mu ey gönül Gördün mü dün güreş tutuşan pehlevânları Ol perçemin nazîrini hatırda mı gönül Görmüş idin geçen sene sünbül zamânları Çeng ü çegâne zevki biraz dursun el-amân Seyr idelim bu seyre gelen dil-sitânları Ma'lûmdur benim suhanım mahlas istemez Fark eyler anı şehrimizin nüktedânları. Bu manzumeler reng ü hayatla doludur. hem de Dîvân edebiyatının mazmunlarını ihmâl etmediği halde ruhunun sahîh ve bâriz tahassüslerini. çapkınlıklarını ifade etmiştir.605 Devrin büyük şairi Nedîm'e gelince o. Sa'dabâd mesîresi altmış günde meydana çıkınca: Bir nihâlistân kitâbıdır o sahralar meger Kim ana havz-ı dil-âra sîmden cedvel çeker Dağa çık da bağlardan eyle bu sırra nazar Oldı Sa'dabâd şimdi sevdiğim dağ üstü bâğ Şark u garb âlemi seyrân iden peyk-i nesîm Dir ki bî-şüphe cihân içre bunun misli adîm Vasfına bu mısra'-ı garrâ münasibdir Nedim Oldı Sa'dâbâd şimdi sevdiğim dağ üstü bağ . üzerlerinden aşmış ve bize hem yaşadığı muhitin zevk ve rengini vermiş.

4. Ali Canip HAYAT. Nedîm’in açtığı bu şûhâne şarkı çığırı(7) kendisinden sonra moda hükmünü almış. bu güzellikte olmamakla beraberbüsbütün popüler olmuştur. Nedîm hece vezniyle bir türkü yazdığı gibi o edebiyatın içinde hemen hemen birinci defa olarak beşerî kadın aşkını terennüm etmiştir. Vâsıf gibi adamların elinde -tabii bu kuvvette.1927. Hulâsa Dîvân edebiyatı on ikinci/on sekizinci asırda biraz daha hayata yaklaşmıştır. 6 Kanun-i sani. on üçüncü/on dokuzuncu asırda Fâzıl gibi. 6. Nedim'in Dîvân edebiyatında yaptığı yenilikler yaşadığı devirde daha evvel nam ü şân almış üstad şairler de dahil olduğu halde herkesin nazar-ı dikkatini celb etmiş: sahibine şöhret vermiştir Muasırlarının tahmislerini.neti Rûze-i eyyâmında da inkar olunmaz hâleti Şimdi anlanmaz hele bir hoşça kadr ü kıymeti Seyr-i Sa'dâbâdı sen bir kerre ıyd olsun da gör yolunda rengârenk tablolar ibdâ' etmiştir. s.606 dediği gibi gitgide orası umûmi bir seyran yeri hâlini aldığı vakit bir Ramazan. 3. 7 . nazirelerinî hakkındaki telakkilerini hayli emekle topladım ki bu sevimli ve bu büyük Türk şairinin yaşadığı andaki vaziyetini şahsi mülahaza ve şübhelerden vâreste olarak göstermesi itibariyle ileride bu vesikaların hepsini birlikle neşr etmek emelindeyim. nr. günü de: Gerçi kim vardır anın her demde başka zî.

) der.607 HAYAT KARŞISINDA EDEBİYAT -Genç KarilerePek genç yaşında ölen bir Fransız filozofu vardır: “Guyau Guyu ( 1854-1888 ). “Guyau” bu husustaki hükmünde sert ve kat’îdir: ( Sanat. yüksek hayattır. Evet bu. şehveti muharrik vodvil tercümelerinden ibaret. Fakat Fransız edebiyatının belki en zayıf devri bu inkılâp devri olmuştur. Tiyatro.. Bu itibarla alelumum sanatın ve bu miyanda edebiyatın. gayr-i içtimaî sanatın yerine hayatla. fakat zarurî bir edebiyattır. kendi mülahazasından memnun ve nikbindir: Marazî. Hulâsa ona göre sanat ilhamını hayattan almalıdır ve ilhamını hayattan almayan bediî heyecan bulunamaz.. tekellümüne hizmet etmeye kadir bir sanat bir gün evvela meyvelerini verecektir. Edebiyatında ise bu hamlelerin akislerini göremiyoruz. Şiir ihtizar halinde. cemiyetin inhilaline değil. Yalnız şu muhakkak ki insanların ruhundaki bütün kıymetleri yaratan cemiyettir. muvazenesiz. bugün pek kuvvetli hayat hamleleriyle Garp’a atılıyor... Bir misal ile izah edelim: Dünyanın büyük inkılâplarından biri de yalnız çıktığı topraklara değil. hayatın cazibedar ve “intense sert ve şiddetli” ifadesinden ibarettir.). Yüksek sanat. Bunları uzun uzadıya tahlil ve tenkit etmek bu makalenin vazifesinden hariçtir. kuvvetle dolu. marazî. Bazı muasırlarının La vitalisme esthetique bediî hayatiye” diye unvan verdikleri onun bu mesleğini tenkit edenler olduğu gibi müdafaa edenlerle aynı iddiayı başka şekil ve kuvvette ileri sürenler de vardır. bu adamın bilhassa iki kitabı temas edeceğimiz mevzuda en evvel hatıra gelecek eserlerdendir: Birisi hayatında neşrettiği Les Problemes de L’esthetique Contemporaine Muasır Bediîiyat Meseleleri”. Filozof. Binaenaleyh sanat yalnız gayesi ve tesirleri itibariyle değil.. Edebiyatın bu hali inkılâba lâyık mıdır? Bu marazî bir edebiyat değil midir? İşte bugünkü makalemizin esası bu noktanın şerh ve ityanından ibaret kalacaktır. Fransız edebiyatının tarihini en iyi tanıyan üstatlardan Poti Dojolvil “İnkılâp devri edebiyat için müsait olmadı” diyor ve koskoca . Roman lâkayt veya kuvvetsiz. bir kelime ile hayat demektir. öteki ölümünden sonra tab edilen L’art Au Point de Vue Sociologique İçtimai Nokta-i Nazardan Sanat” genç filozofun bu iki kitaptaki iddialarının ruhu şudur: Sanattaki güzellik. ( Sanat “La vie concentree teksif edilmiş” hayattır. usaresini bütün ruh aleminin mübdei olan hayattan almamasına imkan mutasavvir midir? Mesele bu noktaya dayanınca kendi edebiyatımızı düşünerek bir sual vaz etmemiz icap ediyor: Bilhassa Tanzimat’tan beri Şarklılıktan kurtulmaya uğraşan Türkiye.. esası itibariyle de içtimaîdir. bütün beşeriyete şâmil neticeler hasıl eden Fransız inkılâbıydı.

yahut doğuracaktır. Yüz seneye yakın bir zaman sonradır ki aristokrasi edebiyatı olan “trajedi” yerine demokrasi edebiyatı olan roman kendini gösterdi. Bu hiçbir millete nasip olmamış bir mucizedir. Bu eski kafalarımızla bu inkılâp devrinde yeni şiiri yazmak imkanı var mıdır? Galiba şair “Hayalî”nin bir mısrası bugünkü halimize pek beliğ tercüman olmaktadır! “O mahiler ki derya içredir.608 devir esnasında büyük bir şairden.” Büyük şiir. . hırsızlama edebiyatın devamına artık imkan yok. tam on üç sene sonra ( 1802 ) de doğdu. adi. Türk iradesinin ilham ettiği inkılâb-ı şiir kanaatimce bugünün kafalarında yaşayamıyor. Bu inkılâbın edebiyatı olan romantizm ise edebî hayatın an’anevi bağlarını yani klasik tarzını on dokuzuncu asırda koparabildi.. en salahiyetli bir müverrihi “Gustave Lanson” da meşhur eserinde inkılâp devrinin yazılarını tamamıyla uydurma. Yeni hayatın en kuvvetli şahsiyeti “Victor Hugo” idi. Anadolu’nun bakir mevzularından ilham almak iştiyakı var. Andre Şenye’den başka bir kimseyi görmüyor. bu civanmertlikten başka bir kaide aramayınız!” diye tavsiye ediyor. Hani o büyük şiir ki La Buriere “Size asil ve civanmert duygular veren. oraya. işte bu cins büyük ve azametli şiir. Türk milletinin bediî vicdanında mahfuzdur. kıymetsiz buluyor. Kim bilir hangi mesut anne o vicdanın ışıklarını etrafa saçacak dehayı bugün doğurmuştur. Herkes büyük bir sarsıntı içindedir.. yeni kıymetler meydana geliyor. “Les Miserables Sefiller”ini 1862’de yazdı. Fransız inkılâbı. Bütün eski kıymetler yıkılıyor. Nikbin olalım: Çünkü evvela bugünün gençlerinin şiirinde evvelki neslin şiirinde olmayan yeni bir şey. Bu muazzam iradenin şiirini duymak ve ifade etmek kolay mı? Varlığımız değişiyor. Demek oluyor ki büyük inkılâpların akabinde yüksek bir edebiyat kendini gösteremiyor. cemiyetin her tabakasına mensup safhalar yazılabildi. Bu dev inkılâbın başladığı tarihten 1789’dan. Bu. İşte içtimaî iradelerin bu kadar azamet bulduğu bu mukaddes ve ilahî anlarda sanatkârların muhayyile ve hassasiyeti kımıldayamaz. inkılâp şiirinin ufkuna doğru bir gidiştir. “ La Tegende Des Siecies Asırların Menkıbesi”ni 1859’da ve meşhur hayati romanını. Andre Şenye ise inkılâptan evvelki neslin çocuğudur. Sebebine gelince: İnkılâp devirleri milletlerin o anlarıdır ki hayat hamleleri en büyük kuvvetle kendini gösterir: Millî iradeler o anlar içinde önüne geçilemez bir şiddet kazanır. içtimaî hayatın an’anevi bağlarını on sekizinci asırda çözdü. En azametli şiirlerini. deryayı bilmezler. Yine Fransız edebiyatının en kudretli. Millî mücadele senelerinden beri Türk milletinin içtimaî iradesi. Biz bu hale biraz evvel “zarurî” vasfını vermiştik. sizi yükselten” diye tarif ediyor ve “Öyle bir eseri muhakeme etmek için bu asaletten. akıllara veleh verecek bir hârika gibi kendini gösterdi: Dünyaya karşı koymak ve dünyaya rağmen istiklâlini kazanmak. Saniyen sahte.

Bu muhakkak! Fakat “determinizm” .” diye bir hulâsa yapıyor.609 Çünkü hücumlar başlamıştır.. Anadolu’nun en ücra köşelerinden ona uzatılan ellerin her gün biraz daha çoğalması. yahut erkek hayatı gösteriliyor. Hiçbir şair. sanat yapmak değildir. içtimaî ve millî bir vazifedir. böyle değersiz bir şeyin. millî ruha ve millî hayata yabancı bir edebiyat devresi nâdir bulunur. -hatta!. Hayat-ı cemiyet. istenildiği. Ve içtimaîyatın daima ehlî ve ailî mezelletleri tasvir ediliyor. ilmi tetkik namına hurafeler uyduran yazılarda binlerce Türk çocuğunun zeka ve irfanını ihlal ediyor. Nikbin olalım ve bütün genç şairler yeni Türk hayatının istediği yeni mevzua doğru cesaretle yürüsünler. yalnız bu yolda münasebetlerden. herhangi kıymetin aleyhinde münakaşanın başlaması o kıymetin yıkılması ile birdir: İşte Abdülhak Hamit Bey.. Bu onlar için yalnız edebî değil. İşte bütün serseri ve macera hayatını nakil ve hikâye eden bin bir türlü neşriyatın en fazla revaç bulduğu bir anda çıkan “Hayat” gibi ciddi bir mecmuanın gördüğü rağbet.istediği gibi değil. Bütün cihan sanat ve edebiyatı ve bu miyanda Türk sanat ve edebiyatı en kısır bir devre içinde bulunurken kalem sahiplerinin vazifesi hiç olmazsa bu kısırlığın içtimaî bir buhrana tebeddül etmesine mani olmaktır. ferdî ve şahsî arzularla teşekkül etmiyor. hayatın birinci sayısına ithaf ettiği küçük fakat ehemmiyetli bir makalesine: Ey şairân düşündürünüz halk-ı âlemi En çok düşündüren kılar insanı terbiye diye başladıktan sonra: “Dikkat ettim bir zamandan beri sahnelerimizde hep kadın aşkı. yazabildiği kadar yazıyor. Hiçbir edebiyat devri. Evet. İşte bazı genç muharrirler ki yevmi gazetelerde aynı şikayeti tekrar ediyor. hep kadın sadakatsizliği. “Canım nasıl isterse öyle yazarım. biz henüz bu sanat mesleğinde o seviye-i irfana girmeden ve o mertebe-i gına ve istiğnaya ermiş değiliz.. Tiyatromuz nasıl Fransızların fuhuş ve zinâ piyeslerini adapte etmekle meşgul olduysa matbuatımızda mütemadî bir faaliyete aynı cins roman ve hikâyeleri ailelerimizin haremine kadar soktu. Değil.. Adaptasyon iptilası bir kısım muharrirlerle birlikte pek değerli bir iki genci de kolaycılığa alıştırarak ibda melekelerini söndürürken. sahte.” diye soruyor.” diye derme çatma yazılarla vakit geçirmek. yahut münasebetsizliklerden mi ibarettir. gülüp geçerler. yahut erkek muhabbeti. Sonra pek haklı olarak diyor ki: “Avrupa tiyatrolarındaki seyirciler bizimkilerle mukayese edilemez. isteyerek veya istemeyerek serseriliği propaganda eden.” İşte genç bir müderris: “Fikir ve sanat hayatımızda son beş on senelik edebiyatımız kadar berbat. “Fatalite Historique Tarihi Kader”in bir cephesi de “Fatalite Litteraire Edebî Kader”dir. Onlar ekseriyeti itibariyle sahneden ders-i ahlak almak ihtiyacından vareste oldukları için mahal-i edep ve haya temsillerden müteessir olmazlar.

yeni düşünce aşılayan. romantikleri.” Halk şairi denilen Yunus Emre’nin ümmî olduğu hakkındaki rivayet bir efsaneden ibarettir.” demenin caiz olamayacağına kaniyim.” Münakaşa edile edile. bu da doğru!. bin bir içtimaî ve iktisadi mahrumiyetlerle sarsılmış bir milletin muharrirleri daha çok müteyakkız davranmak mecburiyetindedirler. beşerin zekası sayesinde bugün medeni memleketleri istila edemiyorlarsa. Fikret’in dediği gibi “Hakiki sanatkâr insanlara ve milletlere örnek olan ve örnek verenlerdir. Muhakkak ki zarar inanmakta değil. bütün klasikleri. Türk şairleri içinde Abdülhak Hamit’in müstesna mevkiini. devrinin irfan itibariyle yüksek bir şahsiyeti idi.” demekle hata etmiş olmuyor. Bu cinsten yüksek şiir. lehinde aleyhinde söz söylene söylene artık bugün mütarefe mahiyetini alan bir hüküm vardır: “Sanat sanat içindir. insana yeni bir duygu. her şeye teslim oluvermektedir.. Fakat büyük bir hakikat de şudur: En büyük şiir. onun “lirik bir filozof” oluşu temin etmiştir. gücü yetmektir. Sanatın hududu “Desinteressement hasbilik”tir. Nasıl tarihi. terennüm ettiği mistik heyecanların bütün memba ve esaslarına vakıftı. Bahusus umumî harp gibi bir dahiyenin içine girmiş. yahut “kader” dediğimiz şeye inanmanın bir kuvveti varsa kafamızda tekevvün eden yeni bir “fikir”in de ona karşı bir kuvveti vardır. İngilizlerin Acem şairi Hayyam’a verdikleri ehemmiyet de bilhassa bu noktada mündemiçtir. Hamit. nasıl yığın yığın fennî icatlar. hayatın da kanunlarını tanımak sayesinde hayatî meselelerde de elimizi mutlak surette bağlı tutmaktan kurtulabiliriz. aynı zamanda büyük bir mütefekkir oluşunda görüyor. Demin ismini yâd ettiğimiz “Goethe”. Edebî hayatımızda müşahede edilen türlü türlü sekametlere karşı kollarımızı kavuşturup “Ne yapalım yazılan ve olan bu!. facialarıyla dolduran taunlar. Buna da diyecek yoktur. çıktıkları yerlerde hemen söndürülüyorlarsa içtimaî hüsranlardan da zeka ve irademizle kurtulabileceğimize inanmalıyız.610 ile “fatalizm” bir değildir: Nasıl kanunlarını bildikten sonra tabiatı ve tabiat kuvvetlerini kendimize müfit ve hizmetkar edebiliyorsak. başka bir şey istemem” demek kendini aldatmaktır.” derken hayattaki mezlakaların propagandasını aklına bile getirmemiştir... C’est Pouvoire istemek. Frenk “Vouloir. “Hayyam” riyaziyat da dâhil olduğu halde asrının her ilmini biliyordu. Yunus. En adi şairler tefelsüf edenlerdir. Şair Goethe’yi Shakespeare de dâhil olduğu halde bütün dünya şairlerinin fevkinde bulan meşhur bir münekkit tamamıyla Faust’un tahliline hasrettiği tetkiknamesinde bu şairin büyüklüğünü. koleralar. ruhu yükselten şiirdir. hep bu kanunlara vukuf sayesinde birbirini veli ediyorsa. ancak irfan ile elde edilir! “Bana tabiat kâfidir.” Doğru!. Fuzûlî’nin dediği gibi “ilimsiz şiir olmaz. Eserlerine . Eğer “kader” varsa. ayrıca Acem şairlerini tamamı tamamına okumuştur. Filozof Guyau “Sanat demek hayat demektir.

Edebî bir zekayı öldüren muhakkak irfan kıtlığıdır. bunun için de bütün Türk mitolojisini ve halkiyatını tetebbu etmek bir vazifedir. Gençlerin vazifesi zekalarını beslemektir. nr. eski Arap ve Acem harsı kuvvetinde memleketimize yerleşemedi. 4.611 hâlâ hayran olduğumuz eski Yunan heykeltraşları (anatomi)yi gayet iyi biliyorlardı. c. 13 Kanun-i sani.” deriz. 5 . Büyük Türk inkılâbının edebiyatı.1. Mademki Garplılaşıyoruz. “Mişel Anes”ler birer allame idi. 1927.7. s. Şark felsefesini de lâyıkıyla hazmetmişlerdir. “Hayat”ın ilk nüshasına yazdığımız bir makalemizde söylediğimiz gibi Acemleri taklit eden eski dîvân şairleri. Bunun için aralarında Acem üstatları ayarında simalar vardı. Hani meşhur bir sözümüz vardır! “Ne ekersen onu biçersin. bu anayı ve çocuklarını yakından tanımak mecburiyetindeyiz. o vecdli edebiyata hazırlanmaktır. Şiir ve sanat tembel harici bir iş değildir. Membalardan ikincisi Garp şah eserleridir.3. Türk şairleri için. romancılarının hulâsa Avrupa ediplerinin huzuruna çıkacak adamlar yetiştiremedik. vecdli bir edebiyata menşe olmuştur. Bütün dünya edebiyatları birbiriyle alâkadardır. yani Alman romantizminin membaı “Cermen” menkıbeleridir. Frenkleri taklide başlayalıdan beri Avrupa şairlerinin. Hulâsa inkılâp devirlerinde yukarıda şerh-i izah ettiğimiz sebeplerle edebî hayat bir sükun devresi geçirir. Çünkü asrın irfanı. Bütün Garp edebiyatları bir ananın. Türk menkıbelerinin ilham almak. kanaatimce iki membadan gıdalanacaktır: Biri millî memba ki bilhassa asrî Alman edebiyatı da böyle bir membadan ilham aldığı için kuvvetlenmiş ve kendi vatanının hudutlarından dışarı taşarak alemşümul tesirler yapmıştır. Sanatkârların vazifesi. Eski Yunan edebiyatının çocuklarıdır. “Rönesans” devrinde “Leonardo Da Vinci”ler. Fakat bu. Asrî Alman edebiyatının. pek muvakkattir. Ali Canip HAYAT. Her inkılâp. sade Şark edebiyatını değil.

ruhumuzdan. Bu heyecanlar “tarif” ve “tasvir” edilemez. Ancak “ telkin” olunabilir. Fakat ruhta doğan heyecanların “vasıtasız tebliği” mümkün müdür? O halde ne yapmalı ! İşte mesele bu noktaya da dayanınca “sembolizm” nazariyatçıları demişlerdir ki mesela maviye mavi demek. Onlar sadece Haşim Beyi taklit ettiler. Kainat iki alemden müteşekkildir. ne “romantik” lerin heyecanlarına kalıp ithaz ettikleri “Images hayaller” ifade edebilir. “Maks Nordav” gibi filozof edipler. “Teodol Ribo” gibi üstat ruhiyatçılar bu tarzın izahıyla dikkatlice meşgul olmuşlardır. ağaçlar . Sembolistlerin kanaatine göre musiki ile şiir arasında hemen hemen fark yoktur. yer. Bizim edebiyatımızda “Fecr-i Atî” gençleri arasında “sembolizm”e en yakın numuneleri “Göl Saatleri” ve “Piyale” şairi Ahmet Haşim Bey vermiş ve hemen hemen onun şahsı ve eserlerine münhasır kalmıştır. Arkadaşları arasında o şairlerin ince ve mühim duygularını his ve temsil edenlere tesadüf edemedik. O rengin ruhta hasıl ettiği . Hatta “realist” lerin –ve “realizm” in şiirde bir tecellisi demek olan “parnasyen” tarzının– tarif ve tasvir usulü de kâfi gelmez. Her iki sanatın vazifesi eşya ile kendi ruhumuz arasındaki “ Les secretes affinites gizli sıhriyet”i ifade edebilmektir. Öteki “Monde Moral manevî dünya” ki benliğimizden.. “klasisizm” gibi. ruhumuzun bin bir türlü tahassüslerinden ibarettir. pek hulyavî. Zaten bediî temayülü pek hulyavî ve lirik olan Haşim Bey ilhamlarının örneklerini Fransız sembolistlerinden alıyordu. “romantizm” gibi azametli. Çünkü matbuat alemimizde şimdiye kadar böyle bir izah tarzını görmedik. deniz. Biz bu makalemizle “sembolizm” in mahiyetini psikolojik bir noktadan izah etmek istiyoruz. Fransa’da. Almanya’da. Bu iki dünya arasındaki “gizli sıhriyet” ne eski “klasik” lerin “estetik” lerine esas olan “Idees fikirler”. mademki şiir.612 “Edebî Meslekler”e Ait Tetkiklerden: SEMBOLİZM LE SYMBOLİSME On dokuzuncu asrın ikinci nısfının sonlarına doğru –İngiltere’de. Belçika’da. zengin bir devri ifade etmez. yahut da maviyi tarif etmek neye yarar. pek lirik bir şiir nevini hatırlatır.. şümullü. Fakat pek ince.yetişen bir kısım şairlerin mesleklerine. Biri “monde phisique maddî dünya” ki karşımızda duruyor : Gök. telâkki tarzlarına verilen bu unvan. gönülde yaşayan heyecanlardan ibarettir. “Sembolizm” in iddiası şudur . kırlar.

öteki “Kahkaha-yı Yes”de “ Vatanperverâne Teşebbüsler”. hiçbir gözle. malihulyaî gönlünün elemlerini telkin ediyor.şiir yazmıştır. Leylağın bizde uyandırdığı tahassüs telkin etmelidir. “Pencere Camlarında Akşam” diye on yedi.“Öksüzlüğüm” gibi. fakat anladığı yalnız kendi seciyesine. Mesela Tevfik Fikret merhum bu umumî ve alelade mana ile “sembolik” bazı şiirler yazmıştır: “Kahkaha-yı Yes” gibi . marazi bir hulya içinde pek nadide birçok müphem duyguların size telkin edildiğini anlarsınız. “Sükût” diye yirmi beş -hem de seri halinde. hiçbir sükûtla meşgul etmiyor. İşte Garp’ın “sembolizm”i ! Her meşgul olduğu mevzu gibi “sembolizm” de pek aykırı bakan “Maks Nordov” ın biraz haklı olarak dediği gibi bu vuzûhtan azade hulyavî şiirlerin karşısında herkes bir şey anladım zanneder. Biri şiirlerin zahiren gösterdiği manzaralar. “Sembolizmi anlatmak için içlerinden yalnız bir adamı ve o bir adamın da birkaç şiirini hatırlamak kâfidir . “Öksüzlüğüm”. “Gözlerde Seyahat” diye yirmi. pek farkına varmadığınız akislerini ruhunuzda canlanmış bulursunuz.613 tesirleri göstermelidir. Bu da ancak “maddî dünya” ile “manevî dünya” arasındaki “correspandance mürâsele” ye delalet edecek yegane bir vasıta olan “ sembol symbol . Adını söylemekle. Demek oluyor ki o lambalar. hayatî vaziyetine. Leylak bir çiçektir.. hiçbir pencere camıyla. Çünkü hepsi birbirine pek benzerler. kulaklarınızla mı işitiyorsunuz. Bu tarzdaki yazıların Garp sembolizmi ile hiçbir alâkası yoktur. timsal” lerle temin edilebilir. İşte mesleğin mefkûresine en çok yaklaşanlardan Belçikalı “Georgi Rodenbach” : “Lamba”lar diye on üç. yahut tasvir etmeye çalışmakla şiir yazılmış olmaz. “Girit Facia” sıdır. birbirine girift birtakım rüya parçalarının. o gözler. Bu basit mevzular için yığın yığın yazılmış şiirlerde bahsedilen lambalar. zarif. Onların delaletiyle hasta. gözlerinizle mi görüyorsunuz. “sembol” ün bu şairlerce kabul edilmiş hususî ve pek ince manasından büsbütün ayrı umumî ve alelade manası vardır. sükût hangileridir? Bu sualinizin cevabı yoktur. hatta “anlarsınız” demek bile doğru değildir: Anlar gibi olursunuz. terbiye ve tahsilimin derecesine göre sırf kendi ruhunda uyanan hususî duygularından ibarettir. Çünkü bunlardan hiçbiri unvanlardan gösterilen mevzuları tarif ve tayin etmez. . Meçhul. Bahis bu noktayı bulunca bir ıstıtrat yapmak lüzumunu hissedemiyorum . “Rübab-ı Şikeste” sahibi bu manzumelerinin her birinden iki mana kastetmiştir . Şair sizi muin hiçbir lambayla. o pencere camları. gözler. Yalnız okuduğunuz zaman tatlı. o sükûtlar birer sembolden. pencere camları. birer timsalden ibarettir...

Yarı yoldan ziyade yerden uzak. İçlerinde yetişen “Eredya” gibi üstatların manzumeleri mahir bir kuyumcu elinden çıkmış bir mücevher kadar parlak ve teraşideydi. Sembolistler vakıa bunun aksine olarak kelimecilikten. Belli değildir. O ( adam ). çünkü yukarıda izah ettiğimiz üzere bu mesleğe mensup şairlerin manzumelerinde heyecanlar bir zaman ve bir mekan içinde “tahayyüz” etmez. Yalnız hemen her “sembolist ” şair aynı şeyleri : Hüzünlü akşamları. tamamı tamamına “mücerret” tir. sakin ve kimsesiz kırları. Sadece birer “sembol”den ibarettir. o ( kadın ) kimdir? Bunu ne şair söyler ne siz tahmin edebilirsiniz. Fakat bu. iddiasında muvaffak olmuş ve gayesini bulmuş mudur ? Bu marazda söylenecek en munsifâne söz “Ribo” nun “Bulmamışsa da aramıştır. hangi devirde. İşte bunun içindir ki “sembolist” lerin manzumeleri tatlı bir “ibhâm” çeşnisi verir. Sembolizmin istihlaf ettiği “parnasyen” mesleği hususî bir manaya göre şiiri sanat haline sokmuştu. bakın : Dalların zirvesindeyiz ancak. her noktadan mahdut bir edebî mektep içinde mahsup kalmaya müsait değildir. hudutsuz tahayyülleri nasıl itinakâr ve tasvirci bir “realism”i meydana çıkarmışsa “sembolizm”in de bütün şiir ihtiyacını tatmin edemeyeceğini derkardır. yahut bir şehri gösteriyor. Nitekim aynı eserin mensur mukaddimesi de “sembolik” şiire müteallik ve münhasır olması haşiyetiyle pek doğrudur. usançları terennüm ettiği için bu marazîlik “aksülamel” den hali kalmamıştır. Vakıa “sembolist ” bir şiirin içinde bazı hadiselerden bahsedilir. Bu “sembol”ler ara sıra “il” “elle” gibi zamirler de olabilir. Parnasyenlerin “estetik”inde kelimecilik ve şekil mükemmeliyeti esastı. Nitekim “aksülamel” yine kendi içlerinden başladı.614 Muallim Ribo “sembolizm” i “Psychologine des sentiments Hislerin Ruhiyatı” unvanlı pek mühim bir eserinin “L’abstraktion des emotions Heyecanların Tecridi” bahsinde tetebbu etmiştir.” fikridir. şekil . Klasiklerin mutaassıp kaidecilikleri nasıl pervasız bir “romantizm”in infilakına sebep olmuşsa. bitmez tükenmez sükûtu ve bunlar dolayısıyla meçhul kederleri. “Sembolizm”. Beşerin bediî vicdanı. Yarı yoldan ziyade mahe yakın. Nasıl istersen öyle dinle. hiçbir muin orman ve muin bir şehir değildir. Fakat bunlar hangi memlekette. kimler tarafından yapılıyor. abajurlu lambaları. romantiklerin coşkun. Şiiri bu mesleğin “estetik” inden haberdar olanlar için yadırganacak bir şey değildir. Bakarsınız şair bir ormanı. Mesela Ahmet Haşim Beyin “Piyale” sinde tesadüf edilen .

Şiir bu suretle hürriyetinden ve samimiyetinden kaybetmiş oluyordu. hatta vezin ve kâfiyenin mutat şartlarına riayet etmediler..vatandaş. onu bir kelime hulâsa edebilir: İnsanî sanat ! . Ve öyle oldular. canlı bir sanat tasavvur ediyoruz. fakat anlaşılır. Fakat onlar da şiiri başka şekilde bir sanat haline koymuş oldular: meçhul. münekkit. sanatkâr oldukları kadar. Düşünmediler ki bizi sanatkârın ruhunda alâkadar eden şey onun insan oluşudur.. Biz sembolü kaldıramıyoruz..” “Fernand Gray” uzun makalesinin sonunda her şairin hür ve serbest bütün ruhunu -yani sade hulyalarını değil. pek samimi..... Onların şiirlerini vücuda getiren kendi hususî hayatlarıydı. Biz pek vecdli. Onlar yalnız sanatkâr olmak istediler. Fransa’da bu tarz muin bir meslek olmadan evvel yetişen “Alferd de Vigny” ve “Charles Baudelaire” gibi şairlerin manzumeleriyle beraber bilhassa “Stefan Mallarme”nin mülahaza ve iddiaları nevin “moda” hükmünü almasına bais oldu. Bu mesleğin tarihçesine gelince: İngiltere’de on dokuzuncu asrın ikinci nısfında meydana çıkan “Prerapheliste Prerafaelist” unvanlı bediîyatçılar güzelliği hakikatin bariz ifadesinden kaçınmakla. bir zamanlar kendisinin de mensup olduğu mektebe karşı şiddetli bir hücumda bulundu.fikirlerini.615 mükemmeliyetinden kaçındılar: Lisanî bünyenin icabına.. Bu sebeple İngiliz şairlerinin “Preraphelizm” den nasıl . filozof. esas olarak kabul eden parnasyen mektebinden. Biz bir şiir istiyoruz ki insanı anlatsın ve sade tahassüsleriyle değil. oğul. bütün samimiyetiyle terennüm etmesi iktiza ettiğini söyleyerek sözlerine “İnsan olalım!” diye nihayet veriyor. İşte bunu gören şairlerden “Fernand Gray” nam yirmi dört sene evvel “Figaro”da neşrettiği bir makaleyle. Sembolistlerden çok evvel gelen “Alfred de Vigny” de sembol vardır. Otuz sene İngilizce hocalığıyla meşkul olmuş bir adamdı.. ihtiraslarını. âşık. Her devrin bütün büyük şairleri. pek geniş bir sanat. [hulya için güzellik] iddiasına bulunan sembolist mektepten sonra [hayat için güzellik]i müdafaa eden mektebin teşkili zamanı gelmiştir . [Güzellik için güzellik].. aynı zamanda insandılar: Yani baba. duygularını. fikirleriyle ve duygularıyla .. Almanya’da da “La Musique Wagnerienne Wagner-kâri musiki” nin revaç buluşu sembolist mesleğinin teessüsüne mühim bir amel olmuştu. hulya ve ibham içinde aramakta bulmuşlardı. Fakat o vazıh olmalı. fakat mutarrit ve elemli hulyalar sanatı . Dedi ki : “Parnasyenler gibi sembolistlerin de çok defa ihmal ettikleri şey “L’humatine insanlık” idi. Karanlık bir sembol anahtarı olmayan güzel bir çekmecedir. “Stefan Mallarme” yüksek bir şair değildi. Çünkü şairle bizim aramızda yegâne müşterek mikyas insanlıktır.

ne bir mesleğin reisidir. 27 Kanun-i sani. hulyavî şairler olduğuna şüphe yoktur. Fakat “Sembolizm” şiir için yegâne bir tarz ve bir mektep olamaz. rüyalı. nr. Yeni Fransız nesir onu “Prince des poetes” sultanü’ş şuara” itibar etti. buhranlarla çıktığı.9. ruhun bin bir fani samimiyetini terennüm eden pek derunî şiirler bırakmıştır. s. pek heyecanlı şiirler yazmaya başlamıştı. 4 . Bu mükemmel fakat kendi salikasından başka bir şey tanımayan serseri şair beşeriyete hulya ile.3. müphem. ruhî hayatımız mütevali bir “amel”ve “aksülamel” den ibarettir. İşte “Mallerme” tenkidi muhazalarıyla yeni başlayacak sembolik nevin inkişafını propaganda etmiş oldu. ne kadar cazip olursa olsun bir mektebe bağlı kalmak. O zaman Fransız şiirine “parnasyen” tarzı hakimdi. İşte Fransız sembolistleri bu şiirlerden çok şey aldılar. Ali Cazip HAYAT. Hulâsa o bir “The oricien nazariyatçı” saffetiyle –kendi pek liyakatli bir şair olduğu halde– liyakatli şairleri yetiştirmiş oldu. zarif. pek emsalsiz. şahsiyetin mezarıdır. adalî manzumeler yazılıyordu. şiir ve sanat aleminde pek tehlikelidir. yeni idealler. Çünkü “sanatta mektep”. Esasen ne kadar dilfirîp. Fakat sözün doğrusu “Pelisye”nin dediği gibi o ne prenstir. Hele insanlığın koskoca ve pek muharrip bir harpten birçok zelzelelerle. Hulusa sembolistlerin ince.1.616 müteessir olduklarını biliyordu. Yine o seneler zarfında “Paul Verlaine” parnasyenlerin arasından sıyrılmış. yeni kıymetler yaratmak için bocaladığı bir zamanda narin. c. Beşeriyet zaman zaman her şeyden hoşlanıyor ve her şeyden bıkıyor. 1927. Hep plastik. bilhassa marazî bir tarzın muhayyileleri ve zevkleri tatmin edebilmesine imkan yoktur. esrar ile dolu.

İşte kelime bütün bu delaletlerinden de müteessir olarak hassaten on yedinci asırda eski Yunan ve Latin edebiyatlarını taklit ederek meydana çıkan edebiyata mümeyyiz vasf oldu. bir sanata. “Souverainete du gout zevkin amiriyeti” ni tanımak Fransız bediiyatçılarına göre klasisizmin bir fârikasıdır. Bu itibarla ben bu milletin muteber bir ansiklopedisinden şu mülahazanın naklini pek faydalı görüyorum: Bir muharrire veya bir esere klasik demek için iki esaslı şartın o muharrir veya eserde tahakkuk etmiş olması lâzımdır: (1) Şu veya bu hususta “autorite sulta”ya malik olabilmesi (2) Üslup ve temin ettiği zevk itibariyle kendi nevinde bir model sayılabilmesi… Bir lisana.bu fikri büyük bir vuzûhla anlatmıştır. “Classe” sınıf manasına geldiği için “mektep”le alâkadar şeylere -bugün bile. Fransız münekkitlerinin kanaatine göre bir esere yalnız kuvvetli bir manayı ihtiva ettiği için “klasik” denemez. bir “Perfection mükemmeliyet” göstermiş. fakat “klasik” tabiri üzerinde biraz tevakkuf etmeyi. Naci merhum: Bir sanihanın olması hakkıyla mübeccel Olmayla olur sebk ü modası mükemmel Demekle .. “klasik tetkikat”.Fransızlardır. mensup olduğu asırda sayısız numuneler vermiş olsun. Eskiden “klasik” demekle “birinci derecedeki muharrirler”i kastederlerdi.bu nam verilir: “Klasik kitaplar. Onlar “zevkin amiriyeti” demekle “muhayyile”nin faaliyetini “akl”ın hüküm ve nüfuzuna tevdi etmekten mütevellit. Biz bu makalemizde o sistemi izaha çalışacağız. “muvazene”yi kastediyorlar. kelimenin şümul ve mahiyetini tasrih eylemeyi pek lâzım sayıyorum. Teşekkül veya . bir edebiyat veya sanat devrine o zaman klasik denilebilir ki büyük bir zevk ve sıhhat. “Yunanca ve Latince klasik lisanlardır” gibi… “klasik tarzın en salahiyetli sahibi -biraz aşağıda izah edeceğimiz üzere. Yine onlara göre “klasik edebiyat” milletlerin kemal devri edebiyatıdır. Şekil ve esas arasında muvazene: İşte klasisizmin aradığı güzellik!.617 “Edebî Mesleklere” Ait Tetkiklerden: KLASİSİZM LE CLASSİCİSME “Klasisizm” on yedinci asırda Avrupa’da ve bilhassa pek zengin olarak Fransa’da teessüs ve inkişaf eden bir edebiyat sistemine verilen unvandır.bilerek veya bilmeyerek. O eserin bilhassa ifade itibariyle kuvvetli olması pek lâzımdır.

Mevzu mistik olsa bile lisan ve sanat itibariyle bu. Fakat klasik edebiyata hasr ve tahsis edilmesi itibariyle dikkate şayandır. Bu ihtiyaç on dördüncü asrın ortalarına doğru ve bugünkü hür medeniyeti yaratan mesut bir inkılabı doğurdu: Rönesans!. meşhur “Divin Comedie” sini İtalyancayla yazmıştır. Daha on üçüncü asırda şair “Dante Alighieri” (1265-1321) halkın konuştuğu lisana kıymet vermiş. fakat “kurun-ı evveli”deki Latin muharrirlerine meftuniyeti onu daha eski zamanlara sürükledi: Yunan üstatlarının yazılarını toplamaya. Hulâsa ölçülü ve tartılı söz söylemek bu mektebe mensup muharririn birinci vazifesidir. Dante.. . Rönesans tarihinde öyle bir merhaledir ki onu halk kitlesi değil.” deyişi bunun içindir. “İlyada” ve “Odise” kendisine hırz-i can olmuştu. Nasıl karanlıkta kalan bir adam aydınlık ihtiyacını şiddetle duyarsa insaniyet de “kurûn-ı vustâ”nın zulmetinde asırlarca bunaldıktan sonra böyle bir nur ihtiyacını hissetti. “Kurûn-ı vustâ”da zeka esir ve mahbustur: Maddî ve manevî dünyada ne varsa bila-istisna hepsi “din”in mutaassıp kaidelerine uymak. Müteakiben yetişen “Petrarca” (13011374) da yeni başlayacak bir hayatın ilk zamanlarında görüldüğü üzere biraz bocaladı. Aynı devirde bir de “Boccacio” (1313-1375) yetişmişti. okumaya mecbur etti. Meselenin kelime üzerinde evvela böyle bir taslağını yaptıktan sonra (Klasik devir) in inkişafına sebep olan en mühim ameli anlatabiliriz. Birçok eserlerini Latince yazdı. Frenk edebiyatçıları bütün bu sebeplere binaen der ki klasik eserlere “ölmez” namını veriyorlar. bilakis bir durgunluk. zamanındaki bütün ilimleri tahsil etmiş ve istidadını irfanıyla kuvvetlendirerek muvaffak olmuş bir dahidir. Bu itibarla coşkunluk ve heyecan görülmez.. Şair “Homer” ile filozof “Eflatun”un eserleri Petrarca’a Yunanca öğrenmek mecburiyetini ilham etti. O da “Petrarca” gibi eski Latin ve Yunan edebiyatlarına meftun kaldı. “Rönesans”ın ilk ışıkları İtalya ufuklarında göründü.618 inhitat asırlarında bu muvazeneye ve bu muvazenenin temin ettiği mükemmeliyete tesadüf edilemez… Şu mülahazanın umumî ve şâmil sözlerden olduğuna şüphe yoktur. Müverrih “Michelle”nin “Rönesans dünyayı yeniden keşfetti: Onun sayesinde insaniyet adalete ve akla istinat edebildi. İlim ve edebiyata kilise Latincesi hakimdi. yeni bir şeydi. “Rönesans” ile beşeriyet işte bundan kurtuldu. yüksek zeka ve irfan sahipleri meydana çıkarmıştır. uyamazsa ortaya çıkamamak mecburiyetinde idi. bir muvazene müşahede edilir.

bir taraftan da birçok İtalyanlar Yunanca öğrenmek için İstanbul’a geliyorlardı. Muhteşem saraylarının duvarları üstat ressamların tablolarıyla. “Bude”nin bilhassa telifatı ve şakirdi “Danes Dones” in dersleri. İşte bu adam “Hümanizm” mesleğinin teessüs ve inkişafına pek çok hizmet etmiştir. Fransa’da… umumî bir cereyan halini aldı. Pavi’de Venedik’te Yunanca muallimliği etti. Bundan dolayı bilhassa İtalya’ya geldi. bahçeleri nefis mermer heykellerle müzeyyendi. Istıraden kaydedelim ki on beşinci asırda İtalya esasen pek dün bir derecede değildi. Fakat Latince pek revaçtaydı. Almanya’da. Filolog “Bude Bude” (1467-1540) kendisine iltica eden İstanbul kaçkını Berrom’dan Yunanca öğrenmeye başladı. Bu adamların temayülleri “Humanisme” denilen çığırın açılmasına sebep oldu. İtalyan prensleri sanatkârların. (Homer)i aslından okudu. Paris’te bulundu. Fransa için “Homer” ve alelumum Yunan şah eserleri meçhuldü. Unutmamalı ki o esnada Guttenberg’in (1400-1468) matbaacılığı icat etmesi kadim şah eserlerin her tarafa intişarını temin eden mesut bir tesadüf olmuştur. Bizans İmparatoru “paleolog” tarafından Türklere karşı muavenet temini için İstanbul’dan Avrupa’ya gönderilen Yunan alimi “Manuel Krizularos” (1355-1415) Rumlarla Latinlerin ithadı tarafları idi. O aralık Fransa’ya gelen Bizanslı alim “Lascaris Laskaris” (1445-1545) ten sonra ders aldı ve asrının mükemmel bir “Yunaniyat” çısı oldu. Bu hareket bütün Avrupa’ya sirayet etti: Felemenk’te. Bu çığırın ilk merkezi “Florans” şehriydi. Filvaki on beşinci asırda halk diliyle yazı yazılıyor değildi. Kadim Yunan şah eserlerinin yavaş yavaş kafalarda uyandırdığı serbestî temayülleri. Hele Fransa’da “Kolej De France”ın tesisi (1540) hümanizmin kuvvetlenmesine ve binnetice asrî Fransız edebiyatının meydana çıkmasına sebep oldu. Evvela Florans’ta sonra Milano’da. Meftun kaldı. verdiği bediî terbiye ile imtizac ederek asrın sonuna doğru kilise lisanını inhisafa uğrattı. Eski Yunan şah eserleri İtalya’ya gidiyor.İşte Petrarca’ı. “Kurûn-ı vustâ” edebiyatlarındaki sırf dinî tahassüsler dar ve mutaassıp zihniyet onlarda yoktur. İstanbul’un bizim tarafımızdan zaptı (hümanizm) cereyanını şiddetlendirdi: Birçok Bizanslı alimler hep İtalya’ya geçtiler. Hepsi zengin bir asatirden ilham alıyor. başta “Ronsar” (1564-1585) olmak üzere bütün “Pleiade Hleyad” ediplerini meydana . Hayalin serbest unsurlarıyla gıdalanıyorlardı. Hükümdar nezdinde de itibar kazanarak “Kolej De France” ın teessüsüne hizmet etti. muharrirlerin hamisiydi. halkın konuştuğu lisanla kuvvetli edebî eserler yazılmaya başladı. Daha sonra Roma’da. Boccacio’yu bu servet ve hürriyet teshir etmişti.619 Kadim Latin ve Yunan eserleri “Pajienne müşrikane idi.

Fransız edebiyatını o kaynaktan fışkıran nur ve insaniyet şarabıyla kandırmak icap ettiğini ileri sürüyordu. oraya. İşte bu türlü hazırlıklardan sonra on yedinci asrın “klasik devri” inkişaf etti. istiarelerde ifraza düşmüşler. muharrirleri muhafaza ediyordu. şiir ve sanatın kaynağına gitmek. “Klasik” zihniyetin nazariyatçısı olan “Bovalo” (1636-1715) şiirde iki şeyin hükümran Kelimenin Türkçesi “Ülker”. kadim Yunan şah eserlerini tanıyan şairleri de tenkit ediyor. Bunlar yedi kişiydiler. hatta bizzat ispat etmişti.aynı noktaya temas edeceğiz. Kitapta Ronsar tarafından telkin edilmiş iki esasî fikir müdafaa ediliyordu: Fransız lisanına muhabbet. Fransızcanın fakir bir lisan olduğunu kabul. “Ronsar”ın etrafında “Du Bellay” de dâhil olduğu halde genç şairler toplandı. “Ronsar” bütün eski edebî nevleri ihya ederek Fransa’da yeni bir şiir ve edebiyat vücuda getirmek istiyordu. Şiirin hududunu genişletmek için kadim edebiyatlarda görülen bütün nevlerin hiç çekinmeksizin iktibas ve tatbiki lâzımdı. Arapçası “Serya” Acemcesi “Pervin”dir. Dostu ve fikir yoldaşı “Du Bellay Du Beley” bin beş yüz kırk dokuzda La Defence et illustration de La Langue Française’i neşretti. “Du Bellay” ana dilini ihmal ederek kötü Latince ile yazı yazan alimleri. Fakat kaniydi ki ana dili zenginleşmeye kuvvetlenmeye pek müsait ve müstaittir.tatbik etti. Hele eski Yunan asatırından istifade edilmeye başlanınca millî lisanın şerefi büsbütün artacaktı. Yunan esatirinde ise (Atlas) ın yedi kızına verilen unvandır. Hulâsa “Du Bellay” Rönesansın emrettiği yeni yeni edebiyatın programını çizdi. Gruplarına yukarıda da işaret ettiğimiz üzre –“Pleyad” denildi. yani “Kolej De France”ın teessüsüyle klasik Fransız edebiyatı doğmuş oldu. 1 . “Ronsar” da aynı programı -bütün edebî nevlere misaller vererek. Yalnız “trajedi” ve “komedi” nevlerine ait numuneleri şakirtlerinden “Judel” (1542-1574)e bırakmış oldu. Biraz sonra -bize telâkki cihetiyle. (1) “Pleyad şairleri”nin gayeleri Fransızcanın ibtikariliğini ve istiklâlini temin etmekti.620 çıkarmış. Fransızcanın safiyetini bu itibarla bozmuşlardır ki bütün bu pürüzleri de müteakiben yetişen “Malerb” (1555-1628) temizleyerek meydana mükemmel bir edebî Fransızcanın çıkmasını temin etmiştir. Ronsar’ın halefleri ecnebî kelimeleri çokça kullanmışlar. Burada dikkat edilecek en mühim şey: klasik edebiyatın ana diline hürmet ve muhabbetle başladığı noktasıdır. Gerek eski ve muasır ecnebî lisanlarıyla köylü lehçelerinden kelimeler istiare ederek. müvellit lafzlarda. Bu itibarla “Du Bellay” güzelliğin canlı membalarını. gerek unutulan eski Fransızca lafzları ihya ederek bunu temin etmek mümkündür. yeni zihniyete zıt skolastik edebiyata muhalefet.

hikmetlerle. Zaten ne sahneleri. Yunanlılar. felaketli vak’aları sahnede göstermekten çekinmedi. Trajedi şahısları -Romalılar. İşte bu Valo’nun mutaassıbâne müdafaa ettiği “üç vahdet”in esası budur. “Corneille” trajedisinin “estetik”i “vazifenin kutsiyeti” esasına müsteneddir: ahlakî . Bovalo’nun fikrince bir şairin kendi kalemi hakkında bilerek şiddetli davranması lâzımdı. muharripleridir. Müteakiben yetişenler ve bilhassa “Mere” Yunan filozofu Aristo’ya isnat olunan kaideleri tatbik etti. Beş perdelik bir trajedide de sahnenin değişmemesi “dekor”un fakrını intaç etmiştir. Malûmatlı bir münekkitti. ne seyircileri vardı. Komedi ise “Judel”le arkadaşlarının gayretlerine rağmen eski Yunan ve Latin şah eserlerinden ziyade “kurûn-ı vustâ” mahsullerinden müteessir olmakta devam ediyordu. Sahnede geçen zaman yalnız birkaç saatlik bir şeydir. Sanat noktasından bunlar iyi eserler değildi. Tam klasik trajedide “fiil ve hareketin en çoğu şahısların ruhlarında cereyan eder. bu suretle biraz sonra meydana çıkarak “tam klasik trajedi”nin ilk mükemmel numunelerini verecek olan “Corneille”e gideceği yolu göstermiş oldu. Elbise itinası da yoktu. On altıncı asır trajedisi uzun “irade tirad”lardan. “Judel’in ilk Fransızca trajedisi “Fleavpatra” ve ilk komedisi “Ujen” evvela “Otel Durens”te. “Hardi” bunlardan bir grupe oynatmak üzere birçok piyesler kaleme aldı. Sanatın mutlak kaideleri vardı ve sanatkâr olmak için “muhayyile”den ziyade “say” elzemdi. Vak’alar seyircilerin gözleri önünde gösterilmez.Bundan dolayıdır ki “diyalog”lar trajedilerde mühim bir mevki tutar. Korkunç. Yalnız nakil ve hikâye edilir. Rolleri mekteplilerle amatörler ifa etti. “Leb on sens zevk-i selim”. “Pleyad” şairleri kadim şah eserler tarzında trajediler. Bu asrın sonlarına doğru Fransa’da “seyyar komediciler” peyda olmuştu.On dördüncü Loui devrinin kıyafetiyle sahneye çıkarlardı. Bu şahıslar “kurun-ı evveli”nin kralları. prensleri. Bu da yalnız bir yerde cereyan eder. Kendisinden sonra gelenler hep onun fikirlerini kabul mecburiyetinde kaldılar. Bu fakir dekorda zaten “mahallî renk”e ehemmiyet verilmezdi. kraliçeleri. Bu nevde yegâne ehemmiyet verilen şey “üslûp”tu. Yabancı yazılardan nefret eden Bovalo değerli muharrirlerin ve hassaten şair “Racine”in sadık bir müdafakarıydı. ne aktörleri.621 olmasını istiyordu: “La raison akıl”. seyircinin alâkası tek bir vak’a üzerine celp edilir. Çoğu trajediydi. darb-ı mesellerle süslenmiş monologlardan müteşekkildi. “Action fiil ve hareket” pek fakirdi. sonra bir “kolej” in salonunda oynandı. “Klasik trajedi”nin ilk muvaffak muharriri “Corneille” (1606-1684) dir. fakat bu ilk eserler alelade tercüme ve adaptasyonlardan ibaret kaldı. komediler yazmayı tecrübe etmişlerdi.

dokunur. Corneille’de hikmetler. elemli duyguların. Birincide takdir olunan. tahrik eder. Racine zevklendirir. pek parlak ifade ederler. Ve bilhassa der ki: “Corneille bizi kendi fikirlerine münkad eder. Moliere komedisinin gayesi kepazelikleri teşhir ve insanları terbiye etmektir.622 fazilet. Moliere’dir. hulâsa beşeri ıztırapların şairleridir] der ki bu hükmü hiçbir kelimesini değiştirmeksizin iki Fransız klasiğine de tatbik edebiliriz. Moliere . Vakalarda aşk ve ihtiras galip gösterir. Bu fikirden ve “asalet ve ulviyet” mevzularından ayrılmayan muin klasik kaidelerden kurtulmuş yegane şair. hatta taklidi icap eden hasletler vardır. Corneille mevzularını Roma tarihinden alıyordu. onların matemini tutmaz da üçüncü oğlunun düşman önünden kaçtığı. “Buvalo”nun muasırlarına icbar ve telkin ettiği “aklın her şeye faikıyeti” fikri asrın ve müteakip yeni felsefenin en büyük siması “Dekart”ın nokta-i nazarından ibaretti. İkincide herkesin gönlünde yaşayan hatta bizzat duyulan şeylere tesadüf edilir. ihtiraslarla. Klasik komedi “Moliere” (1622-1674) in şahsında kemalini buldu. Bu klasik dahiye hakiki manasıyla “realist bir sanatkâr” demekten çekinmemeliyiz. Racine çok tabiîdir. Yunan edebiyatını en iyi tetebbu edenlerden Muallim Kuruvaz: [“Sofokl” takdir ve hayretin “Uripidir” hararettir. gebermediği için gazaba gelir… Corneille’in trajedilerinde şahıslar fikirlerini pek hatibâne. (Horas)da iki oğlunun katledildiğini duyan ihtiyar Romalı. Meşhur Labroyer “Seciyeler” unvanlı eserinde bu iki klasik üstat hakkında bir mukayese yapar. Fakat sırf seyircileri eğlendirmek için de eserler yazmıştır. akideler göze çarpar. kaideler. hatta kalbin en samimi temayülleriyle uğraşır ve galiba çalar. Fransız trajedisinin en mükemmel numunelerini Racine (1639-1699) vermiştir. tecavüze uğrayan babasının intikamını almak için nişanlısı (Şimen)in babasını öldürür. Racine Yunanlılardan iktibas etti. Corneille insanı yükseltir. yine Kruvaze’nin dediği gibi. Racine oldukları gibi. hayrete düşürür. Bunun sebebi şudur ki Corneille. istediği yere sürükler. acayip. pek kuvvetli. Corneille insanları “olmaları lâzım” geldiği gibi tersim eder. (Sid)de Rodrik. En mühim rolü kadınlar ifa eder. Racine bizimkilere tab olur. nâdir. gönüllere nüfuz eder. Çünkü yaşadığı devrin hayatını eserlerinde derin hatlarıyla tecelli ettirmiştir. terbiye eder. trajedilerinde asalet ve ahlakîyete pek ehemmiyet veren Yunan şairi “Sofokl”u üstat tanımıştı… Racine ise beşeri ihtirasları tasvir eden “Uripid”i taklit ediyordu. Racine’de zevk ve duygular… Corneille çok ahlakî.

Buraya son bir istitrat olarak kaydedelim ki bizim “Dîvân edebiyatı”na. 2 . Fakat bunu şerh ve izah etmek şu makalenin vazifesi değildir. 1) 2) 3) Klasik edebiyat. Türk milleti o edebiyatın devam ettiği asırlar zarfında tamamen “kurûn-ı vustâ” hayatı yaşıyordu.13. 5 Bizim Dîvân edebiyatı da bu noktadan aynı mahiyettedir. Bu edebiyat “estetik” ini eski Yunan şah eserlerinden iktibas etmiştir. 4. Dîvân edebiyatı İslamî bir edebiyattır. milletin konuştuğu lisana kıymet vermiştir ve milletler edebiyattır. “Klasik edebiyat” Fransızların millî malıdır. edebiyatı zaafa düşürmüştür. Ayrılmasına esasen imkan mutasavvur değildir. Dîvân edebiyatı sisteminin lirik olmayışı mesela Fuzûlî veya Nedim’in lirik olmamalarına mani değildir. tecritçi bir Klasik edebiyat. sistemi itibariyle asla lirik değildir. Hatta bu nokta onun en bariz bir “ alamet-i farika” sıdır. Kuvvetini -hatta Racine’de bile. c. Klasisizmi izah ederken Fransız edebiyatından ayrılmadık. Fransa’ya ancak bir mektep ve bir taklit olarak girdi. “Klasik devir” lisan için “mükemmeliyet” devridir. mahiyeti. Ancak unutulmamalıdır ki Fuzûlî’de. nr. 4) 5) Klasik edebiyat. ancak İran edebiyatını model olarak kabul ettiği ve muin kaidelere tab bulunduğu için ara sıra (klasik edebiyat) denilmektedir. 24 Şubat. Almanya’da “mektebi klasiszm”.skolastik kafa taşımaktan ayrılmamıştır. zekadan alır. Sadede gelelim: Bütün yukarı ki izahattan sonra “klasisizm”e tahlili bir nazar atfedebiliriz. şümulü düşünülecek olursa onun “Garp klasisizmi) ile hiçbir müşabeheti yoktur.1. Ve bu iki büyük şair muasırlarınca ancak “Dîvân edebiyatı” estetiği dâhilinde maharet gösterdikleri için rağbet bulmuşlardır. çünkü hiçbir dîvân şairi -velev ki dünyevi duyguları terennüm etmiş olsun. Bu edebiyat bilhassa lisan itibariyle kâmilen (skolastik) yani “medresevî”dir. Zaten zihniyet itibariyle de öyledir.623 kendi başına bir dünyadır. Bunu ayrı bir makaleyle izaha çalışacağız. Binaenaleyh “lirik” değildir. Kurûn-ı vustânın “skolastik” zihniyetine aksülamel olan klasik edebiyat “Rönenasns” ın bütün mahsulleri gibi hat-ı zatında (lâyık) tır.2 kendilerini klasik edebiyatların sayesinde evvela lisanlarında bulmuşlardır.3. Nitekim ona aksülamel olan “romantizm” de Alman ve İngiliz mahsulüdür. İngiltere’de. s. Nedim’de bile “zeka” ve “zihin”in rolü barizdir. Yoksa şu uzunca makalemizle şerh ve izah ettiğimiz üzere (klasik tarz)ın menşei. mutlak surette “Rönesans”ın bir mevlüdüdür. çünkü bu tarzın en mükemmel numunelerini o edebiyat vermiştir.gönlünden değil. Ali Canip HAYAT. 1927. Zihni.

