P. 1
Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Saatleri Ayarlama Enstitüsü

|Views: 90|Likes:
Yayınlayan: badpenni
AHT
AHT

More info:

Published by: badpenni on Feb 13, 2013
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

02/13/2013

pdf

text

original

I Beni tanıyanlar, öyle olcuma yazma işleriyle büyük bir ilgirtı olmadığını bilirler.

Hattâ bütün mütalâalarım, çocukluğumda okuduğum Jul Vern ve Nik Karter hikâyelerini ortadan çıkarırsanız, Arapça ve Farsça kelimelerini atlaya atlaya gözden geçirdiğim birkaç tarih kitabıyla, Tûinâme, Binbir Gece, Ebu Ali Sinâ hikâyeleri gibi eserlerden ibarettir. Daha sonraki zamanlarda, enstitümüz kurulmadan evvel işsizlikten evde çocukların mektep kitaplarına zaman zaman göz attığım gibi, bazen bütün günümü geçirdiğim Edirnekapı veya Şehzadebaşı kahvelerinde gazeteleri hatme mecbur kaldığım zamanlarda ufak tefek tefrika parçaları ve makaleleri de okudum. Adlî Tıpta müşahede altında bulunduğum zamanlarda tedavime çalışan, sonraları da bana o kadar iyiliği dokunan Doktor Ramiz'in psikanalize dair neşrettiği etütleri de bu arada sayabilirim. Bu kadar mühim işlerle uğraşan bu âlim zatın hakkımda gösterdiği teveccühe lâyık olabilmek için bu kitapların ve makalelerin bir satırını bile atlamadığıma sizi temin edebilirim. Fakat başlangıcını bilmediğim çok mühim meseleler üzerinde yazılmış bu eserler ne benim edebî zevkime, ne de anlayışıma hiçbir tesir yapmadılar. Sadece Doktor Ramiz'le uzun sohbetlerimizde -daima o söyler ben dinlerdim- yetkisizliğimi örtmeğe yaradılar. İnsan çocukluğunda aldığı terbiyeyi unutmuyor. Babam ilk zamalarda Emsile ve Avamil gibi 7 TANPiNAR Arapça sarf ve nahiv kitaplarından gayrı, sonraları mektep kitaplarının dışında kitap okumanın aleyhinde idi. Belki bu sansürün veya tahdidin yüzünden ben düpedüz her türlü okumayı reddetmiştim. Bununla beraber hayatımın bir safhasında ufak bir eser yazmağa muvaffak oldum. Fakat bunu, daima kötü gördüğüm bir benlik dâvası için -yani etrafa, "Bak bizim Hayri İrdal kitap yazmış!" de dirtmek için- yazmadığım gibi, kuvvetli, önüne geçilmez bir istidat zorladığı için de yazmış değilim. Şimdi lâğvedilmiş olan, daha doğrusu Halit Ayarcı'nın tam zamanında müdahalesiyle daimî tasfiye hâlinde bulunan enstitümüzün yayınları arasında çıkan bu eseri hangi maksatla, hangi şartlarla, nasıl ve niçin yazdığımı ilerde anlatacağım. Şu kadarını söyleyeyim ki, saatçilerin pîrî Şeyh Zamanî Hazretlerinin hayatını ve keşiflerini anlatan bu eserin gördüğü rağbeti doğrudan doğruya, enstitümüzün kurucusu, aziz velinimetim, büyük dostum, beni hiçten bugünkü şahsiyetime eriştiren Halit Ayarcı'nın yüksek meziyetlerine borçluyum. Zaten hayatımda iyi, güzel, faydalı ne varsa hepsi onun, bir otomobil kazasının üç hafta evvel aramızdan alıp götürdüğü o büyük adamındır. Bunu ispat için, vaktiyle yanında çalışmış olduğum Muvakkit Nuri Efendiye dair anlattığım şeyler ve saatçiliğe dair kendisine verdiğim izahatla birdenbire Şeyh Ahmet Zamanî Efendiyi bulduğunu -belki enstitümüz kadar büyük bir icat- ve onun Dördüncü Mehmet zamanında yetişmesi icap ettiğini keşfettiğini söylemem yeter sanırım. Bu iki dikkat ve keşifle bir zamanlar parlak şekilde kutlanan saat bayramlarımızın ağırlık merkezi bir hamlede teşekkül etmiş oldu. Bu kitabın muhtelif dillere tercüme edilmesi, dışarda ve içerde o kadar ağır başlıkla ve ehemmiyetle tenkit edilmesi de gösterdi ki, rahmetli dostum Halit Ayarcı ne Ahmet Zamanî Hazretlerinin yaşamış olması lüzumunda, ne de yaşaması icap eden asrı seçerken hiç hata etmemiştir. Bana gelince, esas fikri kendime ait olmasa bile, imzamı taşıyan bu eserin on sekiz dile tercüme edilmiş olması, bu dillerin gazetelerinde tenkit edilmesi, Van Humbert gibi bir âlimin sırf benimle tanışmak ve Ahmet Zamanî'nin kabrini ziyaret etmek 8 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ için Hollanda'dan buraya kadar gelmiş olması, diyebilirim ki, hayatımın en önemli hâdiselerinden biridir. Vakıa bu sonuncusu epeyce sıku.tılı oldu. Ecnebi bir âlimle, tercüman vasıtasıyla dahi olsa, bu kadar çetin bir bahiste konuşmak ve hiçbir suretle yaşamamış bir adama bir mezar bulmak zannedildiğinden güç şeylerdir. Birincisinden gazetelerin dediği gibi "derviş-çesine tavırlarımız ve lâubaliyane, hattâ tiryakice ahvalimiz" bizi kurtardı. İkincisinde ise, ecdadın mahlas kullanmak itiyadı imdadımıza yetişti.

Edirnekapı ve Eyüp mezarlıklarında, Karacaahmet meşherinde birkaç gün dolaştıktan sonra, bir Ahmet Zamanı Efendi nasıl olsa bulunacaktı. Nitekim bulduk da. Bir ölünün şahsiyetinde yaphğım bu küçük onarmadan pek o kadar müteessir değilim. Hiç olmazsa bu sayede adamcağızın kabri tamir edildi, adı tr.nıtıldı. Şöhret, âfet olduğu kadar da vesile-i rahmettir. Kabrinin fotoğrafları Hollanda'dan başlayarak bütün dünya gazetelerinde, tabiî daima baş ucunda bir elim taşa dayanmış olarak ve öbür elimde pardösiim, şapkam, gazateler filân, bizzat ben bulunmak şartıyla, neşredildi. Bugün bunları düşündükçe yalnız bir şeye üzülüyorum. Kitabım hakkında o kadar iyi şeyler ya7.an, beni dünyaya tanıtan, günlerce peşimde dolaşan Van Humbert'in bu mezara dayanarak bir resim aldırmasına müsaade etmedim. Her ricasında, "Siz n'olsa hıristi-yansınız, rııhıı muazzep olur!" diye reddeder, ancak sağ tarafımda durmasına müsaade ederdim. Fakat, düşünülürse beni de mazur görmek mümkündür. Herif beni aylarca sıkıntıya sokmuştu. Oh olsun! Ne diye durup dururken gelir, elâlemin rahatını kaçırırlar. Biz kendi âlemimizde yaşayan insanlarız! Her şeyimiz kendimize göredir. Bununla beraber ilerde görüleceği gibi Van Humbert benden öcünü aldı. Evet, ne okumaktan, ne yazmaktan hoşlanırım. Bu böyle iken bu sabah önümde koca bir defter, hâtıralarımı yazmağa uğraşıyorum. Hattâ bunun için her gün olduğundan daha erken, saat beşte kalktım. Kadın hizmetçilerimiz, erkek aşçımız Arif Efendi -tek kııTANPiNAR suru Bolulu olmamasıdır, gayet güzel yemek pişirir- evimize eski bir hanedan çeşnisi vermek için bin bir müşkülâtla arayıp bulduğumuz Arap kalfa Zeynep Hanım -ne garip, çocukluğumda zencisi o kadar bol İstanbul'a şimdi siyahı insan ithalât malı gibi giriyor-, hulâsa Villâ Saat'i ellerinin emekleriyle ve iyi niyetleriyle çeviren insanların hiçbiri uyanmamışlardı. İster istemez sabah kahvemi kendim pişirdim. Sonra koltuğuma gömülerek, hayatımı düşünmeğe, unutulması, bahsedilmeden geçilmesi veya değiştirilmesi icap eden şeyleri ayıklamağa, behemehal yazılacakları derinleştirmeğe, hulâsa bir yazıdan ve bilhassa hâtırat cinsinden bir yazıdan samimilik denen şeyin istediği bütün sıkı şartları göz önünde tutarak, hâdiseleri zihnimde sıralamağa çalıştım. Çünkü ben Hayri İrdal, her şeyden evvel mutlak bir samimilik taraftarıyım. İnsan her şeyi açıkça söylemedikten sonra neden yazı yazsın? Bu cinsten kayıtsız ve şartsız bir samimilik ise behemehal bir süzme, eleme ister. Siz de kabul edersiniz ki, her şeyi olduğu gibi söylemek mümkün değildir. Sözü yarıda bırakmaktansa, vaktinde iyi tasarlamak, okuyucu ile behemehal anlaşacağınız noktaları seçmek gerekir. Çünkü samimiyet tek başına olan iş değildir. Bütün bunlara bakıp hakikaten hayatımı, mühim, anlatılması behemehal lâzım gelen bir şey sandığıma, ona olduğundan fazla bir değer verdiğime inanmayınız. Öteden beri Cenab-ı Hakk'ın insanlara bu hayatı yazmak için değil, iyi kötti yaşamak için bahşettiğine inananlardanım. Zaten yazılmış şekli mevcuttur. Nezd-i İlâhî'deki nüshasından, kaderimizden bahsediyorum. Hayır, hâtıralarımı yazmaktan kastım kendimi anlatmak değildir. Sadece şahidi olduğum birtakım vak'aların unutulmamasına yardım etmektir. Bir de üç hafta evvel toprağa gömdüğümüz aziz insanı anlatmak ve anmak. Ben insanların en naçizi ve mânasızı, karımın, vaktiyle enstitü müzun kurulmasından evvel hakkımda kullandığı dille, en sünepe-si, hakikaten büyük, icat dehasıyla doğmuş bir adamı tanıdım. Yıllarca yanı başında yaşadım. Çalışma şeklini gördüm. Fikrin kafa10 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ sında nasıl tutuştuğuna, nasıl birdenbire büyüyen bir ağaç gibi dal budak salıp âdeta bütün vücudunu kavradığına ve oradan hayata yayıldığına şahit oldum. Asrımızın belki en büyük, en faydalı müessesesinin, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün onun gözlerinde birdenbire beliren bir parıltıdan bugünkü yahut dünkü hâline gelişini gün gün hayatımın bir parçası gibi yaşadım. Hattâ kendimi methetmek gibi gülünç bir hâle düşmeden, diyebilirim ki, talih ve tesadüf, bu Hayri İrdal zavallısına bütün acizlerine rağmen, bu müessesenin kuruluşunda mühim bir rol oynamayı nasip dahi etti.

Bana öyle geliyor ki, gördüklerimi ve.işittiklerimi yazmak, gelecek nesillere karşı en büyük vazifemdir. Kaldı ki müessesemizin tarihçesini benden daha iyi yapabilecek tek insan, Halit Ayarcı, artık aramızda değildir. Dün akşam yine onun masamızdaki yerini boş gördüm. Karımın dolmuş gözlerle bütün yemek müddetince bu boş sandalyeye bakışını bir türlü unutamayacağım. Sanki etrafındaki her şeye yabancı idi. Nihayet dayanamadı, peşkiri ile gözlerini silerek masadan kalktı, odasına kapandı. Eminim ki bütün gece ağlamıştır. Hakkı da var, Halit Ayarcı benim velinimetimse, onun da en büyük dostu idi. Zaten bu hâtıraları yazmak fikfini bende, biraz da onun bu çok yerinde olan kederi uyandırdı. Kendi kendime, yatağımda uzun zaman düşündüm. "Hayri İrdal, dedim, çok şey gördün, geçirdin. Yaşın ancak altmış olduğu hâlde birkaç insanın ömrünü birden yaşadın. Sefaletin, bir köşeye atılmış olmanın her türlü acısını tattın. İkbalin merdivenlerinden çevik ve çâlâk çıktın. Hiçbir zaman ve hiçbir kuvvetin halledemeyeceği meselelerin halloldu. Bütün bunlar hep onun Halit Ayar-cı'nın sayesinde oldu. Seni mezbeleden o çekip çıkarttı. Hayatın için, düşüncen ve rahatın için hakikî düşman olan her şeyi ve herkesi o sana dost yaptı. Etrafında sade çirkinlik, fakirlik, sefalet gören bir adam iken birdenbire insana lâyık birtakım asil zevk ve saadetlerin bulunduğunu duydun ve insan ruhunun asilliğini anladın. Yakın sevgisini öğrendin. Karnı Pakize'yi bile asil yiizü iie o sana tanıttı; çocuklarını Cenab-ı Hakk'ın sana azap çektirmek için gönTANPiNAR derdiği birtakım biçareler zanederken birdenbire ve onun sayesinde evlât sahibi olmanın nimetlerine kavuştun.Bu kadar iyi, temiz, büyük, her mânasıyla büyük bir dostun hâtırası için hiçbir şey yapmayacak mısın? Onun unutulmasına, hâtırasının, bir yığın alayın, iftiranın altında kaybolmasına razı mı olacaksın? Düşün bir kere, Halit Ayarcı'yı tanımadan evvel hayatın ne idi? Şimdi nesin? Düşün, Edirnekapı'daki evi, her gün kapını yoklayan, yahut yolunu kesen alacaklıları, bir dilim ekmeğin peşindeki çırpınışlarını... Sonra bugünkü rahat ve saadetini diişün!.." II Halit Ayarcı'yı tanımadan evvelki hayatım, dedim. Fakat gerçekten buna bir hayat denebilir mi? Eğer yaşamak kelimesinin mânası her şeyden mahrum olmak ve ıstırap çekmekse, her an küçülmek ve bunu nefsinde her lâhza duymaksa, bir türlü aşamayacağı bir çemberin içinde durmadan çırpınmaksa, süphesiz ben de, benimkiler de en derin şekilde yaşıyorduk. Yok, bu kelimenin içinde biraz ruh ve imkân genişliği, birtakım hakları duymak, o içten sevinmeler, dışa karşı bir parçacık güven, etrafınızla müsavi şartlar içinde rahat bir karşılaşma filân varsa, o zaman iş çok değişir. Dikkat ediniz ki, bir şeyler yapmaktan, insanlara faydalı olmaktan hiç bahsetmedim. Zaten Halit Ayarcı'yı tanıyana kadar bu cinsten bir zevkin farkında bile değildim. Bugün ise hayatımın bir gayesi var. Arkamda az çok beni hatırlatacağına inandığım bir iş bırakıyorum. On yıl müddetle dünyanın en yeni,en faydalı müessesesinin müdür muavinliğini yaptım. Değil çoluk çocuğuma, uzak yakın bütün akrabama, eş ve dostuma, hattâ insan hâli, vaktiyle kalbimi kıranlara bile iyilik ettim, iş buldum, refaha kavuşturdum. Bu meselede sade enstitümüz memurları için -ki yarısı benim ve Halit Ayarcı 'nın akrabasıdır, çünkü enstitü kurulur kurulmaz kadrosunun müsavi şekilde mühim yerlerden tavsiye edilenlerle hısım ve akrabamızdan teşkil edilmesine Halit Ayarcı büyük bir isabetle karar vermiş ve bu 12 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ kararı hiç şaşmadan takip etmiştik-, Suadiye tarafında yaptırdığımız mahalle ile şehrimizin imarına yaptığımız hizmeti hatırlamak kâfidir sanırım. Bilmem enstitümüzün daha ilga kararından çok evvel matbuatta aleyhinde başlayan ve ilga kararından sonra büsbütün şiddetini arttıran hücumlardan burada bahsetmeğe lüzum var mı? Hayat ne kadar gariptir? On sene evvel her yaptığımızı beğenen, öven, geniş teşkilâtımızı dünyaya bir örnek gibi gösteren gazeteler, vaktiyle o kadar dostum olan, gerek resmî kokteyllerimize, gerek basın toplantılarımıza can atan gazeteler şimdi aleyhimize yazmadıklarını bırakmıyorlar.

üç müdürlüğün. bizi düpedüz sahtekârlık ve dolandırıcılıkla vasıflandırdılar. işte adresim" diye kartını uzatmış. kırk yedi daktilo ve iki yüz yetmiş bir kontrol memurunun çokluğunu durmadan başımıza kaktılar. Bizim nakit cezamız ise hiç böyle değildi. Bunlarla da kalmadılar. nihayet bir zamanlar o kadar beğendikleri neşriyatımıza insafsızca hücum ettiler. on bir şube müdürlüğünün. evvelâ şaşırıyor. tramvay seslerinin neşesine bakın! . Nakit cezamızın dayandığı esas. Tam saat ayarı haddizatında imkânsız olduğu için -bu. ayrıca otomobil parasını da vermişti. dostum Doktor Ramiz'in "Saat ve Psikanalizin". tatbikattaki ciddiliği görür görmez. Benim nazariyem şudur ki. bir saat ya geri kalır. Fakat burada iş şahsîleşir. yahut ileri gider Bu işin üçüncü şekli yoktur. Sonra. hele kalabalık bir yerde yapılan tek bir kontrolda epeyce miktarda bir para tahsili mümkündü. Halbuki Halit Ayarcı ile karım Pakize'nin bitmez tükenmez vidolu tavla partilerini seyrederken. O zamanın vapur düdüklerinin acılığını. İşsizliğin alabildiğine yürüdüğü bir memlekette bu kadar'insa-na iş bulmuş olmamızı hiç hesaba katmadan. kontrol memurumuzdan bunu işitir işitmez. tenzilâtlı ikramıyeh ve kollektif nakit ceza sistemimizi ele alarak. saat. Meselâ. eğ13 TANPiNAR lendiren ve müessesemize bütün ilmî ve içtimaî faaliyetlerini kolaylaştıracak imkânları sağlayan vidolu. Herkes bilir ki. Halit Ayarcf nın "Sosyal Monizm ve Saat". şehre ait umumî saatler başta olmak üzere. "Saat Karakterolojisinde İrdal Metodu". akrep. saatlere mahsus bir ferdî hürriyet meselesidir. Şu itibarla ki. meğer ki durmuş olsun.Evvelâ teşkilâtın genişliğinden ve lüzumsuzluğundan bahsettiler. pandül. Halbuki hâdiselerin lutfuyla birdenbire o kadar gülecek şey bulan bugünkü hayatımızda vapur düdüklerinin. sonra işin mantığındaki sağlamlığı anlayınca. sanki bir saatte yelkovan. hüznünü. bittabi o zaman bııııu açıklıyamazdım-. Suçlu. yahut tehlikeli vesikaîarmış gibi günlerce gazetelerin ilk sayfalarında acayip başlıklar altında teşhir edildi. eşya onlara uymak tabi atı ndadır. işlerinin içinde pişip yetişmiş memurlarımızın tahsillerini. açıkta bulunan saatlerden biriyle uymayan her saatten alınan beş kuruştan ibaretti. Necker ve Schacht'la beraber anmakta hiç tereddüt etmeyeceğini her fırsatta tekrarlamıştı. Başta benim yazdığım "Şeyh Ahmet Zamanî ve Eseri" adlı kitap olmak üzere bütün çalışmalarımızı delik deşik ettiler. bunu karım behemehal görsün. Bu da tam ayar imkânsızlığı gibi umu14 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ mî bir kaidedir. saniye ve sâliseye ayrılmazmış gibi bu şube müdürlüklerinin adlarıyla alay ettiler. can sıkıntısından bulduğum bu nakit ceza sistemini bir zamanlar nasıl alkışlamışlardı. ihtisas ve se-lâhiyetlerini ele aldılar. Başta padişahın asık yüzünden gelen ve halka halka etrafa yayılan bu neşesizlik eşyaya da sirayet etmişti. mil hakikaten yokmuş ve hakikaten zaman dediğimiz şey. Fakat bu saat ile bir başka saatin arasında da ayar farkı varsa bu sefer ceza iki misli oluyordu. keskinliğini benim yaşımda olanların hepsi bilir. şimdiye kadar halkı mükellef kılan para işlerinde memnuniyetsizlik daima esastır. Büyük bir maliyecimiz bu ceza sistemini maliye tarihinde gerçek bir buluş addettiğini resmen bildirmiş ve bundan sonra adımı Doktor Turgot. daima insanı rahatsız eder. şehrimiz halkını o kadar sevindiren. Kaç kişi memurlarımıza bilhassa ilk günlerde "Aman ne olur. zemberek. dakika. tebessüme başlıyor. Hakkı da vardı. "Saniye ve Sosyete" adlı kitaplarının kapakları sanki çok gülünç şeyler. benim çocukluğumun geçtiği Abdülhamit devrinde cemiyetimiz neşesizdi. bir kere de bizim eve gelin. Sâlise şubemiz şefinin -küçük baldızımın kocası-o kadar dikkatle ve emekle yazdığı "Lodos Rüzgârlarının Kozmik Saat Ayarları Üzerindeki Tesiri". Böyle komşu olan saatlerin sayısı çoğaldıkça ceza da hendesî nispetle artıyordu. insanlar kâinatın sahibi nlmak üzere yaratıldıkları için. Kaldı ki. Hele bu bir ceza şeklinde olursa. Daha sonra bu müdürlüklerde on sene ehliyetle çalışan. gülmekten katılıyordu. biz bu karışık hesaba bir de ilerilik ve gerilik farkı ilâve etmiştik. zamlı.

Hiç kimse ortada o kadar kanun müeyyidesi varken elbette durduğu yerde. insanlara "Acaba ne işe yarar?" diyen bir gözle bakıyor. İkinci elbiseyi bana enstitümüzün ilk kuruluş günlerinde o zamanki kıyafetimle müesseseye gelemeyeceğimi düşünen Halit Ayarcı heciiye etmişti. Sanki bu elbise değil bir büyü idi. Benim uysal. lafımı kesiyor. titiz. kendi isteksizliğime "zaruret". zihniyet değişikliği. İddia edebilirim ki. Eski şapkalarımız. vaktiyle bana bir kat eski elbise hediye etmişti. üç çocuk babası olmama.-rahmetli Halit Ayarcı müessesemizin aleyhine çıkmak korkusu ile bu cins iddialardan sakınmamı bana şiddetle tavsiye ederdi. sefa leli tatmış tabiatım ikide bir işe karışıyor. canı tezliğe. onun gibi yaşamağa ve düşünmeğe alışır. saat kadar derin şekilde olmasa bile bu benimseme ve uyma keyfiyeti bütün eşyamızda vardır. "imkânsızlık" gibi adlar koymağa. bileğinde nabzının atışına arkadaşlık eden. Bilhassa bizim gibi üst üste inkılâplar yapmış. boyunbağı. ona bir değişikliğin arasından bakmak ihtiyacı.Saatler de böyledir. Kendinden 15 TANPiNAR uzaklaşmak.eski bir şapkadan ve ayakkabıdan sahibinin bütün huyunu. Hizmetçilerimize hemen evimize gelir gelmez bir kat elbise. Fazla teferruata girmeden şurasını da işaret edeyim ki. evlilik hayatlarına ve siyasî akidelerine göre yürüyüşlerini ister istemez değiştirirler. çalışmanın tanzimi. Bizi hiç tanımayan bu insan birdenbire elbisemizin içine girdiği. ciddiliğinden kendim dc ürktüğüm hükümler vermeğe başladım. Yahut gizli bir yerde bağırır. merhametli. TtHü Meslekler Bankası'dan atılmama ve o kadar felâkete düşmeme sebep olan müdür Cemal Bey. Sırtıma daha ilk geçirdiğim günde bütün varlığımın değiştiğini gördüm. hattâ ıstıraplarının çeşidini görmek mümkündür. kararlarımı değiştiriyordu. Pakize gibi her cihetle bana üstün bir kadının kocası bulunmama rağmen. görüş zaviyem genişle di. Bunu ben kendi nefsimde iki defa tecrübe ettim. O aksi. sade geçim derdi ile meşgul benliğimin tam zıddı bir tabiat. Cemal Beyle aramızda büyük mizaç farkları vardı. Bir kelime ile onun cesareti ve icat kudreti bana aşılanmış gibiydi. ister istemez sahibine temessül eder. şarkla garp arasında ölçüsüz mukayeseler yapmağa. her şeyi ciddî mizanlara vuran bir adamdı. ben rahatça iddia edebilirim. Vâkıa onun bu taraflarını pek benimseyemedim. Fakat bu sevgi yakamı bırakmadı. 16 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ ilmî zihniyet gibi tabirlerle konuşmağa. farkında olmadan bizim -itiyat ve düşüncelerimizi benimser. bir iki eski gömlek. Bu benim için imkânsızdı. Değişme. mizaç ve inanç ayrılıklarının kendilerini bilhassa gösterdikleri yer saatlerimizdir. fakat mademki bu vesayet artık yoktur. refikasına karşı beslediği sevgi sanki bu elbiseden bana geçti. Hayatı onun gibi bir bütün olarak mütalâaya alıştım.bu elbise üstümde lime lime oldu. insanları küçük düşürmekten hoşlanan. elbiselerimiz gün geçtikçe bizden bir parça olmazlar mı? Onları sık sık değiştirmek isteyişimiz de bu yüzden değil midir? Yeni bir elbise giyen adam az çok benliğinin dışına çıkmışa benzer. türlü zümreleri ve nesilleri geride bırakarak. hiç olmazsa ayakkabılarımızdan birini hediye etmemizin hikmeti dc bu olsa gerektir. gün dediğimiz zaman bütününü onunla beraber bütün olup bittisiyle yaşayan saat. Selma Hanımefendiye delicesine âşık oldum. Yumuşak ve uysal. hayatı kendi teknemde yoğuracağım bir hamur gibi görüyordum. seneler geçti. Onun gibi. hayatındaki aksaklıkları. alışkanlıklarını. Birdenbire ufkum. Hattâ Cemal Be yin refikası Selma Hanımefendiyi bile artık erişilmesi imkânsız bir varlık gibi görmüyordum. göğsünün üstünde bütün heyecanlarını paylaşan. kibirli. Sahibinin en mahrem dostu olan. Bu siyasî akideler ise çok defa şu veya bu sebeple gizlenen şeylerdir. ayakkabılarımız. Fakat tek zaafı. Hulâsa birbiri . yani az çok siyasî şekline rastlamak gayet tabiîdir. "Benim düşüncem şudur" diye bağırmaz. Sahiplerinin mizaçlarındaki ağırlığa. koordinasyon. dolu dizgin ilerlemiş bir cemiyette bu sonuncusuna. tist düşünce. âdeta onun gizli zoru ile bize yaklaşır. İşte bu gizlenmelerin. hulâsa onun hararetiyle ısınan ve onu uzviyetinde benimseyen. bankadan ayrıldım. yahut "Ben artık bir başkasıyım!" diyebilmek saadeti. yahut masasının üstünde. kunduramızla yürüdüğü için. Üzerime giydiğimin haftasında sıkı Müslüman terbiyeme. Bittabi bütün bunlar Halit Ayarcı'da oldu ğıı gibi pürüzsüz geçmiyordu.

Halit Ayarcı benim bu ceza zammı teklifimi bilhassa bu noktada mühim bularak kabul etmişti. Fakat insanlık hâli ikincisinden sonra başlayan ceza artışlarında karşı tarafı ümitsizliğe düşüren bir nevi açık arttırma manzarası bulunduğu aşikârdır. İnsan yaratılışı tam bir eşitliğe razı olamaz. ancak ceza görmesi ve ayıplanması icap eden bir kötülüğün bulunmasıyla kabildir. Hattâ Osmanlı hükümdarlarının. İleride sık sık adı geçecek olan rahmetli hocam Muvakkit Nuri Efendi tasavvuftan bahsederken "her şeyin zıddıyla maruf ve mümkün olduğunu" söylerdi. krallar. Hangi ticarî müessese devamlı müşterilerine ufak bir ikramda bulunmaz? Öteden beri mevsim sonu tenzilâtlarına . karar veren. Hvet. Böylece vidolu ve kollektif olan ceza sistemimiz aynı zamanda bir nevi müessese ilgisi kazanıyordu. söylediğiniz son derecede doğrudur. Bütün büyük adamların maiyetlerinde çalışanlara daima elbiselerini ve öteberilerini vermeleri bu yüzdendir. Ufak tefek imtiyazların teşvikine de muhtaçtır. bizzat iyilik dahi. Biz yine saatlere dönelim. Doktor Ramiz'le aramızdaki fark -burada yalnız onun bana söylediklerini naklediyorum. Umumî ve hususî psikoloji ve bilhassa sosyoloji hakkında hiçbir fikrim olmamasına rağmen işin böyle olmasına ben de memnunum. Rahmetli Halit Ayarcı'ya bunu anlattığım /aman gülmüş. ilk işle18 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ nen cürüm ilk evlenme gibi insanda mutlak bir pişmanlık hissi uyandırsın. Diyebilirim ki.arasından düşünen. Hasılatını belediyemizin bize bırakmak lııtfunda bulunduğu bu ceza sistemimizle bir nevi ticaret yapıyorduk. Bu meseleyi beraberce münakaşa ettiğimiz karım ise. sonra biiyiik bir iyi kalblilikle. vezirlerinin kürk ve kaftan ihsan etmeleri de bu yüzden olsa gerektir. devam edin!" demişti. Bilindiği gibi suçlar -dünyanın her cins kanun ve örfünde. Unutmayın ki bu keşif de onun elbisesi sırtıma geçtikten sonra olmuştu. konuşan bir adam olmuştum. farkında olmadan tarihin biiyiik bir sırrını. Birinci cürüm için söylemiyorum. hattâ uzvî ve sıhhî sebepleri de olması icabettiği fikrindedir. Çok mümkündür ki. hem de ileri düşünüşün hakkını teslim ediyorduk. gerilik farkı bulunduğu aşikârdır ve bu fark mühim bir farktır. onun meseleyi bütün psikanalizciler gibi cinsiyet. Beni daima ciddiye almak lutfunu gösteren Doktor Ramiz bu düşüncelerinin sonunda benim büyük bir idealist olduğumu da ilâve etmişti.benim umumî psikoloji ve sosyoloji metoduyla işi ele almama mukabil. Kaldı ki işin içinde ticarî bir taraf da vardı.tekrarlandıkça cezaları artar. bir çeşit psikolojik mekanizmayı keşfettiniz! Şüphesiz doğru söylüyordu. Böylece hem geriliğe lâyık olduğu cezayı veriyor. demişti. işin başka ve daha ciddî. Yine bu meseleyi münakaşa ettiğimiz günlerden birinde söylediği şeyleri burada kaydetmeden bir türlü geçemeyeceğim: -Aziz Hayri İrdal. Fakat büsbütün ilmî ve çok ayrı mahiyette birtakım istitratlarla bu hâtıraları ağırlaştırmaktan korktuğum için buıııı 17 TANPiNAR yapmayacağım. "Böyle olması hususî hır çeşni veriyor. Hangi bakımdan olursa olsun arada bir ilerilik. Kitap mevcuttur. libido ve refulman noktalarından ele almasın-dadır. saat ve zaman gibi insanla o kadar yakından alâkalı olan bir meselede cinsiyet tarafını büsbütün ihmal edişimin sadece idealistliğimden gelemeyeceği. Burada Doktor Ramiz'in "Saatlerin Psikanalizi" adlı enstitümüz neşriyatından o çok mühim etütten de bahsetmek isterdim. tekrarlanan cezalardan yaptığımız yüzde ondan yüzde otuza kadar tenzilâttı. İşte biz nakit cezalarımızda yüzde ondan başlayarak yedinci ve sekizinci tekrarda yüzde otuza kadar inmek suretiyle bu tabiî neticeyi ve onun aksülâmellerim önlüyor-duk. Siz. büyük diktatörler hep kendileri gibi düşünsünler diye eşyalarını dostlarına hediye ederlerd'. İsteyen daima müracaat edebilir. Hattâ ekseriyetin hoşuna gitti. Roma imparatorları. Bulduğum nakit ceza sisteminin üçüncü özelliği de. o keşif dehasıyla doğmuş adamdı ve ben de onun kıyafetine büründüğiim için bunıı keşfetmiştim. Bu itibarla saatleri geri kalanlardan aldığımız nakit cezaya iki kuruş zam yapmamızı herkes gayet tabiî buldu. Bu ise suçlu ile vâz-ı kanun arasında bir nevi yarış ve hattâ inada sebep olur.

Haydarpaşa ve Sirkeci garları her gün. Fakat Saatleri Ayarlama Müessesesi'nde-ki vaziyetim hiç de dışardakilerin zannettikleri ve sık sık ima ettikleri gibi. hattâ bu seyyahlar içinde birçoğunun Halit Ayarcı ile yahut benimle mülâkat yapmadan istanbul'dan ayrılmadıklarını. uysal bir vasıtanın alâkası değildir.. hattâ biraz uzakça şehirler halkı da bu işe merak sardırdılar. yol üstünde kaptanlarını seyahat programlarını değiştirmeğe mecbur ettiklerini ve istanbul'da bir hafta kalıp hepsinin ellerinde birkaç tenzilâtlı ceza makbuzu yollarına devam ettiklerini. Halkın kendi isteğiyle hattâ güle giile verdiği bu nakil ceza modası birdenbire şehri sardı. yarı resmî bir müesseseden böyle bir şey pek beklenemezdi. Onun da . en iç gıdıklayıcı vasıtayı bulmuşlardı. bir latife zannettikleri bu tenzilât işini bizzat görebilmek için halkımız birbirinin koluna girip ayarsız saatleri ellerinde bürolarımıza hücuma veya kont-rollarımızı yoldan çevirip kendileri için ceza yazdırmağa başladılar. fakat mühim hakikati belirtmektir. Burada son zamanlarda müessesemiz hakkında yapılan bütün haksızlıkları teker teker sayacak değilim. Birkaç seyyah vapuru yolcularının. Müessesemizin hudut haricindeki şöhretinin mühim bir kısmını da bu nakit ceza sisteminin yaptığını söylemek doğru olur. Hâtıralarım ilerledikçe okuyucularım ömrüm boyunca ihtiyaç ve mah--umiyetin âdeta ikinci bir deri gibi vücuduma yapışmış olarak do-ştığımı göreceklerdir. civar köyler. Sevimli küçükler. O hayatımın bir meyvasıdır. "Aman şunu bir görsek". sade İstanbul ahalisi değil.zannedildiği kadar korkunç ve tahammülsüz bir şey değildir." diyen ve gülen. yahut "Olur şey değil. kırılasıya gülen insanlarla dolup boşalıyordu. ben de bütün hayatımda onu doğuran tesadüfleri. Trakya cihetinde Çatalca'dan başlayarak yakın istasyonlara ve bizzat şehir garlarına tahsise. Yalnız şahsıma ait bir noktaya da burada işaret etmekten vazgeçemeyeceğim. O her manasıyla benim velinimetim.. Fakirlik. Metih veya zem. şehrimizin muhtelif dükkânlarında satılan fotoğraflarımızın âdeta yağma edildiğini elbette gazetelerde okumuşsunuzdur. Bir türlii inanamadıkları. Bu hâtıralar ilerledikçe okuyucularım onları görecekler ve nasıl bir gadre uğratıldığımıza kendileri hüküm vereceklerdir. Fakat hiç de saadet denen şeyi tatmadım diyemem. hattâ büyük ıstıraplar pahasına yaşadım. Fakir düşmüş bir ailede doğdum. birinci20 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ sinden hiç de aşağı kalmayan ikinci vazifesi de bu küçük. 19 1ANPINAR Taşradan gelen halkın sabırsızlığı o dereceye vardı ki. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nden bahsedilirken daima bir hakikat unutulmuştur. Şurasını da söyleyeyim ki. büyük dostum oldu. III Yukarda hayatımın sıkıntılarından birkaç defa bahsettim. hakikaten de doğruymuş. hattâ mazimle olan sıkı bağlılığıdır. Artık çocuklara oyuncak filân almağa ihtiyaç kalmadı. öyle sadece bir âletin. gerek rahmetli Halit Ayarcı'nın ve gerek müessesenin aleyhindeki isnat ve iftiraları red ise. Bu itibarla halkın hoşuna gitmesi ve rağbeti arttırması çok mümkündür. O kadar ki. kontrol memurlarımızın mühim bir kısmını Anadolu tarafında Pendik'ten. Buna rağmen çocukluğum epeyce mesut geçti. tenzilâtlı nakit cezanın ve bilhassa ceza abone karnelerinin ilk tatbik aylarında Demiryolları İdaresi bazı hatlarda ilâve seterler yapmağa mecbur oldu. Kaldı ki. büyüklerin neşesine iştirak edebilmek için en güzel.alışık olan ve ancak bu suretle ticaret erbabının kârı hakkında küçük bir fikir edinebilen istanbul halkının böyle bir şeyden memnun olacaklarını peşin olarak tahmin etmekle hiç hata etmemiştim. O da bu müessesenin benim Şahsımla. Nitekim öyle oldu. hattâ bu yüzden kadromuz yetişmediği için Saat Ayar İstasyonlarımızdan ve köyler için gençler arasından seçtiğimiz Ayar Ekiplerimizden personel almağa mecbur kalmıştık. Bu hâtıraların birinci vazifesi. Halit Ayarcı onu düşüncesinden bulduysa. velut düşüncesinden çıktığını hiçbir zaman inkâr edecek değilim. içimizde etrafımızda ahenk bulunmak şartıyla -ve şüphesiz muayyen bir derecesinde. Müessesemizin Halit Ayarcı'nın teşebbüs kudretinden.

sokaklara fırladık. nasıl olsa beni artık ayıplayamaz. ne su geçmez potinim. Bu kelimeyi bugün sadece siyasî mânasında kullanıyoruz. ne bugünkü refahım. ne de akşam üstıi yolumu dört gözle 22 SAATLERİ AYARI. Evet. Bir ihtiras ne kadar masum olursa olsun yine tehlikeli bir şeydir. Hattâ eve ne kadar geç gelirsem etrafımdakiler o kadar rahattı. Benim çocukluğumun belli başlı imtiyazı hürriyetti. bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. eşya en munis. Daima diz kapaklarım yamalı. Mevsimler.kendine göre imtiyazları vardır. Lüzumsuz hiçbir şeyin peşinde koşmadım. Hayır. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. her şey değişti. Vakıâ on yaşlarıma doğru bu mesut hayatı bir ihtiras bulandırdı. resmî nutuklarda adının anılması kâfi geliyor. isterseniz buna kıra! locası deyin. Ne yeni. Ne yazık! Onu politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki. insanlar. o sık sık gelişlerinden birinde adamakıllı yakalar. en değişik yüzleriyle benimdiler. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtla-rının altında kaybolan nesne görmedim. daima dirseklerim biraz dışarıya fırlamış gezdim. Arkadaşlarımın çoğu gibi mektebe lalalarla. Fatih Riiştiyesi'ndeki sınıfımızın kalabalık mevcudu bana. Politikadaki hürriyet. hakikaten sevseydik. Bununla beraber mesut yaradılışım onun hayatımı büsbütün çığırından çıkarmasına mâni oldu. bendeniz artık hevesimi aldım. hiç de bu cinsten bir hürriyet değildir. Bıı sızdırılmış altın külçesini birdenbire kendi içimde buldum. Dayımın sünnet hediyesi olarak verdiği saatle hayatımın ahengi biraz bozulur gibi oldu. -haydi Halit Ayarcı'nın sevdiği kelime ile söyleyeyim. Günde iki defa Edirnekapı ile Fatih arasındaki yolu en uzun zaman içinde. Ne gezer? Daha geldiğinin ertesi günü ortada yoktur. önünden. Hakikaten muhtaç olsaydık. suda aydınlık gibi. dizimizin dibinden ayırmazdık. "Buyurunuz efendim. Hürriyet aşkı. ona hiç kimsenin ihtiyacı yoktur. bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği hâlde. Bulduğum günden beri de küçücük hayatım. Hiçbir ihtirasın peşinde beyhude yere emek sarf etmedim. Ve bir defa için buldum. ve bir tek insan onunla şöyle iyice karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak surette aç kalsınlar. her adımı ayrı ayrı hayaller peşinde atarak. hiçbir şeye aldırmadan yaşamayı öğretti. Hiçbir zaman sınıfımızın birincisi veya ikincisi.AMA ENSTİTÜSÜ beklediler. Fakat ne olursa olsun bana temin ettiği şeyler hayatımın ne biiyıik hazinesi oldular. ne sıcak paltom vardı. O bana hiçbir şeye sahip olmadan. Butiin bu şeylerin yokluğuna karşılık hayatı ve sokağı kazanmıştım. hiçbir şey onun mucizesiyle doldurduğu seneleri benden bir daha alamadılar.bir nevi snobizmden başka bir şey değildir. benim çocukluğumun hürriyeti. yedi sekiz defa geldi. onu bana hiç kimse vermedi. belki bir işinize yarar!" diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda. Bununla beraber mesuttum. fakir evimiz. süslü elbiselerim. Evvelâ. davul zurna. Hiç kimse mektebe giderken bin türlü sıkı tembihle beni öpmedi. hattâ yirmincisi olmak istemedim. ve o geldi diye biz sevincimizden. Sizin olsun.etra-fımdaki yarışı en geri sıralardan. Ne dünkü sefaletim. bir daha gözümüzün. İnsan işlerim' uzakian bakmayı oradan öğrendim. Vakıâ sonraları ben de onu kaybettim. burası zannımca en mühimidir. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun. kendine ait bir lügati kullandığım için benimle alay edemez!. Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar. gider gelirdim. uşaklarla gitmedim. Tıpkı ağaçta kuş sesi. etrafımızdaki insanlar. hiçbir zaman mânasını anlamayacaklardır. duvar diplerinde birdenbire parlayan fakat yanma yaklaşıp avuçlayınca gene birdenbire kömür veya toprak yığını hâline giren o büyülü hazinelere mi benzer? Rİ!" türlü anlayamadım. 21 TANPINAR Nihayet şu kanaata vardım ki. hayvanlar. Ve işin garibi biz de yokluğuna pek çabuk alışıyoruz. Kıraat kitaplarında birkaç manzume. Bilâkis ona bir . seyretmek imkânını verdi.

Yine dayımın hediyesi mukavvadan iki şerefeli minarem -kendi çocuklarına başka türlü. bu saati babamın daha evvel kavyumluğunu yaptığı ahşap bir mescitten buraya getirdiğini iddia ederlerdi. her türlü ibadet saatle idi.evimizin taşlığında o kadar dikkatle bütün mahalle çocukları hep beraber yaptığımız büyük uçurtma. Yani hayatım onunla şekil aldı. bu yazdıklarıma bakarak o güne kadar saat görmediğimi. oda ve merdiven kapılarındaki kalın perdelerle beraber evimize küçük bir mescit hâli veren bu saat babama dedesinden mi ras kalmıştı. daha çok derin. eski hayatımız saat üzerine kurulmuştur. İm alın her iki buudımda genişleyen hassaları vardı. Hiç olmazsa onun gelişiyle o zamana kadar benim diyebileceğim ne varsa hepsi birdenbire ikinci plana geçti. kordonla. sadece savatlı. surlarda bin türlü münasebetsizliğine tahammül ederek otlattığım komşumuz İbrahim Efendinin huysuz keçisi. Bu küçük saat. yerdeki hasırlar. bir başkasının oldu23. saatlerini besmeleyle çıkarırlar. isterseniz bugünkü tabirleriyle modern ve lâik hediyeler seçen dayım. Onun. asıl Hayri İr-dal'ın doğum tarihi bu saatin elime geçtiği gündür diyebilirim. tavana asılı Mekke süpürgeleri ve kapı perdeleri de onlara göre bu eşyadandı. sene 1310 diye kaydetmiş olsun.AMA ENSTİTÜSÜ kusuvla. camiin şurasından burasından aşırdığım kurşun parçalarını leblebiciye satarak tedarik ettiğim Karagöz takımım. onların serin w rutubetli ko '24 SAATLERİ AYARI. Hattâ sonraları Muvakkit Nuri Efendiden öğrendiğime göre Avrupa saatçiliğinin en biiyiik müşterisi daima Müslümanlar ve onlar içinde en dindarı olan memleketimiz halkı imiş. lıısan kötülemekten hoşlanan bazı komşularımız. cıisselerine göre altın. yahut evimizde hiç saat bulunmadığını zannedecekler. ve ân/ası/ yollarını size acardıEvimizde. IV Babam istediği kadar doğum günümü eski bir kitabın arkasına 16 Reeeb-i Şerif. Hayır.yastığımın üstüne koydukları günden itibaren hayatım sanki daha başka türlü. Belki de bana hürriyetin asıl kapısını o açtı. (itinde beş vakit namaz. İnsanlar niçin yalan söylerler ve iftira ederler? Benim naçiz kanaatıma göre. sahur. En acele işi olanlar bile onların penceresi önünde durarak cebinden. kurarlar. biiyiik ve ebedî inançların sesiydi. Adım başında muvakkithaneler vardı. ramazanlarda iftar. bilhassa o huysuz keçinin sahibi İbrahim Bey. Onu mavi kurdelesiyle -yengemin kordon parasından kurtulmak için bulduğu çare!. Onların rivayetine göre mescidin yandığı gece babam birçok kurtarılan eşya ile. evvelâ etrafını temizlemek. Herkes bilir ki. daha gayeli oluverdi. kendisine mahsus. yaşlarına. sayacağı zamanın kendileri ve çoluk çocukları için hayırlı olmasını dııa ederek ayar lariar. onun lekesi/. Duvarlardaki küçüklü bu viikHi yazı levhaları. kordonsuz. günlerce ağzını bıçak açmazdı. iftira sade çirkin değil. Konsolun üzerindeki deve kuşu yumurtası. Uir taraftan bngiinümizii ve vazifelerinizi tâyin eder. TANPINAR ğunu hile bile her serbest olduğum anda Edirnekapı mezarlıklarında. bir türlü önüne geçemediği bu iftiraya üzülür. sonra kulaklarına götürerek sanki yakuı ve uzak zaman için kendilerine verdikleri müjdeleri dinlerlerdi. kimi bir iğne yastığı. üsi katın sofasında babamın her başı sıkıldıkça sal mağa Kalkıştığı. öbür taraftan da peşinde koştuğunuz ebedî saadeti. belki de babamın kayyum olması ve evimizin Mihrimah Camii'nin yanı başında olmasından hana bu cins hediyeler verirdi. Zavallı babam. tam aksine olarak evimizde birkaç saat birden vardı. Saat sesi bu yüzden onlaı için şadırvanlanlaki su seslen gibi hemen hemen iç aleme. kimi vassı ve küçük. 'irdi. aynı zamanda gülünç ve âciz bir şeydir . Saat Allah'ı bulmanın en sağlam çaresi idi ve bu sıfatla eskilerin hayatını idare ederdi. hulâsa etıalımda-ki her şey benim için mânalarını kaybettiler. kendi hayat sahasını lâyıkıyla benimsemekle işe başladı. yahut kaplumbağa yavrusu kadar şişkin. bilhassa yazı levhalarıyla beraber bu saati de eve getirmişti. servetlerine.istikamet verdi. bu hâtıraları okuyanlar. Korkarım ki. gtimüş. fakat anlatacağını sebepler yüzünden bir turlu satamadığı biiyiik avaklı duvar saati <.

kendim hep böyle yaptım. sadece birtakım şimdiye kadar gizli kalmış hakikatleri öğreneceklerdir. Mısır meselesi zamanında bir iftira yüzünden başının çok sıkıştığı. Böylece teferruatı hazırladıktan sonra. ömrünün sonuna kadar iki evli yaşadı. kilimlerini. yaptıracağı camie vakıf olmak üzere Edirnekapı'da uzun zaman bütün aile. bu hâtıraları okuyanlar hiçbir yalan ve iftiraya tesadüf etmeyecekler. kandillerini tedarik etmişti. hem de bir cami eşyasını almak. yeter. Evet.'sinda. Hu hikmetin gösterdiği yoldan gidip karşımızdakini tanımağa çalışacağımız yerde iftiraya kalkmak. Ben.de. adamcağız tam camiin inşasına başladığı sırada yeniden azledilmiş ve bir daha yakasını sıkıntıdan kurtaramadığı için temelleri kazılan camiin inşası kendiliğinden geri kalmıştı. Şimdi senin üstüne borçtur. Ahmet Efendi ölürken oğlu Numan Beye bu 26 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ camiden bahsederek. Babasından oturduğu konaktan başka on para mirasa konmayan Numan Beyin hayatı bu vasiyet yüzünden büsbütün perişan olmuş. Fakat hırsızlık. Ben kendi hayatımda bunu tecrübe ettim. anneme o kadar bağlı olan babam bu kadıncağızla. kapının yanına koyacağı büyük saati. bu babamın asla yapacağı iş değildir. Onun için babam. Allah nasip etmedi. hem de kocasından boşandığı giiniin haf-l. o da ücretini vererek. büyümüş şahsî. İlk karısını ve ondan olan çocukları zar zor beslerken şer'î mahkeme kararıyla evimizde birkaç gün için. 25. herkes gibi. babamın da. İşler düzelip de rahat bir nefes alınca derhal işe koyulmuş. fakat eda edemedim. Onu behemehal yaptırmalısın!" vasiyetinde bulunmuş. fakat parası yetmeyecek korkusuyla camiin arsasını aldıktan sonra geriye kalan para ile doğrudan doğruya binaya başlayama-mış. Fakat bu kendimi vazifelendirdiğim hâtırat yazarlığıma ıcaplarındandır Babamın birçok kusarları vardı ve zavallı hiçbirini gizlemezdi. başına gelenlerin hemen hepsinden. kaşla göz arasında evlenmesi bu zaafların en iyi misalidir.duvarlara asacağı yazı levhalarını. Babama evimizdeki misafirlik bedelini ve bazı mahkeme masraflarını ödemek için ikide bir koynundan çıkarıp gözümün önünde açtığı büyükçe kesedeki mecidiyeler meğer bütün serveti imiş. İşte ailemizin cami eşyası ile döşeli olan bu küçük evde yaşaması bu yüzdendi. Buna rağmen babam bu kadını boşamadı. Kul kusursuz olmaz. misa kalan bir kadıncağızla. Çünkü her insanın hayatında hiçbir muhayyilenin icat edemeyeceği kadar aksaklık vardır. bir iki akar daha satın almıştı. Paranın geri kalan kısmıyla da camiin hasırlarını. İnsan tabiatı iktizasınca birbirlerini kötülemek isteyenler sadece düşmanlarının hayatlarına baksınlar. Bâb-ı Âli memurlarından Tevkiî Ahmet Efendi. "Benim borcumdu. Halbuki kadın parasızdı. kurtulursa bir cami yaptırmayı nezretmişti. Zaten bu saatin büsbütün başka bir hikâyesi vardı. hattâ hayatının bile tehlikeye girdiği bir sırada. komşularımızın pek haklı şekilde istismar edebilecekleri bir yığın zaafı vardı.. eşi dostu ömrünün sonuna doğru onu Tevkiî yerine Takribî Ahmet Efendi diye anmağa başlamışlar. Kendisine hayratının ne zaman biteceğini soranlara: "Takriben gelecek sene inşallah!" diye cevap verdiğinden dolayı. babasının nezrini yerine getirmek için konağın kendisine varıncıya kadar nesi var nesi yoksa hepsini satmış. Velev ki vakıf malı olsun ve yanmış bir camiden gelsin! Hayır. fakat bir türlü inşaata başlayamamıştı. içten içe biraz da alacaklısı addettiği bu saati mesul tutar ve onunla böyle her gün burun buruna . Evkafta oldukça iyi bir memurlukla işe başlayan ve ardı arası kesilmeyen talihsizlikler yüzünden küçük bir cami kayyumluğuna kadar inen babamın hayatını da dedesinin bu vasiyeti âdeta zehirle-mişti. Evlenme merakı bizim ailemizin ezelî derdidir. âdeta pazar malıyla giyinmeğe benzer. onu zengin zannettiği için evlenmişti. nevi kendine mahsus şeylerdir. Onun içindir ki. Bütün bunları rahmetliyi ayıplamak için söylemiyorum. Belki bu hakikatleri naklederken ufak tefek onarmalarda bulundu ğum olacaktır. sözii sırf bu gerçek için söylenmiş bir sözdiir. ahır ve hizmetçiler kısmında oturduğumuz büyük konakla. TANPINAR Asıl kötüsü.. ve bu aksaklıklar o insanla beraber yetişmiş. Babamın dedesi .

-aziz okuyucum bu fikirleri dinlerken. Tek bir kusuru vardı. benim gibi çocukluğu boyunca ayaklı bir saatin âdeta bir büyü gibi zaptettiği bir evde yaşamış olursa! O zamana kadar azar. Halbuki güzel saatti. ömrü kahve peykelerinde geçmiş. Babamın Nuri Efendi ile dostluğu bu yüzden sık-laşmıştı. Annem o günden sonra ayaklı saatimizden hep Mübarek diye bahsetti. böyle bir fikri ortaya atmam hiçbir zaman doğru olmaz. O da muhtelif marifetlerini bir tek ustanın lâyıkıyla tanımasına imkân olmamasıydı. Radyo çıktığından beri çalar saatler ortadan kayboldu. yahut gayretlerime rağmen hâlâ üç makamı ta-nıyamayan büyük baldızımın. insanlardan tecerrüt hâlinde yaşayan hususî bir zamandı. cin yutmuş gibi dans havalan tepinmez. Tam aksine olarak laik bir saatti. dayımın hediyesi beni hiç de büsbütün gafil avla-mamıştı. faciası bu saat olmuştu. Yalnız orta katındaki odasında oturulan evler gibi saatin yarısı muattal dururdu. Nuri Efendi bile onu tam mânasıyla ve her yandan işletebileceği ne kani değildi. ne ıslah ve ta mir kabul ederdi. neleri beklemek için birdenbire günlerce durur. tekdir belâsı saatlere . gerek sofaya verdiği o iç kapatıcı manzara yüzünden ben bu saatin düşmanı olmuştum. bir kere Dile gidip görmediğim. Hangi takvimle hareket eder. mevcut ve gayri mevcut bütün zaman28 SAATLERİ AYARI. hiç kimsenin işine karışmadan. Hiç olmazsa çalar saat bütün gün alabildiğine şarkı söylemez. sonra ağır. ne yapayım ki. bu hikâyeyi kimseye anlatmazdı. Doğrusunu isterseniz ben birincilerini tercih ederim. Üçüncü saat babamın koyun saati idi. Ona göre hu saat ya bir evliya idi. Bilhassa İbrahim Beyin vefat ettiği gece. Bence radyo. etrafı dolduran sesiyle hangi gizli ve mühim vak'ayı birdenbire ilân ederdi? Bun u hiç bilmezdik. Görülüyor ki. ihtiyar bir adamdan geldiklerini hiçbir zaman unutma!. aklımın erdiği kadarını söyleyeceğim tabiî.futbol maçlarının. radyo münasebetsiz bir icattır. babamla annemin yattıkları odada bir masanın üzerinde dururdu. belki de hemen hemen ay-nı sularda. haftalardır işlemeyen saatin birdenbire en derin sesiyle 27 TANPİNAR vurmağa başlamasından sonra bu korku hepimizin içine yerleşti. Çünkü bu bağımsız saat ne ayar. tok. sonunda babama kendi eliyle kurmasını bile menetmişti. Bir kere bozulunca kolay kolay tamir edilemiyordu. kıblenüma!ı.insanoğullarına lüzumsuz meraklar aşılamaktan başka bir şeye yaramaz. dalgın dalgın bir yürüyüşü vardı. Hususî zembereği kurulunca saat başlarında o zamanın çok moda olan bir türküsünü çalardı. felâket yağmuru havadisleriyle üzerinize çullanmaz. Hulâsa hayatının gizli ve tek meselesi. Bazen durup dururken tisi tiste çalmağa başlardı. Amma. Bu büyük -aatten başka bir de küçük masa saatimiz vardı ki. -tabiî sinemalardaki havadis filmleri hariç. muntazam bir tahsil görmemiş. fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız? Ben bile bu yaşta işimle gücümle meşgul olacağım yerde radyo başına oturup saatlerce. Sanatının tam ehli olan ustam bu saati tamirden o kadar bıkmıştı ki. ve sizinki susturulduğu zaman behemehal komşularınki başlamaz. Gerek bu dedikodular. Sonra aylarca yalnız rakkasının gidiş gelişiyle kalırdı. Kendi hâlinde. hangi senenin peşinde koşar. ne kadar garip mahluklarız? Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikâyet ederiz. yahut da onu iyi saatte olsunlar çarpmıştı. Menhus veya Mübarek bu saat çocukluğumun bir tarafını zaptetmiş gibidir. O başını almış giden. takvimli. boks güreşlerinin hikâyesini dinliyorum. alaturka ve alafranga.yaşamaktan sıkılırdı. pusulalı. Bazen düşünürüm. O yaşta bir saati olup da içinde ne vardır diye merak etmemek kabil midir? Hele insan. Artık unutulmuş olan cami hikâyesini tazelememek için bütün dedikodulara sessiz sadasız katlanır.AMA ENSTİTÜSÜ ları sayan acayip bir saatti bu. sırf Halit Ayarcı'nın himmetiyle bu mühim müesseseye büyük ve şöhretli muganniye olarak girmesinden sonra. Daha doğrusu onun hayatımda dolduracağı yer kendisi gelmeden çok evvel hazırlanmıştı. Bu saat birincisi gibi dinî veya uhrevî değildi. kervanını kaybetmiş bir mekkâre gibi başı boş. Annem onun bu ihtiyarî hâllerini hiç iyiye yormazdı. Vakıâ sesi maazallah kapı gıcırtılarına benzeyen ve bütün gayretlerine. Bütün dindarlığına rağmen daha beşerî düşünen babam ise ona Menhus adını koymuştu.

hattâ ufak bir diş ağrısı çekmediğini söyler ve bunu Rumeli toprağından gelmesine yorardı. Tane tane. bir kısmı ise yarı evliya addederlerdi. onları âdeta seçerek konuşurdu. büyiik. amma. Onun için rüştiyeyi bitirene kadar bir daha sınıfta kalmadım. Bilhassa saatçilik üzerine sohbetten çok hoşlanırdı. bende de artık okuma he-vesi kalmamıştı." diyerek bu zayıf cüsse-de şaşılacak bir şey olan kuvvetli pazularını gösterirdi. hattâ semt halkının elbirliği eden yardımıyla rüştiyenin ikinci sınıfına atlayabildim. U/un. daha hoyratlarında yüzüme karşı hain gülmeler başlamıştı.ERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ raya taşırdı. Dayımın hediyesi ile beraber bende kendilerini yakından tanımak ve anlamak ihtiyacı başladı. TANPINAR nesinde geçirmeğe başlamıştım. Orada sadece saatler vardı. . Dayımın hediyesinin elime geçtiğinden hemen birkaç hafta sonra bir daha hiçbir işe yaramayacak hiçbir zamanı saymasına artık imkân olmayan iğri büğrü maden parçaları.. kestane rengi çok yumuşak bakışlı gözleriyle insanın üzerinde garip bir tesir yapardı. fakat dinç bir ihtiyardı. Niçin? Neden? Ve nasıl? suallerinin hü-'. sağ tarafta Nuri Efendinin sedirinin üstündeki asma saat. elli beş. Hakikatte pek az tahsil görmüş. ne o mânalı tebessümler ve kahkahalar vardı. Birisine kızdığı veya canı pek sıkıldığı zaman camiin avlusunda kim bilir hangi tamir zamanından kalmış kocaman bir taşı kucaklar. bu taş oda içinde kabaran saat seslerinin içinde.sesini dinleyemeyeceği. bir kere bağırdığını gören olmamıştı. Ömründe hiç hastalık. "Babam pehlivandı.ımu içinde kaldım. Her gördüğüm saati çözmek ve içine bakmak hevesi. hiç göremeyeceği. Nuri Efendi benim tanımağa başladığım zamanlarda. duvar boyunca dizilmiş zaman nöbetçileri hâlinde ayaklı saatler. Nuri Efendinin konuşması çok tatlı idi. Vaktimi daha ziyade Nuri Efendinin muvakkitha29. ertesi seneyi yolda bulduğum çok eski başka bir saat yüzünden aynı sınıfta geçirdim. altmış yaşlarında. orta boylu."Beni adam eden saatlerdir!" derdi. Muvakkithaneye yerleştiğinden beri otuz beş sene geçtiği hâlde bir kere hiddet ettiğini. şuraya bu30 ' SAATİ.Tanıdıklarının bir kısmı onu biîyiik bir âlim. Daha ilk elime aldığım gün zihnî hayatım birkaç merhaleyi birden atladı. Her pencerenin önünde karşı karşıya işleyen minder saatleri. V Sabahtan akşama kadar vaktimin çoğunu geçirdiğim Nuri Efendinin muvakkithanesinde ne bu baş sallamaları.dünyadaki bütün saatleri düşünerek dinlenirdi. bu devamsızlık mektep hayatım üzerinde epeyce müspet bir tesir yaptı.yalnız dışlarından bakmakla yaşamıştım. dört köşe yüzü. bazısı çırılçıplak. Nuri Efendi gün boyunca bu saatlerle meşgul olur. kelimelerine dikkat ederek. paslı veya parlak bir yığın enkaz hâline geldiğini söylemeğe lüzum var mı? Bu tecrübeden elimde iki şey kaldı. gözleri yorulunca "Yap bir kahve!" diyerek sedire uzanır. küçük raflarda tamir için getirilmiş. kuru. Zaten artık mektebin Allahlık talebelerinden olmuştum. Bunu kendisi de gizlemezdi. seyrek sakalı. odanın her tarafında pencere içlerinde döşeme kenarlarında. sedir üzerinde. (iariptir ki. Ben de gençliğimde epeyce güreştim. Vâkıa üçüncü senenin sonunda daha ziyade babamın sızlanışlarına acıdıkları için bütün mektebin. zayıf. el do-kundııramayacağı. beyaz. kimi yarı çözülmüş kimi parça parça. Onları sadece seyrediyor. kendisini gizlemeğe çalışan merhametli tebessümler. Bütün ömrüm boyunca her geçtiğim yerde beni karşılayan ve teşyi eden hazin baş sallamaları. ancak bir iki sene cami derslerine devam etmişti. Bu bakışlarla karşılaşanlar onu sadece iyilik yapmak için yaratılmış tasavvur ederlerdi. belki de görmediği. O seneyi bu saat yüzünden. Hocalarımız beni öyle sık sık görmedikleri için kabahatlerimi de görmüyorlardı.. bir de saatten gayrı şeye alâkasızlık. Sık sık. varlıklarından lezzet alıyordum. bazısı sadece üstü açılmış bir yığın saat vardı. Hani o masallarda başınız sıkıldığı zaman yakıp imdadınıza çağırmak için size sakalından üç tel verip kaybolan ihtiyarlar gibi bir şey.

Bu halleriyle üzerimde bir saatçiden ziyade saat doktoru hissini bırakırdı. Allah insanı bırakırsa her şey mahvolur!" Saat hakkındaki düşünceleri bazen daha derinleşirdi: Saatin kendisi mekân. bazen haftalarca el sürmeden karşıdan seyreder. düşündüren ve avnı zamanda güldüren sloganlarının Nuri Efendinin bu naklet ¡j£jm cümlelerinden doğduğunu derhal ilâve edeyim... Nuri Efendi böyle esaslı tadillerle yeniden zaman arabasına koştuğu saatlere o devrin silâhlarını kastederek hafif bir alayla "muaddel" adını verirdi. Hakk'ın bize lutufla bakışı sayesinde olur. Onlardan biri eline geçince çehresi âdeta yumı şardı: "Kalb işlemiyor artık.çoğuna cevabı idi. hurda denebilecek kadar bozulmuş... yahut. Diyebilirim ki en çok üzerine düştüğü saat ler... sonradan Halit Ayarcı'nın verdiği isimle içtimaiyatçı tarafı idi. onların üzerine kurduğu hayat ve cemiyet felsefesini nereden anlayacak tim? Çıinku Halit Ayarcı ve Doktor Ramiz'in sonradan bana . Saat de böj ledir. çaıklaı her biri ayrı fabrikalardan.. İnsan da böyledir. Şurada burada tesadüf ettiği yaymacılardan bu cins bozuk saat leri satın alıp ötesini berisini değiştirerek tamir ettikten sonra faki dostlarına hediye ederdi: "Al bakayım şunu! Hele bir zamanına sa hip ol. Bunu yaparken iki türlü sevap işlediğine inandığı muhakkaktı.bitirmeğe uğraştığım o yıllarda. insanın hakikî kıymetlerini yapan umumî hizmete onların sayesinde nail oldum. Nuri Efendinin hiçbir açık geliştirme yapmadan insanla saat.. "Nas yürüsün biçare. zamanını hediye ediyordu. sesini dinlerdi. Bazen de "Acele yok ha! Acele istemem!" diye arkasından bağırırdı. atılması lâzım gelen." Nuri Efendide saat sevgisi bir nevi ahlâktı: "Bozuk bir saat« bir hastaya. istanbul halkını o kadar şaşırtan. Tıpkı bizim hayatımız!" derdi. kendiliğinden ayar kabul etmez. tulumba. daha doğrusu gecenin hikâyesini bütün teferruatıyla ilerki sahifelerde yazacağım. yürüyüşü zaman. Bu fikri çok defa şöyle tamamlardı: "İnsan saatin arkasını bırakmamalıdır. saatle cemiyet arasında bulduğu yakınlıkları. bir muhtaca bakar gibi bakmağa alış!" ve Nuri Efene hakikaten öyle yapardı. Nasıl ki. Ondan sonrasına Allah kerimdir!. Halit Ayarcı ile ilk tanıştığım günün.. iyilik. Sık sık. işin zevkinde bir keyif ehli gibi çalışırdı. Çünkü bu saatlerde zemberek. Bu Nuri Efendinin. âdeta boynuma atılarak. Bu sözleri senelerden sonra Halit Ayarcı'ya naklettiğim giin aziz velinimetim hakikî bir heyecana kapılmış. ne verirlerse kabul ederdi. Bu da gösterir ki. Se lâh. insan da saati kendine benzer lcat etti. Burada 32 SAATİ. iki ayağının ikisi de yok. yıllar boyunca merhum üstadımın bıı cümlelerini veva benzerlerini dinlemekle gençliğimi yok yere harcadığımı düşünmüş ve azap çekmiştim.ERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ yalnız enstitümüzün. ikbale. "Siz büyük bir filozofla tanışmışsınız azizim!" diye bağırmıştı. ayrı işçiliklerden gelmiş olurdu. Zaten saatle insanı birbirinden pek ayırmazdı. ayarı insandır . Böylece Nur Efendinin sayesinde zamanına tekrar sahip olan insan sanki üarıldı-ğı karısı ile daha kolay barışabilir." diye büsbütün beşerî bi dil konuşurdu.Galiba semtin en iyi saatçisi idi. öbür yandan da bir insana yaşadığının şuurunu. Beyinde de arıza var". Halbuki refaha. hatt atılmış saatlerdi. Yalnız saati bırakıp giderken. "Ccnab-ı Hak insanı kendi sureti üzere yarattı. "Sakın haber göndermeden gelip almağa kalkma!" derdi. Fakat elden ne gelir? Kör topal idadi tahsilimi -mektepten ve hocalardan elden geldiği kadar uzak kalmak şartıyla. "Ne kadar bize benziyor. çocuğu daha çabuk iyileşirmiş yahut hemen o gün borçlarından kurtulacakmış gibi sevinirdi. Ne gariptir ki. Kendisine saatlerini tamir için getirenlerle pazarlık etmez. zaman ve mekân. insanla mevcuttur!" Bu cins benzerlikler üzerinde ısrar eden bir yığın sözü daha var31 TANPINAR dı: "Maden. Çıinki bir yandan yarı ölü bir saati diriltmiş oluyor." derdi.. Böylece kendisine emanet edilen saati bir kere açtıktan sonra bir cam kavanoz altına koyar." sözü kendisine dert ya nanların -fakir olmak şartıyla. Fakat bir meslek adamından ziyade. Bıi cinsten bir saati eline alıp da evirip çevirirken. eğer işliyorsa zaman zaman üstüne eğilir.

ayrı zihniyette insanlar bü tün zaman ayrılıklarının üstünden hayatımda bir daha ayrılmama! şartıyla birleştiler. Bir günde yüz seksen milyon saniye yani üç milyon dakika. 34 SAATİ . dostum bu ne sözdür . "Ayar. insanüstü rolünü ilk anlayan ve takdir eden Halit Ayarcı'dit Zaten onun belli başlı meziyetlerinden biri de. hakkımdaki görüşü değişti ve hır daha methimi dilinden düşürmedi. İşte benim hayat mekiğim bu ik kutup arasında dolaştı. kırılmış. kabiliyetsiz hir adam. zaman kervanına kattığı hurda saatleı gibi onlardan bir parça. Hana kalırsa bu kadarı da fazla idi. Doktor Ramiz. Mamafih büsbütün haksızlık da etmeyelim. bu demektir ki. günde el!i bin saat kaybediyoruz. Hak kıtııdaki kanaati herkesin kanaati idi. Nuri Efendi belki saat tamirinden ziyade saatlerin ayarında titizdi. gizli kalmış kıymet leri bulup çıkarmasıdır. goriınmczsem arar bulur. Uzun zama beni tedavi eden Doktor Ramiz. dertlerimi dinlemekten hiç bıkma/. Sohbetimden hoşlanır. Ona göre işlemeyen. Hesap et artık senede kaç insanın ömrü birden kaybolur.. gerek Nuri Efendiyi gerek beni. saatte on seki/ milyon sanı ve kaybederiz. Tabiî insanlık hâli ben de onun bu iltifatlarını mil kâfatsız bırakmadım. Öyle ki elde mevcut dört ese r| nin indeksinde Freud'dan. Yani bana ilk devirlerde hep haz. Hemen hemen rahmetli hocam Nuri Efendi ve Şeyh Ahmet Zamanî ile bir ayarda geliyorum. Hele umumî kanaatin dışına hiç çıkmaz Nitekim bana karşı davranışları da böyle oldu. sanıvenm peşinde koşmaktır!" derdi Halit Ayırcı'yı pek şaşırtan sözlerinden biri de hu olmuştu: Düsun Havri Irdai.söyle diklerine nazaran bu hakikî felsefe idi. yüz seksen milyon saniye eder.iran etmez! Halbuki biz ne yapıyoruz? Bütün şehir ve memleket ne yapıyor' Avarı hozuk saatlerimizle yarı vaktimizi kaybediyoruz. onların "muaddel" bir halitası. düşün aziz. Daima dost ve miik rınıdi. Halit Ayarcı'dan sonra en Ç°k zikredilen ad benim adımdır. Şurasını da derhal kaydedeyim ki. Tıpkı Nur Efendinin o kadar dikkatle ve ayrı ayrı işçiliklerden gelmiş parça ları birleştirerek tamir ettiği. Fakat hiçbir zaman benim gerçek değerlerimi göymedi. Günün asıl faydalı kısmını on saat addetsek.AMA ENSTİTÜSÜ ¡MU1-ı Efendi sık sık. Meş-rutiyet'ten sonra bilhassa şehir saatleri çoğalınca "ayarsız saat göreceğim" korkusu ile muvakkithaneden çıkmaz olmuştu. Ben onların bir muhassalasıyım. şüphesiz ayarsız saatlerdi. bir saat . İçlerinde yarım saat. Nuri Efendi ve Halit Ayarcı. okuyucuların ilerde görecekleri gi bi hayatımın başka bir tarafı ile. Tabiatında mazurdu. Kendiliğinden her hangi bir şeyi güç bulur.ı hususî meziyetleri de bulunan biçare bir meczup. İnsanları iğfal etmek.. bir hayat dışı gözü ile baktı.. Halit Ayarcı ile tanışmama o vesile oldu. Seyit Lûtfullah'a bağlı tarafıyl alâkalı idi. Herkes günde saat başına bir saniye kaybetse. Halbuki bu on sekiz milyonun yarısının saati yoktur. Öbürü her şeyden ümit kes tiğim. Ancak Halit Ayarcı'ııın beni takdir ettiğini gördükten sonradır ki. O bir içtimaî cürüm. çoluk çocuğumun sıhhatini düşünür. hattâ ömür defterimi tamamlanmış sandığım bir zamandi karşıma çıktı. insanlara ve hayat! gözlerim henüz açıldığı sırada tanıdım. bir saniyeyi hile /. bozulmuş bir saat hastalanmış bir insana benzerdi. Ren böyle ilmî eserlerde adı geçccck 33 TANPINAR adam olmadım. onlara vakitlerini israf ettirmek suretiyle hak yolundan ayırmak için şeytanın baş vurduğu çarelerden biri de Nuri Efendiye göre. hem de birçok defalar dinle diği hâlde ancak Halit Ayarcı onları beğendikten sonra kıymetleri ni anladı. ivi ayarlanmış bir saat. Nuri Efendinin bu sözlerini Halit Ayarcı ile beni tanıştırdığı o günden çok evvel. Young'dan. korkunç bir günahtı. terkip hâlinde eseriyim. Doktor Ramiz daima biraz dalgındır. R'risini çok gençken. daha doğrusi benim vasıtamla Nuri Efendiyi ve bittabi Nuri Efendinin arasındaı beni ve ikimizin arasından da saatin ve zamanın hayattaki ferman ferma. Daima ufak tefek ücret zamlarıyla kendisir korudum.HRt AYARI. Fakat bu ayrı meziyette. Fakat ayarsız bir saatin hiçbir mazeret yoktu. ve mevcut saatlerin çoğu da işlemez.' Bu dr mektir ki. Ayarsız saat bu halim selim adamı âdeta çileden çıkarırdı. bana ufak tefek yardımlar da ederdi. Bu da gösterir ki.

gecikenler vardır. Çıldırtırı bir kayıp... Çalışmamızdan, hayatımızdan, asıl ekonomimiz olan zamandan kayıp. Şimdi anladın mı Nuri Efendinin büyüklüğünü, dehasını?.. İşte biz onun sayesinde bu kaybın önüne geçe ceğiz. İşte enstitümüzün asıl faydalı tarafı... Muarızlarımız istediklerini söylesinler. Biz bu cemiyetle en mühim işi yapıyoruz. Derhal büyük ve sıhhatli bir istatistik hazırlayın vc broşürleri bu halta sonunda basalım... Daha doğrusu onu ben hazırlarını. Bu kadar mühim işi hiç kimseye veremem... Fakat si/ de Nuri Efendinin haya tını anlatan bir kitap yazın. Şöyle Avrupalıca bir kitap. Bunu yalnız siz yapabilirsiniz ve. vazifenizdir de... Bu adamı diinvava tanıtmalıyız. Bu kitabı yazamadım. Daha faydalı olması, müessesenin politikasına daha fazla yardım etmesi için onun yerine aynı fikirleri ve malzemeyi kullanarak Ahmet Zamcınî Efendi'nin Havatı ve Eserle r' ni yazdım. Acaba bu ustama bir ihanet midir? Nuri Efendi bana fazla iş vermez, verdiği işin de behemehal yapı İm asını istemezdi. Aceleye lüzum yoktu. O, zamanın sahibi idi ()na istediği gibi tasarruf eder, yanındakilere de az çok bu hakkı ta-nırdı. Zaten o beni daha ziyade bir dinleyici olarak kabul etmişti A™ sıra, "Oğlum Hayri! derdi. İyi bir saatçi olup olmayacağını bü >35 TANPINAR miyorum. Doğrusu, bunu senin hayrın için çok isterdim. Sen e yaşta bir iş tutup ona kendini vermezsen büyük sıkıntılara tığray lirsin. Yaradılışın mütevazı insan yaradılışı... Hayata ve etrafa k yeter derecede dayanıklı değilsin. Seni ancak iş kurtarabilir. Yazı bu iş için lâzım olan dikkat sende yok. Fakat saatleri seviyorsun, lara acıyorsun! Bu mühim bir şeydir. Sonra ayrıca dinlemek gibi hasletin var. Burası muhakkak. Dinlemesini biliyorsun, ki bu mu bir meziyettir. Hiçbir şeye yaramasa bile insanın boşluğunu ö karşısındakıyla aynı seviyeye çıkarır!" diye iltifat ederdi. Nuri Efendi her yıl bir takvim neşrederdi. Büyük bir kısmı yıl evvelkinden olduğu gibi aktarılan bu takvimi kasım sonları yazmağa başlar, şubat ortasında Nuruosmaniye'de bir matbaaya nimle yoilardı. Bu işin gözümün önünde olması beni çok şaşırtır Rumî, Arabî aylar, onların mevsimlerine aşılanmış daha başka ha eski yıl ve zaman bölümleri, güneş ve ay tutulmaları, en ince saplarıyla her gün için kaydedilen kuşluk, öğle, ikindi, akşam, y sı saatleri, büyük fırtınalar, küçük, fakat onun hesabında çok mâ lı rüzgârlar, gün dönümleri, şiddetli soğuklar, eyyamı bahur sıc lan, bu küçük cami odasında başında takkesi, alçak sedirinde s dizinin üstüne kâğıt tomarlarını dayayarak pirinç gibi rakam dizi rini sıralayan bu adamın kamış kalemiyle sarı pirinç divitinden, vaş yavaş âdeta çok çeşitli bir rüya gibi doğarlar, sanki sırası g dikçe meydana çıkmak, dünyamızda hüküm sürmek için odanın " köşesinde, ışığın en az uğradığı ve saat seslerinin en fazla yığıldı bir tarafında toplanırlardı. Onun bu takvime çalıştığı günlerde ben hakikî bir mucizeye ş hit oluyormuşum gibi kendimi esrar içinde kaybederdim. Bir se evvelki takvimi de aynı şekilde ömrümüzün bütün merhaleleriy hazırladığını bildiğim için âdeta onun tarafından tanzim ediimiş b dünyada, onun iradesinden çıkmış bir ışık içinde yaşadığımı zann der ve rahmetli üstadıma biraz da korku karışan başka türlü bir ha ranlıkla bağlanırdım. '36 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ VI Vefa ile Küçükpazar arasında, bir yokuşun üzerinde harap bir nedresede -âdeta bir baykuş gibi- oturan, Deli Seyit Lûtfullah, ehzade Camii'nin biraz aşağısında, Burmalı Mescit taraflarında Sı boyalı, cephesi bitmek tükenmek bilmeyen bir konakta atlı ara-alı muhteşem bir hayat süren Tunusluzâde Abdüsselâm Bey, Hır-aişerifte Halvetî Dergâhı'nın arkasında oturan Avcı Naşit Bey, ezneciler'de bir eczane işleten ve bu çok Müslüman semtin nadir ıristiyan ileri gelenlerinden olan Eczacı Aristidi Efendi, Nuri Efendiyi sık sık ziyaret ederlerdi. Abdüsselâm Bey, yirmi otuz odalı konağında bütün bir aşiretle aşayan, çok zengin, insan canlısı bir adamdı. Evinin hususiyeti bir irenin yahut içinde bir kere doğmak gafletini gösterenin bir daha ışarıya çıkamamasıydı. Beyaz kolalı

gömlekleri içinde daima ki-ar, zarif, bu eski İstanbul efendisi böylece farkında olmadan kona-ına imparatorluğun her köşesinden gelme, damat, gelin, birkaç enge ve enişte, sayısız adette çocuk, belki bir o kadar da kaynana aynata, ihtiyar hala, teyze, genç yeğen, sekiz on halayık yığmıştı, abamın zoru ile birkaç defa hanımının ziyaretine giden annem, er defasında eve bu kalabalıktan başı dönmüş, yorgun ve bitkin önmüştü. Çok küçükken bir defa da ben annemle gitmiştim. Hotozlu, fistanlı, beyaz sadakor entarili, yahut açık dekolteleri deklerine kadar inen ve orada dantelâlarla, kırmalarla kumaştan e süsten bir dalgacık gibi kabaran her yaştan yirmfye yakın kadın e bir o kadar çocuk içinde ne yapacağımı şaşırmış geçirdiğim o ünü hiç unutamam. Dışardan bitmez tükenmez,gibi görünen bu v'n içinde insanlar âdeta üst üste yaşıyordu. Bu kalabalıkta keyfi-et itibariyle de hemen hemen aynı karışıklık vardı. Kendisi Tunus eyinin yakın akrabası ilk karısı şerif sülâlesindendi. İkinci karısı baydan çırağ edilmiş, Abdülhamit'le senli benli konuştuğu söyle-en çok kibar bir Çerkesti. Bir kardeşinin karısı Hidiv ailesinden eliyordu, öbürününki bilmem hangi Kafkas kabilesinin reisinin kı37 TANPINAR zıydı. Gelinlerden her biri ya şöhretli müşirin, veya vezirin kızı, hut da bir Arnavutluk beyinin torunuydu. Bu kadar karışık bir a' nin Abdülhamit devrinde bir yığın vesvese, vehim, dedikodu uy dırabileceğini düşünen Abdüsselâm Bey kardeşlerinden birinin zını padişahın çok itimat ettiği hafiyelerden biriyle evlendirin muvaffak olmuştu. Bu zat, kendisinin aza olduğu Şııra-vı Devlet kâtip olduğu için evde ve dairede hemen hemen bütün gün onu « altında bulundurabiliyordu. Sabah akşam lastik tekerlekli arabas da Abdüsselâm Beyle kardeşinin damadının beraberce Şura Devlet'e gidip geldiklerini görmek onları tanıyanların pek hoşu gidermiş. Asıl garibi damadın, çok sevdiği, velinimet addettiği A düsselâm Beyi böyle göz altında bulundurmaktan üzülmesine m' kabil bir saat yalnız kalsa "'yangın var!" diye bağıracak, bomboş tramvaya binse tek yolcunun yanına gidip oturacak, yahut vatr nın yanında ayakta duracak cinsten olan Abdüsselâm Beyin bu rurî arkadaşlıktan pek memnun olmasıydı. Abdüsselâm Beyi Mütareke yıllarında daha yakından tanıdı Adamakıllı ihtiyarlamasına rağmen hafızası az çok yerinde idi. günleri bana anlatırken Ferhat Beyin bu çekingenliğine kahkahal la gülerdi. Abdüsselâm Bey askerden döndüğüm zaman yalnızlı ma acımış, -anam, babam hepsi ölmüşlerdi- beni küçük kızı ile ' raber oturduğu Bayezıt'taki evine almış, evlerinde yetişmiş bir kı la evlendiımişti. Hvet Zeynep'le Ahmet'in anneleri ilk karım bu e de büyümüştü. Abdüsselâm Beyin konağı Meşrııtiyet'in ilânına kadar bu şeki de devam etti. Bu konağın kalabalığı ve masrafı hakkında bir fik verebilmek için semtin iki bakkal, bir şekerci ve bir kasabının h men hemen bu konakla geçmeliğini söylemek yeter. Aristidi Ffe dinin eczanesinin belli başlı hasılatı da bu konaktandı. Hürriyet ilânından sonra, ayrı ayrı planlarda bir benzeri olduğu imparator! gibi, konak da yavaş yavaş dağıldı. İlk önce Bosna-Hersek, Bıılg ristan, Şarkî Rumeli ve Şimalî Afrika arazisi ile beraber birad beylerle hemşire hanımlar ayrıldılar, sonra Balkan Harbi sıraları 38 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ da küçük beylerin ve gelin hanımların bir kısmı evden çıktı. Sonuna doğru hemen hemen yalnız Ferhat Beyle -kardeşinin damadı-kendi çocuklarının bir kısmı kaldı. Ferhat Bey sonuna kadar Ab-düsseiâm Beyle beraber yaşadı. Onlar sabah akşam kendilerini Şu-ra-yı Devlet'e götürüp getiren lastik tekerlekli arabanın siyah, yağız Macar ve İngiliz kırması atları gibi birbirlerine alışıktılar. Son zamanlarda bu iki adamın birbiriyle konuşması sadece Ferhat Beyin Abdiilhamit'e, haftada bir, konak ahvaline dair verdiği jurnallar üzerine idi. Ferhat Beyin mahcubiyetten yüzü kızara kızara anlattığı bu hâtıralar sayesinde Abdüsselâm Bey, eski konağının iç yüzünü her gün yeni bir tarafından öğreniyor, nisbeten daha genç ve dinç yaşta, zengin, talihin alabildiğine yüzüne güldüğü, etrafında tam istediği cinsten cıvıl cıvıl, üst üste, Babil Kulesi kadar karışık, her dilden ve her kafada; fakat insan yakınlığının sıcaklığı ile dolu bir hayatın kaynaştığı o günleri âdeta yeniden yaşıyordu.

Fakat hemen her akşam gözlerimin önünde tekrarlanan bu canlandırma ve geçmişi yeni baştan yaşamada aksayan bir taraf vardı. Ferhat Beyi dinlerken Abdüsselâm Beyin gözlerini bulandıran mazi hasretine, garip, âdeta muzipçe bir parıltı, dudaklarının kenarında insan zaaflarıyla alay eden anlaşılmaz bir gülümseme karışırdı, ve bu hal Ferhat Beyi hikâyelerinde büsbütün şaşırtır, bir kat daha mahcup ederdi. Bir gün eski Şura-yı Devlet azası sırrını bana açtı: - Biçare damat bey, hakikaten bu işten fazla mahcup ve mustarip... Farkında değil ki, ben de her hafta kendisi için bir jurnal veriyordum... Benim Nuri Efendinin muvakkithanesine gidip gelmeğe başladığım sıralarda Abdüsselâm Beyin konağında ancak otuz yedi insan kalmıştı. Bunlar da kendi çocuklarının dışında, talihin cilvesiyle, daha ziyade emektar hizmetçiler, kardeşlerinin uzak akrabaları, kime ait olduğu her gün yeniden münakaşa edilen ihtiyar teyzeler, halalar, yengelerdi. Abdüsselâm Bey bu hâle içten içe üzülüyor, gizi i •39 TANPINAR ce daima temenni ettiğini söylediği hürriyetin evini böyle insansız çocuk şamatasız bırakmış olmasını bir türlii anlamıyor, konağın git tikçe sırtında ağır basan masraflarını çok münasebetsiz bir yiik bıı luyordu. Bu yükün altında, bütün bu uzak akraba, Ahdiısselâm Beye. ara yerdeki esas cümleler silinmiş, bu yüzden manası bir türlü çıkmayan bir metin gibi geliyor, onu şaşırtıyor, bununla beraber büsbütün yalnız kalmak korkusu ile bu beyhude kalabalığa yine dört elle sarılıyordu. Vll Abdiisselâm Bey ise daha ziyade servetinin mühim bir kısırımı şıı veya bu şekilde tüketmiş, fakat dışarıya ve bilhassa yeğenlerine karşı sevgisi hiç değişmemiş, hâlâ küçük meraklarında ısrar eden, olmayacak şekilde sağa sola yardıma koşan, sükûneti de telâşı kadar latif, hattâ hafifçe komik bir operet amcasına benziyordu. Şahsiyetlerini yapan hususiyetler ve garabetler ne olursa oksun her iki sinin de çehreleri kuvvetli bir insan zeminine düşerdi. Seyit I/ıtful-lah'da bu zeminin kendisi yoktu. Onun acayip gölgesi doğrudan doğruya yalanın boşluğunda yüzüyordu. O maskenin, yahut ödiinç kişiliğin kendisi idi. Çok hayalî bir piyeste asıl baş rolü, hakikatin tam inkârını üzerine alan aktör tasavvur edin ki, oyunun varışında sahneyi, ödünç şahsiyetini günlük hayatında yaşamak için bırakmış olsun ve o kıyafetle ve karakterle şehre, sokağa, insanların arasına fırlasın. İşte bu küçük gruba bir yığın merakı, ihtirası aşılayan, onların kendi başlarına kalmış olsalar çok tabiî geçecek hayatlarını alt üst eden Seyit Iütfııllah bu çeşit bir adamdı. Onda yalanın nerede başladığı ve nerede bittiği bilinmezdi. Ne söylendiği gibi Medineli, ne de seyitti. Hattâ asıl adı bile bu olmayabilirdi. Nuri Efendiye göre seyitliği vaktiyle İrak taraflarında nikâhlandığı bir kadından geliyordu. Aslen Biilûçtu. Memleketini çok gençken bırakmış, hemen biilün Şark'ı gezdikten sonra Is tanbul'a gelmiş, Arap ("amii'nde giizel ve yanık sesiyle okuduğu ırt SAATİ .F.Rt AYARI AMA ENSTİTÜSÜ Kur'ân'laria dikkati çekmiş, bu sayede Emirgân'da oturan çok zen-hir ailenin bahçıvanının kızı ile evlenmiş, hattâ bu sayede bir M ı^ bile koparmıştı. Ru ilk gelişinde kendisini tanıyanlar, mazbut mutaassıp bir şeriatçı olduğunu, vaazlarında, münakaşalarında etrafı â(|cta yıldırdığını anlatırlardı. Babamın söylediğine göre bu vaazlarda Seyit Lûtfullah hemen hemen insan hayatında ibadetten başka bir şeve müsaade etmez, yemekten, içmekten, konuşmağa kadar her şeyi yasak edermiş. Hu ilk devre ancak üç yıl sürmüş, karısının ölümü üzerine her şevi bırakarak yeniden seyahate çıkmış, ancak on sene sonra Meşruti yet'ten iki yıl evvel, İstanbul'a dönmüş, o yıkık medrese odası na yerleşmişti. Fakat bu dönen Seyit Lûtfullah artık eski adam değildi. ((özlerinden biri akmış, ağzı hafifçe çarpılmış, bütün vücudu büyük hareketlerine zarar vermeyen, fakat onları bir türlü serbest de bırakmayan, her uzuv için ayrı, küçük, mânâsız ve lüzumsuz bir yığın dar sahalı harekette kendisini dağıtan bir tik kaplamıştı. Sol kolunu

vücudundaki değişiklikleri daha ziyade eksik tedavi edilmiş bir frengiye yorar. Halbuki gençliğinde daha ziyade güzel saydırmış. bütün köşede bırakılmış insan hıncıyla Seyit Ltitful-lah'a yüklenirdi. Abdüsselâm Bey ise eriyip tükenmiş servetinin lâfi imkânlarını bir taraftan Aristidi Efendinin lâboratuvarınd çalışmalara bağladığı hâlde. dolandırıcı addeden babam. duayı. ne define. Fakat dostları yine aynı para sıkıntıları yü-zıindcn onu her şeyi fedaya hazır addettikleri için aralarına alma/ lardı Bıı yüzden hemen hepsine az çok düşmandı. Fakat ne saatini bedava tamir eden Nuri Efendiye. Ona göıe Savuç Bulak'ta. İçlerinde en realistleri olan. duyularına cevap veren şeylere herkes gibi inanmamaktan baş hiçbir günahları yoktu. Buna rağmen Abdtisselâm Beyin ha' için. küfürle omuz omuza yürüyen bu adamdan bir tür-li: vazgeçemezdi. her şey bu hudutsuz imkânın eşiğinde. Fakat AbdüsseP Beyin hatırını kıramadığı için Seyit Lûtfullah'ın getirdiği büyü simya karışık formülleri de ister istemez denemeğe razı olmuştu Hakikatte bütün bu insanlar hakikat denen duvarın ötesine g mek için birer delik bulmuş yaşıyorlardı. öbür taraftan da Seyit Lûtfullah'ın ipler dünyası ile olan münasebetini hiç gözden kaçırmaz. ne de eline diline üşenmeyen Avcı Naşit Beye açıktan açığa düşmanlık edemediği. elindeki birkaç eski yazmadan getirdiği formülleri inanma tatbike çalışırdı. onun-'a °ynayanlar işte bu hâle gelirler. her zaman yardımını gördüğü Abdiisselâm Beye. Bu devirlerdeki Abdüsselâm Beyi daima elinde bu iki atu ile imkânsız ameliyelere girişen bir kumarbaz görmemek imkânsız Aristidi Efendinin eczanenin arkasındaki gizli lâboratuvarın bütün masrafı onun sırtında idi ve bu lâboratuvarda günün birin altın yapılacağına gerçekten inanıyordu. işretin. hattâ Arapças unutmuş bu Tunuslu'da eski Mağrip sadece hurafeleriyle dev ediyordu. Adamcağızın yüzünü bövle çıfıt çarşısına çeviren şey düpedüz esrarın. Bu değişikliği gaip âlemle yaptığı mücadelelere yorardı. dessas. ayrıca eski bilgiler için kendisini tükenm bir hazine addederdi. hattâ onları ne olsa yine biraz sevdiği için. . "Havass-ı Kıır'ân böyledir. Bu meselede Aristi Efendi ile aralarındaki fark bu sonuncusunun bu gayeye ancak m dern kimya ile erişilebileceğine inanmasıydı. ensesini kulunç kırar gibi büküyordu. Orta yerde ne iyi saatte olsunlardan hazır bir huddam.durmadan araba çeker gibi ileriye geriye götürüyor. formülü. Onlar için "imkân" den şeyin hududu yoktu. uzvî suiistimallerin neticesi olan felçti. Bu m him şey üçü için aynı şekilde mühimdi.AMA ENSTİTÜSÜ lırda dedesinin vasiyetini yerine getirmek için hıitün ümidim Seyit [ ûtfullah'a bağlamıştı. Abdüsselâm Bey haki ten Seyit Lûtfullah'a inanıyor muydu? Burasını bilmem. fakat para sıkıntısı içinde yaşadı için her cesur tecrübeyi mubah gören zavallı babam da son zama 42 SAATLERİ AYARI. Hemen herkesin Seyit Lûtfullah için ayrı bir fikri vardı. fakat tek zaafı olan tecessüsü yüzünden. Hakikatte onu zani. çarpık yüzü ile uzun boyu yüzünden daha fazla göze hatan kamburu ile Seyit Lûtfullah benim gördüğüm zamanlarda. her kendisini değiştirecek mucizeli kelimeyi. yah ameliyeyi bekliyordu. insandan ziyade peşinden koştuğu defineleri bekleyen bir ecinniye benziyordu. insan. Her şeyin mümkün olduğu bir âlemleri var Eşya. madde. bilmem hangi zaviyede misafir kaldığı zamanlarda behemehal bir huddam tedarikine çalışmış. tembel. Evet onların gördükleri. Aristidi ¦fendi onu bir şarlatan addeder. Çoktan İstanbulbılaşmış.elleriyle yokladıkl rı. Nuri Etendi ondan bahsederken. ve mes hakikaten vaat ettiği gibi Kayser Andronikos'un hazinelerini gün bulacağına inanır." der. Ona göre Eûtfullah "yalancı esrarkeşin biri" idi. Bana k lırsa inanmaktan daha mühim bir şeyle hareket ediyorlardı. ne de gaip âlemle herhangi bir münasebet vardı. yahut bu cinsten bir 41 TANPINAR mirasın neticesi addederdi. bu noktada çok müspet dtişüncclı Aris tidi Efendi ile birleşirdi. fakat iyi saatte olsıınların pek aksisine tesadüf etmiş olacak ki bu hâle gelmişti. Meşin gibi esmer. Sol ayağı ise her zaman için ağırdı.

" Çünkii böyle zamanlarda . yaseminden beyaz. hakikate ermek için bir yol. yani Aselban'm ana ve babasının ve bilhassa çok hiddetli ve Aselban kadar güzel kardeşinin sevgiliye erişmesi için koştukları şarttı. mücevher. güzele. Bu davet olmazsa aylarca Seyit Lûtfullah bizim sefil dünyamızda. yahut penceresinde tek başına oturup dostumuzu düşüne düşüne gergef işleyen bu sevgilinin güzelliğini hepimiz. öldüreceğini söyler. Onu çıkarttıktan sonra Aselban bizim gibi insan kılığına girecek. ağzı köpüre köpti-re elindeki kuvvetlerle düşmanını harap edeceğini. onların bir iki misli kadar birbirini seven ve düşünen. melekler kadar güzel çocuk.. Seyit Lûtfullah hakikî çehresini alacak.Dün Aselban'la avda idik.. Onun için esrar tehlikeli bir keyif vasıtası değil büyüğe. altın. Çünkü bu define bir tılsımdı. Abdüsselâm Bey bu kalabalığın ortasında kırk genç cariye ile birden keyif süren Aselban'ın babasının hayatını hakikaten kendinden geçerek dinlerdi. kavgacı olurdu. Ben şahsın başına belâlar yağdırırım. yahut bütün ihtiyaçlarını gaipten tedarik eden Seyit Lûtfullah'ın bu define işi ile uğraşmasının tek sebebi işte bu şarttı. biçare yaşayan Seyit Lûtfullah... Aselban'ın babasının sarayında hemen hemen bine yakın. bizim görmediğimiz o âlem de firuze saraylarda. 44 SAATLERİ AYARI. ezberden Mirdik. Anlattığına göre bu sır âleminde Aselban'ın dizleri dibinde yaşayan dostumuzun şimdi Amerikan filmlerinde seyrettiğimiz şark prensleri.. yani güneş gibi bir şey olacak ve bu iki emsalsiz güzellik birbiriyle birleşecekler ve dünyamızda hakikî bir iktidar içinde mesut yaşayacaklardı.. Çöküntü anlarında bu işin bütün güçlüğünü. Lûtfullah'ın bu hiddetleri bir sar'a nöbeti gibi korkunç ve yıpratıcı idi. o hazlar âleminde Aselban adlı bir de sevgilisi vardı Tıpkı masallarda olduğu gibi hiç solmayan güller arasında. Böyle zamanlarda insanlardan kaçar. . etrafa hangi dilden olduğu pek bilinmeyen karmakarışık beddualar. Ben. Bilhassa yerinden kımıldayamayacak kadar ihtiyar bir tazı ile ava çıkan avcı Naşit Beyin bulunduğu zamanlarda anlatılan bu av hikâyeleri bilmek bilmezdi. Hele bir tanesi. Kvvelâ Kayser Andronikos'un hazinesi bulunacaktı.AMA ENSTİTÜSÜ Bu saadetin tek lekesi Seyit Lûtfullah'ın ancak Aselban'ın kendisini çağırdığı zamanlar oraya gidebilmesi idi.. birbirinden bir lahza ayrılmağa razı olmayan her yaştan hısım akraba bulunurdu. huysuz. görünenin ötesinde insanı bekleyen lezzetleri anlata anlata bitiremezdi.. teni. O zaman garip bir gurur kendisini istilâ eder.. Yazık ki. Abdüsselâm Beyin yanında bu mesut hayat tasavvuru daha az hareketli ve daha cıvıl cıvıldı. TANPINAR edalı yürüyüşü vardı. Şahıs benim ne olduğumu biliyor mu acaba?. Onu dinlerken bir tarafı ile orada. serin su şakır-tıları içinde kendisi kadar güzel cariyeleriyle saz sohbetleri yapıp eğlenen. Yüz tazı birden bizimle koşuyordu! Öyle ceylânlar. Aselban'ın geceden daha siyah saçları. kaplanlar vurduk ki. kendisini seven bu harikulâde sevgili ile tam visal şimdilik bir çeşit "emr-i muhal" idi. rast geldikleri ile titiz. Bu definenin bulunması gaip âlemdekilerin. gül ve yasemin kokuları. Böyle anlarında durmadan perdenin öbür tarafından bahseder.. Haddizatında servete hiç ihtiyacı olmayan. hattâ imkânsızlığını iyiden iyiye ölçmüş gibi meyus. oturduğu harabe kadar yıkık dolaşırdı. kendisi de esrar kullandığım gızlemezdi. sırmalı kumaşlar bin çeşit tadılmamış güzellikler arasında yaşadığına inanmamak zordu. "Ben. Hattâ orda. büründüğü paçavralar gibi perişan. Aklı ortadan kaldırmadan hakikate ermenin imkânsızlığını her zaman söyler.. berrak havuzların haşında bülbül sesleri. Şahıs biliyor mu ben kimim?.Mamafih Eûtfullah. yıldızlardan daha parlak bakışları. onu asıl çehresiyle kamaştırıcı güzelliği içinde görebilmemiz imkânsızlığını söylerdi. sülünlere haset ettirecek 43. büyük neşe ve iç açılış anlarında -yani mastor olduğu zamanlarda-kendisinin bizim gördüğümüz insan olmadığını. lânetler yağdırırdı.. kendi karışık lûgatince "tarîk " idi. Hint racaları gibi bir şey olması gerekirdi. Ben ha. çok defa yarı mastor gezerdi.

bazı asabî hastalıklarda nefesini) ve bilhassa elinin çok iyi tesir ettiği daima söylenirdi. bütün ai-'esi silme öldü. Sandığında. yaşayış tarzının. ve bu anlarında Seyit Lûtfullah kendisini ölümün ve hayatın efendisi addederdi. Şimdi işler daha güçleşecek. Cevabını vermişti. Çünkü bütün teferruat ortadan kendiliğinden silinecekti. Hemen telgraf çekile. düşmanlarım (gaip âlemdekiler tabiî) beni kızdırdılar. gaiplı uzun müzakerelerden sonra o acayip Türkçesiyle: . âfet. kıyafetinin. yelek gardrobun içinde gardrop Abdüsselâm Beyefendinin ikinci hanımının Mısır'dan ye ni getirttiği cariyenin odasında çıkmıştı.. kudret ve tasarruf derecesi geceleyin okyanuslarda çalkanan bir vapurun hakikî mevkiî gibi çok sarih şekilde okunuyordu. Şimdi kendisi Darülaceze'de.. Olmasa.. "Evvelsi gün. Bu büyücüyü hükümet ne diye içeriye tıkmıyor? Dün akşam gene baca-§ını sıirükieye süriikleye Edirnekapı mezarlığına gidiyordu. İnsan işie-"nde hatanın oynadığı büyük ve faydalı rolü bilmem bundan iyi gösteren misal var mıdır? O tarihten itibaren Seyit Lûtfullah. oturduğu medrese artığının da ayrı ayrı payları vardı. Ve birdenbire bu meşum kudretten ürkerek yakasını çevirir. "Şahıs bilir mi ki ben onu kül ederim?. "Müsaade etmiyorlar" diye . onun ışığında... vapurun ambarı. Hulâsa bu yanlış. Halbuki bu ufak yanlış sayesinde eldd edilen neticelerin hiçbiri ortadan kaybolmuyor.. Tunuslu konağının en devamlı ve en muteber misafiri oldu.. Üç gecenin içinde. Yani.. birisi kalkıp onu pekâla tesadüfe yorabilirdi. hepsi. âdi cinsten bir mas saati çıktı.. Ve bu zaviye saye-sinde Seyit Lûtfullah'ın kerameti. TANPINAR Seyit Lûtfullah'ın yüzünü duvara çevirerek konuştuğu huddam ile baktığı falların doğru çıktığı.. Kim bl|ir kimin canına kıydı? 45. bilmem hangi camiin 999 penceresi gibi tek eksiğiyle zihinleri dolduran bir şeydi. derdi. sandık. tükürürdü: insan değil. Emr-i devletlerine intiza olunduğu. 46 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ I(jen giden hizmetçi.... Her dediğine inanıldı. Mamafih babam bile onun bazı kuvvetlerine inanırdı: Herifte bir şeyler var. Seyit Lûtfuliah İstanbul'daki bütün şöhretini borçlu idi Filhakika esasa ait olan bu küçük yanlış âdeta onun şaşırtıc kudretini ölçmek imkânını veren bir zaviye idi.Saat hatunun sanduğunda. Saat ve kadın emniyettedir. Bu gurur Seyit Lûtfullah'ın bozuk kafasında çok acayip bir hayat ve ölüm felsesiyle beraber yürürdü. büyük zahmetlerle alman bir yolun menzilleri gibi aydınlanıyordu.. Üç gün sonra vak'anın büsbütün başka türlü olduğu anlaşılmış tı. Feillâ (aksi takdirde). vapu denizin ortasında. sanduk vapurun ambarında. saat başka bir yeleğin cebinde. Aradaki farka gelince zaten Seyit Lûtfuliah iyi saatte olsuniarîa tam işi görüleceğini hiçbir zaman iddia etrne-j mişti. Maazallah başımıza taş yağdırabilir.. Abdüsse lâm Bey çok kıymetli bir altın saati kaybettiğini sanmıştı. Fakat tesadüfe bakın ki evden o günlerde memleketine gitmek üzere ayrılmış olan Ünyel bir hizmetçinin arkasından çekilen telgrafa şu cevap alınmıştı: "Kadın bulundu." Bütün teferruatta doğru olan ve yalnız esasta aldanan bu yanlış! denebilir ki. Birçok sırları ifşa ettim. saat." Hiddeti de esrar gibi bir nevi sarhoşluktu. Bize şimdilik kudretimizi göstermek menedilmiştir" derdi. pazar malı. İsabet tam olsaydı.. evi dükkânı yandı.. şöhreti yavaş yavaş başladığı sıralarda. Hayatını. Bu inanmada kılığının. kıyafetini biraz değiştirmesi için verilen nasihatlere eliyle çok tehlikeli bir karanlığı gösteren bir işaret yaparak. Hiddeti geçince Seyit Lûtfullah'ta büsbütün başka türlü bir yeis başlardı. 1906 yılında. fırıncı Ahmet Efendiyi hu hâle koymazdı.Lûtfullah'ın karşısındaki adam dahi "o" veya "şahıs" olurdu. Nur Efendi vasıtasıyla müracaat ettiği Seyit Lûtfuliah kendisine.

O büvük bir ruh ve idealistti. Birinci Mahmut zamanında küçücük camii ile beraber yapıldığı söylenen bu bina sanki bugünkü hâlini alabilmek için. tam t adaletle insanları idare edecekti. eski dostumun garipliklerini kendisine anlattı i'im /. Şiltenin etrafında. Zaten o zaman her şey yoluna girecekti. Hayatta "hep"i elde etmek için •'hic' in kısır çölünde yaşamayı tercih etmişti.. Onun yanı başındaki şirin mezar-Hk —içinde gene bu devre ait kalbur üstü dört beş kişi. her istediği olacak. cami ve medreseyi yaptıran Kahvecibaşı ile beraber yatıyorlardı-ayakta duran Parmaklığı ile sokaktan ancak ayrılıyordu. zarif. B. ııçuru tam kenarında. Avlunun döşeme taşları ya kırılmış. ve bu adalet ve hak sizlik meselesinin Seyit .. Seyit Lûtfullah bir masalı devam ettirmenin sırrını biliyordu. emeklerle hazırlanmış hissini bırakan pek az yer gördüm. camiin arsası olması lâzım gelen yer. insanı en fazla kavrayanı Lûtfullah'ın yattığı odanın tam üstünde biten.. devrilmiş sütunların altından fışkıran dal budak 4*7 TANPINAR salanlar bile vardı. Üç tarafındaki hücrelerin hemen hepsi -Seyit Lûtfullah'ın yattığı oda müstesna.İşte o zaman hükmüm bütün dünyaya geçecek. Fakat en garibi. firuze ve elmas kubbeleriyle par yacaktı. -tabiî Aselban'ın hediy ve bu yüzden de adı Çeşminigâr'dı.kimi yarı yarıya. Yatıp kalktığı medrese odasını da iyi saatte olsunların emriyle seçtiğini söylerdi.NSTİTÜSU „(alet ve haksızlık dâvası da vardı. son kararı bekle korkunç ve abes bir muvazene hissini bırakırdı.. yahut da ortasında alabildiğine büyüyen çınar tarafından sökülmüştü.ı tarafından bakılırsa Seyit Liitfullah ebedî hayata kavuşmak. Söylediklerine bakılırsa bu medreseyi iyi saatte olsunlann k dişine ikametgâh diye tahsis etmelerinin asıl sebebi civardaki h ne idi." sözü ile iade etmişti. yuvarlanmak için en son anı. derdi. Bu medrese artığı kadar insana her parçası ayrı ayrı dikkatlerle. Medresenin bütün avlusu. ince. onları doğru dürüst yaşamayan hiı adamdı.aman bilhassa bu nokta üzerinde durmuş. "Müsaade edilmedi.gelen gidenin bacakları ara da dolaşıp dururdu. Aselban madc siyle görünmeğe razı olacak. Ancak define meydana çıktığı zam bu saray da som altın sütunları. Bilâkis muhteşem ve aydınlık bir saraydı. içlerine ga öteberisini koyduğu birkaç büyük küp vardı Bu acayip odada i na son derecede alışık bir kaplumbağa. Tepesinde sallanan bu acayip sorguçla bu medrese. mezarlık. daha mimarın içinden Çıktığı günden itibaren ve çok muntazam bir plana göre yavaş yavaş yıkılmağa başlamıştı. Çünkü bu acayip adamın âde müstakil bir cihaz gibi işleyen. sanki bütün bu terkibi sonsuz ve yenil tabiat namına zaptetmişe benzerdi. Nasıl biz yit Lûtfullah'ın hakikî güzelliğini göremiyorsak bu sarayın ihti mını da öylece göremezdik. Avlunun sol taralında bulunan küçücük camiden sadece minarenin kapısı ile dört basamağı ayakta duruyordu. hattâ zaman zaman da asıl kişilii ni yapan garip hareketlerini içten idare ettiği duygusunu bırakan t 4» x\\ü TKİ AYARI AMA F. kimi büsbütün yıkılmıştı. Velinimet mazur görsün. aırıııtcnahî hazlar ve kudretler elde etmek için tesadüfün kendisi-^ u. Dünyadan haksızlığı. Doktor Rami/. Ab-düsselâm Beyin zorla kendisine hediye ettiği bir cübbe ile sarığı üç gün sonra konağa. . Oda r bet içinde ve daima karanlıktı.nii>ji nimetleri istihkar eden. Kayser Andronikos'un zamanından kalma bu definenin e fında gaip âleminde yapılan mücadeleleri anlatmakla bitiremez Mamafih dostumuzun bana çok mahrem bir şekilde söyledi rine bakılırsa bu medrese hiç de öyh göründüğü gibi yıkık ve rap değildi. âşığı asıl çehresiyle ortada gezecek beraberce ebedî lezzetlerle dolu bir hayat yaşayacaklardı. Bazı bul havalarda arkasındaki kül rengi boşlukla çok hayalî bir şey gibi ze çarpan bu servi fidanı. Sevıt I/ılfıılla" harabenin tek odasında yere serilmiş bir şiltede yatardı.reddederdi. riizg âdeta oyadan yapılmış hissini veren servi fidanı idi. her taraf kendi kendine bitmiş otlar ve ağaçlarla dolu idi. sefaleti kaldıracak. u ağaçlar içinde.

körükler. esk yazmalardan çıkardığı formülleri Aristidi Efendiye veriyordu. "Tallin. Beklediği altın dolu küpler. . Onun karşısında daima yüzünde taşımağa kendisini mecbur sar dığı o cehalete karşı Avrupalıca müsamahalı tebessüme.F. eski kumaşlar ve saray eşyası. tas'id te/vie.lımr ve alınganlığı tıpkı ateşte kaynayan hnvıik şişenin tl1 c1 rafmda dövüşen /ıt kuvvetler gibi birbiriyle karşılaşıl birkaç defasına şahiı olduğum bu Krriibclcrdm bende kalan lek hâtıra I Mullnh'ın kullandığı ıstılahlardı. Toprağın altınc ondan çok ne var? Mesele el dokunmadan yapmaktır.Rİ AYARI AMA FN. '¦'•Nallı eski dostumun şahidi olduğum ömründe bu cinsten bir mii-<-adele lıkrini verecek mühim bir şeve dc rastlamış değilim.1 /ıtfııllah vak'asının anahtarı veya anahtar larından biri olabileceğini bana defalarca söylemişti. derdi. Tipi Abdüsselâm Beyin saat hikâyesi gibi bu yanlış ameliye de Aristi« Efendide Seyit Lûtfullah'a karşı olan son mukavemetleri kırdı. Bu münakaşalarda Aristidi Efendinin münevver Avrupalı müsa mahası ve sabrı ile. her cinsten şişeler. mum vcv> muşamba hâline »etirme. Seyit Lûtfullah'ın asıl istediği kâinatın sırrına. Biçare nerdeıı bu mühim adamları okusun. Birkaç kazma ve kürekle derhal işe başlaması lâzım geliri Fakat iyi saatte olsunların dünyasında her şeyin kendisine mahs bir vakti ve erkânı vardı. ruhla yapılır.. kornelt arasında yapılan tecrübelerde de öbürleri gibi hazır bulunuyor. kayınbiraderi olan vheliada'dakı ihtiyar bir papazdan Kayser Andronikos'uıı olsa °'sa imparator Adriveıı olabileceğini iyice öğrendikten sonra bu de -W TANPINAR fine işine sadece ilmî bir mesele gibi bakıyordu. Men kat'i von eminim ki Almanca biliyordu ve bütün sosyalist edebiyatı okumuştu. gaip âleminden emir beklemeleri beyh de idi. başındaki gizli mücadele d vam etmek şartıyla. Naşit Beyin. Bununla beraber Aristidi Efendinin eczanesinin arka tarafında! gizli lâboratuvarda imbikler. koyulaştırma. O bizim sosyalist mektebimizin başlangıcıdır. gaip âleme o kadar kuvvetle tasarruf eden Lû 50 SAATI. 1909 yılının en büyük hâdisesi Aristidi Efendinin bir gece tek b şına Kayser Andronikos'un hazinesini aramağa kalkması olmuşt Fakat daha ilk kazmada definenin yeri. teani. t. Altın imbikle değil. Fakat ne yalan söyleyeyim. bir nei hurafevî korku karıştı ve dostumuzun karşısında ricat yolu kesilmi bir ordu gibi daima perişan ve tereddüt içinde kaldı. Ruhunuzu saran küçüklük duyguları ıçuıde büyıik değerlerimizi kaybedersiniz. vicdan azabından az kalsın ölecekti. Abdiisselâm Beyefendinin ihti-1 asları bu kadar sonsuz değildi. eritme ve bağlama)" gibi kelimeler hâlâ . hattâ yazma kitaplar. maddeye ruhe tasarruf etmekti. akit (temizleme. Doktor Uamiz'in konuşması daima böyleydi. Aristidi lifendi. değişmişti. A-'istidi Ffendinin. Seyit Lûtfullah geceden sonra.. Ona göre sej Lûtfullah'ın tereddütleri. değil defineyi bulmak. Aksi takdirde devrimizin büyük meselemi olan adalet ve haksızlık dâvalarını bu kadar kuvvetle benimse-nv/ ve uğrunda böyle mücadele etmezdi. Kafası tama ıııivle ilmî metotlarla işleyen aziz dostum bir aralık hu yüzden Sevil I. Hat tâ bu yüzden bu iki adamın arasında günlerce süren münakaşala oluyordu.ûtfullairın Marx'» okuyup okumadığını bile merak eder olmuştu. toprak hâline getirme. Mir nokta olarak başlar ve birkaç saniyede büyük bir çığ olurdu. hal. fildişi a tın aziz heykelleri yerine iki üç kemikle dibinde Sultan Mahmı devrinden tek bir mangır sallanan boş bir kavanozun çıkması Ari: tidi Efendiye de ister istemez bu şüpheyi vermişti. Sık sık "Marx veya Engels'i okumuş olması lâzım! Ya/ık ki tahkik etmemişsiniz" diye bana çıkışır ve benim. do gıırtma. evlendirme. diye sustururdu. Zavallı doğru dürüst Türkçe bilmezdi! kabilinden itirazlarımı da: Sizler daima böylesiniz. sadece eski yerine getirebi mek için aylarca uğraşmağa mecbur olacağını söylediği zami adamcağız üzüntüden. tef.S İTTUŞU . Azizim vazgeçin bu huvd an.. tevlit.hs.. Ben kendi hesabı-ma hafit bilgi dağarcığımla bu büyük âlimi hiçbir zaman açıkça tenkit cesaretini kendimde duymadım. müce herler.

