P. 1
Bumed - Ocak 2013.pdf

Bumed - Ocak 2013.pdf

|Views: 243|Likes:
Yayınlayan: erengokcegoz

More info:

Published by: erengokcegoz on Feb 11, 2013
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

09/09/2015

pdf

text

original

İSTANBUL ÖZ

BÜMED BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ MEZUNLAR DERNEĞİ AYLIK YAYINI OCAK 2013 SAYI 180

EL SAYISI

Kenti Yeniden Keşfetmek
“Rumeli askeri Anadolu’ya geçer, ordu sefere çıkarken, Üsküdar iskelesinde dalgalanan savaş tuğlarının gölgesine ayak bastığında kırk dokuz yaşındaki Sultan Murad Han Gazi oğlu Fatih Sultan Mehmed Han Gazi, yirmisinde yaptırdığı Rumelihisarı’na bakıp gençliğini, o günleri, uykusuz gecelerin coşkusunu anımsamış mıydı acaba? Anımsadığını varsayalım. Varsaymak da yetmez, o günlere dönüp hisarın ilk taşını biz koyalım.” Nedim Gürsel’in “Boğazkesen -Fatih’in Romanı” adlı eserinden İstanbul, tarihiyle, kaosuyla, çelişkileriyle, kıyıda köşede kendini gizleyen güzellikleriyle, önünden geçip gittiğimiz ömürleri barındıran mekânlarıyla, sesiyle, müziğiyle, zorluklarıyla, incelikleriyle, hoyratlıklarıyla, düşünürleri, sanatçıları ağırladığı tarihi binalarıyla, sokaklarında neresi deşilse altından çıkan hikâyeleriyle eşsiz bir ilham kaynağı, araştırma sahası, insanı zihinsel bir maceraya davet eden özel bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Bu eşsiz kenti odak noktasına alan bir sayı tasarladığımızda bildiğimiz, İstanbul üzerine neredeyse her detayın ya araştırılmış ya da araştırılmakta olduğuydu. Elbette şehrin dinamizmi ve dönüşen yapısı her geçen gün merak edilecek yeni konular doğursa da bizim bu sayıdaki arzumuz İstanbul’u kendi penceremizden bir icra alanı olarak düşünmek ve zihnimizdeki öğeleri birleştirerek kendimize has bir kompozisyon yaratmaktı. Leyla Gencer’in Boğaz ile kucaklaşmasını temsilen sanatçıya ait görselleri Boğaz’ın derinliklerinde fotoğraflamak, İstanbul’un gizemli yanını ve kentin yazarlara sunduğu imkânları edebiyat ve özellikle polisiye edebiyat çerçevesinden Agatha Christie’nin kaldığı odada tartışmak, kenti ses ve müzik çerçevesinde resmeden sanatçıların zihinlerine ulaşmak ve bu vesileyle kenti Hezarfen’in kanatlarında ve şehrin yedi tepesine gönderme yaparak yedi ayrı bölümde betimleyen İstanbul Senfonisi’nde keşfetmek hayal ettiğimiz İstanbul’a dair öne çıkan kompozisyonlardı. Bu düzenlemeler fark edileceği üzere ağırlıklı

olarak kültür-sanat çerçevesinde yapıldı. Aslında kendiliğinden doğan bu eğilim zannediyorum kültüre, sanata duyduğumuz açlığı, değerinin teslim edilmesini canı gönülden arzuladığımız kültür insanlarını, evrensel değerleri ve elimizdeki olanaklarla bu değerleri somutlaştırma arzusunu temsil ediyor. Bu sayının çalışmaları esnasındaki candan katkıları dolayısıyla minnetlerimizi sunmak istediğimiz çok değerli destekçilerimiz var. Arşivinde yer alan çok değerli bir İstanbul fotoğrafını kapağımızda kullanmamız için bize sunan Sayın Ara Güler’e, İstanbul hakkında değerli kaynaklar sunan İstanbul Araştırmaları Enstitüsü arşivini bize açan Suna ve İnan Kıraç Vakfı Kültür Sanat İşletmesi Genel Müdürü Sayın Özalp Birol’a, Agatha Odası’nda Polisiye, Edebiyat, Beyoğlu ve İstanbul başlıklı röportajı ve çekimi gerçekleştirmemiz için Pera Palas Oteli, 411 numaralı Agatha Christie odasını bize tahsis eden Pera Palas Oteli Genel Müdürü Pınar Kartal Timer’e ve ekibine, Boğaz’ın bilinmeyenlerini zihnimizdeki karelerle bütünleştirerek çok yakın gelecekte sergilenmesini canı gönülden arzu ettiğimiz Boğaz çekimini gerçekleştiren Boğaziçi Üniversitesi Sualtı Sporları Kulübü’nün (BÜSAS) değerli üyelerine, Kız Kulesi’ne ait çizimleri büyük bir özenle kısa sürede gerçekleştiren sevgili Emre Soyak’a, Ara Güler röportajının organizasyonu esnasında bizden desteğini esirgemeyen değerli Pelin Ulutaş’a teşekkürlerimizi sunarız. Yeni bir yılın başlarında yaşadığımız kentin saklı kalan güzelliklerini farklı farklı perspektiflerden keşfetmeye çalışmak güzel bir başlangıç olabilir. İyi hatırlayacağınız yeni bir yıl dilerim. Aylin Buran ’02

44 122 126
BOĞAZİÇİ

22

Ara Güler’in Gözünden Fotoğraf ve İstanbul Yıllardır fotoğraflarıyla İstanbul’a ayrı bir bakış kazandıran Ara Güler’le özel sayımız için buluşma şansına eriştik. Ustanın sanatta kurgusallık, fotoğrafta gerçeklik ve İstanbul üzerine görüşlerini sizlerle paylaşıyoruz. Ara Güler hocamıza sonsuz teşekkürlerimizi ve saygılarımızı sunuyoruz.

Agatha Odası’nda Polisiye Edebiyat Üzerine Ahmet Ümit, Murat Gülsoy ve Hande Ortaç Pera Palas’ta, polisiye romanın en önemli temsilcilerinden Agatha Christie’nin kaldığı odada edebiyatı, polisiye romanı ve İstanbul’u konuştular.

Fazıl Say Hezarfen Ney Konçertosu’nu ve İstanbul Senfonisi’ni Anlatıyor Yedi bölümden oluşan İstanbul Senfonisi’yle ve Hezarfen Ney Konçertosu ile bize bu kenti yaşatır Fazıl Say. Yoğun programı içerisinde kendisiyle yüz yüze gelme şansına eriştiğimiz için çok mutluyuz. Bu zorlu yaşamında yaratıcılığını koruyarak sanatıyla bizi bütünleştiren Fazıl Say’ın röportajını sizlerle paylaşıyoruz.

88
B 7

BÜSAS, İstanbul Boğazı’nın Derinliklerini Bizlere Hatırlattı Okulumuzun Sualtı Sporları Kulübü, İstanbul Boğazı’nın derinliklerini fotoğraflayarak, bizleri küllerinin Boğaz’a serpilmesini vasiyet eden Leyla Gencer ile ve Kara Kitap adlı eseriyle yazınına hayranlığımızı bir kat daha artıran Orhan Pamuk ile buluşturdu. Sarf ettikleri emek için BÜSAS üyelerine çok teşekkür ediyoruz.

Merak Etmek Bilgiye Ulaştıran Yolu Açar İşletme Bölümü mezunumuz, Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi ve iletişim uzmanı Levent Erden ile yaşadığımız bu kente ne kadar ait olduğumuz, onu ne kadar dinlediğimiz ve neler öğrenebildiğimiz üzerine bizleri sorular sormaya yöneltecek bir sohbet gerçekleştirdik. İstanbul’u gerçekten tanımak ve bu aşkı yaşamak isteyenlerin bu röportajı keyifle okuyacağına inanıyoruz.

BOĞAZİÇİ DERGİSİ, BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ MEZUNLAR DERNEĞİ (BÜMED) TARAFINDAN YAYIMLANAN AYLIK, ÜCRETSİZ BİR YAYINDIR. OCAK 2013 SAYI 180 YÖNETİM KURULU ADINA SAHİBİ: HAKAN ZİHNİOĞLU-BÜMED YÖNETİM KURULU BAŞKANI YAYIN YÖNETMENİ VE SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ: AYLİN BURAN aylinburan@bumed.org.tr YAYIN KURULU: TUNÇEL GÜLSOY, MUSTAFA UYAL YAZI KURULU: HANDE AKDAĞ, ANIL ALTAŞ, ESRA BAL, YELDA BALER, GÜNEŞ BAŞAT, ESRA BAŞER, CÜNEYT BAYRAKTAR, METİN BİTİK, NURİ ERSOY, AYŞEGÜL GÜNDÜZ, AYLA GÜRLEYEN, DUYGU KAMBUR, ECE KAVLAK, HANDE ORTAÇ, BARIŞ MÜSTECAPLIOĞLU, GÖNENÇ TARAKÇIOĞLU, SEMİH TEKTEN, PINAR TÜREN, İDİL TÜRKMENOĞLU, DEMET UYAR, BURCU ÜNLÜTABAK, NALAN YENİGÜN, ÖZLEM YÜCELENER FOTOĞRAFLAR: MEHMET EMİN ÇANDIR, OKANER ERTUĞRUL, BATUHAN KESKİNER, ALİ ÇAĞLAR ÖZKAN, BUĞRA SÖNMEZ, YAŞAR ARİF KARAGÜLLE EDİTÖRLER: DUYGU CANKILIÇ, YASEMİN DUT

REDAKSİYON: NURGÜL ATEŞ TEŞEKKÜR EDERİZ: SEFA COŞKUN, HÜSEYİN ÇETİN, BAHADIR OTMANLI, DENİZ ŞENLİLER TASARIM VE RESİMLEMELER: EMRE SENAN TASARIM VE DANIŞMANLIK esenan@gmail.com KAPAK FOTOĞRAFI: ARA GÜLER REKLAM SATIŞ VE SPONSORLUK: BURCU ALTUNYAY burcualtunyay@bumed.org.tr 0212 359 58 44 TUĞBA ALARSLAN tugbaalarslan@bumed.org.tr  0212 359 58 16 YÖNETİM YERİ: BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ, LOJMAN KAPI YANI 34342 BEBEK-İSTANBUL TEL: (0212) 359 58 00 FAKS: (0212) 257 35 68 BASKI: MAS MATBAACILIK A.Ş. KAĞITHANE BİNASI, HAMİDİYE MAHALLESİ, SOĞUKSU CAD. NO:3 KAĞITHANE-İSTANBUL TEL: 0212 294 10 00 FAKS: 0212 294 90 80 www.masmat.com.tr

yönetim kurulundan
1 ı aşkan ioğlu ’9 n Z i h n i m Ku ru l u B Haka t D Yöne BÜ M E
Dün, Bugün ve Yarın Bir zamanlar, zamanın önemi yokken, insanlar hayatlarına sabah güneşin doğuşu ile başlayıp, batana kadar dolu dolu ve anlamlı şekilde yaşıyorlardı. Sonra “zamanın önemi” diye bir şey icad oldu. Dün, bugün ve yarın dendi. Bir bakıldı ki, kimileri sadece dünle meşgul, kimileri ise yarın ile. Bazıları geçmişiyle hayatını yaşıyor, bazıları da hayaliyle. İkisine de itirazım yok; ancak bugünün ıskalanmasına ve öneminin unutulmasına takılıyorum. O kadar ki; kapitalist dünyada herkes emekliliğini hayal ederek, yoğun ve tempolu çalışarak bu şehri koca İstanbul’u, günlük hayatı ıskalıyor. Hep düne pişman oluyor ve keşkeleri diziyor ya da yarına endeksli telaş ve endişe içinde. İşte böyle bir İstanbul hayatında yaşarken; bizi kapan, bizi kimi zaman çok mutlu, kimi zaman çok mutsuz eden bir şehri, İSTANBUL’u bu sayımıza konu ettik. 200 sayfalık özel bir sayı ile size iyi yıllar diliyoruz. İSTANBUL; Boğaz’ın incisi, medeniyetlerin, kıtaların, kültürlerin geçiş noktası. Boğaziçi Üniversitesi’ne ev sahipliği yapan şehir. Benim için İstanbul 1982’de gelip, 1985 yılında âşık olup kaldığım bir yuva. Dün de çok güzeldi, bugün de çok güzel. Boğaziçi Güney Yerleşkesi’ne geldiğim her zaman da tadını katlanarak hissettiğim, hayatımı transformasyonlara uğratarak şekillendiren şehir. İstanbul’u Boğaz’dan gören herkes âşık oluyor; ama denizden uzak, plansız kentleşmiş sokaklarına girenler de korkuyor ya da trafiğinde saatlerce kalanlar geldiğine pişman oluyor. Dün TV de “28 yaşındayım; ama bu kent beni yoruyor, kendimi 40 yaşında hissediyorum,” diyen genç kızın feryadı da kulaklarımda çınlıyor. İstanbul ve Boğaziçi Üniversitesi, benim için hayatı manalandıran, renkler katan, aşklar, sevinçler, başarılar ve hayal kırıklıkları yaratan birer parçam olmuş. 2012 yılının başında 2011 dün, 2012 ise yarın idi. Şimdi ise 2012 dün, 2013 yarın. Yıllar hızla akıp geçiyor, bugün hemen dün, yarın ise hemen bugün oluveriyor. Ne gariptir ki, yarının endişesini de, dünün pişmanlığını da hep bugün yaşıyor insan. 2013 hepimiz için bugünü doya doya yaşayacağımız bir yıl olsun. Mutluluk hayatımıza yapışık dolaşsın. Sevgi ve saygılarımla.

B 8

GURUR TABLOMUZA YENİ BİR SAYFA EKLİYORUZ

BÜMED 2013 OKULA KATKI BÜTÇESİ

BU RAKAM DERNEĞİN 27 YILLIK GEÇMİŞİNDE ERİŞİLEN EN YÜKSEK SEVİYE VE ÖDENECEĞİ BÜTÇELENEN AİDATLARINIZIN TAMAMINA EŞİTTİR.

DAHA DA BÜYÜK HEDEFLERİMİZ VAR.

camiadan haberler
İçeri Girmez miydiniz? İşletme Bölümü mezunumuz Neslihan Önderoğlu ‘88, okuyucusunu sıcak bir karşılama cümlesiyle selamladığı ilk öykü kitabı İçeri Girmez miydiniz? ile öykü severleri hiç kalkmak istemeyecekleri bir misafirliğe davet ediyor. Gerçekleşen ile dayatılanın karşıtlığından beslenen öykülerin odağındaki estetik kaygı, hastalık ve ölüm gibi zorlu durumlar, olağan gerçeklikleriyle değil bıraktıkları dolaylı ve derin izlerle okuyucuya dokunuyor. Neslihan Önderoğlu, kapısı hiç durmadan vurulacak bir yazar. Tarladan Şanghay’a Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu, ARK Grubu'nun sahibi Ali Rıza Koç '91, gençlere yol göstermek amacıyla kendi hayatını kaleme aldı. Ali Rıza Koç, Tarladan Şanghay'a isimli Destek Yayınevi tarafından basılan kitabının satışından elde edilen gelirin tamamen ihtiyacı olan öğrencilere burs olarak verilecek. Tuba Çokgüngör evlendiler. BÜMED Dergi Ekibi olarak nikâh ve düğün törenlerine katılmaktan dolayı mutluluk duyduk. Kendilerine bir ömür boyu mutluluklar diliyoruz. Doğu ile Batı Arasında San Lazzaro 18. yüzyılın sonunda, Ermeni Mıkhitarist Manastırı'nda yazılan ve Venedik Karnavalı'nda düzenli olarak icra edilen ilk modern Türkçe oyunların, yazıldıkları tarihten yaklaşık iki asır sonra kendilerine hayat veren Ermeni rahiplerin doğduğu ülkeye, Türkiye'ye gecikmeli dönüşüne tanık oluyoruz. Yervant Baret Manok’un kaleminden Doğu ile Batı Arasında San Lazzaro’nun yayımı Bgst Yayınları ve Anadolu Kültür arasındaki işbirliği ile hayata geçirildi.

Şubat ayında Nuri Tırpan’ın organizasyonuyla MYO Elektrik Bölümü mezunları Bistro Erguvan’da buluşacaklar. Etkinlik tarihi 8 Şubat 2013. Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü mezunu Mehmet Gerz ’92 üç yıldır GMY olarak görev yaptığı Ata Portföy Yönetimi’nde Genel Müdür olarak atandı. İşletme Bölümü mezunu üyemiz Ayça Erkol ’00, Nestlé Türkiye Gıda Sanayi A.Ş.’ye Kahvaltılık Gevrekler Ülke Müdürü olarak atandı. İktisat Bölümü mezunu üyemiz Uğur Şeker ’94, Doğtaş Mobilya A.Ş.’ye Mali İşler Grup Başkanı (CFO) olarak atandı. İşletme Bölümü mezunu üyemiz Fuat Adoran ’95, CEVA Lojistik Türkiye’ye Türkiye ve Balkanlar Genel Müdürü olarak atandı. Endüstri Mühendisliği mezunumuz Volkan Terzioğlu ’93, Towers Watson Türkiye’ye Sigorta Yönetim Danışmanlık Hizmetleri Yöneticisi olarak atandı. Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümü mezunumuz Aysun Yavuzer ’97, Penti Giyim Tic. A.Ş.’ye İnsan Kaynakları Direktörü olarak atandı. İktisat Bölümü mezunumuz Zümrüt Tamer ’97, Groupe SEB İstanbul Ev Aletleri Tic. A.Ş.’ye Pazarlama Direktörü olarak atandı.

B 10

Mutluluklar Diliyoruz İnşaat Mühendisliği Bölümü mezunumuz, BÜMED üyelerinden ve dergi yazı kurulu üyelerimizden, yazar Barış Müstecaplıoğlu ‘99 ve

Urban Station Galata’da Arjantin’den çıkıp hızla yayılan ofis-cafe konsepti Urban Station’ın ilk şubesi daha ağustos ayında Maslak’ta açılmıştı. Çoğunluğu Boğaziçi mezunu olan girişimciler tarafından hayata geçirilen bu proje aralık ayında ikinci şubesini Galata Kuledibi’nde açarak büyümesini sürdürüyor. Serdar-ı Ekrem sokak No:15’te açılan Urban Station Galata yine canlı ve ferah iç ortamıyla çalışmaya gelen misafirlerine en ideal ortamı ve farklı bir toplantı keyfini sunuyor. Bunun yanında Urban Station’lar artık ofis adresi hizmeti de vererek şirketini Urban’da kurmak isteyen girişimcilere de ev sahipliği yapıyor.

34 BU 1

863
Hayat amacını tanımlamanın ipuçlarını katılımcılara aktaran Tiryaki, kişinin kendisine sorması gereken sorularla kişisel gelişim alanında öğrencilere destek oldu. Okudukları bölümden çok karakterlerine ve güçlü yanlarına göre bir kariyer planlama sürecinin nasıl yapılacağını öğrenen Boğaziçililer bu eğitimden çok memnun ayrıldılar. İkinci Mentorluk Eğitimi ile Mentorlar Bir Araya Geldi 8 Aralık Cumartesi günü Mentorluk Projesi’nde Mentor Eğitimi, Adler Central Europe’un eğitimcileri Ayşe Elerman Nemutlu ’91 ve Tuğba Tuğman ‘00 tarafından gerçekleştirildi. Mentorluk takvimini ve görev tanımını öğrenen mezunlarımız keyifli ve verimli bir gün yaşadı. Bu eğitim sayesinde Boğaziçililer hem birbirleriyle tanışma fırsatını değerlendirdi hem de görüş ve önerilerini bizlerle paylaştılar. Bu eğitimle birlikte yaklaşık 50 mentorumuz eğitimini tamamladı. NOT: Mentorluk Projemizde yer almak istiyorsanız katılmak için geç kalmadınız. Hala eşleştirmemizi bekleyen öğrencilerimiz var, onlara gönüllü mentor olmak isterseniz bogazicikariyer@bumed.org.tr e-posta adresinden veya 0212 358 58 00’dan bizimle iletişime geçebilirsiniz. Timur Tiryaki’den Öğrenciler İçin Kariyer Planlama Atölyesi Mezunlarımız bilgi ve deneyimlerini BÜMED çatısı altında Boğaziçi Üniversitesi öğrencileriyle paylaşmaya bu ay da devam etti. 5 Aralık‘ta Profesyonel Koç, Eğitmen, Yazar ve Index Grup İnsan Kaynakları Direktörü Timur Tiryaki Boğaziçili öğrenciler için BÜMED Seminer Salonu’nda “Kariyer Planlama Atölyesi” gerçekleştirdi. Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği, üyeleri ve üye yakınlarıyla birlikte yeni bir projeye daha imza atmak için kolları sıvadı. Üyelerden gelen talepler doğrultusunda Boğaziçi Mezunları Kooperatifi ve Yatırım Grubu’nun kurulması için ilk adımlar atılmaya başlandı. Sadece aktif BÜMED üyelerinin faydalanabileceği, gayrimenkul alanında avantajlı fırsatlar yaratabilmenin hedeflendiği bu yeni proje ile ilgili olarak çeşitli alternatifler üzerinde görüşmelere başlandı. Boğaziçi Mezunları Kooperatifi ve Yatırım Grubu olarak, 22 Aralık Cumartesi günü BÜMED tesislerinde gerçekleştirilen ilk toplantıya 200’ün üzerinde BÜMED üyesi katıldı. Ayrıca üyelerimiz, toplantı öncesi ve sonrasında da yüzlerce mail ve telefon ile böyle bir projeye ne kadar ihtiyaç duyulduğunu bizlere iletme fırsatı buldular. Tanışma ve bilgilendirme amaçlı bu ilk toplantıda, katılan üyelere genel bilgiler verildi ve katılımcıların görüşleri alındı. Toplantıda konuşulan bazı önemli başlıklar; yatırım grubunun yapısı ve amaçları, yapılacak konutların şekli, alternatif arsa seçenekleri ve grubun yol haritası olarak sıralanabilir. İlk toplantının öncesi ve sonrasında gelen yoğun ilgi ve destek, Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği çatısı altında gerçekleştirilen doğru ve yerinde projelerin her zaman üyelerinden hak ettiği ilgi ve desteği gördüğünü bir kez daha kanıtlamış oldu.

BÜMED Tenis Kortları Kışa Hazır Kışın gelmesi, doğa ile iç içe bir ortamda gerçekleşen spor faaliyetlerinin hızını kesmiyor. Kapalı bir mekâna dönüştürülen tenis kortları soğuk, kar ve yağmurdan etkilenmiyor. Mezunlarımızın büyük bir keyifle katıldıkları tenis aktiviteleri görülmeye değer. Sinan Çapraz’ı Tebrik Ediyoruz BÜMED çalışanlarından Sinan Çapraz, 25 Kasım tarihinde başlayan 3. Akatlar Club Sporium Open Squash Turnuvası’nda gösterdiği performansla çeyrek, yarı final ve final derken, son yarışı da başarıyla göğüsleyerek Erkekler B Kategorisi’nde şampiyonluğa hak kazandı. Spor faaliyetlerinde göstermiş olduğu başarıdan dolayı kendisini tebrik ediyoruz.
B 12

Futbol Müsabakaları BÜMED çalışanları ile NOA Spor Tesisi çalışanlarının arasında gerçekleşen futbol karşılaşmalarında, BÜMED çalışanlarının performansı, izleyenlere heyecanlı anlar yaşattı.

AVANTAJIM KART BORÇLARIMA
OLSUN
DERMAN: Biriken taksitleri de ay içinde yapılan yeni harcamaları da 18 aya kadar böler; borçlar erir, biter!
ŞİMDİ BÜMED AİDATLARINIZI 4’E VARAN TAKSİT SEÇENEKLERİ İLE ÖDEYEBİLİRSİNİZ.

DİYOR Kİ:

AVANTAJ yaz, 0 532 757 44 77’ye mesaj at, kartın sana gelsin!

Borç Eriten Taksit işlemi, kesilecek ilk ekstreye yansıyacak henüz ekstrelenmemiş dönem içi harcamaları ve/veya müşterilerin seçeceği dönemlerdeki bekleyen taksitleri yeniden taksitlendirir. Müşterilerin tercihine göre ek kartlar ile yapılan harcamalar Borç Eriten Taksit bakiyesine eklenebilir. Bu özellikten sadece "TL" ekstreler yararlanabilir. Nakit Avans, Taksitli Nakit Avans, Avantaj Kredi, Alo Taksit işlemleri HSBC tarafından satılan sigorta işlemleri, ilk taksiti dönem içine yansımamış ötelemeli işlemler, para transferleri, takas kaydı ve provizyonu gelmemiş işlemler, önceki dönem ekstrelerden kalan bakiyeler ve daha önce Borç Eriten Taksit yapılmış bakiyeler yeniden taksitlendirilemez. Aylık faiz oranı (vergi hariç) %1,99’dur ve işlem ücreti BSMV dahil 15 TL’dir. Borç Eriten Taksit'ten 3-6-9-12-15-18 ay vade seçenekleri ile yararlanılabilir. Borç Eriten Taksit işlemleri; HSBC ATM’leri, telefon bankacılığı ve bireysel internet bankacılığı aracılığı ile yapılabilir. Ek kartlar ve ticari/şirket kredi kartları Borç Eriten Taksit'ten yararlanamaz. HSBC Bank A.Ş., ürünle ilgili her türlü değişiklik hakkına sahiptir. Ayrıntılı bilgi advantage.com.tr ve 444 0 111'de.

BÜMED Ankara
06 BU 1

863

Ankara CERMODERN’de BÜMED Buluşması ve Van Gogh Sergisi BÜMED Ankara üyeleri 16 Aralık Pazar günü metropollere yakışan kültür ve yaşam merkezi olan Cer Modern Sanatlar Merkezi’nde “Brunch”ta buluştu. Galerideki Van Gogh sergisi de çok önemli izlenimler yarattı. Cer Modern Ankara’da nostaljik bir esinti yaratıyor, Cer, çeken, çekilen araç olarak ifade ediliyor. Eski tren vagonlarının tamirhanelerinin ve ‘cer’ atölyelerinin restorasyonuyla mekân yaratılmış ve ‘Yaşayan Kültür Merkezi’ olarak nitelendirilmekte. 11.500 meterekarelik bir alanda yer alan CerModern’deki ‘Van Gogh

Alive’ Sergisi, İstanbul’dan sonra Ankara’da da, sanatseverleri buluşturdu. Klasik müzik eşliğinde, Van Gogh’un eşşiz tablolarıyla birlikte sanatçının sözlerine de yer verilen harika bir görsel şölen izledik. ‘Vazoda 12 Ayçiçeği’,’ ‘Ren Nehri’nde

Yıldızlı Bir Gece’, ‘Sargılı Kulaklı Otoportre’, ‘Teras Kafe’ gibi eserleri izlemekten büyük keyif aldık. Dev boyutlardaki Van Gogh gösterisi ile sanatsal dehanın tadını çıkardık. Yılın bu son brunch etkinliğinde, şubemizin emektar üyelerinden Melih Aral arkadaşımızın eşi Ela Aral’ın doğum gününü de kutladık. Çok keyifli geçen yemekte hoş sohbetler edildi, bol kahkahalar atıldı. Ela arkadaşımıza da eşi ve çocuklarıyla sağlıklı ve mutlu bir ömür diliyoruz.

B 14

BÜMED İzmir
35 BU 1

863

İzmir’de “1. Yurt Buluşması” 1980-1990 yıllarında 1. Erkek Yurdu’nda kalan bir grup mezunumuz, güzel bir organizasyonla 14 Aralık’ta İzmir’de bir araya geldiler. Spor Kurulu başkanlığı yapmış olan mezunumuz Murat Balcı’nın yaptığı organizasyona katılabilmek için bir grup mezunumuz özel olarak İstanbul’dan geldiler. 1. Yurt “sakin olmayanları”nın toplanma yeri olan ve yine mezunumuz Ümit Özgünter tarafından işletilen Sa’de Meyhane’de nefis meze ve ızgaralar eşliğinde anılar ve kadehler birbirini izlerken, yurt sohbetlerinin de yıllar sonra dahi kaldığı yerden aynı şekilde devam edebildiğini görmenin mutluluğu yaşandı. Gecenin ilerleyen saatlerinde bu ekip, işletmesini yine Ümit Özgünter’in yaptığı İzmir’in popüler eğlence mekanı Rox’a “akarken” bir yandan da yakın zamanda tekrar ve daha da kalabalık bir araya gelmenin planları yapılıyordu. Bu fırsatı kaçıranlar için buradan açıkça duyuruyoruz. BÜMED İzmir’de Yeni Yıl Kutlaması İzmir Yönetim Kurulu Üyelerimiz ve mezunlarımız yeni yıl kutlamasını 24 Aralık 2012 Pazartesi akşamı yeni ofisimizde yaptılar. Bu umut dolu buluşmada gelecek dönem projeleriyle ilgili konuşuldu ve 23 Ocak 2013 Çarşamba akşamı Alsancak Sade Meyhane’de tüm İzmirli Boğaziçililer olarak bir araya gelme kararı alındı. BÜMED İzmir, Boğaziçilileri sık sık bu tip organizasyonlarla bir araya getirip, Boğaziçi ruhunu yaşatmaya devam edecek.

B 16

üniversiteden haberler

Boğaziçi Üniversitesi Spor Ödülleri Sahiplerini Buldu İlki 2011’de düzenlenen Boğaziçi Üniversitesi Spor Ödülleri bir geleneğe dönüşme yolunda ilerliyor. Bu yıl Ödül Töreni 18 Aralık Salı akşamı birçok sporcunun katılımıyla ve herkese açık olarak Albert Long Hall'da gerçekleştirildi. Prof. Dr. Zafer Toprak'a TGD Sedat Simavi Sosyal Bilimler Ödülü Boğaziçi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zafer Toprak, “Darwin’den Dersim’e Cumhuriyet ve Antropoloji” adlı eseriyle Sosyal Bilimler kategorisinde 2012 Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Sedat Semavi Ödülü’ne layık görüldü. TGC’nin kurucu başkanı Sedat Simavi adına 36 yıldan bu yana sürdürülen ödüller; gazetecilik, radyo, televizyon, edebiyat, sosyal bilimler, fen bilimleri, sağlık bilimleri, görsel sanatlar ve spor alanlarında veriliyor. Prof. Dr. Zafer Toprak’a ödülü 25 Aralık tarihinde The Marmara Taksim Oteli’nde düzenlenen törenle takdim edildi.

Sulukule Gençlik Gösteri Topluluğu Konseri Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü’nün organizasyonunu üstlendiği Sulukule Gençlik Gösteri Topluluğu, 12 Aralık’ta Garanti Kültür Merkezi’nde sahne aldı. Birbirinden renkli performanslara imza atan topluluk, kültürel çoğulluğu sanatsal bir yaklaşımla izleyenlere aktardı.

YD2YD 2012 Ödülleri Sahiplerini Buldu “Yeni Düşler Yenilikçi Düşünceler, YD2YD 2012” öğrenci proje yarışmasında beş proje ödül aldı. 06 Aralık’ta yapılan ödül töreninde 25 bin TL’lik Elginkan Vakfı Birincilik Ödülü’ne enfeksiyonel hastalık odaklı araştırmalara internet üzerinden fonksiyonel veritabanı geliştirmeyi hedefleyen PHISTO-İnsan Protein Etkileşim Veri Tabanı Projesi’yle Kimya Mühendisliği doktora öğrencisi Saliha Tekir layık görüldü. Projeleriyle ödül alan diğer isimler ise Arzu Dilan, Muhammet Çağlar Kılınç, Arda Çelebi ve Halil İbrahim Yıldırım oldu.

B 18

BÜMKorkestra Boğaziçi Üniversitesi Müzik Kulübü bünyesinde geçtiğimiz yıl kurulan BÜMKorkestra, bu dönem ilk konserini vermek üzere Garanti Kültür Merkezi’nde (GKM) 24 Aralık günü sahne aldı. Geçtiğimiz yıl Müzik Kulübü'nde ve BÜMK Turne kapsamında Muğla Üniversitesi'nde performanslarını sergileyen ve büyük beğeni toplayan BÜMKorkestra, 20122013 kadrosu ve yeni repertuarıyla dinleyenlere keyifli bir müzik akşamı yaşattı.

Çok kıymetli hocamız Arman Manukyan’ı kaybettik. Yaşama ve Boğaziçi Üniversitesi’ne kattığı değerleri unutmayacağız. Ailesine ve camiamıza sabır diliyoruz.

BİR BOĞAZİÇİLİ’NİN ARDINDAN Soli Özel "Bir şekilde etrafınızda ya da yanınızda olmadığını düşünemeyeceğiniz karakterler vardır hayatınızda. Onlarla birlikte olmanız, görüşmeniz filan da gerekmez. Onların varlığını bilmek yeterlidir. Size ve hayatınıza kattıklarını, hep hayatınızın bir yerinde olduklarını hissedersiniz. Hayatınızın onlarsız olabileceği aklınıza gelmez. Yaş kaç olursa olsun ölüm kelimesiyle onların adını aynı cümlede birlikte kullanacağınızı düşünmezsiniz. Gün gelip, asla olmayacağına inandığınız şey aniden gerçekleştiğinde, ölüm, hiç ihtar vermeden kalleşçe gelip onları sizden hoyratça kopardığında, tam da bu nedenlerle öyle bir boşlukta kalırsınız ki kendinizi dehşetli bir anaforun içinde buluverirsiniz. Çok erken zamanlarda çok arkadaşımızı kazalara, amansız hastalıklara kaybetmiş bir sınıfız biz. Bu durumun bize verdiği tevekkül bile yetmedi daha yapılacak çok haytalık, yenilecek çok yemek, keyfi çıkarılacak çok Kalpazankaya gecesi varken Toni’nin aramızdan böylesine apansız, zamansız ayrılışına isyanımızı bastırmaya. Şehrin her köşesinde, hayatın akla gelebilecek her kıvrımında bir şekilde izini bırakmış, kentin toplumsal manzarasının ayrılmaz bir parçası diye bellediğiniz, ortak anılarınızın, çetelesi tutulamayacak kadar çok olduğunu fark ettiğiniz,

Lüsi hanımın hayatının temel direği, Ceki’nin küçük kardeşi artık bizle değil. Çaktırmadan üçüne de çok hayran olduğu hayatının kadınlarını da arkada bıraktı. Yüzlerce can arkadaşından bir grubun ölüm ilanında yazdıkları gibi “gene huysuzluk etti, erken kalktı” Yarın 1970’lerdeki Galatasaray takımındaki bir oyuncunun soyadını merak ettiğimizde bunun cevabını bilecek kişiyi bilen, kendisi de malumatfuruş adamımız artık yok. Kardeşi gibi sevdiği Coşkun’un deyişiyle “bin yıllık dost nasıl olunur kürsüsünde hepimize sıcak dersler vermiş, Temel’in en güzel fıkralarını kendisine hediye ettiği” nev-i şahsına münhasır arkadaşımız gitti. hep güvendiğiniz, her derdinize koşacağını, sırtınızı hep kollayacağını bildiğiniz bir dostu kaybetmenin acısı var içimizde. Kolay anlatılamaz! En sevdiklerinin bile, tek kelimeyle tanımlayın dendiğinde ‘huysuz’ diye andıkları bir adamın bu denli sevilmesinin, birbirleriyle alakası olmayan çevreler, kişiler tarafından el üstünde tutulmasının, dostluğunun aranmasının sırrı neydi ki acaba? Bitmez tükenmez bir enerji, iyi niyet, dostluğa vefa duygusuyla kimin ihtiyacı varsa onun yanında olması mı? Gani gönüllü olmayı bu kadar sindirerek yaşaması mı? Fatih’te o vıcık vıcık yağlı, müthiş lezzetli büryan kebabını yapan ustaların bile, ‘biz bir yere geldiysek Toni abi sayesindedir’, demesinin bizi şaşırtmaması nedendir ki? Biz de O’nun arkasından inadına gene Kalpazankaya’ya sonra da Bizim Tepe’ye gittik. Şerefine içtik. Anıları tazeledik, paylaştık. Anlattığı fıkraları hatırlayıp güldük. Hani filmlerde olur ya, onun gibi, Toni de oralardaydı. Lise’den hatırladığımız haliyle. Record 76’nın resmi ve acar fotoğrafçısı olarak boynunda fotoğraf makinesi, ayağında Clarks’lar, üzerinde Lacoste tişörtle siyah bleyzer. Sigarasını çıkardı, filtreli kısmı ya elinin tersine ya da masaya vurdu, çakmağı çaktı. Dumanı üflerken gene gevrek bir kahkaha attı, sonra hadi bana müsaade deyip tüydü. Arkada hoş, ama çok hoş bir seda bıraktı."

B 20

Çalışanlara özel avantajlar Turkcell Profesyoneller Kulübü’nde.

1 bilet hediye!

1 bilet alana

1 kahve hediye!
PROF
Ücretsiz üye olmak için

1 kahve alana

2222

Kampanyalardan yararlanmak için Profesyoneller Kulübü üyesi olmak; Profesyoneller Kulübü’ne üye olmak için Turkcell bireysel hatlarla 2222’ye PROF yazıp göndermek gereklidir. Üyelik ücretsizdir. Cinemaximum kampanyası 31 Aralık 2013, Caffe Nero kampanyası 18 Ocak 2013’e kadar devam etmektedir. Sinema kampanyası cuma günleri saat 17:00 sonrası seanslarda geçerlidir. Kampanyalardan faydalanabilmek için Caffe Nero ve Cinemaxium’larda Profesyoneller Kulübü şifresi ve Turkcell hat numarası, satış sırasında ilgililere söylenmelidir. Profesyoneller Kulübü şifresi alma bedeli 0,40 TL’dir. Şifreyi almak için PROF yazıp 2222’ye göndermek gereklidir. Turkcell kampanya sürelerini değiştirme, kapsamını sınırlama veya genişletme hakkını saklı tutar. Kampanya şartlarının farklı uygulandığı durumlar ve tüm detaylı bilgi için: www.turkcell.com.tr

ARA GÜLER GÖZÜNDEN FOTOĞRAF VE İSTANBUL Benim için İstanbul, Kemal’in, Orhan Veli’nin, Yahya
Abdülhak Şinasi Hisar’ın tarif ettiği şehirdir.