1-Nedîm için "nerede medfûn olduğu malûm değildir" deniyor ve ilâveten "fi'lhakika Üsküdar'da Karacaahmet Mezarlığı'nda Tunusbağı civârında yine 1143/1730'da vefât etmiş Nedîm Ahmed Efendi isminde bir zâtın mezartaşı el'ân mevcûd ise de bunun aynı tarihte vefât eden yine o isimde diğer bir müderrise ait olması ihtimâli daha kuvvetlidir.624 Edebî Meselelere Dâir: EDEBİYAT MERAKLISI BİR GENCE MEKTUP Şâir Nedîm Hakkında Azizim. ciddi bir zât olduğuna kâilim. Hattâ bu serîye dahil olmak üzere bendenizden de birkaç şey istemişti. Kendisinin ilme hürmetkâr." Mütâlaası yürütülüyor. Şöyle ki evvelâ bütün ulemâ silsilesini hareketlerine göre muntazaman tesbit eden "Vekâyiü’l-Fuzalâ" adlı gayri matbû muazzam eserin üçüncü cildi bu babda kat'i ve bütün şüpheleri reddedecek mükemmel bir vesikadır. Riyâset eden zât yakın bir arkadaşımdır. Sâniyen: Şâirin ölümü münasebetiyle muâsırlarından biri: Rahm itmedi kimesne anın âh ü zârına Âhir götürdi anı da miskîn mezârına diyerek Üsküdar'da medfûn olduğuna işaret etmiştir. Bu itibarla diyorum ki halka ve gençliğe büyük bir Türk şâiri hakkında baştan başa hatalı malûmat verecek böyle bir yazıdan haberi yoktur. Bir buçuk sene evvel Tarih Encümeni Mecmûası'nın o eserden bazı parçalar neşretmeğe başlaması üzerine. Mütâlaamı soruyorsunuz. Eğer olsaydı -dokuz buçuk sahifelik minimini bir risâlede bileüzerine kendi ismi geçirilen bir eserde tarihî hakikate bu kadar aykırı düşen şeyleri neşrettirmezdî Bakınız bunlardan birkaçını kaydedivereyim. Bunda Damat İbrahim Paşa devri ulemâsından iki "Ahmed Nedîm" Efendi olduğunu iddia etmiştir. Tanınmış bir zâtın riyâseti altında "güzide bir hey'et-i ilmiyye tarafından" vücûda getirildiği ilân edilen serî içinde bu kadar yanlış bir şeyin nasıl çıkabildiğine hayret ettim. Çünkü o devirde kendisinden başka "Müderris Nedîm Ahmed Efendi" yoktur. "Milli . "Nedîm"in hayatına ve eserlerine dâir son günlerde çıkan bir küçük risâleyi lütfen göndermişsiniz. Halbuki Karacaahmet'teki mezar muhakkak şâir Nedîm'indir. "Müverrih İsmet Efendi" namında bir zât bundan otuz sene kadar evvel "Şeyhî Zeyli" unvanıyla bir eser kaleme almıştır.

zuhûrunu. İhtilâl olunca "Nedîm" heyecana düşmüş. devamını. Bu risâlenin birçok satırları gibi bu cümle de vaktiyle bir zâtın Nedîm hakkında yazdığı yanlış bir mütâlaanâmeden alınmıştır." diye yine vaktiyle diğer bir zâtın söylediği söz tekrar ediliyor. Bu itibarla Nedîm hakkındaki malûmatımız elbette noksandır. Nedîm ancak Damat İbrahim Paşa'nın sadâretinden sonra "Oh!" diyebilmiştir. Halbuki Sâlim'in eserine zeyl olmak üzere kaleme alınan "Râmiz Tezkiresi" bu babda sarîh malûmat vermektedir. Nitekim "Hayat"ta Çelebi-zâde Âsım. Şâirin muâsırları tarafından kaleme alınan vesikalarla taban tabana zıttır. itfâsını "Hayat"ta yazacağım. 5-"Şahsî hayatı itibariyle Nedîm sanki ezmine-i kable't-tarihiyyede yaşamış bir zâta benzer. asla "kable't-tarih" bir devirde . İstanbul'da tabiî hayat ve huzûr başlamış. hattâ meşhûr ve matbû "Subhi Tarihi" gözden geçirilecek olursa bu iddianın da doğru olmadığı anlaşılır. Halbuki –rebîulevvelin on beşinde başlayan isyân cümâziyelâhireden evvel bitmiş. Lütfen okursanız hakikati anlarsınız.625 Mecmûa"nın 53. hattâ Damat İbrahim Paşa mensûblarından birçok değerli adamlar tekrar memuriyetlere geçirilmiştir. Fakat şâir. "Varadin" felâketi halka keder verdiği halde Ali Paşa'nın şehâdeti herkesi sevindirmiştir. İsmet Efendinin iddiaları tamamen vâhîdir. garazkâr bir adam olduğu ise tarihlerde mukayyeddir. Nahifî gibi şâirlere tahsis ettiğimiz makalelerde Ali Paşa'nın elinden bu adamların çektiklerini bilvesile yazmıştık. dûçâr olduğu "illet-i vâhime"den kurtulamayarak 1143/1730 Cemâziyelâhiresi'nde vefât etmiştir. Muâsırînin: Rahm itmedi kimesne anın âh ü zârına deyişine bakılırsa tezkire sahibi "Râmiz Efendi"nin "illet-i vâhime" tâbir ettiği hastalığın şöyle böyle bir cinnet olduğu anlaşılır. 3-"Ali Paşa'nın Varadin'deki şehâdeti Nedîm'i kadir bilir bir hâmîden mahrum bırakmıştı" deniyor. Türkiyât Mecmûası'nın birinci nüshasında münderiç "Nedîm'in Hayatı" unvanlı uzunca bir tetkiknâmede birçok mülâhazalar gibi bunun da doğru bir söz olmadığını anlatmıştık. 2-"Nedîm"in 1143/1730 ihtilâli esnasında o devrin başlıca münevver ve ma'rûf zevâtı arasında öldürülerek terk-i hayat" ettiğinden bahsediliyor.1143/1730 ihtilâli bu risâlede "softa gürûhu"nun îkâ'kerdesi olarak gösteriliyor. Vâkıa büyük bir şâirin hayatı en hurde taraflarına kadar bilinmelidir. 4. âsîler tamamen tepelenmiş. Hâdisenin etraflıca bir tarihçesi olan gayr-i matbû Abdi Vekâyinâmesi. Şehit Ali Paşa'nın arasıra gösterdiği semâhata rağmen nasıl aksi. Pek yakında bu mühim ihtilâlin sebeplerini. numarasında bu meseleye dâir ufak fakat etraflıca bir tenkidnâme çıkmıştı.

Paşa kendisini pek sevmiş. hususî kütüphanesine memur etmiş. sadrâzamla. Babasının babası Sultan İbrahim devri kazaskerlerinden meşhûr Merzifonlu "Mülakkab Mustafa bin Muslihiddin Efendi"dir. Kelîm. kışın helva sohbetlerinde. ulemâ-zâde olduğu için küçük yaşında "mülâzım" olmuştur. bazan da eskilerine takdim edilmek suretiyle müderrislik silkinde hareket ve terakki ettirmiştir. bilhassa Farisî lisânını pek iyi öğrenmiştir. yazan zâtın kasdî gaflet ve ihmâlden . Ebe-zâde Abdullah Efendi'nin meşihâti esnasındaki bir imtihanda pek parlak cevaplar vermiş "medrese-i hâric"le müderris olmak hakkını kazanmıştır. Mehmed Efendi. Nedîm'in maskat-ı re'si İstanbul'dur. "Sekban Ali" medreselerindedir. Arapçayı. hatta pek seviştiği İzzet Ali Paşa'yı tam bir mukallid yapmıştır. Muhtelif vesikalar ve delâletlerle anlıyoruz ki Nedîm. şûh. Çelebi-zâde Âsım. "Nedîm" müstesna şiirleriyle genç yaşta başında "Sâbit" gibi bir üstât olmak üzere bütün muâsırlarının nazar-ı dikkatini celbetmiş. Nedîm doğmuştur. vakûr bir adammış. En mûteber vesikalara istinâden etraflıca tercüme-i hâlini "Türkiyât"a yazdığım bu değerli adamın hayatından bilvesile burada icmâlen bahsedeyim! Nedîm'in babası Anadolu'da kadılıkla dolaşan Mehmed Efendi nâmında bir zâttır. ondan "Mehmed Efendi" dünyaya gelmiştir. zarîf fakat haysiyetine itinâlı. Fakat Damat İbrahim Paşa sadrâzam oluncaya kadar zarûret çektiği muhakkaktır. Nedîm de fırsat buldukça yalnız ana tarafından atalarını yâd etmiştir. her sene ramazanda takrîr edilen tefsîr derslerinde "kârî"lik vazifesini vermiş. İyi bir tahsil görmüş. Ölmeden bir sene evvel "medâris-i sahn-ı semân"ın biriyle tevkîr olundu. Neylî. Bütün bu hakikatler meydana konduktan. Nedîm yazın lale çerağanlarında. tezkireler Nedîm'i incitmemek için bu unvanı kullanmaktadırlar.626 yaşamış bir zâta -mahlûka dense daha münasip olmaz mı idi?. Âtıf misillü tanınmış şâirleri kendisine nazîre söylemek. hatta padişahla beraber safâlar sürmüştür. matbuât sahasına çıktıktan sonra kaleme alınan mezkûr risâlede görülen yanlışlar. tahmîs yazmak mecbûriyetinde bırakmış. Mustafa Efendi sudûrdan "Çeşmî Mehmed Efendi"nin kızını almış. Fakat Mustafa Efendi tarihte pek fena bir nâm bıraktığı için şâirden bahseden tarihler. Kâmî. "Nişancı Paşa-yı Âtik". Nedîm'e büyük babasına izâfeten "mülakkab-zâde" bile denildiğini muasırlarından meşhûr bir zâtın hatt-ı destiyle yazılmış bir fihristinden istidlâl ediyoruz. ekserîsinin üslûblarına tesir etmiş. Son müderrislikleri "Sa'dî Efendi". Kara Çelebi-zâde Abdülaziz Efendi ailesine mensup "Saliha Hatun"u tezevvüc etmiş. Seyyid Vehbî.benzemez.

Çünkü bu ufak tefek risâleler -doğru yazıldıkları takdirde. s.. Bilvesîle arz edeyim ki şâirin Damat İbrahim Paşa'ya takdim ettiği kasîdelerin asıllarıyla matbû nüshalarda tesâdüf edilen şekilleri arasında bazan fazlaca farklar vardır. Ali Canip HAYAT. Şu vaziyet karşısında o tanınmış arkadaşın riyâset ve nezâreti altında kaleme alınan şeylere itina edilmesini istemek hakkımızdır. Bunların biri ve belki birincisi Fâzıl Ahmet Bey'in "Şeytan Diyor ki"sidir. 3. Hayatî hakikatler. Maalesef görüyoruz ki bilhassa son zamanlarda tarih. Mensup oldukları edebî nev'iler başka başka olmakla beraber yirminci asrın Fâzıl Ahmet'iyle on ikinci/on sekizinci asrın "Nedîm Ahmed"i aynı kuvvet ve husûsiyette iki müstesna şahsiyettir. nr. . Yine görüşürüz efendim. 5 Mayıs 1927. Nedîm'in kasideleri. tarihî iğtişâşları arasında birkaç da güzel edebî eser intişâr etti.627 marazî bir zevk alır mizâcında olması ihtimâlini hatırlatıyor! Meğer ki bir şey okumaz bir adam ola!. Yeni çıkan eserler arasında diğer bir "enterasan"ı Ömer Seyfettin'in "orijinal" hikayelerinden müteşekkil "Bahar ve Kelebekler"dir. 1. İlk fırsatta neşretmek emelindeyim. 2. 23. ba-husûs kasîdelerinin tasviri ihtiva eden baş tarafları gazelleri kadar güzeldir. c. Halbuki mezkûr risâlede bu parçalardan hiçbir şey gösterilmemiştir.memlekete çok hizmetler edebilir. asılsız vâhimeler tahvîl edildi. İlmi seven adamların ittihat ederek bu vâhimelerle mücadele etmesi birinci derecelerde vazifeleri idâdına girdi. Bu son günlerin ilmî. Bendeniz Nedîm'in hayatında İbrahim Paşa tarafından iki meşhur şaire toplattırılmış nefis bir mecmûada bu güzel şiirlerin asıllarını buldum. Her iki nefis kitaptan pek yakında bahsetmek istiyoruz. efsanevî bir hal aldı. Nedîm'i en ziyâde ince zekası için seviyoruz. Fakat böyle birisinin de edebiyatın en meşhûr simâsını halka ve gençliğe pek sathî veya yanlış anlatmağa kalkışmak hakkı yoktur sanırım. Hele son haftalarda tasavvuru bile mümkün olmayan şeylerin ilmî birer iddia gibi ileri sürülmek istendiği görülmektedir.

eski Türk edebiyatına umumî bir nazar. bir kusur değil.628 Edebiyat Tedrisatı Meselesi: BUGÜNKÜ PROGRAMIN İKAMET VE SAKAMETİ Fatin bir muhataba mazhariyet. Yenisey ve Orhun kitabeleri. “Hayat”ın geçen haftaki nüshasında neşrettiği makaleyle mülahazalarıma cevap vermiş olmakla beraber fikirlerini bittabî daima takdir ettiğim ve hayran oldum zekası sayesinde pek iyi anlamış ve hatta sıraladığı dört madde ile pek mükemmel telhîs etmiştir. hatta bir zarardır” diyorum. Orhun yazısı. Köprülüzâde Fuat Bey. vezin ve kâfiye. Bunun için de evvela liselerin onuncu.İslamî Edebiyat: Garp ve Acem edebiyatlarının tarihî inkişaflarına bir nazar -İslamî edebiyatta tasavvuf tesiratı ve mahiyeti –İslamî edebiyatta vezin ve şekil. Ben de bunun tamamen aksine olarak “Bugünkü edebiyat programımızda sistematik bir edebiyat tarihi tedrisinin kabul edilmiş olması bir meziyet değil.Lisan ve yazı: Eski Türk lehçeleri. bilakis bir meziyettir” ve bu fıkra onun esas müddeâsını gösteriyor. Fuat Beyin makalesinde şu fıkra var: “Bence bugünkü edebiyat programımızda sistematik bir edebiyat tarihi tedrisinin kabul edilmiş olması. Tukyu. on birinci sınıflarında gösterilen “Edebiyat Tarihi” müfredatını şuraya aynen nakledeceğim: Onuncu Sınıf Müfredatı: İslamiyetten Evvel Türk Edebiyatı [Kabl-el-İslam Türk tarih ve medeniyetine umumî bir nazar. millî musiki. ilk şiirler ve ilk şairler: Ayinlerde şiir. insanı ne kadar sevindiriyor. ilk mevzular. Moğol istilasına kadar Türk edebiyatı: Karahanîler devrinde Türk lisan ve edebiyatı: Kutadgu Bilig-Selçukîler devrinde Türk lisan ve edebiyatı – tasavvuf .] İslâm Medeniyeti Dairesinde Türk Edebiyatı İslam medeniyeti ve Türkler. Uygur yazısı. Uygur destanları. bilakis gayet büyük bir kusur. İşte bu makalemde şu nokta-i nazarı izah etmek emelindeyim. Ayrıca vekaletin hazırlatmakta olduğu tercümelerin müfit olacağını tasdîk ve “Edebiyat tedrisatından beklediğim bütün gayeler”i musîp bulduğunu da son cümlesiyle ifade etmektedir. Türkçede kullanılan sair muhtelif alfabeler millî Türk destanı: Oğuz.

eski edebiyatın son mümessilleri. Osmanlı. tercüme-i hal tafsilâtından ziyade edebiyat ve sanayi’-i nefîsinin. Derslerde mevzu-i bahs metinler üzerinde azamî nispette lisanî ve edebî tetkikat yaptırılmalıdır. edebiyat ve inkılâp-edebiyatta teceddüt ve irtica mücadeleleri-Servet-i Fünûn zümresi ve muakkibleri. Azerî edebiyatlarının tekamülü (Onuncu sınıfta takip edilen usul dairesinde devam olunacaktır. Şairler.Millî Edebiyat cereyanı. Kızılbaşlar gibi taifelere ait mezhebî edebiyatlar mevzu-i bahs olacaktır. Azerî edebiyatlarının bu asra kadar geçirdiği devreler ve büyük şahsiyetleri. nâsırlar. Kazan. Moğol istilası ve neticeleri: Moğol istilasından sonra Türk lehçeleri: Çağatay lehçesi. Büyük şahsiyetler merkez-i sıklet yapılmakla beraber. fikrî ve medenî hayatın umumî tekamülü gösterilmeli ve edebî nevlerin inkişafı ayrı ayrı esbâ-ı tarihiyeleriyle izah edilmelidir.) Garp Medeniyeti Dairesinde Türk Edebiyatı : Tanzimat devrinde Türk edebiyatı: Yeni edebî nevlerin zuhur ve inkişafı ve teceddüt edebiyatının başlıca mümessilleri. esbâb ve avamlı ve başlıca mümessilleri-Türk edebiyatının diğer şubeleri: Garp medeniyeti altında Azerbaycan. Osmanlı. Kırım. Oğuz lehçesinin şarkî ve garbî iki şubeye ayrılması. Oğuz lehçesi. On Birinci Sınıf Müfredatı Onuncu asırdan Türklerin Garp medeniyeti dairesine girmesine kadar Türk edebiyatı: Çağatay. Edebiyat şubesine ait üç . mütercimlerden başka halk edebiyatı (meddah ve kıssahanlar. mütercimler. Timur istilasına kadar Türk edebiyatı: Bu devre kadar Çağatay edebiyatının geçirdiği devreler ve bu edebiyatın büyük şahsiyetleri –Anadolu (Garp Türkleri) edebiyatının geçirdiği devreler ve büyük şahsiyetleri (Şairler. her lehçe edebiyatı ayrı ayrı tetkik edilmekle beraber yekdiğeriyle olan müşabehet ve münasebetleri gösterilecekti. Ahmet Yesevî ve muakkipleri Harezm ve Anadolu’da Türk edebiyatı. Bektaşîler. Türkistan sahalarında Türk lisan ve edebiyatının tekamülü. halk şair ve hikâyecileri) Azerî (Şarkî Oğuz) edebiyatının teessüs ve inkişafı. saz şairleri) edebiyat-ı sufiye ve ayrıca Hurûfiler. Edebiyatımızın diğer komşu edebiyatlarla tesir ve aks-i tesirleri ve bilhassa Acem edebiyatının her devrindeki tesiratı da anlatılacaktır. Onuncu asra kadar Türk edebiyatı: Çağatay.629 edebiyatının menşe ve inkişafı. nâsırlar. safiler.

“Tukyu”lardan daha eski bir devre ait bulunan bir eski Türk şubesine ait bu eserin tetkik ve neşri Türkiyat sahası için şüphesiz fevkalade haiz-i ehemmiyet olacak ve lisan tarihimiz bu sayede pek çok tenevvür edecektir. Fuat Bey o zaman vekalet müsteşarı idi. A. O bunları yalnızca doldurdu. şimdiye kadar Türk olmadıkları zannedilen “Siyen-pi” lere ait bir lugat kitabı elde edilmiş ve bundan bu kavmin Türk olduğu anlaşılmıştır. [**] Türk Edebiyatı Tarihi Sayfa 33 [*] . Bilahare program meydana çıkınca herkes gibi ben de haberdar oldum ve elhak bu mahşer-i tafsilat karşısında apıştım kaldım. Onuncu. İstanbul’a döndük. Avrupalı alimlerin hayalî emeklerine rağmen heyet-i umumiyesiyle ve vazıhen tetebbu edilmiş değildir. yedinci. Türk edebiyatını böyle sistematik ve geniş bir hudut ile havsalasına almaya hazırlanıyor ve almalıdır ve bunu temine çalışan Fuat Beyle yalnız Darülfünun değil. Darülfünun. Fakat sanırım ki şu programın ihtiva ettiği yakası açılmamış. muhtelif tezahürlerine.630 saatte eski ve yeni edebî Türk lehçelerine ait metinler üzerinde azamî nispette tetkikat yaptırılmalı. onbirinci sınıflara ait kısmı açık bıraktık. ayrıca Arap ve bilhassa Acem edebiyatının tekamül-i tarihisiyle bazı Garp (mesela Fransız) edebiyatlarının tekamül-i tarihisi hakkında umumî malûmat verilmeli ve başlıca edebî nevlerin muhtelif edebiyatlardaki tecelliyâtını göstererek talebede az çok mukayese kabiliyeti uyandırılmalıdır. mahşer-i tafsilâtı ihâta etmiş ve edebilecek bir lise hocamız olmadığı. hazırladık. sekizinci. bütün Türkiye iftihar etmelidir. bilemiyorum. hiçbir noktası ihmal edilmeksizin son zamanlara kadar tetkikini âmir olan bu müfredat. yirmi beş formasını neşrettiği “Türk Edebiyatı Tarihi”nde bu ciheti sırası düştükçe kaydetmiştir. Türk tarihi ve lisanı.] [**] [Orhun alfabesinin menşei meselesi dahi henüz kat’iyetle hallolunamamıştır… İptidâ nerede ve Fuat Bey makalesinde “Mevcut programı yapan heyet içinde Canip Beyle beraber ben de vardım” diyor. Bizzat Fuat Bey bu husustaki tetebbularının verdiği mahsullere “Esquisse tasarlama”dan fazla bir unvan verebilir mi. Bugün de Köprülüzâde Fuat Bey aynı sosyolojik metotla memleket için müfit tetebbuatta bulunmaktadır. Bütün aza ve bu miyanda ben Ankara’da altıncı. muhtelif kollarına göre. Bundan evvel bir makalede de işaret ettiğim üzere merhum Ziya Gökalp. [*] Türk edebiyatını tam menşeinden itibaren muhtelif lehçelerine. Bizzat Fuat Bey. olmasını istemeye hakkımız da bulunmadığı gibi kolay kolay bir mütebahhirde bulunamaz. mesela yirmi. Bayram hulûl etti.C. yüksek tedrisat için mükemmel de değil. ilk defa olarak Türk tarihinin bir “gül” suretinde kabulünü ve ona göre tetkiki lüzumunu ileri sürmüştü. İşte birkaç numune: [Mesela son zamanlarda. hatta ideal bir plandır diyebilir. dokuzuncu sınıfların Türkçe ve edebiyat programlarını.

ilmî keşiflere tamamıyla tahkik olunmuştur. muhtelif devirlerin lehçeleri arasındaki farkı eserlere tatbiken izah edecek.] [***] [Şifner. edebî nevlerin [***] Türk Edebiyatı Tarihi Sayfa 37 ve 38 Türk Edebiyatı Tarihi Sayfa 51 [*****] Türk Edebiyatı Tarihi sayfa 195 [******] Türk Edebiyatı Tarihi Sayfa 205 [****] . mukaddimedeki tarihi hatalar tashih ve ikmal edildiği gibi ahiren Profesör “Jean Deny” ve “Kovalski” taraflarından da filoloji itibariyle epey ağır tenkidâta uğramıştır. bilhassa Acem edebiyatının her devrindeki tesiratını. fikrî ve medenî hayatın umumî tekamülünü. edebî hadiselerde yaptıkları yeni yeni tetkiklere. medenî. şüphesiz. metni. “Kutadgu Bilig” hakkında bu yeni vesaitle mücehhez olarak yeni lisanı tetkike girişmek mecburiyeti vardır. neşredilmiş gibi.] [*****] Hibetü’l Hakâyık’dan bahs ile [… eser-i ibtida “Necip Asım Bey” tarafından bulunarak.] [******] daha muahhar devrelere ait siyasî.ihâta edecek. Hibetü’l Hakâyık’tan. metinler gösterecek. Arap harfleriyle tarz-ı nakli ve tarihi lisanı izahât ile 1334’te neşredilmiştir. pek yakın bir zamanda millî destanımız hakkında da daha sarîh neticeler elde edilebileceğini göstermektedir. Patnin gibi alimler tarafından Türk destanı hakkında şimdiye kadar yapılan tetkiklerle Zeki Velidî Beyin. Hurûfiler. O zaman münteşir bir makalemizde.631 hangi Türk şubesi içinde kullanıldığı hususunda henüz kat’i bir şey söylenemez… İstikbalde yapılacak tetkikat ile. denemez ve bu. Arap ve Acem edebiyatlarının tarihî inkişaflarını anlatacak. bu kabilden daha birçok mahsulâta tesadüf edileceği ve meselenin daha iyi anlaşılacağı tabiidir. Avrupalıların son nokta-i nazarlara göre kendi millet ve eserleri hakkında benzemez.] [****] [Kutadgu Bilig’in suret-i kıraati hakkında muhtelif fikirler dermiyân edilmiştir…” Dîvân-ı Lugat-it Türk”ün meydana çıkması ve Şarkî Türkistan’da birçok Türk eserlerinin bulunması sayesinde Türk filolojisi için adeta yeni bir devre açıldığından. Bektaşiler. Kutadgu Bilig’i okuyacak ve okutacak. edebiyatımızın komşu edebiyatlarla tesir ve aks-ı tesirlerini. darülfünun hocalarının yakıldıkları meseleler karşısında bir lise hocası tasavvur edilebilir mi ki Orhun Kitabelerini. Kızılbaşlar gibi taifelere ait mezhebî edebiyatları –sanki bütün bu edebiyatlara ait metinler derlenmiş. Eserin ikinci nüshası kitabın neşrinden sonra meydana çıktığı gibi “Dîvân-ı Lugat-it Türk”ün tab’ı da daha muahhar olduğundan tıpkı “Kutadgu Bilig” için olduğu gibi bununda filoloji noktasından yeni ve musahhah bir tab’ı-na ihtiyaç vardır. Dîvân-ı Hikmet’ten. muahharen elde edilen yeni tarih ve etnografya malzemesine istinaden ortaya attığı yeni nokta-i nazarlar. Radlof. toplanmış. Avrupalı mütebahhirlerin ittifak etmedikleri.

Fuat Bey gibi zekası karşısında hayran olduğum bir arkadaşın böyle akîm ve sakîm bir programı kaleme almasına sebep nedir? Acaba Cenab-ı Hak. tevazu ve samimiyetle mümtaz olan zatlarda bu itirafta mütehaddîdirler..632 inkişafını ayrı ayrı esbâb-ı tarihiyeleriyle izah edebilecek!. Bilhassa. İslamiyetten evvel ve İslamiyetten sonraki hayatımızın muhtelif cepheleri henüz yeni yeni tetkik edilirken ve Türk tarihi lisanı ve edebiyatı esas itibariyle kalın bir meçhuliyet perdesinin arkasında saklı dururken bu mahşer-i tafsilâtı sistematik bir tarzda takrîr etmesini lise hocasından beklemek pek boşuna bir arzu ve hayaldir. talebede ciddî bir alâka uyandırmıyor. Tanıdığım lise muallimleri içinde say’ı. tam bir sene ahrette sefer ediyor. Eğer bu müfredatın devamında bir fayda tasavvur etseydim hiç kimsenin okutamayacağı bu yığın yığın tafsilatın tedrisi için şu yegâne çareyi teklif ederdim: Her liseye bir radyo cihazı aldırmak ve Fuat Beye telsiz telefonla ders verdirmek! Çünkü itiraf ve iddia ediyorum ki bu müfredatın muhtevasını öğrenmeye ve öğretmeye çalışmak için Fuat Beyin irfanından ve bilhassa cüretinden başka bir kuvvet ve kudret mutasavvur değildir. bir kısmı gayet bakir. Unutmamalı ki her iki senede çocuk için iki satır yazı yazacak bir saat ayrılmamıştır. onuncu sınıfta çocuk “hayat”la alâkasını tamamen kesiyor. . heyet-i umumîyesi ise son derece girift ve muğlak meselelerden mürekkeptir. Bunlar pek çok alimlerin birbirini mütemmem measine muhtaç. Aramızda Orhun Kitabeleriyle eski elifbâlarla muhtelif örnekler gösterip ilmî izahat verecek kim var?. Bunu yalnız kendi aczime atfediyorum. On birinci sınıfın da nısf-ı senesinden fazlası hemen hemen buna yakın ahirevî bir hengâmedir. lise için baştan başa kusurlu ve zararlıdır. Bu cûş u hurûş malûmat arasında zaten ayrılmasına da imkan yoktur.. O lise hocası ki ancak “klasik malûmat”ı etraflıca tedris edebilirse memleketimiz için “ideal hoca” unvanını bîhakkın kazanmış olur. Arada yeni sanat eserlerine dair bir istitrat açmayınca ders pek tatsız ve ağır geçmeye başlıyor. İslamiyetten evvelki Türk edebiyatı hakkındaki izahat. Pek çalışkan muallimlerimizden Süleyman Şevket Bey “liselerin son iki sınıfına ait olan program maddelerinin hepsini tatbik etmek güçtür. “kemal-i mutlak”ın zatına ait olduğunu bir kere daha ispat için mi memleketin güzide bir adamını bu kadar yanlış yola düşürmüş? Fakat Türk çocuğunun günahı nedir ki iki üç senedir lise tahsilini akamete uğratıyor? Tetebbuu birçok alimlerin himmetine vâ-beste olan bu müfredatı tedris şöyle dursun ihatadan ben acizim.. Bugünkü şu edebiyat programı. Çağatay edebiyatını okutmaya fırsat bulamadım. irfan ve zekasıyla.

“Pol Kruze”nin. zevken. Halbuki bizim için (klasikler) kelimesi –bilhassa asâr-ı kadimemiz mevzu-ı bahs olunca. İkinci sebep talebeye racidir. yazılan edebî eserlerin şimdilik ulame tekamül-i hazlarını çizmeye imkan yoktur…” diyor.633 bu muvaffakiyetsizliği iki sebebe atfediyorum: Biri kendi aczime aittir. Kutadgu Bilig’i. .aynı manayı ifade etmez. Fazla ve saik göstermek teşebbüsünde bulunsaydım bile ilim ve sanat zevki duyamayacaklardı… Bendenizce Azerbaycan. Fuat Bey yaptığı programı müdafaa ettikten sonra “hüsn-i suretle tatbikine mukteza-i vesait ikmal edildiği takdirde. ne okutabilirim” demekte ve “tedrisat esnasındaki acizâne tecrübelerimle şimdiye kadar şerefyâb iltifatları olduğum olduğum en güzide edebiyat muallimlerinin ifadât-ı muhtelefesinden istihrac ettiğim fikir ve neticelere göre edebiyat tarihi programı çok esaslı bir tetkike muhtaçtır… Tarih-i edebiyata ait tedrisatın mihverini mütûn-ı kadîme ve mühime içinden yapılacak ve mekteplerde tedrisi talebenin lisanen.” fakat edebiyat tedrisatı hakkında bilhassa hayatın (33)üncü ve (34)üncü sayılarında arz ettiğim terbiyevî nokta-i nazarlara muhalif Fuat Beyin mülahazalarına muvaffak bir Garp terbiyecisi işitmedim. Binaenaleyh bizim edebiyat tedrisatımıza ait bir program yaparken nazar-ı dikkatte bulundurulması pek mühim olan diğer nikât-i terbiyede mevcuttur… Programlarımızın daha sade ve daha hayatî bir şekil ve surete ircaı mûcib-i istifade olacaktır…” mülahazasını yürütmektedir. Kendi yaptığı müfredatı müdafaa eden Fuat Beyden isterdim ki “Gustave Lanson”un. Hibetü’l Hakâyık’ı ne okuyabilirim. Fuat Beyin dediği gibi “Herhangi bir mesele hakkında muhtelif nokta-i nazarlar olabilir. O sahada şahsen tetkikât icrasına muhtacım. “Amerikalı mütehassıslar”ın edebiyat tedrisinden hemen hemen yek avâz ve yek ahenk olarak bekledikleri şeyleri başka mütehassısların mülahazalarıyla ret ve tekzip edebilsin. “Alfred Kruvaze”nin. Kazan.” diyor ki işte bunu asla anlayamamak bedbahtlığında kalacağımı zannediyorum. Edebiyatta olduğu kadar terbiye meselelerinde de vukûfu malum olan muallim Fazıl Ahmet Bey “Ben Orhun abidelerini. Türkistan sahalarında söylenen. Ve Canip Beyin makalelerinde edebiyat tedrisatından beklenen bütün gayeler pek kolay temin edilir. tehzîben tekemmül ve terbiyesine hâdim olacak mahiyette bulunan asâr-ı müntahabeden teşkil etmelidir… Avrupa’da (klasik) unvanı verilerek talebeye tedris edilen asâr-ı manzume ve mensûre ekseriyet-i azimesi itibariyle hem her türlü ahlakî ve zekaî kuyûd-ı terbiyeye muvafık olan hem de gerek nezahat ve ulviyeti ve gerek mükemmeliyet-i şekliye ve lisaniyesi itibariyle numune ithazına ‫ اﻟﻴﻖ‬bulunan eserler arasından müntehabdır. Kırım. muvaffakiyetle tatbik olunabilir.

onu görmelidir. Mademki Fuat Bey sistematik edebiyat tarihini -dünyanın hiçbir tarafında olmadığı halde. Garipnâme. Hele onuncu sınıfta bugünkü müfredâta göre çocuğun gözlerini. aks-i taktirde lisedeki çocuklarımız vakitsiz bıkardı!” Fuat Bey “Tarih-i edebiyat tedrisatının başladığı onuncu sınıfa gelinceye kadar.orta tedrisatımızda esas olarak kabul ediyor. talebe lisan ve edebiyat hususunda lâzım gelen istihzarâtı itmâm etmiş olabilir. Bu cihet pek mühimdir. emsalini. metin şerhlerini terbiyevî gayelere göre seçilmiş parçalara nasıl inhisâr ettirebilecektir. Ve bütün bunlar. bediî zevkin inkişafını temin etmek. yazmak usulünü öğretmek.” diyor. Fuat Beye hemen hemen bu iddiasının cevabını pek etraflı veren profesör “Pol Kruze”nin mufassal bir konferansından hulâsa ettiği “Lise İkinci Devrede Fransızca Metinlerin Tetkiki” unvanlı makalesini tavsiye ederim. Fuat Bey “Orta tedrisatta metin şerhleri için terbiyevî gayelere göre seçilmiş parçaların intihap olunması pek tabidir” diyor.” diyor. yaşanan hayata ve dünyaya kapatmak zarurîdir. Şeyhî Dîvânı. Gelip liselerde “realite” nedir. Yine Fuat Bey “yüksek tedrisat”la “orta tedrisat” arasındaki farkı bir “nispet meselesi” tahmin ediyor. o halde vaktiyle her nasılsa ortaya attığı müfredâtı ne yolda müdafaa etmek istiyor. Pol Kruze “Lise ikinci devrede de metinlerin mühim vazifesi çocuğa Fransızca yazmayı öğretmektir” diyor. tatbik edilemiyor. Bunun böyle böyle olmadığını yine bütün terbiyeciler uzun uzadıya izah etmektedirler. bilhassa onu bugünün adamı yapmaktır”. eserlerden bahsetmeksizin edebiyat tarihi yapılamaz.634 O bunu yapıyor ve hatta onları tasvip eder görünüyor. Öyle bir müfredat ki iki üç senedir. farz-ı mahâl olarak tatbik edilse bile Türk çocuğunu asrın istediği manevî kudretlerle techizden aciz kalacağı derkârdır. liselerdeki edebiyat tedrisatını anarşiye sürüklüyor. fakat estetik noktasından kıymeti pek aşağı. mesela Dîvân-ı Hikmet. Mademki: “Orta tedrisatta edebî tedrisattan beklenen gaye talebenin zihnî ve manevî ufkunu genişletmek. ama Gustave Lanson’da haklı olarak “Tarihî ehemmiyeti haiz. böyle programın sakâmeti nasıl inkâr edilebilir? Bu marazda bir arkadaşın şu latifeli sözünü kaydetmek isterim: “Bir ket ki bugünkü program tamamen tatbik edilemiyor. hatta bütün Dîvân edebiyatını okutmakla temin edilemeyecektir. böyle dememeli. Bu izahlar bize bu nev ile “yüksek tedrisat” arasındaki farkı pek vazıh göstermektedir. “Orta tedrisatın tabiat ve gayesi” ne dair mütehassısların pek kuvvetli izahları var. Muârazanın ruhudur. Gustove Lanson .

Bir program lâzımdır ki Türk çocuğunu laik cumhuriyet rejime göre nasyonalist yapsın ve Avrupalı hem-sinnine yaklaştırsın! Ali Canip Bir iki söz: Gustave Lanson’la boy ölçüşmek isteyen. 18 Ağustos. s. Fazıl Ahmet Beyin. Yüksek tedrisatta bu elzemdir. 4. 5 .2. nr. Amerikalı terbiyecilerinin fikirlerini hiçe sayan Hıfzı Tevfik Beye –şimdilik. Emin Beyin. vahdet-i vücut felsefesinin bugünkü gence vermek mecburiyetinde olduğumuz demokratik ve dünyevî terbiye ile alâka ve münasebetini Fuat Beye şerh ve izah etmekten teeddüp ederim. Ali Canip HAYAT. Fakat lise talebesine bu emsali tatsız seci oyunları nefretten başka ne verecektir? Eski ahlâkın.3.söyleyeceğim söz yoktur. canlı Evliya Çelebi’nin ifadesini değil. o zaman için ideal-üslubunu ve tesirlerini göstermek zarurîdir.38. 1927. Nermînin. İsterse Fuat Beyin. Bunları benden âlâ bilir. Fuat Beyde muammalık haricinde kalan eski nesir kısmının Dîvân edebiyatı estetiğinin haricinde kaldığını benden daha iyi bilir. c. tatbiki kail ve hassaten ve hayata yakın bir edebiyat programı lâzımdır.635 bilhassa bu mahzûruna binaendir ki orta tedrisatta edebiyat tarihine muhalefet etmektedir. benim taakkup edecek yazılarımızı okuyabilir. Sistematik edebiyat tarihinde mesela on birinci asır nesrini izah ederken güzel. Fuat Bey benim için “Eski nesrin yalnız muammadan ibaret olmadığını bilir” diyor. Nergisî’nin bugün için berbat. ** Bize orta tedrisatımız için mütevazı.

” Evvela şunu açıkça söyleyeyim ki ben yazımda hiçbir şairi tahsis mevzu-ı bahs etmek istemedim. Ne de olsa pek hayatî bir meseleye temas etmiş olduğumu görüyorum. Muhterem muallim benim bu maksadımı anlamamış görünüyor. bana hak vermeyen zümrenin fikirlerine tercüman olabileceği ümidiyle. Şair kendi hissiyatına tercüman olmuştur” ………… Kuvvetle tahmin ediyorum ki. Bey’in “Hayat Yolu” nâmındaki şiirden aldığım numûnelere cevâben diyor ki: “………… Unutmamalıyız ki. Birçokları tenkitlerimi haklı bazıları da haksız buluyor. Bu münâsebetle Bursa’dan bir mektup geldi.636 ÖZLEDİĞİMİZ SANAT “Hayat”ın 38’inci nüshasında neşrolunan (“Hayat”taki Hayat Düşmanı Şiirler) unvanlı yazım kariler arasında geniş bir alâka uyandırdı.. neşrediyorum: Muhterem muallim. “Hayat Yolu’nun içtimaî bir şiir olduğunu anlamak istemiyorsunuz zannederim. …. kendi ferdî tâliini düşünmüştür ve etrafındaki kitleyi görmek istememiştir. İşte . Çünkü soruyor: Sade ben miyim acaba böyle hayattan bıkan? Büyük bir kitlenin hissiyatına tercüman olan bir şair muhitine bu kadar lâkayt ve yabancı kalabilir mi? Hayır.nevmîdlere tesadüf olunacaktır. Yalnız “Hayat”ın muhtelif nüshalarından tipik bazı numuneler aldım. Onun bazı parçalarını.… Beyin “Hayat Yolu” nam şiirini “Büyük bir kitlenin hissiyâtına tercümân” olarak tavsif ediyor. bugünkü gençlik harb-i umumînin çelimsiz çocukları ve bugünün hayat pahalılığı karşısında asgari kazancıyla hayatı temine çalışan insanlarıdır. zamanın gençliği üzerinde bir istatistik yapılsa yüzde seksen hatta doksan nispetinde – gençlik saadet ve emellerinden dolayı. Kendimi anlatamamış olmanın kabahati hiç şüphesiz ki bana râcidir. Muallim Bey. ………… “Bizde içtimaî şair niçin yetişmiyor?” diyorsunuz. “Hayat Yolu”nun şairi yalnız kendisini. Hatta şairlerinin imzasına bile dikkat etmeden! Çünkü o yazıdan maksat mu’in bir veya birkaç şairin eserlerini tahlil değil. bazı misallere istinaden tenkitti. Bu itibarla bu noktayı biraz daha izah etmek borcunu duyuyorum. Halbuki bizzat şair aynı şiirinde bu iddiayı tekzip ediyor. . şiirimize uzun zamandan beri hâkim olan “ferdiyetçi” ve “enfesî” zihniyeti.

münâsebetlerin tamamıyla fevkine yükselemiyoruz. hiç şüphesiz ki her içtimaî şiirin güzel ve her ferdî şiirin de fena olduğu iddia olunmaz. Maksadımız şiirin şiiriyetini değil. müşterek kurtuluş ideallerini haykırsın. Mesela memleketimizde gayet geniş bir köylü meselesi var. Artık şair. yaratabilmek için yalnız sanatkâr olmak kâfi gelmez. İçtimaî hayatımızla Kitleleri içtimaî sarsan sanat alâkadar içtimaî eserleri kompozisyonlara tesadüf olunmuyor. dört duvarının içinde “kendi kendisi için” bir mahlûk değil “cemiyet içinde ve cemiyet için” bir halîk olmayı öğrenmelidir. yerine “biz”i koysun. zihniyetini tenkittir… Beyin pek güzel şiirleri alabilir.637 onun içindir ki bağırıyoruz: “Şair! Ferdiyetinin çerçevesini kır. Resmimize bakalım: natürmort portre ve manzara eserlerinin ferdî hâkimiyetini görüyoruz. çukur ve hummalı gözlerini. Fakat. anlamak lâzım. Köylü meselesinin içtimaî taraflarını görmek. Artık biz “şair” odasına çekilmiş saçlarını parmaklarına dolamış ve her akşam gölgeleri ve lambasıyla ağlaşan bir münzevi çile dolduran bir derviş görmek istemiyoruz. Tabiatta. Nerede o ressam ki mesela ısıtmalıların sarı. Kendi içine çevrilmiş gözlerini muhitine ve cemiyete aç!” Bugünkü cemiyetimizdeki gençliğin yüzde sekseni hatta doksanı hayat mücadelesinde nevmîd olarak bocalıyorsa şair bize öğütlenen sesiyle onun müşterek dertlerini. Aynı zamanda kuvvetli bir “kültür”e uzun bir tetkik-i tahlîl ve terkîp sayısına ihtiyaç vardır. Fakat o içtimaî bir şair –daha henüz. cehâletle.değildir. Ancak bu gibi şairlerin eserleridir ki “içtimaî” vasfına lâyık olabilir. Romancılığımıza bakalım: Ferdî tâli’lerin. Niçin? Çünkü problemlere lâkaytız. ölgün benzini. fırlak karınlarını canlandıracak bizi memleketimizin iki mühim derdi etrafında . “Ben”i kaldırsın. murâbaha ile mütegalibe ile salgınlarla haşr-ı neşr olan bir köylülük! Hani onu bir sanat esri halinde canlandıracak romancı nerde? Fakat böyle bir eser dört duvarın içinde ilham bekleyerek yazılmaz. *** Umumiyet üzere diyebiliriz ki hiçbir sanat şubemizde içtimaî vasfına lâyık eserler yaratılmıyor. Artık şairin dört duvarı bizi alâkadar etmiyor. vasıtasızlıkla. müşterek iştiyâklarını. kemik hastalıklı çocukların eğri değnek bacaklarını.

Bu kısım sanat şimdiye kadar olduğu gibi. bir kadın çehresi boyamak bu cins kompozisyonlardan hiç şüphesiz ki daha az zahmetlidir. Tok Sözlü Kari HAYAT. Son resim sergisi de bu zahmetsiz sayın bir şah eseridir. 22 Eylül . c. nr.638 düşünürsün? Atliyede bir krizantem. odalarından çıkıp cemiyete atılmaları ve onu anlamaya çalışmaları lâzımdır. cemiyetin önünde giden ve ondan çıkan bir sanat özlüyoruz. s. Bugünün ölü ve cılız ferdîyetçi sanatına mukabil canlı ve köklü bir içtimaî sanat yaratabilmek için sanatkârlarımızın her şeyden evvel kendilerini olgunlaştırmaları. Halbuki biz.2 . . bir karpuz. 17. 1927. cemiyette köyün bağı kesilmez bir cenîn hayatı yaşamaya mahkûmdur. 43.

Hele zeki bir adam da olmadığı için genç şâirin edebiyat sahasına getirdiği yeni âhengi idrâk ve takdîr edememişti. Bunu te'min için hatıra evvelâ "tezkiretü'ş-şuarâ"lar gelir. Fakat mademki bir tezkire bütün muâsırlarınca kıymeti takdîr edilmiş bir şâir hakkında böyle davranıyor.639 EDEBİYAT TETKİKLERİNDE MECMÛALARIN ROLÜ Bir devir edebiyatını tetkik ederken o devir içinde yetişen şâirler.bir husûsî unvanın kullanıldığını görürüz: "Nedîm-i tâze-zebân". Fakat aynı seneler zarfında başka bir tezkire kaleme alan Safâî Efendi'nin bir kısım şairlere sahifeler tahsîs ettiği halde Nedîm'e üç beş satırı kâfi bulduğunu müşahede ediyoruz: "Asrın şu'arâsından ve 'ahdim füsâhasından lâyık-ı 'izz ü ikbâl bir mahdûm-ı melek-hisâldir. Nedîm'e karşı niçin böyle davranmıştır? Sebebi şudur ki Sâlim. münşîler hakkında zamanlarının telâkkilerini de öğretmek icâb eder. bundan şu netice çıkar ki bir edibin zamanındaki mevkiini. O halde Safâî Efendi. bu unvanla beraber "Lale Devri" mümessilini uzun ve mübalağalı satırlarla medh ü senâ eder ve "rûh-ı kelâmdan zevk-i tâmı olan şuarâ-yı be-nâmdandır ki gülşen-i endişesinin her verd-i mutarrâ-yı bî-hemâli hayret-fermâ-yı belâbil-i şâhsâr-ı hayâl ve halâvet-makâl-i kand misâli mısru'l-belâga-i kemâlde revnak-şiken-i güftâr-ı erbâb-ı sihr-i helâldir. Kendüye mahsûs olan edâ-yı dilpezîr ile bezm-i şuarâda terâne-sâz olsa mânend-i andelîb ol devha-i kemâlin sâ'ir tuyûrı mevzûnu's-seci' belîgu'l-makâlin fart-ı lezzet-i semâ'ından dem-beste revnak-bahş-ı mecmûa-i şu'âra vü güftârı bi'l-cümle ma'lûm-ı zürefâ olduğundan meşhûr-ı cümle-i enâm ve meşhûd-ı hâs u 'âm"dır. Nedîm hakkındaki ihmâl ve lâkaytîsinin sebebi budur. muharrirler. o devirde kaleme alınmış bir tezkirenin mülâhazalarına istinad ettirmek bizi bazan aldatabilecektir. Çelebi-zâde Âsım gibi. Eş'ârı gâyet muhayyel ve güftârı katı bîbedeldir. Seyyid Vehbî gibi. Safâî ise ihtiyar bir adamdı: "Kudemâ üzre mezeden hâli" olmayan şiirleri vardı. muâsır gençlerin Nedîm'e karşı meftûnluklarını ve bizzat Nedîm'in kudret ve maharetini biliyordu. tezkiresini yazdığı zaman genç bir münşi ve şâirdî Nedîm'le düşüp kalkıyor. İzzet Ali Bey (sonradan paşa olmuştur) gibi. Bu gibi adamların hal ve şanları devirlerindeki vaziyetleri hakkında resmî ve hususî tarihlere müracaat etmek de . Vâkıâ bir tezkireden meselâ bir şâirin yaşadığı asırda nasıl bir mevkii olduğunu istidlâl edebiliriz. Ez-cümle "Sâlim Tezkiresi"ni karıştırınca "Nedîm" için -bütün şâirlerden esirgediği.. Fakat eski inşânın "estetik"ine vâkıf olanlar bu fıkralardaki hükmün pek lâkaydâne olduğunu anlarlar. Sâlim Efendi." Vakıâ bugünkü zihniyetle muhakeme edersek bu sözlerde mübalağalı bir medih buluruz.

. Makâlî. Ahmet Paşa'nın. Mürettibi. en doğru fikir veren vasıtalardandır. Lâlettayin ve mechûl bir adamsa. Fakat kanaatimce eski bir şâiri hayatındaki mevkii ile tanımak için o devir esnasında kaleme alınmış mecmûalar.. Âsım. Meşhûr Şeyhî -mecmûanın ifadesine göre. Kâmî. Figânî. Fakat ekserisi aşağı yukarı demin arz ettiğim muayyen şâir adları etrafında toplanmaktadır. Cem idüp kendüsi dahi hayli nazireler dimiş. meselâ Millet Kütüphanesi'nde (619) numarada mukayyet mecmûada(1) (Mesihî) ile (Zâtî)nin böyle karşılıklı manzumeleri münderiçtir. Zâtî. Meselâ onuncu/on altıncı asırda yazılmış olanlarda da en çok Mesihî. Şu büyükçe mecmûa bilhassa onuncu/on altıncı asır edebiyat için mühim bir mürâcaatgahtır. ötekilerde hiç görülmeyen isimler de rast gelinmiyor değil.640 elbette ihmâl. ekserisi öteki beriki tarafından vücuda getirilmiştir. II Murad'ındır. Yine o kütüphanede 4962 numaralı mecmûada bize Bâkî'nin meşhûr: Rûh-bahş oldı Mesihâ-sıfat enfâs-ı bahar diye başlayan kasidesinin (Mesihî)ye. o devir şairlerinden "Nazmî"dir. Ahmed Paşa mahlaslı eserler okuyoruz. şahsî bir zevkten ziyâde umûmî bir telâkkiyi göstermesi itibariyle daha mühimdir. 1 . o esnada şöhret bulan veya şöhretini kaybetmeyen şairlerin eserlerini toplamış olduğuna şüphe yoktur. Vâkıâ bazılarında." Bu dikkate şâyân eserler içinde Nizâmî'nin. Yine Nurıosmaniye Kütüphanesi'nde 4322 numaralı ve "Mecmaü'n-Nezâir" unvanlı büyük mecmûa bu noktadan ehemmiyetlidir. Nurıosmaniye. Sabrî'nin değil. Arz ettiğim numara bundan üç sene evveline aiddir Müracaat etmek isteyen zâtlar bu ciheti nazar-ı dikkate alarak eski deftere de bakmalıdır. tanınmış bir adamsa şahsî zevkinin bizce ehemmiyeti derkârdır. Bu mecmûalardan bazısı meşhûr adamlarca. Vilâyet-ı Rum'da ne denlü şâir varsa ki birbirine nazîreler demişlerdür.. hususiyetleri öğretir. Bazı mecmûalar bize şâirler arasındaki mütâyebeleri.. meselâ hicri on ikinci/on sekizinci asıra ait ne kadar mecmûa gözden geçirdimse hemen hemen muayyen adamların gazellerine. Seyyid Vehbî.. Bunlarda..onu kaside eylemiştir. gibi birkaçı bu nev'i mecmûalar itibariyle pek zengindirler. İstanbul'un bazı kütüphaneleri ez-cümle Millet. Necatî'nin. Tezkire sahibi "Sehî" Bey der ki: "Nazmî. Revanî'nin. Halis Efendi. Bâkî. kasidelerine tesâdüf ettim. kâbil ve ehl-i dil yiğitdür. Müntehib. Nurıosmaniye'de (4960) numaralı mecmûa delâletiyle anlıyoruz ki: Geçdi kılıçdan fiten-i rûzgâr mısra'ı. Kim kaleme almış olursa olsun. olunamaz. Bu kütüphanede kitap numaraları birkaç kere değiştirilmiştir. Necâtî. (Hâtem) kasidesinin de (Necâtî)ye nazîre olarak kaleme alındığını öğretiyor. câmiü'n-nezâirdür. Lami'î. Sâbit. Başta "Nâbî" olmak üzere Nedîm. Neylî.

. Fakat bugüne kadar elime geçenlerin en eskisi budur. Rıza Paşa'daki nüsha müellifin kendi el yazısıyledir. Meğer ki sırasıyla kütüphanelerin mecmûalar kısmı gözden geçirilmiş. Fakat zaten kütüphanelerimizin katologları olmadığı. Bu zeylin içinde 119 şâirin eseri vardır. Meselâ Azerî şâirlerinden "Refî'î"nin "Beşâret-nâme" unvanlı eserinin pek eski bir nüshasına tesâdüf ettim ki zahrındaki mühürden vefatıyla İkinci Bayezid'in kitapları meyânında bulunduğunu anladım.bazı Beşâret-nâme nüshalarına sonradan hayli parçalar ilâve edilmiş olsa gerektir. Nazmî. Zeylini yazan Mehmed Asım'dır. Bazılarından lâlettayin şurada bahsettiğimiz bu kabil mecmûalar. Millet Kütüphanesi'nde 617 numaralı mecmûa on ikinci/on sekizinci asır şâirlerinin birbirine karşı vaziyetini tayin edecek delâletleri hâizdir. şahsî hükümler vermekten men' ederler. Nurıosmaniye Kütüphanesi'nde 4252 ve 4253 numaralı mecmûalar da onuncu/on altıncı. Ata'î'nin pek çok gazellerini okuyoruz. Halbuki mecmûalar hiç bir işareti. Meşhûr Şeyhî'nin kendisinden sonra gelenler üzerindeki tesirini bu kitap da pek vâzıh gösterir. Yukarıda bahsettiğimiz mecmûalar arasında öyle risâlelere de tesâdüf edilir ki bize bir eserin en eski metnini göstermesi itibariyle gâyet ehemmiyetlidir. Meselâ: Ol şehîd-i aşk-ı fazl-ı zü'l-celâl Bend ü zindânlarda yatan mâh u sâl 2 Zübdetü'l-Eş'âr meşhûr Kaf-zâde'nindir. Bu iki cildin câmi'i (Hisâlî)dir. Basrî'nin. müntehabâtını vezirlere göre tertîp etmiştir. on birinci/on yedinci asır şâirlerine aid yine vezinlere göre tanzîm edilmiş beyitlerden müteşekkildir. 2351 numarada mukayyed (Güftî'nin manzûm Tezkiretü'ş-şuarâsı) gibi eserler bu cümledendir. "Beşâret-nâme"nin İstanbul kütüphanelerinde şimdiye kadar dört beş nüshasına tesâdüf ettim. notlar alınmış olsun! Malûm ve ma'rûf (tezkiretü'şşuarâ)lardan başka bu mahiyette yazılmış ufak tefek risâleler de vardır ki edebiyat tarihi tetkikinde bu minimini tezkireler bize müfît olur. nâmı hâiz değildir. Bu eski metin delâletiyle o esere sonradan yapılan ilâveleri öğrenmiş oluruz. Rıza Paşa Kütüphanesi'nde 778 numarada mukayyet (Zeyl-i Zübdetü'l-Eş'âr)(2). Tetkik edilen mevzû ve bahse dâir. Bu eski nüshanın delâletiyle anlıyoruz ki -ekseriya mutâd olduğu üzere.641 Şem'î'nin. Meselâ Hâlis Efendi Kütüphanesi'nde 5559 numarada mukayyet (Silâhdar-zâde Mehmed Emin Efendi Tezkiresi). İnsana ancak tesâdüf yardım edebilir. edebiyat tarihi tetkiklerinde mühim rol oynarlar. Bizi acele. bunlardan istifâde etmek daha müşküldür. elde mevcut defterler de yalan yanlış tertip edilmiş bulunduğu için isim ve unvanı hâiz kitapları bulmakta bile ne kadar zahmet çekildiği meşgul olanlarca malûmdur.

Bunu sonradan oğlu tanzîm ve tebyîz etmiştir ki Birinci Mahmud'a takdîm ettiği yegâne nüsha Ayasofya Kütüphanesi'nde 3198 numarada mukayyet ve mahfûzdur. Bunların başında Şakayık-ı Nu'mâniyye ve Zeyilleri gelir ki bu zeyillerin hâlâ gayri matbû(3). Selîkâsı târih semtine düşmekle her şeyin sıhhatin bilmede azîm ihtimam idüp defâtir-i kadîme-i Sultaniyelere ve Şeyhülislâm defterlerine desti. Eski Edebiyatımızı tetkikde tercüme-i hâle dair eserlerin de mühim vazifesi vardır.. 1099/1687'den 1130/1717 senesi nihayetine kadarki vukû'âtı da ikinci cilt olarak tanzîm ü tebyîz etmiştir. eserlerinden çok intifâ olunup ekser sıhhatine azm ü cezmimiz olmağla târih ü hayâtı iktizâ eyleyen kimselerin tercümesi hakkında esnâ-yı tahrîrde iştibah ettikçe enfâs-ı tayyibe-i Şeyh'den istimdâd ve eser-i pâkine nazar eyleyüp sahife-i bâlde merkûz olan şüpheleri daire-i derûnundan ib'ad iderdük. Fi'l-vaki' Şeyhî 1043/1633'den 1098/1686 tarihine kadarki vukû'âtı birinci cilt. Maalesef bundan sonra kimse bu kadar esaslı bir himmeti göze almamış olacak ki 1143/1730'dan sonraki meşâhirin tercüme-i hallerini Şeyhî'nin eserinde gördüğümüz şekil ve mahiyette esaslı ve bilhassa tafsilâtlı olarak Şakâyık-ı Nu'mâniyye ve Zeyilleri. 1131/1718'den 1143/1730 senesi bidâyetine kadarki vefayâtı toplamış ise de beyaza çekmeye ömrü vefa etmemişdir. Dr Abdülkadir Özcan. Hazırlayan Doç.resîde olmağla emr-i tevârihde sa'y-ı tâm ve hidmet-i mâlâ-kelâm idüp belki umûrdan bazı emrin gereği gibi sıhhatine vukûf için ihtiyar-ı meşakk-ı sefer ü it'âb-ı vücûd idüp terk-i huzûr etmekle elbette emr-i mühimmin sıhhate zafer bulup eser-i mezkûrdan iki cildini tamam ve bundan sonradahi makdûri mertebesine bend-i nitâk-ı ihtimâm eylemişlerdür. Yine bazı eski metinlerde meselâ meşhur bir manzûmenin sonradan ta'dîle uğradığını gösterir. fakat en mühimi Şeyhî'nin Vekayı'u'l-Fuzalâ'sıdır ki(4) İstanbul kütüphanelerinden ancak iki üç tanesinde nüshaları mevcut olan bu mühim eser 1043/1633 senesinden tâ 1143/1730 senesi bidâyetine kadar yüz seneye yakın bir zaman esnasında gelmiş geçmiş meşhûr adamların. Cilt 1-5.642 diye Nesimî'nin şehâdetine işaret eden beyit bu kabîldendir. 1989. (Tıpkı basım) 4 Şeyhî eseri hakkında şu târihi söylüyor: Bu zeyl-i câme-ı ahyârın olsa nâmı sezâ Lisân-ı ehl-i sıyerde vekâyi'u'l-Fuzalâ 3 . Çağrı Yayınları İst.". Tezkire sahibi Sâlim Efendi kendisinden bahs ile der ki: "Bu mecellei celîleyi esnâ-yı tahrîrimizde.. Ayasofya Kütüphanesi'nde elime geçen eski bir Süleyman Çelebi mevlidi matbû nüshadan çok daha büyüktür. âlimlerin hayatlarını büyük bir sıhhat ve vukûf ile gösterir.

Burada muahharan (tercüme-i ahvâl)e dâir kıymetli eserler kaleme alan Mustakîm-zâde'nin ismini hürmetle yâd etmeliyim. Şakayık'a zeyl olan Atâ'î'nin meşhûr ve matbû (Hadâyıkü'lHakâyîk)ına zeyl olmak üzere Şeyhî'den başka Uşşâki-zâde'nin bir eseri vardır. "Devhatü'lMeşâyîh" gibi kitapları erbabınca değerli mühsûllerdir. Şeyhî ise bir adamın sicilini ânâtıyla göstermiştir. derme çatma şeylerdir. 3. s. fatat on ikinci/on sekizinci asrın ilk senelerine kadar alır. 2 nr. Fakat bunlardan bir kısmı yalnız bir şubeye aid olduğu gibi bir kısmı da pek muhtasardır. (Vefayât-ı Ekâbir-i İslâmiyân) ve (Vefayât-ı Ayvansarayî) gibi eserler Şeyhî'nin tetebbu'nâmesiyle kıyas kabul edemez. "Mecelletü'n-Nisâb".643 bulamıyoruz.. 6 Teşrin-i evvel 1927. 4 . Şeyhî zeylinin tab'ı temenniye şâyândır. c. 45. "Tuhfetü'l-Hattatîn".. Ali Canip HAYAT.