E herkes için söyleyemem. Bir saat sonra yetişebilen itfaiye . yani hâfızanın ambarındaki maskelerin zenginli^ ^pı penceresine taktırdığım eski parmaklığın da elbette bir payı tesadüfü. .et. hayatımın ileriki safhaları.ûtfullalı -oya Abdiisselfmı Bey oldum. Liseyi bitirir bitirmez devlet hesabına silin çarelerini buldu. Bir başka defasındı bamın ümütsiz kıskançlığı ve sabırsızlığıyla perişan oluyoı Hattâ bu. Şurası da var ki. Tıpkı benim bir saate bakışım gibi bir şeydi bu. Seyit Lûtfullah için şunun bunun muvakkithaneye bıraktığı Fakat ben onların hâtıralarını yazıyorum. Her hâlde bende olan budur. almayacak kadar 'leri. Onlar bende makarışık devam ettiler. Hvct o bana yem bir hayat bul-tin. kendi mazim «Isa bile o günlere karşı katılaşmış bir taraf var. onunla mücadeleye alıştım.aitleri Ayarlama Bnstıliisü turn hikâyesini bu uzak hâli ralarla ağırlaşl irdim? Neden bu mazi gölgeleri yüzünden yol tını bir denbire değişti? Bunlar o cins şeylerdi ki. geçmiş meyleri tahayyülden ve hatırlamadan artık le/. Nc va/. Halil Ayarcı'run hayatıma girdiği andan ili baıen ben büsbütün başka bir insan oldum. Villa Saat'ın verandasına ve mevsim çiçekleri ile dolu bahçesine açılan ğimiz şey bu. Zaman zaman onların aıına girdim. biraz sonra Lûtfullah'ın yalanı benimsemiş bakışlarını dimde bularak yaptığım işten ürküyorum. "hakikî çalışmanın nizamından" geçmedim.bile hana kııvvrih hir iradenin karşısında açılacak büyük imkân kapılan gibi görünür Pununla beraber bu kapılardan birinin bir giin. Şu anda Efendinin kendini yenmiş tebessümünü yüzümde dolaşıyor saı rum. ke d kadar rüyalı ve ümitli geçen çocukluk günlerime bakar gibi oluyorum. '"Her ne olursa olsun mazim bugünkü vaziyetimden bana bütün ¦bir mesele gibi geliyor.e mahalle tulumbacıları Aristidi Hfendivı varı yanmış buldıılaı. ne de tamamiy-|le onun emrinde olabiliyorum. imbik çatladı ve lâboraltıvar ateş aldı. fakat satan o içten müdahalelerdir. Nuri Efendinin-^^benzesin. o kadar ihtiyaç ve yoksulluk içinde.z. bu mirasları ikide bil rudan d°ğruya mazime. bu ıııa-^ dönüşünü yapmadan kendimi anlatamam. AbdiissHâm Bevın pa rası ile vapilaıı tın tecrübelerin bütün şerefini kendisine inhisar <-t liınıek isteyen Aristidi hfendi bir gece tek başına çalışırken. Hâlâ bile bazen aynaya baktığım zaman. Oğlumun de gibi. yaşı. Hattâ kendini bu yüzden birçok kânlardan mahrum etti. Bu 1912 yıiı şubatında oldu ve onun ölümüyle imbikle allın yapma ışı sona erdi Küçük grup için yalnız deline ümidi kalmışıı. bana bu in: ların tesirinden kurtulmak imkânını pek vermedi. IX Bu hâtıraları bu kadar uzatmamda. Kendi hayatımı y yorum. daha kuvvetli bir şey.-. ne hakikatini. Ahmet bana benzemiyor ve benzeme: için de elinden geleni yapıyor. Hiç farkında olmadan "özen Nuri Hfendi.Sİ TANPINAR SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Onlar benim örneklerim.. Zaman zaman insanların arasına onlardan bi benimseyerek çıktım. hem de en bek lenınedik şekilde açıldığını hepimiz gördük. onların birbiriyle yaptığı terkiplerin bizi benimsemes Belki daha derin. mizaçlarım benimsedim. İçimde. dört sene evvel bir antikacı jükkânında bulduğum ve derhal satın alarak çalışma odamın.. 11e de gıi ¦''inç laıahnı bugünün insanı anlayamaz Bana gelince. Bıı eski şeylerden şimdi çok uzaktayım. En meşhur terzilerde yaj dığım elbiselerim sırtıma geçer geçmez bana Abdüsselâm Beyi lığını veriyorlar. bazen I. Daha dün gözlüklerimi değiştirmem icap edil artık o cinsin modası geçmiş olduğunu bile bile Aristidi Efend kine benzer bir altın gözlük aramadım mı? Belki de şahsiyet hissediyorum. Realitenin içinde yaşa mağa. Böyle ete olmasa. kıyafetimde bile görülüyor. Elbette benim gibi yaşamayanlar. farkında olmadan yüzümde buld maskelerimdi. Çok temenni ederim ki. Ben yıllarca bu adamkıl k a'aSIIU'a" on'ann rüyaları için yaşadım. VIII Niçin. di çehremde onlardan birini tanır gibi oluyorum. . *""*"da Nurl Efendinin. çünkü iş. Ne ondan kurtulabiliyorum.ık ki. Tıbbiyeyi bitirince . ona benden fazla hâkimdi. Bir gün muayenehanesinde bir hastaya f ^rkeTgördüm.

zaman zaman uğradığım antikacı dükkânlar dan birinde.mevkiimin ve servet zin icabı olarak Amerika'da tahsilini tamamlamasını teklif ed derhal reddetti ve Anadolu'ya gitti.k medreseye götürdüğüm zamanlarda bu parmaklığm önünde durur.de doksan dokuz kııaiiçeliğim sağlayacağın!» T ıkı e'nın ina ğı bir kemer tedarik edebilmiştim. Vi Saat'i süslemek için-depoyu gezerken birdenbire hu naımak! görmeyeyim mi? Eğer fiyatının birkaç misli aıtaı ağını bilmesi dini. Fakat bende ki düşüncesine uymayan birtakım şeyleri beğenmediği birtakım lere düşman olduğu muhakkak. Müzelik eşya . Fakat dersini/. Konya'dan geldi. Büyüyünce ve eline para geçince bir başka camiye vakfetmeyi nezrettiğim büyük iuvar saatimiz gibi bundan tam on iki sene evvel. Hulâsa bana hiçbir şey sö meden benden gelen her şeye sırt çevirerek yaşadı. belki de camii tamir ettirmeyi düşünürdüm. Talih ve tesadüf bana tam aksini yaptırmıştı. Bu parmaklığın yıldız benekli. Oğlumun beni sevmediğini iddia edemem. maklığm tam önünde mumlar vakardım. lam oluz misli bir faik. yük baldızımın musikî meraklısı olan ııdıınu hilmem kaçıncı fa olarak. son hastalığında iyileşmesi için her akşam ona gider dua etler. Aklımı başıma . derhal üstüne atılır. miştim.jz eve gönderin. Ben yüz altmışa çıktım. bir gün kendisi defineyi ulursa veya Aristidi Efendi hakikaten cıvayı altın yaparsa hisseme düşen kısımdan -vâkıa kimse böyle bir şey söylememişti ama. bu itibarla son derece göz alan ve bmaenal yiiz. el-rette benim de hisseme bir şeyler düşecekti. B< ki de halli o omuzunm dönmeme rağmen ellerimin nasıl îiifcdij! ııi fark etmişti. Anne. Geçici de olsa bu parmaklık evime çoktan beri görmediğim rahatlık ve genişlik getirmişti. Ayın a da son iki iinsını eski nalıım yaymacı Ali Efendiye vererek ondan üç akşam e\ vel se* nü/deki açık hava sinemasına çoluk çocuk girebilmek için r olarak bırakıığım komşumuz bakkal Hıılki Efendinin saatini almıştım.k. Buna rağmen gene içten içe o 52 vardır.)m vij7 e|iiden tutturdum. Âdeta 0 54 SAATLERİ AYARI. -tabiî artık bir şeyler satmak için değil. genişçe ve ası i elbiseyi bir suretle Ilıtmayan. Mandalin fifendi binden bir basamak üstte.. cevabını <'6 di Otuz lira ve flokuz yüz lira. çok sıkışık bir zamanımda. Na-'t Beyin Çİftesiyle vurduğu kuşların kanadı gibi sarkan bu parmak-& b'r antikacıya otuz kâğıda satmıştım. Bu sefer benim şakacı olduğuma karar verdi. Kaldı ki uzım zamanlar bu parmaklığın hemen arkasıı yatan kocaman taş kavuklu adamın evliyalığına belki de vanı baş da alabildiğine büyümüş dul ağacı yüzünden inanmıştım. Fakat ııe olsa içimde bir keder va" Kendi mazime ve bilhassa çocukken yaptığım bir ahde ihanet.bütün duvarı ve mezarlığı. dördüncü kere biiviik bir ı esaretle güzellik miisal-sına girmeğe hazırlanan ve bu iş için bize şeııidcn bilmez tüken" masraf kapıları açan küçıik baldızıma. onu uzun uzadıya seyreder. . "Dokuz yiız lira Çok iyi bir şevdir. Fakat iyi hesaplıyamamış olacağım ki. o yavaş yavaş indi ben adım adım çıktım. evvel. fakat hu sefer derhal geriye alacağımdan emin olarak mire vermiş. güpegündüz bütün yakalanma tehlikesini gözüme alarak. daha saf şekilde bulanlar var< >ey'eri ° y. Oıııın için butun dikkatimle Hint işi bii rahle üzeri de yaptığım pazarlıktan sonra sorduğum suale.. daha kuvvetle." diyecektim. eski bir dost gibi kucaklardım.AMA ENSTİTÜSÜ dediği gibi karesi! Nerde ise rakamların bu uygunluğuna al-lumun „pgi^ı <. O darıldı. indisini tutan son duvar parçası da koptuğu için olduğu yerde. almak. lâle motifleri arasından doğlerini başka türlü.' Hain Yahudi bütün gayretime rağmen ışı yine anladı. . Sanki her şerefesine aVrı bir merdivenden çıkılan bir cami minaresinde imişiz ve tam orta yerde buluşmak için kalın duvarların arasından birbirimizi göz-leyebiliyor ve ona göre hareket ediyormuşuz gibi. ıe () zamaıı bu otuz kâğıt beni Andronikos Kayser'in bütün defi-es'm e'de etmişim veya Aristidi Efendinin imbiklerinde bütün 53 İANf'lNAR O gtin o para ile karım Pakize'ye ulak tefek hediyeler almış. dört yüz yetmiş beşte durdu kaldı. Dört sene.

bütün o garip insan kalabalığıy-la beraber kim seyredebilir'' Bu satırları yazarken ara sıra başımı kaldırıp ona bakıyorum. bir daha olur olmaz maceralara düşmemesini temin etmem kadar doğru bir şey olur mu? Sonra ondan benim kadar kim zevk alabilir? İnce arabeski arasından kendi mazisini. dedim. Yanıbaşlarmda dadılarının. Bir kaç adım ötesindeki yazılı kavağın.. Müzelik olmasına müzelik olan. Kahvecibaşı Camii'nin mezarlığının parmaklığını evime getirdiğim. Vâkıa bu parmaklığı permden sökmüş olmakla bu binanın toptan ortadan kalkmasına bi-'a^aa ben sebep olmuş olabilirim. Ayrıca onu hangi zarurî şartlar altında ye-"nden söktüğümü de biliyorsunuz.AMA ENSTİTÜSÜ onlarla meşgul olanlar. onun karşısında hayranlık duyan benim. Sen sağ ol. Kurtardığım şeyi kendi evimde emniyet altına almam. güler yüzlü. Oldu.. Hulâsa onu ben kurtardım. Bugün hiç de iyi tüccar değildiniz. Zaten ona yaptığım adaklara. Bu çocuğa Pakize'nin arzusu üzerine rahmetli Halit Ayarca'nın adını verdiğime ne .. Konya'dan gelmediğini herkesten iyi. onları koruyanlar. o canım yazılı. ne cami a. Onu antikacının dükkânında ben yakaladım. TANPINAR rinde yapılan apartmanları görünce insan ister isteme/.. neşelerini hakkıyla tadanlar büsbütün başka varlıklardı. oldu. Herhangi bir anlayışsız ele düşmesini ben önledim. fakat. hafif buğday tenli Asi ve Hanımın beklemesine lağmen iviee biliyorum ki.. bu güzel sanat eserini ilk keşfeden. kürekler. Evvelâ ne medrese. hem çok iyi bildiğim bu parmaklığı bana daha çok pahalıya satabilirdiniz. Artık bu mazi hâtırasına kavuşmaktan gelen sevincimi gizlemeğe lüzum görmedim". en küçük kızımla Cenab-ı Hakk'ın altmışımdan sonra hana ihsan etti ği Halide ile beraber oy unlarını seyrediyorum Fillerinde küçük renkli kovalar.. radyatör rafı gibi şeyler olması da beni o kadar üzmüyor. Öbür müşteriler var!. ben Nuri Efendinin. musluk taşı. Kim bilir belki de kısa entarisinin allından mavi donu o kadar zarif şekilde sarkan Halide'yi çiçek tarhlarından birinin ortasındaki güneş saaatine öyle düşe kalka götüren ve orada iki eliyle taşa abanarak düşünmesine sebep olan Nuri Efendinin kendisidir. insan canlısı Abdüsselâm Beyi. neden yalan söyleyeyim.ük ortada yoktur. modern konforu seviyorum. balık etli. hususî hayatıma mal ettiğim için beni belki ayıplayacak olanlar bulunur. Bu gidişle birkaç yıl içinde modern bir mahalle kurulacak! Ben artık modern adanu. işlenmiş taşların. evliya olsun veya olmasın onu daha o zamanlarda kendisine affetmemiştim. kendi havalımızı mı yaşayacağı/.. Binaenaleyh parmaklığı mutlak surette iadeye mecbur olduğum bir sahibi mevcut değildir. sonra kollarını uçacakmış gibi havaya kaldırdı: Ne yapalım paşam. Evet. hattâ Asel-han'ın hediyesi yırtık cübbesiyle Seyit Lûtfullah'ın şu dakikada onlarla beraber olduklarına inanıyorum. Mezarlığın ortadan kalkması. modern mimariyi. "Şehrin ortasında bir mezarlık eksik" diye bu yaşımda oturup ağlayacak değilim her hâlde! Modern hayat ölüm düşüncesinden uzaklaşmayı emreder1 Hem ne oluyor kuzum.. Semt âdeta şenlenmiş. sedre ağacının onu da Boğaziçi'deki eski bahçeden söktürmüştıim-altında torunlarımın. Hepimiz sağ olalım. kızım Zehra'nın kendi çocukları için tutmak gafletinde bulunduğu o susak İsveçli kızla.. Yoksa (illileri mi bekleyeceğiz'? Parmaklığın kendisine gelince.Belki de bu mağlûbiyetin intikamını almak için parayı verdikten sonra eğildim. şirin. bahçenin kumlarını doldurup boşaltıyorlar. yaktığım mumlara rağmen annemin yine ölmüş olmasını. şu anda asıl s 6 SAATLERİ AYARI. ayna taşı. hâlâ alt tarafından çocukken yaktığım mumların izi görülen parmaklığı öptüm.. Kaldı ki. Kahveci Salih Ağanın evliya olmadığını çoktan biliyorum. Şüphesiz bundan ben de az çok müteessirim. İşin içinde insanı rahatsız eden bir taraf var. teselli buluyor. Fakat düşününce kendime teselli imkânları da bulmuyor değilim... dedi. Hattâ daha ileriye gittim: Mandalin Efendi. benim Halide için bulduğum. Onun güzelliğini ben fark ettim.. bu harap binanın ye55. Mandalin bir müddet yüzüme baktı. Fakat ne kadar eski ve harap oluğunu yukarda anlattım.

kadar isabet etmişim, (iıiıı geçtikçe ona benziyor. Küçük gül yaprağı yüzünde onun çizgileri peydahlanıyor, hattâ tabiatı bile yavaş yavaş o tarafa Kayıyor. Onun gibi iradesini herkese kabul ettiriyor, hoşuna giden her şeyi istemeden elde ediyor. Bu demektir ki, Seyit Eûtfullah'ın adlarımızın talihlerimiz üzerindeki tesirleri hakkında söylediği şeyler hiç de mübalâğalı değilmiş. Eminim ki, Halide'ye başka birinin adını verseydim, rahmetli velinimete bu kadar benzemezdi. X 1912 yılı hayatımın en ıstıraplı yıllarından biri oldu. Bu yılın hemen başında Nuri Efendi öldü. Onun ölümü ile hayatımda bir yığın mesele çıktı. Daha cenazeden dönerken kendimi on yedi yaşıma rağmen işsiz güçsüz buldum. İki yıl evveline kadar zar zor idadî tahsılımc devam etmiştim. Fakat bilhassa Seyit Eûtfullah'la dostlıı-Sl,m arttıktan sonra mektebin semtine bile uğramaz olmuştum. Ş'mdı kendimi ortada hissediyordum. Mektep, gençlik için daima e lı e nv m i y etlidir. Her şeyden sarfınazar o yaşlarda ömrün en azaplı meselesi olan "Ne olacağım?" sualini geciktirir. Bırakın ki vaktin-x'tışir, sonuna kadar sabreder, aktarmaları tam zamanında yaparsanız, içindekini behemehal bir yere götüren trenlere benzer. Cn hu trenden vaktinden çok evvel âdeta çöliin ortasında inmiştim. 57, TANPINAR Etrafımda yavaş yavaş beni hedef alan, üzerimde yüksek sesle düşünen bir teşhis uğultusu, çok cömert ve insanî bir endişe başlamıştı. Annemin dilinden "Bu çocuk ne olacak?" sözü düşmüyor, komşular babamla her karşılaştıklarında söze, "Oğlanı ne yapacaksın?" sualiy-le başlayorlardı. Kimisi behemehal okumam, kimisi bir sanat sahibi olmam lâzım olduğu fikrinde idi. Ve hepsi birden babamın bu işi her türlü zecrî tedbire baş vurarak halletmesini istiyorlardı. -Bir iş tutacağı yok, bari şunu evlendirsen... fikrinde bulunanlar bile vardı. Bu suali ben de kendi kendime soruyordum. Vâkıa meslek, iş, kazanç düşünmüyordum. Fakat gün ve zaman denen bir şey vardı ortada. Onu harcamak lâzımdı. O vakte kadar saatten başka bir şeye merak etmemiştim. Ondan da büyük bir şey anlamıyordum. Rahmetli Nuri Efendiden saat hakkında bir yığın malûmat edinmiştim. Fakat ciddî şekilde saatçiliğe yanaşmamıştım. Üstelik sakardım. Elimle gözüm beraber çalışmaktan uzaktı. Her ikisi birbirinden ayrı yaşıyorlardı. Yaradılıştan amatördüm. İş olarak üstüme aldığım her şeyden çarçabuk sıkılıyordum. İçimde birdenbire bir yol açılıyor ve ben elimdeki işten sessizce ona kayıyordum. Mektepte, Nuri Efendinin muvakkithanesinde. babamla yedi yaşımdan beri her Cuma ve Perşembe günleri gittiğimiz dergâhlarda bu hep böyleydi. Bununla beraber bir şey yapmam lâzımdı. Mııvakkithanenin biraz ilerisinde ihtiyar bir saatçinin yanına çırak girdim. Adamcağız fakir ve işsizdi. Ekmek parasını güç çıkarıyordu. Bununla beraber beni kabul etti. Kendi tamir edeceğim saatlerin parasından bana birkaç kuruş vermeğe bile razı oldu. Fakat talihime dükkâna o günlerde müşteri uğramıyordu. Usta çırak sessiz sadasız karşı karşıya oturuyorduk. Hiç de Nuri Efendiye benzemiyordu. Saat hakkında hiçbir fikri ve felsefesi yoktu. Bir gün Nuri Efendiden öğrendiğim şeyleri şöyle bir tekrarlayayım dedim, hiçbir şey anlamadı. Saat insana benzer, der demez,"Buraya bak, ben delilikten hoşlanmam!" cevabını veı di. 58 SAATİ FRİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Obıir yandan Seyit Lfltfullah peşimi bırakmıyordu. Gaip âlemle münasebette henim yardımıma alışmıştı. İkide bir dükkâna geliyor. 'Haydi kalk! Emir geldi. Etyemez'e gideceğiz!" diyor. Hana izin vermesi için ustaya rica ediyor, olmazsa onu cinlerle tehdit ediyordu. Etyemez, Eyüpsultan, Vaniköy, hulâsa bütiin İstanbul bizımdi Yarı topal bacağını siirükleye sürükleye, başında kirli sarığı, en ufak rüzgârda şişen cübbesi, o önde ben arkasında, karışık ve yamalı kıyafetimle dolaşıyorduk. Buna rağmen iyi kötü ihtiyar adamın yanında birkaç ay çalıştım. Evet, Asım Efendi saatin felsefesini bilmiyordu: fakat saat tamirini biliyor ve insana bir şeyler Öğretiyordu. Yazık ki, kötü bir hâdise beni dükkândan ayrılmağa mecbur etti. Günün birinde Seyit Eûtfııl-lah dükkâna tamir için verilmiş saatlerden

birini aşırdı. Hâdise ortaya çıkınca ben itham edildim. Saatlerce karakolda kaldım. Nihayet bir gün evvel onun dükkâna geldiği hatırlandı,çağırdılar. Adamcağız saati Andronikos Kayser'in hazinelerinin başında yakılacak tütsüyü satın almak için aşırdığını söyledi. Ve yok pahasına sattığı yeri de gösterdi. Bu işi huddamının ısrarıyla yaptığını, bu gibi defi ne araştırmalarında behemehal çalınmış bir şeye lüzum olduğunu iddia ediyordu. Böylece asıl kabahatli meydana çıkınca ben sal ive rildim. Fakat biçareyi orada o hâlde bırakmak istemediğim için bit türlii gidemiyordum. Nihayet Abdiisselâm Beye haber vermeği akıl eltim. Onun yardımıyla esrarkeşlik ve hırsızlık cürümleri yüzünden mahkemeye gitmekten kurtuldu. Abdiisselâm Bey birkaç mecidiye ile saati satıldığı yerden tekrar satın aldı. Fakat Asını Efendi beni ar tık istemiyordu. Hakkı da vardı. Bu kadar münasebetsiz ve mesııli yetsiz dostları olan bir çırak daima tehlikeli bir şeydi. XI Bu saat hâdisesi evimizde karakoldakindeıı şüphesiz daha mühim ve benim için daha tehlikeli ve rahatsız edici akisler uyandırabilirdi. Fakat tam ertesi günü olan bir hâdise, aile hayatımızı kö'59 TANPINAR kürıden sarstı, babamın hiddetine, annemin bitmek tükenmek bilmeyen şikâyet ve üzüntülerine büsbütün başka bir mecra verdi. Bu daima böyledir. Hâdiseler kendiliğinden unutulmaz. Onları unutturan, tesirlerini hafifleten, varsa kabahatlilerini affettiren daima öbür hâdiselerdir. Filhakika babamın benim yüzümden palas pandıras karakola çağırıldığının hemen ertesi günü halam öldü. Ve ikindiden biraz sonra tam gömülürken tekrar dirildi. Bu çift hâdise bütün aile hayatımızı alt iist etti. Babam onların tesirinden bir daha kurtulamadı. Halam, babamın yeryüzünde tek akrabası idi. Belki de bu yüzden birbirlerine huy, mizaç, hattâ sıhhat itibariyle taban tabana zıt idiler. Babam kanlı canlı, taş yese öğütür cinsten bir adamdı. Müthiş bir yaşamak, harcamak iştihası vardı. Kâinat onun için harman gibi satıp savrulacak bir şeydi, yahut da etrafı böyle hükmediyordu. Halam ise zayıf, çocukluğundan hastalıklı, kindar, içine kapanıktı. Babam çok dindar olduğu hâlde neşeli, saza, söze meraklı idi. Halam neşesiz, somurtkan, son derecede sofu, kibirli, alıngan, nefsine hakikî bir düşman muamelesi yapmaktan hoşlanan bir kadıncağızdı. Bu iki ayrı insan yalnız bir noktada birleşirlerdi. İkisi de sıkıntı içinde yaşarlardı. Daima hayalperest, olmayacak ümitler içinde yaşayan babam parasızlığı yüzünden sıkıntıda idi. Rahmetli kocası Siipürgeciler Kâhyası'nın oğlundan, Etyemez'deki konaktan başka birkaç han, hamam ve bir iki sarrafta işletilen para, bir yığın eshama konan halam ise hasisliği yüzünden yarı aç, yarı tok, kıt kanaat bir hayat geçiriyordu. Hattâ parasını yerler korkusuyla tekrar evlenmeğe bile cesaret edememiş, on altı odalı koca konakta yarı deli bir ahretlik ve kendisi kadar sofu, hasis, üstelik de dedikoducu ihtiyar bir kalfa ile yalnız başına bir baykuş gibi yaşamıştı. Kocasının ölümünün hemen haftasında işlerine biraz fazla karıştığı için babamın evine gidip gelmesini menetmişti. Onıın için halamı ancak, bayram, kandil gibi mübarek günlerde elini öpmek için evine gittiğimiz zaman görürdük. Bir de ramazanların ikinci haftasını camilere yakın 60 SAATLERİ AYARI.AMA ENSTİTÜSÜ diye bizim evde geçirmeği âdet edinmişti. Biz evine gittiğimiz zaman İstanbul'un en ucuz ikramlarını görvir, envai nasihatlerle en ucuz cinsten hediyelerini alardık. O bize geldiği zamanlar ise ikramda en ufak bir kusuru kabul etmez, kıyametleri koparırdı. İki hizmetçisiyle beraber bu huysuz misafiri ağırlamak korkusu evimizi daha iki ay evvelinden sarardı. Filhakika bize gelir gelmez hayat görüşü değişen, iştahı açılan halamı bir hafta ağırlayabilmek, ancak şabandan itibaren başlıyan ve gittikçe ağırlaşan bir perhizle kabil olabilirdi. Fakat en gücü, bu bir hafta içinde halamın nasihatlerine, tenkitlerine tahammüldü Hakikatte ne babamı, ne de bizi severdi. Hattâ sevmediğini açıktan açığa göstermekten âdeta zevk duyardı. Onun bizim şahsımızda ve ailemizde hısım akrabadan daha ziyade mirasçıyı gördüğü muhakkaktı. Evcek, onun için, ölüm denen

korkunç şeyin arkasın da işleyen makinanın bir kolu, hattâ netice düşünülürse bütünü idik. Halam bir gün ölürse, mirası dolayısıyla, bizim için ölmüş olacaktı. Her hareketimizden mâna çıkarır, en iyi niyetli sözlerimizden bizi itham ederdi. Bize verdiği nasihatler de bu mevzuda olurdu. "Kimsenin ölümünü beklemeyin, en büyük günahtır!" sözü dilinden düşmezdi. Hakikatte -hiç olmazsa ilk zamanlarda- hiç kimsenin böyle bir düşüncesi yoktu. Babam kardeşine acır, hattâ mesut olmasını bile isterdi. Dul kaldığı zaman ahbabımız avcı Naşit Beyle evlenmesi için çok ısrar etmişti. Fakat çirkinliğine iyiden iyiye kani olan halam, bu fikre hiç yanaşmamış, "Ben paramı yedirecek adam aramıyorum" demişti. Hakikatte bu evlenme tasavvurunu babamın bir dolabı addediyordu. Bilhassa tam bu fikir ortaya atıldığı zaman babamın benimle Naşit Beyin kızını -çok küçük yaşlarımıza rağmen- nişanlamış olması bu düşünceyi onda uyandırmıştı. Bir defasında bir hastalığı esnasında babam vizite parasını kendi cebinden vererek bir doktor götürmüştü. O gün, "Acele etme! Nasıl olsa hepsi sana kalacak!" diye babama bağırdığını ve ikisini beraber kovduğunu evde hemen herkes sık sık hatırlardı. Son zamanlarda işleri epeyden epeye bozulduktan sonra baba61, IANP1NAR mın, halamın mirasına tek kurtuluş ümidi olarak bakmağa başladı ğını inkâr edemem. Kaldı ki, halamın sıhhati, takıp ettiği sıhhat re jimi sayesinde -az. yemek, hiç kımıldamamak, daima parasını dü şünmek vesaire- adamakıllı bozulmuş, ahlâkı da busbiitun kötüleşmişti. Babama hiç rahat vermiyor, çok yakın addettiği mirasına karşılık ondan akla gelmez fedakârlıklar istiyor, her vesile ile adamca ğızı azarlıyor, hırpalıyordu. Hulâsa halam yavaş yavaş babanı için bir kardeş olmaktan çıkmış, bir dert hâline gelmişti. Sona doğru halamın yarı vücudu işlemez olmuştu. Bu varisi işlemeyen vücutla onun yaşamakta ve bilhassa kendisine eziyet et meşinde devam etmesini babam bir türlü anlayamıyor, bunu ancak kendisine karşı tâ çocukluktan beri beslediği zalim hislere yoruyor dıı. Bir kelime ile, babama göre halam sadece ona inadından vasi yordu. Etyemez'deki konakta akşama kadar bu yatalak kadının heı türlü cefasını çektikten sonra her eve dönüşte: - Hiç imkân var mı? diyordu. Bu hâlde bir insan hiç yaşayabilirini? Menhus bana düşmanlığından yapıyor. Ama Allah büyüktür. Bu söz de gösterir ki; bu işte babam kendini doğrudan doğruya mazlûm addediyordu. Nihayet mukadder gün geldi. Deli ahretlik iki gözü iki çeşme babama, halamın vefatı haberini getirdi. Babam acele ile konağa gitti. lâzım gelen tedbirleri aldı. Namazı Eâleli'de kılındı Defin ış lerini komşumuz İbrahim Beye havale eden haham namazdan son ra konağa el koymak ve herhangi bir şeyin kaybolmasını önlemek için doğrudan doğruya Etyemez'e dönmüştü. Zanmına göre bu işte en büyük hatası da bu olmuştu. Birdenbire miras ve mal kaygısına düşmemiş olsaydı, evvelâ halam vaktinde gömülmüş olacak, vanı tekrar dirilmesi ihtimali azalacaktı. Sonra da böyle bir şey vâki olsa bile babamı başı ucunda meyus ve perişan, iki gözü iki çeşme ağlar, yakasını yırtar görmesi elbette ki çok başka tıirliı tesir ederdi. Halbuki iş tam aksine olmuştu. İbrahim Bey babamın bu iş için verdiği paradan kendisine, de bir şeyler arttırabilmek ıçiıı Süpürge çiler Kâhyası'nın gelinini âdeta bir fakir cenazesi gibi kaldırmıştı. •62 SAATLERİ AYARI.AMA ENSTİTÜSÜ Diğer taraftan aileden kimse bulunmadığı için yanına gömüleceği rahmetli zevcinin mezarı güç bulunmuş, geç kazılmış, araya bir yığın gecikme ve uygunsuzluk girmişti. Neticede tam kabir açılıp da kapağı ortadan kesilen tabut indirileceği zaman halam birdenbire etrafın ölüm sandığı laterjik uykudan uyanmış, ve öyle herhangi bir vaziyetten şaşıracak bir mahlûk olmadığı için, tabutun kapağını zorla kaldırarak etrafa bakmış, "ve daima mütehallik olduğu cevde-ti kariha sayesinde" durumu bir lahzada kavrayarak cenazede tek yakından tanıdığı Ftyemez imamına: "Haydi çabuk, beni eve götür..." emrini vermişti. İbrahim Beyin anlattığına göre cenazede bulunan kalabalığın büyük kısmı korkudan kaçtığı için, tabutun Merkezefcndidcn tek rar eve getirilmesi hayli güç olmuş. Hattâ halam kaçamayacak ka dar korkanları azarlamasaymış, bu iş biraz

heyecandan. tahviller ve altınlarla dolu. Fazlasıyla. Daha karışıktır.. Fakat onları beklemeden. yükte hafif pahada ağır ne varsa hepsini meydana çıkarmış. Kötii-rüm halam. diye sordu. harıl harıl tamire uğraşıyordum.. Kapıdan beni iterek girdi ve yüzüme bile bakmadan: Nerde o baban olacak herif?. kardeş hakları namına zaptettiği evde kömürlükte gömülü olanlara kadar. o kalabalık da defolsun.. O budala oğlunu da al götür. çok üşüdüm. yarı belinden gerisi içerde. hiç kimsenin yardımı olmadan kendi kendine merdivenleri çıktı. hizmetçileri sindirmiş.. adamcağızın korkudan. Bense tâ çocuklu 63.cepleri halamın başının ucundaki çekmecedeki mücevherler. kendini çıkar maları için kısa birkaç emir verdi. Hayatımı düşündükçe . bütün vücudu ile titriyordu.. evvelâ Etyemez'dcki konağa kadar kendisini taşayacak olanlarla sıkı bir pazarlık etmiş -halbuki "Getirdiğiniz. Herkes bir kat daha şaşırmıştı.. bana o anda kendisine karşı duydu ğunı hayranlığı anlatmak fırsatını vermedi. ölen halam. gibi götürün!" de diyebilirdi ve ondan daha ziyade bu beklenirdi!-hattâ şehre girdikten sonra ilk rast geldikleri poğaçacı dükkânından karnını doyuracak bir şeyler bile aldırmış. Korkudan. yardımsız yürüyor. Fakat ben hiçbir zaman hak diye kendime ait bir şeye inanmadım. diye bir şeyler kekelemek istedi ve titreyen elleriyle ceplerine. öleceği beklenen. Hangi hâlle rinin yapmacık." diye emretti. hangilerinin doğru olduğunu bilmediğim için de sızlanışlarına çokluk acımazdım. Safinaz.. Yüzü muşamba gibi sararmış. koynuna doldurduklarının hepsini teker teker çıkardı. Halam yalnız. Yazık ki. Bütün aldıklarını hattâ fazlasıyla vermişti. Çabuk olun. Biz baba oğul çarpılmış gibi evden çıktık.. Böylece çöreklerini yiye yiye âhiretten dönen bu acayip ölünün arkasına sokakta her rast gelen takıldığı için halam vaktiyle gelin olarak girdiği eve âdeta birkaç mahallenin. Yanındakilere. Filha kika ilk iş olarak imamdan. hattâ bütün semtin yarı halkını peşinden sürükleyerek. odanın ortasına yığmış. halam. tam bir zafer alayı ile dönmüş Bu esnada babam. koşa koşa merdivenlerden çıkıyordu. Tarihin kaydettiği meydan mu harebelerini kazanan hiçbir kumandan şüphesiz kapısının önünde tabuttan indirilen bu kadın kadar soğukkanlı olamazdı. İtiraf edeyim ki.. hayranlıktan atan çenemle yukarıyı işaret ettim. Aralarında hiçbir karşılıklı konuşma olmadı. Halam şüphesiz bize karşı çok büyük bir haksızlık etmişti. fakat bir türlü şöyle yakından dokun mak fırsatını bulamadığım yemek odasının saatini sökmüş. çünkü istikbal için 64 SAATLERİ AYARI. Bununla beraber o günkü hâlini hiçbir zaman unutamam. Kapıyı halama ben açtım. Babamı ikinci evlenişinden sonra pek sevmezdim.. Yere indirilen tabuttan.. Hattâ alkışlamak imkânı bile bırakmadı. "Daha ne kaldı acaba?" der gibi etrafına bakınıyormuş. olan bitenden habersiz. Bütün mazlum doğmuşlar gibi başıma gelen talihsizliğin neresinden ve ne pahasına kurtulursam kâr sayardım. oturduğu bu garip sedyenin içinden bütün harekâtı halam kendisi idaıe elmiş. Dışarda soğuk var. şimdi git! dedi. şaşkınlıktan âdeta dili tutulmuştu. sen benim yatağımı yap! Bir ıhlamur kaynatın bana. bu garip hâdise benim üzerimde babama yaptığı tesiri yapmadı. karşısında göriir görmez."Aldıklarının hepsini çıkart!" dedi. "Beni yukarı götürün! Çabuk. Beş dakika sonra küle basılmış siilük gibiydi. Büyük bir dikkatle hareketlerini takip eden halam babamın canından başka geriye alınacak bir şeyi kalmadığını anlayınca olduğu yerden: . Soğukkanlı ve heybetli.. ve hasis kardeşini böyle sırtında kefen.AMA ENSTİTÜSÜ beslenen ümidi dahi oracığa bırakmıştı.. Mesele yalnız bir hak anlayışı değildir. Birkaç saat evvel cennetteki ıckânına gönderdiğini sandığı huysuz. kazıcılardan birinin orada çukurun ya nında bıraktığı paltomsu şeyi isteyerek sıkı sıkıya örtündükten son rayarı beline kadar dışarda.Haydi.Tarih kitaplarında resimlerini gördüğüm kayserler gibi bir şeydi bu.imkânsızlaşırmış. Babam: Hoş geldin kardeşim. TANPINAR ğumdan beri merakımı çeken.

. ben halamın mirasından hissemi almıştım. ne kadar müspet yaradılışta olursa olsun ölümünden sonra tekrar dirilmeyi düşünür. güzelleşmek şartıyla tekrar yaşamağa başlamak insanlığın elbette vazgeçemeyeceği bir hülyadır.-yaşım buna müsaittir-daima kendimde seyirci haleti ruhi-yesinin hâkim olduğunu gördüm. ve hepimiz. Vâkıa bu. diye mırıldandı ve arkasından ilâve etti: O zaman asıl fenası olurdu. O gün de şüphesiz böyle olmuştu. "İşi daha çabuk tutabilirdim. Her insan. bâsübâdelmevt filân gibi tabirlerden beklenildiği şekilde tam ve yeniden bir doğuş olmadı. onunla en zalim şekilde karşılaşmıştık. Garip bir sükûnete kavuşmuştu. bilmem niçin sofanın duvarına astığı ve bir daha oradan kaldırılmasına razı olmadığı saat rakkasına bakar ve sonra acayip ve mazlum bir gülüşle gülümseyerek yerinden fırlardı. muvakkat ölümünden sonra kendisini o hasta ve mecalsiz hâlinde dahi âhiretten geriye getiren vücudunu bir daha eskisi gibi hor görmedi. En müsai' ve daima kazanacak kâğıtlarla oynanan bir oyun gibi. Halamın tekrar dirilmesiyle kaybettiğimiz şeylerden ziyade gözümün önündeki şeyler beni yakalamıştı..haksız . Ve onu elinde olmayan kusurlar yüzünden -çirkinlik. Bir ara İbrahim Bey babamın yüzüne korka korka bakarak: "Bütün kabahat bende oldu" diye hayıflandı. İşte halam milyonda bir insana ancak nasip olabilen bu saadeti 66 SAATLERİ AYARI. Asıl garibi evcek bütün selâmetimizi bağladığımız. Herkes hayatının bir devrinde şu veya bu şekilde talihinin şuuruna erer.. yeniden. ümitlendiğimiz bu mühim hâdiseden. Şimdi sıhhatte artık.. Kendi köşesinde sessiz sadasız oturan bir adam olmuştu. Babam bunu o kadar iyi biliyordu ki.dünyanın en büyük harfleriyle. bütün bu olan biten şeylerde kendi sabırsızlığının.. inkâr etmek. Süpürgeciler Kâhyası'nın servetinden kocaman bir saat rakkasının cebimde kalmasıydı. yaşlılık gibi. âdeta baştan aşağı beğenmemek. her tarafı değişmek. kendi ihtiyatsızlığının payını bile düşünmeğe lüzum görmüyordu. müpheme atılmış bir mükâfatı gibidir. Artık talihe karşı hiçbir mücadelede bulunmak hevesi kalmamıştı.kanaatımca şu üç esaslı noktada toplanır: Evvelâ halam." Babam yavaşça başım kaldırdı: Üzülme İbrahim Bey. bir an. Ebedî uçurumun başından o kadar beklenmedik şekilde döndüğü zaman dahi. bağıran. onlar üzerinde düşünmek. çok mühim bir şey değişmişti. en keskin ışık reklamlarıyla halamın vefatından. seneler boyunca beklediğimiz. Takdiri İlâhi böyleymiş. Babam. Fakat tâ içinde. onun karşısında babamın o garip duruşu arabada bizim hesabımıza dövüne dövüne günün olan bitenini babama anlatmağa çalışan İbrahim Beyin şaşkınlığı öyle sevinilmeyecek hattâ gülünmeyecek şeylerden değildi. Bu değişme. Pek az insanın başına gelen bu hâdiseden sonra babam bir daha düzelmedi. hattâ bütün tanıdıklarca kabul ettiğimiz düzeni bozduğu için ona bu son isimleri de verebiliriz. babam ne derse desin. TANPINAR Evet. kızan. İnşallah ibret alır da dedemizin vasiyetini o yerine getirir. 65.AMA ENSTİTÜSÜ tattı. özler. Fakat dahası var.. Ne dilindeki ağırlık. Başkalarının hâlini. her şeye sükûnetle katlanması beni hâlâ bile düşündürür. şüphelenen sızlanan adamın böyle birdenbire susması. Bütün ömrünce o kadar çok konuşan. tavırlarını görmek. bana kendi vaziyetimi daima unutturdu. Eğer babam eve dönmek için bir kira arabası na binmeğe razı olacak kadar perişan olmasaydı. Bu hayat dediğimiz mihnetler silsilesinin çok ileri zamana.. değiştiğinden dolayı sevinme* için kalmışa benzeyen küçük bir mazi şuurundan başka her şeyi.. ne de ellerindeki titreme geçti. isterseniz bu ihtilâl veya inkılâp -halamın hayatı dediğimiz ve evcek. baba oğul el koyduğumuz konaktan. ailem içinde böyle işitilmedik ve görülmedik bir hâdise vuku bulduğu için sevinirdim bile. biçimsizlik. yine bildiğimiz halamdı. Yalnız ara sıra. Halamın o heybetli hâli.

ve onu da peşine takarak Beyoğlu'nun en iyi terzilerini ziyaret etti. ne saklayacağım. kızı ve oğlu ile beraber konağa yerleşti. Sanki o zamana kadar parasına göz koyduğunu sandığı insanlara düşman olan halam. yani kendisi için ne kadar aziz olursa olsun bir başkasının ellerinde ve cebinde. Hattâ bu vücudun dünya dediğimiz bu kör döğüşünde tek dayanağı olduğunu iyice kafasına koydu ve kadrini bildi. İnceden inceye serpilen kar arasından yumuk yumuk gülen o mart güneşi. badanalandı ve baştan aşağı yeniden döşendi. Bunlar yapılırken bir taraftan da Süpürgeciler Kâhyası Konağı temizlendi. Nihayet üçüncü değişiklik bizzat uzviyetinde olmuştu. Böylece muvakkat ölümüyle her şeyi birden bırakan halam. bu düşmanlık yüzünden birleştiler. Biraz sonra halamın servetiyle genişçe bir ticarete girdi. tamir edildi. onun kendi şahsıyla olan münasebetlerinin yeni baştan ve yeni bir statükoya göre düzenlenmesi ihtiyacını duydu. servetine kavuşma telâşı halamın kötürümlüğünü. Dönüşlerinde Naşit Bey İttihat ve Terakkî'ye mebus oldu. Altı ay sonra da karı koca sıhhi vaziyetlerini düzeltmek için Viyana'ya gittiler. rahat.AMA ENSTİTÜSÜ ğı ve cebindeki beş on kuruşla evden ayrıldı ve onun yerine. birdenbire ihanetine şahit olduğu bu servetin kendisine düşman olmuştu. ölümden kurtulmak sevinci. böyle kolayca sahip değiştirmiş gördüğü andan itibaren. evinde de babamın ceplerinden ve koynundan zorla çekip çıkarttığı servetini bulmuştu. bir erkek ahçı. Netice? diyeceksiniz. mucizeli dirilişiyle 67. yahut ayrı ayrı mevcut olmakla kalan iki şey. kuşamıyia meşgul oldu. ıstırap çekiyorlar.yere mahkûm etmedi. O zamana kadar.. ne de arttıracağım. Netice şu oldu: Şehrin hemen üçte biri tarafından zafer arabasında bir Sezar gibi evine getirilen halam uzun ve deliksiz bir uykudan sonra ertesi sabah sapasağlam yatağından fırladı. sur dışının o sert rüzgârı. Ve onların girdiği gün halam ahretle bütün alâkasını kestiğini göstermek için Safinaz Hanımdan ahret kardeşliği unvanını geri aldı. yeni yeni oda hizmetçileri de girdi. bu düşmanlık hiç de ayırıcı bir şey olmadı. Hayat denen bir şey vardı. bir ölüyü gömmenin rahatlığını. Korku. küçük. kutu gibi güzel. seviyorlar. bir hafta sonra avcı Naşit Bey halamın ikinci kocası ve hepimizin eniştemiz sıfatıyla. ağlıyorlar. âdeta uğuldayan kalabalık. İkinci değişiklik serveti hakkındaki düşüncelerinde oldu. gülüyorlar. TANPINAR her şeye birden ve başka şekilde sahip oldu. "Hayır. yol boyunca yeniden kavuştuğu insan çehreleri o zamana kadar içinde uyuyan bir yığın şeyi kırbaçlamıştı.onun Edirnekapı'da dört odalı. Hattâ lastik tekerlekli siyah bir kupa arabası dahi alındı. elbette onun tekrar dirilmesine ve kendisini evine kadar getirmeğe mecbur etmesine tercih ederdi. Ve kadıncağız bir kira arabasında iki sandı68 SAATLERİ AYARI. Sonra bir arabaya binerek tek başına iş adamına gitti.. O kadar bağlı olduğu. alâkadar oluyorlar. "Her ne pahasına olursa olsun saklayacağım ve arttıracağım!" diyen ve evinin kömürlüğünü bir banka kasasına çeviren halam sanki o gün. Oturup çıtır çıtır yiyeceğim!" kararını verdi. sakatlığını yenmişti. Bütün bu işlerde bizim saat rakkasından başka tek kazancımız Safinaz Hanım olmuştu. fakat yaşıyorlardı. temiz bir evde . Mutlak barış taraftarları ne derlerse desinler. Mezarın başından evine kadar ve o acayip şartlar içinde yalnız kendi iradesiyle ve etrafının iradesini yenerek gelen halam -çünkü bütün o kalabalık.bu macerada yaşama denen şeyin tadını almıştı. para ve halam. Paralı parasız insanlar yaşıyorlardı. Günlerce giyimiyle. Bilâkis o zamana kadar birbirine zıtmış gibi ayrı kutuplarda yaşayan. Kızıyorlar. insan oğlu daima insana muhtaçtır. geçmiş hayatında hâtıra diye sakladığı şeyleri vermek oldu. Kendisi niçin yaşamayacaktı? Hele bütün etrafın haset ettiği imkânlar elinde iken. Beşiktaş'taki akrabasında bir müddet oturan Safinaz Hanım parasını bitirince birdenbire eski velinimetinin bir kardeşi bulunduğunu. Arabanın geldiği gün eve bir uşak. İlk işi imamı çağırtmak ve ona merhumun bütiin elbiselerini. kendisini sadece bir bekçi sandığı bu serveti birkaç saat için olsa bile kardeşinin. etrafında gittikçe artan. Hulâsa evine gelirken hayatı.

"O Mehdi benim!" demişti. esrarın dalgası geçtikten sonra. bu Mehdilik fikrinin de onun haince bir telkini olduğunu söyledi. Aselban'dan. Halamın yeniden dirilmesi ve ölmesi ile miras ümitbri kapanıyordu. Fakat böyle de olsa hükümet. bunlara son verecek Mehdi'nin gelmesi yaklaştığını söylemiş ve vaazın nihayetinde son müjdeyi de vererek. . Bu gelen hiç de tanıdığımız babacan. "İcabında yine çağırırız" sözüyle evlerimize gönderildik. Seyit Lûtfullah son zamanlarda Yemiş İskelesi taraflarında küçük bir camide haftanın muayyen günlerinde va'zetmeğe başlamıştı.. Bu kadar mühim adamlarla konuştuktan sonra bizim gibilerin ifadelerini almak birdenbire lüzumsuz bir iş. baktığı şeyi delen ve ötesine geçen bir dikkat gelmişti. O zaman hepiniz etrafımda olacaksınız.. "O Mehdi benim. Bütün varlığından bir vakar ve büyüklük taşıyordu. Hey gidi günler. Nuri Efendinin yerine muvakkitlik yapan Ispartalı Sadi Efendi. O zamana kadar hep düşük gördüğümüz bıyıkları dünyaya meydan okur gibi sivril-miş. kendisine musallat olan huysuz ve hain. Biz ifademiz alınsın diye koridorda beklerken. Abdüsse-lâm Bey. saadet diledi. hattâ çekilmez bir angarya gibi göründü. Babam bu vesile ile es70 SAATLERİ AYARI. Andronikos Kayser'in hazinelerinden. Belki. Bereket versin ki. altın saplı bastonu ile ağır ağır. polis müdüriyetine çağrıldık.AMA ENSTİTÜSÜ ki dostunda yeni eniştesini tebrik etti. XII Aristidi Efendinin ölümü altın arama işine son vermişti.yaşadığını hatırladı. yani oraya kadar gelişinin ehemmiyetini herkese anlatan adımlarla yürüdü. bir nevi beşinci kol kılıklı huddamdan epeyce bahsetti. içi boşalmış sandığını cebinde kalan son çeyreği ile bir kira arabasına atarak kalkıp bize geldi. Münasebetsiz bir hâdise bu ümidi de hiç beklenmedik bir zamanda kül etti. Önümüzden birkaç yüz bin liralık servetin ve İttihat ve Terakkî nüfuzunun bir remzi gibi gururla geçti ve Abdüsselâm Beyin de bulunduğu odaya girdi. bilhassa ilk soruşturmada daha sarih konuşmak imkânını buldu. hele o zamanda. Büyükçekmece yollarında ısrarla bana kızını ne vakit alacağımı soran. TANPINAR Müphem bir zamana talik edilmekle beraber oldukça sarih olan bu müjdede Seyit Lûtfullah'ın o gün aldığı esrar miktarının elbette mühim bir hissesi vardı. üzüntü ile kısık gözlerine tuhaf bir sertlik. İşte bu vaazlardan birinde adamcağız birdenbire o zamana kadar herkesten gizlediği mühim bir hakikati açıklamak ihtiyacını duymuştu. Sırtındaki eski avcı ceketini atmış. yahut hasreti akan Naşit Bey değildi. "Bir iki sene sonra behemehal damadımsın!" deyip de başka bir şey demeyen adam şimdi öpmek için elini bana âdeta zorla verdi ve geriye aldıktan sonra tekrar eldivenlerini geçirmeden evvel mendili ile bir iyice sildi. elini öpüp alnıma koydum. Beş on dakika sonra ikisi birden çıktılar. bu hazinenin başında iyi saatte olsunların yaptıkları muharebelerden. tanığı olduğumuz hâdisenin. temizledi. bal rengi pardösüsü. Ben. Böylece elimizde son ümit olarak Seyit Lûtfullah ve onun arayacağı define kalmıştı. yüzünden sadece para sıkıntısı ve yaşamak zevki. İstanbul'un bin türlü siyasî huzursuzlukla çalkandığı bir günde bunu hiçbir surette hoş göremezdi. Fakat ne gelişti bu. halamla evlendiğinden beri hiç görmediğimiz Naşit Bey geldi. fakat daha huruç etmedim." 69. yani Mahmut Şevket Paşa'nın henüz öldürüldüğü. Ortalığın gittikçe karıştığını. İslâm âlemini tehdit eden maddî ve mânevî tehlikeleri. Fakat yakında edeceğim. ben.. Mamafih onun ve biraz da Abdüsselâm Beyin bulunmaları işleri kolaylaştırdı. Lûtfullah'ın tevkifinin hemen akşamında babam. Böylece asıl kabahatlinin şimdilik hiçbir hükümet ve zabıta kuvveti tarafından ele geçirilmesi imkânı olmayan huddamı "Abdazah" olduğu tespit edilince kendisine daha hususî bir muamele yapmak ihtiyacı hâsıl oldu. iyice sayıp döktükten sonra bu işlerin böyle gidemeyeceğini..

İki gün sanra da Seyit Lûtfullah, "esrarkeş ve meczup taifesinden, melekâtı akliyesine sahip olmayan, fakat bugünlerde serbest kalması da tehlikeli görülen" bir adam sıfatıyla Sinop'a gönderildi. Seyit Lûtfullah'ın gittiği günün akşamı bir emniyet memuru evimize bir sepet içinde Çeşminigâr'ı getirdi ve iyi bakmamızı sıkı sıkıya tembih etti. "Hoca efendi kitaplarını beraber götürdü!" diyordu. Böylece Andronikos'un hazinelerinden de hissemizi almış olduk. Fakat Çeşminigâr Safinaz Hanım gibi vefalı çıkmadı. Bizim evi bir türlü beğenmedi. Safinaz Hanımın, evin, etrafı seyredip tek nefes alacak yeri olan cumbanın önünden kalkmamasına mukabil, o hemen her fırsatta evden kaçtı. Semtte dolaşmadığı yer kalmadı. Hemen her gün ya biz, yahut komşulardan biri, Mihrimah Ca-mii'nde, yahut komşu bahçelerden birinde veya bir araba atının ayakları dibinde buluyorduk. Çok dikkat ettim, masallar adla başlar. Ceketinize veya boyun-bağınıza eskiliği veya güzelliği yüzünden bir ad verin, derhal hüviyeti değişir, bir çeşit şahsiyet olur. Çeşminigâr'a mahalleli, belki de asıl ismini yadırgadığı için Emanet adını vermişti. Ve bittabi hiç-kimse Emanet'in kaybolmasına razı olmuyordu. Mahallede herkes onun yüzünden âdeta gözü yerde dolaşıyordu. Bizde hasbî işlere verilen o büyük dikkat sayesinde, mutlaka bir yerde yakalıyorlar, 70, TANPINAR koşa koşa eve getiriyorlar ve bizi azarlayarak Emanet'i teslim ediyorlardı. Böylece küçük, dışardan bakılınca verimsiz teşebbüslerle semtin coğrafyası hakkında tam bir fikir edindikten sonra bir gün tamamiyle ortadan kayboldu. Bu ağır haberi ben âdeta korka korka Seyit Lûtfullah'a bildirdim. Fakat Sinop kalesinden aldığımız cevap hakikaten şaşırtıcı idi. Safranlı mürekkeple ve kargacık burgacık bir yazı ile yazılan bu mektupta siyasî menfi, Çeşminigâr'ın Sinop'ta gelip kendisini bulduğunu, bu itibarla endişelerimizin beyhude olduğunu, kendisinin sıhhatte olduğunu, Seyit Bilâl civarında Ümmi Gülsüm hazinesini aramakla meşgul olduğunu; yakında bulacağını, o zaman bütün istediklerinin tahakkuk edeceğini söylüyor, bu vaziyet karşısında artık ihtiyacı kalmadığı Andronikos Kay-ser'in hazinelerini bana hediye ediyordu. "Sabah akşam buluştuğumuz ve sohbet ettiğimiz, beraberce seyrana çıktığımız Aselban seni dünya kardeşi yaptı. Ve sana Andronikos Kayser'in hazinelerini kardeşlik hediyesi verdi. Amma sen de kadrini bilmelisin. Hazine şimdilik Kız Kulesi altında olmakla, çıkarılması emri muhal gibi görünür, amma pek yakında duamız ve tertibatımız berekâtıyla çıkarılması eshel bir mahalle naklolunacağından zerre kadar endişe olunmaya. Amma ihtiyatla hareket gerektir. Feillâ..." Böylece her şeyi kaybettikten sonra aşağı yukarı hepsini buluyor, yeni baştan servet ve kudrete sahip oluyorduk. XIII Seyit Lûtfullah'ın nefyinden sonra benim için, tekrar, ne olacağım meselesi meydana çıktı. İster istemez tekrar saatçi dükkânına gittim. Eski ustam, mâni ortadan kalktığı için beni sevinçle karşıladı. Fakat ben artık eski Hayri değildim. Nuri Efendinin muvakkit-hanesinde saatin sırrına hayranlıkla, aşkla baktığım günler geçmişti. Araya başka örnekler girmişti. Seyit Lûtfullah'ın mektebinden geçmiştim. Hayat kelimesi ile çalışma kelimesi arasında kafamda hiçbir münasebet kalmamıştı. Hayat benim için iki eli cebinde uy72 SAATLERİ AYARI.AMA ENSTİTÜSÜ durulan bir masaldı. Akşama kadar ihtiyar ve romatizmalı bir adamın dizleri dibinde oturup, onun şikâyetlerini dinleye dinleye çalışmak hoşuma gitmiyordu. Günün birinde mili, lupu ve dükkânın anahtarını önüne bıraktım. Cebimde bir gün evvelki gündeliğimden kalan beş on para ile sokağa fırladım. İlk solukta surlara kadar uzandım. Her şey birdenbire düzelmiş gibi mesuttum. O akşamı, Şehzadebaşı tiyatrolarından birinde geçirdim. Islık, alkış, kahkaha, satıcı sesi, sahne ışığı ve bilhassa o günlerde yeni meşhur.olmağa başlayan bir Ermeni kızının baygın bakışları ve biberli sesi bana yeni bir ufuk açtı. Fakat en hoşuma gideni her gün sokakta, kahvede karşılaştığım bu adamların sahnede, ışığın ve bozuk mızıka gürültüsünün ortasında başka hüviyetlerle yaşamaları, idi. Bu âdeta canlı

bir rüya idi. O gece kararımı verdim. Üç gün sonra tuluat kumpanyalarından birinde idim. Tabiî bana hiçbir mühim rol vermediler. Yaptığımızın fevkalâde bir iş olduğunu da hiç zannetmiyordum. Buna rağmen bu 1913 yılı, hayatımın en harika devri oldu. Gün baştan aşağı benimdi. Akşama doğru bir suikast hazırlar gibi yavaş yavaş tiyatroda toplanıyorduk. Sonra bir hay huydur başlıyordu. Davul, zurna, klârnet sesleri dışarda gecenin artık bizim olduğunu ilân ediyor, sahne ikinci bir dünya gibi hazırlanıyordu. Perdenin öbür tarafında müşteriler toplanıyor, ayak sesleri, gürültüler, çığlıklar, itişmeler, sabırsız ıslıklar salaşı kökünden sarsıyor, nihayet perde açılıyordu. Halk arasından ilk kantoları seyrediyorduk. İhtiyar kadın göbeği fincan gibi oynuyor, halk işin maskaralığını bile bile, belki de böyle olduğu için memnun, alkışlıyor, ıslık sesleri kumaşlar gibi yırtılıyordu. Her şey fakir, eski, biçare ve hasisti. Fakat ben Seyit Lûtful-lah'ın mektebinden geldiğim için bütün bu fakir ve biçare şeyler sırf yalan olduğu için kendiliğinden bana güzel görünüyordu. İlk giydiğim, Üçüncü Napolyon devri asilzadesinin pantalonu üç yerinden yırtıktı. Âşık olduğum kadın, daha iyisi kontes, ferah ferah annemi doğurmuş olabilirdi, fakat ne ehemmiyeti vardı? Mesele o anda adımın Hayri olmaması, gerçeğin dışında bulunmamda idi. Bu 73, TANPINAR tek' mânasıyla kaçıştı. Yalanın sihirli çizgisi içinde idim ve bu bana yetiyordu. Neler oynamıyorduk? Repertuvarımızda her türlü şaheser vardı. Hiçbir Don Kişot bizim kadar cesaretle ve iç rahatı ile yeldeğir-menlerine hücum etmemiştir. Yazık ki üçüncü ayında tiyatromuzda sıkı bir tensikat başladı. Ben kadro haricinde kaldım. Bu sefer Ka-dıköyü'ndeki bir kumpanyaya girdim. Kuşdili'nde küçük bir salaşta oyunlarımız başladı. Vâkıa kazancım mühim bir şey değildi. Yol parasını güç çıkarıyordum. Fakat bu sefer kumpanya yeni ve şöhretsiz olduğu için kadınlar gençti ve ben hepsine, istisnasız, âşıktım. Son vapurların yalnızlığında onların hayali ile bir evvelki yolculardan arta kalmış tahtakuralarını yüklenerek İstanbul'a dönüyordum. Şurası da var ki, bu sefer talihim biraz daha açıktı. İkinci, üçüncü derecede roller alabiliyordum. Üçüncü merhale yine Kadıköyü'nde, bu sefer bir operet oldu. Alaturka ile alafranga arasında sallanan bir musikîde sesimi tecrübe ettim. Hüzzam, Hüseyni, babamla her perşembe akşamı ve cuma günü devam ettiğimiz tekkelerde beraberce okuduğumuz, makamların bütün programı bu musikîye sığabiliyordu. Müdürümüz yalnız bir şey hususunda titizdi.Tek gözlüğünün camının temizliği! O pırıl pırıl yandıkça sanki dokunduğu her şeyi güzelleştiriyordu. Operetten sonra bir orta oyunu, orta oyunundan sonra Abdüsse-lâm Beyin ısrarıyla girdiğim Darülbedayi tiyatrosu, Antuan'ın hiçbir şey anlamadığım dersleri... Beni bu acayip dünyadan yorgunluğunun bir türlü anlayamadığım bu kargaşalıktan Birinci Dünya Harbi kurtardı. Onunla sanki ilk defa ayağım toprağa bastı. Fakat çok geç kaldığımı hissediyordum. 74 I Terhis olup da İstanbul'a döndüğüm zaman şehri, insanlarını değişmiş buldum. Her şey fakir, biçare ve alt üsttü. Babam harp içinde ölmüştü. Üvey anam evde tek başına yaşıyordu. Kapıdan girer girmez bu dört yılın beyhude geçtiğini daha ilk anda anladım. Evde hiçbir şey değişmemişti. Sofanın ve odaların kapısında daha yırtık, daha renkleri atmış, fakat dışarıya karşı yine eskisi kadar kapalı aynı perdeler sarkıyor, duvarlarda aynı levhalar asılı duruyordu. Sofadaki eski hasırın son parçası her adımda dağılmağa hazır, etrafı küf, rutubet kokusu ile dolduruyor, Mübarek daha tozlu, Kafkas çöllerinde hastalanmış bir çöl devesi gibi bitkin, kendi köşesinde hiçbir nizama girmeyen bir zamanı sayıklıyordu. Daha ilk adımı atar atmaz, gerçekten baba evine, çocukluğuma, ilk gençliğime, ne derseniz deyiniz, döndüğümü anladım. Halbuki ben bu dört seneden neler beklemiştim? Şimdi ise içimde aynı hayat isteksizliği, her şeyi aynı umursamamak vardı.

İlk günler o kadar üzücü olmadı. Üvey anam şefkat için doğmuştu. Acınacak derecede yalnızdı ve bu yalnızlığı içinde benim düşünceme yapışarak yaşamağa öyle alışmıştı ki, geldiğim gün sevincinden ölecek sandım. Dört sene, o zaman oldukça geniş olan bahçenin her meyvasından o sıkıntı içinde ayrı ayrı reçeller kurmuş ve saklamıştı. Bunu ilk kahvaltımda gördüm ve şaşırdım. "Şu erikten ye... Yaptığım zaman baban sağdı... Bu vişneyi evvelki sene yapmıştım... Sana sakladım... Yok canım, bozulmuş olur mu hiç?... Bu kayısı da o senenin a, olur mu, bir kere tadıver..." Böylece dört » 77 TANPINAR ayrı mevsimin reçellerini bir günde tatmağa mecbur olmuştum. Kadıncağız durup durup ağlıyor, boynuma sarılıyordu. Beni güzel, kahraman, beceı li buluyor, yaptığım büyük işlerin hikâyesini dinlemek istiyordu. Gelecek hakkında korkularımı anlatmağa kalktıkça sözümü kesiyor, "Hiç olur mu? Senin gibi adam! İşsiz kalır mısın hiç?" diyordu. Ben de yavaş yavaş buna inanmağa başladım. Durmadan iş arıyordum. Fakat İstanbul'da benim gibi terhis edilmiş on binlerce genç adam vardı. Vapurlar her gün esirlikten dönen yüzlerce insan getiriyordu. Bir türlü iş bulamıyordum. İlk aylar, birikmiş maaşlarımın verdiği nisbî bir rahatlık içinde geçti. Bir uçuruma uzatılmış bir kalas üzerinde yürür gibi sade tehlike ve muvazeneden ibaret bir hayat yaşıyordum. Tekrar mazinin ağına düşmemek için eski tanıdıklardan hiçbirini görmüyordum. Zaten Abdüsselâm Beyden başkası kalmamıştı. O kadar sevdiğim bu adamcağızı dahi görmemek için, o günlerde sık sık gittiğim Harbiye Nezareti'nin yolunu değiştirmiştim. Şehzade Camii'nin, Direklerarası'nın arkasından gidip geliyordum. Fakat o gelip beni buldu. Bu, dönüşümün üçüncü aynıdaydı. Bu sabah evimizin önünde, erkenden bir araba durdu. Pencereden yavaşça baktım. İçinden Abdüsselâm Beyin indiğini gördüm. Kapıda, "Nerede bu hayırsız oğlan!" diye soruyordu. Yukarıya çıkmadı. Aşağıda taşlıkta giyinmemi bekledi. Arabasına alıp Soğanağa'da yeni taşındığı konak yavrusu evine götürdü. Eski konak, debdebe, arabalar, atlar, hizmetçiler, her taraftan akan refah bu yeni evde şimdi hâtıra bile değildi. Ne de eski kalabalık vardı. Biçare adam küçiik kızı. damadı, onların çocııkiarı ve bir de karısı ölmüş olan Ferhat Beyle yapayalnız oturuyordu. Bir iki ihtiyar emektar, iki hafta sonra -beni ilk yapılacak iş bu imiş gibi- evlendirdiği yetiştirmesi Emine beraberlerinde idi. İlk önce ikinci katta kendi odasına çıktık. Üzerinde kıiçiik Hint işi bir çekmece duran bir sedire beni oturttu. Çekmecenin üstünde zarf zarf mektuplar, her birinin yerini ayrı ayrı bildiği, zarfından çıkarıp bana uzatıp gösterdiği fotoğraflar vardı. 78 SAATLERİ AYARI.AMA ENSTİTÜSÜ Ona, iş bulmak için çektiğim sıkıntımı anlattım. Bana hak verdi. Beraberce aramayı vaat etti. Fakat iş yoktu. Abdüsselâm Beyin eski tanıdıkları ya ortadan çekilmişler, yahut da adamcağıza ehemmiyet vermeyecek derecede değişmişlerdi. Birkaç gün sağa sola gidip geldikten sonra tahsilimi tamamlamama karar verildi. Onun ve bilhassa Ferhat Beyin teşvikiyle Posta Telgraf Mektebi'ne girdim. Mekteplerin hemen hemen bomboş olduğu, neredeyse araya simsar koyarak, mükâfat vaat ederek öğrenci aradıkları bir zamanda, hiç olmazsa dışardan en mütevazısı gibi görünen bu mektebi acaba neden seçmiştiler? Hakikat şu ki, beni o kadar sevmelerine rağmen hakkımdaki düşünceleri değişmemişti. Mamafih Abdüsselâm Beye bunun için mühim başka sebepler de gösteriyordu. Tahsil kısa idi. Talebeye ufak bir geçim parası veriliyordu. Ayrıca da telgrafçılığın saatçiliğe benzediğine hükmetmişti. Bu hükmü, belki alıcı ve verici âletlerin tıkırtı ile çalışmasından geliyordu. Belki de sadece işin içinde âlet denen şeyin bulunması yüzündendi. - Senin için bir şeyler kurcalamak lâzım geldiğine göre iyi kot; bu merakını bu işte tatmin edersin... diyordu. Mektebe yazıldıktan, yani kendime ait şöyle böyle emniyetli bir istikbalin eşiğine ayak bastıdan sonra, bir gün Abdüsselâm Beye benim behemehal Emine ile evlenmem lâzım geldiğini söyledi. Zaten evinden çıktığım yoktu. Kendisi sabah akşam bunun için ısrar ediyordu. Evlenme işi bu yakınlığı rahatlaştıracak, tabiî kılacaktı.

bu sıkıntılı zamanda. Üvey annem gelmedi. Fakat kendi hayatlarına teker teker bakarsanız bu yapıcı unsurun zerre kadar müdahalesini göremezsiniz. Evlendiğimiz zaman." gibi bir sebeple reddetseydi aklım elbette yatardı. Zavallı Emine!-Benim de şimdilik ondan iyisini bulmam oldukça güçtü. Gece yarısı sofada veya yandaki odalarda bir ayak sesi. "Bir başkasının evinde benim ne işim var? Haydi. Sana bile bir bakıma yabancı sayıldığıma göre. senin hakikî annen olsam neyse. Bütün telâkkileri. Emine. Akşam üstü beraber eve döner. Sonuna kadar sağlam. O zaman emekliye ayrılan Ferhat Bey de tabiatiyle beraber bulunurdu. geçmiş saadetleri adına bırakmayacağını söylemesi beni âdeta çıldırtmıştı.. Emine ile bu baba oğulluk bir düğüm daha kazanacaktı. 80 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ sanlardan ibaretti... hem ben rahat edecektim. TANPINAR rasını tabiî söylemiyordu. Üstelik. yalnızlık gibi şeyler de -Abdüsselâm Bey bu yalnızlık kelimesinin üstünde bilhassa duruyordu-Soğanağa'daki evde hep beraberce oturacağımıza göre kendiliğinden ortadan kalkıyordu. Abdüsselâm Beyin insan sevgisi bütün evdekiler gibi biran peşimizi bırakmıyordu. her şeyin dı şında. Fakat hür ve kendi başı/nıza değildik. Üvey annem evimizde mesut olduğunu sanıyordu. bol ve emniyetli idi. ~bu79. Bir de kendimize ait bir hayatımız olmaması. O zamana göre iyi kazanıyordum. Beylik sözüyle. İlk yıllarımız çok mesut geçti. hafif bir öksürük işitse yardımımıza koşmak için bunu bir fırsat bilen Abdüsselâm Beyin yanında söz geçirebildiği herhangi bir insanın bir dakika tek başına kalmağa hakkı yoktu. Evden çıkarken akşam hangi kahvede kendisini bulabileceğimi söyler ve benden bir saat evvel oraya gelirdi. neşeli kaldı. Hayat karşısında şaşılacak bir cesareti vardı. bu işin imkânsızlığı kendisini öyle kavramıştı ki. geçim sıkıntısı. hayata hükmeder. zarurî olarak ev kadrosuna. Ömrü küçük bir kuş gibi Abdüsselâm Beyin evi denilen kafeste geçmişti. Dünyası orada tanıdığı in. hattâ ısrar ettiği gibi üvey annem gelirse iki kişi birden ilâve etmiş olacak. Buna mukabil . Mektebi bitirdikten sonra evvelâ Posta Telgraftan çıktım. -Hakikatte bulurdu. o kadar yıl bir yatalağa baktığı. galiba her şeyi. Evde her şey rahat.Madem baba oğul gibiyiz. zan üzerine kurulmuş bu saadet hâtırası o kadar kuvvetliydi ki. Kitaplara bakarsanız. şirin.. korkup tekrar geri dönecek kadar bu evin dışındaki şeyler için yabancı ve tecrübesizdi. hususî bağlanışları hep bu aklın varlığını yalanlar. Fakat senelerce uzakta bekledikten sonra bir sığıntı gibi girdiği. Babamla evlendikten sonra bu evin dışında yaşadığı yıllarda bir gün bu eve girebilmek saadetini gözünde öyle büyütmüş.. İş zamanları hariç ben hemen hemen yalnız ona aittim.. hiçbir şeyi yadırgamadı. Yeni ve parasız evlileri o kadar korkutan ev açmak. Bununla beraber böyleydi. hiçbir zaman hakkıyla benimsenmediği. daima bir bahane bulup geciktirdiği yatma saatine kadar bir arada otururduk. Onun sayesinde diğer hayvanlardan ayrılır. bir gün yüzü gülmediği evimizi. çarşı diliyle işlerin kesat gittiği günlerde. üvey annem. en az müsait. kapıdan ilk çıktığı gün adımları sendeleyecek. Sonra Abdüssclâm Bey bir dostu vasıtasıyla bana Tünel İdaresi'nde bir iş buldu.. cesur. her tecrübeyi kendisinde yaradılıştan hazır bulanlardan olacak ki. Bu aklın. Sabahleyin kahvaltımızı beraber yapardık. Hiçbir vaziyette şaşıımadı. Soğanağa'daki evde bizimle beraber oturmayı. saf ve her şeyden evvel iyi insandı. Arada yabancılık denen şey. Böylece hem iki taraf için Allah'ın emri yerine gelecek. Abdüsselâm Beyin beni o kadar ısrarla kendisine damat yapması. Emine'nin sevine sevine benimle evlenmesi kadar gülünç. binaenaleyh alışma güçlüğü falan d? yoktu. mantığın. İnsanların saadet anlayışları da gariptir. seneler dir o kadar aksi giden talihinden bu suretle öc alacaktı. Sadece düşünceye ait. sonunda Abdüsselâm Bey bile hürmet etmeğe mecbur kaldı. insanoğlunun esas vasfı akıldır. saadet denen şeyden en uzak şartlar altında girdiği bu evi şimdi bırakamıyordu. İlk çocuğumuzun yaşamamasından başka bir derdim yoktu. Emine benden iyisini bulamazdı. Babamla o kadar mesut olduğunu sandığı evi terk etmek istemiyordu.. budalaca bir şeydi. kendilerini dinlerseniz. Bulması lâzımdı. Buna rağmen.

" dedi ve arkasından ilâve etti: "Aklınız varsa siz de benim gibi yapın!" .. Çamlıca'da oturan büyük oğluna. hikâyesini benimle evlenmeden çok evvel işittiği halamın saatinin rakkasını yerinden kaldırmış. Zaten babası odaya girmişti.evin bütün erkekleri adına gezer. Bize böyle ayrılmayı düşündüren sadece yalnız Abdüsselâm Beyin insan sevgisi değildi.. Bu gidişle borçlu çıkarsınız. Yavaş yavaş ihtiyar adamın düştüğü sıkıntı da bizi rahatsız ediyordu.. Abdiisselâm Beyin evindeki hayatımıza bakarak kendimize "muhabbet esiri" adını vermişti.. Emine ile ben bu vaziyette ona daha fazla yük olmayı istemiyorduk . Malınıza mukayyet olun!. Ç'mkü benden para kabul etmek istemiyor. Kaldı ki. Hele bir şu muhabbet esirli»1 TANPINAR ğinden kurtulalım. Çok güzel. bu son zamanlarında candan birinin bakmasına hakikaten muhtaçtı. O yılın kurban bayramından sonra Ferhat Bey de evi terk etti. kalanlar da rehinde idi. dedi.Neden beğenmiyorsun.. Görürsün. Dalgın ve düşünceli idi.. fo/ar. Bari yardım edin. diyordu. Fakat korka korka. . Hemen her şeyi unutuyor. Emine ile ilk fırsatta evden ayrılmağa karar vermiştik. "Karım bana yemin verdirdi. "Allah sabır versin.asıl damadı..." dedi. Hattâ Emine birkaç defa eski eve uğramış. tavan arasında bir yere saklamıştı. Yapamam" diyordu. Fakat bakışları hiç de emniyet eden adamın bakışları değildi. evden ayrılacağı zaman ikimize birden. Fakat o uzaklaşınca birdenbire: "Allah sabır versin sizlere" diye ilâve etti. yine eskisi gibi küçük kardeşiyle beraber bayram tebrikine geldiği zaman bir fırsatını bulup işin imkânsızlığını anlattı. Ortanca oğlu hiç cevap vermedi." Kocası da karısının yanında hemen hemen aynı şeyleri söyledi. Giderken beni kapıda uzun uzun süzdü: "Sanaemniyetim var. borç para bulmak için gizlice sokağa çıkıyordu..AMA ENSTİTÜSÜ mekle yetindi. Omuzlarını silkti. Muhakkak vardır. Yalnız o şeker bayramı babasına bir tebrik telgrafı çekmekle. Vücudu gibi hâfızası da zayıflamıştı.. Zaten sizin de babanız sayılır. Allah kolaylık versin!. dedim. hattâ ilk iş olarak sofadaki hasırları sökmüş. Yazık değil mi bize? Gelin babanızla beraber oturun... İhtiyar adamı yalnız bırakamazdık. Parası yok.. Elinde avucunda olanların hepsi satılmış. borç içinde. Kazandığımın hepsini veririm. Babanıza bir şey olursa hepsi mahvolur.. şimdiki sinema dilini hiç bilmeden... ne de benim masrafı paylaşmamızı bir türlü kabul ettire-memiştik. atmış. İçime garip bir korku girdi. Yanında kimse olmadan sokağa adım atmayan adam şimdi zaman zaman.. az çok. "Babam size emanet!. Ayrıca Emine ile biz töhmet altında kalırız. Kim bilir nerede gizlidir! İyi ya. Fakat o inanmıyordu: Sen babamı bilmezsin. O da öbür damadı gibi bize. küçük kızının kocası. Ve Abdüsselâm Bey para sıkıntısını hiç kimseye fâş etmeden borçla yaşıyordu. Çarnâçar biz kaldık. cennet yaparım!. şikâyetlerden sonra ister istemez karı kocanın evden ayrılmasına razı oldu... hattâ zaman zaman karısını alıp çıkardı. Çamlıca'da oturanı. her şeyi birbirine karıştırıyordu. Abdüsselâm Bey uzun münakaşalar. zaten gizli olarak da sarf ediyorum. Kadıköyü'nde dul bir kadınla evlenmişti. Tam bizim kendisine kararımızı açacağımız günlerde damadı kendisini Anadolu'da bir yerde bir memuriyete tâyin ettirmek fırsatını buldu. kutu gibi bir ev. Emine. Fakat projemizi bir türlü tatbik edemedik. Ne damadının.. anlamıyorum'?. Ayşe Hanımefendi. ne Ferhat Beyin. O kadar iyiliğini gördüğüm bu adamcağız için yapabileceğim tek şeydi bunlar.. dedim. üvey annemin mesut mazisine hürmet etmek şartıyla nasıl nizam vereceğini tasarlamış. O kadar neşeli tabiatı yavaş yavaş bozulmuştu. Anadolu'da bulunan ortanca oğluna vaziyeti bildirerek babalarını yanlarına almalarını rica ettim. bir de çocuklarının resimlerini gönder82 SAATLERİ AYARI. itirazlar.

Yavaş yavaş herkes evin kaybolmuş hayatının orada toplandığına inanmıştı. Belki tabiî umurdandır. bir yığın mânâsız hayat artığı. belki de insanlara fazla düşkünlüğü. gözlerinde daima parlak gözlükleri. Düzine ile ipek mendiller. Aristidi Efendinin imbiğin patladığı gece yanarak ölümünden sonra bir gün muvakkithanede idim. Bu onun sakınılmaz kaderiydi. eski emektarlar için alınmış entarilikler üst üste. İnsanın daima en çok korktuğu şeyler başına geliyor. sandıklar. Çünkü bu üst iiStelik. belki de yaşamayan bütün akrabalar için. yalnızlığı bu kadar duymayacak. Belki de bu adın sihri yüzünden bu odaya garip bir hava sinmişti. Geldikleri zaman alırlar! Bu oda Abdüsselâm Beyin evinin bir nevi deposu idi. Ölümü kendisinde hazırdı. Hâl yoktur. Aristidi Efendi bu tecrübelere başladığı anda âkibetini hazırlamıştı. hulâsa konak satılıp da hu sekiz odalı eve ta-şınıldığı zaman kızının ve damadının eskiciye vermelerine bir türlii razı olmadığı türlü eşya burada tozlar içinde. kravatlar. Şu paketleri kaldırın. Abdüsselâm Beyin muhtelif zifaflarına şahit olmuş birkaç karyola.. kendisine her suretle yabancı iki insanın elinde ölecekti. Ve biçare ihtiyar sırtında eski redingotu. Burmalı Mescid'in arkasındaki konakta bir aşiret kadar kalabalık oğul. Dördüncü günün akşamı. Çocukların odasına koyun!. hakiki bir yeis içinde: Emine kızım. O zamana kadar hiç ağzını açmadan konuşmayı dinleyen Nuri Efendi birdenbire elindeki saati bırakarak: 83. mazi ve onun emrinde bir istikbal vardır. hepsinin yaşına ve mertebesine göre yine hediyeler alındı. Abdüsselâm Bey. torun. eşyanın kayıtsızlığını yok etmişti. Bu iyi ruhlu adamın yanında bizi o kadar huzursuz kılan şeyin ne olduğunu ancak bu odaya bir kere olsun girenler anlayabilirdi. hâtıra ve unutulmaların odasıydı. eski 84 SAATLERİ AYARI. daima temiz kolalı gömleği. Bütün hayatım boyunca dikkat ettim..AMA ENSTİTÜSÜ oyuncaklar. böyle perişan olmayacaktı. . yaşayan. kızlar için belki de ucuz cinsten mücevherler. hısım akraba sevgisiyle kendisine bu yalnızlığı hazırlamıştı. torun. Ertesi senenin şeker bayramı eve hiçbir akraba uğramadı.Abdüsselâm Beyin evinde biz karı koca ihtiyar adamla tek başımıza kalmıştık. Abdüsselâm Bey de insan sevgisiyle. Herkes kazaya dair bir şey anlatıyordu. erkek çocuklar için saatler. konsollar. Şimdi hatırlamadığım birisi de onun bu cinsten bir kazadan her zaman korktuğunu garip bir tesadüf gibi söylemişti. bir eli her zaman için biçimli kesilmiş sakalında ve gözleri karşısındaki saatte. büyümediği bu odaya "çocukların odası" adını vermiş ve garibi şu ki bu ad tutmuştu da. Büyük odanın ortasında daha ziyade karaya vurmuş gemi gibi bir yığın eşya hep onları hatırlatırdı. her an kapı zilinin çalındığını sanarak üç gün. Onun içindir ki anahtarı daima kapının üzerinde durduğu hâlde hiç kimse içeriye girmezdi. Biz farkında olmadan istikbalimizi inşa ederiz. birbirinin üstüne yığılmış beklerdi. dedi. sofra bir lahzada kurulmağa hazır duruyordu. TANPINAR Bana kalırsa bu hiç de garip değildir. Yaşayanlar bile orada kendi çocukluklarının. Bu iş için lâzım gelen parayı nasıl ve nereden bulmuştu? Bunu hiç kimse bilemezdi. Fakat her kandil ve bayramda olduğu gibi damat. paket paket odasına dizildi. gömlekler. hısım ve akraba içinde yaşayan adam. her adım sesinde geleni karşılamak için ayağa kalkarak bekledi. Bu bayram günlerinde yine eskisi gibi bütün akrabayı doyurabilecek bollukta ve gelmeyeceklerine emin olduğumuz bu insanların zevklerine göre yemekler pişiyor.. üst üste yığılmış ölümlerin. Hulâsa bu oda Abdüsselâm Beyin kalbi gibi bir şeydi. Orası birikmiş ayrılıkların. aynalar. Şüphesiz bu sevgi olmasaydı etrafındakiler kendisinden böyle kaçmayacaklar. ilk gençliklerinin ölümünü seyrediyorlardı. içinde hiçbir çocuğun doğmadığı. yarattığı zaman dışılıkta. sokaktaki her gürültüye kulağını kabartarak. On bir çocuk beşiği. gelin. Bunu bilmiş olmasına niçin hayret ediyorsunuz? demişti.

. sofadan gelen ışıktan birdenbire canlanan büyük bir aynada hiç de bana benzemeyen silik bir hayali seyrede ede birkaç defa gidip geldim. sahipsiz eşyaya takı-la taktla. Galiba kız olacak!" diyordu. Çocuğun istikbalini düşünmeğe başladı. Biz Emine ile her gün birkaç tanesini yırttığımız hâlde yine ölümünden sonra kucak dolusu vasiyetname çıkmıştı. masa gözleri. sorsana!" diye ısrar ediyordu. Konağın eski âdeti üzerine çocuğa benim yerime o ad verdi Ve yanlışlıkla benim annemin adı olan Zahide adını vereceği yerde kendi annesinin adı olan Zehra'yı verdi. "Onların sahibi behemehal gelecek. bir dekovil kadar büyük. "Kaç gün kaldı. neşeli tabiatına rağmen efendisinin hayatındaki ıstırapları âdeta benimseyen Emine ise bu odanın önünden bile geçmek istemezdi.. halı. Artık bu insan sevgisini. yalnızlık korkusunu geçiyordu. Karanlıkta adımlarım bütün bu eski. Bu iş için muhakkak ahrette kendisine hesap sorulacaktı.. onun vasiyetnameleriyle doldu. İşin içine daha mühim şeyler giriyordu. Nereden geliyordu bu? Ve ne acayip şeydi? Durup dururken birdenbire nasıl kavramıştı bütün varlığımı? Halbuki sevinç delisi olmam lâzım gelen günleri yaşıyordum. Arada sırada gülerek bana..Sağlam aklına. Karım gebe idi vc doğumu bekliyorduk. sebebini bilmediğim bir korku vardı. gözleriyle manalı manalı bakarak. Tabiî Abdüsselâm Bey daha ilk günden itibaren başının ucundan ayrılmadı. Son üç sene içinde evin her tarafı. II İşte. Çıkmayı istemiyormuş!..AMA ENSTİTÜSÜ güldü. Ferhat Beye sormadınız mı? Niçin refikasını buraya getirmedi de kendisi Kadıköyü'ne gitti? Hep beraber yaşardık. Epeyce zamandır evde çocuk doğmamıştı. Abdüsselâm Beyin çehresinde artık seyrekleşen tebessümlerinden biri belirmişti. birbirinin peşini bırakmamış felâketler dizisi bu manasız yanlışlıklarla başladı. yastık altları." Emine'nin yüzü kıpkırmızı kesildi ve odadan çıktı. "Nasıl başa çıkacağım?" diye şimdiden ve şüphesiz yalancıktan tasalanıyordu.. daha canlı. Çocukların odasından evin en mükellef beşiği çıkarıldı. Abdüsselâm Bey bile bütün kederlerine rağmen 85. Ve oiraz evvelki korku.. sonra müteessir oldu. Sonra bir evvelki cevabımızı hatırlayarak parmaklarıyla hesaplıyordu. "Çok gürültü yapıyor.. Kendimizi iradesizliğim yüzünden bir biçareye teslim etmiştik. Abdüsselâm Beyin hısım akrabası tarafından unutulmuş olmasından duyduğu ıstırapları birdenbire hafifletti.baba evinden çıkmıyormuş. Onun yerine paketleri istemeye istemeye ben taşıdım. Sıra biraz kenara konmuş son paketlere gelince.. Diğer taraftan da bu ad benzerliği yüzünden "valide" diye çağırmağa başladığı Zehra'ya bir kat daha bağlandı. daha keskin şekilde içime yerleşti. Hiç durmadan tepinmesinden şikâyet ediyor. kendini ithama başladı. Abdüsselâm Bey yüzüme dik dik baktı: Ne diye öylesini aldı? Fakir. Ve mevcut servetini kızıma bağışlayan vasiyetnamelerle evin içi doldu. ağır ve ceviz oymalı bir beşikte uyudu. Zehra'nın doğuşu. kilim. İnsan bu kadar yıllık evini bırakıp gider mi? -Hanım. Günde kaç vasiyetname yazardı? Burasını Allah bilir. kimsesiz bir şey bulamadı mı? Birdenbire şaşırdım. Odaya o girmedi.. Karım içinde büyüdüğü bu evi bütün psikolojik de-rinliğiyle benimsemişti. "Yeniden büyük baba olacağım. TANPINAR bu işin sevinci içinde idi. Takribi Ahmet Efendi ailesinin son torunu ilk uykularını gümüş zırhlı ve sedef kakmalı. Hemen hepsinde biçare ihtiyar "servet-i mevçudesini" "validesi Zehra Hanıma" terk ettiğini söylüyor ve bizim onun tahsil ve terbiyesine son derecede dikkat etmemizi şiddetle istiyordu." sözü dilinden düşmüyordu. Sonuna doğru bu teessür hakikî bir vicdan azabı hâline girdi. İhtiyar adam evvelâ bu yanlışlığa bizim kadar 86 SAATLERİ AYARI. Kendisini âdeta çocuğumuzu bizden çalmış sanıyordu. İçimde garip. çekmeceler. "Onlar dursun" dedi. İkide bir bana.

Rahmetli nerede altıda bir.. ihtiyar ve hâfızası bozulmuş adamı "Kızımız senin annendir!" diye kandırmak. Anadolu harbi çoktan bittiği. Hukuk ıstılahlarına yavaş yavaş alışıyordum: 88 SAATLERİ AYARI. hâtırasını tezyifle itham ediliyorduk..AMA ENSTİTÜSÜ Peki. bu olmayacak şeye "türlü desiselerle inandırmakla" itham ediyordu. Rahmetli ikisini birden kabul etmişti. "İftira!" diyorlardı. Bütün gününü beraber geçirirdi. Yine vaziyeti aydınlatmağa çalışıyordum.. Böyle vaziyetlerde kimseyi incitmeden konuşmak ne güç oluyordu. Tarafeyn mtisa-vî." diye devam eden." diyorlar ve hemen arkasından sözlerimizi kendi dâvaları için yoruyorlardı: "Gördünüz mü? diyorlardı. Vasiyetnamelerin bazıları altı aylıkken başlıyor. Ve tabiatiyle biz sadece evden çocuğumuzu ve şahsımıza ait eşyayı alıp çıkmağa çoktan razıydık."Annesi kerimem Emine Hanım ile. Bu arada hemen bütün verese bizi. ve ne kadar çok resmî muamele zarureti ortaya çıkmıştı. Kız iki gözü iki çeşme. diye anlatmağa çalışınca: . yani validesinin rahmetliye "oğlum" demesini nasıl izah edersiniz'/ Şahitlerin ifadeleri sarih.. Anlamaz. Efendim.. yahut onu kendi seviyemize çıkarırız. Kim bilir. Öyle ki işlerin tanzimi için mahkeme kararı zarurî oldu. mühim bir kısmı İstanbul'da olduğu için ölümünü haber alanlar ertesi günü eve gelmişlerdi.. ayrıca bir iki notere de vasiyetname bırakmıştı. bitip başlayan bu vasiyetnamelerde kendi kızımızı müşfik ihtiyar bize emanet ediyordu. Vefatını müteakip hep "oğlum nerede?" diye ağlarmış. akar değil... Hem evlâdı gibi diyorsunuz! Hem de anne diye şaka ettiğini söylüyorsunuz. ortada miras denecek bir şey olmamasına rağmen babalarının zihnini kendilerinden çalmakla.. TANPINAR Yine kendimizi müdafaa için. ama herkes yine yapar. oğlunu arıyordu. Fakat aradan birkaç gün geçince hava değişti.. babası oğlum Hayri Efendinin tahsil ve terbiyesine itina etmeleri ve yetişip evlenene kadar. babaâna hikâyesiyle doldurur muydu? Neticede zaten hükümsüz olan vasiyetname bir .. Bu nasıl iştir. Çekmeceler senet doluydu. "İftira ve nimet-nâşinaslık. mülk varsa hepsini almıştı. ne kadar çok hisseli eşya vardı.. belki de bugünün arsa ve mülk fiyatlarının etrafındaki kazancı düşünerek yapmıştı bunları. sesimizi değiştirmeyiz?. anlamaz... Zehra'yı da kendisine "oğlum!" demeğe alıştırmıştı. biraz.. Birinden birini seçin! Seçecek vaziyette olan ben değilim ki. Evlâdı gibi sevdiği kızımla bu tarzda latife ederdi. Rahmetli bu işte ortalama bir had bulmuştu. nankörlük. 87. Tabiî vasiyet hükümden sâkıttı. Bu emlâk. Bunak olmasaydı evin içini ancak firavun ailelerinde görülen bu garip ana-oğul..Üç yaşındaki çocukla latife edilir mi? diye azarlanıyordum. burası böyle diyelim! Ya çocuğun. Ve her senede mukabil birkaç borç senedi çıkıyordu. Karşısına çıktığımız hâkimlerin çoğu evvelâ koskoca adamın ahretliğinin kızını "kendi annesi" zannetmesine hafifçe gülümsüyorlar. O kadar sevdiğim adam için bunaktı.. hattâ onda bir hissesi satılan arsa. Altı aylık çocuk latifeden ne anlar? diyorlardı. Zaten bütün işler hep oradan gelmiyor mu? Biçare son zamanda yaşı dolayısıyla pek sağlam düşünemiyordu. "Son zamanlarda rahmetli hiç de muvazenesine sahip değildi!" deyince bu sefer velinimetimize hakaretle. öğretmişti. Nitekim öyle yaptık. Ben dilimin döndüğü kadar: Efendim... fakat zıt vaziyetlerde idiler. diye avaz avaz bağıra bilsem nasıl rahatlayacaktım.. pul koleksiyonu gibi bir şeydi. Çocuklarla konuşurken hangimiz dilimizi. nasıl itiraf ediyorlar?" Yârabbi. O akşam hemen herkesin elinde bu vasiyetnamelerden birkaçı vardı. Filhakika doğruydu. yedide. sonra verese tarafından yapılan kandırıcı aydınlatmalarla kötü niyetimizden şüphelenmeğe başlıyorlardı.. Abdüsselâm Bey çoğu tutarı kadar mühim meblâğlara rehine verilmiş bir yığın ufak tefeği kızımın üzerine geçirmek için bazı tedbirlere müracaat etmiş.. Sade çocukla değil kedi veya köpekle oynarken bile ya kendimizi onun seviyesine indirir.. merhum şakacı adamdı.

velinimetimin hâtırasına hürmetsizlik ettiğim için tazir ediliyordum.. bunaklığından doğan şeylerdi.. Patronum bile bu umumî havaya katılmıştı.. Nitekim girdiğimiz meyhanede elimden geldiği kadar bu işteki 90 SAATLFRİ AYARLAMA F. Velinimet.NSTİTIÏSU vaziyetimi anlatmağa çalıştım: Bu adamı baba gibi severdim. Az şey mi geldi başınıza. Fakat bitmedi. Ve hakikaten inandırırım ümidiyle bir yığın izahat verdim. sadece mukaddes olan bir isteği görüyorlardı. ticarethanede -o zaman Tünel şirketinden ayrılmış.. Ama daha başka borçları olduğuna da eminim. Benim derdim yok. Hiçbirisi bu işte beni dinlemiyorlardı. Hakkı da var kadıncağızın. III Vasiyetnamenin reddi küçük muhitimde derin bir akis uyandırmıştı.. Her üç tarafın müşterek olduğu bir nokta vardı.. dedi. Daha buna benzer şeyler. O kadar borçluydu. Borçla yaşıyordu..herkes bana karşı yapılan haksızlığa isyan ediyor ve kendi mizacına göre tepkiler gösteriyordu. Fakat Sabri Bey sözümü yanlış anlamağa karar vermişti: -Tabiî. içelim.. Eve gelmek istemiyordu. konuşanın ruh hâline ve görüş zaviyesine göre.. Abdiisselâm Beyin mirası bu münakaşalarda.. O hep başını sallıyor. İçelim.. ya bir kalemde ortadan siliniyor. baba. Vasiyetname filân. yahut mesele dışı addediliyordu. Yalnız ahlâkî değerlere ehemmiyet verenler ise bu servetin adını bile anmıyorlar... Mahallede . Sıkıntı vermek hoşuna gitmezdi. İllâ ki beni meyhanede teselli edecekti. "Bu adamın zaten parası yoktu.. Bütün tanıdıklar. hakkım da yoktu. Zevk için içelim. evde içelim. Sabri Bey birdenbire harekete geçti: Peki. Bırakın ki zaten istemem!" diyemiyordum. bu kadar borcu nasıl yapabiliyordu? Şunu bunu rehine vererek. istersen bize gidelim. Bir akşam daireden çıkarken arkadaşlarımdan biri koluma girdi: Gel Hayriciğim.. Sabri Bey bütün çirkinliğine rağmen karşıdan seyri insana rahat gelen bir kiloda idi. budalalığıma 89.. Buna mukabil insanın behemehal açıkgöz ve çakır pençe olmasını isteyenler benim beceriksizliğimi büyütmek için durmadan kaybımızın yekûnunu hesaplıyorlardı... Borçlu idi. dedim. Yukarıdan gelen bu acıma jesti etrafımdaki merhamet havasını bir kat daha arttırdı. Kaldı ki. Üstelik de kolumdan çıkacak karşıma oturacaktı. Hiçbirine.kere daha iptal ediliyor.. son altı yıl içinde parasızdı.. birkaç kuruş için yahut "dtinya malı için" babalarının son isteklerine hürmetsizlik eden vereseye kızıyorlardı. Belki bu miras meselesini iyice anlatmak fırsatını bulurum. miras kelimeleri içinde boğulacağıma iyice inandığım bir günde iş biter gibi oldu. hususî bir mü essede çalışıyordum. Yalnız. Karımı bugünlerde yalnız bırakmak doğru olmaz.. Şurada birkaç kadeh rakı içelim.. aynı suale dönüyordu: . amma derdim olduğu için değil. Efkârıumumiye safhası başladı. Bir kısmı bana ve kıza acıyorlardı. beni ve bilhassa kızımı meşru bir haktan mahrum edilmiş addediyorlardı.. yahut mühim bir kısmı. ümidiyle razı oldum.. ben ayrıca mahkeme huzurunda münasebetsiz münasebetsiz konuştuğum. TANPINAR hükmediyorlardı. Bir diğer kısmı da bu kadar mühim hır serveti göz göre göre kaybettiğim için sünepeliğime.uyku uyumazdım. Çok iyiliğini gördüm. Filhakika karım ikinci çocuğum Ahmet'e gebe idi. Bazıları beni artık yediğim darbenin altından kalkamayacak derecede yıkılmış görüyorlardı. Ve bütün ağırlığıyla bana yüklendi. Bir kısmı da bizi unutuyor. Durup dururken maaşıma beş lira teselli zammı yaptı. Ben bir şey kaybetmiş değilim ki. Gerçekten mirasçısı olsaydım. Rakı her derde iyidir. Fazlasını beklemezdim. yahut bir çığ gibi büyüyor.

. Öyle değil mi? Tekrar kadehleri doldurdu. Bana acıdığı için zorla soktuğu bu meyhanede şimdi benden.. bizim saraya ait "Şerbetçibaşı" pırlantasının da bunların arasında bulunduğunu söylemişti.. Başka bir şey olmalı.. Cebimde kalan tek yirmi beşliği garsona uzattım. fakat herkesin.. Aslı yok tabiî. etrafı dolandırmak için metot öğrenmeğe kalkan bu budala ile neden alay etmeyecektim sanki? 91 TANPINAR Farz et ki. diye teselli etti. "Allahaısmarladık!" bile demeden kapıdan fırladım. İçimde meselâ bir kolumu veya bacağımı kendi elimle kesmişim. meselâ elmas. aile yadigârı. bir yerde arazi filân... unııt. yok. Birisi böyle bir şeyden bahsetmiş olabilir.. dedi. Birdenbire gözümün önünden Seyit Lûtfullah'ın hayali geçti. Akşama doğru içime bir sükûnet geldi. Muhakkak öyle olmalı. Bu sıcak yaz gününde terden yapış yapış.. Elmas fikriyle beraber aklıma gelmiş olabilir. Paraları verdim. Belli ki kendisi de böyle bir sisteme muhtaçtı. "Satmıyorum.. Bütün günü evde. Onunla aiay edeyim diye..İyi amma ona bu vaziyette nasıl borç veriyorlardı? Yani nasıl kandırıyordu? Artık sabrım tükenmişti: -Ne bileyim ben? Belki muayyen bir usulü vardı. İçtik. Hem ne çıkar sanki! İnsan alay et'92 SAATLFRİ AYARLAMA F. Merakı muhayyilemi çözmüştü..... Sabri Bev hiç ses çıkarmadan kısık gözleriyle beni seyrediyordu. -Tabiî sana göstermiştir. Ertesi günü tatildi... Sonra: Ehemmiyet verme. Sarhoşken her şey konuşulur. çocukluğumda bir masalda dinlemiş olabilirim. -Neyi? -. Çocuklarım satınca size borcumu öderler. uydurdum. Birdenbire uyandım. Ve üçüncü şişeyi ısmarladı. Ben de "muhakkak unutmuştur" diye düşünüyordum. Yahut beklediği bir miras. Farz et ki. Garsonu çağırdım. O bana Kayser Andronikos'un hazinelerinden bahsederken. masaya abandı: Nasıl şeymiş şu Şerbetçibaşı Elması? diye sordu. Olmaz olur mu? Kaşıkçı Elması gibi bir şeydir muhakkak." gibi bir şey söylemiş olabilir pekâlâ! Sabri Bey Şerbetçibaşı Elması'na iyice inandı. Gözleri meraktan parıldıyordu: Hiç gördün mü? Canım.... Tunus'ta.... "O budala ile rakı içmeğe nasıl razı oldun?" diye azarladı. Halbuki askerden döndüğümden beri elimi saate sürmemiştim. Aynı büyüklükte. nefsime. çoluk çocuğuma karşı daha büyük bir hata yapmışım gibi bir azap. Bu sihirli kelimeyi duyar duymaz ikinci şişeyi ısmarladı: Canım anlaşılmayacak bir şey yok bunda. Yok... hiç olmazsa alacaklıların bildiği çok kıymetli bir şey. Şerbetçibaşı Elması kendisinde olsun. Belli ki soracağı bir yığın şey da ha vardı.Şerbetçibaşı Elması'nı... Cezayir'de. o her şeyi alt üst eden karmakarışık korkulardan biri vardı. Abdüsselâm Beyin çocuklarının miras karşılığı olarak bize hediye ettikleri eski saatleri tamirle uğraştım. Bir sistemi.. oralar uzak. Doğru. Bir yığın tanıdığı vardı..NSTİTIÏSU mez mi?.. aynı kıymette. Yahut da satmasına kıyamadığı. Eve gelince Emine've vaziyeti anlattım.. Sabri Bey bu sistem meselesinde bilhassa kulak kesildi. başıma açtığım işi anlamıştım. Şimdi beraber uydurmadık mı? Yani bir tahmin olarak konuşmuyor muyduk? Fakat adını biliyorsun!.

Kaldı ki. "binaenar leyh. Hakikaten zengindi. ben de perişan hâlde idik. Ve çoğu ona dayanarak gizlenmiş mirasla alacaklarının ödenmesini istiyorlardı. Nitekim öyle oldu. Biraz inanır gibi oldu. Tabiatiyle ne bu Şerbetçi başı'nın. Karım da. Bu cevabım hiç hoşa gitmedi. Bana gelince. 93 TANPINAR Zarurî olarak beni de dâvaya kattılar. namus ve kanaatkârlığıma hayran olan. Sadece. Hayır. İşte tam bu sıralarda Abdüsselâm Beyin senetli alacaklıları... iskambil kâğıdı. nihayet Abdüsselâm Beyin ailesine geliyordu.. Elinde tavla pulu..Fakat ertesi günü yazıhaneye ayak atar atmaz Sabri Bey köşesinden kalktı. Alacaklılarına yazdığı mektuplarda da buna benzer cümleler vardı. Kayser Andronikos'un hazinesinde idi!. İfadeleri zeytinyağı lekesi gibi genişliyor. "Borçlarımın edasından sonra kalan servetimi". başta ben olmak üzere herkes bu elmasın Saliha Sultan tarafından Şerbetçibaşı marifetiyle satın alındığını. Sonra birdenbire dâvanın ağırlık merkezi oldum. Bu noktada Şerbetçi-başı Elması'nın elimizde bulunması hükmüne varmaları için birkaç adımlık biı mesafe vardı. ben bu elmastan açıkça bahsetmiştim. yahut bu yüzden beni biçarelikle itham edenler ben ayrıldıktan sonra baş başa verip dedikodu yapıyorlardı. Abdüsselâm Bey vasiyetnamesinde. Bana sordukları zaman: . böyle bir eski ailede bu cinsten bir . IV İlk önce sadece mütalâasına müracaat edilen bir şahit olarak dinlendim. zar. Kime rastlasam: Yahu. Kısık gözlerinde hep aynı parıltılı bakışlar vardı. Kendisine vaziyeti anlattım. Çok temkinli cevaplar verdi. patron beni içeriye çağırdı. ne de Saliha Sultan'ın kim olduğunu hiç kimse merak etmiyordu. Sadece elmasın kendisi asırlar boyunca ara sıra kaybolmak şartıyla elden ele geçiyor. Birkaç celselik bir soruşturmadan sonra. Dâva boyunca bana olan muhabbetine rağmen hakikatin aydınlanması için insanüstü gayretler sarf etti. "İşlerimi düzelttikten sonra öderim" vaadinde bulunmuştu. büyüyordu. Arada eski hukuk vardı.Hayır. İzahatım deliliğe vurma telâkkî edildi. eski zaman işlerini. bir yığın insan fırlıyorlar. Bana kim bilir neler anlatmak istiyordu? Daha ertesi akşam. elmas hikâyelerini bildiği kadar bu mevcut olmayan elmasın etrafında bir masal uyduruyordu.". "Zannettiğinizden fazla zenginim" demişti. yanıma geldi ve kulağıma yavaşça: Elmas. Abdüsselâm Bey ona elmastan bahsetmemişti. Fakat Şerbetçibaşı Elması hikâyesi yayılmağa başlamıştı. Birdenbire herkes vaktiyle bir Şerbetçibaşı Elması'ndan bahsedildiğini şimdi hatırlıyor. domino taşı. hiç de bahsetmezsin! Böyle meraklı hikâye anlatılmaz mı?. Yavaş yavaş semtteki kahvelerin önünden geçemez oldum. Şerbetçibaşı El-masfnın hikâyesini dinlemek istiyordu. "bakiye-i servetimi" gibi tabirler kullanmıştı. daha sonra Birinci Abdülhamit'in bir gözdesine hediye ettiğini öğrendik. Yavaş yavaş bütün tanıdıklar onu öğrendiler. Hemen her yüzleşmede kendisine söylediğim yeni bir şey hatırlıyordu. Alacaklılardan biri.NSTİTIÏSU bam sıfatıyla ilk önce beni gözetmeğe çalıştı. En yakın akra94 SAATLFRİ AYARLAMA F. mahkemedeki duruşmaların da belli başlı kahramanı oldu. halamın kocası Naşit Beydi. diye fısıldadı. Sabrı Bey hakkımdaki tahkikatın olduğu gibi.dedim. Evde ihtiyar adamla seneler boyu yalnız başımıza kaldığımız için her şey gibi bunu da ancak bizim bulmamız gerekirdi. onun ölümü üzerine hazineye girdiğini. Bir iki "muhtemeldir ki. yani ona rehinsiz borç verenler verese aleyhine dâva açmağa başladılar. beni yoldan çeviriyorlar: "Bir çay içmez misin?" diye zorla beni içeriye tıkıyorlar.. Beni tanımıyordu. diye yakama yapışıyordu. Şerbetçibaşı Elması'nı anlatmamı istiyorlardı. Hemen hepsi de elmas hikâyesini biliyorlardı. Elmas meselesine gelince." ile bu mesafe de elbette geçilecekti. Benim inkârım karşısında. tanıyamazdı da.. Bir iki oturumdan sonra elmasın bizde bulunmasına tabiî bir şey gibi bakıldı.

