P. 1
Metin

Metin

|Views: 224|Likes:
Yayınlayan: Osman Kara

More info:

Published by: Osman Kara on Feb 23, 2013
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

10/24/2015

pdf

text

original

1

GİRİŞ “Hayat Dergisindeki Dil ve Edebiyat Yazılarının İncelenmesi” adlı çalışmanın ana kaynağını bir dergi oluşturduğu için öncelikle dergi kavramı üzerinde durmak istiyoruz. Dergi; siyaset, edebiyat, teknik gibi konuları inceleyen ve belirli aralıklarla çıkan süreli yayın, mecmua(1) olarak tanımlanır. Türkiye’de çıkan dergilere bir göz atacak olursak, ilk derginin Tanzimat döneminde Vekâyi-i Tıbbiye adıyla 1849 yılında çıktığını görürüz. 1862’de yayımlanmaya başlayan Mecmua-i Fünun, fen bilimlerinin yanı sıra toplum bilimlerine ilişkin yazılara; Dağarcık (1871-72), bu dönemde yayımlanan birçok dergi gibi edebiyata, fen ve toplum bilimlerine yer verir. 19. yüzyılın ikinci yarısında doğrudan belirli bir alana yönelik ya da belirli konulara ağırlık veren dergiler de yayımlanır. Mecmua-i Ebuzziya (1880) bir edebiyat ve düşünce dergisi olarak boy gösterir. Başlangıçta eğitici ve eğlendirici yazılara yer vererek bir tür aile dergisi olarak çıkan Servet-i Fünûn (1891), daha sonra edebiyat akımlarına öncülük eder. 1895’te çıkan Musavver Malûmat ise Servet-i Fünûn’u eleştiren yazılarla doludur. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla dergilerin sayısında büyük bir artış gözlenir.1908’de çıkan Ulûm-ı İktisadiye ve İçtimaiye Mecmuası, liberal ekonomiyi savunan bir iktisat dergisidir. İlk siyasal dergiler de yine II. Meşrutiyet döneminde yayımlanmaya başlar. Türk Yurdu (1911) ve Sebilürreşad, siyasal, kültürel ve edebî nitelikli düşünce dergilerinin önde gelenleridir. Beyanü’l Hak (1908), Genç Kalemler (1911), Halka Doğru (1913), Türk Sözü (1914), Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası (1916-19) ve Yeni Mecmua (1917) gibi dergiler de çeşitli akımların temsilcileridir.(2) Cumhuriyet döneminde de toplum hayatını etkileyen, ona yön veren siyaset, edebiyat ve düşünce dergileri çıkmıştır. Dergiler hiç kuşkusuz kültür hayatımızda başlı başına incelenmesi gereken unsurlardır. Bir bakıma süreli yayınların, toplumun nabzını tuttuğunu da söylemek mümkündür. Bu öneminden dolayı biz, bu çalışmamızda “ Hayat Dergisi”ni ele aldık ve özellikle dil ve edebiyat yazıları üzerine yoğunlaştık.
(1) (2)

Türkçe Sözlük , (1988): Türk Dil Kurumu Yayınları, Cilt:1, Ankara, s.360 Ana Britannica, ((1992): “Dergi” maddesi, Ana Yayınları, Cilt:7, İstanbul, s.163

2

Çalışmamızın asıl kaynağı olan Hayat Dergisi’ni tanıtmaya çalışalım. Hayat Dergisi “Hayat Dergisi” 2 Aralık 1926’dan 30 Aralık 1929’a kadar çıkmıştır. Haftalık olan dergi, her sayısı yirmi büyük sayfa ve altı cilt tutan 146 sayılık bir eserdir. İlk iki yıl eski harflerle yayımlanıp Latin alfabesinin kabulü üzerine 1928 Ağustos’undan itibaren ara ara 29 Kasım’dan itibaren de tamamen yeni harflerle basılmıştır.(3) Maarif Vekaleti’nin yakın desteğiyle, Cumhuriyet yönetiminin amaçladığı kültürel ve siyasal dönüşümü genç kuşaklara benimsetmek amacıyla yayımlandı. İlk sayısında Mehmet Emin, Hayat’ın neşredilme gayesini şu şekilde anlatmaktadır: “Hiçbir devrin gençliği bugünün ve yarının Türk münevverleri kadar mesuliyet karşısında kalmamıştır. Gençlik inkılâba olan borcunu ödemek mecburiyetindedir. Bu borç ancak Türk milletinin refahına ve saadetine masruf şuurlu bir sa’y ile ödenebilir. Bu sa’yın tarzını, istikametini ancak ilim tayin edebilir. Yeni Türkiye inkılâptan sonra birtakım iktisadî ve içtimaî meseleler muvacehesindedir. Bugünün ve yarının münevverleri bu meseleleri ancak ilmî zihniyetle halledebilir. Her devirden ziyade bugünün gençliği hakiki bir ilimle mücehhez olmak mecburiyetindedir. Hayat, gençliğin ilme karşı muhabbetini artırmaya çalışacaktır. Hayat, hakiki müspet ilim zihniyetine karşı gençlikte hürmet uyandırmaya uğraşacak, hadisatı görmek, üzerinde düşünmek muhabbetini telkine çalışacaktır. Gayemiz birtakım mefhumları bilen değil, vakayi üzerinde düşünebilen kuvvetli münevver zümrenindir. Onlardan kuvvet alacak, onların müşterek mefkuresini söyleyecektir. Böyle olduğu için ferdî hayat gibi fani olmayacaktır.”(4) Dergi 3 Mayıs 1928’e kadar Mehmet Emin’in (Erişirgil), ardından Nafi Atuf’un (Kansu) birkaç sayı süren mesul müdürlüğünden sonra kapanıncaya kadar Faruk Nafiz’in (Çamlıbel) idaresi altında çıkmıştır.(5) Başlangıçta başmakalelerini daha çok Mehmet Emin ile Avni Başman’ın kaleme aldığı dergide Türkiyât, edebiyat ve kültür tarihi araştırmaları ile ilgili yazılar genellikle M. Fuat Köprülü, Ali Canip (Yöntem), Mehmet Halit (Bayrı), Nahit Sırrı (Örik),
Abdullah Uçman, (1988): “Hayat” maddesi, İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Cilt: 1 , İstanbul, s.12 (4) Ziya Bakırcıoğlu, (1981): “Hayat” maddesi, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh Yayınları, Cilt: 4, İstanbul, s.171, 172 (5) Uçman, 1988:12
(3)

3

Nurullah Ata (Ataç) ve Ahmet Cevat (Emre); sosyoloji yazıları M. Nermî, Ziyaettin Fahri (Fındıkoğlu) ve Ismayıl Hakkı (Baltacıoğlu); felsefe yazıları Mehmet Emin, Mehmet İzzet ve Mustafa Şekip (Tunç); tarih yazıları Ahmet Refik (Altınay); musiki nazariyâtı ve tarihi yazıları Halil Bedî (Yönetken) tarafından kaleme alınmıştır.(6) Dergide Türk dili, Türk tarihi, Türk edebiyatı ve Türk güzel sanatları çağdaş ve milli bir görüşle ele alınmış; bu anlayış doğrultusunda dil, edebiyat, tarih, felsefe, güzel sanatlar, yeni insan görüşü, yeni Türk kadını ve yeni maarif sistemiyle yeni kültür kurumları konularında birçok yazı yayımlanmıştır. Çeşitli şair ve hikayecilerin şiir ve hikayelerinde özellikle memleket edebiyatı yapıldığı ve Anadolu coğrafyası temasının yoğun bir şekilde işlendiği dikkati çekmektedir.(7) Hayat Dergisinde divan şiirini hatta Tanzimat’tan sonra değişen şiiri İran ve Batı taklidi olarak değerlendiren yazılar çıkmıştır.Bu yazıları yazanların başında M. Fuat Köprülü gelmektedir. Dergi bazı özel ilaveler, özel sayı veya sayfalar da yayımlamıştır. Örneğin; 15. sayıda Ömer Seyfettin’e ait bir bölüm vardır. 111. sayı Maarif Vekili Mustafa Necati Bey için ayrılmıştır. Hayat Dergisi, 1929 yılından itibaren muhteva zenginliğini kaybetmeye başlamış, bol miktarda tercüme yazıların yayımlandığı bir edebiyat, eğitim ve magazin dergisi olmuştur. 146. sayıdan sonra sayfa sayısı artarken boyutları küçülmüş, 1930 yılında yeni bir numaralandırılış ile beş sayı daha çıktıktan sonra kapanmıştır.(8) Hayat Dergisi, siyaset ve edebiyat tarihimizde önemli bir dergidir. Buna rağmen detaylı bir çalışma görülmemiştir. 1982 yılında, Mustafa Parlak, “Hayat Mecmuası”nın 1-3 ciltlerindeki Edebî Makaleler ve Tahlilli Fihristi” adlı bir doktora ön çalışması yapmış; Ahmet Özpay 1998 yılında “Hayat Mecmuası”ndaki Sanat, Edebiyat ve Fikir Yazılarının Sınıflandırılması ve Değerlendirilmesi” adlı bir yüksek lisans tezi, 2002 yılında Nebahat Dalga, “Hayat Mecmuası’ndaki Fikrî ve İlmî Makalelerin İncelenmesi (1926-1927), Mehmet Güneş, “Hayat Mecmuası”ndaki Edebî Muhteva (Şiir ve Hikaye, 1926-1929) adlı yüksek lisans tezlerini hazırlamışlardır.Ayrıca Ziya Bakırcıoğlu’nun 1984 yılında, Milli Kültür’de “1926-1930 Yılları Arasında Neşredilen Hayat Mecmuası’nın Hars ve Edebiyat Tarihimizdeki Yeri” adlı yazısı çıkmıştır.

(6) (7)

Uçman, 1988:13 Uçman, 1988:13 (8) Uçman, 1988:14

4

Derginin ilk sayısından en son sayısına kadar yer alan konulara ilişkin yaptığımız bu inceleme ve verdiğimiz metinler, Hayat Dergisi’nin o dönemin olayları için ihmal edilmemesi gereken bir kaynak olduğunu açıkça belirtmektedir. Bütün bunlara rağmen daha önce de belirttiğimiz gibi dergi üzerinde geniş ve detaylı çalışmaların yapılmadığını söylemek zorundayız. Dergi hakkındaki bilgiler çoğunlukla tanıtıcı bilgiler şeklindedir. Bu bilgiler de çeşitli edebiyat tarihleri, antoloji ve ansiklopedilerdedir. Bu çalışmamızda dergideki dil, edebiyat ve sanat yazılarını kronolojik olarak inceledik. Bu türlere giren yazıları sekiz bölüm halinde topladık. Bizim çalışmamız metin tespiti, derlemesi ve incelemesi çalışmasıdır. Tespitlerimize göre: 1. Manzumeler, 2. Hikayeler, 3. Denemeler, 4. Tenkit Yazıları, 5. Sanat Yazıları, 6. Dil Yazıları, 7. Biyografiler, 8. Eser Tanıtmaları ile ilgili yazılar çıkmıştır. “Hayat Dergisindeki Dil ve Edebiyat Yazılarının İncelenmesi” adlı çalışma, dergideki dil ve edebiyat yazılarının derli toplu bir araya getirilmesinden dolayı araştırmacıların ve meraklıların kolayca ulaşabileceği bir kaynak olmuştur.

5

HAYAT DERGİSİNDEKİ DİL VE EDEBİYAT YAZILARININ İNCELENMESİ ( 1926-1930 ) ( METİNLER )

6

BİRİNCİ BÖLÜM

MANZUMELER

7

YENİ HAYAT -Ziya Gökalp’in aziz ruhunaDuymadan düşünmek yok dinimizde; Biz kalp adamıyız, gönül eriyiz. İnsanız, insanlık esastır bizde; Ne ciniz, ne melek, ne de periyiz!.. Keşkülle asâyı çölde bıraktık; Külâhı, hırkayı, çiviye taktık; Dillerde marifet kandili yaktık; Bu ince işlerin hünerveriyiz. Mücerret değiliz, ailemiz var; Başımızdan aşkın gailemiz var; Bin kârvan tutacak kafilemiz var, Varlık diyârının seferberiyiz!.. Biz hakka aşığız, isteğimiz hak; Doyurmaz ahirette saadet ummak; Dileriz dünyada kurulsun “uçmak”; Bu yolun ümmetsiz peygamberiyiz!.. Mabûdu göklerden gönle indirdik; Hâlıkla mahluku biz sevindirdik; Gözlerde çağlayan yaşı dindirdik; Biz zemzem değiliz, alın teriyiz!.. Devrin güneşleri garptan doğmada; Tan yerinde yanan ateş soğmada; Şarkı karanlıklar ezip boğmada; O meş’ûm gecenin biz seheriyiz!..

8

Fark ettik nihayet aç ile toku; Anladık en sonra var ile yoku; Bırak o kitapları, gel bizi oku!.. Bizler ki hilkatin son eseriyiz... Gönlümüz kılıçtır, tenimiz kını; Orada saklarız vatan aşkını; Ülkeler fetheder sevgi akını; Sanmayın bu yolda bizler geriyiz!.. Okuyup okutmak, işimiz bizim; Haram lokma kesmez dişimiz bizim; Her yerde bulunmaz eşimiz bizim; Biz yeni hayatın erenleriyiz!.. Hasan Âlî

HAYAT, c.1, nr.1, 2 Kanun-i evvel, 1926, s.2

9

ÇOBAN ÇEŞMESİ Derinden derine ırmaklar ağlar, Uzaktan uzağa çoban çeşmesi... Ey suyun sesinden anlayan bağlar, Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi? Gönlünü Şirin’in aşkı sarınca Yol almış hayatın ufuklarınca, O hızla dağları Ferhat yarınca Başlamış akmaya çoban çeşmesi. O zaman başından aşkındı derdi, Mermeri oyardı, taşı delerdi. Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi, Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi. Vefasız Aslı’ya yol gösteren bu, Kerem’in sazına cevap veren bu, Kuruyan gözlere yaş gönderen bu, Sızmadı toprağa çoban çeşmesi. Leyla gelin oldu, Mecnun mezarda, Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda, Ateşten kızaran bir gül arar da Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi. Ne şair yaş döker, ne âşık ağlar, Tarihe karıştı eski sevdalar; Beyhude seslenir, beyhude çağlar, Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi. Ankara, Eylül, 1926

10

Faruk Nafiz

HAYAT, c.1, nr.1, 2 Kanun-i evvel, 1926, s.2

11

SON VAPUR YOLCULARI Her akşam son vapurla yorgun dönen yolcular Sanki zincir altında kürek mahkumlarıdır. Bazen mehtap içinde gümüşlenince sular, Gördükleri ışıklar bir zindan mumlarıdır. Haftada birkaç gece ben de aynı vapurun Perişan yolcusuyum yıllardan beri işte. Sulara ürpermeler dağıtan bir yağmurun Hüznünü en ziyade hissettim bu dönüşte. Ah o siyah denizde siyah, ıssız geceler!.. Ruhumuzu üşüten rüzgarın nefesleri!.. Aya hasret, suları yardığımız geceler!.. O yeknesak hıçkırık, o makine sesleri!.. Kim bilir nice yolcu bu karanlık denizin Sinesine ebedi gömülmek istemiştir... Nafile koşmadınsa arkasından bir izin Kim bilir niceleri “Artık ölsek....” demiştir.. Son vapur yolcuları...Son vapur yolcuları!.. Ziyafetin sonunda yetişen zavallılar!.. Daha kaç yıl, kaç gece yarsak da bu suları, Bu yolun hiç sonu yok, ömrümüzün sonu var.. Kızıl Toprak: 23 Teşrin-i sani gecesi Faruk Nafiz

HAYAT, c.1, nr.2, 9 Kanun-i evvel, 1926, s.3

12

YANARIM Düşen yapraklarının arkasından çırpınan Bir dal gibi bakarım dünkü şiirlerime. Zavallılıklarının suçu benimken, inan, Onlara zulmedecek zaman benim yerime. Sanat bahar günümde meyveli bir fidandı, Kış gelince bir balta altında parçalandı, Dün gölge salan ağaç bugün ocakta yandı, Şimdi bir pul veren yok kül olan hünerime. Sevda başımda ateş, gurbet içimde düğüm, Yangından çıkan eşya gibi kırık döküğüm... Fakat bunlar değildir uğruna yaş döktüğüm: Yanarım benden evvel can veren eserime. Ankara:Teşrin-i evvel 1926 Faruk Nafiz

HAYAT, c.1, nr.3, 16 Kanun-i evvel, 1926, s.4

13

AYŞE’NİN AŞKI “Simsar geliyor!” diye kapıdan geldi haber,1 Halı dibi kızları başlarını örttüler...2 Kınalı, narin eller son ilmekleri ildi. Kirkit, bıçak sesleri hep bir anda kesildi...3 Dolaşık adımlarla havluya girdi simsar, Birer birer gözünden geçti bütün nakışlar... Sonra, soluk fesini eliyle düzelterek “Kızlar, dedi. Bu halı cumaya kesilecek! Malûm ya, Hasan için bir düğün halısı bu, Düğün halılarının en çok pahalısı bu!..” Simsar gitti, ipleri aldılar ele kızlar, Günde beş on kuruşa bakan amele kızlar!... Kirkit, bıçak sesleri işte yine başladı; O titrek göğüslerde nefesler yavaşladı.. Fısıltılar döküldü karanfil dudaklardan; Dediler ki: Ayşecik artık ayrıldı yardan!..” Bütün ona çevrildi gülümseyen bakışlar; Ayşe’nin gözlerinde yılan oldu nakışlar.. Kız Ayşe, dilber Ayşe! Halıyı sen ger Ayşe! O zengin çocuğunu Sana vermezler Ayşe!.. İldiğin her bir ilmek Gönül bağından gibi; Halıya verdiğin renk Al yanağından gibi...
1 2

Halının iyi dokunup dokunmadığına bakan adama simsar derler Halı dibi, halı dokunan mahaldir. 3 Kirkit, ilmekleri sıkıştıran demir dişli bir nev taraktır.

14

Gözlerin yine doldu; Gül yüzün yine soldu; O kınalı elinde Kirkidin ateş oldu... Bakışların derinde, Maniler ezberinde... Nakış olmak fikri var Zülfünün tellerinde... Vur kirkidin inlesin; Kalpler seni dinlesin; Koy, başın serinlesin Halının direğinde!... Yine geliyor simsar, Daha çok ilmeğin var... Senin gönlün ne arar Elin zengin beyinde?.. Canından kopan can mı, Gözüne dolan kan mı, Yoksa gözyaşından mı, İşlediğin her çiçek? Ağlama yana yana; Bilsen ne mutlu sana: Hasan’ın ayağına Bu halı serilecek!.. Uşaklı Ömer Bedrettin HAYAT, c.1, nr.3, 16 Kanun-i evvel, 1926, s.9

15

SEFİLLERİN ÖLÜMÜ Gezdi örümcek gibi gözleri boş tavanda, Bir köşede gerilmiş bir ağa düştü, kaldı. Odaya bol rüzgarın dolduğu bir zamanda Göğsü havasızlıktan daraldıkça daraldı. Sessiz ecel dostunu karşılarken bir adam, Sesleri büyülterek naklediyor kırık cam: İşte, ezan ne kadar tez okundu bu akşam, Kilisenin çanları ne kadar hızlı çaldı! Dışarda fırtınanın şehri döven kırbacı, İçerde bağdaş kuran soğuk zehirden acı... Bu hastanın güneşken hekimiyle ilacı. O da bugün kim bilir, nerde safaya daldı? Kulağının dibinde haykırıyor fırtına: “Isınmak istiyorsan toprağı çek sırtına!” Uzakta can verirken il yırtına yırtına Onu ölüm bir derin uyku halinde aldı. Yanan mumu söndürdü hastanın son nefesi, Can kuşunu başı boş bıraktı ten kafesi: Mesih’in mucizesi, Tevrat’ın felsefesi, Arapların cenneti artık birer masaldı! Faruk Nafiz

HAYAT, c.1, nr.4, 23 Kanun-i evvel, 1926, s.3

16

GECE, BİR CAM ARKASINDA Bu gece Lambamı söndürünce Birden bire ürperdim... Benliğimi gecenin eline esir verdim... Sonra baktım: Camın dışında Katran gibi karanlığın kaynayışında Bir nokta var, kırmızı: Cıgaramın ateşi kanayan pırıltısı... Ben nasıl bir esirsem bu ateş de bir esir... Bu gecenin kudreti etmiş ona da tesir... O da sönmeye mahkum... Bu, bir damla alevde kendimi buluyorum... Bu gece Cıgaramın ateşi zulmette eridikçe Ta içimden ürperdim... Benliğimin sisini topladım, ona verdim... Benliğim ha!.. Hangi benlik acaba?.. Benliğim bir mi, iki mi?.. Ben ben miyim?.. Yoksa karanlıktaki mi?.. Kim bilir İkimiz de kardeş miyiz?.. Yoksa bir Tılsımla cezbedilen iki çılgın eş miyiz?..

17

İkimiz de karanlıklara Aynı matem şulesini noktalıyoruz... İkimiz de geceden aynı Hicran payını, aynı zehri alıyoruz... İşte bu gece Hep bu siyah düşüncede, bu hülyadayım... Cıgaramın pırıltısı camın dışında Katran gibi karanlığın kaynayışında Damla damla eridikçe Aynı şüphe içinde bunalmaktayım: Benliğim bir mi?... İki mi?.. Ben ben miyim?... Yoksa karanlıktaki mi?.. Kızıl Toprak: 7 Kanun-i evvel gecesi 1926 Halit Ziya

HAYAT, c.1, nr.4, 23 Kanun-i evvel, 1926, s.16

18

HEP O HİKAYE ( İçmişti Fuzûlî bu alevden Düşmüştü bu iksir ile mecnun Şiirin sana anlattığı hale) Ahmet Haşim Leyla’sını kaybeyledi Mecnun, Sevdasına dağlar bile meftun. Sahraları rüzgar gibi gezdi, Leyla’sını kaybeyledi Mecnun!... Bir hasta güzellik gibi Leyla, Mecnun ise baştan başa sevda. Sevdaları hasret-zede mehcûr Dallarda yaşar matemi hala!... Mecnun niye Leyla’sına koşmuş Çöllerde denizler gibi coşmuş Bilmez ki elimize geçen ömrün Mazisi de atisi de boşmuş?... Kim aşkta, bu girdaba tutulsa Mecnun bulunur kalbi oyulsa. Leyla diye, Leyla diye bir gün, Leyla sanacak Hakk’ı da bulsa!.. Her sevgilinin ismi muhakkak Mecnun ile Leyla olur ancak. İlk şartı budur “mezheb-i aşk”ın: Mecnun ile Leyla’ya inanmak!.. Canan , bu efsaneyi dinle, Sev aşkımı, kalbim gibi inle.

19

Leyla ile Mecnun olalım, gel... İhya edelim aşkı seninle!... Hasan Âlî

HAYAT, c.1, nr.4, 23 Kanun-i evvel, 1926, s.16

20

SANAT Yalnız senin gezdiğin bahçede açmaz çiçek, Bizim diyarımız da bin bir baharı saklar... Kolumuzdan tutarak sen istersen bizi çek, İncinir düz caddede dağda gezen ayaklar. Sen, kubbesinde ince bir mozaik arar da, Gezersin kırk asırlık bir mabedin içini; Bizi oyalandırır bir hat görsek duvarda, Bize heyecan verir bir parça kırık çini. Sen raksına dalarken için titrer derinden Çiçekli bir sahnede bir beyaz kelebeğin, Bizim de kalbimizi kımıldatır yerinden Toprağa diz vuruşu dağ gibi zeybeğin. Fırtınayı andıran orkestra sesleri Bir ürperme getirir senin sinirlerine, Istırap çekenlerin acıklı nefesleri Bizde geçer en hazin bir musiki yerine. Sen anlayan bir gözle süzersin uzun uzun Yabancı bir şehirde bir güzel heykelini, Biz duyarız en büyük zevkini ruhumuzun Görünce bir köylünün kıvrılmayan belini Başka sanat bilmeyiz, önümüzde dururken Harcanmamış bir mevzu gibi Anadolu’muz: Arkadaş, biz bu yolda maniler tuttururken Arkadaş uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz! Ankara, Kanun-i evvel 1 Faruk Nafiz HAYAT, c.1, nr.5, 30 Kanun-i evvel, 1926, s.8

21

VATAN DESTANI ( Milli Marş güftesi için yazılmıştır.) O kadar dolu ki toprağın şanla Bir değil, sanki bin vatan gibisin. Yüce dağlarına çöken dumanla Göklerde yazılı destan gibisin. Hep böyle bulutlar içinde başın, Hilali kucaklar her vatandaşın. Geçse de asırlar, tazedir başın, O kadar leventsin, fidan gibisin. Çiçeksin, bayılır kuşlar kokundan, Her dalın bir yay ki zümrüt okundan Müjdeler fısıldar Ergenekon’dan Bu sese gönülden hayran gibisin. Ey bütün cihana bedel Türk ili, Açtığın cenklerin yoktur evveli. Tarih bir nehir ki coşkundur seli, Sen ona nispetle umman gibisin. Bir yandan hep böyle taştın, köpürdün, Bir yandan cefalı bir ömür sürdün, Fakat ne derece ezildinse dün, Şimdi yine tunçtan kalkan gibisin. Bir insan nihayet kemikle ettir, Bu et, bu kemiğe can-ı hürriyettir. En büyük hürriyet cumhuriyettir, Demek ki şimdi sen bin can gibisin. Ey ana toprağı, ey Anadolu, Açıldı önünde terakki yolu.

22

Hamdolsun her yanın bereket dolu, Cennette bir yeşil meydan gibisin. Yeni bir ay urdun al bayrağına, Girdin en sonunda irfan bağına, Medeni hayatın nur ırmağına Ezelden susamış ceylan gibisin... Halit Fahri

HAYAT, c.1, nr.6, 6 Kanun-i sani, 1926, s.9

23

FİDAN BOYLUMA Gel, gitme; kalmasın gözüm yollarda, Her taraf bu akşam sel fidan boylum! Çılgınca dağları gömen bu karda Geçilmez o Çamlıbel fidan boylum! Yokluğun bir ateş, varlığın derman; Sürüme gönlümü yine arkandan... Kanlı gözyaşımı sen kurutmazsan Derdimden ne anlar el fidan boylum?.. Bu akşam ben gibi sen de mahmursun; İlişme, kollarım boynunda dursun! Karanlık geceme yıldız olursun, Gel, gitme bu akşam, gel fidan boylum. Ömer Bedrettin

HAYAT, c.1, nr.6, 6 Kanun-i sani, 1926, s.9

24

DAĞINIK SATIRLAR Yedi veren gelmeden almasa ruhum aşı Bir yabani çiçeğim koklanılmaz, takılmaz. O ne ince bir yüz ki kıyılarak bakılmaz, On beş yaşında... Düşün, Kerem:Aslı’nın yaşı! Bir mezara atılan bir deste çiçek gibi Kalbimde yanan ateş bir bakıştan yadigar. Demek benim ömrümde geçirecek bir bahar, Gömüldüğüm türbeye bir nur inecek gibi... Nasıl kişi beklerse tipiler, fırtınalar, Bu kara sevda beni ahir ömrümde sardı. Kar inen dağlar gibi betim benzim ağardı. Ey oğlunu bu derde kurban veren analar! Belki benim de vardı coşkun engin bir çağım: Dalgalardan köpüren, çalkalanan bir umman... Dalgalar geldi, geçti...Fakat bunu her zaman Yalçın bir kaya gibi bağrımda duyacağım. Faruk Nafiz

HAYAT, c.1, nr.7, 13 Kanun-i san, 1926, s.2

25

ÇOCUKLARIMIN NEFESİ Ufuk derinleşti, gökler yükseldi; Yorulan varlığın uykusu geldi. Susmuştu dışarıda haykıran rüzgar, Rüzgarla beraber sustu boşluklar. Kalmadı bir yerde hayattan eser. Lambanın alevi alçaldı, bitti; Sular bile durdu, sessizdi her yer; Kalmadı bir yerde hayattan eser. Lambanın alevi alçaldı, bitti; Sönerken her şeyi yakıp eritti. Odamda uyanık bir ben kalmıştım, Bu siyah denize ben de dalmıştım. Fikrim ezilirken bu hal içinde, Hakikat ararken hayal içinde, İşittim derinden hafif iki ses; Ne sihirli sesti, ses değil nefes! Çıkıyordu iki küçük gövdeden Başkaydı her türlü sesten, besteden. Bu korkunç kabusu yok etti onlar, Ölüyü dirilten kudretti onlar.

26

Hayata yeniden doğmuşum sandım, Ebedi varlığa şimdi inandım.

Onların gözünden içtim neşeyi, Onların gözüyle gördüm her şeyi.

Onların alnında yazılı bahtım, Onların kalbinde kurulu tahtım. Onların sevgisi gönlümü açtı, Sevgimi hilkate dağıtıp saçtı. Biri “canan”ımdır, birisi “can”ım, Kaynıyor onlara baktıkça kanım. Hayatım onların göğsünden taşar Ölsem de benliğim onlarda yaşar. Hasan Âlî

HAYAT, c.1, nr.7, 13 Kanun-i sani, 1926, s.5

27

ULUDAĞ “Setbaşı”nın ışıkları Gölgeleri noktalıyor. “Uludağ”ın aşıkları Yine sevdaya dalıyor Ta ezelden böyle meftun Hepsi engin bakışlarla Yüksek başı bir bulutun Koynundaki bu kartala. Mağrur kanatları taştan, Fakat göze yumuşaktır. Etrafında sanki baştan Başa sevgimiz kuşaktır. Bu sevgi, bu derin sevgi Milli bir neşedir bize. Bu bulutlar içindeki Dağ yakındır kalbimize. Manzarası ta uzaktan Kabartırken göğsümüzü, Bize selam verir bazen Ayın gülümseyen yüzü Bu ay, durgun akşamlarda Uludağ’ın ziynetidir. Yıldızlarsa ta yukarda Onun çiçek demetidir!

28

Alnı yazın bile karlı: Bakanlara hayret gelir. Ve o, daima vakarlı, Böyle yükselir, yükselir... Sararken de mağrur durur, Akşam onu sisleriyle. Ve kalbimiz vurur, vurur Coşkun vatan hisleriyle... Halit Fahri

HAYAT, c.1, nr.7, 13 Kanun-i sani, 1926, s.5

Oğlusun bir askerin.. Ağlama derin derin.8. 20 Kanun-i sani. Babanı. c. kardaşını Sakarya ufkuna sor!. Nazarlara derman mı. Unutma sakın dünü.1.29 BAŞAKLARIN İÇİNDE -Mehmetçik’in yavrusuna ithafıBaşaklardan kundağın. Güzel çocuk.. Bitmez bu zafer günü.. Bağ. nr. Ağlama güzel çocuk! Mavili bir nişan mı. Rüzgar silsin yaşını. Anan orak biçiyor. Tanrım sevsin başını. bahçe solun. Gönül koyma akşama. Başak tutan ellerin Bir gün al bayrak tutar Ömer Bedrettin HAYAT. s.. Atanın ak yüzünü Senin yüzün ak tutar. ağlama.7 . Göklerden armağan mı Başındaki şu boncuk! Urban yama yama.. 1926.. Yıldızlar oyuncağın. sağın.

ha şu suyun akışı! O zamandan kalma bir can gerçi yok hiç şu anda. bunu iyi biliniz . Hele sizler hiç yoktunuz. hiç durmadan akıyor Fakat bakın şu heykele ona nasıl bakıyor. Onun için çocuklarım. evet onun kainata bakışı Ha o tunçtan nazarları. bu yalancı cihanda Doğru sözü söylemekten zevk almalı diliniz. Ne korkusuz.30 TARİH DERSİ Mektuptaki hocaların şüphesiz en kocası Saçı başı ak pak olan eski tarih hocası Sarayburnu rıhtımında gezindi de bir zaman Gördünüz mü çocuklarım. Fakat cidden insansanız. yoktu hatta dedeniz İçimizde onu gören sade şu gök ve deniz! Zaman böyle efendiler. çocuk bile değildim. dedi siz şu heykeli? İşte bugün asırlar var orda duran kahraman Cumhuriyet tohumunu şu toprağa ekeli! Yine bugün asırlar var o adamın buyruğu Haydutların tepesine indireli yumruğu! Ben ki şimdi yaş altında iki büklüm eğildim. O vakitler çocuklarım.

fevkalâde büyüktür. ne halife boynuzu! Yine tekrar ediyorum.31 Taassubun duvarını en iptida o yıkmış Karanlığı o devirmiş. O adamın bu devlete bu millete hizmeti Pek büyüktür efendiler.. Uğrunda can vermeye kim ki cidden doyamaz. nankörlere değil artık bir otlak! Şimden sonra bu milleti aldatamaz. baş kesen Kanlı. zindanlara o tıkmış Bu toprakta zulmetleri evet yakıp yıkan o! Cehli uran zincirlere mağaralara tıkan o! Bağışlayan bu yerleri bize onun himmeti. soyamaz Halifeyim falan diyen rast gele her şarlatan. ancak onun bu vatan! . Artık onun efendiler. hamdolsun ki kafasından her esen Cennet için boş boşuna evlat boğan. Memleketin bugün bile taşıdığı o yüktür. Biz Türklerin bütün ömrü evvelleri bir pasmış Bizi de bir güneş yapıp şu göklere o asmış. korkak ve uyuşuk ve namert Soyguncular pençesinde değil artık bu millet! Şu tunç adam çoktan ezmiş ve eritmiş o buzu Ne saltanat dişi kalmış. Onun için hayli zaman nice şeref celladı Hiddetinden köpürürmüş işitince o adı. Çocuklarım.. efendiler bu toprak Tembellere.

Hele şayet ömrünüzde yetmiş sene yolunuz Benim gibi tarih denen kabristandan geçerse Ve geçerken etrafını biraz görüp seçerse! Bir bilseniz çocuklarım.32 Zannetmeyin çocuklarım. nice devlet leşi var! Haydutluğun her türlüsü ve millete hıyanet. masal olmuş günlerin Her kovuğu kaç ülkenin gövdesini taşıyor! Ve yine bir bilseniz ki nasıl baştan aşıyor İnsanlığa asırlarca akan riya selleri! Fakat nerde o vaktiyle hakkı boğan elleri Kan içinde pıhtı tutmuş sergerdeler sürüsü? Kimdir artık o haşmetin arkasından yürüyen? Hangisinin şu saatte bir tanecik işi var? Koca nisyan çukurunda şimdi kokup çürüyen Nice kişver iskeleti.. tahtlarını nihayet Çatır çatır kırıp yemiş adaletin dişleri! Evet kırıp eziyormuş ökçesinin altında Nice mağrur başı işte zamanenin ayağı.. Aramışlar büyüklüğü hep sırmada altında Çünkü hepsi hakikatte birbirinden bayağı! Efendiler onun için şu devamsız ömürde . Fakat işte taçlarını. ben yaşta bir ihtiyar Geçmiş güne bühtan eder ve bunda da haz duyar Hiçbir zaman öyle değil! Buna emin olunuz. Ne yazık ki efendiler buymuş bütün işleri.

. Tarihlerde okuyorum. ne kırılıp yarılmış.” Ve ne bir gün sendelemiş. Fakat demiş o kendine yine: “Hiç yorulma sen yürü!.33 O ki beni karşısında hürmetlerle eğiltir Biliniz ki hiçbir zaman taçlı başlar değildir! Bir zavallı kanı şayet nahak yere akarsa Benim bütün insanlığım haya eder o kandan Zaten insan kainata feylesofça bakarsa Ne süngüden medet umar. ona kızmış. İnsanlığı bu derece bilmek için şüphesiz. Hiç şüphesiz şu felekten nice sille yemiş o! Fakat yine efendiler tetkik edin bunu siz. yerden göğe kadar haklıdır. zamanında bir sürü İnsan onu kavramamış. Temistahlarla boğuşmayı bilmiyorduk çünkü biz Bizde bunu icat eden sade onun aklıdır. darılmış. . alnı açık mu`teriz Kanâatim bu ki benim. duygusu Çünkü o da hayatında ne taç demiş. ne kılıçla kalkandan! Anladım ki çocuklarım o da bunu anlamış Anladım ki efendiler onun da bu. Eğri düşün dememiş ki doğru yürü demiş o! Fakat gönlü temiz olan. ne tuğra Ummanlara benzetirim o adamı doğrusu Yani o hiç yorulmayan ve yılmayan unsura Asırlarca beslemişiz evet birçok sefihi Bu adamsa bize olmuş medeniyet mesihi.

Dildâr-ı zafer o nazlı sultan Bir cariye oldu hizmetinde! . Hiç boynu bükülmeyen şu devran Olmuştu onun elinde bende. görüp şu heykelin gözünü Unutulmuş bir şairin şöyle birkaç sözünü: Müstakbeli fethedip kemali Maziyi hemen saçından astı İmkanın elinde her mahali Güya ki esir ederdi kastı Zulmetleri yaktı. sürdü Aydınlığa açtı her zemini Rahminde dehasının büyürdü Müstakbel milletin cenini. yine. Vadileri atlayıp da tayfun Ummanlara bahsederdi ondan! Yumrukları kahır ve cehle sallar Sarsardı zamanı kollarında Yırtıp da leyali yıldırımlar Bin meşale yaktı yollarında! Efkarına etti durdu bir peyk Fermanına millet oldu razı Âtî ona her deyişte ( Lebbeyk) ! Hürmetle sükût ederdi mazi. Haşiyetle yanıp olurdu dilhûn Andıkça o namı kahpe Yunan.34 Hatırladım. yıktı.

Gafletleri kırdı etti ifnâ Kalsın dedi hep prangalarda Leşler kemiren kurûn-ı vusta Gâsıblara etti dehri zindan İstanbul’a gönderince ordu. nr. 1926. Şarkın o geniş çatırtısından Garbın da revâkı çatlıyordu! Fazıl Ahmet HAYAT. c.8. 13 . s. 20 Kanun-i sani.35 Görmezdi evet telaşa layık Olsaydı eğer hücum edenler Yerlerde sürüyle kerkedenler Gönüllerde takım takım savâik Uğraştı ateşli dalgalarda.1.12.

sade lale demektir Hakikaten büyük sanat bir şale demektir. 1926. ne ağlayan demektir. hatta yanıp kudursa! Sen şimdiden topla hemen mermer gibi. c. Hakikaten büyük şair bir çağlayan demektir. 27 Kanun-i sani. Zannetme ki sadece şarap.1.9. Topal gönül ona varmaz. alçını Çıkamazsın tepesine ruhun eğer bodursa Çünkü yoktur kayaların ondan daha yalçını! Dökülemez o yaylaya hiçbir bulut gölgesi Sonsuzluğun üst tarafı. düzgünsüz cihanda Olmuş bütün hayaliniz bir orospu masası! 1927 Kanun-i sani 15 Fazıl Ahmet HAYAT.36 SANAT BANA DER Kİ -Ali Canip’eBilmeli ki o ne gülen. s. yaklaşmamış bile hatta tasası! Çünkü orada bir kanun var o da aşkın yasası! Sizse ancak boyasınız. işte şiirin ülkesi Ne ayıp ki birinizin hiçbir zaman o yere Değil varmak. Doğuları batılardan onun sesi seçtirir Nehirlerin en coşkunu yine onun vecdidir.3 . nr.

Kırların kalmamış eski neşesi. Her yerde ölümün gamlı ahengi… Hayattan usanmış bir veremli kız Gibi soldu gitti güneşin rengi. Uçuyor dumanlı gökte kartallar. Ne bir bağ var artık. Şimdiden başlamış o müthiş ayaz. Tabiat dalıyor karanlıklara: Uludağ. Muttasıl inliyor ormanda düşen Sonbahar kurbanı kurumuş dallar. O güzel yamaçlar büsbütün ıssız. O hasta bahar mı böyle öksüren. ne de bir gülşen. Sonra hiç dinmeyen bir yağmur. Bu ses hangi dulun yanık sesidir? Vaktiyle neşeli bir hayat süren Yapraklar baharın cenazesidir. Uludağ ey sevimli yaz! . ne kaval sesi… Karanlık bir mezar gibi ormanlar.37 O GÜZEL YAZA BİR MERSİYE Ufukta bir hazin rüzgâr esimi. O coşan bulutlar bile kapkara. bir sis… O sevimli yazın mersiyesi mi Nedir bu gönlümü harap eden his? Ne çeşme başında köy kızları var. Ne kuşlar ötüyor.

O sevimli yazın mersiyesi mi Nedir bu gönlümü harap eden his?.1.8 . 1926. Sonra hiç dinmeyen bir yağmur. 27 Kanun-i sani. 29 Teşrin-i sani 1926 Rodop Emin Recep HAYAT.38 Ufukta bir hazin rüzgâr esimi. nr..9. bir sis. c. s.

Beldeler dilberi var. Güler sanki yıldızlar. Ne hoş toprakları var. Kim der cefâ bulursun. Gezsen Anadolu’yu! Kırlarında koştur at. gönlün sızlar. Ruhunda açar kanat Gezsen Anadolu’yu! . İzmir’i var. Bin Bursa. Ne kalbin. Gezsen Anadolu’yu! Dertlerden kurtulursun Gezsen Anadolu’yu! Billur ırmakları var. Gezsen Anadolu’yu! Gülerken köylü kızlar. At.39 ANADOLU’MUZ “Rıdvan Nafiz Beye ithaf” Sen ne güzel bulursun. Gezsen Anadolu’yu! Derde şifâ bulursun. ruhunu savur. at. Buzdan kaynakları var. Halkta vefâ bulursun. Gezsen Anadolu’yu! Ne eşsiz yerleri var.

köprülerden aş. Gezsen Anadolu’yu! 926 Mehmet Faruk HAYAT.12 . Erir.9. 1926. varsa her yaran Gezsen Anadolu’yu! Hanlar. Güzelliği şah eser Gezsen Anadolu’yu! Bir ağaç kabuğundan İçince bir tas ayran. nr. Soğuk suları Kevser. c. Kışlar. 27 Kanun-i sani. Yumuşak gelir her taş Gezsen Anadolu’yu! Orda bahar başkadır. Ah… bu diyar başkadır. İllerden ile dolaş. yazlar başkadır.1. s.40 Dağdan serin yel eser.

ardıçlı. 27 Kanun-i sani. c.1.41 YURDUMUN DAĞLAR “Babamın acısıyla” Ey güzel yurdumun gamlı dağları. Gönlümü peşinde sürüyen dağlar.9. 1926. ey Hasan Dağı. Dağlara yaslanan çiğdemli bağlar. Yanarım andıkça eski şen çağı. Şu yüce duruşla ne şanlısınız. nr. Şahin uçurtmayan yeller sizdedir. Ezelden beri mi dumanlısınız… Hey başı gökleri bürüyen dağlar. Kervân geçirmeyen beller sizdedir. Bilmem neden böyle tez canlısınız… Erciyes. Dışınız yeşerir. içiniz ağlar. Hepiniz ün almış yiğit yatağı. Her biri bir çeşit namlı dağları.12 . çamlı dağları. s. Bu onmaz derdime dermanlısınız. Gürgenli. Ey biri birine sarılan dağlar. Yollara dizilip yürüyen dağlar. Delirip köpüren seller sizdedir. Toroslar. Siz de benim gibi hicrânlısınız… Niğde:Hüseyin Nâil HAYAT.

Bir sihirbaz kaynatır gönlümde bin azabı.” Faruk Nafiz HAYAT.3 . Geceleyin bir mumun ışığında bakınız: Karanlıkta kendimi gösterir mustaripler. 3 Şubat.42 GARİPLER Her duyduğum gülüşün yok sevinçten haberi. c. Dalgalarla dövüşen yırtıcı kuşlar gibi Birbirine haykırır binlerce ses içimde: Göğsü henüz belirmiş tazelerden tutun da Dumanlı gözlerini bir hayâl bulutunda Eriten genç dullara kadar herkes içimde! Ak saçlı ihtiyarlar. Çam altında baş başa dolaşan nişanlılar Birbirinden ayrılan eşler gibi gariptir… Eritir benliğimi ellerin ıstırabı. s. nr. Yaşayan mustariptir. Ne zaman geçse benden bir sevinç. 1927.1. kumral delikanlılar. İlk insanın cennetten çıktığı günden beri Kaplamış yeryüzünü baştan başa garipler… Gündüz gülen yüzleri bir yana bırakınız.10. Der: “Ölene sözüm yok. rüzgâr gibi.

Çözmek istedikçe olmuşum beter! Geçmiş günlerime bakınca şimdi. c. Onu her içişte ben kudurmuşum… Çılgın emellerle –yazık.10. Bir vehme bağlayıp bütün ümîdi. Gönlümü sonsuz bir derde salarak İhtiyar olmadan solmuşum meğer… Uymuş da gençliğin heveslerine Beyhûde kendimi üzüp durmuşum. s. 1927. Arif Dündar HAYAT.43 NEDÂMET Her büyük kederden ilhâm alarak Hicrânın şairi olmuşum meğer.. Yirmi beş yılıma nasıl kıymışım!. Aldığım zehirmiş. deva yerine.1. nr.ömrümü. 3 Şubat. Derdim ki: Ne kadar zavallıymışım.8 .. Muhabbet denilen o kör düğümü. Bir hayâl uğruna etmişim heder.

Bir gün bir dağ başında: Göze güler Ankara! Çankaya ……………... Orijinal metinde mısra silik olduğu için okunamamıştır Orijinal metinde mısra silik olduğu için okunamamıştır .... c. nr.. s.... 3 Şubat......44 MEMLEKETE BİR BAKIŞ Ankara Bir gönül hasretiyle görmek istersen onu.12 * ** .................. En küçük yollarından su alır menbaların… Yaz gelir.....** Nilüfer Kışın bol sularını çeker yüksek dağların.....1. geçit vermez dağlara. 1927. Bomboş kalan yoluyla ağlar durur Nilüfer! Mehmet Faruk HAYAT.. karlı yamaçlara.....* Boy atan ağaçların dalları kanat gibi… Serpilen köşkleriyle ne güzeldir Çankaya Dalar güzelliğine bakışlar doya doya! Bursa Yemyeşil bir ovada bağdaş kuran bu belde Yemyeşil saçlarını dağıtır esen yelde… Ardında yükselen dağ gövdesiyle ne de şen. kurur. o bol sular çekilir..... ……………................ Tut ona varmak için kızıl güneş yolunu… Düş... gider...10...

Boynunu dolamış zülfü bağına. c. Nerdeyse gelecek beklediklerin. Duruyor iki genç. bakışın yaman. Duruşun. yola dalarsın. ne hoş yan yana. be Ali! … Geldiler beklenen çiftler ormana. 1927. be Ali! Faruk Nafiz HAYAT. be Ali! Boşuna tetiği ne kurcalarsın? Var daha ateşe zaman. Gönlündü gözünü yuman. Var iki atımlık canı kederin… Desene işleri duman. be Ali! Yıllanmış bir çınar pusuluk yerin.45 ALİ Namluna dayanır.11. be Ali? Onu sen büyüt de söğüt boyunca Kendini ellere versin o gonca! Sözüme kanmadın bunu duyunca. Kurşunu kahpeye atacağına Kendine çevirdin… Aman. nr.1.4 . 10 Şubat. Bir kurşun kadına. be Ali! Görünce uzanmış yâr kucağına. bir de çobana. s. Çınlasın yıllarca orman.

seninle dopdolu yüzlerce hatıra Sislerle gölgeler gibi almış civarımı. c. Muzlim düşüncelerle nihayet bulunca dün Köy haricinde yaptığım akşam gezintisi Buldum içimde yepyeni bir kalp ezintisi. 1927.11.46 BİR AKŞAM GEZİNTİSİ Karşımda zerre zerre sönen bir yaz akşamı. nr.1. Dinmiş eteklerinde günün son sadaları. En son ışık sekerken o dağdan öbür dağa Yorgun adımlarla çalıştım avutmaya Avare bir çoban gibi yollarda derdimi. Bir can ki böyle her yeri fırkatle dağlıdır Benzer mi ıstırâbına dünyada başka şey? Ruhun açıksa derdime. 10 Şubat. s. Bağrımda bir firâkın ölümden beter gamı Bir canlı ıstırâp ile azmıştı büsbütün. Doldurmuş onların acı hüsranı bağrımı. Sisler ve gölgeler yayılırken bütün kıra Baktım. ey Dağlar denizler ardına yalnız kaçıp giden! Dün köyde yaptığım tek ve tenha gezintiden Sensiz bir ömrü böyle mecalsiz. Sarmıştı akşamın ezeli hüznü dağları.8 . şekvamı dinle. adım adım Bezgin sürüklemek ne felaketmiş anladım! 1341 Necmettin Halil HAYAT. Bir kalbe hasretin eli bir kere erdi mi Kurtulmak anladım ki biraz bahta bağlıdır.

Deniz. doldu. nr. Neşeyle çılgın aktık Elemlerden uzaktık!. Elemle çılgın aktık.1.11. bir vurgun gibi. Antalya: 1924 Ekrem Reşit HAYAT. Ufuklar. yorgun gibi… Ay. oynadı sularda… Gönlüm koya baktı da: Coştu. Neşelerden uzaktık!. Ay... Ufuklar. 10 Şubat. rüya gibi.. doldu. 1927. Yıldızlar hep uykuda… Gönlüm. s. bir hülya gibi. boşaldı.47 ELEM VE NEŞE Deniz. gizli bir korkuda.. Sevinçle sarhoş oldu. Karanlık bir su oldu. boşaldı. c.16 .

-2Ben arkadaş olarak köyümün kızlarına Çıkardım yamaçların en soğuk peykârına. çınlardı sesimizden. serinleriz… Ba`z gün rüzgârlarla dolaşırız dağlarda.48 KÖYÜMÜN KIZLARI -1Gençlik rüzgârlarında savrulurken saçları Ben o dilber kızlarla çıkardım yamaçları. Saçlar rüzgarda. Kendimi el değmeden kucaklara atmışım. gözler ufuklarda kol kola Doğrulurduk koruya giden kıvrımlı yola. Çakal ulumaları duyulurken derinden Kızlarımı tutardım yumuşak ellerinden… Helecanla geçerdik en tehlikeli yarı Titrek nefeslerinde belliydi korkuları. Kimisinin gözünde ateş böcekleri var. O zaman kadın erkek. Yıl olur on baharı yaşarız bir baharda. Mavi gözler enginde. böyle günler tatmışım. Dört mevsimde bir kere bize de gelir bahar. Tatlıdır ormanların reçineli havası. . Ben böyle kızlar görmüş. kurbağaları dinleriz… Bazen gölgeliklere uzanır. Kimisinin göğsünde tarla çiçekleri var. Yollar silinse bile yol bulurduk bir izden… Yüce dağlar çınlardı. Kulaklar fısıldayan rüzgârın ahenginde Burada bir bahar siler bir kış tutulan yası. o zaman genç ihtiyar Gelincikleri koklar. ela gözler enginde.

daha derbeder kuşlar.17 . Nihayet bir kış günü benden uzaklaştılar. beni unutmasınlar! Arif Nihat HAYAT. Dağın kuşları ürker bizim gürültümüzden.49 Sağımda esmer kızım. Tali` beni atarken yalnızlık mahbesine Ses verdim uzaklaşan eşlerimin sesine. Bekleriz –düşünerek en tatlı masallarıBizi kanatlarına alacak kartalları. 1927.11. O kızlar –ki yollarda kahkahaları çınlarBeni unutmasınlar. Sarı yapraklar gibi uçarlar üstümüzden… Kuşlar uçar… Bir daldan bir dala gider kuşlar. s. solumda sarışını… İkisi aynı aşkın duyar yalvarışını. c. dinç kızları Tırmanırken bir dağa. şakrak kızları. -3Köyümün pembe. 10 Şubat. dolaşırken bir yarı Bana arkadaştılar. nr. Bizden daha kayıtsız.1.

-Kardeşlerim kadar sevdiğim Nurettin ve Hayrettin kalbimin bütün tesirleriyle şu perişan mısraları ithaf ediyorum. Bir kadın eli Dışarısını gösteriyor… Dışarıda mehtâp var. ...... Yeşil şuleli.Korkak Ve sanki uzak… uzak Bir ses soruyor: Acaba öldü mü?. Ve bir el.50 ACABA ÖLDÜ MÜ?.. “Ah… Kurtulsa… Şifa bulsa. Yeşil akisli mehtâp… Ve o Karşımda bir heykel… Yine soruyor: Acaba öldü mü?..” Niyazı Saatlerdir dudağımızda bir düğüm… Kazılan bir mezardır benim şimdi gördüğüm… O da artık sormuyor… Benim gibi o da bitap… Yüzü korkudan mosmor.

Can veriyor… Yarabbi… Ne ıstırap!... Topraktan fışkırıyor yedi başlı bir ejder: Kara haber! Alev… Her taraf alev… Matem içinde o ev… Bunu hissediyorum… Baş ucunda sönen bir mum. Ademi hatırlatan Yeşil akisli mehtap… . Bir aile babası Bu gece tam bu zamanda -Od ağacı yanarken bir buhurdandaTıkalı kulakları duymadığı Kur’an’da. Çığlıkları işitiyor gibiyim derinlerden! Sanki yerden. Bir zavallı ihtiyar Boğuk bir hırıltıyla verdi son nefesini… Yarabbi… Ne ıstırap!.. Düşünüyor ki: Belki Öteki evde Bir ihtiyar. Dışarıda mehtap var. Bir yay gibi kollarını geriyor. Bir ölü çehresini Parlatan.51 Gözleri sobadan çıkan alevde.

s.52 Kızıl Toprak: 18 Kanun-i sani 927 Halit Fahri HAYAT. 1927. 10 Şubat.1.17 .11. nr. c.

. Taşlarda yata yata uğuldayan başına Yastık yap Ayşe’ciğin yumuşak dizini... Yıllarca silah tutan çelikten bileklerin Bırak biraz dinlensin Ayşe’nin ellerinde.1. c. Bir çocuk sevinciyle nasıl yoluna bakmış Gelince zaferini müjdeleyen haberin. bağlar çiğnenmiş diye Kendine zehretme şu günlerin tadını!. Yad elden kurtardığın yanık. 17 Şubat. Tanrına şükret Mehmet. İçini döksün.... günah bu yas Mehmet’im!. dinle nasıl eriyip akmış Matem dolu koynunda uykusuz gecelerin.12. Durup hürmetle öpsün son yaranın izini. ünün ummandan derin.3 . nr. Kavuşturduk en mutlu. s. yıkık yuvana Şanlı varlığın yeter. Biraz serinlik gelsin beynini yakan kana. en sıcak teselliye Yolcuları dönmeyen evlerin feryadını. Aç göğsünü Mehmet’im.53 BAĞRINA BAS MEHMET’İM!. Ayşe’ni doya doya bağrına bas Mehmet’im!.. Bahçeler darmadağın.. 1927. göster can yoldaşına. Ölümle çarpışırken gurbet elde daha dün Bugün hasretli köyün bak kucaklıyor seni. Ah ne var ben olsaydım şimdi senin yerinde!. dünya gözüyle gördün Gözünde tüten yosman ceylan gibi Ayşe’ni… Zaferin gökten yüce... “Niğde” Hüseyin Nail HAYAT.

dediler Gezdiği yer işte bu ücra saray!” Hicrân ne anlamış. Yüzünüz sararmış gibi göründü… Acaba ruhunuz çok hasta mıydı? Sordum ki “Bu kimdir?” gülümsediler: “Eşinden ayrılan bir kız. Şarkın bu sevimli. Endülüs… Güzel Endülüs! Gezerken bu yolda ben akşamları Ruhuma cihanın dolar gamları Bir kere geçersem görmeden sizi Ne ölüm korkutur beni ne hicrân Kalbimiz olmasın yalnız ayrılan Biz böyle severiz sevdiğimizi . Gözlerde bir hayâl gibi canlanır Endülüs. sevilmiş Bir güzelmişsiniz isminiz de Ay Bahardan sadedir şehnişîniniz. sevda ne bilmiş Ağlatmış.54 SERENAT Bir nisan akşamı serin bir günün. güzel köyünün Cenneti andıran bir akşamıydı. sevmiş. Sizi ilk balkonda gördüğüm gündü. Ne kemerlerinde Arap kârî süs… Uzaktan görenler yine aldanır. ağlamış. Ne sütunlarında yeşil bir filiz.

10 . c. Önüme serpilen beyaz gülleri O zaman kimsesiz kabrime dökün… Faruk Nafiz HAYAT. nr.55 Gölgeler çökerek dağılınca su Yayılır bir serin toprak kokusu “Bu hasret ne?” derim kalbimiz birse. 1927. s.1. Biliniz. Bu yoldan bir daha dönmezsem geri. O bana hasretin işlediği gün. dünyada ben o gün yokum. Bana derdinizken bugün hediye Gülmeyin beni tez unuttu diye Bu ziyaretlerim seyrekleşirse Bir de bakarsınız büsbütün yokum.12. 17 Şubat.

Cenkten kaçan oğlunu düşünüp utanarak Benliğinde duyarken bir ölüm hatırası Derdini unutturdu sokağın manzarası. kır sakalında gecenin şen rüzgârı. Çavuş Ağa. zalim ellerle yakılan hanümanlar. Sevinç yaşlı gözünde evinin dumanları. Bu. eski çavuşlardan. Göklere kalkan eller arşa değdi bu gece… Yiğitlerin alnını öpenler mi ararsın. Köpük sızan bir gemi tuttu ateşten eller… . “Hoş geldiniz!” diyorken gelen Türk erlerine Yavrusunun hasreti saplandı ciğerine: Tanıdı cenkten kaçan oğlunu vurduranı. Yangının kızıl rengi vurdu kızıl bayrağa… Halâskârlar geçtikçe şanlı atlar üstünde İsli kaldırımları titreten bu düğünde Yangının ışığına yaslanmış biri vardı. Haşrolmuştu bu gece yer gök kucak kucağa. Beşiklerde tutuşan nur topu gibi canlar. Nurlu. Türk’ün öz zaferine meşaleydi bu gece. Al kanlara boyanmış cepkenler mi ararsın.56 YANGINLARIN IŞIĞINDA Yurdun bin şan gecesi. Kız gibi vatanıma dumanlar kâkül oldu… Korkak. Ahmet’ini kurşuna dizdiren kumandanı. Gönülleri sarmadan siyah rengi dumanın Koç yiğitler içinde yükselen kumandanın Al atını kuşattı ahâliden bir kemer. dağı taşı kül oldu. can evinden taliine yanarak. ünlü bir ihtiyardı.

Al atın izlerine kapanıp ağlayanlar Ruhunu içerlerken ilahî ir sevincin İçlerinden bir köylü gönülden ikrâm için Hasretle yaklaşarak halaskar kumandana Kalınca bir cigara sundu bu kahramana… Çavuş Ağa. elinde bir kor. güzel İzmir’i sordu… Kıvılcımlar içinde yanmadan.1. s. Cehennemden kurtulup cenneti bekler gibi.12. usanmadan Türk’ün mucizesini anlattıkça kumandan Bu ahâli kümesi şanlı esirler gibi. yürüyüp ileriye Evinin ateşiyle şükrânını öde de: Dağ gibi kumandana “Buyur. 17 Şubat.57 Kimi büyük zaferden haberler istiyordu.12 . Kimi yeşil Bursa’yı. 1927. Yangınlar ortasında candan serinlediler… Nes’eden setler gibi yolları bağlayanlar. İçten kulak verdiler. c. yak paşam!” dedi… Ömer Bedrettin HAYAT. yürekten dinlediler. titremeden düşündü bir saniye. nr. Sonra.

ancak gözyaşıyla sönen. saçları darmadağın. Anlattı her kulağın duyduğu yalanları. Bu zindanda çiçekten beyaz. yandırdı beni canlı bir kor yığını! Dün bir kadın gözünün gördüm yaşardığını. Sesini yükselterek karşımda perde perde Dün bir kadın ağladı. Kalbini üç beş karış kumaşla alanları. bir gönül parçalandı… Kolumun çemberine atarak varlığını Yandı. bir ateş yandı. “Sorma” diye kıvrandı. atılmış kadınlar birleşince Gönlümdeki canavar zincirinden boşandı! Faruk Nafiz HAYAT. Derdini bir bir açtı karşısında ocağın.58 DÜN BİR KADIN AĞLADI Güneşle ayın bile girmediği bu yerde Dün. c. s. Gözleri dopdoluydu. 1927. 17 Şubat. Senin adın ne? dedim. ipekten ince.12.1. Aldatılmış. Her gece bir yabancı barındıran yatağın Baş ucunda göklere bir ah gibi uzandı.12 . Nasıl çevirdiğini yolda geç kalanları… En hazîn evine tek döndüğü zamandı. İçim bir zindan gibi kilitlendi sevince. nr.

Daraldı. Korkunç ufuklarını almış koltuklarına Homurdanıyor!. Elinde kırbacı Acı Naralar atıyor.59 SONBAHAR Yapraklar sularda kıvranıyor… Ve deniz.. Tozu dumana katıyor… Hani şen kızlar vardı: Beyaz tayyörleriyle çıkınca ortalığa Ortalık benzerdi yumurtalığa.. Hani banyo akşamları İnce sandallar nerde? Şimdi En geniş yüreklerde . Şarkılar sustu… Neşeler dindi! Gök Karardı.. Toprağa indi… Yollarda -Yaza ağlayanKöpekler var… Fırtına!...

12 .1. Ve deniz Korkunç ufuklarını almış koltuklarına Homurdanıyor! Nejat Tevfik HAYAT. 1927.12.60 Bir sıkıntı esniyor… Yapraklar sularda kıvranıyor. s. nr. 17 Şubat. c.

24 Şubat.3 .1. hep kendini yiyorsun Sonra tuhaf bir kelimen daha var Anıyorsun ikide bir hürriyetin adını! Madem öyle.13. 1927. sen Kâbil’sin diyorum Bıçağını haddin varsa yine çek İşte sana sen alçaksın katilsin diyorum Fazıl Ahmet HAYAT. nr. hulâsası çünkü şu:! “Aman beni bırakın da kan içeyim” diyorsun Ve kahrından ölüyorsun. c. neden sen o kadını Asırlarca çirkeflere buladın? Neden ezdin zavallının başını? Yine onun kanlarıyla suladın Her bastığın kaldırımın taşını? İşte seni bağladılar… Şaka değil bu gerçek Fakat yine biz Hâbil’iz. s.61 CEVAP -Kara kuvvetteDediğini biliyorum.

24 Şubat. ey gül dudaklım! Bu geniş bahçeyi almış içine. Görmesem çileden çıkar bu aklım. Nağmeden tesirli sükûtunla sen Bülbülü susturdun. Gönlüne sinerek karın soğuğu Rengini bırakmış atlas teninde. Gözlerin bir halı örneği yine. Belli. Saçına ayrı mı çekti her teli.1.13. her duyanı yakmak murâdın. c. sayamaz bir türlü gönlüm: Kaç hayat kurtarır bu bir tek HAYAT. Seni halkederken yoksa ateşin Yaktı da attı mı hilkatin eli? Bir hata çıktıysa elinden peşin Ardından salaydı bari eceli! Düşünür. nr... Yaratan bunları bir bir mi saydı? Gökyüzü dururken böyle güzeli Kim yere salardı Allah olaydı?. Dağları sararsa nasıl bir buğu Ruhuna perdedir yüzün senin de… Bir ateş parçası kesilmiş adın.8 Faruk Nafiz . gamınla kışlar. s.62 GÜZEL Kan gider yüzünü görsem içimden. 1927. Işıklı saçından yanan bakışlar Aşkınla geceler.

Ey yolcu. Ölüme kavuştum gurbet ilinde. geçerken şu yüce dağdan Mezarım önünde bir dakika dur. ne güzel.8 . Gel bana kalbinin sırlarını aç Bak kabrim.. Her ölen kimseyle beni bir tutma. Sazımın ne sesler vardı telinde. Arkamda kim bilir kimdir ağlayan. 1927.1. İçimde ezelden gelen bir ses var. şairler ölmemelidir. Ölsem de incitir beni gözyaşın. Demem ki bu yerde feryat et. Emin Recep HAYAT. Vücudum sadece hisle beslenir.. ne gölgelidir. nr. 24 Şubat. Ötede uyuyan yalçın kayalar Her akşam uzaktan bana seslenir. Sanma ki değilim şefkate muhtaç. Kabrimden göğsüne bir çiçek bağla Eğilirken bana o yorgun yaşın. c. ağla. s. beni unutma!.13. O sesi veremez hiçbir çağlayan.63 BİR DAĞLI ŞAİRİN KİTABESİ Ey yolcu. Senin de encamın en sonra budur. Sükûtum ses verir sana ferdadan. Gözlerim ademden hayata dalar. Bende hayat için hala heves var: Unutma ey yolcu.

11 . nr. uzletin hüznü doldu.13. 16 Kanun-i sani 1926 Halit Fahri HAYAT. 24 Şubat. ikişer üçer yanan kandiller Sıra sıra inciler gibi ufka dizilmiş. Şu tatlı mehtap gibi ağlıyorum hayata… Kızıl Toprak.1. Bahçede bademlerin. Tâ derinde. Hissettiğim sade bir şefkattir kâinata. bir zümrüt köpük ki eriyor için için. Gök. 1927. Yakındaki evlerin şekli: Garip bir ejder! Uzaktakilerini gecenin eli silmiş. c. çamların arkasından. Gözlerim yorulunca bu rüya âleminden Bir lahza süzüyorum şu uzlet odasını: Sobanın alevleri karşısında şimdi ben Aşkı sönen kalbimin tutuyorum yasını… Kalbimde eski ateş söndü.64 UZLET Lambayı kıstım biraz mehtaba dalmak için Mavi bir ışık vuran camların arkasından. s. Gözlerime gecenin. bir duman oldu.

1.65 ÂŞIK EDEBİYATI NUMUNELERİNDEN Gel ey dilber kan eyleme Seni kandan sakınırım Doğan aydan esen yelden Seni günden sakınırım Tabîbim hışımla bakma Ben kulun odlara yakma Yanağına güller takma Seni gülden sakınırım Halden bilir haldaşım var Yola gider yoldaşım var Bir küçücük kardaşım var Seni ondan sakınırım Der ki (Ömer) yârı gördüm Tazelendi eski derdim Sen bir kuzu ben bir kurdum Seni benden sakınırım HAYAT. nr. 1927. s.14. c. 3 Mart.3 .

Boşlukları kavrayıp her lahzada iki el. Göz gözü görmüyorken bu yollarda tipiden. Ölümle pençeleşse dönmez artık geriye.66 TİPİDE BİR YOLCU Sesler sağırlaşıyor karlı günün sonunda Koyulaşan beyaz bir duman helezonunda… Kar yağıyor. Tufan bile boşansa bu kudreti yıldırmaz: Yürüyor durmaksızın. Derinden kurt sesleri. Onun yine bin geçit açacak dermanı var. yağmur daha sık. Vücudumu mermerden. daha dolgun. yağıyor yolları kapatarak… Fakat yolcu yine dev adımları atarak Bir çığ gibi aşıyor o kar yığınlarını… Ve içinden diyor ki: “Hayat yılgınlarını Yere seren fırtına beni yalnız kamçılar. . kalbimi tunçtan kılar…” İşte hep bu azim ile atılmış ileriye. daima ilerliyor bu heykel! Boşlukları kavrıyor her lahzada iki el! Kar yağıyor. Yüzünü donduruyor bir akşam yolcusunun… Bu yolcu kar içinde fışkırmış gibi yerden Canlanan bir heykele benziyor ki mermerden. Adımını tutacak ne bir set var. Yürüyor adam boyu yükselen kar içinde.. Çiğnedikçe yumuşak bir adem örtüsünü Her adımda bir gurur kabartıyor göğsünü. Ne bu ölüm nefesli tipiden bir korkusu!. Baştan başa etrafı buzdan kesilse duvar. dinlenmeksizin biraz. Bir ademden başka bir ademe doğru giden Bu yolcuya fenerdir baykuşların gözleri! Kucaklamak hırsıyla sonunda fecri. ne pusu. ulumalar içinde İlerliyor.

s..14.67 Yürüyecek.1. 3 Mart. nr. c.13 .. 13 Şubat 1927 Halit Fahri HAYAT. daima yürüyecek bu heykel!. 1927.

Güzelliğe âşığım. Bin bir girdap içinde boğuşuyor yılmadan. 1927. isterse anılmasın.1. Her kafiyem kalbimden gelen gözyaşıdır. Saçlarım ağarsa da vazgeçmem bu sevgiden.13 . Bir talihsiz şairim. Bilmem onlar mı zevksiz. ne düşmanım benim dilimden anlar. s. nr. Her mısraım. Benliğimi sarsıyor şiir yazmak hevesi. c. Bir ben ayım bile bile ölüme doğru giden Bir aks bırakmadan bu boşlukta seslerim. Gönlüm ezelden beri bütün dünyaya küskün. Bana kalbimin sesi alkıştan tatlı gelir. 3 Mart. İlhâmımın sihrine kapıldığım zamanlar Sanırım ki yaşamak mümkün değil feryatsız. sade ona uyarım Ben şöhret arkasından koşarım sanılmasın! Menbâların gür sesi gibi çağlayan şiirim Bazen musikî gibi ağır ağır yükselir. yoksa ben miyim tatsız. Yaradılışça bugün sanıyorum ki bir ayım.14. ümitsiz günlerimin bestesi. biliyorum ki bir gün Öleceğim nihayet ben de anlaşılmadan! Emin Recep HAYAT. Bunu duymadığı gün gönlüm mezar taşıdır. Ne dostum.68 ŞAİRİN YASI Ben ki sanat aşkını tâ gönülden duyarım Namım ister anılsın. Çünkü âşık kalbimi hep şiirle beslerim.

Donduran tipilere versem yanık bağrımı… Yıldız. Karlı bir dağ dizinde uyutsam kalp ağrımı. s. c. 1927. 9 Şubat 927 Ömer Bedrettin HAYAT.1. Kışın beyaz kuşları yaşlı kirpiklerimde. Sis çökmüş ovalara şöyle baksam yukardan. Serinlerdi bir kefen serinliğiyle derdim.14. Gökler yanan başıma bir çelenk örse kardan… “Gül”ümün hasretini belki de kül ederdim.13 . nr.69 KARLI BİR DAĞ DİZİNDE… Karlı bir dağ dizinde uyutsam kalp ağrımı Donduran tipilere versem yanık bağrımı… Bir zâlim sevgilinin hasreti içerimde. 3 Mart.

Gözlerin bir camiin eşiğinde açıldı. gelmişi. İki kattır azabın günâhı işleyenden.15. geçmişi bu. Yazık ki boğazına bir ip geçirmediler. Bir babasız yavrudan bir peygamber çıkardı… Sana soylu olanlar der ki: “Soysuz kişi bu”. Atıldık doğduğun gün hayâta tek başına! Yanında anan olsa yine ömrün bahardı. tesadüfün işi bu. 10 Mart. Yazık ki atmadılar seni kör bir kuyuya! Tanır gibi yüzüne bakınca her geçici.7 .70 PİÇ Sıcak bir el değmeden henüz ilk gözyaşına Kundağını serdiler bir musalla taşına.1. adsız doğmanın yasını duya duya. s. Sana dar günlerinde açık bir kucak vardı: Bağrına oğlum diye bastı İsa’yı Meryem. Haydi. Âna ki kahpe derler. Onların belli çünkü. 1927. Yarın. nr. Biz neden soyluyuz da sana soysuz diyorlar? Aslını hiç arama. c. sana kahpenin piçi… Faruk Nafiz HAYAT. Yat ölüme benzeyen bin uğursuz uykuya. öksüz kalbinin burkulacaktır içi.

. ne bağlar?. nr. Kimisi harmanlarda geçen uzun yazlardan… Aranılır yayıktan çıkan köpüklü ayran Aranılır başı boş gezilen dağ. Köyünden ayrılmayan Fatmacıkların eşi Gelmiş bir gün buraya çok uzak diyarlardan… Anlatır her birisi o doğduğu diyardan. Yamaçlardan seyretsem ovayı kuş bakışı.7 . kır! Biri derken: -“Kavuşsam köyümün bir taşına. c. 1927. s. Geçirsem o dağların başında yazı.15. is örtülü mısralar.71 Askerlik Günleri: KOĞUŞ Duvarlarında silik. İçinde hatırlanmış ne beldeler. bayır. kışı” Bir ses gelir uzaktan: Karavana başına! 926 Yıldız: Mehmet Faruk HAYAT. İlerleyen günlerin bir şahidi bu koğuş… Kim bilir kaç memleket çocuğuna yurt olmuş. 10 Mart. Pencereden vurdukça göğün ayla güneşi! Kimisi yanar durur düğününü görmeden Köyünde bıraktığı sevgili Ayşe’sine… Kimisi der: -O altın saçlarını örmeden Bıraktım nişanlımı köyün bir köşesine! Kimisi dağlardaki kurt avından anlatır.1.

Gençliğimin bahçesi sonbahara erişti Kuruyan yaprakları birer birer düşüyor. O hayalî ülkeye hiç mümkün mü varılmak. 10 Mart. Fakat mümkün müdür hiç bunu tasvir edeyim. Niçin gönlüm bu kadar ince hisli. 1927. Bilmiyorum doğrusu hangi yoldan gideyim. Anlıyorum ki bugün odur büken kolumu. Hasret öyle üzücü. duygulu. s.. nr. Beyhudedir fikrimce bu varlığa darılmak Mademki yaşıyorum kendimi yiye yiye. Hayatım baştan başa bir sisle örtülüdür. Belli mesut olmaya etmemişim hiç niyet! Yaşamak istiyorum. Gelecek mi acaba beklediğim saadet?.1. Ben de ağlamak için yaratılan bir kalp var.15.. fakat mümkün değil ki… Sade ben miyim acep böyle hayattan bıkan?. Ne yorucu bir yoldur hayatın yalçın yolu.72 HAYAT YOLU Benim bütün hislerim kalbimde gömülüdür... Açıldıkça karşımda yeni yeni ufuklar Buğulanan gözlerim seçemiyor yolumu. dünya öyle sefil ki Gözyaşıyla karışmış damarlarda gezen kan. Öleceğim besbelli “saadet!” diye diye. Niçin “toprak” denince benim kalbim üşüyor.7 . c. Emin Recep HAYAT. Hayatı sevmeseydim ölmek kolay bir işti.

Sonsuz bir kefene dalan nazarlar Bulutlu göklerin bir ma’kesidir. Acı bir sayha… Sonra yine sükût…Ölüm sükûtu! Gölgeler etrafı sarmadan daha. yağıyor yine. yağıyor kar… Sinsi sinsi! Bulanık bir perde germiş ufukta Karacaahmet’in servi dizisi. kırlar uyudu. 1927. s. yumuşak. Uçarken sessizlik içinde karlar Duyulan bazı bir düdük sesidir. Bir tren düdüğü.7 . Yollarda silindi son ayak izi. Göklere yükselen dualar bile Sanki zerre zerre bir hiç oluyor. yavaş. 10 Mart..73 KAR YAĞARKEN Bir ölüm hissi var sisli boşlukta. Dereler. Büründü akşamın garipliğine Karacaahmet’in servi dizisi… Halit Fahri HAYAT. Kar. Bu ne ürpermeler veren hâile! Fânilik acısı kalbe doluyor.1. c. nr. tepeler.15. Yağıyor.

çocuksuz bir anne… Gece yine geçmeyecek bir keder Gibi indi köyümüzün üstüne! Bir yıl evvel aydınlanan perdeye Aksederdi şen bir çiftin gölgesi. yüzbaşıydı o giden… Gece yine geçmeyecek bir keder Gibi indi köyümüzün üstüne 1333 Ömer Seyfettin HAYAT. hâkim kölesi? Biliyorum. c. narin bir tek gölge… Nereye Gitti onun eşi. 10 Mart.9 . nr. Şimdi orda can çekişen bir mumun Dalgasında matemini gizleyen Bir kadın var: Genç.1. Şimdi lâkin bir gölgedir görünen. s.74 DUL Gece yine geçmeyecek bir keder Gibi indi köyümüzün üstüne! Ses sadâ yok… Daldım işte komşunun Bir yıkılmış boş yuvaya benzeyen Bana karşı dargın duran evine. İnce. 1927.15.

1927. Laleli bağlardan aya baktılar. Şen dallarda gezdi hasretle bir ah… Çiğ düşmüş otlara yorgun yattılar. zil sesleri uçtu göklere Dağılmış saçlara güller taktılar… Altın ay yükselip çıktı dağlara. c. Ahlar. İncecik nağmeler gezdi bir ara… Dalların altında sarhoş yosmalar.3 .… Laleli bağlarda kaldı o günâh… Moda: Salih Zeki HAYAT. Zil sesleri tekrar uçtu yukarı… Ay beyaz hareyle göründü sabah. s. Oynaşıp koştular karşı bağlara… Ay gezdi serseri. 17 Mart.75 İğde Dallarından “BAĞ GECELERİ” Yosmalar bağında yaktılar. yorgun suları Mor sular bir zaman oldular sarı… Kol kola sarılıp birden uçtular.16 .1. nr.

Sılayı görür sanki gurbetle dolu gözler Mehtapta ışıldayan beyaz fincanlarında… Tellerinde kanatlar. Ovaya sıralanır Telgraf direkleri… Yemyeşil ormanların besteler ahengini Başlarında dinlenen yorgun kanatlı kuşlar. aç kurtlar deler. Kestirme yoldan giden garip yolcular gibi . dağlar atlar. Titrek damarlarında insan ruhu dolaşır.76 TELGRAF DİREKLERİ Çürük iskeletleri yeşil ormanlar özler. Trene selâm verir Telgraf direkleri… Topraklarda uyuyan bir ceset oyar gibi Soluk endamlarını küçük. Uzaktan seyrederler dağların mor rengini Tellerinde çırpınan yorgun kanatlı kuşlar… Fırtınada ürperir. Gönüllerin derdini duyarlar canlarında. Yolcuya yol gösterir. Ufuklara uzanır. Kimisi senelerin derdiyle kamburlaşır… Birbirine bağlanır. Tepeler. Kimisi hasretiyle yakar battığı yeri. Bir gizli dertle çatlar Telgraf direkleri… Rüzgarların sesinde ağlar inletirler.

1927. nr.1.. düştüğün uzun yolu bitirsin.16. verip de kulağını Tok balta seslerinin aksini işitirsin!.77 Gurbete gider sanki bu kurumuş gövdeler… Adımların. yolcu. Dinleme sakın. 17 Mart. c. Bu tellerin sesine bağlama ayağını. Ömer Bedrettin HAYAT.8 .. s.

Vurma. yıkma mihrâbı. 24 Mart. s. Gönülden duyulur aşkın rebâbı. 1927. Gönüldür halkeden zevki. Sevilmek istersen öğren sevmeyi. c. bu kestiğin meşe değildir. Hasan Âlî HAYAT. Açar çiçeğini bahar gelince.4 ..17. Orası umduğun köşe değildir. Kendine bakıp da tanı her şeyi. Din belle gönlüne hayat vermeyi. Bu insan gövdesi lâşe değildir!. azâbı.1..78 GÖNÜL Gönül derler ona sırçadan ince. nr. bu gördüğün şişe değildir. Kırma. Gönül bir mabettir.

dedi: Cümbüşü var raks eder Marmara’nın meltemi… Heybeli Ada:Ağustos 1926 Çubukçuzade:Mehmet Sıtkı HAYAT. 24 Mart.. Mest olup enginlere “tez” okudu bestemi!. sildi yüzümden teri… Rişeli akşamların gül dağıtan elleri Heybeli’nin bir çene kurdu çadır mâh-tâb Giydi beyazlar gece.dinlen biraz Aldığın ilham ile şiirini gölgemde yaz Saçlarımı okşadı.8 . c. s.79 MARMARA’NIN MELTEMİ Gitme dedi –çamların gür sesi.. Kıyılara her baş vuran dalga ölüp inledi İçli deniz anladı nüktemi. 1927. nr. çaldı fidanlar rebâb Baktım uçan gölgeler sanki buluttan yüce “Tura” çıkan kızların kahkahasından gece.17. veçhine taktı duvak… Marmara’ya vurdu ay sırma gümüşten bir ağ Vecd ile ben dinledim. sordum.1.

24 Mart. Güneş çoktan sönmüştü. perilerse uykuda… Hiç kimse anlamadı halinden maksadını. solgun gözler uyandı. Dalgaları okşayan gümüşten bir el oldu.80 “LAMBA VE DENİZ” Köpükler kurşunlaştı denizde yavaş yavaş. Onu ıstırâbıyla baş başa bıraktılar. Bu bir damlacık ışık sahillere yalvardı. Gâh bir kadın saçına benzedi tel tel oldu. bir de adını “Köşkte yanan lambanın mukallidi!” taktılar… Sabri Esat HAYAT. Zavallıyı ne gören.17.1. s. Gâh da rüzgârla gelen matemi dinledikçe. nr. Bir halâs ümidiyle çırpındı durdu suda. c. 1927. ne de dinleyen vardı. Karşı sahilde ürkek. Sanki bu yetmiyormuş gibi. Köşkün penceresinden sararmış bir damla yaş Eteğinde inleyen sulara yuvarlandı… Denizin gizli gizli koynunda inledikçe.8 .

nr.17. yar matemleri… Sonsuz eğlenceler.81 SORGU -Acı günlerin hatırasıBir zaman otağın kızıl gülşendi. çorak mı nesin. her günün şendi.. 10 Şubat İzmir İsmail Safa HAYAT.8 . Hangi dilber için sarardın efem. 1927. Bağların susmuş. Sisli geçitlerde durak mı nesin. saz âlemleri Bilmezdin nasıldır. sam meltemleri… Neşenle coşardı. Muradın ne olsa kanardın efem! Ufukta gezmezdi. kurardın efem!. Şimdi o günlere uzak mı nesin. Sayısız yosmalar sarardın efem! Kaygısız sultandın. c. s.1. 24 Mart.

Ovalarda kızıl kumlar dalgalanıyor. narin vücudunu yerlere attı… Yukardaki sarayından gördü bunu ay. Gözlerine zindan oldu birden bu saray… -Soğuk kızın gül yüzünü kavuruyordu“Ay”. gözü yaşlıydı. Esen rüzgâr dondurmuştu kulaklarını. Güzel. Bir kasırga koptu birden. Su almaya gidiyordu… Sırtı çıplaktı. Karanlıkta artan soğuk sırtını yaktı… Şişirmişti karlar küçük ayaklarını. kızı ağlattı.82 “ÖKSÜZ KIZ” MASALI -Hocam Ali Canip BeyeUfuklarda yaralı bir göğüs kanıyor. bir anne gibi tatlı sesiyle sordu: Çıldırdın mı kız? Niçin yapyalnız Çıktın dışarı? Görmedin mi sen Dışarıda esen Deli rüzgârı? Öksüz kız bu tatlı sesle önce ürperdi Lakin sonra sakinleşti ve cevap verdi: . Merhametsiz rüzgarlarla dağılmış saçı. engin yaylalar… Bu kış günü bir öksüz kız elde bakracı. Uğulduyor nihayetsiz. Düşe kalka gidiyordu çok telaşlıydı. Zavallının karnı açtı. Rüzgârlara haykırırken yalçın kayalar.

” “Hazırladım atlas çadır. Lakin birden “ay”ın sesi sarstı kumsalı: “Kucağında bir inci var....83 Ay. “Ay” bu kızı bakracıyla yanına aldı… Yavaş yavaş yer yükseldi.” “Hadi çalı. Kızın değişen haliyle… Ay bu kızın hayaliyle . çalı at oldu. ben ona. Dikenleri ona ipek bir kanat oldu. Onun için ısrar edip sormadı fazla. Yavaş yavaş yer yükseldi.” Birdenbire bir silkindi. gökler alçaldı. gökler alçaldı. Ve titredi kalbi acı bir ihtirazla. öksüz kızı al bana getir!. sorma benden. İşte o günden beridir “Ay”ın çehresi değişir. Zaten “ay” da anlamıştı neticesini.... Bilmiyorum ben Bu nasıl şeydir… Yalnız derdim çok. ipliği sedir. Gözlerinden yere billur yaşları indi… Bir çalının içersine girdi kız şimdi. Anam üveydir… Hıçkırıklar kesti kızın ince sesini. çalı!. “Ay” bu kızı bakracıyla yanına aldı. Bir sevincim yok.

Yirmi beş gün ay galiptir.84 Bazen parlar. Her zaman “ay”ı kıskanır: Güzel kız ondadır diye. Bir hilâl olur yesle. Başlar halı dokumaya. Sonra kararır. Adeta şaşkına döner: Kız bazen girer otağa. Yüzü parlar süzgün süzgün Lakin heyhat. Gülen yüzü kederlenir Gökte büyük bir “dev” vardır. Gittikçe artan bir sisle Beyaz çehresi kirlenir… Bazen kızın keyfi coşar: Bakracıyla göle koşar Ve ayın çektiği çile Biter… Coşkun bir sevinçle. . Ve kendisi için için Kızın aşkına taliptir. bazen söner. kararır. Kavga eder bir düziye Öksüz kızı kapmak için. Yüzü yaşlarla sararır. “Ay”ın yüzünü o zaman. ayda üç gün Bu “dev” galip gelir “ay”a. Hıçkırıklarla boğulur. “Ay” da başlar ağlamaya. Hasretle sarar bir duman.

c. nr.85 Tam üç gün görünmez olur… 24 Kanun-i sani 1926 Sabahattin Ali HAYAT.17. 24 Mart.13 . s.1. 1927.

86 ANADOLU YOLCULUĞU Sürüler akın akın iniyorken yamaçtan Bir dağın eteğinde göründü kervansaray… Köyden yola çıkmıştık söküyorken henüz tan. Şimdi masmavi gökte doğuyordu bakır ay! Han dolmuştu. Sorsalar o dertleri neler… Neler söyleriz! . Yerimiz oldu avluda bir yer. ben de kaç defa: -“Dayan. kime dururduk dargın? Rüzgâr hafifçe esti… Bu yıldız dolu gece -Güzel Anadolu’nun bu yıldızlı gecesiKalbimizin içine bir serinlik serptikçe Silindi gönlümüzün hicrana akan sesi! Başımızın üstünde sonra bembeyaz bir ay. Yıldızlar doğuyorken uzandık yorgun. Sonra tâ… Uzaklardan gelen bir köy türküsü… Şırıldarken derinden dağın yanında bir çay İnsanın başka bir şey doluyor her an göğsü! Düşündüm. dizlerim dayan!” Gün oldu. bağrıma dert çökerken bir taş gibi Kağnıların geçtiği yollardan geçtim yayan… Elinde “bağlama”sı bir meçhul yoldaş gibi Dedim. bu yollarda aynı derdi görüştük. beş on kişi aynı yollara düştük. argın… Bu yeri hoş görmeyip uzanmasaydık eğer Kimden medet umardık. Güneş kızgınlığıyla yandı benizlerimiz… Gün oldu.

s. nr. 1927. Yükselen sevinç değil. gülen değil ağlayanlar diyarı.17. c.1.13 .87 Öyle yolcularız ki biz bu uzun yollarda Dikenlerle çizilmiş ayak tabanlarımız… Bir yudum ekmek için gezer güneşte karda Hiç şikâyet etmeden çocuğumuz. karımız! Bakışlar bakıyorken aya yoldaş yerine Bir avuç tuzla ekmek karınları doyurur… Gün olur ki dikenler yenilir “aş” yerine Kaygılar içinde gün olur ki kalp durur! Bu diyar. sade hicranın sesi… Memleketin derdiyle dolaşırken yolları En sonda nasibimiz böyle bir han köşesi! 926 Mudanya-Eşgel köyü Mehmet Faruk HAYAT. 24 Mart.

18. c. 31 Mart.1. nr.88 BULUTLAR Karanlık gönlümün mor gölgeleri. 1927. Başı boş bulutlar ruhum musunuz? Uluyan ağlayan bir rüzgârsınız. s.4 . Ey kanlı bulutlar ruhum musunuz? Hasan Âlî HAYAT. Hicranlı bulutlar ruhum musunuz? Yaralı kalbiniz hüsranla vurur. Bî-vâye bulutlar ruhum musunuz? Bu maî boşlukta ne ararsınız. Avare bulutlar ruhum musunuz? Ey gökte dolaşan aşk ülkeleri. Ey sarhoş bulutlar ruhum musunuz? Gözünüz her zaman yaşla doludur.

Bunları sevdiren şey hep seni andırması: Biri aylı gecemdir. bağda kızıl lâleler… Kışlardan arta kalan ömrümde bahar oldu. s.89 BAHAR TÜRKÜSÜ Son karların seliyle çağladı şelâleler. Faruk Nafiz HAYAT.. ne bahara düşkünüm. c. Ağarmış saçlarını üzerimden çekti kış. duracak. anlıyorum. nr. 31 Mart. 1927. biri güneşli günüm Gözlerinin zümrüdü. Artık üstümde kuşlar çırpınacak. saçlarının sırması. bu bahar geçmeden sen benim olur musun?. Nerdeyse açılacak odamdaki her nakış. gözlerimde nur musun? Bu bahar. Gönlümde ateş misin. Gözüm gönlüm ışıldar gördükçe nazlı yâri. Dağda salkımlar açtı.18. Seviyorum… Dereden benim ruhumdur akan… Seviyorum… Goncalar senin on beş yaşındır! Ben ne yaza hasretim.8 . Nerdeyse bir gül ıtrı odamı dolduracak… Göğsümde başka nefes! Damarımda başka kan! Kalbimi aydınlatan senin altın başındır. ömrümün son baharı: Kız.1. Rüzgârda deste deste saçlar târ ü mâr oldu.

öbür yaz Yakacık’ta Biz aynı güzel devri yaşarken geçecektir! Kış geldi mi. o güzel günler uzak mı? Hülyama çekilmiş bir alev perde bu hasret.8 . Bazen durulan.90 HASRET Her saniye bağrımda bir âlemden eser var. Yalnız geceler gösterecek lamba duvarda Hep aynı emellerle girift olmuş akisler. 31 Mart. 1927. Bir yaz Polonez köyde. bir fıskiye halinde civarda Mesut evimizden taşacak neşeli hisler. nr. Allah’ım o günler. bazı coşan bir dere gönlüm. Dalgın ve durulmuşsa. Rabb’im o ne günler ki denizlerde. s. Tez günde bitip neşeye kalp olmayacak mı? Ruhumda tutuşturduğu yerlerde bu hasret? 341 Necmettin Halil HAYAT. o hülyaya müsait Halinde sarıp üstünü esrarlı ışıklar Sathında gülümser gelecek günlere ait Hazdan ve teheyyüçten uyanmış kırışıklar. kendini çarpar Şekvâsı köpüklendiği sahillere gönlüm. Hasretle bunaldıkça taşıp.18.1. açıkta Doğmuş iki kuş ömrü kadar şen geçecektir. c.

Yalnız usanmadan o günü bekle O zaman olursun bu güzellikle Yurdumun biricik yıldızı Fatma. Ziya Nuri HAYAT.8 . s. c. 1927.18.1. Üzüntü her gecen. 31 Mart. nr. elem her günün Acaba bin dertle yanan gönlünün Pek fazla derin mi yarası Fatma? Üç yıldır soluyor yüzün kederden Nişanlın gelemez gittiği yerden Buraya çok uzak orası Fatma Sen onun senelerce matemini çek Fakat ne de olsa bir gün dinecek Kalbinde yer eden bu sızı Fatma.91 FATMA’NIN MATEMİ Bu gamlı sonbahar akşamlarında Sonsuz bir hüzün var gözyaşlarında Hicranla çağlayan bir selsin Fatma. Akşamın gölgesi köye sinince Bir ağaç altında sen ince ince Aşkına ağlayan güzelsin Fatma.

Her günüm Sessiz bir akşam arar… Demek Karşımda köpürerek Taşıp çağlasa hayat. Ne bir sırdaş isterim… Baştan başa neşe dolsa kâinât. derim. Yine ben Ufuklara açık bir pencereden. kahkahalar tâ Bulutlara yükselirken… Etrafımda sevişiyorlar… Heyhât! Yabancıyım ben aşka… Artık hicrandan başka Ne bir yâr.92 UZLET DUYGULARI Etrafımda gülüyorlar… Oynuyorlar… Heyhât! Ben âleme küskünüm. Etrafımda hep ihtiyarlıyorlar… Heyhât! Birden bire içlerinde tutuşan bir yangınla Bazıları çıra gibi bir lahza parlıyorlar! ... Her nağmeye. Birbirini kovalayan şu uzak Bulutlara bakarak: -Ne hükmü var?. her sese… Hatta Terennümler. Yine ben Kayıtsızım herkese. Neşe bile fanî değil mi?.

Odamın etrafını Hıçkırıklar sararken. nr.93 Bense bu yorgun alınla Özlerim bir serin pınar başını… Gönül fakat yine arar hicran arkadaşını… Hicran… Ebedî hicran… Ufuklardan Bu hicranın gölgesini bana rüzgârlar taşır… Ve bu gölge tavâf eder gençliğimin tayfını!. yat!. Hafif hafif. Dua eden kollarını gözlerine gel kapat! Ve kollarım gözlerime inince.. Yine ben Teessürle seslenirim kendime: —Çocuk… Niyâzın kime?. ince ince Sonbaharın yağmurları gözyaşıma karışır… Halit Fahri HAYAT. 1927.19.. 7 Nisan. Bu niyâzın beyhûdedir… Haydi. c. s.13 .1...

Sanki bir alev olmuş tabiatın nefesi.94 KIR UYKUSU Ey tarlalar içinde uykuya dalan köylü Sonra çalışmak için şimdi bir parça uyu. Karşı çam ormanında çağıldayan menbaın Kenarına çömelip soğuk sular içersin. Uyu. Yarıya kadar açık güneşten yanan bağrın. rüyana girsin kırların çiçekleri. Uyu dinlensin biraz yorgun düşen kolların. Uyu. Kapanınca gözlerin bu öğle sıcağında Sana ninniler söyler kuşlar cıvıldaşarak. Artık sarı başaklar tam bir genç kız çağında Onlar esen rüzgârla gülüp eğlensin bırak. Büyük bir heykel gibi yere serilmiş gövden. Ne güzeldir uyumak kırlarda kana kana. Serinleyen tarlada yine orak biçersin. Vücudun baştan başa ekinlere gömülü. Bakışlardan süzülen serin gölgeye sarın. Sükûnuna dalarken ruhun ıssız yolların. olsun hayatın uçan bulut gibi ak! . Söyle. Bir yaz günü ne vardır daha güzel gölgeden? Sen bir yana. Güneş nerdeyse iner yamaçlarına dağın. nerede bulursun böyle rahat uykuyu. Sanki dağlar sıcaktan ağır ağır eriyor. orağın düşmüş bir yana. Bu hüzünlü saatte sana heybet veriyor Yanık yüzünü örten ekinlerin gölgesi.

s.95 Ey köylü unutamaz verdiğin emekleri Seni koynunda tutan altın başaklı toprak! Emin Recep HAYAT. 1927. nr.1.19.13 . 7 Nisan. c.

mütekallis bir baş! Ayırır sanki bu baştan etimi Ömr-i ehramda muâdil bir yaş! Ürkerim kendi hayalâtımdan Sanki kandır şakağımdan akıyor.1. 1927.5 . Bir kızıl çehrede ateş gözler Bana güya ki içimden bakıyor… Bu cehennemde yetişmiş kafaya Kanlı bir lokmadır ancak mihenim Ah yarabbi! Nasıl birleşti Bu çetin başla bu suçsuz bedenim? Dişi. s. tırnakları geçmiş etime Kündem üstünde duran ifritin! Bir küçük lahza-i ârâma feda Bütün âlâyişi nâm ü sıytin! Ahmet Haşim HAYAT. nr. c.96 BAŞIM “Yakup Kadri’ye” Bî-haber kündeme gelmiş konmuş Müteheyyic. 14 Nisan.20.

1927. bu yollar tükenmedi. -Atları hızlı sür ki köye pek geç varmasın Nişanlımın gözleri yollarda kararmasın. s. -Düştüğüm yollar gibi sonsuzdur benim tasam. hasret ölümden acı.1.14 . diner gözünde yaşlar. kavuşmasam… -Bir kere görse gözüm köyün aydınlığını Kül bağlar içerimde bu kızıl kor yığını. Ben ömrümü harcadım.97 YOLCU İLE ARABACI -Gurbet ademden kara. Ne zaman tükenecek bu yollar.20. 14 Nisan. Benim uğursuz yolum bittiği yerde başlar! Faruk Nafiz HAYAT. Bekleyenim olsa da razıyım. arabacı? -Henüz bana “Yolunun sonu budur!” denmedi. c. -Senin de yolun biter. nr.

Dinlen altında yeşil bir dalının.98 ÇANKAYA Bu hıyâbân ebediyet yoludur. yolcu. s. Dinlen altında yeşil bir dalının. ağaçlar tûbâ… Bu hıyâbân avutur cümle yası. nr. c. Gözünün sürmesi bil toprağını Her gören der ki bu cennet bağını Bu sular kevser. Karşıdan bakma geçerken. Bil ki beyhûde gönül bağlamadı Nice dullarla yetimler buraya.8 . O kızıl saçlı zafer kartalının Bu hıyâbânda kurulmuş yuvası! Toprağın gölgesi vurmuşken aya Sildi bir hızla bu kartal kanadı. Evliya uğrağıdır sanki bu bağ. O kızıl saçlı zafer kartalının Bu hıyâbânda kurulmuş yuvası! Faruk Nafiz HAYAT.21. 1927. 23 Nisan. Gider Allah’a kadar buradan ucu.1. Belki bir dert ile bağrın doludur: Bu hıyâbân avutur cümle yası.

gölgesiz yolun solunda Gördüğün bu tümsek. Düşün ki haşrolan kemik. bu sâkit yığın Bir vatan kalbinin attığı yerdir. Necmettin Halil HAYAT. c. Eğil de kulak ver.99 BİR YOLCUYA Dur Yolcu! Bilmeden gelip bastığın Bu toprak bir devrin battığı yerdir. 1927.1. Son vatan cüzü de geçerken ele Mehmet’in düşmanı boğduğu sele Mübarek kanını kattığı yerdir. 23 Nisan. koparken büyük zelzele. s. namus yolunda Can veren Mehmet’in yattığı yerdir. çetin Bir harbin sonunda bütün milletin Hürriyet zevkini tattığı yerdir.16 . Anadolu’nda İstiklâl uğrunda. amansız. Bu tümsek. etin Yaptığı bu tümsek. kan. nr.21. Bu ıssız.

Yorulursun sonradan hazinleşir nağmeler. Her nalende kalbimin vuruşları yavaşlar. s. titrersen titretirsin. c.1.100 NEY “ Şinîdem nâle-i cansûz-i ney-râ” “ Ki bî-rikkat ne-dîdem hiç şey-râ Hafız Bir alev gibi sarar ruhumu yanık sesin. haykırır. Kendimden geçerim ben. Ne aşina sesin var gönlüme ey kırık ney? Hasta göğsünde taşan nedir bu hıçkırık ney? Seni dinlerken fikrim dalar bin bir hayale. 1927.22. Erir kirpiklerimde toplanan sıcak yaşlar. Ne aşina sesin var gönlüme ey kırık ney? Hasta göğsünden taşan nedir bu hıçkırık ney? Çırpınma hırçın hırçın. hicranlarım inilder. dersin “Uyan!” Bu sihirli kudretin imkân verir muhâle.5 . Hilkatin esrarını sanatındır ağlayan. Bu vecd ile beni de kendine benzetirsin. Boşluğa bir uhrevî hava yayar nefesin. Hüsranlarım ah eder. 28 Nisan. nr. Ne aşina sesin var gönlüme ey kırık ney? Hasta göğsünden taşan nedir bu hıçkırık ney? Hasan Âlî HAYAT.

Akşam olsun diyorum. Pencereden sevgili Bekleyene benzedim. Parçalanmış ümidim. Sardım karanlıklara Ruhumu. Akşam olsa diyorum. Akşamı bekliyorum. Akşam olsa diyorum. Öyle bir al kandır ki: Akşamı bekliyorum. Yok da gülden. bir kızıl yara. bülbülden. Akşamı bekliyorum. Neden böyle gönülden: Akşamı bekliyorum. Yeni doğarken güneş. ……………………. bundandır ki: . Akşam olsa diyorum. Akşam olsa diyorum.101 “TAHASSÜR!” Başım yere eğili. Öksüz gönlüme bir eş. Sevda. Akşamı bekliyorum. …………………….

Sabri Esat HAYAT.22 . nr. s. 28 Nisan.1.8 . c.102 Akşamı bekliyorum Akşam olsa diyorum. 1927.

yaralı gönül taşır! Köyde bir “Hasan” vardı: Güzel bir delikanlı.. Yaralı bir kalp taşır. taşı. Her gün gönlümü açar tatlılaşan sözleri! Hayat. ne “el”e gönül verir. Ninem anlatır. Saçlarını tararmış bir gün pınar başında! .103 Ninemin Masallarından: AY HASAN Bir mangalın başında bekliyorken baharı.. Sevda ki gönülleri halkalayan bir “ağ”dır. şanlı… Köyün güzel bir kızı. Yine vazgeçemez hiç kara sevda ağından! İçinde aşk çiçeği gül yerine kül verir. ne de seviyor bu ihtiyar dalını. Dağı. kendine mesken yapar. dert sarsa da en duygulu yerini Bir gün öpmese bile “yar”inin dudağından. Mutlaka bir gün sarar kızla delikanlıyı. dinliyorum yeni bir masalını: —Bu masalım köyümde geçen bir maceradır. Bu akşam. dolaşır. İçer kara sevdanın kara zehirlerini… Erkeğin. Gün olmuş neşelenmiş. Zehra on beş yaşında. Bazen birleştirirken o iki nişanlıyı Bazen. İki sevdalı orada kalbine ateş katar. Yedi köye ad salmış bir yiğit anlı. Bir masal anlatırken munisleşir gözleri. gün olmuş derde kanmış!. gurbetin derin enginlerine atar. durur bana geçen yılları! Bağrında yetmiş yılın hatırası toplanmış. Ne başkasını sever.

Felek. Suda dağıtırken saçını tel tel Yar adımı koymuş.. çıkar.. adımı koymuş: Ay Hasan benim! Sevdiğim köyümde güzel mi güzel. der: “Ay…Hasan” O günden sonra onun adı kalır: Ay Hasan! Fakat gencin kalbinde o gün bir dert belirir... Yar...104 “Hasan”ı görür birden şaşırır.. Yüzünde lekesi yok ki bir tozun. * Orijinal metinde kelimeler silik çıktığı için okunamamıştır ......* Yar adımı koymuş: Ay Hasan benim..... durur bir saz alır eline İnler... Fakat kalbinde hicran.. Bu derdin şifasını kızdan başka kim verir? Yollarda gezer...... beni etme bu yolda mahzun.. Nasıl beni çekti sevda seline Yar adımı koymuş: Ay Hasan benim! Sevdiğimin saçı uzun mu uzun.. Ay Hasan benim! Başlar her gün böylece gezerek dolaşmaya.. nasıl ona açılsın? Nihayet bir kızdır o… Mümkün mü saçılsın Bülbülün vurulduğu gül gibi karşısında? Sevda hançeri uyur gönül denilen kında… Oradan kendi kendine pek az sıyrılır. durur sazının dokundukça teline: Gönül . pamuk gibi el. Gül gonca memeli. dertli ruhunda hasret... Dese de ey sevgili aşkını bana hasr et Güzel Zehra ne yapsın................ Bilinmeyen illeri yol ederek aşmaya.

. kervan uğramaz. Be hey ateş gözlü.... Gafil… Akıl ermez ki kadınların fendine! Genç çocuğun dağları tutar yine âvâzı. Kovalıyor kışı baharla yazlar..** O gurbet en sonunda yüreğine bıçak olur Kalbini o bıçakla Hasan vuracak olur Zehra’ya selam yollar kumrularla her akşam Gölgesinde bir parça yolcu dinlenen her çam Rüzgarlanan dalından der ki: Kıyma kendine... Niçin o kalbine hicran uğramaz? Kaldım bir kurumuş çam dalı gibi. Ararım buseni aşk balı gibi.. Hasan her su başında su değil zehir içer! …………………..... Eline alır sazı dertlerine dert katar: Aşkınla düştüğüm dağlar başına Yolcular uğramaz.. . anlamadım neden bu nazlar..... hayaliyle Zehra’nın gelip geçer.. ateş saçlı kız Ne için o kalbe sevdan uğramaz Sarsarken kuru esen poyrazlar..... Kervansız yolların kartalı gibi Bu dağa bir vahşi hayvan uğramaz! Akşamlar........ gönüllerini gözyaşlarıyla yıkar! Lakin Zehra bilinmez Ay Hasan’a vurgun mu? Yıldızlı gecelerde Hasan gibi durgun mu? Çocuk alır kendini bir dağ başına atar... Yarim. Bir akşam gün batarken alır eline sazı: ** Orijinal metinde kelimeler silik çıktığı için okunamamıştır..105 Kızlar.

Duysa saadetini en bahtiyar bir günde!. dinlenmek haram. O. O kızdan uzak durmak ah ne elîm…Ne elîm. Yaş dolu gözlerinde onun yaşıyor o gül… Ah o gülü bir öpse… Ah o kızı bir görse. Dik başım oluyor esen yele ram. Hasan’ın ağzından methini dinleyelim: Unuttum kendimi. içim burkulu!... Gözleri ezelden sürmeli gibi. Yüreğim burkulu.. dağlar ne ulu… Aşktan istediğim de sade bir yudum Taslarla su verdi kaç köylü dolu! Kara dağ taşıdır yastığım benim. Saçları güneşin bir teli gibi. geçtim dünyadan. Hasrettir kalbime astığım benim. Gezdiğim yamaçlar. Bir servi dalını aşan o boyla… Derim. .. Gurbette merhemsiz kaldı her yaram..106 Ben sevda ilinin bir yolcusuyum. Nefesi tılsımlı tan yeli gibi. dullara hiç lakin Hasan verir mi gönül.. Dizlerinin üstünde altın saçını örse! Anadan uzak kalan. Ne bahtsız yaratmış Tanrı bu kulu! Yollarım uzundur. ben o yari seçtim dünyadan Bir servi dalını aşan o boyla!. Yok ev eşiğine bastığım benim. Gel. babadan uzak kalan Dünyayı kendisine bir zindan eden Hasan Bayılsa o genç kızın güzelliği önünde.

..... Sevdiğim bu güzel köyde bir tane Bir servi dalını aşan o boyla!.*** Bu gurbet günleri olur efsane.107 Bir servi dalını aşan o boyla!.... Dilerim………. Gençliğimin en son gününe kadar Belki gönül sızlar… Umurumda mı? Başımı vursam da ben taştan taşa.. Yıldızlar doğuyorken birden coşar da hatta Sazının tellerinde gönül bülbülü inler... Lakin ses vermez… Ne o koskoca dağlar..... Bağrında bu gurbetin acılı sesi kalır! Bir gün gider o kızın evinin önüne ta........ Ne o nişanlılara bir yuva olan bağlar! Hasan’ın ne gençliği... Bir parça gülmedim ben düne kadar. ne düşüncesi kalır... Dert öyle bir ok ki döner dolaşır Yüreğimde vızlar… Umurumda mı? *** Orijinal metinde kelimeler silik çıktığı için okunamamıştır . Zehra kafes ardında bu yanık sazı dinler: Saçımı ağartsam bu yollarda ben Beğenmezse kızlar umurumda mı? Beyaz ışığını kirpiklerinden Dökmezse yıldızlar umurumda mı? Bazı gözler güler son güne kadar. Uslanmak gelmiyor aşk çeken başa.

Fakat bir lahza sonra ilk cesareti gider.108 Hasan güya bunlarla genç kıza sitem eder. iç! Sevgide bu mukadder olan şeye ne denir? … Zehra Ay Hasan’ını görünce hüzünlenir. **** Orijinal metinde kelimeler silik çıktığı için okunamamıştır . Yüreğine hakkeder onun acı sesini!. Kız der: “Ben nasıl derdim kaçır beni obana” ………………****dağlarda elde sazı Yine inletiyorken dağı. solda Hasan’ın. Derdi de gurbeti de umursamayan Hasan Damla damla gözyaşı döker yanaklarından. Gideyim der son defa vefasıza ne olur? Tan yelleri eserken köye gider… Genç kızın Bahçesinde duyulur saz sesleri ansızın: Sabah uykusuna dalan sevdiğim Esiyor serin tan yelleri… Uyan! Yastığında dağıt küme küme sen O altın sırmalı telleri… Uyan! Uyan seni bekler yolda Hasan’ın... Bilmez ki kara sevda dinler mi yiğitlik hiç. Fakat yıllar geçer de birbirinden habersiz Büyür. Seni görür sağda. Anlar ki kendisi de vurgundur yalnız ona. taşı âvâzı Bu hasretin zehriyle deli. Yaşla dolu gördükçe ay gibi çehresini. Düşünür. beni sevseydi der. bir halka olur kalplerindeki bu iz! Hasan. dîvâne olur. O daima zehrimi iç der. sevda çeken. gelirdi o bana. kara sevda nasıl ermeli sona? Hasan oradan ayrılıp dağ başına giderken İri iri damlalar düşer kirpiklerinden!.

selleri …Uyan! Uyan sevdiceğim. Bu ses nerden geliyor?. Sevda bağımızda top gelmez dar. Buluştuk nihayet işte iki yar. uyan hey yarim. Sevdaya olursa eğer bey yarim Bağışlarım bütün illeri … Uyan! Bu sevdalı sözleri duyunca uyanır kız. İkisinin türküsü sarar bir anda bağı: Bir kara sevdalı gönül çekenler Kavuşur ne kadar yıllar geçse de… Kalbinin içine hicran ekenler Şifa bulur birkaç bahar geçse de! Selamlar götürün köye ey kuşlar. Tan yelleri eserken uçarlar köy bağına! İki sevdalı orda muradına ererler. sevdiğine el eder Dağıtıp saçlarını omzunda tel tel eder! Atar hemen kendini Hasan’ın kucağına. Nedir “Hasan” ına gelen şey yarim. Birkaç yıl aradan nazar geçse de! .. Fakat bunu tanır kız! Güvercin ellerinde taze sürülmüş kına Yavaşça koşar gider pencerenin yanına Bu aha dayanamaz.109 Taşısın da seni kolda Hasan’ın Anlatsın dağları. Altın saçla o sazın tellerini gererler! Kurulur bağ içinde aşkın güzel otağı.

s. Mehmet Faruk HAYAT. nr. 5 Mayıs. Kalbimiz bir çocuk gibi.. 16 . 1927.110 Dünyada ne vardır sevişme gibi.23.1.15. şen gibi… Yuvamız olacak bir gülşen gibi Hele gurbet azar azar geçse de!. c.

.25. 1927.. Rüzgar yaralı sanki… Yıldızlar bile yorgun. Hepsi gurbetle vurgun… Kıl dişinden bir orak Enginlerde solarak Karanlıklara daldı.1. bir yokuş gibi Ufuksuz uzanıyor.111 ÖLÜ GECE Gönül. Derinliğe kanıyor… Uzaktaki dağlara Matemden daha kara Siyah bir gölge aktı. Sivas Ekrem Reşit HAYAT.6 . hasta kuş gibi… Gökler. s. 19 Mayıs. ölü gece Gama gömülü gece!. nr. Kalbi hüzünle yaktı… Öyle sessiz bir an ki. Gökte bir hicran kaldı… Bu gece. c.

gölgelerim ve lambam —Beraber ağlaşırız! Sabri Esat HAYAT.1.12 . Sarartır hasta bir renk gölgelerin yüzünü: Baş ucuma ihtiyar bir el koyar lambamı… Biz. yeni bir matem havası besteleriz. 1927. “Yarab son demimize kadar uzansın akşam!” —Deriz ve ağlaşırız: Her an. 19 Mayıs. c. s.25. kalbimin beşiğinde Ağlayan yavrularım. inletir titrek camı. aynı hüzün… Odamın eşiğinde Gölgeler başlarını uzatırlarken derim: —Nerde kaldınız? Gölgeler ki bağrımda. Her akşam odamda ben. üç dost alnımızda gezerken solgun bir iz. sanki bir matem hüznü Yaslı renklerle ağlar. dertli misafirlerim. nr. —Nerde kaldınız? Duvarlar siyahlaşır.112 ODAMDA AKŞAM Aynı renk.

Nasibini almıştı bu köyde her güzelden. sekiz dokuz yerinden.113 KIZ HÜSEYİN’İ VURDULAR Birkaçı birleşerek köyün yiğitlerinden Dün gece.1.4 . s. Faruk Nafiz HAYAT. Nice kızlar. dururdular… Döşeği atlas göğüs yastığı sırma telden. kadınlar gönlünü nara yaktı.26. 1927. 26 Mayıs. Başında akın akın ah eder. alnı buluttan aktı. Böyle göz attıkları gidince bir bir elden Genç efeler kahpece Kız Hüseyin’i vurdular. gizli pusu kurdular Yalın bıçaklarıyla. bağ yolunda. Gözleri aydın aydın. c. Onun kara haberi bir köyü dul bıraktı. nr. Genç efeler dün gece Kız Hüseyin’i vurdular.

bil ki dört yanın Bağrını delmezse yanık türküler. 2 Haziran. Arkadaş. Varlığı bu korla tutuşmayanın Kirpiği yaşarsa gözleri güler.27. Bir ıssız ev gibi gezdiğin bu yurt Yıllarca sana gözyaşı döktürür.2. Yavrunun derdiyle ah eder Bayburt. Turnanın hasreti yakar Maraş’ı… Bir çölü andırır. Faruk Nafiz HAYAT.8 . c. yurdunu içinden tanı: Dinle bir yosmayı pınar yolunda. Dinle bir yaylada garip çobanı.114 MEMLEKET TÜRKÜLERİ -Mehmet Emin BeyeEl gibi dolaşma Anadolu’nda. nr. s. 1927.

Bulursun en sonunda cennet denen vatanı: Tanrın seni karşılar. Hastalandıkça candan bir nefes al dağında.115 BENİMLE YÜRÜ YİNE Yolcu. Ne sonsuz bir şifa var bu vatan toprağında.. Ankara. Bakma düşman gözüyle bir sürü yoldaşına: Murada ereceksin yarın sen tek başına: Onlarsa yarı yoldan geriye dönecekler Varsın tan ağarmadan gür saçların ağarsın. mezarında çiçekler.. keder çekme ki bu diyara düşenin Yolunda otlar biter. Sen sonu cennet olan yolundan kalma. güvenme gözyaşına. her kızı yavrun tanı.. varsın.. babanı. çıkar öz ananı. 1927 Faruk Nafiz . Karaltılar belirir başında her köşenin. Gökten imdat isteme. Merkadini kardeş bil. Önünü kesmek için zincirini koparsın Dokuz yıl artığınla beslediğin köpekler İçin yandıkça dinlen yurdun bir ırmağında. Bağrına bas ki dinsin hep çektiğin emekler! Yüreğinden sök. Her ağacın dibinde bir gözü kanlı bekler. alkış tutar melekler.

116 Tashih: Faruk Nafiz Beyin geçen nüshamızdaki şekilde intişar etmiştir. 9 Haziran.2. c.28. nr. 1927.13 . s. “Memleket Türküleri” manzumesinde “Yıllarca döktürür sana gözyaşı” mısraı sehv-i tertip olarak başka HAYAT.

gölgemle kendim Gidiyordum.. Benliğimi kaç zamandır bu yolda yordum? Bu tekinsiz harabede koştuğum neye? Ben nereye gidecektim. Kimdir inleyen? Bir sırtlandan daha iğrenç sesli bir menhus! “Korku”... Ağırlaşan dakikalar müebbet gibi... evet. kasvet dolu bir sonbahardı. Ben nereden. niçin düştüm bu viraneye?. Asırların faniliği tutup zamanı. sus!. Bir mahzenin önündeydim ki birden bire Koptu acı bir vaveyla!... Yıkıntılar arasında. yarab Bu ne müthiş vaveyla! Ne muharriş vaveyla!. bucağı yok harabedeydim. sensin bu inleyen. kadere Yürüyordum bir kimsesiz hayalet gibi.. Tıkanık nefesleri! .. Sonsuz çocuk sesleri!.. sen! Ey “korku” ben asıl senden korkuyorum.. Çekilmişti sanki kara toprağın kanı.117 “Miras”ımdan son parça BOĞULAN ÇOCUKLAR Bir ucu yok. tabi olup bahta. ürkek. Aman. “korku”. Yol soğumuş katılaşmış bir ceset gibi.. Derinde bir inilti var. Soğuk mehtap karanlığa kefen sarardı. ne arıyordum? Şaşkın.

onlar ki birer parça hüviyetimdir.. Mahzende ifritler var. Ben onları acep nasıl sandım yetimtir. Tüylerim diken diken Bel kemiğim buz oldu.. Aklım tutuşacaktı: Çünkü onlar benim çocuklarımdı. Evet. kim sayacak? Yüreğim çatlayacak. Kaç sestir.. Hepsi boğulacaklar!. Zavallı yavrucaklar. Bağrıma iğne doldu. Oh. Beynimde şimşek çaktı.. .. Onlar haykırıyorken. Onlar belki yüz çocuk..... benim çocuklarımdı!.. Onları boğuyorlar..118 İşte şeytan da cin de Şu mahzenin içinde! “Korku” artık ölüyor: Çocuklar boğuluyor. Belki bin öksüz çocuk..

edebî hüviyetim –varsa. Yaşamanın her gün başka bir ihtirası. Şu kısacık ömrümüzde ekmek kavgası..... Of. Hodgâmlığın çekişmesi... Oh. Fakat. O simsiyah mahzen: Benim muhayyilemdir. Fakat... Öyle güneş yüzlü gençler ki Türk ilinde Yiğitlikle anılsınlar halkın dilinde. vicdan azabı. şüphe. rüya.. Koşuyordum harabenin sonuna doğru. kalan yavrular -Yaşamaya layıkken gül bahçelerindeBoğuldular ifritten pençelerinde. İmdadına şitap ettim çocuklarımın. kucağımın aldığı kadar Kucakladım. Emel. .119 Yandığını hissederek her damarımın.. aşk ıstırabı. O çocuklar: İlhamlarım.elemdir: Ben “boğulan çocuklar”ım için ağlarım.. Kollarımın. gözlerim kuru. Her gün başka bir gaile. kaçtım. on çocuk kucakladım ben Şimdi ruhum facialı. Ve kim bilir kaçı birer gürbüz erkekti. Mehtabı meyus. yazık!.. Bütün bunlar birer korkunç ifrit oldular. O karanlık mahzen içinden İşte ancak beş... sanihalarım. haset.. o kurban gidenlerden kim bilir kaçı Birer güzel kız olurdu ki sırma saçı Ne sayısız gönüllere nur verecekti. Benliğimi düşününce bana gelir ki Güya bütün şairliğim işte bu kabus: “Hayat” öyle bir tekinsiz harabedir ki Ne ucu var ne bucağı. vahime. hüsran..

. muhayyileme Ağızları. c.120 Varlığıma saldırdılar. s. nr.14 ..13. sayhalarım boğuk boğuktur. Ölenlere yanmayıp da ne yapayım ki Kurtardığım ancak beş on solgun çocuktur.2. Ankara. Artık şimdi öyle düşkün bir babayım ki Yüreğim hûn. 19 Mayıs 1928 Enis Behiç HAYAT. Benliğimin çocukları olan o derin Duyguların bugün hepsi. hepsi bittiler...28. tırnakları kanlı doldular. Ne sayısız ilhamlarım bu ifritlerin Pençeleri altında can verip gittiler. 9 Haziran. 1927.

.. -Gah durgunlaşarak.. Akşamın bir anda ruha işleyen Bir keder düşünce bağrına renkten Havuzun o içli kalbi kanıyor. . sular yanıyor. atlar geçtikçe Hem derinleşiyor hem genişliyor... Çılgın âşıkları var bu havuzun: Başında bekleyen yüzlerce saksı. gah titreşerekDallardan süzülen ziyalar.. renkler ölüyor. -Üstünde yapraktan gölgeler yüzerNe güzel havuzda suların raksı!. renk renk: Kırmızı.. sarı. Renkler boğuluyor.. Saatler geçtikçe.121 HAVUZA -Hasan Rasim’eBir havuz. Bir lahza küllenen... Sevgilim!. Yaprakların aksi vurdukça suya. girift sular işliyor...... lacivert... yeşil. Bu havuz. Havuzun karında solan huzmeler. Havuzun kuzahî sathına yer yer Güneşin akseden o pençe pençe Huzmeleri. Renkler kaçışıyor birer kuytuya. mor. Anlatmak hem güç hem uzun. her lahza sönen Gurûbun sıçrayan ateşlerinden Bulutlar yanıyor. bilsen ne güzel..

baharaSularda kaybolan kurbağalara Mersiye okuyan genç kurbağalar!. 9 Haziran 1927....28. gümüş böcekler!.. c. uçuk benzinden Sevda çektiğini öğrenecekler. s.122 Havuzun gittikçe elemler serpen Dökük bakışından.. nr.2. Helecanla vuran nabızlarıyla Her akşam burada da ağlayanlar var: Genç yaşta –doymadan aşka.14 . İstanbul 15 Ağustos 1926 Rıfkı Melul HAYAT. Yıldızların çapkın âşıkları var: -Havuzun içinden göz kırpıyorlarMehtap böcekleri.. Seni hatırlatan yıldızlarıyla.

16 Haziran. 29. kalbin derinlikleri Damla damla biriken gizli gözyaşlarıdır.5 * Necmettin Halil Beyin yakında bu namla çıkacak şiir mecmuasından. nihayet. 1927.123 ÇAKIL TAŞLARI * Biliyorsun ki kari. nr. çakıl taşları sende İncilerse şairin kendi kalbinde kaldı.2. Fakat. . c. Kudretimin oradan çıkarabildikleri Halis inci yerine bu çakıl taşlarıdır. Görüyorsun. şunu anla ki o . çakıl bulurken de İnci araştırmadan duyulan zevki aldı. s. Necmettin Halil HAYAT.

çiçeklerim seferi. Kutlu olsun ey şehir ve seza-yı kasabalar.8 . c. Ankara Kayseri’ye salmış ilk katarını. işte nebatın seyyar tak zaferi! Bir bakıma devim ben. Azmim. Selamlarken ateşli gönlünden kopan sesle. geldikçe ben temasa. Bir bakıma periyim. 16 Haziran. Bütün geçmiş asırlar dönüp dönüp bakıyor: Demir raylar kuşatmış tunç yaylanın bağrını.29. yaz olsun kış olsun. İlk katar ilk ışıktır sinesinden yarının. Kalmışsa yılan başlı hurafeyi yutan dev. Toprak döner altına. kavuşsana! Ben. nr. mesafeyi yutan dev. Bir şehre hayat girer kapısından garının.124 KUTLU OLSUN Şimşekler Erciyes’in gözlerinde çakıyor. s. Güneşin müjdecisi diyor ki şanlı nesle: Kutlu olsun bu şafak vatanına ve sana! Yol açıldı sabaha koşsana.2. taş kalp olur almasa. 1927. Kutlu olsun bu bayram ey köyler. ey obalar! Fuat Hulusi HAYAT.

ferş ü arşı: Ölümün bestesine güfte yapar zer ü hayat. nr.2. s.125 FELSEFE-İ AVÂLİM İnletir darbesi her zerreyi kör celladın: Dinle yıldızları. 23 Haziran. 1927. ummanları. c.30. Çalınır sûr-ı mesâfâtta matem marşı. Abdullah Cevdet HAYAT.6 .

nr.. Yine kainatın kalbine döndü. dinledi içim.2. Yırtıldı gecenin siyah kefeni. inledi içim. Ruhum bir ok gibi gökleri deldi: Dedim. Kalbime sinmeden ondaki heybet. Hasan Âlî HAYAT. Şaşırdım yolumu ben bu diyarda. söndü.8 . Bu yılan ışıkla her şey uyandı. Gözlerim açıkken göremez oldum. Ebedî sandığım bu nur… Nihayet Yokluğa gömüldü. c. s.126 ŞİMŞEK -Ölürken “Nur!. 23 Haziran. Kükredi bir aslan hiddetiyle gök.” diye inleyen şaireBirden bire ufuk yarıldı. 1927. Titretti heybetli bulutlar beni. O yeni varlığa kendimi verdim. yandı. Şimdi bu sonsuz karanlıklarda Özlediğim yere eremez oldum. İnledi enginler. eridi. Bu âlem hem korkunç hem de güzeldi.30. Sarsıldı bu sesin şiddetiyle gök: Dinledi enginler.. kainatın sırrına erdim.

s.127 Askerlik Günleri ATLAR ÜSTÜNDE Günlerdir “Ah… Yolculuk… Yolculuk” diyen alay Hazırlandı bu akşam bir menzile atlarla.30.8 . c. 23 Haziran. yolumuzu gel. süsle: Şimdi uzak dağlarda dört nalın akisleri! Mehmet Faruk HAYAT. Bir “Zeynep’im…” türküsü tutturunca her asker Kalpler andı uzakta bırakılan bir kızı! Şimdi ay benziyordu ince.2. nr. bizim bu güzel toprak! Uzun yolculuğun sevinç dolu hisleri Dalga dalga yükseldi kabaran göğsümüzle… Ey sevgili ay dedik. Çam kokulu yolların arasından her atlı Gönül açıklığıyla koşuyorken süratli. altı yüz atlı süzüldük enginlere. Yollara açılırken rüzgarlı kanatlarla Karşıki Anadolu dağlarından doğdu ay! Bir bulutun içinde akşamın ilk yıldızı Göklerde gülümserken başkalaştı gönüller. Bizim bu vatan dedik. 1927. Kolbaşıya seslendik: —Sür atını dört nala! Kalkınca bütün atlar dört nala hoplayarak Gecenin sessizliği eridi birden bire… Beş yüz. eğri bir dala.

Bir anda mazinin ufkuna eren Ruhumu Yunus’un sesine sardım: -Zâir! Bu Yeşilköy mezarlığında Böyle bitkin. Gamlı gözyaşıyla çağlarken dere. İçimde dalga dalga şiirinin yüce sesi! . argın ne geziyorsun? Kimsesiz türbemin yalnızlığında Esen rüzgardan ne seziyorsun? * * * Şulesiz tarihimin ufkunda yıldız: Yunus! Ey kararmış mazinin fecrinden bir iz: Yunus! Yıllardır şiire bağlı dertli kalp sana bende. yorgun.Yunus Emre Karşımda yükselen dağların coşkun. hıçkırırım türbende… Ufku sönük asrımın kısılırken nefesi. Susamış bir zâirim.128 -Aziz TalebemeYUNUS’UN MEZARINDA TAHASSÜSLER Karlı dağları aştın Derin ırmaklarımı geçtin Yarinden ayrı mı düştün Niçin ağlarsın bülbül hey! . Yürüdüm kalbimin donduğu yere… Rüzgarı. tarihten sesler getiren Yemyeşil bir köye nihayet vardım. Gittikçe uzayan bir yolda.

s.14 . teselli yok bir yandan! Gül solmuş. bülbül susmuş aşkındaki hicrandan. nr. c.129 Dereler yaslı sanki. 23 Haziran. 1927.2. Tuzcu Ziyaettin Fahri HAYAT. Kalbimde hasret yanar ayrılırken türbenden: Şiirinden yetim yurdun selamını al benden! 3 Temmuz 925-Erzurum.30.

.130 BİR KATİL Temmuzda bir geceydi. Bir süslü muhafazanın en şûhâne incisi: Bir genç kadın uyuyor billurdan karyolada.Çeneleri kısılmış.. mehtapla “Boğaziçi” oyalı. Hercai menekşeler arasında bir yatış! Göğsünün güllerinden havaya bahar katış! Öyle bir gülümseyiş var ki dudaklarında: Gönüller imrendiren bir tarzda kiraz satış! O ne lakin?. .. Bir kıvranış!.. İpekler.. Yalnız boğuk bir sayha!.. o atlas sineden fışkıran sıcak kanlar!. Karyolanın önünde duruyor heykel gibi.. böyle kaç lahza durdu? Birden bire yanında bir cehennem kudurdu.. O kadar. Damarlarında alkol bir zehirli sel gibi. Alnında soğuk terler. vurdu. Yalıda pancurları açık bir pencereye Sarmaşıklar içinden bir merdiven dayalı. Hem korkunç. hem acıklı. Odada bir başka hayal de var: Buğday benizli bir genç... kibar! Ruhunun fırtınası varlığını sarsarken Gözlerinde yanıyor hummalı parıltılar. Elindeki hançeri göğsüne vurdu. Kaplan gibi atıldı ahunun üzerine. Ah. çiçeklerle işvelenip son moda Bir mücevher kutusu kadar zarîf bir oda. narin yapılı. Uykuda bütün yalı Yıldızlarla.. Delikanlı bakıyor kadına ecel gibi.

30 Haziran. Öperken gözyaşları hıçkırıklarla aktı. 13. . Sonra bitkin. 1927. Kapandı genç kadının sadeften ayağına. Kaplan geri çekildi.2. Şimdi mehtap ufukta ancak bir kanlı izdi.131 İpeklerin üstünde kızıl güller açarken Yatağın billurundan yakutlar yere damlar. 14. Enis Behiç HAYAT. kendini diz üstüne bıraktı. s. Şikârına bir baktı.31. c. bütün cihan sessizdi.. Öldürdüğü güzele ağlayan bu katilin Elleri kanlı fakat gözyaşları temizdi. Dalgalar kararmıştı. nr..

Bir yapma yıldız gibi. Daima genç –Dikkat et!Bu atılış. İnsan var: Yanar söner.. Hünerver kızım.. hız gibi Olma derbeder kızım. İnsan var: Bütün cevher Güneşe benzer kızım. Fakat hayat. Âlemde yoktur duran Her şey seferber kızım. müebbet. Sen. Kanunlar nisyan olur. Her ömür bir an olur. basit bir kız gibi.. Gelenler göçer kızım. yok sana mezar. Senin de cevherin var. ne eser. Gelip geçme. Gülşenler zindan olur. gitmek de Aldatmasın bu perde Seni. bu gayret Olur mu heder kızım? Dünya denen bu yerde Gelmek de var..132 NASİHAT -Faruk Nafiz BeyeVarlık mehîb bir kervan Ebede gider kızım. . Korkma. Ne iz kalır.

Bütün insanları sev.2. nr. Zekisin. Ezelden kanatlısın Yürü mübeşşer kızım. c. 1927. Kalma basit bir alev Haydi “münevver” kızım! M. s.. Baharı sev. Mücevher kızım. 30 Haziran. şefkatlisin. T.31. HAYAT.14 .133 Kalacaksın pâyidâr Sen de.. karı sev. Müstesna hilkatlisin.

. Dışı yanar illerin yâre gönül verirken. Gönlümüz şahin gibi hız alır fırtınada.17 ..134 EŞ Kavuşurken böyleyiz: Heyecan yok. telaş yok.31. sen görmeden bakarsın! Anası sensin derim. Ankara. 1927. 1927 Faruk Nafiz HAYAT... can evimden yakarsın. Gözlerimizde yaş yok! Bana dünyada senden yakın bir arkadaş yok! Öldüğüm gün göğsüne güller takarsın. c. Dağlar bile devrilir değince bir kanada. nr. 30 Haziran. s. sırma saçlım. şüphe etmem sütünden. Yok şu gözün lüzumu benim gibi sana da. Sen beni. Aşkımı bir piç gibi sokakta bulmadım ben.2. Ben bakmadan görürüm. Ayrılırken de öyle.

nr. c. Bir gün gelir.32.. İstanbul 18 Haziran 1927 Rıfkı Melul HAYAT. Vermezse inhidâmı bir aşkın keder sana Asla ölüm de söndüremez ihtirasını!. 1927. Sendin benim hayatıma aşkınla hükmeden.2.. s. Yaklaş da gör bu abidenin inkırâzını. belki... aynidır bugün en simli rüzgarın!. helâk olurum ben bu dert ile Ömrümde bir sevinç ile bir kere gülmeden. Aşkın ki..onu sendin. Ölsem de hasretin yakacaktır mezarımı.135 İNKIRÂZ Gözyaşlarımla yazdığım en son satırların Her harfi bir alev gibi sarmakta bağrımı. Hâkimsin işte ruhuma hala bugün bile. yıkan da sen! Hedm ettiğin bu heykele bir bak çekinmeden. Enkazı. 7 Temmuz.. İbdâ eden de –ah. merhamet ilham eder sana!.4 ..

2. Sonra altın başını ufka eğerek battı. ne bir dalga büklümü! Kalbim gibi bu akşam denizin de ölümü. Ben ışıklı gözlerden ayrıldım..32.. nr.136 DENİZDE GURÛP Güneş durgun sulara kızıl bir tuğ uzattı... Deniz artık istiyor kalbim gibi uyumak. Sahilde son ışıklar kıvrıldı yumak yumak. 1927.... s. 7 Temmuz.. Ne bir kadın eteği.15 . Halit Fahri HAYAT. Aynı gam menbaından ufka akan bir suyuz!. o güneşten: İkimiz de demek ki ayrı düştük bir eşten! İkimiz de ebedî bir hicran yolcusuyuz. c.

Yıllarca derdinle doldum. inan ki: Vefalı kalbimden çözülmez bu bağ.. Ben de Mecnun gibi ne olur sanki. Düşersem yollara gezersem dağ dağ?. sevilmediğim!.. s. İstanbul 18 Haziran 1927 Rıfkı Melul HAYAT.2..137 KOPMAYAN BAĞ Nasıl bir ziyanın durgun bir suda Görürsen aksinin uzandığını. 14 Temmuz. Ölsem de yolunda bir gün..33. boşaldım. Bir hakikat var ki inkâr olunmaz: Düşünülmediğim. nr. 1927.6 ... c. Ne vakit ümide kapılsam biraz. Kaç kere ağladım teessürümden.... Hemen hatırıma gelir hiçliğim. Anladım: Bir anda nasıl oldu da Kalbimin kalbine bağlandığını!.. Fakat en nihayet baş başa kaldım: Bir avuç kül olan varlığımla ben !.

. s. Yosunlu kayalar. Emin Recep HAYAT. Pencerem önünde hep yorgun argın Dinlerim suların gür seslerini. vahşi ormanlar Esen rüzgarlara karşı inilder.33. Derim ki: “Taliim yoktur bilirim Mezarım acaba dağ başları mı?. Dinmiyor. Gurbette biri var halimden anlar: İçimi kemiren o müthiş keder.138 GURBETTE AKŞAM DÜŞÜNCELERİ Her akşam yapyalnız.. 1927. Yüzümü soldurmuş bu gurbet yeli. dinmiyor bu hıçkırıklar. Saçlarım dağınık. Kalbim ki ezelden hayata dargın Öldürmüş en güzel heveslerini. her akşam meyus Dalarım karşıki yüce dağlara. Bu hasta gönlüme desem bile: —Sus! Gurbete düşenler bir gün ağlar a.. nr. vücudum ezgin. Yayılır etrafa bir kaval sesi Yanınca dağlarda yer yer ışıklar. Zavallı kalbimin yok ki kimsesi.. Kendi varlığımdan kendim bezgin.2. 14 Temmuz. c.12 . Vatan hasretiyle feryat edeli.” Penceremden artık ben çekilirim Elimle silerek gözyaşlarımı...

139 TÜRK Görsen ki boğuşur hak ile kuvvet. Hakkın hikmetidir sendeki hükmün Ölsen de dirilir devlet olursun Öldün de dönmedin vefa yolundan Tanrıya hak dedik doğruya iman Düşen düşmanın da olsa kolundan Tuttun öldürmedin ey büyük insan Nice soysuzları geçirdin tahta Nice çobanları taçdâr ettin Hastalar dirilttin. sen oldun hasta İnsanlık aşkına yürüdün gittin Vatansız kalanlar sana sığındı Esiri misafir gibi besledin Kalbine merhamet kinden yakındı Bu düşman. Kimse görmemişken senden kötülük Kötülük etmeyen kimse kalmadı Fırsatı buldun mu kaçırma ey Türk Siyaset ilminin fırsattır adı. dilenci duydu Nankörler ordusu birden üredi Baktığın hastalar gözünü oydu Ektiğin iyilikten yılan türedi. Fiskenin cevabı yumruk olmalı . nankör demedin. Haklının koluna kuvvet olursun. Fakat: Esir silahlandı. bu dinsiz.

2. ara bul kardeşin Türk’ü Yormaz kuvvet verir milliyet yükü Bir din de Türklüktür şüphesiz çünkü Yabancı muhabbet tuzak demektir. koru. c. Aziz Hüdaî HAYAT. s.140 Nankör cezasını çekmeli mutlak Olmasın dünyada adın zavallı Güven kuvvetine. Tarihi okudum kapadım yine Yanmış dedelerim iller nar yine Çevirdim yüzümü Türk diyarına Türk olmayan bizden uzak demektir. 1927.13 . 14 Temmuz.33. işte budur hak Sev. nr.

2.141 İŞ BAŞINDA Gün ufuklarda soldu.34. tek başına yolda gezen ananın. s. nr. Kalbini dörde bölmüş şu sülün boylu kızla? Toprağı gökyüzüne kaldıran fırtınanın Önünden her ikisi kaçıyor aynı hızla! Görüyorum bir insan selinin aktığını. Analar yavrusunun baş ucuna yaraşır! Faruk Nafiz HAYAT. c. Şu geçkin ihtiyarla bu son asır gencinin Başlarını saran şey aynı ışık sırması... çobanlar davarının... Farkı ne. Anlıyorum ki ancak bu kaynayan yığını Birbirinden ayırmak mümkündür iş başında.8 . birbirinin yaşında. 1927. Dışarıda birbirine benziyor bütün yüzler: Birini ötekinden ayırmak müşkül oldu. Yollar insanla doldu. Önümde katlanarak el açan dilencinin Benimle kaldırımı birdir aşındırması. 21 Temmuz. başkalaşır: Demirciler örsünün. Birbirinin boyunda. Anlıyorum ki herkes vazife yollarının Üstünde hız alırken değişir.

.. zümrüt gözlü yamaçlar geda Açılır laleler.. taşların elmas Çamlıklar giyinmiş ipekten libas Bazen bilmem niçin saklıyorsun yas “Kuzgun”dan eserken yıllar a dağlar. Zirvende oynaşan rüzgarlar acı Yıllardır görünmez başının tacı Anlat ki derdinin nedir ilacı. Ne söyler bu garip diller a dağlar. Nedir bu dumandan tüller a dağlar.. a dağlar. güller.. . Toprağın cevahir...... Çekilmiş kalbine eskiden bin dağ Titriyor aşkını akan her duvağ Yayılır şikeste sesleri dağ dağ.....142 DAĞLAR (Azerbaycanlı bir Türk gencinin mecmuamız için gönderdiği bu şiiri ora edebî zevk ve lisanına bir numune olmak üzere derc ediyoruz. Yeşil. Tarihte namının dükenmez şanı Karvanlar boynunun kızıl mercanı Sinende keserler iller kurbanı Geçirirken ağır yıllar a dağlar.) -Gaybana çok sevdiğim Faruk Nafiz’eÖperken alnından bir füsunlu yaz Akıyor düşündük seyller a dağlar.

.2.8 . c. Laleler dağılmış yolların üste. Bakü-1927 Elmas Yıldırım HAYAT.. 1927.143 Boynunda kızlardan rengin bir deste. 21 Temmuz. Gel sen bu ülkeden bin kurban iste Senden esirgemez yollar a dağlar.34. s. nr.

c.34. Bir saniye seyyalesi aşkın..8 . s. 21 Temmuz.. 1927.. İstanbul 30 Mart 1927 Rıfkı Melul HAYAT.. nr. Parlatmak için akması kafi Bir saniye bir sel gibi taşkın.2. Bir anda o seyyalesi aşkın. Yakmakta bütün kalbi bir anda..144 BUSE Bir kor gibi sönmekteki kalbe İçten taşıp akmakta dudaktan. Akmakta alevler saçaraktan..

1927. Soracağım. Sen yanmadan sel gibi yine aktın derine. c.145 İZ Bir dağ gibi dikildim yolunun üzerine. Ardından damla damla kanlı bir iz bıraktın.35. Nerdeyse hasretinin kırarak çemberini Nerde olsan bu izle bulacağım yerini. nr. 28 Temmuz. Giderken kalbimi de aldın beraberine. s.9 . kül olan bu gönül mahşerini Söndürmemekse kastın niye bağrımda yaktın? Faruk Nafiz HAYAT..2..

Anlat dedik yeni bir maceranı bu gece… Sobadaki kıpkızıl alevler süslenince. Bütün gözler o anda Demir Ali’ye baktı!. Her gün bir akın için sarp dağları aşmıştık! Sakarya… O güzel su... eski hikayelere… Kimisi yüreğine hicran atan dilbere Kimisi geçirdiği kahramanlığa dair Hikâyeler anlattı… Hepsi bir ümmî şair! Söz nihayet İstiklâl Harbi’ne doğru aktı. kesilmişti ateş. Ah bu eşsiz günlerle geçen kışla hayatı!. Akdeniz’in sönmeyen hasretiydi.. Bu hasretin yuvası kalbimizin etiydi! Bu hasret kadar göğsü yırtan bir hançer var mı? Bu hasret kadar kalbi başka ateş yakar mı? Gelsinler. İçimizde bir hasret vardı. Yüzlerde. O. Haykıran bir rüzgarın nefesleri dışarı da. Dağları birleştiren yollar diz boyu karda! Böyle karlı gecede yolculuğa kim çıkar? Alevler uzanıyor sobadan bir dil gibi… İsli lamba duvarda sönen bir kandil gibi. Demirin demir gibi sertleşen gözlerini. Ateşlere dalarak dinledik sözlerini: “—Sakarya boylarında o yıl çok dalaşmıştık. derin bir hicran! Bu hasret. bir güçlü olur da kaburgamızdan fırlar . kan.. ateşlerin kıpkızıl ışıkları… Neme lazım diyerek bize yolların karı Başladık masallara.146 VAHŞET Ateşlere atıldı çalılar yığın yığın… Sobada yavaş yavaş narlaşan kızıllığın Karşısına toplandık bütün koğuş efradı. o hasreti bir gün bize sorsunlar.

baba sen? Şişecek de o zaman şu göğsümüz derinden Bir sevinç duyacağız Sakarya Zaferi’nden!.147 Haykırır hiç durmadan: Akdeniz. O üzüm bağlarında ne kütük bırakılmış. biz En derin hasreti kim çekti derlerse size. Gülmüyor memleketin o eski gülen yüzü. ne ovada bir ağaç. Yumruğumuzu vurup kin dolu kalbimize Diyecektik en derin hasreti çeken biz varız.. Anlatsa o günleri şu dağlar gelip dile!. Akdeniz hicranı çekmiş sevdalılarız! Hey gidi… Çocuklara masallar anlatırken Soracaklar: -O harpte bulundun mu. yıldızlar. Biz.. Artık son günler dedik… Ordu ilerliyordu. o bağlar andırıyor öksüzü! Nerde bu güzel köyün o başak tarlaları. Fakat her bulduğumuz köy yıkılmış.. rüzgar gibi. yakılmış. Her nefer “Hedefimiz Akdeniz’dir” diyordu! Geçiyorduk yollardan kuş gibi. o günler. Ah o dağlar. Nerde bu güzel köyün esen tatlı rüzgarı! Nerde eli kınalı köy kızları. Nerde o gülen yüzler. Bir yangın kokusuyla çırılçıplak her yamaç! O gül bahçelerinde güzel kuşlar ötmüyor. hep Akdeniz… Memlekete dönersek diyorduk. Menzilini arayan âşık yolcular gibi Uçarak gidiyorduk istenilen menzile. nerde o eski diyar? . Mavi gökler içinde esen rüzgar ötmüyor. Ne “çay” larda söğütler..

Gözde canlanır o köy… O kumral saçlı kuzu! Şimdi ilerliyorduk. . sevmek son arzu. Bu ölüm lahzasında o gönül neler… diler? Bir defa öpülmeden bırakılan sevgili Bir hasretle gönülden yakar hicran kandili! Ona kavuşmak. bu bir çocuk sesiydi. bir yavru nefesiydi! İleriye atıldık sesi duyunca. eş gibi Kopmaz bir sevgi ile sevilen o hayaller.yanarken gözlerimizKuru toprak üstünde sürüne sürüne biz! Ay kızıl ışığını döküyor damla damla… Yıldızlar mavi gökte belirmişti akşamla! Gök halkı bekliyordu yerde neler olacak. yine Kuru toprak üstünde biz sürüne sürüne! Bir de ne görelim biz: On beşinde bir gelin… Altında dala dalga dağılan sırma telin Altında ne hazindi ay vuran solgun yüzü. Bir yiğit arkadaşla… Bu yere bizdik hakim! Derinden geliyordu arada top sesleri. Nasıl kından çıkacak kan dolu süngü. Bir nefes geliyordu. onu öpmek. Sonra rüzgarın hasret taşıyan nefesleri! Arada bir topluyor uzaklardan uzağa Birkaç tüfek sadası koşarak karşı dağa ! Ay sarı ışığını serpeliyor göklerden.148 Bir yıldızlı geceydi… Ön safta nöbetçiydim. Sonra engin bir sükut boşalıyor her yerden! Etrafı süzüyoruz… Gözümüz ateş gibi… Gönülde canlanıyor anne gibi. bıçak! Ansızın derinlerden bir sık inilti duyduk! Şimdi her ikimiz de bir heyecan doluyduk! Bir ses yükseliyordu.

s. 1927. c. 28 Temmuz.16. 35. Genç kızın faciası kalbimizi eritti. Demir’in demir gibi gözünde göz yaşları… Yıldız-Mart 927 Mehmet Faruk HAYAT. bu kan dolu memeyi! Beynimizi bir anda bu ölüm alt üst etti. bu ne biçim vahşetti? Yavaş yavaş ateşler sobada söndü.149 Yanında yavru çağı. bitti.2 nr. yedi aylık öksüzü! Kim bilir hangi efzûn bu genç kızı av bilmiş? Göğsünde kanlı süngü… Memeleri kesilmiş! Sağ meme de atılmış yavrucuğun önüne. Yedi aylık çocuk bu? Hiç bilir mi bu et ne? Süt emer gibi sade emiyordu memeyi. 17. Bu ne canavarlıktı. Parçalanmış memeyi. . Bir intikam alevi sardı arkadaşları.

Gece.. Bir ıstırap nehridir ağzından dökülen kan.. Sönük nazarını sabit bir yere dikmiş.150 SERSERİNİN ÖLÜMÜ İki üç gece kuşu ötüşürken derinde. Bazen de buzlu bir cam. Vücudu yılan gibi kıvrılıp seriliyor. Dalga dalga kan olmuş mor çiçekli mintanı. Gemi halatı gibi kolları geriliyor. Ecel çözdü hayatla arasındaki bağı. yumruklarını karanlıklara sıktı. Bir kurşunla yerlere yıkılan bu serseri. Bacalar...... Yaşlar yuvarlanıyor ateşli yanağından. tekmeliyor ayaklarıyla yeri.. Acı bir hırıltıyla parçalandı gırtlağı. . Renksiz dudaklarını araladı: -Ah anam!. ümitsizlerin kalbinden karanlıktı. bazen her şey. Uzakta kaybolurken hızla koşan adımlar. Gölge gibi yokluğa karıştı yanık evler. Istırap.. Kucakladı kanlı bir vücudu kaldırımlar. Göğsünü parçalayıp çıkmak istiyor canı... Bir silahın alevi yırttı bu karanlığı: Göründü bir vücudun yerinde sallandığı. Kazıyor. korku. Hayaletler uçuştu bu yangın yerlerinde. O gözler.... hüzün gözlerinde birikmiş.. Ölümün korkusudur şimdi beynini yakan.... gökyüzüne uzanan iri devler Gibi. Deli gibi gözleri fırlamış çanağından...

c.. bu da canlara kıymış. 1927. 4 Ağustos.36..2. Bu da adam öldürmüş. Kuduz bir köpek gibi sokaklarda geberdi. Günahının tokadı onu da yere serdi. s.151 Çenesi yana düştü.8 . Halbuki bir zamanlar bu da kabadayıymış. nr. gözünün feri söndü Vücudundaki en son hayat eseri söndü. Sabahattin Ali HAYAT.

Ziyaettin Fahri HAYAT.2.14 .. nr... Yarabbi ufuk n’oldu?. Biz bunu bilmiyor. hayır. Yalnız sezdiğimizi dağların. damlatırdık! Gönüllerimize de teselli girmez oldu.. s.36. Şimşekler... sızımızı dökerdik. Dereler.. Verseydi. O yetim Anadolu!. gürlemeler bir uçtan öbür uca Kalplere ıstırap. Bu seste yaslar erir.. -2Şimdi gökler kararır. Süzülür renk içinde dalgalı vatan yolu. fırtına. Ruhlarda esiyoruz. seziyoruz. 1927. Ağaran ufuklardan sevinçli bir ses gelir. Yürüyoruz. derelerin Havasına katıyor. Acep hangi emelin coşkun elçileri? Bunu biz de bilmeyiz!. hasreti.. yollarda gittikçe uzatıyor. c. sular bile bize ses vermez oldu... 4 Ağustos. gamı aşılar. kahır dolu. dolu başlar... mustarip geziyoruz... Çelikten göğüslerle koşarken şen yolcular! Gülümser ta karşıda ıstırap. Hayır.. -3Yavaş yavaş güneşin huzmeleri belirir..152 MEFKÛRE YOLCULARI -1Biz uzak bir beldenin yorgun yolcularıyız.. Damlarken kanlı yaşlar. Yıldırımlar saklayan bulutlar darmadağın.

s. “Sevdalı”ların uğrağıdır bu!. nr.. tılsımlı suyundan İçmektedir içten tutuşanlar. Rıfkı Melul HAYAT. Bir çeşme değil –bil ki -bu yalnız.153 AYRILIK ÇEŞMESİ Bir çeşme ki. değil bir tas içenler!. c.2.. 1927. Bir damla tadanlar bile ondan Ayrıldı. Herhalde geçerler buradan hep “Sevda” denilen yolda koşanlar… Söndürmek için ateşini ruhun Bir lahza durur burada. 11 Ağustos.37. geçenler.3 . Hiç durmadan akmakta bu çeşme… Gözyaşlarıdır ondan akan su.

Kudretli Türk şiirinin karardı kutlu bahtı. Hepsinin ye’s içinde öne düşmüştü başı. kim varsa. yeniçeri Ak sakallı vezirler. koca Türk şairinin Dünyada son durağı oldu musalla taşı. Daha sonra. Her duyan yola düştü Fatih’e gitmek için. Cemaat karşısında el bağlayıp susunca Ulemâ zümresinden devrin en ulusunca Kadri tekrar edildi kendi mısralarıyla. Ölen o şairdi ki: Kalbinin ateşinden “Yedi bend”i çıkarıp. bir faninin peşinden Devirlerin hükmünü yendi mısralarıyla… Baki gibi. bey. eski serhat beyleri. Bu elem bağlamıştı dilini her birinin. kadın. ağa. yaşlı taze Bütün halkı ağlatan bu muhteşem cenaze Söz mülkünün sultanı Baki Efendinindi! Mevkibin en başında. Nihayet. Herkes büyük bir hüzün hissetti için için. Birdenbire yayılan bu haber karşısında Dükkanlar kapatıldı Sahaflar Çarşısı’nda. Alay durdu. bu fâni cihanda bazı bazı . Hüseynî perdesinden Mersiyeler okuyan hafızların sesinden Gönüllere ölümün karanlık hüznü sindi.154 BAKİ’NİN ÖLÜMÜ O gün acı bir haber dolaştı pâyitahtı. Sokaklardan geçerken er.

O daha kartalının her kanat çarpışında Hız alan mısralara kainatın dışında Edebiyet denilen bir tek merhale vardır… -1927Necmettin Halil HAYAT.37 .2.155 Bir fevvâre halinde şiirinin ihtizazı Asırların üstünden aşanlar bahtiyardır. nr.8 . c. s. 1927. 11 Ağustos.