Eskilerden sarf-ı nazar daha yeni eserler. Demek ki bu diyar ve diyarın sakinleri okumaya muhtaç ve teşnedir. İstanbul’da. Bulunduğu zamanda ihmâlkâr bir tabın mütemâdi yanlışlarıyla uğraşmak mecburiyeti hâsıl oluyor. Devlet Matbaası mütemadiyen bunları tab etmekle meşguldür. Halbuki yeni Türkiye. İzmir’de bile eski yeni eserlerimizi kolayca tedârik etmek gayet müşkül ve bazen hemen hemen gayr-ı mümkündür: Esasen hiç tab edilmeyen yazmalardan sarf-ı nazar. tâ kurûn-ı evvelâdan bugüne kadar Garp’ın geçirdiği edebî tekâmülleri. Rus. Fransız. her Türk çocuğunun eline geçebilecektir. yarınki gençlik aleminde husule gelecek pek mühim bir fikir ve zeka inkılâbının âmil ve müesserlerini sessiz sadâsız hazırlamakla meşgul oluyor: Yunan. İspanyol edebiyatlarından birçok güzide eserlerin en müstesna kısımları tercüme ettiriliyor. Bu zevk temin edilemeyince memlekette “okuyan adam” miktarının az kalacağı derkârdır. İskandinav. Düşünmeli ki binlerce nüsha basılan bu eserler Anadolu’muzun her köşesine gidecek. Bu aziz topraklar üzerinde gezerken öyle yerlere tesadüf etmiştim ki üç beş kitap tedarik etmek pek zor bir işti. Alman. İtalyan. bir Nef’î Dîvânı. Değil Anadolu’nun kuytu bir yerinde. mesela bir (Rübâb-ı Şikeste) tedâriki bin müşkülâtla hâsıl olmaya başladı. Lise programlarındaki tadilatın mahiyeti “Hayat” karilerince meçhûl değildir. Artık çocuklarımız. Bu ihtiyacı da temin için yarınki nesli dünya fikir ve zekasından haberdâr olarak yetiştirmek. Onu temin etmek de bugünkü idâremizin aslî vazifelerindendir. Maarif Vekâleti bir hamlede bu mühim işe başlamakla Türkiye maarif hayatında en mesut bir inkılâbı ihzar etmiş oluyor. hatta Ankara’da.644 ASRİ KÜTÜPHANELER İHTİYACI Maarif Vekâleti. İngiliz. Bilvesile şunu da kaydedeyim ki neşredilmekte olan bu risaleler arasında kendi edebiyatımıza ait olanlar da vardır. vücuda getirdiği mühim inkılâbın takviyesi ihtiyacındadır. bir Hadîkatü’s Süedâ bir Naimâ Tarihi… Bulmak kolayca kabil olamıyor. metinleri okuyarak anlayacaktır. mesela bugün bir Bakî. Latin. İşte bütün bu hazırlanan eserler bu seneden itibaren Türk gençliğinin önüne konulacak. İtiraf etmeliyiz ki mekteplerimiz şimdiye kadar talebe ruhuna mütalâa zevkini tam ve umumî olarak veremiyordu. Ve öyle çalışkan hocalarla görüşmüştüm ki talebesine tavsiye edecek eser bulamadığı için mustarip ve meyûstu. Tab edilen . ona okumak zevkini bir itiyat halinde vermek ıstırârındadır.

Türk çocuğu edebiyat dersinde ismi geçen. Ve ancak o zamanları tetebbu için pek zengindirler. ya bomboş bulursunuz veya bir köşedeki üç kişinin sakin sakin okumakla. Hiçbiri “halk için” değildir. Bu eser delâletiyle tâ eski Yunan ve Latin edebiyatlarından bugüne kadar Avrupa’nın geçirdiği zekaî ve hissî devirler Türk talebesinin gözü önünde bulunacaktır. not almakla meşgul olduklarını görürsünüz. Öyle “asrî kütüphaneler” ki yeni nesil oralara gitsin ve kendinin ihtiyacını tatmin edecek eserler bulsun. Muhtelif milletlere ait eserlerin tarihî ve mensup olduğu edebiyattaki mevkiini Türk çocuğuna anlatmak için ayrıca bir “Umumî Edebiyat Tarihi”de tercüme edilmek üzeredir. yine her zaman kalabalık olmuyor. Fakat bunlar yalnız ilimle meşgul olanların işine yarar. Bakî’nin… hatta Evliyâ Çelebi’nin. nazariyeleri gösteren risaleler de yine bu miyanda mevcuttur. şunun içindir ki eski kütüphaneler Tanzimat’tan evvelki hayatımıza. Fuzûlî’nin. tarihî tetkikât ile meşgul olanlardır.645 risaleler içinde nüshaları ender yazmalar da dahil olduğu halde eski ve yeni edebî ve fikrî eserlerimiz de vardır. Fakat bunların da umumî ihtiyaca tekâbül etmeyeceği derkârdır. . Türkiye’nin her tarafında. Ahmet Paşa’nın. Vakıa “Devlet Matbaası” neşriyâtı bugün her kütüphaneye gönderilmektedir. Râgıp Paşa… Kütüphanelerine giriniz. Oralara gerçi tâ Avrupa’dan mütâlaalar geliyor. mesela Şeyhî’nin. bu hâl eski kütüphanelerimizin ehemmiyetini gösteriyor. hiç olmazsa şimdilik mu’in büyük şehirlerde “asrî kütüphaneler” kat’iyen lâzımdır. mesela Ayasofya. Bâyezit ve Millet Kütüphaneleri ki en “popüler” olanlarıdır. Naimâ’nın… eserleriyle kolayca karşılaşacaktır. edebî nevleri etrafıyla ve bunlar hakkında türlü türlü noktaları. Şark medeniyeti dahilinde yaşadığımız devrelere ait eserlerle mâlâmâldir. Bugün vakıa bilhassa İstanbul’da muhtevaları itibariyle pek zengin kütüphanelerimiz vardır. Sinan Paşa’nın. gelen adamlar ilmî. Hatta. Bu niçin? Bu. Fakat memlekete elbette bu kadarı kâfi değildir. Köprülü. Fakat unutulmamalıdır ki. edebî meslekleri. Bâyezit ve Millet Kütüphanelerine giden gençler de Servet-i Fünun gibi mecmualara ait koleksiyonlarla on beş yirmi sene evveline ait romanlar ve emsâlini bulup okuyabilirler. Aynı zamanda büyük fikir inkılâplarını. Nûr-ı Osmâniye.

1927. halk için mütalâa salonları tesis etmelidir!” fakat bunları tesis etmek için de gençliğin ve halkın okuyacağı kitapların temini zarureti vardır. ederiz. s. Bütün bunları meydana getirmek de her şeyden evvel bir para meselesidir. Bunun. Maarif Vekâleti’nin mektepler için hazırlatmakta oldu risaleler.2 . “mütalâa salonları”nı dolduracak eserler ise bunların tamamı tamamına tercümelerinden mürekkep olmalıdır. c. Şimdilik bu nev kocaman “orijinal” bir “ansiklopedi” ihzarı hemen hemen gayr-ı mümkün olduğu için Avrupa lisanlarından böyle bir kitabın lisanımıza nakli elzemdir. 13 Teşrin-i evvel . 1. “Asrî kütüphaneler”i. Arap edebiyatlarına ait eserlerin ancak en mutena sayfalarına inhisâr etmektedir. ne kadar azim bir yoksulluk olduğu ise izahtan vârestedir.646 -O halde ne yapalım? Bu sualin cevabını şu cümle verir: “Asrî kütüphaneler. 2 . Eski Yunan şah eserlerinden itibaren bütün cihan klasikleri devir devir Türkçeye nakledilmelidir. Bu kitap bazı ilavelerle bize göre ikmâl edilebilir. Ali Canip Genç ve memlekette Garp irfanının tesisine azimkâr hükümetimizden gelecek sene için bu meselenin hallini zevk ve neşe ile ümit HAYAT. 46. nr. “Şemsettin Sami” merhumun şahsî bir azim ve himmetle ortaya koyduğu “Kamusü’l Alâm”ından başka Türkçemizde “ansiklopedik” bir eser de mevcut değildir. Kanaatime göre bu tercüme işine bir program ve sistem dâhilinde başlanmalı.

" "Madde-i sâniye: Kâdi-ı mühendis ile gayr-i mühendis hükmidir. Kâtip Çelebi’yi hiç tanımayan bir adam bile okusa "bu risale yaman bir kafadan çıkmıştır" hükmünü derhal verir.'' . "Fezleke"sî.. "Cihân-nûma"sı. "Mizanü’l-Hak" on birinci/on yedinci asırda medresenin düştüğü ve propaganda ettiği kara taassuba karşı kaleme alınmıştır. hep ciddi ve nev'ileri içinde mühim kitaplardır.647 Üç Yüz Sene Evvel Yaşamış Bir Adamda Modern Zihniyet: KÂTİP ÇELEBİ'DE LİBERALLİK Nâm ü şânını üç yüz seneye yakın pek uzun bir zamandan beri nisyân denilen nihayeti yok gayyâdan kurtaran "Kâtip Çelebi" yalnız bu memlekette değil. Müellif mukaddimede ilmin ehemmiyetini kısa ve fakat ana hatlarıyla gösterdikten sonra "ilmin zararı olmaz. Ve üç dört basit misâlle nokta-i nazarını tevsik ediyor. Bir kimesne tûlı vü arzı ve umkı dört zirâ' bir hufr itmeğe âharı sekiz akçaya isticâr idüp ol dahi tûlı vü arzı vü umkı iki zirâ' bir bi'r hufr eyledî Dört akçe istedi.. Kâtip Çelebi başta bu dâhiyâne eseri olmak üzere ne yazdıysa ehemmiyetli ve bilhassa memleketi için faydalı olmuştur. Fetva ettirdiler. İfadesi sâde. şarka dair tetebbûla mütevaggıl her mütebahhirin kütüphanesinde mutlaka itinalı bir mevkie konulmuş olan emsalsiz bir te'lîf. Zira iki zirâ' bi'r dört zirâ' . bir hazinedir. müdafaaları kuvvetlidir. Hendese bilmez müfti "Dört akçe hakkıdır" dedî Müftî-i mühendis "Hakkı bir akçedir'' deyu fetva verdî Hakkı dahi budur. Avrupa'da da tanınmış bir allâmedir: ''Keşfü'z-Zünûn"u bütün ilim aleminde hiç elden düşmeyen. mantıkî. zira bir şeyi inkar ol nesneden bu'd u hırmânâ sebebdir'' diyor. Kâtip Çelebi ifadesiyle şuraya naklediyorum: "Madde-i ulâ: Mütfî-i mühendis ile gayr-ı mühendis fetvasıdır. işte bunlardan ikisini. Bir kimse tûlı vü arzı yüz zirâ' olmak üzere bir tarlayı âhara bey' eyleyüp teslim mahallinde tûlı vü arzı ellişer zirâ’ iki tarla verdî Aralarında nizâ' vâkı' olup bir kadıya vardılar ki hendese bilmezdi: "Hakkı budur'' deyu hükmeyledî Sonra bir kâdî-ı mühendisi bulup da'vâyı dinlettiler: "Nısf hakkıdır'' dedî Hak dahi budur.. zemm ü inkâr eylemeyeler. Bunlar arasında hacmen küçük müdafaa ettiği fikir itibariyle ma'nen pek büyük bir eseri vardır ki asrının zihniyetini ifade etmesi noktasından ne kadar dikkate lâyıksa o zihniyete karşı pek "modern" bir mücadeleyi göstermesi noktasından pek ve pek ziyade takdir ü hayrete şayandır: "Mizanül-Hak". bi'rin sümnidir. "Takvimü’t-Tevârih"i. Bunların aslını bilmek murâd iden "riyâziyât'' görmeğe heves ider. "Tuhfetü’l-Kibâr"ı.

müspet ilimler zekanın inkişafına hizmet edecek felsefe bahisleri gösterilirken. yerlerine zihni darlaştıracak. Kimi dahi ahmaktır. Cümlesi kendü mesleğini beğenüp meslek-i âhardan tercih ider. Her bahiste bir mesele münakaşa edilmiş. halk arasında hayli güft u gûlara sebep olan bu bahsi gayet "pozitif" bir zihniyetle muhakeme ediyor ve ''hayat. zirûhun teneffüs ü hareket ile ittisâfıdır'' dedikten sonra bugün ''Birsam" dediğimiz rûhi hâleti -zamanına göre. Beyhûde zahmet çeker.izâh ederek Hızır Aleyhisselâm meselesinde "nakiller. nizâ memnû iken dahl u taarruz kaydına düşüp karar-dâde umûrı ref'e çalışır. Nihayet kimi âkildir. Her bir fırkanın bir dürlü mezhebi ve bir dürlü meşrebi vardır ki ferîk-ı ahara ol muhâlif görünür. İmdi gerektir ki ehl-i basiret. "Kâtip Çelebi. bütün bunlar silinip süpürülmüş.. taassubu çoğaltacak şeyler konmuştu. Müellif bu vaziyetin ihdâs edeceği beyhûde "nizâ u cidâl"i anlattıktan sonra şunları yazıyor: "Bu dahi ma’lûm ola ki devr-i Âdem’den beru halk fırka fırkadır. Mümkün olmaz. Ve kimesnenin mesleğine ve meşrebine dahl u taarruz eylemez. muktezâ-yı hikmet-i temeddün ü ictimâî -ki levâzım-ı beşeriyedendirma'lûm idinüp esnâf-ı halk taksîmine ve her bir kısmın hâl ü şânına vâkıf olalar. ." der.'-Hak” yirmi bir "bahis"e ayrılmıştır. Cümle halkı bir mezhebde ve bir meşrebde olsun deyu muhâl tasavvur ider.648 Kâtip Çelebi bu risâleyi yazdığı devirde memlekette yegâne tedrisgâh olan medrese indirâsa uğramış. “Kâtip Çelebi”yi yetiştiren bir millet için iftihara şâyândır. bugün "serbest tefekküre hürmet ve muhabbet" diye tarif ettikleri "liberalizm'in üç yüz sene evvel yaşamış bir Türk mütefekkirinin kafasında yer tutmuş olduğunu yukarıki satırlar vâzıhen isbat ediyor ki bu. Eğer kendi diyâneti muktezasınca emr münker ise kalbinden inkâr ile iktifa ider. “Mîzanü.. İhtilaf-ı hikmeti bilmez. Bazı kâzib müddeîler anların rûhânî mülâkât u muâmelelerini harice dava idüp anınla nice garaz-ı fâside nâ'il oldılar. Gerçek sanur. Bir şehir halkı esnâfına ve her sınıfın örf ü resmine vukûfdan sonra bütün rub'-ı meskûn sükkânının dahi esnâf u ahvâline dair ilm-i icmâlî tahsiline sa'y ideler. bu ihtilâfın hikmetini te'emmül ü mülâhaza idüp tahtında nice mesalih bulur. Meselâ "bahs-i evvel hayat-ı Hızır Aleyhisselâm''dır. Zikr olunan hikâyelerin menşe-i galatı olur." Avrupalıların. müellifi tarafından makûl ve "modern" hükümlere ircâ' olunmuştur. Emr-i dinde bilâ-mûcib. ya cehl veya tevzîr sebebiyle umûr-ı rûhaniyeyi emr-i hâri'î ve emr-i hakîkî sûretinde ibraz ider ve halk aslını bilmez.

âkıl olan bu makûle nizâ'-ı kadîmin faslı ümîdinde hamakat ider" der." ''Mîzanül-Hak"ın alâka-bahş kısımlarından biri "bahs-i hâmis"dir. Anın için içmez: Râkımül-hurûf gibi… Evvelâ budur ki bu babta kimesneye dahl ü taarruz olunmıya vesselâm" hükmünü verir.'' Kâtip Çelebi bu bahisde ''tegannî''nin günah olup olmadığı hakkındaki mülâhazaları kayd ettikten sonra medreselilerle tekkeciler arasındaki zıddiyeti anlatır ve "Her asırda müteşerri’ler bu husûsda anlara ta'ne taşın atup dahl u taarruzdan hâli olmadılar. Anlar dahi bildiklerinden kalmayup çaldılar. mü'min midir meselesine temas eden dokuzuncu bahisde müellif şu güzel sözleri söylüyor: ''Bu mertebeler ma'lûm olduktan sonra bir kimesne bu babda nizâ iderse ahmak değil midir? Gûyâ ki Hak taâla hazretleri rahmetini halktan men ve dirîg ider.649 ''Bahs-i sânî tegannî bahsidir.. ne anların dâm-ı hayli ile amel ider." Müellifin bu bahisde en alâka-bahş mütâlaası.. Kâtip Çelebi burada ''duhân" yani "tütün" hakkında ''haramdır. Zira onların âbâ vü ecdâdı Firavun'dan çok sitem görmüştür. eski sûfîlerin hasbî vü cidd ü istiğrakıyla bir münasebeti olmayan muahhar tekkecilerin iç yüzünü teşhir etmesindedir: ". Eblehânın kimi şahid. çağırdılar" ve ". kimi mürîd ü zâhid-i bârid olan ne dahl u taarruz marazına mübtelâ olur.. ''Firavun" kâfir midir. Ama gayrî millet ashâbı anlara tâbi' olmanın veçhi nedir? İmdi . Ekser tâife-i Halvetiye âyîn ü tarîkı mürîd cemiyeti üzerine binâ idüp tekke kurup hengâme-girlik şartı olan hay u hûyı âlet-i cemiyet ü medâr-ı maâş u rükn-i inti'âş kılup sûret uğrıları selefin garaz-ı sahîbî olan emr-i semâ' ve hareket-i ıztırâriyesini -ki ehline mübâh olsa gerektir. ''Dördüncü Murad"ın yasak etmesini anlatır.dâne-i dâm-ı tevzîr veya bend-i ahmakân-ı bed-nâm kılup o bahâne ile behâyim makûlesi avâm üşüp tekkeye nezr u sadakât gelür dirler.. mekrûhtur" gibi iddialar serd edenleri. "Bahs-i Sâlis Raks ve Devr beyanındadır. Firavun'un îmânından intikam için veçhi vardır. Ve bu babda hareket-i devriyenin azîm dahl ü tesiri vardır deyü dönmeden dönmezler. Şeri ve siyasî bütün menlere rağmen halkın tütünden bir türlü vazgeçmediğini söyledikten sonra neticede ''Bazı ehl-i veri teverru idüp kendü içmez ve içine dahl eylemez ve kiminin dahi meşrebine muvâfık değilldir. Bu dava bir zamanda faysal bulmadı.

”dir. öteki “tarîk-i nazar”a yani softalığa mütemayil idî Bunların birbirine karşı atıp tutması İstanbul halkını ikiye ayırmış. 2 nr." “On üçüncü bahis” ziyaret-i kubûr'' yani mezarları. on birinci/on yedinci asrı gürültüleriyle dolduran “Sivasî ve Kadı-zâde” meselesine tahsis edilmiştir. gözlerini sürdüklerini." “Mizanü’l-Hak”ın on ikinci bahsi "bid'at''e tahsis edilmiştir. Son. 10 Teşrin-i sani 1927. şark ve garpta tanınmış Türk âllâmesinin “Zeyrak”teki mühmel mezarının tecdîd ü ihyâsını hâssaten şehremânetinin himmetinden bekleriz. Bi’l-vesîle bu mümtaz. Ali Canip HAYAT. 2. Çünkü bu İslam feylosofu “Füsus”ında Firavun’un imanından bahseder. yirmi birinci bahis. Bunların hemen hepsi faydalı şeyler olmakla beraber bilhassa talebe için “Bir fenni itkân üzere tamam itmeden fenn-i âhire intikâl eylemeye” deyişi güzîde Türk allâmesinin “ihtisâs”a ne derecelerde ehemmiyet verdiğini ispat etmektedir. işin azıttığını anlayıp kürsi şeyhlerinden bazıları sürülmüştür. türbeleri ziyaret etmek meselesine temas eder. Müteakıben Kâtip Çelebi kendi hayatını yazmıştır: "Mîzânül-Hak" hükümdara. “bir tarafın galebesi câiz görülmiye. şanlarından olduğunu anlatır. Kâtip Çelebi iki tarafı ifrât ve tefrite düşmüş görerek. vâizlere ve halka ve talebeye ait olmak üzere dört "vasiyet"le hitâme erer. Kâtip Çelebi o devir için pek nâzik olan bu meseleyi fetânetle halletmiş. * . Ölüden medet ummaktaki belâheti pek güzel tasvir eden Kâtip Çelebi kadınların. mum yağıyla yağlanmağı âdet ettiklerini anlatır.650 talebe-i ulûm kavâbiline evvelâ budur ki bu bâbda Firavun için mü'min dimezler ise de diyenlere husûsa ''Şeyh"e (*) dahl u taarruzda olmıyalar. halk haddinden tecâvüz etmemekle müyesserdir” diyor. nihayet hükûmet. nizâm-ı âlem. Ekser zamanda sâdır olan ef'âl ü akvâl bir vecihle bid’atden sâlim değildir'' diyerek Allah'ın ve peygamberin afv etmek. s. Kâtip Çelebi “Mîzanü’l-Hak”ı 1067/1656'da yani vefatından biraz evvel yazmıştır. Tarih ile tevaggul edenler "bid'atdir'' diye ne korkunç taassup ihtilâlleri olduğunu teceddüt harekatlarının önüne geçildiğini bilirler. 3 Burada “Şeyh"den maksad “Muhiddin-i Arabi. "insâf idüp her kişi nefsini yoklasa sünnete ittiba’la aslâ münasebette bulunmaz. bu lâyemut. c. çocukların ve "ukûl-ı za'îfe ashâbı ricâl"in mezarlara yüzlerini. "Sivaslı Abdülmecid Efendi'' ile “Kadı-zâde Mehmet Efendi” iki vâ'izdir ki biri tasavvufa. Hadd-i evsatdan çıkmayalar. 50.

İkinci zihniyet..yazan zât büyük bir vazife deruhte etmiş. kahren -manasını idrak etsin etmesin. .. cehennem olmaktan kurtuldu. eğer gencin melekelerini kuvvetlendirmiyor ve hayata -bugünkü hayatahazırlamıyorsa!. tecehhüz eder. * * * “Orta tedrisatın modern gayesine nazaran gencin de ulu orta “ayaklı kütüphane” olmasında bir fayda yoktur. hele bizim nesil. ve bu vazifeden belki daha büyük bir mesuliyet altına girmiş demektir: “Kitabıma şu ve şu malûmatı da koyayım!” dememeli. evet “orta tedrisat için de “malûmat” esas değildir. “kitabıma koymak istediğim şu veya şu malûmatın.bir yığın abur cuburu tıkıştırırdı. çocuğun maneviyetini beslemeye kudreti var mı. O. Eski zihniyet çocuğun hafızasına yüklenir. çocuğun melekelerini harekete getirmeyi düşünüyor. Bu makalemizin arasına sıkıştırdığımız şu istitrât başlı başına bir mevzudur ki onu ileriki makalelerimden birinde tekrar etmeyi pek faydalı saymaktayım.. Yeni tedris tarzının ilk ocağı “İstanbul Erkek Muallim Mektebi” dir. yavrucağa cebren. Hatta zarar vardır: Sersemler yahut ukalalar peyda etmek tehlikesine binaen!. Mektep kitabı –hele ilk mektep kitabı. yok mu diye düşünmelidir. Yeni zihniyetin böyle korkunç despotluğu yoktur. Buradan yetişen genç hocaların mekteplere duhûl ve nüfûzundan sonradır ki çocuklarımız için mektep. Çünkü çocuk büyük adamın yalnız maddeten ufağı olmadığı gibi onun kitabı da büyüklere ait kitabın hacmen küçüğü değildir. Evvelki zihniyet çocuğa sadece malûmat vermek gayesini takip ederdi. mahalle mektebini ve bu mektebin çatık çehreli hocasıyla sopasını canlı ve korkunç hatıralar şeklinde pek iyi gözünün önüne getirir.651 YENİ TEDRİSAT DEVRESİNİN BAŞLAMASI MÜNÂSEBETİYLE MUADİL EDEBİYAT PROGRAMINDAKİ BİR FIKRAYA DAİR Makaleme bir istitratla başlayacağım: “İlk tedrisatta eski bir zihniyet ve bugün kemale eren ve vuzûhla izah edilen yeni bir zihniyet vardır. Memleketimizde “ilk tedrisat” dünyasının bu “modern” gayeye doğru yürümeye başlaması çok olmalı. Bu mukaddimeden esasa girmeden evvel şunu da kaydetmek isterim: Memleketimizde bir tedris ve terbiye inkılâbı yapılmış ve hatta bu inkılâba göre genç hocalar yetişmiş olmasına rağmen “İlk tedrisat” a ait bazı kitapların sadece “malûmat vermek”i gaye ithâz ettikleri görülmektedir.. doldurmaktan ziyade kımıldatmayı düşünür: Bu zihniyete göre çocuk adeta teçhiz edilmez.

yeni programın âmir olduğu “bugünün demokratik ve modern içtimaî”ne tevafuk ettiğine şüphe yoktur. Nitekim “Hayat”ın ta [34] üncü sayısında neşrettiğimiz “orta tedrisatımız için hangi eserleri seçeceğiz?” unvanlı makalemizde de söylediğimiz gibi “Dîvân edebiyatı”. Bakî’den. “düşünüş ve buluş kıvraklığı” gibi hasletleri tenmiye edecek beyitleri eksik değildir. Nedim’den. eğer bir kaside.”] Geçen gün evime kadar gelen kıymetli ve genç bir edebiyat muallimi son fıkranın işaret ettiği “Bugünün demokratik ve modern ihtiyacı” ile mesela “Dîvân edebiyatı”na ait manzum ve mensur eserlerin nasıl telif edilebileceğini sordu. manasına almamalıdır. Kendisine şifâhen de arz ettiğim üzere “Bugünün demokratik ve modern ihtiyacı”nı mutlaka “Bugünün demokratik ve modern fikirlerini telkin etmek”. Mademki “edebiyat dersi” talebeyi daha diri tutmakla ve daha canlı tahayyül etmekle bırakmayacak daha doğru. Bugünkü Türk çocuğunun ruhunda bu noktadan derin bir boşluk bırakmaya. genç zekalara da “incelik”.652 İşte edebiyat programını tadil ettiren fikir budur. “mürebbî”nin o parça üzerinde ısrarı yalnız boş değil. daha sağlam bir tarzda düşünmeye. Fuzûlî’den. hatta okuduklarını sâlim ve makûl bir tarzda hayûtta tatbîk etmeye sevk . Zaten “nükte” ve “mazmun” umdelerine iptina eden “Dîvân edebiyatı”nın. Nef’î’den. “gayr-ı terbiyevî”. Bu ciheti tayin ettikten sonra. Onun daha birçok ihtiyaçları vardır. Şeyh Galip’ten öyle parçalar seçebiliriz ki Türk çocuğuna geniş hayal ufukları açabilir. Fakat bugünün çocuğuna elbette o derecesi kâfi gelmez. “gayr-i ilmî “ bir harekettir. Bu fikre göre tertip edilen yeni müfredâtta gençlere gösterilecek kırâat parçaları için şu fıkra muharrerdir: [Türk edebiyatının muhtelif tezahürlerine ait eski ve yeni manzum ve mensur eserlerin en güzidelerinden terbiyevî esaslara göre seçilmiş parçalarla Garp edebiyatlarından her türlü –ve bilhassa kendi edebiyatımızda zayıf olan. “içtimaî duygular” itibariyle pek zükurettir. bir rubaî yüksek bir fikri. bir gazel. onu asrın ihyâcına göre teçhîz edememeye mahkûmdur. “Didaktik nev”in bayağı kısmına ait yazıların ise edebî değersizliği kadar ahlakî değersizlikleri de vardır. Zaten “bilâvasıta telkin etmek gayesini gözeten çok kere bediî kıymetinden hayli unsurlar kaybetmiş yazılardır. Bir metin parçası ki bugünkü çocuğun “alâka”sını uyandıramıyor. yüksek bir hayali ihtiva ediyorsa –muallimin o fikri ve o hayali çocuk zekasında canlandırabilmesi şartıyla. Bugünün demokratik ve modern ihtiyacı ehemmiyetle nazar-ı dikkate alınacaktır.tarzlara ve nevlere ait zengin numuneler.

“Hibetü’l Hakâyık” gibi. asrın gayesine götürecektir?” diye düşünmelidir. Edebiyat derslerinde geniş bir tenevvüün teminine çalışmalıyız: Çocuk vardır ki mesela “lirik” şiirlere karşı pek az alâka gösterir. işte muadil programın yukarıda bahsi geçen fıkrasının bir manası da budur! Maarif Vekâleti “bugünün demokratik ve modern ihtiyâcını ehemmiyetle nazar-ı dikkate aldığı” içindir ki muallimlerimizin mesâisine yardım etmek maksadıyla Türkçeye “cihan edebiyatlarından numuneler” naklettirmeye başladı. Bilvesile darülfünûna da hazırlamış oluruz. eski edebiyatın. “Divân-ı Hikmet” gibi fikrî ve bediî kıymetleri noksan veya ma ̉dûm ve lehçe itibariyle çok uzak ve yabancı eserlerle lise talebesini bundan sonra meşgul etmemek kâfi değildir.R” unvanlı “piyes” i de vardır. Mesela intişar eden risaleler içinde “Corneille”in lâyemut “Horas” trajedisinin yanında birkaç seneden beri şöhret bulan “Karol Çapen” nâmındaki “Çek” edibinin “R. “Kutadgu Bilig” gibi. Çocuk vardır ki temaşadan.U. “Orta tedrisat”ta “Aman şu ve şu malûmatı da verelim!” dememeli.653 edecektir.” kaydının konulmasına sebep. Türk çocuğu birinci eser sayesinde yüksek vatanî .” Bu suretle. Daha muahhar fikir ve edebiyat mahsulleri arasından da intihabât yaparken çok dikkatli davranmamız icâp eder. kıymetli muallimlerimizin lüzûmundan fazla bağlanmamasını temin etmek idi. “Dîvân edebiyatı”nın bu cihetleri temin edemeyeceği meydana çıkıyor demektir. Bu eserlerin neşrinde kastî bir tertipsizlik yapılmakta. bir sene zarfında ortaya konulacak eserler sayesinde lise talebesinin. Bir o kadarı da tab edilmek üzeredir. lise için hazırlayalım. mesela on yedinci asra ait bir metni. “Hayat”ta bundan evvel kaleme aldığımız makalelerimizde de işaret ettiğimiz üzere tercüme edilen bir eserin mutlaka kendi nevinde “şah eser” olması şart değildir. yirminci asra ait bir metin takip etmektedir. Bunlardan sekiz on kadarı “Devlet Matbaası”nda tab edilmiştir. Bir Garp mütefekkirinin dediği gibi biz lise talebesini. “İlk tedrisat”ta olduğu gibi “orta tedrisat”ta da hoca için “despotluk”a mesag yoktur: Mahâret odur ki mürebbî gencin kabiliyet ve temayülünü keşfedebilsin ve onu o kabiliyete ve o temayüle göre teçhize çalışsın. hikâyeden hoşlanır. kâfi ki edebî kıymetten mahrum bulunmasın ve hassaten muadil programın işaret ettiği üzere “bilhassa kendi edebiyatımızda zayıf olan tarzlara ve nevlere” ait olsun. muhtelif ve mütenevvî edebî mahsullerle karşılaşması temin edilmiş oluyor. o temayülden istifade ederek teçhîzine çalışmak. Talebesinin temayülünü keşfetmek. “hitabet”e müteallik eserleri derin bir incizâbla takip etmek ister. “Vermek istediğimiz malûmattan hangisi bizi gayemize. Zaten muadil programa “Bugünün demokratik ve modern ihtiyâcı ehemmiyetle nazar-ı dikkate alınacaktır.

Kendisinden evvel ve sonra onun kadar zeki ve nâfiz bir müverrihimiz yetişmemiştir. zevkine. “Hatırât” tarzı edebiyatımızda pek yeni bir şey olduğu için en “Andre Turye”nin bu samimi –çünkü bu muharririn en karakteristik ciheti safvet ve sadeliktir – parçası talebe âleminde hayli kuvvetli alâka uyandıracaktır. ortaya on birinci asrı tenvir edecek. Mesela Naimâ’nın emrine tahsis edilen risalede “Siyâvuş Paşa’nın Katli” fıkrası mâhir münşinin iktidârına bir hüccettir. Fakat birçok gençler o satırların içinde öyle bir samimiyet müşâhede edeceklerdir ki bazıları adeta “Bu yazıları yazan ben miyim?” diye duraklayacaktır. Yine mesela “Homer”in “İlyad”. O kendi ihtiyacına. Onun ihtiyacı. Naimâ o adamdır ki muasırlarının kelime şaklabanlığından kaçınmakla kanaat etmemiş. duygunun en büyük rol oynadığı mülâhazasıyla da yüz yüze gelecektir. Bu eserlerden birincisi hassaten tasvir itibariyle bütün Garp edebiyatlarına “model” olmuştur. “Veysî” yi ihmal etmemek mecburiyetindeyiz. diyebiliriz. “dürbin”in ters tarafından görülen sadece maddeten küçülmüş bir insan değildir. Vakıa biz on birinci asrı tetebbu ederken “Nergisî”yi. zevkî temayülü büyük adamın kendi büsbütün başkadır. Çünkü o iki adamın bugünün gençliğine vereceği hiçbir zihnî ve fikrî unsur yoktur. fakat çocuk. genci yarına hazırlamak için onun bu gününü düşünmek . Fakat Naimâ’nın bu fıkrasını okumamış ise o ihtiyar vezirin ne yaman bir adam olduğunu anlayamamıştır. “Evliya Çelebi”nin Seyahatnâme’sinden müfrez fıkralar ilk neşriyatı teşkil edecek ve bunları eski. hatta üstat menşisi olan “Nergisî” ile “Veysî”yi bu marazda hiç hatırlamak istemedik. fenne müstenit bir hayalin tiyatroya tatbikini görmekle beraber “Hayat” ta sade fiil ve hareketin değil. Mürebbî. yeni diğer eserler takip eyleyecektir. Biz “Bugünün demokratik ve modern ihtiyacını ehemmiyetle nazar-ı dikkate” aldığımız için Naimâ’ya bir risaleyi tahsis ettiğimiz halde mesela on birinci asrın iki meşhur. Yine aynı risaleler arasında kendi edebiyatımıza ait eserler de vardır: On ikinci asır münşilerinin en kuvvetlisi olan “Naimâ”nın tarihinden müntehap parçalarla “Fuzûlî”nin “Leyla ve Mecnun”u. Her Türk çocuğu şüphesiz “Köprülü Mehmet Paşa”nın ismini işitmiştir. “Andre Turye” nin eseri böyle bir kudreti hâiz değildir. Osmanlı saltanatın sükût ve inhitâtı avâmilini canlı vak’alarla gösterecek bir eser koymuştur.654 fikirlerle karşılaşacağı gibi ikinci ile de ilmî bir fikrin. gibi bir meseli daha olmayan bir “şah eser”le beraber “Andre Turye”nin “Çocukluk ve Gençlik Hatıraları”nı okuyacaktır. temayülüne göre tecehhüz etmek mecburiyet ve hakkını hâizdir. “Homer” in kalemiyle insanların ve tabiatın nasıl tersim edildiğini görmek ne zevkli ne faydalı bir şeydir.

nr. c. Ali Canip HAYAT.655 zaruretindedir: Lise talebesi darülfünûnda mesela kitap ile meşgul olacaktır diye ona takur tukur şeyler okutmaya çalışmak tedris âleminde Garpçılığa zıt adımlar atmak demektir.2 . Maarif Vekâleti’nin “orta tedrisat” aleminde “Cihan Edebiyatlarından Numuneler” vâsıtasıyla gençlik üzerinde yapmak istediği fikr-i inkılâp ve inkişafı için kendilerine müracaat edilen tanınmış kalem sahiplerimiz. Birçokları deruhte ettikleri eserleri meydana. 51. zan ve tahmin edilen faaliyeti gösteremediler. Bu marazda şunu da istitraden ve teessüfle kaydederim ki. ortaya konula tercüme ve intihapları tenkide hakkı olmasa gerektir. 2. 3 . 1927. koymadılar. Beğenmeyenin daha iyilerini vücuda getirmesi için hiçbir mâni yoktur. Birkaç çalışkan muallimimizle üç dört genç muharrirden başka bu iş için yardıma koşanı göremedik. s. 17 Teşrin-i sani . Bu itibarla hiç kimsenin ve hele şöhretli edeplerimizin.

Eğer muallim Garp edebiyatlarına vâkıfsa –program hâricinde.656 EDEBİYAT TEDRİSATININ YENİ VEÇHESİ ÇOCUKLARI KOZMOPOLİT YAPAR MI? Bugüne kadar liselerimizde edebiyat derslerini hemen hemen yalnız mahallî eserler işgal ediyordu. Alman.. Hayır “Dîvân edebiyatı”. bir “Racine” ve ilah… meçhuldü. çünkü “millî varlık” mütemadî bir “tahavvül” ve “tekâmül”den ibarettir. zayıf ve “bediî vicdan”ı tatmin etmesi noktasından pek nâ-kâfî olduğunu idrak etmiş olacaktır. İngiliz. bir Goethe” bir “Corneille”. bir “Shakespeare”in. Bu noktada zerre kadar şek ü şüphe yoktur. Şu muhakkak ki bugünkü tedrisatla lise talebesi eski ve yeni mahallî eserlerin. Ve bittabi bir “Homer”in. bir “Shakespeare”. İtiraf etmeliyiz ki bu yazılar. Nef ̉î. Henüz yetişmekte olan bir genç. biz her şeyden evvel yeni neslin dünyaya karşı gafil yetişmesine rıza göstermemeliyiz. Bir zamanlar “Dîvân edebiyatı”na “Kapıkulu edebiyatı” diyenler.ecnebî muharrir ve şairleriyle eserlerinden bahsedebilirdi. Çocuklarımızın bediî vicdanına ait sahayı aşağı yukarı Sinan Paşa. Son muaddel program ise “cihan edebiyatları”na ait metinlere geniş bir yer ayırmış oldu. Latin. Nedim… ve bol bol Halit Ziya ve Tevfik Fikret’le arkadaşları. Fransız. Fakat orada kalmaz. çünkü Türk milletinin “İslâm medeniyeti” dairesinde bulunduğu hengâmede bir Türk zümresinin meydana koyduğu. Fuzûlî. müessesedir. Bütün cihan edebiyatları hep birbirine model . bu faikiyete meftûn olup “milliyet”inde manen tebâüd etmez mi? Daha sarîh bir tabirle edebiyat tedrisatının yeni veçhesi çocuklarımızı kozmopolit yapmaz mı?. Lise talebesi için bir “Homeros”. umumî Türk edebiyatının bir şubesidir. Bâkî. Millî duygu. onun “Türk edebiyatı sahası”ndan hariç kaldığını iddia etmek cüretini gösterenler vardı. şimdi dâhil olduğu Garp medeniyeti dairesinde inkişaf edecek her edebiyat ve sanat müessesesi yine Türkün malı olacaktır. mahallî mahsullerimize her nokta-i nazardan faiktir. nihayet daha yeni muharrirler ve şairler dolduruyordu. İtalyan edebiyatlarına ait metin tercümeleriyle yüz yüze gelecektir. muharrirlere fâikiyeti ile beraber cihan edebiyatlarının “nevi” itibariyle ne kadar şümullü ve zengin bulunduğunu da öğrenecektir. Fakat acaba bu mutlak hakikatin bilinmesi çocuklarımızı “millî varlığına karşı müteneffir ve hiç olmazsa lâkayt etmeyecek midir? Bu endişe vârid olmamakla beraber. maziden başlar. Bu nasıl Türk’ün malı ise. Artık Türk çocuğu Yunan.. bir “Virgil”. “Türk çocuğunun gözlerini kamaştırır” diye onu eski ve yeni Avrupa edebiyatlarıyla temas ettirmemek “Garpçılık”ı esas umde ittihaz eden bugünkü zihniyetimize karşı hıyanettir. bir “Hugo”nun bizim şairlere.

Biz. selâhiyet sahibi addettiğimiz için bu söze itimat etmiştik. Garp malzemesinin kâfî derecede o sahaya girmemesinden mütevelliddir. tiyatrolar yazmaya heves ettikleri ve hele bazılarının bu yazıları olgun eserler zannederek neşre kalkıştıkları görülüyor. yeni “hakikat”ten ne zarar gördük? Hiç! “Belki kozmopolit olur” diye Garp’ın şah eserlerini Türk çocuğuna göstermemek benim çocukluğuma ait olan şu gafletimden bir zerre farklı mıdır? Birçok mektep talebesinin şiirler. kendilerinden evvelki nesilde tesadüf edilmeyen kanlı ve canlı fikirler vermiştir. Neferi. korkunç topları gördük. Eski kanaatimiz sarsıldı. Git gide acı hakikati öğrendik. Hangi sahada olursa olsun. Onun da zırhlılarını seyrettik. O kanaatteyim ki eğer edebiyat tedrisatımız bugünkü veçhini on. on beş sene evvel tayin etmiş olsaydı. On sekizinci asır Fransız muharrir ve ediplerinin yazılarıdır ki Namık Kemal’le arkadaşlarına. millî mevzularla doğrudan doğruya temas eden “Alman romantizmi” bile her şeyden evvel ecnebî edebiyatlarının tetkik ve tahlîllerinden ilham almıştır. Bizi gezdiren bir nefer. Artık “Necm-i Şevket” bizim nazarımızda dünya filolarına tek başına meydan okuyan bir kuvvetti.657 ittihaz ederek tekâmül etmişlerdir. “edebiyatta vatan ve millet sevgisi”ni ancak Garp medeniyeti dairesine girdikten sonra meydana getirilen eserlerde buluyoruz. aynı zamanda Türk çocuğu edebiyat mefhumunu daha iyi ve etraflı kavramış olacağından içlerinde yazı yazmaya heves edenler daha kuvvetli kaleme alabilirlerdi. Binaenaleyh Garp edebiyatlarına ait eserlerle bugünkü Türk çocuğunun bediî vicdanını terbiye etmek demek yarınını edebiyatımızın tarlalarına yeni tohumlar serpmek demektir ve muhakkak faydalı bir iştir. Biz çocukular bir bayram günü bu geminin toplarını seyretmeye gittik. köhne zırh tabakalarını göstererek: “Bir birinin üstüne on gülle çarpmadan bu demir delinemez!” demişti. Daha sonra bir Avusturya filosu geldi. Millî tahassüslerle. Garp’tan gelen ve gelecek ihtisas ve tefekkür malzemelerine bu millet ve bu milletin çocukları muhtâçtır. Bir gün limana İngiliz donanması geldi. Gezdik. fikir âleminde daha ilerlemiş olurduk. hikâyeler. Eski ve yeni kuvvetli eserlerle temas etmek onları bu zehapta kurtaracağı gibi bediî terbiyelerini yükselterek içlerinden cidden istidadı olanları daha muvaffak mesaiye teşvik edecektir. Limanda Sultan Aziz devrinden kalma “Necm-i Şevket” zırhlı korveti yatıyordu. Ve buna hiç şüphe yoktur. eğer bir sürçmemiz müşâhede ediliyorsa bu. ailem Selanik’e sürülmüştü. * * * . Küçüktüm. Eski “gaflet”in bize ne faydası oldu.

nr. Evet ba’de’l İslâm Şark medeniyetinin en büyük hadimleri Türklerdir. Atalarımız mensup oldukları medeniyet sahasında.3. ecnebî zihniyetinin ikâ edeceği kozmopolitlikten onları vikâye edecek kadar kuvvetlidir. edebiyatta yetişen müstesna simaların çoğu ırka bu millete mensuptur. Biz de bu kuvvet olmadığı için fazla ihtiyatkâr olmalıyız” denilirse biz de şu cevabı veririz. alâka-bahş kitapların tamamını Türkçeye nakletmek kat’iyen elzemdir. Maarif Vekâleti edebiyat tedrisatına yeni veçheyi vermekle. “Yeni gençlik kütüphanelerini doldurmak üzere cihan fikir ve edebiyatlarına ait eski ve yeni şah eserlerin. ancak atalarımızın o devirlerdeki şark harsını bütün şümulüyle tetebbu ve temsil etmelerinden münbaistir. hiç çekinmeksizin kendi seviyelerinden çok yüksek fikir ve ihtisas sahalarına pervasızca el uzatıyorlar. üçüncü senesinin ilk nüshasında bu temenninin fiile inkılâp ettiğinden büyük bir meserret ve bahtiyarlıkla bahsederiz. İnşallah gelecek yıl. o medeniyetin iki yüksek rüknünden –yani Araplarla Acemlerden ziyade – onun taâlîsine bâdî olmuştur. s. İlimde.53. Bu onlara benliklerini asla kaybettirmiyor. Ve mektepler için bu ihtisar zarurîdir. Fakat mesela Balkan komşularımız olan Yunanlılarla Bulgarlar.658 Avrupa milletleri edebiyat ve fikir sahasında mütemadiyen birbirinden istifade ediyorlar. Aynı umdelerin hizmetkârı olmakla müftehir olan “Hayat” ın tahrir heyeti ve veçhenin tedrisat haricine de teşmilini temenni eder. Eğer “Garp milletlerinin millî harsları. “Cihan Edebiyatlarından Numuneler” unvanı altında vücuda getirilen “broşürler” Garp eserlerinin her birinden ufak ufak müntehap parçalara inhisar etmektedir. cumhuriyet ve garpçılık umdelerinin müstakbel nesilde tarsînini temin etmiş oldu.4 . Evet. bir Yunan genci inkâr edemeyiz ki millî varlığını kaybetmiyor. 1927. Tanzimat’tan beri dâhil olmaya çabaladığımız Avrupa medeniyeti içinde de aynı liyâkati göstermek için Garp harsını yine bütün şümulüyle tetebbu ve temsil etmemizden başka çare yoktur. c. Ali Canip HAYAT. 1 Kanun-i evvel. Bu. Ve aynı zamanda bir Bulgar. İngiliz’in Alman”a Alman’ın Fransız’a karşı müdafaa vaziyetinde millî harsları vardır. “Hayat”ın ikinci senesine başlarken bu temenniyi ileriye sürüyoruz.

Buradaki kitaplar -yazma ve basma.659 KONYA MÜZESİNDEKİ KÜTÜPHANE Mevlâna hankâhı. Kitap meraklısı ve âlim bir zât olan Hemdem Sa'îd Çelebi kırk beş sene burada post-nişin olmuş ve 1275/1858 tarihinde vefat etmiştir. Altı yüz yetmiş yedi senesinde yani bundan altı buçuk asır evvel kaleme alınan bu kıymetdar nüshanın yazısı nesihtir. sekseni "Hendem Sa'îd Çelebi"nin mali ve vakfı olduğu üzerlerindeki kayıt ve mühürlerden anlaşılmaktadır. Müze kütüphanesini dolduran kitaplar meyânında hemen her yerde tesâdüf edilecekler de vardır. muhteşem bir hazînedir. âvânîsi burada mahfûzdur.cilt itibariyle 3222 adettir Bazen bir cilt içinde birkaç kitap zuhûr eder. Hayat'ın müteakip sayılarımda bu müze ve mahfûzatı hakkında resimli bir iki makale neşretmek emelindeyim. Türk dehâsının ebed-zinde eserleri. Mevcut kitapların hemen hemen yüzde yetmişi.nefîstir. Bu itibarla yani kitap itibarıyle Konya Müzesi mahfûzâtı 3690'ı bulmaktadır. Binâenaleyh "İslâmi sanatlar"a dair tetebbû yapacak olanlar için Konya müzesi muazzam bir kitap. Ez-cümle 677/1278 tarihinde kaleme alınmış bir mesnevi nüshası vardır ki erbâbınca ehemmiyeti der-kârdır. fakat maalesef mıklebi kopmuştur. Bu nüsha yeni tanzim edilmiş olan defterde 60 . Türk elinden çıkan bu bediâlar karşısında hayran kalıyorlar. Kâtibi olan "Mehmed İbn Abdullah el-Konevî" bu nüshayı "nüsha-i asliye"den iktibas ettiğini hâtimede tasrîh etmektedir. bugün Türkiye'nin en bedîî. Cildi -göbek ve köşeleri şemseli olmak üzere. en kıymetli bir müzesi hâline ifrâg edilmiştir: Türk zevkinin. Bugün bu satırlarla sadece müzenin "kütüphane" kısmına temas edecegim. Mes'ut bir tesâdüfle Konya müzesi Kütüphanesi'nin küşâd resminin icrâ edildiği 27 Teşrinisâni 1921 Pazar günü ben de orada bulundum. yalnız şöyle bir göz gezdirdim ve pek değerli yazmalara tesadüf ettim. Anadolu'nun en harikulâde bir nefâsetle nesc ve ibdâ' ettiği bahası takdîr edilemez halıları. fakat bir kısmı pek kıymetdar ve pek nâdir nüshalardan terekküp etmektedir. Birçok meşgûliyetlerim arasında bu kütüphanenin mahfûzatını istediğim gibi tetkik edemedim. Konya müzesini dolduran eşya arasında Anadolu mallarından başka tâ İran'dan. Avrupa'nın en uzak yerlerinden gelip tetkik eden meraklılar. Hindistan'dan gelmiş olanlar da vardır. Türk beda'atının. mütehassıslar. Pek nefîs cilt ve tezhîbe mâlik olup müzede camekânlar içinde hıfz edilen 79 eser bu yekûnun hâricindedir. Umûm yazmaların adedi 1269 ve basmaların adedi 1953 cilttir. 613 sahifedir.

Yazısı nesihtir. "Fuzûlî Dîvânı"nın yeniden ve sahih bir surette tab'ı halinde bu nüshadan müstağni kalınamaz. ikinci cilt 340 sahifedir. Konya Rehberi nâmındaki eser. 768/1366'da başlamış 770/1368'de bitirmiştir. Âzeri şive ve imlâ tarzını tamamen muhafaza etmektedir.. bu popüler Türk şâirinin ne kadar gazeli. Bu nüsha Şerefeddin nâmında bir zâta mahsûs olarak kaleme alınmıştır ki kâtip bu zâta (Emir Satı el-Mevlevî) unvanını veriyor. müseddesler ilh. Rebâb-nâme. Garaz-ı bî-garazı dahi budur ki mütâla'a eden ve safâ-yâb olan ehl-i aşkdan bir duâ ile hayatda oldukça selâmet-i din ve ba'de'l-fevt rûh-ı revânıma bir hediye-i nâçizâne ta'yin Konya'da bir "Şerefeddin Camii" vardır. koşması eline geçmiş ise toplamış 669 sahifelik koca bir cilt vücûda getirmiştir. Müze kütüphanesinde 4 nüsha da Dîvân-ı Kebîr bulunmaktadır ki bunların en eskisi iki cilt üzerinedir. 76 numarada mukayyeddir. ki (Nefehâtü'llâh 1197) sâl-i itmâmın beyân eder. Bu eski nüshanın kâtibi "Hasan bin Osman el-Mevlevî"dir. Câmi' hâtimede şu sözleri söylüyor: ". Müze kütüphanesinde Fuzûli'nin pek eski ve muteber bir Dîvân nüshasına da tesâdüf ettim. okunuyor. İntihâ-nâme)sini ihtiva etmektedir ki (Ahmed İbn Muhammed el-Kâtib) tarafından 732/1331 tarihinde kaleme alınmıştır. Birinci cilt 305. camiin bânisini meşâyihden olarak gösteriyorsa da vakfiyenin tetkiki icap eder 1 .(1) Bu da 66 numarada mukayyeddir.660 numarada mukayyeddir. Bu 628 sahifedir. câmi'i olan Hâfız Hüseyin Ayvansârayî ki sekbâniyân ocağında on beşinci zümrenin duâcılarından olup bu hidmet-i celîleyi ahbâb-ı zî-şâna yâdigâr ve ihvân-ı hullâna ber-güzâr eylemişdir. Sade gazeller muhammesler. Hâfız Hüseyin İbn el-Hac İsmail Ayvansarayî merak etmiş. Yazma nüshaların hemen hepsinde görüldüğü üzere bunda da kasideler kısmı yoktur. Nesihdir. Burada bir de Âşık Ömer Dîvânı vardır. Mevlâna Mesnevîsi'nin bundan başka daha 13 nüshası mevcuttur. Yine buradaki eski nüshalardan biri de Mevlâna'nın oğlu "Sultan Veled"in (İbtidâ-nâme.. 984/1576'de yani Fuzûli'nin vefâtından yirmi bir sene sonra (Hüseyin bin Gülşenî Muallim Kâşi) tarafından yazılmıştır. Bu dîvân-ı zî-şan-ı Âşık Ömer'i müddet-i medîde ve eyyâm-ı adîde sa'y u gûşiş ile bu mertebeye âla-kadri't-tâka getürüp tertîb-i hurûf üzere tahrîr ve nice kere mahv ü isbât ile takrîr edüp ba'de'l-itmâm olduklarımızı dahi zeyline derc ve idhâl ve bundan sonra dahı dest-âver olanları dahi kayd eylemek üzere nizâm verildî Bu senei celîle tarihinde.

Maahâzâ bazı cönklerde tesâdüf ettiğim bir iki nefîs koşmayı bu nüshada bulamadım. Temmet). Müzenin çalışkan müdürü Yusuf Bey tarafından (fiş)ler vücuda getirilmiştir. c. 2 Vezne göre "İşidüp ben de vefâtın ana didüm târih" demek iktiza eder. nr. Bu nüshanın zahrında şu beyti okuyoruz: İşidüp ben de vefâtın ana didüm târîhi(2) Ola Âşık Ömer'in cilve-gehi 'adn-ı celîl 1119/1707 "Hafız Hüseyin Ayvansarâyî"nin hayâlî parçalar topladığı görülüyor. 3. Burada mevcut kıymetli eserler meyanında meşhur Türk şâiri Ahmedî'nin tâ 864/1459'da Ataullah İbn Abdullah tarafından yazılmış İskender-nâme nüshası da vardır. harfü't-tâ .661 buyurula ki demişlerdir: (Bugün bana ise yarın sanadır. Yazısı nesihdir. Âşık Ömer manzumelerinin çoğu kafiyelerine göre hece sırasıyla tanzîm edilmiş olduğu için nüshanın baş tarafında (harfü'l-elif.. Bunlardan başka (Hadîkatü 's-Suadâ)nın tâ 985/1577 ve 994/1585'de yazılmış iki nüshasıyla 970/1562'de. 3. 22 Kanun-i evvel 1927. Defterde 1444/4 numarada mukayyeddir. Mecmû'u 645 sahife tutmaktadır. (Künhü'l-Ahbâr)ın 1063/1652'de yazılmış birer nüshası dikkate şayandır. . 2. Her ne olursa olsun câmi'in himmeti takdîre lâyıktır. s. Bütün eser 669 sahife tutmaktadır..) yolunda bir fihrist de mevcuttur. 56. Birçok meşguliyetlerim arasında Konya Müzesi Kütüphanesi'nin mahfûzatını istediğim gibi gözden geçiremedim. Ali Canip HAYAT. Kütüphanenin de dürüst tarzîm olan "elifbâî defteri" de meydana gelecek olursa tetkik ve tetebbû erbâbına büyük bir suhûlet ibrâz edilmiş olur. harfü'l-bâ.

tarihi eserlerimizden büyük bir kısmının “fena bir edebiyat” mahiyetinde kalmasını intaç etmiştir. eğer bu gaye olmasaydı bütün bu kütüphaneleri ateşte yakmak iktiza ederdi. yalnız bizim . onun en büyük kusuru olarak “Dil-güşâ tabire kadir olmadığını” söyler. Halbuki eski Osmanlı edebiyat-ı tarihiyesi. Tarihin bugünkü usullerine vâkıf bir müverrihin elinde. saltanat şanına muhalif kayıtların tayyına.662 ESKİ TARİH ESERLERİMİZİ YAKMALI MI? Celal Nuri Bey “Fatih’le Yavuz Hakkında Muhakeme” namıyla “İkdam”da neşrettiği iki makalede bir mukaddime kabilinden. eski tarihî membalarımızın ancak yakılmaya yarayacak kadar ehemmiyetsiz ve manasız olduğunu iddia ediyor. fakat bediî ve beyân-ı kâidelerine. ondaki muhakeme kabiliyetini körletmiştir. –Bu kitaplar ancak müelliflerinin cehli hakkında bir fikir edinmek için okunabilir. Bunlar insanı iğfâl eder. Beyazıt Meydanı’nda bütün bu kitaplarımızı yaksalar. Öyle tarihî eserlerimiz vardır ki müellif orada en az tarihî hadiselere ehemmiyet verir. onların kıymeti ve vak’aların sıhhati hâiz-i ehemmiyet değildir. eski Osmanlı hayatında ilmî bir telâkkiye mazhar olmamasından dolayı şikayete hakkımız yoktur. Lâkin mehazlar ve vesikalar. hele ilim ve irfanda tecrübeleri olmayanlar sapıtır. Türk milletini dalâlete sevk etmiş. Uzun asırlar dünyanın her tarafında edebî bir nev gibi telâkki olunan tarihin. kasideciliğe. Ancak. nâşinîde seclere. bu cemaat. manzum bir Osmanlı tarihi yazmış olan “Hadîdî”den bahsederken. her eser ve her muharrir ayrı ayrı tetkik edilerek ona göre bir hüküm verilmek lâzımdır. ediye-i mesûreye riayet eder. Tarihî eserler bırakmış eski vak’a-nüvislere. bu en tarafgîrâne en dalkavukça yazılmış eserlerin bile “tarihî” memba olmak itibariyle ehemmiyetlerini inkâr edemeyiz. Hiç olmazsa bundan sonra muhakememizi kurtarırız. galiba vak’a-nüvislerin matbu eserlerini nazar-ı itibare alarak. derece-i teessüf etmeyeceğim. Celal Nuri Bey. şehnâmecilere. Sonra padişahların bizzat tayin ettikleri şehnâmecilerin. tarihçilere gelince. O devirler hayatının umumî telâkkileri.” Sade bir “üslûpçu” ve bir “mefkûreci” olan “Namık Kemal”i tarihçiler arasında saymak hiç doğru değildir. eski tarihî eserlerimizden de bahsederek onlar hakkında pek şiddetli bir hüküm veriyor: “Müverrihler kafilesinin sonunda fakat ehemmiyet” itibariyle başında bulunan Namık Kemal de dâhil olduğu üzere. vak’a-nüvislerin hadisâtı gayet tarafgîrâne bir surette zaptettikleri pek tabiîdir. o “ham maddeler” pekala işe yarar. İşte bunun içindir ki Hoca Sadeddin. bunları kâmilen “Hoca Sadeddin” sınıfına ithal etmek de kabil olmaz.

Celal Nuri Bey’in tavsiyesi veçhle kütüphaneleri yakmadan evvel. hulâsa medeniyet tarihinin bütün şubeleri hakkında da yüzlerce memba kütüphanelerimizde uyukluyor. bugünkü tarih usullerini lâyıkıyla bilip tatbike muktedir olmak. “Künhü’l Ahbâr” ında. bu cins tarihî eserlerimiz oldukça mebzûl ve kıymetlidir. hukuk tarihi. “France Babinger “de 1927’de intişar eden “Die Geschichtsschriber der Osmanen ihre werke” adlı eserinde bu hususta daha etraflı malûmat vermiştir. 12 Temmuz..663 tarihimizi değil. münasebette bulunduğumuz birçok milletlerin tarihini de tenevvür “Osmanlı Müellifleri”nin “Müverrihler” kısmında bu cins tarihî eserlerin kabataslak bir fihristini tanzim etmiş olduğu gibi. vakayiî padişâhların keyfine göre yazmaya mecbur idiler. hatta doğrudan doğruya hükümdar hakkında en şiddetli tenkitlerden çekinmemişlerdir.. nr. Fakat onların haricinde birçok adamlar vardır ki devletin idaresi hakkında. Bilhassa on beşinci asır sonlarından başlayarak. hele siyasî ve askerî tarih itibariyle fevkalade mühim mahsuller vardır. Bunları. lisan ve edebiyat tarihi. s. Din tarihi. ricâl-i devlet hakkında. 1. “Fatih”i –Alâiye Beyi Kılıçarslan’a karşı yaptığı gayr-i insanî muameleden dolayı –muahezeden çekinmediği gibi. iktisat tarihi. Çünkü böyle bir işe girişebilmek için.4. yani tamamıyla “Avrupaî” bir irfanla. c. vak’a-nüvisler. “Üçüncü Murat”ı da tenkitten korkmamıştır. 85 . 2. Avrupaî bir zihniyetle mücehhez bulunmak ve hayatını bu mesaiye vakfetmek lâzımdır. Henüz yüzde beşi bile tetkik edilmeyen bu eserler arasında. Bu cins adamlara misal olmak üzere “Lütfü Paşa” ile “Alî” yi zikredeceğim: “Alî”. . Köprülüzâde Mehmet Fuat HAYAT. Şehnâmeciler. onlarda ne gibi kitaplar olduğunu ve onların nelerden bahsettiğini araştıralım. 1928. Eski müelliflerimizi kâmilen “dalkavuk” addetmek de doğru bir mütalâa değildir. bugünkü Avrupa tarihçileri gibi en yeni usullerle inceden inceye arayacak ve böylece Türk milleti eski hayat ve medeniyeti meydana koyacak adamlarımız maalesef çok mahdut!.