. Neden bana düşmandı? Benden ne istiyordu? Niçin mahvıma 95 TANPINAR karar vermişti ve neden. Hattâ halamı Naşit Beyle evlenmekten menetmiş. muhakkak Hayri'yi kardeşimden kurtarırım!" demişti. kafamda her şey alt üst oluyordu. Öyle derlerdi.dedesinin bu cami için ayırdığı parayı yemişti. Hattâ bulunmaması gayri tabiî idi. Hattâ onun sıska kızına bile tahammül etti. hesaplılığı ve aleyhimde bu kadar kararlı oluşu beni bu hâle sokuyordu. Para canlısı bir adam olduğu için başka hiçbir şeye bakmazdı. Yalnız refikam cömerttir. görün. Kimseyi görmek istemez. yahut kendini çağırtın. Parasını çalarlar korkusuyla geceleri bu paranın saklı olduğu kömürlükte yatardı. hayır. Babam." Bana gelince. bu harp zenginine. temkinli düşmanlığı ile bu kapının arkasına sımsıkı dayanmış olan koruyucu meleği Emi-ne'yi oradan uzaklaştırmağa muvaffak olmuştu. Son kelimeleri üzerine en gür sesimle haykırdım: Hayır.. ne diye ben kendimi yoracaktım? Devam ettim: Huyuna gelince. Fakat istemedim. Hasis. Hiçbir şeyde acele etmiyor. sonra alnının terlerini siliyor ve sözüne devam ediyordu. Ve ilâve ettim: Bu kızı evvelâ bana verecekti. daima yemin edebileceği aile meselelerinden birinin üzerinde zarurî olarak yeni bir suale yol açıyordu. Sanki çok cilâlı bir satıh üzerinde yine iyi ciiâlanmış herhangi bir şeyi ufak tefek dokunmalarla kaydırıyordu.. Fakat o tarzda söylüyordu ki. konuşun! Sözlerimin doğruluğunu anlarsınız! Herkes şaşırmıştı. . Galiba halam ölünce bütün servetinin bana geçeceğini bildiği için. Bunu halam kendisine söylemişti. O zamandan sonra adımı bile anmamıştı. Ve herkes zemin ve zamana göre onu yavaş yavaş yeniden yaratıyordu. Hâlâ bile hatırladıkça utandığım yüz kızartıcı şeyler bunlar. Fakat babam terbiyeme dikkat etmemişti. Hattâ gömülmek üzere idi. Daha ağzını açmadan bütün vücudumda bir şeyler kaynıyor. Şimdi zengin oldu. beğenmiyordum.. Bunu yapamadım. iyi çocuktum. halam hakikaten vefat etmişti. O dakikada yılan olup onu ısırmağa razıydım. sözlerinin müphem kalan ucu ile hiç bahsetmek istemediğine.. Bütün bu garip ve mantıksız dâvanın devamı boyunca bundan korkmuştum. bir resmini isteyin bakın! Son zamanlarda resim çıkartmağa merak sardırdı. Naşit Bey o zaman benden parasızdı. Sonra birdenbire değiştim. Mademki herkesin ayrı bir hakikati vardı. Birdenbire üzerimden büyük yükler. Ve % SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ zengin olunca bana düşman oldu. Fakat ne çıkar? Ben rahattım. Bu dolandırıcıya. yavaş yavaş konuşuyor. Paralarından ayrılmamak için hortladı. "Hele bir evlenelim. hem de korkunç bir şekilde değiştirilerek. fakat elimi ona doğru uzatıp haykırdım: . Bakınız bu resimlere. Bu ruh hafifliği. tabaka tabaka ağırlıklar kalkmış gibi hafifliyordum. Naşit Bey ikide bir mendilini çıkarıyor. Nitekim tekrar halamın muvakkat ölümüne âdeta kendiliğinden dönmüştü. Fakat Naşit Bey yüzünden başka adam olmuştum. hafiftim. Zannederim ki soğukkanlılığı. huysuz. Yalnız bir adama tahammül etti. beni yanına almak şöyle dursun. kimseyi sevmezdi. nasıl bu kadar ustalıklı idi? Anlamak mümkün değildi. gözlüklerinin camını temizliyor. insanî hislere sahiptir. yüzümü bile görmek istemezdi. O konuşurken ben çileden çıkıyordum. Fakat babam bu evlenmenin olmaması için halamı benim yardımımla baygınlığından istifade ederek gömmeğe kalkınca benden nefret etmişti. Burada tabiatıyla Takribî Ahmet Efendi Camii meselesi de ortaya çıkıyordu. "Yüz elli senelik hanedan bu. Seyii Lûtfullah'a büyüler yaptırmıştı.hâtıranın bulunması elbette tabiîydi. Halam Naşit Beyle evlenmeden evvel kendisine. İnanmazsanız. her şeyi tam vaktinde ve sorulduğu zaman söylüyordu. hava ve hevesine mağlûp bir kadındı.. Sanki Naşit Bey hesaplı konuşmalarıyla. Fakat hortladı. Sakindim.Zaten aile itibariyle biraz para canlısıdırlar. bu pervasızlık ve alâkasızlık Emine ile evlendiğim günden beri sıkı sıkı kapadığım bir kapının yeniden açılmasıydı.

Gelmeyecek misiniz?. sesi bozuktu. sefil bir oda. bu sarı meşin. Ramiz Bey ellerini yıkamış. yoktu.. Nedense bu çehre. Duvarlardan birinde musluğu iyi kapanmayan bir lavabo vardı. ne de düzgün sayılacak yüzünü görebiliyordu. Tahsilini yaptığı Viyana'dan yeni dönmüştü. bu duygunun ileriye doğru çıkık alnı ve kemikli yüzün düzgün mimarisiyle bütün çizgileri kaçmak istiyormuş gibi birdenbire biti-veren çenenin arasındaki uygunsuzluktan geldiğini anladım. bekliyordu. Hikâyemi herkesten fazla dikkatle dinledi. dostum üstünde hiçbir şey taşımaz. bir hademe artan çığlıklarla beraber içeriye girdi: Salim Bey ölüyü açacağız diyor. Emine'yi de bu korkunç ağa sokacaklardı.NSTİTIÏSU lezonları hatırlatıyordu. Sabun. İyi doktor olduğunu. çok siyah gözleri vardı. Naşit Bey ayrılmadan evvel bana tatlı tatlı gülümsedi. ben burada meşgulüm. erişilemeyecek şeyler gibi görünüyorlardı. Ben kemiğime kadar titredim. Oturum tatil edildi. İçerden. Müdürün yanından doğruca kendi odasına indik. çantasından çıkardığı kolonya ile bir kat daha temizleniyordu... Ya karımı da bu işe karıştırırlarsa? Hâkim şimdiye kadar onu garip şekilde dışarda tutmuştu. dışardan kilitli. karımın taşlık ta boynuma sarılışı gözlerimin önünden gitmiyordu. Daha doğrusu şüpheleniyoruz. Sonra bana döndü: Bir zehirleme vak'ası var da. hafif sarı esmer. O zaman Adlî Tıp. çocuklarım. Odaya girer girmez doktor ellerini yıkamağa başladı. TANPINAR çaktı. Hâlâ bekleyen hademeye kahve ısmarladı. evim bana olduklarından da ha çok uzakta.. Garip ve açık aksanlarla başlıyor. çok parlak diplomalar aldığını sonradan herkesten öğrendim. Dolma-bahçe'nin müştemilâtından bir yerde bulunuyordu. hepsini bu çantaya kor ve her açılıştan sonra behemehal kilitlerdi. Bununla beraber ilk bakışta insan ne bu gözleri. Çıkarttığı cıgara paketinden bir tane bana ikram etti. Öyleyse ne diye beni buraya göndermişti? Hayır. Benden bir karış ötede pencerenin pervazına mecalsiz kondu. Ben sonra gelir bakarım. tıknazlığa doğru gidebilecek yapıda. Bir de kendisi aldı. hiç işitmediğim cinsten acayip ıstırap çığlıkları geliyordu. Ramiz. Sesi de böyleydi. yavaş yavaş alışmağa başladığım talihimle arama. içerden güzel ve epeyce teşkilâtlı bir çanta idi. duvarın dibinde tozlu ve sefil. bu ses bana daima gayri muntazan kavislerle yapılmış he98 SAATLFRİ AYARLAMA F. Dolmabahçe'ye gelirken denizi görmüştüm.. Sonradan. şeker hırsızı. On beş dakika sonra Adlî Tıbba gönderilmeme karar verilmişti. . yanakları adamakıllı çukıırlaşmıştı. sonra bir çeşit mırıltıda âdeta izini karıştırmak ister gibi kayboluyordu.. kendisine iyice alışınca. İstediğini hattâ fazlasıyla yapmıştım. genç bir adamdı.. Otuz yaşlarında.. alâkadar oldu ve beni incelemeyi üzerine aldı. İçim alt üsttü. Mideyi kaynatsınlar. Büyük. Ramiz Bey kendisiyle ilk karşılaşan insan üstünde daha ziyade anlaması güç bir aksaklık duygusu bırakıyordu. Karım. Bu kaçış hâlindeki çene onun yüzünü hiç de tabiî şekilde bitirmiyordu. Tek penceresi bahçe duvarına bakan dar. Bu bir ümitti. İşte Doktor Ramiz'i bu müessesede tanıdım. Ayrıca psikanalize merak etmiş ve bir müessesede bir iki sene bu metotla çalışmıştı. Bey kolonyalı ellerini havada sallayarak kuruturken cevap verdi: Hayır. (¡özlerinin altı. Sonradan öğrendim ki.Harp zengini. Ellen sıcak sı 97. Ben bir kenarda talihimi düşünüyordum. Kapı vuruldu. O hâlde bu ithamın ciddiliğine inanmıyordu. birdenbire uyandırıcı bir şey gibi girmişti. dalgın bakışlı. benden ne istiyorsun? Tekrar aynı gürültü.. Tek pencerenin önünde. Bir arı dikine bana doğru geldi. Tekrar çantasını ele aldı.. Tevkif edildiğimden beri on gıin geçtiği hâlde. sonbahar güneşinin yaldıza boğduğu mavilik. Bir an. Ben kibrit aradım. âdeta sürünen mevsim sonu çiçeklerine bakarak düşünüyordum. ortadan uzun boylu. O ikimizinkini de yaktı. Beni odaya aldıkları zaman müdürün yanında idi. bütün dâvanın devamı boyunca korktuğum şey tekrar ak lıma geldi. Doktor Ramiz'in odası alt katta idi.

Kilitlendi. . hemen hemen.Daha o gün Doktor Ramiz'in bu tedavi sistemine. istihsal ve bilhassa hareket gibi kelimeler dilinden düşmüyordu. Evimizin 100 SAATLFRİ AYARLAMA F. her hakkı yenmiş. Zihniyet eskiydi. Hiçbir şeyin üzerinde duramayan. Oralarda ihtisasa hürmet vardı ve psikanaliz gündelik ekmek gibi bir ihtiyaçtı.. cinayet.. Tekrar çantasını açtı.NSTİTIÏSU ayaklı saatini hep annemin verdiği adla anıyordu. Ona evvelâ kısaca vak'avı anlattım. Nasılsa sizi bana bıraktılar. benim gibi (!) gençlere kâfi derecede yer ve imkân verilmiyordu. . Zaten yerim değil. Kahvelerimiz bitince kalktı. düşmanlık. bilhassa Viyana ve hele Almanya hiç böyle değildi. O kadar eski metotla çalışıyorlar ki. Sonra bütün havalımı anlatmamı istedi. Bilhassa çocukluğumun üstümle fazla duruyordu.. umumî terbiye. Benim gibi adama yapılır muamele miydi bu? Kendisine gelince memlekete döneli iki sene olduğu hâlde henüz ona doğru dürüst psikanaliz metodunu tatbik etmek fırsatını bile vermemişlerdi. himayesine almıştı. Beni burada hiç sevmezler. Ona dair bir yığın sual sordu. Geldiğinden beri ilk defa hasta yüzü görüyordu. hastası çıkınca tatbik edilecek bir usulden ziyade bütün dünyayı ıslah edecek tek vasıta. Ben başım-daki dertten kurtulmak şartıyla dünyayı gül gülistan görmeğe çoktan hazır olduğum için başlangıçta sözlerinden pek bir şey anlayamadım.. Ona göre bu yeni ilim her şeydi. Ctgara paketini çıkardı. Viyana'dan döndüğü günden beri herkese dargın. şikâyetlerini. Birbirimizin ezelden kısmeti olduğumuz nasıl belliydi' Bu izahattan sonra bir müddet daha Viyana'ya ve diğer Alman memleketlerine döndük. demişti. Dönüşünde kendisine bu mucizeli manivelâ ile bütün memlekete mihver değiştirtecek bir mevki ve imkân vermedikleri için hemen herkese ve her şeye dargındı. gelecek için ümitsiz sanıyordu. Kendisi gibi. paket çantaya kondu. Beni de karşısına oturttu. Kendisini tanıdığım zamanlarda bu dargınlık şahsiyetinden dalga dalga akıyordu. sakat doğma. Birer ağara yaktık. Bu dargınlığı besleyen şey ise Doktor Ramiz'in bilhassa içtimaî meselelere olan büyük ilgisiydi. Ben söyledikçe önündeki bir kâğıda not alıyordu. Daha o gün Doktor Ramiz'in hoşnutsuzluk denen şeyin tâ kendisi olduğunu anladım. talihsizlik.Sadece ikimizin vaziyetini mütaiâa etmek bunu anlamağa yeterdi. Hepsi dönüp dolaşıp ona geliyorlardı. Çok zengin bir sözlüğü vardı. Hemen her söylediğimi birkaç dela tekrarlatıyordu. Öyle ki. sefalet. Münasaip bir vak'a çıkarsa. böyle bir dünyayı özlememek imkânsızdı. hulâsa insan hayatını bizim irademizin dışında cehennem yapan şeylerin hiçbiri yoktu. Belki beni de kendisi gibi bir sınıf dışı. 99 TANPINAR İlk önce ikimiz de ayakta umumî vaziyeti konuştuk. Cürüm. yapayalnız yaşıyordu. cemiyet içinde bir yeri olduğu hâlde kendisini biçare. İlk sözü bana bıraktı. ancak zarurî bir şekilde bir iş yaparken veya şikâyet ederken mesut olan insanlardandı. ihtiras.. Fakat sonra yavaş yavaş düşüncelerine ayak uydurmasını öğrendim. Kahvelerimiz gelince o masanın başına geçti. hayatın rahatlığına beraberce hasret çektik. onunla birkaç saat konuştuktan.. Gençlik. "Mübarekken pek hoşlanmıştı. insanların yalnız hakkıyla yapabilecekleri işle meşgul oldukları bir dünyada yaşamanın nasıl bir saadet olabileceğini düşünmemek. Bu yüzden çok güzel bir mesleği. Miidur evvelden vaat etmişti. tahlillerini. parasızlık. memleket meseleleri. Memlekette hiçbir şeyi beğenmiyordu. Yalnız psikanaliz vardı. gelecek için düşündüklerini dinledikten sonra.. Bereket versin benim vaziyetim "vak'a" olarak mühimdi. Oraların intizamına. Mecburî hizmet müddetimi geçiriyorum. O hayat muammasının biricik anahtarı idi. Halbuki Avrupa. ancak dinlerde görülen o tek kurtuluş yolu gibi baktığını anladım. hastalık. diye tekrar söze başladı. Yani ben ona kâfi bir teselli olmuştum. fincanları önümüzden uzaklaştırdı: Şimdi anlatın bakalım?. bir gayri memnun zannettiği için sevmiş.

Bizim meseleye gelmeyecek miyiz? Hayır gelmeyeceğiz.. Selimiye Kışlası kadar büyükmüş içi. dedim.... Geceleri gizlice Sivastopol muharebesine gider tabyaları topa tutar... Yüreğim ağzımda konuşuyor ve içimden kendi kendime düşünüyordum: "Ah bir merak etse de eve kadar gitsek. yahut başka bir adada eski bir topun evliya gibi ziyaret edildiğini. Eski Mahmudiye Gemisi öyle idi.. Bunu ben de pekâlâ yapabilirdim. Şimdilik imkânsız. dedim. Çok iyi cinsten. Ne diye sıkıştırırsın beni!" Bunu Mübarek'e mi söylemişti? Evet. Âdeta tabu olmuş ve etrafında çeşitli kompleksler yaratmış." Bozuk dediniz değil mi? Bozuk. hattâ komisyonculuk bedelini peşin olarak aldığını gardiyanlardan duymuştum.. Bu hâle girdiğim için teşekkür ediyordu. Güzel sesi var. çünkü Doktor Ramiz saatten sonra babama geçti.... Daha doğrusu bakımsız! Bir müddet düşündü: -Tabiî öyle olması lâzım. Ben lafı değiştirmek ümidiyle: Bizde de vardı.. daha korkuncu.. Hattâ onu hatırlattığı için saate biraz düşmandı. Nuri Efendiye göre bir saatin işlemesi. Hangi saat? Büyük saat işte. annemden sonra Nuri Efendiye.. bilhassa teşekkür ederim. Babam hatırlıyordu. Yahut pek az. diye beni azarladı. Mecit zamanında alınmış. .... Çok enteresan bir vak'a. 101 TANPINAR Mübarek'e mi? Adıyla söylesenize şunu! Bir adı olan şey adıyla anılır. İsterseniz gidelim. param yok. Mamafih emsali var. Zehra ile çocuk türküleri söylesem... Hani Üç Ambarlı dedikleri.. En sonunda bir tiirlü yapılamayan Takribî Ahmet Efendi Camii'nin hikâyesinde karar kıldı. ve ben başıma geleceklerden habersiz hatırladıkça anlatıyordum: Bir gece hep beraber otururken saat birdenbire çalmağa başladı.. Bu camiden evde çok bahsediliyor muydu? Hayır. görelim! Bu da şüphesiz bir kârdı.. sabahları dönermiş. Emine'yi doya doya görsem. dedim... Fakat bozuk. "Anladık! diye bağırdı. sonra lafını ettirmezdi. Durmadan bir şeyler soruyor.. gelemeyeceğiz. Size teşekkür ederim. çocuksuz kadınların üstüne çaput bağladıklarını anlattı.. Eski İngiliz işi. Dalgın mıydı? Beni iyice deli mi sanıyordu? Yoksa. Neden öyle olması lâzımdı? Burasını pek anlıyamadım. Bilmem! Öyle olacak. Omuzlarımı silktim. Babam son derece öfkelendi. Büyük bir ayaklı saat.. Nihayet dayanamadım: Ucuz veririm. Son derece tipik ve nadir bir vak'a.. Ben bu hakikati unuttuğuma müteessir. Bütün tanıdıkları merak etti. Yani. galiba. Böyle bir şey hiç de fena olmazdı..Nasıl bir şeydi bu?. Ve gözlerine satın alır ümidiyle bakıyordum.. Babamdan sonra anneme. yüzüme bakıyordu. taşlıktaki tulumbadan o su çekse ben yüzümü yıkasam. hattâ hiç durmaması lâzımdı.. Babam eline biraz para geçmesini ümit etti mi ondan bahseder.. tekrar Mübarek'e döndük.. Sen de biliyorsun ki. Ama yine isterseniz görmek mümkün. Tevkifhanede iken yanı başımdaki odada yatan kalantor bir Yahudinin Lizbon'da çürüğe çıkarılmış bir gemiyi Benderbuşirli bir İranlıya sattığını. o kendiliğinden bir vecize bulduğundan memnun. Aynen söylüyorsunuz değil mi? Baştan aşağı irade ve dikkat kesilmiş. Evi zor geçindiriyorum. Ve bana Cava'da. Sizin evde mi? diye sordu. Evde karım tavan arasına kaldırdı. Çok mühim ve az görülmüş bir vak'a. Eski zaman değil ki. "Muhakkak bir rapor yazacağım kongreye." Bir daha söyleyin bakayım? Aynen tekrarladım.

İyi hatırlayın. diye haykırdım.. Sonra?. İstanbul'da 102 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ demek istiyorum.. yeni yoktur. saat tuhaf bir saatti. Şuur hayatı yahut şuuaraltı hayatı her yerde birdir. üvey annemin saadet anlayışından farksızdı. çok rahatsız olursunuz. Doktor. lop yumurta gibi önüme oturdu. Muayenem ne olmuştu? Hiç ondan bahsetmiyordu.... Artık sıkılmıştım. -Ben hasta değilim doktor. Malûm ya eski zaman insanları. meşgul olmak en iyisiydi. Bitirince bana da ikram edecek sandım.. dedi. ve araya başka bir şey sokmasına müsaade etmeden tekrar hikâyeyi anlattım. yaptığı işler.. Her hâlde her yaptığı şey bize acayip görünürdü. dedim. dedim.. Fakat çakıyı bana uzatmadı. cahil kadın. Ben müdürle bir konuşayım.. -Ayasofyamı? Ettiğim hatayı anladım: Yani söz timsali söylüyorum. Benim dediğim başka.. fakat aynı değil. Burada. fena olmayacaktı. Ben konuşurken yüzü âdeta sevinçten parlıyordu. Buna mukabil ikimiz de bol miktarda kolonyalandık. işi bitince tekrar çantaya koydu. Not aldı. Lafımı da hiç dinlemezler... Belki. Sonra aldığı notları okudu. Bir taraftan konuşuyor. Ben hasta mıyım? Dinlemeden odadan çıktı. hayır. insanoğlu! Siz çok can adamsınız. İşte böyle. Sonra sıra cıgara paketine geldi. Şunları yanınıza alsanız. dedim. Başını sallaya sallaya beni dinledi. bu odada yatarsınız. Bizim memlekette.... Sonra en ümit edilmez anda döndük. Artık dayanamadım. Psikanaliz.. Doktorun rahat anlayışı. Bir müddet sonra arkasından bakarak düşündüm. Belki de bozuk olduğu için böyleydi. anneniz? -Sonunda âdeta korkmağa başlamıştı ondan.. bir taraftan çantasından çıkardığı çakı ile tırnaklarını temizliyordu. dinliyorum. acayip hâl. mademki hastamsınız. Anneniz Mübarek'e çok ehemmiyet verirdi değil mi ? -Galiba.. Birdenbire düştüğüm bu vaziyette bir şeyle oynamak. keyfî. Ama. • 103 TANPINAR İsterseniz bir çeşit keyfi. Ve bittabi bir anda Viyana'ya gittik. Her şeyi biliyorsunuz artık.. Tuhaf. Acayip hâlleri vardı... Ve deli olmadığımı anlatmak için tasrih ettim: Hiç koskoca zırhlı eve girer mi? Böyle bir şeyi almak için Aya-sofya kadar yer lâzım... Sözlerimi büyük bir ciddiyetle dinledi. En iptidaî insan ile aramızda hiçbir fark olamaz.Hayır. Koğuşta sıkılırsınız. Tekrar gözlerini gözlerime dikti.. Yani. ihtiyarî.. Sıkıntı içinde idi: -Burada beni sevmezler. Ve böylece hayatımda o kadar çok işiteceğim kelimelerden biri dudaklarının arasından bir lahzada fırladı. Evet.. Sonra fikrini söyledi: Bu da çok enteresan. Doktor Ramiz'in baş sevgilisi şehir benim meselemin yerine geçti. Şimdi sizin isti rahatın ize bakalım! Yatağınız geldi mi? Karım yollayacak. Hafif gülümsedi: Böylesi daha rahat. Ve korkudan ödüm patladı.. yahut da ihtiyari çalışması vardı. O hâlde iyi.. -Bu işte eski. Öyle değil mi? Çok enteresan. Ah. dedim. . Yine teşekkür etti. Keşke Viyana'da iken ta-nışsaydık!. Ayağa kalktı: -Yarın yine devam ederiz. Hayri Bey....

.. daha keskin. fakat hiçbir şeyi unutmamıştı. Ve bu sonuna kadar günlerce böyle devam etti. Fakat kendisine sizin daha ziyade benim sahamı alâkadar eden bir hasta olduğunuzu anlatınca razı oldu. Siz birkaç gün daha sabredin. Bu işte teşhis hemen hemen tedavidir. Kendime boş saatlerimde epeyce iş de bulmuştum. Kim bilir. Biitün vücudum zangır zangır titreyerek geriye çekildim. Onu da kapatmamış olabilirlerdi.Hani öyle bir şey benim de elime geçse doğrusu. Doktorun giderken açık bıraktığı kapıdan soğuk bir rüzgârla beraber deminki sesler. Sandalyeme büzüldüm. Yüzü sevinç içindeydi. -Oldu. Düşüncem sanki karanlık bir mahzen olmuştu.. fakat niçin açıyorlardı? Birdenbire içimde çılgın bir kaçma arzusu peydahlandı. O ayrı şey. daha kapatmamışlardı. Acaba açtılar mı? Belki de şimdi kapatmışlardır! Doktor kapıyı kapatmamıştı. ben hasta değilim. Tekrar geriye döndüm.. Korka korka kapıdan çıktım. Fazla şey de düşünmeyin.. Ara sıra odasına çağırıp benimle birkaç çift laf ediyordu.. Geceleri burada yatacaksınız.Zaten öyle mühimce bir iş değil. ölü açılacak demişti. İlk önce müşkülât çıkarttı. Koşa koşa odaya girdim. Onu aldatmak için konuştuğumu zannede ede konuşuyordum. Ben bir kanepenin üzerine yüzüm duvara çevrik yattım. O gittikten biraz sonra bir komşu. Sonra birdenbire bir yerde bir ke lime. karım hasta. Kendi kendime bu taraf değil dedim.. hasta. Fakat yavaş yavaş halka daralıyordu. Tekrar gözlerini gözlerime dikti.. Emine kendi gelememiş. Bu konuşma beni (©4 SAATLFRİ AYARLAMA F. geldiğimi tahmin ettiğim tarafa doğru yürüdüm. Ben sizden mesulüm.. Doktor.NSTİTIÏSU yormuştu. Hatırımda kalanları teker teker anlattım." Rapor!. Etrafta dolaşmayın. Hay-ri Bey. ya kendisi geliyor. bir hâtıra. Adına bakılırsa ceviz büyüklüğünde bir şey olmalı. Perdeler açılınca kendimi gerçekten bitkin buldum. belki de yaradılış icabı pek rüya görmem. Ve ben oraya doğru yürüyordum. Başımı şöyle bir uzattım. Yüzünden belli. daha ertesi günü Doktor Ramiz hep benimle meşgul oldu. yatağımı ve yiyeceğimi getirdi.. Ertesi günü. daha korkunç geliyordu. Kapıyı kapattım. dedi. üzüntüden çıldırıyordum. Ne oluyordu? Hakikaten bir deli mi bağırıyordu? Yoksa bir hasta mı? Adam. Ben sabırsızlıktan. Yalnız cıgara yasak! Geceleri cıgara içmeyeceğinizi müdüre vaat ettim. Başta müdür olmak üzere birkaç kişinin saatini tamir etmiştim. yahut birisini bulup yolluyordu. Biraz sonra Doktor Ramiz geldi. Ben yürüdükçe çığlıklar artıyordu. Çıldıracaktım. Bu iki saat kadar sürdü. Psikanaliz çıktığından beri hemen herkes az çok hastadır. Emine hiçbir şeyi unutmuyor.... O daha ziyade Şerbetçibaşı Elma-sı'na merak sarmıştı: . ha. Fakat herkes gibi benim de az çok korkulu ve garip sayılabilecek rüyalarım vardı. Sadece hatırıma gelenleri anlatmamı istiyordu.. -Ama doktor.. Şimdi ne olacak? -Tedavi edeceğiz. Artık sual sormuyordu. Ve ben durmadan konuşuyordum. Bu sefer rüyalarımı merak etmişti. Müdür yavaş yavaş bana alışmıştı. Hayır. diye kesip attı. rahat edersiniz. Rahatım yerinde idi.. Beni buradan bir an evvel çıkarın. Size anlattım.Sonra musluğa koştum ve yüzümü yıkadım.. Olağan işlerdir. Ramiz Bey raporunu versin! . Allah rızası için. "Birkaç sene. Fakat sesler beni âdeta kendilerine doğru çekiyordu. Koridorda. Dördüncü giinü tedavi usulümüz değişti. dedik ya! 105 TANPINAR Sonra sözü değiştirdi. Odanın perdeleri indirildi. Hiçbir yere kımıldamak imkânı olmayan bir mahzen. tıpkı bir pencere açılmış gibi parlıyordu.. Yarı açık bir kapının aralığından konuşmalar geliyordu.. O hâlde dışardakilerden farkım ne? O başka şey. Yani muntazam devam edilirse birkaç senede biter. En katî sesiyle: Hastasınız.

. Nerde ise parasızlık da başlayacaktı.. Sadece talihsizim. beni bir kalemde insanlığın dışına çıkarmaktı.. -Mühim bir hastalık. Hem bütün ömrüniizce böyle devam etmiş. Fakat siz daha mühim bir şey yapmışsınız. kendinize durmadan baba aramışsınız.. Odanın öbür ucunda bir iskemleyi âdeta siper alır gibi önüne çekti. Hiç aklımdan geçmez.. Aman doktor!... Ben canım ağzımda dinliyordum: Neymiş doktor?. Karımın. Hepimiz kendi masallarımızın kurbanıyız.. Ben maalesef kendim başladığım bir yalanın kurbanıyım. Reşit olmak için belki de en kısa yoldur. Bir gevezelik. Babamı nasıl inkâr ederim? Maalesef böyie. Emine günden güne daha hâlsiz ve biçare idi. Daha muhakeme başlar başlamaz işime son vermişlerdi. Merak etmeyin.. Müesseseye girdiğimin onuncu günüydü ki.. Fakat bu iş böyle.... Babanızı beğenmemişsiniz.. .. Bazılarını tamir ediyor. bazılarını da âlet yokluğundan sadece hastalığını teşhis ederek sağlık veriyordum..... kendi hayatımda onun cezasını çekiyorum. Doktor Ramiz birdenbire konuşmayı kesti: -Bu devre artık bitti! dedi. Bu arada benim psikanalizim bütün hararetiyle devam ediyordu. Tekrar uzaklaştı. İşleriniz. Bu o kadar mühim değil. Bu kadar iyi bir adam için fenaya yorulacak bir söz nasıl ağzımdan çıkardı? Bununla beraber zaman geçiyordu. Mahvıma kadar gittiler. Şuna bir baksanız. İhtiyarsız ellerimi oğuşturdum.. dinleyin. Ağzımdan bir kelime çıktı... Anla beni! Bana insanlar yüklendiler. Bu talihsizlik daha beni nereye kadar götürecek..NSTİTIÏSU -Az kalsın unutuyordum. Şakaklarım ter içinde idi: -Doktor lütfet!... Teşhisimde yanılmama imkân yok. Tipik. Kurtarırsam... Benim hiçbir şeyim yok. Bunu nasıl yaptım? Niçin yaptım? Bilmiyorum. Bir eliyle omuzuma dokundu: Evet! Hastalığınız anlaşıldı. Sonra önümde durdu.. bilmiyorum. Başıma durmadan münasebetsiz işler gelir. Tevkifimden beri beni âdeta sırtında bir yük gibi taşıyordu.. Geçmedi de.Ve tam kapıdan çıkacağım zaman birdenbire duruyor. Bütün kuvvetimi topladım: Bak doktor! dedim. Ve ben gerçekten bunalmıştım. şahsiyetiniz bu yüzden durmadan karışmış.. Belki burada bütün insanlıkla birleşiyorum. Bu fazlanın fazlasıydı. Hep çocuk kalmışsınız! Öyle değil mi? Yerimden fırladım... dedi. Siz babanızı beğenmiyorsunuz. başka bir şey yok ortada.. Hanımın saati! Çoktan beri iyi işlemiyor. Benimle konuşurken Ramiz Beyin adı geçtikçe müdürün gözlerindeki parıltıdan şüphelendiğim için vaziyetim hakkında herhangi bir şey söylemeğe cesaratim kalmamıştı. hainlikti.. Şaşkın şaşkın etrafıma bakındım.. Onun etrafında bütün bir masal uydurdular. -Dinleyin. çocuklarımın hayatında.. Düpedüz iftiraydı. Zaten hayatınızı dinlerken bulmuştum. fakat zararsız. Saçma. Ertesi günü hademe "bir arkadaşın" saatini getiriyordu.. Odanın içinde birkaç kere dolaştı.. Sizde tipik bir baba kompleksi var. Beğenmedikten sonra kendiniz onun yerine geçeceğiniz yerde. Rüyalarınızdan ziyade hayatınızdan belliydi. Fakat daha kötüsü de olabilirdi. zalimlikti. Hiçbir yerden bir yardım gelemezdi. Başka bir şey değil. yeleğinin ceplerini karıştırdıktan sonra bir saat uzatıyordu: 106 SAATLFRİ AYARLAMA F. Hastalığınızı buldum. Yani reşit olamamışsınız... Beğenmemişsiniz.. kolaylıkla önlenecek bir şey. Onun arkalığına dayanarak ilâve etti. budalalık! Ne diye bir başka baba arayayım? İstesem de istemesem de onun oğluyum. Fakat bugün daha vuzuhla gördüm. Fakat benimki başka türlü oldu. 107 TANPINAR Demin de dedim ya.. Bu sefer de başıma mânâsız bir iş geldi. Lüzumsuz yere konuştum. kendimi kendim kurtaracaktım. Hacet yok! dedi..

"acayip hâller".. yalan değildi. Hele Ramız Beyin bunları anlamağa.. Anneniz Mübarek adını verdiği hâlde babanız "Menhus" adını koymuş." deyip duruyordu. Ah o andaki sesim! Nasıl tanıyordum bu sesi ve hıçkıran bütün vücudumu. Babanızı ikinci dereceye atmış. Ve ben devam ediyordum: Yalan... Aile yadigârı Gördünüz mü? Biçare.. Abdüsselârn Beye gelince çok iyiliğini gördüm. kendim. satmak istiyordu. Masal gibi hoşuma giderdi. Saat kıskanılmaz.. Konuşmam boyunca içimden kendimi hep bu vaziyette görüyordum. Çünkü babanız sizden evvel tehlikeyi görmüş.. "Bana hiç rahat vermiyor ve menhus evimi âdeta zaptetti. Saat mi? Biçare bir şey!. Karım hasta! Hem korkuyorum. daha doğrusu kendi teşhisiyle alâkadardı. söyledikleri yaptıkları beni eğlendirirdi. Kendi malmı insan kıskan maz.Kabil olsa yerde sürünecek.... kurtulurum. eski dediniz! Eşya oklu.. belki beğenmez. Hasta arıyorsanız var!. 108 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ O da durmadan. eski dediniz.. Bir şaka! Daha kendime gelmiş bir hâlde anlatmağa çalışıyordum: Aradan bu yalanı çıkarın. mukaddes bir yer almış. Babanız bile onu kıskanmış. hattâ dinlemeğe hiç niyeti yoktu. Yavaş yavaş içimde bir telâş başlamıştı. Yani evden uzaklaştırmak istiyordu.. Doktor Rainiz bir denbire büsbütün amansız kesildi: -Çocuğunuzun adını Abdüsselârn Beyin vermesini ne ile izah edersiniz? . insan insanla konuşamaz... Yani evvelâ bir insandan bahseder gibi bahsettiniz. Bu sefer gönlünüz razı olmadı. Lûtfullah biçare bir meczuptu. Sonra Nuri Efendi. nasıl oldu da parçalamadı şaşıyorum. Notlarını karıştırdı. Fakat nevi aldatabi lirdim. amma. ihtiyar bir saat. ihtiyar. Dâvasının bir ispatını daha vermiştim. mahveder.. Babam bu saate âdeta düşmandı. Anlayın. İnkâr değil. Evin içinde kıymetler alt üst olmuş. onda hemen herkesi ve bütün talihi inandırmak istiyordum. Bütün ömrümde kaç defa rüyalarımdan kulaklarımda hep aynı gözyaşlarıyla ıslak bu sesle ve içimde bu korkunun tâ kendisiyle uyanmıştım. Korku. satar. Maalesef beğenmiyorsunuz. çok hasta. Hikâyesi dolayısıyla evde âdeta muhterem. atar.. Farkına vardınız. "yaptığı işler" tabirini kullanmıştınız! i 09 TANPINAR -Yani? -Yani çocukluğunuz bu saatin eve getirdiği hava içinde geçmiş. Parçalamak değil amma. Hem babamı ne diye inkâr edeyim? -Sakin olun!. Abdüsselârn Beyler gelmiş. Ayrı ayrı zamanlarda peşlerinden gidiyorsunuz...... hepsinin muayyen bir devresi var. Acaba böyle miydi0 Muhakkak ki. Evet amma. "keyfilik". Yüzü berbattı geçen gün. Ondan hep insanmış gibi bahsediyorsunuz. Hasta filân değilim.. İşler sizde çok karışmış. ayaklarına kapanacaktım.. dedi. Evden ayrıldığım gün o kadar değildi! Fakat ben. dünyanın en iyi adamıydı. Başımı eğdim. Yeniden kuvvetlerimi topladım. Evvelâ Mübarek işi karıştırmış. Bir şeyleri öpmek. O hastalığımla. yakar.. -Nuri Efendi ustamdı... insanın insana hücumu.. bıkar. Doktor sevinçle yerinden fırladı. o hiç yere düşmanlık. ihtiyar sıfatını kullandınız. korku ve insan talihi. "tuhaf". benim bir şeyim yok. "ıhtiyarilik". kime anlatabilirdim? İnsan neyi anlatabilir? İnsan insana.. insanlara hangi derdini anlatabilir? Yıldızlar birbiriyle konuşabilir.. Seyit Lûtfullah. Yeniden anlatmağa çalıştım.. aşağılaşmak. Eşya kıskanılır mı hiç? Başkasında olsa anlarım. Eski.. Sözünüze dikkat edin! Biçare dedikten sonra. yalvarmak... Başka ne yapabilirdim? Doktorcuğum lütfet! Bunlar mâkul şeyler değil. Adamcağız ağzından iki kelime kaçırdı diye. Hayri Bey!" diyordu.. Sağlam adamım. hepsine ayrı ayrı bağlanmıştım. beğenmemek. küçücük bir yalan. "Sakin olun. hiçbir şey kalmaz.. ilk günler de.. eski.. Korku ve insan..

Çünkü içtimaî şekilde bu hastalık hemen hepimizde var. eskilerin dediği gibi takdisinimet için. Velinimetimdi.. Babanızı kıskanmadınız... Beni okutamadı. Öyle iyi. hürmet.. -Tabiî. doğru. Mamafih sonuncu babanızın ölümii ile size bir nevi istiklâl ve olgunluk gelmiş olabilir.. Şu Etilere. Boynumu büktüm. Birdenbire durdum. İyi kötü biraz saatten anlarım.. İnsaf edin! Ahmet'in adını ben koydum.. Baba olamamışsınız. küçük hepimiz onunla uğraşmıyor muyuz?. Bu cins şeyler herkeste bulunur.. hürmete şayan görülür. Akıl ve mantığa. Büyük. -Baba olamadım mı? İki çocuğum var. hep maziden şikâyet ediyoruz... Hayatımı on defa dinlediniz. Bilhassa bugünkü cemiyetimizde. Fakat kahvelerimiz gelmişti. kollarımı açtım. Onun üstüne bir başkasını aramak. kuvvetli bir hasta yahut. Frikyalılara bilmem ne kavimlerine muhabbetimiz nedir'? Baba kompleksinden başka bir şey mi? Tekrar ayağa kalktım. fazla konuşurdu.. ne derseniz deyin. Siz kuvvetli adamsınız Hayri Bey. Bir baba kompleksi değil mi?. onun la meşgulüz.. O eliyle işaret ederek oturttu. Ama yine babamdı. Galiba bizi benzerlerimizin karşısında her gün birkaç defa çıldırmaktan bu. Hulâsa pek öyle sevilecek. Hem ben kendi annem değildim ki kendime başka baba seçeyim.. riayet edilecek bir adam değildi.. Yerime oturdum. insaf. Telâşa lü111 TANPINAR zum yok. Doğru dürüst okumadım. hepimiz. Hem ikincisinin adını ben koydum... Neyini kıskanacaktım zavallının? Her ağzımı açışta doktorun gülüşü daha mânalaşıyordu.. adamcağız kızınıza kendi anasının adını veriyor. Ehemmiyetsiz ve hattâ tabiî bir şey. O kadar kabul etmiştiniz ki. -Doğru. vâkıa bu. oturun ve beni dinleyin! Siz de bilirsiniz ki psikanaliz.. riayet edilecek adam değildi. Huysuzdu. Bakınız.. Bu rolü ona siz aşıladınız!. Yani bir kelime ile size babalık etmişti. Nezaket meselesi. Zaten şuur altında bir hâdise olduğu için kendi kendisi kaldıkça ehemmiyetsiz bir şeydir.. Fakat ne yapalım ki.. kendisini idare edemezdi. Babam kâfi de recede sert değildi. Acayip tabiatları vardı. Artık bütün mukavemetim kırılmıştı. Mesele şimdi bu kompleksin neticelerinden kurtulmanızda. Hem zavallı adamın ölümünden şu kadar yıl sonra. Nasıl muhakeme esnasında günlerce herkese şaşırdımsa. Telkin meselesi. Bu günlük bu kadar yetmez mi? diye yalvardım. Babamı beğen mediğimi gösteren sözler söylemiştim. Doktor nerden bileceğim ben onıı? Ben cahil bir adamım. Bunun mânası nedir... ona şaşıracaktım.. Siz biraz fazla bu iş tize rinde gecikmişsiniz..Tekrar ellerimi uzattım.. Yine kendimi ele vermiştim. O zaman iş değişirdi.. Nerdeyse yalnız ona bakacak. mazlum tarafları da vardı ki. Bu ister istemez böyledir.. Baba olunca geçer. hürmet. normal vaziyette baba kıskanılır. demediniz. Kaçmak istiyordum. Teberrüken.. İyiliğini görmüştüm... Hayır. mi? Halbuki bir baba daima sevilir. Bakın etrafa.NSTİTIÏSU -İnsaf doktor.. babanızı kıskanmıyorsunuz. "Nasıl oluyor da böyle düşünebiliyorlar!" diye hayret ettimse. işte o kadar!... -Abdüsselâm Bey öldüğü için. Sevmesem bile acırdım. Sözü değiştirmek istedim. Siz de içinizden bunu kabul etmiştiniz. Yahut talihsiz adamdı.. evinde oturuyordum. Sözlerinizin kendisi de bunu gösteriyor. yanlışlık.. Kıskanmadınız! Çünkü onda meziyet bulmadınız... . teyemmünen.. Onu içinden değiştirmek istiyoruz. o tek selâmet yoluna dönmesi için yalvardım: 110 SAATLFRİ AYARLAMA F. Bu da benim kabahatim mi? O verdi. Vâkıa babama pek hayran değildim. Rahmetli pek öyle sevilecek.. hayret kurtarır. Cıgaramı söndürerek ayağa kalktım: Bu kadarı fazla değil mi doktor? dedim.

Yalvar. gözyaşlarını zorla tutuyordu.. Hayır. Sonra kendime kızdım. Bir ara. Saat ikiye doğru Doktor Ramiz.. Bilâkis psikanaliz hak113 TANPINAR kındaki izahat devam etti. İşin komiğini anlıyor. -Malûm malûm.. birde kendisi yaktı. ne yaparsan yap!. Tekrar paketi çantaya koydu. Hoş Türkçe olsa ne anlayacaktım? Belki rüyama girer de keşfederim diye yastığımın altına koydum. Zarar yok. hepsi bir. Almanya'da hiç kadın tanımamış gibi davranıyordu. Yeni başladık. Akşamüstü Doktor Ramiz bana Almanca basılmış bir konferansını bırakarak gitti. Dünyanın en gülünç hastalığına tutulmuşum. Dün ilk dersi aldım. Psikanaliz öğreniyorum! Vaziyeti kendisine kısaca anlattım.. İkinci hafta bitiyordu. Daha ertesi günü doğrudan doğruya rüyalarımızla meşgul olduk. Doktor Ramiz yüzüme âdeta şefkatle baktı. dedim. İnsaf. bir akşam evvel bıraktığı kitaptan bahsetti.. Beni babasını beğenmeyen. Oradan onun arkadaşı olan hastabakıcıya geçtik. Bu sefer doktor. Buradan çık! O gün Ramiz Bey rapora hiç yanaşmadı.. Buralarını biliyorum.... Psikanaliz. Üstelik de yeniden tahsile başlamıştım. İlk ders akşama kadar sürdü. Yüzü daha solgunca.. Aldırma! Ha hı de.. İş büsbütün karışmıştı... hastalığına uygun bir tek rüya görmüş olmasın! Bari bundan sonra biraz gayret etseniz. yanakları daha çöküktü.NSTİTIÏSU Bir müddet düşündü. daha sonra kolonya şişesi çıkıyor. Onu teselli için neşeli göründü m. Broşürü elime aldım.. yangın var.. Ama üzülmeyin. . akıllı görün. Hiç uyumamış olacaktı. Biraz baktınız mı? dedi. SAATLFRİ AYARLAMA F. yani ikinci babam hatırıma geldi. Bir tanesini bana ikram etti. dedi. tırnaklar temizleniyor. çanta tekrar açılıyor. Bilsem de bu yüksek ilim. Ve genç kızlar tünel kayışı gibi biri öbürünü tanıştırarak gözümüzün önünden akıyordu. Ben size kısaca öğretirim. Zaten pek az dinlerdi. Bereket versin bu sefer araya. Hem anlamadığımı biliyor.. Deli mi bunlar? dedi.Ve tabiî saat der demez evvelâ "Mübarek" sonra rahmetli Nuri Efendi. ben size anlatırım. Buna mukabil yorgun ve sinirli idi. Biraz sonra tabiî sıra İngiliz çakısına geliyor. evet.. Unutmuşum. Fakat bu sefer benzetmelerle işi anlatmağa başladı. cıgara paketi çıkıyor.. Meraklı gözlerle bana bakıyor.. Sizin gibi bir zat. Başıma gelenleri düşünmeğe başladım. En iyisi işe baştan başlamaktır. sonra tekrar kapanıyordu. Ha. psikanaliz. o broşürdeki konferans vesilesiyle tanıdığı Alman kızının hâtırası girdi. Ne dersi? Delirdin mi? Bayağı ders işte. Sonra beni teselli etti: Öyle hastalık olmaz. fakat gülmeğe cesaret edemiyordu. deli ol. Cıgara paketini çıkardı. Ertesi günü sabahleyin "ziyaretçiniz var" dediler. Bitmiyor mu? dedi. Emine'nin bulanık gözlerine rağmen yüzünde beliren tebessümü seyretmek iç yıkıcı bir şeydi. İnsana ağız açtırmıyordu. it?. eller temizleniyordu. Belki de yorgunluğu ve sinirliliği yüzünden anlattığım rüyaları hiç beğenmiyordu.. sustum. Hayır. Bereket versin doktor beni dinlemiyordu. Karımdı. Okumuş olsanız bir şey mi çıkardı sanıyorsunuz? Psikanaliz bilmedikten sonra. Gece yatağımı odaya serdim. Çantasını açtı. İkide bir çanta açılıyor. "Niçin cebine koymaz!" diye yeniden sinirlendim.. Gözlerinin altı halka halka mordu. -Nasıl olur? diyordu. hem de bir şeyler anladığımı sanıyordum. şu raporu al!. o aranıyor. her rast geldiği yerde kendisine baba arayan adamların görmesi icap eden rüyaları görmemekle itham ediyordu.. kilitledi. bir de elâ-lemin işine karışıyordum. Hiç yoktan başımıza bu iş gelsin. Hâlâ rapordan eser yoktu. merhamet. Nasıl bakayım? Ben Almanca bilmem ki. "İşim var!" diye gitti. Zehir gibi Almanca idi. Bu baba kompleksi korkunç bir şeydi.

yahut onun istediği kadar. istediğim kadar. Yani babanızdan gelme aşağılık duygusundan. bu sayede bir yığın hasta. 114 SAATLFRİ AYARLAMA F. Kâh çok dar ve yıkılmağa hazır bir köprü. beni âdeta görmemezlikten gelerek. psikanalizin yanı başına konabilecek hayatı tıpkı bir kralın kıraliçesi gibi onunla paylaşmağa lâyık tek şeydi. yüzde yüz emniyetle deliliğe doğru gitmekti. Hakikatte âkıbetimiz ve bilhassa Emine'nin sıhhatindeki perişanlık düşüncemi zaptetmişti. başkası olur. Bir yığın isim ki iradenin ta kendisi idiler: Nietzsche. daha esaslı şekilde. Yatmadan evvel elimden geldiği kadar babamı düşünüyor. Zaten öyle görmedim mi babam olmaz. Yazık ki bunun için yeter derecede iradeli değildim. Schopenhauer. Ve tabiî hemen arkasından bir yığın isim geliyordu. kendi hayatına... Anladınız mı? dedi. ben küçük bir kayıkta çalkanırken üzerime geliyordu.. Buna "Dirije rüya" metodu adını verdim. Doktor Ramiz'e göre -sonradan Almanya'da okuyanların çoğunda bu hâli gördüm-Beethoven'i hemen hemen bizim sokağın arkasında oturan bir adam gibi behemehal tanımaklığım lâzım geliyordu. -Doktor. onu hayatımın her safhasında hatırlamağa çalışıyordum. Bütün bunlar avukatımın deliliğimi mutlaka ispat etmem icap ederse baş vurmam için öğrettiği uydurma ateş oyununa hiç ihtiyaç kalmadan. Ne yapayım ki. isteyerek rüya görülür mü hiç? Reçeteyle rüya. bazen simsiyah bir vapur hâlinde. günümü Doktor Ramiz gibi terbiyeli. her tarafı çamur birikintileri dolu bir kaldırım oluyor. Zaten hiçbirimiz değildik. Bütün büyük filozoflar ondan bahsederlerdi. yahut hep Doktor Ra-miz'in sembolleriyle karşıma çıkıyordu. kahve içiyordum. âlim. O gün akşama kadar sustu. İmkânsız. Ve ben tabiî. memleket meselelerine tatbik ediyor ve oradan tabiatıyla Alman musikîsine geçiyorduk. Wag-ner'e gelince o mutlaka ikimizin de akrabasıydı. doktorun emrini yerine getirememek korkusuyla derhal sıçrıyarak uykudan uyanıyor. Bu müspet bir ilimdir.. Bütün gayretinizi sarf edip öyle rüyalar görmeye çalışın! Evvelâ sembollerden kurtulmalısınız. Ne kadar acayip insansınız! Hiç iradeniz yok mu? Hep bugünle mi meşgul olursunuz? Biraz da bütün hayatınızı düşünün. Doğrudan doğruya içinde bulunduğum vaziyetin aksi olan karmakarışık. katil. en ciddî sesiyle: -Sizden hastalığınıza daha uygun rüyalar görmenizi istiyorum. Uykuda veya uyanık onunla meşgul115 TANPINAR düm.. serzeniş dolu gözlerine bakarak uyanıyordum. eroin düşkününün bulunduğu koğuştan kurtuluyor.NSTİTIÏSU Ben her zaman babamı kendi çehresiyle görürüm. Çok defa Dokuzuncu Senfoni'nin korosu ile veyaTenhauser'in marşıyle . insancıl ve iyi niyetli bir adamla geçiriyor. kendi bulduğum metodu tatbik ediyorum. Bu işler siz farkında olmadan olur. daima onun solgun yüzüne ve şikâyet. Onun için iradenizi toplayıp. benim hayatıma. Babanızı rüyanızda kendi çehresiyle gördünüz mü iş değişir. Bu tecrübelerden adamakıllı yorulup da uyku basınca.. odanın içinde sinirli dolaştı. sonra kitaplardan aldığı bu misalleri günlük hayata. Bu metodu bana siz ilham ettiğiniz hâlde şimdi hiç gayret etmiyorsunuz. O kadar kolay değil. Evvelce görülmüş rüyalarla hastalığı teşhisten sonra hastanın rüyalarını sıkı bir kontrolle idare ederek onu tedavi etmek metodu. sefil ve sıkıntılı hayallerden sonra. sonra birdenbire kararını vermiş gibi karşıma geçti. her şey düzelir. Bu kadar iyiliğe karşı ben de elbette küçük bir karşılıkta bulunmayı isterdim.. bütün bunları behemehal okumuş olduğuma inandığı için hepsinden bana üstü kapalı misaller veriyor. Size bu hafta görmeniz lâzım gelen rüyaların listesini veriyorum. Fakat inadına babam hiç rüyama girmiyor. cıgara. kâh bozuk. tekrar gözlerimi sımsıkı kapayarak onu asıl çehresiyle düşünmeğe başlıyordum. Ve Doktor Ramiz.. zeki. Halbuki irade her şeydi. Hiç olmazsa Doktor Ra-miz'e göre irade. babanızın büründüğü sembollerden kurtulmağa çalışın. yani doktorun sözüyle kontrol imkânı kalmayınca büsbütün başka türlü rüyalar başlıyordu.. Onlar ortadan kalkınca babanızdan kurtulmak kolaylaşır. Ve elime bir kâğıt parçası uzattı. dostum! Burada itiraz olmaz.İşte bu son cümle tedavimde yeni bir merhalenin başlangıcı oldu.. Doktor Ramiz bütün bunlara kızıyor: -Size en yeni ve şahsî metodu.

.. Ve beni.. derdi. bu kadar mı? -Tabiî.. Zaten doğru dürüst gitmemişti... Tekrar doğacaktınız. İlk önce hoşuna gitti: Evet. Amma sizinki gibi değil.biten konuşmalardan sonra doktorun ferdî hâtıraları başlardı. Masallarda dikkat etmediniz mi? Hep kaybolurlar. Hiç gelir mi bir daha? Giden gelir mi hiç! Hakkı vardı. ne Şerbet-çibaşı Elması'nın hırsızı. Eskiler de rüya tabirlerine çok ehemmiyet verirlerdi. Hiç zahmet etme! Sonra tekrar gözlerini gözlerime dikti ve aşikâr bir yeis içinde: -Azizim. Bu fırsatı kaçırdınız! Hakikî bir yeis içinde ellerini oğuştura oğuştura odanın içinde 117 TANPINAR dolaşıyordu: -Yapamadınız. Yahut öldürüp postuna girmeliydiniz. Fakat o dinlemedi: Yazık! Büyük fırsat kaybetmişsiniz. Bayağı kitap! Her görülen şeyin karşılığı yazılı. Hulâsa onda kaybolmalıydınız ve yine ondan doğmalıydınız. Ah kelimeler.." diye tekrarlardım.. ıslıkla demin söylediği marşı veya koroyu tekrarlayarak odadan fırlardı. Çok yazık! Biraz düşündükten sonra ilâve etti: O arslana kendinizi yedirtecektiniz. Tüylerim diken diken oldu: Aman doktor. sonra tekrar dirilmek. Çocukluğumda. Anladınız ya! İrade... Bir kompleksten kurtulmak için bundan daha emin çare yoktur. bir daha rüyama girmedi.... Nietzsche. dedi. Yapamadınız.. Schopenhauer. irade. hayır. belki bu akşam yine gelir.. Hattâ biraz da sevinerek. sabah kahvaltımızı yaparken herkes o gece gördüğü rüyayı anlatırdı. Ve ben yalnız odada başım iki elimin arasında şaşkın ve budala "Beethoven. halbuki olduğu gibi kaldınız.. Korkudan derhal uyandım. Her şey bu kelimededir. O zamanlar yapılan tabirlerden arslanın "adalet"i temsil ettiğini öğrenmiştim... Demek bizde de rüya anahtarları var? Hayır. Bir gece rüyamda bir arslanı üzerime saldırırken gördüm....... yani ölmek. .NSTİTIÏSU pardösüsü kolunda. Kaybolmak. o ne demektir? diye sorunca ona eski tabirnamelerden bahsettim. Arslan da babam gibi başına geleceği anlamış olacak ki.. Rüyamda-ki arslan bana dokunmamıştı.. Bununla beraber arslan sayesinde biraz ferahladım.. Sabahleyin Doktor Ramiz'i bu müjde ile karşıladım ve rüyamı anlattım. bu gece gayret ederim. yokluktan her şeyi çekecek büyük ve sihirli kelimeyi tekrar ederdi: . Bere ket versin bir yerime dokunmadan geçti.. O zaman her şey hallolurdu... ne miras kaçırıcısı ve Doktor Ramiz'in hastası olmadığım o mesut zamanlarda.. Çünkü rüyada arslan görmek adalet veya hükümet kudretidir. Bütün gayretlerimi mahvettiniz. anahtar değil.İrade. Evet böyle... O hâlde kurtulacaktım . bu beceriksizlikle.. Bana hiç dokunmadı. tıpkı mutlak boşluğun karşısına dünyayı yaratmak iradesiyle dikilen bir tanrı gibi karşıma geçer.. birbirimizi beyhude aldatmayalım! Sen iyi olmak istemiyorsun. Fakat yapamadınız. Hiç uymuyor.. isimler ve onlara inanmanın saadeti. Nafile. psikanaliz.. O da bitince doktor birdenbire ayağa kalkar.. demiştiniz. Bir gün sonra bana: Arslan adalettir. Ben elimden geldiği kadar teselliye çalıştım: Üzül meyin doktor.. tevdi ettiği bu sırla baş başa bırakmak için çantası ve » 116 SAATLFRİ AYARLAMA F.. Sonra yanımdan geçip gitti. Yüzü birdenbire değişti: Yalnız.

beşikler." dedi. Doktor Ramiz'in. Eski tıp.. Bak ben psikanalizi nasıl birkaç günde size öğrettim. İşin garibi bunların hepsini benim vasıtam la öğrenmek istemesiydi. Oldu!. Tabirnameleri.. Bu kararın bana tebliğ edildiği günün gecesinde ben de Doktor Ramiz'e beğendire-bileceğim cinsten. cefir. Doktor Ranıiz. Yanı başımdan bir ses: -Nerdeyse ayrılacaklar. hem "çocukların odası" idi.. Anlamamış gibi yüzüme baktı. sahaflarda öbek öbek yığılan yazma ve basma kitapların yarım ve biçare bilgileri onun için birdenbire çok mühim şeyler olmuştu. Hep birden. yoksa "çocukların odası"nda mıydık? Vâkıa bütün o aynalar. Beraber gelirler. Fakat orada olduklarını. hulâsa. . Benim böyle şeyleri bildiğimi söyleyerek yardımımı istedi... Birdenbire Seyit Lûtfullah'ın sesini işittim. İkide bir sırtıma vuruyor. Bununla beraber onların hepsi orada idiler. Fakat yeni dostumun öniinde miihim bir etüt sahası açılmıştı. Zaten benimle beraber bulunanlar da ortada yoktu. ilm-i menafiülaza. önünde açılan yeni etüt sahaları uğrunda hakkımda vereceği raporu tamamiyle unuttuğu ve belki de en mucizeli şekilde iyileştiğime karar verdiği bugünlerden birinde beraatime daha doğrusu dâva dışı kalmama karar vermişti.Doktor Ramiz bize ait şeyleri çok severdi. V Rüyamda Aristidi Efendinin eczanesinin arkasındaki laboratıı-varında idim. ilm-i havas. bu köpüren. "Raporu yazın! Kongre yakın!" Bu rapor tabiî yazılmadı. Aman dikkat. binaenaleyh her hatırladıkça kafamı zehirleyecek ve kendi kendimden şüphe ettirecek bir rüya görmeğe muvaffak olmuştum. Canım doktor. Tabiî kitap da alınacak.. Ve orası hem laboratuvar. ilm-i huruf. yoksa yeni bir hastalık mı? O gün akşama kadar tabirnamelerden bahsettik. Seyit Eûtftıl-lah'ın bütün repertuvarı. bir akşam yarım aydınlıkta içeriye girdiğim zaman kendi yüzümü içinde gördüğüm için o kadar acayip şekilde şaşırdığım ve korktuğum o büyük aynaya bakıyorduk. "Rapor. Tamam..... bizim bu eskiler... Toprak rengi bir külçe köpüre köpüre durmadan kendi üstünde dönüyor.. yahut onun içinde kaynıyordu. hep beraber olduğumuzu biliyordum. Fakat burası hakikaten eczanenin laboratuvarı mıydı. gelenek mi.. fakat güçlükle. şöyle dörtbaşı mamur. üst üste yığılmış eşyanın hiçbiri ortada yoktu. Viyana'ya bir kongre için bu hususta bir rapor yazacaktı.. tükenmez hazine. hiç olmazsa dâvanın bana ait kısmında kâfi derecede kanaat edinmişti. kitapları var bunların. Nuri Efendi.. tiyatro diliyle. Gözünde birdenbire değişmiş.. 118 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ bu işi başarmak icap ettiğini söylüyordu. Abdüsselâm Bey. konsollar. diye bağırdı ve hep birden gittikçe artan bir dikkatle. iki ayrı hayatın arasındaki boşluktan gibi hatırlardı. o doktor olmaktan çıkmış. Bereket versin ki. Ayrılırken o akşam için hangi rüyaları görmekliğim icap ettiğini sordum. kendi üstünde canlı bir mahlûk gibi toparlanıp dönen çamur ve toprak rengi buluta bakıyorduk. Tamam. hep beraberdik ve ayakta Aristidi Efendinin tecrübelerini takip ediyorduk. bayağı iki iş arkadaşı olmuştuk. ben adlî bir iş için müşahedeye alınan bir hasta. ince kükürt rengi damarların filizlediği siyahımsı bir bulut gibi inbiğin tâ yukarılarına çıkıp iniyordu. ilm-i simya.. "Öyle ya öyle ya!" diye hatırladı ve derhal başını sallamağa başladı: Azizim. Amma ilim ağızdan nakledilir. Çünkü inbik bu aynanın kendisi idi. sanki birkaç senelik bir gurbetten değil de... onun 119 TANPINAR büyük oğlu. bu arada yargıç dosyayı ciddiyetle okumuş ve ifademin Abdüsselâm Beyin damadının ve kızının ifadeleriyle aynı olduğunu görmüş. Şöyle Bayezıt'ta Sahaflarda bir dolaşsanız sekiz on liraya kıyamet kadar toplarsınız! Evvelâ siz anlatın bir kere. Niçin eskilerden bahsederken başımızı sallarız? Bu bir âdet mi. belki bütün tanıdıklarım.. İyilikler de kötülükler gibidir. Seyit Lûtfullah.

" diyordum. Nefes alamıyor. Karanlıkta iyi mayalanmış bir hamur gibi. vardı. Koluma girmiş. Garip bir sessizlik vardı. "Kurtar beni!. yalnız kalbimin gürültüsünü dinleyerek etrafa bakındım. "Biraz daha gayret. Bir iki nefesten sonra yataktan çıktım. Milyonlarca çekirgenin yapacağı bir hışırtı ile her lahza biraz daha kendi içinden büyüyordu. O zaman. onlarla boğuşuyordum. doktor. her şeyi inkâr eden bu sessizliğin içinde. yapmayın! diye yal varıyordum. her yanımdan âdeta mengenelerle sıkıştırılmış gibiydim. Birdenbire beyaz bulut değişti. bırakmayacaklar. "Büyüyecek. Ve hakikaten aynadaki hayal gittikçe değişiyordu. yalvarıyordum. Durmadan savrulan. sonra: "Dur. Fakat Seyit Lûtfullah çengel gibi elleriyle beni yakalamıştı." diye bana saldırıyordu. yahut inbiğe doğru atılmak için çırpmıyordum. Bu korku ile uyandım. duvarlar kendiliğinden devrildi ve biz bu rüzgârda savrulmağa başladık. Buna rağ men uğraşıyor. Müthiş bir rüzgâr her şeyi savurmağa başladı. Biraz sonra kendimi karanlık gecede bir bayırdan aşağıya iner ken buldum. eve erişsem de bunun hiçbir şeye yaramayacağını biliyordum. sevgiden. Kendi kendime bir daha tekrarladım: Rüya imiş. kendi üstüne dönen en çiğ tirşe rengi bir ışığın arasından bana bakan korku.. Seyit Lûtfullah durmadan: -Tamam. Dur. Aşağıda uçurumun dibinde bir ev ışıklar içinde parıl parıl parlıyordu. acımaktan yarı çılgın uğraşıyor. Dişlerim birbirine kenetli. Birdenbire yanı başımızda bir gölge belirdi. Biraz sonra. Dişlerim birbirine vura vura.. Ben korkudan yüreğim ağzımda aynanın içine girecekmişim gibi eğile eğile bakıyordum.. Koca bina. Hepsi bana sarılmıştı. "Bütün bunlar senin yüzünden oldu!" diyen Emine'nin gözleri. Ve biliyordum ki. Daha sabah olmamıştı. bir müddet olduğum yerde. Bana.Bu kadar zahmetten sonra nasıl olur? diye cevap veriyor. "Gitti. Ben aynaya... yerin ve göğün kendisi olacak!" diye söyleniyordum. Fakat bir türlü kımıldana-mıyordum. Fakat Emine'nin yüzü ve çığlıkları aklımdan gitmiyordu.. mahvoldu. Başımızdan dam bir lahzada uçtu.. Birdenbire bir acı ile uyandım." diye bağırıyordu. çırpmıyordum. Emine'nin başı. Ne kadar çok eli vardı ve nasıl sıkı tutuyordu. Ter içindeydim. kurtarın beni!" diye bağırıyordu ve Seyit Lûtfullah: . su gibi. Hiçbir şey onun büyümesine mâni olamazdı. büyüyor. ona doğru gitmek istiyordum. korkudan alabildiğine açık iki gözden başka bir şey kalmadı. bu gittikçe büyüyen gölge Seyit Lût-fullah'ın kaplumbağası idi. Bununla beraber ne olsa ayaklarım yere basmıştı. Bütün o kadar dehşetle yaşadığım şeyler rüya idi. Ve ben. bir şey 121 TANPINAR ler söyleyerek beni çekiştire çekiştire yürüyordu. Ben muttasıl çırpınıyor... Emine durmadan: "Kurtar beni. "Bırakın beni.. saçları kükürtlü !2t) SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ rüzgârda yarı tutuşmuş gibi dudakları solgun ve gözleri apaçık göründü. Dehşetten. olacak şeyi biliyormuşum gibi kalbim ağzımda: Yapmayın! Bırakın. sadece olduğum yerden bir yere kımıldıyamı-yordum. şimdi. Bakışlarını görmemek ister gibi gözlerimi kapadım. İnbiğin içinde Emine. Siyah bulul aşağıya bir çamur gibi çökmüştü. ölü bir suda çalkanan bir gemi enkazı gibi sessiz sadasız yüzüyordu. Bir cıgara yaktım. belki de hiç tutan yoktu.O zaman inbiğin üstü yemyeşil bir ışıkla aydınlandı.. büyüyecek. rüzgâr gibi yavaş yavaş kabarıyor. yalvarıyordu. gözleri korkudan açık saçları alev alev tutuşmuş. işte bütün o gördüklerimden daha korkunç bir şey oldu.. onu hiçbir zaman kurtaramayacağım. üzerime dikilmiş. Bırakın beni!" diyordum... Tamam! Şimdi... Yanımda Doktor Ramiz. Bununla beraber. Korkunç bir şeydi bu. biraz daha. âdeta koşarcasına yürüyordum.. Fakat yolun çok uzun olduğunu. etrafı kaplıyordu. sanki her tarafımdan yüzlerce el beni tutuyordu. ümitsizlikten. hay ret ve itham dolu iki büyük göz. Ağzımdaki cıgara sonuna . boğulacak gibi kıvranıyordum. Onun üstündeki kükürt rengi ışığın ortasında yavaş yavaş o açık bahar bulutlarına benzeyen henüz kıvamsız bir şekil peydahlanmağa başladı. Bırakın!" diye yalvarıyor. Masanın başında bir sandalyeye oturdum. diyor ve o acayip dualarını okuyordu.

. Bununla beraber karşımdaydı. Doğrudan doğruya serbest bırakılmamı söylüyorlardı. bir an evvel!" demeğe başladım. Müdür sonunda: Neniz var? diye sordu. Fena da olmadı hani. Birkaç seans daha yaparız. bizim kongre raporu. Vereceği kötü haberden o kadar emindim ki. hiçbir sözüne cevap vere-miyordum. Sona doğru çılgın bir sabırsızlık beni yakaladı. O. iyiliğe gitmediği çok iyi bilinen bir yarayı kendi elimle açacakmışım. Yolda rastladığımız her şeyi. Şu raporu da hazırlarız! Birdenbire tepem attı: Hangi rapor? diye bağırdım. "Saat on!" dedi. hemen o anda. açık kalbiyle gülüyordu. öpmesi için elini uzatmasını beklediğinden habersiz. dudaklarımı yakmıştı.. Korkuyorum. çoktan beri sargılı. Artık her şeyden korkuyorum. Onun arasından geçerek. Yüzünde en büyük hasretine kavuşmuş insanların sevinci vardı.Ne yapayım. Hiçbir şey anlamadan yüzüne baktım. Bu işten kurtuldunuz ya. Yazık ki bu sevinci lâyıkıyla paylaşamıyor. Babacan bir adamdı. Ellerinde ve boynunda hep aynı sıcaklık vardı.. yeri âdeta boş duruyormuş! Doktor Ramiz. Ne kadar iyi insandı! Şu anda benden fazla sevindiğine hiç şüphe edilemezdi. yere çömelmiş eski saatimize bakıyordu. bir şeyler sormak aklımdan geçmiyordu. asıl onu görünce uykudan uyandım. Zaten tedaviniz. tekrar omuzlarımı silktim ve bu yeni gelen amcanın . Hep aynı korku içinde giyindim. dedi.gelmiş. Başımıza öyle şeyler geldi ki artık ben de bu işlere inanmağa başladım. Tabirnameler için. "Emine'yi kaybedecek olduktan sonra.. bitmiş gibiydi. Hep. "Eve dönüp 122' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ de ne yapacağım?" der gibi bakıyordum. Zehra'nın ayakta. olur biter. sonra yine gözlerimi kapadım. Doktor Ramiz'in hademesiydi. Tebliğ denen şey. bir bana bakıyor: "Bunu da nereden buldun?" der gibi işaretler yapıyordu. bütün azametiyle kurulmuş aile yadigârına doğru koştu. onun âdeta bir başka parçasını yaşayarak mahallemize ve sokağımıza geldim. bir çocuk gibi seviniyor. Ben. bizi unutmuştu. Bu gülüş bana kaybettiğimi sandığım her şeyi bir lahzada iade etti. Yüzüne bile bakmıyordum. Karım biraz zayıflamıştı. ben hep gördüğüm rüyayı düşünüyordum. Yukarı çıktığımız zaman Doktor Ramiz birdenbire: "Mübarek!" diye haykırdı ve eski yerinde tertemiz. ikide bir gelecek zamanlardaki dostluğumuz namına projeler kuruyordu. İnsan işlerini biliyordu: Hepsi geçer. "Hayırdır inşallah!" der gibi karıma baktım.. Heyhat! Eşyamı benimle beraber hazırladı. adama "Niçin?" demek. Bir el omuzuma dokundu. gülerek: . herkesi bu rüyanın içime iyice yer123 TANPINAR leşmiş havasında görüyordum. Ben muttasıl ona. Emine biraz öteden sessiz bir tebessümle bir ona. O konuşurken. Her şey bitmişti. onun dehşetiyle kapıyı çaldım. terliklerimle üzerine bastım. Ve her zamanki neşesiyle. Ben. Onu yere attım. ehemmiyet vermeyin! Ve bana ayak üstünde kendi hikâyesini anlattı: Biz heyetten raporu çoktan göndermiştik! Aşağıda Doktor Ramiz sevinçten boynuma sarıldı: İşlerimize dışarda devam ederiz! diyordu. bir türlü başından beri vaat ettiği öbür raporu vermemişti.. Canım. Eve kadar otomobille beraber gelmekte ısrar etti. Emine'nin sevincini gördüğüm âna kadar bu hep böyle devam etti.. Yukarda müdür bana gülerek kararı okudu. "Bir an evvel. Buna rağmen altı hafta yerinden kımıldamamış. Miidür beni istiyormuş. pırıl pırıl. Denebilir ki. Geçen hafta indirdim. Şimdi bütün bunları unutmuş. onun ümitsiz manzarasıyla ve dehşetiyle karşılaşacakmışım hissi vardı.. -Hiç dedim." İçimde.

günlerce süren münasebetsiz ısrarıyla bana musallat eden Doktor Ramiz'e karşı hiddetim bile yavaş yavaş geçti. Maaşım. yaşanabilecek tek diyar gibi seçmiş olmasaydı. burası gerçekten garip bir yerdi. Acayip maceramızı unutmağa başladım. "Haydi kalk! Amcanın karşısında biraz yürü bakayım!". Zaten dost olmak için bir kere görmesi kâfiydi. birbirini tutmaz hareketleriyle artık eskisi gibi beni rahatsız etmiyor du. aynı hükümleri tekrarlıyorlardı. evime. pasaportlarda o kadar dikkatle kaydedilen ve isim.. olduğu gibi. adı söylenince aynı şeyleri hatırlıyorlar. sonra tekrar izahata başlıyordu. -Şimdi hastalığını da. Mükemmel bir kültürü vardır. daha ilk adımımı atar atmaz bütün kahve sevinç çığlığı ile doldu. Burası Şehzadebaşı'nda. iri yapılı. kabahatleriyle. Bu yapma çehre ve kıyafet ve yapma dille. Acayibi. eski kazancımı tutmuyordu. hemen hemen o kadar yapmacık bir kıyafet ve başta Frenk taklidi sivri bir sakalla bir çehre uydurmuştu. Hakikaten bu yer açıktı. doğuş tarihi gibi şeylerin ötesinde insanı herhangi bir karışıklığa artık meydan vermeyecek şekilde tâyin eden ayırıcı ve değişmez çizgilere benzerdi. doğru dürüst yaşayan insanların dünyasına yeniden kavuşmuştum. eski âlemimiz hakkındaki bilgimi. yahut. maceramı o kadar yana yakıla anlatmış.. hattâ her zaman için hatırlanırdı. Zaten daha serbest kaldığımın haftasında beni öyle garip bir âleme sokmuştu ki.. Ve bunlar ne kadar çok olursa o kadar hoşa gidiyordu. 125 TANPINAR İlk önce buna çok sıkıldım ve bayağı neticelerinden korktum. güzel bir adamdı. Yaman adamdır. bütün hususiyetleriyle. Doktor neredeyse sözlerini. Bütün hususiyetini.. onu okusana canım!" diye bitirecekti. saat tamirindeki maharetimi öyle övmüş. Gerçekte onlar. Bu rüyayı. "Hani yeni şiir ezberlemiştin. Hususuyla Emine'yi muayene edip 124 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ de. "Hakikî bir baba psikozu geçirdi. Beni Fener Pos-tanesi'nin müdürüne yolladı. Ömründe bir gün bile ciddî görünmek zahmetine katlanmamış olan bu adam İstanbul'un hemen yarısını tanıyordu. Fakat hayır. Hiçbir şeye hayret edilmiyor. türlü meziyetlerimi. birinci sınıf bir iş adamı olabilirdi. bu kıra-athanelerdeki bütün ahbaplarına. Burada insan.dalgınlığından istifade ederek kızımı bilmem kaçıncı defa tekrar kucakladım. Bilhassa o korkunç rüyanın tesir ve korkuları gitmişti. Fakat bu affedilmek değildi. meslek hayatımın en mühim hastası budur. Aziz dostum. "Orada bir açık varmış!" diyordu. Fakat ehemmiyeti yoktu. Aksine hiçbir şey unutulmaz. çocuklarıma. sakatlıklarıyla kabul ediliyordu. Sonra iradesi. VI Emine'nin neşesi ve cesareti yavaş yavaş bozulmuş sinirlerimi düzeltti. Her şey yerli yerindeydi. Adeta eski bir dost ve günün kahramanı gibi karşılandım. Bu irade sayesinde öyle bir rüya gördü ki!. ben Adlî Tıpta iken. Bir gün mektepteki hocalarımdan birine rastladım. Bu sayede kıraathanesini bir nevi kulüp yapmıştı. Fmrim geledursun hemen o gün işe başladım. Doktor Ramiz masamızın önünden her geçeni durduruyor ve beni. sonunda iflâs eden sahibinden alıyordu. dediği zaman içimde ona karşı sadece minnet vardı." diye takdim ediyor. Daha muhakeme başlar başlamaz çalıştığım yerde işime son verdiklerini söylemiştim. diye sırtımı uzun uzun sıvazlamalarla devam eden bu izahat hakikaten garipti. bilhassa hastalığım hakkında o kadar çok ve mühim tafsilât vermişti ki. hiçbir şeyin üzerinde fazla durulmuyordu. Korkulacak derecede muvaffakiyetli bir politika adamı olmuştu. tedavisini de biliyor. İlk günierim tabiatıyla iş aramakla geçti. boş zamanlarında vakit geçirdiği büyükçe bir kıraathaneydi. her işin dış tarafında kalmak şartıyla sabahtan akşama .. Son derece sevimli. Hürriyete. Kendisine mahsus eski ile yeni arasında bir dil. Hattâ Doktor Ramiz bile acayip merakları. Yıllardan sonra bu kahvede tanıdıklarımızdan birini bir vekil sandalyesinde gördük. hiçbir şeyi yok. IJfak tefek kısıntılarla her şey yoluna girebilirdi. Fakat bu acayip kahvede onu tanıyanlar kendisine hâlâ aynı gözle bakıyorlar. orda herhangi bir hareketin aksaklığını görmek imkânsızdı.

konuşanların kabiliyetleri içindi ve daha ziyade sevilmiş bir eserin.daha yeni tafsilâta girerse. Mamafih bu yeni şekil ve parça gelecek programda aynı dikkatle aranırdı. bir ortaoyunu gibi evvelden tâyin edilmiş şartlarla devam ederdi. Bergson felsefesi. Yunan şiiri. Bunun dışında. Böyle olduğu hâlde bu vaziyetten hiçbiri sıkılmaz. Bu insanların çoğunu bütün ömrümce gördüm. alelâde dedikodu. Bütün ciddî şeyler böyleydi. Zaten bir cam kavanozda imiş gibi âdeta göz önünde yaşardı. korkunç veya meraklı macera. hulâsa her meslekten adam. yüksek mernur. Zaten en sıhhatli vak'a bile söyleniş tarzı için anlatılırdı. Aristo mantığı.aşırı çapkınlık. ressam. Karagöz şakasına. Bir kere alelâde çapkınlığa. Bu kahvede nelef konuşulmazdı? Tarih. musikişinaslar. Kirli veya temiz bütün çamaşırlar ortada idi. Bir kısmı sonradan benim yanımda. "Bunu yeni uydurdun!" denirdi. müflis veya tutunmuş tüccar. Zengin mirasyedi. Küçük gruplara ayrılmış olmalarına rağmen hemen hepsi yine beraber yaşar gibiydiler. psikanaliz. Aksine olarak alışık çehresiyle gelmeyen şey yadırganırdı.. binaenaleyh daima sırtında bir boşanma dâvası ile yaşardı.. aynı yerlerde gülünür. Zaten bu cins ciddî şeylerden bahsedenler. Her fazilet. Hemen daima âşıktı ve sevdiği kadınları bir başkasının beğenip sevmesine imkân olmayacak cinsten seçtiği için çok defa evlenmek zaruretinde kalır. Bazıları sanki birdenbire unutulmaktan korkuyorlarmış gibi. Anlatan. Burada konuşma yalnız kendisi için. çıplak hikâye. bu cinsten takılmaları kendiliklerinden tahrik ederlerdi. eski pehlivanlar. Onlar Nizamıâlemcilerdi. Pederasti. hattâ icap ederse bir çeşit şefkatle muhakeme ve kabul edilirdi. hattâ rezi-letler bile burada aynı soğukkanlılıkla. bir iki Darülfünun hocası bir yığın talebe. Hiçbir şey bulamazsa kendi hayatının hiç bahsedilmemesi lâzım gelen taraflarını naklederdi. M 26 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Kahveye her cins ve meşrepten insan geliyordu. hepsi anlatılanı aşağı yukarı evvelden bilirdi. bu sayıklamağa benzer konuşmada sadece günlük hayatı uyuşturmak için icat edilmiş şeylerdi. söz derhal kesilir. aktörler. pederasti hikâyesine veya ortaoyunu taklidine indirildikten sonra kabul edilirdi. Hepsi iyi kötü. Tabiî hiçbirinden 127 TANPINAR tam bahsedilmezdi. kii-çıik veya büyük para dalaveresi âdeta adımlarınıza dolaşacak şekilde ortada idi. Bu konuşmalarda tekrar şarttı ve kimseyi yormazdı. hakikaten yeni bir fikir veya meselesi olanların sözü ilk defalar sadece nezaket ve biraz da tecessüs yüzünden dinlenirdi ve daima uya nık olan muhit muhayyilesi onu şakaya en çok müsait tarafından yakalayana. alâkadarlar aynı yerlerde tamamlayıcı sözü alırlardı. yani Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde çalıştılar. yahut böyle görünmek için yapmayacakları fedakârlık yoktu.kadar dünyanın en akla sığmaz hikâyelerini anlatıyordu. gücünde. hattâ hepsi az çok hoşlanırdı. yahut kendi seviyesine indirene kadar öyle kalırdı. Bazılarını işlerinde. işinde. bir çeşit ölümden sonra hatırlanır gibi bu kahveye gelirdi. akar giderdi. Kant'ın imperataif'ieri. çok yüklü. şöhretsiz şair. hayatlarından sanki büyük bir dikkatle seçilmiş ve kendileri görülür görülmez hatırlanan ve hatırlatılan bir iki hikâyesi vardı. satranç ve dama ustaları. Birbirlerini o kadar fazla dinlemişlerdi ki. Hiç kimsenin öbüründen saklı bir sırrı yoktu. gazeteci. Dünyayı düzeltmek zahmetini . Hep aynı kelimelerle müdahale edilir. biri öbürünü yarıda bırakarak. İçlerinde daha o zamanlar bile mühim işlerde bulunanlar vardı. Büyük İskender veya An-nibal. koklar. Hepsi çok uzun bir uykudan. günlük siyasî hâdise. hususî bir isim altında tanınırlardı. bazılarını evlerinde tanıdım. beraberinde her rast geldiğini taşayan bir bahar seli gibi kabarık bu konuşmada beyhude ve şaşırtıcı. ispritizma. birbiriyle sarmaş dolaş. haysiyetli insanlardı. Başta kahve sahibi olmak üzere bütün gedikli müşterilerin burada takılmış hususî adları. Herkes onları istediği gibi evirip çevirir. yahut oyunun tekrarına benzerdi ve sohbet. münasip bulduğunu etrafına ehemmiyetle gösterirdi. macera oradakilerden birkaçı arasında geçmişse. Herkes bir defa rast gel-diğiyle ikinci gün senli benli olurdu. her biçarelik.

Hele muayyen bir hastalıkla ve birtakım olmaz şeylerle damgalı olarak aralarına girmiş olmaktan büsbütün ürkmüştüm. Nihayet hastalığım. Cenab ı Hakk hayra tebdil eylesin. Kayser Andronikos'un hazinesinin Lûtfullah tarafından sureti hususiyede bana hediye edilmiş olması. bütün bu konuşmaları ciddî telâkkî etmeyişim tabiatıyla beni Nizam-lık yapıyordu. Şerbetçi başı Elma sı ise hemen her günün başlıca mevzuu idi. benim malım bulunması ise hiçbir suretle gözlerinden kaçmasına imkân olmayan bir vak'a idi. "Bu gece. günlük üzüntülerden uzak. Sıkılganlığım. Abdüsselâm Bey. Yavaş yavaş bu hayata ben de alıştım. yahut kaba insiyaklarını yenememiş insanlardı. hiç istemeden. TANPINAR ledi. Birkaç celseye ihtiyaç oldu. aksayanın üzerinde zararsızca durmakla yetinenlerdi. Halamın onun acısıyla kendisini dervişliğe vermesi. Doktor. Hakları da vardı! Böylece sınıfım tâyin edildikten sonra bana verilecek lakap üzerinde düşünüldü. bana aitın bir tepsi üzerinde Şerbetçi başı Elması'nı sunuyorlardı. Şiş." diye uydurma bir rüyaya başlıyor ve elmasın tarifini yapıyordu. Hiçbir cemaat tarafından bu kadar hararetle kabul edilemezdim. halam benim bu acayip kalabalıkta unutulmama razı değilmiş gibi sonunda âşıkane nefesler bile yazmağa başladı. Öksüz'dtim. yani baba psikozu dolayısıyla "Öksüz" adı üzerinde ittifak edildi. İşimden çıkar çıkmaz bir soluk oraya uğruyor. Burada yarım saat evvel veya sonraki hayatıma âdeta bir başkasının imiş gibi bakıyordum. Fakat benim hikâyem çoktu. huzurumda. orada Hayri değildim. medeniyetten bu kahvedeki müşterek hayata yarayacak kadarını almakla yetinen günlük hazların ve geçim sıkıntısının veya çaresizliklerinin dışında yalnızca komiğin. yalnız şakadan bir âleme giriyordum. elmasın bulunduğu tepsiyi bir "Bânu!" getiriyor. belki de kalabalık olduğu için Yarım Şiş diye kendi içinde de ayrıca sınıflanırdı. üçüncüsünde Bânıı. Binaenaleyh. Kahvenin sahibi sade kahvesini eline alır almaz. tuluatın. İkinci defasında bu rüya değişiyor. Şiş Taifesi gelirdi. sanki bir başkası oluyor. Câdu. Aristidi Efendinin altın hikâyesine merak sarmıştı. Nerdeyse "Evli mi. Ve yavaş yavaş Esafil-i Şark arasına girdim. bir Esafil-i Şark veya Nizamcı ancak Şiş'li-ği tutarsa kavga ederdi. peşinde koşmadan bütün bir şöhret benim için evvelden hazırdı. Naşit Beyin birdenbire ölümü. Seyit Lûtfullah. bekâr mı?" diye merak edeceklerdi. Kaldı ki. yani halam oluyordu. Doktor Ramiz'in beni ilk getirdiği günün haftasında. Onlar kültürden. Uysal kalabalık insana başta kendisi olmak üzere her şeyi unutturuyordu. psikanaliz anlatmakla. tırnaklarını temizleyerek. hele son ikisini birçoğunun şahsen tanıdıkları adamların hâtırası ise daha ilk adımımda tazelenmişti. Karagöz'ün. Hakikatte hayatımın her tesadüfü bu şöhrete yardım ediyordu. muttasıl bana bu sanatın sırrını soruyordu. daha ilk adımda. peşimden ayrılmıyor. Ve yalnız bu taife. Adım bile değişmişti. Daha üçüncü günü bana ciddiyetle Mübarek'in hatırını soranlar olmuştu. hiçbir inceliği olmayan. gününün bütün boş saatlerini bu kıraathanenin masalarından birinde çantasını açıp kapayarak. Nihayet üçüncü bir tabaka. Şiş Taifesi'nden bir 128 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ insan kavga edebilirdi. şehir hayatına intibak etmemiş. meddah hikâyesinin bir kalıntısı gibi gelen bu garip kalabalık ve onun hayatı başlangıçta beni sıktı. İlk bakışta ortaoyununun. Şiş'lik biraz da iptidaîlik mânasına geliyordu. o zamanlar kadınlar arasında şöhret kazanan bir şeyhe bağlanışı ve serveti dolayısıyla en gözde müridi olması bu şöhreti birkaç sene muhtelif fâsılalarl? bes129. Sonradan Emine ölüp de hayatım iyice mihverinden çıkınca bu payeyi kaybettim. Ne kadar hafif ve rahattı. Hulâsa. Elinde sahaflardan satın aldığı bir yazma. hangi sınıftan olduğum keyfiyeti münakaşa edildi. âlem-i menamda. Nuri Efendi gibi bu semtte yaşamış. daima kendi işlerimle meşgul oluşum. Daha ikinci haftasında Bedesten'de ayarcılık eden çok temiz ve iyi kalbli bir adam.üstlerine alan bu aristokratların altında daha geniş bir tabakaya "Esafil-i Şark" adı verilmişti. halamın hikâyesini canlandırdı. yahut etrafı dinlemekle . Fakat bu o kadar kolay olmadı. hayattan ve memleketteki tembellikten şikâyet etmekle.

bundan daha enteresan etüt mevzuu olabilir mi? Bana mesleğimi asıl sevdiren bu kahve oldu. asıl kapının dışında bir hayattı. Bütün bu acayip şeylerden sıkılıp sıkılmadığını kendisine her sordukça bana: . Muasır zamana girememiş olmanın şaşkınlığı içinde yarı ciddî. Bu kahve hakkında sizi dinlerken ben. ciddî onu nasıl yaşıyorlar. kendi şeklini yaratmazsa böyle olur. belki de para ve refah dolayısıyla ona artık muhtaç olmadığım içindir. buna nasıl iş diyebiürsizin! diye beni paylamıştı. Her neyse. fakat aradan geçen zamanla yavaş yavaş yaptığımız işe hiç olmazsa başka zaviyelerden de bakılabileceğini söylemek istiyorum. çoğunu tanıdığım bu insanları hep bir çeşit aralıkta yaşıyorlarmış gibi düşündüm. Bu. Hepsi memleket meselelerinin içinde ve sade onunla yaşıyorlar. Jung'a bağlayabilirdi. İş evvelâ bir zihniyet ve zaman telâkkisidir. demişti. Topluluk hâlinde rüya görüyorlar. Tamamlama Büromuzun şefi oldubütün bu işlerden bahsederken Halit Ayarcı'ya Doktor Ramiz'in bu fikrini söyleyince. aziz velinimetim: Bana kalırsa bu çalışma hayatına tam intibak etmemekten gelen bir şeydir.. . oğlum Ahmet'le birkaç gün evvel aramızda geçen münakaşanın neticesidir. Belki de bu. öbür ucu zaten elinde idi ve ko laylıkla Freud'a. enstitüye alınması hususunda o kadar ısrar ettiğim Yangeldi Asaf Bey dolayısıyla -ilerde görüleceği gibi Asaf Bey. o şekilde. Hiçbir gazetede bu kahve kadar havadis bulamazsınız. yani hiç içeriye girmeyi düşünmeden. hakikaten daha uygun şekilde anlamağa ve yorumlamağa başlarız. Bir başka defasında yine aynı mesele için şöyle konuştu: Bu kadar aydın bir kalabalığı nerede bulabilirim? Hepsi ihtisas sahibi insanlar. kabule değerdi. Hemen her şeyle alâkadardı. şaka.. iş değildir. Enstitümüz kurulmadan evvel hakikaten bir çalışma hayatımız 131. topluluğun kendisi de ehemmiyetli! Sosyal-psikanaliz için bundan iyi yer bulunmaz. niçin kaçarlardı? Hiçbir mukavemetleri yok muydu? Yoksa hakikaten her şeye yabancı.. bu adamlardan neler öğrendiğimi hep günü gününe okuyacaksınız.. yok muydu? Bunun hakkında katiyetle hiçbir şey söyli-yemem. Bu hâtıraları yazmağa başladığımdan beri içimde birçok değişiklikler oldu. TANPINAR var mıydı. Araya menfaatlerimiz girmeyince hâdiseleri elbette başka türlü. Daha sonraları. Hâtıralarıyazdığımı öğrenir öğrenmez bir gün neşredilir korkusuyla soyadın. Çalışmak ancak muayyen düzeniyle olur. yaşıyorlardı. hâtıra defterimi neşrettiğim zaman göreceksiniz. Hiçbir mesele yoktu ki eninde sonunda bir kaçış. yahut da bir ayakları daima eşikte. isterseniz onlara kapının dışında kalanlar da diyebiliriz. Buradaki insanları nerede bulabilirim? Kaldı ki... Hepsi hayallerinde büsbütün başka bir âlemde yaşıyor. 130' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Bak.. bu kadar tecrübelisiniz. Hakikaten buradaki hayat.Deli misin! diye cevap veriyordu.geçiriyordu. Doktorun memleket meseleleri ve aydın konuşmalar dediği şey hakikatte alelâde dedikoduydu. mâzi nasıl devam ediyor. Enstitümüz kurulmadan evvel memlekette hakikî iş hayatı olabileceğine inanmanıza hayret ediyorum. Bana şimdi müessesemiz. daha realist bir gözle görmeğe. Artık. değiştiren oğlumun bu müessese aleyhindeki fikirleri beni bu düşüncelere götürmüş olabilir. bir kurtulma vesilesi olmasın! Neden kaçarlardı. yarı şaka. Göreceksiniz. Halit Ayarcı'nın iş hakkındaki fikirlerini tam mânasında kabul etmemekle beraber. Fakat onun âlim bakışlarında iş tabiatıyla değişiyordu. memlekette iş hayatını kurmaktan ziyade bazı işsizlerin kendilerine iş bulmasına yardım etmiş gibi görünüyor. Bunu söylemekle oplum hayatına büyük faydalarımız olduğunu inkâr etmiyorum. Siz ki. tembel bir hayat! Öyle bir mâzi falanla pek alâkası olmasa gerek! Amma hepsinin bir işi vardı! diye yaptığım itiraz üzerine: Her iş.. Hayat. bu kahvede tanıdığım insanlar için en iyi teşhisi onun koyduğunu zannediyorum. bu enstitünün kurulmasında o kadar himmet ettiniz. Ve bir ucu içtimaî tenkide bağlanmak şartıyla her fikir onun için sevimli. Ve onu yaşayanlar. tasfiye hâlindeki enstitümüze eski gözle baktığımı iddia edebilecek hâlde değilim.

günlerce. Hepsinin elinde bir çanta peydahlanmıştı. Derken otomobille gidip gelmeğe başladı.skoslar. Bu. yahut birbirleri için haber bırakıp gidiyorlardı. .. bazen haftalarca süren fiskoslu konuşmalara şahit oluyorduk. kısa. Dostlarımız tanıdıkları girgin. biri efendi. ılık gazoz şişelerimizden ve yapışkan şurup bardaklarımızdan çıkıp karşımızda soyunmağa başladılar. Üç gün sonra kalantor bir bey daha geldi. Bütün plajlar. O andan itibaren havadisler sızmağa başladı. Günde birkaç defa kahvede buluşup baş başa veriyorlar. para işlerini gayet iyi bilen bir avukatla adamcağızın çok çetrefil bir miras işini takip etmişlerdi. hiçbir gürültüsüz kendiliğinden olurdu. en latifi. ertesi günü bir hesap yüzünden pençe pençeye geliyorlar. şık. Bir defasında gedikli müşterilerden ikisini günlerce bir köşeye çekilmiş baş başa konuşur gördük. teşrin yağmurlarına kadar sürdii. Bir nesil evvelin şiir ve hayal lügatinden orta sınıfa geçmiş takma adlarla anılan genç. Para derhal gönüllüsünü bulur. O günden itibaren bu dört kişi birbirinden ayrılmaz oldular. diğeri maiyet oluyor. aylarca bu yeni vaziyet devam ediyordu. Bazı defalar bu. Şüphesiz işin içine menfaat girince her şey değişiyordu ve menfaat bu kahvede hiç de ikinci derecede kalan bir şey değildi. kış sonlarında oluyordu. Her gün bir yığın para kavgasına. Fakat hemen her şeklinde daima beklenmedik bir şey araya girerdi. İkinci defasında pejmürde kılıklı bir adamcağız yanlarında idi. Sonra birdenbire bahara doğru pejmürde adamın üstü başı değişti. Her devrin ve yaşayışın kendisine göre bir insan tasarrufu vardır ki. Onlar sayesinde bu insanların son derecede hesaplı. daima gülümseyen ve daima uyanık bir beyefendi ortaya çıktı. "Şoför". yahut hiddetli veya canı sıkılmış ve hep bir imtiyaz ve içtimaî mevki ifadesiyle. İki ay evvel âdeta görünmeden gelip giden adam sanki bir radyo veya frijider reklamı gibi göze çarpmak için sağa sola selâm dağıtarak aramızda dolaşıyordu. . Zarif. Şimdi kendi himmetleriyle muazzam servetine kavuşan bu zengin dostu eğlendirmeğe çalışıyorlardı. yediklerinde. "Bizim şoför" kelimeleri. yahut aralarındaki eşit haklı kardeşlik bozuluyor. Ve bütün bu hesaplar. İki dudağın arasında bir öpüş taklidine benzeyen ve ilk hecede havaya bıraktığını ikinci hecede âdeta geriye alan bu kelimenin Türkçe'nin en mühim kazançlarından biri olduğuna bilmem dikkat ettiniz mi? Hangi şiveden söylenirse söylensin o daima mâna! ıdır.her şeye kayıtsız mıydılar? Hayır. katıldı. hakkının on parasında bile dikkatli ve titiz. günlük haberlerin bir daha sonu gelmedi. biraz uyku ilâcıydı. Nihayet yazın başında hepsi birden kayboldular. Bunları öğrenmemiz için behemehal gözlerimizin önünden geçmeleri lâzım değildi. alabildiğine açıkgöz ve çakır pençe olduklarını bir kere daha anlardık. tecrübesiz kızlar. daima bilmem kaç silindirin. gizli eğlence yerleri sanki bitişiğimizde imişler veya sanki aramızda yalnız bir camlı kapı ve tül perdeli bir pencere varmış gibi bize sırlarını açtılar. bazen teferruatlı ve uzun. karşılıklı vaziyetleri kendiliğinden kurardı. TANPINAR limesi bunların şüphesiz en medenisi. bazen çetin kavgalarda biten anlaşmazlıklar uysal dostlarımızı bile çok başka ışıklarda gösteren şeylerdi. Bunu öğrendiğimiz andan itibaren bir rasathane hoparlöründen herhangi bir yıldızla peykleri takip ediliyormuş gibi küçtik. bitmez tükenmez hesaplara. bütün bir zihniyeti ve inkârı güç realiteleri ifade eder. İlgililerden birisi veya her şeyin aslını bilen kahve sahibiyle yarım 132' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ saatlik bir konuşma yeterdi. Daha dün yapışık doğmuş ikizler gibi birbirinden ayrılmayan. burada her şey biraz afyon. içtiklerinde daima beraber görünen iki dost. güzel kadınlar. en iyisi vc en cemi-yetlisidir. şu kadar paranın ve saatte seksen kilometre süratin araya koyduğu fark ve imtiyazla ağzından düşmez oldu. Bazen oldukça çetin ve değişik safhalardan sonra yeni bir muvazeneye varırlardı. Şoför ke133. sırasına göre munis ve yumuşak. Hemen her ' gün en kaba ve hoyrat hikâyelerden dinlediğimiz bu yaz cümbüşleri.

Nihayet hepsi birbirine girdiler. Bir gece dördü birden geldiler. İki hafta sonra aynı kavga mirasyedi ile iki arkadaşı arasında oldu. Yumruklar sıkıldı. küçük bir çatana tutuldu. cüzdanlar açıldı. tarandı. heyecanla hâdiseleri takip . senetler çıktı. mücevherlerle giyindiler. On beş gün sonra müflis mağaza sahibinin sevdiği kızla evlendiğini işittik. Evvelâ bir köşede sessiz. bunlar insan değil. tutuştular. buğday tenli kızlar. Kamera. Ertesi akşam elden çıkan mağazanın sahibi ile uzun bir tavla partisine. Rezil. Birkaç gün sonra şikâyetleri ayyuka çıktı. arkasından tavlanın içine girecekmiş gibi eğiliyor. Bütün bu işler mirasyedi ahbabımızın dünyanın en rahat. alçak.Bir taraftan terden sırtımıza yapışmış fanilâlarımızı iskemlelerimizin arkalarına sürte sürte isiliklerimizi kaşırken. Kışın ortasına doğru bu çılgın eğlenceler birdenbire bitti. tatlı te135. Üstelik elden çıkarılan bu mağazanın sahibi eğlence yerlerine kendi delaletiyle sürüklediği. İJç ay sonra da mucizelerin mucizesi! bir yavrusu dünyaya geldi. Hepsi yorgun ve sinirli idi. On beş yirmi gün her taraf arandı. Emine'nin bir gece bütün tutum fikirlerini yenerek Zehra'nın entarisini ve Ahmet'in ayakkabısını düşünmeden gitmeğe razı ol134' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ duğu bir eğlence yerinde. tekrar cüzdanlara kondu. Vâ-kıa bir sene adamakıllı eğlenmişlerdi amma. Neticede mirasyedi ve iki arkadaşı avukatı sille tokat kahveden dışarıya attılar. Bir tulumbacı gibi küfür ede ede yanağından sızan kanları sildi. kadınlar da böylece kahvemizin mahremiyetine fokstrot adımlarla ve tango kıvranışlanyla. Sonra hemen arkasından gelen bir başkası yüzünden unutuldu. Hattâ mirasyedi. Bu hâdise. rüzgârlı ve ağaçlı tepelerde cins tekeler gibi boğuştuk. dağılmış saçları kalçalarını döve döve. ellerinde hiçbir şey kalmamıştı. İkisi de şimdi beş parasızdılar. öbür taraftan da işittiğimiz bu hikâyeler sayesinde. genç kiiheylânlar gibi girdiler. Kamp eşyası alındı. Bu adamlara bu kahvenin adresini kim vermişti? Hangi tesadüf bizimkilerin arasına onları atmıştı ? Söylemeğe hacet yok ki. Sonra Beyoğlu barlarının hikâyesi başladı. nefes nefese zafer çığlıkları atarak. Üst üste malî krizlerin bütün Avrupa'dan kovduğu yarı çıplak kızlar saksofon seslerinin dâüssılasında mayolarını ve sütyenlerinide âdeta gözlerimizin önünde attılar. dolandırıcı kelimeleri arabacı kırbaçları gibi şakırdamağa başladı. dünyanın en masum çehresiyle zarları avucunda şakırdatarak fırlatıyor. zarların dönüşünü takip ediyor.Velini-met. düşmesine yardım ettiği kızlardan birine delice âşıktı. tavla şakırtılarını. yahut kürklerle. her düşeşte bir kere el çırpıyordu. Kahvemizin gedikli müşterileri olan iki ahbap çavuş daha ertesi sabah bize dert yanmağa başladılar. Gözlükleri kırılmış olduğu için şapkasını ben bulup başına geçirdim. öbürünün elinden bilmem neredeki büyük ve işlek mağazasını almıştı. ayışığında serin sularda yıkandık. Daha doğrusu birincileri attıkları için ikincileri giyindiler. TANPINAR bessümiiyle bir gün gelip aramızda oturmasına mâni olmadı. kendilerini sonradan bütün haklarından ıskata muvaffak olduğu çarpaşık bir şirket sayesinde birinin elinden baba evini. Fakat netice hiç de o gece sandığımız şekilde çıkmadı. Biz arkada kalanlar halecanla. melek" diye beğendiği sarışın ve kumral. hayalimizde birbiri ardınca patlatılan şampanya şişelerinin gürültüsü örttü. "Ayol. Sonra sesler birdenbire yükseldi. Eski dostumuz hiddetten kan başına sıçrayarak onu dinledi. Bütün kahve halkını sevindiren bu haber üzerine epeyce münakaşalar yapıldı ve neticede âmme çoğunluğu ile çocuğa "Karışık!" adı verildi. Bir sene evvel o kadar haysiyetli ve kibirli tavırlarla bizi hiç beğenmeden aramıza gelen adam çamurlar içinden güçlükle kalktı. "Ben sana gösteririm!" tehditleri duyuldu. muhtelif ve beklenmedik safhalarıyla bizi aylarca meşgul etti. o bahar âdeta bir Kutup seyahati hazırlanıyormuş gibi bir sefer heyeti kuruldu. sadasız münakaşa ettiler. Trakya'nın bilmem hangi köyünde Balkan Muharebesi esnasında yere gömülen epeyce mühim bir parayı aramak için istanbul'a iki Bulgar gelmişti. loş plaj kabinelerinde seviştik. iki saat kadar kahvenin sahibi ile baş başa konuştular. her zamanki çocuk saflığıyla. tekrar bizim kahveye döndü. Bu sefer velinimet de aynı şekilde kahvenin kapısına bırakıldı.

Müşterileriyle orada pazarlık ediyor. On bin altın diyorlardı. Çalışmalar hepimizin gözü önünde olduğu için sade ev sahibi değil. Dünyada bundan daha pratik. Üç sene bütün dünyaca münakaşa edilen bu binadan ileride tabiatıyla bahsedeceğim. kaybettiğimiz iki Bul gara mukabil bir 136' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ İsviçreli Alman müsteşrik katılmıştı. değiştiriyor. asansör ve merdivenlerin çıktığı pilpâyeler ve sütunlardan başka bir şey bulunmayan. yahut. bir hafta sonra parası tükendi ve umum hesabına yaşamağa başladı. sadece üstü kapalı bir teras hâlinde bıraktığımız ikinci katı doğrudan doğruya bir taraftan Süleymaniye'deki eve. ne bütün konuşmaları takip etmesine. daha aklı başında bir bina gibi görünüyordu. Mussak'ın aynı ciddiyetle dinlediği ve çok defa kabul ettiği tekliflerde bulunuyorlardı. Adamcağız bu asil ve entel-lektüel muhite düştüğünden nasıl memnundu? Patates gibi sarı yüzünü geniş bir gülüş âdeta bir daha eklenmesi imkânsız denecek şekilde ikiye bölüyordu. vâzıh olmak için şuur hayatını benzettiği birinci katı henüz boş. bir yığın gidip gelmeden sonra talihin bir alayı olurdu. Biraz sonra mimarlıkla hayatını kazanmağa karar verdi ve sağ taraftaki masalardan biri onun bürosu oldu. Doktor Mussak bir an gözlerini yumuyor. kanaatkâr. eve gitmemiştim. ikmal ediyordu. burada birdenbire en hafif ihtimal şekline girer. . Dönüşte bittabi tekrar bir masraf kavgası oldu. Şurası var ki. yirmi bine. Bereket versin ki. Filhakika o gece aramıza. Süleymaniye'deki evin vaziyeti aramızda çok münakaşa edildi. Dostumuz. "Şu iki kibrit kutusunu oraya değil de. Yalnız şu kadarını söyleyeyim ki. bizi tam zamanında bulmuştu. aklımın bir türlü almadığı bu iki bina ile Doktor Mussak'ın kibrit kutularından yaptığı planlar. Adlî Tıpta iken Doktor Ramiz'in bana psikanaliz öğrettiği günlerde. hattâ garsonlar bile işe karışıyorlar. sonradan çok işime yaradı. Dr. Bu kahvenin bir adım ötesinde yüzde yüz gibi bakılan bir hesap. diğer taraftan da Doktor Ramiz'in yukarıda bahsettiğim izahatına bağlıdır. Enstitümüze yeni bir bina yapılması için karar verilince yapılan tekliflerin hepsini redde-rek işi kendi üstüme aldım ve bu iki tecrübenin sayesinde İstanbul halkının o kadar beğendiği.ediyorduk. Sonra beş bine iniyor. şuraya koysan n'olur?" der demez. Süleymaniye'de İbrahim Paşa sebiline yakın bir yerde yaptığı üç katlı eve merdiven koymasını unutmuştu. yüz bine çıkıyordu. Enstitü binasını vücuda getirdim. bu binanın. düşünüyor. daha akla uygun bir çalışma olamazdı. ne de hepimizle can ciğer dost olmasına mâni oldu. Sipariş sahibi. sonra kibrit kutularını bozup tekrar başlıyordu. Bu evin merdivenle çıkılamayacak iki katına vazife aramak işini nedense biz üzerimize almış gibiydik. Daha o zaman kâğıt üzerine çizilen planla böyle kaldırılıp konması daima kabil eşya vasıtasıyla yapılan maketin arasındaki büyük farkı anlamıştım. Bilmiyorum kooperatif evlerini icat eden kimdir? Fakat kollektif mimariyi bu arkadaşımızın bulduğu muhakkaktır. Fakat hemen arkasından meşhur bir tarih üstadımız iiç saat süren bir Hazreti Ali çenginin hikâyesine başladı ve onun heyecanlı safhaları arasında umumî barış teinin edildi. O gece en yüklü gecelerimizden biriydi. teşekkül etmemiş. Ne kadar ciddî başlarsa başlasın burada her iş en beklenmedik neticelerle biterdi. 137. Kıt Türkçesi. Ben Emine'nin hastalığına rağmen Ramiz Beyin mezesi ve rakısı aynı derecede kıt ikramını kabul etmiş. müşterisinin arzularına itaatli değildi.yalnız kömürlüğü ile tavan arası mevcut büyük konak bile bunun yanında daha doğru dürüst. Bu daima böyleydi. Her gün haberlerin şekline göre bulunacak definenin miktarı değişiyordu. Belki bütün yaz böyle geçecekti. orada herkesin gözü önünde bir sürü boş kibrit kutusundan mücessem planlarını yapıyor. Bu çalışma gözümüzün önünde tam dört sene sürdü Hiçbir mimar onun kadar sabırlı. Ev iskeleleri alındığı andan itibaren birbiriyle alâkası olmayan üç kısma ayrılıyordu. Yazık ki hiç beklenmedik bir kaza bu çalışmaya birdenbire son verdi. mahallî hükümetin müdahalesiyle iş sona erdi. TANPINAR Şurasını da söyleyeyim ki o zamanlar beni çok şaşırtan. kahvedeki müşteriler.