Gönlüme gam. c. garabet sindi. gamlı cezbe Hazin.37 . Ve eriyor gün sularda… Uzanırken ufka akşam. Ziyaettin Fahri HAYAT. Dolaşıyor kalpten kalbe Bir ebedî. O gönül ki bir engindi. nr.. 11 Ağustos. Ey titreyen garip yolcu!” Kaybolurken ufkun ucu. Ruhu hüzün.156 DERELERDE GURÛP Geziyorum şu yollarda: Ufuk. ölgün bir ihtişam… Hınçırıklı derelerden Bir ses gelir: —”Nerelerden.. ova sararıyor. yas sarıyor. 1927.2.17 . s.

c.2.5 . kalbini göstermek için. İhtiyarlar yanıyor. Bir çiçek rikkati sinmiş de ipekten tenine Sonra göğsünde çelikten mi dövülmüş bu yürek? Sen köyün derdine bîgâne yaşarken. 18 Ağustos. Sürüyorsun bu mezarlıkta için titremeden! Faruk Nafiz HAYAT. gülerek. akşamları kurbanlarını! Yarıyor göğsünü el. s. 38 . Sürüyorsun bu mezarlıkta için titremeden… Seyre çık. nesin? Hangi ceylan seni kesmiş de çocukken memeden Hangi kaplan sana süt vermiş öz annen yerine? Üç yüz evlik köyü takmış saçının tellerine. körpe çocuklar yanıyor: Sen köyün sıtmalı bağrında cehennem mi.157 MELEKÜ’L MEVT Hangi ceylan seni kesmiş de çocukken memeden Hangi kaplan sana süt vermiş öz annen yerine Üç yüz evlik köyü takmış saçının tellerine. 1927. sevdiğim. Gömüyor can veren evlâdını yüzlerce nine! Bir ölüm meltemi halinde eserken nefsin Ömrü bir dal gibi bîçarelerin sallanıyor. nr. Ah o taş kalbine bir gün heyecan vermek için Yedi köy halkı sebil etti bu yıl kanlarını.

.. c. Kendimi aşk selinin akışına salayım!Fakat neden içimde böyle kuru her menba?. Serper emellerini hayal denen engine! Ufukta kaynaşırken fısıltı. sevinç dolu gençliğe! Gerilsin hayat ile aramda koy bir bağ.158 KURUYAN MENBA (*) Tabiatın baharı başladı bu yıl yine. Esişinde rüzgârın hep neşe dalgalanır! Uyuyan gönlüm birden teprenir.14 . s. renk ve gölge. Derinleşen mazinin göğsünde dalıyorum. 18 Ağustos. -Ki bir derin ve coşkun heyecanla sarsılayım.38 . 1927. İçlenen ıstırabı dindirecek bir baş yok! Rabb’im! Biraz heyecan. ırgalanır. nr. Uzaktan gözlerinin rengine daldığım an Hıçkırmak istiyorum. Rabb’im! Biraz heyecan… 1927 Ankara Ziyaettin Fahri HAYAT. Heves dolu gençliğe.2. gözümde de hiç yaş yok. Hislerimle odamda baş başa kalıyorum.

ne bir yudum su. 1927. Bu çölde doğan hayat.2. ne bir yudum su. ne başkası hisseder. s.39 . 25 Ağustos. sen ey gurbet yolcusu Rıfat Necdet HAYAT.159 GURBET YOLCUSU Yolunda ne bir avuç gölge. Ne sen duyabilirsin. sen ey gurbet yolcusu! Gözlerin yaşarıyor. Bir çöl olan gönlünü sen boş mu sanıyorsun? Haykırsan ufuklara kutsî tahammülünü Sesinin ıstırabı boşlukta gerilir de Sonra dolar içine damla damla erir de. Sen ey gurbet yolcusu. Sen ey gurbet yolcusu. nr. bu çölde akıp gider! * * * Yolunda ne bir avuç gölge.2 . c. içinden yanıyorsun.

emelin gazîdir.39 . c. Ali Canip HAYAT.160 DEHA-YI İNKILÂBA Bir melek göğsüne şayestedir arslan yüreğin: Elemin fikr-i şehidân. Yükselen nurun ile fecridir istikbalin Sıklet-i azminin altında çöken mazidir. 25 Ağustos. nr.14 . s.2. 1927.

vuslat için yâr!.5 . Güller kızarır. Vicdan da. c.40 . Ah eylememek mümkün olurdu. Rıfkı Melûl HAYAT. birlikte gönülle.. 1 Eylül.161 HASRET Canan. Aşk ateşi yandıkça gönülde Vicdana kızıl gölgesi vurdu. eğer ölseydi bir an yâr.. 1927. sonra solarlar… Bülbüller ölür güller ölürken… Olmakta ölüm. nr. bu ateşle tutuştu… Yanmakta o. Hala o vakitten beridir biz.2. Bir eş görürüz bülbülü gülle… Bülbüller öter güllere karşı. s.

. Niçin her uzak şey bana saadet?.. Bilmem ki her mevsim niçin garibim?.. Ve ben. bıktım diyorum... esir gibi. Yazdan da. ne gülünç hülya! Yazın hep kar ve sis. bugüne kanmak. kışın hep ziya. yarabbi.. ben yine kış istiyorum. Hep çiçek hasreti taşıyor kalbim. gam mı? Toz pembe sabah mı. Böyle yad edeyim baharı. Niçin kokladığım her pembe demet Çabuk dağıtıyor kokularını?. Karlı ufukları özlüyorum ben. Gözlerim sobadan çıkan alevde. . Beyaza bürünsün şu çamlar yine. sisli akşam mı? Nasıl bir arzudur kalbimi saran? Güneşte yalvaran. Kar tipileriyle akşamlar yine Şu köy yollarında sağanak koparsın. siste yalvaran Bu kalbin belli mi hakiki derdi? Bilseydi kendisi açık söylerdi… Her an başka histe. yine bu evde.162 YAZ ÖĞLESİNDE -1Yaz geldi. Niçin bekliyorum her gün yarını?. Gözlerim yanarken kızgın güneşten. yazı! Her mevsim başka bir mevsim niyazı: Ne gülünç emel bu. Her yanı vahşi bir uğultu sarsın. ilahi.. Bugünün zevkiyle bir an aldanmak Ne mümkün. Bugüne inanmak. başka heveste. ne mümkün bana! Beklemek için mi doğdum cihana? Nedir beklediğim neşe mi.

Ah. Güneşi emerken karşı ki bağlar. Bu sesler ne tatlı. ne baygın sesler! Çamlardan geçiyor sıcak nefesler! Fakat bu kızların neşesi bile Titriyor gizli bir ıstırap ile Ötüşen kuşlar da yorgun nağmeli. ne bahar. bu saz bin türlü hıçkıran bu saz! -2Üzüm yaprakları sararmış artık Yanıyor bir gönül gibi ortalık. erişilmeyen. sesler taşıyor. Her bir ses hatta şu yaz öğlesinin Üstünde çınlayan düdük sesinin Uzun akisleri. . Her şeyde kalbimin mahzûn emeli! Şimdi gürültüler. Ne hüznü gizleyen şen kahkahalar! Şimdi anladım ki her delikanlının. Bu yanda şarkılar kahkahalar var. Bende bilmiyorum nedir emelim Bir çamın dalına uzandı elim: Buna sâik olan hangi duygudur? Belki hakikatte isteğim budur. Hasreti gönülde sükun bilmeyen Bir saadet için ağlıyor gibi… Her şey için için ağlıyor gibi… Bugün de işte bu yaz güneşinde Her gönül müphem bir hülya peşinde. Bu dal bu dikenli. yeşil çam dalı! Belki bin hayale daldım dalalı Ne kuş istiyordum.163 Bir saz ki her teli başka bir seste Nağmeler çıkarır titrese biraz. Bir tren geçerek uzaklaşıyor. ne yaz.

11 Temmuz 1927Halit Fahri HAYAT. şu anda yalnız şunu bil: Son arzun bir yeşil dala dokunmak! Kuş gibi öterek bir dala konmak! Öt bari bu körpe dal kurumadan! Kızıl şarap gibi güneşi tadan Bu çamlar kış geçer. 8 Eylül. nr.2. c.16 . -Kızıl Toprak.41 .. yeşerir yine. s. 1927.164 Damarlardan geçen her damla kanın Verdiği ihtiras aynı şey değil! Ey şair. Sen fakat güvenme hiç taliine: Hayat insan için bir günlük uyku… Kim bilir belki son ötüşündür bu!.

Durgun sularında hepsinin yer yer Eski bir hatıra sanki genişler. Ümitsiz ruhuna son tesellidir. Ömrümüzün geniş bir tablosunu.165 AYNALAR Bir sonu gelmeyen rüyaya dalar. 1927. bir akşamın penceresinden Kalplerde. ne çizgisi var. nr. Aynalar ki sessiz anlatır bize Maziye karışan günlerimizi Bizden iyi tanır aynalar bizi… O vefalı kalbe benzer ki onlar. s. örtülen sisle Birden kapanıp da akşamın ufku. Her bakışta çizer bu kederli su. Mazi. Maziden yadigâr kalan bir hisle (?) Serpilen yağmurla. gözlerde yaş seyredilen O uzak ve hasret ışıklı fecir. Ahmet Hamdi HAYAT. Fakat her hatıra içinde yaşar… Ve derinliğinden bizlere güler. Kalbi kalbimizde çarpan ölüler!.. c. Bir küçük vesile maziye yollar. odalarda fersiz aynalar. Akşam. 8 Eylül.19 . Bir tablo ki ne renk.41 .2. Gererken asabı hasta bir uyku Bir hayal ufkudur kalplerimize.

sevgili. Bin ruha ateş vermiş alev rengi dudaklar… Onlar boğacaklar beni. Mağrur olacaktın bunu bir lahza bileydin! Celal Sâhir HAYAT.42 . Karşında çelik kalbimi bir yay gibi eğdin. 1927. Mazur olacaktın bunu bir lahza bileydin! Bir gül gibi gözler ki derin derin sırrını saklar. c. s. yangın gibi bir korkulu şeydin. onlar yakacaklar. nr. 15 Eylül. sen dün yine neydin? Şimşek gibi.5 .166 ŞARKI Neydin yine dün.2.

43 . s. nr. Gönüller koşmaz oldu maceralar ardında. Boynuma çifte zincir çift örgülü saçların. Önünde dün beyazlar giyinirken kara kış Bugün sensiz kalan yaz kara bağlar ardında.2. Gergin kanatlarını batıya açtı kuşlar.167 ARDINDA Yaktı yanardağ gibi can yurdunu son bakış. 22 Eylül. Arıyor batan güneş seni dağlar ardında Gezdirir rüzgâr gibi üstünde yamaçların. Benden sana haberdir bu çığlıklı uçuşlar. c. Ateşten yanarken dalları ağaçların Gözlerimin sel gibi yaşı çağlar ardında… Ankara 1927 Faruk Nafiz HAYAT.7 . 1927. Dereler gölgen sıra akmaya koyulmuşlar.

c. Bağrında açar bir yara sonra… Sızlar için ilk ağladığın gün. Birden bire bir ummadığın gün!. nr.7 .. 1927. Bir şule ki. 29 Eylül. Rıfkı Melûl HAYAT.2. Bir kalpten öbür kalbe akarken Olmakta o bir “ateş nârı”!.. s.. yangın gibi sarı.44 . havadan daha seyyâl. Bir şey ki.168 AŞK Sessizce bürür kalbini bir şey.

Baygın kokular serpti uçmuş bir çiçek gibi. Şairini duyunca gözünü açtı zemin.2. 1927.6 . Zemin o anda hemen engine şitâb için Mülevven bulutlardan büyük kanatlar açtı Şaziye Berrin HAYAT. Sonra da için için kaynayan menba gibi Şehvet-i ahenk ile zemin raksa başladı… Neden sonra afâkı sapsararmış görünce Vurulmuş ceylan gibi perişan yavaşladı. Bir çöl siyahı gibi yanarak nur saçarak. Başında altın çelenk göğe yaklaştı güneş: Huzmeden rebabını bulutlara dayadı Davudî elhan ile arzı renge boyadı. 6 Teşrin-i evvel. Çağlayan derelerden gümüşlü kemerini Nazlı bir eda ile beline taktı zemin. s.45 . c. nr. Hafif hafif titredi önce kelebek gibi. Henüz uyuyor gibi aheste hatvelerle Mavi billur kubbeli sahneye çıktı zemin.169 SABAH NAĞMESİ Yakut bir kadeh gibi ufukta taştı güneş. Rengarenk nağmelerle dağları aştı güneş. Şebnemli tüllerini etrafa saçtı zemin. Güneş bu ateşin kalb-i zemine hitâb için Çarparak kan saçarak sahilde bekliyordu. Sabahın gölgesinden uzun kirpiklerinin Rüyalı handesiyle güneşe baktı zemin.

Ömer Bedrettin HAYAT . 1927. kurtulan yurdunun taşları. Bütün seni bekliyor gökte saklı yıldızlar.. 6 Teşrin-i evvel. Sevin koç yiğit sevin göründü köyceğizin!.45 .2. toprakları Ayağını öpüyor yırtık çarıklarından… Gün sönerken üstünde başaktan bir denizin Dönüyor evlerine harmandan gelen kızlar. Şen zafer türküleri çağlasın gür sesinden Geçmişi hatırlatan çamdan oyulmuş tasla Kana kana bir su iç sılanın çeşmesinden… Esirgeme hemşehrim barut sinmiş göğsünü Şu buğday kokan hava dolsun ciğerlerine. c. Sevin koç yiğit sevin göründü köyceğizin!... s.. nr. Bak. Bütün seni bekliyor gökte saklı yıldızlar. Çanta bağlı sırtını şu mağrûr taşa yasla. uzamış saçlarınla Al mintana damlayan şu sevinç yaşlarınla Seni tanıyamazsa nur topu yavrun Mehmet Şu başları dumanlı dağlar tanırlar elbet… Gün sönerken üstünde başaktan bir denizin Dönüyor evlerine dövenden gelen kızlar.170 SILANIN TOPRAĞINDA Hasretle çıkıyorken dağdan yokuş yukarı O açık alnı çekme sılanın rüzgârından. çolak kolunla.8 . Ak saçlı anacığın bekliyorken bugünü Kaç kere dua için el açtı tan yerine… Kopmuş.

yürü ileri! Bizden ışık bekliyor Anadolu köyleri… Mefkûremiz yolunda her manii aşarız.45 . Köy Muallimleri Kursunun hitâmı münâsebetiyle Ankara Türk Ocağı’nda 7 Eylül gecesi verilen müsâmere için yazılmış.16 [1] Bu marş. s. 1927. nûra. c. Yaparız köyümüzü medeniyet ocağı… Köy hocası ileri! Durma. . yürü ileri! Bizde ışık bekliyor Anadolu köyleri… Ziyaettin Fahri HAYAT.2. nr. ilme koşarız.171 KÖY HOCASI MARŞI [1] Tarihlere hükmeden inkılâbın sesini. Kalbimizde yanıyor azm ü imân çerâğı… Biz cehlin düşmanıyız. şair Faruk Nafiz Beyin yazdığı ve Zeki Beyin bestelediği Kız Lisesi Marşının bestesiyle kurs müdâvimlerinden müteşekkil bir grup tarafından terennüm edilmiştir. Anlatırız sevinçle köylerde çocuklara! Gönlümüzde yaşayan zaferlerin aksini Altından kalemlerle çizeriz ufuklara ! Köy hocası ileri ! Durma. 6 Teşrin-i evvel.

bu hisle geçmede meyus. Yıllarca çektiğim o meraretli aşkı ben. Bir ömre sonra medfen olan türbedir bu yer. Kalbimde gömdüğüm o ilahî cenazeye… Aşkım ki. önümde sapsarı rengiyle bir ölü. bir filiz gibi tazeydi tazeden. Olmuştu önce hımsa-i melce bu reh-güzer. hıyanete sapmış o solguna. Bir gizli suikast ile bir gün kıyıp ölüm. Kaybettim ansızın yaralanmış şuurumu. dedim. Geçtikçe böyle her gece sessiz bu caddeden Karşımda canlanır da o mazi denen hayal. . Lanet. Mazi. üzüntülü… Bir sam yeliyle çünkü vakitsiz solan gülü. Mazi. Geçmişti ömrü hep bu yol üstünde aşkımın. Duydumdu hep bu yerde… Geçerken bu caddeden. Öldürdü… Oydu kalbime yaşlarla gömdüğüm. Lanet asil elemlere bîgâne ruhuna… Ömrüm. o bir cenaze ki benzer o tazeye. Yükseldi perde perde enînim ufuklara… Bir gün bir el kırınca çelikten gururumu. Fecr umduğum bu yolda tükettim bir ömrü ben: Her gün açıldı izzet-i nefsimde bir yara. Rabb’imden inkişafını bendim niyaz eden.172 BAZI Bir suikasta uğrayan aşkımla şimdi ben. Bağrımda ıstırabı yakan bir kıvılcımın. Kaplar bütün vücûdumu bir müfteris melal Nisyan denen o simsiyah örtüyle örtülü. Yıllarca böyle zehrini tattım uzun uzun Her gün o parça parça olan hisli ruhumun En ince tellerinde ümidimdi inleyen.

. 21 Temmuz 1921 Rıfkı Melûl HAYAT. Bir gizli türbedir ki o.8 . s. Mazi ki. 1927. 13 Teşrin-i evvel.46 . c. her gören onu bir türbedir sanır. Sızlar durur içimde o hasret denen yara… Mazi. o şimdi bir siyah örtüyle örtülü Aşkım.173 Gittikçe büsbütün dağılıp parçalanmada. o şimdi sapsarı rengiyle bir ölü!.duyarken ateşini her an içimde benKirpiklerimde gözyaşı halinde toplanır.2. nr. Bağrımsa şimdi yalnız o hasretle yanmada… Geçtikçe şimdi her gece sessiz bu caddeden Mazi. kalbimdedir yeri… Ölgün ziyâsının uzanırken akisleri Her an yarin dedikleri meçhûl ufuklara.

c. Dışarı da yurtsuz kalan ne kadar yavru varsa Bir bir senin dizine sıralarlar başını. nr. Faruk Nafiz HAYAT.46 . Benzedin şimdi sen de yetim cenâzesine: Üstüne mâl eden yok yerde kalan naaşını.2. 13 Teşrin-i evvel. 1927. Bari sen başkasının sil gözünden yaşını.174 YALNIZLIK Dün. Keder çekme. kayalar uzaktan ses verirdi sesine. yaşını dindiren el yok diye. Bari sen tesellî ver duyduğun iniltiye.16 . s. Ne zaman kızgın alnın serin bir diz ararsa.

20 Teşrin-i evvel. nr.2.. Makineler.4 . Zulmünü.. içtiğin bunca kanı Solgun yüzü buruşmuş tarihin sırtına ver.. dehşetini. zincirler parçalandı..175 “YİRMİNCİ ASIR”A Daha engin tarihe gömmeden kardeşini Doğruldun kan emerek şu zaman beşiğinden. s. çekiçler uğulduyor yolunda. c.. nice vatanlar yandı!. saadet bir kolunda Boğuşa hazırlanmış zehirli iki yılan. Sefalet bir kolunda.. Elinde kömür yüzlü bir alet sanki insan!. Milletler zincirlendi. Nice haklar süründü.47. “Türk’ün büyük zaferi” denilen şahikanı Gelecek asırlara “humûlem!” diye göster. İlk adımın girince dünyanın eşiğinden.. Kan selinde eridi kılıçtaki paslar. Ömer Bedrettin HAYAT.... Bağrında ateş oldu açgözlü ihtiraslar. 1927.

Ellerinde çiçek ve haykırarak. 20 Teşrin-i evvel. Sen yirmi yaşınla bir baharsın ki. Her akşam koynunda uyutur beni. Sanma ufuklar “Gel!” diye bağırır.176 SEN VE BEN İçime. nr. 1927. Her sabah alnımdan öper ıstırap. Gönlünde neşenin rüzgarı eser.13 . Seni kör sesiyle hayat çağırır. ilk yudumda zehirler seni Bahtın kadehime döktüğü şarap. Düşünen alnımda benim her çizgi Baharı olmayan bir kışa benzer.2. Ahmet Hamdi HAYAT.47. s. c. Beni de çiğneyip geçtiğin toprak.

. Nasıl aldıysa baş üstünde o şahin yerini. dinleyenin varsa o şahindi senin. kaplasa tarihi bu ses tek başına.48. Hakkıdır. dinle: Sesin göklere yalvardığı gün Duyanın. 27 Teşrin-i evvel. c. Tunç akisler yayıyor memleketin her taşına. s.. Teşrin-i evvel 1927 Faruk Nafiz HAYAT. Söylüyor.2. Dinle: Bel bağladığın dağları kar sardığı gün Bu sesin sahibi son yolda nöbetçindi senin! Ankara. nr.177 GAZİ SÖYLÜYOR Dövüyor kalbinin örsünde çelik sözlerini.1 . 1927.

nr.48 .178 SEVMEK Bir gün. Bir kalbin –eminim ki-bilirsin Var hangi sebep ürperişinde!… Gözden göze bir lahzada geçti… Bir sır. Rıfkı Melûl HAYAT. Sandım boğuyor kalbimi bir el!.öyle ki içten.2. 1927. eğer anı olarak sen. ki o. Ürperdim –o an. s.14 . benzer ona bir sel. c.. 27 Teşrin-i evvel.. Duydunsa bir ürperme içinde.

Dolarken zulmetler engin göklere… Rüzgârın estiği bir siyah gece. ne de fısıltı. sandım. Issızlık içinde gecenin. s. Hasretim derînden şen gönüllere! Hayalim ufuktan ufka aşıyor.2. 27 Teşrîn-i Evvel. Yaslı kalbimdeki acılar sonsuz! Sanki bir muamma yaşamak bence. Ezeli ruhundan damlayan “an”dım! Ziyâettin Fahri HAYAT. Ne bir renk ufukta. nr.15 .48 . 1927.179 GECE VE BEN İçimden aşkımın hüznü taşıyor. c. Bir kesif karanlık her yere saldı… Sönerken ümîdim ve tahammülüm. Yâdıyla geçerken günlerim onsuz… Acı bir kederle sızlıyor gönlüm.

Bir tabut taşıyorlar… Karanlıkta ziyâdan… Baharına doymadan sararan bu tazeye Ağlamıyor gökler de.. kanayan bu yararın!..5 . Şu kalbimle beraber toprak olan sevdadan.49 . Bağrımdan koparılan tabut denilen varlık. elbet mahşerde yarın Bağrında tunç alevden. Bu çılgın asabıma ram etti ebetleri.. Günâhıyla kalkacak. nr. En sonra kırdım dini batıl aşkın putunu… Osman Faruk HAYAT. Mabudu batıl olan kalbimin tabutunu...2.. İlk girdiğim mabette ben bu puta tapmıştım!. Mabetler de almıyor bu zavallı kalbimi. Putu da. s. En sonra kırdım dini batıl aşkın putunu!. güneşten cenâzeye!. Ben burda saklamıştım… Bugün ölen birimi.... Toprak olan kalbimin birçok arkadaşları Gülerek gösterdiler: Mezardaki taşları… Bir şimşekle açıldı tunç kapısı dehlizin Dalgalarına gömdüm adem denen denizin. mabedi de tunç alevli yapmıştım!. 1927. c. 6 Teşrin-i sani. Erenlerden nur alır… Ebetlerden karanlık… Günlerce bu tabutla dolaştım mabetleri.180 YIKILAN DİN Zebaniler taşıyor kalbimin tabutunu.

Şiir Ayşe. Doğup ufuklarımda Katsaydın canıma can. Yanan her damarımda Aksaydı bir heyecan Elimde düğümlense Saçının ibrişimi.181 AYŞE’NİN HASRETİ Deniz boş. Sende kalbin adı var! Sen bir pembe bebeksin. naz Ayşe! Her yese güleceksin. Derdim: Yalnızlık ne hoş! Gönül olsaydı gamsız. Ben sevinçle inlerken Dudakların gülseydi. Bir şarap gibi buse Söndürse ateşimi. sokaklar boş… Sanki dünya adamsız. Fidan büyük neşeden Titreyip bükülseydi… Bak. Hayalin kanadı var! Boş kapı vuruyorum. Merhameti az Ayşe! Veriyor kalbe hüzün Bu sensiz kurşunî gün… . neler kuruyorum.

Duyulmuyor güldüğün… Ufukta bir yanık baş Yatacak diz arıyor. Gönlüm akşamdan kara. Bulutlar kızarıyor… Denizim rengi soldu. Bağrım güneşten yanık… Nerdesin Ayşe. Ayşe! Günün saati doldu. nerde Bana çok uzak mısın? Göğsümde çarpan derde Acımayacak mısın? . Gözlerin gibi derin… Uyuyor. deniz. Karşı dağlar mor. Saçların gibi siyah. üstünü yerin. Düşüyor yavaş yavaş. Gece. Ortalığı bürüyor Bir sevimli gariplik… Bütün bütün örttü ah. kara… Yalnız derdim uyanık.182 Görünmüyor gül yüzün. Akşam oluyor. Ayşe! Gizli eller örüyor Geceyi iplik iplik.

Ayşe! Hasta bu yaşlı gözler. nr.49 . Ayşe! Vaniköy. Sen aldırma. 3 Teşrin-i sani.28 Teşrîn-i evvel. s. 1927.17 .183 Güler yüzlü hevesin Olur mu bu derde yâr? Sen bir bahtiyâr gençsin. En bir bedbâht ihtiyar! Senin sevda sandığın Maceralar oyuncak… Aşkı tanıyan çılgın Mutlaka kahrolacak! Hezeyân hep bu sözler. c. gül.2. Bu kırık gönül. 1927 Celal Sahir HAYAT.

hayal önünde gezen serserileriz… Rüzgârla musiki dağılırken semamıza.184 İTİZÂR Âlem esiriniz… O kadar çok güzelsiniz… Afetsiniz ki: Geçtiğiniz kalp ateşli iz… Yetmez mi bir cihan size… Affetseniz bizi. 1927. Sanat birer şarap uzatır her azamıza… Yıldızlar ince ince örer inci bir dizi. gizli bir efsane özleriz… Biz kâinatımızda semavî güzelleriz… Şarkın o şiirî nâ-mütenâhi hazanına.2.49 . nr. Bunlarla bir peri gülecektir fezamıza… Biz hüzün içinde. c. s. Şefkatle ağlayan o derin mavi gözleriz: İblis öterse geçtiğiniz bin harabeden… Herhalde çehrenizse bakan her kitabeden… Binlerce ıstırabın o bitmez figânına Düşsün bu katre katre teselli sahabeden… -Paris. Eylül 1927Reşit Süreyya HAYAT. Bizler. 3 Teşrin-i sani.19 .

1927. s. nr.. rüzgardan yükselen sada. Örter yaprakları.. bazı ağlatır. der. Ve girer gönlüme hülyadan bir ağ! Sevgili! Gözlerin yaşlı. c. Benim de içimde gamlı intiba.50. Yaratan sanatın dünyasındayım.. Dinle. Ayrılış yasıyla söylüyor yüzün. —“Bazı sevindirir. çehrende hüzün.” Ziyaettin Fahri HAYAT.185 VEDADA MISRALAR Deniz! Bu akşam ufukta ederken veda. 10 Teşrin-i sani.2.. sulara siner.. Hayat ki sadece bir hatıradır!..7 . Boşluğa dağılan yorgun gölgeler. Ruhumun coşuşlu bir anındayım.

2. Ömer Bedrettin HAYAT. Gurbet işledikçe şu uzun yıla Gözümün yaşında ürperir sıla.. s.. çardaklar..8 . nr. Bağları gül kokan bir cihan geçer. Şafaklar içinde karşımdan geçer Tarlalar. 1927.. İçimden bir gümüş çağlayan geçer.. c. 10 Teşrin-i sani.50. Gönlüm dolaşırken yana yakıla Ovada sabahlar.186 ANADOLU HASRETİ Titrek sahillere güneş doğunca Gözlerim görünmez dağlar selamlar. dağda akşamlar.... çatlamış damlar. Buruşur elimde bir sarı gonca Ruhuma bir çamın şebnemi damlar.

bu köhne kafesleri.. nura hasret gözüm titresin eserinde.. Yak. güneşlerim.. Yak. Güneşe veba diyen kör gözlü evimize Dağların hür rüzgarı yalvarmadan işlesin. gözler ışığa kansın artık.. Rüzgarım. Kara kuvvet ağzından dökülen nefesleri.. Gönlümüz. Esir kuşçağızlar gibi bunaldığımız yeter.187 OCAĞA KARŞI -Kafesleri yakarkenYak. Yak. ey aziz ocağım. Veremli mahallemin ciğeri genişlesin. kardeşimin. siyah dumanların ruhumda gündüz olsun. ruhumun zindanı. Gül görmek istiyorum kızıl akşamlarında Anamın. Şan dolu ufuklara gün gibi doğduk artık.. ey aziz ocağım.. şu sarı tahtalar çatlasın uzun uzun. Zulmetler kadınlıkla kaynaşmasın diz dize. Bir kadın gölgesine “Örtün!” diyen sesleri İnkılâbın çelikten göğsünde boğduk artık. bu köhne kafesleri.. küflü penceremde ufuklar dümdüz olsun.. Yüzlerce sene var ki benim bu taassubun Sırıtan dişlerinde göz nurum parçalandı. bağrında kül olsun bu kasvetler yığını Yak. öz nurum parçalandı... İstemem yansın artık Kara delikleriyle pencereme dizilen . Yak. Yak..

. c..3 . s. Ömer Bedrettin HAYAT.2. 1927.188 Gözlerimin nuruna pas renginde çizilen Bu çapraşık çizgiler.51. nr. 17 Teşrin-i sani.

gelinlik çağına… Anlatıyor duruşum. Vatanımsın.3 . Ko. Kız. s. bırakmam İlleri kucağına! Faruk Nafiz HAYAT.2.189 KOŞMA Kirpiğine sürme çek.52 . c. 24 Teşrin-i sani. Kına yak parmağına: Bu yıl yaşın girecek. nr. 1927. düşsün gönül kuşum Saçlarının ağına. Göz olsam gayra bakmam. Ben sana vurulmuşum. Yaş olsam gözden akmam.

Köpürdü neşeli şampanyalar kadehlerde… Bu çağlayan o firarî saâdetin sesidir.. ayırıp geldi yasemin dalını. Ademle hal olunur bir zavallı bilmeceyim… Açıldı kahkahalar her dudakta her yerde. İçin için… Deliyor ağrılar şaklarımı… Zehirlenirseniz ah öpmeyin dudaklarımı… . nağme… Bir uçuş hissi Parıltılar yağıyor gözlerin kadehlerine… Yudum yudum dökecek aşkı sızlayan yerine. Bu dinlenen ebedî sanatın terânesidir… -Kederli bir geceyim… Vermeyin hayâtı bana. Onun da koynuna koymuş mu sevgi incisini? -Karaltılar alıyor dalga dalga gözlerimi… Ölümlü sâm vuruyor pençe pençe seslerime… Adem.. Daraldı sıtmalı kollarda ten sürâhisi… -Zavallı bir geceyim ben… Ziyâ getirmeyiniz… Ölüm diyârına ait zavallı bir geceyim… İçimde dalgalı ummân… Dudaklarım sessiz. buna mahkûmum arzın alnında… Biraz şiirse bu izler… Duyun elemlerini… Uzakta bir deli rüzgâr. ipekli sandalını Suyun günâh dolu rüyâlarında gezdirdi… Sadef-i kamer. adem… Bizi koynunda besleyen anne. Büyüklüğün gibi zulmün de lâ-tenâhi mi?. Kırık kanatlarımın kan sızan kalemlerini Sürüklerim.190 SEVGİ ve IZTIRAP Gülüş ve nükte… Ziyâ.

Sönerse kahkahalar. 1927.7 . s. c. 24 Teşrin-i sani. Bitince neşeli şampanyalar kadehlerde. her yerde Acıtmadan kapayın sonra göz kapaklarımı… Reşit Süreyya HAYAT.191 ………………………………………. nr.52 . her dudakta.2.

Bize fısıldıyordu: “Şimdi herkes uykuda!” Ah sen erik ağacı. c. 1927. biraz şöyle gezin de… Kuzum erik ağacı. çapkın erik ağacı! Renkler mâtem bağladı artık ağlayan suda. s. ah o erik ağacı! Her gece “Sevdalılar. Gölgeler mışıl mışıl uyuyorken kuytuda.17 . nr. kuzum erik ağacı! Aydınlattı bu müphem ışık karşı yamacı. bilsen erik ağacı! Kadıköy: Sabri Esat HAYAT. Ah o erik ağacı. haydi sevişin!” derdi. Çapkın erik ağacı. 24 Teşrin-i sani. Senden ayrılıyoruz. Bilsen erik ağacı.52 . ah o erik ağacı! Galiba son geceydi –yıldızlar çok uzaktıYeşil parmaklarını omzumuza bıraktı: Ayın tekerleğine dallardan peçe taktı. Ah o erik ağacı.192 “ERİK AĞACI!” Üstümüze yemyeşil mantosunu sererdi.2. başım “o”nun dizinde… Ne olur bakma bize. “O”nun eli kalbimde. ah sen erik ağacı! Gölgesinde kalbimiz çarptı ikimizin de. ah bilsen bu ne acı! Seni tekrar görmeye iki kalp de duâcı.

Denizi yararak engine doğru Koşan bir sandalın izine baktım… O kadar baktım ki gözümün nûru Yoruldu… O zaman. 1927. c.52 . alnıma yazı Yazan o mâtemi eli göründü… Güneşin son kızıl rengi eriyor. bir ürperiyor. Ararken ufukta bir yeşil ada.2. 24 Teşrin-i sani. ben sanki aktım: Rişeli ruhumla engin sulara! Bin bir hâtıra ile zengin sulara! Ziyaettin Fahri HAYAT. nr.19 . Bugünkü güneş de batıda söndü! Göklerde gecenin. Kıvrımlı suların dalgalarında! Kalbim bir coşuyor.193 SULARDA GURÛP İndi şen sulara gurûbun yası. s.

1927. Elimi beş yerinden dağladı beş parmağın Bağrımda da yanmadık bir yer bırakmadan git… Bir yarın göçtüğünü. s.53 .12 . 1 Kanun-i evvel. Sararırsın dönüşte görünce öksüzünü Bir gelinlik kız olur aşkım senin yaşınca. Alnından öz kardeşin öpse ben irkilirim. Bin yardadan duyarım kimle gülüştüğünü. Bağrımda da yanmadık bir yer bırakmadan git… Bir yarın göçtüğünü. hiçbir yiğit oğluna. c. Buğulu gözlerimden geçmediğin gün olmaz: Benim kadar titremez. çöktüğünü bir dağın Görmemek istiyorsan ardına bakmadan git! Faruk Nafiz HAYAT. Kimlerin rüyâsına girdiğini bilirim… Gözlerimi gün gibi kamaştıran yüzünü Daha candan görürüm senden uzaklaşınca. suyu dinmiş dereler… Bir sarı yaprak gibi düştü gönlüm yoluna. nr. Değil yalnız ardına kimlerin düştüğünü. çöktüğünü bir dağın Görmemek istiyorsan ardına bakmadan git! Yavrusunun yoluna dalan bir dul bakışı Andırıyor ışıksız evinde pencereler. Biraz yaşarmak için beklesin artık kışı Çağlayansız yamaçlar.3. Hiçbir ana kızına bu kadar düşkün olmaz.194 ALLAH’A ISMARLADIK! Elimi beş yerinden dağladı beş parmağın.

çok ağır bu hasta…Eğer Sarıysa yüzüm. uzun geceler. Bakan çok acır. 1927.3 . 8 Kanun-i evvel. gözlerimde keder. uzun… uzun geceler. Bakışmamızın bu son sözünü… Ağır.54 .. çevir gözünü… Yüzüm sarı. Bu sözlere gömdüğüm gönlü… Ve gül gibi de şiirime ver Mezarıma konmayan o gülü… Reşit Süreyya HAYAT. nr. fakat sevemez… Yarın yol olur çiçeklenemez Kemiklerimin gömüldüğü yer… Unutma. c.3.195 TÜRBE Unutma uzun. Unutma uzun… uzun geceler.. s.

Şehrin kapısında bir lahza dur da. sesi yaş dolu. 1927.55 . c. Bin lanet ey yolcu. Nûru gözlerinde yanan merhamet.196 YARALI Bir lahza dur yolcu! Yanan bağrımı Bir damla teselli sun da serinlet… Dindirir bir parça belki ağrımı. 15 Kanun-i evvel. s.17 . Ruhunda ümidi mesut dönüşün Kuşlar doğan fecri selamlıyorken Çıkan genç ve bahtsız yolcuyu düşün.3. nr. doğduğum güne… Altında doğduğum burçlar yıkılsın! Bir virânedir ki ömrüm üstüne Şeâmeti çökmüş aşk tılsımının… Ey bağrı merhamet. Dik kemerlerinden bir sabah erken. Uğrarsa bir akşam doğduğum yurda Önünde açılan bu gurbet yolu. Ahmet Hamdi HAYAT.

sen metin ol. Dedim ki: Ey denizi. Kavrulmaz eminim ki bir kuş kanadı gibi… Boynumda alev renkli bir bayrak dalgalanır. Kan köpüklü dalgalar çarpıyordu sâhile. denizin ahengini Bana coşkunluğunda mademki sen dinlettin. Cennet fecirlerinin bin bir türlü rengini Mademki sen devşirip şu gurûbu halkettin.197 DENİZ ve ASLAN Tutuşmuş kanatlarla batıdan uçan kuşlar Bembeyaz bulutları kızıla boyuyordu. bu hürriyet sesine Ölsem de koşacağım. Deniz gibi heybetli bir aslan kesildim ben. Ey benim ilk ceddimi cennetten atan Allah. Bu alevle tutuşur damarlarımda kanım. Yavaş yavaş sıyrıldım yalancı benliğimden. Kulaklarım en coşkun musikiyi işitti. göğü yaratan Allah. Yarabbi! Kızıl güneş vursa da bir aslan yelesine. Ben ki senin kulunum. Ey ufukta yangınlar tutuşturan mucize. bütün boşluk mosmordu! Ufukları kaplayan cehennemî hâile Kızıllıklar saçarken denize demet demet. Ateşten halkalarla bu ölümlü uçuşlar Yukarısında bütün gök. Bu isyân dolu sese. Yalnız senin önünde gelirim bil ki dize. gemiler bir iskelet! Bu korkunç manzaraya gözlerim daldı gitti. . Kayalar birer devdi.

nr. 1927. Ben kızıl güneşlere haykıran bir aslanım. s. c.56 . 22 Kanun-i evvel.198 Irkımın haşmetini bütün kâinât tanır.3. Halit Fahri HAYAT.16 .

adeta yürür gibi. c.20 . 1927. sabırsızlanır. hasta bir ninni arar… Sessiz ağlayan dere. Can veren gün denizin yorgun koynuna girer Ekrem Reşit HAYAT. Kararan ufukları heyecan bürür gibi… Kayalar. Sevgililer hıçkırır kalplerindeki yaşla… Uzaklarda çalkanan endişeli bir yelken. nr. yorulur artık.199 AKŞAM Deniz. çırpınır aka aka İçli gönlünde onun bir keder var mutlaka Yapraklar titreşirler helecânla telaşla. Köpüksüz dalgaları.3. s. Maviliklerde erir gölgeler serpilirken… Dağlar. sanki uykuya dalar. 22 Kanun-i evvel. Rüzgâr fısıldayarak: Akşam! dedikçe Yıldızlar tutuşurlar gönüllerde birer birer. düşünceli sahil inildedikçe.56 .

. Belki su vardır diye bundan daha derinlere Çetin tırnaklarımla. Olsun mu bataklıkta hep birer boş kamış?. Aşkı yazmazdım alnım yazısıyla dolmadan!. Yok mu bu sonsuz susuzluğun çaresi? Dökerdim gözyaşımı beklerdim de başında.... Ruhum şehvet mi dolsun bu ırmakta su diye.57 .200 EŞTİM. hülyânın usâresi. tek. suyundan vazgeçtim. kavurucu dudağını değirmiş? Rabb’im!.. eştim. c. gönlüm açıktı. Her derdin pençesine göğsüm. Bir dilsiz dere olsa. Onlar daha kopmadan birer ney olmalıydı. “Kalemdir” denmeliydi daha hiç yontulmadan: Onlar bestelemezse derdim kimin malıydı.3. gözlerin. kum çıktı.8 . s.. Denedim: Birbirinden daha beter zehirmiş Dudakların. Hangi sam. eştim kum çıktı… Behçet Kemal HAYAT. nr. Bir yağmurun kıymeti bile yok gözyaşında: Uğraştım ağlayarak. 5 Kanun-i sani. 1927. eştim eştim… Günlerce su aradım bağrımın çöllerinde. EŞTİM KUM ÇIKTI Hepsi İsmail gibi ağlamakta su diye: Sayısız hislerimin dudakları çatlamış.

nr.ı’m gibi gökte yaşardı. bir ay aşardı dağlar! Kalbini göstermese göğsünün yırtığından Yol mu bulurdu âşık kurduğunuz yığından? Cihângirler. s. o soysuz kıza geçit verdiniz.57 . Yalnız ölü canlara karşı baş eğerdiniz. dağlar! Siz. 5 Kanun-i sani.8 . dağlar! Engin kanatlı kuşlar olmasa yoldaşınız Tepenizde bir güneş.. ki yalnız kahraman çıktı mı “Geç!” derdiniz.201 DAĞLAR [Aslı gitti Kerem ardından ağlar Yol vermeyin başı dumanlı dağlar] Yaslanır bir buluttan bir buluta başınız. 1927. Kanun-i evvel. Nasıl oldu.. dağlar?. 1927 Faruk Nafiz HAYAT. Gövdeniz Tanr. Üstünüzden sel gibi ufka taşardı. hızını göklerden aldığından.3. O taş yürek bu işi nasıl başardı. c.

c. acı bir bakışla gözlerini açıyor… Tan atarken bir sabah. Güldürürken kalpleri bir zaferin düğünü… Top sesleri kesildi… Şimdi biraz fâsıla: Hayatına ders veren namlular silinmekte. . Gönüllerin bir rüzgâr: Hasretten esen sıla… Uzakta derenin arasına gizlenmiş. s.57 . Şimşekler namlulara çarparak aks ediyor. sılalardan bahis var: -Sulh yakınmış… -Bahara……. 1927. kan dolu ufka sükûn etmekte.3. Siperlerde gizlice baş başa dertleştiler. boralar gökleri titretiyor. -Olacağız bahtiyâr Yalnız Memet gülmüyor. tunç yüzünde gözyaşı Eksik değil… diyorlar: -Ne var? Söyle onbaşı!” O.202 Memet Onbaşının Menkıbelerinden: FİRAR -“Asîl ruhlar”ın asil ve muhterem muharririne ithâfSiperlerin içinde ne acı bir kış günü: Fırtınalar. ateş. Alev.Nic’oldu onbaşımız? Onbaşımız nic’oldu? Ziyaettin Fahri HAYAT. 5 Kanun-i sani. nr. aylardır. kalbinde düğümlenmiş Bir hissin ateşini etrafına saçıyor… Zaten yıllar. Çadırlarda köylerden. Memet’in bölüğünde telaşla söyleştiler. cengin sesi duyuldu.18 .

ordumuzun İzmir’e ilk girdiği yerin adıdır. . İzmir’e ilk önce kavuşmak için Ön safta koşanlar burda yatıyor. Kalbinin en azîz olan yerinde Bu ulvî tahassür.203 HALKAPINAR ( Halkapınar. Orada verilen ilk şehitlerin hâtırasını yüzünde “Vatan ve Nâmus” yazılı mütevâzı bir mermer abide yaşatıyor. yansın vatandaş ! Çırpınan gönlünle bu kabir önünde Bir derin ibâdet huşuuyla sus ! Karşında duruyor işte o künde Kurtulan eserler : “ Vatan ve nâmus “ Vatandaş. ) Vatandaş ! Hür alnın hür vatanında Minnetle bir kere burada eğilsin ! Düşün ki bu mermer mezar yanında Taptığın Ka’be’den uzak değilsin. Hürmetle an burda güzel İzmir’i Görmeye doymadan göz yumanları Yıllarca yurdunu kaplayan kiri Kanıyla gideren kahramanları Onların mübârek yüreklerinde Dinmeyen hasretin remzidir bu taş. bu mermer mezar yanında Taptığın Ka’be’den uzak değilsin . için Onların döktüğü kanla tadıyor. Bu anda duyduğun gururu.

nr. 1927 Necmettin Halil HAYAT. 5 Kanun-i sani.204 Yükselen hür başın.4 . s. hür vatanında Minnetle bir kere burda eğilsin ! İzmir .58 . c. 1927.3.

Kara topraklara defnettim seni. . Bir daha bağrıma basamam gayrı. Şimdi sonra acep neylerim sensiz ? Ecel çekti aldı elimden seni. Elbisen sandıkta basılı kaldı. Ölüm acısına uğrattı beni. Şimden sonra acep neylerim sensiz ? Çocuklar mektepten çıktığı zaman. Titrek seslerini duyamam gayrı. Saçlarını yolar bu garip anan. Şimden sonra acep neylerim sensiz ? * İzmir’in Narlıdere köyünde ( Ali Kemal ) nâmında genç bir halk şâiri tarafından yazılmıştır. Her yerde izlerin yazılı kaldı. Oğlum şimdi nasıl edersin bensiz ? Senin hayâlinle eğlenirken ben. Şimden sonra acep neylerim sensiz ? Narin vücudunu kurtlar oydu mu ? Tatlı dillerine toprak doldu mu ? Ağıtlarım sana malum oldu mu ? Şimden sonra acep neylerim sensiz ? Odandan içeri bakamam gayrı. Başıma yığılır bir kara duman.205 “AĞIT” * Hiç benden ayrılmak istemedin sen. Şimden sonra acep neylerim sensiz ? Kitabın çantanda asılı kaldı.

s. 5 Kanun-i sani.58 .6 . c. nr.206 14 Teşrin-i sani 927 Ali Kemal HAYAT.3. 1927.

Ne hâtıraların yalvaran sesi. Esen rüzgârlar ki yanan derime Serin şifâsını döker her gece Çağıran bir eldir sanki gizlice Ruhumu meçhûlün ufuklarına.3.58 . engin denizler. s. Hiçbir şey bağlamaz beni bu yere. Ahmet Hamdi HAYAT. c. Ve ümitlerimin sırrını gizler Güneşli ufuklar. nr.207 YOLCULUK Susamış ruhumla mesâfelere. Ne lambam ki soluk bir ışık serper Istırâbı taşan gecelerime. 1927. Ne ağaçlarının kuytu gölgesi Rüya besteleyen eski bahçeler. Başka bir neşîde söylüyor bana Hülyâmın ufkunu döken dalgalar. 5 Kanun-i sani. Şimdi kadehimde başka şarap var.8 .

. Ağzında şarkılıktan çıkmış iniltilerle Dağ taş deme..208 HAYAT Ağzında şarkılıktan çıkmış iniltilerle Dağ taş deme. Başında şakladıkça atlıların kırbacı. arkadaş. büküldüğünü. omuz başların kamçılardan kızarsın : Bu ağrılar duyurmaz sana yalnızlığını. arkadaş gün batmadan ilerle ! Sırtında bir tüy gibi taşı taştan yükünü. soğuk.. Kızıl dudaklarından bırakma ıslığını.. varsın.. hayda ! Sen yük altında haykır. gün gelecek. her gün sana hız veriyor bir acı. varsın. omuz başların kamçılardan kızarsın. sarıl yollara ! Ardına bakma . Yara açsın kayalar ayaklarında. . el uyusun sarayda !.. İnce bir iz çiziyor yere sızdıkça kanlar. Varsın. Görmesinler belinin. Bu ağrılar duyurmaz sana yalnızlığını. Kızıl dudaklarından bırakma ıslığını. sakın. Ne varsa üstüne çek ! Bu çetin yolculuğun sonunda.. Fırtına. yağmur. Seni bulur izinden ıslığını duyanlar. Varsın.. Haydâ. gün batmadan ilerle ! Yara açsın kayalar ayaklarında. Anla ki.

. arkadaş. 12 Kanun-i sani.3.3 . gün batmadan ilerle ! Faruk Nafiz HAYAT. 1927.59 . Ağzında şarkılıktan çıkmış iniltilerle Dağ taş deme. nr. s. c. Gül dudaklar öpecek o kırbaç izlerini.209 Sırma saçlar saracak her kan akan yerini..

s. Gözlerime vurunca kubbelerin gölgesi Öz cenneti gönlümle seyrettim ben bu akşam.210 BURSA’DA AKŞAM Bugün de sonbahardan süzülüp doğdu akşam Dağların yere indi koyu. Güneşin son nûrundan bir damlacık içmiş de Şu karşıki kulübe bir saray görünüyor. “ Uludağ “ etekleri al ipekten bu akşam. 1927..Bursa Ömer Bedrettin HAYAT.60 .. nr. Ufuklarda bu akşam ne sis var. Düştü yeşil ovaya kubbelerin gölgesi. Göklerde ne bir nefes ne de bir kanat sesi... 19 Kanun-i sani.. . Ovada ince yollar gölgeleniyor işte .3. Karşıdan renk içinde solgun ay görünüyor.. c. Servilerin içinde bir alev “ Emir Sultan ” ! İçten dualar gibi geçiyor sanki rüzgar Bir ilahî adaya benzeyen “ Yıldırım ” dan.. ne bulut var . “ Uludağ ” etekleri al ipekten bu akşam .3 . serin gölgesi ..

Gönül aktıkça düne. Istırâbı heceler. Yandıkça bütün bütün Gamın kalbine dolar.. ruhu atar Derdin en büyüğüne. . “ Yar “ yine kavuşmayan Allah’tan ölüm diler.. Sahilde sevgililer Gözyaşlarını siler.. Coşarak kalbi sarar.. Acıdan oya işler.. engine dalar.. gökten suya düşer. Ay. Sevişen her gönülde Kanatacak iz arar. Dayanılmaz sızılar.... Gözler. Bu akış.. Elem kalpleri dişler. İçirir yudum yudum İnsana işkenceler. Sararır günden güne. yine dalar. Islanır... Ufuk. Bu ıssız gecelerde Gönül korkuya düşer. uykuya düşer.211 GURBET MANİLERİ Gurbetteki geceler.

Hıçkırıklı gönüller İçten vurulur.. gider Kalpleri için için Durmadan kanar..3. yorulur. Gam. hicrânla öpüşür. coşar. kendi koynunda Ağlayanla öpüşür !. yanar.. Sular .212 Tahammül ufukları Her dakika genişler. Sevenler . coşar. gider “ Yar” ını anar.. kanla öpüşür.7 . Gurbet . Ekrem Reşit HAYAT. Sevgi. c. 19 Kanun-i sani. gider. Sükûnet bulur. coşar.... s.. 1927. nr.60 .

4. . s. 26 Kanun-i sani. 1928. sanki deniz garîbi. Günün kızıl ufuktan gördüğü şelaleden Köpükler dağılıyor mavileşen dağlara… “Ah deniz!” diyen gönlüm. 61. c.3 nr.213 DENİZ GARİBİ Bembeyaz bulutların ördüğü şelaleden. Kanadı parçalanmış bir yorgun martı gibi Uçuyor dalgaları andıran şen dağlara… Bursa:Ömer Bedrettin HAYAT.

Hayâlim. ihtirâsım. şairliğim… En tükenmez mirasım. Yine biliyorum ki: “Miras” ımdan en büyük Hissenin sahibidir gözleri bunak. düşüncem. Onlarda birbirinin ardınca öldüler mi. sönük. hatır-gönül bilmeyen “Zaman” adlı bir hakim. tutmaksızın yasımı. Vârislerime taksim edecek “miras” ımı: Ebediyet-ki odur düşündüğüm en fazlaBir şey kazanmayacak bu kıymetsiz “miras”la. “Unutulmak” denilen o hain. heyhât ebediyeti. Şimdiden biliyorum bu hazin âkıbeti: Vâris bırakmadım. hayır!. Bir gizli hazineme her gün inciler doldu.. bütün benliğim. Duygum. .214 BİR İTHAF -“Miras”ım içinÖldüğüm gün ve hatta ölmemi beklemeden. Bu hazine geçemez “zaman”ın pençesine. daha kıymetli oldu. Onu çünkü sarmışım kafiyemin sesine. Bir gizli hazinem var ki her günüm peyderpey Geçtikçe daha parlak. “Zaman”ın bilemediği bir şey. Bir karanlık ki beynimin çürüdüğü Kara topraklar kadar mahvedici bir büyü! Fakat. Adaletten şaşmayan. dişlek cadı! Ne zekâlar hep onun kucağında kocadı… Belki bundan artacak tek tük güzel mısralar Birkaç vefalı dosta verilecek yâdigâr..

3 nr. Kimseye söylenmemiş her sevincim. Bu hazine aşkınla doldukça derin oldu.13. Ölümümden sonra da çırpınacaktır yine. . “zaman” göremez o sonsuz hazineyi. 61. Zaten o olmasaydı şair olmayacaktım. Seninle taştığını… Enis Behiç HAYAT. her derdim Bu hazine içinde birikti. “Zaman” ancak şiirimin satırlarını aldı. onu sen bilirsin belki de benden iyi: Kalbim. Ah. ölüm bilmeyen kalbimdir o hazine. Bir gizli hazinemi. sevgilim sana verdim. Evet. Her zerresi dağılıp toz-toprak olsa bile. 26 Kanun-i sani 1928. İşte ben bunu yalnız. yalnız sana bıraktım. c. Ruhunda vakit vakit gamlı bir ürperişle Duyacaksın hep onun sana yaklaştığını. senin oldu. s.215 En yüksek heyecanım hep onda saklı kaldı.

Süzgün endamı öyle mermer ki.. Bunu ilk aldatılmadır sanırım!.. O güller… öpme. Uçuşur: Kalbidir. Sanki aşifte bir hayalin izi Ki tutulmaktan imtinâ ediyor… Bir beyaz el ki sade müstehzî. Niye indin de bir esir oldun? … Sevme… Çırpınmasın o kurdelesi. öpme… Hırpalama O güzel ağzı öpme.. Dağılıp çağlayanlarında gezen Sarı saçlar ziya demetleri mi? Onu gözyaşlarımdı sade çözen. Saklamıştım bütün saadetimi!. “Gel” diyor. Sen de zannetme ince sanatını. Niye aldın ya? Gizli koynuna ben. İçme bahtın olur senin de siyah: Seni en sonra öldürür bu günah!.. kamerler onun… Sende kıvrımlarında nağmeleri… Göklerin her hitâbı sendendi. Öyle şiir oldunuz ki kıskanırım. kıskanırım… .216 RÜZGAR Sevme rüzgar o sevdiğim kadını Onu gözler yakan güzel tanırım.. Sevme! Billur dudaklı dalgaların İçmesin hamle hamle ıtrını… Ah İnce ıtrıyla ruh alır o kadın. sanmayın veda ediyor..

15.. .217 Deli sevdamı gizli koynunda Onu pek nazlı bir güzel tanırım. c. s.. Öpülürken harap olur sanırım!. 61. 1928.3 nr. 26 Kanun-i sani. Reşit Süreyya HAYAT.

Toprağı çepçevre saran hüzünden Heyecan duymamış. Gönlümü bağladım -kadın yerineÖmrümün gündelik emeklerine. 2 Şubat. c.16 . Gövdemin üstünde baş kalmamıştır. nr. Şimdi de göğsümde kalbim yok oldu.218 VAH ONA… Vah o genç kalbe ki canan yüzünden Bağrına basmadık taş kalmamıştır. Çıkası gözümde yaş kalmamıştır! Faruk Nafiz HAYAT.sözüm ok oldu. 1927. aşk almamıştır! Benim de yandığım günler çok oldu. Dilim yay kesildi.3.62 .. s. Ne varsa harcadım alın terine.

Gece gündüz evini omzunda taşıyor. kaba taşlara Evinde kadın gibi pudrayla boya süsü. duvarda birkaç çini. nr. Tutuşan camlarıyla çevre salan kızları Andırır… “Yanıyorum…İsteyin alın!” gibi İnce bir mana verir dilsiz.3. Doğacak kardeşinin bile var gönüllüsü! Merdivenden yükselen adımlar alkış tutar.. 2 Şubat. s. c..19 .62 . 1927. Behçet Kemal HAYAT.219 MUAMMA Yaptığı düz duvar dik süzer yıldızları Yükselmeyi hak eden bir alın gibi.. taştan ekmeğini çıkararak yaşıyor!.. Neşenin tebessümü dolduran diye mimar Gamze gibi süslemiş her oyuğun içini. Sanatkarın görenler şaşırır sert elini: O. Parlar birden gözleri. Eğilmeyi öğretir kemerler dik başlara. Kendine kuramadı refahın temelini.

sonra inleyen yıldızlar Karanlıkta büyüyen dağlar benziyor deve Daha keskinlik verip bağlarındaki aleve Ay gittikçe karşıki tepeden yükseliyor Bir gölge ilerliyor yolda sürüp atını İnletiyor nal sesi yerin birkaç katını Bu. atıyla kayıyor Ay gökten damla damla ışığını yayıyor Birden bire at ürktü… Var mıydı bir ağrısı? Atın gözü büyüdü… Kımıldadı sağrısı Kulakları kımıldadı.220 BU KIZ KİM? Mehmet Emin Beye Akşamın karanlığı açılırken sulara Top. tüfeğin sadaları sinmiş kuytulara “Gediz” bir şerit gibi kuytulara uzanıyordu Haftalardır. yirmi yaşlarında delikanlı bir nefer Yırtıyor karanlığı gözlerinden taşan fer Arada bir davranıp elindeki silaha Mahmuzlayıp atını uçuyor karanlığa Kim bilir kaç saattir aşıyor uzun yıllar Karargaha gidilen yol üstünde bir köy var Köyün tozlu yolunda. Gökyüzü bu sevgili aya engin bir yatak Salkımlar gibi yer yer parıldıyor yıldızlar Sonra bir bomba sesi. aylardır kavgayı anıyordu Ay şimdi kuruyordu göklere bir tak. genç. az oynadı yelesi Sağında belirmişti çünkü bir kız gölgesi …Bunu gören at munisleşti ansızın Gökte taze beliren birkaç salkım yıldızın Işığıyla süslenen yelesi sarktı yine Güzel at biraz sonra geldi eski haline! .

221 Delikanlı da hemen gözlerini kaldırdı Gözünün ışığını bu gölgeye daldırdı O da ilk önce ürktü. -Kal köyünde kuzum sen! Ayın kızıl ışığında yoldan aktı Kızda. Neler söyledi kıza gözlerinden taşan fer! -Olmaz… der gibi kızı bakışlarıyla süzdü Sevgi yolunda bu kız galiba görgüsüzdü Bir genç kızın bakmaz mı bir erkeği Bu kızla konuşmasam bir lahza daha iyi Diye düşündü genç er. gözyaşları bıraktı! Gece bütün seferler süngüsünü biliyor Boşluğa bir türkünün bestesi serpiliyor . gencin ardından. kalbi çarptı onunda İçi helecan doldu tam yolun sonunda Bu gölge. atını hemen sürdü Uzaklardan seslendi. kız gölgesi… Elinde bir bakraç vardı Başında ışık vuran altın gibi saç vardı Gözlerinde aydan da parıltılı bir ışık Kimdir bu yol üstünde gezen nazlı sarmaşık? Genç sefer gözlerini sarı bakraca attı Atın genç süvarisi dikti onu ağzına Gözleriyle dalmıştı köyün bu genç kızına Birden bire uzaktan bir silah sesi geldi Gecenin perdesini bu ses ansızın deldi İçtiği suyu hemen bıraktı delikanlı Bakındı etrafa bir lahza canlı canlı Yine sonsuz bir sükun… sonra düşen bir yıldız Dudağını oynatıp birey söyledi genç kız -Sen de bir patlasan a… Bakıp sustu genç nefer.

kör ağlanın yanık. gah sevinçli türküsü İnsan vurulur gibi oluyor ta… canından Kır at köprüsünden. delikanlı atıyor Fakat yandan düşmana şimdi silah atan kim? İmdada gelmiş gibi kurşunlar boşaltan kim? Az sonra genç seferin kalmıyor tek düşmanı Atının dört nal sesi inletiyor dört yanı! Sabahleyin bu yoldan geçip bir lahza duran Orduda ki neferler görüyorlar.222 Bu türkü. solunu Bir tabanca sadası. hüzünlü.elinde ki silahı kan. arkadan birde bomba Buna cevap veriyor karşıda ki koca dağ Genç atından atlayıp tabanca boşaltıyor Kahpe düşman atıyor. Bu kız kim? Hangi köyün en sevimli yıldızı Kimse bunu bilmiyor… düşmana atmış silah Acaba vurulurken demiş midir… anam… ah… Eğer o delikanlı buradan geçerse tekrar -Etrafını alırken kızın geçen yolcular Anlayacak bu gece imdada koşan kim? . içli türküsü Gah elemli. Sanki dalmış dinliyor bu türküyü engin kır Ay bulutlar içinde bir bir yavru gibi saklı Yüzü bir gelin gibi sanki altın duvaklı ‘Beş kanat’ dağlarını aşıyor o genç yine Atının nal sesleri gecenin enginine Zaferin tunç sesinden tunç mıhları vuruyor Mağlup düşman son defa mevzide kuduruyor Birkaç gölge atlının kesmek için yolunu Tutuyorlar bir yanda bu yolun sağ. yüzünde kan Göğsü kan.bir kızı. düşman kanından Çevrem dolup şalvar ıslanmalıdır.

1927. 9 Şubat.63 .223 Beklide inleyecek. nr. c. s. Bu benim meçhul ‘yar’im! Mehmet Faruk HAYAT.8 .3.

Altına zümrütten ışıklar damlar. Sisler altında başları saklı. s. Halkının sırrına eren dereler. Hasan Âlî HAYAT.3. Kıvrım kıvrım yollar pembe bir yılan Yükselip görünen sinip kaybolan Bu ince hatlardır hasretin izi Bekliyor silinen ucunda bizi!. c..63 . nr.. Dağlar kınalanmış yanık otlarla. Her derde teselli veren dereler!.8 . Yaslara düşüren gönlü şenleri!. 1927. 9 Şubat. Rüzgarlar çamlarda sanatkâr olur. Bir gelin gibidir telli duvaklı. Dağlarda ayıran sevişenleri.224 GURBETTE TABİAT Gölgesiz ovalar bir kızıl tarla.. Baş başa vermiştir sekiz on sükut Veriyor bu coşkun dereye öğüt: Hayatın sesi var çağlayışında. En güzel besteyi orada bulur. Fanilik hıçkırır ağlayışında. Oraya buraya serpilmiş çamlar.

Anlatır çobanların şâirlik hevesini… Bilir titreyişiyle ruha işlemesini Bir hazin “ney” kadar da kağnı gıcırtıları… Yaşar Nabi HAYAT. Savrulurken rüzgârda kağnı gıcırtıları…. 9 Şubat. Köydeki nişanlıdan âşığa haber verir… Bulutlu kış günleri bir nefes gibi erir Bir arşın boyu karda kağnı gıcırtıları… Dağda vahşi kuşların işitirken sesini. Gâh yalvarışla uzar. dağlarda aksi kalır. Bazı bir hıçkırıktır. s. 1928. .3 nr. 63. gâh ümitsiz kısalır… Hüzünlü ahengiyle gurbet hissini alır Bu hasretli diyârda kağnı gıcırtıları… Sarp yollarda inerken tâ derinden derine.225 KAĞNI GICIRTILARI Ayrılığın yırtıcı hislerini besteler. 20. c. Sonu gelmez yollarda kağnı gıcırtıları…. Gurbetteki yolcuya kavuşmayı müjdeler. Kanat açar ruhların gizli emellerine… En yalçın kayaların erişir üzerine Bulutları yarar da kağnı gıcırtıları… Gönülden yalnızlığın acısını giderir.

Ey ilahi kadın senin önüne Havf ile. delidir. 16 Şubat. 1928. harâptır dedim. şaraptır dedim İçenler busenin leziz beneğini Sarhoştur. s.64 .226 MABET O yeşil alevle yanan gözlere Cehennem dediler.5 . rişe ile diz çöken yöne Şüpheyi sırtından at kaldır dedim Bu puta tapmayan apdaldır dedim Fahrettin Mustafa HAYAT. c. mabettir dedim Mabedin önünde diz çöküp yere Aşk ile tutuşmak âdettir dedim Görenler dudağının kızıl rengini Kan mıdır dediler.3. nr.

yazı andıran! Bir kımıldatırsan eğer bu taşı. atlı! Ey çemen gözleri. Kapanan mağarayı bağrım sayınız : . Açlıktan ölüyor bir kurt içinde. ya çıkmaz o kurt yarına: Yaylaya zağarsız sal davarını. ölüme gelmiştir sıran. Az daha yaşatmak için canı. At. Çığ gibi tepeden inen kayanın Farkı yok git gide mezâr taşından. Kan sızıyor bu kana doymayanın Duvardan duvara vuran başından… Gözünde karanlık ecelleşirken. Ko artık meydana bütün varını. çoban. posteki omuzlarına. Geç. Her gün el kanıyla ziyâfet çeken Koca kurt yalıyor kendi kanını. O zaman canından olursun. Şakıyor mağaranın önünde sesin.227 MAĞARA En feci ölümü günlerce tatmış. papatya başı Bahara benzeyen. Kalbime benzetin çırpınan kurdu. belli ki ruhun kanatlı. Ya çıkar. atlım. Atının nalları taşa değmesin. Son demi yaklaşan bir kurt var inde: Mağaranın ağzını bir taş kapatmış. Ant olsun.

16 . bu taşa dokunmayınız! Faruk Nafiz HAYAT.228 Bu açlık ininde boğmadan kurdu. Yolcular. s. c. 16 Şubat. nr. 1927.64 .3.

Gölgelenmiş bir gece alnınızın aklığı.. “Ney”in boş göğsü kadar dopdolu... Başınızı döndürür bağrımın bin bir yarı. İçinizde tatlı bir azabın kıvraklığı Hırpalanmak isteyen bir ürkeklik var sizde Gözleriniz perdeli çizgili çehrenizde. Ansızın inleyerek karşıma dikildiniz?. Ey içli gönüllerin öksüz kırlangıçları... Yaprak dökme bilmeyen bir ormandı her çağım Bin bir ateşli nefes değince yapraklara Bir kor gibi tutuştu. Bir menfadır kendimin gönül diyarı bana. . Emelin ihtilacı ayrı bir ağrı bana!.. Kaç kavalın sesine koştunuz çoban diye. kırık dökük Bir sesle saz beniziniz karşımda boynu bükük!..... Kurt inine girdiniz kurt iner dağdan diye!. Bilmem hangi “ölü”mü anıp ağlayacağım. Değişmiştim o kadar beni nerden bildiniz..... Kaç serabı gördünüz su diye sevindiniz. açılın uzaklara!. Ne bir seraba koşun ne de bir çölde yanın!.. Gözü kamaştırırken bir nur gibi adınız Niçin gölgemmiş gibi beni kovaladınız?!. Başı boş sürü gibi dağdan suya indiniz.. Suyuna düşmek için soldunuz yaprak gibi.229 ESKİ EMELLERİME Ne ben sizi arayım ne de siz beni anın. Emerdiniz hissimi kızıl bir dudak gibi.

18 . s. 1927..230 Ben sizlerden kaçmıştım nerden beni buldunuz Bir güzel hasta ki gönlüme sokuldunuz Şifa yurdu olamaz varlığım birinize Kalbimden kan veremem ben her soluk benize!.64 . 16 Şubat. c.3. nr. Behçet Kemal HAYAT.

karşıma çık!. bari elinden dilerim gelsin ölüm. bağrım açık: Hançer ol. Çoktan ağzımda kül olmuştu ateşten dudağın! Ucu göğsünde duran bir kılıcım pençende. sapsarı. Sen açıldıkça bu bağlar gerilir bir yandan.231 DAVET Seni ben bekliyorum. Bakışın benden uzaklaşsa da gönlün bende. göğsüm açık. nr. c. Ruhumun meyli var âlemde ilahî aşka. Gelecek. Çalmamış bir gece mademki felekten gönlüm.. Seni benden kim alır yoksa ölümden başka? İstesem çoktan o saçlar çürümüş darmadağın. İstesem Ucu göğsünde duran bir kılıcım pençende. 1928.. göğsüme saplan! Ecel ol karşıma çık!. Böyle gördükçe senin benden uzaklaştığını En büyük hazzın içimden duyarım taştığını… Bana bağlar seni bir bağ gibi yollar candan. göğsüme saplan! Ecel ol. s. Faruk Nafiz HAYAT. Toprağın rengi kanımdan kızarırken yer yer Uzanıp. 23 Şubat. son busemi koymazsam eğer O benim kalbimi göğsümden ayırmış çeliğe Gezsin ismim yedi kat gökte bugün kahpe diye… Beni kahretmeden âlemde o bîgâne duruş Bana sal yalvarırım pençeni. 65. 2. ..3. Bakışın benden uzaklaşsa da gönlün bende. bağrım açık: Hançer ol. ey yırtıcı kuş! İşte ben bekliyorum. göğsüm açık.

Gümüş leylakları. Ahmet Hamdi HAYAT. nr. 23 Şubat. saçlarınla oynasın rüzgar. ufuk çöküyor. meme Esirden dudaklar okşasın. 1928. Döktüğü yaşları kimse silmemiş. Sükût bir kadife örtü üstünde Bu ses yükseliyor başlayan günde Ve örtüyor perde perde her yeri. Mademki geceden daha güzelsin Bu süzgün çehrenle bir hülya kadar. s. Bir geniş çizgiden şafak söküyor Ve yükselen güneş ince bir duman Mahmûr gözlerini kırpıştırarak Sende güzelliği selamlıyor.3.232 SABAH Serin rüzgârlara pencereni aç. sevsin. Acı bir gülüşle gölgede sular Büyük ve esrarlı çağlıyor dinle. bak. Bırak. 65. boyun. c. kızıl gülleri Altında sabahın. saç. Seyret de ağaran rengini ufkun Mahmur gözlerinde süzülsün uykun. . 18. Gümüş çıplaklıklı bir başka bahar Olan vücudunu ondan gizleme… Ne varsa hepsini. Sanki bir ağlayan kalp var derdinle Bir kalp ki teselli nedir bilmemiş.

İşte beni de şu hale koydu. fikrimi alan gözlerin? Doğru ya beni de tövbe ettirdi . yaman gözlerin? Onun için zaten değil mi herkes Der: Aman gözlerin! Aman gözlerin! Ben ilk bakışımda anladım bunu Karşıma çıktığı zaman gözlerin… Zihin mi bıraktı başımda sanki Aklımı. seviyor gibi Okşaya okşaya bakan gözlerin Ömrümü peşine takan gözlerin Şimşeği durmadan çakan gözlerin. İnsanı bin derde atan gözlerin Beğendi mi bari marifetini Halkı birbirine katan gözlerin? Bilirim ne çapkın olduğunu ben .Aşkı anlamayan yalan gözlerin!Eğer şâirliğe kalktımsa şimdi Bu azîzliği de yapan gözlerin Yani beni yoldan saptıran Kendi de benimle sapan gözlerin! Ah o senin yanan. Ne kâfir şeylerdir bilmez miyim hiç Senin o haşarı.233 GÖZLER BAHSİ “Aşkı anlamayan yalan gözlerin” R.T. yakan gözlerin Hasreti canıma akan gözlerin Bazen de öpüyor.

234 O bir açılıp bir yanan gözlerin O gurbet gözlerin. sönüp gitmenin Zehrini tattıran. . nr. s. 8. vatan gözlerin! Söylenip sevmenin. c. 66. 1 Mart.3. ölüp bitmenin Koynunda yatarak. 1928. tadan gözlerin Âlemi bir pula satan gözlerin! Bin türlü şûhluğa neden sarılı Canımda çırılçıplak yatan gözlerin? Gönlüme adeta çatan gözlerin! Fazıl Ahmet HAYAT.

serseri. Ferdanın esrarı doldu kalbime! Dalmışım ufkuna ferdanın bir an. Coşarsın kalbinde ferda emeli…” Çevrildim ruhumla ulu Rabb’ime. gök hep elem dolu. vakur serviler.235 EYÜP’TE SAATLER Eyüp! Burada yer. Ararken etrâfta bir gülen levha. Der. ne kadar da abesmiş meğer.3. Sevinçle tebessüm sanki gömülü Gökyüzünde siyah sahabelere… Yer üstünde kırık kitabelere…. . 1928. Diyor ki: — “Sen beni dinlersen eğer. Uyandım: göğsümde bir yanık hicran… Yanımda serviler. 66. fâni dünyadan çekersen eli. 12. nr. Hayat. Hep aynı hasretin vaslını diler… Bakındım göklere. gezdim… Sularda. toprakta bir iman sezdim… Dolarken muhite renksiz ihtişam. 1 Mart. c. Bana sesleniyor yanık bir nevha. Uzanır gözlerde mavera yolu… Gün görmüş ruhlara aşina diyar. s. Parlak güneşinde bile hüzün var… Baharı bir kesif ibhâm örülü. Ne güzel bir hüzün: Eyüp’te akşam! Ziyaettin Fahri HAYAT.

. Zehirli pençesini etlerine saldı kış… Geceler bir yol gibi uzandıkça uzandı. s. Kapanmayan gözlerde korku ateşi yandı : Bin canavar yarattı bir gölgeden her bakış… * Yavaş yavaş tavanda fazlalaştı gölgeler.3. 8 Mart. Hepsinin gözleri mor.236 ZİNDANDA SABAH Eriyerek sönünce birer birer mumları Bir cehennem azâbı kapladı mahkûmları. Sevinin zavallılar beklenen gün yaklaştı… Beliren yüzleriniz saadetin mezarı. Karanlıklar içinde şekiller çıktı yer yer. 15. nr. Bir koca pençe gibi ölçüsüz uzayarak Dal dal olan bir ışık haber verdi gündüzü. Siz hâlâ sabah diye bekleyerek titreşen… Dışarda kucak kucak nur dağıtan güneşin Bak zindana girince nasıl sarardı yüzü. 67. rengi hepsinin sarı: Uykusuz geçen günler işte yüzleri attı * Nihâyet demirlerin arasından kayarak. Yaşar Nâbi HAYAT. 1928. c.

. 1928. Dalıyorsun fırçası yarım kalmış dağlara. c. 68. Gözlerinde bir iki yıldız var yine çoban… Sevda gözlerde yanan bir rüyalı ışıktır. Yorgun sularda ince bir yangın belirirken. Açık denizdir gönlüm rüzgâra alışıktır. Köydeki hatıra mı şimdi sızlayan yara. s. Sana bu uzun yollar ne günleri anlatır. Ferah Niyâzi HAYAT. nr. 15 Mart. Benziyor mu gözleri akşam rengine çoban. Belki de tutulduğun bakışı hatırlatır. 7.237 ÇOBAN Bir madalyondu güneş uzaklarda erirken. Gurbeti içerinden döktün engine çoban. Bilsen ne kadar yakın derdim derdine çoban.3.

gitti. Dedi: -Gönlüm karardı şu sürünen yığından. ebedî bir hüzünde… Yaşamaktan kastı ne bu körün yeryüzünde? Dedim: -Ne aşka erme. ne gönül verme kaydı. Ben. Önce yorgun bir âmâ çıktı yolun ucundan Değneğiyle tutarak toprağın avucundan Köye varan yokuşun aştı en dik yerini Sırma saçlım. onun gölgesinde göğüs geçiren bir aç. Daha beter olurdu seni görmüş olaydı! Sonra yollar uzaktan bir yalvarış işitti.238 BUGÜN YOLDAN GEÇENLER Son gülün karşısında son bülbül ah ederken Sırma saçlım bu sabah bahçeme geldi erken. her dalı bir başka meyve veren bir ağaç. Her yanı parçalanmış bir köylü geçti. sürte dursun kendi emelleriyle. Dedim: -Ko. Görünüyor bir başka yeri her yırtığından. Dedi ki: -İşte bir ruh. . Taş oluktan dökülen bir su başında durdu. Dinledim bir ağırdan bin açın türküsünü… Sırma saçlım. süzerek kat kat ipin süsünü. süzerek ışıklı gözlerini. Her geçen yolcu için ayrı bir söz bulurdu… O. Bu kadar giyinilir alın teriyle.

daha pek çok yanarım. bir kendini süzerek. 22 Mart. bir onu.. ölüm dururken..239 Bahtı açık olmalı yolun ki dertten yana Gördün bir ayaksızın çıktığını meydana: Son cenkten arta kalmış bir adsız olsa gerek… Sırma saçlım. c. 69. Ey göğsünün altında kalbi yokken yaşayan! Faruk Nafiz HAYAT. Dedim ki: -Ona değil. 14. s.3. nr. . 1928. yaşar mı böyle yarım?. kendi hayatına yan. Dedi: -Yandım bu işe. İnsan.

.. Gölgeler genişledi. Misafirim bugün ben Bursa akşamlarına. hayretle baktı Akşam ilhamlarına.240 AKŞAM MİSAFİRİ Kan dolu bir göz aktı “Uludağ” çamlarına.. Gün. 1927.. nr. 10 Şubat 928 Ömer Bedrettin HAYAT.6 . “Yolcusun yarın!”dedi. Ayrılık görünmüşken Yar tutmuyor elimden. Bursa.3. c.. s.70. 29 Mart. bahtımı işledi “Yeşil”in camlarına. Gönül..

241 ŞEFKAT Yine kar tipisi ıssız sokakta… Yine sarsılmada rüzgârlardan camlar… Yanarken lambalar yine uzakta Demek yine geldi beyaz akşamlar?. Neden sıkılıyor bilmem ki canın? Neden ikimiz de böyle dertliyiz? Sen yine aynı ruh. Onu biz vaktiyle böyle mi gördük Bahar geceleri uçarken aya? Hatırında mıdır.. Bilmem ki ne ne yapıp neşelenmeli? Yazık! Bir yıl daha ihtiyârladık… Aşkımız onuncu kışa kavuştu… Bu aşk ufuklarda uçamaz artık. aynı lambanın Önünde ikimiz baş başa.. Yine aynı soba. Titreye titreye düşmüş yuvaya. aynı kadınsın. Halbuki eskiden ne çılgın kuştu… Şimdi kanatları yorgun ve bükük. sessiz. Fakat benim gibi sen de dalgınsın. Şimdi şefkat dolu gözlerimiz var… Fakat o alevli bakışlar nerde? . ya kış gelince Neler yaratırdı bu sevda bize Yollarda diz boyu kar yükselince Nasıl karışırdık birbirimize. Aynı sadâkatle gözlerin nemli.

Yüzümde gül yüzün. sevgilim. işte parlatıp son alevini Sobada bir odun devrildi yine! Demek her alevin sonunda yalnız Kıvılcım dolu bir sıcak kül vardır. Dinle son şiirini gençliğimizin… Okşa saçlarımı beyaz elinle. inan ki aşkın Alevi sönse de kıvılcımları. Kar dindi… Seyre dal yollarda karı… . ağlama sakın. o kışlar nerde? Dinle. on yıl evveline… Bak. Hep böyle kalalım sabaha kadar… Yâd edip o renkli hatıraların Karlara akseden pembe fecrini. Yanan alnımıza örelim yarın Gençliğin son açan çiçeklerini… Belki bu son çelenk bu kış evini Götürür dokuz. bu perişân nameyi dinle. Mademki o günler gelemez geri. dizimde dizin… Böyle düşünelim eski günleri. Fakat aşkımıza böyle amansız Bir ölüm vermeyen hatıralardır. Bırak düşünceyi. Sönemez. Camlara yağarken lapa lapa kar.242 Şimdi yine uzun sözlerimiz var: Fakat o geceler.

71.243 Bembeyaz sokağın tâ ucundaki Fenerin şu donuk ışığına bak! Gecenin dumanlı sorguncundaki Bu bir tek yıldızı seyret. Daha çok seneler karlı gecede. nr. s. 5 Nisan. Lambalar hep sönük… Uykuda herkes! Son mısralarımı artık dinle de Kalbine damlasın gönülden bir ses: Yirmi yaşımızı yâd ede ede İhtiyarlayalım böyle beraber. c. buna bak! Başka bir ışık yok hiç mahallede. Titresin elimde bu beyaz eller… Halit Fahri HAYAT.3. 2. 1928. .

Her yandan küçülen bir oda gibi. Baş tarafı geniş. Bu ağır hediye kime gidecek. 8. bir tahta kundak. Cılız vücûdum tam görünse de İçim bu dar yere sığamam diyor Geride kalanlar hep dövünse de Gidenler giriyor. Sanki bir taş bebek kutuda gibi Hayalim içinde uzanmış kalmış. Çakılır çakılmaz üstüne kapak. Necip Fazıl HAYAT. Duvarlar yanaşmış. Ölenler yeniden doğarmış gerçek. 71. ayak ucu dar. Tabut değildir bu. c. 5 Nisan. 1928.3. . tavan alçalmış. giren giriyor. s.244 TABUT Tahtadan yapılmış bir uzun kutu. nr. Çakanlar bilir ki bu boş tabutu Yarın kendileri dolduracaklar.

245 MELİKE’NİN HAYALİ Penceremden içeri bakıyor. Daha sabah beklenen saadetlerden uzak… Malların yoğurduğu çamurlara basarak Ezik güğümleriyle çeşmeye gidenler yok… Bu gece. Derin ulumalarda evim muhasarada… Bu gece. Titreyen parmaklarım görünmez bir yarada. dalgın gözlerim. ümidimin. . Venüslerden muhteşem bir hayal seyrediyorum. Aşka. her geceden garip ve derbederim. vefaya bir yemin tebessümü Yar boynu tanımayan kolları yarı çıplak… Eteği titretirken lambamın ışını Ruhum bu mermer tenin kokusunu emiyor. Billurdan temiz göğsü kara şehvetten uzak. kahpe gece. Şafak rengi yanaklar. mahmur gözlü bir melek Tatlı rüyalar kadar baygın bakışları var. Denizin mavi rengi yüzüme vuramıyor… Artık güzel akşamdan. sarhoş kafam harap bağlardan hazin. akşam rengi dudaklar… Elinde öz cennetten koparılmış bir çiçek. Ruhumu iğneliyor bir yağmur ince ince. Baykuşlar kefenini yırtıyor. Çıplak odacığımda sönük. türkülerden eser yok. Kıvırcık sarı saçlı. Sapsarı dudaklarım “bîçare gönül” diyor. Güllerden saf yüzünde Meryem’in tebessümü. Zift akan pençesini rüzgâr savuramıyor.

tahammülüm kalmadı! Bu ateşten gecemin bu kadar kalsın tadı… Kapanın. . Derdimi. taşla dolmuş. 72. 8. hasretimi dilim söyleyemiyor. Kapanın. c. Ah… kapanın ıslanmış. ey gözlerim. s.246 Varlığım karşısında bir iskelet yığını. nr. taze bir mezâr gibi. 12 Nisan. derîn kuyular gibi.3. 1928. -TirilyeÖmer Bedrettin HAYAT.

ıztırâp çekenlerin annesi. . Simsiyah camlarını üzerime dikiyor. Kara günler kül rengi bulutlarla kapanık. Kaldırımlar. Gözleri çıkarılmış bir âmâ gibi evler. Kaldırımlar. sabah olmasın bu karanlık sokakta. Ben bu kaldırımların istediği çocuğum. Kaldırımlar. Ne ışıkta gezeyim. ben gideyim yol gitsin. İki yanımdan aksın bir sel gibi fenerler. içimde uzayan bir lisândır. biri de uzayan kaldırımlar. kimsesiz bir sokak ortasında Yürüyorum. Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler. duyulur sükûn içinde sesi. Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar. Tâ uzakta yükselsin zulmetten taş kemerler.247 KALDIRIMLAR Sokaktayım. derdime kardeş çıkan insandır. Yolumun karanlığa karışan noktasında. Sanki beni bekleyen bir hayâl görüyorum. arkama bakmadan yürüyorum. Gündüzler sizin olsun. Tak tak ayak sesimi aç köpekler işitsin. Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum. Kaldırımlar. Ben gideyim yol gitsin. verin karanlıkları. Bana düşmez can vermek yumuşak bir kucakta. Bu gece yarısında iki kişi uyanık: Biri benim. ne göze görüneyim. Aman. İçimde damla damla bir korku birikiyor.

3. nr. Alsa bu soğuk taşlar alnımdaki ateşi.248 Islak bir yorgan gibi iyice bürüneyim. Necip Fazıl HAYAT. serin karanlıkları.3. s. 19 Nisan. Uzanıverse gövdem taşlara boydan boya. Örtün. Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya Ölse kaldırımların kara sevdalı eşi. . 1928. üstüme örtün. c. 73.

s. Ömründe bir kere o göz yaşardı. 73. Gün gördü karanlık bir ufkun ardı.3. karıştım esen rüzgâra.249 GEZİNTİ Yolumuz düşünce ağaçlıklara Kalbimi açmıştım ona bir ara: Yel oldum. c. Sel oldum. nr. Sesimde bir dua tesiri vardı. . 6. 1928. Ömrümde ben o gün bir kere güldüm… Faruk Nafiz HAYAT. köpüren çaya döküldüm. 19 Nisan.

250 DOĞRU? “Ey toprak hükümdarın benim” V. ne tanırım ezeli Her mabudun başını ben ökçemle ezeli Bana gerçi diyorlar senin aslın maymundu Fakat işte göklere benim alnım dokundu! Asırlar var her eli yumruğumla kıralı Benim artık hâsılı. başka bir şey değilsin! Kısacası bir köpeksin. sonra yatıp sürünmek! Azametin bana mı ey karşımda kuduran Benim senin çirkefle çamurunu yoğuran! Evet. c. 1928. nr.Hugo İnsan demiş ki: Bana bugün râm oldu hilkat denen canavar Benden başka ne baba ne de hatta ana var! Olsa değer keh-keşân gelip benim kuşağım Çünkü deniz hizmetçim. fırsat bulursan kâinâtı yakarsın Ah fakat ne cifesin ah ne sahte vakarsın Ne zannettin beni sen. hem de uyuz bir köpek Bütün işin havlamak. kendin için anamı Kime evet bu çalım. seni kusan bana mı Fazıl Ahmet HAYAT. sen ancak utanmaz bir sefilsin Evet sen bu âlemde. 19 Nisan. 73. . çünkü rüzgâr uşağım! Ne ebeden korkarım. s. yerin göğün kralı! Toprak cevap vermiş: İnsanoğlu. 7.3.

ki yandım diyerek onlarla aynı derde. c. 1928.3. 26 Nisan. 3. Ateşime bulutlar sarmadım perde perde! Ne olur. Yolcular birbirine seslenir yol ver diye.251 LANETE MAHKÛM -1 – Bölerim hançer gibi ortalığı ikiye. Ey bastığı taşları başıma fırlatanlar! Beni fark ettirmiyor yüzümden sızan kanlar Bir çarmıha gerilen o Hakk peygamberinden. Koşarım haykırarak şehrin geçitlerinden. s. nr. vurulmuş on yerinden… Ben. . 74. Kendini aşka veren ruh acıdan ne anlar. Faruk Nafiz HAYAT. Bir canavar geliyor. benden eller el etek çekseler de. Beni bir ses yanına çağırıyor derinden.

Aşk aslanı kesilir köye doğru inişte… Fısıldaştılar o gün kızlar pınar başında: -Yavuz Memet köyde imiş… -Askerden kaçıp gelmiş… -Gördün mü sen Fatma?. duman görüyordu. canlanır. yazı. tasalı bir bekleme taşında… Yavuz Memet’ini o. . İpekten kumral saçlar. -Fatma’yı kafir çelmiş! Fatma durgun. Şimdi Memet Onbaşı tepeleri aşıyor: “Kader çözdü bağımı koşarım sana dağlar! Fatma’ma gidiyorum. Hıçkırarak geçirdi baharı.. O. “Artık yeter!” isyanı bu gece bir hamlede. Kumral saçın hülyası alır gönlü. Gönlüne senin sevda vücûduna yayıldı… Köylüler nişanlandılar… İki gönül birleşti. yol verin bana dağlar!” Ve sisten uzak gönlü seviçten taşıyor… Süzülür ufukları karşıdan köyün işte. bekliyor tam beş yıldı. sarıp uzun yollara bir dakîkada hızlanır. dalga dalga tunç yüzde. kışı Bir görünce içinde yaşattığı bakışı. Gülmeyen çehresini aşk yaşı örüyordu.. sis. Hep helecân yaşıyor.252 Memet Onbaşı’nın Menkabelerinden VUSLAT Tam beş yıl var Memet’in ömrü geçti cephede.

1928. 74. s.3. nr. 26 Nisan. elâ gözde… Kaynaşan ruhlar sanki ezelden beri eşti! Basık tavanlı toprak bir oda köşesinde -Aşk dolu.253 Unutuldu ıztırâp destanlı. hayât dolu günlerden biridir ki – Hülyâ taşan sevdanın işleniyor çelengi… Şen Fatma’nın sevinci damla damla sesinde! Ziyaettin Fahri HAYAT. c.18. .

gündüzler loş gelir bana -Sen olmasan cihan boş gelir banaÜzülürüm diye üzülme çünkü Senden gelen eza hoş gelir bana Gönlümde olsa da bin türlü sızı İnan ki eksilmez aşkımın hızı. 3 Mayıs. 1928.254 Asker Hikâyesi NAZIM PARÇALARI Geceler. bakıyorum senin burada yok eşin Bahçedeki salkımların hepsi fakat kardeşin! Yaseminler mütehassir sana artık bu sene Bari onlar için olsun bu yaz bize gelsene! Fazıl Ahmet HAYAT. saçlarında. s. 6 . nr. Bakıyorum. Posta Kartı Alt üst ettin aksamımı ikindimi öğlemi Bırakıp da bizi bir de koşacaksın öyle mi? Feda etme dostlarını artık sen bir kaprise Sakın kalkıp gitme kuzum bu yaz yine Paris’e! Şarkı Durmadan aksın eğer isterse her gün gözyaşım Hasretin mademki olmuş en samimi yoldaşım Kimsesizlikten niçin hala yanar lakin başım? Hasretin mademki olmuş en samimi yoldaşım Davet Bir saattir duruyorum telefonun başında Aklım bütün gözlerinde. 75.3. kaşında. c.

Ne dedin? … Son defa mı geldin?. Bu. Bir gül gibi solarsa günahtır bu güzel yüz! Hele bu baygın bakış böyle bulutlanırsa… Bak. buna tahammülüm yok… Seni vedada bile incitmeye gönlüm yok… .. gerçek Öyle mi?.. Karşımda mahzun Duruşundan adeta korkuyorum… Gizleme. Hatta ölüme bile hazırım tereddütsüz… Tek sen ağlama.. Söyle ıstırâbını… Ben her türlü eleme. Gideceksin… Mecbursun ha… Ailen. yavrum.. yorgunsun… Ellerin ne üşümüş! Hava soğuk… Çok soğuk Değil mi? Ne çare kış… Yağmur… Kar… Bak.255 VEDA GECESİ … Nihâyet gelebildin öyle mi? Bu akşam da Beni üzdün doğrusu… Neyse… Otur. veda için ha… Kalbim böyle çarparak bekliyorken seni ben Bana nasıl getirdin bu acıklı haberi? Susma… Susma… Devam et… Demek seni bir daha Ne kollarım saracak. ah ağlama... ne gözlerim görecek… Yalan… Yalan söyledin değil mi ya?.. Yavrun… Anladım.. odamda Öyle kimsesizim ki ölürdüm gelmeseydin… Ne o?. büsbütün ortalık karardı… bir yarasa Kanat çırptı duydun mu geçerken pencereye! Haydi... söyle kalbinde gizlediğin kederi!.. Niçin başını böyle önüne eğdin… Kirpiklerin yaşardı… Ne var? Gizlediğini ne?. bu bulut niçin?. Lambadan mı serpildi yüzüne bu solgunluk? Yoksa rahatsız mısın?. Günahtır! Mademki teselliyi yaratan da Allah’tır.. sen ağlama..... Sevgilim… gözlerine Çöken bu sis. Yeter…. Yeter… Artık anlatma… Fakat şu kollarını gözlerine kapatma: Ağlama.

yaramı Son sözünle ihtimal büsbütün kanatırsın… Ellerin hala soğuk… Sokul ateşe… Isın! Bak. 75. 3 Mayıs. 15. Baş başa ağlaşalım böyle sabaha kadar. . Yarasalar son defa çarparken pencereye… Halit Fahri HAYAT. sevgilim.256 Gideceksin öyle mi? Buradan pek çok uzaklara mı? Susuyorsun… Peki. s. sus… Sus. 1928. dışarıda ne hazin bir bahar gecesi var.3. nr. c.

senden utangacım.257 ENGİN ŞARKISI İşte yapayalnızız. Korkup da bakmadığımı Gözlerinin rengine Enginde bakacağım… Kıskanç.. benden utangaçsın Meleğim. Engine… Ah engine!. Engine… Ah engine!. Nefesim nefesinde. can kaynağım.. Bu sahiller bize dar. Ne olur görsün bizi Seyretsin ikimizi: Perişan sesli rüzgar. Güzelim. Hasûdlar görmesin de. . Ben. hain bakışlar. altın tacım! Bırak da sandalımız Engine yelken açsın. Bize aşkımız kadar Derin enginler ister… Meleğim... can kaynağım. Yorgun kanatlı eşler… Senden baygın akşamlar Benden şair güneşler… Utangaç âşıklara Çok tenha bir yer ister. Sen.

1928. c.258 Enginde bakacağım Gözlerinin rengine… Ömer Bedrettin HAYAT. . 17 Mayıs. nr. s. 16. 77.3.

259 LANETE MAHKÛM -2Halka dert oldu diye varlığım günden güne Bana zincir vursalar sanma irkileceğim. Faruk Nafiz HAYAT. 1928. 78.3. 4. nr. Zindana düşsem bile susmak için bir ara Kızıl güller açacak boynumdan sızan yara. Derdimi diyar diyar haykırabileceğim. c. 24 Mayıs. Ne mutlu gül yüzünden atılırsam sürgüne. Resmini çizmek üzere kanımla dört duvara Karalanmış taşları yaşlarla sileceğim Açmak için kendime ayak ucunda türbe Aşındırdım bastığın toprağı öpe öpe. Artık kurup üstüme yeşil dallarla Kâ’be Adını haykırarak ipe çekileceğim. s. .

korkunç uçurum.. 78. s. Şimdi ben bekliyorum son saatin çalmasını… Ne karanlık!. Zulmetin ka ̉rına dalmakta ümitsiz nazarım. 24 Mayıs. İtikâdım bu siyahlıkla sönüp kirleniyor. nr. Bir bataklıkta boğulmuş gibi isyânkârım… Geceler.3. Saplanan ağrılar altında esîrim tenime. ruhuma ürperme veren boş geceler! Dinmeyen ağrılarım zulmünüzün pençesi mi? Adem iksirini içmiş gibi sarhoş geceler! Bu da sizden bana son bir ölüm işkencesi mi? Ben de bir et ve kemik parçasıyım anlıyorum. 20. Seyrederken ebedî zulmetin alçalmasını Ah ruhum saracak boşluğu son hüsranla… Halit Fahri HAYAT.. 1928. Bunu Tanrı’m mı yoğurmuş kanla?. Sanki her lahza sürüklenmedeyim medfenime... Her yanım sanki duman perdeli. . c.260 ADEM Geceler hiç sonu gelmez gibi zincirleniyor.

. c. 1928. 24 Mayıs. nr. 78. Bir altın put önünde secde eden başları Gören vadiler bile hıçkırıyor yasından. Şimdi böyle başını beyhûde vursun yere… Adımları inatla çevrilirken geriye. Bir mermer heykel gibi döndüğü yerde hala Ruhunun isyânını içiyor şifâ diye… Bir ilah gururuyla üstüne çıktığını Seyreden dağ titredi sarsılan imânıyla Ve Musa acz içinde duydu insanlığını Yaşar Nabi HAYAT. Ve asâ her inişte parçalıyor taşları… Bir yol göstermek için necât bekleyenlere Mademki denizleri yarmıştı ortasından.261 MUSA’NIN ACZİ Ufuklar bir lanetin şimşeğiyle parladı… Gördüğü manzaradan kudurmuş gibi Musa Çelikten asâsıyla taşları parçaladı. s.3. Nasıl yükselmek için yavrusunu terk eden Bir kartal dönüşünde yuvayı boş bulursa O da aynı acıyla yaralandı içinden. 20.

c.. Bu beşiğe… Ben öksüz aşkımı koyacağım!... testerenizi kapın! Yoksa ben ağaçları dişimle oyacağım… Siyah abanozlardan bana bir beşik yapın. . Yavrum melekler gibi bu beşikte yatacak. s. 20.. her gören beğensin ki. İstemez o kadar süslü olmasın sakın: Ben oraya öksüz bir çocuk yatıracağım… Zavallı doğar doğmaz anası kaçtı gitti. nr. Yozgat Sabahattin Ali HAYAT. Vefâsız anasını bana hatırlatacak… Of!. Felek küçük kalbine bir yara açtı gitti. Yavrucak benden başka kimlere güvensin ki? Beşik çok güzel olsun.. Yok!.262 BEŞİK En iyi ağaçlardan güzel bir beşik yapın… Ben oraya gürbüz bir çocuk yatıracağım.3. 24 Mayıs. 1928. 78.. Hadi baltanızı.

31 Mayıs. s. 79. Ormanda avcıdan kaçan ceylan gibi! Gönül! Neden böyle kesildi nefesin? Sen ki aşk işinde bir ehl-i hibresin! Korkarım.3. nr. Arar yakacak can o pervanesinde! Buseler uzanmış pembe çenesinde. Yürürken titreyen o narin endâmı Pembe bir gül açmış taze fidan gibi! Saçlarında bağlı aşkın kör düğümü… Fark edemiyorum gözle gördüğümü: Bir tatlı rüya mı. rüya değil gerçek. 1928.263 GÖNLÜMLE BAŞ BAŞA Dudakları bir dal ateş mercan gibi. Hali öyle nazlı. 4. nazı öyle ürkek. Beni kopar deyin bir erguvan gibi! Acelen mi vardı? Neye doğdun erken? Bak sen perişansın. o böyle güzelken! Gönül! Düşünmeden açma sakın yelken. bir canlı büyü mü? Elem dokunuyor. bu sevda seni incitmesin: Yaşlı gibisin sen. öpün civân gibi! Yaşı henüz alev senesinde. Yolun ummân gibi. c. . Bakışları masum bir heyecan gibi. bahtın yaman gibi! Ankara -21 Mayıs 1928 Celal Sahir HAYAT. fakat yalan gibi! Karşımda duruyor. Sesi bülbüllerin ahı gibi titrek.

8. yalnız şu yıldızlar bizi gözlüyor! 12. s. Saçaklarda kuşlar gibi böyle beraber İster misin yıldızları seyredelim biz? Fakat bil ki bu akşam sana vurgunum: Güvercinler arar gibi su taslarını Dudaklarım yana yana seni özlüyor? Odamızda ne lamba yak. ellerini ellerime ver. .4. nr.264 AKŞAM ve BİZ Balkonlarda saksıları sulayan eller Lambalar yakıyor bak evlerde sessiz. c. 1928. ne mum. 79. ne kandil.4.28 Halit Fahri HAYAT. Hissedeyim yalnız sıcak temaslarını! Korkma. 31 Mayıs. Camdan cama örülünce ışıktan teller Siyah kalsın bırak bizim bu penceremiz! Gel yanma. Belki akşam kalbimizde bırakır bir iz.

Genizleri kavuran havadan bunalarak Yanındaki kadına derdini dinletmede… Kimi de postalını denge istif etmede. sümbüllerden bî-haber. Şu yemyeşil kırlara saçılmış çiçeklerden. Sararmış yaprakların üstüne eğilmişler. Sararmış yaprakların üstüne eğilmişler. . Gayretle işliyorlar yanarak için için. Kıymetli bir zehirden ekmek çıkarmak için… Ey yüzleri gülerken tatlı canları yanan. [1] Sevdalı bülbüllerden. Cefâ-keş göğüslerden sanki nefes çıkmıyor… Kimi. Kınalı parmakları zifirlere boyanan [1] Pastal. solgun çiçekler gibi… Kimi. Güzel papatyalardan. Kıymetli bir zehirden ekmek çıkarmak için… Duvarları ağlayan bu loş. Bu sahte sonbahar ölgünlüğü içinde Yaprak çıtırtısından başka bir ses çıkmıyor.. karanlık inde. beş on tütün yaprağının birbirini üstüne istifiyle hâsıl olan demettir. İnce boynu bükülmüş. Gayrette işliyorlar yanarak için için. canım tütünler güneş görmesin!” diye Koca bir çul tıkılan biricik pencereye İç çekerek bakıyor merhamet bekler gibi. narin kelebeklerden. usta gözünden bir dakika çalarak.265 TÜTÜN İŞÇİLERİ Zümrüt gözlü baharın geldiğinden bî-haber.

güzel dullar… zavallı yavrucuklar.. .. Kara bahta gülerek “Ah… Niçin!” demeyiniz!. Ey benzi pastalında daha solgun çocuklar!..4. 31 Mayıs. nr. Ey kırlarda baharın aşka sorduğu kızlar. 1928. Ömer Bedrettin HAYAT. 19..266 Ak saçlı. Hulyalı dumanlarla uçacak emeğiniz!... Sararmış yaprakların soldurduğu yıldızlar. c. 79. s.

s.928 Yaşar Nabi HAYAT. 20. 31 Mayıs.4. 79.267 YIKILAN MABET Kalbe akan sesinden öğrenmişken sevmeyi Koynumda beslediğim güvercin firâr etti… Sana bin bir emele kurduğum âbideyi Rüya dolu nefesin bugün târ ü mâr etti… Eğer yolun uğrarsa bu toprağa sevdiğim. c. 1928. .4. Bari sen dudak bükme. bari sen bir lahza dur… Bak: Dün her mısraını altınla işlediğim Yıkılan mabedinden yâdigârdır bu çamur… 23. nr.

emelinden Daha ince ne vardır bir kemanın telinden: Tahtadan göğüslerin kalbi böyle yavaşlar. Sana şarkı dinlettim muhayyel kemanımla. Alnından bulut geçti. Yay. İçimdeki seslerin dudaklarımda ucu… Keman.268 BEĞENİLMEYEN SERENAT Kağıt bir fener yandı kızıl bir mum rengiyle. Bunu göstermek için rengi temiz gecenin. sevgilim artık gün. gözlerinde sessiz gezen bir beyaz gemi. Bir yelken perde oldu ateşten bir çembere… Beyaz deniz kuşları serin güvertelere Islak mendiller gibi serilerek yatıyor. denize uzanmış balkonun ağaçları. tenha yollarda uzaklaşan bir yolcu. İster misin şimdi de bir ölüm sükûneti. Bak gözlerime. Damlalar eridikçe toplanıyor sahile: Gözyaşı kaplarında böyle birikir yaşlar. ürperdi mi saçların? Çiçek kokularını rüzgâr getirmedi mi? Renk istedik. bir buse olsun dedik. oku duyduğum işkencenin Bir ölü çehresinde gördüğüm sükûneti. Ayrılınca. Ne oldun? Ellerini çektin bak ellerimden… Acaba bir hayal mi çıktı yanan derimden? Bu sırıtış ne olur. Bu. Mermerden sütûnların pembeleşen başları Gizli bir hikâyeyi sessizce anlatıyor. Başka nasıl duyulur bu son akşamın tadı? . ben akşam çizdim sana kanımla.

Sabri Esat HAYAT. 7 Haziran.269 İçimdeki geceden ördüğüm serenadı Sevgilim beğenmeden. 3. s. 1928. sevgilim beğenmedin!. . nr... 80. c.4.

. s. nr. Sağ elini uzatmış Üçü de göğe doğru. 14 Haziran. Bu ilde pek yalnızım. Bir kuş gibi kanatlı. Sıra dağlar inliyor. 81. Cepkeni kola atmış.4. Sürün atlılar. Demeyiniz: Bu da kim? Öyle diyor ki içim Candan aşinânızım… Necip Fazıl HAYAT. sürün! Beni alıp götürün. c.270 ÜÇ ATLI Karşı yoldan üç atlı. Tutmuş nefeslerini. Çelik nal seslerini. Kalbi diye dinliyor. 4. Geliyor köye doğru. 1928. Bir bulut olmuş rüzgâr. Heyecandan başaklar.

. Bir esâtir devrinde yaşanmış masallardan Hatıralar canlanır bu yerde akşamları. Ayın baygın sulara uzattığı dallardan Köpüren çığlıklarla engine uçuştular… Rüzgâr dalgın bir âşık gibi sarar çamları.4. c. 1928. kocaman ve paslı bir çiviye benziyor Bulutların ördüğü beyaz duvar üstünde… Vücudu fil dişinden ve gözleri kapkara. 8.271 YAZ AKŞAMI Göğsünden sıyırınca kan sızan hançerini Güneş vurulmuş gibi topladı ağır ağır Kadife mantosunun kızıl eteklerini… Bir sadef kemer oldu ufkun nihâyetleri Sularda şimdi hafîf hamlelerle dolaşır Bembeyaz martıların nârîn hayâletleri… Ezelî matemiyle solmuş gibi bugün de Ay. 14 Haziran. 81. Rehâvetle ürperen dolgun omuzları mor. nr. s. Yaşar Nabi HAYAT. Bir kadın çırılçıplak uzanıyor sulara… Sanki beyaz dalgalar ufak birer kuştular.

Genç. rengi sen! Kuşların o çeşit çeşit ahengi sen! Aşk! Her dilde adın. Gül senin kahkahan. ihtiyar. her yerde. kadın… Herkes senin esirin… Şu berrak su kadehte sâkin dururken . Her gönülde tesirin. gök. Her şey sensin Göklerde gürleyen senin sesin Şimşeklerle çakan Yıldırımla yere inip yakan Senin gasplı nazarın Bir uçtan bir uca Rüzgârlarla esen. gece.272 AŞKA… Yer. Sensin aks eden yüz Her zaman. Aşk! Her şey sensin. Karanlığı boğan Senin parlak çehren. gündüz Hayaline perde. erkek. haykırtan sen! Bülbül senin sayhan. Çiçeklerin bir bir kokusu. derin Geceleri altın çivilerle geren Hep senin ellerin. Asırlar görmüş koca Ağaçların Dallarını sarsan. Dünyaya can veren Hep senin efesin. Her gün ufuklardan doğan. Her gün göklere o siyah.

82. mezar taşı sen! Ankara -10 Mayıs 1928 Celal Sahir HAYAT.273 Onu için Gencin beynini muvakkat deliliğe Sürükleyen senin pençen. 3. . c. Yüzlerde gülen Neşenin nuru senin. Gözlerden dökülen Sıcak hasret yaşı sen! Cümle sen. nr. Şu titreyen eldeki katil çeliğe Saplanmak kuvveti veren senin öfken. 21 Haziran. Sensin hasta dudaklardan çıkan enîn. 1928. s.4.

Hatta bütün gece. Gözün yaşarsa da için serinler. Ve başın dayalı kara serviye. gökte koyu bir mavileşme! Uzakta. bir susuz çeşme! Akşam. . c. Dinle bak ve hazin ne içli hû.4. 1928. bir mezar. 21 Haziran. sen bu şiiri yazmadın mı hiç? Sen nasıl cihandan renk alırsın da Annenin yattığı Eyüp sırtında Görmezsin bu hüzün çerçevesini! Gel dinle şu garip kumru sesini: Kalbi yetim olan bu sesi dinler. bütün gece kal. 8/4/28 Halit Fahri HAYAT. s. nr. bir göle benzeyen Haliç! Şâir. Ağla için için ah anne… diye İstanbul.274 EYÜP SIRTINDA Bir servi. 6. 82. hû! Üstünde titrerken annenin ruhu Bu aziz toprakta saatlerce kal.

8. . 1928. Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım. Varsın bugün bir acı duymasın gözyaşımdan. Gözlerim onun kara gözlerine değince Ey kaldırım çocuğu. 21 Haziran.haydi düş peşime der. 82. nr. bir yar gibi başımdan… Necip Fazıl HAYAT. Bana rahat bir döşek serince yerin altı Bilirim kalkmayacak.275 KALDIRIMLAR II Bir siyah kadındır ki kaldırımlarda gece Dalgın bir hayal gibi eteğini sürükler. Onu bir başkasına râm oluyor sanırım Görsem pencerelerde soyunan bir karaltı. Bir türlü yetişemem fecre kadar yürür de. c.4. Heyhât o bir ince ruh bense etten bir kalıp. s. Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bürür de Kucaklamak isterim onu göğsüme alıp.

ne çabuk akşam oldu! Ömrü bu kadar azdı. hayatımın karlarını eritti.276 “GÜN”ÜN GECESİNDE DÜŞÜNCELER Güneşi. vefasız gün. bitmesin diye bugün. ben hala uyanığım. Alıştığım geceyi nuruyla boğmasaydı. Razıyım gözümde yaş. Ne olur ümidimin kapıları açılsa. Ellerimle iterdim. bari hiç doğmasaydı. Şiirim! Onun yerine sen gel! Celal Sahir . gönlümdeki yanığın Düşüncemi sarmaşık gibi sevdana sardım. Karşımda seyrediyor gözlerin elemimi Bu uykusuz geceye batırsam kalemimi Onlar gibi simsiyah iki mısra yazardım. bu kimsesizlikten kuruyan cisme can ol! Şuurum gitsin. Nasıl sızlıyor. Ufukların güneşe açılan kucağını Saat üç kere vurdu. Hain gün. bilsen. gönlümde heyecan ol Gel. Bugünü nasıl içim yanarak beklemiştim. Sonra rüya gibi en güzel yerinde bitti. Asıl en siyah gece şimdi ruhuma doldu! Bugünü hayalimle nasıl çiçeklemiştim. İki yıldız ışığı bu geceye saçılsa. Düşünmedim onun da akşam olacağını Gücüm yetse eklerdim yıllarını ömrümün. Hayatımda bir kere bahtım olmasa engel.

nr.277 İtizâr: Celal Sahir Beyin geçen nüshamızdaki şiirinin son satırındaki (cümle) kelimesi (hacle) olacaktır. 1928. 6. c. HAYAT. . s. 28 Haziran. 83.4.

83. ne bekliyor acaba Bu tren yollarında sessizce gezen adam? Sabri Esat HAYAT. . O adam ki gözleri ne zaman ufka değse. 1928. 8. Bir yılan görmüş gibi titriyor için için Tepinen beygirlerin çıkardıkları sese Nallar şikayetini mıhlıyor bir çekicin. s. demirleri yokluyor. c. Bu adam delirdi mi söyle be arabacı? Bu adam eğiliyor. eli kelepçelenmiş. Abracının yine düzdür ipten kırbacı Beygirlerin sırtında sinekler uyukluyor… İstasyonda müşteri bekleyen bir araba… Sıska beygirlerin kuyruğu birer tutam Acaba ne bekliyor.4. ne arıyor acaba Bu tren yollarında sessizce gezen adam? İstasyonda müşteri bekleyen bir araba Sıska beygirlerin kuyruğu birer tutam. nr.278 TREN YOLUNDAKİ ADAM Acaba ne arıyor. 28 Haziran. İstasyonda müşteri bekleyen iki kır at… Bir meşin parçasıyla gözleri peçelenmiş. O adam ki rayları saydı böyle iki kat Baş göğsü üstünde.

4. ey Rabb’ini çiğneyerek koşanlar! Kilisede son çanlar. s. 1928. 83. 17. 28 Haziran.279 İLAHLARIN ÖLÜMÜ Bir put daha kırıldı. camide son ezanlar Yalvarıyor: Son kalan ilah için merhamet!. c.. söndü bir kandil daha Son duanın izinde gezindi bir kahkaha: İlahlar dünyasında yine bir cenaze var… Kırk asırlık gemini koparmış da dişiyle Şimşek gibi boşanan bir atın gidişiyle Mahbesinden fırladı mantık denen canavar… Kurtuluş müjdesini işitince derinden Koca bir dünya gibi sarsılarak yerinden İlahların üstüne çöktü yine bir mabet… Dinleyin. Yaşar Nabi HAYAT. nr. .

280 RÜZGARLA BAŞ BAŞA Nerden geldin rüzgâr? Bu ne Keskin yasemin kokusu? Doğrusunu söylesene: Yar evinden geçtin yine! Söyle rahat mı uykusu? Söyleme. rüzgar söyleme! Tahammülüm yok eleme. uyanmadı mı? . pembe kulağına? Duymadı. Penceresi açık mıydı? Açtın mı yoksa kanadın? Üstü açık saçık mıydı? Saçları karışık mıydı? Sen mi yavaşça taradın? Söyleme rüzgar. uykusuzum! Söyleme rüzgar. Fısıldadın mı adımı Küçük. söyleme! Tahammülüm yok eleme. Rüzgar! Onu yatağında Gördün sen öylemi kuzum? Ruhu bir rüya bağında. Güller açmış yanağında… Bense onsuz. söyleme! Tahammülüm yok eleme.

1928. 84. nr. c.281 Aramadı yanmadı mı. Söyleme rüzgar.. 3. söyleme! Tahammülüm yok eleme Ankara 18 Haziran 1928 Celal Sahir HAYAT. s. ..4. Bakıp soluna sağına?. 5 Temmuz.

Martılar.4. canlar safâsı. 1928. c. s. değirmeye kıyamaz kanadını Benim isyan bilmeyen semavî denizimde… Hırçın makinelerin sarsak gürültüsü yok. Benim. 84. Zeytinlikler içinde güneş hançerlenince Granitten kayalar renk olur denizimde… Defne gölgelerinden köpükler buse diler. nr. “İnci!” diye can veren saz benizli periler Girince damla damla kan olur denizimde… Bursa-Tirilye Ömer Bedrettin HAYAT. sadef yollar titreşir ince ince. . 5 Temmuz. 8. şu mavi denizimde… Hâreler. Çamurdan dumanların yamalı örtüsü yok.282 DENİZDE En deli rüzgâr bile açamaz maksadını.

Dallarda yeşil gözler ağlamaktan yandıkça Bir kitabe atılır yolların kollarına.. Yolcu! Ayaklarınla.. heykeller.283 AKŞAM Tunç işlenmiş kapılar her akşam kapandıkça Ağır bir kabus gibi parkın dar yollarına.4. kuruyarak. 5 Temmuz. s.8 . nr. düşen dalları savur. Her akşam. Bir ah duymak istersen elini yavaşça vur Bir göğüs gibi çatlak mermerine çeşmenin! Sabri Esat HAYAT. serper siyah gülleri adımlara Çeşmeler. uzayarak. Bir kızıl gül koparak düşer kaldırımlara Sessiz bir yağmur gibi göklerden yaprak yaprak. c. Burada zevki yoktur böyle garipleşmenin. 1928.84.

.84... 1928...4. Kandil kandil inerdi yıldızlar ayağına. s. Senin gibi afetin kıvrak kahkahasına Erişmezdi en çılgın bir bestenin ahengi. Taşıyorduk alnında kızıl zafer çelengi! Ey kadın! Yaktığın gönüllerle bir şehr-i ayin yapaydın. ne böyle kahrolaydın!. nr.. Ah ey kadın.. Üstünde ne türbe var.. c. Kuşlar bile ağlardı.. Ne öyle kahredeydin. Dünya hazineleri yetmezdi bahasına. Tutulmayan ne kaldı senin şehvet ağına? Ey kadın! Bahçende gözyaşıyla bir havuz dolduraydın. 5 Temmuz. Halit Fahri HAYAT. ne kandil! Âşıkların ismini ürpererek anıyor..284 FAHİŞENİN KİTABESİ -“Celladın Kitabesi” şairineEy kadın! Günahından boynuna bir gerdanlık takaydın. ey kadın. yalnız insanlar değil! Şimdi öldün. Mezarına lanetten bir zincir uzanıyor.13 .

küflü aynalarında. isli lambalarında. sessiz can verenlere Otel odalarında. nr. 1928. c. otel odalarında… Necip Fazıl HAYAT. s. daracık odaların İsli lambalarında. izbe soflarında.285 OTEL ODALARI Bir merhamettir yanan. Bozulan elbiseler boğazlanmış bir adam Kırık masalarında. 5 Temmuz. Çivi yaralarında. kırık masalarında Bir sırrı sürüklüyor terlikler tıpır tıpır İzbe sofalarında. Atıyor bir sızının çıplak duvarda nabzı. Ağlayın âşinasız. . 84. Gizli aks kalmış gelip geçen her yüzden Küflü aynalarında. 15. Duyuluyor zamanın tahtayı kemirdiği Tavan aralarında. tavan aralarında. çivi yaralarında.4.

1928.4. Kanadın yayılmış çırpınmak için. Çocuklar hıçkırır. Zulmetin ardında yine zulmet var. . c. Gözlerinde aksi. Bu kış yolculuk var diyorsa için Beni de beraber al anneciğim… Necip Fazıl HAYAT. 12 Temmuz. s. 85.286 ANNECİĞİM Ak saçlı başını alıp eline Kara hülyalara dal anneciğim. Sanma bir gün geçer bu karanlıklar. 3. O titrek kalbini bahtın yeline Bir ince tüy gibi sal anneciğim. anneler ağlar Yaşlı gözlerinle kal anneciğim. nr. bir derin hiçin.

Kafatasında Ay gömülü bir adam var… Of … Sıkıldım… Sıkıldım! Çekin üstümden damı… Ben bu adamdan yıldım! Bu adamı. Fakat inanmam ki ben! Yine Beynine Ay gömülen Bu adamın kim olduğu Bence meçhûl ! Belki bu Bir ölünün hortlağıdır: . Siz de hayran kalınız. Aynam bana benzetiyor: -Sensin!. diyor...287 DELİNİN ŞARKISI Of… sıkıldım! Çekin üstümden damı… Yıldızları göreyim… O pul pul Yıldızlardan başıma taç öreyim! Sarayım yok… Kemanım yok… Yayım yok… Yalnız. Ne güzel bir adam var: Dört tarafı dört duvar! Bu dört duvar ortasında.

İşte nihâyet buldum. . Son bir kefen öreyim! 8 Nisan 928 Halit Fahri HAYAT. 1928. Şu meraktan kurtuldum! Of sıkıldım… Sıkıldım ben! Çekin üstümden damı… Yıldızları göreyim… Bu adamı Gömmek için şu pul pul Yıldızlardan bir kefen. 12 Temmuz. s.288 Kör ve sağır Bir hortlak! Bak. nr. c.4. 5. 85.

Sis bürümüş kalbinin onulmaz yarasında Iztırâbın dolarak taştığı yalnız benim! Ruh engininde sesler. . s. 1928. nr. üzerinden Azap dalgalarının aştığı yalnız benim! Sönüyor ağır ağır ufukların ışığı.4. 85.. aksederken derinden. 12 Temmuz. Şu dünya mahşerinin içinde.289 YOLDA MISRALAR -“Kaldırımlar” mübdii Necip Fazıl’aBir teviye koşuşan insanlar arasında.. Canlı bir yığın şimdi sarsarken kaldırımı. tülden perdesi… Kara toprak üstünde benim gibi –kim bilirSaâdete susamış ne kadar bahtı kara “Ey ruhumun taptığı tesadüf ilahisi!. c. Gözlerim aramakta o âşinâ adımı… Başımı burguluyor tunçlaşan düşünceler… Ve çiziler rüzgârsız alnıma sanki yer yer Elemin derinleşip incelen kırışığı! Yol artık tenhalaştı… Yavaş yavaş gerilir Etrafıma gecenin siyah. 8.” Diyerek için için haykırıyor ufuklara! Ankara Ziyaettin Fahri HAYAT.

kulaklarım yanıyor! Issız karanlığımda bırakın yalnız beni. c. 19 Temmuz. Aldatmayınız beni. 5 . Nereden aksediyor bu cana yakın sadâ? Bu yumuşak ses kimin? Kim adımı anıyor? Aldatmayınız beni. gözlerim kamaşıyor! Ben sağırım. Gönlümün yangınından çıkan alev ışığım.290 ALDATMAYINIZ BENİ Sarmış beni en siyah gecelerden bir duvar: Göklerimde ne ay var. bu hale alışığım. nr. aldatmayınız beni! Ankara-21 Haziran 1928 Celal Sahir HAYAT. Varlığımı sarmışken sükûtun ördüğü ağ. Görmemişken gözlerim ufkunda güneş yüzü. s. ne çınlayan kahkaha! Tükenmeyen bir hasret her an içimde inler. ne küçük bir yıldız var! Anadan doğma körüm. 1928. Gönlüm yalnız o sesi can kulağıyla dinler.4. bir insan sesi duymadım daha: Ne hıçkıran gözyaşı. 86. Kim yarattı ansızın bu yalancı gündüzü? Kim bu ışık taklidi yapan zalim sihirbaz? Benim karanlığıma dünyada güneş doğmaz! Bu büyük mucizeye bahtım bile şaşıyor. Aldatmayınız beni.

291 KALYON KÜREKÇİLERİ Güneş. Aldı bir hamle daha kürek çeken garipler. Yılanlar gibi ıslak çalıyor kopmuş ipler. s. 1928. 19 Temmuz. Güneş bir arma oldu kalyon yelkenlerine. kamçının çizdiği helezonlar. Anlatın ki aslanlar başladı uyumaya. nr. Kalyonların burnunda aslanlar suya kondu. Üstüne “deniz kızı” dövülmüş bağırlardan Ağır ağır boşalan bir memleket türküsü Kirli bir hava gibi süzülüyor ambardan Söyleyin. ilerliyor işte arka arkaya. derinden derine. bu adamlar çeksinler kürekleri! Kalyonlar. Uzun bir kadın düştü dümenlerine. 8. denizde gezen yağız atlar şahlandı. Kadıköy: Sabri Esat HAYAT. bir arma oldu şişkin yelkenlerine. 86. Başlarında. Losbar deliklerinden nedir görecekleri? İşte şarkı söylüyor su. c. . Sanki. Sulara yaslanınca üç ambarlı kalyonlar. Kavrulurken içerde kürekçilerin göğsü.4.

Kor gibi çıtırdıyor odamın camlarında. nr.292 DALGALAR VE EVİM Birbirinin morarmış sırtına yüklenerek İşte yine karşımda yükseliyor dalgalar. Yaş duvarlar çatlıyor bir vahşet rüzgârında. 1928. Tâ uzak enginlerden kopup sürüklenerek Bana doğru geliyor kudurmuş. Sanki. beni alarak çekmek için engine. 86. c. bu donmuş kıvılcımlar. mor dalgalar… Her hamlede göklerin korkunç gürültüsü var. . 5 Temmuz. evimi bu gece işte yine Köpüklü dişleriyle yiyip kemiriyorlar. 14. Mor dalgalar.4. s. Savrulan ince kumlar. Kırılmış penceremden içeri giriyorlar… Mudanya: Ömer Bedrettin HAYAT.

ben. yanımda. nr. Enis Behiç HAYAT. çıplaktı. bıraktım!. saldırdı benliğime. bu iftirâsa baktım… Dudaklarında sözler kızıl yılanlar mıydı. kükremiş sarhoştu ki. Hâtıralar peşinde yürüdüm adım adım… Ortalık aydınlandı… Dönünce benliğime. Aynadaki aksini boğar gibi didişti… Bütün ipeklerini parça parça etmişti… O. s. Bir dişi kaplan gibi. Tırnaklarında aşkım oldukça lime lime... bir hayalet halinde kımıldadım. . c. 87. Gözlerim kuruyarak. Baktım yatakta bitkin uyuyan sevdiğime: “Ah.. 1928. Bir ceset. anlar mıydı? Keskin.. varlığımdan yakınken. ruhumdan öz kadem!. 4... Bana muhayyilemden. 26 Temmuz..4. Haykırsaydım kendimi tanıyamayacaktım!. Şiirimin atlasıyla giydirdiğim kadınken. öpsem!” dedim fakat kıyamadım. O kadın öyle vahşî. ıslıklı sesi batıyorken etime. Gönlümün çığlığını gömmüştüm sırtıma..293 O KISKANÇ KADIN… Aşk Oyunları Kanında çılgınlığın tufanı mı coştu ki?. Onlardaki zehri duyar mı.

Ettiği köpükten bir yeşil yâr ki Üstünde enginin rüzgârı inler. sarı… Güvercin doludur kayalıkları. s. nr. Denize indirir bu vahşi yarı. . çırpınmadan.4. Mağrur çiçekleri kızıl. c. 14. 26 Temmuz. yeşil zeytinler… Yer yer çimenleri zümrüt olur da Işıldar güneşten serpilen nurda Ruhum. mor. Kokulu defneler. 1928. her sabah burda Bülbülü denizle baş başa dinler… Mudanya: Ömer Bedrettin HAYAT. 87.294 BENİM YERİM Köyümün en yüksek bir yeri var ki Her gün yanan başım burada serinler.

1928. 2 Ağustos. Fırtınam! Baş ucunda duyunca nefesini Otuz yıllık bir ağaç eğildi bir dal gibi… Tanımak için enginin şiirini dalgalarda Kalbimiz göğsümüzden ayrı bir şeydi yarda: İki taş heykel oldu vücudumuz da kenarda. Ruhumuz enginlere açıldı sandal gibi. Saçımız ağarmadan toprak olunca biz de Gezecek maceramız dillerde masal gibi. 2. s. Bir gönül sonsuz ufka yol aldı kartal gibi.4. . 88. Sonsuzluğun sırrına ererek biz denizde Sonsuzluğu yaşatmak istedik sevgimizde. c. nr.295 SUYUN ÜSTÜNDE MISRALAR Dün gece parçaladı bir aslan kafesini. Faruk Nafiz HAYAT.

2 Ağustos. Kanlı bir tuğ üstüne inen kartallar gibi Akıncılar geliyor dinle nöbetçi. s. Akıncılar kırıyor demirden kapıları. 1928. Ne var adam asılsa iplere çan yerine!. Yine çıplak kadınlar dolduruyor meydanı. Sabri Esat HAYAT.. Yine nal sesleriyle doldu surların dibi. 2. Ne olur bir kadının didiklenirse bağrı. Yine nal sesleriyle doldu surların dibi. sokaklardan savulun: Çalmaktan parçalandı bir kilisenin çanı. Su dolu hendekleri saran ince bir yolun Üstünden nöbetçinin duyuldu can verişi. . Birer korkak baş gibi gizleniyor bacalar.4. 88. Atın bir kemik gibi bu şehri önlerine. c. dinle!..296 AKINCILAR VE ŞEHİR Katılmış parmakların savurduğu dizginle. Yine dik kuleleri devretti atmacalar. Kanlı bir tuğ üstüne inen kartallar gibi... nr. Savulun sokaklardan. Şehrin böyle toprağa yatınca taştan leşi.

Kızgın bir güneşten sanki yanacak: Etrafta susamış. birden. dediler. bu yığın köy mü. Güneşten çatlamış bir küme balçık.... kurak ovalar… Bunlar köy. Titredim. Öyle yabancı şu kâinâta. Yanında daha bir yığın.. —Bunlar ne? Mezar mı? Dediler: —Öyle! —Ölüler. şüpheyle baktım. İçimde. Bir şey ürperdi: Bu toprak yığını köy nasıl yerdi?!. mezar mı? Burada hayattan bir neşât var mı? . Toprak yığınına daha uzaktım. alçacık. O kadar bağsız ki belli hayata!. Karınca yuvası sanki. diriler ne yakın böyle! Bir karış fasıla yok arasında. Yaklaşınca tren. Girecek ufacık delikleri var.297 ANADOLU KÖYLERİ İrili ufaklı bir yığın toprak! Ne bir yeşil fidan ne bir gölge var. Burada yaşayan Ve ölen insan Dünyanın ne tadı ne de yasında. öyle dar!.

Şükûfe Nihal HAYAT. c. O kadar hazin!. Bir iskelet gibi kuru ve cansız... ufaklı toprak yığınından Apansız. 2 Ağustos. İrili.298 Öyle ıssız. 1928. s. sakin.5 .88 . Siyah bir hayalet geçti: Bir insan!. nr.4.

kapıdaki maskara Bir saatten beridir ne bekliyor derseniz. Bir damla su halinde dağılsın kederiniz… Zayıf iki el gibi açılır semalara. nr. c.. 2 Ağustos. Dinleyin hislerimi besteleyen bu sesi. Saçları ak. veriniz!.299 Onların Şarkıları DİLENCİNİN ŞARKISI Yüreğiniz ferahlar: Veriniz. Saçımın teli kadar size ömür dilerim… Keder yüzü görmeyin azîz efendilerim… Mademki talih onu son baharla sevişen Sarı yapraklar gibi düşürdü bu diyara: Gönlünüzden kopanı verin bu ihtiyara… Sizi taciz ettimse affedin günahımı… Demeyin: bu nağmeler bir matemin ahı mı? Bir kahkaha farz edin şarkımı isterseniz… Karnavaldan uzağız.4. oh. Her akşam bir duadır kemanımın nağmesi: Gönlünüzden kopanı verin bu ihtiyara… Âvâre bir yolcuyum.88 . gönlü şen.. Gönlünüzden kopanı verin bu ihtiyara… Yaşar Nabi HAYAT. 1928.7 . s.

Faruk Nafiz HAYAT. Gözlerinde çürükler… Kollarında çürükler… Sen avutmak dilerken bin acı hatıranı Duyarsın. 1928. nr. ardında öksürükler. 9 Ağustos. o adı ağza almayanlar.300 ONLAR Dudağında bir ıslık. 89.4. Karışırsan bu gece sen de karanlıklara Duyarsın bir kafesin ardından öksürükler. Çevrilir dört yanına örselenmiş fidanlar. fırlatarak çıkınca son liranı. elinde bir cigara. c. İşte onlar. İçinden hıçkırıklar.4 . s. Alaca bir perdeye çizilen gölge bir baş Seni çılgın saçından tutar da yavaş yavaş Aralanmış kapıdan bir taşlığa sürükler.

Yarın.301 AKŞAM -Faruk Nafiz’eO akşam. bir akşam daha. Burcun üstünde mendil sallayan kadınların Sıra sıra durduğu geniş taraçaları. Yetişmek ister gibi uzaklaşan sabaha. siyah yapraklar süsleyecektir yarın. Demir gölgeler düştü hadengden akan suya. c. Atlarının üstünde bir heykel gibiydiler. s. Bozuk kaldırımlarda çınladı kılıçları. çelik pullu zırhlarını giydiler. Sağır oldu karşıdan seslerini duyanlar. nr. Köpüklenmiş bir nehir yollardan akıyordu. 1928. nal sesiyle kopan bir uğultuya Üşüştü akın akın şehrin kırlangıçları… Şahlanan beyaz atlar bir iz bırakıyordu. o kalkan parçaları! Kadıköy: Sabri Esat HAYAT. Köprüde.4. Düşen bir sütun gibi kayboldu kahramanlar. O miğfer kırıkları. tozlanmış bir eğerle Dağdan yel gibi uçan atlı habercilerle. gece gelecek. Yandı üzengilerde güneş. 9 Ağustos.4 . Yarın. 89.

s. maziyi sakın anma! O vefasız yavruya benzer ki günlerimiz. Narin kanatlarıyla uçar orman.4. 1928. dere Ve bir gün çukurda bulunur iskeleti. Kendini yuvasından bırakır bir akşama Benzeyen güle. nr.302 GÜNLERİMİZ İçlenme. Ahmet Hamdi HAYAT. beyhûdedir. dağ. 89. 9 Ağustos.6 . sessiz… Ruhundaki sonsuzluk engin mesafelere Duyurmadan ne anne ne bir yuva hasreti. c.

303 Onların Şarkıları BEKÇİNİN ŞARKISI Karanlık sokakları saran kaldırımlarda Uzun bir etek gibi geceyi sürüklerim. Mademki karanlıktan artmayacak kederim… Köpekler sürülerle boş sokaklardan iner. neyim? Birer birer yıldızlar erir ufkun taşında. 1928. Sönmek için son defa nefes alır bir fener Gölgeler bir heyûlâ nefes eder her duvarda… Geçenlere kapanmış çoktan beri kapılar. nr. Açılan bir fişeng gibi semada yanınca tan Rüyamı kaybederim en tatlı noktasında… Yaşar Nabi HAYAT. c. s. benim için zahmete girme. Yolun iki yanına dizilen binalarda Büyük bir sır saklayan insanların hali var… Musa’nın asasıdır sanki ağır değneğim. 16 Ağustos. 90. derim. kışın bir arşın karda… Bazen ayaklarıma düşen aya bakar da: Yarabbi.2 . Hâtifin nidâsını işittim diye bazen. Yazın yakan sıcakta. Sorarım ben kendime: Peygamber miyim.4.

Bir sevgi şulesi kirpiklerinden Süzüldü bir şebnem pırıltısıyla.304 BİR AKŞAM İkimiz. Ben sarhoş gibiydim hazdan. yan yana. bak! Düşüncen belirdi dudaklarında. Şiirdi o anda gülümseyişin. Bir visâl hazzına dalmışım gibi Titredim yüzümde gül nefesinden… Sandım ki önünde gelmişim dize Bir ala eseri canlı heykelin. Birleşen gönlümüz böyle dertleşti. Uçmadın. Goncalar açılıp yanaklarında Hele o tacından o baş eksik! Titredim bir buse almışım gibi “Ne tatlı heyecan!” diyen sesinden. sevgilim. tepeler lacivertleşti. . Göz göze bakıştık sonra derinden. Ufuklar. Bir lahza hiç olan yılları saydık. uçmadın yine! Göğsüme sokuldun kalbin çarparak. Fakat uçar gibi tül kanatlıydın. Vâkıâ uzaktın nazdan. yavru kuş. Gök incilenirken ilk yıldızıyla. kır yolundaydık. Dedim ki: -Sevgilim. kalbim kalbine Bir aks-i sadâyı andırıyor. Sen nefis bir şarap gibi tatlıydın. sevgilim.

1928.4 . 16 Ağustos.” Güldüm. nr. Dedin ki: -Ay böyle ne kadar güzel Âşığım bu ölgün manzarasına. s.305 Yıldızlar inerken mabedimize Ufukta hilâli gösterdi elin. 90. c. Gözlerin geceden mahmurlaşınca Kaşların hilâle benzedi senin… 19 Temmuz 1928 Halit Fahri HAYAT.4.. dudağıma götürdüğüm el Rişe verdi iki ruh arasına… Sevgi içimizden böyle taşınca Zevkinden ürperdik bu ilk busenin.

. sen de ben de aklımıza.91.. Hedefin gösteriş ve eğlence. kahkahan sarhoş. İçim asla emin değil. Kederin sahte. tahlile Beni sevdana ram eden hissi. bu! Kanımız gelmemiş rakıyla hayyize Dökmemiş bir sıcak cenubî sebu. s.4 . avare bir balon... İşte esrarı bunda sevgimizin. fakat içi boş. Bir yalandan alevle yandı için. Ömür. Süsü çok.306 NİÇİN İşte ispirtosuz bir akşam.. Celal Sahir HAYAT. Sularından sıcak dilenmek için. nr. sence. c. 23 Ağustos. Hakimiz. busen En sıcakken de benziyor yalana. En müsait zaman. O kadar sen yabancısın ki bana. 1928. bu. rengi çok.4. O kadar başkayım ki ben senden. Sanki şeytandan öğrenip hile Bizi tılsımla bağlamış birisi.. Ben eğildim bu kaynayan denizin.

15 . 23 Ağustos. Bu evin balkonları ay çiçeklerindendir. düşen bir mendil gibi göğsünde saçlar İki atla çekilen araba izlerini. c.. Sabri Esat HAYAT. İki kat eğilerek ta uzaktan karşılar Buraya düşenleri. s. Pencereye konulmuş bir saksı kadar şendir Ağaçlarda yeşile bakar kızıl akşamlar. buraya düşenleri. Yanlardan akan suya gölge verir kavaklar. Cıvıltılı bir hava odaları doldurur. 1928. Kuytulara gömülü ağaçtan masalarda Bir bardaktan içenler gibi öpüşenleri.307 KIR MİSAFİRHANESİ Yeşil panjurlarına kuş kanatları vurur. Dağıtır kapıdaki asma filizlerini. Gelir kapıya kadar söğütler sıra sıra. Uzun yollarda gölge arayan kadınlara Bir yeşil baş örtüsü gibi açılır çamlar. Kuşlar bile bulamaz burada arasalar da.91. Altın gözlükleriyle sevimli bir ihtiyar.. nr.4. Yollar.

“Merhametine muhtaç değiliz!” diyor sanki!.18 .belirdi kırışıklar.. Neşe dolu gözlerim büründü bir dumana...4.308 ANADOLU KADINLARINA Baktıkça yüzünüze aksiniz vurdu bana.. gözlerimi kapadım.. Ömrünüzde bir yaprak. s. Dudaklarım büküldü bıkmış gibi canından. nr. elbette benim adım!. “Zavallı!” sizin değil.. Ezildim karşınızda. mermerden bir duruşunuz var ki.... 23 Ağustos.. 1928.. çiçek yok dökülmemiş! Hangi zerreniz var ki hicranla örülmemiş! Öyle mağrur. Çehrenizde yalnız ıstırabın izi var. Hepiniz esrarlı bir gece. Alnımda –sizin gibi.. Çekildi zerre zerre damarlarımdaki kan!. Siyah bir mezar. Birer birer sönerek ruhumdaki ışıklar.91. Şükûfe Nihal HAYAT. c.

Yalnız senin önünde herkese asi başım Yere geçercesine yere eğildi. kadın! Bir el öper de perde örümcek ağlarını Sen geleceksin diye oradan sildi. nr.3 .4. Sana bütün ömrümce uyan bir arkadaşım. Kalbimde hız alarak uzun çarpıntılardan Kalbini zorla senden koparabildi. kadın! Faruk Nafiz HAYAT. c. Kalbimin dört duvarı böyle değildi. kadın! Nasıl yalçın kayayı sökerse dalga yardan. 1928. 30 Ağustos. ben ondan sızan yaşım. s. 92.309 KADIN Daha dün seyrederdi eski rüyalarını. Nasıl bir dal kırarsa bir kartal bir çınardan. kadın! Bugün sen bir bakışsın.

310 KADIN Bir gül veya bir demet yasemindir. Ve yalnız kadın. sen o eşsiz mermer Venüs’te bile Onu yaşatamadın. c. s.. dediler. 30 Ağustos... denize benzetmek istediler. anılırsa ismiyle: Kadın.4. Fakat imkansızdı bu! Sanatkar. 92. 1928. Ne kadar cansızdı bu! Ressam bir benzerini yaratsam diye yandı. nr.. Ne yazık! dedim. Dinlemek istemedim. Onu aya. Yaşar Nabi HAYAT. Kafidir canlanmaya.3 . Şair anlatmak için rebabını kullandı.

Demin güneşti batan.4 ... Dallardan çığrışarak göğe fırladı kuşlar. bir kale burcundan ışık tutan el gibi Bir mahşere çevrilen yolu aydınlatıyor.311 İHTİMAL Çırılçıplak omuzlar nasıl kırbaçlanırsa. nr. Vuran. Hangi kuvvet durdurur bu koşan sarhoşları? Onlar ki.. şarap yerine kadehlere aktı kan. haykıran bir sürü kudurmuşlar Leşleri çiğneyerek geçiyor sokaklardan. 1928.. 92. HAYAT...4. Ay. c.. kıran. Onlar ki. şehri sardı kuduz alevler gibi.. şimdi dünya batıyor. Bakın. Nasıl çöl ortasında günahlar taşlanırsa. 30 Ağustos... s. İskelet vücutlarda bu kadar can mı vardı? Yürüyen bir çığ gibi kabardıkça kabardı Bir yağız hızıyla inen kan sarhoşları. Kahkahalar dövüyor galiplerin nabzını. Her hançerin yerinde şimdi kan dolmuş kını. mahbesinden fırladı devler gibi. Öyle indi koşanlar tepelerden sel gibi.

312 ŞEHİRDE TÜRK KADINI Ev Kadını Eşiğinden atlarken ferahlar yüreğiniz: Ne taşlıkta bir leke. Bir tek gün çalışmasa yavruları kalır aç. emeği var! Narin bir genç kadındır bu evin sahibesi: Bir nazlı ırmak gibi çağlar gönülde sesi. Yoksa kim cevap verir onun boğuk sesine? Bağrında. Her şeyde bir kadının göz nuru. derindir. Mevkûftur bütün ömrü yavrulara. “Ev” ona bir mabettir. Yılan yüzlü. Çare yok! Çalışacak her gün ölürcesine.. Gözleri hulyalıdır... ellerinde açılırken bin yara.. uzun bir sızı! Bağrına çöreklenmiş derdin en amansızı: İhtiyaç!. Örtüleri bembeyaz.. yumuşaktır.. yaşınız. ölüm yüzlü ihtiyaç!. Her köşede ince bir kadın zevki parıldar. Süzgün çehresi benzer üç gecelik bir aya.. İhtiyaca yabancı geçebilse bir günü Böyle paçavra gibi sürümezdi ömrünü. * Her ne olursa olsun mevkiniz. “aile aşkı” dindir! Hiç eksik olmaz onun etrafında bebekler: Biri koşup atlarken ötekisi emekler. Hayat değil onunki. ne tahtalarda bir iz! Bu şipşirin yuvacıksabun kokar kış ve yaz.. yuvaya. .. Bu kadının önünde eğilmez mi başınız? İş Kadını Güneş onu hiçbir gün yatağında bulmadı: Meşakkattir. zaten. perdeleri bembeyaz!. elemdir bu zavallının adı.

ne diken.8 . Şakakları.. coşkun fikirlerini Coşkun bir hararetle genç dimağlara saçar. Halide Nusret HAYAT. arı gibi. Elindeki meş’ale “hak”kın meş’alesidir! Yollarında durduramaz onu ne taş. eğilmez mi başınız?.313 Işıksız kulübede bekleyen çocuklara Götürebilmek için bir parça yavan ekmek Bu kadın. çocuklarını! * Her ne olursa olsun mevkiniz. Ondan gelen nesildir kurtaracak yarını: Mükemmel yetiştirir.4.. Rüyada gibi koşar. Gözleri. genç yaşta. 30 Ağustos. hürmetle. “güzellik”in sesidir. s. Zengin bir hazinedir onun başıyla kalbi. Karşısında. Koşar yaz kış demeden. Bazen de yuvasında çalışır. hayatını sokakta çürütecek! Fikir Kadını Başka hiçbir “tip” onun dolduramaz yerini: Bazı muallimdir. yaşınız. nr. c. çehresi çiçekler gibi solar. gümüş tellerle dolar... 92... çünkü. Nurlu göklere doğru bin bir pencere açar! Onun sesi “iyilik”in. 1928.

. Bende artık ne eski hayattan heyecan var. s. c. 1928. 92. Ben kurumuş menba. ne görmek istiyorum. nr. ben nasıl aldanayım Bundan on yıl evvel de döktüğün gözyaşına? Eminim bahtiyarsın yolunda bir başına. yosun tutmuş bir kaya. sönüyorum. Dünden daha mustarip ve yarından bahtiyar Bir hayatın verdiği hüsranla yan yana.. Uçağımın kapadım çoktan kapılarını! Kalbim şimdi çarpmıyor. Seni artık ne duymak. 30 Ağustos..4. Sen alev saçan yanardağ! Yol üstünde bilmem ki ne beklerim yarını.12 . Arkama bıraktığım yılları saya saya İlk adımı attığım yere mi dönüyorum? Verdiğin son ışıkla eriyor.. Yaşayışın boyunca beni unut diyorum! Rıfat Necdet HAYAT. Söyle nasıl kanayım.314 BEN NASIL ALDANAYIM? .

. ince. Açılmaz yüzündeki esrarlı perde. Bazı. şah eser derler. Bazı. Sanki gülmek. sevimli.. Sesi bir musikidir. bazı da bir taş Olan o kadından hiç eser yok şimdi. Bir de bakarsınız ki gözlerinde yaş!. Her ağızda bir türlü değişti adın.. Dudakları kilitli aylar geçer de. Ruhunun tozlarını bir el silemez. çılgın. neye ağlıyor? İşte o da bilinmez. İçinden neşedir hep çıldıran... anlaşılmaz ne istediği. neşeli. ne meçhul kadın! Bilinmez. Başın döner erişmek isteme... eğlenmek bütün emeli. Ah... coşan. O bir lahza evvelki şen çocuk kimdi? Ruhunda en acı bir matem çağlıyor. anlaşılamaz. neşeli. sakın!. o çok güzeldir. göklere yakın.. Bulutlara gömülü. Ne genç kadın kim için. . o kadın bir zirve ki aşılamaz. Ne düşünür ne duyar. Güler kahkahalarla yese. her an dediği.. Bazı bir çocuk gibi şakrak. Efsaneler dinletir sırra ruhunda. Bazı öyle durgun ki sanki bir kaya! Dalar gökte parlayan kızıl bir aya.. Diyorlar ki: “Ne çılgın. sevince. kimse bilemez.315 KADIN SEN NESİN? Nesin... Değişir her saniye. anlayamadı seni hiç kimse! Dikkat ettim arkandan gelen her gelen sese.

Çok geçmez o da geçer. kumral. Gökten göğe kavuşmak ister.. Bin bir yere konar bir dal üzerinde.. dağınık.” İşte sana çılgın bir çocuk dediler.316 Güzelliği de ruhu gibi derbeder. Sana çapkın. bîkarardır.. diyecekler de.. 30 Ağustos. aptal dediler... Kalbi bir bir aşk ile dolgun dediler.. 1928. olgun dediler. sararır sular.. Hep dediler.. Saçları siyah mı. Bakarsınız rengi kıpkızıl bir ateş. Sana hem güzel hem de çirkin dediler.. Hareketsiz bir ufka dalar bıkmadan. c. Alakasız her şeye. Gözlerinde o çalak günlerin yadı. ah. s. yok.92. uçan bir kuştur. nr... Gözleri kor saçan bir çift siyah güneş. Bakarsınız ki çirkin! Karanlık. yanık.. Güneşli çehresine sis. o eş nerede?. Sana bazı genç bazı geçkin dediler. renksiz! Ateş renkli güzelden kalmamış bir iz! Bazı duramaz bir an bile yerinde. sana şuh. Dudakları ateşli.. sevdalı. Şükûfe Nihal HAYAT. soğuk dediler. sarhoştur. yansa da cihan!....19 . Sana dalgın ve hissiz. Seni kim anlayacak.. Dediler.4. Sonra düşer kırılmış gibi kanadı. hazan dolar. Canlıdır. Bir nefesle kırılır bir dal dediler. İşte sana neşesiz.

317 “PERİ”NİN ÖLÜMÜ O sabah birden bire hazan inmişti köye. meşum günler böyle yakındı! Daha dün altın gibi parlayan güneşiyle Ebedî zannetmişti bu yazın neşesini… Daha dün. Demek o acı. ona bin bir yemin eden eşiyle Dinlemişti sahilde dalgaların sesini. baharı. Mahmur. Bu acı onu sarstı ölüm acısı gibi. . Daha uyanmamıştı rüyalarından “peri” Loş renkler dağılırken güneşli. Ne ateş yüzlü bir ay ufkundan doğacaktır. süsleyen taze kızlar Bu vakitsiz hicrandan sararıp solacaktır. ürkek gözlerle etrafına bakındı: Ayrılığın eliydi işte çamlara vuran. Kırları çiçekleyen. Peri örttü mavi tül örtüsünü başına. Seyretti etrafını hülyalı gözleriyle. Dedi: “Ne hazinmiş bu güzel mevsimin sonu!” Artık ne göklerinde parlayacak yıldızlar. Dudağından geçti bir ah derinden derine. Bir öksüz garipliği çöktü birden içine. mavi göğe Çılgın bir sel ıslattı sırma örtülü yeri. çırpındı kalbi. Bir hazan sadasıyla uyandı uykusundan. güneşiyle böyle aldattı onu! Peri hatırlayarak güzel yazı. Gözlerine damlalar doldu. Bırakmak lazım artık bu vefasız diyarı… Rengiyle.

“Söyleyiniz. nr.. Diyordu: “Hatırlarsa bir gün gelir de eğer. aradı bütün koyu.4. s. Bu beklenmez ayrılık.. Üstüne mezar gibi çöktü kocaman yalı!. Hıçkırdı ruhunun en acıklı kederiyle… Sonra bir hasta gibi. periyi arasın dalgalarda!” Şükûfe Nihal HAYAT. Sevgiliyi çağırdı. 1928. . Onu bir tabut gibi bekliyordu sandalı. On dakikalık bir yer geçerek sahil boyu. ah bu vakitsiz hazan! Çatınca nazlı nazlı o ince kaşlarını.” Dudağını bükerek sildi gözyaşlarını. yorgun. Bembeyaz çehresiyle bir ölü gibi bindi. Durdu yeşil gölgeli bir yalının önünde. 93. c. Birden bire içini sarstı derin bir isyan… Onu canavar gibi sürükledi enginler. 6 Eylül. sahile indi.318 Dayanarak balkonun beyaz mermer taşına. Görenler dediler ki: “Boştu bu yalı dün de!.. acıklı ses geldi rüzgarda. Kaybolurken. 2..

319 KALDIRIMLAR III Başını bir emele satan kahraman gibi Etinle. . 1928. s. Ömrünüz taş olsa da gide gide yorulur. 6 Eylül. Ne senin anladığın kadar kaldırımları… Necip Fazıl HAYAT. nr. Bir gün ölüme çıkar bu yolun kıvrımları…. çığlık gibi hürsünüz. İkinizin de ne eş ne arkadaşınız var..4. Kurulup üzerine bir tahtaravan gibi Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın.18. kemiğinle sokakların malısın. Sükût gibi kimsesiz. Dünyada sakınacak bir kuru başınız var Onu da ne tarafa olsa götürürsünüz. Onun taşı erimiş senin kafatasında. Bahtın kaldırımlara düştüğü günden beri Kaynamış ruhlarınız bir derdin potasında Senin gölgeni içmiş onun gözbebekleri. Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur. c. 93.

s. derdin ikiz kardeşi. Seni nasıl sarayım telgraf tellerinden Ey dün saçı yelpazem. Ateşinden bir damla saklayan bir ocağım. 94. Dudağından alnıma akseden bu ateşi Ak saçımın külüyle sarıp saklayacağım… Uzaklaşsan da benden kalem yakınır aşka: Bir ateş zincir olur. Rısfı Hamit HAYAT. ne diken.320 ALEVDEN MISRALAR Geçtin bir yangın gibi gönlümün üzerinden. Şimdi suyu çekilmiş bir denizdir kucağım… Aşkım deli bir çocuk. 1928. Kalem ki senden ayrı yaşamaz bir dakika: Sen gidersen yerini dolduracak bıçağım…. kolları salıncağım! Engin bir su gibisin gözlerimde bugün sen: Bağrım . uzanır halka halka.6 . 13 Eylül. c. nr.4. gittin de yer yer çatladı hasretinden. Ömrüne bir yaş ekler her baharın güneşi. Şimdi çorak gönülde ne gül biter.

c. 13 Eylül. s. 94.321 İSTASYON -Sanatına inandığım yegâne şair Faruk Nafiz’eBurda gelir insana Boş günlerin usancı Çalar birden kampana Ölüm çanından acı.8 .4. nr. Sonra bir düdük öter. 1928. Kesik çığlıklarla der: Burdan bildik gidenler Yarın döner yabancı…. Necip Fazıl HAYAT.