664 On Beşinci Asır Şairlerinden: ATÂ'Î’NİN TUYUĞLARI “Atâ'î” mahlasıyla meşhûr olan 'Ivaz Paşa-zâde “Âhi Çelebi”. Nagme-i çeng ile gam-gîn dılümi şâd ideyüm Ayş esâsına demidür yine bünyâd ideyüm . Lisan ve imlâ tarihimiz noktalarından da erbabınca tetkik ve tetebbûa lâyık olan bu mecmûanın içinde Atâ'î’nin şiirlerinden başka "Vefâî". dokuzuncu/on beşinci asrın tanınmış şairlerindendir. "Naîmî" ve "Veliyyü'-dîn oğlu Ahmed Paşa”nın da manzumeleri vardır. Beş yüz küsür sene evvel yaşayan Ata'i’nin gazelleri umûmiyetle rekâketten berîdir: Ben perde-i ademde ki evvel nihân idüm Mihrünle şems gibi cihanda ayân idüm Cân murgı âşiyânunı kılmışdı âşiyân Itlâk 'âleminde ki ben lâ-mekân idüm Mülk-i şehâdet içre nişânum yog idi kim 'Uşşâk içinde sâhib-i nam u nişân idüm Sen Mısr-ı hüsne mülk-i imâda azîz idün Ki iklîm-i aşka ben kulun ol demde hân idüm Mülk-i ezelde ben ten ü sen bana cân iken Bir kâleb idi 'ışkun u ben ana cân idüm Ben şol Atâyîyem ki sefer eyledükde sen Şehr-i 'ademde ayağuna cân-feşân idüm. “Latîfî. Dîvânı demesek bile hayli manzûmelerinden müteşekkil yegâne bir mecmûa bugün Bursa müzesi kütüphanesinde mahfuzdur. “ol devrün şu'arâsından merhûm Şeyhî’den geçicek bundan eşbehi yokdur” mütâlaasında bulunuyor.

“Seyyid Nesîmî”nin şu manzumesinde olduğu gibi: Kâf u nûn ma'nîde külli ma'nîdür Ya'nî kâf u nûn sadefdür ma'nî dür Mahşerün sûrı çalındı yatma dur Gör ki ne sevdâdasın hâlün nidür? .665 Dil-i miskin dolaşaldan beri müşgîn saçuna Dimedün mesken-i me'lüfumı ber-bâd ideyüm Gitdi yaşum ki eşigünde senün hâdim ola Ben dahı adrn anun la'l-i güher-zâd ideyüm Kûh-ı firkatde salup tîşe-i cidd-i vaslı Leb-i şîrinün içün kendimi Ferhâd ideyüm Bir başum var yoluna 'ışkun içün terk iderem Gerçi kem nesnedür illâ bârî bir ad ideyüm Hulâsa dokuzuncu/on beşinci asrın mühim bir sîmâsı olan Atâ'i hakkında ileride müstakil bir tetkiknâme kaleme almak üzere burada onun yalnız tuyuğlarından bahsetmek istiyorum. yani ya dört mısrâı birden yahud üçüncü mısrâ serbest kalarak birinci. dördüncü mısrâlar hemkafiye olur. bu nazım şekillerinin esas itibariyle Türk Halk Edebiyatından gelmekte olduğuna bir delil olduğu gibi. Tuyuğ. Türk şairlerinin. Bir kısım tuyuğlarda kafiye ittihaz edilen kelimelerin arasında “cinâs”a riayet edilir. ikinci. âdâb ve erkânını Acemler'den aldıkları Dîvân edebiyatına ilâve ettikleri bir nazım şeklidir. Kafiye tertipi itibariyle Acemlerin rubâîsine benzer. klâsik Türk şiirinin sathî nazar müdekkiklerinin zannı veçhiyle.esîrane bir taklidden ibaret olmadığını da gösterebilir" demiştî Tuyuğ "Fâ'ilatün Fâ'ilatün Fâ'ilün" vezninde dört mısrâdan müteşekkil bir nazımdır. Köprülü-zâde Mehmet Fuat Bey’in “Türkiyât” mecmûasının ikinci cildinde tuyuğa hasrettiği bir makalesinde Türklerin öz malı olan şekillerden bahsile pek haklı olarak sâir İslâmi edebiyatlarda bulunmayıp yalnız Türk klâsik şiirinde meydana çıkmaları.

666 “Nesîmî”nin İstanbul'da Ayasofya Kütüphanesi'nde mahfûz olan bir dîvânında olduğu gibi Bursa Müzesi'ndeki mecmûada da Atâ'i'nin tuyuğları "Rubaiyât" serlevhası altında sıralanmıştır. saçı reyhânıdur Kûyı cennet. cismüm mülküne sultân yeter Buyrugı anun bana fermân yeter Cân dahı ten mülkine hükm itmesün Çün bir iklîme heman bir hân yeter. Edebiyat târihi meraklısı kârîlerimize bir hizmet olmak üzere bunları şuraya geçiriyorum: Virmemek dil dil-berün gîsûsına Sığmaya âşıklarun nâmûsına Ser fedâdur gamze-i câdûsına Cân dahı kurbân keman ebrûsına *** Dîde-i irfânı aç bîdâr isen Işk câmın nüş kıl hüşyâr isen Olma gâfil tâlib-i dîdar isen Serden el yu server-i ser-dâ isen *** Ârızı yârun cinân bûstânıdur Kaddi tûbâsı. ehl-i dil Rıdvânıdur Bes rakîb ol aranun şeytânıdur *** Işk ehli bî-ser ü sâmân gerek Dost zülfi gibi ser-gerdân gerek Her kime kim mülk-i câvîdân gerek Fitne kaşun yayına kurbân gerek *** Gönlüm oldı ışkunun âvâresi Gamzenün gitmez cigerden yâresi Derdüme çün istedüm dermân velî Yoğ imiş la'lünden özge çâresi *** Dost. .

s. *** Dost. gönlümüz Mecnûn durur Fitnelü kaşına cân meftûn durur Yâr vaslın almayan cân nakdine 'Işk bâzârında key magbûn durur *** Atâ'i”nin asıl adı. nr. 6 Eylül 1928.286-287 Latifi. Leylâ. Ahmed Paşa’nunki ana naziredür” der. çekdi subh-dem leşker güneş Cevşenî atlas geyüp zerîn siper aldı ele Çerh medyânında çekdi nukra-gûn hançer güneş diye başlayan kasidesinin üstünde “Min kelâm-ı emlehu’ş-şu’arâ Âhî Çelebi bin Haci 'Ivaz Paşa tâbe serâhü" kaydı vardır.4.(1) Hacı 'Ivaz Paşa'nın Bursa'daki mezarının yanındaki taşta ise Arabî ibare ile muharrer kitabeden Hacı 'Ivaz-zâde Âhî Çelebi’nin yani 'Atâ'i'nin. 1 . Bunu şöyle istidlâl ediyoruz: Bursa Müzesi’ndeki mecmuada Atâ'î’nin: Yine 'azm-i rezm kıldı server-i hâver güneş Kim diyâr-ı Hind'e. 93. *** Dil-berün haddi gül-i handân durur Şol mutarrâ sünbüli reyhân durur Cân eger tenden revân olsa ne gam Ehl-i 'ışkun cânı çün cânân durur. yukarıda kaydettiğimiz gibi “Âhî Çelebi”dir. Atâ’î’den bahsederken “Güneş Kasidesini Sultan Murad adına evvel bu dimişdür. Ali Canip HAYAT. c.841/1437 senesi Muharreminin sonlarında vefat ettiğini de öğrenmiş oluyoruz.667 *** Başuma agalıdan sevdâ-yı 'ışk Oldı cânum bî-ser ü bî-pâ-yı 'ışk Dil harâb-âbâd u ma'mûr olısar Çünkim oldı menzili me'vâ-yı 'ışk.

mevzular bulmaya ve bu mevzular etrafında düşünmeye ve yazmaya alıştırılmıştır. çocukluk zamanlarımızda bizim için yalnız bir eğlence mevzuu teşkil eden Karagöz hakkında bir Alman muharriri koca bir cilt eser neşrediyor. Talebelik hayatında bu zatî say onda bir meleke hasıl etmiştir. Ve bu kitap içtimaî hayatın her hangi bir karanlık köşesini aydınlatmaya yardım ediyor. Usulün bu veyahut şu şekilde taayyün ve tatbîk olunmasına nazaran da dünya ve hadisât da bu veya şu şekilde görülebilir veyahut birçok cihetleri muzlim kalır. Mesela.668 MUHARRİR VE ESER Geçen gün bir arkadaşla Avrupa müelliflerinden ve eserlerinden bahsediyorduk. Bu suretle cihanın her hâdisesinde ve her şeyinde o tetkik olunacak bir mevzu bulabilir. 1. bizim nazar-ı dikkatimizi celbe şâyân görülmeyen şu ve bu eşya ve hadisât etrafında büyük eserler yazılmış. Beşerin zihnini işgal eden en ufak hâdiseler en derin ve en etraflı tahlillere tabi tutulmuş. Üç dört coğrafya profesörü birleşince büyük ve insicamlı bir coğrafya hazinesi meydana geliyor. Birkaç âlimin ve müellifin iştirakiyle vücuda gelen zengin ve kıymettâr ansiklopedileri ve külliyâtı ayrıca düşünmek lâzım. Usul öyle bir nur huzmesidir ki en ufak ve en karanlık noktalara tevcîh olununca orada yeni bir şuun ve hakayık âleminin yaşamakta olduğu seçilir. 18 Teşrin-i Evvel 1928. c. Muharrirlerdeki bu velûdiyet nereden ileri geliyor? Bunun tahlilini yaparken arkadaşımla şöyle bir neticeye vardık: Bir defa Avrupalı muharrir tahsilinin temelinden itibaren araştırmaya. 99. s. Diğer taraftan Avrupalı muharririn zekasına refakat eden bir de usul (methode) vardır ki ona Şarklı her hangi bir muharrire tefevvuk temin eder. Bazı muharrirler var ki yazdıkları kitaplar adeta bir kütüphane teşkil edecek kadar zengin. .4 nr. İlmin en müşkül ve fakat en zarurî ciheti de usulüdür. Eğer zekası ve kültürü kuvvetli ise o mevzua orijinal bir renk de verebilir. Bilmiyorum ki arkadaşımla kısaca yaptığımız bir sohbet esnasında muharrirlerin velûdiyetine dair bu fikirlerde isabetsizlik var mı? HAYAT.

son sayfayı kaparken her şeyin de bitmesi zarurî bir kaide olarak kabul edilsin? Son sayfayı eğer roman ve hikâyenin tekmil kahramanlarına ebediyen veda ettikten sonra kapayacaksak. İşte mesela (Aşk-ı Memnu)nun son sayfasında Nihal’e. Manokyan repertuvarındaki. Ve işte bunun içindir ki. roman ve hikâye biter mi ki. bu. bunun bitme tarzını tespit ve tayin kabil olsun düşüncesi.fikirlerimi bu makale ile bitirmek isterken. hayat bir dalgasını öbür dalganın takip ettiği ve bütün dalgalarının ebediyen birbirine karıştığı bir ummandır.669 ROMANI BİTİRİŞ TARZLARI Roman ve hikâye hakkındaki -karilerin beni minnettar ve müftehir eden bir alâka ile takip ettikleri. (Acaba yaşamalarını seyrettiğim bu insanlar ne oldular?) diye düşünmektir ve muharririn ibda kudretini de asıl bu düşünceler esnasında hisseder. onunla münasebettar olmağa mecbur kalan roman ve hikâyede. onun akıbetini de ayrıca düşünmeyecek miydik ve bu. Bourget'nin de bir eserinde kendisine hayat verdiği mahlûkatı hayalinden. o kalbi yaralı ve vücudu ne nahif Nihal’e. kalbimiz hüzünle sızlamıyor mu? Ve düşünmüyor muyuz: Zavallı hasta Nihal. Bütün kahramanlarını belki öldürerek ve her halde kitabın vereceği bütün alâkayı sarf ettirerek eserini bitiren müellif. babası ölür ve dünyada yapyalnız kalırsa ne yapar? Bir daha sever ve bir daha aklanırsa ne yapar? diye düşünmüyor muyuz? Halit Ziya Bihter’i de sağ bırakaydı. Çünkü kariin alacağı en büyük tesir. neticede herkes öldüğü için perdenin de inmek zaruretinde kaldığı melodramları andırır. o hasta. Filhakika. veda ettiğimiz zaman. hata etmiştir. mademki roman ve hikâye hayattan alınmış safhalar yahut «hayatta da böyle olur!» iddiasıyla anlatan vak'alardır ve mademki hayatta hemen hiçbir şey ve hemen hiçbir zaman kat'î neticelerle hitam bulmaz. müteakip eserlerinde de bahsetmesi bir çok defalar vaki olmuştur. bir romanında ihtiyar gösterdiği bir adamın öbür romanında gençliğini anlatır ve bir romanında pek talî bir çehre olarak görünüp geçen bir simayı diğer bir romanında en mühim bir çehre payesine çıkarıp onunla uzun uzun meşgul olur. dimağımda canlanıyor. Evet. bütün dünyada başka hiç kimsesi kalmamış olan ihtiyar babasına emanet ederek Nihal’e. (Aşk-ı Memnu)yu bize daha fazla düşünmemiz ve hatırlamamız için sebep teşkil etmeyecek miydi? . pek nâdir istisnalardan sarfı nazar edersek. neden onun bir aksi olmak iddiasında bulunmasa bile. pek çok kimse için dünyanın en büyük romancısı kalan Balzac.

çok sevdiği kadını sefil aşığına bırakıp ayrılır. denizin ta koynuna giren bir küçük köşkünde geçer. Baskın. her şey örtbas edilince. Baskının nihayetinde zevç bir an muzafferiyetiyle mağrur yalnız kalınca. Halbuki romanı piyese çeviren Piyer Fronde (Pierre Frondaie) ki tiyatro tekniğine emsalsiz bir vukuf sahibidir. aşkını vaktiyle reddettiği adamla karşı karşıya yalnız bırakır. karısını katlettikten sonra çocuğunu da muhafaza etmek ister ve karısını cürmü meşhut halinde yakalatır. Nihayetinde kahramanlar öldüğü halde eserin bütün tesirini ebediyen muhafaza edeceği eserler elbette yok değildir. zevcesini boşayıp sevgilisini almak isteyen Düyun-ı Umumîyenin İngiliz dayinler vekili. kadını şiddetle seven fakat hiçbir mukabele görmeyen bir Fransız zabiti. romanın kahramanı olan kadın da kadının kocası da ölmüş ve zaten bizi alâkadar etmemiş bulunan küçük çocukları da bir fabrikaya işçi olarak girmiştir. Kadın da dahil olduğu halde. Halbuki piyeste. isyan ve nevmidiyi romancı o kadar kudretle tahlil etmiş ve . bu cinayeti Rus prensi işlemiştir. Bu hususta. Bu bir veda sahnesidir. herkes sanır ki. piyese romanın mahrum bulunduğu bir cazibeyi vermektedir. Fakat hayalperest bir kadının fazla basit ve şiir ve heyecandan mutlak surette mahrum bir hayattan duyacağı azap. karısının. Ve devir Abdülhamit devri olduğundan. piyes okunurken de seyredilirken de kabil değil hissolunmaz ve işte bu meçhuliyettir ki. artık Fransız zabiti adam öldürmüş olduğu beldeden. Rusya sefareti katillerinden sefih bir prens olan aşığı da kendisine yardım eder. yaşlıca bir adam.670 Neticede bu müphemlik. odaya girer ve hançerinin tek vuruşuyla İngiliz’i vurup kaçar. romandaki neticeyi beğenmeyerek sonu değiştirmiş ve vak'ayı biraz daim ilerlettikten sonra meçhuliyet içinde bitirmiştir. yoksa birbirlerinin kollarına bütün bir hayat için mi düşecekler? Bu. Fronde hakiki katilin kim olduğunu kadına öğretir ve bunu kadına tesadüfen öğrettikten sonra. Boğaziçi’nin. Fakat veda cümlelerinin sözleri ne kadar ağır ağır söylenmektedir ve birbirlerine veda eden bu kadınla erkek birbirlerine ne kadar yakındırlar! Müebbeden ayrılacaklar mı. bu meçhullük sade roman için değil. Klot Farerin (Claude Farrere) vak’ası tamamen İstanbul’da geçtiği cihetle zatî değerinden fazla bizi alâkadar eden (L'homme qui assassina) romanında kat’i bir netice vardır. onu. Romanda. üslup ve şiirle alâkası daha az ve daha kâfi renklerle görüp göstermeğe mecbur olan tiyatro için de bir meziyet ve kuvvet olur. İşte (Madam Bovary) romanının son sayfasını kapadığımız zaman. Artık (Madam Bovary) romanı hakkında bilmediğimiz hiçbir şey düşünemeyiz.

Ve mademki Mehmet Rauf Bey sadece pak ve yüksek bir kadının temiz kalmak için kalbiyle ettiği muazzam cidalin romanını yazmak istemiş ve mademki bu cidali çok kuvvetle tahlil edebilmiş bulunuyordu. Ve o zaman bana: (Evet ama. aralarında ölünün hatırasıyla hiç mesut olabilirler miydi ve şayet kocası sağ kalıp sevgilisi öleydi hiç o ebedî aşkının matemiyle kadın yaşayabilir miydi?) tarzında sualler sormuşlardı. hayatla. yarattığı mahlûkat karşısında hayali durur. Şunu da söylemeli ki. Ve belki bütün azayı veçh-i ye’sini mücevherlere benzettiği cariyenin ne . İşte o güzel (Serencam)da bir netice yoktur ve belki de Yakup Kadri istediği halde bir netice bulamamıştır. Fakat böyle. her lisana geçmiş tabir ile (happy end) ile biten bir Amerika filmi tertip etmiyordu ki! Hayatta her vak'a ve her ihtiras bir yeni vak'a ve bir yeni ihtiras doğurduğu gibi (Eylül)de de namuslu bir kadının aşk-ı memnuundan namuslu kadının ıstırapla kahrolmasını veya saadetinin yeis ve hüzünle solup berbat olmasını görmeye başladıktan sonra eserin nihayetine varabilirdik. Mehmet Rauf Beyin bilâhare verdiği izahatla bunun bir timsal.671 yaşatmıştır ki. hareket ve vak'a ile. artık hiçbir şey ilâve edemezdi ve bu mevzua eklenilebilecek hiçbir şey tasavvur olunamaz. Bir an gelir ki. tahlil ile anlatamadığı şeyleri sembollerin ianesiyle anlatmak istemiş bir romancı sıfatıyla iktidarını tahdit ve aczini itiraf etmiş demektir. eşhası mes’ut hatime ile. o roman (Madam Bovary) ve o romancı Flober'dir! Ve bunun içindir ki namuslu bir kadının zevcinden başka bir erkek için duyduğu aşkın ya sükutla neticeleneceği ya da son nefese kadar sürecek bir azap ve ateş şeklinde kalacağını düşünerek. ve namuslu kadınla sevgilisi evlenseydiler. yani tamamen esere yabancı ve ani bir unsurdan istifade keyfiyetidir. Benim muteriz olduğum nokta artık tahlil edilebilecek bir şey kalmadığı hissolununca ilâve olunan ve bir netice bulmak mecburiyetiyle ilâve edildiği pek bariz bir şekilde belli olan yangın. iki erkekten birinin kafasına bir yerden taş düşürerek veyahut bunlardan birini tren altında çiğneterek de romana bir netice vermek kabildi. eğer erkeklerden zevç öleydi. aşkın büyüklüğünü gösteren bir sembol olduğunu kabul edince de şunu söylemek mecburiyetindeyim ki. diye ilâve etmiştim. demiştim. Mehmet Rauf Bey (Eylül)üne behemehal bir netice vermeğe mecbur değildi. pek çok kere bulduğu neticeyi beğendiremediği gibi bazen de hiç bir netice bulamaz. İstediğimiz gibi bir hatime tasavvur ve tahayyülün de bizi serbest bırakarak artık eseri kesebilirdi. tesadüfen neticelere müracaat edecek olduktan sonra. Halbuki Mehmet Rauf Bey. dimağı artık işlemez. Ve demiştim ki vakıa yangın hele ahşap İstanbul evleri için her an üzerlerinde duran bir Damokles kılıcıdır. roman ve hikâye muharriri. Şu kadar ki.

s.. sokaklarında kızgın bakışlı yeniçerilerin dolaştıkları bir İstanbul tasvir ettiğim bu yazının kahramanı.. onun her eserinde söyleyeceği şeyleri tamamen bitirmesi nasıl mümkün olur ve neden istenir? Zaten kendisinin muvaffakiyeti anlattığı şeylere bir mabat aramamızla da ölçülebilir. ilâhî bir kuşun muazzam kanatları gibi bütün şehri sardığı anda sahillerden dönüp gidiyor.672 olduğunu hâlâ tasavvurdan acizdir. bir kadındı.kendi kadar güzel. bu mademki bir mizaç ve hadisenin aksinden ibarettir.. hikâye ve piyes yazan. 4. bir türlü bulamam. fakat ne olduğu ve nereye gittiği bir türlü anlaşılmıyordu. nr.5. naklettiği şeye nihayet veren her muharriri. bir seyyahtı ve onun İstanbul’dan ayrılacağı gün.bir gence aşık oluyordu. Recaizâde’nin pek güzel söylemiş olduğu veçhile: en güzel eserler insanı düşündürenlerdir! Küçük hikâyenin bitiş tarzına gelince. Nahit Sırrı HAYAT. Bu gene bir yabancı. bitiriş tarzında muvaffak olmuş sayarız. Ve Zeynep’in akıbetini soran her karie bunu bilemediğimi söylemiştim ve el'an kendi kendime. Yakup’un cariyesi kadar güzel bir günahkâr kadındı. 1929. Roman. hayalimin mahlûku olduğu halde hayalimin hüsnüne hayran kaldığı ve elemine yüreğimin yandığı Zeynep’in encamını düşünür. İsmine (zeyneb la courtisane) dediğim ve içinde birkaç asır evvelki. c. Çünkü. gecenin. 7 Şubat. Allah’la rekabete girişen ve bunda bazen de muvaffak olan bir fanidir. 115. 5 . her vak'ası başka bir vak'aya karışan bir umman iken. Hudutsuz mezarlıklar ortasındaki bir evde yaşıyor ve bu eve tesadüfen gelen . Allah’ın halkettiği hayat. Ben de geçen sene Paris’te neşrolunan bir büyük hikâyemi böyle bitirdim. ani ve seriüzzeval bir ziyanın en güzel bir canlanıp parlayıştan sonra tatlı bir sönüşünü andıran bir şekilde. kadın o nihayetsiz mezaristanlar ortasındaki evinden çıkarak limana iniyor. ufukta kaybolan geminin aksini saatlerce ufukta görmeye çalıştıktan sonra.

. bu camlı kapıyı açar ve dışarı çıkar çıkmaz. bütün mevcudiyetim her mesamesine kadar zerre zerre çözülüyor. İnce ve yumuşak tüyleri sararmış bir akikâ benzeyen o kuşların göğüslerinden çıkan bir damla musiki hangi renktedir?.. Uzak ufuklar ardına.673 BİR ÇAYCI DÜKKANINDA Donmuş bir kanarya kadar sapsarı ve olgun bir limonun buruk lezzetini taşıyan bu yer. yavru bir kanarya kanat çırpıyor.. Ve kalbim... lâstiklerini yeni giymiş bir adam karlar üstünde mi yürüyor?.. Ses yok ve sükûn.. Ses yok. Önümde bir bardak duruyor. az evvel mayi içinde çırpınan yalnız bir kanat mıydı acaba?. eriyen bir karanfil mi var?. ve kristal bardakları ılık bir suyla yıkayan ellerin tertemiz gıcırtısı... sisli.. Ve kalbim bu derin ve tehî sükûn içinde fakfur ve siyah ve hârikulâde tannan bir… ... kristal bardağın muhteviyâtını... Ve yoksa. düşüncesiz ve yayvan ve geniştir..? Ses yok ve kaşıklar sükûna varan bir korkuyla devriliyor. Ve. Dudaklarım. içinde kıpkırmızı bir gül mü ezilmiş.. Ve büyük ve yekpâre ve sisli ve buharlı camların ayırdığı kaldırımlar üstünde bembeyaz bir kar. yaşlı bir parıltıyla duran küçük bir limon parçasını damla damla sıkar ve gene bir alüminyum kaşıkla karıştırırken zannettim ki. Öyle vehmediyorum ki.. ince ve yumuşak ve nermin tüylü bir kanarya göğsünden çıkan son bir terennümdü de. Burası.. büyük. Gene öyle vehmediyorum ki. yudum yudum içerken öyle zannediyor ki.. buharlı camlarda çırpınan rüzgâr kanatları kopmuş bir kartal mıdır ki?. İçerde boz rengi.. çırpan yalnız bir kanat değildi ve çarpan. yekpâre. gözlerinde derin ve telli mağaraların rutubetli bakışları ve yüzünün çizgilerinde... yumuşak ve seyyâl ateşinden içi dolduruldu. bir «ser» midir acaba? Dışarıda rüzgâr -fakfur ve bulutlu bir sema fecrini andıran. derin ve tehî bir sükûn. Japonkari bir mozaiğin ince ve derin hatları gittikçe incelen ve derinleşen metrûk ve münzevî bir Konfüçyüs rahibinin inzivagâhı mıdır. burada. Acaba.. kaşlarında çekilmiş bir yay inhinası. ılık ve sükûn içinde bir su.. içine hapsolmuş buharlar -doğan bir güneşle çıtırdayan bir tabiat parçası gibi.bütün mevcûdiyetini birdenbire toz haline gelmiş camların çıtırtısıyla birleşecek ve ben gene kendime rücu edeceğim... bu sükûtun müsterih genişliğinde fakfur ve siyah bir kavanoza konmuş sonra güneşe bırakılmış. damla damla eriyor ve ılık bir mayi gibi. devrilen güneşlerin. İçerde boz rengi bir sükût var.. Parmaklarım.. bir sükût var. Yoksa.

kalbim ve damarlarımla yaşayan bir kahramanım. bir Konfüçyüs rahibinin metrûk ve münzevî sükûneti var?.. zihnimin içi .. bir gümüşlü semaver fıkırdıyor. 19 . Ve içerde. Kenan Hulusi H. S. dışarda kar. nr. ve benim ki.674 Kavanoza konmuş.. c. bir limon rayihası ve limonlu bir tat... Yıkanan bardakların gıcırtısı var.117 ... sonra güneşe bırakılmış temiz bembeyaz bir su.. niçin şimdi ruhumda.5. 21 Şubat 1929.geçen bu yazdan sonra -lüks bir salondan henüz çıkmış adamlar gibi pırıl pırıldır. Dilimde yaşadığımı yegâne söyleyen buruk bir lezzet. Fakat ben ki.

Memlekette yer yer umumî kütüphaneler. tabâatın icadının birer merhale olması. Beşeriyetin hal-i hazır malûmatı. Ve hele zihin bazı müphem sezişlerini ancak rakamların vuzûh ve belâgatıyla kat'ileştirebilir. yani bu evlerdeki kütüphanelerde bulunan kitaplardan kaçının mütalâa edildiğini de tahkîk etmiş olsaydı her halde daha az memnuniyet verici bir neticeye vasıl olurdu. Ancak bunlar da ihtiyaca kâfi olmayınca bu kitap meraksızlığı üzerinde düşünülmesi icap eden bir mesele haline girer. Arkadaşımın yapmak istediği anket ve istatistik şudur: En az yüksek tahsil geçirmiş münevverlerimizden kaçının evinde kitap sayısı «100»ü geçen birer kütüphane vardır? Bu suali hal için topladığı rakamlar kendisini de memnun etmemiş olacak ki: —Sorma. aldığım netice hiç hoşuma gitmedi. Beşer zekasının asırlar zarfında almış olduğu uzun mesafeyi ve hemen hemen her madde ve vak'a üzerindeki bu zekanın vermiş olduğu hükmü biz ancak kitaplar içinde bulabiliyoruz. Malûm ya. istatistikle bazı hükümler çıkarmak mümkündür. dedi.675 KİTAP İHTİYACI Geçenlerde bir arkadaşım bizde kitap ihtiyacını tahlil için bir istatistik merakına tutulmuş. her neslin evvelki neslin ilminden istifade etmek şartıyla üstüne ilâve ederek büyütmüş olduğu bir hazinedir. kâğıdını. Bugünkü malûmatınızın yekûnunu düşünürsek bunun asırlar süren bir cehit ve tecrübenin bıraktığı bir hasıladan ibaret olduğunu anlamakta güçlük çekmeyiz. kıraat salonları olsaydı bu alınan neticenin acılığı biraz hafiflemiş olurdu. Fikri beşer tarihinde yazının. Arkadaşım bu merakına bir de elde ettiği kütüphane adedi içinde kaçından hakkıyla istifade edildiğini. Şu bahse temas ettiğimiz bu sırada bir zatın şu mütalâasını hatırladım: Eflâtun zamanına göre hakikaten orijinal ve yüksek bir adamdı. Bu hazine o kadar büyümüş ve zenginleşmiştir ki bundan istifade etmeyi düşünmeyerek hayat hadiselerini halletmeğe çalışanların akıbetleri gülünçtür. fakat bugün Eflâtun dünyada olsa mûktesebâtı itibariyle belki bugünkü bir lise talebesinden çok zayıf kalırdı. ve bu ihtiralar! Müteakip insanların daha geniş hamlelerle ilerlemiş olmaları ne şekilde izah olunabilir? Elbette fikrin. ve mahsullerinin tespit edilmesi suretiyle tekâsüf eden beşer say ve zekasından müteakip nesillerin bol bol istifadelerinin temin edilme .

mektepler. ve bu mütekâsif kuvvetten istifade tedbirleri yayıldıkça da insanın kâinattaki rolü genişlemiş ve büyümüştür. şehirler. 1. Tarihte bu umumî bakış kitap denilen medeniyet ve ilerleme unsurunun ehemmiyetini tebârüz ettirebilir. fikirlerin bol malzeme içinde şiddetle işlediği bu asırda münevverlerin ihmâl etmeleri asla caiz olmadığı bir unsur haline girmiştir. s. laboratuarlar. nr. Ve bu ihtiyaç derece derece evlere kadar sokularak her okur yazarın odasında daima müracaat olunan bir kütüphaneciği kurar. yazıcılar çoğalır. mütevali gayretinden doğan bu HAYAT. H. okuyanlar. Ve bu ehemmiyet takdir edildiği içindir ki medeniyet seviyeleri nispetinde milletlerde kitaplar. enstitüler. . hatta köyler kütüphaneleriyle iftihar ederler. velhasıl fikrin işlediği her yerde kütüphaneler teessüs eder.5. 122 . Filvaki kitap. 28 Mart 1929. * Arkadaşımı elde ettiği bu istatistik memnun etmemişse doğrudur. M. kütüphaneler. Hadiseler arasında mekşûf ve gayri mekşûf rabıta ve münasebetler bize daima fikr-i beşerin hazinelere müracaata mecbur ediyor.676 çarelerinin bulunması tarihte başlı başına birer merhale olmuş. c.

dişlerimi daima sımsıkı kapayacağım bir tat bıraktı ve başımda ağrı. Odam. kanatları birdenbire ardına kadar açılmış pencerelerim.. posası tamamıyla çekilmiş. sakin ve ketum yollarında. üryan ve kayıtsız kalmıştı.. bir Çin sebusuna bir gümüş bıçakla vurulmuş kadar uzun ve derin akislidir. Alnım.. dinlenmek için yatılan bir salıncakta. gurup zamanları yüksek dağlar başında çalan bir piyano gibi dinlediğim güzel kış «ay» larının mermer «sebu» lar içinde açtığı bugünler beni elbette münzevî bırakmayacaktın..... soğuk bir kısır odama girer girmez serin bu ılıklık içinde bıraktığın ellerini avuçlarıma uzatacaktın. sakin. eriyen lezzetini hiçbir zaman kaybetmemek için. ince dilimler arasındaki elyafı damla damla erimiş. ve tavanında bir beyaz fanus var. karlı. yaprakları arasında sarkan portakallarının donmuş birer alev haliyle şekil aldığı iki ağaç arasına gerilmiş. bütün bu yaz. Senin bir macerayla içlenmiş hüzünlü rikkatini. Duvarları kıpkırmızı bir kâğıtla kaplı ve tavanına muz rengi bir fanus asılmış odama girdiğin zamanlar. harareti bol memleketlerde. dışarıda gün. tenha mahremiyetinde sesini dinleyecektim. sımsıcak bir kokuyla. dilimin ucunda... yarı uyanıklık içinde geçirmiş gibiyim. Bütün bir yaz ki. mermer «sebu» lar içinde beyaz zambaklar gibi açan kış mehtapları var.. buzlu bir karla örtülmüş ve dışarıda soğuk bir kışla içerde sıcak bir odanın adeta yenilecek hissini veren gevrek meyveler haline getirdiği bir cam üstüne dayalı düşünüyorum : Yaz.. ışıklı renk. sıcak bir rüzgâr. ağustos gecelerinin ılık rehâveti içinde değil. seyyâl. Vücudun odamın portakal rengine. . Biliyorum. baştan başa ince. elbette alnımı bir buzlu camda bulmayacaktı. vücudunu damla damla ihata ederken. içinde bir riyayla tutuşmuş kırmızı bir portakal sanki. muhayyel bir ağacın kıpkızıl yaprakları arasında olmuş bir buzlu meyve gibi leziz bir ışık verecek ve dudakların bu meyve üstüne «buse» denilecek bir böcek düşürecekti.. uyumak değil. mantonu ben çıkaracaktım ve gene ben elinden eldivenlerini.677 PORTAKALLAR İÇİNDE Bir Tahayyül… Odanın duvarları kıpkırmızı bir kâğıtla kaplı. Şimdi bahçemin.. Sesin ki. yaz yakıtlarının ağdalı sıcaklığı. böyle açık.. buzlu. apaçık.. Ve kış.. Ve geçen yaz. henüz donmaya yüz tutan şeffaf usaresi. karlı.. İçerde bulduğun yumuşak. Sonra odanın ılık..

S. bir çok teessürle adım adım geri çekilecek. Bomboş bir beyazlıkla karşılaşmış gözlerim içine.. arkamı.. 19 . alnımın bir buzlu cam üstüne hasta dayandığı bu dakikalarda. c. mecalsiz açılmış oldukları halde. parmaklarım penceremin mandallarına yavaş yavaş gidecek. Kenan Hulusi H. Ve kanatlar açıldığı zaman. biraz korku. gene penceremin kenarlarında birikmiş kar. Kollarını. ince. odanın portakal rayihasıyla karıştırmak isteyen bir yaz rüzgârı vehmettiğim vakit. nr..... Her hangi bir tesadüfün sevkiyle içeri girenler.5.122 . vücudum biraz hayret. bitkin. saf bir kış mehtabı damlarken. odamın tuğla zeminine dökülecek. mustarip. bir «aşk» uğruna çarmıha gerilen «İsa» nın masum.678 Şimdi.. yüzümde. getirdiği kıpkızıl bir karanfil ıtrini... 28 Mart 1929. odamın kıpkızıl duvarlarına vereceğim.. hüzünlü ve durgun tebessümünden başka hiçbir şey bulmayacaklar.

Bir münacatında: Ey bana kendini büyük tanıtan Halime bak da varlığından utan! diyen harikulade adamın kabına yetecek bir (bohem) acaba su asırda yaşıyor mu? Tasavvurun haricinde perişan bir kıyafetle İstanbul sokaklarında serseriyâne dolaşan bu müstesna rint. düştüm aşkınla meye. canımızı sıkarsın. Rakip olur. Her milletin ayrı ayrı dininde Şirke. Bin bir ismi hakta pinhan edersin. Leylâ olur. meşhur Fransız lirik şairi Paul Verlaine'in yaşayışı hiç hükmünde kalır.679 NEYZEN VE ŞİİRLERİ Bu satırları onun zeka ve sanatını hepimizden İyi bilen Hakkı Suha’ya ithaf ediyorum. şeytanında. Hikmetini sonra ayan edersin dedikten sonra: Serserinim. . karşımıza çıkarsın. gönlümüzü yıkarsın. akıl ermez sırrına. cininde. Nasıl girdin elimdeki şu (ney)e? Hem seversin beni (neyzenim) diye. Hem de (sarhoş!) diye destan edersin! Şah eseriyle büyük bir sofi lisanına yakışacak kudrette heyecanını ifade eden bu serazat adamın hayatı karşısında. işte bir tanesinden bir kaç parça: Gizlenirsin bir nüvenin içinde: Ademinde. Vuslatını bize hicran edersin. Aşk olursun. İçirirsin sabrın peymanesini. Allah’ına karşı: Ulu Tanrım. küfre reybi burhan edersin. Yunus’a. Eşrefoğlu’na yakışacak (devriye) ler yazabilir.

öküzünü haylarsın. Pandeli’de Bir maymuncuk gibi her bir kilide Hem uyarsın hem de bühtan edersin. asma. Görünürsün her velide. Asırları toplar. gök. yıllar. Avram’da. karşısında ağlarsın. bir an edersin. (mey)im ile Bektaş Cenabı Mevlâm . Sevdalarla şu inleyen rebapta Sensin. Helâl. Zahiri saltanatımdır Muhammet. Mustafa’da. Zincir olur. hizmetkârı paylarsın Yersin. delide. Tufan olur. haram yazılırsın kitapta. filiz. âşıkları nalân edersin. dehri viran edersin Bir ot idin. Mecnunları bağlarsın. üzüm mey oldun Her katreni bana umman Edersin En yüksek sofi şairlerin en bîaman (şathiyat)ını hatırlatır korkunç parçaları olan bu manzume de ispat ediyor ki Neyzen Terfik Bey. kamış oldun. kendisini ne güzel anlatan bir bediadır. Neş'e olur. Bu bahiste şu parçası. dere tepe çağlarsın. günler. ney oldun Feryadına karşılık (hey hey] oldun Su.680 Çiftçi olur. göksün. tasavvuf felsefesinin ince ve hurde taraflarından gafil değildir. aylarsın. Aliaba (Ney)im. gizlenirsin şarapta. Ağa olur. Irmak olur. acır. Görür.

Ney çalmakta lâhutî bir sanatkâr olan Tevfik Beyin de şiirleri işte bu nevi şiirlerdendir. nr.3 . bu muhakkak. aynı mülâhazayla Hamit’i diğer Türk şairlerine tercih ederdi.123. ve öyle hükmediyorum ki Türk edebiyatında vücuda getirdiği inkılâpla muhakkak bir merhale olan Fikret böyle yenilikler yapmaktan vareste olan. bütün hayatı yazılmağa değmez mi? Yunanın Diyojen’i kadar Türk’ün Neyzen’i hayret-bahştır. yalnız kendi kalbini terennüm eden Neyzen derecesinde şair olamamıştır.5. Türk vatanının bu nadide serserisinin bütün şiirlerini toplayıp tabetmek mümkün değil mi diye düşündüm. Ali Canip HAYAT. 1929. Bütün dünyanın şu velveleli ve maddî yaşayışı içinde: Nefsimin ecnebîsi olduğumu anlayalı İlmi. karamandan bana ne? diye kâinata gülen şu koca rindin yalnız eserleri değil. Ziya Gökalp galiba bunun için (şiir. * Dün bazı şiirlerini okurken. Periyi sanata malik fakiri hicranım O nevi şiirler yüksek sayılır ki okuyup bitirenlerin ruhunda duygularla dolu düşünceler bırakır.. s.681 Bu (Neyzen)e göre yoktur o masiva ve siva Vatan dedikleri gurbette bikesim anını.. gayri şuurî bir felsefe ve felsefe şuurlu bir şiirdir) derdi. fenni hiçe saydım ve bütün mahasalı Medeniyet benim indimde bugün bakla falı Sen gözetle bitecektir köse dehrin sakalı Bu oyundan. o koyundan. bu yaman (bohem)in. 4 Nisan. c.

uzun ve deliksiz bir uykuyla uyuyan marangoz. O. mahalle aralarındı ses yok... ilk çivisini bir ölünün tabutuna vurdu.5.. Bu sabah marangoza bir tahta tabut ısmarladılar.. saçlarının ağarmış olmasına rağmen. Öyleyse bu genç. Çocukluğunun uzaklarda bir hayal olmuş eski ve mesut zamanlarında yazmıştı bunu. dudaklarında mesut bir şarkıyla beraber. İhtiyar. Sonra. mesut bir şarkıyı terennüme başladılar. sabahın bu vaktinde ne yapacak? O genç. Kenan Hulusi H. Ve ansızın uyandı. tahta rendeleri örtülü toprakları üstünde. kimsesizlere yardım etmiş. “küre” nin içinden gelen bir kemik çatırtısıyla uyandığı zaman. S.682 ÖLÜME DAİR SATIRLAR Dükkanının.. basıldığı vakit ayaklar içine batacak kadar yumuşak.. Halbuki sen. kirli. boğuk bir çatırdı duydu. Tabutunu. bu şarkıyı sen nereden duydun.. yalvarıyorum sana. neşeyle çivilediğin şairindir bu. toprakta yatanların kemikleri birleşmelerini istiyor. bu şarkıyı söyleme. Bu şarkıyı söyleme ihtiyar. Kapısı açılmak için zorlanıyordu. 19 . c. ilk çivisini.. Şehir. biçârelere acımış. Bu sabah marangoz.123 .. Sana yalvarıyorum bu şarkıyı söyleme ihtiyar. bu sabah. Öyle zannetti ki... başını ayakları arasına sokmuş. şimdi. ıstırap içindeki zavallılara ağlamaktanruhunda iyi bir gün yüzü görmemiştir. nr.. Marangoz elindeki bir çiviye baktı. dudakları. Dedi. Ve şarkısına devam etti. tabutunu çivilerken tekrarlıyorsun. 4 Nisan 1929.. Fecrin. akşamdan beri. bütün hayatında insanların iyi olması için çalışmış. Genç: — İhtiyar. Bir genç. henüz. Ve marangoz. Sonra: — Ne kadar da paslanmışlar. iç sokaklara düşürdüğü bozuk. arkasını yukarı doğru çıkarmış hayvanlar gibi garip bir şekilde uyuyor. eğrildiği zaman bir yudumda içilecek kadar tatlı bir su rengine dönmemiştir.. “kürenin” ta içinden.. çiğ gölgeler. insanların iyi olması için çalışmış mustarip bir şairin tahta tabutuna vurdu. diyordu... bir tahta tabut ısmarladı. sen bu şarkıyı nereden duydun.

halk ile hiç alâkası olmayan sözde münevverlerin idrak . gâh Avrupa edebiyatlarını taklit etti. halk zevkinden ilham alarak yazmış. Okumuşların halk edebiyatına. Türk edebiyatı asırlardan beri gâh Arap-Acem edebiyatları. bütün gençlik kendi ana diline. “Hamit” gibi. sadece. diğer bir tabir ile kendi ruhunu o kalıplara dökmeğe çalıştı. millî harsı korumak için yegâne yol olduğunu. millî dil ve millî edebiyat iştiyâkı bütün ruhları doldurduğu bir sırada. Hatta bundan “Yunus” da on. Yunus Emre gibi bir halk şairine.. “Fuzûlî”. edebiyatta halkçılığın en büyük mümessili olmuştur. Büyük millî şairimiz “Yunus Emre’nin hatırasını ta’zîz için memleketin her bucağında ihtifâller tertip edilen bu 15 Nisan gününün ehemmiyeti. bu meselede kimin haklı olduğunu meydana koydu. Zaman. halk zevkine karşı asırlardan beri besledikleri istihfâf ve istihkârdan kurtulmuyordu. daha ziyade bir mutasavvıf sıfatıyla kıymet veriyorlardı. en heyecanlı bir şekilde izhar etmesinde oldu. Yalnız tekke adamları ona bir şair değil. ehemmiyetsiz bir ilahici addettikleri bu ilahî sanatkâra karşı meftûnluğunu gösterdi.. bu muazzam ihtifâllerle açıkça gösterdi. altı asır evvel ölmüş bir büyük adamımıza karşı gösterdiğimiz hürmetten mi ileri geliyor? Yoksa Yunus'un yeni bir şaheseri mi ele geçti? Hayır. Yunus’un büyük bir şair olduğu kimsenin hatırına gelmemişti. Bugünün asıl ehemmiyeti... “Nedim”. halk şairlerine. edebiyat tarihimiz için adeta yeni bir merhale oldu.. halka doğru gitmenin. millî hayatı.683 EDEBİYATIMIZIN YOLU 15 Nisan 1929 günü. Fakat gençlik bu büyük şairleri ta’zîzden daha evvel. Yunus’un eski bir hayranı sıfatıyla.. Çünkü -Yunus ilahilerini halkın öz diliyle ve tamamıyla halk edebiyatından. Milliyet cereyanının bu şuurlu devrinde. millî edebiyatına karşı duyduğu derin iştiyakı en canlı. edebiyatçılarımızın birçoğu bana gülmüşlerdi. gençliğin Yunus’a karşı böyle bir hürmet göstermesi pek tabiî değil midir ?.. Türk gençliği. okumuşların asırlarca sadece bir derviş». on iki yıl evvel Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar’ın büyük bir kısmını Yunus’a tahsis ederek ona büyük millî şair unvânını verdiğim için.. halkın ruhunda yaşayan nihayetsiz güzellik membalarını arayıp bulmanın. Bu vadide eski yeni bir takım büyük sanatkârlar yetiştirmiş olduğumuzu haklı bir gurur ile iddia edebiliriz: “Nevaî”.. bu son ihtifâllerden duyduğum saadeti anlatmağa muktedir değilim! Millî şuurun inkişaf etmediği kozmopolit devirlerde. ve böylece millî edebiyat cereyanın. Şu son senelere kadar.

Fuat HAYAT. 18 Nisan 1929. s. . Bu ihtifâllerin genç sanatkâr ruhlarında uyandıracağı heyecan. 125 ... bize yarının asıl millî şairini yaratacak.. c.684 edemediğini. Köprülüzâde M. 1.5. Büyük bir emniyet ve memnuniyetle tekrar ediyorum: 15 Nisan 1929 günü. Temiz ve ilâhî Türk dilinin asıl şiirini yaratarak bize hakikî Türk şiirinin zevkini tattıracak bu «Yunus Emre çocukları»nı ben şimdiden selamlıyorum. bugünkü gençlik bütün ruhuyla duyuyor. nr. Millî şuurun inkişafına bundan daha kuvvetli bir delil olabilir mi ?.. edebiyat tarihimiz için yeni bir merhale olacak.

O. kendi derunî âlemlerinde ve gene kendi kendileriyle cidâl eden.685 AÇ SANATKÂR Geçenlerde bir Fransız şairi. Cenazesinde hazır bulunanlar da bir kaç şairden ibaret. Muazzam gurur ve hürriyet kafilesi. Şimdi hep birer birer gözümün önünden geçiyorlar. perdeler inik ve yanı başında hiç kimse. Onların başları «Epicetet» tır.. * * * Aç sanatkârlar tarihte büyük bir kâfiledirler. mesûliyeti ve şerefi kendi kendilerine karşı taşıyan kimselerdir. sükûnetle: — Bacağımı kıracaksın! demiştir ve dediği çıkınca. Kimi bir tavan arasında. Tarihte ben onlardan birçoklarını tanıyorum. Bazıları «Stöicien» dir. hiçbir şeye sahip olmamak ferâgatinin sevincini mi duyarlar? Onlar kaderlerine teslim olanlar değildirler. açlıktan öldü: Başının ucunda bir mum. Öldükten sonra da onun gözlerini kapayan ve ağzını bağlayan olmamış. boş bir ilâç şişesi. aynı sükûnetle: — Ben sana demedim mi? sualini sormuştur. sefil ve mağrur Epictete ki. bir su vereni bile olmadan öldü. Açlık ve ölüm karşısında da sınırları ve iradeleri vardır. Tancrede Martel. onlar miskin ve iradesiz değildirler.. Onlar haricî âlemde değil. şehrin gürültüleri içinde ebedî sessizliğe dalıvermiştir. kabul edilmiş ıstırabın neşesi içindedirler ve saadetten vazgeçmenin saadetini duyarlar. kendisine işkence eden efendisine. gururlarını başkalarının lütufları ile değişmemekte neden ısrar ederler? Onların sefalete katlanmaları kaderlerine teslimiyet midir? Yahut şuurlu ve iradeli bir mukavemet mi? Yoksa her şeyi isteyip de bulamayan bu insanlar. Onlar harp sinelerini değiştirmiş insanlardır. bir gün. . eski devirlerden zamanımıza kadar sürüyüp getiren bu hazin kâfile kimlerdir ? Onları nesilden nesile taşıyan ve yanı başımıza kadar getiren hangi mefkûredir ? Her ihsânı reddeden bu insanlar. örtüsüz ot minderinin üstüne sapsarı yüzünü kapayarak. Sıska vücutlarının kemikten gölgelerini saltanat arabalarının ve otomobillerin tekerlekleri altında kalmaktan kurtararak. gençlik şiirlerinden birinde bu akıbeti duymuş ve bir mısraında demiş ki: — Benim cenazemi altı şair kaldıracaktır.

S.686 Kimi şefkatli bir işçi kızın kolları arasında veremli göğsünden son nefesini bırakıvermiştir. Peyami Safa H. * * * Onların çoğuna acımayalım.5. c. Bütün insanlık onların ianeleriyle heyecan buluyor ve yaşıyor. 18 Nisan 1929. Hatta o kadar müreffeh ve zindedirler ki içlerine dolup taşan fazla hayat ve heyecanı başkalarına verirler. 6 . nr.125 . Onlar kendilerine acımak hakkını da yalnız kendilerinde bulurlar. Kimi kırık bir tabutta ayağının biri dışarı fırlayarak üç arkadaşının hıçkırıkları arasınla servilerin altına doğru götürülüvermiştir. ve onlara göre bütün insanlar aynı derecede merhamete lâyıktırlar. Merhametimizi hakaret sayacak kadar mağrur olmasalardı sefaleti esarete tercih etmezlerdi.. Ve onlar kendi âlemlerinde sefil de değillerdir.

kütüphanenin tesisi hasebiyle Birinci Mahmut devri ricalinin hediye ettiği eserlere kadar rastgele toplanmış türlü kitaplar vardır.687 BİBLİOMANİE Kitapları ve kütüphanesi olmak. Türlü türlü bibliomanelere tesadüf edilir: Kimi müzehhep ciltli kitaplara meraklıdır. hatta basit ve nâkâfi bir surette bile tatmin edemez. Hatta medenî bir insan için bunlar mutlak bir ihtiyaçtır. kütüphanesini bunlarla süsler. okumak haddizatında pek tabiî bir şeydir. Bu hareketinin . Fakat bazıları da vardır ki onların bütün ihtirasları kitap toplamaktan ibarettir. İşte bu adamlara «bibliomane» ve ruhî bir hastalık olan ihtiraslarına da «bibliomanie» derler. memleketimizdeki «Selâtin Kütüphaneleri» de bu nokta-i nazarı teyit eden misallerdendir: İşte bu kabil kütüphanelerin en zenginlerinden «Ayasofya Kütüphanesi». Muhtelif ilimlere ait dek kıymetli ve bazen pek nâdir eserlere malik olan bu kütüphane. Bunlar ya hiç okumazlar veyahut pek az okurlar. bunları toplamakla meşgul olur. Kimi daha azgındır. tescil ettirdiği kitapların üzerine kâğıt yapıştırarak kendi mührünü bastırmıştır ki mevcut kitaplardan birçoğunun ilk yaprakları aydınlığa tutulunca alttaki ilk tescil ve mühür görülür. Bu kütüphaneyi Birinci Mahmut tesis etmiştir. Kimi nüshası nadir eserlere düşkündür. ismini hayr ile yâd etmeğe mecbur olduğumuz kitap meraklısı meşhur bir zatın tuhaf bir hareketini bilvesile öğrenmiştim. O zaman için birinci derecede lâzım olan bir eser bazen yoktur da ikinci derecede bir kitabın mesela beş altı. bunların evleri kitap mahşeridir.. Bu kütüphanenin içinde Yavuz’un.. muayyen bir gayeye göre meydana gelmemiş olduğu için hiçbir ihtiyacı. Nâdir nüshaların kendi kütüphanesinde bulunmasından derin ve ihtiraslı bir zevk duyan bu zat aynı yerdeki diğer kütüphanelerdeki bazı eserleri kendi kütüphanesine nakletmiş ve kendi mührü ile mühürlemiştir. selefi Birinci Mahmut’un hazırladığı.dan ve Mısır seferi münasebetiyle Mısır’dan getirmiş olduğu kitaplardan başka ölen ve katledilen vezirlerden müsadere edilen müellefata. Bir Garp muharririnin dediği gibi: «Hakiki mütalaaya heveskâr bir bibliomanea pek nâdir tesadüf edilir.» Bibliomanie ile iştigal eden mütetebbiler meşhur İskenderiye Kütüphanesinin sırf b:r “vanite royale: hükümdar nahveti” ile meydana geldiğini söylüyorlar ki. hangi kitap olursa olsun alır. Çaldıran muharebesi üzerine İran. hatta bazen on beş yirmi nüshası vardır. Nurııosmaniye Kütüphanesi de böyledir: Üçüncü Osman. Nihayet kitaplarını millete terk ettiği için. Şöyle ki bu zat kitaplarını vakfettikten sonra kütüphanesine tahsis edilen yere başka kütüphaneler de getirilmişti.

Koltuklarında cilt cilt kitaplarla caddelerde dolaşanları kim tanımaz. Her şeyden biraz okuyanlar ise umumîyetle gayet yanlış düşünürler. çok okur görünürler. Bunlarda okumak hiçbir maksada masruf olmayan bir itiyattır.688 kendine maddî bir nef'i yoktu. Gazete meraklılarını da bu idada sokmalıdır: Sabahleyin bütün gazeteleri alıp akşama kadar hepsini ilk satırından son satırına kadar ezberlercesine okuyanlar da birer mütalaa hastasıdırlar. edebiyattan. Nefis yazma . Kendi tarihimiz bile mazide birçok «hezarfen»lerden bahsediyor. tarihten. gazetenin adından ta mes'ul müdürün imzasına kadar hiç nefes almayarak okuyanları hepimiz biliriz. Kıraathanelerde ellerine aldıkları gazeteyi bir türlü bırakmayanları.. dinlenmek için. her şeyden bir parça okuyanlar arasında netice itibariyle bir fark yoktur: Bunların kâffesi gayet sathî zekalı adamlardır ki kendilerinden esaslı bir istifade ihtimali yoktur. felsefeden. edebî olsun. bugün hiçbirinin bir eseri kalmamıştır. hiçbir mesele hakkında vazıh bir fikir sahibi değildir.okumazlar. hamalı arkasına takar herkesin göreceği caddelerde bir tur yaparak tekrar evine dönermiş. Her şey okuyanlarla. Bir başka kısım insanlar da vardır ki ya hiç okumazlar yahut pek az okurlar. Çok ve her şey okuyanların kafaları gayet müşevveştir. felsefî olsun. fakat daima okur. zaman zaman evinden bir küfe kitabı bir hamala yükletir. bu adamların mütalaa sahasına dâhildir. fakat sırf «bibliomanique» bir ihtirasla bunu yapmış oldu. Size kimyadan. Çok okurlar.hulâsa tabiî bir ihtiyaç için . Bir rivayete göre bu tiplerden pek meşhur bir adam. her şey okurlar. Bütün neşriyat ilmî olsun. fennî olsun. Şu bahis vesilesiyle kitap ve mütalaa meraklıları arasındaki gayr-i tabiîlere «manie de la lecture: okumak manisi»ne müptelâ olanlara da temas etmek istiyorum: Bir kısım insanlar vardır ki sırf okumak için okurlar. hulâsa birbiriyle alâkası olmayan birçok şeyden dem vuranlardan şüphe ediniz.. kozmoğrafyadan. fakat hayatını bir tek şeye hasredenlerin mahsullerinden hâlâ erbabı mütenaim oluyor. sosyolojiden. çünkü kütüphanesi artık milletin malı idi. bir adamın bütün ömrü bunlardan yalnız birini bile tafahhusa imkân bırakmıyorken bu hezarfenlik ne kıymette olabilir? Normal yaratılmış bir adamın yapacağı şey muayyen bir ilim şubesi içinde metodik çalışmadan ibarettir. Bu adamlar ne tetebbu için ne tafahhus için ne yorgunluk almak. Allah rahmet etsin. okumak onların ruhunda sönmez ve gayesiz bir hırstır. Mütalaa manisiyle malûl olanlardan bazıları umumî kütüphanelerde okudukları kitaplara zatî mülâhazalarını yazmak gibi gayet sakim bir itiyat gösterirler. ne eğlenmek için .

diğer hicviyelerden dolayı da Nef’i bazen muaheze edilmiş. nr. bunlar istikbalin okuma manisi namzetleridir. çünkü mevcuda zımmeten birer bibliomane. altı çizilmemiş pek az satır bırakılmış olduğuna göre bu çizgilere mana vermek ihtimali yoktur. s. ellerinde. saptıkları yoldan döndürmeğe çalışmak bizim gibi hocalar için pek lâzımdır.5. Bu çocuklardan bir kısmı aklının eremediği kitap ve mecmuaları alırlar. Ali Canip HAYAT. Bir kısım manyaklar da vardır ki okudukları kitaplarda mütemadîyen satırların altlarını çizerler. ayıp. Bunlar esas itibariyle can sıkıcı şeyler olmakla beraber içlerinde çok tuhafları da vardır.1. Mekteplerde bazen öyle çocuklara tesadüf edilir ki okudukları kitapların manalarını kavramaya çalışmazlar: sâyları makinevîdir. mesela bir vezirin hususî hayatına dair kaleme alınmış bir tarihin kenarı o vezire tân u teşnii havi ibarelerle doldurulmuştur. Bu tip çocuklara karşı müteyakkız olmak. Kitap kenarlarına yazılan bu abur cuburlardan bir kısmında imza da vardır. sana yakışmaz? –kaydı konmuş. 2 . 131. veyahut birer mütalaa hastası olmaları ihtimali çok varittir. 30 Mayıs. mesela «Ayıptır. c. 1929. Bir «Siham-ı Kaza» nüshasında bir hicviyenin kenarına “Hay külhani” diye yazılmıştır.689 kitaplardan nicesinde böyle ukalâlıklara rast geldim. bazen takdir edilerek «Yaman şairsin» diye iltifat gösterilmiştir. ukalâlığa doğru gittiklerini fark etmek. ceplerinde gezdirirler.