Kader imbiği gözümün önünde kaynıyordu. her kımıldandıkça köksüz asabiyetler.. bir uykudan uyanmış gibi hiçbir şeyi tanımadan etrafa bakıyordum. VII Emine'nin ölümüyle son tutunduğum dal da kopmuş gibi büsbütün boşlukta kaldım. Sade içimde simsiyah ve çok ağır bir şeyle dolaştım durdum. yastığımın öbür ucunda. Emine yavaş yavaş. hiç birimiz bir şey yapamıyorduk. daima bu baş çok uzaklarda yavaş yavaş siliniyor. ve Emine'nin başı. Sonra hepsi birden bir mürekkep balığı gibi kendi savurdukları dumanın içinde kayboluyor. Her şey bir hokkabaz şapkasın138' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ dan çıkar gibi birbirinin peşinden. ve bu kadar çetin hareketin derhal mükâfatını görmüş gibi. Zehra'yı gelin etsin. çok yavaş fısıltılarla kulağına ninni söylerler." diye yerimden fırlar. . Bu korkunç zalim bir şeydi. en mâsum uykusuydu. O gözlerini kapar kapamaz. Sanki bir deniz altı kovuğunda yürüyormuşum gibi bir türlü kavrayamadığım fikirler. etrafımız tatlı bir mışıltı ile dolardı ve havada sanki yüzlerce melek hep birden maddesiz kanatlarıyla uçuşurlar. Ne de hayatımdaki neticesini ölçebildim. masaya çaprazlamasına dayadığı kollarının arasına başını gömüyor ve uyumağa başlıyordu. Artık Emine bir daha ölemezdi. kulaklarımda farkına varmadan yokladığım derinliklerin ağırlığında gelen bir çınlama. Bir baskıdan kurtulmuştum. Doktorların ilk önceleri ufak bir zayıflık dediği şey yavaş yavaş tehlikeli. kollarıyla. Hiçbir şeyin birbirini tutmadığı ve her şeyin en şaşırtıcı şekilde birbirine bağlı olduğu bir dünyada. yumuşak bir yığın kol ve kanatlı. Kaybettiğim şey benim için o kadar büyüktü ki ilk önceleri bunu bir türlü anlayamadım. neticesi sakınılmaz bir hastalık olmuştu. Bu işin çıkarı yoktur! Gençlik harekete geçmeli! Bu şark fatalizminden kurtulmalı! Doktor Ramiz suratını bir kat daha asıyor. beni daha derinlere doğru çekiyor. Çünkü Yangeldi Asaf Beyin daima uykusu vardı. O zaman içimde birdenbire bir şey burkulur. Sonra bu haraplığa daha başka bir duygu. oradan bana büyük. açık gözleriyle bakıyordu. birbirine takılı geliyordu.Evet. O istediği kadar konuşsun. ne de kimse. eve koşardım. "Ne yaparsın. gülsün. Yangeldi Asaf Beye bu emri bekliyormuş gibi. ve bu uyku dünyanın en güzel. süreksiz ümitler. Orada zihnimin bir köşesinde olduğu gibi . ayaklarıyla daima dördünü birden işgal ettiği sandalyelerden şöyle bir toparlanıyor.. başım biraz evvelki hengâmeyi dağılan gür kahkahanın geldiği yere dönük.Hulâsa bu abes denen şeyin bataklığı idi. yahut nasıl karmakarışık bir armadayı didik didik böyle savuşturmuş ki bize kadar getirip önümüze yığdığı şeylerin hiçbirini asıl kendi çehrelerinde tanımamıza imkân yoktu. Adlî Tıpta son gece gördüğüm o acayip rüyadan beri biliyordum. uykusunun peteğini mâsum rüyaların balıyla doldururlardı. çaresi yok ki bu işin!" der gibi bakıyordu. gelecek yollar için hayaller kursun. "Emine. bilmediğimiz bir yerde kopan bir fırtınanın getirdiği enkazdan yapılmış bir panayırda imişim gibi yaşamağa başladım. hattâ hastalanamazdı da. bir çeşit kurtuluş duygusu karıştı. yine her an benden biraz daha uzaklara çekiliyor. azizim. Bunu ben doktorlardan evvel biliyor139. yersiz inançlar çürümüş yosunlar gibi kollarıma ve vücuduma sarılıyor. yahut Yangeldi Asaf Beyle karşı karşıya. Bu yaşanırken çok rahat. TANPINAR dum. gözleri uzaklardan bana. Ahmet'i Tıbbiye'den çıkartsın. Emine hasta idi. bilgi kırıntıları ayaklarıma dolaşıyor. sonradan üzerinde düşünülünce bir kâbus gibi sıkıcı bir şeydi. dudaklarımda. avuçlarımın içinde iken. Ne ben. yüzümde. insanı âdeta bitmez tükenmez gıdıklamalar. Ve ben farkında olmadan boynuma kadar ona gömülmüştüm. gözlerimi her açtıkça ucunu bucağını göremediğim heyula dâvalar yarı karanlıkta üzerime saldırıyorlardı. damla damla gözlerimin önünde ölüyordu. ve ben Doktor Ramiz'le. Bu fırtına nerede kopmuştu? Hangi tuhaf ve zıtlarla dolu âlemleri yağma etmiş. Sanki çok tüylü. kısık gülüşler ve haz baygınlıkları içinde sömürüp tüketen bir hayvanın eline düşmüşüm gibi bu mânâsız âleme gömüldüm.

nerelerden gelmiyordu bu mektuplar? İki sokak ötede. konuşuyor. kendi iradesizliğime. gözyaşlarını kurutmak. acı değildi. Kanada. her kartpostal beni çıldırtıyordu. başımı saatlerce duvarlara çarpmak istiyordum. Kap. o kadar zelil ve her tarafa sürüklenebilir. tek bir odada tahtakurularıyla haşır neşir olan şu ihtiyar Yahudi kadının Meksika'da bir kardeşi vardı. 141 TANPINAR Onları görür görmez içim merhametten parça parça oluyor. herkese sadece katlanıyordum. Her şeyi unutmuş muydum? Hakikaten eğleniyor muydum? Şüphesiz hayır. yeminler. her şeye mukavemetsiz ve her şeyden istifa etmiş gördüm ki. çalışmanın lezzetini kaybetmiştim. eğleniyor buldum. o azapla yaşamayacaktım.evin bir köşesinde beni bekler buluyordum. "Kendine gel!" diyordu. Çocuklarıma karşı beslediğim acıma hissinden başka etrafımla hiç bir bağım yoktu. Olabilecek şeylerin en kötüsü olmuştu. İkinci. Ben sabahleyin kalkabildiğim saatte işe gidiyor. o 40 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ kalabalığın arasında buldum. güldürmek lâzımdı. Emine arkamda olmayınca her akıntı beni sürükleyebilirdi. Böyle günlerden birinde idi. bana erişilmez şekilde güzel ve harikulade görünüyordu. Artık hürdüm. Korku içimden doğru kabarıp büyümeyecek. şaklabanlık etmek. Fakat ne faydası vardı? Ne yaşadığım hayatı beğeniyor. hulâsa etrafımla en rahat bir alışverişte. iki çocukla baş başa kalmıştım. Postanede elime geçen uzak yerlerden gelmiş her mektup zarfı. birbirine yaslanmış. Niçin bu kadar mahzundular? Niçin bu kadar çok ağlıyorlardı ve neden böyle musallattılar? Mevcut olmalarıyla hayatıma getirdikleri güçlükler kâfi değil miydi? Hürriyetimi sıfıra indirmeleri ve beni küçücük bir daire içinde bir dolap beygiri gibi durmadan dolaşmağa mecbur etmeleri yetişmiyor muydu? . Mısır. yaptığım işten gayri her yer. Bir ucu iğrenmede biten garip bir duygu. Bazen çocukları yatmış buluyor. karanlıkta dökülen gözyaşları birbirini kovalıyordu. Hayatımda birçok şeyler daha beni korkutabilir. Kahve ve arkadaşlar en yakını idi. İhtiyar bir kadın evde çocuklarımla meşgul oluyordu. Daha haftasında kendimi orada. üçüncü bakışta bu hayale de alıştım. hepsinden fenası. Her an onun hastalığının arasından etrafa bakmayacak. gönüllerini yapmağa çalışmak. Kararlar. içiyor. Fakat hayır. İçimde o zamana kadar duymadığım bir eziklik vardı. her vakit yaptığı gibi elleriyle omuzıı-ma dokunuyor. işten kahveye geliyor. artık hiçbir şeye inanmıyordum. talihime kızıyor. kulağım anlatılan hikâyede. evin bir tarafından çıkıyor. Bu korku değildi. İki yanına asılmış paltoların arasında kendi yüzümü o kadar memnun ve biçare. O zaman işte Emine. onu kaybetmek ihtimali ve bunun korkusu artık yoktu. Fakat en müthişi. gafletin esiri görüyordum ve bulunduğum yerden. ne yenisine gidebilecek kudreti kendimde buluyordum. Ve ben onlara gelen mektupların . İçimden geçenleri kendilerine sezdirmeden çocuklarımı kucağıma almak. Her şeyden düpedüz kopmuştum. dört yanımı kaplayamayacaktı. Bir gün daha geçmişti ve ben hesap vermekten kurtulmuştum. kendimi bir yığın muvazaanın. Sokağa adımımı atar atmaz. Her şey müsavi idi. ahitler. hiç de böyle olmadı. Bir ara gözüm karşıdaki aynada kendi hayalime erişti. Vâkıa evim yıkılmıştı. başıma türlü felâketler gelebilirdi. yavaşça yanıma yaklaşıyor. sevine sevine kendim de yatıyordum. oradan Doktor Ramiz'le veya başkasıyla civar meyhanelerden birisinde akşamcılık ediyor. Arjantin. Cadde üzerindeki yan dükkânların arkasına düşen ikinci salonda bir elimde iskambil kâğıtları. Fakat korkmuyordum da. bir an bil -lûrun beni kusacağını. Ancak kendisine ihanet eden insanların duyacağı bir azaptı. Yeğeni Chicago'da hocalık yapıyordu. Fakat çok defa onları kedi yavruları gibi birbirine sokulmuş. Her şeye. Peru. öbüründe rakı kadehim. Komşusu hahamın kızkardeşi Arjantin'de kürk ticareti ediyordu. Ve ben kendime geliyordum. kendi suratımı ayaklarımın ucuna fırlatacağını sandım.kalacaktı. gece geç vakit eve dönüyordum. O zaman işte günün en korkunç tarafı başlıyordu. Öte taraftaki Rtıırı bakkalın oğlu Mısır'da idi. ağzımda cıgara.

Odaya açık pencerelerden dalga dalga sıcak bir rüzgâr giriyor. Daha evvel Psikanaliz Cemiyeti'nin müdürü ve hemen hemen ona benzeyen İspritizmacılar Kulü-bü'nün de muhasibi idim. onlarla beraber yaşıyordum. küçük cüssesinde birkaç dizel motörünün sesini bulmuş. Fahrî müdür sıfatıyla hatibin bir basamak aşağısında. enteresan buldukları zaman enteresan olan. Ahmet'in geçirdiği büyükçe bir hastalık beni kendime getirene kadar böyle yaşadım. İkinci konferansta ise.zarflarına bakar bakmaz. onların aralarından geçerek Doktor Ramiz'in sesine sarılıp.. gözlerim kendiliğinden kapanıyor. Ancak onu da kaybetmek korkusuyla talihime razı oldum. ''Ah! İşte güzel hayat! Rahat ve mesut. durmadan başımızın üstünde vızıldıyor. Sonra birdenbire başı bu şapkanın arkasında kayboldu ve binlerce melek kemanlarını dinliyormuş gibi ilâhî bir . kendilerini hiç olmazsa benim gibi göz hapsinde tutmayan insanların arasına gidiyordum. müdür sıfatıyla daima yeleğimin cebinde durdu. Bir arı.. Kaçmak. Yanımdan biraz siirtünerek geçen her adamın peşine takılan. tabiî müdür sıfatıyla oturmam için söylüyorum. ıssız dağ başında soğuktan ve yüklü rüzgârdan boğulmak üzere olan bir adamın sığındığı sıcak. kımıldamak. bi çare bir gölge. Mevsim yazdı. yetmiş sahifelik taş basması bir tâbirnameyi başından sonuna kadar. Ve kapısı ancak iki defa. kendisini alışkanlıklarının dışında denemek için başka türlü adam olmak lâzımdı. bizi çok başka derinliklere çekip götürüyor ve sonra esneyerek. Şüphesiz bir gün bu beğenmemezlik. Evet. onu örtüyordu. Fakat hayır. Bütün bunlar benim için değildi. Giil! dedikleri yerde gülen. az çok benden başka türlü yaşayanların. Bu kon143. Aziz dostumun. Bunları hatırlar hatırlamaz. iki kedi yavrusu gibi birbirine sokulan. isteyişinde devam etmek lâzımdı. terbiyeli terbiyeli oturduğum sandalyeden -Avrupa'da böyle yapılırmış. verdiği konferanslar dolayısıyla gerek kendisine ve gerek umuma açıldı. Daha şimdiden zaman zaman. Psikanaliz Cemiyeti'ni açmıştı. Bu esnada Doktor Ramiz altı seneden beri üzerinde düşündüğü projeyi fiile koymuş. Aralarında sadece bir muhacir gibi yaşıyordum. dinleyicilerine beni. şimdi itiraf edeyim ki. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ne müdür muavini olduğum zaman. İşte bu sayede. bol gübre kokulu. yüzüne bakmadıkları gün mevcut olmayan biçarenin biri. hem de müessesenin müdürü sıfatıyla ben de vardım. onlarla düşünüyor. TANPINAR feranslardan birincisinde Doktor Ramiz. kahveye. bu karışık ve yüklü havada ısınıyor. her şeyi bırakıp gitmek!. bütün bunları yapabilmek. Ben biçare bir gölge idim. ağla veya korniş dedik142' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Icri yerde konuşan. ayak-kapların eskiliği için değil-onun iki kolunu işgal ettiği iki sandalyeden çektiğini. ondan ayrılır ayrılmaz. yarı han odası yerlerden biri gibi onların arasına sığınmış. bilhassa ağlayan iki çocukla çapaçul.. İşin aslında başka şeyler de vardı. Kendisinden başka doktor bulunmayan yirmi bir azası içinde. ayakkaplarımın söküğü görülmesin diye gayretler ederek. ikinci karım Pakize'nin dikkatini çektim. hiç de bu cins işlerde tecrübesiz değildim.Türkiye'de tedavi ettiği ilk hasta sıfatıyla ve tüyler ürpertici izahatla takdim etti. ağlayan. etrafım değişiyor.. birbirinin kucağında gülen. oraya. mesut oluyordum. Bir tipi gecesinde. iki elim dizimde. yüzlerimizi alazlıyor. atların tepişmesinin insan sesine. Belki de böyle değildi. atılmak. hatibin iyi niyetine teslim ediyordu. ufak tefek izahlar mukayeselerle okudu. kendim başka bir adam oluyordum.. sonra tam önündeki umacı şapkalı kadının ensesine doğru dikkatle baktığını bir lahza görür gibi oldum. senelerce kirasını verdiği bir odada teessüs eden bu cemiyetin anahtarı. Ne adamlar!" demeğe başlamıştım bile. İlk önce Yangeldi Asaf Bey arka sırada seçtiği yerinde uyumağa başladı. Onların yanında benim de hayatım oluyor. ağlayan. Koşmak. taze çay ve kahve kokusuna karıştığı o yarı ahır. havada üst üste çelik levhalar deliyor. istemek. işlerin biraz müsait gittiği bir zamanda büyüyüp beni kurtaracağını zannettiğim o küçük noktada kaybolacak ve tamamiyle bu havaya teslim olacaktım. Bu adamları tamamiyle beğenmiyordum.

tehdit ediyor. kudrete. tekrar gölgede pusu başlıyor. onun bu gayretini seyrediyor. üst üste en beklenmedik nizamlar kuruyor. Doktor Ramiz bu ilk ümit işaretine âdeta bir kurtarıcıya yapışır gibi yapıştı ve en gür sesiyle devam etti.mışıltı başladı. arının vızıltısıyla beraber teşkil ettikleri küçük. yalvarıyor. Üçüncü sahife-ye doğru bu mışıltıların. değişmesini. banyo dünyanın bütün sularını döndiire döndüre boşaltıyor. binaenaleyh neşeli ve rahattı. ateşli ökseler gibi dört yana fırlıyor. sağa sola en beklenmedik şekilde hücum ediyor. dudaklarından kırbaç şakırtılarıyla çıkıyor. bu kollektif ihanetle elinden geldiği kadar mücadele etti. Hatip bu değişiklikten habersiz. atılıyor. Kırklık hanımın boynu birdenbire iri bir kumru oldu ve dem çekmeğe başladı. Sesi. bir insan tek başına bu kadar çok. Hattâ böyle bir ihtimal .. Onu biraz ötede bir başkası takip etti ve derhal bitmez tükenmez bir iştahla boşanan bir banyo oldu. ördek yavruları telâşlı telâşlı vaklıyor-lar. Ben. durmadan şekil değiştiriyor. örfî idareler ilân ediyordu. Ve dahî bir er kişi rüyasında kendisini cümlesi uyur bir taifenin arasında görse büyük beşarettir. Ve dahî bu mecnun er kişi ise ve çıplak ise ol avrat behemehal zina işler. Halatlar gıcırdıyor.. Hayat hakkında hiçbir fikri yoktu. vaveylâlar arasında yangınlar biiyü-yordu. Annesi ile babası henüz ölmemişlerdi.. boğamadığını sindiriyordu. bu kadar terbiyeli. yakaladığını boğuyor. En ön sırada oturan kırklık bir hanım bu karışıklıktan derhal istifade etti ve şüphesiz gelirken cebine gizlediği bir düzine kadar ördek yavrusunu usulcacık yere bıraktı ve kendini onların vakvaklan arkasında maskeledi. sinmesini bu kadar iyi bilen bir düşmanla nasıl mücadele edebilirdi! İki saniye evvel hakladığı. Hiçbir zaman onu bu kadar kahraman ve vaziyete hâkim olma kararında görmemiştim. zevci mukayyet ola. elleriyle durmadan işaretler yapıyor. her an uyanık. Asaf Beyin mırıltılarının her lahza yeniden yetiştirdiği yumuşak otlar ve nebatlar arasında kükremiş bir aslan gibi fırlıyor. en gürültülü tren kazaları birbirini kovalıyordu. ağızdan dolma toplar simsiyah gürlüyor. Doktor Ramiz bu cümlenin verdiği hürriyetten istifade etti ve başını hemen oracıkta. ellerim dizimde. hemen herkes uyudu. Yüzü ter içindeydi. her an biraz daha hayran oluyordum.Dahî bir avrat rüyasında azgın bir deli görse iyi niyet değildir. Onuncu sahifeye doğru evlerinde ve daha rahat şartlar altında 144' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ uyumak için salonu terk edenler müstesna. bir saniye sonra tekrar diriliyor. delinmiş su borusu. cümle ef'alinde fâilimutlak olur ve kimseye hesap verme zorunda bulunmaz. binaenaleyh huysuz ve sinirli değildi. her an tetikte her hâdiseyi anında karşılıyor. Fakat. boynunun üstünde eğerek o da uyumağa başladı. Hepsi uyur uyumaz hançeresinin müstait olduğu yahut tercih ettiği sesi derhal buluyor. hafif ve serin çalkantılı körfezde bizim gruptan genç bir şairin rüyaları yelken açtı ve tek başına şiddetli bir geçmiş zaman deniz muharebesine girdi. üçüncü sırada o zamana kadar farkına varmadığım genç kadın ağır uykusundan derin bir "oh" çekerek yerinde gerindi. . gösterdiği cesarete. derhal o ses ve hareket oluyor. hücumlar. • 145 TANPINAR Yan tarafta. kakarak kendisine yol açmağa çalışıyor. bir kobra yılanı gibi ıslık çalıyor. devam ediyordu. vaat ediyor. Ve Doktor Ramiz'in sesi. ikide bir ağırlaşan göz kapaklarımı parmaklarımla açarak. VIII Evlendiğimiz zaman Pakize'nin tiroit guddeleri henüz bozulmamıştı. itfaiye hortumları gibi sağa sola uzanıyordu. onu bütün rahatlığıyla yaşıyordu. sanki yirmi ağızdan birden üzerine hücum eden horlamaları iterek. kelimeler. kaçmasını.. görünmez düşmanlarıyla boğuşuyor. Hemen tövbe ve istiğfar eyleye. imkânsız yokuşlarda kamyonlar vites değiştiriyor. Ördek yavruları artık ortalıkta görünmüyordu. Doktor Ramiz.

Birdenbire karım: Hayri! diye beni çağırdı.. nisbeten rahat ve mesut geçirdik. Ben pencerenin önünde. benim süvari ceketimi bulamadığı için üzüldü.. eskisi gibi İspanyol dansını yapamadığını söylemişti. onu kendisi sanı147. Dün bir deneyeyim.. bir gün evvel komşu kızını Martha Egerth'e benzettikten sonra ertesi gün pencereden. Karım. o da sinema idi. kahvaltı meselelerinde biraz daha sabırsız bir kadınla tesadüfen evlenmiş olmanın insana verebileceği saadetleri düşünüyordum. kendi âleminde yaşamasını biliyordu. Filhakika çok güç bir şeydi bu. Binaenaleyh elimde henüz güvenebileceğim bir işim vardı ve hayatımız emniyette idi. Herkes alkışlamıştı. .. sonunda yaşadığı hayatla seyrettiği macerayı birbirinden ayıramaz hâle gelirdi. bir türlü beceremedim. Sana bir şey söyleyeyim mi. dinç görünüyorlardı. Pakize'nin danstan hoşlandığını bilirdim. Zaten doğru dürüst yürümesini bile bilmeyen. bastığı yeri görmeyen bir insandan bu pek beklenmezdi. saçlarını yastığa dağıtmış. onun idare meclisi azası bulunduğu ve sonradan reisi olduğu Türlü İşler Bankası'na memur olmamıştım. bahçeler. Kendisini bazen Jeanette Mac Donald. "Martha. Onun ciddiliği. Hayırdır inşallah! Hangi İspanyol dansı? Vallahi unutmuşum. İkinci karım hiç de ona benzemiyordu. TANPINAR yordu. Vâkıa Adolf Men-jou gibi en aşağı yüz otuz kat elbisem olduğu için artık düğmelerim dikilmiyordu. yataktan kalkmak hususunda daha atik. Evet. Bununla beraber işin eğlenceli. O. İnsan üç günde bildiği şeyi unutur mu? Ben senin İspanyol dansı ettiğini bilmiyorum. Fakat İspanyol dansını bildiğini hiç işitmemiştim. asîl kibar dostlar. Fakat ceketimin dirsek yerlerinin çıktığını da pek fark etmiyordu.. Beyaz saten tuvalet elbisesi ortada görünmüyordu. şatolar. nereye gidiyorsun böyle?" diye seslenen bir kadınla evlenmedinizse bu işin acayipliğini size anlatamam.. Pakize sinemanın sade terbiye değil. Şüphesiz bu hayat. Her an tehlikeli yanlışlıklar oluyor. Fakat gençti. Onun için evliliğimizin 146' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ ilk senesini küçük evimizde. Emine'nin zamanındaki hayat değildi.kimsenin aklına gelmeyecek kadar sıhhatli. ne de sakin güzelliği vardı Pakize'de. Bu evlendiğimizin ikinci yılında bir pazar sabahı oldu.. Neden sonra anladım ki. ayakta. Jeanette Mac Donald'la karıştırıyordu. Bu itibarla kardeşleri henüz bizimle beraber yaşamağa karar vermemişlerdi. kendisini beraber seyrettiğimiz bir filmin artisti ile. bazen Rosalinne Russel sanan. bu felâkete ağladı. bunların hiçbiri henüz olmamıştı. beni Charles Boyer ile. Mübarek'in sakin bakışları altında. dedim. tembel tembel. kendisini kaldıracak bir vinç bekliyordu. dediğim gibi sinema ile tatmin oluyor. Bir gün dünyanın en büyük ciddiyetiyle bana. İspritizma Cemiyeti'nde tanıdığım Cemal Beyin sözüne uyup Fener Postanesi'ndeki vazifemden henüz istifa ederek. Bu itibarla bu akşamki yemeğe mutfakta yememizin veya hiç yememekliğimizin ehemmiyeti yoktu. Sonra o zabit geldi. Clark Gable ile. tatmin ettiği insandı da. Bununla beraber üzerinde düşünmemem imkânsızdı. Bir başka sabah daireye giderken boynuma sarıldı ve dikkatli olmamı tekrar tekrar tembih etti. Ben. küçük baldızım sadece irade ve ısrarıyla dünya güzeli olabileceği fikrine düşmemişti. Üstelik Selma Hanımefendiye de henüz âşık olmamıştım. Hulâsa onun da bir firar anahtarı vardı. Gördüğü filmlerdeki her şey bizimdi. karım. yatakta. Birkaç gün sonra larmızı sabahlıklarını aradı. hayatımızın aksak taraflarına bakmıyordu. elmaslar. o kadar her şeyi bırakırdı ki. kendisine göre neşeliydi. Canım unuttun mu? Geçen gün etmedim mi? Hani çok beğenmiştin? Gazinoda. Beyaz perdenin karşısında o kadar kendinden geçer. Ayrıca büyük baldızım musikîye olan istidadını henüz keşfetmemiş. hattâ faydalı tarafları da vardı. kardeşim. saadeti kendi içinde bulan cömert yaratılışı. William Povvel ile karıştıran.. hesaplar karışıyordu. Evlendiğimizden beri sinemadan başka yere gitmemiştik. ben galiba İspanyol dansını unuttum. Hayatta sevdiği tek bir şey vardı.

Baldızlarım eve gelince karımın ayakları yere değdi. dedim. Vâkıa Napolyon'u bilmiyordu ama. Yarabbim bu budalalıkları yaparken ne kadar güzeldi. Ertesi gün behemehal onları giymem için ısrara başladı. yahut üçüncü kademe oldu. "Hayır. "Yusuf'u bilmeziz amma seni rânâ tanırız" fehvasınca. Laf olsun diye kim bilir kimden öğrendiğim o nadir tarih bilgilerimden birini yumurtladım: "Napolyon bunu her zaman 148' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ yaparmış!" Söyler söylemez gözlerinden geçen küçük parıltıyı görerek pişman oldum. Halbuki bir saat sonra eve gelecek komşularla pikniğe gidecektik. asıl 49 TANPINAR acınacak kendisi ile biz olduk.dı. ikinci. Bir farkı da kadın azasının bolluğu idi. Karım buna çok şaşırdı. Bunu anladığım zaman kollarımın arasında sıktığım. Bu sefer de hayatımızın mihveri kardeşleri oldu. Bu henüz birinci kademeydi. daima sağ tarafına yatarak uyuduğunu ve ancak sabaha karşı horladığını anlattı durdu. Fakat olan olmuştu. Temizlendi. daha ziyade beraberce yalan söyleyip. kovboy filimlerine bayıldığını. çocuklarım. Cemal Bey itikadımca bir İspritizma Cemiyeti azası olacak insanların en sonuncusu idi. Sanki dibi olmayan bir kuyuya indiriliyormuşum gibi her lahza biraz daha derine. boş zamanlarımda aidatı toplar. Cemal Bey ise kollektif . çocuklarım benim ve Emine'nin çocukları olmaktan o gün çıktılar ve Pakize'nin oldular. Vâkıa daha beklediğimiz insanlar gelmeden Pakize'nin alabildiğine açtığı radyo ile on beş. Annesinin. Pakize haklı olarak uyanamayacağımı söyledi.Hangi zemberek bozulmuştu ki böyle durmadan sürükleniyor ve orda kalıyordu? Acaba can sıkıntısı mı onu zaman zaman böyle çocuk yapıyordu? Böyle olsa bile yine de kendisinde esaslı bir şeyin. tecrübeler yapılırdı. Orası şenlikli idi. Biri otuz beşinde. beni iyi biliyordu. Daha o gün Pakize benimle Napolyon arasında mukayeselere başladı. Cemal Beyin peşine o kadar iradesizce takılmamın asıl sebebi elbette birazcık olsun Pakize'dir. Sarışın yüzü nasıl tatlılaşıyordu. yazılacak yazılarımı yazar. Nihayet sıra taç giymemiz merasimine geldi. IX İspritizma Cemiyeti hiç de Psikanaliz Cemiyeti'ne benzemiyordu. Fakat hayatıma getirdiği karışıklığı da inkâr edemezler. Nihayet kendisini Joséphine Beauharnais sanarak üvey çocuklarını benimsedi ve ilk izdivacının mahsulleri addetmeğe başladı. ütülendi . Heybeli'nin çamları altında yalancı dolmalarımızı yerken veya hazmederken saatlerce büyük kumandanın da benim gibi sele zeytininden hoşlandığını. Pakize'de aksayan bir taraf vardı. beraberce aldanıp hoşça vakit geçirmek isteyen insanların işidir. yirmi dakika sonra uyandım. evvelâ yatak odamıza. Hayır. kendisi. Bu ikinci. onlar tefsir edilir. Lodostan uyuyama-dığım gecelerden birinin sabahında Pakize'ye yirmi dakika yatıp uyuyacağımı söyledim. Bayağı bu iş için sabırsızlandı. Medyum olanlardan başka sadece meraklı yedi sekiz kadın azamız vardı. Üç dört gün sonra benzeyiş bu sefer benim tarafımdan başladı: İhtiyat zabitliğimden kalma elbiselerim tavan arasından çıktı. bir çeşit zeminin bu işe hazırlanması gerekirdi. hayatımın mesuliyetlerini paylaştığım insan bana imkânsız şekilde yarım ve sakat görünmeğe başladı. Bitmez tükenmez münakaşalar. Ben birdenbire üvey baba oluyordum. Böyle cemiyetler. çok âlimane fikirler söylenirdi. İşte Cemal Beyi her an yeni ve beklenmedik hâdiselerle dolu bu muhitle tanıdım. Ben. cemiyetin muhasebecisi ve kâtibi sıfatıyla her akşam işten çıkınca uğrar. defterleri tutardım. Fakat Pakize'de her inkılâp ters tarafından ve beklenmedik şekilde oluyordu. üçüncü planlara indik. Ve ondan sonra yavaş yavaş Halit Ayarcı'ya tesadüfüme kadar gittikçe hızını arttıran bir sefalet başladı. "Kendini unutturacaksın!" diye bana çıkıştı. uyanırım. Hemen her üç günde bir yukarı âlemden gelen tebliğler yayınlanır. biraz daha karanlıklara gömüldüm. Ben. öteki yirmi sekizinde olan bu iki öksüze o kadar çok acıdı ki. Fakat daha evvel İspritizma Cemiyeti'ndeki hayatımı anlatmalıyım. o kadar budalaca âşık olmamın. Hem göreceksin tam zamanında". babasının birbiri ardınca ölümleri üzerine iş biraz değişti. Evet. sonra misafir odasına asıl. Selma Hanıma. Bu defteri okuyanlar belki de bu işi latif bulabilirler.

hattâ bazen kadıncağız çantasından anahtarını çıkarmadan onun kapıyı açtığını hepimiz bilirdik. öyle herkesin dut hasırı gibi. TANPINAR ğı da vardı.. Zaten kendisi için her şeyi mubah gören bu asil ve mühim adam. Bu yaşama tarzı az çok sıhhatini de bozmuştu. Ve bu tafsilât. Cemal Beyin Nevzat Hanıma verdiği çapkınca bir romanı daha ilk gecede yırttığını hepimiz biliyorduk. Ses çok mahzundu. Nevzat Hanımın hizmetçisiz kaldığı zaman evi Murat'ın muhafaza ettiğini.. hattâ öviinürdü. dudaklarında hep aynı etrafını küçümseyen tebessüm. Bu yüzden bir balo dönüşünde kapıda kaldığını kendi ağzından işittim.yalandan hoşlanacak adam değildi.. bir ucundan tuttuğu yalana tenezzül edemezdi. diye tamamlıyordu. "Nevzat Hanım evde mi?" diye sorunca. Âdeta kilometrelerce derin sis tabakalarını delerek. Kadıncağız. Ayrıca da cemiyetin 450' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ azasından Nevzat Hanımefendiye hafifçe âşıktı. "Bu yaştan sonra hürriyetime ne diye karışır?" Arkadaşlar içinde Murat'la telefonda konuştuklarını iddia edenler bile vardı. bana. Bu yüzdendir ki Cemal Beyin pusulalarını ve ufak tefek hediyelerini götürdüğüm zaman kapıyı çalarken bayağı korkardım. Bazen bunu misafirlere yaptığı da söylenirdi. O. bazen Kırım muharebesinde şehit olmuş bir nefer. Sanki çok uzaktan geliyordu. Uykusuzluğun belli başlı sebeplerinden biri geç vakte kadar süren ispritizima tecrübeleri ise. İşitmekle sarih şekilde düşünmek arasında bir şey. "Beni kıskanmağa ne hakkı var?" diye şikâyet ediyordu. Bazı ruh meseleleriyle alâkadar olduğu. Nevzat Hanımın okumasını münasip bulmadıklarını yırtar. Çok boğuk bir ses.. başka bir şeydi. El ayak çekilince mutlaka ortaya çıkar. Yalan. onun için ferdî bir silâh. halıları silker. Bu genç ve güzel kadın kocasının öldüğünden beri cinsî hayata kapılarını sıkı sıkıya kapatmış gibiydi. bazen Nevzat Hanımın kocası Sezai Beyin ihtiyat zabiti iken tanıdığı bir mühendis olurdu. her mânasıyla oyunu bozan adamdı. Masa başında sıkışlırıldığı zaman bazen on sene evvel ölmüş Adanalı bir riyaziye hocası. "Evde amma gelmeseniz iyi olur. Nevzat Hanım ise bundan bilâkis memnun olur. camları siler. kitapları düzeltir. tabiatıyla maceranın sahibine göre değişiyordu. Kendisini hangi medenî hâl altında gösterirse göstersin bu vefalı ve işgüzar ve ahlâk prensiplerine son derecede bağlı ruh daima otoriteli ve daima kendi başına idi. Daha doğrusu kendi içimde buluyordum. başkasında yakaladığı en küçük kusuru bile affetmediği için karşısında öyle düpedüz yalan söylemek kabil değildi. eşyanın yerini değiştirir. Daima yarım baş ağrılarından ve uykusuzluktan şikâyet ederdi. Şişli'de ihtiyar kaynanasıyla beraber oturduğu büyükçe bir apartmanda masa tecrübeleri yaparak.. Sonra "Kimsiniz?" diye birisi . Bununla beraber muntazaman gelir. Onun için çok defa masa tecrübelerinde kendisine sorulan suallere "Böyle şeyleri düşünmeyin!" diye aksi cevap verirdi. Murat'ın bir başka huyu da hayatını gizlemesiydi. Ancak ölenler böyle darılabilir. kaybederdi. Bununla beraber sözlerini işitiyordum. Ve bütün bu işleri âşikâr şekilde gürültü ile yapardı. Fakat adı hiç değişmezdi. Bu bizim tanıdığımız sessizlik değildi. Hemen hemen apartmanı karargâh ittihaz etmişti. Siyasî hayatı da bu yüzden yarıda kalmıştı. Bittabi arkadan bu mühim işin tafsilâtı geliyordu." cevabını verdi.. çok rahatsız. Bazen ona emniyet ederek anahtarsız sokağa çıktı151. içtimalarda. dargın konuşabilirdi! Bu kahvedeki grubumuzun belli başlı bir uzvu olan genç bir şairin hikâyesi idi. Murat Nevzat Hanımın masa tecrübelerinde eve alışan bir ruhtu. bu bahislerden hoşlandığı muhakkaktı. bazen da kendisini ve hayatını süslemek için müracaat ettiği bir vasıta idi. Zengin bir tüccar olan Şuayp Bey büsbütün başka türlü anlatıyordu: Telefon açılınca ömrümde ilk defa sessizlik denen şeyi duydum. tecrübelerde bulunur. bizi muhtelif meselelerde aydınlatırdı. bir başka sebebi de Murat'tı. ispritizmaya dair kitaplar okuyarak yaşıyordu. Nevzat Hanımla olan alâkası cemiyete rağmen ilerlememişti.

onu unutmayacağıma. Eğer mümkünse. ayakkabıcının.. Fakat asıl garibi Murat'ın sesinin alaydan âdeta katılmasıydı. sivri. saat on birde. Üstelik ufak tefek kazançları ihmal edecek vaziyette değildim. anlattığına göre. "Tabiatını bilmiyor musunuz? Gelemez. Murat'la telefonda konuşmadık ve Şişli'deki apartmanda karşılaşmadık. Unutmazsınız değil mi?. itinalf kaşları birbirine geçirmek.. Ayakları burnuma nişan almadan benimle konuştuğunu pek az gördüm.Baş üstüne beyefendi. bulantı verecek kadar dikkatli bir sesle söylerdi.... iğrenmeden âdeta boğulurdum. Üçüncü defasında aynı ses: "Anlamıyor musunuz canım. çanlar. "Burası değil!" diyordu. TANPINAR zümde her şey perdelenir. Aynı şey tekrarlandı. küçük tatlı kahkahaları hayalimde canlanır. Ayrıca da Cemal Bey'in karşısında. Kapattım.. Söze: "Kuzum Hayri Bey. sanki kıyamet kopuvor-du. karşısındakini azarlayan. "Demek böyle adam olurmuş!" diye açıktan açığa hayret etti ve hemen arkasından hususî işine koşturdu. hulâsa sabrın ucunda beni bekleyen mükâfatı düşünür. sade üslûp ve eda bakışları. Cemiyete gelip de beni görür görmez aklına. durmayın!" Adını sordum.. hanımefendi gelemez.. yedi sekiz defa okumak. . yapılacak mühim bir işin gelmemesi imkânı yoktu.. mânâsız bozuk bir gramofon plağı gibi parçalamak için ömrümün yarısını nasıl seve seve verirdim. "İyi amma.Yarın. eve gidince karısını merdivenden düşmüş bulmuştu. Ruhlarla konuşuyor! Israr etmeyin!" Bu sefer ben: "Kimsiniz?" diye sordum.. dedim.. Yani evvelâ kılık kıyafetime şaşırdı. insana baş dönmesi. tekrarlamak. Meşgul. İlk önce müthiş bir gürültü duydum. Doğrusunu isterseniz kendi hesabıma bundan hiç de şikâyetçi değilim. bu krem içinde yüzen tombul yanağı. nasihat veren Muratlara üç hafta sonra avukat Nail Bey bir başka Murat ilâve etti: Gayet garip bir şeydi bu! diyordu. bir daha 152' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ açtım. Koşun. "Ben Murat'ım!" dedi ve telefonu kapattı. Yüzüme karşı. O zaman: "Bırakın kitabı filân da çabuk evinize gidin. Cemal Bey beni ilk günden itibaren benimsedi. Sesi insanı azarlar gibiydi. Fakat bu ancak bir saniye sürer. Ve bu sonuna kadar böyle devam etti. adresini. hepsi devam ediyordu. uyandıran. limanda vapurdan çıkışını bekleyeceğim ve eşyaları otomobile taşınırken yardım edeceğim. işi var." diye en tatlı sesiyle başlar ve sonra bir lahzada iş değişirdi. Sonra şahsımı gülünç buldu. O zaman iş tahammülsüz bir hâle gelir. adresleri. Çok mühim bir şey!" Ses bu sefer âşikâr bir şekilde şikâyet etti. Şuayp Bey. ziller. bu yolunmuş. "Tanımadınız mı?." diye cevap verdi. hemen arkasından Selma Hanımın. Ben adımı söyledim ve "Nevzat Hanımın bana vereceği kitabı sormak istiyorum" dedim. İspritizma Cemiyeti'ndeki hayatım. apartman meselesini konuşacaktım. Kim beikemiğinde tatlı bir üşüme ile yaşamasını sevmez? Yazık ki Cemal Bey vardı ve yine daha yazık ki ben çok uysaldım. anladınız mı! Ve bütün bunları her kelimeyi sanki beynim denen odun kütüğüne çakı ile kazmak istiyormuş gibi ince. Bu çeneyi dağıtmak. Düdükler ötüyor. İşte o zaman gö153.adımı sordu. Sonra ses duydum. sıralarını bozmayacağıma kendisini inandırmak lâzım gelirdi. kendimi toplardım: . yapılacak işi bir kâğıda yazmak yetmezdi. vapur düdükleri.. farkında olmadan yumruğumu sıkardım. Bütün konuşma esnasında çıngıraklar. büyük mağazanın. Tekrar dediğimiz şey onda bir çeşit hakaret vasıtasıydı: . Karınız bir kaza geçirdi. yahut bu eşyaları kendim taşıyacağım. Öbür hayatın derinliğinden bizim dünyamızın işleriyle bu kadar sıkı sıkıya alâkadar olan. tam on birde. Çünkü bu adları. hulâsa yapacağım işi bütün teferruatıyla söylerdi. Cemal Beye rastlamasay-dım hakikaten eğlenceli olurdu ve hiçbir şey pahasına bu cemiyetten ayrılmazdım. Murat!" diye cevap verdi. Konuşmanın kendisi de gerçekten acayipti . çanlar çalıyor. zarif. kemeri bir lahza çözülse bir yığın ince. Yalnız Cemal Beyle ben. düz ve kavisli çizgi hâlinde dağılacak vücudu. Evet. Bazen doğrudan doğruya gideceğim terzinin. zengin bezirgânın adını. saat on birde. hiddetten.

sapkacısı. Bu böyle iken yine herkes onu gözetir. Avukat Nail Bey olduğu yerde âdeta kakı-lırdı. Adam iyice yüzüme baktıktan sonra başını sallayarak. Bazen son bir müdafaa hissiyle dudaklarıma küçük.. ne de kendisini toparlamak imkânını vermişti. Görmeden inanılacak şey değildi bu. Talih ve tesadüf etrafını sanki bu adamdan korumak istermiş gibi bu iradeye ne tam bir hedef. bana göre hiç de mevcut olmayan bir pot için adamı azarlarken gördüm ve zavallının sabrına şaşırdım. her ağzını açışta bir ispirto alevi gibi parlayan otuz iki diş. yarı mağrur. Bu herkes için aşağı yukarı böyleydi. tahammül edilecek tek tarafı yoktu. Rakamlar yıkıcı idi. sıkı sıkı örttüğü k \ pının arkasına dayanır. "Görüyorsunuz ya. uzun kirpikleri arkasında telkinleri bir ufuk gibi derinleşen bakışlar. Benim biçare. hesap puslasanı yırttı. Keskin Boşnak şivesiyle durmadan. Bir gün terzisi bana hesap defterini gösterdi. o yanına gelip oturunca elini kanapeden yavaşça çeker. oturduğu katın sahibi hepsi aynı şekilde parai^nnı alıyordu." mânasında güya yaptığım eğlenceli alaya onları da katan. hattâ giz-leyememekten müteessir olduğu hediyeleriydi.. konuştukça sizin boğazınızda düğümlenen İtalyan babasından kalmış ağdalı. hattâ böyle bir şeyin farkında bile olmayan tek insan Madmazel Afroditi idi. karşılarında Cemal Beyefendi. Afroditi Cemal Beyi görür görmez bir elini yanağına götürerek tıraş işareti yapar. Şuayp Bey. ondan çekinir. Zavallı ev sahibi iki seneden beri birikmiş kiraya mukabil birkaç yüz lira olsun behemehal koparmak kararıyla gittiği evde. arka balkona bir camekân yaptırmayı vaat etmeğe mecbur kalmıştı."Yaktı. "Fayanslar. bir yığın cazibe ve dostluk. kudretli. Afroditi'de her şey uzviyetinin bir nevi emri. Afroditi. ya benim çalıştığım odaya. Hayatına girdikçe etrafına yaptığı tesiri daha iyi anlıyordum. Üç gün sonra Cemal Beyi sırtındaki elbisenin omuzıında. hulâsa belki de farkına varmadan hareket ve hücum hâlinde bütün kadınlıktı. Cemal Bey hiç sevimli değildi." diyordu. hattâ hoş görmeğe çalışırdı." diye parmağıyla son rakamı işaret etti. TANPINAR efendinin ropdöşambrına uymuyormuş! Ve hakikaten bu talihsizlikten mustarip görünüyordu.. yan bakışlarımın kim farkında idi? Orada. felce benzeyen bir üşüme kaplardı. Adamcağız mahcubiyetinden omuzlarının arasında âdeta kaybolmuştu. Fakat ileride anlaşılacağı gibi o da bir çeşit eksiklikle doğmuştu. hanım 155. yarı alaycı bir gülümseme yapıştırır ve etraftakilere. hiç olmazsa şer babında. İspritizma Cemiyeti'nde Cemal Beyin otoritesine ehemmiyet vermiyen. çok büyük şeyler yapabilirdi. ürkek tebessümümün. yahut bu defa olmazsa gelecek defa Selma Hanımı görmek ümidiyle katlanırdım. Bu kuvvetle şüphesiz. . "Emredersiniz efendim!"den başka bir şey çıkmıyordu.. bu işin.. ağzından. 154' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Hayır. ev sahipliği denen mukaddes vazifeye dair sıkı bir ders almış.. "Dün de şu iki yüz lirayı götürdüm.. hardal gibi sert ve dik.. ve yine de son derecede tatlı bir ses. ilhamı. İnsana şöyle bir sıcaklık aşılaması bir yana dursun. bu budaladan neler çekiyorum? Ama ben işin alayındayım. sayar.Bütün bunlara sadece en sonunda. yahut da kahve ocağına girer.. İstemişti." diye arsız arsız bağırır. ayakkabıcısı. kendinden emin. kırıcı hüviyetiyle her şeyi yangın kulesinin tepesinden seyreden otoritesi ve sevimsizliğiyle parlarken benim yüzümdeki değişikliği fener tutsam bile kimse göremezdi. ve birdenbire gözümün önünde çıldırıyormuş gibi bir hiddet içinde. Gömlekçisi. Diyebilirim ki. zalim. kaçar. ayrıca da banyonun fayanslarını değiştirmeyi. Dostluğu kayıtsızlığından beterdi. bu adamda bazı soğuk ve tehlikeli hayvanların avlarını büyüleyen ve kımıldamasına imkân vermeyen çekiciliği vardı. toparlanır. kendime cürüm ve eğlence arkadaşı yapan bakışlar atardım. isteyerek çolpalaştırdığı hareketleriyle bir örümcek gibi dört bir tarafınızı saran eller. sımsıkı bir ten. Çok defa söyleyeceklerini yalnız bana işittirmek için koluma girdiği zaman bütün vücudumu acayip.. Durmadan özür diliyor. siz aldırmayın! Öyle tadını çıkarıyorum ki.

bekçinin düdüğü gibi daima yanı başında. "Gençliğe ve güzelliğe affedilmeyecek kusur yoktur. açıklama gibi şeyler olmağa başlamışlardı. oradan İstanbul'a gelmiş. yine farkında olmadan tekrarlanmıştı. gündüzleri eline her kalem alıp gözünü yumdukça kargacık burgacık yazılarla varlığını anlatan . Daha sonra geceleri sık sık yatağından önüne geçilmez bir kuvvetle sürüklenir gibi kalkmağa. İyi kuyumcu ve tenordu. Ne olduğunu bilmiyorum. Zaten o da bunu gizlemezdi: . Fakat Afroditi'nin babasının zamanındaki işçilik artık kalmamıştı. orada bir anası. Tünel civarında açtığı küçük dükkânı az zamanda tutunmuş. sonra bir dosta açılmış ve bilhassa beraber yaşadıkları dayısının ısrarıyla doktoru değiştirmişler ve kadın ölüm tehlikesinden kurtulmuş. Onu Cemal Beyden böyle kaçıran şeyin bir türlü yenemediği bir tiksinme olduğunu hepimiz bilirdik. Gençliğinde hayatına mal olması ihtimali bulunan mühimce bir hâdise yüzünden İzmir'e kaçmış. varsa eğer Afroditi'nin uzaktaki hısım akrabası idi. mülk sahibi olmuştu. ne de başkası okuyabiliyordu. birbirini takip ediyordu. İlk önce. O zamandan sonra ne vakit elinde kalem. yahut aileyi veya genç kızı. İskaçeri'nin ölümü üzerine zaten dükkânda yetiştirdiği kayını işin başına geçmiş. bir zırh gibi büründüğü haysiyetini zedelerdi.daima üstten bakışlı.. Bu geniş. Uzun müddet birkaç dost arasında bu kabiliyetini denedikten sonra. Haysiyeti. hattâ rakamlar. başı boş birkaç dakika masa başında beklese kendiliğinden bir şeyler yazmağa başlamış. onun 156' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ başı ucunda beklerken. ne yapsın biçare. günün olaylarını. daima en göze çarpar yerde idi. etrafın ısrarıyla kendisini muayyen mevzular üzerinde toparlamayı öğrenmiş ve müsait cevaplar da almıştı. karışık cümleler hâlindeki bu yazılar gitgide genişlemişler. TANPINAR sebetini kesmişti. Cemal Bey haysiyetli adamdı. Üçüncü gecenin sabahında Afroditi bu hâdiseyi olduğu gibi görmüş ve o zamana kadar başıboş eğleniyorum sandığı kâğıtlara dikkat etmiş. O kadar ki 1915 yılında öldüğü zaman etrafındakiler ailesinin Cenovalı olduğunu. hattâ adını bile değiştirerek yaşadığı hâlde kendisini emniyette addetmediği için ailesiyle müna157. bir Rum kızıyla evlenerek burada yerleşmişti. Afroditi'nin babası Cenovalı bir İtalyan'dı. ertesi gece ve daha ertesi gece aynı saatte. babası ve bir de kız kardeşi bulunduğunu ancak biliyorlarmış. isimler. "Doktor değiştir!" cümlesini iğri büğrü çizgilerin arasından okumuş. Yirmi yaşında iken. Rumca. Bu adamda çok kötü bir şey var. Genç kızı medyumlukta ilerleten bu merak olmuştu. onunla karşılaşmadan ve onun tarafından rahatsız edilmeden Cemal Beyle münasebet kabil değildi. deçdi. annesinin ağır hasta olduğu bir gece.hardallı sesiyle gülerdi. elindeki kalemle masanın üzerine oynar gibi bir şeyler çizmeğe başlamış. büyük bir mağaza olmuştu. aldırmak istememiş. Fakat aradan epeyce zaman geçtiği. zenginin otomobili. Bu haysiyeti görmeden. Dostlarının yanında. Bazen de mânası doğru dürüst kavranmayan bir yığın başı boş kelimeler.Ne yapayım! Tahammül edemiyorum. Fakat Cemal Beye bunları görmezlikten gelir. hiç ehemmiyet vermediği bir hâdise. generalin yaveri. işlerini en iyi ustalara gördüren mağazada.daima kibaı. zengin. ona dikkat etmeden. Mütareke yıllarının değişiklikleri arasında dükkân birdenbire büyümüş. hattâ şehrin hayatını alâkadar eden meselelere bağlı haber. masanın başına oturmaya ve sahi-feler dolusu yazılar yazmağa başladı. İlk önce kısa ve çok defa mânâsız kelimeler. Çok defa böyle geceleyip yazdığı şeyleri ne kendisi. terbiyesi kıt!" der gibi tavırlar alırdı. Ancak kendisinde affedilebilen bu kışkırtıcı şaka bizi aldatmazdı. polisin tabancası. Kelimeler çok defa İtalyanca. O yıllarda Afroditi ile annesinin belli başlı düşünceleri bu adamın hayatı. hâlâ onun yaptığı işlerin arandığı söylenirdi. para. Fransızca ve Türkçe oluyordu. yaptığı tecrübelerde zihnini yavaş yavaş eski ehemmiyeti gözünden kaybolan bu mesele üzerinde tutmağa başlamış ve nihayetinde kendisini gece yarılarında uyandıran. Hakikatte ise Afroditi'nin bu hâlleri onu sıkar.. Bu rakamların içinde en sık geçeni 17 ve 153 rakamları idi.

evlere hafif bir tamir geçtikten sonra dönmüşlerdi. Ona kâfi derecede teşekkür bile edememiş. miras meselesi kolayca halledilmişti. 1923'te kardeşini ve onun çoluk çocuğunu bekle-ye bekleye ölen halası olduğunu öğrenmişti. bir pansiyon işleterek. Fakat bu kadar şefkatli ve iradeli bir ruhun birdenbire vefasızlaşabileceğine de pek inanmadığı için: . eline bir kalem alıyor. Ben evlenmedim. elinde hiçbir vesika bulunmayan kadıncağız gittikçe ağır basan bu davete uyarak seyahate çıkmayı ilk önceleri hiç de akıllı bir iş gibi görmemişti. TANPINAR için de ıstırap çekiyordu.. elinde avucunda ne varsa onlar için saklamış. ihtiyar halanın emrini tutarak İtalya'da kalmağa da gönülleri razı olmadığı için -zaten işleri İstanbul'da idi. "İşte eviniz. Hakkı da vardı... Birdenbire alıştığı ve bağlandığı bir iradeyi -İspritizma Cemiyeti'nde Afroditi'nin halasının adı İrade idi.daima etrafında hazır görmek istiyor ve bulamadğı 159. bütün bu zahmetlere beyhude yere katlandığını anlatmak ve belki de birdenbire kendisini unuttuğu için biraz paylamaktı. işte benim sizin için biriktirdiğim şeyler. dayanacağı hiçbir maddî mesnedi olmayan iradesi yıllarca bu kardeşin peşinde dolaşmış. Ondan sonra en şaşırtıcı tesadüfler birbirini kovalamış. Ortada büyük bir servet yoktu. "Niye bu kadar zahmet ettin. Asıl hazini. öbürü 153 numarada iki evle ihtiyar kadının 158' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ biriktirdiği beş on paradan ibaretti. "Hiç olmazsa şöyle bir gezmiş oluruz" diye yola çıkmışlardı. Ayrıca da onlara bir yığın dantelâ bırakmıştı." diyememişti. Sonuna doğru bu minnet hissine ve ıstıraba bir nevi azap da karışıyordu: Bana ne mirastan? deyip duruyordu. saatlerce şefkatli halanın tekrar konuşmasını bekliyordu. yemedim içmedim. Benim param var..kuvvetin.. sonsuz boşluk içinde. halasını hiç olmazsa bir kere eline geçirip ona iyice bir teşekkür ettikten sonra. Afroditi ile annesi bu iki mülkün parasından çok fazlasını bu yolculukta sarf etmişlerdi. Bizim için ne diye yorulur.u fedakâr ruh ölümün vaat ettiği hakiki istirahate çekilmişti. ne diye evlenmez? Bu yapılır iş mi? Haydi bunları yaptı. Fakat hala görünmüyordu. yüzü mermerdenmiş gibi kaskatı ve bütün çizgileri âdeta içeriye geçmiş. halacığım. onlara. Afroditi her boş kaldığı anda masa başına geçiyor. ihtiyar halanın kardeşine bu evleri ve mobilyaları olduğu gibi saklamak için her türlü fedakârlığı yapmış olması. Bütün hayatını uzaktaki kardeşinin ve onun kaç tane olduklarını. Fakat bu biriktirme ve saklama merakı yüzünden evler de bakımsız kalmıştı. ölü hala onları daha yakından sıkıştırmağa başlamıştı: . onları araya taraya Afroditi'nin genç kız yatağının başına kadar gelmişti. Ondan sonra tebliğler büsbütün sarihleşmiş. kaşlarını hafif çatıyor." diyebilmek için gözleri yolda beklemişti. Bu kadarı onlara yetmeliydi. yapamadığı bu vazifeyi ölümden sonra da unutmamış. Afroditi ile annesi bu kadar garip şekilde kendilerine gelen bu malları satmağa kıyamamışlar. ömrünün sonuna kadar dantelâ örerek hayatını kazanması idi. Fakat tek başlarına ve bu kadar eşine rastlanmaz şartlar altında bu işi halletmeleri iki kadını son derecede şaşırtmış ve düşündürmüştü. şimdi ne diye görünmüyor? Kanaatımca Afroditi'nin asıl istediği şey. Fakat Afroditi böyle düşünmüyordu. yahut hakikaten mevcut olup olmadıklarını dahi bilmediği çocuklarının düşüncesine vakfetmiş. her şeyi size sakladım. Fakat kızının ve etrafındakilerin ısrarı karşısında. Niye gelmiyorsunuz? Kocasının adı ile. bir kere olsun. Cenovalı olduğundan başka hiçbir şey bilmeyen. Miras dar.Niye gelmiyorsunuz? Niye evimizde oturmuyorsunuz? Niçin mirasınızı aramıyorsunuz? diye üstlerine düşüyordu. fakat uzun bir sokakta biri 17 numarada.. O tarihten itibaren hala ortada yoktu. Sanki üzerindeki ağır yükü attıktan sonra b. alnını geriyor. Bil-sen ne kadar üzüldük bu iş için. Hayatta.

Yahut da bizim yüzümüzden bu dünyada evlenemedi. olduğundan daha biçare tasavvur ediyordu. her gittiği yerde beş on âşık bulurdu.. biraz evvelki rüyalarının havasından bir türlü sıyrılamadığı için yatağından çıkamayan bir insan gibi. Her yaşta bir yığın erkek arkadaşı vardı ve hepsiyle aynı cömert dostluk içinde yaşıyordu. Belki de orada. kadınlığının ve güzelliğinin ne kadar tehlikeli bir silâh olduğunu bilme yen bu genç kızdan ya büsbütün uzaklaşıyorlar. Ve halasına geniş ve tıka basa gidip gelişlerle dolu feza yollarında birdenbire sakatlanmış. diyordu. Hiç darı-labilir mi? Muhakkak yorulmuştur. Nevzat Hanımın Murat'ı gibi. Buna rağmen belki de hürriyetini sevdiği için bir türlü evlenmeğe razı olmuyordu. İkide bir elbisesinin bir tarafını süsleyen halasının dantelâlarından birini iki parmağının arasında tutup bize göstererek: İnsan birisini bu kadar severse nasıl darılır? diyordu. Türk.haksızlığını affediyor.. bakımsız. mektep arkadaşı öyle medyum filân değildi ve hiç de olmamıştı. aralarındaki on yaş farka rağmen Dame de Sion'dan tanıyan (!) ve galiba hiç sevmediği hâlde son derecede sevdiğini iddia eden asıl medyumumuz Sabriye Hanımefendiye göre. yahut da başına bir kaza geldi. Bütün ecnebi kolonisi ve onlarla münasebette olan Türk muhitleri son . o da hakikaten yirmi yaşına doğru çok gürültülü ve heyecanlı yaşadığı ve bütün tadını çıkardığı genç kız hayatını bir türlü bırakamıyor. Ya bize darıldı. O sadece İtalyan sefaretinde genç bir kâtiple birkaç sene sevişmişti. O zaman gülüyor. Öbür dünyada birisini buldu ve evlendi. İyiden iyiye uyandığı hâlde. İstanbul'a alıştık. yahut onları kabul etmek için kurulduğunu sanmıştım. On sekiz yaşından beri Beyoğlu'nun en çok aranan kızıydı. Bu yüzden benim halamın o yaşta evlenmiş olmasını beğeniyordu: . onun yarım 1-60 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ kalmış hayatından içten içe kendisini suçlu tutuyordu. Amma biz İstanbulluyuz! diyordu.Bu işte bir şey var. Aksi tam bir felâketti. O. şarkı söylüyor.. Ona göre bir kadının behemehal evlenmesi lâzımdı. Çünkü bu haşarı çocuk halasının kendileri yüzünden evlenmemiş olmasını kendisine bir türlü affetmiyor. evimizde kalmamızı istiyordu. Bu o kadar böyle • 161 TANPINAR idi ki elime beş on para fazla geçsin diye aralarına katıldığım zaman bu cemiyetin daha ziyade bu ihtiyar kadınla Murat üzerinde konuşmak. onların mevcudiyetinden şüphe etmek. Babam bile buradan gitmek istemezdi. Herkes hayatîni yaşamalı! Ve sadece bizleri hiç düşünmeden evlenmiş olduğu için halamın bizlere karşı olan muamelesini. biraz da Pakize'nin ve kardeşlerinin huysuzlukları yüzünden âdeta İspritizma Cemiyeti'nin demirbaşı olduğum günlerde Afroditi bu işe bir başka hal çaresi bulmaya yeni başlamıştı... Benim. hattâ hoş görüyordu. b topluluğun değişmez ve eskimez mevzularından biriydi. Bu fikre biraz inanır gibi olduğu zamanlar Afroditi hakikaten mesuttu. aradaki beş sene içinde birçok şeyin esaslı şekilde değişmesine rağmen onu devam ettirmek istiyordu. Naşit Beyin ölümünden sonra.Elbette! diyordu. Bütün ahbaplarımız burada. Afroditi'nin macerası cemiyetteki kadın ve erkek bütün azanın devamlı konusuydu. şimdi üçüncü bir izdivaca hazırlandığını işittiğimiz halam arasında yaptığı bu canlılık ve irade mukayesesinde. her türlü hareket imkânından mahrum. Her toplantıya çağrılır. Genç kızı. yahut da mustarip ve huzursuz onun etrafında her gün aynı mahremiyet ve cazibelerin tesiri altında kala kala ona alışıyorlardı. Fakat bir müddet sonra.. pis pis düşünüyordu. elbette evlenecek. kendisini mağlûp gördüğü için horozu dövüşte yenilmiş bir mahalle delikanlısı gibi üzülüyor. Yine Sabriye Hanıma göre bu aşk İstanbul'un o zamanki kibar muhitini çok meşgul etmişti. ecnebi kendi cemaatlerinden hemen hemen kalbur üstünde bütün İstanbul onu tanırdı. beğendiği erkekleri kucaklayıp öpüyordu. Ve evlenmemiş halasıyla benim. Hepsi ona büyülenmiş gibi bağlı ve hepsi de bu yüzden az çok biçare idiler.

Binaenaleyh Kösem Sultan romanı bir müddet daha bekleyecekti. tembihler. ıstırap çekmek olduğuna göre. halası kendisiyle artık meşgul olmadığı için tacından. hiçbir akideyi incitmeden. Çoktan beri tıpkı ona benzer bir Kösem Sultan yazmak istiyordu. sonunda yine mahiyeti meçhul kalan tatsız tuzsuz bir hakikatten bahsediyordu. Bu portre belki yalnız Atiye Hanımın muhayyilesinden doğmuştu. Mürşidimiz bile bu işte hakikatin peşinde değildi. Çünkü Atiye Hanım. Yoksa. Ve yaşamak onun için sevmek. Afroditi sevgilisiyle bir daha buluşmak ve evlenme şanslarını son defa denemek üzere yapmağa karar verdiği bu seyahate annesini razı edebilmek için bu macerayı uydurmuştu. öğütlerle dolu şeylerdi. O zaman fikirleri biraz karışıyordu. Bu canlı ve son derecede meraklı macera şöyle dursun. hatırlatmalar. doğru veya yanlış. aralarına girmiş. Sabriye Hanımın anlattığı şeylere inanmamasını icap ettirmezdi. üzülmüş. Eğer bu cinsten bir yardım olmasa o kadar kısa bir zamanda böyle karışık işin halline imkân var mıydı? Sabriye Hanımın hemen herkese ayrı ayrı anlattığı bu hikâye acaba işin asıl hakikati miydi? Burasını hiç kimse bilemezdi. hayat yollarını darlaştıran. Afroditi'nin halası da bu küçük topluluğun can kurtaranlarından biriydi. erkek değiştirmek. Fakat Atiye Hanımefendi bir romancı sıfatıyla işi böyle alıyordu. sadece geçmiş kudretini hatırlayarak yaşıyordu. Afroditi'nin halası idi. Onlar hemen hemen bizim gibi yaşıyorlardı. bu yorulmaz erkek müstehlikini ancak on sene evvelki aşkına kadar getirebilmişti. kendileriyle iş birliği etmişti. karanlık ve karlı gecede. Vâkıa. Bu tebliğleri bize dikte eden ruh. tahtından uzaklaştırılmış bir kıraliçe gibi meyus ve biçare aramızda dolaşıyor. Bütün mesele genç diplomatın birdenbire memlekete dönmesiyle başlıyordu. Çiinkii Atiye Hanımefendi bu filmi çok sevmişti. genç diplomata hiçbir itirazı . Birbiri ardınca çıkardığı on altı romanı. sevişmek. Şurası muhakkak ki hakikat de olsa. Afroditi'nin meselesinde öyle bir bedahet vardı ki inkâra kalkışmak beyhude idi. O halanın mevcudiyetinin lüzumuna kanidi. bilmem nedense derhal gençliğinde pek rağbet kazanmış olan Kıraliçe Kristin adlı bir filmi ha-lıiıyordu. ve böylece varlığını ve yaşadığı şartların kudretini gözümüzün önüne koymuştu. Bu masal. Afroditi'nin halası ile Nevzat Hanımın Mu•162 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ rat'ı ise bizim hayatımıza iyiden iyiye uzanan varlıklarıyla âdeta yanı başımızda idiler. Onun için Sabri-ye Hanımın verdiği. teklifler. Böyle olması. siz evinizde otururken birdenbire kapıyı çalan ve sobanızın önünde paltosunu ve boyun atkısını üzerlerindeki buzları çatırdata çatırdata çıkaran bir misafir gibi gelmiş. İşte bu Kösem Sultan için.derecede güzel ve kibar buldukları İtalyan diplomatı yüzünden bu aşkı her safhasında takip etmişlerdi. Bunu romancı Atiye Hanım çok iyi anlıyordu. ıstırap çekmişti. Halbuki aradaki on sene içinde hiç olmazsa bir o kadar da163 TANPINAR ha erkek harcamış. Bu kadarı kâfi gelmeliydi! Bu sevimli ruhlar. Zavallı kız. hiç de kendisinin olmayan bir âlemde içimizden birisine delâlet etmiş. Miras meselesinin çarçabuk halli de bunu gösteriyordu. Afroditi'nin bugünkü hâli canlı bir örnek olacaktı. henüz hayatının kendisine hazırladığı mevzuları bitirmemişti. başından hiç olmazsa yeniden bir on altı cildi doldurabilecek maceralar geçmişti. Zaten Atiye Hanım bu noktada da birdenbire. size herhangi bir itiraz fırsatı vermeden sözü çeviriyor. Kendi sanat hayatında bu film bir dönemeç yeri olmuştu. onlara lâzımdı. O sadece vakıaların peşinde idi. Bu iş daha evvelden hazırlanmıştı. Hakikî Afroditi'nin hiç de meyııs bir hâli yoktu. ona inanmak cemiyet azasının hoşuna gidecek bir şey değildi. Bir yalan olsalar bile mevcuttular. Fakat bu kitabı yazması için daha epeyce beklemesi lâzımdı. akla yakın izahatı dinlemezdi bile. Çünkü Nevzat Hanımın Murat'ı gibi. Onun sayesinde ölümün bilinmezi birdenbire canlanmış. bu yüzden çok asil hislerle içlenmiş.

sımsıkı kilitlerdi. Evet. ve yanında bulunanlara söylerdi. Polis. Meselâ komşusu Zeynep Hanımın intiharı işinde. O da Afroditi'yi pek severdi. Zeynep Hanımı 165 TANPINAR çok sever ve beğenirdi. Bittabi bütün bunları Sabriye'ye söylemenin hiç lüzumu yoktu. Evinde kaldığı zamanlar evin her iki sokağa açılan pençelerinden hiçbirini ihmal etmezdi. asil.. daima dudaklarında küçümseyici tebessümü kendilerini dinleyen Cemal Beye hafiften bakardı. İspritizma Cemiyeti bu gizli âleme açılmış pencerelerdi. sırasıyla sokağa. derdi. Halbuki Semih Bey delicesine Nevzat Hanıma âşık. hem de tabanca ile intihar etmişti. kendi nefsinden biliyordu. ömrünün sonuna kadar kıskanmağa mahkumdu. Meselâ genç diplomatın evlendiği Brezilyalı dul kadını geçen sene kocası Mösyö Plotkin'le beraber Çekoslovakya'ya gittiği zaman Prag'da tanımıştı. muhakkak bir veya birkaçı orada idi. Hiçbir meselesi yoktu. Fakat İspritizma Cemiyeti'ne bunun için girmemiş. Büyüdükçe bu merak ve tecessüsü de kendisiyle beraber büyümüş. Nasıl ilim. Sabriye Hanımefendi pencereleri seferdi. Kaldı ki. İki dünya hakikatte birbirlerine çok yakındılar. Daha beş yaşından itibaren bir fareye benzeyen küçücük yüzünde alabildiğine açılmış gözleriyle ve alabildiğine delik kulaklarıyla evin içinde olan biten ne varsa hepsinin aslını öğrenmeğe çalışmıştı. Tecrübe masası. Hattâ bir romancı sıfatıyla bunun lüzumuna kanidi. artık dünyada kimseyi sevemez. Bu sefer de Semih Beyi seviyor. Muhakkak ki bu anlarda Sabriye Hanım içinden "Sevgilim. Sabriye Hanımın kül rengi yanaklarını hafif bir kan dalgasının •164 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ kapladığı.. Madam Plotkin ayrıca hakikati de severdi. Beyhude yere akıntıya kürek çekiyor. yahut en yakın müşahit. kibar ve intiharı da gösteriyor ki talihsiz bir kadındı. semte. Yüzlerce tanıdık orada idi. Sabriye Hanım da şimdi öbür dünya ile. şehirden bütün hayata taşmıştı. dünyanın ölmüş ölmemiş bütün halaları bir araya gelse insan. daha comme il faut ve daha çok zengin bulmuştu. beni affet!" derdi. Bu an. "Senden bu şekilde intikam almamalıydım!" Çünkü Sabriye Hanım Cemal Beye âşıktı. ne de başkasını. Fakat dedikoduyu hiç sevmediği için bu husustaki fikrini ancak. Sonra incecik dudaklarını ısırır ve bir kutu kapatır gibi. Vakıa kendisi gibi iyi bir mektepte okumamıştı. Bu şüphesiz susmak için değildi. Öyle olduğu hâlde günün birinde. Bu tecessüs çocukta belki üvey annesini babasından kıskandığı için başlamıştı. hakikati anlamak için öbür dünyadakilere müracaat âdeta zarurî olmuştu. Sabriye Hanıma inanıyordu.. mahalleye. Bunun büsbütün başka sebebi vardı. daima kibirli. hangi mesele ile meşgul olursa olsun ya alâkadarlardan biri. gözlerinde acayip parıltıların dolaştığı andır. oradaki hayatla meşguldü. Ne onu. Atiye Hanımefendinin tam zıddına olarak. İyi. Meşrutiyet senelerinde Türkiye'ye hicret etmiş Lehistanlı bir Yahudinin torunu olan Madam Plotkin. Amma erkek aklı.yoktu.. Bu intihar Sabriye Hanımı kökünden sarsmıştı. bahsi açıldı diye.. ne yaparsın! Ve yan gözüyle. Belki de sadece böyle yaratıldığı içindi. Bu itibarla bildiği bazı tafsilâtı da saklamazdı. Nevzat Hanım. Öbür dünya Sabriye Hanıma göre buranın bir devamıydı. O biçare kız. dünyamızı iyiden iyiye tanıdıktan sonra diğer yıldızlan hedef almışsa. bu yüzden medyum olmamıştı. oradan şehre.. amma doğrusu Brezilyalıyı daha güzel. Şurası da var ki Sabriye Hanım bunu yaparken dünyamızla alâkasını hiç de kesmiş olmuyordu. O insan işlerine meraklıydı. işi asabî buhran diyerek kapatmıştı. Sonra birdenbire yine sözü Afroditi'ye çevirirdi: Zavallı kızın hiç talihi yok! derdi. biraz kapalı yaşardı amma akıllı kadındı. Kocası zengindi ve kendisini seviyordu. böyle bir münasebet olmadan kalkıp İtalya'ya gidemezdi. daha sonsuz bir pencerenin önünde idi. Fakat sinir denen şeyi . Şimdi ufku daha geniş. O zaman Sabriye Hanım içini çekerek vaziyeti tasrih ederdi: Zavallı Semih Bey. Böylece otuzuna kadar yaşadığı dünyada olan bitenleri iyice öğrendikten ve bilhassa öğrenme cihazlarını adamakıllı kurduktan sonra öbür dünyaya merak sardırmıştı.

Zeynep Hanımın kocası aradan iki sene geçtiği hâlde hâlâ evlenmemişti. ne münasebet! Şirket tasfiye edilir mi hiç! Bilâkis eskisinden daha itibarda. insanların daha temiz ve daha saf olabilmeleri çaresini sorduğu zaman: . gideceği yer de vardı. Kusura bakmayın! diye itizar ederdi. daima çok tafsilâtlı cevaplar aldığı ruhların tasfiyesi meselesini şayet yanlışlıkla Sabriye Hanımın ağzından dinlemek ve öğrenmek isterse mesele derhal değişiyor. daha da yükselecek! Yüksek varlıkla hiç temas edebildiniz mi? cinsinden bir suale Hüsnü Beyin ağzından daima: O mertebeye gelebilmem için en aşağı on bin sene çile çek mem lâzım. terbiyeli ve iyiliksever ruh mürşidin. Madam Plotkin kocasının vekâletini aldığı Çekoslovakya'daki fabrikalardan gelecek mallarla o kadar meşguldü ki zaten böyle birşey aklına gelemezdi. yeni doğmuş çocuk hâlini muhafaza etmiş. O geceleri kendi rahat yatağında bile bir kulağı kirişte uyurdu. Şimdi başkası tarafından uyutulmak hiç hoşuna gitmiyordu. Fakat işin içine bir talihsizlik karışmıştı. Kaldı ki medyum hür değildir. Atiye Hanım yazmakta olduğu romana sadece bu intiharı nakleden bir bahis ilâve etmekle kalmış -hangi romancı böyle bir fırsatı kaçırır?-. Operatör.. Şimdi tam tersine oluyordu. binlerce insan. orada. ne sevinmiş.sadece başkalarının dalına binmek için bir vasıta gibi gören Sabriye Hanım böyle bir şeye inanmazdı. Seher Hanım ise bir ay sonra haber almıştı. İşte Sabriye Hanım onları konuşturmak istiyordu. Allah göstermesin. Sırtından büyük bir yükü atmışa benzemiyordu. Nevzat Hanım. Yine tanıdıklarından hiçbir kadın. Medyum olmak Sabriye Hanımın hiç işine gelmezdi. Fakat Zeynep Hanımın intiharı hiçbir erkeği hafifletmişe benzemiyordu. Zaten o zaman sizinle münasebette bulunamam! tarzında cevaplar gelmesine mukabil. hiç teşebbüs etmedim. Hep eski sessiz sadasız. sualleri sorar. -bu hakikaten olur şey değildi. kendi sırlarının üzerlerine kapanmış. Ben de buranın yenisiyim. Hattâ düşünmedim bile. Aksiyonlar yükseldi. O kadar peşine düştüğü hâlde dışarda hiçbir münasebetini işitmemişti. Bu işe bunun için girmişti. Ben burada Rudolf Valentino'nun son muaşakasıyla meşgulüm! İsterseniz anlatayım! cevabını veriyordu. Bazen de yine aynı dindar.. O hâlde?.. Sual soramaz. Ne de yine bu erkeklerden herhangi birini tabiî kocasından başka. ispritizma lûgatıyla ruhların çirkin ihtiraslarından kurtulup temizlenmesi mânasına gelen bu tasfiye kelimesi insanların arasındaki alelâde mânasını alıyordu: Hayır. Bununla beraber Sabriye Hanım iradesi. Operatör. Selma Hanım yalancıktan biraz ağlar görünmüş -o gün makyajı çok yerinde idi. Tecrübelere başlar başlamaz medyum olduğu anlaşılmıştı. Sabriye Hanımın ağzında aynı ruh: Hayır. Filhakika onun ağzından konuşan ruhlar her nedense çok defa mürşidin suallerine cevap verecek yerde. ruh cevap verir. bir başka medyumda. Yüzlerce. 167 TANPINAR Çok defa da kendisini tam mevzuuna vermişken birdenbire sözü keser: Bulamıyorum. Meselâ. alelâde dünya işleriyle meşgul olmayı tercih ediyorlardı.. Zeynep Hanımefendiyi bulamıyorum. Zavallı Zeynep Hanımın ölümüne sebep neydi? Bu intihar piçindi? Bunun gibi ortada birçok halledilmemiş mesele vardı. Halbuki Sabriye Hanım sualleri kendisinin sormasını isterdi. ne de vicdan azabı duymuştu. İradesi başkasının elindedir.bu umumî kaideyi bozmağa muvaffak olmuştu.. Hem son zamanlarda göz kenarlarındaki çizgilerden korkmağa başladı-. meselâ eski bir Kadirî şeyhinin oğlu olan Hüsnü Beyde. kibar adamdı. Bir çeşme lülesi gibi ağzından başka birisinin düşüncesi akardı. büyük bir teessüre düşürmemişti. İspritizmayı bunun için merak etmişti. •166 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ meçhulleri aydınlatmak için. galiba intihar edenlerin yeri ayrı. Hâfızasındaki dosyaları tamamlamak. böyle bir şey kendi başına gelse emindi ki bu Cemal Bey denen soğuk adam sevinirdi. öbür dünya dediğimiz büyük depoda. kıskanç ve sessiz bekliyordu. aynı apartmanda oturdukları hâlde hep aynı şaşkın.

Sabriye Hanım. Nevzat Hanımın evine bir göz atmak fırsatını vermeden uyandırmaması idi. oldukça dehşetli bir vaziyette görmek olduğuna göre bu da ihmal edilecek şeylerden değildi. bu şüphe ve onun getirdiği küçük facia havası da hoşa gitmez değildi. Bugünlerde içinizden birini son derece şaşırtan bir hâdise hazırlanıyor! diye söyleniyordu.Siz budala mısınız? Bırakın bu meseleleri! Burnunuzun dibinde olan şeylere bakın. şirinliği. bilmekten gelen saadet. Uyandıktan ve kendine geldikten sonra da ilk sözü: "Ne söyledim? Acaba bir şey gördüm mü? Baktırdı mı?" suali olurdu. Filhakika mü-tecessis tabiatına en uygun olanı da bu idi. Böyle bir fırsat eline geçti mi. Sabriye Hanım. dost havası. Murat Af-roditi'nin halasına da benzemezdi. Seyit Lûtfullah'ı benim delâletimle çağırdıktan bir hafta sonra İspritizmacılar Cemiyeti'nde verdiği bir konferansta. O bir vuruşta böyle hiç lüzumsuz yere yıkılacak cinsten değildi. yahut operatörün usulüne alışık olan ruhları çağırmamayı tercih ederdi. korkudan olduğumuz yerde titretmesini kim unutabilirdi? Bu hâdisenin olduğu günün haftasında cemiyet yeni aza kabul etmemek kararını almağa mecbur olmuştu. aramızda bırakır. Bu meselede kulübün efkârıumumiyesi Sabriye Hanıma sadece iltihak etmemekle kalmıyor. Sabriye Hanımın medyumlukta en muvaffak olduğu şey. Hikâyesini benden dinlediği Seyit Lûtfullah'ı seçmesi ve aşağıda anlatacağım gibi onunla büyük bir iş birliği yapması bu yüzdendi. bu çirkin kadını. Filhakika onun sualleri karşısında şaşırmamak hemen hemen imkânsızdı. onu düpedüz reddediyordu. Bu tarzdaki tecrübelerde mürşidin. çok mücrim bir aşkı. bu aksi. Bir akşam onun bütün elektriklerimizi söndürüp dakikalarca hepimizi heyecandan. böyle olduğu için de sevimli ruhtan geliyordu. âdeta tabiî uykusunda çok mesut bir rüya görüyormuş gibi güzelleştirirdi. "Karşıdaki apartmanın üçüncü katına da bir dakika bakayım mı?" diye yalvarırdı. bunu hiç kimse bilemezdi. bizim memleketimizde istidatlar hakikî yerlerini bulsa hayatımız ne kadar . Bu hususta Taflan Deva Beyin kendisine sıkı sıkıya yardım ettiğini biliyorduk. O da. Bununla beraber. ve gösterilen düz duvara tırmanır. bu cinsten tecrübelere tek bir şart koşmuştu. Suat Hanım zannediyordum. Bu zengin. Filhakika Sabriye Hanım. Onun için operatörümüz. erken uyanmamak. tanıyamadım" diye bize gördüklerini anlatırken iyice katılaşmış yüzünde görmekten. Nevzat Hanımla Zeynep Hanımın kocası arasındaki gizli bir aşkın genç kadının intiharına sebep olduğunu zannediyordu. Çünkü Nevzat Hanıma belki laf anlatmak kabildi ama. Halbuki o değilmiş. Böyle bir iş verildi mi derhal eski bir eteklik gibi vücudunu orada. Hakikat şu ki. Mesele biraz da kendisini meraklı. düşüncesiyle dolaşması idi. Çok defa düşünürüm. gerek kulüpte sık sık bu cins tecrübeler yapar ve nasılsa davetini kabul etmiş olan ruhlara hakikî âhiret azabının ne olduğunu öğretirdi. bir insanın. Ve hiçbirimiz onu darıltmak istemezdik. "Ben. Sabriye Hanım. Afroditi'nin halası gibi. lafını esirgemez. bedeninin dışına çıkabilmesi. Uzun boylu. gördüklerini ballandıra ballandıra anlatırdı. operatörün kendisini. Gerek evinde. "İsp169 TANPINAR ritizma ve sosyal temizlik" mevzuu üzerinde bir hayli ısrar etmiş ve ruhlardan müteşekkil bir istihbarat servisinin ne şartlarla kurulabileceğini ve ne gibi faydalar temin edebileceğini iyice anlatmıştı. Murat'ın da bir yalan olduğuna ve bu yalanın. Sabriye Hanıma bu iş için verdiği vaatleri tutmaz ve Sabriye Hanımı Nevzat Hanımın evinden daima uzakta bulundurmağa dikkat ederdi. aramıza çabuk dönmemek için her hileye baş vurur. istenilen pencereden seve seve bakar. hem •58 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ de kendisinin çok sevdiği bir insanın ölümüne sebep olan bir aşkı örtmek için icat edildiğine inanıyordu. Murat'a ne derecede mümkündür. mürşide. Bu kadar sevilmiş ve benimsenmiş bir uzuv feda edilemezdi. O. kibar ve çok okumuş adam hakikaten büyük ve ateşli bir temizlik meraklısıydı.. Sarışın bir kadın. bunun farkında olduğu için uyutulmağa daima nazlanır. alelâde masa tecrübelerini tercih ederdi.. titiz. İspritizma Cemiyeti'nin yarı nüfuzu.

. Nail Bey: Seyit Lûtfullah çok şey biliyordu. Taflan Deva Beyi on dakika dinleyip de kaydı hayat şartıyla. X Bu hayat sonuna kadar böyle devam edebilirdi. Cemal Beyin beni gönderdiği işlerde geçirdiğim zamandı. Doğrusunu isterseniz bu cemiyete girdiğim andan beri kendimi yeniden ona yakınlaşmış hissediyordum.. ister inanmayın. Cemiyetteki hayatım beni de yormuştu. ayağını denk al! Nail Beyin sözlerinin hakikî mânasını çok sonra anladım. Fener Postanesi'ndeki işim gibi.. Muhit değişmişti. Asıl mühim olan cemiyetin muzır düşüncelerden kurtulmasıydı.. ikincisinde saati. Akşam yemeklerimi evde yemem mümkün değildi. Sabriye Hanım onunla meşgul. Zil seslerine ben koşmuyordum. Ben o dakikada İspritizma Cemiyeti'nden eski dostumla beraber ayrıldığımı düşünüyordum. 171 TANPINAR Birinde havayı sordum. Bol para alacaktım. burası onun malikânesiydi. İspritizma Cemiyeti'ne son zamanlarda kötü ruhların musallat olduğu söyleniyor. Onun için sokak. Buradan daha büyük mevkilere geçebilirdim. Bazı tebliğlerde aşikâr şekilde müdahalesi oluyordu. Ben. değil mi?" diyordu. Dört senede müşterilerin çoğu gitmişti. Kendi tâbirince. Sıraya girmiştim! Akşamları Şehzadebaşı'ndaki kıraathanede Doktor Ramiz'le buluşmağa başladık. Fener Postanesi'ndeki cıgara yanıklarıyla dolu tahta masa telefon etmek için sıra bekleyen. Onunla beraber çalışacaktım. şehir. Şirkette bana çok iyi bir vazife teklif etmişti. daima ikinci. dedi. Nail Bey. Cemal Beyin maiyetindeki işim rahattı. Sabriye Hanım kadar biliyordu.. ne kadar ciddî meselelerle uğraşırsa uğraşsın. Vâkıa sonunda iş biraz cıvık-laştı. Ne . İrfanı. iyi terbiyesi. Daha ilk gününde onu yanı başımda görür gibi olmuştum. ne diye kendimi bu mânâsız işlerde israf ediyordum? Hele böyle alelâde hizmetçiliğe benzeyen bir işte ¡çalmam hiçbir suretle doğru değildi. Yirmi dört saatin içinde tek dinlenme zamanım.. beşincisinde adını öğrendim.değişir ve güzelleşir. Sonra latife ediyor sanarak cevap verdim: O emin ellerde. dedi. Fakat Cemal Beyin hiç beklenmedik bir müdahalesi beni cemiyetten birdenbire uzaklaştırdı. bunu pekâlâ mümkiin kılabilirdi. yedincisini kalkıp gitmesi. İster inanın. Yazık ki Taflan Deva Bey temizliği sadece içtimâ ve ahlâkî mânasında alıyordu. "Zaten arkadaşız..sekizincisini tekrar gelmesi için çalmıştım. bu benim için hakikî zevkti. Her şey kibar. itişen kakışan yüzlerce insan. İspritizma Cemiye-ti'ni de bırakacaktım. aramızda hiç kimse yoktu zannederim. Ne kadar ilmî gayelerle teşekkül etmiş olursa olsun. dördüncüsünde çıkarmama yardım etmesini istedim. onların birbirine karışan konuşmaları yoktu. İşte Sabriye Hanımın bu merakı yüzünden Seyit Lûtfullah'la bir gece hiç ummadığım bir zamanda birdenbire karşılaştım.. elime bir gün evvel yayınlanmış bir tebliği tutuşturdu. Bilâkis ben basınca koşan adamlar vardı. artık sıraya giriyordum. Sen de ona karmakarışık sualler soruyorsun. rahattı. bilhassa Seyit Lûtfullah'ın celselerde çağırılmaması tavsiye ediliyordu.. Uykum perişandı.. meseleyi benden bir daha dinledi. İstanbul'a veya herhangi bir şehrimize Belediyfe reisi yapma hülyasına kapılmayan.. Ru tebliğde. Sonra bir gözünü yumarak: Seyit Lûtfullah. hattâ bunun için varını yoğunu sarfa hazır olmayan. anlamadığımı göstermek için yüzüne baktım.. Fakat serbest kalmam bütün günüme sahip olmam icap ediyordu. Altıncısında cıgara ikram ederek karşıma oturtmuş. Saat beşten sonraki zamanım benimdi. ev. her sınıftan bir yığın insanı tanımış ve kendisine bağlamış olması. Kulüpten ayrılırken veda ettiğim Nail Bey. Kabiliyetli adamdım. Fakat kahvede eski cümbüş kalmamıştı. üçüncü derecede şeylerdi. Burada. Neyse. üçüncüsünde paltomu tutup giydirmesini. ispritizmacılar hemen hemen bütün vaktimi alıyordu. İlk gün üst üste sekiz defa aynı hademeyi çağırdım. Teklif o kadar güzeldi ki ister istemez razı ol170' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ dum. Telefon benim konuşmam içindi.

Karım. ne de iki aylık tıraşım Pakize'yi beni kıskanmaktan alıkoyamıyordu. Hemen her safhasında sözlüğümü yeniden yapmıştım. Sabriye Hanımın evimize gelişi hayatımızı kökünden sarstı. Sabriye Hanım giderken küçük baldızımı pek beğendiğini söylemişti. öyle inandı ki o senenin güzellik müsabakasına girmeğe karar verdi. Fakat para hesapları ortadan kalkmıştı. Bir gün telefon çaldı. Bu cinsten bir kadının beni araması için ortada çok ciddî bir sebep olmalıydı. etimle. ayakkabıcının. hepsinin namına yine ben hesap veriyor. İtizar ettim. Her an hesaplar yapıyordu. Fvcek. Her dakika mangal dolusu ateş yutuyordum. Hususî işlerinde ya'itığı tenkitler resmî işlerine de geçti. Yukarıda cahil adam olduğumu söylemiştim. beni azarlıyor. Bu.. Cemal Beyin hayatına dair benden bazı ufak tefek bilgi sızdırdı. Nevzat Hanım son zamanlarda büsbütün dalgın ve neşesizdi. Hayatım kelime öğrenmekle geçti.Sakın ha!. elbiseler. zinhar. İyi giyinmenin paraya muhtaç olduğunu pek kestiremedikjeri için behemehal onu taklide karar verdiler. itham ediyordu.. Ondan iki ay sonra. Halbuki önümde saydığı para ile bütün Karagümrük ahalisi hacca gidip gelebilirdi. Sakın. ev sahibinin bütün kabahatleri yine benimdi. Fakat biraz sonra Cemal Beye bahsedince birdenbire kızdı: . Ayrıca Cemal Beyin kendisi hakkındaki düşüncelerini merak ediyordu. hâtıraları yâdettik. ben azap çekiyordum. Ara sıra şair Ethem Bey geliyor. büyük cüssesi sokağımızı kapatan bir otomobille beni evimde ziyarete geldi. Bu artık hayat değildi. Kâğıtları suratıma atıyor. gazeteci. Evimizdeki kıyafet inkılâbı yüzünden kendi elbiselerim de satılmıştı. Bu sırada küçük bir hâdise oldu. gözümün önünde sayıyor. Müthiş parasızdı. bize ispritizmacılara dair havadis veriyordu. Her gün biraz daha hırçın oluyor. Her şey yok pahasına satıldı... Fakat imkânsızdı. Sonra karımla. Muhakkak aramızda bir şey vardı.çıkar. Fakat ne bu hâlim. Nevzat Hanımın ziyaretini Cemal Bey nereden öğrenmişti? Daha ertesi günden itibaren bana karşı buz gibi soğuktu. Hiçbir suretle gitmeyeceksin! Tabiî gitmedim. Küçük baldızım bu iltifatı o kadar ciddî kabul etti. Bu arada bazı sıkıntılar da geçirdiğini bildiğim için buna yoruyordum. hem de kendi hayatımda. Bir ayın içinde üç maaşımı birden sarf ettim. Geçmiş zamandan konuştuk. Hiçbir yaptığımı be173 TANPINAR ğenmiyordu. Kabule mecbur oldum. Sabriye Hanımdı. O zamana kadar hiç beğenmediği kocası birdenbire gözünde kıymetlenmişti. Üç kardeş bu sefer hakikî zarafetin Nevzat Hanımda olduğuna karar verdiler. onlarca yalnız bir irade mese-lesiydi. baldızlarım bu şık kadının kıyafetine hayran olmuşlardı. iki üç ressam. her tarafta. bana ihtiyaç oldukça aranıyordum. ısrar etti. Yama parçaları birbirini tutmaz bir elbiseyle dolaşıyordum. sonra büyük bir yeisle cüzdanına yerleştiriyordu. nasılsa adresimi bulan Nevzat Hanım evimize geldi. dedi. Bazen cebinden avuç dolusu para çıkarıyor. Günümün her dakikası için hesap vermeğe mecburdum. Bir gece Sabriye Hanım. hakikî cehennemdi. Fakat Cemal Bey değişmişti. Bu esnada Cemal Beyle olan hususî münasebetimiz eskisi gibi devam ediyordu. birtakım parçalara ayırıyor. baldızlarımla öpüşerek ayrıldı.. O da benden o gece Sabriye Hanımın neler sorduğunu öğrenmek istedi. ben terliyor. Kahve. O yılın kışı bu hesaplarla geçti. Sabriye Hanım hemen hemen cemiyete uğramıyordu. -Ayı çıkaramayacağım! diyordu. . çamaşırlar değişecekti. Sonra vaziyet birdenbire düzeldi. biz vardık: Yangeldi Asaf Bey. Doktor Ramiz. Evinde yapacağı bir toplantıya çağırıyordu. terzinin. Ve ben aralarında yeni tecrübelerimle zengin bayağı bir şahsiyet olmuştum. Ben iki maaş daha peşin sarf ettim. Karaköy'deki kasabın. Ve üçü de iradelerini şiddetle kullanmağa başladılar. gömlekçinin. ev. Vâkıa Cemal Bey bana karşı olan muamelesini 172' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ değiştirmedi. emirlerini ne kadar dikkatle yaparsam yapayım. Üstelik Pakize bu sefer beni kıskanmağa başladı. Yine her şeyleri eksikti. hademelerin karşısında bile bağırıp çağırıyordu.

dedi. biraz sonra eksiltiyor. bazen duruyordu. rahattım. Evim eski hâldeydi. kendi ağırlığıyla yaptığı tazyikten kurtulmuştum. Hiçbiri bilerek yaptığım bir hata yüzünden değildi. Nevzat Hanımı görüp görmediğimi sordu. yorgunluklar. onun elinden kurtuldu ğum zaman muhakkak bir alacaklı ile karşılaşacaktım. Nevzat Hanım da muhakkak böyle olmalıydı. Onda da bir hafiflik. Beni anlamıştı. bir gevşeme bulunacaktı. dışarıda kurulmuş. o da kısa bir müddet için kurtulmuştu. Bu korkunç bir realiteydi. dışarıdan gelen emirlerle işliyor. Fakat onun. belki de yalnız bunun için benimle evlenmek istemişti. Dairedeki!erin hepsi hemen hemen onu taklit ettikleri için.. Böyle miydi? Belki daha ziyade masallardaki cadılardan kurtulmuş kızlara benziyordu. Ötekiler. Her saniye. Makina. Selma Hanım behemehal bir kahve içmemi istemişti. ne bıçak. biraz sonra olacak bir şeyden korkuyordum. İçlerinden birisi benimle alâkadar olmuştu. başkalarının hayatındaki yerini öğrendim. etekliğinin kıvrımlarıyla oynarken onu yakından seyrediyordum. onlarla temasımı menetti. Hiç tanımadığım cinsten bir korku içime yerleşmişti. Genç bir kadın. vazgeçti. Sırtımda o korkunç ağırlığı hissetmiyor. Artık ne yaparsam yapayım. birtakım azap ve ıstıraplardı. Hiç far kında olmadan. Biliyordum ki şu yarım saat içinde ya karım. Yazın sonuna doğru Cemal Bey üç gün içip Ankara'ya gitti. aşağı yukarı yine aynı şeylere maruz kalıyordum. Bizi öldürecek belki yüzlerce hastalık. bütün etrafımda idi. Sonra birdenbire uyanmış gibi yüzüme dikkatle baktı. sadece tesadüfler yüzünden birtakım insanlarla tanışmıştım. Hayır. şimdi onun pençesinde idim. hiçbir şey işlemiyordu. Her saat talihsizliğim başka bir çehresiyle karşıma çıkıyordu. onlar daha gitmeden Cemal Bey beni azarlamak için yanına çağıracak. Ve Cemal Bey sade benim hayatımda değildi. Hâlinde mürebbiyesinden izin almış bir çocuğun rahatlığı vardı. Şerbetçi Elması hikâyesi bana "abes" denen şeyi öğretmişti. Bir ara Selma Hanım. O da bir ağırlıktan kurtulmuştu. 175 » TANPINAR Artık içtimai mevkiimi iyi benimsemiş olduğumu göstermek için Cemal Beyden "Beyefendi" diye bahsederek cevap verdim: Beyefendi. Şimdi o kendi hayatımın malı olmuştu. Her dakikam yeni bir zilletti. Ondan kurtulamı-yordum. Şu hakikati kendi hayatım bana öğretti: İnsanoğlu insanoğlunu-nun cehennemidir. Eve uğradım. Her şey eskisi gibiydi. daha emniyetli idi ve yüzünde o zamana kadar görmediğim bir hâl vardı. ya baldızlarımdan biri daireye ne yaptığımı görmek için gelecekler. ne testere. Bu üç günü yalnız Cemal Beyi düşünerek geçirdim. Bunlardan birisi için karısıyla konuşmam lâzımdı. Halbuki biitiin bunlara hiçbir sebep yoktu. Hepsi kendi kendine gelmişti. Bu abesi o güne kadar dışımda tanımıştım. Fakat yine de arada bir şey değişmişti. Selma Hanım ilk önce anlamamış göründü: Nevzat iyi değilmiş. O zaman telâş ve azabın yerini derhal korku alıyordu. . Cemal Bey gitmeden evvel bana birtakım işler vermişti. Bir bakıma göre hayatımda hiçbir şey değişmemişti. şimdi hızını arttırıyor. İşte o zaman bir insanın. güçlükler. yüzlerce vaziyet vardır. Ben de gidip göremedim. Biraz sonrası dediğimiz şeyden korkuyordum. Bir şeyler söylemek istedi. Suyun dibinde değildim. kemiklerim onun yüzünden çatırdamıyordu.kemiğimle yaşayarak. Fakat yine ferahtım. Vâkıa Selma Hanım boynuma sarılmadı. O hâlde Cemal Bey diye bir şey vardı hayatımda. Fakat başkasının yerini hiçbiri alamaz. O zaman. kendisine vaziyetimi olduğu gibi anlattığım hâlde. ne de sevincinden çiftetelli oynuyordu. Bir hâdise bunun yalnız benim için böyle olmadığını öğretti. Bu 174' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ üç gün bana tam bir cennet gibi geldi.. Salonda karşımda oturmuş. Sıkıntılarım yine devam ediyordu. Daha rahattı.

Ben o kadar mühim adam değildim. Nerdeyse ağlayacaklardı. biraz dikkat görseydi. Onlar üzüleceklerdi. Onun içindir ki. Zehra'da en hoşuma giden taıaf. Hiç olmazsa kendisinden kurtulmuştum. kardeşlerinin kızıma karşı olan vaziyetlerini az çok değiştirmeğe çalışmıştı. Bununla beraber eve bu haberi nasıl vereceğimi düşünüyordum. En iyisi düşünmemekti. azap ve korku idi. Zehra'ya çatmış. . Fakat bir içim var mıydı? Hattâ ben var mıydım? Ben dediğim şey. O sonra gelecek işti. Kendi içime kaçmak. şişkin gözlerini seyrederek bir taraftan da bu güzel bahar gününü bana zehreden talihimi düşünüyordum. Önceleri Pakize. şüphesiz. Evdekileri büyük bir heyecan ve teessür içinde buldum. dar alnının çizgileri rüyama girmeyecekti. Onlar kendi dertlerindeydiler. kin beni kemirmeyecekti. yapamadığım şeyi biliyor ve yapıyor. Eliyle gösterdiği yeri okudum. bir başka mesele ile daha zehirlemekten başka hiçbir işe yaramazdı. Sonra felâket devrimizde talihin hesabını yalnız Zehra'dan sorabilirmiş gibi o da ona yüklenmişti. zaman zaman çok derinde kalmış bir şeyin kendisinde uyanınasıdır. Başkaları TANPINAR rıyla olan kavgaları sadece aldatıcı bir karakol muharebesi addeder ve onlarda fazla gecikmeğe lüzum görmeksizin düşman kuvvetin bütünü addettiği bana karşı hücuma geçerdi. daha o gece Pakize ile ve kardeşleriyle çetin bir kavgadan sonra. Bu sefer de öyle oldu. benim bilmediğim. O sene güzellik müsabakasının jürisinden üç kişi istifa etmişti. Küçük baldızım hüngür hüngür ağlayarak: 176' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ . Diin akşam hiç yere evvelâ büytik baldızım. Üstelik de kabahatin bende olduğunu sanacaklardı. işimden çıkarıldığımı. 177 I Yanı başımdaki masada. şüphesiz tek talibi Topal İsmail olmazdı. benim işten çıkarılmam olamazdı. İmkânsızdı. asıl üzülecek şeyin bu olduğunu anlatmağa çalıştım. hiç lüzumsuz yere oğlum Ahmet'i ağlatmıştı. büyük kızım Zehra'yı vermeğe razı olduğum Topal İsmail domino oynuyordu. çiçek bozuğunun daha sakil yaptığı küt burnunu. Kendisine yapılan haksızlıklara ses çıkarmayan. Ne yazık ki iki baldızım. Pakize'nin o zamanlarda bana karşı cefada tek yanıldığı nokta burasıydı. aç kalmamız tehlikesi bulunduğunu. Ben bir taraftan onun kirli sarı. Pakize onun bu haksızlığını örtmek için. Alelâde bir kâtiptim. Ellerinin işaretleri. bakımsız kıyafetinin arasında bile bu bahar gününü andıran serin. ilk an denen şey vardı. Pakize beni odasından atmıştı. Hayır bu başka şeydi. etleri dökülecekmiş gibi ablak yüzünü. etrafında biraz iyilik. Beni odasından kovmayı hakikî bir ceza addediyordu. Bu. diş diş bir güzelliği vardı. Nihayet yastığım.Fakat ne çıkardı? Hangi meseleyi hallederdi? Sadece talihin hediye ettiği bu üç günü. fakat Ahmet'e dokunulmasını istemeyen Zehra. musikî meraklısı ile güzellik kıraliçesi namzedi. Yırtık elbilese-lerinin. diyordu. yorganım sofadaki sedire yığıldı.Bana vaat etmişti. Sesini duymayacaktım. Onu görmeyecektim. Tehlikeli bir geçit gibi beni korkutuyordu. o kadar düşünmüyordum. İçlerinde Sabriye Hanım da vardı. bu sefer annesiyle çetin bir kavgaya girişmişti. Demek biliyorlardı. Kim söylemişti acaba? Nerden haber almışlardı? Yavaşça Pakize'ye sordum: Nerden öğrendiniz? Pakize önündeki gazeteyi uzattı. bir yığın ihtiyaç. Yazık ki bu isyan benim aleyhimde olmuştu Çünkü Pakize'nin bu gibi hâllerde tek bir tabiyesi vardır. Cemal Bey döner dönmez beni işimden çıkardığı zaman pek de müteessir olmadım. Yardım edecekti. Hiddet. ikisi birden on iki senelik bir gayretle kızı çirkin ve sevimsiz olduğuna inandırmışlardı. Bir iki defa bunun mühim olmadığını. Kaçmaktı. Zehra başka bir evde olsaydı. Kavga hemen hemen gece yarısına kadar sürdü. Evvelâ. Hepsinin yüzü asıktı. Zehra. Nasıl geçineceğimi. Haksızlığa isyan edebiliyor. İçimdeki bulantı duracaktı. Halbuki otuz beşine geldiği hâlde hâlâ doğru dürüst yatmasını öğrenmediği için onunla bir yatakta yatmaktansa.

" Zehra'nın dün gece beni o kadar teselli eder gibi olan bu cümlesi şimdi beni büsbütün korkutuyordu. Fakat en kötüsü elleri idi. Allah göstermesin. Bu hareket bolluğuna. Pakize bu cezanın müeyyidesine o kadar inanmıştı ki onu kaybetmemek için yıllardan beri ayrı yatmamız için yaptığım teklifleri. Her gün bir kere uğrayıp fikrimi soruyor. Her an kalkıp gitmek istiyordum." Ve geldiği gibi sessiz adımlarla. 183 TANPINAR Bir iki defa yerimden doğruldum. Ne kadar huysuzdu. orada kurulmayı tercih ederdim.. imkânları genişler. Ne kadar çirkin ve kaba idi." Fakat ne çıkardı? Talihi değişmeyecekti ki.. "Hay -ri İrdal. bir şeyleri didikletiyor. Dünyada rahat edemem! Seni öyle rahatsız yerde bildikçe gözüme uyku girmez. bir örümcek gibi yüzükoyun yattığı yerden her nevi plastik danstan zenci ibadetlerine kadar perde perde yükselip alçalan bir hareket sar'asına tutulur. Pakize'nin bir huyu da rüyalarını sıcağı sıcağına anlatmak için beni uyandırmasıydı. Bu da kısmetsizliğe ve hasisliğe delildi. Binaenaleyh kendini beğenmişti. Alt dudağın kalınlığı. Fakat müstakbel damadımın attığı çığlıkla büyülenmiş gibi tekrar oturdum. gırtlağı durmadan etrafa hücum . hıçkırıklarını kısarak çekilip gitti. dışarıdan yaptığı bir hareket değildi. "Ahmet'i de yanıma alırım. kollan. Oyun oynarken çenesi ve üst dudağı bir saat zembereği gibi atıyor. Dişleri sarı. Bilakis daha kötüleşecekti. nasıl olur. kavga zamanları. hiçbir işin terbiyesini almamış eller.. Bir yerine iki kurban verecektik! Elimi alnıma götürdüm. el ayaları geniş. "Bakamıyorsun! Bu çocuğa bakmanın imkânı yok!. Gözleri yaş içindeydi.. Razı olduğumu söyleyeceğim. kendine gel" diye düşündüm. ne kadar kötülükle dolu idi. Ahmet'i de alırım. 182' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ İşte o gece. horlama ve sayıklamaları da ilâve ederseniz gece hayatımın nasıl bir şenlik içinde geçtiğini tasavvur edebilirsiniz. bu çoğalmış aza beni dört bir tarafımdan sarar. şüphesiz tabiî hâllerde akla gelmesi ihtimali olmayan zulümler ve cürümler için yaratılmışa benziyordu. Herkes uyuduktan sonra kızım yavaşça yanıma geldi. hemen hemen yok denecek kadar dardı. Ve nasıl korkunç bir ihtirasla oynuyordu? Oyun. ricaları: -A. Binaenaleyh kavgalarımız ne kadar çetin biterse ben. boğum boğum. elleri. hoyrat itişlerle ayrılırdı. Doktor Ramiz'i dört gözle beklediğim bu kahvede müstakbel damadım beni olduğu yerden zehirliyordu.. ben buna kızımı veremezdim. Gündüz hayatında. Ve Topal İsmail'le evlenmeğe karar verdiğini söyledi. Sesi bir fırça gibi diken dikendi. dürter. sofada yatıyordum. O zaman onun gündüz hayatında mahrum olduğu şeyleri uykuda nasıl ele geçirdiğini öğrenirdim. gözlerin yanlara doğru akışı da gösteriyordu ki zâlim ve ahmakça hilekâr ve yalancı idi. eğlence ve sinema hariç... gagalıyordu. gırtlak kemiği yerinden fırlıyordu. onun içine girmiş bütün vücudunu ayrı ayrı çalıştırıyor. tiroit guddelerinin bozukluğundan gelen benirlemeleri. Yarın annesi gelecek. Kollar uzun ve parmaklar küt. bacakları birdenbire çoğalır. diyordu. ayrı yatacağım için mesut olurdum. Onda muhakkak ki her kusur vardı. Halbuki asıl onun yanında rahatsızdım. "Artık tahammülüm kalmadı.. Sadece bu sesi medeniyetin yanından bile geçmediğini göstermeğe yeterdi.. diyerek reddetmişti. Topal İsmail iki adım ötemizde idi. Yamalı kundurasından çorabının yırtığı görülen sağ ayağı masanın altından bir dikiş makinesinin kolu gibi işliyor... acayip terkipler hâlinde vücuduma yapışır... tatlı surette tembelliğe müsait olan karım uykuya dalar dalmaz bir nevi cambaz kesilir. Bütün çirkinliğiyle ve bu çirkinliği insan ruhunun derinliklerine doğru uzatan kötü huylarıyla onu olduğum yerden görüyordum. Bu geniş küt parmaklı. Belki bakılır. İlmî menâfiülâzânın kaydettiği bütün menfi hasletler onda vardı. katı ve yara gibi kırmızıydı. birbiri üstüne binmiş ve ters türstü. kocam sofada. Alın. Zavallı Zehra onunla ne yapacaktı? Yavaş yavaş sıkjlmağa başlamıştım. o kadar sâkin. Ben odada yatayım. Hayır.ayaklarımı sofadaki sedirin uzunluğuna uydurarak.

ben masama oturacağım.Çirkin. Eski ahbaplarım beni birçok şeylere rağmen sevdiklerini göstermeğe kendilerini mecbur sanıyorlardı. İnsan ne garip mahlûktur. Onun için bakışları insanı taciz etmiyordu..." Ve yabancı adama hiddetim bu yüzden bir kat daha artıyordu. parmakları çengel gibi muttasıl bir şeylere takılıyor.. Şöyle bir kahve içelim! Ve benimle eski mektep arkadaşı arasındaki servet. öylece saatten de . "Elime bir para geçerse muhakkak uğrar alırım.. Geçen günü bir teşhis koydu. bir şeylere asılıyor.. ilm-i cifr. gösterişli ve hattâ güzel bir adam duruyordu. yerini biliyorum. dudakları etrafı somuruyor.. iyi ve temiz giyinmiş. İlm-i menâfiü'l-âzâ. diye beni tanıştırdı. hafif buğday renkli.. kendimi bildim bileli üstümde hissettikle184' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ rime hiç benzemiyordu. Enteresan adamdır. yanağımı okşamalar ve bu esnada baştan aşağıya kıyafetimi süzmek gibi mukaddemelere başlamak üzere iken -son zamanlarda herkes benimle bu tarzda meşguldü.. ne alay vardı. tahsil farklarına rağmen beni ne kadar sevdiğini Hafit Ayarcı'ya tam gösterebilmek için bu sefer sırtımdan.. Çocuklarımın sıhhati. karımın ve baldızlarımın istikbalidir. ilm-i havas. uzun boylu. Tam ayrılacağımız. Doktor Ramiz yaşlandıkça lüzumsuz konuşmayı arttırdığı için devam etti: Bakma. kırk iki. Sonra bana döndü. tam fihristimi yapmadan kimse yanımdan ayrılmıyordu-birdenbire durdu ve arkadaşına: Sen saatinden şikâyet ediyordun. ben bile şaşırdım! Doğru idi. hiç de öbürlerine. tam kamburumun üstünden beni kucakladı. omuzuma vurmalar. ahmak ve hayvan. o kadar. Seyit Lûtfullah repertuvarını tekrarlaya185 TANPINAR rak. Yanı başında. Doktor Ramiz bunların en masumu idi. Doktor Ramiz ona: "Arkadaşım Hayri Bey. Bir taraftan soruyor. Sadece eşya seviyesine indiriyordu. Bir de Hayri Bey görsün şunu! Hayri Bey saatten çok iyi anlar. çene onların sömürdüğünü kusuyor. tıraşsız sakalıma ve derviş hâlime rağmen nasıl hiçbir tarikat-ten değilsem. Boş masaya geçtikten sonra doktor dişlerini içerden eme eme temizleyerek meziyetlerimi sayrr a başladı: Hayri Bey. efendim çirkin! Çirkin ve ahmak. Eski tababet bile. hem kendi kendine. ilm-i sihr. deryadil. terbiye... O dakikada Halit Ayarcı'nın orada bu lunmasını âdeta bir şanssızlık sanıyordum. seviye.." Ve mutad suallerine başladı... beş senedir. Kıyafetine bakmayın!" Sonra bana döndü: "Mektep arkadaşım Halit Ayarcı. Çünkü bu adamın mevcudiyeti bana Doktor Ramiz'den iki lira borç almama düpedüz mâni gibi geliyordu. âdeta tekellüflü bir tavırla: Buyurmaz mısın Hayri Bey.. başımdaki bereye. Son beş senedir böyle olmuştu. ilm-i sima. ilm-i hurtıf. Halit Bey hem onu dinliyor. ilm-i simya. neler bilmez zaten. dükkânı filân yoktur amma saati bilir. Birdenbire bana sordu: Hakikatten saaten anlar mısınız? Nasıl deryadil değilsem. . çenemi.. Onlarda ne küçültme ne yadırgama. ilm-i cifr ve eski ta-bebeti bilmiyorsam. Halit Bey ameliyesini insanlar üzerinde. Elinden her şey gelir. nasıl ilm-i simya. "Hem de küstah bir adama benziyor!" diye içimden söyleniyordum. Nerden bilecektim ki o anda kahveye Dotor Ra miz'le gelen adam benim iyi talihimdir. amma ne işime yarar?" der gibi bir tavırla beni seyrediyordu. ve burun acayip homurtularıyla bütün hayatı kokutmağa çalışıyordu. refah. Ne olduğumu anlamak istiyordu. kır üç yaşlarında.ediyor. Bununla beraber bakışlarında hiç de insanı rahatsız edecek bir şey yoktu. Doktor Ramiz gülerek "Yine dalgadasın!" diyordu. kalender adamdır. onlar Doktor Ra-miz'in uzaktan peylediği masaya geçecekleri sırada... bir taraftan da bakışıyla ilerideki masada boş bir yeri peyliyordu. insanları aldatmakla geçiniyordum. birdenbire ağarmış saçlarıma. "Durmadan insana bakıyor.. Sanki satın alacak gibi. Bu bakış. ve insanlarla yapan cinstendi.. birdenbire peydahladığı huyla. yani işlerim büsbütün bozulduktan sonra Doktor Ramiz. Birdenbire omuzuma bir el dokundu. Sadece herhangi bir şeye bakar gibi bakıyordu.