13 Eylül. 1928. Bakarak ben şu savrulan dumandan halkalara! Eğiliriz ey dağlar. Günlerdir arıyorum. c. s.4.13 .. Şimdi raylar uzandı kızaran ufka doğru. 94. bir tatlı yaz uykusu…. nr. dalgalara!. Ziyaettin Fahri Ankara 13 Eylül 1928 HAYAT..322 DUMANDAN HALKALAR Istıraplar ruhumda yine kurumuş bir pusu. Canlanıyor yeniden gençliğimin gururu. çekiliniz aradan. Hüzün taşan bir gönül geliyor Ankara’dan Boşaltacak yasını engine.

yine boşluğa vardı. s. götürdün. Baba! Söyle bu anda boş mudur senin yanın? Feryadımı ne duyan nede bir dinleyen var. ovalar gelsin dile Benim feryatlarımı haykırsın biteviye.323 BABAMA Beni yetim bıraktın. c. 20 Eylül. Baba! Eğer seversen beni kefenine sar! Baharını ömrümün kışından tanıyorum. Yavrunu son deminde bir defa gördün.4. Göğsünün boşluğundan yükselen bir ses vardı. 95. Çok sevdiğin yuvana ebedî matem ördün. yaktın Ayrılığın cehennem gösteren aleviyle… O dağlar gelsin dile. yanıyorum! Rıfat Necdet HAYAT. nr.4 . yanıyorum. Bu ses dönüp dolaştı. boynu bükük bıraktın. 1928. Bir çöl olan gönlümü aldın. Şimdi baykuşuyum ben o yıkılmış yuvanın. Babasını kaybeden zavallı yetim diye! Varlığım üzerine açılmış bir kanattın! Tam bir hafta beni yatakta bekleyip yattın. Baba! Sensiz yatıyorum.

yarı açık kalan panjurların muttasıl Işık dolu tırtıllar gezer kafeslerini… Bir ocağa atılan kağıt nasıl yanarsa. Bende biten kalbimi bir kuytuya saklarım. Başınızı kuş tüyü yastıklara bırakın. Bir çift ayak izini sürüklerken arkamdan. kirpiklerime bir parça duruldu mu.4 Sabri Esat .324 YALNIZLIK Bir ses duymak isterim… Kimden.. İçime saçaklardan damladıkça bir büyü. bir kukladır ki koparılmış ipleri. 95. s. 1928. nerden ve nasıl? Bu. Rüyam. HAYAT. İçer damlalarımdan oluklar son yudumu. Gölgemi ellerine buruşturur bir arsa. Doya doya seyredin yalnızlığı bir camdan Ey kolunda bir erkek yatıran sevgililer!. Bir sicim gibi uzar yollarda parmaklarım. Dinleyin. Bekle! diyorlar bana bütün kapılar: Bekle! Perdelerden duvara düşen gölgeme bakın.4.. ey bu sıra evlerin sahipleri! Gölgem. nr. kurulu eski bir zemberekle. 20 Eylül. Hoşgörün yatağınıza gelen bu gürültüyü. Korkmayın böyle yürür en zararsız deliler. nasıl ve nerden? Üstüne mavi zambak işlenmiş perdelerden Hırsız gibi dinlerin piyano seslerini.. Bir şey görmek isterim…Neyi. Adımlarım. c.

Senin ağzından çıkan bir cümlenin tadını Ne bugün içki verir. Beni bugün serilmiş görenler orta yerde Yarın da bir çukurun dibinde bulacaklar… Faruk Nafiz HAYAT. 1928. Hasret saatlerine saydı saçıma aklar. Sesin bir sırça gibi kırılmazsa içerde. Gece. nr. c. nede bu gece dudaklar! Sorma. muzlim şeklini bana çizmese perde. s.325 ONU BİR GÜN GÖRMESEM Yüzüme sert çizgiler çekti senin adını. Nasıl siyah rüzgara yaşımı sildiğimi… Görür görmez kapında yere devrildiğimi Ürperdi bir tekinsiz kedi gibi sokaklar. 96. 27 Eylül.3 .4. nasıl yollarda tutunabildiğimi.

27 Eylül. s. Biz sahile dalgın bakıyorduk. 96. Baktım gülüyor gül gibi ağzın: Bin râyiha esmiş üzerinden. Engin gibi tâ ağrıma doldun Durgun suyun ürperdiği bir an. İlk buseni aldım dudağından! Artık benim oldun…Benim oldun! Halit Fahri HAYAT.6 .326 BİR LAHZA Bir kumsalın akşam saatiydi.4. nr. Çökmüştü o durgun suya morluk. Vaktâki elem göğsüne değdi: Sandım beni titretti derinden Bin rişesi bir tatlı temâsın. 1928. c.

nr.4. 27 Eylül. Dolaştım gönüllerin deştinde deryâsında Buldum nihâyet bir gün hüznümün yoldaşını Suyu çoktan kurumuş bir pınarın yasında Abdullah Cevdet HAYAT. 96. s.327 PINARIN KEDERİ Gözleri yağmur dolu koşan bir bulut gibi. 1928.8 . c.

4. Artık o. c. Yapraktan saçını yerlere yaymış Sonbahar ağlıyor ayaklarında. s. nr. Süzüyor ufukta bir kızıl yeri İçi karanlıkla dolu gözleri. silinen bir hatıradır Bu ıssız bahçenin uzaklarında… Necip Fazıl HAYAT.13 . Altında akşamın ince kederi Sessizliğin sırrı dudaklarında. 96. Yanan bir kağıtta nasıl bir satır Kaybolursa akşam onu karaltır. 1928.328 HEYKEL Yollar bir gözyaşı olup da kaymış Bu eski heykelin yanaklarında. 27 Eylül.

. 4 Ekim.329 SON DİLEK Bas beni bağrına “Yavrucuğum!” diye.... İnanan gözlerle gözlerime bak..4.. 1928. “Yurdun her köşesi çiçeklenecek. nr. Göğsünde “Kardaşım!. zulmü yenecek… “Yarın… Daha neler olacak bilsen: “İnsanlar………” Devam et……….Bu masalları O kadar gönülden severim ki ben! İnanmak. Gözyaşlarından ver bana hediye. s. Söyle!.4 . Ben de kanıp bir an güleyim… Kendimi murada ermiş sayarak.” diyerek okşa başımı. “Fazilet. zulmeti.97 . ömrün baharı?.. “Kardaşım!.. “Ağrısı dinecek ıstırâpların. değil mi. c.” derken öleyim! Halide Nusret HAYAT.. Bir musiki gibi sesinin derin Ahengini anlatsın bana “yarın”ı: “Yarın! Büyük yarın! Beklenen yarın!. Güneşten bir parça gibi gözlerin Gönlüme akıtsın ışıklarını. Şefkatli elinle sil gözyaşımı...

. Her hayvan yavrusunu. Soğuk vücudunuzdan bir şifa dileniyor. Ne başınıza siper bir dam altı..4 . Sizi taşta bırakan ellerim taş kesilse!. Göğsünüzde veremli bir öksürük hırıldar. s.97 . bir ocak. kar.330 VATANIN ÖZ ÇOCUĞU Kaldırım taşlarıdır yurdunuz.. Süs gibi kalacaksa bu duyduğum hicranlar. nr. çocuğunu her ana. dedim. İçimden hıçkırarak. Şükûfe Nihal HAYAT. bastırır sıcak. yatağınız! Ne bir anne koynu var sizleri ısıtacak. 1928. şefkatli kucağına. Alır. düştüm bin bir ye’se. bora. ne faydası var!. kaldırımda ölüyor. Gözü kapalı size her evin. Sizi de serbest.4.. Değilsiniz sanki siz çocuğu bu toprağın! Sürünen yavrusuna kördür şefkatin kalbi! Düşmana kapanan bir kale kapısı gibi. kara taşlar bağrına basar! Parça parça gömlekler üstünüzden sıyrılmış. her konağın! Karanlığın ürkütür rüzgar.. Tâliiniz bir değil bin şekilde kırılmış!. Vatanın öz çocuğu köpeklerle beraber… Gözyaşlarım sel olsa... c. Küçücük kalbinizde açılmış bin yara var!. Koynunuza sokulmuş hasta yavru köpekler.. Ne bir teselli eden var ne dert ortağınız!.. 4 Ekim. Sokaklarda yatıyor. tipi..

4 Teşrin-i evvel. dağdan. dumandan köpüklerle. 97. Hangi kâbus bastı ki seni uykularında. c. pencereden sal. Sana yan mı baktılar. Hangi dert kaldı söyle. Vur başına. Hangi ölüm şarkısı bu dilinden düşmeyen. gökten. kaya. Karşına sahil. s. insan. artık bir şey dinleme! Çağır bütün muztarip ruhları cehenneme. bağrına üşüşmeyen. bir söz mü söylediler.331 DENİZ Hangi hissin parmağı dokundu da derine. dünyada sert olan ne varsa vur! Sal her taraftan. Örtüldü baştan başa tenin bir beyaz terle. Hangi öfkeyle yüzün böyle karıştı bir bir. İncecik köpüklerle. kim çıkarsa vur. Nihâyet kala kala dünyada bir kişi kal! Necip Fazıl HAYAT. Birden bire cehennem kaynadı sularında. Bir şey dinleme artık.4 nr. 1928. Düştü bir gizli ateş salkımı içerine.5 .

“Hayya alelfelah”ını gökler işitmiyor… Sönsün semalarında sükûn işleyen seher.4. nr. s. uyan yeter… Yeter ey şark. 4 Teşrin-i evvel. Dönsün zeminlerinde de isyana secdeler. 97. Diz çökmesin sağır göğe öksüz duaların. hâlâ o tozlu ses… Yükselmeyen tazarruun ey şark. c. Hâlâ köpek eninleri serper sokakta kin. Ali Canip HAYAT. Ey şark. bitmiyor. uyan yeter. Hâlâ saçaklarında güler baykuş evlerin. Her zulmü.332 ŞARKIN UFUKLARI Daldım gözünde vehm uyuyan susmuş ufkuna. Yaksın bütün ufukları artık belaların. Hâlâ hurafeler yaşatır her çürük kafes Hâlâ beşik gıcırtısı. 1928. kahrı boğmaya bir parça kan yeter.19 . Hâlâ minarelerde “tevekkül” diyen bir ah. Ey şark kanmadın mı asırlarca uykuna? Hâlâ huşua kubbeler en hisli bir penah.

11 Teşrin-i evvel.333 ÜZÜNTÜ Dalma. Hazan zehri doluyor. s. Ne yaz kaldı. ne bahar. Zerre zerre içime. Bırak beni kendime!. Vahşileştikçe kırlar. 1928. nr.. c.4. deme.4 . 98. Bak kalbimi yoluyor… Şükûfe Nihal HAYAT. Betim benzim soluyor… Uluyor ölüm sesi Geliyor sinsi sinsi!. Bir canavar pençesi. Çamlıkta fırtına var. düşünme.

8 .334 ŞAİRİN VASİYETNAMESİ Mazluma hürmet et. 98. c. 1928. nr. Abdullah Cevdet HAYAT. bir elinde ay. Yer bulsun gönlünde hem yoksul hem bay Gündüze. 11 Teşrin-i evvel. s. geceye dermanlar götür. Dr.4. Bir elinde güneş. zalime acı.

1928. sordum. Açıldı kollarımda o gülden oyma beden: Yedi düğüm saçına baktım yazılı âdem… Rıfkı Mahir HAYAT. nr.335 SAÇINDA DÜĞÜMLER Ayrılırken nazlımın yüzünü gördüğümde Gözüm takıldı kaldı saçındaki düğümde… Ondan başka anlayan yokken beni köyümde Saçının büklümünü.19 . c. 98.4. s. 11 Teşrin-i evvel. anlayamadım… Ölmezse bir gün elbet gelir sılaya giden: Yedi yılın üstüne kubbe döndüm yeniden.

Tatmak için hasretin zehrini gözyaşımda Yardan mı ayrılmadım beni unutmuş diye… Size anlatmak için gözümün gördüğünü Uğramadık diyar mı. aşmadık yar mı kaldı! Zengin cenazesiyle birdi fakir düğünü. Gönlüme her sıçrayan kıvılcımdan nefesim Bir yangın ateşlemem için tükendi durdu… Geçsin diye lâhzalı bu sıtma kalbinizden Bütün ömrümce yazdım. Ruhunuzun çölünde bütün bir ömrü verdim. Gönlüm ne ondan keder. Tek ruhumun melâli değildi gördüğüm. Kireçli bir tarlayı sabanla beller gibi… Duyduğum en büyük dert yurdumda gurbet yası Gördüğüm en güzel yüz karşımda ağlayandı Her mısraın sonunda kalbimin bir parçası Bir mızrağın ucundan sızan bir damla kandı. seyrettiniz sıra heykeller gibi. Yalçın kayalıklara sert dalgalar savurdum. ne bundan neş’e aldı. Derdime dert ekledim ellerin kederinden. Bir kanat çırpıntısı duymak için başımda Gökte melekleri mi taşlamadım kuş diye. bütün ömrümce yazdım .336 YAZIMI OKUYANLARA Bir geniş bahçe gibi size açıktı derdim. Nasıl yalnız ahımla kımıldardı yerinden Bin bir acın sesinden güç ürperen tüyünüz? Rüzgâr uğultusunu andırdı bir gün sesim. Durdunuz.

nr.4. reyiniz. niçin boyun kırdınız? Aşkı içten duymayan sözlerimden ne anlar? Boştur artık hükmünüz.2 . Siz bu kızıl oyunu seyrederken anladım. Faruk Nafiz HAYAT. 1928. ey beni okuyanlar. her şeyiniz. Ben derdime yanarken.337 Uğrunuzda can veren bir esir gibi sizden Bir alkış almak için neler bağışlamazdım! Pençeledim göğsümü.. s. c. 18 Teşrin-i evvel. 99. Beni ister beğenin. yüzümü tırmıkladım Bir parça kan görünce sevinçle haykırdınız. ister beğenmeyiniz!.. Niçin dudak büktünüz.

Daha şimdiden göğsümde parmağın kımıldar Niyetini duyuyorum. Seni iki meşhûr kahraman gibi ayakta karşılamak İsterdim. ne ötekinin uzun Kılıcına yaslanarak hem sutût hem de istihzâ Ve kin içinde. Ve seni sevmek. Damarlarımın ince yollarına Dikilerek bir üfürüşünle kanımı donduracaksın. Seni daima karşısında Gören bu gözler. Saçlarımın rengini silen avuçların Gözlerimin alevini de kaptı. Bir ipin Ucundaki taş gibi yüreğimi aşağı çekeceksin. bir duvar deliğinde Kımıldaman duran akrep gibi sinen gölgenin Rengini alarak kararıyorlar. Buz elin ayağıma ve burnuma değecek. oyuklarına. ne birinin çelik zırhına sarılarak tüyler Ürpertici bir sutût içinde . sonunda bulunacağın dünyasının Karanlığın içinde yüzen ve nihâyet dağılarak senin . Sen yaşamaktan daha az ve hem sen Ve evvelinden bulunduğun. İkisinin de sana karşı kırpılmadan bakan cesur Gözlerini ve sen yaklaşırken bile çarpıntılarının Sesi artmayan cesur kalplerini taşımak isterdim. Ne mel’ûn ve sâkin ve kendine hâkim Ve sabırlı çalışıyorsun.338 “ÖLÜM”E HİTAP Geleceksin. İçime girecek hava senin mermer yüzüne çarparak Geriye esecek. Yalnız sana İnanıyorum. biliyorum. Seni herkesten çok beğendim.

4 . c. karyolamın topuzuna avucunu koyduğun Gün en korkunç dostumu sükûnla karşılayabilmektir: Senin sükûnunu biraz taklit edebilmek Ve bir an sana benzeyebilmek için.4. 18 Teşrin-i evvel. Beylerbeyi: Peyami Safa HAYAT. s. çünkü sana alışıyorum. En büyük İştiyâkım.339 Zerrelerinde kendini kaybetmeye mahkûm renkli bir parçadır. nr. inşirâh Doluyor. 99. 1928. Seni düşündükçe içime korku.

Şükûfe Nihal HAYAT. c.4. soldu günüm güneşim! Anladım onu bana vermiş güzel kardaşım.. Bensiz kalacağı gün “Ya sabır!” çeksin diye!. 1928.340 KARDAŞIMIN HEDİYESİ Bir türlü manasını anlamamıştım o gün: Gözlerinin içine bakarak.. s. nr. üzgün üzgün… O kehruba tespihi neye ettin hediye? Odamda yapyalnızım.8 . 99. 18 Teşrin-i evvel.

99. Farkı yok hiddetimin sana. Aylar geçti. 18 Teşrin-i evvel. Kalbimiz dolu dizgin koyverilmiş iki at… İçindeki ateşten böyle aldıkça sürat Bil ki kesilmeyecek dizlerim bu yarıştan! Yaşar Nabi HAYAT. bir yalvarıştan… Önlerine serilmiş bir meydan gibi hayat.4. nr. kalbimin bir el boğar sesini. Dün şairin bilmezdi böyle inlemesini… Şimdi kızsam.341 SEN Aramıza dağları çekti diye geçen yıl İçim bir yılan kadar ürküyor şimdi kıştan. Sen döndün… Kalbim hala kıpkızıl Üstüne hasretinle işlediğim nakıştan… Bağlı bir kaplan gibi parçalar kafesini. s.14 . c. 1928.

Seslerini dinlerim gurbet akşamlarında… Mihrapları yıkılan mabede dönmüş sonun Ararım hayalimle kuşları damlarında… Alnım nasıl yazılmış? Gözleri âma kader! . Büyük timsaller gibi devrana baş veren ev… Derin derin duyulur bazen ağır bir koku. ey babamın evi. Uykusuz güvercinler artık sabahı bekler… Ah ey babamın evi. Aşina gönüllere korku gibi giren ev… Gelip geçmiş günlerden kalan şanlı haliyle. Çift çift âşık kumrular dolaşırlar damları… Sofalarda yanınca altın renkli ışıklar. ey şanlı yurdu onun. Acaba neler geçmiş gururlu başlarından… Yaşlı ağaçlar gibi çevrilen kollarıyla. Temellerin küflenmiş. servilere bakar. hıçkırıklar.342 BABAMIN EVİ Ah. İçinde hiç sönmeyen gizli ateşler yakar… Gün doğarken uyanan gümüş yapraklı dallar. Karşı kızıl dağlara. Avlusunda kişneyen zincirli atlarıyla. Gecenin boşluğunda taşınır kelebekler… Saçaklardan dökülür neşeler. Cetlerimin gününden kalbe gelir bir korku. Meltemlerle eğilip gölgelerken camları… Eşlerine yaklaşıp kanatlarını sallar. nemlenmiş taşlarından. ey eski hayaliyle.

18 Teşrin-i evvel. Süzülmüş damla damla zehri içimde kalmış? Salih Zeki HAYAT.17 . s. 1928. c. nr.343 Bu bitmeyen şarabı hangi menbadan almış? Gurbet akşamlarından kalplere akan keder.4.99.

Sapsarı kesildi bütün yamaçlar. Sanma yaz geçti de kış erdi diye Sonbahar getirdi bu derdi diye. Sormadı bir kere sefaletimi. c. 4 . 25 Teşrin-i evvel. bir köz boşaldı. bu yar yetimi Kuş uçmaz yollara diz üstü daldı.4. Rüzgarın kolları yanında kaldı.100. Görmedi ardında hayaletimi Bu gönül veremi. Faruk Nafiz HAYAT.344 BİR KADIN AYRILDI O gitmiş diyerek ağardı saçlar. O gitmiş diyerek günler kısaldı. 1928. nr. s. Aranma bu yası kim verdi diye Bir kadın ayrıldı.

Bana ihsan ettin son kalan yası. Başını sararken o nuranî iz. Necip Fazıl HAYAT. Karşımda açtığın sabır levhası Önümde yem gibi serptiğin çile.100. nr. Meğer muradıma ben de ermişim Yok bu dört duvarın dışında işin. c.4. tası. 1928. Artık Allah’tan ne dilersen dile! Toplayıp kaçarken tarağı.345 ÇİLE Kardeş! İşte sen de oldun bir aziz Geldin sonbaharda kuş gibi dile. 25 Teşrin-i evvel. Ama burda daha çok beklermişim Orası olmasın umurunda bile.4 . s.

Gene geliyor işte salib ordusu. Hatta Viyanalarda.100. Göğsüne takılacak sade haç değil. 1928. hayvan değiliz. Bizi iyi bilirler Hint’te ve Çin’de. nr. 1920 Ali Canip HAYAT. namus uğruna haydi ileri!. Gözyaşları boğacak bu sürüleri.. Hiç kimsesi yok amma bir Allah’ı var.18 . Dünyaları bürüyor bak kan kokusu… İngiliz. Boynuna da zincirler. Dünyaları bürüyor bak kan kokusu. Apeninlerde… Esir yaşadığımız bir lahza nerde? Boyunduruk takmayız.. Ey Türk.346 İNTİKAM ŞİİRİ -Mütareke yıllarındaBritanya zenginsin hazinen dolu. Bu dünyayı kurtaran Türk’tür denecek!. 25 Teşrin-i evvel.. c. s. Karşında pek kimsesiz bir Anadolu. Tarihleri yaratan bir milletiz biz. Ve milyonca mazlumun bir ahı var… Biz efendi yaşadık bin tarih içinde.. seni onun azmi yenecek. kalın zincirler… Namusa kalmayacak en küçük bir yer. Gene geliyor işte salib ordusu.4. Elinden alınacak kuru taç değil.

s.101.. Faruk Nafiz HAYAT. Yüzünden yer edip akan yaşını Bir damla çiğ gibi bırak çimende. 1928. sorma oğlunu: Bir kadın kaybetti burada yolunu Cennete yol buldu bini geçende. Beklerken ufuktan genç yavuklunu Arama kızını.347 HAYDİ BE SEN DE! Beyaz bir güvercin gibi başını Günahsız kalbine yasla bahçende. nr.3 . 1 Teşrin-i sani. Bu yol cehenneme gider mi diye? Hızını güneşten alan sevgiye Ateşten tasa mı olur be sen de!.4. Sormadın daha ilk adımda niye... c..

4. Necip Fazıl HAYAT. Kupkuru bir kafada Apaçık giden gözler. nr. yalnız Kalır maziden gözler.5 . s. Ağlar içinden gözler. c. 1 Teşrin-i sani. Birer yıldız olur da Kırpışırlar havada.101. 1928. Renginde hatıramız.348 GÖZLER Bir şey kalmaz.

yaşadım üzgün. Seni hatırlayarak. 1928. Sensin ezen hissime çöken ölümü. Ciğerlerime dolan hava değil.102. nr. sükunum. ölmez inadım: Bu ıssız hayatımda sesindir ruhum. sen varsın diye!. kum. Kırılmadım hayata. s. sıcak nefesin ruhuma değsin.. Mabedimde yanan tek mukaddes şeysin: Etrafımda buzlu bir hava eserken Temiz. Ölürken de kırılmaz. c.4. her şeyimsin sen! Şükûfe Nihal HAYAT. Eğmedim bir acize başımı bir gün. 8 Teşrin-i sani..5 .349 YİNE SANATA Payansız bir çöldeyim yok istinadım. Nasıl sürüklerdim bu renksiz ömrümü? Seni bir zırh gibi ben ruhuma gerdim. Ağlamasan arada söner... Saadetim. biterdim.. Sen varsın diye! Yıllarca harap oldum..

Abdullah Cevdet HAYAT. s.4. c. Dokunma arşa düşmüş ruhuma. 8 Teşrin-i sani. Dr. Dil. 1928. hayretle iner. O şivenler ki şimdi sine-i ûdumda susmuştur. nutka gelmez destanlardır.102. nr. mecruh bir kuştur.350 YÜKSEĞE DÜŞMEK Sudum kainatı raze yüksek bir sükut oldu.16 .

351 AY IŞIĞINDA Bizim için battı güneş bu akşam. Söğütler. 15 Teşrin-i sani... solumuz bütün yemyeşil. nar ağaçları!. Ömer Bedrettin HAYAT. Uzakta uyumuş iki üç saz dam.. Bitkin kollar gibi kalsın ırmakta!. Portakal. üçümüz! Bizim için doğdu bu yeşil gündüz! Uzanmış sahile ay ışığında Söğütler. s. ben. sen... denize karışan bir su. sandalı akıntıya ver. nar ağaçları. Yolumuz denize karışan bir su!... Akıp gittiğimiz yer belli değil Çarpan kalbimizde bir başka duygu..1928.. Bizim için doğdu bu yeşil gündüz. Güzelim. c. Ruhun bir hayale dalsın ırmakta. Portakal. Sağımız.2 . Irmakta solgun ay.4. Yolumuz. Parlıyor suların kırışığında Binlerce senelik kale taşları. nr. Elmaslar damlatan ince kürekler Bir gölge halini alsın ırmakta...103..

352 SEFİLLER Bir duvarın dibinde bu siyah gölgelerin Çıplak derilerine soğuğu vurmuş yerin. 15 Teşrin-i sani. Kim koymuş merhameti mukaddes ayetine Böyle mi bakacaktı o nebi ümmetine. nr. Bu uzun gözyaşları bu ah edişler neydi? Namusunu bir gece beş paraya vereydi Bu nemli. Yırtık göğüslerinde on canavar kudurdu. s. 1928.4. soğuk yerden o çoktan kurtulurdu.103. uzun uzun ölümü çalan çanlar: Hançerin kabzasından akarken kızıl kanlar Kaç kere çocuklara. inildiyor ölmeden aç kalanlar.7 . Her kaldırım taşının izi olan etine. c. bir de kendine vurdu! Ali Rauf HAYAT. Dinleyin. Tıkansın. Fırtına yüzlerinde inledi derin derin. Çürümüş gözlerinden yaşlar akıttı durdu. Bin kere dudakları çocuklarına değdi.

. nc4. Alnından düşmesin tek zaferin altın tacı. Kanadını açtıran bu muazzam savaşa Bizden yüksekliğine gönül verdiği ayda. Vasfi Mahir HAYAT. bana yalnız onu ver: Layemuttur gaziye destan yazabilenler. Şimdi mağrur gönlüne yabancıdır her acı.353 Şairin Miracı TÜRK’ÜN KİTABINDAN Bu akşam ufku engin bir kanat gölgeliyor: Bir kızıl kuş gökte bir mabede yükseliyor: Nerde peygamber diye yanan şair geliyor: Saçlarını melekler bütün yoluna yaydı. 1928. s.. Bir gün yetişsen diye güneşlerin dengine Leke bilmez alnını boyadı kan rengine. Benim bir emelim var. Allah’ım! Ne olurdu bu şan benim olaydı.. Ona haktır yaptıran bu korkulu miracı! Hakkın peygamberine göğe çıkmak kolaydı. O kuş ki çıkmak için yandığı halde arşa.. Niyaz: Senden bazı gönüller bin bir saadet ister.8 . Bir şarkı yapmak için şu simsiyah engine Doğan günü bekledi. nr.103. Yerde hicranla vurdu başını taştan taşa. geçen yılları saydı. 15 Teşrin-i sani.

103. bugün seni pek ölgün gördüm. Neşeni ne bugün ne de dün gördüm. Düşecek gibisin. Seni vatanında bir sürgün gördüm. s. vurgunsun candan. Dilimin çözülse bu kör düğümü Söylerdim dünyada nice gün gördüm Necip Fazıl HAYAT.4. 15 Teşrin-i sani.354 NİCE GÜN GÖRDÜM! Akmayan yaşlarla ısınmış yüzün. Aldandın görünce sen güldüğümü. 1928. İri bir dal kadar yorgunsun candan. Akmayan su gibi durgunsun candan. nr. Gözünde bir küçük noktadır hüzün. c.16 . Yavrum. Bir lahza sezmedin üzüldüğümü.

1928. Olduğu yerde kalsın yerdeki atlas minder.355 BOZMA ODANI! Bozma küçük odanı. Erişilmez yollara dağıldınız. gittiniz. Garip kalan ruhuma bir alev salsın yine.. ağızlıklar. Dört köşesinde vardır dört şairin hayali.. Sedefli iskemleler. 15 Teşrin-i sani. “Nazara geldi” diyor kim gördüyse bu hali. olsun bana teselli. kapatma sakın.. Fuzûlîler.. s. Şükûfe Nihal HAYAT. Nedimler. Loş köşesinde Nihal hülyaya dalsın yine. c.4. Önünde hayalimiz görünsün birer birer. divanlar kalsın yine.16 . Deste deste şiirler. “Dağılacağız” desin bir ses yutkunur gibi. Köşeden bir ses gelsin bir şiir okunur gibi. nr. Yazıhaneni açık bırak. tespihler..103.. Kaşlarımızı çatıp uzaklara dalalım Ayrılık lakırdısı bize dokunur gibi. Bozma sakın odanı.

. O günler ne günlerdi.356 TREN GÖTÜRDÜ Saat. bitti mi bugün onlar? Niçin öten düdükle sarsıldı istasyonlar? Son defa giden tren bir yazı götürdü mü? İffet Halim HAYAT. Biz yine derdimizle bu yollara uzandık.. Kaç aydır.. Derken yirmiyi saydı Bir şahap izi gibi tren raylarda kaydı.103.4... c.. trenle koşmuştuk. Bütün bir yaz izimiz bu yollara geçmişti.. On var.. s. 1928. 15 Teşrin-i sani. bu yollarda kaynak gibi coşmuştuk.17 . nr. çeyrek var. Bu yollarda kaç gün biz.

bir geri.357 HAMLACILAR Bu akşam ilâhlardan bir iz göreyim diye Nazarlarım engine uzandı bir saniye. * Hayat aynı hayat mı asırlar geçse bile? Gürbüz hamlacılar da düşecek mi sahile? Hayır. HAYAT.. s. nr... Yaklaşıyor devlerin göğsüne doğru ufuk. Sallanıp duruyorlar bir iler..... 22 Teşrin-i sani. bunlar daima açıktan yol alıyor. Her hamlede vücutlar yükselip alçalıyor. Nihayet bir tunç gibi gecenin çöktüğü an. * Bir mavna ağır ağır ilerliyor batıya. Hamlacılar benziyor canlı bir karaltıya. * İlâh eder insanı hayatta bir saniye. Yıldızlar ürpererek bakıyorlar yukardan Denizin ilâhları yoksa bunlar mı diye.. Kılıç gibi denizin bağrına gömülerek Bir inip bir kalkıyor koskocaman bir kürek! * Ve şimdi sayıklarken sularda bir durgunluk.4.. Kayalara çarparak parçalanmış kalyonlar. Ne korkunç bu ayakta kürek çeken tayfalar Kollarında adeta bir ilâh kudreti var.. c.7 Halit Fahri . Denizi kaplar gibi büyüyor gölgeler. 1928. * Esatirî asırlar sanki doğmuş yeniden Deniz perilerinin sesine doğru giden Kalyonlar da böyle mi geçiyormuş denizi? Fakat sonra bırakıp çizdikleri bu izi Sahildeki seslere doğru atılmış onlar.104 .

nr... s...104 .15 . c. Dar yollarda bir kadın hasta bir çocuk taşır. Meydanlarında diniyor şehrin takları Miğferli bir cengâver tavrıyla sokakları... Sabri Esat HAYAT. Kuşlar tüner evlerin sivri çatılarına Tabut kırıntıları halinde ölü dallar..4. Büyük katedralde mırıldanır Augelos. Havuz...358 DİJON Akşam. yükselir parkın kasımpatlarına. 22 Teşrin-i sani. 1928... Akşam böyle inince şehrin cesedine sus. Göğüslerinde kızıl bir akşamın salibi Kapıları dinleyen dilsiz bekçiler gibi Borgonya düklerinin hayalleri dolaşır. Havada görünmeyen sessiz bir çanı sallar....

nr. Şu kıza gelirdi o genç desem mi Gurbet ellerinde vurulmasaydı.104 .4. c. Necip Fazıl HAYAT. 1928.359 BİR HİKÂYE Bir hayal arayıp gözüm dalardı Şu bulanık sular durulmasaydı Kim ümit kuşunu yola salardı Dağlar sıra sıra kurulmasaydı. 22 Teşrin-i sani. s. Artık ne eylesem hep gam yesem mi Bu ömrü böylece sürüklesem mi. Bu da bir hikâye öbürü gibi Bunun da o gençle şu kız sahibi Fakat bu çok içli bunun sebebi Ne olurdu benden sorulmasaydı.15 .

kulaklarım sesinde. dere çağlar yolumda. c.. bir kalbini aşmadı.. Rüzgâr göğüs geçirir. s.3 . 29 Teşrin-i sani. nr. Yaydan kopan ok gibi kanat açtım derine. dağların ötesinde Kanı kalbimde çarpan bir kadın gel desin de! Ben batıya koşarken.360 FERHAT Taş kesilsem duramam.105 . Hey ne dağsın ki dalgam zirvene yaklaşmadı! Bin geçit aştı gönlüm. 1928. Delmek için nefesim yetti külünk yerine: Birer küme buluttu sıra dağlar yolumda. Geçtiğim dağlar bugün bana ağlar yolumda! Faruk Nafiz HAYAT. Kapanmak istiyorum bu hızla dizlerine.5. Akdeniz’in dalgası gönlüm kadar taşmadı.

Alnımın. nr. s. 1928. c.5.361 ÜZÜNTÜ Gerilirken geceler. Sevgili! elini ver. Basımda düşünceler Bir karınca yığını. nasıl. 29 Teşrin-i sani. Ziyaettin Fahri HAYAT. Her biten gün sonunda.8 . yer yer Bir yokla yandığını.105 . Kalbimin kırığını. Ki bir teselli sarsın. Bırak gözün yaşarsın... Bekleyen var yolunda: Aşk hıçkırığını.

18 . Bütün hissim toplanır bazı on parmağımda Onlar da pergelleşir kıvrımların peşinden.. yarım yarım!. nr. ne çare. Çocuk kalbim.. deniz gibi renge boyar derimi. Öyle günüm olur ki ruhum çıkar derime: Göğsüme bir sararmış yaprak deyse ağlarım. En ince bir çiçeği koklarım bir dudakta Ben şarabi görmedim sürahide. Mevsimler kadın gibi kapımdan uzaklaşır. bardakta.5.. 1928. Kül olmuş gül tütsünü vardır ancak bağımda!. Öyle bir bülbülüm ki: aşkımın ateşinden .362 BEN Işıklar. Batan güneş göğsüme yaslanmaya yaklaşır En gür ihtirasımı çıplak ayda tadarım. kartallara kanat fırtınalarım. Tüyden bir mızrap olmaz tel tel sinirlerime. s. c. sularda fenerin aksi varken Denizin göğsünü de ahım kanattı sanır!. Gönüllerden içerim. Gün olur. Bakışlarım en çirkin şeylerle oyalanır Gözlerim ufukların ötesine dalarken.105 . Behçet Kemal HAYAT. Sürünür geçer sabah kapasam gözlerimi. 29 Teşrin-i sani.

c. güldükçe. Titriyorum azabın karanlık dehlizinde.5. 1928.. Yeryüzü kara diye geceler müttehim mi? Hepimiz bir kudretin elinde oyuncağız: Ne derse yapacağız. Bir an içimde deli bir isyan uyanıyor. s..106 . O bembeyaz dişleri parlayarak. sonra yok olacağız! Celal Sahir HAYAT. Sen değilsin bağlayan boynuma zincirimi! Mes'ul mü esen rüzgâr çiçekler soldu diye. Sonra birden şuurun ışıkları yanıyor..363 ZENCİ KIZI İLE BAŞ BAŞA Karşımda bir bulutlu gök gibi dargın yüzün.. fakat mücrimi sen değilsin. Başımda duman gibi saran ve boğan hüzün Ağlıyorum bu dilsiz zenci kızın dizinde.3 . En küçük bir üzüntü rüyanı incitmesin. Bir cinayet var. Kıvır kıvır saçları beynimde büküldükçe. nr. Mes'ul mü batan güneş gökte kan oldu diye. 6 Kanun-i evvel.

. Turunçlara el attım: Ermişler olgun çağa. Soydukça körpeleştin.. İpek dizine yattım. Göğsümü gam taşladı .. Ansızın uyandım. ah! Fundalıklar simsiyah Kim bilir nerde sabah Serpilmiş hangi bağa? Başımda yâr dizi yok! Sevdiğimin izi yok! Aşkın kedersizi yok! Yas inmiş dört bucağa ! Soluğum yavaşladı. Bülbüller şakımıştı Ta uzaktan uzağa. Güller saçan güneştin Çöle dönmüş kucağa....364 YANIK EFE Aldım da yatağından Kaçırdım seni dağa. Bir yeşil çam altında Geldik dudak dudağa. Bu ne tatlı sarıştı Canlarımız karıştı. Öpücüğünü tattım. Çırpınıp pembeleştin.

Dallara ışık saldı: Gözüm takılı kaldı.. Varsın efe vurulsun ..365 Gözyaşlarım başladı Yana yana akmağa: Kuzuydum. Şimdi kurdum! Ne yerim var ne yurdum! İtin birini vurdum Asi oldum “konağa”! Bey babası zenginse! Çiftlikte efendinse Hakkı mı var her cinse Kötü gözle bakmağa? Oydu sana yan bakan. Yarın düşüp tuzağa! . Ah işte ay yüceldi.. Sen şimdicek uyursun Yuvanda canlı nursun. Tutuştu beynimde kan.. Sırma telli bir ağa. Hesap verdi kaltaban O gün “koca bıçağa"! Herkes düştü peşime. Konmak için leşime Çatmasaydı eşime İlişmezdim alçağa.

5 . s. uşağa! Kimse demez : Ne yazık ! Rahat olur ortalık! Efelik dönsün artık Bir kararmış ocağa! Sen de güller takında Başka yâr sev yakında! Efe.5. 1928.366 Sevinsinler isterim Nazlı çiftlik beylerim! Gitsin ölüm haberim Zaptiyeden.Ödemiş. c. Tam sevişme çağında. 1928 Enis Behiç HAYAT. 6 Kanun-i evve. “Mardan” dağında.106 . Girsin kara toprağa! Nazilli. nr.

aşkı yaşarmış gözümde ara! İçlenme saçında aklar belirmiş... Yüzünde gözyaşı yer etmiş diye: Ateşin gönlüme bir kere girmiş. Faruk Nafiz HAYAT.7 .106 . Karıştı vücudum karanlıklara. Zerrede Rabbını bulan kul gibi. Ayırmış içimden beni ikiye. Dünyaya gözünü yumarsan yine Bir avuç toprakta seni görürüm. 1928. Bir çile saçının üstünde ömrüm. 6 Kanun-i evvel.5. s. Nasıl titriyorsa. nr. Gel. c.367 RUH -Rıdvan Nafiz’e – Şekilden kesildi ruhun nasibi. senin yerine.

kırlar hazin. deniz. 1928. gök ve biz Sen ayrıldın. Dualarım boş döndü bırakmadan hiç bir iz.106 .. ben hasta Sensiz geçecek günler için bütün köy yasta. bilmem. gözlerimiz birleşsin. Bir kubbesi yıkılmış mabette miyim.16 .368 SENDEN SONRA Burdan gittin gideli nasıl içlendik bilsen! Göklerin gözü yaşlı. Gelsen de bir gün olsun göz yaşımızı silsen! Eczasıydık bir külün. çanı. tarumar oldu bütün bir âlem.. nr. en karanlık yerinde! Şükûfe Nihal HAYAT. Göklerin en esrarlı.5. Sen de yap yalnız mısın o gurbet ellerinde Senin de ilâhına yetişmiyor mu sesin? Kaldır başını bari. 6 Kanun-i evvel. s. kır. c.

369 DAĞ ve YOLCU Semanın yollan kapandı işte. 13 Kanun-i evvel. nr... Nafile önünde haykırmasana. Yolcu hiçliğini söylüyorsan. Sesini örtecek bu dağın sesi. s. Denize varamaz menbaın sesi. Dinle bak. Yaşar Nabi HAYAT..107 .. c. koca dağ dile gelmişte.5.5 . 1928.

Bütün yaz destelenmiş. Dolaşırken duyduğu sesimdir sanki yerden. 13 Kanun-i evvel. Y ü z ü mermer kesilmiş. Azabımdır beliren saçının aklarında. Faruk Nafiz HAYAT. 1928. Ömre bedel bir yılın yaza benzer güzünde Ben varım zulmet gibi onu sarmış hüzünde. c.107 . Derdimin izleridir çizgilenen yüzünde. Gözünde çiselenmiş bir gece var kederden. kızıl bir ufka dalar.13 . dağılmış neş'elerden San bir güldür kalan hasta yanaklarında. nr. eli şakaklarında: Ağır ağır batıya doğru akan dalgalar H a s r e t i n i gezdirir ruhun uzaklarında. s.5.370 HATIRA Bir gölge var yoldaki.

Elinden. ne bir ah işit. Arkanda çepçevre..3 . Necip Fazıl HAYAT. O gün baş ucuma karalarla gel. düşerken dal gibi ümit. kızıl bir ufuk.. Ne bir hasret dinle. Kırık bir tekne ol dalgalarla gel. c.108 . 20 Kanun-i evvel. s.5. 1928.371 GEL!. nr. Tepende simsiyah kargalarla gel.. Bir yaprak ol esen rüzgârlarla git.. Yüzün bir sebepsiz korkuyla uçuk.

görmek isterim işittiği bir sese “Oğlum!” diye uyanıp atılırken annemi! HAYAT. İstemem. nr. Yeniden doğacağım bir hilal gibi yarım. kolunu uçuran kahraman gibi ferah Duyacağım yeniden alnımda o meltemi. Yalnız. Sonra ölüler bile duyacak kahkahamı! Nasıl uyanılırsa kâbuslu bir uykudan. 1928. Ne içimde bir acı. s. yudum bir sudan. uyanmasın hiç kimse. 20 Kanun-i evvel. İstiyorum izimi bozmamışsa yatağım. hiç kimse uyanmasın. Döneceğim evime. Bırakılan bir tasın Üstüne damla damla düşen sarmaşık gibi İstiyorum tozlarla sütun yaparken gündüz. bir saniye burda ağlayacağım. Bu. Odama süzüleyim sessiz ve gürültüsüz..372 NASIL DÖNECEĞİM! Hiç kimse uyanmasın. alnımla çizgi çizgi edeyim camı. İstiyorum içeyim yudum. Ve ben. ne dudağımda bir ah. İstiyorum ki dolsun yeniden damarlarım. bu bana yabancılar. Bir ince duman gibi uçunca bu sancılar. asla bir sonbahar akşamı olmayacak. kuşlarla dolsun saçak. benden olmayanlar.5. O. Hiç kimse uyanmasın. karla değil.108 . Bir asma yaprağında titreyen ışık gibi Bu. c.6 Sabri Esat . Sussunlar.

108 . gün battı. 20 Kanun-i evvel. Yarın.6 . On delikanlısı Kızılırmak’ın. nr. Bulalım yatsıda Yıldız Dağı’nı.5.... nineler!. Gidene yanmayın sakın. Gökleri görüp de yarın bulutlu Kendini saklarsa güneş. c. s. Şimdiden sarıldık eteklerine.. nineler! Açılmış olursa eğer tan yeri Murada ermişiz sayın bizleri. burda gördüler Sonlarının neye varacağını! Bir yana atarak biz de uykuyu Selamlayacağız burda doğuyu. arkasından güneş yerine Bahtımız doğacak bu yalçın dağın. 1928. ne mutlu: Tezkere almamız yakın. On yiğit karşıki sırtı aşalım. helalleşelim. Faruk Nafiz HAYAT.373 YILDIZ DAĞI Nineler. Her sene kurası gelen köylüler Bu dağa çıktılar.

Saadete etmiş veda! Gökten içiyor gözyaşı Belki ağlayamıyor da… Belki böyle can verecek Yağmur altında bir gece.14 . 1928. s.374 YAĞMUR ALTINDA İki fener. Kim bu şair. c. 20 Kanun-i evvel. Selin ta orta yerinde Gene bu garip yolcu var. nr.108 . iki fanus. Işık serpiyor meydana. Yağmur sanki meyus meyus Ağlıyor yolda kalana. bu kalender? Hangi bir ilham perisi Ona yağmurda bekle der? Kaldırımlar üzerinde Gümüş bir sel oldu sular. Anlaşılan dertli başı. Kim bu gece serserisi. Belki murada erecek Naaşını sel götürünce… F AHRİ HALİT HAYAT.5.

Bir sarmaşık saracak yine genç bir fidanı. Mehmet Emin’e Bir sarmaşık saracak yine genç bir fidanı.5. Ben ölürsem ruhumu boynunda kement tanı! Bir batı rüzgârıyla kımıldadıkça perde Bil ki omuzlarımdan sıyrılıyor kefenim. Ben ölürsem ruhumu boynunda kement tanı! Faruk Nafiz HAYAT. s.14 ... Her sırıtan iskelet beni hatırlatacak! Her gece taş kesilmiş bir yatak üstündesin. Kırlarda topuğunu dişleyen yılan benim.. 1928.. c.109 . nr. Çıtırdayan ölüler çevirir dört yanını: Korkudan haykırırken ağzına sığmaz sesin. Çıkacak her tarafta karşına mezarlığım. Okşayan çiçek benim yüzünü bahçelerde.375 HORTLAK Pr. Nefesin taşmak için paçalar gerdanını. Akacak bir damardan bir damara varlığım Yaslandığın göğüste benim kalbim atacak. 27 Kanun-i evvel.

nr..5.4 . 3 Kanun-i sani. sana ölüm korkusu? Taş döşenmiş alnına kondukça bir kuş gibi Ellerim ürperiyor. Varsın kara toprağın bir gün yüzü ağarsın. Gök yüzü zindan olsun yerin üstünde varsın. bulmuşsa kar yaylada diz boyunu? Parçalamışsa bir kurt ne çıkar bir koyunu? Ne çıkar kol kolaysa yolda karanlıkla kar? Dağdan dönen bir çoban can vermişse ne çıkar? Sana ne.376 KAR ve KARANLIK Başına vurmuş gibi sert bir kömür kokusu. naşa dokunmuş gibi. yavrum. Bilmediğin bir köye bir çığ inmişse yardan? Ne var bu kış tohumlar tarlalarda donarsa? Boş sininin başında aç duran köylü varsa ? Ne olur kimsesizler. Tünerse bir konağın mermer eşiklerinde?. yollarını şaşırmış yolculardan.110 .. Sen şimdi yakınları seyre dal gözlerinle. c. şehrin geçit yerinde.. s. 1929. Sana ne. Nereden geldi.. Örtülü perdelerden taşan ahengi dinle: Uzaklardan duyarsan yine kış rüzgârını Düşün uğursuz ufku kızartacak yarını! Faruk Nafiz HAYAT..

Elimde kurşun kalem.. Bir şeyler çizebilsem. nr.7 . c. 1929.5.377 KÂĞIT KALEM Kabarmış su gibi Çıkmış çeneme masa. s. Ama çömelip gölgem Kâğıda göz atmasa.110 . Necip Fazıl HAYAT. 3 Kanun-i sani. Boş kâğıtta her çizgi İçerimde bir tasa.

Duman.14 . Beklenmeyen bir yolcu gibi sessiz girecek Odama yarı açık kapıdan.110 .1929 Sabri Esat HAYAT. Duvarlarıma başlar aksettiren karşı ev Piyano seslerini pencereme atacak. c. Ağrı gibi dinecek yalnızlığım bu gece.378 YILBAŞI Perdeden tahtalara düşünce bir örümcek. akın bütün misafirlerim: Kapım dolacak şehrin buz tutan rüzgârıyla Bir mumya eli gibi yakacağım beş mumu. s. Gelecek akın. nr. Ne zarar gönlüm gibi geniş değilse yerim. alev. Gazeteyle örtülü üç ayaklı masamda Yükselecek çarmıha benzeyen sıska bir çam. bir gün akşam.5. duman yanında sokak feneri camda. Sokaktan geçenleri odamdan işittikçe. Anne! Bu melun şehir oğlunu şımartacak! Dijon: 6 . 1929. Yıl başı ağacımın sırıtan her boğumu Süslenecek sararmış mektup parçalarıyla. 3 Kanun-i sani. Sekiz penceresiyle yanarak alev.12.

. s.14 .379 ALEVDEN MISRALAR V Üç yüz atlı gelirken hazırlanan düğüne Eteğine ulaştım ben sürüne sürüne. Döktün sırma saçını gül yüzünün üstüne: Gördüm seni alevden bir kafes arkasından. sana nişanlı gencin Ben dönerim köyünden seni görmemek için. Vasfi Mahir HAYAT. Yarın sensiz köyde her ceylan bakışlı dilber Dağdan dağa akseden yanık bir türkü söyler. c.110 . 3 Kanun-i sani. 1929. Sen düşerken dizine. Madem kalbimde bir sen varsın bir de kederim Yerini her alanı boğacaktır içerim: Sen giderken göğsüme sapladığım hançerim. Karlı dağda bir yiğit ağlıyorken yasından. Pas tutarak kanımla çürüyecek pasından. nr. Nasıl mahzun dönerse susamış bir güvercin Kurumuş bir çeşmenin parçalanmış tasından.5. At üstünde gelini alır gider efeler.

1929. nr. bu zindanda çıldıracağım.5. üstü gök. 3 Kanun-i sani...380 ZİNCİRLİ Rüzgâr kollarımı semaya bağlar. Altı yer. c. Yaşar Nabi HAYAT. nefesini tutan rüzgârın Hırsıyla. istemem. s.110 . Kalbim. etrafı dağlar.16 . biri. Bu küflü mahpeste kaldıkça diri Yardıma gelmesin. Sımsıkı mıhlıdır yere bacağım. Yârab. İçimde uyuyan canavarların Sesiyle göklere haykıracağım. göğsüme sığmazsa yarın. Göğsümü çepçevre saran zinciri Kendi dişlerimle ben kıracağım.

Hayat. 1929. Ölüm mü oraya koyan başını? Saymadı mı yoksa ecel yasını? Susmayan gür sesin kulaklarımda. Neş'eydin. N’olurdu o yuva bozulmasaydı. Adın ayet gibi dudaklarımda. kudrettin ve heyecandın. 10 Kanun-i sani. nr.381 AZİZ NECATİ’YE O levent cüssenle hayattın. ölümü inkâr ettirdi.10 . Ümidi hüsrana şikâr ettirdi. Hasan Âlî HAYAT. Sevdiğin Türklüğe kalbin yuvaydı. Öç alabilseydik zalim ecelden. Sevgin yaş oldu göz kapaklarımda. Bu kara toprağa nasıl uzandın.5. candın. s. Ölümün. c. takdirinden sonunda caydı. Sen can yoldaşımızdın kaçırdık elden.111 .

s. nr. irkilme.111 . Düşün ki. Ah yolcu. dur.10 . Girerken. 1929. Halimi deyiver “Ne oldu?" derse Saçları dalgalım. O kadın -umduğu gelecek sanıp -O yerde bekliyor yüz bir akşamdır. Kalbine kudurmuş kurtlar üşüştü. c. kim olursan ol. bu yerde bir akşamüstü Bir garip can verdi yirmi yaşında. köyün dışından Ansızın bir yanık ses yükselirse. Çekinme çılgınca haykırışından Bir kadın yoluna koşup gelirse.382 BİR GENÇ ÖLÜ Tez geçme atlı. köyüme yolun giderse Bak. her gün bir başka ümitle kanıp Yolumu gözleyen garip anamdır! Necmettin Halil HAYAT. Kar kana boyandı bu dağ başında. şimdi nicedir güzel nişanlım. endamı şanlım. O. Bir lahza ruhunum ahini dinle! O günden beridir bu kimsesiz yol İlk defa titriyor ayak sesinle. 10 Kanun-i sani.5.

Kim derdi. Kara bir çevredir bulutlar aya: Dağlara yaslansa efemin başı Ayağı değerdi hemen ovaya. biz matem eyledikNasıl sel olmasın halkın gözyaşı. c..383 EFEMİN ÖLÜMÜ -El idi ekber eyledi. Yiğitler yas tuttu kardeşim diye! Yeridir kızıl kor kesilse güller. Efemi toprağa salan gönüller Yanıyor tutuşmuş bir orman gibi. önünde diz üstü bulur Efem Azrail’i bir göğüslese! Yosmalar kucağı gerekken yeri Konuştu mezarda oğulla nine.5. Tan yeri kan tütse buhurdan gibi. s. 1929. Karşılık gelirdi gökten o sese. geçti fırtına.10 . 10 Kanun-i sani. nr.111 . Uzun bir uğultu kaldı geriye: Ona oğlum diye yandı her ana. Derdim ki.. cerrah neşteri Geçecek bir kanlı bıçak yerine ? Bir çınar yıkıldı. Faruk Nafiz HAYAT. sonunda. O ne koç yiğitti! Gören vurulur.

Dalından kopmuş kuru bir yaprak gibi hazin.8 . ey yılan yüzlü ölüm! Tabiatla el ele yürüdü bu yıl bahtım: Baharım ne hoş geçti.. Geleceksen birden gel.384 BİRDEN GEL Bu uzun intizara kalmadı tahammülüm. Beni hain göğsüne doğru çeken kara kış! Ruhumu sinsi sinsi ezme.5.. 17 Kanun-i sani. Ta kalbimde sızlayan bir derdin ateşleri. Bu gidiş.. Geleceksen birden gel. al beni birden. bir yokluğa doğru koşan bu akış. ey yılan yüzlü ölüm! Şükûfe Nihal HAYAT. yazın ne bahtiyardım !. s. c. nr. Harabım damla damla içirdiğin zehirden. 1929.112 . Savrulduğum şu kurşun renkli yollar tükensin! Bu uzun ihtiyara yok benim tahammülüm. Kurşuni renkli eylül sarınca ufukları Benim de sükûnumu sarstı hazan rüzgârı. Gözlerimde kararmış bir yazın güneşleri.

Baktım da Kuşadası denilen şu cennete.385 KUŞADASI’NDAN MEKTUP Denizin öyle tatlı bir lacivert rengi var.. Sordum ufka : Yurdumun acep nerde dengi var? Sevgilim.. güzelliğin var. . yüzümü. * * * Baktım denizkızının alevden çelengine. sevgilim öptüm dudaklarını! * * * Her şey güzel: ufuklar. aynını ben Alırım yalnız senin gül buğulu teninden. O ipek tenin gibi. “Tabiat" gibi zira. Bu deniz ancak senin aşkın kadar güzeldir. ellerimi. sevgilim. Mezc oldu varlığım da renklerin ahengine. bu levhayı anlatacak misal yok. akşam. rüzgâr. “Bahçecik” pınarından su içtim. İçimden yana yana. Sandım ki ben. burda rüzgâr güzeldir. Bütün bunlarda senin aşkın. serinledim. su. dilber olan hayal yok.. Okşuyor saçlarımı. Gözüm daldı ürperen kızıl yakut engine. deniz.. * * * Esen rüzgâr siliyor alnımdan kederimi. sessizliği dinledim. leylaklarla duvaklı. Dağlar menekşelerle. Güllerin koynunda mı bürünmüş taravete? Gençliğin füsunu mu gıdıklıyor derimi? Bu öyle bir lezzet ki. Harelerde ruhumun tükenmez ahengi var..

hasta ki. c. Hüzün ile her dakika o kadar temasta ki Bekliyor hasret çeken gönlüm gibi yarını. Her yerde seni gördüm gezerken diyar diyar. Fakat bu güzel yurdum öyle yorgun. s.5.17 . Kuşadası. Teşrin-i evvel 1928 Enis Behiç HAYAT.. 17 Kanun-i sani.112 . nr.386 Gözlerimin içinde senden ışıklar saklı.. 1929.

1929.19 . bu benim şarkım dinle! * * * Nasıl şaha kalkarsa bütün bir gölün suyu. s. şimdi yayları boğan bu uğultuyu. Hep benim bu tellerin üstünde gezen eller. Yanağında yer eden bir tel kızıl saç gibi. Dinle. Hisset dudaklarına gelen kanın tadını. c. İçimde bir kuş öttü örselenmiş sesiyle.5. Sallandı gözlerimde bahçemin söğütleri. o arkamda bıraktığım zamanlar. * * * Duydum bir kuş sesiyle can veren flütleri. Dinle bu benim şarkım. Tek baş gibi başların göğse yaslandığını Ölü bir çocuk sesi çıkarınca kemanlar.112 . 17 Kanun-i sani. Hava çıplak bir tenden daha ılık bir şeydi: Bilekten kesik bir el gibi alnıma değdi Zamanlar. nr. Henüz kana bulanmış sıcak bir kırbaç gibi Yüzünde duyacaksın sesimin tokadını! Sabri Esat HAYAT.387 OPERA Gördüm bir çift göz gibi gözlerin yandığını. Büyüyor nefesimle şimdi viyolonseller.

Haykırıyor cihana: “Kalkın yeni hayata!" “Eski yıl. ak yelesini Kabartarak. saçarak “Zaman” merhalesini Geçiyor yol açarak… Vücudundan. ağzından Savrulan sıcak duman Gökteki bulutlar mı? Kim bu ejderha gibi Küheylanın sahibi? Meçhul bir şehsüvar mı? Yeni yıl genç. “Vurulsun yerden yere! „ Böyle verirler hüküm “Yeniler Eskilere!" Çığlar ve çağlayanlar. şahlandı “Kış”. Ümitsiz ağlayanlar Dinliyor narasını. tüvanâ Yeni yıl binmiş ata. genç yeni yıl! . Yeni yıl. Azgın bir kır at gibi Köpürdü. iki büklüm. Uzun.388 YENİ YIL Sırtına kanat gibi Fırtınalar takınmış.

113 . c. nr. Sil gönlümün pasını! 1 Kanun-i sani 1929 Enis Behiç HAYAT. 24 Kanun-i sani.389 Damarlarıma yayıl. 1929.13 .5. s.

1928 Sabri Esat HAYAT. Uzak bir saat vurur dokuzu tane tane.. * * Bir hayal yaşatmaktan gözlerim yorulunca. Sessiz uyandırmaktan korkarak yatanları.. 13 .390 YATAKHANE ve SAATLER Beyaz perdeler gibi gerilince dört duvar. 24 Kanun-i sani.113 . 1929.18 . * * Tavanın bir ıslanmış renkle büyür kirleri. Uzun koridorlarda boğulur bir canavar.X . ne de süslü bir çelenk Kanı benim kanımdan. Kesik bir nabız gibi ses verir yatakhane. Sıska kollar halinde karyola demirleri Kımıldar saatlerin sesini işittikçe.5. İçimdeki zemberek bir gece boşalırsa. Dijon. Damlarda kuşlar gibi birikirler gittikçe. * * Ne bir örtü isterim. * * Bir köşede duyarken bu dilsiz “tan tan” ları. nr. ruhu benimkine denk. Üstüme serpin bu tok seslerden ne kalırsa!. s. * * Çanlarım sallayan bir kervan halinde bu Gözetler bir kulenin en ucunda gurubu. İçinde bir eskimiş zemberek burulunca. c.

Bir dağdı.2 . bu bir yiğitti. s.. Faruk Nafiz HAYAT. Sınırda düşmanı göğsünden itti.391 KOLSUZ Sağ kolu kesilmiş omuz başından.1929.5. Canlandı gözümde kesilmiş kolu. nr. c. içim yaş dolu. gölgesi kararttı yolu. Ardınca yürürken. Dev adımlarıyla bir yolcu gitti: Solunda bir kılıç gibi sallanan Tek kolu anlattı.. 31 Kanun-i sani .114 .

. s.. Mezardan baş kaldıran zaferin nefesidir.. damı çökmüş yuvalar.114 .. Onun da yolculuğu değil o kadar uzak!. Köşede bir canlanmış iskelet bir ihtiyar. Gecelerden beridir sarsılıyor camlarım.. veremli bir anne yolunur hıçkırarak.. uluyor. Çocuklarından ümit bekleyedursun yarın!.392 ULUYOR. Şükûfe Nihal . Yedi başlı bir ejder sanki mezardan çıkmış. Bir çığlıktır kopuyor uykumun arasında.. Öper solgun yüzünü aç... Ey ışıksız.. Bu yerlerde var mıdır bilmem bu sesi duyan!.. Ölüm size başı boş serseri gibi dalar.. Çok kurban verecektir ona bu kapkara kış!. Bin bir acın sesini haykırıyor bu rüzgâr.. Uluyor acı acı bu bir ölüm sesidir.. hasta yavruların.2 ... 31 Kanun-i sani. c. ateşsiz. Yine hain bir neşter. nr.. 1929.. Diyorum sefaletin işleyen yarasında.5. Ölüm uğultusudur ufuklarda uluyan. * * * Uluyor ufuklarda yine rüzgâr. Aklanmış gözleriyle ölümden ölüm sorar.. Genç.. Alnına bir cinayet kızıllığı doluyor. Gecelerden beridir uykularım hep yarım!.. HAYAT.... bir bıçak acısı var.

Kalplerin ateşinde kızdırıldı demirler. . kırdı. Mukaddes yapraklar her biri avucunda Buruşturdu fırlattı .. Kırıldı demirleri yassıltan silindirler.. Dik dağlardan koparak geldi sonsuz hızıyla. Yüzün bir şifa gibi bu kanlı şehre girdi. . attı...5 . . İsli göğüsler şarap gibi içti rüzgârı.5. .. Çekti. . Dağıldı bu tabloya sonra soluk bir duman: Bir göl nasıl açarsa fidandaki koncadan. Bu haile üstünde ağır ağır belirdi. paslı bir çanın ipini bir kadit el. Her kaldırım taşında sanki bir baykuş güldü: Körler. Muhip Atalay HAYAT. .. Bir sırığın ucunda Bir paçavra halinde sürüklediler Rabbi. nr.. . s. Diye kansız dudaklar... çekti bağlanmış bir canavar gayzıyla: Sonra bir duvar çöktü. Şehir birden derin bir karanlığa gömüldü. yürü.. Sonuncu dinamonun da bitince kömürü..393 KAFAMDA İHTİLÂL Birden.. c. Tam yedi kat setini yıktı bendin suları. topallar. Seslendi birbirine bin hazla: Yürü. Alevlendi yanaklar.. .. Bağırdı. . parçalandı bir heykel. 1929. Bir vücudun ansızın taş kesilmesi gibi..114 . .. .. 31 Kanun-i sani. açlar.

s... Yıkayınız yağmurlar Lekelenen içimi Siz kazınız bir mezar Gömeyim sevincimi..14 . nr. c.5.114 .394 YAĞMURLA BAŞ BAŞA. Taha Ay HAYAT. * * * Gece sokakta yalnız Bir gence rastlarsanız Yükseklerden alıp hız Bırakmayın peşimi!. 31 Kanun-i sani.. 1929.

7 Şubat. s. Yarın güneş halinde tepelerden doğacak Dağda hayat kazanan bu köy "Fatmacık”ları! Taha Ay HAYAT.. Nasırlaşmış elleri.395 KÖY KIZLARI Omzunda kırık desti. * ** Rüzgârlar nefesleri. keskin orak elinde. * ** Bağrını güneş yakmış. seller gözyaşlarıdır. c. * ** Günden yanan tenleri bahtlarından da parlak. 1929..8 .. İpekten işlemeli dağarcığı belinde Ormanı inleterek dağa ilerliyorlar.. Akşam köye dönerken bu Toros güzelleri Her çeşmenin başında bir türkü söylüyorlar.5... Şahikalı tepeler gönül yoldaşlarıdır Onlar burda parçalar sırımlı çarıkları.. nr..115 .

Yer yer tüter buhurdan.. Yol gurbete gidiyor.. Düşünür: «Kimi soksam?» Bakar ağlarım akşam Vurmuş gibi ayrılan!.. Durup durup kıvrılan Yollar. yolların ucu.. Giden hangi esimdi?.....3 . kasırgadan.. sinsi bir yılan. Gören «bir yolcu» şimdi. Var bir günlük kokusu.. «Köşeyi dönmüş» diyor.5. Behçet Kemal HAYAT. 14 Şubat. Tabuttadır yol alan!. Tozları.. 1929.. Ölüme gurbet pusu. Unuttum ben de kimdi?.116 . c. s. nr. Yola neye düştüm ben !. Yok tanıdık bir yolcu.396 YOLLAR «Dayandı ufka» derken Saplanır kalbe birden Hançer.

s. ne gözümden yaş aktı.5. Kalbimde birbirine benzedi iskeletler. Bütün boylu boyunca kalbime gömdüklerim Bir iskelet kesildi yıl geçmeden arası. 14 Şubat. c. nr.5 . görelim?" Rüzgârda savruluyor bir tüy olan yüklerim.116 .397 ÖLÜLER Kalbime her giden yıl bir genç ölü bıraktı. Döktü çiçeklerini kokladığım demetler. Ben ne göğüs geçirdim. Faruk Nafiz HAYAT. Birbirinden habersiz can veren her hatıra Kalbimin taşlığına uzandı sıra sıra. 1929. İşlendi her kemiğe bir ruhun manzarası. Büküldükçe bu ağır cenazelerden. belim Dedim: “Nasıl çürürmüş genç ölüler...

nr. Değişecek şüphesiz bu hal bir gün.398 Hayne'den: BİR KAÇ MISRA Yanaklarında yazın coşkun harareti var. Gülgün yanaklarında göreceksin kışı sen! Kalbinin kutuplan bir cehennem olurken! Süleyman Sıddık HAYAT. 1929. sevgilim.5. c. Bir kızıl gül renginde o ateşin yanakları! Kışın hüküm sürdüğü yerse gönlün. sevgilim.116 .5 . 14 Şubat. s.

nr. Onu billur bir kâse Gibi doldurur nurum.3 . c. nağmeler Renklerle eriyorum.117 .. s. 1929.” Uzlet bir fener.5.. 121 Şubat.399 UZLET “Aziz Hakkı Tarık’a. Hayattan bana neler Getirir pervaneler. Pırıltılar. Necip Fazıl HAYAT. bense İçinde yanan bir mum.

Halkapınar’dan at süren bir bölüğün Neşeli nal sesleri Kordon’u çınlatıyor. Bak. Vatanda kadın.. erkek. göğsün sevincinden kabarsın Şu eflâke set çeken yüce dağlar boyunca! Set çekme hislerine bu güzel günde. Kır. Sevincinin sayhası akis versin derinde. Hemşerim. varsın Hürriyetin zevkini için tatsın doyunca. Kordon’a dalga dalga vuran körfeze bak da Gör ki. ihtiyar. Atların nallarından çıkan ateşler bugün Bir güneş nuru kadar kalbi aydınlatıyor. dinç içinde Bir tek gönül var gibi aynı zevki tadıyor. haydi. İşte şimdi konakta Yeni doğan gün gibi bayrağın yükseliyor. bir vatan kalbi deniz olmuş geliyor. nihayet sevdiğinin göğsüne Düşen bir sevgilinin tatlı baygınlığı var Tarihinin bu günü benzemez başka güne! Kalbinin hangi günde böyle çırpındığı var? .. İşte. şehirde. Bu anda aynı gurur. aynı sevinç içinde On üç milyon kişinin kalbi burda atıyor. bugün hislerini zapteden zinciri kır! Dinle top seslerini.400 9 EYLÜL -“Güzel İzmir” için ölen Mehmetçiklerin aziz hatıralarınaHemşerim. duyduğunu boğma ciğerlerinde. Orda coşan sevinci en gür sesinle haykır.

nr.117 . bak ta göğsün iftiharla kabarsın Şu eflâke ser çeken yüce dağlar boyunca! Set çekme hislerine bu güzel günde. varsın Hürriyetin zevkini için tatsın doyunca. Hemşerim.5.401 Zafer değil bu millet zaferinin yanında Cihanın dört ucuna korku salan seferler! En büyük kahramanlar işte: öz vatanında İstiklâlin uğruna bu kan dökmüş neferler. Necmettin Halil HAYAT. c... 1929.4 . s. 21 Şubat.

1929. Kimlere kefen oldu gene bu gece karlar? Kaç yoksulu kolunda sürükledi rüzgârlar?. nr.13 . Öldürdü beni sıcak odaların azabı... Bu yumuşak yastıklar taştan da katı bana! Kefen soğukluğu var beyaz örtülerimde! Daha munis toprağın üstünden altı bana.5. 21 Şubat.. c. Vücudumu kıpkızıl dilleriyle yalıyor. Yatağım bir yılanın derisiyken derimde.117 . Odamdan kutuplara giden bir yol mu vardır? Bütün ruhum bir buzlu okyanusa dalıyor..402 AZAP Sobanın alevleri korkunç bir canavardır. Gözlerimin önünde kimlerin ıztırabı Yok ki bana bir lahza sükûn versin odamda! Yetişmiyor kollarım onlara uzansam da. Şükûfe Nihal HAYAT. s..

.. Kimdirler sahiden. 28 Şubat. Kimi bir tuğladan külahla başındaki Evlerin üstünde ayrı bir evdir sanki. bacalar. Kâğıttan. ufacık köşklere benzerler ki Kopuyor İçinde görünmez facialar. Dipsiz maviliğin esrarım kurcalar. Bir aile ki bu. küçükler. damlarda işleri ne? Şehrin. çarşaf gibi bürünmüşler sisine... Her an bir haberi gözler gibi yukardan... her evden kimler ölmüşse gelir. Kimi bir belki de evlerin cinleridir. kimisi kısa. 1929. Kimi ince. kimi uzun.. bacalar.. nr. bacalar. bacalar. çıkmışlar kararmış çatılardan Kemik bir kol nasıl fırlarsa bir mezardan. c. Dalmışlar afyonlu dumanlar ile yasa.118 . ortancalar.. Onlar insanların gözünde bir kartalsa İnsanlar onların gözünde karıncalar..403 BACALAR Görürüm.. bacalar. s.. Kolları işaret gibi göğe yükselir. Bakarsın.. yabancıyız hepsine İçinde büyükler. Necip Fazıl HAYAT. Ruhların mehtaba daldığı taraçalar.5.2 .

Kalplerine batacak bin azabın dikeni. Bu meydanda başları boş dolaşsınlar diye. Zincirden çözdüklerim hapse attılar beni. Silmek için alnıma çizdikleri kirimi Yirmi üç yıl kemirdim dişimle zincirlerim Şimdi ölüm yerine seyredince dirimi. yorganım kederin karlı kışı. 1929. 28 Şubat. Vasfi Mahir HAYAT..118 . Ne bir anne bakışı ne bir yar okşayışı.404 MAHPUS — Sanatına hayran olduğum Faruk Nafiz’e — Tahammülü yok diye bu taşın iniltiye Mermer kapılarından kovdular inleyeni.. nr. kızıl kandan nakışı. Duvarları paradan.5. Günahsız oğlunuzu sakınınız analar! Şimdi kinim kudurmuş kör gözlü bir canavar: Bir hamlede ezecek her önüne geleni. Bu zindana girenin boynundadır kefeni.. c.17 ... s.. İşte demir kapılar kırıldı: fırtına var. Yatağım taş.

fırladım mahpesimden Bir damardan fışkıran kıpkızıl bir kan gibi. Yaşar Nabi HAYAT. Ölüm bir karga gibi ayrılmıyor başımdan.118 .. Her iniltim yüzüme inen bir kırbaç olur. İçimde.. s.. gözüm kanlı.405 LÂNETLİNİN ŞARKISI Bir akşam. Size gülersem eğer bir gün mezar taşımdan Bari hayatım gibi onu da kırmayınız!. artık. 28 Şubat. yanan bir ormanın hızı var.. Bastığım topraklardan kazıdılar izimi.5. nr.. Kargalar bile korktu o gün vahşi sesimden: Bazen bir çığ olmaya yetişir bir avuç kar. 1929. c. Adımı koymaz oldu analar evlâdına. Yavrusu parçalanmış dişi bir kaplan gibi. şimdi. Sormayın..19 .. insan nasıl kana aç olur. Her duam biraz daha çürütürdü dizimi. Görürsünüz serçeden bir kartal çıktığını Süt emen bir kuzunun ete acıktığını Öldürün bir boğayı fakat kızdırmayınız. Korkuyla ürperiyor getirenler yadına.

Bir asırdan iki üç mısra kaldı yarına. Çoğu öldü esince kasırgası ademin. Vasfi Mahir HAYAT.5. Böyle acizliğini duyduğum günden beri En büyük düşmanıyım kendi şiirlerimin. kederden yandı zemin. Madem sanat uğruna yaşarmış can veren de Ömrümü üç mısraa bağladım işte ben de. Semalar kan ağladı.... c. 7 Mart. Her mısraım cenk için atılırken ileri Bildim: Ölüm olacak bu harbin muzafferi.. Dedim: Bin bir emekle gonca veren çimende İki gül açtığını görsem alın terimin..4 .. s. nr. 1929.406 İTİRAF Şair sonsuz bir hayat verdi mısralarına.119 .

Sakın bu olmasın beklediğim yar? Varayım gideyim bir ayak evvel.120 . bekleyenim var Ben yorgun değilim! bu yollar uzun!!. kaldım. Üzülme uzakta beni bekleyen Yoldayım. Geç kaldım. geç kaldım.3 . Ömrüm de olsanız kısalın yollar Tek gönül menzile kavuşmuş olsun. 14 Mart. Ne kadar ok gibi fırlasam da ben Mıhlanıyor yere attığım adım. 1929. s.. c.! Refik Fikret HAYAT...407 GEÇ KALDIM Bir ömür hızıyla geçtikçe yıllar Seziyorum beni çağıran bir el. nr.5. biraz geç. yoldayım..

3 .120 .408 TAVAN Bu akşam mum yanınca bu bir asırlık ağaç Mehtapta orman gibi gizli yollarla doldu. nr. doğduğun gün ne oldu. 1929. Dedi: yastığa dayan. c. 14 Mart. o cam gözlerini aç. vücudumun görmeden ötesini Bir macun gibi çekmiş beynimi havanından Alnımı yapan dülger almış kerestesini Çok eski bir konağın oymalı tavanından Necip Fazıl HAYAT. Seyret çizgilerimde.5. Sihirbaz. s.

Kıvrılma serçe gibi altında bu karların: Kırık cam parçaları hisseden damarların Ocağa. Dalga yerine çarpan kalbin midir enginde? Akar mı nefesinle ufka doğru bir gemi? Ey alnını.4 . ısıt avuçlarını...5.121 . Kül altında kor gibi gömülme böyle düne: Vurma yumrukları deli gibi göğsüne: At ocağa ısınsın damarlarını tel tel Ağlama dişlerinle parçala mendilini. odana giriyor sabahı vuran çanlar Bak kuşlar ağlıyor mu kaldık diye dışarda? Düşün. c. duvar kızıllaşmadan. bu ocağa uzatsın uçların. 21 Mart. Konuşma duvarlarla böyle anadilini: Sus. kendilerini taşlara çarparlar da Gene gurbet diyerek ağlamaz kahramanlar! Sabri Esat HAYAT. nr. s.. ateşe bir parça daha ısın: Madem uzaklaşmışsın madem uzaklaşmışsın Madem ki yok alnını okşayan ılık bir el.409 DAÜSSILA İste ocak mayın üstünde bakır şamdan Gölgen parçalanmadan. Ey alnını ateşe. 1929. Bahçene sıcak bir tüy bırakıp geçen kuşlar. Kumsalın kayaların üstünde o koşuşlar Gene gözlerinde mi hâlâ gözlerinde mi? Orda deniz coşkun mu sesinin ahenginde..

Necip Fazıl HAYAT. tahta havanlar.122 . o ateş rengi kapanan gözlere sor! Perdeler. Öyle hisli bir dunum yüzer ki havasında. Biraz evvel o yerden bir İcadın çıkmış kadar. Kızıl. 28 Mart. 1929. Gerisinde akşamlar. c. yangınlar. Mazgallı taş odanın siyah perdeleri var. Dövülür mahzenlerde büyük.410 ODALARIM Camekânlı odanın kızıl perdeleri var.5. nr. kıvılcımlar. s. Sarmaşıktı odanın yeşil perdeleri var.4 . Yeşil. bilezikler üstünde ilerliyor. doğan göz gibi bahamı ortasında. otsu dağların yüreği kadar siyah. Bir tokmak sedasıdır orda akşamla sabah. Siyah.

28 Mart. Belki tekrarladınız siz de bu mısraları. Hep aynı mısraları duydunuz bir teviye. 1929.8 . Bir akşam. Yahut bir yaz gecesi işittiniz balkondan. kaç sonbahar. Onu ya bir yas günü sahilde dinlediniz. nr. Her şeklalan bulutu benzetirken bir şeye. Sakın hatırlamayın bu eski şarkıları!. en sondan. c. seyrederken pencereden dağları. bir kelime.5. s. Gülün.122 . Bırakın basınızı sarsın başka bir tipi. Belki de bu şarkıyla bir sabah uyandınız. Bu gün içiniz yanmak istemezse bir daha. boğsun bu eski şarkıyı bir kahkaha. Son yapraklar üstünde ölen böcekler gibi. Onu her cins hâtıra gibi atın dışarı. Kim bilir. Kanatsız bir kelebek gibi yükseldi size. Bir şırıltıymış gibi damladı içinize.411 ESKİ ŞARKILAR Oltanızın ucunda esnerken bütün deniz. Sabri Esat HAYAT. Sanki bir sır halinde. yollarda yapayalnız.

Ellerim bir kanat gibi titrekti. değildi bildiğim dünya. ne var? Nedir şakağında bu beyaz saçlar? Sanki bayıltıp da. gençliğim kadar Büyük bir şey çaldı benden o rüya. 4 Nisan. s..123 .7 ..412 RUYA Uzun bir uykudan kalkıp bir sabah Baktım ki yepyeni.5. 1929. Sordum etrafıma: Ne oldu. Necip Fazıl HAYAT. Gençliğim geçen ev o değildi ah. nr. Bir his beni alıp aynaya çekti. c. Gördüğüm. odamda eşya. Tutmasam gözümden yaş inecekti. Ordaydı gecenin esrarı güya.

ısıttığın yerde dur. c. Gene öpsün o dudak…Sarsın o kol belini! Eşiğinde canınla ödüyorsun ne olur Bir kadına inanmış olmanın bedelini Faruk Nafiz HAYAT.413 İNME Bir gün Uzak bir yolculuktan sonra nefes nefese Kalbimin çarpışını sofamda sayacağım Ömrümü vermek için ağzından çıkan sese Kapan sol elimle aralayacağım… Yabancı bir fısıltı söyleyecek adını Tanımadığın bir gülüş yükselecek içerde Vurur vurmaz duvara kapının kanadını Karşımda ürperecek halı. 1929.8 . s. 11 Nisan.5.124 . nr. sedir ve perde Korkma! Sana ne dil uzatır nede el kaldırırım Gözümü kan bürümüş diye benden çekinme Nasıl birden düşerse bir ağaca yıldırım Beni baştan aşağı çarpar o lahza inme Sakın kalma yerinden.

414 KIŞ BİTMEYECEK Mİ ? Her gün taze karları çiğnerken ayaklarım Bir dua gibi korkak titriyor dudaklarım Kış ne zaman dinecek. c. 1929. Ne zaman duyacağım dağların havasını? Ne zaman hissederek bir elin temasını Panjurlar bir göz gibi uykudan silinecek İstiyorum saksılar koyayım pencereye Kuşlar gelsin her sabah ellerimdeki yeme Kuşlar belki evime uğrayıp geçen kuşlar Her sabah serçelerin beklerken ölmesini Duyuyorum karların o çıkmayan sesini Yolda aç köpeklerden geliyor uluyuşlar Sırıttıkça bir kafa tası gibi her gece Günler beyaz bir şerit halinde eklendikçe Çöküyor içerime bir mezarlığın kışı Bir sıcak şurup gibi güneşten tatmak için Ihlamurlar altına serilip yatmak için Bahara istiyorum bir mezardan çıkışı Sabri Esat HAYAT. kış ne zaman dinecek.5. 11 Nisan. nr.13 . s.124 .

1929. Kamışlarla çizilmiş bir aynada gölgemiz... Karşımızda nehirle kucaklaşan bir deniz.. Bu nurdan ve çamurdan ovayı bırakarak Sürdük atlarımızı kısıl denize doğru. Hâlâ orda. c.. Suların üzerinde her sazlık birer ada. s.125 . Bu. Bacakları çırçıplak. göz yaşı çamurlara akarak. 18 Nisan. Bacakları çırçıplak.. nr. akşamdan. Gözlerimiz.. uzun bir ova ki karlı dağlardan ıssız. sıtmalı bir köylü kız..15 . İzimizden fışkıran sulara dalan yolcu..5. sıtmalı bir köylü kız Bu bataklık içinde güneşle bir arada. Bataklıkta güneşle birlikte kalan yolcu.. Ömer Bedrettin HAYAT.415 BATAKLIK GÜNEŞLERİ Kuyrukları düğümlü atlarımız çamurda. süzülen ince nurda. Kamışlarla çizilmiş bir aynada gölgemiz.

Ömer Bedrettin HAYAT.3 . c. s.. 1929.5.... 25 Nisan. nr.416 DAĞ ÇİLEKLERİ Irmağım tastı bugün. Fidanlar şaştı bugün: Gözümde yaştı bugün Gönlümün dilekleri.126 . Bu tufan yükselirken Hep sizi düşündüm ben: Daha mı ince sizden Bir kızın bilekleri? Büyük çamlar yıkarak Denize koşan ırmak Size nasıl kıyacak Kızıl dağ çilekleri.

ah! Dağlara. Yıllanmış bir sevginin acısını çekerdim.. Zindan duvarlarını aşan mahpuslar gibi Sen de tırmanmalısın dağlara. Mademki düştü gönlün bu kara sevdalara. Mademki gökler sana kanat açmış yar gibi. garipsin: Senin yurdun semalar. Yeis bir yılan gibi sarıldı dizlerime. Nasıl ilerledikçe genişlerse dereler. Bir gün elbet düşerim sevgilimin eline. Bir kartal süzülerek uçtu benim yerime. sökülsün tırnaklarım. Avuçlarım kattasın. Aciz bir zincir gibi bağladı kollarımı.417 DAĞDAN İNEN Bağrımda kalmış gibi vurduğu kanlı hançer. tepeler.... Hangi dağın tepesi daha yakın göklere? Hey. .. yaklaşın! Yol verin hey kayalar! Dağ ses verdi çıkınca yolum en yüksek yere: Burdan daha göklere bin dağ boyunca yol var.. Dün kendime dedim ki: Ağlama böyle miskin. Her yerim parçalansa bir kalbimi saklarım.. * * * Son nefesle beraber vermek için eline. Yiğitsen boynundaki paslı zincirleri kır! Sen ki bir zindandasın zincirlisin..... Ben daha bir adıma sarf ederken varımı. derdin daüssıladır.. İçimde günden güne uzandı gitti derdim.

bağlı.418 Zincirli.126 . Vasfi Mahir HAYAT. c. nr...5. dertli gene zindana girdim: İndim tekrar çıktığını bu ıstırap dağını. İki kanat uğruna bin kere can verirdim Ruhumun bir kuş gibi bilsem uçacağını.1929. 25 Nisan.5 . s.

Tik-tak. Tik-tak. Bırak tüllerini..... Tik-tak. Yaşar Nabi HAYAT. Tik-tak. Bu ateş ne olsa.. Bir yolda karışan. muhakkak Bir gün ellerinde kırılacağım. Bir kucak alev ol.. Tık-tak. gel çırılçıplak. kollarıma ak : Ben bu kan selinde boğulacağım. Tik-tak. biraz daha yak. Tik-tak.7 ... 1929... Tik –tak. Tik-tak. İçimde çırpınan bu ses dinle bak. diyor. Yanan kalbim gibi vücudun sıcak. Yumuşak başını göğsüme bırak. 25 Nisan.. Benim filizlerle dolu kucağım. bizi saracak: Sen karşımda hızla yanan bir ocak... Mademki zavallı bir oyuncağım. iki sel olsak.419 SAAT Tik-tak.... Biraz daha yaklaş. c. Böyle kurulurken.5.. Yakan bir güneşsin kalsan da uzak.. Tik-tak.. Tik-tak.126 . Tik-tak... s.. Tik-tak.. Avuçlarım kadar göğsün yuvarlak. Kül olsam yanmaktan kurtulacağım. Tik-tak. nr. Tik-tak...

ne de altında vardır O açılmış yelkenler. güler. Sular. hurda çürüyen kirli bir canavardır.126 .10 . o kapanmış yelkenler. nr. Çağırır bağlı duran dün kayıklar ilkönce Gerilmiş eller gibi çırpınan yosunları. İşte ölü suları böyle sürükler kanal. s. Sormayın ne üstünde.1928 Sabri Esat HAYAT. eteklerinde hem ağlaşır. Sular. köprüler: Uzakta bir fenerin parçalanır damarı. Sakın kendilerini suya bırakmasınlar.420 KANAL Evlerden suya doğru ağaçlar fışkırınca. 25 Nisan. En diplerde kaybolur bir geminin çıkrığı. Gölgede. c. Denizi. Nasıl kimse duymazsa uzak bir hıçkırığı. hem. Köprüye yaslanıp ta kanala bakmasınlar. benim gibi içinde hissedenler! Dijon : 4 . kıyı kıyı esmerleşir bir sandal. Panjurlardan bir ışık yağmuru dökülünce.5. akislerini parça parça kırınca.12 . Camlar. 1929. Donuk bir taş rengiyle uyanınca.

O. Kıvılcımlı gözünü daldırıyor engine... Bu sevdanın sonuna allar vakıf oldular Hepsi: «Fatma bizimle kaçar..14 . s. Taha Ay HAYAT.. çeşmeye gelince oluktan taşar sular.5. nr. Ah bazen rast gelince cinnetle sevdiğine Kalbi pat pat vuruyor dar göğsü genişliyor..126 .. Ninesi sabahleyin bulmayınca koynunda İşlediği çevreyi dedik dedik dişliyor.» diye kişniyor… Kızın kanı kaynadı bu bekleme sonunda Bu gece dağa kaçlı bir yiğitin omzunda. Fatma’nın sevgisini hissediyor kuzular. 25 Nisan.421 FATMA’NIN DERDİ Fatma kayaya çıkmış çevre işliyor yine. c. 1929..

nr. Ellerim. c. küflü bir saatin kadranı: Bir gözyaşı halinde aksediyor ormanı Yaşlı bîr alın gibi çizgi çizgi olan su. Tahta salipler gibi dalların uçlarında. geçen yazdan kalma birer pelerin.3 . İçinde saçlarından bağlanmış bir canavar. Gölgeler. 2 Mayıs. rutubetin serin avuçlarında. Öyle bir canavar ki tasları kemiriyor! Sabri Esat HAYAT. Bana dilsiz yosunlar uzatıyor elini. s. Üstüne dökülüyor taştan kanepelerin.5. Canlandı sanıyorum bir kadın heykelini.127 . 1929. Sanki bir tüy düşüyor her kanat silkinişte. Unutulmuş bir kuştan bir haykırış geldikçe. karanlık kesilince dört duvar.422 ORMANIN CANAVARLARI Havuz: yemyeşil. Tabutuna konulan bir ölü terlemiş de Geliyor ağaçlardan ıslak odun kokusu. Havuzdan bir kurbağa taşlara yükseldikçe. Uyanıyor. Gezen ormanın ruhu içerime giriyor.

127 . Dünyada çektiğimi unutabilmem için. vermişin insan şekli çamura. 2 Mayıs. Bu zindandan yolumuz nasıl çıkardı nura?. İsa neden babasız? Bir kavın için dünyayı neden verdin yağmura? Haklıdır varlığından kaldım olmazsa emin. Haykırdıkça elâlem karşında kâfir diye Gece sabaha kadar ağladım hak bir diye. Kâfirim: her kâfiri attığın cehennemin. Baktım: varlığımızın en sonu bir mezardı. yedi kat arşı Sen yaratmış. dedim. bütün şaşırdığımız: Bir peygamber doğursun neden bir kimsesiz kız? Musa nedendi katil. Çocukken dinlemiştim: yeri. Tanrım mükâfatını gönderecektir diye Her nem varsa harcadım hepsini bu uğura. Nurun gözümde artık yavaş yavaş karardı. Omuz silkersem eğer böyle her itirafa Bari şu sırrı anlat hakta benden tarafa: Derinliğinde cihan barındıran bu kafa Bir gün nasıl olup da girecek bir çukura?.. s. Gün geçtikçe içimi yeni bir şüphe sardı. Zaten sendendir.423 BENDEN ALLAH’ A Kurbağalar çaldı da dün bir cenaze marşı Biraz seni düşündüm gece mehtaba karşı. 1929. c. nr.13 .. Vasfi Mahir HAYAT. Yaksın beni ateşten ateşe vura vura.5.

9 Mayıs. c. Geçene öz yolcusu Gibi bakar. nr..128 .424 ÖYLE BİR SOKAK Kİ BU Öyle bir sokak ki bu Her kapıda bir kadın. s. Necip Fazıl HAYAT..5 . 1929..5. Ve kalbin sana sorar: Bakıp geçmekte ne var? Sen de her insan kadar Onlara aşinasın. anladın..

dudağının nemini baygın esen Bir yel gibi getirsin dudağına nefesin. Günle beraber yanmış.128 . istersen.. Ve istersen bir günlük doğan bir böcek gibi. yahut çevir başını. nr.5.. ılık rayihanla sin. bir gül hazzıyla ensen Nefesinin altında bir tüy gibi ürpersin. Yalnız gösterme bana gözlerinin yaşını.. Baş döndüren ve yeşil. Ah. günle sönecek gibi Yarını hiç düşünme. Koyu renginle değil.. Yaşar Nabi HAYAT. s. yeşil denizlerin sen. İstersen. 9 Mayıs. Yalnız çevir başını yahut gözlerini yum. 1929. c. Yalnız gözlerini yum.425 24 MART Odama akşam gibi. ben de düşünmüyorum.16 . İstersen beyaz bir gül. akşam gibi. Karanlık kuyulara bakmaktan ürküyorum. yeşil denizlerin sen ki en derinisin..

s. Baygın ufuklar. 1929. Tarar. Bir tül içinde Bak «Çatalkaya» «Karşıyaka’ya» Ay doğmuş erken. Güneş erirken! Başka bir zevk bulurum ben Bugün de yarın da İzmir akşamlarında.19 . İzmir akşamlarında! Rıfat Necdet HAYAT. mor. 9 Mayıs. lekesiz O güzel deniz Yeşil. Şimdi uykusu Biten bir günün. Okşar ve güler.426 İZMİR AKŞAMLARI — Rıdvan Nafiz Beye — Engin. Akşam üstünün! Sahile in de. sarı Yüksek dağları. c. var Sahiller dantel. nr. Ne renk. ahenk. örgüler. Akşamın tel tel Saçlarını su.5.128 .

427

AHENK Sesimi çalıp ta götürse rüzgâr, Versem gözlerimi bir keskin renge. İçimde bir mahşer uğultusu var, Ruhumdur çağıran tenimi cenge. Gösterim bir çukur, dilim kör düğüm. Yürüyen bir ışık olsa gördüğüm. Mermer bir kabuğa girip ördüğüm. Kapansam içimden gelen ahenge... Necip Fazıl

HAYAT, c.5, nr.129 , 16 Mayıs, 1929, s.3

428

MEZARLIK AĞAÇLARI Yedi yayla kızının çelikten baltaları Irmağa aksederek yükselince yukarı Taşların, toprakların üstüne serildiler Mezarlık ağaçları... Binlerce ölü gören, bir tek balta görmeyen, Uzun sırat köprüsü bizden yapılır diyen Mezarlık, ağaçları... Ömer Bedrettin

HAYAT, c.5, nr.129 , 16 Mayıs, 1929, s.3

429

AZAP Nasıl şiire kalbolsun içimdeki azabım. Keskin bir zehir gibi süzülen ıstırabım Damarımdaki kanda eriyor damla damla.. Ne yazık bile bile kör olacaksa ruhum, Attığım her hatvayı selâmlarsa uçurum Kim tahammül edecek böyle acı hayata? On sekiz yıl yaşadı sevincim dar göğsümde, Nihayet o da bugün can veriyor önümde Yerini başkasına terk etti ağır ağır... Gençken içi ihtiyar olmak ne kadar acı.. Bu asabın yegâne kullandığım ilâcı Son günlerde tükenen gözlerimin yaşıdır... Taha Ay

HAYAT, c.5, nr.129 , 16 Mayıs, 1929, s.5

430

KİTAPLARIMLA Ben sizden ne istedim, sis bana ne verdiniz? Her biriniz bir parça teselli ederdiniz! Sizler şimdi bir kule, ben sizin bekçinizim, Hani başka yolcular, bu izler benim izim. Yolunuzda tükettim ömrümü yudum yudum. Sonra, dönüp kendimi izlerimde okudum. Bana beni vermeyen sayfayı yakıyorum, Hayata bakıyorum, hayata bakıyorum! Rıfat Necdet

HAYAT, c.5, nr.129 , 16 Mayıs, 1929, s.16

431

ÇAY Şeklalır semaverde Gümüşten, şeffaf bir sır. Porselen, kadehlerde Süzülmüş renk ve ıtır. Kırpık kirpikleri yaş İki çift göz, iki baş Odada tatlı, yavaş Bir sesle mırıldanır. İşlemeli bir perde Ağır ağır iner de Düğümlenir içerde Okunmayan bir satır. Hamit Macit

HAYAT, c.5, nr.129 , 16 Mayıs, 1929, s.16

432

KAR ALTINDA KALANLAR Bu yılda beyaz açtı, bahtınızın gülleri Gözünüzün yaşıyla doldurun «keşkül»leri Ellerin verdiğini köpeklere atmış!. Ne tanr.ı korur sizi, ne gökler size acır.. Örtülünce kapılar her akşam gıcır gıcır, Yatınız sokaklara.. Ah!. Upuzun yatınız!.. Isıtmak isterseniz göğsünüzde alkanı, Çekiniz üstünüze bu bembeyaz yorganı.. Korkmayın çatırdasın, çatırdasın bu gökler... Doymadan bir hayata.. Girmeden bir bahara; Kış olan ömrünüzü, gömünüz haydi kara!, Ağlaşsın başınızda fırtınayla köpekler.. Rıza Polat

HAYAT, c.5, nr.129 , 16 Mayıs, 1929, s.18

433

YAĞMUR Koşun koşun damlalar Camda yuvarlanmaya. Ve başlasın kargalar Damı gagalamaya. Sen uyukla odanda. Lamba bir yanda, Değmem ellerin kanda. Olsa da uyanmaya... Necip Fazıl

HAYAT, c.5, nr.130 , 23 Mayıs, 1929, s.2

434

TRENİN FENERLERİ Nasıl dokunulursa kulağıma bir tüyle Camda bir sinek gibi, uzak bir gürültüyle Geçiyor pencerenin karşısından tirenler. Duman, yelken halinde açılınca damlarda, Suda halkalar gibi genişliyor camlarda Sokakta konuşanlar, evlerden ses verenler. Böyle uzaklaştıkça katar bir duman saçıp. Seyretmek istiyorum panjurlarını açıp Bembeyaz kanatlarla odamın doluşunu. Başım, avuçlarımda, dirseklerim, masada. İçimde duyuyorum, raylar hıçkırmasa da, Simsiyah, bir tirenin hızla kayboluşunu. Çığlığını derinden derine işittikçe. Tanıyorum nihayet bu geçişi iyice; Nedendir biliyorum şakaklarımın teri. Raylar, bunlar alnımda yer eden kırışıklar; İki ölü göz gibi aynadaki ışıklar, İçimden geçen siyah katarın fenerleri. Sabri Esat

HAYAT, c.5, nr.130 , 23 Mayıs, 1929, s.18

435

HEYKELİN KARŞISINDA Gezdikçe her dudakta sen uzaktan uzağa Önünde haykırırını ben derinden derine. Adı ömründe bir gün bir kalbe, bir dudağa Girmeyen kimsesizler kapanır mermerine... Kimdir sana bağlayan böyle hür bir milleti: Dizlerinde gönüller sanki çiçek demeti. Peygamber Tanrısına duymadı bu hasreti, Vermedi bu kudreti Tanrı Peygamberine... Hangi kandır demirden nabzında böyle vuran? Hangi rüzgâr bu sönmüş ateşi tutuşturan? Kuşların çıkmadığı dağlara, ordu kuran Cihangirler sürünür senin eteklerine... Çözdüğün gün boynuma halkalanan düğümü Anladım bir mezardan hayata döndüğümü. Yalnız senin karşında duydum küçüklüğümü: Benzedi ıstırabım Allah’ın kederine... Kahramanlar keder mi hissederler zaferden? Sana bu hıçkırıklar, şairim, geldi nerden? Sen ki ömründe bir gün ağlamadın kederden Neden düştü iki yaş göğsünün üzerine?.. Alnımda bin acının zehri bıraksa da iz Bana yaş döktüren şey ne kederdir ne aciz: Bizim erir güneşin önünde gözlerimiz, Bazen sevinç ağlatır bizi keder yerine... Vasfi Mahir HAYAT, c.5, nr.131 , 30 Mayıs, 1929, s.2

436

YILLARIMLA Dünden geldin bugüne, gidiyorum yarına Düşünürken acırım ömrümün yıllarına! O yıllar ki bir lâhza benimle bir olmadı, Ben yürüdüm o durdu; yoruldum, yorulmadı. Bir aşılmaz dağ gibi her biri yol üstünde, Belki bir yol verecek, bana bittiğim günde! Rıfat Necdet

HAYAT, c.5, nr.131 , 30 Mayıs, 1929, s.14

437

YILDIZLI BİR GECEDE... Sema bize seslenir: Kalma gel, işkencede, Ruhunuz ebededir Duyarız bir hecede. Ömür ki bir kurak çöl, Onu tek bir güne böl, Şebnem gibi doğ ve öl Yıldızlı bir gecede... Necip Fazıl

HAYAT, c.5, nr.131 , 30 Mayıs, 1929, s.16

438

GECE Baskına uğramış gibi irkildim, Dedim ki; odamda gezinen kimdir? Kararan batıyı görünce bildim: Bu benim teklifsiz misafirimdir. Kırları sarınca aksam serini O yalnız kalmasın diye, durmadan, Kapımda gölgeden eteklerini Sürüye sürüye girer, vurmadan. Dostların sırtı pek, elin karnı tok; Gel kara yoldaşım, kara yoldaşım, Gurbette kalanı arar sorar yok, Sen garip dostunu ara yoldaşım. Necmettin Halil

HAYAT, c.5, nr.131 , 30 Mayıs, 1929, s.18

439

MASLUP Bu kadar merak vermez poker yahut bakar Ne kışa bakar âlem ne soğuğa, ne kara Böyle bir şey görmenin olunca ihtimali... Dişlerin arasında kırmızı bir cıgara: Dilini çıkarmışsın görmüş gibi bu hali; Âlem bakmış bakar a, dilin çıkmış çıkar a... Şehir lâzım değil mi baştan başa donansın: Farzet ki sen zaferden dönen bir kahramansın. Ve hepsine gururla bakıyorsun yukardan... Heykelini yapacak sokak piçleri kardan,, Mermerden olsa deme bu da beyaz ne çıkar. Sen, yalnız dua et ki yağsın, gene bugün kar... Madem ki basılacak bir kaç omuz yok, emi, Biraz daha yüksekten görmek için âlemi Eline al ipini kendin biraz daha çek.. Toprağa bağlandıkça yelle edilmez yarış, Ne var yerden ayağın yükselmişle bir karış; Adam sen de, çarığın bari eskimeyecek.., Yaşar Nabi

HAYAT, c.5, nr.132 , 6 Haziran, 1929, s.17

440

YUMRUĞUNU ISIRAN ADAM Bu akşam da erkenden yandı elektrikler Karşı evin perdesi aralık camlarında; Senin de aydınlandı bahçende çitlembikler. Nasıl pul pul yanarsa kâğıt fenerler birden. Öyle bir ışık gezdi komşunun camlarında; Senin de ışıldadı parmaklığın demirden. Nasıl konuşuyorsa- komşun çiçekleriyle, Yağmurdan sonra nasıl kımıldarsa yapraklar. Senin de için yandı ateş böcekleriyle. Alnın cama dayalı, çiziyorsun buğudan, Kuşlar, ders isimleri, şekiller, yuvarlaklar; Bir gözden damla damla yaşlar akıyor sudan. Uzansan koltuğuna; bu bakış çok yorucu; Başka bir pırıltı var gözlerinin ferinde. Vurma cama, kesilir parmaklarının ucu. Gösterme çılgın gibi böyle duyduklarını; Eğer rahat değilse ellerin ceplerinde, Isır yumruklarını! Isır yumruklarını! Sabri Esat

HAYAT, c.5, nr.132 , 6 Haziran, 1929, s.17

441

NOKTÜRN I Kalbim bir güldür ki gündüzler ölgün, Onu açın, onu açın geceler. Beni yad edermiş gibi bütün gün Ötün kulağımda, çın... çın... geceler. Geceler çekmeyin benimçin hüzün, Gelin siz, ruhumu tenimden süzün; Bırakın nâşımı yerde gündüzün Gölgemi alın da kaçın geceler... Necip Fazıl

HAYAT, c.5, nr.132 , 6 Haziran,1929, s.17

442

NOKTÜRN II İnsanlar içinde en yalnız insan! Düşün, taş duvara başın gömülü. Ve kapan sükûta, granitten, taştan Mazgallı bir kale gibi örülü. Gözünü tavandan ayırma, ki sen, Üşürsün, gölgeni yerde görürsen; Dikilir karşına, mumu söndürsen Ölüler içinde en yalnız ölü... Necip Fazıl

HAYAT, c.5, nr.133 , 13 Haziran, 1929, s.5

443

ÖĞLE SICAĞI Kurşundan oluklarda ağdalaşırken öyle, Bir mendil kadar geniş parka girerek böyle Bekliyorum saatin ikiyi çalmasını. Nasıl beyaz leylekler toplanırsa bir damda Bir sıcak manto gibi duyuyorum arkamda Güneş yüklü dalların yere alçalmasını. Çeşmeden su içiyor bir serçe yudum, yudum; Nihayet aynı sesle yolda çıtırdıyor kum; Aynı sakin adımlar yaklaşıyor sıraya. Uzaktan tanıyorum bu tez ayak sesini; Bir ince duman gibi beyaz elbisesini Gözlerim yorgun, yorgun başlıyor aramaya. Biliyorum ki şimdi yanıma oturacak; Güneşe bırakılmış yapraklar kadar sıcak Elleri ellerimde yanacak bir saniye. Sonra birer tarafa gidecek gözlerimiz; Ve nihayet çocuklar gibi esneyeceğiz Aynı sesle: «Bugün de hava ne sıcak!» diye... Sabri Esat

HAYAT, c.5, nr.133 , 13 Haziran, 1929, s.7

444

ODA I Ayna, bir kuyu ağzı gibi duvarda, Gölgem, bir ağaçlıklı yolda yürüyor gibi İçinde adım adım benden uzaklaşmada. Nasıl bir kan damlası perdede genişlerse. -Bir el cama bir kızıl boya sürüyor gibiİçinde şeklalıyor narçiçeği bir terse. Paravana tüneyen Japon bülbüllerinden, Kadife bir şezlongun yamyassı güllerinden Bir fısıltı duyuyor gibiyim bu akşam da. Bir köşeyi dönüyor aynada adımlarım Ve yine görünüyor aynada adımlarım. Serseri bir kırlangıç nasıl gezerse camda. Dışarıda yaz, hafifçe sallanan bir yelpaze; Gölgeler yere doğru sarkan bir dut ağacı; Rutubet, yarı kesik bir turunç gibi taze. Aynada kayboluyor gölgemin Son çizgisi; Odada, halı gibi bütün bir günün isi, İçimde, bir şamdanı üflemek ihtiyacı.. II Nasıl havalanırsa bir yumak tüy rüzgârla, Kırlardaymışız gibi halıların üstünde Seni kovalıyorum çırçıplak ayaklarla. Pancurdan iplik iplik sızan öğle bugün de Perdeye damla damla düşüyor gibi ılık; Senin de gözlerinde eriyor bir tatlılık.

445

Esniyor tozlu yollar, evler, kilise ve çan.. Karşı damda bir kedi gölgede pinekliyor, Karşı damda bir kedi saatleri bekliyor. Duvarlar beyazlıktan genişledikçe böyle, Dizlerine düşüyor halsiz kaldığın zaman Sıcak bir havlı gibi omuzlarından öğle. Dakikalar oluktan damlayan sular gibi, Akıyor ağır ağır üstüne gölgelerin.. Şimdi, gök daha mavi, sokaklar daha serin. Şehirden yükseliyor ve öğle buğular gibi.. Sense parmaklarımı alnında duya duya Dalıyorsun yeniden dizlerimde uykuya Sabri Esat

HAYAT, c.5, nr.135 , 27 Haziran, 1929, s.15

446

SAHNE Ne kendileri bilir, ne başkaları bilir; Verilse verilse, kırk elli oyun verilir, Bu kübik dekorları değişmeyen sahnede.

Oynayan da sizsiniz, seyir ede ede oyunu: Burda tam, üç yüz altmış beş perdedir bir oyun; Bu kübik dekorları değişmeyen sahnede... Her taraf, pul, renk renk, ışıl ışıl yanıyor; Özene bezene bir komedi oynanıyor; Bu kübik dekorları değişmeyen sahnede. Kimisinin gözleri birer yumrudur mosmor; Bu tarafta adamlar gülmekten katılıyor; Bu kübik dekorları değişmeyen sahnede, Bir öpülür şey olsa gezmezken böyle yerde; Alkışlarız, bir aktör bir ayağı öper de, Bu kübik dekorları değişmeyen sahnede. Bekle, ey kalbi parça parçam bekle, gelir gün, Bir gün, son perde iner: son perde iner bir gün Bu kübik dekorları değişmeyen sahnede... Fuat Ömer

HAYAT, c.5, nr.136 , 31Temmuz, 1929, s.10

447

ONUNLA BAŞ BAŞA Ben tâ bugüne kadar, hayatın yollarında, Etrafıma bakındım hep seni arar gibi; İşte en sonra sardım aşkımın kollarında, Taze gül bahçesini akşamlar sarar gibi! Başımda aklım sensin, sensin göğsümde gönlüm; Sevginden kuvvet alır hayata tahammülüm, Senden ayrı bağrıma nasıl dolmasın ölüm, Sanki sensiz yaşamak bir işe yarar gibi? Boş kalınca göğsümde sızlar başının yeri; Bir bakışın girince gözlerimden içeri Açar orda çitişmiş siyah düşünceleri, Gecenin saçlarını bir hilâl tarar gibi! Ankara 15.7.1926 Celal Sahir

HAYAT, c.5, nr.136 , 31Temmuz, 1929, s.13

448

SESİN ve RENGİN En güzel renklerini, kelebek, yaprak, çiçek, Toplanıp ta süzseler bir araya gelerek Güzellik imbiğinden Buna hatta güneşin huzmeleri karışsa, İlahın rengi bile bu renklerle barışsa... Hayır senin renginden Güzel bir renk olamaz Meleklerin gözyaşı göynüme dökülseler, Yüz bin çocuk önümde ağlasalar, gülsel Sükûnetin sesine İlahın nefesinden saadetler katılsa, Bu sesle sevgililer göğüslerden atılsa.. Senin bir nefesine Hiç biri denk olamaz! Çünkü sesin: mustarip gönüllerin sesidir; Çükü rengin: hayalin solmayan pembesidir... Gündüz

HAYAT, c.6, nr.137 , 15 Ağustos, 1929, s.8

449

OMUZDA GİDEN ADAM Biraz şu içerdeki piyanoyu kesin de, Ölüm döşeğimize yatarak dinleyelim: Çalıyor akşam çanı gâvur mahallesinde.. Kaybettim son nefeste bütün kârımı neden? Bir hesap vermek için alnıma gitti elim: Başımdır avucumda kalan yirmi seneden!,. * * * Akşam indi camlara bugün perde yerine; Bağırıp ölüyorum, içmeden bir yudum su, Böyle boş odalarda ben gerine gerine... Gölgeler inip çıktı bembeyaz duvarımda; Taşıdım yirmi sene bir yük gibi doğrusu, Ben, kendi çarmıhımı kendi omuzlarımda.. * * * Bakın beş on dakika perdenin arasından: Ölümün haşmetini belki fark edersiniz Şu giden cenazenin ağır manzarasından.. Bakın nasıl heybetli gidiyorum omuzda, Beni tanımasanız bir kahraman dersiniz: Bakın nasıl açıldı ahali yolumuzda.. * * * Her ölen bana biraz büyük gibi geliyor, Mutlaka yeni bir şey öğreniyor o yahu: Ölen bir parça daha omuzda yükseliyor... Bakın nasıl omzunu kıstı bir kişi yine; Bu akşam perde perde çekerek başımda "hu!” Saflar namaza durdu "er kişi niyetine”.. Bir çukurun başında oturacak ne vardır?

450

Yol mu yok ileriye, adamlar mı yoruldu?.. Selviler saçlarından asılmış kadınlardır.. ... Şu karşı tepedeki değirmen kanatları, Dün, gömülen güneşe dikilen bir put oldu; Bugün iki el gibi açılıyor yukarı., Cevdet Kudret

HAYAT, c.6, nr.137 , 15 Ağustos, 1929, s.9

451

SES Bir gönül hasretinden uzun sürdü yolumuz, Bitti çıra tutmaktan ormanlarda kolumuz.. Gecemiz, yıldızların görmediği bir gece; İslenmiş elimizde alevler titredikçe, Çırpınan gönlümüzü bir karanlık sarıyor. Solgun dudaklarımız rüzgâra yalvarıyor: Denizlere dökülmüş bu gecenin yıldızı, Yolcular dostu rüzgâr, söndürme çıramızı!.. Her ağaç gözümüzde büyüyen bir hayalet, Dilimizde gâh dua, gâh çılgınca bir lanet, Korkarak yürüyoruz, işte hâlâ o orman! Yürüyoruz gülmeden, bir türkü çağırmadan. Bir gönül hasretinden uzun sürdü yolumuz, Bitti çıra tutmaktan ormanlarda kolumuz... Tıkanırken böylece göğsümüzde her nefes, Karanlık ruhumuzda çınladı uzak bir ses.. O anda, yıldız oldu sanki bütün gök yüzü, Bu sesle parlatarak ümitten bir gündüzü Bir nura koşar gibi koşuyorduk üç yolcu, Ta uzaktan havlayan köpek sesine doğru... Ömer Bedrettin

HAYAT, c.6, nr.138 , 1 Eylül, 1929, s.11

452

SON HATIRA Adını ellerimle çizdim altın kumlara, Küçülen gözlerimde kurudu son damla yaş. Kumsal, deniz, sal, rüzgâr, senden ne son hatıra, Benden de sana beyaz, bembeyaz bir soğuk taş! İşte rüzgâr esiyor... Dalgalar coştu gene.. Kumlara işlediğim hayalin de kayboldu. "Nerde?,, diye yanarken ben derinden derine Karşımda, solan yüzüm gibi, güneş de soldu. Dalgalar! sürükleyin beni de enginlere! Kumların arasında ben de bir parça taşım. "Ayrılmayız, beraber dalarız derinlere!„ Derken bıraktı, gitti elimi arkadaşım... Şükûfe Nihal

HAYAT, c.6, nr.139 , 15 Eylül, 1929, s.8

453

DİJON TRAMVAYLARI Dingilder rutubetli caddelerde yavaşça; Yolda bisikletlerle konuşur arkadaşça Oyuncak bir kurbağa gibi öten yayları. * Kaldırımda yürüyen yolcu ürkmesin diye, Öyle etrafı sarsmaz canıyla bir teviye, Çekinir kirletmekten pırıl pırıl rayları. * Sıkılırken arkada tıkırdayan zincirden Yolunu şaşıracak gibi utanır birden Önünde yükselince düklerin sarayları. * Kışın vatman yağmura açar şemsiyesini. Tahtalara sıkışmış bir böceğin sesini Yeniden canlandırır sıcakla yaz ayları. * Sahanlıkta tepinir parka giden yolcular; Önüne birikmişse kendinin ne suçu var Kıra çıkan izciler, cenaze alayları? * Şunu diyorlar ama, zannederim yalandır; "Her biri bir kocaman kibrit kutusundandır Dijon tramvayları, Dijon tramvayları!„ Dijon: Sabri Esat

HAYAT, c.6, nr.139 , 15 Eylül, 1929, s.8

454

ÂŞIK SAZI İLE Köye akşamlar indi, Kırda renkler silindi, Eşsiz kalan kuşların Yuvada ses dindi. Ay ışık vurdu koya, Kıyılar ova ova... Rüya gibi kayboldun, Görmedim doya doya. Öldürdü hasret yasın, Hangi dağ ardındasın? Korkarım, eşsiz sanıp. Seni eller almasın! Baktım sisli dağlara, Yüreğim yara vara: Senden haber getirsin, Sesini ver rüzgâra. Doldu, taştı kederim, Sensiz ne derbederim . Bir gün dönüp gelmezsen Verem olur, giderim! Şükûfe Nihal

HAYAT, c.6, nr.139 , 15 Eylül, 1929, s.10

Kaç açın acısını benliğimde uyuttum. 1929.. 15 Eylül. doyarım? * Bir gün elbet dönersin.6. nr. * Bugün senin uğrana kaç çocuğu unuttum. İffet Halim HAYAT. Hançerle oyar gibi kalbimi göz göz açtın. c. Ardında göz yaşlarım sel oldu.. Bin bir emel içimde perişan.. s.139 . sebil oldu. * On saat sana yanmak on işimi kületti! Ne ettise bana hep bu arsız gönül etti! Senden öç almağa ben nasıl kanar. sefil oldu.455 KİN Canıma kıyar gibi dağ dağ ardına kaçtın. Sana gönül çekmekten elbet şaşılmaz değil. O gün beni kör eden gözlerini oyarım!.10 . dağlar aşılmaz değil.

sev. sarıl ve göster cihana bir mucize: Verem değil.456 SON GÜN ÜMİDİ Uzun kirpiklerimin gölgesi gözlerimin Fersiz ışıklarını eritir damla damla.6. Beni görünce her göz kapanıp ıslanıyor. için için. sevgilisiz sanıyor.. ben onun benimçin yalvaran nefesinden Duyuyorum en acı ve sonsuz ayrılığı. s. göğsümü emellerim yiyorlar. 15 Eylül. Her nefes bir parçası koparda ciğerimin Dudağımdan dökülür adın bir parça kanla! Pembe emellerinin yüzümdeki aksinden Bir teselli bekliyor annemin hıçkırığı: Ah. nr. Gündüz HAYAT. 1929. Gah kapanır gözlerim yüzünü görmek için. Üçüncü devredeyim. Gel de mes'ut öleyim. "Pek genç ölüm yakışmaz buna..21 .139 . doktor yanar bu acze. son günümün ümidi!... Gah açılır dudağım adınla titreyerek. c. Rabbim!” diyerek Annem ağlar oğluna. Ölüm yakın diyarlar! Gel. Senin güzel gözünü uyku mu perdeledi? Herkes beni sevgisiz. karşımda ağlıyor Azrail. Bak.

Dünyada tek olanlar ömrün kederindedir. Ölmeden en sert taşı sökecektir bileğin. Ben de gitsem daha var sonu gelmez dalgalar. c. dalgalar. üzerindedir. Biz o ateşleriz ki bir söner bin bir yanar. Kesemezler yolumu: Karşı çıkar mezarım.. dağları. biz dalgasız arkadaş Gam yeme gittiğine Gidenler gelir yine: Dalgalar dönmek için Böyle gider engine. varsa. dalgalar ve dalgalar Yıkacağız dağları.140 . senin bu işte ne var düşüneceğin: Sen gidersen ben varım Candan gönülden varım. Senin.. 1929. s. Onlar dağsa ne çıkar. Bir gün elbet onların düşecek başına kar.6. Bizim omuzlarımız tutacak semaları. nr. ah dağları. Biz dalgalar. Saadet bu toprağın.6 . 30 Eylül.457 DAĞLAR ve DALGALAR Dalgalar sıra sıra ettikçe böyle akın Bugün değilse yarın bağrını yırtacak taş Murada erişmemiz bizim de elbet yakın. Vasfi Mahir HAYAT..

. * Zindanda cayır cayır yanan bir kor yığını Karşısında.. ne de su. Kızıllaştı. elinde kürek. 30 Eylül.. Şükûfe Nihal HAYAT. değişti karaltı birdenbire. İçinde ne hava var. o gayyayı gördüm ben... "Zebani” dediklerin. derinden yumurtalar: Burası bir yeraltı.. * Ateşçi o Gayya da tutuşurken bütün gün.. Gayyaların önünde bir an ürperin.. “vapur amelesi”dir. Aldığı para ile doymuyor karnı bile. derin bir cehennemdi.. Gözümüzde bir Gayya tutuştu gire gire. c.458 GAYYAYI GÖRDÜM Dar. * Dadıdan dinleyerek.17 . Temiz havalı. iki zebani.140 . serin güvertelerden inin. nr. sinin!.. Lâkin bu cehennemin günahkârları hani? Ateşe hız veren de yanan da kendisidir. Girinti çıkıntılar. hocadan işiterek Çocukken rüyamıza giren “Gayya kuyusu” Tıpkı böyle karanlık. koyulan bir karaltı.. s. Mezarda yeni çıkmış bir iskelet halinde Ateşe hız veriyor terini sile sile!. Ve bilmem nasıl baktım bakışlarım sönmeden!.6. 1929. ince bir merdiven. bir daha ve bir daha. İşte o cehennemi. İndikçe derinleşen. Durmadan hız veriyor bu kocaman ateşe.. ne güneş var. burası bir yeraltı..

Ömer Bedrettin HAYAT. köpük sütunlarıyla. Durgun. uzak limon bahçelerinden Yaprakları titreterek heybetle geçen. Boşalıyor yatağından bir koca ırmak. c.459 ŞARLAK Işıldayan billur.. 15Teşrin-i evvel. 1929. s. Buzlu yayla sularının korkunç yası bu.141 . Sanki dağdan uçuruma atlıyor Şarlak.... * Geceleri. harap bir değirmen çökmüş kenarda. tatlı bir ahengin çıldırması bu. * Issız. engin denizlerin tahassürü var.6. nr. Kanlı gözler gibi dönen şu girdaplarda Coşkun. Bu derinden gürleyişi dağıtır rüzgâr. Baş döndüren gür sesiyle coşup taşarak Yatağından uçuruma atlıyor Şarlak.5 . * Korku sinmiş etraftaki her yeşil dala. * Eşsiz gezen kaplanların gür sesi değil.

7 . Biz üstünde hasretle yanıp kavruluyorken Sen toprağın altında yat. 1929. Bir parlak yıldızıydın erişilmez göklerin. .6. * Seni toprağa vermek. doğruluğa baş eydin. Damarlarında gezen coşkun asil bir kandı. Bir kan ki senelerce vatan aşkıyla yandı. “Başı göklere değen bir ulu çınar gibi” Devrilirken toprağı karıştırdı kökleri. uyu serin serin! Halide Nusrat HAYAT. s. c. . * Hisli her yürek seni bin bir acıyla andı . daima yüksekteydin. Hepimizden yüksektin. * O gürleyen sesinle bir coşkun şelaleydin. . nr. Ne mutlu ki böyle bir acıyı taDamatın sen. Sen yalnız hakka tapan. ne acıdır bu bilsen. 15 Teşrin-i evvel.460 DEVRİLEN ÇINAR Bir uzun iniltiyle çarptı yurdunun kalbi. .141 . Bu ölümün yaşıyla hıçkırdı derin derin. Ve tutuştu en küçük elemiyle bu yerin.

* * Çarpacak parmaklığa sedyeden taşan omzun. haydi. kapa kapını. Odanda dolaşacak ayak izleri kandan. * * Kapat eğer aralık kalmışsa. dostların varsa gidip çağırayım mı? Yoksa yavaş gitsinler diye bağırayım mı? Düşecek kaldırıma yanağından son yaşlar. Yarın seni bekçiler ayıracak evinden.461 İNTİHAR Göğsünde çarptığını duyunca bir çekicin. c. Yuvarlanan bir iplik yumağı kadar uzun. s. İstersen aç göğsünün delik kalan yerini. Komşuların duymasın. nr. * * Söyle. Çürük bir meyve gibi kanla dolunca için. gözlerini. Aç ta görsün yaranı evlerden taşan başlar.4. 1929. * * Yere düşünce vinçten kopmuş bir balya gibi. Ağzından iniltiler akacak salya gibi.11 . 15 Teşrin-i evvel. Dijon: 15. Hırsla kemireceksin bir bıçağın sapını.141 .6.929 Sabri Esat HAYAT. Bir damla kan inecek merdiveni arkandan. * * Ölü bir kurdu nasıl çıkarırlarsa inden.

4 . en fazla sevdiğimin! * Bu ölen bir ruh idi. şu yedi büyük günah! * Ardınca ağlaşıyor bir kafile genç kadın : Bunlar hep bu ölünün dul kalan emelleri. . bir fâninin varlığı. * Alayın arkasından. Hepsinin yüzü solgun. . ah. Şu melun yedi cellat. Bu ruh ölmeyecekti. s. nr. bu cenaze bana benden çok yakın. Rastladığı her şeyi dişleriyle kırarak. 29 Teşrin-i evvel.. berrak elleri. saçları darmadağın.ilerliyor yolunda .142 . 1929.462 BİR CENAZE ALAYI Yedi ifrite dönmüş yedi büyük günahın Omuzlarında giden bu tabut acep kimin ? Allah’ım. c. çılgınca haykırarak. Bu ruha ait olan ceset -iki kolunda İki iblis asılı.. Bu benim en kıymetli. Boşlukta çırpınıyor ince. Onu şimdi bekliyor yokluğun mezarlığı. Enis Behiç HAYAT. fakat öldürdüler.6.

.. . nr. yaradan dan elbet daha şuurlu !. duygulara kim açtı kalplere giden yolu ? . 29 Teşrin-i evvel. kalbim teessür dolu. c. Anlamaz duyduğumuz sevinci ve kederi. İki bin sene kâfi gelmemiş ki yasına Ben de durdum karşında. Şükûfe Nihal HAYAT. tesadüf.6. . 1929. Öldüren. yaptığı her eseri .463 FRİNE’NİN HEYKELİ ÖNÜNDE Güzelliğin oyulmuş bir mermer parçasına.. Seni büsbütün fena bulmaktan kurtaran el. Donmuş güzelliğini gösterse de bu heykel.10 ..142 . s. Yaradan ki.

İngiliz’in caddesi bir noktada tükendi. nr.. Hindistan’da Hintlinin yolu diken dikendi! Bir tarafta şalvarlı.. Çin işinden fincanlar. 1929. 29 Teşrin-i evvel.464 QUETTA ÇARŞISI Gür sesiyle bağırdı: "Tangavala. tanga.. kavuklu bin bir insan. neler.. Abanoz gergedanlar ve daha neler. Tangasını durdurdu ileride bir nefes. Sonra durdu yolcular bir resmin karşısında..10 . s. Türk olmak ne hoş şeymiş Quetta çarşısında! İffet Halim HAYAT. Sefilleşti sokaklar. besk„ Sarıklı arabacı dediğinden anladı.6. Gurbette birbirine sokulmuş iki yolcu Asfalttan sokakların üstünde yuvarlandı... Bir yanda halhalları gümüşten bir kuyumcu! Bir yanda (sarı) satan Japonyalı bir dükkân . Kuytu kuytu izbeler. Dünua’nın bir ucunda o varlığı duydular. c. sivrildi kaldırımlar.. Kavukluda binince arabası sallandı.. Fildişinden şeytanlar. daha daha izbeler..142 ...

Her kadın böyle çıktı yolundan ağır ağır… Korumak ister gibi uçurumdan canını Dünkü masuma açtım başımın zindanını. c. kulaklarımı sağır. nr.23 . 29 Teşrin-i evvel. Yaşayan putsun gene içimde saffetinle: Görmem artık. “Şimdi. s. her gece başka kollarda inle.142 . göğsümü ateşliyor her bağır. dedin.465 KÖR KUYU “Bana dün bir bakıştan çakan şimşek yeterdi. Gözlerimi körelttim. Kapadım kazma geçmez taşlarla dört yanını.6. Bugün en düşkünlere kardeş olsan da dinle. Duymam. her gün eşini başka bir adla çağır! Faruk Nafiz HAYAT.” Her kadın ilk aşığa kendini böyle verdi. 1929.

korkarım Düştüğü yerdesiniz. Acaba tütsü yaksam Görünür mü yüzünüz. son gün.2 Necip Fazıl . Bizden vefasız onlar' Biz nedamet çekeriz . 1929. Kim bilir nerdesiniz? Yıldızların. Acaba tütsü yaksam ? Siz benim yüzümsünüz Eğilip suya baksam Görünür mü yüzünüz ? Gitti bütün güzeller .466 GEÇEN DAKİKALARIM Kim bilir nerdesiniz Geçen dakikaların.143 . Aranızda verin yer Sararmış biri kaldı Biz nedamet çekeriz. 15 Teşrin-i sani. Giden geleni aldı . nr. Görüp' de dönmüyorlar. s. Geçen dakikalarım. Gitti bütün güzeller . Sararmış biri kaldı . çaresiz. c. Bizi. Bizden vefasız onlar. HAYAT.6.

467 EY AŞK! Sen eskiden gönülde yıllarca ve yıllarca Sönmez bir büyük yangın. bu gün mücevher hırsızısın Dün bir ilahe idin. "Fuzûlî Dîvânı”nda alev alev bir yandın. ne bir büyük rüyasın. o eski nura bedel. Zindandan bin teselli yaratırdı serabın. Yeni hayat gelirdi her kurumuş varlığa. sineler parça parça. Sen eskiden böyleydin. sanatkârın ruhunda ıstırabın. tüten bir yanardağdın. Gözyaşı dalga dalga. Bunlardan daha yüksek bir duyguydun. "Zühre” nin ümit ile parlattığı çerağdın. bu gün bir bar kızısın! . bunlardan daha güzel. Sen bugün. ey sen. Ey sen ki öz yürekten kopan yanık duaydın ! Dün bir define. pırıltılarla yağdın. Ey cihan ahenginin en güzel bülbül sesi ! Tanrı seninle açtı “tarihî mukaddes” Seninle doğdu Hüsn’ün ilâhî kasidesi: Sen güller. incilerle örülmüş bir mısradın. Sen bir “altın yağmur” dun. bir emel. Ne küçük bir buseden kızaran saf edasın! Bu gün sen ancak riya. Bir damla düşmüş olsan harap bir mezarlığa. ah. Ey sen. ey zavallı. hem ucuz bir riyasın. Bu günse kaldı ancak. Şairin. Feryatlarla yaşanan bir ulvî maceradan. ey aşk! Çağlayanda rübabın. Benzerdi verdiğin dert en hoş bahtiyarlığa.

. 1929.8 . Enis Behiç HAYAT. Ey Enis. Cazbant uğultusundan duyulmuyor feryadın . nr. s. Bir sinir gerginliği.468 Dün kalbe şeref. Üç kadeh içki. biraz ipek.143 . biraz pembe et. 15 Teşrin-i sani. anlatma ki hayalinden geçeni.6. bir ateşli titremek işte sen busun ! Artık ne yalvarma. bu gün vicdanda bir sızısın Sen ki behimiyetten ulviyete bir bağdın. ne emek! Bin bir fedakârlığa dün ne coşkun menbadın ! Geçmiş asırlardaki yüksekliğinle seni Anarak ağlıyorum boş yere mersiyeni. c.

nerdesin? Yolunda çektiğimi çiğnediğin yola sor. güzel çocuk. c. 15 Teşrin-i sani. . Yaşar gözümde aşkın bu gün gibi yarında. Ben çökerken içimden seni isteyen çocuk "Durma” kaç. nr. Kulaklarımda bir ses hanı o günkü sesin Aşkımın tellerini bugün de titretiyor.10 . Kuşlar bile yalvardım yerini söylemedi Yol gösterin dedikçe hep önüme durdular .6. Sakin artık vücudum aşkın emirlerini Tutamayacak kadar bitti düştüm buraya. Ben anne ölümüne inanmayan öksüzüm. Dereler ben geçerken coştular. Gündüz HAYAT. 1929. Geçtiğin dağlar beni geçirmek istemedi. Uzaktan seni bana vadeden pembe ufuk Yaklaşınca kararır aşkımın bahtı gibi. araya.469 TÜRKÇE Kanatlarım kırıldı hicran ufuklarında. kudurdular. der aşığın zor verilir nasibi . Artık yoruldum yeter.143 . s. Şimdi de sen sevdanın bu mukaddes yerini Bir türbe yapmak için bul araya. Sana benzer bir hayal görmedi hâlâ gözüm.

ister ol bir bar kızı. Şu köhne yeryüzünde bu kuvvet sana yeter... Sarsıyorsun ya bizim fâni varlığımızı. Saraylar kur ve yahut ülkeler yık. Hayır. ey aşk. Sen. ister bir İlahe. Çevirdim romantizmin kandilinden gözümü. Nedim'in duyduğusun. kim ne der! Nesilden nesle taşan. ihtiyar Akrizyus’un O tüvana kızını sardınsa bir devirde. İpek meltem eserken lâcivert açıklardan Nemize lâzım bizim geçmişin masalları!.. o füsunkâr buğusun: Fuzûlî'nin yandığı. hayır. olup sen nasıl esatirde Argos'taki hükümdar. . Bu günün güneşiyle seni seyrediyorum. ne nazsın!. Mest eden bir zelzele halindeki varlığın Gıdıkladıkça her an bütün hayat özümü Damarlarımda kanım kalbimden yığın yığın Fışkıran kıvılcımlar gibi aksın diyorum. ne riyasın. Bir "Altın yağmur. İster kalbe şeref ol. ister vicdanda sızı.. geri aldım sana fena sözümü. Bu gün de her güzelin yağıyorsun koynuna. Mukaddes Tarih seni nasıl yazarsa yazsın. durdurulmaz akınsın!. Kolların dolanmıştır her şairin boynuna. sen değişmedin. Bir hakikat var ki. ahi aynı güzel kadınsın!. bütün yapmacıklardan.470 EY AŞK! -2Yok. Seni kurtardık. Hür bir isteksin artık. Cennet meyvesi değil dudaklarda kızarsın! Bizler ki plaj yaptık yaldızlı kumsalları.

Enis Behiç HAYAT. ne de serap!. Etsin. valsteki heyecanın!.6. 1 Kanun-i evvel. Cazbanttaki kahkaha. c... s.2 ..471 Ne rüya.. nr.144 . kansın ve cansın!.. 1929.

Ne olur ölürse karda serçeler? Varsın dokunmasın kapıma kimse. İşlemez bir konsol saati gibi Hep aynı noktada duracak ibrem. hovarda. Havuz kenarında sonbahar günü Yapraktan kayıklar yüzerken suda. Ne var dökülürse saksıda çiçek.472 BEN Hep aynı gümüşten ellerle beni Sessiz okşayacak güneş baharda. Zamanın verdiği derin bir hazla Alnım çizgilerle öpüşmeyecek.6. nr. c. Bilmesinler burada ömür süren kim Bense kulak verip her uzak sese Her sabah sütçüyü bekleyeceğim. s. Ocağın başında kışın geçecek İskambil falıyla uzun geceler. Karlar yığılsa da etrafa asla Benim saçlarıma ak düşmeyecek! Sabri Esat HAYAT. Göreceğim günün döküldüğünü Gölgeye uzanmış yarı uykuda.7 . Böyle yaşayacağım yel değirmeni İşletenler gibi sade. 1 Kanun-i evvel. 1929.144 . Hayatım bir kuşun hayatı gibi Ne yeni bir sevinç. ne de bir elem.

473 NEREYE? Son gündü. darmadağındı. * Güneşi. Tabiat bozgundu. yaramaz. Dağılmış bitmişte yok haberimiz! Gelmişken kalbimiz çılgın.146 .. s.6. rengiyle bir yaz.2 . Estikçe yollarda uğuldayarak Dallarda hıçkırdı kavrulan bahar. çiçeği. * Kara bir sis perdeledi engini Ruhumuza bir ürperme sinerken Neden sonra çılgın rüzgâr dinerken Durmuş gördük arzın çarpan kalbini. Kuş tüyleri. yolumuz düştü ormana. Yolunu şaşırdı gölgelerimiz. coşkun akıp gider dereye Sularının her kıvrımı bir mezar. * Bir kan damlasıydı düşen her yaprak. Vadî gömülürken sise dumana Uçuşan kuşların sesi dargındı.c. * Baktık. 1929. nr. Savrulan bir alev ormanda rüzgâr. kuru yaprak yuvalar… "Ey güzel yaz bu yolculuk nereye? Şükûfe Nihal HAYAT. 30 Kanun-i sani.

gözleri ak bir fellah! Seni sevdim o sabah. İffet Halim HAYAT. c. O sabah gönlüm toydu. Kurum gibi derili.3 .6. yol yol çizgiler çekti... seni sevdim o sabah. Arap’ın ellerinde mum ışığı allandı Tutan Kamen’in ruhu duvarlarda uyandı! * Göz göz oyulmuş yerler. o sabah gönlüm toydu. Yol yol çizgiler çekti. * Eli kumun üstünde bir siyah örümcekti. 30 Kanun-i sani. Hınzır fellah o sabah gönlüme seni koydu. kapkaranlık simsiyah.. s.146 .474 TUTAN KAMEN’İN MEZARINDA Pırıl pırıl parladı ve pırıl pırıl yandı. nr. 1929. Örümcek elli Arap bahtımı çizecekti! * Çukurdan baş kaldırdım piramitler boy boydu.

bu yolcu kalbi elinde Çehresi sararmış gözleri dolu. aşkına sessiz güldüğün Bir yolcu içinde uzaklaşacak.6 . Bir gün ki. 1929. yaylının üstünde dallar Vurdukça dökecek yapraklarını. Bir gün ki. Yaylıdan inecek son menzilinde. c. Bir gün ki. s.475 BİR GÜN Kİ Bir yaprak yağmuru altında bir gün Dörtnala bir yaylı dağlar aşacak. 30 Kanun-i sani.6. bir gurbet yolunda bahar Öpecek saçının tel aklarını.146 .. Celalettin Tevfik HAYAT. Bir gün ki.... nr.

Ayağında simsiyah çorabı bırakarak Soyunan bir esmerin cazibesiyle kıvrak. nr. Koynunda yavrusuymuş gibi gönlüm geceler. c. Rahat uyusun diye fısıldar bilmeceler.6..10 .. 30 Kanun-i sani.. yalnız gökler biraz ak. Ay tırmanır ufukta gece yamaçlarını.. Mutlaka gizlenecek bir şey var ötelerde. Ay tırmanır ufuktan zulmet yamaçlarını. Behçet Kemal HAYAT. gök ve toprak. Ayaklarından başka her yanı çırılçıplak! * Bir paravan gibidir karanlık perde perde. Ah bu ıssız geceler..146 . * Deniz kara. tek bir ten gibi su. Göz altında. * Rüzgâr yolar uzakta eşinin saçlarını. 1929.476 AH BU ISSIZ GECELER Başını saçlarına gömen bir kız geceler. Bir düğün evi gibi yer birden düştü derde: Sular ayla bir ipek çarşaf işler ilerde. yer kara. s. ah bu ıssız geceler. Bir el sallar yukardan sema ağaçlarını. Muhakkak gizlenecek bir şey var ötelerde. Yıldızlar suya atar ışıktan taçlarını. ah bu ıssız geceler. Ah bu ıssız geceler.

* Derinde. biz korkunç olmalıyız. * Birlikte kaçmalıyız. nede baltamız vardı. Ne de sabahı saran gül rengindeki tüller. Susmayacak bir küçük dudağın titremesi.477 BİZ ÖLDÜRDÜK DEĞİL Mİ? Ne siyahlar giymiştik. güllerden uzak. Uzak.. Uzak. mezarlıkları saran serviliklerden. Biz iğrenç olmalıyız. Bir kütüğün üstün de baş uçuranlar gibi. Artık ne ufuk. mezarlıklardan uzak. Arkamızdan gelmesin çocuklar gibi izler. Tabut satan dükkânlar. Uzak. nede o bembeyaz bulutlar. Ancak sakin ağaçlar.. arkaya bakmayarak: . köyden uzak. Ne de mahkum elini uzatarak yalvardı. Artık sussunlar diye başlarına vurmadan. Yene lekesiz kaldı senin beyaz elbisen: Sanki bizler değildik onu boynundan kesen.. ölüler için çiçek satılan yerden. * Şehirden uzak. Çocuklar cadılardan korkuyorlar yalınız. birde odundan putlar. -O çocuk ağzı gibi taze açılan güller Simsiyah bir ormana yollarımız sapacak. yapraklarla dolu bir menba sesi Hasta çocuklar gibi ağlayacak durmadan. . mezarlıkları saran serviliklerden: . Saçı perişan kadın gibi gülen cevizler. -Vurduk hiç titremeden taşa vuranlar gibi..

1929 Sabri Esat HAYAT. 30 Kanun-i sani 1929. s.10.6.13 .146 . nr. c.478 Arkamızdan gelmesin çocuklar gibi izler Saçı perişan kadın gibi gülen cevizler. mezarlıklardaki uzak… Dijon: 9. Birlikte kaçmalıyız. arkaya bakmayarak Küçük ölüler için çiçek satılan yerden Tabut satan dükkânlar.

479 İKİNCİ BÖLÜM HİKÂYELER .

Fakat buna rağmen o eski neşe ve çocukluğunu bırakmıyor. daha sonra ana mektebi muallimesi olmuştu. Çoraplarından. ince elbiseleri vücuduna yapışmıştı. boynuna. Kapının yanındaki küçük odada güzel ince sesiyle yavaş yavaş şarkı söylüyordu. şarkıya başlardı. Meşhur bir dava vekili olan babası harbin ilk senesinde ölmüş. Bu onun çok eski –mini mini bir ilk mektep talebesi olduğu günlerden kalma. güzel günlerine götürüp getirirdi. Sitare denizden çıkmış gibi tepeden tırnağa kadar su içinde idi. İhtiyar ve hastalıklı annesine bakabilmek için sabahtan akşama kadar elliye yakın mini mini yaramazın kahrını çekiyordu. dolaptan çamaşır çıkarırken şarkı söylemeye devam ediyordu. Siyah saçları yüzüne. Fakat o yine neşesini bozmaya lüzum görmüyor. Çünkü bu ses onu birkaç dakika için eski. Orada bir eski baba dostunun ticarethanesinde çalışıyordu. iskarpinlerinin ucundan çamurlu sular sızıyordu. Fakat bu akşam ona verilecek mühim bir müjdesi vardı. Merdiven inip çıkmakta güçlük çektiği için Sitare’yi daima yukarıdaki odasında beklerdi. Müveddet Hanım kızının sesini çok sever. Memlekette iş bulamayan küçük kardeşi senelerden beri Mısır’da idi. Aradan on beş seneye yakın zaman geçmişti. gördüğü şey karşısında dili tutuldu. Her ev gibi onların evi de büyük muharebenin musibet ve matemlerinden hissesini almıştı. kapıdan girer girmez şarkısına başlıyordu. kızının mektep dönüşünde şarkı söyleyerek soyunduğu küçük odanın kapısını açtı. nazlı Sitare bugün ana mektebi muallimesiydi. Yavaş yavaş aşağı indi. Bu inkılâplar elbet onun ruhunu da çok değiştirmişti. Genç muallime henüz mektebinden dönmüştü. Bin naz içinde büyüyen şımarık. -Sitare sana büyük bir müjdem var kızım… İhtiyar kadın sözünü bitiremedi. daima tatlı bir hüzün ile dinlerdi.480 YAĞMUR −Sitare sana büyük müjde var kızım. .bir adetidir: Akşamları evin kapısından girince çantasını top gibi havaya atıp tutar. iki sene sonra büyük kardeşi Kafkasya’da şehit düşmüştü. Sitare büyük mektep talebesi.

O.481 Annesini görünce birdenbire sustu: Müjde mi? Ne müjdesi anne… Müveddet Hanım söyleyeceğini unutmuştu. acele acele yanaklarını öptü: -Peki anne… Peki… Göreceksin bir dakikada tamamıyla kurunup giyineceğim… Fakat sen de bana müjdeyi söyle… Sitare çamaşır değişirken annesi anlatmaya başladı: -Mısır’dan mektup geldi… Kardeşinin bir çocuğu doğmuş… Göğsünü o hamam havlusuyla kurula. çiğdemler açılmaya başlamış… Küçükler “Ne olur Muallime Hanım. beyaz dişlerini göstererek gülüyordu. -Çabuk… Çabuk… Ah deli çocuk… Hasta olacaksın… Sitare kahkahalarla gülmeye başladı: Telaş etme anne… Farz et ki denize girdim… Çamaşırlarımı büsbütün alt üst ediyorsun… Şimdi müjdeyi söyle… Yoksa vallahi giyinmem… Böyle dururum… Omuzlarına. söylesene anne… Merak içinde bıraktın beni… İhtiyar kadın titrek elleriyle ona yardıma çalışıyor. “Karşıdaki çayırda biraz dolaşır. Fakat onun fazla müteessir ve telaşlı olduğunu görünce birdenbire boynuna sarıldı. dedi. ovuştur Sitare… -Anne… Devam etsene canım… Erkek mi. kız mı? -Kız… İsmini Leman koymuşlar… Nasıl oldu da bu kadar ıslandın… -Anne… Allah aşkına bırak beni… Mektubu anlat… Demek ben şimdi hala oldum… Ah ne güzel… Ne güzel… Yazık göremeyeceğim ki… Anlatmak sırası nihayet Sitare’ye geldi: -Küçüklerimi gezmeye götürdüm anne… Hava öğleyin öyle güzel. daha gidelim” diyordu. gelirsiniz” dedi… Ortalık yeşillenmiş. sabırsızlıkla acele acele: -Ehemmiyeti yok… Yağmura tutuldum. -Sitare ne oldun? Bu ne hal? Diye telaşlanıyordu. öyle güzeldi ki… Müdürden izin istedim. Zaten çayırın bir tarafına başı boş atlar salıyormuşlar… Öbür tarafta sporcular top oynuyor… Küçüklerimden birinin kazaya uğraması muhtemel… Hasılı çayırdan çıktık… Yol kenarlarında açılmış çiçekler toplayarak ilerlemeye başladık… Farkında olmamışım anne… O kadar fazla yürümüşüz ki… . çamaşırları karıştırıyordu. göğsüne yapışmış elbiseleriyle annesinin karşısında bir heykel pozu alıyor.

Ben oradan oraya koşarken yaramazlar öyle bağrışıp gülüşüyorlardı ki. onlara muallime gibi değil. sonra başkalarını almak için geri dönüyordum. dadı gibi bakarım. Bereket versin bir iki dakika ilerimizde çatısı kalmış boş bir kır kahvesi vardı. Cemile” diye haykırarak yağmurun altında dört dönüyordum. Koşmaktan nefesim tıkanmıştı. Pek mini minileri ikişer ikişer koltuklarımın altına sıkıştırarak koşa koşa çatının altına götürüyor. Nihayet hayli ıslanmış olarak kendim de çatının altına girdim. Bu oyun küçüklerimi çok eğlendirmişti. Hemen paltomu çıkardım. birbirlerine sımsıkı sarılarak titreşiyorlardı. çaylak tavuk kapar gibi çocukları yakaladım. “Cemil. Büyücekler oraya koşuştular. ötekine Cemile’yi sardım… Yağmur da zaten hafiflemişti… Hemen yola düştük… Küçük kafilemizin dönüşü görülecek şeydi… Benim saçım başım açıktı… Hristiyan kızları gibi arkamda blûzumla talebemin arasında koşuyordum… Ağlayacak gibi bir halde idim… Fakat ben kendimi . belki de öleceklerdi… Onları bu halde bırakamazdım… Fakat Allah’ın kırında ne yaparsın?. anne gibi. Her ne ise üç beş dakika oraya buraya koştuktan sonra yetimlerimi buldum… Yol kenarında bir çukura girmişlerdi.. Hatta müdür ve arkadaşlarım bana –Sen her şeyi ters yapıyorsun… Mahallemizdeki büyük zatların çocuklarını ihmal edip onlarla uğraşıyorsun… Bu adeta delilik… diye darılırlar. Teyzelerinin yanında otururlar. Bir çekişte ortasından ikiye ayırdım.Anneleri hastanededir. deli gibi dışarı fırladım. Bu esnada küçüklerimden ikisinin eksik olduğunu fark etmeyeyim mi? Aklım başımdan gitti. Babaları yoktur. Bunlar beş yaşında iki ikiz kardeştir. Bir parçasına Cemil’i.482 -Ah Sitare… Sen hiç akıllanmayacaksın… Halbuki sana kırk bu kadar çocuk teslim etmişler… -Anneciğim vallahi bunları ben de kendi kendime söyledim… “Farkında olmadan bir hayli yol gitmişiz” demek bir muallime için affedilir kabahat değil ama işte oldu… Ne yapalım… Mamafih benim daha büyük kabahatim var… Karşı tepelerden doğru yavaş yavaş üstümüze gelen kara bulutun da farkında olmamışım… Birdenbire başımızdan aşağı bir şiddetli yağmur boşanmasın mı? Yavrucaklarım şaşırdılar… Ağlaşıp bağrışmaya başladılar. Cemil ve Cemile’yi kimsesiz oldukları için öteki çocuklardan fazla severim. çatının altına girdim… Sırsıklam olmuşlardı… Mutlaka hastalanacaklar. Korkudan ağlamaya bile cesaret edemiyorlar. fakat kadıncağız gündüzleri işe gittiği için onları mektebe bırakır.

Gözleri kırmızı. Sitare ertesi sabah hasta uyandı. Ayaklarını hardallı suya soktu. Onu komşularından bir mütekait askeri doktoru tedavi ediyordu. -Oğlum bunlar bizim evlatlarımız.19.11. yine zorla ıhlamur içirdi. 10 Şubat 1927. -Ha şöyle yola gel. Hemen kucağımdaki iki çocuktan birini onun kollarına tutuşturdum… Zaten mektebe beş dakikalık bir yol kalmıştı… Müveddet Hanım kızının hastalanmasından korkuyordu.Arabacı kılıklı bir genç alaya başladı. 20 . -Yapılacak bir şey varsa söyle de yapalım hanım abla? dedi. fakülte muallimlerinden bir eski arkadaşını getirdi. Reşad Nuri HAYAT. Ertesi sabah gazetelerde şöyle bir havadis okundu: “…. Uzun bir muayeneden sonra Müveddet Hanıma biraz tereddütlü bir lisan ile: Şimdilik geçmiş olsun hanımefendi! dediler. Onu yarı zorla yatırdı. Bu genç göründüğü kadar fena bir insan değilmiş. nr. s.1. dedim.483 bırakırsam küçüklerin hali ne olurdu… Onun için mütemadîyen gülüyordum… Hatta çocukları bir mektep şarkısı söylemeye teşvik ettim… Yolda bize tesadüf eden insanlar kahkaha ile gülüyorlardı. c. Akşama doğru ateş büsbütün arttı ve genç kız sayıklamaya başladı.18. kardeşlerimiz sayılır… Adam olsan böyle güleceğine yardım edersin. hatta küçük bir hava tebdiline ihtiyacı var… Merak etmeyin… Pek ehemmiyetli bir şey değil… Herhalde bir zaman mektebe gitmemeli. Mektebi ana sınıfı muallimelerinden Sitare Hanımın bir mektep tenezzühü esnasında tesettür kaide-i celilesine muhalif olarak başını açtığı ve yalnız bununla da iktifa etmeyerek açık saçık bir halde dolaştığı ve obâsân güruhundan bir kimseyi refakatine aldığı görülerek Maarif Nezaret-i Celilesine ihbar edilmiş ve gerek şeriat –ı mübeccilemiz ahkamı gerek muallimelik vakar ve haysiyetiyle gayr-ı kabil telif olan bu nâ-becâ ahvâl sebebiyle Sitare Hanımın silk-i celîl-i maarifte istihdam edilmemek üzere azl ve ihracı nezaret-i celîleden maarif müdüriyetine eşar edilmiştir. fakat ciğerler biraz zayıf… Hastanın bir zaman istirahate. Kesik kesik öksürüyordu. sesi kısıktı. Muallime şiddetli bir zatürree geçirdi. Hastalığın on üçüncü günü doktor bir konsültasyona ihtiyaç gördü.

Bir iki kişi koşmaya başladı. soğuk bir rüzgarla lapa lapa kar yağmaya başlıyordu. üç beş adımda bir bastonuna dayanarak dinleniyordu.484 “MEHMETÇİK”TEN BİR PARÇA -Reşat Nuri Beyin Gayr-ı Münteşir Romanından Mehmet Çanakkale’de hizmetçiliğinde alıkoymuşlardır. Caddeyi bir telaştır almıştı. İngiliz ziyade hastalığı kansız yüzüne bütün adaleleri içinden yeniliyormuş gibi takallüs ediyor. kısık burun delikleriyle. Ayağı bir parça sakat kaldığı için onu hafif hizmete ayırmışlar. Adımlar sıklaşıyordu. gökyüzünü gösteriyordu. Haydar Paşa Hastahanesinde tedavi edilmiştir. sarsak hareketlerle adım adım ilerliyordu. ince beyaz dudaklarının altında sırıtıyor gibi görünen dişleriyle bir iskelete benziyordu. “Elime verseler tövbe olsun hepsini kör işkembeci bıçağıyla doğrarın… Salef değil ya ahirette Allah baba aramıza girse barışman” derdi. İkide bir İngiliz’in kolunu çekiyor. Fakat İngilizlere çok kızgındı. Mehmet telaş ve hiddet içindeydi. kollarıyla işaretler yapıyor. Evet bütün öteki cahil gavurları aldatıp üzerimize saldıran hep o idi. yavaş yavaş başkalarından da sirayet etti. koşanları. Şemsiyeler açılıyor. yakalar kalkıyor. hastane . sulh olursa onları affedebileceğini hissederdi. yaralanmış. Mehmet dehşetli bir İngiliz düşmanıydı. Bu düşkünlüğe rağmen şaşılacak kadar dik kalan uzun vücudu kurulması bitmiş bir makine gibi ağır. * * * Gece yaklaşmıştı. Bulut. Haydarpaşa Hastahanesini. Mütarekeden biraz evvel bir gün Haydarpaşa istasyonundan hastahaneye götürülmek üzere bir hasta İngiliz esiri teslim ederler. durduğu yerde kocaman yırtık kunduralarıyla tepinip etrafına çamurlar. Ötekilere pek o kadar kızmaz. her biri için ayrı ayrı mazeretler bulmaya çalışır. Hava kararıyor. Yalnız İngiliz çavuşu gittikçe yürüyüşünü ağırlaştırıyor. sular sıçratarak söyleniyordu: -Çabuk ol be… Allah deve gibi salat bacak yaratmış… Az açıversen ne olur ki? Sonra onun anlamadığını görerek elleriyle.

Mehmet onun arkasından baktı. süratle yoluna devam etti. Mehmet kendi kendine söyleniyordu: -Hele yarabbi… Herifi ayağına ip takıp sürüsek gitmeyecek… . ben ona adam ol derken o büsbütün cüdam oldu be… Hey beri bak… Hele şöyle gımılda bakayın… Yürü de evvelki gibi yürü razıyın… Hastahaneye çok galmadı… Orada seni rahat yatağa. İstihfaf ile hatta biraz merhamet ve müsamaha ile gülümsedi. başını havaya kaldırıyor. yüzüne inen karlara gizli bir şeyler söyler gibi hafif hafif dudaklarını oynatıyordu. yere tükürdü. Onun için belki acırım korkusuyla hastanın yüzüne bakmıyor. Keşkeleyim ben senin yerinde olsam… Bak bu akşam garavanaya yetişemezsem… Kürklü paltosunun yakası içinde yüzü yarı yarıya kaybolmuş kıranta bir Rum –kıyafetine nazaran zengin bir simsar. -Haydi yürü… Allah’ın belası… Tövbe olsun seni yol ortasında bırakıp giderin… Hastaneyi de bulamaz geberir galırsın… Sonra tehdidin boş ve kuru sıkı bir şey olmadığını anlatmak için onu bırakıyor. Mehmet gülümsedi: -Para olsa ben dabanımın altına yama vurdururun çorbacı… Bak ayağımın biri sabahtan beri balık gibi su içinde geziyor… Acıdınsa veriversene bir araba… Rum son sözü işitince hemen döndü.485 Mehmet İngiliz’e merhamet yardım etmeyi affedilmez bir zaaf. Ortalık büsbütün kararmıştı. Hastaya İngilizce birkaç kelime söyledi. şehit hemşehrilerine karşı bir günah addederdi. dedi. sıcak yemek veriler. yatırılar. ahalinin arasına ağaçların arkasına saklanarak onu gözetliyordu. sakat ayağını sürüyerek bir zaman hızlı hızlı gidiyor. İngiliz katiyen bulunduğu yerden kıpırdanmak niyetinde değildi. Mehmet bu sefer büsbütün telaşlandı. Sırtını parmaklığa dayıyor. bilakis bastonuna dayanıp daha uzun müddet beklendiğini görerek bağıra çağıra geri dönüyordu. Sonra Mehmet’e: -Yazık bre…. Haftaya galmaz domuz gibi olusun. sade onu eliyle dürtüştürerek söyleniyordu. pandomima oynar gibi el işaretleriyle: -Vay anam.yanlarında durdu. Fakat İngiliz’in yine aldırmadığını. Geçide vardıkları zaman İngiliz büsbütün “stop” deyip durdu. Koy bir araba içinde bunu… Düşman müsman günahtır.