Aylin Buran ’02
Yıllardır fotoğraflarıyla İstanbul’a ayrı bir bakış kazandırmıştır Ara Güler. İstanbul’u fotoğraflamak denildiğinde de akla ilk gelen isimdir. Çalışmaları evrenselliğe ulaşmış olan usta ile özel sayı vesilesi ile buluşma şansına eriştik. Kendisine sanatta kurgusallık, fotoğrafta gerçeklik ve İstanbul üzerine sorularımızı yönelttik. Sizi röportajımızla baş başa bırakıyoruz. Oscar Wilde’ın “sanat yalandan doğar,” tespitine katıldığınızı ifade ediyorsunuz. Bu tespiti açmanızı rica edebilir miyiz? Bu cümle üzerine düşündün mü? Evet. “Sanat yalandan doğar,” dediğimiz zaman gerçekte olmayan bir sahnenin kurgulanması kastedilirken fotoğrafta ise olanı tüm gerçekliği ile ortaya koymaktan bahsediyoruz. Fotoğrafla sinema arasındaki fark budur. Şimdi ben fotoğrafta realiteden bir parça koparıyorum, onu donduruyorum, kâğıda geçiriyorum. Hakikati gerçekleştiriyorum; donduruyorum ve o öyle kalıyor. Sonsuza kadar da kalacak. Sinemada ise bir rejisör var, kameraman var,” mis en scène” var. Şimdi bir “Western” filmi anlatıyorum. Mesela tren geliyor, bacasından dumanlar çıkıyor. Kamera treni gösteriyor, “location” belli ediyor. Sonra öbür taraftan at üzerinde iki kişi geliyor, ellerinde tabanca ile. Sonra trenden ineni vuruyorlar. Şimdi nedir bu? Kurgudur. Var mıdır böyle bir olay? Yoktur. Kim uydurdu? Rejisör uydurdu. Kameraman da bunu çekti. Her detay hesaplandı ve o adam öldü. Her gece bir Hamlet ölüyor. Hangisi doğrudur? Bütün Hamletler yalandan ölür. Aslında Hamlet de yoktur. Fotoğraf o noktada gerçeğin bir parçası olduğu için sanata benzer; ama sanat sayılmaz. Sanatçı ne demek biliyor musun? Evliya demek. İsa Peygamber demek. Hazreti Muhammed demek. Dünyayı değiştiren adam demek. Mesela Beethoven, Mozart… Siz kendinizi “foto muhabiri” olarak tanımlıyorsunuz. Evet ben foto muhabiriyim, gazetecilik yaparım. Dört kere harbe gittim. Dönemeseydim ne olacaktı? Bunları anlatamıyor olacaktım. Gerçeği yansıtırken gri alanlar var mı? Bugün teknolojinin sunduğu imkânlar söz konusu. Görüntü üzerinde oynama olanakları var. Oynama şansı demek hakikati bozmaktır, oynanmasa iyi olur; ama oynamak zorunda da kalabilirsin. Mesela planın önünde bir araba duruyordur, lüzumsuzdur, kuş bilmem nereye konmuştur. Onunla oynayabilirisin, o işin düzeltmesidir; ama fotoğrafı ”yalan konuşan” fotoğraf haline çeviriyorlar. İnsanların elleri tutulmaz, ne isterlerse yaparlar. Üslup nasıl kazanılır? Örneğin sizin fotoğraflarınıza bakıldığında, isminiz belirtilmemişse bile fotoğrafın size ait olduğu tahmin edilebiliyor. Üslup kazanmak nasıl bir sürecin ürünüdür?

B 22

Hiç düşünmedim; ama bu sorunun muhakkak bir yanıtı vardır. Bu “experience”dır. Zaman içinde oturtur ve üslubunu bulursun. Yalnız ne aradığını bileceksin. Bu da tahsil derecesine bakar. Mesela mimarları ele alalım. İnsan neden mimar olur? Mimar ne demek biliyor musun? Dünyanın kabuğunun üzerine bir şey inşa etmek demek. Yani sıfırdan bir şey koymak demektir. Bunu yaparsan bir şey yapıyorsun demektir. Atom bombası da yapabilirsin, sonucunda insanlar ölür. Bu da işin fena tarafı. Dünyayı değiştiren pek çok kişinin fotoğraflarını çektiniz. En çok kimi çekerken haz aldınız? Ben daha ziyade kompozisyonları çeken insan olmak istiyorum. Bir şeyi, kişiyi çekmek değil, bir hayatı çekmek istiyorum. Düşündüm ki bu insanlar bizi hazırladılar. Sanatçı denen kişiler bizi hazırlıyorlar, bu insanlar mühimdir benim için. Ne öğrendimse onlardan öğrendim. Bir Renoir mesela… Sanatçıyı bir evliya olarak nitelediniz. Bugün “sanatçı” ifadesinin içi farklı şekilde dolduruluyor. Bu size ne hissettiriyor? Tüm filozoflar bitti. Son filozof Albert Camus idi. Ondan önce Jean Paul Sartre idi. Bertrand Russell vardı ondan önce. Bugün

filozofsuz bir devirde yaşıyoruz. İnsanlık neyi takip edeceğini bilemiyor. Birinci Cihan Harbi ile İkinci Cihan Harbi arasında hayatın boş olduğunu öğrendi insanlar. Bir kurşunla ölüyor insan. Kim öldürdü beni? İnsan düşünmeye başladı. Filozofu yok, insanlar bir yere kanalize olacakları bir vizyona alıştırılmıyorlar. Yetiştirme tarzımız da öyle. Doğduğun andan itibaren sana mikrop veriliyor. Milliyetçilik gibi… Bir röportajınızda “İstanbul bitmiştir,” diyorsunuz. Bize eski İstanbul’u anlatabilir misiniz? Benim doğduğum zaman İstanbul zaten bitmişti. Bizden evvelmiş, babalarımızın zamanında İstanbul İstanbulmuş. İnsanlar eskiden çok daha tahsilliydi. Hatırlarım, ben küçükken burada oturan insanlar çok şık adamlardı. Le Bon Pastanesi’ne giderlerdi… O jenerasyon bitti. Bir üniversite mezununa Jean Paul Sartre dedim adını bile duymamış. Bertrand Russell dedim onu da duymamış. “Yazayım da bakayım,” dedi. Bugün İstanbul dediğimizde sınırları sürekli genişleyen bir alandan bahsediyoruz. Bugün İstanbul neresidir İstanbullu kimdir? 10 kişiden iki kişisi İstanbulludur. Geri kalan taşralıdır.

Sizce İstanbul’un kurtuluş şansı var mı? Kurtuluş meselesi yok. Kim kimi kurtaracak! Taksim boşaltılacak, altındaki toprak nereye dökülecek! Birtakım adamlar para kazanıyorlar. Her şey ona göre ayarlanıyor. Sizin için İstanbul’da bozulmadan kalabilmiş semtler var mı? Salacak’ın bazı sokakları öyledir, Eyüp’ün bazı sokakları öyledir. Eyüp’te mesela arka plan durur; ama oradan geçmesi gereken adam geçmez. Bütün sokaklarda boş bir alan bulamazsın. Ne çekersen içinde araba çıkar, kamyon çıkar, elektrik direği çıkar. Rahatsız eden bir unsur vardır. Eskiden öyle değildi. Yaşam vardı. Şimdi yaşam yok. Benim için İstanbul, Orhan Veli’nin, Yahya Kemal’in, Abdülhak Şinasi Hisar’ın tarif ettiği şehirdir. Her şey bitmiştir. Çekecek bir şey yoktur. Köşeler kalmıştır. Benim zamanımda, 40’larda, 50’lerde 60’larda vardı yine bazı şeyler. Şimdi bitti.

B 23

İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Arşivi’nden Rumeli Hisarı, Robert Kolej

İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Arşivi’nden Tophane Meydanı

KENT- EDEBİYAT –DEVİNİM

Duygu Cankılıç ’11
Stanford Üniversitesi’nin İstanbul ile ilgili projesi kapsamında, Stanford Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Yard. Doç. Ali Yaycıoğlu ve Stanford Üniversitesi öğrencilerinin çalışmalarının bir günü Boğaziçi Üniversitesi’nde “İstanbul ve Edebiyat” teması üzerine gerçekleşti. Bu çalışma grubu ve Sayın Yaycıoğlu ile Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Yard. Doç. Halim Kara hocamızın İstanbul ve Edebiyat konulu sunumu esnasında tanışmış olduk. Yaz aylarından bu yana hazırlanmakta olduğumuz Ocak özel sayısı için hem Stanford Üniversitesi’nin projesi hem de Sayın Kara’nın İstanbul ve Edebiyat başlıklı sunumu, bu ayki temamız için oldukça verimli bir alandı. İstanbul’un sosyoloji, tarih ve edebiyat alanındaki yeri hakkında kendileri ile gerçekleştirdiğimiz röportajı sizlerle paylaşıyoruz. Röportajımızı, Stanford Üniversitesi’nin İstanbul projesi ve bu projenin bir uzantısı olarak Halim Kara hocamızın İstanbul’un edebiyat içerisinde nasıl konumlandığı ekseninde sürdürmek istiyoruz. İstanbul projesini ve İstanbul deneyiminin ne şekilde gerçekleştiğini sorarak bir başlangıç yapabiliriz. Ali Yaycıoğlu: Stanford’ın her yaz düzenlenen seminerleri oluyor, bunlar farklı ülkelerde olabiliyor. Belli bir çerçeve içinde üniversitede iki haftalık bir proje yapılıyor. Daha sonra proje komiteye gidiyor, kabul ediliyor, öğrenciler başvuruyor ve semineri yapan kişi o başvurulardan öğrenci seçiyor. Böyle bir gelenek var. Birkaç senedir yapmıyorlarmış; bu sene yeniden yapmaya başladılar. Ben de İstanbul’u önerdim. Buradaki amaç İstanbul üzerine bir tarih semineri değildi. Tarihçi olarak hep tarihle uğraşmak yoruyor. “Günümüzün yaşayan İstanbul’unda tarih nasıl yaşanıyor?” Seminer bu soru çerçevesinde; İstanbul tarihi değil, İstanbul’da tarihin nasıl yaşandığı üzerine. Özellikle şu dönemde, İstanbul göç açısından, finans açısından, edebiyat açısından daha global bir şehir haline geldi; eski, daha sınırlı bir Cumhuriyet İstanbul’u yok artık. İstanbul’un üzerindeki örtü kalkınca, bütün kimliklerin patladığı, bütün gerilimlerin ortaya çıktığı bir şehir haline geldi. Peki, İstanbul şimdi tarihi nasıl yaşıyor? Bu soruyu anlamlandırmaktı amacım. Bir de bununla beraber daha spesifik olarak soylulaştırma meselesiyle çok ilgileniyorum. Dolapdere’de, Tepebaşı’nda olan süreci de tartışmamız gerekiyor. İkincisi benim Ottomania dediğim Osmanlı objeleri ve Neo-Osmanlıcılık tartışması… Yeni bir Osmanlı geçmişinin hem mimaride, hem pazar alanında, turizmde patlaması... Ottomania diyorum ben bu olguya; çünkü biraz manik depresif bir boyutu olduğunu düşünüyorum, belki “mania”sı oradan. Üçüncü olarak da restorasyonlara ve şehirdeki bu çılgın projelere bakmak niyetindeyim. Bu çılgın projeleri, restorasyonları öğrencilerimle görmek, incelemek istiyorum. Bu şehirde şu aşamada ne öne çıkıyor, ne arkada kalıyor; ne çok çılgın, ne utanç verici; hangi İstanbullular daha agresif, hangileri daha çekingen, sessiz; kimler bağırıyor, kimler susuyor şehirde ve bu farklı İstanbullar birbiriyle nasıl rekabet ediyor? Osmanlı İstanbul’u, Cumhuriyet İstanbul’u, Rum İstanbul’u, Ermeni İstanbul’u, Kürt İstanbul’u, travestiler İstanbul’u, Sivaslılar İstanbul’u, Karadenizliler İstanbul’u, taksicilerin, fırıncıların, zencilerin, göçmenlerin, apaçi çocukların, Çarşamba’nın, Seyrantepe’nin, İş Bankası plazalarının İstanbul’u; çok farklı İstanbullar birbiriyle nasıl bir ilişkide, tarihi referanslar nerelere giriyor, birbiriyle nasıl konuşuyorlar; bunlara bakarak bir denemeydi bu proje. Öğrenciler de buna uygun olarak seçildi; tam 160 öğrenci başvurdu projeye, Stanford’da bir rekor. Halim Kara: Yalnızca Stanford’dan değil, Amerika’dan, başka üniversitelerden de başka projelerle gelen akademisyenler var. Bir İstanbul modasından, hatta bir Türkiye’ye gelme modasından söz edebilir miyiz? Başka ülkelerde de benzer seminerler yapılıyor mu? Yine benzer sorular üzerinden mi gidiyorlar? Ali Yaycıoğlu: Tabii var; ama ben bizimle benzer sorulara yanıtlar arayan bir seminer görmedim. Genelde tarih seminerleri ağırlıklı benim gördüğüm kadarıyla. Öğrencileri Sanayi Mahallesi’nde gezdiren bir seminer görmedim. Yine de şu açık: İstanbul’un önemi arttı. Bir de insanlar Ortadoğu’ya gidemiyor tehlikeli diye. İstanbul, Amerika’dan Ortadoğu’ya açılan bir kapı gibi görünüyor. Bu çok sorunlu bir bakış elbette. Avrupa ile Asya

B 26

B 28

arasında köprü gibi klişeler işe yarıyor. Bir de son dönemde çeviriler, Orhan Pamuk’un kitabı, Fatih Akın’ın filmleri etkili oldu; New York Times’da son bir senede yedi ya da sekiz tane makale yayınlandı; geçtiğimiz günlerde Wall Street Journal’de Osmanlıcılık ve yeni Osmanlı elitleri üzerine bir yazı çıktı. Seminer için 160 öğrenci başvurdu dediniz, kaçı alındı? Ali Yaycıoğlu: 15 öğrenci alındı. 160 öğrencinin başvurması çok etkileyici. Ben yıllarca Amerika’da yaşayan bir insan olarak bunu gerçekten etkileyici buldum. Bu kadar öğrenci müracaatı alabilmek için özel bir gayret gerekiyor. Çok reklam yapıldığı söylenemez; ama seminerin bir tarih semineri olmadığı, çok daha disiplinlerarası bir seminer olması ilgiyi çok arttırdı. Ben özellikle fotoğrafla uğraşan, resim yapan, skeç yazabilen insanlarla, şehrin sesiyle,‘ soundscape’ dediğimiz, sesle ilgilenen insanlar istedim. Fotoğraf çekiyorlar, günlük yazıyorlar, resim yapıyorlar, skeç yazıyorlar ve obje kodluyorlar; hatta kokuya dayalı yapıyorlar bu işi.

Bizler çalışmalarınıza erişebilir miyiz? Ali Yaycıoğlu: Sergi açacağız öğrencilerle beraber. Bu konularla ilgilenen insanlar var; ama böyle çerçevelendirince ilgi arttı. İstanbul çok “hit ve cool” bir şehir şu anda. Doğru ya da yanlış bilmiyorum; ama algısı öyle. Bizim de o “hit ve cool” tarafının çok daha ötesinde şeyleri tartışma imkânımız oldu. Mekânsal olarak da çok fazla çeşitlilik var; gidip görülecek, analizi yapılacak, incelenecek… Siz nereleri tercih ettiniz? Ali Yaycıoğlu: Biz her yeri tercih ettik. Klasik tarihi yarımada mesela; ama oralara da bakarken turist gibi bakmadık, “Tarihi yarımada kime ait?” sorusunu sorduk. Bu soru önemli bir soru: “Şehir kimindir?” “Tarihi yarımada kendini dünyaya nasıl sunuyor?” Oradaki turizm kısmını inceledik, müzeleri inceledik, müzelere çok kritik bir şekilde baktık. İş Bankası’na gittik, sunum yapıldı Türk ekonomisi hakkında. Çok pozitifti. Oradan çıktık Seyrantepe,

sanayi ve işçi mahallelerine girdik ve orada işçi çocuklarıyla, aktivist ve sosyalistlerle buluştuk. Sanayi Mahallesi’nde iş yapan sanatçılarla buluştuk. Bir gün Fener Rum Patrikhanesi’nde ayine katıldık. Oradan çıkıp Fetih Müzesi’ne gittik. Fetih Müzesi’nde hem o zıtlık hem de hiçlik. Sanat üzerine konuşma fırsatımız oldu. Miniatürk’e gittik; orası çok ilginç bir yer, özellikle ‘soundscape’ açısından. Her yapının önünde bir alet var ve o yapıdan sesler çıkıyor; zaten kendinizi orada Gulliver gibi hissediyorsunuz; o sesler de çizgi film sesi gibi. Çarşamba’ya gittik, İsmail Ağa Cemaati’nden insanlarla karşılaştık, konuştuk. Travesti dünyası ve İstanbul travestileri ile ilgilendik. Tepebaşı’nda yeni yapılan bir ‘centrifikasyon’ projesi var; “Tepebaşı yenileniyor” adıyla. Çok sorunlu bir proje. O projenin yapıldığı yere gittik, maket üzerinden bize bir sunum yaptılar; bir mimar arkadaşla gezdik oraları. Kadıköy çarşısında oturduk, Kuzguncuk’ta oturup mahalle üzerine okuduk. Birçok şeyi tadabildik; ama birçok yere de gidemedik. Ataşehir’e gidip Sinan Camii’ni göstermek istiyordum, oradaki çılgın, kaba yapılaşmayı;

ÜRKİYE’DE T EKNOLOJİ T LIŞVERİŞİ A EVRİMİNİ D KNOSA TE ŞLATT A B

İlk Teknosa mağazasıyla başlayan büyük değişim, 12. yılında 75 il, 282 mağaza ve 3500 çalışanla Türkiye’nin dört bir yanına ulaştı. Türkiye’nin lider teknoloji marketi Teknosa.*
*GFK Bağımsız Araştırma şirketinin 2009, 2010, 2011, 2012 (ilk 8 ay) yılı verilerine göre Teknosa, bu verilerde yer alan Teknoloji Marketleri arasında en yüksek satış oranına sahip lider teknoloji marketidir.

I

de edebiyatın kurmaca yönü. Dönemlendirme ve edebiyatın İstanbul bağlamında kurmaca yönünü sizden dinleyebilir miyiz? Halim Kara: Bu konuya girmeden önce bir sorum olacak benim. Ali bir yorum yaptın Cumhuriyet İstanbul’u şeklinde, onunla neyi kastediyorsun tam olarak? Ben İstanbul’un Cumhuriyet İstanbul’u olup olmadığından emin değilim. Gerçekten öyle bir şey oldu mu olmadı mı, sen söyledikten sonra düşünmeye başladım. Ali Yaycıoğlu: Bence düşünmeye değer bir soru. Cumhuriyet İstanbul’u deyince benim aklıma 1940lı-50li yıllardaki bütün mimari gelir. Bunlar da çok azalıyor artık. Ama sadece bu da değil; Vatan Caddesi de Cumhuriyet İstanbul’u. İyi yönüyle kötü yönüyle Cumhuriyet İstanbul’a damgasını vurdu. Ben Cumhuriyet İstanbul’u derken daha çok 1970’lere kadarki süreci kastediyorum. Halim Kara: 1940lı yıllardaki büyük fabrikalar ya da Tekel’in yaptığı binalar, İstanbul Belediyesi’nin inşa ettiği binalar… Ali Yaycıoğlu: Ama konutlara bakarsak 1940’ların, 50’lerin konutları Ankara’dakine çok benzer. Ankara’da Cebeci tarafında kaldı sadece o konutlar. İstanbul’da Üsküdar’ın arka tarafından Bağlarbaşı’na doğru tek tük kaldı, 1940’ların 50’lerin üç dört katlı sadece koyu yeşil, gri sıvalı evleri… Çok basit, “art deco” tarzı binalar; bu aklıma geliyor. Ama Boğaz Köprüsü de bir Cumhuriyet projesidir. Ben göçü, çarpık yapılaşmayı ve büyük yerlerin yerleşime açılmasını kastetmiyorum Cumhuriyet İstanbul’u derken; daha pozitif bir şeyden bahsediyorum. Halim Kara: Doğrudan devletin kendi yönlendirmesiyle yapılan binalar mı?

B 30

ama olamadı. Şakirin Camii’ne ve Karacaahmet Cemevi’ne gittik. Şakirin Camii’ni çok beğendiler, konuşma fırsatımız oldu. Sanatçılarla çok görüştük, Sevgi Karay mesela; özellikle Ottomania, Osmanlı objeleri üreten sanatçılarla görüştük; nasıl üretiyorlar, ne düşünüyorlar, bunları konuştuk. Kendileri için yaptıkları şeyler var, bir de market için, pazar için üretilen şeyler var. Öğrencileriniz buraya gelirken sizin yaptığınız çalışmalardan, izledikleri filmlerden edindikleri bir izlenimle gelmişlerdir diye düşünüyorum. Bu algıda bir değişim, dönüşüm olmuş mudur? Siz kendi aranızda yaptığınız konuşmalardan böyle bir sonuca varabilir misiniz? Ali Yaycıoğlu: Çok etkilendiler. Bana, Pera Müzesi’nde her biri düşüncelerini aktaran kartpostal yazmışlar neler kazandıkları hakkında. Çok güzeldi, bir öğretim üyesi olarak inanılmaz mutlu eden bir şey bu, hayatınızda 15 yeni insan var ve hiçbir zaman gitmeyecekler. 15-20 günlük bir süreçte her gün berabersin. Biri “you taught us how to look at things” dedi, bu sanırım en doğrularından biriydi. “Bir şeylere, objelere, mimariye, insanlara nasıl

bakarız?” Çünkü her şey görünür değil. Çoğu şey saklı, utangaç, sessiz; onları görebilir miyiz, nasıl görebiliriz? Bir görünen bir de görünenin arkasındaki şey var; görünen şey neden görünür? Görünmeyen neden görünmez? Bunlar önemli sorular. Öğrencilerin birçoğu farklı ülkelerden; Kahire, Katmandu, Hong Kong gibi farklı şehirlerden… Dönüşte, kendi şehirlerine de farklı bakacaklarını söylediler. Bakma üzerine bir ders. Bakma, anlama, dinleme, duyma, koklama… Mesela bir dersi Sanayi Mahallesi’nde yoğun bir tiner kokusu içinde, çok enteresan bir ağabeyimizin tinerle çalıştığı kendi atölyesinde yaptık. Ve ayaktayız… Sanayi Mahallesi’nde kokudan gerçekten rahatsız olduk biraz; yaklaşık bir saat bu ağabeyimiz kendi kazandığı parayla belli bir grup ressama nasıl destek olduğunu, ‘centrifikasyonu’ anlattı. Müthiş bir andı o. Aslında çok basit, normal bir şey; Sanayi Mahallesi, Seyrantepe’nin arkalarında bir tiner atölyesindeyiz; bir adam konuşuyor; ama düşününce aslında müthiş bir şeydi, keyifliydi. Ali Hocamızın anlattıkları biraz daha sosyal, tarihsel yönü gerçeklik üzerine olan olgular. Edebiyat deyince ilk aklımıza gelen karakteristiklerden birisi

Ali Yaycıoğlu: Onu da kastetmiyorum. Cumhuriyet zaten kolektif bir süreç; Osmanlı nasıl kolektifse Cumhuriyet de öyle. Tabii devletin etkisi çok daha büyüktür Cumhuriyet’te; mesela Vatan Caddesi’nde. Ama 1950’lerden sonra taşradan gelip burada güzel apartmanlar yapan insanlar da bu sürecin parçalarıydı. Sermayenin yeniden İstanbul’a taşınması… Cumhuriyet döneminde yaşayan ve değişen İstanbul’u kastediyorum kısacası. Halim Kara: Onun bu şekilde son zamanlarda değiştiğini mi düşünüyorsun? Ali Yaycıoğlu: Tabii o da değişiyor; nostaljik bakmıyorum Cumhuriyet İstanbul’una. Ama biz Cumhuriyet’i çok fazla düşünmüyoruz, tarihselleştirmiyoruz. Cumhuriyeti ya bir patoloji olarak görüyoruz yeni tarih yazımında; hatta Yanlış Cumhuriyet diye bir kitap var, çok tuhaf bir kitap; ya da cumhuriyeti çok yüceltiyoruz ve ona toz kondurmuyoruz. Cumhuriyeti tarihselleştiremeyiz; ama cumhuriyette olan her şeyi de devlet eliyle yapılmış olarak da görmemeliyiz. Cumhuriyet kendine göre kolektif bir hikâye. Halim Kara: Mesela 1940’larda Tanpınar’a bakınca özellikle İstanbul’un fethinin 500. yıldönümü sürecine, o süreçte resmi olarak fetih kutlamaları yapmak istiyorlar ve birçok kültür insanı, yazar İstanbul’un ihmal edildiğini düşünüyor. Orhan Pamuk’un İstanbul, Hatıralar ve Şehir kitabında da görebilirsiniz. Yeni binalar yapılıyor, değişim oluyor; bu devlet eliyle yapılıyor ya da halk kendisi de binalar yapıyor; ama onun tarafından özellikle tarihi yarımadanın, Osmanlı’ya ait, geçmişe ait birçok binanın da bakımsız kaldığı, ihmal edildiği, yıkıldığı görülüyor. O dönemde Tanpınar, Cumhuriyet gazetesinde dört ya da beş tane doğrudan İstanbul’un nasıl ihmal edildiği, restore edilmesi gerektiğine dair yazılar yazıyor. O makalelerin temel amacı bu fetih kutlamalarını bahane ederek o bakımsız İstanbul’u bir şekilde kurtarmak ya da Ankara’nın dikkatini çekmek. Ali Yaycıoğlu: Bir de Cumhuriyet İstanbul’u deyince kilise ya da cami değil de bir müze olarak Ayasofya; bu da çok önemli, dünyaya çok önemli bir mesajdır. Bu çok büyük bir barış mesajıdır. Bu da bir cumhuriyet hikâyesidir. Müthiş konuların yeniden ortaya çıkması; Kariye Müzesi’nin, Fethiye Müzesi’nin; bunları da kastediyorum. Bu anlamda Cumhuriyet tarihle yeniden bir ilişkiye de girmiş olabilir. İstanbul’un kaybolmuş bir döneminin tarihi, ortaçağ İstanbul’unun tarihi cumhuriyetle gündeme gelmiş; yeniden görünür olmuş diyebiliriz. Halim Kara: Ben üniversitedeyken, çok ilginç bir şekilde, muhafazakâr, ANAP’lı bir belediye başkanı surları restore etmeye başladı; bu daha muhafazakâr kesim tarafından çok eleştirildi Bizans’ı canlandırıyor diye. Farklı dönemlerde, farklı zamanlarda genellemeler yapmak o kadar zor ki; o zaman eleştirenler ki Tayyip Erdoğan da bunlardan biri, birçok şeyi restore ediyor, daha bakımlı hale getiriyor, tarihi yarımadayı nezihleştiriyor. Nerdeyse Kapalıçarşı’dan esnafları çıkarıp oralara oteller yapmaya çalışıyor. Kendine göre “nezihleştiriyor.” Aynı zamanda bunu da unutmayalım; bu bir sınıf meselesi. Bu eylemler “kalkındırıyoruz” söylemi altında yapılıyor. Bu çok sorunlu bir mesele değil mi? Ali Yaycıoğlu: O binalar gerçekten kötü durumdaydı; bunlar çok değerli yapılar; dikkatli olunmalı. Bu yapıları korumalıyız her şeye rağmen. Korumak için çok radikal tedbirler de alınabilir; ama bunu yaparken insani şekilde yapmak, sınıfsal meseleleri göz önüne almak, belli müzakerelerle yapmak gerekir. Zor bir şey bugün Dolapdere’de, Tarlabaşı’nda olan şeyler. Aynı durum bugün Fikirtepe için de geçerli… Zamanında göç sonucu yerleşilmiş bir bölge, Kadıköy’e, metrobüse, halk pazarına çok yakın, yaşamları orada çok rahat; ancak residans yapılacak, buralar çok güzel olacak diye seviniyorlar, üstelik bir daha orada yaşama ihtimalleri olmamasına rağmen. Bu algıyı yaratmak da bir söylemin üretilmesine dayandırıldı tabii ki.

B 31

Halim Kara: Evet, insanlar kendi binalarına geri dönemiyorlar. Ali Yaycıoğlu: Her yaşanmışlık, yaşanmışlıktır; değerlidir. Bunun yüzyılı, on yılı, beş yılı olmaz. Her hikâye, her hafıza değerlidir ve her hafıza bütün İstanbul’un hafızasıdır. Halkın arasında çatışmalar olur, devlet varsa çatışmalar olur, siyasetin bir görevi de halkın arasındaki bu çatışmaları idare etmek, yaşanır hale getirmektir; yok etmek değildir. Ya da bir hafızayı öne çıkarıp ötekini gayrimeşru saymak değildir. Bugün Fetih Müzesi’nde olan tekçilik; sadece bir şeyin hikâyesidir. Bu yanlış bir şey. Tepebaşı’ndaki travestilerin hikâyesi İstanbul’un bir parçasıdır, burada bir hafıza var. O da değerlidir. Bunu söylemeden geçemeyeceğim, Tepebaşı’ndaki projeyi yapan grup aslında belli muhafazakâr bir çevreden geliyor. Kitapçıklarında yeni Tepebaşı, eski Tepebaşı diye ayırıyorlar. Eski Tepebaşı’nda çamaşırlar asılmış, sokaklarda yürüyen insanların tümü başörtülü. Yeni Tepebaşı’nda mavi bir gökyüzü, her şey yepyeni, herkes sarışın ve Versace çantalarıyla alışverişten dönen insanlar var. Böyle bir vizyonla karşı karşıyayız. Halim Kara: “İstanbul ve Edebiyat” üzerine gerçekleştirdiğim sunumuma da bununla başlamıştım, Ahmet

B 32

Ümit’in İstanbul Hatırası’nda bu konu işleniyor. Çünkü İstanbul’un o hafızasının yıkılmasından, kaybolmasından, yok olmasından, birilerinin bundan faydalanarak zenginleşmesinden ve orada yaşayan insanların çıkarılmasından rahatsızlar, bunu kaldıramıyorlar, bu tür bir eylem yapıyorlar. Ahmet Ümit belki de son 20 yıldır Türkiye’de yaşadığımız sorunları kurmaca dünyasına taşıyor ve o şekilde bu sorunla uğraşıyor kendine göre. Ahmet Ümit yüksek edebiyat olarak görülmüyor belki; ama yaptıklarından en çok hoşuma giden; romandaki Nevzat geniş bir tarih ve kent bilincine sahip. Gittiği her mekânın tarihsel hikâyesini anlatıyor okura. Dolayısıyla Topkapı Sarayı’na gittiği zaman, Topkapı Sarayı Müzesi’nin hikâyesini; Ayasofya’ya gittiği zaman oranın hikâyesini bir yolunu bulur, anlatır. Bu konu hakkında fikri olmayan insanlara da fikirler verir. Çağdaş bir meddah gibi hareket eder. Edebiyatın dönemlendirilmesine klasik edebiyattan başlayayım. Klasik edebiyatın temel konvansiyonları var; dolayısıyla şairler şiiri gözleme dayalı olarak anlatmadan çok klasik edebiyatın mazmunlarına göre ya da konvansiyon yoluyla daha önceki şairler nasıl anlatmışsa o imgeleri kullanarak anlatırlar. Ama

bunun ötesinde o dönemde yapılan şeylerden birisi Kâğıthane’deki ya da Sadabad’taki eğlencelerin böyle anlatılması. Klasik edebiyata bakarak bir eğlencenin nasıl yapıldığını, Sadabad döneminde bir sünnet düğününün neler barındırdığını, şehzadelerin Kağıthane’de yapılan düğünlerini öğrenebiliriz, bunlar hakkında fikirler veren şiirlerle karşılaşıyoruz. Temel olarak şairler daha önce anlatılan konvansiyonlara dayalı bir şehir imgesi yaratıyor. Tanzimat’la birlikte bu biraz daha değişiyor. Basit gerçekçilik girmeye başlıyor, gözleme dayalı şehir ya da mahalle girmeye başlıyor. Belki çok tipik bir örnek; Ahmet Mithat Efendi’nin Felatun Bey ile Rakım Efendi eserinde Rakım, Tophane’de yaşar, işi Beyoğlu’ndadır; hep gider gelir. Çok ayrıntılı bir betimleme olmasa bile hep o gidiş geliş vardır. Ali Yaycıoğlu: Sadece Divan Edebiyatı değil İstanbul’u anlatan, 17. yüzyılın novellalarını da düşünmemiz gerek; Şehrengizleri de. Burada farklı şehir hikâyeleri görebiliriz. Bütün Tıfli hikâyeleri 17. yüzyılda hep İstanbul’da geçer, hep İstanbul’la ilgilidir. İstanbul bıçkınlarıyla, İstanbul güzelleriyle, kabadayılarıyla… Homoseksüelite vardır burada; Galata’nın bekâr odaları, şiddet hikâyeleri vardır. Çok kültürlülüğün getirdiği gerilimler vardır. Halim Kara: Divan şiirinin yanında nesirde bu tür hikâyeler görürüz. Belki de novellaları dikkat çekici yapan budur. Bu söylediğin anlatılarda mekânsal olarak tasvir edilen yerler var mı? Ali Yaycıoğlu: Tabii ki var. Mesela Sansar Mustafa’nın bir hikâyesi; Galata’daki bıçkın eski bir yeniçerinin IV. Murad’ın âşık olduğu bir oğlana ondan önce sahip olması ile ilgili ve bütün hikâye İstanbul sokaklarında geçer; Galata’nın sokaklarında geçer. Oraya saklanmıştır delikanlı; çünkü oraya yeniçeriler giremez. Rum

tavernaları, bekâr odaları canlandırılır. Tabii ki modern edebiyattaki kadar renkli ve detaylı değildir. Halim Kara: Bu mazmun ya da konvansiyonlara dayanma meselesi için söyledim mesela Abdülhak Hamit Tarhan şiirlerine bakınca doğa ilk defa onun şiiriyle Türk Edebiyatı’na giriyor. Bunu aslında yavaş yavaş görebiliyorsunuz. Mesela Paris ile ilgili şiirlerinde normalde gözleme dayalı tasvirler yapmaya çalışır. Ama birdenbire kendisini konvansiyonlara kaptırır. O basit gerçeklik ya da gözlem yerine konvansiyonlar egemen olur. O tür bir kırılma da oluyor şiirlerde. Ali Yaycıoğlu: Ben nesir konusunun, özellikle klasik nesrin ihmal edildiğini düşünüyorum. Bunu Cemal Kafadar ile de çok konuşmuştuk. Meddah hikâyelerinden Karagöz’e, novellalardan arşiv metinlerine kadar geniş bir çerçevede okuduk ve öyle metinlerle karşılaşıyorsunuz ki uzun uzun, edebi bir dil. Orada da bir kurmaca, tasvir var. Halim Kara: Temel sorun dil sanırım. Nesir denince aklımıza Osmanlı klasik edebiyatında inşa akla geliyor; çünkü senin biraz önce söylediğin anlatıları edebiyat olarak görmüyoruz. Hata ediyoruz. Yeni edebiyatçılar keskin bir şekilde klasik edebiyatla bir ayrım yapma ihtiyacı duymuşlar. Bunun ideolojik olduğunu düşünüyorum. Fuat Köprülü’den sonra başlayan süreç, yüksek edebiyat; saray edebiyatı. Dolayısıyla diğer anlatılar da o şekilde ihmal edilmiş. Ali Yaycıoğlu: Türkçe dışında diğer Ermenice, Rumca, Arapça gibi Osmanlı dillerinde anlatılardan da bahsetmek gerek. Mesela Arap dünyasından gelip İstanbul’da kalmış insanların İstanbul tasvirleri var. Bunlar da Osmanlı dünyasından. Osmanlı dünyası deyince bunu Türkçeyle sınırlamamak gerek. Osmanlı dilleri diyebileceğimiz çok daha geniş bir yelpaze var.