Hiç ümit etmediği bir rekoru kırmıştım. Bir müddet Halit Ayarcı'ya baktım. Bugün epeyce nadirdir. Etrafımda yeni baştan bulduğum bu insan sıcaklığını . yoksa karşımdakiIeri kendime hayran mı etmek istiyordum? Belki dc bu kahveden sıkılmıştım. Saat hakikaten güzeldi. Yahut da aradığımız şeyin yerini herhangi bir eskicinin çehresi. Saati açtım. bizi hayalen ve Bitpazan'na.. Sizin anlayacağınız. Hakikaten içimde İspritizma Cemiyeti'nin azasının dilinden düşmeyen o altıncı his mi uyanmıştı. iki defa düşürdüm. dedim. Cemal Beye. Hakikî bir heyecan içindeydim: Burada âlet de yok. Nesi var acaba? diye tekrarlıyordu. Ondokuzuncu asır ortası. Hayır. Halit Ayarcı başını salladı: Nasıl oldu da bunu görmediler. Ben avucumdan kayıp kaçar korkusuyla parmaklarımı saatin üzerine kapatırken o: İki aydır işlemiyor. Yedek parça hikâyesi. Elim ilk soktuğum cebimden yanmış gibi çıktı.. nikâhsız kadın gibidir.. bakmasını. En yavaş sesimle: Bir görelim. Sadece mıknatıslanmış. Çünkü çok güzel iş.. Saat o kadar iyi işlenmişti ki avucumun içinde bir küçük güneş var sandım. Doktor Ramiz çantasını açtı. beğeniliyordum. Bir şeyi mi değiştirmişler? Yapmayın yahu! Senelerdir tanıdığım insan. Kordonsuz saat. hazin hazin tırnaklarına baktıktan sonra çakıyı bana uzattı.. Sadece mıknatıslanmıştı. Lupa ihtiyaç yoktu. Bir müddet. Halit Ayarcı. bakalım! dedim. insanı çıldırtan dikkati. Hem de büyük hata. herhangi bir uzviyeti değiştiremezler. Doğru dürüst konuşuyordum. giyinirken. Son zamanlarda böyle olmuştuk.. Ve çakımı aradım.. Selma Hanıma. Bunun hususî bir âle ti vardır. Sabriye Hanıma. büsbütün yıkılmamıştım. Hayır.. 186' SAATI. Hiçbir şeyciği yok. çocuğunu muayene ettiriyormuş gibi âdeta heyecanla bakıyordu. Hayır.. görmesini bilen adamdı. ya Malta çarşısına götürüyordu. Sevdiğim birkaç şey kalmıştı. ne de herhangi hususî bir dikkate. bir harika. Sofrada. konuşurken hep bu canlandırma içinde yaşıyorduk. Binaenaleyh saatten çok iyi anladığımı mı söylemem lâzımdı? Fakat bu en aşağı otuz beş türlü söylenirdi. Hata. Ben: -Yazık! diye cevap verdim. Saat de insan vücudu gibidir. Bu sözleri biraz karşımdakini yoklamak ve biraz da vakit kazanmak için söylemiştim... Evimizde -baldızlarıma ait olan şeylerin dışında-. Avucumun ortasına bıraktı. Baba yadigârı. dedim. Doktor Ramiz sevincinden çıldıracaktı. Çakısını çıkardı. Senelerdir Cemal Beyin karısının saatini tamir ettiğimden beri bu kadar güzel işi elimde tutmamıştım.. Elbette işlemez.. yatakta. Yangeldi Asaf Beye. yularsız hayvan. Fakat yalana alışmıştım. Yarım saatlik bir iş.. Yalancı idim. Halbuki bazen saat tamirinde bu olur. Nerde ise İsmail'i de. Hepsinin bizden bir ayrılış hikâyesi ve içimizden bir türlü gitmeyen bir hâtıra çehresi vardı.FRİ AYARLAMA F. Sakın söktürmeğe filân kalkmayın! Lüzum yoktur.anlamıyordum. küçük bir altın saat çıkardı. İnsanlar benim böyle olmamı istemişlerdi. Yalnız bir fark vardır. 187 TANPINAR Görmezler. Daha doğrusu dikkat etmezler. Doktorlar tedavi ettikleri insanların bünyesini bazen bozarlar amma.. Onun için çok severim. büyük saatçilerin hepsinde bulunur. burun bükmesi alıyordu. Hayatım denen bu kalp akçeyi başka türlü süremezdim. Doktor Ra-miz'e. bize o anda lâzım olan her şey. Halit Ayar-cı'nın çehresinden hafif bir tebessüm geçti. Cebinden kordonsuz. Çakı Malta çarşısında yaymacı Ali Efendide idi. Bir çakı olsaydı.. hepsine. Çok defa alışılmış hastalıklar aranır. kızımı da unutacaktım. Saatini seven evvelâ bir kordonla kendisine bağlar. burada doğrudan doğruya hareket lâzımdı.NSTİ'I ÜNÜ Ha! i t Ayarcı bana dikkatle baktı: Hakkınız var! dedi. soyunurken. herkese ayrı ayrı şekillerde söylenirdi. İngiliz malı.

bütün talâkatimle konuşmağa başladım: Siz o adama gidin! Evvelâ şuradan kaldırdığı taşı. Zavallı yavrucak. yine başımda kaldı 188' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Ayağımıza kadar gelmiş bu kısmeti beğenmediğim. Düşünmeğe vaktim vardı. Müstakbel damadım sanki ilm-i me-nâfiü'l-âzâyı ve ilm-i simayı iflâs ettirmeğe karar vermişti. Hakikatte ona bakmıyordum bile. "İsmail. Yahut.Sen mi beğenmezsin? İşte Allah. Arkamdaki masada deminden beri devam edegelen münakaşa tam kıvamına girmiş. müthiş bir sevinçti bu. onu dövenleri alkışlamıyordum. "Hiç İsma-ilciğim. kuzum o sandalyenin parasını ödedin mi? Aman yavrum. Böyle bir saati yapan adam iki yakutun arasına bu mercimeği koymaz. İsmail bu dayaktan sonra en aşağı üç gün yerinden kalkamayacak. Kızım evlenmeden dul oldu. hor gördüğüm. Haftaya da idamdır. gırtlak kemiği. Kız. Nihayet şu kılı da değiştirsin. Ben.. yumruk yumruğa. sonra kafasında kahvenin en sağlam görünüşlü iskemlesi parçalandı. Halit Ayarcı birkaç dakika sustu. avını arayan şahin gibi dışarıya fırlamış. Fakat ne diye burada böyle oturuyordum? Niçin ayağa kalkmıyor. böyle şeylere dikkat et! O sandalye senin kafanda 189 TANPINAR kırıldı.. Zaten herifin katil olacağı gözlerin den..." diye densizlik etmeğe kalkınca. Eyvahlar olsun. Müstakbel damadım. .daha yakından kavramak mı istiyordum? Hulâsa. "Moruk. Hem benim inci gibi kızıma göz korsun. ben ona.. Zihnimizden geçen en uzak. . tutmağa çalışanların üstünden durmadan saldırıyordu. hattâ birkaçını öldürecek. sevincimin üçüncü bir sebebi vardı. En aşağısı idam.. Kendi kendime: Eyvahlar olsun! dedim. alınlarından öpmüyordum? Kerata. senin yüzünden!" Nihayet. Fakat arada kızım vardı.. Ah Yârabbim. havada uçmağa başladı ve kahvenin kapısı önündeki kaldırıma yığıldı. Evvelâ. kendi zamanıma çelme atmakla yaşıyordum. sille silleye. Eyvahlar olsun! Şimdi muhakkak bi rini. ne var ne yok. iskemie iskemleye şiddetli bir kavga başlamıştı. Sonra. kim bilir işitince nasıl üzülür? Kafamdan ancak gölgesi geçen bir düşüncenin iki dakika sonra böyle cezasını çekeceğimi nereden bilebilirdim? Biz fakirler böyle-vizdir. Kader sarayında bizim işlere bakan büro hiç şaşmaz. geçerdim. en mâsum ihtimallerin. sapsarı yüzü. Vâkıa mühim bir şey değil amma. sadece şiddet ile ret için düşündüğümüz şeylerin bile ceremesini öderiz. ihmal etmez. insanı böyle mahrum eder. Binaenaleyh ne idam edilecek. Orda o tartıya ihtiyaç var. Sonra mıknatıstan kurtarsın. veya benzerini.. yahut müebbet hapis!. Kahve sahibinin suçıı ne? Ne diye ziyan çeksin adam. Ben zamana. gözlerimin önünde temiz bir dayak yemişti.. diken diken saçlarıyla alabildiğine küfrediyor. ortada yalnız kendisi olsaydı pek o kadar üzüleceğim şeylerden değildi. şöyle bir kahveye gittim de.. bu ümit de gitti. İdam olunmayacağına veya hapsedilmeyeceğine göre istersem kendisini damatlığa kabul edebilirdim. sanki talihimin anahtarını yakalamışım gibi saate sıkı sıkıya yapışmıştım. Vâkıa bu iki ihtimalin ikisi de. Bazı insanların ömrü vakit kazanmakla geçer. O bana. Herif bu akşam hapiste. nazlandığım için şimdi pişmandım. Artık bana karşı eskisi gibi horozlanmasına imkân yoktu. Daha sonra birbiri peşine gelen fasılasız tekmelerle âdeta ayakları yerden kesildi... Fakat düşündüğüm olmadı. dişlerinden belliydi. Hiç kimseyi öldürmedi. Bilâkis evvelâ suratına. hiç olmazsa aynı tartıda bir taşı oraya koysun. hem karşımda öyle saygısız saygısız sırıtırsın! Aptal aptal suratıma bakarsın! Nur olsun o eller. Yahut da sadece: "Kahve! Sandalye! Lokantacının Sabri!" der. kimseyi öldürmemişti. ne de hapsolunacaktı. Hani geçen günü senin dayak yediğin kahve yok mu? İşte oradan dönüyordum" diyebilirdim. Hattâ bir tokatçık bile atamadı. hiç olmazsa evlenmeyi hatırlayamayacaktı. o andaki sevincim! Evet. Ağzının tam üstünü birinci sınıftan bir yumruk okşadı. hangi pir aşkına olduğunu fark edemediğim iki sunturlu tokat yedi.

İlk geçen boş taksiyi çevirdiler. Sonra gider bir yerde vakit geçiririz. aradaki mesafeyi o kadar unutmamıştı. Cemal Bey seyahatteydi ve Selma Hanım beraberce baloya gedeceği dostlarını bekliyordu. Hiçbir zaman benimle o kadar ahbap olmamış. yerim elbette orası olacaktı. Nazlanmam. Ben kendiliğimden şoförün yanına doğruldum. Ya Allah göstermesin. Hayır. Cemal'in elbiseleri var. Selma Hanımefendi beni yukarıya çağırtmış.. bu gemi ile dünyanın en güzel seyahatleri yapılabileceğini görmüştüm. onlarla beraber gitmezsem belki birkaç lira verirler ümidiy-leydi. hiç gelmemelerine. sade zarafet. düşündükçe bir yığın yeni teferruatı hatırlıyordum. Öbür eliyle açtığı arabanın kapısından zorla beni içeri tıktı. "Haydi siz de gelin. izzet ikram davet edildiğim yerlerden çok defa yayan döndüğümü hatırlıyordum. Zaten ben kaderimin yüzümde yazılı ol190' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ dıığunıı artık biliyordum. Kaç senedir otomobile binmemiştim. yahut mahallede komşulardan biri şüphesiz içinden sevine sevine ve şöyle gürünüşte açıyormuş gibi bana söyleseydi. eğer dostlar gelmezse sizinle gideceğim. amma bir şartla. Sonra Doktor Ramiz'i sürdü." diye beni baloya götürmeğe bile kalkmıştı. Fakat Halit Ayarcı benim hesaplarımı nereden bilecekti: Kıyafetinizde ne var? Sizi gören kim olduğunuzu yüzünüzden anlar. Halbuki şimdi bu hâtıra. siz de lutfunuzu tam yapın... "Vazgeçtim. hem bir an evvel gelip beni nerdeyse boğacak olan bu saaddetten kurtarmalarına dua ediyordum. Demek o da anlamıştı.. Zahmet olmazsa. o anda kahvede bulunmasaydım hâlim ne olurdu? Ve kafasının kırıldığını. Garip adamdı. Şurası da var ki cüssesi müsaitti. O gece belki de hayatımın en mesut gecelerinden biri olmuştu. Sonra benim telâşımdan korkmuş gibi. Hiçbir saray aynası onun sırtı kadar güzel olamazdı. haydi. o zaman içimden oh olsun kerataya deyip geçecektim. Her tokatı yiyişinde burnunu bir çekişi vardı ki. bir tıraş olursunuz. Bir ara. O kadar çirkin burun ancak bu işe yarayabilirdi. Zaten düştüğüm vaziyette kıyafetimi ve her şeyimi olduğu gibi kabulden başka çarem yoktu.. O da taşın bulunması. nihayet kendi girdi. yahut öldürüldüğünü sadece gazetede okusaydım. hep beraber gidelim! Şu işi halledelim. unutmayın ki ben bu gece baloya gideceğim. Bir kış gecesi. O gece ilk defa Selma Hanımefendinin sade üslûp. Selma Hanımın balo elbisesini gerçekten Hırka-i Şerifmiş gibi kucağımdan bir saniye ayırmadan ve ikide bir mukavva kutusunu öpüp okşayarak evlerine götürdüğüm geceden beri. Nezaketi bile emir şeklindeydi ve icabında ellerini bile kullanmaktan çekinmiyordu. şeref gibi meseleler artık mevzubahis bile olamazdı." Ve ben içimden dostlarının hem geç kalmalarına. dedi. kahve ikram etmiş.. sonra da saat dörtten dokuza kadar peşinde koştuğum tuvaletini giyerek yanıma gelmişti. benim tesadüfün hazırladığı bu nimetten hakkıyla istifadem lâzımdı. Bir de öyle.. Doktor Ramiz'e döndü: -Doktor. Belki de müstakbel damadımın karşımda yediği dayağın verdiği hafiflikle bu nadir saadeti birdenbire hatırlamıştım. ne çıkar sanki. en latif duruş ve çıldırtıcı bir yığın gülüş olmadığını. 191 TANPINAR Topal İsmail'in gözümün önünde yediği dayak bir türlü aklımdan çıkmıyor. Selma Hanımın hâtırası ne kadar tatlı olursa olusun. Şunu da söyleyeyim ki Halit Ayarcı hiç de başkaları gibi kılık kıyafetimi saymamış. haysiyet. vazgeçtim. ayrıca bir vücudu bulunduğunu. sadece yüzüme bakmıştı. bütün ömrümce muhakkak hatırlayacaktım. yerine konması yüzünden. -Aman efendim bendeniz bu kıyafetle.. tıpkı Selma Hanımefendinin o gece beni saadetten neredeyse çıldırtacak olan iltifatları gibi içimde daima hazır . sade iyi seçilmiş elbise. İtirazım kıyafetimle herhangi bir yere gitmekten utandığım için değildi. kolları ay ışığında gümüş ırmaklar gibi akıyordu. Beyefendi. Halit Ayarcı...Halit Ayarcı bu içten konuşmalara birdenbire son verdi: Çabuk yaparlar mı bunu? -Azamî bir saat. İnci gibi kızını Topal İsmail budalasına vermeyi bir saniye bile düşünen insan için kıyafet. Fakat Halit Ayarcı kolumdan tutarak mâni oldu. bu vücudun birinci sınıf bir kadın vücudu olduğunu...

Omuzlarımı silktim.. evvelâ beni tepeden tırnağa kadar istihfaf ve merhametle süzdü. bana dönerek: Lütfen Hayri Beyefendi. nasıl besleyecektim. kalb kalbe karşıdır.. Mel'un kerata. -Zanaatkarın yerini tüccarın alması acınacak şeydir hakikaten! dedim. -Hem.bulunacaktı.. yere kapanışını. Halit Ayarcı'yı bir yığın Fransızca kelime ile karşıladı. Sonra yavaşça dudaklarımı büktüm. üç defa hoyratça söküp bakmışsınız. Onu asıl yıkan bu dayağı benim karşımda yemesiydi. Belki bu yüzden en sert sesimle elimdeki saatin vaziyetini anlattım. o ite kızımı vermem! Yüzüme bakmayı hatırına getirmesine oldukça nazik bir tebessümle teşekkür ettikten sonra devam ettim: -Galiba çıraklarınız saati tamir ederken şu taşı düşürmüş olacaklar. Bayezıt'a geldiğimiz zaman alışkanlık yüzünden evvelâ cebimi yokladım. nur içinde yat. daha doğrusu bu ayakkabıların tek başına oraya gelmediklerini. tekmenin indiği tarafı.. Fakat o aldırmadı. Fakat artık tahammülüm kalmamıştı. Saatçi. Ve saatin iç kapağına hakkedilmiş resimleri gösterdim. Gerisinin ehemmiyeti yoktu. mendebur mahlûk.. dedim. Sahi yahu. sonra da Karaköy'dekine bir bakalım. anla. Kederimi dağıtmak için yeniden Topal İsmail'e döndiim. Satılalı sekiz ay olmuştu. belli ki. O dakikada adamağı/in beni dinlerkenki hâlini görmeliydin. keratanın yatarken onları koynuna aldığı muhakkaktı. aziz ustam. Senin cümlelerinden birini dinledikten sonradır ki. öbürü belki dün gecenin on birinden rötarlı bir tren gibi bugünün akşamına yetişmeğe çalışıyordu. Eminönü'nde Doktor Ramiz'in sesini duydum. Saatçi ellerini uğuştura uğuştura bir şeyler kekeledi. Onu görüp de gömlekçisini. olmadı. Saatini çıkardı. bu sefer Selma Hanımı düşünmek istedim. Fakat Yârabbim.. Şuna da bir baksanız. Bu doğrudan doğruya senin zaferindi.. . Halit Ayarcı: Burada da yarım saat ileriyiz! dedi.. Hey Nuri Efendi.. bu saatler nazik aletlerdir. şehrin hiçbir saati birbirini tutmaz. Sonra müstakbel damadımın hâtırasını kafamdan bir yılan ölüsünü atar gibi kovduğum için memnun ve rahat ilâve ettim. en enteresan yerimmiş gibi gözleri ayaklarıma dikildi kaldı. el işi. Karaköy'de. İsterseniz Eminönü'ndekine. Saatim bittabi yanımda yoktu.. bu fabrika işi değil.. yirmi beş dakika fark var. Biri üç buçukta durmuştu. dünyaya... hâline bakmazsın da kızıma göz koyarsın ha. O zaten. Hiç kimse buna cevap vermedi. sonra. Ayakkabılarının cilâsına gelince. Kapıdan çıkarken nasıl bana bakmıştı ah. rezil adi herif.. size yazılmamış. yüzü kan içinde yerden kalkışını. Hayır. Şartlar ağır basıyordu.. tedip edilmek için gelmişti. tutmadı. böyle tartaklanmağa gelmez. Ne çıkardı! Zehra'yı o herife ver192' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ meyecektim ya.. dedi.. bir sahipleri bu 193 TANPINAR lunması lâzım geldiğini. dedim. Bilirsiniz ki. o biçarenin de bir başı ve bu başta da bir çehrenin mevcut olabileceğini düşündü. Saatçiyan Efendi gözlerini ayakkabılarımdan ayırdı. İstediğim zaman ona dönecek. hele berberini beğenmemek kabil değildi. nasıl bakacaktım.. Belli ki. Agop Saatçiyan. bakın şunun arkasına. Herkes kendi düşüncesine dalmış gibiydi. başka bir zamanda ve tek başıma gel seydim hiç tereddüt etmeden Allah versin diyecekti. Bir söz söylemek için: Bu saatler de bir türlü doğru dürüst işlemezler. Ta ciğerinden zehirlenmişti. izah buyurun. zengin ve son derece kibarlık meraklısı bir Ermeniydi.. Sonra meydanın saatlerine baktım. Sanki ustadan ustaya mektup. Belli ki dayak yediğinde bu kadar mustarip değildi. tekrar yüzükoyun yere kapanmasını tatlı tatlı düşünecektim.

.... diye kaydettim. Bu müddet zarfında saat tüccarına. Neredeyse beraber gömülmeğe razı olacaktım.. Bu sonunda beni öyle rahatsız etti ki. rakı içmeğe gidiyordum. hâlime için için güldüğünü fark 195 TANPINAR etmemdi. Hem bıı ya194' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ ğı da kullanmayın artık! Şimdi çok hafif kemik yağları var! Bütün bunlar olup biterken Halit Ayarcı bir kere bile gözlerini benden ayırmamıştı.. dediğimi yapın. hem çok severim. bir daha bu cins saatlerle meşgul olurken fazla yağ kullanmamasını tembih ettim: İmambayıldı yapmıyorsunuz! Saat işletiyorsunuz.Siz. Ben içimden. Saati elimize verip kovabilirdi de. Yoksa orada tahsil ettiniz? O da nereden çıktı? Saatten anlıyorsunuz da. Tam benim hayatımdı bu. Yaptığımdan utandım. Bütün dünyaya meydan okuyabiliyor. diye kesip attı. dedim.. bütün yol boyunca ve merasim esnasında nasırına basılmış gibi sinirli. Allah'ın inayeti ve ustamın ruhaniydi sayesinde sıkı ve çok faydalı bir meslek dersi verdim. kurulmuş. merhumeye refakat için kendi yerime onu fırlatmayı ve kaçıp gitmeyi düşündüm. tam denkleşmeyi kuracak taşın ağırlığı üzerinde o kadar hassas davranmıştım ki. Daha doğrusu dediklerimi. belki beni çıraklığa kabul ederdi.... Beraber bir rakı içeriz değil mi beyefendi. somurtkan duran Cemal Beyin gözlerimiz karşılaştıkça. dedim. Kendi kendime.. Evdekiler açtı ve ben kendimin olsa bile fabrikasının adını bir türlü öğrenemeyeceğim bir otomobilde idim. Sonra İstanbul'un en meşhur saatçisini bir buçuk saat gagalamıştım. Bir saat içinde dört defa beyefendi olmuştum. Son olarak saatçiye. serin rüzgârda "Gemilerde talim var!" türküsünü söylerim. "Bu işi yaptıktan sonra çıkar Hiinkârte-pe'de.. Geceyi nerede geçireceklerdi? Daha doğrusu nerede geçirecektik? Nihayet Halit Ayarcı: Boğaz'a gidiyoruz. adamın yüzü ter içinde kalmıştı. bu cins işler.. Benim gibi akşam ne yiyeceğini düşünmeğe mecbur değil ya. sağlam işlerin arkasına çekilince insan ne kadar rahat oluyor. Sonra Halit Ayarcı'ya döndüm: Eskiden. Aşk insana neler yaptırmaz? O günden kalan en korkunç hâtıram." Yârabbim."Hoş görsün! dedim. Ev-velâ şu saati mıknatıstan kurtarın. Büyük bir iltifat olsun diye: Beyefendi. "Varan dört. Keşke bu adama bu kadar haşin davranmasaydım.. Dükkânda bir buçuk saat kaldık. Niçin başka türkü değil? Onu da bilmiyordum. Bittabi . zatınız İsviçrelisinizdir? diye sordu. Bilhassa saatinin hareketini bozmayacak. Ömrümde o günkü yorgunluğumu unutamam. Sevenler ve işin içinde yetişenler yaparlardı! Nuri Efendi kulağımın dibinde sanki bana: "Aferin oğlum!" diyordu.. Üstelik de Büyiikdere'ye. Büyiikdere'ye son defa Selma Hanımefendinin akrabasından bir hanımın cenazesi dolayısıyla gitmiştim.. bir iki defa açılan çukura. Saatçi o dakikada kendini toparladı. Hayri Beyefendi bize şeref verirler. Şüphesiz kafamdaki dertler olmasaydı. Selma Hanımefendiye olan bağlılığım yüzünden hemen hemen merhumeyi tek başıma sırtımda taşımıştım. Ben kısaca: Saatleri severim. kendimi sonu gelmeyecek bir maceraya sürüklenmiş sanmasaydım ve evdekilerin akşam yiyecekleri beş on para olsaydı zavallı saatçiye bu muameleyi yapmazdım. dedim. Bir ara adamcağızın yüzüne baktım.. Üstelik Topal İsmail karşımda dayak yemişti. Belki de bu yüzden kızımı hiçbir zaman almayacaktı. yalnız sermaye meselesi değildi. Mağazanın kapısı önünde Halit Beyle Doktor Ramiz kısa bir münakaşaya giriştiler. Biz çıkarken dükkân sahibi Fransızcasını ta-mamiyle unutmuşa benziyordu..

Fakat bu benim değil. Cemal Bey. Zaten ben de sizi düşünerek ilânı o kadar teferruatlı vermiştim. böyle olmuştu. zavallı bir kadına bunu yapmayın!" Ben bütün o yorgunluğuma. Çok kötülük görmüştü. "Çok yoruldunuz Hayri Bey. Üstelik dönüşte koluma girmek lutfunda bulunduğu için az çok kendisini de taşımış oldum. Doktor Ramiz : Yine mi o mesele? diye bana şakadan çıkıştı. Bu sefer Selma Hanımefendi. kekelemeğe başlayacak.'... "Merhume acayip kadındı. sevmezdi. Vâkıa istersem o vesilede Cemal Beyefendiyi hatırlıyabilirdim.. Son zamanda kendimle yüksek sesle konuşmayı âdet etmiştim. Halit Ayarcı'nın devam eden sesini duydum: . bilemezsiniz! Dostluğunuza nasıl minnettarım! Fakat emindim Hayri Bey. abdestsiz.. Selma tabiî 1. "Üzülme. Selma bu kadını sevmezdi . falan gibi bir şey. Ben daha Galatasaray'da iken birkaç defa bunu düşünmüştüm. O. Biçare. hayır.. Bir kere başlarsam bırakmam! diye düşündüm. Ve hemen beş dakikada bir. Doğrusu büyük zahmet ettiniz.. Ama. bizim Cemal'i hiç sevmez. evden zilzurna çıkmıştım. bana düpedüz. Halbuki ne hülyalar kurmuştum... "Evet. diye izah etti. Şimdi düşünüyorum da. Son bir hizmetten çekinemezdik. sizin. Beni ne kadar duygulandırdınız.Cemal'i biraz tanıyıp da öldürmek istememek kabil değildir. ne olsa akraba idi. İlk 197 tanpiNar yudumu ağzına alır almaz yüzünün öyle mendebur bir buruşması vardı ki.m?" diye düşünüyordum. diyecekti. Hani sizin halanızdan bir numara üstünü. bana. yanık vanık okuduğum aşir. büsbütün tatlılaşan sesiyle: "Hayır.. Ne istersin adamcağızdan?. Hayri Bey gazetede okuyunca behemehal gelir" diyordu hep. hislerinin arasında bunalmış kalmış. Ben birkaç defa düşünmedim değil. Onunla ülfetim daha sıkı. Bugünkü lutfunuzu hiç unutamam!" diyerek yorgunluğumu tazeledi. hiçbir şey söyleyemediğim için ayaklarına kapanacaktım. Selırıa'ya da söylemiştim. Vapurda beni yanından bir dakika ayırmamışti. Hayri Bey. Cemal Bey bu latif hülyayı beş dakikada bir kere yıkıyordu. gusülsüz. Ben. Meselâ ertesi gün veya bir hafta sonra Selma Hanımefendi ile tekrar karşılaşınca bana en şirin tebessümlerinden biriyle bakacak. diyecek. "Hayri Bey. Sonra bana döndü. hayalimde hep bu yerli film sahnesi. ben hepsini biliyorum. birdenbire iştiham kapanmıştı ve sırf kendisine rakı nasıl içilir göstermek için üst üste sekiz kadehi bile yuvarlamış.yapamadım. bütün sırlarım yakalandığı için yüzüm kıpkırmızı pencereden baktım. Çünkü adamcağızın karısından başka hiç ve hiçbir hâlini beğenmediğim o kadar aşikârdı ki. Bir ara.. aptallığıma kendi içimden inandırıyordu. dedi. acaba Cemal Beyle olan münasebetlerimizde tamamiyle haklı olan ben miydim? diyorum. "Aptalsın! Tedavi edilmez şekilde aptalsın!" demiyordu. Sonra Halit Ayarcı'ya döndü: Hayri Bey. teyzeme karşı gösterdiğiniz bağlılığın hikâyesini Cemal'ben dinledim. onun aleyhinde idi. kendisini ziyaret ettiğim için beni de oturtmuş. Sabahleyin ne yapaca-ğ. Fakat sonundan korktum." Ve her ağzını açışında ayaklarımın altından toprak kayar gibi oluyordu. O günden sonra bir daha Büyükdere'nin adını bile anmamıştım. Bu işe gönüllü gitmiştim. Hakkı var ya!. ikram etmişti.. Ya o mezarın başında oturup. Düşün bir kere o suratı insan tokatlamaya başlarsa! Yan gözle ellerine baktım ve hakikaten bu işin olmadığına üzüldüm. bunu yapmayın! Hayri Bey. daha derindi." 196' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Evet. Rakı böyle değildi.. Bir gün evinde sofra başında iken. O da bize düşman gibiydi. Ama ne olsa size yine minnettardır. benim en iyi dostum olduğunuza emindim!" Ve daha buna benzer ne güzel şeyler söyleyecekti ve ben o zaman şaşıracak. Niçin hep fakir ve biçare adamlar dayak yer? Meselâ bizim Cemal Beyi hiç kimse dövmez. -bittabi Selma Hanımefendi bizim artistler gibi burnundan konuşmayacaktı.. Sadece bu hikâyeyi on defa anlatarak beni.tahammül etmiştim. .. Bunu yapmayın.

Hayri Beyciğim. Her şeyde bir çocuk saçı yumuşaklığı var. Biiyükdere. Ben cevap veriyorum: Baş üstüne beyefendi... taze otlar kadar yumuşak. bir şerit gibi uzanıyordu... Otomobil yerlerinden söktüğü ağaçları tepemizden ata ata gidiyor. kır çiçekleri gibi ince ve çekingen. Altı sene evvel ba kımsızlıktan ölen küçük kızımın saçları da böyle yumuşaktı.. çişi gelmiş çocuklar gibi iki ayağının üstünde sallanıyor. Elbette Büyükdere'de rakı içenler vardı. bütün diş etlerim yanıyordu. Bu gece belki de rüyasında onu görecek. daima böyledir! Hayri Beyefendi. Bazen şişeyi eve götürmeğe ce¦ et edemez. İkisinin de bende bir yığın hâtırası vardı. Otomobil. Hayır olmadı. İkisinin yan yana gelmeleri de pek mümkündü. müsrif. Evet saat altı.. bir cıgara.. bugün dört defa "beyefendi" olmuştum. . falcı Hayri. Hayri oğlum. . şarap renginden altın rengine kadar giden perdelerle. "Şunu bir kenara koy. Herkes gibi ben de bir tek insan. Sevincimden beşinci "beyefendi"yi az kaldı kaçıracaktım. Doktor Ramiz yanımda. Deminden beri cıgamsızlıktan dudaklarımın kenarı ve içi... adama hiç dokunmadan geçti. N'olur birkaçını yolda eksek. bizim Hayri.. Ayrıca otomobilin yetmiş kilometre sürati. ok gibi. yedide. Telefonu daima kendisi kapatmak ister." derdim. -Teşekkürederim beyefendi! 198 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Böyle denmesi lâzım.. kaybettiği sevgililerinden bu kazanın hâtırasıyla bir denbire ayrılacak. 199 TANPINAR Telefonda Cemal Beyin sesi. Üstelik buradaki ben. rakı ve ben. sizin Hayri. şu büyücü Hayri. Fakat ben bu işe nereden gitmiştim? İşte değişiklik burada idi. Ne kadar çok Hayri var. ayyaş. öksüz Hayri. Ve üstümü kirletir korkusuyla hemen telefonu kapatıyorum. Eskiden.. Şimdi de o cevap veriyor: Hayri Bey. Ne şekle soksam. baldızlarımın eniştesi Hayri. bir kat daha güzelleşen akşam. Şimdi bir de Hayri Beyefendi ortaya çıkmıştı. Lütfen. Pakize'nin kocası Hayri.İkinci defa işsiz kalınca bir ara hakikaten rakıya düştüm. yarın akşam uğrarım. kendim olsam. Muhakkak tekrar çocuklu ğuma döndüm ve bir bayram yerindeyim! Pek dalgınsınız Hayri Beyefendi! Bereket versin. Son zamanda belki bunu da unutmuştum. şimdi hiddetten sapsarıdır.. Büyükdere'yi de tanıyordum. bu güzel. arkamdan söylenecekleri hiç düşünmeden ve hiçbir kimsenin bakışlarıyla da karşılaşmamağa çalışarak âdeta boşlukla konuşuyormuş um gibi. buğulu bahar akşamını âdeta israf ederek uçuyordu. ama Hayri Beyefendi olarak ben. Bari şu ihtiyarı çiğnemesek! Üstü başı benden perişan. tezgâhın yanında çırağın arsızlıkları ve Yusuf Efendinin borcum ve evim hakkındaki imalı sözleri arasında yanlar. Belli ki kendinde değil! Aferin şoföre.. rakı ve ben. Şimdi geçirdiği tehlikeyi anlayacak ve ürkecek.Hayri Beyefendi. altı yıl evvel de böyle derdim. Büyükdere. Hulâsa. Bu şeridin bir ucu sanki bizde imiş gibi onu ve etrafındaki akislerini toplaya toplaya gidiyorduk. rakı ve Büyük-dere.. bu iki saat evvel aklımın alacağı şey değildi.. Fakat niçin hep Selma Hanımı ve Cemal Beyi düşünüyorum. Hayrı Efendi. O varken benim kendime ait işlerde söz söylememe lüzum yoktur. Yarı yıkık evimizin arasına göz koyan ve bu yüzden bana oldukça geniş bir kredi sağlayan semt bakkalındaki hesabımı da her akşam yalvara yakara aldığım kırk beşlikler kabartmıştı. dalgın Hayri. Galiba bir otomobile bindiğim için olacak.yol boyunca rastladığınız eşiğinden atlar atlamaz ekşimiş pilaki ve yanmış zeytinyağı kokusu ciğerinizi haşlayan meyhanelerin hepsine birkaç lira borcum vardı. saatçi Hay-ri. Bu yüzden Şehzadebaşı'ndan Edirnekapı'ya kadar. göz alabildiğine yeşillik arasında. hemen oracıkta. Biliyorum. esrarkeş Hayri. Çemberlikuyu sırtlarında puslu havada. lütfen akşam üstü bize uğrar masınız? Selma sizi bekliyor. rakıyı da. Ben. Hayri Bey.

altı buçukta kapının önündeyim. Hizmetçi kız yılışarak gülüyor. Kim bilir ne kadar güzelleşeceksiniz! Bir kahkaha daha. Üstüm başım da temiz olmalı! Ve ayrıca üstümdeki elbise Cemal Beyin üstünde görünmüş olmalı! Ve görenler. Şişli'de. Sizden başkasını bulamadık! Hastalık muhakkak ki yakışıyor. Zaten bu gece başka yere sözlü. Amma burada olduğum için mesudum. Ben. ne karımın tiroit guddelerini.. ne de en küçüğün hummasını düşünüyorum. Yatakta örtüler altında şekliniz kaybolsun. Fakat Selma Hanıma bunlardan ne? Şimdi ben evimde olmalıydım.. Görüyorsunuz ben hastayım. Doğumevinde. Vücudunuzu gizleyin ki bu köpek sadakati bende devam etsin. Bir şey çıkar başımıza diye korktum. Cemal gitmek istedi amma. Bayağı kâmil bir hâli var. Dün Doktor Ramiz uğramadı. Fakat ne söyleyebilirim? Küçük kızımın bu sabah ateşi otuz sekizdi. Geçmiş olsun efendim. Acaba hasta mı? Kızım da hasta.. Yumruk tam yerine isabet etti.. çünkü ötekilerin hepsini bana unutturdu. boynunuzu. Sanki holün ışığında çok derin bir karanlıktan bakıyor gibi... Fakat bunun hastalığı başka türlü olmalı. Yüzü çocukluğumun şekerci dükkânlarına.. zengin insanlar. Bizim de hediyemizi ailenin eski bir emektarıyla göndermemiz lâzım. şezlongun üzerinde bir yığın ipekli çamaşır var. elimden gelse alıp götüreceğim. beşiklerini salladığımı da zannettirmem lâ-z>m. Fakat duvarları bu odada çok ince. Orada sandalyenin üstünde. fakat siz yine örtünün. Eli âdeta ceketime asıldı. Yoksa.. Nuri Efendinin sesi içimde konuşuyor. O devam ediyor. Şakaklarım atıyor. Fakat bunu nereye asarım? Kendisine uşaklık etmek kâfi değil... Cemal Bey. insan oğlunun tek kalesidir. 201 TANPINAR doğrusu!" demeli. Hayır.. sizi yine rahatsız ettim. Sandalyenin. Bir şeyler daha bulup söylemem lâzım... ışık ve renk içinde.. "İyi bakıyorlar. onun da sabahleyin ateşi vardı biraz. Yatakta bir şeyler aranıyor: "Lütfen şuradan bir mendil. Dünyanın en kötü kolonyasını sürünmüş. şimdiki çiçekçi vitrinlerine benziyor. Cemel Beye gösterilen bu alâka kadar beni hiçbir şey mesut edemez. bir sandalyenin üzerine atılmış robdöşambrıyla odada hazır. Bu nezle yakamı hiç bırakmadı. Ufak bir ricam daha var.Darılmadınız değil mi Hayri Bey? Zaten biliyorum. Selma Hanımefendinin yatak odası indirilmiş perdeleri.. kızmıyorum. hemen hemen aynı şekilde hizmet etmiyor muyuz? Bende hiç meslek tesanüdü yok mu? Hayır. Bu kahkahayı da götürmeliyim. "Geçenlerde Cemal'in giydiği elbise değil miydi? Adam boylu poslu! Sonra efendiden adam. Ne yaparsın? Güzel olmak kâfi değil.. Fakat kadın aklı bu. Hayrı Beyciğim. Anlıyorsunuz ya. İçinde Selma Hanım var. yatağımın baş ucuna avize diye asacağım. 200' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Sabır... Akrabadan bir hanım.. abajurun büsbütün körlettiği ışığı ile bir deniz mağarasına benziyor. ne Zehra'nın sinüzitini. Gözlerinde fena bir pırıltı var." . Hem on günden beri. Aksırma hiç güzel olur mu? Amma.. Ayşe size Cemal'in elbiselerinden birini verecek. Fakat sizden başkası da bu işi yapamaz.. Acele ediyorum. siz beni seversiniz.. Ben bu kalenin içinden onu dinliyorum.. bana darılmazsınız! . Bir hediye göndermemiz lâzım.. küçük kızım.Saat yediyi bekliyorum. Çok sevişiriz. göğsünüzü örtün. Etrafa evlerinde doğup büyüdüğümü. hediyeyi almıştım.." Üşüyeceksiniz hanımefendi. kollarınızı. Yine çok güzel ve şirin.. Artık iş size düştü. Yatak büyük bir sedef gibi alaca ışıkta kabarıyor.. İyi ama niçin benden saklansın! Ben ona o kadar aşağılardan bakıyorum ki. Bütün takımıyla. Niçin kızıyorum sanki? Aynı insanlara. Oda sıcak! Oda sıcak. yüzü çok değişikti. yoksa.. Ne Ahmet'in göğsünü.

onu unutmazsam bu iş olmaz. tekrar aynı cümbüşlü bakış. Ayşe. Halbuki ben ancak Ayşe gibi kadınlarda kısmetimi aramalıyım! İkimizin boğazlarımızda bir yığın şey düğümleniyor. Örtüler dalganıyor. Fakat nasıl. Kadının başı tabaktan çıktı. Otomobille gider gelirsiniz!" Ayşe hakikaten Uç gün evvel Cemal Beyin sırtında gördüğüm kahverengi elbiseleri hazırlamış.. Yüzü tekrar yastığa gömüldü.Demek. Selma Hanım da bana ancak bahşiş.. Lokantacı listeyi uzatıyor. Belli ki o anda kendisi için benden başka kimse yok. benim sevdiğimi biliyor. O güveni ben kendimde bulabilir miyim hiç? Bu lokantaya giriş değil.. sonra Pakize'nin kardeşi olduğu hâlde me203 TANPINAR selâ büyük baldızım.. Kenarda güzelce bir kadının başı önündeki tabağa gömüldü. Selma Hanımefendi. Emine artık görünmez! Ona artık lâyık değilim. Amma öbürlerinden.. bütün bir fütuhat! O zamanlar el sıkmak âdeti olsaydı. hem de hizmetçisiyle ihanet etmek. Ayşe kapının önünde. Pakize. yumuşak.. Artık tanıyıp tanımadığımı öğrenemem. size para da verecek. boşlukta sallanıyorum. gece var. Niye böyle anlarda hepsi birden başıma üşüşürler? Yalnız Selma Hanım yok. Mehtap biraz sonra tam karşıdan çıkacak. çözülüyor.. Aman efendim. Mutfağın yanındaki daracık yerde soyunuyorum. Kadınlar da öyle değil mi? Selma Hanımefendi. benim gibi değil. Ayşe kapıyı açıyor. hani şu benim getirttiklerimden! Demek Kulüp rakısının başka cinsi de var. ne suretle? Kapıdan bir başka Hayri İrdal çıkıyor. tekrar dönüyor. ona doğru âdeta koşuyor. Düşmemek için bir tarafa tutunmam lâzım. Ben ikisinin ortasında. Daha niceleri var. Başka çaresi yok. Halit Bey düğün gecesinde tabanca sıkar gibi emirler veriyor: Rakı. Param olursa ben de yaparım. Yani Kulüp rakısı. ince bir plaj kumu gibi bu yüzükoyun yatan kadın vücudunun şeklini alıyor.. O girerse. Biraz geç kaldım. Pakize. Garip. sessizliği insanın içine yerleşen. Saçları dağıldı.. Beni karşısına aldı. istirham ederim.. "Cemal'in de biraz ateşi var!" Otomobil birdenbire durdu. Keşke yeni ahbabımızın yüzüne vaktinde bakabilseydim.. yaprak yaprak. sonra herkesten.. Niçin olmasın? Her şey sınıf sınıf. Dışarda deniz var. Birisini tütüncüye bırakırım. Bu sevinç bana yetişir. Taşlıkta bizi lokanta sahibi karşılıyor.. kadının rahatını bozmak istemiyor. Buna tenezzül etmemeliydim. Hayır ben Ayşe'den hoşlanacak insan değilim. Ve Selma Hanımın. Fakat Ayşe'nin kolları hiç de onunkine benzemiyor. sonra dostlardan. Belli ki yine bana bir hakaret hazırlıyor: "Ayşe. O hâlde Ay202' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ şe'yi niçin beğenmiyorum? Ayşe.. uzanıyor. Sade öyle mi ya? Bir taraftan da toparlanıyor. Pakize. Şu paketi alıp kaçabilsem. O odasında yatağında bir kedi nazıyla dinleniyor. bir rüya balığı gibi insanın içinde masmavi kımıldanan gece. Demek bu paranın bana verilmesini istiyormuşum. geriliyor. Bütün müşterilerin gözü bizde. peşin para ile çalışıyor. Kâinat lahana gibi. Cemal Beyin bu düşünceye yine kendi içimden fırlattığı kahkahalar. Lokantanın vitrinlerinde barbunyalar. Halit Ayarcı elini sıkıyor. . eski elbise ve iş verebilir. çocuklarım. Demek bu da âdet. Bu kadar güzel kadına. aynı gülümseme. Adım attıkça lokanta genişliyor. Fakat eski neşesi yok. Rmine. yolda gördüğümüz akşamdan toplanmış gibi kırmızı ile mavi arasında perde değiştiriyorlar. İçimde sevilmeyen insan vücudunun cıvıklığının bulantısı hâlâ devam ediyor. Hayır. Ama sırtını deniz tarafına çevirmesinin sebebini biliyorum.. hepsi burada.. Dârâ Yunanistan'a girdikleri zaman muhakkak böyle yaparlardı. sonra geçerken alması kolay. Yatak. kat kat.. Fakat onun gibi yapmam imkânsız. Buyrunuz beyefendi. Ben de peşin para ile çalışıyorum. Maaşımı kaç defa peşin alıyorum. Evvelâ mutemetten.. Nevzat Hanım. iki kolunda iki paket. İskender Mısır'a. İçimde bütün dünyayı ikrah ettirecek bir bulantı var. Halit Bey barta dönüyor: . Hepsi ayrı cinsten. Şişli'ye kadar gitsem bile sonra eve ne ile döneceğim? Tabiî tramvayla.

.. Büyüğünü de yarın Topal İsmail'e nikâhlayacağım. herkes saatini onun kadar sevse ve hepsi de Doktor Ramiz'in dostu olsa. Beş yıl evvel ölen en küçük kızının cenazesi bekçi kucağında kalkan adam. İkinci yudum. Benim âdetim böyledir. Ben hazretin yalnız bir midye dolmasını bilirim. kapak gibi ağır bir şey döndü. Onun tadını çıkaralım. ve gözlerimin nuru. denize.. Vazgeçtim. Hayır. biçarenin biri." diye her an seslenecek. içtiğim. onunla beraber olduğumuz zamanlarda benini de yapmak istediğim hep bu idi. Halit Ayar-cı'ya ne kadar şefkatle. Rakı kadehimde mermer bir saray birdenbire çökmüş gibi değişti. Bizim Saatçiyan'a adamakkıllı ders verdiniz bugün. İkinci günde ışık böyle yaratılmış olmalı.. Dördüncü yudum: Kadeh boşaldı.. neredeyse elindeki meze tabaklarıyla pencereden dışarıya..... "Ben fakir adamım.. Bu işleri ne kadar iyi biliyor. ciğerlerimin kanı. şüphesiz fazla ileriye gitmeyecek. Hani kahvede. Ben Hayri İrdalım. Şehzadebaşı'ndaki küçük meyhanelere beni davet ettiği zaman verdiği bitmez tükenmez perhiz nasihatlerini birdenbire unutmuş gibi yiyor. -Bırak doktor şu psikanalizi. Gözleri ona her iliştikçe." Fakat neye yarar? Bu kadar güzel başlayan geceyi niye bozmalı? Felek bu gece beni Hayri Beyefendi yaptı. Belki de yüzüm karmakarışıktır. Tabaklar önünden resnıigeçıt yapıyor. Dilimle damağıma hafif dokunuyorum. üçüncü yudum. Ah.. devlimizin en mühim keşfidir. Siz burayı daha iyi tanırsınız. belki bütün lokantayı beraberinde götürecek. tortulandı. göklere doğru uçacak. Uzat doktor kadehini! Siz de beyefendi lütfen.Buyurun mezeleri seçin! Birdenbire kendime geliyorum. Allah belâsını versin! Biz şimdi rakı içiyoruz. Kafamın içinde bir şey. Biraz buz? Biraz daha. Artık sayamayacağım. Yok. pencerenin dışında cama yapışıp kalacak. Oradan Halit Ayarcı'ya: "Ah. Sonra yavaşlarız. Belli ki bu masa bizim bakkalın tezgâhının arkasına hiç benzemiyor. gördüğüm şeyleri nasıl olsa bir daha görecek.. Buz rakıyı damar damar yaptı. Acaba aktörlüğü var mı? Hayır bu aktörlük değil v başka şey. Bir şey almıyorsunuz Hayri Beyefendi.. Bütün vücudumda tanımadığım bir sıcaklık var. Belki adlarını bile bilmem.. içecek. Siz getirmesey-diniz. Sonra ilk yudumun zevki. Lokantacı yanı başımızdan ayrılmıyor. on senedir. Bir ayağımı öbürünün üstüne atıyorum ve etrafa kayıtsız kayıtsız bakıyorum. Devam etmek istemiyorum. masanın üstünde psikanalizden başka ağza konacak doğru dürüst bir şey bulunmazdı. Fa205 TANPINAR kat beni davet ettiği meyhanelerde. Hayatı be•204 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ niınsemiş! Hiç mağlup olmamış. Ben sanki içinde büyük bir buz parçası eriyen büyük bir kadehin arkasından onu seyrediyorum. Bu kadar da acele doğru mu ya? Biraz daha tadını çıkarmak lâzım değil mi? Bu gece yediğim. huzur-ı âlinizde dayak yemek küstahlığını gösteren o mendebura. hepsi önümde olunca karnım birdenbire doyar. Burada rakı için geniş zaman ayrılıyor. Hayır.. Halit Ayarcı'nm sesi birdenbire diken diken oidu. Doğrusunu isterseniz. ancak kapısının önünden geçebilirdim. kendim öyle yaptığımı sanıyorum.... O da Balıkpazarı'nda satıcı iken. teşekkür ederim. Ayasofya'nın kubbesindeki melekler gibi oraya. Belki de ben. Şimdi ilk kadehleri biraz acele içeriz. Sevinç adamcağızın iki yanına âdeta Cebrail kanatları takmış. sevgiyle bakıyor.... Doktor Ramiz hiç bana benzemiyor. bu benim kırk beşlik değil. çok ince bir sakız lezzeti var. Sizin anlayacağınız. . Böylece istediğimiz zamana kadar eğleniriz. Sesi ne rahat emir veriyor. Yârabbim. Kulaklarım hamamda imişim gibi çınlıyor. yiyecek değilim! Halit Ayarcı kadehimi dolduruyor. o zamanlar ben bütün hayatını sırtında bir kambur gibi gezdiren o biçare insanlardandım. Çünkü siz de anladınız ya. Doktor Ramiz derhal psikanalizi bırakıyor ve hemen onun yerini İstakozu alıyor.. Psikanaliz.

Kim bu arkadaşlar?. Fakat Halit Ayarcı şaşırmıyordu. Sağlığınız efendim. O samimî adamdı. Fakat birdenbire masanın üstündeki barbunyalar dikkatini çekti. Misli bulunmaz bir adam. Mamafih hak etmişti. Doktor Ramiz'le ben Tevrat'ın yeni yaratılmış adamı gibi. Çatala lüzum yoktu. Doğru. Hem çatal yemek ye-!î'ck içindi.uzaktan Halit Ayarcı'ya eliyle bir selâm verdi. yüzlerce mâna ile zengin bir şeydi.. fakat ona iltifat eden daha çok mühimdir ve o. Hem iltifat ediyor. Ben de onıı sevmiştim. Bu emniyetle sağ eli bir kadın saçı okşar gibi masaya uzandı. Fakat beni unutmadı. Halit Bey? Ses diye işte buna derlerdi... Yeni gelen. Aziz dostlarımdan Hayri İrdal Bey. Tekrar bir barbunya döşeme tahtasına şöyle kayıtsızca alılan bir kılçık oldu. Sözümü bitiremedim. O dakika hepimiz anladık ki Halit Ayarcı mühim adamdır. Yeni gelen adam bir el işaretiyle bizi yeni baştan yarattı. Beni sevmişti. Bana bakışlarından bu samimiliği okunuyordu. araya bir vasıta koyacaktı. kucaklıyor. Halit Ayarcı'nın omu/. Bu konuşma değil. Hepsini bir anda. öbür gözleri biraz sonra aynı adamın kendi aralarında oturacağı sandalyede.. En önde yürüyen iriyarı. Fakat barbunyalar bekleyemezdi. hazırlanan masanın etrafında. üstüne çıkıyor. Babamın dostuydu. Çatal fazla külfetti. Beni sevmişti... Lokantaya en aşağı on kişilik bir kafile girdi. Bu c-meliye iki üç dafa tekrarlandı. daha marifetli. Birdenbire yüzünde bir çocuk tebessümü belirdi. sandalyeler oynatıldı. hep aynı muhabbetle yüzüme bakıyordu. o anda duyduğumuz sevinç. Herkesin başı onlara çevrildi. Evvelâ Doktor Ramiz'i tanıştırdı. Bu takdim şeklinden bir daha anladım ki Halit Ayarcı mazi ve istikbalini hâlin arasından gören zattır. hepsi birden bu uğurda şaşı olmağa dünden razı. Konuşmağa lüzum yoktu. çok mühim adam olduğu için Halit Ayarcı birkaç yiiz daha mühimdir. Soğuk barbunya ise hiçbir işe yaramazdı. ayakta. Niçin aynı samimiliği barbunyalara göstermeyecek...Belki biraz fazla oldu. ardı arası gelmeyen bir çarpı amcli206 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ yesiydi. Memleketimizin en tanımış saat üstadı. Hem fazlasıyla! Halit Ayarcı tekrar beni satın almağa karar vermiş gibi rahat rahat gözlerini yüzüme dikti: Saatçiliği nerede öğrendiniz Hayrı Bey? Gençliğimde.. daha kudretli. Kalantor zat benimle teşerrüf ettiği için son derece mesuttu. hem geriye alıyor. O. böyle çerezler için değil! Beşinci barbunyadan sonra evvelkinden yüz defa daha anlayışla 207 TANPINAR .. hep beraber ve üç dört kelime ile yapıyordu. hayranlık ve mahcubiyetle giyindik. bir elini omuzuna koymak suretiyle Halit Ayarcı'ya ayağa kalkmak fırsatını vermeden iltifat etti: E. anlaşıyorduk.. Beni kırk yıllık dostu gibi tanıtıyordu. Bunu göstermek için serbest olan sol elini benim omuzuma koydu ve hep aynı tebessümle yüzüme baktı. Bu Halit Ayarcı'nınkinin de üstünde. Ben bu teveccühün. unutmamıştı vc unutmayacaktı da. Belli ki bu saadeti bana birkaç kelime ile anlatacaktı. Masalar çekildi. bilardo masasında bileler gibi koşuşuyorlardı. şakalaşarak onu bekliyorlardı. örtündük. iltifatın altında üç santim kadar döşeme tahtasına gömüldüm. yan yana. O yarı ayağa kalkarak son derecede haysiyetli bir tavırla selâmını aldı. Sonra beni takdim etti. Sonra kalantor adam ya nımıza geldi. Garsonlar salonun içinde. sözde büyük bir rahatlık içinde birbirleriyle konuşarak. bir gözleri bizim masaya doğru yürüyen adamda.undan çektiği eliyle bir tanesini aldı ve hep aynı mesut çocuk tebessümüyle ağzıma götürdü. hak etmişti.. Kafilenin öbür kısmı. kalantor bir adam -şu gazetelerde günaşırı resimleri çıkanlardan biri olacak ti muhakkak. Ben biraz daha bekleyebilirdim. ne var ne yok bakalım. itiyor. Onlar beklerlerse soğurlardı. çocuk denecek bir yaşta Muvakkit Nuri Efendi adında bir zatla tanıştım.. kol kola yürüyordu.

dedi. Yerine oturur oturmaz. bu iltifata mazhar olayım! Bu akıl alacak şey değildi. gözlüklerinin pırıltısıyla bizi ihya ederek çekilip gitti. hulâsa bütün ailede. dedi. ben pişirmişim gibi hep bana bakarak: Nefis. dinliyordum. Her zaman iştahlı ve dost. Biz tekrak yerimize oturduk. fakat büsbütün boş durmak da hoşuna gitmediği için karşısındakinin bir şeyler söylemesini istiyordu. Haleflerinde.. Ve artık bana bir daha bakmadı. tebessümlerinin.. bu iltifata taş olsam yine dayanamazdım.. Bir ay evvel onunla burada karşılaşmış.. İltifatını... her zaman için emrinize hazır ve her zaman için sizden çok farklı. ben tutmuşum.sözüne devam etti: -Tabiî iktidarda olmadığı zamanlar.. Doktor Ramiz'in yiizü sevinçten kıpkırmızıydı. Mektep kitaplarındaki Asur tanrılarının omuzları gibi nur içinde bakıyordu. Daha doğrusu kudret denen şey onu benimsemiştir. ve Halit Ayarcı'nın onu küçümsemesine.. Bütün ağırlığiyle omuzuma basarak son emirlerini verdi: -Aman yiyin! Tam zamanıdır barbunyanın. Galiba onun gelişiyle kesilen sözüme devam etmemi istiyordu. hem yarın! Öğle yemeğinde. O kısaca cevap verdi: Muhakkak. kaynamıştım. Ne babacan.. Zaten mevsimi!. Fakat bu ihaneti yaptığı için tatlı bir bakışla gönlümü almayı da ihmal etmedi. Adeta beraberlerinde gezer. Cebinden çıkardığı bir akşam gazetesini açarak ilk sahifedeki bir resme işaret etti: -Yerine gelen adam. O zamanlar daha ziyade gazetelerde resimlerini görürüz. Buraya gelin. O zaman da cebimdeki gazetede bunun resmi vardı. Sonra beni bıraktı. düştükleri zaman da kendilerini.. hepsinde vardır. en aşağı dördüncü kat gökte Hazreti Isa ile sarmaş dolaştım. İş başında iken az çok değişir.. Hayri İrdal. seleflerinde. ne derseniz deyiniz. O dalgın dalgın cevap verdi: Evet. badem denen nesne ile meşgul olduğu için kendisi de konuşmuyor. Her zaman böyledir. İştahından bahsetmiyorum. Fakat bu şahsa ait bir hâl değildir.. Çünkü kudreti benimsemiştir. Halit Ayarcı oralarda değildi... Fakat öyle düşmüşe müşmüşe pek benzemiyor. Ve hep aynı sevimli. Rabbim. dedi.. Doğrudan doğruya masaya döndü.. Ramiz Bey hemen hemen Halit Beyin evetiyle aynı zamanda: Hakikaten büyük adam. Zaten iktidarda iken görmek pek az nasip olur. Barbunyada ana baba bir kardeş olmuştuk. ne asil hâl leri var. Böyle olduğunu hiç bilmezdim. Niçin olmasın? Bu samimiliğe. babacan. Ben ağzım hayretten bir karış açık. ikimiz de yalnız olduğumuz için saatlerce baş başa konuşmuştuk. Bir taraftan onu tadıyor. O daimî ve edebîdir..gözlerimin içine baktı ve barbunyaları ben yaratmışım. 2P8 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Fakat ben ne istediğini anlayacak hâlde değildim. Gözlerim önündeki fotoğrafta: . Gerisine ne lüzum vardı? Birdenbire buzlu badem tabağı dikkatini çekti. Bir ara Halit Bey kendisine: Bugünlerde sizi taciz edeceğim galiba. beğenmemesine içerliyordum. diğer taraftan Halit Beyle konuşuyordu. dost. diye atıldı. ne büyüksün sen! Yalnız bir kişi. Ben. Sonra omuzumdan istemeye istemeye elini çekti.. Hele Nuri Efendiden çok uzaktaydım.. Garip değü mi?. Şüphesiz bu yeni icat edilmiş bir nesne olacaktı. Bir ara sol omuzuma baktım. Güzel pişmiş. bu biçare hayat artığı. Söyleneni dinlemiyor. "Hadise kapanmıştır" der gibi bir sesle bana: Evet. dostluğunu kastediyorum.. Sonra omuzlarını silkti ve beni çok muazzep eden hafif bir gülümseme ile -çünkü hakikaten bu büyük adama gerçekten ısınmıştım. şurası da var ki rahmetli velinimeti daha pek o kadar tanımıyordum. Benzemez. lehimlenmiştim. çok nefis. dedi. Ben.. dedim. Her zaman böyle midir? diye Halit Ayarcı'ya sordum. Tuhaf bir konuşmaydı bu. bağlanmıştım..

"Haydi. Devletlinin eli omuzuma ve bakışı gözlerime değdiği andan itibaren bende garip bir değişiklik olmuştu.. Paranı geriye alacaksın! Amma bir daha böyle şey istemem. -çünkü giden sıkıntılarımın yerine garip bir sevinç. yahut Heybeliada'nın. Kınalı'nın en yüksek tepelerinde. bir yığın nefesi keskin zatlara okutmuşlardı. giyebileceğim şöyle temizce bir gömlek bulamıyorum diye yanıp yakılırken. Her kadehte. hiçbiri derdime çare bulamamışlar. kısmetimin açılmasını himmetinden beklediğim Gömleksiz Dede. ruhumuzu ve nefsimizi terbiye edeceğiz diye benimkinden beter sıkıntılar içinde yaşamış mala. dirileri yalnız sabır ve kanaat dersi veriyorlardı. Alkol bütün hafiflik kapılarını açmıştı. fecir vakti cami avlula-rındaki ağaçlardan kalkan karga sürüleri gibi üzerimden kalkıyor. kalbim mahzun oldu. Deli Hafız.. biraz daha üzgün. Bunların arasında komşumuz sayılan Yedigelin Emine Hanım. bir güvenme geliyordu-şüphesiz ondan. Hayretimden kekeliyordum. Kısıklı'daki Selâmiefendi'ye kadar. rüzgârda köpüre köpüre uyuyan Hıristiyan evliyaları da dahil. Fatih. hattâ ayazmaların serinliğinde yatan.. ellerine geçeni de şuna buna dağıtmış insanlardı.Garip şey. Şeyh Viranî hepsi bu çeşit insanlardı. mezarlarından taş alır. Dua ettim. Eyüpsultan'dan tâ Yuşâ tepesine. Kocamustafapaşa. üzerimdeki maişet sıkıntısını bir parmak kaldırmamışlardı. yiyor. Böylesi zevatın. Ve eliyle. yalvarır. benzerler. Eminönü taraflarına. Çu-kurbostan'da bir mahzende yaşıyor. Türbe. her yudumda beni boğacağını sandığım sıkıntılar. Yedikule. O benzeyen şey yok mu. Hırkaişerif. bu bir hulûl hâdisedir. bir iç rahatı. Doktor Ramiz bu sözleri işitmekten âdeta mustarip. elimdeki piyango biletini şöyle mübarek eliyle bir tutmuş. Halit Beye çıkıştı: Ama. Nitekim ölüleri yüzüme bile bakmıyor. surların içinde ve dışında. onun omuzumu çökerten ağır ve heybetli elinden. Edirnekapı. Halit Ayarcı omuzunu silkti. dünya işlerinden gelen sıkıntılarıma çare bulamayacakları besbelli bir şeydi. demişti. Hiçbirisi bana bu tesiri yapmamıştı. konuşuyordum. Yekçeşim Ali Efendi Edirnekapı mezarlıklarında vakit ge-çiriyorlardı. bir daha dönmemek üzere çok uzaklara uçuyorlardı.ne Tez210' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ veren Sultan. Sirkeci. Beni günaha sokma!" Peki amma. Ne Bukağılı Dede. Durmadan içiyor. bir nevi saadet ve ferahlık kaplamıştı. Ayvansaray yolu. zaman zaman ziyaret eder. "Anlatılması güç!" der gibi bir işaret yaptı. gözlerime akan mıknatıslı bakışlarındandı. ne Üryan Dede. ben sende ve sen bende. Altıparmak'taki Şeyh Mustafa Hazretleri. .. üç sene peşinden koştuktan ve o kadar yalvardıktan sonra. Birbirlerine de benziyorlar. Seyit Lûtfullah harap bir medresede oturuyor. hiçbiri. çok yalvardın. bu boşalma ve doluş. Karpuz Hoca Sütlüce'de yıkık bir evde. hulâsa bütün İstanbul'da. Dedim ya. gülüyor. kendisine hediye edilen gömlekleri sokak ortasında cayır cayır yırtıp atmakla meşguldü. hakikaten üstünden büyüklük akıyor. hemen her semtte mevcut evliya ve keramet sahibi zatların yattıkları yeri tanır. daha ziyade maddî meselelerde. ondan destur aldığı söylenen Yılanlı Dede. Aksaray. dedim. parmaklıklarına hiçbir şey bulmazsam ceketimin astarını yırtarak bağlardım. Ben. Bu anlaşılamayacak bir şeydi. bütün vücudumu bir rahatlık hissi. içim daha kapalı dönerdim. Çocukluğumda beni birçok türbelere götürmüşler. Birdenbire işti-ham artmış. Büyükada'nın. menale kıymet vermemiş. Kadehini kaldırdı: İçelim!. bizzat kendileri. işte o hüviyetlerine 209 TANPINAR sinen iktidardır.Top-kapı. Hepsinden biraz yeis) i. ben hiç yanında görmediğim hâlde. Bu hafiflik. Evet. çok efendi adam. dua eder. Ve içtik. gözleri hep devletlinin masasında. İçelim!. benim gibi bir biçareye beş on kuruş para temin etmek neden günah olsun? Bunu bir türlü anlıyamadım. Kaldı ki bu mübareklerin hepsi dünya işlerinden uzak. sabah akşam. ne Elekçi Raba.

O geceden sonrat hattâ o gece içinde hemen hemen hayatımın mahreki ve mânası değişti. yarı tok ömrünü geçiren Hayri İrdal'ın taba-ğındaki tek midyeyi bile. Hayır. Hattâ rahmetli üstadımın takvimlerine. Seyyit Lûtfullah'ı. en çetin hastalıkları bile perhizsiz yendiği aşikârdı.Abdüsselâm Beyi. Evliya inadı bu. kıra salınmış uyuz keçi gibi salına salına döndü. Hattâ çok güçlükle ve adım adım oldu. yiyen. Düşünün bir kere. Hattâ dünyaya bakışım..Yedigelin Emine Hanıma o kadar yalvardım. etme!.. tabiî onlar da nazar değmesin. ruh terbiyesi diye kendini azaba sokacak. Bu iş için yaratılmıştı. kabil değil. Sonra yavaş yavaş mantığım değişti. Bilâkis hoşuna gideni kapan.." Hayır. "Şunu biraz arttır. Hattâ çok defa bana rağmen oldu. ve hep mücevher ve inci kakmalı. Ben onları kastediyorum. Fakat Halit Ayarcı. Gâvur kısmının mâşallah denecek nesi olabilirdi? Mâşallah kelimesi elbette bizim olacaktı. benim tabağımda. altın ve gümüş evanî. Masamıza bakışı. ebedî saadetler uğrunda dünya nimetlerini tepecek insanlardan değildi. ara sıra çıkarttığı . Elbette böyle bir adamla karşılaşma. yani nefis. yapma. taşım da taşım. mâşallahlar. Nitekim öyle oldu. Hattâ o zamana kadar hiç kimsenin bilmediği bazı izahat bile verdim. O daha ziyade Nuri Efendi üzerinde çalışıyordu. servete batıran mükâfatlar. Burasını düşünmeliydim. alan. Naşit Beyi.. bulamayınca canı sıkılan takımdandı. ya mübarek! dedim. kısmetini köreltecek. Elbette insana bu yüzden birtakım iyilikler gelecekti. Ayrıca sandık sandık mücevherat. çe-lenkler.. yüzükler. Bu kadar yalvardıktan sonra muhakkak bir şeyler çıkarır!" diye bekledim. Vâkıa bunlar bir günde olmadı. Halit Ayarcı o gece benden bütün hayatımı öğrendi. Talihimin bu küşayişi anında hâlâ omuzumda devletlinin elinin ağırlığını hissediyordum. tam lezzetine varmak için önünde tuttuğu tek midyeyi bile hoşuna gidince almakta tereddüt etmiyordu. Eski zamanların cülus atiyeleri gibi sağı solu ihya eden. göz göze gelme bir uğur. Bu evvelâ üzerimden bahsettiğim ağırlığın kalkmasıyla başladı. barbunyaları derhal görmesi. Fakat nafile. Fakat oldu. bu lokantada. Hiç olmazsa on senedir bu münasebetsiz icada verdiklerimi geriye alayım!" Mümkün 211 TANPINAR mü? "Haydi o kabil değil. yıllardan beri kendisini tanıyan dostu Doktor Rainiz ona bu yüzden âdeta gıpta ile bakıyor.. amma. Ömründe hiçbir riyazet yapmadığı. içlerindeki bütün eşya altın veya gümüşten. Andronikos Kayser'in definesi ve cıvadan altın yapmanın en kolay usulünün ilm i havâs sayesinde bir hud-dam tedarikiyle olabileceği üzerinde az çok ısrarla durarak anlattım..yemeğe kıyamadığı. kısmet ve nimet tarlalarının üzerinde nasıl şahinler gibi süzül-düğünü kendi malını velev âharın elinde olsa dahi nasıl seçip aldığını iyice gösteriyordu. âdeta onu kıskanıyordu. ayaklarına kapandım. bir saadetti.dedi.Bizanslılarda mâşallah yoktur. Ona Nuri Efendiyi. bize lâyık bir şeydi. Ve o böyle yaptığı için de Hayri İrdal dünyalar kadar mesuttu. Mahzun mahzun döndüm. Hıristiyan devletlerinde verilmesi âdet olan ve sonraları bize de geçen nişanların hakikatte okunmuş. Aristi-di Efendiyi. Yirmi yedi altın direkli çadır. ikramiyeler arasında benim liram. üflenmiş tılsımlar olduğunu Seyyit Lûtfullah'tan işitmiştim. O bizlere mahsustur. iltifat tarzı. çatalımda takılı duran midye tavasını bile lahzada fark edişi. kahve köşelerinde yarı aç. o başka çeliktendi. Ferhat Beyi. N'olur. mübarek kadın sözünü tuttu. Devletli hiç de bu cinsten. "Belki mahsustan böyle söyledi. Bütün ay. Halit Ayarcı gülerek: -Olmaz. eşya212' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ vı görüşüm. Seyyit Lûtfullah'ı tutmuyordu. kadın hulliyatı. Evet. bu sene içinde verdiklerimi geriye versin! O da beş on kuruş eder. kem gözden korusun diye bir şeyler takınıyorlardı. insanları anlayışım değişti. koskoca Büyükdere'de. kupkuru ve tek başına. öğüten ve bunları yaptıktan sonra da gerisini arayan. belki bu mühim ve zengin zata bu defineyi bulma ve kâinatın gizli kuvvetlerine tasarruf etme ihtirasını aşılarım ümidiyle bütün talâkatimi sarf ettim.

Bu saatin bir eşini Nuri Efendide görmüştüm.. Mazallah. Ve bunların en güzel. Sanki hepsini cin tutmuştu.. Bana bir şey oldu.. 213 TANPINAR Çaresiz ben de sözü o tarafa döktüm. Böyle bir adam. İşsiz olmak. Onun yukarıda bahsettiğim sözlerini hâfızamda kaldığı kadar naklettim. Salon eğlencelerine meraklıdır. Hem hiç değilsiniz.. filânla. Evvelâ parasızsınız.. Fakat ben artık tedirgindim. salâvat getirecekleri yerde kahkahadan kırılıyorlardı. dedim. Ahmet'i. Anladınız mı? Zaman. Evime.. dedi. Sonra da evlendirilmesi lâzım üç genç kadın var evinizde. bu eğlencelerden yorulmuştum. karımı. oymalar.zayiçelere. hem de muhtaç olduğumuz filozof.. gördünüz ki değilsiniz.. Bir de umumî sıhhat bozukça. Rahmetli Nuri Efendi onun için bunlara ustadan ustaya mektup derdi. Halit Ayarcı izah etti: Atena ile Herkül'den bahsediyorsunuz. hayır. Beni kandırıyorsunuz. .. diyordu. diyordu. hem hakikî bir filozofsunuz! diyordu.. Bilhassa Hayri Bey siz için. Eski saatler el işiydiler. Siz de filozofsunuz Hayri Bey. Bununla beraber Halit 214' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Ayarcı'nın merakını elimden geldiği kadar gidermeğe çalıştım. Şimdi hepsi bana bakarak gülüyorlardı. ıstıraplarıma.. Keşke ben de sizin gibi düşünebilseydim. kaçacakları. Bu itibarla yaptıkları saatleri çok güzel eserlerle süslerlerdi. düşünürsünüz. dedi. Monşer. nasıl olsa hep beraber gideceğiz.en ehemmiyetlileri saatlerin iç kapaklarının iç tarafında yani çok defa. Yalnız saatçiliğiyle meşguldü.. aramızda bulunsun... Sarhoşluğunuza gelince.. Ayağa kalkarak elimle işaret ede ede: Orada. Tekrar içtik.. Zaman felsefesi. yani çalışma felsefesi.. Halit Ayarcı beni teskin etti: -Aldırmayın.. Hayır. yoksulluğuma dönmek istiyordum. Zehra'yı anlattım.. İşin fenası benim bu sözlerim üzerine kahkahaların ve onlarla beraber tabakların sallanmasının artmasıydı. Doktor Ramiz'in arada sırada bazı mütalâalarla haşiyelediği hikâ yemi sonuna kadar dinledi. birtakım meseleler içinde bulunmak bizi eğlenmekten alıkoymamalı. Doktor Ramiz bir aksiseda gibi tekrarladı: Evet içelim. Gittiği yerlerden hokkabazlık eşyası getirir. Halit Bey hemen her cümlemin arkasından: Olur şey değil. Ben sarhoşum. filân hepsi oynuyor. İşin garibi masa başındakiler bundan korkacakları. Ona evimi.. insan azma nı herif. Hakikaten evime gitmek istiyordum artık. Olsanız da açılırsınız. Fakat ben onu dinlemiyordum. Çizgiler. -Gitmesine. Hepsi aynı yere çıkar. Fakat evvelâ vaziyetinizi anlatı nız. yazma kitaplarda bulduğu simya reçetelerine de pek kulak asmıyordu. Meselâ sizin saatin iç kapağının altındaki gibi.. Benim olmayan bu hayattan. Yapanlar da maden işçiliğinden arılıyorlardı ... dedim. ancak saatçi görür onları. görmüyor musunuz? Devletlinin masasında. Amma böyle asık çehre ile değil. Sonra yüzüme dik dik bakarak: Dünyanın en tabiî vaziyeti... Halit Bey tekrar kadehe sarıldı: İçelim.. bu tam filozof. Bırakın evime gideyim. Bizim Faik'in huyudur.... onun elini omuzuna koyduğu acayip.. Bir gün gelir. bana ve benim olan şeylerin arasına. baldızlarımı.. Böyle gece hiç bırakılır mı? Şimdi oturun da bana şu ustadan ustaya mektubu anlatın. Sonra bahse döndü: Öyle ya. Hani o tulgalı kadınla. demin de denizin dibinde Andronikos Kayser'in hazinelerini gördüm. yani sadece para meselesi... tabaklar. ancak saatçilerin açtıkları yerlerde olurdu. İşlerinizi şöyle beraberce gözden geçirelim. Hulâsa büyük mânada kuyumcuydular.. Fakat daha evvel içelim. Filhakika masadaki yemek tabaklarının bir kısmı lodos fırtınasına tutulmuş gibi sallanıyorlardı.

küçük bir görüş farkı her şeyi ıslah edebilir. Topal İsmail'e kızımı ben nasıl veririm? Elbette vermeyeceksiniz. yaşamaya azmetmiş insanlar. 215 TANPINAR Tekrar aynı çıkmaza girdiğimi hissettim. Hatâ.. Teknenin üstüne çıkacağınız yerde altında kalmışsınız. dedim... bana döndü: -Güzel olamaz. güzel olur da ben fark etmemiş olabilirim... diyordu... Vermem de ne yaparım? -Akranını bulursunuz. Arz ettim. Bunun böyle olması için boğazıma sarılmasına.... muganniye sıfatıyla.. onu bekliyordum. O yine devam etti: . Kızınız anlattığınıza göre zarif ve güzel bir çocuk.. şu musikî meraklısı. büyük baldızım büyük bir muganniye olduğuna kani. her hareketine hayran olduğum adam da deli idi. Hayatınızı artık biliyorum.. sesi çirkin. Ben boynumu büktüm... biraz bolca yiyip içme. demesini bekledim. Para.. bugünün sanatından anlamıyorsunuz. Ufak bir refah değişikliği. Onları anlamadığınız için size kırgın olmaları kadar tabiî ne olabilir? Darılmayınız ama sizin insan ve hayat tecrübeniz hiç yok. yahut üzüntülerimin sebebi böylece teşhis edildik216' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ ten sonra içmekten başka yapacak bir şey kalmıyordu. öbürleri... O kendiliğinden gelir... Bereket versin bu akşam rakı boldu. Hep hatâ. "Ondan sonra ağzımı bile açmam. Herhangi bir gazinoda meşhur bir artist. Ben tek çare olarak yalnız evcek bizi alıp götürecek bir salgın. Şimdi sizden dinlediklerime göre hepsi ihtiraslı. üç izdivaç. Belki başka bilmediğim meziyetleri vardır. imkânsız. Fakat o sesle musikîsi beğenilsin! Buna imkân yok.hangi büyük.. Sonra cahil. öyle olacak! Ve hepsi de size karşı biraz kırgın.. sonra kabiliyetsiz. Ne olursa olsun akıl ve mantık namına bir kere daha işe karışacaktım. Elimdeki kadehi bıraktım. Hele büyüğü. Hiç olmazsa bu işte beni anlayacaklarını sanıyordum. yani değildir amma. Güzelden anlıyorsunuz. hiç yok. Dışar-da bütün cümbüşüyle devam eden mehtaba baktı. Hemen arkasından. Siz harbe girmeden mağlûp olmuş bir orduya benziyorsunuz. bir iki kanun teklifi ile meseleyi hallederiz. Hastalığım. Hayır. ne bileyim şahsen güzeldir... neyi sevmez? Bunu kimse . Kendilerini anlamıyorsunuz diye. radyoda büyükçe bir şöhret. İstediğim kadar bu mesut hâdiseyi kutlayabilirdim... Kim alır! Halit Ayarcı bir müddet düşündü: -Anlattığınıza göre durup dururken kimsenin alacağı cinsten değil. Halit Bey bana bircıgara uzattı. Fakat sanattan. Tabiî.Kelimeler değiştirilince işler ne kadar kolaylaşıyordu.. Altı saattir beraberinde bulunduğum. Snnra. baldızlarım. İtiraf edeyim ki bunları hiç düşünmemiştim. Belki. Daha İsfahanla Mahuru. bir felâketle bu işler hallolur sanıyor. dedim. Karım kendisini Hollyvvood'da zannediyor. Ne istersiniz kendinizden ve evinizin zavallı halkından?. Sesleri ayıramıyor. Evvelâ bu bir kalabalık işidir. hangi artist. Rastla Acemaşiranı birbirinden ayıramıyor. Küçüğü. söz gelişi diyorum. Siz güzel kadından anlıyorsunuz. Alelâde hayata razı değiller. onu inkârınız. biraz teşebbüs ve gayret. O devam etti: -Hvet. Kulağı yok efendim... Tabiî. Hayır.. Bu demektir ki hepsi muvaffakiyetlerini kendilerinde taşıyorlar ve onun ıstırabını çekiyorlar.. Kendisi de bir tane yaktı." -Aman beyefendi. Fakat. Görüyorsunuz ki her şeyin bir çaresi vardır. Meselâ.Hele büyük baldızınız gibi hakikî bir artiste karşı muameleniz... Kalabalık neyi sever. Elbette vermezsiniz.. Fakat bilinmez.. soyunup çırçıplak orta yerde takla atmasına hiç ihtiyaç yoktu.. hiç değiller. Sonra karşıki masanın münakaşasına kulak kabartır gibi oldu^fakat hemen omuzu-nu silkti.. dedi.

. bütün mesele burada. her şey değişirdi. istisnaî zamanlar katmak istiyorlar. Yani bozguncu olmak. Hayatlarına biraz duygu.. En büyük harflerle yeni! Yeninin bulunduğu yerde başka meziyete lüzum yoktur. Hal it Ayarcı gülümsedi. ustadan ustaya mektuplardı. Bu kadarı da fazlaydı artık. Hayır. Herkes kendi boşluğunu bir parça duygu ile doldurmak... Yazık. Musikî denince herkes... Onlar. Musikîyi nadir bir şey gibi dinlemiyoruz. Şu konuşmamızı bitirelim... Bir yudum rakı içti sonra bana döndü. harp ihtimali. Meğer ki Türkçe tangoyu tercih etsin! Yahut bazı şarkıları. Amma. Sonra kulağın herkeste ayarı bozuldu. demek istiyorum. Realiteyi görmüyorsunuz.. Fakat hepsini aynı sesle. alaturka mı? Yoksa alafrangaya kaçan halk musikîsi mi.. bundan doğar. Vaatkâr. rahatsız edecek kadar. Bu 2İ7 TANPINAR işe bir de kalabalığı ilâve edin... Onun için anlaşmamız lâzım. Evet öyle tahmin ediyorum. Hakikati görmüşsün ne çıkar? Kendi başına hiçbir mânası ve kıymeti olmayan bir yığın hüküm vermekten başka neye yarar? İstediğin kadar uzatabileceğin bir eksikler ve ihtiyaçlar üstesinden başka ne yapabilirsin? Bir şey değiştirir mi bu? Bilâkis yolundan alıkor seni. çok geçimsizlik gibi günlerimizin tabiî arkadaşı oldu. sesin bahsettiğiniz meziyetlerine göre -Halit Ayarcı burada yüzünü buruşturdu ve parmaklarıyla çok âdi bir kumaşı yokluyormuş gibi bir hareket yaptı-daha ziyade alafrangaya kaçan bazı mahallî halk türkülerinde muvaffak olacaktır. Belki onunla en faydalı şekilde münasebetimizi tâyin etmektir. apışır kalırsın. Sonra idealistsiniz.. Zevkten ümit kesildi mi onlara kolayca teslim oluruz.. Farkında olmadan alayında.. kendini süslemek istiyor. Radyo devrindeyiz. Hulâsa eski adamsınız. aynı makamdan. fakat musikîden o kadar anlamıyorlar ki. Realist olmak hiç de hakikati olduğu gibi görmek değildir. siz garip bir adamsınız. nezle. Yüzüme dalgın dalgın baktı: Evet. Hakikati olduğu gibi görmek. Demek son derecede şahsî! Mesele halloldu. kimi taklit ediyor? Meşhurların hemen hepsini. Şimdi seçilecek yol kaldı. Hattâ fazla realistim. ben eminim ki bahsettiğimiz hanımefendi birkaç gün içinde yepyeni bir şöhret olark İstanbul'u fethedebilir. hani şu demin söylediğiniz.. Kötümser olursun. Bu gece fena olmayacak gibiye benziyor. üslûp dediğiniz şeyler yoktur artık.bilmez. ben karar verdim.. Ben mi realist değilim! Realist olmasaydım size vak'ayı böyle anlatabilir miydim? Size baldızım hakkında en ufak bir ümitle bahsettim mi? Hiçbir tarafını değiştirdim mi? En ufak bir hâlini methettim mi? Ben öyle sanıyorum ki her şeyi olduğu gibi görenlerdenim.. Evet bozgunculuk denen şey budur. Karşı masadan mütemadiyen el işaretleri yapılıyordu. Hakikaten afallamıştım. Bu sual bir kere soruldu mu sizin zevk. yahut halk musikîsine kaçan alafranga mı?... Fakat öyle sanıyorum ki. bunu burada. Burasmı anlamıyor musunuz? -Hangi alay? Çıldırıyorlar.. O. biz de onlara katılırız'. İsfahanla Acemaşiranı birbirinden ayırmak kimsenin aklından geçmez.. Siz teşebbüs fikrinden mahrumsu218' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ nuz. şarkıları güfteleri için seviyorlar. Çünkü onu hakikaten yıllar boyu öğrenmek lâzım. evvelâ "Hangi musikî?" sualini kendisine soruyor. Orijinal ve yeni.. romatizma. Zavallı Hayri Bey. Siz bana söyleyin. beraber çalışacağız bundan sonra.. Sizin bahsettiğiniz ölçüler geçmiş zamanda kaldı. Bakın Hay-ri Bey. para sıkıntısı. şayet baldızınız hanımefendi batı musikîsine merak sarsaydı. bu masa başında pek kesip atamayız. çok yazık! Biraz realist olsanız bir parça. Dikkat edin. Halk musikîsi mi.. Bakın! Vaziyet çok müşkül olurdu... Sonra bu mesele ümitsiz bir kalabalığın işidir. ezilirsin. Siz de bilirsiniz ki zevk denen yüksek şeyin bizim içimizde içgüdüden kolaylığa kadar giden bir yığın karşılığı vardır. aynı şekilde söylüyor.. yeni diyorum.. Şimdi artık o klasik devirde değiliz. İşler karışınca zevkten ümit kesilir. Bu meselelerde herkes işin alayında. Tabiî. Siz . ufak bir miktarda. Bir müddet yüzüme baktı.

mesele ne kadar değişir. Ondan ötesi hakikî boşluk. Kabiliyetsiz diyorsunuz. Zerre kadar. binaenaleyh bugünün telâkkilerine göre sempatik demektir... şimdi de muganniye olarak baldızınızı keşfediyorum.. Azamî istifadem ne olabilir? dedi. bu başlıbaşına bir muvaffakiyet vasıtası. Düşünün bir kere. karşı masa-dakilerden biriyle karşı karşıya çiftetelli oynarken buldum. öpücükler gönderecek.. karşısında fıçı gibi terleye terleye. İmkânsız. meşhurdur. fakat azizim. İnce. İcabında halka. düşündüm.. yahut dinlesiniz.."yi bir kere okusa. -Allah razı olsun beyefendi. onun için size eskisiniz... Siz hakikî bir hazineye sahipsiniz. mendilini yırtmağa uğraşmayacak. şu hâlde dokunaklı ve bazı havalara elverişli demektir. parmaklarını çıtırdata çıtırdata.. Yalnız sabaha karşı kendimi. Neye yaramıştı? Bütün hayatım kepaze olmuştu. hayat her gün yeni bir şey keşfediyor. alkış tufanına teşekkür edecek.. Hakikaten teşekkürden başka yapacağım bir şey yoktu.. Büsbütün imkânsız. Halit Ayarcı geceki vaitlerini tutsun veya tutmasın. bu nesne ile. Newton başına düşen elmayı. tatlı.. yarın unutacak olduktan sonra. sisler içinde yumuk yumuk bir sabahtı bu. Hayri Bey. Bin defa hayır.onun bu vasıflarıyla ben ne yapabilirim? İşte sorulacak sual. Siz kelimelerle zehirlenin durun. Açık bir pencereden giren rüzgâr ve motor sesleri henüz yanmakta olan lambalara hücum ediyordu.. başımın ucunda karımın kızkardeşi.. Yarından itibaren baldızınız sahnededir.. yani mücerret bir fikirden hareket ederek baldızınız hanımefendiyi mütalâa etmenizdir. İçimde dünyanın en mesut hafifliği vardı. Baldrzı mı keşfetmişti. Bilin ki zamanımızda bu gibi işler için kuvvetle istemek kâfidir. Birincisini değiştiremeyeceğime göre. Baldızıma hangi musikî uyar? Böyle düşünün! Sonuna kadar bu çıkmazda mı kalacaksınız? Elbette ki hayır. bana dürbünün bakılacak yerini göstermişti. -Ah bir görseniz. diyorsunuz. o hâlde muhakkak orijinaldir. Halit Ayarcı yüzüme dostça baktı: Demek parmaklarını çıtırdatıyor ha.. O hâlde elimde iki rakam var. farkında değilsiniz... Bakın ben dört beş saat evvel sizi keşfettim. O hâlde dediğimi yapacaksınız. Bununla beraber son itirazlarımı toparladım...... Ben bir türlü buna yanaşmıyordum.. elinde udu şarkı söylüyor... elma olmak haysiyetiyle mütalâa etseydi belki çürümüş diye atabilirdi. Meselâ bu bahiste en büyük hatanız musikîden.. ne mükemmel. Elbette hayır.... ister istemez ikincisi hakkında fikirlerim değişecek." diye düşündüğümü hayal meyal hatırlıyorum.. Doğdum doğalı herkes bana dürbünün ters tarafından bakmayı teklif ediyordu. diyorsunuz. Bundan iyi ne istersiniz? İki eli birden serbest kalacak. Baldızım ve musikî.. Biz ayakta bu güzel sabaha karşı durmadan göbek atıyorduk.kelimelerle zehirlenen adamsınız. Mübarek olsun.. Fakat o böyle yapmadı. Elinde bulunan bu mal. Onu değiştirebilir misiniz? Birden sıçradım. Kendimi evimizin hemen arkasındaki Kamburkarga çıkmazında bir taşa çömelmiş.. gazetelerde ismi sık sık geçer. Hayat yürüyor. kırmızı topuklu iskarpinlerinin üstünde sallana sallana size bir. Siz de öyle yapın! Baldızım musikîden başka bir şeyde muvaffak ol219 TANPINAR mak istemiyor.. dedim... O geceden vâzıh olarak bende kalan hâtıra buraya kadardır... Sesi kötü. eiieriyic 220' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ selâmlar. İnat ediyordum. Şu elmadan nasıl istifade edebilirim? diye kendine sordu. Toparlamağa çalışalım: Çirkin.. Hattâ Hal it Ayarcı 'nın son cümlesi üzerine.. "Vaat et. II . "Gelse o şuh meclise. Yarın baldızınızla meşgul olurum. Halbuki baldızınız hanımefendi tarafından işi münakaşa ediniz. şarkı söylerken eşarbını parmaklarına dolayıp çözmeğe çalışmayacak. Ne iyi. Yeni adamın realizmi başkadır. Bir de bunu denesem ne çıkar sanki?.

. siz de. sıkılırım... Mamafih sizin getirmenize lüzum da yok. Hâkimler muttasıl barıştırmağa kalkıyor. Yalnız ayakkabılarınızı boyatmak lâzım.. yahut konuştuğunu öğrendim. Daha doğrusu daima konuşur. sanki o gece bana söylediklerini tatbik için bu salonu ve halkını tedarik etmişti. Biz Şişli'de oturduğumuz için yemeğimi de beraber getireceğim. her lahza mahcubiyetimden yer açılıp da içine giriyorum sanırken kızcağız bayağı gecenin kahramanı oldu. İhtiyar. Amcam bu vazifeye devamımı isteyince tereddüt etmiştim. İnsanla dost olması için bir saniye görmesi kâfiydi. Bu adam saç kesmesini bilmiyor. tahminim gibi. Fakat erkeklerimizin fikrî terbiyesi henüz bu mertebeye gelmediği için. İş için elindeki örgüyü bile bırakmıştı. hele sizi anlatınca müsterih oldum. Daha o gecenin haftasında baldızım küçük bir gazinoda muganniye idi. belediyenin civarındaki büromuzun kapısında göründüm. aklı başında bir hademe beni karşıladı ve içeri aldı.Acemaşirana inanıyordunuz. Pakize. Sükûtu sevmezdi. Sizin klasik makamlarınız böyle bir muvaffakiyeti dünyada elde edemezdi. ikide bir bana dönüyor. Hal it Ayarcı'nın akrabasından olduğunu bildiğim kalem şefimiz Nermin Hanım beni görür görmez kırk yıllık ahbap gibi sevindi. Bununla da kalmadı. İlk önce olmaz filân dedi ama şimdi de adamcağız evden çıkmıyor. Oh. Ben sabahleyin dairenin yolunu bulamazsınız belki .. Üçüncüsü büsbütün güç oldu. Başına da bir kasket. Gördünüz mü nasıl beğenildi? Bu canlı insanın insanla karşılaşmasıdır.. dedim. Eskiden boşanma denen 222' SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ şey kolaydı. Halit Bey sizi bana anlatınca bu elbisenin size uyacağını tahmin etmiştim. birçok yabancı insan. Kayınvalidem yemek pişirmesini sever. doğrusu çok iyi oldu sizinle beraber bulunmamız.. "Yaşa" sesleri. Doğrusunu isterseniz ben onun buraya kâtip olmasını isterdim. Kocam kıskanmaz. Göreceksiniz neler yapar. Bir sabah ben.. İlk gece Pakize. Şimdi de genci ihtiyarı pek belli olmuyor ya. Nermin Hanımın daha o gün ya örgü ördüğünü. Doktor Ramiz ve ailemizin bütün efradı dinleyiciler arasında idik. yalnız kalınca örgü örerdi. Yalnız çıkarken... Masamı gösterdi. Siz de getirirseniz öğleleri beyhude yere yorulmaktan kurtulursunuz.. İlk söz olarak: Elbiseniz yakışmış. Ben. yakışık almaz. Bu modern bir müessesedir. Ne olsa.. Nihayet akıl öğrettim. Şimdiden sonra yolu açıktır. Yine o günlerde Saatleri Ayarlama Enstitü-sü'nün çekirdeği olan küçük dairemiz açıldı. Fakat amcam. Zavallı ne yapacağını bilmiyordu. "Nasıl?" diye soruyordu. O zamana kadar tanıdığım kadınların hiçbirine benzemiyordu.. dedi.. icap ederse tepsi tepsi gönderir. sırtına bir orta mektep önlüğü geçiriver.. Benim arkadaşlarımdan birinin kocası küçük kızlara meraklıymış. Bir de berberinizi değiştirin. ben kalem şefi olacağım! Halit amcam teşkilâtçıdır. İkincisinde mahkeme bir sene sürdü. Eteklerinizi biraz kısaltıp saçlarınızı da kısa kestirdiniz mi. Hayata inanmak lâzım Hayri Bey. Hele başınıza bir de bere koyarsanız.. abla çığlıkları birbirini kovaladı. dedi. Fakat baş başa olduğumuzu söyleyince. Fakat amcam teşkilâtı kabul ettirince siz müdür muavini. sırtımda bir gece evvel Hali t Ayarcı'nın göndermiş olduğu elbiseler. Kardeş. Siz hayata değil . ben de şimdilik kâtibiz.. Genç hanım lâzım. dedim. yenge.. Ben getiririm. Üç kocasından da darılmadan dostça ayrılmağa muvaffak olmuştu. Hâlâ da ahbaplıkları devam ediyordu. Yaşınız başınız da ahbaplığa müsait... Hiç kimse ile darılmak âdeti değildi. 221 TANPINAR Evet. Daire deyince insan çekiniyor.. dedi. Hele benden kurtulsun da. Hanımefendi hakikaten muvaffak olacak.. Zaten aklı başında insan bu asırda karısını kıskanmaz. Baldızımın her usul hatası çılgınca alkışlandı..Bununla beraber Halit Ayarcı bütün sözlerini tuttu. Daha şimdiden muazzam bir proje hazırladı. Halit Ayarcı. Halit Ayarcı. Mamafih artık ben de bıktım. İlk kocamdan daha ne yaptığımı bilmeden boşanmıştım. Halit Ayarcı hiç ses çıkarmadan dinliyordu. filân vardır. Biliyorsunuz. Şimdi birdenbire güçleştirdiler. Bugiin aile artık arkadaşlık üzerine kurulmuş bir müessese oldu.. Hayatında hiçbir sırrı yoktu. dâvayı sallıyorlar. Doğrusu sizin gibi bir arkadaş bulduğuma memnunum. Bu hakikî bir zafer oldu. Avrıca da bir sene yeniden evlenme için müddet koydular.

Hattâ İspritizma Cemiyeti'nde bile birbirlerine ve kendilerine yalan söylemekten hoşlanan birtakım insanlara hizmet ettiğimi bildiğim için gülünç dc olsa bir iş yaptığıma inanıyordum. Burada o bile yoktu. Kendimi hayata yeniden başlamış sanıyordum. muntazam şekilde devam etmemizi. ücret ayırmışlar. karışık. Bu esnada şehrin saatleri birbirini tutmadığı için büyük bir zata ait cenazede mühimce bir zat bulunamamıştı.. birkaç kelimenin etrafında doğmuş bir şeydi. İkinci ayın ortasına doğru Halit Ayarcı bir gün daireye uğradı. Biitün gün dairede kaldığım için eski tanıdıklarımın beni gördükçe yol değiş (irmelerine. fakat yapacağım iş yoktu. sualinden kurtulmuştum. sokakta her rast geldiğime talihsizliğimin hesabını vermeğe mecbur olmuyordum. bu yetmiyormuş gibi gün geçtikçe eksiklerimizi tamamlıyorlardı. "Hakikî insan zaman şuurudur". Bu yeni vazifem öbürlerine hiç benzemiyordu. Ayın sonuna doğru daktilo makinalanmız.ERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Biraz sonra ne yapacağım. Bazen bunlara Halit Ayarcı'nın kendi buluşları da karışıyor ve onlar daha mânalı oluyordu: "Müşterek zaman müşterek iştir". Her gün falıma bakarsınız değil mi?. "Ayar saniyenin peşinde koşmaktır". Nermin Hanım işte böyle bir Nermin Hanımdı. Bizim odadan Halit Ayar223 TANPINAR cı'nın bürosuna geçiliyordu. sadece Halit Beyin gelmesini bekleyeceğimizi söyledi. iyi kötü döşemişler. Böyle iş olur muydu? Hayatta yeri neydi bunun? ..Hakikatte günün on iki saatinde konuşan bir insandı. İnsanlarla. kırtasiye eksikliklerimizi tamamlamamızı söylüyordu. Böylece hiç işi olmayan enstitümüz yavaş yavaş kendi varlığının etrafında bir yığın iş peydahlamış oldu. Bundan sonra bunların basılmasına nezaret işi başladı. bizim hâl ve hatırımızı soruyor. Ben Halit Beye bir şeyler anlatmıştım. Halit Bey birbirini tutmayan saatlere bakmış ve o esnada işsiz olduğunu hatırlamıştı Başka insanlar ona inanmıştı. Filhakika ilk ayımızı sadece bu işle geçirdik. muayyen bir kazancım bulunduğunu düşündükçe her saniye başında. görmemezlikten gelmelerine. üç kocasından da kendisinin istemesiyle ayrılmış olmasıydı. Daha ziyade bir masala ben ziyordu. "Refahın yolu sağlam bir zaman anlayışından geçer" gibi şeylerdi bunlar. Hattâ aradaki farka terakki adı dahi verilemez. Doğrusu o kadar sevindim ki. Dağlar devirmek istiyordum. vazgeçtim. Bu. Onlar ayrı ayrı iki âlemdir. Onu hiçbir zaman unutamam. ( alışmayan.diye az kalsın otomobille eve kadar uğrayıp sizi alacaktım. sanki ağır bir uykuda imişim gibi sevinçten benirleyerek yaşıyordum. Amcam sizin iyi fal baktığınızı söyledi. Beraberce Nuri Efendinin hatırlayabildiğim sözlerinden yüz kadar slogan tertip ettik: "Maden kendiliğinden ayar kabul etmez".. işsiz insan sıfatıyla evde horlanmıyor. perdelerimiz geldi. Bu istediğine erişme sevinciyle kaybetme korkusunun beraberce vücuda getirdikleri acayip. Birincisinde Nermin Hanımla benim karşı karşıya masalarımız vardı. Hayret edilecek nokta. benden kaçışlarına şahit olmuyordum. Birinci zevcine ve akrabasına dair uzun bir izahattan sonra şimdilik hiçbir işimiz olmadığını. Her birinden biner tane basıyor ve şehre dağıtıyorduk. hayatla hiçbir alâkasını bulamıyordum. Daire iç içe iki odadan ibaretti. Bu yüzden on günün içinde bize bir bina bulmuşlar... Sonra hanımefendiyi rahatsız etmekten korktum. 224' SAATİ . Ondan sonra esbabımucibe lâyihasını yazmağa başladı.Tekrar bir iş sahibi olduğumu. Üçüncü aya doğru Halit Ayarcı enstitünün teşkilâtını hazırlamış olduğunu bir sabah bize müjdeledi. Bu üç ay bütün hayatımda bir istisna oldu. Şimdiden söyleyeyim ki alelade eşya ile döşenmiş bu odalarla İstanbul'un en asrî müessesesi olan enstitü binası arasında hiçbir münasebet yoktu. Halit Ayarcı ara sıra telefon ediyor.. Artık gün boyunca kahve kahve şuna buna rastlamak ümidiyle koşmak yoktu. sevinçle ve korku ile dolu bir devirdi. İçimde müthiş bir gayret uyanmıştı. Nermin Hanıma bir ara işimizin ne olduğunu sordum. Bir işim vardı. İşte burada mesele birdenbire değişiyordu. Halbuki bu konuşmasına göre adamcağızların bunu kendilerinin düşünmüş olması lâzım gelirdi. Ve bu hisle dünyanın en muntazam insanı gibi yaşıyordum.

"Bari anlatmasa. Doğrudan doğruya bir levazım müdürlüğü.. Bu işleri konuşacak! İçimden. şubelerden. almakta olduğum üç hademe ücretinin peşinde idim. bir nevi depo olmazsa dairemiz lâğvedilecek. realist olun! Ve tekrar telefonu kapadı.AMA ENSTİTÜSÜ -Azizim Hayri Bey.2S TANPINAR iremiz hiç de böyle şeylere kalkışmamalıydı. kurşun kaleminin nerede duracağını hep o tarif etti. Fakat Nermin Hanımın Halit Ayarcı'ya itimadı vardı. Bir saat sonra tekrar telefonu açtı. Halit Ayarcı bütün bu eşyanın geleceği saatleri biliyor. Halit Ayarcı'ya birinci sınıftan bir Amerikan yazıhanesi verdiler. dönüp dolaşıp hep aynı yere geliyoruz. Yarın Ankara'ya gidiyor. gorünmuyordu Yalnız telefon ediyor. Bana kalsaydı. Realist olun! cevabıyla telefonu kapadı. bana: -Hayri Bey! dedi. yeni bütçeye ve tam kadrosuyla teşekkülüne kadar tahsisat istiyor ve bir muhasiple bir başka kâtibin verilmesinde ısrar ediyordu. O teşkilâtçıdır. fırsatını verdiği nisbette bu işin sonu olamayacağını anlatmağa çalışıyordum. Hiç ol mazsa gelip gitseydi. hâl hatır soruyor. Benim masamın üstündeki gece lambasının. üç gün sonra aldığımız cevapta bir yığın itirazdan sonra dediklerini yapmağa çalışılacağı söyleniyordu. Onu kaybederim korkusuyla çıldırıyordum. dairenin lâyıkıyla döşenmesini. kalem levazımının gönderilmesini istiyordu. Ben müdür muavinliğimin dc ğil. Sonra güvenmediği işe girmez. Fakat gelmiyordu. Belki o gelse biraz iş de çıkardı. Bütün bunlar beni endişelendiriyordu. Ben kiıcücük dairemi ''n varlığını guliinç bulurken o. Bunlar yetişmiyormuş gibi Halit Ayarcı. Endişelerimi artık Nermin Hanımdan gizlemiyordum. Bana söz söylemek. sağa sola mektuplar yazıyor. hele son günlerde durmadan müsveddeler yolluyor. aramızda bulunması biraz emniyet verirdi. siyah parlak yazı takımının. Ertesi gün yarım düzine gece lambamız geldi. Hâlâ küçük ücretinizi kaybetmekten korkuyor musunuz? Vazgeçin bu deliliklerden. Mümkün mertebe kendimizi unutturmaiıydık. Siz Halit amcamı daha tanımıyor sunuz! Fakat niye gelmiyor? Gelecek. Ay başından ay başına ücretlerimizi alırken görünmek en münasibiydi. şefliklerden dem vu-'"vordu. Ama biraz işleri yoluna koyduktan sonra.İşin fenası Halit Ayarcı'nın ortalıkta görünmemesıvdi. amcam dediği Hali! Avarn'mn bı mı için tasavvurlarını anlatıyor. sanki sahneye çıkacakmışım gibi benim kılık kıyafetimle de meşgul oluyordu. İşin garibi.. Daha sonra masalar değişti. Nermin Hanım durmadan yeni teş-^Inttan. Bir gün Halit Ayarcı'ya telefonda bunu açmağa çalıştım. Halit Ayarcı. beni sonuna kadar dinledikten sonra: 226 SAATLERİ AYARİ. kimseye bir şey söylemese!" diye dua etmekten başka ne yapabilirdim? Bununla beraber belki de benim vesveselerimin tesiri altında o da üzülmeğe başladı: . yahut sözümü bitirmek. sonra on beş adım ötedeki telefon yetmezmiş gibi benim masama bir telefon kondu. Fakat hiç de böyle olmuyordu. Halit amcam yanılmaz. İmkân yok! diyordu. muazzam kadrodan bahsediyordu. Bütün bunların benim için tek bir mânası vardı.. da ?. Bana Büyükdere'deki sözlerini hatırlatıyordu. Evvelâ muşambalarımız değişti. Bir gün Nermin Hanıma onun gönderdiği müsveddelerden birini dikte ederken âdeta kederimden ağlayacaktım. "Saatleri Ayarlama Enstitüsü gibi mühim bir müesseseye hâlâ gereği gibi ehemmiyet verilmediğinden" bahsediyor.. Bana bir parça daha az gösterişlisi verildi. telefonda yerlerini tâyin ediyordu. hepimiz açıkta kalacaktık. yahut ufak telek emirler ve ıı yordu ¡•akat havadisleri geliyordu. Gün geçmiyordu ki küçücük dairemize birtakım yeni eşya gelmesin. Fakat sesi gülmekten kırılıyordu. Nermin Hanıma üzerinde kayabileceğiniz kadar cilâlı bir masa geldi.

Ve bütün bunlar daima küçük büyük birtakım istitratlarla oluyordu.. İyi kadın ama iki çift laf etmeğe gelmiyor. her giin değişen şapkalarını bir "Maşallah!" çekerek methediyor. Derhal kaçıyor. Onıın için kaynanasıvin tekrar evde kapanmaktan bahsederken birdenbire ilk kocasına atlıyor. . Hayri İrdal burada.En kıymetli yardımcım. Nermin Hanımın masasının yanı başındaki sandalyede oturuyor. kimse kendisini taciz etmiyordu.. öyle kapı önlerinde. sırf müesseseye hizmet için âdeta fahrî çalışıyor. ben tanımadığımı söyleyince üzülüyor. Mu-şambacı. Nermin Hanımın konuşmasından yoruldukça kahve pişirmek bahanesiyle odadan sıvışıyordu. demişti.Beyim..Tıpkı daldan dala sıçrayan serçeler gibi düşünceden düşünceye atladığı için. Biraz sonra bu telâş hadememiz Derviş Efendiye de geçti. Sonuna doğru konuşmasının başıboş. olması icap ettiği şekilde bir daireye kavuşmuştu. karmakarışık hâkle diliyle iki dudağının arasında yaşıyordu. hepsi onun hayatından bazı şeyleri bir kere olsun dinliyorlardı. bordrolarımızı imzalamağa getiıen kâtip. daha sonra yeni aldığı şapkanın yakışıp yakışmadığını soruyordu. ki bu işe tâyinimden heri kaynanamın huyu değişti Bütün ev işini iistiine aldı. Fakat onun da aklı bu işi almıyor. bu işte en büyük şansımızdır. onları lâyıkıyla tanıtacak izahat vermeğe kalkıyor. fakat tam yarısında bahsettiği adamın kızı veya karısının adı geçince ameliye tekrarlanıyordu. elektrikçi.ahattı. ve müessesemiz birdenbire bir nevi canlılığa kavuştu. Şüphesiz onun için dünyanın en rahat hayatıydı bu. Vakıa gelip gideni pek olmadığı için bahşiş filân alamıyordu. diye takdim etti. Sonra ilâve etti. Acaba öldüm de cennette miyim diye düşünüyorum.. diyordu.. O /amana kadar hademe denen mahlûkun kendi hayatının şartlarına göre ayrı bir cennet tasavvuru olabileceğini hiç düşünmemiştim. Her defasında. kaynanamla burun buruna yaşamak hiç hoşuma gitmiyor. Nermin Hanımın süveter örerek hayatını anlatması. Onu yormuyorlar. Faka! Nermin Hanım bana ben/emiyordu. Ben ona Seyit Lût-f'ullah'la Aselban'ın sevişmelerini anlatıyordum. Belediye reisi. müessesemizin bu tek muvaffakiyet şansını "bir daha bırakmayacağım" der gibi bir elinden yakaladı. önde belediye reisi. Nermin Hanım bermutat Halit Ayarcı'ya üçüncü süveterini örüyordu. Bütiin hayatı. Adamcağız bu yeni daireyi pek beğenmişti.Paraya o kadar ihtiyacım yok. Bilir misiniz beyefendi. Binaenaleyh bu iş onun için de mantıksızdı. Fakat tekrar eve kapanmak. benim akşama kadar sağdan soldan bulduğum saatleri tamir etmekliğim. kendisinin bizi seyretmesi için bütün bu işin kurulmuş olmasına şaşıyordu. "Belki tanırsınız. daldan dala sıçrayışları muayyen bir merkezin etrafında toplanmağa başladı. Bir gün bana utana utana : . döşemeci. Fakat saadet telâkkimiz niçin hayat şartlarımıza göre olmasın? Üçüncü ayın sonlarına doğru idi ki bir gün bu tehlikeli durgunluk kırıldı.. İçime acayip şüphe228 SAATLERİ AYARİ. İnsan sadece susar mı? Bilir misini/. Nermin Hanımın dostluk yapması ve bütün hayatını parça parça anlatması için herhangi bir insanla bir kere karşılaşması kâfiydi. Bununla beraber o da bu işin fazla süreceğinden şüphe etmeğe başlamıştı. bu işe ben de şaşıyorum.. Hal i t Ayarcı.. Fakat .. Onun konuşması başka tiirlii idi. oradan Küçük Mustafa Paşa taraflarındaki konak •277 TANPINAR larında geçen çocukluğuna sıçrıyor. hamal. Ben dahâ bu kadar ımihim adamı nasıl selâmlayacağıma karar vermeden Halit Ayarcı beni ona: . ev işi görmek. Bu beklenmedik ziyaretle ikimiz birden şaşırmış ayağa fırladık.. azarlamıyorlar. Hayri îrdal Bey. büsbütün başka mevzulara dalıyordu. Üstelik. Hır sabah." mukaddimesiyle en aşağı yirmi kişiden bahsediyor. filân da beklemiyordu. bunaltmıyorlardı. daha üçüncü cümlede başladığı noktayı ıınıı-luyor. Otuz beş sene süren hademelik hayatında birdenbire hiç beklemediği zamanda. yanlarında belediye reisinin yardımcılarından biri dairemize geldi.AMA ENSTİTÜSÜ ıcr girmeğe başladı. onu dinliyor.

masaların üzerinde ayniyattan alındığı gibi duran büyük. Belediye reisi en basit şeyin karşısında birkaç saniye duruyor.Tam odadan çıkacağı sırada Halit Beyin bir gece evvel duvara astırdığı grafik nazarı dikkatini çekti. tam ağzını açacağı zaman vazgeçiyor. Belediye reisi bunu yardımcısına not ettirdi. teker teker ve tekrar tekrar baktı. sayenizde tamamlanınca Hayri Bey müdür muavinimiz olacak. Buraya sığamayacağız! O zaman değiştiririz.. hem nasıl? Belediye reisi de kendi sözünü beğenmişti.. Dip duvardaki içi boş etajerlere. fakat söylemiyor. "Nasılsınız? tyi misiniz?" suali karşısında tatlı bir tebessüm dişlerinin üstünde bir şekerleme gibi ezildi. Başını ayakkabılarından bir lahza ayırdı. Meğer ne kadar yanılıyormuşum? Bu cins gezme ve görmeler için ne öyle gezilecek geniş mesafeye. Bu kadar mühim bir merkezde.. hayat namına da kazandık! Ne dersiniz Hayri Bey?. Belediye reisi bulunduğu yerle öteki odanın arasındaki birkaç adımı yarım saatlik bir mesafe yapmasını biliyordu. öyle. Birinci sınıf bir entellektüel. Aziz velinimetim hakikaten bana yapılan haksızlığa ağlayacak-mış gibi konuşuyordu. Fakat tecrübeli adamlar başka türlü oluyor. Halit Ayarcı'nın kapısı önünde bizim odayı bir daha süzdükten sonra: Perdeler güzel olmuş. bir şeyler düşündüğünü gösteriyor. Demek. Hayır... Bu işler başka türlü yürümez. perdelere dikkatle. heniiz kılıflarından çıkmamış daktilo makinalarına... İşin garibi belediye reisinin de bu işe gerçekten sıkılmış görünmesiydi. uzun ve fasılasız gece çalışmaları vaat eden ampulsuz masa lambalarımıza.. ne de görülecek şeye ihtiyaç varmış. Zaten nasıl olsa başka bir daireye geçmerpiz icap edecek. Nermin Hanım kalem şefimizdir. Bu müjde belediye reisini âdeta kurtardı. aziz arkadaşımızı evinden çaldık. Sonra mobilyayı tekrar gözden geçirdi. Böylece yeni binanın temeli atılmış oldu.. Teşkilâtımız. Hakikaten utanılacak şey. Ve teşekkür makamında elimi daha kuvvetle sıktı. durmadan ayakkabılarına bakıyordu.. Halit Ayarcı gülümseyerek cevap verdi: Evvelâ mesai arkadaşlarımızın şartlarını düşünmeme müsaade buyurun. mobilyayı beğenmemişti: -Arkadaşlarınki neyse amma. Sonra bir eli öbür odaya açılan kapının topuzunda tekrar döndü ve bir daha odayı gözden geçirdi.. Halit Ayarcı bu fikri çok beğendiğini göstermek içiır. Nermin Hanımın yüzü ilk bayramlığını giymiş bir kız çocuğu gibi kıpkırmızıydı.. o kadar. dedi.AMA ENSTİTÜSÜ sallanıyor. Uzun uzun baktı: Demek böyle ha! . Esas olan sizin bu kararı vermenizmiş.. Tabiî.. Başını eğmiş. siyah ciltli defterlere. fiş dolaplarına. Evet. içtimaî meseleler üzerinde açılan bu küçük bahis kapandı.. iki ayağı üzerinde 230 SAATLERİ AYARİ. dosya dolabına.Kendisine verdiğimiz para utanılacak bir şey. Onun odasında da aynı dikkati gösterdi. şimdiki vaziyeti muvakkat. çaldık... Onun için daha parlak ve o zamana kadar hiç söylenmemiş bir şekilde tamamladı: -Amma.. Hatta perdelerin tülünü ayırarak o kadar senedir tanıdığı sokağa uzun uzun baktı. Onunki de büsbütün başka bir fedakârlık.. Halit Ayarcı: Emrederseniz bir gezelim! diye teklif etti. Benim tasdikim üzerine.. sizinki pek hafif düşmüş. gözlerimin içine sevinçle baktı. yahut Halit Ayarcı'nın koluna eliyle dokunuyordu. Gezilecek ne vardı? Bizim odadan Halit Beyin odasına geçilecekti.... Halit Bey. Bizim için o kadar sevdiği evini bıraktı. Ben de öm•229 TANPINAR rümde ilk defa olarak bir başkasının saadetiyle mesut olan bir adam gördüm.