Mehmet bu ümidinde kesildiğini görünce tekrar İngiliz’e döndü: -Görüyon ya… Kesemizden sana araba ikram ediverelim dedik… O da olmadı… Gaderine küs… Nidelim…. kamçılarını şaklatarak süratle geliyorlardı. Mehmet artık gülüyor. Asker önünden geçen bir iki arabacıya seslendi. esnaf çıraklarından. Etraflarına fabrikadan çıkan şimendifer amelesinden. . Halbuki on günden beri bir saat boş zaman bulamamıştı. Mehmet paraları sayarken gülümseyerek düşünüyordu. Bu onun tabiatıydı. yırtık guruşlar çıkarıp toplamaya başlamıştı. sıkıntıya güler yüzle tahammül ederdi. Kuru lakırdıya aldırış etmeyeceklerini tecrübesiyle bildiği için uzaktan paraları gösteriyor: “Para peşin ha… Korkma… Tövbe olsun kesemden vereceğim” diye bağırıyordu. Allah’a şükür kesesinde kundurasını tamir ettirecek kadar para vardı.486 Yağmurluğunun kukuletasını kaldırmış yaşlıca bir polis geçiyordu. Ancak ayağına giyecek başka şey olmadığı için kundura tamir edildiği müddetçe onun eskici dükkanında oturup beklemesi lâzımdı. Fakat arabacılar bu düşkün kıyafetli topal nefere başlarını bile çevirip bakmıyorlar. korkuyor. nikel onluklar. yağmurun. Şu dünyada kimse kimsenin nasibini yiyemezdi. “Param olsa dabanımın altına bir yama vururum” dediği yalandı. karın altında elleri ceplerinde yalın ayak dolaşan serserilerden bir kalabalık toplanıyordu. Fakat felaket gelip çatınca inanılmaz bir sabır ve neşe ile karşılar. Mehmet ceplerini karıştırmaya. Gayrı günah benden gitti. asker seslendi: -Hemşeri gözünü seveyim… Şu goca gavur başıma bela olup galdı… Bir insaniyetlik et de… Polis sağ kolunda taşıdığı bohça gibi bir şeyi göstererek güldü: -Bir bela da bende var arkadaş… Cami kapısına bir piç bırakmışlar… Bir yer bulup onu yerleştireyim diye dört saattir taban tepiyorum… Nihayet başımıza kaldı… Nuh kuyusuna valideye götürüyoruz… Emeksizce bir evlat… Polisin sözlerini tasdik eder gibi bohçanın içinden boğuk bir çocuk feryadı yükseldi. görünürdü. kesesinden bir araba tutacaktı. Tehlike karşısında evvela telaşa düşüyor. Çaresiz Rum’un dediğini yapacak. şaka ediyordu. Bir gayret etmezsen zabaha gadar garşı garşı otururuk. Adamcağız gayr-i ihtiyarı onu göğsüne götürüp sallayarak yolunda devam etti. acıya. Yama parasıyla düşmanına araba tutuvereceği kimin aklına gelirdi.

Siperlerde kör boğazına yediğini ben düğünümde bulup yiyemem… Sonra az başın sıkıldı mı “Teslim… teslim” ellerini açarsın… Gelir başıma hasta olursun… Yol ortasında ben gidemem deyip direnirsin… Canımı almaya. çamurlu karların içine koydu. ocağımı söndürür. edemedin. Mehmet uzun uzun düşündükten sonra kararını verdi ve gâh İngiliz’e. çoluk çocuğumun her birini bir yana dağıtır gelirim… Muharebende kahpece… Yanına sokmadan. kıvıramadığı için dizini yere. tayyarelerinden çiviler düşer. Çehresinde tatlı bir sükunet. Sen Çanakkale’ye geldi derler… Duvarımı satar. çehrelerinin rengi ve çizgileri birbirinden o kadar farklı olan Mehmetçikleri zaman zaman ayırt edilemeyecek kadar birbirine benzeten asil ve güler yüzlü feragat vardı. Nefer evvela fena halde kızdı: -Haydi işine haydi… Çek aranı… Eğleniyon mu benle? diye sandalcıyı kovdu. ayağım sakat kalır… “Hey Allah’ım senden medet” deyi ellerimi göğe açarım. ite kaka önüne düşürüp sürümek de doğru olmayacaktı.487 İhtiyar bir sandalcı Mehmet’in kulağına eğilerek bir şey söyledi. dükkan. Elime düştün… Seni bir depmede yere gömsem yeridir… İlle zebunluğunu görüyorum… Besbelli bir teksiratım var ki cenab-ı mevlasını bu dünya alemde bana musallat etti… Gel başımın belası… Gel seni sırtımda taşıyam da tamam olsun… Yavaş yavaş hasta İngiliz’in önünde yere çömeldi. suratını göstermeden uzaktan şarapnelini yerim. kızıyor. kanımı emmeye geldin. sözleri komik bir talakat alıyordu: Ulen para sende. rahat sende. memleket sende. Kovdu fakat bu adamın tavsiye ettiği çare onu düşündürmeye başlamıştı. topal ayağını. vücutlarının biçimi. Hastayı sokakta bırakamazdı. Ulen be gök gözlü uğursuz… Seni buralara kırmızı mumlu mektuplarla ben mi davet ediyordum? Ulen senin benimle ne alıp veremeyeceğin var… Mehmet söyledikçe coşuyor. gâh etraflarındaki kalabalığa dönerek nutka başladı. Reşat Nuri . tezgâh sende… Hay doymaz gök gözünü toprak doyurası! Yedi deniz aşırı yerden kale gibi gemilerine binip ne halt aramaya gelirsin… Benimle muharebeye tutuşursun… Beni öldürüp yamalı donumu alacaksın? Ne adını bilirim ne memleketini bilirim. düşmanını bileğinden tutarak sırtına yüklendi.

orada tahsilini bitirmişti. yine kaba ve biçimsiz sandalyeler duruyor. Dışarıda vahşi ve soğuk bir şubat gecesi vardı. Ocağın üstündeki harap ve ihtiyar saat gece yarısının geçmiş olduğunu gösteriyordu..13. bir an evvel yutmaya çalışıyordu. bütün odayı kaplayan büyük ve kötürüm gölgelerini titretiyordu.” Magda birden durdu. Ayağa kalktı. hep . Ortadaki kalın ayaklı kaba ve iri masanın etrafında. yine kaybolurdu. çalınan mandolinin keskin sesini dinler gibi uyukluyorlardı. Birden tavanı kaplayan gölgesiyle gerindi. karşısında ezeli ve nihayet bulmaz milli çorabını ören güzel karısı Magda’yı hafif ve akıcı bir kırmızıya boyuyor. o da bütün arkadaşları gibi şehre inmiş. ihtiyar anasının yanında çok oturmamış. babasının evinde. Sofya’dan gelen muallimde okuduktan sonra. mandolinle heyecanlı sosyalist marşını çalan genç Boris’i. “Ah Boris! Ah Boris!” diye ölmüştü. içindeki odunları sanki hiddetle yakıyor. 18 . Beş sene nihayetinde potursuz ve kuşaksız dönen dinç ve güzel Boris. s. Fakat anası yoktu. Genç Türkler hiç beklenilmeyen Meşrutiyet’i ilân edince. silahını hükümete teslim etmiş ve köyüne gelmişti. Baba İstoya’nın bir tanecik oğluydu.488 HAYAT. Boris ancak yirmi beş yaşında vardı. 1927. korkunç kayalıklarda. nr. Boris. O. Gözlerinin açık kaldığını ve papaz. c. Issız ormanlarda. 24 Şubat. üç ay evvel. Çorabını dizlerinin üzerine indirdi. Mütereddît ve şüpheli İslav gözleriyle kocasına baktı. bir gün dağa çekilip gitmişti. “Benim de içimde bir sıkıntı var!” diye söylendi. anasıyla babasıyla görüşür. Kudurmuş bir rüzgar küçük pencerenin örtülmüş kapaklarına çarpıyordu. Senede ancak birkaç defa geceleyin gelir. genç papazın delaletiyle kendisi de Sofya’ya gitmiş. eliyle kapamaya çalıştığı halde muvaffak olamadığını komşular söylüyorlardı.. Kaşlarını çatarak. Köyünde.” Ve tekrar oturarak ilave etti: “Bilmem niçin içimde bu gece bir sıkıntı var. hiç uykum yok. Hızla tutuşarak uzanan ve sönen alevler. mandolinini duvara dayadı. Magda seri tığlarının ucundan güzel gözlerini kaldırdı: “Uykun mu geldi? Genç ve iri Boris gerinmesine devam ederek cevap verdi: “Hayır. 19 BOMBA Duvarları ve tavanı uzun bir kışın isleriyle kararmış bu yer odasında mahpus gibi duran bodur ve çirkin ocak.1.

Artık babası pek ihtiyardı. Alevlerle aydınlanan eteklerinin altındaki kalın bacaklarından sonra ayakları pek küçük ve nazik kalıyordu. Boris’e vardıktan sonra mektebi terk etmiş. kabarık göğüsleri esvabının altından taşmak istiyor gibiydi. Mavi gözleriyle karısına baktı ve marşın nakaratını tekrar etti: “Da jivee truda!. Onların hayali hep hayal kalacak! Yine insanlar fenalar elinde esir olacak. konuşurlar. çalışmanın faziletini birçok adamlar inkâr edecek. İzdivaç ettiler.” Boris mandolinini kucağından bıraktı. muntazam bir burnu. Magda çorabını örüyor ve düşünüyordu. kabarmış karnına bakıyordu. sevişirler. bu meçhul kaderi unutmaya çalışıyordu. karnında kendi içinde Boris’in yavrusu duruyordu. Geniş omuzları. İşleri eline aldı. hiçbir vakit. Eteğinin altında. Boris yine sosyalist marşını çalıyordu. Ellerini pantolonunun cebine soktu. zevcine hasretmişti. “değil mi Magda’cığım? Çalışan mesut olur. Aşkları gittikçe ziyadeleşiyor. Konuşmak istedi: “Yaşasın sa’y ve taab!” dedi. kırmızı gölgelerle doluyordu.. Dirseklerini bu şişliğe temas ettirerek saadetten titriyor ve ayıp bir şey yapıyormuş gibi gizlice Boris’e bakarak kızarıyordu. İşte aylardan beri böyle gece yarılarını bulurlar. Tarlaları ve çifti idare edemiyor. Gebelik onu daha güzelleştirmiş. adamları onu aldatıyorlardı. Genç ve iri Boris müştak gözlerle zevcesini süzüyor.. gülümsedi: “Hiç.489 kamersiz gecelerin karanlıkları içinde geçen beş seneden sonra hür ve serbest. Konuştular ve çok sürmedi. daha nefis ve mükemmel bir kadın yapmıştı. Ocaktaki odunlar çatırdayarak yıkılıyor. Bu kızcağız da kendisi gibi Sofya’da okumuştu. Tanıdı. fikirlerinin tevafuku onları şedit bir iştiyak ile birbirlerine rapteyliyordu. hayatını evine. Tığlardan ayırdığı gözleriyle. Üç ay sonra çocukları olunca kim bilir ne kadar mesut olacaklardı. pembe ve taze bir rengi vardı. Bitirdi. Ayaklarını uzattı: 1 2 Kadın öğretmen Yaşasın emek . Acaba sosyalistlerin hayali ne vakit hakikat olacak!” Magda başını salladı. seviştiler. hiç. parlak ve yeşil köyü pek hoşuna gitmişti.”2 Magda çok saçlı güzel başını kaldırdı. Bir gün köydeki mektebin daskaliçesine1 rastgeldi. Magda. ruhundaki sıkıntıyı atmaya. Çalmaya başladı.. Boris tekrar mandolinini aldı. Zaten sa’ye karşı derin bir muhabbeti vardı. uyumak istemezlerdi. İnce kaşları. birden alevler çoğalıyor. sanki bütün oda.

. Şimdi sekiz yüz liramız var. Magda’cığım.. mesut olacak mıyız! Nasıl? Söyle. İkisinin de gözleri küçülüyor ve titriyorlardı. Babama nemiz varsa sattırdım. Sana haber vermedim. Dudaklarından öptü. “Böyle acı şeylerden bahsetme.” Boris. Ayağa kalktı. oturttu. kolunu Magda’nın beline. Magda’cığım.” Boris de tekrar etti: “Benden de heyhat! Hele burada. Sekiz yüz lira ile Amerika’ da bir insan çalışırsa çok mesut olur. Boris dudaklarını kumral saçların arasına koydu: “Müsterih ol. nasıl?” “Kaçacak mıyız?” “Hayır. Bütün avucunu dolduran bu yumuşak ve nefis kabarıklığı yavaş yavaş dalgalandırarak sıktı..” Magda.. “Oh. artık hiç korkmayacak.” . bu pis ve vahşi yerde. kalçasının üzerine koydu. Amerika’ya. dönerek boynuna sarıldı.. herkes kardeş gibi. Tam buradan çıkacağımız gün söyleyecektim. ne kadar mesut olacağız!.” “Heyhat!.. Sıktı. Onu kucağına çekti. Cinayetler olmayacak. mesut olacaksın!. Magda’nın başı Boris’in kuvvetli göğsüne düştü. Bir an. ben de bu hayalin hakikat olacağına kail değilim” dedi. Boris diğer eliyle karısının kabarık memesini tuttu.. “Lakin bu hayaldeki insanlık fikrine meftunum! Düşün.. hain politika unutulacak.” Genç kadın iri ve çıplak bacaklarını kocasının kavi bacaklarına dolaştırdı. Bütün vücudu takallus etti ve sordu: “Ah.490 “Evet. hicret edeceğiz.. Çorabını bıraktı.. Ocağın üzerindeki saatin kırık bir kalp gibi vuran kuvvetsiz ve mahzun tik taklarını duydu. uzun bir dakika böyle kaldılar.” Magda kocasının bacaklarını daha ziyade sıktı.” “Evet. Boris’in yüzüne baktı.. bir dakika. Ah bu kanlı Makedonya!.. bu zalim Makedonya’da rahatla çalışmak mümkün değil. “Niçin benden sakladın?” dedi. “Ah yatalım” dedi.. Boris’in boynuna atıldı. Muharebeler kalkacak. Çalışacaklar ve mesut olacaklar. İşte iki aydır hazırlanıyorum..” “Nereye?” “Amerika’ya. Kalbi hızla çarpmaya başlamıştı. Rüzgarın bir küfrü andıran şiddetli gürültüsünü işitti. boynunun altında ansızın bir acı duydu..

rahat. ne vahşet.” “Söyle..” “Evet..” “Ah. Açtım. buseler içinde devam etti: “Evet Magda’cığım. Söylesem inanmazsın. sana uyanların. ne vakit gideceğiz?Söyle..” Boris zevcesinin sevincinden memnun ve mahzuz. Sevincinden çırpındı. Yarın Amerika’ya gideceğiz..” “Söyle. Kalbi rahat... buradan ne vakit gideceğiz?” “O kadar yakın bir zamanda ki.’” “Ah!. yatağında ölecek.’ deniyordu. Bizimle beraber Balkan’a çık.” “‘Yahut bize dehalet et. Hemen babamı kandırdım. senin aşkınla yaşamak benim için mümkün değil. ‘Ey dinsiz Boris!’ diye başlıyordu.” Magda tekrar Boris’i öperek sordu: “Ah.. asude bir evimiz olacak. Büyük vatan için çalış. Geceleri hücum . orada çalışacağız. Her şeyi sattırdım. ne cinayet! Yalnız çalışacağız.” “Söyle. Demek bu son kederli gecemiz. Hainsin..491 Boris karısının dudaklarını öperek cevap verdi: “Sebep vardı.. Vatanımızın düşmanısın! Bil ki o hain kafanı balta ile vücudundan koparacak. Tekrar kocasının dizlerine oturarak onu öpmeye başladı: “Yarın. Kapıda bir mektup buldum... yarın.. O vakit anladım ki. ihtilal komitesi tarafından yazılmıştı. onu okşayarak. korkmam. burada seninle. seni sevenlerin eline vereceğiz.. ne vardı? Neye korkacaktım?” “Şimdi söylesem yine korkacaksın.” Hızla kocasının kucağından kalktı.. Küçük. Gider gitmez çocuğumuz orada doğacak.” “Yarın!” “Yarın mı? Aman yarabbi!. Senden saklamaya mecburdum.” Boris tereddütle anlattı: “İki ay evvel. ne eşkıya.. ihtilal komitesi tarafından. bir Pazar gecesi eve geliyordum. Zavallı babam geçirdiği yetmiş senelik azabın mükâfatını orada görecek.. Ne komite. Ve ‘Vaktiyle dağlardan neşretmek istediğin sosyalistliği burada öğretmeye başladın. Korkacaktın. Bu.

Hayalimde o kadar çirkin ve kanlı levhalar var ki. sefil ve üryan adamlar. kara. Kanlarla lekelenmiş nihayetsiz karlar. Bu pis ve müthiş Makedonya’nın kâbuslarını buselerimle senin gözlerinden sileceğim. mektepler. Pirin3. Birbirine ihtiram etmesini bilen adamlar.. bacaklarıyla kocasının bacaklarını sıkarak.. Boris devam etti: “O vakit bazı geceler. daima meçhul bir tehlike karşısında tedehhüş etmiş biçare. Bir dakika kalbimiz rahat değil.” Magda daha ziyade titreyerek dirsekleriyle şişmiş karnını.. Hasılı burada.492 ve boğazlanmak korkusundan uzak. “Oh. sa’y ve namusumuzdan emin.. müthiş Balkanlar. Dudaklarından öpmeye başladı: “Görüyorsun ki. darülfünunlar. insanlık ne tatlıymış!. ansızın Makedonya’yı. güzelliği. Boris yine onu kucağında sıktı. Hiçbir sefalete müsaade etmeyen büyük şefkat müesseseleri. Ufak bir gürültü bizi korkutuyor.. . idraksiz. sanatoryumlar.. bu yamyamlar memleketini hatırlayacağız. Dudaklarının lezzetini tamamıyla duymuyorum.. iyiliği.. Mesela işte seni o kadar severken. sana o kadar perestiş ederken dehşetle memlu dimağımda aşkım için müsterih bir yer kalmıyor.. Hasılı cennet! Mümkün değil bunları tahayyül edemezsin.. Gözleri uzak hayallerle bakıyordu.” Magda titriyordu: “Oh.. Gözümüzün önüne pis ve dar sokaklar. Hastaneler. hayatı. müstekreh ve keskin baltalar.. vahşi hayvanlar gibiyiz.” 3 Pirin Dağı. Güzel ve asayişli şehirler. yine buseler içinde devam etti: “Göreceksin ki o zaman. matem. burada her dakikamız elem. doğacak çocuğumuz yanımızda oynarken. mini mini evimizde. Kolları yanına düştü.. Aşkı. Kocasının bacaklarını sıkan dolgun bacakları gevşedi.” Magda memnuniyet ve saadetten tatlı bir baygınlık hissediyordu. cennet gibi köyler.. ne saadet!” Boris. ıstırap içinde geçiyor.. sen yine böyle benim kucağıma kaçacaksın. Tiyatrolar! Geniş ve aydınlık sokaklar... sonra siyah. tatlı tatlı konuşacağız... tahayyül ediyorum!” dedi. şuursuz. fazileti hissedeceğiz. gelecek! Tüylerimiz ürperecek.

. “Oh.. Magda asabi bir iştiyak ile kocasının beline sarıldı. Saadetimiz seni müteessir ediyor. Boris bu meçhul ve bu nagehani kederi teselli etmek istedi: “Korkma. Kendimi Amerika’da farz ediyor.” Genç kadın asabi bir teheyyüce uğramıştı. İkisi de ayakta dimdik kaldılar. Fakat o kadar korkuyorum ki. Hakikaten korkudan titriyor ve ağlıyordu. “hatta şimdiden duyuyorum. seninle yalnız.” İkisi de kalktılar. Yürüyorlardı.. “Arık aşkı duyacağım” diyordu.. Karşı karşıya duran iki kapıdan birisine girecekler ve yatacaklardı. Boris kolunu Magda’nın boynuna attı.” Boris cevap verdi: “Her vakit havlarlar. bak köpekler havlıyorlar. gözlerini sil!” “Korkuyorum Boris. korkma. haydi yatalım. Yalnız ocağın üstünde küçük lamba sarı bir ziya neşrediyordu. bu pis ocağı. “yatalım. gözlerini kapa.” Magda’nın dudaklarındaki buseler söndü. müstakbelin pek yakın saadetini şimdiden yaşayalım.493 Ocağın odunları yıkılmış. kucağımda. Amerika’yı tahayyül et. Boris hayretle sordu: “Neden?” “Bilmem. Bu pis odayı. koşarak havlıyorlar. Haydi kalk.. durdu.. Magda tekrar durdu: “Korkuyorum Boris. korkuyorum. Boris’in kolu Magda’nın omzundan düştü.” “Neden sevgilim? Sakin ol. Boris. Korkacak bir şey yok. Magda elini Boris’in belinden çekti. Boris’le Magda yine birbirlerine bütün kuvvetleriyle sarıldılar. Öpüştüler. bu zulmet ve dehşet yuvasını görme. Benim yanımda.” “Hayır. .. Birisi geliyor!” Boris mütereddît ve müteaccip. Köpekler koşuyorlar ve bir yabancıya saldırarak havlıyorlardı. gece yarısı çoktan geçti” dedi. Boris. Rüzgara karışan köpek havlamaları daha ziyade şiddetleniyor ve daha ziyade yaklaşıyordu. Dudaklarını büktü: “Kim gelecek. emin ve mutmain odamızdayız addediyorum.. haydi kalk” dedi. ben korkuyorum!” dedi. alevler sönmüştü. Birden.

. komşunun kızıydı.” Uzak ve ince bir ses cevap verdi: “Ben!.” Tekrar sordu: “Sen kimsin?” “Ben. Magda koştu. “Dobra veçer!”4 Sonra alık alık etrafına bakında: 4 Akşamlar hayır olsun. Melina. O kadar karanlıktı ki.. Yalnız ocağın içindeki ateşler gözüne çarptı.” Kız bu esnada yaklaşmış ve pencerenin dibine gelmişti.. Göğsü içeri çekik. biraz kamburdu. Oda aydınlandıktan sonra birbirlerinin yüzlerine baktılar. Boris. Üşümüz ve yanakları kıpkırmızı olmuştu.. Tekrar dışarıya. bu siyah ağza görünmez tehditler söyletiyordu. Boris bağırdı: “Kimdir o?. Ellerini futasının altına sokmuştu.” Bu. içerisi görünmesin diye lambayı söndürdü. Boris sordu: “Acaba babamı ne yapacak?” “Bilmem. bu ateş dişleri tutuşturuyor. Magda’ya: “Lambayı yak!” dedi.... Evvela. bacakları içeri dönük. Odaya kesif ve zenci bir karanlık doldu. Acaba şimdi niçin gelmişti? Ne arıyordu? Boris yüzünü içeri çevirdi. Ocağın içindeki ateşler zebaninin dili ve kanlı dişleri gibi parlamaya başladı.. şimdi anlarız.494 “Kimdir. . Açılan pencereden şiddetli bir rüzgar giriyor. Göremiyordu. Açtı. Karanlık rüzgarla beraber genç bir kız içeri girdi. Magda. Pencereye doğru yürüdü. karanlıklara baktı: “Ne istiyorsun?” “Baba İstoyan’ı?..” Ve Magda birden kapıya yürüdü. pencereden bakalım!” dedi. bir sene ders okuttuğu bu budala kızı isticvaba başladı: “Baba İstoyan’ı ne yapacaksın?” Melina bir cevap vermedi.. Magda’yı aradı.

. . çenesi kilitlendi. “Bilmem. hem hepsini keseriz. Düşmemek için duvara dayandı. Sanki o bu dakika ölecekti. Boris. Ölü ve boş nazarla Boris’e baktı. Elini kalbinin üstüne koydu: “Komitalar mı?” Melina gitmek isteyerek.” “Daskalla5 beraber dört kişi.. Kapıyı açık bırakmıştı. Şiddetli bir rüzgar giriyor. Sağlıkla. Gözleri ayaklarında idi..” Magda birden sapsarı kesildi. “Haydi git söyle. Yürüdü. sarı esvaplı tüfekli adamlar! Mutlaka Baba İstoyan’ı istiyorlar. Bitmişti. işte silahlı adamlar.. Şarap içiyorlar. diyorlar. karısına baktı...” dedi. kuvvetli kollarıyla dayandığı duvardan onu çekti.. Sapsarıydı. Eğer gelmezse oraya gelir. ben geleceğim. Magda duyulmaz ve ümitsiz bir sesle yine sordu: “Bizim köyden mi?” Budala kız izah etti: “Hayır. Magda’nın eteklerini kımıldatıyordu.” Magda’nın dizleri çözüldü. Elleriyle duvarı tuttu.. “Baba İstoyan hasta imiş” de.” Birden gözlerini kıza kaldırdı ve. “Korkma” dedi. Kız “Sıs zdrave”6 dedikten sonra çıktı. Ve uzun saçlarını kaşımaya başladı.. O da sararmış ve mütefekkir duruyordu.” “Kim arıyor?” “Komitalar.” 5 6 Erkek öğretmen. Pantolonunun cebinden sağ elini çıkardı. Kıza bakmayarak sordu: “Bu adamlar nerde?” “Bizim evde... lambanın ziyasını dalgalandırıyor. hem evlerini yakarız.495 “Ben bir şey yapmayacağım!” “Eh öyleyse ne arıyorsun?” “Ben aramıyorum.” dedi. “Ben yarım saat sonra gelirim.” “Kaç kişi?.

inanmazlar. gitme Boris’ciğim!” diye yalvarıyordu. Karanlık elle tutulacak ve hissolunacak kadar siyah ve kesif idi. Başı döndü. Babam giderse işkence ve tahkir edecekler. cesur ol” dedi. Mutlaka kandıracağını.” Magda meyus ve perişan. Ve asabi bir istical ile dışarıya çıktı.. bekle yarım saat sevgilim. kanına karışıyor. Şimdi ben giderim.. Eğer gitmezse gelip mutlaka bir edepsizlik edeceklerini. Boris onu öperek teselli ve teskin etmeye çalıştı. . “Ah. Konuşmaya gidiyorum.” dedi.. ölümü ihtar eden korkutucu karanlığı gözlerinden vücuduna. Bu son gecenin heyecanları bize bir hatıra olur. Boris kalpağını başına koydu. Onlarla konuşur. ince parmaklarıyla kumral saçlarını sıkıyordu.. siyah ve soğuk rüzgarın altında ağlıyor. bir hafta sonra elimize geçeceğini anlatır ve kandırırım. Boris tekrar temin etti. lüzumu yok!” dedi. Baba İstoyan giderse işte asıl fenalık o vakit olacağını uzun uzadıya anlattı. bari yanına rovelverini alsan..496 Magda ağlamaya başladı. Titrek bir sesle. hicret edeceğimizi tahmin ettiler. Yarın akşam bizi burada bulamazlar. ruhuna nüfuz ediyordu. Magda kapıda kalmıştı. Gözlerini vahşi ve siyah geceye dikmiş. “Haydi sevgilim. Magda asabi ve derin hıçkırıklarla ağlıyor. Kocası bu karanlıkta kaybolmuştu. damarlarına giriyor.. sarhoşların arasında ne yapacaksın? Burada otur. Ta içinden gelen hıçkırıklarla sarsılıyor. kendileriyle beraber dağa çıkmaya razı olduğumu söylerim. Ve paraların da henüz alınmadığını.. Lakin kocası razı olmadı: “Sen orada.. “Ben de geleyim. “Yarım saat sonra gelirim. Baba İstoyan gitse zavallı ihtiyardan hakaret ve işkencelerle para isteyeceklerini anlattı ve ilave etti: “Hainler. kıvranıyor. “Ah. fasılasız hıçkırıklarla kıvranıyordu. Magda da beraber yürüdü.. yatarız.” Kapıya yürüdü. Hıçkırıklar ve gözyaşları içinde tıkandı. böyle hareketten başka çare olmadığın. sana bir fenalık yaparlar” dedi. babamın her şeyi sattığını haber aldılar. gitme. Karısını tekrar öperek ve elini sıkarak.. Sevgili Boris’ini yutan bu siyah rüzgarlı gecenin ademi andıran. Şimdi bütün servetimiz olan sekiz yüz lirayı isteyecekler.” “Muharebeye gitmiyorum ki. Boris.” “Ah. cesur ol. Olduğu yere yıkıldı.

Nefesi kesildi. çubuğunu dolduruyordu.. güneş battıktan bir saat sonra yatar. Toplandı. “dışarı çıkacaktım. Boris’i bulmak. Dirseklerini dayadı. Gelinini bahçe kapısının eşiğinde uzanmış görünce şaşaladı: “Ne yapıyorsun orada?” dedi. durmuş da sanki yeniden kendi kendine işlemeye başlamış gibi. hazin tik taklarını tekrar işittiriyor. meçhul bir korku onu hareketsiz bırakıyordu. Boris henüz gelmemişti. İşte Boris çıkmış olacaktı. Pencereye doğru yürüdü. onun kolları içine atılmak istiyordu. Fakat niçin?. ocağa doğru yürüdü. İhtiyar. Pencerenin yanına gitti. kaba ve kalın ayaklı masanın yanındaki sandalyeye oturdu. “Kim o?” dedi.. Birkaç dakika kımılDamatı. sakin ve abus. kendisini yerlere atmak.. Ve ocağa koştu: Odun attı. Köpekler havlıyorlardı. Kapı birdenbire vurulmuştu. Kalbi şişiyor. koşarak Melina’nın evine gitmek. Magda. Oh! Boris geliyordu. göğsünü acıtıyordu. Harap ve eski saat. hemen uyur ve sabah olmazdan iki saat evvel uyanırdı. Dışarıdan ahenksiz bir ses cevap verdi: Köpekler pek yaklaşmışlardı. Niçin bu kadar gecikmişti? Kalbi burkuluyor ve avazı çıktığı kadar haykırarak ağlamak. Kapı tekrar ve daha şiddetle vuruldu.497 Baba İstoyan daima.” İhtiyar. Kuvvetsiz bir sesle. öyle kaldı. Boris’i düşünüyor ve gizli gizli hıçkırıyordu. Boynunu içeri çekti. Kapağı açmaya cesaret edemiyor. Dışarıdan uzak köpek sesleri işitildi. Boris’e niçin havlıyorlardı? Acaba yanında bir yabancı mı vardı? Köpek sesleri daha ziyade yaklaştı. Baba İstoyan kalktı. Baba İstoyan. Kendi köpekleri de havlıyorlardı. soğuk rüzgar daha vahşi.. kamburunu çıkarmış. Magda ayağa kalktı. Magda ateşi yaktıktan sonra ortada. kırmızı hayaller dolduruyor. Ayak sesleri işitiliyordu. Omuzlarını kaldırdı. Kendinden geçti. uzanmıştım. Kuşağını sararak kapısını açtı. Dinledi. Şimdi köpek sesleri yaklaşıyordu. Baba İstoyan sıçradı ve çubuğunu düşürdü. Magda elini kalbinin üstüne koydu. tutuşturmaya başladı. Magda kayınbabasının sesini işitir işitmez kalktı. çubuğunu çekiyor ve sol elinin orta parmağı ile burnunu karıştırıyordu.. . pencerenin kapağını daha ziyade sarsıyordu. Başını ellerinin içine aldı. “Hiç!” diye cevap verdi. Birden başını kaldırdı. İşte yarım saat oluyordu. tutuşan odunlar yine odanın içine kırmızı gölgeler. Magda kapıyı itti. Bunlar mutlaka komşunun köpekleriydi. Magda’nın kalbi durdu. daha hain haykırıyor.

sen de şöyle yanıma gel. fenalık yapmayalım. Boris evde değil miydi? 7 Tüfek . Biz şimdi işimizi konuşalım. Uzun boylu. Baba İstoyan bütün bütün aptallaşmıştı. en merhametsiz. Masanın yanındaki sandalyeye teklifsizce oturdu. “Kalk sosyalist daskaliçe..” İkisi de tereddüt etmedi. Açtı. Raçof. en gaddar komitalardı. biziz. Diğeri Raçof gibi sarı fakat daha genç ve daha az çirkindi. Magda’nın gözleri açılmış ve yüzü bembeyaz olmuştu. Bunlar en müthiş. yine bu köylülere has olan o çolak ve sahte selamla voyvodayı selamladı. yalnız Bulgar köylülerine has olan esir ve mazlum tavır ile eğildi. esmerdi.498 “Aç Baba İstoyan. Bunlar da manliher tüfekleriyle müsellah idiler. Baban aksilik ederse bize muavenet et ki. Gelininin niçin komitalardan oğlunun nerede olduğunu sormasına akıl erdirememişti. Öpmeye başladı. Raçof’un karşısına oturdu. en kanlı. Bellerinde ve göğüslerinde çaprazvari fişeklikler bulunuyordu... “şimdi Boris’in gelir. Esmer ve kısa boylunun elinde siyah bir beze sarılmış yuvarlak bir şey vardı. “Buyurunuz gospodin!” dedi.. İhtiyar bir hayal gibi kapıya yürüdü.” İhtiyar. Namları bütün ova köylerini titretiyordu. Gözleri küçük ve kanlıydı. kalk” dedi.” Ve yürüdü. Zayıf ve gayet çirkin bir boynu vardı. “karşıma otur. kahve renkli esvaplı. Raçof’un arkasında iki kişi daha vardı. Koştu. Ağlayarak istirham ediyordu: “Gospodin! Boris nerede? Ah.. Magda yerde kalmıştı. Masanın üzerine tüfeğini koydu. Pançe. Raçof’un ayaklarına sarıldı. ayaklarına kapanmış güzel kadının güzel saçlarını müteverrim ve çamurlanmış yılanlara benzeyen parmaklarıyla okşayarak. Magda. Konuşmaya geldik. Baba İstoyan’a döndü: “Gel bakalım çorbacı” dedi. Öbürleri de karşısına oturdular. Boris nerede?” Raçof. Magda da yanına.. Sandre. Onlar da tüfeklerini masanın üzerine koydular ve siyah beze sarılı yuvarlak şey de tüfeklerin yanına kondu. yıldırımla vurulmuş gibi dondu kaldı. Seninle konuşacağım. Korkma!” İhtiyar mütereddît ve korkak. Bir tanesi kısa boylu. Baba İstoyan. Baba İstoyan. tekrar sordu: “Siz kimsiniz?” “Kaptan Raçof. omzunda manliher7 bir adam göründü.

sonra ateşi ocağa attı. “Affet gospodin. yekûnu. Ortaya koydu. Demek zahmet edeceksin.. Bu sekiz yüz lirayı verirse muhakkak açlıktan ölecekti.. Onu keseceğiz.. biz genciz. Söyle nerede.. İşte biz buna müsaade etmiyoruz. Bir sigara yaptı. Bizim için çalışacaksınız. İnkâr etti: “Nasıl sekiz yüz lire?” Voyvoda gülümsedi. Yine kalktığı yere oturdu. Raçof birkaç nefes sigarasından çekti. ayakların yanmadan. Ve dumanlarını seyrederek.” Baba İstoyan önüne bakıyordu.. ver. Raçof gülerek cevap verdi: “Güzel daskaliçe! Sen de maksada vefasız kaldın. çok zahmet etmeyeceksin! Uzun lafın kısası: Vakit geçirmeyelim. Tekrar Kaptan Raçof’un ayaklarına kapandı.. Boris’ini seversen paraları getir. Kirli ve kırık dişleri göründü. Tekrar sigarasını çekti. yine kazanırız. Boris’in kesileceğinden bahsedildiğini duyunca ağlamaya başladı. Hatta oturdukları evi bile satmışlardı. Evini de yakacağız. Magda seri bir hareketle kalkarak ocaktan ateş aldı. gideyim getireyim.” Ve ilave etti: “Haydi..” . Baba İstoyan inat ederse sevgilinin kafası kesilecek. “şimdi evvela bize vaat et ki. Boris’in öldürülmek ihtimalini düşününce deli olacaktı. Kalktı..499 Raçof cebinden bir tabaka çıkardı. Altmış senedir o kadar iktisat ve eziyet ile kazanılmış bir malın semeresi. Sizin için milletin verdiği parayı çalmak arzu ettiniz. Bir daha onu ömründe göremeyeceksin. Boris’i affet. Baba İstoyan” dedi. “Ey.” dedi. Buradan bir yere gidemeyeceksiniz. Bir eşeği bile kalmamıştı. babanıza mallarını sattırıp kaçmak istediniz. ağlayarak Baba İstoyan’a sarıldı: “Ver babacığım.. Başını salladı: “Anlaşıldı.. Burada ikiniz de bizim için çalışacağınız yerde. Elinizden paraları alacağız. Mutlaka dayak yemeden... Sekiz yüz lirayı getir. Yine seni rahat bırakmayacağız. Şimdi böyle bir anda isteniyordu. Magda. tırnakların çıkarılmadan söylemeyeceksin! Eğer yine söylemezsen oğlun Boris bizim elimizde mahpustur.” İhtiyar titredi. Boris’le çalışır.” Magda. Haydudun sigarasını yaktı. Deli olacaktı. mecmuu.

Sonra tekrar ambara girdi. aptallaşmıştı. İçeri girdi. Raçof da ayağa kalktı.” . Baba İstoyan işitmiyor.500 Raçof ve arkadaşları Magda’nın yalvarmasını seyrediyor ve gülüşüyordu.” Magda çırpınıyordu. “Zahmet vermedin. Haydi getir. Üç bardak ile bir testi şarap getirdi. dayağa başlayacağız.. Âhir vaktimde açıkta kalmayayım. Açtı ve içeri girdi. Sen sosyalist değil misin? Sosyalistler her şeye iştirak isterler. yüz lirasını bırakmam. Raçof çirkin ve akur sesiyle dedi ki: “Eğer böyle münasebetsizlik edersen Boris’ini göremezsin. Hasis köylü için ölmek. Haydutlar parayı bu kadar çabuk elde ettikleri için sevindiler. Ayaklarını ateşe sokacağız. Dipçikle ihtiyarın sırtına dehşetli bir darbe indirdi. Kısa boylu.. Vakit geçiyor. diyorum. “Biz cansız meze istemeyiz. Arkadaşlarıyla çantalarına koydular. “Hani şarap. Raçof liraları üçe taksim etti. Raçof.” Bu laftan bir şey anlamayan Magda’yı belinden tuttu ve öpmek istedi. Magda yalvarıyordu. Ambarın küçük kapısına koştu. bari yüz lirasını bir ev almak için bana bırak. Baba İstoyan” diyordu. genç kadını bırakmayarak diyordu ki: “Yanaklarından meze alacağım.” Paraların sayılması bitti.. “Böyle mezeye lüzum yok” dedi.. Haydutların önüne koydu. çalışır. Saymaya başladı: “Aferin. bu parayı vermekten daha çok ehvendi. Raçof’a dedi ki: “Kaptan. Bir dakika sonra kırmızı ve ağır bir çıkın ile geldi. Komitalar birbiri üzerine aceleyle içiyorlardı. Raçof. Magda mukavemet etti ve ağlamaya başladı.. Oğlun genç. Magda yalvarıyordu. Sanki hiç lafları işitmiyor. hani şarap?” diye haykırdılar. Vakit geçiyor. Baba İstoyan. esmer tüfeği aldı.” Raçof reddetti: “Hayır. Şimdi bize şaraf çıkar. Başını salladı.” İhtiyar tereddüt ediyor. Yattığı odanın kapısına gitti. Paraları getirecek misin?” Magda. manalarını anlamıyordu. Magda ayağa kalktı. Seni besler. gözyaşları içinde çırpınıyor ve ihtiyara sarılıyordu. Raçof hemen çıkını açtı. Onu keseriz. Mezelik biber ve turşu çıkardı. Birden Baba İstoyan başını kaldırdı. Ben de senin yanaklarına Boris’le müşterekim!. İhtiyar hiçbir şey söylemedi. Masanın üzerine bıraktı. Raçof bir işaret etti. eğlenelim. Şiddetle sordu: “Haydi.

Orasını öper. Bacaklarını görelim. Yüzünü ateşe dikmiş. Boris’i göremezsin. Isıran haydut. İhtiyar saat bu tecavüzden ve itisaftan müteessir olmuş gibi yine tik taklarını işittiriyor.” Ve ocağın yanından mandolini alara bir polka çalmaya başladı. “Kaptan” dedi. Baba İstoyan’a baktı.” dedi.. Acısı kalmaz. başka bir arzu izhar etti. hiç onları görmüyordu. Magda ağlıyor... Kulağına müessir ve vahşi bir sesle: “Eğer oynamazsan neşemizi kırarsın. Ve mütevekkil bir sesle. Lakin Boris’i tehlike . Bu iki kuvvetli herif bu nefis kadına yapıştılar..501 Magda bu lafı işitince tekrar hıçkırmaya ve Raçof’a yalvarmaya başladı. Yanağından akan kan beyaz boynuna gidiyor. öyle oynasın. “eteklerini kaldırsın.” Magda’nın bütün vücudu sarsıldı. Ah Boris!.. rüzgarın gürültüsüne horoz sadaları karışıyordu. Ve kucaklarından kurtuldu.” Raçof.. Diğer iki haydut. Sağ yanağının iki yerinden kan akıyordu. Magda birden haykırdı. gider keseriz. Raçof oturdu. ona tekrar hayata gelmiş bir şehit manzarası veriyordu. Haydi ben mandolin çalayım. bize biraz rakset. Gözlerinin yaşı dindi. Haydutlar bu güzel kadının bu kan içinde ağlamasına bakarak sanki mahzun oluyorlardı. Magda’ya döndü: “Haydi Magda.. Magda’nın yanına gitti. Diğeri daha fena sarhoştu. “Ben oynamak bilmem kaptan!” diyordu. bunu da yap! Bacaklarını görsünler! Artık gidelim. Dişleriyle.. “şimdi Boris’in gelir. Raçof kalktı. Parmaklarının arasından mezbuliyetle kan sızıyor ve ağlıyordu. Bir tanesi eteklerini kaldırmak istiyordu. Hepsi susuyorlardı. Kadeh kadeh içiyor ve tekrar tekrar öpüyordu. avucunun içinde tuttuğu bu güzel başın yanağını ısırmıştı. Cansız bir yumak gibi Magda’yı onların kucağına attı.” dedi. Baba İstoyan bu manzarayı görmemek için ocağın kenarına çömeldi ve başını avuçlarının içine aldı.. Artık Raçof onun taze yanaklarından bol bol öpüyordu. Arkadaşlarına. “Siz de meze alınız be!. Boris’ini gönderelim. Raçof sözde acıdı: “Ağlama Magda” dedi. Magda elini yanağına koymuştu. “Oynayayım. İşte bu herifler artık namusunu da tahkir ediyorlardı. durmadan içiyorlar ve gülerek Magda’nın oynayışını seyrediyorlardı.. Mandolini çalmaya başladı..” Genç kadın bir an durdu.

“Magda. Bize acı. Kulağına bir şey fısıldadılar. Eğer siz eziyet edip parayı vermeyeydiniz. Magda yine bir itisafa uğrayacak zannıyla titredi. behimi. “bombayı ne yapacağız?” Raçof. . Raçof. Hiç cevap vermedi. Raçof. Dışarı çıkıyorlardı. vakit olsaydı!. Raçof’un yanına gittiler. sizden yine zorla alacak ve mücazat olmak üzere ikinizi bir araya bağlayacak. Mücazata hacet kalmadı. muharrik hareketlere bakarak birbirinin boynuna sarılıyor. Daha çabuk gelmesini istiyorsan... Bir daha onun kumral ve çok saçlarını. bu bombayı atacaktık. Baba İstoyan!” dedi. işte bir bombadır. Haydut tekrar kadını tuttu. Sarhoştular. mavi gözlerini.. Şimdi senden bir ricam var. itişiyor.. tatlı tebessümünü göremeyecekti. Gözlerini kapadı ve eteklerini kaldırdı. Boris’i gönder. Diğerleri yerlerinde oturamıyorlar. “Olur ama. Kalktılar. Fakat bu sefer haydut nazik ve mürüvvetli idi: “Şunu görüyor musun. Tüfeklerini omuzlarına geçirdiler. İşte her şeyimizi aldınız. Bize zahmet vermediniz. Ve derin.” diye müteessif oldu. “Kaptan. Eğer arzularını yapmasa. Magda tekrar haydudun ayaklarına kapandı: “Aman Kaptan. bu bombayı bana saklayacaksın. Adımları birbirine karışıyordu. İhtiyar köylü sanki ölmüştü. bana bak!” dedi. Bize merhamet et. Geri döndü. bu beyaz ve dolgun bacaklara onların atılışındaki şehvet-i cazip. Haydutlar coştular.” Raçof güldü: “Mutlaka gelecek.” dedi.502 içindeydi. Kısa boylu esmer. Lakin siz akıllılık ettiniz. Magda? Bu. Zorla kanlı yanağını öptü. Yaladı. Eğer o gelmezse açlıktan ve ümitsizlikten ölürüz. mutlaka. Kaptan daha şiddetle ve iştiyak ile çalmaya başladı. muharrik bir hırsla güzel kadına baktı ve. kakışıyorlardı. beraber getirdikleri siyah beze sarılı şeyi hatırladı. o kadar sevdiği Boris’i kesilecekti. bir an düşündü.. Kalktılar. “Ah. Çalınan polkaya ayaklarını uydurarak sıçramaya başladı. küçük ve kırmızı dudaklarını. “Allah’a ısmarladık.” Magda hırsla geri çekildi. şu kanlı yanağından bir buse ver. vakit geçti! Sabah oluyor! Geç kaldık!” dedi.

İhtimal bu bombayı. mor gözlerini açıyordu. Kalbi şiddetle atıyor. köydeki bütün horozların birbirlerine cevap verir gibi öttüklerini duyuyordu.. Baktı. Bu. Kan?. Boris’ini bekliyordu.. Yavaşça siyah bezi çözdü. Genç kadın. Magda dikkat et.” “Nerede?.. O bezi de çözdü. Kaldırdı.. öyle bırakmışlardı. şimdi Boris gelecekti. Ah. yıkılmış bir evle tanınmaz. Bu haydutlar her şeyi. sanki meçhul ve vahşi uçurumlardan..” Magda ümit ve tehalükle cevap verdi: “Vaat ediyorum gospodin! Allah aşkınıza hemen Boris’i gönderiniz. Ta masanın orta yerinde duruyordu. adem boşluklarından aksediyormuş gibi tekerrür etti: “Hey..” “Kendi çeyiz sandığımda. . ateş alması için. Kumral saçlar meydana çıktı. bomban patlayacak!” Genç kadın kulak kabarttı. Dışarısı hafifçe ağarıyor. Kesif gölge halinde duran uzak binaların arasında gidiyorlar ve bir şarkı söylüyorlardı. baktı. Mihaniki bir istical ile bu felaket oyuncağını kaldırmaya koştu. Sonra bu tehlikeli ve tahmin ettiği kadar ağır olmayan bombayı önüne koydu. fitilini görmek istiyordu.503 Sakın jandarmalara filan verme. meşum ve mevhum bir kabus tehdidi gibiydi: “Hey. Uzaklaşan haydutlardan biri haykırdı. lakin bu bombayı sadıkane hıfzedecek misin?” “Hıfzedeceğim.” Raçof tekrar sordu: “Göndereceğim. Bu tehdit. bomban patlayacak!” Horozların umumi ötüşleri rüzgarı söndürmüş zannolunacaktı. Kadranını. Ilık bir ıslaklık hissetti. saniyeli tıpasını tanzim etmiş. Eline baktı: Kanlanmıştı. kanlı et ve kemik parçalarından başka bir şey bulamayacaktı. Şimdi birden patlayacak ve zavallı Boris’çiği gelince. Öyleyse Allah’a ısmarladık!” Hepsi güzel kadının elini şiddetle sıktılar ve kapıdan çıktılar. açılmaya başlayan geceye bakıyor. Genç kadın şuursuz bir tefekkürle düşündü. Nasıl vaat ediyor musun? Ben de gidip hemen Boris’ini bırakayım. Bu bez kandan kıpkırmızı idi. Öbür eliyle altından tutmuştu. esmerleşiyordu. En gizli. Köpekler havlamaya başladılar... Elini uzattı. İkinci bir bez daha vardı. Uzakta samanlıkların üstünde yalancı bir fecir. en muazzez yerde!” “Bravo! Memnun oldum. akla gelmeyen vahşetleri yapabilirlerdi. Magda dikkat et. dikkatle baktı.

omuzları gerilmiş. ocağın başındaki Baba İstoyan sıçradı ve gelinine koştu. 14. nr.504 Ve birden öyle müthiş. öyle keskin. Dikkat etti. öyle feci. 16. oğlunun. c. 15. O tuttuğu şey. Ömer Seyfettin HAYAT.13. Zavallının gözleri çerçevesinden çıkmış. karışık saçları dimdik olmuş. s.. iki eliyle tuttuğu bu şeye haşyet ve dehşetle bakıyordu. 1927. güzel ve kumral Boris’in vücudundan koparılmış kesik ve kanlı kafası idi.. 10 Mart. öyle korkunç bir nara attı ki. 17 .15..1..

. sevgililerin ağlayışından toplanmış bir nev musiki idi. Bu sıcak ramazan gününün güneşi gökyüzünün bir noktasına mıhlanmış gibi duruyor. Çarşıya alış verişe iner. Mehmet. inmek bilmiyordu. Açlığın ehemmiyeti yoktu. örselemeden kabuklarını çıkararak üzerlerine delikler delip kanallar açtığını görenler evvela gülümserlerdi. niyetliydi. Liman Paşanın tasından damla damla içiyor. “Düdük yapıyorum” diye taze dalları kestiğini. çocuklarla oynar. Fakat biraz sonra bu iptidaî aletin tatlı bir sesle öttüğünü görünce şaşırırlardı. ara sıra başını kaldırarak havaya bakıyordu. Susuzluk ateşiyle rüya görüyordu… Köyünden Alacaova’ya giden yol kenarında bir çeşme… Hem de Sultanahmet’teki çeşmeye benzeyen bir çeşme…Çeşmenin başında bir kalabalık var… Güya bu hayratı Liman Paşa yaptırmış.) Bahçe kapısının önünde alçak bir mutfak iskemlesine oturmuş. etrafına toplanan çocuklara ince söğüt dallarından düdük yapıyordu. kız kardeşlerin. Bu iptidaî beste. vaaz hocaları gibi Arapça dualar okuyordu. yemek pişirir. Ah bu çocuklar! Bir saat evvel köşkün bodrumundaki yatağına sırt üstü yatmış. Bu onun çocukken köyünde öğrendiği bir sanattı. Mamafih Mehmet’in marifeti bundan da ibaret değildi. köprü başlarında. pencereden giren ışık helezonu içinde kaynaşan tatarcıkları seyrederken uyuyakalmıştı. Ah bir kere akşamı edebilseydi! Eli zaman zaman yeni tamir ettirdiği yadigar saatine gidiyor. kendi eliyle su dağıtıyormuş… Liman Paşa üniformasının üstünde koca bir sarıkla ona bir tas su uzatıyor: “İç ulen. dört yol ağızlarında bırakılmış annelerin. Allah kabul etsin. Askerlik hayatında en rahat ve mesut bir zamanıdır. Fakat susuzluktan dili damağına yapışmıştı. Fakat bir türlü kanamıyordu. Zaten galiba bugünkü orucunun birazı da bozuktu. O gün. bahçe beller. Sonra tünün tiryakiliği de başına vurmuştu. Mehmet. fakat akşamı bekleyip sabırsızlandığını fark ederse Allah baba kızacakmış gibi vazgeçiyordu. O iri parmaklarını düdüğün üstünden gezdirerek ince. sevaptır” diyor. Birden bire gözlerini açtığı zaman şaşırmıştı. yanık feryatlar çıkarırdı.505 “Mehmetçik”ten Bir Parça Daha” MEHMET İLE TAVUK HIRSIZI (Mehmet bir aralık küçük Çamlıca’da oturan bir kaymakamın emir eriydi.

İlle Liman Paşanın çeşmesinden içtiği suyun lezzetini unutmayacaktı. . Şehitlerin cennet ırmaklarından içtikleri su herhalde daha tatlı olmayacaktı. O bu acar. yakala… Hırsız Mehmet’e doğru geliyordu. Düşerken elinden fırlayan posteki gibi bir şeyi alarak kaçmaya başladı: -Hırsız var… Tut. değneklerini atarak yerinden fırladı. Tenha yol üç beş dakika içinde panayır yerine dönmüştü. çocukları yukarı katın merdivenine kadar kovalamıştı. tekmelere ehemmiyet vermeyerek onu sımsıkı bacaklarından yakalıyordu. tütünsüzlükten ve çocukların gürültüsünden zihni karışmış. külhanbeyinin tek başına hakkından gelemeyeceğini anlayarak “Yetişin. bahçe kapılarından kadınlı erkekli insanlar çıkıyordu. Herif evvela hızını alamayarak caddenin tozları içine yuvarlanmıştı. kendi kırmızı kuşağıyla eli kolu kıskıvrak bağlandı. çay ibriğinin emziğinden Mehmet’in açık ağzına su damlatıyorlardı… Meğer Liman Paşanın taşından içtiği su imiş… Mehmet fena halde kafası kızmış. Çamlıca’dan dönen sucuların ve bir Arnavut bağcının yardımıyla hırsız yere yatırıldı. Böylece hararetten dişi damağı kurumuş. mavi mintanlı bir adam atladı. dudaklarını kesmeye devam ederken komşu bahçelerden birinde bir kadın çığlığı koptu. entarili efendileri. Mehmet evvela yangın var sandı. Çakısını. Yeldirmeli kadınlar.506 Evin üç yumurcak çocuğu usulca odaya girmişler. dutun” diye bağırıyor. Hemen her gün civar köşklerden gayet maharetle bir iki tavuk çalıyordu. Fakat derhal kendini toparladı. tekmeleriyle kendini neferin elinden kurtarmaya çalışıyor. Birden bire çığlık gelen evin bahçe duvarından kırmızı kuşaklı. Hırsız dirsekleriyle. Nefer hiç tereddüt etmeden yolunu kesti. piçler Allah âlem orucunun birazını bozmuşlardı. Evet. Sokağın ortasında şiddetle çarpışıp yere yuvarlandılar. bir yığın çocuk… Hırsız bu semtin pek yabancısı değildi. bağ. kollarını açarak bağırdı: -Dur ulen… Dur diyorum ulen… Hırsız da Mehmet gibi gözünü budaktan sakınan takımdan değil. Civar köşklerde pencereler açılıyor.

Fakat çabuk haber alındığı için bunu becerememiş. Bir ot mindere arka üstü yatmış. Fakat polis ve bekçi yoktu.507 Bilhassa iki ay evveline ait bir vakası vardı ki Çamlıca ahalisinin tüylerini ürpertmiş. . bahçenin içinde dört dönerler. Böyle olduğu halde bu vazifenin Mehmet’e ait olduğuna dair bir umumi kanat vardı. Güya bulunduğu yerler ona ezelden bir vedia idi. Zavallı koyunlar arkalarından kan akarak. Kalabalığın içinde her meslek ve sanattan insan vardı. büsbütün eli başta dönmek istemediğinden hayvancağızları bağırta bağırta ikişer üçer okkalık kuyruklarını kesmişti. gözleri cam gibi parlıyor. getirmeyecekti. Daha iyisi Mehmet de “Bana ne” demeyi aklına getirmiyordu. bir çok sinirli hanımları bayıltmıştı. Herhalde bu hırsız bütün meslektaşlarını temsil ile hesap vereceğe benziyordu. ara sıra dişlerini bir birine vurarak “Oof… Yandım” diye inliyordu. Bir mütekait evkaf katibi. İşte hırsız elleri bağlı yerde ayaklarının dibinde yatıyordu. birbiri ardı sıra. Arkadaşı şiddetli bir malarya nöbeti geçiriyordu. bağırışırlarmış… Bu canavarlığa Mehmet de fena içerlemiştir. Mahallenin ihtiyar heyetiyle de alâkası yoktu. Bu zalim adamı bir kere ele geçirse akla gelmedik işkenceler yapacağını söylerdi. Hırsızı Acıbadem Karakoluna götürüp teslim etmek üzere bir komisyon yapıldı. diri koyunların kuyruğunu kesen adam hakikaten o muydu? Buna dair kimse sarîh bir şey bilmiyordu. Hırsız o gün Altunîzade’de bir köşk bahçesinden iki besili Karaman koyunu çalmak istemişti. Mamafih acaba Çamlıca’da kaybolmuş bütün tavukları çalan. Bolulu bir aşçı. Bütün sahibi olmayan müphem ve umumi vazifeler ona aitti. Fakat anlaşılmaz bir havanın tesiri altında böyle bir kanaat hasıl oluvermişti. Karakolda iki kişi vardı: Yaşlı bir komiser muavini ile genç polis… Komiser gömleğinin kollarını sıvamış iftar için domates salatası yapıyordu. Etrafında meydan alacak felaketlerden nihayetü’n nihaye o mesuldü. jandarma değildi. Halbuki hırsızı teslim etmek için bu mutlaka lâzımdı: -Mehmet bu herifi kim karakola götürecek oğlum? Mehmet polis değildi. birkaç çocuk… Mehmet ile tavuk hırsızı olduğu halde bu küçük kafile Acıbadem Karakoluna doğru yola düzüldü.

İçinde gayr-i ihtiyari bir isyan uyandı: -Ne gazıg aramaya geldin buralarda… Hırsız senin apartamanlarını mı soyduydu? Davarlarını mı dağa götürdüydü? Diye söyleniyordu. Asker hırsızı tekrar önüne kattı. Neferin fena halde kafası kızmıştı: -Benim neyime gerek… Ben de gidiyon… diye hırsızı yolun ortasına bıraktı. Hasılı karakolun önünde kala kala Mehmet ile tavuk hırsızı kalıyordu. . Çinili karakoluna gidip gelmek aşağı yukarı iki saatlik bir işti. diyordu.508 Komiser kaşlarını çatarak heyeti dinledi. öteki de emir kuluydu. bahçe aralarına saptı. ne de Kadıköy’e götürecek adamım… Karakolun önünde uzun bir münakaşa oldu… Komiser Nuh diyor peygamber demiyordu. çiftte öküz sürer gibi ardından dürtüşleyerek götürmeye başladı. Sonra diri koyunların kuyruğunu kesen bu canavar cezasız kalmamalıydı. Fakat yine gönlü razı olmadı. Mehmet bir dakika dediğini yapmayı. diye onu kakıştırıyordu. Biraz sonra aşçı ile bahçıvan da onu takip ettiler:Birinin çoluk çocuğu sofra başında bekliyordu. Fakat biraz sonra yolunu kaybetti. Bu esnada evkaf katibi ortadan sır olmuştu. Hırsızdan akıl öğrenmek Mehmet’in azametine dokunuyor: -Sen hırsız adamın birisin… Aklın ermez… Haydi yürü. Komiser bu tehdide aldırmıyor: -Keyfin bilir arkadaş… İstersen çöz ellerini gitsin. Bu esnada top patladı. hırsızı çözerek sokağın ortasına bırakmayı düşündü. Neferin şaşırdığını anladı. Hem fazla olarak efendisinin bu gece davetlileri vardı. yürümeye başladı. Mehmet kestirme gitmek için caddeyi bıraktı. Mahalleli hırsızı kendine teslim etmişti. Karakolda yemeğini yemeye başlayan komiseri gözünün önüne getirdi. İftara yirmi beş dakika kaldığını gösteren saate baktı: -Birader bunu yanlış getirdiniz… Çinili merkezine götürmeniz lâzım gelirdi… Teslim alamam… Koca karakolda iki kişiyiz… Ne bu serseriyi burada barındırmaya imkan var. telaş etmeye başladı. Hırsız eski tulumbacı mektebinden yetişme bir İstanbul başkanıydı. Mehmet bu dakikada bütün mahallenin sofra başında oruç bozulduğunu düşündü. birbirine bağlı ellerini uzatarak ona yol sağlık vermeye başladı.

. dedi. Belki bu adam da başı darba kalmış bir halis Müslümandı. mahcubiyete benzer bir şey vardı. Külhanbeyi yine tatlı bir sesle… -Kardeşim bir cigara da sen sar… Galiba tabakan üstünde değil. Sert bir sesle: -Dur. Fakat şüphe ve tereddüte düşmekten de bir türlü kendini kurtaramıyordu. Hırsızın tütününden bir ikinci cıgara sarıp yaptı. Evet herkesin hali sade Allah’a malumdu. tatlı söylüyor. Mehmet hayretle ona bakıyordu. Hırsız artık neticeden emin tatlı. halinde bir düşkünlük. İnanmıyordu. dedi ve hırsızın cebindeki paketten bir cigara sararak ağzına tutuşturdu. Tavrında. İkide bir içini çekiyor: -Ey Allah’ım… Resul Allah’ım… Derdim senden gayrısına malum değil. Yavaş ve tatlı bir sesle ve uydurma bir Arapça ile yanık yanık Kur’an okumaya başladı. Bu birkaç nefes tütün dumanı bir ağır minnet yükü gibi yavaş yavaş omuzlarına çöküyordu. diye söyleniyordu.509 Hırsız yalvarmaya başladı: -Hemşerim cebimde bir paket var… Gözünü seveyim bir cigara ağzıma ver… Oruç bozayım… Mehmet evvela inanmadı: -Hırsızın orucu olur mu be? diye reddetti. tiryakilik Mehmet’te hırsıza karşı anlaşılmaz bir rikkat ve merhamet uyandırmaya başlamıştı. peygamberden bahsederek. -Haydi yürü… Ben hırsızın tütününden içmen… -Böyle dime hemşerim… Hep Müslümanız… Kardeş sayılırız… Hem sonra sende bana bir cıgara verirsin… Ödeşiriz… -Ben seni nerede göreceğim ki? -Öyle… Kim bilir. Allah. alçak. Hasta ana masalına yetim kardeş çocukları efsaneleri ilave ediyordu. Belki bütün öteki hırsızların yaptıklarını bana ödetecekler… Hapse atacaklar… Ah garip anacığım… Hatuncuk hasta da… Kim bilir yolumu nasıl bekler? Yap şu cıgarayı be hemşerim… Garip gönlü kırma… Sen yapmazsan ben de cıgaramı atacağım… Ben içeyim sen bak… Müslümünlığa sığar mı bu? Hırsız cıgarayı ağzından atacak gibi hareketler yapıyor. Külhanbeyi neferin zayıf taraflarını sezmişti. Hak yolundan görünerek onu çok aldatmışlardı. Akşam garipliği.

Çünkü herif mazlumâne boynunu büküyor.510 Mehmet bütün bunların uydurma olduğunu bildiği halde derin bir rikkate kapılmaktan kendini kurtaramıyor. 24 Şubat. Serseri var kuvvetiyle neferi tekmeliyor. s. hem saatlerce yol yürümekten kurtulacak. Nihayet: -Ulen hırsız. 17. küfrediyordu. gidersin. Nihayet bahçelerin çitleri üstünden aşarak kaçıp gitti. Dayak faslı da bittikten sonra Mehmet hırsızı çözdü. dedi. O homurdanarak cevap verdi: -Ne demek? Etmez olur muyun? -Ne yedin bakalım? Mehmet ağlayacak halde idi. Mehmet böylece hem adalet vazifesini bir dereceye kadar yapacak. Mamafih Mehmet hırsızı istediği gibi dövemezdi.17. c. hem de mahalleliden intikam almış olacaktı. nr. Mamafih gülmekten kendini alamadı. bulunan gözleriyle uzaklara bakarak düşünüyordu. Mehmet böyle bir şey beklemiyordu. “Vur kardeşim…” diyordu.16. Fakat külhanbeyi serbest kalır kalmaz kuduz bir köpek şiddetiyle neferin üstüne çullandı. Hırsız bu pazarlığa hemen razı oldu. Kahvenin önünde nargilesini içerek keyif çatan Bolulu aşçı: -Mehmet iftar ettin mi? dedi. 1927. Birden bire kendini toparlayamayarak yere yuvarlandı. ben seni bıragorum. Zifaf gecesi kocasına ilk defa lakırtı söyleyen bir köy gelini mahcubiyetiyle başını öte tarafa geçirerek: -Gayri oralarını pek sorma? dedi. İlle üstünde çok insan hakkı var… Razı gelirsen seni şurada bir döveyim… Sonra ellerini çözerin. Bir saat sonra Mehmet topallaya topallaya mahalle kahvesinin önünden geçiyordu. Reşat Nuri HAYAT. 18 .1.

Allah aşkına! Evlatlarınızın başı için. kızıma baba eksikliğini . yanaklarında gözyaşlarıyla karışıyordu. süt aldım… İlaç da alırım. ne üstünde! Yavrucağımın kazandığı paraya kaldık… Sabahleyin erkenden gider. Çıktılar. nefes nefese. artık satılacak kalmadı. doktorun dizlerine sarılıyordu: -Geliniz. dadılarla. karla karışık yapışkan bir yağmur yağıyor. titreyerek. Kışın birdenbire bastırıverince şaşırdık. başını salladı: -Geleyim. beyefendi!. yanındaki yırtık çarşaflı kadına baktı: Yağmur. Vazifesi bilmem kaç seneyi doldurmamış diye maaş bağlamadılar… Sonra. paltosunu aldı. ne altında var. hemen cevap verdi: -“Turanoğulları Mağazası”nda.511 MUALLA’NIN GÖZLERİ Kadın. Dedi. geleyim ama… Ne faydası var!. bütün bunlardan bî-haber görünüyor.. kömür aldım. doktora anlatıyordu: -Önce bir nezle idi. Doktor. beyefendi! Biricik evladımızdı. ayaklarının dibinde ıstıraptan çıldırmış gibi kıvranan kadına baktı. kalamadı. Ticarethanenin müdürü pek sertmiş… Hoş kalsaydı da evde od. hıçkırarak. çamur dizlerine kadar çıkmıştı. fakat o. beş lira oda kirası veriyorduk. kaynatıp içirdim. vallahi Doktor Bey. adi bir nezle.. Size geçen sefer de anlattımdı ya! Doktor Bey… Başınızı ağrıtıyorum… Ondan sonra efendim… Bir gün evde kal. ocak yoktu ya! -Hangi ticarethanede çalışıyor? Doktor laf olsun diye sormuştu.. acıyı kanıksamış hissiz gözlerle. rutubetli bir soğuk. dedim. Dışarıda pis bir hava vardı. siz bir kere daha görünüz beyefendi!. ev sahibimizden ıhlamur istedim. Sultanî Mektebinde muallim iken vefat etti.” Kumandanı Ali Pertev Paşanın oğlu Serpâ Pertev Beydir.. naz ve niyaz içinde büyütüyorduk. -Ben yatağımı sattım. Ayda otuz lira alıyordu. “…. akşam geç vakit gelir… Halbuki biz onu nasıl büyüttüktü. Hiç bu seneki gibi olmamıştık beyefendi! Babası sizlere ömür vefat edeli. yan gözle. pelerininden peçesinin kenarlarından sızıyor. Yaşlı doktor. Doktor acıdı galiba. Babasını belki tanırsınız. işte. derileri delerek insanın içine işliyordu.. altı senedir. kadının anlatmaya ihtiyacı vardı. adeta bir tacir paltosuna benzeyen ihtişamlı paltosunun yakasını kaldırırken. hep sattık yedik. kadınım. eczacıya: -Yarım saate kalmaz ben gelirim..

güzel gözlü çocuk onun torunu mu?. hastayı dinlerken içinden kendi kendine tekrarlıyordu: -Çifte zâtürree ! Artık kurtulamaz! Ölecek zavallı çocuk!... ah… Dün gece görseydiniz… Hep sayıkladı! -Sayıklamanın zararı yok ki hanım… Hiç korkulacak şey değil! -Ah ömürler versin. rüzgarın uğultuları içinde bir mum alevi gibi çırpına çırpına sönüyordu.. artık kadını işitmiyordu. Doktor Bey!. Ve doktor. Ali Pertev Paşanın bir vakitler bir masal gibi dillerde dolaşan muhteşem hayatını hatırladı.cevap verdi: -Bilmem ki Doktor Bey?. küçük. senelerden beri ilk defa.. tecrübeli. kadın bunu fark edince. Zayıf ses. kızım? Genç hastanın sesi. sesinde bir baba şevkiyle sordu: -Nasıl oldunuz... bu gözlere hayret ve dikkatle baktı. acıdı. -Evet iki gözüm… Dün gece Doktor Bey. hem ağlayan bir ahenkle. Fil dişi çehremin üzerinde bir çift harikulade göz gülümsedi. fakat doktor sevinçli değildi. sefaletle güreşe güreşe” ölen bu on sekiz yaşındaki yavru. Dalga dalga bir yığın sarı saçın ortasında süzgün... Şimdi bir yer odasında açlıkla. sessiz ve hareketsiz duruyordu… -Mualla!.. Dar bir sokağa saptılar. ihtiyar. muntazam bir yüz. utanarak. işte geldik… Manzara o kadar feciydi ki.. Doktor. Kadıncağız bir müjde almış gibi sevindi.. bu defa ihtiyar doktorun nasırlanmış kalbi bile burkuldu: Yırtık bir kilim parçası üzerine eski bir tek şilte serilmişti. feylesof doktor. onu biraz okuttum… Nihayet… Kuduz bir rüzgar yüzlerini ısırıyordu.. neyim yok satmaya başladım. Ali Pertev Paşanın torunu mu?.. fil dişi üzerine işlenmiş bir heykel gibi. .. özür diledi: -Affedin Doktor Bey! Sokağımız çok fena ama.512 bildirmeyeyim diye neyim var.. temiz fakat birkaç yerinden yamalı yorganın altında bir çocuk vücudu vardı. Bu asil yüzlü. Doktor yakasını büsbütün kaldırdı. Bugün… Biraz… Daha iyiyim… Değil mi anne?. mermere çarpılan bir billur ahengiyle –hem gülen. doktor. lastiklerini çamurdan kurtarmaya uğraşırken hızlı hızlı nefes alıyordu.. Geçen akşam geldiği vakit nasıl olmuştu da bu gözleri. bu harikulade güzel çocuk gözlerini görmemişti?.

. külleri eşeledi: Feci!. pencerenin dışına biriken karlar öyle güzel görünüyordu ki!.. el yordamıyla kapının tokmağını bulup çevirdi: -Mualla’cığım . paçavralar içinde yatan çocuğuna koştu. Hem belki azıcık uyursun. ona ormanda kaybolan şehzadenin hikayesini. kalbi duracak gibi oldu. Doktor. gülümsedi: -Şiddetlice soğuk almış. benimle beraber eczahaneye kadar gelir misiniz?.. Odayı sıcak tutunuz! Siz.. Ateş bitmek üzere idi. kızım.. Nezihe Hanım üç gün evvel sattığı yatağının parasından kalan son yirmi beşliğe üç okka kömür almış. karanlıkta idiler… Nezihe Hanım.. -Mualla’cığım uyudun mu?.513 Doğruldu..... Eyvah! Ateş bitiyor mu? Kalktı. Lakin yarı yerde durmaya mecbur oldu. Bir aralık Nezihe Hanım üşüdüğünü hissetti. Yırtık perdelerin kenarlarından. Dizleri titreyerek merdiveni çıkmaya başladı. Birden. sonra da bir sultana aşık olan zavallı çobanın masalını anlattı. bundan ibaret. Nezihe Hanım tekrar karanlık merdivenleri indi. fakat zalim bir mücadeleden sonra. yürüdü… Bu akşam Mualla iyice idi. Çeneleri birbirine çarparak. ev sahiplerinden biraz gaz istemeye karar verdi. Mualla hiç ses çıkarmıyordu. Cevap beklemeden.. e mi?. . Fakat… Bu akşamda gazları yoktu. ışık gözlerini yoruyor. elini onun alnına dayadı: Buz gibi!. Yukarıda perde perde yükselen bir gelin-kaynana kavgası vardı ki buna ara sıra da galiz bir erkek sesi karışıyordu. -… -Mualla’cığım! Yavrucuğum!. odayı biraz ısıtmıştı. Sana masal söyleyeyim. yavrucuğum.. kendi kendiyle kısa. Şimdilik Allah’a ısmarladık.. lambayı biraz yakmayalım.. hanım. ben yine sizi yoklarım… Hasta dalmıştı bile. boş odanın bir köşeciğindeki parçaları içinde ölümle pençeleşen zavallı yavruya son defa baktı: Elinden bir şey gelmiyordu… İçini çekti. kızının ayak ucuna çöktü.

Yırtık perdelerin arasından içeri dökülen bir ışık parçası içinde Nezihe Hanım. s. hayret ve ıstırapla.19 . 24 Şubat. yolunu şaşırmış bir otomobil. 1927.1.17. c. dar sokağın içinde müthiş bir homurtu koptu. bakıyorlardı… Halide Nusret HAYAT.514 Tam bu anda. ölmüş çocuğunun gözlerini gördü: Bu gözler. bir şey soruyor gibi. kapıdan geçiyordu. nr.18. canavar gözlerinden alevler saçarak.

“kete”lerle dolu sofranın etrafına çevrildiler. gördü. Düşündüğüne nihayet uğradı. etrafı dutluklarla muhafazalı idi. Kenarda çimenliğe kilimi serdiler. Buna rağmen neden bu sene bu faydasız harekette. arada bir reji paketinden cıgara sararken Paşa’nın: -Aç efendi.. Paşa Bey memurun etrafında fırıl fırıl dönüyor. tütününü mümkün oldu kadar az kaydettirmeye çalışıyordu. şu kadar tütün çıkacak diye hesabını yapıp deftere kaydetti. Bir dakika oldu ki zihnine gelen tasavvuru icra etti. Paşa Bey o sene. içimine doyum olmayan. boyları henüz bir karış olan tütünlerin yanında gittikçe dalıyordu. Yalnız bunun bir kusuru vardır: hiç güneş vurmadığından tütünler cılız kalıyor. yeşeren ve büyüyen bahçeleri gezerken gözleri daima tütün tarlasının üzerinde taakkuf ediyor ve düşünüyordu. Sû-i tesadüf olarak jandarmalar buralardan geçmezse rejiden saklanabilirdi. . Basit düşüncesiyle bunu o kadar manasız ve münasebetsiz buluyordu ki bazen arkadaşlarıyla konuşurken gidip hükümete dert yanmayı. bir parmaktan fazla büyümüyor. Bu sene de bir fazla tarla daha tütün ekmiş idi. Seferberlikten evvel Paşa Bey bunun tecrübesini yapmış olduğu için bu bahçenin tütüne elverişsiz olduğunu anlamış idi. kendisi ise tütünden başka bir şey olan paketten cıgara yapacaktı. danışmadan eve doğru bağırdı: -Ahmet. Ara sıra başını kaldırır. her yıl gibi ister istemez tütünü feda etti. şu canım tütünler sararmış olsaydı da yapraklarından ağzına layık bir cıgara yapsaydık… Memur gittikten sonra Paşa Bey bir hayli düşündü. ve sararmıyor. Bereket versin ki bu tarla. reji kumpanyasından şikayet etmeyi bile aklından geçirirdi. ulan Ahmet… Semaveri kur… ve reji memuruna dönerek ilave etti: -Şurada seninle bir keyif çakah efendi… Tütün tarlası tatlı bir yeşillik içinde uzanıyordu..515 REJİYE OYUN Her sene gibi bu sene de tarlasını tahmine gelmiş idi. semaveri getirdiler. gezdi ve kıymet biçti. eve yakın. diyordu. Günlerden beri efkarı hep budur. bir yaprağı cihan değen tütünü deste deste teslim ederken canı da gidiyordu. Zaten köyde de hemen hemen hiç kimse bu bahçeden haberdar değil gibidir. O sapsarı. tütünün kaydedileceğini düşünüyordu. kendi kendine: -Demek ki çektiğim emek reji için… diye söylenirdi. Fakat ne yapabilirdi?. Paşa Beyin yerden göğe kadar hakkı vardı: Tarlanın hakiki sahibi olduğu halde rejinin ambarına tütününü gönderecek. Bu sene de vaziyet karşısında kalacağını. Nisanın ilk günleri.

O gece yatsı namazından köylüler dağıldıktan sonra ortalık süt liman olmuştu. reji onun canını yakıyorsa o da ona karşılık yapacak idi. . oğlu Ahmet bile bu işe şaşmışlardı.. büyük kızı Kevser. tarla iki gün evvel sulandığı için tütün fidelerini kolayca çıkarıyorlardı. tayin ettiği marabaları yanına aldı. tütünlerinde bu sene bereket yok. her çıkardıkları tütün kökü yerine evin yanındaki tarladan getirdikleri fideyi sokuyorlardı. sonra köyün alt başındaki tarlaya vardılar. kızılcıklar arasından geçtikten sonra Paşa Bey tarlasının başında daldı... Bir dakika düşündü. diyorlardı. daldı ve yoruldu. İki de bir: -Efe. serin rüzgarın estiği bir haziran gecesi… Paşa Bey. hayır boşuna ekmemişti. kurumaya yüz tutmuştu. İki saat sürmeden iş olup bizmiş idi. cılız kalmışlar… Diyorlardı..516 beyhude bir zahmette bulundu?. Marabalarından en emin olduklarından kendisine iki arkadaş ayırdı.. bir de evin yanındaki cılız tütün tarlasına baktı. kimseler yoktu. her biri bir taraftan işe başladı. berideki bu bahçeyi yine ektik… Köyün alt başındaki tutulan tarlası gittikçe sararıyor ve olgunlaşıyor… Altın sarısı rengi ne kadar güzel! Bir cıgara düşmanı bile bu ince sarı yapraklara içinden hasretlenir. yine düşündü: Evet. eve döndü. Korkak ve muhteriz adımlarla. Birkaç gün sonra bu cılız ve kuru tütünleri rejiye teslim ederken de icap ederse aynı cevabı tekrar edecekti!. kendilerine vereceği tütün hissesini de sözleşti. Ahmet’in Kevser’in sormaya hakları vardı: Bu bahçeyi niye ekmiş idi?. bir saat içinde fidelerin hepsini yanlarındaki çuvallara doldurdular. Fideler üçe taksim edildi: İki maraba ve Paşa Bey fidelerle tarlaya girdiler. Ilık. Paşa Bey evet yanındaki güneşsiz tarlaya beyhude yere tütün ekmemişti?. İki ay evvel ekserisi yaylaya giden köylüler. Hakikaten tütünler bar karış bile olmadan sararmaya.. her sene adamın talihi yar olmaz… Diye mırıldandı. gelmişlerdi: -Paşa Bey.. Paşa Bey şimdiden hazırlanıyordu. Bu işten yirmi beş gün sonra. evvelce onlara açtığı meseleden uzun uzadıya bahsetti. evin ambarına girdiler. dört ay olduğu halde bir parmak boy bile büyümemiş idi. İçinden rejiye karşı intikam hisleriyle gülerken: -Bu sene böyle oldu. Karısı Ayşa. içerse içimine dayanamazdı. daha ziyade. sır saklayacaklarına dair söz aldı. kendi evinin civarı olduğundan serbestçe marabalarıyla güneşsiz tütün tarlasına girdi..haziranın sıcak bir günü… Dutluklar. arkalarında büyük çuvallar.

c.19 . nr. 7 Nisan. 1927.1.19.517 Ahmet Celil HAYAT. s.

Mahcupluğu bir dereceye kadar da gururdan ileri geliyordu. Bazı kimseler vardır ki kanapelerin dolu olmasına aldırmazlar. Onun için ölünceye kadar yerinde saymaya mahkumdu. Bir dairede kâtipti. Galiba yaşamakta güçlük çekiyordu. Yan komşumun cıgarası karşı komşumun titrek parmakları arasından yere düştü. Fakat hiç şikayet etmiyordu. açılacak yer olmadığı için hafifçe kıpırdanmaktan başka bir şey yapamayan bu efendilerin kucağına . Ara sıra yanımda oturan bir efendinin cıgarasına bakıyor. karşımdakine uzattım. Ben sinirli bir adamım. çalışkan ve oldukça malumatlı bir adamdı. Adamcağız düşüp bayılacak gibi oldu. fakat son saniyede cesareti kırılıyordu. Birkaç tane fıstık bir şeyler yazdı. büsbütün boş bir kanape arardı. Elinde yanmamış bir cigara vardı. Fakat bu büyük vakanın helecanı büyük bir faciaya sebep oldu. Anlaşılan kibritini kaybetmişti. çocuk tavırlı bir adamdı. Tahminim doğru çıkmıştı. Her sabah İstanbul’a beraber iniyorduk. Başında kalabalıkça bir aile vardı. kızarıp bozararak cıgarasını yaktı. Bu fazla mahcup adam. Hem de gayet samimi iki ahbap. Yan komşum farkında değil. bir şeytan tırnağı kesti. Mahcup adam yıldırımla vurulmuşa döndü. Bir hakarete uğramaktan korktuğu için daima insanlara uzak durmaya çalışıyordu. sonra bir ikinci cıgara yaktı. Yanımdakinin cıgarasını aldım. Yan yana oturan iki kişiyi gözlerine kestirerek “Biraz müsaade yerleşirler. onların zıddına olarak açık yerlerde oturmaya cesaret edemez. Fakat ne çare ki bu kadar korkaklık. Sabahtan akşama kadar karınca yuvası gibi işleyen odasında kim bilir kaç bin defa gelene gidene kalkıp oturuyordu? Sabahları Hisar iskelesinden vapura binerdi. bu kadar yüz yumuşaklığı ile hayatta muvaffak olunamazdı. Sabredemem. Çok mağrurdu. Bu vaka beni sıkılgan adam ile ahbap etti. İfrat derecede nazik ve sıkılgan. eder misiniz?” derler.518 MUKADDES HATIRA Kırk yaşlarında vardı. Teşekkür etmek için ayağa kalktı. Salona girdiği zaman bütün halk kendisine bakıyormuş gibi kızarır bozarırdı. Karşı komşum elinde gittikçe buruşan sönük cıgarasıyla hala aynı tereddütler. ateş istemeye davranıyor. Bir gün karşımda oturuyordu. Gayr-i ihtiyari kollarımı açtım. Bir dairede kâtip olduğunu biliyordum. aynı helecanlar içinde. Vapurda biletini kesmeye gelen memura ayağa kalkardı. Namuslu. Cıgarasını bitirdi.

mahcup tabiatına rağmen hararetli bir bahis açar.519 Az zamanda birbirimize hayli ısınmıştık. ne zaman o sokaklardan geçsem… Şimdi anladınız değil mi? Mukaddes bir hatıra… Daha fazla söylemeyeceğim… . başını önüne eğerek: -Benim buradan gelmekteki ısrarıma kim bilir ne kadar hayret edersiniz? dedi. Sade denizde değil. Bazıları kalabalıkta tanıdıkları çehrelere rast gelip selam vermekten utanırlar. Bu sıkıntı her halde kalabalık bir sokaktan geçmek ıstırabından çok fazla idi. Hakkınız var fakat yıkık bir yangın duvarı tepesinde bitmiş otlara bakıyor. Bir iki kere bunun sebebini sordum. Mahcup insanların anlaşılmaz huyları vardı. Böylece her sabah boş yere dünya kadar taban tepmiş oluyorduk. Bir bir yüzüne baktıkça renkten renge girer. Yolumuz birdi. mukaddes bir hatıra… Ah beyefendi o çarşı içinde bir facia geçti. Dairelerimiz arasında üç beş dakikalık bir mesafe vardı. Çarşıya yaklaştığımız zaman koluma girer. ecel terleri döker. Çok eski zamanlara ait bir hatıra. Beni kalbimin en nazik yerinden vurmuş bir facia. beni viranelikler arasında tenha ve karışık bir sokaktan dolaştırıyordu. O çarşı içinden geçmeye yüreğim tahammül etmiyor. -Çarşı içi kalabalık… Burası gerçi uzun fakat daha tenha… Hem de ne güzel… Viranelerde kır çiçekleri açıyor… çarşıdan at araba geçiyor… İnsan dikkat edemiyor ilah… Gibi sudan sözler söyledi. güya farkında olmama meydan vermeden beni viraneler sokağına saptırırdı. Aynı muhakemeyi kendi de yapmış olmalı ki bir sabah viranelerin ortasında durdu. Ne zaman onu aklıma getirsem. bazıları mesela sokakta tıraş olmaktan sıkılır. Yalnız bir şeye dikkat ediyordum. Mamafih bir zaman sonra bu sebebi de hafif bulmaya başladım: bu yol çevirme manevrası her sabah arkadaşıma mühimce birkaç sıkıntı dakikası geçirtiyordu. Arkadaşım çarşı içinden geçen kestirme yoldan bir türlü gitmek istemiyor. mahzun mahzun devam ediyordu: -Size hakikati söyleyeyim. şimdi karada da bir parça yol arkadaşlığı ediyorduk. kendi kendime: “Besbelli bu adamcağız kalabalığa girmekten utanıyor” diyordum.

Bu olur bu. s. c. Kendi kendime şöyle düşünüyordum: Her yiğidin kalbinde bir aslan yatar. Bir sabah bize bir üçüncü arkadaş iltihak etmiştir: Arkadaşımın çalıştığı dairenin müdürü.. Bu sessiz sadasız.20. Arkadaşım başını çevirmedi fakat olduğu yerde düşmüş gibi durdu. Bunların birinden uzun boylu. nr.. Belki sevdiği bir kadınla bu çarşıya ait güzel bir hatırası var. İhtimal bir aşk macerasıydı. Mahcup arkadaşım tabi onu yolundan çeviremezdi. mahcup adam gözümde ehemmiyet almaya başlıyordu.1. Bu mesele ara sıra zihnimi meşgul ediyordu. Tahir Efendi!. 20 . küçük hanım için aldığınız çeyiz eşyasının borcunu hala vermek fikrinde değilsiniz? Senesi oluyor… Biz fakir çarşı esnafıyız. Yahut burada onun bir hıyanetini mi gördü?. Müdür çarşı yoluna saptı. kır bıyıklı bir ermeni çıktı. Bu zatı ben de tanırdım. 1927. Mamafih bu sokaktan bu derece korkmasına nazaran sevdiğini burada kaybetmiş olması daha akla yakın gelir… Acaba burada at. başını önüne eğerek bekledi. araba falan altında mı kalıp ezildi?. Zavallı adam müdürün solunda ve biraz gerisinde korkmuş bir kirpi gibi tortop olup titreyerek yürüyordu. diye seslendi. Belki bir bahane bulup kaçacaktı. Sakin fakat durgun bir sesle: -Artık hiç çarşıda görünmez oldunuz.19. 14 Nisan. ürkek adamın da anlaşılan bir vakası oldu... Fena halde sıkıldığını kapana girmiş bir sıçan gibi şaşkın şaşkın etrafına baktığını görüyordum. Basmacı dükkanlarının önünden geçiyorduk. Sıkıntılı zamanınızda size insaniyetlik ettikse bu insaftır ki… Ötesini dinleyemeden. Reşat Nuri HAYAT. mahcup arkadaşın haline bakamadan kaçtım. Bir gün bir tesadüf hakikati meydana çıkardı. yüksek sesle: -Tahir Efendi.. Fakat aksi gibi müdür vazife hakkında malumat vermeye başlamıştı. Çarşıdan geçsem ben de içimde bir sıkıntı duyarım.. Belki onu burada tanıdı.520 Sükut içinde ağır ağır yolumuza devam ettik. dedi. onun için adeta şairane şeyler düşünüyordum.

ancak iki senelikti. * Bir haziran akşamıydı. Fakat böyle tatiller başlayıp mektebin kapıları kapanınca yüreğine büyük bir sıkıntı ve acı düşerdi. Redingotunu hürriyet. Sevgili tepesine gelince yükünü yere indirdi. kışta her gün dünya kadar yol yürüyorsun? Bâhusus başında aile derdi de yok… Mektebe yakın bir yerde bir oda tutsana!” derlerdi. ortasından sicimle bağlayarak heybe şeklinde omzuna atmıştı. Mektepteki kitaplarıyla bazı eşyasını iki pakete sarmış. Fakat evi Selimiye’de idi. Bu haliyle cerden dönen ramazan softalarına benziyordu. diye cevap verirdi. İhtiyar muallim dalgın dalgın düşünürken yanından iki kişi geçti: Arabacı kılıklı bir delikanlı ile sarı yamalı mantolu. Çünkü alışmıştı.. redingotunun eteklerini kıvırıp oturdu. Çünkü çok yeni. Bu suretle ilk malzemeden tek bir çivi ve dökme bile kalmamıştı. Sofiler için cami. üstünü.O: Selimiye’de doğdum evde oturuyorum… Elli yaşındayım… Doğdum yerde ölmeye azmim var. Arkadaşları: “Niçin karda.521 BİR AHİRET MASALI -Mahmut Yesari’yeAhmet Şevket Efendi Kadıköy mekteplerinden birinde muallimdir. Bahusus akşamları Tıp Fakültesinin karşısındaki tepede mutlaka bir parça dinlenmekten pek hoşlanırdı. ayyaşlar için meyhane ne ise Ahmet Şevket Efendi için de bu tepe o idi. Sonra bu onun hemen yegâne eğlencesiydi. Ahmet Şevket Efendi üç ay serbestti. bağlarını değiştirmişti. sarı potinlerini mütareke senesi yaptırmıştı. Numara kağıtları dağılmış. karşıda köyün ışıkları yanıncaya kadar kendi kendine konuşur. düşünürdü. Bir ayağının sakat olmasına rağmen yoldan şikayet etmezdi. maskaratını. Hatta soğuk ve yağmurlu havalarda bile. Büyük kırmızı mendilini bir taşın üstüne sürüp oturur. Onun en itina ile kullandığı şey bu şapka idi. mektep kapanmıştı. Muallimlerce adet olduğu için bütün sene derslerinin çokluğundan şikayet ederdi. melon şapkasını incitmekten korktuğu bir çocuk gibi dizlerinin üstüne koydu. mendilini serdi. . Ahmet Şevket Efendi dalgın ve mahzundu. Çünkü bir çok defalar altını. Mamafih potinlerin aynı potinler olduğunu pek kuvvetle iddia edemezdi. çarpık kırmızı iskarpinli bir kadın.

Fakat onları bir arada tutabilmek için sarf ettiğim gayretler havaya gitti… Babamdan. ne riya. zaruri ayrılıklar oluyor. ne ihanet. kardeşlerimden mürekkep bir cemiyet… Kör bir vefa ile bağlanıyorum… Fakat hiç umulmadık bir zamanda ölümler. tesadüfleriyle birbirlerinden ayrılanlar hep orada birleşiyorlar… Ne korku. dedi. yanık bir telaffuzla: -Buradan iyi randevu yeri mi olur şekerim. buna kendimi alıştırıyorum. Denizin ve şehrin henüz güneş içerisinde olmasına mukabil mezarlığa şimdiden gece karanlığı çökmüştü. vefasızlıklar yine birbirini kovalıyor… Yine aynı netice… Artık ihtiyarım… Yeniden uğramak için ne vücudumda ne ruhumda kuvvet kalmadı… Dünyada yalnız ve yorgunum… Kadın doğru söyledi… Burası insanlar için en emin bir visal yeri… Dershanesini de artık bitirdim… Belli başlı bir işim kalmadı… Binaenaleyh artık sevdiğim insanlarla ebedî surette birleşmeye gidebilirim. Muallim Ahmet Şevket Efendi o gece sabaha doğru morfinle intihar etti. dargınlıklar. intizbatı… Sevdalılar itişe şakalaşa geçip gittiler.522 Delikanlı. ne karışanı var ne görüşeni… ne polisi. beni yalnız bırakıyor… Nevmît olmuyorum… Evleniyorum… Etrafımda başka bir topluluk vücuda getiriyorum. fakat bu da bir zaman sonra çözülüyor… Günün birinde yine kendimi yalnız buluyorum… Mamafih ümit kesilmiyor… Bir tecrübe daha. İhtiyar muallim karanlık servileri büsbütün ayrı bir dünya gibi görüyor. “Akşam nerede buluşacağız?” diye sordu. . Kadın kahkaha ile gülerek arkadaki mezarlığı gösterdi. ihtilaflar. bir üçüncü topluluk… Ölümler. ne yalan… Yeryüzünde bir an visali için seve seve can verdiğimiz bütün insanları orada bütün ebet müddetçe kollarımız içinde tutabileceğiz… Ahmet Şevket Efendi vahî nâzil olmuş peygamber gibi huşû ve heyecan içinde titriyor. Ahmet Şevket Efendi gayr-ı ihtiyari başını arkaya çevirdi. Ekseriya yaptığı gibi kendi kendisiyle konuşmaya başladı: -Kadıncağız bilmeden büyük bir hakikat söyledi… Mezarlık en büyük bir mev’id-i visaldir… Hayatın anlaşılmaz darbeleriyle. bir türlü gözünü alamıyordu. gözlerinden yaşlar akıyordu: -Ben bir vefa ve sadakat hastasıyım… Sevdiğim şeylere ebediyen bağlanmak ihtiyacıyla dünyaya gelmişim… Saadeti sevdiklerimi etrafımda toplamaktan ibaret gördüm. anamdan.

İhtiyar muallim servilerin altında –ne program düşüncesi. cariyeli paşalara benzemez misiniz? Sonra bu kadar insan arasında taksim edilmiş bir sevgiye siz sevgi diyebilecek misiniz? Ben sizin sicilinizi tetkik ettim muallim Ahmet Şevket Efendi… Siz vefa hastalığına tutulup buraya gelmişsiniz… Halbuki en büyük vefasızlığı kendiniz yapmak istiyorsunuz… İhtiyar muallim kıpkırmızı başını önüne eğdi: -Anlıyorum… Bütün sevdiklerimi kucaklamak burada da kabil değil… O halde onlardan yalnız birini seçmek lâzım… Beni annemin. Çocuklarından biri –Ahmet Şevket Efendiyi mektepte çok üzüp yormuş küçük haylazbirdenbire ağladı. kıyameti bekledi.523 Arkadaşları aralarında üç beş kuruş iane toplayarak ölüsünü Karacaahmet mezarlığına gömdüler. -Evet ama hangisi… Çünkü ömrünüzün muhtelif zamanlarında muhtelif kadınlar sevdiniz ve her birisi zamanının en sevgilisi oldu… Bunlardan birini diğerlerine tercih . ne gazel korkusu. şimdi onların arasına girerseniz olur mu ya? -Hakkınız var… Hem de zaten onlar beni tatmin edemeyeceklerdi… Beni dünyada en sevdiğim kadının cemiyetine götürünüz. babamın yanına götürünüz… Onların cemiyetinde yaşamak istiyorum… Melek yine tereddüt etti: -Zannederim ki kabil değil… Çünkü annenizle babanız ilk evlendikleri yaşa rücû ettiler… Birisini on sekiz... Mesela bütün sevdiğiniz kadınları etrafınıza toplarsanız dünyadaki odalıklı.asırlarca zaman upuzun yattı. Sevdiklerini nihayet ebediyen kollarına alacaktı. Melek gülümsedi: -Hepsini mi? Pekala onlar buna razı olurlar mı dersiniz?. Teşrifatçı meleklerden birine derdini anlattı: “Sevdiklerimi. bütün sevdiklerimi istiyorum” dedi. Bir maarif müfettişi fedakâr muallim için hararetli bir nutuk söyledi. Nihayet ebedi visal günü gelmişti. Ahmet Şevket Efendi için artık yalnızlık korkusu kalmıyordu. Cenaze alayına getirilen üç beş talebe bu vesile ile küçük bir kır tenezzühü yapmış oldu. birisi yirmi yaşında iki sevdalı halindeler… Siz saçlı sakallı adam. Sonra kalabalık dağıldı. Bu birkaç damla yaş Ahmet Şevket Efendiye müfettişin nutkundan daha tatlı geldi.

18. nr.524 mecburiyetindesiniz… Gerçi sizin gibi bir vefa hastası için sevdiklerinizden bir kısmı ihtimal kayıp düşecek ama… -Pekala … Ben on yedi yaşında iken on dört yaşında bir küçük kızla sevişmiştim… O benim ilk ve en büyük aşkımdı. Güneş doğmuştu. 19 .1. ebedî visal orada da gayr-ı kabil… Dünyanın kuruluşuna.29 . dedi. Reşat Nuri HAYAT. Yavaş yavaş yerinden kalkıp penceresini açtı. s. hayatın nizamına nazaran orada da bizzarure yalnızlıktan kurtulamayacağız… Vefanın ve muhabbetin en temiz ve ne hasbini zannederim ki yine o mektepteki mini mini maskaralarda bulacağız… Derslerin başlamasına şunun şurasında ne kaldı ki? Üç ay göz yumup açıncaya kadar geçer. onu isterim… -Mümkün değil… Çünkü o sizden ayrıldıktan sonra bir başkasıyla sevişip evlenmişti… Onlar şimdi beraber yaşıyorlar… -Peki o halde beni ilk zevcemin yanına götürünüz… -Maalesef o da kabil değil… Çünkü dünyada sizden ayrıldıktan sonra bir mülkiye kaymakamıyla evlenmişti… Birkaç saat evvel yine birleştiler… -Şu halde ikinci zevcem… -Onun da dünyada size varmadan evvel bir sevdiği vardı… Gelir gelmez onu istedi… -Son bir çare kalıyor… Ben otuz otuz beş yaşlarında iken bir genç kadınla sevişmiştim… Benim için çıldırırdı… Onu bulmak kabil olsa… -Gayet kolay… Yalnız o kadın hakkındaki malumatınız pek tamam olmasa gerek… Çünkü o kadın herkes için çıldırdığını söylerdi… Nitekim burada da bütün aşıklarını etrafına topladı… Herhalde yetmiş. c. seksen kişi var… Siz de onların arasına karışmak isterseniz… Ahmet Şevket Efendi aldığı hafif dozdaki morfinle sarhoşluğundan ayılınca kendisini Selimiye’deki odasında buldu. 16 Haziran 1927. Karacaahmet serviliğine doğru kolunu uzatarak: -Numunesini gördün.

şöyle bırakılıyormuş. Hele biraz daha sabır! Ne yapalım... Acaba kaç yaşında? Künye defterine baktı. nasıl ölmemiş? Şimdi onu kendi bölüğüne alsın mı? O bölük ki neferleri kendisi gibi hep genç.. dinç “pire gibi” dir. bölüğünü. Kabalağı. Bölük kumandanı bir daha seslendi ve Ali oğlu İbrahim cevap verdi: -Benim efendim! Bu adamın sesi bir son nefes gibi geliyor. nerde ise ona da sıra gelecek. sarı . kulaklarını da örtmüş. çadırın filan bilse… Ayakları şişmiş gibi… Bugün de şu kızgın güneş altında hem çarıkları ayaklarını sanki ısırıyor. tepesinden. evet. -Ali oğlu İbrahim. Sarı setresi.525 CANLI CENAZE Atina’dan beri. Herkes şimdi susuyor ve ona bakıyor: İbrahim’e!. Üst dudağıyla burnu arasından birkaç siyah tel çevrilip yanlarına kuyruk salmış. şakak kemikleri çıkık. Dörtyol! -Benim efendim! Kendi defterini elinde tutan büyük kumandanı “Kimden geliyor bu vızıltı?” diye yakındı ve kendi bölüğüne ayrılan neferlerin tarafına geçmek için yürüyen İbrahim’e baktı. şöyle silik. kısa boylu. gövdesi iki tarafa yalpa yaptıkça kafası da omuzları arasına daha çöküp çöküp kımıldıyor. seyrek ve dolaşık birkaç kara kalem çizgisi var. ona dikkatle baktı. Bu dikkat neferlere de geçti. bu ne tuhaf adam! Onu önüne çağırdı. sırtında onu doğduğuna pişman gösteren bir hafif kambur var. sarı benizli. çökük yanaklı bir zavallı!. Genç zabite en ziyade onun gözleri ve kaşları dokundu: ufak. otuz beş! Öyle yaşlı da değil. Ve o yürürken dikkat etti: Boynu ve başı. Evet.. bu kadar uzun yolculuktan sonra. Şu efrâdı çabuk taksim etseler de o da biraz dinlense. hele çok şeker Sivas’a ve şimdi de talimgâha gelebildiler. sırtındaki hafif kamburdan. alnı buruşuklu… ve dudağının üstünde ve çenesinin üstünde. baktı: Gövdesi iki tarafa yalpa yapar gibi gidiyor. Bu adam Atina’dan buraya kadar nasıl gelmiş. yüzü sarı. Sanki dizinden aşağısı ileride ve yukarısı geride… Bu ne tuhaf mahluk! Bölük kumandanı şaşırdı. çenesine ve şakaklarında da birkaç tel dikilmiş. Durduğu zaman elini kaldırıp selam verirken göz kapaklarını korkar gibi bir kırpıştırdı ve açtı. Yürürken ayaklarıyla beraber dizleri de çıkıntı yaparak ileri ileri gidiyor. ipekçi dükkanlarında demir askıları asılmış satılık eski bir elbise gibi omuzlarından aşağıya sarkıyor. hem de başı vücuduna ağır geliyor. biraz öne doğru uzanıyor.

İbrahim gözlerini yere indirdi. altı çocuğu varmış! Bu saz benizli adamın altı çocuğu?. Bu çocuğun halini beğeniyor. Onun saz benzine o kadar uyan bu korkak ve titrek sesi de bölük kumandanına dokundu.. birbirine tazallüm eder gibi bakan ince ve köse kaşları… O sarı ve nemli gözleri o kaşlar altında kendisine baktığı zaman zabit onun için mahzun bir merhamet duydu ve başkalarının da duyabileceği surette. Askerler bu söze güldüler... burnunun üstünde iki üçü ebedi bir şikayet gibi kalkık. doğru çocuk! Ah! Ona hizmet edebilse vallah hiç emeğine yanmaz. sırtında çuval İbrahim de angarya neferleri arasında bekliyordu. -Hasta mısın? Sarı gözler yine yukarıya baktı: -Yok efendim! Ve sorulunca söyledi ki evli imiş.. -Nasıl buraya gelebildin ya! -E… e! Geldik efendim işte! Ve sesi de titriyordu. bezirci tarlasındaki evlere inerken. Talimgâh birkaç gün sonra. bir sabah. onu bölüğünde tutmaya karar verdi. Bakın şuna! Bu mülâzım genç ama yaman şey! Yüzbaşıya kendi neferleri için karşı geliyor. git!” dedi ve yanındaki bölük çavuşuna dönerek ilave etti: -Bunu hafif angaryalarda kullanın! * * * Bir gün erzak alınırken. kış geliyor. Acaba söylese mi! Bu nakilden iki gün sonra. askerin hakkı! İbrahim dikkat etti: Yüzbaşı. Diye barbar bağırıyordu.526 gözleri. ona zaten dolgundu: -Hiçbirinden bir dirhem eksik almam!. eski nöbetlerde fazla verilmiştir diye şimdi ne kadar kısmak istediyse bölük kumandanı da o kadar dayandı. bilâ-ihtiyâr söylendi: -Zavallı! Canlı cenaze!. diye şehre. baş çavuş. “Peki.. bölük kumandasının odasına girdi: . dudaklarında belirsiz bir tebessüm. erzaktan kesmek isteyen mürtekip iâşe yüzbaşısıyla kavga etti. hep öyle sivri. Tifodan hizmetçisi de hastaneye yatmıştı. İbrahim de bölük eşyasını götüren arabanın arkasında düşünerek yürüyordu. Bu çocuk merhametli. O gün alay nöbetçisi olan bölük kumandanı.

İnsanın soracağı gelirdi. daima öyle.. kaşlarının küskün uçları daima kalkık.527 -Efendim! Atinalı İbrahim size hizmetçi olmak istiyormuş! Zabit düşündü. Odanın içinde sobanın kızıl harıltılarından ve çatal şakırtılarından başka hiçbir ses yok. o sarı ve nemli gözleriyle.. hep şikâyet eder gibi. acaba bu çıplak kafacığın içinde de fikir bulunur mu!. yerine getiriyor. kafile götürmek iktiza ederse büsbütün yapamayacağını söyledi. sonra yine bekliyor. Hele kendisi yemek yediği zaman onun ekleyişini seyretmek ne hoş bir şey oluyor: Bir taraftan sefer tasındaki yemek sabah sobanın üstünde ısınır. Şu canlı cenaze mi?. zihninde o ismin sahibini hatırlamaya çalıştı ve biraz gülümseyerek: -Hangisi? dedi. Bu adam nefes de almıyor gibi… O. Ona hizmeti kat kat helal olsun!” . İbrahim de ayakta. Hem bir eğlence de olabilirdi: Saf ve tuhaf bir tip! Onun hareketlerin dikkat etmekten hakikaten memnun oluyordu. önden elleri kavuşmuş susuyor ve bekliyor. İbrahim.. Onu yanına getirttiği zaman hizmet neferliğinin ağır olduğunu yarın hududa gitmek. ve ebediyen titrek sesiyle. görülmeli ki onun var oldu anlaşılsın! Evet. öyle yalpa yapa yapa. aynı cevabı verdi: -E… e! Ne yapalım efendim? Seninle beraber olunca yaparız gayrı! Bölük kumandanı. açıyor ve söylenen her şeyi. omuzları arasında gömülen başı kımıldana kımıldana. elleri önden biri birine kavuşmuş. -İbrahim şu yemeği değiştir! -Öyle mi yapayım efendim? -İbrahim! Şu kapıyı azıcık aç. evet: Canlı Cenaze! -İbrahim! Ben doydum. duyulmuyor.. yere bakıyor. o biri birinin karşısına dikilip bakan uçlu kaşlarıyla. efendim? Bizim istihkakımız çıkıyor ya! Yalnız burada “Öyle mi Efendim?” deyip de hemen işe girişmiyordu… “Bu ne acayip çocuk! Yemeğini de kendisine veriyor. ancak görülüyor. Patatesi sen ye! -E…e. tüneyen bir tavuk gibi göz kapaklarını kapayıp açarak susuyor. düşünüyor. -Öyle mi yapayım efendim? Ve değiştiriyor. gönlü olsun diye yanına aldı. yine insana “tünüyor” hissini verecek surette ayakta.

of!” ettiği de yok. Hey çocuk hey! Garip garip. Sen olmayınca ailen. Hay taze çocuk hay! Yine askerin istihkâkı için bak başına neler gelmiş!.. yarabbi diye söylendiği anda İbrahim de kendi kendine düşünüyor ve ona acıyordu: Fıkra çocuk! Can sıkıntısından kendisiyle..528 Hele bölük kumandanı kendi odasında hapsolunduğu zaman ona ne kadar acımıştı… Kapıda süngülü. Vay! İbrahim kendiliğinden de bir şey söyler. -Peki İbrahim! Dedi. önden elleri kavuşmuş. okuyor. İhtimal ki orada kalırım da… İbrahim sarı ve nemli gözlerini kaldırıp diktiği zaman zabit onun kaşlarında her zamankinden fazla bir şikayet hali okudu: -E… e efendim! Ben de efendimle beraber gelirim ya! . Zabitin de bu akşam onunla konuşacağı tuttu. bir şey sorar mı imiş? Hele sebebini söylesin bakalım. Zabit bekledi. öyle kitabını açıyor. yoksa bir arkadaşın yanına mı vereyim? Ben hududa kafile götüreceğim. Garip şey! Bakışları biraz canlı ve dik! -Efendime sorarsam darılman mı efendim? Niçin hapsettiler seni ya? Zabit şaşırdı. sonra geziniyor. bu sefer gözleri kendisine bakıyor. * ** Kış ortasında Kafkas cephesine kafile götürmeye memur olan bölük kumandanı vazifesini aldıktan sonra. çocukların nasıl geçinecekler? -E… e efendim! Allah insanın rızkını kesmez ya! Zabit içinden “Bu canlı cenazede bile ne tevekkül kuvveti. Acaba niçin hapsettiler. “Ah. sonra pencereden bakıyor. bu sefer göz kapakları inik değil. neferiyle konuşuyor. köşede yine İbrahim’i gördü: Ayakta. pirinç tarlalarında işçilik etmekle geçindiğini öğrendi. “Niçin sordun?” sualine “Hiç efendim!” den başka bir cevap alamadı. böyle? Bir gece genç zabit başını kitaptan kaldırıp da çenesini avuçlarında. ne diyecek? -Askere odun vermediler de tabur kumandanıyla atıştık. odaya hızla girdi: -İbrahim! Seni bölükte mi bırakayım. İbrahim düşündü. dışarı çıkması yasak! Odasına hizmetçisinden başka kimse giremiyor. bir aşağı bir yukarı gidip geliyor. onun memleketinde. biraz dinlenmek için etrafına bakındığı zaman karşıda kırmızı ağızlı sobanın arkasında.

Orada tahkik ederek öğrendi ki zayıf ordu. gâh babası gibi biliyordu. İbrahim. efendisine oda bulur. asker mola ederken arkada kalan İbrahim. yardımlı Rus ordusu karşısında çözülmüş. çayını pişirir ve beklerdi. gidiyordu… Ona acıdı. yatsı vakti genç zabit kafilesinin önünde.. hiç durmadan yürüyerek Erzurum’a yetişmeli!. Ertesi gün yola çıktılar. ve Erzincan’a geldikleri zaman yorulup yorulmadığını sordu: -E… e! Cenab-ı Allah kuvvet verir efendim! Efendimle beraber gidiyoruz işte! * ** Mehtaplı bir kanun-ı evvel gecesinde. (Tercan)a girerken o durgun ve sessiz kasabacıkta bir gidip gelme. Kafkas soğuklarını. O Minare’nin ipi elinde geldi: -İbrahim! Sen buradan Erzincan’a döneceksin. Efendisi dediğinden döneceğe benzemiyor. dağ taş aşan başını almış aşıklar gibi geçiyor. bir telaş gördü. Ey! Buraya kadar geldi de burada mı ondan ayrılacak? Bu ağzı daha süt kokan İstanbul çocuğu dayanacak da o mu dayanamayacak? Hem bu efendi nasıl bırakılır? Gurbette biri birinden ayrı… Gâh evladı. Zabit telgrafı ay ışığında okudu: Gün gece. Bölük kumandanı acıya acıya razı oldu.. topal hayvanla beraber. her akşam askerden evvel konak yerine varır. Bir gün Erzincan’a girmeden. İbrahim’in “E… e! Ne yapalım efendim! Gideriz” cevapları bu sefer kâr etmedi. biz gün gece hiç dinlenmeden gideceğiz. (nefîr-i âmm) da ilan edilmiş… Kafile efradına fırından ekmek alınıp verilirken genç kumandan yol üstünde Canlı Cenaze’yi bekliyor idi. kalabalık.529 Bölük kumandanı otuz günlük yolculuğu. şiddetli muharebeler oluyormuş. eşyanı Minare’den al! . hiç sağa sola bakmayarak. harbin eziyetlerini. yalvarır gibi cevap verdi: -E… e. Efendinin yorgun yorgun çayını içip de hoşlandığını gördükçe seviniyordu. haber verir. Haydi İbrahim! Kendi torbanı. ne yapalım efendim? Seninle beraber olunca katlanırız gayrı! Her ısrar neticesiz kaldı. Sen bu soğukta Erzurum’a kadar. Zabit dikkat etti: Canlı Cenaze. zabitin eşyasını taşıyan topal minare beygirinin arkasında. minâre beygirinin arkasında (dee) diye diye yetişti. tehlikelerini söyleyerek onu vazgeçirmeye çalıştıkça onun titrek sesi ağlar gibi. Bir inzibat neferi kendisinin hemen önüne çıkıp eline bir telgraf verdi. böyle sıkı yolculuğa kat’iyen dayanamazsın.

(Kars Kapısı)ndan çıkıp yola düzüldüler. genç biri birine giriyor. Aman yarabbi çoluk çocuk. her şey bağırıyor her ses haykırıyor. mehtap altında Erzurum surunun (İstanbul Kapısı)ndan giriyorlardı. Bu dehşet verici bir manzara idi: Rus ordusundaki Ermeni çetelerin bıçağına düşmesin diye bütün o “Pasinler” diyarının halkı yollara dökülmüş. Genç zabit gördü ki bu beyaz kış gecesi içinde. nida ediyorlar. her nev ehli hayvanla ve her cinsten eşya ile dolu… Kağnı gıcırtısı koyun melemesine. tavuklar hayvanların ütünden arabalara arabalardan yere atlayarak. ana. aranıyor. berrak gecenin derinliğini çınlatıyorlardı. burnunun içi donmuştu. üç metrelik kar derinliği hep buz olmuş. sesleniyor. onun sakalının iki teline. atının dizginini kolunda. dört kere fazla bir genişlikte. başak kılçıklarının üstünde kalmış yağmur taneleri gibi. Yine beraber o gece yola devam ettiler. (İlice)den beri hareketsiz donmasın diye üç saatten beri yaya yürüyen genç zabit. içine daldıkları mahşer onları şaşırttı. susuyor. asılı duran iki damla yaş vardır. evlat. Şose üç. Babalar çılgın ve perişan. Kirpikleri ayazın buzlarıyla bağlanmış. Gün gece. kafilesinin önünde idi. boydum ana “ [*] “Neredesin be ana!” diye çığlık koparıyor. Minare’nin yuları elinde. üstüne çıkarak çağırıyorlar. hicret ediyor. gün doğmadan. Annelerini kaybeden çocuklar: “Ana. köpekler acı acı havlıyor.530 İbrahim’in sarı gözleri zabitin gözlerine dikildi ve doldu. Kapının karakolunda biraz ısınıp gözlerini açınca İbrahim’i sordu. öküz böğürtüsü at kişnemesine karışıyor. feryat ediyor. Herkes çağırışıyor. türlü türlü insanla. arabaların. kaçışarak bağırışıyor. [*] Boymak:Donmak . Canlı Cenaze ağlıyor! Zabit razı oldu. kürenin o parçası beyaz ve kaskatı bir kabuk bağlamış. ihtiyar. Her taraf buz tutmuş. ve canlı cenazenin o titrek ve yaralı sesini kulağının dibinde duydu: “Buradayım efendim işte!” -Bir rahatsızlık duyuyor musun? -Yok efendim! Erzurum’da o gün askere lâzım olan erzak ve eşyayı aldıktan sonra gece. şaşkın ve deli erlerini arıyor. daha altını boynunda duran güzel gelinler. kayıyor. kaderinden şikayet eden kamburcuğuyla Canlı Cenaze duruyor. ıslak ve mahzun bakışlarla. İki. evlatlarını. ayakta. Otuz saat sonra bir sabah. imdat istiyorlar. İbrahim de Minare’siyle yürüdü. Karşılarına birden bire çıkan levha.

sakallı ve sakalsız erkekler yatıyordu. memeleri açık. bu eşya. Daha tabyalara varmadan. Genç zabit bir çocuk gördü yol kenarında. güzel çehreli bir kadının üstüne kapanmış. katlı bir ayaz insanın beynine iğneler saplayan bir acıyla.. Kafilenin bütün efradı.. kafile şoseden ayrılıp (Deveboynu)ndan inerken İbrahim Minare’nin yuları elinde. Her adım başında donmuş kadınlar. Ve daha İbrahim sözünü bitirmeden bütün bu çığlıklara hakim olmak isteyen bir sadâ yığını duyuldu: -Savulun!. yararak.. Genç zabitin beyninde artık düşünmek kabiliyeti kalmamıştı.531 Minare’sini arabaların üstüne çıkarıp indirerek hayvanların arasından geçirerek yürüten İbrahim’in sesi duyuldu: -Efendim! Baksana? Burada bir bebe sesi var. iki dakika oldukları yerde çok tepinmeden duranları donduruyordu. Ve bir kağnı üzerinde serili olan bir pis ve eski yorganın içine sol elini soktu. Sivri.. önlerine çıkan şeyi kırıp geçirerek yol açmaya çalışıyor. ve bir top henüz ağlayan çocuğun bulunduğu kağnıyı devirip aştı. ısırıcı. hayvanların üstüdeki askerler topları sürerek ezilemeyecek şeyden aşırıyor. Ve o çocuk da bir iki defa daha haykırdıktan sonra anasının göğsüne kapanıp öylece kaldı ve dondu. kargalar gibi. Cesîm katırlı topların önünde kabalakları düşmüş askerler ellerindeki demir parçalarıyla arabaları iterek. -Daha sıcak efendim! Daha donmamış ya!. ve kendisine yol açmaya çalışıyordu. efendisinin yanına sokuldu ve titrek sesiyle sordu: -Allah Allah! Bu böyle ne olacak efendim ya? Bu mahşer Canlı Cenaze’yi de dile getirmişti. Sağ elinde Minare’nin yuları vardı. yol üstünde kalan canlı her nev mahlukâtı da ezip geçiyorlardı. böcekler gibi. Sadece “Tabiat burada katliâm yapıyor!” diye söyleniyor. Kafile efradı bu nidalardan büsbütün dağıldı.. zehirli esiyor. donmuş çocuklar. gizli. öyle. atlayarak geçiyorlardı. İbrahim minaresini dar kurtardı. donmuş. dolaşarak. hayvan ve insan kıyameti içinden aşarak. onu tartaklıyor ve bağırıyordu: -Ana! Kalk bre ona!. dağınık. Zavallı İbrahim! Kendisi de bu akıbete uğrayacak diye korkmaya başladı belki… -Kendinde bir fenalık duyuyor musun? .

Bu ana baba gününde atları çekip götürüverirler. hem ara sıra arkasına dönüp dönüp bakıyordu: biraz evvel düşman eline geçmiş olan (Hasan Kale). uğursuz geceyi yalıyor ve kırmızı dumanlar boş ve duru göklere doluyor. -E… e. Fakat birden bire sıcaktan soğuğa çıkan ve atına binen genç zabit bir aralık ayaklarında bir sızı duydu. hem yürüyor. Hayvanları dışarıda. altından inmiş. * ** Yarım saat sonra dönerlerken aynı mahşerden geçiyorlardı. şaşkın ve dîvâne. çılgın ve perişan. bacaklarını ovuyorlardı. kursakları kesilmiş gibi. Bazen Rus gölleri göklerde uğuldayarak tepelerinden geçiyor ve kara düşüyor. Acele… Biraz daha acele… Fakat bu sefer de ipini elinde tuttuğu topal Minare’siyle İbrahim geride kalıyor.. soruyorlar: -Üçüncü taburu gördünüz mü? Üçüncü taburdan hiç kimseyi görmediniz mi! Ha? Elli dördün üçü… -Seksen dördün biri… Ha? Ne tarafta? Hiç mi? Hiç kimseyi mi?.532 -Yok efendim! Gidiyoruz işte! (Uzun Ahmet Tabyası)na geldiler. yalarından geçiyor. kumandanlar. kızıl alevler bu beyaz. yuvarlandı. Canlı Cenaze efendisinin yanından yürürken. bakınıyorlar.. Ah! -İbrahim! Yürü! -Öyle mi yapayım efendim? . bir kere daha o titrek sesle sordu: -Allah Allah! Ne olacak bu böyle efendim? Ahırın kapısına geldikleri zaman gördüler ki içerisi. Demek ayakları tutmamaya başlamıştı. Zabit altı muallim ve muhafız çavuş ve İbrahim. Yolda arada bir dizlerini. onların yanına sokulup. Pasinler Ovasının orta yerinde. atları boğazlarına kadar kara yatıp çıkarak. geriye döneceklerdi. Kafile teslim olundu. Ben kalırım burada efendim! Bana bir şey olmaz.. Yerimde tepinirim ben!. Ara sıra zabitler. O halde çabuk şehre yetişmeli ve tedaviyi yapmalı! Muallim çavuşlar yardım ederek onu ata bindirdiler. Top hayvanlarının durduğu bir ahıra doğru geliyorlardı.. Zabit. Sonra efendim ne olur bu yollarda?. kapıda bir yere iliştirip de içeri girmeye İbrahim bir türlü razı olmadı. otlaklarında bağlı esterlerin ayakları altında ve arasında insanlar biri birine sokulacak kadar doludur.. efendim! diyordu. Fakat biraz ısınmadan dönülemezdi. tutuşmuş. attan inmek istedi..

533 İbrahim yürümeye çabalıyor. Hükmetti ki İbrahim bu cevabı vermiş olmak için son mecburiyeti duymalıdır. bıçakla genç zabitin çizmelerini kesip çıkardı. Efendisi gördü ki İbrahim’in ayakları dizlerine kadar mosmor ve şiştir. Erzurum’a artık yaklaştılar da… Hay Canlı Cenaze hay!. yine Minare’yi çözdü. ıslak çoraplarıyla beraber çıkardı. haykırır gibi söyledi: -İbrahim!Senin ayakların donmuş! Ve o titrek ses aynı tevekkülle cevap verdi: -Öyle mi olmuş efendim? Heybede kolonya bitmişti. Tehlike büyüyor. gözden uzak kalırsa mutlaka donuverir zavallı! Evet. evet! Onu biraz hırpalayıp yorultmalı! Her ikisinin hayrı için böyle yapmak lâzım! Nihayet bir yerde genç zabit: “-Haydi yürü! İşte ayaklarını açacağın zaman şimdi! Neden öyle gittikçe yavaşlıyorsun? Dökeceğim seni!” diye şiddetle tekdir edince Canlı Cenaze’den umulmaz bir cevap çıktı: -E… e! Yoruldum efendim! Genç zabit şaşırdı. sarı gözlerini efendisinin yüzüne kaldırarak. …………………………………… Erzurum’a sabah olmadan girdiler. tutuluyordu. Zabit gittikçe kızıyor. Fakat o. sesi hep korkak ve titrek cevap verdi: -Bugün biraz yoruldum efendim! Ayaklarım pek tutmuyor bilmem ki… Efendim nasıl ya? Canlı Cenaze nihayet yorulmuştu.. sobayı ve lambayı yaktı. Yatağından sıçradı. İbrahim’in daha yanına geldi. zabitle İbrahim de sokakta tesadüf ettikleri bir inzibat zabitinin evine… Genç zabit eve girerken “Nasılsın İbrahim?” diye sordu zaman o. siyah karyolayı açtı. fakat bir külçe . duru gecenin içinde kalkık kaşlarındaki şikayet kıvrımları saçılarak. Kendisi de onun yüzünden ağırlaşacak. ayaklarını heybedeki kolonya ile ovdu ve örttü. ağırlaşıyor. heyhat! Dışarıdan biraz kar alıp da ovunmasını zabit söyleyince İbrahim davrandı. hayvanları ahıra bağlayıp yemlerini verdi ve efendisinin odasına geldi. eşyayı birer birer yukarıya çıkardı. fakat ayakları bir türlü onu dinlemiyor. Çavuşlar bir hana gittiler. elini yere koyup dayanarak kalkmak istedi. “İşte şimdi Canlı Cenaze oldu” diye söyleniyordu.. Onu bırakamıyor da… Yalnız. onu yatırdı. Sonra kendisi sobanın yanına oturdu ve çarıklarını çözdü.

Ama. 18 . işte son defa karşısında.534 gibi tahta döşemede gürültü çıkararak yıkıldı. Nihayet İbrahim’in de gözlerinden yaşlar. Genç zabit ona paranın gurbette lâzım olduğunu anlattı. uğuldayan kulaklarına Canlı Cenaze’nin son cümlesi geldi: -Ben seni unutmam efendim! Hakkını helal et! Efendimi Allah devlete. asıl ben onu canlı cenaze yaptım. s. 1927. o gün çavuşlarla beraber Erzincan’a dönecekti. Ertesi gün İbrahim’i teskere ile hastaneye götürdüler. Erzurum’un garip bir hastanesinde yalnız ve yardımsız ve sakat.. Kendi kendine hayıflanıyordu: -Ah. Ben sebep oldum. onu almamalıydım. c. Tekrar davrandı ve tekrar yıkıldı: Canlı Cenaze’nin ayakları tehlikeli bir surette donmuştu. 17.38. çocuklarına da para göndereceğini söyledi ve gözleri dolu. başını yastığına bırakmış yatıyordu. düşman eline kalacaktı. İşte o gergin ve sarı şakaklar. dinlememeliydim.2. tahta bir karyola üstünde. kirli bir örtü altında uzanmış. İbrahim’i okşayarak ayrılırken. Ah! Hastaneye onu son defa görmeye gitti: Altı çocuk babası Canlı Cenaze. Efendim onu alır mı? Bir hak emri olursa hani. seyrek bıyık ve şakak telleri ve o ebedî şikayetle ön uçları kalkmış kaşlar ve o sarı. buruşuk alın. Hay gevrek yürekli İstanbul çocuğu hay! Ama doğrusu gurbette İbrahim de bu efendiden ayrılmak istemezdi.. kangren olmuş. nemli gözler orada.. ancak ağır olanlar. Çünkü üç haftaya kadar Erzurum’un düşeceği söyleniyor ve hastalar bile geriye naklolunuyor. 16. her iki ayağı kesilecekti. 18 Ağustos. nr.15. ağlamaya ve onun sarı yüzünü okşamaya başladı. Kesesine biraz daha harçlık bıraktı. Genç zabite bu pek acı geldi. Ve şimdi Canlı Cenaze de kalanlar arasında idi. kansız kulaklarına doğru aktı. Mart 921 Safvet Örfî HAYAT. bizim uşaklara gönderirsin! Genç zabit o vakit kendini tutamadı. millete bağışlasın!. ne yapalım. mecburen Erzurum’da bırakılıyordu. Allah böyle yazmış!.. -Efendim! Kesemde iki mecidem var. Genç zabit ilk tedavisini yaptıktan sonra. Ona ameliyat yapılacak.

Mesela bahçede ceviz oynarken kaybetmeye başladı mı yüzüne bir hüzün bulutudur çökerdi. Elindeki hayalî bir rovelveri kalbine dayadı. Çocukluktan beri adetiydi. beş numara lütfederseniz bir can kurtaracaksınız… diye dilencilik eder. ıslıkla bir “Marş-ı fönebre” çalıyor. Çocuklarda üç beş ceviz için bir arkadaş kanına girmekten korkarlar. bir kırmızı kuşakla eteğinin altına bağladığı torbaya daldırır. gitmek istediği esrarengiz âlemleri seyreder gibi havaya bakıyordu. Bu şantaj sayesinde mektepte de oldukça hoş vakit geçirmişti. nereye gideceğimi biliyorsunuz. imtihan gelip çattığı vakit cebine kırk paralık sıçan otu koyar (o vakitler tentürdiyot modası daha çıkmamıştı. ya bahçedeki kuyunun bileziğine biner: -Vallahi billahi kendimi atıyorum ha. kavga gürültü can kurtaran simidini kurtarırdı. istediği parayı verirdi. . erkek birçok insanlar karşısından muvaffakiyetle tecrübe edilmiş bir rolüydü. sonra sağ elini göğsündeki muhayyel yararın üstüne bastırdı. Nihayet iki kollarını havaya kaldırıp salladıktan sonra topukları üstünde döndü. düşüp ölüyor gibi bir hareket yaptı. Kulağıma ilahî sesler. başını kaldırdı. tamahları ilah yüzünden dağ gibi bir delikanlının devrilip gideceğini görenler bu şantaj karşısında mağlup olurlar. hodkâmlıkları. Muvaffak Bey bu sözleri söyledikten sonra bir elini beline dayadı. istediğini yaparlardı. Arkadaşları ve hocaları arasında “Çok asabî bir çocuktur… Ehemmiyetsiz bir şey için kendini öldürür!” diye şöhreti vardı. Kendi inatları.535 TEHDİT -Kat’î cevabınızı bekliyorum… Size on dakika mühlet… Bu on dakikanın hitamında “hayır” dediğniz halde ne olacağını. aldıklarını geri verirlerdi. parmağıyla onun tetiğini çekti. Büyük anasından tatlılıkla para koparamadığı zaman ya pencerelerinin pervazına. Yufka yürekli tanıdığı hocaların dersinde bütün sene havyar keser. Bu onun senelerce kadın.) -Efendim sınıf geçemeyeceğim… Fena halde namusuma dokunuyor… Dün gece rüyada merhum büyük babamı gördüm…“Evladım bana gel” diye çağırdı. Güya birkaç defa ölüp de dirilmiş gibi. Zavallı mübarek büyükanne bir eliyle gözünü kaparken öteki elini beline. On dakika düşündükten sonra “hayır” dersem ne olacak? Genç adam diliyle cevap vermeyi lüzumsuz bularak hafifçe omuz silkti. burnuma günlük kokuları geliyor. Etrafındakileri intiharla tehdit ederdi. diye bağırıp ağlamaya başlardı.

erkek – üç beş kişi yanlarına gelmişti. Onun şakağına dayanan -bonmarşe oyuncağı. yeminlerine. Genç kadın onun tantanalı ilan-ı aşklarına. O gece genç kadının karşısında intihar taklidi yaparken onun hafif çığlıklar koparmasını. yırtıcı bir kahkaha kopmasın mı? Bir dakikada kulağının dibinde patlayacak bir sahici tabanca onu bu kahkahadan fazla sarsamazdı. gözlerinden yaş geliyordu: -Aman ne gülünç şey… Başka kapıya Muvaffak Bey. elinde sahiden bir silah varmış gibi kollarına sarılarak “Allah aşkına yapmayınız” demesini. kesemden para verdim ama beyhude değil… Bir can kurtardım… Bir saniye daha geç kalsaydım gözümün önünde koskoca bir binaullah gümbür gümbür yıkılacaktı… Ne helal param var imiş ki böyle bir emr-i hayra nasip oldu” diye hem kendi kendine hem de etrafındakilere övünür. Fakat beklediği heyecanlı çığlık yerine billur gibi tiz. Vakit saati gelince bu silaha müracaat edecek. Adamcağız hâlâ “İdare hayatımda bir kere bir yolsuzluğa göz yumdum. * ** Muvaffak Bey üç aydan beri Naciye Hanımın peşindeydi. çalınan parayı kendi kesesinden tamamlamıştı. Naciye onların sual sormalarına meydan vermeden anlattı: Muvaffak Bey beni seviyormuş… Şayet on dakika sonra cevap vermezsem… . Mamafih Muvaffak Bey “muvaffakiyet-i nihaiye”den emindi. Değil mi ki elinde hiçbir zaman hedefinden şaşmamış en müesser bir şantaj silahı vardı. Daire müdürü ihtiyar. İntihar bahsi onun komşu kızlarına yazdığı namelerin dörtte üçünü doldurur ve en ateşli kısmını teşkil ederdi. uyuşuk bir adamcağızdı. gözyaşlarına aldırış etmiyordu. Ne çare ki bütün emekleri hebâ olup gitmişti.rovelverini elinden almış. Naciye Hanımı karda keklik avlar gibi kolayca ele geçirecekti. Naciye Hanım elleriyle kasıklarına basarak gülüyor.536 Büyüyüp delikanlı sırasına geçtiği vakit aşk maceralarında da bu hileden bol bol istifâde etti. başka kapıya… Muvaffak Beyin tavırlarını ve genç kadının böyle delice gülüşünü gören -kadın. nihayet sinir buhranları ve gözyaşları içinde kendini bu uğruna ölmeye hazır civanmert ve kibar adamın kollarına atmasını bekliyordu. Hatta ilk memuriyetinde azil ile neticelenecek bir para suiistimalini bu şantaj ile örtbas etmişti.

ya dibinde çamur filan var da yarasa gibi başı aşağıda. Ne de olsa buna cesaret edemeyeceğinden emindi. İsmi İstanbul’un en meşhur palavracıları sırasında geçecek. Gecenin içinde korkunç askerler uyandıran inceli kalınlı kahkahalar ikide bir duruyor. Bu beş dakika içinde vücudu ölmezse ruhu ve şöhreti ölecekti.537 Genç kadının gülmesi bir çığlık şekline geliyor.Beş dakikanız kaldı… * * * Muvaffak Bey çıldırıyordu. kendisine uydurma vakalar atfedilecektir. daha fenası etraftakilere sirâyet etmeye başlıyordu.Dördüncü de bitti… . Başını bir yere çarpmış gibi sersemdi. Hakikaten beş dakikadan fazla bir zaman kalmamıştı. reklamla kazanımlı haksız şöhretlerin ne fecî yıkılışları olduğunu bilecek kadar zekiydi. Ne kadar derin olduğunu bilmiyordu. Ömründe ilk defa samimi olarak ölümü düşündü.Üç dakika geçti Muvaffak Bey… . Nasıl olsa ölmeden kurtarırlardı. Şimdiye kadar onun şantajına inananlar artık gülecekler. bahçeye indi. vaka ağızdan ağıza dört bir tarafa yayılacaktı. Rezil olmuştu. Fakat bu noktada fazla durmadı. Buna rağmen tehlikeyi olanca açıklığı ve dehşetiyle görüyordu. Şu halde yapılacak ancak bir şey vardı: Şantajın şeklini değiştirmek. Yalanla. Sade Naciye Hanımı kaybetmekle kalmayacak. Bir anda tılsımı bozulmuştu. ayakları havada saplanıp kalırsa… Bunu da düşünürken bile Muvaffak Beyin vücudu ürpermeler içinde kalıyordu… -Dört dakika kalıyor Muvaffak Bey! . Naciye Hanım terasın kenarından sarkarak sesleniyordu: . Muvaffak Beyin biraz evvel gideceği ufukları seyreden bir seyyah gibi baktığı gökyüzü şimdi başının üstünde fırıl fırıl dönüyor. Ya düşürken kafasını kenardaki taşlara filan çarparsa. Gerçi bir kuyu vardı ama fazla tehlikeliydi. hatta yanında tesadüfen ölüm lakırdısı açılsa kahkahalarla güleceklerdi. kulakları çınlıyordu. Bir daha intihardan bahsetmek değil. yalancıktan bir intihar oyunu tertip etmek… Etrafta bir dere filan olsa hemen kendini atardı. Bir şey söylemeden gruptan ayrıldı. hatta kızacaklardı. Fakat Naciye Hanım onun peşini bırakmıyordu.

. fısıltılar işitiliyordu. Nitekim sofada hafif ayak pıtırtıları oluyor. Hatta daha iyisi dışarıdaki balkon kapısı gıcırdamıştı. Bu oyununda da muzaffer olmuştu. hem maksadına ermiş olacaktı. Mutlaka bir şey yapmak lâzımdı. yüzünü pencereden yana çevirdi. Ötekiler de kapının dışında sıralanmış olmalıdırlar. Gözler parlıyor. panjurları kapalıydı.görünüyordu. Bu panjurlardan birtakımı hafif bir gürültü ile aralandı. Ayaklarıyla iskemleyi hafif hafif oynattı. fakat ses çıkarmıyordu. arkasından gelip kapı deliğinden filan seyredeceklerdi. Naciye Hanım hala işin ciddiyetinden emin değil gibi ses çıkarmıyordu. Nihayet ceketini çıkardı. Ya fevkalade bir şey olur da vaktinde yetişemezlerse diye düşünüyor. aynanın önünde ayakta durarak birkaç satırlık bir veda mektubu yazdı. iki parlak göz göründü. Demek onu balkona açılan penceresinden daha iyi görmek için dışarı çıkıyorlardı. Cebinden bir çakı çıkararak onu kesti. Bahçede bir çamaşır ipi vardı. Demek ki Naciye Hanım bizzat oradan hazırlığı takip ediyordu. bir türlü iskemleyi devirmeye cesaret edemiyordu. ucunu ilmikleyip hazırladı. panjurun arasında kımıldanan kumral başın gözleri pırıl pırıl yanıyordu. Muvaffak Bey heyecandan titriyordu. Tahmininin doğru çıktığını büyük bir heyecan ve sevinçle -aynanın içinden. ipin ilmeğini düzeltti.538 Yukarıdakilerin hepsi terasın kenarına toplanmışlar. Muvaffak Beyin planı çok sadeydi: İpi alıp odasına çıktığını görmüşlerdi ya… Elbette boş bırakmayacaklar. Kumral bir baş. Dudaklarında sinsi bir tebessüm vardı. Balkona nazır pencerenin camı açık. Onun sandalyeye çıktığını gördüğü vakit genç kadın muhakkak bağıracak ve içeri atılacaktı. Sonra bir sandalye getirip altına koydu. Çaresiz ipi boynuna taktı. ağır ağır sandalyeye çıktı. Sofadaki pıtırtılar devam ediyor. Böylece Muvaffak Bey de hem namusunu kurtarmış. koluna doladı ve sessiz adımlarla odasına çıktı. Ne yapacaktı? Boynundan ilmeği çıkarıp inse patlayacak kahkahaları şimdiden işitiyordu. locadan tiyatro seyreder gibi onu seyrediyorlardı. Muvaffak Bey tavanın ortasındaki hava gazı çengeline çamaşır ipini taktı. Odasına girip kapıyı kapadıktan sonra elektriği açtı ve bir zaman etrafı dinledi.

2. İskemle birden bire ayaklarının altından kayıp yuvarlandı. 25 Ağustos.39. s. * * * Bir rüzgar darbesiyle panjur açılmış. Tam o anda Muvaffak Bey pencereye bakarak boğuk bir feryat kapardı.15. Reşat Nuri HAYAT. nr. 1927. 16 . biraz evvel mutfaktan çaldığı kocaman bir et parçasını yemeğe gelen sarı kedi asabî mırıltılarla odaya atlamıştı. c.539 Asabiyet ve heyecanla iskemleyi az fazla sarsacak olmuştu.

Hakikaten bir gün mektebin başında bir felaket vardı. olduğu gibi duruyor..Ne olmuş? . onların sözlerine kulak kabartacak bir şeyler anlamaya çalışıyorlardı. Küçükler birer. Bu söze bir. uğultusunu muhafaza etmişti. Büyükler muammayı halletmek istiyorlar. Muallimler. Ne oluyordu? Küçükler yüksek sınıf talebesinin etrafında toplanıyor. büyük talebeler mektepten ses çıkmasını istemiyorlardı. neden?. Öğle yemeğine kadar. iki kişi güldü. her şeye rağmen.Neden söylemeyelim? .Hiç çan bozulur mu? İşte koca çan. Kimsede gülmeye heves kalmamış… Hemen bunun cevabını verdiler: . niçin? . herkes bildiği birbirine söyleyecek. Serhademe ara sıra dışarı çıkıyor. bütün bu endişelerden uzak. Yemek teneffüsünde birden bire nöbetçi muallimi talebenin arasından kaybolmuş. Garip şey! Her gün o kadar hevesle dinlenen bu şarkılar bugün ne kadar tatsız? Keşke artık söylemeseler… Hiç etraflarına bakıp da merak ettikleri yok ne düşüncesiz çocuklar!.Çan bozulmuştur da onun için çalmıyor. On. Çocuklar için çok kasvetli bir gündü. her şeyden habersiz şarkılarını söylüyorlar. . mektep neşesini. Daha anlamadınız mı? Çocuklar biraz susar gibi oldular. on beş küçük hepsi birden bağırdılar: . Köşedeki söğüt ağacının altında toplanan mektebin en ufakları yalnız onlar.Artık susun! Bugün şarkı falan olmaz. bütün hocalar. Hüsnü bir büyükbaba tavrıyla onların başlarına doğru elini açarak uzattı: .540 KAPLAN Bugün mû’tâd-ı hilâfına mektebin büyük çanı çalınmıyor. memurlar hatta serhademe bile müdürün odasına toplanmıştı. Küçüklerden biri bu sükûtu bozdu: .Neden. cümle kapısına endişeli endişeli bakıyordu. dershanelerin birer birer kapıları açılarak dersin hitâmı haber veriliyordu. Herkes gözlerini müdürün odasına giden yan kapıya dikmiş..Niçin.Bağırmayın! Görmüyor musunuz? Bugün mektebin çanını bile çalmıyorlar. bir haber bekliyor. Son sınıftaki Hüsnü küçüklerin yanına gitti. birer dağıldılar büyükler toplandı. Büyükler yavaş .

On sekiz yaşının verdiği bütün kuvveti. O günden beri Hüsnü’nün arkadaşları arasındaki ismi kaplandı. diye karar vermişler… Herkesin nazarları gayr-ı ihtiyari karşıdaki boz dağlara dikiliyor. Kimsenin ne malı. Geçen hafta Hüsnü az daha büyük bir belaya çatacaktı. ne de canı emin değildi. Yüzü. En çok havadis Hüsnü’de. Birkaç hızlı adım attı. o dağların arasındaki esrarı. O gün kasabanın pazar günüdür. Yine bu köylü kadınlardan biri sırtında yükü ile pazar yerine gidiyordu. dişlerini sıkarak bu heyeti beş. elleri. Şalvarı çekmiş entarisinin üstüne bağlamıştı. Nihayet kararını verdi.. Dün akşamdan Ucundan yakalamış bir sağa bir sola çekiyor. iki kere sendeledi. o gün annesinden birçok laf işitmesine rağmen iyi bir iş yaptığına kaniydi. Artık buna da tahammül edilmezdi ya!. yalçın kayalar gibi çatlak çatlak olmuştu. türlü cefadan sonra bırakırlardı. -Bizimkilerin vaziyeti de pek iyi değilmiş. Bir hafta bütün dertleri unutarak müsterih dolaştı. Kaplan Hüsnü… Bu hadiseyi dinleyen sınıf arkadaşlarından biri böyle bağırmış ve artık Hüsnü’ye unvan olmuştu. Bu yetişmiyormuş gibi yan sokaklardan bir Yunan neferi de çıkıp kadının belindeki bağa musallat olmaz mı? kahkahalar salıyordu. çıplak ayakları yanık. kaldı. on adım takip etti. kadının sendelemesiyle gevrek gevrek . Hüsnü gözlerini ufaltarak. Gübreli çamurun içine dört numara gibi yattı. gizliden gizliye İstanbul gazeteleri getiriyormuş çetelerle bu iş olamaz. üstü başı güneşten rengini kaybetmiş. Yunanlının baygınlığından bilâ-istifâde köylü ile Hüsnü geri adımlarla oradan uzaklaştılar. Fakat bugün çok çok perişan olmuştu. Üç aydır görmedikleri hareket kalmamıştı. — Kaplan Hüsnü. Bütün ümit bu dağların ardında idi. orduyu.541 sesle birbirine bir şeyler söylüyorlar. Hele salı günleri şehir tahammül edilemez olurdu. Hüsnü de bu ismi beğenmedi değil. Belediye gazinocusu ara sıra. zavallı kadın ter içinde nefes nefese gidiyordu. Şalvarının bağı sarkıyor. Üç arkadaş yan yana yolda gidemezdi. Kuva-yı Milliye’yi görmek ister gibi pür dikkat kesiliyordu. Kuva-yı inzibatiye çok zarar vermiş. Palikaryalar pazara öte beri getiren köylü kadınların yollarını keser. Herif bir. Erkekler bile akşam ezanından sonra dışarı çıkamıyorlardı. bütün heyecanı ile Yunanlının kulağıyla gözlerinin arasına müthiş bir tokat attı. O yanındakilere anlatıyordu.

kararını vermiş gibi yanındakilerini birer birer süzdükten sonra alçak bir sesle felâket haberini söyledi: . olan hocalar. Garip tabiatlı bir çocuktu. Küçükler en çok ondan korkardı. bekliyorlardı.. Lafları o kadar zayıf çıkıyordu ki nutkunun sonlarına doğru kendi kendine dua eden zahide benziyordu: ... aman yarabbi!.Mektep yok mu?. Yunan fırkasının karargâhı mektep binasını istiyordu. Nihayet muavin ağır.Çocuklar! Artık mektep yok! . Yunanlıların binayı işgal etmeleri bir kışlaya olan ihtiyaçlarından ziyade millî irfana olan kin ve gayzlarından ileri geldiğini söyledi. doğrusu bu haber bir iki saate kadar cereyan edecek hadise ona şehrin yunanlılar tarafından işgalînden daha fecî geliyordu. Pek çalışkan değildi ama tembel de sayılmazdı. İşte onlarda geliyorlar. Yoksa Yunanlılar şimdi bu binayı da… . Felaketi bütün etrafıyla anlattı. Kim bilir neden? Herkes ona çok hürmet ederdi. kim söyledi? . Talebenin tabiî reisiydi. Maarif başkâtibinden her şeyi öğrenmişti. Dilinin ucuna kadar geldiği halde. ağır söyledi. İşte şimdi herkes Hüsnü’nün ne söyleyeceğine dikkat ediyordu. müdürler değil miydi?. Bütün çocuklar bu heyeti karşıladı. Onun için bu hamleleri herkese fevkâlade görünür. Az çok hocalarında teveccühünü kazanmıştı. Herkes bir türbe etrafında toplanmış gibi ellerini bağlamış. kalırdı.Kim söyledi. omuzları çökmüş. gözleri fersiz. müdürün odasına dikkatle gözetleyen arkadaşlarına bu felaket haberini söyleyemiyordu. Umumi hayatında mahcup ve çok çekingendi. Hani içindekini olduğu gibi söylese. onda gizli bir kuvvet olduğu hissini verirdi.Ne biliyorsun? Hüsnü bu sualler karşısında bunaldı. Hemen etrafı yararak müdür odasına doğru ilerledi. Onun sabırâne bekleyip bir atılışı vardı ki herkesin gözünü yıldırmıştı. bacakları takatsiz şu insanlar daha bir saat evvel dinç. Hangisi söze başlayacaktı? Müdüre düşerdi ama zavallı da bir nefesten başka kudret kalmamıştı. Nasıl söylesin? Çok derinden yaralanmıştı. O. Bazen öyle düşünceleri olurdu ki bütün sınıf şaşar.542 beri üstünde bir yetimlik hali vardı. Etraflarını çevirdiler. Şu bir saat onları ne çok yıpratmış.

Yoksa Hüsnü’den çehresinden ürkerek kaçar ve belki de onu yalnız bırakırlardı. Çocuklar birer ikişer çıkıyorlar. dört gençten hiçbiri diğerinin suratına bakamıyor.İnşallah… Çok yakında… Kendi… Bayrağımız altında… Gerisini kimse işitmedi. en sonra muallimler. müdür. yanındakileri görmüyor bile. Hakikaten meydan bugün çok kalabalık. Benzi sapsarı. Ağır adımlarla yollarına devam ediyorlar. dudakları kurumuş. Sıcak. Cümle kapısının tek kanadı açık duruyordu. Hüsnü de bunların arsında.543 . -Dün -Ya! -Hiç görmeyelim daha iyi. hademeler. Çocuklardan biri cesarete geldi Hüsnü’ye sordu: -Sen eve gitmeyecek misin? -Hayır! -Hükümete doğru mu gidelim? -Evet! -Yine adam asacaklar galiba? -Bilmem. Şimdi bütün talebe yavaş yavaş mektebi terk edecekler. Meydanın en tozlu akşam polisler konuşuyordu. İyi ki bakamıyorlar. ikişer hükümet meydanına doğru gidiyor. sıkıntılı bir hava var. Şehre bir sükûn çökmüş mütecessis ahâli birer. şu tarih mualliminin elini öpmeyi o kadar istediği halde bir türlü kımıldamıyor. zaten dili tutulmuş gibi görse de söz söylemeye takati mi var ki… Ağır ağır dışarı çıktılar. bacakları uyuşmuş gibi yerinden oynatmıyor. yüzündeki tüyler diken diken olmuş. rüzgarsız. gözleri adeta kararıyor. Şu üç. Zavallı Hüsnü dimağı durmuş. gözyaşları yanaklarından damla damla . bir Kuva-yı Milliye askeri yakalamışlar. o kupkuru gözlerle manzarayı seyrediyor. Hiçbiri laf etmiyor. casus diye asacaklarmış. haydi dönelim! -Olmaz. düşüyor… Hüsnü en arkada. çıkacaklar ve yarım saate kadar da Yunan fırkasının karargâhı binaya gelecek… Çocuklar hocaların ellerini öpüyor… Hüsnü’den başka ağlamayan yok.

Hala da geliyorlar. kirli bir sehpa koymuşlar. Mekteplilerin paydos vakti. Hüsnü ile arkadaşının yanından iki yunan askeri geçti. yalnız sehpayı gören köylü kadınlar kendi kendilerine söyleniyorlardı: -Vay anam vay!.. boğduğu zabitin cesedine mağrurâne bakan genci tanıdılar. Hadisenin en acıklı yeri şu idi: bu genci bir kadın da tanımıştı. Beyoğlu’nun kirli meyhanelerindeki garsonlara benziyorlardı… Bunlardan biri dirseğiyle. meydan şimdi bir kat daha doldu. Yunan askerleri kadar halk vardı. Hüsnü bunların hiçbir hareketini kaçırmadı. iki gardiyan. Ne heyecanlı bir sahne idi. bir hoca istemişti. Bozuk bir Türkçe ile konuşuyorlardı. Birçok mektepliler. Bu zabitlerin yüksek rütbelisi. Kesik kesik nefeslerden başka bir şey işitilmiyordu. Belki de onu arıyordu. kim bilir neden mahkûma bir tokat atmıştı. Üç zabit belki yirmi tane süngülü. bir mahkum getiriyorlar. Ağızdan ağza dolaşan bir şey var: Kuva-yı Milliye askeri. O. Çok donuk bir yüzü vardı. yanık bağrı çıplak kalmıştı. ne tazallüm. Halk. Mintanı da yırtılmış. Meydan ağır bir hastanın odasını andırıyordu. Bütün bu heyet sanki şimdi ahirete göçecekmiş gibi idi. elleri ve yüzü kan içinde. Mahkûm biraz şaşırdı. halkın ikindi namazından çıkması. yalnız Hüsnü’nün arkadaşları bir anda yunan askerlerinin süngü darbeleriyle zabitin gırtlağa yapışan iki dinç eli çözmeye çabaladıklarını gördüler. Yanındakilerin kollarına baygın düşen kaplan Hüsnü’nün annesiydi… . mahkûm geliyor. Gözler sağ tarafa çevrildi.544 yerine gelişi güzel. O sırada herkesin hazır bulunduğu halde göremediği bir şey oldu. hiçbir şey hissedilmiyordu. İşte halkın da bildiği bundan ibaret. Dört bölük asker etrafı kuşatmış. sehpanın altına kadar geldiler. arka tarafından arkadaşını dürterek karşıdaki genç Türk kadını gösteriyordu. Bir anda bütün nefesler kesildi. memurların tatili bu saate rast geliyordu. Sonrasını kimse göremedi. kimse yanındakine bir şey söylemiyordu. Beyaz gömlek lüzumunu da hissetmemişler. Üstünde arkadaşlarını korkutan garip bir sükûnet vardı. Orada ne şikâyet. mahkûmdan fazla mustaripti. Halk daha bu bedbahtın kim olduğunu bilmiyor. Ceketinin düğmeleri yoktu. Yunanlılar hep böyle ikindi zamanı asarlardı.

1927.42. Ağustos 927 Fuat Bahattin HAYAT.16. 15 Eylül. nr. c.545 Ankara. 1 .2. s.

Sâim Bey kırmak istediği bir kuvvete şimdiden boyun vermemek için tebessümle cevap verdi: -Efendim! Artık müsaade buyurun da biz kumandan beyle beraber gidelim. yolun araba için müsâit olduğu noktada büyük bir kalabalık onu karşılamaya çıkmıştı. abâni sarıklı. Sâim Bey derhal tahmin etti ki bu da eşraftan biridir ve burada eşraf saltanatı vardır. Haydar Efendinindir.) kaymakamlığına tayin edildiğini duyunca ne kadar sevindi. (B. Dik yürüyüşüyle. adamın alnına dikilip kalan bakışlarıyla. merdivenin alt başından duvarlarına kadar nefîs. Kendisinin yanındaki muhafız jandarmadan ve minareden anlaşılmıştı ki gelen kaymakamdır. Kalabalık ona doğru yürüdü ve Sâim Bey atından indi. -Kiminle müşerref oluyorum? Der demez jandarma mülâzımı mühim bir vazifeyi yerine getirmek fırsatı düşmüştür diye atıldı: -Efendim? “B…” nin büyük eşrafı Akağazâde Haydar Efendi! Belediye reisidirler de… Haydar Efendi mağrur nazarlarla Sâim Beyin yüzüne bakarak sırıtmış. yemek odasının takımları var. Herkes onun arkasında hürmetli bir vaziyetle duruyordu. sonra tahrirât kâtibine emir vererek: -Bizim araba nerde? Gelsin! Demişti. Fakat jandarma kumandanı kekeledi: -Hay hay! Buyurun efendim! Ama… Haydar Efendinin arabası rahattır.546 MEFKÛRECİ Sâim Bey. Hem bendenizin arabam yok. Şehrin kenarında. ikisi de. dayanmış. Döşenmiş. zihninden şöyle bir düşünüp sonra cevap veren haliyle bu genç adam. yumuşaklığı insanın gözünden rûhuna akıp hışıldayan halılarla bezenmiş bir ev… Yatak odasında karyolası var. “Hoş geldin”lerden sonra şalvarlı. Daha çocukluğunda babasının kütüphanesinden aşırıp karıştırdığı “Servet-i Fünun”larda bu beldenin resmini görmüş. o zamandan beri o manzarayı unutmamıştı. iri ağızlı ve iri gözlü biri ona biraz uzakta duran bir arabayı işaret ederek “Buyurun efendim!” dedi. bir gün biri biriyle çarpışacaklarını düşünüyorlardı. misafir odasında lâzım . daha orada. Şimdi bulamayız da… Sâim Bey ve Haydar Efendi. kara sakallı. Türkiye’nin bir bucağı olan şark vilâyetlerinden böyle Akdeniz kıyılarına nakledilişi ise ayrıca onu sevindiren bir nimetti..