Halim Kara: Bir de sadece İstanbul’da üretilen metinlere bakıyoruz. Aslında Osmanlı’nın taşrası dediğimiz şehirlerdeki anlatılar da var. Onları da ihmal ediyoruz. İzmir’de, Amasya’da, Trabzon’da, Adana’da üretilen metinler var. Ali Yaycıoğlu: Gerçekten İstanbul hakkında taşrada yazılmış metinlerdeki zenginlik şaşırtıyor. Hem metinlerde hem de görsel olarak; 18. yüzyıldan itibaren o büyük ayan eşraf konaklarında İstanbul tasvirleri vardır duvarlarda. Bir de böyle düşünürseniz taşradaki İstanbul’u ve anlatılarını; Osmanlı İmparatorluğu dünyasına sadece merkezden bakmamak gerektiğini anlarız. O zaman çok daha zenginleştiriyor hem başka diller hem İstanbul dışı mekânlar. Halim Kara: Mazmun ile basit gerçekçilik ayrımını iki temel metin çok iyi ön plana çıkarıyor. Bir tanesi Namık Kemal’in İntibah’ındaki Çamlıca tasviri yapılan bölüm. Orada Namık Kemal o mazmunlar aracılığıyla inşadan yararlanarak hayali bir Çamlıca portresi çıkarır karşımıza. Ona karşı Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası’nda çok daha farklı bir tasvirle karşı karşıya kalırız. Namık Kemal bir romancıdan çok bir şair olduğu için konvansiyonlara nasıl dayandığını görmek mümkün. Özellikle Araba Sevdası’ndan sonra daha ayrıntılı ve gözleme dayalı İstanbul tasvirleriyle karşılaşırız; Sergüzeşt’te konaklar ayrıntılı bir şekilde anlatılır yine aynı dönem eserleri olarak. Ondan sonra Halit Ziya girer Mai ve Siyah ile birlikte çok daha geniş kurmacaya İstanbul tasvirleri girer. Cumhuriyet ile birlikte özellikle gerçekçi kurmacanın yerleşmesiyle birlikte İstanbul çok daha fazla betimlenmeye başlar; mahalleleriyle, kişileriyle hatta sınıflarıyla. Mesela Mai ve Siyah’ta orta sınıf yaşam tasvirleri vardır; Süleymaniye’de, üç katlı bir evde yaşarlar romanda. Orası ile Şehzadebaşı arasında gidip gelmesi vardır Ahmet Cemil’in. O

gidip gelmelerde onu görürüz. Tarlabaşı’dan görülen manzara çok ayrıntılı bir şekilde bize anlatılır. Cumhuriyet ile birlikte İstanbul ikircikli betimlenmeye başlanır. Yakup Kadri İstanbul’u Sodom ve Gomore’ye benzetir. Özellikle işbirlikçiler çok ön plandadır bu romanda. FatihHarbiye’de de bir ayrım yapılır. Buradaki temel şey; mekân yazarın ya da kahramanın kimliğini belirleyen bir şeye dönüşür. İstanbul mekânı yeni kurulmak istenen ulusun biçim verdiği bir mekân olarak tasvir edilir ve Sodom ve Gomore’de bu çok ön plana çıkar. Sanki Ankara’nın ötekisini yaratmaya çalışır Yakup Kadri. Sodom ve Gomore 1928’de yayınlanıyor. O zaman İstanbul Osmanlı’ya ait olan bir yer olarak düşünülüyor; savaş yeni bitmiş, dolayısıyla İstanbul’da hem Anadolu’daki savaşa karşı olanlar var, hâlâ kendilerini Osmanlı’ya bağlı hissedenler var. Sanki o söylemi dillendirmeye çalışıyor Yakup Kadri. Fatih-Harbiye de 1931 yılında tamamen bize ait olan ve olmayanı; Fatih ve Harbiye’yi anlatır. Kahramanlardan Neriman, FatihHarbiye treniyle gidip gelir. Ulusal olan ve olmayan tahlil edilir romanda. Ali Yaycıoğlu: Bizim dersimizde gündeme geldi ‘binary’lerle okuma yani doğu-batı, FatihHarbiye, Asya-Avrupa ikilikleri. Bu

B 33

üçüncü, dördüncü şeylere imkân tanımama, her şeyi ikilik üzerinden sıkıştırıp okuma hali hakkında ne düşünüyorsunuz? Halim Kara: Fatih-Harbiye ile güzel bir noktaya geldi. Mesela Ömer Seyfettin’in Gizli Mabet diye bir hikâyesi vardır. Bu hikâyede tipik bir oryantalist İstanbul’a gelir ve hikâyenin anlatıcı-kahramanı onu Karagümrük’e gezmeye götürür. Onun kafasında fantastik bir ‘oryant’ var ve onu burada bulmak istiyor. Ömer Seyfettin’in kahramanı da bunu göstermek için onu Karagümrük’e götürüyor. Burada Edward Said’den çok önce Ömer Seyfettin bir şekilde şarkiyatçılığın eleştirisini yapmaya çalışıyor. Ama ilginç bir şekilde yabancıya; ‘Frenk’e’, ders vermeye çalışırken aynı anda ulusal kahraman Karagümrük’ü bir metne, bir müzeye dönüştürür. Kendine ait olan, milli olanı ötekileştirir. Betimlemelerinde de bunu görürüz. Fatih- Harbiye’de de benzer şeyler vardır. Peyami Safa her ne kadar doğuya ait olanı idealleştirmeye çalışsa da, batıya karşı bize ait olan değerleri ön plana çıkarmaya çalışsa da; kahramanların temel kaygılarından biri batıya kendini ispat etmedir. Ulusal olanın yeterli olamama durumu, hep bir onaylanma ihtiyacı vardır. Dolayısıyla öyle her zaman tam bir ikili karşıtlık durumu yok. Ulusal olanı tanımlarken bile bu tür metinler tarafından aynı anda ötekileştirilir. Ali Yaycıoğlu: O “positioning” yok belki ama “binary” çoğu zaman var. Halim Kara: “İkili karşıtlıklar” kurmaya çalışmışlar ama metin biraz daha muğlak olduğu için çok daha fazla şey sunuyor. Belki öyle bir plan var; ama sanırım metin yazınca ister istemez başka yorumlara, okumalara imkân sağlanıyor. Sınırlandırmalar belki sakıncalı; ama Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Pamuk ve Yahya Kemal’in İstanbul’u ve

arasındaki bağlantı nasıldır, bundan da bahsedebilir miyiz? Halim Kara: Biraz Türk Edebiyatı’nı överek işin içine gireyim. Dünya edebiyatına bakarsanız bir şekilde büyük yapıtlar şehirlerle özdeşleşmiştir. Balzac, Baudelaire deyince Paris vardır, Dostoyevski deyince St. Petersburg vardır, Paul Auster deyince New York vardır... Yakın dönemde Nobel’le de ilgili bir durum bu. Orhan Pamuk’un Nobel almasının temel sebeplerinden biri kurmacaya yaptığı katkılar dışında İstanbul ile bu kadar meşgul olmasıdır. Bu da tabii ki Tanpınar’la başlar. Abdülhak Şinasi Hisar’ın da İstanbul ile ilgili birçok metni vardır. Yahya Kemal onlardan önce var. Dolayısıyla İstanbul bu insanlara müthiş imkânlar sunuyor. Onlar da akıllı insanlar aynı zamanda. Yahya Kemal Paris’in Fransız milliyetçiliği için ne kadar önemli olduğunu görerek belki de modern ulus için İstanbul gibi bir imkân sunuyor. Çünkü Paris modern Fransız ulusu için olmazsa olmaz bir mekân. Yahya Kemal bunun benzerini Türkiye’de yapmak istiyor. Her ne kadar yapay bir şekilde Ankara yeni ulusun merkezi olarak sunulsa da Yahya Kemal burada yüzyıllardır var olan bir yerin olduğunu hatırlatıyor, Ankara’ya odaklanılmasına gerek olmadığına işaret ediyor. Onun için İstanbul ile bu kadar meşgul. Aslında değişime karşı olan bir insan olmamasına rağmen yazdıklarıyla İstanbul varken Ankara gibi bir şehre gerek olmadığını ima ediyor. Siyasi olarak hiçbir zaman cumhuriyetin ilk dönemki söylemine karşı çıkmayan birisi; ama bu bağlamda İstanbul ile bu kadar meşgul olması bana göre onu edebi muhalif yapıyor. Ali Yaycıoğlu: Çok güzel söyledin, ‘edebi muhalif’; siyasi muhalif değil. Halim Kara: Evet, siyasi muhalif değil. 1930’larda, Süleymaniye’de Bir Bayram Sabahı’nı yazmak, Türk ulusunu İstanbul’da, namaz anında orada hayal etmek onun muhalifliği

konusunda bize çok önemli ipuçları sunuyor. Ali Yaycıoğlu: Ahmet Hamdi daha farklı, katılır mısın bilmiyorum; Ahmet Hamdi beş şehri yazıyor. Beş Şehir’in orijinali Ankara ile başlıyor. Daha sonra Dergâh Yayınları İstanbul ile başlattı; ama Yapı Kredi Yayınları düzeltti sanıyorum. Ahmet Hamdi’deki ortaçağcılık var, oradan başlatması çok enteresan. Bu daha da dengeliyor oradaki sorunu, meseleyi bulmuş, onu dengeliyor gibi. Halim Kara: Ama Tanpınar’ın seçtiği beş şehir; Konya, Erzurum, Ankara, Bursa ve İstanbul bir şekilde Yahya Kemal’in 1071’in öncesi kable't-tarihi dediği dönemden sonra gerçekten coğrafi, tarihsel bir birliğin tecrübe edildiği mekânlardır. 1071 tarihinden beri hem Selçuklu hem de Osmanlı döneminde önemli roller oynayan şehirlerdir. Ali Yaycıoğlu: Ahmet Hamdi der ki: “Bütün tarihin düğümünün çözüldüğü yer Timur’dan cumhuriyetin kuruluşuna kadar Ankara’dır.” Halim Kara: Tanpınar’ın kurmacalarında bir devamlılık görmem ben. Yahya Kemal’in deneme ve şiirlerinde devamlılık vardır. Tanpınar’ın denemelerinde ya da bütün metinlerinde devamlılık vardır ki Ankara o devamlılığı tamamlar. Ama kurmacalarına baktığımızda o devamlılık fikrinin ne kadar zor olacağını görürüz. Huzur bunun en somut örneklerinden biridir. İstanbul estetikleştirilir resmen. Ama bir de gerçek vardır. Mümtaz’ın fiziksel ve psikolojik olarak romanın sonunda bayılması, kendini kaybetmesi estetik olanla gerçek olanı bir türlü birleştirememesinden kaynaklanır. Huzur’da Nuran,“Birbirimizi mi seviyoruz yoksa İstanbul’u mu çok emin değiliz.” diyor. Nuran da çok objektif biri değil ki, daha önceye ait birisi. O bağlamda gerçekten Tanpınar’ın kurmacaları

B 34

çok daha karışık ve İstanbul’un idealleştirildiği gibi çok da pozitif bir rol oynadığından her zaman emin değiliz. Hatta Tanpınar’ın kurmacalarında yerleşik düşüncenin aksine sentezi de aşan bir şey ve hatta neredeyse devamlılığın imkânsızlığına vurgu vardır. Huzur dediğinizde ya da Tanpınar’ın diğer eserlerinde, Orhan Pamuk’ta karakterler ya da olgular bir şey öğretmek için metinde yer almazlar. Hepsinin kendi içinde bir dünyası vardır, okuruz; okudukça bir daha okuma gereği duyarız ve Barthes’ın “yazılabilir metin” dediği kapanışı olmayan daha yoruma açık metinler vardır karşımızda. Sonuçta bir olay da var bu metinlerde ve bir İstanbul anlatısı görüyoruz dediğiniz gibi. Bir de daha bunalımlı, içe kapanık, daha çok kendini sorgulayan, düşsel dünyalarında pozitif yapılar görmüyoruz. Hatta Huzur’un okuyucu üzerinde müthiş bir ağırlığı vardır. İstanbul daha mı gri anlatılıyor? Halim Kara: Bir tarafta Mümtaz İstanbul’a ait olan her şeyi biliyor. Boğazda rüzgârın kokusunu, boğazı suyunun çeşitli zamanlardaki farklı kokusunu, vapurda karşılaştığı insanları, semtlerin hikâyelerini… Mümtaz’ın tanımadığı kimse yok, çok tanıdık bir mekân. Bir bakıma şehir, henüz urban ya da kent değil. Daha sonra Atılgan’la Sait Faik’le bu şehir kente doğru dönüşen Cumhuriyet’in, devletin eliyle değişen İstanbul olmaya başlamasıyla birlikte gizemli İstanbul’a doğru gidiş var. Huzur’da ise biraz önce değindiğim gibi estetikleştirme var. Bu da Mümtaz’ın dünyaya somut bir şekilde ayak basmasına imkân vermiyor. Düşsel bir İstanbul ve gerçek bir dünya var, ikisi arasında kalmış ve ikisiyle de baş edemiyor ve huzursuzluğun temel nedenlerinden biri bu. Bir gerçek var, İkinci Dünya Savaşı

başlayacak örneğin, Nuran’la yaşadığı İstanbul ile yaşadığı İstanbul da aynı değil, fakirlik görür, diğer İstanbul huzur veren. İkisi arasında kalan bir İstanbul var. Bu estetik İstanbul tanıdığı İstanbul’la bir değil ve karar verilemeyen bir hal var, bir genelleme yapıldığında durmak durumunda kalıyorsunuz; Tanpınar’ın söylediği bir şey bir öncekini silebilir; çünkü söyleyeceklerini ertelemesi, seni kararsızlık sürecine sokması kurmaca metinlerindeki önemli karakteristiklerden. Anlatısal olarak betimlemede de karşımıza çıkıyor. Muhafazakârlar huzur bulur bu romanda; ama Berna Moran, huzursuzluğa vurgu yapar. Onu görüyoruz. Eklemek istedikleriniz var mı? Halim Kara: Orhan Pamuk’u düşündüğümüzde şehir merkezi üzerinden gidebiliriz. Yahya Kemal’de de statik İstanbul vardır, Tanpınar milli edebiyat söyleminden ayrılır, ancak katıldığı noktalar da vardır; tarihsel yarımadaya bakınca bize ait şeyleri görür, Mümtaz’la Nuran dolaşırlar İstanbul’u ve o kesikliği görmezler, Türklük ile ilgili mekânları görürler, diğerlerini görmezler. Nedense bize ait milli olanı görür Tanpınar, bu da söyleme katkıdır aslında. Üsküdar da önemlidir, İstanbul’u İstanbul yapan mimari eserlerin örüldüğü bir semt. Boğaz’ın, diğerlerinin kime ait olduğunu bilmiyoruz; bunu sorgulamak da önemli. Yahya Kemal ile o anlamda devam ettirirler birbirlerini. Ali Yaycıoğlu: Pamuk deyince, tüm bu yazarlarının tarihi, İstanbul tarihinde de Erdoğan’ın İstanbul’u da çok önemli. İyi kötü agresifliğiyle, çılgın işleriyle bu dönem çok enteresan. Bu İstanbul nasıl olacak? Halil İnalcık’ın, İstanbul Tahriri isimli çalışması çıktı, nihayet yayınladı ve çok önemli bir eserdir. Onu okurken aklıma bu geldi, yeni bir tahrir yapılsa ne çıkar ve kim yazacak Erdoğan İstanbul’unu? Pamuk bunu yazmadı.

Halim Kara: Mustafa Kutlu diye muhafazakâr bir yazar var, gecekonduyu anlatırken, insanlar göçüyorlar ve yeni bir merkez oluşturuyorlar, bu Latife Tekin’in Berci Kristin Çöp Masalları’ndaki sorgulayan söylem yerine çok daha uyumlu bir kitle ile karşı karşıyayız, otorite ile anlaşan ama aynı zamanda kendi normal hayatına devam eden bir toplum tasvir eder Kutlu. Ali Yaycıoğlu: Bu Latife Tekin’e bir cevap aslında, bu da Erdoğan İstanbul’u değil. Şu anki hikâye çok karışık, büyük bir zenginlik, özelleştirme süreci, gayrimenkul spekülasyonları yaşanıyor, büyük yerler parselleniyor, dünyanın en büyük camisi yapılacak ve bu nasıl bir İstanbul, demokratik bir katılımla da değil bizim bu şehre dâhil oluşumuz, bunu kim tahayyül edecek? Demirören, Tepebaşı projesi… Çok daha radikal ve hayal gücünü zenginleştirecek bir şey. Tanpınar bu dönemde yaşasaydı İstanbul’u nasıl anlatırdı acaba. Son olarak, maneviyatın modern dönemde nasıl olacağı, ya da kurmacada bizim bu maneviyatı nasıl göreceğimiz merak uyandırıyor. Siz ne düşünüyorsunuz? Ali Yaycıoğlu: Farklı bir maneviyat ortaya çıkar, altında avm olan bir camide maneviyat örneğin. Bugün Saint Antoine Kilisesi’nde en büyük cemaat Afrikalı, bu anlamda maneviyat bir şekilde var, değişip dönüşüyor; ama yaşanıyor. Halim Kara: Edebiyat da değişecek, görsel olarak belki ön plana çıkacak anlatı ya da maneviyat; sanat konusunda çok verimli bir ortam olduğunu düşünüyorum.

B 35

Sibel Ekdemir Kaya ’03

B 36

Kara Kitap, Orhan Pamuk’un 1990’da yazdığı ve belki de en çok tartışılan romanlarından birisi. Uzun cümleler, iç içe girmiş öyküler, hatıralarda geri gidişler, düş bahçelerinde gezintiler ve arayışlarla dolu. Galip, Rüya’ya âşıktır; Rüya’nın kocasıdır. Rüya, bir gün “ansızın” Galip’i terk eder. Galip, kitap boyunca Rüya’yı ve kendini arar, anlamaya çalışır. Rüya’nın akrabası Celal, bir gazetede takma bir isimle köşe yazıları yazan bir gazetecidir. Celal, Rüya ve Galip’in hayatında son derece önemlidir. Roman boyunca Galip, otobüste, vapurda, işyerinde, evde, Celal’in yazılarını okur. Celal, çok yakınındaki bir göz gibi; Galip’in yaşadıkları, arayışları, soruları üzerinden cevaplar verir, yol göster gibidir. Galip, bu durumu zaman zaman kuşkuyla karşılasa da, Celal’e hayranlığı kitap boyunca devam eder. “Boğaz’ın Suları Çekildiği Zaman”, Celal’in köşe yazılarından ilkidir. Kitabın okurları tarafından en çok beğenilen, yorumlanan, alıntılanan yazılardan biridir. Celal, bir felaket senaryosu anlatır. Bir Fransız jeoloji dergisinde okuduğuna göre, yakın gelecekte Boğaz’ın suları çekilecek, onun yerinde kocaman kara bir boşluk oluşacaktır. Celal, bu felaketin izlerini sürer. Boğaz’ın suları içinde, “aşağıda” olan bitenleri, derinliklere saplanmış türlü hatırayı zihninde canlandırır.

BOĞAZ’IN SULARI BİR GÜN ÇEKİLİRSE

B 37

B 38

Yıllar öncesinden gazoz kapakları, gümüş ve teneke çatal bıçaklar, yıllanmış şarap fıçıları ve sahici bir kule gibi yükselen Kız Kulesi göze gelir. ... Kız Kulesi’nin bir tepenin üstünde korkutucu gerçek bir kule gibi yükseleceği bu derin ve vahşi vadide yeni bir hayat başlayacak... Bu kıyametimsi kargaşanın içinde Şirketi Hayriye'den kalma yan yatmış gemi leşleriyle gazoz kapağı ve deniz anası tarlaları görülecek. Suların bir anda çekildiği son günde karaya oturmuş Amerikan transatlantikleriyle yosunlu İon sütunları arasında açık ağızlarıyla tarih öncesinden kalma bilinmeyen tanrılara yalvaran Kelt ve Likyalı iskeletleri olacak. Midyeyle kaplı Bizans hazineleri, gümüş ve teneke çatal bıçaklar ve bin yıllık şarap fıçıları ve gazoz şişeleri ve sivri burunlu kadırga leşleri arasında yükselecek bu medeniyetin antik ocak ve lambalarını yakacak enerjiyi uskuru bir bataklığa saplanmış köhne bir Romen petrol tankerinden alacağını da hayal edebiliyorum. Ama asıl hazırlıklı olmamız gereken şey, bütün İstanbul'un koyu yeşil lağım şelaleleriyle sulayacağı bu lanet çukurda, tarih öncesinin yeraltından fokurdayan zehirli gazlar, kuruyan bataklıklar, yunus, kalkan ve kılıç leşleri ve yeni cennetlerini keşfeden fare orduları içerisinde çıkacak yepyeni bir salgın hastalığıdır. Biliyorum ve uyarıyorum: O gün, dikenli tellerle karantinaya alınacak bu hastalıklı bölgede olup biten felaketler hepimizin içine işleyecek... *

B 39

* Orhan Pamuk, Kara Kitap, İstanbul:
İletişim, 1990, s. 23-24.

B 40

Kara bir Cadillac’ın hikâyesinden bahseder Celal. Yıllar önce gazetelere konu olmuş tutkulu bir aşk hikâyesidir. Boğaz’ın sularına gömülen Cadillac’tan bir daha haber alınamamıştır. Boğaz’ın suları çekildiği zaman, bu öykünün de yeniden yazılacağını düşünmektedir yazar. Kara Cadillac, bundan otuz yıl önce ben, bir acemi muhabirken serüvenlerini izlediğim ve patronu olduğu bir batakhanenin girişindeki iki İstanbul resmine hayran olduğum bir Beyoğlu haydutunun ("gangster" demeye dilim varmıyor) caka arabasıydı. Arabanın İstanbul'da birer eşi o

zamanların demiryolu zengini Dağdelen ile tütün kralı Maruf'ta vardı. Son saatlerini bir hafta tefrika ederek hikâye ettiğimiz ve biz gazetecilerin efsaneleştirdiği haydutumuz bir geceyarısı polis tarafından sıkıştırılınca, sevgilisiyle bir iddiaya göre esrar sarhoşluğundan, bir iddiaya göre de bilerek atını uçuruma süren eşkıya gibi Akıntı Burnu'ndan Cadillac'ıyla birlikte Boğaz'ın karanlık sularına uçmuştu. Dalgıçların deniz dibi akıntısında günlerce arayıp bulamadıkları, gazetelerin ve okuyucuların da kısa süre sonra unuttukları Cadillac'ı nerede bulacağımı ben şimdiden kestirebiliyorum.

Orada, eskiden 'Boğaz' denilen yeni vadinin derinliklerinde, içine yengeçlerin yuva yaptıkları yedi yüzyıllık ayakkabı ve çizme tekleri ve deve kemikleri ve bilinmeyen sevgiliye yazılmış aşk mektuplarıyla dolu şişelerin işaret ettiği çamurlu bir uçurumun aşağılarında, elmaslar, küpeler, gazoz kapakları ve altın bileziklerin parladığı sünger ve midye ormanlarıyla kaplı yamaçların gerisinde bir yerde, çürümüş bir mavna leşinin içine alelacele kurulmuş eroin laboratuarının ve kaçak sucukçuların kestikleri beygir ve eşeklerin kova kova kanıyla suladıkları istiridye ve deniz minareli kumluğun az ötesinde olacak. Eskiden "Sahil Yolu " denilen, şimdiyse daha çok bir dağ yoluna benzeyen asfalttan geçen arabaların kornalarını

B 41

dinleyerek indiğim leş kokulu bu karanlığın sessizliğinde arabayı ararken, içlerinde boğuldukları çuvallardaki iki büklüm durumlarını hâlâ koruyan saray kumpasçılarının ve haçlarını ve asalarına sarılı Ortodoks papazlarının bileklerine gülle bağlı iskeletlerine rastlayacağım. Tophane rıhtımından Çanakkale'ye asker gönderen Gülcemal vapurunu torpillemek isterken, uskuru balıkçı ağlarına, burnu da yosunlu kayalıklara çarptıktan sonra deniz dibine çöken İngiliz denizaltısının soba borusu gibi kullanılan periskopundan çıkan mavimsi dumanları görünce, oksijensizlikten ağzı açık kalmış İngiliz iskeletlerinin temizlendiği ve kadifeyle kaplı albay koltuğunda Çin porselenleriyle akşam çayını artık Liverpool tezgâhlarında imal edilmiş yeni yuvalarına huzurla alışan vatandaşlarımızın içtiğini anlayacağım.

B 42

Karanlığın içinde, daha ötede Kayzer Wilhelm'e bağlı bir zırhlının paslı çapası olacak; sedefleşmiş bir televizyon ekranı bana göz kırpacak. Yağmalanmış bir Ceneviz hazinesinin artıklarını, ağzı çamurla tıkanmış kısa namlulu bir topu, yıkılıp kaybolmuş bazı devlet ve kavimlerin midyeyle kaplı tasvir ve putlarıyla burun üstü duran pirinç bir avizenin patlak ampullerini göreceğim. Gittikçe aşağılara inerek, çamur ve kayalar içinde yürürken, zincirli küreklerinin başında sabırla oturup yıldızları gözleyen köle iskeletlerini seyredeceğim. Yosun ağaçlarından sarkan gerdanlık, gözlük ve şemsiyelere dikkat etmeyeceğim belki; ama inatla hâlâ ayakta dikilen muhteşem at iskeletlerine bütün silah, zırh ve takım ve taklavatlarıyla binen Haçlı şövalyelerine bir an dikkat ve korkuyla bakacağım. Üzeri midyelerle kaplı sembol ve silahlarıyla kaplı Haçlı iskeletlerinin hemen yanıbaşlarında duran Kara Cadillac'ı beklediklerini o zaman korkuyla anlayacağım...*

Bu güzel betimlemelerden sonra, hatırayı tutkulu bir aşk hikâyesine dönüştüren kısımla felaket senaryosu tamamlanır. Boğaz’ın altında, böyle hikâyelere tanıklık etmek mümkün olur mu bir gün bilinmez ama Celal’in düş bahçelerinde daha birçok düşünce ve tespit, gazete köşelerinden okurlarına ulaşıyor olacaktır. Dört yüz on altı sayfa boyunca. Geceyarısı, bu korkunç ve büyülü karanlıkta kibritimi yakınca arabanın Haçlı zırhları gibi hâlâ parlayan güzelim direksiyonun, nikelajlı sayaçlarının, ibre ve saatlerinin madeni ışığında haydutla sevgilisinin bilezikli ince kollarıyla ve yüzüklü parmaklarıyla birbirlerine sarılarak ön koltukta öpüşen iskeletlerini göreceğim. Yalnız iç içe geçen çene kemikleri değil, kafatasları da ölümsüz bir öpüşle birbirine kaynaşmış olacak. O zaman, kibritimi bir daha yakmadan gerisin geriye şehrin

ışıklarına dönerken, felâket anlamında ölümü karşılamanın en mutlu yolunun bu olduğunu düşünerek uzak bir sevgiliye acıyla sesleneceğim: Canım, güzelim, kederlim, felâketler zamanı gelip çattı, gel bana, nerede olursan ol gel, ister sigara dumanıyla dolu bir yazıhanede, ister çamaşır kokan bir evin soğanlı mutfağında, ister dağınık mavi yatak odasında, nerede olursan ol, vakit tamam, gel bana; yaklaşan korkunç felâketi unutmak için perdeleri çekili yarı karanlık bir odanın sessizliğinde bütün gücümüzle birbirimize sarılarak ölümü beklemenin zamanı geldi artık.**

* Pamuk,s. 25-26 ** Pamuk,s. 27

B 43

ODA NO: 411 PERA PALAS AGATHA ODASI’NDA POLİSİYE, EDEBİYAT, BEYOĞLU, İSTANBUL
Hande Ortaç ’03
İstanbul’un tarihindeki en gizemli ziyaretçilerinden biri Agatha Christie. İstanbul’da konakladığı ve Şark Ekspresi’nde Cinayet’i kaleme almaya başladığı Pera Palas Oteli’ndeki odası bugün hâlâ aynı gizemli atmosferi ile ziyaretçilerine ev sahipliği yapıyor. Agatha Christie’yi böylesi ilginç kılan belki de insan psikolojisinin bilinmeyenlerinin, iyi insanların kötü taraflarının ortaya konduğu eserleri ile polisiye edebiyatın kült isimlerinden biri olması. Agatha Odası’nda Ahmet Ümit, Murat Gülsoy ve Hande Ortaç bir araya geldiler, polisiye, edebiyat, Beyoğlu, sanat ve İstanbul hakkında sohbet ettiler. Agatha’nın Anahtarı adlı bir öykünüz var. Öykünüzde neden onu tetik olarak kullandınız? Ahmet Ümit: Agatha Christie’nin hayatında 11 günlük enteresan bir kayıp var. Onun soyadını da aldığı ilk eşi Archibald Christie yakışıklı bir asker ve Agatha Christie’yi aldatıyor. Bu olay üzerine Agatha Christie bunalıma giriyor ve 11 gün kayboluyor. Kimseye haber vermiyor ve sanki intihar edecekmiş gibi bir atmosfer yaratıyor. Bunun üzerine Dustin Hoffman’ın oynadığı bir film de çekildi hatta. Christie 11 günün sonunda kendine geliyor ve dönüp eşinden ayrılıyor. Başka bir hikâye daha anlatılır: Agatha Christie sık sık buraya, Pera Palas’taki 411 numaralı odaya geliyor. Şark Ekspresi’nde Cinayet romanı bu odada yazılmaya başlanıyor. Ben de Agatha’nın Anahtarı diye bir hikâye yazdım ve o kayıp günlerle bu odayı birleştirdim. Eşinin onu aldatması üzerine buraya geliyor ve bir cumhuriyet balosunda yakışıklı, kara yağız bir Türk ile karşılaşıyor. Karşılaştığı Türk de karısını sevmiyor aslında. Aralarında “mükemmel cinayet var mıdır?” üzerine bir tartışma başlıyor ve adamın karısı ölüyor. Bu benim üçüncü polisiye hikâye kitabım ve bir ustaya selam niteliğinde. Ama Beyoğlu Rapsodisi’nde de aslında Agatha Christie’nin Roger Ackroyd Cinayeti’ndeki kurgusunu kullandım. En çok tartışılan kitaplardan biridir Roger Ackroyd Cinayeti. Agatha Christie bizim gibi polisiye romancılar için önemli; çünkü biliyorsunuz ki Türkiye’de polisiye romanın bir kökeni, geleneği yok. Ahmet Mithat

B 44

Efendi Esrar-ı Cinayet’i yazıyor ve polisiye Osmanlı döneminde başlıyor; ama ondan sonra şu zamana kadar ciddi anlamda bir polisiye yazarı çıkmadı. Peyami Safa’nın Cingöz Recai’si Arsené Lupin’in birebir taklididir; ama güzeldir. Kemal Tahir’in Mike Hammer’leri orijinalinden daha lezzetli. Murat Gülsoy: Tabii bu yazarlara işleklik de kazandırıyor; normalde o polisiyeleri yazmasalar belki kendi edebiyatları da bu kadar gelişmeyecekti. Çünkü polisiyenin insanın zihnini geliştiren bir yönü var. Özellikle kurgu yaparken matematiksel bir düşünce yapısına ihtiyaç oluyor. Çünkü hem okuru sonuna kadar merak ettirecek hem de başından sonunu belli etmeyecek bir kurgu yapmak zekâ işi. 1960’lardan, 1970’lerden sonra polisiye itibarını yeniden kazandı. Aynı zamanda popüler kültürün malzemesi olması ve dizilerin yapılmasıyla birlikte polisiye bir anda yükseldi. Okur ya da izleyici sürekli iz peşinde olmalı ama ipuçları belli dozlarda verilmeli. İpuçlarına rağmen sonuca kadar ortaya dökülmeyen sırrın bu kadar kurcalandıktan sonra mantıklı ve manalı bir sonuca da varması gerekiyor. Bu hem bir tat yaratıyor; ama aynı zamanda tutarlı bir yapı kurmayı zorlaştırıyor. Ahmet Ümit: Gerçekten öyle ve diyalog yazmayı da çok geliştiriyor. Günümüzde ise polisiye roman bence farklı bir içerik kazanmaya başladı. Bu işe ilk başlayanlardan biri Edgar Allen Poe’dur Morgue Sokağı Cinayetleri ile. Ardından Arthur Conan Doyle’un Sherlock Holmes’u geliyor. Hercule Poirot ile birlikte Agatha Christie geliyor. 19. yüzyılın sonuna doğru başlayan bu hikâye aslında İkinci Dünya Savaşı sonunda birdenbire çok geriye, eski zamanlara doğru gidiyor ve Tevrat’taki Kabil’in

Habil’i öldürmesiyle buluşuyor; Shakespeare’in Hamlet ve Macbeth’i gibi cinayetten yola çıkarak insanın varoluşunu sorgulayan bir yapı yahut Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’i ve Suç ve Ceza’sı gibi. Polisiye roman dünyada tıpkı caz müziğe soylu olmayan müzik denildiği gibi kötülenirken, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra birdenbire o soysuz, batakhanelerden gelen, insanın adi tarafını, öldürme tarafını, ucuz tarafını anlatan roman olmaktan çıkıp başka bir anlam kazanıyor. Örneğin Umberto Eco Gülün Adı romanını yazıyor ve skolastik felsefeyi bir polisiye roman kurgusu içerisinde göndermelerle besliyor. Agatha Christie’den sonra özellikle polisiye romanın ve tüm romanların şu özelliğinden söz edebiliriz ki, romanın şiir ve tiyatrodan farkı, var olanın dokusunu alıp onu yeni bir yapıya ulaştırmasıdır. Mesela mektuplarla, gazete haberleriyle roman yazabilirsiniz; romanın içine şiiri, tiyatroyu, makaleyi ve denemeyi koyabilirsiniz. Murat Gülsoy: Yeni olan her tür kurmacaya roman diyebiliyoruz yani. Bu noktada romanın tarihinde polisiye nerede duruyor ona bakmak lazım. Bilimin yükselişi ve bütün her şeyi açıklayabilmesiyle polisiyenin yükselişi arasında bire bir bağlantı var örneğin. Dünya 19. yüzyıldan sonra çözümü olan bir problemmiş gibi algılanıyor. Sonradan varoluşçularla birlikte o bunalım havası geri tepince 1960’lardan sonra polisiyeye geri dönmemiz biraz da ihtiyaçtan kaynaklanıyor. Polisiye roman huzur veren bir dünya modeli sunuyor, okur her şeyin akıl yoluyla açıklanabilir olduğu bir dünyada yaşadığının teyidini alıyor. Bütün cinayetlerin ve problemlerin açıklamasının ve çözümünün olduğu ima ediliyor. Sherlock Holmes de aslında bir bilim adamı gibi çalışıyor. Gerçekte çok farklı olabilir; ama özellikle romanlarda polislerin ve bilim adamlarının yöntemleri birbiriyle çok örtüşüyor.

Ahmet Ümit: Çok doğru. Arthur Conan Doyle bir doktor örneğin ve cinayetlerde kanların farklı olması durumu ilk kez onun bulduğu bir şey. Çok önemli çünkü oradan DNA’ya geliniyor. Murat Gülsoy: Arthur Conan Doyle kendi hocası olan bir doktordan ilham alarak yaratıyor Sherlock Holmes’ü ve bu doktorun küçük ipuçlarından yola çıkarak muazzam çıkarımlarda bulunma gibi bir özelliği varmış. Normalde koyulamayacak teşhisleri açıklanamayan sezgilerle ve doktorluk tecrübesiyle koyuyormuş ve Doyle bu özelliği alıp Sherlock Holmes’e uyarlıyor. Bu herkesin çok hoşuna giden bir şey; çünkü hem katilin kim olduğunu hem de Sherlock Holmes’ün olayı nasıl çözeceğini merak ediyorsunuz. Böylelikle iki katmanlı bir yapı kurmuş oluyor. Şimdi ise Dr. House olarak tekrar geri döndü bu doktor figürü. Post-modern bir dönemde aynı figürü kullandılar; o nedenle sinirli bir adam Dr. House, herkesten nefret ediyor; çünkü herkes saçmalıkların peşinde ve her hastalığın bir çözümü var. Ama gerçek çok da öyle değil, her hastalığın çözümü maalesef bulunamıyor. Ahmet Ümit: İnsanlık şimdi yeni bilinmezcilik denen bir dönemi yaşıyor. Herkes kendi alanında uzman; tıp doktoru diye bir şey yok artık. Tıbbın birçok dalı var; ama sadece kendi dalında uzman olan bir kişi aslında büyük hakikati, büyük resmi kaçırıyor. Sherlock Holmes’deki olay da bu: Küçük bir ayrıntıdan büyük resmi görebilmek. Aslında bütün insanlık için çok gerekli bir şey. “Felsefe ve sanat neden gereklidir?” sorusunun yanıtı da biraz burada saklı. Kendi alanımızda uzman olabiliriz; ama bu bizim cahil olmamızı engellemez; çünkü dünyanın herhangi bir sorunuyla ya da temel sorunlarıyla ilgilenmek gibi bir derdimiz olmuyor. Örneğin bir uzmanın bütün derdi uzay moleküler fiziği oluyor. Ama ekonomik kriz gibi bir konudan söz etmeye kalkınca bu konuda bir şey söyleyemiyor.

B 45

B 46

Murat Gülsoy: Conan Doyle’un sonu da hazin oluyor; bütün bu doktorluk, pozitivizm; her şey bilimle çözülür düşüncesi kendi hayatındaki dramla ruhçuluğa dönüşüyor; çünkü Birinci Dünya Savaşı sırasında birçok insanı kaybediyor. Ruhçuluk nedeniyle insanlar onunla dalga geçmeye başlıyorlar; ruh çağırma seanslarına katılıyor ve saf bir şekilde inanıyor gerçekten; çünkü eşini, çocuğunu, yakınlarını kaybetmiş ve onlarla bir bağ kurmaya çalışıyor. Ahmet Ümit: Söylediklerin bana aslında insanlığın durumunu hatırlattı. Zaman zaman insanlığın ilerleyişinde böyle dönemler yaşanıyor. Günümüzde de biz “Tanrı geri geldi” düşüncesinin yükseldiği dönemi yaşıyoruz. Çünkü insanlar dünyayı değiştirme yeteneklerini kaybettikleri zaman mistik olana yöneliyorlar. Uzun tarihsel dönemlerde bunu görmek gerek. Hem de Rusya’da 1917 Devrimi’nin öncüsü 1905 Devrimi dünyayı değiştirme yolunda başarısız olunca bizzat sol partinin

içinden insanların bir kısmı mistik olana yöneldi. 1968 hareketinden sonra da birçok insanın mistik olana yöneldiğini görüyoruz. Tekrar polisiye romana dönecek olursak; polisiye roman benim romandan ve edebiyattan ayrı düşündüğüm bir şey değil. Çünkü edebiyatta neyin değerli olduğuna dair bir ölçüt yok. Çünkü “Edebiyatta değerli olan nedir?” meselesi bizim bilmediğimiz bir zaman meselesi. Çok satıyor olmak bir değer olmadığı gibi, satmıyor olmak da değersizlik değildir. Çok çevriliyor olmak bile bir değer değil; iyi bir kitap ajansıyla çok güzel pazarlanıp 50 ülkede kitap yayınlatabiliyorsunuz. Film uyarlamaları da bunun ölçütü değil. Bunların hepsi mümkün. Agatha Christie ilk romanı çıktığında sanıyorum 30 yaşındaydı. Uzun süre kitabını yayımlayamadı. O zamanlar aklının ucundan geçmezdi böyle bir ün yakalayabileceği. Artık ne olursa olsun dünya kültürünün bir parçası Agatha Christie ve öyle kalacak. Aslında bizim yazarlarımızın da polisiye romanı küçümsemesinin

altında o günkü değer yargılarının yattığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Özellikle Cumhuriyet döneminde sol kültürün edebiyatımızda çok belirleyici olduğunu görüyoruz. Sağcı yazarlar da var; ama esas olarak sol eğilimli ya da görüşünü açıklamayan yazarlar mevcut. Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal gibi isimlere de geçiş dönemi yazarları diyebiliriz. Bir yandan Osmanlı değerlerine sahipler ki Huzur’da yahut Yahya Kemal’in bütün şiirlerinde bu değerleri ve özlemi rahatlıkla görebiliriz. Aslında benzer bir dönüşüm Yahya Kemal’de de yaşanmıştır. Fransa’ya gittiğinde tamamıyla bir Batı hayranıyken, döndüğünde birdenbire kendi kültürüne döner. Yani o dönem belirleyici olan şey toplumsal sorunları anlatan meselelerdir. Nâzım Hikmet ‘putları yıkıyoruz’ diye yeni bir alan açmış; dünyada sosyalizm güçleniyor. Sol olmayan veya devrimci bir nitelik taşımayan edebiyata hep kuşkuyla bakıyoruz o dönemde. Tam bu noktada polisiye roman da yanlış anlaşıldığı için polisiye romana

karşı genel bir küçümseme vardır. Nâzım Hikmet’in bir romanı var: Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim. Bu roman polisiye kurguyla yazılmış bir romandır. Sahte kimlikle yaşayan iki kaçak, polis tarafından aranmaktadır; ama adamlardan birini bir köpek ısırır ve köpeğin kuduz olma ihtimali vardır. İki kaçak aynı evde yaşamaktadır. Aslında bu tam bir polisiye hikâye. Şunu demek istiyorum ki, önyargılar edebiyatta öldürücü bir özellik taşıyor. Daha sonraları polisiye romana itibar iade edilmeye başlanınca birer ikişer polisiye romanlar çıkmaya başlıyor Türk edebiyatında. Murat Gülsoy: Modernist edebiyat çok zor sapaklara girip tıkanınca ve okurdan kopunca bir süre sonra yolu tükendi. Zaten iki Dünya Savaşı sonunda modernlik karşısında bir hayal kırıklığı ortaya çıktı. O nedenle altmışlardan sonra bir ‘new age’ yükseliş var, günümüze dek kesintisiz gelen; hem de polisiyenin getirdiği o sistemli, çözümlü dünya arayışı var. Ben polisiye kurguları hep o

bilinemezci dünyanın karşısına koyuyorum. Örneğin CSI gibi televizyon dizileri de neredeyse bilimkurguyla iç içe geçti artık. Eskiden bilimkurgu gelecekteki bir şeydi; şimdi ise bugünün hikâyesini içermeye başladı. O nedenle polisiye ile bilimkurgu birbiriyle çok iç içe alanlar. Aynı şey fantastik için de geçerli. Fantastik romana da itibarı iade edildi ve yine popüler kültürün içine dâhil edildi. Hem de tabii ki bir okuma kolaylığı sağlanıyor okura. Örneğin Gülün Adı’ndaki o ortaçağda geçen hikâyeyi tanıdık bir polisiye kurgu olmadan okutmak çok zor. İçeriğinde felsefe olduğu zaman okumak zorlaşacak; ama biz hep katilin kim olduğunu, oradaki gizemi takip ediyoruz ve bütün hikâyeyi bu şekilde bitiriyoruz. Umberto Eco orada çok güzel bir şey yapıyor; girişte 30 sayfalık bir kapı tasviri. Bu yeni bir tavır; okuyucuyu kapıdan girene kadar sabredecek mi diye test ediyor. Sonrası da tam bir polisiye gibi akıp gidiyor.