.. Duvarda sloganları okudu: Ayar saniyenin peşinde koşmaktır. Çeşitli mesleklere göre saat ayarı hakkında hiçbir fikrim yoktu.. asıl muvaffakiyet sizindir. Tekrar bizim odaya geçtik. biz yalnız vazifemizi yaptık. mamafih belediye reisine Nıı•231 TANPINAR ri Efendinin adını söylemeden...iade etti. Belediye reisi göz ucuyla muavinine işaret etti... enstitümüzün gayelerinden birinin de bu ustaları halkımıza tanıtmak olduğunu anlattı. etajerlerin. Şu hâlde tam bir sosyal etüt. hayır. Sonra gece lambalarımıza bakarak Halil Ayarcf yi en ciddî sesiyle tebrik etti.. "Zaten bunu bekliyordum. odamızın kirli ve sıvasız duvarlarıyla hiç bağdaşmayan perdelerin. Bunlar hep sayenizde oldu. Bütün bu klasörlerin. -Estağfurullah.. ben de beraber hep size aidiz. dediğim gibi. biiyük muvaffakiyet. Gayemiz o değil mi?. götürün. Bu hâliyle yeni yaptırdığı konağın senetlerini karısının bütün serveti külçe kiilçe mücevherler ve en güzel yazmalarla beraber. Muhtelif mesleklere göre ayar meselesi çok değişiyor.. sadece ona bağışladı. efendim.Evet efendim. gece lambalarının. Belediye reisi boş klasörlere." der gibi kabul etti. bilhassa sinema saatlerinde ve öğle yemeklerinde saat ayarları hatırlanır. Muvaffakiyet efendimizin.72 SAATLERİ AYARİ. .... F akat Halit Ayarcı dinlemiyordu.. bu işteki muvaffakiyetin ta-mamiyle belediye reisine ait olduğuna kanidi.. O. diyerek muvaffakiyeti tekrar Halit Ayarcı'ya ve hattâ yan bir bakışla biraz. Hay-ri Bey işi daha ciddî şekilde derinleştiriyor. Mamafih bu tam bir grafik değildir. Mühim söz bu.. Alın. da bizlere -bizler. bir yazma Kur'ân'ı seçerek gerisini olduğu gibi sahiplerine hediye etmişse. evine ilk defa gelen Sultan Aziz'e hediye eden Yusuf Kâmil Paşaya ne kadar benziyordu! Bütün bu muvaffakiyetler sizindir.. Bununla beraber bu sosyal etüdü yaptığım için bayağı memnundum.. Halit Ayarcı birdenbire çok tatlı ve cömert bir jestle kendini ortadan kaldırdı.. Nasıl. belediye reisi de öylece kendisine hediye edilen muvaffakiyeti hafif ve çok kibar bir tebessümle. benimle ve Nermin Hanımla beraber buraya toplanmış olmalarındaki muvaffakiyeti olduğu gibi ona. Ben sadece elimden gelen imkânı hazırladım.. Halit Bey!. Teşekkür ederim. -Demek geceleri de çalışılacak! Büyiik fedakârlık.. Ve tepsi olduğu gibi yine bize geldi. neşriyat bürosunun lüzumunu ve vazifesini defterine kaydetti.. Cidden teşekkür ve tebrik ederim.. o kendisine uzatılan tepsiyi yani büttin Zeynep Hanım servetini alıp kabul etmek alçak gönüllülüğünü gösterdikten sonra. Halit Bey hiç de mütevazı değildi. altın bir tepsi üzerinde. -Tahmin ederim efendim. Neşriyat büromuzun vazifesi bu olacak. Fvet... Nermin Hanımla ben.. kılıfları içinde uyuyan yazı makinalarına ve büyük siyah defterlere bir müddet daha baktı. Ne çare ki karşısındaki de aynı şekilde ısrar ediyordu. Hele böyle bir sosyal etüt hiç aklımdan geçmemişti... ne yazacaklarını henüz kimsenin bilmediği makinaların.. Bizim vazifemiz çalışanlara yardımdır. bu servetin içinden kendisine en lâyık olanı. Fakat karşısındaki de doğrusu istenirse Sultan Aziz'den daha az kibar davranmadı. Asıl himmet ve mu vaffakiyet sizindir.eski saatçilerimiz tarafından bu cins birçok sözlerin söylendiğini ve bu adamların cemiyet ve çalışma işlerini çok iyi bildiklerini.AMA ENSTİTÜSÜ Hayır. çok memnun oldum. O. sonra: 2. burada salonun yarı aralık kapısının arkasında başında başörtüsü ayakta hünkârın emirlerini bekleyen Zeynep Hanımefendiye benziyorduk..

reis yardımcısı orta masasının kenarına ilişti. Birinci kısımda. Zaten Çalışma İstatistiğini Hayri Bey u/erine alacak. muvaffakiyetin asıl karşısındakinin olduğunu iddia ederek ona aynıyla devredecek.dedikleri şey bu olacaktı. Yalnız şu daire müdürlüğü bana lüzumsuz gibi görünüyor. sonra sahibi aranıp bulunacak. Böylece müdürlük ve yardımcı müdür maaşları barem hadlerini tccavüz etmez. Halit Ayarcı bu iki yardımcı olmaksızın çalışmanın gıiç olacağında bir müddet ısrar etti. Hvct efendim. Siz ona mutlak kadro diyorsunuz. Bu kadar mütehassısı nereden bulacaksınız? . Halit Bey cebinden çıkardığı bir küçük defteri önüne açarak izahat veriyordu. Bir taraftan müessesemizin iyi çalışması hususunda hiçbir fedakârlığı esirgemiyor. devlet hesabına. Bu da saatin kendi bünyesinden ve içtimaî hayattaki mevkiinden ve rolünden doğan bir kadro idi.Demek usul bu idi. umumî menfaat hesabına daima fedakârdır. Bir ara benim dc fikrimi sordu. Böylece mutlak kadronun esası kabul edilmiş oldu.HRİ AYARLAMA F.... şimdilik yalnız Zemberek.. Çalışma İstatistiği şubeleri bulunacaktı. İkinci kısımda ise İçtimaî Koordinasyon. Bunu bilmiyordum. diğer taraftan da israfın önüne geçiyordu. diye düşündüm. Ah elimden gelse de. o tebrik edilecek.. Yalnız bu daire müdürü fa/la değil mi'? Yani yukarıki kadrodaki. Mil ve Yelkovan şubeleri vardı. her dairenin tabiî çatısı olan kadro olması itibariyle. öteki çok mânalı bir kelime ile kendi hissesini ayırdıktan sonra yine geriye verecekti. Halil Ayarcı ise: Zaten siz olmasaydınız hıı mesııliyctli işe dünyada girmezdim. Bu gayretim belediye reisi tarafından derhal bir teşekkürle karşıSAATİ. diyordu. İçtimaî Koordinasyon kısmını da bendeniz idare edeceğim. Şimdilik mutlak kadromuz bundan ibarettir. Hattâ muamelât müdürlüğü de fazla gibi geliyor. Halit Ayarcı benden evvel cevap verdi. vaktim olsa da bütün dünya tarihini tekrar okuyabil sem.NSTİTI ISI I [andı. bir müdür yardımcımız var. Bu mutlak kadrodan sonra ihtisas kadrosu geliyordu. Bittabi bu teşkilâtımız bu binaya sığmayacak.. Böylece parça parça bir adamın muhayyilesinde yaratıldıktan Miııra ayrıca da büyük bir teşkilâtın mihveri olmuştum. Halit Ayarcı onun yanındaki koltuğa geçti. evvelâ bir müessese olmak haysiyetiyle mutlak kadro ve ihtiyaçlarını anlattı: Bir müdürümüz. Halit Bey.. Bir nevi idarî ve organik iskelet gibi. Artık müsterih olabilirdim. Böylece üzerinde bu kadar devr ii teslim. Onu not ettik.. Bu resmen muamelesini görmüş bir vâkıa idi. Ben tamamladım: -Yani bu işi üzerime alabilirim. Bu anlaşmadan ve iki tarafın vaziyetinin böylece sıkı sıkıya tespitinden sonra belediye reisi teklifsizce Nermin Hanımın sandalyesine oturdu. Bu mutlak kadro ismini çok iyi bulmuşsunuz. Böylece herkes yerleştikten sonra Saatleri Ayarlama Enstitüsü'niin kadrosunun münakaşası başladı. Belediye reisinin burada gösterdiği hassasiyete hayran olmamak kabil değildi.. biz de birer sandalye bularak çemberi ka pattık. Bunların hepsi mütehassıs zatlar olacaklar. Hayri Bey. bir kalem şefine. diyordu. Ayrıca bir neşri •233 TANPINAR yat müdürüne. Hskilerin te veecııh. Evvelâ muvaffakiyet denen bir şey kabul edilecek. Bu işlerde aşağı yukarı mutabık kalınca belediye reisi son teıed dııtlerini söyledi.. Hn iyisi yeni bir binanın yapılmasıdır. hiisnünazar -iyi bakış. Artık işi öğrenmiştim. Nihayet daire müdürlüğünden fedakârlık yaptı. Hattâ asıl tahsisatımızı da oradan almayı düşündük. Son derecede modern bir metotla içtimaî hayatın tetkikine başlayan enstitümüzün. iade ve tekrar iade muamelesi geçtikten sonra bu muvaffakiyetten artık kim şüphe edebilirdi? Enstitümüzün kurulması hiı muvaffakiyetti. bir muamelât ve daire müdürüne muhtacı/. bu sefer o.

Bozar. Bunun için de prensipimiz gayet sağlam. Herkes kefaleti umumiye altında çalışacak.. Belediye reisi Kanunî Sultan Süleyman'ın topu. -Ben de sizin gibi düşünüyorum.. Buraya ecnebî alamayız... hem de çekingendi Doğrusu ecnebiyi ben de istemiyorum. Yarısı da dışardan güvendiğimiz yüksek insanların tavsiyelileri. Hem laf anlatması lmiç oluyor.. Tavsiyeli. pasımı/ bıııa da. meselenin başı bu. O daima cömert ve realistti. Böyle şeylerde ben olsam daha dikkatli davranır kar. o kararla mtinasebetli olan insanlar mühimdir. İnsan beyhude yere eşrefi mahlûkat olmadı.. Bütün kirimi/. tek çaresi şöyle haysiyetli bir ricatti. Kshseıı Hayrı Beyin hıı hususta çok faydalı bir fikri var.. İşte burada sizden ayrılıyorum. Evet.. Ya böyle olurdu. Çünkü kendimize güveniyorduk. Bu işi son derecede sıkı tutacağız.şııııdakinin lik ıint sonuna kadar yoklardım. mahveder. tavsiyesiz. haydi bir fedakârlık yapalım. Nitekim sonraları öyle yapıtın. Hakikaten bir işe yarayacaklarını bilsek. Belediye reisi bunu çok beğendi. malûm ya.. Dedikodu. Ne kadar kesin. Müessesemize tam referansı olmayan. Bu iş son derecede mühim bir iş. N'oluyoruz sanki? Her şeyi onlardan mı öğreneceğiz? Memleket evlâdını hiç mühim bir işte görmeyecek miyiz? Esasen Hayri Bey vaat etti. -Sırf bunun için dahi yapmamak lâzım. Böylelikle her nevi dedikoduyu önlemiş olacağız. Hayri Bey bu işte haklı. -Yalnız. filân. Ah bu büyük kelimeler ve büyük benzetmeler. Halit Bey bir el işaretiyle bütün bu vehimlere son verdi: Biz bu meseleyi hallettik.. Esasen çok insan var.O kolay! Hayri Beyle biz onıı hallederi/. Vi-yanalara kadar ecnebî mütehassıslarla mı gittik? O zamanlar herkes mütehassıstı.. böyle meselelerde. Hayri Bey şimdi listeyi tanzim etti. Belediye reisi ellerini birbirine çarptı. Halit Bey meseleyi şahsî taraftan almıyordu. dedi. Efkârıumumiye eninde sonunda bizimle birleşecek. Belediye reisi hem memnun görünüyordu. hem de yadırgamalarına tahammül edilmiyor. Bıı iş onların anlayacağı ıs değil Biz mütehassıslarımızı kendi aramı/dan yetiştireceği/. Hn tabii şc* Icre bile intibak edemiyorlar. va vazgeçilirdi Hcııebiye ihtiyacımı/ yok. Yalnız efkârıumumiye kâfi derecede güvenir mi bize? Ecnebi mütehassısa o kadar alışılmış ki. tüfeği. kendi personelimizi kendimiz yetiştireceğiz. Daha cmııı şekilde çalışırlar. Anlama/. Bu kadar personeli birden bulmak. kendi akraba ve yakınlarımız 236 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ olacak... filândan bahsediyorum. dairede sinek avlarken Halil Beyin kalasında bol bol düşünmüştüm. Personelimizi kendimi/ yetiştireceği/.. kiiçıık aç ma/larla karşımdakini iyice söylettim. Artık biliyordum... mızrak ve zırhıyla ortaya atılan kim bilir kaç yüz bin kişilik ordusuna karşı ne yapabilirdi. Belediye reisinin tereddüdü başka yerden geliyordu. Halil Bey dinlemiyordu bile. iyi tanımadığımız kimse giremez. ııyııklar gibi tavırlar aldım. etrafı hiç yoklamağa bile liizıım görmeden ko nuşuyordu! Ya belediye reisi numunelik bir iki ecnebi istiyorsa''. sonra karar verdini.'ünkii 235 TAN PINAR böyle şeylerde asıl karar değil. Hayatı güçleştiren şeylerden hoşlanacak yaşta değilim.. Dışardan ecnebi mütehassıs. Halit Ayarcı bunu katiyetle reddetli.. Resmi konuşmalarda daima yorgun. Sonra birdenbire katîleşti: Yok efendim. Memurlarımızın yarısı. deriz. (. .

. asla. Ben daima bu işlerde hassasım. sadece majüskül birkaç harf vardı. O çoktan hazır.. Bir şeyler söyleyecekti.. O hâlde bizim de kendi tarafımızdan bazı hazırlıklar yapmamız. Doğru. 237 . Dairemizdeki daktiloların hemen hepsi ona bir veya birkaç süveter örmüştü. Adamcağız umumî menfaat namına kazandığı bu zaferden çocuk gibi seviniyordu. Yalnız şimdilik fazla insana ¡imit vermeyelim. güneşe tutulmuş billur gibi çınlayan.. daha sonra da kontrol memurlarımız gibi tâli işleri görecek arkadaşlar kalıyor.. Sonra birdenbire hatırladı: -Tabiî bir mucip sebepler lâyihası yazıyorsunuz! Halit Ayarcı gülümsedi: Merak etmeyiniz. Baba evi gibi bir şeydir. Memur değil. Hayri Beyin kızıdır. Bunlar da tabiî kadromuz kabul edildikten sonra ihtiyaca göre tâyin edilecek. çok doğru. Fakat bu süveterlerin içinde şüphesiz en güzelleri Nermin Hanımınkilerdi. Bu ara ben bir fırsatını bulup ayağa kalktım Halit Ayarcı'nın şu mucizeli defterinde yazılı şeyleri görmek istiyordum.. Bu sağlam delil ve bürhan karşısında belediye reisi tek bir cevap bulabildi: -Allah bağışlasın! Üç gün sonra Zehra da Saatleri Ayarlama Enstitiisü'nde Nermin Hanımın maiyetinde işe başladı. Belediye reisi birdenbire tekrar eski meseleye döndü. O kadar miihim değil.Hiç hatırıma gelmemişti. Sıra ile birkaç rakamdan başka. çünkü karşıma tam bir sistemle çıktınız. Zannederim ki bu son itiraz Halil Beyi kandırdı. Hakikaier bir muamelât müdürüne ihtiyacımız olup olmadığını sordu.AMA ENSTİTÜSÜ . Öz Türkçe devrinde. Kvvel ki gece Hayri Beyle son bir defa gözden geçirdik. tamamiyle tatmin edilmiş olacaktı.. İki aydır üzerindeyiz. Halit Bey. bu. Demek imtihan yapmayacaksınız? Hayır. İkisi de mânalı şekilde bakıştılar. Eleğim-sağma gibi rengârenk. Biı 238 SAATLERİ AYARİ. Yalnız şimdilik bir kâtibe daha ihtiyacımız var. Hakikaten kestirme yollar buluyorsunuz.. Şahadetname. hayır. üzerinde daima saate ait şeyler bulunan bu süveterler hakikî şaheserlerdi. TANPINaR Ama nihayet müessese ona yabancı sayılmaz. Hayır efendim. Muamelât müdürü.. Hakikaten bir enstitü için yakışıksız bir isim. Halit Ayarcı tevazuyla gülümsedi. Sonra bana döndü: Sizin Zehra Hanım acaba kabul eder mi? Tabiî ufak bir ücretle. Şurasını söyleyeyim ki Halit Ayarcı birkaç sene içinde dünyanın en zengin süveter koleksiyonuna sahip oldu... Onlar alelade memuriyetler' içııı lâzım gelen şeylerdir. müstahdem. liyakatli insanlar aramamız lâzım geliyor. Bu prensip bir yığın güçlüğü ortadan kaldırır. Bu fedakârlığı da yaparsak eğer. Halbuki bu hayatın bizatihi kendisi olan bir ış.. Bunu bilhassa rica edecektim. Nihayet daktilo... Hem böylecc barem müşkülâtından kurtuluruz. Madem ki öyle emrediyorsunuz. Belediye reisi bir lahza durdu. diyordu. filân?. İtiraz edemiyorum. Yani o da içinde daha ziyade tuvalete yarar eşya bulunan çantasıyla ve Halit Beye teşekkür için örmeğe karar verdiği süveterin yünleriyle geldi. Sonra ikinci derecede personel kadrosundan birisini kullanırsınız. Ben bu sabah size sormadan bazı yerlerini değiştirdim. Halit Ayarcı tekrar elindeki deftere baktı. Daire müdürlüğünü kaldırmış olmamızdan çok memnundu. Adı da güzel değil. Tekrar belediye reisine döndü: -Zehra Hanım.. mütehassıs ister.. Onu rica edeceğiz. Sayenizde iyi hazırlandık.

Ve birden yerinden fırladı: Yemek vakti. kadıncağızın dairede rahatı için elinden geleni esirgemiyor. ne zahmetten çekiniyordu. Yahut daha iyisi okuyayım. hulâsa hiç ışı olmayanlar. bilhassa hizmetçiler. Belki ben ufak tefek pazarlığa ¦azı olurum amma. Şu Haliî amcamın-ki bitsin.. Bir sabah daireye geldiğim zaman onu masamın önünde çalışıyor buldum. Kim bilir. Etrafımda her şey öyle ters ve tanınmaz bir mantık içinde idi. Belediye reisi. ve herhangi vaziyette şaşıracak cinsten adam değildi. İsterseniz başka vakte bırakalım. Muvaffakiyet ve kadro tanzimi işlerini öğrenmiştim. omuzlarından kendisini işe verdiği anlaşılıyordu. Bugün epeyce çalıştık. Halit Ayarcı: Onların keyfi yerinde! dedi. Meslekler arasında saat ayarı daima değişi yor. ameleler. Sonra size gönderirim. Belediye reisi. Uç dört günde Halit Ayarcı eksiğimi tamamladı. o ana kadar kendisinde görmediğim asık bir çehre ile: Hay hay.. Belki biraz daha tasarruf yapabiliriz! diye bitirdi. ne masraftan. başı bitmek üzere bulunan büyük bir grafiğe eğilmişti.. Ve Halit Ayarcı elini ceketinin iç cebine doğru uzattı. dedim. Odaya girince başımı ellerimin arasına alarak iyice yokladım. 240 SAATLERİ AYARİ.. kıiçiik memııılat saat ayarlarında daha litiz oluyorlar. Kol kola çıktılar. Dediği doğruydu. dedi. sandalyenin arkasına asmıştı. mükemmel ev kadınıdır. Ceketini çıkarmış.. Nermin Hanım neler getirmiştir bugün.. Orada belediye reisi bana ve Nermin Hanıma son defa teşekkür etti. . işlerinden başka işleri olmayanlar. evet bütün ömrümde ilk defa böyle mühim bir cümle söylemiştim. Bu iki müdürlüğü kaldırmamız çok iyi oldu. Arz ettim ya. Ah Yârabbim o dakikada karşımda bir ayna bulunmadığına. Ben ilk uçuşunu yapan kırlangıç yavrusu gibi korka korka lafa karıştım: •239 TANPINAR Bu gibi işlerde en doğrusu randımanı sağlamaktır. asıl mütehassıs sıfatıyla onun fazla ileriye gideceğini zannetmem.AMA ENSTİTÜSÜ Ben bu "İşlerinden başka işleri olmayanlar" sözünden hiçbir şey anlamamıştım. Biz Nermin Hanımla onları merdivene kadar teşyi ettik. İlk defa.ev kadınları. Fakat istatistik tanzimi ve bilhassa bu istatistiklerin grafiklerle gösterilmesi bahsinde daha çok acemiydim. kendimi doya doya seyredemediğime ne kadar müteessirdim. Her gün saat on bire doğru Nermin Hanımın evine uğrayan Derviş Efendinin bize getirmediği şey yoktu. Bütün yüzünden. Yanına yaklaştım: Kolay gelsin beyefendi. Hocalar da öyle Halbuki irat sahipleri. Nermin Hanım bütün bunlardan habersiz: Belediye reisi cici adam değil mi? diyordu. Halit Beyle kapıdan çıkarlarken benden kadro üzerinde bir daha düşünmemi rica etti ve sözünü. İki kolu sıvalı. Sonra hepimize birden baktı: Beraber yiyebiliriz değil mi? Nermin Hanımla ben itiraz ettik. ktiçıik işçiler.. Bunları bana bakarak söylemişti. Tam münasip cevabını vermek tizere iken Derviş Efendi elindeki tepsi ile girdi. Nitekim birden saatine baktı. Halit Bey benim yerime cevap verdi: O benden beterdir beyefendi. Fakat o da zeki. Meselâ bakın buraya. O yüzüme bakmadan: • Evet böyle. İsterseniz size umumî çizgileriyle anlatayım. Bütün gün gelinini dinlemekten kurtulan kaynanası..¡ki nokta. dedi. dedi. Büyükdere'deki meşhur geceden beri bu âdeti edinmiştim. Ve gözlerini her cefaya razı adam gibi kapadı. muhakkak ona da bir süveter öreceğim. Çünkü bana hep iki elimin üstünde ve ayaklarım havada yürüyorum gibi geliyordu.

Dışarda çalışan ev kadını da bovle. Hayatta benim için bundan başka bu is yok muydu sanıyorsunuz? Sizin için bilmem ama.. Alışacaksınız.. Şimdi ben sıra ile her renkli sütuna bir meslek adı koyuyorum. Halit Ayarcı tekrar grafiğin üzerine eğildi. Bir gün alışırsınız. Hiç olmazsa benim bildi ğim böyle. Hepsinden kısası. başarmaktır. insan tek bir hâl olsa istatistik denen bir şeye inanırım. -Yanılıyorsunuz Hayri Bey. O zamandan beri fasılasız dostuz. Bura sını gayet iyi biliyorum. O hâlde /aman onun için kıymetlidir. durmadan değişir. Şimdi ben bu sütunun fonksiyonunu bulmak zorundayım. Bu bana bütün işittiklerimin ve gördüklerimin en garibi geldi. Zannederim lâzım. Meselâ şu sarı küçük sütun.. Yalnız. bunu fark etmiş de 242 SAATLERİ AYARİ. başlamak. Demek ki içinden gelmiş. Halit Ayarcı ilk defa görüyormuş gibi yüzüme baktı: Eski usul. Yani biitün zamanlarını yalnız ona verenler. siz daha enstitümüzün niçin kurulduğunu bilmiyor gibi konuşuyorsunuz. fakat ötekilerde saat mefhumu azalır. bunun yazılması behemehal lâzım mı? Bu o kadar tabiî bir şey ki. (îülünç ve eksik neticelere götürür.. Böylesi daha doğrudur. İtiraza çalıştım: Aman beyefendi. bu daireyi kurmamız bir başarı değil mi? Birdenbire durdu.. Rica ederim hangi sayma ameliyesi benim şu anda sıkışmış zihnimin bulacağı meslek ismi kadar hakikate uygun olabilir? Saymak bizi daima aldatır. İçten gelen her şey doğrudur.. benim için yoktu. Ben eski arkadaşıyım. bakın. bu tam aksi olmuyor mu? Yanı evvelâ incelemeler yapılır. Yarım saattir bunun için kendimi yoruyorum. Müthiş zaman ver. Çünkü başka iş yapacaktır. İyi ama. Çünkü bunu yaz mazsak saat ve zamanla alâkanın asıl yaşama şuuru olduğunu nasıl öğreteceğiz? Ne garip. Biz içtimaî bir dâvanın üzerindeyiz Hizmet için buraya geldik. yalnız? Bu muvaffakiyet meselesi beni pek şaşırttı. Sonra onların ifadesi olan kolonlar tanzim edilir. Evet. Ve olmadı da. Meşe lâ okur yazar. yahut musikî seven kadın için ev işi çarçabuk bitirilmesi gereken şeydir. O hâlde niye bu yorucu işe girmeli? Ben bu sarı sütunu ağır hastalarda saat ayarının azlığı için ayırıyorum. Daha bir şey yapmış değildik. Mademki düşünmüş. Yanı başındakilere nazaran altı misli kısa olması da bunu gösterir. Yanılma ihtimali burada azalır. o hâlde bir sebebi vardır. (Kinde-likçi hizmetçiler de. Bakın.. Galiba toparlanıp gitmek zamanı gelmişti. bu. dedim. eski ve mânâsız. Zaten herhangi bir şeyi saymanın imkânı yoktur. Bu sebebi kendisine sabahleyin sordum. Bilmiyorum. Sonra hiçbir neticeye götürmez. yüzüme dik dik baktı: Hayri Bey. içimden öyle geldi cevabını verdi... Hattâ bilhassa yazılmalı. Nitekim buradaki tek siyah çizgi de ölülerin zamanla hiç alâkası kalmadığına işaret eder. yani neticeler elde edilir. dedi. O. Amma düşünmüş. kırmızı ile morun arasında. bu şartlar içinde. Yan gözle masamın bir kenarına koyduğum öteberiye baktım.. -Renkler güzel değil mi? dedi. Usulünü tarif ettim. Bir gecenin içinde hazırlamış. bu küçük odada büyük bir işe kendimizi vermemiz. Nermin Hanım yaptı. Nermin Hanım bunu bu tarzda düşünmeyebilirdi.AMA ENSTİTÜSÜ beni temin etmek istiyormuş gibi gülümsedi: .kendilerine gösterilen işlerden başka işi olmayanlar.. Mektepte beraber okuduk. Çünkü kontrola imkân vermez. bize niçin inanmıyorsunuz? diye sordu. İnsan karı•241 TANPINAR şıktır. -Asıl sizin konuşmanız mükemmeldi. Halit Ayarcı elindeki grafikte son rötuşlarını da yaptı. rakamlar. Sonıa ha na döndü: Bırakın bunları.-Yani demek istiyorum ki. Belediye reisine verdiğiniz cevap son derece mükemmeldi..

Çalışmak. İnancınız yok. Yani kulaktan ne kaparsam. Saat zamandır. Tabiattan koptu. İnsanlar saatlerini ceplerinde gezdirdikleri. İçinde yaşadığımız havaya bir yığın kelime ve fikir atacağız. Elini masaya indirdi: Ve ayarlayacağım da. onu kullanmasını bilmektir. Hakikaten çok güzel ve çevik adamdı. Etrafımıza zaman şuurunu vereceğiz. Fakat saatleri ayarlamayı tercih ettim. biliyorsunuz ki ben cahil bir adamım.. Nuri Efendi ile Doktor Ramiz'den ve bir de sizden dinlediğim şeylerdir. Saatleri Ayarlama Enstitüsü her şeyden evvel kendisine inanılmağa muhtaçtır. yani mantığınızla hepsine itiraz edilebilir! On dakika. Konuşurken ağır bir yük taşıyormıış gibi soluyor. Birdenbire bana döndü: Dostum... İşte eksikliğiniz. bir yerden bir yere gidecek. Biz bunun yolunu açacağız. Müstakil bir zamanı saymağa başladı. götürülecek. Ben de iddia ediyorum ki çok şey biliyorsunuz. iş ise zamandır. Bunu bizden evvel kimsenin düşünmemesi veya başka şekilde düşünmüş olması mıisbet olmasına mâni midir. Oturduğu sandalyeyi bir ayağından ve en dibinden tutarak havaya kaldırdı. Hem beraber ayarlayacağız. lâzım! En iyisi eski teraneye dönmekti. Doktor benim tarafımdan giriyor. Ve birdenbire yerinden fırladı. -Zannederim ki hep saatte katıyor onun arkasındaki şeyleri ihmal ediyorsunuz. Sade bu kadar mı? -Ama sizin aklınızla. rahatsız oluyordu. bir saatçinin mutlak değerler peşinde koşması.. her şeyden evvel iştir. Nereden bileceğim bunları?. hattâ beş dakika... . beni karşısına aldı: Doktor Ramiz'i unuttuk. Sizinle bu müessesede yapacağımız çok iş var. Niye alkışlamadınız? diye bana sordu. Siz mutlakın peşindesiniz. sanıyorsunuz? Biz bir iş yapıyoruz. Tabiî mühim bir âlettir. Sonra tekrar grafiğe eğildi. bir âlettir. Sonra başını arkaya doğru eğerek elindeki sandalyeyi bir ayağı ile tam burnunun ucuna oturttu vc iki yana açtığı kollarıyla muvazenesini araya araya odanın içinde yavaş yavaş gezinmeğe başladı.. Siz kimi teklif ediyorsunuz? Bilmem! dedim. kakat bu kadarı kâfi değil. ne kapmışsam onlar. Hakikaten anlamıyorum. Sonra tekrar masaya oturdu. Sandalyeyi bırakınca geniş bir nefes aldı. Halit Bey güldü: Kendinizi beyaza çekmeyin. işler bizden sonra dünyaya gelmişlerdir. İnsan. sonra kolunu hiç bükmeden dimdik ayağa kalktı ve hep aynı vaziyette odanın içinde dolaştı.. telâş etmeyin.Hayır. 244 . zamanına sahip olmak. İşleri onları görecek adamlar icat eder. Ne garip. onu güneşten ayırdıkları zaman medeniyet en büyük adımını attı... Kâğıda uzaktan bakmak için ayağa kalktı. Zaman gibi izafî bir şeyle meşgul olan bir adamın. Bir müddet düşündü. üç dakika üzerinde düşünmek her işi gülünç yapabilir. Biz de bunu icat ettik. Bütün bilgim. Niçin inanmıyorsunuz? Hana mıisbet bir işimiz yok gibi geliyor. Kâfi derecede zekisiniz. Herhangi bir şeyi mantığın dışına çıkarmamız için ona biraz dikkat etmemiz kâfidir. bunu düşünmemiz.. •243 TANPINAR Beyefendi. yere çömeldi... Onun için bir iş lâzım. diyeceğiz. Müsbet işten kastınız nedir? Herkesin inandığı aklın bir lahzada kavradığı değil mi? Meselâ hamallık! Fşya var.. Saat bir vasıta. O zamana kadar vücudunun güzelliğini anlamamaştım. Şaşırdınız da onun için değil mi? Benim bu cinsten seksene yakın marifetim vardır. Her taraftan adaleler kabarıyordu. İstersem herhangi bir sirkte kendime daima iş bulurum. Bu müsbet bir hareket değil midir? Bayağı müteessirdi. hem mühim bir iş.. lerakkî saatin tekâmülüyle başlar. Fakat öğrenmek istiyorum. Sizden ayrılmak istemiyorum. Hayri Bey değişeceksiniz. Tekrar omuzumdan yakaladı ve beni silkeledi: Değişeceksiniz.

.. Bir çeşit aile oyunu oynuyorduk. anladınız mı? Dar kadro demek çalışmamak demektir. Halit Beyi bu hikâyenin güldüreceğini sanmıştım. Fakat o hiç aldırmadı.. dedi. gemi dediğin bir bütündür. Çünkü o Nermin Hanımı karşılıyor... İşte bu iyi. -Tamam. kamarası.. Bu kadro. kararlar verilir. Güzel. müşterilerden biri elini ağzında iken ısırdığından beri mesleğini bıraktı.. Otu/. Hemen her zaman iktisat. gemime tayfa. bacak.. Ve çok defa hasta beklemediği için hemen dönerdi. bir müşteri gelirse hizmetçileri haber verir. Beni çok sever. kaptan köprüsü... ne iş görür? •245 TANPINAR Hemen hemen hiçbir iş görmedi şimdiye kadar. Doktor Ramiz mesleği icabı iş ve koordinasyon kısmına girecck.. Ve muhakkak ki bizde göreceği. hangi iş? Doğrusu adını çok beğendim. Makinası. daha bilmem her şeyi.. giderdi. dar bir kadro ile işe başlamak. Daha ziyade uyumayı severdi. küpeştesi... İyi oturmuş.SAATLERİ AYARİ. Gayet sakin bir tavırla: Şayanı dikkat adam. diyeceğim. Daha az. Halit Bey sabırlı sabırlı: Bakın anlatayım.. Meselâ çark şubesine.. Siz de bilirsiniz ki dünyanın her tarafında resmî. Asaf Bfeyi nereye teklif ediyorsunuz? . masrafı kısma gibi lâflar çıkar. Onun için müessesenin tam bir teşkilât olmasını istiyorum. Kadromuzun yarısı aramızdan olacak. Zaten hiçbir şey anlamıyordum. yolcu ve fare bulun. -Şair Ekrem Bey. o da yavaş yavaş uyanır. Yangeldi Asaf Bey. rahat müesseseler emniyet verirler. Şimdi ben Ramız'i teklif ettim.... O da niçin? diye sordum.. bir bizden.. bozulmamış bir kabiliyet. Mide. Ben bir iki günah keçisi almak niyetindeyim. Öyle ki memuriyetlerimiz okununca saat ve zaman denen şey kendiliğinden görünsün. Zannederim ki reddetmez. dostlarımızı mı feda edeceğiz? Hayır.. Biz sizinle iki kişi olduğumuza göre o hâlde ben bir kişi teklif edince siz de birisini teklif etmek hakkını kazanıyorsunuz.. İcabında çıkartmak için. Bütün cesaretimi topladım. İhtiyaç oldukça teşkilât genişler.. Kabul.. Böyle bir tedbiri almak mecburiyetinde kalsak ne yapacağız.. yahut konuşurken. Zaten işten hoşlanmayan bir adamdı. Kahvede uyurken. Bir başkasını bulun.. kol. daha doğru değil mi? İmkânsız.. Ben teşkilâtımız münakaşa edilmeden kadro teklifi vermeyeceğim. Hayır. Çünkü elimden geldiği kadar geniş tutmak mecburiyetindeyim. Bir müessese canlı bir mahlûktur.... Muhakkak bir şey var işin içinde. Hepsi ile bütündür.Şubelerden birine. yan resmî müesseselere karşı bir kıskançlık vardır. Hepsi lâzım. dedi. ben de kendisini severim.. Siz bana yalnız dtimen ve bacası olan bir gemi ile yolculuğa çıkmamı teklif ediyorsunuz. lüzumlu unsurlarımızı mı çıkaracağız? Yakın akrabalarımızı.. Asaf Beyi sonra düşüneceğiz! Başka teklifiniz? -Zehra Hanımı söylemiyorum.. Sonra düşüneceğiz onu. Yapabilir mi? Eskiden dişçi idi.. çünkii neden bahsct-liöini anlamamıştım.AMA ENSTİTÜSÜ Hakikatte ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Kaptandan farelerine varıncaya kadar! Bana. güvertesi. Hayır.. Şimdi değil mi? -Hayır. Sadece deniz tutmuş gibi bir baş dönmesi içindeydim. Herkes ne yapılacağını anlasın! Binaenaleyh sizin icabında teklif edeceğimiz vazifeleri kabul edecek insanlar üzerinde düşünmeniz lâzım. tam kadromuz değildir. Hattâ daha ileriye giderek lüzumsuz unsurlar bile bulunmalı. Halit Bey Ramiz'i teklif etmişti. muvaffak olacağı bir ış bulunur I'akat ilk hamlede olmaz. Biliyorsunuz değil mi? Kski Yahudiler her sene .. yaşlarında var. Öyle konuşmadık mı o gün? Bir onlardan.. Genç bir insan. Bu sefer rahatladım.

Bu istasyonlara öyle zarif bir şekil vereceğiz.. O zaman ne yapacağız? Kura mı çekeceğiz aramızda? Belki onıı da yaparız ama. Herkes rast geldiği dükkânın kapısından başını şovle bir uzatıp saatini düzeltir. bu personelin müşterilere hitap tarzım hususi 7/K * . dedim. Hurda da maalesef yine Halit Ayarcı'ya itiraz ettim: Bu kadar basit bir şey için kim ayakkabı boyatır gibi bir dıik kâna gider? Kaldı ki modern hayat yavaş yavaş berber ve boyacı gibi muhallebicilerden sonra memleketimizin en işlek iş ve ticaret sa hası olan meslekleri bile söndürüyor. O hâlde muvaffak olmam için daha cesur. Acaba onu taklit edemez miyim? Meselâ şu ayar istasyonları bahsinde onu geçmeğe çalışayım!" Ve müessesemiz açıldığından beri ilk büyük gayretimi yaptım. Şehrin kibar ve zengin semtlerinde kalabalık caddelerinde açılacak ilk istasyonlardan sonra yavaş yavaş daha ilerine. Dört av daha rahat edecektim. beylerin. hattâ takibat yapacağı cinsten birkaç kişi. "Mademki dört ay sonra burası yoktur. o kadar güzel elemanlar bulacağız ki •247 TANPINAR en işlek mağazaları geçecek. Nitekim ilk iki istasyonumuzu Galatasaray'la Teşvikiye'de açtık. daha tecessüsü gıcıklayan bir cihaz elde eden/. Kendi kendime. Her şeyi evvelden düşünmek lâzım. Fakat muhakkak ki hiç bir zaman cesareti kırılmayacak ve daima aynı kalacaktır. yahut müracaat sahibi ile meşgul olurken Ayarlama Enstitüsü'nün asıl içtimaî gayelerini ona anlatması icap eden bu genç unsurların zeki. Bövlecc daha karakteristik. Tâ ki vicdan azabı çekmeyelim.. yanılıyorsun.. saatleri durmuş hanımların ve beylerin saatlerinin ayarlarını düzeltmek için yol üstünde uğrayacakları küçük yerlerdi. Bilakis koşacaklar. o hâlde ilerisi için hazırlık yapalım!" diye düşıınüyordum. Halit Ayarcı: Hayır. Müdürlerin dışında.246 SAATLERİ AYARİ. -Ayrıca. Müşteri. Biz yine başından tedbirli olalım. durmadan geziniyordu. dedi. sevimli ve konuşkan olmaları da lâzımdı. Bu itibarla fazla üzülme dim. Ayakta. Böyle bir teşebbüs için muayyen şartları haiz.. genç ve güzel delikanlılar da hanımların saatlerini küçük ve makbuz mukabili bir ücretle kurup ayarlayacaklardı. Bu demektir ki. umumî efkâra iyi niyetimizi göstermek için rahatça feda edebileceğimiz bir iki kişi lâzımdır. Personelin muayyen üniforması olacak mı? diye sordum. Burada genç hanımlar.. Hiç olmazsa rozetimsi bir şey! Bütün personelimizin kıyafeti olacak. Kurulmamızdan iki sene sonra israf lâfı çıkar. daha atılgan ve daha kayıtsız. Talih herhangi bir adam gibi yaşamama imkân vermemişti. Hiç olmazsa bir nevi kaskelimsi bir şey! Daha ziyade genç erkek hâli ve recek bir kıyafet! O ne için? -Dikkati çeksin diye. "Ha-lit Bey bu işte belki muvaffak olmayabilir. oldukça kalabalık bir personele muhtaç olacağımız tabiiydi. Biz de icabında öyle yapacağız. Fakat tutması için böyle bir üniforma bana şart görünüyor. insanlarla münasebetinde daha dişli bir adam olmalıydım... mahalle içlerine kadar girecekti. Hemen her müessesenin kolaylıkla vazgeçebileceği.AMA ENSTİTÜSÜ çöle günahlarını yükledikleri bir keçi salarlarmış. Henüz düşünmedim.. ısırıcı daha sinema yapmağa yarayacak bir üniforma. Kazandınız! Bir üniformamız olacak. Siz bana inanın! Kadromuzun tasdikine dört ay vardı. Elimizde birkaç kişi bulunsun. Ayar istasyonları. Onlar için de küçük işaretler buluruz. Benim elimden gelen bu idi. Erkeklerde vücudun bütün güzelliğini gösterecek. Ayrıca saat ayarı istasyonlarımız için personel arayacağız.. kadın veya kızlarda icap ederse yaşı örtmeğe ve bilhassa az çok cins dışına çıkararak güzelliği daha keskin.. Bıitiin o başıbozuk kalabalığını halk ne yapsın? Hali t Bey bir iki dakika düşündü: Oldu diye bağırdı. Hat tâ bütün personelimiz için bunu yapacağız. Ondan sonrası için Allah kerimdi.. -Biliyorsunuz ki ben tutacağına inanmıyorum..

araya hiçbir şey katmazlarsa.. Amma kocasını ne yapacağız'? Onu da günah keçisi olarak alırız....AMA ENSTİTÜSÜ şekilde öğretmemiz lâzım. kendisinin de biraz tanıdığı Sabrive Hanımdan bahsettim. Ben erkekler içinde hiç olmazsa kadınlar kadar beyinsiz bulunduğuna emindim. enstitüden hep aynı kelimelerde. çok ehemmiyetsiz bir şeyden bahseder gibi. Zaten böyle bir işi ancak bir kadın yapabilir.. Bu üniforma ve kıyafet meselesinde bizim bir estetik müşavirine mutlaka ihtiyacımız olacaktı. Fakat çok güç. Şimdi kadınlar da erkekler kadar genç ve güzel kadınlarla anlaşabiliyorlar. dedim. Daha? Konuşurken de aynı şekilde yeknesak. •249 TANPINAR Bana kalırsa hu avar istasyonları personelini sadece genç kızlara ve kadınlara inhisar ettirelim.. bilhassa aynı zamanda son derecede mültefit. bunu da kabul. Bunu nasıl yapabiliriz'? Ben bu işi becerebilecek birisini tanıyorum. konuşun. Sessizce beni süzdü. Bir insan ki eline geçen herkese istediği şekli verebilir... bir mektupla kendisini davet edelim. Halit Ayarcı'nın sevincine hudut yoktu: -Bu da iyi! dedi. amca. İşte o zaman ben biraz evvel öğrendiğim şekilde kozumu oynadım.. Benim bu günlerde çok işim var zaten. Sinema artistlerine hayranlıklarından belli. patron. son zamanlarda aldı yürüdü.. Hepsi kabul. Bir yığın delikanlıyı otomat hâline ne diye sokalım! Zaten yapamayız. Müessesenin müdürü sıfatıyla zatıâliniz Sabriye Hanımı teklif buyurdunuz. büyük bir ihtisas iddiasıyla bahsederlerse. Harika! Ve beni kucakladı: -Tebrik ederim Hayri Bey! Asrımızın bütün psikolojik vakıasına dokundunuz. Fsas prensipi kabul ediyordu. Fakat ısrar etmedim. Hayır. baba. ondan sonra karar veririz.. abla gibi kelimeler gırla gidiyor! Bir hısım akrabalıktır gidiyor kUsormayın! Bunları söylerken hayalimde hep biraz evvel tramvayda beni. Hayri Bey siz bir dâhisiniz.. Fakat şahıslar üzerinde müteredditti. ve bilhassa bu iş için kurulmuş saatler gibi hareket ederlerse. İçten içe hazırlanan aydınlık ve düzenli yeni Orta Çağ'ın temeli ve belkemiği. Kendi yakınım addederek.. İkisiyle de temas edin.. Saatten. tatlı ve ölçülü olurlarsa.. Asrımızın asıl büyük zaafı ve kudreti .. Halit Ayarcı bir müddet düşündü. Meseleyi öğrendiniz.. takip de eder. dayı.. değil mi? Plak insan. İspritizma Cemiyeti'ndeki ahbaplar gccc gündüz aklımdan çıkmıyordu... Erkekler için başka işler ararız. yaşlarına göre tuhaf görünecek bir ciddilikle söyleyeceklerini söyleyip birden susarlarsa.. Sonra gülmeğe başladı: Bunu böyle bir prensip meselesi yaparsanız kabul. Işimiyarayacağına eminim. Acaba Selma Hanımefendiyi ve Nevzat Hanımı beraberce müesseseye alamaz..... Hattâ Nevzat Hanım dahi.. Bir müddet düşündü. nazik ve ciddî olmayı da öğretirsek rağbet artar. Hayri Bey. Sevimsizdir amma yapar bu işi! Hele takibi mükemmel becerir. Sizin de diğiniz şekilde bir terbiyeyi ancak genç kızlara verebiliriz. Malûm ya.. Selma için söylemiyorum. "Baba uyuyor musun?" diye âdeta tartaklayan biletçi vardı. Bendeniz kabul ettim.. Çünkii aklıma başka bir şey daha gelmişti.. Hattâ kin tutmayı bile biliyorsunuz. her iki taraf aynı şekilde muamele görmeliydi. Bir iki tavsiyeli de gelsin. Haklısınız.. -Yani bir nevi otomatizm... Fakat unutmayın ki kadro paylaşılmıştır. Sabrıye Hanım sade öğretmez. Sizde epeyce iş var! dedi. mıydık? Yüzüm kızara kızara Halit Ayarcı'ya bu meseleyi açtım. yenge. Daha doğrusu bir kadın. Şimdi ona mukabil kendi hakkımı kullanıyorum ve Selma Hanımı kendime mensup bir insan sıfatıyla teklif ediyorum. Ona.... Yarından tezi yok..SAATLERİ AYARİ. Tam çalar saat gibi konuşup susacak insanlar. Cemal Beyle Nevzat Hanım için biraz daha bekleyelim! Çıkarken. Öyle bir şey buldunuz ki. . usta. Hiç erkek almayalım..

Bu benim tek çaremdi. Zehra enstitüde pek az kaldı. Uçak hosteslerini andıran bir kıyafetle giyinmiş genç bir kız dünyanın en tatlı tebes-sümleriyle beni birdenbire yakaladı. Bu aydan itibaren üç yüz liıa alacaksınız! İlk önce teşekkür için boynuna sarılmayı. Genç kı-'. ezberlemiş gibi konuşmamızı. Bileğimden çıkartmama müsaade etmediği saatimi kurdu. onun gibi hareket etmeğe karar vermiştim.İspritizma Cemiyeti dağıldı. son derecede gayrişahsî davranmak şartıyla şahsî olmamızı ve daima saatten bahsetmemizi. asıl mesele odur. Sonra ısrarım üzerine. . Geçmiş zamandan hakikaten bir kalbi varmış gibi hüzün ve teessürle bahsetti. dedi. fam ayrılacağım sırada istasyonun duvarlarını süsleyen fotoğraflar arasında beni gösteren bir resmin önünde durdum. yine enstitümüzün bastığı takvimden üç nüsha birden sattı. müesseseye girmek için başka çare kalmadığını anlayınca. insan hakkında benim bildiklerimden viiz defa daha ahmakça sözleri hep aynı şirin tebessümle tekrarladı. Ne /. Ona yetişmeğe.. Selma Hanımefendinin bana göstermek için getirdiği yeni kıyafet modelleri nı seçerken çekilmiş olan bu resim benim en iyi resmimdi. enstitüye dair her türlii izahatı en açık şekilde vermemizi söylemişti. Fvvelâ böyle bir su alnı son derecede şahsî olduğunu ve ayar istasyonları nizamnameTANPINAR sinde kendisini buna cevap vermeğe mecbur edecek bir madde bulunmadığını söyledi. bana kozmik saat ayarından bile bahsetti. Ve tabiî evlenir evlenmez kocasını yelkovan şubesi şefi ve mütehassısı yaptık. Bu suretle esaslarını beraberce düşünmüş olduğumuz. O bize müşterilerin yüzlerine fazla bakmadan gülümsememizi. Sabriye Hanımı bu işe tavsiye ederken hiç de yanılmamıştım. Onu da enstitümüzde iş arayan tavsiyesiz bir genç. hemen o gün istedi.a gülerek beni tanıyıp tanımadığını sordum. Damadımı da dışarda bırakacak değildim ya! Küçük baldızım. şimdi tanıdınız! Ne yapmanız lâzım geldiğini düşünüyorsunuz? Duvardaki saate baktı: -Yedide işim bitiyor. 2.. Ayrıca beni daha düzgün bir kıyafetle ve bayağı mesuliyetini taşıdığım bir işin arasında gördüğü için memnundu. bir örümcek gibi sardı. Ve çıkarken de elime enstitüye ait yine az çok benim kalemimden çıkmış bir yığın prospektüs tutuşturdu.AMA ENSTİTÜSÜ . dedi. Ve bütiin bunları yaparken de saat hakkında. Kendisine şimdilik daha personelimizi tanzim etmediğimizi. fakat Sabriye Hanımın verdiği talimatın dışına çıkmak istemedim. Beni gördüğüne son derecede memnun oldu. Fakat bence asıl mesele müessesenin muvaffakiyetidir. dedim. Sabriye Hanımı yukarda anlattığım konuşmadan iki gıın sonra evinde ziyaret ettim.52 SAATLERİ AYARİ. -Tabiî tanıdım. -Peki. Yarı yolda kendimi tuttum. Bilhassa sözü saatten gayrı bir şeye nakletmeme zerre kadar müsaade etmedi. O zaman sizi dinleyebilirim. Belediye reisi kadronun çık250 SAATLERt AYARI^AMA ENSTİTÜSÜ masına intizaren ücretinizi biraz arttırdı.aman isterseniz emrinize hazırım.. Büsbütün canım sıkılıyor. Bilhassa bu sonuncu izdivaç bana enstitüde ayrıca bir nikâh memurluğu tesisi fikrini verdi. dedi.-Ha! dedi. Ayrıca Hürriyet Tepesi'nde yapılmakta olan yeni enstitü binamızı behemehal ziyaret etmemi tavsiye etti ve bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir yıllık ayar abonesi. saat ayar istasyonlarından birine iki sene sonra uğradım. Daha doğrusu ben kendim de böyle bir iş arıyordum. iki elini öpmeyi dii-şıindüm. fakat birdenbire demin verdiğim karar aklıma geldi. az kaldı unutacaktım. Zehra'dan boş kalan yere tâyin edilmişti. hattâ suallerime cevap verdi. dedi. tabiî kendi saatiyle ayarladığı için ayarını bozdu.. Fakat Halit Ayarcı işin ciddiyetini bozar korkusuyla bu çok yerinde teklifi reddetti. İkimiz birbirimize bir dakika kadar bakıştık: Fvet. Meseleyi kendisine açınca beraber çalışmamız ihtimaline çok sevindi.. O ayar istasyonlarında çalışmayı tercih etmişti. Ve o sayede evlendi. Ve en ciddî sesimle. -Teşekkür ederim..

Fakat bir türlü sevmedi. Beşer.hattâ kadromuzun bile çıkmadığını. candaşım. Sonra tuhaf olmalı. Bunlar hep onun düşünebileceği cinsten şeyler. Fakat ben onu çok beğenirim. etrafta gürültü yapmak da lâzım... Hiç böyle fırsatı kaybeder miyim? diyordu. fakat yakında bunların halledileceğini ümit ettiğimizi söyledim. O da benim gibi. Sabriye Hanım zihnimden geçenleri anlamış gibi birdenbire sözü değiştirdi: Hayri Bey. Halit Bey beni sevmez. Eminim ki Saatleri Ayarlama Enstitüsü de böyledir." der gibi gülümsedi. Selma Hanımın adı geçer geçmez. Bu hakikatin yanı başında Sabriye Hanımın bana anlattığı diğer hususiyetleri ikinci. -Halit Beyle iş görenlerin hemen hepsi kabiliyetleri derecesinde bu rahatlığı alırlar. Sabriye Hanım dudaklarını kısmış beni dinliyordu. Siz de bu meseleyi düşünün. O hâlde arada bir şey değişmişti. Zaten demin siz müessesenin gayelerini anlatırken onun kelimelerini kullandığınızı derhal anladım. hattâ içinize bir rahatlık gelmiş. herkesi şaşırtmalı ve hattâ korkutmaiı! Sonra da iş olmalı. Bilir'misiniz ki alelâde işi sevmez. geliyorum. Halit Bey rahat insandı. fakat başka sebeplerle bir şeyle meşgul olması lâzım. imkânsız olmalı. Selma Hanım gelir. her şey elinden gelir. Bütün muvaffakiyetleri bu çocukların davranışlarında olacak. Sabriye Hanıma. Fakat faydalı olması büyük olması ona yetmez. dedi. Fakat tutması lâzım. Hayatınıza. Niçin bunu yapıyoruz? Burasını bilmiyorum. Sabriye Hanımın salonunda onunla karşı karşıya oturmuş çay •253 TANPINAR içerken ister istemez hayatımdaki değişikliği düşünüyordum. Nevzat Hanımla Cemal Beyi ve Sel ma Hanımı da Halit Ayarcı'nın müesseseye almak fikrinde olduğunu söyledim. Yine cemiyet için çok iyi bir şey. Çünkü sergüzeşt değildi. Şimdi bunları yetiştirmek meselesi var. Beş sene evvel de ben bu eve sık sık gelir ve Sabriye Hanımla böyle karşı karşıya otururdum. Biliyor musunuz ki bu Halit Beyin tesiridir.. Hattâ müesseseyi bu tutturabilir.onar gruptuk genç kızlar bir bakıma mânâsız bir iş için toplanmış olacaklar. Sabriye Hanımı konuşturmak için sual sormamak lâzım geldiğini biliyordum. Göreceksiniz ne cümbüş olacak. Devlet memuriyetlerinde bu yüzden kalmadı. Halit Ayarcı ile beraber olduğunuzu söylemeseydiniz de ben onunla beraber olduğunuzu anlardım. Yalnız lâalettâyinden hoşlanmaz. Zannederim ki Ce 254 SAATİ FRİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ . kızdırmak. Onu tanıdığımdan beri ister istemez hep onun verdiği çerçeveler içinde düşündüğümü. Ondan daha sonraki zamanlarda bu kapıyı çalmağa bile cesaret edemeyecek hâlde idim. herhangi bir şeyle oynar gibi oynuyordu. Kutup seyahati. Belki de kendisini iyi tanıdığım için sevmez.. Fakat o zaman bana yapılan her ikramda bir nevi okşama.. fakat rahatsız etmemeli. Biitün büyükler dostudur. Zannederim ki çalışmağa ihtiyacı var. Evet öyle. Özetliyorum. İş dediğin onun için evvelâ bir sergüzeşt olmalı. Çok rahatsınız. buna eminim. Alelâde kendine güvenme hissi de değildi. Fakat aynı zamanda inanacağı bir tarafı da bulunmalı yaptığı işin. kaçakçılık. üçüncü derecede kalıyordu. çok değiştiniz! Sakın darılmayın. "Bekliyordum bunu. imkânsız bir şey düşünüyor. Bu para meselesi. Dedim va herkesi şaşırtmak. Bütün mesele burada idi. O da bir vakitler onların arasında idi. Halbuki Halit Ayarcı bu işe imanla girmiştir. Hayatla. Başka bir şeydi. hattâ onu taklit ederek yaşadığımı bir daha anladım. Her şeyden evvel hoşa gitmeli ve mümkün olduğu kadar fazla şaşırtmalı. Halit Bey rahat adamdır.. Öyle sanıyorum ki sonradan bu istasyonlara başka fonksiyonlar da verebiliriz. kendi kendini tatmin vardı. Daha başka bir şeydi. Meselâ siz zannetmem ki bu işleri ciddî bulaşınız. Hayırdır inşallah! dedim.. Bu değişikliği. Hattâ çağırdığınız için çok memnun olur. -Hayır.. gönül alma. küçültmek için söylemiyorum.. sizi kırmak. filân değildi. biliyor musunuz ki siz çok değiştiniz! dedi. yüksek sevap. nasıl yapacaktım da bütün hayatıma mal edecektim? Bunu devam ettirebilmenin çaresi neydi? Bu iş meselesini de geçiyordu..

Sabri-ve Hanımdan kendisine telefon eder etmez. O kadar ara! diye yalvardım. Murat n'oldıı? O da kayboldu. Bütün hareketlerine hâkimdi. düşünceler. Fakat makinada bozuk bir şey vardı. Daha ilk anda kendisinde bir yığın şeyin değiştiği görülüyordu." diyordu.. diyordu.. Ve bütün bunları hep. telefona Selma Hanım cevap verdi. Benden ilk önce iş hakkında izahat istedi. Yine eskisi gibi güzel ve zarifti. Onun için vaat etmeyeyim! Mesele çıkarmayalım! -Ne mesele çıkacak! Zannetmem ki Cemal Bey sizin herhangi bir arzunuzu reddetmeğe kalksın! .. Halbuki işlerimizin yavaş yavaş düzeldiği bıı günlerde l'akize ile yeniden tatlı balayı günleri geçiriyorduk. Istırap denen çemberden geçtiği muhakkaktı... geleceği vaadini alarak evden çıktım. Eski neşesi kalmamıştı.mal Beyle aralan çok fena. Sabahtan akşama kadar Kut 'ân okuyor.. O da biliyorsunuz tasavvufa merak etti. Bir yığın ¡sıkıntısı var! Fakat Nevzat'ın geleceğinden şüpheliyim! Niçin? Nevzat. Hattâ ruhları bile çağırmıyor. Nerelerdesiniz a canım!.. "Ben böyle şeyleri yapamam ki. Fakat neden korkuyordu? Niçin telâşlıydı? Buralarını anlamam kabil değildi. bugünlerde ben kiminle dostum? Halanızla.. Eğlenceli bir iş olacağını tahmin ediyordu. Belki bu yüzden ilk rast geldiğim dükkândan Cemal Beyin evine telefon ettim... Zannederim her tarafa baş vurdu.. Demek böyle idi. Hele bir anlatın. Beş seneden beri görmediğim. Hakikaten şaka gibi bir şey.. Zannettiğiniz gibi değil! dedim. Cemal'c soruyorum. namaz kılıyor. Yarın çayına gideceğim. Fakat Nevzat gittikçe daha dalgınlaştı... Sanki bilmediğimiz üzüntüler.. Saatleri Ayarlama Enstitüsu'nün adı pek hoşuna gitmişti: Bu nasıl iş canım? diyordu.. Kendisinden rica ettiğimiz şeyi de söyledim. Sonra birdenbire sözü değiştirdi: Bilir misiniz. Onu o günlerde kaleme devam etmeğe başlayan Zehra'nın yüzünden Halit Beyin odasına aldım. -Belki istemez. Cemal'ın de işleri pek bozuk. Sonunda o da razı oldu. Konuşmanın bundan sonrasının beni sıkacağını anladım. Sabriye Hanımın Selma Hanım için söylediği şeyler beni hakikaten üzmüştü. Çok çocukça bir saflıkla. âdeta şakaya benziyor. Dedim ya! Artık eski Nevzat Hanım değil. içine bir yığın çocuk neşesi karışan o incc billûr sesle söylemişti. Ben huyu suyu bilinmeyen bir adamdım. Bize yardım edip edemeyeceğini sordum. gitti. Hele siz ki bu işleri çok iyi bilirsiniz. Nliııir mi hiç? İstifa etti. Sadece müesseseye fikir vereceksiniz! Hiçbir güçlüğü yok. O kadar açık fikirli.. Zaten Selma'yı da çok değişmiş göreceksiniz. Belki de yalnız bu sonuncusu vardı. Ne mükemmel kadın. Bir kere içimize yerleşti mi bulandırmaya-cağı hiçbir şey yoktu. hiç dc eski Nevzat değil artık. Karşıma Cemal Bey çıkarsa telefonu kapamağa karar vermiştim.. Sizi ele geçiremedik vesselam. berrak görüşlü bir insan ki . o yılanı gayet iyi bilirdim. Aramış. türlü sıkıntılar arasında çehresini bile unuttuğum kadın birdenbire Sabri-vc Hanımın söylediği birkaç sözle şimdi dört bir tarafımı bir yangın gibi sarmıştı. Bü~ iıın dostlarıyla alâkasını kesti. yaşını nasıl yeniyor! Doğrusu aranızın açık olmasına sizin hesabınıza müteessirim. Hayri Bey bu.. o kadar mükemmel bir zevkiniz var. Yalnız Cemal Beye bir kere sorması lâzımdı.. Hattâ âşıkâne şiirleri bile var. Korkuyu bütün ömrümce tatmıştım. eliyor. Gülüşü ateş oyunu gibi bir şeydi. Ertesi sabah enstitüye geleceğini vaat etti.. bir türlü bulamamıştı! Kendisine vaziyeti anlattım. Elimden geldiği kadar müesseseyi izah ettim. Bunu söylerken elleriyle yaptığı işaret o kadar güzeldi ki bütün konuşma boyunca bir daha yapmasını bekledim. nasıl canlı. belki de bir korku arasından konuşuyordu. Zaten giyim kuşam en sevdiği şeydi. Âdeta bir günahı ödüyor gibi yaşı-vor Çok kovu bir dindarlık çöktü üstüne. Cemal Bey ona benim is255 TANPINAR tifa ettiğimi söylemişti.

Bir yığın kinim vardı. herhangi bir hastalığı da olabilirdi. diye gizlemiş olabilir. Fakat farz edin ki öyle. Fakat şimdi eminim. Yahut hayatına yeni bir üzüntü daha ilâve edecektim. İçime yumruk gibi bir şey tıkandı. hoş bu da affedilecek şey değil." İş meselesi böyle halledilince Selma Hanım.. Cemal Beyle evli olduğunu biliyor ve sadece kabul ediyordum.. Ona bağlıydı.. En iyisi bir yalanla işin içinden sıyrılmaktı: İstanbul'dan uzakta idim. Her şey düzeldi şimdi.. Onu seviyor.. Onun emrinde idi.. oraya kendisi getirdiği hâlde? Belki ötekiler çıkmamda ısrar ettiler. Sıkıntılarımdan biraz çıkar çıkmaz kendime yeni ıstıraplar bulmamdı. demedim ya. Bu mesele zannettiğiniz kadar basit değil. ben de kendime bir iş bulur bulmaz Selma Hanıma dönmüştüm. Başını salladı: Cemal son zamanlarda hiç eski Cemal değil! O kadar kendisine hâkim olan kadın neredeyse karşımda ağlayacaktı... Nerede ise her şeyi söyleyecektim. Elimden geldiği kadar kendisini tatmine çalıştım.AMA ENSTİTÜSÜ Bunu mahsus söylemiştim. belki karşılaşmamızı istemez. Çok karışık bir iş bu! Benden gizlemesine o kadar ehemmiyet vermiyorum.. Kocası olduğu gibi. "Buna niçin şaşma-h? diye düşünüyordum. Ben de hiç uğramadım. hep İzmir'de kaldım.. dedim. o zaman nasıl razı oldu? Hayır. Rahatınız bozulmasın! . Sonra gözlerini gözlerime dikti: Kim bilir. Asıl beni şaşırtan bu sözlerin altında Selma Hanımın bütün hayatının bulunmasıydı. Demek ki o Cemal Beyi hiç anlamadan. Her şeyden evvel şirketten niçin istifa ettiğimi soruyordu: •257 TANPINAR -Biliyorsunuz ki o günlerde Cemal hep maaşınızın artacağından bahsediyordu. Ümit ederim ki reddetmez. Çok zahmetimi çekmiştiniz. kıskanıyor. Te'.'rar bir sessizlik oldu.. sonra yavaşça ilâve etti: Daha doğrusu şüphe ediyorum. benim aradaki beş senelik hayatımı merak etti. İyi ama sizi görmüşler.. Asıl felâketi o kadar beğendiğim kadının birdenbire hayatından şikâyet edecek kadar herkese benzemesiydi. Bir müddet yüzüne dalgın dalgın baktım. Fakat daha garibi. O zamana kadar Cemal Beyden sadece nefret ederdim. Fakat sizi işten ne diye çıkarttı. Fakat ne diye acele edecektim sanki? Belki de sözlerime inanmayacaktı. Deminki duruşunuz bana her şeyi öğretti. Fakat onu hiçbir zaman kıskanmamıştım.. Gömüldüğü dalgaların içinden başını çıkarır çıkarmaz karşı sahili gören bir yüzücü gibi. Onu bütün ömrünce insan olgunluklarının bir numunesi gibi görmüş ve öyle sevmişti. hattâ daha gülüncü vardı. gözü kapalı ve biçare yaşamıştı. Bununla da kalmıyordu. bu işte mutlaka başka bir şey var. -Aldırmayın! dedim. ahbaptık! Üzülürüm.. Böyle olsa o zaman benden gizlemezdi.256 SAATLERİ AYARİ. Nihayet sizi sevdiğimi biliyordu. ne kadar sıkıntı çektiniz.. Şimdi bir anda onu kıskanmağa başlamıştım. Cemil'in yalan söylediğini ben biliyorum. Fakat ikisinin arasındaki münasebetin üzerinde durmamıştım. ne de Selma Hanım zarurî şekilde Cemal Beyin varlığını hatırlatmıştı. Fakat o kendi düşüncesinde devam ediyordu: -Hayır! dedi.. Şimdi ise onu kıskandığını anlayınca birdenbire vaziyet değişmişti... O zamana kadar bu kadını bütün hayatından sıyırarak sevmiştim. Benim için üzülmeyin ve mesele yapmayın bunu. Hattâ bizim teklifimizi de unutun. ve ondan korkuyordu. Bileklerimden yukarıya doğru bütün damarlarım çekile çekile: Peki sorun! dedim. Mademki yavaş yavaş yine kendim oluyorum.. İmkânsız. Selma Hanım başını kaldırarak yüzüme baktı: Niçin doğrusunu söylemiyorsunuz? dedi. ondan hiç şüphe etmeden. Benim içimde ne Cemal Bey bana Selma Hanımı. Çünkü ortada bir sürü yalan var....

Bu her şeyden evvel bir tahsisat meselesi. çünkü o da maddî şartları sadece iradesiyle yenmişe benziyordu. Ben size telefon ederim. Şüphesiz bu mühim işin usullerini kendimizin bulmasını istiyordu. İşlerimiz de artmıştı. Masanın bir köşesine hafifçe yaslanmış. bilhassa bu kadar masraflı bir işin büsbütün de parasız yapılamayacağını.. •259 TANPINAR para ile bunun yapılması imkânsız. İş meselesine gelince.. Fakat belediye reisi. Her neyse. hattâ bu sene bütçeye koyduğumuz. belediye reisi onun yerini almıştı. birdenbire kabaran bir rüzgârın savurduğu bir toz dalgasının geçmesini bekler gibi bekliyordu... icap ederse kirpik işaretleriyle sizi tasdik ediyordu. Bir müddet ayakta. Bana çok açık. Ve belki de bu yüzden aylardır Halit Ayar-cı'nın ayağıyla ittiği bir futbol topuna benzemiştim. sizi tekrar bulduğuma memnunun. yani karşısındakinin fikrini daima doğru bula bula tekrar hatırlatmağa çalıştı. gerçeği bu olmakla beraber. daha sa-lâhiyetli. Garip şekilde roller değişmişti. herkese benzeyecekti. bu kadar üstün şeklini görmemiştim. İşsizlik zamanlarımda sadece irademle geçinebilmek için. "Ben işe karışacağım zamanı biliyorum. Muhakkak hayalimizdeki yerinden inecek. Hakikaten şaşılacak şey. Ekrem Beyi iş fikrine yavaş yavaş alıştırıyordu. "Düşünüyoruz efendim. O da izahattan sonra müesseseyi gezmeyi istedi. Hiçbir zaman can sıkıntısı denen şeyin bu kadar asîl. Kızımın daktilo acemiliklerine ehemmiyet vermiyor. Mamafih Halit Ayarcı yine benim unutulmama razı olmadı. Kapının önünde. Bu yeni ziyaretçinin eskisinden bir farkı vardı. İnsan talihi bu idi. Bu hiç konuşmuyor.. Mamafih Halit Bey çalışıyor. Yalnız her şeyi paraya bağlamamalıdır.. sakin ve alâkasız. Fakat biz artık eski binada değildik. Zehra.. Halit Ayarcı'yı bu yeni misafir de şaşırtmadı. diye cevap verdi. hattâ mutlak denecek kadar salâhiyetli bir zat dairemize geldi. Hiç kimse yıldız olarak kalamıyordu. .. Fakat siz bir kere aranızda anlaşın! Sizleri huyunuzdan vazgeçiremem . daha düşünürüz. Müessesenin esas gayesini anlattı. diye tasdik etti. hattâ yurdun her tarafına dağıtmamızın lüzumundan bahsetti. belediye reisiyle beraber izahat verdi. Sözüne devam etsin diye ne kadar dua ettim.AMA ENSTİTÜSÜ Benim artık rahatım yok! dedi. yeni kurulmuş bir müessesede. Duvarlara asılacak vecizeleri çok beğendi. yahut Zehra'ya bir yığın şey dikte ediyordu. Çok rahat. Bu kadar yalan söylesin! diyerek ayrıldı. Binaenaleyh. İnsan iradesi daima maddî şartları yener. Salâhiyetli zat. belediye reisini. -Tabiî.. yapılsa bile bu iş için sarf edilecek iradenin çok pahalıya mal olacağını en münasip dille. beyhude sözlerle israf edilen zamana pek fazla fark ettirmeden acır gibi etrafına bakıyordu. Enstitünün bu günkü parasıyla. 258 SAATLERİ AYARİ. Bu sefer Halit Bey benim yerime geçmiş. bu cevheri o kadar sarf etmiştim ki çoktan beri bende zer-res! bile kalmamıştı. Halit Ayarcı her sabah geliyor. Etrafındaki konuşmanın bitmesini. Halit Ayarcı bu teklifi yalnız bir. Personelimiz de çoğalmıştı. Merdivenlerden beraber indik.. benimle beraber tam bir büro kadrosuyduk. Ben dördüncü planda idim.."Ic karşıladı. cevabı içinde sualler sordu ve kendi üslûbunda cevaplar aldı. Fakat devam etmedi. Halit Ayarcı bütün bu konuşma boyunca âdeta lâkayt kalmıştı. sadece gözlerini gözlerinize dikerek dinliyor.Selma Hanım bir müddet çantasında mendilini aradı. III Belediye reisinin ziyaretinden iki ay sonra daha mühim. Nermin Hanım. Fkrem Bey.. Bunun sırrını bir kere öğrenseydim her şey halledilecekti. Hakikaten şaşılacak şeydi. Bunları şehrin. ya Nermin Hanıma. İtikadımca belediye reisinin bu içte hakkı vardı. Belediye reisinin bu hususa hiçbir itirazı yoktu. geniş bir yere geçmiştik..

Suçüstü.. -Doğrusunu isterseniz henüz hayır! Yani halledilecek bir iki mesele var. değil mi Hayri Bey? Bu vesile ile daha parlak olur. .. Fakat bitmek üzere.. Hattâ bitmiş gibi.. Ona yetişmek imkânsızdı. Arkadaşım Hayri Beyin hemen hemen bütün ömrünü sarf ederek yazdığı bir kitap. Demek büyük bir merasim yapabiliriz? Halit Ayarcı konuşmanın topunu yine belediye reisine bıraktı.... Nihayet salâhiyetli zat kararını verdi. Her türlü fedakârlığı yapacağız.. Nasıl olsa olduğum yere geleceksiniz". Ben mümkün olduğu kadar tutumlu olmak gerektiğini söylemek istiyordum. Tam klasik devrimizde.. Hayır. Belediye reisi bu fırsattan istifade ederek beni daha yakından tanıtmağa muvaffak oldu.Bu fırsat kaçırılmaz. Halit Ayarcı tekrar konuşmağa katıldı.. Sonra kendi kendine hesap etti. Kanunun anlattığı mânada tam bir cürmümeşruttu bu. Bana. -On yedinci asrın meşhur âlimlerinden. Hayri Bey arkadaşımız eski saatçiliğimizin tarihini belki en iyi bilen adamdır... Açış törenini bendeniz yeni binamızda düşünmüştüm... En büyük saadetimiz için. Muvakkit Nuri Efendinin. Nereye gideceğimi biliyordum. Bundan sonrası benim işim-di. Müessesenin açış resmini de o zaman yaparız... Halit Ayarcı tekrar dinamik rehavetinden ve alâkasızlığından sıyrıldı... dedi. -Gelecek nisanın sekizi Ahmet Zamanı Efendinin ölümünün yüz sekseninci yıldönümüdür de. -İmkânlarımız biraz genişlerse elde bulunan çok faydalı bir eseri de neşretmey-i düşünüyoruz! dedi... İşte o zaman Halit Ayarcı dayandığı masadan ayrıldı ve seyirci vaziyetinden çıktı. Hayri Beyefendi? Ben bu sualle birdenbire yuvarlandığım karanlık uçurumda tutunacak bir yer ararken Halit Ayarcı benim yerime cevap verdi: -Ahmet Zamanı Efendiye ait bir etüt. dedi.... Hayri Bey doğrudan doğruya onun mektebinden gelen bir zatın talebesidir.. Hattâ Graham'dan evvel rabia hesaplarını bulmuş diyorlar. Çaresiz tahammül edeceğim. Tekrar bakışlar benden yana çevrildi. Evet... Para işini merak etmeyin..ki. Ahmet Zamanî Efendi ve Eseri.. Demek hazır eserleriniz var! Ne çabuk böyle? Evvelâ büyük bir etüdümüz var.. Sonra misafire döndü. tam yüz seksen sene oluyor. Kitabınız bitti mi? Artık sıra bana gelmişti. Halit Beyin niyeti de öyle efendim. Zaten saatten ve felsefesinden çok iyi anlar.. Hayri Bey biraz yorulacak ama.. Bu kadarını yapabilirdim.. Bir insan karşısındakine o anda yalnız ?H) SAATLERİ AYARİ... Mademki bu işe girdik. Dördüncü Mehmet devri adamı.. . Ne yapmış bu adam? •261 TANPINAR Devrin en mühim saatçisi. Zannederim ki gelecek nisana yetiştirirsiniz.. Belediye reisi bu çok basit temenniye hemen hemen aynı zikzaklardan geçen bir cümle ile teşekkür etti. Suçüstü. "Ah Yârabbim bir kaçabilsem!" Fakat niye kaçacaktım sanki? Böyle bir ilgiyi bütün ömrümde görmemiştim.AMA ENSTİTÜSÜ sabır ve tahammül olduğunu ancak bu kadar terbiyeli şekilde gösterebilirdi. Bu sefer dikkatli bakışların tek hedefi ben oldum. bu adamı ben taklit edemezdim.... Halit Ayarcı beni yolun ortasına kadar götürmüştü. Kitabınızın ismi nedir. -Ahmet Zamanî Efendi mi? Hiç işitmedim. Bu sefer ilk defa olarak iki taraf da itiraz etti..

. hayır. Salâhiyettar zat tekrar bana döndü. Minareden minareye uçma tecrübeleri bile var... Salâhiyettar zat Ahmet Zamanî Efendiden bir türlü vazgeçemi-yordu. Demek modern bir adam. Baş üstüne efendim. Ucunu bucağını bilmediğim. ekmek paramı niçin bana doğrudan doğruya vermedin de beni başkalarının uydurduğu bir yalan yaptın!" Hakikatte de böyle idim.. işte size bütün bir hayat.. Bilginin kendisi vardı. Sarı rengi çok severmiş... Halit Bey tekrar tavzih etti.. siyah gözlü bir adammış! Dili gençliğinde biraz peltekmiş. Ben söyledikçe belediye reisinin de. Bal ve şeker gibi şeyler de kullanmazmış. aramızda?. Ezanı da evin penceresinden okurmuş! .AMA ENSTİTÜSÜ doğru değil. kumral sakallı.... falan var mıymış? Artık ne dönmem. Zaten takdim ettiğimiz projede yazılı. Zaten yeni bina için ayrı bir açış töreni daima yapılabilir! Bu gibi törenler ne kadar sık olursa o kadar faydalıdır! Salâhiyettar zat tekrar bana döndü: Hayri Bey.Hayır. diyorlar. Mühim bir keşif. Bütün kuvvetimi.. diyordu.. güneşin rengidir. Daha doğrusu hocam rahmetli Nuri Efendi böyle söylerdi. Devir. Fakat kendi kendine.. Ahmet Zamanı Efendi isminde hiçbir insan tanımamıştım... Ek bir liste takdim ederim. Bu demekti ki.. Çengelköy'de küçük bir camiin müezziniymiş... Fakat Halit Ayarcı orada idi: Niçin olmasın efendim? Sözüne devam edeceği yerde masanın camı üzerine iyice bastırdığı büyük. Ah.. Siz de bana bu neşriyat meselesini hatırlatın. Sonra çok genç yaşta öldü. Mevlevi tarikatindenmiş. iradesiyle düzeltmiş. Halit Ayarcı bu sefer de ceketinin düğmeleriyle oynamağa başlamıştı.. Bu sualle nefesim birdenbire tükendi. Zengin bir adamın ço-cuğuymuş. iş bana düşüyordu. "Ya pîr!" Fakat yalancıların piri kimdi acaba? •263 TANPINAR Uzun boylu. her gün yeni bir parçasıyla karşılaştığım âdeta tefrika hâlinde bir yalan olmuştum. Bu kadar mühim bir zatın unutulmuş olması 762 SAATLERİ AYARİ. Birden fazla kadın almanın aleyhinde bulunduğu için devrinde pek sevilmezmiş.. bu kitap şubata kadar bitecek.. küçük büyük icatlarla meşgul... O da selâmlığını açmış. Çok aradım ama bu kanaatin nereden geldiğini bulamadım.. sarı kaplı kürk giydiğini hocam Nuri Efendi söylerdi. "Ah Yârabbim.. O zaman çok gecikir. -Öyle ya niçin olmasın?. Garip huyları varmış. Şöhrete âfet diye bakarlardı. Yalnız eserlerin ismi yok... dermiş.. bu küçük teferruat. Nasıl bir insanmış bu?. Bunu sizden katî şekilde istiyorum.Tevekkeli değil eskiler yalnız şiir söylemişler! Bir işi. İki üç çizgi. Zaten büyük bir mekanik merakı var... Burada artık işin telkini yoktu. cesaretimi topladım.. Fakat nasıl oldu da hiç adı işitilmedi? Sanki demin kafamdan geçenleri düşünen ben değilmişim gibi. Hemen herkes.. salâhiyetli zatın da yüzleri tebessüme gark oluyordu. Meselâ çok iyi meyva yetişti-diği hâlde üzümden başkasını yemezmiş. yatsı namazlarını misafirlerine evinde kıldırmış.. yeni yeni şeyler uyduracaktım. yavaş ve en kandırıcı sesimle cevap verdim: -Eskiler malûm efendim. çok ehemmiyetli bir devir. Hattâ pek mutat olmadığı hâlde sarı cübbe.. birkaç konuşma parçası.... Yaptığınız işin ehemmiyetini bilin ve ona göre çalışın. Eskileri o kadar az biliyoruz ki. Sarı. geniş ayali eline bakmağa başladı. Hattâ adını ilk defa işitiyordum. sarışın. Fakat evlenme meselesindeki fikirleri yüzünden çıkartmışlar. Âdeta bizden! Aşağı yukarı.. ne de durmam kabildi. Rabia hesapları o devirde.. Kırk iki yaşında falanmış. İster istemez yoluma devam edecek.

diye tekrar emir verdi. Hattâ ben: Çok doğru buyurdunuz.. Bütün boş defterleri açıp bakıyor. -Bendenize öyle geliyor ki. dairenin gezilmesini teklif etti." dedi.Halit Bey tekrar bana döndü: Bir Venedikli vasıtasıyla devrin garplı riyaziyecileriyle mektuplaştığını söylüyordunuz. Aziz velinimetim: -Teveccühlerinize güvenmeseydim.. Bütün gün hep böyle yapmış.. Şekerden veya can sıkıntısından ölmesi arasında ne fark vardı? Asıl mühim olan salâhiyetli zatın bu işe getirdiği iyi niyet. Onun için Halit Ayarcı'nın odasına geldiğimiz zaman Derviş Ağanın getirdiği kahveler pek makbule geçti. Salâhiyetli zat hayretler içinde idi: Mühim keşif doğrusu. diye hafiften tasdik bile ettim. Ama. -Bu müesseseyi başından itibaren benimsedim. dedi. diyerek meseleyi halletmişti. Bende de var da oradan biliyorum. Sonra saatine baktı. Hepimiz yorulmuştuk. Şu şartla ki.. Başka türlü izahı güç... müsbet bir şey bulunamadı. daha titizdi. Evet ama.. Ondan sonra tebrik faslı geldi... Kâtip Çelebi'nin etrafındakilerden 264 SAATLERİ AYARİ. en lüzumlu noktada konuşmuş. grafiklerin önünde uzun murakabe saatleri geçiriyordu.. Hepimiz birden bu ihtimali kabul ettik. beyhude münakaşaya lüzum olmadığını iyice anlatmıştı. yerinden kalkabilecek her şeyi bir kere yerinden oynatıp altına bakıyor.. "Yoruldum..... Tabiî niçin böyle olması icap ettiğini sormadık.. -Ben söyleyeyim. Böyle bir adam. altın kapaklı bir Lonjin'di. Fakat salâhiyetli zat tecrübeli adamdı. bu işe katiyen girmezdim.. sonra kendisini elinde iyice evirip çevirip muayene ediyor. Koskoca enstitüyü sadece bizlere bırakamazdı... Bitecek anladınız mı Hayri Bey? Ve yanağımı okşayarak kitapla olan alâkasını bir daha teyit etti. bir eli kılıfını çıkarmağa çalıştığı yazı ma-kinasında: Neden öldüğünü biliyor musunuz? diye sordu. Bu itibarla ne kadar teşekkür etsem azdır. Kapıdan çıkarken: Sloganları dağıtın! Bir an evvel ve her tarafa. ' Bir ara bana döndü. Hemen her şeyin önünde durdu. Halit Ayarcı işi biraz daha tabiîleştirmek ihtiyacını duydu. Bu sefer altın tepsi belediye reisi ile onun arasında gidip gelmeğe başladı ve nihayet kundaklan•265 TANPINAR mış bir çocuk gibi Haiit Beyin birdenbire açtığı kollan arasında kaldı... Bana bu hizmet vesilesini verdiğiniz için bahtiyarım.. Üzümden başka bir şey yemediğine göre.. O sizlerin olduğu kadar benimdir de. Niçin soracaktık? Hattâ niçin şüphe etmeliydi? Herkes bir şeyden öldüğüne göre Ahmet Zamanî Efendi de elbette bir hastalıktan ölecekti.. Ayrılırken tekrar bana iltifat etti: Kitabı isterim.dedi.. Kahvelerden sonra yine o gün olduğu gibi kadro meselesine geçildi. Maalesef efendim. Reis bey de size yardım edecekler. şimdi de asıl işin kendisi tarafından kurulduğunu.. Nuruosmaniye Kütüphanesi'ndeki kitap kaybolmasaydı.AMA ENSTİTÜSÜ biri olacak..... Bu ihtimal her ikisini de tatmin etti. Güzel. binamız biraz daha genişlemişti ve salâhiyettar zat belediye reisinden daha yüksek mevkide olduğu için daha dikkatli.. Binaenaleyh iki saat sürdü. tekrar yerine koyuyordu. hiçbir şey rica etmeden istediklerinin hepsini kabul ettirmiş. Belediye reisi meselenin şimdilik bu tarzda halledilmesinden memnun.. bakalım buldum mu? Şekerden. Bu aşağı yukarı iki ay evvelki teftişin hemen hemen aynıdır.. bizimle böyle işbirliği etmesiydi.. Hattâ az şekerli olmasına bile ehemmiyet vermedi. Tam merdivenin başında belediye reisine yavaşça: .

. Ve tabiî onlar da yapacaklar.. Onlar gelirler.... Boş durmayacaklar ya. Hepsi uydurma! Birdenbire ceketimden tuttu: Bu kitap yazılacak!. Birçok yalanın içinde olsam bile ihmal edemeyeceğim bir hakikat. Siz hakikaten beni yoruyorsunuz. dermiş.. Sizin ilk işiniz budur... Herkes kendisine. Kızıma yarın dahi isterse evde kalabileceğini söyledim. Graham hesaplarıyla meşgul olduğu malum. Bulun. Halit Ayarcı ile evime refah denen güneş doğmuştu.. Sonra... Şekerden ölmüş. Saatleri Ayarlama Enstitüsü hayatımı kurtarmıştı. Benden izin istiyordu.. Herkes vazifesini yapacak... Hem kendiniz söylüyorsunuz. Akrabasız adam olmaz.. Ahmet üç ayda altı kilo almıştı. dedi. Pakize ile iki dost gibi geçiniyorlardı artık. Çaresini bulacağız. Yok azizim.. diye cevap verdim. Mevcut olmayan bir adam için. ben bu cinsten sabotaj istemem.. Sonra birdenbire belki de bozulan yüzüme dikkat ettiği için güldü: Adı olan her şey mevcuttur Hayri Bey! dedi.. Yahut da gider içeriye istifanamenizi yazar getirirsiniz! Ben bu kadar bağlı olduğum bir müessesede en yakın dostlarım tarafından ihanet görmemi istemem.. Binaenaleyh Ahmet Zamanî Efendi vardır. biraz daha bekleriz. Yeni elbiseleri içinde hakikaten güzel ve mesuttu.. O teşekkür yerine bir kırıttıktan sonra çekilip gitti.... Aksi aksi: -Tanıdığım insan çok az. Hiç üzülmeyin.. kadro meselesini ne yaptınız? İstediklerimizi veriyorlar. Bu müessese muvaffak olacaktır. dedi.. İyi ama. Sonra bir eli odasının kapısının tokmağında: Siz kitabı ne vakit bitireceksiniz? Yani ne vakit bitirebilirsiniz.-Bu rabia hesabı nedir siz biliyor musunuz?diye sorduğunu işittim.. Çalışın sadece. Ben başım iki elimin arasında düşünmeğe başladım...... dedim. Şimdilik görünmüyorlar.. Hayır. Evet ama nasıl? Bu kadar kalabalık bir teşkilâtla. Halit Ayarcı'nın kaşları birdenbire çatıldı.... Onlar gittikten sonra Halit Ayarcı tekrar bana döndü: -Artık bundan sonra da şüphe etmezsiniz zannederim.. İlk defa hiddetleniyordu. Belki vardı ama meydanda yoklar. Bir türlü sizi bazı şeylere alıştıramadım. hem de yoktur. ilâna lüzum yok.... dedim.. Sarı rengi severmiş. diyorsunuz. tâyin olunduğu vazifenin adından bir iş çıkaracak... Hattâ şimdi büyük dostumuz da istiyor. Nasıl mevcut olmayan adam?. Yeni taşındığımız evde odasını ne kadar zevkle döşemişti.. Nasıl yazarım ben bu kitabı?. Ama.. Akrabam yok. Nuri Efendiden bahsettiniz. diye sordu.. Halit Ayarcı... istirahat etmemin imkânı yoktu....... Bir de işimizi bilsek! Hâlâ bilmiyor musunuz? Saatleri ayarlayacağız. İsterseniz gazetelere bir ilân vereyim! •267 TANPINAR Tekrar gülümsedi.. Daha demin kendiniz bahsediyordunuz. Hayri Bey.AMA ENSTİTÜSÜ demek istiyorum. O da o demek. ah Hayri Bey.. Mevlevi olduğunu bile biliyorsunuz. Odama girdiğim zaman Zehra'nın beni beklediğini gördüm.. bütün bunlar mânâsız şeyler. 266 SAATLERİ AYARİ. Karımın tiroit guddeleri tedavi edileliden beri evde kavga yoktu. Hani listeniz?.. Müessese kurulacak. Bir de Sabriye Hanımla Selma Hanımı artık davet zamanı geldi sanırım.. Biraz da ikimiz böyle istediğimiz için vardır. Hayır.. Zaten kurulur kurulmaz bir tâmimle bütün arkadaşlardan rica edeceğim bunu. Hayır. büyük bir hakikat vardı ortada. Güneşin rengidir. Dördüncü Mehmet zamanında yaşamış. sanki aramızda geçen şeyleri tamamiyle unutmuş gibi en rahat sesiyle: . Bütün bunları 'düşünürken iç telefon çaldı. Ah. Ben Ahmet Zamanî'den bahsetmedim..

-Teşekkür ederim efendim. bu kadar mühim bir iş yapılırken aleyhte de söylenecek! Mesele münakaşa edilmesidir. Bayağı günün meselesi hâline geldik. bittabi bu arada müdürün. Hemen her gün enstitü268 SAATLERİ AYARİ.bir gazetede resmim çıkıyor. Tam bu sıralarda-yine şüphesiz Halit Ayarcı'nın gizli teşvikiyle. Baş üstüne efendim. gördüğüm işler birbirine zıt bir yığın tefsire yol açıyordu. -Zannederim efendim.. görüş kabiliyetim. Takribi Ahmet Efendi Camii'nin bir asra yaklaşan hikâyesi. gerek vazife ve öğrenilebildiği nisbette teşkilâtının bürokrasi tarihinde hakikî bir merhale olduğunu yazması pek hoşuna gitmişti. Bundan mükemmel ne olabilir? Kadro müzakerelerinin zamanı yaklaştıkça sıklaşan bu havadisler ve düşünceler sonuna doğru birdenbire şahıslarımız etrafında toplandı ve iki hafta içinde de Halit Beyi bırakıp sadece beni hedef aldılar. bir iş olursa evde ararsınız. İşte o andan itibaren Penim için günlerce süren bir huzursuzluk başladı. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün gerek adının... Bir kısmı ise. işi anlamış..AMA ENSTİTÜSÜ nün teşkilâtı. Ben mutlak bir müessese kuruyorum. hattâ şahsî metodum methedilmeğe başlandı. Elbette. Halit Ayarcı bütün bu yazıları dikkatle okuyor. Zeki adam! Evvelâ asrını biliyor..-Yarın size Ahmet Zamanî'yi yazmanıza yardım edecek tarih kitaplarını getireceğim... Göreceksiniz ne kadar kolay iş. Şerbetçibaşı Elması. Fakat o her şeyden evvel bürokrasi asrıdır. Bunu anlayan adam mühim adamdır.. hayatım münakaşa ediliyor. Onlara göre bütün ömrüm saat ve zamanla geçmişti. Bu ağız değişmesi sayesinde müessesemizin lüzumuna dair yapılan münakaşaların birdenbire kesilmesine bakılırsa bu işte Halit Ayarcı'nın bir tertibi olduğuna hükmetmek hiç de yanlış olmaz. Bir iki ayda çıkar. Binaenaleyh Şeyh Ahmet Zamanî'nin müsbet veya esrarlı bütün bilgilerinin vârisi sayılırdım. bürokrasinin asıl kemal çağı istiklâl devri bu devirdir.. bir kısmı bu kadar mühim iddialı bir müessesenin bu cinsten bir iş adamına verilmesine şaşıyorlardı. Bazı kimseler için bu işin âdeta tek favorisi bendim. Binaenaleyh hayatımın her safhası bu işe bir hazırlıktan başka bir şey değildi. Bilhassa bir gazetenin. yetiştiğim muhit. benim üç yaşımdan itibaren saat ve zamanla meşgul olduğum anlatılıyordu.. Spingler'den Kayserling'e kadar bütün filozoflar bürokrasiden bahsederler. Bu merasimde verdiğim nutukta. bu ka-l'ar mühim bir işte bulunmamın doğru olup olmadığı hakkında fi•269 TANPINAR kirler yürütülüyordu.. "Ne iş görecek bu müessese?" diye soruyordu. diyordu. Ben hattâ derim ki. Hemen gün aşı-n.. çocukluğumda ve ilk gençliğimde tanıdığım insanlar. Bu sefer zekâm. Selma Hanımla Sabriye Hanımı davet için biraz bekleyin! Ben gidiyorum. Siz de yardım edersiniz tabiî. hayatımın garip cilveleriyle bcıı Halit Beye nazaran efkârıumumiyeyi oyalamağa daha müsaittim. "Hayri İrdal'ın çıraklık seneleri" diye baş layan bu yazıda. Babama muttasıl . Fonksiyonu kendisi tâyin edecek bir cihaz. müdür yardımcısının ve diğer personelin hayatları hakkında da ufak tefek şeyler geçiyordu. Bu asra birçok ad verilebilir. işsizlik yıllarım. Şurası da var ki. yapacağı iş münakaşa ediliyor. IV Başından beri gazetelerde enstitü hakkında havadisler çıkıyordu.. Bazı gazeteler Hal it Ayarcı'yı son derece sempatik buluyorlar. tenkitlere müsamaha ile gülüyordu.. Kadromuzun müzakere edileceği tarih yaklaştıkça bu yazılar arttı.Muvakkit Nuri Efendinin Merkezefendi'deki mezarının tamiri beni büsbütün ön safa geçirdi... Nuri Efendi nin son talebesi idim.. Kim yazdıysa bunu. Halit Ayarcı'nın sıkı tembihleri yüzünden Ahmet Zamanî'den bahsetmem işi büsbütün alevlendirdi. çalışma tarzı. Ertesi hafta gazetelerden birinde dünyanın en garip başlıklı makalelerinden biri vardı.

diyordu.. kitabınızı yazın. Bırakın. Ne yapmamı istiyorsunuz sanki? Çıkıp. elbette ki bu devamlı çalışma bir gün gelip meyvalarım vere270 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ çekti. hem Halit Ayarcı'ya yükleniyordu. diyordu Doktor Ramiz. bu yazı üzerine de sabun fabrikasında aynı şekilde bir vazife vermişti. Hay-ri İrdal. Bu yazıda benim hayatımın insanları ve cemiyetimizi öğrenmek için girişmiş olduğum bir tecrübe olduğu söyleniliyordu. Elli senede bir medeniyete bütün tarihiyle yetişmek kolay mı? İşin içine elbette biraz mübalâğa girecek! Nasıl filân romancı-m'zı Balzac'a öbürünü Zola'ya benzettilerse. bir başka dalavere daha mı?" diye hem bana. Bittabi bu velveleye Doktor Ramiz yabancı kalamazdı. kibar cetler silsilesinden tek aile mirası olarak büyükçe bir saatten başka bir şey bulunmayan bu evde ihtiyar baba sabah akşam çocuğuna. Bazen de.. beni teskini hiç aklına getirmeme-siydi. Yani. Halbuki kızdınız. "Şerbetçibaşı Elması rezaleti henüz unutulmuşken. Hayret ediyorum doğrusu! Sizi kıskanmadığım "r'n bana teşekkür edeceğiniz yerde kızıyor. "Zengin. Demek ki öbürlerinden memnunsunuz!. Nezredilmiş bir camiin para şartları yüzünden kıiçüle küçüle indiği son had olan eski saatimizi nasıl baba telâkkî ettiğimi iyice izah etti. Ona göre ben bir nevi Ebu Ali Sinâ idim. "Bütün İstanbul halkının tanıdığı bir meczubu öne sürmekle işlenen bu hata" diye başlıyor. bu bir dalgadır.. enstitümüzün tekâmül çarelerini araBunlar o kadar basit şeyler ki. İşte bütün çocukluğu bu saat karşısında geçen Hayri İrdal'ı talih doğmadan evvel bu işe hazırlamıştı."Evet. bu şark Faust'unun modern hayatımızda yeni baştan görünüşünden başka bir şey değildi... şimdi söylediklerinizin doğruluğuna inanmam lâzım gelirse tabiî bulmanız icap eden bir yazıydı demek istiyorum. kendi işime bakardım. fal kitaplarından. . yalan söylüyorsunuz!" mu diyeyim? Bu müesseseyi kökünden yıkar. Nitekim sonradan büyütüp kitap hâline getirdiği bir makale yazdı ve benim mh tahlilimi yaptı. Elbette aziz dostum. O nasıl ameliyelerini izafî zamanda yapmışsa. alışmadınız mı sanki? Bir hafta evvel aleyhi'271 TANPINAR nizde çıkan yazıya nasıl kızmıştınız? Öyle sanıyorum ki kızılacak büyük bir tarafı da yoktu. Hayatınızdan kendi anlattığınız şekilde bahsediyorlardı. Onlar da bizim bir şeylerimiz olmasını istiyorlar." cümlesiyle biten bu makale hakikî bir şaheserdi. Mübarek'i göstererek nasıl işlediğini sorarmışım.. sonunda nasıl fışırsınız! Ne hacet. Seyit Lfıtfııllah'tan bahsetti ve bendeki zaman sezişini övdü. Üçüncü yazıda Nuri Efendi de. Tabirnamelerden. Elbette. böyle mühim bir müessesenin kurulma şerefini paylaşan bir insanın etrafında biraz gürültü olur. babam da Voitairc de bir tarafa itiliyordu. Hayri Bey de yaşanan zamanda yapıyor. "Hayri İrdal çocukluğundan beri zihniyet meselesiyle meşguldü. Göreceksiniz. kendiliğinden geçer. Bu yazının muharririne göre Halit Ayarcı efkârıumumiye ile alay eden bir iş adamı. Siz oturun. sizi de başkalarına Pekâlâ benzetirler. saatin kâinatın timsali olduğunu söylüyordu.evimizdeki büyük saati. beni. "Hayır. beni nasılsa adaletin elinden kurtulmuş alelade bir sahtekâr olmakla itham ediyor. Bir hafta sonra bir başka muharrir." deniyordu. bir sergüzeşçi idi ve ben onun kuklasıydım! Salâhiyettar zatın ziyaretinin ertesi günü mükâfat olarak bana kendi kereste fabrikasında yüz liralık bir ücretle hiç işi olmayan bir kontrollük veren Halit Ayarcı. din dar. hiddet ediyorsunuz! ^en sizin yerinizde olsam hiç ses çıkarmaz. Bu yüzden dostum Halit Ayarcı'nın girdiği mühim teşebbüste'bu hakikî değeri bulup meydana çıkarması kadar övülecek bir hareket olamaz!" İşin en sıkıcı tarafı Halit Ayarcı'nın bu budalalıklardan her şikâyetimde bıyık altından gülmesi. Filhakika aleyhimdeki yazı da pek öyle kızılmayacak cinsten değildi.. Voltaire'e veya Faust'a benziyorsanız kabahat benim mi? Yahut benzetiyorlarsa. "Tanınmamış Voltaire'imiz" diye takdim ediyor ve hayatında saatçilikle zengin olan bu filozofla aramızda ipe sapa gelmeyecek mukayeseler yapıyordu.

Aleyhimde söylenirse elbette kızarım. tenis oynardım. sinema olacaktım. İşte ondan sonra. hatırım için vazgeçti!" Kadın tuvaletinden hakikî zarafetten çok iyi anlıyordum.." "Zaten kadın kısmını bilirsiniz.. beni bulmuştu. Hayır ona kızmadım. kendimi tanıyamamıştım. Esasen çocukluğumuzdan beri sevişmiştik. Kukla olduğumu biliyorum! Halit Bey hep aynı soğukkanlılıkla: Çok acayip insansınız... Fakat kendimi büsbütün işe kaptırmadığım zamanlar neşeliydim. Pakize şahsıma karşı." Karıma . Gençliğinde tiyatroda çalıştı.. evet. "Kendisini işine tam vermek için memuriyetini bile bıraktı. "Evet." Ama Pakize şikâyetçi değildi.. Birinci karım çok iyi kadındı. beni durmadan övüyordu. hulâsa evlendiğimizden beri yaptığı bıitün haksızlıkları yirmi dakikalık bir konuşmada ödemeğe karar vermiş gibi. çekingen.. psikanalizle.. ihmallerini. siz kukla kelimesine kızdınız. büyük bir adamın karısı olmanın ne gibi fedakârlıklar icap ettirdiğini biliyordu.. Ablam Billur Çağlayan Gazinosu nda her akşam söyler. Sinemayı seviyordu. ve doğrusu ben de hakikaten kızmıştım.. ızgara gibi şeyler. bu işteki zaruretleri anlatmıştım. Ne âlâ şey! Bulursanız bana da gönderin böylesini. "Onun seviyesinde olan bir insan için. diyordu. Pakize'nin sayesinde asıl çalışma devrem başlamıştı. kendimin de inanmayacağım mübalâğalar272 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ dı. Güzel piyano ve banjo çalardım. Binaenaleyh ister istemez onun gözü ile ben de değişecek. Hem alaturka. Zaten ilk evlenmemden bir gün evvel kendisiyle konuşmuş. mağrur ve tabiatıyla dalgındım... sık sık âşık olurdum. hem alafrangasını. Küçük baldızımın tuvaletleri hep benim tavsiyemle yapılmıştı. Hususî hayatım mı? Tabiî biraz dalgındım.. Hayır azizim.. Fakat hiçbir zaman beni unutmamıştı. "Zaten artist olarak başladı. Saatten başka sevdiğim şeyler mi? Tabiî musikîyi seviyordum. herkesin hürriyeti var! Pek haksız da değildi. beni küçük görmesini. "A. "İnsan. Neyimiz varsa hepsi sarf oldu. Çünkü ben bütün büyük adamlar gibi kadın meselesinde." Saatleri Ayarlama Enstitüsü açılmadan evvel.. Büyük baldızım bütün muvaffakiyetini bana borçluydu.... Birisi Hollyvvood'dan. Son zamanlarda bir filmde de rolü vardı!" Filhakika işsizliğini sıralarında iki defa figüranlık yapmıştım. "Biraz kumarı severdi ama.. İsviçre fabrikalarından biri. İsmini söyleyemeyecekti. bilmiyor musunuz?. Kâinata beyaz perdeden bakıyordu... ne de ben onu. Siz de biliyorsunuz ki Şerbetçibaşı Elması dâvasında hiçbir kabahatim yok!. Hollyvvood'dan. Yedi. yani tam kurulacağı sıralarda iki teklif almıştım. gelmiş. yüksek bilgi ile alâkası olan insan değildi. güzel yüzerdim. dinlersi'273 TANPINAR zin. İş arkadaşlığının ne olduğunu bilmiyorsunuz. Bir huyum vardı.... Fakat beni anlayacak seviyede değildi.. Onun için hayatta muvaffak olamamış. İyi ata binerdim.. sekiz sene ailemden kalan öteberiyle geçindik." Kendisine gelince. On bir buçukta giderseniz eğer. Hayır.. Hayrı gibi bir erkekle evlenince kendisini seve seve feda etmeye alışıyor.. Kanm kocasını çok seviyordu. Sabah kahvaltılarında meyva suyu içerdim.. hem de ölçülü şekilde methedecekler. rahat bırakmazlar ki. Doktor Ramiz'in makalesinden sonra bir gazetecinin karımla yaptığı röportaj çıktı. -Şüphesiz ki o yazılara kızdım. Esasen o.. vaktiyle dansöz olmak istemişti ama.. Bütün ömrünüzce yalnız yaşadığınız ne kadar belli! Hiç cemiyet hayatına alışmamışsınız! Ancak insana alışmamış olanlar başkalarının hürriyetine karışabilir! Hem aleyhinizde yazmayacaklar.. Biz ailece artistiz. Fakat karım bunu hoş görüyordu." Öbürü de büyük bir saat fabrikasından. Eehimde yazılan şeyler hoşuma gidiyordu.Bu da gösteriyordu ki yazı hakikaten aleyhimde idi. Ve bu sonuncusu hepsini bastırdı. Bir şark filmi için. on seneyi geçen alâkasızlığını. O kadar ev işine düşkündü ki bu gibi şeyleri birdenbire unuturdu. Onun ölümü üzerine Pakize de kocasından ayrılmış. Sevdiğim yemekler mi? "Haşlanmış sebze. Benim bir yığın talihsizlik yüzünden Emine ile evlenmem üzerine o da ilk kocasıyla evlenmişti." Evde çoluk çocuğumla sohbetten hoşlanırdım.. O modern kadındı.. Benim kızdığım şey. Fakat Pakize saatle.

.. eğer ikimizi birden deli diye tımarhaneye.. Fakat Pakize bunların üzerinde durmuyordu. bunu herkesin bilmesi size ne kazandırır? O da ayağa kalktı ve omuzumu yakaladı: ~ Değişiyorsunuz Hayri Bey. diyordu. Belki vapur. Bu röportajı bir program gibi alın.. Derhal başlayın! Acema-şiran'dan bıkmadınız mı? İçinizde hiç başka şeylerin daüssılası yok mu? . Halbuki ata biniyorsunuz! Ayağa kalktım: Bu kadın deli ve budala. nadiren sinemaya giderdik.. Tekrar doğamayacağı-nı*a göre bundan başka çareniz yoktur. yarım saat kadar ancak uyur. sevebileceği şekle sokuyor. Kısacası hangi mahkemeye ve hâkime gidersem gideyim.. kocamı yalnız bırakamam... Ve madde madde tatbik edin! Yani döşemede ve çırçıplak yatayım. Amerikan şarkıları söyleyeyim! Niçin olmasın? Bende bir tane var. En büyük kusurum da kendimi ihmal etmemdi! Anlaşılan eğlence ile pek başım hoş olmayacaktı ki geceleri pek çıkmazdık. Bundan daha mükemmel bir mülâ-kat olamaz. İlk işim bir gazete çıkarmak olacak karınızın idaresinde. Herkes çıldıracak." Ama bu sadece büyük mesai zamanlarında böyleydi. Akrabamdan çok zulüm görmüştüm. Bazen de yirmi dört saat uyurdum..... Bu en sevdiği şeydir!" Doğru dürüst ayakkabısı bile yok! Olmadıysa kabahat sizin! Böyle kadının kocası olan adam her şeyden evvel onun rahatını ve saadetini düşünür.... deseniz daha doğru olur. -Siz öyle zannedin. Niçin ters tarafından alıyorsunuz hep? Bütün bunları da sizi sevdiği için yapıyor. Üstelik yalan söylüyor.. Adı Çay Saati olacak. Neremi anlamış! Baştan aşağı zevzeklik.. Halit Ayarcı'nın yüzü birdenbire değişti. Hepimiz yaparız! Ne çıkar sanki? Farz et ki baştan aşağı doğru olmuş olsaydı.... Bilmem niçin. öyle mi? Halit Ayarcı eli çenesinde düşündü: Burada zannediyorum ufak bir hata var... "Geceleri çalışır. Meselâ şu cümle: "Ayakkabılarımı kendisi giydirir.. yahut yalancı diye hapishaneye tıkmazsa." Niçin seyahati sevmiyorsunuz Hayri Bey? Hakikaten sevmiyorsanız çok yazık. Bu istidat böyle bırakılır mı hiç? Sizi nasıl anlamış! Tam olduğunuz gibi. tanzim ediyor. Çay Saati. Beni kepaze ediyor. Hiç de fena olmaz! Sesiniz güzel. yirmi dakika içinde ayrılmamıza karar verebileceği bir röportajdı bu! İler tutar bir yerim yoktu. yani nasıl söyleyeyim küçük bir fantazi! Ondan vazgeçin! Banjo çalayım. çırçıplak döşemenin üstünde yatmaktan hoşlanırdım..-Yarın yarım düzine ayakkabı alın! Sonra bu İsviçre seyahati! "Kocam hiç seyahat etmedi! Yalnız geçen yaz beni İsviçre'ye. dedim. Size hakikî çehrenizi veriyor.." Mülâkatı sabahleyin dairede Halit Ayarcı bana kendisi okudu.. Bilhassa halamdan bahsetmek istemediğini açıkça söylüyordu. değişiyorsunuz.. Romatizmalarım ata binmeğe şimdi müsaade etmediği için sadece jimnastik yapıyordum. herkese rezil oldum. Yeni hayat. şimendifer dokunuyor. Sabaha doğru. harika.... Ben sizin yerinizde olsam '275 TANPINAR bugünden itibaren karımın istediği adam olmağa çalışırdım. pek mi kazanırdınız? Karda yürümekten hoşlanmazsınız farz edelim. Bu akşam size gönderirim.. Daha doğrusu kendim getiririm.. Asıl memnun olacağınız şey bu.. Hiddetime hiç aldırmıyor. ne yapayım. Ufak bir tarih hatası.. Çocukluğumuzda nasıl sevişebiliriz ki benden tam on altı yaş küçük. 274 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Harika.... Amerika'da iken almıştım. her cümlede bir kahkaha savuruyordu.... Doğrusu hoşuma gitti. yeni insan.göre yemeyi severdim ama.. perhize çok riayet ederdim. kendisini davet eden fabrikaya misafir gönderdi.. Konuşmanın bundan sonrası sevdiğim artistlerin adları idi. Seyahati seviyorum ama. ciddileşti: -Sizi ıslah ediyor. "Hayri onları çoktan affetti.. Çalışırsınız.. Baştan aşağı yalan ve hamakat!..

Siz de benim gibi düşünüyorsunuz. Daha o gün ikindiye doğru bu harika mülâkatın ilk neticesiyle karşılaştık. ben yalancı ve madrabaz. sen busun.. Konuşmam. Peki kızına ne dersin? Zehra Hanıma?. Halit Ayarcı gülmemek için dudağını kıstı. Yazın bir frijider alacağız değil mi? Bir de vantilâtör.. zorlamam hep bu yüzden.. Yaşama denen şeyin tadını almağa başladım!" diyordu. bu yüzden dünyasını küçülttüğü için etrafına karşı olan vazifelerinde bir yığın kusuru olan adamdım. evlendiğim günlerde beni bir akşam evvel gördüğü filmin artistleri zanneder.Ben hiç cevap vermeden telefonu açtım.. ¦.. oturmuş konuşuyorduk.. Bu tahammül edilir iş mi? Ona göre Ahmet Zamanî Efendinin mevcut olmasındaki tereddütlerimle karımın anlattığı banjo çalan ve ata binen adam oluşumu kabul etmeyişim hep aynı şeylerdi. ben. Yan-geldi Asaf Bey. Bir elinde gazete boynuma sarıldı: Ah babacağım! diyordu. Kendimi bir operet. Ayrıca karımın sabahleyin gazetelerde çıkan mülâkatı karşısındaki tavrım da bir cürüm olmuştu.. Daha evvelki gece. Doktor Ramiz onun konuşmasıyla çıktığı düz caddede -her zaman yaptığı gibi..arabayı doludizgin sürüyordu.. çıldıracaktım.. Bunu sen de biliyorsun! Doktor Ramiz biran afallar gibi oldu. Sizce yapılacak şey bu sevgiye lâyık olmaktır. Bu ara Zehra odaya girdi. . demiş! Halit Ayarcı bana iyice dargın. İmkânı var mıydı başka türlü olmasının? Allah annemden razı olsun. yahut vodvilde sanıyorum. Bir gün kervanın dışında kalınca anlar! Bu dünyada yeni diye bir şey var! Onu inkâr edenin vay hâline! Zorla değiştiremeyiz ya! Sağduyusu kendine mübarek olsun! Biz canlı hayatın peşindeyiz! Doktor Ramiz birdenbire daha müşfik oldu: Ben kabiliyetlerini bildiğim için acıyorum. sabahleyin yataktan kalkınca Bağdat Hırsızı filminde giydiği incili terliklerini arardı. işte bizden gizliyordun... Yalnız müessesemizi düşünüyorum! Yangeldi A saf Bey uykusundan silkindi. Halit Ayarcı'nın odasında.. Bakın sizi nasıl seviyor. "Hayatımdan çok memnunum.. inatlarıyla övünsün dursun. Artık bunalmıştım. Halit Ayarcı kızıma dikkatle ve gülümseyerek baktı. kendisi. 276 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Doktor Ramiz'e göre ben bütün kabiliyetlerimi inkâr eden. Sonra bu kadar iyi düşünceli bir kadını üzmek doğru değil. asrına göz yummakta inat eden.... sen kendini göremiyorsun! Birtakım miskince korkularda hapsoluyorsun. dedi. o şüpheleriyle. Hayat yürüyor. avucunu sinek avlar gi'277 TANPINAR bi birden havaya uzattı: Ben de onu düşünüyorum.. İnanmayan bir adamla çalışmak dünyanın en güç işidir. dönemezsiniz artık.Başkaları seni olduğu gibi görüyor da. Daha doğrusu Halit Ayarcı Bey bazi mukavemetlerim yüzünden bana hücum ediyor. her şeyi inkâr ediyorsun! Karım delidir. Demek ki artist ruhlu olduğunuzu o da kabul ediyor.. Fakat Halit Ayarcı aldırmadı: -Tabiî! Karın deli.. Olanın üzerinde ısrar etmeyin. Gördün mü? dedi. Doktor Ramiz. ben zaten biliyordum böyle bir insan olduğunu senin! Ama.. dedi. Artık sadece Ahmet Zamanî Efendi mevzubahis değildi. -Karın seni bize dünyanın en modern adamı diye takdim ediyor.. Baba. Anneniz harika bir insan! Ben çoktan beri bu kadar güzel bir şey okumadım! Bir kelime ile.. -Hayır. Zaten bu sabah kendisi söylemiş. artık yalnız onunla konuşuyordu: Bırak canım. Doktor Ramiz.. Sen hâlâ şüpheci vaziyetler takınıyor. Fakat mâni oldu. Yoksa bana ne? Ben ona da acımıyorum. -Zehra işin alayında.