. Şehrin ileri gelenleri onu hiçbir gece ziyaretsiz bırakmadılar… Fakat Sâim Bey herkesin Haydar Efendi karşısında aldığı vaziyeti beğenmiyordu. kırık semaveri ve yüzleri berelenmiş çinko kapları izbeye atıldı.. Evvela şehrin aşçısından sefer taslarıyla yemek getirtmeye başladı. Tahammül ve mücadele! . Evi kendisine artık batıyordu. evden çıktı ve üst mahallede. Artık geceleri. Ve Haydar Efendinin evindeki izbeden taşınan seyyâr karyola orada çıplak bir odanın bir köşesini doldurdu. elleri. Haydar Efendinin sarihen aleyhinde tertibata koyulmak için evinden mutlaka çıkmak lâzımdı. masalar. Yemek birkaç gün komşu evde oturan Haydar Efendiden geldi. Sonra Haydar Efendinin bir ziyafetini “Hastayım” diye reddetti. böyle halkın zararına mütemâdiyen zenginleşen. Yemeğini jandarma aşçıdan getiriyor. Anadolu’nun bir bucağında bu konfor… Oh! Servet. sandalyeler var. Bu imtihan gününde ne ekilirse atide o biçilecektir. Kendisinin seyyâr karyolası. Onun hakkında malumat almaya zaten koyulmuştu: Yarım milyon liraya yakın bir servet sahibi imiş. muhayyel bir yuva tılsımıyla sarıp kucakladı. Ve bunların hepsi bu zengin halılar arasında daha sehhâr bir hal alıyor. Köylülere faizle para ikrâz edip tapularını alan. feragatin hakkıdır. zorla zevk yaratıyor… Uzun bir yolculukta uğradığı birçok hânların bitli odalarından çıkan Sâim Beyin garip ruhunu bu ev. Evde oturduğu bir ayı bulunca kirayı sordu. Diğer eşrafın davetlerine zaman zaman gidiyor. -Hey hazin Anadolu! Bu yumuşak halılarda senin kim bilir ne kadar ahın var!. nezareti iyi. eti taşan yanaklarında ve patlak gözlerinde bu gasıplıkların nimetleri okunuyor. çünkü o eşrafı yarın Haydar Efendiye karşı kullanmak için kendisine biraz bağlamak istiyordu. hizmetine de o bakıyordu. Acaba kirası pahalı mı? Yoksa bu bir tuzak mıdır? Dur bakalım! Belki bu Haydar Efendi o kadar fena bir adam değildir.547 gelen kanepeler. boş mekânının duvarları üzerinde ve vücûdunun büyüyüp küçülen gölgesini seyrede ede: -Mücadele Sâim! Zafer. ceplerinde. Bu nakarat onda sabit bir fikir oldu. (B…) yi haraca esin bir belediye reisi… Zaten taşan göbeğinde. fakat basit iki odalı bir evceğiz kiraladı. Haydar Efendiden ikramlı bir cevap gelince bunu zahiri bir fırsat yaptı. sonra onların arazisini hile ile zapt eden.

onu baş muallim yaptı. Bu belde cepheye de yakın değil ki birkaç zâbit veya ihtiyat zabiti bulsun ve onlarla baş başa yürüyerek şu tagallüp ve taassup kuvvetini hiç olmazsa sarabilsin. Bir . Zaten hepsinin de eli kırılması lâzım gelen bu eşraf kuvvetinin başı: Haydar Efendi devrilirse burada mefkûre. Kendi kendine: -Doğrudan doğruya halka hitap etmeli! Diyor. Fakat müdde-i umûmi muavini eski ve porsuk bir adamdı. Bu delikanlı çok şey bilmiyordu. Diğer yerli eşrafı kazanabilmek ihtimâli olmadığını da Sâim Bey pek çabuk anladı. Tahrirât kâtibi ise yerli ve her amirin hışmından kendisini kurtarmış bir müraî idi. mektepli bir ceza reisinin süratle gönderilmesi ve müddeî umûmi muavininin tebdili “esbâbına tevessül” olunması için yazdı. Fakat mekteplerin muallimleri de tamâm değildi. Fakat her iki taraftan da hususi cevap aldı: “Adam nerde! Sen olanla idâreye bak. Dört yüz bin liralık adamdır. O. Sâim Bey. muallimlere yeni uyanan mefkûreyi. ateş zamanı!”… Ah! Bu adamlar hakikati bir türlü anlamıyorlar. Diğer yaşlı muallimlerin yaptıkları surata kulak asmadı. geziniyor. Şimdi harp. uzaktan “Sen olanla idare et!” demesini biliyorlar. Hem zât-ı alînize kendisinin hürmeti var. inkılâp yolunun geniş geniş açılacağını seziyordu. Onun için mücadele tertiplerini hedefinde temerküz ettirip yürütmeye kat’î surette ahdetti Sâim Bey. Haydar Efendinin evini terk edeliden beri onu artık davet etmiyorlardı. bunu kendisi yaratmak istiyor. Kendisiyle beraber çalışacak adam aradı. Hakim ise ukala bir hocaydı. Kaymakam onu hususi olarak evine davet edip de teveccüh gösterince Ahmet Efendi artık hissen Sâim Beyin fikirlerinin tesiri altında kalmıştı. millet idaresinin ve hakîki vatanperverliğin nasıl bir halk musavâtına. bu beldecikte iyi şeyler yapmak için tedbirler düşünüyordu. Mekteplere atıldı: Birkaç mefkûreci muallim!. mutasarrıflığa. Haydar Efendiden söz açıldıkça: -Efendim! Derdi. her gün mekteplere gidiyor. bunun çaresini arıyordu... nasıl köylüyü ve halkı kendi efendisi yapmak esasına istinat ettiğini anlatıyordu. ateşindi. Pek nüfuzludur. çok geçmeden. içlerinde bir tane genç buldu: Konya Darülmuallimliğinden yakınlarda mezun olmuş Ahmet Efendi!. adliyedeki arkadaşlarından birine tafsilâtıyla işi bildirdi. fakat gençti.548 Nakaratını adımlarının akisleri arasında tekrar ede ede saatlerce geziniyor. Ayrıca İstanbul’a. o adamın elini kırmak. O da onlara gitmek kararını zaten terk etmişti.

Onlarla bir de Türk Ocağı şubesi açtı. bizim tapularımız da Haydar Efendidedir. Haydar Efendi de şehirde. milliyet idâresinin ne olduğunu coşkun coşkun anlatıyorlardı. Sâim Bey de “Muhiti yaptık!” diyor. her gittiği köyde muhtarları ve ağaları topladı. Diğer muallimleri de aza kaydettirdi. Haydar Efendinin nasıl zalim bir adam olduğunu. her başları sıkıldıkça kendilerini himâye eden Haydar Efendiyi doğrudan doğruya müdâfaa edemiyorlar. câmilerde kürsülere çıktılar. adaletten. maariften konuşuyorlardı. kaymakamın sık sık kız mektebine gidip kızları gördüğünü. ve artık bu adamın “defolması” için her şeyi yapmak lâzım olduğunu anlıyordu.549 taraftan da maârif müdürüne husûsi surette yazdı: Mefkûreci zihniyetiyle yapılacak şeyi anlatıyor. Vazifelerini derhal yürekten anlattı. O zaman biz ondan tapularınızı alır. -Ah! Efendim bilsen o Ziraat Bankasından para almak ne güç iş ya! Bizi “hükümet” kapılarında haftalar dolaştırırlar da… Hem efendim. sonra nüfuzunun daha fazla kırılacağını hissediyor. fakat kaymakama daima itirâzı sunuyorlardı: -Efendim bir kere bağlıyız! -Niçin? Bundan sonra Ziraat Bankasına gidip para alın. Sâim Bey aleyhinde propaganda yapmaya başlamıştı. -Ben ilan verdireceğim: Üç aya kadar herkesin tapusuyla hükümete müracaat etmesini isteyeceğim. Artık muallimler yalnız mektepte değil. milliyetten. . seviniyordu. Onlar da geldiler: Dokuz senelik liseden mezun Fahri ve Cevdet Efendiler… Sâim Bey onları hararetli bir nezaketle kabul etti. hep bir arada mefkûreden. Sonra siz yavaş yavaş bankaya ödersiniz… Haydar Efendi kaymakamın çok ileri gittiğini. bankaya yatırırız. Bir taraftan da Sâim Bey köylere çıktı. böyle giderse belediye reisliği intihabında kaybedeceğini. kendisi için şehirde ve köylerde zaten ufak tefek mırıltılar da başladığını duyuyor. Ve onlar bu mütevâzı ve doğru. Onları zaman zaman orada topluyor. her bulundukları yerde milliyetin. köylüleri ne kadar kandırdığını bundan sonra Ziraat Bankasından istikraz yapmalarını söyledi. kendilerine ehemmiyet veren bu iyi kaymakama birdenbire candan merbût oldular. anlattı ve o herife itaatleri devam ederse şöyle böyle yapacak diye köylüleri tehdît de etti… Köylüler. Fakat bu sefer artık ortalığı iyice harekete getirdi: Vâizler. ve ondan iki genç muallim istiyordu. ve birtakım hesaplar yaparak. Banka sizin borcunuzu ona verir. Hele şu afacan muallimleri de bulduktan sonra bu kaymakam kabardıkça kabarıyor.

oyun ve şarkı öğrettiklerini ve bu vesile ile her gün çocukları soyup kollarını. “nâmahrem” yerlerini seyrettiklerini söylüyor ve nihayet böyle yerlere “ümmet-i Muhammed”in evladı giderse kâfir olacaklarını. Kendisi akşamüstü erkenden çıktı. kurbanlarla dolu!.. -Dönecek misin Sâim? Yürümeli! Fakat müesser olmadıktan sonra… Düşüncelerinde bir neticeye varmadan genç muallimleri geldiler. Sâim! Bu kara yol. zaten bekar olduğunu. ehl-i salîb akınları ve birçok fikir kurbanları birer birer gözünün önünden geçiyor. şehrin en üst noktasında bir tepede. alabildiğine açılıp uzanan bahr-ı sefîdin mücella sathına ve tepeden aşağıya doğru inen şehre baktı. Türkiye’nin hala bitmeyen şeyhülislamlı. Yeni bitmeye başlayan çimenler üstüne oturdu. Evine gelince jandarmayı yalnız buldu. karyolasına birkaç kere “Of!” diyerek uzandı ve kalktı. gönderen ebeveynin de kâfir sayılacağını ilave ediyorlardı!. bacaklarını. martta başlamıştı.550 muallimelerle “işi pişirmek” istediğini. Ağacın yakınında ince lüleli bir çeşme vardı. erkek mekteplerinde ise çocuklara Kur’ân değil. Sâim Bey onları o gece evine davet etti. Sesle söyleniyordu: -Hey! Şu benim oturduğum yerden kim bilir ne kadar insan bu denizi seyretti… Fakat bunların içinde acaba benim vaziyetimde olan var mıydı? Kavuklu yeniçeriler. Jandarmayı çağırdı: -Şuradan bize biraz rakı al! . ahlaksız da olunca neler yaparsa onun da başına onlar gelecektir… Maneviyâtı çözülüyor ve kendisi kat’î bir karar veremiyordu. bütün mobilyasını teşkil eden üç tahta sandalyesinde yer gösterdi. Çıplak odasında aşağı yukarı birkaç defa gezindi. yine böyle bir akşam gezintisi sırasında keşfetmiş olduğu tek ağacın altına gidip oturdu.. Mektepler birdenbire boşaldı. kadıaskerli tarih yaprakları. şu şimdi birbirine girişen medenî milletlerin yarattığı fikirler ve eserler dimağında canlanıyor ve uzak denizin buğularında hayaletler kamaşıyordu. Düşüncelerinin arasında birkaç kere dişlerini gıcırdatarak: -Kara kuvvet! Kara kuvvet! Diye seslendi. çıplak. O gün hükümet konağındaki odasına onun genç muallimleri geldiler. Ayağa kalktı. baktı. Peki! Bu iş. elini havada salladı: -Bu yolun tek yolcusu değilsin. Diye söylenerek yürüdü. bu ayaklanma nereye kadar gidebilir? Cehl. Kışı çok az olan bu sahilde yaz işte şimdiden. Onlara.

Sâim Bey nihayet meftur bir sesle hocalarına: -Hele siz devam edin bakalım! dedi. Baş muallim hemen Kaymakam Beyi makamında buldu: -Efendim! dedi. Sâim Beyin gözleri parladı: -Azizim! diye cevap verdi. Sâim başını ve kolunu sallayarak söylendi: Fincanlar kadeh vazifesini gördüler.551 İşret adeti olmayan Kaymakam Beyin bu emrini duyunca muallimler şaşırdılar. gövdesini ileri geri sallıyor ve düşünüyordu. Kaymakam Bey karyolası üstünde oturuyordu. Çocuklar gitmese bile muallimler baki olduktan sonra… Belediye işlerinde ise kaymakamla zaten çekişiyorlardı. musikiye filan biraz fazla verin! Genç muallimler çok kalmadılar ve gittiler. ellerini tersinden kalçaları altına geçirmiş. Belki bir saat içinde hiçbir şey konuşmadılar. yorgun. Ve derhal mal kalemine. Haydar Efendi bununla işin yetişmeyeceğini anladı. Beyaz çehresi üstünde yanan uzun kirpikli ela gözleri masanın bir noktasına dikilmiş. Haydar Efendi artık sancak mebuslarına “Bu adam mektep de açtırmıyor” diye şikayetler yağdırdı. Spora. muallimleri kendisine tabi kılmak ve almak için Haydar Efendinin bir hilesi olduğu noktasında anlaştılar. mektebe gelmişlerdi. Yürüyeceğiz. tek çıplak masanın üzerine onlar ve biraz peynir konuldu. Mutasarrıflığa yazdı ki yedi bin lira sarfıyla bir mektep açacak. Kendisi yalnız kalınca yemek yemeden. Yüzünde yorgun bir eda vardı. beyni durmuş. Fakat maârif müdürü ve kaymakam onun. Haydar Efendinin ancak bir hak-ı nezareti vardır. Bir taraftan da işi.” cevabı verildi. Bu parayı Haydar Efendi maarif emrine tahsis ederse maârif müdüriyeti mektebi açar ve idare ettirir. yattı ve kendinden geçti… Fakat yeni mektebin lezzetini almış olan çocuklar ertesi gün evlerinden kaçıp kitapsız. Diğer taraftan yüz lira maaş verileceğini duyup işin sonunu düşünemeyen partal kıyafetli genç muallimler de bu ret cevâbına sıkılmışlar ve Ahmet Efendi kaymakama bu mektebin açılmasının hayırlı olacağını bir gün söz arasında . Bu milletin evladında esas itibariyle akl-i selîm var. Çocukların yarısından fazlası bugün geldiler. “Devletin bir talim ve terbiye siyaseti vardır. kendi kafasına en çok denk bellediği sancak maarif müdürüne yazdı. tahsilât dairesine emir verdi: “Tedrisât-ı ibtidâiye kanununa istinâden” tahsil mecburiyetini ileri sürerek ceza-yı nakdî almaya kalkıyordu. muallimlere de yüzer lira maaş verecektir. Nüfus dairesine bizzat gidip kimin tahsil çağında çocuğu olduğunu tetkik ve tahkike kalkıştı.

552 söyleyivermişti. Kadın yemeği getirdiği zaman işvelerini çoğaltıyor. jandarmanın cevabı kadınınkine uymuyordu: -Efendim! diyordu. Bir temiz gari bulalım da hem yemek yapar hem efendinin hizmetine bakar. Biz eriz. Ertesi gün daireden öğle yemeğine çıkan kaymakam çarşıyı kapalı buldu. Tatil zamanı zaten gelmişti. Jandarmayı çağırıp sordu. Yer yer halk kümeleri kendisine hain nazarlarla bakarak söyleniyordu. kendi karşısında böyle birdenbire kırıtan bu kadının ne olabileceğini düşündü. Bu. bu akşam evine gitsin. Fakat o. Başka bir kadın bulun. nerelerde çalıştığını filan sordu. taze bir kadındı… Sâim Beyin ilk akşam eve avdetinde kendisini işvelerle karşıladı. göğsü oldukça açıktı. Hani evvelce birçok efendilerin yanında hizmet yapmış! -Bu. Sâim Beyin jandarmasını elde etti. Hakikaten ona hususi hizmetini yaptırmaya hakkı yoktur. Haydar Efendi mebûslara şikâyet fırtınaları yağdırmakla beraber bir taraftan başka türlü de işe koyuldu. işveli. Bu birdenbire davet edici hal karşısında Sâim Bey sarsılmadı değil. Bir taraftan da bir aşçının yemekleri artık yenmez bir hale gelmişti. “Ben size ayrıca para bulurum!”dedi ve onları birkaç hafta sonra aşâr kâtipliği ile köylere yolladı. Kadın daima fettan. aşâr işlerinde yetişebildiği kadar kimseye göz açtırmıyordu. Haydar Efendinin adamı olan mal müdürünün de irtikâbını yakalamış ve işten el çektirmişti. Bunu bizim ev uşakları buldu. cevap verdi: -Hiçbir yerde hizmetçilik yapmadım daha… Ama öyle iktiza etdi gayri! Tombul kolları yarıya kadar çıplak. Hem belki bu kadınla iş de uyduruluverirdi… Sekiz aydır kadınsız… Haydar Efendi derhal kendi kullandığı kadınlardan Zehra’yı verdi. Ne kadar olsa garı gibi yapamayız ki efendim! Sâim Bey bunu biraz da neferinin şikayeti sandı. Sâim Bey tapu meseleleriyle hakîkaten uğraşıyor. Kaymakam onların neden gözlerinin kamaştığını anladı. fakat bu kadar çabuk düşmeye hazır olan bir kadında hastalık bulunacağından şüphe etti. güzel. Kaymakam Beyin yüzüne tuhaf nazarlarla bakarak daima kırıtıyordu. Onu karşısına çağırdı. O kadar ki Sâim Bey de bunun mutlaka umumi bir kadın olduğu kanaati uyandı. jandarma onu getirdi. Kaymakamla artık haylice lâubalileşmiş olan jandarma bir gün Sâim Beye teklif ediverdi: -Efendim böyle çok sefil oluyor. “Ne oluyor?” diye .

Fakat kayıkçılar: “Biz senin gibi adamı götürmeyiz!” dediler. İngiliz ve Fransız gemilerine görünmeden. fakat duyuracak surette mırıldandılar: -Ne oluyor diye de soruyor. ve ondan bu içtimaîlerin. fakat bir şeyler bildiğini de tavrıyla bildiriyordu. heyhat. Katırcılardan da ayı cevabı aldı. sabahleyin de dükkandan dükkana: Kaymakamın dün gece bir “-Bikr-i bâliğa”ya cebren tecavüz ettiği haberini yaydırmış. O. geri döndü.553 soracak oldu. Güzel (B……) den. Tahrirât kâtibini istetti. Şuna da bakın! Sâim Bey bir dellalın uzakta bağırdığını da duydu. Kendisinden biraz uzakta duranlar aralarında. Daha akşamdan. Bizzat kendisi kayık tutmaya gitti. hakime teslim etti. Belediye reisi dellal çağırtmış da… Ahali câmilere koşuyor. Nihâyet kekeledi: -Efendime bir kadın gelmiş de… Filhakîka Haydar Efendi her şeyi tertip etmişti. Jandarmasını da elinden aldılar. bu gidip kelimelerin sebebini sordu: -Efendim! diye kâtip cevap verdi. Sözü ayağa düşüren bu kaymakam artık azlolundu. dellal bağırtarak câmilere davet ettirmişti. sâhil boyunca sancak merkezine gitmeye karar verdi. Onun muallimleri de köylerde idiler. nefretle ayrılacaktı. Sâim Bey makamını. Ahali câmilere doğru gidiyordu. Demek kimseyi memnûn edememişti. Vaaz varmış! -Ne vaazı? Kâtip bilmez gibi duruyor. Bir kayıkla. . Vaizler câmilerde “Bikr-i bâliğa”nın mülemma çamaşırlarından bile bahsederek fetvâaveriyorlardı: -Bir katil ve bir cani kişinin eline ümmet-i Muhammed’in umuru teslim olunabilir mi? -El-cevâb: Olunamaz! Vallahi âlim! * ** İstanbul’a bu sefer telgraflar tesirini gösterdi. Bunlar birer birer cesaretini büsbütün kırıyor. “emr-i mûcibince”. ona belirsiz bir korku veriyordu. Zehra’nın Sâim Beyin evinden çıkmasını müteakip evden eve. Zaten çoktan beri hakkında şikâyetler vardı. Jandarma kumandanını çağırttı: yerinde yoktu. hocalar vasıtasıyla halkı ayaklandırmış.

sonra yanıyordu. Biliyordu ki şube reisi o sıralarda şehirde değildir ve vekili jandarma kumandanıdır. Şube reisi bize emir verdi. Bu ne olabilir? Kendisini tevkife mi geldiler? Yine bir tuzağa mı düşürecekler?. Kumandan emretti. Heyhât!. Kapı tekrar daha hızlı olarak çalındı.. pencereye gitti. Bu çalınma tekrar etti. Şimdi beraber gideceğiz. Kapı yine çalındı. derin bir iç çekmesiyle karanlık duvarlar arasında söylendi: -Halkı ezen kuvvet seni de eziyor Sâim! Buraya ne emellerle geldin. Oh ! İçi burkuluyor. O. akşamları o sevdiği tek ağacın dibine gidip hayallere dalıyordu. nasıl gideceksin… . boğuk bir sesle sordu: -Kimdir o? -Aç efendim! -Ne istiyorsun? Kimsin sen? -Biz askeriz! Seni misafirhâneden istiyorlar. mırıldanıyordu. Nerede ise aşçılar. lambasını yakmaksızın.. Ne yapacağını bilmiyordu.554 Sancak merkezine. Haydar Efendinin kuvveti her yere yetişiyor. Şimdi seni götüreceğiz. Şaşırdı. karanlıkta emekleyerek. * ** Bir gece Sâim Bey gece yarısından sonra. -Şimdi nasıl olur? Ben yarın kendim gelirim! -Olmaz efendim! Yarın sabah sevkiyat var. Giyineyim de… Birdenbire şaşırmıştı. -Pekala! diye seslendi. titreyen bir sesle sordu: -Niçin o? -Bilmeyiz biz efendim. yatağında doğruldu. Ne münasebet? Sakın bir yanlışlık olmasın? Daha boğuk çıkan. Şu anda yapılacak artık hiçbir şey yoktur. şakakları soğuyor. Odasına şöyle bir bakındı. Yarı uyanık bekledi. bir camı açtı. içi meçhul korkularla titredi.. uykusunun arasında sokak kapısının çalındığını zannetti. Halk onu gördükçe söyleniyor. oradaki memuriyet hayatında yegâne halden anlar ve kafadar bellediği maarif müdürüne sür’atle bir haber gönderilmesi için tafsilâtlı bir mektup yazdı… İntizar müddetince artık sokağa da çok çok çıkamıyor.. Ses vermekten başka çare yok! Rovelverini aldı. fırıncılar yiyecek bile vermeyeceklerdi. Geliyorum.

geldi.555 Sonra lambasını yaktı. Odasını. Bir öğürme geldi. Uyananlar gelip kapıya vuruyor. Sâim evvela minberin üstünde ölü bir ışık gördü.. Kapının dışlında kendisine “Gir!” dediler. “Hey! Nöbetçi arkadaş! Aç! Kuşak çözecektik!” diye tepiniyorlardı. Camiin avlusuna çıkanlar dizildiler. İlk fırlayan: Sâim Beydi. yaka filan takmadı. öylece sabaha kadar kapı arkasında kaldı. hep aynı vaziyette duruyordu. Sâim Bey çömeldiği yerde. kravat. Sâim Bey hala o vaziyette idi. bir cânî gibi misafirhâneye götürüldü: Burası eski bir cami idi. Nihayet kapı açıldı: bölük emini. muhafız asker bekliyordu. İç cebine de elli banknota büliğ olan parasını koydu. Beni böyle nasıl sevk edersiniz? Amirinize haber verin! Beni elbette tanıyorsunuz. Hava!. sokak kapısını kapamaksızın çıktı ve kendisini bekleyen iki askerin arasında. Yüzünü kapıya doğru döndü. Dar aralığın verebildiği derecede dışarının havasını burun delikleriyle çekmeye çalışarak. Nöbetçi ona kapıyı açtı. Yatanlar birer birer uyanmaya başladılar. “Çıkın bakalım!” dedi. pis kokudan bunalma hissediyordu. Boğuluyordu. Burası çıplak Anadolu hanlarından bin kere beterdi. Aklına bir şey geldi. Sonra ışıktan içeri ayağını atar atmaz. * ** İlk seher ışıkları pencerelerden ancak nüfuz edebiliyordu. Fesini başına geçirdi. eşyasını. burnu kapı aralığında. İçeride biri birinin ayağına veyahut yan yana uzanmış bir çok insanlar bir yığın hâlinde. Başı tuttu. anahtarını çevirip yokladıklarını duyuyor ve susuyordu. fakat nöbetçi onu itti ve kapıyı kapadı. burnunu kapının iki kanadı arasına sıkıştırdı. Sâim Bey bölük emininin yanına sokuldu: -Arkadaş! Dedi. avcı biçimi elbisesini çıkarıp giydi.. hatta yanan lambasını olduğu gibi bıraktı. Dışarıda sekiz on tane silahlı. birdenbire başına vuran müthiş bir kokunun tesiriyle geri çekildi.. Camiin içini esneme sesleri doldurdu. karyolasını. üstü başı partal. sefil bir buğu içinde ancak seçilebilirdi. çünkü kırılan camların yerine tahta çakılmıştı. elinde defter. süngülü. olduğu yere çömeldi. Ne tarafa gidecek? Havasızlıktan. Aşağıya indi. Ben hidmet-i maksureye tabiim! İhtiyat zabitiyim. Ne yapacağını düşündü. sandığını karıştırdı. Nöbetçilerin değiştiğini. biraz hava!. Bölük emini “Zâni kişi”yi tabi tanımıştı: .

sakallı insanlar görülüyordu… Bozuk taşların üstünde bazen birkaç perakende adım ses sürünüp sönüyordu. Şu ağaç etrafında kafileye mola vermesini çavuşa söyleyebilir misin? Ben bir yüzümü yıkayacağım. Ba ̉z bodur. kerpiç evlerin bacaları tütmeye başlıyor.556 -Efendim! Ben ona nasıl karışabilirim? Şube reis vekili emir verdi. harap dükkanlar. kendi yakınında bir muhâfız neferin yanına yanaştı: -Arkadaş! dedi. bekliyor. üstünü başını mamûrca gördüğü bu düzgün dilli taze askere sordu: . Yoklama yapıldı. ve ortalığa bir yanık tezek kokusu yayılıyordu. ve saçları örgülü kız çocukları. hiç kımıldamaksızın. “Kuşak çözecektik!” diye mırıldanıyordu. ve ineklerin her biri süreye katılınca bir bağırıyor sonra hepsi kafileye garip birer nazar fırlatarak bekleşiyordu… * Filistin cephesine doğru giden yol tesadüfen. Zaman zaman bir çeşmenin önünde. Ve İstanbullu Selami oğlu Sâim’in de künyesi yazıldı. Hem künyenizi de yazacağım. ellerinde değnek “Dehe” diye diye. gözlerini ovuşturarak. kolları sıvalı. Nefer. duvarlarının dibinde yer yer. Dün gece hiç uyumadım… Şu dediğimi yaptırırsan çok memnun olurum seninle harçlığımı da yolda taksim ederiz. kimi yana. kepenkleri inik. yan taraflarına serilip yatmış yorgun köpekler. sopasına dayanmış. Selami oğlu Sâim de ekmeğini aldı. herkese birer çift ekmek verildi. bir şadırvanın etrafında tek tük. susuyor. Ama şimdi gidiyoruz. kimi ileri eğilmiş. Şehrin kenarında çoban. bu dışlık dükkanlar Saim’in mefkûre ateşini kemirmiş. Bu dışlık sokaklar. Sâim Beyin dert ortağı olan sevgili ağacının civârından geçiyordu. sabah tazeliğinde uyuyorlardı. çömeldikleri musluğun önünden dönüp şöyle bir bakan. şimdi gelip kesildi. kamburlu sokaklar esniyor. tepeyi tırmanan kafilenin önünde ve muhafızların başında bulunan atlı tek jandarmanın oraya doğru yol aldığını görünce sıradan yavaşça çıktı. Bir tarafa sıralanan efrat. torbası olmadığı için koltuğunun altına sıkıştırdı. şalvarlı. Selami oğlu Sâim. Taşları fırlamış. ve kafilenin tâ arka sırasında. Bölük emini cevap verdi: Yolda. camiin avlusundan çıktı. şehrin yamacında mola ederken çözersiniz. orada su var. kafileye doğru. sonra yine abdestini almakta devam eden kuşaklı. Siz de artık kaymakam olmadığınız için sevkiyata tabisiniz. önlerine kattıkları ineği sürüyor.

Orhaniye Kışlasında idim. elini şehre doğru uzatarak. Hadi bakalım! Selami oğlu Sâim kendine geldi. s. dirseklerini dizlerine dayayarak başını avuçları içine bıraktı. Buraya ne kadar akşamlar gelmiş. yüzü yere müteveccih. 20 . Kafileye filhakika ağaca yakın bir yerde mola verildi. çimenlere oturdu. 1927. 19. ağaç altında. falan bölüğü efrâdından Selami oğlu Sâim. Sâim de. oturduğu yerde dizlerini büküp kaldırdı.. meftur. baktı. Kendisine bir ağlama geldi. -Ben de Beşiktaşlı’yım. denize ve şehre uzun uzun baktı. Sallayarak. Herkes etrafa “kuşak çözmeye” dağılırken Selami oğlu Sâim de yavaşça ağaca doğru gitti. düşünüyor ve ağlıyordu… Uzaktan bir ses geliverdi: -Hemşehri! İstanbullu! Kafile gidiyor. Ve fesini başına koydu.2.. Beşiktaş’ın viran bir evinde küçük mektepli kardeşiyle oturan anasının hayâli başının içinde dolaştı. başı avuçları arasında.48. 18. Hiç kımıldamaksızın. Türkiye’nin Haydar Efendileri!. c. gözlerini sile sile uzaklaştı… Cenevre:Temmuz 1924 Safvet Örfî HAYAT. fesini yere ve ekmeğini de fesi üstüne koydu. Sabah güneşi altında taze nefeslerle tüten denize artık bakamadı... uzun uzun sessiz sessiz düşündü. Selami oğlu Sâim.. aynı denize ve aynı şehre başka nazarlarla ne kadar zaman bakmıştı… Haydar Efendinin desîseleri karşısında ilk defa maneviyetinin bozulduğu gün yine buraya gelip düşünmüştü… Haydar Efendi!. Yorgun. falan taburu. düşünceli gözlerle tekrar baktı. 27 Teşrin-i evvel.. nr. hezeyan eder gibi hitap etti: -Türkiye!. Türkiye’nin Haydar Efendileri!.17. çömelmiş. ihtiyacını yaptıktan ve tek lüleli çeşmede yüzünü yıkadıktan sonra. ekmeğini yine koltuğuna sıkıştırarak kafileye katıldı.. ayağa kalktı. ona cepheden mektup yazacaktı!.557 -Sen İstanbullu musun? -Evet! Sen de oralı mısın yoksa? -Ben İzmitli’yim ama… İstanbul’da çok oturdum. denize ve Haydar Efendinin memleketine yaşlı. Hemşehriyiz demek! Sâim Bey askerlerin arasında hemşehriliğin en iyi rol oynayacak bir şey olduğunu çabuk hatırlamıştı.

Istırap tatsız. zeytin yağlı pırasaya benzer. Halbuki ben felsefeyi işte böyle Adem babamızın serendip kıyafetiyle ortaya çıkarıyorum. . civanînemizi kavaid-i iffete mugayir karşımıza çıkaracağına şu tahta masının üstüne bir şey çıkarsan da biz de gayet edibâne etrafa dizilsek… -Bu babda benim de bazı projelerim yok değil. Malum ya. Var ama tatbiki el-yevm ü eyyâm-ı müstakbelede mümkün değil… -“Olmaz. -Sen Adem babamızı usûl-i muâşerete. olmaz. olmaz!” kardeşim âlem-i imkândır bu… -Bu gece için ne âleme-i imkandır. olmaz. Yaşasın züğürtlük! -Üçünüze de sıfır! Yaşasın gençlik! İyi ya. Vallahi yalan. gençliğin de bulunduğunu söylemek istedim. yaşasın ıstırap dediğim zaman bunun içinde keşkül-i fukara gibi neşenin. bu da ağır ateşte yakmadan tıkır mıkır kaynamasına züğürtlük diyor. deme. var. enfiyesi cebinde. Mütebessim görünmek. Hayatı güya ciddi bir tarzda tahlil ve terkip eder. öteki de kuvvet ve tahammüle gençlik nâmı veriyor. İstanbulîni kavuşuk. Ama bir bak. ağırlığına münafidir. gözlüğü burnunun ucunda gayet ağırbaşlı bir enderûn efendisidir. adı bir defa “gayet ciddî” ye çıkmıştır. billahi yalan! O da işin alayındadır ama. züğürtlüğün. -Hayat dediğinde sanki nedir? -Bilemedin mi? Hayat tatsız. Sen de o şekere neşe diyorsun. sakalı taranmış. hem sahicisi. İşin aslını faslını kendisi de bilir de yine edep ve erkâna toz konmasın diye somurtur. belki acı bir şeydir. lapçinleri boyalı. Fakat içindekilerdir ki ona hayatî bir kıymet verir. ki biz ona ıstırap diyoruz. Hangi zeytinyağlı pırasa var ki pişerken içine bir tutam kahve şekeri atılmaz? O zaman da lezzetine doyum olmaz.558 “SU BAYRAMI”NIN HATIRASI Hayat’dan Hikâyeler -Yaşasın ıstırap! -Halt etmişsin! Yaşasın neşe! -İkiniz de bilemediniz. yine hepsi ıstırap mahlutundan ibaret… -Filozofluk mu!? -Ha şunu bileydin! Filozofluk. ne âlem-i menâm. Tıpkı evrak kâtibiyle inceden inceye alay eden eski kalem mümeyyizleridir. felsefe.

nâkıs nâmütenâhi mide. Tanıdığı gün de biz enseyi yapmış. -Sus bir vecize! Bir insanın masasında tüten bir yiyeceği ve dolabında burcu burcu kokan bir içeceği yoksa fazla konuşmamalıdır. Müdür kalıpsız fesini geçirince maarif müdürüne çıktı. -Durmasın nafile… Bütün mükevvenât yürüyor. yağ kaça? dedim. -Vay sefîh vay! Veresiye bira içersin de bizi davet etmezsin ha! -Kemeraltı’ndaki bakkala uğradım. Bizi öğreninceye kadar. zaman geçerdi. -Sen de başka bir bakkal peyleseydin. Şimdi bitti beyim! dedi. o zaman da bizim müşteriler bunlar. takîm vücûd. Çuvallar dolusu kuru fasulye vardı. Maarif müdürü ecdattan kalma redingotunu ters düğmeleyerek defterdara çıktı. -Alimallah doğru söylüyorsun. file dönmüş olurduk. dayandı… -Ey. ama geçen ay çiroz gibi idiler. darb-ı dimâğ. müsâvî teneşir… -Zavallı Salih Zeki Bey Hocamız da bu destur mucibince hayat davasını hal etti galiba. -Birinci kordon kalabalık mı? Sen de ikinciden dolaş gir. Para! dedim dayandım. terakki etmiş olur. -Acı şeyler yasak! Tatlı tarafına bakalım. -Kolaradin’in önünden geçemiyorum. Defterdar anahtarlara asılarak kasayı açtı ve mangırrrrr bile yok dedi. sonra ne olacak böyle? -Biz de bu gece kemâ-fi-s-sâbık neşeli bir ıstırabın göğsüne yaslanarak ciftarara! deyip dayanacağız… -Yahu! Yarın ev kirasını verme günü. Parrrra! dedi. Para ! dedi dayandı. bir daha mı muallimlere ev kiralamak. Fasulye kaça? dedim. darb. Yağ dolu fıçıyı gösterdim. O da yürüsün. şimdi kılıç balığına dönmüşler. dayandı. Muallim olacaksınız bilemediniz mi? Meşhur desturdur: Zâid nâmütenâhi kelâm. Ev sahibi kahve kahve dolaşıyor. Maatteessüf kalmadı beyim. -Sebep! -Sebep fennîdir. tövbeler tövbesi! deyip duruyormuş. dedi. acaba yanılıyor muyum? diye yakamıza bir ay daha sarılamazdı.559 Bu sabah müdüre çıktım. . -Eski bira hesabını isteyecek diye canım.

Kapının dışarısında yiyecek içecek olduğuna dair dört yemin edip inandırdıktan sonra kapı açıldı. Bari terkibinde biraz üzümle biraz anason olsaydı. Şimdi doğruca vesika komisyonu reisinin şuracıktaki evine gideceğim. -Birader! Bir bifteğin kalorisi malum. Hepsi merdiven başında gürültülerle karşıladılar. Kapak açılır açılmaz odayı bir (Ooo !) sadası kapladı. Olmadıktan başka hatta azotundan bile şüphe edilebilirdi. * ** Tak tak tak tak tak! Dar sokağının köşesindeki koca evin içi takırdar. Sürahide su vardı. elinde öte beri varsa aç kapıyı. Beşi birden pencereye koştu. yarısı ısırılmış bir dilim kaşar. Kapıyı açmaya gidenin arkasından dördü de haykırdı: -Dikkat et! Bizimkilerdense. İzmir’in ufuklarından taşan tatlı bir ıstırap neşesiyle dolaba koştular. bir niyet var. yumruğumun kalorisini bilmek istiyorum. -Öyleyse sofra başında bu söze ne münasebet! -Bir münasebet yok. Fakat bir yumruğun kalorisi ne kadardır bilir misiniz? -Yoksa yedin karnını doyurdun da bizimle alay mı ediyorsun? -Hafazan-Allah! Onu başkaları yesin. Fakat yalnız müvellidü’l-mâ. müvellidü’l. taze erik ve birkaç tane çağla ile yarım kuru fırancala… Derhal gazete kağıtlarını tabak. öteki koltuğunda kocaman bir paket vardı.humûza ve biraz azottan mürekkep bir su idi. -Yaşasın ays ü tayîş imparatoru! Yeni gelen genç ince bıyıklarını Alman İmparatoru gibi yukarı bükülerek azametle dolaşmaya başladı ve karşılarına geçerek: . kurşun kalemleri çatal yaptılar. Tahta masa avcılar klubünün senelik ziyafeti gibi donandı. Elleri cepleri boşsa bir saat sonra gelmesini söyle… -Gelen arkadaşın bir koltuğunda koca bir şişe. Bundan zengin dolap Karamar’da bile yoktu: Dünden kalma bir avuç kuru zeytin.560 * ** İzmir’in beş genci. diyeceğim ki sizin anafor hazinesinden bir şişe! -Tamam! İşte o zaman şişeyi kafana yediğin gündür. -İşte onun için ya.

Fakat tren durup da sevgili. siyah bıyıklı. Hal-i perişanınızı bildiğim için… -Geç sofranın en başına! -Şerefine! Çin çin! Geç vakitlere kadar yediler. güzel bir genç ayağa kalktı: -Vay canına be! diye. Hazine-i eltâf ve inayetimden pişmiş kuru köfte. Geç mektebin başına. kaynamış yumurta. Esmerce. İstibdâdı devireceğiz diye uğraş. böyle yürümez. pırıl pırıl! İçindekiler de öyle… Bugün alay malay çıkmışlar. evlad-ı vatanı okutup adam etmeye uğraş. şarkı söylediler. kıymetli halacığımın elinde koca yemek sepetini görünce kavradım. Bursa’daki halam geliyormuş. Sonra karnını doyurmak için Bursa’dan bir hala hanımla bir amca beyin gelmesini bekle… Olur şey mi bu? -Olmaz! -Olmaz! -Olmaz. dirsek çürüt. istasyonda beklemeli imişim. ben de mündericâtını koltuklayınca buraya geldim. Meşrûtiyet’te milletin refahı için ter. Muharebe olsun git. ziyafet nutkunu irada başladı.! -Ne halâsı! -Ne olacak! Ansızın bir telgraf aldım. Birisini bize verse sittin genç muallim sittin-sene lord gibi yaşar be! -Satalım onu! Satalım onu! . Arabaya bindirdim. Hele bir kocakarının kulaklarında bir tek taşlı küpe gördüm. Vay canına be arkadaşlar! Bu hayat böyle sökmez. İstemeye istemeye gittim. güldüler. olmaz! -Mademki olmaz. Senelerce alış. kan dök. içtiler.561 -Efendiler! Biçare muallim efendiler! dedi. İstanbul ekmeği ve Umurca suyu ibzal ediyorum. söğüş tavuk. haydi bir şarkı! İzmir’in kavakları Dökülür yaprakları… Şarkıdan sonra nutkun mâbadına devam ettiler: -Şu limandaki Amerikan seyyâh vapuruna bakınız. Fakat mâiât ile mekulât masanın üzerinden eksildikçe sosyalistlikleri tekrar kabarmaya başladı. Sepeti bırakmadı. -Yaşasın ıyş ü nûş imparatoru! -Eksik dua etmeyiniz! Yaşasın imparator ma-halâsı.

-Oluruz. misisler. Mehtabın altında gelenleri seçtiler. şimdi muhteşem vapurlarına dönüyorlardı. kabul! -Haydi musluklara! Altısı birden evin musluklarına.562 -Durun yahu! Veren kim. Bunlar bir Amerika seyyâh kafilesiydi. yukarıda kahkahayı koparan koparana. onlar Amerika’dan gelsinler. Amerikan baş tercümanı körüklüyor. birkaç dakikalık bir sükut oldu. Tam o sırada dar sokağın içinden neşeli sesler. destilerine. olmaz. kahkahalar duyuldu. Serkomser gülmemek için hem dudaklarını . bir heyecan. olur mu bu? -Olmaz. -Bu suretle hayattan da intikam almış oluruz. Pencereden baktılar. bir korku! Nasıl olmasın? Amerikan konsolosu ateş püskürüyor. -Vay canına be! Gördünüz mü hayatı? Biz burada boşalmış. yangın yerine dönmüş sofra etrafında pinekleyelim. sürahilerine koştular. Bir daha şarrr… Aşağıda ıslanan ıslanana. Evdekiler de katıla katıla eğlencelerine devam… * * * Polis serkomserliğinde bir telaş. bizim sokaklarda yüzümüze karşı gülüp eğlensinler. Bardağını dolduran. Kafile tam istikamete gelir gelmez marş! Şarr! Amerikalı misler. haydi! Şarrr… Amerikalılar sırsıklam bir halde köşeyi zor döndüler. maşrapayı yakalayan pencerelere üşüştü. Amerikan seyyâhlarının paçalarından sular sızıyor. olmaz! -Şunlara bir muziplik yapalım. satan kim? -Öyleyse bir şarkı daha! Sarı zeybek şu dağlara yaslanır Yağmur yağar silahları… Şarkı biter bitmez. oluruz! -Ne yapalım? Öyle bir şey yapalım ki… -Su dökelim başlarından aşağı! -Kabul mü? -Kabul. misterler ne olduklarını şaşırdılar. sürahiyi kapan. İzmir’in gece hayatını görmek için çıkmışlar.

Serkomiser bir defa daha sordu: -Af buyurunuz efendim. hepsi memnun ve münşerih not tutmaya başlamışlardı. dedi. -Nerede olmuş. yine şüpheliydi. şimdi bu vapurla memleketi terk edeceğini bahr-i muhit donanmasının önümüzdeki salı günü öğle üzeri İzmir’i topa tutacağını. akıp gel… Bu bir nev muhabbet ve samimiyete delalet eder. Tercümanla ifade verdi: -Muhterem seyyahlar geçerken başlarından aşağıya kova kova su dökmüşler. . mavi boyalı evin her penceresinden atılmış… Hem güle oynaya!. Eski bir an’anedir. Muhterem seyyâhlar neşe ile geçerlerken su bayramına iştirak eden yerli gençler zan edilmiş… Tercümeyi dinleyen Amerikalı seyyahlar memleketlerinde anlatacak gayet meraklı macera buldukları için ıslaklıklarını unutmuşlar. Her sene bugün gençler mehtapta birbirine su atarak şakalaşırlar. maliye nazırından kırk sekiz milyar dolar tazminat isteyeceğini.563 ısırıyor hem kapitülasyonlara. Şimdi ne yapsın.. millî su bayramımız var. bir yanlışlık olmuş. Derhal o evin genç muallimlere ait olduğunu anladı. valiyi astıracağını. Bizde bir de yolcuların arkasından su dökerler. hepsini hepsini haykıra haykıra söylüyordu. Türkçesi az olan konsolos bu izahâta inanır görünmekle beraber. Konsoloshaneye dönerken yolda tesadüf ettiği aşinasına durdurup sordu. Başka bayram? -Evet efendim. Güya su gibi akıp git. Serkomiser zeki bir adamdı.Pardon dostum. bir an içinde düşündü. Bereket versin ki komiserin son cümlesi hatırında kalmıştı. kim yapmış efendim? -Kim yaptığını bilmiyoruz. Yalnız (…) sokağının köşesinde 44 numaralı büyük. sefarete yazacağını. mesele nedir? Konsolos Bey pek az Türkçe biliyordu. Sizde bir yolcu giderken arkasından su dökmek adet midir? . Adreslerini verse.. titreyen kalbinde resmî geçit yaptırıyor… Konsolos köpürüyor. Bugün bizim su bayramımız vardır da… -Nasıl su bayramı? Sizin iki bayramınızla hürriyet bayramınız var. seyyahlar gittikten sonra muallimlerin afacan ellerinden kurtulmak güç… Saklasa mesul olacak… Derhal zekasını işletti ve gülerek dedi ki: -Affedersiniz efendim.

fakat açık Türkçe ile nasıl konuşacaktı. derhal bir sigara. Vali kapıdan karşıladı ve konsolosun bu bayramlık kılığına içten içe hayret etti. Konsolos müsterih oldu. -Ha. Muin ziyaret günü haricindeki bu haber ne olabilirdi. Zeki vali ona da bir çare buldu. su bayramının şerefine imiş… * ** Odacı Ali’ye haber verdi: -Efendim. evet. -Vali bir an düşündü. Hemen bugün tebriğe geldim. Buyurunuz. Yolculara selamet temennisi manasınadır. Valiyi telaş aldı. neşatlarını takmış. milli su bayramınızı tebrik ederim. -Buyursunlar! Valiyi derhal bir düşünce aldı. şey… çok teşekkür ederim. bir kahve ile konsolosu avuttu: -Affedersiniz bir dakika… -Hay hay. Konsolos tam zamanında geldi. Konsolos çatra patra Türkçe biliyordu. eyyam-ı mahsusaya mahsus kıyafetini iktisap etmiş bir halde içeriye tebessümle elini uzattı ve: -Su bayramınızı tebrik ederim ekselans! dedi. Bir şey vardı. Kapitülasyon devirlerini yaşayanlar bu endişenin ne kadar haklı olduğunu bilirler. Vali derhal telefonu kaptı ve serkomiserin numarasını çevirdi. Amerika General Konsolosu yarım saate kadar ziyaretinize gelecekmiş. İşin içinde bir çam devrildiğinin farkında olan vali. Artık tahakkuk etmişti ki evden dökülen desti desti sular. buyurunuz.564 Adamcağız eski an’anemizi hatırladı ve gülerek tasdik etti: -Bu bir nev aile samimiyetidir. Konsolos samimi bir . Resmi giyinmiş. ama neydi? Su bayramı? Ne halt eder ağanın beygiri! Konsolos Bey aynı neşe ile: -Şimdiye kadar bilmiyorduk. Dalgınlıkla: -Su bayramı mı? -Evet. anlamayacağı mustalih bir tarzda konuşmaya başladı: girdi. Mesut bir kaza ile Serkomiser Beyden dün gece su bayramınızı öğrendik.

kağıtları yazınız. Bunlar kaza değil. Galiba âlem-i cedîdden murûd-ı zenân ve ricâlden mürekkeb bir kitle-i mârin ve âbirinin fevk-i rüsına indahat-ı mâ-vâki olup… Keyfiyet-i bil-tevîl ıydmâ-ı suretine tebdîl… Ser-komiser meseleyi derhal anlayarak olan biteni telefonda hikâye etti. Âlem-i cedîd mümessili nezd-i vilayette idiğünden mustalih-i muhâvereye mecbûriyet görülmüştür. 1 Kanun-i evvel 1927. şen.3. Hemen yaldızlı cep defterini çıkarak su bayramının tarihini gününü not etti.53.18. Aka Gündüz HAYAT. Defterdardan para alınız ve yolların taştan yapılmasına sarf ediniz! dedi ve telefonu kapar kapamaz. s. 19. -Ben vali. nasıl bayram ettiklerini görürsünüz. müreffeh gençliğinizin (su bayramı) şayan-ı tebcildir. Vali bu heyecandan bilistifâde konsolostan kaza hakkında özür diledi. Vali azîm teşekkürler ettikten sonra güya başka bir mesele görüşüyormuş gibi: -Pekala. Hiç özür kabul etmem. nr. Vatandaşlarımın da bu eğlenceye tasadduka iştirakleri bizim için şereftir. Hiçbir Amerikalıya nasip olmayan bu mazhariyete ereceği için Konsolos Bey yerinden sıçrayacak kadar memnun oldu. belki mes’ut tesadüflerdir. Gençliğin o senesi su gibi berrak ve hayat-aver geçsin diye bir efsâne vardır. dünkü tarihe tesadüf eden mehtapta gençler bu bayramı yaparlar. şeb-i evveldeki ıydmâ diyorum. 20 . tatlı gülerek: -Evet… Su bayramı! Eski bir an’anedir ekselans! Her sene. İnşallah gelecek su bayramında zât-ı asilânelerini haberdâr ederim de beraberce bazı gençlerin eğlendikleri yerleri gezer. c. Sonra ekselans haksızdırlar.565 -Allo! Anlayamadım. Konsolos derhal elini kaldırarak geniş bir tebessümle: -Yo! dedi. yeni baştan mükâlemeye girmiş gibi tatlı. Muhterem.

Aldığım ianeyi cebime koyarak yine kapıları çalmaya devam ettim. Teşebbüsten vazgeçtiğimi zannedersin. Kuvâ-yı Milliye’ye gönderilmesi makbuzun vürudu … Bütün bunlar bir banka muamelâtı kadar düzgün gidiyor. Adeta saklambaç oynuyoruz.. Fakat bu sefer bütün ümitlerin fevkinde olarak üç bin lirayı mütecaviz para toplanmıştı. değil mi? Bilakis. Köşedeki Sabuncu Seyit Efendinin kapısını çalıyordum. Artık kudreti kalmayan ahâli bu defa son bir hamle yaparak evlerindeki eşyalarını satmış bu parayı temin etmişlerdi. Dün gece geçirdiğim korkuyu tasavvur edemezsin Samime… Yunanlılar son hafta bizim böyle birtakım işler yaptığımızı haber almışlar. Tam üç bin iki yüz lira toplamışlardı. Aldığı maaştan bu parayı vermesine imkan yoktu. Fakat bittabỉ artık ihtiyâtla… Dün Mülazım Nâil Efendi dördüncü makbuzu getirmişti. Bir iki tüccar müstesna olmak üzere halkın çoğu ianeyi bu suretle verebilmişti. hemen devriye koşup tahkik ediyor. devriye bizim peşimizde. Düşünmüş. Fakat devriye beni görmüştü. Bir kapı çalındı mı. Hemen herkes böyle idi. Bazı aklı başında kimseleri kirli içtimailere davet ediyoruz. İanenin toplanması. Yakamdan tutarak kaldırdılar. Misafirliğe geldiğimi söyledim. nesin?. Güç bela bıraktılar. Herife birçok palavra attım. evlerinin yegâne süsü olan halıyı satmıştı. Hüseyin Nuri bu akşam karısına ianenin yekûnunu haber verirken nasıl topladıklarını da anlatıyordu: -Gündüzleri bu işleri yapmak kâbil olmuyor. Kapıyı açan Seyit Efendiye vaziyeti anlattım. Biz devriyelerin. Fakat başkalarının hamiyetini tahrik eden muallim herkesten evvel kendi hissesini verecekti. hırsız mısın. Şu küçük kasaba. Geceleri birer birer kapıları çalarak topluyoruz. desem yalan. taşınmış nihâyet şimdi yeri boş kalan halıyı. Geceleri kapıları çalarak para istiyoruz. Yanlarındaki tercüman sert sert gözümün içine bakarak sordu: -Burada ne arıyorsun. Kuvâ-yı Milliye’ye iane vermişti. Korkmadım.. Başta Hüseyin Nuri’nin verdiği yirmi beş lira yazılıydı. Son üç günlük muvaffakiyetlerine doğrusu diyecek yoktu. defterimize kaydedip bir ele teslim . Bu suretle toplanan ianeler tadât ediliyor. Birdenbire devriye karşıma çıkmaz mı? Hemen kapının karanlık tarafında köşeye sindim. bilmem kaçıncı defa olarak. Vasıta olanları mutlaka yakalamak için mahallelerin içine salıverdikleri devriyeleri çoğaltmışlar.566 BORÇ Muallim Hüseyin Nuri dün sattığı halının boş kalan yerine bakarak sigarasının dumanlarını savuruyordu.

. Zavallı bu işler için çok yoruluyor. kimseye misâfir olmaz. Müsterih ol Samime. Gevezeli üstünde. Tabi biliyorsun bu paranın yirmi beş lirası bizim. Altı ay evvel yemin etmişti. Kim bilir ne kadar memnûn olmuş ki makbuzun arkasına el yazısıyla şunları karalamış: Teşekkür ve selâm Garp Cephesi kumandanı … Nâil Efendi bu makbuzu bize bir an evvel yetiştirmek için hemen akşamdan yola çıkmış. Yani halının parası. Yarın sabahleyin son ianeyi götürecek. Bütün paralar babamda toplanıyor.. Erkân-ı harbiyesini teftiş eden kumandan bizim makbuzları görmüş. mütemâdiyen söylemek istiyordu. Şu fakir kasabanın verdiği ianenin yekununa bakmış. zahmet etmez. Yunan nöbetçilerinin hudut karakollarının arasından geçerek buraya gelir. Üç bin iki yüz lira… Hem beşinci ianede.. Mahpuslardan. zindan mahkumlarından farkımız yok.. Zannederim. -Bütün bunlar geçer.. Halıdan ne çıkar?. İçimizde en şayan-ı itimat adam odur. Ara sıra geçen devriyenin ayak sesleriyle polis . bir kahve peykesinde yatar.. hepimiz şen ve mesût oluruz. Vakıa evvelkiler de bundan aşağı değildi. Bütün paralar onda toplanır. Halbuki ahâli eşyalarını satarak verdi. Adamda zaten zerre kadar perva yok ki… tenezzühe gider gibi o taraftan bu tarafa bu taraftan o tarafa geçiyor. bu sefer o kadar verilemez. Daha garibi var. Kasabaya yine bizim bayrağın gölgesinde mesût olur. Muntazam on günde bir. Gece ilerlemişti. Hayat artık cehennem oldu. değil mi? Orhan’ın harareti nasıl? -Bu akşam iyidir. Hüseyin Nuri bu akşam çok mesuttu. Nuri. galip geliriz. Garp cephesi erk-ı harbiyesinin verdiği makbuzu getirir. Değil mi?. Bu kara günler elbet devam etmez. Yarına bir şeyi kalmaz. Kuva-yı Milliye zabiti Nâil Efendiyi tanımazsın! Ne deli çocuktur.567 ediyoruz. Son gelen makbuzda bizi çok sevindiren bir şey vardı. Samime geçer… Çocuklar uyudu. -Ah o günler.. O günden beri bir defa bile oynamadı. Bir handa. Peki toplanan ianeyi teslim alarak götürür. -Baban artık kumar oynamıyor. Fakat biz diyorduk ki artık kimsede takat kalmadı. bilir misin? Paranın yekunu kabardıkça öyle bir neşesi artıyor ki… Samime Hanım bütün bunları gâh sevinç ve gâh endişe ile dinliyordu. O günler !. değil mi? -Hayır!.

namusumuzu. Zavallı muallim bir dakikada çökmüş.. dedi. Bir dakikada çökmüş. gözlerinin içine baktı: -Dün akşam baban. Ne diyorsun? -Evet! Dahası var. Samime Hanımla kocası biraz korku ve biraz hayretle birbirlerine bakıştılar. Nihâyet aralarındaki elim sükûtu yine İmam Hayri Efendi bozdu. senin babanın kaç lirası vardı? -Bu nasıl sual Hayri Efendi? Ben ne bileyim. -Ah yarabbi!. sakalı dimdik olmuştu.. sanki yüz yaşına girmişti.Bilmem! Artık sen düşün. Samime çocukların yattığı odaya geçerek onları yalnız bırakmıştı.. Hüseyin Nuri’nin cevabını bekliyordu. merdivenleri yavaş yavaş inmeye başladı. Kalın kaşları çatılmış. Hüseyin Nuri bir şey sormaya cesaret edemiyordu.. Gözlerini sattığı halının boş kalan yerine dikerek mırıldanır gibi: .Ya bin iki yüz lirası? . Hüseyin Nuri lambayı eline aldı. Hüseyin Nuri Bey tâ önüne gelerek. şimdi askerî mübahese başlamıştı.. Kim bilir? Belki de bir dosttu. Ağustosun durgun. . Bugün akşamüstü Nâili Efendi toplanan ianeyi teslim almaya gelmişti. Bu zamanda kapılarını çalan kim olabilirdi? Pencereden seslenmek doğru olmazdı. Yalnız ikimiz vardık. Yahudi’nin kıraathânesinde oynadığı kumarda tam bin iki yüz lira kaybetti.. İane faslı bitmiş. … kasabasının fakir bir evinde bu zevc ü zevce hep Kuva-yı Milliye’den bahsediyordu. Hayri Efendinin çehresi çok endişeli idi. Gözlerini tavanın bir köşesine dikmiş. Bunu nasıl yaptın? Bizi. -Nuri Bey. Haberin var mı? -Ne!. Babam!.. Bir selamdan başka ağzında laf çıkmamıştı. sakin bir gecesinde.. ailemizin namusunu hiç düşünmedin mi? İmam Hayri Efendi yerine oturmuştu. Bîçare adam!..568 düdüklerinden başka bir şey işitilmiyordu. sanki yüz mavzer kurşununa hedef olmuştu. pos bıyıkları. Aşağıdan aşina sesler işitince müsterih oldu. Pencereyi açarak gürültü etmek gelen Yunan devriyesine haber vermekti. Baban ona iki bin lira teslim etti. Hayri Efendi kalın ağızlığına takılı sigarasını kül tablasına bırakarak ayağa kalktı. Samime Hanım sofada bekliyordu. Bir dakikada çökmüş sanki yüz mavzer kurşununa hedef olmuştu. İmam Hayri Efendi gelmişti.. Aman yarabbi!. Sokak kapısının tokmağı hafif hafif vurulmamış olsaydı musahebeleri daha saatlerce sürerdi.

evimde iki liralık eşyam yok… İmam Efendi ellerini açarak “Ne yapayım?” der gibi bir işaret yaptı. Param yok. sen büyük kalpli bir adamsın. Bunu yaparsın. Bu hırsızlığı iane verenlerin hepsine söylemeyi bir vicdân borcu telâkki ediyordu. dedi. -Şimdi senden bir ricam var. Yahut bir hafta. Hayri Efendi’ye biraz daha yaklaştı ve aynı sesle: -Hayri Efendi. Senden bir şey daha rica ederim. dedi. Çehresinde kat’î kararını vermiş adamlara has bir ciddiyet ve gerginlik hasıl olmuştu. Şimdi ne yapacaktı? Hüseyin Nuri. . Nâil Efendinin yattığı hana git. değil mi? Hayri Efendi cevap vermiyordu. Vakit çok geçmişti. Babamın hırsızlığını. Hüseyin Nuri’ye mülayimâne bakıyordu. Zavallı muallim. -Evet. Her tarafı titriyordu. o halde bunu on gün kimseye söyleme. Yarın sabah hareket etmeden kendisini mutlaka görmek istediğimi söyle ve kimseye bir şey açmadan Nâil Efendinin dönüşünü bekle. Hüseyin Nuri saatine baktı: -Yani dört.569 -Bunu. Bu müddetin nihayetinde bu paranın ödenmiş olduğunu göreceksin. Hayri Efendiyi teşîden dönüp odasına geldiği zaman karısını ayakta kendisine muntazır buldu. -Ödeyecek misin? Ne ile? Ne ile ödeyeceksin? -Yalvarırım sana Hayri Efendi mademki bunu senden başka bilen yoktur. Dediklerini kabul ettiğine alânet idi. ben nasıl öderim. dedi. Bana bu iyiliği yap. Hüseyin Nuri yüzünü karısına yaklaştırdı. emlağım yok. bu cinayetini on gün saklar mısın? -Peki. beş saat sonra. Bu fakir yuvaya bir felâket kanat germişti. Hüseyin Nuri başını kaldırdı. Maksadını duvarlardan saklıyor gibi gayet yavaş: -Bana bak. bundan ne çıkar? -Bu parayı on güne kadar ben ödeyeceğim. Hayri Efendi mütereddit idi. Elini İmâm Efendinin dizine koydu. bu iyiliği benden esirgemezsin. Ayağa kalktı. Nâil Efendi ne zaman gidiyor? -Yarın şafak sökerken. Elini karısının boynuna dolayarak yanına oturttu.

Ne olmuş? Hayri Efendi ne haber getirdi? -Samime. ne var? .. 26 Ağustos akşamı karargâh zabitlerinden üç tanesi Hilâl-i Ahmercilere yardım ediyordu. Çocuklarının yatağı başına geldi. Çünkü gitmem lâzım. Bana düşen bir vazife var. Sabaha bir saatten fazla vardı. keçi yollarından. Yavaşça kapı kapandı. Samime kollarını kocasının boynuna dolamış. Onları yanaklarından öptü. benim asker elbiselerimi çıkar. Sokak kapısının aralığındaki veda pek hazin oldu. Dudakları titriyordu.Nuri bana her şeyi söyle. Bir türlü baş uçlarından ayrılamıyordu. beni sever misin? -Allah aşkına Nuri. kimseye görünmeden Kuva-yı Milliye’ye gidiyorlardı. Buraların artık kurdu olan Nuri Efendi anlatıyordu: -Eğer şu sırtı Yunan taburu karargâh yapmasaydı yolumuz böyle bir gün sürmezdi. çabuk söyle. altı saatte varırdık. şehitlerin defi ile uğraşıyorlardı. kat’î kararını tekrar etti. beş. Küçükler her şeyden bî-haber mışıl mışıl uyuyorlardı. Samime sandığından kocasının harb-i umûmiden kalma asker elbiselerini çıkarırken bohçalarının ötesine berisine gözyaşları damlıyordu. açıkça söyle. Oradan geçebilseydik. Yok… Sakın mümânaata kalkma… Kat’iyen bu teşebbüsümden dönemem. Hüseyin Nuri o gece hiç uyumadı. Harp meydanı . bataklıklardan geçerek.570 -Samime. Sonra eğildi. dedi. çok zaman derelerden.. Çok mühim bir iş. Karısının yüzüne bakamıyordu. Karısına baktı. Anlıyor musun. Belki yarım saat tek bir kelime bile söylemeden onların yüzüne baktı. koltuğunun altına sıkıştırmıştı. Hıçkırır gibi: -Ya ben … Ya çocuklar !. Samime şimdi hüngür hüngür ağlıyordu. Asker elbiselerini küçük bir paket yapmış. dedi. -Mutlaka gideceğim. mutlaka. durmadan ağlıyordu. dönemem. Bir saat sonra fecrin ilk ışıkları karşıki dağlara serpilirken iki genç yolcu gizli geçitlerden. Yaralıların toplanması. son bir defa daha öptü. Hüseyin Nuri’nin tüyleri ürperdi.Hayatta seni mes’ut edebildim mi? . Yarın Nâil Efendi ile Kuva-yı Milliye tarafına geçeceğim. Başını kocasının göğsüne dayamıştı.

Sonra bir elini onun boynuna atarak kesik kesik söylendi. Tâ yanı başında ağır bir yaralı yatıyordu.söyle… Babaları…. Mecruh gözlerini açtı. De ki Hüseyin Nuri…. Sür’atle döndü. çeneleri birbirine geçecek gibi sıktı.55. -Nâil… Nâil… Gittiğin zaman Hayri Efendiye… iane verenlere…. taşı. 1927. söyle…. Dehşetten yerin altı titremiş yalnız Yunanlıları değil. Dişlerini. 17. Mendiliyle yüzündeki kan pıhtılarını silerken zavallıyı tanıdı. Sağ gözünün altından bir kurşun ve omzundan derin bir süngü yarası almıştı. gözlerini kapamıştı. nr.3. 15 Kanun-i evvel. babasının borcunu….571 mahşerden numune idi.16. 18 . Bir aralık acı bir inilti duydu. namusunu…. Mülazım Nâil Efendi bir Hilâl-i Ahmer grubuyla beraber muin bir sahada çalışıyordu. Yaralılar içinde birçok dostlar vardı. Hafif bir tebessümle Nâil’e aşinalık etti. toprağı bile alt üst etmişti. temizledi… Yüzü buruştu. Karıma da. Başı ve kolları düştü… Güneş 26 Ağustos gününe veda ederek. ah! Hüseyin Nuri! dedi. Çehresi buruşmuş. çocuklarım da …. ödedi…. korkunç kızıllıklara bürünüp çıplak dağların ardından yatarken Hüseyin Nuri can vermişti… Fuat Bahattin HAYAT.. Nâil onu kollarının arasına aldı. Haykırır gibi: -Nuri. c. S.

mesela beş para isteyenle iki liraya sulh olabilmektir. Çünkü bu masalların envaını yüzlerce defa dinleye dinleye artık ezber etmişimdir.. söyledim ya. Sözün arkasını dinlemem. Fakat bir kısmı surat eder.572 BİR KURTULUŞ HİKAYESİ Bir arkadaş anlattı: Ben yumuşak yüzlü bir adamım. Bilirim ki bu arkadaş ya cüzdanını kaybetmiş ya ahlâksızın biri tarafından dolandırılmıştır.. Beni kafese koyanlara kızar. istedikleri para ile aldıkları arasındaki farkı ceplerinden çalınmış bir para addederler. «Bu ne yüz yumuşaklığı canım? Bu alçaklar seni kuru hasır üstünde bırakacaklar» diye bana çıkışır. netice itibariyle. . Yine bilirim ki vefat etmiş dostları bu dünya gözüyle görmek nasıl imkansızsa bu parayı görmek de öyle imkânsızdır. Bir kısmı bu tenzilâta güler. Bir zarara veya haksızlığa uğradığım zaman benden evvel o feryat eder. faize razı olur. onu dolandırmak demektir. Çünkü. yahut başıma geleni bilsen bu sabah… diye bir hikayeye başladıkları vakit yüreğime gâh ağır hüzün gâh bir derin heyecan çöker. Bunlar en sevdiklerimdir. Bazı dostlarım vardır ki iyi olacak hastanın hekimi ayağına gelirmiş gibi bir sözle elimi sıktıkları. Bu meselede benim için tasavvur edilecek yegâne muvaffakiyet dostlardan bazılarını tenzilâta razı etmek. Sonra fazla pişkin bir zümre vardır ki bana. Beni haraca kesen bu arsız dostlar arasında bilhassa bir tanesi vardır ki bütün ötekilere rahmet okutur : Eski mektep arkadaşlarımdan çakır İlyas. eksiği tamamlamak için bazı tanıdıklara müracaat etmemi tavsiye ederler. 0 ne fedakâr insandır yarabbi!. Yarın mutlaka iade edilmek üzere bir ila on liraya ihtiyacı vardır. Arkadaşımın bu isyan ve teessürü gayet haklıdır. Fakat bu kat'î kanaate rağmen yine istenilen parayı veririm. Çünkü cebimdeki parada onun da hissesi vardır. yumuşak yüzlü bir adamım. Beni dolandırmak.

Birdenbire içimde çılgın bir hiddet uyandı.. Parasız ve neşesiz bir günümdü. üstünde on bırakmayacağı muhakkaktır. Bir muhtaç fakire para verdiğiniz zaman: « Eksik olma. para hak . Borçlu bir insan gibi karşısında ezilip büzülecektim. karşıdan çakır İlyas’ın geldiğini gördüm. Fakat kazancın bu şekli galiba daha tatlıdır. Bu üzüntülü vaziyetten kurtulmak için yol değiştirmekten. İnanmayacaktı. dağlarda. maliye tahsil şubelerinin defterlerinden daha muntazamdır. Demek hain kaçtığımı görmüş. Cenabı Hak bize ahrette on mislini verir» tarzında bir vedalaşırsınız. İlyas’ı kolundan tuttum : —Çıkar defteri İlyas. mamafih her şeyin bir hududu var. kaçmaktan iyi çare yoktu. Para isteyecekti. Bu vaat bizim İlyas’ın vaatlerinden daha uzun vadeli olmakla beraber herhalde daha emindir. Çakır İlyas gayet muntazam adamdır. denizlerde dolaşmazlardı. Öyle olmasa zengin av meraklıları istedikleri balık veya kuşu parayla çarşıdan alırlar. Benden aldığı paraları ayıyla. Bir defteri vardır ki. Şimdi maaş geldi. Bak bakalım şu alacaklarının yekununa hiç olmazsa bu paranın onda birini şimdi bulup vermelisin!. Yahut: — Hemen daireye git. Her sayfanın ve her ayın sonunda yekûnlar çıkarır. bir namus borcu için hemen paraya ihtiyacım oldu. «Vakt-i merhunu» geldiği zaman borcunu tamamıyla ödeyeceği.. —Senin kiracının bugün aylığı getirmesi lâzım gelirdi. günüyle. İlyas benim işlerimi takip için sarf ettiği zamanın onda birini daha kârlı bir işe sarf etseydi muhakkak benden aldığının on mislini kazanırdı. beni takip etmişti. saatiyle oraya kaydeder. boğulacak bir hayvan elde etmek için.573 Çakır İlyas benim bütün işlerimi. Yok diyecektim. karda kışta. Hemen bir sokağa saptım. Fakat beş dakika sonra başka bir sokakta gene onunla karşılaşmayım mı? Dudaklarında tebessümü vardı. dedim. Şuna bir uğrayalım. nerden ne alacağımı benden iyi bilir.

1928. nr. c. 19.107. Bu sevgili arkadaşın bir daha görünmediğini söylemeye bilmem hacet var mı? Şimdi sokaklarda kaçmak sırası ona geldi. dediğini işitiyorum.574 İlyas düştüğü kapandan kurtulmak için bir çok kıvrandı. Sonra dostlardan istikraz çareleri gösterdi. 20 . Çakır İlyas’ın ötede beride benim için: -Çok iyi arkadaştı… Yazık ki son zamanlarda onun da ahlâkı bozulmaya başladı. Reşat Nuri HAYAT. fakat avımı sımsıkı yakalamıştım.5. 13 Kanun-i evvel. s.Evvelâ beni bugün paraya muhtaç olmadığına iknaya çalıştı. Nihayet kendisini yarın saat beşte bir gazinoda beklememi rica etti ve gitti.

Çaresiz sustum. Ailenin büyük kızını sofrada gördüm: Eli çenesinde. gâh mahzun. sofra geniş bir nefes aldı. dişlerini çıkarıyordu. Fakat o aldırmıyor. anası yan gözle aksi aksi baktı. gâh şen ölümün güzelliklerinden ve saadetlerinden bahsetti. Ben meselenin nezaketini anlamış. gözleri dolgun mütemadiyen düşünüyor. tuvaletten bahse başladım. Gözlerindeki şimşekler sakin bir yağmur bulutuna tahavvül ediyor.» dediğini. bir hırıltı. Genç kız bülbüller gibi açıldı ve yemekten kalkıncaya kadar gâh dolgun. gürültü çıkarmadan ağız tadıyla sofradan kalkmamızı müyesser etti. çatalıyla didikliyor. uzun siyah kirpikleri yaşla doluyordu. Aile onun taşmaya. Küçük Hanımın nihayetsiz bir ölmek ne güzel. Bunlar onun en hoşlandığı şeylerdi.. Nihayet Allah. boğuşmaya hazırlanan bir kedi gibi sırtını kamburlaştırıyor. Lâkırdıyı dedikoduya çevirdim. Fakat onun her zamanki gibi memnun olacak yere bilakis kızdığını.575 ZEHİRDEN ŞİFA Bir dostumun evinde akşam yemeğine davetliydim. ortaya bir ölüm sözü atılmıştı. sofrada bir kavga çıkarmaya bahane aradığını hissetmiş olacak ki fazla ısrar etmedi. fakat kimse bu hava tebeddülünü fark etmemiş göründü. tabağına konan yemekleri yemiyor. Artık yemekte konuşulacak en iştah açıcı bahsi bulmuştuk. dostlarımı bu acıklı vaziyetten kurtarmak için maskaralığa başlamıştım. Fakat o söylediğim en tuhaf hikâyelere gülmüyor. Nihayet sinemadan. derin derin göğüs geçirdiğini işittim. daha ziyade sinirlendiğini gördüm.. kaşığıyla eziyor. Babası bir kaç kere öksürdü. iğrenç bir hamur haline getirdikten sonra bırakıyordu. küçük kız kardeşi eteğini çekti. Fırtınanın önünü almak imkânsızdı. güzel dudaklarını büzerek acı acı sırıtıyordu. Bu çok iyi bir alâmetti. Bir aralık. rikkatle «Ah . Küçük Hanım ona da alâkadar olmadı. Gürültü koparmadan hayırlısıyla buradan çıkıp gitmekten başka bir şey düşünmüyordum.

ben artık uyumak ihtiyacına mukavemet edemiyorum. Küçük Hanım kendini zehirledi. cenaze marşı olduğunu tahmin ettiğim bir şeyler çalan Küçük Hanım bir aralık ayağa kalktı. Dostum hiç telâş göstermeden hizmetçiye emretti: —Kızım. Yetişin. Elim ayağım titreyerek: —Bu ne hal. dedim. Vakti müsaitse teşrif etsin. bağırmıyorsun ? böyle bir felâket karşısında nasıl çıldırmıyorsun. aşağı kattaki doktora haber ver... öteden beriden konuşarak kahvemizi içiyorduk.. Bu ne korkunç soğukkanlılıktı yarabbi! Tüylerim diken diken olmuştu. Ayrıldıkları zaman kızının gözleri yaş içindeydi. Babasına alnını uzatarak şairâne bir sesle: «Adiyo baba dedi. dedim. küçükhanım bu gece bana fazla müteessir göründü de. Küçük Hanım kendini zehirledi... Alnımdan öp beni... » Baba kız birbirlerini kucakladılar...... bu esnada yanımıza gelen karısıyla konuşmağa başladı. kimseye göstermemek istiyor gibi bir hareketle oradan büyücek bir şişe aldı. Kadınlar haykırışarak sofaya uğradılar. . Dostum gene aldırış etmedi. Sekiz on dakika kadar bir zaman geçmişti. Ben gene dayanamadım: —Aman! Aklıma fena fena şeyler geliyor. Kapıdan çıkarken bir etajerin önünde durdu. Üstünde «Tentürdiyot» yazıyordu...576 Dostumla karşı karşıya rahat bir koltuğa yerleşmiş. de. Tedaviden sonra bir tavla atarız. Dostumun yanına geldi. Kalbim birdenbire çarptı. Dışarıda korkunç bir çığlık koptu: —İmdat.. Genç kız salondan çıktıktan sonra dostuma telâşla: —Çocuğun aldığı şişeyi gördünüz mü? Demin tesadüfen elime alıp bakmıştım. Gayet halim selim bir adam olan dostum o dakikada bana meşhur kadın katili Landrü gibi göründü. Fakat hayret! Dostum sadece: «Evet biliyorum!» dedi ve daha evvel başladığı bir hikâyeye devam etti. benim küçük babacığım. Piyanosunda kendi kendine.

c. Nasıl ki doktorun panzehiri de biraz limon ve nane suyundan başka bir şey değildir. Dostum elimi tuttu: — Telaş etme. — Güzel ama ölümle şaka olur mu? Ya bir defasında Allah esirgesin. Adamcağız hemen yetişerek icap eden ilaçları verir ve yeni bir vak'a çıkıncaya kadar. Aşağı katta bir doktor birbirleriyle sinirlendikleri vakit tentürdiyotla intihara dostumuz vardır.19. s. bu bizim mesut aile yuvamızda her hafta tekerrür eden bir komedyadır.Hasta bu şifalı zehrin tesiriyle rahat uyuyor ve ertesi sabah neşe ve sıhhat içinde uykudan uyanır.. Reşat Nuri HAYAT.108 . Fakat içindeki ilaç kınadan ve sinirleri rahat teskin edecek bazı maddelerden ibarettir. 20 Kanun-i Evvel 1928.577 Zehirlenmiş kızın odasına koşmak için yerinden fırlamıştım. dedi. nr. 20 .5..Karım ve kızlarım istedikleri bir şeyi bana aldıramadıkları. Dostum gülümseyerek cevap verdi: — Şişenin üstünde tentürdiyot yazar. birkaç hafta rahat yaşarız. kavga ettikleri vakit yahut da lodos havalarda hiç sebepsiz teşebbüs ederler.

Fakat ne de olsa bu zenginlik onların birbiriyle evlenmesine ciddî bir mani teşkil edemezdi. Orada zengin bir hayat geçirmeğe. İstanbul’daki efendisi namına Mısır’dan mal almağa gelmiş Niyazi isminde ehemmiyetsiz bir tüccar kâtibi. Hüseyin Vedat bir gün İskenderiye sokaklarında eski bir İstanbul arkadaşına tesadüf etti. içinde neler sakladığı belli olmayan bir karanlıktan korkar gibi korkardı. koluna takıp büyük meclislere götürmekten. Mamafih. Bu şüphesiz Nejat’ın zararına bir şeydi. Küçük yaşta yaşamak derdine düşmedikleri için bir çok seneler dünyada sanattan. Bu kadın zengin bir Mısırlıydı. dostum diye takdim etmekten utanmadı. İkisi de oldukça okunuyor ve beğeniliyordu. şiirden daha ehemmiyetli bir şey bulunabileceğine inanmamışlardı. bu hayata rağmen Hüseyin Vedat sanata ve şiire umulmaz bir vefa ve sadakat gösterdi. . Hasan Nejat’a gelince. bir ne istediğini. kuyumcunun bütün itinasıyla işleyerek son şeklini verdiği eserlere mahsus pürüzsüz bir güzellik vardı. Etrafını saran bin çeşit eğlence arasında en mesut vakitleri gene kitaplarıyla yalnız kaldığı. seyyah kuşlar gibi güzel mevsimler ortasında memleket memleket dolaşmağa başladılar. İkisi de hali vakti yerinde iki ailenin çocuklarıydı. öptü. Fakat Hüseyin Vedat nedense bunu pek iyi bir alâmet saymaz. Yeni aile düğünden sonra Mısır’a gidip yerleşti.578 İKİ RAKİP ARTİST Bu iki şair mektep sıralarından beri birbirlerini kıskanırlardı. onda bilâkis bir tereddüt. Genç şair müstakbel eşini şüphesiz böyle düşünmemişti. Yeni mevkilerindeki farka rağmen Hüseyin Vedat onu gene umulmaz bir vefa ve sadakatle kucakladı. ne düşündüğünü pek bilememe sıkıntısı sezilirdi. Hüseyin Vedat’ın yazılarında bir olgunluk. * * * Hüseyin Vedat genç ve güzel bir dul ile sevişti. kendi kendine düşündüğü ve şiir yazdığı saatler oluyordu.

Bence artık netice göründü.... zavallı Nejat. sert bir çehre ile. Evet siz sonu ne zaman geleceği belli olmayan bir boks maçına tutuşmuştunuz. Aksi bir tesadüf olarak o ay içinde evleri de yandı. Artık gönlün rahat olsun.. —Ne münasebet? dedi. feci bir sefalet içinde öldü.. İhtimal istiskal edildiler. Fakat ne oldu ne geçti pek bilemiyorum. bir aydan fazla tutunamadılar.. Bir akşam yarı ciddî. Vedat bu bahiste Niyazi’den ehemmiyetli bir lâkırdı ve fikir beklememekle beraber gayri ihtiyarî alâkadar oldu ve sordu: — Anlat bakalım öyleyse. Devam et.579 Niyazi Vedat ile Nejat arasındaki ezelî davayı biliyordu... Felâket onu tembelleştirmişti de.. çok sevişmenize rağmen birbirinizi yere vurmağa çalışırdınız değil mi? Vedat kaşlarını çatarak.. —Mağlup benim değil mi? —Hayır.... Nejat’la sen iki uzlaşmaz rakipsiniz.. yahut ta bu çocuk fazla hassas olduğu için olmayacak bir şeye gücendi. Onu memuriyetinden attılar. Babıali tabileri: «Sen maruf bir şairsin. «borç para» diye ötekine berikine yalvardı. Zavallı çocuk hasta anasıyla beraber hemen hemen sokakta kaldı. —Pek güzel. Bir zaman uzak bir akrabanın yanına sığındılar.. halini hiç belli etmemişti. Bu ev babasından kalan mirasın son kırıntısıydı. Açık konuşmama müsade et. Öteki aldırmayarak devam etti: —Münasebetsizliğimi doğruluğuma bağışla da devam edeyim. Sonra aldığı bir kaç parayı iade edemediği için dostlarından bucak bucak kaçmağa başladı. Bir arkadaşın yardımıyla ona postahanede bir memuriyet buldular. yarı da kendine gösterilen ikramlara bir mukabele olarak dedi ki: —Madem ki bu kadar yakın iki dostuz. Bilâkis mağlûp Hasan Nejat’tır. Vedat gözleri parlayarak sordu: — Kabul etti mi ? — Hayır.. parasını verelim» diyorlardı. Tembelleştiğini söylemiştim ya. Çok defa sokakta aç gezdiği halde. Bu esnada anası hastalandı.. Fakat bu hastalık üzerine inadını kırdı... Çünkü zavallının işleri hiç iyi gitmedi.. Roman... düşünüyordu.Şair acı acı gülümsüyor. Orada da ancak iki ay tutunabildi. tarih filan ne istersen yaz getir.. — Nejat mağlûptur. .

hakaretine uğruyor.. Bu tam zamanında olmuştu. Fakat kıskanma.. O da yok. heyecanının taşkınlığı ve samimiliği içinde bütün zarafeti. nihayet vücudu vücuduna değdikçe kasap çengellerindeki kesilmiş etlere dokunmuş gibi ürpermeler veren bir sevgili zevceye: «Haydi şeri. sevdiğini kaybediyor. Orta kıymette birini birkaç ay içinde derleyip toplamağa kâfi olan bu felâketler. şampanyasını içecek. yüzsüzlük.. dansını edecek. Vücutsuz bir periyle.5. Benim yaşadığım havada sanatkâr yetişmez.. Zavallı çocuk bir genç kızla nişanlıydı.. 1929..117 .580 — Zavallı adam dünyada her şeyi şiire feda ettiğine göre bari yazdığını beğendirebilse. nezahatini kaybediyor. Güzellik ve ilham perisiyle. etrafındaki yağlı enseli erkekler. Görüyorsun ya hayatın bu kadar feci bir surette hırpaladığı. nakavt ettiği bir adamdan hiçbir şey beklenemez. herkesten fenalık görüyor. yalancılık etmeye mecbur oluyor.. o beni feci surette mağlûp etmiştir. 16.. sohbetler yapacak.... Hüseyin Vedat hâlâ acı acı gülümsemekte devam ediyordu: —Zavallı saf arkadaş. c. Reşat Nuri HAYAT. dilencilik. s. 21 Şubat. mizah mecmuaları şiirlerine alaylı nazireler yazarlar. Partiyi kaybettim.... Bir insan ki günlerce aç geziyor. Bu felâketlere bir de şifa bulmaz bir gönül yarasını ilâve edersen niçin Nejat’tan hayır kalmadığını sen de anlarsın. İstanbul külhanlarının diliyle sövüp sayıyordu. Biraz sonra sakinleşerek hüzünle sözünü bağladı: —Benden geç.... nr. Sen uyu artık. Nejat bir zaman uğraştıktan sonra vaziyetini düzetmekten ümidini kesince yüzüğü iade etti. sen bana. 17 .. anasını kaybediyor. Karnının.. Gazeteler onu acı acı hırpalarlar. Onu dehşetli suretle seviyordu. oyuncak gibi kadınlarla şakalar. Nejat’ı kim bilir ne beslemiş ne zenginleştirmiştir. Nejat’a gelince. hayalinin bütün açlıklarını doyurmuş adamdan sanata hayır gelir mi? Efendi mükellef bir ziyafet sofrasında yemeğini yiyecek. dedi.. Artık mücadeleden vazgeçiyorum.. Çünkü bunu o yapmasa kız yapacaktı... Onun bir vücut ve şekil alması lâzım gelse mutlaka senin vücut ve şeklini alırdı» tarzında bir soğukluktan sonra muhteşem masasının başına geçerek ve başında daha hazım olmamış içki ve yemeğinin ağırlığıyla bir şaheser yazı verecek. budalaların alayına. Ben şimdi seni aldatmaya gidiyorum. Nerde bu bolluk? Kibar sosyetenin çiçekli lisanını artık kendi ana dili gibi kullanmaya alışmış olan Vedat.. bilâkis gayet kötü bir haber getirdin.

Köyün mahcup. fakat ne buraya uğramış ne de bu âlemlere iştirak etmiş. Sevenler. Vaktiyle bu bataklığın bulunduğu yerlerde güzel bir mesire varmış. İhtiyar acı acı gülerek başını iki tarafa salladı: —Güzel mi? Bu bataklık tıpkı fettan bir kadına benzer. Evet babasıdır bunun hikâyesi bir efsane gibi ağızdan ağza dolaşır. Günlerce sevgililerine kavuşamayanlar. Bu bataklığın etrafa yaydığı sıtma mikroplarını ben düşünememiştim. burası galiba hoşuna gitti. sazların gölgesi bu köşeye tabiî bir güzellik vermişti. ağaçların altında zevk ve eğlence içinde yüzen genç kızlar. Yanımdaki köyün ihtiyarı fazla düşüncelere daldığımı görünce gülerek: —Oğul. Durgun suların üzerindeki sarı renkli çiçekler. Bu köyün bütün felâketini bu bataklık yapmıştır. bu mesire yerine gelmeğe karar vermiş. Bu mesireye «Sevilenler Çayırı» derlermiş. yalnız oturmaktan fazla üzülen ve fazla düşünen genç. Bak. söylemeyi unuttum. demiştim. dedi. Nihayet bir gece. Sevgililer gündüzleri bunların gölgeliklerine sığınır. bu köşelerde ruhlarında toplanan arzu ve emelleri sevgililerinin kulaklarına ancak bu mesirenin gölgeliklerinde fısıldarmış. şuh . onların her nazardan uzak tatlı anlar geçirmelerine âmil olmuştu.. Köyün genç delikanlıları ellerinde sazları gönüllerinde sevgileri mehtaplı geceleri hep bu köşelerde geçirirlermiş. çınar diplerinde oturan genç kızlar yerlerinden fırlamışlar. geceleri de bu ağaçların sinelerini en rahat yataklara tercih ederlermiş.581 DİNMEYEN VOLKAN Köyün bu yeri hakikaten güzeldi. Genç bu köşeden görününce söğüt ağaçlarının altında. Çimenlerin üzerine çömelerek bana.. —Bu bataklık memleketin babasıdır.. en güzel gençlerinden biri bu «Sevilenler Çayırı»nın ismini duymuş. Bu mesirede yanık maniler. bu kadar ehemmiyet verdiği bataklığın hikâyesini anlatmağa başladı. güzel delikanlısı görüldüğü zaman. Bizim köyün en akıllı. gönülden gelen sesler duyulurmuş.. bu mesirede emellerine muvaffak olurlarmış. O gecede gene ağaçlar birçok güzel kadın ve erkeği gizlemiş. bu bataklık olmadan evvel buralarda derin gölgelikli çınar ve söğüt ağaçları bulunuyormuş. Gözlerimi bu güzel köşeden güçlükle ayırarak cevap verdim: —Hoşa gitmeyecek gibi değil ki. Bu tabiî güzelliğin karşısında uzun uzadıya baktım. İhtiyar gözlerimden düşüncemi okumuştu. İhtiyarın hakkı vardı.

. Genç kadın delikanlının kalbini büsbütün kanatan ve hırpalayan bir bakışla genci süzmüş. gönlünün istediğini aramış. Gencin koyu siyah kirpiklerle çevrili yeşil gözleri beyaz köpüklerini göstermeyen... Bu haftalarca devam etmiş.... Kalbinde toplanmış olan elem ve emelleri birer birer anlatmış. Yalnız dolaşan bu kadın... En güzel kızlar onun kulağının dibinde.. O güne kadar kendisini hakiki bir aşk kahramanı bilen ve zanneden genç şaşırmış.. kalpleri inleten sözler söylemişler... müstehzi çizgilerin süslediği dudaklarından şu sözler serpilmiş: —Bana hak veriyorsun. en hazin gönül manileri okumuşlar.582 kadınlar fırlamışlar.. işve dağıtan kadın ve kızlar arasında gönlünün aradığını bulamamış. genç gönlündeki aşkı her gün biraz daha fazlalaştıran gözleri seyretmek için buralara gelmiş.. o güne kadar görmedikleri bu güzelliğin karşısında ruhlarında toplu bulunan heyecan ve helecanı dağıtmışlar.... Bir gün köyün yabancısı olan ve simasında fazla güzellik bulunmayan. Genç ne bu bakışlardan ne de bu sözlerden müteessir olmuş. O gözlerini bir köşeye daldırmış. Ne kızlar ne kadınlar bu yalvarışlarından vazgeçmişler ne de genç bu yalvarışların önünde kalbinde bir iz yapmış. şuh kadınlar.. fakat bu şaşkınlık kalbindeki aşkı söndürmemiş. gün geçtikçe kalbinin de gözlerini takip ettiğini anlamış. köyün müstağni gencinin evvelâ gözlerini kapmış... Kadını kollarından tutup sarsarak: —Nasıl. Bu serptikleri heyecan. demiş. bu gencin yanında gönülleri şaşırtan. . Bakmış ki sevdiği kadın başka kollarda aşkın lisanını terennüm ediyor. istihza ile bükülen dudaklarından şu sözler dökülmüş: —Çocuk. Bilâkis o aşkı tahammül edilmeyecek kadar fazlalaşmış. dakikalar geçtikçe coşan ve fazlalaşan birer dalgaya dönmüş... Bir akşam vakti. istiğnalar görülmüş... gözlerinde kıskançlığın en bariz izleri beliriyormuş. günlerce bu yalvarmalar. Bir gece onu yakalamış.... aşkını kabul ettiğin de bir çocuk değil mi? Kadın gülmüş. Kendisine bin bir iltifat sunan. yalnız siyah büyük gözlerinden aşk ve sevdanın en ince ve en hassas izlerine tesadüf olunan genç bir kadın mesireye uğramış.. Genç hiçbir şey düşünmeden kadının üzerine atılmış... Sen çocuk olmasaydın kalbin hakimiyetini kabul ettiği bir gencin çocuk olmayacağını anlar ve bilirdin. herkesi titreten genç kızların bakışları köyün genci üzerinde hiçbir tesir yapmamış..

17.. gözlerde ateşli izlerini göstermeyince «Sevilenler» mesiresi sarsılmış..129 . Yanan ve bir türlü dinmeyen volkan. Tam geriye döneceği zaman... İhtiyar hikâyesini bitirmişti. Benim hikâyenin tesiri altında düşüncelere daldığımı görünce tabakasından yeni bir sigara yakarak: — Görüyorsun ya delikanlı.. Hikmet Şevki HAYAT.5.. dedi.. 16 Mayıs. c. O dakika derin bir aşkın kuvvetli izlerini taşıyan yeşil ve sonsuz ufuklara. hayatta bir kadın volkanları tutuşturacak. O günden beri buraya “Sevenler Çayırı” derler. nihayetsiz engin denizlere benzeyen gözler sönmüş. Onun kalbinin içinde yaşayan sevgi dinmeyen bir volkan halini almış. aşk da onun içinde gizli olan çirkinlikleri meydana vurduracak birer kuvvettir. s. bugün burada her saniye zehirlerini kusarak onu tasvire çalışan bir bataklık var. nr. Sevilenler mesiresinde hayatı anlatmayan basit güzelliğe mukabil. 18 ... 1929... ağaçlar devrilmiş. Anlattıklarına göre bu gözlerin söndüğü yerde bir fırtına olmuş.. çayırlar bir göl halini almış.583 Genç bu söz üzerine zavallı bir vaziyette geri dönmüş. genç kadını seven erkeğin silahı duyulmuş.

başkalarına okuttururlardı. beraber hizmetçi oldular. ablak. Fatma kız Ankara’daki kapısında kaldı. Çamlı dağın kızları uzun zaman bu mantıklarına sadık kaldılar. sarışın bir sevimli idi. El kapısında ne açık gülünür ne açık ağlanır. dünya malumatı olarak öğrendikleri için Ayşe kızla Fatma kız da akşamları beklediler ve herkes yerli yerine çekildikten sonra gizli. hatta yorgan altında sessiz sedasız. ancak yazdıran ne derse öyle yazılmalı.584 AYŞE KIZ x FATMA KIZ: SAADET İkisi çamlı çakıllı bir dağ köyünün kızlarıydı. Burada su vapurları var ki sorma gız! . peşlerine taklaş gel. Ve ertesi gün beraberliklerinin arasına beş yüz küsur kilometrelik bir ayrılık acısı çöktü. Beraber büyüdüler. Okuma yazma bilmedikleri için mektuplarını başkalarına yazdırırlar. ince endamlı bir esmer güzeliydi. Fakat her gözyaşında bir parça yaz yağmurluğu vardır. hışırdayarak kapıda geçti. Yazı başkasının olabilir ama söz gönülden gelmedir. birbirlerine ağladılar. Yalnız bu başkalarından kendilerine bir şey yazıp ilave etmek salahiyetini esirgemişlerdi. Bunu eskiden gelen hemşerilerinden ilk. Ayşe kız tane tane söyleyerek yazdırır ve inanmadığı için sonunda bir defa da okuturdu: Fatma gız! İstanbul’u bir görsen! Sizinkiler buraya gelirlerse hiç mızırdanma. Bu hasretliğin ifadesi nemli bardaklardan kuru kaleme. Fatma kız. Ayşe kız. Ayşe kız efendilerle İstanbul’a gitti.

Bu mektup Fatma kız tarafından İstanbul’da Beşiktaş’ta oturan Ayşe kız tarafına yollandı. ne bilem ben. içinde de taştan kızlar var. „ Ve bir sürü klasik selamlardan sonra her mektupta: “Bu mektup Ayşe kız tarafından yazdırılıp Fatma kız tarafına gönderildi.. Ne bileyim ki neden? “. Bir kral kızı varmış da babasından izin almadan bir köylü oğlana işmar ettiği için babası bu kuleyi yaptırmış kızı orada kırk bir sene kapatmışmış. ondan daha büyük. Su vapurları denizde yürüyorlar. Deyişe bakılınca eski Ankara’nın yed kızı varmış. Ben de o vakit geleceğim. tencereyi koy süt kaynat.” Mektuplar beş günde bir gidip geliyor ve sonları hep aynı şekilde bitiyordu. Ayşe kızın mektubundan: " Gız Kayaş’ta çıkardığın o resimdeki galabalık kim? Ne şık. Bu mektubu yazan da bu mektubu okuyana çok çok selam eder. hanımlar öyle! senin yüzün benden esmer çıkmış ayol! Yaz güneşi mi çarptı ki?. bunlar babalarından gizli çoban çocuklar ile evlenmişlerde ondan taş olmuşlar. kız! Yenişehir’de bir havuz yapıldı görme! Hani bizim köyün böğründe Gömüşlerin girdiği koca batak var ya. Ben de selam ederim.. şuncacık kıpırdamıyorlar. Hacer nine anlattı da . . karşımızda Kız Kulesi diyorlar.. Biz Beşiktaş’ta oturuyoruz... Burası da güzelleşti. bu mektubu okusana kat kat selam et. Bu mektubu yazan.. Akşamları gidiyoruz oraya. „ Fatma kız da bu tertipe göre yazdırdı: "Ayşe kız! bizim beyefendinin mesnedi gelen seneye artacakmış. geçence öte yüzde oturan. denizin ortasında beyaz bir kule var. ne kostak beyler... ben de selam ederim.. oturuyoruz sedirlere. millete çalgı çalıyorlar. O zaman sizin oraya gidecekmiş. Üstüne tahtayı koy gözleme aç. ne bileyim ötesini. Bu çipçirkin kümbet olmasa burası da sizin oradan güzel olacak emme bir türlü bu kubat şeyi kaldırmıyorlar. „ Fatma kızın mektubundan: ... İçine adamlar giriyor. bir acayip kümbet var.. biz de keyifle dinliyoruz. daha güzel. böylece malum ola. Böylece malum ola..585 ..

Mutlaka birinciliği alırsın. Yerde uzanmış kır sakallı bey de bizim büyük beydir. Yazmak istemiyor. Müdürünkiler türkü söylediler. Ben de selam ederim. “. Dediği doğru kız! Bizim küçük hanımın yüzü de yüreği de öyle güzel ki. bi eğlendik ki. Yanlarında ve ayakta duran küçük hanımdır. Açık yakalı beyaz gömlekli bey de bizim küçük beydir. isterse başkası yazdırsın. Küçük bey dedi ki Erdilek Bey "selam eder” yerine "arzu hürmet eder” diye yazmış. Geçende sizin orada güzellik yarışı olmuş. Küçük hanım kemane çaldı.. hanımlar da kimi hısım akraba kimi konu komşu. Ne bilem neden? Yazıcılar. insan kendi eli ile kendini över mi hiç? O inat etti. ben inat ettim. Dans oynadılar. Ben de çok şeyler yazdıracağım ama küçük bey yazmam diyor. Bi eğlendik. Orada çıkardılar.. fakat tekrar okurken "selam eder” diye yalan okumuştu. çıkarttılar. İşte ben de bir resim gönderiyorum. Sağında sakalsız. o dedi ki güzellik kişinin içinde olmalı.586 "O resmi bizimkiler çıkarttı. gönlümü kırmamak için yazıverdi işte. Burada konu komşu bütün hanımlar beyler hep zorladılar: Sever Hanım! dediler.. okuyucular belli olduktan sonra etikete uymazmış dedi.. Kayaş’a gezmeye gitmiştik de beni de arkalarına aldılar.. Akşam beye dedi ki biz de bir kır eğlencesi yapsak. bıyıksız ihtiyarımsı bey de bizim büyük beyefendidir.. Bentlere gittik. Bunu . Bu mektubu yazan. Kız! diyor. Nasıl? Ben toplanmış mıyım? İşte şu gözlüklü hanım bizim büyük hanımdır. . Fatma kızın mektubundan: . bu mektubu okuyana çok çok selam eder.. Ayşe kıza selam etti. bu kadar yazdı. Bu mektubu yazan bu mektubu okuyana kat kat selam eder. ben de selam ederim. Öteki kalabalık beyler. Senin gönderdiğin resmi büyük hanımefendi görünce aklına geldi. Ama bana bu lafları zorla yazıyor. Ortadaki şişman hanım bizim büyük hanımefendidir. Solda oturan Gülümser bey de Karagöz gazetesindeki Çileli Beha Beyle hanımıdır. selamı bile yazmayacaktı .. Bu mektubu yazan. sen de resmini gönder. dediler ama göndermedi. „ Ayşe kızın mektubundan: " .

” Ayşe kızın mektubundan: ". Aradan bir iki ay geçti.. Laf karıştırdı.. gizlice gülümsedi. Mektuplar üç günde bir çıktı. Fatma kızın mektubundan: ". (Düğüne hazırlandık sizleri bekliyoruz. ( Yalnız son satırı) bu mektubu yazan.587 "...... Mektuplar her güne çıktı. (Yalnız son parçası) bu mektubu yazan..” Fatma kız daha zeki idi. Erdilek’in mektubundan: ". Hiçbir şey sormadı. Fatma kızın mektubundan: ". bu mektubu okuyana bilmukabele arzı hürmet eder.” Ayşe kız dedi ki: — Küçük Beyefendi! Bu senin yazıcının selamı uzunca oldu! Erdilek şaşaladı. (Son satırları) iyi yürekli ve uğurlu Ayşe kız.. sana Ayşe kıza kat kat selam eden ninen!. Ve mektuplar tamamiyle değişti. (Yalnız sonundan) bu mektubu yazan... hayatın daha iyi olabileceğine dair edinilen kanaate iştirak ile bu mektubu okuyana aynı ismetli ve ihtimam hislerle mukabele eder.)„ . Mektuplar iki günde bir çıktı. hayatın daha iyi olabileceğine dair edindiği kanaatle. Ve mektuplar üç dakikalı bir telefon muhaveresine inkılâp etti. (Son satırları) iyi yürek ve uğurlu Fatma kız. sana ve Fatma kıza çok çok selam eder güzelim! „ " .. bu mektubu okuyana masum hisli ve masum ümitli hürmetlerini arz eder.

. Fotoğrafçı yüz verirken Erdilek’in babası: —Şöyle durun?! dedi. sonra Erdilek. 1929...588 Ayşe kızın telgrafı: “Bu gün evcek hareket ediyoruz”.6. Sûr. 15 Teşrin-i evvel.141 . Onlara da uğurlu bir darp ameliyesi temenni ederim. — ???. c. Aka Gündüz HAYAT.. s. çakallı bir dağ köyünün kızları yine birleştiler.. gülerek kocasının kulağına eğildi: — Anladım! baban şunu ifade etmek istiyor.... Solda Ayşe kız. nr. Ertesi gün Şehremanetinde evlenme muamelesi oldu. — Ayşe kız x Fatma kız = Çamlı. sonra Fatma kız sonra Sûr. 17 . 16.

. parmakları pırlantalı. İçinde müphem bir ıstırap vardı. önüne bakarak söylüyor.. Sıhhat raporunu da yarın lütfen gönderirsiniz efendim. tombul pembe yanaklı. nâfia müteahhitlerinden. endamlı. Tombul bebek bahçede oynayan çocukları sevinçle seyrediyor ve Muallim Hanımı hiç yadırgamıyor. şık elbiseli. çok sevimli bir kız çocuğu. kirpiklerinin uçları birbirine yakın. saz benizli.. Müsaade buyurunuz.. parmakları mürekkepli. ona. Akşam ezanına kadar kendini zor zaptetti.. Hep zengin çift otomobilli.. ağır. lacivert gözlü. dalgın gözlü Muallim Hanım o gün akşama kadar ne okuttuğunu bildi ne söyleneni anladı. dalgın elâ gözlü. küçüğün adı (Gül Ören). —Hay hay hanımefendi. şatafatlı Suzan Nazif Hanımın sevimli yavrusunu düşündü. Sade Muallim Hanım tane tane. sarı bukleli.. Yenişehir’de Çamurlu Sokakta 140 numaralı evde oturuyoruz. etli butlu bir hanımefendi. Sevinç ve ıstırap: Saz benizli. —Benim adım Suzan. babasının adı Nazif. Çıtı pıtı konuşuyor. ince boylu bir Muallim Hanım.589 BİR ROMAN KOMPRİMESİ Tezat : Çok zengin tuvaletli. kaydederiz. —Küçük. yegâne kızımdır. En sevdiği bebeklerin boynuna sarılışlarında bile zevk yoktu.. ders vakti geldi hanımefendi.. çok boyalı. Küçük otomobilimiz sabah akşam çocuğu götürüp getirecek. Süslü hanımefendi çabuk ve laubali konuşuyor. Ben de sizinle dost olursam ne mutlu. Küçük pek nazlı bir afacandır. Aralarında beş altı yaşında. Sizin mektebinizi methettiler. Siyah satenden düz gömlekli. . —Kayıt muamelesi bitti efendim. sürmelerinin kuyrukları şakaklarında.

— Ayrılalım artık. Öksüz. — Bu tatil zamanı artık evleniriz. bir tek afetin hatırası vardı.590 Minik Gül Ören... hıçkıra hıçkıra ağladı: —Benim de böyle bir çocuğum olacaktı. — Akşamları ben gelir. .. içine umulmaz bir sevinç doldu. — Ben para biriktiriyorum. — Dünyada o kadar birbirimizden ayrılmayacağız ki. Küçük otomobilden atlayan bebek koşarak geldi.. — Bugün yine gözlerin çok mahmur. Diye diye hıçkırdı. dünya kadar. sen kalemine git ben mektebime.. — Mini mini bir yuvamız olacak.. o afeti ve o lüle lüle saçlı bebeği düşündü.. gözlerinin önünden gitmiyor ve gitmedikçe içine esrarengiz bir acı çöküyordu. —Bebeğimizin mektep çağına kadar sen muallimlik etmezsin. Zengin hanımın güzel çocuğunu bekledi. — Sonra her sabah onunla mektebe giderim. sizi alırım. — Ben de. saadet: — Dünyada o kadar birbirimizden ayrılmayacağız ki. — Bebeğimizi aramızda uyutacağız. Genç Muallim Hanım kimsesiz bir kızdı. şu camiin minaresinden daha büyük seveceğini temin ederken 24 saatlik ıstırabını unuttu. yetim ve fakir büyüyen bu genç kız beş seneden beri bu mektepte idi. Yirmi beş senelik hayatında bir tek saadetle. Küçük lambalı odasında bütün gece o saadeti. Muallim Hanım çocuğu okşadı. ince ince. Muallim Hanımın boynuna atıldı: Beni sevecek misin Muallim Hanım? dedi. — Bugün yine saadet deliliğimiz tuttu. Sabahleyin bitkin bir halde mektebe geldi.

Dehşetli. on beş gün de müdür izin ilâve edeceğini vaat etti. Delikanlı haziran sonuna kadar hep teftiş raporları. mühim ve müstacel işlerle uğraşıyordu: — Şu işler bitsin de. Ne iyi. siyah saten gömlekli Muallim Hanımdan başkası değildi.söz arasında anlattı: — Ne talih! Ne şans! benim bir mektep arkadaşım vardı. Senelik iznimi alayım. arkadaşı da çok seviyor. Yedi sene evvel bir gün bu açık saadeti ve gizli kadınlığı duyan genç kız bu günkü mahzun.591 — Sus! O zaman konuşur1 — Sanki şimdiden olsa …………………………………………… Bu sükut genç ***** 2 kâtibe verdi. Temmuzun ilk haftasında bir gün muallim arkadaşlarından -genç kızın saadetini bilmeyen bir bey. Fakir bir memurdu.. yere yuvarlandı. Bu. Onların nikâh merasiminden geliyorum. mal mülk kumkuması. Orijinal metin silik olduğu için okunamamıştır. Genç kız ani bir hareketle sarsıldı. Hemen memuriyetinden istifa ettirdi. bütün manasıyla verdi ve gizli kadın artık resmî günün büyük saadetini beklemeye başladı. — Bu şanslı bey kim ? — Tanımazsınız. bu gelecek hafta evleneceği ve kendisini verdiği delikanlıydı. tamamen verdi. . — Ah! Bir buçuk ay.. zengin bir dul kadına çatmasın mı? Kadın beş altı yaş daha büyük ama altın. 1 2 Orijinal metin silik olduğu için okunamamıştır. perakende. elmas. Suzan Hanımefendinin kocası ve Gül Ören’in babası müteahhit Nazif Beyefendi idi. Ne iyi! Yaşasın Müdür Bey. bayılmıştı. Afet: Delikanlı Sinan da müdürüyle beraber kısa bir teftiş seyahatine çıkmıştı. Mayıs sonunda döndüler. Nazif adında bir delikanlı.

iltimas ettiler bu çok iyi Muallim Hanımefendiyi mektepte alıkoydurdular. nefret. Suzan Hanımefendinin bütün davetleri. — Teşekkür ederim hanımefendi. rica.592 O günkü baygınlığın sebebini kimse anlayamamıştı. Hanımefendi kendisini çok seviyordu. sonra tek taşlı bir çift küpe hediye etti. aldatılmışlığın verdiği izzeti nefis ve namus acısı gittikçe derinleşiyordu. eğlencelerimiz var ki. babalar. Derken bir gün evvel şehir postasına verilmiş başka bir yazı ile başka bir mektup daha geldi.. Gül Ören nerde ise koşar gelir “okşa beni Muallim Hanım” diye eteklerine sürtünürdü.. dostlarımız. Sizi tanıtmış olurdum. 3 Orijinal metin silik olduğu için okunamamıştır. şoför Murat’la koyun koyuna bulabilirsiniz efendim. diyordu. Bir kaç defa mektebi değiştirmek istedi.) Nazif Beyefendi şaşaladı. Yalnız yedi senenin içinde biriken ıstırap. — Ah aramıza bir karışsanız. Reddetmedi. Nazif Beyefendi bir gün yazıhanesinde otururken şu kapalı imzasız tezkereyi aldı: (Bu gün saat ikide. gizli gizli ağlar ve gözlerini silerek çocukların içine karışırdı. gözleri Afet’i teselli ediyordu. veliler müdüriyetine koştular. Daha ilk haftasında hanımefendi pek ağır bir kumaş. Anneler. Günler geçerken: Mahzun Muallim Hanımla şen3 sesi saadetini hatırlatıyor. ısrarları boşa gidiyordu. Foya: Zenginin ve güzelin düşmanı çok olur. Bir çay içmeye bile gitmedi. Nihayet kırk yılda bir sinemaya gitsek bile ertesi sabah geç kalmayalım diye içimiz içimize sığmaz. biz muallimlerin bütün dostları. kin. . Ve hanımefendi gittikten sonra. ahbapları. odasına çekilir. sevgilileri hep bu küçük yavrulardır. eski hizmetçiniz Fatma kadının Hisar’daki evine ansızın giderseniz zevceniz Suzan Hanımefendiyi orada. öyle ahbaplarımız.

. Suzan Hanımdan daha çok utandı ve korktu. Hadiseden şoför Murat Efendi. her pazar öğleden sonra şoför Murat Efendi ile muntazamca bir surette yakalamak isterseniz Hisar’daki eski hizmetçiniz Fatma Hanımın evine lütfen teşrif ediniz. — Susma! Sekiz seneden beri çektiğin ıstırapların derinliğini seziyorum. bu yavrunun hatırı için. — Gül Ören’in babası olan bir adamla evlenemem! —Bebene acımıyor musun? — Bir namus ve hayat ıstıraplı bin bebeğe bedeldir.593 (Zevceniz Hanımefendiyi her cuma öğleden sonra kâtibiniz Nuri Efendi ile. — Yani şimdi de beni Suzan Hanım Efendiye mi teşvik ediyorsunuz? — Haşa sadece evlenelim diyorum. —Bedbaht bir adam sıfatıyla sana iltica ediyorum. bir polis ve bir heyet-i ihtiyariye ile gitmek isterseniz zat-i alinize bir suhulet-i mahsusa olmak için nöbetçi müdde-i umumisi ile Hisar karakoluna ve mahalle heyetine malûmat verdiğim maruzdur beyefendi! Nazif Bey sendeleye sendeleye adliyeye gitti ve cenaze halinde Fatma kadının kapısında durdu... onları ben sana verdim. Bizi sen kurtaracaksın.) Bu istihzalı facianın yükü altında ezilirken çalan telefonda şu sözleri dinledi: —Eğer şimdi Fatma’nın evine bir adliye memuru. — Ne yapmamı istiyorsunuz Nazif Beyefendi? — Yine birleşelim. — Suzan Hanımın kocasıyla evlenemem! — Gül Ören. O kadar sevdiğini bildiğim Gül Ören için. .. Üç ay sonra: —Sana karşı irtikâp ettiğim bütün cinayetlerimi hatırlıyorum. o melun kadınla resmen ayrıldıktan sonra yavrumla yapayalnız kaldım.

13. alnını gizli kadının ayaklarına dayadı ve hüngür hüngür ağlamağa başladı.6. nr. 14 .143 . s. Aka Gündüz HAYAT.594 Nazif yere çöktü. c. 15 Teşrin-i Sani 1929.

595 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM DENEMELER .

. Mademki edebiyat bugünkü hayatın bir ma’kesidir. itiraf edeyim ki.. romanlarında. Bazı küçük istisnalardan sarf-ı nazar. henüz sarîh bir neticeye varabildiğimi zannetmiyorum.. piyesler. “Türkiye” hakkında hiçbir şey bilmese bile. millî ruha ve millî hayata yabancı bir edebiyat devresi nâdir bulunur! Tiyatromuz . o eserleri okuyan yabancı bir kari. hayatın ma’kesi olmak icap eden edebiyatta nasıl ve ne şekilde görünüyor? Dünkü “sanat” telâkkileri. İşte birtakım sualler ki. Evvela derin bir teessürle itiraf etmek icap eder ki henüz “büyük inkılâp”ımızın ruhunu ve mahiyetini samimiyetle duyan ve duyuran ciddi bir sanat eserine nâil olamadık. sanıyorum ki büsbütün faydasız olmayacak. hayat ve kainat hakkında yeni yeni telâkkiler yaratan muazzam inkılâp hamlesi. küçük hikâyeler. şu son beş on senelik edebiyatımız kadar berbat. yeni bir ruh ile mütehassis ve yeni bir hayatı müterennim hiçbir mahsul göze çarpmıyor. bir türlü müspet bir cevap almak kabil olamıyor. fikir ve sanatla az çok alâkadar her ferdîn ağzında dolaştığı halde. şiir parçalırı meydanda! Acaba bunların hangisinde bugünkü Türk cemiyetinin “mefkûre”lerini bulabilirsiniz? Eski hayattan yeni hayat yani eski içtimaî kıymetlerden yeni kıymetlere geçerken cemiyetimizin geçirdiği buhranlar ve o buhranların ferdî ruhlar üzerindeki tesirleri hangi sanatkârımızda ve hangi sanat eserimizde mevcut? Halbuki. piyeslerinde bütün kuvvet ve vuzûhuyla yaşatabilmeliydi. umumî hayat ile birlikte bir “inkılâp” geçirerek bir “inkılâp edebiyatı” yaratabildi mi?. o halde hani bizim hayatımızın ma’kesi olan edebiyat? Bugünkü edebiyatımız acaba hayat ile hiç rabıtası olmayan. bugünün edebiyatı. dört seneden beri yazılan romanlar. büsbütün sahte. dünden sarîh bir şekilde ayrılmış. bu hususta düşündüklerimi kısaca söylemek. bu mesele üzerinde uzun müddet düşündüğüm halde. Mesela ben.596 İNKILÂP VE EDEBİYAT “Millî zafer”i takip eden büyük inkılâp yılları. sahte. Buna rağmen. Türk milletinin geçirdiği inkılâp safhalarını ve inkılâp mefkûrelerini. yabancı bir mahsul müdür? İşte ibtida halledilmesi lâzım gelen mesele! Fikir ve sanat hayatımızda . sanatkârlarımızın ruhunda acaba nasıl izler bıraktı? Sanat sahasında da eski “kıymet”lerin yerine kaim olan ve yeni hayat ile hem-âhenk yeni “kıymetler” meydana çıktı mı? Dünkü ve bugünkü hayatı ayıran müthiş uçurum. edebiyat ve sanat aleminde ne gibi cereyanlar doğurdu? Kurûn-ı vustânın köhne müesseselerini ortadan kaldıran. Üç. bugünkü hayatımızın umumî istikametini ve bu hayatı doğuran içtimaî âmilleri açık açık anlamalıydı. şiirlerinde. bugünkü edebiyatımızda. belki bu suretle bazı muhtelif nokta-i nazarların meydana çıkmasına bir yol açılmış olur. Kim bilir.

Filhakika. “millî inkılâp”ı yaratan asil ve orijinal Türk ruhu. ahlakî şeylerin de mebzûlen bulunduğunu” çok haklı olarak ileri sürmüşlerdi. Bu eserlerde göreceğiniz hayat köşeleri. Eserlerinde Türk hayatının asıl sağlam. memleketin her köşesine yüz binlerle nüshası dağılan bu şeylerin. elde edeceğimiz netice yine memnuniyet-bahş değildir.597 nasıl Fransızların “fuhuş ve zinâ” piyeslerini adapte etmekle meşgul olduysa matbuatımızda. son şiirlerimizin büyük bir kısmı. Vaktiyle “Emil Zola”ya itiraz eden bazı münekkitler. binlerce senelik istiklâl ve hakimiyet hayatının yoğurduğu o hürriyetine müştak... yahut gülünç bir şekilde Avrupalılaşmak “tatlı su” Türklerinin manasız “sosyete”leridir. Edebiyattan bahsedilirken “hakiki ve mukaddes sanat” dairesinden şiddetle uzak tutulması lâzım gelen bu müstekreh mahsullerin hiç adını anmamak. oralarda artık kıymetini kaybetmiş cereyanların manasız istitalelerinden ibarettir: Filhakika “lisan” ve . belki daha doğru gibi görünür. “bütün hayatın sade fuhuş ve rezaletten ibaret olduğunu ve hayatta yüksek. kurûn-ı vustâ hayatından muasır medeniyet hayatına geçmeye çalıştığımız şu sırada yani cemiyetin şu “buhran ve intikal” devresinde. “Emil Zola” gibi bir sanatkâra karşı bile kuvvetle der-miyan edilen bu itiraz. ya eski an’anelerin yaşadığı metruk mahalle sahneleri. bunları da ihmal edemez ve etmemelidir. bugünkü Türk hayatının asıl meseleleri bunlar mıdır? “Millî zafer”i kazanan. aynı cins roman ve hikâyeleri ailelerimizin harîmine kadar soktu.. Esasen edebî hiçbir kıymeti olmayan bu “gazete ve mecmua edebiyatı”nı bir tarafa bırakarak. mütemadî bir faaliyetle. bizdeki “fuhuş ve zinâ edebiyatı” taraftarlarına tevcih etmek yanlış mıdır?. halka yabancı ve ecnebî “hars”larının yarattığı “marazî” tiplerdir. orijinal ve kuvvetli taraflarını gösterememek hususunda şairlerimiz de romancılarımız gibidir. ekseriyetle. genç nesilleri zehirlemek hususunda ne korkunç ve ne tahripkâr mahiyet aldığını asla unutmamalıyız. en mütereddî safhalarını. “güya millî” hikâyecilerimiz. edebiyatımıza niçin daha giremedi? Bize Anadolu’nun saf ve temiz Türk halkının hayatını ve esrarını anlatacak ve gayr-ı meş’ûr duygularımızı şuurlu bir hale sokacak millî “şah eser”e ne zaman nâil olacağız?. Romanların kahramanları. “hayatı olduğu gibi tasvir” iddiasına karşı. bugünkü Türk cemiyetinin.. memleket için ne kadar muzır ve felaketli olduğunu. millî seciyeden mahrum. yabancı harsların esaretinden müteneffir Türk seciyesi. adeta büyük bir zevk ve lezzetle ortaya dökmekle vazifelerini yaptılar. bütün bu mazi döküntüleri ve yabancı harslar perestişkârları içimizde yaşıyor. Avrupa edebiyatlarının soluk ve adi bir taklidinden.. hakiki sanat eserlerini. şüphe yok ki. Lâkin. Lâkin. pek mahdut bazı romanları ve şiir mecmualarını tetkik edecek olursak. bu pis edebiyatın bayağı taklitleriyle ortalığı doldurdular: İstanbul hayatının en kirli. Romancı.

. yaratacağı kahramanlarla Türk seciyesinin faziletkârlıklarını tecessüm ettirsin. 1926. münekkitlerimize. İçtimaî hayatın her sahasındaki derin inkılâplarla hem-âhenk olarak. Millî hayata istinat edemediği. hür ve müstakil yaşadığımız topraklar üstünde yeni bir hayat yaratmak istediğimiz bir esnada. sadece Avrupa modellerinin taklidiyle vakit geçirdiği için. edebiyat ve sanat sahasında böyle bir hareket bekliyor ve ancak böyle bir hareket. asıl ilhamlarını “millî hars”tan “halkın ruhu”ndan alacağı için tamamıyla “asrî” ve “hayatî” bir mahiyette olacak ve bu suretle Türk ruhunun “asliyet ve hususiyet”ini gösterebilecektir. şiirlerimiz “bedbin” ve tamamıyla “marazî” bir ruh ile malûl! Hayat ile bu kadar alâkasını kesmiş..1. Bu yeni edebiyat. c. s. nr. ferdîyetleri içtimaî mefkûreler içinde eritsin. bütün sanatkârlarımıza. Köprülüzade Mehmet Fuat İstanbul Darülfünununda “Türk Edebiyatı Tarihi” Müderrisi HAYAT. lâkin bu “millîleşme” yalnız şeklî ve haricî kalmayarak ruha da tesir etmelidir. çok bariz ve süratli bir terakki mahsus oluyor. bu derece “ferdî” ve “hodbin” mahiyet almış bir edebiyat. halkın ruhuna yabancı kaldığı. Bize öyle bir edebiyat lâzımdır ki. temelsiz binanın yerine nasıl bir abide kuracağımızı tayin etmektir. 30 Kanun-i evvel.598 “vezin” itibariyle. müstevlileri korkunç ve zalim esareti altında inlerken. o yıkılan. şu son on beş senelik “millî edebiyat” cereyanının tesiri altında. marazî. edebî mecmualarda sütun sütun “Sâdâbâd” şarkıları neşrolunurdu. Edebiyat tarihimizin bu dönüm noktasında. sahte ve marazî değildir de nedir? Bütün bu müşahedeler bize bir hakikati anlatıyor: Dünkü hayat telâkkilerinin yaratmış olduğu sahte. İşte Türk inkılâbı.. Bugün. eski imparatorluğun maddî ve manevî bütün müesseseleri gibi bu eski ve sahte edebiyat da artık yıkılıyor.. edebiyat nazariyecilerimize düşen vazife. eski hayat şekillerinin uyuşturucu telâkkilerine. ortaya bugünkü hayatın istediği yeni “bediî kıymetler” sanata yeni cereyanlar vermeye mecburuz. ilahî nağmeleriyle en bedbin ve hasta ruhlara ümit ve faaliyet versin. ferdiyetçi edebiyat artık son günlerini yaşamaktadır. memleket.5.. 2.. inkılâbı itmâm edecektir. yabancı harsların meşum tahakkümüne isyankar bir gençlik yaratsın. 3 . Bizde sanatın “millî hayat” ile ne kadar az alâkadar olduğunu göstermek için küçük bir misal söyleyeceğim: Meş’um mütareke devresinde.

kıtlığa. düşmanlara kaptırılan şehirlere. siyasi. hükümdar saraylarına mensûp olan vezirlerin himâyesiyle yaşayan bu adamlar. hulâsa memleketlerinde ne olmuş ne bitmiş ise hepsini terennüm etmişlerdir. Yine aynı sebepledir ki millî hayattaki hâdiselerden ilhâm almaz. Onu yalnız Halbuki Halk edebiyatının mühim ve zengin bir şu’besi olan “Aşık edebiyatı” hayatın tam ma'kesidir Aşıklar. sahiplerinin de “iskolastik” tahsil görmüş dânişmendlerden terekküb etmesi haysiyetiyle Dîvân edebiyatı menşe ve devamında “İslâmî”dir. Tekke şiirinde tasavvuf bir îmân. Dîvân şiirinde bir fantezidir. ihtilallere. tam sûfî olan Tekke şairinden büsbütün farklıdır. Bu edebiyatın üstâdları bir taraftan rindâne. içtimai. mensûp oldukları milletin ma'şeri saâdetlerini. seyran 1 . vezirlerin katline. şehevî gazeller yazarlarken. dünyevî eğlenceleri tasvir etmişlerdir. Bu sebebe. mesîreleri.599 On Sekizinci Asırda: DÎVÂN EDEBİYATININ BİR CEPHESİ Malûmdur ki "Dîvân edebiyatı'' dediğimiz müessese. Acem mukallidi dânişmendler tarafından tesîs edilen sun’î bir zihniyet içinde tezâhür etmiştir. eşkiya işlerine. O devir ilim ile terbiyesinin tedrîsgâhı “medrese”dir. ömürlerini i’tikâfda geçiren dervişler gibi gönüllerinde vecdli. yalnız kendi ferdî tahassüslerini değil. Mensûp olduğu zümrenin dünya ve hayata karşı telâkkisi “kurûn-ı vüstâ’î” olmakla beraber ale’l-umûm müesseselerin mekanizması “'din” bulunması. aslî seciyesi itibariyle “iskolastik”tir. felaketlerini. binâen Dîvân şiirlerinin muhîti hayatın kendisi değildir. ateşli “mistik” tahassüs1er besleyemezler. Dîvân edebiyatı denilen müessesenin tâbî olduğu hünerleri göstermektedir. tevhîdlerle. Bu hususda dikkat edilecek ehemmiyetli bir nokta vardır: Bütün bu tasvirlerde gâye tabiatı ve hayatı değil. Onlar limonluklarda yetiştirilen çiçekler gibi. Halkın arasında kıyâmet kopsa Dîvân şairinin hemen hemen umurunda değildir(1). Maahâzâ Dîvân şairi. Bilhassa destanlarda. o devrin ilim ve terbiyesini görmüş dânişmendlerin malıdır. hemen her menkıbe okunur. Çünkü bu edebiyat. asırlardan beri Türk memleketlerinin her bucağında omuzlarındaki sazlarıyla dolaşmışlar. müştehiyâta yaklaşıldığı sezilir. Dîvânları -Bâkî gibi Nedîm gibi bazı şairlerinki müstesna evvelâ münacâtlarla. tezyin ederek tertip etmek umûmi bir kaidedir. değil midir ki hey'et-i umûmiyesi itibariyle kadın aşkına temas etmeyen gazellerde çok defa "plâtonik" heyecanlardan uzaklaşıldığı. Bu hünerler malûm olduğu üzere muayyen mazmûnlarla ifade edilir. Çoğu. hükümetin ve hükümdarların zulmüne. Bunun için. Düşmanlardan alınan kalelere. öte taraftan kasırları.

o hurde nükteler yerlerine. esasında seleflerinden asla ayrılmamakla beraber içlerinde millî lisanın ahengini takdir etmek. Hamseleri dolduran hikâyeler menkıbeler.600 kasidelerinde gazellerinde göstermek mecburiyetinde olduğu muayyen hünerleri meşgul eder. . Dîvân nesrinin ifadesi. tutsuz bir muammâ şekline koymuştur. içtimaî hayattaki vak'alardan müteessir olmak hâssalarını gösterenleri fark ediyoruz. Saz şiirine dair Muallimler Mecmûası’nın "40-41''. Çin-i zülfünde midir. nazmından beterdir. Arabî. bende midir Gül hem açıldı hem ârâyiş-i destâr oldı Bülbül-i bî-haber eyâ dahi şîvende midir Ol tevâzu' anı mümtâz-ı cihan etmişdir Nahl-i gül bağda bîhüde ser-efgende midir Dürr ü mercân bulunurmuş tutalum deryâda Bu kadar çin çin satmağa erzende midir Hâh u nâ-hâh olur âvîze-i gûş-ı ahbâb Nâbî’ya her gazelin böyle hoş âyende midir gibi selîs. gülşende midir Oldı sermâye-i hayret bana bîm ü ümmîd . Bilemem eyleyecek girye midir hande midir Oldı bâzîçe-i aşkında nihân hâtem-i dil .mevzûlardır. Şu mukaddimeden sonra asıl mevzumuza girebiliriz. Fârisî lisânlarına vukûf ve maharet göstermek inhimâkı onu tatsız. On ikinci/on sekizinci asır şairleri. külfetsiz şiirler ibdâ' etmekle iktifâ etmemiş. dinî ahlâki -fakat hayatla. Bu edebiyatın en mühim riknü olan Nâbî meselâ: Zevk-i gam dilde midir dağda mı. memleketle alâkasız. sende midir. sayısında bir makalemiz münderiçtir. tende midir Neşve bülbülde midir gülde mi. Dîvân nesri de şiiri gibidir. Seci belâsı. Ol dil-güşâ meâller. bin bir türlü hâdiselere ait nice nice destanlar vardır.

601 Mümkün müdür bula Arabistan’da sûreti O1 can-fezâ suhanların o1 şûh edaların Akkâmlar lisânına olsun mu nisbeti “Bu'di leke” hitâblarından gelir mi hiç Lafz-ı “a cânım”. Takdim ettiği bir kaside üzerine “Re'is-i Şairan” ilan edilen Tâ’ib Efendi. Zirâ fî-zemânına gâyet münşiyâne mektûb ne okunur. hâzır cevap. ne de ziyâde âmiyâne kâğıda bakılur…(3) diyor. Damat İbrahim Paşa devrinde yaşamış nüktedan. “ay efendim” halaveti diye Türkçenin güzelliğini anlatmıştır. Devrinin “Re'îs-i Şairân”ı olan Osman-zâde Ahmet Tâ'ib Efendi münşeâtının mukaddimesinde(2) ". bilhassa herkese karşı ta’rîzi seven bir adam olduğu için nihayet dilinin belâsına uğramış 1136/1723 senesinde Mısır Kadısı iken vali Kayseri’li Mehmed Paşa’nın emriyle temsim edilmiştir. Yine Tâ'ib Efendi İstanbul’da vukûa gelen umûmi bir pahalılık dolayısıyla Sadrazam Kaymakamı'na takdim etdiği uzun bir manzumesinde: Sâbit’in hayat ve eserleri hakkında mufassal bir tetkiknamemiz "Türkiyat Mecmuası"nın yakında intişâr edecek olan ikinci sayısında münderiçtir. 2 . münşilerin hatt-ı dest-i müsveddelerini tahlil sûretiyle göstereceğiz. Zirâ selâset-i ta’bir ü nezâketi kelâm muhessenât-ı inşâdandır. ve mektûbun elfazı me'nûsetü’l-isti'mâl ve belâgat-ı iştimâl olmak katibin âdâbı lâzimesindendür. Şair Sâbit Efendi’nin kaside ve gazellerinde Türkçeye has tâbirleri kullanmak itiyâdını da burada yâd etmeliyiz. Ta'ib Efendinin sözleri sadece bir temayülü anlatmaktadır On ikinci/on sekizinci asır tezkirecilerine ait hazır1amakta olduğumuz bir etüdde o devrin nesrinin mekanizmasının. Maahâzâ tarih gibi umûmu alâkadar edecek mevzûlarda yazılan şeyler istisna edilecek olursa on ikinci/on sekizinci asır nesri de kendinden evvelki asrın ifadesinden aşağı kalmaz. Osman-zâde Tâ'ib bu sözleriyle Nergisi ve Veysi tarzlarına itiraz etmiş oluyor.. 3 Dîvân nesri bilhassa on birinci/on yedinci asırda Nergisi ve Veysi gibi benâm münşîlerin elinde iğlâk edilmiştir. onuncu/on altıncı asırda daha sade ve canlı idi. Hâlâ mutadavil ü mergûb olan üslûb. Damat İbrahim Paşa devri ediplerinden meşhur Dürrî Efendi'nin kardeşi şair Sa'dî Çelebi de bir kasidesinde: Eger memdûh ise Türkî lisanında nazm-perverlik Selîs ü vazıh ister dinleyen fehm eyleye anı Nice Türkî dinür o1 şi're kim her lafzının halli Lugatlar bakmağa muhtaç ide meclisde yârânı Benim Türkî dilinde cümlenin ma'lûmudur şi'rim Ki lafz-ı nâ-şinîde ile mükedder itmem ihvânı diyor. bu siyâkda yazılan mektûbdur. Dokuzuncu/on beşinci.

602 Etme ahvâl-i halkı istifsâr Nakl idersen keder verir zirâ Çıkdı âteş bahâsına heyzem Satılur dirhem ile ûd-âsâ Cilvegeh micmer-i tesâvîde Kara günlükle anber-i sârâ Ya kömür şöyle kim gubârı dahi Tûtiyâ oldı dîdeye hâlâ Arpayı hod tefahhus eyleme kim Arpalık hâsılı yetişmez ana Arpa torbası sanur anı gören Olsa bir gözde arpacık peydâ Revgan-ı dil erimede şeb u rûz Mum diyu şem'a-veş yanup fukarâ Revgan-ı sâde iştirâsı muhâl Ki bahâsına itmez akça vefâ Şimdi bir yağlu kapu da yok kim İdelim anda derd-i sû'a devâ Hasret-i balı sorma bâle k’anın(4) Kadri sükkerden olmada bâlâ Buldı ismine nisbet olmağla Aseli çukada ziyâde bahâ 4 K’anın : Ki anın .

603 Allah Allah tıfl-ı mahtüna Yiyecek bal bulunmuyor hayfâ Kahveyi mezhebine uydurdı Nohudı kavurup içer zürefâ Ser-i dervişde bir küleh(5) görse Bal kabağı sanup kapar gurebâ Sabun anılsa ağzımız köpürür Üştür-i. kef-zeban gibi meselâ Koltuğunda somun sanup sevinür Bir fakîr olsa mübtela-yı vebâ Bu galâya sebeb nedir bilmem Yine her şeyde var bakılsa rehâ Her tarafdan zahîre gelmekde Pür sefâ'in ile leb-i deryâ Yok mahâzinde yer ayak basacak Öyle memlû zehâir ü eşyâ Yolun öğrendi satmanın tüccar Sorar izler kimesne yok zîrâ . diye halkın dertlerini pervâsızca anlatıyor. 1127/1715’de İstanbul'un büyük yangınlarından biri oluyor.. Tama'-ı hâmi ile hükkâmın Muhtekirler belâsıdır bu belâ .. Tâ'ib içtimâî vak'alarda pek müteessir olan bir şairdir. nice mahalleler 5 Küleh : Külâh .

k gerek Def'e imkânı kadar sa'y ide zabit vâli Yanarak yoksa revâ mı diyeler târîhin “Yaktı İstanbulı vâlilerinin ihmâli” 6 Sekbanbaşı Nemçei Hasan Ağa . nice mescid yandı Görmedik dâiresinde bir eli kancalı Lîk kurtardı kilisâyı yedi kîse alup Öyle çalışdı ki aşk eyledi dülger Bâlı Dir gören şimdi Stanbulı belî böyle olur Zâbiti Nemçe olan memleketin ahvâli Gerçi takdîr-i Hudâ böyle imiş lî.604 yanıyor. Şair ahalinin ıztırap ve felâketini hükümdara takdîm ettiği şu kıt’asıyle ifade ediyor: Padişâhım meded âteşlere yandirdı bizi Nemçe sekbânbaşının meş'emet-i ef'âli (6) Dâd ol hâin-i bed-kîş-i sitem-perverden Ki ta'addîsi ile yandı cihânın mâlı Vak'a-i Beç'de meğer yanmış imiş varoşda Bir donuz damı içinde bir iki partalı Intikâm aldı henüz âteşi teskin oldı Mehd-i nâr içre görüp girye iden etfâli Böyle ma'mûreyi sad-hayf ki vîrân itdi Ola vîrâne habâset-gede-i âmâli Nice câmi' nice mekteb.

çapkınlıklarını ifade etmiştir. hem de Dîvân edebiyatının mazmunlarını ihmâl etmediği halde ruhunun sahîh ve bâriz tahassüslerini. Nedîm’in beş on parçadan ibaret şarkıları kudretinde bittabî canlandıramamıştır. üzerlerinden aşmış ve bize hem yaşadığı muhitin zevk ve rengini vermiş.605 Devrin büyük şairi Nedîm'e gelince o. Sa'dabâd mesîresi altmış günde meydana çıkınca: Bir nihâlistân kitâbıdır o sahralar meger Kim ana havz-ı dil-âra sîmden cedvel çeker Dağa çık da bağlardan eyle bu sırra nazar Oldı Sa'dabâd şimdi sevdiğim dağ üstü bâğ Şark u garb âlemi seyrân iden peyk-i nesîm Dir ki bî-şüphe cihân içre bunun misli adîm Vasfına bu mısra'-ı garrâ münasibdir Nedim Oldı Sa'dâbâd şimdi sevdiğim dağ üstü bağ . mensup olduğu edebiyatın hünerlerini ihmâl etmeksizin. Damat İbrahim Paşa saltanatının sefahet ü neşvesini hiç bir tarih. İşte bir gazel ki ter ü tâze bir üslûp ile devrin bir manzarasını tersîm ederken şâirinin duygularını da gösteriyor: Uşşâkın olsa nola fedâ nakd-i cânları Seyr etmedin mi dünkü fedâî civânları Şevk âteşine sen de tutuşdun mu ey gönül Gördün mü dün güreş tutuşan pehlevânları Ol perçemin nazîrini hatırda mı gönül Görmüş idin geçen sene sünbül zamânları Çeng ü çegâne zevki biraz dursun el-amân Seyr idelim bu seyre gelen dil-sitânları Ma'lûmdur benim suhanım mahlas istemez Fark eyler anı şehrimizin nüktedânları. Bu manzumeler reng ü hayatla doludur.

günü de: Gerçi kim vardır anın her demde başka zî. 6 Kanun-i sani. Vâsıf gibi adamların elinde -tabii bu kuvvette. Nedîm’in açtığı bu şûhâne şarkı çığırı(7) kendisinden sonra moda hükmünü almış. Nedim'in Dîvân edebiyatında yaptığı yenilikler yaşadığı devirde daha evvel nam ü şân almış üstad şairler de dahil olduğu halde herkesin nazar-ı dikkatini celb etmiş: sahibine şöhret vermiştir Muasırlarının tahmislerini. bu güzellikte olmamakla beraberbüsbütün popüler olmuştur.606 dediği gibi gitgide orası umûmi bir seyran yeri hâlini aldığı vakit bir Ramazan. 4. on üçüncü/on dokuzuncu asırda Fâzıl gibi. 7 . Ali Canip HAYAT.neti Rûze-i eyyâmında da inkar olunmaz hâleti Şimdi anlanmaz hele bir hoşça kadr ü kıymeti Seyr-i Sa'dâbâdı sen bir kerre ıyd olsun da gör yolunda rengârenk tablolar ibdâ' etmiştir. 6.1927. nr. Nedîm hece vezniyle bir türkü yazdığı gibi o edebiyatın içinde hemen hemen birinci defa olarak beşerî kadın aşkını terennüm etmiştir. nazirelerinî hakkındaki telakkilerini hayli emekle topladım ki bu sevimli ve bu büyük Türk şairinin yaşadığı andaki vaziyetini şahsi mülahaza ve şübhelerden vâreste olarak göstermesi itibariyle ileride bu vesikaların hepsini birlikle neşr etmek emelindeyim. 3. Hulâsa Dîvân edebiyatı on ikinci/on sekizinci asırda biraz daha hayata yaklaşmıştır. s.

usaresini bütün ruh aleminin mübdei olan hayattan almamasına imkan mutasavvir midir? Mesele bu noktaya dayanınca kendi edebiyatımızı düşünerek bir sual vaz etmemiz icap ediyor: Bilhassa Tanzimat’tan beri Şarklılıktan kurtulmaya uğraşan Türkiye.607 HAYAT KARŞISINDA EDEBİYAT -Genç KarilerePek genç yaşında ölen bir Fransız filozofu vardır: “Guyau Guyu ( 1854-1888 ). fakat zarurî bir edebiyattır. Fransız edebiyatının tarihini en iyi tanıyan üstatlardan Poti Dojolvil “İnkılâp devri edebiyat için müsait olmadı” diyor ve koskoca . yüksek hayattır. kuvvetle dolu.. Evet bu. Edebiyatın bu hali inkılâba lâyık mıdır? Bu marazî bir edebiyat değil midir? İşte bugünkü makalemizin esası bu noktanın şerh ve ityanından ibaret kalacaktır. bu adamın bilhassa iki kitabı temas edeceğimiz mevzuda en evvel hatıra gelecek eserlerdendir: Birisi hayatında neşrettiği Les Problemes de L’esthetique Contemporaine Muasır Bediîiyat Meseleleri”. ( Sanat “La vie concentree teksif edilmiş” hayattır. Bazı muasırlarının La vitalisme esthetique bediî hayatiye” diye unvan verdikleri onun bu mesleğini tenkit edenler olduğu gibi müdafaa edenlerle aynı iddiayı başka şekil ve kuvvette ileri sürenler de vardır. hayatın cazibedar ve “intense sert ve şiddetli” ifadesinden ibarettir. Şiir ihtizar halinde.) der. muvazenesiz. şehveti muharrik vodvil tercümelerinden ibaret. Tiyatro. Bu itibarla alelumum sanatın ve bu miyanda edebiyatın. cemiyetin inhilaline değil... Hulâsa ona göre sanat ilhamını hayattan almalıdır ve ilhamını hayattan almayan bediî heyecan bulunamaz. Bunları uzun uzadıya tahlil ve tenkit etmek bu makalenin vazifesinden hariçtir. bugün pek kuvvetli hayat hamleleriyle Garp’a atılıyor. Binaenaleyh sanat yalnız gayesi ve tesirleri itibariyle değil. esası itibariyle de içtimaîdir.. bütün beşeriyete şâmil neticeler hasıl eden Fransız inkılâbıydı. Edebiyatında ise bu hamlelerin akislerini göremiyoruz. gayr-i içtimaî sanatın yerine hayatla. Filozof. Bir misal ile izah edelim: Dünyanın büyük inkılâplarından biri de yalnız çıktığı topraklara değil. tekellümüne hizmet etmeye kadir bir sanat bir gün evvela meyvelerini verecektir. “Guyau” bu husustaki hükmünde sert ve kat’îdir: ( Sanat. Yüksek sanat. Roman lâkayt veya kuvvetsiz. kendi mülahazasından memnun ve nikbindir: Marazî.. bir kelime ile hayat demektir..). Yalnız şu muhakkak ki insanların ruhundaki bütün kıymetleri yaratan cemiyettir. öteki ölümünden sonra tab edilen L’art Au Point de Vue Sociologique İçtimai Nokta-i Nazardan Sanat” genç filozofun bu iki kitaptaki iddialarının ruhu şudur: Sanattaki güzellik. marazî. Fakat Fransız edebiyatının belki en zayıf devri bu inkılâp devri olmuştur.

Bu. İşte içtimaî iradelerin bu kadar azamet bulduğu bu mukaddes ve ilahî anlarda sanatkârların muhayyile ve hassasiyeti kımıldayamaz. “Les Miserables Sefiller”ini 1862’de yazdı. Kim bilir hangi mesut anne o vicdanın ışıklarını etrafa saçacak dehayı bugün doğurmuştur. Bu inkılâbın edebiyatı olan romantizm ise edebî hayatın an’anevi bağlarını yani klasik tarzını on dokuzuncu asırda koparabildi. kıymetsiz buluyor. Andre Şenye’den başka bir kimseyi görmüyor. Bu hiçbir millete nasip olmamış bir mucizedir. . Türk milletinin bediî vicdanında mahfuzdur. Sebebine gelince: İnkılâp devirleri milletlerin o anlarıdır ki hayat hamleleri en büyük kuvvetle kendini gösterir: Millî iradeler o anlar içinde önüne geçilemez bir şiddet kazanır. Andre Şenye ise inkılâptan evvelki neslin çocuğudur. Bu eski kafalarımızla bu inkılâp devrinde yeni şiiri yazmak imkanı var mıdır? Galiba şair “Hayalî”nin bir mısrası bugünkü halimize pek beliğ tercüman olmaktadır! “O mahiler ki derya içredir.. içtimaî hayatın an’anevi bağlarını on sekizinci asırda çözdü. Millî mücadele senelerinden beri Türk milletinin içtimaî iradesi. en salahiyetli bir müverrihi “Gustave Lanson” da meşhur eserinde inkılâp devrinin yazılarını tamamıyla uydurma. inkılâp şiirinin ufkuna doğru bir gidiştir. tam on üç sene sonra ( 1802 ) de doğdu..” Büyük şiir. yahut doğuracaktır.608 devir esnasında büyük bir şairden. Yeni hayatın en kuvvetli şahsiyeti “Victor Hugo” idi. Türk iradesinin ilham ettiği inkılâb-ı şiir kanaatimce bugünün kafalarında yaşayamıyor. Bütün eski kıymetler yıkılıyor. yeni kıymetler meydana geliyor. Hani o büyük şiir ki La Buriere “Size asil ve civanmert duygular veren. Demek oluyor ki büyük inkılâpların akabinde yüksek bir edebiyat kendini gösteremiyor. Bu dev inkılâbın başladığı tarihten 1789’dan. “ La Tegende Des Siecies Asırların Menkıbesi”ni 1859’da ve meşhur hayati romanını. işte bu cins büyük ve azametli şiir. Bu muazzam iradenin şiirini duymak ve ifade etmek kolay mı? Varlığımız değişiyor. Nikbin olalım: Çünkü evvela bugünün gençlerinin şiirinde evvelki neslin şiirinde olmayan yeni bir şey. Fransız inkılâbı. Yüz seneye yakın bir zaman sonradır ki aristokrasi edebiyatı olan “trajedi” yerine demokrasi edebiyatı olan roman kendini gösterdi. sizi yükselten” diye tarif ediyor ve “Öyle bir eseri muhakeme etmek için bu asaletten. cemiyetin her tabakasına mensup safhalar yazılabildi. deryayı bilmezler. bu civanmertlikten başka bir kaide aramayınız!” diye tavsiye ediyor. oraya. En azametli şiirlerini. Biz bu hale biraz evvel “zarurî” vasfını vermiştik. Anadolu’nun bakir mevzularından ilham almak iştiyakı var. Saniyen sahte. Yine Fransız edebiyatının en kudretli. hırsızlama edebiyatın devamına artık imkan yok. akıllara veleh verecek bir hârika gibi kendini gösterdi: Dünyaya karşı koymak ve dünyaya rağmen istiklâlini kazanmak. Herkes büyük bir sarsıntı içindedir. adi.

yalnız bu yolda münasebetlerden. yahut erkek muhabbeti. sahte. Onlar ekseriyeti itibariyle sahneden ders-i ahlak almak ihtiyacından vareste oldukları için mahal-i edep ve haya temsillerden müteessir olmazlar.. hep kadın sadakatsizliği. yazabildiği kadar yazıyor.. biz henüz bu sanat mesleğinde o seviye-i irfana girmeden ve o mertebe-i gına ve istiğnaya ermiş değiliz. herhangi kıymetin aleyhinde münakaşanın başlaması o kıymetin yıkılması ile birdir: İşte Abdülhak Hamit Bey.” İşte genç bir müderris: “Fikir ve sanat hayatımızda son beş on senelik edebiyatımız kadar berbat. istenildiği.” diye bir hulâsa yapıyor. Bu onlar için yalnız edebî değil. Bütün cihan sanat ve edebiyatı ve bu miyanda Türk sanat ve edebiyatı en kısır bir devre içinde bulunurken kalem sahiplerinin vazifesi hiç olmazsa bu kısırlığın içtimaî bir buhrana tebeddül etmesine mani olmaktır. sanat yapmak değildir. ferdî ve şahsî arzularla teşekkül etmiyor. yahut münasebetsizliklerden mi ibarettir. İşte bazı genç muharrirler ki yevmi gazetelerde aynı şikayeti tekrar ediyor.” diye derme çatma yazılarla vakit geçirmek. Ve içtimaîyatın daima ehlî ve ailî mezelletleri tasvir ediliyor. Değil. Hiçbir edebiyat devri. yahut erkek hayatı gösteriliyor.” diye soruyor.. isteyerek veya istemeyerek serseriliği propaganda eden.istediği gibi değil. Hiçbir şair. ilmi tetkik namına hurafeler uyduran yazılarda binlerce Türk çocuğunun zeka ve irfanını ihlal ediyor. hayatın birinci sayısına ithaf ettiği küçük fakat ehemmiyetli bir makalesine: Ey şairân düşündürünüz halk-ı âlemi En çok düşündüren kılar insanı terbiye diye başladıktan sonra: “Dikkat ettim bir zamandan beri sahnelerimizde hep kadın aşkı. böyle değersiz bir şeyin. Bu muhakkak! Fakat “determinizm” . Hayat-ı cemiyet. -hatta!. “Canım nasıl isterse öyle yazarım. İşte bütün serseri ve macera hayatını nakil ve hikâye eden bin bir türlü neşriyatın en fazla revaç bulduğu bir anda çıkan “Hayat” gibi ciddi bir mecmuanın gördüğü rağbet. gülüp geçerler. Anadolu’nun en ücra köşelerinden ona uzatılan ellerin her gün biraz daha çoğalması. “Fatalite Historique Tarihi Kader”in bir cephesi de “Fatalite Litteraire Edebî Kader”dir.609 Çünkü hücumlar başlamıştır. Sonra pek haklı olarak diyor ki: “Avrupa tiyatrolarındaki seyirciler bizimkilerle mukayese edilemez. Tiyatromuz nasıl Fransızların fuhuş ve zinâ piyeslerini adapte etmekle meşgul olduysa matbuatımızda mütemadî bir faaliyete aynı cins roman ve hikâyeleri ailelerimizin haremine kadar soktu.. içtimaî ve millî bir vazifedir. millî ruha ve millî hayata yabancı bir edebiyat devresi nâdir bulunur. Adaptasyon iptilası bir kısım muharrirlerle birlikte pek değerli bir iki genci de kolaycılığa alıştırarak ibda melekelerini söndürürken. Evet. Nikbin olalım ve bütün genç şairler yeni Türk hayatının istediği yeni mevzua doğru cesaretle yürüsünler.

ancak irfan ile elde edilir! “Bana tabiat kâfidir. Yunus.. terennüm ettiği mistik heyecanların bütün memba ve esaslarına vakıftı. Bahusus umumî harp gibi bir dahiyenin içine girmiş. her şeye teslim oluvermektedir. Buna da diyecek yoktur. ruhu yükselten şiirdir... koleralar. Filozof Guyau “Sanat demek hayat demektir. yahut “kader” dediğimiz şeye inanmanın bir kuvveti varsa kafamızda tekevvün eden yeni bir “fikir”in de ona karşı bir kuvveti vardır. yeni düşünce aşılayan. başka bir şey istemem” demek kendini aldatmaktır. ayrıca Acem şairlerini tamamı tamamına okumuştur. bin bir içtimaî ve iktisadi mahrumiyetlerle sarsılmış bir milletin muharrirleri daha çok müteyakkız davranmak mecburiyetindedirler. Frenk “Vouloir. romantikleri.” Halk şairi denilen Yunus Emre’nin ümmî olduğu hakkındaki rivayet bir efsaneden ibarettir. En adi şairler tefelsüf edenlerdir.” derken hayattaki mezlakaların propagandasını aklına bile getirmemiştir. Muhakkak ki zarar inanmakta değil. Şair Goethe’yi Shakespeare de dâhil olduğu halde bütün dünya şairlerinin fevkinde bulan meşhur bir münekkit tamamıyla Faust’un tahliline hasrettiği tetkiknamesinde bu şairin büyüklüğünü. devrinin irfan itibariyle yüksek bir şahsiyeti idi. Türk şairleri içinde Abdülhak Hamit’in müstesna mevkiini. Hamit. lehinde aleyhinde söz söylene söylene artık bugün mütarefe mahiyetini alan bir hüküm vardır: “Sanat sanat içindir.610 ile “fatalizm” bir değildir: Nasıl kanunlarını bildikten sonra tabiatı ve tabiat kuvvetlerini kendimize müfit ve hizmetkar edebiliyorsak. gücü yetmektir. Fuzûlî’nin dediği gibi “ilimsiz şiir olmaz. bütün klasikleri. bu da doğru!.” demenin caiz olamayacağına kaniyim. hayatın da kanunlarını tanımak sayesinde hayatî meselelerde de elimizi mutlak surette bağlı tutmaktan kurtulabiliriz. aynı zamanda büyük bir mütefekkir oluşunda görüyor. beşerin zekası sayesinde bugün medeni memleketleri istila edemiyorlarsa. “Hayyam” riyaziyat da dâhil olduğu halde asrının her ilmini biliyordu.” demekle hata etmiş olmuyor. Edebî hayatımızda müşahede edilen türlü türlü sekametlere karşı kollarımızı kavuşturup “Ne yapalım yazılan ve olan bu!. İngilizlerin Acem şairi Hayyam’a verdikleri ehemmiyet de bilhassa bu noktada mündemiçtir. C’est Pouvoire istemek. Fikret’in dediği gibi “Hakiki sanatkâr insanlara ve milletlere örnek olan ve örnek verenlerdir. nasıl yığın yığın fennî icatlar. çıktıkları yerlerde hemen söndürülüyorlarsa içtimaî hüsranlardan da zeka ve irademizle kurtulabileceğimize inanmalıyız. facialarıyla dolduran taunlar. Fakat büyük bir hakikat de şudur: En büyük şiir. Eğer “kader” varsa. Bu cinsten yüksek şiir.” Münakaşa edile edile. onun “lirik bir filozof” oluşu temin etmiştir. Sanatın hududu “Desinteressement hasbilik”tir. hep bu kanunlara vukuf sayesinde birbirini veli ediyorsa. Nasıl tarihi.” Doğru!. Demin ismini yâd ettiğimiz “Goethe”. Eserlerine . insana yeni bir duygu.