Eco’nun bu tavrı biraz da ‘genre’ın hatırına yazmak ya da ‘genre’ı bir araç olarak kullanıp kendi edebiyatını oluşturmak arasındaki farkı ortaya koyuyor gibi geliyor bana. Mesela sizi okurken bu konu hakkındaki ayrımı düşünüyorum; sadece ‘genre’ın hatırına değil, anlatmak, araştırmak adına, söz söylemek istediğiniz bir konuyu polisiye kurgunun içine yedirip yazıyorsunuz. Ahmet Ümit: Yazarken çok zevk alıyorum. Yazmak bir mutluluk ve bu nedenle ondan vazgeçmek gibi bir şey yok. Vazgeçmek okurun isteği için yazmak anlamına geliyor. Okurun isteği için yazdığınız an zevkten vazgeçmiş oluyorsunuz. Ben 52 yaşındayım ve hayatın zevkleri giderek azalıyor. O nedenle yazmak elimden alınacak en son şey. Burada da şöyle bir tehlike var. Bir roman yazıyorsunuz ve okur için çok başarılı bulunuyor. Bu başarı kurum açısından çok garantili bir şey ve bir yazar buna devam ettiği takdirde yazma zevki elinden alınmış olur. Bir yazarın yazma zevkini yitirmesinden daha korkunç bir şey olamaz. Ben entrika kurmayı çok seviyorum. Yazarken onun içerisinde yaşıyorum. Yazma serüveni bana hayatta yaşayamayacağım deneyimleri sunuyor. Gidilebilecek seyahatler, yaşanabilecek ilişkiler, duygular, korkular… Normalde kimseyi öldürmezsiniz; ama birini öldürmenin duygusunu romanda yaşıyorsunuz. Yahut yakalanmanın o korkusu ve yıkımını. İnanılmaz güzel bir deneyim ve yazarlığın en güzel tarafı bence yarattığınız kahramanın gözünden kendinizi seyretmek. Agatha Christie’nin Hercule Poirot’nun gözünden kendini seyrettiği an veya benim Başkomiser Nevzat da beni izliyor diye düşündüğüm an en ilginç andır. Çünkü o zaman Ahmet Ümit daha doğru değerlendiriliyor. Hatalarını ve sevaplarını daha iyi görüyorsun o zaman. Bir de terapi kısmı var. Yazarlar da yazarken

B 47

Ahmet Ümit: 1935’te kullanılmaya başlandı İstanbul ismi. İslambol çok az kullanıldı. Esas olarak kullanılan isim Osmanlıca haliyle ‘Konstantiniyye’dir. Murat Gülsoy: İstanbul zaten tamamen yakıştırma ve Rumcayı dönüştürmedir. Bu da tabii çok şeyi kaybettiriyor; çünkü tarihi bir anda silip atıyorsunuz. Ahmet Ümit: İstanbul Hatırası romanı yedi anıt ve yedi cinayetle beraber tarihi yarımadayı konu alıyor. İnanılmaz şeyler öğrendim yazarken. Beyoğlu Rapsodisi’nde de Beyoğlu’nu yazdım. Ofisim Beyoğlu’nda olmasına rağmen hiçbir şey bilmediğimi fark ettim. Çünkü Beyoğlu’ndaki her bina için ayrı bir roman yazabilirsiniz. Pera Palas için örneğin. Buraya gelen yazarların hikâyeleri vardır; Cicero hikâyesi vardır… Bunların hepsi ayrı bir roman. Bazı yazarlar malzeme için New York’u işaret ediyorlar; ama New York daha yeni bir kent. Belki daha demokratik, daha rahat, belki daha kaliteli bir sanat bulabilirsiniz; ama şu malzemeyi veren bir şehir bence yok. Murat Gülsoy: Bunun üzerine çalışacak insanlar lazım. Resim yapacak, roman yazacak, film çekecek insanlar ya da mimarlar gerekiyor. Baba, Oğul ve Kutsal Roman, İstanbul’da sizin yaşadığınız yerlerde geçiyor; Aşiyan, Boğaziçi… Buraları yazarken tekrar görmek nasıldı? Murat Gülsoy: Zaten oradayım hâlâ; ama romanda şunu anlatmaya çalıştım: Acaba mekânın değişimi olarak hayatı tekrar okumak mümkün olsa, mekân üzerinden kahramanımız belleğini açsa nasıl olur? Oradaki ağaçlar, bank, sahil yolu ya da kahvenin kendi değişimi var. Ama değişmeyen kısımları da var ve sizin orasıyla kurduğunuz ilişki tamamen sizi belirliyor. Farklı bir bakış açısı getirebilir insanın hayatına. Romanda da umduğum buydu:

B 48

kendilerine terapi yapıyorlar. Eğer bir yazar, yazar kıskançlıklarına kapılmazsa ve kendini tümüyle işine verirse çok mutlu bir insan olur. Murat Gülsoy: Başkasıyla ilişki kurmaya yarıyor aslında edebiyat. Bütün insanlarla ve mekânlarla bir biçimde iletişim kuruyorsunuz. Örneğin şehirle; İstanbul ile başka türlü bir ilişki kuruyorsunuz yazarken. Şehri roman dünyasında kurmaya başladığınız zaman o sizin şehriniz, sizin İstanbul’unuz oluyor. Ahmet Ümit: İstanbul bence yeryüzünün bir yazar için en iyi malzeme üreten şehri. Yeryüzünde böyle güzel bir şehir yok. Böyle çirkin bir şehir de yok. Böyle kaotik bir şehir de yok. İnsanlarının bu kadar duyarsız ve şehrin farkında olmayacak kadar cahil olduğu bir şehir de yok. Ama bir yazar için de inanılmaz malzeme üretiyor; çünkü çok kültürlü bir şehir, çatışmalarla dolu çok kültürlü bir tarihi var. Yaşlanmış ve yorgun bir başkent, iki imparatorluğa başkent

olmuş bir şehir. Bugün geçmişe gittiğimizde de yazara inanılmaz malzeme sunan, muhteşem esin kaynağı olan bir şehir. İstanbul’da yaşayan yazarlar bence diğer yazarlardan on kat daha şanslı. Murat Gülsoy: Bir türlü ele geçirilemeyen bir yapısı var İstanbul’un. İstanbul’un fethinin üzerinden kaç yıl geçmesine rağmen fethi kutlamak aslında hâlâ fethedilememiş olduğunun göstergesidir. Ahmet Ümit: Fatih Sultan Mehmet’in aslında hiç böyle bir düşüncesi yok. Burada yaşayan kültürlerle birlikte bir imparatorluk kurmak gibi emperyal bir düşüncesi var. ‘Konstantinopolis’i Müslüman yapmak, Türk yapmak gibi bir projesi yok. Murat Gülsoy: Zaten Osmanlı son ana kadar ‘Konstantinopolis’ ismini kullanmaktan son derece gururluydu. İstanbul da zaten Rumca. ‘eis-tenpolis’ şehre gidiş demek.

Zaman üzerinden değil de mekân üzerinden insanın hayatını okuması… Orada birçok yazar var. Özellikle de bir yazar romanıydı bu. Tanpınar’a, Orhan Veli’ye, Tevfik Fikret’e, Yahya Kemal’e bir saygı duruşuydu. Bütün bu yazarların o mekânda bir ‘aura’ yarattığını düşünüyor kahramanımız; çünkü o da bir yazar ve kahramanımızın oradan başka türlü bir etki alacağını düşünerek yazmıştım. Dışarıdan aslında önemi yokmuş gibi görünüyor ama bu ‘aura’ gerçekten beni etkiliyor. Örneğin Tanpınar’ın mezarı bakımsız bir şekilde orada duruyor. Aslında çok muhafazakâr bir dönemden geçiyoruz; fakat hiçbir şeyi muhafaza edemiyoruz. Entelektüel zekâya ve arşiv kültürüne, yaptığımız eserlere sahip çıkmıyoruz. Binalar biz bilmek istemesek bile varlıklarını bir şekilde sürdürüyorlar; ama entelektüel zekâ, Tanpınar gibi, unutulup gidiyor. Bir zaman sonra

belki mezarı bile kaybolacak. Yazarların mezarlarını dahi süsleyen, onlara turistik bir önem atfeden şehirleri, ülkeleri takdir ediyorum. Kendileri için önemli olan değerleri ortaya çıkarıyorlar. Ahmet Ümit: İstanbul bu şehri var eden, bu şehrin kaybolmuş değerlerini anlatan birçok şair ve yazarı barındırır. Ama kaçının ismi bir meydana, caddeye verilmiştir ki! Boğaziçi Köprüsü’nden geçerken dönüp bakın Süleymaniye Camii’nin minareleri arasından Kazlıçeşme’de binalar yükseliyor. Mimar Sinan Süleymaniye Camii’ni yaparak bu şehre bugünkü siluetini kazandırdı. Muhafazakâr olduğunu söyleyen bir hükümet döneminde o minarelerin arasından bir bina çıkıyor. Sultanahmet’te; Ayasofya, III. Ahmet Çeşmesi’nden aşağıda kalan bölge ile Sultanahmet Camii’nin bittiği yer arasındaki bölge büyük Roma Sarayı’ydı. Onun üzerinde bugün otel kurdular. Tarihsel değerleri

B 50

önemsemeyen, farkında olmayan; yazarlarına değer vermeyen bir ülkeyiz. Yazarlar soyut kültürün temsilcileridir. Bugün kitap olarak var olan ürünler geçmiş kültürle şimdiki arasındaki bağımızdır. Tanpınar bize bunu yaşatıyor. Nâzım Hikmet dilin güzelliğini, o ülkede yaşananları, insan psikolojisini; Orhan Kemal bir göçün hikâyesini anlatıyor. Bugün yaşadığımız sorunların pek çoğunun temelini anlatıyor. Roma’daki sokaklar hep Rönesans dönemi sanatçılarının isimleriyle dolu; belediye başkanlarıyla ve siyasetçilerle değil. Böyle bir şey olmayınca yazara saygı duyulmasını beklemek mümkün mü? Örneğin Başbakan Marmaray çalışmalarında çıkan arkeolojik bulgulara çanak, çömlek diyor. Byzantion’un tarihi 2700 yıldı ve o çanak çömlek denilen bulgularla beraber biz bu şehirdeki yerleşimin 8000 yıla uzandığını fark ettik. Bu ülkenin tarihi 200 bin yıl diyoruz; fakat onlar Malazgirt’ten, Alparslan’dan bahsediyorlar. Mesela Fatih Sultan Mehmet o kadar seviliyor ve övülüyor; ama doğum tarihi ilköğretim kitaplarına yanlış yazılmış. 1430 yazılmış; ancak 1432’dir. Uyardığım halde de umursamadılar ve değiştirmediler. Murat Gülsoy: Eleştirel düşüncenin olmadığı yerde tabii muhafazakârlık da olmuyor; çünkü birbirinin karşıtı onlar. Biri olacak ki diğeri de olsun; ama ikisi de olmayınca durum kurtarılamıyor. Ahmet Ümit: Edgar Allen Poe, Amerika’dan aristokrasisi olmadığı için, başka bir deyişle muhafaza edecek bir şeyi olmadığı için nefret edermiş. Yeni ve görgüsüz bir toplum; zenginliğini nasıl kullanacağını bilmeyen çünkü sanatı bilmeyen, edebi bilmeyen bir toplum. Bu nedenle Amerika’yı çok eleştiriyor. O muhafazakârlığın en koyulaşmış halini İngiltere’de görürüz. Çünkü demokrasi gelmesine rağmen monarşiyi kaldırmadılar. Hâlâ kraliçeleri var; fakat en gelişmiş

demokrasilerden biri haline geldiler. Bizdeki muhafazakârlık değil; şaklabanlık. Mimar Sinan gibi bir insanın yaptığı camiyi ve İstanbul’un siluetini koruyamıyorsan, buna muhafazakârlık denmez; sahtekârlık ve şaklabanlık denir. Murat Gülsoy: İstanbul çok hassas olduğumuz bir konu. Suç, polisiye romana konu olan ana öğedir. Kapitalizmin evreleriyle suç ve romana konu olan suç arasında tarih içerisinde bir paralellik kurulabilir mi? Zaman içerisinde farklılaşan şeyler var mı? Ahmet Ümit: Milat olarak 1841 yılındaki Morgue Sokağı Cinayetleri’ni alırsak; 19. yüzyılda Avrupa’da şu an bizim yaşadığımız dönem yaşanıyor. Kır çözülmüş, insanlar şehirlere geliyorlar; özellikle Paris’e yahut Londra’ya. Ama şehirde bu kadar insanı kapsayabilecek bir istihdam alanı yok. Dolayısıyla hırsızlık, cinayet, gasp olayları çok artmış ve bu olaylar bulvar gazetelerinde yayımlanıyor ve bu bir patlama yaratıyor. Poe’nun da esin kaynağı, etkilendiği gerçeklik bu olaylar. Zaten üçüncü sayfa gazete haberleri hep ilham kaynağı olmuştur. Suç ve Ceza da aslında bir gazete haberidir. Elbette ben polisiye romanın bununla direkt bir ilgisi olduğunu düşünüyorum; ama polisiye roman da tıpkı öteki roman türleri gibi aslında bir tür evrim geçiriyor; çünkü iyi sanat ve iyi edebiyat denilen şey, biricik olmak demektir. Ben Agatha Christie gibi yazarsam bunun bir değeri yoktur. Picasso’nun kübik resim yapma sebebi de budur; eminim Picasso da Da Vinci gibi klasik resimler yapabilir. Ama o başka bir anlatım tarzı bulma arayışına geçti. Bence polisiye romanda da olan biraz bu. Suçun değişen niteliği elbette çok önemli; ama diğer yandan yazarların kendi sanat arayışlarını, kendi yollarını bulma çabalarını ben çok önemli

buluyorum. Çünkü sanatta özne olan yaratıcılardır. Bu noktada bilim geliştiği için polisiye roman, fantastik romanla veya bilimkurgu romanla iç içe geçmeye başlıyor. Blade Runner mesela bir bilimkurgudur ve aynı zamanda da bir polisiye hikâyedir. İki tür birbirine çok yaklaşmaya başlıyor. Ama doğrusu da budur zaten. Benim 21. yüzyılda Türkiye’de yazan bir yazar olarak Agatha Christie gibi, Arthur Conan Doyle gibi, Poe gibi yazmam saçma olur. Hem kimse okumaz hem de zaten bu insanlar en iyisini yazmışlar, benim yazmam taklit olur. Burada beni renklendiren şey suçtaki çeşitlenme. Yine Türkiye’de, özellikle İstanbul’da yaşamanın bir özelliği bu. Ben romanlarımda bir töre cinayetini de anlatabilirim; aynı zamanda nükleer silah kaçakçılığını da, banka hortumculuğunu ve derin devletin cinayetlerini de anlatabilirim. Ama bunu Fransa’da ya da Amerika’da yapmaları zor olur. Nasıl bizim kültürümüz çok renkli ise suç kültürümüz de bir o kadar renkli. Yurtdışında böyle zengin bir kültür yok. Burada suçu toplumu çözümlemede bir DNA biçimi gibi de ele alabiliriz. Örneğin töre cinayetinin Amerika’da olma ihtimali çok zor. Töre cinayeti bir kültürün kodudur. Erkek egemen toplumun öğeleri vardır, kan davasının öğeleri vardır. Derin devlet cinayetleri söz konusu ise orada demokrasiyle ilgili bir sorun var demektir. Ülkenin politik yapısına dair göndermeler içerir. Suçun çeşitlenmesi biz yazarlara bu tip faydalar sağlar. Murat Gülsoy: İngilizce’de daha çok dedektif romanı ya da suç romanı deniyor; biz polisiye diyoruz. Suç romanı diye bir terim kullanmayız biz Türkçe’de. O anlamda suçu kendi gündelik hayatımızın içine felsefi bir mesele olarak almıyoruz. Biz hep suçsuzluğumuzu kanıtlama ve ona inanma eğiliminde olan bir toplumsal kültürden geliyoruz. Bizim edebiyatımız edepten geliyor; ahlâk üzerine kurulu, ahlâkçı bir edebiyatımız var. Sol kesim de ahlâkçı;

sizden iyi karakterlerle topluma örnek oluşturacak hikâyeler anlatmanız bekliyor. Ama Batı edebiyatında tam tersi; suç üzerinden tüm insanlık okunuyor. Dolayısıyla polisiyeyi ya da suç edebiyatını daha farklı değerlendiriyorlar. Dostoyevski Suç ve Ceza’da suçu hem metafizik hem de etik bir problem olarak ortaya koyuyor. “Dünyayı değiştirmek için cinayet işlenebilir mi?” sorusu üzerinden hareket ediyor. Devlet işleyebilir. Peki bireyler işleyebilir mi? Devletin kendi döneminde yaptığı şeyi bireye indirip, bunu tartışıp buradan felsefi ve ahlâki sonuçlar çıkarıyor. Bizde ise bu tür konulara girilmedi hiçbir zaman. En azından modern zamanlara kadar uzunca bir süre. Son 15- 20 yılda daha modern bir döneme girdi edebiyat; insanların daha fazla istediklerini yazabildiği ve bu yazıların okura ulaştırılabildiği bir döneme. Bundan önceki edebiyat son derece sert, otoriter ve ahlâkçıydı. O yüzden bizim suçla ilişkimiz de sağlıklı bir şekilde ortaya çıkmıyor. Suçtan kaçtıkça aslında hiç çözümleyememiş oluyoruz. Ahmet Ümit: Mesela bizde baba katilliği hiç yazılmadı. Gerçek vakalar var Türkiye’de; ama baba katilliğini anlatan romanlar yok. Romancı bile var; Halikarnas Balıkçısı babasını öldürmüştür. Hepimizin içinde bir kötülük ve suç potansiyeli var; ama bu kötülükle hesaplaşmıyoruz. Varoluşumuzun bir biçimi olarak görmeyi kabul etmiyoruz. Suçun dışarıdan şeytan tarafından bize getirildiği ve aslında bizim içimizin tertemiz olduğu inancı var. İnsan psikolojisine dair sağlıklı çözümlemeler çıkmıyor; problem bu. İçindeki kötülük potansiyelinin farkına varmamak, reddediyor olmak; psikolojik olarak doğru bir çözümleme yapmanın ve insan hakikatine ulaşmanın önündeki en büyük engel. Murat Gülsoy: İtiraf etmiyorsun, yüzleşmiyorsun; ama bütün Batı edebiyatı, evrensel edebiyat bunun üzerine kurulu. Suçsuz olma iddiası

B 51

B 52

tamamen çocukça, naif bir hayal. Böyle bir şey yok aslında. Ahmet Ümit: Edebiyat insan ruhunu anlatır. Ama insan ruhunun resmini çizemiyorsun; tadı, kokusu yok; dokunamıyorsun. Sürekli değişiyor. Bunu anlatırken sadece Rönesans dönemi yanılgısı olan insan iyi ve yüce olandır düşüncesini anlatamazsınız. Kötü, aşağılık, sapık olan, çocukları öldüren, nedensiz kötülük yapan insanlardan da bahsetmeniz gerekir. Çünkü bunların hepsini biz yapıyoruz. Böyle bir edebi bakış açısı ister ideolojik ister dini bakış açısı olsun bizim bakış açımızı sakat bırakıyor. Batı’nın özgürlüğü ya da Batı’nın bize göre daha özgür bakabilmesinin altında yatan neden belki de buydu. Belki de bizim yıllarca polisiye romanı küçümsememizin altında yatan neden budur. Murat Gülsoy: Harika polisler, dedektifler ve mutlak kötülerle kuruluyorsa, romanda sadece iyi polisler kötülerle mücadele edip ve

olayı çözüyorsa; böyle siyah-beyaz karşıtlığı varsa polisiye küçümseniyor. İyi bir polisiye edebiyat zaten bu kahramanların karmaşık figürler olduğunu gündeme getiren bir edebiyattır. Batı edebiyatının Batı kültürüne olan katkısı bu yüzleştirme ve insana yaklaşmadır zaten. İnsana yaklaşmayınca bizim gibi toplumlarda kötü, ötekine havale edilir. O öteki de önümüze o anda zayıf bulduğumuz kim gelirse; azınlıklar, başka bir ülke… Ve sürekli o kötüyü üzerine yıkıp onu yok etmek istiyoruz ve yaptığınız bir kötülük varsa da yeterince saf olmadığınız için kötülük problemi ortaya çıkıyor. Edebiyat lüks bir şey değil, çok hayati bir şey. Yasemin Dut: İstanbul’daki tarihin yeni yapılarla kaybolmaya başladığını görüyoruz, bu doğrultuda ileride yazar olmak isteyen gençler, çocuklar sizce nasıl anlatır İstanbul’u? Kentsel dönüşüm onlara ne sağlayabilir ya da ne kaybettirir sizce?

Ahmet Ümit: İstanbul iki yönüyle öne çıkıyor. Bu şehri kuranlar da bu iki özellik için kurdular burayı. Birincisi şehrin tarihi yarımadasıydı; güvenlik için burası çok uygundu. Üç tarafı denizlerle çevrili olduğu için çok korunaklıydı. II. Theodosius surları da inşa edince şehre girmek daha da zorlaştı. İkincisi ise doğal güzelliği çok çarpıcıydı. Bugünkü önemi ise aynı şekilde doğal güzelliğinin devam etmesinden ve ekonomik nedenlerden geliyor. Doğal güzellik her şeye rağmen müthiş bir güzellik; iki kıtayı birleştirmesi ve içinden bir deniz geçmesi… Bu güzelliği şehir hâlâ koruyor. Tarihi dokusu ise o kadar zengin ki, bu kadar talana rağmen hâlâ kendini koruyor; ama doğa ve şehirleşme açısından yaşadığımız durum kırın çözülmesiyle köylerden gelen insanların ne yazık ki kendi kültürlerini getirememesidir. Kendi kültürlerini getirebilseler sorun kalmayacak. Ama şehirli de olamıyorlar ve arada kalıyorlar. Çocuklar ne olacak ben de çok merak ediyorum. Benim bir torunum var ve evden çıktığımızda Şişli’deki küçücük bir parka gidiyoruz; arada sırada Adalar’a gittiğimizde yeşilliği ancak orada görebiliyor. Hayalleri nasıl hayaller olacak bilemiyorum. Her şeyi okuldan, kurslardan ve özellikle televizyondan öğreniyorlar. Ben oradan çok yıkıcı hayaller çıkacağını düşünüyorum. Çünkü doğa insana huzur veriyor ve yumuşatıyor. Ama doğanın olmadığı bir yerde, bu duvarlar ve kapalılık hayal dünyamızı kötüye doğru yönlendirecektir. Bizde seri katillerin olmaması da bununla ilgilidir. Biz hâlâ konuşabiliyoruz. Örneğin sevdiğim kadın beni terk ettiğinde ben Murat’a derdimi anlatabiliyorum. Türkiye’de kimse sokakta açlıktan ölmüyor. Burada hayat bir şekilde devam ediyor. Şehirde işsiz bir aileye köyden bulgur, yağ, peynir yolluyor ailesi. Ama Fransa’da, Amerika’da ölüyorlar. Bir şirketin çok önemli bir yöneticisi ‘mortgage’ krizinden sonra sokakta yatmaya başladı mesela. Bizde daha yok, ama oraya doğru gidiyoruz.

Çocukların zihniyeti de böyle olmaya başlıyor. Kimse tarihi yarımadanın farkında değil. Oraya gittiğinde yüzlerce yıl dünyanın oradan yönetildiğini bilmiyorlar. Bugün Washington ne ise İstanbul yüzlerce yıl oydu. Hem Romalılar hem de Osmanlı tarafından yüzlerce yıl dünya, bizim Sultanahmet’ten yönetildi. Bunun farkında olmak öyle müthiş bir şey ki. Yurtdışında Türk demek iyi bir şey değil. “Ben Türküm,” dediğinizde “Hiç benzemiyorsunuz, İtalyan ya da İspanyol gibisiniz,” diyorlar. Çünkü onların kafasındaki Türk imajı bambaşka bir imaj. Ama 400 yıl önceki Türk imajı müthişti; onu biz hayal edemiyoruz. Floransa’da Uffizi galerisi var ve orada birçok Türk padişahın portreleri sergilenir. Şimdi kimse Tayyip Erdoğan’ın resmini koymaz. Ama bunun sebebi Erdoğan’ın, Özal’ın, Demirel’in ya da Ecevit’in kendisi değil tabii, o dönemin kendisiydi. O yüzden bizim çocuklarımız bunun çok da farkında değil. Doğanın da farkında değiller, okula servisle gittikleri için eğer Kadıköy’de oturuyorsa karşıya geçerken boğaz’ın bile tadını çıkaramıyorlar. Doğanın tadını çıkarmak için tek şansları vapura binmek. Ben korkuyorum açıkçası. Ben torunum Rüzgâr’a bakınca görüyorum bunu. Ama belki de bizde olmayan o yabancılaşma edebiyatı, varoluşçuluk; post-modern edebiyattaki insanın yalnızlığı onlardan çıkacak. Bizde mesela Yusuf Atılgan’ın yazdığı Anayurt Oteli insan yalnızlığını en iyi anlatan metinlerden bir tanesidir. Belki böyle metinler çıkacak. Aylin Buran: Otel görevlileriyle konuşurken aldığımız bilgi şuydu: Bu oda Pera Palas’ın en çok rağbet gören odasıymış ve hiçbir zaman boş kalmazmış. Dolayısıyla insanların nedense bu odada kalmak, vakit geçirmek gibi bir istekleri var. Siz bunu insan psikolojisinde nereye oturtuyorsunuz? Agatha Christie’nin odasında kalmak, onun dokunduğu varsayılan eşyalara dokunmak ya da

B 53

böyle bir atmosferde bir gece geçirmek için bile insanların bu kadar istekli olmasını nasıl açıklıyorsunuz? Murat Gülsoy: Agatha Christie’nin yazar olmasından kaynaklanıyor bence; bir devlet adamı ya da politikacı olsaydı bu kadar popüler olmazdı bu oda. Çünkü modern çağda yazar demek bir tür peygamber demek. Antik dönemin peygamberi öte dünyadan haber veriyordu, modern zamanlarda yazar iç dünyadan haber veriyor. Edebiyat modern insanın dinidir. İnsan ruhunu araştırır aslında. Tıpkı dinin eskiden insan ruhu konusundaki cevapları vermesi gibi, modern hayatta da yazarlar bunu edebiyat yoluyla yapıyorlar. Okurlar da bunun farkındalar. Aşk romanı ya da polisiye fark etmiyor; o insanlıkla ilgili bir hakikati içinde barındırdığı için değerli bir edebiyat eseri oluyor ve bunu yaratan kişiye karşı her zaman bir merak; mistik, gizemli bir tutum oluyor. Tıpkı eskiden bir

peygamberin vahiy alarak bir şeyler söylemesi gibi bir şeyler yaratıyor yazar. O nedenle yazarlara başka türlü yaklaşılıyor. Tabii bu “başka türlülük” bazen merak bazen de hırpalamaya dönüşüyor. Okuyucu kendi kafasında oluşturduğu yazar gibi davranmasını, normal olmamasını bekliyor. Yazarın her yaptığı da batar o yüzden. Ahmet Ümit: En iyi yazar ölü ya da sürünmüş yazardır. Aylin Buran: Örneğin Hemingway odası da var; fakat burası daha çok ilgi görüyor anladığımız kadarıyla. Murat Gülsoy: Kadın yazar olmasıyla da ilgili olabilir. Ahmet Ümit: Gizem de büyük bir etken. Otel de özenip çalışmış bu odaya ve anahtar meselesine. Bu kayıp 11 gün olayı araştırılıyor ve biraz sektöre çevriliyor bu kayıp zaman. Ünlü bir medyum var ve insanlar gelip medyuma soruyorlar: “Agatha

B 54

Christie kayıp 11 günde neredeydi?” O da buraya geliyor ve birdenbire bir anahtar ortaya çıkıyor burada. Her şey bu anahtarda gizli ve hâlâ o gizem devam ediyor. Hayat biraz sıkıcı bence ve polisiye romanın çok okunmasının da sebebi budur. İlk gençlik geçince, o yaşama sevinci ve aşklar bitince, bir yerlere ulaşınca hayatın sınırlarını görüyor insan. Hayatın sınırlarını

gelmek olarak algılayınca ve bu hedef gerçekleşince hayat bitiyor. Bankadaki paranın miktarı sadece rakamdan ibaret ve o rakamlar insanın çürümesi anlamına geliyor. Bunu çözemedikleri için de insanlar dine dönüyorlar. Bu topraklarda mistik şeylerle çok ilgilenen fazlaca derviş, ermiş, evliya vardır. Ama bunu yazanlar unutulmaz; Mevlana gibi. Yazmayanlar unutulur.

Ama bir yandan da burada bir yaratım süreci olmuş olması da önemli. Şimdi çağdaş sanatçıların atölyeleri geziliyor. İnsanların o mekânlarda nelerden ilham aldıkları merak ediliyor. Çünkü insanlar yazarların mekânlardan etkilendiğini veya buradaki bir şeyle birleştirerek hikâyeyi yarattığını düşünüyorlar. Belki bunun peşinden geliyor olabilirler. Tabii ki işin içinde pazarlama da var; ama galiba o yaratımı burada görebiliriz düşüncesini taşıyorlar. Murat Gülsoy: Tabii yabancıların dışarıdan geliyor olmasının da özel bir etkisi var. Tanpınar’ın bir zamanlar kaldığı Narmanlı Han Beyoğlu’nda, orada öylece çürüyüp gidiyor mesela, kimse sahip çıkmıyor. O sizin kendinizi nasıl değerlendirdiğinize ve insanların bakış açısına bağlı. Aslında burası gibi ziyarete açılacak birçok yer var İstanbul’da. Prag, Kafka’nın üzerine bir turizm pazarı inşa etti. Siz ne kadar değer verirseniz insanlar da o kadar değer verir. Röportajın videosunu BÜMED Facebook sayfasından ve Youtube üzerinden Agatha Odası'nda Polisiye Edebiyat - Bümed yazarak seyredebilirsiniz.

B 55

görünce bu sefer mistik ve gizemli olan iyi görünmeye başlıyor. Belki de bilgelik denen şey, hayatın sınırlarını başarı grafikleri ve hedefleri içinde aramamaktır. Hayatı başarıdan ibaret gördüğümüz zaman hayatın sıkıcı olması kaçınılmazdır. Ama hayatı bir zevk olarak gördüğümüz zaman o sıkıcılığı yok etmiş oluyorsunuz. Buradan çıkıp zevk aldığın bir şeyler yapmayı; örneğin Beyoğlu’nda sevdiğin bir lokantada yemek yemeyi ya da Nevizade’de rakı içmeyi düşünmek müthiş bir şey ve bu zevkler bitmez. Ama insanlar hayatı kariyerlerinde en üst noktaya

Agatha Christie de öyle olduğu için unutulmuyor. Bir yandan da Agatha Christie’nin bu odada gerçekten kitap yazdığı, Şark Ekspresi’nde Cinayet romanının bir kısmını burada yazdığı söyleniyor. Kadın edebiyatçı olarak zaten ayrıksı bir noktada Christie ve onun kadar erkekler grubuna girebilmiş bir kadın var mıdır bilemiyorum. Bu durumdan daha modern çağlarda bahsedebiliyoruz. Kadın olmasıyla güçlü bir figür.

HEM BOĞAZİÇİLİ HEM BİR RUMELİ HİSARÜSTÜ SAKİNİ: SARIYER BELEDİYE BAŞKANI ŞÜKRÜ GENÇ
Şehrin yaşam kalitesini belirleyen en önemli faktörlerden birinin belediyecilik faaliyetleri olduğunu biliyoruz. Sadece fiziki koşulların iyileştirilmesi olarak değil, bir yaşam alanı olarak çevremizle geliştirilen ilişki biçimlerinin, sosyal sorumluluk ve bilincin ve toplumsal farkındalığın kazanımında da en önemli unsur olarak belediye faaliyetleri beliriyor. Boğaziçi Üniversitesi ve çevresindeki yaşamın bu anlamda nasıl şekillendirilmesi gerektiğini, Boğaziçi/ Rumeli Hisarüstü ilişkisini ve bu çevrede değişen koşulları Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç ile konuştuk. Bu çok değerli söyleşimizi sizlerle paylaşıyoruz. Duygu Cankılıç: Ocak sayısını İstanbul teması üzerine özel sayı olarak hazırlıyoruz. İstanbul demişken özellikle İstanbul, Boğaziçi ve Hisarüstü özelinde belediyecilik faaliyetleri konusunda aklımıza gelen ilk isimsiniz. Dolayısıyla size bu çerçevede birkaç soru sormak isteriz. Boğaziçi’nden yolu geçmiş biri olarak, Boğaziçi’ne verdiğiniz emeği de anarak, İstanbul çalışmalarınızı aktarabilir misiniz? Şükrü Genç: Boğaziçi benim yaşamımda önemlidir. Biz çocukken buralarda büyüdük hep, çocukluktan beri buradayız, babam da burada çalışırdı benim. Robert College döneminden, 1955-56’larda başlayan bir serüvenden bahsedebiliriz; 1983’e kadar. Sonra benim bir iki yıllık öğrenciliğim var burada, 197475 yıllarıydı ve benim hedefim mühendisliğe geçmekti. Baktım geçemiyorum, o yıl gittim İTÜ’ye ve Boğaziçi’nde de çalışmaya devam ettim. Üniversitenin hemen hemen bütün birimlerinde çalıştım. Rektörlük yapmadım sadece. Semih Hoca diyordu ki: “Bu üniversiteyi ya sen idare et, ya ben idare edeyim.” Rektörlükte hiç gözüm olmadığını söylerdim hocama, espri olsun diye. Ben işçi temsilciliği yaptım, okullarda da öğrenci temsilcisiydim, sınıf mümessiliydim, derken burada işçi temsilciliği yaptım. Ergün Toğrol benim hocam üniversiteden. O dönemde Boğaziçi dışından gelen hocalar biraz yadırganırdı. Birden Boğaziçi’ne dışarıdan birini rektör yaptılar; Ergün Toğrol. Çok çok iyi bir insandır; fakat ciddi bir karşı duruşla karşılaşınca şaşırdı birdenbire ve tam o dönemde hocayı biz ziyarete gittik. Kimiz biz? İşçi temsilcileri. Baş temsilci kim? Ben: onun öğrencisi. “Aman, beni kabul eden biri çıktı!” dedi. 1976’da ben İTÜ’ye gittim,

B 56

ondan sonra 1983’e kadar bil-fiil çalıştım burada. 1976’dan sonra benim çalışma alanım son olarak kütüphaneydi. Rektörlük binasındaydı o zaman kütüphane, kuzeye taşındı, o kuzeye taşınmayı biz yaptık ve ilk gittiğimizde de bir biz vardık kuzeyde. Çok enteresan bir taşınma, bütün öğrenci burada, kütüphane yukarıda ve kare blok, kimya laboratuarları var, o kadar. O dönem herhalde kütüphanenin, istatistiklere bakıldığında en az ziyaretçi aldığı dönemdir. Binanın içi -2 derece, kaloriferler yanmıyor. Çocuklar soğuktan kütüphaneden almaları gerekenleri alıp kabanları üzerilerinde koşa koşa dersliklere dönerlerdi. Boğaziçi’nin çok farklı bir konumu var; bu artık tüm dünyada biliniyor. Bizim öğrenciliğimiz, Türkiye’nin en hareketli olduğu dönemdeydi. Demokratik bir ortamdı Boğaziçi’nin ortamı. Bir gün çok basit politik bir sebepten dolayı tutuklandık, rektörümüzün yani Semih Hoca’nın bir telefonuyla kısa sürede bırakıldık. Burada siyaseten üst düzey çalışmalar, forumlar yapılırdı. Ben kütüphanede çalışıyorum, Lenin’in “Collected Works”u kütüphanede camekân içinde tutulurdu, öğrencilere öğretim üyesinin çok özel izniyle verilirdi ve herkese de verilmezdi. Öğrenci gelir, o kitaptan çalışamazdı; kitaptan fotokopi çektirir ve kitabı iade ederdi. 12 Eylül döneminde asker bastı üniversiteyi, kütüphaneye yasak yayınlar olduğunu düşündükleri için yönelmişler. Asker kütüphaneyi

bastı basacak... O zamanki müdür bir Amerikalı, Mary Hoffmann. Mary sokmadı askerleri kütüphaneye. “Kütüphane nötrdür, burada her türlü yayın vardır, kimsenin girmeye hakkı yoktur, hele askerlerin hiç!” dedi. Acaba girseydi, Lenin’in “Collected Works”u ne olacaktı? Bir hazine çünkü onlar. Kütüphanemizde bu açıdan çok değerli eserler mevcut. Bir ara kitap onarım kısmındaydım, itinayla onları düzenlemeye çalışırdık. Boğaziçi Üniversitesi’nin kütüphanesi hiçbir yerde yoktu. Mesela İTÜ’de öğrenciyken öğretim üyelerine buradan kitaplar götürürdüm. Onların ihtiyaç duyduğu çalışmalar bizde olurdu. Çünkü bize bir de kataloglanmamış, öğretim üyesinin direkt isteği ile dışarıdan gelen kitaplar vardı. Artı o dönem koşullarında hiçbir yerde olmayan periyodik yayınlar vardı. Ben Sports Illustrated’ı da Newsweek’i de oradan bilirim, o dönem başka yerde yoktu. Onun için herkes Boğaziçi Üniversitesi’ne gelirdi. Tez hazırlamaya İstanbul’dan, İstanbul dışından arkadaşlar gelirdi, kütüphaneyi kullanırlardı. Bizim öğrencilerimiz dışında da kütüphaneyi kullanan birçok kişi vardı. Boğaziçi’nin yaşamda çok önemli bir yeri var. Bizde bir de önemli şahsiyetler de vardı. Tansu Çiller başbakan olduğu için söylemiyorum; ama o dönemde Türkiye ekonomisine yön veren, düşünce bazında, yazdıklarıyla, yönlendiriciliğiyle, ülkenin siyasi yapılanmasında alınan

görevler dâhilinde çok önemli isimler vardı. Şimdi bir başka Suna Kili daha var mı? İsmi öne çıkmamış çok önemli insanlar da var, Demir Demirgil gibi. İstanbul Teknik Üniversitesi belki Boğaziçi’nden çok büyük, öğrenci sayısı olarak; ama İstanbul Teknik Üniversitesi’nden mezun bir öğrenci için Amerika’da veya İngiltere’de herhangi bir yere başvuru için çok koşul vardı; ama Boğaziçililer için durum daha kolaydı. Kriton Curi örneğini verebilirim, çevreyi, çevreciliği Kriton Curi’den öğrendi herkes. Bizim İTÜ’deki hocalarımız Kriton Curi’den daha iyiyim diyemez; çünkü bu işi çıkaran odur. Kemal Karpat’ın İşçi Partisi’nin en yoğun olduğu dönem, ‘68- ‘72 zamanları Kemal Karpat diye bir hoca çıktı, Hisarüstü’nde inanılmaz bir anket çalışması yapıldı, aylarca sürdü ve Kemal Karpat’ın o anları bir kitap haline getirildi. Çok önemli bir şey daha var: öğrenci kulüpleri. Hiçbir yerde yoktu; ama Boğaziçi’nde hep oldu. Bir gelenektir öğrenci kulüpleri. Mesela biraz önce bahsettiğimiz yolun ilk yapımı Robert Kolej Köycülük Kulübü öğrencilerine aittir. Kazma kürekle hafta sonları orada çalışırlardı, biz de çocuktuk, bu semtte yaşıyorduk, su taşıyorduk onlara. Bunlar hâlâ gözümün önünde. Hisarüstü’nün kurulmasının sebebi Boğaziçi’dir, Robert Kolej’dir diyebilirim; çünkü burada çalışan insanlar oraya ev yaptılar, dışarıdan gelen yoktu o zaman; ulaşım söz konusu olmadığı için insanlar çalıştığı