İlk önce Derviş Ağanın sesi geldi. Ben sana yüz meselede yüzlerce kâğıt gösteririm ki yalandır. Hiçbir kurtuluş imkânı yoktu. kandı. Dudaklarımın üstüne doğru sıcak bir şeyin aktığını duydum. Olduğum yerde büzüldüm.. Tarih.. Fakat hiddeti hâlâ geçmemişti. İşte o zaman Halit Ayarcı yavaşça yerinden kalktı. öbüründe bir yığın gazete ve bavul kadar büyük bir çanta. Ben yana fırladığım için ilk darbe Asaf Beyin omuzuna geldi. Allahaşkına. Halamın omuzlarından tutarak onu masanın tam yanı başındaki büyük koltuğa oturttu.. -Toplantı varmış ha?. yok bu adam.. azizim. Entellektüel gururu. Filerimle yokladım. Zannederim ki Zarife Hanımefendi ile teşerrüf ediyorum.. Tam üzerime doğru atılmak üzere iken yorgunluktan.. ondan konuşmazdınız. Nerdeyse duşecekmiş gibi bütün vücudu titriyordu. şaşırtıcı bir hâli vardı. bize bu yeter.. yeter. Ben bütün hakikatleri bilirim. parmaklarında. bir kartal kadar azametli şapka.. Seni arsız.. Hemen o an'279 TANPINAR da gelmiş bir misafiri ağırlar gibi sükûnetle masanın etrafını dolaştı. Sonra birdenbire beni gördü... Oh olsun. Saf kalbe bu işin doğruluğuna inanç. demek istiyorsunuz! Hayır. Makyajlı yüzü hiddetten ait üsttü. diyordu.. dedi.. Hepimiz ayağa kalkmıştık. Doktor Ramiz. Birdenbire kapı ardına kadar açıldı. gazeteleri camı kırılan masanın üstüne koydu. Yok.. öyle bir şey olamaz. halamın sesiydi.. "Bu da nedir?" der gibi ona bakıyordu.. çürümüş insansınız. Elindeki çantayı. kulaklarında bir yığın mücevher vardı..... Halit Ayarcı bu sefer gerçekten hiddetliydi: Çünkü bana evvelâ inanç lâzım... Yaptıkların yetişmi-yormuş gibi bir de gazetelere akrabam diye adımı geçirlisin ha!.. Ağzı köpüre köpüre: .Bütün dediklerinizi yapıyorum.. büyük tüylü. -Seni mendebur seni. Olmaz hanımefendi. hayâsız. Yalnız Halit Bey olduğu yerde sakin. beyaz saçlarının üzerine kondurduğu siyah. boynunda.. Ne toplantısıymış o bakayım?.. daha neler yapacağım sana. İyi ama.. ikincisi Halit Ayarcı'nın masasına indi. Halamın yüzü bembeyazdı. Dur bakalım. Pudra ve sürmelerinin arasından gözleri şimşek gibi parlıyordu... Dik bir Ses ona cevap verdi: Ben bilirim onların toplantısını. sormadan olmaz! Resmî toplantı var! diye çırpmıyordu.. Eski ruhsunuz! Hayata inanmayan insanla çalışılmaz. bana vermeğe ha-zırlandığim cevabı unutturdu. Sırtında yeldirmeye benzeyen bej rengi pardösüsüyle yürürken daha ziyade uçuyora benziyordu.. Daha Ahmet Zamanî'nin mevcudiyetini bile kabul etmediniz.. Bileklerinde. bilemez. Çekil diyorum sana herif. diyemeden kırık şemsiyenin dip tarafı burnuma indi.. Çekil bakayım oradan! Derviş Ağa galiba bir şeyler daha söylemek istedi. dolandırıcı. bir elinde başının üstünde salladığı şemsiyesi. Yirmi dört yılın arasından onu tanımıştım.. Siz.. Tarihlerde yok! Bana tek bir kâğıt gösterin. Birdenbire kapının önünde kopan bir gürültü. Vc kocaman kristalle beraber şemsiye de kırıldı.. bir fırtına gibi içeriye girdi. sünepe herif seni. Halam. Eski moda laflar. sadece bir isim gösterin. Adamcağız. 278 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Artık şüphe edemezdim. yahut da kanı görmesi asabını bozduğu için olduğu yerde durdu.. Bir insan bütün hakikatleri bilmez. Bütün mesele şuradan geliyor: Kendinizi zamanınızdan üstün görüyorsunuz. bundan ne çıkar? Mevcut olmasa adını bilmezdiniz. O şıllık karın demek beni affediyor ha! -Aman halacığım. Merkezefendi mezarlığından dönüşü kadar garip. Fırsat bulsaydım kahkahadan çıldırabilirdim. günün emrindedir. yalnız inanın. Bu yetişmez mi? İnanmağa ne lüzum var? Hiçbir şey yapmayın.

biz size geliyorduk! Bana mı? Ne münasebet? -Tabiî size! diye cevap verdi. Memnun kalacaksınız! Biz de isteriz Derviş Ağa. Şimdi konuşuyorduk. Öyle laflara gelmem. 2S\ TANPINAR Arkadaşlarla ben bu cemiyetin daha ziyade kadınlar arasında aza bulmasını istiyorduk.. İster istemez geldim. Bu kadarı halamı yeniden çıldırtmağa kâfiydi... Daha burnunun üstündeki ¡ki damla kanı silmesini bilmiyor... amma eski evde bulamadım! Çıkmışlar. Sonra tekrar Halit Ayarcı'ya döndti: Ama siz.. bir sepet.. vazgeçin! -Derviş Ağa çok iyi kahve pişirir. Aile arasında olağan şeylerdir bunlar. ve muhterem bir hanımefendi. Hizmet mi? Neymiş o hizmet bakayım? Saatleri ayarlayacak-mışsınız öyle mi? Ben yutar mıyım bunu? Benim adım Kefen Yırtan Zarife'dir. Ben yavaşça cebimden çıkardığım mendilimle yüzümü sildim. Bu mendeburun halasıyım! Halit Ayarcı aynı soğukkanlılıkla ve aynı tebessümle: -Bendeniz Halit Ayarcfyım! Bu müessesenin müdürü. Vaktiyle uğraşırdım böyle 28Cf SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ şeylerle. münasip. Halamdan mümkün mertebe uzak bulunmak için odanın ta öbür ucundan dolaştı. Ama bu pasaklı herif yapacaksa. Nihayet Hayri Bey.Evet. şuna bakın! Bir de büyük büyük laflar. . Toplantımız. yakası yırtıktı. etrafına bakındı: -Bana ne sizin işlerinizden? dedi. Bakınız anlatayım: Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün çalışmalarını destekleyecek halk arasında fikirlerini yayacak.. Zarife Hanım. Birdenbire durdu. bir şey getir de şu camları kaldır! Birisi gelirse mahçup olmayalım! Ve bizzat kendisi şemsiyenin parçasını masanın altına attı. Adresi de bilen yok.. Halit Ayarcı zili çaldı.. zarar yok. hanımefendi! Halam bayağı müteessir olmuştu. Şunun bunun peşinden gitmekten başka elinden bir şey gelmezdi. Halit Bey en tatlı tebesümüyle onu teselli etti: Zarar yok efendim. Hiç tanımadığımız bir Derviş Ağa içeriye girdi. tenis oynarmış! Eşekle atı birbirinden fark etmezsin sen! Bir de benim adımı gazetelere geçirirsiniz! Ne zamandır beni affedecek adam oldu karın?. Ben buraya karısı beni affettiğini gazetelere yazan herifi görmeğe geldim. Önünden geçmem lâzım gelmeseydi derhal dışarıya fırlardım. Sabahtan beri düşünüyoruz. Alnı şiş içinde. dedi... öyle ya. Demek ki bu dolandırıcıların bir de müdürü var ha!. Ne olsa resmî daire.. Reisi de bilhassa bir kadın.. Onun için bir "Saat Sevenler Cemiyeti" tesisine çoktan karar vermiştik. "Halam bu iş için en elverişli insandır.. bunun içindi... Sonra tekrar Halit Ayarcı'ya döndü: -Babası olan herif de böyleydi. Fakat şimdi vazgeçtim. Ben buraya gelmezdim. çay. Halit Ayarcı hiç istifini bozmuyordu: Resmî bir müessesenin aleyhinde bulunuyorsunuz! Çok yazık! Halbuki biz de burada kendimize göre hizmet ediyoruz. Tiryaki işi olsun. şahsiyet sahibi birini hatırlayamadık. Doktorlar yirmi senedir yasak etti. Tabiî. Sonra Derviş Ağa çıkarken ilâve etti: Amma daha evvel. hattâ bunlar için neşriyat yapacak bir cemiyete ihtiyacımız var. birisi kurmadan hareket eder mi? Ata binermiş beyim.. kahve.. Bir kahve! dedi.. olmalıydı. bir insan evlâdına benzersiniz. Zaten siz gelmeseydiniz. Ne emredersiniz hanımefendi. Ne yaparmış bu müessese bakayım? Bana doğru dik dik bakarak ilâve etti: Elbette! Bu sünepenin ne haddine böyle şeyler yapmak!.. nasıl girdiniz bu mendeburla bu işe?. Bugtin bu cemiyetin mü-essısler heyeti üzerinde konuşuyorduk. ama ben yine içiyorum.

Evvelâ baştan aşağı şahsiyettir. Bir orduyu bile idare eder. Tecrübe sahibi insandır. Sonra da muhitinde çok sevilir. Yazık ki bana dargındır. Ben teklif edemem! Ricaya gitsem kovar!" diyordu. Bunun üzerine ben hep birden size müracaat etmeyi teklif ettim. İşte tam o esnada siz teşrif ettiniz... Eğer reisliği kabul ediyorsanız, lütfen yerime buyurun! Halam bir müddet Halit Ayarcı'ya, sonra da onun yanı başında ayakta durduğu boş koltuğa baktı. İlk defa dans edecek bir kız gibi şaşkın ve arzu ile dolu idi: Bilmem yapabilir miyim? Hele hu yaşta... Halit Ayarcı gülümsedi: Hiç yapmaz olur musunuz? Kaldı ki sizi iş başında gördük! Halam bana dik dik baktıktan sonra: Bu daha bir şey değil! dedi. Hele bir karısı elime geçsin! Halit Ayarcı rahat bir kahkaha attı: Bu işte Pakize Hanımın kabahati olamaz... Eminim! Görseniz pek seversiniz. O cins kadın değil. Bunlar röportajı yapanın ilâvesi olacak. Bir şey karışmış her hâlde. Görmediniz mi? diyordu, resimlerin çoğu Hayri Beyin değil! Hakikaten röportajdaki resimlerin birçoğu benim değildi. Beni at üstünde gösteren resim aşikâr şekilde bir İngiliz manzarasının ortasında idi. Kütüphanem diye tanıtılan yeri bütün ömrümce görmemiştim, göremezdim. Saat kolleksiyonum hayalimden bile geçemezdi. Bir sükût dakikası oldu. Sonra Halit Ayarcı yerinden kalktı, halama: Kabul buyurursanız, şöyle geçin de içtimaa başlayalım! dedi. Halam hiç ses çıkarmadan yerinden kalktı ve masanın başına geçti. Halit Bey yandaki sandalyeye oturdu. MüSaade buyurursanız Doktor Ramiz toplantımızın kâtipliğini 282 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ yapsın! Doktor Ramiz bir bloknotla masanın yan tarafında yerini aldı. Halam âdeta kadınca şikâyete başladı: -Bıı işler hep böyle olur, hep benim üstüme yıkılır. Bununla dördüncü cemiyetin reisliği olacak. Daha İttihat ve Terakkî zamanından beri bu böyle gidiyor. Mamafih Halit Ayarcı hiç vakit kaybetmiyordu. İlk iş kurucular meclisinin azalarını bulmaktı. Halamın bu husustaki fikrini sordu. Benimle Hayri Bey, bir de Doktor bulunacağız... Gerisi kadın olması lazım... Halam bu fikri beğenmiyordu. Bizim Saat Sevenler Cemiyet'in-de bulunmamız belki yerinde idi, böyle cemiyetlerde reise yardım edecek genç ve sempatik bir iki erkeğin de bulunmasını istiyordu. Halit Bey Şair Ekrem Beyi tavsiye etti. Ondan sonra kadın aza üzerinde düşünmeye başladık. Halam birkaç isim söyledi. Halit Bey Sabriye Hanımla Nevzat Hanımı teklif etti. Zarife Hanım birincisini kabul ediyor, fakat ikincisini istemiyordu. -Sabriye hoş kız! diyordu. Kulağı delik. Konuşmasını bilir. Ötekini ne yapayım! Mızmızın biri. Sonra kendiliğinden Selma Hanımın ismini ortaya attı. Böylece on on iki isim kaydettikten sonra ertesi hafta kendi evinde buluşmak üzere toplantıya son verildi.Tam çıkacağı sırada kapı açıldı ve kızım Zehra içeriye girdi. Halit Bey halama: -Tanıdınız mı? diye sordu. Yeğeninizin kızı... Halam yine düşman düşman bana baktıktan sonra Zehra'ya bir iki tatlı kelime söyledi. Hâline bakılırsa akraba görmek hiç hoşuna gitmiyordu. Bununla beraber kızım odadan çıktıktan sonra bir müddet arkasından düşünceli düşünceli baktı. Sonra bana döndü: Bu herhâldc öbüründen olacak, şu hani seni anlamayan karından... Bu yeni şıllıkla alâkası olamaz... dedi. Bir hafta sonraki içtimada Saat Sevenler Cemiyeti'nin nizamnamesi hazırlandı.İki hafta sonra cemiyetin resmî formaliteleri bitmiş. her şey düzenlenmişti. Bu arada Halit Bey bir gün bana: '283 TANPINAR

Halanızla mutabık kaldık... Hürriyet Tepesi'ndeki arsayı enstitüye hediye etti. Yeni binamız orada yapılacak! haberini verdi. Birkaç gün sonra da Suadiye'nin üstlerinde bir başka, daha büyükçe arazinin yine halam tarafından Saatleri Ayarlama Enstitüsü Kooperatifi'ne bedeli taksitle ödenmek şartıyla devredildiğini öğrendim. Halit Beyin bunu bana haber verdiği gün neşesi pek yerindeydi. Nasıl? dedi. Bir daha karınıza kızar mısınız? Pakize Hanım gibi akıllı bir kadın... Dün, halanızda gördüm, bilemezsiniz nasıl sevişiyorlar. "Cemiyetin idare meclisi azalığına seçilmezse ben de çekilirim" diyordu. Pakize bunları bana anlatmıştı. Zehra ise onun evinden artık çıkmıyordu. Güzel... dedim,çok güzel. Hepsi iyi. Yalnız ben anlamıyorum! Anlayamayacağım da... -Hayır, dedi, anlamıyorsunuz ve anlamaya da çalışmıyorsunuz... Mamafih ehemmiyeti yok! Siz kitabı bitirin. V Halit Ayarcı'nın, halamın enstitüye o kadar gazapla geldiği günün akşamı, bana uşağı ile gönderdiği banjo, çalışma odamda asılı duruyor. Ara sıra ona bakar ve bir zamanlar hayat yolunda ne kadar acemi olduğumu acı acı düşünürüm. Rahmetli velinimeti bu kadar üzmeli miydim? Şurası var ki bazı insanlar, hakikatin ışığı kendilerinde mevcut olarak doğuyorlar. Ben ise, tam zıddı idim. Meselâ halam bile benim gibi değildi. O yaşta ve o kadar tecrübeden sonra, daha iki saatlik bir konuşmanın veya kavganın sonunda, gözümün önünde Halit Ayarcı'nın sözlerini kabul etmiş, ne olduğunu bilmediği bir cemiyetin reisi olmağa razı olmuş, bize evini açmıştı. Ben ise her şeyi Halit Beyden beklediğim hâlde onu kırmaktan çekinmiyor, onunla devamlı kavga ediyordum. Kapıyı açıp da uşağın elinde bu acayip çalgıyı görür görmez, hiddetten az kalsın çıldıracaktım. Hele içeriye getirip kanepenin üzeri284 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ ne koyduğum zaman Pakize'nin ve Zehra'nın sevinçleri, hattâ karımın, "Çalsana şunu!" diye ısrarı beni büsbütün çileden çıkarttı. Daha Pakize ile mülâkat üzerine konuşmamış, bu kepazeliği niçin yaptığını ona sormamıştım. Böyle bir konuşmanın beni nerelere kadar götürebileceğini bilmiyordum. Fakat karım hiç oralarda değildi. Bir hamlede yedi çocuk birden doğurmuş bir dişi kedi gibi yaptığı işten memnun, bütün uzviyetinden sevinç aka aka etrafımda dolaşıyordu. Onun bu şuursuzluğunu gördükçe kafam büsbütün atıyordu. Bu hiddete Zehra'nın küçük bir müdahalesi son verdi: Baba, dedi, bugün kimi gördüm, biliyor musunuz? Topal İsmail'i. Dairenin hemen kapısının önünde gibi bir şey... Birdenbire beni görünce nasıl şaşırdı! Benzi kül gibi oldu. Sonra uzun bir ıslık çaldı, koşa koşa gitti. Meğer ne kadar çirkinmiş! Az kalsın onunla evlenecektim. Allah göstermesin, ne yapardım o biçare ile?.. Hiddetim birdenbire söndü. Tam o esnada Pakize: Bana hâlâ teşekkür etmedin Hayri! dedi. Halit Bey bana, dünyada sen kocanı anlayamazsın! Onun kadar mühim adamı anlayabilir misin hiç? demişti. Hattâ bahis bile tutuştuk. Amma kazandım. Sabahleyin telefonda beni nasıl tebrik etti bilsen! Demek iş böyle olmuştu. Bunu da Halit Ayarcı düşünmüş, Pakize'yi kışkırtmış, beni dosta düşmana gülünç etmişti. Karıma teşekkür ettim: Fevkalâde... dedim, yalnız döşemede çıplak yatmam nereden aklına geldi? Başka bir şey uyduramaz miydin? Bilirsin ki ben takkesiz, hırkasız bile yatamam! Karım son derece mahcup ilâve etti: -Hamak kelimesini unutmuştum, dedi. Halit Bey senin bütün gençliğinde hep hamakta uyuduğunu söylüyordu. Fakat kelime bir türlü aklıma gelmedi. Bu ehemmiyetsiz teferruatı böylece hallettikten sonra bana tekrar velinimetin hediyesini uzattı: -Haydi çal biraz n'olursun! diyordu. Sazı elime alıp şurasına burasına dokundum. Maksadım bilme'285 TANPINAR

diğimi göstermekti. Fakat Pakize'nin yüzüne bakınca büsbütün şaşırdım. Yedi kat göklerde imiş gibi mesuttu. Neredeyse gözünden yaşlar akacaktı. Fakat Zehra ortadan kaybolmuştu. Ahmet ise hiç görünmüyordu, odasında çalışıyordu. Yemekte bu bahislere tekrar dönmedik! Yatmadan evvel bir ara Zehra'yı gördüm: Nasıl, dedim, banjomu beğendin mi? Zehra, büyük gözlerini üzerime dikti: Başka çaremiz var mıydı baba? diye sordu. Yalnız Ahmet beni çok düşündürüyor, diye ilâve etti. Fakat ben Ahmet'i düşünmüyordum: -Topal İsmail'i hakikaten gördün mü?dedim. Hayır, fakat hâliniz o kadar acayipti ki, bir şey söyleyip önlemem lâzımdı. Aklıma o geldi. Sonra ceketimin düğmesini tuttu. Gözleri gözlerimin içinde: Fena mı yaptım? dedi. Beyhude yere kavga edecektin! Ben kavgadan bıktım artık. Bütün çocukluğum kavga,dırıltı içinde geçti. Bilmezsin neler çektim! Bağıran insan sesi beni öyle korkutuyor ki... Hele hiddetin değiştirdiği insan yüzü! Öyle kendinden çıkıyor, öyle katılaşıyor ki insan... Dünyada bundan kötü, iğrenç bir şey olamaz. Ama sen de ara sıra kızıyorsun... dedim. Şimdi değil artık! Şimdi rahatım. Ben etrafımı sevmezsem rahat edemiyorum. Her şey içimde alt üst oluyor sanki... Zehra'nın konuşkan zamanıydı. Her genç kız gibi o da kendisini anlatmak istiyordu. Söylediklerinde ne kadar yalan vardı, bilmiyorum. Fakat bana açılması hoşuma gidiyordu. Hem biz kavga edemeyiz! dedi. Sen de öylesin... Kendisinden başka herkesi haklı bulan insan kavga eder mi hiç?.. Neler söylüyorsun kızım sen? Öyle değil mi? dedi. Öyle değil misiniz? Hiçbir kabahatim olmasa, hayatlarına karışmış olmayı kendime affedemiyorum! -Bari şimdi memnun musun?., diye sordum. Birdenbire yüzü güldü. 286 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ -Tabiî! dedi. Bir kere üst üste değiliz artık! Herkesin bir hayatı var. Sonra bu işler de tuhafıma gidiyor. Hep sonu n'olacak? diye bakıyorum! Başka bir şey daha var, herkes o kadar değişti ki, etrafımda... Doğru söylüyordu. Herkes değişmişti. -Yalnız Ahmet değişmedi. O hep kapalı, hep ciddî. Sizden gizli bir şey yaptık. Ahmet devlet imtihanlarına girdi. Kazandı. Demek bu idi. Bir aydır evin içindeki sır havasının sebebi bu idi. Niye bana haber vermediniz? Fena bir şey değil ki... Her şey olup bitince söylemek istiyordu. Muvaffak olamazsa gizleyecektik. Acaba anneleri sağ olsaydı birbirini bu kadar severler miydi? diye düşündüm. Darılmadın ya... Çocuklarımın bana karşı hâlâ saygı ve sevgi göstermelerine şaşıyordum. Ahmet bile beni açıktan açığa üzmek istemiyordu. Bu şüphesiz Emine'den gelen bir taraflarıydı. Birdenbire içimde korkunç bir yara sızladı. O yaşasaydı bunların hiçbiri olmazdı. Birbirine alışmış, birbirini tanıyan iki araba atı gibi hayat yükünü hep yan yana, birbirimizi gözeterek taşımak ne iyi olacaktı. Gözümün önünde eski evimizin taşlığında benim Adlî Tıptan döndüğüm günkü sevinci canlandı. Gece geç vakte kadar oturma odasında tek başıma, ne yapacağımı bilmeden vakit geçirdim. Bir türlü içeri gitmek istemiyordum. Emine'nin hâtırası içimde o kadar kuvvetliydi ki, hattâ uyurken bile Pakize'yi görmeğe tahammül edemeyecektim. Bunun da ayrıca bir haksızlık olduğunu biliyordum. O akşam hava çok ağırdı. Saat bir buçuğa doğru gök gürültüsü, Ş'mşek başladı. Odanın perdeleri birbiri ardınca bir tiyatro dekoru S'bi yeşil ışıklarda kaybolup, sonra tekrar eski yerlerine geliyordu. Sonra şiddetli bir yağmur boşandı. Pakize gök gürültüsünden korkardı. İstemeye istemeye yatak odasına

düşmemeğe çalışıyoı obiır taraftan da durmadan halama bakıyordum. itinayı hatırladım. budala. değil mi? Hayri. Pakize'nin sadece uzvî iştihalarıyla beni hatırladığı.. Ve her defasında kendi kendime bu ben değilim ki. bu yüzden duruyor. Her dönüşünde bir tanıdığa rastlıyor ve gülmekten katıla katıla selâmla şıyordıık. halamın. büyiik bir aynanın ontinde durmuş.HRİ AYARI . Haydi geç kaldık' dedi ve beni çekmeğe başladı. beceriksiz bulduğu günlere neredeyse hasret çekecektim. kapalı gözleriyle. belirsiz nefes alışıyla ve bilhassa kendisi olmayışıyla ne kadar güzeldi. Beni yanında hissedince birdenbire uyandı. ayın taş bebek olacak değil mıydı" Bu düşünce ile tekrar köşeme büzüldüm. onun dışında beni sünepe pısırık. olsa İnle buna eriştiği için nıesut ve güzeldi. İlk önce alay ediyor sandım. benim. birimizden birinin ayakkabısı çıkıyor. Ha lit Ayarcı'nın. Bir lahza bu bütünlüğü kıskanır gibi oldum. Hayır. her an değişiyordu Âdeta görmek fırsatını bulamayacak kadar değişiyordu. Bu ben miyim? İmkânı yok. " Nihayet işte geldik!" diye havkırdı. o zaman nefeslerini işitiyordum: "Hiç olmazsa rüyasında biraz kendisi olsa!" Bir ara yavaşça doğruldum ve yüzüne baktım. ciddî idi. İlk önce tekrar yataktan fırlamak istedim. Hulâsa onun dn bir sırrı vardı. bana geldiği."Ahmak mı.girdim ve yanına uzandım. o da kızım gibi memnundu. Davul zurna sesleri arasında büyiik. Sonra yavaş yavaş süratimiz artmağa başladı ve hızını. sen hiç kendine acımıyorsun! diye mırıldandı. hem yalancıydı. Hem ahmak. Faka! her adımda va halamın ya benim. Rüyamda eski evimi/in sofasında idim. di ye söyleniyordum Filhakika gördüğüm şey İrenim yıi/. Bu kısa uykuda gördüğüm rıiya belki o günlerdeki nıh haletimi daha iyi anlatır. bir nevi bayram yerinde yapayalnız buldum. Demek ki. (îeniş. Dünyanın en şefkatli '287 TANPINAR sesi sandığı bir sesle. Fakat neve yatardı'.Yine bu vakitlere kadar çalıştın. dağıtacaktım. Hattâ kendi yokluğunda. yarı açık duda-ğıyla. Cemal Beyin bııîrın duğu çember mihverden fırladı ve imkânsız yüksekliklere doğru döne döne çıkmağa başladı. Belki de ahmak olduğu için yalancıydı.çemberleri birbirinin içinden geçen bir atlı karıncanın üstünde idim. dikkatle çehremi seyrediyordum. Fakat bu sefer tam uyanacak ve konuşmağa başlayacaktı. sağanağın uğultusunu dinleye dinleye sabahı beklemeğe başladım. Yahut da her şeyden ve hepimizden sıyrıldığı. Halbuki çalışmadığımı. Ara sıra sağanak hafifliyor.AMA KNS FİTİ ISI" tîıöı İÇ|n bu huzuru duyuyordu. Kurulmuş bir saatten. Yüzü bazı uç-anlarda olduğu gibi iyice içine doğru çekilmişti. kendi içinde bir köşeye çekildiği içindi bu. Sadece şahsiyeti yoktu. Ancak kuvvetle duyulan bir hisle elde edilebilecek bir şeydi bu. Kaldı ki. yalancı mı?" diye soruyordum. kocasının sıhhatine dikkat eden kadın rolünde idi. Sabaha karsı bir aıa dalmışım. I >ar ve sapa yollardan hızla yürümeğe çalışıyorduk. Hafif açık dudakları gülümsüyor gibiydi. nazlana nazlana. iyi niyetli. Sadece aklı başında.. bir otomattan ne farkı vardı sanki bunun? O zaman tekrar işe başladığımdan beri etrafımda her gün biraz daha artan dikkati. En iyisi hiç kıpırdamadan olduğum yerde kalmaktı.iım değildi. çalışacak bir şeyim olmadığını biliyordu..çok biiyük ve kat kal. Hiç durmadan kendi kendime. Filhakika halam ar "k . gözlerim açık. tembel. Hiç olmazsa o zamanlar kendisiydi. İnsanın düpedüz yokluğu idi bu! Bununla beraber.. Her temastan bir parça kaçarak büzüle bü-züle âdeta duvara yapıştım ve oradan. Üzerinde oiurduğum hayvan o idi. Ve kendimi büyükçe bir meydanda. Hakikatte altı aydan beri bir buz dolabında yaşıyor gibiydim. Belki de daha korkunç bir şeydi. Keşke öyle olsaydı. Fakat niçin uyurken bu kadar mesuttu? Kime ve neye böyle gülüyordu? Bu hiç de herhangi bir gülümseme döğildi. Ne redevse onu bozacak. Ben korkudan ölecek gibi So\it Fiilini lah'ın kaplumbağasının boynuna asılmıştım. soııra lekrar koşmaya başlıyorduk. Radyoda kadın sesiyle yapılan o reklâm özentileri bile bu kadar soğuk olamazdı. .' Birkaç dakika sonra yine aynı insan. Selma Hanımın. Bir taraftan ona sımsıkı sarılıyor. Boynuma uzattığı kolunun altında bütün vücudum buz kesilmişti. Belki de kendisine düşeni yaptığını san288 SAATI. Sonra birdenbire halamın sesini ışıltım.

290 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİ TÜSÜ Zaten böyle şeylerden bahsetmeyeceğimi.. Amma yine içimden hiçbir şey olmamıştır. Hiç beklemezdim doğrusu. karşısındakilere beni anlatıyordu. yahut bir daha gözüme görünme!" demesinden bir lahza korktum. Kendisine babamın ben askerde iken açlıktan öldüğünü. benimle övünüyordu. Rahmetli kardeşim adını Hayri koyacağı yerde hayırsız koymalıydı. Hem de kurucusu o imiş! O kadar sessiz sadasızdı ki. Amma saati severdi doğrusu! Hattâ benim hastalığım esnasında bir gün yemek odamızın saatini tamire kalkmıştın. terbiyeli.. Ne yapar. çocukluğunda tanıdığım Hayri'nin bu kadar modern bir insan olacağını! İşi de kendisi gibi. Filhakika Zehra hole yakın bir sofada üç delikanlı ile tatlı tatlı didişiyordu. Askerden yeni dönüşümde halamı tanıyan bir dostum bir gün ziyaretine gittiği zaman evi hıncahınç bulmuş. Ben artık sıraya girmiş. "Ya rakkası şimdi bulursun. Halam devam ediyordu. halana eğer yeğeni benim tanıdığım Hayri ise hayatta olduğunu. Haydi uyan! Saal dokuz! Daireye geç kalacaksın1 diyordu '289 TANPINAR VI Halam koltuğunda oturmuş. benim Şerbetçibaşı Elması hikâyesinde kocasının ısrarı yüzünden az kalsın tımarhaneyi boylamak üzere olduğumu birisi söylemeğe kalksa muhakkak hayret edecek. bütiin mücevherleri içinde parıl parıl Selma Hanıma. şirretin bin çıktı! Selma Hanımın gözlerinden bir parıltı geçti.. Muhakkak ki büyük baldızım da. Ben kanepenin bir köşesinde âdeta susta duruyordum.. En sonunda adını gazetelerde gördüm. Hayır. Halam devam etti. elinde küçük Japon yelpazesi. mazbut adam olmuştum. Üvey kızını ve damadını sevmiyordu. Boşlukla 'ek başına uçuyordu.. günün şöhretli artisti s'fatıyla. Üç defa mevlit okuttum. hatimler indirttim. gidip arayayım! Bu yaştaki kadına yapılır mı bu iş? Sırtında siyah atkısı. Halit Ayarcı gibi hayatımı çekip çeviren bir dostum. hattâ güzelleştirmekle meşguldü. Pakize iç salonda Halit Ayarcı ile Sabriye Hanımın bulundukları grupta idi.... "Her şey bitince. hatırlıyor musun? Sonra rakkasını kaybetmiştin! Halamın. ¡sterdim ki üvey kızım da Zehra'ya benzesin! Ne gezer. Daha doğrusu bir reçel kavanozuna düşmüşüm gibi bütün ömriimce tatmadığım bir yığın tatlı serzenişler içinde yavaş yavaş boğuluyordum. Bari. mühimce bir işim vardı. Halamı bize getiren Şe\i o da. Rahmetli kocamla aylarca matemini tuttuk. kızım! Ona hiç güvenilmez. ben de öğrenmiştik." Şimdi aynı halam bana bakıp gülümsüyor. ve tam duada benim adımın okunduğunu işitince şaşırmıştı. maziyi hiç hatırlatmayacağımı biliyordu. ha! Tabiî o babanın öyle oğlu olur! Sakın ha! Evime ayak basmağa kalkmasın! Sonra iş fena olur. Bana ne dedi.atlı karıncadaki hayvanlardan herhangi birinde değildi. Kolay mı? Ailenin tek erkeği! Elbette severim.. öbür kadınlara bakarak dert yanıyordu. kendimize daima yaşanacak iklim yaratmaktan başka ne yaparız? Hâl denen keskin bıçak sırtında oturamayacağımıza göre. bilir misin? Demek bu da yalandı. o maziyi düzeltmekle. ev sahipliği yaparlar. babamdan rahmetle bahsediyor. Hayriciğim aklına bile gelmez. sağ salim gelir diyordum. Fakat Halit Ayarcı bunu nereden nasıl öğrenmişti? Ve neden . Allah kızıyla karısından razı olsun! Onlar geldiler de. değil mi? Sağ olsun. hiç üzülmemesini söyledim. -Bir ara harbde şehit olduğu haberi geldi.Siz bu adamın kim olduğunu dünyada bilmezsiniz. Onsuz Takribî Ahmet Efendi hanedanı söner giderdi. O tam benim aksime yalnızlıktan mustaripti. Pakize'nin sesi beni uyandırdı. Saat Sevenler Cemiyeti bu kokteylle o gün ilk umumî toplantısını yapmıştı.. ne eder? diye düşündüm durdum. Halamın evine bu ilk gelişimdi. marifetini göstermeğe çağırılacağı zamanı bekleyerek bir yerde yarış atları gibi sabırsızlıkla eşiniyordu. Öyle oldu. Neden olmasın sanki. Tam yirmi sene beni arayıp sormadı. imkânı yok! diyecekti. Karını. . dedim. Böyle günlerde ne beklenir? Hısım akraba. Hakikaten doğruydu.

Birkaç kişi daha eğlenceli arkadaşlar bulmak ümidiyle onları takip etti. yahut Halit Beyin etrafında tanımıştım. Biraz sonra Cemal Bey gelip karısını aldı.. O geldiği zaman ben halamın yanında idim. dedi. bir bana. Evvelâ katıla-sıya güldü. Ne diyebilirdim ki? Biraz.. İşler nasıl?. Viski ile beraber Halit Bey de bize iltihak etti. Fakat eriştiğim şey ney di? Bu acayip. Fns-titii ile çok alâkadardı.. Bununla beraber hemen hemen birçoğunu ya İspritizma Cemiveti'nden. İşte bir başka vefasız daha.. Şair Ekrem Reyin görünmesi üzerine halam bizi unuttu. Büyük insanların etrafı da acayip olur.. yahut kahveden..bu kadar çapraşık yollardan yürümüştü? Nasıl her şeyi böyle tehlikeye atmağa razı olmuştu? 291 TANPİNAK Halam söziinii hu istikamette tamamladı. Şirket iflâs etmek üzere. Halanız zengin diye ona ağ kurdu... boşandılar. O esnada halanız geldi. sonra Sabriye Hanım yanımıza geldi.. Cemal Beyin âdeta pençesinde çırpınan Nevzat Hanım da. Zavallı Ekrem. güzel kadın. O zaman Sabriye Hanıma sordum: -Cemal Beyden izin almış mı Selma Hanım? İzne lüzum yok.. sonra ciddiyetle. Ha-vır.. Yeğeni olduğumu söyleyince bir kat daha memnun oldu. Asıl mesele o de . "Sabahtan beri prova yaptık! Tam istediğimiz gibi.. O sadece enstitünün sizin vasıtanızla reklâmını yapmak istiyordu. Ben cevap vermek üzere iken garson havyariı sandviçler getirdi.." Selma Hanım istediğimiz zaman işe başlayabileceğini söyledi. Nevzat Hanımla gayet rahat konuşuyordu! Cemal ölürken de istifini değiştirmez. Fakat şimdilik gizli? Cemal Beyin ihtilası var. Biraz sonra viski getirildi. beyefendi! dedi. bir gözü bizden biraz uzakta.. Ne denirdi? Her şey değişmişti. "Genişçe bir kooperatif yapıyoruz.292 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİ TÜSÜ îi'ıl! Halanız nasıl? Harika değil mi? hvet. Sonra dünyanın en kayıtsız çehresiyle tepsiyi masanın üstüne koymasını söyledi. Halit Beyi tanımıyorsunuz da onun için. dedi. Nasıl barıştı? Niçin barıştı? Karımın yazdığı budalalıklar onu cemiyete getirmek için miydi? Hiçbir şey bilmiyorum. halamla beraber uzaklaştı. Kıyamet kopuyor. diye söylendi Ben şaşkın şaşkın yüzüne baktım. Fakat hiçbir şey anlamıyorum. Siz nerelerdesiniz? -Cemal Beyin hâlinde öyle bir şey yoktu. Bütün bir muhitti bu. Halil Bey rahat ve uyanık adamdır. O bana cevap vereceği yerde "Sizi çok seviyor. bîr de tepsiye baktı. bilmeyerek... yalnız elbiseleri yok. Bir saattir hep sizden bahsetti!" Kendisine halamla olan hikâyemizi anlattım.. Ayrıca da "Saatleme Bankası" adlı bir banka için de bir projem bulunduğunu o gece yine Halit Beyden öğrendim. dedim. Ya oğlum! Talihin varmış. Büyükdere'de gördüğüm devletli de geldi. Siz zannediyorsunuz ki programla hareket eder. Personelimiz için!" Planları hiç haberim olmadan bermutat ben tetkik ediyordum. menfaati değil: Saat Sevenler Cemiyeti'nde bir yığın genç. Rahmetli Naşit-çiğimin bayağı hatırını kırdım. Selma Hanıma halamı nasıl bulduğunu sordum. yakışıklı. Bir ara. Bilerek. "Kızların üçü de çok iyi yetiştiler" diyordu. İdare meclisinde aza olduğu hâlde içtimalara bile gelmiyor. Biitıin gün Tak-sim'de açılacak "Ayar İstasyonu"nda çalışmıştı. Sporu sever. o da istifade etti... Her şeyi olduğu gibi yani bugün bana verildiği gibi kabule mecburdum. misafirlerimiz ne hâlde!. kibar erkek vardı. Haydi Ekremciğim! Şöyle yürüyelim bakalım. Devletli. herhâlde hayatımda muvaffak olmuştum.. birbirini tutmaz kalabalıkta canım sıkılmaktan başka elime ne geçmişti? VII . Hayri ile evlendirmediğim için ne iyi yaptım. dedi.

. Nuruosmaniye Kütüphanesi'ndeki eski yazmalardan birinin arkasına bu iki kitabın adını işaret etmeniz de çok iyi oldu. Bir başka defasında şöyle demişti: . Herkes pekâlâ kabul etti. Binaenaleyh gerçeklerin gerçeğidir. Esasen Hal i t Ayarcı'nın ısrarıyla ecdadın riyazî bilgilere olan merakı üzerinde o kadar geniş tafsilât vermiştim ki Ahmet Zamanî'nin keşfi. pederiniz hakkındaki fikri dahi değişti. Çünkü asrından ayrılırdı. gerek saatçiliğe dair kitabının kaybolmasına herkes nasıl üzülecek. diyordum. Bilir misiniz. Asrına uymak. Onun Akd-ülMizac fi-Umur-il-İzdivac adlı risalesini gençliğinizde okumuş olmanız hakikaten talih eseridir. Böyle meselede yalan olamaz.. Amma burada eski mürekkepten anlamanızın da tesiri var. işte o zaman yalan olurdu. Okumamış olsaydınız bu mühim eserden kimse bahsetmeyecek. onun adamı olmak vardır. Varsın o cinsten kahramanlığı başkaları yapsın! Esasen böyle bir şey olsaydı meselâ Ahmet Zamanî Efendi falan veya filân kaleyi fethetseydi. Bu kadar sevilen iki şahsiyeti tarihin en uzak zamanına götürmekten daha tabiî ne olabilir? Amma yirmi sene evvel halanız bunu yapsaydı. sözü. Pek az insan Graham hesaplarının bundan iki yüz sene evvel ve bilhassa aramızda yaşamış bir adam tarafından bulunup bulunamayacağını düşünüyordu.. (ierek bu eserin..." Amma şimdi demiyorlar! Başka bir misal daha. Bu ihtiyacı on yedinci asrın sonunda tatmin ediyor. kaybolup gidecekti. doğ294 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİ TÜSÜ muş olmaları bile mânâsız olan bu adamların Fatih devrinde kendilerine ced aramaları kadar gülünç şey olur mu? Tam.. Ahmet Zamanî bugün için yalan olamaz. "Allah Allah! derdi. Ne vakit yalan olurdu. Sadece bugüne ait bir hissi maziye taşıyordu. Halit Ayarcı benim bu telâşıma gülüyor ve her fırsatta korktuklarımın tam aksi olacağını söylüyordu: ." Ve bu korku ile âdeta her saniye benirleyerek yaşıyordum. Asrını delip geçerdi. Hayır. Kimse itiraz etti mi? Yok. murdar öldüğüne yanmaz kendisine öd ağacından tabut ister. Çünkü ne siz on sene evvel bugünkü sizdiniz. Bununla beraber kitabın basılışı sona erdiği günlerde hakikî bir korku içinde idim. kitap beğenilmezse. bu müverrihlerin gözünden kaçmazdı..Şe\h Ahmet Zamanî'nin Hayatı ve Eseri adlı kitabımın neşri ha kikaten büyük bir teveccühle karşılandı.. Herkes her işi yapmaz. Aksi takdirde hâllerinde bir necabet ve asalet bulunması gerekirdi. Niçin? Çünkü bu fikir yaşayan iki büyük realiteye dayanıyordu. Ayrıca da cedlerimizin daima .. diyordu. Siz bizim hareketimizi maziye nakille hızlandırdınız. kendiliğinden herhangi bir hesap ameliyesinin en tabiî neticesi oluyordu. Herkes o zaman. Geceleri gözüme uyku girmez olmuştu. İşin yalan olduğu meydana çıkarsa. onu yaratmak kadar mühimdir. sanıyorsunuz. Halit Ayarcı'ııın bir çırpı 293 TANPINAR da bulduğu bu mühim şahsiyet etraftan derhal kabul edildi. Ahmet Zamanî Efendi bizim asrımızın bir ihtiyacıdır. Ahmet Zama-nî'nin Viyana muhasarasına iştirak etmesi çok iyi oldu.Bir harekette başlangıçtaki hızı tutmak. sizin bu buluşunuzu fevkalâde beğendim. Aşağı yukarı Goethe'nin Fransız İhtilâli harplerine. Siz yalan diye bir şey mevcuttur. Geçen akşam halanızı hep beraber dinledik. bilâkis hakikatin ta kendisi olur. Bu kadar mühim bir adam böyle mühim bir hâdiseden uzak kalamazdı. göreceksin ki bu kitap çok sevilecek. bilir misiniz. sevgili dostum. herkes ayıplardı. Muhakkak yalan söylüyorlar. Valmy muharebesine gidişi gibi bir şey. halanıza ve size! Siz kabul edildikten sonra mesele baştan halledilmişti..Azizim Hayri İrdal. Takribî Ahmet Efendi sülâlesini Fatih devrine çıkarıyordu. Bu büyük adam daima devriyle temas hâlinde idi. Yine geçen akşam babanızdan nasıl bahsediyordu? Yalan mı söylüyordu? Hayır... Hayır azizim şahane bir eser yazdınız!. "Ya. işte bu kadar. ne de Zarife Hanımefendi bugünkü Zarife Hanımdı. hem de korkunç bir yalan? Eğer hakikaten bizim kendisine yüklediğimiz fikirlerle yazdığını söylediğimiz eserlerle on yedinci asır sonunda yaşasaydı... Halanız sizin muvaffakiyetlerinize şahit oldukça sade hakkınızdaki fikri değil.. yalan yoktur. Buna mukabil Ahmet Zamanî Efendinin harpde öyle fevkalâde bir şeyler yapmaması da ölçü fikrinizin bulunduğuna delâlet eder. Bu da imkânsız tabiî! Bu meselelerde yalan veya hakikat diye bir şey yoktur.

Asıl saatle ve zamanla meşgul olan bu idi.. Cemal Bey bizi vurmak için yalanımızı kabul ediyordu. hayır yoktu" şeklinde sonuna kadar devam edebilecek bir münakaşaya gitmek tense. Bu esere başladığım zamanki ruh hâlinde olsaydım bütün tenkitlere memnun olur. akla en yakın bir reklamdı.AMA ENSTİTÜSÜ da Ahmet Zamanî Efendi de kitabımın bazı yerlerine itiraz etmişti. Herhangi bir insan bile mazisiyle dargın yaşayamaz. Gazeteler bunu da yazarak ¡sı biraz daha alevlendirdiler. Filhakika. büyüklere dost bir Fennî Efendi vardı. Haiit Bey bu işteki metanetimi pek beğendi. Ahmet Zamanî için en son ve ortalığı en fazla karıştıran tenkit Cemal Beyden geldi. Asıl garibi bu mülakatın merhum tarafından bana bir teşekkürle bitmesiydi.. Ezcümle peltek ve kekeme olmayı reddediyor.-'" hıka! va/ık ki değişmiştim. gerek vesika olarak göstermeğe kalktığı vakıfnamenin asıllaıı ortada yoktu. Hakikat namına tabiatıyla reddetmek mecburiyetinde kaldım. göreceksin1 Yazık ki etrafın gösterdiği çok doştça ilgiyi birkaç âlım taslağı bozmağa kalktı. Bu hâdisenin matbuala aksi de ayrıca övülmeme sebep oldu. "Belki adamcağız hakikaten Zamanı Hfendinin oğludur. Bu acayip . Bunlardan birisi beş altı göbekten beri Çengelköylii bil /. Selma Hanımın eski kocası zaten öteden heri bana düşmandı. "Oh Yârabbim! derilim. tabir caizse.ydı. Bu arada olan iki hâdise nakledilmeğe değer. İşin garibi Cemal Beyin bizim Zamanî Efendiye atfettiğimiz saatçiliğe dair kitabı kendisinin de görüp okuduğunu söylemesi.inkılâpçı ve modern olduklarını gösterdiniz. Yalnız yaratılıştan yalancı olduğu için. ' vardı. Hiç olmazsa aklı başında birkaç kişiye rastlamak miimkün! İşte yalanı ka bul etmiyorlar. Hal i t Ayarcı'nın izafilik dediği şeyin. Biz Fennî Efendinin eserini kendi uydurduğumuz Zamanı Efendiye nakletmiştik. . kolay kolay her ıtıra/ı kabul ede mezdim. sana bin şükür. onun yerine başka birisini çıkartıyordu. yalanın bir kısmını kendisine bir ring yaptıktan sonra oradan bize hücum etmek. Bu ış vesilesiyle hem bana. Bundan daha mesut ne olabilir'. ve birden fazla kadın alma aleyhindeki kitabı düpedüz uydurduğumuzu iddia etmesiydi.ERİ A YARI. Fakat o devirde yaşayan çiçek meraklısı. Böyle bir insanın mevcut olmadığını.atın kendisini Ahmet Za-manî'nin cedbeced torunu ilân etmesi ve soyadını değiştirmeğe kalkması ve elindeki aile şeceresinin doğruluğuna şahadet etmemi benden istemesiydi. Ayrıca da Ahmet Zamanı Kfendiyi sevmiştim. Bunun da sebebi gayet basitti." diye üzülüyordu. Bu kitapla uğraştığım altı ay içinde Halıt Avatrı'nın disiplinini öyle benimsemiştim ki. Hiçbir tâbiye bu kadar ustalıklı olamazdı.. Kitabın rağbeti bu yüzden biraz daha arttı.Olsa bile bizim Zamanî'nın oğlu olamaz. Yalnız Zehra mü teessirdi. sadece tenkit için midir? Beğendiğimiz ve sevdiğimiz bir insana hiç tesadüf 295 IANPINAR etmcyecck miyiz? Hu işten herkes memnun olacak. Herkes benim bu gibi meselelerdeki dikkatime hayran olmuştu. hem de enstitüye adamakllı yüklenmek fırsatını kaçırırındı. Tarih. ııisbet ve tarikatı hakkında daha geniş malûmat veriyordu. Ahmet Zamanî'yi doğrudan doğruya reddedeceği yerde. Boşadığı karısıyla gittikçe artan münasebetimi öğ renıtıce büsbütün küplere binmişti. Böylece tarihî bir hakikati reklam için tahrif etmiştik. Hinde kendi el yazısıyla kopyaları vardı. Zamanî adı enstitümüz için en tabiî. bizi vurmak daha tesirliydi. Kaldı kı muharrir sıfatıyla ortada izzetinefsim de mevzubahisti.. Çiinkii herif yaşamadı! diye susturdum.. Yazı hayatında ilk defa görülen bu âhiretten teşekkür de lâyık olduğu ehemmiyetle karşılandı. eski İspritizma Cemiyeti'ndeki bazı dostların bir ay ge celi gündüzlü bir uğraşmadan sonra Ahmet Zamanı ııin ruhunu çağırmağa ve onunla konuşmağa muvaffak olmalar. Cemal Beye göre Ahmet Zamanî hiçbir zaman yaşamamıştı. Varlığından şüphe etmek bana ağır geliyordu. mihanikle meşgul. Bu konıışma296 SAATİ. kitabımın baştan aşağı uydurma olduğunu söylemek küstahlığında bulundular. bir hakikat olduğunu kendi haya lımda yaşıyordum. İkincisi. i ek kelime ile. Maalesef gerek bu şecerenin.

sen de yerinde kalacaksın! Bizim gibi mühim dâvalar peşinde olan insanlar kolay kolay düşman karşısında çekilemezler. bir olmak ve olmamak meselesiydi. serinletti. "e benim yazdığım cevaplar bu şüpheyi bir daha gideremedi. Zannederim ki enstitü işlerini o günden. Sonra: Ehemmiyet verme! dedi. En korkuncu Sel-ma'nın gözlerinde. Hiçbir şey böyle bir akıbet kadar korkunç olamazdı. dost. Selma'nın gelirken getirdiği. yılan seni nasıl sokmuş!. O gün bir an için her şeyin yıkıldığını sandım ve asıl işte o zaman bu bir yıl içinde ne kadar dönülmez yolları geçmiş olduğumu anladım. Korka korka açtım. Sizi benimle vurdular. diye bana uzattığı gazetede eski resmimi onun resmiyle beraber görünce az kalsın çıldıracaktım. alelâde bir toplam ameliyesi yapmaktan bile âciz olan bu adamın tarihî bir şahsın ismi.. "Değil rabia hesaplan üzerinde konuşmak. Öyle bir şey ki. Makalenin çıktığı gün Selma ile beraberdik. mevki. Hiç bir çaremiz yok! Tası tarağı toplayıp gitmekten başka hiçbir şey yapamayız! Halit Ayarcı benim bu sözlerim üzerine en gürültülü kahkahalarından birini attı. . daha çekilmez şekilde başlayacaktı. "Vaktiyle şirketimde küçük bir memur sıfatıyla çalışırken kötü ahlâkı ve yalancılığı dolayısıyla çıkarmağa mecbur olduğum bir şarlatan. Bunlar efkârıumumiyeyi bir zaman işgal eder. Ve biliyordum ki dışarısı bana düşmandır. Hayriciğim. bu mahremiyet. düşman herkes şaşırsın! Bizim gibi müesseseler bjr lahza bile aktii-alite olmaktan vazgeçemezler...münasebetimizin başladığından beri rastladığım o acayip ve ürkek parıltıydı. O bana dışardaki âlemi hatırlatıyordu. onun ömrümde görmediğim eşyası. Tekrar eski günler.. daha iyisi bu korkudan sonra asıl ciddiye aldım ve dört elle sarıldım.. Kitabın şöhreti kökünden sarsılmıştı. Fakat asıl mühim mesele herkesi şaşırtacak bir şey yapma-mızdır. güvensizlik..tenkidin çıktığı andan itibaren Ahmet Zamanî'nin varlığından şüphe. . ve şüphesiz onların yüzünden daha acı. Fakat işi sıkı tutmak lâzım! Sen derhal dikkatli bir cevap yazarsın! Ben kendi tarafımdan onun zayıf damarını bulur basarım. hayatı ve eseri üzerinde yaptığı bu tahriften hakikatte mesul olan tek insan Halit Ayarcı Beydir!" diye sözü bitiriyordu. Karşımda yarı çıplak gülümseyen güzel kadın daha şimdiden benim için uzak bir hayal olmuşa benziyordu. "Bazı düşünceler benim için sadece bir lüks ve fazla süstür. arada alıştığım bu kadar nimetten sonra.Bak. Bir şeyi unutma! Talihe güvenmek lâzım! Lâf! dedim. Hayır bu iş bir yalan gerçek meselesi değil. şöhret hepsi birden gidiyordu. sen eğlen! diye alav etti.. yağma yok! Ben yerimdeyim.. Tekrar yarınsız ve hiçbir şey-siz insan olacaktım. hepsi lâf! Her şey bitti. çok yeni bir şey. daha arkada asıl hayatımı yapan bir yığın şeyler beraber gidebilirdi. bana bir yığın yolu birden açan para.. Daha doğrusu her TANPINAR zaman buluştuğumuz garsoniyere o sabah gazeteyi alarak gelmişti. Ne Halit Ayarcı'nın üst üste yaptığı basın toplantıları. küçülme. pespaye bir dolandırıcı. bunu artık anlamalıyım!" dedim. Yalnızlık.. Gördün mii? diyordu.. şimdi okudum." diye söze başlıyor. güzel ve tenha apartman. Anladın mı? Yeni. Hakikatte de böyleydi. Tekrar sokağa düşecektim. Onun bu odaya hücumuydu.. 298 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Birdenbire telefon çaldı. Bu bahar sabahı sisli denize bakarak onu beklediğim bu sıcak. edilmeğe başlandı. Evet. Yağma yok. Cemal Bey beni küçültmek için hiçbir şeyi esirgemiyordu. Mahvolduk! Ne yapacağız? İlk önce: Başımıza dünya yıkılıyor. Bunu kafana koy ve öyle çalış!. Kendi kendime. Asabım o kadar bozuktu ki zilin sesi bana bir kıyamet alâmeti gibi korkunç ve dayanılmaz geldi. Hayatıma mucizeli sihirbazlar gibi giren. Halit Ayarcı'nın yarı alaylı sesi içimi biraz. kendi eliyle vazolarına yerleştirdiği bahar çiçekleri bir lahzada solmuş gibiydiler.

. Onun dışında ne vardı sanki?" Eski efendimin beni kıskanmasında hoşuma giden. Cemal Bey bizi takip ediyordu. hem hiç. müthiş darbe. Çok eski bir dostum bu sabah gelirken getirdi! Ve telefonu kapadım. Selma bir kaşını kaldırmış düşünüyordu. bilemezsin. İşte önünde küçüldüğüm tek insan kollarımın arasında. Menim bu kadında kendimi ! müdafaa etmem lâzımdı. Cemal Beyin bulunduğu yerde ben talihime nasıl güvenebilirdim? Zaten talihimin öbür yüzü değil miydi? Yıllardır. tek başına bütün bir kutbu yeniden donduracak soğuk sesiyle.. Saat Sevenler Cemiyeti'nin bu mesele hakkında neşrettiği tebliğ ise hakikaten ateş püskürüyor-dıı. benden okşama ve sevgi beklediğini düşünmüyordum.. yine hep aynı mazlum ağzıyla idi. "Hacalet. mantomda yapma bir çiçek olmadan sokağa çıkarmazdı. Halit Ayarcı kapar kapamaz telefon tekrar çaldı. Şimdi biraz nefes almağa başladığım bir anda tekrar karşıma çıkıyordu.. ikimiz de cevap verdik. Bunu hiç anlamıyorum! diyordu. Ne ben. Halit Ayarcı'nın basın toplantısı biraz daha şiddetli oldu. Bu işte hakikat üzerinde ısrar sadece sönük bir inat olur. Birdenbire bütün kâinatım Cemal Bey olmuştu. diyordu. Söylemeğe hacet yok ki Selma benim sadece sevgilim değildi. Yalancılığımın veya herhangi bir ahlâksızlığımın tek delilini gösterebileceğini zannetmiyordum. Cemal Bey.'lalihin kötü cilvelerine herkes uğrayabilirdi. Ve nasıl küçük. Men kendi yazımda sadece mazlum bir adanı tavrı takındım. mağrur. Adım evde yapma çiçekti. . biçare görürdü. Öyle bir şey ki. Ama aldırma! Ben talihime güvenirim bu işlerde... Halit Ayarcı ve ben. Cemal Bey yerimizi öğrenmişti. Selma'yı boşamasına rağmen benden kıskanıyordu.. Sizi memnun edecek bir havadis göreceksiniz! Hacet yok Cemal Bey. Hiç bunu tahmin etmezdim. Fakat bu scler şirkete dair bildiklerimi hafifçe çıtlatıyordum.299 TANPİNAR du. Beni göğsümde. Düşüncemiz alelâde şeylerden bir adım ileriye gitmiyordu. derdi hep! Sen de taşı! Çünkü ben seni yanımda öyle taşıyorum!" Ve birisi çiçeğimi ?tCK) SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ överse sevincinden baydırdı. neredeyse beni çıldırtacaktı.. Ah o sinsi sinsi bakıp gülüşü. sesi birdenbire ciddileşti: Tabiî! dedi. lütfen eğer boş bir vaktiniz olursa gazetelere bir göz gezdirin. büsbütün başka bir şey lâzımdı. Bu sefer Cemal Beydi. Fakat hiçbir şey bulamıyordum. Fakat Cemal Bey de durmuyor. Her zamanki sesiyle kibar. Yalnız. Yalana ancak yalanla karşı konabilir. Başka.. bütıin bunları düşünürken bu adamın karısının yanı başımda bütün vücuduyla oınıızuma asılmış kulaklarımı ısırdığını. kendisine inanışı. Bir an aziz velinimetimin aklından şüphe ettim. yaratılıştan ahlâklı adamdım. "Sen de taşı. Vâlcıa Selma ile ayrılmasında hiçbir dahlim olmamıştı.. Cemal Beye. Bizi silâhımızla vuruyor. Bilmiyorsun. meseleyi unuttursun ve bizi büsbütün başka kapıdan temize çıkarısın! Bugünlerde olduğu kadar hiçbir zaman kafamı zorladığımı hatırlanıl yordum. Yalnız bir yerde aldanıyor du.. ne Halil Avaıcı. İkinci makalem. Hayri Bey. Onun sa~ vesinde arkamda bıraktığım günlere. Haksızlığı aşikârdı.. İnsan ruhu ne gariptir. Cemal Bey yalanla mücadele etmesini biliyor. Acaba vaziyetin vahimliğini fark etmiyor muydu? O düşüncemi anlamış gibi. efkârıumumiyeyi yeni baştan lehimize çevirecek bir icatta bıılunamıyorduk. hacet yok. diye cevap verdim. beni ne kadar sevmezdi. Sanki boşlukta yüzüyorduk. Akşama görüşelim! Halit Ayarcı vaziyeti tam görmüştü. O biraz da mazim dediğim korkunç şeyden aldığım öçtü. Cemal Bey için biz mesele idik. Ben de uğramıştım. Bununla beraber işin içinde yine hoşuna gitmemesi icap eden bir taraf vardı. saadetimi bir kat daha arttıran tuhaf bir şev bir nevi gıcıklayın bir zevk de vardı." diyebiliyor-dilin. beni çüriitemeyeceğini bildiği için şirketten çıkartmıştı. hücumlarına devam ediyordu. "haydi siz de. hiçbirimiz. tıpkı eski zamanlarda olduğu gibi. Halit Ayarcı'ya tesadüfüme kadar hep onun darbesinin beni attığı çukurda kalmıştım.Soğukkanlılığı.

di302 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ yordu. Böylece her şey yoluna girdi. Bununla beraber ben de. Kurtulduk. Ve daha bitirmeden karımın boynuna sarıldı. Tam zafer. İnsan yaptığı işe sade menfaati için girerse.. bir gün çıkacaktı ve o tekrar çıktığı gün her şey bitecekti. Şüphesiz haksız da değildi. Ve biz tekrar. Bir yığın genç kız ve erkek. Müessesenin yeni açıldığı devirde de öyle değil miydi? Hademe maaşınızı keserler diye korkmuyor muydunuz? Beni her teşebbüsten menetmeğe kalkmadınız mı? Aziz velinimetim tehlike biraz geçer geçmez tekrar eski ağzını alınış.. Selma da aylarca tesiri altında kaldık. Böyle düşünmesi... Hayri Bey. Siz siniksiniz. Bununla beraber Cemal Bey vardı. Halit Ayarcı benim keşfimi tam Hollywood metoduyla ilân etti. ne param azaldı. diyordu. umumî hayata neşe katıyorlardı. tenzi-lâtıyla nakit ceza usulümüz bütün bir sistem olmuştu.Beri taraftan Cemal Bey Selma ile münasebetimizi sıkı sıkıya takip ediyordu. sırtlarında Samiye Hanımın icadı üniformalar. Vâkıa bu son karşılaşmada ne enstitü yıkıldı. O bu işte oyunu idare edendi. ne mevkiim sarsıldı. hiçbir zaman yerine tam oturmayan şapkam. beni paylıyordu: -Yaptığınız işe inanmadığınız için böyle düşünüyorsunuz. Birkaç hafta içinde Ahmet Zamanî Efendiyi herkes unutmuştu. Şunu bir daha anlat bakayım? diye bana tekrarlattı. açık kalbim her gün bir kere daha övülüyordu. Babacanca hâllerim halkın hoşuna gidiyordu. Sadece para için çalışıyor. Bunun arkasından Saat Sevenler Cemiyeti vasıtasıyla tesis ettiğimiz köyler için Saat Ayar Ekipleri geldi. o benim kötü talihimdi. Halit Ayarcı'ya ne kadar giiç vc biçare vaziyette oldu SOI TANPINAR ğumuzu göstermek için onu hemen o anda anlattım. yalnız onu düşünürse kendisini sonunda sizin gibi itham eder! .. böyle davranması lâzımdı. Saatleri Ayarlama Enstitüsü ilk kuruluş anlarında dahi erişemediği bir teveccüh ve muhabbet kazandı. Düşünün artık hâlimi!.. hattâ eskisinden da ha kuvvetle günün adamı olduk.. Hiçbir topluluk yoktu ki bulunmam istenilmesin! Doğrusunu isterseniz ben de bu şöhretin tam tadını çıkarmaktan hiç çekinmiyordum. her an tepmesi beklenen bir hastalık gibi bende yaşıyordu. Bütün bunları Halit Ayarcı'ya anlattıkça o kızıyor. Gizli. Sizdeki korku kendini?:e imansızlıktan. Üç gün sonra ikramiyesiyle. Eğer içinizde bu kurt olmasa. Fakat Hal i t Ayarcı çoktan zarları bırakmış. Cemal Beyden veya herhangi bir adamdan korkmanıza imkân yoktur. Acayip mazim. Şehir bizimdi. Her buluştuğumuz yerde muhakkak biı telefonunu alıyorduk. tam zafer. hiçbir suretle. Bula bula bunu buldum. ayağa kalkmıştı. hulâsa elimdeki teşbihe varıncaya kadar her şeyim bu muvaffakiyeti besleyecek şekilde tanzim edilmişti.. piyangosuyla. O benim hayatımın bir tarafıydı. Halbuki mesele benim için büsbütün başka idi. Ayrıca Pakize'ye imzasız bir vığın mektup geliyordu. İşte tam bu sırada bir gece evde Halit Ayarcı ile karımın tavla ovunlarmı seyrederken yukarda anlattığım nakitli ceza sistemi aklıma geldi. büyük idealler namına konuşmağa başlamıştı. şemsiyem. Cemal Bey benim mazideki ıstırabımdı. icat kabiliyetim.İyi ama ayrı şeyler değil mi bunlar? -Hayır. Gözlerinde acayip bir donukluk vardı. . bir yerden. Hiç beklenmedik bir şekilde onunla son bir defa daha karşılaştım. biraz bol kesilmiş elbiselerim. zamanlarıyla. her meselede fikrim soruluyordu. Zaten Saat Ayar İstasyonlarımız çoğalmıştı.. Gözlüğüm. gidip geliyorlar. Gittiğim her yerde etrafım çevriliyor. yakalarında rozetlerimiz. VIII Nitekim öyle oldu. Nasıl olsa. babayani hâllerim. Umuma ait ölçüleri hiç rahatsız etmeyecek şekilde yaşadığım için seviliyordum. ferdî saadetinizi düşünüyorsunuz.

hakikaten yadırganacak bir talihti. Her tanıdığı insana aşağı yukarı bu balıklara yaptığı şeyi yapmıştı. kendi içine kapanmış. . alnı o kadar dar ve karışık. gizli ve kirli dizginlerle idare etmeğe ve küçük kuyruk darbeleriyle zehirlemeğe alışıktı. Sabriye Hanımın o kadar çapraşık yollardan senelerce peşinde koştuğu meseleyi açıklıyordu.303 TANPINAR bir mânası vardı. Vâkıa hiç kimsenin go/iinü ov-mamıştı. Seven ve bu sevgi uğrunda bilmeden olsa dahi ölen bir Cemal Rey bu aklın alacağı şey değildi. ilk gülecek insan vine kendisiydi. tatlı ve bedbrıbl. Bir ara bana. Hele onu hiç tanımayan. Cemal Bey bir veli. . O kadar güzel. Adeta yeni doğmuş gibi bir şev di. Cemal Reyin bütün hayatı bu idi. şimdi. üstelik giizel. Zeynep Hamının eski kocası Tayfur Bey tarafından öldürüldüğünü okudum. öldürülmesi icap ederdi. alayın farkında olmasa bile. Sabriye Hamın haklıydı. sağa sola kuyruğunu çarpa çarpa dolaşan Cemal Hey. Ve belki de talih. hattâ lüzumundan fazla gülünç bir şeydi. ie er-Icm "iOI SAATİ. hodbin. Bununla beraber bu tar/da ölüşü. gözleri öyle küçük ve parlak ve bakışlaıı öyle yırtıcı kuş bakışı olduğu için. Halbuki böyle olmuyordu. de. bu işin gülünç ve maskara tarafına. çehresini o kadar değiştiriyordu ki kendisini az çok tanıyanlar bile bu işte aldanabi-lirlerdi. Bu üçüzlü cinayetin benim için acıklı!'âındau büsbütün başka . "Kendimden utanıyorum!" demişti Riitün bunları yapan adam. Zeynep Hanım. Cinayet. adını sadece bu ölümün aydınlığında işitenlerin hâtırasında büsbütün başka bir adam gibi yaşayacaktı.HKÎ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ ni kör ettikten sonra tekrar suya atan ve onların can çekişmesini gıi lerek seyreden adam için bu iş. onu böyle sadece gazele havadisinden tanıyanlar için tesadüf isteseydi. hiç olmaması lâzım gelen bir şey olarak. Sevimsiz. İmkânsız!. kendisiyle hiçbir suretle münasebeti olmayan genç ve güzel bir kadının havalına birdenbire eklenivermişti. Ve yalnız böyle olmasını isterdi. bir aşk kahramanı gibi öl müştii. tecrübeli avukat Nail Hevin daha o gün astımları geçmişti. her an kendisine hâkim olmak iddiasın da bulunan ve insan kalbinin bütün zaaflarını inkâr etmekle övünen bu adamdan intikam almak. gıiıı onu başka bir adam olarak görmüştüm. sanıldığı gibi intihar etmemişti. daima kötü bir şeydir. Tayfur Bey çifte cinayetinden sonra intihar etmiş-<ı Onun bıraktığı mektup. baştan başa yanlış anlama ile dolu bir romanın içine zorla giriyor. hattâ saadet rüyası basil sevda hikâyelerinin ötesine geçmeyen yüz binlerce insanın kafasında. onunla alay etmek için bu akıbeti boy le hazırlamıştı. ram kavanozdaki balıkları teker teker sudun çıkarıp eli'. sesi övle nazlı ve hımhım. onun da ölümüne öylece girmişti. her girdiği yerde bir yığın insanı kendine düşman eden. hattâ istemeye istemeye ve söz arasında-öğrendiğim kulağı o kadar delik dostumuz Sabriye Hanım bile bu hususta bir şev bilmiyordu. huysuz. cömert ruhlu bir cemiyet adamı. Hattâ Selma'ya dair bir çok şeyleri bile kendisinden -bittabi bu sefer sormadan. İşin garibi. "Ben mi? diye dudak bükerdi. kendisini hiç tanımayan ve ha yat tecrübesi. Daha beş yaşında iken annesiyle beraber misafir gittiği bu o. ınsaniar içinde küçük bir akrep gibi.Bir sabah gazeteleri elime alır almaz onun Nevzat Hanımla be rahcr. Bununla beraber muhakkak insan eliyle öldürülmesi mukadder idiyse." O insanları maşa ile tutmağa. Fakat her rast geldiğinin benliğiyle oynamıştı. Polis ¦"enç kadının sc elerdir tuttuğu hâtıra defterini de ele geçirmiş. filân gibi de ölebilirdi. Şüphesi/. bir dirili etrafına kendisini anlatamamış bir kadının öliimrıne de sebep oluyordu İşte mantıksızlık burada idi. geçimsiz. Fakat aynı araba içinde Cemal Reye son hürmetimizi yaptığımı/. burnu o kadar kısa.!. Auklı. Nail Rey hiç kimseye Cemal Beyle aralarında geçen şeylerden bahsetmemişti. Kibar.Şüphesiz işin bu tarafı da. . Nasıl hiçbir suretle dengi olmadığı Selma'nııı bulıin ömrü boyunca hayatına girmişse. Nev-^at Hanıma çılgınca âşık olan kocası tarafından öldürülmüştü. Cemal Beyin ilk rast geldiği insan tanıtından ve sırf Cemal Bey olduğu için. yüzü o kadar parlak ve itinalı. şüphesi/. fakat bütün ömrünce beyhude kalmış Solma ondan ayrılır ayrılmaz yaşamağa başlamıştı.

sevgi. hodbin ve sızlanmaktan hoşlanan. hulâsa insan ruhunun bütün korkunç ve zalim çarkları onun etrafında. bu güzel kadını kendi kendisinin gölgesi yapmak için çalışmıştı. Salim Bey şahsiyetsiz ve üstelik her şeyde hasis bir insandı. inat. benlik dâvası. babasının zenginliği sayesinde evlenip de biraz rahata kavuştuğu zaman ortaya kocası Salim Bey çıkmıştı. Çocukluğu boyunca kendisinden çirkin ve huysuz olan ablası tarafından kıskanılmıştı. Ömründe kocasından başka kimseyi tanımamıştı. Üstelik karısını da sevmiyordu. hep ona çullanmak için girmişlerdi. Her şey bittikten sonra hâdiseleri baştan sonuna kadar bu fıin vıızuhuyla yazacak kadar aklı başında oları katil. arkadaşlarım ne der? Beni herkese rezîl mi etmek istiyorsun? Bırak ki ben sensiz dünyada yaşayamam!" diye cevap vermişti. aşktan ve kadından hiçbir şey anlamayan ve ancak kıskandığı veya bırakılacağını anladığı zaman karısını sevmeğe kalkan bıı münasebetsiz kocanın kendi korkaklığının sebep olduğuna hemen bütün taburun şahadet ettiği bu kazadan bir gece evvel. Ve bu hâl üç sene sürmüştü. aile arasında. bir kere bile onu anlamağa çalışmadan. evlilik hayatından patlıyasıya canı sıkılan. Bir de kaybedeceğini anladığı zaman sevebilirdi. Bu hastalıklı. Fakat daha evlendiklerinin ikinci haftasında genç kadın kocasını hiçbir zaman sevmediğini ve hiçbir suretle sevemeyeceğini anlamıştı. sonra etraf. Bununla beraber Cemal Beyi âdeta tanınmayacak hâle sokmuştu. İşte. Zavallı Nevzat Hanım böylece çifte ateş arasında kalmıştı. Nevzat Hanımın da hayatına öyle kayıvermişti. o yetişmi-yormuş gibi sonra da nasılsa bu hâdiseyi haber alan Cemal Bey ona musallat olmuştu.belki de apartmanın kapıcısı ne demez? diye sürüklediği bu acayip ve tatsız hayatın üçüncü senesinde Salim Bey. Fakat asıl abes. Onun. arkadaşları. İşin garibi bıçak yaralarının birçoğunun çehrede olmasıydı. Salim Beyin bindiği at taburun en yumuşak tâlim atıydı. "İmkân mı var. Nevzat Hanım 306 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ hu işin yürümeyeceğini anlayıp da boşanma teklifinde bulununca. intihardan bahsetmesin-deydi. alelâde çapkınlık ve sahip olma hırsı. itisaf manisi. Filhakika bütün görenler kazada kastî hiçbir şey olmadığını söylüyorlardı. Nevzat Hanım bütün ömrü boyunca etrafındakilerin tazyiki altında yaşamıştı. Bütün şahsiyetsizler gibi o da etrafıyla ve etrafında yaşıyordu. şahsiyetsiz insan birdenbire onu sevdiğini zannetmiş ve tecrübesiz kıza seneler boyu ısrarıyla kendisini sevdirmese bile. Kıskançlık.Tayfur Reyi bir iki defa görmüştüm. Etrafındakilerin hemen hepsi onun hayatına. onunla izdivacı kafasına koyan ve bunun için karısını öldüren Tayfur Beyin şantajı içinde geçmiş. Nevzat Hanımın hâdisede hiçbir kabahati yoktu. Nitekim mektubun bir verimle bu nıı işaret ediyordu. O ancak elde etmekten hoşlanan insandı. Nevzat Hanımın Salim Beyle evlenmesini bu ölümün tek sebebi yapmıştı. Ayrıca tuhaf bir izzetinefis anlayışı vardı.Terbiyeli ve kibar görünüşlerinin altında bir yığın zaafı saklayabilirdi. karısına yazdığı mektubunda yine ümitsizlikten. Sevgi dediği şey hakikatte musallat bir fikirdi. ölümünden bir iki gün evvel söylediği birkaç cümle. daha ziyade kendisinin sebebiyet verdiği bir kaza neticesinde ölmüştü. askerde iken. kendi köşesine kapanmış kadını sevmesi çok tabiî bir şeydi. bu çehrenin karşısında kendisinden geçmişti. O ölümünü insanlarda arayanlardandı. yahut daha ziyade kendisi tarafından kurulmağa müsait bir insandı. korkak. insan hayatı namına isyandan çıldırtacak şey Nevzat Hanımın hayatı idi. kocasının öldüğü gün uzviyeti kapanmıştı. Bütün ömrü evvelâ. hiç olmazsa onda bu zannı yaratmağa muvaffak olmuştu. Fakat kolay kolay kentli öldürdüğü adamın vücudunu âdeta doğrar gibi parça parça edecek insan değildi. Şair dostumuz Ekrem'in bu sessiz. Küçük kızını çok seven ve mesut olmadığını hisseden adamın.komşuları. içten hesaplı. Bu arada Nevzat Hanımın öteden beri kalbden rahatsız olan babası bir gece ani bir krizle ölmüştü. kocasının akrabası. Razı anlarda soğukkanlı. tecessüs. Salim Bey eğer birdenbire korkmamış . Bu bence çok manalıydı. Nevzat Hanımın talihsizliği. Sicilinde biraz ürkeklikten başka hiçbir şey yoktu. 305 TANPINAR Cemal Bey zorla insanların hayatına girenlerdendi. Fvvelden hazırlanmak şartıyla herhangi bir ciııa yeti işleyebilirdi. Dediğim gibi cinsî hayata.

bütün bu beyhude yükleri sırtından atar. bulan annesi de bu ölümü fırsat bilmiş ve dul kadının evine yerleşmişti. Böylece babası da dahil üç ölüm biçare kadının sırtına yüklenmişti. Sabriye Hanıma göre Cemal Beyin Nevzat Hanıma olan düşkünlüğü para meselesiydi. Hattâ evde yapıldığı söylenilen ispritizma tecrübeleri bile Murat'ın mübalâğasıydı. cinayetini de genç kadına itiraf etmişti. hayvan gemi azıya almayacaktı. onunla evlenmek iimi-diykî ortadan kaldırmak gibi delice bir iş yapmış. Onun tesiriyle Nevzat Hanımın asabı büsbütün bozulmuştu. Zannediyorum ki bütün bu hâdisede tek anahtar bu cümledir. İspritizmaya merakı da buradan başlamıştı. İşte bizim rüyalarının ağırlığı altında perişan gördüğümüz Nevzat Hanım içten ve sessiz tebessümlerinin arkasında bu acayip talihi yaşıyordu. Ben hiitiin ömrümde yala nın alâkalı ve alâkasız insanlar tarafından beslendiğini çok gördüm. ihtiyar kadın ölünce ikisi de meydanı boş bulmuşlardı. Cemal Beyin öteden beri Nevzat'a zaafı olduğunu söylüyordu. Salim Beyin annesi yaşadığı müddetçe eve fazla sokulmamışlardı. belki ablasının kıskançlığı altında geçen çocukluğu onu buna al iş tırmıştı. Onun hiç kabahati olmadan insanlar ölüyorlar. Bununla beraber onun asıl kendisini itham ettiği nokta Salim in öliimü meselesiydi. hasis ve mânası/. O bana.olsaydı. Nevzat Hanımı çok seven Tayfur Bey karısını. Şüphesiz biraz iradeli bir insan olsaydı. ne de Sabriye Hanım. Zil. Herkes bunu bildiği hâlde aldığı mektup yüzünden Nevzat Hanım kocasının intihar ettiğine inanmıştı. Daha sonra da Cemal Bevin müdahalesi başlamıştı. genç kadını elinden geldiği kadar etrafından tecrit etmeğe çalışan kaynanasının icadı idi. Bu kadının dik sesi daha ilk gördüğüm giln dikkatimi çekmişti. Kaldı ki Salim Beyin akrabaları da yine onun mektupları yüzünden buna inanıyorlardı.ERİ A YARI. Zeynep'i çok seven Sabriye Hanım ¡¿irmiş ve o daha ziyade evde kalmış kız psikolojisiyle Tavfur Bev le Nevzat arasında ciddî bir münasebet bulunduğuna inandığı için işe âdeta bir tahkikat şekli vermiş. Onlardaki şikâyet daha başka türlü ve genç kadının daha aleyhinde idi. birbirlerini öldürüyorlar ve mesuliyeti ona yüklüyorlardı. Biraz sonra bu şantaja ve içten yıkılmağa kocasının Nevzat Hanıma âşık olduğunu anlayan Zeynep Hanımın ondan şüphesi katılmıştı. Bu mektuplar kendisine yazılanlar gibi de değildi. Bütün bu hâdiseleri öğrendiğim zaman ister istemez kızımın yukarda bahsettiğim sözünü hatırladım. Herhalde müdafaasız insandı. Murat hikâyesi.307 TANPINAR Üstelik oğlunu hiç sevmeyen. Hele Zeynep Hanımın ölümünü polisten gizlemesini hiç kimse anlamıyordu. Ve tek ümidi de bu olduğu için genç kadına o kadar fazla yüklenmişti. ne Tayfur Bey. Nitekim yine tanımadığı bir biniciye bu tecrübe yaptırılmış ve atın kendiliğinden durduğu görülmüştü.. Ve telefonlara cevap veren de kendisi idi. "Cemal . üstelik dünyanın en garip mantığıyla onu bu izdivaca mecbur etmek için. hulâsa genç kadının etrafındaki tazyiki bir misli daha arttırmıştı. Nevzat Hanım kendisini yapmadığı şeylerden mücrim addedenlerdendi. zurna. Hattâ kendisini bu vaziyette doğrudan doğruya yere fırlatmaydı at yanı başında dururdu. Onun için Sabriye Hanımın bu izahına hiç şaşırmadım. yahut müdafaa hissi bulunsaydı. hepsinden kurtulurdu. Hulâsa bir yığın acemilik ve korkaklık yüzünden atı çileden çıkartmış ve kazaya sebep olmuştu. yaratılışında küçük bir hodbinlik. evimizin bir zamanlardaki curcunası içinde hayatımızı anlamağa çalışırken. Şurası var ki ne Cemal Bey. Bu ruh hâli Sabriye Hanımın anlattıklarına göre."Biz kabahati üzerine yüklenen insanlarız" demişti.AMA ENSTİTÜSÜ sısında muhayyilenin icatları olmalıydı. çocukluğunda ablasının yalancıktan bir intihar teşebbüsü iie başladı. pısırık. Selma'ya gelince o para meselesinin bu işteki rolüııii inkâr etme nıekle beraber. Biraz soma bu çift şantaja. . Şirketteki işinden ihtilas yüzünden atılan ve Selma Hanımın babadan kalma servetiyle açığı kapatarak vaziyeti kurtaran Cemal Bey Nevzat Hanımla parası için evlenmek is tivordıı. vapur düdüğü gibi sesler harikuladenin kar3Ö8 SAATİ. Belki aile terbiyesi.

bu pek lehimize olmaz.. Hiç tecrübesiz olanları da nasıl bileceksiniz? Meselâ hiçbir işte bulunmayanlar.. dedim. O hâlde. tecrübesizleri seçelim! Halit Ayarcı burada bir lahza durakladı. dedi. Sonra tekrar asıl mevzua döndüm. Nov-. Benim ve Halit Ayar-cı'nın dairedeki çift telefonlarımız durmadan işliyordu. bu yüzden mümkün mertebe çok dar bir kadro ile işe başlanmasını istemiştim. Hemen her gün bir veya birkaç müracaat karşısında kalıyorduk. Namzet defterinin bana ait olan hanesi dolmuş taşmıştı. Bilmek daima faydalıdır. Hayır.. Bu grafiği. yıpratılmış olmak. Dışardan işitilirse yanlış tefsir edilir. ama hangi sınıflara?. . vefakârlığı her türlü tahminimin üstünde idi. . Sonra beni kolumdan çekerek önüne kadar götürdü. Filhakika Tayfur Beviıı ölmeden evvel bıraktığı mektupta sı>vgiden ziyade kıskançlık. Tecrübe sahibi demek.. O hâlde sınıflara ayıracağız! Evet. ' diyordu. o Nevzat Hanımı lııç anlamamıştı (ienç kadının kendisini Cemnl Bevin sinsi dostluğuna teslim ettiğini /. Nevzat'ın öyle kendine kapanmış yaşayışı onu meşgul etmiş olabı 'ir. dört insanın.çapkındı ve bilhassa gıiç şeylerden hoşlanırdı. hattâ kin vardı. Enstitünün açıldığı günlerde akraba ve tanıdık azlığı yüzünden geçirdiğim telâşın hakikaten çocukça bir şey olduğunu daha ilk ayda öğrendim. Hele mektep ve mahalle arkadaşlarımın hatırşinaslığı. çocuklarda saat sevgisi hakkında bir deneme olarak yaptım. yahut da namzetleri muayyen kategorilere ayırarak içlerinden birini tercih edersin. Asla.. Ben de aynı vaziyette olduğum için bu iki şıktan birisini beraberce düşünelim. Felâket senelerimde beni o kadar sıkıntım içinde rahatsız etmemek dirayetini gösterenler şimdi bana hısım akraba sevgisi ve dostluk gibi yüksek insanî meziyetlerin bende de bol bol mevcut olduğunu ispat edebilmem için lâzım gelen fırsatı vermekte birbirleriyle âdeta göz açtırmayacak şekilde yarışa girmişlerdi. Odasının duvarında asılı yeni grafiklerden birini dikkatle süzdii. gerek bize tavsiye edilen namzetler birdenbire o kadar çoğalmıştı ki. Fakat zannederim ki. Bu hücum karşısında Halit Ayarcı'ya ne yapabileceğimi sorduğum zaman bana şu cevabı verdi: -Azizim Hayri İrdal. buna imkân kalmadı.Siz tecrübe kelimesinin hakikî mânasını bilmiyorsıı310 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ nuz.. Başka çare yoktu. Meğer ne kadar çok hısım ve akrabam varmış.. Lütfen tashih eder misiniz? Dediği tashihi yaptım. önları daha küçük olan bu sarı haneye geçireceğiz. bu gibi işlerde iki usul vardır. Bu lâcivert haneyi daha ziyade okur yazar ailelerin çocuklarına ayırmalı! Halbuki ben hediye saatlere ayırmıştım. muayyen hudutta ve muayyen fikirlerde donmuş olmak demektir..an netmişti.. hiddet. •'ai Hanımın talihsizliği iıir ianesi bile bir ¡'inırii y ıkmağa kâ b gelecek hı. Fakat bazı yerleri bana yanlış gibi geliyor. İçlerinden tecrübelileri seçsek. Bu cins insanlardan bize hiçbir zaman hayır gelmez. tecrübesizleri seçecektik. I'ayfıır Beye gelince.M idi TANPINAR IX Enstitünün personel meselesinin ve kadro işlerinin bizi çok yoracağını daha evvelden tahmin etmiş.. dördünün birden onun hayalına yüklen »V. Fakat. Hattâ yine Selma'ya göre Cemal Bevin daha evvel de Zeynep Hanımla bu cinsten münasebeti olmuştu. "Ne faydası var bunların?" diye sormaktan da kendimi alamadım. Fakat gerek bizim tarafımızdan gösterilen. Meselâ muayyen bir meslekte az çok çalışmış olanları. O bana ciddî ciddî baktı. Ya işi taına-miylc tesadüfe bırakırsın. İşi talihe ve tesadüfe bırakmayı kabul edersek kuraya müracaat ederiz.

. bir vazifesi yok! Yüzünü buruşturdu. Müracaat sırası. içini hakikî bir teessürle çekti.Şimdilik hiç.. Olmaz. İkincisini geçiyorsunuz.. Zannetmeyin ki bu ısım için söylüyorum bunu. İlk numaranız kimdir? Bildiğiniz gibi Asaf Bey! Şimdilik muvakkat iicret veriyoruz ama.-işsizliğin tecrübesini yapmış olurlar ki.. Yalnız gazeteleri okuyor. Hattâ burada da bir değişiklik yapabiliriz: Meselâ üçtincüsündcn sonra dördüncü ve beşinciyi geçiyorsunuz.. Daha doğrusu bilmiyorum.. altıncıyı. O hâlde bir tek çare var. emin olun kı. Hususuyla bizimki gibi ferdî hürriyete riayet eden ve personeline muayyen bir iş göstermeyen ve görecekleri işin mahivet ve kabiliyetini kendi icat kabiliyetlerinden bekleyen modern biı müessesede böylesi insanlar daime tehlikeli olur. daha güçtür. Ne iş görüyor? -. bir parti yapalım! Sizde bulunursunuz. Yahut büsbütün bu tesadüfe bağlanmamak için birinciden itibaren atlaya atlaya müracaat sırası. değil mı? Hepimizden evvel! Filhakika Asaf Bey hepimizden evvel geliyor ve hepimizden sonra gidiyordu... Hakikaten mustaripti ¦ . "Hay hay!" dedim.. Üçüncüsünü kabul ediyorsunuz. dedi.. Fvet ama kadroya mal olması lâzım! Aksi takdirde muvakkat bütçe bilince. O tekrar koluma girdi ve odanın kapısından beni âdeta iterek çıkardı.. Fazla tercih ettiklerinizin haricinde müracaat sırası.eğer bir gün bu kadar sevdiğim ve şevkle kurulmasına çalıştığım bu müesseseden ayrılırsam.. Bu şansımızı daha çoğaltır. Hiçbir fikrim yok. tek sebebi bu kayıtlardır..'nde bu cinsten bir vakit israfı hakikaten hazin bir şey'. formaliteler içinde nasıl çalışılır? Odanın içinde sağa sola dolaştı. Her gun muntazam geliyor.. Çok defa ben de beraber bulunduğum için büsbütün canım sıkılmasın diye. zan nediyorıım. İdaresi hakikaten güçtür. daha doğrusu gazete leri okumasını emretmiştiniz! Okuyor mu? Hayır.. Zili çaldı.. Anladınız mı? Defterinizde yazılı ilk ismi kabul ediyorsunuz. Gecikmesini icap eden işleri havale edeceğimiz bir bıi ro.. Fakat Nermin Hanım onun yerine okuyor. Devam etsin bu işe. Böyle bir iş için kadro ayırmak biraz tuhaf olmaz mı? -Hayır. .. Derviş Ağaya: -Lütfen Ekrem Reye söyleyin! Pingpong odasına geçsin. O zaman mesele hallolur. diye hayıflandı..E.A. Halit Ayarcı bir müddet daha düşündü. Bu kadar sıkı kavıtlaı. (.'alışmaması icap eden. değil mi? Halil Ayarcı pingpong oyununu çok seviyordu ve tist katta bunun için bir oda ayırtmıştı. tembel insan! dedi...Aziz I layri Beyciğim. Tekrar önümde durdu Hakikaten bir isim lâzım mı? SAATİ HRİ AYARLAMA HNSTITUSIİ Zannederim.. Onu çoktan hallettim! Fakat ne diye bu kadar abes şeyler için vaktimizi israf edelim? Beni üzen ışın bu taralı! S. .. O hâlde?..311 TANPINAR Asaf Bey. dedi. Hattâ aziz dostunuzun kabiliyetlerine göre hiç yapılmamasını da temin edeceğine şüphe etmeni' Fakat isim? Ne ismini veririz? Bir isme ihtiyaç var mı? Ah bu formaliteler! İş görmek ısteven insana kımıldamak imkânını bırakmıyor.. ataleti müessese için faydalı bir iş.. ondan sonra onuncuyu. -Dostumuza kendisine göre bir iş bulun.. Ben tembel insanlardan hoşlanmam. pasyans açmam için bir masa koydurmuştum. Ama koskoca bir müessesede bu cinsten bir iş de bulunabilir.

ve bu ölümle birdenbire ona ve hepimize açılan ıstırapları onu içinden yıkmıştı. Bu kadınlar Doktor Ra-miz'e göre hiç de şiirle. O da benim gibi bir yere. müşterek harekette her an birleşip ayrılmalarını seyretmek beni hem şaşırtır. İki kâtip yeter değil ini? Rica '"derim fazla insan vermeyelim! Hattâ bir tane bile kâfi! -Hayır. hem de tuhaf bir şekilde. O kadar hayattan uzak ve kendi âleminde. Şimdi ismini hatırlamadığım bir İngiliz muharririnin acayip. bir çeşit takılma telâkkî .. hayır.. genç kadının öliimündeki fecaat. Ekrem Bey. çok kahramanca bir şeydi. A. O gün Ekrem hiç de iyi oynamıyordu.. alâkalı değildiler. Acayip hâllerimi tuhaf bir şekilde gülümseyerek karşılardı. vücuda mal edilmiş aynı dikkatle ve bittabi rahatlıkla oynarlardı. Bildiğimiz hesapların öylesine dışında idi ki herhangi bir kimsenin ona tesir etmesine imkân yoktu. kendimden intikam alır gibi mesut ederdi. Bu. Yani daha rahat »¡urlar. Birisi halanızın tavsivc ettiği bir genç öbtirii de benim tanıdığım çok kibar bir genç kız. Fakat isterseniz halanızın tavsiye ettiği genci başka bir daireye nakledelim ve ora va bir hanım verelim! İki kadın daha ivi çalışırlar. hakikî ve tek hedefi olan S. Bunlardan ekonomi yap malı! Bu hususta bir grafik hazırlayacağım! Bu gece halanıza de-vetli olduğumuzu unutmayın. hattâ korkunç hikâyelerinden çıkarttığı bu estetiğe Ekrem Bey saf şiir estetiği derdi. Zavallı Ekrem şimdi belki de bu tebessümün üstünde düşünürken kitaplarda okuduğu ve beğendiği cinsten bir gölgeyi değil. En düşkün zamanımda bile kibar ve dost davranmıştı. kendine yeter zanne-tiği ve öyle tanıdığı genç kadın şimdi onun içinde başka türlü canlanmış olmalıydı. dedi. trapezinden partnerinin kendine doğru uzattığı ellerine yapışmak için kendisini 314 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ boşluğa doğru fırlatan cambazın.. Doktor Ramiz huyu tuttuğu zaman çoğu intihar eden veya ölen bu kadınların psikanalizini yapmak ister. Buna karar verdikten sonra vakitten ekonomi. O bir süs değil. Kim bilir neler düşünüyordu! Sevdiği insandan ebediyen ayrılmanın verdiği acı. Eminim şimdi artık onun yüzünden hiç eksilmeyen tebessümün mânasını anlamağa başlamıştı. İkisi de güzel insandı ve aralarındaki yaş farkına rağmen aynı çeviklikle. çok zaman kaybediyoruz.'nde vakit geçirmek için pingpong odasına çıktık 313 TANPINAR IX Halit Ayarcı ile Ekrem Beyin pingpong oyunlarını seyretmekten hoşlanırdım.. bu iki insanın birbirine o kadar ahenkle cevap vermelerini. Ve şüphesiz ki değildi.. kendi düşüncelerine takılmış gibi duruyordu. Ve belki de bu yüzden içi pişmanlıka doluydu. Ekrem. iki tane. Şüphesiz ki Nevzat Hanımın düşüncelerine gömülü. Hareketleri çolpa.dikkati dağınık. Ekrem'i öteden beri severdim. Nevzat Hanımın soluk ve sessiz tebessümünde Şehzade-başı kahvelerinde bana uzun uzadıya anlattığı estetiğinin kadınını bulduğunu zannetmişti. Bu cins beden tatminlerinden tamamiyle mahrum olduğum için araya hafif bir kıskançlık girse bile. Sanki kendisi değildi. İleriye doğru her hücumunda eli âdeta vücudunun bir adım ötesinde. Enstitüde ona ilk fırsatta bırakmasını tavsiye edeceğim bir iş bulduğum için çok memnundum. Baş üstüne. Ama şu isim? Ha evet! Tamamlama bürosu! Anladınız mı? Gecikmesini istediğimiz işleri oraya havale ederiz.Evet. hesabında bir milimetre şaşırsa kendisini ölüme götüreceğini bildiği bir hareketi yaparken dudaklarından eksilmeyen tebessümün aynıydı. tepkileri geç ve kesikti. onların arasından zorla hareket ediyordu. nadir olarak doktor olduğu zamanlar da kansızlıktan mustarip olduklarını söylerdi. Ve bütün bir ömür boyunca sürmüş bir kendisiyle anlaşmazlığı gizliyordu. saf veya gayri saf. Anlayışsızlığımı ve cehaletimi hiç yüzüme vurmamıştı. canlı bir mahlûku sevdiğini anlıyordu.. Halit Beyin ondan hoşlanması da beni korkutmuyordu. bir ina-sana dayanmadan yaşayamayacak cinstendi. Çünkü bu hafif gülümseme herkes gibi ona da çekilen bir imdat işaretine benziyordu.. Bana karşı yedi sene hiç muamelesi değişmemişti. E.

. Fakat bunun acılığını. Ekrem'in bu konuşmalarını ne dereceye kadar anlardım. kederimizi kendi içimizde taşır gibi yaşıyoruz. demiştim.. Sonra kolumdan tuttu: Benimle hiç meşgul olmayın.. İşte Fkrem. Hayatımızın bir devrinden sonra başımıza gelen şeylere o kadar hazırlanmış oluyoruz ki. Nasılsa Cemal Beyin elinden kurtulmuştu. Kendimi sadece kendi gözümle görmüştüm. Çizgileri sert ve âdeta bütün canlılığıyla dı-şarda idi. Fkrem Heyin istediği gibi bütün meselelerini halletmiş. fakat eski alışılmış çehresini dc bulamadı. başkalaı ındakı tesirini hiçbir zaman bu kadar kuvvetle ölçmemiştim. diye mırıldandı. Adeta yarı yolda kalmış gibi bir şeydi. biraz müsavî muamele görmek için nelere kadar tenezzül ettiğimi biliyordum... İyi anlayın. Hem neve yarar'/ Böyle şevler kendiliğinden olur. işte Ekrem Beyin ömrünün sonuna kadar sevebileceği bir kadın. Olmaz mı? Sız olsun be ni rahat bırakın! Bir zaman. Daha salonun kapasından onun . Fkrem biraz daha kuvvetli olsaydı. geçti. Yukarda bahsettiğim gece halamın evinde geç vakte doğru Nev zat Hanımla konuşmuştum.. ne meseleler hallolurdu. Belki de kabahat bendedir.o ziine girmek için. Ama siz beni aradınız. sevdiğim. evimde. Şimdi yine oltadasınız! Herkes yine ortada.. yedi sekiz şair filozofun birden adı karışan.. Ekrem Bey bir estetiğin en olgun örneğini bulduğunu sandığı bir yerde üçiizlü bir cinayetle karşılaştı. Ekrem kütüphane dolusu kitapları okuyarak Nevzat Hanıma âşık olmağa hazırlanmıştı.. şimdi hiç fark etmediği bu biçareliği görüyordu. ayakla dışarıya bakıyordu.. Bu. bunu tahmin edersiniz. Olmaz mı? diye ısrar etti.. dedi. İlk defa olarak yüzünden tatlı maskesini atmıştı. Sakin adımlarıyla orada Halit Beyin bulunduğu kalabalığa karıştı. Bakın. hakikat31 S TANPINAR te. Ben halamla beraber gitmiştim. dedi. 16 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ (iözlerini yummuş. Neyse. Yalnız şurası muhakkak ki Nevzat Hanımefendi ile ilk karşılaştığım gün. sıkışmış bir insanın biçareliği vardı. Sonra oıtadan kayboklunu/. Bu kadar çok insanı etrafında görmek ne demektir bilir misiniz? Bir müddet yüzüme baktı. İnsanlar arasına karışmak. Bu konuşmadan on beş gün sonra Nevzat Hanımla bir daha kar şılaştım. sonra: -Beni rahat bırakın! Ve benden bahsetmeyin. bu saflığı nisbetinde karışık estetiği anlatmağa devam ederdi.ettiği bu sözlere pek kulak asmaz. Fakat bu hazırlıkla. Yavaşça yanına yaklaştım ve babacanlığımın verdiği cesaretle: -Burada ne diye beyhude yere sıkılıyorsunuz? diye sordum. Nabrıve ile sıkı fıkı olmuştunuz! Sız den nefret etmiştim. Hayatımı kurcalamağa kalktınız. Bu işlerden öyle iğrendim ki ben.. Sırf onun g. Onun arkasında türlü tehdit ve ıstırap içinde yaşayan. bir yastık arar gibi başını arkaya atmıştı. Seher Hanımın evinde idi. Daha doğrusu biraz. -Fkrem Bey. belki de en uysal dinleyicisi olduğum için bana. evvelki hâlinden çıktı. Yüzü birdenbire yumuşadı. Fkrem orada sizi bekliyor. Daha doğrusu halam bir ara Cemal Beyi yakalamıştı. Mümkünse pazarlık edecektim. Nevzat Hanım bu fırsattan istifade ederek ta uzakta bir pencerenin yanına çekilmiş. onun hayatımızda aldığı şekil her zaman birbirini tutmuyor. Bu hâliyle belki eski tanıdığımız Nevzat Hanımdan çok başka... -Biliyorum. orda gözümüzün önünde bir yıldız uzaklığıyla parlayan bir ruhun saltanatı değildi. maddesinin ötesine geçmiş. O geceden sonra bu konuşma içimde düğüm olmuştu.. Biçareye biraz iltifat etsenize Senelerdir bunu bekliyor. Nevzat Hanımı üstün bir sanat eseri yapan bu tebessüm.. kendisi için bir şeyler yapmak istediğim nadir insanlardan birinin gözüyle görüyordum. bilir misiniz'? O zaman kendisine dünyanın en ahmakça sualini sordum: Bunu kendisine söyleyeyim mi? Yüzü tekrar sertleşti Sakın ha!. Sabriye'nin size ne söylediğini öğrenmek istiyor dum.. ateşe hazır bir silâh gibi güzeldi. Şimdi beğendiğim.. kendi kendime.

Bana âdeta yarım insan gibi görünmüştü. Onun idaresiyle çalışıyorlar.. Sonra Nevzat Hanımın benimle konuşurken hep o rahat bir yastık arayan başı gözümün önünden gitmiyordu. Yalnız beraber çıktığımız zaman -halam evine bırakmayı teklif etmişti.. Omu zumu silktim... İki saat karşı karşıya oturduk. Ekrem Bey yüzünü sildi. ne Nevzat Hanımı unutabiliyordu.. İskambil destesiyle oynamağa başladı. Yahut bütün daktilo hanımları bir yere toplayalım. Kaç gündür böyle oluyordu. Geceleri sabaha kadar benirliyerek yatağından sıçrıyordu.317 TANPINAR kaskatı kesildi. yüz kişilik bir salon! Bütün daktilo genç kızlar makinalarının önünde! Karşılarında bir sedir üzerinde elinde değneği. Siz lütfen.. Size gelince.sesini işitir işitmez geriye dönmek istedim. Hâdiseden sonra Ekrem'i her görüşümde onun sözünü hatırlamış ve genç adama acımıştım. Ben Cemal Beyin doğranmış vücudunu tekrar hafızamın torbasına tıktım. Halamın tam kapısı önünde Halit Ayarcı birden kolumu tuttu. azizim. dedi. Lisi üste birkaç dakika Halit Ayarcı'ya oynamak fırsatını bile vermedi. Hiç sevmedim.. bir şef dorkestr!. Burası aşikâr. Tamamlama Büromuzun müstakbel şefi elli beşlik biçare bir kadın olan hademe Gülsüm Hanımı kucaklamağa çalışıyordu... Yüzünde garip bir sarılık vardı. Bu daha ne kadar sürecekti? Aşağı inince Yangeldi Asaf Beyin bulunduğu odanın kapısından şöyle bir baktık. Bereket versin ki. Halit Ayarcı paltosunu giyerken cevap verdi: -Tamamlama bürosu fena işlemeyecek. Doktor Ramiz'i siz de tanıyorsunuz.yalnız kaldığı mız bir anda. Şu veya bu şekilde... Zavallı Selma'nın asabı ümitsiz denecek derecede bozulmuştu.. Nevzat Hanım bana tek bir kelime söylemedi.. Fakat daima ödersiniz. Fakat hangimiz unutabilmiştik? Şüphesiz Cemal Beye acımamıştım. Yolda Halit Bey Ekrem'le oyun oynarken çektiği sıkıntıyı anlattı: Ben aşktan daima kaçtım. Emin olunuz ki o hâlinizde dostlarınızı seçemezdiniz. Halbuki bu kadını aramıza kendim sokmuştum! Sabriye Hanım benimle konuşmak kabil olmadığını görünce uzaklaştı. vücudu dimdikti. Oyun masasının arkasını dolaştı ve küçük masanın önüne oturdu. yine bilinmez.. neredeyse kahkahayı fırlatacaktık. Ben size değil. . Sonra kendi hareketlerinde dağıldı gitti. Halit Ayarcı kolumdan çekti ve ayaklarımızın ucuna basa basa uzaklaştık. bir insanın hayatına lüzumundan fazla girersiniz ki bundan daha korkunç bir şey olamaz. Bu o kadar beklenmedik ve komik bir şeydi ki. . Asaf Bey bir bunak.. Ne dersiniz beyefendi? dedim. Yanı başımdan bir el beni dürttü. Hep birden "A"lara "B"lere vuruyorlar.. halbuki size onlar iltica etmişlerdi. Fakat ne olsa bir şey vardı içimde. Affedin! diye fısıldadı. O sizi kullanmak istedi. Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir.. kendime dargınım! diye cevap verdim.. Bir ara oyunda kendini toparlar gibi oldu. ama. Filhakika ben ödemeğe başlamıştım. Fakat kabil değildi. Hayır. Ne Cemal Beyi. Ben sizi kırdım o akşam... Ölüm ve cinayet gibi büyük daralar teraziye girmeseydi. bunu lâalettâyin bir vâkıa gibi alamıyordum. Sabriye Hanım zalim bir acuze. Sonra ümidini kesmiş gibi oyunu bıraktı. hiç üzülmeyin. söylediğim genç kızları başka bir arkadaşın yanına verin.. belki ondan kurtulduğumdan memnun bile olurdum.. Fakat rahatım. isterseniz listenin ikinci numarasından başlayalım! Hakikaten insan seçmekte mahirdim. Evet. Ekrem Bey bir posa idi. değil mi? Şu şef dorkestr olmak isteyen. Sabriye de mi? dedim.. Adı Macit Beydi. Bütün ömrü böyle geçecekti.. Sabriye Hanımdı.. Vücudum . Onu görmemek için yol değiştiriyordum. Belki bir eksiğim ol318 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ du. Siz onların dostluklarıyla size sadaka verdiklerini sanıyorsunuz. Halit Bey bir müddet daha Ekrem'i canlandırmağa çalıştı. Hiçbir şey olmasa. Dudakları kısık. Hattâ vaitkâr.Hem musikişinasa da iş bulmuş oluruz.

Modern dünya.. öbürü sahte Mübarek'e takdim edilmek için ilerleyen misafirinde." filân gibi bir cümle söylüyordu. siyah kostümü içinde. Haiit Ayarcı sadece orada bulunuşuyla hemen hepsini gölgede bırakıyordu? Işıklar açılınca biraz evvel takdim edildiğim insanlar benimle Halit Ayarcı arasında âdeta mekik dokudular. boyalı saçları. hattâ kurabilecek ustası bulunursa çeşit çeşit marifet göstermeğe hazır nadir saatlerden biriydi. Fakat merasim ciddi ligiyle.ın-ci asır başlarında Almanya'da mihanikin ve otomat zevkinin en parlak devrinde yapılmış. İşte o zaman. Sesi Mübarek'inkinden daha güzeldi. beni bir köşeye çekti... her milletten ecnebî vardı.. Gözlüklü. atabildim. yüz elli kadar. Fakat bu seferki kalabalık benim alışık olduğum cinsten değildi... tıpkı bu gece gibi. sattığımı yakından bilen Doktor Ramiz'in Mübarek'teki bu değişiklik karşısında hayretiydi. makyajlı yüzü. alkış. bizzat enstitünün açılışı idi. Fakat öyle bir gürültü koptu ki lâyıkıyla dinliyemedim. Halam. evvelâ yeni gelenin adını söylüyor. biraz sonra elinde bir kâğıt parçası nutuk verirken. ikinci salonda bizim eski saatimizden oldukça büyiik. Şimalli. "Şimdilik bizde misafir kalıyor. "Hoş geldiniz" diye bağırmış. modern çalışma. bu hiç de fena olmayacak. İlk yarım saat bir elim Halit Ayarcı'nın elinde -bazen de onun yerine halam geçiyordumuhtelif milletlerden insanlara takdim edilmemle geçti.seyrettik.. hepsi büyük bir salonda. Hemen herkese her şeyi anlatıyordum ve işin garibi hangi dilde hitap edilse beni derhal anlayan bir tercüman yanı başımda mırıldanıyordu. hakikaten tam işletecek. Böylece hemen herkes benim kim olduğumu öğrendi. Şerbetçibaşı Flması. . Seyit Fûtlîıllah. büyük. Nihayet dayanamadı. ben de dahil Hayri İrdal'ı hir yığın mühim adamın arasında kurdelenin önünde. gösterişli. "Mübarek. omuzunda siyah şalı. bizim aile saatimiz Mübarek" diye onu tanıtıyor ve hemen arkasından. SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Halam.. O geceki kadar fazla konuştuğumu bilmiyorum. Halil Ayarcı bana sezdirmeden işleri öyle tanzim etmişti kı hemen herkes beni evvelden tanıyordu.onsekı/. Kimler yoktu? Ve nasıl. zengin. Alımct Za-manî. fakat dört tarafı sonradan fil dişi üzerine Arapça yazılarla çevrilmiş bir saate misafirlerini takdim ediyordu. Mübarek. sonra derhal içeri girmişti.. saat vurmağa başladı. göğsü dan-telâlar içinde yarı dekolte. Bak siz demin Asaf Beyi tanıdığınıza pişmandınız. Filhakika kadranın üstündeki kapı açılmış ve Hamdi Beyin tablolarında görülen ihtiyar derviş kılıklı bir adam dışarıya çıkarak.. sonra da. bir eli bastonunda. Sonra bir kenara çekilmek fırsatını buldum. ne şckeı gülümsemeydi kızınki! Niçin o zaman dikkat etmemiştim!. holü hıncahınç kalabalık bulduk. elmasları. Evet. gözlüksiiz.o kadar acayipti ve saatin önü öyle kalabalıktı ki ancak bir göz.. Eve girdiğimiz zaman iki salonu. İşte o zaman evin bütün duvarlarında Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün grafiklerinin ve sloganlarının asılı olduğunu gördüm. Her yeni kadeh benim ve Ayarcı'nın etrafımızdaki alâka ve çoşkunluğu bir kat daha arttırıyordu. hususî kâtiplerimiz hariç. Tanıdıklarımızdan başka. yakınşarklı. İlk ayar istasyonumuzun açılış resmi idi hu! Herkes. şarklı. gayet mahrem ve hakikaten endişeli bir sesle: .319 TANPINAR Saat sekize doğru ışıklar söndürüldü ve kısa metraj hir film gösterildi. cenuplu. incileri ile her zamankinden fevkalâde ve şaşırtıcı. Bir ara. günlerce ziyaret eden. Biraz sonra bilmece kendiliğinden çözüldü. sevinç. Azizim. daha sonra genç bir kız saatini ayarlarken -Yârabbim.muntazam ve yekpare. İşin garibi herkesin onu bilmesi ve hayretle bakma sı idi. Nuri Ffendi isimleri âdeta konfetiler gibi iistıime yağıyordu. çeyrek başı olacak galiba. İkinci film. Halbuki teselli edici jestiyle bize ne orijinal bir fikir hazırladı. hayranlık. diye bu marifeti izah etti. İşin garibi saatimizi o kadar iyi tanıyan. ievınyonlıı yüzlerce göz üzerinde idi ve bütiin salon önünden âdeta bir resmıgeçit yapıyordu. Fakat Halit Ayarcı neleri düşünememişti? Bir ara yliz. büyükçe bir duvar saatinin fotoğrafını imzaladım. Halam hiç şaşırmadan: Şeyh Ahmet Zamanî Efendi. bir kıyamettir koptu.. rokoko süslü. Bu. Fakat burada Haiit Ayarcı beni gölgede bırakmıştı.