690

YÜZ KİTAP Şüphesiz, okumak, çok okumak, her vakit okumak lâzım.. Fakat ne okumalı? Herkesin kendi mesleğine ait bildiği kitaplardan başka, birtakım ana kitaplar var ki, bunları okumak, hem de iyi ve dikkatli okumak, herhangi meslekten olursa olsun kendini münevver addetmek isteyen her insana, fikrinin yükselmesi ve genişlenmesi için lâzımdır, diyorlar. Bunları nerden öğrenmeli ? Okumak lüzumunu söyleyenler pek çok, lâkin şunları diye gösterebilenler pek az. Bu mesuliyetli işi üzerine alarak herkesin okumaktan fayda göreceği kitapları söyleyen -ve tabiî sözüne inanılacak müelliflerden- İngiliz Sir John Lubbock'ın yaptığı yüz kitaplık liste öteden beri klasik olmuştur. O da yalnız kendi zevkine ve fikrine kapılmamış, kendinden başkalarının da en çok tavsiye ettikleri kitapların isimlerini toplamıştır. Bu listenin en başında ahlâk kitapları ve onların başında da İncil'in bulunmasını tabiî görmelidir. Çünkü İngilizcenin ve galiba İncil okuyan her millet lisanının en güzel yazılmış kitabı İncil olduğunu söylerler. Bunu taassuba hamletmemelidir. Yüksek bir sözü bu mecmuanın balâsına alınmış olan Nietzsche ( Nice), İncil’in neden en güzel yazılmış kitap olduğunu izah eder; ancak güzel yazılmış kitaplardır ki cehren okunabilirler.. Zaten John Lubbock, İncil'in yanında Konfüçyüs'ün (Analecha) diye tercüme edilen kitabı ile Kur’an’ı, "Epiktet'in revakî (Stoicien) mezhebinden ahlâk kitabını, Marc Aurel (Mark Orel)in (Meditations) kitabını, Aristo'nun ve Spinoza'nın ahlâk kitaplarını da tavsiye ederek, şahsen bir dine mensup olmanın başka dinlere, hatta büsbütün dinsizliğe hürmet etmeye mani olmadığını da gösterir. Listede felsefe kitaplarının başında elbette Platon (Eflâtun) vardır. Onu her insanın, beşer fikrinin en parlak numûnesi diye okuması lâzımdır. Ciceron (Çiçeron); "Jüpiter insanlara söz söyleseydi ancak Platon gibi söyleyebilirdi» demiş. Platon'u yalnız felsefe meraklıları değil, dünyada şiirden başka bir şey aramayanlar da okur; çünkü Platon sade gençliğinde değil, bütün ömründe şair olmuştur ve felsefeye şiir getirmiştir. Platon'un bazı nazariyeleri uydurma oldukları bile bile fakat birer şiir oldukları için, gene seve seve okunur. Hakikat arayanlar onu Platon ile birlikte bulacakları gibi, sanatın bazen hakikate faik olduğuna kanaat getirmiş olanlar da kanaatlerini gene Platon ile te’yîd ederler. John Lubbock, Platon'dan (Dialogues), (Apologie) ve (Phedon) kitaplarını tavsiye eder.

691

Aristo'nun verdiği malûmat, bir Âlaman muharririn dediği gibi, bu gün bir bakalorya imtihânı geçirmeye kâfi değilse de, ilmi zihniyetin, ilmî usulün babası odur. (La Republique) kitabı bu usulün en güzel numûnelerinden biri olduğu için listeye girmiştir. Hatipliğin mucidi ve her zamanın en büyük hatibi Demosthene (Demosten)in (Discours sur la Couronne) kitabı ela zevklerini belâgatte arayanlar için lâzımdır. Diğer filozoflardan: Plutarque (Plutsrk)tan (Los Vies): Xenophone (Ksenofon) dan (Les Me'morables): Ciceron'dan (de Officiis), (de Amicihia); Descarte (Dekart) tan (Discours sur la Methode), v.s. Bu son kitabın dilimizde yakın zamanda yeniden basılmış olan tercümesi bizim için hem mühim bir ana felsefe kitabı, hem de vakıfâne bir tercüme örneğidir. Edebiyat kitaplarına gelince, hududu belli olmayan bu unvân içinde en iyilerini seçmek en güç iştir. Evvelâ her milletin kendi lisanındaki edebiyat kitaplarını tercih etmesi tabiî bir histir; onun için İngiliz müellifi de kendi dilinden birçok edebiyat eserleri tavsiye eder. Fakat böyle millî edebiyat kitaplarından bazıları vardır ki, adeta bütün insâniyetin malı gibi addolunur. Mesela Homeros'un İlyada'sı ve Odisse'si, Firdevsi'nin Şehname'si her millette birer büyük şiir membaı telâkki olunur; bunların yanında (Niebelungen) efsanesi de yalnız sinemada görmekle iktifa edilmemesi lâzım olan şiirlerdendir. Goethe'nin (Göte) (Faust) efsanesi de behemehal okunması lâzım bir şaheserdir. Hindistan'ın (Mahabarata)sı ve (Ramanaya )sı ile Çin'in (Şeking) kitapları da müellifin beğendiği edebiyat kitapları arasındadır. Diğer büyük şairlerden: Eschyie (Eşil) in (Promethe) si ve (Orest) hakkında üç kitabı; Sophocle (Sofokl) in (Oedipe) i, Euripide (Oripicl) in (Medee)si; Aristophan (Aristofan)ın (Les Chevaliers) ve (Les nuees) kitapları. John Lubbock bu gün sağ olsaydı da İngiltere’de kadınlara intihap hakkı verildiğini ve bunun en son günlerdeki neticesini görmüş olsaydı belki - yüz sayısını bozmamak için -başka bir kitabı silerek yerine «Kadınlar Mektebi»ni yazardı. Horaee (Horas) ile Lucrece (Lükres) in ve Dante'nin unutulamayacakları aşikârdır. Shakespeâre (Şekspir) bazılarının dedikleri gibi eskimiş olsa dahi, eskimediğini söyleyenlerin onu niçin beğendiklerini anlayabilmek için gene okunulmak lâzımdır. Schiller ile (Şiiler) Moliere (Moliyer)in de eskidiklerini söyleyecekler belki bir gün bulunacaktır; lâkin bu kitap listesinden maksat yenilik göstermek değil, insanların fikri üzerinde iz bırakmış olan büyük eserleri söylemektir.

692

Tarihte böyle iz bırakmış müelliflerden Herodot, Xenophon, Tacite, Gibbon, Hume, Cariyle v. s. vardır. İngiliz olup da seyahat kitaplarını tavsiye etmemek mümkün değildir. Seyahat insanın fikrini açar ve genişletir elerler. Vakıa, John Lubbok'ın söylediği "Voyages de Gulliver” ve “Robinson Crusoe” ve “Bin Bir Gece” masalları hakiki seyahat kitapları değilse de, seyahat arzusunu verdikleri için, artık her milletin malı addolunan ve sene nihayetlerinde mektep çocuklarına mükâfât diye verilen eserlerdir. Sir John Lubbock'un tavsiye ettiği yüz kitabın hepsini burada saymak mümkün değildir; bir makalenin buna kâfi olmadığı söylenince başka sebep aramaya da lüzum kalmaz. Fakat, noksanın telâfisi pek kolaydır; John Lubbock'un kendiside çok istifade ile okunacak müelliflerden biridir. Yüz kitap listesi onun «Le bonheur de vivre» ismindeki meşhur kitabındadır. Müellif kendi eserini listesine koymamışsa da, yüz birinci kitap olarak onu da tavsiye etmekle aklanılmış olunmaz. Ancak John Lubbock'u okumak için dikkat edilecek bir şart vardır: Bu müellif dünyayı o kadar pembe renkte gösterir ki insanın onu okurken bu kadar nikbînliğe hayret etmemesi kabil değildir. Onun için Sir John Lubbock'un kitabını, bütün işlerinizin yolunda gittiği bir devirde, iyi bir yemek yedikten sonra, hazmınızın da yolunda gitmesini istediğiniz zaman okumalısınız Galip Ata

HAYAT, c.6, nr. 133 , 13 Haziran 1929, s. 1, 2.

693

İSTANBUL’DAN PARÇALAR I “Beyazıt” ta Çınar Altı” Bu bir ağaç ... Altında, su bardaklarının gıcır gıcır yıkandığı, bir su çıngırağının uzak ve tehî akislerle yuvarlana yuvarlana döndüğü, sükûtun dinlendiği ve güvercinlerin, büyük deniz ufuklarında kalmış son ışıkları da kumlu bir sahile heyâmolayla sürükleyen balıkçı sandalları gibi, «Hu...» çektikleri bir ağaç altı. Eğer aynalar içinde sabahın nasıl açıldığını görmedinizse ve eğer içinizde bir sevginin nekâhetini duymadınızsa, bu ağaç altının ruhunuza vereceği lezzeti anlamayacaksınız. Yemyeşil yaprakları, yazın kuvvetli güneşine, lüks bir salon abajuru gibi açılırken, altına oturduğum vakit anladım ki, içimden bir mangal alınmıştır. Ruhum, uzun bir kışı müteakip, odasının demir parmaklıklı pencerelerinden bir bahar havası girerken, üstündeki mangal alınmış beyaz tüylü bir Van kedisi gibi, sırtını çıkardı, kuyruğunu dikti, silkindi ve yumuşak ağzını açarak uzun uzun esnedikten sonra, ön ayaklarıyla birdenbire ileri atıldı. Ruhum ki, ateşleri kor olmuş bir mangal altında yatan bir Van kedisidir; acaba karşıdaki taş duvarların ince karaltılarında mütecessis duran bir kertenkele mi gördü dersiniz? Güneş, yaprak aralıklarından henüz sulanmış asfalt zemin üzerine parça parça düşüyor... Karşı binanın harap şehnişînlerinde, kırık panjurlarında, metrûk ve izbe odalarının kuytu köşelerinle yaldızlanan örümcek ağları var. Ve, taş kütüphanenin saçaklarından, bir adak uğruna atılan yemlere, güvercinler yaprak yaprak döküyorlar. Ben, yazın geldiğini, ilk defa bu ağacın altında otururken anlıyorum. Sanki, yapraklar arasına sokulmuş bir gizli el, yalnız ensacim üstünde değil fakat beynimin içinde, serin bir suya daldırılmış bezlerle hafif bir masaj yapıyor gibi. Ve üstündeki bu yaprak yeşili abajurun yırtıklarından sızan ve gene yapraklar üstünde biriken ziya ve hararet, öyle hissediyorum ki, az sonra, asfalt zemin üzerine ince ince damlayacak, ve gene asfalt zemin üzerinde yaygın bir su hal ile akacaktır. O zaman güvercinler çınarın serabı altında koşsunlar. Tahayyül etsinler ki, bu mermer sebilin suyu artık kurumuştur. Ve içlerinden, suyu kuruyan mermer bir sebil için - Hu...- desinler; Hu...

694

Biliyorum ki onlar, incecik gagalarını ıslatacak, hararetlerini teskin edecek bir yudum suyu, asfalt bir zemin üzerine düşmüş ziya ve hararetin, mermer bir sebili andıran pırıltılarında bulmadıkları vakit, kanatları birdenbire çırpınacak. İşte görüyorum: Meçhul bir tehlikeyi vehmederek, kanatlarını, taş kütüphanenin saçaklarına doğru açtıkları zaman, güneşle meşbu duvarda gölgeleri, kuvvetli bir rüzgârla giriftleşen yapraklar gibi birbirine karışıyor ve ben bir rüzgârın hakikaten çıktığını vehmediyorum. Fakat başımı dallara çevirdiğim an, anlıyorum ki, rüzgâr sadece gözlerimde ve rüzgâr, güvercin kanatlarının güneşle meşbu bir duvara vurmuş akislerinden başka hiçbir yerde değildir. Ve çıngırak dönüyor. Acaba yaz buğulu bir küp yanında dönen bir çıngırağın uzak ve tein akisleri içinde mi sürünecek?... Bununla beraber gelen yazı, bir su küpü yanında dönen bir su çıngırağından başka ne anlatabilir ki,..? Şimdi, elimdeki tahta bir tastan, ufak darı tanelerini, bir çocuk neşesiyle tekrar kaldırımlar üstüne uçan aynı güvercinlere avuç avuç serpeceğim zamanı düşünüyorum: Elbet benim de bir beklediğim var; Ve elbet, kıştan sonra yaz gelirmiş. Kıştan sonra yaz geldiği için değil midir ki, bu dallar filizlendi, yapraklar yeşerdi ve şimdi, üzerine konmuş buzların damla damla eridiği bir su küpü yanında bir su çıngırağı uzak ve tehî akislerle yuvarlanıyor. İçimi, yelkenlerini açmış bir gemi haliyle ser-âzâd bırakıyorum. O, gidiyor; ve gidecek. Rüzgârı bol denizlerde, yelkenlerin parça parça, didik didik ve yamalı olmasına rağmen, bezler şiştiği zaman, yelkenli bir gemi gitmeye mecburdur. Gidiyor ve gidecek. İçim, bu ağaç altında, rüzgârla dolmuş yelkenli bir gemi gibi gidiyor. Ve tahayyül ediyorum ki, gelen bir yazı, ilk defa bu ağaç altında hisseden damarlarım, bir kısrak kadar dinçtir. Arkamda, şadırvan musluklarının, kalaylı güğümler içime boşalan ince seslerini duyuyorum. Ve mabedin mermer duvarları, arkasında namaz vakti olmamakla beraber kulaklarıma, kesik iniltiler uzun yalvarışlar geliyor. Kim bilir, bu, belki bir vehim; belki de taş kütüphanenin saçaklarına sıralanmış güvercinler «Hu» çekiyorlar. Ve ben, onların sesinde, sabra ve tevekküle biraz daha âşinâ olur gibiyim. Sabır ve tevekkül... Fakat madeni ki, içimde, bezlerinin yamalı olmasına rağmen, güneşle parıl parıl yanan bir gemi tekrar yelken açtı; menzil uzak değildir.

695

Menzil uzak değil. Gidiyorum ve gideceğim. Lacivert semayı, muhayyerü’l ukul bir sihirle baş aşağı edilmiş havuzlar gibi gösteren bu ağaç altında sabır ve tevekküle biraz daha âşinâ olmak için oturan şair, acaba aynı su çıngırağının aynı uzak ve tein akislerini duyarken, aynı güvercinlerin bir ney hüznüyle dem tutan aynı seslerini dinlerken ve ruhunda aynı geminin âlemler gibi parıldayan aynı yelkenlerini seyrederken mi, bir sesin hatırası, ruhunda, yazdan bir panjur açtı dersiniz.? Ve güvercinlere atılan yemlerle tekrar havalanıyor, kanatlar tekrar çırpmıyor, az evvel sulanmış asfalt zemin üzerinde bîtap gölgelerin harekete geldiği vehm olunuyor, ve eski nezaretin saat kadranı mütemadiyen dönüyor. Şimdi öğledir. Artık, mermer döşemeleri hurdehaş avlunun süslü şadırvanına ihtiyarlar görüyorum. Ve yukardan bir sebil dökülüyor. Yukardan kubbeler üstüne, büyük çınarın fantezi bir salon abajurunu andıran yeşil dekoruna bir münacat sebili dökülüyor; ve güvercinler derinden derine, bir müminin damarları içinde akan kan haliyle «Hu...» çekiyorlar. Burada, bu ağaç altında her şeyin yeşil olduğuna inanıyorum. Ziya, yeşil bir kristalden geçerek geliyor gibi. Dünyada bu tatlı renkten başka hiçbir şey yok. Ve gözlerimde sanki bir nevi Dalton hastalığı var. Hatta kendim ve içim yeşil... Önümde, mermerlerine bir yiyecek hesabı yapılmış masa üstünde duran bardak, yeşil ve gölgeli bir renk içinde. Belki güvercinler, böyle uzun iniltilerle yeşil rengin gidecek olan hasretini çekiyorlar,.. Adeta yeşil bir deniz içinde yaşıyor gibiyim. Sarmaşıklarının, yüz bin kere tasfiye edilen güneş ziyalarıyla cilalandığı yeşil, yemyeşil, ve seyyâl bir deniz. Ve içim yeşil bir denizde, yelkenleri hür bir gemi haliyle; serbest ve serazat. O serbesttir ve serazat... Nasıl böyle olmasın ki, rüzgârı bol denizlerde, yelkenlerin parça parça didik didik ve yamalı olmasına rağmen, bezler şiştiği zaman, yelkenli bir gemi gitmeğe mecburdur. Ve büyük çınarın yeşil abajuru bana, tekrar yaşamak istediğim bir yazı tahayyül ettiriyor. Kenan Hulusi H., c.5, nr.133 , 13 Haziran 1929, S. 8, 9 doğru giden

696

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM TENKİT

697

On Altıncı Asrın İki Büyük Şâiri: FUZÛLÎ - BÂKÎ “Az müddetde eşi ca-i nazmım ile şehirler ve vilâyetler doldı”. FUZÛLÎ “Bu mülk içinde benem pâdişâh-ı mülk-i suhan Bana sunuldı kasîde bana virildi gazel” BÂKÎ Sanatta ve edebiyatta dehâ, her şeyden evvel yaratmak iktidârı demektir. Her büyük sanatkâr kendine mahsûs bir “monde d'image: hayâl dünyası” ibdâ' eder. Bütün sanat eserlerinde -bir bestede, bir tabloda, bir heykelde, bir binada, bir şiirde- hayran ve takdir-hân olduğumuz şey budur, sanatkârın ibdâ İktidârıdır. Fuzûli bir “elem dünyası” yaratmıştır; kendisini: Men kimem bir bî-kes ü bî-çare vü bî-hanümân Tâli'im âşüfte, ikbâlim nigûn bahtım yaman diye anlatan bu şâir yarattığı “elem dünyası”nı şöyle hulâsa eder: Menem ki kâfile-sâlâr-ı kârbân-ı gamem Misâfir-i reh-i sahrâ-yı mihnet ü elemem Hakîr bakma bana kimseden sagınma kemem (1) Fakîr-i pâdişah-âsâ gedâ-yı muhteşemem Sirişk taht-ı revândır bana vü âh âlem Cefâ vü cevr mülâzım, belâ vü derd haşem. Ruhî temâyüller, içtimâî vaziyetlerin mahsulüdür. Fuzûlî'nin (Muttasıl gamhâne-i sînemde yüz gam mihmân) deyişinde yaşayış tarzının birinci derecede müessir olduğuna şüphe yoktur: “Dokuz eflâke istingâ ururken evkâftan dokuz akçe vazifeye kanaat” etmek zarûret ve mecburiyeti onun nasıl bedbaht ve fakîr bir hayat sürdüğünü gösterir. Buna
1

Sağınma: sanma

698

rağmen o “dokuz akçe”ye nâil olamayışı üzerine -kendisine delalet eden- Nişancı Paşa’ya yazdığı mektubun sonunda bu hakikati aynen okuyoruz: Tâli'imdir bana cefâ getiren Her bir ânında bin belâ getiren İşte tâli'nin bu cilvesidir ki Fuzûlî’ye bir “elem dünyası”' ibdâ' ettirmiş ve onu “'plaisir de la douleur: elemden haz almak” garâbetine mübtelâ bir hasta gibi tanıttırmıştır. Yoksa bütün bu göz yaşlarından mütevvellit görünen “bedîî mefkûresi”ne rağmen kendisinin nüktedân, zarâfetten haz aldığına şüphe yoktur. Fuzûlî esas itibariyle “sarcastique: pek acı müstehziyane” bir mizâca mâliktir. Bu adamın en ziyâde kızdığı “belâhet ü cehâlet”tir. Dîvânında “üç tâife-i bed-nihâddan masûn u mahrûs” kalmasını Allah'dan temenni ediyor: “Biri ol kâtib-i nâ-kâbil ü mümlî-i câhil ki hâme-i muhâliftahrîri tîşe-i bünyân-ı maarifdir… Gâh bir nokta ile mahabbeti mihnet gösterir ve gâh bir harf ile ni'meti nikmet okudur... Ve birisi o1 nâkış-ı bed-sevâddır ki tab'-ı nâmevzûnuyla mecâlis ü mehâfilde da'vâ-yı isti'dâd kılup şiir okudukda nazmı nesrinden seçilmeye ve edâ-yı süsti ile şâhed-i ma'nâ Cemâlinden nikâb açılmayâ.. Ve biri o1 hâsid-i cefâ-pîşe ve muânnid-i hatâ-endîşe ki câhiller huzûrunda bî-hûde bî-hûde lâflar urup herze herze dahller eyleye, tâ ki şiirden zevk-i istimâ' Gide”. Eski nesrin emsâlsiz bir bedî'ası olan meşhûr “Şikâyet-nâme”sinde büyük şâirin “pigant: dokunaklı” zekâsı pek vâzıh görünür: “Selâm verdim rüşvet degildir deyü almadılar” cümlesi ezelden ebede kadar bâkir bir “sehl-i mümteni”dir. “Kin” mukaddestir. 0 kuvvetli ve kudretli gönüllerin istikrâhı, bayağılığı ve budalalığı tahkîr edenlerin mücâdeleci tekebbürüdür” diyen Emile Zola'nın kanaatini Fuzûlî'nin ruhunda da görüyoruz. Büyük şâirin bayalığa tahammülü yoktur. Hattâ garip mahlasını bile ibtizâlden korktuğu için intihâp etmiştir. Bedbînîsinde, yaşadığı çorak muhitte bir arkadaş bulamayışının da tesiri görülüyor: Yok dehrde bir muvâfık-tab'-ı harîf Kim sohbeti dil-güşâ ola tab'ı zarîf Feryâd ki nâ-cins müsâhibler ile Bî-fâide zâyi' oldı evkât-ı şerîf Fuzûli'nin “elem ü hicrân” terennüm eden şiirlerinin içinde göz yaşlarıyla müterâfık zarâfetler ve nükteler vardır. O lirik şâir aynı zamanda itina-kâr bir sanatkârdır:

699

Dün sâye saldı başıma bir serv-i ser-bülend Kim kaddı dil-rübâ idi reftâr-ı dil-pesend Güftâra geldi nâgeh açup la'l-i nûş-hand Bir piste gördüm anda döker rîze rîze kand Sordum meğer bu dürc-i dehendir dedim dedi Yok yok devâ-yı de!d-i nihânın durur senün *** Seyr ile saldı bağa güzer ol semen-'izâr Envâ'-ı zîb ü zînet ile fasl-ı nev-bahâr Dökmüş gül üzre sünbül-i gîsû-yı eşk-bâr Yakmış ayağına yine gül-berk tek nigâr Nesrîne reng-i lâle nedendir dedim dedi Gamzen hadengi döktüğü kanın durur senin parçalarında “spirituel: fatîn” bir ruh sezilir. Meselâ Mecnûn'a “Leylâ”nın mezarı başında söylettiği şu beyitler onun bu husûsiyetini belâgatla anlatır: Zülfine, mu'ârız olma ey mâr Kim anda mukîmdir dil-i zâr Hâline ta'arruz etme ey mûr Kim bağlıdır anda cân-ı mehcûr. Türkçe “Beng ü Bâde”siyle Fârisî “Sâkî-nâme”si en basit mevzûları lezzetle okutacak birer eser hâline nasıl ifrâg edecek iktidarda olduğunu tamamen gösterir. *** Fuzûlî'nin bir kanaati de “ilimsiz şiirin esâsı yok duvâr gibi” oluşudur. Bu kanaatle zamanında mevcut her ilmi okumuş hattâ “hâsıl-ı ömrünü bezl-i iktibâs-ı fevâid-i hikemî vü hendesî kılmıştır. Malûmatının derecesi zaten eserlerinde pek vâzıh görünür. Ancak “âlim” olmanın kâfi olmadığına kâni olan şâir “ârif” olmak lüzûmunu hissetmiştir: Der ki:

700

İlm kesbiyle pâye-i rif'at Ârzû-yı muhâ1 imiş ancak Aşk imiş her ne var âlemde İlm bir kîl ü kâl imiş ancak Tasavvuf bâdesi Fuzûlî'yi ser-gerdân etmiştir. Dîvânı bu vecd-i istiğrâk şarâbının verdiği heyecanlarla doludur: Kılmasın dünyada sultanlar bana teklîf-i cûd Bes durur başımda tevfik-i kana’at efseri Her cihetden fârigim âlemde hâşâ kim ola Rızk için ehl-i bakâ ehl-i fenânın çâkeri Kendisi “dokuz akçe” vazifeyi çok görenlerin hareketini “Allah'dan ibâ edüp gayri dergâha ilticâ” edişinin fark-ı iktidârını efser-i kana'atle ve kâlib-i .ibârını hil'at-ı uzletle müzeyen kılup... hâkim-i ale’l-ıtlâk memâlik-i fakir ü fenâ iken” dünyâ hırsına dûçâr oluşunun haklı bir mücâzâtı olarak telâkki ediyor. “İsti'dâd-ı takaddüm ve istihkâk-ı tekerrüm" da'vâsında bulunuşuna mukâbil elinde hiç bir işe yaramayan “berât”ın kendisine âdeta “cemî'-i gedâlardan ve belki behâyimden ve taştan ve toprakdan ehass u ednâ” bil emrini verdiğine kâni oluyor. Fuzûlî'nin ruhu mistik aşkın bir mevlûdudur: Mecnûn oda yandı şu'le-i âh ile pâk Vâmık suya batdı eşkden oldı helâk Ferhâd hevesle yele verdi ömrin Hak oldılar anlar benem imdi ol hâk Fuzûlî'nin sofiyâne tahassüslerle meşbû' oluşu “milliyetperver” olmasına mâni olmamıştır. “Cüz-i a'zâm-ı tertîb-i âlem ve sınıf-ı ekser-i nev'-i benî-âdem” dediği Türk'ü ve Türklüğü çok sever: “Hadikatü's-Suadâ”sını “Leylâ vü Mecnûn”unu bilhassa bu sevgi uğrunda yazmış ve Türkçeyi mükemmel bir lisân haline sokmak için Allah'tan “tevfik” temenni eylemiştir. Bâkî de aynı asrın Fuzûlî'den daha çok ve daha çabuk şöhret almış büyük ve aynı zamanda bahtiyar bir şâiridir. Bâkî’nin de ibdâ' ettiği “hayâl dünyası” rindlikten, kalenderlikten müterrekkibdir:

701

Mey içüp mest-i harâb olmayıcak ey Bâkî Ne gönül bağlasun âdem bu harâb-âbâda diyen şâir: Dilâ bezm-i cihânda kimse âhır pây-dâr olmaz Müdâm elden ayağı koma fırsat ber-karâr olmaz. kanaatindedir. Şu gazeli Bâkî’nin bütün temâyüllerini hulâsa etmiştir diyebiliriz. Sâki zamân-ı ayş-ı mey-i hoş-güvârdır Birkaç piyâle nûş idelüm nev-bahârdır Bûy-ı nesîm ü reng-i gül ü revnak-ı bahâr Âsâr-ı feyz ü rahmet-i Perverdigârdır Gâfil geçirme ömrü bu dem künc-i gamda kim Menzil kenâr-ı bâğ u leb-i cûy-bârdır Eyyâm-ı zühd ü mevsim-i zerk ü riyâ degil Hengâm-ı ayş u işret ü geşt ü güzârdır Zâyi' geçirme fırsatı kim bâğ-ı âlemin Gül devri gibi devleti nâ-pâyıdârdır Dil zevrakını lücce-i gamdan hevâ-yı aşk Elbette bir kenâre sürer rûzgârdır. Bâkî nihâl-i ma'rifetin meyve-i teri Ârif katında bir gazel-i âbdârdır. Bütün gazellerinde hemen bütün “image: hayâl”leri “bezm ü mey” mefhûmları etrafında toplanır: Pür olup devr idicek meclis-i mestânı kadeh Çarh olur halka-i rindân tâbânı kadeh Felek-i işrete bir ahter-i ferhunde iken Yine Mirîh-sıfat durma döker kanı kadeh

702

Meclis-i mey ki bedenlerle hisâr olmuşdur Şehri işretdir anın âfet-i devrânı kadeh Devr-i meclis ki safâ câmi'inin çenberidir Âb-ı rengin ile kandîl-i fürûzânı kadeh Yaraşır halka-i rindân der isem ey Bâkî Hâtem-i Cem'dir anın la'l-i Bedehşânı kadeh *** Gülsitân-ı bezme sâgar gonce-i sîr-âb ise Âteş-i ruhsârı sâkînin de bir gül-nârdır Her gedâ-tab' anlamaz âyîn-i Cem'dir bezm-i mey Bunda bir şâhâne tavr u aşka âlem vardır. Bâkî için hayat, Fuzûlî'nin kabul ettiği şey değildir: “Hoş geldi bana meygedenin âb ü hevâsı Billah güzel yerde yapılmış yıkılası” diyecek kadar şakrak davranan şâirin bütün felsefesi şu beyitte toplanır: Yokdur sebât çünki cihan-ı harâbda Birdir hezâr-sâl ile yekdem hisâbda Ve aşk u alâka onun için bir eğlencedir.: Ol sanemden Bâkîyâ bir bûse da'vâ kıl yüri Söylemezse öp hemeri ağzın sükût ikrârdır. *** Iyd-gehde varalum dolâba dilber seyrine Görelüm âyîne-i devrân ne sûret gösterür. İstanbul saraylarının içinde yaşayan, ruhu dünya zevkleriyle pek yakından istînâs eden bu şâirde mistik temâyüllerden eser yoktur. Bâkî maddiyât-perest bir adamdır. Dîvânında tesâdüf edilen:

703

Meyden safâ-yı bâtın-ı cemdür garaz hemân Erbâb-ı zâhir anlayamazlar murâdımız. *** Bâkî çeker mi bâde-i engûr minnetin Her kim ki mest-i cur'a-ı câm-ı elest olur. *** İlâhî tab'-ı Bâkî'den rüsûm-ı gayri mahv eyle Ki hergiz kalmaya kalbinde nakş-ı mâsivâdan haz gibi sözlerin hemen her dîvân şâirinde görülen mutâd fazla bir ehemmiyeti yoktur: Güzeller mihribân olmaz dimek yanlıştır ey Bâkî Olur vallâhi billâhi hemân yalvarı görsünler beyti onun zevk ü sevdasındaki mânâyı pek samîmi gösterir. Eşya ve tabiatı bile yaşadığı devrin, gördüğü debdebenin, zekâsında ibda ettiği mazmûnlarla tasvir eder: Urunup başına bir tâc-ı mücevher sünbül Oldı iklîm-i çemen tahtına server sünbül Şeh-levendâne şikest eyledi tarf-ı külehin Göğsünün düğmelerin çözdi ser-â-ser sünbül *** Farkına bir nice per takınır altun telli Hayli ezhâra meğer zanbak olupdur serdâr Dikdi leşker-geh-i ezharâ sanavber tûgın Haymeler kurdı yine sahn-ı çemende eşcâr *** Fuzûlî’nin yüksek, lahûtî heyecanını Bâkî'de göremeyiz. Kendisinden bir buçuk asır sonra yaşayan Nedîm gibi o da hayatın geçici heveslerini terennüm etmiş ve tıpkı Nedîm gibi bu hevesleri çok zarîf, çok cana yakın yazmıştır: Subh-dem ey fâhte bîhûde efgân eyleme Çün girersin her gice bir serv-i bâlâ koynuna

704

beytini söyleyen üstât Bâkî'nin -bu nokta-i nazardan enteresan olan- şu gazelini okuyalım: Müje haylin dizer ol gamze-i fettân saf saf Gûyiyâ cenge girer nîze güzârân saf saf Seni seyr itmek içün reh-güzer-i gülşende İki cânibde durur serv-i hırâmân saf saf Leşker-i eşk-i firâvân ile cenk eylemeğe Gönderir mevcelerin lucce-i ummân saf saf Câmi' içre göre tâ kimlere hem-zanûsın Şekl-i sakâda gezer dîde-i giryân saf saf Gökde efgân iderek sanma geçer hayl-i küleng Çekilür kûyuna mürgân-ı dil ü cân saf saf Ehl-i dil câm-ı gamın ni'metine müstağrak Dizilirler keremin hânına mihmân saf saf Vasf-ı kaddinle hırâm itse âlem gibi kalem Leşker-i satrı çeker.defer ü dîvân saf saf Kûyun etrâfına uşşâk dizilmiş gûyâ Harem-i ka'bede her cânibe erkân saf saf Kadrini seng-i niusallâda bilüp ey Bâkî Durup el bağlayalar karşına yârân saf saf “Hâtem” gibi “sünbül” gibi kafiyelerle sürçmeksizin uzun kasideler kaleme alan bu Dîvân sanatkârı aynı mahiyette gazeller de yazmıştır:

705

Jâlelerden takınur tâcına gevher lâle Şâh olupdur çemen iklîmine benzer lâle Saltanat bâr-gehin kurdı yir:ıe fasl-ı bahâr Taht-ı Cemşîd çemen-tâc-ı Sikender lâle Bûy-ı müşgîn bahâr irdi dimağ-ı dehre Yakalı dâmen-i kühsârda micmer lâle Âl fânûs ile geldi giceden gül-zâra Verdi sahn-i çemenin yollarına fer lâle Erguvanlar tutuşup hırmen-i gül yakmak içün Gülsitân mülküne âteş kodı yer yer lâle Dâğ-ı hicrân elemin kılmağa dilden bîrûn Sahn-ı gülşende dutar gül gibi sâgar lâle Jâle nakdin kadehe koydı çemen bezminde Cem' idüp saklamadı gonca gibi zer lâle Şol kadar doğradı şimşîr-i firâkın ki gören Dil-i hûnîni hayal eyledi katmer lâle Muâsırlarının bu iki büyük şâir hakkındaki mütâlaalarından bazı parçalar almağı münasip gördüm. Fuzûlî hakkında mütâlaalar: “Mezkûr Bağdadî'dir. Ol cânibde olan şu'arânın üstâdıdır. Vilâyet-i Bağdâd ü Diyâr-ı Bekir zurefâsının neşîdeleri anın inşâdıdır... Fi’1-hakîka gönlü asker-i aşk harâb-âbâdıdır. Anınçün hâksâr-ı kûyi fenâ olup serv-i sâmândan ibâ düşdüğüne ve şi'ri âteş-engîz olduğuna hevâ-yı aşkı bâdîdir. Eş'ârı rasîn u muhkem ve nazmı metîn ü mübremdir...”; (Âşık Çelebi) “Evâ'il-i hayatından dem-i vefâtına gelince şi'r ü inşâya kûşiş ve nazm-ı dilgüşâya verziş üzre bir şâ'ir-i âlî-menişdir. Nevâyî tarzına karîb bir üslûb-ı bedî’ u semt-i

706

garîbi vardır. Hakkâ ki tarzında ferîd ve semtinde vahîd bir şâ'ir-i belagât-şi'âr ve bir nâzım-ı fesahat-disârdır.” (Kınalı-zâde) “Nazm-ı fesâhat-karîni tavr-ı Nevâyî de bir tarz-ı Nevâyîn üzre vâki' olmuşdur.” (Riyâzî) Bâkî hakkında mütalaalar: “Füsahâ fırkasının birisi de Bâkî'dir. Şu'arâ zümresinin şöhre-i afâkıdır. Emâsil ü efâzıl huzûrunda mukbil olan kavâbilin makbûlüdür.” (Âşık Çelebi) “Ekâbir-i şu'arâ ve efzâzıl-ı bülagâ ve emâsil-i ulemâdan dîbâce-i dîvân-ı kemâl, fihrist-i unvân-ı hüsn-i makâl, meclis-efrûz-ı nükte-sencân-ı şâ'iri, latîfe-âmûz-ı gazelserâyân-ı sâhirî sultân-ı şa'irân-ı memâlik-i Rûm ve belki Husrev ü Hakân-ı nazmân-ı her merzûbûm, dilîr-i arsa-i ilm ü fehm ve Husrev-i âlem-gîr-i iklîm-i nazm...” (Kınalızâde) “Ol bülbül-i gül-zâr-ı sühan ve tûtî-i şeker şikenin eş'ârı pür-sûzı ve ebkâr-ı dilefrûzı meşhur-ı âlem ve manzûr-ı dîde-i beni âdemdir. Ale1-husûs tarz-ı gazelde mânend-i hilâl elfâzı lâmi' ve darb-ı meselde Seyfi gibi nass-ı kâtı' ve üslûb-ı kasîdede tarz-ı ümidî gibi selîs ü hemvâr...” (Ahdî) “Habbezâ nâzım-ı belagât-şi'âr ki ibrîz-i nazm-ı hâlisi ahsen-i kalibe mesbûk, ve sikke-i şi'r râyici nâm ü şân-ı iştihârla meskûk, kemâl-i rûşenâî-i elfâz-ı tâb-dârından perî-sıfatân-ı maânî nâ-mestûr ve s.er-engüşt-i kalemi rişte-i sutûra keşîde kıldığı leâlî-i şâyeste-i buhûr-ı hurdur.” (Riyâzî) Ali Canip

HAYAT, nr. 2, 9 Kanun-i evvel 1926, s. 4, 5

707

PİYALE Ahmet Haşim Bey –25 sayfalık şiir mecmuası- İlhami Fevzi Matbaası 1926 Ahmet Haşim Bey, meşrutiyetin ilk senelerinde neşrettiği “Şi’r-i Kamer” silsilesiyle birkaç yıl evvel “Yeni Mecmua”da çıkan son şiirlerini “Piyale” ismi altında ve “Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar”ını da muhtevi olarak karilerine takdim ediyor. On sekiz seneden beri sanat hayatında ivicacsız ve inhinâsız bir yol takip eden, “şiir” hakkındaki sevgili nazariyelerini hayatın her türlü tebeddüllerine rağmen azami kıskançlıkla saklayan “Ahmet Haşim”in bu “ilk ve son” şiirlerini tekrar okuduktan sonra, on sekiz senelik edebî cereyanları birer birer hatırlamamak kabil olmadı... Bu seneler içinde, “Edebiyat-ı Cedide” den bugünün genç şairlerine kadar, kaç neslin resmi geçidini gördük! Nazım ve nesir lisanı bu kadar kısa zamanda ne büyük tahavvüllere uğradı! Süratle Türkçeleşmeye çalışan aruz, mevkiini nasıl “hece vezni”ne bırakmaya mecbur oldu! Hayatın büyük inkılâplarıyla müterâfık olarak, fikirlerde ve hislerde ne derin sarsıntılar vücuda geldi! “Tevfik Fikret”in bıraktığı şiir “Mehmet Akif”te, “Yahya Kemal”de, “Ahmet Haşim”de ve nihayet son genç şairler de birbirinden ne kadar farklı tecelliler gösterdi! İşte, bütün bu derin ve baş döndürücü tahavvüller arasında, haricî hayatın cereyanlarına adeta bîgâne kalan ve şahsiyetinin tekamül mecrasını değiştirmeyen en muannid sanatkâr olarak “Piyale” şairini göstermezsek, insafsızlık etmiş oluruz. Şiir hakkındaki son mülâhazaları, son şiirlerine olduğu kadar ilk şiirlerine de tatbik edilebilecek başka hangi sanatkârımız var?... Sanat prensipleri üzerinde bu kadar muannit bir ısrar, o prensiplere ister tarafdar, ister aleyhdâr olunuz, hakiki, samimi bir sanatkâr ile karşılaştığınızı göstermiyor mu? “Piyale” mukaddimesi, Ahmet Haşim’in sanat telâkkilerini anlatmak itibariyle, dikkatle tetkik ve tahlile şayandır. Onun şiirleriyle yakından aşina olanlar için bu mukaddimeye belki de hiç hacet yoktu; lâkin “ Haşim” öyle bir sanat şeklinin mümessilidir ki, hayatın umumî cereyanları –yalnız bizde değil, bütün dünyada- o şekle aşina olanların miktarını her gün daha azaltmaktadır. Böyle müşkül bir vaziyet karşısında, “vuzûh” u gülünç bulan şairin, sanatını “izah”a kalkışması pek tabiîdir. “Piyale” şairine göre “hâlis şiir” nesre tahvil-i kabil olmayan bir nazımdır ki, menşe ve mahiyeti itibariyle “nesir”den külliyen ayrılır; şairin lisanı nesir gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak için vücut bulmuş, musiki ile söz arasında fakat sözden ziyade musikiye yakın, mutavassıt bir lisandır. Şiirde mevzu, şair için, ancak terennüm ve tahayyüle bir sebeptir; bu itibar ile “mana”, ahengin telkinâtından başka bir şey olamaz. Buna nazaran şimdiye kadar hiçbir büyük şair, mahdut bir insan tabakası haricinde

708

anlaşılmış değildir; “edebî şöhret”, anlayan kuvvetli iki, üç ruhun taşan heyecan seyyalelerinin zayıf ruhları arkasında sürükleyip almasıyla vücut bulur. Herkesin anlayabileceği şiir, münhasıran bayağı şairlerin işidir, büyük şiirlerin medhalleri tunç kanatlı müstahkim şehir kapıları gibi sımsıkı kapalı durur. Şiirde bazı aksamın şüphe ve müpheminde kalması bir kusur değil, şiirin bediiyeti nokta-i nazardan bir zarurettir. Hasılı, şiir, resullerin sözü gibi, muhtelif tefsirlere müsait bir vüsat ve şumûlü haiz olmalı, her okuyan ona kendi hayatının da manasını izafe edebilmelidir. Asıl şiir, herkesin istediği tarzda anlayacağı ve binaenaleyh namütenâhi hassasiyetleri istiab edecek bir vüs’ati olandır. Mahdut ve münferit bir mananın çemberi içinde sıkışan bir şiir, o müphem, seyyal, hududu beşerî teessürâtın mahşerini çeviren şiirin yanında nedir? Ahmet Haşim’in renk ve râyiha dolu lisanıyla uzun uzun anlattığı bu “halis şiir” nazariyesi, esasları itibariyle, sanat tarihi için yabancı ve büsbütün aykırı bir şey değildir. Şimdiye kadar Şark ve Garp’ta yetişen birçok sanatkarlar, ilhamlarındaki hususiyeti daha anlaşılabilecek bir şekilde izah için bu türlü sanat nazariyeleri ortaya koymuşlardır. “Nisbiyet” felsefesini, belki her şeyden ziyade sanat sahasında kabule şayan görmeliyiz; ayrı ayrı bu nazariyelerin hepsi, hatta birbirine tamamen ma’kûs olanları bile, hayata karşı bir bakış tarzının ifadesi olduğu için, doğrudur. “Piyale” şairi de hayata, bütün hakiki sanatkarlar gibi, yalnız kendi zaviye-i rü’yetten bakıyor; yalnız şiiri kendi anladığı şekilde “halis şiir”i kabul ederek sair edebiyat nevilerini alelade “boş söz”den ibaret telakki ediyor. Sanatkar için bu bakış kafidir; lâkin hayatın bir cephesini değil, heyet-i umumîyesini nazar-ı itibara almaya mecbur olan sanat ve edebiyat tarihi için rüyet sahasını bu kadar daraltmaya imkan yoktur. Yalnız edebiyat müverrihi değil, hatta münekkit de muhtelif sanat nazariyelerinin ve onların doğurduğu her türlü sanat eserlerinin güzelliğini anlamaya ve anlatmaya mecburdur. Mütekâmil cemiyetlerde, bütün içtimai cereyanlar gibi sanat cereyanları da birbirinden çok farklı mecrâlar takip eder. Ahmet Haşim Beyin müdafaa ettiği şiir tarzıyla meselâ “Yahya Kemal”in anladığı şekilde “ideal mısra” birbirinden ne kadar farklı iki şeydir! Buna rağmen, bunlardan birini sevmemize, diğerinin bedii kıymetini takdir etmemize niçin mani olsun! Ahmet Haşim Bey şiirde manadan ziyade kelimenin cümledeki telaffuz kıymetine ehemmiyet veriyor ve şiiri sözden daha çok musikiye yakın bir lisan addediyor. Halbuki onun anladığı “musiki-i elfâz” ile meselâ “Yahya Kemal” ve muakkiplarının tunç kafiyeli, tannan mısralardan bekledikleri musiki birbirinden tamamen farklı değil midir? Birinde kelimelerin seyyal, müphem, esrarlı temevvüçlerinden doğan tamamıyla “subjektif” musiki, başkalarına göre belki de manasız ve ahenksiz sayılamaz

709

mı? Tabi ki bunun gibi, mukayyet kafiyelerin ve parlak, gürültülü kelimelerin gürleyen musikisi, “Piyale” şairi nazarında şiirin derunî ahengini baltalayan, muharriş bir şamatadan başka bir şey midir?.. İşte bir yığın sualler ki, her sanat nazariyesine göre türlü türlü hükümlere maruz kalabilir. Hakikat bunların yalnız birinde değil, heyet-i umumiyesindedir. Büyük şairlerin iptida-i mahdut insanlar tarafından anlaşıldığı muhakkaktır; lâkin Ahmet Haşim Bey bu mahdudiyeti de lüzumundan çok fazla tehdit ediyor. Bu fikrini teyit için gösterdiği “Nedim” misali ise, hiç muvaffakiyetli değildir: “Nedim”i belâhete karşı saklayan kalenin kapı kanatlarını bir müverrihimizin kolları açmış ve ondan sonra cüceler o şiirin bahçelerine girebilmişler!... Ben, kendi hesabıma, ne böyle kale kapısı açan “Hamzaname” kahramanlarından bozma bir müverrih hakkında ne de o türlü cüceler hakkında hiçbir malûmata malik değilim. Yalnız şunu biliyorum ki Lale Devri’nin yüzlerce müterennimi arasında, halkın zevk-i selimi “Nedim”i süratle seçti ve eserleri, iki yüz senedir, fasılasız bir surette okundu durdu... Aynı şeyi “Fuzûlî” için, “Baki” için, “Nef’î” için de söyleyebiliriz. Zaman, milli dehayı temsil eden büyük sanatkarı, intihabında hiç yanılmaksızın seçiyor ve eserinin altına ebediyet damgasını titremeyen bir elle hak ediyor. Acaba hangi münekkit hükümlerinde bu kadar “lâ-yuhtî”dir? “Piyale”de son şiirlerle ilk şiirlerin lisanı arasında bariz bir tekamül farkı göze çarpıyor. Lâkin, buna rağmen, şairin, ilk eserlerinde olduğu gibi son eserlerinde de kafiyelere ve nazım tekniğine lâkayt kaldığını ve “haricî ahenk”ten ziyade “derunî ahenk”e kıymet verdiğini görüyoruz. O, mevzuları, daha doğrusu şiir telakkisi itibariyle de hayatın umumî ve büyük cereyanlarına lâkayt kalmış, yalnız ruhunun ufuklarında batan güneşleri inleyen kamışları, kızıl havalarda uçan bülbülleri, yanan suları terennümle meşgul... Bazı yeni sanat nazariyelerine göre, bu kadar “ferdî” olan bir sanat, ne kadar yüksek olursa olsun, hatta bir resulün “mezamir”i bile olsa, bir “ümmet”in asırlar arasında haykıran ve nesilden nesle mukaddes bir vedia gibi kalan “ilahi”si olamaz. Fakat ne olursa olsun, mademki sanatın her türlü tecellilerinden bir tahassüs hassası açık ve zevk meselelerinde dar ve inhisarcı zihniyetle düşünmemek istiyoruz; Ahmet Haşim’in yeni renkler ve yeni nispetlerle yarattığı bu “Piyale”den bir “dakika-i mestî” kazanmak fırsatını kaybedemeyiz. Esasen, yüksek sanata o ve ilahi mahiyetini veren başlıca hasîsa bizi velev bir an için “şe’niyet”ten uzaklaştırarak, her zaman yaşadığımızdan büsbütün başka bir renk ve ziya âleminde, eski benliğimizi unutturmasında değil midir? Köprülüzade Mehmet Fuat HAYAT, c. 1, nr. 2, 9 Kanun-i evvel 1926, s. 19, 20.

710

AHMET HAŞİM VE PİYALE’Sİ Aramızda garip bir şair yaşıyor: Şiirlerinin en harikuladesini ekseriya nesirlerinde okuduğumuz Ahmet Haşim Bey. Ahmet Haşim Bey (Aspirin Bayer) gibidir. Yani onu terkip eden unsurun reçetesi henüz çoğumuzca meçhul demek istiyorum. Bu insanı hayli kere zakkuma, asit sülfiriğe, cehennem taşına benzettim. Fakat muvaffakiyetli bir teşbih bulduğumdan hiçbir kere emin olamayarak! Nefretle gurur ve aşka istihale etmek isterken yüzde doksan kin ve istikraha çevrilen bir hassasiyet onu kemiriyor. Ahmet Haşim Bey’in mes’ut olmasına imkan yoktur. Fakat beşeriyet bu kadara bile olmasa Ahmet Haşim büsbütün çıldırdı sanırım. Zira o zaman hilkatindeki hiciv tırpanı ne bulup da ne doğrayacaktı? Halbuki Ahmet Haşim Bey’in bütün haz ve saadeti, tırmalayıp yırtabileceği hamâkatlerle çirkinlikleri parçalamaktan ibaret gibidir. Belahat ve mümtâziyetsizlik karşısında ondan müthiş ne panter gördüm ne de yaban kedisi! Ahmet Haşim Bey, fikirleri itibariyle edebiyatımızın hicâc zalimidir desem caiz. Muhallik ve atılgan hücumlu. Hamsi sürüsünü önüne katmış bir kılıç balığı gibi her gün belahatımıza satr atmaktan keyif duyar. Onun zekası bir mevzua döküldüğü vakit gözlerimizin önüne garip bir manzara geliyor: Güya bir şişe tuz ruhu yere düşüp kırılmış da ortalığı kemirmekle meşgul! Ahmet Haşim Bey’in diğer bir hususiyeti: Yeni olmak için eskiliği bırakmaya hiç lüzum görmemek. Türk edebiyatında yenilik için onun kadar müşkülpesent ve titiz; eskimiş ve tozlanmışın karşısında yine onun kadar hiddetli kimse yoktur. Bununla beraber Ahmet Haşim Bey üslûp ve lisan itibariyle bugünün birçok teceddütlerini sevmez ve bunlara karşı hiç de dost olmasa gerektir. Gaflet ettim değil mi? Karilere delilini gösteremeyeceğim birçok iddiayı birbirinin arkasına sıralamakta ne kadar isabet vardır? Bana sorsalar ki sıkılmış yamuk barutu haline getirdiğin adama iftira ettiğin ne malum? Onun hangi eserini göstereceksin ki iddialarınızı ispat için hapsolabilsin? Vereceğim cevabı pek bilemiyorum! Zira bugün bahsetmek istediğim Piyale Haşim Bey’in yeni şiir cüzdancığı- büsbütün başka mahiyette. Gayet nefis, eşyaya meraklı birisinin onda vaktiyle fil dişiyle boğadan yapma bir kutucuk gördümdü. Bu kutu küçücük ebadı ortasında adeta harikalar saklı durabilen hurdebîni bir müze gibiydi.

711

Şimdi Ahmet Haşim Bey’in küçücük Piyale’sini o kutucuğa benzetiyorum. Cidden ne ufacık şey. Hatta Piyale bile değil, kuş soluğu! Lâkin garadusu ne kadar yüksek bir ispirto ile doldurulmuş, insanı rüyavî bir şarteruzla sarhoş ediyor, Piyale’yi iki haftadır cebimde taşıdım ve her yalnız kaldıkça onu açarım. Bazılarını senelerden beri tanıdığım eserleri tekrar okudum ve hatta bunu bazen nasıl yaptım bilir misiniz? Öksürük şekeri yer gibi! Ahmet Haşim Bey’de yeniden dikkatimi uyandıran noktalar: Lisanı eski fakat taze. Bu lisan çok yaşamış fakat yıpranmamış, ihtiyarlamamış bir adama benziyor. Seste meknuz olan ahengi duyabilsin. Milli musikiyi bugün müşterek teknikle terennüm olunan halk orijinalitesi şeklinde kabul eden ve kullanan birçok okullar vardır: Ruslar, İskandinavlar, Macarlar, İspanyollar, Balkan milletleri bir cümledendirler. Biz de öyle yapacağız. Bu bir ihtiyattır. Ve biz o içtihadı tarih, içtimaiyat, estetik... gibi ilimlerden alıyoruz. Prensipten fedakarlık etmek için garp dünyasının ve ilmin yok olması lazımdır. Hiçbir vaziyet bizi garp sanatından müstağni kılamaz. Onu anlamaya, temsil etmeye ve o vasıta ile orijinalitemizi terennüm etmeye mecburuz. Bu mecburiyet ve ihtiyacı hissetmeyip hayatın tabi ekolmanı önüne geçerek ( geriye: bizim çeyrek seslerimiz vardır.) diye onu durdurmaya ve döndürmeye çalışmak cinnetten başka bir şey değildir. ( Garbın çeyrek sesi yoktur, biz ona gitmeye mecbur değiliz, o bize gelmelidir.) Bu fikrin zehirden farkı yoktur. Yılanlar, artık zehirli dillerini tutmalıdırlar. (Fizik-matematik) prensiplerle, garp tekniği (detampere) edile dursun bugünkü teknikle yapılacak muazzam işler vardır. Onları inkar etmek ...............1 gibi ................2 kalın görünmektedir. O halde ne yapalım? Ahmet Haşim Bey’in bizim gibi tereddüdü yoktur. İşte bir (çaka) reisi gibi verdiği hüküm: Vuzûhu kurşuna dizmeli! Aman zaman diye yalvardınız mı gösterebileceği azami müsamahakarlık şu: O halde şiir hududunun haricine! Bütün ifrâtına rağmen hakperestâne bir asabiyetle titreyen bu satırlar çok güzeldir ve bazı hakikatlere hayli yakın düşünceleri ihtiva ediyor. Mamafih azizliği sevsem Ahmet Haşim Bey’e şunu derdim: Şair dostum, mademki anlaşılmanın o kadar lüzumuna kail değilsin o halde meramını anlatmak için çektiğin bu kadar zahmet niçin ve ne sebepledir ki anlaşılamamaktan en zalim ıstırapları

1 2

Orijinal metinde silik olduğu için okunamamıştır. Orijinal metinde silik olduğu için okunamamıştır.

712

duyuyorsun? Gelelim küçük nazım parçalarına; bunlar hakikaten birer damla ahenk ve renkli birer kıvılcım; bazılarını beraber okuyalım: PARILTI Ateş gibi bir nehir akıyordu Ruhumla o ruhun arasında Bahşetti derinden ona halim Aşkın bu umulmaz yarasından Vurdukça bu nehrin ona aksi Kaçtım o bakıştan, o dudaktan Vurdukça bu aşkın ona aksi... diğer: Dönse gemi bu aşkın şafağından Gitse gemi akalım leyâle? Bizden daha evvel erişenler Ağlar bugün evvelki hayale... Dönmek mi? Ne mümkün geri dönmek Düştüyse gönüller bu melale! Bir eldir ufuklardan uzanmış Zulmet bize çekmekte visale... İşte bir nefise daha: İşve ile fısıltıyla, gülüşün Olmuş şeb-i sevda yine bî-cevap Oklar gibi saplanmada kalbe Düştükçe semadan yere mehtap... Buse ile kilitlenmiş ağızlar Göze neler eyler neler işrab Uçmakta bu ateşli havada Vuslat demi bir kuş gibi bî-tâb... Bu son kıtayı yukarıda yazdıktan sonra kendi kendime düşündüm. Ahmet Haşim Bey’in vuzûh hakkında söylediği sözlere muvazi birtakım mülahazalar acaba tenkit bahsinde da tekrar edilemez mi? Vaktiyle yine Ahmet Haşim Bey’in Göl Saatleri

713

münasebetiyle söyledim; meselâ bir vanilyanın kokusu yahut akan bir suyun sesi tahlil ve tenkit olunur mu? “Münekkit, şah eserler arasında ruhunun sergüzeştlerini anlatan adamdır.” Diyen büyük zeka ne doğru bir söz söylemiş! Haddeden çıkmayayım. Şimdi (Şi’r-i Kamer) lere geldik değil mi? Fakat bunlar hakkında kariye söylenecek en samimi lakırdı şundan ibaret: Al, oku ve mest ol! Fazıl Ahmet

HAYAT, c. 1, nr. 5, 30 Kanun-i evvel 1926, s. 18.

714

FUZÛLÎ’YE AİT Merhum Süleyman Nazif Beyin “Fuzûlî” namı altında 1926’da neşrolunan kitabı münasebetiyle --Süleyman Nazif Bey son seneler esnasında eski edebiyatımıza ait tarihi tetkiklerle de uğraşıyordu. Bunlar arasında en mühimi, 1926’da neşredilen “Fuzûlî”sidir. Kitap baştan başa “Fuzûlî”nin sofiliğini ispat etmek ve ilk defa meydana koyduğum “Fuzûlî’nin Şiîliği” hakikatini reddetmek maksadıyla yazılmıştır diyebilirim. Merhum ( 2 Haziran 926 )da kitabının bir nüshasını bana hediye ettiği zaman, bu maksadını açıktan açığa itiraftan çekinmemiş ve kitabı hakkındaki düşüncelerimi serbestçe yazmamı istemişti. Bugün, merhumun bu arzusunu ifa ile “Fuzûlî” hakkındaki cildi kısaca tahlil ve tetkik edeceğim. Müverrih ve münekkit olmak için icap eden sükun ve itidalden mahrum ve tamamıyla hissiyatına mağlup bir sanatkâr olan Süleyman Nazif Bey, bu 170 sayfalık eseri yazarken bir maksat gözetiyordu: Fuzûlî’nin Şiî olduğunu ispat etmek! Bundaki başlıca saik de tamamıyla hissi ve vatanperverane idi; çünkü o, kendi arzusuna rağmen, gayr-i meşur olarak “Şiîlik”i “İbranilik” addediyor ve ona karşı müthiş bir husumet besliyordu. ( 1914)te Türkçüler aleyhinde yazdığı makalelerin birinde “Şiî mezhebinde bir Türk’e kız vermeyeceğini” itiraf suretiyle, kurûn-ı vustâî mezhep düşüncelerinden kurtulamadığını göstermişti. İşte yine bu tesir altında bu kitapta “Şah İsmail Safevî”yi “talihin ve tarihin şımarık bir çocuğu, bir sarhoş” addedecek kadar tarihi tahriften çekinmediği gibi, onun şairliğini de adeta inkar etmek istiyor. Şah İsmail’in Millet Kütüphanesindeki çok eksik ve yalnız dini manzumelerini muhtevi bir mecmuayı görebildiği için, Nazif Beyin bu hususta aldanmasını mazur görebiliriz; lâkin “Safevî saltanatını korumak” gibi büyük bir tarihî hadisenin kahramanı olan bu Türk hükümdarını “alelade bir şımarık çocuk” addetmek, tarihen çok yanlıştır. İran’ın bu devr-i tarihini ancak Osmanlı vak’anüvislerinin aleyhtar gözleriyle gören “Süleyman Nazif Bey”, bu hususta kurûn-ı vustâî manasıyla “Osmanlı vatanperverliği” yapmakta, hatta, benim “ Şah İsmail”e karşı fazla teveccühkar olduğumu söylemektedir. Halbuki benim yaptığım, her müverrihin takip etmeye mecbur olduğu “bîtarafâne” hareketten başka bir şey değildir; eski Osmanlı vak’anüvisi gözüyle değil, bugünkü müverrih gözüyle bakıldığı zaman, “Şah İsmail”in cidden büyük bir sima-yı tarihi olduğu, vücuda getirdiği eserin azamet ve ehemmiyetiyle derhal anlaşılır.