B 57

B 58

yere en yakın yeri sahipleniyordu. Elbette gelip oraya konmadı insanlar, birilerinden satın aldılar oraları, Laz İsmail’den ya da Kürt Mehmet’ten yani. Devlet o zaman o örgütlenmesini sağlayabilseydi devletten almış olacaklardı. Devlet o dönemde şehirciliği, planlamayı bu kadar bilebilseydi, gerçi şimdi de bir sürü sıkıntı var, planlı kentleşme olacaktı ve bugün bu sıkıntılar hiç çekilmeyecekti. Şimdi Boğaziçi’nin Hisarüstü yaşamında çok büyük önemi var. Benim yaşamımda da, yaşamımın büyük bir kısmında da Boğaziçi var. Duygu Cankılıç: Siz de bir Hisarüstü sakinisiniz. Hisarüstü’nin çoklu bir yapısı var, kültürel anlamda da;

öncelikle çok göç almış bir yaşam alanı, bir taraftan da devamlı bir sirkülâsyonu olan çok dinamik bir İstanbul semti. Öğrenciler geliyorlar, mezun olup gidiyorlar, kimisi kalıyor, bu çok kültürlülüğü nasıl değerlendiriyorsunuz? Birlikte yaşamanın birtakım zorlukları da var, siz nasıl görüyorsunuz bu durumu? Şükrü Genç: Aslında kolaylaştırıldığında ve bir kapitalist bakış açısıyla bakıldığında çok büyük bir faydacı ilişki ortaya çıkabilir; ama ortada sıkıntılar var, o sıkıntıları zaman içinde çözmek lazım. Kozmopolit yapıyı ele alalım. Gecekonduların yoğun olduğu,

yapılaşmanın olmadığı 90’lardan önce öğrenci çok fazla kalmıyordu Hisarüstü’nde; yurtlar yetiyordu, öğrenci sayısı da çok fazla değildi. Yapılaşma ve öğrenci sayısının artması birbiriyle ilişkili olarak arttı. Üniversitenin öğrenci sayısı arttı, yapılaşmalar oluştu. İnsanlar kendilerine yetecek ev varken bir baktı ki yandaki komşusu öğrenciye çok iyi şartlarda kiraya vermiş, kendisi de bir kat yapıp kiraya vereyim diye düşündü. Şimdi öğrenci olmazsa olmazı oldu Hisarüstü’nün. Hisarüstü’nün kendi kozmopolit yapısı haricinde değerlendirilebilir bu. Aslında doğru temellere oturtulabilirse, öğrenci pansiyonculuğu hem orada yaşayan

insanlara artı bir değer getirecek, hem öğrenciler için faydalı olacak; ama bunun önüne geçilemiyor, belli bir temelde gelişmemesinden dolayı. Bir ara bana özellikle kız öğrencilerden mailler gelmişti, mahalle içinde sıkıntılar yaşıyoruz, laf atma, sarkıntılık vs. Aslında bu sıkıntılar alışkın olunan şeyler değil Hisarüstü için, herkes öğrencileri sahiplenirdi. Hâlâ ben İstanbul dışında bir yere gittiğimde birileri gelip, “Başkanım biz Hisarüstü’nde büyüdük, Boğaziçi’nde öğrenciydim, beş sene kaldım.” diyor. Hâlâ o ailelerle, görüştükleri ailenin çocuklarıyla görüşüyorlar, yani öyle bir ortam vardı, herkes birbirini çok benimsemişti. Günümüzde birden bir yoğunluk oluştu burada. Öğrenciler ve ev sahipleri karşılıklı olarak sorunlar yaşıyorlar. Ben bunu karşılıklı tartışalım dedim ve bir gün üniversiteden öğrenci arkadaşlarımla BÜSOS’ta bir toplantı yaptık, sadece 11 öğrenci vardı. Ben Hisarüstü’nün bütün emlakçılarını da toplamıştım oraya, konuşacaktık, değerlendirme yapacaktık, nereden kaynaklanıyor problemler, bu iş nasıl çözülebilir diye. Ama işin temeline ulaşamadık; herkes kendi açısından haklı, öğrenci de haklı, yurttaş da haklı; çünkü ortada çok büyük suistimaller var. Bu suistimallerin de karşılıklı olarak ortadan kaldırılması lazım. Bu çok iyi değerlendirilirse İstanbul Teknik Üniversitesi’den dolayı Reşitpaşa ve çevresindeki mahallelerde olduğu gibi, Boğaziçi Üniversitesi çevresindeki Hisarüstü için de olumlu koşullar yaratılabilir. Hisar için öğrenci çok büyük bir velinimet. Fakat şu anda ben öğrencinin Hisarüstü’nden koptuğunu, eskiye nazaran çok daha az öğrencinin Hisarüstü’nde kaldığını biliyorum; çünkü aşırı yüksek kira bedeli nedeniyle öğrenci başka bir bölgede yaşamayı tercih ediyor. Mecidiyeköy’de öğrenci kaldığını biliyorum; aslında böyle bir demokratik çevre başka bir yerde bulunamaz, İstanbul’un bazı semtlerinde sarmaş dolaş yürüyemez bir kız ve erkek öğrenci. Ama burada da sıkıntılar var, bu sıkıntıları

öğrencilerin anlatması lazım. Ama vatandaş da, “elektrik/su paramızı ödemeden, eve zarar vererek kaçıyor öğrenci,” diyor. Yaşamda birtakım kurallar var herkesin uyması gereken, öğrenci çok kural tanımasa da bu kurallara uyacak. Örneğin temizlik ekipleri mahalledeki çöpü topluyor, on dakika sonra öğrenci çöp bırakıyor oraya, olacak şey değil, birkaç adım ötedeki çöp variline bırakmalı, yapmıyor bunu, umurunda değil hiç. Yatağı getiriyor yolun ortasına atıyor, yorganını getiriyor yolun ortasına atıyor. Arkadaş bunu yapma, dünyaları geziyorsun internette, bir merak et, belediyenin sitesine gir, belediye bu hizmeti veriyor, her türlü katı/kimyasal atık ne olursa olsun hepsini topluyoruz, doğaya olan zararı minimuma indirmek için. Ama bunu yapmıyor, götürüyor yola atıyor. Bir öğrenci için araç tutup atığı çöpe göndermek zordur; ama biz veriyoruz zaten bu hizmeti. Mustafa Uyal: Peki bu duruma nasıl bir çözüm yolu bulabiliriz üniversite ve belediye ile birlikte? Şükrü Genç: Yine böyle bir toplantı organize edebiliriz, üstelik bunu kalabalık bir şekilde gerçekleştirebiliriz. Hisarüstü’nden belli ev sahiplerini ve emlakçıları ve buradan öğrencileri de alarak ortak bir toplantı yapabiliriz ve bunu duyurabiliriz. Bir düzen sağlayabiliriz, benim için öncelikli olan öğrenci; çünkü Türkiye’nin her yerinden geliyorlar ve olanaksızlıklar içinde mücadele ediyorlar yaşamla. Ben hayatta hiç parasız kalmadım; çünkü çalışıyordum hep, cebimde param olurdu, ben çocuklara harçlık verirdim, onun için hep Şükrü Baba derlerdi bana. Boğaziçi Üniversitesi genel anlamda Kuzey, Güney ve Hisar Kampus olarak biliniyor. Kilyos da ayrı bir dünya, orayı da size anlatabilirim, oraya da gidiyorum. Bu üç kampusu Hisarüstü ile mutlaka ve mutlaka ayrı düşünmemek ve barıştırmak lazım. Barıştırma projeleri üniversite ile beraber yapılabilir.

Duygu Cankılıç: Burada kimin öne çıkıp da bir şey yapması lazım, okulun mu belediyenin mi? Şükrü Genç: Ben üniversitede öğrenci kulüplerine çok ciddi destek vermeye hazırım, özellikle lojistik destek anlamında ve karşılığında bir şey beklemiyorum. Lakin öğrencinin de yapması gereken şeyler, üstlenmesi gereken sorumluluklar var. Barıştırma projeleri sadece Boğaziçi Üniversitesi öğrencisinin veya Hisarüstü’nde yaşayan insanların faydasına olmayacak. Topluma çok önemli bir proje ve bir gelenek sunmuş olacaksınız. Üniversiteler çevresiyle mutlaka barışık olmak zorunda, Koç Üniversitesi ile de tartışıyoruz bunu. Koç Üniversitesi uzay mekiği gibi, geldi oraya kuruldu, çevresiyle hiçbir bağlantısı yok. Öğrenci sayısı arttıkça, çevreye yurtlar yayıldıkça biraz mahallenin içine girmeye başladılar, o kadar. Ama yeni projeler başlattık Koç ile de beraber. Mesela Sosyal Girişimcilik Projesi başlattık geçen hafta, bana göre inanılmaz verimli olacak. Mustafa Uyal: Şahin Abi’yi tanırsınız, “Eğer Boğaziçi’nde olmasaydım çift tabanca çoktan ölmüştüm,” demişti. “Bana satranç oynamayı öğrettiler, beni tiyatroda oynattılar, ben ilk duşu burada gördüm, basketbolu burada oynadım, topa ayağım burada değdi. Bütün kültürel hayatımı değiştirmiştir ve beni çekip almıştır Boğaziçi,” demişti. Eskiden okulla çevresinin arasında daha sıcak bir ilişki varmış. Şükrü Genç: Şahin çok iyi özetlemiş. Ben çok iyi bir mühendisim, bunun temeli Boğaziçi Üniversitesi, daha doğrusu Boğaziçili öğrenciler, eski ağabeyler. Ben ilk kitabı o dönemde Robert Kolejliler ile okudum, çok önemli bir kazanım bu. Mustafa Uyal: O sıcak ilişkinin tekrar tesis edilmesi gerekiyor.

B 59

B 60

Mesela Yale Üniversitesi’nin bir programı var, ben takip ediyorum, Yale Üniversitesi’nin New Haven’a katkı projesi var. Yale, sokak sokak etrafının iyi olması için çalışıyor, bina eskidi mi gidip bir fon bulup yeniliyor, çalışanlarını New Haven’dan ev almasına teşvik ediyor. Tabii bu imkân meselesi. Boğaziçi Üniversitesi’nin bugün çalışanlarına ev almayı teşvik edecek fonu bırakın, lojman tutacak bile fonları olmadığını biz biliyoruz, şimdi haksızlık etmiş olmayalım. Bu program çerçevesinde bir yerin görsel olarak düzenlenmesinden başka bir de belediye ile bir anlaşma yapmışlar mesela. Bir dükkân mı boşalıyor, o dükkânın yerine kimin geleceğine üniversite ile belediye beraber karar veriyorlar, belli bir iş koluna mesela o yeri veriyorlar. Örneğin bizim Boğaziçi Üniversitesi civarında kitapçımız yok. Ben burada beyaz eşyacıyı gördüğüm zaman gülüyorum. Adam gibi bir berber, çocukların sosyal oyun alanı yok. Bir üniversite öğrencisini Beyoğlu’na gitmekten alıkoyacak bir şey yok mesela, Akmerkez’e gitmek zorunda öğrenci, kitapçıya ulaşmak için. Bu sadece bu bölgenin değil pek çok yerin problemi, AVM’ler haricinde kitapçı kalmadı. Bu Türkiye’nin problemi. Bunlar çözüm bekliyor. Şükrü Genç: Bunlar çok doğru; ama günümüz dünyasında insanlar her şeyi kâr ve rekabet üzerine kurduğu için kitapçı yok. Köşede bir sandviççi, kitapçıdan daha çok para kazanıyor, o yüzden öğrencinin o tarafından faydalanılıyor. Mutlaka ve mutlaka Boğaziçi-Hisarüstü temasını sağlamak gerekiyor. Bir iki akademisyen seçilebilir ve öğrencileriyle çalışmaları sağlanabilir. Eskişehir’in nasıl kurulduğunu biliyor musunuz? Belediye başkanı o zaman rektör, iyi dostuz biz,

anlaşıyoruz; çünkü yerel yönetime bakış açımız örtüşüyor. Diyor ki hoca, “Bu işe nereden başladığımızı söylesem inanmayacaksınız, YÖK’ün bir maddesinden yola çıktık,” diyor. “YÖK’ün üniversitelerle ilgili bir maddesinde, üniversiteler bulunduğu çevrenin problemlerini çözmede proje üretir, yardımcı olur diyor. Rektörken buradan başladık, projeler üretiyoruz,” diyor hoca. “Derken kendimizi yerel yönetici olarak bulduk ve yola çıktık,” diyor. İşin özü bu. Eskişehir onun için bir öğrenci kenti ve bir öğrenci kentiyle yaşamın ve orada yaşayanların bu kadar bütünleşmesi çok önemli bir gösterge. Burada da örnekler var, Bilgi Üniversitesi-Kuştepe örneği. Önceleri bu bölgeye kimse gelemezken, öğrencilerin arabaları taşlanırken, sokağa sokulmazken; şimdi kampusun içinde yer yoksa birileri geliyor arabaları alıyor, yıkıyor, bakıyor, getiriyor. Bahçeköy’de bir kız öğrenci yurdumuz var, yaklaşık 90 öğrenci kalıyor ve şu anda çevresini değiştirdi Bahçeköy’ün. Ama ilk başta bir kısım insanlar çevresi değişsin istemedi, çok karşı çıktılar. “Burası farklı amaçlar için kullanılır,” dediler ve belli zihniyetler mahallelerin içinde bunun propagandasını yaptı. Orada bütün yurttaşın, vatandaşın toplandığı bir toplantıda dedim ki: “Madem bu kadar uç noktada düşünüyorsunuz, 100 kızımızı size emanet ediyorum, birinin kılına zarar gelirse bunu da sizinle görüşürüz.” Şu anda herkes çok mutlu. Çevresi değişti Bahçeköy’ün. Duygu Cankılıç: Bu barıştırma politikalarından ya da projelerinden yola çıkarak ben şunu eklemek isterim. Ben yaklaşık sekiz senedir Hisarüstü’nde yaşıyorum. Aslında buradaki temel problem güven problemi, ev sahibi ve öğrenci arasında. Eskişehir’e öğrenci kenti diyoruz; ama bir ev Eskişehir’de öğrenciye de aileye de aynı ücret karşılığında kiraya veriliyor; fakat burada durum bambaşka bir şeye dönüyor,

standartlaşma problemi yaşıyoruz. Örneğin ben bir evden çıktığımda o evin badana ihtiyacı varsa onun ücretini gerçekten bilmiyorum; çünkü o boyacı ile ev sahibi arasındaki bir pazarlık sonucu belli oluyor ve ben gerçekten ne ödediğimi bilmiyorum. Madem elektrik, su parası sıkıntı oluyor ev sahipleri için, o zaman bir standart konulacak, herkes üzerine alacak suyunu, doğalgazını. Bu şekilde bir standartlaşma yöntemi ile ilişkilerin daha güvenli olması sağlanabilir. Mustafa Uyal: Ortak prensipler çıkartalım örneğin. Şükrü Genç: Bir projeye döndürelim bunu, üç beş öğrenci üstlensin bu işi, biz de destekleyelim onları. Öğrenci tarafı benim için çok önemli. Bakın benim dayım Almanya’da yaşıyordu ve burada hiç kimsesi yok, dört katlı binası var, bir katı yazın geldiklerinde 15-20 gün kaldıkları bir ev, diğer katları öğrenciye kiraya verirdi. Dayım sürekli zarar etti; çünkü öğrenci bıraktı gitti, dayım hiçbir gün bir öğrenciden de boya parası almadı, kendisi boyardı. Aslında şunu yapmaya çalışan insanlar da var, bir fırsat yakaladı adam burada, çarpık yapılaşma oluştu, çocuğunun yarını için de bir daire falan da oluşturdu. Evini, boş kalmasın diye verenler de var, aşırı kâr hırsı ile de verenler var, birbirleri arasında da rekabet içindeler. Mustafa Uyal: Barışı da lafta bırakmamak gerekiyor. Barışın ancak ortak bir üretimle gelen ortak bir sonuç olabileceğine inanıyorum. Şükrü Genç: Mesela kiralara bir limit koydurabilirim ben; ama öğrencinin bunu suistimal etmemesi lazım. Bu çok önemli, bunu nasıl sağlayacağız? Öğrenci doğalgaz yakmamak için elektrikli ısıtıcı kullanıyor; ama ev sahibinin elektrik parasını ödemiyor mesela.

Mustafa Uyal: Bir kira ofisi kurdursak mesela ortak? Şükrü Genç: Şöyle yapabiliriz, emlakçılar var orada, yine emlakçılarla işler yürüsün, buna bir standart getirilebilir, bir nitelik, kalite getirilebilir. Bunu sağlayabiliriz. Duygu Cankılıç: Daha önce de belirttiğim gibi bazı standartların yerine getirilmesi, belki bir komisyon kurularak karşılıklı çalışma yürütülmesi, karşılıklı bir güven oluşturulması gerek. Basit düşünmek gerekirse bir öğrencinin en büyük ihtiyacı burada bir tamircidir örneğin; çünkü evler çok kötü ve girilen her evde muhakkak tadilata ihtiyaç var; en azından musluk bozuk, kombi bozuk... Şükrü Genç: Ama bir öğrenci bozdu gitti. Duygu Cankılıç: Tabii ki o da var; ama oturduğunuz yapı da belli, estetik yanı hiç olmadığı gibi, birçok evin banyo-mutfak giderleri, elektrik tesisatları, taban ve tavan döşemeleri, kapıları oldukça eski ve artık kullanılamayacak durumda. Hal böyle olunca bu problemlerin giderilmesi için işin ehline ihtiyaç duyuyorsunuz. Kimisi geliyor bir musluk tamiri için 70 liraya alıyor, bazen ev sahibiniz ya da esnaf bir tanıdığınız aracı oluyor, biraz daha düşüyor o zaman fiyat. Bizim aslında en çok ihtiyacımız olan şey belirli bir standart. Şükrü Genç: Yapılacak projeye insanları inandırmamız lazım. Örneğin atık toplama ile ilgili proje başlattık. Başta endişe duyanlar vardı acaba tutacak mı proje diye. Elde edilecek geliri burs olarak çocuklara vereceğimizi duyurduk. Birden çok büyük bir ilgi gördü. Bir gün nikâh kıymaya gittim, arkamdaki masa
B 61

herhalde beni görünce konu oraya geldi, koliye ne türlü çöp koyup koyamayacağını tartışıyor kadınlar, belirli bir bilinç yaratmak önemli. Bu mavi kapak toplama projesini örnek alalım. Rekor kırdık, 200’e yakın engelli arabası dağıttık; bu projede çocukların büyük desteği vardı. Tarabya’da bir yuva var, orada kapının arkasında iki çuval mavi kapak gördüm. “Ne kadar kapak toplamışsınız.” dedim. Bir öğretmenimiz çocukların inanılmaz istekli olduklarını eve gider gitmez annelerini, arkadaşlarını arasınlar da kapak toplasınlar diye sıkıştırdıklarını anlattı. Bu projedeki dayanışmayı başka alanlara da taşıyabilirsek

konuştuğumuz sorunları çözebiliriz. Öğrenciye bir insan olarak değer vermeli halk, öğrenciyi bir para ağacı gibi görmemeli. Daha çok üzerinde durmamız lazım, daha fazla anlatmamız lazım. Belli kurallar koyup, hem emlakçıların, hem ev sahiplerinin hem de öğrencilerin bu kurallara uyması, bir standardı yakalamak için ortak hareket etmeleri gerek. Duygu Cankılıç: Oturulan evin kira bedelini tespit edebilecek bir kurum var mı? Şükrü Genç: Bu serbest rekabet ortamında onu belirlemek çok mümkün görünmüyor.

Mustafa Uyal: Ama öğrenciye ve aileye aynı fiyata verme mecburiyeti de vardır, bu da etik bir şeydir. Şükrü Genç: Etiler’de bir dükkâna 20.000 lira kira isteniyor, bir kiracı geliyor ve iki üç ay sonra iflas edip çıkıyor. Sistemin insanların kafasında oluşturduğu kısa sürede çok para kazanayım düşüncesi insanları farklı noktalara getiriyor. Duygu Cankılıç: Birlikte yaşamaya dair ciddi sıkıntılar yaşıyoruz, özellikle aynı yaş grubundan üniversite öğrencileri ve üniversiteli olmayan Hisarüstü sakinlerini düşününce bu sonuca varabiliyoruz. Şükrü Genç: Dün akşam gençlik toplantısı vardı Hisarüstü’nde, tam bir buçuk saat konuştum ve ana temalar da bunlardı. Mustafa Uyal: Aslında sosyal açıdan çok da farklı değiller artık. Bundan 30 sene önceki Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi ve genç açısından baktığımızda, şimdi sosyo-ekonomik açıdan çok da farklı değiller. Eskiden çok daha büyük uçurumlar vardı ve çok daha iyi geçiniyordu bu insanlar, ben bunu anlamıyorum. Şükrü Genç: Eskiden çok iyi geçiniyorduk da, herkes devrimciydi o zaman. Ortak bir şey vardı. Bizim bütün kızlarımız, bütün Boğaziçi öğrencisi hep evlerdeydi. Orada kirada oturmadıkları halde sürekli iç içeydi öğrenci ve mahalle sakinleri. O dönemin çocuklarını hiç kimse unutmaz. Hâlâ da o ilişkiler devam eder, hâlâ görüşülür. Duygu Cankılıç: Aynı yaş grubundaki gençlere baktığımızda “Ben Hisarüstü’nde yıllardır yaşıyorum ve buranın sahibi

benim, sen gelip geçici bir öğrencisin,” zihniyeti mevcut. Bu iki klik arasında bir gerginlik oluşuyor. Ve suni gündemlerle kavgalar ediliyor. Bizim üstümüze klozet fırlattılar yolun ortasında mesela, çok ciddi kazalar atlattık. Şükrü Genç: Bunlar Hisarüstü için çok vahim şeyler. Ben çok üzüldüm şimdi bunu duyunca. Bizim dönemimizde gençlikte inanılmaz bir eğitim telaşı vardı, şimdi öyle değil. Bizim dönemimizde okumuş insan yoktu ki mahallede, biz onun için de o kadar yakın ilişki içindeydik üniversite ile. Mesela ders çalışırken bir ağabey veya bir abla (ama bugün tanımlanan ağabey veya ablalardan değil) mutlaka ders çalıştırırdı bize. Kütüphanede bir bakmışsın bir ağabeyin etrafında üç-dört öğrenci. Benim kütüphanede çalıştığım yıllarda da, kütüphanenin belli bir kısmını dershane gibi kullanırdım. İçerde bir konferans salonumuz vardı, salonda ders verirdi arkadaşlar ki o dönemin öğrencileri çok başarılılar şu anda, çok önemli yerlerde çalışıyorlar. Bu dönemde dikkat edin eğitim seviyesi giderek düşüyor, eğitimsizlikle beraber düşüyor. Okullar, üniversiteler, bu uyduruk iki yıllık yüksek liseler... Farkında değil insanlar... Bu bile bana göre bir sosyal bilimcinin yapacağı en önemli araştırmalardan biri... İki yıllık yüksek liselerin ve o liselerde okuyan öğrencilerin çevreyle olan ilişkileri... Bırakın buraları, İstanbul’u, bir gidin bizim Şebinkarahisar’a, üç bin öğrenci var, bir ilçede üç bin öğrenci var. Hadi burası yine çok önemli bir yer, Kemal Tahir, Aziz Nesin, Rahşan Ecevit, Ara Güler gibi isimlerin memleketi. Oysa şimdi çok tutucu olan bir yere gidin. İşte kadını kızı, çoluğu çocuğu dışarı çıkamazken... “Aaa! Bak genç öğrenciler el ele yürüyor!” Çok yadırganıyor. Vurun Kahpeye’nin senaryosu gibi. Bu anlamda kadın hakları da üzerinde ciddiyetle durduğumuz bir mesele.

B 62

Biz toplantılarda “kadın hakları” konusunda İstanbul’dan, Ankara’dan bakmanın sakıncalarını belirtiyoruz. Çünkü büyük şehirlerden bakınca kadın haklarına dair sorunlar doğru biçimde ele alınmıyor. Anadolu’ya gidelim; kadın eğer sokakta dolaşamıyorsa, kafasını gözünü kapatsa bile sokağa çıktığında söylentiler başlıyorsa… Bunu bilerek sormak lazım: Kadının adı var mı yok mu? Yok, kim ne derse desin. Hemen çıkalım, bizim şu tepe mahallelerde dolaşalım, kadının adı var mı yok mu? On bin okuma yazma bilmeyen kadın var bizim Sarıyer’de, bu insanların okuma yazmayı inanılmaz derecede önemsediklerini bilmek zorundayız. Şu andaki mevcut yapı, eğitimi ne kadar geriye götürmeye çalışıyorsa, tam tersinin yapılması gerekir. Okuma yazma kursları temel ihtiyaç; bırakın üniversiteyi, okuma yazma kursu diyorum. Okuma yazma kursu sonrasında bir sertifika alıyorlar, bir kadının bize bu sertifikayı aldıktan sonra yazdığı bir mektup var. Bir okuyalım, bir görün. Ben, diyor, artık bilimin peşinden koşuyorum. Okuma yazma öğrendi sadece, o kadar. Bilimin peşinden koşuyorum, cahillik diplomamı duvara astım artık diyor. Mustafa Uyal: Sonuçta bir kapı açıldı onun için, halkımız daha bilgili, daha istekli. Şükrü Genç: Siz bana yeni bir kimlik verdiniz diyor. Ben, diyor, eskiden otobüslere resimlerine bakarak binerdim. Resim dediği, üzerindeki reklamlar… Bir gün aynı reklamlı farklı bir otobüs geldiğinde ona biniyor, farklı bir yere gidiyor, son durağa gittiğinde şoföre diyor ki: “Sen beni nereye getirdin? Utanmıyor musun koca kadını kaçırmaya?” Buradan başlayalım. Öğretmenler gününde bunu özellikle okudum; çünkü bir öğretmene hitaben yazılmış bir mektup bu. “Hayat Hekayem“ Türkülerde cahilliğe ağıt yaktım, okula gidenlere içli baktım,

Ben de okuyup öğretmen olacaktım, biliyor musun annem? Yedi yaşında çoban oldum, on yedisinde gelin oldum, Çoluk çocuğa karıştım oyun oldum, halimi anlar mısın annem? Ellili yaşımı geride bıraktım, içimdeki hevesleri sandığa bastım, Cahillik diplomamı duvara astım, gör halimi annem. Şimdi ben de ilmin peşinden koşuyorum, kelimelerle barıştım artık okuyorum. “Hayat hikâyemi kendim yazacağım, sen çok sağ ol hocam, herkese çok teşekkür ederim.” Şimdi bunu değme şairler, değme öykücüler anlatabilir mi? Mustafa Uyal: İnanılmaz bir şey, ne potansiyel kaybetmiş Türkiye… Ülkenin kaybettiği potansiyelin bir kanıtıdır adeta bu mektup. Şükrü Genç: Mânileri dizenler okuma yazma mı biliyorlardı, meddahlar okuma yazma mı biliyorlardı? Bu da onun gibi bir şey, yani aslında toplumun içerisinde var olanlar bunlar. Sonuç itibari ile yaşam böyle, bu kadar uç noktada… Bir yanda Boğaziçi gibi bir uç nokta, bir yanda bu kadının hayatını geçirdiği yer bir uç nokta... Mustafa Uyal: Diğer bir konuya değinmek gerekirse, ben mesela aslen İzmirliyim, 70’lerden beri buradayım. Ben burayı çok stresli bir kent olarak görüyorum, bu kent insanın üzerine yükleniyor. Trafiği, pahalılığı. Bizim etrafımızdaki genel stresten de bahsetmek lazım tabii. Sosyal tesisler oluyor dernekte, sıkıntı yaşadığımız konulardan biri ulaşım. Bizim göbekten itibaren, Cengiz Topel’den buraya özellikle üniversitenin dağılma saatlerinde yoğunlaşmak üzere trafik. Göbekten itibaren akşamüzeri bir başlıyor, ne giriş

mümkün ne çıkış. Akşamüzeri bir arkadaşımla çay içeyim diye kimse gelmiyor buraya. Ben aynı zamanda esnafa da, orada yaşayanlara da stres yüklendiğini düşünüyorum; çünkü herkes gergin bir atmosfer içerisinde. Kimsenin birbirine müdanası yok ve bu trafiği nasıl akışkan hale getiririz diye gerçekten ben düşünüyorum. Şükrü Genç: Dedim ya duvarı genişleteceğiz, o yolu düzenliyoruz şu an. Mustafa Uyal: Mesela park problemini halletmek lazım. Şükrü Genç: Elbette, orada biz belli yerlerde park programı yapacağız, yolu daraltıyoruz. Mustafa Uyal: Otobüslerin de mesela beşi birden çıkmasın yola, orada bir görevli olsun. Beş otobüs arka arkaya çıkıyorlar yola, tabii o dar yolda ilerlemek mümkün olmuyor. Şükrü Genç: Şimdi önce yolu bir düzenlememiz gerek, yolu düzenledikten sonra bu problem büyük oranda çözülecek. Park sorununa gelirsek, keyfi araba park etmek olmayacak. Biri arabasını bırakıyor, yanına biri daha arabasını bırakıyor. O keyfiyeti azaltacağız. Kısım kısım yolu böleceğiz, o bölmelerden dolayı park yapamayacaklar. Duvarı 2,5 m geri çekerek yolun genişliğini artıracak ve yolu yeniden prestij yolu olarak düzenlemeye çalışacağız. Ayrıca binaların ön görünümü ile ilgili olarak çeşitli mekânsal düzenlemeler yapmak için çalışıyoruz. Dedim ya benim önceliğim öğrenciler. Onlar için yaya kaldırımını daha geniş hale getirmeye çalışıyoruz. Zaten biliyorsunuz tüm Hisarüstü’nün yağmur suyu kanallarını düzenledik ve ara sokakların çoğunu asfaltladık. Ayrıca burada açtığımız

Semt Evi’ni mahalle sakinlerinin kullanımına açtık. Hayalim burada öğrenciler ve mahalle sakinlerine ortak bir alan oluşturmak. Çünkü birbirimizi dinlediğimiz, anlamaya çalıştığımız ölçüde toplumsal huzuru yakalamamız mümkün.“  Mustafa Uyal: Oradaki kazancı arttıracak ortak projeler de geliştirilebilir. Mesela İşletme Kulübü her esnafla oturup konuşup onun pazarlamasını, sunumunu falan arttırabilecek projeler geliştirebilir. Belki bunlara da ön ayak olmak lazım. Şükrü Genç: Tabii tabii. Böyle ortak çalışmalar yapılabilir. Mustafa Uyal: Yol düzenlemesi derken Kuzey Kampus ile Güney Kampus’u birleştirebilecek, görsel olarak bir bütünlük sağlayacak bir şey yapılabilir mi? Kuzey Kampus ile Güney Kampus iki ayrı okul gibi, görsel olarak da böyle. O zaman Hisarüstü kendini Boğaziçi’nin bir parçası olarak hissedebilir diye düşünüyorum. Şükrü Genç: Öyle bir şey çok zor. Metro geliyor şimdi, metro tamamen büyükşehir projesi, bizimle bir bağlantısı yok; ama böyle bir projenin olduğunu biliyoruz ki bu ulaşım anlamında birtakım şeyleri rahatlatacak. Mustafa Uyal: Türkiye’nin ana sorunu burada da geçerli: servis. Dünyanın hiçbir yerinde servis diye bir şey yok, Türkiye’de yüz elli bin tane servis aracı var. Bu büyük hastalık, bütün ara sokaklar mesela çıkış saatlerinde dolu, çok anlamsız. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yok. Duygu Cankılıç: Bizi kırmayıp davetimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ediyoruz.

B 63

İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Arşivi’nden Bebek Dalyanı

İSTANBUL’DA SON PERDE (Mİ)? BİZANS’TAN GÜNÜMÜZE İSTANBUL’UN MODERNLEŞME MACERASI

Pınar Türen '93
Dünyanın en müstesna coğrafyalarından birinde 1500 yıldır dünyanın en güzel şehri unvanını elinde bulunduran İstanbul’un yüzyıllar boyunca “modernleşme” adına yaşadıklarını BÜ Tarih Bölümü öğretim üyeleri Ahmet Ersoy ve Çiğdem Kafescioğlu ile konuştuk. Ahmet Ersoy: İstanbul mimari anlamda çok eleştirilen bir moderleşme yaşarken bir yandan da şehrin sembol mekanları tam da anlaşılamayan nedenlerle dönüşüme uğruyor. Mimarlık Tarihi dersi veren biri olarak İstanbul’da gördüğümüz sorunlu değişimleri nasıl yorumluyorsunuz? Ahmet Ersoy: Özellikle son yıllarda her şeyin küresel kapitalizmin vahşi tüketim kültürü ve onun değerler sistemi üzerinden tanımlanmaya başlandığı bir dönem yaşıyoruz. Bir taraftan estetik olarak çok modern, teknolojik albenisiyle ve mimarının imzasıyla öne çıkan yapılar var. Prestijli yapı ve bölgeler dünya çapında olduğu gibi Türkiye’de de yıldız mimar olgusuyla eklemleniyor. Bulunduğumuz düzende bu mimarlar yarattıkları çekici kozmetik unsurlarla ve ayrıca da kişisel şöhretleriyle, yani imzalarıyla bu ayrıcalıklı ürünleri sattıran aracılar haline gelmiş durumda. Bu dönemde mimarinin kentsel dokudaki rolü, sosyal işlevselliği, kullanıcıların günlük hayatlarına ne katabileceği, imkanları daha kısıtlı olan kent sakinlerine ne verebileceği veya toplumsal eşitsizlikler, sosyal uçurumlar üzerine mekan üzerinden ne tür müdahaleler yapabileceği gibi konular bir kenara bırakılarak yıldız mimarlar ve onların ışıltılı ürünleri tartışmaların merkezini işgal ediyor çoğunlukla. Dünyaya ve neoliberal politikalara paralel olarak tüketim kültürünün etkisini Türkiye de yaşıyor. Ancak bu durumun daha gelişmiş ülkelerdeki değişim süreçlerinden farklı olan tarafı, Türkiye’de özellikle son birkaç sene içinde devletin, merkezi idarenin ve yerel yönetimlerin kentsel dokuya ve mimariye doğrudan ve kayıtsızca müdahil olma çabası. ”Bugün Türkiye’de neoliberal politikalar ve tüketim kültürünün sarmalı içinde mimari nereye gidiyor?” diye tartışabiliriz. Ama beni daha çok rahatsız eden, daha acil olarak sorgulanması gereken, devletin şehir ve mimarinin şekillenmesine tüm ağırlığıyla ve geleneksel duyarsızlığıyla müdahil olması. Bu hepimizin geleceğiyle, sağlığıyla ve özgürlüğüyle ilişkili çünkü. Bu şartlar altında merkezin kentsel çevrenin şekillenmesi üzerindeki rolü ve hakimiyeti düşünülürse herhalde Türkiye’yi Batı-dışı otoriter rejimlerle, Çin ve Rusya’yla ve belki belli açılardan da körfez ülkeleriyle karşılaştırmak daha doğru olur. Bu da aslında eskiden de yaşanan bir durum, değil mi? 19. yüzyılda ciddi şekilde dışa bağımlı bir kültürel ve ekonomik hayat var. Bir taraftan çok dilli – çok cemaatli Osmanlı İmparatorluğu dünya kapitalizmine tamamıyla entegre oluyor. Özellikle Tanzimat sonrasında kentsel mekânın ve mimarinin farklı aktörlerin, grupların müzakereleri çerçevesinde şekillendiğini görüyoruz. 19. yüzyılda Taksim’in nasıl şekillendiğine bakalım. O dönem Taksim, Aya Triada Kilisesi tarafından tanımlanan küçük bir meydandır. Tanzimat’ın gayrimüslim cemaatlere tanıdığı haklar sayesinde o cesamette yeni bir kilise inşa edilebilmiştir. Bu dönemde İstanbul, İzmir, Selanik gibi Osmanlı büyük şehirlerinin fiziksel yapısı farklı çıkar ve güç gruplarının ve tabii bir taraftan da devletin içinde olduğu çok aktörlü bir müzakere yapısı içinde, çeşitli çekişmeler, gerginlikler ve mutabakatlar çerçevesinde şekilleniyor. Tabii bunu hiçbir şekilde romantize etmemek lazım. Bu müzakere süreçleri çok sancılı ve hatta kanlı olabiliyor, ve devletin müdahaleleri de çok sert ve duyarsız olarak tezahür edebiliyor. İttihat Terakki ve sonra Cumhuriyet’le birlikte ise modern devlet aygıtı şehir ve mimari üzerinde daha etkin ve yoğun bir egemenlik kurmaya başlıyor. O arada sosyal yapıda radikal değişiklikler oluyor. Aktörler tamamen değişiyor, ciddi bir kısmı, yani gayrimüslim burjuvazi diyebileceğimiz kesim sahneden tamamen çekiliyor. Kamusal mekan dediğimiz alan da, devlet mutlak hakim unsur olduğu için onun kararları ve gündemleri doğrultusunda şekilleniyor; İnönü zamanında Taksim Meydanı’nın şekillenmesi gibi. Tarihsel süreci takip ettiğimizde hepimizin bildiği gibi özellikle 1980’lerden itibaren devletdışı, sivil aktörler açısından yeniden bir çeşitlenme söz konusu. Bugün ise bir taraftan pazar hareketleriyle o çeşitlenme çok yoğun bir şekilde devam ederken, devletin de bütün ağırlığıyla ve neredeyse bir intikam hissi ile geri döndüğünü gözlemliyoruz. Asıl sorun da bu cenahtaki otoriter işleyişte zaten. Devletin bizim ortak yaşam alanımıza