13 Kanun-i sani. “Hayat”ın ilk nüshasına yazdığımız bir makalemizde söylediğimiz gibi Acemleri taklit eden eski dîvân şairleri. Mademki Garplılaşıyoruz. Asrî Alman edebiyatının. “Rönesans” devrinde “Leonardo Da Vinci”ler.611 hâlâ hayran olduğumuz eski Yunan heykeltraşları (anatomi)yi gayet iyi biliyorlardı. nr.1. 1927. pek muvakkattir. Bütün Garp edebiyatları bir ananın. eski Arap ve Acem harsı kuvvetinde memleketimize yerleşemedi. 4. “Mişel Anes”ler birer allame idi. 5 . Türk şairleri için. kanaatimce iki membadan gıdalanacaktır: Biri millî memba ki bilhassa asrî Alman edebiyatı da böyle bir membadan ilham aldığı için kuvvetlenmiş ve kendi vatanının hudutlarından dışarı taşarak alemşümul tesirler yapmıştır. Şark felsefesini de lâyıkıyla hazmetmişlerdir. c. Hulâsa inkılâp devirlerinde yukarıda şerh-i izah ettiğimiz sebeplerle edebî hayat bir sükun devresi geçirir.” deriz. Büyük Türk inkılâbının edebiyatı. Hani meşhur bir sözümüz vardır! “Ne ekersen onu biçersin. yani Alman romantizminin membaı “Cermen” menkıbeleridir. bu anayı ve çocuklarını yakından tanımak mecburiyetindeyiz. Çünkü asrın irfanı. Membalardan ikincisi Garp şah eserleridir. Eski Yunan edebiyatının çocuklarıdır. Sanatkârların vazifesi. s. Türk menkıbelerinin ilham almak. Edebî bir zekayı öldüren muhakkak irfan kıtlığıdır. romancılarının hulâsa Avrupa ediplerinin huzuruna çıkacak adamlar yetiştiremedik. vecdli bir edebiyata menşe olmuştur. Şiir ve sanat tembel harici bir iş değildir. Bütün dünya edebiyatları birbiriyle alâkadardır. Bunun için aralarında Acem üstatları ayarında simalar vardı. Gençlerin vazifesi zekalarını beslemektir.3. Frenkleri taklide başlayalıdan beri Avrupa şairlerinin. o vecdli edebiyata hazırlanmaktır. Fakat bu. Ali Canip HAYAT.7. Her inkılâp. sade Şark edebiyatını değil. bunun için de bütün Türk mitolojisini ve halkiyatını tetebbu etmek bir vazifedir.

Almanya’da. Fakat pek ince. Biz bu makalemizle “sembolizm” in mahiyetini psikolojik bir noktadan izah etmek istiyoruz. Arkadaşları arasında o şairlerin ince ve mühim duygularını his ve temsil edenlere tesadüf edemedik. Ancak “ telkin” olunabilir. Çünkü matbuat alemimizde şimdiye kadar böyle bir izah tarzını görmedik. Belçika’da. pek lirik bir şiir nevini hatırlatır. Bu heyecanlar “tarif” ve “tasvir” edilemez. Onlar sadece Haşim Beyi taklit ettiler.612 “Edebî Meslekler”e Ait Tetkiklerden: SEMBOLİZM LE SYMBOLİSME On dokuzuncu asrın ikinci nısfının sonlarına doğru –İngiltere’de. ruhumuzdan. Her iki sanatın vazifesi eşya ile kendi ruhumuz arasındaki “ Les secretes affinites gizli sıhriyet”i ifade edebilmektir. Bu iki dünya arasındaki “gizli sıhriyet” ne eski “klasik” lerin “estetik” lerine esas olan “Idees fikirler”. yer. Fakat ruhta doğan heyecanların “vasıtasız tebliği” mümkün müdür? O halde ne yapmalı ! İşte mesele bu noktaya da dayanınca “sembolizm” nazariyatçıları demişlerdir ki mesela maviye mavi demek. “Teodol Ribo” gibi üstat ruhiyatçılar bu tarzın izahıyla dikkatlice meşgul olmuşlardır. gönülde yaşayan heyecanlardan ibarettir. Fransa’da. yahut da maviyi tarif etmek neye yarar. mademki şiir.. kırlar. ne “romantik” lerin heyecanlarına kalıp ithaz ettikleri “Images hayaller” ifade edebilir. Biri “monde phisique maddî dünya” ki karşımızda duruyor : Gök. “Sembolizm” in iddiası şudur . Hatta “realist” lerin –ve “realizm” in şiirde bir tecellisi demek olan “parnasyen” tarzının– tarif ve tasvir usulü de kâfi gelmez. Sembolistlerin kanaatine göre musiki ile şiir arasında hemen hemen fark yoktur. “klasisizm” gibi. Bizim edebiyatımızda “Fecr-i Atî” gençleri arasında “sembolizm”e en yakın numuneleri “Göl Saatleri” ve “Piyale” şairi Ahmet Haşim Bey vermiş ve hemen hemen onun şahsı ve eserlerine münhasır kalmıştır. Kainat iki alemden müteşekkildir. zengin bir devri ifade etmez. Zaten bediî temayülü pek hulyavî ve lirik olan Haşim Bey ilhamlarının örneklerini Fransız sembolistlerinden alıyordu. şümullü. “Maks Nordav” gibi filozof edipler. telâkki tarzlarına verilen bu unvan. ruhumuzun bin bir türlü tahassüslerinden ibarettir. deniz.. O rengin ruhta hasıl ettiği . “romantizm” gibi azametli. pek hulyavî.yetişen bir kısım şairlerin mesleklerine. Öteki “Monde Moral manevî dünya” ki benliğimizden. ağaçlar .

pencere camları. hiçbir pencere camıyla.. Mesela Tevfik Fikret merhum bu umumî ve alelade mana ile “sembolik” bazı şiirler yazmıştır: “Kahkaha-yı Yes” gibi . yahut tasvir etmeye çalışmakla şiir yazılmış olmaz. marazi bir hulya içinde pek nadide birçok müphem duyguların size telkin edildiğini anlarsınız. Yalnız okuduğunuz zaman tatlı. hiçbir gözle. birer timsalden ibarettir. Çünkü bunlardan hiçbiri unvanlardan gösterilen mevzuları tarif ve tayin etmez. Meçhul.. hayatî vaziyetine. timsal” lerle temin edilebilir. gözler. “Pencere Camlarında Akşam” diye on yedi.“Öksüzlüğüm” gibi. “Sembolizmi anlatmak için içlerinden yalnız bir adamı ve o bir adamın da birkaç şiirini hatırlamak kâfidir . birbirine girift birtakım rüya parçalarının. o pencere camları. Biri şiirlerin zahiren gösterdiği manzaralar. “Girit Facia” sıdır. gözlerinizle mi görüyorsunuz. pek farkına varmadığınız akislerini ruhunuzda canlanmış bulursunuz. o sükûtlar birer sembolden. . “Rübab-ı Şikeste” sahibi bu manzumelerinin her birinden iki mana kastetmiştir . terbiye ve tahsilimin derecesine göre sırf kendi ruhunda uyanan hususî duygularından ibarettir. Leylağın bizde uyandırdığı tahassüs telkin etmelidir. “Sükût” diye yirmi beş -hem de seri halinde.613 tesirleri göstermelidir. hatta “anlarsınız” demek bile doğru değildir: Anlar gibi olursunuz. öteki “Kahkaha-yı Yes”de “ Vatanperverâne Teşebbüsler”. kulaklarınızla mı işitiyorsunuz. o gözler. zarif. Bu tarzdaki yazıların Garp sembolizmi ile hiçbir alâkası yoktur. Çünkü hepsi birbirine pek benzerler.şiir yazmıştır. “Gözlerde Seyahat” diye yirmi. “Öksüzlüğüm”. hiçbir sükûtla meşgul etmiyor. Şair sizi muin hiçbir lambayla. sükût hangileridir? Bu sualinizin cevabı yoktur. İşte Garp’ın “sembolizm”i ! Her meşgul olduğu mevzu gibi “sembolizm” de pek aykırı bakan “Maks Nordov” ın biraz haklı olarak dediği gibi bu vuzûhtan azade hulyavî şiirlerin karşısında herkes bir şey anladım zanneder. Bahis bu noktayı bulunca bir ıstıtrat yapmak lüzumunu hissedemiyorum . Bu basit mevzular için yığın yığın yazılmış şiirlerde bahsedilen lambalar. Demek oluyor ki o lambalar. İşte mesleğin mefkûresine en çok yaklaşanlardan Belçikalı “Georgi Rodenbach” : “Lamba”lar diye on üç. Adını söylemekle. Bu da ancak “maddî dünya” ile “manevî dünya” arasındaki “correspandance mürâsele” ye delalet edecek yegane bir vasıta olan “ sembol symbol .. Leylak bir çiçektir. Onların delaletiyle hasta. “sembol” ün bu şairlerce kabul edilmiş hususî ve pek ince manasından büsbütün ayrı umumî ve alelade manası vardır. malihulyaî gönlünün elemlerini telkin ediyor. fakat anladığı yalnız kendi seciyesine.

“Sembolizm”. Nitekim “aksülamel” yine kendi içlerinden başladı. Bu “sembol”ler ara sıra “il” “elle” gibi zamirler de olabilir. yahut bir şehri gösteriyor. Parnasyenlerin “estetik”inde kelimecilik ve şekil mükemmeliyeti esastı. her noktadan mahdut bir edebî mektep içinde mahsup kalmaya müsait değildir. Belli değildir. şekil . O ( adam ).” fikridir. hangi devirde. sakin ve kimsesiz kırları. Yalnız hemen her “sembolist ” şair aynı şeyleri : Hüzünlü akşamları. Sembolizmin istihlaf ettiği “parnasyen” mesleği hususî bir manaya göre şiiri sanat haline sokmuştu. Beşerin bediî vicdanı. Nasıl istersen öyle dinle. Fakat bunlar hangi memlekette. usançları terennüm ettiği için bu marazîlik “aksülamel” den hali kalmamıştır. bitmez tükenmez sükûtu ve bunlar dolayısıyla meçhul kederleri. Fakat bu. Yarı yoldan ziyade mahe yakın. tamamı tamamına “mücerret” tir. bakın : Dalların zirvesindeyiz ancak. çünkü yukarıda izah ettiğimiz üzere bu mesleğe mensup şairlerin manzumelerinde heyecanlar bir zaman ve bir mekan içinde “tahayyüz” etmez. Yarı yoldan ziyade yerden uzak. Mesela Ahmet Haşim Beyin “Piyale” sinde tesadüf edilen .614 Muallim Ribo “sembolizm” i “Psychologine des sentiments Hislerin Ruhiyatı” unvanlı pek mühim bir eserinin “L’abstraktion des emotions Heyecanların Tecridi” bahsinde tetebbu etmiştir. Bakarsınız şair bir ormanı. Şiiri bu mesleğin “estetik” inden haberdar olanlar için yadırganacak bir şey değildir. o ( kadın ) kimdir? Bunu ne şair söyler ne siz tahmin edebilirsiniz. İçlerinde yetişen “Eredya” gibi üstatların manzumeleri mahir bir kuyumcu elinden çıkmış bir mücevher kadar parlak ve teraşideydi. iddiasında muvaffak olmuş ve gayesini bulmuş mudur ? Bu marazda söylenecek en munsifâne söz “Ribo” nun “Bulmamışsa da aramıştır. Klasiklerin mutaassıp kaidecilikleri nasıl pervasız bir “romantizm”in infilakına sebep olmuşsa. kimler tarafından yapılıyor. Nitekim aynı eserin mensur mukaddimesi de “sembolik” şiire müteallik ve münhasır olması haşiyetiyle pek doğrudur. abajurlu lambaları. hiçbir muin orman ve muin bir şehir değildir. romantiklerin coşkun. Sembolistler vakıa bunun aksine olarak kelimecilikten. Vakıa “sembolist ” bir şiirin içinde bazı hadiselerden bahsedilir. hudutsuz tahayyülleri nasıl itinakâr ve tasvirci bir “realism”i meydana çıkarmışsa “sembolizm”in de bütün şiir ihtiyacını tatmin edemeyeceğini derkardır. Sadece birer “sembol”den ibarettir. İşte bunun içindir ki “sembolist” lerin manzumeleri tatlı bir “ibhâm” çeşnisi verir.

” “Fernand Gray” uzun makalesinin sonunda her şairin hür ve serbest bütün ruhunu -yani sade hulyalarını değil.. Biz pek vecdli. “Stefan Mallarme” yüksek bir şair değildi. İşte bunu gören şairlerden “Fernand Gray” nam yirmi dört sene evvel “Figaro”da neşrettiği bir makaleyle. sanatkâr oldukları kadar. pek samimi. fikirleriyle ve duygularıyla .vatandaş. Bu mesleğin tarihçesine gelince: İngiltere’de on dokuzuncu asrın ikinci nısfında meydana çıkan “Prerapheliste Prerafaelist” unvanlı bediîyatçılar güzelliği hakikatin bariz ifadesinden kaçınmakla. Almanya’da da “La Musique Wagnerienne Wagner-kâri musiki” nin revaç buluşu sembolist mesleğinin teessüsüne mühim bir amel olmuştu.. [hulya için güzellik] iddiasına bulunan sembolist mektepten sonra [hayat için güzellik]i müdafaa eden mektebin teşkili zamanı gelmiştir . esas olarak kabul eden parnasyen mektebinden. fakat anlaşılır. pek geniş bir sanat. Biz bir şiir istiyoruz ki insanı anlatsın ve sade tahassüsleriyle değil. Karanlık bir sembol anahtarı olmayan güzel bir çekmecedir.fikirlerini. Düşünmediler ki bizi sanatkârın ruhunda alâkadar eden şey onun insan oluşudur. Fakat onlar da şiiri başka şekilde bir sanat haline koymuş oldular: meçhul. bütün samimiyetiyle terennüm etmesi iktiza ettiğini söyleyerek sözlerine “İnsan olalım!” diye nihayet veriyor... Şiir bu suretle hürriyetinden ve samimiyetinden kaybetmiş oluyordu. Otuz sene İngilizce hocalığıyla meşkul olmuş bir adamdı... münekkit. Onlar yalnız sanatkâr olmak istediler. ihtiraslarını. Fransa’da bu tarz muin bir meslek olmadan evvel yetişen “Alferd de Vigny” ve “Charles Baudelaire” gibi şairlerin manzumeleriyle beraber bilhassa “Stefan Mallarme”nin mülahaza ve iddiaları nevin “moda” hükmünü almasına bais oldu.. filozof. âşık. Çünkü şairle bizim aramızda yegâne müşterek mikyas insanlıktır. bir zamanlar kendisinin de mensup olduğu mektebe karşı şiddetli bir hücumda bulundu. Ve öyle oldular... Onların şiirlerini vücuda getiren kendi hususî hayatlarıydı. hulya ve ibham içinde aramakta bulmuşlardı. Her devrin bütün büyük şairleri. Dedi ki : “Parnasyenler gibi sembolistlerin de çok defa ihmal ettikleri şey “L’humatine insanlık” idi. Sembolistlerden çok evvel gelen “Alfred de Vigny” de sembol vardır.. [Güzellik için güzellik]. Bu sebeple İngiliz şairlerinin “Preraphelizm” den nasıl . aynı zamanda insandılar: Yani baba. duygularını. onu bir kelime hulâsa edebilir: İnsanî sanat ! . canlı bir sanat tasavvur ediyoruz. hatta vezin ve kâfiyenin mutat şartlarına riayet etmediler. oğul. fakat mutarrit ve elemli hulyalar sanatı . Biz sembolü kaldıramıyoruz. Fakat o vazıh olmalı.615 mükemmeliyetinden kaçındılar: Lisanî bünyenin icabına..

Yeni Fransız nesir onu “Prince des poetes” sultanü’ş şuara” itibar etti.616 müteessir olduklarını biliyordu. Hep plastik. İşte “Mallerme” tenkidi muhazalarıyla yeni başlayacak sembolik nevin inkişafını propaganda etmiş oldu. Bu mükemmel fakat kendi salikasından başka bir şey tanımayan serseri şair beşeriyete hulya ile. şahsiyetin mezarıdır. İşte Fransız sembolistleri bu şiirlerden çok şey aldılar. yeni idealler. ne kadar cazip olursa olsun bir mektebe bağlı kalmak. Yine o seneler zarfında “Paul Verlaine” parnasyenlerin arasından sıyrılmış. Fakat sözün doğrusu “Pelisye”nin dediği gibi o ne prenstir. Hulusa sembolistlerin ince. pek heyecanlı şiirler yazmaya başlamıştı. c. O zaman Fransız şiirine “parnasyen” tarzı hakimdi. hulyavî şairler olduğuna şüphe yoktur. ruhun bin bir fani samimiyetini terennüm eden pek derunî şiirler bırakmıştır. Hele insanlığın koskoca ve pek muharrip bir harpten birçok zelzelelerle. ne bir mesleğin reisidir. bilhassa marazî bir tarzın muhayyileleri ve zevkleri tatmin edebilmesine imkan yoktur. zarif. nr. müphem. adalî manzumeler yazılıyordu. Çünkü “sanatta mektep”.9. 4 . ruhî hayatımız mütevali bir “amel”ve “aksülamel” den ibarettir. esrar ile dolu.1. s. pek emsalsiz. Fakat “Sembolizm” şiir için yegâne bir tarz ve bir mektep olamaz. Esasen ne kadar dilfirîp. Ali Cazip HAYAT. 27 Kanun-i sani. yeni kıymetler yaratmak için bocaladığı bir zamanda narin.3. Beşeriyet zaman zaman her şeyden hoşlanıyor ve her şeyden bıkıyor. 1927. şiir ve sanat aleminde pek tehlikelidir. Hulâsa o bir “The oricien nazariyatçı” saffetiyle –kendi pek liyakatli bir şair olduğu halde– liyakatli şairleri yetiştirmiş oldu. buhranlarla çıktığı. rüyalı.

Biz bu makalemizde o sistemi izaha çalışacağız. Bu itibarla ben bu milletin muteber bir ansiklopedisinden şu mülahazanın naklini pek faydalı görüyorum: Bir muharrire veya bir esere klasik demek için iki esaslı şartın o muharrir veya eserde tahakkuk etmiş olması lâzımdır: (1) Şu veya bu hususta “autorite sulta”ya malik olabilmesi (2) Üslup ve temin ettiği zevk itibariyle kendi nevinde bir model sayılabilmesi… Bir lisana. “Souverainete du gout zevkin amiriyeti” ni tanımak Fransız bediiyatçılarına göre klasisizmin bir fârikasıdır. Yine onlara göre “klasik edebiyat” milletlerin kemal devri edebiyatıdır.bilerek veya bilmeyerek.Fransızlardır. fakat “klasik” tabiri üzerinde biraz tevakkuf etmeyi. Naci merhum: Bir sanihanın olması hakkıyla mübeccel Olmayla olur sebk ü modası mükemmel Demekle . bir edebiyat veya sanat devrine o zaman klasik denilebilir ki büyük bir zevk ve sıhhat. “klasik tetkikat”. Fransız münekkitlerinin kanaatine göre bir esere yalnız kuvvetli bir manayı ihtiva ettiği için “klasik” denemez.617 “Edebî Mesleklere” Ait Tetkiklerden: KLASİSİZM LE CLASSİCİSME “Klasisizm” on yedinci asırda Avrupa’da ve bilhassa pek zengin olarak Fransa’da teessüs ve inkişaf eden bir edebiyat sistemine verilen unvandır. bir “Perfection mükemmeliyet” göstermiş. “Classe” sınıf manasına geldiği için “mektep”le alâkadar şeylere -bugün bile. “Yunanca ve Latince klasik lisanlardır” gibi… “klasik tarzın en salahiyetli sahibi -biraz aşağıda izah edeceğimiz üzere. O eserin bilhassa ifade itibariyle kuvvetli olması pek lâzımdır.bu nam verilir: “Klasik kitaplar. “muvazene”yi kastediyorlar. Şekil ve esas arasında muvazene: İşte klasisizmin aradığı güzellik!. kelimenin şümul ve mahiyetini tasrih eylemeyi pek lâzım sayıyorum.bu fikri büyük bir vuzûhla anlatmıştır. mensup olduğu asırda sayısız numuneler vermiş olsun. İşte kelime bütün bu delaletlerinden de müteessir olarak hassaten on yedinci asırda eski Yunan ve Latin edebiyatlarını taklit ederek meydana çıkan edebiyata mümeyyiz vasf oldu. bir sanata.. Onlar “zevkin amiriyeti” demekle “muhayyile”nin faaliyetini “akl”ın hüküm ve nüfuzuna tevdi etmekten mütevellit. Teşekkül veya . Eskiden “klasik” demekle “birinci derecedeki muharrirler”i kastederlerdi.

“Kurûn-ı vustâ”da zeka esir ve mahbustur: Maddî ve manevî dünyada ne varsa bila-istisna hepsi “din”in mutaassıp kaidelerine uymak. yüksek zeka ve irfan sahipleri meydana çıkarmıştır. Mevzu mistik olsa bile lisan ve sanat itibariyle bu. Şair “Homer” ile filozof “Eflatun”un eserleri Petrarca’a Yunanca öğrenmek mecburiyetini ilham etti. okumaya mecbur etti. “Rönesans”ın ilk ışıkları İtalya ufuklarında göründü. Fakat klasik edebiyata hasr ve tahsis edilmesi itibariyle dikkate şayandır. uyamazsa ortaya çıkamamak mecburiyetinde idi.618 inhitat asırlarında bu muvazeneye ve bu muvazenenin temin ettiği mükemmeliyete tesadüf edilemez… Şu mülahazanın umumî ve şâmil sözlerden olduğuna şüphe yoktur. bir muvazene müşahede edilir. Meselenin kelime üzerinde evvela böyle bir taslağını yaptıktan sonra (Klasik devir) in inkişafına sebep olan en mühim ameli anlatabiliriz. O da “Petrarca” gibi eski Latin ve Yunan edebiyatlarına meftun kaldı. Daha on üçüncü asırda şair “Dante Alighieri” (1265-1321) halkın konuştuğu lisana kıymet vermiş. Müverrih “Michelle”nin “Rönesans dünyayı yeniden keşfetti: Onun sayesinde insaniyet adalete ve akla istinat edebildi. “Rönesans” ile beşeriyet işte bundan kurtuldu. “İlyada” ve “Odise” kendisine hırz-i can olmuştu.. Aynı devirde bir de “Boccacio” (1313-1375) yetişmişti. Rönesans tarihinde öyle bir merhaledir ki onu halk kitlesi değil.. .” deyişi bunun içindir. Bu ihtiyaç on dördüncü asrın ortalarına doğru ve bugünkü hür medeniyeti yaratan mesut bir inkılabı doğurdu: Rönesans!. meşhur “Divin Comedie” sini İtalyancayla yazmıştır. Bu itibarla coşkunluk ve heyecan görülmez. Dante. fakat “kurun-ı evveli”deki Latin muharrirlerine meftuniyeti onu daha eski zamanlara sürükledi: Yunan üstatlarının yazılarını toplamaya. Nasıl karanlıkta kalan bir adam aydınlık ihtiyacını şiddetle duyarsa insaniyet de “kurûn-ı vustâ”nın zulmetinde asırlarca bunaldıktan sonra böyle bir nur ihtiyacını hissetti. Birçok eserlerini Latince yazdı. İlim ve edebiyata kilise Latincesi hakimdi. yeni bir şeydi. bilakis bir durgunluk. Frenk edebiyatçıları bütün bu sebeplere binaen der ki klasik eserlere “ölmez” namını veriyorlar. Hulâsa ölçülü ve tartılı söz söylemek bu mektebe mensup muharririn birinci vazifesidir. Müteakiben yetişen “Petrarca” (13011374) da yeni başlayacak bir hayatın ilk zamanlarında görüldüğü üzere biraz bocaladı. zamanındaki bütün ilimleri tahsil etmiş ve istidadını irfanıyla kuvvetlendirerek muvaffak olmuş bir dahidir.

Meftun kaldı. Filvaki on beşinci asırda halk diliyle yazı yazılıyor değildi. Bu çığırın ilk merkezi “Florans” şehriydi. Muhteşem saraylarının duvarları üstat ressamların tablolarıyla. “Bude”nin bilhassa telifatı ve şakirdi “Danes Dones” in dersleri. Istıraden kaydedelim ki on beşinci asırda İtalya esasen pek dün bir derecede değildi. başta “Ronsar” (1564-1585) olmak üzere bütün “Pleiade Hleyad” ediplerini meydana . Fransa’da… umumî bir cereyan halini aldı. bahçeleri nefis mermer heykellerle müzeyyendi. bir taraftan da birçok İtalyanlar Yunanca öğrenmek için İstanbul’a geliyorlardı. Hükümdar nezdinde de itibar kazanarak “Kolej De France” ın teessüsüne hizmet etti. verdiği bediî terbiye ile imtizac ederek asrın sonuna doğru kilise lisanını inhisafa uğrattı. İtalyan prensleri sanatkârların. Evvela Florans’ta sonra Milano’da.619 Kadim Latin ve Yunan eserleri “Pajienne müşrikane idi. Hele Fransa’da “Kolej De France”ın tesisi (1540) hümanizmin kuvvetlenmesine ve binnetice asrî Fransız edebiyatının meydana çıkmasına sebep oldu. (Homer)i aslından okudu. Paris’te bulundu. halkın konuştuğu lisanla kuvvetli edebî eserler yazılmaya başladı.İşte Petrarca’ı. Unutmamalı ki o esnada Guttenberg’in (1400-1468) matbaacılığı icat etmesi kadim şah eserlerin her tarafa intişarını temin eden mesut bir tesadüf olmuştur. Daha sonra Roma’da. Bu hareket bütün Avrupa’ya sirayet etti: Felemenk’te. Almanya’da. İşte bu adam “Hümanizm” mesleğinin teessüs ve inkişafına pek çok hizmet etmiştir. Filolog “Bude Bude” (1467-1540) kendisine iltica eden İstanbul kaçkını Berrom’dan Yunanca öğrenmeye başladı. Hepsi zengin bir asatirden ilham alıyor. Boccacio’yu bu servet ve hürriyet teshir etmişti. Pavi’de Venedik’te Yunanca muallimliği etti. O aralık Fransa’ya gelen Bizanslı alim “Lascaris Laskaris” (1445-1545) ten sonra ders aldı ve asrının mükemmel bir “Yunaniyat” çısı oldu. Fakat Latince pek revaçtaydı. muharrirlerin hamisiydi. Bu adamların temayülleri “Humanisme” denilen çığırın açılmasına sebep oldu. Bundan dolayı bilhassa İtalya’ya geldi. Hayalin serbest unsurlarıyla gıdalanıyorlardı. “Kurûn-ı vustâ” edebiyatlarındaki sırf dinî tahassüsler dar ve mutaassıp zihniyet onlarda yoktur. İstanbul’un bizim tarafımızdan zaptı (hümanizm) cereyanını şiddetlendirdi: Birçok Bizanslı alimler hep İtalya’ya geçtiler. Eski Yunan şah eserleri İtalya’ya gidiyor. Kadim Yunan şah eserlerinin yavaş yavaş kafalarda uyandırdığı serbestî temayülleri. Bizans İmparatoru “paleolog” tarafından Türklere karşı muavenet temini için İstanbul’dan Avrupa’ya gönderilen Yunan alimi “Manuel Krizularos” (1355-1415) Rumlarla Latinlerin ithadı tarafları idi. Fransa için “Homer” ve alelumum Yunan şah eserleri meçhuldü.

Yunan esatirinde ise (Atlas) ın yedi kızına verilen unvandır. müvellit lafzlarda.aynı noktaya temas edeceğiz. Bunlar yedi kişiydiler. “Ronsar” bütün eski edebî nevleri ihya ederek Fransa’da yeni bir şiir ve edebiyat vücuda getirmek istiyordu. kadim Yunan şah eserlerini tanıyan şairleri de tenkit ediyor. Hulâsa “Du Bellay” Rönesansın emrettiği yeni yeni edebiyatın programını çizdi. “Ronsar” da aynı programı -bütün edebî nevlere misaller vererek. Yalnız “trajedi” ve “komedi” nevlerine ait numuneleri şakirtlerinden “Judel” (1542-1574)e bırakmış oldu. Fransız edebiyatını o kaynaktan fışkıran nur ve insaniyet şarabıyla kandırmak icap ettiğini ileri sürüyordu. (1) “Pleyad şairleri”nin gayeleri Fransızcanın ibtikariliğini ve istiklâlini temin etmekti. şiir ve sanatın kaynağına gitmek. Dostu ve fikir yoldaşı “Du Bellay Du Beley” bin beş yüz kırk dokuzda La Defence et illustration de La Langue Française’i neşretti. istiarelerde ifraza düşmüşler. Gerek eski ve muasır ecnebî lisanlarıyla köylü lehçelerinden kelimeler istiare ederek. muharrirleri muhafaza ediyordu. Ronsar’ın halefleri ecnebî kelimeleri çokça kullanmışlar.620 çıkarmış. Fransızcanın safiyetini bu itibarla bozmuşlardır ki bütün bu pürüzleri de müteakiben yetişen “Malerb” (1555-1628) temizleyerek meydana mükemmel bir edebî Fransızcanın çıkmasını temin etmiştir. 1 . “Du Bellay” ana dilini ihmal ederek kötü Latince ile yazı yazan alimleri. Bu itibarla “Du Bellay” güzelliğin canlı membalarını. hatta bizzat ispat etmişti. “Klasik” zihniyetin nazariyatçısı olan “Bovalo” (1636-1715) şiirde iki şeyin hükümran Kelimenin Türkçesi “Ülker”. Fransızcanın fakir bir lisan olduğunu kabul. Fakat kaniydi ki ana dili zenginleşmeye kuvvetlenmeye pek müsait ve müstaittir. İşte bu türlü hazırlıklardan sonra on yedinci asrın “klasik devri” inkişaf etti. Arapçası “Serya” Acemcesi “Pervin”dir. yeni zihniyete zıt skolastik edebiyata muhalefet. Kitapta Ronsar tarafından telkin edilmiş iki esasî fikir müdafaa ediliyordu: Fransız lisanına muhabbet. yani “Kolej De France”ın teessüsüyle klasik Fransız edebiyatı doğmuş oldu.tatbik etti. Burada dikkat edilecek en mühim şey: klasik edebiyatın ana diline hürmet ve muhabbetle başladığı noktasıdır. Gruplarına yukarıda da işaret ettiğimiz üzre –“Pleyad” denildi. Şiirin hududunu genişletmek için kadim edebiyatlarda görülen bütün nevlerin hiç çekinmeksizin iktibas ve tatbiki lâzımdı. Biraz sonra -bize telâkki cihetiyle. gerek unutulan eski Fransızca lafzları ihya ederek bunu temin etmek mümkündür. “Ronsar”ın etrafında “Du Bellay” de dâhil olduğu halde genç şairler toplandı. Hele eski Yunan asatırından istifade edilmeye başlanınca millî lisanın şerefi büsbütün artacaktı. oraya.

Yabancı yazılardan nefret eden Bovalo değerli muharrirlerin ve hassaten şair “Racine”in sadık bir müdafakarıydı. Yalnız nakil ve hikâye edilir. Kendisinden sonra gelenler hep onun fikirlerini kabul mecburiyetinde kaldılar. Yunanlılar. Korkunç. Bovalo’nun fikrince bir şairin kendi kalemi hakkında bilerek şiddetli davranması lâzımdı. komediler yazmayı tecrübe etmişlerdi. bu suretle biraz sonra meydana çıkarak “tam klasik trajedi”nin ilk mükemmel numunelerini verecek olan “Corneille”e gideceği yolu göstermiş oldu. On altıncı asır trajedisi uzun “irade tirad”lardan. hikmetlerle. Zaten ne sahneleri. Elbise itinası da yoktu. İşte bu Valo’nun mutaassıbâne müdafaa ettiği “üç vahdet”in esası budur. seyircinin alâkası tek bir vak’a üzerine celp edilir. Malûmatlı bir münekkitti.On dördüncü Loui devrinin kıyafetiyle sahneye çıkarlardı. Sanat noktasından bunlar iyi eserler değildi. Vak’alar seyircilerin gözleri önünde gösterilmez. “Action fiil ve hareket” pek fakirdi. Bu da yalnız bir yerde cereyan eder. Bu şahıslar “kurun-ı evveli”nin kralları. “Pleyad” şairleri kadim şah eserler tarzında trajediler. “Leb on sens zevk-i selim”. Bu asrın sonlarına doğru Fransa’da “seyyar komediciler” peyda olmuştu. Komedi ise “Judel”le arkadaşlarının gayretlerine rağmen eski Yunan ve Latin şah eserlerinden ziyade “kurûn-ı vustâ” mahsullerinden müteessir olmakta devam ediyordu. “Corneille” trajedisinin “estetik”i “vazifenin kutsiyeti” esasına müsteneddir: ahlakî . Sahnede geçen zaman yalnız birkaç saatlik bir şeydir. “Klasik trajedi”nin ilk muvaffak muharriri “Corneille” (1606-1684) dir. ne aktörleri. muharripleridir.Bundan dolayıdır ki “diyalog”lar trajedilerde mühim bir mevki tutar. ne seyircileri vardı. Bu fakir dekorda zaten “mahallî renk”e ehemmiyet verilmezdi. darb-ı mesellerle süslenmiş monologlardan müteşekkildi. Bu nevde yegâne ehemmiyet verilen şey “üslûp”tu. prensleri. Müteakiben yetişenler ve bilhassa “Mere” Yunan filozofu Aristo’ya isnat olunan kaideleri tatbik etti. Çoğu trajediydi. Trajedi şahısları -Romalılar. “Hardi” bunlardan bir grupe oynatmak üzere birçok piyesler kaleme aldı. felaketli vak’aları sahnede göstermekten çekinmedi. Tam klasik trajedide “fiil ve hareketin en çoğu şahısların ruhlarında cereyan eder.621 olmasını istiyordu: “La raison akıl”. sonra bir “kolej” in salonunda oynandı. “Judel’in ilk Fransızca trajedisi “Fleavpatra” ve ilk komedisi “Ujen” evvela “Otel Durens”te. kraliçeleri. Beş perdelik bir trajedide de sahnenin değişmemesi “dekor”un fakrını intaç etmiştir. Sanatın mutlak kaideleri vardı ve sanatkâr olmak için “muhayyile”den ziyade “say” elzemdi. Rolleri mekteplilerle amatörler ifa etti. fakat bu ilk eserler alelade tercüme ve adaptasyonlardan ibaret kaldı.

nâdir. pek kuvvetli. Moliere’dir. Corneille’de hikmetler. Klasik komedi “Moliere” (1622-1674) in şahsında kemalini buldu. elemli duyguların. (Horas)da iki oğlunun katledildiğini duyan ihtiyar Romalı. Racine’de zevk ve duygular… Corneille çok ahlakî. acayip. Fakat sırf seyircileri eğlendirmek için de eserler yazmıştır. Corneille insanları “olmaları lâzım” geldiği gibi tersim eder. İkincide herkesin gönlünde yaşayan hatta bizzat duyulan şeylere tesadüf edilir. dokunur. Bu fikirden ve “asalet ve ulviyet” mevzularından ayrılmayan muin klasik kaidelerden kurtulmuş yegane şair. Moliere komedisinin gayesi kepazelikleri teşhir ve insanları terbiye etmektir. Racine Yunanlılardan iktibas etti. hatta taklidi icap eden hasletler vardır. hayrete düşürür. Corneille insanı yükseltir. Çünkü yaşadığı devrin hayatını eserlerinde derin hatlarıyla tecelli ettirmiştir. gönüllere nüfuz eder. Racine çok tabiîdir. gebermediği için gazaba gelir… Corneille’in trajedilerinde şahıslar fikirlerini pek hatibâne. Racine bizimkilere tab olur. (Sid)de Rodrik. pek parlak ifade ederler. “Buvalo”nun muasırlarına icbar ve telkin ettiği “aklın her şeye faikıyeti” fikri asrın ve müteakip yeni felsefenin en büyük siması “Dekart”ın nokta-i nazarından ibaretti. Moliere . ihtiraslarla. Yunan edebiyatını en iyi tetebbu edenlerden Muallim Kuruvaz: [“Sofokl” takdir ve hayretin “Uripidir” hararettir. hatta kalbin en samimi temayülleriyle uğraşır ve galiba çalar. En mühim rolü kadınlar ifa eder. Racine zevklendirir. yine Kruvaze’nin dediği gibi. onların matemini tutmaz da üçüncü oğlunun düşman önünden kaçtığı. Fransız trajedisinin en mükemmel numunelerini Racine (1639-1699) vermiştir. Bu klasik dahiye hakiki manasıyla “realist bir sanatkâr” demekten çekinmemeliyiz. Corneille mevzularını Roma tarihinden alıyordu. tecavüze uğrayan babasının intikamını almak için nişanlısı (Şimen)in babasını öldürür. Bunun sebebi şudur ki Corneille. trajedilerinde asalet ve ahlakîyete pek ehemmiyet veren Yunan şairi “Sofokl”u üstat tanımıştı… Racine ise beşeri ihtirasları tasvir eden “Uripid”i taklit ediyordu. kaideler. terbiye eder. akideler göze çarpar. hulâsa beşeri ıztırapların şairleridir] der ki bu hükmü hiçbir kelimesini değiştirmeksizin iki Fransız klasiğine de tatbik edebiliriz. Meşhur Labroyer “Seciyeler” unvanlı eserinde bu iki klasik üstat hakkında bir mukayese yapar. Vakalarda aşk ve ihtiras galip gösterir.622 fazilet. Ve bilhassa der ki: “Corneille bizi kendi fikirlerine münkad eder. istediği yere sürükler. tahrik eder. Birincide takdir olunan. Racine oldukları gibi.

skolastik kafa taşımaktan ayrılmamıştır. “Klasik edebiyat” Fransızların millî malıdır. Dîvân edebiyatı İslamî bir edebiyattır.623 kendi başına bir dünyadır. Ayrılmasına esasen imkan mutasavvur değildir.3. 24 Şubat. Ancak unutulmamalıdır ki Fuzûlî’de. edebiyatı zaafa düşürmüştür. Fakat bunu şerh ve izah etmek şu makalenin vazifesi değildir. s. Ve bu iki büyük şair muasırlarınca ancak “Dîvân edebiyatı” estetiği dâhilinde maharet gösterdikleri için rağbet bulmuşlardır. Nitekim ona aksülamel olan “romantizm” de Alman ve İngiliz mahsulüdür. 1) 2) 3) Klasik edebiyat. Bu edebiyat bilhassa lisan itibariyle kâmilen (skolastik) yani “medresevî”dir. tecritçi bir Klasik edebiyat. c. Kuvvetini -hatta Racine’de bile. ancak İran edebiyatını model olarak kabul ettiği ve muin kaidelere tab bulunduğu için ara sıra (klasik edebiyat) denilmektedir. Sadede gelelim: Bütün yukarı ki izahattan sonra “klasisizm”e tahlili bir nazar atfedebiliriz. Ali Canip HAYAT. Bu edebiyat “estetik” ini eski Yunan şah eserlerinden iktibas etmiştir. şümulü düşünülecek olursa onun “Garp klasisizmi) ile hiçbir müşabeheti yoktur. mutlak surette “Rönesans”ın bir mevlüdüdür. Fransa’ya ancak bir mektep ve bir taklit olarak girdi. 1927. çünkü bu tarzın en mükemmel numunelerini o edebiyat vermiştir. Yoksa şu uzunca makalemizle şerh ve izah ettiğimiz üzere (klasik tarz)ın menşei.13. Zaten zihniyet itibariyle de öyledir. Klasisizmi izah ederken Fransız edebiyatından ayrılmadık. Almanya’da “mektebi klasiszm”. 2 .1. Kurûn-ı vustânın “skolastik” zihniyetine aksülamel olan klasik edebiyat “Rönenasns” ın bütün mahsulleri gibi hat-ı zatında (lâyık) tır.2 kendilerini klasik edebiyatların sayesinde evvela lisanlarında bulmuşlardır. İngiltere’de. Buraya son bir istitrat olarak kaydedelim ki bizim “Dîvân edebiyatı”na. çünkü hiçbir dîvân şairi -velev ki dünyevi duyguları terennüm etmiş olsun. Hatta bu nokta onun en bariz bir “ alamet-i farika” sıdır. “Klasik devir” lisan için “mükemmeliyet” devridir. zekadan alır. 4) 5) Klasik edebiyat. mahiyeti. sistemi itibariyle asla lirik değildir. milletin konuştuğu lisana kıymet vermiştir ve milletler edebiyattır. 5 Bizim Dîvân edebiyatı da bu noktadan aynı mahiyettedir. Zihni.gönlünden değil. 4. nr. Türk milleti o edebiyatın devam ettiği asırlar zarfında tamamen “kurûn-ı vustâ” hayatı yaşıyordu. Dîvân edebiyatı sisteminin lirik olmayışı mesela Fuzûlî veya Nedim’in lirik olmamalarına mani değildir. Binaenaleyh “lirik” değildir. Bunu ayrı bir makaleyle izaha çalışacağız. Nedim’de bile “zeka” ve “zihin”in rolü barizdir.

"Nedîm"in hayatına ve eserlerine dâir son günlerde çıkan bir küçük risâleyi lütfen göndermişsiniz." Mütâlaası yürütülüyor. Riyâset eden zât yakın bir arkadaşımdır. Eğer olsaydı -dokuz buçuk sahifelik minimini bir risâlede bileüzerine kendi ismi geçirilen bir eserde tarihî hakikate bu kadar aykırı düşen şeyleri neşrettirmezdî Bakınız bunlardan birkaçını kaydedivereyim. "Milli . Mütâlaamı soruyorsunuz. 1-Nedîm için "nerede medfûn olduğu malûm değildir" deniyor ve ilâveten "fi'lhakika Üsküdar'da Karacaahmet Mezarlığı'nda Tunusbağı civârında yine 1143/1730'da vefât etmiş Nedîm Ahmed Efendi isminde bir zâtın mezartaşı el'ân mevcûd ise de bunun aynı tarihte vefât eden yine o isimde diğer bir müderrise ait olması ihtimâli daha kuvvetlidir. Çünkü o devirde kendisinden başka "Müderris Nedîm Ahmed Efendi" yoktur. "Müverrih İsmet Efendi" namında bir zât bundan otuz sene kadar evvel "Şeyhî Zeyli" unvanıyla bir eser kaleme almıştır. ciddi bir zât olduğuna kâilim. Bu itibarla diyorum ki halka ve gençliğe büyük bir Türk şâiri hakkında baştan başa hatalı malûmat verecek böyle bir yazıdan haberi yoktur.624 Edebî Meselelere Dâir: EDEBİYAT MERAKLISI BİR GENCE MEKTUP Şâir Nedîm Hakkında Azizim. Sâniyen: Şâirin ölümü münasebetiyle muâsırlarından biri: Rahm itmedi kimesne anın âh ü zârına Âhir götürdi anı da miskîn mezârına diyerek Üsküdar'da medfûn olduğuna işaret etmiştir. Bir buçuk sene evvel Tarih Encümeni Mecmûası'nın o eserden bazı parçalar neşretmeğe başlaması üzerine. Bunda Damat İbrahim Paşa devri ulemâsından iki "Ahmed Nedîm" Efendi olduğunu iddia etmiştir. Halbuki Karacaahmet'teki mezar muhakkak şâir Nedîm'indir. Tanınmış bir zâtın riyâseti altında "güzide bir hey'et-i ilmiyye tarafından" vücûda getirildiği ilân edilen serî içinde bu kadar yanlış bir şeyin nasıl çıkabildiğine hayret ettim. Kendisinin ilme hürmetkâr. Hattâ bu serîye dahil olmak üzere bendenizden de birkaç şey istemişti. Şöyle ki evvelâ bütün ulemâ silsilesini hareketlerine göre muntazaman tesbit eden "Vekâyiü’l-Fuzalâ" adlı gayri matbû muazzam eserin üçüncü cildi bu babda kat'i ve bütün şüpheleri reddedecek mükemmel bir vesikadır.

Bu risâlenin birçok satırları gibi bu cümle de vaktiyle bir zâtın Nedîm hakkında yazdığı yanlış bir mütâlaanâmeden alınmıştır. Muâsırînin: Rahm itmedi kimesne anın âh ü zârına deyişine bakılırsa tezkire sahibi "Râmiz Efendi"nin "illet-i vâhime" tâbir ettiği hastalığın şöyle böyle bir cinnet olduğu anlaşılır. İsmet Efendinin iddiaları tamamen vâhîdir. 5-"Şahsî hayatı itibariyle Nedîm sanki ezmine-i kable't-tarihiyyede yaşamış bir zâta benzer. Nitekim "Hayat"ta Çelebi-zâde Âsım." diye yine vaktiyle diğer bir zâtın söylediği söz tekrar ediliyor. Hâdisenin etraflıca bir tarihçesi olan gayr-i matbû Abdi Vekâyinâmesi. hattâ Damat İbrahim Paşa mensûblarından birçok değerli adamlar tekrar memuriyetlere geçirilmiştir. 4. Şâirin muâsırları tarafından kaleme alınan vesikalarla taban tabana zıttır. Bu itibarla Nedîm hakkındaki malûmatımız elbette noksandır. itfâsını "Hayat"ta yazacağım. hattâ meşhûr ve matbû "Subhi Tarihi" gözden geçirilecek olursa bu iddianın da doğru olmadığı anlaşılır. 2-"Nedîm"in 1143/1730 ihtilâli esnasında o devrin başlıca münevver ve ma'rûf zevâtı arasında öldürülerek terk-i hayat" ettiğinden bahsediliyor. Vâkıa büyük bir şâirin hayatı en hurde taraflarına kadar bilinmelidir. Türkiyât Mecmûası'nın birinci nüshasında münderiç "Nedîm'in Hayatı" unvanlı uzunca bir tetkiknâmede birçok mülâhazalar gibi bunun da doğru bir söz olmadığını anlatmıştık. zuhûrunu.625 Mecmûa"nın 53. garazkâr bir adam olduğu ise tarihlerde mukayyeddir. Halbuki Sâlim'in eserine zeyl olmak üzere kaleme alınan "Râmiz Tezkiresi" bu babda sarîh malûmat vermektedir. âsîler tamamen tepelenmiş. numarasında bu meseleye dâir ufak fakat etraflıca bir tenkidnâme çıkmıştı. asla "kable't-tarih" bir devirde . Şehit Ali Paşa'nın arasıra gösterdiği semâhata rağmen nasıl aksi. Nahifî gibi şâirlere tahsis ettiğimiz makalelerde Ali Paşa'nın elinden bu adamların çektiklerini bilvesile yazmıştık. Lütfen okursanız hakikati anlarsınız. Fakat şâir. İhtilâl olunca "Nedîm" heyecana düşmüş. Nedîm ancak Damat İbrahim Paşa'nın sadâretinden sonra "Oh!" diyebilmiştir. devamını. Halbuki –rebîulevvelin on beşinde başlayan isyân cümâziyelâhireden evvel bitmiş. 3-"Ali Paşa'nın Varadin'deki şehâdeti Nedîm'i kadir bilir bir hâmîden mahrum bırakmıştı" deniyor.1143/1730 ihtilâli bu risâlede "softa gürûhu"nun îkâ'kerdesi olarak gösteriliyor. "Varadin" felâketi halka keder verdiği halde Ali Paşa'nın şehâdeti herkesi sevindirmiştir. dûçâr olduğu "illet-i vâhime"den kurtulamayarak 1143/1730 Cemâziyelâhiresi'nde vefât etmiştir. Pek yakında bu mühim ihtilâlin sebeplerini. İstanbul'da tabiî hayat ve huzûr başlamış.

Muhtelif vesikalar ve delâletlerle anlıyoruz ki Nedîm. Neylî. Mehmed Efendi.626 yaşamış bir zâta -mahlûka dense daha münasip olmaz mı idi?.benzemez. Ebe-zâde Abdullah Efendi'nin meşihâti esnasındaki bir imtihanda pek parlak cevaplar vermiş "medrese-i hâric"le müderris olmak hakkını kazanmıştır. sadrâzamla. Fakat Mustafa Efendi tarihte pek fena bir nâm bıraktığı için şâirden bahseden tarihler. vakûr bir adammış. matbuât sahasına çıktıktan sonra kaleme alınan mezkûr risâlede görülen yanlışlar. Nedîm'in maskat-ı re'si İstanbul'dur. "Sekban Ali" medreselerindedir. Son müderrislikleri "Sa'dî Efendi". hatta pek seviştiği İzzet Ali Paşa'yı tam bir mukallid yapmıştır. zarîf fakat haysiyetine itinâlı. Mustafa Efendi sudûrdan "Çeşmî Mehmed Efendi"nin kızını almış. Nedîm de fırsat buldukça yalnız ana tarafından atalarını yâd etmiştir. En mûteber vesikalara istinâden etraflıca tercüme-i hâlini "Türkiyât"a yazdığım bu değerli adamın hayatından bilvesile burada icmâlen bahsedeyim! Nedîm'in babası Anadolu'da kadılıkla dolaşan Mehmed Efendi nâmında bir zâttır. yazan zâtın kasdî gaflet ve ihmâlden . ekserîsinin üslûblarına tesir etmiş. bilhassa Farisî lisânını pek iyi öğrenmiştir. Nedîm yazın lale çerağanlarında. Babasının babası Sultan İbrahim devri kazaskerlerinden meşhûr Merzifonlu "Mülakkab Mustafa bin Muslihiddin Efendi"dir. şûh. hatta padişahla beraber safâlar sürmüştür. Bütün bu hakikatler meydana konduktan. Ölmeden bir sene evvel "medâris-i sahn-ı semân"ın biriyle tevkîr olundu. Arapçayı. Nedîm doğmuştur. Seyyid Vehbî. Çelebi-zâde Âsım. Fakat Damat İbrahim Paşa sadrâzam oluncaya kadar zarûret çektiği muhakkaktır. Kâmî. ulemâ-zâde olduğu için küçük yaşında "mülâzım" olmuştur. İyi bir tahsil görmüş. Kelîm. Âtıf misillü tanınmış şâirleri kendisine nazîre söylemek. Paşa kendisini pek sevmiş. Kara Çelebi-zâde Abdülaziz Efendi ailesine mensup "Saliha Hatun"u tezevvüc etmiş. tahmîs yazmak mecbûriyetinde bırakmış. hususî kütüphanesine memur etmiş. ondan "Mehmed Efendi" dünyaya gelmiştir. her sene ramazanda takrîr edilen tefsîr derslerinde "kârî"lik vazifesini vermiş. tezkireler Nedîm'i incitmemek için bu unvanı kullanmaktadırlar. Nedîm'e büyük babasına izâfeten "mülakkab-zâde" bile denildiğini muasırlarından meşhûr bir zâtın hatt-ı destiyle yazılmış bir fihristinden istidlâl ediyoruz. "Nedîm" müstesna şiirleriyle genç yaşta başında "Sâbit" gibi bir üstât olmak üzere bütün muâsırlarının nazar-ı dikkatini celbetmiş. bazan da eskilerine takdim edilmek suretiyle müderrislik silkinde hareket ve terakki ettirmiştir. kışın helva sohbetlerinde. "Nişancı Paşa-yı Âtik".

Maalesef görüyoruz ki bilhassa son zamanlarda tarih.. tarihî iğtişâşları arasında birkaç da güzel edebî eser intişâr etti. Hele son haftalarda tasavvuru bile mümkün olmayan şeylerin ilmî birer iddia gibi ileri sürülmek istendiği görülmektedir. Bu son günlerin ilmî. Halbuki mezkûr risâlede bu parçalardan hiçbir şey gösterilmemiştir. 5 Mayıs 1927. nr. Yeni çıkan eserler arasında diğer bir "enterasan"ı Ömer Seyfettin'in "orijinal" hikayelerinden müteşekkil "Bahar ve Kelebekler"dir. . 1. Fakat böyle birisinin de edebiyatın en meşhûr simâsını halka ve gençliğe pek sathî veya yanlış anlatmağa kalkışmak hakkı yoktur sanırım. Yine görüşürüz efendim. Mensup oldukları edebî nev'iler başka başka olmakla beraber yirminci asrın Fâzıl Ahmet'iyle on ikinci/on sekizinci asrın "Nedîm Ahmed"i aynı kuvvet ve husûsiyette iki müstesna şahsiyettir. s. Nedîm'in kasideleri. Şu vaziyet karşısında o tanınmış arkadaşın riyâset ve nezâreti altında kaleme alınan şeylere itina edilmesini istemek hakkımızdır. Çünkü bu ufak tefek risâleler -doğru yazıldıkları takdirde. Her iki nefis kitaptan pek yakında bahsetmek istiyoruz. Nedîm'i en ziyâde ince zekası için seviyoruz. İlmi seven adamların ittihat ederek bu vâhimelerle mücadele etmesi birinci derecelerde vazifeleri idâdına girdi. efsanevî bir hal aldı. Ali Canip HAYAT. ba-husûs kasîdelerinin tasviri ihtiva eden baş tarafları gazelleri kadar güzeldir. 3.627 marazî bir zevk alır mizâcında olması ihtimâlini hatırlatıyor! Meğer ki bir şey okumaz bir adam ola!. Bunların biri ve belki birincisi Fâzıl Ahmet Bey'in "Şeytan Diyor ki"sidir. 2. İlk fırsatta neşretmek emelindeyim. c. 23.memlekete çok hizmetler edebilir. Bendeniz Nedîm'in hayatında İbrahim Paşa tarafından iki meşhur şaire toplattırılmış nefis bir mecmûada bu güzel şiirlerin asıllarını buldum. Bilvesîle arz edeyim ki şâirin Damat İbrahim Paşa'ya takdim ettiği kasîdelerin asıllarıyla matbû nüshalarda tesâdüf edilen şekilleri arasında bazan fazlaca farklar vardır. asılsız vâhimeler tahvîl edildi. Hayatî hakikatler.

Uygur yazısı.Lisan ve yazı: Eski Türk lehçeleri. Moğol istilasına kadar Türk edebiyatı: Karahanîler devrinde Türk lisan ve edebiyatı: Kutadgu Bilig-Selçukîler devrinde Türk lisan ve edebiyatı – tasavvuf . vezin ve kâfiye.İslamî Edebiyat: Garp ve Acem edebiyatlarının tarihî inkişaflarına bir nazar -İslamî edebiyatta tasavvuf tesiratı ve mahiyeti –İslamî edebiyatta vezin ve şekil.628 Edebiyat Tedrisatı Meselesi: BUGÜNKÜ PROGRAMIN İKAMET VE SAKAMETİ Fatin bir muhataba mazhariyet. hatta bir zarardır” diyorum.] İslâm Medeniyeti Dairesinde Türk Edebiyatı İslam medeniyeti ve Türkler. İşte bu makalemde şu nokta-i nazarı izah etmek emelindeyim. millî musiki. Fuat Beyin makalesinde şu fıkra var: “Bence bugünkü edebiyat programımızda sistematik bir edebiyat tarihi tedrisinin kabul edilmiş olması. ilk mevzular. Türkçede kullanılan sair muhtelif alfabeler millî Türk destanı: Oğuz. Ben de bunun tamamen aksine olarak “Bugünkü edebiyat programımızda sistematik bir edebiyat tarihi tedrisinin kabul edilmiş olması bir meziyet değil. Yenisey ve Orhun kitabeleri. insanı ne kadar sevindiriyor. “Hayat”ın geçen haftaki nüshasında neşrettiği makaleyle mülahazalarıma cevap vermiş olmakla beraber fikirlerini bittabî daima takdir ettiğim ve hayran oldum zekası sayesinde pek iyi anlamış ve hatta sıraladığı dört madde ile pek mükemmel telhîs etmiştir. Bunun için de evvela liselerin onuncu. Ayrıca vekaletin hazırlatmakta olduğu tercümelerin müfit olacağını tasdîk ve “Edebiyat tedrisatından beklediğim bütün gayeler”i musîp bulduğunu da son cümlesiyle ifade etmektedir. bilakis gayet büyük bir kusur. ilk şiirler ve ilk şairler: Ayinlerde şiir. Uygur destanları. Köprülüzâde Fuat Bey. bilakis bir meziyettir” ve bu fıkra onun esas müddeâsını gösteriyor. bir kusur değil. Tukyu. eski Türk edebiyatına umumî bir nazar. Orhun yazısı. on birinci sınıflarında gösterilen “Edebiyat Tarihi” müfredatını şuraya aynen nakledeceğim: Onuncu Sınıf Müfredatı: İslamiyetten Evvel Türk Edebiyatı [Kabl-el-İslam Türk tarih ve medeniyetine umumî bir nazar.

Millî Edebiyat cereyanı. nâsırlar. Türkistan sahalarında Türk lisan ve edebiyatının tekamülü. nâsırlar. Edebiyatımızın diğer komşu edebiyatlarla tesir ve aks-i tesirleri ve bilhassa Acem edebiyatının her devrindeki tesiratı da anlatılacaktır. halk şair ve hikâyecileri) Azerî (Şarkî Oğuz) edebiyatının teessüs ve inkişafı. Timur istilasına kadar Türk edebiyatı: Bu devre kadar Çağatay edebiyatının geçirdiği devreler ve bu edebiyatın büyük şahsiyetleri –Anadolu (Garp Türkleri) edebiyatının geçirdiği devreler ve büyük şahsiyetleri (Şairler. Moğol istilası ve neticeleri: Moğol istilasından sonra Türk lehçeleri: Çağatay lehçesi. On Birinci Sınıf Müfredatı Onuncu asırdan Türklerin Garp medeniyeti dairesine girmesine kadar Türk edebiyatı: Çağatay. Oğuz lehçesi. safiler. Derslerde mevzu-i bahs metinler üzerinde azamî nispette lisanî ve edebî tetkikat yaptırılmalıdır. Azerî edebiyatlarının bu asra kadar geçirdiği devreler ve büyük şahsiyetleri. Kırım.) Garp Medeniyeti Dairesinde Türk Edebiyatı : Tanzimat devrinde Türk edebiyatı: Yeni edebî nevlerin zuhur ve inkişafı ve teceddüt edebiyatının başlıca mümessilleri. mütercimler. eski edebiyatın son mümessilleri. Bektaşîler. Azerî edebiyatlarının tekamülü (Onuncu sınıfta takip edilen usul dairesinde devam olunacaktır. Büyük şahsiyetler merkez-i sıklet yapılmakla beraber. fikrî ve medenî hayatın umumî tekamülü gösterilmeli ve edebî nevlerin inkişafı ayrı ayrı esbâ-ı tarihiyeleriyle izah edilmelidir. Ahmet Yesevî ve muakkipleri Harezm ve Anadolu’da Türk edebiyatı. Onuncu asra kadar Türk edebiyatı: Çağatay. esbâb ve avamlı ve başlıca mümessilleri-Türk edebiyatının diğer şubeleri: Garp medeniyeti altında Azerbaycan. Oğuz lehçesinin şarkî ve garbî iki şubeye ayrılması. Kazan. mütercimlerden başka halk edebiyatı (meddah ve kıssahanlar. Kızılbaşlar gibi taifelere ait mezhebî edebiyatlar mevzu-i bahs olacaktır. tercüme-i hal tafsilâtından ziyade edebiyat ve sanayi’-i nefîsinin. edebiyat ve inkılâp-edebiyatta teceddüt ve irtica mücadeleleri-Servet-i Fünûn zümresi ve muakkibleri. Şairler.629 edebiyatının menşe ve inkişafı. Osmanlı. her lehçe edebiyatı ayrı ayrı tetkik edilmekle beraber yekdiğeriyle olan müşabehet ve münasebetleri gösterilecekti. Edebiyat şubesine ait üç . saz şairleri) edebiyat-ı sufiye ve ayrıca Hurûfiler. Osmanlı.

Avrupalı alimlerin hayalî emeklerine rağmen heyet-i umumiyesiyle ve vazıhen tetebbu edilmiş değildir. bütün Türkiye iftihar etmelidir. Bayram hulûl etti. mahşer-i tafsilâtı ihâta etmiş ve edebilecek bir lise hocamız olmadığı. mesela yirmi. sekizinci. İstanbul’a döndük. bilemiyorum. A. Fuat Bey o zaman vekalet müsteşarı idi. ilk defa olarak Türk tarihinin bir “gül” suretinde kabulünü ve ona göre tetkiki lüzumunu ileri sürmüştü. Bizzat Fuat Bey. muhtelif tezahürlerine. hazırladık. O bunları yalnızca doldurdu. Türk edebiyatını böyle sistematik ve geniş bir hudut ile havsalasına almaya hazırlanıyor ve almalıdır ve bunu temine çalışan Fuat Beyle yalnız Darülfünun değil. yedinci. Bugün de Köprülüzâde Fuat Bey aynı sosyolojik metotla memleket için müfit tetebbuatta bulunmaktadır. [**] Türk Edebiyatı Tarihi Sayfa 33 [*] . dokuzuncu sınıfların Türkçe ve edebiyat programlarını. yüksek tedrisat için mükemmel de değil. Darülfünun.630 saatte eski ve yeni edebî Türk lehçelerine ait metinler üzerinde azamî nispette tetkikat yaptırılmalı.] [**] [Orhun alfabesinin menşei meselesi dahi henüz kat’iyetle hallolunamamıştır… İptidâ nerede ve Fuat Bey makalesinde “Mevcut programı yapan heyet içinde Canip Beyle beraber ben de vardım” diyor. Bütün aza ve bu miyanda ben Ankara’da altıncı. Türk tarihi ve lisanı. ayrıca Arap ve bilhassa Acem edebiyatının tekamül-i tarihisiyle bazı Garp (mesela Fransız) edebiyatlarının tekamül-i tarihisi hakkında umumî malûmat verilmeli ve başlıca edebî nevlerin muhtelif edebiyatlardaki tecelliyâtını göstererek talebede az çok mukayese kabiliyeti uyandırılmalıdır. onbirinci sınıflara ait kısmı açık bıraktık. yirmi beş formasını neşrettiği “Türk Edebiyatı Tarihi”nde bu ciheti sırası düştükçe kaydetmiştir. Bundan evvel bir makalede de işaret ettiğim üzere merhum Ziya Gökalp. olmasını istemeye hakkımız da bulunmadığı gibi kolay kolay bir mütebahhirde bulunamaz. Bizzat Fuat Bey bu husustaki tetebbularının verdiği mahsullere “Esquisse tasarlama”dan fazla bir unvan verebilir mi. “Tukyu”lardan daha eski bir devre ait bulunan bir eski Türk şubesine ait bu eserin tetkik ve neşri Türkiyat sahası için şüphesiz fevkalade haiz-i ehemmiyet olacak ve lisan tarihimiz bu sayede pek çok tenevvür edecektir. hiçbir noktası ihmal edilmeksizin son zamanlara kadar tetkikini âmir olan bu müfredat. İşte birkaç numune: [Mesela son zamanlarda. Bilahare program meydana çıkınca herkes gibi ben de haberdar oldum ve elhak bu mahşer-i tafsilat karşısında apıştım kaldım. şimdiye kadar Türk olmadıkları zannedilen “Siyen-pi” lere ait bir lugat kitabı elde edilmiş ve bundan bu kavmin Türk olduğu anlaşılmıştır. hatta ideal bir plandır diyebilir. [*] Türk edebiyatını tam menşeinden itibaren muhtelif lehçelerine. muhtelif kollarına göre.C. Onuncu. Fakat sanırım ki şu programın ihtiva ettiği yakası açılmamış.

toplanmış. medenî. Avrupalı mütebahhirlerin ittifak etmedikleri. Hibetü’l Hakâyık’tan. şüphesiz. Patnin gibi alimler tarafından Türk destanı hakkında şimdiye kadar yapılan tetkiklerle Zeki Velidî Beyin. edebî nevlerin [***] Türk Edebiyatı Tarihi Sayfa 37 ve 38 Türk Edebiyatı Tarihi Sayfa 51 [*****] Türk Edebiyatı Tarihi sayfa 195 [******] Türk Edebiyatı Tarihi Sayfa 205 [****] . “Kutadgu Bilig” hakkında bu yeni vesaitle mücehhez olarak yeni lisanı tetkike girişmek mecburiyeti vardır. muahharen elde edilen yeni tarih ve etnografya malzemesine istinaden ortaya attığı yeni nokta-i nazarlar. Bektaşiler. metni. edebiyatımızın komşu edebiyatlarla tesir ve aks-ı tesirlerini. darülfünun hocalarının yakıldıkları meseleler karşısında bir lise hocası tasavvur edilebilir mi ki Orhun Kitabelerini. Arap ve Acem edebiyatlarının tarihî inkişaflarını anlatacak. Kızılbaşlar gibi taifelere ait mezhebî edebiyatları –sanki bütün bu edebiyatlara ait metinler derlenmiş. ilmî keşiflere tamamıyla tahkik olunmuştur. denemez ve bu.] [*****] Hibetü’l Hakâyık’dan bahs ile [… eser-i ibtida “Necip Asım Bey” tarafından bulunarak. Hurûfiler.] [******] daha muahhar devrelere ait siyasî. Radlof. metinler gösterecek.] [***] [Şifner. Dîvân-ı Hikmet’ten. pek yakın bir zamanda millî destanımız hakkında da daha sarîh neticeler elde edilebileceğini göstermektedir. mukaddimedeki tarihi hatalar tashih ve ikmal edildiği gibi ahiren Profesör “Jean Deny” ve “Kovalski” taraflarından da filoloji itibariyle epey ağır tenkidâta uğramıştır. neşredilmiş gibi. bu kabilden daha birçok mahsulâta tesadüf edileceği ve meselenin daha iyi anlaşılacağı tabiidir. Kutadgu Bilig’i okuyacak ve okutacak. Arap harfleriyle tarz-ı nakli ve tarihi lisanı izahât ile 1334’te neşredilmiştir.ihâta edecek. O zaman münteşir bir makalemizde. Eserin ikinci nüshası kitabın neşrinden sonra meydana çıktığı gibi “Dîvân-ı Lugat-it Türk”ün tab’ı da daha muahhar olduğundan tıpkı “Kutadgu Bilig” için olduğu gibi bununda filoloji noktasından yeni ve musahhah bir tab’ı-na ihtiyaç vardır. muhtelif devirlerin lehçeleri arasındaki farkı eserlere tatbiken izah edecek. bilhassa Acem edebiyatının her devrindeki tesiratını. edebî hadiselerde yaptıkları yeni yeni tetkiklere.631 hangi Türk şubesi içinde kullanıldığı hususunda henüz kat’i bir şey söylenemez… İstikbalde yapılacak tetkikat ile. Avrupalıların son nokta-i nazarlara göre kendi millet ve eserleri hakkında benzemez. fikrî ve medenî hayatın umumî tekamülünü.] [****] [Kutadgu Bilig’in suret-i kıraati hakkında muhtelif fikirler dermiyân edilmiştir…” Dîvân-ı Lugat-it Türk”ün meydana çıkması ve Şarkî Türkistan’da birçok Türk eserlerinin bulunması sayesinde Türk filolojisi için adeta yeni bir devre açıldığından.

irfan ve zekasıyla. Bilhassa. Çağatay edebiyatını okutmaya fırsat bulamadım. “kemal-i mutlak”ın zatına ait olduğunu bir kere daha ispat için mi memleketin güzide bir adamını bu kadar yanlış yola düşürmüş? Fakat Türk çocuğunun günahı nedir ki iki üç senedir lise tahsilini akamete uğratıyor? Tetebbuu birçok alimlerin himmetine vâ-beste olan bu müfredatı tedris şöyle dursun ihatadan ben acizim.. On birinci sınıfın da nısf-ı senesinden fazlası hemen hemen buna yakın ahirevî bir hengâmedir. Unutmamalı ki her iki senede çocuk için iki satır yazı yazacak bir saat ayrılmamıştır. bir kısmı gayet bakir. Pek çalışkan muallimlerimizden Süleyman Şevket Bey “liselerin son iki sınıfına ait olan program maddelerinin hepsini tatbik etmek güçtür.. . Bu cûş u hurûş malûmat arasında zaten ayrılmasına da imkan yoktur. O lise hocası ki ancak “klasik malûmat”ı etraflıca tedris edebilirse memleketimiz için “ideal hoca” unvanını bîhakkın kazanmış olur. Arada yeni sanat eserlerine dair bir istitrat açmayınca ders pek tatsız ve ağır geçmeye başlıyor. tam bir sene ahrette sefer ediyor. Bunlar pek çok alimlerin birbirini mütemmem measine muhtaç. Bugünkü şu edebiyat programı. heyet-i umumîyesi ise son derece girift ve muğlak meselelerden mürekkeptir. Bunu yalnız kendi aczime atfediyorum. tevazu ve samimiyetle mümtaz olan zatlarda bu itirafta mütehaddîdirler. İslamiyetten evvelki Türk edebiyatı hakkındaki izahat.632 inkişafını ayrı ayrı esbâb-ı tarihiyeleriyle izah edebilecek!.. Fuat Bey gibi zekası karşısında hayran olduğum bir arkadaşın böyle akîm ve sakîm bir programı kaleme almasına sebep nedir? Acaba Cenab-ı Hak. talebede ciddî bir alâka uyandırmıyor. Eğer bu müfredatın devamında bir fayda tasavvur etseydim hiç kimsenin okutamayacağı bu yığın yığın tafsilatın tedrisi için şu yegâne çareyi teklif ederdim: Her liseye bir radyo cihazı aldırmak ve Fuat Beye telsiz telefonla ders verdirmek! Çünkü itiraf ve iddia ediyorum ki bu müfredatın muhtevasını öğrenmeye ve öğretmeye çalışmak için Fuat Beyin irfanından ve bilhassa cüretinden başka bir kuvvet ve kudret mutasavvur değildir. Tanıdığım lise muallimleri içinde say’ı. Aramızda Orhun Kitabeleriyle eski elifbâlarla muhtelif örnekler gösterip ilmî izahat verecek kim var?. İslamiyetten evvel ve İslamiyetten sonraki hayatımızın muhtelif cepheleri henüz yeni yeni tetkik edilirken ve Türk tarihi lisanı ve edebiyatı esas itibariyle kalın bir meçhuliyet perdesinin arkasında saklı dururken bu mahşer-i tafsilâtı sistematik bir tarzda takrîr etmesini lise hocasından beklemek pek boşuna bir arzu ve hayaldir. onuncu sınıfta çocuk “hayat”la alâkasını tamamen kesiyor. lise için baştan başa kusurlu ve zararlıdır.

Kırım. “Pol Kruze”nin. Edebiyatta olduğu kadar terbiye meselelerinde de vukûfu malum olan muallim Fazıl Ahmet Bey “Ben Orhun abidelerini. O sahada şahsen tetkikât icrasına muhtacım.” fakat edebiyat tedrisatı hakkında bilhassa hayatın (33)üncü ve (34)üncü sayılarında arz ettiğim terbiyevî nokta-i nazarlara muhalif Fuat Beyin mülahazalarına muvaffak bir Garp terbiyecisi işitmedim. “Amerikalı mütehassıslar”ın edebiyat tedrisinden hemen hemen yek avâz ve yek ahenk olarak bekledikleri şeyleri başka mütehassısların mülahazalarıyla ret ve tekzip edebilsin. Ve Canip Beyin makalelerinde edebiyat tedrisatından beklenen bütün gayeler pek kolay temin edilir. .633 bu muvaffakiyetsizliği iki sebebe atfediyorum: Biri kendi aczime aittir. Kutadgu Bilig’i. “Alfred Kruvaze”nin. tehzîben tekemmül ve terbiyesine hâdim olacak mahiyette bulunan asâr-ı müntahabeden teşkil etmelidir… Avrupa’da (klasik) unvanı verilerek talebeye tedris edilen asâr-ı manzume ve mensûre ekseriyet-i azimesi itibariyle hem her türlü ahlakî ve zekaî kuyûd-ı terbiyeye muvafık olan hem de gerek nezahat ve ulviyeti ve gerek mükemmeliyet-i şekliye ve lisaniyesi itibariyle numune ithazına ‫ اﻟﻴﻖ‬bulunan eserler arasından müntehabdır. yazılan edebî eserlerin şimdilik ulame tekamül-i hazlarını çizmeye imkan yoktur…” diyor.” diyor ki işte bunu asla anlayamamak bedbahtlığında kalacağımı zannediyorum. Kazan. zevken. Türkistan sahalarında söylenen. Kendi yaptığı müfredatı müdafaa eden Fuat Beyden isterdim ki “Gustave Lanson”un. Fuat Bey yaptığı programı müdafaa ettikten sonra “hüsn-i suretle tatbikine mukteza-i vesait ikmal edildiği takdirde. İkinci sebep talebeye racidir. ne okutabilirim” demekte ve “tedrisat esnasındaki acizâne tecrübelerimle şimdiye kadar şerefyâb iltifatları olduğum olduğum en güzide edebiyat muallimlerinin ifadât-ı muhtelefesinden istihrac ettiğim fikir ve neticelere göre edebiyat tarihi programı çok esaslı bir tetkike muhtaçtır… Tarih-i edebiyata ait tedrisatın mihverini mütûn-ı kadîme ve mühime içinden yapılacak ve mekteplerde tedrisi talebenin lisanen. Halbuki bizim için (klasikler) kelimesi –bilhassa asâr-ı kadimemiz mevzu-ı bahs olunca. Fuat Beyin dediği gibi “Herhangi bir mesele hakkında muhtelif nokta-i nazarlar olabilir. Fazla ve saik göstermek teşebbüsünde bulunsaydım bile ilim ve sanat zevki duyamayacaklardı… Bendenizce Azerbaycan. muvaffakiyetle tatbik olunabilir.aynı manayı ifade etmez. Binaenaleyh bizim edebiyat tedrisatımıza ait bir program yaparken nazar-ı dikkatte bulundurulması pek mühim olan diğer nikât-i terbiyede mevcuttur… Programlarımızın daha sade ve daha hayatî bir şekil ve surete ircaı mûcib-i istifade olacaktır…” mülahazasını yürütmektedir. Hibetü’l Hakâyık’ı ne okuyabilirim.

Bu izahlar bize bu nev ile “yüksek tedrisat” arasındaki farkı pek vazıh göstermektedir. Mademki Fuat Bey sistematik edebiyat tarihini -dünyanın hiçbir tarafında olmadığı halde. Yine Fuat Bey “yüksek tedrisat”la “orta tedrisat” arasındaki farkı bir “nispet meselesi” tahmin ediyor. yaşanan hayata ve dünyaya kapatmak zarurîdir. fakat estetik noktasından kıymeti pek aşağı. Şeyhî Dîvânı. o halde vaktiyle her nasılsa ortaya attığı müfredâtı ne yolda müdafaa etmek istiyor. Bunun böyle böyle olmadığını yine bütün terbiyeciler uzun uzadıya izah etmektedirler. Pol Kruze “Lise ikinci devrede de metinlerin mühim vazifesi çocuğa Fransızca yazmayı öğretmektir” diyor.” diyor. Ve bütün bunlar. Garipnâme. bilhassa onu bugünün adamı yapmaktır”. tatbik edilemiyor. Hele onuncu sınıfta bugünkü müfredâta göre çocuğun gözlerini. Gelip liselerde “realite” nedir. bediî zevkin inkişafını temin etmek. talebe lisan ve edebiyat hususunda lâzım gelen istihzarâtı itmâm etmiş olabilir. liselerdeki edebiyat tedrisatını anarşiye sürüklüyor. Fuat Beye hemen hemen bu iddiasının cevabını pek etraflı veren profesör “Pol Kruze”nin mufassal bir konferansından hulâsa ettiği “Lise İkinci Devrede Fransızca Metinlerin Tetkiki” unvanlı makalesini tavsiye ederim. metin şerhlerini terbiyevî gayelere göre seçilmiş parçalara nasıl inhisâr ettirebilecektir. ama Gustave Lanson’da haklı olarak “Tarihî ehemmiyeti haiz. Bu cihet pek mühimdir. Fuat Bey “Orta tedrisatta metin şerhleri için terbiyevî gayelere göre seçilmiş parçaların intihap olunması pek tabidir” diyor. onu görmelidir. böyle dememeli. yazmak usulünü öğretmek.” diyor.634 O bunu yapıyor ve hatta onları tasvip eder görünüyor. böyle programın sakâmeti nasıl inkâr edilebilir? Bu marazda bir arkadaşın şu latifeli sözünü kaydetmek isterim: “Bir ket ki bugünkü program tamamen tatbik edilemiyor. hatta bütün Dîvân edebiyatını okutmakla temin edilemeyecektir. emsalini. farz-ı mahâl olarak tatbik edilse bile Türk çocuğunu asrın istediği manevî kudretlerle techizden aciz kalacağı derkârdır. Gustove Lanson . Öyle bir müfredat ki iki üç senedir. eserlerden bahsetmeksizin edebiyat tarihi yapılamaz. Mademki: “Orta tedrisatta edebî tedrisattan beklenen gaye talebenin zihnî ve manevî ufkunu genişletmek. Muârazanın ruhudur. mesela Dîvân-ı Hikmet. “Orta tedrisatın tabiat ve gayesi” ne dair mütehassısların pek kuvvetli izahları var. aks-i taktirde lisedeki çocuklarımız vakitsiz bıkardı!” Fuat Bey “Tarih-i edebiyat tedrisatının başladığı onuncu sınıfa gelinceye kadar.orta tedrisatımızda esas olarak kabul ediyor.

İsterse Fuat Beyin. Ali Canip HAYAT.söyleyeceğim söz yoktur. Bir program lâzımdır ki Türk çocuğunu laik cumhuriyet rejime göre nasyonalist yapsın ve Avrupalı hem-sinnine yaklaştırsın! Ali Canip Bir iki söz: Gustave Lanson’la boy ölçüşmek isteyen. Amerikalı terbiyecilerinin fikirlerini hiçe sayan Hıfzı Tevfik Beye –şimdilik. c. 4. Bunları benden âlâ bilir. 1927. Nermînin. Fuat Bey benim için “Eski nesrin yalnız muammadan ibaret olmadığını bilir” diyor. Emin Beyin.635 bilhassa bu mahzûruna binaendir ki orta tedrisatta edebiyat tarihine muhalefet etmektedir. Nergisî’nin bugün için berbat. 18 Ağustos. Fazıl Ahmet Beyin. benim taakkup edecek yazılarımızı okuyabilir. vahdet-i vücut felsefesinin bugünkü gence vermek mecburiyetinde olduğumuz demokratik ve dünyevî terbiye ile alâka ve münasebetini Fuat Beye şerh ve izah etmekten teeddüp ederim. Yüksek tedrisatta bu elzemdir. Fuat Beyde muammalık haricinde kalan eski nesir kısmının Dîvân edebiyatı estetiğinin haricinde kaldığını benden daha iyi bilir. nr. ** Bize orta tedrisatımız için mütevazı. canlı Evliya Çelebi’nin ifadesini değil. tatbiki kail ve hassaten ve hayata yakın bir edebiyat programı lâzımdır. Sistematik edebiyat tarihinde mesela on birinci asır nesrini izah ederken güzel.2. s. 5 . o zaman için ideal-üslubunu ve tesirlerini göstermek zarurîdir.38. Fakat lise talebesine bu emsali tatsız seci oyunları nefretten başka ne verecektir? Eski ahlâkın.3.

zamanın gençliği üzerinde bir istatistik yapılsa yüzde seksen hatta doksan nispetinde – gençlik saadet ve emellerinden dolayı. Ne de olsa pek hayatî bir meseleye temas etmiş olduğumu görüyorum.nevmîdlere tesadüf olunacaktır. bugünkü gençlik harb-i umumînin çelimsiz çocukları ve bugünün hayat pahalılığı karşısında asgari kazancıyla hayatı temine çalışan insanlarıdır.636 ÖZLEDİĞİMİZ SANAT “Hayat”ın 38’inci nüshasında neşrolunan (“Hayat”taki Hayat Düşmanı Şiirler) unvanlı yazım kariler arasında geniş bir alâka uyandırdı. Bey’in “Hayat Yolu” nâmındaki şiirden aldığım numûnelere cevâben diyor ki: “………… Unutmamalıyız ki. Muallim Bey. Şair kendi hissiyatına tercüman olmuştur” ………… Kuvvetle tahmin ediyorum ki. Bu itibarla bu noktayı biraz daha izah etmek borcunu duyuyorum. Bu münâsebetle Bursa’dan bir mektup geldi. neşrediyorum: Muhterem muallim. Kendimi anlatamamış olmanın kabahati hiç şüphesiz ki bana râcidir. ….” Evvela şunu açıkça söyleyeyim ki ben yazımda hiçbir şairi tahsis mevzu-ı bahs etmek istemedim. kendi ferdî tâliini düşünmüştür ve etrafındaki kitleyi görmek istememiştir. Hatta şairlerinin imzasına bile dikkat etmeden! Çünkü o yazıdan maksat mu’in bir veya birkaç şairin eserlerini tahlil değil. Çünkü soruyor: Sade ben miyim acaba böyle hayattan bıkan? Büyük bir kitlenin hissiyatına tercüman olan bir şair muhitine bu kadar lâkayt ve yabancı kalabilir mi? Hayır. bazı misallere istinaden tenkitti. “Hayat Yolu”nun şairi yalnız kendisini. İşte .. bana hak vermeyen zümrenin fikirlerine tercüman olabileceği ümidiyle. “Hayat Yolu’nun içtimaî bir şiir olduğunu anlamak istemiyorsunuz zannederim. şiirimize uzun zamandan beri hâkim olan “ferdiyetçi” ve “enfesî” zihniyeti.… Beyin “Hayat Yolu” nam şiirini “Büyük bir kitlenin hissiyâtına tercümân” olarak tavsif ediyor. ………… “Bizde içtimaî şair niçin yetişmiyor?” diyorsunuz. Onun bazı parçalarını. Birçokları tenkitlerimi haklı bazıları da haksız buluyor. Yalnız “Hayat”ın muhtelif nüshalarından tipik bazı numuneler aldım. Halbuki bizzat şair aynı şiirinde bu iddiayı tekzip ediyor. Muhterem muallim benim bu maksadımı anlamamış görünüyor. .

Artık şair. dört duvarının içinde “kendi kendisi için” bir mahlûk değil “cemiyet içinde ve cemiyet için” bir halîk olmayı öğrenmelidir. cehâletle. Resmimize bakalım: natürmort portre ve manzara eserlerinin ferdî hâkimiyetini görüyoruz. zihniyetini tenkittir… Beyin pek güzel şiirleri alabilir. Fakat o içtimaî bir şair –daha henüz. müşterek kurtuluş ideallerini haykırsın. ölgün benzini. Kendi içine çevrilmiş gözlerini muhitine ve cemiyete aç!” Bugünkü cemiyetimizdeki gençliğin yüzde sekseni hatta doksanı hayat mücadelesinde nevmîd olarak bocalıyorsa şair bize öğütlenen sesiyle onun müşterek dertlerini. Niçin? Çünkü problemlere lâkaytız. münâsebetlerin tamamıyla fevkine yükselemiyoruz. Artık biz “şair” odasına çekilmiş saçlarını parmaklarına dolamış ve her akşam gölgeleri ve lambasıyla ağlaşan bir münzevi çile dolduran bir derviş görmek istemiyoruz. Artık şairin dört duvarı bizi alâkadar etmiyor. vasıtasızlıkla. anlamak lâzım. Köylü meselesinin içtimaî taraflarını görmek. Fakat. İçtimaî hayatımızla Kitleleri içtimaî sarsan sanat alâkadar içtimaî eserleri kompozisyonlara tesadüf olunmuyor. “Ben”i kaldırsın. müşterek iştiyâklarını.değildir. Tabiatta. Maksadımız şiirin şiiriyetini değil. çukur ve hummalı gözlerini. Mesela memleketimizde gayet geniş bir köylü meselesi var. fırlak karınlarını canlandıracak bizi memleketimizin iki mühim derdi etrafında . Romancılığımıza bakalım: Ferdî tâli’lerin. kemik hastalıklı çocukların eğri değnek bacaklarını. hiç şüphesiz ki her içtimaî şiirin güzel ve her ferdî şiirin de fena olduğu iddia olunmaz. Aynı zamanda kuvvetli bir “kültür”e uzun bir tetkik-i tahlîl ve terkîp sayısına ihtiyaç vardır. Ancak bu gibi şairlerin eserleridir ki “içtimaî” vasfına lâyık olabilir. yaratabilmek için yalnız sanatkâr olmak kâfi gelmez. Nerede o ressam ki mesela ısıtmalıların sarı.637 onun içindir ki bağırıyoruz: “Şair! Ferdiyetinin çerçevesini kır. murâbaha ile mütegalibe ile salgınlarla haşr-ı neşr olan bir köylülük! Hani onu bir sanat esri halinde canlandıracak romancı nerde? Fakat böyle bir eser dört duvarın içinde ilham bekleyerek yazılmaz. yerine “biz”i koysun. *** Umumiyet üzere diyebiliriz ki hiçbir sanat şubemizde içtimaî vasfına lâyık eserler yaratılmıyor.

cemiyette köyün bağı kesilmez bir cenîn hayatı yaşamaya mahkûmdur. bir karpuz. s. 17. . c.638 düşünürsün? Atliyede bir krizantem. Tok Sözlü Kari HAYAT.2 . 22 Eylül . Bu kısım sanat şimdiye kadar olduğu gibi. cemiyetin önünde giden ve ondan çıkan bir sanat özlüyoruz. 1927. Bugünün ölü ve cılız ferdîyetçi sanatına mukabil canlı ve köklü bir içtimaî sanat yaratabilmek için sanatkârlarımızın her şeyden evvel kendilerini olgunlaştırmaları. 43. bir kadın çehresi boyamak bu cins kompozisyonlardan hiç şüphesiz ki daha az zahmetlidir. Son resim sergisi de bu zahmetsiz sayın bir şah eseridir. nr. odalarından çıkıp cemiyete atılmaları ve onu anlamaya çalışmaları lâzımdır. Halbuki biz.

o devirde kaleme alınmış bir tezkirenin mülâhazalarına istinad ettirmek bizi bazan aldatabilecektir. muharrirler. Fakat mademki bir tezkire bütün muâsırlarınca kıymeti takdîr edilmiş bir şâir hakkında böyle davranıyor. münşîler hakkında zamanlarının telâkkilerini de öğretmek icâb eder. tezkiresini yazdığı zaman genç bir münşi ve şâirdî Nedîm'le düşüp kalkıyor. Fakat aynı seneler zarfında başka bir tezkire kaleme alan Safâî Efendi'nin bir kısım şairlere sahifeler tahsîs ettiği halde Nedîm'e üç beş satırı kâfi bulduğunu müşahede ediyoruz: "Asrın şu'arâsından ve 'ahdim füsâhasından lâyık-ı 'izz ü ikbâl bir mahdûm-ı melek-hisâldir. Hele zeki bir adam da olmadığı için genç şâirin edebiyat sahasına getirdiği yeni âhengi idrâk ve takdîr edememişti. Kendüye mahsûs olan edâ-yı dilpezîr ile bezm-i şuarâda terâne-sâz olsa mânend-i andelîb ol devha-i kemâlin sâ'ir tuyûrı mevzûnu's-seci' belîgu'l-makâlin fart-ı lezzet-i semâ'ından dem-beste revnak-bahş-ı mecmûa-i şu'âra vü güftârı bi'l-cümle ma'lûm-ı zürefâ olduğundan meşhûr-ı cümle-i enâm ve meşhûd-ı hâs u 'âm"dır. O halde Safâî Efendi. muâsır gençlerin Nedîm'e karşı meftûnluklarını ve bizzat Nedîm'in kudret ve maharetini biliyordu. Seyyid Vehbî gibi. Çelebi-zâde Âsım gibi. Vâkıâ bir tezkireden meselâ bir şâirin yaşadığı asırda nasıl bir mevkii olduğunu istidlâl edebiliriz. Safâî ise ihtiyar bir adamdı: "Kudemâ üzre mezeden hâli" olmayan şiirleri vardı.. Bunu te'min için hatıra evvelâ "tezkiretü'ş-şuarâ"lar gelir. İzzet Ali Bey (sonradan paşa olmuştur) gibi.639 EDEBİYAT TETKİKLERİNDE MECMÛALARIN ROLÜ Bir devir edebiyatını tetkik ederken o devir içinde yetişen şâirler. Nedîm'e karşı niçin böyle davranmıştır? Sebebi şudur ki Sâlim. Nedîm hakkındaki ihmâl ve lâkaytîsinin sebebi budur. bundan şu netice çıkar ki bir edibin zamanındaki mevkiini. Ez-cümle "Sâlim Tezkiresi"ni karıştırınca "Nedîm" için -bütün şâirlerden esirgediği.bir husûsî unvanın kullanıldığını görürüz: "Nedîm-i tâze-zebân". Bu gibi adamların hal ve şanları devirlerindeki vaziyetleri hakkında resmî ve hususî tarihlere müracaat etmek de . Eş'ârı gâyet muhayyel ve güftârı katı bîbedeldir." Vakıâ bugünkü zihniyetle muhakeme edersek bu sözlerde mübalağalı bir medih buluruz. Sâlim Efendi. bu unvanla beraber "Lale Devri" mümessilini uzun ve mübalağalı satırlarla medh ü senâ eder ve "rûh-ı kelâmdan zevk-i tâmı olan şuarâ-yı be-nâmdandır ki gülşen-i endişesinin her verd-i mutarrâ-yı bî-hemâli hayret-fermâ-yı belâbil-i şâhsâr-ı hayâl ve halâvet-makâl-i kand misâli mısru'l-belâga-i kemâlde revnak-şiken-i güftâr-ı erbâb-ı sihr-i helâldir. Fakat eski inşânın "estetik"ine vâkıf olanlar bu fıkralardaki hükmün pek lâkaydâne olduğunu anlarlar.

Neylî. Revanî'nin. Nurıosmaniye'de (4960) numaralı mecmûa delâletiyle anlıyoruz ki: Geçdi kılıçdan fiten-i rûzgâr mısra'ı. gibi birkaçı bu nev'i mecmûalar itibariyle pek zengindirler. Vâkıâ bazılarında. Müntehib. Figânî. Âsım.. Necâtî. Kâmî. 1 . Ahmed Paşa mahlaslı eserler okuyoruz.640 elbette ihmâl. Meşhûr Şeyhî -mecmûanın ifadesine göre. Nurıosmaniye. Tezkire sahibi "Sehî" Bey der ki: "Nazmî. en doğru fikir veren vasıtalardandır. Lami'î. Mürettibi. kasidelerine tesâdüf ettim. Fakat ekserisi aşağı yukarı demin arz ettiğim muayyen şâir adları etrafında toplanmaktadır. II Murad'ındır. Halis Efendi. Bazı mecmûalar bize şâirler arasındaki mütâyebeleri.. Zâtî. şahsî bir zevkten ziyâde umûmî bir telâkkiyi göstermesi itibariyle daha mühimdir. hususiyetleri öğretir. meselâ Millet Kütüphanesi'nde (619) numarada mukayyet mecmûada(1) (Mesihî) ile (Zâtî)nin böyle karşılıklı manzumeleri münderiçtir. İstanbul'un bazı kütüphaneleri ez-cümle Millet. Yine Nurıosmaniye Kütüphanesi'nde 4322 numaralı ve "Mecmaü'n-Nezâir" unvanlı büyük mecmûa bu noktadan ehemmiyetlidir. Yine o kütüphanede 4962 numaralı mecmûada bize Bâkî'nin meşhûr: Rûh-bahş oldı Mesihâ-sıfat enfâs-ı bahar diye başlayan kasidesinin (Mesihî)ye. ötekilerde hiç görülmeyen isimler de rast gelinmiyor değil. Cem idüp kendüsi dahi hayli nazireler dimiş.. Makâlî. Bu kütüphanede kitap numaraları birkaç kere değiştirilmiştir. Sâbit. Arz ettiğim numara bundan üç sene evveline aiddir Müracaat etmek isteyen zâtlar bu ciheti nazar-ı dikkate alarak eski deftere de bakmalıdır. tanınmış bir adamsa şahsî zevkinin bizce ehemmiyeti derkârdır." Bu dikkate şâyân eserler içinde Nizâmî'nin. Bu mecmûalardan bazısı meşhûr adamlarca. câmiü'n-nezâirdür. Bunlarda. Lâlettayin ve mechûl bir adamsa.. Necatî'nin. Ahmet Paşa'nın. Bâkî. (Hâtem) kasidesinin de (Necâtî)ye nazîre olarak kaleme alındığını öğretiyor. kâbil ve ehl-i dil yiğitdür. Kim kaleme almış olursa olsun. Seyyid Vehbî. o devir şairlerinden "Nazmî"dir. Fakat kanaatimce eski bir şâiri hayatındaki mevkii ile tanımak için o devir esnasında kaleme alınmış mecmûalar. meselâ hicri on ikinci/on sekizinci asıra ait ne kadar mecmûa gözden geçirdimse hemen hemen muayyen adamların gazellerine. olunamaz. ekserisi öteki beriki tarafından vücuda getirilmiştir. Vilâyet-ı Rum'da ne denlü şâir varsa ki birbirine nazîreler demişlerdür.onu kaside eylemiştir. Başta "Nâbî" olmak üzere Nedîm... Sabrî'nin değil. Şu büyükçe mecmûa bilhassa onuncu/on altıncı asır edebiyat için mühim bir mürâcaatgahtır. Meselâ onuncu/on altıncı asırda yazılmış olanlarda da en çok Mesihî. o esnada şöhret bulan veya şöhretini kaybetmeyen şairlerin eserlerini toplamış olduğuna şüphe yoktur.

Basrî'nin. Zeylini yazan Mehmed Asım'dır. Meselâ Azerî şâirlerinden "Refî'î"nin "Beşâret-nâme" unvanlı eserinin pek eski bir nüshasına tesâdüf ettim ki zahrındaki mühürden vefatıyla İkinci Bayezid'in kitapları meyânında bulunduğunu anladım. notlar alınmış olsun! Malûm ve ma'rûf (tezkiretü'şşuarâ)lardan başka bu mahiyette yazılmış ufak tefek risâleler de vardır ki edebiyat tarihi tetkikinde bu minimini tezkireler bize müfît olur. bunlardan istifâde etmek daha müşküldür. şahsî hükümler vermekten men' ederler. Nurıosmaniye Kütüphanesi'nde 4252 ve 4253 numaralı mecmûalar da onuncu/on altıncı.641 Şem'î'nin. Bu eski metin delâletiyle o esere sonradan yapılan ilâveleri öğrenmiş oluruz. Bu eski nüshanın delâletiyle anlıyoruz ki -ekseriya mutâd olduğu üzere. Millet Kütüphanesi'nde 617 numaralı mecmûa on ikinci/on sekizinci asır şâirlerinin birbirine karşı vaziyetini tayin edecek delâletleri hâizdir. elde mevcut defterler de yalan yanlış tertip edilmiş bulunduğu için isim ve unvanı hâiz kitapları bulmakta bile ne kadar zahmet çekildiği meşgul olanlarca malûmdur. Rıza Paşa'daki nüsha müellifin kendi el yazısıyledir. Bizi acele. nâmı hâiz değildir. Halbuki mecmûalar hiç bir işareti. Rıza Paşa Kütüphanesi'nde 778 numarada mukayyet (Zeyl-i Zübdetü'l-Eş'âr)(2). Yukarıda bahsettiğimiz mecmûalar arasında öyle risâlelere de tesâdüf edilir ki bize bir eserin en eski metnini göstermesi itibariyle gâyet ehemmiyetlidir. on birinci/on yedinci asır şâirlerine aid yine vezinlere göre tanzîm edilmiş beyitlerden müteşekkildir. Fakat bugüne kadar elime geçenlerin en eskisi budur. İnsana ancak tesâdüf yardım edebilir. Meğer ki sırasıyla kütüphanelerin mecmûalar kısmı gözden geçirilmiş. Meselâ: Ol şehîd-i aşk-ı fazl-ı zü'l-celâl Bend ü zindânlarda yatan mâh u sâl 2 Zübdetü'l-Eş'âr meşhûr Kaf-zâde'nindir. edebiyat tarihi tetkiklerinde mühim rol oynarlar. Bu iki cildin câmi'i (Hisâlî)dir. "Beşâret-nâme"nin İstanbul kütüphanelerinde şimdiye kadar dört beş nüshasına tesâdüf ettim. . müntehabâtını vezirlere göre tertîp etmiştir.bazı Beşâret-nâme nüshalarına sonradan hayli parçalar ilâve edilmiş olsa gerektir. Fakat zaten kütüphanelerimizin katologları olmadığı. Nazmî. Tetkik edilen mevzû ve bahse dâir. Meşhûr Şeyhî'nin kendisinden sonra gelenler üzerindeki tesirini bu kitap da pek vâzıh gösterir. Ata'î'nin pek çok gazellerini okuyoruz. 2351 numarada mukayyed (Güftî'nin manzûm Tezkiretü'ş-şuarâsı) gibi eserler bu cümledendir. Bazılarından lâlettayin şurada bahsettiğimiz bu kabil mecmûalar. Bu zeylin içinde 119 şâirin eseri vardır. Meselâ Hâlis Efendi Kütüphanesi'nde 5559 numarada mukayyet (Silâhdar-zâde Mehmed Emin Efendi Tezkiresi).

resîde olmağla emr-i tevârihde sa'y-ı tâm ve hidmet-i mâlâ-kelâm idüp belki umûrdan bazı emrin gereği gibi sıhhatine vukûf için ihtiyar-ı meşakk-ı sefer ü it'âb-ı vücûd idüp terk-i huzûr etmekle elbette emr-i mühimmin sıhhate zafer bulup eser-i mezkûrdan iki cildini tamam ve bundan sonradahi makdûri mertebesine bend-i nitâk-ı ihtimâm eylemişlerdür. Cilt 1-5. (Tıpkı basım) 4 Şeyhî eseri hakkında şu târihi söylüyor: Bu zeyl-i câme-ı ahyârın olsa nâmı sezâ Lisân-ı ehl-i sıyerde vekâyi'u'l-Fuzalâ 3 . âlimlerin hayatlarını büyük bir sıhhat ve vukûf ile gösterir. Tezkire sahibi Sâlim Efendi kendisinden bahs ile der ki: "Bu mecellei celîleyi esnâ-yı tahrîrimizde. Maalesef bundan sonra kimse bu kadar esaslı bir himmeti göze almamış olacak ki 1143/1730'dan sonraki meşâhirin tercüme-i hallerini Şeyhî'nin eserinde gördüğümüz şekil ve mahiyette esaslı ve bilhassa tafsilâtlı olarak Şakâyık-ı Nu'mâniyye ve Zeyilleri. Dr Abdülkadir Özcan. Bunların başında Şakayık-ı Nu'mâniyye ve Zeyilleri gelir ki bu zeyillerin hâlâ gayri matbû(3). 1131/1718'den 1143/1730 senesi bidâyetine kadarki vefayâtı toplamış ise de beyaza çekmeye ömrü vefa etmemişdir. Eski Edebiyatımızı tetkikde tercüme-i hâle dair eserlerin de mühim vazifesi vardır.642 diye Nesimî'nin şehâdetine işaret eden beyit bu kabîldendir. eserlerinden çok intifâ olunup ekser sıhhatine azm ü cezmimiz olmağla târih ü hayâtı iktizâ eyleyen kimselerin tercümesi hakkında esnâ-yı tahrîrde iştibah ettikçe enfâs-ı tayyibe-i Şeyh'den istimdâd ve eser-i pâkine nazar eyleyüp sahife-i bâlde merkûz olan şüpheleri daire-i derûnundan ib'ad iderdük.. Selîkâsı târih semtine düşmekle her şeyin sıhhatin bilmede azîm ihtimam idüp defâtir-i kadîme-i Sultaniyelere ve Şeyhülislâm defterlerine desti. 1099/1687'den 1130/1717 senesi nihayetine kadarki vukû'âtı da ikinci cilt olarak tanzîm ü tebyîz etmiştir. Ayasofya Kütüphanesi'nde elime geçen eski bir Süleyman Çelebi mevlidi matbû nüshadan çok daha büyüktür. Fi'l-vaki' Şeyhî 1043/1633'den 1098/1686 tarihine kadarki vukû'âtı birinci cilt. 1989. Yine bazı eski metinlerde meselâ meşhur bir manzûmenin sonradan ta'dîle uğradığını gösterir. Çağrı Yayınları İst.. fakat en mühimi Şeyhî'nin Vekayı'u'l-Fuzalâ'sıdır ki(4) İstanbul kütüphanelerinden ancak iki üç tanesinde nüshaları mevcut olan bu mühim eser 1043/1633 senesinden tâ 1143/1730 senesi bidâyetine kadar yüz seneye yakın bir zaman esnasında gelmiş geçmiş meşhûr adamların. Bunu sonradan oğlu tanzîm ve tebyîz etmiştir ki Birinci Mahmud'a takdîm ettiği yegâne nüsha Ayasofya Kütüphanesi'nde 3198 numarada mukayyet ve mahfûzdur.". Hazırlayan Doç.

Fakat bunlardan bir kısmı yalnız bir şubeye aid olduğu gibi bir kısmı da pek muhtasardır. Şakayık'a zeyl olan Atâ'î'nin meşhûr ve matbû (Hadâyıkü'lHakâyîk)ına zeyl olmak üzere Şeyhî'den başka Uşşâki-zâde'nin bir eseri vardır. s.. 3. Şeyhî zeylinin tab'ı temenniye şâyândır. "Tuhfetü'l-Hattatîn". fatat on ikinci/on sekizinci asrın ilk senelerine kadar alır. 45.643 bulamıyoruz.. 6 Teşrin-i evvel 1927. c. Burada muahharan (tercüme-i ahvâl)e dâir kıymetli eserler kaleme alan Mustakîm-zâde'nin ismini hürmetle yâd etmeliyim. Şeyhî ise bir adamın sicilini ânâtıyla göstermiştir. 4 . derme çatma şeylerdir. "Mecelletü'n-Nisâb". 2 nr. (Vefayât-ı Ekâbir-i İslâmiyân) ve (Vefayât-ı Ayvansarayî) gibi eserler Şeyhî'nin tetebbu'nâmesiyle kıyas kabul edemez. Ali Canip HAYAT. "Devhatü'lMeşâyîh" gibi kitapları erbabınca değerli mühsûllerdir.

İtalyan. Tab edilen . Demek ki bu diyar ve diyarın sakinleri okumaya muhtaç ve teşnedir. Artık çocuklarımız. bir Hadîkatü’s Süedâ bir Naimâ Tarihi… Bulmak kolayca kabil olamıyor. Maarif Vekâleti bir hamlede bu mühim işe başlamakla Türkiye maarif hayatında en mesut bir inkılâbı ihzar etmiş oluyor. Bu zevk temin edilemeyince memlekette “okuyan adam” miktarının az kalacağı derkârdır. Onu temin etmek de bugünkü idâremizin aslî vazifelerindendir. Devlet Matbaası mütemadiyen bunları tab etmekle meşguldür. İspanyol edebiyatlarından birçok güzide eserlerin en müstesna kısımları tercüme ettiriliyor. İzmir’de bile eski yeni eserlerimizi kolayca tedârik etmek gayet müşkül ve bazen hemen hemen gayr-ı mümkündür: Esasen hiç tab edilmeyen yazmalardan sarf-ı nazar. Bu ihtiyacı da temin için yarınki nesli dünya fikir ve zekasından haberdâr olarak yetiştirmek. yarınki gençlik aleminde husule gelecek pek mühim bir fikir ve zeka inkılâbının âmil ve müesserlerini sessiz sadâsız hazırlamakla meşgul oluyor: Yunan. metinleri okuyarak anlayacaktır. İskandinav. tâ kurûn-ı evvelâdan bugüne kadar Garp’ın geçirdiği edebî tekâmülleri. Lise programlarındaki tadilatın mahiyeti “Hayat” karilerince meçhûl değildir. İstanbul’da. Bulunduğu zamanda ihmâlkâr bir tabın mütemâdi yanlışlarıyla uğraşmak mecburiyeti hâsıl oluyor. vücuda getirdiği mühim inkılâbın takviyesi ihtiyacındadır. İngiliz. her Türk çocuğunun eline geçebilecektir.644 ASRİ KÜTÜPHANELER İHTİYACI Maarif Vekâleti. hatta Ankara’da. Eskilerden sarf-ı nazar daha yeni eserler. Bu aziz topraklar üzerinde gezerken öyle yerlere tesadüf etmiştim ki üç beş kitap tedarik etmek pek zor bir işti. İtiraf etmeliyiz ki mekteplerimiz şimdiye kadar talebe ruhuna mütalâa zevkini tam ve umumî olarak veremiyordu. Latin. Rus. Alman. Düşünmeli ki binlerce nüsha basılan bu eserler Anadolu’muzun her köşesine gidecek. Değil Anadolu’nun kuytu bir yerinde. Fransız. Bilvesile şunu da kaydedeyim ki neşredilmekte olan bu risaleler arasında kendi edebiyatımıza ait olanlar da vardır. mesela bir (Rübâb-ı Şikeste) tedâriki bin müşkülâtla hâsıl olmaya başladı. İşte bütün bu hazırlanan eserler bu seneden itibaren Türk gençliğinin önüne konulacak. mesela bugün bir Bakî. Ve öyle çalışkan hocalarla görüşmüştüm ki talebesine tavsiye edecek eser bulamadığı için mustarip ve meyûstu. bir Nef’î Dîvânı. ona okumak zevkini bir itiyat halinde vermek ıstırârındadır. Halbuki yeni Türkiye.

Bâyezit ve Millet Kütüphanelerine giden gençler de Servet-i Fünun gibi mecmualara ait koleksiyonlarla on beş yirmi sene evveline ait romanlar ve emsâlini bulup okuyabilirler. Köprülü. edebî meslekleri. şunun içindir ki eski kütüphaneler Tanzimat’tan evvelki hayatımıza. Bu eser delâletiyle tâ eski Yunan ve Latin edebiyatlarından bugüne kadar Avrupa’nın geçirdiği zekaî ve hissî devirler Türk talebesinin gözü önünde bulunacaktır. Bakî’nin… hatta Evliyâ Çelebi’nin. Sinan Paşa’nın. Fuzûlî’nin. Muhtelif milletlere ait eserlerin tarihî ve mensup olduğu edebiyattaki mevkiini Türk çocuğuna anlatmak için ayrıca bir “Umumî Edebiyat Tarihi”de tercüme edilmek üzeredir. Hiçbiri “halk için” değildir. edebî nevleri etrafıyla ve bunlar hakkında türlü türlü noktaları. bu hâl eski kütüphanelerimizin ehemmiyetini gösteriyor. Fakat bunlar yalnız ilimle meşgul olanların işine yarar. Nûr-ı Osmâniye. nazariyeleri gösteren risaleler de yine bu miyanda mevcuttur. Fakat memlekete elbette bu kadarı kâfi değildir. Fakat bunların da umumî ihtiyaca tekâbül etmeyeceği derkârdır. Şark medeniyeti dahilinde yaşadığımız devrelere ait eserlerle mâlâmâldir. Hatta. Naimâ’nın… eserleriyle kolayca karşılaşacaktır. Bugün vakıa bilhassa İstanbul’da muhtevaları itibariyle pek zengin kütüphanelerimiz vardır. Aynı zamanda büyük fikir inkılâplarını. Fakat unutulmamalıdır ki. not almakla meşgul olduklarını görürsünüz. Bu niçin? Bu. gelen adamlar ilmî. Oralara gerçi tâ Avrupa’dan mütâlaalar geliyor. . Vakıa “Devlet Matbaası” neşriyâtı bugün her kütüphaneye gönderilmektedir. Bâyezit ve Millet Kütüphaneleri ki en “popüler” olanlarıdır. Râgıp Paşa… Kütüphanelerine giriniz. mesela Ayasofya. yine her zaman kalabalık olmuyor.645 risaleler içinde nüshaları ender yazmalar da dahil olduğu halde eski ve yeni edebî ve fikrî eserlerimiz de vardır. Ve ancak o zamanları tetebbu için pek zengindirler. ya bomboş bulursunuz veya bir köşedeki üç kişinin sakin sakin okumakla. Ahmet Paşa’nın. hiç olmazsa şimdilik mu’in büyük şehirlerde “asrî kütüphaneler” kat’iyen lâzımdır. Türk çocuğu edebiyat dersinde ismi geçen. mesela Şeyhî’nin. Türkiye’nin her tarafında. tarihî tetkikât ile meşgul olanlardır. Öyle “asrî kütüphaneler” ki yeni nesil oralara gitsin ve kendinin ihtiyacını tatmin edecek eserler bulsun.

1. Bu kitap bazı ilavelerle bize göre ikmâl edilebilir. Ali Canip Genç ve memlekette Garp irfanının tesisine azimkâr hükümetimizden gelecek sene için bu meselenin hallini zevk ve neşe ile ümit HAYAT. Şimdilik bu nev kocaman “orijinal” bir “ansiklopedi” ihzarı hemen hemen gayr-ı mümkün olduğu için Avrupa lisanlarından böyle bir kitabın lisanımıza nakli elzemdir. 1927. “Asrî kütüphaneler”i. halk için mütalâa salonları tesis etmelidir!” fakat bunları tesis etmek için de gençliğin ve halkın okuyacağı kitapların temini zarureti vardır. “Şemsettin Sami” merhumun şahsî bir azim ve himmetle ortaya koyduğu “Kamusü’l Alâm”ından başka Türkçemizde “ansiklopedik” bir eser de mevcut değildir. “mütalâa salonları”nı dolduracak eserler ise bunların tamamı tamamına tercümelerinden mürekkep olmalıdır. Kanaatime göre bu tercüme işine bir program ve sistem dâhilinde başlanmalı. ederiz. Eski Yunan şah eserlerinden itibaren bütün cihan klasikleri devir devir Türkçeye nakledilmelidir. 2 . Maarif Vekâleti’nin mektepler için hazırlatmakta oldu risaleler. s. 46. nr. Bütün bunları meydana getirmek de her şeyden evvel bir para meselesidir. ne kadar azim bir yoksulluk olduğu ise izahtan vârestedir. Bunun. c.646 -O halde ne yapalım? Bu sualin cevabını şu cümle verir: “Asrî kütüphaneler.2 . 13 Teşrin-i evvel . Arap edebiyatlarına ait eserlerin ancak en mutena sayfalarına inhisâr etmektedir.

zemm ü inkâr eylemeyeler. Kâtip Çelebi ifadesiyle şuraya naklediyorum: "Madde-i ulâ: Mütfî-i mühendis ile gayr-ı mühendis fetvasıdır.'' . Bunların aslını bilmek murâd iden "riyâziyât'' görmeğe heves ider. mantıkî." "Madde-i sâniye: Kâdi-ı mühendis ile gayr-i mühendis hükmidir. işte bunlardan ikisini. "Takvimü’t-Tevârih"i. hep ciddi ve nev'ileri içinde mühim kitaplardır.647 Üç Yüz Sene Evvel Yaşamış Bir Adamda Modern Zihniyet: KÂTİP ÇELEBİ'DE LİBERALLİK Nâm ü şânını üç yüz seneye yakın pek uzun bir zamandan beri nisyân denilen nihayeti yok gayyâdan kurtaran "Kâtip Çelebi" yalnız bu memlekette değil.. Müellif mukaddimede ilmin ehemmiyetini kısa ve fakat ana hatlarıyla gösterdikten sonra "ilmin zararı olmaz. Bir kimesne tûlı vü arzı ve umkı dört zirâ' bir hufr itmeğe âharı sekiz akçaya isticâr idüp ol dahi tûlı vü arzı vü umkı iki zirâ' bir bi'r hufr eyledî Dört akçe istedi. Kâtip Çelebi başta bu dâhiyâne eseri olmak üzere ne yazdıysa ehemmiyetli ve bilhassa memleketi için faydalı olmuştur. Avrupa'da da tanınmış bir allâmedir: ''Keşfü'z-Zünûn"u bütün ilim aleminde hiç elden düşmeyen. "Fezleke"sî. şarka dair tetebbûla mütevaggıl her mütebahhirin kütüphanesinde mutlaka itinalı bir mevkie konulmuş olan emsalsiz bir te'lîf. zira bir şeyi inkar ol nesneden bu'd u hırmânâ sebebdir'' diyor. Bir kimse tûlı vü arzı yüz zirâ' olmak üzere bir tarlayı âhara bey' eyleyüp teslim mahallinde tûlı vü arzı ellişer zirâ’ iki tarla verdî Aralarında nizâ' vâkı' olup bir kadıya vardılar ki hendese bilmezdi: "Hakkı budur'' deyu hükmeyledî Sonra bir kâdî-ı mühendisi bulup da'vâyı dinlettiler: "Nısf hakkıdır'' dedî Hak dahi budur. bi'rin sümnidir. Hendese bilmez müfti "Dört akçe hakkıdır" dedî Müftî-i mühendis "Hakkı bir akçedir'' deyu fetva verdî Hakkı dahi budur. Kâtip Çelebi’yi hiç tanımayan bir adam bile okusa "bu risale yaman bir kafadan çıkmıştır" hükmünü derhal verir. İfadesi sâde. Zira iki zirâ' bi'r dört zirâ' . "Mizanü’l-Hak" on birinci/on yedinci asırda medresenin düştüğü ve propaganda ettiği kara taassuba karşı kaleme alınmıştır.. bir hazinedir. "Tuhfetü’l-Kibâr"ı. Ve üç dört basit misâlle nokta-i nazarını tevsik ediyor. Bunlar arasında hacmen küçük müdafaa ettiği fikir itibariyle ma'nen pek büyük bir eseri vardır ki asrının zihniyetini ifade etmesi noktasından ne kadar dikkate lâyıksa o zihniyete karşı pek "modern" bir mücadeleyi göstermesi noktasından pek ve pek ziyade takdir ü hayrete şayandır: "Mizanül-Hak". "Cihân-nûma"sı. müdafaaları kuvvetlidir.. Fetva ettirdiler.

müellifi tarafından makûl ve "modern" hükümlere ircâ' olunmuştur. Bazı kâzib müddeîler anların rûhânî mülâkât u muâmelelerini harice dava idüp anınla nice garaz-ı fâside nâ'il oldılar. Zikr olunan hikâyelerin menşe-i galatı olur. Her bahiste bir mesele münakaşa edilmiş. Gerçek sanur. bu ihtilâfın hikmetini te'emmül ü mülâhaza idüp tahtında nice mesalih bulur. Eğer kendi diyâneti muktezasınca emr münker ise kalbinden inkâr ile iktifa ider. müspet ilimler zekanın inkişafına hizmet edecek felsefe bahisleri gösterilirken. Bir şehir halkı esnâfına ve her sınıfın örf ü resmine vukûfdan sonra bütün rub'-ı meskûn sükkânının dahi esnâf u ahvâline dair ilm-i icmâlî tahsiline sa'y ideler. İhtilaf-ı hikmeti bilmez." der.. Emr-i dinde bilâ-mûcib. İmdi gerektir ki ehl-i basiret. “Mîzanü. nizâ memnû iken dahl u taarruz kaydına düşüp karar-dâde umûrı ref'e çalışır. Müellif bu vaziyetin ihdâs edeceği beyhûde "nizâ u cidâl"i anlattıktan sonra şunları yazıyor: "Bu dahi ma’lûm ola ki devr-i Âdem’den beru halk fırka fırkadır. Her bir fırkanın bir dürlü mezhebi ve bir dürlü meşrebi vardır ki ferîk-ı ahara ol muhâlif görünür. ya cehl veya tevzîr sebebiyle umûr-ı rûhaniyeyi emr-i hâri'î ve emr-i hakîkî sûretinde ibraz ider ve halk aslını bilmez. muktezâ-yı hikmet-i temeddün ü ictimâî -ki levâzım-ı beşeriyedendirma'lûm idinüp esnâf-ı halk taksîmine ve her bir kısmın hâl ü şânına vâkıf olalar. Mümkün olmaz.648 Kâtip Çelebi bu risâleyi yazdığı devirde memlekette yegâne tedrisgâh olan medrese indirâsa uğramış. zirûhun teneffüs ü hareket ile ittisâfıdır'' dedikten sonra bugün ''Birsam" dediğimiz rûhi hâleti -zamanına göre. "Kâtip Çelebi. halk arasında hayli güft u gûlara sebep olan bu bahsi gayet "pozitif" bir zihniyetle muhakeme ediyor ve ''hayat.izâh ederek Hızır Aleyhisselâm meselesinde "nakiller. Cümle halkı bir mezhebde ve bir meşrebde olsun deyu muhâl tasavvur ider. taassubu çoğaltacak şeyler konmuştu.'-Hak” yirmi bir "bahis"e ayrılmıştır. Meselâ "bahs-i evvel hayat-ı Hızır Aleyhisselâm''dır.. bugün "serbest tefekküre hürmet ve muhabbet" diye tarif ettikleri "liberalizm'in üç yüz sene evvel yaşamış bir Türk mütefekkirinin kafasında yer tutmuş olduğunu yukarıki satırlar vâzıhen isbat ediyor ki bu. yerlerine zihni darlaştıracak. Ve kimesnenin mesleğine ve meşrebine dahl u taarruz eylemez. Kimi dahi ahmaktır. “Kâtip Çelebi”yi yetiştiren bir millet için iftihara şâyândır. Beyhûde zahmet çeker." Avrupalıların. bütün bunlar silinip süpürülmüş. Nihayet kimi âkildir. Cümlesi kendü mesleğini beğenüp meslek-i âhardan tercih ider. .

.. ''Dördüncü Murad"ın yasak etmesini anlatır. Bu dava bir zamanda faysal bulmadı. Şeri ve siyasî bütün menlere rağmen halkın tütünden bir türlü vazgeçmediğini söyledikten sonra neticede ''Bazı ehl-i veri teverru idüp kendü içmez ve içine dahl eylemez ve kiminin dahi meşrebine muvâfık değilldir. eski sûfîlerin hasbî vü cidd ü istiğrakıyla bir münasebeti olmayan muahhar tekkecilerin iç yüzünü teşhir etmesindedir: ". mü'min midir meselesine temas eden dokuzuncu bahisde müellif şu güzel sözleri söylüyor: ''Bu mertebeler ma'lûm olduktan sonra bir kimesne bu babda nizâ iderse ahmak değil midir? Gûyâ ki Hak taâla hazretleri rahmetini halktan men ve dirîg ider. Ekser tâife-i Halvetiye âyîn ü tarîkı mürîd cemiyeti üzerine binâ idüp tekke kurup hengâme-girlik şartı olan hay u hûyı âlet-i cemiyet ü medâr-ı maâş u rükn-i inti'âş kılup sûret uğrıları selefin garaz-ı sahîbî olan emr-i semâ' ve hareket-i ıztırâriyesini -ki ehline mübâh olsa gerektir. Anlar dahi bildiklerinden kalmayup çaldılar. Zira onların âbâ vü ecdâdı Firavun'dan çok sitem görmüştür." Müellifin bu bahisde en alâka-bahş mütâlaası.. Eblehânın kimi şahid. ''Firavun" kâfir midir..dâne-i dâm-ı tevzîr veya bend-i ahmakân-ı bed-nâm kılup o bahâne ile behâyim makûlesi avâm üşüp tekkeye nezr u sadakât gelür dirler. Kâtip Çelebi burada ''duhân" yani "tütün" hakkında ''haramdır. Ama gayrî millet ashâbı anlara tâbi' olmanın veçhi nedir? İmdi . Anın için içmez: Râkımül-hurûf gibi… Evvelâ budur ki bu babta kimesneye dahl ü taarruz olunmıya vesselâm" hükmünü verir. ne anların dâm-ı hayli ile amel ider. kimi mürîd ü zâhid-i bârid olan ne dahl u taarruz marazına mübtelâ olur." ''Mîzanül-Hak"ın alâka-bahş kısımlarından biri "bahs-i hâmis"dir. Firavun'un îmânından intikam için veçhi vardır. "Bahs-i Sâlis Raks ve Devr beyanındadır. âkıl olan bu makûle nizâ'-ı kadîmin faslı ümîdinde hamakat ider" der. mekrûhtur" gibi iddialar serd edenleri.'' Kâtip Çelebi bu bahisde ''tegannî''nin günah olup olmadığı hakkındaki mülâhazaları kayd ettikten sonra medreselilerle tekkeciler arasındaki zıddiyeti anlatır ve "Her asırda müteşerri’ler bu husûsda anlara ta'ne taşın atup dahl u taarruzdan hâli olmadılar. çağırdılar" ve ". Ve bu babda hareket-i devriyenin azîm dahl ü tesiri vardır deyü dönmeden dönmezler.649 ''Bahs-i sânî tegannî bahsidir.

işin azıttığını anlayıp kürsi şeyhlerinden bazıları sürülmüştür. Bi’l-vesîle bu mümtaz. bu lâyemut. "insâf idüp her kişi nefsini yoklasa sünnete ittiba’la aslâ münasebette bulunmaz. yirmi birinci bahis. Hadd-i evsatdan çıkmayalar. “bir tarafın galebesi câiz görülmiye. Bunların hemen hepsi faydalı şeyler olmakla beraber bilhassa talebe için “Bir fenni itkân üzere tamam itmeden fenn-i âhire intikâl eylemeye” deyişi güzîde Türk allâmesinin “ihtisâs”a ne derecelerde ehemmiyet verdiğini ispat etmektedir. şanlarından olduğunu anlatır. halk haddinden tecâvüz etmemekle müyesserdir” diyor. türbeleri ziyaret etmek meselesine temas eder. mum yağıyla yağlanmağı âdet ettiklerini anlatır. Kâtip Çelebi “Mîzanü’l-Hak”ı 1067/1656'da yani vefatından biraz evvel yazmıştır.650 talebe-i ulûm kavâbiline evvelâ budur ki bu bâbda Firavun için mü'min dimezler ise de diyenlere husûsa ''Şeyh"e (*) dahl u taarruzda olmıyalar. nihayet hükûmet. s. Tarih ile tevaggul edenler "bid'atdir'' diye ne korkunç taassup ihtilâlleri olduğunu teceddüt harekatlarının önüne geçildiğini bilirler. Kâtip Çelebi iki tarafı ifrât ve tefrite düşmüş görerek." “Mizanü’l-Hak”ın on ikinci bahsi "bid'at''e tahsis edilmiştir. 10 Teşrin-i sani 1927. 3 Burada “Şeyh"den maksad “Muhiddin-i Arabi. Çünkü bu İslam feylosofu “Füsus”ında Firavun’un imanından bahseder. Son. gözlerini sürdüklerini. on birinci/on yedinci asrı gürültüleriyle dolduran “Sivasî ve Kadı-zâde” meselesine tahsis edilmiştir. şark ve garpta tanınmış Türk âllâmesinin “Zeyrak”teki mühmel mezarının tecdîd ü ihyâsını hâssaten şehremânetinin himmetinden bekleriz. Ekser zamanda sâdır olan ef'âl ü akvâl bir vecihle bid’atden sâlim değildir'' diyerek Allah'ın ve peygamberin afv etmek. 2 nr. nizâm-ı âlem. Müteakıben Kâtip Çelebi kendi hayatını yazmıştır: "Mîzânül-Hak" hükümdara. 50. "Sivaslı Abdülmecid Efendi'' ile “Kadı-zâde Mehmet Efendi” iki vâ'izdir ki biri tasavvufa. Ölüden medet ummaktaki belâheti pek güzel tasvir eden Kâtip Çelebi kadınların. çocukların ve "ukûl-ı za'îfe ashâbı ricâl"in mezarlara yüzlerini. Ali Canip HAYAT. öteki “tarîk-i nazar”a yani softalığa mütemayil idî Bunların birbirine karşı atıp tutması İstanbul halkını ikiye ayırmış.”dir." “On üçüncü bahis” ziyaret-i kubûr'' yani mezarları. * . vâizlere ve halka ve talebeye ait olmak üzere dört "vasiyet"le hitâme erer. Kâtip Çelebi o devir için pek nâzik olan bu meseleyi fetânetle halletmiş. c. 2.

Evvelki zihniyet çocuğa sadece malûmat vermek gayesini takip ederdi. Yeni zihniyetin böyle korkunç despotluğu yoktur. “kitabıma koymak istediğim şu veya şu malûmatın. ve bu vazifeden belki daha büyük bir mesuliyet altına girmiş demektir: “Kitabıma şu ve şu malûmatı da koyayım!” dememeli.yazan zât büyük bir vazife deruhte etmiş.bir yığın abur cuburu tıkıştırırdı. cehennem olmaktan kurtuldu..651 YENİ TEDRİSAT DEVRESİNİN BAŞLAMASI MÜNÂSEBETİYLE MUADİL EDEBİYAT PROGRAMINDAKİ BİR FIKRAYA DAİR Makaleme bir istitratla başlayacağım: “İlk tedrisatta eski bir zihniyet ve bugün kemale eren ve vuzûhla izah edilen yeni bir zihniyet vardır. mahalle mektebini ve bu mektebin çatık çehreli hocasıyla sopasını canlı ve korkunç hatıralar şeklinde pek iyi gözünün önüne getirir. Eski zihniyet çocuğun hafızasına yüklenir. Memleketimizde “ilk tedrisat” dünyasının bu “modern” gayeye doğru yürümeye başlaması çok olmalı. çocuğun maneviyetini beslemeye kudreti var mı. yok mu diye düşünmelidir. Mektep kitabı –hele ilk mektep kitabı.. Bu makalemizin arasına sıkıştırdığımız şu istitrât başlı başına bir mevzudur ki onu ileriki makalelerimden birinde tekrar etmeyi pek faydalı saymaktayım. yavrucağa cebren. * * * “Orta tedrisatın modern gayesine nazaran gencin de ulu orta “ayaklı kütüphane” olmasında bir fayda yoktur. hele bizim nesil. evet “orta tedrisat için de “malûmat” esas değildir. İkinci zihniyet. Bu mukaddimeden esasa girmeden evvel şunu da kaydetmek isterim: Memleketimizde bir tedris ve terbiye inkılâbı yapılmış ve hatta bu inkılâba göre genç hocalar yetişmiş olmasına rağmen “İlk tedrisat” a ait bazı kitapların sadece “malûmat vermek”i gaye ithâz ettikleri görülmektedir.. Hatta zarar vardır: Sersemler yahut ukalalar peyda etmek tehlikesine binaen!. doldurmaktan ziyade kımıldatmayı düşünür: Bu zihniyete göre çocuk adeta teçhiz edilmez. O. çocuğun melekelerini harekete getirmeyi düşünüyor. . eğer gencin melekelerini kuvvetlendirmiyor ve hayata -bugünkü hayatahazırlamıyorsa!. Yeni tedris tarzının ilk ocağı “İstanbul Erkek Muallim Mektebi” dir. Buradan yetişen genç hocaların mekteplere duhûl ve nüfûzundan sonradır ki çocuklarımız için mektep. Çünkü çocuk büyük adamın yalnız maddeten ufağı olmadığı gibi onun kitabı da büyüklere ait kitabın hacmen küçüğü değildir. kahren -manasını idrak etsin etmesin. tecehhüz eder..

Nedim’den. bir gazel.652 İşte edebiyat programını tadil ettiren fikir budur. Bu fikre göre tertip edilen yeni müfredâtta gençlere gösterilecek kırâat parçaları için şu fıkra muharrerdir: [Türk edebiyatının muhtelif tezahürlerine ait eski ve yeni manzum ve mensur eserlerin en güzidelerinden terbiyevî esaslara göre seçilmiş parçalarla Garp edebiyatlarından her türlü –ve bilhassa kendi edebiyatımızda zayıf olan. “Didaktik nev”in bayağı kısmına ait yazıların ise edebî değersizliği kadar ahlakî değersizlikleri de vardır. “gayr-i ilmî “ bir harekettir. “düşünüş ve buluş kıvraklığı” gibi hasletleri tenmiye edecek beyitleri eksik değildir. bir rubaî yüksek bir fikri. Fakat bugünün çocuğuna elbette o derecesi kâfi gelmez. Şeyh Galip’ten öyle parçalar seçebiliriz ki Türk çocuğuna geniş hayal ufukları açabilir. yüksek bir hayali ihtiva ediyorsa –muallimin o fikri ve o hayali çocuk zekasında canlandırabilmesi şartıyla. hatta okuduklarını sâlim ve makûl bir tarzda hayûtta tatbîk etmeye sevk . Zaten “bilâvasıta telkin etmek gayesini gözeten çok kere bediî kıymetinden hayli unsurlar kaybetmiş yazılardır. Fuzûlî’den. Bugünün demokratik ve modern ihtiyacı ehemmiyetle nazar-ı dikkate alınacaktır. Zaten “nükte” ve “mazmun” umdelerine iptina eden “Dîvân edebiyatı”nın. Bu ciheti tayin ettikten sonra. eğer bir kaside. onu asrın ihyâcına göre teçhîz edememeye mahkûmdur. “mürebbî”nin o parça üzerinde ısrarı yalnız boş değil. “içtimaî duygular” itibariyle pek zükurettir. manasına almamalıdır. Nef’î’den.”] Geçen gün evime kadar gelen kıymetli ve genç bir edebiyat muallimi son fıkranın işaret ettiği “Bugünün demokratik ve modern ihtiyacı” ile mesela “Dîvân edebiyatı”na ait manzum ve mensur eserlerin nasıl telif edilebileceğini sordu. Bugünkü Türk çocuğunun ruhunda bu noktadan derin bir boşluk bırakmaya. Bakî’den.yeni programın âmir olduğu “bugünün demokratik ve modern içtimaî”ne tevafuk ettiğine şüphe yoktur.tarzlara ve nevlere ait zengin numuneler. Kendisine şifâhen de arz ettiğim üzere “Bugünün demokratik ve modern ihtiyacı”nı mutlaka “Bugünün demokratik ve modern fikirlerini telkin etmek”. genç zekalara da “incelik”. Nitekim “Hayat”ın ta [34] üncü sayısında neşrettiğimiz “orta tedrisatımız için hangi eserleri seçeceğiz?” unvanlı makalemizde de söylediğimiz gibi “Dîvân edebiyatı”. daha sağlam bir tarzda düşünmeye. Onun daha birçok ihtiyaçları vardır. “gayr-ı terbiyevî”. Mademki “edebiyat dersi” talebeyi daha diri tutmakla ve daha canlı tahayyül etmekle bırakmayacak daha doğru. Bir metin parçası ki bugünkü çocuğun “alâka”sını uyandıramıyor.

eski edebiyatın. “Dîvân edebiyatı”nın bu cihetleri temin edemeyeceği meydana çıkıyor demektir. hikâyeden hoşlanır. “Hayat”ta bundan evvel kaleme aldığımız makalelerimizde de işaret ettiğimiz üzere tercüme edilen bir eserin mutlaka kendi nevinde “şah eser” olması şart değildir. kâfi ki edebî kıymetten mahrum bulunmasın ve hassaten muadil programın işaret ettiği üzere “bilhassa kendi edebiyatımızda zayıf olan tarzlara ve nevlere” ait olsun. Talebesinin temayülünü keşfetmek. “İlk tedrisat”ta olduğu gibi “orta tedrisat”ta da hoca için “despotluk”a mesag yoktur: Mahâret odur ki mürebbî gencin kabiliyet ve temayülünü keşfedebilsin ve onu o kabiliyete ve o temayüle göre teçhize çalışsın. yirminci asra ait bir metin takip etmektedir. Bir o kadarı da tab edilmek üzeredir. Zaten muadil programa “Bugünün demokratik ve modern ihtiyâcı ehemmiyetle nazar-ı dikkate alınacaktır. “Orta tedrisat”ta “Aman şu ve şu malûmatı da verelim!” dememeli. mesela on yedinci asra ait bir metni. işte muadil programın yukarıda bahsi geçen fıkrasının bir manası da budur! Maarif Vekâleti “bugünün demokratik ve modern ihtiyâcını ehemmiyetle nazar-ı dikkate aldığı” içindir ki muallimlerimizin mesâisine yardım etmek maksadıyla Türkçeye “cihan edebiyatlarından numuneler” naklettirmeye başladı. Çocuk vardır ki temaşadan. “hitabet”e müteallik eserleri derin bir incizâbla takip etmek ister.” Bu suretle. muhtelif ve mütenevvî edebî mahsullerle karşılaşması temin edilmiş oluyor.U. “Vermek istediğimiz malûmattan hangisi bizi gayemize. “Kutadgu Bilig” gibi. Bu eserlerin neşrinde kastî bir tertipsizlik yapılmakta.653 edecektir.” kaydının konulmasına sebep. lise için hazırlayalım. Bunlardan sekiz on kadarı “Devlet Matbaası”nda tab edilmiştir. Edebiyat derslerinde geniş bir tenevvüün teminine çalışmalıyız: Çocuk vardır ki mesela “lirik” şiirlere karşı pek az alâka gösterir. Mesela intişar eden risaleler içinde “Corneille”in lâyemut “Horas” trajedisinin yanında birkaç seneden beri şöhret bulan “Karol Çapen” nâmındaki “Çek” edibinin “R. “Hibetü’l Hakâyık” gibi. “Divân-ı Hikmet” gibi fikrî ve bediî kıymetleri noksan veya ma ̉dûm ve lehçe itibariyle çok uzak ve yabancı eserlerle lise talebesini bundan sonra meşgul etmemek kâfi değildir. kıymetli muallimlerimizin lüzûmundan fazla bağlanmamasını temin etmek idi. o temayülden istifade ederek teçhîzine çalışmak. bir sene zarfında ortaya konulacak eserler sayesinde lise talebesinin. Bilvesile darülfünûna da hazırlamış oluruz. Türk çocuğu birinci eser sayesinde yüksek vatanî . Daha muahhar fikir ve edebiyat mahsulleri arasından da intihabât yaparken çok dikkatli davranmamız icâp eder.R” unvanlı “piyes” i de vardır. Bir Garp mütefekkirinin dediği gibi biz lise talebesini. asrın gayesine götürecektir?” diye düşünmelidir.

Osmanlı saltanatın sükût ve inhitâtı avâmilini canlı vak’alarla gösterecek bir eser koymuştur. Mürebbî. temayülüne göre tecehhüz etmek mecburiyet ve hakkını hâizdir. fenne müstenit bir hayalin tiyatroya tatbikini görmekle beraber “Hayat” ta sade fiil ve hareketin değil. “dürbin”in ters tarafından görülen sadece maddeten küçülmüş bir insan değildir. hatta üstat menşisi olan “Nergisî” ile “Veysî”yi bu marazda hiç hatırlamak istemedik. zevkî temayülü büyük adamın kendi büsbütün başkadır. “Hatırât” tarzı edebiyatımızda pek yeni bir şey olduğu için en “Andre Turye”nin bu samimi –çünkü bu muharririn en karakteristik ciheti safvet ve sadeliktir – parçası talebe âleminde hayli kuvvetli alâka uyandıracaktır. Her Türk çocuğu şüphesiz “Köprülü Mehmet Paşa”nın ismini işitmiştir. duygunun en büyük rol oynadığı mülâhazasıyla da yüz yüze gelecektir. “Evliya Çelebi”nin Seyahatnâme’sinden müfrez fıkralar ilk neşriyatı teşkil edecek ve bunları eski. “Andre Turye” nin eseri böyle bir kudreti hâiz değildir. genci yarına hazırlamak için onun bu gününü düşünmek . ortaya on birinci asrı tenvir edecek. Naimâ o adamdır ki muasırlarının kelime şaklabanlığından kaçınmakla kanaat etmemiş. Mesela Naimâ’nın emrine tahsis edilen risalede “Siyâvuş Paşa’nın Katli” fıkrası mâhir münşinin iktidârına bir hüccettir. Yine aynı risaleler arasında kendi edebiyatımıza ait eserler de vardır: On ikinci asır münşilerinin en kuvvetlisi olan “Naimâ”nın tarihinden müntehap parçalarla “Fuzûlî”nin “Leyla ve Mecnun”u. diyebiliriz. Bu eserlerden birincisi hassaten tasvir itibariyle bütün Garp edebiyatlarına “model” olmuştur. gibi bir meseli daha olmayan bir “şah eser”le beraber “Andre Turye”nin “Çocukluk ve Gençlik Hatıraları”nı okuyacaktır. O kendi ihtiyacına. zevkine. Yine mesela “Homer”in “İlyad”.654 fikirlerle karşılaşacağı gibi ikinci ile de ilmî bir fikrin. yeni diğer eserler takip eyleyecektir. Onun ihtiyacı. fakat çocuk. Biz “Bugünün demokratik ve modern ihtiyacını ehemmiyetle nazar-ı dikkate” aldığımız için Naimâ’ya bir risaleyi tahsis ettiğimiz halde mesela on birinci asrın iki meşhur. Vakıa biz on birinci asrı tetebbu ederken “Nergisî”yi. Fakat Naimâ’nın bu fıkrasını okumamış ise o ihtiyar vezirin ne yaman bir adam olduğunu anlayamamıştır. Çünkü o iki adamın bugünün gençliğine vereceği hiçbir zihnî ve fikrî unsur yoktur. “Homer” in kalemiyle insanların ve tabiatın nasıl tersim edildiğini görmek ne zevkli ne faydalı bir şeydir. “Veysî” yi ihmal etmemek mecburiyetindeyiz. Kendisinden evvel ve sonra onun kadar zeki ve nâfiz bir müverrihimiz yetişmemiştir. Fakat birçok gençler o satırların içinde öyle bir samimiyet müşâhede edeceklerdir ki bazıları adeta “Bu yazıları yazan ben miyim?” diye duraklayacaktır.

Beğenmeyenin daha iyilerini vücuda getirmesi için hiçbir mâni yoktur. 2. 1927. zan ve tahmin edilen faaliyeti gösteremediler. Bu itibarla hiç kimsenin ve hele şöhretli edeplerimizin. Maarif Vekâleti’nin “orta tedrisat” aleminde “Cihan Edebiyatlarından Numuneler” vâsıtasıyla gençlik üzerinde yapmak istediği fikr-i inkılâp ve inkişafı için kendilerine müracaat edilen tanınmış kalem sahiplerimiz.655 zaruretindedir: Lise talebesi darülfünûnda mesela kitap ile meşgul olacaktır diye ona takur tukur şeyler okutmaya çalışmak tedris âleminde Garpçılığa zıt adımlar atmak demektir. koymadılar. Ali Canip HAYAT. s. 17 Teşrin-i sani . ortaya konula tercüme ve intihapları tenkide hakkı olmasa gerektir. Birçokları deruhte ettikleri eserleri meydana. Birkaç çalışkan muallimimizle üç dört genç muharrirden başka bu iş için yardıma koşanı göremedik. c. Bu marazda şunu da istitraden ve teessüfle kaydederim ki. nr.2 . 3 . 51.

Fakat acaba bu mutlak hakikatin bilinmesi çocuklarımızı “millî varlığına karşı müteneffir ve hiç olmazsa lâkayt etmeyecek midir? Bu endişe vârid olmamakla beraber. Hayır “Dîvân edebiyatı”. Lise talebesi için bir “Homeros”. şimdi dâhil olduğu Garp medeniyeti dairesinde inkişaf edecek her edebiyat ve sanat müessesesi yine Türkün malı olacaktır. Çocuklarımızın bediî vicdanına ait sahayı aşağı yukarı Sinan Paşa. Artık Türk çocuğu Yunan.ecnebî muharrir ve şairleriyle eserlerinden bahsedebilirdi. bir “Hugo”nun bizim şairlere. Ve bittabi bir “Homer”in. Fakat orada kalmaz. Bir zamanlar “Dîvân edebiyatı”na “Kapıkulu edebiyatı” diyenler. “Türk çocuğunun gözlerini kamaştırır” diye onu eski ve yeni Avrupa edebiyatlarıyla temas ettirmemek “Garpçılık”ı esas umde ittihaz eden bugünkü zihniyetimize karşı hıyanettir. İtalyan edebiyatlarına ait metin tercümeleriyle yüz yüze gelecektir. Fuzûlî. mahallî mahsullerimize her nokta-i nazardan faiktir.656 EDEBİYAT TEDRİSATININ YENİ VEÇHESİ ÇOCUKLARI KOZMOPOLİT YAPAR MI? Bugüne kadar liselerimizde edebiyat derslerini hemen hemen yalnız mahallî eserler işgal ediyordu. Latin.. Bu noktada zerre kadar şek ü şüphe yoktur. İngiliz. onun “Türk edebiyatı sahası”ndan hariç kaldığını iddia etmek cüretini gösterenler vardı. bir “Racine” ve ilah… meçhuldü. Bu nasıl Türk’ün malı ise. bir Goethe” bir “Corneille”. Millî duygu. bir “Virgil”. nihayet daha yeni muharrirler ve şairler dolduruyordu. müessesedir. çünkü Türk milletinin “İslâm medeniyeti” dairesinde bulunduğu hengâmede bir Türk zümresinin meydana koyduğu. Henüz yetişmekte olan bir genç. biz her şeyden evvel yeni neslin dünyaya karşı gafil yetişmesine rıza göstermemeliyiz. Son muaddel program ise “cihan edebiyatları”na ait metinlere geniş bir yer ayırmış oldu. bir “Shakespeare”. muharrirlere fâikiyeti ile beraber cihan edebiyatlarının “nevi” itibariyle ne kadar şümullü ve zengin bulunduğunu da öğrenecektir. Nedim… ve bol bol Halit Ziya ve Tevfik Fikret’le arkadaşları. Alman. Fransız. Nef ̉î. İtiraf etmeliyiz ki bu yazılar. çünkü “millî varlık” mütemadî bir “tahavvül” ve “tekâmül”den ibarettir. Bütün cihan edebiyatları hep birbirine model . umumî Türk edebiyatının bir şubesidir. Bâkî.. Şu muhakkak ki bugünkü tedrisatla lise talebesi eski ve yeni mahallî eserlerin. Eğer muallim Garp edebiyatlarına vâkıfsa –program hâricinde. bu faikiyete meftûn olup “milliyet”inde manen tebâüd etmez mi? Daha sarîh bir tabirle edebiyat tedrisatının yeni veçhesi çocuklarımızı kozmopolit yapmaz mı?. zayıf ve “bediî vicdan”ı tatmin etmesi noktasından pek nâ-kâfî olduğunu idrak etmiş olacaktır. maziden başlar. bir “Shakespeare”in.

Bir gün limana İngiliz donanması geldi. Garp malzemesinin kâfî derecede o sahaya girmemesinden mütevelliddir. O kanaatteyim ki eğer edebiyat tedrisatımız bugünkü veçhini on. Bizi gezdiren bir nefer. millî mevzularla doğrudan doğruya temas eden “Alman romantizmi” bile her şeyden evvel ecnebî edebiyatlarının tetkik ve tahlîllerinden ilham almıştır. * * * . On sekizinci asır Fransız muharrir ve ediplerinin yazılarıdır ki Namık Kemal’le arkadaşlarına. Eski kanaatimiz sarsıldı. Daha sonra bir Avusturya filosu geldi. ailem Selanik’e sürülmüştü. korkunç topları gördük. fikir âleminde daha ilerlemiş olurduk. “edebiyatta vatan ve millet sevgisi”ni ancak Garp medeniyeti dairesine girdikten sonra meydana getirilen eserlerde buluyoruz. Eski ve yeni kuvvetli eserlerle temas etmek onları bu zehapta kurtaracağı gibi bediî terbiyelerini yükselterek içlerinden cidden istidadı olanları daha muvaffak mesaiye teşvik edecektir. Ve buna hiç şüphe yoktur. Artık “Necm-i Şevket” bizim nazarımızda dünya filolarına tek başına meydan okuyan bir kuvvetti. Limanda Sultan Aziz devrinden kalma “Necm-i Şevket” zırhlı korveti yatıyordu. Neferi. Küçüktüm. kendilerinden evvelki nesilde tesadüf edilmeyen kanlı ve canlı fikirler vermiştir. Millî tahassüslerle. Onun da zırhlılarını seyrettik. Eski “gaflet”in bize ne faydası oldu. aynı zamanda Türk çocuğu edebiyat mefhumunu daha iyi ve etraflı kavramış olacağından içlerinde yazı yazmaya heves edenler daha kuvvetli kaleme alabilirlerdi. Biz. Gezdik. Hangi sahada olursa olsun. Binaenaleyh Garp edebiyatlarına ait eserlerle bugünkü Türk çocuğunun bediî vicdanını terbiye etmek demek yarınını edebiyatımızın tarlalarına yeni tohumlar serpmek demektir ve muhakkak faydalı bir iştir. hikâyeler. eğer bir sürçmemiz müşâhede ediliyorsa bu. selâhiyet sahibi addettiğimiz için bu söze itimat etmiştik. Git gide acı hakikati öğrendik. köhne zırh tabakalarını göstererek: “Bir birinin üstüne on gülle çarpmadan bu demir delinemez!” demişti. yeni “hakikat”ten ne zarar gördük? Hiç! “Belki kozmopolit olur” diye Garp’ın şah eserlerini Türk çocuğuna göstermemek benim çocukluğuma ait olan şu gafletimden bir zerre farklı mıdır? Birçok mektep talebesinin şiirler. Garp’tan gelen ve gelecek ihtisas ve tefekkür malzemelerine bu millet ve bu milletin çocukları muhtâçtır. on beş sene evvel tayin etmiş olsaydı. tiyatrolar yazmaya heves ettikleri ve hele bazılarının bu yazıları olgun eserler zannederek neşre kalkıştıkları görülüyor.657 ittihaz ederek tekâmül etmişlerdir. Biz çocukular bir bayram günü bu geminin toplarını seyretmeye gittik.

nr.3. edebiyatta yetişen müstesna simaların çoğu ırka bu millete mensuptur. c.53. alâka-bahş kitapların tamamını Türkçeye nakletmek kat’iyen elzemdir. Tanzimat’tan beri dâhil olmaya çabaladığımız Avrupa medeniyeti içinde de aynı liyâkati göstermek için Garp harsını yine bütün şümulüyle tetebbu ve temsil etmemizden başka çare yoktur. Maarif Vekâleti edebiyat tedrisatına yeni veçheyi vermekle. İnşallah gelecek yıl. İlimde. İngiliz’in Alman”a Alman’ın Fransız’a karşı müdafaa vaziyetinde millî harsları vardır.4 . o medeniyetin iki yüksek rüknünden –yani Araplarla Acemlerden ziyade – onun taâlîsine bâdî olmuştur. s. Fakat mesela Balkan komşularımız olan Yunanlılarla Bulgarlar. üçüncü senesinin ilk nüshasında bu temenninin fiile inkılâp ettiğinden büyük bir meserret ve bahtiyarlıkla bahsederiz. Aynı umdelerin hizmetkârı olmakla müftehir olan “Hayat” ın tahrir heyeti ve veçhenin tedrisat haricine de teşmilini temenni eder. Ve mektepler için bu ihtisar zarurîdir. Evet. Ve aynı zamanda bir Bulgar. bir Yunan genci inkâr edemeyiz ki millî varlığını kaybetmiyor. 1 Kanun-i evvel. “Yeni gençlik kütüphanelerini doldurmak üzere cihan fikir ve edebiyatlarına ait eski ve yeni şah eserlerin. Atalarımız mensup oldukları medeniyet sahasında. Bu onlara benliklerini asla kaybettirmiyor. Eğer “Garp milletlerinin millî harsları. 1927.658 Avrupa milletleri edebiyat ve fikir sahasında mütemadiyen birbirinden istifade ediyorlar. Bu. “Cihan Edebiyatlarından Numuneler” unvanı altında vücuda getirilen “broşürler” Garp eserlerinin her birinden ufak ufak müntehap parçalara inhisar etmektedir. ancak atalarımızın o devirlerdeki şark harsını bütün şümulüyle tetebbu ve temsil etmelerinden münbaistir. cumhuriyet ve garpçılık umdelerinin müstakbel nesilde tarsînini temin etmiş oldu. hiç çekinmeksizin kendi seviyelerinden çok yüksek fikir ve ihtisas sahalarına pervasızca el uzatıyorlar. Biz de bu kuvvet olmadığı için fazla ihtiyatkâr olmalıyız” denilirse biz de şu cevabı veririz. “Hayat”ın ikinci senesine başlarken bu temenniyi ileriye sürüyoruz. Evet ba’de’l İslâm Şark medeniyetinin en büyük hadimleri Türklerdir. ecnebî zihniyetinin ikâ edeceği kozmopolitlikten onları vikâye edecek kadar kuvvetlidir. Ali Canip HAYAT.

Hayat'ın müteakip sayılarımda bu müze ve mahfûzatı hakkında resimli bir iki makale neşretmek emelindeyim. fakat maalesef mıklebi kopmuştur. Mevcut kitapların hemen hemen yüzde yetmişi. Müze kütüphanesini dolduran kitaplar meyânında hemen her yerde tesâdüf edilecekler de vardır. Altı yüz yetmiş yedi senesinde yani bundan altı buçuk asır evvel kaleme alınan bu kıymetdar nüshanın yazısı nesihtir. Mes'ut bir tesâdüfle Konya müzesi Kütüphanesi'nin küşâd resminin icrâ edildiği 27 Teşrinisâni 1921 Pazar günü ben de orada bulundum. Buradaki kitaplar -yazma ve basma. Avrupa'nın en uzak yerlerinden gelip tetkik eden meraklılar. Cildi -göbek ve köşeleri şemseli olmak üzere. Birçok meşgûliyetlerim arasında bu kütüphanenin mahfûzatını istediğim gibi tetkik edemedim. Kitap meraklısı ve âlim bir zât olan Hemdem Sa'îd Çelebi kırk beş sene burada post-nişin olmuş ve 1275/1858 tarihinde vefat etmiştir. Ez-cümle 677/1278 tarihinde kaleme alınmış bir mesnevi nüshası vardır ki erbâbınca ehemmiyeti der-kârdır. Pek nefîs cilt ve tezhîbe mâlik olup müzede camekânlar içinde hıfz edilen 79 eser bu yekûnun hâricindedir. Anadolu'nun en harikulâde bir nefâsetle nesc ve ibdâ' ettiği bahası takdîr edilemez halıları. Bugün bu satırlarla sadece müzenin "kütüphane" kısmına temas edecegim. Umûm yazmaların adedi 1269 ve basmaların adedi 1953 cilttir.659 KONYA MÜZESİNDEKİ KÜTÜPHANE Mevlâna hankâhı. Bu nüsha yeni tanzim edilmiş olan defterde 60 .nefîstir. âvânîsi burada mahfûzdur. sekseni "Hendem Sa'îd Çelebi"nin mali ve vakfı olduğu üzerlerindeki kayıt ve mühürlerden anlaşılmaktadır. Türk elinden çıkan bu bediâlar karşısında hayran kalıyorlar. bugün Türkiye'nin en bedîî. en kıymetli bir müzesi hâline ifrâg edilmiştir: Türk zevkinin.cilt itibariyle 3222 adettir Bazen bir cilt içinde birkaç kitap zuhûr eder. Bu itibarla yani kitap itibarıyle Konya Müzesi mahfûzâtı 3690'ı bulmaktadır. mütehassıslar. Türk beda'atının. fakat bir kısmı pek kıymetdar ve pek nâdir nüshalardan terekküp etmektedir. Kâtibi olan "Mehmed İbn Abdullah el-Konevî" bu nüshayı "nüsha-i asliye"den iktibas ettiğini hâtimede tasrîh etmektedir. 613 sahifedir. Hindistan'dan gelmiş olanlar da vardır. Binâenaleyh "İslâmi sanatlar"a dair tetebbû yapacak olanlar için Konya müzesi muazzam bir kitap. Konya müzesini dolduran eşya arasında Anadolu mallarından başka tâ İran'dan. yalnız şöyle bir göz gezdirdim ve pek değerli yazmalara tesadüf ettim. muhteşem bir hazînedir. Türk dehâsının ebed-zinde eserleri.