715

İşte bu izahat, “Fuzûlî” hakkındaki bu kitabın mahiyetini ve ona “tarihî” bir kıymet isnat olunamayacağını pekala gösterebilir. Çünkü eser, baştan başa, “Fuzûlî”nin Sünniliğini ispata çalışan bir “müdafaaname”dir. Halbuki ben, Fuzûlî’nin Şiîliğini ortaya koyduğum zaman, elime geçen muhtelif tarihî vesikaların neticesini göstermekten başka bir şey yapmamıştım. “Sam Mirza”nın tezkiresinde, “Sadıkî”de , “Ali”de, “Hasan Çelebi” tezkiresinin muhtelif mahallerinde, “Keşfü’z Zünun”da “Fuzûlî”ye ait malûmatı ilk defa bulup toplayan ve neşreden benim; “Külliyat-ı Fuzûlî”ye mukaddime olarak yazdığım makale, “Fuzûlî” için hazırladığı büyük bir monografinin çok küçük bir hulasasından ibarettir. Süleyman Nazif Bey benim gösterdiğim mahezalardan azami gibi, bundan hiç bahsetmemekte, ancak beni tenkit etmek istediği noktalarda ismimi zikretmektedir. Maalesef bu türlü hareketler, bütün alemi taammüllere menafi olduğu gibi, had-ı zatında da başkasına ait olan bir hakkı gasp mahiyetindedir. Nazif Beyin “Fuzûlî”yi “Sünni” yapmak için gösterdiği misalleri evvelce kâmilen görmüş ve hepsine ayrı ayrı cevaplar vermiştim; binaenaleyh bu kitapta yeniden cevap vermemi icap edecek bir şey bulmadım. Yalnız Nazif Bey bu eserinde sair birtakım kelime oyunları ve mugalatalar arasında, yeni bir iddiada daha bulunuyor ki, onu da göstermek ve cevabını vermek isterim: Büyük Türk alimi “Katip Çelebi” Fuzûlî’nin “Hükema” ve “İmamiye” mezhebine göre yazdığı “Matlaü’l İtikâd” adlı bir eserini gördüğünü söyleyerek, Fuzûlî’nin Şiîliği meselesini bir bedahet haline sokmaktadır. Süleyman Nazif Bey, bunu reddedebilmek için, bu ifadenin meşuş olduğunu ve bir adamın aynı zamanda “Hükema”dan ve “İmamiye”den olamayacağını ileri sürerek “Katip Çelebi”yi teçhil ediyor. Bu meseleleri Süleyman Nazif Beyden ve emsalinden çok iyi bilen, okuduğunu anladığında kimsenin şüphesi olmayan “Katip Çelebi”ye karşı bu yolda itiraz, çok cüretkarane bir harekettir. Bu kitap yeni çıktığı esnada, Müderris Ahmet Naim Beyin de bulunduğu bir mecliste Nazif Beyle bu meseleyi münakaşa ediyorduk. Nazif Bey, bir adamın aynı zamanda “Hükema”dan ve “İmamiye”den olup olamayacağı hakkında Naim Bey pek tabi olarak “Katip Çelebi”ye hak verdi... Osmanlı istilasından sonra zavallı Fuzûlî’nin “Sünni” taassubu korkusundan ister istemez yazmaya mecbur olduğu beş on mısraı ileri sürerek bütün o tarihi delilleri ret ve inkara kalkışmak için, ya bugünkü tarih usullerine tamama bigâne olmak yahut, kurûn-ı vustâya has mezhep taassubundan hala kurtulamamak icap eder. Süleyman Nazif merhumda bu iki şart aynı zamanda mevcuttu; binaenaleyh vatanperverâne bir gayretle “Fuzûlî”yi Sünnileştirmek istemesini tabi görmeliyiz.

716

“Fuzûlî” risalesinde, büyük şairin hayatına ve zamanına ait yeni hiçbir şey yok gibidir. “Külliyat-ı Fuzûlî” mukaddimesinde verdiğimiz malûmattan fazla olarak bu eserde yalnız iki küçük nokta göze çarpıyor: ( 1 )- Katip Çelebi’nin matbu “Keşfü’z Zünun”unda Fuzûlî’nin vefat tarihi 971 olarak gösterildiğinden bunun yanlışlığını mukaddimemde söylemiştim. Müellifin bizzat yazdığı nüshayı tetkik eden Süleyman Nazif Bey “Katip Çelebi”nin doğru olarak 963 yazdığını söyleyerek bu yanlışı tashih etmektedir. ( 2 )- “Sıhhat ve Maraz” risalesinin asıl ismi “Ruhnâme” olduğunu Doktor Hüseyinzade Ali Beydeki nüshadan naklen söylemektedir. İşte 174 sayfalık kitapta şimdiye kadar bilinmeyen yeni malûmat, sadece bu iki küçük fıkradan ibarettir. O devrin tarihî ve edebî hayatı hakkında ve bilhassa çok meçhul bir saha olan Azeri edebiyatına dair pek iptidaî malûmat sahibi olan Süleyman Nazif Bey, Külliyat-ı Fuzûlî mukaddimesindeki malûmatı şahsi mütalaalarıyla tevsi ve tezyinden başka bir şey yapmamış, hatta oralardaki bazı yanlışlıklarımızı da aynen almıştır. Meselâ ( sayfa 62 )de Fuzûlî’nin memduhu olan “İbrahim Sultan”ın “İbrahim Han Muslu” olduğunu aynen kabul ve zikretmektedir. Halbuki müverrih tetkikâtımıza göre bu “İbrahim Sultan” “Cahî” mahlasıyla güzel şiirler yazan sanatkar Safevî şehzadesi “İbrahim Sultan”dır. Kezalik onun memduhlarından “Veyis Bey”, Bayat kabilesine mensup ümeradandır. Sonra, Süleyman Nazif Bey Fuzûlî’nin mensup olduğu “Bayat” kabilesi hakkında çok iptidaî malûmat veriyor, halbuki “Türkiyat Mecmuası”nın birinci cildinde “Oğuz Antolojisine Ait Notlar” unvanlı makalemizde bu hususta uzunca malûmat vermiştik. “Leyla ve Mecnun” hakkında Edebiyat Fakültesi mezunlarından Ali Nihat Beyin nezaretim altında hazırlamış olduğu pek kıymetli doktora tezine müracaat edilmek elzemdi; Nazif Bey küçük bir haşiyede bundan bahsettiği halde, her nedense ona müracaat lüzumunu hissetmemiş ve “Leyla Mecnun”un basit bir hülasasını vermekle iktifa etmiştir. “Fuzûlî’yi ahlaf nasıl takdir etti” ser-nameli bahislere gelince, müellifin bu ağır ve müşkül mubahesi yazabilmek için ne kadar hazırlıksız olduğu burada derhal göze çarpıyor. Filhakika, bu meseleleri layıkıyla yazabilmek için Türk edebiyatının muhtelif lehçeleriyle yazan şairleri pek etraflı bir surette tetkik etmiş olmak yani edebiyat tarihimizi etrafıyla bilmek icap ederdi... Mamafih, ilim alemi için yeni malûmatı ihtiva etmemesine ve çok yerlerinde tarihî hakikatlerle tamamen zıt ve indi mütalaalarla malamal olmasına rağmen, değerli bir sanatkarın Fuzûlî hakkındaki tahassüslerini göstermek itibariyle eserin dikkate şayan olduğunu da ilave edelim.

717

Köprülüzade Mehmet Fuat İstanbul Darülfünununda “Türk Edebiyatı Tarihi” Müderrisi

HAYAT, c.1 , nr. 8, 20 Kanun-i sani ,1927, s. 2, 3

yeni birçok muharrirleri ondan muhtelif vesilelerle bahsetmişler. Türk edebiyat ve diniyâtı hakkında senelerden beri devam eden tetkikatımız esnasında “Nesimî” ye ait -çok defada tesadüfen. “İbn-i Hacr”a istinaden “820” senesini kabul ediyor. “Minorski. bu tenkidi büyük Avrupa kütüphanelerinin Türk yazmaları kataloglarını neşreden alimlere de tevcih edebiliriz. hatta Garp eserlerinden de kafi derecede istifade etmemiştir. kafî derecede tetkik edilmemiş. bir tetkike girişmediler. “Nesimî”nin hangi tarihte öldüğü meselesini biraz tenvir etmek isterim. ve bunda hakları da vardır. “Nesimî”nin hayatı ve tesirâtı hakkında oldukça mebzûl bir malzeme hazırlamışlardır.bulup topladığımız malûmatı “Türkiyat Mecmuası”nda neşretmek ümidindeyiz. eski Şark eserlerine müracaat şöyle dursun. ona intizaren. “Nesimî”ye ait en toplu malûmatı veren ve bazı Garp membalarına da müracaat eden “Gibb” bile. Gah “Hüseyin Baykara” gah “Emir Kemalettin Hüseyin” ismindeki diğer bir zata isnat edilen bu eser ve muharriri hakkında “İlk Mutasavvıflar”da biraz malûmat vermiştim. ilah…” gibi “Nesimî”den istitraden bahsedenlerin bu hususta aldanmış veya yanlış malûmat vermiş olmaları da bu itibar ile pek tabiîdir.hemen hemen yalnız “Latifî”nin verdiği malûmat ile iktifa ederek. Masinyan. din tarihi itibariyle de fevkalade şayan-ı ehemmiyet bir şahsiyet olduğu halde. .718 Tenkitler ve Mülahazalar “NESİMΔYE DAİR On dördüncü asrın büyük Türk şairi “Nesimî” yalnız edebiyat tarihi değil. maalesef. Diğer mehazlara nazaran daha eski ve şüphesiz daha şayan-ı itimat olan “İbn-i Hacr” in gösterdiği “820” tarihi dururken ve “Katip Çelebi” de dahil olmak üzere bir çok muahhar eserler ekseriyetle bu tarihi kabul ettikleri halde. Halbuki Şark ve Garp’ın eski. “Mecalisü’l Uşşak” namındaki meşhur eserdir. “Ali Canip” bu büyük şairin “tuyuğ”ları hakkında ahiren “Güneş Mecmuası”nda neşrettiği küçük fakat mühim bir makalesinde onun vefat tarihi hakkındaki muhtelif nokta-i nazarları kaydettikten sonra. şimdiye kadar hiç ileri sürülmemiş olan bu “807” senesini niçin tercih ettiğimi anlatırım: “Nesimî”nin 807’de vefat ettiğini bildiren en eski memba. Bu eserin “Nesimî”nin vefat tarihi olarak gösterdiği “807” tarihini ilk ve son defa olarak kaydeden Avrupa alimi “Dorn”dur. ona ait belli başlı bir monografi yazılmamıştır. Şimdiye kadar “Nesimî”den bahsedenler –meselâ Faik Reşat Bey merhum. halbuki ben “Fuzûlî Dîvânı”na yazdığım mukaddimede “Nesimî”nin “807” de öldüğünü yazmıştım. bu mesele hakkında etraflı. Lâkin.

edebiyat ve din tarihleri noktasından bu tarihi kat’i olarak tespit etmek o kadar ehemmiyetsiz bir mesele de değildir sanırım. eserinin iki yerinde bilmünasebe bu tarihi kaydetmiştir [S. Her nedense bu kayıt şimdiye kadar Avrupa alimlerinden hiçbirinin nazar-ı dikkatini celb etmemiş ve başka hiçbir yerde zikr olunmamıştır. Eğer bu hususta başka bir vesika olmasaydı. İşte “Fuzûlî Dîvânı” mukaddimesinde “Nesimî’nin vefat tarihi olarak 807 senesini tespit ederken bütün bu mülahazatı nazar-ı itibara almıştım. hatta en hurda.310 ve 395]. “British Museum”da ve hususî kütüphanemizde nüshaları bulunan bu eser sayesinde. “Leon Cahon”un Türk tarihi hakkındaki malûmatı çok sathî ve iptidai bir mahiyette idi. Halbuki. “Nesimî”nin vefat tarihini (860)a kadar çıkaranlar bulunduğu cihetle. Acem. en ehemmiyetsiz götüren noktaların bile nasıl inceden inceye tetkik edilmesi lüzumunu göstermektir. tarihî tetkikat için. “Leon Cahon”un zamanından bu güne kadar Türk tarihine ait tetkikat çok ilerlemiştir. ondan daha menâbiden bir memba olan “Mecalisü’l Uşşak”ın gösterdiği seneye elbette tercih ederdik. Bundan başka. Türk lisanlarına tamamen yegane olması buna en güzel delildir. “Mecalisü’l Uşşak”ın –şüphesiz birtakım eski vesikalara istinaden– gösterdiği (807) tarihini kabul etmemek için ortada bir sebep kalmıyor. Arap. “Nesimî”nin artık hayatta bulunmadığının sarahaten söylemektedir. “Nesimî”nin herhalde 811’den evvel öldüğünü kat’i surette anlamaktayız. “Mecalisü’l Uşşak”ın bazı nüshalarında (807) yerine (837) mukayyit olduğundan “Hidayet”in matbu “Riyazü’l Arifîn” de de -şüphesiz ondan naklen. Bir defa bu neticeye vasıl olduktan sonra. çünkü bu tarihin istinat ettiği menabiden hiçbirinin metnini okumak kudretine malik bulunmuyordu: Çin. *** Mazdeizm-Mazdenizm “İçtihat”ın 225’inci numarasında Abdullah Cevdet Beyin “Türkler ve İslam” namıyla “Leon Cahon”dan tercüme ettiği bir makalenin mâ-bảdi vardır.719 Petersburg yazmalar kataloğunu tanzim eden “Dorn”. Bu şair (811) de yazdığı “Beşaret-nâme” adlı pek mühim bir mesnevide. Türk-İslam münasabâtı hakkında meselâ “Gibb”in 1923’te . “Refi’î”nin bu eseri sayesinde. “İbn-i Hacr”in gösterdiği 820 tarihini. Bunları zikirden maksadım.bu tarihe tesadüf olunur. İbn-i Hacr’ın verdiği (820) tarihi ehemmiyetini külliyen kaybetmektedir. “Nesimî”nin 220’den evvel öldüğünü gösteren diğer kat’î bir vesikaya maliksiz: “Nesimî”nin başlıca halifelerinden hurufi’ül mezheb “Refi’î” isminde bir şair vardır.

“Leon Cahon”u tercüme etmek lüzumsuz bir külfettir. “Gibb”in bu eserinin Türkçeye tercüme etmek lüzumsuz bir külfettir. ansiklopedilerde bu hususta vasi’-i malûmat olduğu cihetle burada daha fazla izahate girişmeyi lüzumsuz addediyorum. Yalnız “Muzdek” ve mezhebi hakkında “Kristensen”in ahiren neşrettiği eseri [Danimarka Ulum Akademisi Tarihi. “Gibb”in bu eserinin Türkçeye tercüme edildiğini ve “Türkiyat Enstitüsü” tarafından kariben neşredileceğini de istitraden söyleyeyim. Halbuki bunların ikisi birbirinden tamamen farklıdır. Tercümede şark müellifleri esâmisinin ekseriyetle yanlış olduğunu da ayrıca ilave edelim. resullerinin namına nispetle “Muzdekî” derler.720 neşrettiği bir eser dururken. (Sasaniyan) sülale-i şahisinden (Kubat)ın zamanında gelmiş ve hürriyet-i fikriyeye ve nuru ve ateşe tazim ve ibadet üzerine müesses dinini “Kubat’a da kabul ettirmiş ve bu mezhep bütün (İran)a intişar etmişti. Bütün tarih kitaplarında.1927. Abdullah Cevdet Bey gibi tecrübeli ve itinakâr bir mütercimin bu kadar fahiş bir yanlışlık yapması her halde istical neticesi olsa gerektir. (Nuşirevan) taht-ı (İran)a cülus edince ve “Nuşirevan Adil” yâd olunmaya henüz layık olmadığı bir sırada “Muzdek”i öldürerek nur ü ateşe ibadet ayinini kahr ve men etmişti. 2 . c. 1925 Kopenhag] bilhassa tavsiye edebilirim.1 . Köprülü zâde Mehmet Fuat İstanbul Darülfünunu’nda” Türk Edebiyatı Tarihi” müderrisi HAYAT. İşte Abdullah Cevdet Bey bu tercümeye ilave ettiği haşiyelerden birinde şu malûmatı veriyor: [Mazdeniler Mazdeens: Muzdek Muzdeq din ateşperestinin peygamberidir. 14 Nisan .] Bu satırlar tarih itibariyle gayet fahiş bir hatayı ihtiva etmektedir: Abdullah Cevdet Bey “Mazdeizm” dini ile “Kubat” zamanında “Muzdek” tarafından tesis olunan ve bir nev iştirakiyun mezhebi mahiyetinde bulunan “Mazdeizm”i tamamen birbirine karıştırmıştır. 20. s. nr. (Muzdek) bir nev promete Promethee idi ki (Jüpiter)i “Ehrimen” idi. -Filoloji Şubesi Neşriyatından. Bize nasıl “Mehmedî” denirse ateşperestlere dahi.

yoksa doğrudan doğruya hayat mı desem. işte böyle bir cazibe koymak mecburiyetindedir. içten gelen ve içte kalan bir tahassüsten ibaret olmasın! O “bediî heyecan” adeta maddiyatımızı sarıp sarmalasın da yüreğimizde hakikaten çarpıntı duyalım. Seni alkışlayacak. sanatkârın ehemmiyet vermeye tenezzül etmeyeceği bir sürü değildir. cılız bir çocuk gibi bir köşeye çekilerek miskin miskin ağlayan aciz ruhlulara da –sadaka kabilinden. Meselâ gün batısının yeşil bir göldeki atıl akislerinden doğma bî-tâb bir hüzne karşı nasıl omuz silkip geçiyorsa aşkının matemini. uyuşukluğa. bir söz ile bir nev coşkunluk mu desem. yahut dimağımız bir merak ile. aşıklığı. bugünün edebiyatında. yahut şöyle bir mest olup kalmakla kanaat edemiyoruz.şöylece ya bakıyor veya bakmaya bile lüzum görmüyor. Nas. solgun. coşkunluk. ben öyle düşünüyorum ki sanatın ruhu. nefse münhasır bir melâle. şiirde canlılık. otomobillerin biri birini velî edişinden kurtularak senin eserine takılabilsin! Bugün. mızmız duygulara ve eşyadan. hulasa bir uyanma ile işlemeye başlasın! Evet bugünün şairi. ne güzel!” demekle. haricî manzaradan hâsıl olan sükunlu ve sisli intibalara pek de aldırış etmiyor. bir endişe ile. Nefsine ait olan bu derdi öyle canlı. İstiyoruz ki o sanatın bize vereceği “bediî heyecan” ancak böyle durgun. şiirin özü: harekettir. uzun saçlı. bugünkü edebî zevk artık durgunluğa. heyecandır. sanatkâr olabiliriz. Unutmayalım ki biz fert olarak bir şey yapamayız. bir heyecan istiyor.. Yani bir güzel tablonun. sen o nasın bir ferdîsin. için için birer damla gözyaşıyla hicran terennümleri hiç kimsenin kulak asacağı şey değildir.721 ÇOBAN ÇEŞMESİ Faruk Nafiz Yirminci asrın. Efendi. bir derin şiirin karşısında artık yalnız bir “Oh. insan kitlelerinin şairidir. Bugünkü nesil. Bunu yapabiliyorsa şairdir. onun alâkasını cezp edeceksin. sanat o halde bulunmalıdır ki evvelden beri hepimizin ağzında gevelenen “heyecan-ı bediî” tabiri ile “Yarabbî şeker!” deyip kalmamalıdır. Bedbaht mısın?. bence. ona kendini beğendireceksin. şiirlerine hareket. ammenin. Çünkü bugünkü hayat. Sen bu kitleden ayrılık iddiasında bulunan “paradoksal” rev . bir görüşün. sanatta.. cemiyetin içinde ve o cemiyet için şair. sana ya bugün veyahut yarın şair diyecek olan hep o insan kitlesidir. ta ki herkesin gözleri sinema perdesindeki kargaşalıklardan. kanlı ve canlı heyecan. hulasa bir hareket. öyle coşkun gürleyerek anlatacaksın ki herkes cazbandın zırıltısından kendini alabilip seni dinleyebilsin! Yoksa on dokuzcu asrın romantik. bir intibaın mı var? Bunu sakin sakin yalnız tespit edip bırakma! Eserine bir hareket koymalısın. Bir düşüncen.

. gürbüz duygulu. pek çoktur. canlı fikir arıyoruz. İşte bence bugünkü neslin edebiyat. varsın “Önünü kesmek için zincirini koparsın “Dokuz yıl artığınla beslediğin köpekler” Diye bir gürz indirmiyor mu idi?. bize bugün sanatta “hayatiyet” lazımdır. Yine bu sebepledir ki bana “ romantizm” pek safdil veya müraî gelir. kendisinden emin olarak sazını erkekçe çalıyor… Öyle ki bazen sarını bir “gürz” gibi de vuruyor. hareket ve heyecan ile zevk alan bütün Türk gençliği arasında. haşin bulurum… O halde ne lazımdır?.. “Realizm”i de bazen pek kaba. canlı renk. senin mız mız ağlamana veya kendin bile tayin edemediğin duman dolu. Aramızda kaldığın taktirde biz... kendi kendine mırıldanır. “Faruz Nafiz”in şiirini beğenenler çok. durgun ve hatta baygındır. sanat. pek çok. Bu adeta bir rengi verebilmek için ressamın birçok renkleri karıştırması gibi bir maharet oyunudur. Öyle kuvvetli bir fırtına ki sizin benliğiniz. fikirleri cansız ve ahengi heyecansız değildir. şiirlerinde “hayatiyet” bulunan. o. evet. kılıç gibi keskin mısralı bir şairdir.. “Onlarsa yarı yoldan geriye dönecekler. işimiz bir “vah.. karanlık buhranlarına (Filan sanat mektebinin şah eseri böyle olmak lazım gelirmiş!) diyerek aptalca el şakırdatamayız. Onun için. Efendim.. Sen şöyle anlarsın ben de böyle!. ifadesi cılız. İşte “Faruk Nafiz” bugün canlı yazan. gür sesli. vah!” dan ibaret kalıyor. Ruhunun öyle bir dalgalanışı var ki bunu bir resim sanırken bir fırtına olduğunu görürsünüz. Geçen gün bir şiirinde ne diyordu?. o kadar ki zavallı hiçbir duygusunun muin adını söyleyemez.. bazı kendi kabuğu içine çekilmiş kaplumbağalar gibi düşünen kimselerden mâadâ. “Faruk Nafiz” bugün Türk ammesinin kıymetli şairidir. Çünkü onun duyguları mız mız. Canlı söz.722 eyleme “ Ben şairim!” diyorsun. hayatı bırakıp.. .!.. “sembolizm” çekingen.. bütün bunlar hep birer çeşnidir. şaşkın ve ürkektir.” Ve sonra muarızlarının kafalarına: “…………………………. hayata koşan. sarsar… Ne yapalım. o halde çık Himalaya Dağı’na orada kendi kendine şiirlerini inşâd et!. herkes arasında. “Murada ereceksin yarın sen tek başına. Yukarıdaki çeşnileri sırasına göre karıştır. “empresyonizm” dalgın. şiir hakkında düşüncesi esasen budur. bir veremlinin son nefesi gibi “pof” diye sönen bir saniha titremesi benliğimizi ürpertemiyor.

Duygu sakin değil. Bu kıtaya neden bileğimizi kaptırıyoruz?.. kendini çok iyi görmüştür. dalgalanan hayal. şiir namına iftihar ile soyunuyorum. kemalinin son haddini göstermiyor. dermansız. Şair. Herhalde sanat için hodgâm değilim. kendi için doğru söylemiş. diyorum. bu hükmünün doğruluğu anlaşılır ve ben şimdi “Çoban Çeşmesi” için böyle bir hüküm verirken edebiyat. “Sen bir ahu gibi dağdan dağa kaçsan da yine “Seni aşkım canavarlar gibi takip edecek. Allah sıhhatini bozmasın. “Hayat”ta bugüne kadar çıkan şiirlerine bir bakıma yetişir. gezen ve tagannî ederken nefsi tıkanmayan. Ben güzel bir şiiri öyle candan severim ki adeta benimserim. dal gibi bir tazecik değildir! “Faruk Nafiz” aşkı fırtınalı duyar..” Rica ederim. çelik tellerine Takılan gönlüm asırlarca peşinden gidecek.bir okuyuşta ezberlemişimdir ki adeta onların altında kendi imzamı görmek istemişimdir.723 “Faruk Nafiz”in ilham perisi. . bu coşkunluğunu bugüne kadar hangi şair söylemişti?.. aşkın bu şiddetini. Bugünkü “Faruk”. heyecan var.. vücudu tekamül etmiş. bir macera arkasında koşuyor… Dimağınızı şiirin canlılığı sürükleyip götürüyor… İşte “Faruk Nafiz”in şiirde ve şiirin en esaslı cephesi olan aşkta şahsiyeti budur.. hep hareket. Çünkü: Bakınız. Evvelce aruz ile yazdığı şu kıtaya bakınız: “Zülfünün yay gibi kuvvetli. Hayal. göğsü dolgun. Çünkü şairin bu eseri. bu gergin ve keskin duygudur.. Evet. yarın o. Belki şair. şüphesiz tek başına murada erecektir. “Yoksa ben de bunu yazdım mı?. “Faruk Nafiz”in şiirlerinde öylelerini okumuş ve –şiirdeki fevkalade hayatiyet dolayısıyla.” diye düşünmüşümdür! Buna siz.. isterseniz. daha dolgun ve coşkûndur. Levha âtıl değil. Bir şairin. başka bir şair hakkında tenkit yürütmesi doğru değildir derler. Ben kendimi bu hükümden dışarı çıkarmakla mağrurum. beti benzi hayat ve gençlik saçan. kuvvetli. o şiirini benim kadar sevemez. “Çoban Çeşmesi” asıl “Faruk Nafiz”in tam şahsiyetini gösteren en kuvvetli şiirlerini toplamış değildir. benim kadar müdâfaa edemez. Öyle ki bu duygunun her ihtizâzında bir kılıç tınneti duymaktayız… Bu bakıma göre. koşan. yoksa sapsarı yüzlü. Yazacak mı idim?. şahsiyet içinde eriyen bir gıpta deyiniz. aslan gibi bir kızdır. her gün daha canlı her gün daha tannân yazıyor. “Çoban Çeşmesi” şairinden çok daha yüksek.. bu kıtadır… Bu koşan.

başlı başınadır diye haykırmaktan kendimi alamıyorum. “Rastladım her sokakta. doğru bir iddian var: “Kime derler. her bir eşik taşında “Uyuşmuş nice yurtsuz sefiller. kendi içine dönüyor ve hicranları için diyor ki: “Ben ki bugün her aşka yas tutan bir varlığım. “Evvelden bir mezardım. Bir bunu temennî etmekteyim. neticeden eminim. ivazsız heyecan duyan. kalbin.724 İşte ben şimdi. “Dinç atları sulayan mermer yalaklar gibi” Diyerek bize yepyeni bir tablo. ıstırabın kendisin” bundan sonra şair “Bir sayfa açsam ağlarsın” ser-levhası altında kendi benliğine. hakkın var. heyecan hazinesinin tükenmemesine. şimdi bir mezarlığım.” Ben yirmi senelik neşriyat arasında aşkın yesini böyle geniş. Evet. ilhâmını nasıl muhtelif hayat safhalarından alan şair “Kahpe” hakkında: “Her yolcuya açıktır vücudumun her yanı. derbederler… “Onlar ki gün doğmadan soğukta seyrederler “Yolun çukurlarında suların donduğunu…” “Oğluma” unvânlı şiirinde başka bir orijinalite parlıyor. bir tasvir yaparken “pek çokları” diye murat ettiği Türk köylüsünü ne doğru görüyor: “Sen ki ey çulsuz gezen. hayalin içinde uyandıran şiir görmedim. Bu şiirin: . Azizim Faruk. Ancak bunun böyle devam etmesine. ziyaretinden dönerken yıl başında. kendisi de az çok şiir yazmış bir meslektaş sıfatıyla değil fakat “Faruk Nafiz” için yüksek sanatı karşısında garazsız. sorarım. bugünkü Türk şiirinde bu. bugün olduğu gibi her şiirinde yeni bir hamle göstermesine ve dimağının daima zenginleşmesi için yalnız Allah’ın verdiği kabiliyetle kanaat etmemesine lüzum vardır. böyle şâmil ve böyle harap edici bir tarzda ruhun. Şimdi “Çoban Çeşmesi”nin şöylece sayfalarını çevirelim: “Muztaribler” ünvânı altında içtimaî bir heyecan duyan. ben de şair değilsem?” Sonra (Yıl Başında” şiirinde biz gösteren şu hayat levhasına bakınız: “Gece. yenidir. bütün varlığıyla hayran kalan bir kari sıfatıyla bütün düşüncelerimi yazıyorum: “Faruk Nafiz” bugün yazmakta olan gençlerin içinde en ümit verici ve yarın Türk şiirinde en şaşalı varlıktır.

Niçin? diye köpürmekte haklıdır. İlk okuduğum gün dedim ki: İşte bir yeni ruh. “Veda etti hayata doymadan üç yaşında. Hele: “Bulutları delsen de yükselen dik başınla Sonunda bir dişiye mâl edersin varını. “Leke derler alnında güneş karaltısına. “Çalışkan ellerine bakanlar kirli derler. Diye başlangıcı bile derhal şairin bambaşka bir görüşle mümtaz olduğunu meydana çıkarıyor. oğlum. sarışın bir yetimdi. “Bu gömdüğüm cenaze benim muhabbetimdi. O. kalbim yarımdır. işte bir kuvvetli varlık!. sermayenin burjuva mürailiğinin haksız hükümlerine karşı ihtilalci bir ruh ile coşuyor. “Bu tali’siz mezarı benim damarlarımdır .725 “Biliyorsun ki.. tabiî genç idealci bir ruh. “Son Aşık” bana “Maupassant”ın aynı ruhta bir hikâyesini hatırlattı. sarış. zaten coşkun bir ruh sahibi olmasaydı böyle şair olmazdı. “Saz benizli bir öksüz.. elbet umumî harpten sonra cihanı sarsalayan “say”ın isyan sayhalarına kayıtsız kalamaz. “Ne seni yeryüzüne getirecek bir anne”. kitabın en dikkati câlib şiiridir. “Dünden beri gençliğim. Zaten “Faruk Nafiz”de vakit vakit bir ihtilâl uğultusu var.” Mısralarıyla şair bugünkü içtimaî teşkilâta.” Diyerek erkek aczini ne toplu ve kat’î gösteriyor. “Şeytan”. “Bu küçük bir çocuktur. saz benizli: “Taş kesildi yüreğim mezarının başında. ortada ne sen varsın. “Çoban Çeşmesi”nin en ince şiiri ise bence “Annesiz Ölü”dür: “Dün bir cenaze gördüm bağrıma gizli gizli.” Biraz aşağıda: “Yoksulluğun yüzerek sonsuz denizlerinde “Gördüğün her kıtaya uzaktan diş bilersin” Daha sonra: “Sürgün gibi gezersin kendi Anadolu’nu. Ben Faruk’u bu şiirle tanıdım.

bir tamamlama zorakiliği hissolunur.” Mısraları hatıramda bir gül demeti kokusuyla uyandı. İnsan. bunda mutlak bir tertip hatası var. bence Faruk’un mahalline sarf edilememiş. bilseler ki “Ne elâ göz. “Ocak Başında” uzunluğu kadar ehemmiyetli bir mevzu ile kıymetlenmemiş. “Orkestra Dinlerken” ve “Han Duvarları” gibi çok nefis parçalar var. Bir doldurma gayreti. ne lacivert arıyor! “Ah. “Kendim İçin” şiiri: “Kalbimi bari onlar duysalar. Eskiler böyle şeylere “tevârüt ” derlerdi. Ben aşkın bu derin hüznünü bir de (Kemalettin Kamu)nun kitâbesinde duymuştum. ağır bir şey kaldırmak üzere kuvvetini teksîf etmiş bir elin birden hafif bir şey kaldırmasıyla hasıl olan boşluğu duyuyor. Bu da. sonra ara yerde yine kuvvetli ve belki daha şerîr mısralar ve sonunda bir zaaf! İşte bence şimdilik bazı yazıları için (Faruk Nafiz)e edilecek itiraz ancak budur. Çok kuvvetli başlayış. Tabi bu hal. bu gönül kendine dert arıyor!” Mısralarıyla ne güzel işlenmiş. “ölüşün” kelimesi aslında “gülüşün”dür. tesadüftür.” Yarabbi. üslubundan silkip atmak kabiliyetini pek fazla haizdir. bir inilti. ey gönül?” Mısralarını okurken “Seyfi”nin: “Dağılıp gönlümün gül bahçesine. (Faruz Nafiz) daha bazı şiirlerinde gördüğüm bu halden kurtulsa çok iyi olacak. soldun. Çünkü başka türlü mana çıkmaz. Şiirin bundan sonraki kısmı nispeten çok zayıftır. sanırım ki. “Melek”. ancak bu şiirin: “Ruhumda yer bulunmaz kadın hicranı varken “Dudaklarımdan geçse bu sevinçsiz ölüşün “En uzun ömrü bile bir bahar sürmez. bir emeğidir. Bunlardan sonra kitapta: “Güzel demeyen”. Bunu ise tabiatıyla şair. düşün!” Parçasında. “Her güzel göğsüne bir çiçek taktı. (bir asırlık sergüzeşt) okuyacağım diye bütün bir tecessüsle kıtaları okuyor. Kitabın (Saz Şairleri) kısmında biraz “Orhan Seyfi” çeşnisi duyar gibi oldum. okuyor da nihayet o bizi ürpertmesini beklediğimiz sırrın pek basit olduğunu görünce. “Bundan mı sarardın. Hele “Gönül” şiirinde: “Her güzel bağından bir gül seçerdi. bir . ne yeşil. bu gönül. “Sen Nerdesin?”. ne rakîk bir hüzün! Bu.726 “Asabî dallarıyla kucaklayan sarmaşık.

coşkun bir genç şairin kitabı hakkında halâ hiçbir tahlil yazmamalarına doğrusu acınmaktan kendimi anlamıyorum. Sonra asıl “münekkit” olarak tanınmış bazı arkadaşların. kendisinden biraz daha eski fakat ruhunun bütün samimiyetiyle sanata. 18 . 16. ümit ile göğsü dolarak “yaşa!” diye haykıracağı gelecek kadar kuvvetli. sanatkara karşı hayran bir arkadaş sıfatıyla tebrik ederken küçük bir iki sözüm vardır ki o da bazen lüzumsuz galatından kendini koruması. Ankara 19 Haziran 1927 Enis Behiç HAYAT. 17. s. lisan meselelerinde asla dikkatsiz bulunmaması ne şiirlerini kuvvetli yerlerinde keserek tekrarlar veya zâitlerle zayıf düşürmesidir. pek seyrek olsa bile şive.727 “Faruk Nafiz”i. nr. 2. 31. bu işte benden ziyade salâhiyetdar olmamalarına rağmen. hemen her eserini okurken insanın Türk şiiri namına ibtihâc duyacağı. 30 Haziran 1927. “Faruk Nafiz” gibi. c.

728 “HAYAT” TAKİ HAYAT DÜŞMANI ŞİİRLER Geçen gün “Hayat”ın eski nüshalarını gözden geçirdim. dünya öyle sefil ki Öleceğim besbelli (saadet) diye diye… ________ Karanlık gönlümün mor gölgeleri Avare bulutlar ruhum musunuz? _________ Etrafımda gülüyorlar. “Şiirlerden çoğunda garip bir kardeş benzeyişi var. Hayatım baştan başa bir sisle örtülüdür: Bilmiyorum doğrusu hangi yoldan gideyim? Ne yorucu bir çöldür hayatın yalçın yolu Gelecek mi acaba beklediğim saadet? Niçin gönlüm bu kadar ince hisli. Bakın size birkaç numune: Benim bütün hislerim kalbinde gömülüdür. duygulu Belli mes’ut olmaya etmemişim hiç niyet… Yaşamak istiyorum. oynuyorlar Heyhat! Ben aleme küskünüm! Artık hicrandan başka Ne bir yar Ne bir sırdaş isterim. _________ Bir zalim sevgilinin hasreti içerimde Kışın beyaz kuşları yaşlı kirpiklerimde . Hasret öyle üzücü. Fakat mümkün değil ki Sade ben miyim acep böyle hayattan bıkan. _________ Gönül hasta kuş gibi __________ Her akşam odamda ben gölgelerim ve lambam Beraber ağlaşırız.

“Gönlüm ezelden beri bütün dünyaya küskün” diye somurtan şairlere sorsak: Hislerinizin kalbinizde gömülü olmasından. gölgelerim ve lambam beraber ağlaşırız. Hatta yıkanmak.729 __________ Her mısraın ümitsiz günlerimin bestesi Gönlüm ezelden beri bütün dünyaya küskün! Bu misalleri sütunlarla çoğaltmak mümkündür. bütün dünya ezelden beri küskün olmanızdan bize ne?. “enitim” duygularınız sizin içinize ait sırlar.” diye hıçkıran. bir mısra olsun yazmıştır! Onun için bu mevzular artık sakıza benzedi: Çiğneye çiğneye bir türlü bitmiyor. Bu ne alîl ne çelimsiz. kavun yemek. Biz kariler bu derece mütecessis insanlar değiliz. öksürüklü mevzular üzerinde siz de bilirsiniz ki hemen herkes ömründe.. hicranlarınız da o derece lâkayt bırakır. ne bezgin bir ruh mahsûlü! Hepsinde bir “fikr-i sâbit” var: Marîz bir hayat düşmanlığı. uykunun rahatlığını. yaşlı. Bunları aşk mektuplarında bol bol yazabilirsiniz.. “Her akşam odamda ben. kaç kitap okuduğunuz bizi ne kadar alâkadar ederse bütün ağlaşmalarınız. İşte iki ayrı şairden birer mısra: 1-Ben aleme küskünüm! 2-Gönlüm ezelden beri bütün dünyaya küskün! Peki anladık: Aleme ve dünyaya küskünsünüz! Pekala efendim ama bundan bize ne? Bunlar sizin hususî. Yoksa şiir yazmak geviş getirmek derekesine iner. kaç saat uyuduğunuz. hiç olmazsa. uyumak ve okumak hakkında şiirler yazsanız yıkanmanın zevkini. Biz yalnız tipik birkaç numune aldık. Dikkat ettiniz mi? İnsan bunları okurken kendisini bir emrâz-ı asabiye sanatoryumunun pesimistler koğuşunda sanıyor da hala yaşamaya nasıl tahammül ettiğine şaşıyor ve intihar edenler alkışlayacağı geliyor. küskünlükleriniz. . okumanın kaidesini şiir halinde ifade edebilseniz herhalde daha orijinal mevzulara temas etmiş olmak itibariyle belki daha cazip olabilirsiniz! Halbuki bu hıçkırıklı. her akşam odanızda gölgeleriniz ve lambanızla ağlaşmanızdan. Hiç şüphesiz ki herkes hayatı istediği gibi telakkide serbesttir. Fakat: “Benim bütün hislerim kalbimde gömülüdür” diye inleyen. günde kaç dilim kavun yediğiniz. kavunun lezzetini. Sizin ayda kaç defa hamama gittiğiniz. Artık bunlara bir şair ancak çok orijinal bir şekil verebileceğine kani olduğu zaman temas etmeli.

Aşk insanı yükseltir.. ekseriyeti itibariyle. Tesbih böceği olmaktan kurtulun. Daha henüz kanlı. aziz şairler. Bu şiirlerde insan (aşk)tan adeta ürküyor.730 Nasıl ki bizi nasırların ağrısından. diye!. Asrî cemiyetin damgası. Yeni doğmuş bir kedi yavrusu gibi yalnız kendisi miyavlıyor: Muhitine karşı gözleri yumulu. içtimaî hayata lakayttır ve şaşmıştır hangi yoldan gitsin!.. ona doyurucu gayeler ve idealler aşılamak!. İnceltir ve yaratıcı yapar. “Saadet” tayyâre piyangosu yahut bir miras haberi midir ki “Acaba beklediğim saadet gelecek mi?” diye bir sual varit olabilsin? İnsan “niyet” etmekle mes’ut olabilir mi? Saadet namaz ve oruç cinsinden bir şey mi? Yoksa şair umulmaz bir hastalığa mı tutulmuştur da “Öleceğim besbelli (saadet) diye. İşte terbiye sistemimizin en büyük noksanı ve en mühim hedefi: Gençliği içtimaileştirmek. Öleceğim besbelli (saadet) diye. Aynı şair: Geleceğimi acaba beklediğim saadet? Belli mes’ut olmaya istememişim hiç niyet. Aşk insanı böyle berbat etmez. Nasıl ki artık “kaside” dinlemeye tahammül edemiyorsak bu tarz ferdî şiirlerden de gına getirdik. bademciklerinizin şişmesinden veya basurunuzun vecalarından haberdar etmeye lüzum görmüyorsanız vücut ve ruhunuzun sair haz ve elemlerine ait tafsilattan da affedin! Şair içtimaî bir mahlûktur. ** . “kara sevda” mahiyetini alıyor. Ferdiyetinizin çerçevesini kırın artık. ahtapot olun! Hayatım baştan bir sisle örtülüdür Bilmiyorum doğrusu hangi yoldan gideyim? Bu iki mısra bize gençliğimizin halet-i ruhiyesini gösteriyor: Gayesizlik ve idealsizlik! Bizde gençlik. istikameti “içtimailik” tir. marazî ve düşkün bir şekle sokuyorlar. Bizde şair mihveri etrafında dönen bir topaçtır. diye” diyor? “Saadet” kelimesinden ne kastediyor? Bunu şair bize izah etmelidir ki derdini anlayalım ve : “Sade ben miyim acaba böyle hayattan bıkan?” diye sorduğu suale cevap verebilelim. ekseriyet üzere. cemiyete açın. diyor. Onların dilinde aşk. Kendi içinize çevrilmiş gözlerinizi muhitinize. Bizim şairler onu.. biz sizin talanınızın böyle “çorak bir çölde akıp gitmesine” razı değiliz. en asil bir ruh yaşayışıdır.. Aşk en tabiî.. Hayır. anormal. canlı bir aşk şiiri bile okuyamadık. Şiir içtimaî bir eserdir.. temizler. Ferdîyetçilik iflas etmiştir.

731 Niçin bizde içtimaî şair yetişmiyor? Çünkü şiir sadece “ilham” ve “talan” meselesi değil. cemiyeti tahlil edemiyor. 8. 2. maalesef. HAYAT. 38. Onun için muhitine nüfûz edemiyor. . s. Çünkü insan kendi diş ve baş ağrısını başkalarının ağrılarından daha iyi anlatabilir! Biz şairlerimize “naçizâne” bir tavsiyede bulunmak istiyoruz. 18 Ağustos 1927. c. başlıca bir kültür meselesidir. Fakat darılmaca yok ha! Yüz okumak bir yazmak Yüz yazmak bir neşretmek! Dedik a: Darılmak yok! Hayatı seven tok sözlü bir kariniz. Bu sebeptendir ki bütün yaratma kabiliyeti kendi dertlerine inhisâr ediyor. büyük bir ekseriyetinde mefkûddur. nr. onun için orijinal mevzular alıp yeni terkipler yapamıyor. Ve bu “kültür” denilen nesne bizim şairlerimizin.

bina cephelerini.732 ENİS BEHİÇ’İN MİRAS’I Çatalca’dan gelen top seslerini duymuş onlar bilirler: Anî ve serî olduğu için acısının ibret ve intibahı birdenbire duyulamayan Balkan hezimetinde İstanbul. O günlerde bir sabah. aczinden müteessir. Fakat o. Manzumeyi okudum. Sokaklarda söyleniyordum: Ne rengin emellerde hep neşve-i hîz Olurken şebâbım bu nekbet neden? İlahî! Yoruldum bu diz çökmeden. aykırı bir temas bile. Bundan bir şey anlaşılmadı. Gururum kırılmış. hayâlim harâp… Sonra dükkanları. kendisinin tâ göğsüne vuran felâketin yanı başında sadece duakâr bir vaziyette idi. teesüründen aciz. bir gün “Genç Kalemler” mecmuasında “Turan”dan gönderilmiş bir uzun manzume gördük. *** Bazı insanlar vardır ki eserleriyle yaşarlar. Eğer doğrudan doğruya Türklük mefkûresine temas etseydi biraz anlaşılabilirdi. Gururûm kırılmış hâyalim harâp… Bunda benim başımın içinde bir fırtına cezr ve mediyle çalkalandı. şaşkınlığından sadece dua-kâr vaziyette fakat “diz çökmeden de yorulmuş. kalplerde bir akis yapmaktan da hali kalmadı. tüten İstanbul ufuklarını hep öyle “rengin emellerle neşve-i hîz olan şebabı nekbete düşmüş”. muhatabın bu dereceyi daha iyi anlayabilmesi de o muhit ve nesil için de yaşamış olmasıyla mümkündür. şaşkın. mağazaları. bir kelime ile. . Bu kuvvet. muhitte ve nesilde mevcut bir his ve temâyülü mas ve ifade edebilmek derecesiyle mütenâsiptir. insanlar ve eserler vardır ki tesirleri mazbût ve mûin kıymetlerinden daha kuvvetli olmuştur. gururu kırık ve hayali harap” bir eda ile meftûr görmeye başladım. yine okudum. sâmiin ve kariin. öyle ağzı kilitli. “Şehbâl” mecmuasını açtım ve “Enis Behiç” imzasını taşıyan bir manzume içinde şu beyiti gördüm: İlahî yoruldum bu diz çökmeden. Selanik’te. çehreleri. fakat bilvâsıta. tâ Meşrutiyet’in bidâyetlerinde. ruhlarımızda garip bir kımıldama yaptı.

Fakat okuyuş. Ondan sonra bu nutku İstanbul’da ve Anadolu’da. Dünyada nâdir insanlara. İstanbul Darülfünunun konferans salonu içinde o gün dinlemiş olanlar bunu unutamayacak ve nesilden nesle bu tesiri yadigâr etmekten kendilerini men edemeyecek sûrette bilirler. Bu münâsebetle sansür onun en canlı yerlerini tay ettiği halde. müstesnâ. onun o (Pierre Loti) günündeki şedîd. Türk tarihine girecek yeni devir güneşinin tahmîl ve talep ettiği tahammül ve ferâgat iştiyaki. tarihî müessiriyeti nasip olmuştur. o nutukta Süleyman Nazif’in ruhu ve dudaklarıyla hulâsa ve ifade edildi. çünkü doğmuş bir cereyanın perişan serpintilerini. sade okuyuş beni bir türlü tatmin etmiyordu.“emanet” etmişti. Mefkûrenin bir hamlesi. o ne sehhâr nidâ idi. O günkü Nazif sade duyulmakla değil. neslin başını tutuşturan mefkûre sancıları. şuura çıkmamış dileklerini taazzî ettiriyor. duyulmaya başlayan dağınık hisleri hulâsa edip yaşatıyordu. fakat olmaya. o ne sihir. Süleyman Nazif merhumun sanat namına yaşayacak eserlerini tetkik ettikten sonra kolayca karar verilir ki o. fışkırınca bulabileceği yollardan birini gösteren bu olgun nidâ Ahmet Hikmet’in bütün eserlerinden ve bizzat kendisinden daha müesser ve daha kudretlidir. “Altun Ordu” merhalesinde görüldü. Bitirdikten sonra. Aynı zamanda o Pierre Loti günü Süleyman Nazif’in okuyuşu. bilhassa görülmekle. dinleyenlerin vaziyetleri. feyz ve kudret doğurabilecek cesim bir serdengeçtiliğin maşerî şuuru… İstanbul içinde o gün. duyduğunu hitap eden bu. ertesi gün “Tasvir-i Efkar”da neşredileceği için. tanınmakla anlaşılabilecek bir “varlık”tır. İstanbul’un ibretli ıstırâbı. tesiriyle yaşamış ve yaşayan bir adamdır. Ruhlarımızda avare akıntılarla dolaşıp bulanan bir kaynağı birdenbire köpürten ve ona.733 Sonraları bu manzumeyi yazmış olan Ziya Gökalp merhumun bütün hayatı “Tesir Mecmuası” oldu. ben tamamını elde edebilmiştim. Yine günün birinde Tanîn’de Ahmet Hikmet Bey merhumun “Altun Ordu”sunu gördük. konferans salonunun o günkü hali hakkında tasvirler yapıp İstanbul’un ve Türkiye’nin o (an)ını canlandırmaya . henüz ifade edilmemiş. asarıyla değil. devre. O ne inşi’âl. Merhûmu orada. gah husûsî içtimalarda gah kendi talebeme kaç kereler okudum. nutkunu “tahsiline hassaten itinâ” olunmak üzere bana –kendi tabiriyle.

onu daima bizim kendimize. Onun doğduğu muhit ve tesirin içinde yaşamış olduğum için bu şiiri daima sayıkladım. onun kitabı çıkınca onun. o kısımlar hakkındaki ihtîsaslarını ve takdirlerini söyleyeceklerdir. Sanat. Onun o “Vatan Mersiyesi” de. Herhalde ben görmedim. ufak tefek espiri latifeleri yapmaya değmediğini zannettiğime göre benim o kısım hakkındaki alâkasızlığım. o(an)ı onun kadar kudret ve sadakatle tercüme eden ve yaşatan bir eser daha yoktur. bir devir içinde bulduran merhalelerden biri bildim. münekkitler. elbette yalnız kendime ait bir görüş diye telâkki edilmelidir. bu acıları ondan ziyade kuvvetle toplayıp bize fırlatan. hayat ve ruhunun.734 çalışıyordum. Çünkü o nutuk ve Süleyman Nazif tarihin o(an)ı içinde fırlayıp görülmüş yaşanmış füsun ve ateşini ruhlara “müteazzî bir iman” halinde dağıtmış bir “varlık”tı… *** Enis Behiç’e avdet ediyorum. onu heceliyordu. bütün şiirle o. Balkan hezimetlerinin ruhlardaki acılarını sanat nidâsıyla devrine duyurmuştu. Ne demek istediğim elbette anlaşılmıştır. bize yine bir sanat mirası bırakabilirdi. (Balkan) geçidinde nesle ve bana yadigâr ettiği (Miras)ı arasın. Bunun için. Muhakkak ki o eserlerini yazarken sade beni ve benim gibileri değil. Enis Behiç başka bir şey yazmasaydı. Enis Behiç’in İstanbul’da ilk çıkan şiiri o idi. ben bu (Miras)ın hulâsa ve terennüm ettiği devreyi yaşadığım için onun hakiki kıymetini tınnetle yapacak ve canlandıracak eski akislerin çınlamasını istiyor ve bunun için ben “Vatan Mersiyesi” üzerinde kalıyorum. Onun Şehbâl de çıktığı gün sanat ve nazma şu veya bu sûretle alâka besleyen herkes onu okuyor. O zamanki vatanın hakiki mersiyesi de o oldu. bütün nesli düşündüğü için her . Esasen beni fantezi nazmı hiç alâkadar etmez. müttefiken heyecan ile onu tebrik ediyorlardı. *** Ben kendi mirasıma bu kadar merbût olduktan ve onu ayırdıktan sonra kitabın diğer kısımları üzerinde aynı hararetle dolaşmazsam beni bunda kendisi ve herkes mazûr görmelidir. Başta Nazif merhum olmak üzere o zamanın büyük geçinen bütün edibbâsı ayrıca.

bir an için bir fırtına rüzgarı bulandırırsa sanat cereyanı bir Enis Behiç konağı daha görecektir. Hâlbuki Balkan acılarına yakından temas edince bize “Vatan Mersiye”si ile bir devir yaşatabilen o hassasiyet bir kuvvetli ıstırap akınıyla daha ne kadar kuvvetli şeyler ibdâ edebilir.735 sınıfın bulabileceği şeyler veriyor ve bu suretle fakir şiir geçidinde “Miras”ı ile bir güzel vaha kuruyor. “ıstırâp” çırpınmıyor. Bu akışı bir gün. şahsî kabiliyetleriyle umûmun cemiyetin malı olarak doğmuş. fakat hususi hayatı bu kabiliyetleri taksîm etmiştir. benim için “Vatan Mersiyesi”nin “Enis Behiç”i kâfidir ve bu Enis Behiç’i benim unutmama imkân yoktur: mefkûre sanatının yolunda Balkan konağı olan Enis Behiç… Safvet Örfî HAYAT. Türkçülük mefkûresinin şeklî tarafı bizden hazlarımızın miyârını ören alışılmış ameller hilâfına fedakârlık istedi ve bunun için bidayette hece vezni de birçok kurban verdi. Onun doğrudan doğruya hayatı. c. Kitabın umumî heyeti hakkında benim iki hükmüm vardır. 15. Fakat yukarıda da söyledim. Enis Behiç’in hususi hayatı herkese nasip olmayan bir asudelik ve nezâhat içinde geçmiştir. 22 Eylül 1927. ihtiraslarımızı hiddet kudretinin burcuna çıkaran en cesîm âmil. s. bir şiir akışıdır. Diğeri: sayfaların ve satırların içinde. nr. 43. 16 . biri: Enis Behiç Beyin aruz vezni ile yazdığı şeyler daha kuvvetlidir.2 . Enis Behiç.

talebemin. gözlerini muhitlerine. Şiirlerimiz cılızsa bizim kabahatimiz ne? Elimizden bu kadar geliyor! Tok Sözlü Kari: Bugünkü gençlerin bedbinâne. Şiir içtimaî bir eserdir. Bu kanâat her zaman müdafaa edilebilmek kuvvetini de haizdir. Lehinde. aleyhinde –ve bilhassa aleyhinde –hayli dedikodulara sebep olduktan sonra bu “Hayatı Seven Tok Sözlü Kari”den. aşk manzumelerine inhisâr ediyor ve bunlar pek cılızdır. Ben bu makalemde -dostlarımın. “Hayat’taki Hayat Düşmanı Şiirler” serlevhası altındaki sözler bir kanaati ifade ediyor. Biz bunlardan bıktık. Demek iki taraf bir noktada birleşiyor: -Bugünkü şiirler.736 EDEBİYAT ÂLEMİNDE TAZELENEN MESELE “Hayat”ın otuz sekizinci sayısında “Hayat’taki Hayat Düşmanı Şiirler” serlevhalı ve “Hayatı Seven Tok Sözlü Kari” imzâlı bir yazı çıkmıştı. Onlar da: “Evet doğru! Tahassüslerimiz hastalıklıdır ama kabahat bizde değil!” diyorlar. Bu itibarla sahibinin adını saklamasına hiç hâcet yoktu diyemeyeceğim. Şairler ferdiyetlerinin çerçevelerini kırmalı. hatta bizzat münakaşaya karışan gençlerden bir kısmının da esrarı üzerine. Bu yazının lehinde. Edebiyat ve sanat sahasında adımızı gizlemeye bir sebep tasavvur edemiyorum. aleyhinde hayli sözler söylendi. Şuraya bir cümle daha ilâve edilebilir: -O halde ortada mesele yoktur! . Şair içtimaî bir mahluktur. marazî aşk şiirlerini beğenmiyor. karilerimin. kendi asıl imzâsıyla “müddeâ”sını müdafaa etmesini isteriz. Sizdeki bu inhisârcı zihniyete teessüf ederiz. cemiyete açmalı!” Buna itiraz edenler de yine aşağı yukarı böyle cevap veriyorlar: -Gençleri hırpalamaya ne hakkınız var? Şair duyduğu elemi yazandır.kendi mülâhazalarımı arz edeceğim: “Tok Sözlü Kari” aşağı yukarı şöyle söylüyor: -Genç şairler mütemâdiyen bedbinâne aşk şiirleri yazıyorlar. yazı sahibinin imzasını saklamasına dair olandır. usandık. Ferdiyetçilik iflâs etmiştir. Çünkü bu imza saklanışı dolayısıyla o yazı şuna buna ve bu miyânda bana da isnât edildi. Kanaatimce itirazların en kuvvetlisi. Asrî cemiyetin damgası ve istikâmeti “içtimaîlik”tir.

. Meselâ Hâfız’a. “halk membaları”ndan ilhâm almaya başlamalarıdır. gerekse muarızlarının yazılarında itiraz edilecek cihetlerde göze pek bariz çarpıyor. Ve bunlardan her birisi ve hele Byron “individualiste” davranmakla cemiyetin birer mevlidi ve “içtimaî” birer hadise olmaktan uzak mı kalmışlardır? Bunu iddia etmek bize “bilâ-istisnâ her adam ve bu miyânda dahiler birer içtimaî mahsûldür” kanaati veren “Determinisme social içtimaî muiniyet”i red ve inkâr etmek demektir. kelimeleriyle. Aynı kâmeti içtimailiktir” ama bu. Geçen hafta intişar eden “Romantizm” unvânlı makalemizde de arz ettiğimiz üzere “Bir milletin kendisini edebiyatta bulması” demek olan “romantik devre”yi seciyelendiren esas. Alfred de Musset’e nasıl iflâs etmiş nazarıyla bakabiliriz.737 Hayır vardır.hararet ve heyecanından mahrûmdur. meselâ “Makber” tarzında yüksek şiirleri ferdî sanmak ve hiçe saymak manasına gelmez. Ma-hezâ “Makber” ayârında şiirlerin kıymetleri de şairlerin gözlerini muhitlerine. fakat aşka ve alelumûm derûnî tahassüslere dair manzumelere “ferdî şiirler” namını vererek “Ferdîyetçilik iflas etmiştir” neticesine vâsıl olmak doğru olmasa gerektir. Onların . Öyle bir halk tabakası ki zengin muhayyilesi dünyanın en muhteşem bir “mitoloji”sini yaratmıştı. bir hararet nazara çarpıyordu. Dünyanın en büyük “lirik”leri kendi heyecanlarını ifâde etmişlerdir. Yunan edebiyatının bir “İskenderiye” şubesi vardır ki içinde gayet üstât adamlar yetişmekle beraber heyet-i umumiyesi itibariyle kurudur. bu hararet ve heyecandan mahrûmiyetin sebebini “İskenderiye” beldesinin vaziyetinde buluyor: Eski Yunanistan’da bir halk tabakası vardı. bu devre ile beraber edebiyatların “yerli deha”dan. heyecansız bir muhit içinde yaşıyorlardı. bütün hayalleri ve bütün hassaları da dahil olduğu halde bir devrin malıdır. Bu “halka mahsus nüsg”. Şairler menfaat-endiş. Bir mütefekkir bu kuruluğun. ve bir zihin beldesiydi. Lord Byron’a. şairlerin vicdânında öyle yerleşiyor. Ve gerek “Tok Sözlü Kari”nin. Kendisinden evvelki devirlerin –eski Yunan şiir ve sanatının. Evvela “Tok Sözlü Kari”nin mütalaa namesini gözden geçirelim: “Şair içtimaî bir mahlûktur. hatta cümleleriyle. cemiyetlerine çevirmelerine mani olmamalıdır ve olamaz da!. öyle şahsileşiveriyordu ki meydana gelen eserlerde daimî bir “lirizm”. Şiir içtimaî bir eserdir” diyor ki bu doğrudur. Bu alışa o Garp mütefekkiri “Seve populaire halka mahsus nüsg” namını veriyor. Başta “Homer” olmak üzere bütün Yunan şairleri ilhâmlarını halk mitolojisinden alıyordu. İskenderiye ise bir ticaret eserlerinde görülen kuruluk bundan mütevellitti. Fuzûlî’ye. Bilâ-istisnâ her edebî eser.