B 66

bu kadar müdahil olması, katı ve kaba hatlarla çizilmiş, ideolojik ve rant-esaslı bir gündem çerçevesinde hepimizin yaşadığı ve üzerinde hak sahibi olduğu çevreyi kendi keyfince dönüştürmesi ve bunun da demokratik, şeffaf, tarafsız ve sivil mekanizmalarla herhangi bir şekilde denetlenememesi esas sorun olarak karşımızda duruyor. Bir kentin şekillenmesi bir çok açıdan incelenmeli ve uzmanlarca kararlaştırılmalı; ancak burada yaşayanların bu kadar konunun dışında bırakılması çok ilginç. Halkı içine almayan, yani öznesi olmayan bir kent neye dönüşür? Örneğin Topçular yeniden inşa edilince Taksim neye dönüşecek? Geçen gün bir konuşmada sunuma Topçular Kışlası’nın bir görseliyle başladım ve giriş cümlesi olarak da “Şimdi güncel bir imajla başlayacağız,” dediğimi farkettim. Zavallı Topçular Kışlası’na ”güncel imaj” diyeceğim hayatta aklıma gelmezdi. Çünkü o benim için akademik bir araştırma objesi olmuştur, sadece kitabî ve sıkıcı, pek çoğumuzu ilgilendirmemesi beklenen

akademik tartışmaların nesnesidir. Topçular Kışlası ile ilgili araştırdığım konulardan biri farklı zaman ve coğrafyalardan derlenen oryantal elemanları bir araya getirmesiydi. Sizce o simgeler yüzünden mi yeniden inşa ediliyor? Dediğim gibi bu yapı güncel olmasından önce benim mütevazı akademik dünyamın sınırları içinde yer alan, salt bilimsel araştırma alanına ait bir tarihsel veri olarak önemliydi. Osmanlı mimarisine baktığımızda 18. yüzyıldan itibaren ve özellikle de Tanzimat’tan sonra Batı kökenli formların çok yoğun

olarak kullanımını görürsünüz. Ciddi bir yerelleştirmeden geçirilerek kullanılıyor bunlar ve 19. yüzyılda da neredeyse resmi bir üsluba dönüşüyor. Tanzimat kurumlarında yetişen ikinci neslin ortaya çıkmasıyla birlikte modernleşmenin getirdikleri – götürdüklerinin kamusal alanda daha tartışılır olması ve özellikle de Müslüman cemaatin, entelektüellerin bu sürece konservatif tepkilerini göstermesiyle hava epeyce değişiyor. Ve 1860’larla birlikte daha çok oryantalist formlara dayanan, yepyeni, öncülü olmayan ve ciddi şekilde devlet tarafından desteklenen bir Yeni Osmanlı tarzı ortaya çıkıyor. Buna o dönemlerde ”Osmanlı Rönesansı” da deniyor. Tanzimat döneminin ikinci yarısından itibaren Osmanlı mimarları kendilerine bir yeniden canlandırma misyonu biçiyorlar. Osmanlıların zihinlerindeki tarihsel akışta bir kopmanın, yırtılmanın, modernleşmenin getirdiği yoğun ve telafi edilemez bir kayıp hissi var. Bu ciddi kopuş ve değişim hissinin üzerine kaybolan ve aslında geri getiremeyeceklerini içten içe bildikleri geçmişle, onun geleneksel dokusuyla yeniden ama artık modern

B 67

B 68

temsil şekillerini kullanarak bir bağ kurmaya çalışıyorlar. Mimari ve sanatsal temsil, zamansal yırtılmayı aşan bir köprü vazifesi görüyor. O yüzden 1860’larda Topçular Kışlası’nın İslam coğrafyasından ve tarihten derlenmiş farklı öğelerle ortaya çıkışı benim için kozmetik, üslupsal veya moda diyebileceğimiz bir değişiklikten ziyade çok daha derin düşünsel bir dönüşüme işaret ediyor. Yerel, geleneksel ve otantik olanı yeniden yaratmaya çalışan bu tür yapılar aslında zamana, geçmişe, tarihsel kimlik kalıplarına dair değişen algılarının, yaklaşımların göstergesi. Topçular Kışlası’nın ilk binası 19. yüzyıl başında Selimiye Kışlası’nın Rumeli yakasındaki bir muadili olarak yapılıyor. Abdülaziz zamanında ciddi bir renovasyondan geçtiği noktada bahsettiğimiz oryantalist unsurlar binaya ekleniyor. Kışla bildiğimiz (ve galiba maalesef yakından göreceğimiz) daha revnaklı ve oyuncaklı haline dönüşüyor. Dolayısıyla kışlanın tarihine baktığımızda binanın hayatındaki tasavvur edilen son aşama, bu ikinci kere yeniden doğuş bana çok manidar geliyor. Karar verici otoritenin yeterince yerli olarak görmediği, bir Ortodoks kilisesi tarafından domine edilen, daha sonra da Cumhuriyet döneminin önemli bir simgesinin içine yerleştirildiği bir meydana ”olmayan” Osmanlı kimliğini verebilecek yegane ve mümtaz anıt olarak Topçular Kışlası yeniden zuhur ediyor. İronik aslında: Hiç var olmamış türde bir geleneksel bütünü sentetik ve modern şekilde yeniden icat eden bir bina bugün geleneğin ta kendisi olarak yeniden canlandırılıyor (bugün otomobillerde çıkartma olarak çok revaç gören, ama aslında tamamen 19. yüzyıl batılılaşmasının ürünü olan Osmanlı armaları gibi). Daha da ilginci Taksim için yeniden var edilmesi tasavvur edilen yerelliğin ve otantikliğin aslında tamamen küresel tüketim kültürünün kıstasları ve değerler sistemi içinden şekilleniyor olması. Size ecdadınızı, köklerinizi yad ettirecek yapı basbayağı

bir alışveriş merkezi aslında. Bu yapının (ve onun gibi kodlanmış birçok günlük nesnenin) yerel referansları, Şark estetiğine yaptıkları göndermeler, verdikleri Osmanlılık ve köklülük hisleriyle bizi küreselliğin tekdüzeliğinden ve yozlaştırıcı kültürel yansımalarından münezzeh tutacağı düşünülüyor. Bu şekilde modernleşmeyle eşgüdümlü giden yerellik kaygısı ve beklentisi kolayca tüketilebilir metalar üzerinden karşılık buluyor. Gelenek denilen o mutlak hayal de alınıp satılabilir, yerlilere ve turistlere pazarlanabilir somut bir ürün haline geliyor. Bugünden 50 yıl sonrasına bakarsak, günümüzde yapılanlar nasıl bir İstanbul yaratacak? Ancak karamsar şeyler söyleyebilirim. Öyle mesnetsiz ve limit tanımayan bir rantiye kültürü ve iktidar egosu üzerinden şekilleniyor ki bu. İstanbul’la ilgili son seneler içinde tasavvur edilen büyük projelere, alternatif İstanbul’lardan, köprülere, ikinci (karayollu) tüp geçitten Yenikapı meydanına kadar, bütünsel olarak bakarsanız (SOS İstanbul bu tesbiti çok iyi yapıyor mesela) karşımıza hepimizin sağlığını, tüm bölgenin hayatiyetini tehdit eden, ve hatta küresel etkileriyle ele alınması gereken çevresel bir facia tablosu çıkıyor. Kentsel Dönüşüm

hamlesinin hukuki çerçevesinin nasıl çatıldığını değerlendirirsek, Boğaziçi İmar Kanunu’nun da bir şekilde rafa kalkacağını düşünürsek, Karadeniz kıyılarından Boğaz’a, Tarihi Yarımada dediğimiz bölgeden Marmara’ya kadar ciddi bir betonlaşma, yoğunlaşma ve geri dönülmez bir kirlenme bizi bekliyor. Bu süreçte danışma mekanizmalarının, uzman görüşlerinin, çevresel ve sosyal faktörleri dikkate alan koordineli çalışma yöntemlerinin ve şeffaf, bağımsız denetimin yeri yok. Sonuçlarını tahayyül etmenin çok zor olduğu bu değişimin çoğunlukla gelenekselliği ve yerelliği öne çıkaran ve aslında İstanbul’u cazip ve turistik bir meta olarak pazarlayan yüzeysel estetik unsurlarla bezeneceğini de bekleyebiliriz. Nefes alamayacağımız, küçük ceplerinde hapsolarak yaşadığımız, dokusunu yitirmiş, özel coğrafi kurgusundan eser kalmamış hasta bir şehrin Osmanlı veya bizim geleneksel zannettiğimiz bir takım unsurlarla bezeli alanlara dönüştüğünü göreceğiz. Bu canlandırmacı estetiğin en büyük tehlikesi siyaset ve sermaye açısından kolay kullanılırlığı, popülist bir araç olabilme potansiyeli. Kemerler ve soğan kubbeler Şark’ı temsil eden ve çok kolay tanınabilir bir uluslararası dilin işaretleri. Dolayısıyla bu dil hem Oryantalist temayülleri olan, farklı ve otantik olanı talep eden turistler hem de yerellik ve köklülük hissini kaybetmek istemeyen yerlilerin beklentilerini karşılayabiliyor. İstanbul’u tüm yapısal çarpıklıklarına rağmen Doğu’nun başladığı yer, İslam dünyasının merkezi veya ecdad yadigârı olarak zahmetsizce tanımlayabilmemizi sağlıyor. 19. yüzyılın son çeyreğine tekrar dönersek, o zaman da bu şarkiyatçi dediğimiz unsurlar popüler bir araç olarak kullanılabiliyor yönetim tarafından. Modern dünyaya entegre olmanın sancılarını çeken bir imparatorluktaki hakim Müslüman unsurun şaşaalı bir geçmişin göndermeleriyle psikolojik olarak tatmin edilmesini sağlıyor. Özellikle

bu tür canlandırmacı, ”otantik” mimarinin her zaman ciddi bir alıcısı var. Edward Said, Kültür ve Emperyalizm kitabında bu olguya ”egzotik temaşa” adını veriyor. Egzotik temaşa otoriter eğilimleri, tahakküm mekanizmalarını kolaylıkla perdeleyen, görünmez kılan bir araç ve özellikle otoriter iktidarların kullanmayı çok sevdikleri bir şey. Sizce İstanbul’un kişiliği nedir? Bu güzel ve zor bir soru. İstanbul’un dönüşümü ve İstanbulluluk öyle muğlak, değişken ve zor tanımlamalar ki, çok ciddi şekilde tarihselleştirmek lazım. Nereden konuşuyoruz, kimin için konuşuyoruz, hangi zaman aralığından bahsediyoruz gibi. Birkaç adım geri atıp tarihçi perspektifiyle bakarsanız aşağı yukarı 17. yüzyıldan itibaren şehirliler, ‘İstanbullular’ diyebileceğimiz kimseler sürekli göçten ve kişiliksizleşmeden şikâyet ediyorlar aslında: “İstanbul dışarıdan gelenlerle kimliğini kaybetti” teması üzerinden yoğun bir ”İstanbul bitti” söylemi hâkim. Dünyanın diğer büyük şehirleriyle İstanbul’a bu dönemlerde karşılaştırmalı olarak baktığımız zaman bu değişimin ve şikayet kültürünün hayli modern bir olgu olduğunu ve modernleşmenin bir göstergesi olduğunu görüyoruz. Uzaklardan gelen pek çok insan iş gücü olarak burada çalışıyor ve barınıyor. Yerli kabul edilmeseler de şehrin işleyişinde vazgeçilmez bir unsur olarak yer alıyorlar. Kısıtlı bir hinterlantı olan İstanbul 16. yüzyıldan itibaren sürekli göç alan bir şehir ve bu sürekli bir sorun. Vurgulanması gereken, bu sorun İstanbul’un ayrılmaz bir parçası ve şehre uzun vadede karakterini veren biraz da bu. Örnek vermek gerekirse 1950’lerde İstanbul’un yerlileri lahmacunu bilmiyorlardı. 90’larda ise artık lahmacun, ilk zamanlar aşağılanan o dışarlıklı yiyecek, şehrin gastronomik haritasında önemli bir yer kazandı, hatta Levent’teki lüks kebapçılarda tüketilen, burjuva damaklara hitap edebilen bir zevk nesnesi haline geldi.

B 70

Kent, en çok tepki gösterdiği yabancı unsurları bile emiyor, kendine mâl ediyor ve kendine has bir zenginlik üretiyor. Şehrin çok katmanlı ve çok yüzlü bir kimliği var. Aslında şehrin kişiliği sürekli değişiyor ve değişik katmanlarda her an farklı şekillerde tanımlanıyor. Bizim o çeşitliliği görmemiz ve beslememiz lazım. Örneğin New York gibi bir şehir o çeşitlilik içinde, girdabına çektiği tüm çirkinlik, güzellik ve marjinallikleri harmanlayıp kendini sürekli olarak, farklı ve çatışan kimlikleriyle yeniden tanımlayabiliyor. Yeniden tanımlamıyorsanız biraz Prag veya Venedik gibi bir masal şehri olarak kalırsınız. İstanbul çok dinamik ve canlı bir şehir; ama yeni eklenen yapılar ve dokular o çeşitliliği yansıtmıyor, aksine çeperlere itmeye çalışıyor. Bu şehrin farklı renkleri, meşrepleri ve tüm bu dinamizmi içine alıp onunla sohbet edebilen, onun nabzını tutabilen ve bunu da doğru, hesap verebilir mekanizmalar üzerinden yürütebilen bir yönetim tarzıyla hayatını sürdürmesi lazım. Bunu doğru yapabilen bir örnek var mı? Dünyadaki kültürel anlamda zengin ve gıptayla baktığımız metropollerin kendi sakinleriyle nasıl ilişkisi olduğu ile bugün İstanbul’da ne olduğu arasında karşılaştırma yapılabilir. O zaman ortaya son derece çirkin bir tablo çıkıyor. Mesela üçüncü boğaz köprüsüne karar verilirken uzun vadeli ulaşım hedefleri ve çevre etkileri değerlendirilmeden öylesine karar veriliyor. Haliç’e metro köprüsü yapılırken bütün uzmanlar, şehir plancıları ayağa kalkıyor; ama şehre damga vurmak sevdasıyla, aynen zamanında Gökkafes örneğinde olduğu gibi, proje büyük bir fütursuzlukla hayata geçiriliyor. Bu kadar şeffaflıktan uzak, uzmanlarla, sivil toplum kuruluşlarıyla, kamusal mekanın gerçek sahipleriyle herhangi bir ilişki kurmadan, tavizsizce, kendi katı gündemleriniz üzerinden ve kendinizden bu kadar emin olarak

hareket ederseniz o zaman işte müthiş zenginliği olan o şehri boğmaya başlarsınız. Aslında salt estetik düzeyde Osmanlı nostaljisi de, Kemalist nostalji de kabul edilebilir, sağlıklı denilebilecek yönelimlerdir. İnsanlar farklı değerleri şahsi hayatlarında, kendi çevrelerinde yeniden tanımlayıp yaşatmak isteyebilirler. Ancak bunun, herhangi bir şekliyle, dayatılan ve tekilleştirici bir kültür politikasına dönüşmesini ahlaki ve siyasi olarak sakıncalı buluyorum. Taksim ve İstiklal Caddesi çevresindeki Müslüman cemaatini, sayıları ve talepleri düşündüğünüzde bu bölgede bir camiye ihtiyaç olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Burada Haliç köprüsü örneğinde olduğu gibi, sorun cami olmasında değil; bu caminin yapımına, mimarisine, yerine karar verirken yürütülen yöntem. Aynı şey Taksim Meydanı düzenlemesi için de geçerli. Kasaba ölçeğinde bile bu tür kararlar şahsi tavırlar veya açık / gizli tepkisellikler üzerinden verilemez. Burası dünyanın önemli meydanlarından biri. Bu kararlar hangi mecralarda, hangi saiklerle ve ne şekillerde verildi bilemiyoruz. Denetim ve iletişim mekanizmalarını ortadan kaldırdığınızda şehrin sakinlerini çıplak iktidarla ve rant iştahının hoyrat yüzüyle karşı karşıya bırakırsınız. Şehre katkınız ancak bu olur. Yüksek binalarla dünya şehirleri birbirine benzemeye başlarken İstanbul gibi tarihi bir şehir kişiliğini nasıl korur? Modern ama karakterini kaybetmeyen bir şehir için mutlak bir formül yok; ama mutlaka olması gereken kentlilerin, sivil toplumun, planlamacıların, uzmanların, yöneticilerin, yani tüm paydaşların birlikte hareket ettiği ortak bir alanda duyarlı politikalar üretilmesi ve şehrin müthiş enerjisinin, değişim isteğinin sağlıklı kulvarlardan yönlendirilmesi. İstanbul en çok bu alandaki plansızlıktan çekiyor. İstanbul’un bir

özelliği de çok merkezli olması, farklı yerlerin kendine has dokusu vardır, mesela Kadıköy pazarı ile Beşiktaş’ınki farklıdır ve bu farklılıklar çok güzeldir. Yenileşen, kaçınılmaz olarak gelişecek ve genişleyecek olan İstanbul’da bu çeşitliliği nasıl sürdürebilir ve yeniden üretebiliriz, onu düşünmek lazım. İstanbul’a en büyük imzayı atan kim? Mimari açıdan düşünürsek tabii Sinan’ı zikretmeden olmaz. Aynı zamanda Balyanlar’ı da unutmamalı. Ama şehirle ilgili bahsettiğim tüm beklentilerimizden, karşılığını bulamayan tüm ümitlerimizden yola çıkarak düşünürsek, hayalimizdeki türden şeffaf, sivil ve demokratik işleyişe sahip bir İstanbul’a bugün kimsenin kendi imzasını atmayı düşünmemesi lazım.
B 72

Çiğdem Kafescioğlu: İstanbul'un devamlı bir değişim ve gelişim içinde olduğunu biliyoruz. İstanbul'un kişiliğinde, mimarisinde ve yaşam şeklinde önemli bir vurgusu olan Bizans etkisinin artık yok olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu yok oluş İstanbul'u nasıl etkiliyor? Bugünün İstanbul’unda Bizans tarihini öncelikle birkaç anıtta ve anıtsal mekanda görürüz: Ayasofya, Atmeydanı, surlar, bir dizi Bizans mabedi, daha az sayıda saray kalıntısı. Şehrin Bizans dokusunun günümüze gelebilmiş unsurları, eğer korunmuş ve müzeleşmiş anıtsal yapılar değillerse, kenarda kalmış, pek de dikkat çekmeyen, eğer ele alınmışlarsa çoğunlukla sorunlu restorasyonlara tabi kalmış yerlerdir. Büyük İstanbul’da Bizans varlığından ve görünürlügünden bahsetmek çok zor tabii; ama diğer yandan suriçi şehre ve onun modern öncesi dönemde en geniş dış uzantısı olan Galata bölgesinde, Bizans katmanlarının gündelik hayatımızda farkında olduğumuz ve olmadığımız şekillerde içinde yaşanan doku olduğunu söylemek yanlış olmaz. Suriçi derken Bizans surlarından bahsederiz, şehrin anıtsal yapısını ve imgesini oluşturan binalar silsilesinin en erken tarihli olanı ve şehir

İstanbul dile gelse en çok kimden şikayet ederdi? Hiç kuşkusuz içinde bulunduğumuz dönemden. 17. yüzyıl İstanbulluları gibi mi konuştum?

imgesinde en belirleyici olanlardan biri Ayasofya’dır. Atmeydanı, Divanyolu gibi yerler tabii Bizans mirasının parçasıdır, bunun büyük ölçüde farkındayızdır. Ama mesela Kapalıçarşı’dan çıkıp Uzunçarşı yokuşundan aşağı yürüyecek olsak, Tahtakale civarında dolaşacak olsak, aslında Bizans şehrinin dokusu içinde yürümekte olduğumuzu bilmeme ihtimalimiz daha fazladır. Çok katmanlı, çok uzun tarihli her şehir için geçerli bir olgu bu aslında, diğer yandan, İstanbul’un tarihi hakkında bildiklerimiz ve bilmediklerimiz, bildiklerimizi kullanma ve temsil etme şekillerimiz bazı siyasi kültürel seçimlerin eseri. Basitleştirecek olursam, belirleyici şehir politikalarını ve ana akım şehir tarihlerini göz önüne aldığımızda şehrin (ve tabii aslında Türkiye’nin) Bizans tarihine yaklaşımında milliyetçi söylemlerin ve uygulamaların belirleyici olduğunu söylemek yanlış olmaz; Bizans sıklıkla ötekileştirilmiş, Türk ve İslami olarak algılanan Osmanlı döneminin ötekisi olarak algılanmış ve temsil edilmiştir. Bizans tarihi ve şehri konusunda akademik alanda bulunan büyük birikimin ana akım tarih algılarına bir türlü geçiş yapamamasının nedeni biraz da bu olsa gerek. Bizans ve Osmanlı arasındaki geçişkenlikler ve devamlılıklardansa, kopuşu ve son zamanlarda giderek daha fazla, şehrin Osmanlılarca fethini önceleyen bir popüler algıdan bassedebiliriz. Bugün İstanbul’un bir şehir müzesi yok. Fakat Panorama 1453 Tarih Müzesi adlı, muazzam şiddet ve yıkım içeren fetih anını bir Türk ve Müslüman zaferi olarak resmeden ve kutlayan bir mekânı var, neden? Bu soruya cevap verebilmenin şehrin tarihine yaklaşımımızdaki düğümlerden birini çözeceğini düşünüyorum. Modernleşme İstanbul'a ne kattı, ne götürdü? Modernleşme bir yandan tarihi dokuları ve imgeleri dönüştürdü, eskiyi silerek veya dönüştürerek

yerine yeni sosyal, mekânsal katmanları, yeni iletişim ağlarını yerleştirdi, yeni kurumlar kadar yeni kamusal alanlar, bu alanlara yeni katılım biçimleri ve örüntüleri yarattı. Diğer yandan modern olanın yok ettiği veya marjinalize ettiği tarihe, dönüşen mekânlara ve kültürel anlamlara yeni değerler yükledi. Ahmet Ersoy’un da belirttiği gibi akademik tarihten müzeciliğe, popüler romanlardan modaya kadar farklı alanlarda ifade bulan, bazı bakımlardan hâlâ içinde yaşadığımız bir tarih tahayyülünün inşasında baş aktör oldu. Suriçi İstanbul’un geçenlerde Cemal Kafadar’ın da dikkat çektiği gibi, “tarihi yarımada”ya dönüşmesi modernleşme sürecinin adımlarından biri olarak düşünülebilir sanırım. Yaşayan, şehrin ekonomik, kültürel, sosyal dinamiklerinin içsel bir parçası olan bu yere, bir kaç on yıl öncesine kadar İstanbul’un birincil yerleşim ve iş mekânlarından biri olan alana bir yandan müzeleştirerek, daha yakın zamanlarda daha da fazla metalaştırarak yaklaşılması. Şehrin siluetini çok boyutlu yaşayan bir mekânsal ve görsel yapı olarak değil donmuş bir resim olarak algılayan, diğer yandan hem bu yapıya, hem yaşayan bölgelerin sosyal ve mekânsal dokularına giderek daha fazla müdahale eden anlayış belki de bu ilk objeleştirme dinamiğinden besleniyor. Modernist projelerin ötesinde, İstanbul tarihinde bir kırılma noktasında yaşıyoruz. İstanbul ısrarla ve aciliyetle, cevaplaması hiç kolay olmayan bir dizi soru soruyor bize: Bir dünya şehrine, bir küresel şehre dönüşürken, artık sınırları çizilemeyen bir “kentsel alan” olarak tanımlanırken şehrin tarihinin, yalnızca müzelerinin ve müzeleşmiş mekânlarının değil, tarihi dokusunun ve imgesinin, bu inanılmaz derecede çok katmanlı ve karmaşık tarihi birikimin bu yeni süreç içinde nasıl anlamlandırılacağına, nasıl kullanılacağına (kullanılmakta

olduğuna), nasıl dönüşeceğine (dönüşmekte olduğuna), bu yeni oluşumun katılımcılarının ve karar vericilerinin kimler olduğuna ve olabileceğine dair sorular. Taksim Meydanı’nın düzenlenmesi, Çamlıca Camii, Haliç metro köprüsü, Yenikapı transfer noktası ve dolgu-meydan projeleri, Topkapı civarındaki turistik tarihi projeler, Sulukule, Fener-Balat soylulaştırma projeleri: bunlar ve saymadığım diğerleri, 2000lerin küresel ve yerel dinamiklerinin eserleri, şehrin tarihine ama aynı zamanda yaşanabilirliğine, “şehir”liğine, görsel ve mekânsal yapısının, tarihselliğinin, sosyal dokusunun pek çoğu biricik olan özelliklerine karşı ciddi tehditler oluşturuyor. Sizce İstanbul'un kişiliği nedir? İstanbul’un (ve başka herhangi tarihi büyük şehrin) kimliği, kişiliği, ruhu tekil değildir tabii. En aleni cevap belki en doğru olandır: İstanbul’u ilk tanımlayan çoğulluğu ve çok katmanlılığıdır. Coğrafyası çoğuldur, birilerini bir yerlerden başka bir yerleri seyretmeye, seyrettiğinin anlamını, estetiğini düşünmeye yönlendirir. Tarihi çoğul ve çok katmanlıdır, çoğulluğun zenginliğini ve çatışmalarını barındırır. Karşılaşan aktörler, fikirler, kültürler değişir; ama şehir karşılaşmalar ve karşıtlıklar mekânı olarak kalır. Bu yıllarda küreselleşme, yapılaşma, soylulaştırma, müzeleştirme, metalaştırma, sterilleştirme dalgaları ile çevrelenmiş yerdir. Sizce İstanbul'a en büyük imzayı kim attı? İstanbul’da en büyük imzayı aramanın bugün yanıltıcı ve yanlış yönlendirici olabileceği kanaatindeyim.

Büyüklüğe odaklı çok sayıda güç sahibi aktör şehrin sosyal, mekânsal, ekolojik yapısı, geleceği üzerinde söz sahibi olmak, imza atmak isteğinde. Istanbul fikrini ve imgesini oluşturan, dönüştüren dönemler söz konusu olursa, suriçi için 500lü yıllar, geç ortaçağlar, 1500lü yıllar, Boğaziçi için 1700ler, Beyoğlu ve Pera için 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl dönümü üzerinde durmak, bu yıllarda şehrin banilerinin, mimarlarının, şehirlilerin kimler olduğunu, şehri nasıl kurduklarını, algıladıklarını ve kullandıklarını sormak mümkün. İstanbul dile gelse en çok kimden veya dönemdem şikayetçi olurdu? Zaman hızlandıkça insanın çevreye ve tarihe müdahalesinin ölçekleri misli ile büyüyor. İçinde yaşadığımız dönemin global dinamikleri ve Türkiye dinamikleri şehrin tarihi, kültürel, çevresel değerlerine modern zamanlarda eşi görülmemiş türde ve boyutlarda müdahaleleri mümkün kılıyor. Korkarım sorunuzun cevabı şimdi ve bundan on sene sonra 2000li yıllar olurdu.

B 73

Ece Kavlak ’07

İstanbul denildiğinde, aklıma boğazın iki yanına yayılmış bazen kaotik bazen dingin, bazen cesur bazen nazlı ama hep büyülü bir şehir gelir. Anadolu yakasında Üsküdar, Kuzguncuk, Çengelköy, Göksu… Rumeli yakasında Ortaköy, Arnavutköy, Bebek, İstinye… Kadıköy’den aşağı doğru devam ettiğinizde Moda, Fenerbahçe, Bostancı, Pendik… Eminönü’nden yukarı çıktığınızda, Sirkeci, Yeşilköy, Florya, Bakırköy… Kendimizi bu semtlerin bir kısmının içinde bulmuşuzdur mutlaka; bazen iş bazen bir dostla kahve keyfi için. Peki, bu yerlerin hikâyelerini bir de gece ışıkları altında dinlemeyi denediniz mi hiç?

Rumelihisarı Koyu siyah gölgelerin içinde İstanbul’un ihtişamlı kalesidir, Boğaz’ın en dar yerinde tüm heybetiyle ayakta durur ve Karadeniz’e doğru yol alan yolcuları selamlar. Siluetinin ışıkları ona bakan herkesin kalbini fetheder; böyle güzeldir Rumeli’nin hisarı.

Kadıköy Boğa Epey uzaklardan gelmiş buraya, evveliyatı 148 yıl öncesine dayanıyor. Paris’ten gelmiş bizim buralara; Abdülaziz istemiş Heykeltraş Rouillard’dan. İstanbul’da birçok mekânın bahçesini süslemiş ve 1987’de gelmiş Altıyol’a konmuş Dövüşen Boğa Heykeli. Ve göçebeliği burada son bulmuş…

Ayasofya İstanbul’un geçmişini bir tek yapıyla anlat deseler tercihimi Aya Sofya’dan yana kullanırdım. Bizanslılardan Osmanlılara geçtiğinde adı hiç değişmemiş, içindeki ikonalara hiç dokunulmamış, rengindeki canlılığı hiç kaybetmemiş bir yapıdır çünkü. Sanatı, tarihi ve mimariyi öğretir onu ziyaret edenlere. Kubbesi kocaman bir kabuk gibi sarar tüm yapıyı; sanki havaya asılı duruyormuş gibi ve o kubbe gece ışıklarının altında bana bir yandan sonsuzluk hissi verir, diğer yandan hepimizin bir sonu olduğunu…

Boğaz Buraya gelen ya da sadece bir fotoğrafını gören herkesi kendine hayran bırakan köşesidir İstanbul’un… İki kıtayı birbirine bağlayan tek şehrin markasıdır.

Galata Çevresini saran insan ve bina kalabalığının içinde tek başınadır bu heybetli kule, içindeyken de dışındayken de ayrı güzeldir. Dışındayken ona bakar ışıklarında kaybolursunuz İstanbul’un her yerinden, içindeyken ise İstanbul’un ışıklarında… İnsanı durup dururken âşık eder…

Vapur Neredeyse iki asırdır boğazın kıyısındaki görkemli saraylarla Beykoz’un yeşil doğasını, Kadıköy’ün işlek trafiğini tarihi yarımadanın dinginliğiyle birleştirir İstanbul’un vapurları… Günlük hayatımızda belki de İstanbul’la baş başa kalabildiğimiz nadir anlardan biridir keyifli yolculuklar. Bir elimizde simit, bir elimizde çay; İstanbul’la tüm sevincimizi ve hüznümüzü paylaşırız. Yapmadıysanız mutlaka yapın; İstanbul’un size bir de gece vapurunda eşlik etmesini sağlayın.

YEDİ TEPELİ ŞEHRİN SEMALARINDA: FAZIL SAY HEZARFEN NEY KONÇERTOSU’NU VE İSTANBUL SENFONİSİ’Nİ ANLATIYOR
Aylin Buran ’02
Hezarfen Ney Konçertosu ve İstanbul Senfonisi Fazıl Say’ın İstanbul’u odak noktasına aldığı iki son dönem eseri. Tarihteki en ilginç figürlerden muhalif ve cüretkâr kişiliği ile Hezarfen, iç dünyasıyla, şehri kanatlarının altına alışıyla ve Cezayir Sürgünü ile Ney Konçertosu’na konu oluyor. İstanbul Senfonisi’nde ise İstanbul’u İstanbul yapan unsurlar birbiri ardına şehrin yedi tepesine gönderme yaparak yedi bölümde sıralanıyor. Fazıl Say, bu iki önemli eseri, eserlerin teknik unsurlarını, besteleniş aşamalarını, bestecilik kariyerindeki fonksiyonlarını anlattı. İstanbul’u odak noktası olarak ele aldığınız eserlerinize baktığımızda akla ilk İstanbul Senfonisi sonrasında ise Hezarfen Ney Konçertosu geliyor. Öncelikli olarak Hezarfen hakkında sorularımızı yöneltmek isteriz. Hezarfen ilginç bir kişilik, önemli bir tarihsel figür. Hezarfen’in kişiliğindeki cesaret ve cüretkârlık sizi bir besteci olarak nasıl bir eser tahayyülüne sürükledi? Eserinizin geri planını aktarabilir misiniz? Hezarfen Ahmet Çelebi üzerine pek çok şey yazıldı; farklı türde eserler verildi. Hezarfen’in 1632 yılında Galata Kulesi’nin tepesinden Üsküdar’a 4 km’lik bir uçuşu kendi yaptığı kanatlarıyla gerçekleştirdiği söyleniyor. Bu söylentinin gerçek olduğu doğrultusunda pek çok veri var. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde bir delil söz konusu. Bir yandan da bunun sadece bir masal, efsane olduğunu söyleyenler de var; ama Hezarfen Ahmet Çelebi uçuşu yapmadan önce padişahlar, hükümdarlar tarafından desteklenmiş bir kişiydi. Uçuşu yaptıktan sonra tehlikeli biri olarak görülüp Cezayir’e sürülmesi hakikaten uçtuğunun belki de ispatı oluyor. Hezarfen Ahmet Çelebi üzerine yapılmış birçok eserin yanında ben de onun üzerine bir müzik eseri olmalı diye düşündüm. Uçmasının gerçek

B 88

olup olmaması çok önemli bir konu değil. Bu fikir ve bu cesaret, uçmak isteme cesareti ve bunun için bir çalışma hazırlamış olmak, bilimsel olmak çok daha mühim. Hezarfen Ahmet Çelebi 1632 yılında uçtuğunda yirmi üç yaşındaydı. Benim eserim dört bölümden oluşuyor. İlk bölümün ismi “İstanbul 1632”, ikinci bölüm “Galata Kulesi”, üçüncü bölüm “Uçuş.” Sekiz, dokuz dakika süren bir bölüm “Uçuş.” Hezarfen’in Galata Kulesi’nden Üsküdar’a inene kadar geçirdiği süre de sekiz-dokuz dakika diye geçer. Ve son bölüm “Cezayir Sürgünü.” Uçmak elbette insanlığın çok büyük bir hayaliydi. Ve Hezarfen’in uçuşu gerçekten uzun ve kapsamlı bir uçuşun dünyada ilk örneği. Yani bir tepe yamacından yapılan, kanatlarla ya da tahtalarla uçmak değil bu. Gerçekten uzun bir çalışma gerekiyor. O çalışmayı yaptığını biliyoruz. Fevkalade deneysel bir bilim adamı olduğunu da biliyoruz Hezarfen’in.

Soru şu: Neden Hezarfen’i tarif ederken bir ney konçertosu? Neden ney? Benim cevabım şu: Çünkü ney 1632 itibariyle İstanbul’da olan bir enstrümandı. Yani bu eserin viyolonsel konçertosu veya klarnet konçertosundan çok ney konçertosu olması o dönemi anlatması açısından daha doğru. Bilim adamını, böyle yaratıcı ve hedefleri olan bir insanı, hırsları olan bir kişiliği anlatmak için tabii büyük bir derinlik de lazım. Ney, o derinliği de kapsayan bir enstrümandır. Fevkalade uzun ve güzel sesleriyle evrenin boşluğunu anlamlı şekilde dolduran bir enstrüman olduğu için bu eserde ney kullanılmıştır. Ayrıca bu eser tarihteki ilk ney konçertolarından biri, belki de ilki. Hezarfen’i yazarken bildiğim bir ney konçertosu yoktu. Eser, tabii ki, çok büyük oranda İstanbul ile ilgili; ama özgün bir eserdir. Çağdaş bir eserdir. İstanbul şarkılarının hiç birisinden bir esinlenme yoktur. İstanbul Senfonisi’nde bazı İstanbul şarkılarından esinlenmeler vardı. Benim bir başka İstanbul eserim olan Haremde Binbir Gece Keman

Konçertosu’nda da var. Mesela Katibim türküsü var. İstanbul Senfonisi’nde Dök Zülfünü Meydana Gel şarkısından esinlenilmiştir. Hezarfen’de bunların hiçbiri yok. Tam tersi, orkestrada hiç kullanılmayan enstrümanlar, waterphone, sansula, vibraton, hapidrum, ufodrum var. Kimi zaman kudüm var, kimi zaman neye eşlik eden bu enstrümanlar var. Bu, tam bir tınısal devrim aslında. Neyi resmen çağdaş müziğin içine oturttuk. Bu eseri yazmadan önce neyi üfleyecek olan Burcu Karadağ ile -ki kendisi İstanbul Senfonisi’nin de solistiydi- ney üzerine uzun uzun çalışmalar yaptık. Çünkü ney çalmayan birinin neyle ilgili müzik yazması çok zor. O enstrümanın yapabilecekleri var, yapamayacakları var. Bazı sınırları var. Bazı karakteristik özellikleri var. Bunların teknik olarak çok iyi bilinmesi lazım. Kulağımızla duymayı hepimiz biliyoruz da gerçekten bir eser yazıldığında o enstrüman onu yapabiliyor mu, bunu bilmiyoruz. Neyi yapabileceği, neyi yapamayacağı üzerine günlerce çalışmıştım, notlar tutmuştum.