Müze kütüphanesinde Fuzûli'nin pek eski ve muteber bir Dîvân nüshasına da tesâdüf ettim. Nesihdir. câmi'i olan Hâfız Hüseyin Ayvansârayî ki sekbâniyân ocağında on beşinci zümrenin duâcılarından olup bu hidmet-i celîleyi ahbâb-ı zî-şâna yâdigâr ve ihvân-ı hullâna ber-güzâr eylemişdir.(1) Bu da 66 numarada mukayyeddir. Bu nüsha Şerefeddin nâmında bir zâta mahsûs olarak kaleme alınmıştır ki kâtip bu zâta (Emir Satı el-Mevlevî) unvanını veriyor. Bu dîvân-ı zî-şan-ı Âşık Ömer'i müddet-i medîde ve eyyâm-ı adîde sa'y u gûşiş ile bu mertebeye âla-kadri't-tâka getürüp tertîb-i hurûf üzere tahrîr ve nice kere mahv ü isbât ile takrîr edüp ba'de'l-itmâm olduklarımızı dahi zeyline derc ve idhâl ve bundan sonra dahı dest-âver olanları dahi kayd eylemek üzere nizâm verildî Bu senei celîle tarihinde. Yazma nüshaların hemen hepsinde görüldüğü üzere bunda da kasideler kısmı yoktur. Mevlâna Mesnevîsi'nin bundan başka daha 13 nüshası mevcuttur. Yine buradaki eski nüshalardan biri de Mevlâna'nın oğlu "Sultan Veled"in (İbtidâ-nâme. camiin bânisini meşâyihden olarak gösteriyorsa da vakfiyenin tetkiki icap eder 1 . Bu 628 sahifedir.. Burada bir de Âşık Ömer Dîvânı vardır. Hâfız Hüseyin İbn el-Hac İsmail Ayvansarayî merak etmiş. Câmi' hâtimede şu sözleri söylüyor: ". "Fuzûlî Dîvânı"nın yeniden ve sahih bir surette tab'ı halinde bu nüshadan müstağni kalınamaz. Bu eski nüshanın kâtibi "Hasan bin Osman el-Mevlevî"dir. müseddesler ilh. ikinci cilt 340 sahifedir. ki (Nefehâtü'llâh 1197) sâl-i itmâmın beyân eder. Sade gazeller muhammesler.. koşması eline geçmiş ise toplamış 669 sahifelik koca bir cilt vücûda getirmiştir. bu popüler Türk şâirinin ne kadar gazeli. İntihâ-nâme)sini ihtiva etmektedir ki (Ahmed İbn Muhammed el-Kâtib) tarafından 732/1331 tarihinde kaleme alınmıştır. Âzeri şive ve imlâ tarzını tamamen muhafaza etmektedir. okunuyor. 984/1576'de yani Fuzûli'nin vefâtından yirmi bir sene sonra (Hüseyin bin Gülşenî Muallim Kâşi) tarafından yazılmıştır. Birinci cilt 305.660 numarada mukayyeddir. 768/1366'da başlamış 770/1368'de bitirmiştir. Rebâb-nâme. Müze kütüphanesinde 4 nüsha da Dîvân-ı Kebîr bulunmaktadır ki bunların en eskisi iki cilt üzerinedir. Konya Rehberi nâmındaki eser. 76 numarada mukayyeddir. Yazısı nesihtir. Garaz-ı bî-garazı dahi budur ki mütâla'a eden ve safâ-yâb olan ehl-i aşkdan bir duâ ile hayatda oldukça selâmet-i din ve ba'de'l-fevt rûh-ı revânıma bir hediye-i nâçizâne ta'yin Konya'da bir "Şerefeddin Camii" vardır.

Müzenin çalışkan müdürü Yusuf Bey tarafından (fiş)ler vücuda getirilmiştir. . c. Yazısı nesihdir.. Kütüphanenin de dürüst tarzîm olan "elifbâî defteri" de meydana gelecek olursa tetkik ve tetebbû erbâbına büyük bir suhûlet ibrâz edilmiş olur.) yolunda bir fihrist de mevcuttur. Mecmû'u 645 sahife tutmaktadır. Bu nüshanın zahrında şu beyti okuyoruz: İşidüp ben de vefâtın ana didüm târîhi(2) Ola Âşık Ömer'in cilve-gehi 'adn-ı celîl 1119/1707 "Hafız Hüseyin Ayvansarâyî"nin hayâlî parçalar topladığı görülüyor. Bütün eser 669 sahife tutmaktadır. Birçok meşguliyetlerim arasında Konya Müzesi Kütüphanesi'nin mahfûzatını istediğim gibi gözden geçiremedim. s. Defterde 1444/4 numarada mukayyeddir. 22 Kanun-i evvel 1927. Âşık Ömer manzumelerinin çoğu kafiyelerine göre hece sırasıyla tanzîm edilmiş olduğu için nüshanın baş tarafında (harfü'l-elif. harfü't-tâ . Temmet). Burada mevcut kıymetli eserler meyanında meşhur Türk şâiri Ahmedî'nin tâ 864/1459'da Ataullah İbn Abdullah tarafından yazılmış İskender-nâme nüshası da vardır. Maahâzâ bazı cönklerde tesâdüf ettiğim bir iki nefîs koşmayı bu nüshada bulamadım.. harfü'l-bâ. nr. 3. 3. (Künhü'l-Ahbâr)ın 1063/1652'de yazılmış birer nüshası dikkate şayandır. Ali Canip HAYAT. 2. 2 Vezne göre "İşidüp ben de vefâtın ana didüm târih" demek iktiza eder.661 buyurula ki demişlerdir: (Bugün bana ise yarın sanadır. Her ne olursa olsun câmi'in himmeti takdîre lâyıktır. 56. Bunlardan başka (Hadîkatü 's-Suadâ)nın tâ 985/1577 ve 994/1585'de yazılmış iki nüshasıyla 970/1562'de.

saltanat şanına muhalif kayıtların tayyına. onun en büyük kusuru olarak “Dil-güşâ tabire kadir olmadığını” söyler. bu cemaat. Sonra padişahların bizzat tayin ettikleri şehnâmecilerin. ondaki muhakeme kabiliyetini körletmiştir. tarihi eserlerimizden büyük bir kısmının “fena bir edebiyat” mahiyetinde kalmasını intaç etmiştir. bunları kâmilen “Hoca Sadeddin” sınıfına ithal etmek de kabil olmaz. onların kıymeti ve vak’aların sıhhati hâiz-i ehemmiyet değildir. nâşinîde seclere. galiba vak’a-nüvislerin matbu eserlerini nazar-ı itibare alarak. eski Osmanlı hayatında ilmî bir telâkkiye mazhar olmamasından dolayı şikayete hakkımız yoktur. Beyazıt Meydanı’nda bütün bu kitaplarımızı yaksalar. O devirler hayatının umumî telâkkileri. Tarihin bugünkü usullerine vâkıf bir müverrihin elinde. bu en tarafgîrâne en dalkavukça yazılmış eserlerin bile “tarihî” memba olmak itibariyle ehemmiyetlerini inkâr edemeyiz. Tarihî eserler bırakmış eski vak’a-nüvislere. vak’a-nüvislerin hadisâtı gayet tarafgîrâne bir surette zaptettikleri pek tabiîdir. manzum bir Osmanlı tarihi yazmış olan “Hadîdî”den bahsederken. Uzun asırlar dünyanın her tarafında edebî bir nev gibi telâkki olunan tarihin. derece-i teessüf etmeyeceğim. o “ham maddeler” pekala işe yarar. Türk milletini dalâlete sevk etmiş. kasideciliğe.” Sade bir “üslûpçu” ve bir “mefkûreci” olan “Namık Kemal”i tarihçiler arasında saymak hiç doğru değildir. Lâkin mehazlar ve vesikalar. İşte bunun içindir ki Hoca Sadeddin. Ancak. –Bu kitaplar ancak müelliflerinin cehli hakkında bir fikir edinmek için okunabilir. her eser ve her muharrir ayrı ayrı tetkik edilerek ona göre bir hüküm verilmek lâzımdır. Hiç olmazsa bundan sonra muhakememizi kurtarırız. Öyle tarihî eserlerimiz vardır ki müellif orada en az tarihî hadiselere ehemmiyet verir.662 ESKİ TARİH ESERLERİMİZİ YAKMALI MI? Celal Nuri Bey “Fatih’le Yavuz Hakkında Muhakeme” namıyla “İkdam”da neşrettiği iki makalede bir mukaddime kabilinden. eski tarihî membalarımızın ancak yakılmaya yarayacak kadar ehemmiyetsiz ve manasız olduğunu iddia ediyor. ediye-i mesûreye riayet eder. yalnız bizim . Celal Nuri Bey. Halbuki eski Osmanlı edebiyat-ı tarihiyesi. eğer bu gaye olmasaydı bütün bu kütüphaneleri ateşte yakmak iktiza ederdi. fakat bediî ve beyân-ı kâidelerine. eski tarihî eserlerimizden de bahsederek onlar hakkında pek şiddetli bir hüküm veriyor: “Müverrihler kafilesinin sonunda fakat ehemmiyet” itibariyle başında bulunan Namık Kemal de dâhil olduğu üzere. tarihçilere gelince. Bunlar insanı iğfâl eder. hele ilim ve irfanda tecrübeleri olmayanlar sapıtır. şehnâmecilere.

663 tarihimizi değil. hulâsa medeniyet tarihinin bütün şubeleri hakkında da yüzlerce memba kütüphanelerimizde uyukluyor. münasebette bulunduğumuz birçok milletlerin tarihini de tenevvür “Osmanlı Müellifleri”nin “Müverrihler” kısmında bu cins tarihî eserlerin kabataslak bir fihristini tanzim etmiş olduğu gibi. Köprülüzâde Mehmet Fuat HAYAT. hukuk tarihi. Fakat onların haricinde birçok adamlar vardır ki devletin idaresi hakkında. ricâl-i devlet hakkında. bu cins tarihî eserlerimiz oldukça mebzûl ve kıymetlidir. nr. 2. s. 1928. c. . 1. “France Babinger “de 1927’de intişar eden “Die Geschichtsschriber der Osmanen ihre werke” adlı eserinde bu hususta daha etraflı malûmat vermiştir. Bilhassa on beşinci asır sonlarından başlayarak. Bunları. Celal Nuri Bey’in tavsiyesi veçhle kütüphaneleri yakmadan evvel. Din tarihi. yani tamamıyla “Avrupaî” bir irfanla. “Künhü’l Ahbâr” ında. 85 . 12 Temmuz.. vak’a-nüvisler. Çünkü böyle bir işe girişebilmek için. Eski müelliflerimizi kâmilen “dalkavuk” addetmek de doğru bir mütalâa değildir. lisan ve edebiyat tarihi. Bu cins adamlara misal olmak üzere “Lütfü Paşa” ile “Alî” yi zikredeceğim: “Alî”. “Üçüncü Murat”ı da tenkitten korkmamıştır. Şehnâmeciler. Avrupaî bir zihniyetle mücehhez bulunmak ve hayatını bu mesaiye vakfetmek lâzımdır. onlarda ne gibi kitaplar olduğunu ve onların nelerden bahsettiğini araştıralım. bugünkü Avrupa tarihçileri gibi en yeni usullerle inceden inceye arayacak ve böylece Türk milleti eski hayat ve medeniyeti meydana koyacak adamlarımız maalesef çok mahdut!. “Fatih”i –Alâiye Beyi Kılıçarslan’a karşı yaptığı gayr-i insanî muameleden dolayı –muahezeden çekinmediği gibi. hatta doğrudan doğruya hükümdar hakkında en şiddetli tenkitlerden çekinmemişlerdir. hele siyasî ve askerî tarih itibariyle fevkalade mühim mahsuller vardır. iktisat tarihi.4. vakayiî padişâhların keyfine göre yazmaya mecbur idiler. Henüz yüzde beşi bile tetkik edilmeyen bu eserler arasında. bugünkü tarih usullerini lâyıkıyla bilip tatbike muktedir olmak..

Beş yüz küsür sene evvel yaşayan Ata'i’nin gazelleri umûmiyetle rekâketten berîdir: Ben perde-i ademde ki evvel nihân idüm Mihrünle şems gibi cihanda ayân idüm Cân murgı âşiyânunı kılmışdı âşiyân Itlâk 'âleminde ki ben lâ-mekân idüm Mülk-i şehâdet içre nişânum yog idi kim 'Uşşâk içinde sâhib-i nam u nişân idüm Sen Mısr-ı hüsne mülk-i imâda azîz idün Ki iklîm-i aşka ben kulun ol demde hân idüm Mülk-i ezelde ben ten ü sen bana cân iken Bir kâleb idi 'ışkun u ben ana cân idüm Ben şol Atâyîyem ki sefer eyledükde sen Şehr-i 'ademde ayağuna cân-feşân idüm. "Naîmî" ve "Veliyyü'-dîn oğlu Ahmed Paşa”nın da manzumeleri vardır. Nagme-i çeng ile gam-gîn dılümi şâd ideyüm Ayş esâsına demidür yine bünyâd ideyüm . Lisan ve imlâ tarihimiz noktalarından da erbabınca tetkik ve tetebbûa lâyık olan bu mecmûanın içinde Atâ'î’nin şiirlerinden başka "Vefâî". dokuzuncu/on beşinci asrın tanınmış şairlerindendir.664 On Beşinci Asır Şairlerinden: ATÂ'Î’NİN TUYUĞLARI “Atâ'î” mahlasıyla meşhûr olan 'Ivaz Paşa-zâde “Âhi Çelebi”. “ol devrün şu'arâsından merhûm Şeyhî’den geçicek bundan eşbehi yokdur” mütâlaasında bulunuyor. “Latîfî. Dîvânı demesek bile hayli manzûmelerinden müteşekkil yegâne bir mecmûa bugün Bursa müzesi kütüphanesinde mahfuzdur.

klâsik Türk şiirinin sathî nazar müdekkiklerinin zannı veçhiyle. Türk şairlerinin. bu nazım şekillerinin esas itibariyle Türk Halk Edebiyatından gelmekte olduğuna bir delil olduğu gibi. yani ya dört mısrâı birden yahud üçüncü mısrâ serbest kalarak birinci. Tuyuğ. “Seyyid Nesîmî”nin şu manzumesinde olduğu gibi: Kâf u nûn ma'nîde külli ma'nîdür Ya'nî kâf u nûn sadefdür ma'nî dür Mahşerün sûrı çalındı yatma dur Gör ki ne sevdâdasın hâlün nidür? . âdâb ve erkânını Acemler'den aldıkları Dîvân edebiyatına ilâve ettikleri bir nazım şeklidir.665 Dil-i miskin dolaşaldan beri müşgîn saçuna Dimedün mesken-i me'lüfumı ber-bâd ideyüm Gitdi yaşum ki eşigünde senün hâdim ola Ben dahı adrn anun la'l-i güher-zâd ideyüm Kûh-ı firkatde salup tîşe-i cidd-i vaslı Leb-i şîrinün içün kendimi Ferhâd ideyüm Bir başum var yoluna 'ışkun içün terk iderem Gerçi kem nesnedür illâ bârî bir ad ideyüm Hulâsa dokuzuncu/on beşinci asrın mühim bir sîmâsı olan Atâ'i hakkında ileride müstakil bir tetkiknâme kaleme almak üzere burada onun yalnız tuyuğlarından bahsetmek istiyorum. Kafiye tertipi itibariyle Acemlerin rubâîsine benzer. ikinci. Köprülü-zâde Mehmet Fuat Bey’in “Türkiyât” mecmûasının ikinci cildinde tuyuğa hasrettiği bir makalesinde Türklerin öz malı olan şekillerden bahsile pek haklı olarak sâir İslâmi edebiyatlarda bulunmayıp yalnız Türk klâsik şiirinde meydana çıkmaları. Bir kısım tuyuğlarda kafiye ittihaz edilen kelimelerin arasında “cinâs”a riayet edilir. dördüncü mısrâlar hemkafiye olur.esîrane bir taklidden ibaret olmadığını da gösterebilir" demiştî Tuyuğ "Fâ'ilatün Fâ'ilatün Fâ'ilün" vezninde dört mısrâdan müteşekkil bir nazımdır.

. saçı reyhânıdur Kûyı cennet.666 “Nesîmî”nin İstanbul'da Ayasofya Kütüphanesi'nde mahfûz olan bir dîvânında olduğu gibi Bursa Müzesi'ndeki mecmûada da Atâ'i'nin tuyuğları "Rubaiyât" serlevhası altında sıralanmıştır. cismüm mülküne sultân yeter Buyrugı anun bana fermân yeter Cân dahı ten mülkine hükm itmesün Çün bir iklîme heman bir hân yeter. ehl-i dil Rıdvânıdur Bes rakîb ol aranun şeytânıdur *** Işk ehli bî-ser ü sâmân gerek Dost zülfi gibi ser-gerdân gerek Her kime kim mülk-i câvîdân gerek Fitne kaşun yayına kurbân gerek *** Gönlüm oldı ışkunun âvâresi Gamzenün gitmez cigerden yâresi Derdüme çün istedüm dermân velî Yoğ imiş la'lünden özge çâresi *** Dost. Edebiyat târihi meraklısı kârîlerimize bir hizmet olmak üzere bunları şuraya geçiriyorum: Virmemek dil dil-berün gîsûsına Sığmaya âşıklarun nâmûsına Ser fedâdur gamze-i câdûsına Cân dahı kurbân keman ebrûsına *** Dîde-i irfânı aç bîdâr isen Işk câmın nüş kıl hüşyâr isen Olma gâfil tâlib-i dîdar isen Serden el yu server-i ser-dâ isen *** Ârızı yârun cinân bûstânıdur Kaddi tûbâsı.

çekdi subh-dem leşker güneş Cevşenî atlas geyüp zerîn siper aldı ele Çerh medyânında çekdi nukra-gûn hançer güneş diye başlayan kasidesinin üstünde “Min kelâm-ı emlehu’ş-şu’arâ Âhî Çelebi bin Haci 'Ivaz Paşa tâbe serâhü" kaydı vardır.(1) Hacı 'Ivaz Paşa'nın Bursa'daki mezarının yanındaki taşta ise Arabî ibare ile muharrer kitabeden Hacı 'Ivaz-zâde Âhî Çelebi’nin yani 'Atâ'i'nin.4. yukarıda kaydettiğimiz gibi “Âhî Çelebi”dir. Ahmed Paşa’nunki ana naziredür” der.286-287 Latifi. 6 Eylül 1928. Leylâ.667 *** Başuma agalıdan sevdâ-yı 'ışk Oldı cânum bî-ser ü bî-pâ-yı 'ışk Dil harâb-âbâd u ma'mûr olısar Çünkim oldı menzili me'vâ-yı 'ışk. Ali Canip HAYAT. 1 . Bunu şöyle istidlâl ediyoruz: Bursa Müzesi’ndeki mecmuada Atâ'î’nin: Yine 'azm-i rezm kıldı server-i hâver güneş Kim diyâr-ı Hind'e. nr.841/1437 senesi Muharreminin sonlarında vefat ettiğini de öğrenmiş oluyoruz. c. Atâ’î’den bahsederken “Güneş Kasidesini Sultan Murad adına evvel bu dimişdür. *** Dil-berün haddi gül-i handân durur Şol mutarrâ sünbüli reyhân durur Cân eger tenden revân olsa ne gam Ehl-i 'ışkun cânı çün cânân durur. 93. gönlümüz Mecnûn durur Fitnelü kaşına cân meftûn durur Yâr vaslın almayan cân nakdine 'Işk bâzârında key magbûn durur *** Atâ'i”nin asıl adı. *** Dost. s.

99. Üç dört coğrafya profesörü birleşince büyük ve insicamlı bir coğrafya hazinesi meydana geliyor. . Usul öyle bir nur huzmesidir ki en ufak ve en karanlık noktalara tevcîh olununca orada yeni bir şuun ve hakayık âleminin yaşamakta olduğu seçilir. Bazı muharrirler var ki yazdıkları kitaplar adeta bir kütüphane teşkil edecek kadar zengin. mevzular bulmaya ve bu mevzular etrafında düşünmeye ve yazmaya alıştırılmıştır.4 nr. çocukluk zamanlarımızda bizim için yalnız bir eğlence mevzuu teşkil eden Karagöz hakkında bir Alman muharriri koca bir cilt eser neşrediyor.668 MUHARRİR VE ESER Geçen gün bir arkadaşla Avrupa müelliflerinden ve eserlerinden bahsediyorduk. 18 Teşrin-i Evvel 1928. Ve bu kitap içtimaî hayatın her hangi bir karanlık köşesini aydınlatmaya yardım ediyor. Mesela. Usulün bu veyahut şu şekilde taayyün ve tatbîk olunmasına nazaran da dünya ve hadisât da bu veya şu şekilde görülebilir veyahut birçok cihetleri muzlim kalır. Eğer zekası ve kültürü kuvvetli ise o mevzua orijinal bir renk de verebilir. Bu suretle cihanın her hâdisesinde ve her şeyinde o tetkik olunacak bir mevzu bulabilir. Diğer taraftan Avrupalı muharririn zekasına refakat eden bir de usul (methode) vardır ki ona Şarklı her hangi bir muharrire tefevvuk temin eder. Birkaç âlimin ve müellifin iştirakiyle vücuda gelen zengin ve kıymettâr ansiklopedileri ve külliyâtı ayrıca düşünmek lâzım. bizim nazar-ı dikkatimizi celbe şâyân görülmeyen şu ve bu eşya ve hadisât etrafında büyük eserler yazılmış. İlmin en müşkül ve fakat en zarurî ciheti de usulüdür. Beşerin zihnini işgal eden en ufak hâdiseler en derin ve en etraflı tahlillere tabi tutulmuş. 1. Bilmiyorum ki arkadaşımla kısaca yaptığımız bir sohbet esnasında muharrirlerin velûdiyetine dair bu fikirlerde isabetsizlik var mı? HAYAT. c. s. Talebelik hayatında bu zatî say onda bir meleke hasıl etmiştir. Muharrirlerdeki bu velûdiyet nereden ileri geliyor? Bunun tahlilini yaparken arkadaşımla şöyle bir neticeye vardık: Bir defa Avrupalı muharrir tahsilinin temelinden itibaren araştırmaya.

onunla münasebettar olmağa mecbur kalan roman ve hikâyede. (Acaba yaşamalarını seyrettiğim bu insanlar ne oldular?) diye düşünmektir ve muharririn ibda kudretini de asıl bu düşünceler esnasında hisseder. bu. dimağımda canlanıyor. babası ölür ve dünyada yapyalnız kalırsa ne yapar? Bir daha sever ve bir daha aklanırsa ne yapar? diye düşünmüyor muyuz? Halit Ziya Bihter’i de sağ bırakaydı. mademki roman ve hikâye hayattan alınmış safhalar yahut «hayatta da böyle olur!» iddiasıyla anlatan vak'alardır ve mademki hayatta hemen hiçbir şey ve hemen hiçbir zaman kat'î neticelerle hitam bulmaz. Manokyan repertuvarındaki. onun akıbetini de ayrıca düşünmeyecek miydik ve bu. neden onun bir aksi olmak iddiasında bulunmasa bile.669 ROMANI BİTİRİŞ TARZLARI Roman ve hikâye hakkındaki -karilerin beni minnettar ve müftehir eden bir alâka ile takip ettikleri. bütün dünyada başka hiç kimsesi kalmamış olan ihtiyar babasına emanet ederek Nihal’e. bunun bitme tarzını tespit ve tayin kabil olsun düşüncesi. Filhakika. neticede herkes öldüğü için perdenin de inmek zaruretinde kaldığı melodramları andırır. hata etmiştir. o hasta.fikirlerimi bu makale ile bitirmek isterken. kalbimiz hüzünle sızlamıyor mu? Ve düşünmüyor muyuz: Zavallı hasta Nihal. roman ve hikâye biter mi ki. Ve işte bunun içindir ki. pek nâdir istisnalardan sarfı nazar edersek. Bourget'nin de bir eserinde kendisine hayat verdiği mahlûkatı hayalinden. bir romanında ihtiyar gösterdiği bir adamın öbür romanında gençliğini anlatır ve bir romanında pek talî bir çehre olarak görünüp geçen bir simayı diğer bir romanında en mühim bir çehre payesine çıkarıp onunla uzun uzun meşgul olur. Bütün kahramanlarını belki öldürerek ve her halde kitabın vereceği bütün alâkayı sarf ettirerek eserini bitiren müellif. o kalbi yaralı ve vücudu ne nahif Nihal’e. Çünkü kariin alacağı en büyük tesir. Evet. son sayfayı kaparken her şeyin de bitmesi zarurî bir kaide olarak kabul edilsin? Son sayfayı eğer roman ve hikâyenin tekmil kahramanlarına ebediyen veda ettikten sonra kapayacaksak. hayat bir dalgasını öbür dalganın takip ettiği ve bütün dalgalarının ebediyen birbirine karıştığı bir ummandır. İşte mesela (Aşk-ı Memnu)nun son sayfasında Nihal’e. müteakip eserlerinde de bahsetmesi bir çok defalar vaki olmuştur. (Aşk-ı Memnu)yu bize daha fazla düşünmemiz ve hatırlamamız için sebep teşkil etmeyecek miydi? . veda ettiğimiz zaman. pek çok kimse için dünyanın en büyük romancısı kalan Balzac.

karısını katlettikten sonra çocuğunu da muhafaza etmek ister ve karısını cürmü meşhut halinde yakalatır. Romanda. romandaki neticeyi beğenmeyerek sonu değiştirmiş ve vak'ayı biraz daim ilerlettikten sonra meçhuliyet içinde bitirmiştir. zevcesini boşayıp sevgilisini almak isteyen Düyun-ı Umumîyenin İngiliz dayinler vekili. karısının. herkes sanır ki. Kadın da dahil olduğu halde. Baskın. Klot Farerin (Claude Farrere) vak’ası tamamen İstanbul’da geçtiği cihetle zatî değerinden fazla bizi alâkadar eden (L'homme qui assassina) romanında kat’i bir netice vardır. romanın kahramanı olan kadın da kadının kocası da ölmüş ve zaten bizi alâkadar etmemiş bulunan küçük çocukları da bir fabrikaya işçi olarak girmiştir. Fakat veda cümlelerinin sözleri ne kadar ağır ağır söylenmektedir ve birbirlerine veda eden bu kadınla erkek birbirlerine ne kadar yakındırlar! Müebbeden ayrılacaklar mı. Bu hususta. Baskının nihayetinde zevç bir an muzafferiyetiyle mağrur yalnız kalınca. Nihayetinde kahramanlar öldüğü halde eserin bütün tesirini ebediyen muhafaza edeceği eserler elbette yok değildir. Ve devir Abdülhamit devri olduğundan. Rusya sefareti katillerinden sefih bir prens olan aşığı da kendisine yardım eder. denizin ta koynuna giren bir küçük köşkünde geçer. yaşlıca bir adam. Fakat hayalperest bir kadının fazla basit ve şiir ve heyecandan mutlak surette mahrum bir hayattan duyacağı azap. Halbuki romanı piyese çeviren Piyer Fronde (Pierre Frondaie) ki tiyatro tekniğine emsalsiz bir vukuf sahibidir. piyes okunurken de seyredilirken de kabil değil hissolunmaz ve işte bu meçhuliyettir ki. artık Fransız zabiti adam öldürmüş olduğu beldeden. onu. Artık (Madam Bovary) romanı hakkında bilmediğimiz hiçbir şey düşünemeyiz. odaya girer ve hançerinin tek vuruşuyla İngiliz’i vurup kaçar. Bu bir veda sahnesidir. her şey örtbas edilince. İşte (Madam Bovary) romanının son sayfasını kapadığımız zaman. çok sevdiği kadını sefil aşığına bırakıp ayrılır. isyan ve nevmidiyi romancı o kadar kudretle tahlil etmiş ve . Boğaziçi’nin. aşkını vaktiyle reddettiği adamla karşı karşıya yalnız bırakır. bu cinayeti Rus prensi işlemiştir. üslup ve şiirle alâkası daha az ve daha kâfi renklerle görüp göstermeğe mecbur olan tiyatro için de bir meziyet ve kuvvet olur. yoksa birbirlerinin kollarına bütün bir hayat için mi düşecekler? Bu. kadını şiddetle seven fakat hiçbir mukabele görmeyen bir Fransız zabiti. Fronde hakiki katilin kim olduğunu kadına öğretir ve bunu kadına tesadüfen öğrettikten sonra. Halbuki piyeste. piyese romanın mahrum bulunduğu bir cazibeyi vermektedir. bu meçhullük sade roman için değil.670 Neticede bu müphemlik.

demiştim. o roman (Madam Bovary) ve o romancı Flober'dir! Ve bunun içindir ki namuslu bir kadının zevcinden başka bir erkek için duyduğu aşkın ya sükutla neticeleneceği ya da son nefese kadar sürecek bir azap ve ateş şeklinde kalacağını düşünerek. diye ilâve etmiştim. İşte o güzel (Serencam)da bir netice yoktur ve belki de Yakup Kadri istediği halde bir netice bulamamıştır. ve namuslu kadınla sevgilisi evlenseydiler. aşkın büyüklüğünü gösteren bir sembol olduğunu kabul edince de şunu söylemek mecburiyetindeyim ki. artık hiçbir şey ilâve edemezdi ve bu mevzua eklenilebilecek hiçbir şey tasavvur olunamaz. Şu kadar ki. Ve demiştim ki vakıa yangın hele ahşap İstanbul evleri için her an üzerlerinde duran bir Damokles kılıcıdır. Fakat böyle. aralarında ölünün hatırasıyla hiç mesut olabilirler miydi ve şayet kocası sağ kalıp sevgilisi öleydi hiç o ebedî aşkının matemiyle kadın yaşayabilir miydi?) tarzında sualler sormuşlardı. iki erkekten birinin kafasına bir yerden taş düşürerek veyahut bunlardan birini tren altında çiğneterek de romana bir netice vermek kabildi. pek çok kere bulduğu neticeyi beğendiremediği gibi bazen de hiç bir netice bulamaz. Ve belki bütün azayı veçh-i ye’sini mücevherlere benzettiği cariyenin ne . Mehmet Rauf Beyin bilâhare verdiği izahatla bunun bir timsal. Ve mademki Mehmet Rauf Bey sadece pak ve yüksek bir kadının temiz kalmak için kalbiyle ettiği muazzam cidalin romanını yazmak istemiş ve mademki bu cidali çok kuvvetle tahlil edebilmiş bulunuyordu. dimağı artık işlemez. Bir an gelir ki. hareket ve vak'a ile. Şunu da söylemeli ki.671 yaşatmıştır ki. Benim muteriz olduğum nokta artık tahlil edilebilecek bir şey kalmadığı hissolununca ilâve olunan ve bir netice bulmak mecburiyetiyle ilâve edildiği pek bariz bir şekilde belli olan yangın. tahlil ile anlatamadığı şeyleri sembollerin ianesiyle anlatmak istemiş bir romancı sıfatıyla iktidarını tahdit ve aczini itiraf etmiş demektir. Ve o zaman bana: (Evet ama. yarattığı mahlûkat karşısında hayali durur. her lisana geçmiş tabir ile (happy end) ile biten bir Amerika filmi tertip etmiyordu ki! Hayatta her vak'a ve her ihtiras bir yeni vak'a ve bir yeni ihtiras doğurduğu gibi (Eylül)de de namuslu bir kadının aşk-ı memnuundan namuslu kadının ıstırapla kahrolmasını veya saadetinin yeis ve hüzünle solup berbat olmasını görmeye başladıktan sonra eserin nihayetine varabilirdik. tesadüfen neticelere müracaat edecek olduktan sonra. İstediğimiz gibi bir hatime tasavvur ve tahayyülün de bizi serbest bırakarak artık eseri kesebilirdi. hayatla. Halbuki Mehmet Rauf Bey. roman ve hikâye muharriri. eğer erkeklerden zevç öleydi. Mehmet Rauf Bey (Eylül)üne behemehal bir netice vermeğe mecbur değildi. yani tamamen esere yabancı ve ani bir unsurdan istifade keyfiyetidir. eşhası mes’ut hatime ile.

ani ve seriüzzeval bir ziyanın en güzel bir canlanıp parlayıştan sonra tatlı bir sönüşünü andıran bir şekilde. kadın o nihayetsiz mezaristanlar ortasındaki evinden çıkarak limana iniyor. ilâhî bir kuşun muazzam kanatları gibi bütün şehri sardığı anda sahillerden dönüp gidiyor. bir kadındı. fakat ne olduğu ve nereye gittiği bir türlü anlaşılmıyordu. onun her eserinde söyleyeceği şeyleri tamamen bitirmesi nasıl mümkün olur ve neden istenir? Zaten kendisinin muvaffakiyeti anlattığı şeylere bir mabat aramamızla da ölçülebilir. 1929. Nahit Sırrı HAYAT. bitiriş tarzında muvaffak olmuş sayarız.. 7 Şubat. 115.kendi kadar güzel. Recaizâde’nin pek güzel söylemiş olduğu veçhile: en güzel eserler insanı düşündürenlerdir! Küçük hikâyenin bitiş tarzına gelince. İsmine (zeyneb la courtisane) dediğim ve içinde birkaç asır evvelki. Allah’ın halkettiği hayat. sokaklarında kızgın bakışlı yeniçerilerin dolaştıkları bir İstanbul tasvir ettiğim bu yazının kahramanı.5. Roman. naklettiği şeye nihayet veren her muharriri.. hayalimin mahlûku olduğu halde hayalimin hüsnüne hayran kaldığı ve elemine yüreğimin yandığı Zeynep’in encamını düşünür.bir gence aşık oluyordu. bir türlü bulamam. Ve Zeynep’in akıbetini soran her karie bunu bilemediğimi söylemiştim ve el'an kendi kendime. bu mademki bir mizaç ve hadisenin aksinden ibarettir. Hudutsuz mezarlıklar ortasındaki bir evde yaşıyor ve bu eve tesadüfen gelen . 5 . her vak'ası başka bir vak'aya karışan bir umman iken. s. ufukta kaybolan geminin aksini saatlerce ufukta görmeye çalıştıktan sonra. Ben de geçen sene Paris’te neşrolunan bir büyük hikâyemi böyle bitirdim..672 olduğunu hâlâ tasavvurdan acizdir. gecenin. nr. Bu gene bir yabancı. c. 4. Yakup’un cariyesi kadar güzel bir günahkâr kadındı. Allah’la rekabete girişen ve bunda bazen de muvaffak olan bir fanidir. bir seyyahtı ve onun İstanbul’dan ayrılacağı gün. hikâye ve piyes yazan. Çünkü.

içine hapsolmuş buharlar -doğan bir güneşle çıtırdayan bir tabiat parçası gibi.. İçerde boz rengi. Parmaklarım. yudum yudum içerken öyle zannediyor ki. bu camlı kapıyı açar ve dışarı çıkar çıkmaz. yekpâre. Yoksa. bir «ser» midir acaba? Dışarıda rüzgâr -fakfur ve bulutlu bir sema fecrini andıran. bütün mevcudiyetim her mesamesine kadar zerre zerre çözülüyor. İçerde boz rengi bir sükût var. Ve kalbim. Önümde bir bardak duruyor.673 BİR ÇAYCI DÜKKANINDA Donmuş bir kanarya kadar sapsarı ve olgun bir limonun buruk lezzetini taşıyan bu yer. Ses yok ve sükûn. Uzak ufuklar ardına. Ve.... derin ve tehî bir sükûn... bu sükûtun müsterih genişliğinde fakfur ve siyah bir kavanoza konmuş sonra güneşe bırakılmış... Dudaklarım.bütün mevcûdiyetini birdenbire toz haline gelmiş camların çıtırtısıyla birleşecek ve ben gene kendime rücu edeceğim. yavru bir kanarya kanat çırpıyor. Burası.. yaşlı bir parıltıyla duran küçük bir limon parçasını damla damla sıkar ve gene bir alüminyum kaşıkla karıştırırken zannettim ki. lâstiklerini yeni giymiş bir adam karlar üstünde mi yürüyor?. buharlı camlarda çırpınan rüzgâr kanatları kopmuş bir kartal mıdır ki?. sisli..? Ses yok ve kaşıklar sükûna varan bir korkuyla devriliyor.. gözlerinde derin ve telli mağaraların rutubetli bakışları ve yüzünün çizgilerinde.. devrilen güneşlerin. damla damla eriyor ve ılık bir mayi gibi. ince ve yumuşak ve nermin tüylü bir kanarya göğsünden çıkan son bir terennümdü de. Ses yok. Ve kalbim bu derin ve tehî sükûn içinde fakfur ve siyah ve hârikulâde tannan bir… . az evvel mayi içinde çırpınan yalnız bir kanat mıydı acaba?. İnce ve yumuşak tüyleri sararmış bir akikâ benzeyen o kuşların göğüslerinden çıkan bir damla musiki hangi renktedir?. büyük. düşüncesiz ve yayvan ve geniştir... çırpan yalnız bir kanat değildi ve çarpan. Acaba. Ve büyük ve yekpâre ve sisli ve buharlı camların ayırdığı kaldırımlar üstünde bembeyaz bir kar. kaşlarında çekilmiş bir yay inhinası.. ılık ve sükûn içinde bir su.... bir sükût var. Gene öyle vehmediyorum ki. yumuşak ve seyyâl ateşinden içi dolduruldu. Ve yoksa.. burada.... ve kristal bardakları ılık bir suyla yıkayan ellerin tertemiz gıcırtısı. eriyen bir karanfil mi var?.... Japonkari bir mozaiğin ince ve derin hatları gittikçe incelen ve derinleşen metrûk ve münzevî bir Konfüçyüs rahibinin inzivagâhı mıdır. içinde kıpkırmızı bir gül mü ezilmiş. Öyle vehmediyorum ki. kristal bardağın muhteviyâtını....

dışarda kar. zihnimin içi .geçen bu yazdan sonra -lüks bir salondan henüz çıkmış adamlar gibi pırıl pırıldır. 19 . bir Konfüçyüs rahibinin metrûk ve münzevî sükûneti var?.674 Kavanoza konmuş.. bir limon rayihası ve limonlu bir tat.. kalbim ve damarlarımla yaşayan bir kahramanım. 21 Şubat 1929.. bir gümüşlü semaver fıkırdıyor. Yıkanan bardakların gıcırtısı var... sonra güneşe bırakılmış temiz bembeyaz bir su. Kenan Hulusi H... niçin şimdi ruhumda. Fakat ben ki.117 .5. Ve içerde. S. ve benim ki. nr. c.. Dilimde yaşadığımı yegâne söyleyen buruk bir lezzet.

Beşeriyetin hal-i hazır malûmatı. ve bu ihtiralar! Müteakip insanların daha geniş hamlelerle ilerlemiş olmaları ne şekilde izah olunabilir? Elbette fikrin. Malûm ya. yani bu evlerdeki kütüphanelerde bulunan kitaplardan kaçının mütalâa edildiğini de tahkîk etmiş olsaydı her halde daha az memnuniyet verici bir neticeye vasıl olurdu. kıraat salonları olsaydı bu alınan neticenin acılığı biraz hafiflemiş olurdu. Bugünkü malûmatınızın yekûnunu düşünürsek bunun asırlar süren bir cehit ve tecrübenin bıraktığı bir hasıladan ibaret olduğunu anlamakta güçlük çekmeyiz.675 KİTAP İHTİYACI Geçenlerde bir arkadaşım bizde kitap ihtiyacını tahlil için bir istatistik merakına tutulmuş. her neslin evvelki neslin ilminden istifade etmek şartıyla üstüne ilâve ederek büyütmüş olduğu bir hazinedir. tabâatın icadının birer merhale olması. Ancak bunlar da ihtiyaca kâfi olmayınca bu kitap meraksızlığı üzerinde düşünülmesi icap eden bir mesele haline girer. Fikri beşer tarihinde yazının. Ve hele zihin bazı müphem sezişlerini ancak rakamların vuzûh ve belâgatıyla kat'ileştirebilir. Memlekette yer yer umumî kütüphaneler. Beşer zekasının asırlar zarfında almış olduğu uzun mesafeyi ve hemen hemen her madde ve vak'a üzerindeki bu zekanın vermiş olduğu hükmü biz ancak kitaplar içinde bulabiliyoruz. fakat bugün Eflâtun dünyada olsa mûktesebâtı itibariyle belki bugünkü bir lise talebesinden çok zayıf kalırdı. Bu hazine o kadar büyümüş ve zenginleşmiştir ki bundan istifade etmeyi düşünmeyerek hayat hadiselerini halletmeğe çalışanların akıbetleri gülünçtür. kâğıdını. aldığım netice hiç hoşuma gitmedi. istatistikle bazı hükümler çıkarmak mümkündür. Arkadaşım bu merakına bir de elde ettiği kütüphane adedi içinde kaçından hakkıyla istifade edildiğini. ve mahsullerinin tespit edilmesi suretiyle tekâsüf eden beşer say ve zekasından müteakip nesillerin bol bol istifadelerinin temin edilme . Arkadaşımın yapmak istediği anket ve istatistik şudur: En az yüksek tahsil geçirmiş münevverlerimizden kaçının evinde kitap sayısı «100»ü geçen birer kütüphane vardır? Bu suali hal için topladığı rakamlar kendisini de memnun etmemiş olacak ki: —Sorma. Şu bahse temas ettiğimiz bu sırada bir zatın şu mütalâasını hatırladım: Eflâtun zamanına göre hakikaten orijinal ve yüksek bir adamdı. dedi.

M. nr. okuyanlar. kütüphaneler. laboratuarlar. Tarihte bu umumî bakış kitap denilen medeniyet ve ilerleme unsurunun ehemmiyetini tebârüz ettirebilir. ve bu mütekâsif kuvvetten istifade tedbirleri yayıldıkça da insanın kâinattaki rolü genişlemiş ve büyümüştür. hatta köyler kütüphaneleriyle iftihar ederler.5. mütevali gayretinden doğan bu HAYAT. mektepler. 122 . Ve bu ihtiyaç derece derece evlere kadar sokularak her okur yazarın odasında daima müracaat olunan bir kütüphaneciği kurar.676 çarelerinin bulunması tarihte başlı başına birer merhale olmuş. enstitüler. 28 Mart 1929. s. şehirler. c. * Arkadaşımı elde ettiği bu istatistik memnun etmemişse doğrudur. velhasıl fikrin işlediği her yerde kütüphaneler teessüs eder. Hadiseler arasında mekşûf ve gayri mekşûf rabıta ve münasebetler bize daima fikr-i beşerin hazinelere müracaata mecbur ediyor. yazıcılar çoğalır. fikirlerin bol malzeme içinde şiddetle işlediği bu asırda münevverlerin ihmâl etmeleri asla caiz olmadığı bir unsur haline girmiştir. Filvaki kitap. H. 1. . Ve bu ehemmiyet takdir edildiği içindir ki medeniyet seviyeleri nispetinde milletlerde kitaplar.

eriyen lezzetini hiçbir zaman kaybetmemek için.. sakin ve ketum yollarında. henüz donmaya yüz tutan şeffaf usaresi.. elbette alnımı bir buzlu camda bulmayacaktı.. Senin bir macerayla içlenmiş hüzünlü rikkatini... bir Çin sebusuna bir gümüş bıçakla vurulmuş kadar uzun ve derin akislidir. Alnım. tenha mahremiyetinde sesini dinleyecektim. Biliyorum.. yarı uyanıklık içinde geçirmiş gibiyim. muhayyel bir ağacın kıpkızıl yaprakları arasında olmuş bir buzlu meyve gibi leziz bir ışık verecek ve dudakların bu meyve üstüne «buse» denilecek bir böcek düşürecekti. bütün bu yaz. üryan ve kayıtsız kalmıştı. içinde bir riyayla tutuşmuş kırmızı bir portakal sanki. soğuk bir kısır odama girer girmez serin bu ılıklık içinde bıraktığın ellerini avuçlarıma uzatacaktın.... dışarıda gün. buzlu bir karla örtülmüş ve dışarıda soğuk bir kışla içerde sıcak bir odanın adeta yenilecek hissini veren gevrek meyveler haline getirdiği bir cam üstüne dayalı düşünüyorum : Yaz. seyyâl. Şimdi bahçemin. karlı.. sıcak bir rüzgâr. Vücudun odamın portakal rengine. dişlerimi daima sımsıkı kapayacağım bir tat bıraktı ve başımda ağrı. Bütün bir yaz ki. uyumak değil. ağustos gecelerinin ılık rehâveti içinde değil. apaçık. dinlenmek için yatılan bir salıncakta. yaz yakıtlarının ağdalı sıcaklığı. ve tavanında bir beyaz fanus var. böyle açık. mermer «sebu» lar içinde beyaz zambaklar gibi açan kış mehtapları var. . sakin.... yaprakları arasında sarkan portakallarının donmuş birer alev haliyle şekil aldığı iki ağaç arasına gerilmiş... Sonra odanın ılık.. mantonu ben çıkaracaktım ve gene ben elinden eldivenlerini. ince dilimler arasındaki elyafı damla damla erimiş. posası tamamıyla çekilmiş... vücudunu damla damla ihata ederken. Ve kış. baştan başa ince. Duvarları kıpkırmızı bir kâğıtla kaplı ve tavanına muz rengi bir fanus asılmış odama girdiğin zamanlar. karlı. harareti bol memleketlerde. Odam.677 PORTAKALLAR İÇİNDE Bir Tahayyül… Odanın duvarları kıpkırmızı bir kâğıtla kaplı. sımsıcak bir kokuyla. gurup zamanları yüksek dağlar başında çalan bir piyano gibi dinlediğim güzel kış «ay» larının mermer «sebu» lar içinde açtığı bugünler beni elbette münzevî bırakmayacaktın. kanatları birdenbire ardına kadar açılmış pencerelerim. İçerde bulduğun yumuşak. Sesin ki. dilimin ucunda. Ve geçen yaz. buzlu. ışıklı renk.

. Ve kanatlar açıldığı zaman. 28 Mart 1929. odanın portakal rayihasıyla karıştırmak isteyen bir yaz rüzgârı vehmettiğim vakit.122 .. biraz korku. saf bir kış mehtabı damlarken. parmaklarım penceremin mandallarına yavaş yavaş gidecek. nr. 19 . S. Kenan Hulusi H. bir «aşk» uğruna çarmıha gerilen «İsa» nın masum. odamın kıpkızıl duvarlarına vereceğim. mecalsiz açılmış oldukları halde. alnımın bir buzlu cam üstüne hasta dayandığı bu dakikalarda. mustarip. bitkin. Bomboş bir beyazlıkla karşılaşmış gözlerim içine...678 Şimdi.. gene penceremin kenarlarında birikmiş kar.. arkamı.. c. vücudum biraz hayret. odamın tuğla zeminine dökülecek. Kollarını... yüzümde. Her hangi bir tesadüfün sevkiyle içeri girenler. hüzünlü ve durgun tebessümünden başka hiçbir şey bulmayacaklar. bir çok teessürle adım adım geri çekilecek.5. getirdiği kıpkızıl bir karanfil ıtrini.. ince.

Vuslatını bize hicran edersin. karşımıza çıkarsın. Rakip olur. Bir münacatında: Ey bana kendini büyük tanıtan Halime bak da varlığından utan! diyen harikulade adamın kabına yetecek bir (bohem) acaba su asırda yaşıyor mu? Tasavvurun haricinde perişan bir kıyafetle İstanbul sokaklarında serseriyâne dolaşan bu müstesna rint.679 NEYZEN VE ŞİİRLERİ Bu satırları onun zeka ve sanatını hepimizden İyi bilen Hakkı Suha’ya ithaf ediyorum. küfre reybi burhan edersin. Leylâ olur. İçirirsin sabrın peymanesini. canımızı sıkarsın. Eşrefoğlu’na yakışacak (devriye) ler yazabilir. Hem de (sarhoş!) diye destan edersin! Şah eseriyle büyük bir sofi lisanına yakışacak kudrette heyecanını ifade eden bu serazat adamın hayatı karşısında. Yunus’a. şeytanında. Her milletin ayrı ayrı dininde Şirke. gönlümüzü yıkarsın. . Aşk olursun. Allah’ına karşı: Ulu Tanrım. işte bir tanesinden bir kaç parça: Gizlenirsin bir nüvenin içinde: Ademinde. cininde. düştüm aşkınla meye. Nasıl girdin elimdeki şu (ney)e? Hem seversin beni (neyzenim) diye. Hikmetini sonra ayan edersin dedikten sonra: Serserinim. meşhur Fransız lirik şairi Paul Verlaine'in yaşayışı hiç hükmünde kalır. Bin bir ismi hakta pinhan edersin. akıl ermez sırrına.

ney oldun Feryadına karşılık (hey hey] oldun Su. üzüm mey oldun Her katreni bana umman Edersin En yüksek sofi şairlerin en bîaman (şathiyat)ını hatırlatır korkunç parçaları olan bu manzume de ispat ediyor ki Neyzen Terfik Bey. Ağa olur. Mecnunları bağlarsın. Avram’da. âşıkları nalân edersin. filiz. asma.680 Çiftçi olur. Neş'e olur. hizmetkârı paylarsın Yersin. karşısında ağlarsın. Bu bahiste şu parçası. (mey)im ile Bektaş Cenabı Mevlâm . kamış oldun. bir an edersin. Görünürsün her velide. göksün. Tufan olur. Pandeli’de Bir maymuncuk gibi her bir kilide Hem uyarsın hem de bühtan edersin. yıllar. günler. Helâl. dere tepe çağlarsın. haram yazılırsın kitapta. aylarsın. Görür. delide. gizlenirsin şarapta. Zincir olur. Irmak olur. Aliaba (Ney)im. gök. Zahiri saltanatımdır Muhammet. öküzünü haylarsın. Mustafa’da. Sevdalarla şu inleyen rebapta Sensin. dehri viran edersin Bir ot idin. acır. Asırları toplar. kendisini ne güzel anlatan bir bediadır. tasavvuf felsefesinin ince ve hurde taraflarından gafil değildir.

Bütün dünyanın şu velveleli ve maddî yaşayışı içinde: Nefsimin ecnebîsi olduğumu anlayalı İlmi. bütün hayatı yazılmağa değmez mi? Yunanın Diyojen’i kadar Türk’ün Neyzen’i hayret-bahştır.. c. aynı mülâhazayla Hamit’i diğer Türk şairlerine tercih ederdi.5. Türk vatanının bu nadide serserisinin bütün şiirlerini toplayıp tabetmek mümkün değil mi diye düşündüm.3 .123. * Dün bazı şiirlerini okurken. bu muhakkak. nr. 1929. ve öyle hükmediyorum ki Türk edebiyatında vücuda getirdiği inkılâpla muhakkak bir merhale olan Fikret böyle yenilikler yapmaktan vareste olan. 4 Nisan.. fenni hiçe saydım ve bütün mahasalı Medeniyet benim indimde bugün bakla falı Sen gözetle bitecektir köse dehrin sakalı Bu oyundan. Ney çalmakta lâhutî bir sanatkâr olan Tevfik Beyin de şiirleri işte bu nevi şiirlerdendir. yalnız kendi kalbini terennüm eden Neyzen derecesinde şair olamamıştır. o koyundan. karamandan bana ne? diye kâinata gülen şu koca rindin yalnız eserleri değil.681 Bu (Neyzen)e göre yoktur o masiva ve siva Vatan dedikleri gurbette bikesim anını. bu yaman (bohem)in. Ali Canip HAYAT. Periyi sanata malik fakiri hicranım O nevi şiirler yüksek sayılır ki okuyup bitirenlerin ruhunda duygularla dolu düşünceler bırakır. s. Ziya Gökalp galiba bunun için (şiir. gayri şuurî bir felsefe ve felsefe şuurlu bir şiirdir) derdi.

arkasını yukarı doğru çıkarmış hayvanlar gibi garip bir şekilde uyuyor. ilk çivisini. neşeyle çivilediğin şairindir bu. “küre” nin içinden gelen bir kemik çatırtısıyla uyandığı zaman. 4 Nisan 1929. akşamdan beri.. mahalle aralarındı ses yok. Halbuki sen.123 . Ve marangoz.. sen bu şarkıyı nereden duydun.. Sana yalvarıyorum bu şarkıyı söyleme ihtiyar.. kirli. şimdi. bu şarkıyı sen nereden duydun.. Dedi. çiğ gölgeler. c. Sonra: — Ne kadar da paslanmışlar.. bu şarkıyı söyleme.. Genç: — İhtiyar.. dudaklarında mesut bir şarkıyla beraber. yalvarıyorum sana. İhtiyar. Kapısı açılmak için zorlanıyordu.. O. Kenan Hulusi H. nr. kimsesizlere yardım etmiş.5. Bu sabah marangoz. Şehir. Tabutunu. Bu şarkıyı söyleme ihtiyar. Fecrin. Öyleyse bu genç... mesut bir şarkıyı terennüme başladılar.. biçârelere acımış. boğuk bir çatırdı duydu. insanların iyi olması için çalışmış mustarip bir şairin tahta tabutuna vurdu. bu sabah.. uzun ve deliksiz bir uykuyla uyuyan marangoz. Sonra. başını ayakları arasına sokmuş. “kürenin” ta içinden. ıstırap içindeki zavallılara ağlamaktanruhunda iyi bir gün yüzü görmemiştir. bir tahta tabut ısmarladı. Öyle zannetti ki. tahta rendeleri örtülü toprakları üstünde. sabahın bu vaktinde ne yapacak? O genç. Çocukluğunun uzaklarda bir hayal olmuş eski ve mesut zamanlarında yazmıştı bunu. henüz. Bu sabah marangoza bir tahta tabut ısmarladılar. Bir genç. toprakta yatanların kemikleri birleşmelerini istiyor. 19 . dudakları. diyordu. Ve şarkısına devam etti.... S.. Marangoz elindeki bir çiviye baktı. basıldığı vakit ayaklar içine batacak kadar yumuşak. Ve ansızın uyandı. tabutunu çivilerken tekrarlıyorsun. saçlarının ağarmış olmasına rağmen. bütün hayatında insanların iyi olması için çalışmış. ilk çivisini bir ölünün tabutuna vurdu.682 ÖLÜME DAİR SATIRLAR Dükkanının. eğrildiği zaman bir yudumda içilecek kadar tatlı bir su rengine dönmemiştir. iç sokaklara düşürdüğü bozuk.

Bu vadide eski yeni bir takım büyük sanatkârlar yetiştirmiş olduğumuzu haklı bir gurur ile iddia edebiliriz: “Nevaî”. gâh Avrupa edebiyatlarını taklit etti. millî harsı korumak için yegâne yol olduğunu. ve böylece millî edebiyat cereyanın... Türk edebiyatı asırlardan beri gâh Arap-Acem edebiyatları. halkın ruhunda yaşayan nihayetsiz güzellik membalarını arayıp bulmanın. en heyecanlı bir şekilde izhar etmesinde oldu. millî edebiyatına karşı duyduğu derin iştiyakı en canlı. bu muazzam ihtifâllerle açıkça gösterdi.. Şu son senelere kadar. daha ziyade bir mutasavvıf sıfatıyla kıymet veriyorlardı.683 EDEBİYATIMIZIN YOLU 15 Nisan 1929 günü. halka doğru gitmenin. halk ile hiç alâkası olmayan sözde münevverlerin idrak . halk zevkinden ilham alarak yazmış. bütün gençlik kendi ana diline. Zaman. Milliyet cereyanının bu şuurlu devrinde. edebiyatta halkçılığın en büyük mümessili olmuştur. edebiyatçılarımızın birçoğu bana gülmüşlerdi. ehemmiyetsiz bir ilahici addettikleri bu ilahî sanatkâra karşı meftûnluğunu gösterdi. gençliğin Yunus’a karşı böyle bir hürmet göstermesi pek tabiî değil midir ?.. Yunus’un eski bir hayranı sıfatıyla. Büyük millî şairimiz “Yunus Emre’nin hatırasını ta’zîz için memleketin her bucağında ihtifâller tertip edilen bu 15 Nisan gününün ehemmiyeti. millî dil ve millî edebiyat iştiyâkı bütün ruhları doldurduğu bir sırada. altı asır evvel ölmüş bir büyük adamımıza karşı gösterdiğimiz hürmetten mi ileri geliyor? Yoksa Yunus'un yeni bir şaheseri mi ele geçti? Hayır. diğer bir tabir ile kendi ruhunu o kalıplara dökmeğe çalıştı. on iki yıl evvel Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar’ın büyük bir kısmını Yunus’a tahsis ederek ona büyük millî şair unvânını verdiğim için. bu son ihtifâllerden duyduğum saadeti anlatmağa muktedir değilim! Millî şuurun inkişaf etmediği kozmopolit devirlerde. Yunus Emre gibi bir halk şairine.. millî hayatı.. “Hamit” gibi. Hatta bundan “Yunus” da on. Yunus’un büyük bir şair olduğu kimsenin hatırına gelmemişti. Bugünün asıl ehemmiyeti. edebiyat tarihimiz için adeta yeni bir merhale oldu. halk şairlerine... Okumuşların halk edebiyatına.. Fakat gençlik bu büyük şairleri ta’zîzden daha evvel. sadece. Çünkü -Yunus ilahilerini halkın öz diliyle ve tamamıyla halk edebiyatından. Yalnız tekke adamları ona bir şair değil. “Nedim”. okumuşların asırlarca sadece bir derviş». Türk gençliği. halk zevkine karşı asırlardan beri besledikleri istihfâf ve istihkârdan kurtulmuyordu. bu meselede kimin haklı olduğunu meydana koydu. “Fuzûlî”.

. Fuat HAYAT. 125 .5.. . Büyük bir emniyet ve memnuniyetle tekrar ediyorum: 15 Nisan 1929 günü.. c. Temiz ve ilâhî Türk dilinin asıl şiirini yaratarak bize hakikî Türk şiirinin zevkini tattıracak bu «Yunus Emre çocukları»nı ben şimdiden selamlıyorum. bugünkü gençlik bütün ruhuyla duyuyor. s.. 1. Bu ihtifâllerin genç sanatkâr ruhlarında uyandıracağı heyecan. 18 Nisan 1929. edebiyat tarihimiz için yeni bir merhale olacak. Köprülüzâde M.684 edemediğini. nr. bize yarının asıl millî şairini yaratacak. Millî şuurun inkişafına bundan daha kuvvetli bir delil olabilir mi ?.

açlıktan öldü: Başının ucunda bir mum. Kimi bir tavan arasında. Öldükten sonra da onun gözlerini kapayan ve ağzını bağlayan olmamış. sükûnetle: — Bacağımı kıracaksın! demiştir ve dediği çıkınca. * * * Aç sanatkârlar tarihte büyük bir kâfiledirler. kendi derunî âlemlerinde ve gene kendi kendileriyle cidâl eden.685 AÇ SANATKÂR Geçenlerde bir Fransız şairi. Şimdi hep birer birer gözümün önünden geçiyorlar.. bir su vereni bile olmadan öldü. Onlar harp sinelerini değiştirmiş insanlardır. gençlik şiirlerinden birinde bu akıbeti duymuş ve bir mısraında demiş ki: — Benim cenazemi altı şair kaldıracaktır. kendisine işkence eden efendisine. sefil ve mağrur Epictete ki. aynı sükûnetle: — Ben sana demedim mi? sualini sormuştur. Sıska vücutlarının kemikten gölgelerini saltanat arabalarının ve otomobillerin tekerlekleri altında kalmaktan kurtararak. Tancrede Martel. Muazzam gurur ve hürriyet kafilesi. mesûliyeti ve şerefi kendi kendilerine karşı taşıyan kimselerdir. perdeler inik ve yanı başında hiç kimse.. hiçbir şeye sahip olmamak ferâgatinin sevincini mi duyarlar? Onlar kaderlerine teslim olanlar değildirler. şehrin gürültüleri içinde ebedî sessizliğe dalıvermiştir. kabul edilmiş ıstırabın neşesi içindedirler ve saadetten vazgeçmenin saadetini duyarlar. O. onlar miskin ve iradesiz değildirler. Tarihte ben onlardan birçoklarını tanıyorum. boş bir ilâç şişesi. Onlar haricî âlemde değil. eski devirlerden zamanımıza kadar sürüyüp getiren bu hazin kâfile kimlerdir ? Onları nesilden nesile taşıyan ve yanı başımıza kadar getiren hangi mefkûredir ? Her ihsânı reddeden bu insanlar. bir gün. gururlarını başkalarının lütufları ile değişmemekte neden ısrar ederler? Onların sefalete katlanmaları kaderlerine teslimiyet midir? Yahut şuurlu ve iradeli bir mukavemet mi? Yoksa her şeyi isteyip de bulamayan bu insanlar. . örtüsüz ot minderinin üstüne sapsarı yüzünü kapayarak. Cenazesinde hazır bulunanlar da bir kaç şairden ibaret. Açlık ve ölüm karşısında da sınırları ve iradeleri vardır. Onların başları «Epicetet» tır. Bazıları «Stöicien» dir.

Kimi kırık bir tabutta ayağının biri dışarı fırlayarak üç arkadaşının hıçkırıkları arasınla servilerin altına doğru götürülüvermiştir. Merhametimizi hakaret sayacak kadar mağrur olmasalardı sefaleti esarete tercih etmezlerdi. * * * Onların çoğuna acımayalım. 18 Nisan 1929.125 . c. nr.686 Kimi şefkatli bir işçi kızın kolları arasında veremli göğsünden son nefesini bırakıvermiştir. ve onlara göre bütün insanlar aynı derecede merhamete lâyıktırlar. Onlar kendilerine acımak hakkını da yalnız kendilerinde bulurlar. Peyami Safa H.5. S. Ve onlar kendi âlemlerinde sefil de değillerdir. Hatta o kadar müreffeh ve zindedirler ki içlerine dolup taşan fazla hayat ve heyecanı başkalarına verirler. Bütün insanlık onların ianeleriyle heyecan buluyor ve yaşıyor. 6 ..

hangi kitap olursa olsun alır. selefi Birinci Mahmut’un hazırladığı. O zaman için birinci derecede lâzım olan bir eser bazen yoktur da ikinci derecede bir kitabın mesela beş altı. kütüphanesini bunlarla süsler. memleketimizdeki «Selâtin Kütüphaneleri» de bu nokta-i nazarı teyit eden misallerdendir: İşte bu kabil kütüphanelerin en zenginlerinden «Ayasofya Kütüphanesi».687 BİBLİOMANİE Kitapları ve kütüphanesi olmak. Kimi daha azgındır. Nurııosmaniye Kütüphanesi de böyledir: Üçüncü Osman.» Bibliomanie ile iştigal eden mütetebbiler meşhur İskenderiye Kütüphanesinin sırf b:r “vanite royale: hükümdar nahveti” ile meydana geldiğini söylüyorlar ki. hatta bazen on beş yirmi nüshası vardır. Türlü türlü bibliomanelere tesadüf edilir: Kimi müzehhep ciltli kitaplara meraklıdır. Bu kütüphanenin içinde Yavuz’un. Muhtelif ilimlere ait dek kıymetli ve bazen pek nâdir eserlere malik olan bu kütüphane. Nihayet kitaplarını millete terk ettiği için. tescil ettirdiği kitapların üzerine kâğıt yapıştırarak kendi mührünü bastırmıştır ki mevcut kitaplardan birçoğunun ilk yaprakları aydınlığa tutulunca alttaki ilk tescil ve mühür görülür. İşte bu adamlara «bibliomane» ve ruhî bir hastalık olan ihtiraslarına da «bibliomanie» derler. Bir Garp muharririnin dediği gibi: «Hakiki mütalaaya heveskâr bir bibliomanea pek nâdir tesadüf edilir. Fakat bazıları da vardır ki onların bütün ihtirasları kitap toplamaktan ibarettir. Bu kütüphaneyi Birinci Mahmut tesis etmiştir. Bu hareketinin . bunların evleri kitap mahşeridir. Kimi nüshası nadir eserlere düşkündür.. ismini hayr ile yâd etmeğe mecbur olduğumuz kitap meraklısı meşhur bir zatın tuhaf bir hareketini bilvesile öğrenmiştim.dan ve Mısır seferi münasebetiyle Mısır’dan getirmiş olduğu kitaplardan başka ölen ve katledilen vezirlerden müsadere edilen müellefata.. muayyen bir gayeye göre meydana gelmemiş olduğu için hiçbir ihtiyacı. Nâdir nüshaların kendi kütüphanesinde bulunmasından derin ve ihtiraslı bir zevk duyan bu zat aynı yerdeki diğer kütüphanelerdeki bazı eserleri kendi kütüphanesine nakletmiş ve kendi mührü ile mühürlemiştir. kütüphanenin tesisi hasebiyle Birinci Mahmut devri ricalinin hediye ettiği eserlere kadar rastgele toplanmış türlü kitaplar vardır. okumak haddizatında pek tabiî bir şeydir. Bunlar ya hiç okumazlar veyahut pek az okurlar. Çaldıran muharebesi üzerine İran. Şöyle ki bu zat kitaplarını vakfettikten sonra kütüphanesine tahsis edilen yere başka kütüphaneler de getirilmişti. hatta basit ve nâkâfi bir surette bile tatmin edemez. Hatta medenî bir insan için bunlar mutlak bir ihtiyaçtır. bunları toplamakla meşgul olur.

. hiçbir mesele hakkında vazıh bir fikir sahibi değildir. Bir başka kısım insanlar da vardır ki ya hiç okumazlar yahut pek az okurlar. Kendi tarihimiz bile mazide birçok «hezarfen»lerden bahsediyor. okumak onların ruhunda sönmez ve gayesiz bir hırstır.. Bunlarda okumak hiçbir maksada masruf olmayan bir itiyattır. Çok okurlar. Bütün neşriyat ilmî olsun. çünkü kütüphanesi artık milletin malı idi. Bu adamlar ne tetebbu için ne tafahhus için ne yorgunluk almak. bugün hiçbirinin bir eseri kalmamıştır. Mütalaa manisiyle malûl olanlardan bazıları umumî kütüphanelerde okudukları kitaplara zatî mülâhazalarını yazmak gibi gayet sakim bir itiyat gösterirler. sosyolojiden. zaman zaman evinden bir küfe kitabı bir hamala yükletir. Size kimyadan. felsefeden. bu adamların mütalaa sahasına dâhildir. hamalı arkasına takar herkesin göreceği caddelerde bir tur yaparak tekrar evine dönermiş. hulâsa birbiriyle alâkası olmayan birçok şeyden dem vuranlardan şüphe ediniz.okumazlar. fakat hayatını bir tek şeye hasredenlerin mahsullerinden hâlâ erbabı mütenaim oluyor. edebiyattan. Şu bahis vesilesiyle kitap ve mütalaa meraklıları arasındaki gayr-i tabiîlere «manie de la lecture: okumak manisi»ne müptelâ olanlara da temas etmek istiyorum: Bir kısım insanlar vardır ki sırf okumak için okurlar. fennî olsun. ne eğlenmek için . gazetenin adından ta mes'ul müdürün imzasına kadar hiç nefes almayarak okuyanları hepimiz biliriz. fakat sırf «bibliomanique» bir ihtirasla bunu yapmış oldu. Allah rahmet etsin. Her şey okuyanlarla. Çok ve her şey okuyanların kafaları gayet müşevveştir. bir adamın bütün ömrü bunlardan yalnız birini bile tafahhusa imkân bırakmıyorken bu hezarfenlik ne kıymette olabilir? Normal yaratılmış bir adamın yapacağı şey muayyen bir ilim şubesi içinde metodik çalışmadan ibarettir. Gazete meraklılarını da bu idada sokmalıdır: Sabahleyin bütün gazeteleri alıp akşama kadar hepsini ilk satırından son satırına kadar ezberlercesine okuyanlar da birer mütalaa hastasıdırlar. dinlenmek için. Bir rivayete göre bu tiplerden pek meşhur bir adam. Koltuklarında cilt cilt kitaplarla caddelerde dolaşanları kim tanımaz. felsefî olsun. tarihten. Her şeyden biraz okuyanlar ise umumîyetle gayet yanlış düşünürler.hulâsa tabiî bir ihtiyaç için . Kıraathanelerde ellerine aldıkları gazeteyi bir türlü bırakmayanları. Nefis yazma . kozmoğrafyadan. edebî olsun. fakat daima okur.688 kendine maddî bir nef'i yoktu. her şey okurlar. her şeyden bir parça okuyanlar arasında netice itibariyle bir fark yoktur: Bunların kâffesi gayet sathî zekalı adamlardır ki kendilerinden esaslı bir istifade ihtimali yoktur. çok okur görünürler.

2 . diğer hicviyelerden dolayı da Nef’i bazen muaheze edilmiş. bazen takdir edilerek «Yaman şairsin» diye iltifat gösterilmiştir. mesela bir vezirin hususî hayatına dair kaleme alınmış bir tarihin kenarı o vezire tân u teşnii havi ibarelerle doldurulmuştur. Kitap kenarlarına yazılan bu abur cuburlardan bir kısmında imza da vardır. Mekteplerde bazen öyle çocuklara tesadüf edilir ki okudukları kitapların manalarını kavramaya çalışmazlar: sâyları makinevîdir. altı çizilmemiş pek az satır bırakılmış olduğuna göre bu çizgilere mana vermek ihtimali yoktur. ceplerinde gezdirirler. ukalâlığa doğru gittiklerini fark etmek. mesela «Ayıptır. 30 Mayıs.689 kitaplardan nicesinde böyle ukalâlıklara rast geldim. s. Bir «Siham-ı Kaza» nüshasında bir hicviyenin kenarına “Hay külhani” diye yazılmıştır. bunlar istikbalin okuma manisi namzetleridir. çünkü mevcuda zımmeten birer bibliomane. Bu çocuklardan bir kısmı aklının eremediği kitap ve mecmuaları alırlar. 131. c. Bir kısım manyaklar da vardır ki okudukları kitaplarda mütemadîyen satırların altlarını çizerler.1. Ali Canip HAYAT. sana yakışmaz? –kaydı konmuş. 1929. ellerinde. veyahut birer mütalaa hastası olmaları ihtimali çok varittir. Bu tip çocuklara karşı müteyakkız olmak. ayıp.5. nr. saptıkları yoldan döndürmeğe çalışmak bizim gibi hocalar için pek lâzımdır. Bunlar esas itibariyle can sıkıcı şeyler olmakla beraber içlerinde çok tuhafları da vardır.

690

YÜZ KİTAP Şüphesiz, okumak, çok okumak, her vakit okumak lâzım.. Fakat ne okumalı? Herkesin kendi mesleğine ait bildiği kitaplardan başka, birtakım ana kitaplar var ki, bunları okumak, hem de iyi ve dikkatli okumak, herhangi meslekten olursa olsun kendini münevver addetmek isteyen her insana, fikrinin yükselmesi ve genişlenmesi için lâzımdır, diyorlar. Bunları nerden öğrenmeli ? Okumak lüzumunu söyleyenler pek çok, lâkin şunları diye gösterebilenler pek az. Bu mesuliyetli işi üzerine alarak herkesin okumaktan fayda göreceği kitapları söyleyen -ve tabiî sözüne inanılacak müelliflerden- İngiliz Sir John Lubbock'ın yaptığı yüz kitaplık liste öteden beri klasik olmuştur. O da yalnız kendi zevkine ve fikrine kapılmamış, kendinden başkalarının da en çok tavsiye ettikleri kitapların isimlerini toplamıştır. Bu listenin en başında ahlâk kitapları ve onların başında da İncil'in bulunmasını tabiî görmelidir. Çünkü İngilizcenin ve galiba İncil okuyan her millet lisanının en güzel yazılmış kitabı İncil olduğunu söylerler. Bunu taassuba hamletmemelidir. Yüksek bir sözü bu mecmuanın balâsına alınmış olan Nietzsche ( Nice), İncil’in neden en güzel yazılmış kitap olduğunu izah eder; ancak güzel yazılmış kitaplardır ki cehren okunabilirler.. Zaten John Lubbock, İncil'in yanında Konfüçyüs'ün (Analecha) diye tercüme edilen kitabı ile Kur’an’ı, "Epiktet'in revakî (Stoicien) mezhebinden ahlâk kitabını, Marc Aurel (Mark Orel)in (Meditations) kitabını, Aristo'nun ve Spinoza'nın ahlâk kitaplarını da tavsiye ederek, şahsen bir dine mensup olmanın başka dinlere, hatta büsbütün dinsizliğe hürmet etmeye mani olmadığını da gösterir. Listede felsefe kitaplarının başında elbette Platon (Eflâtun) vardır. Onu her insanın, beşer fikrinin en parlak numûnesi diye okuması lâzımdır. Ciceron (Çiçeron); "Jüpiter insanlara söz söyleseydi ancak Platon gibi söyleyebilirdi» demiş. Platon'u yalnız felsefe meraklıları değil, dünyada şiirden başka bir şey aramayanlar da okur; çünkü Platon sade gençliğinde değil, bütün ömründe şair olmuştur ve felsefeye şiir getirmiştir. Platon'un bazı nazariyeleri uydurma oldukları bile bile fakat birer şiir oldukları için, gene seve seve okunur. Hakikat arayanlar onu Platon ile birlikte bulacakları gibi, sanatın bazen hakikate faik olduğuna kanaat getirmiş olanlar da kanaatlerini gene Platon ile te’yîd ederler. John Lubbock, Platon'dan (Dialogues), (Apologie) ve (Phedon) kitaplarını tavsiye eder.

691

Aristo'nun verdiği malûmat, bir Âlaman muharririn dediği gibi, bu gün bir bakalorya imtihânı geçirmeye kâfi değilse de, ilmi zihniyetin, ilmî usulün babası odur. (La Republique) kitabı bu usulün en güzel numûnelerinden biri olduğu için listeye girmiştir. Hatipliğin mucidi ve her zamanın en büyük hatibi Demosthene (Demosten)in (Discours sur la Couronne) kitabı ela zevklerini belâgatte arayanlar için lâzımdır. Diğer filozoflardan: Plutarque (Plutsrk)tan (Los Vies): Xenophone (Ksenofon) dan (Les Me'morables): Ciceron'dan (de Officiis), (de Amicihia); Descarte (Dekart) tan (Discours sur la Methode), v.s. Bu son kitabın dilimizde yakın zamanda yeniden basılmış olan tercümesi bizim için hem mühim bir ana felsefe kitabı, hem de vakıfâne bir tercüme örneğidir. Edebiyat kitaplarına gelince, hududu belli olmayan bu unvân içinde en iyilerini seçmek en güç iştir. Evvelâ her milletin kendi lisanındaki edebiyat kitaplarını tercih etmesi tabiî bir histir; onun için İngiliz müellifi de kendi dilinden birçok edebiyat eserleri tavsiye eder. Fakat böyle millî edebiyat kitaplarından bazıları vardır ki, adeta bütün insâniyetin malı gibi addolunur. Mesela Homeros'un İlyada'sı ve Odisse'si, Firdevsi'nin Şehname'si her millette birer büyük şiir membaı telâkki olunur; bunların yanında (Niebelungen) efsanesi de yalnız sinemada görmekle iktifa edilmemesi lâzım olan şiirlerdendir. Goethe'nin (Göte) (Faust) efsanesi de behemehal okunması lâzım bir şaheserdir. Hindistan'ın (Mahabarata)sı ve (Ramanaya )sı ile Çin'in (Şeking) kitapları da müellifin beğendiği edebiyat kitapları arasındadır. Diğer büyük şairlerden: Eschyie (Eşil) in (Promethe) si ve (Orest) hakkında üç kitabı; Sophocle (Sofokl) in (Oedipe) i, Euripide (Oripicl) in (Medee)si; Aristophan (Aristofan)ın (Les Chevaliers) ve (Les nuees) kitapları. John Lubbock bu gün sağ olsaydı da İngiltere’de kadınlara intihap hakkı verildiğini ve bunun en son günlerdeki neticesini görmüş olsaydı belki - yüz sayısını bozmamak için -başka bir kitabı silerek yerine «Kadınlar Mektebi»ni yazardı. Horaee (Horas) ile Lucrece (Lükres) in ve Dante'nin unutulamayacakları aşikârdır. Shakespeâre (Şekspir) bazılarının dedikleri gibi eskimiş olsa dahi, eskimediğini söyleyenlerin onu niçin beğendiklerini anlayabilmek için gene okunulmak lâzımdır. Schiller ile (Şiiler) Moliere (Moliyer)in de eskidiklerini söyleyecekler belki bir gün bulunacaktır; lâkin bu kitap listesinden maksat yenilik göstermek değil, insanların fikri üzerinde iz bırakmış olan büyük eserleri söylemektir.

692

Tarihte böyle iz bırakmış müelliflerden Herodot, Xenophon, Tacite, Gibbon, Hume, Cariyle v. s. vardır. İngiliz olup da seyahat kitaplarını tavsiye etmemek mümkün değildir. Seyahat insanın fikrini açar ve genişletir elerler. Vakıa, John Lubbok'ın söylediği "Voyages de Gulliver” ve “Robinson Crusoe” ve “Bin Bir Gece” masalları hakiki seyahat kitapları değilse de, seyahat arzusunu verdikleri için, artık her milletin malı addolunan ve sene nihayetlerinde mektep çocuklarına mükâfât diye verilen eserlerdir. Sir John Lubbock'un tavsiye ettiği yüz kitabın hepsini burada saymak mümkün değildir; bir makalenin buna kâfi olmadığı söylenince başka sebep aramaya da lüzum kalmaz. Fakat, noksanın telâfisi pek kolaydır; John Lubbock'un kendiside çok istifade ile okunacak müelliflerden biridir. Yüz kitap listesi onun «Le bonheur de vivre» ismindeki meşhur kitabındadır. Müellif kendi eserini listesine koymamışsa da, yüz birinci kitap olarak onu da tavsiye etmekle aklanılmış olunmaz. Ancak John Lubbock'u okumak için dikkat edilecek bir şart vardır: Bu müellif dünyayı o kadar pembe renkte gösterir ki insanın onu okurken bu kadar nikbînliğe hayret etmemesi kabil değildir. Onun için Sir John Lubbock'un kitabını, bütün işlerinizin yolunda gittiği bir devirde, iyi bir yemek yedikten sonra, hazmınızın da yolunda gitmesini istediğiniz zaman okumalısınız Galip Ata

HAYAT, c.6, nr. 133 , 13 Haziran 1929, s. 1, 2.

693

İSTANBUL’DAN PARÇALAR I “Beyazıt” ta Çınar Altı” Bu bir ağaç ... Altında, su bardaklarının gıcır gıcır yıkandığı, bir su çıngırağının uzak ve tehî akislerle yuvarlana yuvarlana döndüğü, sükûtun dinlendiği ve güvercinlerin, büyük deniz ufuklarında kalmış son ışıkları da kumlu bir sahile heyâmolayla sürükleyen balıkçı sandalları gibi, «Hu...» çektikleri bir ağaç altı. Eğer aynalar içinde sabahın nasıl açıldığını görmedinizse ve eğer içinizde bir sevginin nekâhetini duymadınızsa, bu ağaç altının ruhunuza vereceği lezzeti anlamayacaksınız. Yemyeşil yaprakları, yazın kuvvetli güneşine, lüks bir salon abajuru gibi açılırken, altına oturduğum vakit anladım ki, içimden bir mangal alınmıştır. Ruhum, uzun bir kışı müteakip, odasının demir parmaklıklı pencerelerinden bir bahar havası girerken, üstündeki mangal alınmış beyaz tüylü bir Van kedisi gibi, sırtını çıkardı, kuyruğunu dikti, silkindi ve yumuşak ağzını açarak uzun uzun esnedikten sonra, ön ayaklarıyla birdenbire ileri atıldı. Ruhum ki, ateşleri kor olmuş bir mangal altında yatan bir Van kedisidir; acaba karşıdaki taş duvarların ince karaltılarında mütecessis duran bir kertenkele mi gördü dersiniz? Güneş, yaprak aralıklarından henüz sulanmış asfalt zemin üzerine parça parça düşüyor... Karşı binanın harap şehnişînlerinde, kırık panjurlarında, metrûk ve izbe odalarının kuytu köşelerinle yaldızlanan örümcek ağları var. Ve, taş kütüphanenin saçaklarından, bir adak uğruna atılan yemlere, güvercinler yaprak yaprak döküyorlar. Ben, yazın geldiğini, ilk defa bu ağacın altında otururken anlıyorum. Sanki, yapraklar arasına sokulmuş bir gizli el, yalnız ensacim üstünde değil fakat beynimin içinde, serin bir suya daldırılmış bezlerle hafif bir masaj yapıyor gibi. Ve üstündeki bu yaprak yeşili abajurun yırtıklarından sızan ve gene yapraklar üstünde biriken ziya ve hararet, öyle hissediyorum ki, az sonra, asfalt zemin üzerine ince ince damlayacak, ve gene asfalt zemin üzerinde yaygın bir su hal ile akacaktır. O zaman güvercinler çınarın serabı altında koşsunlar. Tahayyül etsinler ki, bu mermer sebilin suyu artık kurumuştur. Ve içlerinden, suyu kuruyan mermer bir sebil için - Hu...- desinler; Hu...

694

Biliyorum ki onlar, incecik gagalarını ıslatacak, hararetlerini teskin edecek bir yudum suyu, asfalt bir zemin üzerine düşmüş ziya ve hararetin, mermer bir sebili andıran pırıltılarında bulmadıkları vakit, kanatları birdenbire çırpınacak. İşte görüyorum: Meçhul bir tehlikeyi vehmederek, kanatlarını, taş kütüphanenin saçaklarına doğru açtıkları zaman, güneşle meşbu duvarda gölgeleri, kuvvetli bir rüzgârla giriftleşen yapraklar gibi birbirine karışıyor ve ben bir rüzgârın hakikaten çıktığını vehmediyorum. Fakat başımı dallara çevirdiğim an, anlıyorum ki, rüzgâr sadece gözlerimde ve rüzgâr, güvercin kanatlarının güneşle meşbu bir duvara vurmuş akislerinden başka hiçbir yerde değildir. Ve çıngırak dönüyor. Acaba yaz buğulu bir küp yanında dönen bir çıngırağın uzak ve tein akisleri içinde mi sürünecek?... Bununla beraber gelen yazı, bir su küpü yanında dönen bir su çıngırağından başka ne anlatabilir ki,..? Şimdi, elimdeki tahta bir tastan, ufak darı tanelerini, bir çocuk neşesiyle tekrar kaldırımlar üstüne uçan aynı güvercinlere avuç avuç serpeceğim zamanı düşünüyorum: Elbet benim de bir beklediğim var; Ve elbet, kıştan sonra yaz gelirmiş. Kıştan sonra yaz geldiği için değil midir ki, bu dallar filizlendi, yapraklar yeşerdi ve şimdi, üzerine konmuş buzların damla damla eridiği bir su küpü yanında bir su çıngırağı uzak ve tehî akislerle yuvarlanıyor. İçimi, yelkenlerini açmış bir gemi haliyle ser-âzâd bırakıyorum. O, gidiyor; ve gidecek. Rüzgârı bol denizlerde, yelkenlerin parça parça, didik didik ve yamalı olmasına rağmen, bezler şiştiği zaman, yelkenli bir gemi gitmeye mecburdur. Gidiyor ve gidecek. İçim, bu ağaç altında, rüzgârla dolmuş yelkenli bir gemi gibi gidiyor. Ve tahayyül ediyorum ki, gelen bir yazı, ilk defa bu ağaç altında hisseden damarlarım, bir kısrak kadar dinçtir. Arkamda, şadırvan musluklarının, kalaylı güğümler içime boşalan ince seslerini duyuyorum. Ve mabedin mermer duvarları, arkasında namaz vakti olmamakla beraber kulaklarıma, kesik iniltiler uzun yalvarışlar geliyor. Kim bilir, bu, belki bir vehim; belki de taş kütüphanenin saçaklarına sıralanmış güvercinler «Hu» çekiyorlar. Ve ben, onların sesinde, sabra ve tevekküle biraz daha âşinâ olur gibiyim. Sabır ve tevekkül... Fakat madeni ki, içimde, bezlerinin yamalı olmasına rağmen, güneşle parıl parıl yanan bir gemi tekrar yelken açtı; menzil uzak değildir.

695

Menzil uzak değil. Gidiyorum ve gideceğim. Lacivert semayı, muhayyerü’l ukul bir sihirle baş aşağı edilmiş havuzlar gibi gösteren bu ağaç altında sabır ve tevekküle biraz daha âşinâ olmak için oturan şair, acaba aynı su çıngırağının aynı uzak ve tein akislerini duyarken, aynı güvercinlerin bir ney hüznüyle dem tutan aynı seslerini dinlerken ve ruhunda aynı geminin âlemler gibi parıldayan aynı yelkenlerini seyrederken mi, bir sesin hatırası, ruhunda, yazdan bir panjur açtı dersiniz.? Ve güvercinlere atılan yemlerle tekrar havalanıyor, kanatlar tekrar çırpmıyor, az evvel sulanmış asfalt zemin üzerinde bîtap gölgelerin harekete geldiği vehm olunuyor, ve eski nezaretin saat kadranı mütemadiyen dönüyor. Şimdi öğledir. Artık, mermer döşemeleri hurdehaş avlunun süslü şadırvanına ihtiyarlar görüyorum. Ve yukardan bir sebil dökülüyor. Yukardan kubbeler üstüne, büyük çınarın fantezi bir salon abajurunu andıran yeşil dekoruna bir münacat sebili dökülüyor; ve güvercinler derinden derine, bir müminin damarları içinde akan kan haliyle «Hu...» çekiyorlar. Burada, bu ağaç altında her şeyin yeşil olduğuna inanıyorum. Ziya, yeşil bir kristalden geçerek geliyor gibi. Dünyada bu tatlı renkten başka hiçbir şey yok. Ve gözlerimde sanki bir nevi Dalton hastalığı var. Hatta kendim ve içim yeşil... Önümde, mermerlerine bir yiyecek hesabı yapılmış masa üstünde duran bardak, yeşil ve gölgeli bir renk içinde. Belki güvercinler, böyle uzun iniltilerle yeşil rengin gidecek olan hasretini çekiyorlar,.. Adeta yeşil bir deniz içinde yaşıyor gibiyim. Sarmaşıklarının, yüz bin kere tasfiye edilen güneş ziyalarıyla cilalandığı yeşil, yemyeşil, ve seyyâl bir deniz. Ve içim yeşil bir denizde, yelkenleri hür bir gemi haliyle; serbest ve serazat. O serbesttir ve serazat... Nasıl böyle olmasın ki, rüzgârı bol denizlerde, yelkenlerin parça parça didik didik ve yamalı olmasına rağmen, bezler şiştiği zaman, yelkenli bir gemi gitmeğe mecburdur. Ve büyük çınarın yeşil abajuru bana, tekrar yaşamak istediğim bir yazı tahayyül ettiriyor. Kenan Hulusi H., c.5, nr.133 , 13 Haziran 1929, S. 8, 9 doğru giden

696

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM TENKİT

697

On Altıncı Asrın İki Büyük Şâiri: FUZÛLÎ - BÂKÎ “Az müddetde eşi ca-i nazmım ile şehirler ve vilâyetler doldı”. FUZÛLÎ “Bu mülk içinde benem pâdişâh-ı mülk-i suhan Bana sunuldı kasîde bana virildi gazel” BÂKÎ Sanatta ve edebiyatta dehâ, her şeyden evvel yaratmak iktidârı demektir. Her büyük sanatkâr kendine mahsûs bir “monde d'image: hayâl dünyası” ibdâ' eder. Bütün sanat eserlerinde -bir bestede, bir tabloda, bir heykelde, bir binada, bir şiirde- hayran ve takdir-hân olduğumuz şey budur, sanatkârın ibdâ İktidârıdır. Fuzûli bir “elem dünyası” yaratmıştır; kendisini: Men kimem bir bî-kes ü bî-çare vü bî-hanümân Tâli'im âşüfte, ikbâlim nigûn bahtım yaman diye anlatan bu şâir yarattığı “elem dünyası”nı şöyle hulâsa eder: Menem ki kâfile-sâlâr-ı kârbân-ı gamem Misâfir-i reh-i sahrâ-yı mihnet ü elemem Hakîr bakma bana kimseden sagınma kemem (1) Fakîr-i pâdişah-âsâ gedâ-yı muhteşemem Sirişk taht-ı revândır bana vü âh âlem Cefâ vü cevr mülâzım, belâ vü derd haşem. Ruhî temâyüller, içtimâî vaziyetlerin mahsulüdür. Fuzûlî'nin (Muttasıl gamhâne-i sînemde yüz gam mihmân) deyişinde yaşayış tarzının birinci derecede müessir olduğuna şüphe yoktur: “Dokuz eflâke istingâ ururken evkâftan dokuz akçe vazifeye kanaat” etmek zarûret ve mecburiyeti onun nasıl bedbaht ve fakîr bir hayat sürdüğünü gösterir. Buna
1

Sağınma: sanma

698

rağmen o “dokuz akçe”ye nâil olamayışı üzerine -kendisine delalet eden- Nişancı Paşa’ya yazdığı mektubun sonunda bu hakikati aynen okuyoruz: Tâli'imdir bana cefâ getiren Her bir ânında bin belâ getiren İşte tâli'nin bu cilvesidir ki Fuzûlî’ye bir “elem dünyası”' ibdâ' ettirmiş ve onu “'plaisir de la douleur: elemden haz almak” garâbetine mübtelâ bir hasta gibi tanıttırmıştır. Yoksa bütün bu göz yaşlarından mütevvellit görünen “bedîî mefkûresi”ne rağmen kendisinin nüktedân, zarâfetten haz aldığına şüphe yoktur. Fuzûlî esas itibariyle “sarcastique: pek acı müstehziyane” bir mizâca mâliktir. Bu adamın en ziyâde kızdığı “belâhet ü cehâlet”tir. Dîvânında “üç tâife-i bed-nihâddan masûn u mahrûs” kalmasını Allah'dan temenni ediyor: “Biri ol kâtib-i nâ-kâbil ü mümlî-i câhil ki hâme-i muhâliftahrîri tîşe-i bünyân-ı maarifdir… Gâh bir nokta ile mahabbeti mihnet gösterir ve gâh bir harf ile ni'meti nikmet okudur... Ve birisi o1 nâkış-ı bed-sevâddır ki tab'-ı nâmevzûnuyla mecâlis ü mehâfilde da'vâ-yı isti'dâd kılup şiir okudukda nazmı nesrinden seçilmeye ve edâ-yı süsti ile şâhed-i ma'nâ Cemâlinden nikâb açılmayâ.. Ve biri o1 hâsid-i cefâ-pîşe ve muânnid-i hatâ-endîşe ki câhiller huzûrunda bî-hûde bî-hûde lâflar urup herze herze dahller eyleye, tâ ki şiirden zevk-i istimâ' Gide”. Eski nesrin emsâlsiz bir bedî'ası olan meşhûr “Şikâyet-nâme”sinde büyük şâirin “pigant: dokunaklı” zekâsı pek vâzıh görünür: “Selâm verdim rüşvet degildir deyü almadılar” cümlesi ezelden ebede kadar bâkir bir “sehl-i mümteni”dir. “Kin” mukaddestir. 0 kuvvetli ve kudretli gönüllerin istikrâhı, bayağılığı ve budalalığı tahkîr edenlerin mücâdeleci tekebbürüdür” diyen Emile Zola'nın kanaatini Fuzûlî'nin ruhunda da görüyoruz. Büyük şâirin bayalığa tahammülü yoktur. Hattâ garip mahlasını bile ibtizâlden korktuğu için intihâp etmiştir. Bedbînîsinde, yaşadığı çorak muhitte bir arkadaş bulamayışının da tesiri görülüyor: Yok dehrde bir muvâfık-tab'-ı harîf Kim sohbeti dil-güşâ ola tab'ı zarîf Feryâd ki nâ-cins müsâhibler ile Bî-fâide zâyi' oldı evkât-ı şerîf Fuzûli'nin “elem ü hicrân” terennüm eden şiirlerinin içinde göz yaşlarıyla müterâfık zarâfetler ve nükteler vardır. O lirik şâir aynı zamanda itina-kâr bir sanatkârdır:

699

Dün sâye saldı başıma bir serv-i ser-bülend Kim kaddı dil-rübâ idi reftâr-ı dil-pesend Güftâra geldi nâgeh açup la'l-i nûş-hand Bir piste gördüm anda döker rîze rîze kand Sordum meğer bu dürc-i dehendir dedim dedi Yok yok devâ-yı de!d-i nihânın durur senün *** Seyr ile saldı bağa güzer ol semen-'izâr Envâ'-ı zîb ü zînet ile fasl-ı nev-bahâr Dökmüş gül üzre sünbül-i gîsû-yı eşk-bâr Yakmış ayağına yine gül-berk tek nigâr Nesrîne reng-i lâle nedendir dedim dedi Gamzen hadengi döktüğü kanın durur senin parçalarında “spirituel: fatîn” bir ruh sezilir. Meselâ Mecnûn'a “Leylâ”nın mezarı başında söylettiği şu beyitler onun bu husûsiyetini belâgatla anlatır: Zülfine, mu'ârız olma ey mâr Kim anda mukîmdir dil-i zâr Hâline ta'arruz etme ey mûr Kim bağlıdır anda cân-ı mehcûr. Türkçe “Beng ü Bâde”siyle Fârisî “Sâkî-nâme”si en basit mevzûları lezzetle okutacak birer eser hâline nasıl ifrâg edecek iktidarda olduğunu tamamen gösterir. *** Fuzûlî'nin bir kanaati de “ilimsiz şiirin esâsı yok duvâr gibi” oluşudur. Bu kanaatle zamanında mevcut her ilmi okumuş hattâ “hâsıl-ı ömrünü bezl-i iktibâs-ı fevâid-i hikemî vü hendesî kılmıştır. Malûmatının derecesi zaten eserlerinde pek vâzıh görünür. Ancak “âlim” olmanın kâfi olmadığına kâni olan şâir “ârif” olmak lüzûmunu hissetmiştir: Der ki:

700

İlm kesbiyle pâye-i rif'at Ârzû-yı muhâ1 imiş ancak Aşk imiş her ne var âlemde İlm bir kîl ü kâl imiş ancak Tasavvuf bâdesi Fuzûlî'yi ser-gerdân etmiştir. Dîvânı bu vecd-i istiğrâk şarâbının verdiği heyecanlarla doludur: Kılmasın dünyada sultanlar bana teklîf-i cûd Bes durur başımda tevfik-i kana’at efseri Her cihetden fârigim âlemde hâşâ kim ola Rızk için ehl-i bakâ ehl-i fenânın çâkeri Kendisi “dokuz akçe” vazifeyi çok görenlerin hareketini “Allah'dan ibâ edüp gayri dergâha ilticâ” edişinin fark-ı iktidârını efser-i kana'atle ve kâlib-i .ibârını hil'at-ı uzletle müzeyen kılup... hâkim-i ale’l-ıtlâk memâlik-i fakir ü fenâ iken” dünyâ hırsına dûçâr oluşunun haklı bir mücâzâtı olarak telâkki ediyor. “İsti'dâd-ı takaddüm ve istihkâk-ı tekerrüm" da'vâsında bulunuşuna mukâbil elinde hiç bir işe yaramayan “berât”ın kendisine âdeta “cemî'-i gedâlardan ve belki behâyimden ve taştan ve toprakdan ehass u ednâ” bil emrini verdiğine kâni oluyor. Fuzûlî'nin ruhu mistik aşkın bir mevlûdudur: Mecnûn oda yandı şu'le-i âh ile pâk Vâmık suya batdı eşkden oldı helâk Ferhâd hevesle yele verdi ömrin Hak oldılar anlar benem imdi ol hâk Fuzûlî'nin sofiyâne tahassüslerle meşbû' oluşu “milliyetperver” olmasına mâni olmamıştır. “Cüz-i a'zâm-ı tertîb-i âlem ve sınıf-ı ekser-i nev'-i benî-âdem” dediği Türk'ü ve Türklüğü çok sever: “Hadikatü's-Suadâ”sını “Leylâ vü Mecnûn”unu bilhassa bu sevgi uğrunda yazmış ve Türkçeyi mükemmel bir lisân haline sokmak için Allah'tan “tevfik” temenni eylemiştir. Bâkî de aynı asrın Fuzûlî'den daha çok ve daha çabuk şöhret almış büyük ve aynı zamanda bahtiyar bir şâiridir. Bâkî’nin de ibdâ' ettiği “hayâl dünyası” rindlikten, kalenderlikten müterrekkibdir:

701

Mey içüp mest-i harâb olmayıcak ey Bâkî Ne gönül bağlasun âdem bu harâb-âbâda diyen şâir: Dilâ bezm-i cihânda kimse âhır pây-dâr olmaz Müdâm elden ayağı koma fırsat ber-karâr olmaz. kanaatindedir. Şu gazeli Bâkî’nin bütün temâyüllerini hulâsa etmiştir diyebiliriz. Sâki zamân-ı ayş-ı mey-i hoş-güvârdır Birkaç piyâle nûş idelüm nev-bahârdır Bûy-ı nesîm ü reng-i gül ü revnak-ı bahâr Âsâr-ı feyz ü rahmet-i Perverdigârdır Gâfil geçirme ömrü bu dem künc-i gamda kim Menzil kenâr-ı bâğ u leb-i cûy-bârdır Eyyâm-ı zühd ü mevsim-i zerk ü riyâ degil Hengâm-ı ayş u işret ü geşt ü güzârdır Zâyi' geçirme fırsatı kim bâğ-ı âlemin Gül devri gibi devleti nâ-pâyıdârdır Dil zevrakını lücce-i gamdan hevâ-yı aşk Elbette bir kenâre sürer rûzgârdır. Bâkî nihâl-i ma'rifetin meyve-i teri Ârif katında bir gazel-i âbdârdır. Bütün gazellerinde hemen bütün “image: hayâl”leri “bezm ü mey” mefhûmları etrafında toplanır: Pür olup devr idicek meclis-i mestânı kadeh Çarh olur halka-i rindân tâbânı kadeh Felek-i işrete bir ahter-i ferhunde iken Yine Mirîh-sıfat durma döker kanı kadeh

702

Meclis-i mey ki bedenlerle hisâr olmuşdur Şehri işretdir anın âfet-i devrânı kadeh Devr-i meclis ki safâ câmi'inin çenberidir Âb-ı rengin ile kandîl-i fürûzânı kadeh Yaraşır halka-i rindân der isem ey Bâkî Hâtem-i Cem'dir anın la'l-i Bedehşânı kadeh *** Gülsitân-ı bezme sâgar gonce-i sîr-âb ise Âteş-i ruhsârı sâkînin de bir gül-nârdır Her gedâ-tab' anlamaz âyîn-i Cem'dir bezm-i mey Bunda bir şâhâne tavr u aşka âlem vardır. Bâkî için hayat, Fuzûlî'nin kabul ettiği şey değildir: “Hoş geldi bana meygedenin âb ü hevâsı Billah güzel yerde yapılmış yıkılası” diyecek kadar şakrak davranan şâirin bütün felsefesi şu beyitte toplanır: Yokdur sebât çünki cihan-ı harâbda Birdir hezâr-sâl ile yekdem hisâbda Ve aşk u alâka onun için bir eğlencedir.: Ol sanemden Bâkîyâ bir bûse da'vâ kıl yüri Söylemezse öp hemeri ağzın sükût ikrârdır. *** Iyd-gehde varalum dolâba dilber seyrine Görelüm âyîne-i devrân ne sûret gösterür. İstanbul saraylarının içinde yaşayan, ruhu dünya zevkleriyle pek yakından istînâs eden bu şâirde mistik temâyüllerden eser yoktur. Bâkî maddiyât-perest bir adamdır. Dîvânında tesâdüf edilen:

703

Meyden safâ-yı bâtın-ı cemdür garaz hemân Erbâb-ı zâhir anlayamazlar murâdımız. *** Bâkî çeker mi bâde-i engûr minnetin Her kim ki mest-i cur'a-ı câm-ı elest olur. *** İlâhî tab'-ı Bâkî'den rüsûm-ı gayri mahv eyle Ki hergiz kalmaya kalbinde nakş-ı mâsivâdan haz gibi sözlerin hemen her dîvân şâirinde görülen mutâd fazla bir ehemmiyeti yoktur: Güzeller mihribân olmaz dimek yanlıştır ey Bâkî Olur vallâhi billâhi hemân yalvarı görsünler beyti onun zevk ü sevdasındaki mânâyı pek samîmi gösterir. Eşya ve tabiatı bile yaşadığı devrin, gördüğü debdebenin, zekâsında ibda ettiği mazmûnlarla tasvir eder: Urunup başına bir tâc-ı mücevher sünbül Oldı iklîm-i çemen tahtına server sünbül Şeh-levendâne şikest eyledi tarf-ı külehin Göğsünün düğmelerin çözdi ser-â-ser sünbül *** Farkına bir nice per takınır altun telli Hayli ezhâra meğer zanbak olupdur serdâr Dikdi leşker-geh-i ezharâ sanavber tûgın Haymeler kurdı yine sahn-ı çemende eşcâr *** Fuzûlî’nin yüksek, lahûtî heyecanını Bâkî'de göremeyiz. Kendisinden bir buçuk asır sonra yaşayan Nedîm gibi o da hayatın geçici heveslerini terennüm etmiş ve tıpkı Nedîm gibi bu hevesleri çok zarîf, çok cana yakın yazmıştır: Subh-dem ey fâhte bîhûde efgân eyleme Çün girersin her gice bir serv-i bâlâ koynuna

704

beytini söyleyen üstât Bâkî'nin -bu nokta-i nazardan enteresan olan- şu gazelini okuyalım: Müje haylin dizer ol gamze-i fettân saf saf Gûyiyâ cenge girer nîze güzârân saf saf Seni seyr itmek içün reh-güzer-i gülşende İki cânibde durur serv-i hırâmân saf saf Leşker-i eşk-i firâvân ile cenk eylemeğe Gönderir mevcelerin lucce-i ummân saf saf Câmi' içre göre tâ kimlere hem-zanûsın Şekl-i sakâda gezer dîde-i giryân saf saf Gökde efgân iderek sanma geçer hayl-i küleng Çekilür kûyuna mürgân-ı dil ü cân saf saf Ehl-i dil câm-ı gamın ni'metine müstağrak Dizilirler keremin hânına mihmân saf saf Vasf-ı kaddinle hırâm itse âlem gibi kalem Leşker-i satrı çeker.defer ü dîvân saf saf Kûyun etrâfına uşşâk dizilmiş gûyâ Harem-i ka'bede her cânibe erkân saf saf Kadrini seng-i niusallâda bilüp ey Bâkî Durup el bağlayalar karşına yârân saf saf “Hâtem” gibi “sünbül” gibi kafiyelerle sürçmeksizin uzun kasideler kaleme alan bu Dîvân sanatkârı aynı mahiyette gazeller de yazmıştır:

705

Jâlelerden takınur tâcına gevher lâle Şâh olupdur çemen iklîmine benzer lâle Saltanat bâr-gehin kurdı yir:ıe fasl-ı bahâr Taht-ı Cemşîd çemen-tâc-ı Sikender lâle Bûy-ı müşgîn bahâr irdi dimağ-ı dehre Yakalı dâmen-i kühsârda micmer lâle Âl fânûs ile geldi giceden gül-zâra Verdi sahn-i çemenin yollarına fer lâle Erguvanlar tutuşup hırmen-i gül yakmak içün Gülsitân mülküne âteş kodı yer yer lâle Dâğ-ı hicrân elemin kılmağa dilden bîrûn Sahn-ı gülşende dutar gül gibi sâgar lâle Jâle nakdin kadehe koydı çemen bezminde Cem' idüp saklamadı gonca gibi zer lâle Şol kadar doğradı şimşîr-i firâkın ki gören Dil-i hûnîni hayal eyledi katmer lâle Muâsırlarının bu iki büyük şâir hakkındaki mütâlaalarından bazı parçalar almağı münasip gördüm. Fuzûlî hakkında mütâlaalar: “Mezkûr Bağdadî'dir. Ol cânibde olan şu'arânın üstâdıdır. Vilâyet-i Bağdâd ü Diyâr-ı Bekir zurefâsının neşîdeleri anın inşâdıdır... Fi’1-hakîka gönlü asker-i aşk harâb-âbâdıdır. Anınçün hâksâr-ı kûyi fenâ olup serv-i sâmândan ibâ düşdüğüne ve şi'ri âteş-engîz olduğuna hevâ-yı aşkı bâdîdir. Eş'ârı rasîn u muhkem ve nazmı metîn ü mübremdir...”; (Âşık Çelebi) “Evâ'il-i hayatından dem-i vefâtına gelince şi'r ü inşâya kûşiş ve nazm-ı dilgüşâya verziş üzre bir şâ'ir-i âlî-menişdir. Nevâyî tarzına karîb bir üslûb-ı bedî’ u semt-i

706

garîbi vardır. Hakkâ ki tarzında ferîd ve semtinde vahîd bir şâ'ir-i belagât-şi'âr ve bir nâzım-ı fesahat-disârdır.” (Kınalı-zâde) “Nazm-ı fesâhat-karîni tavr-ı Nevâyî de bir tarz-ı Nevâyîn üzre vâki' olmuşdur.” (Riyâzî) Bâkî hakkında mütalaalar: “Füsahâ fırkasının birisi de Bâkî'dir. Şu'arâ zümresinin şöhre-i afâkıdır. Emâsil ü efâzıl huzûrunda mukbil olan kavâbilin makbûlüdür.” (Âşık Çelebi) “Ekâbir-i şu'arâ ve efzâzıl-ı bülagâ ve emâsil-i ulemâdan dîbâce-i dîvân-ı kemâl, fihrist-i unvân-ı hüsn-i makâl, meclis-efrûz-ı nükte-sencân-ı şâ'iri, latîfe-âmûz-ı gazelserâyân-ı sâhirî sultân-ı şa'irân-ı memâlik-i Rûm ve belki Husrev ü Hakân-ı nazmân-ı her merzûbûm, dilîr-i arsa-i ilm ü fehm ve Husrev-i âlem-gîr-i iklîm-i nazm...” (Kınalızâde) “Ol bülbül-i gül-zâr-ı sühan ve tûtî-i şeker şikenin eş'ârı pür-sûzı ve ebkâr-ı dilefrûzı meşhur-ı âlem ve manzûr-ı dîde-i beni âdemdir. Ale1-husûs tarz-ı gazelde mânend-i hilâl elfâzı lâmi' ve darb-ı meselde Seyfi gibi nass-ı kâtı' ve üslûb-ı kasîdede tarz-ı ümidî gibi selîs ü hemvâr...” (Ahdî) “Habbezâ nâzım-ı belagât-şi'âr ki ibrîz-i nazm-ı hâlisi ahsen-i kalibe mesbûk, ve sikke-i şi'r râyici nâm ü şân-ı iştihârla meskûk, kemâl-i rûşenâî-i elfâz-ı tâb-dârından perî-sıfatân-ı maânî nâ-mestûr ve s.er-engüşt-i kalemi rişte-i sutûra keşîde kıldığı leâlî-i şâyeste-i buhûr-ı hurdur.” (Riyâzî) Ali Canip

HAYAT, nr. 2, 9 Kanun-i evvel 1926, s. 4, 5

707

PİYALE Ahmet Haşim Bey –25 sayfalık şiir mecmuası- İlhami Fevzi Matbaası 1926 Ahmet Haşim Bey, meşrutiyetin ilk senelerinde neşrettiği “Şi’r-i Kamer” silsilesiyle birkaç yıl evvel “Yeni Mecmua”da çıkan son şiirlerini “Piyale” ismi altında ve “Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar”ını da muhtevi olarak karilerine takdim ediyor. On sekiz seneden beri sanat hayatında ivicacsız ve inhinâsız bir yol takip eden, “şiir” hakkındaki sevgili nazariyelerini hayatın her türlü tebeddüllerine rağmen azami kıskançlıkla saklayan “Ahmet Haşim”in bu “ilk ve son” şiirlerini tekrar okuduktan sonra, on sekiz senelik edebî cereyanları birer birer hatırlamamak kabil olmadı... Bu seneler içinde, “Edebiyat-ı Cedide” den bugünün genç şairlerine kadar, kaç neslin resmi geçidini gördük! Nazım ve nesir lisanı bu kadar kısa zamanda ne büyük tahavvüllere uğradı! Süratle Türkçeleşmeye çalışan aruz, mevkiini nasıl “hece vezni”ne bırakmaya mecbur oldu! Hayatın büyük inkılâplarıyla müterâfık olarak, fikirlerde ve hislerde ne derin sarsıntılar vücuda geldi! “Tevfik Fikret”in bıraktığı şiir “Mehmet Akif”te, “Yahya Kemal”de, “Ahmet Haşim”de ve nihayet son genç şairler de birbirinden ne kadar farklı tecelliler gösterdi! İşte, bütün bu derin ve baş döndürücü tahavvüller arasında, haricî hayatın cereyanlarına adeta bîgâne kalan ve şahsiyetinin tekamül mecrasını değiştirmeyen en muannid sanatkâr olarak “Piyale” şairini göstermezsek, insafsızlık etmiş oluruz. Şiir hakkındaki son mülâhazaları, son şiirlerine olduğu kadar ilk şiirlerine de tatbik edilebilecek başka hangi sanatkârımız var?... Sanat prensipleri üzerinde bu kadar muannit bir ısrar, o prensiplere ister tarafdar, ister aleyhdâr olunuz, hakiki, samimi bir sanatkâr ile karşılaştığınızı göstermiyor mu? “Piyale” mukaddimesi, Ahmet Haşim’in sanat telâkkilerini anlatmak itibariyle, dikkatle tetkik ve tahlile şayandır. Onun şiirleriyle yakından aşina olanlar için bu mukaddimeye belki de hiç hacet yoktu; lâkin “ Haşim” öyle bir sanat şeklinin mümessilidir ki, hayatın umumî cereyanları –yalnız bizde değil, bütün dünyada- o şekle aşina olanların miktarını her gün daha azaltmaktadır. Böyle müşkül bir vaziyet karşısında, “vuzûh” u gülünç bulan şairin, sanatını “izah”a kalkışması pek tabiîdir. “Piyale” şairine göre “hâlis şiir” nesre tahvil-i kabil olmayan bir nazımdır ki, menşe ve mahiyeti itibariyle “nesir”den külliyen ayrılır; şairin lisanı nesir gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak için vücut bulmuş, musiki ile söz arasında fakat sözden ziyade musikiye yakın, mutavassıt bir lisandır. Şiirde mevzu, şair için, ancak terennüm ve tahayyüle bir sebeptir; bu itibar ile “mana”, ahengin telkinâtından başka bir şey olamaz. Buna nazaran şimdiye kadar hiçbir büyük şair, mahdut bir insan tabakası haricinde

708

anlaşılmış değildir; “edebî şöhret”, anlayan kuvvetli iki, üç ruhun taşan heyecan seyyalelerinin zayıf ruhları arkasında sürükleyip almasıyla vücut bulur. Herkesin anlayabileceği şiir, münhasıran bayağı şairlerin işidir, büyük şiirlerin medhalleri tunç kanatlı müstahkim şehir kapıları gibi sımsıkı kapalı durur. Şiirde bazı aksamın şüphe ve müpheminde kalması bir kusur değil, şiirin bediiyeti nokta-i nazardan bir zarurettir. Hasılı, şiir, resullerin sözü gibi, muhtelif tefsirlere müsait bir vüsat ve şumûlü haiz olmalı, her okuyan ona kendi hayatının da manasını izafe edebilmelidir. Asıl şiir, herkesin istediği tarzda anlayacağı ve binaenaleyh namütenâhi hassasiyetleri istiab edecek bir vüs’ati olandır. Mahdut ve münferit bir mananın çemberi içinde sıkışan bir şiir, o müphem, seyyal, hududu beşerî teessürâtın mahşerini çeviren şiirin yanında nedir? Ahmet Haşim’in renk ve râyiha dolu lisanıyla uzun uzun anlattığı bu “halis şiir” nazariyesi, esasları itibariyle, sanat tarihi için yabancı ve büsbütün aykırı bir şey değildir. Şimdiye kadar Şark ve Garp’ta yetişen birçok sanatkarlar, ilhamlarındaki hususiyeti daha anlaşılabilecek bir şekilde izah için bu türlü sanat nazariyeleri ortaya koymuşlardır. “Nisbiyet” felsefesini, belki her şeyden ziyade sanat sahasında kabule şayan görmeliyiz; ayrı ayrı bu nazariyelerin hepsi, hatta birbirine tamamen ma’kûs olanları bile, hayata karşı bir bakış tarzının ifadesi olduğu için, doğrudur. “Piyale” şairi de hayata, bütün hakiki sanatkarlar gibi, yalnız kendi zaviye-i rü’yetten bakıyor; yalnız şiiri kendi anladığı şekilde “halis şiir”i kabul ederek sair edebiyat nevilerini alelade “boş söz”den ibaret telakki ediyor. Sanatkar için bu bakış kafidir; lâkin hayatın bir cephesini değil, heyet-i umumîyesini nazar-ı itibara almaya mecbur olan sanat ve edebiyat tarihi için rüyet sahasını bu kadar daraltmaya imkan yoktur. Yalnız edebiyat müverrihi değil, hatta münekkit de muhtelif sanat nazariyelerinin ve onların doğurduğu her türlü sanat eserlerinin güzelliğini anlamaya ve anlatmaya mecburdur. Mütekâmil cemiyetlerde, bütün içtimai cereyanlar gibi sanat cereyanları da birbirinden çok farklı mecrâlar takip eder. Ahmet Haşim Beyin müdafaa ettiği şiir tarzıyla meselâ “Yahya Kemal”in anladığı şekilde “ideal mısra” birbirinden ne kadar farklı iki şeydir! Buna rağmen, bunlardan birini sevmemize, diğerinin bedii kıymetini takdir etmemize niçin mani olsun! Ahmet Haşim Bey şiirde manadan ziyade kelimenin cümledeki telaffuz kıymetine ehemmiyet veriyor ve şiiri sözden daha çok musikiye yakın bir lisan addediyor. Halbuki onun anladığı “musiki-i elfâz” ile meselâ “Yahya Kemal” ve muakkiplarının tunç kafiyeli, tannan mısralardan bekledikleri musiki birbirinden tamamen farklı değil midir? Birinde kelimelerin seyyal, müphem, esrarlı temevvüçlerinden doğan tamamıyla “subjektif” musiki, başkalarına göre belki de manasız ve ahenksiz sayılamaz

709

mı? Tabi ki bunun gibi, mukayyet kafiyelerin ve parlak, gürültülü kelimelerin gürleyen musikisi, “Piyale” şairi nazarında şiirin derunî ahengini baltalayan, muharriş bir şamatadan başka bir şey midir?.. İşte bir yığın sualler ki, her sanat nazariyesine göre türlü türlü hükümlere maruz kalabilir. Hakikat bunların yalnız birinde değil, heyet-i umumiyesindedir. Büyük şairlerin iptida-i mahdut insanlar tarafından anlaşıldığı muhakkaktır; lâkin Ahmet Haşim Bey bu mahdudiyeti de lüzumundan çok fazla tehdit ediyor. Bu fikrini teyit için gösterdiği “Nedim” misali ise, hiç muvaffakiyetli değildir: “Nedim”i belâhete karşı saklayan kalenin kapı kanatlarını bir müverrihimizin kolları açmış ve ondan sonra cüceler o şiirin bahçelerine girebilmişler!... Ben, kendi hesabıma, ne böyle kale kapısı açan “Hamzaname” kahramanlarından bozma bir müverrih hakkında ne de o türlü cüceler hakkında hiçbir malûmata malik değilim. Yalnız şunu biliyorum ki Lale Devri’nin yüzlerce müterennimi arasında, halkın zevk-i selimi “Nedim”i süratle seçti ve eserleri, iki yüz senedir, fasılasız bir surette okundu durdu... Aynı şeyi “Fuzûlî” için, “Baki” için, “Nef’î” için de söyleyebiliriz. Zaman, milli dehayı temsil eden büyük sanatkarı, intihabında hiç yanılmaksızın seçiyor ve eserinin altına ebediyet damgasını titremeyen bir elle hak ediyor. Acaba hangi münekkit hükümlerinde bu kadar “lâ-yuhtî”dir? “Piyale”de son şiirlerle ilk şiirlerin lisanı arasında bariz bir tekamül farkı göze çarpıyor. Lâkin, buna rağmen, şairin, ilk eserlerinde olduğu gibi son eserlerinde de kafiyelere ve nazım tekniğine lâkayt kaldığını ve “haricî ahenk”ten ziyade “derunî ahenk”e kıymet verdiğini görüyoruz. O, mevzuları, daha doğrusu şiir telakkisi itibariyle de hayatın umumî ve büyük cereyanlarına lâkayt kalmış, yalnız ruhunun ufuklarında batan güneşleri inleyen kamışları, kızıl havalarda uçan bülbülleri, yanan suları terennümle meşgul... Bazı yeni sanat nazariyelerine göre, bu kadar “ferdî” olan bir sanat, ne kadar yüksek olursa olsun, hatta bir resulün “mezamir”i bile olsa, bir “ümmet”in asırlar arasında haykıran ve nesilden nesle mukaddes bir vedia gibi kalan “ilahi”si olamaz. Fakat ne olursa olsun, mademki sanatın her türlü tecellilerinden bir tahassüs hassası açık ve zevk meselelerinde dar ve inhisarcı zihniyetle düşünmemek istiyoruz; Ahmet Haşim’in yeni renkler ve yeni nispetlerle yarattığı bu “Piyale”den bir “dakika-i mestî” kazanmak fırsatını kaybedemeyiz. Esasen, yüksek sanata o ve ilahi mahiyetini veren başlıca hasîsa bizi velev bir an için “şe’niyet”ten uzaklaştırarak, her zaman yaşadığımızdan büsbütün başka bir renk ve ziya âleminde, eski benliğimizi unutturmasında değil midir? Köprülüzade Mehmet Fuat HAYAT, c. 1, nr. 2, 9 Kanun-i evvel 1926, s. 19, 20.

710

AHMET HAŞİM VE PİYALE’Sİ Aramızda garip bir şair yaşıyor: Şiirlerinin en harikuladesini ekseriya nesirlerinde okuduğumuz Ahmet Haşim Bey. Ahmet Haşim Bey (Aspirin Bayer) gibidir. Yani onu terkip eden unsurun reçetesi henüz çoğumuzca meçhul demek istiyorum. Bu insanı hayli kere zakkuma, asit sülfiriğe, cehennem taşına benzettim. Fakat muvaffakiyetli bir teşbih bulduğumdan hiçbir kere emin olamayarak! Nefretle gurur ve aşka istihale etmek isterken yüzde doksan kin ve istikraha çevrilen bir hassasiyet onu kemiriyor. Ahmet Haşim Bey’in mes’ut olmasına imkan yoktur. Fakat beşeriyet bu kadara bile olmasa Ahmet Haşim büsbütün çıldırdı sanırım. Zira o zaman hilkatindeki hiciv tırpanı ne bulup da ne doğrayacaktı? Halbuki Ahmet Haşim Bey’in bütün haz ve saadeti, tırmalayıp yırtabileceği hamâkatlerle çirkinlikleri parçalamaktan ibaret gibidir. Belahat ve mümtâziyetsizlik karşısında ondan müthiş ne panter gördüm ne de yaban kedisi! Ahmet Haşim Bey, fikirleri itibariyle edebiyatımızın hicâc zalimidir desem caiz. Muhallik ve atılgan hücumlu. Hamsi sürüsünü önüne katmış bir kılıç balığı gibi her gün belahatımıza satr atmaktan keyif duyar. Onun zekası bir mevzua döküldüğü vakit gözlerimizin önüne garip bir manzara geliyor: Güya bir şişe tuz ruhu yere düşüp kırılmış da ortalığı kemirmekle meşgul! Ahmet Haşim Bey’in diğer bir hususiyeti: Yeni olmak için eskiliği bırakmaya hiç lüzum görmemek. Türk edebiyatında yenilik için onun kadar müşkülpesent ve titiz; eskimiş ve tozlanmışın karşısında yine onun kadar hiddetli kimse yoktur. Bununla beraber Ahmet Haşim Bey üslûp ve lisan itibariyle bugünün birçok teceddütlerini sevmez ve bunlara karşı hiç de dost olmasa gerektir. Gaflet ettim değil mi? Karilere delilini gösteremeyeceğim birçok iddiayı birbirinin arkasına sıralamakta ne kadar isabet vardır? Bana sorsalar ki sıkılmış yamuk barutu haline getirdiğin adama iftira ettiğin ne malum? Onun hangi eserini göstereceksin ki iddialarınızı ispat için hapsolabilsin? Vereceğim cevabı pek bilemiyorum! Zira bugün bahsetmek istediğim Piyale Haşim Bey’in yeni şiir cüzdancığı- büsbütün başka mahiyette. Gayet nefis, eşyaya meraklı birisinin onda vaktiyle fil dişiyle boğadan yapma bir kutucuk gördümdü. Bu kutu küçücük ebadı ortasında adeta harikalar saklı durabilen hurdebîni bir müze gibiydi.

711

Şimdi Ahmet Haşim Bey’in küçücük Piyale’sini o kutucuğa benzetiyorum. Cidden ne ufacık şey. Hatta Piyale bile değil, kuş soluğu! Lâkin garadusu ne kadar yüksek bir ispirto ile doldurulmuş, insanı rüyavî bir şarteruzla sarhoş ediyor, Piyale’yi iki haftadır cebimde taşıdım ve her yalnız kaldıkça onu açarım. Bazılarını senelerden beri tanıdığım eserleri tekrar okudum ve hatta bunu bazen nasıl yaptım bilir misiniz? Öksürük şekeri yer gibi! Ahmet Haşim Bey’de yeniden dikkatimi uyandıran noktalar: Lisanı eski fakat taze. Bu lisan çok yaşamış fakat yıpranmamış, ihtiyarlamamış bir adama benziyor. Seste meknuz olan ahengi duyabilsin. Milli musikiyi bugün müşterek teknikle terennüm olunan halk orijinalitesi şeklinde kabul eden ve kullanan birçok okullar vardır: Ruslar, İskandinavlar, Macarlar, İspanyollar, Balkan milletleri bir cümledendirler. Biz de öyle yapacağız. Bu bir ihtiyattır. Ve biz o içtihadı tarih, içtimaiyat, estetik... gibi ilimlerden alıyoruz. Prensipten fedakarlık etmek için garp dünyasının ve ilmin yok olması lazımdır. Hiçbir vaziyet bizi garp sanatından müstağni kılamaz. Onu anlamaya, temsil etmeye ve o vasıta ile orijinalitemizi terennüm etmeye mecburuz. Bu mecburiyet ve ihtiyacı hissetmeyip hayatın tabi ekolmanı önüne geçerek ( geriye: bizim çeyrek seslerimiz vardır.) diye onu durdurmaya ve döndürmeye çalışmak cinnetten başka bir şey değildir. ( Garbın çeyrek sesi yoktur, biz ona gitmeye mecbur değiliz, o bize gelmelidir.) Bu fikrin zehirden farkı yoktur. Yılanlar, artık zehirli dillerini tutmalıdırlar. (Fizik-matematik) prensiplerle, garp tekniği (detampere) edile dursun bugünkü teknikle yapılacak muazzam işler vardır. Onları inkar etmek ...............1 gibi ................2 kalın görünmektedir. O halde ne yapalım? Ahmet Haşim Bey’in bizim gibi tereddüdü yoktur. İşte bir (çaka) reisi gibi verdiği hüküm: Vuzûhu kurşuna dizmeli! Aman zaman diye yalvardınız mı gösterebileceği azami müsamahakarlık şu: O halde şiir hududunun haricine! Bütün ifrâtına rağmen hakperestâne bir asabiyetle titreyen bu satırlar çok güzeldir ve bazı hakikatlere hayli yakın düşünceleri ihtiva ediyor. Mamafih azizliği sevsem Ahmet Haşim Bey’e şunu derdim: Şair dostum, mademki anlaşılmanın o kadar lüzumuna kail değilsin o halde meramını anlatmak için çektiğin bu kadar zahmet niçin ve ne sebepledir ki anlaşılamamaktan en zalim ıstırapları

1 2

Orijinal metinde silik olduğu için okunamamıştır. Orijinal metinde silik olduğu için okunamamıştır.

712

duyuyorsun? Gelelim küçük nazım parçalarına; bunlar hakikaten birer damla ahenk ve renkli birer kıvılcım; bazılarını beraber okuyalım: PARILTI Ateş gibi bir nehir akıyordu Ruhumla o ruhun arasında Bahşetti derinden ona halim Aşkın bu umulmaz yarasından Vurdukça bu nehrin ona aksi Kaçtım o bakıştan, o dudaktan Vurdukça bu aşkın ona aksi... diğer: Dönse gemi bu aşkın şafağından Gitse gemi akalım leyâle? Bizden daha evvel erişenler Ağlar bugün evvelki hayale... Dönmek mi? Ne mümkün geri dönmek Düştüyse gönüller bu melale! Bir eldir ufuklardan uzanmış Zulmet bize çekmekte visale... İşte bir nefise daha: İşve ile fısıltıyla, gülüşün Olmuş şeb-i sevda yine bî-cevap Oklar gibi saplanmada kalbe Düştükçe semadan yere mehtap... Buse ile kilitlenmiş ağızlar Göze neler eyler neler işrab Uçmakta bu ateşli havada Vuslat demi bir kuş gibi bî-tâb... Bu son kıtayı yukarıda yazdıktan sonra kendi kendime düşündüm. Ahmet Haşim Bey’in vuzûh hakkında söylediği sözlere muvazi birtakım mülahazalar acaba tenkit bahsinde da tekrar edilemez mi? Vaktiyle yine Ahmet Haşim Bey’in Göl Saatleri

713

münasebetiyle söyledim; meselâ bir vanilyanın kokusu yahut akan bir suyun sesi tahlil ve tenkit olunur mu? “Münekkit, şah eserler arasında ruhunun sergüzeştlerini anlatan adamdır.” Diyen büyük zeka ne doğru bir söz söylemiş! Haddeden çıkmayayım. Şimdi (Şi’r-i Kamer) lere geldik değil mi? Fakat bunlar hakkında kariye söylenecek en samimi lakırdı şundan ibaret: Al, oku ve mest ol! Fazıl Ahmet

HAYAT, c. 1, nr. 5, 30 Kanun-i evvel 1926, s. 18.

714

FUZÛLÎ’YE AİT Merhum Süleyman Nazif Beyin “Fuzûlî” namı altında 1926’da neşrolunan kitabı münasebetiyle --Süleyman Nazif Bey son seneler esnasında eski edebiyatımıza ait tarihi tetkiklerle de uğraşıyordu. Bunlar arasında en mühimi, 1926’da neşredilen “Fuzûlî”sidir. Kitap baştan başa “Fuzûlî”nin sofiliğini ispat etmek ve ilk defa meydana koyduğum “Fuzûlî’nin Şiîliği” hakikatini reddetmek maksadıyla yazılmıştır diyebilirim. Merhum ( 2 Haziran 926 )da kitabının bir nüshasını bana hediye ettiği zaman, bu maksadını açıktan açığa itiraftan çekinmemiş ve kitabı hakkındaki düşüncelerimi serbestçe yazmamı istemişti. Bugün, merhumun bu arzusunu ifa ile “Fuzûlî” hakkındaki cildi kısaca tahlil ve tetkik edeceğim. Müverrih ve münekkit olmak için icap eden sükun ve itidalden mahrum ve tamamıyla hissiyatına mağlup bir sanatkâr olan Süleyman Nazif Bey, bu 170 sayfalık eseri yazarken bir maksat gözetiyordu: Fuzûlî’nin Şiî olduğunu ispat etmek! Bundaki başlıca saik de tamamıyla hissi ve vatanperverane idi; çünkü o, kendi arzusuna rağmen, gayr-i meşur olarak “Şiîlik”i “İbranilik” addediyor ve ona karşı müthiş bir husumet besliyordu. ( 1914)te Türkçüler aleyhinde yazdığı makalelerin birinde “Şiî mezhebinde bir Türk’e kız vermeyeceğini” itiraf suretiyle, kurûn-ı vustâî mezhep düşüncelerinden kurtulamadığını göstermişti. İşte yine bu tesir altında bu kitapta “Şah İsmail Safevî”yi “talihin ve tarihin şımarık bir çocuğu, bir sarhoş” addedecek kadar tarihi tahriften çekinmediği gibi, onun şairliğini de adeta inkar etmek istiyor. Şah İsmail’in Millet Kütüphanesindeki çok eksik ve yalnız dini manzumelerini muhtevi bir mecmuayı görebildiği için, Nazif Beyin bu hususta aldanmasını mazur görebiliriz; lâkin “Safevî saltanatını korumak” gibi büyük bir tarihî hadisenin kahramanı olan bu Türk hükümdarını “alelade bir şımarık çocuk” addetmek, tarihen çok yanlıştır. İran’ın bu devr-i tarihini ancak Osmanlı vak’anüvislerinin aleyhtar gözleriyle gören “Süleyman Nazif Bey”, bu hususta kurûn-ı vustâî manasıyla “Osmanlı vatanperverliği” yapmakta, hatta, benim “ Şah İsmail”e karşı fazla teveccühkar olduğumu söylemektedir. Halbuki benim yaptığım, her müverrihin takip etmeye mecbur olduğu “bîtarafâne” hareketten başka bir şey değildir; eski Osmanlı vak’anüvisi gözüyle değil, bugünkü müverrih gözüyle bakıldığı zaman, “Şah İsmail”in cidden büyük bir sima-yı tarihi olduğu, vücuda getirdiği eserin azamet ve ehemmiyetiyle derhal anlaşılır.

715

İşte bu izahat, “Fuzûlî” hakkındaki bu kitabın mahiyetini ve ona “tarihî” bir kıymet isnat olunamayacağını pekala gösterebilir. Çünkü eser, baştan başa, “Fuzûlî”nin Sünniliğini ispata çalışan bir “müdafaaname”dir. Halbuki ben, Fuzûlî’nin Şiîliğini ortaya koyduğum zaman, elime geçen muhtelif tarihî vesikaların neticesini göstermekten başka bir şey yapmamıştım. “Sam Mirza”nın tezkiresinde, “Sadıkî”de , “Ali”de, “Hasan Çelebi” tezkiresinin muhtelif mahallerinde, “Keşfü’z Zünun”da “Fuzûlî”ye ait malûmatı ilk defa bulup toplayan ve neşreden benim; “Külliyat-ı Fuzûlî”ye mukaddime olarak yazdığım makale, “Fuzûlî” için hazırladığı büyük bir monografinin çok küçük bir hulasasından ibarettir. Süleyman Nazif Bey benim gösterdiğim mahezalardan azami gibi, bundan hiç bahsetmemekte, ancak beni tenkit etmek istediği noktalarda ismimi zikretmektedir. Maalesef bu türlü hareketler, bütün alemi taammüllere menafi olduğu gibi, had-ı zatında da başkasına ait olan bir hakkı gasp mahiyetindedir. Nazif Beyin “Fuzûlî”yi “Sünni” yapmak için gösterdiği misalleri evvelce kâmilen görmüş ve hepsine ayrı ayrı cevaplar vermiştim; binaenaleyh bu kitapta yeniden cevap vermemi icap edecek bir şey bulmadım. Yalnız Nazif Bey bu eserinde sair birtakım kelime oyunları ve mugalatalar arasında, yeni bir iddiada daha bulunuyor ki, onu da göstermek ve cevabını vermek isterim: Büyük Türk alimi “Katip Çelebi” Fuzûlî’nin “Hükema” ve “İmamiye” mezhebine göre yazdığı “Matlaü’l İtikâd” adlı bir eserini gördüğünü söyleyerek, Fuzûlî’nin Şiîliği meselesini bir bedahet haline sokmaktadır. Süleyman Nazif Bey, bunu reddedebilmek için, bu ifadenin meşuş olduğunu ve bir adamın aynı zamanda “Hükema”dan ve “İmamiye”den olamayacağını ileri sürerek “Katip Çelebi”yi teçhil ediyor. Bu meseleleri Süleyman Nazif Beyden ve emsalinden çok iyi bilen, okuduğunu anladığında kimsenin şüphesi olmayan “Katip Çelebi”ye karşı bu yolda itiraz, çok cüretkarane bir harekettir. Bu kitap yeni çıktığı esnada, Müderris Ahmet Naim Beyin de bulunduğu bir mecliste Nazif Beyle bu meseleyi münakaşa ediyorduk. Nazif Bey, bir adamın aynı zamanda “Hükema”dan ve “İmamiye”den olup olamayacağı hakkında Naim Bey pek tabi olarak “Katip Çelebi”ye hak verdi... Osmanlı istilasından sonra zavallı Fuzûlî’nin “Sünni” taassubu korkusundan ister istemez yazmaya mecbur olduğu beş on mısraı ileri sürerek bütün o tarihi delilleri ret ve inkara kalkışmak için, ya bugünkü tarih usullerine tamama bigâne olmak yahut, kurûn-ı vustâya has mezhep taassubundan hala kurtulamamak icap eder. Süleyman Nazif merhumda bu iki şart aynı zamanda mevcuttu; binaenaleyh vatanperverâne bir gayretle “Fuzûlî”yi Sünnileştirmek istemesini tabi görmeliyiz.

716

“Fuzûlî” risalesinde, büyük şairin hayatına ve zamanına ait yeni hiçbir şey yok gibidir. “Külliyat-ı Fuzûlî” mukaddimesinde verdiğimiz malûmattan fazla olarak bu eserde yalnız iki küçük nokta göze çarpıyor: ( 1 )- Katip Çelebi’nin matbu “Keşfü’z Zünun”unda Fuzûlî’nin vefat tarihi 971 olarak gösterildiğinden bunun yanlışlığını mukaddimemde söylemiştim. Müellifin bizzat yazdığı nüshayı tetkik eden Süleyman Nazif Bey “Katip Çelebi”nin doğru olarak 963 yazdığını söyleyerek bu yanlışı tashih etmektedir. ( 2 )- “Sıhhat ve Maraz” risalesinin asıl ismi “Ruhnâme” olduğunu Doktor Hüseyinzade Ali Beydeki nüshadan naklen söylemektedir. İşte 174 sayfalık kitapta şimdiye kadar bilinmeyen yeni malûmat, sadece bu iki küçük fıkradan ibarettir. O devrin tarihî ve edebî hayatı hakkında ve bilhassa çok meçhul bir saha olan Azeri edebiyatına dair pek iptidaî malûmat sahibi olan Süleyman Nazif Bey, Külliyat-ı Fuzûlî mukaddimesindeki malûmatı şahsi mütalaalarıyla tevsi ve tezyinden başka bir şey yapmamış, hatta oralardaki bazı yanlışlıklarımızı da aynen almıştır. Meselâ ( sayfa 62 )de Fuzûlî’nin memduhu olan “İbrahim Sultan”ın “İbrahim Han Muslu” olduğunu aynen kabul ve zikretmektedir. Halbuki müverrih tetkikâtımıza göre bu “İbrahim Sultan” “Cahî” mahlasıyla güzel şiirler yazan sanatkar Safevî şehzadesi “İbrahim Sultan”dır. Kezalik onun memduhlarından “Veyis Bey”, Bayat kabilesine mensup ümeradandır. Sonra, Süleyman Nazif Bey Fuzûlî’nin mensup olduğu “Bayat” kabilesi hakkında çok iptidaî malûmat veriyor, halbuki “Türkiyat Mecmuası”nın birinci cildinde “Oğuz Antolojisine Ait Notlar” unvanlı makalemizde bu hususta uzunca malûmat vermiştik. “Leyla ve Mecnun” hakkında Edebiyat Fakültesi mezunlarından Ali Nihat Beyin nezaretim altında hazırlamış olduğu pek kıymetli doktora tezine müracaat edilmek elzemdi; Nazif Bey küçük bir haşiyede bundan bahsettiği halde, her nedense ona müracaat lüzumunu hissetmemiş ve “Leyla Mecnun”un basit bir hülasasını vermekle iktifa etmiştir. “Fuzûlî’yi ahlaf nasıl takdir etti” ser-nameli bahislere gelince, müellifin bu ağır ve müşkül mubahesi yazabilmek için ne kadar hazırlıksız olduğu burada derhal göze çarpıyor. Filhakika, bu meseleleri layıkıyla yazabilmek için Türk edebiyatının muhtelif lehçeleriyle yazan şairleri pek etraflı bir surette tetkik etmiş olmak yani edebiyat tarihimizi etrafıyla bilmek icap ederdi... Mamafih, ilim alemi için yeni malûmatı ihtiva etmemesine ve çok yerlerinde tarihî hakikatlerle tamamen zıt ve indi mütalaalarla malamal olmasına rağmen, değerli bir sanatkarın Fuzûlî hakkındaki tahassüslerini göstermek itibariyle eserin dikkate şayan olduğunu da ilave edelim.

717

Köprülüzade Mehmet Fuat İstanbul Darülfünununda “Türk Edebiyatı Tarihi” Müderrisi

HAYAT, c.1 , nr. 8, 20 Kanun-i sani ,1927, s. 2, 3

ilah…” gibi “Nesimî”den istitraden bahsedenlerin bu hususta aldanmış veya yanlış malûmat vermiş olmaları da bu itibar ile pek tabiîdir. halbuki ben “Fuzûlî Dîvânı”na yazdığım mukaddimede “Nesimî”nin “807” de öldüğünü yazmıştım. yeni birçok muharrirleri ondan muhtelif vesilelerle bahsetmişler. Halbuki Şark ve Garp’ın eski. kafî derecede tetkik edilmemiş. Şimdiye kadar “Nesimî”den bahsedenler –meselâ Faik Reşat Bey merhum. Gah “Hüseyin Baykara” gah “Emir Kemalettin Hüseyin” ismindeki diğer bir zata isnat edilen bu eser ve muharriri hakkında “İlk Mutasavvıflar”da biraz malûmat vermiştim. “Ali Canip” bu büyük şairin “tuyuğ”ları hakkında ahiren “Güneş Mecmuası”nda neşrettiği küçük fakat mühim bir makalesinde onun vefat tarihi hakkındaki muhtelif nokta-i nazarları kaydettikten sonra. . hatta Garp eserlerinden de kafi derecede istifade etmemiştir. ve bunda hakları da vardır. Masinyan. bu tenkidi büyük Avrupa kütüphanelerinin Türk yazmaları kataloglarını neşreden alimlere de tevcih edebiliriz. “Nesimî”nin hayatı ve tesirâtı hakkında oldukça mebzûl bir malzeme hazırlamışlardır. maalesef. “Nesimî”nin hangi tarihte öldüğü meselesini biraz tenvir etmek isterim. “Minorski.hemen hemen yalnız “Latifî”nin verdiği malûmat ile iktifa ederek. “Nesimî”ye ait en toplu malûmatı veren ve bazı Garp membalarına da müracaat eden “Gibb” bile.bulup topladığımız malûmatı “Türkiyat Mecmuası”nda neşretmek ümidindeyiz. bir tetkike girişmediler. “Mecalisü’l Uşşak” namındaki meşhur eserdir. Lâkin. ona intizaren.718 Tenkitler ve Mülahazalar “NESİMΔYE DAİR On dördüncü asrın büyük Türk şairi “Nesimî” yalnız edebiyat tarihi değil. şimdiye kadar hiç ileri sürülmemiş olan bu “807” senesini niçin tercih ettiğimi anlatırım: “Nesimî”nin 807’de vefat ettiğini bildiren en eski memba. din tarihi itibariyle de fevkalade şayan-ı ehemmiyet bir şahsiyet olduğu halde. bu mesele hakkında etraflı. “İbn-i Hacr”a istinaden “820” senesini kabul ediyor. eski Şark eserlerine müracaat şöyle dursun. Diğer mehazlara nazaran daha eski ve şüphesiz daha şayan-ı itimat olan “İbn-i Hacr” in gösterdiği “820” tarihi dururken ve “Katip Çelebi” de dahil olmak üzere bir çok muahhar eserler ekseriyetle bu tarihi kabul ettikleri halde. Türk edebiyat ve diniyâtı hakkında senelerden beri devam eden tetkikatımız esnasında “Nesimî” ye ait -çok defada tesadüfen. Bu eserin “Nesimî”nin vefat tarihi olarak gösterdiği “807” tarihini ilk ve son defa olarak kaydeden Avrupa alimi “Dorn”dur. ona ait belli başlı bir monografi yazılmamıştır.

Halbuki. İbn-i Hacr’ın verdiği (820) tarihi ehemmiyetini külliyen kaybetmektedir. Arap. İşte “Fuzûlî Dîvânı” mukaddimesinde “Nesimî’nin vefat tarihi olarak 807 senesini tespit ederken bütün bu mülahazatı nazar-ı itibara almıştım. tarihî tetkikat için. *** Mazdeizm-Mazdenizm “İçtihat”ın 225’inci numarasında Abdullah Cevdet Beyin “Türkler ve İslam” namıyla “Leon Cahon”dan tercüme ettiği bir makalenin mâ-bảdi vardır. edebiyat ve din tarihleri noktasından bu tarihi kat’i olarak tespit etmek o kadar ehemmiyetsiz bir mesele de değildir sanırım. çünkü bu tarihin istinat ettiği menabiden hiçbirinin metnini okumak kudretine malik bulunmuyordu: Çin. “Mecalisü’l Uşşak”ın bazı nüshalarında (807) yerine (837) mukayyit olduğundan “Hidayet”in matbu “Riyazü’l Arifîn” de de -şüphesiz ondan naklen. Eğer bu hususta başka bir vesika olmasaydı. “Nesimî”nin herhalde 811’den evvel öldüğünü kat’i surette anlamaktayız.bu tarihe tesadüf olunur. “Leon Cahon”un Türk tarihi hakkındaki malûmatı çok sathî ve iptidai bir mahiyette idi. Her nedense bu kayıt şimdiye kadar Avrupa alimlerinden hiçbirinin nazar-ı dikkatini celb etmemiş ve başka hiçbir yerde zikr olunmamıştır. “Leon Cahon”un zamanından bu güne kadar Türk tarihine ait tetkikat çok ilerlemiştir. Bu şair (811) de yazdığı “Beşaret-nâme” adlı pek mühim bir mesnevide. “British Museum”da ve hususî kütüphanemizde nüshaları bulunan bu eser sayesinde. hatta en hurda. ondan daha menâbiden bir memba olan “Mecalisü’l Uşşak”ın gösterdiği seneye elbette tercih ederdik. Bundan başka. Türk-İslam münasabâtı hakkında meselâ “Gibb”in 1923’te . “Refi’î”nin bu eseri sayesinde.719 Petersburg yazmalar kataloğunu tanzim eden “Dorn”. “Mecalisü’l Uşşak”ın –şüphesiz birtakım eski vesikalara istinaden– gösterdiği (807) tarihini kabul etmemek için ortada bir sebep kalmıyor. Bir defa bu neticeye vasıl olduktan sonra. “Nesimî”nin 220’den evvel öldüğünü gösteren diğer kat’î bir vesikaya maliksiz: “Nesimî”nin başlıca halifelerinden hurufi’ül mezheb “Refi’î” isminde bir şair vardır. “Nesimî”nin vefat tarihini (860)a kadar çıkaranlar bulunduğu cihetle. en ehemmiyetsiz götüren noktaların bile nasıl inceden inceye tetkik edilmesi lüzumunu göstermektir. eserinin iki yerinde bilmünasebe bu tarihi kaydetmiştir [S.310 ve 395]. “İbn-i Hacr”in gösterdiği 820 tarihini. Türk lisanlarına tamamen yegane olması buna en güzel delildir. Bunları zikirden maksadım. Acem. “Nesimî”nin artık hayatta bulunmadığının sarahaten söylemektedir.

Tercümede şark müellifleri esâmisinin ekseriyetle yanlış olduğunu da ayrıca ilave edelim. 1925 Kopenhag] bilhassa tavsiye edebilirim. -Filoloji Şubesi Neşriyatından. Köprülü zâde Mehmet Fuat İstanbul Darülfünunu’nda” Türk Edebiyatı Tarihi” müderrisi HAYAT. (Sasaniyan) sülale-i şahisinden (Kubat)ın zamanında gelmiş ve hürriyet-i fikriyeye ve nuru ve ateşe tazim ve ibadet üzerine müesses dinini “Kubat’a da kabul ettirmiş ve bu mezhep bütün (İran)a intişar etmişti. s. (Nuşirevan) taht-ı (İran)a cülus edince ve “Nuşirevan Adil” yâd olunmaya henüz layık olmadığı bir sırada “Muzdek”i öldürerek nur ü ateşe ibadet ayinini kahr ve men etmişti. “Leon Cahon”u tercüme etmek lüzumsuz bir külfettir. İşte Abdullah Cevdet Bey bu tercümeye ilave ettiği haşiyelerden birinde şu malûmatı veriyor: [Mazdeniler Mazdeens: Muzdek Muzdeq din ateşperestinin peygamberidir. Halbuki bunların ikisi birbirinden tamamen farklıdır.720 neşrettiği bir eser dururken. 14 Nisan . Yalnız “Muzdek” ve mezhebi hakkında “Kristensen”in ahiren neşrettiği eseri [Danimarka Ulum Akademisi Tarihi. Bize nasıl “Mehmedî” denirse ateşperestlere dahi. c. Bütün tarih kitaplarında.1927. 20. ansiklopedilerde bu hususta vasi’-i malûmat olduğu cihetle burada daha fazla izahate girişmeyi lüzumsuz addediyorum. “Gibb”in bu eserinin Türkçeye tercüme edildiğini ve “Türkiyat Enstitüsü” tarafından kariben neşredileceğini de istitraden söyleyeyim. resullerinin namına nispetle “Muzdekî” derler. 2 . “Gibb”in bu eserinin Türkçeye tercüme etmek lüzumsuz bir külfettir. Abdullah Cevdet Bey gibi tecrübeli ve itinakâr bir mütercimin bu kadar fahiş bir yanlışlık yapması her halde istical neticesi olsa gerektir. nr. (Muzdek) bir nev promete Promethee idi ki (Jüpiter)i “Ehrimen” idi.1 .] Bu satırlar tarih itibariyle gayet fahiş bir hatayı ihtiva etmektedir: Abdullah Cevdet Bey “Mazdeizm” dini ile “Kubat” zamanında “Muzdek” tarafından tesis olunan ve bir nev iştirakiyun mezhebi mahiyetinde bulunan “Mazdeizm”i tamamen birbirine karıştırmıştır.

öyle coşkun gürleyerek anlatacaksın ki herkes cazbandın zırıltısından kendini alabilip seni dinleyebilsin! Yoksa on dokuzcu asrın romantik. yoksa doğrudan doğruya hayat mı desem.. uyuşukluğa. Meselâ gün batısının yeşil bir göldeki atıl akislerinden doğma bî-tâb bir hüzne karşı nasıl omuz silkip geçiyorsa aşkının matemini. şiirlerine hareket. bir derin şiirin karşısında artık yalnız bir “Oh. sanatkâr olabiliriz. sanatkârın ehemmiyet vermeye tenezzül etmeyeceği bir sürü değildir. ben öyle düşünüyorum ki sanatın ruhu. Bunu yapabiliyorsa şairdir. Bedbaht mısın?. haricî manzaradan hâsıl olan sükunlu ve sisli intibalara pek de aldırış etmiyor. aşıklığı. Nefsine ait olan bu derdi öyle canlı. Nas. kanlı ve canlı heyecan. uzun saçlı. İstiyoruz ki o sanatın bize vereceği “bediî heyecan” ancak böyle durgun. hulasa bir uyanma ile işlemeye başlasın! Evet bugünün şairi. bir endişe ile. işte böyle bir cazibe koymak mecburiyetindedir. cılız bir çocuk gibi bir köşeye çekilerek miskin miskin ağlayan aciz ruhlulara da –sadaka kabilinden. Bugünkü nesil.721 ÇOBAN ÇEŞMESİ Faruk Nafiz Yirminci asrın. cemiyetin içinde ve o cemiyet için şair. otomobillerin biri birini velî edişinden kurtularak senin eserine takılabilsin! Bugün. Çünkü bugünkü hayat. Efendi. hulasa bir hareket. ta ki herkesin gözleri sinema perdesindeki kargaşalıklardan. sanatta. heyecandır. sen o nasın bir ferdîsin. bir söz ile bir nev coşkunluk mu desem. bir intibaın mı var? Bunu sakin sakin yalnız tespit edip bırakma! Eserine bir hareket koymalısın. Seni alkışlayacak. yahut dimağımız bir merak ile. sana ya bugün veyahut yarın şair diyecek olan hep o insan kitlesidir.. Bir düşüncen. ona kendini beğendireceksin. bugünün edebiyatında. yahut şöyle bir mest olup kalmakla kanaat edemiyoruz.şöylece ya bakıyor veya bakmaya bile lüzum görmüyor. ammenin. nefse münhasır bir melâle. için için birer damla gözyaşıyla hicran terennümleri hiç kimsenin kulak asacağı şey değildir. onun alâkasını cezp edeceksin. şiirin özü: harekettir. içten gelen ve içte kalan bir tahassüsten ibaret olmasın! O “bediî heyecan” adeta maddiyatımızı sarıp sarmalasın da yüreğimizde hakikaten çarpıntı duyalım. coşkunluk. bugünkü edebî zevk artık durgunluğa. bir heyecan istiyor. Unutmayalım ki biz fert olarak bir şey yapamayız. solgun. mızmız duygulara ve eşyadan. Yani bir güzel tablonun. Sen bu kitleden ayrılık iddiasında bulunan “paradoksal” rev . ne güzel!” demekle. insan kitlelerinin şairidir. bence. bir görüşün. şiirde canlılık. sanat o halde bulunmalıdır ki evvelden beri hepimizin ağzında gevelenen “heyecan-ı bediî” tabiri ile “Yarabbî şeker!” deyip kalmamalıdır.

kılıç gibi keskin mısralı bir şairdir... gürbüz duygulu. bütün bunlar hep birer çeşnidir. kendi kendine mırıldanır.. şaşkın ve ürkektir. “Faruk Nafiz” bugün Türk ammesinin kıymetli şairidir. hayata koşan. “Faruz Nafiz”in şiirini beğenenler çok. İşte “Faruk Nafiz” bugün canlı yazan. canlı fikir arıyoruz. senin mız mız ağlamana veya kendin bile tayin edemediğin duman dolu. Bu adeta bir rengi verebilmek için ressamın birçok renkleri karıştırması gibi bir maharet oyunudur. bazı kendi kabuğu içine çekilmiş kaplumbağalar gibi düşünen kimselerden mâadâ. durgun ve hatta baygındır. Aramızda kaldığın taktirde biz. fikirleri cansız ve ahengi heyecansız değildir. Yukarıdaki çeşnileri sırasına göre karıştır.!.. o halde çık Himalaya Dağı’na orada kendi kendine şiirlerini inşâd et!. “Realizm”i de bazen pek kaba. Ruhunun öyle bir dalgalanışı var ki bunu bir resim sanırken bir fırtına olduğunu görürsünüz. gür sesli. Onun için. hareket ve heyecan ile zevk alan bütün Türk gençliği arasında.. “Onlarsa yarı yoldan geriye dönecekler. Sen şöyle anlarsın ben de böyle!. varsın “Önünü kesmek için zincirini koparsın “Dokuz yıl artığınla beslediğin köpekler” Diye bir gürz indirmiyor mu idi?. Efendim.. kendisinden emin olarak sazını erkekçe çalıyor… Öyle ki bazen sarını bir “gürz” gibi de vuruyor. Geçen gün bir şiirinde ne diyordu?... Öyle kuvvetli bir fırtına ki sizin benliğiniz. bize bugün sanatta “hayatiyet” lazımdır. hayatı bırakıp. evet. herkes arasında. sarsar… Ne yapalım. sanat. Yine bu sebepledir ki bana “ romantizm” pek safdil veya müraî gelir. Çünkü onun duyguları mız mız.. o. vah!” dan ibaret kalıyor.722 eyleme “ Ben şairim!” diyorsun. karanlık buhranlarına (Filan sanat mektebinin şah eseri böyle olmak lazım gelirmiş!) diyerek aptalca el şakırdatamayız. pek çok. ifadesi cılız. “sembolizm” çekingen. pek çoktur. İşte bence bugünkü neslin edebiyat. “empresyonizm” dalgın.. şiirlerinde “hayatiyet” bulunan. işimiz bir “vah.. bir veremlinin son nefesi gibi “pof” diye sönen bir saniha titremesi benliğimizi ürpertemiyor. canlı renk. .” Ve sonra muarızlarının kafalarına: “…………………………. “Murada ereceksin yarın sen tek başına. Canlı söz. haşin bulurum… O halde ne lazımdır?. şiir hakkında düşüncesi esasen budur. o kadar ki zavallı hiçbir duygusunun muin adını söyleyemez.