Klasiklerin “Yunaniyât”çılığına çıkıştı. bu üç büyük adam “Milleti kurtaran şairler” sayıldı. “Şlegel Kardeşler” ve hassaten “Freederik Şlegel” vatanın dağınık kuvvetlerini toplamak ve Alman zekasını açmak zamanı geldiğini iddiâ ve temîn etti. Vaktâki Napolyon. o toprakların kozmopolit şairlerini gaflet uykusundan uyandırdı. “Schiller” yalnız bir memleket. bir kavim için yazmayı fakirâne bir mefkûre sayıyor. “Viyana” harbinden sonra Fihte Almanların. “Chuquet”nin tabîrine göre “Fransız İhtilâli” Alman muharrirlerini kozmopolitlik hastalığından kurtardı. on dokuzuncu asır “milliyet” asrı oldu.738 On yedinci asırda bütün Avrupa’yı kaplayan klasik devrin kudret ve haşmetine -hatta meselâ Corneille’de görüldüğü üzere vatanî. “Şankendorf”. Evet “klasik” şair ilhâmını. Alman topraklarını çiğnedi. Onun pek güzel hulâsa ve ifâde ettiği üzere on sekizinci asır. “Arned” yalnız “Fransa’ya uşaklık edenlere” karşı değil. “Arned”. “Lesing” vatanperverliği “kahramanâne bir zaaf” telakki ediyor. “Herder”. kendi muhitinden değil. millî izzet-i nefs. hele muahharen “Napolyon seferleri” akıllarını büsbütün başlarına getirdi. Kendisine karşı “romantizm” aksülamelini meydana koyan da onun bu hararetsizliğidir. Dünyanın büyük şairlerinde en büyük kuvvetin kalpten. Büyük muharrirler.rağmen “lirizm”den mahrumiyeti esasî umdesinin “mücerret” oluşundandır. “kurûn-ı evvelâ” mitolojisinden ve tarihinden almıştı. Almanya için “insâniyet” asrıydı. şairler önce hep “kozmopolit” idiler. Bu yeni membalar “Cermen” mazisi . seciye ve lisânlarıyla diğer milletlerden mümtâz bir millet olduğuna kanâat getirdi. “Adam Moller” ve “Hanri Klayst” millî duyguları tahrîk etmek maksadıyla neşriyâta başladılar. her insânın kalbine nüfûz etmek vazîfesini ileri sürüyordu. sâde bir vatandâşa değil. “Şlayer Maher” de “Fihte”ye iktifâ etti. Eski muin modellere mukâbil yeni membalara lüzûm gördü. “Görner”. “Berlin Üniversitesi”nin esâsı kuruldu. “Klasik edebiyat”ın zaafı “halka mahsus nüsg”den mahrûm bulunmasından hâsıl oluyordu. ahlakî ve içtimaî fikirler telkin etmesine. yani “ene”den. millî muhit içinde ecnebîler gibi yaşayan muharrirlere ve alelumûm “kozmopolit fikirler”e karşı da tahâccüm gösterdi. “insanlık”a hakikî vatan nazarıyla bakıyor. “enfüsî”likten geldiğine kati oldu. Yeni edebî hareketin münekkit ve nazariyecisi: “Frederik Şlegel” –geçen haftaki makalemizde teşrîh ettiğimiz üzere– Fihte’nin “Moi ena” üzerine müstenit felsefe sinden ilhâm alarak ecnebî edebiyatlarını tetkik etti. şiir için. korkmaksızın “Alman Kavmine Nutuklar”ını vücûda getirdi. Bundan sonra Alman edebiyatında vatanperverlik aldı yürüdü. Genç şairlerimize “Arthur Chuquet: Artur Şuge” nin Arman Kolen Kütüphânesi serisine dâhil “Alman Edebiyatı” unvânlı eserini tavsiye ederim.

kendi istidâdım. Eski şairlerimiz Acemleri taklit etmişler. muharrirler “okur adamlar”dı. gayet sönüktür. “Bana kendi tabiatım. Çünkü hars ve edebiyat âlemimizde Alman zeka ve edebiyatının geçirdiği inkılâbı yapmış değiliz. vakıa Acem mukallitleri derecesinde muvaffakiyet gösterememişlerdir. Bilahare Fransızları taklit edenler. yüz yazmak bir neşretmek!” Hayat’ın ta (10)uncu sayısındaki bir makalemi şöyle bitirmiştim: [Edebî hüsranlarımızı ilim ve irfan kıtlığında aramalıyız. bir Nazif birer kuvvettir. Biz daha kuvvetli romancılar. Şiirde en derin taraf. bir Ahmet Haşim… elbette ihmâl edilemez. bir Reşat Nuri. Türkiye’de şiir ve edebiyat gittikçe zayıflıyor. İşte romantizm ve işte canlı şiir! Alman milleti bu inkılâbı yaptıktan. Şiir için mevzu sadece bu . Aramızda bir ayrılık gayrılık var mı ki kendilerine karşı kanâatlerimizde hasımâne hareket edelim? Mecmuaları dolduran manzumeler. bir Fazıl Ahmet. Daha sonra bir Yakup Kadri. Bu. Taklit fena bir şeydir.bugün Halit Ziya ayarında bir romancı. “şahsî”lik idi. Okumayan yazamaz. “Romantizm” aynı zamanda “sanatta hürriyet” demek olduğundan müteâkiben her şair kendi temâyülüne göre şiirler yazdı. Fakat bugün yeni yazmaya başlayanlarda alâka-bahş bir kalem maalesef göremiyorum.. Halbuki bu iki sanatkârın sırf “teknik”te gösterdikleri mahâret kafî değildi. Biz bu toprağın adamları değil miyiz ve bu çocuklar bu vatanın yavruları değil mi?. Bizim için bugün böyle bir vaziyetten bahsetmeye henüz hak ve salâhiyet olmasa gerektir. bu ancak ecnebî unsurların tard ve nefyî ve millî unsurların ahz ü kabulüyle temin edilebilirdi. Fakat “Abdülhak Hamit” nesli.. Bir Namık Kemal. bir Sezai. “Tevfik Fikret” nesli elbette ve elbette bugünkü nesle fâiktir. bir Ömer Seyfettin. Son nesil gençleri içinde hatta “Edebiyat-ı Cedîde”ciler kuvvetinde bir sanatkâr yetişemedi. kültürsüzlüklerinden ileri geliyor. Alman edebiyatı millî membalardan kana kana nüsgünü aldıktan sonra şiir yalnız Cermen menkıbelerine inhisâr etmedi. bir Cenap. şairler isterdik… Evet bunca zamandır hep vefâsız sevgililere hitâptan ibâret sözler ki tekrarlana tekrarlana pek bayağılaştıklarına şüphe yoktur. Yukarıda bazılarının isimlerini saydığım şairler. kendi ilhâmlarım yeter” diyenler kendilerini aldatırlar. İşte “Tok Sözlü Kari”nin iştirak edeceğim bir mülâhazası da şudur: “Yüz okumak bir yazmak. Fakat bunlar hiç olmazsa tam taklit ettikleri için üstâtları kadar kavî şairler yetiştirmişlerdir. Edebî rüşte vâsıl olmayanlar için “keyfime göre hareket edeceğim” demek hiçbir şey ifâde temin edemez. Tevfik Fikret kudretinde bir şair bile yoktur.739 ve menkıbeleriydi. Bir iki ehliyetli genç istisna edilecek olursa -sözün doğrusu. onların istidâtsızlıklarından değil. en yüksek kudret mademki “enfüsî”lik.

“Hayatın aldığı maddi istikâmet”in dünya lirizmini zayıflatması başka. Bugünkü yazıların korkunç zaafını ve sebeplerini göremiyor diyemem. Doğru veya yanlış fikirlerin boğaz boğaza geldiği bu yazının eser-namesi “İnsafın ölümü” olsa daha münâsip düşerdi. hiç sebep yokken “Hayat” mecmuasına tariz etmek insafsızlık olsa gerektir. şairlerden ziyâde hayatın aldığı maddi istikâmettir. Türk çocuklarının kudretsiz manzumeleri başkadır. Hülyaları ne ise onu terennüm edeceklerdir. Anlatmalıyız derken Halit Fahri Beyi de içimizde farz ediyorum. birer hoca gibi anlatmalıyız. Halit Fahri Bey: [Bırakalım onları. Hele bir muallim sıfatıyla gençlere: “Bütün yazıların alâ!. Bir şairin tahassüslerini zayıf ifade etmesi. gençlerimizin istidâtsızlığına hükmetmiyoruz. Onlar yine duyduklarını yazacaklardır. Bundan kabahat. umumî irfan yükselmeden şiir ve edebiyatın yükselmesine imkân olmadığını birer ağabey. Hangi cepheden bakılsa bugünkü neslin “manevî gıda” itibariyle beslenmeye muhtâç olduğu görülmektedir. her şeyden evvel kendinin bir kusurudur.. Biz.740 laflar olmamakla beraber aşk tahassüslerinin bile başka şekillerde iadesi her zaman mümkündür. Sanırım ki bir kısım genç şairlerimiz yalnız kendilerinin ve belki biraz da arkadaşlarının manzumelerini okumakla iktifâ ediyorlar…] Şu hakikat meydanda iken ve Türk gençliğinin bir şiârı da hakbînlik olacağına göre bunu itiraf ve kabul etmek ve ona göre çalışmak lazım iken asabileşmek. Fakat bunun temini de “örnek”lere vâbestedir. Bundan [aynı zamanda şunu da itiraf etmeliyiz ki “şair. bedbîn yazarsa içtimaî mazeretler tevlit eder… ilah” kılıklı nasihatlerin şairler üzerinde bir tesiri yoktur. Edebiyat.] diyor.” demek istemesine hayret ediyorum.. Böyle şeyler yazmakta devam ediniz! Edebiyat bunlardan ibârettir. * ** Halit Fahri Bey geçen hafta “Hülyânın Ölümü” unvânlı bir makale neşretti. Kendilerini birer vatan çocuğu sıfatıyla sevdiğimiz için bu gibi yazılarla istikbâllerini tehlikeye düşürdüklerini. cihan edebiyatları arasına girmek için o cihan edebiyatlarından gâfil kalmamamız lazım geldiğini. yaşadıkları hayatın dikenleri içinde ne zaman tahayyüle vakit bulurlarsa ve ne tahayyül edebilirlerse bizim . Ama zayıf bir sûrette terennüm ediyorlarmış!. sanatın güç bir iş olduğunu. Çünkü Halit Fahri Bey ecnebî edebiyatlarına yabancı kalmış bir zât değildir. sade “lirik şiir” manasına gelmez. bu veya şu mevzular etrafında yazarsa muvaffak olur.

3. sanatı öldürüyor) diyordu fakat sanatkâra (Öl!) demiyordu. Ali Canip HAYAT. Gelecek haftaki makalemde bu mevzuu başka cihetlerden tahlil etmek istiyorum. ikâz ile… “Roden” (Bu asır. bir zarardır. Biz gençlerimizden çok şeyler bekleriz. 47. c.741 için bu bile bir kazançtır] diyor. ama onları gaflette devama teşvîk ile değil. s. 2 Teşrin-i evvel 1927. nr. Hayır bir kazanç değil. 4 .2 .

o tarafı ellişer paraya! Faruk Nâfiz’in enfes şiiri. Her nev marş mı? Bu tarafı yirmişer paraya. (Aka) makalesinin (2. işte bestelendi! [1] Hangi “Ekseriyet ârâ?” . Basit bir hamâsiyât türküsüdür. dolayısıyla güzel sanatlara hasreylemiştik. gerek mektep şarkılarını ve gerek alelıtlak bestelerimizi musiki skandalından kurtarmak mecbûriyetindeyiz. besteler muvacehesinde duyduğu takdiri. Sanâyi-i nefise ve bedîi heyecan ekseriyetârâ ile ölçülemez. güfteler. “Önüne gelen bir ördek kanadıyla bir çatlak av yakalıyor. uzayan intizâr müddetini boş geçirmeyip sözü heykellere. [1] “3-Gerek marşlarımızı. mektep şarkıları mı? Bende var. Üç metre boyunda mısralarla tagannî edilecek bir İstiklâl Marşı arzın beş kıtasında aransa bulunmaz. Şöyle ifade edeyim. çıkardığı manâyı der-miyân ettiğim zaman üstât Vahit Bey bunları felsefe-i sanatın menşûrundan geçirerek müfit ve muhtasar bir ders vermiş ve nihayet meselâ heykellerde zevkimizi. Türk köylüsünün. an’anemizi okşamayan kısımlarda bir takım manâlar bulunduğunu ve birçok güfte ve bestelerin hissiyâtımıza bîgâne olmaları hasbiyle halkımızın asâb-ı tahassüsünden bir cereyan-ı haz ve elem geçiremediği noktasında karar kılmış bu sırada: “İstiklâl Marşı’mızın güftesi de besteleri de millî hissiyâtımıza yabancıdır. bir İstiklâl Marşı değildir. kendi zevkine göre yürüttüğü tenkidi.” tarzındaki saygısızca tenkidime bu bahsin ilmen halli lazım geldiği mütâlaasını serd eylemişti. Türk mutavassıt sınıf halkının heykeller. İSTİKLÂL MARŞI Geçenlerde resmî bir dairenin (intizâr salonu) ithâz edildiği bir ağaç kanepeden anlaşılan ziyâsız. İki gün sonra (Hâkimiyet-i Milliye) gazetesinde intişar eden afacan ve pek bîamân bir münekkit olan (Aka Gündüz)ün “Kız Lisesinde Bir Saat” ser-levhalı tenkidi bana şu satırları yazmaya cüret verdi. bir tıngırtı arkasından. daracık koridorunda üstât Vahit Beyefendi ile teşerrüf etmiş. Musiki tabiri belki yanlıştır. Dün gece herkes bir defa daha kâni olmuşlardır ki yeni ve müstakil Türkiye bir İstiklâl Marşı istiyor.742 MİLLÎ MARŞ. bunları beste skandalından kurtarmalıyız. Enis Behiç’in şen bir mısraı mı? İki zımbırtı. 3) numaralı fıkralarında şunları söylüyordu: “2-Malûm olan İstiklâl Marşı.

acaba (1400) rakamını bulur mu? Şüphesiz hayır! En münevver geçinenlerimizin. Bize bir marş lâzım mı? Lazımsa bunun ismi ne olmalıdır? Eğer (istiklâl) cidâl ve zaferini terennüm edecek hamâsî bir şiir lazımsa hesapsız manzûm sözler arasında Mehmed Akif’in şiirine bir kıymet izâfe ve mecmualarda inşâd edilebilir. O halde bize lazım olan yalnız (istiklâl) değil. râbian: mısraların çok olması hasbiyle bir marş olarak resmen kabul edilse bile halka kabul ettirmek imkânı olmadığını. istiklâl mefhûmunu ifâde eden bir (millî marş)tır.” Bu iki maddenin ihtiva ettiği tenkîtler acı olsalar da pek büyük bir hakîkatin tercümânıdırlar. ne gibi evsâfı hâiz olmalıdır? Bestelenirken şarkın ve bilhassa Türk’ün hangi nağmesine tebaiyet etmelidir? Nağme: den maksat. sonra halkın zevk ve hüsne âşinâ bestekârlar olmadığı için beste hususunda birçok garibelere maruz kalacağımızı. Başka şeydir o. fakat besteye asla gelmez. sâlisen: pek lâubaliyâne ve dalâletkâr mısraları muhtevî. Acaba bir istiklâl marşı veya millî marş yazılır mı? Bestelenir mi? Yazılırsa hangi vezinle yazılmalı. bestekâr yetiştiren bir fabrika yoktur. O günkü mütâlaamdan bugün nâdim değilim ve maalesef sözlerimin bir hakîkat olduğuna bugün de zâhibim. yani uzun.140) demeyeyim. sâniyen: veznin aded-i hecesi on beş. biraz had-şinâslık. Anadolu’da (Urfa ağzı. Bu işin bedîi zâbıtası şudur: Biraz insaf. ister bir musiki takımı tarafından çalınsın. Vaktiyle (Mehmet Akif)in yazdığı uzun hamâsî bir şiirin (İstiklâl Marşı) güftesi diye kavlindeki isticâl ve sâiki anlayamadığım için o zaman bu şiir hakkında birçok mütâlaalar yürütmüş.743 “Şu muhakkaktır ki bizde bestekâr enderdir ve kürre-i arzda sucuk yapar gibi. binaenaleyh isticâl edilmemesi lâzım geldiğini ve eğer bir marş mutlaka lâzım ise bu marş vücûda gelinceye kadar “Ey Gaziler” şarkısının. Ekin ağzı. resmî içtimâlarda bulunanların yüzde on dördünce bile İstiklâl Marşı’nın ne olduğu hâlâ malûm olmadığına ister taganni edilsin. bilhassa bu şiirin evvela: vezni muttarit. hele bestelerinden anlayan Türklerin adedi haydi (14. Bingöl ağzı…) namı verilen millî ve mahallî nağmeler ve bilhassa musikî makamlarıdır. [*] [*] veya Arap milletlerinden hangisinin zevk-i musikîsine . bir iki kişi ayağa kalkmadıkça ve bilenler tarafından ihtâr vâki olmadıkça kimsenin yerinden kalkmaması şahittir. Namık Kemal’in “Vatan” piyesindeki şiirinin şimdilik muvafık olacağını söylemiştim. Filhakika bugün on dört milyon Türk’ün içerisinde bu şiirin millî marş olduğunu bilen.

fakat şair kendisi duymuş ise. taşlar dayanamaz. ise bu durgulara. ne kadar güzel olursa olsun. resmî makamların bir emriyle halli acaba mümkün müdür? Mümkün tasavvur etsek bile bunlar sonunda Akif’in şiirinin uğradığı âkıbete mahkûm olmaz mı? (Arma) meselesinde oldu gibi meydana soğuk. tahassüs ve ahsâsdır. yani parçalara tevfîken vücûda getirildiği cihetle uzun heceli şiirlerdeki ıtrâd ve yeknesakı burada hallolunamıyor. musikişinaslara dudak büktüren bestelerinde ve bilhassa güfte ve beste itibari ile halkın ruhundan kopup gelme olmalarında. Masa başında tulû ve gurûp tahayyül ve tasvir eden ve eserlerinin ömrü neşredildiği güne münhasır kalan kimselerin sânihâti ne kadar sanatkârâne. ahenkler. millî. ruhunda bir galeyan neşat ve ihtizaz duymuyor mu? Bunlardaki tesir şair geçinenleri güldüren basit ve rakik güftelerinde. halkı heyecana getirecek nağmeler. şair. âlim. manâsız bir şey gelmez mi? Millî marşların güftesi vilâdet veya vefât tarihi sipariş eder gibi ısmarlanamaz. tavırlar bulunmak matlûptur. şiir olsalar bile (millî marş) olamazlar. câhil kim olursa olsun her erkek ve kadın Türk acaba: Ey gaziler! Yol göründü yine garîp serime! Dağlar. Fikrimce bir güfte isterse edebiyatın tarifi veçhile şiir olmasın. benim ah ü zârıma! Al yeşil bayrağı gelin mi sandın? Askere gideni gelir mi sandın? Çalınan davulu düğün mü sandın? İlah Şarkısını işittiği zaman mütehassıs olmuyor. efkârımız ikbâl-i vatandır. ümmî. Nokta-i nazarımı misallerle tavzîh etmek isterim: Feylesof. Besteye gelince. Şu halde maksût olan tefekkürü tahayyül değil. bunda sanatın incelikleri değil.744 Bizde vezin gibi musiki de iki nev arz ettiğine göre bunun gelişi güzel. [*] [*] şarkısıyla otuz sene evvelki Yunan muharebesinde bir Anadolu çocuğunun ibdaâ ettiği: . bir beste vücûda getiren herhangi birinin musîkideki iktidârını işitmekle onun şöhretine hürmeten koca bir milletin zevki fedâ edilemez! Hele resmî bir teşekkülün ekseriyet-i ârâsıyla böyle mu’dil. halkın hissiyâtına muvafık kelimelerinde değil midir? Haydi bunları âmiyâne Kemal’in (Vatan) piyesindeki meşhur: Âmâlimiz. bedîi bir mesele hallolunamaz. Bu şarkı da on beş hecelidir. eseriyle halka da duyurabiliyorsa marş olmaya lâyıktır. Fakat taktî edilirken her mısra (4+4+4+3+=15) durgularına ayrıldığı.

acaba vakitsiz ve manasız telakki edilir mi? Çankırılı Ahmet Talat HAYAT. 15. Bu çok mühim ve mu’dil olduğu kadar bilhassa (millî) olan bahis hakkında (Hayat)ı âlimâne yazılarıyla tezyîn eden âlim ve mütefekkirlerimizin ne düşündüklerini öğrenmek. mananın ulviyeti ve hele bestesinin azamesi itibariyle bugünkü güfte ve bestelere nazaran bir hususiyeti. yahut Kemal’in güftesini besteleriyle şimdilik (millî marş) olarak kabul etmek ve bir millî marş yazacak şairle besleyecek sanatkârın tulûunu beklemek zarûridir. kalpleri Türklük hissiyâtıyla çarpan her ferdîn bir arzusu olduğuna mutmainim. c. 8 Mart 1927.745 Serhadimize kale bizim. milli bir şiârı haiz değil midir? Eğer “Ismarlama güfte ve beste olamaz!” desturu bir hakikatse. 3. içtimaiyât ve musikî sahasında üstât olan salâhiyettâr zevâttan bu arzu-yı umumînin tatminini niyaz. 14. . raksanlığı. s. ruhiyât. 67. sanırım. Bu iki şiirin besteleri bilhassa yürüyüşler için pek mükemmel olduğu düşünülürse güftelerinde tadilât yaparak kabul de mümkün olur. eğer içtimaîde herkesi put kırmaktan. yâr ve ağyara karşı mahcûp olmaktan kurtarmak matlûp ise hiç olmazsa (Ey Gaziler) şarkısını. kanlı bedendir! şiir hamasisi veznin ahenkdarlığı. Edebiyat. nr.

çok canlı. içinde müthiş bir dalga yükselsin ve o dakikada vatanın istiklâlinden başka gözüne hiçbir şey görünmesin. Sonra bir beste yaparken. İSTİKLÂL MARŞI Memleket Meseleleri -Hayat’ta İntişar İden Bir Makale MünâsebetiyleAhmet Talat Beyefendi geçen haftaki Hayat’ta çok mühim bir meseleye temas ettiler. en hurde köşelerinde hissetsin. öyle bir nağme olmalıdır ki herkes onu kalbinin. Çünkü daha istikrâr etmiş bestesi bile yoktur. muhtelif besteler altında dinledim.-------------------------- . Yani bugünkü İstiklâl Marşı bizim ruhumuzu okşayamıyor. Bizim şimdiki “İstiklâl Marşı”mıza gelince.746 MİLLİ MARŞ. Bu millî marş yoksulluğunu. Ben aynı İstiklâl Marşı’nı muhtelif mahallerde. bilmiyorum neden. Büyük harp esnasında Almanya’da casusluk tehlikesine karşı koymak için herhangi bir memleket tebaasından olduğunu iddiâ eden şüpheli kimselerden o memleketin millî marşının bütün güftesini tagannî etmek talep olunuverdi. asâbının en derin. çok kudretli. Böyle bir imtihâna tâbi tutulmuş olsa idim korkarım ki Türklüğümü ispat etmek benim için kâbil olamayacaktı. çok ateşli bir nağme ister zannederim. muîn ve müstakar bir millî marşı olmasına rağmen Türk millî marşı namı altında ezberimde maatteessüf muîn hiçbir şey bulamamıştım. bizim toprağımızı suluyor… -------------. Filhakîka bizim maatteessüf daha istikrar etmiş bir millî marşımız yoktur ve bu gidişle galiba olması için uzun zaman beklemek mecburiyetinde kalacağız. Bu. Kalbinde bu uğurda kendisi için mukaddes olan her şeyi terk edebilecek bir ruh doğsun ve göğsünde en korkunç ateşlere kendisini atabilecek bir kudret uyansın. bir parça melankolik olmaya gayret ediyoruz. Kırk milyon Fransız’ın. bilhassa Avrupa’da bulunduğum zaman çok acı olarak hissetmiştim. Anadolu’nun göbeğinde doğan istiklâl. “Haydi vatanın çocukları! Zafer günü geldi!” diye başlayan Fransızların Marseiezi Fransızlara ne büyük bir ruh telkin edebilir: Haydi silahlara vatandaşlar! Taburlarınızı teşkîl ediniz! Yürüyelim – yürüyelim Zira kirli bir kan. yetmiş milyon Alman’ın en küçük ferdine kadar hepsinin bildiği malûm. Talat Beyefendinin ve Aka Gündüz’ün fikirleri bilâ-şekk ve lâ-şüphe doğrudur.

ey Britanya! Diye bağırırken hiç de soğukkanlı değildir. hürriyet… aziz hürriyet! Seni müdâfaa edenlerle beraber sende çarpış! Ben bir ecnebî olduğum halde bu derin histen mütehassis olursam hakiki bir Fransız kalbinde kim bilir neler duyar. Ruhumuz heyecana çok müsâittir. Hatta asâbına pek hâkim olan İngiliz bile millî marşında: Dalgalara hükmet. Marseiezin gayet ateşli nağmesi insanı bilâ-ihtiyâr arkasından sürükler. Biz bir cenup memleketine mensup insanlarız. millî marşına bile bir (eğer) ilâve etmekten çekinmemiştir. Diğer taraftan Almanların millî marşı onların azametlerine ve ağırbaşlılıklarına ne kadar büyük bir delildir: Almanya dünyanın üzerinde her şeyin fevkinde (kalacaktır). Onda meselâ: Mu’terize içindeki kelimeler aslında mevcut olmadığı halde mananın anlaşılması için ilave etmek zaruretinde kaldığım kelimelerdir.747 Hürriyet. Yani adeta ısmarlama bir parçadır. nameler bizi mütehassis edemiyor. “Eğer”li. Güfteden mütehassis olan yalnız dimâğdır” diyeceğim. yine o tesiri şüphesiz icrâ edemezdi. “fakat”lı. Bu marşın güftesini yapan Hofman Fon Faller Sleben bunu 1841 tarihinde yapmış iken bestesi. bu ateşin güftesine rağmen. Akif Beyin güftesi fena mıdır? Bu güftenin uzunluğunun mahzuru var mıdır? Suallerine ben “Her şeyden evvel beste lâzımdır. meşhur musikîşinâs Hayden’in bundan 44 sene evvel 1897 tarihinde yaptı bir nağmeye uydurulmuştur. bana kalırsa her şeyden evvel bir marseiez lâzımdır. soğukkanlı ve münekkit Alman. Zira musikîyi insan her damarında. Zira bu marş 1871 senesinde bütün Alman milletleri ve hükümetleri el ele verip bir hükümet teşkîl ettikleri zaman resmen kabul edilmişti ve zemin ve zamana pek uygun bulunuyordu. “ama”lı. [*] . İnsana asıl tesir eden kelimeler değil. Fakat bunu halk pek benimsememiştir. bestedir. Bize. Fakat bunda şüphesiz bestenin de büyük bir dahili vardır. Yoksa Akif Beyin güftesi pek kuvvetlidir. her sinirinde ayrı ayrı hisseder. Eğer (bütün Alman halkı) (vatanı) koruma ve (düşmana) karşı koyma için kardeşçe el ele verirlerse [*] ------------Görülüyor ki (hürriyeti) bile kendi saflarında kavga için silahlandıran çok ateşîn ve hassas Fransızlara mukâbil. Eğer biz aynı güfteyi meselâ hicâz makamında bestelemiş olsa idik.

Bence bu güftenin bazı aksamı tadil olunmak şartıyla aynen ibkâsında hiçbir mahzûr yoktur. Yalnız burada Talat Beyefendinin bazı fikirlerine itiraz edeceğim: Kendileri “Bu güfteyi şairin kendisi duymuş ise. insanı ağlamaya ve “ah ve vah” etmeye teşvik eden bir melankolik nağmedir. Uzunluk. “Dağlar taşlar dayanamaz benim ah ü zârıma” diye yola çıkan gözü yaşlı orduda ben hiçbir hamâset göremiyorum. Bana öyle geliyor ki. hiç buyurdukları gibi “Ahengdâr. insanı kapıp koyuveren.748 Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak Gibi çok derin hissolunmuş ifâdeler vardır. ne de heyecan vatanperveri telkin eden bir parçadır. bilakis insanı adeta deve gibi yürümeye sevk eder. Şiirini İstiklâl Marşı olarak tavsiye ediyorlar. fakat onun şiirleri miyanında bilhassa şu şiir. sıcak yuvarlarından bir türlü ayrılıp gidemeyen korkak adamların tagannî edecekleri bir parçadır. halk tarafından anlaşılması kâbil olmayan bu güfte bugün ancak tarih-i edebiyatta zikrolunabilir. kısalık bahsine gelince bunu bestekâr düşünür. çok mûnis ve tatlı nağmeli olan bu parça şüphesiz gayet kıymetli bir halk şarkısıdır. eseriyle halkada duyurabilirse marş olmaya lâyıktır ” buyurdukları halde Namık Kemal’in: Almaz efkârımız ikbâl-i vatandır. Bunda zavallı köylünün bîçare askerin yurdunda ayrılırken duyduğu ıstırap ve askerlikte çektiği meşakkat tasvir olunmaktadır. bu. Ey Gaziler”e gelince. yukarıda arz ettiğim gibi bir volkan gibi ateşli. Binâenaleyh fikrimce istiklâl marşı olmaya katiyen liyâkati yoktur. Çok kereler uzun besteli parçalar vardır ki tagannî ve terennüm edildikleri zaman uzunlukları asla nazar-ı dikkate çarpmaz. fakat hiçbir zaman İstiklâl Marşı olamaz! İstiklâl Marşı. raksân” değildir. Akif’in güftesini tamamıyla anlayan on kişiden ancak üçü Kemal’in güftesini hakkıyla anlayabildiler. Muğlak ifâdeli. Namık Kemal. Halbuki “Ey Gaziler…” bilakis gayet hüzünlü. çok güzel. Ben bu satırları yazmadan evvel ufak bir tecrübe yaptım. ruhunda fırtınalar koparan bir parça olmalıdır. insana ne heyecan bediî. Zannediyorum ki eğer bizim ordu “ah ü zâr” ile harbe başlamış olsa idi Yunanlıları bir . Bundan başka bu parçanın nağmesine gelince. şüphesiz çok büyük bir vatanperverdi. Aflarına mağrûren arz edeyim ki bu parçadan mütehassis olacak insanların miktarı Türkiye’de pek azdır. yine aflarına binâen söyleyeyim.

. c. 8. 3.749 hamlede denize dökemezdi ve istiklâlimizin elde edilmesi için daha çok zaman beklerdik. Nuri Refet HAYAT. s. nr. 72. 12 Nisan 1928. Binâenaleyh biz “Ey Gaziler…” ile “Amâlimiz efkârımız”ı şimdilik bir köşeye bırakalım da bilhassa bestekârlarımızdan bize ruhumuzda İzmir’in istirdâdı günü duyduğumuz heyecanı canlandıracak bir beste talep edelim. 7.

gençliğin yazılarını takîp etmek külfetine bile girmeden. bir “gül” olmak istemekten daha şereflidir. Çünkü “Yedi Meş’ale”nin. Hayır. “kendilerini dev aynasında” görmediklerini söylüyorlar. Yedi genç şöyle diyor: “Yazılarımızı müştereken neşretmemizin sebebi memleketimizde son edebî cereyanları gösterecek toplu bir eser vücuda getirmek arzusudur. Biz. Bu satırları yazanlar belli ki pek genç. kendilerini dev aynasında görenlerdeniz.750 “YEDİ MEŞ’ALE” = YEDİ İDDİÂLI GENÇ! “Yedi Meş’ale”= Yedi gencin eseri. bu eserle. Dünya şampiyonluğunu kazanmış bir profesör tavrıyla karşımıza dikilen bu satırları okuduktan sonra kendi kendimize sorduk: Bu gençler.! Fakat bu “pek gençler” unutuyorlar ki böyle bir mukaddime ile her şeyden evvel kariin ve münekkidin hakkına tecavüz etmiş oluyorlar. Mamâfih zannedilmesin ki biz. aynası değil. Hem gazete sütunlarını ve hem de karilerin sabrını suiistimal ederek boş sözlerle vakit geçirmedense cevâbımızı müspet bir misalle vermeyi tercih ettik. edebiyatımızın ölmediğine “müspet bir misal” olup olmayacağını tayin hakkı –her eser için olduğu gibi – muharrirlerinin değil karilerin ve münekkitlerindir. Yedi meş’ale olmak isteyen yedi gencin şiirleri… Eserin başında bir mukaddime var. “Yedi Meş’ale”nin “memleketimizdeki son edebî cereyanları gösteren toplu bir eser” olduğu iddiâsı da bize hiçbirinde değil gibi geldi. Çünkü ancak pek genç olanlar “iddia”larında bu kadar ileri gidebilirler. “Cihan edebiyatına nazaran ne kadar ehemmiyetsiz” kaldıklarını takdir etmek tevâzuunu gösteren genç şairler Türk edebiyatı içindeki mevkilerinin tayinini de münevver efkâr-ı umumiyeye terk etselerdi –zannımızca. ölüyor!” diye kıyâmetler koparan bazı sanat kâhinlerine yanıldıklarını ispât etmek istiyoruz.daha centilmence hareket etmiş olurlardı! Sonra. cihan edebiyatına nazaran ne kadar ehemmiyetsiz kaldığımızı pekala takdir ediyoruz. olsa olsa yedi gencin şiirlerini ihtivâ eden bir broşürdür. Bu eser. Türkiye’deki son edebî cereyanların muhassalası. Fakat unutmayalım ki bazen bir “gül”ün parçası olmak. eğer maâzallah bir de görmüş olsalardı o vakit hâlimiz nice olacaktı?! . Kıymeti ve seviyesi hakkında hiçbir hüküm vermeksizin son edebî istihsâlimizin “Yedi Meş’ale”nin yedi gencine inhisâr etmediğini tereddütsüz söyleyebiliriz. yalnız fuzûlî bir tefâhür ve malûmat-füruşlukla “Edebiyatımız öldü. belki onun bir parçasıdır.

canlılık ve kanlılık var. beklediğimiz. “sen”. “Şairin dar hususiyeti” yok. “onlar” var. sevinç ve kederlerimize ne kadar az yer verilmiş olduğunu göreceksiniz. “münekkit”in gecesi sanki yedi sönük “meş’ale” ile değil.” Demek ki “taklit” yok. Biz. “Mızmız ve soluk hisler” yok. gösterin kendinizi! Açıyor ve okuyoruz: . ferdî ve subjektif “ben”. edebiyatın bu baş belâsından kendimizi kurtarmayı en büyük bir vazife bildik. İddia etmek kolaydır. yeni nesli temsil eden yedi gencin geniş mevzuları var. usandılar. yedi acar projektör ile aydınlanacakmış gibi seviniyor: Mükemmel bir program! Tam istediğimiz. bizden evvelki nesillere sormalarının daha münasip olacağını hatırlatmak isteriz. İşte biz edebiyatta bu çürük zihniyetle mücadele etmek istiyoruz. Yazılarımızda ne dünün mızmız ve soluk hislerini ne son zamanların renksiz ve dar Ayşe. Fakat gülünç olmamak güçtür! * * * Bu mukaddimenin bir de programatik kısmı var. her şeyden evvel duygularımızı başkalarının manevî yardımına muhtaç kalmadan ifâde etmeye çalıştık. İnsan bu satırları okuyunca derin bir “oh” çekiyor. yine yedi genç şöyle diyor: “Göğsümüzü gere gere söyleyebiliriz ki taklitten. kendi dar hususiyetimize. Kariler aynı his ve fikirlerin değiştirile değiştirile kendilerine sunulmasından bıktılar. Yazılarımızı tetkik ediniz. “başkalarının manevî yardımına muhtaç kalmadan” yaratan bir ibdâ” var. “Değiştirile değiştirile karie sunulan” his ve fikir yok. Fatma terennümünü bulacaksınız. yepyeni duygular ve düşünceler var.751 Bu mukaddime ile şuna bir kere daha imân getirdik. hasretini çektiğimiz edebiyat… Haydi bakalım. “siz”. aşkımıza. … Ve sonra mevzularımızı da kâbil oldu kadar genişletmeye çalıştık. “o” yerine içtimaî “biz”. “Hep aynı vefâsız sevgiliden başka bahsedecek bir şey bulamıyor musunuz?” diyenlere onu bize değil. yedi genç. “Vefasız sevgili” yok.

bezginlik. _____________ Şair dalgın yürüyor. bedbîni. mızmızlık tam manasıyla bu eserde de hâkim. tabiat tasvirleri yahut da vefâlı veya vefasız “o”! Duyuş ve düşünüşte bir ayrılık sezemedik: Edebiyatımızın müzmin hastalığı. içi kor.752 Açtık. Şekilde hiçbir yenilik göremedik. ağlarım. okuduk ve kapattık. yine sen bugün de paçavralarla giyin Yarın sıcak bir örtü hazırlıyor sana kar… . Aynı vezin. Saçları kar. yolcu. _____________ Ağlama!. Sanki bu mukaddime başka bir eser için yazılmış da yanlışlıkla bu kitabın başına geçmiş gibi. Her gülen ses bir feryat ____________ Bu gençliğimi yakan zehirli bir mısrâdır Benliğimin üstüne çöküveren bir dağdır. İşte misali: Bir gün oldu. _____________ Feryat eder ve bağrımı yumruklar. Bir de ne görelim? Eski tas. _____________ Kalbim son aşkımın dedim artık mezar budur Yalnız kalan içimdeki bir dinmez ağrıdır. Mevzularda bir tazelik bulamadık: Yo. yine şairin kendisi: Ben. gönlümde kayıp ettim ilkbahârı En acı tevekkülle saydım dakikaları ___________ Gençlik emellerinin dağıldı çiçekleri ____________ Gördüm sular ağlıyor. hayat dediğin _____________ Ne çıkar boş midene yetmezse gündeliğin _____________ Gel. Hasretimiz dinmedi. ya.. eski hamam. Bir masaldır. aynı ritim. Bütün bu beklediklerimiz gelmedi..

Bu hava. oflayan mütevekkil. ağlayan. zannederim. yılmış. uyuyunuz çocuklar Bir beşik kadar rahat bu karanlık çukurda _____________ Onların da kalbinde bin azâbın ateşi _____________ Yirmi yıl yer üstünde sürünüp duran beni * * * Bu misaller. hıçkıran. Hepsinin yüreğinde boğulan bir hıçkırık. çökük. şu “Kuşun Şarkısı”nı dinleyin: Soldu nârîn sakları hâreleyen ihtişâm… Bahârın kucak kucak dağıttı çiçekler Dinmeyen bir kederle ağladılar bu akşam. soluk. bu kitabın içinde esen hava hakkında bir fikir vermeye kâfîdir. yiyiniz yarasalar. yıpranmış. Çözülmeyin ömrümü koparın damar damar _____________ Yine bahtiyârsınız. ölüme teşne. öldünüz gün görmeden! Uyuyunuz çocuklar. neşesi zoraki. yıllardır boğan. bize hiç yabancı değil. Yine ağlayan. tıkayan. bezmiş. gülmesi sahte. Bakın. güller bile ağlamak mecburiyetinde! . gel sürüsüz çobana ! _____________ Sıcak gözyaşlarımla ısıttığım bu kalbi Yiyiniz yarasalar. bükük gençlik! Hani canlılık nerede? Nerede kanlılık? Hani “dar husûsiyete az yer” veren şair? Nerede “mızmız ve soluk” hislerden uzak genç? Bu gençlerde mızmızlık o kadar sâri ki “tabîat”ı bile mızmızlaştırıyorlar. Bizi. mahzun. uçuk. bunaltan hava… Edebiyat-ı Cedîdecilerin kustuğu hava.753 _____________ Hasretin bir tükenmez intizâr oldu bana Sen bir güzel kuzusun. Güller söyle ne yapsın artık ağlamasın da ilah… Görüyorsunuz ya artık yapılacak başka bir şey yok.

1928. Onun için yedi gence son yedi kelimemiz: Gençler! iddiâcı olmaya hak kazanmak için çalışın!.754 İtiraf edelim ki bu “Yedi Meş’ale’de kuvvetli mısralar. s. Malzemeyi kullanmayı öğrenmek ve hedefe götürecek yolları bilmek için “çalışmak” lâzımdır. s. yorucu bir cehd ve cidâlin yemişidir.76. Program bir hedeftir. 10 Mayıs.5. Yedi genç mukaddimedeki programlarını tatbik etmiş olmaktan daha çok uzak bulunuyorlar.3. Tok Sözlü HAYAT.. İstidat sadece bir malzemedir. güzel görüşler.. “Sanat” uzun. 6 . c. keskin ve kıvrak çizgiler yok değil. Fakat bunlar yalnız genç şairlerinin “istidat”ını ispat eden kıvılcımlardır.

makale sahibinin yazısında evvela “roman. Tamamlamayı istediğim eksiklik. lâkin bu “küçük hikâye” ile benim bahsetmek istediğim “kısa hikâye” birbirinden o kadar farklı duruyor ki bende çaresiz bu kısa yazıyı yazmak mecburiyeti hâsıl oldu. Bu nev’ hususiyle İngiliz edebiyatında nesrin çok mühim bir unsurudur. “roman”. büyük hikâye ve küçük hikâye” diye tamamıyla indi bir şekilde üç tasnif yapması.755 “KISA HİKÂYE” HAKKINDA Edebiyat Meseleleri: Birkaç haftadır “Hayat”ta roman ve hikâye hakkında etütler çıktı. “Kısa Hikâye” o kadar sistematik bir şekildir ki. saniyen de teferruâtı aşağıda göstereceğim “kısa hikâye”den bahsetmemesidir. “kısa hikâye”ye nispetle daha çok uzun ve gerek mevzu”. diğeri bilâvâsıta olmak üzere iki fayda beklenir… Bu faydalardan direkt olanı talebenin sadece nesrin bu şeklini öğrenmesi indirekt olanı ise daha yeni gelişen genç zihinler de “sistematik çalışma”ya karşı cazip ve eğlenceli bir vasıta ile alâka uyanmasıdır. Muharrir. zira bahsedeceğim mesele her ne kadar Türkçemizde şimdiye kadar tatbik sahası bulmamışsa da ecnebi edebiyatında oldukça mühim bir mevki tutuyor. gerek tertip ve gerekse karakterleri itibariyle birçok esaslı başlıkları hâvîdir. bu “sistem” iddiamı en azdan dört beş misal ile okuyuculara bu yazıdan beklediğimden daha iyi ispat edebilirdim. “Kısa hikâye”ye gelince bu. “roman”dan büsbütün ayrıdır. Yalnız bu aralıkta her nasılsa gözünden kaçmış mühimce bir nokta var ki bu yazımla sırf buna temas etmek istedim. Makale sahibi yazılarını biraz fazla umumî hatlarla çevirmiş olmakla beraber mevzuunu hakikaten itina ile benimsemiş görünüyor. Muharrir vakıa “küçük hikâye”ye dair uzun bir paragraf yazmış. Yazıların sahibi eğer mütalâalarını universal değil de sırf Türkçemizi göz önünde bulundurarak yürütmüş olsaydı belki şu satırların onun makalesini tamamlayacağı zannetmeye kendimde cesaret bulamazdım. mekteplerde bunun talebeye öğretilmesinden biri bil-vâsıta. Tarif: “Kısa hikâye”: . demin de dediğim gibi üç indi tasnif yapmış hâlbuki ecnebi edebiyat kitaplarını açanlar görürler ki nesirde biri “roman novel” öteki de “kısa hikâye short story” diye belli başlı iki tahkiye şekli vardır. Eğer yazımı birkaç sütun içine sığdırmaya değil de genişçe bir etüt haline koymaya karar vermiş bulunsaydım.

10. Karakterin sayısı çoğalınca 10’uncu şartın temini tehlikeye düşer. cilt 3. fakat tamamıyla açmaz Demek ki şu klasik tarife göre bir yazının “kısa hikâye” olabilmesi için on iki şart vardır.756 123456789- Kısa ve Hayali Tahkiyedir ki Ancak birkaç karakteri Teferruatı teksif edilmiş ve Bir plan dairesinde cereyan eden vukuat şekline konulmuş Vak’anın kahramanı veya herhangi bir minor karakteri tarafından Hareket. Poe’nin bu şartın hududunu aşıyor zannedebilecek olan “Kızıl Ölümün Maskesi” kanunlarına ve zihnin makul telakkisine mugayyer” manası yoktur. 1Kısa: vasatî iki binden üç bin kelimeye kadar “kısa hikâye” daha uzun yazılacak olursa tıpkı elde tutulan lüzumundan fazla bir değnek gibi idaresi müşkülleşir. felsefi veya ruhî mukaddimelerle başlayan. En sonunda. vak’aların ve tasvirlerin hulasa asıl mevzula doğrudan doğruya ilişiği [*] Hayat . 2Hayalî: hakiki bir vak’aya istinat etmeyerek. yahut da bizzat muharrir tarafından gâibsa’yasıyla anlatılan. 345Tahkiye: “Kısa hikâye” ne bir şiirdir ne de bir makaledir.Bir mücadelede 12. karakter tahlili veya vakıa muhitinin tasviriyle. periler ve esrarengiz mekanizmalar gibi aklın kabul edemeyeceği uydurmalara da yer vardır manası çıkarılmamalı. bütün karakterleri teker teker oradan çıkartan bir Denouementle bağlı yahut da şüphe ve kararsızlığı birden kesip atarak ortadan kaldıracak Climaxla neticelenen. sayı 58 . zira bu takdirde “kısa hikâye”nin bel kemiği olan 10’uncu şart tamamıyla temin etmek tehlikeye düşer. ilmi. action. Bu şartlardan izaha muhtaç olanları teker teker alalım.Okuyanda tek bir intibâ’ bırakan 11. 10’uncu şartın teminine en kısa yol teferruatın teksifidir. ya okuyanın zihnindeki suallere birer birer cevap veren mütekellim. “Hayalî” kaydında tabiatın muhâverelerin.Yalnız artistik bir tarafından gösterir. Lüzumsuz [*] hikâyesinde bile keskin gözlü bir kari müddeanın ispatını bulabilir. Yalnız bundan “kısa hikâye”de zümrüd-i ankâ gibi.

İnsanla fevkattabiâ kuvvetler arasında 5. “Mücâdele”nin tarifi. Dikkat olunursa görülür ki deminden beri saydığım bütün şartlar ve bir tek noktanın etrafında toplanıyor. Climax hikâyenin ya en son cümlesinde olur yahut da arkasında bağlı bir denouementle birlikte bulunur. içtimaî yahut da iktisadi bir cepheden bile gayet iyi tanıyabilen ve hatta iyi işlenmiş bir hikâye de yalnız bir defa okuduktan sonra bile ezberinden mükemmel bir tasvir yapabilir. okuyanda tek bir intiba ve his bırakması şartıdır. 10. İşte bu şart “roman”la “kısa hikâye”yi birbirinden en keskin çizgi ile tefrik eder. Mücâdele Strugle şu şekillerde olur: 1.“Kısa hikâye”nin bel kemiği. “iki kuvvetin çarpışması”dır.İnsanla tabii kuvvetler arasında 4.“Kısa hikâye”nin en mühim hususiyetlerinden biri de daima bir “mücâdele” göstermesidir. belki hikâyeyi anlatan kimse onlara yalnız tek bir cepheden bakar ve yalnız kısa ve artistik bir tasvirle iktifâ eder. “Amontilado Fıçısı” ile “Kurbağa”da “intikam”dır ve ilah… 11.İnsanla tâlii arasında 12Karakterler “kısa hikâye”de hiçbir vakit tamamıyla açılıp gösterilemez. tıbbî. 6Vukuât bir zincirin halkaları gibi ve daima Chronological bir sıra ile aynı zamanda ehemmiyetleriyle mütenâsip bir surette büyütülmüş olarak dizilmelidir. Birinci şekle en güzel misaller “Poe”nin “Perenis”. . Hikâyeyi anlatan kimse. İkinci şekilde denouementle.757 olmayan bir cümlenin hatta bir tek kelimenin bile “kısa hikâye”nin bünyesinde yeri yoktur.İnsanla hayvan arasında 3. hikâyenin başından bir birini arkasına dizilen sualler cevap verir ve aynı zamanda bütün karakterleri.İnsanla kendi nefsi arasında 6.İnsanla insan arsında 2. “tenasüp”süz bir tertip meselâ başı gövdesinin iki büyüklüğünde veya bacakları sadece “gülünç” bir yazı meydana getirir. okuyanlara: “Buna da ne oldu?” sualini sordurmadan ortalıktan birer birer siler ve kaybeder. Climaxa varmak için geçilmesi lazım gelen yollarda rastladığı vâkıaların en mühim bir veya iki safhasını gösterir ve bu kadarla iktifa eder. Bir karakterin ilmî. 9. “Valdemar Meselesindeki Hakikatler” ve “Beyazî Portre” hikâyeleridir.“Kısa hikâye”de bir Climax mutlak surette lazımdır. Birkaç misal alalım: “Poe”nin “Kızıl Ölümün Maskesi”ndeki tek bir intiba “ölüm”dür.

hikâyeyi okumaya başladığı zaman tâ ilk cümleden itibaren her an yeni bir “tereddüt suspense”den doğacak yeni bir sualle karşılaşmaya hazırlanır. Ekseriya daha birinci sualin cevabı verilip de satırların altındaki çizgi durmadan bir ikinci veya üçüncü sual başlar ve bu böylece yazının mu’in bir noktasında okuyucu bir veya müteaddit suallerin mukadder cevabını bekler durur. Demin de dediğim gibi eğer bu yazımı genişçe bir etüt haline koymaya karar vermiş bulunsaydım. Bir satırın bulunmaması o satırda “alâka” uyandıracak bir mahiyet bulunmamasına delalet eder ki karin şevkini kaçırmaya sebebiyet verebileceğinden bu nokta çok mühimdir.758 “Kısa hikâye”ne kadar sistematik yazılırsa okunması cihetinde de o kadar sistematik bir sa’ya muhtaçtır. “Kısa hikâye” bu kadar sistematik olmak ve bu kadar cazip birçok hassalara mâlik bulunmakla beraber çok yazık ki Türkçemize (resmen diyeyim)girmemiştir. “Kısa hikâye” muharriri bu cihetten ulvîyetle istifâde etmek isteyeceği için yazısına zaman zaman fasıla verir istifham çengelleri yerleştirir. Bunun için bir de masal söyleyen bir kimsenin en ziyâde dikkat ettiği cihet. “Edgar Allen Poe”nin “Fantastik Masallar”ını okuyunuz. (daha ileri giderek diyebilirim ki planları deminden beri göstermeye çalıştığım sistem dairesinde hazırlamayı akıllarından bile geçirmeyerek) kısa hikâye yazmış olabilirler. “kısa hikâye”nin nasıl okunması lazım geldiğini de uzun uzadıya anlatırdım. istisnasız hepsinde de o kadar kendinizden geçersiniz ki okumanızın ortasında kazara zihniniz masaldan ayrılsa kendinizdeki gayr-i tabiî hali derhal görürsünüz: ya merak ve heyecan içinde tırnaklarınızı kemiriyorsunuzdur yahut da o ana kadar nefesinizi öyle dar alıp vermişsinizdir ki kendinize gelir gelmez muhakkak derin derin içinizi çekersiniz. beklediği sual önüne çıkar çıkmaz derhal başladığına bir işaret koyar ve “tereddüt” devam ettikçe satırların altını çizer. Yalnız bu araştırma da elbette mu’în bir sistem dahilinde yapılmalıdır. Türkçede benim bildiklerimin arasında “kısa hikâye” denebilecek bir yazı olarak Selahattin Enis Beyin beş altı sene evvel . İşte bir kari. Bir “kısa hikâye”de altı çizilmeye değmez. ihtimal farkında olmadan. Bazen çengeller müteaddit olur ve daha birisi çözülmeden bir ikinci yazının gövdesine ilişmiş bulunur. nefesleri kesilmiş bir hali getirmeyi bilir. Esâsen iyi bir “kısa hikâye” muharriri okuyucularını nasıl dilleri tutulmuş. kendisini dinleyenlerde lüzumu kadar kuvvetli bir alâkanın uyanmasıdır. aksi halde kendisinden beklenilen tesirler elde edilemez. bununla beraber kendiliğinden anlaşılır ki bir “kısa hediye”nin ne gibi şerâit altında tasarlanıp yazıldığını bilen bir kari okuduğu esnada yukarıda saydığım bu on iki noktayı hikâyenin içinde görmek ister ve araştırır. Bazı muharrirlerimiz.

s. 1928.759 okuduğum ve teferruatını şimdi iyice hatırlayamadığım “Sara”sını gösterebilirim. s. öyle ki bu tasvir bana “artistik” olmaktan biraz daha ileri geçmiş görünüyor.18. 21 Haziran.82. 19 .4. Kenan Halit HAYAT. “Hayat”ta birkaç haftadan beri çıkan roman ve hikâye hakkında makaleye şu kısa yazımla ufak fakat mühim bir nokta ilave etmek istedim. c. Gönül istiyor ki bu çok güzel aynı zamanda sistematik şekil Türkçe’mizde de layık olduğu mevkii kazansın ve hususiyle son zamanlarda artık usanç vermeye başlayan durgun yeknesaklığı ortadan kaldırmaya yardım etsin. Bununla beraber bu hikâyede “kısa hikâye” şartlarına münâfi bir noktanın bulunduğu şimdi aklıma geliyor: “Sara”nın karakteri lüzumundan fazla açılmış ve gösterilmiştir.

çiçekleri koklamak. Bugünkü kadın ediplerimizde olduğu gibi Madam de Stael ve George Sand'ın muasırları olan kadın ediplerinde de açılmak. Gene teslim edersiniz ki edebiyatın benim gibi profanları pek çoktur. “gökleri üzerinde dinleten derin kalpli tabiata” duygularının olanca şehvetiyle vurgundurlar. Karilerimi gıpta ettiğim beye yabancı bırakmamak için Jean Larnak'ın muasır Fransız kadın edebiyatı hakkındaki irşatçı tahlillerini hulâsa edeceğim. Fakat bunlardan hiçbiri bugünküler gibi toprağa bu derecede ihtiras. yani sırlarını faş etmek temayülü ve erkekle çocuğu tecessüm ettirememek iktidarsızlığı görülür.onların beş duyguları önünde bir avdır. Erkek. yemişleri okşayarak ihtirasla yemek en sıcak zevkleridir.760 BİR ARZU… Nahit Sırrı B. kalbin sızılarından. bu derecede şehvet ve iptilâ ile dalmamışlardı. Bu hissin tesiri altında tabiatla baş başa kalmak istiyor ve onun her ot ve böceğine gönülden hayran oluyor. Teslim edersiniz ki edebiyatımız sizin gibi mütemadî bir alâka ve ihtirasla takip edebilecek münevverler pek azdır.E.» sözü bugünkü Fransız kadın ediplerindeki yaban duygu iptilasına en sadık bir tercümandır. tabiata daha yakın olan kadın. ölümden kaçmak için bir vasıta olan bu tabiata dalış. erişilmez ve az çok mücerret bir ideale doğru yükselmeğe bakarken. Çayırlara serili uzanmak. Hayatın adiliklerinden. senelerin getirdiği inkisarlardan. Yalnız bugünlerde aşırı tabiat aşkım George Sandların muasırları olan kadın ediplerde göremeyiz. 1900 romantizmi de hasselerini azat etti Bugünkü kadın edipleri içi her şey . pek lüzumlu bir yoldaşı olan erkeğin yanında katlandığı mihnetlere bir teselli olur ümidiyle tabiata teveccüh ediyor.’e «Les nouvelles Litteraires»in 19 Kanun-i sani nüshasında «Fransa’da Kadın Edebiyatı»nın muasır ruh ve temayülleri hakkında Jean Larnak imzasıyla yazılmış bir bendi mukavemet edilemez bir gıpta ile okuduktan sonra bilâihtiyar sizi hatırladım. Bugünkü kadın romancıların bütün kadın kahramanları. Arz ettiğim bendi belki okumuşsunuzdur. Mme de Noailles' in: «Ben artık kâinatı tadan ve içen bir sevdalı ağızdan başka bir şey olmak istemiyorum. muasır Fransız kadın ediplerinde . deniz ve ırmakların sularında çırpınmak. 1830 romantizmi kadınların kalplerini azat etmişti. Bunların eserlerinde vakıa tabiat manzaralarının tasvirleri ve hatta Rousseau'nun tesiriyle mukaddes ve aziz tabiatın medih türküleri vardı.

761 umumî bir temayüldür. 7 Şubat. s. İstiyorlar ki dünya bir duygu mahşerine dönsün. mehip anaforlarını hiçbir zaman teslim ve kabul etmeyecektir. Bunlardan birini dinleyelim: "Erkeğin hendesî kafası kadın deryasının gizli. Onlar hep akl ü hikmet ararlar. 115. Bu kadınlar havas ve kalplerinden aşırı taleplerde bulunmak iptilasındadırlar. Acaba Nahit Sırrı B. İstiyorlar ki anlamak yerine duymak kaim olsun. bu noktadan bizi tenvir etmek istemezler mi ? Mustafa Şekip HAYAT. Bunları böcek. 3. çiçek. On beş yirmi seneden beri Türk kadın edebiyatı ihmâl edilecek gibi değildir. nr. . anlaşılmamış. Fakat temayül ve simalarının toptan teşrih olunduğunu hiç hatırlamıyorum. İstiyorlar ki bir duyma ve titreme makinesi olsunlar. 1929. Deniz dalgalarından hiç böyle şey istenir mi?„ Muharririn kadın üslûbu hakkındaki fikirleriyle kadın edebiyatının teceddüt etmemezliği ve hasselerinden ötesine geçemeyeceği hakkındaki hükümleri beni alâkadar etmez. c. E. kimini fisik ve sefahate boylatmıştır. Burada enteresan olan cihet bugünkü Fransız kadın edebiyatının hakim ruh ve temayülünün fikir adamlarına lâzım olacak bir şekilde tanıtılmasıdır. ot ve yemişlere koşturan aynı kaçmak arzusudur. Bunların eserleri çıktıkça tek tek tenkit edilmişlerdir. yahut hiç olmazsa duymak anlamaktan fazla olsun.5 . Bunun için bütün itirafları hüzünle dağlıdır. Gene bu arzudur ki kimini isyana.

Bir hak mürşide bağlı destim benim. fakat Bektaşiler beyninde pek meşhur olan bir nefesinde: Söyleme ey zahit yalan dinlemem. Bektaşi olmak için bir merasimden geçmek lâzımdır ve buna “Nasip” derler.762 DERTLİ HAKKINDA Hayat'ın yüzüncü nüshasında A. Talât Beyin ifadeleri pek doğrudur. Dertli'nin filhakika Koyunpazarı’ndaki cami kabristanında medfûn bulunduğu hakkındaki A. Şimdi ben öldükten sonra oğlumun adının Osman olduğunu delil ittihaz ederek benim için «Bektaşi değildi» demek.Talât Beyin dîvânında olmayan. A. Dertli «Pir Sultan» dan ziyade mutaassıp bir mutasavvıftı. Bir vakit bozulmaz abdestim benim" demiş olduğu gibi daha ileriye giderek: "Gülbank külüngiyle zahit ekher" . Bektaşilerin birçokları Kadirî. yirmi beş yaşında iken doğan çocuğumun adını Osman koydum. Ankara’da bulunduğum zaman Rıza Tevfik'in Peyam Gazetesi’nde Dertli’nin. Çünkü Bektaşiler Bektaşi olarak doğmazlar. Rufaî ve emsali tarikatlara mensup olmuşlardır ki Âşık Dertli de evvelce «Halvetiye» tarikinden olduğu halde sonra Mustafa Baba isminde bir zaten «Nasip» alarak Bektaşi olduğu muhakkaktır. Talat Beyin. Binaenaleyh «Ömer» ismindeki oğlu Dertli'nin Bektaşiliğe intisâp etmezden mukaddem ve Bektaşilerin bu itikâdına vâkıf olmadığı bir zamanda doğmuş olduğundan ismi Ömer kalmıştır. Meselâ ben kırk yaşında Bektaşi olmuştum. doğru mudur? Bundan başka Dertli’nin Bektaşi olduğu kendi asariyle müspettir. Ziyaettin Fahri Beyin tenkidine cevaben intişar etmiş olan kıymetli makalesini okuyarak Âşık Dertli'ye ait mahdût olmakla beraber esaslı tetkikâta müstenit malûmatımı arz etmeyi muvâfık buldum. Bursa’nın Beypazarı’nda ve sonra Rumeli’nin Beypazarı’nda tevellüt ve yeniçeri vak'asında öldürülmüş olduğuna dair yanlış mütalâaları havi neşriyâtını bir mektupla kendisine bildirerek tashih ettirmiştim. Sen gibi günde beş vakit kirlenmem. Şu kadar ki oğlunun isminin Ömer olmasını delil ittihaz ederek kendisinin Bektaşi olmadığına dair mütalâa doğru değildir.