B 89

Başka teknik konu da şu: Ney makamsal müzik yapan bir enstrümandır; orkestra ise tampere müzik yapar. Örnek vereyim: Neyin çaldığı do sesi ile orkestranın çaldığı do sesi arasında bir fark var. Çünkü koma farkı söz konusu. Kötü ve kirli tınlamaması için bestecinin dikkat etmesi gereken teknik konular da var. Bu teknik konuların bazılarına girdim; çünkü sizin derginizin okurlarının bu seviyede olduğuna inanıyorum. Bu teknik bilgiler okurlara enteresan gelir diye ve bizim için de kalıcı olur diye anlatıyorum. Hezarfen Ney Konçertosu’nu kısaca özetleyecek olursak biraz film müziği gibidir. Programlı müzik gibidir. “İstanbul 1632” bölümü onun uçacağı günün sabahı saba makamında neyin sunduğu ezgiyle başlar. Endişeleri, korkuları, uçacak olmanın heyecanını, başına gelebilecekleri, uçacak mı, başaracak mı, ölecek mi, düşecek mi, rezil mi olacak? sorularını ve karmaşık düşünceleri betimler. İkinci bölüm “Galata Kulesi.” Galata Kulesi’nin etrafına büyük bir kalabalık toplanmış. Bu tür bir gösteriyi izlemek için İstanbullular orada buluşmuş. Destekleyenler, coşanlar, tezahüratta bulunanlar var; tabii alay edenler de var. Uçamamasını isteyenler de var. Üçüncü bölüm ise “Uçuş.” Orkestrada on beş, yirmi yeni enstrümanın katılımıyla fevkalade değişik renkler de çıkıyor. Uçuş hissiyatının tuhaflığını, özgünlüğünü ve yalnızlığını dile getirmek içindi bu. Uçarken benim hayalimde Hezarfen’in peşi sıra bir martı sürüsü de uçmaya başlar. O martılar da Fransa’da yaptırdığımız ve martı sesi çıkaran düdükler aracılığıyla seslendiriliyor. Dördüncü bölümde Hezarfen yere iner ve “Cezayir Sürgünü” başlar. Padişahın, vezirlerin huzurunda kendisinin hükmü verilir. Orası biraz daha melodramatik. Orkestranın bir opera gibi kullanıldığı yer. “Cezayir

Sürgünü” dramatik bir şekilde anlatılır ve Hezarfen kayıtlarda kesin olduğu gibi, Cezayir’de, otuz iki yaşındayken ölür. Biraz programlı müzik içeren bir eser. İstanbul Senfonisi’ne geldiğimizde, İstanbul’un en ön planda olduğu eserlerinizden bir tanesi olduğunu görüyoruz. Yedi bölümden oluşan bir eser. Temelde merak ettiğimiz, sizin duyma yetinize sahip biri için bugün kaosun hâkim olduğu, sizin tabirinizle “megametropolün” nasıl tınladığı, nasıl duyulduğu. Aslında eserinizi dinlediğimiz zaman her bölümde aşağı yukarı neleri duyduğunuzu kendimizce fark edebiliyoruz; ama siz İstanbul denince tam olarak ne duyuyorsunuz ve duyduklarınızı eseriniz üzerinden nasıl dillendirdiniz? İstanbul Senfonisi’ni yazma fikrini bana Almanya’da Dortmund Konservatorium’un Müdürü Benedikt Stampa vermişti ve ben çok heyecanla karşılamıştım. Daha 2007 yılıydı bu siparişi aldığımda. İstanbul Senfonisi 2010 yılında seslendirildi. 2008 yılının başlarından itibaren iki yıllık bir çalışma yapmıştım. Benim ilk senfonimdi. İstanbul Senfonisi nasıl bir eser? Çağdaş bir eser mi? İlerici, devrimci bir eser mi? Bazı teknikler olarak baktığınızda değildir; İstanbul Senfonisi, 12 ton tekniğiyle avangard müzik olarak ele alınmış ve bu teknikte yazılmış bir eser değildir. Günümüzün en ileri, en uçuk denemeleri olan bir eser değildir. Hatta teknik olarak muhafazakâr bir eserdir diyebiliriz. Bunun bir sebebi var. Anlattığınız konu İstanbul. İstanbul’un bir müzik geleneği var, enstrümanları var. İstanbul’un şarkıları, Osmanlı Saray Musikisi, Roman müzikleri, İstanbul’daki Musevi, Ermeni, Rum müzikleri, köçekçeler, İstanbul’daki

B 90

dini müzikler; tarikat müzikleri veya sufi müzikler. İstanbul’un kültür geleneğinin İstanbul Senfonisi’nde olması lazım ve bu müziklerin, müziğin aslına yakın olduğunu hissettiren bir şekilde var olmaları lazım; dolayısıyla benim bir Universe Senfonisi’nde kullandığım çağdaş armoniler, genişleyen armoniler, otuz beş yeni enstrümanın tını deneyimi üzerinden İstanbul’u anlatamayacağımı biliyordum. Kısacası o eski müziklerden esinlendiği için muhafazakâr yönü vardır; çünkü esinlenmek zorundadır. İstanbul Senfonisi’nde yeni olan şudur: Bu eserde ney, kanun, kudüm, bendir, darbuka tüm bu enstrümanlar var ve bunlar orkestra ile beraber çalıyorlar; iç içe çalıyorlar; beraber bir şey anlatıyorlar; bu yeni! Bakın Avrupa’da bestelenen diğer senfonilere, böyle bir şey yok. Bu kadar makamın olduğu, Türk ritimlerinin iç içe olduğu çağdaş müzik bağlamında başka bir senfoni göremezsiniz. Dolayısıyla özgün bir eserdir. İstanbul Senfonisi demin anlattığım sebeplerden dolayı melodilere dayanan bir eserdir. Mesela Mezopotamya ve Universe melodilere dayanan değil; anlatımlara dayanan, resimsel öğelere dayanan senfonilerdir benim hayatımda. İstanbul Senfonisi ise bir melodi kavramının, tema kavramının olduğu bir senfonidir. Detaylı olarak anlatırsam: İstanbul Senfonisi yedi bölümlü bir eser. Neden yedi bölüm? İstanbul’da yedi sayısı mühim; yedi tepeli şehir. Dolayısıyla yedi bölümlü bir eser. İlk bölümü “Nostalji.” Bu bölüm birbiri içinde iki hikâye anlatıyor. On dakikalık uzun bir bölüm. Bu hikâyelerden bir tanesi İstanbul’un yüzyıl önceki hali, yani nostaljik İstanbul. 1940’ların, 1920’lerin İstanbul’u. O zaman hepimize göre, İstanbul güzel bir şehir iken, romantik ve nostaljik bir şehir iken, günümüz İstanbul’u bambaşka…15 milyon kişilik bir metropol ve beton yığını,

trafik, modernleşme… 70’lerde, 80’lerde, 90’larda yapılan yoğun göç dolayısıyla yaşanan çirkin ve kontrolsüz yapılaşma ve dolayısıyla dünyanın en büyük şehirlerinden biri olmasına rağmen, o güzel şehir imajının yıkıma uğradığı yer, günümüz İstanbul’u. “Nostalji” yüz yirmi yıl öncenin İstanbul’u ile başlıyor. Denizde kayıkhanelerin olduğu, yalıların olduğu, romantik müziklerin çaldığı bir ortam tasvir ediyor ve hayallere tekrar dalınıp iyice geriye gidiliyor, 1453 yılına. Osmanlı-Bizans savaş gününe, İstanbul’un fethi gününe gidiliyor. O gün İstanbul’un tarihinde yaşanan en hareketli gündür herhalde. O günü, o savaşı anlatıyor ve tekrar sonrasında 1920’lerin nostaljisine geliniyor. Yani bir hikâye içinde hikâye görüyoruz. İstanbul Senfonisi’nin ikinci bölümü “Tarikat.” Üçüncü bölümü “Sultan Ahmet Camii.” Burada İstanbul’un sosyal yaşam tarzını, tabii bir Müslüman şehri olarak İstanbul’un (sadece Müslüman şehri değil; Yahudiler, Rumlar, Ermeniler hepsi vardı İstanbul’da; ama genel itibariyle son beş yüz yıldır Müslüman şehri olarak) dini yapısını, fevkalade görkemli bir mimarlık başyapıtı olan Sultan Ahmet Camii’nin meditatif özelliği ile anlatıyoruz. “Tarikat” bölümünde ise dinin insanlar tarafından siyasi ve ekonomik emellerle kullanılmasının kara yönünü anlatıyoruz. Senfonide arka arkaya iki bakış açısı var.“Tarikat” bölümünde zikir müzikleri, kendinden geçen insanlar işlenir ki 1980’lerden itibaren son otuz yılımız bu, dini istismar eden tarikatların, cemaatlerin ekonomik döngüleri, siyasete ve medyaya baskıları üzerine çok yoğun bir şekilde yaşanmıştır. Bizim hayatımız bunlarla geçti, değil mi? Bu bölüm bütün bunları, o zikir müziklerini ve diğer tarafta kalan karanlık kısmı anlatan bir bölüm.
B 91

B 92

Üçüncü bölüm “Sultan Ahmet Camii”, ney ve kudüm eşliğinde orkestra ile bu muazzam camiinin güzelliklerini anlatır. Dördüncü bölüm “Hoş Giyimli Genç Kızlar Adalar Vapurunda.” Şimdi İstanbul’da Adalar fevkalade güzel bir sayfiye yeridir. Yazları gidilen, İstanbulluların bir günlük veya birkaç günlük tatile gittiği İstanbul’a çok yakın bir belde. Adalar Vapuru da güzel olduğu için bu bölümün konusu olmuştur. Beşinci Bölüm “Haydarpaşa Garı’ndan Anadolu’ya Gidenler Üzerine.” Keza yine bir yolculuk, bu sefer tren ile. Haydarpaşa Garı İstanbul’un bir simgesidir, artık kullanılmasa bile. Haydarpaşa Garı’na, İstanbul’a Anadadolu’dan, Ortadoğu’dan Asya’dan yolculuk edenler gelirdi ve o tarafa gidenler de Haydarpaşa Garı’ndan yola çıkarlardı. Yüz elli yıllık böyle bir hikâye. Keza benim çok etkilendiğim Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları adlı eseri Haydarpaşa Garı’nda başlar. Bir nevi onun müziği gibidir. Haydarpaşa Garı’nın İstanbul’un simgelerinden biri olması benim için mühimdir. Altıncı bölüm, “Alem Gecesi.” Bu bahsettiğim köçekçeler, roman müzikleri, Sulukule kültürü… Yine Sulukule de birkaç yıl önce yıkılanlardan. Bakın, 21. yüzyılın başında Sulukule gibi bir kültür yok edildi. Haydarpaşa Garı yok edildi. Bütün bunlar benim senfonimde, ilk yediye giren başlıklar, şu anda artık yoklar. Senfoniyi bestelerken vardılar. Son bölüm ise ilk olarak bahsettiğimiz bu “mega-metropol” İstanbul’un, 15 milyonluk şehrin stresiyle başlıyor. İnsanların insanlığını kaybettiği, bazen romantizmin yok olmaya başladığı bir İstanbul döneminden bahsediyoruz. Senfoni resmen kaçmak istiyor, yüz yıl önceki nostaljiye geriye dönmek istiyor. Böylece eser sona eriyor.

İstanbul’da hayatının belli dönemlerini geçiren ve o dönemlerde şehrin sanki daha nostaljik ve romantik tarafını yaşayan/ yaşamak isteyen biri olduğunuzu hissediyoruz, doğru mu? Bu şehirde kaldığınız kısıtlı süreler içerisinde sizin şehriniz neresi? Benim şehrim çeşitli yerlerdir. Benim Boğaz’da da evim oldu, İstinye taraflarında da. Çok severim Boğaz’da yürüyüşler yapmayı, tekneye binmeyi. Özellikle sonbahar ve kış aylarında çok daha güzel renkler vardır. Rumelihisarı, Emirgan ormanları renkten renge bürünür. İstanbul Boğazı’nın çok önemli bir özelliği, her an başka rengi taşıması, suyun da gökyüzünün de, yeşilin de, etrafındaki ormanın da. Bu çok güzel bir özellik. Ayrıca bir yanda Avrupa kıtası karşı tarafta Asya kıtası… Bu özel durumun hep bilincinde olmak, bu konumda hissetmek İstanbul’a güç kazandırıyor. Bilmiyorum bu kaç kişinin umurunda? Yani böylesi doğal güzelliğin var ettiği bir şehirde, denizle karanın müthiş bir ilişkisinin olduğu bir şehirde yaşamak kaç kişiyi ilgilendiriyor? İnsanlar streslerinden birçok şeyi göremez hale geliyorlar çünkü. Son zamanlarında da Burgaz Ada’da oturmaya başladım. Asıl evim de şehrin merkezinde, Nişantaşı’nda, Teşvikiye’de, güzel bahçeli bir ev. İstanbul’da Galata bölgesi, Galata Kulesi veya Sultan Ahmet civarı gibi turistik yerlerde yılda birkaç kere dostlarımızla yemeğe çıktığımız ya da bir şey içmeye gittiğimiz yerler var. Maçka Bölgesi’nde İstanbul manzaralı yerler var. Yani İstanbul’da gidilecek yerler çok, yaşanılacak şeyler çok. Kirlenmenin önüne mümkün mertebe geçmek lazım. Tabii biz birey olarak veya vatandaş olarak kirlenmenin önüne geçemeyiz; keşke geçilse diyebiliriz ancak. İstanbul etkisi, Hezarfen, İstanbul Senfonisi ya da daha önceki Haremde Binbir Gece gibi bazı eserlerin bazı bölümlerindeki İstanbul

B 93

B 94

anlatımlarıyla benim müziğimde yoğun bir şekilde var. Bestecilik kariyerinize bakıldığında İstanbul Senfonisi zannediyorum daha farklı bir dönemin kapısı gibi. En başından beri besteci kimliğiniz piyanistliğinizin, icracılığınızın yanında süregelmiş; ama İstanbul Senfonisi’nden sonra bestecilik tarafınızın çok daha net bir şekilde öne geçtiğini görüyoruz. Kariyerinizdeki ve üretiminizdeki bu etapla ilgili bize bilgi verebilir misiniz? Besteciliğinizi ön plana çıkartan bu dönem sizin için ne ifade ediyor? Evet, İstanbul Senfonisi belki bir orta dönem eseriydi. İstanbul Senfonisi’nin opus sayısı yirmi sekizdir. Ondan önce Haremde Binbir Gece var geriye doğru gittiğimizde, Nazım Oratoryosu, Kara Toprak, baladlarım, İpek Yolu, Patara Balesi başlıcaları. Nasreddin Hoca’nın Dansları’na ilk eserim dediğimde, yirmi yaşındaydım. Ondan önce de

pek çok parçam vardı ama Opus 1 dediğim eserim, Nasreddin Hocanın Dansları olmuştu 1990 yılında. Şimdi 28 Opus’tan sonra, şu anda 45 eser söz konusu. Yani son üç dört yılda, on yedi on sekiz büyük, geniş kapsamlı eser söz konusu. İstanbul Senfonisi’nden sonra gelen iki senfoni daha var: Mezopotamya ve Evren. Piyano konçertoları dönemi bitti; ama keman konçertosu, trompet, klarnet, ney konçertoları… Bütün bunlar o dönemin ürünleri, çok sayıda oda müziği eseri… Viyolonsel-Piyano Sonatı, 4 Şehir, Alevi Dedeler Rakı Masasında gibi. Bu on yedi eser, benim müzikal anlatıcı olarak, sürekli bir program müziğinin anlatıcısı olarak geliştiğim bir dönemi temsil ediyor. Üç dört yıla sığan yoğun bir çalışma, gece gündüz bir çalışma… Şunu hep hissettim: Yirmili, otuzlu yaşlarımda biriktirmişim. Son üç dört yılda yazdığım, neredeyse yirmi otuz saatlik müzik onların dökümü gibi. Kendime soruyorum, Universe Senfonisi’nden sonra yeni bir bekleyiş

mi, yeni bir teknik mi, yeni bir dönem mi başlayacak diye. Bu döküm döneminden sonra yeni bir kişilik olarak mı devam edeceğim, diye düşünüyorum. Türkiye’yi, yaşadığım toprakları ve bu mekânı müziğimle çok anlattım. Kırk beş eserin kırk beşinde de neredeyse. Acaba biraz daha konuların evrenselleşmesine, tüm gezegenle ilgili konular olmasına yönelmek mi söz konusu? Son eserlerin temalarına bakınca Universe Senfonisi, Su… Bu yeni dönem, insanlığı genel manada ilgilendiren, insanlığa belki de yukarıdan bakmaya başlayan bir dönem olacak gibi gözüküyor. Borusan’ın Fazıl Say Festivali yeni noktalandı. Bahsettiğiniz eserlerinizin çoğu peş peşe seslendirildi. Dinleyici tepkileri sizce nasıldı? Çok güzeldi, eserlerin hepsi çok büyük ilgi gördü. Konserler ilgi gördü. Salonların tamamı doldu. Üç gün içinde on eser olağanüstü şekilde çalındı. Çok iyi bir sistemle bu eserler

inanıyorum; çünkü bestelerin sayısı çok fazlalaştı. O bestelerin hem isimleriyle hem anlatmak istedikleriyle hem de çalınışlarıyla insanlara bir şey söylemenin doğal yöntem olduğunu düşünüyorum. 2003-2004 yıllarındaki turne süresince Doğuş Otomotiv bizim sponsorumuzdu. Şimdi bir sponsorumuz yok, bilet parası üzerinden yapılan konserlerden bahsediyoruz. Gene de ilgi çok büyük. Salonlar doluyor, bence çok iyi. 2003-2004’teki turnede ilkokul öğrencilerine de çaldım, üniversite öğrencileriyle de söyleşi yaptım. Önce anlatıp sonra çaldığım, sonra soru cevap bölümü ekleyerek düzenlediğim interaktif konserlerim olmuştu. Onlar gene olabilir; ama şu dönem sadece çalmanın ve müzikle iletişim kurmanın felesefesine inandığım bir dönem. Anadolu’daki konserlerde dinleyicilerin ilgisine baktığımızda şunu görebiliyoruz: Sanat götürüldüğü zaman dinleyicilerden çok ciddi bir ilgi var. Bu aslında birçok şeyi gösteriyor. Demek ki sunulduğu zaman, insanlar bu sunulana son derece olumlu bir şekilde yaklaşabiliyorlar. Bir sanatçı olarak kültür sanat politikalarını da gözeterek bu konuda ne söyleyebilirsiniz? Türkiye’de bugün sadece altı, yedi şehirde orkestramız var. Beş şehirde opera var ki bu beş şehir de diğer altı, yedi orkestranın olduğu şehirler. Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Antalya, Bursa, Eskişehir, Samsun. Bu kadar! Hâlbuki şimdi gördüm ki, İzmit’de, Bursa’da, Malatya’da, Kayseri’de, Antep’te fevkalade güzel kültür yapılanmaları olabilir, orkestralar kurulabilir. Çok daha önemlisi, klasik müzikçiler veya cazcılar o şehirlerde her hafta konser vermelidir. O şehirlerdeki dinleyicilerin İstanbul’dakilerden aşağı kalır yanı olmaması lazım.

İstanbul’daki imkânların Antep’te, Erzurum’da da olması lazım. Oysa çok daha azını yaşıyorlar. Dolayısıyla bizim her gidişimiz ilgi odağı da oluyor. Yadırganacak bir durum yok burada. Ancak o şehirlere her gittiğimde hep aynı şeyi söylüyorum: “Lütfen sadece benim verdiğim konserle kalmayın. Başka piyanistleri, başka sanatçıları, orkestraları davet edin.” Başta ekonomik yol olması lazım; çünkü bir orkestranın gelmesi büyük bir masraftır sonuçta. Kültürsanat, yaşamımızda oksijen kadar gereklidir. Yemek, içmek kadar gereklidir. İnsanların, yönetimlerin bunu değerlendirmesi ve anlaması lazım. Acaba böyle bir ilgi var mı yönetimlerde, o ayrı konu ama şu bir gerçek: İnsanlarda var!

B 95

kaydedildi ve videoya çekildi. Yani hem CD hem DVD olarak elimizde bu on eserin olağanüstü değerli bir materyali kaldı ki, bu benim için inanılmaz bir mutluluk, gurur ve aynı zamanda huzur; çünkü bunca yıl yaptığım çalışmalar kayda geçmiş oldu. Son olarak Anadolu turnenizden bahsetmek isteriz. 2003-2004 yılında on iki şehri kapsayan bir turneye çıkmıştınız. O konserler eğitim boyutu ön planda olan, açıklamalı, öğrencilerle söyleşilerin de programınıza eklendiği konserlerdi. Şimdiki konserleriniz biraz daha farklı olmakla beraber yine Anadolu’nun şehirlerini kapsıyor. Lütfen bahseder misiniz? 2012 yılının son günlerinde altı şehirde konser oldu. 2013 yılından itibaren de yirmi şehre daha gitmeyi düşünüyorum. Bugün konserler söyleşili olmuyor. Varsın olmasın, müzikle bir çok şeyi anlatabileceğime

* Röportajın videosunu BÜMED Facebook sayfasından ve Youtube üzerinden Boğaziçi Dergisi Fazıl Say Röportajı yazarak seyredebilirsiniz. ** Bu yazıda kullanılan görseller Mustafa Toygun Özdemir tarafından Fazıl Say'ın yazıda adı geçen projeleri için özel olarak üretilmiştir.

BİR İSTANBUL BESTECİSİ: CEMAL REŞİT REY
Evin İlyasoğlu
Cemal Reşit Rey (19041985) kadar İstanbul’un ara sokaklarına girip, tarihine değinen bir başka bestecimiz daha yoktur. Nice çalışmasında çok sevdiği İstanbul’un resimlerini müzikle çizer. Aslında bu tablolar onun belleğinde yer eden, aile büyüklerinden dinlediği eski İstanbul’un gizemli sahneleridir. Örneğin Enstantaneler (1931), İstanbul’un dört bir yanından çekilmiş minyatür fotoğraflarıdır. Bu eserle ilk kez çağdaş müziğimizde Batı’nın “programlı müzik” olarak adlandırdığı “müzikle resim yapma sanatı”nı kullanmıştır. Balıkçılar kontrbas ve viyolonsellerin karanlık renklerinde ağ çeker, pikola flütün metalik tınısında bir balığın ağa takılmasını duyarız; âmâ bir dilenci kadın bastonuyla yönünü arar, Eyüp’te güvercinler uçuşur, piyanonun uzun pedalinde boş bir camii avlusu yankılanır ve Bayram bölümünde eski İstanbul’dan bir coşku yaşanır. Fatih Senfonisi (1953), bestecinin kendi fantezi dünyası içinde Fatih’in İstanbul’u alışını canlandırır. Buğulu görünüm ardında seslerle işlenmiş bir masal anlatılmaktadır. Piyano ve orkestra için yazdığı Bir İstanbul Türküsü Üstüne Çeşitlemeler’de (1962), bildiğimiz “Kâtibim” türküsünü yeni bir sentezle duyarız. Aslında bu bir piyano konçertosudur ve tarihin ünlü piyanisti, Cemal Reşit Rey’in yakın dostu Fransız piyanist Samson François’ya adanmıştır. Serencebey Yokuşu’ndaki bir yoğurtçunun çağrısı İki Piyano İçin Oniki Prelüd’den (1969) birisine esin kaynağı olmuştur. Hatıradan İbaret Kalmış Bir

B 96

Şehirde Gezintiler (1941), Cemal Bey’in anılarında kalan eski İstanbul’a piyano ile yapılan bir yolculuktur. O İstanbul ki, Cemal Reşit için babasının görev yaptığı saraylar, annesinin yetiştiği güzelim konaklar, büyük dayısı Osman Hamdi Bey’in büyüleyici çalışma mekânlarıdır. İstanbul’un eski surları, mezarlıklarındaki kitabeler, sarnıçlar, ulu çınarlardır. Ona daha 3-4 yaşında piyano çalmayı öğreten annesinin ölümünden hemen sonra böyle bir eser bestelemesi yokoluşu çağrıştırır: Annesinin doğup büyüdüğü mekânların yokoluşu, bir kent tarihinin yokoluşu gibi. Artık İstanbul onun için sadece “hatıradan ibaret” olarak yaşamaktadır.

İSTANBUL’U COŞTURAN BESTECİ Cemal Reşit, ağabeyi Ekrem Reşit ile birlikte 1930’lardan başlayarak dillerden düşmeyen operet ve revüleri bestelemiştir. Tepebaşı Tiyatrosu’nda yer alan bu gösteriler o yılların İstanbul’una renk katmış, sosyal yaşamı canlandırmıştır. Bugün bile yediden yetmişe dillerden düşmeyen Lüküs Hayat Opereti, Üç Saat, Deli-Dolu, Saz-Caz, Maskara ve Hava-Civa operetleri; Adalar, Alabanda ve Aldırma revüleri hep İstanbul’un ve İstanbulluların konularıyla örülmüştür. 1932-37 yılları arasında sahnelenen bu yapıtlar Paris’in FoliesBergere ya da Casino de Paris benzeri ortamlarını İstanbul’a taşımıştır. İstanbul’da böylece sanatla eğlencenin birleştiği

yeni bir hava eser. Hanımlar pırlantalarını takıp, kürkleri ve uzun giysileriyle, beyler smokinleriyle giderler gösterilere. Ve ertesi günlerde operetlerden bir şarkı mırıldanmak moda haline gelmiştir: “Şişli'de bir apartıman Yoksa eğer halin yaman Nikel-kübik mobilyalar, Duvarda yağlı boyalar…” Cemal Reşit Rey, nice büyük çaplı orkestra yapıtı, konçertoları, oda müziği çalışmaları, kendi virtüozu olduğu piyano için pek çok parçası ve 10. Yıl Marşı gibi marşlar bestelemiş, 1926’dan başlayarak Avrupa’nın dikkatini çekmiş bir bestecidir. Bugünkü çağdaş müzik kuşaklarının hepsinin öncüsü ve hocasıdır.

B 97

DERİN MAVİDE LEYLA GENCER
Leyla Gencer’in Boğaz ile buluşmasıyla İstanbul ve Boğaz denince artık zihinlerde daha başka bir Boğaz canlanıyor. Bu sayımız vesilesi ile Leyla Gencer’i saygıyla anıyoruz ve sizi Zeynep Oral’ın Tutkunun Romanı Leyla Gencer adlı eserinden alıntılarla baş başa bırakıyoruz.

B 98

Uçurumun Kıyısında… ‘N’ooolur Hasan Çavuş uçurumun kenarına, uçurumun kenarına!’ Küçücük bir kız çocuğu. Kapkara saçlı, kapkara gözlü. Dört yaşında ya var ya yok… Korucu Hasan’ın kucağına tırmanmış, eliyle bu yüksek düzlüğün ucunu gösteriyor. O ucun kıyısı… uçurum. İkisinin de en sevdikleri ve sık sık oynadıkları bir oyun bu: Korucu Hasan, küçük kızı havaya fırlatıp tutuyor. Küçük kız bir süre havada uçuyor sonra da tam düşerken, kendini Hasan’ın güvenli kollarında buluyor. Ama bu oyunu, o düzlüğün herhangi bir yerinde değil, tam uçurumun kenarında oynamak istiyor her zaman. (sayfa 9) Bugün yine “Hadi uçurumun kenarına! Hadi uçurumun kenarına!” diye tutturması ondan. İşte uçurumun kenarındalar. (Hani… Neredeyse…) Havaya, yükseklere fırlatıyor Korucu Hasan küçük kızı. Küçük kız havalarda uçuyor uçuyor, kahkahalarla uçuyor… Yükseklerde kahkahalarla uçarken (o an) tüm ovaya, vadiye ve hatta gökyüzüne egemen… Sonra düşüş başlıyor. Düşüyor, düşüyor, düşüyor… (sayfa 9) Aşağısı boşluk, aşağısı hiçlik. Düşerken, düşerken, tam, kahkahaların yerini o en büyük korkunun aldığı anda, hani tam her şeyin yok olacağı, boşluğa yuvarlanacağı anda, kendini Korucu Hasan’ın güvenli kollarında buluyor: ‘Oh! Bu kez de kurtuldum!’ Şimdi yeniden tutturabilir: ‘N’olur Hasan Çavuş, bir daha bir daha! Orada uçurumun kıyısında!’ Çubuklu tepeleri… İstanbul. Küçücük bir kız: Leyla Çeyrekgil. (sayfa 10) Napoli’de, ‘Arena Flegrea’… On bin kişilik bir açık hava tiyatrosu…

O gece tek boş yer yok. Ne bir çocukluk anısının, ne insanı yüreklendirebilecek bir düşün, ne de bir umudun gelip yerleşebileceği tek boş köşe var… İşte temsilin saati geldi, tüm ışıklar söndü.Karanlığın içinde, kat kat yükselen anfinin en tepesinde genç bir kadın duruyor. Simsiyah saçlı, simsiyah gözlü genç bir kadın… Aşağıya, önündeki kat kat inen basamaklara, sanki hiç bitmeyecekmiş gibi uzanan basamaklara ve basamakların ucundaki sandalyeye bakıyor… O, en yüksekte, en tepede. Aşağıda sahne minicik. Arena kocaman. Arena onu yutmaya hazır… Bir uçurum… (sayfa 10) Ansızın tüm ışıklar üzerinde… Basamakları inmeye başlıyor. On bin çift göz üzerinde. On bin insan onu yutmaya hazır. Birinci basamağı iniyor, ikinci basamağı iniyor… Dizleri titriyor… Üçüncü basamak… Dördüncü basamak… Beşinci… (sayfa 10) Beş gün önceydi. Bir sınavda (evet evet sınavdı o!) yalan söylemişti. ‘Evet Cavalleria Rusticana’yı biliyorum, söylerim’ demişti… Oysa bilmiyordu. Yani İtalyancasını bilmiyordu. O güne dek bir operayı baştan sona İtalyanca söylemişliği yoktu. Ama işte, ‘Biliyorum, söylerim’ demişti bir kez… Ve şimdi uçurumun kenarında o dipsiz kuyuya doğru inerken korkudan bacakları titriyor… (sayfa 11) Beşinci, altıncı basamak… Tam korkunun en büyüdüğü anda, uçurumun tam onu yutacağı anda, içinden bir ses, kendi sesi ‘Haydi fethet onları! Haydi!’ dedi. Ve dediğini yaptı. Uçurumun öteki ucuna, sahneye vardığında Arena’ya egemendi. On bin seyirciye egemendi. Oh! Bu kez boşluğa, hiçliğe, yokluğa yuvarlanmamıştı! Napoli. 16 Temmuz 1953 gecesi. Genç bir kadın: Leyla Gencer. (sayfa 11)
Yukarıdaki alıntılar Zeynep Oral’ın Tutkunun Romanı Leyla Gencer adlı eserinden yapılmıştır. Oral, Z. (1999). Tutkunun Romanı Leyla Gencer. İstanbul: Doğan Kitap.

B 99

MÜZİKLER 3 – İSTANBUL

Turgut Pöğün Konuk Yazar
Akış, daimidir. Akan her ne ise bir noktadan yola çıkar ve başka bir noktaya ulaşır, oradan da başka bir noktaya... Süreçte beklenmedik olaylar yaşansa da, esas olan akıntının sürekliliğidir. Eğer bir yol varsa bahsettiğim şey dünyanın her yerinde olur. Ama İstanbul’daki hal o kadar abartılı ki sizi yakalamaması mümkün değil. Size bir noktadan diğerine ulaşırken yaşadığım deneyimi daha iyi anlatmak adına günlük yolculuğumu biraz detaylandırmak istiyorum. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Santral Kampusu’nda çalışıyor ve iş çıkışı arabamla o zaman yaşamakta olduğum Arnavutköy’e ulaşmaya çalışıyordum. Yolculuğum başlamadan önce Emre Arolat, Nevzat Sayın ve Han Tümertekin gibi mimarların 2007 yılında tamamladığı modern binalarda ders veriyor, 100 yıllık çınarların içinden geçip arabama yürüyor, daha sonra 1918 yılında inşa edilmiş ve şu anda enerji müzesine dönüştürülmüş eski elektrik santralini selamlıyordum. Daha sonra Kâğıthane’nin plansızca gelişmiş döküntü binalarının içinden geçiyordum. Arada gecekondular, hemen yanlarına dikilmiş yepyeni 19. yüzyıl özentisi çirkin apartmanlar... Derken upuzun bir tünele giriyordum. Tünelde her şey modern. Belediyenin tünel kuralları ile ilgili radyo yayını, kamera sistemleri, hıza duyarlı sensörler, güvenlik tedbirleri, ışıklandırma... Tünel çıkışında İnönü Stadyumu selamlıyordu beni. Sonra Beşiktaş’ta bir yerden başka bir yere ulaşmaya çalışan yayalar... Karşıya geçen motorlar... Biraz aşağıya inince Dolmabahçe Sarayı. Barok, Rokoko ve Neoklasik stillerin Osmanlı mimarisiyle buluşmasına tanıklık ediyordum. İlerleyince sol tarafımda askeriyenin duvarına asılı Atatürk fotoğrafları koleksiyonu ve yine yüzyıllık çınarlar. Ortaköy’e gelince yavaşlayan zaman… Üzerimden geçen Boğaz köprüsü... Sonunda açık bir Boğaz manzarası. Trafik sonunda akmaya başlıyordu. Boğazla birlikte. Kuruçeşme’ye yanaşmış gezi teknelerinin yanından geçip, helenik bir yapı olan Arnavutköy Polis Karakolu’ndan içeri giriyordum. Birden zaman kırılıyordu. Sanki eski bir İstanbul köyüne varmış gibiyim. Eski ahşap evler... Solumda bir Rum Ortodoks kilisesi, balık kokuları ve şimdi Boğaziçi Üniversitesi’nin anaokuluna dönüştürülmüş olan eski Rum okulu ve yine bahçesindeki yüz yıllık çınarlar... Eski açık hava sinemasının yanından geçip arabamı park ediyordum. Bir saat içinde İstanbul’un bana sunduğu paha biçilmez bir postmodern deneyim. Benimle birlikte o sırada yolda olan ve farklı deneyimler yaşayan yüz binlerce insan. Aslında kafalarını kaldırıp etrafa bakmasalar da paylaşılan ortak bir hal var bu trafik sıkışıklıkları içinde. Farklı zamanların ve kültürlerin yansımalarını kendi içinizde de mikro bir ölçekte yaşıyoruz ister istemez. “Acaba kaçta eve varacağım?” derken önünüzdeki araba 10 metre ilerliyor. Kaçta varacağınızı unutup o gün yaşadığınız bir olay aklınıza geliyor. Derken bir 10 metre daha. Önünüze geçmeye çalışan sürücüye kızıyorsunuz. Sonra bir 10 metre daha... “Acaba akşam ne yesem?” 10 metre daha... Radyoda duyduğunuz kötü bir haber. 10 metre daha... Size simit yedirmekte ısrarcı bir satıcı. On metre daha... Yanınızdaki otobüste hayatından bezmiş bir ifadeyle oturan kırklarında bir kadın. 10 metre daha... Peki, bu hali sadece trafikte mi yaşıyoruz? Boğaz’a baktığımda da her şeyin bir noktadan diğerine aktığını görüyorum. Tabii öncelikle Boğaz’ın serin suları, sonra akıntı burnunda

B 100

2001’de bir yıl süreyle İstanbul’da bulunmuş ve şehre hayran kalmış, büyük bir tutkuyla bağlanmıştım. On yıl sonra döndüğümde ise İstanbul tutkumun gücünü kaybetmeksizin varlığını sürdürdüğünü deneyimlemek bana İstanbul sevdasının geçici olmadığını kanıtladı. 2011 Ağustos'unda İstanbul’a taşındığımda Borusan Kültür Sanat Vakfı tarafından sipariş edilen yaylı kuartet için müziğimin üzerinde çalışıyordum. Ancak içime sinen bir fikir bulmakta zorlanıyordum. Bir yıldır üzerinde çalıştığım “müzikler” serisinin üçüncüsünü yazacağımı biliyordum; ancak her biri ortak bir noktada buluşsa da, müziklerin formları (biçimleri) ve konuyu irdeleme yöntemleri hep farklı olmuştu. İstanbul acaba Müzikler 3 için bana yol gösterebilir miydi? Önceleri, her gün trafikte geçirdiğim iki saat nedeniyle İstanbul’un bana yol göstermekten çok zaman kaybı yaşattığını düşünmeye başlamıştım. Daha sonra ise trafikteki sıkışma ve akış kafamda birşeyler canlandırmaya başladı. Farklı noktalara ulaşmaya çalışan yüz binlerce insan hep birlikte bir metal kütlenin içinde yol almaktaydı. Kişiler ve araçlar değişse de İstanbul’daki bu hal durmak bilmiyordu. Tabii ki bu İstanbul’a özel bir hal değil.

oluşan kaotik durum. Bir noktadan diğerine giden gezi tekneleri, uzak diyarlara giden yük gemileri, nereden geldikleri belirsiz denizanaları, küçük bir balıkçı kayığı. Kafamı kıyıya çevirdiğimde de ardı arkası kesilmeyen bir yaya trafiği... Kimi nefes almaya boğaz kıyısına gelmiş, kimi spor yapma peşinde, kimi bir şeyler satıyor, kimi yorulmuş ve bir bankta oturuyor; ama on dakika sonra başka bir yerde olacak, iş peşinde koşturan insanlar, farklı yaşlar, farklı cinsiyetler, farklı inançlar, farklı idealler, farklı motivasyonlar... Tüm bu deneyimin İstanbul’da abartılı bir ölçekte yaşandığını düşünüyorum. Burada yaşayıp bu hali görmezden gelmek benim için mümkün olmadı ve Müzikler 3’ü bu halin üstünde şekillendirmeye karar verdim. İçinde yaşadığım ortamın ve her gün deneyimlediğim bir halin, üzerinde uzunca bir sürece çalışacağım bir eserin temelini teşkil etmesi hem benim için sürekli bir itici güç hem de samimiyetli bir tavır olacağına inancım umuyorum beni doğru bir yola sürükledi. Müziğim içinde bu hali yansıtmayı hem de bir birey olarak verdiğim tepkiyi yerleştirmeliydim. Sonuç olarak Müzikler 3 tamamlandı ve Borusan Kuartet harika bir yorum ile Süreya Operası’nda müziğimi dinleyicilerle paylaştı. O konserin program notuna müziğim ile ilgili şöyle bir açıklama yapmıştım: Akış, daimidir. Akan her ne ise bir noktadan yola çıkar ve başka bir noktaya ulaşır, oradan da başka bir noktaya... Süreçte beklenmedik olaylar yaşansa da, esas olan akıntının sürekliliğidir. Sürekli olarak akan bir hattın üzerinde sapılan ara yollar, duraksamalar, ivmelenmeler... Ancak her sapmada akıntının güçlü çekimine yenilen, varlığını sürdüremeyen, belli/belirsiz izler bırakanlar... Eğer insandan söz edersek: Bireyler/sanatçılar/düşünürler/ toplumlar/uygarlıklar. Akıntının getirdiği değişime, yenilenmeye,

tazelenmeye ve sürekliliğe yani akıntıya karşı duramayanlar, durması mümkün olmayanlar. Müzikler 3, yaylı dörtlü yazısının önem kazanmasında en büyük katkı sahibi olan J. Haydn’ın kullandığı armonik dile ve biçime küçük bir göndermeyle başlar - geçmişten gelen ve var olmaya çalışan ama çağa adapte olamayan küçük bir iz gibi. Daha sonra yukarıda bahsedilen “akış”, müziğin sonuna kadar devam etmek üzere kendini gösterir. Fikir kendi içinde sürekli olarak devinse de, dönüp dolaşıp aynı şeyi söyler. Karmaşık değildir. Ne olduğundan çok, var olması esastır. Bu akışın içinde sürekli sapmalar vardır. Her sapak bizi farklı bir zamana, farklı bir düşünceye ve farklı bir duygusal hale sürükler. Ancak sonunda varacağı yer yine akıntıdır. Sonuçta bizler kendimizi ne tam anlamıyla akıntıya bırakabiliriz, ne de sapakların içinde olup bitenlere. Bu hal, insanoğlunun varlığıyla, beğenelim ya da beğenmeyelim belirgin bir benzerlik gösterir. Akan müzik, insan yaşantısının on dakikalık bir kesitinde veya insanlık tarihinin binlerce yıllık varoluşunda gerçekleşen, kaçınılmaz/ vazgeçilmez herhangi bir “gerçekliği” sembolize eder. Sapaklar ise insanın yaşantısının/varoluşunun düşünsel ve duygusal boyutunda uzun veya kısa vadede deneyimlediği halleri, farklı dönemlerden ve stillerden gelen müziklerle sembolize eder. Sapaklarda başımıza ne geleceği önceden tespit edilemez. Onlar, hayatın akışı gibi beklenmediktir. Çok derin veya son derece düzeysiz olaylar ardışık olarak sıralanabilir. Bazıları bizde hiç yaşanmamış etkisi yaratabilir, bazıları ise kalıcı izler bırakabilir. Sapakları sembolize eden farklı zaman ve stillerden gelen müzikler böylelikle anlamlanır. Müziğin sonuna doğru duyulan viyolonsele ait solo pasaj, bu eserin bestelenme sürecinde kaybettiğimiz çok değerli viyolonselcimiz

Benyamin Sönmez anısına yazılmıştır. Viyolonsel, tüm olaylara tanıklık eden ve etkilenen bir bireyi anlatır. Aynı zamanda viyolonsel, bu müziği bu konserde dinleyen hayali bir dinleyicinin sesidir. Aynı zamanda viyolonsel, müziği çalmakta olan viyolonselcinin bu müziğe verdiği tepkinin sesidir. Olabildiğince serbest seslendirilir. Notasyon, viyolonsel çalana serbest alanlar bırakır. Aynı zamanda bu viyolonsel, benim sesimdir. Bu solo yerini yine en başta duyulan “küçük iz”e ve sonrasında da akıntıya bırakır. Artık o da sürecin bir parçasıdır. Bu son, aslen bir son değildir. Sürecin başladığı/ kaldığı yerden devam edeceğinin habercisidir...
Müzikler 3’te başka bir bestecinin müziğine ait bir alıntı bulunmamaktadır. Turgut Pöğün’ün Müzikler 1 ve Müzikler 2 isimli müziklerinden gelen iki alıntı vardır.