Bana Sultan Aziz verdi diyor. İşte memnunum. Halamın misafirleri etrafımı almışlardı. Ben varken sen hiç korkma! Zaten seni tedavi ettim. isyan ve hayranlık birbirine karışıyordu. Sen geciktiriyordun! . O kadar yaşlı adamın elbette bir yığın doktoru olur. Yapamayız da. zincirlerle. Mübarek'ten mi geldiğini sordu. Dostuma teşekkür etmeğe vakit bulamadım. Bu elbiseleri ne zaman yaptırmıştı. dostum isyan etti. Halamı görmüyor musıın? O yaştaki kadına yakışacak kıyafet mi o? Bizim aile böyle! Yaşlandıkça azıyoruz. yiyecek tutuşturdu. Önüne geçemiyor musunuz? -Kabil değil! Hiçbir şey yapamıyoruz. Takribî Ahmet Efendinin torunu bu akşam hakikaten güzeldi ve etrafındakile-rin hepsi ona hayrandı. "Acaba bu akşam hangi artist olduğunu zannediyor?" diye düşündüm. Amma sonuncusu Doktor Ramiz Beydir. Fakat ne kadar annesine benziyordu! Bir ara gençlerden biri eline bir tabak içinde biraz. misafirliğe gitmelerinin sık sık vâki olup olmadığını sordu. Para.Kardeşim. başka bir şey demiyor. İşin bundan sonrasını onun memnuniyetle idare edeceğine emindim. elindeki içki kadehini sallaya sallaya etrafındaki delikanlılarla bilmediği dillerle veyahut o anda hepsinin birden bildikleri tek dille konuşuyordu. Hayır.. Kalabalık Doktor Ramiz'e doğru akarken ben de hole çıktım. İçimde ona karşı hiddet. fazla kazanmak hırsı hepimiz gibi onu da değiştirdi. halkalarla süslü bir kadın bana asıl ailemizin Ahmet Zamanî'den mi. Hemen hemen kendisi kadar yaşlı ve bir mek-kâre katırı kadar boncukla. bilmiyorum. Bayramları hep elini öperdim. gerçekten mesuttu.. ancak doktor tavsiyesiyle razı olduğumu söyledim. Evimizin eski ananesini bir iki yıl içinde tamamiyle unutmamış olduğuna sevindim. sanki evvelden rolümüzü ezberlemiş gibi oynuyorduk. fazla süslü gibi geldi bana! Elimdeki viski kadehini ona tutuşturdum. Kızım dizleri üzerinde rahat rahat yemeğe başladı. Küçük el işaretlerine. "Asıl dedemizin Mübarek olduğunu söyle!" dedim. Çok nasihat verdim. refah. Ne kadar mesudum bilsen! dedi... Ve biz o zaman. bu gece ben Mübarek'i çok değişmiş gördüm. Tabiatıyla bu işin nadir olduğunu. -Ama onunki biraz fazla! dedi. Fakat kumaşı tanır gibi oldum. küçük çantasını o kadar rahat tutuyordu. bir türlü dinlemiyor. O bizi istediği noktaya getiriyor ve orada bırakıyordu. -Doğru! diye cevap verdim.. Alaca eşarpını. diye korkmağa başladım. Hele bu gece Mübarek'i gördüğüme öyle sevindim ki. Herhalde bir çaresini aramalı! Hiçbir şey yapamasak bile o nişanı göğsünden çıkartmağa razı etmek lâzım! İstersen sen dene. yoksa âdetler değişti mi'7 Beni görünce de hep eski kafalılığın tutar. küçük zillerle. Bilirsin ya.. 322 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Bu ara yanıma Pakize yaklaştı. Holde sol tarafta büyük sofanın üzerinde Zehra yeni yaptırdığı tuvaletin uzun eteklerini yayarak oturmuş. Eskiden daha sade ve güzeldi. -Hoşuna gidiyor değil mi bütün bunlar? -Gitmez mi hiç! Hep bunu bekliyordum senden.321 TANPINAR aileden sayılır. Ben tercümana... çenesinin kendinden çok memnun dikliğine baktım. .. -Ah Hayri. öyle içten memnun gülüyordu ki. Senelerce kuru ekmeğimizi böyle dizlerimiz üzerinde yemiştik. diye aziz dostumu işaret ettim. Ne garipti.. Neyse. Bir başkası Mübarek'in böyle yer değiştirmelerinin. Burada aziz... Ben zaten seni alırken böyle olacağımı biliyordum. hepimiz Halit Ayarcı'nın elinde bir kukla gibiydik. Sana doğrusunu söyleyeyim mi? Ben bile. ben onu çok severdim. Yüzti sevinç içinde koluma girdi. bunadı-ğım zaman neler yapacağım. kin. Kendi kendime. dedi. Bu sefer doktorunun kim olduğunu merak ettiler.. İyi amma ben seni aldığımı sanıyorum. dedi.. Güzel giyinmişti.. O da ne olsa. Nasıl diyeyim.

Fakat o hayretimi anlamadı. zaten başkasına Mübarek'in müsaade etmediğini söyledim. yalnız viski içtiğimi. Bir ara Ekrem Beyi gördüm. Kimdir bu Allah'ın münasebetsizi? diye sordum. Doktor Ramiz'in psikanaliz tedavilerinin bir neticesi olacaktı.. "Allah iyilik versin!" diye arkasında bekleyen buldoğa bıraktım.323 TANPINAR bir "hello" sesi geldi. Şüphesiz neredeyse öbür baldızım da gelecekti. Zorla. Şampanya bana hafif bir serinlik getirdi.. gazeteci imiş! Arkasından yavaşça ilâve etti: Muvaffakiyetin müthiş bu gece. "Selma gelseydi. Döndüm. Cemal Beyin ölümünden beri hasta idi. "Elbette bütün bütün yemez ya!. Küçük baldızımdı. eğlen! dedim. namuslu olacağım diye şimdi mektepte kör bir elektrik ışığı altında kim bilir neler çekiyordur... Karımı. buldok köpeği kılıklı bir herif bir elinde iki kadeh içki.. "Belki bu iyi gelir!" diyordum. Bütün vücudu dikkat hâlinde karşıda bir yere bakıyordu. Mütemadiyen seni soruyor. Doktor Ramiz yarı 324 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ kucağına devrilmiş ihtiyar bir kokonanın arkasından tanınmayacak bir. Demek yeşil kumaşın üzerinde parlayan altın yıldızlar güve yenikleriydi. Asitfenik gibi kokuyordu." nereye gidiyorsun?"la beni teşyi etti. "Zavallı budala. Sevgilim. Neden sonra Naşit Beyin fotoğrafının altında bir . erkek koşuyordu. Yaşadığı zamandan hiçbir şey anlamayan bu biçareye hayretle baktım... etrafındaki erkeklerle dalaşıyordu. Yerde büyük bir konak mangalının etrafında Seher Hanım. Tekrar salona girdim. Kol kola oraya kadar gittik.. Nermin Hanım bir yığın erkekle beraber toplanmışlar. îhti-yarsız oğlumu düşündüm. Sabriye Hanım. yakın bir yerden . Amma çok para gitti. güya Bektaşi âyinine göre birbirlerini selâmlayarak. Beni de içmem için sıkıştırdılar. Bana şampanyanın verildiği yeri gösterdi. ne iyi olacaktı!" Fakat Selma yoktu. Burası nisbeten tenha idi. Ben rakıyı sevmediğimi. Kulaklarında at nalı gibi kalın maden küpeler vardı." Eşiğe. "Pilâva hücum!" dediğini anlıyabildim. Daha iyisini bulamaz miydin? -Hayranlarından biri. Hiçbir tâvizat vermeden yaşayabilse! Fakat imkânı mı var?" Delikanlıya şişesini iade ettim. her an sıyrılmağa hazır bir hançer gibi.. Bâri olabilse. Muhakkak benzemeliydim. enişteciğim! Pakize'nin kızkardeşi son günlerde bu acayip huyu pcydahlamıştı. Sonra benim hep sırtındaki kumaşa baktığımı görerek. Elbette birinden biri iyi gelecek ve ben de etrafımdakilere benzeyecektim.. Her lengerin peşinden elinde keşkül yerine bir tabak tutan bir sürü kadın. kadehlerini elleriyle yarım kapayarak rakı içiyorlardı. Hani kimse para vermediği için sata-mamıştık! Babanın kürkünün kabı canım! Güve yeniklerini işlettim. Yavaşça iteledim: Haydi git. Baldızım yanıma yaklaşınca etrafındakileri bıraktı ve bütün vücuduyla bana abandı: Bu gecenin en giizel erkeği sensin. Ve o gelir gelmez şöhretini yapan şarkıları okuyacaktı. Kendisine hiç yakışmayan kıpkırmızı tuvaletinin içinde. -Tanıdın.Karımın arkasında ellilik.. Hem bir başka defasında bu kokuyu değiştir! O hiç aldırmadan küçük mendilini burnuna tıkadı ve kokunun ömrüm boyunca hatıdayamayacağım adını söyledi. Bugünün modasıyla ne servet kazanılırdı. Saat on birde gazinoda işi bitiyordu. Kibar bir Fransız gülümseyerek ve şüphesiz aynı yaşlarda olduğumuz için dilini behemehal anlayacağımı sanarak bana bir şeyler söyledi. Doktor Ramiz'in kendilerine öğrettiği şekilde. Bu arada hizmetçiler durmadan sağa sola kenarlarına tahta kaşık lar dizilmiş etli pilâv lengerleri taşıyorlardı. Benzemezsem yaşamak çok güçtü. arkadaki odaya geçtim. Askerlikte bedava yere çürüğe çıkartıp attığımız eski nallara acıdım. Hemen hemen Ahmet'in yaşında bir delikanlı sallana sallana ayağa kalktı ve ceketinin arka cebinden çıkardığı yassı bir şişeyi bana uzattı. Gülmekten kırılıyordu. "Selma nerede?" diye etrafıma baktım. "Zavallı budala!" diye söylendim. değil mi? dedi. ben çekilir çekilmez atılmağa hazır gibi bekliyordu.

Bütün dünyada yalnızız. Fakat yalnızız. Burası rahmetli Naşit Beyin bürosuydu. yalnız fazla gürültü etmeyin. Gözlerimi açınca karşımda Halit Ayarcı'yı gördüm. Fevkalâde oldu değil mi? Deminden beri sizi arıyordum.doktor. zevkle döşenmiş bir oda idi. Eğlence sesleri hâlâ devam ediyordu. Ben bunu istiyorum. Halit Bey. Bunu da beğenmemiştim. Naşit Beyin av tüfeklerinden sanki hakikaten karacalar. Zaten her zaman harikulâde.. İyi.325 TANPİNAR riyle bakıyordu. yeni başlıyoruz. -İyi amma. birinci sınıf bir âlimdir! Gerine gerine: Bitmedi mi hâlâ. Naşit Beyin masasına oturdu. Bu maskaralığa lüzum var mıydı? Halit Bey. daha büyük ve tehlikeli hayvanlar avlıyormuş gibi her cins av bıçaklarından yapılmış armamsı süstü. Biz çıkıyoruz. sonra kanepede sarhoş yatan bir kadını göstererek: Gir.. Koltuk rahattır. boyunbağı. yaka bir tarafta idi. Fakat Halit Bey bir parmağını ağzına götürerek susmasını işaret etti. Siz de fena davranmadınız! Haydi kalkın da sizi görmek için buralara kadar gelmiş bir dostu tanıyın! Van Humbert. Çünkü bu istihza insanoğlunun toptan inkârıydı. Daha dün doğmuş çocuk gibiyiz... Bu çocuk-çağız rahatsız! Sonra benim kalktığım koltuğu gösterdi.. yeşillenmiş formül içinde. dedi.. Tekrar hole çıktım. Yalnızlık benim hoşuma gitmez. İnsan böyle güzel geceden kaçar mı? O kadar rahat ve sakin konuşuyordu ki ne diyeceğimi şaşırmıştım. bu son evlilik hayatının yorgunluklarından dinlenmek için. Nasıl? diyordu. hâlâ bitmedi mi? Bitmeyecek mi? Hayır dostum. Kapıyı arkamdan kapattım.. -Halanız harikulade idi. gir. keyfinize bakın! < Yüzündeki tebessüme hayran oldum.buçuk ay evvel Nevzat Hanımla oturup konuştuğu kanepeye baktığını anladım. Kolumdan çekerek dışarıya çıkardı: . -Her şey yolunda. oyunun esası nedir? Şunu anlatın bana. Fakat asıl dikkate değeri koltuğun tam karşısında. Zannederim ki siz de istersiniz! XI Konuşmamızı Doktor Ramiz'in.. iki ceninin yumuk gözleriyle acı acı hayat felsefesi yaptıkları kavanozların üzerinde senelerce fersiz tüylü kanatlarıyla uçmağa hazır gibi duran kartal bana canlanmış gözle. hayır. Anladınız mı? Bu kadar güzel ve ciddî bir müessese bütün dünyaca taklit edilmelidir. Saçları birbirine karışmış. İnsan bu istihzayı bulduktan sonra ebediyete kadar müsamahalı olurdu. Doktor bizi görür görmez birinci sınıftan bir sinema edasıyla yeni sevgilisinin beline yapıştı ve sağ omu-zuna yapışık çenesini konuşmağa daha müsait bir vaziyete soktu. Ona erişen insanın yapmayacağı. Sağ taraftaki kapıdan içeri girdim. Bu kadıncağızın bundan sekiz sene evvel sevgili doktorun ilmî mesaisine servetinin yardımını ve hususî hayatının yalnızlığına da yiiz otuz kiloluk bir vücudun bütün güzelliklerini getiren. Her şey yolunda gidiyor işte. Hiçbir zaman sevmediğim ve sevemeyeceğim bu adamın odasına o zamana kadar girmemiştim. Uyandığım zaman sabaha yakındı. Duvarda bir yığın resim vardı. Fakat halam evini bana gezdirirken orda çok rahat bir koltuk bulunduğunu söylemişti. sonra birincisini olduğu gibi doktora 326 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ bırakıp ikincisiyle beraber. yapamayacağı şey yoktur. psikanaliz usulleriyle muaşakanın henüz bulunmadığı daha rahat dünyalara giden rahmetli karısına benzeyişi hakikaten şaşırtıcı bir şeydi. bütün bir gürültü ile odaya girişi kesti. Eğer içine yerleşmiş yalnızlık hissinden bir lahza zehirlenmezse. Bu süsün tam ortasından rahmetli Aristidi Efendinin eczanesinin camekânında. İki eliyle biraz evvel sözüm ona âyini Cem mangalının etrafında yan yarıya kendisini ezen şişman kadını odanın ortasına doğru itti. Bu da gülünç ve budala bir işti. Aziz dostumuz tam kıvamında idi. "Vaktiyle ne kadar masum yalanlar söylermişiz!" diye kendi kendime mırıldandım.

Şimdilik benim Van Hümbert'in elini sıkıp ona sırıtmaktan.. Pudra. Hayatım zannedildiğinden çok kolaydı.. Söylemeseler bile ben bulabilirdim. Yalnız birkaç kadeh. Yalnız şampanya dağıtılan masa oraya taşınmıştı . Amma bu biraz tehlikeliydi. sakin.. Halama bakarken ister istemez. Ne mükemmel adam göreceksin! Bize öyle tatlı şeyler anlattı ki.. Sonra omuzlarımı silktim. "Parmaklarımın yerini biraz değiş-tirebilsem ben ona gösteririm amma. Sonra misafirimize dönerek: Kocam.. Halam onun estağfurullahını çok kısa kesti.Doktor eğlenmesini biliyor. konferansınız iyi geçti mi. "Şimdi paramız var. İçebilirim.. nelerden azap çekebilirim. Bendeniz de bulunmak istiyordum çok. artık muhtaç olmadığınıza göre söyleyebilirim! Parasını son meteliğine kadar yemeden bu dünyadan gitmeye niyeti yok! Büyük salonda ve holde dans bütün hızıyla devam ediyordu..... ondan sonra da hep burnunuzun altına bir tutam ısırgan otu asmışlar gibi silkine silkine dolaşıyorsunuz. Pekâlâ o da aynı şeyi yapabilir! İdaresi biraz güçtür amma. Daha şampanya var! Halanız mükemmel ev sahibi.. lâvanta. Bir . Van Humbert altmış beş yaşlarında daha ziyade çocuk yüzlü..327 TANPINAR ara küçük baldızım beni görür gibi oldu. diye çok üzüldüm... Küçük bir baldır tazyiki. çok alkışladılar mı seni? Bulunamadım. İnsan böyle halası olunca her şeye katlanır... Saat on birde umumî bir konuşma yapılamazdı ya. Bu gece kendime hâkim olmam lâzım.. Mübarek'in bulunduğu oda daha sakince idi. 328 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Hiç şikâyete hakkım yoktu.Ve etrafı bir karınca yuvasına benziyordu.. Naşit Beyin odasında tüyleri solmuş kartala baka baka uyumamıştım.. Dikkat! Evvelâ bir konferansta idim. at yapılı kavalyesini bırakıp bize doğru gelmeğe teşebbüs etti.. diye sordu. "Acaba serveti ölümüne kadar idare edecek mi?" diye düşündüm.. çok müteessirim." Halamdan sonra karım atıldı: -Hayriciğim. aldırma!" dedim. Amma hanımefendi ve beyefendi istemediler bana müsaade etmek. Sözü kendimden-uzaklaştırmak için: Hâlinize bakılırsa pek içmemişsiniz! dedim. Masraftan hiç çekinmiyor. Sonra oraya kadar yormağa razı olmadım. havayı bir macun gibi keşifleştirmişti. Elbette birisi konuşmamın mevzuunu da lütfedip söyleyecekti. dedi.- . diye ilâve etti. Sonra da konferans bir aile toplantısında olmuştu. güçlü kuvvetli adamdı. çekerim. daha doğrusu parmaklarımı onun elinin mengenesinden kurtarana kadar gözlerinin içine bakıp tebessüm etmekten başka yapacağım bir şey yoktu. Ellerinde şampanya kadehleri vardı. Bereket versin delikanlı daha atik çıktı. Halit Ayarcı elimden çekerek beni halamla ve karımla konuşan Van Humbert'in yanına kadar götürdü. dedi. Daha iyisi sabretmekti. çıplak omuz. O sizin gibi değil! Siz her girdiğiniz yerde. ben yanında bulununca daha rahat konuşur. Biraz hoşunuza gitmeyecek amma. yanında değildim. Bu sevimli âlimi meyva ile sade soda içerken bulduk. evvelâ nelerden iğrenebilirim. bir dizgin çekişi. Bu gece aksilik oldu.. Karım benim şaşırmama zaman bırakmadan: Ne güzel Türkçe konuşuyor değil mi? diye bana misafirimizin methini etti. O da tabiî idi. diye etrafınıza bakıyor. Mamafih şimdi içeceğim.. Halit Bey beni takdim edince: Nasıl. beni gideceğim yola koyuyordu. Amma yeni dostumuzu da bırakamazdım ki. orta boylu.. ter kokusu... tebessüme bulaşmış ruj." Hakikaten de sevilmeyecek insan değildi! Hayat aşkı bereketli bir arpa tarlası gibi her tarafından fışkırıyordu. Lâkin ne yapalım ki bu aile toplantısında konuşmayı yeğenim evvelden vaat etmişti. "Zaten eski âhiret kardeşi de bizim evde defteri tamamlamıştı. kırbacın ucu ile ufak bir işaret. Bütün hâlinde öyle bir çocuk edası vardı ki geniş sakalını takma zannetmek kabildi. vıcık vıcık koltuk altı. Karım ve halam daha mâkul ve insanî düşünüyorlardı.

. Bizimkilere ne kadar az benziyordu? Her kelimenin üzerinde ayrı ayrı durmuş gibiydi. -Tabiî efendim.. derim!" Van Humbert'e bu sefer Halit Ayarcı İstanbul'u nasıl bulduğunu sordu. Kahraman mı... hazret Kapalıçarşı'da pek az kaldı ve derhal Ahmet Zamanî'ye geçti. Van Humbert ilham perime bakarak: -Öyle olunca daha iyi oluyor. İlk kahkahayı Halit Ayarcı attı.. Efendim Kapalıçarşı. Ezberden konuştum. Hazret sevincinden uçtu. İnşallah. Demek böyle.. Sonra hepimiz birden koro hâlinde güldük. -Hayır şeker karıcığım.Arkasından Pakize kendisine o meşhur tebessümlerinden biriyle gülerek dansı sevip sevmediğini kayıtsızca sordu." Karım hakkı olan bu iltifatı yakalar yakalamaz misafir hanımın yere düşürdüğü mendilini ağzında kendi sahibine getiren bir fino yaltaklı-ğıyla bana döndü. Halit Ayarcı bu zevzekliğimi beğenmediğini gösterir bir şekilde hafiften kaşını çattı. Benim de başıma birkaç kere geldi. lügatten öğrendiği bu "ilham perisi" tabirini tam yerinde kullandığı için dünyalar verilmiş kadar mesuttu.. bu akşamki konuşmamın mevzuunu bir türlü söylemiyorlardı. Halit Ayarcı bu sefer halamın beline sarıldı. Halam bir bavul yükii eşyayı benim kucağıma . "Söylemesinler varsın! Mademki ezberden konuştum. Gönderdiğiniz bilet en lüks kamara idi. birde şampanyaya baktı.. Değiştirdim. "Biraz kendine gel!" demekti.. -Yolculuğunuz iyi geçti mi efendim? -Tabiî efendim. Fakat ne diye Halit Ayarcı bana sormadan yaptı bu işi? Ne diye her an beni emrivaki karşısında bırakıyor? İlk sualler kolay geçti. ve şarap şişesinin kenarına sarılmış ıslak peşkirde parmaklarımın sızısını hafiflettim... dedim. yine müsveddeleri birbirine karıştırmadım? Bu tip uyandırma. Kitabımı hallaç pamuğu gibi didiklemişti. Bu bana soracağı suallerin 330 SAATİ. Türkçe kelimeler bu sefer daha şevkle desteklendi.Mideniz düzelmiştir artık. on dakika sonra sarhoşluğa vururum.." Amma on dakikayı nasıl geçirmeliydi! İlk imdat Halit Ayarcı'dan geldi.. Emrine verilen otomobil çok rahattı.. İkinci kadehin ortasında henüz kendisini dansa davet etmediğini söyledi. Yani doğrudan doğruya evde unutmuşum. Almancası iyiydi. Karımın telâşı bu teminat üzerine sükûnet buldu. insanın sizin gibi bir ilham perisi bulunduğu zaman. Fakat heyhat. karıştırmadım. Beni tam bir sual yağmuruna tuttu. Rolümü benimsemem lâzımdı. Van Humbert.... Otelin banyo odasını pek beğenmişti. bir şey uydururum. Van Humbert bir. yani hayasız hayasız gülerek ve ancak böyle kalabalıkta olduğu zamanlardaki o acayip bakışla adamın içini alt üst ederek hak ettiği iltifatı bekledi.HKÎ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ listesiydi. Bedesten. Çok büyük bir iç mücadelesi geçirdiği aşikârdı. Büyük bir gayretle elimi Van Humbert'ten kur.. Bir ara cebinden kocaman bir kâğıt çıkardı. diyordu. Cemal Beyin tenkitleri bile bununkilerin yanında solda sıfır kalıyordu. insan mı olacaktı? Fânilik tarafı galebe etti . "Tamam.. Buna da münasip cevaplar aldık. Fakat mevzuu. Bana da. Doldurduğu şampanya kadehini misafire uzattı: . hayır.elindeki sual listesine.. Bu hızla parmaklarım ve bütün elimin ayası yeni baştan ezildi.. çok tabiî.. "Elbette bir daha karşılaşırız ve ben de senin elini bir kere tutarım. Gecenin bu saatinde hiç de çekilir şey değildi bu. ona da şirin şirin güldü.329 TANPINAR tardım. Senin şempanze nerede? Daha doğrusu o buldok. diye sordum. Bakırcılar. bu baş belâsını belki de kendi imzamla davet etmişlerdi. Fakat derinleştikçe bende acayip jimnastikler başladı.Ve sonra bütün ciddiyetiyle. Amma insan daha rahat konuşuyor. Ve ben işi derhal anladığım için misafirimize döndüm. Kendisini gezdiren adam Hollandaca bilmiyordu amma.

Daha doğrusu dans ediyoruz. İçerde büyük baldızım şehrin yarı halkını başına toplamış hora teptiriyordu. Halit Bey bu sefer de kendisine ne kadar kızdığımı söylemek fırsatını bana vermeden meseleyi halletmişti. Oyundan hiç anlamıyordu. filân gibi bir şeydi.. Ortada mor elbiseleri içinde olduğundan şişman ve çirkin. Semainin arkasından Dede'nin güzel bir bestesini tuzla buz etti. herkes memnundu. bütün tabiat canlanırdı. Dans edenlerin yarısı etrafımızda toplandılar. Küçük baldızım genç bir Amerikalı ile salonun ortasında kırasıya bir dansa girmişlerdi. küçük bir fil yavrusu gibi yüksek ökçeli iskarpinlerinin üstünden etrafındakilere doğru -şüphesiz korsası yüzünden-güçlükle eğile eğile. Hey gidi hey! Ne gafletmiş benim gafletim! Karımın ailesini meğer hiç tanımamışım! Zavallılar hapsedilmiş istidattan az kalsın çatlayacaklarmış! Hele karıma karşı olan gafletim. Halbuki büyük baldızımınki. Yârabbim ne emniyetti o! Nasıl bağırıyordu! Nasıl kendinden memnundu! Ve o bağırdıkça bütün etraf onunla beraber nasıl coşuyordu! Beni görür görmez coşkunluğu bir kat daha arttı. Kucağımda halamın şalı.. tam bir yeri kırıldı diye imdadına koşacağım zaman tekrar kalkıyor. bir eli kâfi derecede kısa bulmadığı eteklerinde. kendimi de unutmuş onun bu coşkunluğu idare edişini. Karımla sevgili misafirlerimizi aramağa çıktım. Maya. bilinmez düşmanları başı 332 • SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ ile süsüyor. sadece hayat çerçevesinin darlığındanmış biçarenin! Fakat hangisi öyle değildi? Küçük baldızımın etrafında şehrin en mükemmel caz takımı aciz içinde çırpınıyordu. Fakat bu musikî değildi artık! Bu bir sürü kurdun açlıktan uluması gibi bir şeydi. budalalıkları. bir erkek. tekrar yerlere yatıyordu. Ondan sonra çok hazin bir maya başladı. parmaklarını çıtırdata çıtırdata okumakta olduğu şarkı bitince. halısı kaldırılmış cilâlı parkenin üzerinde zıplıyor. bölüğümün neferlerinin ağzında yıldızlarla konuşma gibi bir şeydi. diye birbirlerine yapmadıkları zulüm. Fakat ne çıkardı. . Belki de böyle olduğu için onu bitirir bitirmez.. çiftetelliye başladı. kör yaşamışım! Bütün o dalgınlıkları. şüphesiz kocası veya sevgilisi. Bununla beraber herkes teessüründen ağlıyordu. Davulcu dokuz elli olmuş. onu besleyişini seyrediyordum. cazın etrafında büsbütün başka bir manzara beni bekliyordu. saplı dürbünü. hayretten ağzım bir karış açık. Bu tah331 TANPINAR ribat hayran dinleyiciler tarafından aynı şekilde alkışlandı. yanı başımda duran Ekrem Beye devrettiğim için alkışa ben de katılmıştım. Ben aklımda hep Halit Ayarcı ile Büyükdere'deki ilk konuşmamız. Herkes el çırpıyordu. iskarpinlerini çıkarmış. kendini yerden yere atıyor. Van Humbert'i de. Orta yaşi. genç kadını yalnız bırakmağa razı olmadı. Bu seferki muvaffakiyetinin artık hududu yoktu. Olduğum yerde kadehimi bitirdim. fakat yine de garip bir şekilde sevimli. yelpazesi. Ben kalabalıktan yavaşça sıyrıldım. Bu sefer halamın eşyasını. hiç görmediği bir adamı. Bir ordu çiğneseydi zavallı beste bu hâle giremezdi. Tabiatıyla alkış aynı derecede şiddetli oldu. Fakat hayret. alkışları bile doğru dürüst beklemeden benim yıllarca kendisine öğretmeğe çalıştığım hâlde muvaffak olamadığım bir semaiye başladı.bırakarak onunla gitti. Zavallı semaî acemi terzi eline düşmüş Hint kumaşı gibi gözümün önünde doğrandı gitti. Küçük baldızım çoraplarını. kavalyesine sarılıyor acayip çifteler atıyor. Onların erkek seslerinden bu keder taştı mı. tekrar zıplıyor. Adeta görmemişim. İleriye atıldı. bir eli partnerinde. dış salonun arkasındaki odada büyük baldızımın avaz avaz söylediği şarkıları dinlemeğe gittim. Burda da rekor yine bizim ailede idi. Oyun havasının yarısına doğru genç bir kadın dayanamadı. işkence kalmıyordu. yine onun savruluşlarına yetişemiyordu. İkisini de askerliğimde Şeytan Dağlarının yalnızlığında sık sık dinlemiştim. Bu umumî bir matem. galiba hayatında hiç görmediği şekilde ağırlıyordu. Karım birdenbire dünyanın en rahat konuşan salon kadını olmuş. kıvrak bir oyun havasına başladı..

Bu masrafa para dayanmazdı.. Hayır. Emrivâki de yok. Kaldı ki ben sizin kudretlerinizi bilirim. Karım.333 TANPINAR recek!" diye mırıldandım. dedi. Amma bir yanlış yapabilirdim... tashih etmek budalalığında bulunanlar için mevcuttur. Hata denen şey. mışıl mışıl uyuyor! Yalnız mı? diye sordum. Zorla bir hizmetçi ele geçirdik. Ben böyle hep emrivakiler karşısında mı kalacağım? Gülerek bana baktı: -Aziz dostum dedi.. Asıl o zaman rol yapmış olurdunuz. Haydi gidelim bir şey içelim! Tekrar masaya döndük. Bizim için değil.. dedi. -Doktor Ramiz'e bakmağa gitmiştim.. Sadece hürmet eden.. Mesele vaziyeti 334 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ iyi hazırlamaktadır.... Son nefesini kucağımda ve. Adam geldi... kızımın müstakbel mirası zararına havyarlı sandviçler istedi. Birdenbire tepem attı: -Neden haber vermediniz?dedim. İyi anlayın! Farz ediniz ki hakikaten bir yanlış yaptınız! Oradan yürürüz ve doğruya çıkarız. Fakat bu sefer büfenin başında kimse yoktu.. Ve insana itimattır. Yapsanız ne çıkardı? Hata denen şey yoktur ki zaten. Bütün mesele bir vaziyeti iyi hazırlamaktır.. her şey berbat olurdu. Aşk olsun vallahi! -Tabiî halacığım! Başkasıyla evlenir miydim ben? Haydi oradan miskin! dedi.Talihim varmış desene. dedi. bin müşkülâtla yanına yaklaştım. dedi. Ne demek işitiyordu bununla? Kadehlerimizi doldurdu ve kendisininkini bir yudumda boşalttı: İnsanla uğraşmak çok güçtür ve zaman ister.. Hayır... Uyuyordunuz.Halam uzaktan bana işaret etti... hayır. "Bize gelecek.. zavallı aziz dostum! Yahut zavallı ben! Çünkü asıl zavallı olan benim bu işte... . Kızım nasıl. seçtiği ruh kardeşiyle.. dedi. Bize bir şişe açtı. Beni bu kadarcık olsun anlamalıydınız! Size rol filân yaptıran yok. Siz benim keşfimsiniz. gördün mü baldızını? İnsan diye ben buna derim işte! Hele karın. Bir kahkaha savurdu. Geldiniz.. Ben tiyatroyu sevmem. bu gece de olacakları bilmiyordunu:. Mücevherler halis. Sonra Halit Ayarcı'ya döndüm. Sonra mevzuu değiştirdi: Güzel idare ettiniz doğrusu. Ben kendiliğinden olan şeylerin adamıyım! Bu akşam hiç kimseye yapacağı şeyi söylemediniz mi? -Tabiî bazılarına biraz çıtlattım. Biz onun varlığını kabul ettiğimiz andan itibaren her türlü hatanın üstündeyiz. Muazzam servet. Tasavvurlarımı tabiî hayatınız şeklinde yaşamanızı istiyorum. Bankadakiler. Halam. hayır. Eğer paramın hepsini yememe Allah fırsat vermezse mirasımı ona bırakacağım! Anladın mı? Hal it Ayarcı geldi. Hayri Bey. Uyuyor. değil mi? diye sordum... Bütün mesele insanoğluna yaratıcılığını vermektedir. inanan insan var.. haydi öyle. Bir türlü size iyi niyetimi anlatamıyorum. yanlış yoktur ve olmaz da.. Eski hoyrat sesiyle: Düdüğüm. Tabii.. Her şey iyi gidiyor. Sana kalsa kim bilir hangi sünepe ile evlenirdin. gördünüz ve karşılaştığınız şeyleri hepimiz birden yaşadık. Evvelden haber versem hürriyetinizi ihlâl etmiş olurum.. İnsanlar onu kendiliklerinden yaşarlar. onu nasıl buluyorsun? Halam bana baktı... Sokağa çıktığınız zaman kime tesadüf edeceğinizi bilmediğiniz gibi.. Amma bunlar değil. Korkma o kadar kolay olmaz o iş. Burada emrivâki yok ki.

Zaten ne sonu.. diye mırıldandı.. yavaşça kulağıma fısıldadı: Evet. Siz istediğiniz kadar somurtun! Ben somurtmuyorum.. -Yalnız biraz da bilselerdi. Daha doğrusu hep aynı mesele! Aziz dostum. Halit Bey ilâve etti: Nasıl. yaşamanın ta kendisidir... Meselâ kızım hakikaten zeybek oyununu bilseydi. Bakın dedi. Ne ile? Yaratma kabiliyetiyle. Dünyanın en harika ailesinin reisi idim. Hakkınız var. görülmemiş şey. Bu artık filânın veya falanın tasavvuru değildi. bakın şu adamın iradesine! Bu ne gayrettir.. yaşamayı tercih eden insanlarız. Van Humbert yeni öğrendiği zeybekle kızımın yardımından vazgeçmiş. şu karşınızdaki harikulâde manzaraya bakın! Filhakika manzara harikulâde idi. Zeybek Öğretiyor. Bu heyecana. Sonra kendi kendine konuşur gibi ilâve etti: -Bilgi bizi geciktirir. dedi. dedim. siz şifa kabul etmez bir gayrimemnunsunuz. her harekette muvaffak oluyorsunuz.. Halit Ayarcı yavaşça kulağıma: Burada ben de pes! derim. yaşamak neşesidir! Bu kudretin yanında bilgi dediğiniz şeyin lafı olur mu? Sonra eğildi... Şimdi gelir. bilselerdi. düşüncemi söylüyorum.. Bu işlerde bilmek ikinci derecede kalır. bir yığın cambazca hareketler yapıyordu.. Biz de bir müddet Van Humbert'in havada acemi acemi sarkan kollarına. şimdi tek başına düşe kalka. Çünkü yaratmak. Halit Ayarcı çok terbiyeli bir şekilde esnedi: -Yine aynı mesele. ne de gayesi vardır. Büyüğü sandalye ile avize kırar gibi besteleri harap etmeseydi. bu kendiliğinden bulmağa erişemezlerdi. dedim. Ve bu haysiyetle deminden beri bana çapkınca dirseğini çarpan karıma aynı şekilde cevap verdim. yani salonun ortasında. Hani misafir ? dedim. Mesele yapmak ve yaratmaktadır. bu işlerde tek güçlük varsa o da insanını seçmektedir. aziz dostum. bu icada. Burada haklısınız.. yere indikten sonra güçlükle kalkan dizlerine baktık. Biz yaşayan. Hayalime bile gelmezdi. hoşununuza gitti değil mi? Babalık gururunuzu bir tarafa bırakın.Konferansta. ben sizi böyle görmek isterdim.. sadece kadınlarımızın bu muvaffakiyeti muazzam iş dc. dünyanın en garip. İnsaf ve merhamet! dedim... Gerisi kendiliğinden oldu. Ben bu işe inanamıyorum. Ve kızım biraz evvel baldızımın marifet gösterdiği yerde.. Azap çekiyorum. Bir şey içeyim de gidelim hep birden seyredelim! Kadehlerimiz ellerimizde gittik... Bilgileri buna mâni olurdu. Bu kadar süratli terakki. Kendinize saklayın o düşünceyi de.. Bakın. Beni tımarhaneye mi yollayacaksınız? . 336 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Bir lahza kendimi misafirimizin yerinde tasavvur ettim. sadece yapmak!. Başkalarının otomat gibi hareket edecekleri yerde siz canlı insan olarak yaşıyorsunuz! Bu esnada Pakize yalnız olarak geldi. Fakat bilselerdi bunu yapamazlardı. Zehra'da. Salon alkış içinde idi. Daima takımı iyi seçerim! Hayır. Daha iyi ya! Onun için her adımda. Kızınız bu geceyi yarattı. en akıl almaz zeybeğini oynuyorlardı. Hele kızım Zehra'nın. Caz alabildiğine bir zeybek tutturmuştu. Bunu siz de biliyorsunuz.335 TANPINAR ğil mi? Böye bir şeyle karşılaşacağınızı ümit eder miydiniz? Ben bir gözüm kızımın Van Humbert'in hantal ve alabildiğine geniş vücuduna yaptırdığı acayip ve tehlikeli cambazlıklarda: -İmkân mı var? dedim.... baldızım demin tepindiği zıkkımdan biraz anla-saydı. Yapmak vardır... Bilselerdi. Zehra'ya verdim. hiç olmazsa bende aldandınız. Etraf sadece göz olmuş onlara bakıyordu. karşısında Van Humbert. Tabiatı eşyanın ta kendisi idi. ne yaşamak kudreti... aziz dostum.

Çok sevimli bir bakışla evvelâ kadehe.. Evet. sonra bana baktı. değil mi aziz dostum. Bir tekme ile bütün iç dünyamdan uzaklaşmıştım. hattâ abes telâkkî ettiğiniz işler içinde olsa bile hareketi seviyorsunuz. -Demek pazarlığa geliyorsunuz! Ama bu iş. -Dönünüz! Hasretini çekiyorsanız. Bir an içinizden geçeni okudum. Hakikat şu. Onun içindir ki eskiler insan tabiatını olduğu gibi kabul ederek söze başlarlardı..Halit Ayarcı ince ince gülümsedi: -Garip bir tımarhaneniz var beyefendi! dedi. Demin hesap ettiniz. Olmayacağımı biliyorum.. Bu kadar iyi başlayan bir gecenin böyle bitmesini hiç istememekle beraber geriye dönmem de imkânsızdı. Aklın kendisi için işleyen bir cihaz olduğuna kaniyseniz o başka.. Zaten siz de saklamadınız. fakat kaybettiğimiz şey tam ve katidir. dedim.. Bilmiyorum.. Görenler en tatlı şekilde konuştuğumuzu zannederlerdi. İlerisinden korktunuz! İçimi olduğu gibi okumuştu. diye başını salladı. Fazilet pazarlık götürür mesele değildir. İşe yarar herkesi oraya gönderebilirsiniz. Hayır. ayrıca bir metresiniz var ki çıldırıyorsunuz. hiçbir bağlanma bedava değildir. Mâkul. Tekrar güldü: Mâkul.. Size kendi hakikatinizi söyleyeyim! Artık dönemezsiniz. Ve en iyiden en kötüye bir adımda geçilebilir. Bir huyunuz var. -Hangi şartlar altında sizi tanıdığımı pekâlâ biliyorsunuz! diye cevap verdim. Ben doğruyu arıyorum. Hayır siz mâkulü aramıyorsunuz! O kadar budala değilsiniz.. Dostum.dedi. dönemezsiniz. Amma her yaptığıma da iştirak ediyorsunuz! Fena alınmıştı.. . Bütün tenkitlerinize ve küçük görmelerinize rağmen rahat ve güzel bir karınız var. Omuzuma elini koydu ve beni iç salona götürdü. Nasıl döneceksiniz? Dönmek istemiyorum. bini de kazanan hep aynı şeylerin üzerinde ve sonuna kadar kaybetmek üzere oynar! Kazanç belki tesadüf olabilir. sizin bahsettiğiniz sağlam kıymetler ancak bir lokma. sizin aradığınız başka bir şey. belki sarhoşum. Hayır." Sonra birdenbire masaya yaklaştı. bir hırka yaşamağa razı olanlar içindir.37 TANPINAR den ayrılamazsınız.. Hani şu: "Cümlenin malûmudur ki tabiatı-i beşeriyye. sonra Mübarek'e. hiçbir şeyi saklamıyorsunuz. tabiî başta bendeniz bulunmak üzere. En doğrusu bu meselenin üstüne çıkmaktır. Niçin şu anda her şeyi bitirmeli?" Öyle düşünmediniz mi? Amma sonra vazgeçtiniz. "Halamla barıştım.. Razı mısınız. oğlunuz için her an kendinizi fedaya hazır olduğunuza da eminim.. Hepsi aynı fedakârlıkları ister. Fakat niçin böyle konuşuyorsunuz? Halit Ayarcı tekrar kadehini doldurdu. "Birkaç yıl için hiç olmazsa her şey yolunda gidebilir. O kadarını isteyen yok. -Bu âlemde hiçbir hesap. dedim. Çünkü hiçbir şeyden vazgeçemezsiniz. Yahut istiyorum.. İki kadeh doldurdu. onu biliyorum. belki de kendi kendime he338 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ sap veriyorum.. ya hiç olmaz.. sadece biraz daha mâkul. işlerim de oldukça iyi" dediniz.. Üstelik şöhreti. sadece eski hâlime hasret çekiyorum. Doğru... Kızınız. Oyuna girdiğiniz anda onu kaybettiniz demektir.. ya bütün olur.... Uzakta acayip süsleri içinde sahte Mübarek bizi hayretle süzüyor gibiydi. Sizin gibi her şeyi ve hepsini birden isteyenler için değil! Bütün ve halis şahsiyet her şeyden evvel kendisiyle yetinmeyi icap ettirir. Hulâsa bir ahtapot gibi sayısız kollarla dünyaya yapışmışsınız! Hiçbir şey. dedim.. pazarlığa gelmez! Bu masada biri de. vazgeçiyor musunuz? Bir müddet düşündüm.. dönünüz! Sonra birdenbire sesi değişti: -Amma. Fedakârlığı lüzumsuz ve fazla buluyorsunuz! Hayır. bir parçacık olsun. biraz refaha kavuşunca eski dünyanız içinizde tepmeğe başladı.

Kendilerinin daha ziyade atlıkarıncaya binmekten hoşlanmalarına rağmen. yine de Hollanda'ya gelirlerse.. siz kendinize hesap vermiyorsunuz! Bende bir şeyleri daha yıkmak istiyorsunuz. Van Humbert'in sevincine payan yoktu. Fakat. İşte asıl abes bu sözdür. tereddütleriniz. dedim. sözüm ona malumatla eski oyunlarımıza dair yazdığı kitabı epeyce hırpalamışlardı.. . Ne olursa olsun onlarla İstanbul'da geçirdiğim zamanı hiçbir suretle unutmayacağım. İstediğiniz gibi olsun... silkinip altından bir türlü çıkamadığınız yükler. O gece hemen oracıkta elinize beş lira sıkıştırsaydım. ikisini birden Hollanda'ya davet ediyordu..Biz burada hep beraber atlıkarıncadayız. Şurası da var ki Van Humbert bizim yüzümüzden epeyce ziyanlar da görmüştü.. Bilhassa karımdan ve büyük baldızımdan aldığı. Hiç olmazsa yaşayanlara karışmayın! Bir müddet durakladım. ne Halit Ayarcı'dan gördüğü ikramı. bana hayatı sevdirdiniz.. Yaşasın Saatleri . Bakın dostlarımız geliyor. Halamın kokteylinden birkaç ay sonra ajans telgrafları altı Cenubî Amerika şehrinde birer Saat Sevenler Cemiyeti'nin . dedi.-Hayır... Siz benim en güzel aynamsınız! Yüzüm hacaletten kıpkırmızı: -Keşke öyle yapsaydınız! dedim ve zorla kollarından kurtuldum. Van Humbert İstanbul'da bir ay kaldı. Hiçbir zaman şaşırmadım ve ezilmedim. dedi.. hepsi bana hayatı yeniden sevdirdi. Büyükdere'deki şaşkınlığınız. diye düşündüm. Onlara bisiklete binmeyi öğreteceğini söylüyordrıı. Beni karımdan ve kızımdan dolayı tebrik ediyor. onlara vaat ettiğim gibi bisiklete binmeyi öğreteceğim. Sizi çok seviyorum ve aynı zamanda size düşmanım. biçare kederleriniz. Yo. Sadece olmasa daha iyi olurdu. insanı kabuğundan çıkarmasını çok iyi bilen insanlar. ne de Ahmet Zamanî'nin kahirini ziyaret ettiğimiz giin kendisine Çamlıca'da çektiğim yoğurtlu kebap ziyafetini hiç unutmuyordu. Onunla geçen biitün maceramızı burada anlatmak çok zaman ister.. En son yazısını şu cümle ile bitiriyordu: "Hayri İr-dal ve ailesi efradı.Tereddüt içinde idim. Bana kendimi çok hatırlatıyorsunuz. Ne kızımla oynadığı zeybeği. Hem taş taş yıkıyorsunuz! Amma niçin? Söyleyeyim: Aynı yollardan geçtiğim için. Halit Ayarcı serzenişle baktı. Yan cebinden çıkardığı mendille alnını sildi: -Artık yeter. Hiçbir zaman benim kadar temiz ruhlu olmadınız! Çünkü ben bu iş lerin üstündeyim. Pürüzsüz bir kahkaha ile güldü: -Ömrünüzde bir kere böyle güldünüz mü? diye bana sordu. nasıl mesut olacaktınız! Evet. Bir muharebe kazanmış gibiydi. Hiçbir şeye inanmıyorsunuz.. Yalnız ufak tefek bazı tadilât lâzım. O kadehini içti. A.339 TANPINAR Ayarlama Enstitüsü. Birbirimizin kalbini kırdığımız belliydi. Tekrar gülümsedi ve kadehi kaldırdı." 340 i I Hal i t Ayarcı'nın tahmini doğru çıktı. dedi. yaşasın S. E. Şu kadarını söyleyeyim ki benden çok memnun ayrılmıştı.. İstanbul'da geçirdiği zamandan yıllarca muhtelif yazılarında bahsetti. beyhude böbürlenmeyin! Hiçbir zaman sizin gibi olmadım. Sonra birdenbire beni kucakladı: Siz bana hayatı sevdirdiniz! dedi. dedim. saadetleriniz. "Düşenin dostu olmaz!" sözü Van Humbert'ten ve benden çok evvel söylenmiş sözdür. Küçük zeytin çekirdeği gibi dünyanız. değil mi? dedim. Her şekilde memnun ettiğime kani olduğum bu adamın sonradan aleyhimde bulunması hakikaten şaşılacak şeydir. Fakat bir tarafınız var ki. Zaten sizi tam değiştirmek niyetinde değilim! O zaman ikimizden biri lüzumsuz olur.. Bununla beraber sonradan yazdığı yazılarda da şahsımdan yine dostça bahsetti.... Ve Van Humbert'in koluna girmiş halamla beraber bütün ailemizi âdeta bu çığlıkla karşıladı. Onun için kendisine karşı hiçbir hiddet ve kin duymadım.. o gülünç meyusiyetiniz. Şehzadebaşı'nda o kahvedeki hâliniz.

Bunun dışardan neresi saate benziyor? İlk suali bu idi. Süpürgeciler Kâhyası ailesinden kalan mücevher süslerinin yanı başında yedi sekiz devletin nişanı peyda olmuştu. Vidolu nakit cezasının temin ettiği sermaye ile Hürriyet Tepesi'ndeki yeni binamızı yapmış. Halit Ayarcı üst üste yaptığı basın . Yıllık pasaportları 34Î TANPINAR fâsılasız yenileşiyordu. Biz de boş durmuyor. Bunu uzak ve yakınşarkta. başlangıçta hiç lüzum görmediğim bu kaydın behemehal konulması hususunda Halit Ayarcı'nın ısrarı üzerine. Halbuki Halit Ayarcı.. cevap veriyorduk. Halam ise bu vesile ile büsbütün faaliyet kesilmişti. zaman ve ayar fikrini binanın içinde ne suretle ifade ettiniz? Ve bittabi gelen mimarlar verecek cevap bulamadan gidiyorlardı. "içten ve dıştan" gibi tâbirler kullana kullana yıprandırdığımız. Filhakika hemen hepsi. yalama hâline gelmiş nesnelerdendir. Kendisi meşgul olduğu zaman bu iş bana düşüyordu. projelerin hepsini -bilhassa benim. enstitünün kurulmasını kabul etmeyen memleketlerde bu hususta efkârıumumiyeye sarih sebep gösterilerek izahat verilmesiydi. Zannederim ki efkârıumumiyeyi de yine nakit cezasından sonra hattâ ondan daha fazla meşgul eden şey de bu bina oldu. İşte bu sonradan ilâve ettiğim "dıştan ve içten" şartı beni aylarca plan üzerinde uğraşmağa mecbur etti.kurulduğunu haber verdiler. bazı basmakalıp yenilikleri olan bildiğimiz bina planlarından Daşka bir şey değildi. hiddetimden ve birazda alay için cümlenin sonunu küçük bir ilâve ile değiştirmiş. Dışarı memleketlerde sık sık yapılan Milletlerarası Saat Sevenler Cemiyeti kongrelerinin hiçbirini kaçırmadı. inadımdan ve sırf alay için koyduğum "içten ve 344 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ dıştan" tâbirlerine dayanarak. sonra daha kolaylık olsun diye holde hazır durmağa başladı." hâline sokmuştum. Bu suretle kabul edenler ve etmeyenler müessesemizin lüzumunda birleşmiş oluyorlardı. Bu seyahatlerin çoğunda kızım. bazı Avrupa memleketlerindeki hareketler takip etti. Bu cins işlerde daima yapıldığı gibi bir yarışma açmıştık. Bir müddet sonra da bu cemiyetler bizim İstanbul'daki "Saal Sevenler"le münasebete girdiler ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün esbabımu-cibi lâyihasıyla nizamnamesini istediler.ve adına dıştan ve içerden uygun şekilde.. Hemen arkasından ikinci sual geliyordu: Saat. Bu itibarla gelen projeler. Koltuğunun altına projesini sıkıştırıp kapıdan çıkan herkes soluğu gazetelerde alıyordu. İstanbul gümrüğünün tanıdığı beli i* başlı simalardan biri olmuştu. Kaldı ki.. Bir zaman geldi ki bavulları evvelâ yatak odasında. Yukardan beri bahsettiğim gibi cezayınakdî sistemimizin bulunmasından sonra enstitümüzdeki en belli başlı hizmetim. Hiç kimse Halit Ayarcı gibi söylediği sözü sonuna kadar unutmayan ve mânası üzerinde kendisinden başkasının tefsirine müsaade etmeyen bir insanla karşılaşacağını tahmin etmemişti. Bu yarışma için yazdığım şartnameye Halit Ayarcfnın ısrarı ile "müessesinin modern mahiyetine ve adına uygun bir şekilde orijinal ve yeni üslûpta" kaydını ilâve etmiştik. İşin garibi. Halit Ayarcı bu hususta gelen her ajans telgrafının arkasından bir basın toplantısı yaparak müessesenin ehemmiyetini bir kere daha belirtiyordu. Bana Beynelmilel Mimarlar Cemiyeti'nin fahrî azalığını temin eden bu bina ile başlangıçta hiç meşgul değildim. Bu arada biz de boş durmamıştık. Böylece iki buçuk sene içinde yurt dışında otuzdan fazla Saat Sevenler Cemiyeti ve üç enstitü kurulmuş bulundu. "Sanayi hayatı kâfi derecede gelişmiş olduğu için böyle bir müesseseye ihtiyacımız yoktur" diyorlardı. bazen de kocasıyla kendisine refakat ediyorlardı..reddediyordu. Milletlerarası Saat Tröstü'nün büyük yardımına mazhar olan Saatle-me Bankamızın himmetiyle kurduğumuz kooperatifle de Saat Evleri dediğimiz personelimize mahsus mahalleyi vücuda getirmiştik. hattâ müessesemizin lağvedildiği günlerde bile aleyhimizde bu kadar yazı yazılmadı. Şartnamemiz gazetelerde ilân edildiği zaman herkes onu gayet tabiî bulmuştu. Sütun sütun makaleler birbirini takip etmeğe başladı. "uygunluk". Bizde üstünkörü okumak âdettir. Daha doğrusu. hiç olmazsa beni en fazla yoranı enstitümüzün binası olmuştur."modern mahiyet". Hiçbir zaman. ".

Bu itibarla gelen projelerin hemen hepsi masa veya duvar saatlerini dışardan ilâve süslerle yahut da kaidelerinin darlığı ve katların çokluğu ile telkin ediyorlardı." diyordu. penceredir. Halit Ayarcı bütün bunlara karşı artık masasının camının altında büyük harflerle yazılmış bir nüshasını bulundurduğu şartnamenin yukar-daki cümlesini gösteriyor. Belki dahilî tertiplerde bundan istifade edebilirdim. Şartname harfi harfine tatbik edilecektir. ne de hususî saatler hâlâ gereği gibi muntazam işlemiyor. Halit Ayarcı bunları da beğenmedi. Bu arada sık sık Halit Ayarcı ile konuşuyor. Bir türlü lâyıkıyla anlatamadım. Fakat insanlarımız sık sık saate bakmağa ve vakti ölçmeğe alıştılar. Saat fikrinin binanın bünyesine girmesini istiyoruz.toplantılarında. saate benzetmek için yıkarsa. O da mimarın fikrinde idi: "Bir yapı her şeyden evvel kütledir" diyordu. Kendi kendime. diyordu. Neresi modern ve neresi saat? Bir kısım için de: İyi ama. yahut yazdırıp tam karşısına duvara astırdığı "içten ve dıştan" kaydını işaret ediyordu. Buradan yürüyemezdim. .i. Biz müphemi kabul edemeyiz. Bu pencere değil ki. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü sessiz sedasız protesto eden ve f.Zoraki! diyordu. şehrin saatleri.. Fakat Halit Ayarcı bunu da reddetmişti: .vimhe ancak bayramdan bayrama gelen Ahmet'in nasılsa evde bulunduğu gecelerden biriydi bu. köylerimize tamamıyla saati sokmadık-sa bile saat zevkini soktuk. "Saat fikri binanın bünyesine girerse. Bittabi bu sualin de cevabı başka taraflardan geliyordu. Ayrıca binayı dört genişçe ayak üzerine almıştı. Ve bu da herhangi bir binaya zaten kendiliğinden benzerdi. Bir kısmı için: Bunlar herhangi bir binada yapılabilecek şeylerdir.. çıkar" diye düşündüm. -S'iatleri Ayarlama Enstitüsü şimdiye kadar vaat etttiği her şeyi 346 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ yaptı.ıalıktan çıkan. Pencere. bu kadran çizgisini cepheden herhangi bir tamirde kaldırırsam pencereler tabiatıyla kendiliklerinden kat çizgisini verirler! O zaman saatliği nerede kalır? diye itiraz ediyordu. Bazıları ise daha ileriye gitmişler. Fakat hiç hazırlıklı değildim. herhangi bir yapının da pekâlâ bu işi görebileceğini söylüyordum. O hâlde elimizde yine kadran kalıyordu. Ve zavallı dostuma âdeta acıyarak güldüı. O katiyen yanaşmıyordu. İtiraf edeyim ki beni asıl uyandıran Halit Ayacı'nın bu cümlesi oldu. Bugün bir milyon köylü çocuğunun kolunda bizim sattığımız oyuncak saatler var! Bu demektir ki büyüdükleri zaman Saatleme Bankamızın gösterdiği kolaylıklar sayesinde hepsi birer saat sahibi olacak. Bununla beraber bu konuşmadan kafamda bi-"kütle" fikri kaldı. Vâkıa. O hâlde başka türlü arayacaktım. Hayır. pekâlâ saat fikrini insana verebilir!" Ve ilk rast geldiğim mimara o gün bu fikrimi açtım. "Modern adam beyhude konuşmaz. Fakat onlar da alelâde dört dılı'lı bina fikrinde kalıyorlardı. imkânı yoktu. Gotik kiliselerin renkli cam giilii olur. "Bu som kütleyi. Saatin kendi çatısı ve karoserisi vardı. Ertesi günü bir saati baştan aşağı söktüm. Onunla birleşmesi lâzım! Lehim ve ek istemiyoruz. bina binalıktaı. ikinci ve üçüncü katların aydınlığını pencere yerine doğrudan doğruya saat kadranına benzeyen bir boşluktan vermişti. Bunun neresi modern? diyordu. Biz başka şey istiyoruz. yani onun kanunlarmına riayet etmeyen bir bina. Böylece pencerelerin mühim bir kısmı büyükçe bir yuvarlağın içinde bulunuyordu. bu iş olur!" diy düşündüm. Kenarındaki işaretleri silerim. İkinci yarışmada saat fikrine biraz yanaşanlar oldu.345 TANPINAR Bu konkura iştirak edenlerden bir tanesi işi biraz daha ileriye götürmüş. . Hiçbir faydası olmasa başları . Halit Ayarcı cepheye verilen kadran manzarasını beğenmemişti. yapının ön cephesinde ikinci ve üçüncü katlara genişçe bir saat kadranı şeklini vermişlerdi. Meseleyi onunla münakaşa ettim. Binanın kendisinde pıogramımızı ve gayemizi görmek istiyoruz. Bir bina hiçbir zaman saat olamazdı. tekrar taktım. Fakat ertesi sabah şöyle bir düşünceye kendiliğimden vardım: "Bi. kendisini ve müesseseyi bu azaptan kurtarmasını rica ediyor.

cevap bekledim. O da. kendini ne hakla ve nasıl tekzip eder? Ve ben nasıl başkalarının oldu bittisini kabul ederim? Her şeyi oırakın. Hayatta uğradığımız bütün güçlükler az çok kafamıza gelen ilk fikirden bir türlü silkinip çıkamayışımız yüzünden değil midir? Hayatım türlü türlü cins ve şekilde saatler içinde geçmiş olmasına rağmen hep cep 348* SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ saatimi düşünüyordum ve mutlaka binamızın sırrını onda arıyordum. Hayri Bey. şişkin. Sebebi de zihnimin başından itibaren hep cep saatime takılmış olmasıydı. Başını ellerinin arasına aldı. niyet adamı değilim! Koydunuz. iyi yaptınız! Şimdi sebat edeceğiz.. Alelumum mücevher süslere tatbik ettik. ne diye kendimi mağlup.. diyordunuz. Mimarların işi. dedi. Hiç olmazsa binamızın orijinalliği ile bu işteki kıdemimize iâyık olalım! Filhakika Ahmet Zamanî'nin doğum tarihi milletlerarası saat bayramı günü olarak kabul edilmişti. Amma saat ithalini kolaylaştıran birtakım tedbirlerin alınmasına bile sebep olduk! Yurdun en iyi saat mağazaları bizim inhisarımızda! Bu kadar başarılı çalışan bir müessese. o tâbiri kullandığınız içindir. Fakat ne güçlükle bunu ancak ten bilirim. Güntin on i-ki saatini gösteren on iki pavyon daire şeklinde merkezî bir holün etrafına dizilecekti. size kızdığım. Fakat bir teşekkür daha edeceğim. Bilhassa bizim icadımız olan saatli jartiyerler bütün dünyada rağbet kazandı.. merdivenleri de içine alan dört blok ayaktan biiyiik. hepsini biliyorum! Söylediğiniz için dc ayrıca teşekkür ederim. Biliyorum. -Edilmesi lâzım! i'-^n onu dinlemeden devam ettim: ' aklı !:i bu sizin kabahatiniz değil! O "içten ve dıştan" tabiri Mİ TANPINAR ni. Yapan yapar! . Saat süsünü kadınlarda bilezik şeklinden çıkarttık. Fikri bizden aldılar. biraz kâğıt üzerinde çalışınca bunun imkânsızlığını gördüm. çok güzel! Fakat görüyorsunuz yapamıyorlar. Ben bir şart koştum. -Bilmiyorum. Hattâ bu yüzden ve sizin son kongrede verdiğiniz izahat üzerine sevdiklerine ve takdir ettiklerine altın saatler hediye eden İkinci Mahmut bütün dünyada alâkayı celbetti. Siz bu jartiyerlere pek itiraz etmiştiniz. İlk önce tıpkı onun gibi yuvarlak bir bina tasavvur ettim. bu husustaki ısrarınızı lüzumsuz bulduğum için ben koydum oraya! Binaenaleyh sizin mağlubiyetiniz de sayılmaz! Yüzümün kızardığını hissediyordum. dedim. Halbuki şimdi İstanbul'da böyle saatli jartiyer taşıyan binlerce hanım var.. yahut aksi tabiatınız dolayısıyla da olsa. daha doğrusu konuşurken âdeta sesi gülümsüyordu. orasını ben de bilmiyorum. insan hâli. Unutmayın ki bir sonraki yılın nisanında beynelmilel kongre bizde olacak. Bu sefer saatimi dik tutarak düşünmeğe başladım. Hattâ daha ileriye gidildi. beyefendi.sıkıldığı zaman rehine verebilecekleri veya satabilecekleri az çok para eder bir malları bulunacak demektir. kabarık bir saate benzeyen bir binaya çıkılacaktı. -Peki amma.Güzel. anlaşıldı mı? Bunu sizden katî şekilde bekliyorum. Dünyanın en zarif hareketleriyle yolda eteklerini kaldırıp saatlerine bakıyorlar. nasıl yapılacak? Saat bünyeye nasıl girecek? Yani yapının bünyesine. hakkındaki yanlış fikirleriniz. Kongreler hep bu tarihlerde yapılıyordu. Ben bu yeni binada olmasını istiyorum. Sağlam. Tatbik edilmesi güç. Halit Ayarcı hafifçe tebessüm etti. dedi. Onlar düşünsün. Başım önüme eğik.. Hakkında kitap üzerine kitap yazılıyor. Gözlerini gözlerimin içine dikti ve en ciddî sesiyle son sözünü söyledi: Bu binayı siz yapacaksınız. Onun sayesinde orijinal bir bina sahibi olacağız! Ben netice adamıyım. Ancak müzikhollerde kullanılır. Daha doğrusu sizin işiniz bu. Milletlerarası Saat Sevenler kongresinde bazı devlet nişanlarının saat olması bile benim teklifim üzerine kabul edildi. bizi geçtiler.. Bu hususta büyük bir propaganda başlıyor. yahut yanılmış göstereyim? Ben yanılmadım ki!. Bittabi saatin yüzü ve arkası asıl cepheler olacaktı ve yan tarafları da bina boyunca . siz düşünün! Ayağa kalktı. Bütün bu muvaffakiyetler meydanda iken ne diye sözümden döneyim? Vâkıa bir saat sanayii henüz kuramadık. Bu sizin bana şahsî bir borcunuzdur! Dediği oldu. Fakat. Mademki siz koydunuz o şartı.

Bu üç katlı olacaktı.349 TANPINAR değildi. benim aradığıma cevap vermiyorlardı. Saat fikrini tam verebilmek için giriş kapısına da tam bir kadran manzarası verdim. Altı metre irtifaında olan bu kapıda kadranın bu tarzda tanzimi beni epeyce yordu. Ortadaki büyük hol camla örtülecekti. Binanın behemehal yuvarlak bir saat olması icap etmediğini. Hani şimdi halanın evinde bulunan! İşte o yardım etti bize! İlk önce hiddetten boğulacak gibiydim. Herhangi bir dikdörtgenin kenarlarına rakamlar koymakla hiçbir şey elde edemezdim. sırf bana yardım etmek için evde bizimle kalmağa razı olmuştu.inen pencerelerin çizgisi süsleyecekti. Fakat bundan da vazgeçmeğe mecbur kaldım. küçük çemen şeritleri koymak gayet kolay bir şeydi. Yaz aylarıydı. dün akşam Mübarek'e kurban kestirmiştim. Bütün kapı şekillerine baktım. Oğlum sade beni affetmiş görünmüyordu.ki asıl cephe olacaktı. Yalnız on ikinci dıl'ı. İki kanatlı perdesi kaldırılmış kapı fikrini bulduktan sonra gerisi kolaydı. her ihtimalin üstünde ciddî ciddî düşünür gördükçe sevinçten çüdırıyordum. Pakize bu son fikri fazla beğenmişti. Onu yanı başımda. dünyada cep saatinden başka çeşit saatler de bulunduğunu. Ayrıca bana yardım ediyordu. Fakat benim ısrarlı ricam üzerine. ilk dii-şüncemdeki. Böylece her iki cepheye de on iki saati gösteren büyük işaretler koyacak asıl kadranın bulunduğu büyük cephenin ortasında da ayaklardan çıkılan büyük kapı bulunacaktı. Hayatımda Emine'nin ölümünden sonra ilk defa olarak hakikî saadeti tanıyordum. ayrıca bu cinsten bir iş üzerinde çalışmak hoşuna gidiyordu. kendisi yapıyor. Ne kadar abes ve mânâsız olursa olsun bir işin mesuliyetini alan ve benimseyen adam. şaşırtıcı tanzimi imkânsız büyüklüğünü kaybedecekti. zaten hayatımın her başarısını sana borçluyum. iyi işlenmiş dik dört-genleriyle harikulâde şeylerdi amma. Bu iş denen şeyin fazileti idi. Her blokun cephesinde tıpkı saatlerde olduğu gibi geniş bir çember içinde sağdan sola gitmek üzere birden on ikiye kadar Romen rakamları yazılıydı. İstanbul camilerini dolaş-. Rûhaniyeti yardım etti. güzelleştiriyor. sırf güçlükleri için ilgilenmiş. Onun beğendiği. Fakat hiçbiri benim işime yarayacak şeyler değildi. Ve itiraf edeyim ki Pakize'nin zevki benim için bir çeşit miyar olmuştu. Karıcığım. Bak senin sayende Mübarek bize yardım etti. yaşı ile hiç 350 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ münasebeti olmayan birtakım meselelere. Asıl cephe saati on ikiyi gösteren yuvarlak bir bina olacaktı. Çok teşekkür ederim. Daha doğrusu hepsi düzgün. tim. Ufak tefek çıkıntılarla günün on iki saatini hu dört çizgiye koymaktan başka bir şey kalmıyordu. etrafıyla arasında bir yığın münasebet kuruyordu. herhangi bir namuslu bina gibi uzun bir dörtgen olabileceğini bana hatırlatmıştı. Bursa'ya Konya'ya kadar gittim. Ahmet tatilini her zaman yaptığı gibi mektepte geçirmek istiyordu. Nihayet bir gece küçük İstanbul camilerinden birinin yana doğru kaldırılmış perdesi bana bir fikir verdi. Akreple yelkovandan bir perde gibi istifade edecektim. . her zamanki mesut tebessümüyle: Ben biliyorum zaten. dedim. Başka bir şey bulmak lâzımdı. O da nerden çıktı? Karım sükûnetle: -A! Kocacığım. Her blokun arasına asma merdivenler. İş insanı temizliyor. heyecan duyduğu her şeyden korkmağa başlamıştım. İlk önce şaşırdım. Sonra birdenbire karımı kucakladım. Ona bu ilk projeyi anlattığım zaman. Filhakika uzun bir dörtgene bir saat manzarası vermek o kadar güç . hattâ mânâsız bulduğu bir iş üzerinde görünce yalnız bırakmağa razı olmamıştı. Benim güçlük içinde olduğumu biliyor. Sonra iki tarafta dört küçük blok bizi saat altıya ayıracağımız arka cepheye ge tirecekti. Fakat iş aynı zamanda inşam zaptediyordu. Şimdi hangi rakamlar üzerinde kapının boşluğunu ayarlayacağım meselesi kalıyordu. Hangi Mübarek? diye sordum. biraz geniş tuttum ve onun üzerine rakam koymadım. Mübarek işte! Bizim evliya saatimiz. dedi. Beni saatlerce. Aradaki hol de böylece. Bununla beraber asıl fikir yine Pakize'den geldi. velevkı mânasını anlamadığı.

Böylece altı metre yüksekliği olan kapının kiriş taşından bir buçuk metre aşağıda başlamak üzere. Fakat holün camlı tabanının sütuna ihtiyacı yoktu.Gece . Mademki sütuna ihtiyaç vardı.ERİ A YARI. Bu suretle sağ taraf boşluğu sol taraftan biraz daha yüksekçe olacak. Nesi var? Senin doğduğun saat. Sağdan gelecek. Nihayet sabaha karşı Kahvecibaşı Camii mezarlığının şimdi evimde bulunan parmaklığına benzer bir parmaklıkla ikiye bölmeyi. iki tarafın taş perdeleri birbirinden pek az farklı bir nisbetsizlikte asıl kapı boşluğunu yapacaklardı. kararmış tunç iyi bir renk tesiri bırakacaktı. Bu açının hem ilk bakışta göze batmayacak. İşte o zaman asıl büyük fikir geldi. Bu 720 metrekarelik holü ne yapacaktım? O geceyi sabaha kadar bunu düşünmekle geçirdim.AMA ENSTİTÜSÜ fa geçmek için Sabah sütunun kapısından girecek Öğle sütunundan geçtikten sonra Akşam sütununun merdiveninden çıkarak. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'-nün kendisiyle gayet uygun düşüyordu. "Aman. Buna mukabil sol taraftan sağa geçmek isteyen ziyaretçi. hem de görür görmez tabiî bir şey gibi kabııl edilmeyecek şekilde olması lâzımdı. bu suretle geniş mesafeyi hiç olmazsa ilk gören için daraltmayı düşündüm. fikirlerimiz için birbirimizden vazgeçecek seviyeye gelmedik. onun mahpusu oluyordu. dört sütuna iş bulmak için yapacaktık. Hayır. durmadan sağa sola gide. Baba! dedi.. daha ilk münakaşada kadranla akrebin aynı yüksekliklerde durmamasına karar verdik. Söyleyeceği sözün hatırımı kırmasından çekindiğini anladım. Parmaklığın tam orta yerine. Oğluma korka korka: Bu rakamı tanıdın mı? diye sordum. Üstünde. Fakat bu da kifayet etmezdi. Dört sütun yan yana bulunacaktı ve içlerinden geçilecekti. Gece sütunundan holün öbür tarafına inmiş olacaktı. bunu hepimiz için söylüyorum. Birdenbire yüzü kızardı ve gülümsedi. İnsan kaderinin ve tarihin büyük sırrı burada idi. ayar değiştirerek en münasip açıklığı aradık. Nihayet dayanamadı. Nihayet dördü kırk iki geçede karar verdik. Baba oğlu. hattâ kapıdan acele geçen yolcu. Kapının üstüne koyacağımız sayvanın yapacağı gölgede yeşil somaki. ve önüne bakmağa başladı.. bilmiyorum! diye cevap verdi. Ahmet'in mektebinden. hattâ savatlı tunç. Belki de bu sözlere muhatap olmaktan gelen sıkıntı içinde birdenbire yaptığımız işin eksik tarafını gördüm.351 TANPINAR rek ayar fikrini temsil edecekti. Memnun olduğu belliydi. her biri başka bir istikamette giden ve tıpkı mazotlu gemilerin bacalarına benzeyen dört büyük sütun koymağa karar verdim. fakat her iki taraf da.ister istemez onun dairesinden çıkmıyor. Bu çok kolay ve çok alışılmış bir tenazur olacaktı. zayıf tarafımı beyhude arama. Binaenaleyh akreple yelkovanın teşkil edecekleri perdenin iki dıl'ının iniş zaviyelerini tanzim etmek için baba oğul saatlerce elimizde birer saat. sol tara352 SAATİ. beyaz mermer. perdenin iki ucunun birleştiği düzlükte de yine böyle bir madenden büyük bir rakkas kalın mihveri etrafında fakat bu sefer ucu yukarıya çevrili. belki de çelik ve tunç karışık kalın çubuklar verecekti. Hiç olmazsa. Fakat şimdiki vaziyette ben daha rahat ediyorum. Nasıl kendimize iş bulmak için bu enstitüyü kurduysak bu üst salonu da öylece. Bu boşluğu kıracak şeyler lâzımdı. birdenbire işin gayri tabiîliğini hatırlayarak geriye dönmeli ve kapının beyaz mermerden pervazlarına kakılmış büyük tunçtan rakamlara bakmağa mecbur olmalıydı.. o hâlde holün bir üst katı bulunacaktı. çıkarken şuna bir iyi dikkat edeyim!" diye kendi kendine söylenmeliydi. holün büyüklüğünün zarurî kıldığı. Hiç olmazsa Ahmet böyle düşünüyordu. Bütün bunları kararlaştırdığımız zaman saat on iki idi. Ve böyle bir üst kat. somaki taştan kapının perde pervazına en yakın yerde bile insan boyundan biraz yüksekte asılacaktı Taş perdelerin kenar kıvrımları arasında akreple yelkovanın düz millerini yine işlenmiş. Sabaha karşı ikinci bir fikir hole ait bu çalışmayı tamamladı. Sonra kaşları çatıldı. arkadaşlarından bulup getirttiği mimârî mecmualarında gördüğüm birkaç resim bana bir fikir verdi. İnsanı birkaç dakika olsun düşündürmeli. Biz henüz.

Bu cephe binasının mukabili olan saat altı pavyonunu ise üç katlı düşündüm. Burada yine mazim. ve üçüncü katın merdivenini yedi numaralı pavyondan çıkarttım. Böylece altı numaralı pavyon iki tarafındaki boşluktan geçen etrafı camla örtülü. Buraya kadar her şey iyiydi. Dövme bakırdan. Filhakika arkadaşımızın öğrenmek ve bilmek. Salon yerine tıpkı gökdelenlerde olduğu gibi bir üst kat bahçe yapmak en iyisi olacaktı. Sabah kahvaltısında Ahmet'le biraz konuştuktan sonra bu fikrimi de tamamladım. geniş kafesli camlarından her iki merdivenden inip çıkanlar görülecekti. büyük giriş kapısının bulunduğu pavyonla iki yanındaki 1 ve 11 numaralı pavyonlar ikişer katlı olacaktı. Nitekim asıl başarılı tarafımız da bu hol addedildi. En üst kat ise. Bittabi. müezzinler birbirini görmeden ayrı ayrı merdivenlerden çıkar. sütunlar hep birbirlerine kaidelerinin biraz yukarısından. Yine söylemeğe hacet yok ki bu pavyonun ikinci katındaki iç içe salonların daire şeklinde olmasının sebebi saatin çark ve dişlilerini temsil etmesi içindi. birkaç cemiyetten madalya ve galiba iki ecnebî devletten nişan aldım.sütunundan Akşam'a ve Öğ-le'ye geçerek Sabah sütununun parmaklıklı kapısından çıkacaktı. TANPINAR Binanın yalnız dört pavyonunun birden fazla katlı olmasına karar verdim. 354 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ . sadece problemi bir kat yukarıya nakletmişti. Bir yonca yaprağı gibi ayrfı merkezden yükselen bu dört sütunun yeknesaklığını büsbütün kırmak için holün ortasına diyagonal olarak yerleştirmeği daha münasip bulmuştum. sırf Doktor Mussak'ın hâtırasını yaşatmak için. Böylece holümüz hem eski mimarimizi. hole ışık vermenin de kabil olacağını düşündüm. ikincisi daha uzun ve dolambaçlı iki merdivenle yanındaki pavyonlara bağlı oluyordu. Nitekim dördüncü pavyonda da saniye kadranını hatırlatmak için böyle bir yuvarlak salon tanzim etmiştim. O bana Üç Şerefeli'nin minarelerini hatırlatmıştı. Üç Şerefeli'nin minarelerine bilindiği gibi. Alt kat ise doğrudan doğruya hole bağlıydı. Bizim sütunlar bunun aksi olacaktı. Hiçbir mimarî zaruret olmadan. yani işsizlik zamanlarımda oturduğum kahvelerde hatmetmeğe mecbur kaldığım gazetelerden öğrendiğim şey imdadıma yetişti. Bunun üstündeki katı birinden öbürüne geçilen iki yuvarlak salon hâlinde tanzim ettim. Buna karar verdikten sonra dört sütunun arasında ve iki yanda uzun birer kalın camdan. Bu bahçenin de gerek cephe kapısının bahçesi gerek altı numaralı pavyonun önündeki bahçe gibi saat şeklinde tarh edilmesini kararlaş-tırdım. Fakat çalışacak arkadaşlarımızın pencereden başlarını çevirdiği zaman biraz çiçek görmesi ve hiç olmazsa ikinci katın avluya bakan pencerelerinin ışık alması ancak bununla kabildi. otuz beşinci kattaydılar. hem de modern mimariyi birleştirecekti. Onun üstündeki iç içe küçük daire şeklindeki salonlar küçük toplantılara tahsis edilecekti. Daha üstündeki kat ise diğer pavyonlar gibi daire bölmesine tâbi idi. biri nisbeten daha kısa. tetkik etmek hırsından başka türlü kurtulmak imkânı yoktu. Yalnız her iki katın merdivenini doğrudan doğruya binanın içinden çıkartacağım yerde ikinci katın merdivenini beş numaradan. Ne sütunlar. Bu pavyonun ilk katını hiçbir daire taksimatı olmayan. iki taraflı geniş pencerelerle aydınlanmış bir salon hâlinde bıraktım. etrafla münasebetin güçlüğünden Sabriye Hanıma bırakılıyordu. küçük köprülerle birleştirilmişti. Vâkıa bahçemiz çoktu ve gökdelenlerin bahçesi de otuzuncu. Söylemeğe hacet yok ki 6 numaralı pavyonun ilk katı büyük içtima salonumuz olacaktı. Fakat üst kattaki salon beni rahatsız ediyordu. Yalnız küçük bir fark olarak bir Ahmet Zamanî büstü konacaktı. ve biraz da psikanaliz tedavim esnasında aziz dostum Doktor Ramiz'in insan dimağını ve şuurunu bana anlatırken yaptığı ev benzetmesini düşünerek yaptığım bu lüzumsuz yenilikler de holdeki sütunlar kadar makbule geçti ve ben yukarda söylediğim gibi onların sayesinde Milletlerarası Mimarlık Cemiye-ti'nin fahrî azası oldum. Asıl cephe pavyonu olan ve saat on ikiyi temsil eden. ne parmaklık meseleyi halletmemiş. inip çıkanların geçebilmesi için.

bana peşkeş çektiği genç kızla yatacaktım. Bana hiç kendisini açmayan. hiçbir nefret ve hiddetin işin içinde bulunmaması idi. bu benden parçayı. Sonra elini göğsüne götürdü. sırf Selına'ya ve Pakize'ye inat olsun diye. fakat hayatıma. Takribî Ahmet Bfendi ailesinin bu son erkeği hangi düşüncenin peşinden yürüyerek buraya varmıştı? Asıl beni şaşırtan şey. Artık yine ancak hastalandığımı haber alınca. Gözlerinde güzel bir ışık parladı. başka türlü unutmak olacaktı. Fakat düşüncelerimiz yeniden birbirinden ayrıldı. yüzlerce kibrit kutusundan yaptığımız acayip maketin karşısında geçirdik. daha çetin bir mücadele de yapmıştı. bu üç ayın lezzetini bulamayacaktım. Bu yüzden işler bitecek diye üzülüyordum. Biraz yüz bulsaydım her şeyi söyleyecek.355 TANPINAR Ablanla aran nasıl? dedim.. Demek ki oğlum sadece kendi içinde servetimin hayatına getireceği kolaylıkları. Ne çare ki ayrılmamız mukadderdi. Son değiştirmeleri yaptık. Gözlerim yaşardı. birbirine sokularak ağlaya ağlaya beni bekleyişlerini düşündüm. benimle alay ediyordu. Bana benzemediği. Fakat bu kuvvetin nereden geldiğini ayrıca merak ediyordum. af dileyecektim. yardım eden bu küçücük insanı. yahut muayyen günlerde gelip göreceği bir adam oldum. siyah üzüm'gibi gözlerine. Ahmet'le beraber olmamdı. benden bu kadar ayrı yapan şeyi düşünüyordum. o ümitli kendi dünyalarımıza dönecektik. Ben Zehra'yı çok severim. Her tarafından bir çıkmaza benziyordu. "O kendisi olmak için beni unutmağa belki muhtaç! Fakat ben ancak onun sayesinde biraz kendim olabiliyorum. Bu kadını bundan sonra ihmal etmeyeceğimi biliyordum. Fakat hiçbir zaman bu saati. Oğluma hakikaten hasrettim. Bir ara: . Kendisini dc yenmişti. Yarın sabah ben kibrit kutularımı bir sepete tıkıp enstitüye gittiğim zaman başka adam olacaktım. sonra ben küskün.onun yeni terlemeğe başlamış bıyıklarının yavaş yavaş değiştirdiği yüzüne.. haftalardır. Ben kendi içimden. Daha ertesi günü belki etrafımda müthiş bir alkış tufanı kopacaktı. Ahmet beni seviyor. Hiç dargınlığım yoktu. yine Doktor Mussak'ın hâtırasıyla. sütunlara dair bir yığın fikir söylüyor. aile bağlarını yenmekle kalmamıştı. onu muztar vaziyette bırakmak için şartnameye koyduğum "içten ve dıştan" saate benzemek kaydını bir yığın abes şeyler icat ederek ödemiştim. "Oğlum. karşımda. Hulâsa ben kendi bataklığımda durmadan gömülecek. Birdenbire hatırıma Fjnine'nin ölümünden sonraki senelerde her gece. durmadan unutacaktım. gördüğüm işe tahammül edemiyordu. Beraber olunca ben yine her şeyi unutacaktım. Fakat Ahmet. diye düşündüm. Bu. bütün düşüncesinde beni inkâr ettiği için ona kızmıyordum. Bu başka türlü değişmek. düşüncelerinin üzerinden atlayarak bana dostluk gösteren. âdeta kapı eşiklerinde onun Zehra ile kucak kucağa. Bütün bu çalışma arasında tek kazancım. yeni süveterini gösterdi. üç aydan beri enstitünün içinde tecrit için çare aradığım kadının.. Halit Ayarcı öldürdüğüm köpeği bana sürükletmiş olmanın kendisine bahşettiği memnuniyeti en cömert şekilde ödeyecekti. binaya. Sade bu mıı? Yarın akşam Selma'nın gecesiydi. Dün ikindi vakti Seher Hanım benimle dikkati çekecek kadar mânalı konuşmuştu. Oğlum merdivenlere. Ben . Halbuki bu iş bu kadar sükûnetle olacak şey değildi. ve buna razı oluyordum. Ara sıra onun üstünden ellerimiz birbirine uzanacak. işi bittiği andan itibaren o kadar her türlü mücadeleden uzak. sadece son sınıf lise talebesi olmuştu ki böyle bir bahsi açmama ihtimal yoktu.. belki de onun hiç anlamayacağı bir şev. Biliyordum. . dedi. Belki bir iki hafta sonra Sabriye Hanımın. bu düşünceler sade bu akşamın düşünceleriydi. Müşterek iş bitince aramızda eski uçurum açıldı." Bu zalim bir düşünce idi. Son geceyi. Hattâ bundan memnundum bile. Bütün bunlar hayatımda tek bir hâdisenin doğurduğu şeylerdi. ince dudaklarına bakıyordum.Böylece sırf Halit Ayarcı'ya inat olsun diye. ciddî. Biliyordum ki bana benzememesi tek kurtuluş çaresidir. Bunu bana o ördü. O benim kaderimi bitmiş biliyor ve bunda haklı! Fakat ben onun kaderi üstüne acz içinde titriyorum. Tekrar aynı sükûta düştük." Fakat arada bu uçurum daima kalacaktı.

nafile yere yaptığınız işi küçültmeğe çalışmayın. Ona göre ben. Her çocuk babasından bu yaşta kopar. Fakat bunlar sonra düşüneceğim. mesele değişti. Harikulade bir iş yaptınız. kırk kadar oda. O dinlemiyordu bile. dedi. aynı zamanda soyut mimarî yapmıştım. Sabriye Hanıma bulduğunuz yer harikulade. ikide bir yatağımda silkiniyor. heyecandan çıldırtmıştı. ayar ekiplerinden terfi zamanı gelenler var. bizimki gibi bir enstitüde boş bir oda ve salon da kendi fonksiyonunu yaratır. Şu ortadaki hol iki aydır beni de meşgul ediyordu. gerek maket bir taraftan şiddetle alkışlanırken. holün belli başlı süsü ve buluşu olan dört sütunla. II Halit Ayarcı.bir yığrn övdükten sonra. başından sonuna kadar. Demek istiyorum ki nasıl bir memuriyet adı kendi fonksiyonunu yaratırsa. O gece yatağımda hep eski fakir evimizi hatırladım. Küçücük Ahmet'in kafesi sarkan cumbadan kırık kenarlı bir saksıda yetiştirdiği sardunya çiçeği sabaha kadar gözümün önünden gitmedi. "Kokmuş ve klasik şekillerden ayrıldığımız için" bahtiyar olduğumuzu söylüyordu. konuşmadan anlaştığımızı artık anlamanız lâzım! diye cevap verdi. Yalnız siz beni geçtiniz. acayip ve şüphesiz gülünç ve berbat -şimdi ki her şey bitti. on iki salon. Belki şu anda sevdiği. Bir başkası. daha doğrusu oğlumun çizdiği çok acemice planla. talihim icabı burada da amatör dâhi ile sahtekâr. Verdiğim izahatı dinledikçe memnuniyeti artıyordu. Oğlum bütün bu düşünceleri anlamış gibi yavaşça yerinden kalktı: Korkma. benim boş kibrit kutularından yaptığım acayip maketi büyük bir heyecanla karşıladı.. Odalara ve salonlara gelince bu hususta zerre kadar üzülmeyin! İkimizin de bir yığın yeni akrabası bulunduğu gibi. O odadan çıkarken arkasından baktım.z şeyler! Şimdi ilk yapılacak iş bir basın toplantısı ile efkârıumumiyeye bu muvaffakiyetinizi ilân etmektir. getirdiğim projeyi. bundan sonra daha sık gelirim. Söylemeğe hacet yok ki gerek binanın projesi.maketin başında çekilen resimlerimizi elbette okuyucularım arasında birçoğu hatırlarlar. Bir dostum. günlerce gazetesinde "Yeni. Kendisine birkaç defa: -Acele etmeyin! Daha çok eksik. Fakat benimki benden iki defa kopmuştu. öbür taraftan da hemen hemen aynı şiddetle tenkit edilen ben. Türkçe'de yeni sentaksın başladığı devirde yeni mimarîde feyzini verdi. Bir üçüncüsü ise bu acayip merdivenleri. . -Düşüncelerimizi birbirimize söylemeğe ihtiyaç olmadığını.356 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Emine ölmeseydi hiçbiri olmayacaktı. şarlatan oldum. -Azizim! dedi. Fakat vakta ki siz de. belki yarın seveceği kızı düşündüm. Fakat artık vaziyete alışmıştım.. çok sakat tarafı var On. bunu ne yapacağız? diye hatırlatmak istedim. onları binaya bağlayan hiç lüzumsuz iki küçük köprüyü -çünkü üç pavyonun arasını sırf bu küçük köprücükler için açık bırakmıştım.357 TANPINAR ladık.. diyordu. İkimizin de hatası cep saatlerimizden harekette ısrar oldu. Burada bulduğunuz hâl çaresi en iyisi! Fakat ben size bundan bahsetmemiştim. Devrik cümle düşmanları Hayri İrdal'm muvaffakiyeti karşısında bakalım ne yapacaklar?" Dördüncü eleştirmecinin övmesi daha parlaktı. Asıl büyük müşkülü de halletmişsiniz. Altıncı pavyonun her iki katma ayrı merdivenlerden ve o kadar görülmemiş şekilde çıkılması yenilik taraftarlarını sevinçten. Aziz arkadaşımızı böyle kartal gibi binanın en yüksek tepesinde yuva yapmış görmek beni cidden mesut edecek. takılır. tavsiye edilenler. Artık kâfi derecede kuvvetliyim! Ve ilk defa beni candan öptü. niçin itiraf etmeyeyim?. Kibrit kutularıyla yaptığım bu sökülür. ben de cep saatlerimizin yerine Mübarek'i düşünmeğe baş. Beni olduğum gibi kabul etmeğe alışmıştı. Bütün talihini düşündüm. akıl almayacak kadar yeni! Yaşasın yenilik!" diye bağırdı.. Ben her şeyi anlatıp bitirince ayağa kalktı ve ciddiyetle beni tebrik etti. sade devrik cümleye lâyık bir bina yapmamıştım. "İşte. onu sabahleyin kahvaltıda bir kere daha göreceğime seviniyordum.

Fakat asıl memnun olacağı şey. dördüncüsünde yavaşça yanıma geldi: -Hayriciğim. Buna mukabil hakikî mimarlar. azizim! Ev başka. Bu bina yapıldığı zaman şüphesiz beni tebrik edecekti. Öyle ki binanın inşasına nezaret eimek. hattâ daha beterdiler. evimizin tarafımdan yapılması ihtimalini işitince küplere bindi. yoksa biraz farklı mı? Bunu öğrenmek için ısrar ediyordum. bundan son derecede mesut görünen. Biz ev istiyoruz. Elinde sinekliği -yaz sonuydu ve dostumuz bu yeni âdeti çıkartmıştı. -im. İlk defa karımla. Hakikatte bana gelen her alkış ona bir nevi tarziye demekti. Bu bina dolayısıyla gerek Saatlcme Bankası'ndan. günde değilse bile haftada hiç olmazsa iki defa inşaat yerine gidip seyredenler. Yalnız. Hayır. Bizden sonra çoluk çocuğumuza kalacak! Fazla orijinal olmasına ihtiyaç yoktur. gerek enstitünün bütçesinden aldığım ikramiyeyi de onunla taksim etmeğe candan razıydım. tamir ettireceğim. Umumum parası sarf edilirken o kadar cömert. İnhisarlar İdaresi bu yeni mimarlık çalışmalarına lâzım olan maddeyi teminden âciz 358 SAATİ. Hattâ Halit Ayarcı'yı bile artık dinlemiyorlardı. Olmaz oj?. bir tiirlü eserimi kabul etmek istemiyorlardı. Karım durmadan: Allah göstermesin! diyordu. oımaz! Diyordu. Maketin başı ucunda otuz beş defa resim çektiren Pakize. ucuz. Enstitünün son derece orijinal olduğunu aylarca iddia eden. İstersen babadan kalma bir evim var. Herkes benim gibi mi. Sağlam. Bazıları ise daha ileriye giderek: Dişimizden tırnağımızdan arttırdığımız para ile tecrübeye girmeyiz. insan şuuru ve ilim başka! cevabını aldım. kızımın ve damadımın aynı fikirde olduklarını gördüm. Hiç şüphe etmeden hodbindiler. emniyetli olması kâfidir! diyorlardı. yapılan münakaşayı her gün biraz daha körüklüyordu. Her pavyonun ayrı şekilde boyanacağını söylediğim zaman münakaşa tekrar alevlendi.Kibrit kutularından yapılan maket ise âdeta piyasaya tesir etti. alelâde bir unutkanlığını o kadar şiddetle cezalandıran bir zihniyetten onun hesabına aldığım intikamdı. dâhiyane eser değil! diye baykırıyoriardı. Benim merakım. kayıtsız şartsız yenilik taraftarı olan. dilimin döndüğü kadar bu merdivensiz kat hikâyesinde mesuliyetin biraz da kendisine ait olduğunu. onlar da benim gibiydi.üç içtima boyunca münakaşaları hiç anlamadan dinledi. gerek merdiven meselesinde Doktor Mussak'a neler borçlu olduğumu yukarıda söylemiştim. En insaflıları: Bunlar hususî evlerdir. Saat Evleri'ni yaptırmağa başladığımız zaman bütün mahalle için yapılacak planların tarafımdan yapılmasını Halit Ayarcı teklif eder etmez beni o kadar alkışlayan arkadaşların hiçbiri bu işe razı olmadılar. Gerek makette. bu dâvadan sen vazgeç! Dedi. Bir de bakarsın ki merdiven359 TANPINAR leri ters taraftan koymuşsun! Olur mu hiç? Doktor Ramiz'e. Niçin aramızda doğmadığını bir türlü anlamadığım bu kafa dengi dostun hâtırasını burada bir kere daha yâdetmek isterim. Doğrusu istenirse ben de Saat Evleri'ni kendim yapmayı istemiyordum. zevkim insan ruhunu öğrenmekti. Hiç senin yapacağın evde oturulur mu? Zehra ise beni bu fikirden vazgeçirtmek için elinden gelen yosmalığı esirgemiyordu. Gariptir ki bu parlak muvaffakiyete rağmen. sana onu bırakayım! Merakını tatmin edersin! Karım da bu fikirde idi. Yangeldi Asaf Bey bu hususta hiçbir fikir beyan etmiyordu. asıl ilhamı bana onun insan zihni hakkında verdiği izahattan aldığımı anlatmağa çalıştım. . şimdi kendi menfaatleri ortaya konunca birdenbire dönmüşlerdi. Durmadan gazetelere verdiğimiz beyanat. hasbî. Hattâ beni o kadar iyi anladığını sandığım Doktor Ram iz bile bu fikirde idi. benim eserimle övünen insanlar. dönüşte tebrik için odamın kapısında birbiriyle itişen en yakın dostlarımız buna itiraz ettiler.HKÎ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ kaldı. Her defasında: Karıştırma. betonarme hesaplarını yaptırmak için güçlükle eleman bulduk.

Beni görünce: -Ben bir yerde aldandım. dedi. a canım!. Burada kendi menfaatleri.. daha kuvvetli! Daha müthiş! deriz ve öyle olmadığı için üzülürüz. düşünüyordu. Ve bizi alkışladılar.. Nasıl olur? diyordu. Halit Ayarcı işi tehdide kadar götürdü. Toplantı salonunu yerini bana bırakarak herkesten evvel terk etti. Nerede aldandım? Onu bulsam bana yeter. O anda çok samimî idiler. Böyle şey olur mu? Bir insan iki türlü düşünür mü? İki türlü mantık bir kafada bulunur mu? Halit Ayarcı hakikaten meyustu. Bilmiyorum. ne ya360 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ pacağını şaşırmış. Çoğunluk öyle istiyordu.. yalan söylemiyorlar. değil mi? Bunlar da öyle işte. Yeniliği kendilerine ucu dokunmamak şartıyla seviyorlardı.. Zaten niçin inanmalarını istiyorsunuz. çok büyüklerine laf anlatmıştı. inatla baktı: Niçin. bir tarafı tutarız. Halit Ayarcı bütün bunlardan mustarip. Bir rüyada gibi etrafına bakmıyordu. hepsi kendisinin yetiştirmesi bir avuç insan onu şaşırtmıştı. Giile güle otursunlar. Fakat şimdi siz. Fakat menfaatlerine dokunmamak şartıyla... beni anlamıyorsunuz? Ben bir yerde aldandım! Gülerek kendisini teselli ettim. Vaktiyle haiamı oturttuğu büyük koltukta.. Fakat hayatlarında emniyetli ve sağlam olmayı tercih ediyorlar. Haydi! deriz. iş!.. Fakat heyhat! Sihir bozulmuştu. nasıl olur? Dünyanın en modern müessesesinde. Daha doğrusu menfaatler istikametini değiştirirse mantık da değişir. . Karşısındaki kalabalıktan daha çetinlerine. Ben Halit Ayarcı'ya vaziyeti anlatmağa çalışıyordum. Fakat hangimiz o esnada o adamın yerinde bulunmayı isteriz? Hiçbirimiz.. en mükemmel ve yeni şartlar altında ve bu kadar yenilik içinde çalışan bu insanlar bu işi nasıl anlamazlar? O hâlde enstitüde ne işleri var? Niçin yeni binayı alkışladılar? Niçin bizi tebrik ettiler? Demek yalan söylüyorlar!. diye cevap verdim. Hâlâ da o şartla severler.. İkisinde de samimî idiler. ayaklarını masaya dayamış. kendi emniyetleri var! O hâlde bu adamlar bana inanmıyorlar! Beyhude yere buraya toplanmışız! Beyhude yere uğraşmışız! . Yine size inanırlar.. Hiç boks maçına gitmediniz mi? İlk önce bakamayız bile! Sonra birdenbire heyecanlanırız. ikide bir gelip bana şikâyet ediyordu.361 TANPINAR -Hayır. "ringe buyurun!" deyince iş değişti. kâfi derecede kuvvetli -almamasına kızarız. -Ben anlamıyorum doğrusu bunu!.. Bu müessese artık benim değil! Şakaklarından ter akıyordu.." sözü dillerinden düşmüyordu. Ben ilk defa olarak enstitü azasına ait bu cins içtimalarda reye müracaat ettim ve mutlak çoğunluğun hakkını teslim ederek çıktım.. O yüzüme. der. Ve bunun için herkes birbirine benziyordu. Nerede? diye sordu. Hayır. Burada. Mücadeleyi bizim tarafımızdan seyrettiler. onu anlamıyorum.. Hulâsa herkes kendisi olmuştu.. İstedikleri şekilde yaparlar. Karşısındakiler kendilerini kuvvetli buluyorlardı. Saat Evleri herkesin evleri gibi olacaktı. Odasına girdiğim zaman büsbütün başka bir Hal it Ayarcı ile karşılaştım. Fakat iş. Bütün eserim yıkıldı. En iyisi düşünmeyin bunu artık! Nihayet kendi evleri. diyordum.... Böylece Saat Evleri'nin uzun ve çetin münakaşası hiç farkında olmadan Halit Ayarcı'yı içinden yıkmıştı.. -Tabiî bulunur. Sözlerini bile dinletemedi. Hiçbir zaman onu bu hâlde görmemiştim. Dördüncü içtima en çetini oldu. haykırırız. geçeriz... Bir an evvel."İnsanla bu kadar oynanmaz ki. ısrarla.

Kongrenin kapanış merasiminde iki saat konuştu. Hiç oynamadık. Biz fazla inandık onlara. Enstitüde. Evinde yoktu. Bu itibarla heyete herkes tarafından beğenilen müessesemizi baştan aşağı gezdirdim. hakikî centilmen. Her ağzımı açışta: . Etraf gerek bina hususunda. Aldığı cevap üzerine evvelâ duvardaki saate. ne de karşımdaki adam behemehal ikna edilmek arzusuyla bu suali sormuştu. ne katların acayip ve takma merdivenleri. Bununla beraber fazla devam etmedi. Fakat ne olur ne olmaz Halit Ayarcı'yı aradım. Milletlerarası Saatleri Ayarlama Enstitüleri'nin umumî kongresi yeni binamızda açıldığı zaman herkes yine eski Halit Ayarcı ile karşılaştı. yalnız ben vardım. Bu itibarla verdiğim cevapların hiçbirini doğru dürüst dinlemedi bile. sonra yüzüme baktı. Halit Ayarcı'nın kapıldığı ilk yeisti.. Sağa sola .Böyle bir müesseseye ne lüzum var? diyordu. "Allahaısmarladık!" bile demeden çıkıp gitti. Sonunda adam bana. Yazık ki. üstün. Bende neonun talâkati ve keskin mantığı vardı. dostça başladığımız gezinti hemen hemen tam bir kayıtsızlık içinde bitti. böyle bir şüphe aklıma bile gelmiyordu. biitün kongreyi kendisine hayran etti. ben Halit Ayarcı değildim. tamamiyle ikna edememişse bile hiç olmazsa susturmuştu. dedi. Ne kapının sembolik saati. Halit Ayarcı'nın itişleriyle yavaş yavaş müessesenin hakikaten lüzumlu bir iş gördüğüne. ben de bütün tecrübeme rağmen bu heyetin ehemmiyetini takdir edemedim. Bununla beraber bu acayip ziyaretin böyle bir netice vereceğinden hiç de şüphe etmedim. İtiraf edin ki bu işten hiç an-lamıyordum. Filhakika eski heyecanı ve harareti kalsaydı bu hazin akıbetle bu kadar beklenmedik şekilde karşılaşmazdık. Ve şapkasını dahi almadan çıkıp gitti. kibar. Mütebessim. -Böyle bir kolaylık varken bu müesseseye ne lüzum var? diye sordu. enstitümüzün o kadar âni şekilde lağvında onun bu ruh haletinin çok tesiri olmuştur. Ve birbiri ardınca çılgınca alkışlandı.. ecnebî heyet geldiği zaman. O her defasında bana çok ciddî. Bu. hatta lağva sebep olan hâdisenin vuku bulduğu gün enstitüde bulunmuş olsaydı iş yine değişirdi. mantıkî cevaplar vermiş. odanın içinde dolaşmağa başladı. Aylardan beri zaten gelmiyordu. Ve yaptığımız işler hakkında lüzumlu gördüğüm bütün izahatı verdim. Omuzlarını silkti: Bundan ne çıkar sanki? -Fazla oynadık etrafla.363 TANPINAR şaşırttı. Bütün meseleyi biraz da hiçten yere alevlendirmişti. dedi.-Belki mimarlık dehamda! dedim. oynamadık.. gerek diğer meselelerde bizi o kadar beğenmiş.. Sonra ayağa kalktı. Bizi aldattılar. Kaldı ki. Şüphesiz ki... Nihayet bütün dünyada buna benzer müesseseler bulunduğunu söyledim ve tekrar Halit Ayarcı'dan öğrendiğim şekilde mutlak ve muayyen kadroları anlattım. anlıyamazdım da. Fakat yoktu. -Hayır. Bu aşağı yukarı kurulduğu günden beri benim Halit Ayarcı'ya sorduğum sualdi. Tekrar odama döndüğümüz zaman heyetin reisi kendisine ikram ettiğim içkiyi kabul edeceği yerde doğruca telefona koştu ve 0135'i arayarak saatin kaç olduğunu sordu. Yazık ki.. Bununla beraber kendisine en yakın insan sıfatıyla onun artık eski Halit Ayarcı olmadığını gayet iyi hissediyordum. ne de büyük daktilo salonumuzda elinde değneği bir şef dorkestr gibi işaret veren kalem âmirimizin emri altında son derece ritmik çalışan yetmiş daktilomuzun hep bir anda makinaya basıp yazı yazmaları onları . o kadar alkışa garketmişti ki. hakikaten modern bir teşekkül olduğuna inanmıştım. bu gelen heyet öbürleri gibi değildi. Kabul etmiyor musunuz? Tekrar yüzüme baktı. -Bu müessese artık benim değil! Bundan sonra ben de herkes 362 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ gibiyim burada. artık eskisi gibi müesseseden şüphe de etmiyordum. Ve yazık ki.. Öyle ki. Daima vaziyetleri karşılamasını bildiğine göre.

onlar var!. Bu acı havadis üzerine bu davetten vazgeçmek istemiş fakat karımı bir türlü kandıramamıştım. mesele yalnız bizim meselemiz değil! Bu kadar arkadaş. Ertesi günii evine uğradım. Çoktan beri artık bu işin bitmesi lüzumuna kani olmuştum. Erkenden seyahate çıktığını söylediler. Yarım saat sonra eve geleceğini ümit ediyorlardı. Akşama bana geleceğini umdum. hattâ üzerine yürüyordu. O haftayı hemen hemen dairenin tasfiyesi işleriyle geçirdim. Yeni aldığımız .sordum... Bunu gittikleri yerde insanın yüzüne karşı söylemezlerse -ki çoğunun nezaketi ve birikmiş kini buna müsaitti.. Ona çok emek vermiştik. İçimde eski hiddet yine kabardı. Diktiğim ağaçların büyümesini artık göremeyecektim. küçük tarizlerle hırpalamak için katlanıyor gibiydiler. 364 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ Emri alır almaz Halit Ayarcı'yı tekrar aradım. Biliyorsunuz ki. Pakize bir türlü yeni evimizin bu ananesini bırakmak istemiyordu.. Sizi bu akşam görebilir miyim? Zannetmçm! diye cevap verdi ve telefonu kapadı. Üç gün sonra müessesenin lâğvedildiği emri geldi.. O beni inkâr etti. bir elim telefonda. Hele Amerikalının ziyaretinden sonra büsbütün soğumuştum. kusurunu görmek. "Fonksiyonunu kendisi yaratacak!" diyordu. Onların istikballeri beni sıkıyordu... dedi. Diğer taraftan vaziyeti hiç de bizler gibi olmayan üç yüze yakın müstahdemi. müstahdem var. gerek alelade ziyaretlerde gelip gidenler bu zahmete. Bu itibarla çoktan beri bu cins toplantıları istemiyor. oturup düşünüyordum. Yine ortada yoktu. Evet. Bu müessese belki de bir gün bir işe yarayabilirdi. Saatleri Ayarlama Enstitüsü rolünü yapmıştı. tenkit etmek. Olmamam da artık eski bağların koptuğunu göstermiyor mu? Fakat. bir iş işti. dedi. Galiba çok kederlisiniz. Bu fırsatın verilmediğine üzülüyordum. Bu bir cevap değildi. Bu adamların hayatı ne olacaktı? Nasıl iş bulacaktık? Ne yapacaktık? Abes dahi olsa. Haydi ben hatıratımı yazdırdım. onun yanında bazı geceler kaldığım istirahat odama.365 TANPINAR riyle akraba olan ve eskiden olmayanlar da yeni evlenmelerle birbirine bağlanan bu insanlar. O etrafındaki düşmanlık halkasına ehemmiyet vermiyor. -Ama. Zaten aynı mahallede yaşamağa başladığından beri yarısından fazlası birbi. küçük bar amerikanıma. Bir müddet düşünür gibi oldu. duvardaki resimlere. Planını kendi çizdiğim binadaki odama. Hafta sonunda evimde evvelden kararlaştırılmış büyük bir toplantı vardı. Şurası da var ki karım. sadece gece gündüz hep bir arada oldukları için daha altıncı ayında birbirine düşman olmuşlardı. onlar ne yapacaklardı? Yarım saat sonra Halit Ayarcı'yı telefonla buldum. Burada olsaydınız belki önüne geçerdiniz. gerek bu cins davetlerde. Masamın başında. Üç yüze yakın insan. davetlerden kaçıyor ve mümkün oldukça kendim de hemen kimseyi davet etmiyordum. mobilyaya. Bu benim için bir bakıma büyük darbe değildi. Siz üzülmüyor musunuz? -Hayır. Villa Saat'teki bu son toplantı hiç de parlak başlamadı. Hafif bir tebessümle. Fakat küçük kızım Halide'nin doğum gününü büyük bir davetle kutlamayı üç yıldan beri âdet etmiştik. Kendi elimle ve zevkle tanzim ettiğim bahçesine çıldırıyordum. diye benimle alay etti. Öyle ki. daha ziyade birbirinin ayıbını. Fakat ne olsa hayatıma girmişti. küçük bir kahkaha ile taşı gediğine koy m ' tan hangi kadın kendisini alabilir? Nedense kadın kısmı bu gibi işlerde erkeklerden daha mukavemetli ve daha cesur oluyor. Halit Bey. Hiçbir yerde bulamadım. dedim.. müessese ile artık eski alâkam kalmadı. her şeye bağlıydım. dedi. yoktum..hiç olmazsa arkadan dedikodu yapmak imkanını buluyorlardı. filân vardı. banyo dairesine. tam benim zıddıma olarak bu cins toplantılardan hiç de çekinme itiyadında değildi. Durumu anlattığım zaman.

elinde seyahat çantası. Hulâsa enstitünün lâğvını hiçbiri öbürüne affetmiyordu. Yalnız halam istifini bozmamıştı. Kadınlar kocalarına karşı.. Sonra yavaş yavaş evimizin büyüklüğünden. O hâlâ. Bununla beraber müessesenin mesuliyetini taşıdığımız için en fazla mücrim olan tabiatıyla Halit Bey ile bendim. Halbuki hiç de böyle olmadı.367 TANPINAR -Affedersiniz. Şurası da var ki Pakize enstitünün affedilmesinin uyandırdığı ruh hâlini hiç hesaba katmamıştı. Bütün kazançlar biliniyordu. Herkes öbürünün nazarında mücrimdi. Üçüzlerin grubu tekrar teşekkül etti. mobilyamızın zevksizliğinden. Ben üç kişilik bir grupa yaklaşırken. Yeni tuvaletini methetmek şöyle dursun. O refahımızla. aynı çekişme vardı.. Fakat Halit Ayarcı hiç aldırmadı. sohbel arasında yapılacak tarizlerle karşılaşacağını sanıyordu. Daha yüzlerine bakar bakma:/. İşin garibi bu çok insanî duygulara. Enstitünün lâğvı ile bir yığın kombinezon ortadan kaybolmuş. bu masrafı hangi gelirle karşıladığımızdan bahsedildi. Saçının boyasını sordular. Kalabalık birdenbire etrafımızda dalgalandı. kıskançlık birdenbire infilâk etti." kelimesiyle kendimden bahsedildiğini duydum. Bunu söyledikten sonra karımın elini öptü.sofra takımı. O zamana kadar ona kompliman yapmayı belli başlı vazifelerinden bilen genç memurlarımız karımın etrafına yanaşmadılar bile. Her zamanki hiddetli feveran-larıyla etrafındakilere cevap yetiştiriyordu. Hayır. benim tahmin ettiğim gibi sadece biz hedef olmuyorduk. bütün kusurlar ortada idi. biitiin gece neler çekeceğimizi anla dım. Bozulmuş iki nişanın jıemen oracıkta yenilendiğini gördüm. Halit Ayarcı'nın ısrarıyla hiç yoktan ortaya çıkarttığımız. Ve hiç kimseye aldırmadan bana doğru geldi. bu adamlar kinlerinde ve düşmanlıklarında oldukları kadar sevinçlerinde de açık ve samimî idiler. Hemen hemen herkes birbirine düşmandı. Saat ona kadar. Bu itibarla hemen her tarafta. yarım saatten beri iki kanadı açık yemek odasının kapısında beklediğim hâlde münakaşaları kesip bir türlü davetlilerimizi içeriye alamamıştım. Onun görünüşü ile birdenbire kesilen homurtu bir saniye sonra ve sanki birdenbire adamakıllı beslenmiş bir ocak gibi parladı. Herkes yine eskisi gibi. her zamanki gibi tat!'. güzelliğiyle. Nitekim biraz sonra hiddet. Bütün ayıplar. İki gün evvel birbirlerinden boşanacaklarını işittiğim ve iki saattir hep ayrı ayrı gruplarda dolaşan bir karı koca birbirleriyle karşımda öpüşerek barıştılar. Şimdi dönebildim. her grupta aynı soğukluk. Kararı tashih ettirdim. gcnçliğiyle. Sofrada Halit Ayarcı 'ya yavaşça sordum: Peki ötekiler?. Kadehler arttıkça bu kin ve düşmanlık hissi de artıyordu. Bütün arkadaşlar orada vazifelidir. Biraz evvel etrafa meydan okuyan Pakize âdeta gizlenmek istiyor gibi kardeşlerinin arasına sığınmıştı. Ve yemek odasına girdi. başında şapkası ile göründü. nişanlılar birbirine karşı heu ay 366 SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ nı hislerle mütehassistiler. birikmiş kin. Küçükler? Birdenbire yüzü karardı: . bir yığın dostluk âdeta uçmuştu. Daha doğrusu ilga karan duruyor. diye özür diledi. amma müessesenin muntazam surette tasfiyesi için daimî bir tasfiye komisyonu teşekkül etti. dediğim gibi kin sadece bize karşı değildi. Hulâsa bir bayram havası içinde herkes sofraya oturdu. Davetlilerimi/ âdeta bir kin çıkını hâlinde eve geldiler. İlk darbeyi Pakize yedi. davetlilerimiz alelâde nezaket kaidelerini bile unuttular. hattâ eskisinden fazla dosttu. İşte tam bu esnada birdenbire Halit Ayarcı. etrafımıza topladığımız insanlar şimdi bizden hesap sormakla iktifa etmiyorlar.. kendisinin bu gece için yaptırdığı tuvalet varken Pakize'nin bu münasebetsiz davetten vazgeçmesine imkân yoktu. En yakın dostlarımızın hanımları gözümün önünde onun yaşını hesapladılar. aynı dargınlık havası. Elimi sıkarken: . açıktan açığa bizi itham ediyorlardı. "Sansar. gün boyunca aleyhimizde bulunanları bir kere daha ezmeyi aklına koymuştu. Bununla beraber.

korkunç otomobil kazasından sonra kaldırıldığı evinde... siz niye çalışmıyorsunuz? Yüzüme hayretle baktı: Ben. dedi. "Allahaısmarladık!" diye ayrıldı. yatağında görebildim. aklandığımı anladım. Siz. Hattâ Şeh-zadebaşı'ndaki kahvede kendisini ilk gördüğüm gün dahi bana karşı bu kadar yabancı değildi. O geceden sonra Halit Ayarcı'yı bir daha ancak. dedi. Fakat aramızda garip bir vaziyet vardı. SON Ahmet Hamdi Tanpınar _ Saatleri Ayarlama Enstitüsü . Fakat ayar istasyonlarında çalışanlar için bir şey yapamayız! Ona da siz çalışın. Gece yarısı. Ve iştiha ile yemeğine başladı..Zaten onlar için yaptım.. Oyun bitince. Benimle bir parti tavla oynadı. bu işi. dedim. kalabalık dağıldıktan sonra benim çalışma odamda tekrar buluştuk.

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->