Bektaşiden başka diğer tarikat mensuplarına bile Kızılbaş demiştir. Yakın zamanlara kadarda Bektaşi muhabbetlerine girilerek onların bazı ferî usul ve itikâtlarına vâkıf olunduğu vaki olmuşsa da gene esas usulleri hakkında esaslı malûmat alınamamıştır. c. Hele Anadolu içinde bu kabil olamazdı.rim senin bilmiş ol. Kırklareli Halk Musiki Cemiyeti Reis ve Muallimi Vahit HAYAT.Talât Beyefendinin Dertli kitabının pek yüksek kıymeti haiz olduğunu makam-ı şükranda beyan etmeği de bir vazife addeylerim.763 “Kafanı ezerim senin bilmiş ol" diye başlayan diğer bir mısraında da. Bu bapta son zamanlarda vuku bulan neşriyatın kâffesi efsane mahiyetinde kalmıştır. 14 Şubat 1929. Dertli de başka bir nefsinde Bektaşi olduğu halde çenelisine Kızılbaş dediklerini söylemek istemiştir. A. "Dinini si. hatta söyletmez... . Nasibini almamış bir kimse böyle şeye cesaret edemez ve ederse mutlaka onu “münkir. Musikiye mensup olduğum sebeple halk şiirleri meyânında eskiden müridi bulunduğum Bektaşilik dolayısıyla da bütün Bektaşi şairlerinin nefeslerinin notalarını cem etmiş olduğundan halk bilgisi ve halk musikisine bir hizmet edebilmek emeliyle bunların bestelerini neşredeceğim için bu eser ve vesikalarıma istinaden Dertli hakkındaki ufak bir malûmatımı aynı hizmet endişesiyle arz ettim. demiştir ki dini bütün bir Sünni bunu söylemez. münafık. 5. nr. Dertli'nin Aleviler köylerine gittiği için onlarla hemhal görünmek istemiş olması ifadesine gelince: Dertli'nin yaşadığı devirde Bektaşilerin içine girip de Bektaşi veyahut Alevi görünmenin imkanı yoktur. s. Bundan başka halk her zaman Kızılbaş ile Bektaşiyi birbirinden ayırmamıştır. Şu itibarla Dertli heyecanlı bir halk şairi olmakla beraber çok imanlı bir Bektaşiydi. 8. 116. müfsit” addederek öldürmekten çekinmezlerdi.

hem de daha nazik ve müşkül oluyor. (1908’den Beri Türk Edebiyatı Tarihi) serlevhası altında hazırlamağa çalıştığım eser ikmal edilince. Paris’te bu seneki Femina mükâfatı edebîsini kazanan bu (Georgette Garou romanını okurken ne acı hissettim! Türkçeden başka bir lisan bilmeyen bir edebiyat meraklısı için bizdeki neşriyatı bir değil on kere de okumak mümkünken. Ve emrin telakkisinden sonra.. Bu vesile ile ve muhtemel bir tenkide cevap olmak üzere ilâve edeyim ki. böyle bir eseri. bazen de muasırlarının hemen hiçbirinde görmediğimiz kadar sade ve saf bir lisanla yazmıştır. açık Türkçe cereyanını meselâ tâ Naci'ye kadar götürmemek de itirazı celp edebilirdi. Ziya Paşa ve Kemal’i bırakarak Hamit’le başlamak kabili itiraz olduğu kadar. resmen men edilmiş olan edebiyatın hürriyetini kazandığı 1908 senesinden ve adına «On Temmuz İnkılabı» denen tarihten başlatmak zarurî idi. sade bu romanını anlatmağa hakkım var. bu mükellefiyet daha cazip.. . Bu sebepledir ki. Şekip Beyefendinin de pek vakıfâne söyledikleri gibi. hazırladığım eser için mebde olarak Türkiye’de edebiyatın serbesti kazandığı tarihi muvafık buldum. buna derhal itaatle vücuda gelecek pek basit taslağın lâyık gördükleri teveccühten beni mahrum edeceğinden korkarım. Çünkü bazen kızıl bir mürteci kesilen bu şair. işte az çok okumaya çalışan bir adam olduğum halde ne kuvvetli bir muharrirden haberim bile yokmuş! Ve kim bilir bilmediğim ne kıymetli eserler var! "Georgette Garou’nun kabında muharriri Dominique Dunois’nin daha altı eseri olduğu hâber veriliyor. bu satırların muharriri için bir mükellefiyetti. Kadınlarımızın on beş yirmi seneden beri edebiyat hayatına getirmiş oldukları eserlerin umumî temayüllerini ve kadın ediplerimizin şahsiyetlerindeki ana hatlarını çizmem için. Şimdiki halde.. Binaenaleyh. Ve bu tarihten beri de. Şinasi. ihmal edilemeyecek bir mevki kazanmışlardır. üstadın emirleri de zannediyorum ki icra edilmiş olacaktır. tahrir hayatımın pek şerefli bir mükâfatı saydım. Bunları da okuduktan sonra bu romancı kadın hakkında umumî intibalarımı yazabilmeği isterim. işaret ettiğim eserimde onlardan dikkat ve itina ile bahis.764 BİR EMİR VE BİR KİTAP HAKKINDA Mustafa Sekip Beyefendi üstadımızın Hayat’ın 115’inci nüshasında bana hitaben neşrettikleri makaleyi. edebiyat hayatına giren kadınlarımız gittikçe çoğalarak. mebde olarak siyasî teceddüdümüzün açıkça başladığı Üçüncü Selim devrini almadıktan sonra. izhar buyurdukları arzuya gelince. Neşriyat hayatımızın feci fakrini.

gece karısıyla kavga ederek bağırır: . Ve hele erkek. Georgette bir türlü hâmile kalmıyor. Fransa’nın büyük şehirlerden uzakta. gözlerini kapadığı zaman topraklarının kapanın elinde kalmayacağını bilmek. onu kovmak ihtiyarın hatırına gelmemiştir. dünkü uşak. Fakat. Georget’in kocası kıskanılmaya lâyıktır. kendisini sevdirmek için hiç bir şey yapmamış ve iki sene süren niza esnasında o kadar uzak ve adeta bigâne kalmıştır ki. gece sinemaya gidebilmek için bir çörek ve kahve ile akşam karınlarını doyururlarken.Çocuğu yapacak kadındır! Öyle mi? Georgette şu. Georgette'in gidip kocasını da sürüklediği doktor. Roman. halde ne yapacağını bilir. uşakları idi. dul ve ihtiyar büyük annesinindir ve babası öldüğü ve annesi birine varıp Paris’e gittiği için. buğdayı. iki senelik bir inattan sonra büyükannesini kendisiyle izdivaca razı ettiği adam. bunun oğlan olanına mallarının yarısını bırakacağını bildirir. daha doğrusu torunu. Bütün asırların sakinlerini toprağa şiddetle merbut ve iktisada çılgınca riayetkar olarak birbirlerine devrettikleri bir köy. sırf o gün. bu oğlanla kardeşini kovacak mısınız? . bunun er geç olacağı hakkında ne derse desin. bunu bilerek sükûn ile gözlerini kapamak istiyor. Bu tehdit. Sublaines köyünde. çok uzakta bir köyü. Ve izdivaç günü. onun günden güne artan tehditleridir! Çünkü o. on sekiz yaşında. Fakat ertesi gün iştedirler. kocakarı lakayt ve her ay geçince daha gazuptur.. zevç ve zevceyi çıldırtır. eti. Fakat evvel emirde büyükannesine sorar: -Çocuğum olursa. bu fakat. Hele sadece bir uşak olursa! Çünkü. Halbuki eski uşağın çocuğu olmuyor. bütün bu köylüler zengin oldular. Çalışan kolların ne kadarını cihan harbi yedikten ve havaic-i gıdaiye ürkünç bir şekilde yükseldikten sonra. yeni evliler toprakla uğraşmazlar. bir gün bütün mal kendisinin olacaktır. ihtiyar kadın. Sonra bir gün tehdit eder: evlerine alınmış ve bedavaca çalıştırılan iki öksüz kardeş vardır ki. sağlam ve genç vücutlarının sevişmesinden başka hiçbir eğlencesi olmayan ve guruba kadar fasılasız bir çalışmakla geçen hayatlarıyla bahtiyardırlar. Georget’in şiddetle severek. evvelden tahayyül edemeyecekleri fiyatlarla sata sata. daima kadına hâkim olduğu bu köyde. Tekdirleri karşısında. yağı. büyükanne. onun izdivaç gününde başlıyor.765 Georgette Garou. Ve sonra. geceleri. esmer ve dilber bir köylü kızıdır. Servet. Erkeğin. belki kendini daha suçlu bulduğu için. Didier. Kendilerine bilâistisna Mösyö ve Madam denilen şehirliler.. Bunun içindir ki. bütün bu köylüler binlerce franga para dememeye başladılar. uşağın evinin erkeği olmasına bile razı oldu. Çok çalışkan ve ciddî bir uşak ki. İşte Georgette bu köylülerin en zenginlerinden birinin kızı.

Tarlaların kuytu bir köşesi. aşkının tesiriyle o hiçbir kıymet vermesin ve kendisini döverek siyah saçlarından sürüklesin ve uzun gözyaşlarından sonra affını kazansın! Georgette bunu bekler. her ayıba göz yuman bu zelil kocayı tahkir eder. sevdalarının hüclegâhı olur. Ve birkaç kadehten sonra üvey baba Didier'yi. Georgette. Karısı ve onun sadakati o kadar mühim şeyler değildir ki! O kavgasız geçen geceden sonra. İki üç sene geçince. . gece sinemaya gidebilmek için akşam yemeği yiyemeyen şehirlilerdendirler ve daima hasut gözlerle seyrettikleri bu servetten hissedar olamadıklarına yanarak. Ve bunun kim olacağını da tayin etmiştir. Fakat hayır. çünkü ilk aşk gecesinde bile Didier karısından ziyade kalbi üzerinde bütün toprakları sarmıştı ve sıkmıştı. Ve bir gün genç kadın kırlara çıkar. adı Cadet olan işçinin bu on beşinci çocuğu dünyaya geldiği zaman. Şu kadar ki. Lâkin. birden bire devrilen bir ağaç gibi büyük anne düşüp ölür. Bu. arkalarından bile bakmadan çocuğunu emzirir. Ve zaten olaydı roman belki olmaz ve belki orada biterdi. Georgette onu kovar. fakat çocuk olduktan sonra. erkek kendine uzatılmış olan yüz frangın göreceği hizmetleri ve kadın her halde ana olacağını düşünerek. köyde işi bilmeyen hiç kimse yoktur. hem de genç olmayan bir mahlûktur. tembel ve serseri. heyhat ki. İhtiyar için. güya sevişirler. eğer nazlanırsa ikisini de nazlanmazsa sade birini vererek. Onu aşığı olduğu topraktan ayırmamak için yapılan bu fedakârlığa. Ve bu musahabeyi iki kadın temdit etmezler. kendisini bulur. ötekinin berikinin tarlasında çalışan bir gündelikçi. Georgette’in aşkı ancak çocuğu içindir. bu köşe hiç de kuytu ve gizli değilmiş. meseleden hemen haberdar olurlar. O kadar ki. yarı iane ile ve yarı aç büyüyen on üç çocuktan başka bir çocuğu daha yeni dünyaya gelmiştir.766 -Evet. Bu çocuk ise onu köye ebediyen bağlayan ve kendilerinden ebediyen ayıran bir zincirdir. ve o anasıyla beraber giderlerken. Romanın ikinci kısmında. Bu ana ile kocası. daha fazla anlamış görünmemek muvafıktır. köyün papazı mektebinin tekmil çocuklarıyla beraber kırlarda gezmeğe çıkmıştır ve çocuklar her şeyi görmüş hem de anlamışlardır. türlü şaklabanlıklarla Georgette’i Paris’e bir gün getirmek ve servetini beraberce yemek sevdasındadırlar. bir erkek satın alacaktır. O günün gecesi. Georgette kocasının isyanını ve tahkirlerini bekler. kocası ve oğluyla yalnız kalır. çocuğun vaftizi için davetli olarak Paris’ten gelen Georget’in anasıyla üvey babası. Yanına iki yüz frank almıştır. ve hatta toprağı ihmal ederek onunla meşguldür. Ve korsajında iki yüz frankla onu aramağa çıkan Georgette.

Aşığı. Çünkü kaç seneden beri oğlu da ondan kaçıyor. otuz beş yaşlarında. Ve sonra. o: «Ben gidiyorum. yeniden uyur. buna bir türlü cesareti yoktur. başını tekrar yastığa kor.767 Üçüncü ve son kısmın başlangıcında köye yakın yegâne kasabanın kahvesindeyiz. Ve bir seneden beri mektebi bitirerek Didier ile beraber tarlalarda çalışan çocuk. Bu kahveyi işleten bir dul kadın. sevişmek için bu aşığa verdiği saatler her ikisi için de az gelmeye başlar. Ve eserin son kelimeleri: Neredesiniz Georgette Garou? sualidir. Lâkin. İçeriki odada da oğlu uyumaktadır. sokulup malûmat verir:— Belçikalı bir ameledir. Georgette amakına kadar sarsılır. daha buruşuklar ve aksaçları gelmeden. bu ayıp içinde yaşayamayacak. Evet. Sonrayı romancı da meçhul bırakıyor. Sonra. Fakat bilmiyoruz ki bu sahih mi? Ve kadın romancı bize bu . onu öpebilir ve bir köpekten başka öpecek hiç kimsesi olmadığına ağlayarak. Georgette kabul eder. nereye olursa olsun gitsinler. Burada. Ve odasını kiraya veren kadın. kocasını uyandırır. sade köpekle veda edebilir. ilk önce telaş gösteren erkek. Her şeyi satıp başka bir yere. bucağından ayrılır. kendine muntazırdır ve onu uzaklara götürür. birden başlayan şiddetli bir yağmurdan dolayı bir kahveye girer. nerelere kadar düşecek ? köyde deniyor ki. beraber kaçmayı teklif eder. adresini bilen Didiyer ona daima para göndermektedir. Yoksa işinden ayrılmıştır ve yalnız gidecektir. Ve hâlâ şayan-ı arzu ve taze kalmış vücudu şimdi arzu ve ihtiras ile ateşten bir libas giymiştir. Bu isim dimağına ebediyen yerleşmiş olarak. sarışın ve yakışıklı bir adamın kendisine bakışından ve söz atışından. o kırlarda geçmiş olan günah hikâye olunmuştur. Didier: — Bana ne.» deyince. Belçikalı. Ve Georgette her şeyi itiraf ederek yalvarır. sakin. Oğluna her şey mektepte anlatılmış. Ve yağmur sebebiyle iltica ettiği bu yerde. güya dönmesin diye. adı Gustave Vanlaert’tir. kendisini bu yabancıya verecektir. Bakışırlar. Fakat eyvah ki bu oğul da mektepte senelerce piçliğiyle istihza edildiği için ona düşmandır! Georgette. Hayatında bir kerre ve ancak birkaç dakika hiçbir zevk duymadan günahkâr olmuş olan kadın. kin duyduğu anasına karşı onunla birleşmiştir. aynı toprağın hizmetkârı oldukları için Didier'ye yaklaşmış. kaçacağı gece.. Georgette Belçikalıya. o yabancı kendinden bıkarsa ne olacak. bunu yalvarır. odasını bir iki saat sevdalılara kiralamakla tanınmıştır. Bazı şeyler satın almak için gelmiş olan Georgette. nereye istersen git! diyerek arkasını çevirir. Yangın mı var acaba diye. Georgette köye döner. nerede? Tekmil malını bırakarak giden ve kendisini geçkinlik bekleyen kadın. hiç bir menfaat mukabilinde olmadan kendini seven adama teslimi nefseder.

768 kadını o kadar maharetli bir tarafgirlikle sevdirmişti ki.. 28 Şubat. 1929. c.. s. 15. nr. Ve neticedeki bu meçhuliyet ne güzel !. 17. . Nahit Sırrı HAYAT. 16. 118. bir büyük şehrin o maske gibi boyalı yüzlerini gece yarısından sonra sokakların loş köşelerinde göstererek insanı çağıran kısık sesli bir kadın olması ihtimali yüreği sızlatıyor. (Romanı Bitiriş Tarzları) makalesini yazarken bu kitabı okumamış ve bu hatimeden bahsedememiş olduğuma acınıyorum.5.

haysiyetinden bu kadar kaybettikten sonra.. diğer taraftan metni tarz eden resimlerin istilâsı altında kaldı. Onda bizim mantığımızı yadırgatan satırlara tesadüf ederek bilmeliyiz ki yüksek bir sanatkâr intibaı karşısında bulunuyoruz. Onun bu samimi sanatkarlık kudretinden doğan şu temayülünü. ticaret mahiyeti aldıktan sonra. tedrisât sütunlarından fikrin bütün şekillerini süpürüp attılar. Dünya matbuatına göz atınca hükmedilir ki. Nitekim “Bize Göre” nin başlangıcı bu isyan ve nefreti karie hemen ifşa etmektir: Gazetecilik. insanın filden. düşünemez ki bu hareketi. böyle yormayan masum bir göz eğlencesi kaldıkça yorgun başın munis bir ilticagâhıdır.. böyle bir adamın kaleminde “maniyerism” vehmetmek. Zaten büyük sanatkârların hepsi böyledir. Haşim’in de her eserinde aynı hissi buluyoruz. Kim ki muvaffakiyetinden emin değildir ancak o tasannudan imdat umar. tatlı bir ninni vazifesini görür. karıncadan. hayatî faaliyette. çocukluk tazeliğine kavuşturan bu karanlıkta. bir taraftan yiyecek ve içecek ilânları. Hatta iri göbekli insanların etrafımızda çoğaldığına bakılırsa. İşte üç dört satır. Atalete düşen güzel bir vücudu nasıl her taraftan yağ tabakaları kaplarsa. gazeteler de. birçoklarının şimdi. Haşim sinemayı anlatıyor: … Sinema. Her zevkini kaybetmiş ruhu. dimağdan çok daha şerefli birer uzuv payesini bulmuştur. Yüksek sanatla samimiyetin münasebeti ezelidir ve ebedi olacaktır. dimağlarını kemik mahfazasından çıkarıp karınlarında taşıdıklarını hükmetmek lâzım geliyor. Beşeri tahassüsler arasında tahalüf görmek istemeyenler yahut sanat eserinde isagocu mantığı arayanlar kerrat cetveli okumalıdır: çünkü bu hassa yalnız onda vardır. zamanımızda mide ve bağırsak. Sahih sanatkar bizi nagehanı şaşırtabilir. basit musiki. Avrupa’da sanatın zaafı! Sanatı kadar irfanı da kuvvetli olan Ahmet Haşim bu kepazeliği hepimizden iyi bilir.769 HAŞİM’İN “BİZE GÖRE” Sİ Büyük bir Garp edibi "Benim bütün isyan ve nefretim. Bugünkü nesrimizin en güzel numunesi onun yazılarıdır. adiliğe ve belâdete karşıdır. yüksek sanatı ve halis sanatkârı anlamamak demektir. Ben en güzel ve en dinlendirici . Dimağ. bazıları basit ve suni bir eksantriklik sanıyorlar: Haşim ki muasır Türkiye’nin en orijinal bir üslûpkârıdır. kendisine müşteri ismi verilmesi daha doğru olan kariin hoşuna gitmek gayretiyle gazeteler. samimiyeti kahreder. leylek ve zürafadan hiç farkı kalmıyor.” diyor. Son senelerde zuhur ederek resimden şiire kadar her sanat şubesine musallat olan tuhaflığına bir manası vardır.

insanın tabiata en yakın kalan güzel bir cinsidir. gelincik ve bülbül âlemi içinde. şüphe yok ki cismi böyle haşin bir zırh ve içindeki ruhu da böyle bir çelik külçesi haline getirmektir. şu sonu gelmez bir akşam alacalığının kederine müstağrak olan iki dağ arasına gittim. Çocukluğumda 1 Orijinal metinde kelime silik olduğu için okunamamıştır. orijinal ve eskimez bir zevk. işte iki misal: Şehir harici Üç dört seneden beri uzak kırlardaki çiftliğinde. Çingene Dün bahar bayramıydı. dostumu temessül etmiş ve onu bir kaya parçasına döndürmüştü. Çingene. *** Genç nesil Ahmet Haşim’i okumalıdır. Benim Katana’de aramaya gittiğim ne kuş ne de çiçek idi. Alnında ne hüzünden ne neşeden eser kalmamıştı. kendi saffetlerine acı acı gülümsediklerine şüphe etmiyorum. çetin sesler peyda olmuştu. bu tunç yüzlü ve fağfur dişli kır sakinleri. ilk bakışta tanımak müşkül oldu. tozlu ve dolaşık yollar üzerinde saatlerce taban tepmiş ve ter dökmüş olanların .bu sene de.. ve emsalsiz bir realist göz bulacaktır. Bu mahzun ve karanlık vadide baharı görmek hayaliyle. ince bir zeka. sırf çingene görmek ve zurna dinlemek iştiyakıyla.. Tabiatın insana yapacağı en büyük iyilik. inekler. arılar. genç nesle Ahmet Haşim’i tavsiye etmelidir. çocuklarımız onda yalnız ifade güzelliği değil. beşerî şekle istihale etmiş birtakım neşeli yeşil ağaçlardır.. Çingene bizzat bahardır. keçiler ve tavuklardan müteşekkil dost bir hayvan çemberi ortasında yan yana âkil bir dostumu ziyarete gittim. Şehirden tamamen uzaklaşan bu dostu. Tabiat.her sene olduğu gibi. saçları vahşi bir inkişaf ile uzamış. bütün şehir halkının şen bir kafile halinde döküldükleri yeşil istikametleri takip ederek Katana Deresine indim. Şehirlerin sarı derisini kırların kızıl derisine değişmedikçe.770 uykularını sinemanın ipek yastıklar gibi başın arkasına yığılan yumuşak karanlıklarına ****1 Sanatı öldüren sinemaya karşı yazılmış olan şu zarif hicviyede ben temiz ve sahih bir zevk isyanı buluyorum. lehçesinde. hayattan bir günün acılarını unutmak için. Zannedilir ki. yani bayramların en tabiisi! Papatya. güneşin ve toprağın kardeşi olmak kabil mi ?. .

yalnız bozuk fonograf sesleriydi . Bu zeki çehreli adam. 120. Roman ve hikâye yazmağa -ne diyeyim tahammül veya tenezzül etmeyen Ahmet Haşim’de ne mükemmel bir tasvir kudreti var. bize mini mini parçalar halinde bu meşhur şehrin. c. bu musikinin vahşî kahkahaları andıran müşabih akisleriyle yeşil vadileri uzun uzun inleten genç bir çingenedir. Heyhat! Dün Katana Deresinde aksi sedaya hâkim. 2. yoklama defteri imzalamaya mahkûm bir kalem efendisi intizamıyla. “Bize Göre”nin son kısmı şairin geçen seneki Paris seyahatine dair enfes notlarla. Ali Canip HAYAT. s. Mümtaz sanatkâra alenen teşekkür etmeyi bir vazife sayıyorum. sarı şalvarlar giymiş. bu mahir avcının kurduğu tuzağa düşmemek için nasıl kanat çırptıklarını görmek. şarkı söyleyen ve el çırpan bir alay genç kız içinde. kırmızı. nr. intibalardan teşekkül etmektedir. Şu altı satırdaki muvaffakiyete bakınız: «Yolumun üzerinde her sabah tesadüf ettiğim bir dilenci var. yeşil.771 gördüğüm baharlardan bugün hatırımda kalan hayal. Ahmet Haşini “Bize Göre” ile Türk edebiyatına bugünün en mükemmel bir nesir modelini veriyor. kendi zevkine göre. benim her sabahki eğlencemdir. birer şaşkın güvercin telâşıyla.» Eski edebiyatçılar. 14 Mart 1929.5. sırf gözlerinin derin elemi ve edasının sakin belâgatıyla gelip geçenlerin merhametini avlar. Paris’e indiği ilk gün her yere tercihen doğru hayvanat bahçesine giden muharrir. her gün tam saat altıyı kırk geçe köşesine gelir ve tam saat ona kadar bir tek söz söylemeksizin. Merhametlerin. böyle zahiren kolay ve basit göründükleri halde ancak müstesna fıtratta sanatkârların kalemlerinden çıkabilecek bedialara «sehlimümteni» derlerdi. tahta zurnasını çalıp. pitoreskini ne güzel gösteriyor. 3 .

Eğer böyle yapmayıp da içinde zahitten. Birçok şairlerin her beyti başka bir şeyden dem vuran gazelleri yamalı bohçaları andırır.. yükselmesi ve inişi vardır.772 “YENİ EDEBİYAT İÇİNDE ESKİ ESTETİK ZİHNİYET” -Muhterem üstadımız Ali Canip B. Eski şairlerimizin hepsi biliyorlardı ki gazel. bunların tam bir mana ifade etmesidir. şairin gayesi bir mefhumu nükteli bir mazmun halinde bir beyit şekline sokmaktır. . Hepsinin başlayışı.yeBu uzun ismi taşıyan makalenizden öyle anlaşılıyor ki genç şairler Garp edebiyatına tamamıyla bigânedirler ve Dîvân edebiyatı kadar eski bir estetik zihniyetiyle mütemadîyen beyit işleyip duruyorlar. Bununla beraber.» diyorsunuz. iki yüz sene sonra gelecek ahfadının böyle bir kaide vazedeceğini düşünmüş gibi bazen beyitleri bile ayırmayarak sizin kaideyi ezelden cerh etmiştir.. baştan aşağı güzel bir abide.. Fakat acaba «Bu edebiyatlarda esas beyittir» gibi umumî bir kaide vazetmek doğru olur mu? Eğer öyle olsaydı bu beyitleri yan yana dizmeye hiç hacet yoktu.. İnce ve zarif Nedim. Eski şairlerimizin telâkkisine göre iki mısraın beyit olması için lâzım gelen şart. meyhaneden bahsedenleri bulunduysa. Beyitlerden birini gazelden dışarı çıkarsanız kuvvetini derhal kaybeder. bu.. değil beyitleri ayırmak. Acem edebiyatından ve onu model yapan Dîvân edebiyatımızdan bahsederken «Bu edebiyatlarda esas beyittir.E. yoksa altında ve üstündekilerden müstakil olması değil. yazılarınız üzerinde bir parça konuşalım.. Halbuki o edebiyatın en güzel parçaları böyle olmayanlardır. Fuzûlî’nin mısra mısra hatta kelime kelime işlenen gazelleri de heyet-i mecmualarıyla güzeldirler. Beyitler arasında manâ irtibatı mecburî değildir. Aralarında öyle sanatkârane bir irtibat vardır ki. Hakikatin böyle olmadığını gösteren en bariz delil. yerlerini değiştirseniz aslındaki kuvveti bulamazsınız. baştan başa aşıkâne söylenen sözlerdir. evvelemirde şekil sonra da ilham kıtlığından olsa gerek. Meselâ Nedim’in Hamamiye’si: işte kat’iyen beyit beyit değil. Eğer Dîvân edebiyatının böyle bir estetik kaidesi olsaydı bütün şairlerin buna riayet etmesi lâzım gelirdi. Nitekim Dîvân edebiyatında müstakil beyit hatta mısra bile söylemek caizdi. Filhakika böyle olmuştur. Dîvânında bunun misallerine tesadüf ettiğinize eminim. genç şairlerin okumadığınızı itiraf ettiğiniz eserleridir.

Sizin tabirinizle (en-semble : bütün) denilen bu heyeti mecmua ise beyitlerin gelişi güzel yan yana dizilmesiyle olamaz. beş beyitten aşağı ve on bir beyitten fazla olmayan bir nazım şeklinde tarif etmeleri de ispat eder ki bu beyitlerin husûle getirdiği bir heyeti mecmua matluptur. Bakınız nasıl: Birinci beyte matla derler ve bunun güzel olması lâzımdır. Makta namını alan en son beytin zayıf olmamasına bilhassa itina edilir. İşte size bir estetik kaidesi ki ne bizim bugünkü anlayışımıza yabancıdır ne de hiçbir Avrupaî edebiyatın telâkkisine muhalif her yerde ve her zaman takdir edilir ki başlayış güzel olmalı. Son darbenin kuvvetli oluşu Avrupaî edebiyatların da kabul ettiği umumî bir estetik kaidesi değil mi?. Onun. Şevketi Ferahi’nin. Dîvân Edebiyatımızın en büyük ve en samimî şairi Fuzûlî bu inceliklere tamamıyla riayet etmiştir.773 Gazeli. Bilir ki müteakip beyitleri daha az güzel yazarsa heyeti mecmuanın kuvveti kesilecektir. Müsaadenizle bir gazelim beraber okuyalım: Ya Rab belâ-yi aşk ile kıl aşina beni Bir dem belâ-yi aşktan etme cüda beni Az eyleme inayetini ehl-i derd'den Yani ki çok belâlara kıl müptelâ beni Oldukça ben götürme belâdan iradetim Ben isterim belâyı çü ister belâ beni Temkinimi belâ-yi mahabbette kılma süst Ta dost tan edip demeye bivefa beni Gittikçe hüsnün eyle ziyade nigârımın Geldikçe derdine beter et müptelâ beni Ben kandenü mülâzemeti itibar ü cah .. çünkü şair de matladan sonra gelen hüsn-i matlaı daha rengin yapar» demesinden anlıyoruz ki ikinci beytin daha kuvvetli olması lâzım. Görülüyor ki bu küçük kaidelerin hepsi bir « bütün » için çalışıyor. hem de hafif perdeden olur. sevgilisine «Sen Yusuf’tan sonra geldiğin için felek senin güzelliğini ondan daha gülgûn yaratmıştır. Üçüncü beyit de kendinden evvelki ve sonrakilerle mütenasip olacaktır. Nihayet son beyitlerde fevkalâde bir incelik görürsünüz: Bunlar gazelin sonlarına geldiği için hem kuvvetli. Gazeline güzel bir beyitle başlayan dîvân şairi onu kendi haline terk edemez. İkinci beyte hüsnü matla derler. sizin söylediğinizden bambaşka bir estetik kaidesi vardır ki tamamıyla bütünü istihdaf eder. Bu tıpkı muhtelif seslerin vücuda getirdiği bir ahenge benzer.

orada bir bütün yaratmak istemiş 1 Metinde kelime silik olduğu için okunamamıştır.774 Kıl kabil-i saadeti fakr u fana beni Öyle zaif kıl tenimi firkatinde kim Vaslına mümkün ola yetirmek seba beni Nahvet kılıp nasip Fuzûlî gibi bana Ya Rab mukayyed eyleme mutlak bana beni Ben bu on altı mısralık gazeli bir feryada benzetirim ki çıktıkça yükselir. eğer kolsuz kadınları sevebiliyorsanız bu gazelin ortadan iki beytini çıkarınız. Gazelin en başındaki «Ya Rab» kelimesinden kendisinden sonra gelen on beş mısraın hepsine de ait olduğunu düşünürseniz beyitler arasında ne kadar kuvvetli bir mana irtibatı bulunduğu derhâl meydana çıkar. kolları ayrıca zarif. Tıpkı «bütün» itibariyle güzel olan Leylâ Mecnun’u mısra mısra işleyen Fuzûlî gibi. Buradaki beyitler ihtimal ki ayrı ayrı güzel bulunur.. Eğer bacakları kesilmiş kadınlardan hoşlanıyorsanız bu gazelin aşağıdan iki beytini ayırınız. Şüphesiz ki yüzü ayrıca dilber. . Fakat güzel olan. Shakespeare ve Corneille kadar Şeyh Galib’i de anladığında şüphe ettiğim aziz üstat! İddia edebilir misiniz ki Hüsn ü Aşk «bütün» gayesiyle yazılı bir abide değildir? Siz onun güzelliklerini mısra mısra görseniz de şair. eğer bu güzel kadını öldürmek istiyorsanız başı olan birinci beytini kesiniz ve göreceksiniz.. bana geliyor ki hiç de öyle değildir. Bir eserini elinize aldığınız zaman mevzuunu ve kahramanların ne şekilde hareket edeceğini daha evvelden bilirsiniz. bütün bunların birbirine uymasıyla husûle gelen endamı ve baştan aşağı kendisidir. Shakespeare'e gelince: dünyanın büyük abidelerini vücuda getiren bu sanatkâr. birleştikleri zaman feryattırlar. “Avrupaî edebiyatlarda ise gaye (ensemble : bütün)dür” hükmünüzü biraz tehlikeli bulurum. Bütün sanatı karşılıklı cevapları işlemekte olan Corneille mükemmel bir ***1cacıdır. Eğer bir feryadı yarıda kesmek istiyorsanız bu gazeli orta yerinden bölünüz ! Bölünüz ve göreceksiniz. elleri ayrıca narin olabilir. yükseldikçe derinleşir ve uzaklaştıkça alçalır. Aşkının ıstırabını bu kadar toplu bir dua şeklinde inleyen şaire. Garp’ta da az tesadüf edersiniz.. üçüncüsü bilekleri. fakat ayrıldıkları zaman hıçkırık. Ben bu gazeli bir kadına benzetirim ki birinci beyti başı. ikincisi omuzları. nükte ve mazmunların da en muazzamlarını yapmıştır. Buna misal olarak gösterdiğiniz Corneille.. ve hepsi birden endamıdırlar. iddianıza rağmen.

Bugün ise. Bir zamanlar. Eski ve mücerret edebiyat telâkkilerinin bin kere sarsıldığı bu zamanda edebiyatın şekil ve gayesine dair hükümler vermek. iddiasını biraz münasebetli göstermek için muhayyel gençlere hitap etmişti. erbabının bedahet telâkki ettiği meseleler üzerinde münakaşa eden Ali Canip B.775 ve eseri bunun için yazmıştır. hüsnü niyetle tetkik edilmiş eserler üzerinde göstermeliydiniz!. 125.. Bendeniz iddia edeceğim ki Garp’ın yeni ve yeni denecek kadar yakın cereyanları da iltifatınızdan mahrumdurlar.. 18 Nisan. kıymetsizlikleri hakkında bir fikir edinmek için şu küçük zahmete katlansaydınız görecektiniz ki onların Dîvân edebiyatı zihniyetiyle hiçbir alâkaları yoktur. bir üstat tarafından da olsa. c. fazla cesaret sayılır zannediyorum. s. Ve gene zannediyorum ki ne Şark’ta söylediğiniz gibi müesses bir estetik kaidesi ne de Garp’ta bunun aksi vardır. Yazıları her ne kadar okunmaya değmezse de. Bizim yeni edebiyatımızı takip edemediğimizi kendiniz söylüyorsunuz. O adeta mistik bir romandır ve son yaprağını koparsanız son perdesi hazfedilmiş bir piyes kadar manâsız kalır.5 nr.. Vasfi Mahir HAYAT. 18. Siz de bütün makâlemizde söylediklerinizi ona anlatmadınız. mısralarımız içinde güzelleri yok mu? diye sormadı. münasebetinden galiba kendisinin de şüphe ettiği makalesine sebep gösterebilmek için bir hakikati tahrif ediyor. Affedin.1929. Kendilerinden elbise ısmarlar gibi eser istediğiniz genç şairlere gelince: bu hususta eserlerini okumadan hüküm verdiğiniz için edebî bir günah işlediniz. 19 . Bütün bunlardan sonra bir de şunu ilâve edeyim ki Hayat idarehanesinde konuştuğunuz genç şair size: Beyitlerimiz. Onun için gençlere model olarak Corneille'i ve Shakespeare'i gösteriyorsunuz: yani üzerinden yüz edebî nesil ve en aşağı üç yüz de sene geçmiş şairler. Şahsına ve bilgisine karşı payansız hürmetlerim olan aziz üstat! Yeni edebiyat içinde eski estetik zihniyetin bulunduğunu böyle yalnız lâflarla değil.

fakat tamamıyla «survivant: artta kalmış» oldular. Reşat Nuri'nin mevzuları bu memleket hayatiyle elbette daha şümullü ve daha şuurlu münasebetleri haizdir. daha sarîh bir tabirle Garp edebiyatı tekniğini memlekette kuvvetlendirmiş olmaları itibariyle mühim mevkii haizdirler ve Halit Ziya Bey bu noktadan: “Beni gayri millî eser yazmış olmakla itham edenlerin bugünün hayatı içinde.bir intikal devresi çocukları oldukları için. Şark zevkinin esasî umdesine uygun kasideler. Türk milletinin Garplılaşmak ihtiyacını edebiyatta temin etmeleri.776 SERVET-İ FÜNUN’UN ROLÜ Akşam gazetesinin anketine cevap verenler arasında Servet-i Fünun Edebiyatının nesir üstadı Halit Ziya Beyin mütalaaları hususî bir alâkayı haizdir. roman «teknik»te kemalini buldu: Aşk-ı Memnu bu kemalin abidesidir. meselâ Halide Hanımın. bir cemiyetin bünyesinde vukua gelecek tahavvüllerin en evvel edebiyatta kendini hissettireceğini söyleyerek sanat âlemini içtimaî hayatın barometrosu olmak üzere telâkki ettiğini anlatır. seslerini .Şark edebiyatının füsunundan büsbütün kurtulamamışlar. Servet-i Fünun’dan sonra kaside. hatta Hâmit . git gide muasırlarını üslûbunun tesiri altında bırakmak suretiyle nazımda hükümran olan Tevfik Fikret'in ehemmiyeti şu noktadadır ki Avrupaî zevkin galibiyetini temin etti. şudur: Servet-i Fünuncular. Nordau meşhur bir eserinde. Şinasi ile başlayan Avrupaî temâyülü ikmal etmiştir. Edebiyatı Cedide’nin nesir kısmında ise sırf Halit Ziya Beyin himmetiyle. Halit Ziya Bey bu hamleleri daha evvel edebiyata aksettirmiş olmakla müftehir görünmektedir ve bunda tamamen haklıdır. Teknik itibariyle Türkçede ondan kuvvetli roman hâlâ yazılmamıştır. Bizzat Şinasi ve en çok Ziya Paşa olmak üzere Namık Kemal. gazel yazılmadı değil. Benim demek istediğim bu değil. Fakat beni gayri millî eser yazmış olmakla itham edenlerin. yazanlar bulundu. gazeller yazmışlardı.» Aşk-ı Memnu muharrirince ileri sürülen mülâhazanın mantığı ve kuvveti son cümlede toplanmıştır kanaatindeyim. bugünün hayatı ki Türk milletinin Garplılaşma yolunda en azimkar hamlelerini ihtiva ediyor. çünkü kendisinin ve dolayısıyla mensup olduğu neslin müdafaasını ihtiva etmektedir. Demiyorum ki müteakip hikâyeler içinde “mahallî reng”i ondan daha muvaffakiyetle aksettiren eserler yoktur. Servet-i Fünun Edebiyatı. Ekrem Bey. bugünün hayatı içinde seslerini yükseltebileceklerini zannetmem. Servet-i Fünun’un ve bu zümreye mensup en kuvvetli şair olmak. Halit Ziya Beyin esasî fikrini şu satırlar çok sarîh göstermektedir: «Öyle bir nesle mensubum ki Şark edebiyatı ile iştigal etmekle beraber Garp edebiyatının teshir edecek nüfuzu altında bulunuyordum.

nizamî mahkemeler kurmuşlar. Türk edebiyatını bir noktaya kadar pekâlâ ilerletmişlerdir. onunla muvaffakiyetlerini tarsine çalıştılar ki bu temayülün en bariz mahsullerini Halit Ziya Beyin eserlerinde buluruz.. yoksa bugünküler mi?” sualine cevaben “Elbette bugünküler. s. sırtlarından kürkleri çıkarmışlar. Şinasi ile başlayan asrileşmek temayülünde onlar da mühim bir merhaledirler. 1929. Namık Kemal devrinden sonra lisanın geçirdiği sadeleşme safahatı malûmdur. 9 Mayıs. fakat dikkat edince görülüyordu ki o devir esnasında maziye ait müesseseler de büsbütün yok olmuş değildi. Bunun sebebini bir kaç şeyde aramak lâzımdır: Evvelâ lisan. bundan sonrasını da müteakip nesil yapmıştır. 3 Ali Canip . nr. Bu bahse şu nokta da ilâve edilebilir ki siyasî Tanzimat’tan sonra. şüphe yok ve işte Halit Ziya Bey de teslim ediyor: meselâ Çalıkuşu'nun lisanı Mavi ve Siyah’ın lisanından daha çok bizimdir. Recaizâde Ekrem Bey Araba Sevdası'nda bu kafada bir tipi ne güzel hicvetmişti. artık tarihin malı olan bu hakikati. ilerliyor: Edebiyatı Cedidecileri muahaze edemeyiz. Ve zaten o “Dünkü eserler mi daha ziyade bizimdir.5. mensup olduğu mektep namına söylemiş oldu. Muhakkak olan bir şey varsa tabiat atlamıyor. Bir aralık sanatı. Türkçe bir yandan sadeleşirken bir yandan da Garp lisanlarında mevcut olan seyyaliyet kabiliyetini iktibas ediyordu.128. İşte Halit Ziya Bey de. c. nihayet bir mizah mevzuu olmaya lâyık olan bu temayülü ekseriya ciddi olarak benimsedi: Aşk-ı Memnu'da gördüğümüz gibi.2. Servet-i Fünun Edebiyatı öyle bir zamanda meydana çıkmıştı ki siyasî hayatımız da asrileşmenin ilk şuurlu adımı olan Tanzimat hareketine başlanalı altmış sene olmuş. Nitekim Edebiyatı Cedide’nin iktibas ettiği Garp tekniği yanında Şark edebiyatının malı olan terkipli lisan duruyordu ve Servet-i Fünuncular bu Şark zevkinin en kuvvetli unsurundan halâs olmadılar. nizamî mahkemenin yanında şer'î mahkeme duruyordu. HAYAT. tezyin tarikinde aramak hatasına düşen Edebiyatı Cedide’den sonra düşünüldü ki Türkçeyi ne kadar yabancı kayıtlardan azade tutarsak o kadar kemale doğru götürürüz” diyerek kendini ve arkadaşlarını istihlâf eden neslin hakkını vermiş oluyor. Garplılaşmayı sadece alafrangalaşmak manasına anlayan bazı insanlar yetişmişti. Yeni mektebin yanında eski medrese. hulâsa içtimaî yaşayış itibariyle dedelerinden hayli ayrılmışlardı. bilâkis o lisandan imdat umdular.777 yükseltebileceklerini zannetmem» demekte hakkıdır. İşte teknik itibariyle salim bir asrilik yapan Edebiyatı Cedide romanı. Türkler başlarından kavukları. yeni mektepler açmışlar.

bu imzaların hemen yarısı şimdi bize meçhul isimler tesirini verecektir. acaba buna edebiyat tarihi sıfatını vermek caiz midir. Uzun zamanlardan ve başka memleketlerden misal düşünmeyerek sade dünkü Fecr Âti’nin doğum ilmühaberi altında bulunan imzalara baksak. beni edebiyat tarihlerinin nasıl yazılması icap ettiğini ve hatta edebiyat tarihlerinin mahiyet ve hikmetlerini sık sık düşünmeye sevk ediyor. ilmî malûmat şeklinde verir. henüz ber-hayat veyahut öleli az olmuş Alman sanatkârlarından çok az bahsedebilir veya hiç bahsedemez. Şekip Beyefendiye verilmiş bir cevap esnasında da söylemiş olduğum bu arzu ve bu hazırlıklardan eğer bir gün bir mahsul meydana gelirse.778 EDEBİYAT TARİHLERİ HAKKINDA BİR MAKALE VESİLESİ… 1908’den beri Türk edebiyatının geçirdiği safahatı kalınca bir ciltte anlatmak hususundaki arzum ve bu arzuyu yakın bir istikbalde kuvveden fiile çıkarabilmek için sarf ettiğim gayret. Halbuki. kat'î bir bîtaraflığı muhafazaya muvaffak olsa . hem de fikirleri zamanın tasvibine iktiram edememiş indî düşüncelerdir. belki şahsî muhabbet ve infiallerine mağlup olacak. Fakat. bir zamanlar o kadar beğenildiği halde bilâhare hiç beğenilmez olmuştu. İhtiyar ninelerimizin. her şeyden evvel. gördüğüm Vecihi’ye artık okka kâğıdında da rast gelmek imkânı yoktur ve bugünün böbürlenen isimlerinden kim bilir kaçını aynı istikbalin beklemediği nasıl iddia olunabilir? Ve elbette bu son seneler edebiyatının tarihini yazacak kalem. bir edebiyat tarihi kat'î hükümleri ihtiva eder ve gerek muharrirler ve gerek eserler hakkında hiç olmazsa yirmi otuz seneden beri artık değişmemiş fikirleri. bu edebiyat içinde Goethe'ye en mühim mevkii vermekle mükelleftir ve böyle yaparken artık bir asırdır kabul edilmiş bir şeye riayet eder. o müverrih. Çünkü. Nitekim geçenlerde ölen Südermann. Çocukluğumda bazı ellerde. işte bunu düşünüyorum. Ehliyetsizliğim daha güç kabili ispat bir keyfiyet olsaydı bile. herkesin ittifak ettiği bir esas olarak denebilir ki. nasıl cehennemlerin mahuf ateşleri üzerinde kurulmuş bir sırat köprüsü varsa ve nasıl müminler ancak bu pek dar köprüyü hayatlarının ve yüreklerinin temizliği sayesinde ayakları dolaşmadan geçerek cennete kavuşacaklarsa. kendi kendime sorduğum suale birçok kimse muhakkak ki gene (hayır!) cevabını verirdi. Meselâ bir Alman edebiyatı tarihi yazan adam. çünkü hem bizzat kendisi hükümlerinin değişmeyeceğinden emin değildir. işte zaman da kalem salipleri için böyle bir köprüdür ve bu köprünün hiç tükenmek bilmeyen yolunda hemen her gün birinin daha başı dönerek yokluk uçurumuna yuvarlandığını görürsünüz. son ellerde. gözlerinde korku ışıkları parlayarak anlattıkları gibi.

iktidarlı ile beraber âcizi gösterir. güya mülkü idare ettiler. Fransız âlimi hulasaten diyor ki: (Bir edebiyat tarihine malik olduğumuz pek de kabil-i iddia değildir. lâkin . Fakat fesat ve belânın ardı gelmiyor. ondan evvelki kadınlar ve zorbalar devrini ve Fazıl Ahmet’in vefatından hükümdarın ıskatına kadar ki zamanlan da aynı itina ile tetkik mecburiyetindedir. Fransız edebiyatı tarihinde gerçekten mütebahhir olan Profesör Daniel Mornet'nin geçen (Lesnouvelles litteraires)lerden birinde çıkan bir makalesini hususî bir dikkatle okumaya beni sevketti. derdin biri bitmeden biri başlıyordu. Büyükannesi Kösem Mahpeyker ve onun katlinden sonra annesi Turhan. Halbuki tarih.779 bile belki gene medihlerinde ve tenkitlerinde şahsî sebepler aranılacaktır. Sonra bir gün. sade iki büyük vezirin devre-i sadaretlerini değil. [edebiyat tarihinde ahlâf tarafından yapılmış intihapların hey'eti mecmuası] demek daha doğrudur. iyi ile beraber fenayı. tahta çıktığı vakit yedi yaşında bir çocuktu. Fakat müverrih. ve gerek kendisinin ve gerek oğlu ve halefi Fazıl Ahmet Paşa’nın zamanlarında. ve çünkü tarih sade büyük adamların eserlerini anlatmakla meşgul olunca. Dördüncü Mehmet’in devrini anlatırken. Şu halde muasır edebiyatı tetkik eden adamın uzun uzun anlatacağı birçok isimlerin yarın yok olması bir zaruretken. lâkin Fazıl Ahmet Paşa öldükten sonra işler gene bozuldu ve bir gün zuhur eden bir isyan neticesinde Avcı Mehmet tahtından indirildi. Köprülü Mehmet Paşa. yazmak için sarf ettiği emekler yazık değil midir ve bu adamın müverrih sıfatını alması da pek meşkûk görünmez mi? İşte bütün bu düşünceler. (Hakikî Bir Fransız Edebiyatı Tarihine Malik miyiz?) serlevhasını taşıyan bu makalede. Nedim’e hayranlığını söyleyen veya Bağdatlı Ruhi’yi tahlil eden bir edebiyat müverrihinin fikir ve mütalaalarında. Çünkü edebiyat tarihleri bahsettikleri zamanların bütün üdebasını ve tekmil asar-ı edebîyesini değil. mazinin sadık bir aynası olmak itibariyle. memlekette her şey hayret verecek bir şekilde düzeliverdi.. Edebiyat müverrihinin hayran kaldığı Corneille. Halbuki. Daniel Mornet edebiyat tarihleri hakkında çok şayan-ı dikkat bir nazariyeyi teşrih etmektedir. sadrazam oldu. o üdeba ve o asar arasından seneleri veya asırları geçebilmiş olanları anlatıyorlar. şahsî hesaplar nasıl mevzu-i bahs olabilir?. o vakte kadar hiçbir muvaffakiyeti bilinmemiş olan bir ihtiyar vezir. ancak tarihin bir nev'i ve şubesi ve bazen de felsefesi olur. zamanının en hayran olduğu değildi ve mevcut edebiyat tarihlerine.) Mornet'nin bu fikrini kendi tarihimizden ve kendi edebiyatımızın tarihinden alınmış birer misalle anlatalım: Trakya’da yaşayarak av peşinde dolaşmayı fazla sevdiği için kendisine Avcı lakabı verilmiş olan Dördüncü Mehmet. bununla mükelleftir.

Müverrih hemen her fiil ve hareketi bir vesika-i tarihiye yapıyor ve hemen hiçbir şeyi ihmal edemeyerek bin bir tafsilât içinde boğulup kalıyor. Masson pek cazibeli bir muharrir olmasaydı eserlerini belki okumak tahammülünü bulamazdım. bahsedilmek ve tetkik olunmak mutlak surette. bitap düşer. velev ki bu zevki dalale sürükleyerek hakim olmuşlarsa. kimsenin inkâr etmeyeceği gibi. edebiyatla uğraşmış olmakla beraber kabiliyetsizlikleri ve güzel hiç bir şey verememiş oldukları sabit bulunanlar hakikatte edebî eser yazmamış ve edebiyata girmemişlerdir ki edebiyatın tarihini yazan müverrih onlardan bahsetmeye mecbur bulunsun! Bundan . Buraya söz gelince. tâ Hamit’e gelinceye kadar o yükseklikte hiçbir şeye rast gelmiyor. Halbuki Fuzûlî bedbaht hayatını bir köşede geçirirken. Halbuki bu kadar tafsilât ve teferruat. pek büyük şahsiyetlere taallûk ettiği zamanda bile bazen insanı sıkmıyor mu? Frederic Masson. bunun tarihin anlatan belki de hakikatın tarihini anlatanın itaatiyle mükellef bulunduğu şartlara inkiyat mecburiyetinde değildir. Ve binaenaleyh Daniel Mornet'ye karşı denebilir ki: tarih olmuş şeylerin. mazi kahramanları arasında Napoleon'a karşı duyduğum derin zaafa rağmen.780 tarihin kendisi olmaz. tarihten. Ve sanat hayattan güzel olmakla mükellef bulunduğuna göre. Bizzat ben. Nef'î ile Nedim’i ve Namık Kemal’i bile o irtifaa erişememiş görüyoruz. hiç ehemmiyeti yoktur. Fuzûlî bizim edebiyatımızda en büyük şahikadır. o kadar derin ve engin tetkikler neticesinde yazmıştır ki. mevzu-i bahs eylediğim makaleyi okurken de hatırlamış olduğum bir fıkrayı zikredeceğim. Fransız tarihinde zekası ve meclisinin lezzetiyle meşhur olan Madam de Deffand. eğer zamanlarının zevkine. mademki müverrih Dördüncü Mehmet devrinden bahsederken iki Köprülü ile beraber onların selef ve haleflerinden de ve iyi işleri yoksa fena işleri sebebiyle bahsediyor. edebiyat müverrihi de Fuzûlî ile beraber onun devrinde yaşamış bütün ediplerden de bahsetmekle mükelleftir ve bunlar Fuzûlî’nin devliği yanında bir cüce de olsalar. nüfuzuna tabi olmadığı Fuzûlî’den fazla haklarıdır. Diğer taraftan. hatta zamanının tanımadığı. edebiyat tarihi ise tahayyül edilmiş güzelliklerin hikâyesidir. her gün yaptığı işlerin de bir gün tarih olacağını düşünüp nefret ettiğini söylüyor. sevmediği. Alelhusus. bu şöhretlerine vücut vermiş eserlerini değil hatta sadece isimlerini biliyoruz? Yani. Daniel Mormet'nin içtihadına göre. Birinci Napoleon'la ailesi arasındaki münasebata tahsis ettiği ciltleri. o zaman acaba kaç kişi bir dahinin muasırı olduklarından haberdardılar? Ve o zaman şairliklerinin şöhretiyle belki Fuzûlî’yi ezenlerden bugün acaba kaç kişinin. kari bu bilgi zenginliğinden yorgun.

onun yaşadığı devirle meşgul müverrih. müstakbel müverrih için malzeme hazırlamış olurlar. 16 Mayıs 1929. müverrih âciz siyasileri ve mağlup kumandanları da uzun uzun anlatmakla beraber.5 . 14. s. Ve şu halde. İlâve edeyim ki. edebiyat tarihi müverrihi edebiyat sarayına sokuluvermiş ve sonra yakalanıp dışarı atılmışlardan bahse mecbur değildir. Ve eğer böyle bir eseri yazan adam hislerine fazla mağlup veyahut görüşleri pek hatalı değilse müverrihe rehberlik eder ve aksi taktirde onu tamamen şaşırtır. 13. edebiyat tarihi yazmış değil. zamanında Fuzûlî daha da meçhul ve metruk olsaydı bile. 129. c. . içinde bulundukları devre-i edebiyeyi bütün edipleri ve bütün eserleriyle anlatanlar.781 dolayı. denebilir ki. gene en çok ondan bahsetmeye ve muasırlarının o zamanki mevki ve şöhretleri ne olursa olsun gene Fuzûlî’ye nispetle hakikî derecelerine göre kendilerini anlatmağa mecbur olacaktı. çok kere dahiler yanında zamanlarında yaşamış cücelerden bahsedilmesi. sırf muazzam çehrenin azametini daha aşikâr kılma için etrafa gölgeler yığmaktan ibarettir. Ve hatta. Bu hususta üstadımız Köprülüzâde Fuat Beyin fikirlerini bilmek bizim için ne büyük bir kazanç olurdu! Nahit Sırrı HAYAT. nr.

. fikir ve hayal ekseriyetle imtizaç etmiş bir halde bulunur. mutedil bir zevk içinde attığınız emin adımlarla biter. bazı haykırır. Bütün bunların üzerinde hâkim olan. Gene bazı şairler vardır ki şiirleri. ilk adımda hayran olduğunuz bir gülün güzelliğine doymadan ikinci adımda dikenli bir çukura düşersiniz. fakat her zaman yakışıklı ve sevimlidir. Sonra bir gölge belirmişti kuş uçmaz yoldan: Asya’nın titreterek bağrı yanık toprağını Geliyor. istediği yerde yumuşayan kıvrak bir üslûp. Bu devrelerin hepsi de müşterek evsafı haizdir: İlk neşrettiği kitaplardan son neşrettiği yazılarına kadar her şiirinde kuvvetli ve pürüzsüz bir lisan. temiz ve muntazamdır. uzaktan sökülen bir kağnı. coşkun fakat dizginli bir heyecan görüyoruz. . emsalsiz lisan ve üslûbudur: O lisan bir genç kadındır ki baştan aşağı kusursuz. Bazı sanatkârlar ise bu iki şekli birbirine karıştırmış. ondan evvelkiler Türkçeyi aruza uydururlardı. O üslûp bir genç erkektir ki bazı güler. Faruk’un yazılarında his... istediği yerde sertleşen. fakat her şey yerli yerinde. etrafınıza baktığımız zaman harikulade hiçbir şey görünmez. bazı ağlar. uçurumlu yokuşlar gibidir. tam bir vuzûh. Güzel çoban bir içim bir yudum su destinden Bugün sıcak gene pek sanki ortalık yanıyor. fakat her ikisinin de meziyetlerini alarak kusurlarını bırakmışlardır.782 FARUK NAFİZ VE SANATI Bazı şairler vardır ki onların şirini okurken cilalı ve muntazam mermer merdivenlerden iner gibi olursunuz. etrafına nadide çiçekler serpilen taşlıklı. Bu genç kadın ve bu genç erkek izdivaç edince Faruk’un şirinin temeli kurulur.. Aruz vezniyle en güzel Türkçeyi söylemeğe muvaffak olan Faruk Nafiz ve hocası Yahya Kemal ise Fikret’in talebesi sayılırlar. ayağınıza hain bir taş dolaşır. Yolunuz. Oradan geçerken gözünüz zarif bir çiçeği seyre dalsa. Altı yüz seneden beri Türk şairlerinin kullandığı aruzun Türkçemize en çok yakışan misallerini ve en güzellerini o verdi: Önce baygın bir iniltiydi yamaçtan duyulan. Genç şairin sanatı bugüne kadar muhtelif devrelerden geçti. baktım. Bizim aruzu Türkçeye uyduran ilk şairimiz Tevfik Fikret’tir. İşte Faruk Nafiz bu üçüncü kısımdandır.

Faruk Nafiz mütemadiyen ilerledi. Taş oluktan dökülen bir su başında durdu. gönülden seslerdi. Haiz olduğu şerefi zamanla taksim ederek diyebiliriz ki Faruk Nafiz’in aruzundaki lisan Fikret’in aruzundaki lisandan daha çok bizimdir. Gün yüzlü. bakışın yaman be Ali! Boşuna tetiği ne kurcalarsın? Var daha ateşe zaman be Ali ! Çoban Çeşmesi. sırma saçlı ve zümrüt bakışlısın “Haluk’un Defteri” şairinden bir sada duymamak kabil değildir. onun bıraktığı yerden başladılar. o Anadolu ki orada öküzler insanlar kadar kıymetli. Kız Hüseyin’i Vurdular bu tarzın şaheserleridir. Millî ve mahallî edebiyatın. insanlar öküzler kadar kıymetsizdir: Ayağından dökülür çarıklar parça parça. ufka dalarsın. Anadolu nağmelerinin en güzel misallerine gene Faruk’ta tesadüf ediyoruz : Namlına dayanır.. Hiç bir şairimiz hece veznini ve Türk lisanını böyle sevimli bir şekilde ve bu kadar kolaylıkla kullanamamıştı. Temiz Türkçe ile aruzun en güzel misallerini verenler. ve Yahya Kemal’in dediği gibi. kitabını yazdığı zaman hece vezninin Rübab-ı Şikeste’si. Gözyaşların çürütür gömleğinin kolunu Bir lokmanın peşinden dolaşır haftalarca . Taş oluktan dökülen sular ancak bu kadar cana yakın ve bu kadar tabiî akar. Ayşe Sana. Lisanındaki kuvvet itibariyle de Faruk Nafiz’i en ziyade Fikret’e benzetebiliriz.783 gibi bir tane yabancı kelime kullanmadan güzel şiirler yazan Fikret. Çünkü Orhan Seyfi kitabını yazdıktan sonra durdu. millî Türk şiiri Faruk Nafiz’le başlamış oldu: Son gülün karşısında son bülbül ah ederken Sırma saçlım bu sabah bahçeme geldi erken. Duruşun. yalnız duyan bilir. Denebilir ki Anadolu’yu bizzat gezen ve gören şair tamamıyla anlamış ve anlatmıştır. O Anadolu’daki derdini gören değil. şiirimizin gittiği tabiî tekâmül yolunu herkesten evvel görmüştü. Bugün Çoban Çeşmesi oldu. «Has Bahçe» isimli manzumesinin şu mısralarında Sen bir güneşle çerçevelenmiş kadar güzel. İsmail Habip B..

Eski edebiyatımızın okunan eserleri günden güne azaldığı gibi bu eserleri okuyan zümre de. Bizim Fuzûlîlerimizi. ben zamanında Faruk kadar çok okunmuş ve o kadar çok sevilmiş Türk şairi tanımıyorum. hece vezniyle haykırmasını bize ilk defa o öğretti: Nasıl bir taş sökerse köpüren dalga yardan Nasıl bir dal kırarsa bir kartal bir çınardan Kalbim de hız alarak uzun çarpıntılardan Kalbini zorla senden koparabildi kadın! ve kendinden sonraki nesle. fakat nazımda bugünkü F