. gezen ve tagannî ederken nefsi tıkanmayan. kendini çok iyi görmüştür.bir okuyuşta ezberlemişimdir ki adeta onların altında kendi imzamı görmek istemişimdir. Bir şairin.. diyorum. yarın o. “Faruk Nafiz”in şiirlerinde öylelerini okumuş ve –şiirdeki fevkalade hayatiyet dolayısıyla. bu hükmünün doğruluğu anlaşılır ve ben şimdi “Çoban Çeşmesi” için böyle bir hüküm verirken edebiyat. dalgalanan hayal.723 “Faruk Nafiz”in ilham perisi. Şair. kemalinin son haddini göstermiyor. başka bir şair hakkında tenkit yürütmesi doğru değildir derler. Çünkü: Bakınız. Ben güzel bir şiiri öyle candan severim ki adeta benimserim.. aşkın bu şiddetini. bu coşkunluğunu bugüne kadar hangi şair söylemişti?.” Rica ederim. Belki şair. “Hayat”ta bugüne kadar çıkan şiirlerine bir bakıma yetişir. Levha âtıl değil. şahsiyet içinde eriyen bir gıpta deyiniz. “Yoksa ben de bunu yazdım mı?. heyecan var. Öyle ki bu duygunun her ihtizâzında bir kılıç tınneti duymaktayız… Bu bakıma göre. koşan. aslan gibi bir kızdır.. Evet. şüphesiz tek başına murada erecektir. her gün daha canlı her gün daha tannân yazıyor. Evvelce aruz ile yazdığı şu kıtaya bakınız: “Zülfünün yay gibi kuvvetli. Duygu sakin değil.” diye düşünmüşümdür! Buna siz. Allah sıhhatini bozmasın. Ben kendimi bu hükümden dışarı çıkarmakla mağrurum. isterseniz. vücudu tekamül etmiş. bir macera arkasında koşuyor… Dimağınızı şiirin canlılığı sürükleyip götürüyor… İşte “Faruk Nafiz”in şiirde ve şiirin en esaslı cephesi olan aşkta şahsiyeti budur. göğsü dolgun.. Bugünkü “Faruk”. o şiirini benim kadar sevemez. şiir namına iftihar ile soyunuyorum. Herhalde sanat için hodgâm değilim. bu kıtadır… Bu koşan. . dal gibi bir tazecik değildir! “Faruk Nafiz” aşkı fırtınalı duyar. Çünkü şairin bu eseri. “Sen bir ahu gibi dağdan dağa kaçsan da yine “Seni aşkım canavarlar gibi takip edecek. daha dolgun ve coşkûndur.. hep hareket. Yazacak mı idim?. yoksa sapsarı yüzlü. kendi için doğru söylemiş. kuvvetli. Bu kıtaya neden bileğimizi kaptırıyoruz?. “Çoban Çeşmesi” asıl “Faruk Nafiz”in tam şahsiyetini gösteren en kuvvetli şiirlerini toplamış değildir. beti benzi hayat ve gençlik saçan. dermansız. çelik tellerine Takılan gönlüm asırlarca peşinden gidecek. “Çoban Çeşmesi” şairinden çok daha yüksek.. bu gergin ve keskin duygudur. benim kadar müdâfaa edemez. Hayal..

kalbin. bütün varlığıyla hayran kalan bir kari sıfatıyla bütün düşüncelerimi yazıyorum: “Faruk Nafiz” bugün yazmakta olan gençlerin içinde en ümit verici ve yarın Türk şiirinde en şaşalı varlıktır. Şimdi “Çoban Çeşmesi”nin şöylece sayfalarını çevirelim: “Muztaribler” ünvânı altında içtimaî bir heyecan duyan. sorarım. bugün olduğu gibi her şiirinde yeni bir hamle göstermesine ve dimağının daima zenginleşmesi için yalnız Allah’ın verdiği kabiliyetle kanaat etmemesine lüzum vardır. Bu şiirin: . Bir bunu temennî etmekteyim. şimdi bir mezarlığım. her bir eşik taşında “Uyuşmuş nice yurtsuz sefiller. “Dinç atları sulayan mermer yalaklar gibi” Diyerek bize yepyeni bir tablo.724 İşte ben şimdi. ilhâmını nasıl muhtelif hayat safhalarından alan şair “Kahpe” hakkında: “Her yolcuya açıktır vücudumun her yanı. yenidir. bugünkü Türk şiirinde bu. “Evvelden bir mezardım. bir tasvir yaparken “pek çokları” diye murat ettiği Türk köylüsünü ne doğru görüyor: “Sen ki ey çulsuz gezen. ziyaretinden dönerken yıl başında. hayalin içinde uyandıran şiir görmedim. ıstırabın kendisin” bundan sonra şair “Bir sayfa açsam ağlarsın” ser-levhası altında kendi benliğine. başlı başınadır diye haykırmaktan kendimi alamıyorum.” Ben yirmi senelik neşriyat arasında aşkın yesini böyle geniş. “Rastladım her sokakta. böyle şâmil ve böyle harap edici bir tarzda ruhun. doğru bir iddian var: “Kime derler. Ancak bunun böyle devam etmesine. hakkın var. neticeden eminim. kendisi de az çok şiir yazmış bir meslektaş sıfatıyla değil fakat “Faruk Nafiz” için yüksek sanatı karşısında garazsız. Azizim Faruk. derbederler… “Onlar ki gün doğmadan soğukta seyrederler “Yolun çukurlarında suların donduğunu…” “Oğluma” unvânlı şiirinde başka bir orijinalite parlıyor. ivazsız heyecan duyan. ben de şair değilsem?” Sonra (Yıl Başında” şiirinde biz gösteren şu hayat levhasına bakınız: “Gece. heyecan hazinesinin tükenmemesine. kendi içine dönüyor ve hicranları için diyor ki: “Ben ki bugün her aşka yas tutan bir varlığım. Evet.

zaten coşkun bir ruh sahibi olmasaydı böyle şair olmazdı. Diye başlangıcı bile derhal şairin bambaşka bir görüşle mümtaz olduğunu meydana çıkarıyor.725 “Biliyorsun ki. kitabın en dikkati câlib şiiridir. işte bir kuvvetli varlık!. kalbim yarımdır. “Bu küçük bir çocuktur. sermayenin burjuva mürailiğinin haksız hükümlerine karşı ihtilalci bir ruh ile coşuyor. sarış. “Ne seni yeryüzüne getirecek bir anne”.” Biraz aşağıda: “Yoksulluğun yüzerek sonsuz denizlerinde “Gördüğün her kıtaya uzaktan diş bilersin” Daha sonra: “Sürgün gibi gezersin kendi Anadolu’nu. Niçin? diye köpürmekte haklıdır. Ben Faruk’u bu şiirle tanıdım. “Şeytan”. oğlum. “Saz benizli bir öksüz. “Leke derler alnında güneş karaltısına. “Son Aşık” bana “Maupassant”ın aynı ruhta bir hikâyesini hatırlattı.” Mısralarıyla şair bugünkü içtimaî teşkilâta. “Dünden beri gençliğim. elbet umumî harpten sonra cihanı sarsalayan “say”ın isyan sayhalarına kayıtsız kalamaz. saz benizli: “Taş kesildi yüreğim mezarının başında.. “Bu gömdüğüm cenaze benim muhabbetimdi. sarışın bir yetimdi. “Çoban Çeşmesi”nin en ince şiiri ise bence “Annesiz Ölü”dür: “Dün bir cenaze gördüm bağrıma gizli gizli. “Çalışkan ellerine bakanlar kirli derler. Zaten “Faruk Nafiz”de vakit vakit bir ihtilâl uğultusu var. İlk okuduğum gün dedim ki: İşte bir yeni ruh. ortada ne sen varsın. “Bu tali’siz mezarı benim damarlarımdır . tabiî genç idealci bir ruh. “Veda etti hayata doymadan üç yaşında.” Diyerek erkek aczini ne toplu ve kat’î gösteriyor. O. Hele: “Bulutları delsen de yükselen dik başınla Sonunda bir dişiye mâl edersin varını..

Eskiler böyle şeylere “tevârüt ” derlerdi. Bu da. bu gönül. bence Faruk’un mahalline sarf edilememiş. sanırım ki. Ben aşkın bu derin hüznünü bir de (Kemalettin Kamu)nun kitâbesinde duymuştum. “Her güzel göğsüne bir çiçek taktı. bilseler ki “Ne elâ göz. ne lacivert arıyor! “Ah. ancak bu şiirin: “Ruhumda yer bulunmaz kadın hicranı varken “Dudaklarımdan geçse bu sevinçsiz ölüşün “En uzun ömrü bile bir bahar sürmez. okuyor da nihayet o bizi ürpertmesini beklediğimiz sırrın pek basit olduğunu görünce. ne yeşil. İnsan.726 “Asabî dallarıyla kucaklayan sarmaşık.” Yarabbi. “Orkestra Dinlerken” ve “Han Duvarları” gibi çok nefis parçalar var. Bunu ise tabiatıyla şair. ne rakîk bir hüzün! Bu. “Bundan mı sarardın. Bunlardan sonra kitapta: “Güzel demeyen”. Hele “Gönül” şiirinde: “Her güzel bağından bir gül seçerdi. ağır bir şey kaldırmak üzere kuvvetini teksîf etmiş bir elin birden hafif bir şey kaldırmasıyla hasıl olan boşluğu duyuyor. tesadüftür.” Mısraları hatıramda bir gül demeti kokusuyla uyandı. “Melek”. Çünkü başka türlü mana çıkmaz. Tabi bu hal. (bir asırlık sergüzeşt) okuyacağım diye bütün bir tecessüsle kıtaları okuyor. “Sen Nerdesin?”. düşün!” Parçasında. Kitabın (Saz Şairleri) kısmında biraz “Orhan Seyfi” çeşnisi duyar gibi oldum. “Ocak Başında” uzunluğu kadar ehemmiyetli bir mevzu ile kıymetlenmemiş. sonra ara yerde yine kuvvetli ve belki daha şerîr mısralar ve sonunda bir zaaf! İşte bence şimdilik bazı yazıları için (Faruk Nafiz)e edilecek itiraz ancak budur. bir tamamlama zorakiliği hissolunur. Bir doldurma gayreti. soldun. üslubundan silkip atmak kabiliyetini pek fazla haizdir. “ölüşün” kelimesi aslında “gülüşün”dür. Şiirin bundan sonraki kısmı nispeten çok zayıftır. bunda mutlak bir tertip hatası var. (Faruz Nafiz) daha bazı şiirlerinde gördüğüm bu halden kurtulsa çok iyi olacak. Çok kuvvetli başlayış. bir . bu gönül kendine dert arıyor!” Mısralarıyla ne güzel işlenmiş. “Kendim İçin” şiiri: “Kalbimi bari onlar duysalar. bir inilti. bir emeğidir. ey gönül?” Mısralarını okurken “Seyfi”nin: “Dağılıp gönlümün gül bahçesine.

c. 17. coşkun bir genç şairin kitabı hakkında halâ hiçbir tahlil yazmamalarına doğrusu acınmaktan kendimi anlamıyorum. bu işte benden ziyade salâhiyetdar olmamalarına rağmen. Ankara 19 Haziran 1927 Enis Behiç HAYAT. 2. kendisinden biraz daha eski fakat ruhunun bütün samimiyetiyle sanata.727 “Faruk Nafiz”i. sanatkara karşı hayran bir arkadaş sıfatıyla tebrik ederken küçük bir iki sözüm vardır ki o da bazen lüzumsuz galatından kendini koruması. nr. 16. “Faruk Nafiz” gibi. s. 18 . pek seyrek olsa bile şive. ümit ile göğsü dolarak “yaşa!” diye haykıracağı gelecek kadar kuvvetli. hemen her eserini okurken insanın Türk şiiri namına ibtihâc duyacağı. lisan meselelerinde asla dikkatsiz bulunmaması ne şiirlerini kuvvetli yerlerinde keserek tekrarlar veya zâitlerle zayıf düşürmesidir. 31. Sonra asıl “münekkit” olarak tanınmış bazı arkadaşların. 30 Haziran 1927.

_________ Gönül hasta kuş gibi __________ Her akşam odamda ben gölgelerim ve lambam Beraber ağlaşırız. dünya öyle sefil ki Öleceğim besbelli (saadet) diye diye… ________ Karanlık gönlümün mor gölgeleri Avare bulutlar ruhum musunuz? _________ Etrafımda gülüyorlar. oynuyorlar Heyhat! Ben aleme küskünüm! Artık hicrandan başka Ne bir yar Ne bir sırdaş isterim. “Şiirlerden çoğunda garip bir kardeş benzeyişi var. Fakat mümkün değil ki Sade ben miyim acep böyle hayattan bıkan.728 “HAYAT” TAKİ HAYAT DÜŞMANI ŞİİRLER Geçen gün “Hayat”ın eski nüshalarını gözden geçirdim. duygulu Belli mes’ut olmaya etmemişim hiç niyet… Yaşamak istiyorum. _________ Bir zalim sevgilinin hasreti içerimde Kışın beyaz kuşları yaşlı kirpiklerimde . Bakın size birkaç numune: Benim bütün hislerim kalbinde gömülüdür. Hasret öyle üzücü. Hayatım baştan başa bir sisle örtülüdür: Bilmiyorum doğrusu hangi yoldan gideyim? Ne yorucu bir çöldür hayatın yalçın yolu Gelecek mi acaba beklediğim saadet? Niçin gönlüm bu kadar ince hisli.

İşte iki ayrı şairden birer mısra: 1-Ben aleme küskünüm! 2-Gönlüm ezelden beri bütün dünyaya küskün! Peki anladık: Aleme ve dünyaya küskünsünüz! Pekala efendim ama bundan bize ne? Bunlar sizin hususî. okumanın kaidesini şiir halinde ifade edebilseniz herhalde daha orijinal mevzulara temas etmiş olmak itibariyle belki daha cazip olabilirsiniz! Halbuki bu hıçkırıklı. günde kaç dilim kavun yediğiniz. Hatta yıkanmak. Hiç şüphesiz ki herkes hayatı istediği gibi telakkide serbesttir. küskünlükleriniz. . ne bezgin bir ruh mahsûlü! Hepsinde bir “fikr-i sâbit” var: Marîz bir hayat düşmanlığı. Yoksa şiir yazmak geviş getirmek derekesine iner. yaşlı. Fakat: “Benim bütün hislerim kalbimde gömülüdür” diye inleyen. “Gönlüm ezelden beri bütün dünyaya küskün” diye somurtan şairlere sorsak: Hislerinizin kalbinizde gömülü olmasından. her akşam odanızda gölgeleriniz ve lambanızla ağlaşmanızdan. Bunları aşk mektuplarında bol bol yazabilirsiniz. kavunun lezzetini. bir mısra olsun yazmıştır! Onun için bu mevzular artık sakıza benzedi: Çiğneye çiğneye bir türlü bitmiyor. uyumak ve okumak hakkında şiirler yazsanız yıkanmanın zevkini..729 __________ Her mısraın ümitsiz günlerimin bestesi Gönlüm ezelden beri bütün dünyaya küskün! Bu misalleri sütunlarla çoğaltmak mümkündür. öksürüklü mevzular üzerinde siz de bilirsiniz ki hemen herkes ömründe. bütün dünya ezelden beri küskün olmanızdan bize ne?. kaç saat uyuduğunuz. gölgelerim ve lambam beraber ağlaşırız. kaç kitap okuduğunuz bizi ne kadar alâkadar ederse bütün ağlaşmalarınız. Bu ne alîl ne çelimsiz. Dikkat ettiniz mi? İnsan bunları okurken kendisini bir emrâz-ı asabiye sanatoryumunun pesimistler koğuşunda sanıyor da hala yaşamaya nasıl tahammül ettiğine şaşıyor ve intihar edenler alkışlayacağı geliyor. hicranlarınız da o derece lâkayt bırakır. kavun yemek. Sizin ayda kaç defa hamama gittiğiniz. hiç olmazsa. “Her akşam odamda ben. “enitim” duygularınız sizin içinize ait sırlar. Biz kariler bu derece mütecessis insanlar değiliz. uykunun rahatlığını.. Biz yalnız tipik birkaç numune aldık. Artık bunlara bir şair ancak çok orijinal bir şekil verebileceğine kani olduğu zaman temas etmeli.” diye hıçkıran.

Kendi içinize çevrilmiş gözlerinizi muhitinize. diye” diyor? “Saadet” kelimesinden ne kastediyor? Bunu şair bize izah etmelidir ki derdini anlayalım ve : “Sade ben miyim acaba böyle hayattan bıkan?” diye sorduğu suale cevap verebilelim. Aşk en tabiî. anormal... Bizim şairler onu. ona doyurucu gayeler ve idealler aşılamak!.730 Nasıl ki bizi nasırların ağrısından. istikameti “içtimailik” tir. Daha henüz kanlı. Onların dilinde aşk. İşte terbiye sistemimizin en büyük noksanı ve en mühim hedefi: Gençliği içtimaileştirmek. “kara sevda” mahiyetini alıyor. Aynı şair: Geleceğimi acaba beklediğim saadet? Belli mes’ut olmaya istememişim hiç niyet. Nasıl ki artık “kaside” dinlemeye tahammül edemiyorsak bu tarz ferdî şiirlerden de gına getirdik. ekseriyet üzere.. Bu şiirlerde insan (aşk)tan adeta ürküyor. aziz şairler. bademciklerinizin şişmesinden veya basurunuzun vecalarından haberdar etmeye lüzum görmüyorsanız vücut ve ruhunuzun sair haz ve elemlerine ait tafsilattan da affedin! Şair içtimaî bir mahlûktur. Yeni doğmuş bir kedi yavrusu gibi yalnız kendisi miyavlıyor: Muhitine karşı gözleri yumulu.. biz sizin talanınızın böyle “çorak bir çölde akıp gitmesine” razı değiliz. en asil bir ruh yaşayışıdır. içtimaî hayata lakayttır ve şaşmıştır hangi yoldan gitsin!. Hayır. Asrî cemiyetin damgası. cemiyete açın.. canlı bir aşk şiiri bile okuyamadık. ** . marazî ve düşkün bir şekle sokuyorlar.. diyor. ekseriyeti itibariyle. ahtapot olun! Hayatım baştan bir sisle örtülüdür Bilmiyorum doğrusu hangi yoldan gideyim? Bu iki mısra bize gençliğimizin halet-i ruhiyesini gösteriyor: Gayesizlik ve idealsizlik! Bizde gençlik. diye!. Bizde şair mihveri etrafında dönen bir topaçtır. Ferdîyetçilik iflas etmiştir. Tesbih böceği olmaktan kurtulun. Şiir içtimaî bir eserdir. Öleceğim besbelli (saadet) diye. Aşk insanı yükseltir. Aşk insanı böyle berbat etmez. “Saadet” tayyâre piyangosu yahut bir miras haberi midir ki “Acaba beklediğim saadet gelecek mi?” diye bir sual varit olabilsin? İnsan “niyet” etmekle mes’ut olabilir mi? Saadet namaz ve oruç cinsinden bir şey mi? Yoksa şair umulmaz bir hastalığa mı tutulmuştur da “Öleceğim besbelli (saadet) diye. Ferdiyetinizin çerçevesini kırın artık. İnceltir ve yaratıcı yapar. temizler.

HAYAT. cemiyeti tahlil edemiyor. Fakat darılmaca yok ha! Yüz okumak bir yazmak Yüz yazmak bir neşretmek! Dedik a: Darılmak yok! Hayatı seven tok sözlü bir kariniz. Çünkü insan kendi diş ve baş ağrısını başkalarının ağrılarından daha iyi anlatabilir! Biz şairlerimize “naçizâne” bir tavsiyede bulunmak istiyoruz. Onun için muhitine nüfûz edemiyor. onun için orijinal mevzular alıp yeni terkipler yapamıyor. Ve bu “kültür” denilen nesne bizim şairlerimizin. Bu sebeptendir ki bütün yaratma kabiliyeti kendi dertlerine inhisâr ediyor. . 18 Ağustos 1927. c. 38. 2. s. nr. büyük bir ekseriyetinde mefkûddur. başlıca bir kültür meselesidir. 8.731 Niçin bizde içtimaî şair yetişmiyor? Çünkü şiir sadece “ilham” ve “talan” meselesi değil. maalesef.

hayâlim harâp… Sonra dükkanları. Gururum kırılmış. bir kelime ile. Fakat o. “Şehbâl” mecmuasını açtım ve “Enis Behiç” imzasını taşıyan bir manzume içinde şu beyiti gördüm: İlahî yoruldum bu diz çökmeden. O günlerde bir sabah. muhitte ve nesilde mevcut bir his ve temâyülü mas ve ifade edebilmek derecesiyle mütenâsiptir. çehreleri. ruhlarımızda garip bir kımıldama yaptı. kalplerde bir akis yapmaktan da hali kalmadı. sâmiin ve kariin. Sokaklarda söyleniyordum: Ne rengin emellerde hep neşve-i hîz Olurken şebâbım bu nekbet neden? İlahî! Yoruldum bu diz çökmeden. aykırı bir temas bile. Eğer doğrudan doğruya Türklük mefkûresine temas etseydi biraz anlaşılabilirdi. bir gün “Genç Kalemler” mecmuasında “Turan”dan gönderilmiş bir uzun manzume gördük.732 ENİS BEHİÇ’İN MİRAS’I Çatalca’dan gelen top seslerini duymuş onlar bilirler: Anî ve serî olduğu için acısının ibret ve intibahı birdenbire duyulamayan Balkan hezimetinde İstanbul. mağazaları. insanlar ve eserler vardır ki tesirleri mazbût ve mûin kıymetlerinden daha kuvvetli olmuştur. Selanik’te. tüten İstanbul ufuklarını hep öyle “rengin emellerle neşve-i hîz olan şebabı nekbete düşmüş”. yine okudum. muhatabın bu dereceyi daha iyi anlayabilmesi de o muhit ve nesil için de yaşamış olmasıyla mümkündür. kendisinin tâ göğsüne vuran felâketin yanı başında sadece duakâr bir vaziyette idi. teesüründen aciz. tâ Meşrutiyet’in bidâyetlerinde. *** Bazı insanlar vardır ki eserleriyle yaşarlar. şaşkınlığından sadece dua-kâr vaziyette fakat “diz çökmeden de yorulmuş. aczinden müteessir. bina cephelerini. öyle ağzı kilitli. gururu kırık ve hayali harap” bir eda ile meftûr görmeye başladım. fakat bilvâsıta. şaşkın. Manzumeyi okudum. Bu kuvvet. Gururûm kırılmış hâyalim harâp… Bunda benim başımın içinde bir fırtına cezr ve mediyle çalkalandı. Bundan bir şey anlaşılmadı. .

tesiriyle yaşamış ve yaşayan bir adamdır. tanınmakla anlaşılabilecek bir “varlık”tır. tarihî müessiriyeti nasip olmuştur. Bu münâsebetle sansür onun en canlı yerlerini tay ettiği halde. gah husûsî içtimalarda gah kendi talebeme kaç kereler okudum. Aynı zamanda o Pierre Loti günü Süleyman Nazif’in okuyuşu. müstesnâ. nutkunu “tahsiline hassaten itinâ” olunmak üzere bana –kendi tabiriyle. neslin başını tutuşturan mefkûre sancıları. duyulmaya başlayan dağınık hisleri hulâsa edip yaşatıyordu. Ruhlarımızda avare akıntılarla dolaşıp bulanan bir kaynağı birdenbire köpürten ve ona. “Altun Ordu” merhalesinde görüldü. Fakat okuyuş. fışkırınca bulabileceği yollardan birini gösteren bu olgun nidâ Ahmet Hikmet’in bütün eserlerinden ve bizzat kendisinden daha müesser ve daha kudretlidir. Mefkûrenin bir hamlesi.733 Sonraları bu manzumeyi yazmış olan Ziya Gökalp merhumun bütün hayatı “Tesir Mecmuası” oldu. feyz ve kudret doğurabilecek cesim bir serdengeçtiliğin maşerî şuuru… İstanbul içinde o gün. bilhassa görülmekle. fakat olmaya. sade okuyuş beni bir türlü tatmin etmiyordu. Merhûmu orada. o nutukta Süleyman Nazif’in ruhu ve dudaklarıyla hulâsa ve ifade edildi. İstanbul Darülfünunun konferans salonu içinde o gün dinlemiş olanlar bunu unutamayacak ve nesilden nesle bu tesiri yadigâr etmekten kendilerini men edemeyecek sûrette bilirler. O ne inşi’âl. Dünyada nâdir insanlara. Yine günün birinde Tanîn’de Ahmet Hikmet Bey merhumun “Altun Ordu”sunu gördük. Bitirdikten sonra. devre. ben tamamını elde edebilmiştim. ertesi gün “Tasvir-i Efkar”da neşredileceği için. o ne sihir. O günkü Nazif sade duyulmakla değil. çünkü doğmuş bir cereyanın perişan serpintilerini. Süleyman Nazif merhumun sanat namına yaşayacak eserlerini tetkik ettikten sonra kolayca karar verilir ki o. duyduğunu hitap eden bu. asarıyla değil. onun o (Pierre Loti) günündeki şedîd.“emanet” etmişti. henüz ifade edilmemiş. konferans salonunun o günkü hali hakkında tasvirler yapıp İstanbul’un ve Türkiye’nin o (an)ını canlandırmaya . Ondan sonra bu nutku İstanbul’da ve Anadolu’da. şuura çıkmamış dileklerini taazzî ettiriyor. dinleyenlerin vaziyetleri. Türk tarihine girecek yeni devir güneşinin tahmîl ve talep ettiği tahammül ve ferâgat iştiyaki. İstanbul’un ibretli ıstırâbı. o ne sehhâr nidâ idi.

münekkitler. Onun o “Vatan Mersiyesi” de. elbette yalnız kendime ait bir görüş diye telâkki edilmelidir. ben bu (Miras)ın hulâsa ve terennüm ettiği devreyi yaşadığım için onun hakiki kıymetini tınnetle yapacak ve canlandıracak eski akislerin çınlamasını istiyor ve bunun için ben “Vatan Mersiyesi” üzerinde kalıyorum. O zamanki vatanın hakiki mersiyesi de o oldu. Bunun için. Herhalde ben görmedim. Çünkü o nutuk ve Süleyman Nazif tarihin o(an)ı içinde fırlayıp görülmüş yaşanmış füsun ve ateşini ruhlara “müteazzî bir iman” halinde dağıtmış bir “varlık”tı… *** Enis Behiç’e avdet ediyorum. ufak tefek espiri latifeleri yapmaya değmediğini zannettiğime göre benim o kısım hakkındaki alâkasızlığım. o kısımlar hakkındaki ihtîsaslarını ve takdirlerini söyleyeceklerdir. (Balkan) geçidinde nesle ve bana yadigâr ettiği (Miras)ı arasın. onu heceliyordu. Muhakkak ki o eserlerini yazarken sade beni ve benim gibileri değil. onun kitabı çıkınca onun. bize yine bir sanat mirası bırakabilirdi. Ne demek istediğim elbette anlaşılmıştır. bütün şiirle o. bütün nesli düşündüğü için her . bu acıları ondan ziyade kuvvetle toplayıp bize fırlatan.734 çalışıyordum. Onun Şehbâl de çıktığı gün sanat ve nazma şu veya bu sûretle alâka besleyen herkes onu okuyor. Enis Behiç başka bir şey yazmasaydı. onu daima bizim kendimize. bir devir içinde bulduran merhalelerden biri bildim. müttefiken heyecan ile onu tebrik ediyorlardı. Esasen beni fantezi nazmı hiç alâkadar etmez. Balkan hezimetlerinin ruhlardaki acılarını sanat nidâsıyla devrine duyurmuştu. *** Ben kendi mirasıma bu kadar merbût olduktan ve onu ayırdıktan sonra kitabın diğer kısımları üzerinde aynı hararetle dolaşmazsam beni bunda kendisi ve herkes mazûr görmelidir. Sanat. Başta Nazif merhum olmak üzere o zamanın büyük geçinen bütün edibbâsı ayrıca. Onun doğduğu muhit ve tesirin içinde yaşamış olduğum için bu şiiri daima sayıkladım. Enis Behiç’in İstanbul’da ilk çıkan şiiri o idi. o(an)ı onun kadar kudret ve sadakatle tercüme eden ve yaşatan bir eser daha yoktur. hayat ve ruhunun.

735 sınıfın bulabileceği şeyler veriyor ve bu suretle fakir şiir geçidinde “Miras”ı ile bir güzel vaha kuruyor. Fakat yukarıda da söyledim. ihtiraslarımızı hiddet kudretinin burcuna çıkaran en cesîm âmil. Enis Behiç. 43. Türkçülük mefkûresinin şeklî tarafı bizden hazlarımızın miyârını ören alışılmış ameller hilâfına fedakârlık istedi ve bunun için bidayette hece vezni de birçok kurban verdi. Enis Behiç’in hususi hayatı herkese nasip olmayan bir asudelik ve nezâhat içinde geçmiştir. bir şiir akışıdır. biri: Enis Behiç Beyin aruz vezni ile yazdığı şeyler daha kuvvetlidir. s. benim için “Vatan Mersiyesi”nin “Enis Behiç”i kâfidir ve bu Enis Behiç’i benim unutmama imkân yoktur: mefkûre sanatının yolunda Balkan konağı olan Enis Behiç… Safvet Örfî HAYAT. nr.2 . “ıstırâp” çırpınmıyor. Diğeri: sayfaların ve satırların içinde. 15. 16 . Onun doğrudan doğruya hayatı. Hâlbuki Balkan acılarına yakından temas edince bize “Vatan Mersiye”si ile bir devir yaşatabilen o hassasiyet bir kuvvetli ıstırap akınıyla daha ne kadar kuvvetli şeyler ibdâ edebilir. c. bir an için bir fırtına rüzgarı bulandırırsa sanat cereyanı bir Enis Behiç konağı daha görecektir. Kitabın umumî heyeti hakkında benim iki hükmüm vardır. 22 Eylül 1927. fakat hususi hayatı bu kabiliyetleri taksîm etmiştir. Bu akışı bir gün. şahsî kabiliyetleriyle umûmun cemiyetin malı olarak doğmuş.

talebemin.736 EDEBİYAT ÂLEMİNDE TAZELENEN MESELE “Hayat”ın otuz sekizinci sayısında “Hayat’taki Hayat Düşmanı Şiirler” serlevhalı ve “Hayatı Seven Tok Sözlü Kari” imzâlı bir yazı çıkmıştı. gözlerini muhitlerine. Şiir içtimaî bir eserdir. yazı sahibinin imzasını saklamasına dair olandır. marazî aşk şiirlerini beğenmiyor. Şairler ferdiyetlerinin çerçevelerini kırmalı. Şiirlerimiz cılızsa bizim kabahatimiz ne? Elimizden bu kadar geliyor! Tok Sözlü Kari: Bugünkü gençlerin bedbinâne. Ferdiyetçilik iflâs etmiştir. Edebiyat ve sanat sahasında adımızı gizlemeye bir sebep tasavvur edemiyorum. Demek iki taraf bir noktada birleşiyor: -Bugünkü şiirler. cemiyete açmalı!” Buna itiraz edenler de yine aşağı yukarı böyle cevap veriyorlar: -Gençleri hırpalamaya ne hakkınız var? Şair duyduğu elemi yazandır. Bu itibarla sahibinin adını saklamasına hiç hâcet yoktu diyemeyeceğim. usandık. Onlar da: “Evet doğru! Tahassüslerimiz hastalıklıdır ama kabahat bizde değil!” diyorlar. hatta bizzat münakaşaya karışan gençlerden bir kısmının da esrarı üzerine. aleyhinde hayli sözler söylendi. Bu kanâat her zaman müdafaa edilebilmek kuvvetini de haizdir. kendi asıl imzâsıyla “müddeâ”sını müdafaa etmesini isteriz. Şair içtimaî bir mahluktur. Sizdeki bu inhisârcı zihniyete teessüf ederiz. Asrî cemiyetin damgası ve istikâmeti “içtimaîlik”tir. karilerimin. “Hayat’taki Hayat Düşmanı Şiirler” serlevhası altındaki sözler bir kanaati ifade ediyor. Lehinde. Bu yazının lehinde. aleyhinde –ve bilhassa aleyhinde –hayli dedikodulara sebep olduktan sonra bu “Hayatı Seven Tok Sözlü Kari”den. Çünkü bu imza saklanışı dolayısıyla o yazı şuna buna ve bu miyânda bana da isnât edildi.kendi mülâhazalarımı arz edeceğim: “Tok Sözlü Kari” aşağı yukarı şöyle söylüyor: -Genç şairler mütemâdiyen bedbinâne aşk şiirleri yazıyorlar. aşk manzumelerine inhisâr ediyor ve bunlar pek cılızdır. Biz bunlardan bıktık. Şuraya bir cümle daha ilâve edilebilir: -O halde ortada mesele yoktur! . Kanaatimce itirazların en kuvvetlisi. Ben bu makalemde -dostlarımın.

kelimeleriyle. Kendisinden evvelki devirlerin –eski Yunan şiir ve sanatının. Öyle bir halk tabakası ki zengin muhayyilesi dünyanın en muhteşem bir “mitoloji”sini yaratmıştı. bütün hayalleri ve bütün hassaları da dahil olduğu halde bir devrin malıdır. öyle şahsileşiveriyordu ki meydana gelen eserlerde daimî bir “lirizm”. Alfred de Musset’e nasıl iflâs etmiş nazarıyla bakabiliriz. Ma-hezâ “Makber” ayârında şiirlerin kıymetleri de şairlerin gözlerini muhitlerine. İskenderiye ise bir ticaret eserlerinde görülen kuruluk bundan mütevellitti. Fuzûlî’ye. Bilâ-istisnâ her edebî eser. Geçen hafta intişar eden “Romantizm” unvânlı makalemizde de arz ettiğimiz üzere “Bir milletin kendisini edebiyatta bulması” demek olan “romantik devre”yi seciyelendiren esas. Bu “halka mahsus nüsg”. Ve bunlardan her birisi ve hele Byron “individualiste” davranmakla cemiyetin birer mevlidi ve “içtimaî” birer hadise olmaktan uzak mı kalmışlardır? Bunu iddia etmek bize “bilâ-istisnâ her adam ve bu miyânda dahiler birer içtimaî mahsûldür” kanaati veren “Determinisme social içtimaî muiniyet”i red ve inkâr etmek demektir. şairlerin vicdânında öyle yerleşiyor. Şairler menfaat-endiş. bu devre ile beraber edebiyatların “yerli deha”dan. Ve gerek “Tok Sözlü Kari”nin. heyecansız bir muhit içinde yaşıyorlardı. Şiir içtimaî bir eserdir” diyor ki bu doğrudur. Aynı kâmeti içtimailiktir” ama bu. bir hararet nazara çarpıyordu. Yunan edebiyatının bir “İskenderiye” şubesi vardır ki içinde gayet üstât adamlar yetişmekle beraber heyet-i umumiyesi itibariyle kurudur. ve bir zihin beldesiydi. Başta “Homer” olmak üzere bütün Yunan şairleri ilhâmlarını halk mitolojisinden alıyordu. Evvela “Tok Sözlü Kari”nin mütalaa namesini gözden geçirelim: “Şair içtimaî bir mahlûktur. cemiyetlerine çevirmelerine mani olmamalıdır ve olamaz da!. Lord Byron’a. Meselâ Hâfız’a. hatta cümleleriyle. gerekse muarızlarının yazılarında itiraz edilecek cihetlerde göze pek bariz çarpıyor.. fakat aşka ve alelumûm derûnî tahassüslere dair manzumelere “ferdî şiirler” namını vererek “Ferdîyetçilik iflas etmiştir” neticesine vâsıl olmak doğru olmasa gerektir.737 Hayır vardır.hararet ve heyecanından mahrûmdur. bu hararet ve heyecandan mahrûmiyetin sebebini “İskenderiye” beldesinin vaziyetinde buluyor: Eski Yunanistan’da bir halk tabakası vardı. Dünyanın en büyük “lirik”leri kendi heyecanlarını ifâde etmişlerdir. Onların . “halk membaları”ndan ilhâm almaya başlamalarıdır. Bir mütefekkir bu kuruluğun. meselâ “Makber” tarzında yüksek şiirleri ferdî sanmak ve hiçe saymak manasına gelmez. Bu alışa o Garp mütefekkiri “Seve populaire halka mahsus nüsg” namını veriyor.

yani “ene”den. sâde bir vatandâşa değil. Kendisine karşı “romantizm” aksülamelini meydana koyan da onun bu hararetsizliğidir. “Adam Moller” ve “Hanri Klayst” millî duyguları tahrîk etmek maksadıyla neşriyâta başladılar. “enfüsî”likten geldiğine kati oldu.rağmen “lirizm”den mahrumiyeti esasî umdesinin “mücerret” oluşundandır. “Arned” yalnız “Fransa’ya uşaklık edenlere” karşı değil. bir kavim için yazmayı fakirâne bir mefkûre sayıyor. Alman topraklarını çiğnedi. Dünyanın büyük şairlerinde en büyük kuvvetin kalpten. “kurûn-ı evvelâ” mitolojisinden ve tarihinden almıştı. şairler önce hep “kozmopolit” idiler. “Schiller” yalnız bir memleket. hele muahharen “Napolyon seferleri” akıllarını büsbütün başlarına getirdi. Klasiklerin “Yunaniyât”çılığına çıkıştı. seciye ve lisânlarıyla diğer milletlerden mümtâz bir millet olduğuna kanâat getirdi. on dokuzuncu asır “milliyet” asrı oldu. “Şlayer Maher” de “Fihte”ye iktifâ etti. Eski muin modellere mukâbil yeni membalara lüzûm gördü. korkmaksızın “Alman Kavmine Nutuklar”ını vücûda getirdi. kendi muhitinden değil. millî muhit içinde ecnebîler gibi yaşayan muharrirlere ve alelumûm “kozmopolit fikirler”e karşı da tahâccüm gösterdi. Bu yeni membalar “Cermen” mazisi . Büyük muharrirler. Genç şairlerimize “Arthur Chuquet: Artur Şuge” nin Arman Kolen Kütüphânesi serisine dâhil “Alman Edebiyatı” unvânlı eserini tavsiye ederim. “Klasik edebiyat”ın zaafı “halka mahsus nüsg”den mahrûm bulunmasından hâsıl oluyordu.738 On yedinci asırda bütün Avrupa’yı kaplayan klasik devrin kudret ve haşmetine -hatta meselâ Corneille’de görüldüğü üzere vatanî. “Arned”. “Şlegel Kardeşler” ve hassaten “Freederik Şlegel” vatanın dağınık kuvvetlerini toplamak ve Alman zekasını açmak zamanı geldiğini iddiâ ve temîn etti. “Şankendorf”. Bundan sonra Alman edebiyatında vatanperverlik aldı yürüdü. “Görner”. Evet “klasik” şair ilhâmını. Vaktâki Napolyon. o toprakların kozmopolit şairlerini gaflet uykusundan uyandırdı. her insânın kalbine nüfûz etmek vazîfesini ileri sürüyordu. “insanlık”a hakikî vatan nazarıyla bakıyor. ahlakî ve içtimaî fikirler telkin etmesine. “Chuquet”nin tabîrine göre “Fransız İhtilâli” Alman muharrirlerini kozmopolitlik hastalığından kurtardı. “Viyana” harbinden sonra Fihte Almanların. bu üç büyük adam “Milleti kurtaran şairler” sayıldı. Almanya için “insâniyet” asrıydı. şiir için. Onun pek güzel hulâsa ve ifâde ettiği üzere on sekizinci asır. millî izzet-i nefs. “Herder”. Yeni edebî hareketin münekkit ve nazariyecisi: “Frederik Şlegel” –geçen haftaki makalemizde teşrîh ettiğimiz üzere– Fihte’nin “Moi ena” üzerine müstenit felsefe sinden ilhâm alarak ecnebî edebiyatlarını tetkik etti. “Berlin Üniversitesi”nin esâsı kuruldu. “Lesing” vatanperverliği “kahramanâne bir zaaf” telakki ediyor.

Biz daha kuvvetli romancılar.bugün Halit Ziya ayarında bir romancı. İşte “Tok Sözlü Kari”nin iştirak edeceğim bir mülâhazası da şudur: “Yüz okumak bir yazmak. Edebî rüşte vâsıl olmayanlar için “keyfime göre hareket edeceğim” demek hiçbir şey ifâde temin edemez. bir Sezai. İşte romantizm ve işte canlı şiir! Alman milleti bu inkılâbı yaptıktan. bir Ahmet Haşim… elbette ihmâl edilemez. bir Cenap. Daha sonra bir Yakup Kadri. Çünkü hars ve edebiyat âlemimizde Alman zeka ve edebiyatının geçirdiği inkılâbı yapmış değiliz. “Romantizm” aynı zamanda “sanatta hürriyet” demek olduğundan müteâkiben her şair kendi temâyülüne göre şiirler yazdı. bir Ömer Seyfettin. Fakat bunlar hiç olmazsa tam taklit ettikleri için üstâtları kadar kavî şairler yetiştirmişlerdir. Biz bu toprağın adamları değil miyiz ve bu çocuklar bu vatanın yavruları değil mi?. Fakat “Abdülhak Hamit” nesli. Bilahare Fransızları taklit edenler. Bir Namık Kemal. vakıa Acem mukallitleri derecesinde muvaffakiyet gösterememişlerdir. Şiirde en derin taraf. Eski şairlerimiz Acemleri taklit etmişler. kendi ilhâmlarım yeter” diyenler kendilerini aldatırlar. Yukarıda bazılarının isimlerini saydığım şairler. Alman edebiyatı millî membalardan kana kana nüsgünü aldıktan sonra şiir yalnız Cermen menkıbelerine inhisâr etmedi. Taklit fena bir şeydir. kültürsüzlüklerinden ileri geliyor. Tevfik Fikret kudretinde bir şair bile yoktur. Bu. “Bana kendi tabiatım. Okumayan yazamaz. bu ancak ecnebî unsurların tard ve nefyî ve millî unsurların ahz ü kabulüyle temin edilebilirdi. Fakat bugün yeni yazmaya başlayanlarda alâka-bahş bir kalem maalesef göremiyorum. “Tevfik Fikret” nesli elbette ve elbette bugünkü nesle fâiktir. Bir iki ehliyetli genç istisna edilecek olursa -sözün doğrusu. “şahsî”lik idi. Aramızda bir ayrılık gayrılık var mı ki kendilerine karşı kanâatlerimizde hasımâne hareket edelim? Mecmuaları dolduran manzumeler. gayet sönüktür..739 ve menkıbeleriydi. Son nesil gençleri içinde hatta “Edebiyat-ı Cedîde”ciler kuvvetinde bir sanatkâr yetişemedi. bir Fazıl Ahmet. muharrirler “okur adamlar”dı. Şiir için mevzu sadece bu . en yüksek kudret mademki “enfüsî”lik. yüz yazmak bir neşretmek!” Hayat’ın ta (10)uncu sayısındaki bir makalemi şöyle bitirmiştim: [Edebî hüsranlarımızı ilim ve irfan kıtlığında aramalıyız. bir Reşat Nuri. onların istidâtsızlıklarından değil. Bizim için bugün böyle bir vaziyetten bahsetmeye henüz hak ve salâhiyet olmasa gerektir. bir Nazif birer kuvvettir. kendi istidâdım.. Halbuki bu iki sanatkârın sırf “teknik”te gösterdikleri mahâret kafî değildi. Türkiye’de şiir ve edebiyat gittikçe zayıflıyor. şairler isterdik… Evet bunca zamandır hep vefâsız sevgililere hitâptan ibâret sözler ki tekrarlana tekrarlana pek bayağılaştıklarına şüphe yoktur.

Ama zayıf bir sûrette terennüm ediyorlarmış!. Çünkü Halit Fahri Bey ecnebî edebiyatlarına yabancı kalmış bir zât değildir. Bundan [aynı zamanda şunu da itiraf etmeliyiz ki “şair. Bugünkü yazıların korkunç zaafını ve sebeplerini göremiyor diyemem. Türk çocuklarının kudretsiz manzumeleri başkadır. gençlerimizin istidâtsızlığına hükmetmiyoruz. her şeyden evvel kendinin bir kusurudur. Hülyaları ne ise onu terennüm edeceklerdir. umumî irfan yükselmeden şiir ve edebiyatın yükselmesine imkân olmadığını birer ağabey. hiç sebep yokken “Hayat” mecmuasına tariz etmek insafsızlık olsa gerektir. sade “lirik şiir” manasına gelmez. Hele bir muallim sıfatıyla gençlere: “Bütün yazıların alâ!.] diyor.” demek istemesine hayret ediyorum. Biz. Bir şairin tahassüslerini zayıf ifade etmesi. Anlatmalıyız derken Halit Fahri Beyi de içimizde farz ediyorum.740 laflar olmamakla beraber aşk tahassüslerinin bile başka şekillerde iadesi her zaman mümkündür. bu veya şu mevzular etrafında yazarsa muvaffak olur. Doğru veya yanlış fikirlerin boğaz boğaza geldiği bu yazının eser-namesi “İnsafın ölümü” olsa daha münâsip düşerdi. bedbîn yazarsa içtimaî mazeretler tevlit eder… ilah” kılıklı nasihatlerin şairler üzerinde bir tesiri yoktur. yaşadıkları hayatın dikenleri içinde ne zaman tahayyüle vakit bulurlarsa ve ne tahayyül edebilirlerse bizim . sanatın güç bir iş olduğunu. Edebiyat.. * ** Halit Fahri Bey geçen hafta “Hülyânın Ölümü” unvânlı bir makale neşretti. Kendilerini birer vatan çocuğu sıfatıyla sevdiğimiz için bu gibi yazılarla istikbâllerini tehlikeye düşürdüklerini. Onlar yine duyduklarını yazacaklardır. Fakat bunun temini de “örnek”lere vâbestedir. “Hayatın aldığı maddi istikâmet”in dünya lirizmini zayıflatması başka. Bundan kabahat. Böyle şeyler yazmakta devam ediniz! Edebiyat bunlardan ibârettir. Halit Fahri Bey: [Bırakalım onları. birer hoca gibi anlatmalıyız. Sanırım ki bir kısım genç şairlerimiz yalnız kendilerinin ve belki biraz da arkadaşlarının manzumelerini okumakla iktifâ ediyorlar…] Şu hakikat meydanda iken ve Türk gençliğinin bir şiârı da hakbînlik olacağına göre bunu itiraf ve kabul etmek ve ona göre çalışmak lazım iken asabileşmek. Hangi cepheden bakılsa bugünkü neslin “manevî gıda” itibariyle beslenmeye muhtâç olduğu görülmektedir. şairlerden ziyâde hayatın aldığı maddi istikâmettir. cihan edebiyatları arasına girmek için o cihan edebiyatlarından gâfil kalmamamız lazım geldiğini..

3. Gelecek haftaki makalemde bu mevzuu başka cihetlerden tahlil etmek istiyorum. 2 Teşrin-i evvel 1927. Ali Canip HAYAT. nr. Hayır bir kazanç değil. ikâz ile… “Roden” (Bu asır.741 için bu bile bir kazançtır] diyor. sanatı öldürüyor) diyordu fakat sanatkâra (Öl!) demiyordu. c. Biz gençlerimizden çok şeyler bekleriz. 47. 4 . s. bir zarardır. ama onları gaflette devama teşvîk ile değil.2 .

Dün gece herkes bir defa daha kâni olmuşlardır ki yeni ve müstakil Türkiye bir İstiklâl Marşı istiyor. uzayan intizâr müddetini boş geçirmeyip sözü heykellere. dolayısıyla güzel sanatlara hasreylemiştik. Basit bir hamâsiyât türküsüdür.” tarzındaki saygısızca tenkidime bu bahsin ilmen halli lazım geldiği mütâlaasını serd eylemişti. o tarafı ellişer paraya! Faruk Nâfiz’in enfes şiiri.742 MİLLÎ MARŞ. bir tıngırtı arkasından. gerek mektep şarkılarını ve gerek alelıtlak bestelerimizi musiki skandalından kurtarmak mecbûriyetindeyiz. [1] “3-Gerek marşlarımızı. Üç metre boyunda mısralarla tagannî edilecek bir İstiklâl Marşı arzın beş kıtasında aransa bulunmaz. güfteler. bir İstiklâl Marşı değildir. kendi zevkine göre yürüttüğü tenkidi. Her nev marş mı? Bu tarafı yirmişer paraya. daracık koridorunda üstât Vahit Beyefendi ile teşerrüf etmiş. Şöyle ifade edeyim. İSTİKLÂL MARŞI Geçenlerde resmî bir dairenin (intizâr salonu) ithâz edildiği bir ağaç kanepeden anlaşılan ziyâsız. Musiki tabiri belki yanlıştır. 3) numaralı fıkralarında şunları söylüyordu: “2-Malûm olan İstiklâl Marşı. Sanâyi-i nefise ve bedîi heyecan ekseriyetârâ ile ölçülemez. çıkardığı manâyı der-miyân ettiğim zaman üstât Vahit Bey bunları felsefe-i sanatın menşûrundan geçirerek müfit ve muhtasar bir ders vermiş ve nihayet meselâ heykellerde zevkimizi. İki gün sonra (Hâkimiyet-i Milliye) gazetesinde intişar eden afacan ve pek bîamân bir münekkit olan (Aka Gündüz)ün “Kız Lisesinde Bir Saat” ser-levhalı tenkidi bana şu satırları yazmaya cüret verdi. işte bestelendi! [1] Hangi “Ekseriyet ârâ?” . “Önüne gelen bir ördek kanadıyla bir çatlak av yakalıyor. mektep şarkıları mı? Bende var. Türk köylüsünün. Enis Behiç’in şen bir mısraı mı? İki zımbırtı. bunları beste skandalından kurtarmalıyız. Türk mutavassıt sınıf halkının heykeller. an’anemizi okşamayan kısımlarda bir takım manâlar bulunduğunu ve birçok güfte ve bestelerin hissiyâtımıza bîgâne olmaları hasbiyle halkımızın asâb-ı tahassüsünden bir cereyan-ı haz ve elem geçiremediği noktasında karar kılmış bu sırada: “İstiklâl Marşı’mızın güftesi de besteleri de millî hissiyâtımıza yabancıdır. besteler muvacehesinde duyduğu takdiri. (Aka) makalesinin (2.

hele bestelerinden anlayan Türklerin adedi haydi (14.743 “Şu muhakkaktır ki bizde bestekâr enderdir ve kürre-i arzda sucuk yapar gibi. acaba (1400) rakamını bulur mu? Şüphesiz hayır! En münevver geçinenlerimizin. Namık Kemal’in “Vatan” piyesindeki şiirinin şimdilik muvafık olacağını söylemiştim. sonra halkın zevk ve hüsne âşinâ bestekârlar olmadığı için beste hususunda birçok garibelere maruz kalacağımızı. sâlisen: pek lâubaliyâne ve dalâletkâr mısraları muhtevî. bir iki kişi ayağa kalkmadıkça ve bilenler tarafından ihtâr vâki olmadıkça kimsenin yerinden kalkmaması şahittir. binaenaleyh isticâl edilmemesi lâzım geldiğini ve eğer bir marş mutlaka lâzım ise bu marş vücûda gelinceye kadar “Ey Gaziler” şarkısının. Bu işin bedîi zâbıtası şudur: Biraz insaf. O günkü mütâlaamdan bugün nâdim değilim ve maalesef sözlerimin bir hakîkat olduğuna bugün de zâhibim. fakat besteye asla gelmez. O halde bize lazım olan yalnız (istiklâl) değil. Ekin ağzı. ne gibi evsâfı hâiz olmalıdır? Bestelenirken şarkın ve bilhassa Türk’ün hangi nağmesine tebaiyet etmelidir? Nağme: den maksat. Vaktiyle (Mehmet Akif)in yazdığı uzun hamâsî bir şiirin (İstiklâl Marşı) güftesi diye kavlindeki isticâl ve sâiki anlayamadığım için o zaman bu şiir hakkında birçok mütâlaalar yürütmüş. resmî içtimâlarda bulunanların yüzde on dördünce bile İstiklâl Marşı’nın ne olduğu hâlâ malûm olmadığına ister taganni edilsin. ister bir musiki takımı tarafından çalınsın. Anadolu’da (Urfa ağzı. sâniyen: veznin aded-i hecesi on beş. Bize bir marş lâzım mı? Lazımsa bunun ismi ne olmalıdır? Eğer (istiklâl) cidâl ve zaferini terennüm edecek hamâsî bir şiir lazımsa hesapsız manzûm sözler arasında Mehmed Akif’in şiirine bir kıymet izâfe ve mecmualarda inşâd edilebilir. [*] [*] veya Arap milletlerinden hangisinin zevk-i musikîsine . Acaba bir istiklâl marşı veya millî marş yazılır mı? Bestelenir mi? Yazılırsa hangi vezinle yazılmalı. biraz had-şinâslık. râbian: mısraların çok olması hasbiyle bir marş olarak resmen kabul edilse bile halka kabul ettirmek imkânı olmadığını. bestekâr yetiştiren bir fabrika yoktur. bilhassa bu şiirin evvela: vezni muttarit. Filhakika bugün on dört milyon Türk’ün içerisinde bu şiirin millî marş olduğunu bilen. istiklâl mefhûmunu ifâde eden bir (millî marş)tır.140) demeyeyim.” Bu iki maddenin ihtiva ettiği tenkîtler acı olsalar da pek büyük bir hakîkatin tercümânıdırlar. yani uzun. Başka şeydir o. Bingöl ağzı…) namı verilen millî ve mahallî nağmeler ve bilhassa musikî makamlarıdır.

câhil kim olursa olsun her erkek ve kadın Türk acaba: Ey gaziler! Yol göründü yine garîp serime! Dağlar. resmî makamların bir emriyle halli acaba mümkün müdür? Mümkün tasavvur etsek bile bunlar sonunda Akif’in şiirinin uğradığı âkıbete mahkûm olmaz mı? (Arma) meselesinde oldu gibi meydana soğuk. manâsız bir şey gelmez mi? Millî marşların güftesi vilâdet veya vefât tarihi sipariş eder gibi ısmarlanamaz. tahassüs ve ahsâsdır. şair. âlim. bedîi bir mesele hallolunamaz. benim ah ü zârıma! Al yeşil bayrağı gelin mi sandın? Askere gideni gelir mi sandın? Çalınan davulu düğün mü sandın? İlah Şarkısını işittiği zaman mütehassıs olmuyor. ahenkler. Fikrimce bir güfte isterse edebiyatın tarifi veçhile şiir olmasın. bir beste vücûda getiren herhangi birinin musîkideki iktidârını işitmekle onun şöhretine hürmeten koca bir milletin zevki fedâ edilemez! Hele resmî bir teşekkülün ekseriyet-i ârâsıyla böyle mu’dil. taşlar dayanamaz. millî. şiir olsalar bile (millî marş) olamazlar. Bu şarkı da on beş hecelidir. [*] [*] şarkısıyla otuz sene evvelki Yunan muharebesinde bir Anadolu çocuğunun ibdaâ ettiği: . yani parçalara tevfîken vücûda getirildiği cihetle uzun heceli şiirlerdeki ıtrâd ve yeknesakı burada hallolunamıyor. ise bu durgulara. halkın hissiyâtına muvafık kelimelerinde değil midir? Haydi bunları âmiyâne Kemal’in (Vatan) piyesindeki meşhur: Âmâlimiz. ruhunda bir galeyan neşat ve ihtizaz duymuyor mu? Bunlardaki tesir şair geçinenleri güldüren basit ve rakik güftelerinde. bunda sanatın incelikleri değil. musikişinaslara dudak büktüren bestelerinde ve bilhassa güfte ve beste itibari ile halkın ruhundan kopup gelme olmalarında. Besteye gelince. tavırlar bulunmak matlûptur. Nokta-i nazarımı misallerle tavzîh etmek isterim: Feylesof. fakat şair kendisi duymuş ise.744 Bizde vezin gibi musiki de iki nev arz ettiğine göre bunun gelişi güzel. Fakat taktî edilirken her mısra (4+4+4+3+=15) durgularına ayrıldığı. eseriyle halka da duyurabiliyorsa marş olmaya lâyıktır. ümmî. halkı heyecana getirecek nağmeler. Şu halde maksût olan tefekkürü tahayyül değil. Masa başında tulû ve gurûp tahayyül ve tasvir eden ve eserlerinin ömrü neşredildiği güne münhasır kalan kimselerin sânihâti ne kadar sanatkârâne. efkârımız ikbâl-i vatandır. ne kadar güzel olursa olsun.

67. ruhiyât. 15. Edebiyat. Bu iki şiirin besteleri bilhassa yürüyüşler için pek mükemmel olduğu düşünülürse güftelerinde tadilât yaparak kabul de mümkün olur. kanlı bedendir! şiir hamasisi veznin ahenkdarlığı. c. raksanlığı. 8 Mart 1927. yâr ve ağyara karşı mahcûp olmaktan kurtarmak matlûp ise hiç olmazsa (Ey Gaziler) şarkısını. 3.745 Serhadimize kale bizim. s. acaba vakitsiz ve manasız telakki edilir mi? Çankırılı Ahmet Talat HAYAT. . mananın ulviyeti ve hele bestesinin azamesi itibariyle bugünkü güfte ve bestelere nazaran bir hususiyeti. yahut Kemal’in güftesini besteleriyle şimdilik (millî marş) olarak kabul etmek ve bir millî marş yazacak şairle besleyecek sanatkârın tulûunu beklemek zarûridir. sanırım. eğer içtimaîde herkesi put kırmaktan. kalpleri Türklük hissiyâtıyla çarpan her ferdîn bir arzusu olduğuna mutmainim. içtimaiyât ve musikî sahasında üstât olan salâhiyettâr zevâttan bu arzu-yı umumînin tatminini niyaz. nr. 14. Bu çok mühim ve mu’dil olduğu kadar bilhassa (millî) olan bahis hakkında (Hayat)ı âlimâne yazılarıyla tezyîn eden âlim ve mütefekkirlerimizin ne düşündüklerini öğrenmek. milli bir şiârı haiz değil midir? Eğer “Ismarlama güfte ve beste olamaz!” desturu bir hakikatse.

asâbının en derin. öyle bir nağme olmalıdır ki herkes onu kalbinin. çok canlı. İSTİKLÂL MARŞI Memleket Meseleleri -Hayat’ta İntişar İden Bir Makale MünâsebetiyleAhmet Talat Beyefendi geçen haftaki Hayat’ta çok mühim bir meseleye temas ettiler. Kalbinde bu uğurda kendisi için mukaddes olan her şeyi terk edebilecek bir ruh doğsun ve göğsünde en korkunç ateşlere kendisini atabilecek bir kudret uyansın. Ben aynı İstiklâl Marşı’nı muhtelif mahallerde. Bizim şimdiki “İstiklâl Marşı”mıza gelince. muîn ve müstakar bir millî marşı olmasına rağmen Türk millî marşı namı altında ezberimde maatteessüf muîn hiçbir şey bulamamıştım. Yani bugünkü İstiklâl Marşı bizim ruhumuzu okşayamıyor. bilhassa Avrupa’da bulunduğum zaman çok acı olarak hissetmiştim. Anadolu’nun göbeğinde doğan istiklâl. yetmiş milyon Alman’ın en küçük ferdine kadar hepsinin bildiği malûm. Böyle bir imtihâna tâbi tutulmuş olsa idim korkarım ki Türklüğümü ispat etmek benim için kâbil olamayacaktı. muhtelif besteler altında dinledim. Bu. Sonra bir beste yaparken. Bu millî marş yoksulluğunu. “Haydi vatanın çocukları! Zafer günü geldi!” diye başlayan Fransızların Marseiezi Fransızlara ne büyük bir ruh telkin edebilir: Haydi silahlara vatandaşlar! Taburlarınızı teşkîl ediniz! Yürüyelim – yürüyelim Zira kirli bir kan. Büyük harp esnasında Almanya’da casusluk tehlikesine karşı koymak için herhangi bir memleket tebaasından olduğunu iddiâ eden şüpheli kimselerden o memleketin millî marşının bütün güftesini tagannî etmek talep olunuverdi. Filhakîka bizim maatteessüf daha istikrar etmiş bir millî marşımız yoktur ve bu gidişle galiba olması için uzun zaman beklemek mecburiyetinde kalacağız. bir parça melankolik olmaya gayret ediyoruz. çok kudretli. en hurde köşelerinde hissetsin. bizim toprağımızı suluyor… -------------.746 MİLLİ MARŞ. bilmiyorum neden. çok ateşli bir nağme ister zannederim. içinde müthiş bir dalga yükselsin ve o dakikada vatanın istiklâlinden başka gözüne hiçbir şey görünmesin. Çünkü daha istikrâr etmiş bestesi bile yoktur. Talat Beyefendinin ve Aka Gündüz’ün fikirleri bilâ-şekk ve lâ-şüphe doğrudur. Kırk milyon Fransız’ın.-------------------------- .

Hatta asâbına pek hâkim olan İngiliz bile millî marşında: Dalgalara hükmet. Marseiezin gayet ateşli nağmesi insanı bilâ-ihtiyâr arkasından sürükler. bu ateşin güftesine rağmen. millî marşına bile bir (eğer) ilâve etmekten çekinmemiştir. hürriyet… aziz hürriyet! Seni müdâfaa edenlerle beraber sende çarpış! Ben bir ecnebî olduğum halde bu derin histen mütehassis olursam hakiki bir Fransız kalbinde kim bilir neler duyar. [*] . Eğer biz aynı güfteyi meselâ hicâz makamında bestelemiş olsa idik. Diğer taraftan Almanların millî marşı onların azametlerine ve ağırbaşlılıklarına ne kadar büyük bir delildir: Almanya dünyanın üzerinde her şeyin fevkinde (kalacaktır). Bu marşın güftesini yapan Hofman Fon Faller Sleben bunu 1841 tarihinde yapmış iken bestesi. “Eğer”li. İnsana asıl tesir eden kelimeler değil. Yani adeta ısmarlama bir parçadır. her sinirinde ayrı ayrı hisseder. Biz bir cenup memleketine mensup insanlarız. Bize. Eğer (bütün Alman halkı) (vatanı) koruma ve (düşmana) karşı koyma için kardeşçe el ele verirlerse [*] ------------Görülüyor ki (hürriyeti) bile kendi saflarında kavga için silahlandıran çok ateşîn ve hassas Fransızlara mukâbil. meşhur musikîşinâs Hayden’in bundan 44 sene evvel 1897 tarihinde yaptı bir nağmeye uydurulmuştur. bana kalırsa her şeyden evvel bir marseiez lâzımdır. Zira bu marş 1871 senesinde bütün Alman milletleri ve hükümetleri el ele verip bir hükümet teşkîl ettikleri zaman resmen kabul edilmişti ve zemin ve zamana pek uygun bulunuyordu. Fakat bunu halk pek benimsememiştir. Akif Beyin güftesi fena mıdır? Bu güftenin uzunluğunun mahzuru var mıdır? Suallerine ben “Her şeyden evvel beste lâzımdır. Ruhumuz heyecana çok müsâittir.747 Hürriyet. yine o tesiri şüphesiz icrâ edemezdi. “fakat”lı. Fakat bunda şüphesiz bestenin de büyük bir dahili vardır. Yoksa Akif Beyin güftesi pek kuvvetlidir. soğukkanlı ve münekkit Alman. bestedir. Güfteden mütehassis olan yalnız dimâğdır” diyeceğim. Onda meselâ: Mu’terize içindeki kelimeler aslında mevcut olmadığı halde mananın anlaşılması için ilave etmek zaruretinde kaldığım kelimelerdir. nameler bizi mütehassis edemiyor. “ama”lı. ey Britanya! Diye bağırırken hiç de soğukkanlı değildir. Zira musikîyi insan her damarında.

raksân” değildir. sıcak yuvarlarından bir türlü ayrılıp gidemeyen korkak adamların tagannî edecekleri bir parçadır. Yalnız burada Talat Beyefendinin bazı fikirlerine itiraz edeceğim: Kendileri “Bu güfteyi şairin kendisi duymuş ise. fakat hiçbir zaman İstiklâl Marşı olamaz! İstiklâl Marşı. hiç buyurdukları gibi “Ahengdâr. “Dağlar taşlar dayanamaz benim ah ü zârıma” diye yola çıkan gözü yaşlı orduda ben hiçbir hamâset göremiyorum. ruhunda fırtınalar koparan bir parça olmalıdır. Zannediyorum ki eğer bizim ordu “ah ü zâr” ile harbe başlamış olsa idi Yunanlıları bir . bilakis insanı adeta deve gibi yürümeye sevk eder. Ben bu satırları yazmadan evvel ufak bir tecrübe yaptım. Akif’in güftesini tamamıyla anlayan on kişiden ancak üçü Kemal’in güftesini hakkıyla anlayabildiler. Uzunluk. Muğlak ifâdeli. kısalık bahsine gelince bunu bestekâr düşünür. fakat onun şiirleri miyanında bilhassa şu şiir.748 Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak Gibi çok derin hissolunmuş ifâdeler vardır. yukarıda arz ettiğim gibi bir volkan gibi ateşli. Bence bu güftenin bazı aksamı tadil olunmak şartıyla aynen ibkâsında hiçbir mahzûr yoktur. Çok kereler uzun besteli parçalar vardır ki tagannî ve terennüm edildikleri zaman uzunlukları asla nazar-ı dikkate çarpmaz. çok mûnis ve tatlı nağmeli olan bu parça şüphesiz gayet kıymetli bir halk şarkısıdır. Ey Gaziler”e gelince. Şiirini İstiklâl Marşı olarak tavsiye ediyorlar. eseriyle halkada duyurabilirse marş olmaya lâyıktır ” buyurdukları halde Namık Kemal’in: Almaz efkârımız ikbâl-i vatandır. Aflarına mağrûren arz edeyim ki bu parçadan mütehassis olacak insanların miktarı Türkiye’de pek azdır. insanı ağlamaya ve “ah ve vah” etmeye teşvik eden bir melankolik nağmedir. Bana öyle geliyor ki. çok güzel. şüphesiz çok büyük bir vatanperverdi. Halbuki “Ey Gaziler…” bilakis gayet hüzünlü. insanı kapıp koyuveren. Binâenaleyh fikrimce istiklâl marşı olmaya katiyen liyâkati yoktur. ne de heyecan vatanperveri telkin eden bir parçadır. Namık Kemal. halk tarafından anlaşılması kâbil olmayan bu güfte bugün ancak tarih-i edebiyatta zikrolunabilir. Bunda zavallı köylünün bîçare askerin yurdunda ayrılırken duyduğu ıstırap ve askerlikte çektiği meşakkat tasvir olunmaktadır. insana ne heyecan bediî. Bundan başka bu parçanın nağmesine gelince. bu. yine aflarına binâen söyleyeyim.

749 hamlede denize dökemezdi ve istiklâlimizin elde edilmesi için daha çok zaman beklerdik. 8. 3. 72. c. . Nuri Refet HAYAT. nr. 7. 12 Nisan 1928. Binâenaleyh biz “Ey Gaziler…” ile “Amâlimiz efkârımız”ı şimdilik bir köşeye bırakalım da bilhassa bestekârlarımızdan bize ruhumuzda İzmir’in istirdâdı günü duyduğumuz heyecanı canlandıracak bir beste talep edelim. s.

Fakat unutmayalım ki bazen bir “gül”ün parçası olmak. ölüyor!” diye kıyâmetler koparan bazı sanat kâhinlerine yanıldıklarını ispât etmek istiyoruz. cihan edebiyatına nazaran ne kadar ehemmiyetsiz kaldığımızı pekala takdir ediyoruz. Çünkü “Yedi Meş’ale”nin.750 “YEDİ MEŞ’ALE” = YEDİ İDDİÂLI GENÇ! “Yedi Meş’ale”= Yedi gencin eseri. edebiyatımızın ölmediğine “müspet bir misal” olup olmayacağını tayin hakkı –her eser için olduğu gibi – muharrirlerinin değil karilerin ve münekkitlerindir. “kendilerini dev aynasında” görmediklerini söylüyorlar. Hayır. gençliğin yazılarını takîp etmek külfetine bile girmeden. kendilerini dev aynasında görenlerdeniz. Mamâfih zannedilmesin ki biz. yalnız fuzûlî bir tefâhür ve malûmat-füruşlukla “Edebiyatımız öldü. Bu satırları yazanlar belli ki pek genç. Kıymeti ve seviyesi hakkında hiçbir hüküm vermeksizin son edebî istihsâlimizin “Yedi Meş’ale”nin yedi gencine inhisâr etmediğini tereddütsüz söyleyebiliriz. Dünya şampiyonluğunu kazanmış bir profesör tavrıyla karşımıza dikilen bu satırları okuduktan sonra kendi kendimize sorduk: Bu gençler. Türkiye’deki son edebî cereyanların muhassalası. Bu eser. bu eserle. belki onun bir parçasıdır. Hem gazete sütunlarını ve hem de karilerin sabrını suiistimal ederek boş sözlerle vakit geçirmedense cevâbımızı müspet bir misalle vermeyi tercih ettik. olsa olsa yedi gencin şiirlerini ihtivâ eden bir broşürdür. “Yedi Meş’ale”nin “memleketimizdeki son edebî cereyanları gösteren toplu bir eser” olduğu iddiâsı da bize hiçbirinde değil gibi geldi. eğer maâzallah bir de görmüş olsalardı o vakit hâlimiz nice olacaktı?! . bir “gül” olmak istemekten daha şereflidir. “Cihan edebiyatına nazaran ne kadar ehemmiyetsiz” kaldıklarını takdir etmek tevâzuunu gösteren genç şairler Türk edebiyatı içindeki mevkilerinin tayinini de münevver efkâr-ı umumiyeye terk etselerdi –zannımızca. Çünkü ancak pek genç olanlar “iddia”larında bu kadar ileri gidebilirler. Yedi meş’ale olmak isteyen yedi gencin şiirleri… Eserin başında bir mukaddime var. Yedi genç şöyle diyor: “Yazılarımızı müştereken neşretmemizin sebebi memleketimizde son edebî cereyanları gösterecek toplu bir eser vücuda getirmek arzusudur.daha centilmence hareket etmiş olurlardı! Sonra. aynası değil.! Fakat bu “pek gençler” unutuyorlar ki böyle bir mukaddime ile her şeyden evvel kariin ve münekkidin hakkına tecavüz etmiş oluyorlar. Biz.

“Vefasız sevgili” yok. “başkalarının manevî yardımına muhtaç kalmadan” yaratan bir ibdâ” var. bizden evvelki nesillere sormalarının daha münasip olacağını hatırlatmak isteriz. sevinç ve kederlerimize ne kadar az yer verilmiş olduğunu göreceksiniz. “Hep aynı vefâsız sevgiliden başka bahsedecek bir şey bulamıyor musunuz?” diyenlere onu bize değil. aşkımıza. “Değiştirile değiştirile karie sunulan” his ve fikir yok. “münekkit”in gecesi sanki yedi sönük “meş’ale” ile değil. İnsan bu satırları okuyunca derin bir “oh” çekiyor. “Şairin dar hususiyeti” yok. yedi acar projektör ile aydınlanacakmış gibi seviniyor: Mükemmel bir program! Tam istediğimiz. yedi genç. “o” yerine içtimaî “biz”. kendi dar hususiyetimize. “siz”. gösterin kendinizi! Açıyor ve okuyoruz: . Yazılarımızı tetkik ediniz. hasretini çektiğimiz edebiyat… Haydi bakalım. “sen”. … Ve sonra mevzularımızı da kâbil oldu kadar genişletmeye çalıştık.751 Bu mukaddime ile şuna bir kere daha imân getirdik. Fakat gülünç olmamak güçtür! * * * Bu mukaddimenin bir de programatik kısmı var. canlılık ve kanlılık var. Fatma terennümünü bulacaksınız. ferdî ve subjektif “ben”. yine yedi genç şöyle diyor: “Göğsümüzü gere gere söyleyebiliriz ki taklitten. “onlar” var. yeni nesli temsil eden yedi gencin geniş mevzuları var. beklediğimiz. edebiyatın bu baş belâsından kendimizi kurtarmayı en büyük bir vazife bildik. Yazılarımızda ne dünün mızmız ve soluk hislerini ne son zamanların renksiz ve dar Ayşe. usandılar. İşte biz edebiyatta bu çürük zihniyetle mücadele etmek istiyoruz. Biz. İddia etmek kolaydır. her şeyden evvel duygularımızı başkalarının manevî yardımına muhtaç kalmadan ifâde etmeye çalıştık. yepyeni duygular ve düşünceler var.” Demek ki “taklit” yok. Kariler aynı his ve fikirlerin değiştirile değiştirile kendilerine sunulmasından bıktılar. “Mızmız ve soluk hisler” yok.

Bir masaldır. _____________ Ağlama!. bezginlik. Mevzularda bir tazelik bulamadık: Yo. mızmızlık tam manasıyla bu eserde de hâkim. aynı ritim. gönlümde kayıp ettim ilkbahârı En acı tevekkülle saydım dakikaları ___________ Gençlik emellerinin dağıldı çiçekleri ____________ Gördüm sular ağlıyor.752 Açtık. okuduk ve kapattık. hayat dediğin _____________ Ne çıkar boş midene yetmezse gündeliğin _____________ Gel. Aynı vezin. Saçları kar. içi kor. yine sen bugün de paçavralarla giyin Yarın sıcak bir örtü hazırlıyor sana kar… . Her gülen ses bir feryat ____________ Bu gençliğimi yakan zehirli bir mısrâdır Benliğimin üstüne çöküveren bir dağdır. Bir de ne görelim? Eski tas. eski hamam. ağlarım. Şekilde hiçbir yenilik göremedik. Sanki bu mukaddime başka bir eser için yazılmış da yanlışlıkla bu kitabın başına geçmiş gibi. yolcu. Hasretimiz dinmedi. Bütün bu beklediklerimiz gelmedi. İşte misali: Bir gün oldu. tabiat tasvirleri yahut da vefâlı veya vefasız “o”! Duyuş ve düşünüşte bir ayrılık sezemedik: Edebiyatımızın müzmin hastalığı. _____________ Kalbim son aşkımın dedim artık mezar budur Yalnız kalan içimdeki bir dinmez ağrıdır... _____________ Şair dalgın yürüyor. ya. yine şairin kendisi: Ben. bedbîni. _____________ Feryat eder ve bağrımı yumruklar.

Güller söyle ne yapsın artık ağlamasın da ilah… Görüyorsunuz ya artık yapılacak başka bir şey yok. öldünüz gün görmeden! Uyuyunuz çocuklar. bize hiç yabancı değil. oflayan mütevekkil. tıkayan. bükük gençlik! Hani canlılık nerede? Nerede kanlılık? Hani “dar husûsiyete az yer” veren şair? Nerede “mızmız ve soluk” hislerden uzak genç? Bu gençlerde mızmızlık o kadar sâri ki “tabîat”ı bile mızmızlaştırıyorlar.753 _____________ Hasretin bir tükenmez intizâr oldu bana Sen bir güzel kuzusun. neşesi zoraki. güller bile ağlamak mecburiyetinde! . uçuk. yıllardır boğan. bunaltan hava… Edebiyat-ı Cedîdecilerin kustuğu hava. çökük. Bizi. yiyiniz yarasalar. gülmesi sahte. Çözülmeyin ömrümü koparın damar damar _____________ Yine bahtiyârsınız. yıpranmış. ağlayan. Yine ağlayan. bezmiş. soluk. zannederim. şu “Kuşun Şarkısı”nı dinleyin: Soldu nârîn sakları hâreleyen ihtişâm… Bahârın kucak kucak dağıttı çiçekler Dinmeyen bir kederle ağladılar bu akşam. Hepsinin yüreğinde boğulan bir hıçkırık. uyuyunuz çocuklar Bir beşik kadar rahat bu karanlık çukurda _____________ Onların da kalbinde bin azâbın ateşi _____________ Yirmi yıl yer üstünde sürünüp duran beni * * * Bu misaller. mahzun. yılmış. Bakın. gel sürüsüz çobana ! _____________ Sıcak gözyaşlarımla ısıttığım bu kalbi Yiyiniz yarasalar. Bu hava. hıçkıran. ölüme teşne. bu kitabın içinde esen hava hakkında bir fikir vermeye kâfîdir.

3..754 İtiraf edelim ki bu “Yedi Meş’ale’de kuvvetli mısralar. keskin ve kıvrak çizgiler yok değil. Onun için yedi gence son yedi kelimemiz: Gençler! iddiâcı olmaya hak kazanmak için çalışın!. s. güzel görüşler. Fakat bunlar yalnız genç şairlerinin “istidat”ını ispat eden kıvılcımlardır. 1928. Tok Sözlü HAYAT. yorucu bir cehd ve cidâlin yemişidir. Program bir hedeftir. Yedi genç mukaddimedeki programlarını tatbik etmiş olmaktan daha çok uzak bulunuyorlar.76. İstidat sadece bir malzemedir. c.5. 10 Mayıs. 6 . Malzemeyi kullanmayı öğrenmek ve hedefe götürecek yolları bilmek için “çalışmak” lâzımdır.. s. “Sanat” uzun.

755 “KISA HİKÂYE” HAKKINDA Edebiyat Meseleleri: Birkaç haftadır “Hayat”ta roman ve hikâye hakkında etütler çıktı. Makale sahibi yazılarını biraz fazla umumî hatlarla çevirmiş olmakla beraber mevzuunu hakikaten itina ile benimsemiş görünüyor. “roman”dan büsbütün ayrıdır. diğeri bilâvâsıta olmak üzere iki fayda beklenir… Bu faydalardan direkt olanı talebenin sadece nesrin bu şeklini öğrenmesi indirekt olanı ise daha yeni gelişen genç zihinler de “sistematik çalışma”ya karşı cazip ve eğlenceli bir vasıta ile alâka uyanmasıdır. lâkin bu “küçük hikâye” ile benim bahsetmek istediğim “kısa hikâye” birbirinden o kadar farklı duruyor ki bende çaresiz bu kısa yazıyı yazmak mecburiyeti hâsıl oldu. Eğer yazımı birkaç sütun içine sığdırmaya değil de genişçe bir etüt haline koymaya karar vermiş bulunsaydım. Muharrir. Bu nev’ hususiyle İngiliz edebiyatında nesrin çok mühim bir unsurudur. demin de dediğim gibi üç indi tasnif yapmış hâlbuki ecnebi edebiyat kitaplarını açanlar görürler ki nesirde biri “roman novel” öteki de “kısa hikâye short story” diye belli başlı iki tahkiye şekli vardır. gerek tertip ve gerekse karakterleri itibariyle birçok esaslı başlıkları hâvîdir. büyük hikâye ve küçük hikâye” diye tamamıyla indi bir şekilde üç tasnif yapması. zira bahsedeceğim mesele her ne kadar Türkçemizde şimdiye kadar tatbik sahası bulmamışsa da ecnebi edebiyatında oldukça mühim bir mevki tutuyor. “Kısa Hikâye” o kadar sistematik bir şekildir ki. mekteplerde bunun talebeye öğretilmesinden biri bil-vâsıta. makale sahibinin yazısında evvela “roman. Yalnız bu aralıkta her nasılsa gözünden kaçmış mühimce bir nokta var ki bu yazımla sırf buna temas etmek istedim. bu “sistem” iddiamı en azdan dört beş misal ile okuyuculara bu yazıdan beklediğimden daha iyi ispat edebilirdim. saniyen de teferruâtı aşağıda göstereceğim “kısa hikâye”den bahsetmemesidir. Tarif: “Kısa hikâye”: . “kısa hikâye”ye nispetle daha çok uzun ve gerek mevzu”. Yazıların sahibi eğer mütalâalarını universal değil de sırf Türkçemizi göz önünde bulundurarak yürütmüş olsaydı belki şu satırların onun makalesini tamamlayacağı zannetmeye kendimde cesaret bulamazdım. Tamamlamayı istediğim eksiklik. Muharrir vakıa “küçük hikâye”ye dair uzun bir paragraf yazmış. “roman”. “Kısa hikâye”ye gelince bu.

action. zira bu takdirde “kısa hikâye”nin bel kemiği olan 10’uncu şart tamamıyla temin etmek tehlikeye düşer. 345Tahkiye: “Kısa hikâye” ne bir şiirdir ne de bir makaledir. 10. cilt 3. Poe’nin bu şartın hududunu aşıyor zannedebilecek olan “Kızıl Ölümün Maskesi” kanunlarına ve zihnin makul telakkisine mugayyer” manası yoktur. sayı 58 . Karakterin sayısı çoğalınca 10’uncu şartın temini tehlikeye düşer. bütün karakterleri teker teker oradan çıkartan bir Denouementle bağlı yahut da şüphe ve kararsızlığı birden kesip atarak ortadan kaldıracak Climaxla neticelenen.756 123456789- Kısa ve Hayali Tahkiyedir ki Ancak birkaç karakteri Teferruatı teksif edilmiş ve Bir plan dairesinde cereyan eden vukuat şekline konulmuş Vak’anın kahramanı veya herhangi bir minor karakteri tarafından Hareket. fakat tamamıyla açmaz Demek ki şu klasik tarife göre bir yazının “kısa hikâye” olabilmesi için on iki şart vardır.Yalnız artistik bir tarafından gösterir. periler ve esrarengiz mekanizmalar gibi aklın kabul edemeyeceği uydurmalara da yer vardır manası çıkarılmamalı.Bir mücadelede 12. Yalnız bundan “kısa hikâye”de zümrüd-i ankâ gibi. karakter tahlili veya vakıa muhitinin tasviriyle. yahut da bizzat muharrir tarafından gâibsa’yasıyla anlatılan. felsefi veya ruhî mukaddimelerle başlayan. En sonunda. ilmi. 2Hayalî: hakiki bir vak’aya istinat etmeyerek. vak’aların ve tasvirlerin hulasa asıl mevzula doğrudan doğruya ilişiği [*] Hayat . Lüzumsuz [*] hikâyesinde bile keskin gözlü bir kari müddeanın ispatını bulabilir. “Hayalî” kaydında tabiatın muhâverelerin. Bu şartlardan izaha muhtaç olanları teker teker alalım.Okuyanda tek bir intibâ’ bırakan 11. 10’uncu şartın teminine en kısa yol teferruatın teksifidir. 1Kısa: vasatî iki binden üç bin kelimeye kadar “kısa hikâye” daha uzun yazılacak olursa tıpkı elde tutulan lüzumundan fazla bir değnek gibi idaresi müşkülleşir. ya okuyanın zihnindeki suallere birer birer cevap veren mütekellim.

757 olmayan bir cümlenin hatta bir tek kelimenin bile “kısa hikâye”nin bünyesinde yeri yoktur. “Valdemar Meselesindeki Hakikatler” ve “Beyazî Portre” hikâyeleridir. Birkaç misal alalım: “Poe”nin “Kızıl Ölümün Maskesi”ndeki tek bir intiba “ölüm”dür. .“Kısa hikâye”nin en mühim hususiyetlerinden biri de daima bir “mücâdele” göstermesidir. 9. okuyanlara: “Buna da ne oldu?” sualini sordurmadan ortalıktan birer birer siler ve kaybeder.“Kısa hikâye”de bir Climax mutlak surette lazımdır. okuyanda tek bir intiba ve his bırakması şartıdır.İnsanla hayvan arasında 3. 6Vukuât bir zincirin halkaları gibi ve daima Chronological bir sıra ile aynı zamanda ehemmiyetleriyle mütenâsip bir surette büyütülmüş olarak dizilmelidir.İnsanla fevkattabiâ kuvvetler arasında 5.İnsanla tâlii arasında 12Karakterler “kısa hikâye”de hiçbir vakit tamamıyla açılıp gösterilemez.İnsanla insan arsında 2.İnsanla kendi nefsi arasında 6. Hikâyeyi anlatan kimse. Climax hikâyenin ya en son cümlesinde olur yahut da arkasında bağlı bir denouementle birlikte bulunur. tıbbî.“Kısa hikâye”nin bel kemiği. 10. Mücâdele Strugle şu şekillerde olur: 1. “Mücâdele”nin tarifi.İnsanla tabii kuvvetler arasında 4. belki hikâyeyi anlatan kimse onlara yalnız tek bir cepheden bakar ve yalnız kısa ve artistik bir tasvirle iktifâ eder. İkinci şekilde denouementle. İşte bu şart “roman”la “kısa hikâye”yi birbirinden en keskin çizgi ile tefrik eder. Dikkat olunursa görülür ki deminden beri saydığım bütün şartlar ve bir tek noktanın etrafında toplanıyor. Birinci şekle en güzel misaller “Poe”nin “Perenis”. içtimaî yahut da iktisadi bir cepheden bile gayet iyi tanıyabilen ve hatta iyi işlenmiş bir hikâye de yalnız bir defa okuduktan sonra bile ezberinden mükemmel bir tasvir yapabilir. “iki kuvvetin çarpışması”dır. hikâyenin başından bir birini arkasına dizilen sualler cevap verir ve aynı zamanda bütün karakterleri. Climaxa varmak için geçilmesi lazım gelen yollarda rastladığı vâkıaların en mühim bir veya iki safhasını gösterir ve bu kadarla iktifa eder. Bir karakterin ilmî. “tenasüp”süz bir tertip meselâ başı gövdesinin iki büyüklüğünde veya bacakları sadece “gülünç” bir yazı meydana getirir. “Amontilado Fıçısı” ile “Kurbağa”da “intikam”dır ve ilah… 11.

bununla beraber kendiliğinden anlaşılır ki bir “kısa hediye”nin ne gibi şerâit altında tasarlanıp yazıldığını bilen bir kari okuduğu esnada yukarıda saydığım bu on iki noktayı hikâyenin içinde görmek ister ve araştırır. kendisini dinleyenlerde lüzumu kadar kuvvetli bir alâkanın uyanmasıdır. aksi halde kendisinden beklenilen tesirler elde edilemez. Bir satırın bulunmaması o satırda “alâka” uyandıracak bir mahiyet bulunmamasına delalet eder ki karin şevkini kaçırmaya sebebiyet verebileceğinden bu nokta çok mühimdir. Yalnız bu araştırma da elbette mu’în bir sistem dahilinde yapılmalıdır. İşte bir kari. Esâsen iyi bir “kısa hikâye” muharriri okuyucularını nasıl dilleri tutulmuş. (daha ileri giderek diyebilirim ki planları deminden beri göstermeye çalıştığım sistem dairesinde hazırlamayı akıllarından bile geçirmeyerek) kısa hikâye yazmış olabilirler. Bir “kısa hikâye”de altı çizilmeye değmez. nefesleri kesilmiş bir hali getirmeyi bilir. ihtimal farkında olmadan. “Kısa hikâye” muharriri bu cihetten ulvîyetle istifâde etmek isteyeceği için yazısına zaman zaman fasıla verir istifham çengelleri yerleştirir. Demin de dediğim gibi eğer bu yazımı genişçe bir etüt haline koymaya karar vermiş bulunsaydım. beklediği sual önüne çıkar çıkmaz derhal başladığına bir işaret koyar ve “tereddüt” devam ettikçe satırların altını çizer.758 “Kısa hikâye”ne kadar sistematik yazılırsa okunması cihetinde de o kadar sistematik bir sa’ya muhtaçtır. “Edgar Allen Poe”nin “Fantastik Masallar”ını okuyunuz. Bazı muharrirlerimiz. istisnasız hepsinde de o kadar kendinizden geçersiniz ki okumanızın ortasında kazara zihniniz masaldan ayrılsa kendinizdeki gayr-i tabiî hali derhal görürsünüz: ya merak ve heyecan içinde tırnaklarınızı kemiriyorsunuzdur yahut da o ana kadar nefesinizi öyle dar alıp vermişsinizdir ki kendinize gelir gelmez muhakkak derin derin içinizi çekersiniz. Ekseriya daha birinci sualin cevabı verilip de satırların altındaki çizgi durmadan bir ikinci veya üçüncü sual başlar ve bu böylece yazının mu’in bir noktasında okuyucu bir veya müteaddit suallerin mukadder cevabını bekler durur. Bunun için bir de masal söyleyen bir kimsenin en ziyâde dikkat ettiği cihet. “kısa hikâye”nin nasıl okunması lazım geldiğini de uzun uzadıya anlatırdım. hikâyeyi okumaya başladığı zaman tâ ilk cümleden itibaren her an yeni bir “tereddüt suspense”den doğacak yeni bir sualle karşılaşmaya hazırlanır. “Kısa hikâye” bu kadar sistematik olmak ve bu kadar cazip birçok hassalara mâlik bulunmakla beraber çok yazık ki Türkçemize (resmen diyeyim)girmemiştir. Türkçede benim bildiklerimin arasında “kısa hikâye” denebilecek bir yazı olarak Selahattin Enis Beyin beş altı sene evvel . Bazen çengeller müteaddit olur ve daha birisi çözülmeden bir ikinci yazının gövdesine ilişmiş bulunur.

4. öyle ki bu tasvir bana “artistik” olmaktan biraz daha ileri geçmiş görünüyor. s. 21 Haziran. 1928. Bununla beraber bu hikâyede “kısa hikâye” şartlarına münâfi bir noktanın bulunduğu şimdi aklıma geliyor: “Sara”nın karakteri lüzumundan fazla açılmış ve gösterilmiştir. Kenan Halit HAYAT. s. Gönül istiyor ki bu çok güzel aynı zamanda sistematik şekil Türkçe’mizde de layık olduğu mevkii kazansın ve hususiyle son zamanlarda artık usanç vermeye başlayan durgun yeknesaklığı ortadan kaldırmaya yardım etsin.18. c.759 okuduğum ve teferruatını şimdi iyice hatırlayamadığım “Sara”sını gösterebilirim. “Hayat”ta birkaç haftadan beri çıkan roman ve hikâye hakkında makaleye şu kısa yazımla ufak fakat mühim bir nokta ilave etmek istedim.82. 19 .

Bunların eserlerinde vakıa tabiat manzaralarının tasvirleri ve hatta Rousseau'nun tesiriyle mukaddes ve aziz tabiatın medih türküleri vardı. Gene teslim edersiniz ki edebiyatın benim gibi profanları pek çoktur. ölümden kaçmak için bir vasıta olan bu tabiata dalış. “gökleri üzerinde dinleten derin kalpli tabiata” duygularının olanca şehvetiyle vurgundurlar. yemişleri okşayarak ihtirasla yemek en sıcak zevkleridir. Karilerimi gıpta ettiğim beye yabancı bırakmamak için Jean Larnak'ın muasır Fransız kadın edebiyatı hakkındaki irşatçı tahlillerini hulâsa edeceğim. çiçekleri koklamak. Arz ettiğim bendi belki okumuşsunuzdur. Hayatın adiliklerinden. Bugünkü kadın ediplerimizde olduğu gibi Madam de Stael ve George Sand'ın muasırları olan kadın ediplerinde de açılmak. pek lüzumlu bir yoldaşı olan erkeğin yanında katlandığı mihnetlere bir teselli olur ümidiyle tabiata teveccüh ediyor.E. senelerin getirdiği inkisarlardan. Bu hissin tesiri altında tabiatla baş başa kalmak istiyor ve onun her ot ve böceğine gönülden hayran oluyor. Yalnız bugünlerde aşırı tabiat aşkım George Sandların muasırları olan kadın ediplerde göremeyiz. 1900 romantizmi de hasselerini azat etti Bugünkü kadın edipleri içi her şey .» sözü bugünkü Fransız kadın ediplerindeki yaban duygu iptilasına en sadık bir tercümandır. 1830 romantizmi kadınların kalplerini azat etmişti.760 BİR ARZU… Nahit Sırrı B. muasır Fransız kadın ediplerinde . deniz ve ırmakların sularında çırpınmak.’e «Les nouvelles Litteraires»in 19 Kanun-i sani nüshasında «Fransa’da Kadın Edebiyatı»nın muasır ruh ve temayülleri hakkında Jean Larnak imzasıyla yazılmış bir bendi mukavemet edilemez bir gıpta ile okuduktan sonra bilâihtiyar sizi hatırladım. Erkek. Fakat bunlardan hiçbiri bugünküler gibi toprağa bu derecede ihtiras. tabiata daha yakın olan kadın. Teslim edersiniz ki edebiyatımız sizin gibi mütemadî bir alâka ve ihtirasla takip edebilecek münevverler pek azdır. kalbin sızılarından. Bugünkü kadın romancıların bütün kadın kahramanları. Çayırlara serili uzanmak. erişilmez ve az çok mücerret bir ideale doğru yükselmeğe bakarken. yani sırlarını faş etmek temayülü ve erkekle çocuğu tecessüm ettirememek iktidarsızlığı görülür.onların beş duyguları önünde bir avdır. Mme de Noailles' in: «Ben artık kâinatı tadan ve içen bir sevdalı ağızdan başka bir şey olmak istemiyorum. bu derecede şehvet ve iptilâ ile dalmamışlardı.

mehip anaforlarını hiçbir zaman teslim ve kabul etmeyecektir. bu noktadan bizi tenvir etmek istemezler mi ? Mustafa Şekip HAYAT. 1929. İstiyorlar ki anlamak yerine duymak kaim olsun. Bunların eserleri çıktıkça tek tek tenkit edilmişlerdir. Onlar hep akl ü hikmet ararlar. anlaşılmamış. Bunları böcek. Acaba Nahit Sırrı B. İstiyorlar ki dünya bir duygu mahşerine dönsün. Bu kadınlar havas ve kalplerinden aşırı taleplerde bulunmak iptilasındadırlar. s. . İstiyorlar ki bir duyma ve titreme makinesi olsunlar. Fakat temayül ve simalarının toptan teşrih olunduğunu hiç hatırlamıyorum. 7 Şubat. Deniz dalgalarından hiç böyle şey istenir mi?„ Muharririn kadın üslûbu hakkındaki fikirleriyle kadın edebiyatının teceddüt etmemezliği ve hasselerinden ötesine geçemeyeceği hakkındaki hükümleri beni alâkadar etmez.761 umumî bir temayüldür. E. Bunlardan birini dinleyelim: "Erkeğin hendesî kafası kadın deryasının gizli. nr.5 . Bunun için bütün itirafları hüzünle dağlıdır. 115. ot ve yemişlere koşturan aynı kaçmak arzusudur. kimini fisik ve sefahate boylatmıştır. Gene bu arzudur ki kimini isyana. yahut hiç olmazsa duymak anlamaktan fazla olsun. 3. çiçek. Burada enteresan olan cihet bugünkü Fransız kadın edebiyatının hakim ruh ve temayülünün fikir adamlarına lâzım olacak bir şekilde tanıtılmasıdır. On beş yirmi seneden beri Türk kadın edebiyatı ihmâl edilecek gibi değildir. c.

Meselâ ben kırk yaşında Bektaşi olmuştum. Bir hak mürşide bağlı destim benim. doğru mudur? Bundan başka Dertli’nin Bektaşi olduğu kendi asariyle müspettir. Çünkü Bektaşiler Bektaşi olarak doğmazlar. Bektaşi olmak için bir merasimden geçmek lâzımdır ve buna “Nasip” derler. Rufaî ve emsali tarikatlara mensup olmuşlardır ki Âşık Dertli de evvelce «Halvetiye» tarikinden olduğu halde sonra Mustafa Baba isminde bir zaten «Nasip» alarak Bektaşi olduğu muhakkaktır. Bektaşilerin birçokları Kadirî. fakat Bektaşiler beyninde pek meşhur olan bir nefesinde: Söyleme ey zahit yalan dinlemem. Ziyaettin Fahri Beyin tenkidine cevaben intişar etmiş olan kıymetli makalesini okuyarak Âşık Dertli'ye ait mahdût olmakla beraber esaslı tetkikâta müstenit malûmatımı arz etmeyi muvâfık buldum. Binaenaleyh «Ömer» ismindeki oğlu Dertli'nin Bektaşiliğe intisâp etmezden mukaddem ve Bektaşilerin bu itikâdına vâkıf olmadığı bir zamanda doğmuş olduğundan ismi Ömer kalmıştır. Talat Beyin. Şimdi ben öldükten sonra oğlumun adının Osman olduğunu delil ittihaz ederek benim için «Bektaşi değildi» demek. Bursa’nın Beypazarı’nda ve sonra Rumeli’nin Beypazarı’nda tevellüt ve yeniçeri vak'asında öldürülmüş olduğuna dair yanlış mütalâaları havi neşriyâtını bir mektupla kendisine bildirerek tashih ettirmiştim. Talât Beyin ifadeleri pek doğrudur. Sen gibi günde beş vakit kirlenmem. Dertli'nin filhakika Koyunpazarı’ndaki cami kabristanında medfûn bulunduğu hakkındaki A. Dertli «Pir Sultan» dan ziyade mutaassıp bir mutasavvıftı. Bir vakit bozulmaz abdestim benim" demiş olduğu gibi daha ileriye giderek: "Gülbank külüngiyle zahit ekher" .762 DERTLİ HAKKINDA Hayat'ın yüzüncü nüshasında A.Talât Beyin dîvânında olmayan. A. Şu kadar ki oğlunun isminin Ömer olmasını delil ittihaz ederek kendisinin Bektaşi olmadığına dair mütalâa doğru değildir. Ankara’da bulunduğum zaman Rıza Tevfik'in Peyam Gazetesi’nde Dertli’nin. yirmi beş yaşında iken doğan çocuğumun adını Osman koydum.

Dertli'nin Aleviler köylerine gittiği için onlarla hemhal görünmek istemiş olması ifadesine gelince: Dertli'nin yaşadığı devirde Bektaşilerin içine girip de Bektaşi veyahut Alevi görünmenin imkanı yoktur. 8. "Dinini si. .763 “Kafanı ezerim senin bilmiş ol" diye başlayan diğer bir mısraında da. Bundan başka halk her zaman Kızılbaş ile Bektaşiyi birbirinden ayırmamıştır. münafık. 116. c. Dertli de başka bir nefsinde Bektaşi olduğu halde çenelisine Kızılbaş dediklerini söylemek istemiştir. hatta söyletmez. Bektaşiden başka diğer tarikat mensuplarına bile Kızılbaş demiştir. 14 Şubat 1929. 5.. Şu itibarla Dertli heyecanlı bir halk şairi olmakla beraber çok imanlı bir Bektaşiydi. Musikiye mensup olduğum sebeple halk şiirleri meyânında eskiden müridi bulunduğum Bektaşilik dolayısıyla da bütün Bektaşi şairlerinin nefeslerinin notalarını cem etmiş olduğundan halk bilgisi ve halk musikisine bir hizmet edebilmek emeliyle bunların bestelerini neşredeceğim için bu eser ve vesikalarıma istinaden Dertli hakkındaki ufak bir malûmatımı aynı hizmet endişesiyle arz ettim.. Yakın zamanlara kadarda Bektaşi muhabbetlerine girilerek onların bazı ferî usul ve itikâtlarına vâkıf olunduğu vaki olmuşsa da gene esas usulleri hakkında esaslı malûmat alınamamıştır. A.rim senin bilmiş ol. Nasibini almamış bir kimse böyle şeye cesaret edemez ve ederse mutlaka onu “münkir. nr. demiştir ki dini bütün bir Sünni bunu söylemez. s. Hele Anadolu içinde bu kabil olamazdı. Kırklareli Halk Musiki Cemiyeti Reis ve Muallimi Vahit HAYAT. Bu bapta son zamanlarda vuku bulan neşriyatın kâffesi efsane mahiyetinde kalmıştır. müfsit” addederek öldürmekten çekinmezlerdi.Talât Beyefendinin Dertli kitabının pek yüksek kıymeti haiz olduğunu makam-ı şükranda beyan etmeği de bir vazife addeylerim.

böyle bir eseri. ihmal edilemeyecek bir mevki kazanmışlardır. hazırladığım eser için mebde olarak Türkiye’de edebiyatın serbesti kazandığı tarihi muvafık buldum. Ve bu tarihten beri de. işte az çok okumaya çalışan bir adam olduğum halde ne kuvvetli bir muharrirden haberim bile yokmuş! Ve kim bilir bilmediğim ne kıymetli eserler var! "Georgette Garou’nun kabında muharriri Dominique Dunois’nin daha altı eseri olduğu hâber veriliyor.764 BİR EMİR VE BİR KİTAP HAKKINDA Mustafa Sekip Beyefendi üstadımızın Hayat’ın 115’inci nüshasında bana hitaben neşrettikleri makaleyi. sade bu romanını anlatmağa hakkım var. Binaenaleyh. Bu vesile ile ve muhtemel bir tenkide cevap olmak üzere ilâve edeyim ki. mebde olarak siyasî teceddüdümüzün açıkça başladığı Üçüncü Selim devrini almadıktan sonra. bu satırların muharriri için bir mükellefiyetti. bazen de muasırlarının hemen hiçbirinde görmediğimiz kadar sade ve saf bir lisanla yazmıştır. izhar buyurdukları arzuya gelince. Ziya Paşa ve Kemal’i bırakarak Hamit’le başlamak kabili itiraz olduğu kadar. (1908’den Beri Türk Edebiyatı Tarihi) serlevhası altında hazırlamağa çalıştığım eser ikmal edilince. Paris’te bu seneki Femina mükâfatı edebîsini kazanan bu (Georgette Garou romanını okurken ne acı hissettim! Türkçeden başka bir lisan bilmeyen bir edebiyat meraklısı için bizdeki neşriyatı bir değil on kere de okumak mümkünken. Şimdiki halde. Ve emrin telakkisinden sonra. Çünkü bazen kızıl bir mürteci kesilen bu şair. hem de daha nazik ve müşkül oluyor. buna derhal itaatle vücuda gelecek pek basit taslağın lâyık gördükleri teveccühten beni mahrum edeceğinden korkarım. Neşriyat hayatımızın feci fakrini. Kadınlarımızın on beş yirmi seneden beri edebiyat hayatına getirmiş oldukları eserlerin umumî temayüllerini ve kadın ediplerimizin şahsiyetlerindeki ana hatlarını çizmem için. tahrir hayatımın pek şerefli bir mükâfatı saydım.. Şinasi. edebiyat hayatına giren kadınlarımız gittikçe çoğalarak.. açık Türkçe cereyanını meselâ tâ Naci'ye kadar götürmemek de itirazı celp edebilirdi. resmen men edilmiş olan edebiyatın hürriyetini kazandığı 1908 senesinden ve adına «On Temmuz İnkılabı» denen tarihten başlatmak zarurî idi.. bu mükellefiyet daha cazip. Bu sebepledir ki. . Şekip Beyefendinin de pek vakıfâne söyledikleri gibi. üstadın emirleri de zannediyorum ki icra edilmiş olacaktır. Bunları da okuduktan sonra bu romancı kadın hakkında umumî intibalarımı yazabilmeği isterim. işaret ettiğim eserimde onlardan dikkat ve itina ile bahis.

onu kovmak ihtiyarın hatırına gelmemiştir. gece sinemaya gidebilmek için bir çörek ve kahve ile akşam karınlarını doyururlarken. büyükanne. sırf o gün. yağı. Ve izdivaç günü. bunun oğlan olanına mallarının yarısını bırakacağını bildirir. Didier.. kocakarı lakayt ve her ay geçince daha gazuptur. uşağın evinin erkeği olmasına bile razı oldu. onun günden güne artan tehditleridir! Çünkü o. belki kendini daha suçlu bulduğu için. esmer ve dilber bir köylü kızıdır. Hele sadece bir uşak olursa! Çünkü. bu oğlanla kardeşini kovacak mısınız? . Bu tehdit. daima kadına hâkim olduğu bu köyde. sağlam ve genç vücutlarının sevişmesinden başka hiçbir eğlencesi olmayan ve guruba kadar fasılasız bir çalışmakla geçen hayatlarıyla bahtiyardırlar. Sonra bir gün tehdit eder: evlerine alınmış ve bedavaca çalıştırılan iki öksüz kardeş vardır ki. Georget’in kocası kıskanılmaya lâyıktır. Çok çalışkan ve ciddî bir uşak ki. çok uzakta bir köyü.Çocuğu yapacak kadındır! Öyle mi? Georgette şu. Fransa’nın büyük şehirlerden uzakta. Ve sonra. Fakat evvel emirde büyükannesine sorar: -Çocuğum olursa. Bunun içindir ki. bütün bu köylüler binlerce franga para dememeye başladılar. Roman. Tekdirleri karşısında. Halbuki eski uşağın çocuğu olmuyor. bunun er geç olacağı hakkında ne derse desin. bu fakat. Fakat. on sekiz yaşında. Georgette bir türlü hâmile kalmıyor. buğdayı. geceleri.765 Georgette Garou. halde ne yapacağını bilir. bütün bu köylüler zengin oldular. dünkü uşak. dul ve ihtiyar büyük annesinindir ve babası öldüğü ve annesi birine varıp Paris’e gittiği için. evvelden tahayyül edemeyecekleri fiyatlarla sata sata. gece karısıyla kavga ederek bağırır: . Georgette'in gidip kocasını da sürüklediği doktor. Fakat ertesi gün iştedirler. Kendilerine bilâistisna Mösyö ve Madam denilen şehirliler. bunu bilerek sükûn ile gözlerini kapamak istiyor. onun izdivaç gününde başlıyor. yeni evliler toprakla uğraşmazlar. gözlerini kapadığı zaman topraklarının kapanın elinde kalmayacağını bilmek. ihtiyar kadın. zevç ve zevceyi çıldırtır. Bütün asırların sakinlerini toprağa şiddetle merbut ve iktisada çılgınca riayetkar olarak birbirlerine devrettikleri bir köy. Georget’in şiddetle severek. eti. Servet. İşte Georgette bu köylülerin en zenginlerinden birinin kızı. Sublaines köyünde. iki senelik bir inattan sonra büyükannesini kendisiyle izdivaca razı ettiği adam.. Ve hele erkek. kendisini sevdirmek için hiç bir şey yapmamış ve iki sene süren niza esnasında o kadar uzak ve adeta bigâne kalmıştır ki. bir gün bütün mal kendisinin olacaktır. uşakları idi. Erkeğin. daha doğrusu torunu. Çalışan kolların ne kadarını cihan harbi yedikten ve havaic-i gıdaiye ürkünç bir şekilde yükseldikten sonra.

Romanın ikinci kısmında. tembel ve serseri. çünkü ilk aşk gecesinde bile Didier karısından ziyade kalbi üzerinde bütün toprakları sarmıştı ve sıkmıştı. erkek kendine uzatılmış olan yüz frangın göreceği hizmetleri ve kadın her halde ana olacağını düşünerek. aşkının tesiriyle o hiçbir kıymet vermesin ve kendisini döverek siyah saçlarından sürüklesin ve uzun gözyaşlarından sonra affını kazansın! Georgette bunu bekler. Ve bu musahabeyi iki kadın temdit etmezler. bu köşe hiç de kuytu ve gizli değilmiş. Georgette kocasının isyanını ve tahkirlerini bekler. ve hatta toprağı ihmal ederek onunla meşguldür. türlü şaklabanlıklarla Georgette’i Paris’e bir gün getirmek ve servetini beraberce yemek sevdasındadırlar. Ve birkaç kadehten sonra üvey baba Didier'yi. güya sevişirler. eğer nazlanırsa ikisini de nazlanmazsa sade birini vererek. sevdalarının hüclegâhı olur. Ve korsajında iki yüz frankla onu aramağa çıkan Georgette. Bu çocuk ise onu köye ebediyen bağlayan ve kendilerinden ebediyen ayıran bir zincirdir. Lâkin. meseleden hemen haberdar olurlar. Ve zaten olaydı roman belki olmaz ve belki orada biterdi. çocuğun vaftizi için davetli olarak Paris’ten gelen Georget’in anasıyla üvey babası. köyde işi bilmeyen hiç kimse yoktur. ve o anasıyla beraber giderlerken. köyün papazı mektebinin tekmil çocuklarıyla beraber kırlarda gezmeğe çıkmıştır ve çocuklar her şeyi görmüş hem de anlamışlardır. heyhat ki. İki üç sene geçince. Georgette onu kovar. yarı iane ile ve yarı aç büyüyen on üç çocuktan başka bir çocuğu daha yeni dünyaya gelmiştir. fakat çocuk olduktan sonra. gece sinemaya gidebilmek için akşam yemeği yiyemeyen şehirlilerdendirler ve daima hasut gözlerle seyrettikleri bu servetten hissedar olamadıklarına yanarak. Yanına iki yüz frank almıştır. her ayıba göz yuman bu zelil kocayı tahkir eder. kocası ve oğluyla yalnız kalır. İhtiyar için. Georgette’in aşkı ancak çocuğu içindir. Georgette. Şu kadar ki. birden bire devrilen bir ağaç gibi büyük anne düşüp ölür. O günün gecesi. ötekinin berikinin tarlasında çalışan bir gündelikçi. . Fakat hayır. adı Cadet olan işçinin bu on beşinci çocuğu dünyaya geldiği zaman. Ve bir gün genç kadın kırlara çıkar. Bu. Tarlaların kuytu bir köşesi. O kadar ki. Karısı ve onun sadakati o kadar mühim şeyler değildir ki! O kavgasız geçen geceden sonra.766 -Evet. kendisini bulur. arkalarından bile bakmadan çocuğunu emzirir. hem de genç olmayan bir mahlûktur. Onu aşığı olduğu topraktan ayırmamak için yapılan bu fedakârlığa. Ve bunun kim olacağını da tayin etmiştir. Bu ana ile kocası. daha fazla anlamış görünmemek muvafıktır. bir erkek satın alacaktır.

aynı toprağın hizmetkârı oldukları için Didier'ye yaklaşmış. o kırlarda geçmiş olan günah hikâye olunmuştur. Sonra. nereye istersen git! diyerek arkasını çevirir. sarışın ve yakışıklı bir adamın kendisine bakışından ve söz atışından. Her şeyi satıp başka bir yere. adresini bilen Didiyer ona daima para göndermektedir. nereye olursa olsun gitsinler. Hayatında bir kerre ve ancak birkaç dakika hiçbir zevk duymadan günahkâr olmuş olan kadın. birden başlayan şiddetli bir yağmurdan dolayı bir kahveye girer. ilk önce telaş gösteren erkek. hiç bir menfaat mukabilinde olmadan kendini seven adama teslimi nefseder. kin duyduğu anasına karşı onunla birleşmiştir. onu öpebilir ve bir köpekten başka öpecek hiç kimsesi olmadığına ağlayarak. Ve bir seneden beri mektebi bitirerek Didier ile beraber tarlalarda çalışan çocuk. sakin. Bu kahveyi işleten bir dul kadın. Lâkin. Yangın mı var acaba diye. Oğluna her şey mektepte anlatılmış. kendisini bu yabancıya verecektir. Didier: — Bana ne. sevişmek için bu aşığa verdiği saatler her ikisi için de az gelmeye başlar. nerelere kadar düşecek ? köyde deniyor ki. daha buruşuklar ve aksaçları gelmeden. Bakışırlar. sade köpekle veda edebilir. Bu isim dimağına ebediyen yerleşmiş olarak.. nerede? Tekmil malını bırakarak giden ve kendisini geçkinlik bekleyen kadın. bucağından ayrılır.767 Üçüncü ve son kısmın başlangıcında köye yakın yegâne kasabanın kahvesindeyiz. kocasını uyandırır. Bazı şeyler satın almak için gelmiş olan Georgette. Georgette köye döner. Ve eserin son kelimeleri: Neredesiniz Georgette Garou? sualidir. buna bir türlü cesareti yoktur. Georgette Belçikalıya. o yabancı kendinden bıkarsa ne olacak. kendine muntazırdır ve onu uzaklara götürür. Fakat eyvah ki bu oğul da mektepte senelerce piçliğiyle istihza edildiği için ona düşmandır! Georgette. odasını bir iki saat sevdalılara kiralamakla tanınmıştır. bu ayıp içinde yaşayamayacak. Georgette kabul eder. Ve yağmur sebebiyle iltica ettiği bu yerde. Ve sonra. yeniden uyur. Burada. Belçikalı. o: «Ben gidiyorum. Ve Georgette her şeyi itiraf ederek yalvarır. sokulup malûmat verir:— Belçikalı bir ameledir. güya dönmesin diye. Fakat bilmiyoruz ki bu sahih mi? Ve kadın romancı bize bu . Georgette amakına kadar sarsılır. bunu yalvarır. Yoksa işinden ayrılmıştır ve yalnız gidecektir. Sonrayı romancı da meçhul bırakıyor. Ve hâlâ şayan-ı arzu ve taze kalmış vücudu şimdi arzu ve ihtiras ile ateşten bir libas giymiştir. Ve odasını kiraya veren kadın. adı Gustave Vanlaert’tir.» deyince. başını tekrar yastığa kor. otuz beş yaşlarında. İçeriki odada da oğlu uyumaktadır. beraber kaçmayı teklif eder. Aşığı. Evet. kaçacağı gece. Çünkü kaç seneden beri oğlu da ondan kaçıyor.

Nahit Sırrı HAYAT.5. nr... c. bir büyük şehrin o maske gibi boyalı yüzlerini gece yarısından sonra sokakların loş köşelerinde göstererek insanı çağıran kısık sesli bir kadın olması ihtimali yüreği sızlatıyor. 17. 1929. 28 Şubat. 16.768 kadını o kadar maharetli bir tarafgirlikle sevdirmişti ki. (Romanı Bitiriş Tarzları) makalesini yazarken bu kitabı okumamış ve bu hatimeden bahsedememiş olduğuma acınıyorum. 118. 15. s. . Ve neticedeki bu meçhuliyet ne güzel !.

tedrisât sütunlarından fikrin bütün şekillerini süpürüp attılar.” diyor. zamanımızda mide ve bağırsak. Ben en güzel ve en dinlendirici . Yüksek sanatla samimiyetin münasebeti ezelidir ve ebedi olacaktır. tatlı bir ninni vazifesini görür. Onda bizim mantığımızı yadırgatan satırlara tesadüf ederek bilmeliyiz ki yüksek bir sanatkâr intibaı karşısında bulunuyoruz. haysiyetinden bu kadar kaybettikten sonra. Sahih sanatkar bizi nagehanı şaşırtabilir. karıncadan. İşte üç dört satır. düşünemez ki bu hareketi. diğer taraftan metni tarz eden resimlerin istilâsı altında kaldı. Dimağ. böyle yormayan masum bir göz eğlencesi kaldıkça yorgun başın munis bir ilticagâhıdır. gazeteler de.. bir taraftan yiyecek ve içecek ilânları. leylek ve zürafadan hiç farkı kalmıyor. yüksek sanatı ve halis sanatkârı anlamamak demektir. kendisine müşteri ismi verilmesi daha doğru olan kariin hoşuna gitmek gayretiyle gazeteler. bazıları basit ve suni bir eksantriklik sanıyorlar: Haşim ki muasır Türkiye’nin en orijinal bir üslûpkârıdır. Beşeri tahassüsler arasında tahalüf görmek istemeyenler yahut sanat eserinde isagocu mantığı arayanlar kerrat cetveli okumalıdır: çünkü bu hassa yalnız onda vardır. ticaret mahiyeti aldıktan sonra. Dünya matbuatına göz atınca hükmedilir ki.. birçoklarının şimdi. Onun bu samimi sanatkarlık kudretinden doğan şu temayülünü. dimağdan çok daha şerefli birer uzuv payesini bulmuştur.769 HAŞİM’İN “BİZE GÖRE” Sİ Büyük bir Garp edibi "Benim bütün isyan ve nefretim. Zaten büyük sanatkârların hepsi böyledir. Haşim’in de her eserinde aynı hissi buluyoruz. Kim ki muvaffakiyetinden emin değildir ancak o tasannudan imdat umar. samimiyeti kahreder. Bugünkü nesrimizin en güzel numunesi onun yazılarıdır. Haşim sinemayı anlatıyor: … Sinema. çocukluk tazeliğine kavuşturan bu karanlıkta. dimağlarını kemik mahfazasından çıkarıp karınlarında taşıdıklarını hükmetmek lâzım geliyor. hayatî faaliyette. insanın filden. böyle bir adamın kaleminde “maniyerism” vehmetmek. adiliğe ve belâdete karşıdır. Her zevkini kaybetmiş ruhu. Avrupa’da sanatın zaafı! Sanatı kadar irfanı da kuvvetli olan Ahmet Haşim bu kepazeliği hepimizden iyi bilir. Atalete düşen güzel bir vücudu nasıl her taraftan yağ tabakaları kaplarsa. Nitekim “Bize Göre” nin başlangıcı bu isyan ve nefreti karie hemen ifşa etmektir: Gazetecilik. Son senelerde zuhur ederek resimden şiire kadar her sanat şubesine musallat olan tuhaflığına bir manası vardır. Hatta iri göbekli insanların etrafımızda çoğaldığına bakılırsa. basit musiki.

çocuklarımız onda yalnız ifade güzelliği değil. insanın tabiata en yakın kalan güzel bir cinsidir. orijinal ve eskimez bir zevk. *** Genç nesil Ahmet Haşim’i okumalıdır. yani bayramların en tabiisi! Papatya. ilk bakışta tanımak müşkül oldu.bu sene de.. Çingene. sırf çingene görmek ve zurna dinlemek iştiyakıyla. gelincik ve bülbül âlemi içinde. Alnında ne hüzünden ne neşeden eser kalmamıştı. Çocukluğumda 1 Orijinal metinde kelime silik olduğu için okunamamıştır. işte iki misal: Şehir harici Üç dört seneden beri uzak kırlardaki çiftliğinde. Şehirden tamamen uzaklaşan bu dostu. Çingene Dün bahar bayramıydı. dostumu temessül etmiş ve onu bir kaya parçasına döndürmüştü. . tozlu ve dolaşık yollar üzerinde saatlerce taban tepmiş ve ter dökmüş olanların . Çingene bizzat bahardır. ince bir zeka. Benim Katana’de aramaya gittiğim ne kuş ne de çiçek idi. çetin sesler peyda olmuştu. Şehirlerin sarı derisini kırların kızıl derisine değişmedikçe.her sene olduğu gibi. saçları vahşi bir inkişaf ile uzamış. kendi saffetlerine acı acı gülümsediklerine şüphe etmiyorum. hayattan bir günün acılarını unutmak için. güneşin ve toprağın kardeşi olmak kabil mi ?..770 uykularını sinemanın ipek yastıklar gibi başın arkasına yığılan yumuşak karanlıklarına ****1 Sanatı öldüren sinemaya karşı yazılmış olan şu zarif hicviyede ben temiz ve sahih bir zevk isyanı buluyorum. Zannedilir ki. şüphe yok ki cismi böyle haşin bir zırh ve içindeki ruhu da böyle bir çelik külçesi haline getirmektir. ve emsalsiz bir realist göz bulacaktır. şu sonu gelmez bir akşam alacalığının kederine müstağrak olan iki dağ arasına gittim. bütün şehir halkının şen bir kafile halinde döküldükleri yeşil istikametleri takip ederek Katana Deresine indim. Tabiatın insana yapacağı en büyük iyilik. beşerî şekle istihale etmiş birtakım neşeli yeşil ağaçlardır. lehçesinde. keçiler ve tavuklardan müteşekkil dost bir hayvan çemberi ortasında yan yana âkil bir dostumu ziyarete gittim. bu tunç yüzlü ve fağfur dişli kır sakinleri. inekler. Bu mahzun ve karanlık vadide baharı görmek hayaliyle.. arılar. Tabiat. genç nesle Ahmet Haşim’i tavsiye etmelidir.

pitoreskini ne güzel gösteriyor. bu musikinin vahşî kahkahaları andıran müşabih akisleriyle yeşil vadileri uzun uzun inleten genç bir çingenedir. Bu zeki çehreli adam. her gün tam saat altıyı kırk geçe köşesine gelir ve tam saat ona kadar bir tek söz söylemeksizin. sırf gözlerinin derin elemi ve edasının sakin belâgatıyla gelip geçenlerin merhametini avlar. yoklama defteri imzalamaya mahkûm bir kalem efendisi intizamıyla.771 gördüğüm baharlardan bugün hatırımda kalan hayal. birer şaşkın güvercin telâşıyla.» Eski edebiyatçılar. bize mini mini parçalar halinde bu meşhur şehrin. Paris’e indiği ilk gün her yere tercihen doğru hayvanat bahçesine giden muharrir. bu mahir avcının kurduğu tuzağa düşmemek için nasıl kanat çırptıklarını görmek. kırmızı. Ali Canip HAYAT. s. 120. 3 . Mümtaz sanatkâra alenen teşekkür etmeyi bir vazife sayıyorum. tahta zurnasını çalıp. Merhametlerin. Şu altı satırdaki muvaffakiyete bakınız: «Yolumun üzerinde her sabah tesadüf ettiğim bir dilenci var.5. nr. böyle zahiren kolay ve basit göründükleri halde ancak müstesna fıtratta sanatkârların kalemlerinden çıkabilecek bedialara «sehlimümteni» derlerdi. sarı şalvarlar giymiş. “Bize Göre”nin son kısmı şairin geçen seneki Paris seyahatine dair enfes notlarla. yalnız bozuk fonograf sesleriydi . Roman ve hikâye yazmağa -ne diyeyim tahammül veya tenezzül etmeyen Ahmet Haşim’de ne mükemmel bir tasvir kudreti var. c. kendi zevkine göre. 14 Mart 1929. 2. intibalardan teşekkül etmektedir. yeşil. Ahmet Haşini “Bize Göre” ile Türk edebiyatına bugünün en mükemmel bir nesir modelini veriyor. Heyhat! Dün Katana Deresinde aksi sedaya hâkim. şarkı söyleyen ve el çırpan bir alay genç kız içinde. benim her sabahki eğlencemdir.

. Fuzûlî’nin mısra mısra hatta kelime kelime işlenen gazelleri de heyet-i mecmualarıyla güzeldirler. genç şairlerin okumadığınızı itiraf ettiğiniz eserleridir. Aralarında öyle sanatkârane bir irtibat vardır ki. Filhakika böyle olmuştur. Eski şairlerimizin hepsi biliyorlardı ki gazel. baştan aşağı güzel bir abide. yükselmesi ve inişi vardır.. bu. Hepsinin başlayışı. Meselâ Nedim’in Hamamiye’si: işte kat’iyen beyit beyit değil. Beyitler arasında manâ irtibatı mecburî değildir. değil beyitleri ayırmak.772 “YENİ EDEBİYAT İÇİNDE ESKİ ESTETİK ZİHNİYET” -Muhterem üstadımız Ali Canip B.. Halbuki o edebiyatın en güzel parçaları böyle olmayanlardır. bunların tam bir mana ifade etmesidir. Acem edebiyatından ve onu model yapan Dîvân edebiyatımızdan bahsederken «Bu edebiyatlarda esas beyittir. Nitekim Dîvân edebiyatında müstakil beyit hatta mısra bile söylemek caizdi. Bununla beraber. Hakikatin böyle olmadığını gösteren en bariz delil. baştan başa aşıkâne söylenen sözlerdir. iki yüz sene sonra gelecek ahfadının böyle bir kaide vazedeceğini düşünmüş gibi bazen beyitleri bile ayırmayarak sizin kaideyi ezelden cerh etmiştir.E... şairin gayesi bir mefhumu nükteli bir mazmun halinde bir beyit şekline sokmaktır. meyhaneden bahsedenleri bulunduysa. yazılarınız üzerinde bir parça konuşalım.» diyorsunuz. Eski şairlerimizin telâkkisine göre iki mısraın beyit olması için lâzım gelen şart. Fakat acaba «Bu edebiyatlarda esas beyittir» gibi umumî bir kaide vazetmek doğru olur mu? Eğer öyle olsaydı bu beyitleri yan yana dizmeye hiç hacet yoktu. . yoksa altında ve üstündekilerden müstakil olması değil. İnce ve zarif Nedim.yeBu uzun ismi taşıyan makalenizden öyle anlaşılıyor ki genç şairler Garp edebiyatına tamamıyla bigânedirler ve Dîvân edebiyatı kadar eski bir estetik zihniyetiyle mütemadîyen beyit işleyip duruyorlar. Dîvânında bunun misallerine tesadüf ettiğinize eminim. Beyitlerden birini gazelden dışarı çıkarsanız kuvvetini derhal kaybeder. evvelemirde şekil sonra da ilham kıtlığından olsa gerek.. yerlerini değiştirseniz aslındaki kuvveti bulamazsınız. Birçok şairlerin her beyti başka bir şeyden dem vuran gazelleri yamalı bohçaları andırır. Eğer Dîvân edebiyatının böyle bir estetik kaidesi olsaydı bütün şairlerin buna riayet etmesi lâzım gelirdi. Eğer böyle yapmayıp da içinde zahitten.

Dîvân Edebiyatımızın en büyük ve en samimî şairi Fuzûlî bu inceliklere tamamıyla riayet etmiştir.. İşte size bir estetik kaidesi ki ne bizim bugünkü anlayışımıza yabancıdır ne de hiçbir Avrupaî edebiyatın telâkkisine muhalif her yerde ve her zaman takdir edilir ki başlayış güzel olmalı. Görülüyor ki bu küçük kaidelerin hepsi bir « bütün » için çalışıyor. Üçüncü beyit de kendinden evvelki ve sonrakilerle mütenasip olacaktır. Şevketi Ferahi’nin. sevgilisine «Sen Yusuf’tan sonra geldiğin için felek senin güzelliğini ondan daha gülgûn yaratmıştır. Son darbenin kuvvetli oluşu Avrupaî edebiyatların da kabul ettiği umumî bir estetik kaidesi değil mi?. Nihayet son beyitlerde fevkalâde bir incelik görürsünüz: Bunlar gazelin sonlarına geldiği için hem kuvvetli. sizin söylediğinizden bambaşka bir estetik kaidesi vardır ki tamamıyla bütünü istihdaf eder. Bakınız nasıl: Birinci beyte matla derler ve bunun güzel olması lâzımdır. beş beyitten aşağı ve on bir beyitten fazla olmayan bir nazım şeklinde tarif etmeleri de ispat eder ki bu beyitlerin husûle getirdiği bir heyeti mecmua matluptur. Gazeline güzel bir beyitle başlayan dîvân şairi onu kendi haline terk edemez. Onun. çünkü şair de matladan sonra gelen hüsn-i matlaı daha rengin yapar» demesinden anlıyoruz ki ikinci beytin daha kuvvetli olması lâzım. Sizin tabirinizle (en-semble : bütün) denilen bu heyeti mecmua ise beyitlerin gelişi güzel yan yana dizilmesiyle olamaz. Bilir ki müteakip beyitleri daha az güzel yazarsa heyeti mecmuanın kuvveti kesilecektir. Makta namını alan en son beytin zayıf olmamasına bilhassa itina edilir.773 Gazeli. hem de hafif perdeden olur. Bu tıpkı muhtelif seslerin vücuda getirdiği bir ahenge benzer. İkinci beyte hüsnü matla derler. Müsaadenizle bir gazelim beraber okuyalım: Ya Rab belâ-yi aşk ile kıl aşina beni Bir dem belâ-yi aşktan etme cüda beni Az eyleme inayetini ehl-i derd'den Yani ki çok belâlara kıl müptelâ beni Oldukça ben götürme belâdan iradetim Ben isterim belâyı çü ister belâ beni Temkinimi belâ-yi mahabbette kılma süst Ta dost tan edip demeye bivefa beni Gittikçe hüsnün eyle ziyade nigârımın Geldikçe derdine beter et müptelâ beni Ben kandenü mülâzemeti itibar ü cah .

Bütün sanatı karşılıklı cevapları işlemekte olan Corneille mükemmel bir ***1cacıdır. Şüphesiz ki yüzü ayrıca dilber. orada bir bütün yaratmak istemiş 1 Metinde kelime silik olduğu için okunamamıştır. Ben bu gazeli bir kadına benzetirim ki birinci beyti başı. nükte ve mazmunların da en muazzamlarını yapmıştır. ve hepsi birden endamıdırlar. kolları ayrıca zarif. “Avrupaî edebiyatlarda ise gaye (ensemble : bütün)dür” hükmünüzü biraz tehlikeli bulurum. Shakespeare ve Corneille kadar Şeyh Galib’i de anladığında şüphe ettiğim aziz üstat! İddia edebilir misiniz ki Hüsn ü Aşk «bütün» gayesiyle yazılı bir abide değildir? Siz onun güzelliklerini mısra mısra görseniz de şair.. Buradaki beyitler ihtimal ki ayrı ayrı güzel bulunur. birleştikleri zaman feryattırlar. Shakespeare'e gelince: dünyanın büyük abidelerini vücuda getiren bu sanatkâr. Buna misal olarak gösterdiğiniz Corneille. fakat ayrıldıkları zaman hıçkırık. iddianıza rağmen.. Eğer bir feryadı yarıda kesmek istiyorsanız bu gazeli orta yerinden bölünüz ! Bölünüz ve göreceksiniz. bana geliyor ki hiç de öyle değildir. elleri ayrıca narin olabilir. Aşkının ıstırabını bu kadar toplu bir dua şeklinde inleyen şaire. . Bir eserini elinize aldığınız zaman mevzuunu ve kahramanların ne şekilde hareket edeceğini daha evvelden bilirsiniz. ikincisi omuzları. eğer bu güzel kadını öldürmek istiyorsanız başı olan birinci beytini kesiniz ve göreceksiniz.. yükseldikçe derinleşir ve uzaklaştıkça alçalır. Eğer bacakları kesilmiş kadınlardan hoşlanıyorsanız bu gazelin aşağıdan iki beytini ayırınız. üçüncüsü bilekleri. bütün bunların birbirine uymasıyla husûle gelen endamı ve baştan aşağı kendisidir. Tıpkı «bütün» itibariyle güzel olan Leylâ Mecnun’u mısra mısra işleyen Fuzûlî gibi. Garp’ta da az tesadüf edersiniz. eğer kolsuz kadınları sevebiliyorsanız bu gazelin ortadan iki beytini çıkarınız. Fakat güzel olan.774 Kıl kabil-i saadeti fakr u fana beni Öyle zaif kıl tenimi firkatinde kim Vaslına mümkün ola yetirmek seba beni Nahvet kılıp nasip Fuzûlî gibi bana Ya Rab mukayyed eyleme mutlak bana beni Ben bu on altı mısralık gazeli bir feryada benzetirim ki çıktıkça yükselir. Gazelin en başındaki «Ya Rab» kelimesinden kendisinden sonra gelen on beş mısraın hepsine de ait olduğunu düşünürseniz beyitler arasında ne kadar kuvvetli bir mana irtibatı bulunduğu derhâl meydana çıkar..

Yazıları her ne kadar okunmaya değmezse de. erbabının bedahet telâkki ettiği meseleler üzerinde münakaşa eden Ali Canip B. 125. mısralarımız içinde güzelleri yok mu? diye sormadı. Bir zamanlar. Eski ve mücerret edebiyat telâkkilerinin bin kere sarsıldığı bu zamanda edebiyatın şekil ve gayesine dair hükümler vermek.. O adeta mistik bir romandır ve son yaprağını koparsanız son perdesi hazfedilmiş bir piyes kadar manâsız kalır. bir üstat tarafından da olsa. Bendeniz iddia edeceğim ki Garp’ın yeni ve yeni denecek kadar yakın cereyanları da iltifatınızdan mahrumdurlar. Siz de bütün makâlemizde söylediklerinizi ona anlatmadınız. hüsnü niyetle tetkik edilmiş eserler üzerinde göstermeliydiniz!. iddiasını biraz münasebetli göstermek için muhayyel gençlere hitap etmişti. c. s. kıymetsizlikleri hakkında bir fikir edinmek için şu küçük zahmete katlansaydınız görecektiniz ki onların Dîvân edebiyatı zihniyetiyle hiçbir alâkaları yoktur. münasebetinden galiba kendisinin de şüphe ettiği makalesine sebep gösterebilmek için bir hakikati tahrif ediyor. 18. 18 Nisan. Affedin. Bugün ise. Vasfi Mahir HAYAT. 19 . Bizim yeni edebiyatımızı takip edemediğimizi kendiniz söylüyorsunuz. Kendilerinden elbise ısmarlar gibi eser istediğiniz genç şairlere gelince: bu hususta eserlerini okumadan hüküm verdiğiniz için edebî bir günah işlediniz. Ve gene zannediyorum ki ne Şark’ta söylediğiniz gibi müesses bir estetik kaidesi ne de Garp’ta bunun aksi vardır..1929.5 nr. fazla cesaret sayılır zannediyorum. Şahsına ve bilgisine karşı payansız hürmetlerim olan aziz üstat! Yeni edebiyat içinde eski estetik zihniyetin bulunduğunu böyle yalnız lâflarla değil. Bütün bunlardan sonra bir de şunu ilâve edeyim ki Hayat idarehanesinde konuştuğunuz genç şair size: Beyitlerimiz.775 ve eseri bunun için yazmıştır.. Onun için gençlere model olarak Corneille'i ve Shakespeare'i gösteriyorsunuz: yani üzerinden yüz edebî nesil ve en aşağı üç yüz de sene geçmiş şairler.

yazanlar bulundu. Bizzat Şinasi ve en çok Ziya Paşa olmak üzere Namık Kemal. roman «teknik»te kemalini buldu: Aşk-ı Memnu bu kemalin abidesidir. çünkü kendisinin ve dolayısıyla mensup olduğu neslin müdafaasını ihtiva etmektedir.» Aşk-ı Memnu muharrirince ileri sürülen mülâhazanın mantığı ve kuvveti son cümlede toplanmıştır kanaatindeyim. seslerini . bugünün hayatı ki Türk milletinin Garplılaşma yolunda en azimkar hamlelerini ihtiva ediyor. bir cemiyetin bünyesinde vukua gelecek tahavvüllerin en evvel edebiyatta kendini hissettireceğini söyleyerek sanat âlemini içtimaî hayatın barometrosu olmak üzere telâkki ettiğini anlatır. Teknik itibariyle Türkçede ondan kuvvetli roman hâlâ yazılmamıştır. Ekrem Bey.776 SERVET-İ FÜNUN’UN ROLÜ Akşam gazetesinin anketine cevap verenler arasında Servet-i Fünun Edebiyatının nesir üstadı Halit Ziya Beyin mütalaaları hususî bir alâkayı haizdir. Fakat beni gayri millî eser yazmış olmakla itham edenlerin. Şark zevkinin esasî umdesine uygun kasideler. fakat tamamıyla «survivant: artta kalmış» oldular. Halit Ziya Beyin esasî fikrini şu satırlar çok sarîh göstermektedir: «Öyle bir nesle mensubum ki Şark edebiyatı ile iştigal etmekle beraber Garp edebiyatının teshir edecek nüfuzu altında bulunuyordum.bir intikal devresi çocukları oldukları için. Servet-i Fünun Edebiyatı. daha sarîh bir tabirle Garp edebiyatı tekniğini memlekette kuvvetlendirmiş olmaları itibariyle mühim mevkii haizdirler ve Halit Ziya Bey bu noktadan: “Beni gayri millî eser yazmış olmakla itham edenlerin bugünün hayatı içinde. bugünün hayatı içinde seslerini yükseltebileceklerini zannetmem. Türk milletinin Garplılaşmak ihtiyacını edebiyatta temin etmeleri. Edebiyatı Cedide’nin nesir kısmında ise sırf Halit Ziya Beyin himmetiyle. Benim demek istediğim bu değil. Reşat Nuri'nin mevzuları bu memleket hayatiyle elbette daha şümullü ve daha şuurlu münasebetleri haizdir. Nordau meşhur bir eserinde. Halit Ziya Bey bu hamleleri daha evvel edebiyata aksettirmiş olmakla müftehir görünmektedir ve bunda tamamen haklıdır. Şinasi ile başlayan Avrupaî temâyülü ikmal etmiştir. gazeller yazmışlardı. Servet-i Fünun’un ve bu zümreye mensup en kuvvetli şair olmak. Servet-i Fünun’dan sonra kaside. Demiyorum ki müteakip hikâyeler içinde “mahallî reng”i ondan daha muvaffakiyetle aksettiren eserler yoktur. hatta Hâmit . meselâ Halide Hanımın. şudur: Servet-i Fünuncular.Şark edebiyatının füsunundan büsbütün kurtulamamışlar. gazel yazılmadı değil. git gide muasırlarını üslûbunun tesiri altında bırakmak suretiyle nazımda hükümran olan Tevfik Fikret'in ehemmiyeti şu noktadadır ki Avrupaî zevkin galibiyetini temin etti.

Türkçe bir yandan sadeleşirken bir yandan da Garp lisanlarında mevcut olan seyyaliyet kabiliyetini iktibas ediyordu. 9 Mayıs. Namık Kemal devrinden sonra lisanın geçirdiği sadeleşme safahatı malûmdur. Türkler başlarından kavukları. hulâsa içtimaî yaşayış itibariyle dedelerinden hayli ayrılmışlardı. mensup olduğu mektep namına söylemiş oldu.128. Muhakkak olan bir şey varsa tabiat atlamıyor. nizamî mahkemenin yanında şer'î mahkeme duruyordu. sırtlarından kürkleri çıkarmışlar. c. tezyin tarikinde aramak hatasına düşen Edebiyatı Cedide’den sonra düşünüldü ki Türkçeyi ne kadar yabancı kayıtlardan azade tutarsak o kadar kemale doğru götürürüz” diyerek kendini ve arkadaşlarını istihlâf eden neslin hakkını vermiş oluyor. Şinasi ile başlayan asrileşmek temayülünde onlar da mühim bir merhaledirler.5. nihayet bir mizah mevzuu olmaya lâyık olan bu temayülü ekseriya ciddi olarak benimsedi: Aşk-ı Memnu'da gördüğümüz gibi. s. HAYAT.. onunla muvaffakiyetlerini tarsine çalıştılar ki bu temayülün en bariz mahsullerini Halit Ziya Beyin eserlerinde buluruz. 3 Ali Canip . Türk edebiyatını bir noktaya kadar pekâlâ ilerletmişlerdir. fakat dikkat edince görülüyordu ki o devir esnasında maziye ait müesseseler de büsbütün yok olmuş değildi. İşte teknik itibariyle salim bir asrilik yapan Edebiyatı Cedide romanı.777 yükseltebileceklerini zannetmem» demekte hakkıdır. Garplılaşmayı sadece alafrangalaşmak manasına anlayan bazı insanlar yetişmişti. Nitekim Edebiyatı Cedide’nin iktibas ettiği Garp tekniği yanında Şark edebiyatının malı olan terkipli lisan duruyordu ve Servet-i Fünuncular bu Şark zevkinin en kuvvetli unsurundan halâs olmadılar. nr. Bir aralık sanatı. artık tarihin malı olan bu hakikati. Recaizâde Ekrem Bey Araba Sevdası'nda bu kafada bir tipi ne güzel hicvetmişti. Ve zaten o “Dünkü eserler mi daha ziyade bizimdir. ilerliyor: Edebiyatı Cedidecileri muahaze edemeyiz. yoksa bugünküler mi?” sualine cevaben “Elbette bugünküler. İşte Halit Ziya Bey de. Yeni mektebin yanında eski medrese. Bunun sebebini bir kaç şeyde aramak lâzımdır: Evvelâ lisan. yeni mektepler açmışlar. Bu bahse şu nokta da ilâve edilebilir ki siyasî Tanzimat’tan sonra. Servet-i Fünun Edebiyatı öyle bir zamanda meydana çıkmıştı ki siyasî hayatımız da asrileşmenin ilk şuurlu adımı olan Tanzimat hareketine başlanalı altmış sene olmuş. bilâkis o lisandan imdat umdular. nizamî mahkemeler kurmuşlar. şüphe yok ve işte Halit Ziya Bey de teslim ediyor: meselâ Çalıkuşu'nun lisanı Mavi ve Siyah’ın lisanından daha çok bizimdir. bundan sonrasını da müteakip nesil yapmıştır.2. 1929.

ilmî malûmat şeklinde verir. işte bunu düşünüyorum.778 EDEBİYAT TARİHLERİ HAKKINDA BİR MAKALE VESİLESİ… 1908’den beri Türk edebiyatının geçirdiği safahatı kalınca bir ciltte anlatmak hususundaki arzum ve bu arzuyu yakın bir istikbalde kuvveden fiile çıkarabilmek için sarf ettiğim gayret. belki şahsî muhabbet ve infiallerine mağlup olacak. Uzun zamanlardan ve başka memleketlerden misal düşünmeyerek sade dünkü Fecr Âti’nin doğum ilmühaberi altında bulunan imzalara baksak. kendi kendime sorduğum suale birçok kimse muhakkak ki gene (hayır!) cevabını verirdi. nasıl cehennemlerin mahuf ateşleri üzerinde kurulmuş bir sırat köprüsü varsa ve nasıl müminler ancak bu pek dar köprüyü hayatlarının ve yüreklerinin temizliği sayesinde ayakları dolaşmadan geçerek cennete kavuşacaklarsa. bir zamanlar o kadar beğenildiği halde bilâhare hiç beğenilmez olmuştu. çünkü hem bizzat kendisi hükümlerinin değişmeyeceğinden emin değildir. herkesin ittifak ettiği bir esas olarak denebilir ki. beni edebiyat tarihlerinin nasıl yazılması icap ettiğini ve hatta edebiyat tarihlerinin mahiyet ve hikmetlerini sık sık düşünmeye sevk ediyor. hem de fikirleri zamanın tasvibine iktiram edememiş indî düşüncelerdir. bu imzaların hemen yarısı şimdi bize meçhul isimler tesirini verecektir. her şeyden evvel. Nitekim geçenlerde ölen Südermann. son ellerde. o müverrih. işte zaman da kalem salipleri için böyle bir köprüdür ve bu köprünün hiç tükenmek bilmeyen yolunda hemen her gün birinin daha başı dönerek yokluk uçurumuna yuvarlandığını görürsünüz. bu edebiyat içinde Goethe'ye en mühim mevkii vermekle mükelleftir ve böyle yaparken artık bir asırdır kabul edilmiş bir şeye riayet eder. Şekip Beyefendiye verilmiş bir cevap esnasında da söylemiş olduğum bu arzu ve bu hazırlıklardan eğer bir gün bir mahsul meydana gelirse. Çocukluğumda bazı ellerde. kat'î bir bîtaraflığı muhafazaya muvaffak olsa . Meselâ bir Alman edebiyatı tarihi yazan adam. bir edebiyat tarihi kat'î hükümleri ihtiva eder ve gerek muharrirler ve gerek eserler hakkında hiç olmazsa yirmi otuz seneden beri artık değişmemiş fikirleri. Çünkü. İhtiyar ninelerimizin. Halbuki. gördüğüm Vecihi’ye artık okka kâğıdında da rast gelmek imkânı yoktur ve bugünün böbürlenen isimlerinden kim bilir kaçını aynı istikbalin beklemediği nasıl iddia olunabilir? Ve elbette bu son seneler edebiyatının tarihini yazacak kalem. Fakat. Ehliyetsizliğim daha güç kabili ispat bir keyfiyet olsaydı bile. acaba buna edebiyat tarihi sıfatını vermek caiz midir. henüz ber-hayat veyahut öleli az olmuş Alman sanatkârlarından çok az bahsedebilir veya hiç bahsedemez. gözlerinde korku ışıkları parlayarak anlattıkları gibi.

şahsî hesaplar nasıl mevzu-i bahs olabilir?.) Mornet'nin bu fikrini kendi tarihimizden ve kendi edebiyatımızın tarihinden alınmış birer misalle anlatalım: Trakya’da yaşayarak av peşinde dolaşmayı fazla sevdiği için kendisine Avcı lakabı verilmiş olan Dördüncü Mehmet. Nedim’e hayranlığını söyleyen veya Bağdatlı Ruhi’yi tahlil eden bir edebiyat müverrihinin fikir ve mütalaalarında.779 bile belki gene medihlerinde ve tenkitlerinde şahsî sebepler aranılacaktır. iktidarlı ile beraber âcizi gösterir.. lâkin Fazıl Ahmet Paşa öldükten sonra işler gene bozuldu ve bir gün zuhur eden bir isyan neticesinde Avcı Mehmet tahtından indirildi. bununla mükelleftir. Halbuki. Fakat fesat ve belânın ardı gelmiyor. sadrazam oldu. o vakte kadar hiçbir muvaffakiyeti bilinmemiş olan bir ihtiyar vezir. lâkin . Fransız âlimi hulasaten diyor ki: (Bir edebiyat tarihine malik olduğumuz pek de kabil-i iddia değildir. ancak tarihin bir nev'i ve şubesi ve bazen de felsefesi olur. Köprülü Mehmet Paşa. Şu halde muasır edebiyatı tetkik eden adamın uzun uzun anlatacağı birçok isimlerin yarın yok olması bir zaruretken. Dördüncü Mehmet’in devrini anlatırken. ve çünkü tarih sade büyük adamların eserlerini anlatmakla meşgul olunca. ve gerek kendisinin ve gerek oğlu ve halefi Fazıl Ahmet Paşa’nın zamanlarında. Fakat müverrih. sade iki büyük vezirin devre-i sadaretlerini değil. Edebiyat müverrihinin hayran kaldığı Corneille. Fransız edebiyatı tarihinde gerçekten mütebahhir olan Profesör Daniel Mornet'nin geçen (Lesnouvelles litteraires)lerden birinde çıkan bir makalesini hususî bir dikkatle okumaya beni sevketti. iyi ile beraber fenayı. Büyükannesi Kösem Mahpeyker ve onun katlinden sonra annesi Turhan. tahta çıktığı vakit yedi yaşında bir çocuktu. [edebiyat tarihinde ahlâf tarafından yapılmış intihapların hey'eti mecmuası] demek daha doğrudur. mazinin sadık bir aynası olmak itibariyle. memlekette her şey hayret verecek bir şekilde düzeliverdi. (Hakikî Bir Fransız Edebiyatı Tarihine Malik miyiz?) serlevhasını taşıyan bu makalede. Daniel Mornet edebiyat tarihleri hakkında çok şayan-ı dikkat bir nazariyeyi teşrih etmektedir. derdin biri bitmeden biri başlıyordu. ondan evvelki kadınlar ve zorbalar devrini ve Fazıl Ahmet’in vefatından hükümdarın ıskatına kadar ki zamanlan da aynı itina ile tetkik mecburiyetindedir. güya mülkü idare ettiler. Sonra bir gün. yazmak için sarf ettiği emekler yazık değil midir ve bu adamın müverrih sıfatını alması da pek meşkûk görünmez mi? İşte bütün bu düşünceler. zamanının en hayran olduğu değildi ve mevcut edebiyat tarihlerine. o üdeba ve o asar arasından seneleri veya asırları geçebilmiş olanları anlatıyorlar. Halbuki tarih. Çünkü edebiyat tarihleri bahsettikleri zamanların bütün üdebasını ve tekmil asar-ı edebîyesini değil.

Halbuki Fuzûlî bedbaht hayatını bir köşede geçirirken. her gün yaptığı işlerin de bir gün tarih olacağını düşünüp nefret ettiğini söylüyor. Bizzat ben. o kadar derin ve engin tetkikler neticesinde yazmıştır ki. hiç ehemmiyeti yoktur. mademki müverrih Dördüncü Mehmet devrinden bahsederken iki Köprülü ile beraber onların selef ve haleflerinden de ve iyi işleri yoksa fena işleri sebebiyle bahsediyor. bu şöhretlerine vücut vermiş eserlerini değil hatta sadece isimlerini biliyoruz? Yani. o zaman acaba kaç kişi bir dahinin muasırı olduklarından haberdardılar? Ve o zaman şairliklerinin şöhretiyle belki Fuzûlî’yi ezenlerden bugün acaba kaç kişinin. Nef'î ile Nedim’i ve Namık Kemal’i bile o irtifaa erişememiş görüyoruz. mevzu-i bahs eylediğim makaleyi okurken de hatırlamış olduğum bir fıkrayı zikredeceğim. eğer zamanlarının zevkine. edebiyat tarihi ise tahayyül edilmiş güzelliklerin hikâyesidir. tarihten. velev ki bu zevki dalale sürükleyerek hakim olmuşlarsa. Masson pek cazibeli bir muharrir olmasaydı eserlerini belki okumak tahammülünü bulamazdım. Alelhusus.780 tarihin kendisi olmaz. bahsedilmek ve tetkik olunmak mutlak surette. bitap düşer. Daniel Mormet'nin içtihadına göre. bunun tarihin anlatan belki de hakikatın tarihini anlatanın itaatiyle mükellef bulunduğu şartlara inkiyat mecburiyetinde değildir. kimsenin inkâr etmeyeceği gibi. Ve binaenaleyh Daniel Mornet'ye karşı denebilir ki: tarih olmuş şeylerin. Halbuki bu kadar tafsilât ve teferruat. Müverrih hemen her fiil ve hareketi bir vesika-i tarihiye yapıyor ve hemen hiçbir şeyi ihmal edemeyerek bin bir tafsilât içinde boğulup kalıyor. Diğer taraftan. nüfuzuna tabi olmadığı Fuzûlî’den fazla haklarıdır. Ve sanat hayattan güzel olmakla mükellef bulunduğuna göre. hatta zamanının tanımadığı. mazi kahramanları arasında Napoleon'a karşı duyduğum derin zaafa rağmen. kari bu bilgi zenginliğinden yorgun. Buraya söz gelince. edebiyatla uğraşmış olmakla beraber kabiliyetsizlikleri ve güzel hiç bir şey verememiş oldukları sabit bulunanlar hakikatte edebî eser yazmamış ve edebiyata girmemişlerdir ki edebiyatın tarihini yazan müverrih onlardan bahsetmeye mecbur bulunsun! Bundan . Fuzûlî bizim edebiyatımızda en büyük şahikadır. tâ Hamit’e gelinceye kadar o yükseklikte hiçbir şeye rast gelmiyor. Birinci Napoleon'la ailesi arasındaki münasebata tahsis ettiği ciltleri. Fransız tarihinde zekası ve meclisinin lezzetiyle meşhur olan Madam de Deffand. pek büyük şahsiyetlere taallûk ettiği zamanda bile bazen insanı sıkmıyor mu? Frederic Masson. sevmediği. edebiyat müverrihi de Fuzûlî ile beraber onun devrinde yaşamış bütün ediplerden de bahsetmekle mükelleftir ve bunlar Fuzûlî’nin devliği yanında bir cüce de olsalar.

c. müstakbel müverrih için malzeme hazırlamış olurlar. 129. gene en çok ondan bahsetmeye ve muasırlarının o zamanki mevki ve şöhretleri ne olursa olsun gene Fuzûlî’ye nispetle hakikî derecelerine göre kendilerini anlatmağa mecbur olacaktı. denebilir ki. Ve eğer böyle bir eseri yazan adam hislerine fazla mağlup veyahut görüşleri pek hatalı değilse müverrihe rehberlik eder ve aksi taktirde onu tamamen şaşırtır. çok kere dahiler yanında zamanlarında yaşamış cücelerden bahsedilmesi. edebiyat tarihi yazmış değil. İlâve edeyim ki. 16 Mayıs 1929. .5 . sırf muazzam çehrenin azametini daha aşikâr kılma için etrafa gölgeler yığmaktan ibarettir. 14. edebiyat tarihi müverrihi edebiyat sarayına sokuluvermiş ve sonra yakalanıp dışarı atılmışlardan bahse mecbur değildir. s. Ve şu halde.781 dolayı. onun yaşadığı devirle meşgul müverrih. müverrih âciz siyasileri ve mağlup kumandanları da uzun uzun anlatmakla beraber. 13. nr. içinde bulundukları devre-i edebiyeyi bütün edipleri ve bütün eserleriyle anlatanlar. Bu hususta üstadımız Köprülüzâde Fuat Beyin fikirlerini bilmek bizim için ne büyük bir kazanç olurdu! Nahit Sırrı HAYAT. Ve hatta. zamanında Fuzûlî daha da meçhul ve metruk olsaydı bile.