B 101

“A WALK THROUGH THE BAZAAR”

Okaner Ertuğrul
Erdem Helvacıoğlu kimdir? 1975 Bursa doğumluyum. 11 yaşında müzikle ciddi olarak ilgilenmeye gitar çalarak başladım. İlk olarak klasik gitar ile ilgilendim sonrasında elektrik gitara yöneldim. O dönemde yani 80’lerin ortasında Def Leppard, Guns n Roses gibi hard-rock grupları etkili oldu gitar çalışımda. İstanbul’daki Kemancı gibi pek çok rock barda çaldım. Üniversitede iken ise daha

İstanbul sayısında müzikten bahsetmeye gelince, bir kesişim noktası bulmak istenir ve aklımıza derhal Erdem Helvacıoğlu gelir. Türkiye’deki önemli elektronik müzik bestecilerinden ve prodüktörlerinden biri olan Erdem Helvacıoğlu’nun “A Walk Through The Bazaar” eserini böyle bir çalışma süresince göz çok elektronik müzikle ilgilenmeye başladım; yeni sesler nasıl yaratılabilir diye düşünürken, o dönemin triphop, big beat, drum n bass gruplarını dinlemeye başladım: Massive Attack, Portishead, Björk, Chemical Brothers, Orbital gibi grup ve sanatçılar o dönemde çok popüler olmuşlardı. Yaratmış oldukları sound’lar beni çok etkiledi. Sonrasında o etkiyle beraber, Yıldız Endüstri Mühendisliği’nden sonra İTÜ MIAM’a (Müzik İleri

ardı etmemiz düşünülemezdi. Bir İstanbul çarşısından kaydedilen seslerin çok güzel harmanlandığı ve harika bir ahenge sahip bir şarkıya dönüştüğü bu pek güzel çalışmanın üzerine biz de Erdem Bey’e İstanbul’u sormak istedik, onun İstanbul’unu bir de ondan dinlemek istedik; kendisi de bizi kırmadı ve sorularımızı keyifle cevapladı. Araştırma Merkezi) girdim. Orada ses mühendisliği ve elektronik müzik kompozisyonu okudum. O süreçte elektronik ve elektroakustik müziğin hem teorisini hem pratiğini öğrenmeye başladım. Yurtdışında albümler yaptım, A Walk Through the Bazaar albümü 2003’te yayınlandı. Sonra sırayla başka albümler geldi. Şu anda çoğunluğu yurtdışındaki müzik dergileri tarafından senenin albümü seçilen, yayınlanmış 12 tane albümüm mevcut. Fasülye filminin müziğini siz yaptınız sanıyorum. Fasülye dışında Cannes Film Festivali’nde yer alan kısa film Poyraz ve başka çalışmalarım da var. İlk çaldığınız grup Too Much. Britpop ya da senfonik rock mı demeliyiz? İnternette dinlediğin parça Ada Müzik’ten çıkan Sesimizi Yükseltiyoruz kompilasyonunda yer alan bir şarkı. O aslında bir EP’nin parçası; ama o EP bir türlü yayınlanamadı; gelecek sene ABD’de yayınlanacak. Geriye dönerek anlatacak olursak: Lise döneminden beri devam eden bir gruptuk, lise sırasında zaten bir demo albüm yayınlamıştık kaset olarak. Orada yoğun olarak King Crimson, YES etkileri vardı. Ondan sonra bu etkileri daha popüler rock ile ve o dönemin dans müziği ile birleştiren bir EP kaydettik, senin dinlediğin şarkı Brave and Busy işte bu henüz yayınlanmamış EP den. O parça Britpop etkileri de taşıyan daha mainstream bir çalışma; ama EP’de yer alan diğer parçalarda çok daha avangard öğeler ve sesler var.

B 104

Dinlediğim kadarıyla yaptığınız işleri kendimce elektronik müzikte “ambient” olarak yorumladım; ama bu ne kadar doğrudur, ne kadar yerindedir? Ambient içinde tabii; ama ambient değil sadece. Bir ambiyans yaratma üzerine kurulu; ama direkt olarak Brian Eno’nun ambient müzikleri gibi değil sonuçta benim eserlerim. Wounded Breath albümü çok daha sert elektro-akustik albüm. Şirin Pancaroğlu ile yaptığımız Resonating Universes albümü çağdaş klasiğe yakın bir çalışma. Çok daha ritmikelektronikaya yakın seslerin olduğu parçalarım ve çalışmalarım da var mesela Sub City 2064 albümü gibi. O yüzden müziğimi işitsel dünyalar yaratma odaklı, çağdaş klasik, elektroakustik, ambient öğeleri içine alan bir müzik olarak tanımlayabilirsin. Bunun dışında rock müzik kökeninden geldiğim için rock prodüktörlüğü yaptığım çalışmalarım da var. Prodüktör olarak Rashit, Timuçin Esen, Mehmet Akbaş ile çalıştım mesela; tüm bu etkiler ve sound’lar müziğimde iç içe. İstanbul gördüğümüz, yaşadığımız, nefes aldığımız ama hani sizin gibi insanlar için de duyduğumuz bir yer. Duyuyoruz, buradan ilham alıyoruz. Sizin kulağınızdaki İstanbul nedir diye bir soru yönelteceğim, İstanbul’u biraz duyusallık üzerine tasvir edebilir misiniz? İnşaat makineleri sesi eşittir İstanbul halini aldı neredeyse! İstanbul hem görsel hem de işitsel olarak hâlâ sürprizlerle dolu bir şehir. Bir yere, mesela Beyoğlu’na gidersin kendini Londra’da, Paris’te hissedersin, 10 metre sonra Kahire’de bulabilirsin kendini. İstanbul’un tarihine baktığın zaman birçok medeniyetin üst üste gelmesinden oluşuyor. Bu ayrıca farklı seslerin üst üste ve yan yana gelmesini de doğuruyor. İstanbul’un

sesi için tek bir tanım koymak mümkün değil; ama nerelerden farklı diye düşünürsen Oslo’dan farklı mesela. Oslo’ya bir albüm kaydı için gitmiştim. Orada sessizlik var ses yok! Hem İskandinavya’dan dolayı, hem soğuk olmasından, o kültürün daha kendine dönük olmasından, paylaşımın daha farklı olmasından dolayı sessizlik hâkim. Meksika’da Mexico City’e gittiğin zaman da bazı noktalarda çok gürültü var. Hindistan’da Yeni Delhi de çok sesli mesela. İstanbul aslında sanki onların bir karışımı gibi, ne tamamıyla Yeni Delhi gibi kaotik, inanılmaz gürültülü ne de tamamıyla Oslo gibi sessiz. İki anlayışın da yer aldığı bir yer bence İstanbul.

Böyle akşam saat yedide Mecidiyeköy Meydanı için “kaosun beden bulmuş hali” diyorum ben genelde. Söylediğiniz gibi gece geç saatte sahil şeridindeki sessizlik… Pazar sabahı Boğaz’dan geçiyorsun ve o mekânın kendine has sesi ve dokusu seni çekiyor kesinlikle. Pekiyi falanca yerde şöyle bir olay gelişiyor, oradan çıkan muazzam bir ses var, insanların çok dikkatini çekmez bu ses mesela; yani bu kadar karmaşanın, karışıklığın içerisinden kulağınıza çalınan, hoş bir ses var mı acaba?

B 105

B 106

Benim şu dönemde ilgimi çeken sesler sokak müzisyenleri. Mesela Taksim Meydanı’ndaki müzisyen amca cümbüş çalıyor. Fakat çok kötü bir gitar amfisine bağlı bir cümbüş. Gittim onu kaydettim, hatta o amfiye mikrofonu çok yakın tutarak kaydettim sanki stüdyoda kaydedilmiş gibi. Tabii amfinin çok yakınına tuttuğun zaman en çok amfinin sesini alıyorsun, gittikçe yavaş yavaş uzaklaştıkça sanki film kamerası gittikçe uzaklaşıyormuş gibi, onun sesi azalırken “şehrin kaosu” sesi geliyor. O bana çok sembolik gelmişti, o kadar pis bir sesti ki amfiden çıkan ses, İstanbul’un aslında hiç o kadar da romantik bir yer olmadığını her türlü disonansı, kötülüğü, pisliği de içerdiğini söyleyen bir tını idi sanki. Yeni projem İstanbul’daki müzisyenlerin bu şekilde kayıtları üzerine. Ses olarak da birkaç sene önce Nişantaşı’nın yılbaşı partileri vardı. İki tanesine gittim mesela kayıt yapmıştım orada, tamamıyla kaosun içinde. Boğaz’ın sesi var, sualtı mikrofonlarım var örneğin, o sualtı mikrofonlarıyla farklı yerlerdeki Boğaz’ın sesini kaydettim. O kayıtlarda çok çarpıcı tınılar elde etmiştim; Bir gemi geçerken senin

onu görmen; ama sesini bambaşka bir şekilde sualtı kaydından duyuyor olman çok ilginç. Elektronik müzik icra ediyorsunuz. Ana akımı düşündüğünüz zaman şu an Dünya’da Türkiye’nin yeri ya var ya yok; insanlar evlerinde güzel işler yapıyor, sanal ortamlardan takip ediyoruz; ama sizce biz ülkece neredeyiz bu noktada? Çok ciddi bir müzik akımından bahsediyoruz yani elektronik müzik muazzam bir yükselişte. Şu an sizce biz neredeyiz, nereye gidiyoruz, kayda değer işler çıkarıyor muyuz? Elektronik müzik bir kere çok geniş bir kavram, şu anda dinlenen akım elektronik-dance müzik olarak tanımlanıyor. Sadece elektronik müzik demiyoruz; çünkü elektronik müzik, elektro-akustik, drone, noise, ambient, endüstriyel gibi daha pek çok akımı da içine alan çok geniş bir kavram; ama buradaki esas konu tarihsel olarak Türkiye bunun neresinde? Bu ilk sesler, ilk denemeler nerede başlamış ve biz o zamandan beri ne yapmışız?

Elektronik müziğin Fransa’da çıkışı 40’ların sonunda. Türkiye’den çok önemli iki besteci vardı elektronik müzik alanında: İlhan Mimaroğlu ve Bülent Arel, ikisi de vefat etti. İsimleri ansiklopedilere kadar girmiş besteciler; ama Amerika’da yaşadılar ve ürettiler; çünkü o zaman Türkiye’de ne böyle olanaklar vardı ne de elektronik müziği destekleyecek çağdaş bir anlayış. Aslında şu anda en büyük problem olanak olmaması değil; çünkü elektronik müzik üretimi için gerekli materyaller artık çok ucuzladı. Bir laptop ve iyi bir ses kartı ile komple bir albümü bitirmek mümkün. Eskiden 1 milyon dolarlık bir stüdyoya ihtiyaç varken şimdi o rakamlar çok düştü. Türkiye’deki problem olanaktan çok vizyon meselesi bence. Sadece elektronik müzik olarak da düşünmemek lazım. Çağdaş klasik müzik, bunun içine çağdaş gösteri sanatlarını da koyun; bu tür çalışmalara yatırım yapan özel kişiler, kurumlar, neler yapıyor, yeni eserlerin tüketimi kimler tarafından yapılıyor Türkiye’de? Bunun üzerine konuşmak, bunları tartışmak gerek. Hükümetin çağdaş müzik konusunda bir kültür politikası var mı? Bu çalışmaları yayınlayacak plak şirketlerinin sayısı artacak mı?

Şu anki elektonik-dance müzik, dans müziği türevleri, house, elektro-house, yani bu tarz müzikler burada nispeten daha çok takip edilen daha çok tüketilen müzikler. Benim de deep house, elektro house bu tarz müzikleri çalan arkadaşlarım var. Mekânlara gittiğimizde bu tarz müzikleri bayağı dinliyoruz. Pekiyi bu dans müziği ile beraber, bunu bir evrim olarak bir gelişme olarak görürsek, dans müziği ile başladık ve bu acaba devamlı değişip gelişecek diyebilir miyiz? Electro house djleri, avant rock grupları, indie rock grupları var; sonuçta yok değil; ama müziğin üretilmesi yeterli değil. Yapıldıktan sonra sunulması ve de tüketilmesi gerekli. Tüketim, albümü satın alarak olacak ya da konserlere giderek. Konserlerin olması için Türkiye’nin her şehrinde bu sound’ların sunulabilecegi kulüplerin, konser salonlarının olması gerekli. Ama o konuda limitler var. Sonuçta bir Alman indie rock grubu bütün Almanya’daki şehirlerde ufak şehirlerde bile çalabileceği ortamları bulabiliyor. Fransa’da çok daha çağdaş, çok daha zor albümleri çalabileceği yerler bulabiliyor. Çünkü en ufak şehirde bile teknik altyapısı hazır bir tiyatro salonu, deneysel çalışmalara açık bir konser salonu var. Belki bu deneysel çalışmalar daha az sunulacaktır; ama mutlaka kendine bir yer bulacaktır. Yani o sirkülasyonun içine rahatlıkla girebilecektir. Türkiye’de o bakımdan kısıtlar var ne yazık ki. Çünkü alternatif grupların konser için gittiği yerler az sayıda belli şehirler. Bu biraz umut kırıcı bir ortam. Ancak tüm bunlara rağmen Borusan Müzik Evi gibi çağdaş müziğin her türlü akımını destekleyen bir mekân, ARTER gibi çağdaş soundart çalışmalarına kucak açan bir kurum var. Umarım bunların sayısı yakın gelecekte artacaktır.

İlham verici referans olarak söyleyebileceğiniz isimler var mı? Massive Attack grubunu hâlâ ilham verici buluyorum. Prodüksiyon, durdukları siyasi nokta ve anlattıkları hikâyeler açısından gerçekten çok dikkat çekici ve heyecan vericiler. Björk ve Björk’ün prodüktör ve ses mühendis ekibi benim için hâlâ etkileyici. Daha çağdaş klasik müziğe dönersek, elektronik tınıları dikkat çekici bir şekilde harmanlayan İngiliz besteci Jonathan Harvey’nın eserleri önemlidir benim için. Ayrıca Finlandiyalı besteci Kaija Saariaho var çok sevdiğim besteciler arasında. Bunlar çok ilgimi çeken ve beni etkilemiş ve halen etkilemekte olan isimler; yani sadece popüler elektronik müzik değil, çağdaş klasik ve çağdaş elektronik müziğin içerisine giren isimler de var beni etkileyenler, müziğimi şekillendirenler arasında. A Walk Through the Bazaar projesi nasıl başladı? A Walk Through the Bazaar’dan sonra da İstanbul ile ilgili albümleriniz olacak mı? O albüm, Amerika’da Chicago’da bulunan plak şirketi Locustmusic tarafından 2003 senesinde yayınlandı. Altı albümlük bir seri içerisindeki bir çalışma. Plak şirketi dünyadan altı sanatçıya albüm siparişi verdi. Her seçilen besteci, grup, sanatçı, kendi yaşadığı şehrin sesini kaydetti. Ondan sonra o kaydettiği seslerden uzun bir eser oluşturdu; yani her albümde yaklaşık 15 dakikalık bir uzun dış ses kaydı, bir de ondan üretilen uzun 15-20 dakika arasında olan bir müzikal eser yer alıyor. Albümler 30 ile 40 dakika arasında. Seçilen sanatçılar arasında Björk ile çalışmış olan Amerikalı topluluk Matmos da var mesela. Ben de 2000’de MIAM’a girdikten sonra dış ses kaydı yapmak için kendi ekipmanımı almıştım ve o dönemde bu tip kayıtlar yapmaya

başlamıştım. 2001-2002 senesinde yurtdışından aldığım ödüllerim vardı elektronik müzik alanında. Zaten büyük ihtimalle şirket de o sayede bağlantıya geçti benim ile. Daha sonra bu proje üzerinde çarşı sesini nasıl kaydedebilirim, ne yapabilirim üzerine biraz kafa yorup, kaydettikten sonra eseri tamamıyla onun ana yapısı üzerine kurdum. Müzikal olan eserde, hem o dış ses kaydının az şekilde bozulmuş hali, hem de tamamıyla değiştirilmiş hali var. Eser ambient bir doku ile başlıyor, gittikçe daha çok ritmik sesler duyulmaya başlıyor ve son bölümde yüksek volume’lu bir ritmik dünya ortaya çıkıyor. O dönemden sonra dünyanın çeşitli şehirlerindeki festivallere gittim. Her gittiğim şehirde o şehrin sesini kaydetmeye devam ettim. İstanbul konulu albümüm, gelecek sene içerisinde Avrupa’nın en önemli çağdaş müzik şirketlerinden biri olan Sub Rosa Records tarafından yayınlanacak. İstanbul’un sokak seslerinden daha çok, sokak müzisyenlerinin farklı şekilde kaydedilmesi, o kayıtların farklı teknikler ile değiştirilmesi üzerine kurulu bir çalışma olacak. Dinleyeceğiz. Zaman ayırdığınız ve sorularımızı yanıtladığınız için çok teşekkürler.

B 107

BOĞAZİÇİLİ MÜZİSYENLERİN PENCERESİNDEN “İstanbul’daki kakafoni ve polifoni insana çok farklı bakış açıları ve BU ŞEHİR… İstanbullu olma kimliğini kazandırıyor. Aidiyet hissettiriyor.”
Seren Akyoldaş

Melis Ertürk ’11
Aslında şehirlerin karakterleridir sesler. Bir şehri bir değerinden sesleriyle ayırabilirsiniz. Sesler şehirleri sevmemizi ya da nefret etmemizi sağlayabilir. Paris’te, Köln’de ya da Prag’da saat başı duyulan kilise çan sesleri, İstanbul’da yerini ezanla birlikte çan seslerine, Venedik’te ise çalan sis sirenlerine bırakabiliyor. Günlük koşuşturmalarımız içinde fark etmediğimiz, algılayamadığımız ne kadar çok ses var İstanbul’da. Çoğu zaman onları duymuyoruz bile; bir yerlere yetişme telaşımızda kaybolup gidiyorlar. Bu ay Floransa’da yasaşayan ünlü soprano Seren Akyoldaş, albüm telaşı içinde olan Osman Konuray ve dergimizin aynı zamanda fotoğraflarını da çeken Melek grubunun bateristi Okaner Ertuğrul ile hoş birer sohbet gerçekleştirdim. Herkesin birer İstanbul’u var. Dilerseniz müzisyen farkıyla İstanbul’un seslerini, Boğaziçi günlerini, yurtdışındaki gözlemlerini onlardan dinleyelim.

B 108

Sizleri kısaca tanıyabilir miyiz? Seren Akyoldaş: Edebiyat-Tarih çift anadal mezunuyum. Aynı zamanda da İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Şan Bölümü mezunuyum. Yüksek lisansımı yaparken, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde iki sene araştırma görevlisi olarak çalıştım. Sonrasında, İtalya’ya yerleştim. European University Institute'da tarih doktorası ve Scuola di Musica di Fiesole'de opera alanında yüksek lisans yapıyorum. Kısacası, kimilerinin deyimi ile “diploma koleksiyoncusuyum.”

Osman Konuray: Endüstri Mühendisliği yüksek lisans mezunuyum. En sevdiğim ve beni ben yapan şey davul çalmak ve müzisyenliğim. Şu an çok heyecanlıyım; çünkü bu ay Kung fu grubumuzun albümü çıkacak. Biz 10 yıldır birlikte çalıyoruz ve on yıldır çaldığımız, kendi şarkılarımızdan oluşan ilk albümümüzü çıkarıyoruz. Gündüzleri de boya hammaddesi ithalatı yaptığımız aile şirketimizde çalışıyorum. Hayatımdaki denge gündüzleri aile işi; akşamları ve haftasonları da müzik şeklinde. Okaner Ertuğrul: Uluslararası Ticaret Yönetimi öğrencisiyim, Melek isimli

grupta bateri çalıyorum. Bu işi de senelerdir yapıyorum. Müzisyenliği yani… Gerçi öğrenciliği de senelerdir yapıyorum da, konu bu değil. İstanbullu olmanın müzisyen için nasıl bir yeri var? Seren Akyoldaş: İstanbullu olmanın bir müzisyen için çok büyük bir yeri var. İstanbul çok kakafonik, aynı zamanda da polifonik bir şehir. İstanbul’daki kakafoni ve polifoni insana çok farklı bakış açıları kazandırıyor, İstanbullu olma kimliğini kazandırıyor ve aidiyet hissettiriyor. Yurtdışında, Cazova grubumuzla, örneğin Fahir Atakoğlu’nun İstanbul parçasını çaldığımızda, yabancıların “sözlerini anlamadık; ama çok etkilendik,” yorumlarıyla karşılaşıyoruz. O kadar içten hissederek söylüyoruz ki, o enerjiyi karşı tarafa yansıtabiliyoruz. Osman Konuray: İstanbul’da çok fazla hareketlilik var; dolayısıyla, herkes bu şehirde bir şeylerden etkilenebilir. Müzikal olarak birşey yaratmak istediğimde her zaman olmuyor. Bunun için bir duygu yoğunluğuna ihtiyacım oluyor. Mesela; çok sinirliyken gitarda çok güzel şeyler yazabiliyorum. Bir şeyden sıkılıp, korkusuz olduğumu hissettiğim anlarda çok güzel besteler çıkarıyorum. İstanbul aslında insanı kendi içine döndürüyor. Müzisyen olarak İstanbul’da sokağa çıktığınızda duyduğunuz sesleri bizimle paylaşabilir misiniz? İstanbul’da en hoşunuza giden sesler hangileri? Seren Akyoldaş: İstanbul’da en özlediğim ses vapur sesi ve martı sesleri. İstiklal’de yürürken Saint Antoine’ın önünden geçerken duyduğum kilise çanları, bir yandan duyulan ezan sesleri, yine İstiklâl’e özgü olmuş sokakta sürekli çalan bazı müzikler vardır. Mesela Amelie filminin müziğinin hit parçası olsun,

Cahit Berkay müzikleri olsun; sayısı git gide artan Afrikalı müzisyenleri olsun, her daim eski tangolara hayat vermeyi sürdüren yaşlı bir kemancı amcanın müzikleri olsun... Hem antik çağlara ait, hem de çok post-modern sesleri ile İstanbul’un işitsel anlamda İstanbullulara çok özel bir harman sunduğunu düşünüyorum. Turist seslerinin de çok yoğun olarak duyulduğu bir kent İstanbul. Eminönü’nde, Sultanahmet’te, Beyoğlu’nda, Boğaz’da herhangi bir yerde yürürken; Uzakdoğu’dan, Almanya’dan, Rusya’dan gelen turistlerin kendi aralarındaki konuşmalarını duyabiliyorsunuz. Çok canlı bir yapısı var İstanbul’un. Çok turistik bir kent olan Floransa’da yaşıyorum; konserlerim için sık sık çok turistik olan pek çok Avrupa kentinde bulunuyorum; ama hiçbir zaman İstanbul’daki canlılığı ve farklılığı başka yerde bulamıyorum işitsel manada. İşte bu, İstanbul insanının sıcak yapısından kaynaklanıyor. Osman Konuray: İstanbul’u ve seslerini düşündüğümde ilk aklıma gelen sesler her seferinde değişti. İstanbul çok kozmopolit bir şehir, İstanbul’un da artık dünyadaki diğer metropol şehirlerine benzer sesleri var. Korna, motor sesleri… Gerçi Avrupa’da İstanbul’daki kadar çok korna sesini duyamazsınız. Aslında; İstanbul’daki gerçek sesleri anlamak için sesleri bir filtreden geçirmek gerek; o zaman anlayacağız esas İstanbul’un güzel seslerini. Vapurun sesi mesela çok güzel, bir anlamı var, kalkmaya hazır olduğunu, kalktığını duyuruyor. Mesela, çocukken benim için İstanbul tren sesiydi; çünkü; tren yoluna yakın oturuyorduk. Dizel motorlu trenin çok yüksek bir sesi vardır bilir misiniz? Şimdi o ses yok; onun yerini banliyö trenleri aldı, o kadar da sık geçmiyor, korna da çalmıyor. Tabii başka sesler de karışıyor araya. Şu an yanımızda inşaat var. Dört tane elli katlı bina yapıyorlar ve açıkçası onların gürültüsünden başka bir şey duymak zor.

Tabii ki güzel sesler de var. Geçenlerde, Ortaköy’de eşimle bir restorana gittik. İstanbul’da olduğunuzu hissettiren, çok güzel bir manzarası var. Sessiz bir ortam, yemek yiyoruz. Yanımızda Fransız bir çift var; Latin Fransızcası konuşuyorlar. Boğaz’dan vapur geçiyor, kornasını duyuyoruz. Bir taraftan martıların sesleri… Aynı anda, ezan sesini duyuyoruz. İşte bu karışımı sadece İstanbul’da duyabilirsiniz. Hepsi o kadar güzel karışmış ki. Hiç homojen olmayan sesler; ama hiç eğreti duran bir tarafı yok. İstanbullu olmak size nasıl bir bakış açısı kazandırıyor? Seren Akyoldaş: Bir yandan club müzikleri, bir yandan türkü barlar, sokak müzisyenlerinin müzikleri, öbür tarafta klasik müzik, diğer tarafta şehrin doğal sesleri... Eminönü’nde ya da pazarlardaki esnafın sesleri, kornalar, sirenler, ezan, çanlar vs... Şehrin kendi dokusunun getirdiği dinamik, gürültülü atmosferi, örneğin Kadıköy’deki vapur düdüğüyle konservatuar yıllarında akort yapmak… İşte bu tüm bu farklı yönleri ile İstanbul'un bence bir müzisyene kattığı çok şey var. Hem doğulusunuz hem batılısınız. Hem antik zamandasınız hem postmodern. Bu kargaşa insanda bir bağımlılık yaratıyor. Köklerinizden sizi asla kopartmıyor. İnanılmaz bir aidiyet duygusu veriyor size. Elbette müzik evrensel ama bunun içinde yöreselliğinizi de konuşturmadan edemiyorsunuz. Yurtdışında yabancılara konserler verirken öncelikle, onlara kendimizi saf batı janrında yazılmış eserler ile ispat etmemiz gerekiyor. Klasik müzik resitali veriyorsam mutlaka ilk bölümde Mozart, Schubert, Liszt, Wolf ya da Bach’tan bir eseri hakkıyla icra etmeye çalıştıktan sonra, konserlerin ikinci bölümünde Türk bestecilerin eserlerine yer vermeye çalışıyorum. Bu bence İstanbul'un kazandırdığı kimlikten kaynaklanıyor. Kendi

B 109

B 110

topraklarınıza aidiyet duygusu... Hem genç hem de eski Türk bestecilerin isimlerini konserlerimizde çalmaya çalışıyoruz, bir çeşit misyon edindim. Geçen ay Amerika’da konser verdik ve ikinci yarıda hep Türk bestecilerin eserlerini seslendirdik. Caz konserinde de yine aynı şekilde Türkiye'den çıkma müzikler bizi farklı ve özel kılıyor. Kendimizce “jazzy türkü” aranjmanları çalıyoruz konserlerimizde. Yurtdışında Türkçe parçalara aldığımız tepkiler de bambaşka. Kendi anadilimizde şarkı söylemekten doğan doğal bir sonuç olsa gerek. Ne kadar Almanca’ya, İtalyanca’ya ya da İngilizce’ye hâkim olursam olayım, Türkçe şarkı söylerken bambaşka bir insan olduğum söyleniyor. Geçen sene Polonya’da Gülru Ensari ile iki resital vermeye gitmiştik. Bu konserlerden birinde tek kelime bilmeyen Polonyalı dinleyciler Nazım Hikmet'in Memleketim şiiri üzerine yazılmış olan chansondan sonra ağladılar. Türkiye’de doğmuş bir müziği Batı formlarıyla paylaşmak, kendi topraklarımızdan doğmuş müziği yapmak gerçekten paha biçilemez.

İstanbul’daki sesler size ne gibi duygular hissettiriyor? Korku, gerginlik, aidiyet, güven, alışkanlık… Seren Akyoldaş: Şu an Floransa’da yaşıyorum; ancak, sık sık konserler için Türkiye’ye geliyorum. İstanbul’u o kadar özlüyorum ki o korna sesleri bile benim özlemimi etkilemiyor. İstanbul’daki trafik, korna sesleri, gürültü bende gerginlik yaratmıyor. Hatta, İstanbul’un doğası olduğu için bir çeşit kabullenme oluyor. Mesela, Bologna-İstanbul seferim iki buçuk saat ama havaalanından evime varma sürem üç saati bulabiliyor. İner inmez İstanbul’un hareketliliği ürkütmüyor değil; ama daha sonra alışılmışlıktan ötürü, o kaos evde olma hissini bende uyandırıyor. Osman Konuray: Bende zaman zaman korku, gerginlik hissi uyandırıyor. Hakikaten; eğer yakınımda korna sesi varsa, gergin hissediyorum. Okaner Ertuğrul: Bir müzisyen için bedene bürümek oldukça zor İstanbul’un seslerini. Temelde karman çorman, adeta bir çubukla sizi dur duraksız dürten, rahatsız eden bir

silsile. Ama aradan ayıklanabilecek çok ses var. Bir ya da birkaç duyguyu burada anmak kanımca doğru olmaz ama özellikle de curcuna semtleri için “aşure” benzetmesi yanlış olmaz. Olur mu? Olmaz bence. Şunu söyleyebilirim; bu aşureyi ne zaman duysam, yürürken bile ne kadar temkinli olmam gerektiğini hatırlıyorum. Dolayısıyla temkin ve tedirginlik benim için özet geçebilir. Biraz olumsuz aktarmış olabilirim. Sebebi de aradan ayıkladığım ve bana keyif veren sesleri tasvir edecek edebiyatımın olmaması. Zira mevzu bahis güzelliğin tasvir edilemeyeceğine, denenince de yeterince güzel olmayacağına inanıyorum, bilmem anlatabildim mi! Dışarıda duyduğunuz sesler (gürültü, korna) mesleki deformasyona yol açabiliyor mu? Seren Akyoldaş: Tabii ki! Olmaz olur mu? Mesela, geri geri gelmeye çalışan çöp kamyonunun, ambulans sesinin notasını duymaya çalışmak ya da pazarda satış yapan esnafın kendi aralarındaki diyaloglardan müzikal cümleler bulmaya çalışıp, bunların ritmik yapısını; polifonisini

Okaner Ertuğrul: Yüksek desibellerdeki sesler her insan için zararlıdır, duyumda sıkıntılara yol açabilir. İstanbul’daki ses kirliliği de inkâr edilmeyecek seviyede hissedilir durumda. Dolayısıyla evet, açabiliyor. Boğaziçi okul yıllarınıza döndüğünüzde aklınızda kalan sesler nelerdir? Seren Akyoldaş: Ben Boğaziçi Edebiyat ve Tarih bölümlerinden mezun olduğum kadar BÜMK'ten de mezunum. Benim için Boğaziçili olmanın en önemli unsurlarından biri, Boğaziçi'nin bir kulübünden doğmak, orada büyümek ve kendini keşfetmek. Boğaziçi sesi denilince o yüzden ilk aklıma gelen şey kulüpleri oluyor. Müzikal anlamda ses üreten sadece Müzik Kulübü yok elbette; aynı zamanda Türk Sanat Müziği Kulübü, Folklor Kulübü’nde Boğaziçi’nin en önemli seslerinden. Benim için en etkin olan ses üreten mekân olan kulüple bağıma dönecek olursam, ilk söylemem gereken şey, şu an A Capella Bogaziçi grubumuz da tamamen klübün bir oluşumudur. Mezun olmamızın üzerinden yıllar geçse de, A Capella Boğaziçi provalarını hâlâ kulüpte alıyoruz mesela. Kendimizi en güvende ve rahat hissettiğimiz yerlerden biri, ikinci bir ev. Başka bir örnek; halen BÜMK korolarına turneler organize etmeye çalışıyorum. BÜMK Müzik ayı düzenleniyor, tüm müzisyen dostlarımı Boğaziçi’ne götürmeye çalışıyorum. Dolayısıyla, Boğaziçi ve ses denince, otomatik bir reaksiyon olarak, benim aklıma ilk gelen Boğaziçi Üniversitesi Müzik Kulübü oluyor. O bağ hiç kopmuyor. Kulüplerden sonra Boğaziçi'nin önemli sesi, müzikal bağlamda çarşamba günleri, sevgili Evin İlyasoğlu’nın düzenlemiş olduğu Klasik Müzik Konserleri. Bu konserler, Boğaziçi öğrencilerine sunulmuş çok büyük bir fırsat. Oldukça cüzi bir ücretle, çok büyük konser salonlarının zorlukla misafir ettiği müzisyenleri,

B 112

çözme arayışı ile eğleniyorsunuz. Minibüs şöförlerinin yolcu toplamak için seslenişlerini birer müzik olarak algılayıp hangi notadan girdiklerini çıkarmaya çalışmak… Tabii birkaç müzisyen arkadaşla beraber olunca daha eğlenceli oluyor. Osman Konuray: Sadece mesleki deformasyona değil, fiziki deformasyona da yol açtığını düşünüyorum. Gürültü, kaos daha agresif yapıyor insanları. Burada sürekli bir şeyler yapma hissi var. Devamlı bir tedirginlik, bir yere yetişme hissi var. Boş durmamak gerektiğini düşünüyor insan. Araba kullanırken, acelem olsun

olmasın, boş şerit arıyorum; yan şerit ilerliyorsa, oraya geçmeye çalışıyorum. Mikro dengeleri takip ediyoruz adeta. Bakın birçok kişi trafikte bu şekilde hareket ediyor. Bunlar önemsiz gibi gözükse de, bizi etkiliyor. Benim de kendime müzikal olarak kaptırdığım bazı sesler var. Arabanın sinyalini çalıştırıyorum; “”Tık tık tık tık…” o benim için metronom. Onun üzerine ritm yapabilirim. Gerçi bu arabanın sesi; ama İstanbul’da, İstanbul trafiğinde araba kullanıyorum. O kadar çok araba kullanıyorum ki, böyle şeylerle eğlenmeye çalışıyorum.

Evin Hocamız sağ olsun ayağımıza kadar getiriyor. Örneğin geçtiğimiz yıl Martha Argerich geldi. Kulüpleri ve konserleri dışında da, akademik yaşantının içerisinde müziğin var olmasını sağlayan derslerimiz var FA kodlu. Sevgili hocamız Emine Serdaroğlu’nun vermiş olduğu piyano dersleri, müzik tarihi dersleri, Seda Binbaşgil'in caz dersleri vs... Boğaziçi'nde doğal yaşamın sesinden bahsedecek olursak, en sevdiğim ses, çimlerdeki ve manzaradaki kediler, köpekler. Genel olarak sakin bir ortamı var Boğaziçi’nin. Sükunet ve manzaranın güzelliği, kaotik İstanbul’dan çok farklı. Dinamizm ve hareket var elbette kampus yaşamı anlamında; ama yine de Boğaziçi sessizliğin hakim olduğu bir üniversite diyebilirim. Boğaziçi’ne geliş gidiş trafiklerinin yoğunluğundan sonra, okul içindeki sessizlik tam bir huzur ortamı. Bunların yanında, elbette altı çizilerek değinilmesi gereken bir unsur daha var Boğaziçi ve ses denilince. O da öğrenci eylemleri. Boğaziçi’nde aktif bir şekilde öğrencilerin isteklerini dile getirebiliyor olmaları çok önemli. Osman Konuray: Sesten öte, daha çok aklıma görüntüler geliyor. Okaner Ertuğrul: Boğaziçi Üniversitesi’nde hâlâ da okumakta olan ve 4. Kuzey yurdunda ikamet etmiş biri olarak, yurdun hemen yanındaki klima motoru ve yurt çıkışındaki jeneratörü unutamamaktayım. Affet beni güzel okulum ama gerçek bu! Yurtdışında başka şehirlerde en çok hangi ses dikkatinizi çekti? Seren Akyoldaş: Özellikle son 2,5 yıldır konserler için sürekli yollardayım. Ağırlıklı olarak Avupa ülkelerinde geçiyor hayatım. Nüfusun yaşlılığından olsa gerek, en çok dikkatimi çeken ses ambulans sesi. En sık gittiğim ülkelerden biri olan

Almanya'da örneğin bu çok belirgin. Müzikal anlamda ses gelecek olursam “alternatif” bolluğu ile aklıma mesela ilk Berlin geliyor. Ses itibarı ile bugüne dek en kaotik bulduğum şehir ise New York oldu. Times Square'de neye uğradığınızı şaşırabiliyorsunuz. Uzun süreli yaşamak diyecek olursanız, 3,5 yıldır yaşadığım kent Floransa'dan bahsetmem gerekir. Floransa’da müziğe değinecek olursam; en belirgin ses kilise çanları, kentin vazgeçilmezi olan sokak eylemlerinin sesleri ve tabii ki bir de ekonomik sıkıntılardan dolayı grev nedeniyle iptal edilen otobüs-tren anonsları oluyor. Ayrıca, şehir küçük ve kaotik olmadığından dolayı, Avrupa'nın genelinde de olduğu gibi ambulans sesi oldukça duyulur bir hal alıyor. İstanbul’un kendi trafik gürültüsü o kadar yüksek ki, bu seslerin arasında ambulans sesi, itfaiye sesi yahut polis arabası sesini fark etmiyorsunuz. Ayrıca turist sesleri, sokak müzisyenleri sesleri de bu şehre ait önemli diğer sesleri oluşturuyor. Burada sokak müzisyenlerinin müzik yapabilmesi için özel izinler alması gerekiyor. Ünlü müzisyenlerin bile bu sokaklarda çaldığını görebilirsiniz. Ünlü bir gitarist Piazza della Signoria’da çalıp kendi albümlerini satıyor. Yine en sevdiğim şeylerden biri de Piazza della Repubblica'da İtalyan çingenelerinin yaptığı kontrbas, akordeon ve kemandan oluşan bir trio oluşturup dünya müzikleri çalmaları. Nerelisiniz diye sormadan, konuştuğunuz dilden nereli olduğunuzu anlayıp ona göre parçalar çalıyorlar. Mesela geçtiğimiz eylülde klasik koro geldiğinde, Sezen Aksu, Ajda Pekkan parçaları çaldılar. Kentin kemikleşmiş daha nice sokak müzisyeni var. İstanbul’da ise sokak müzisyeni yeni yeni gelişen bir kavram. Eskiden sadece vapurlarda olurdu; şimdi metrolarda da başladılar. Ortaköy’de, Moda’da, Bahariye’de, İstiklal’de çalan sokak müzisyenleri oluyor. Ama ne olursa olsun İstanbul bir sürü müzisyene ilham vermiş bir kent.

Osman Konuray: Ben İstanbul’dan başka bir yerde yaşamadım. İş ya da gezmek için bir-iki hafta yurtdışına çıktığım süreçler oldu. Yurtdışında çok şehir gezdim; ama başka bir şehirde yaşamak nasıl hissettirir bilemiyorum. Gittiğim şehirlerden aklımda kalanları söylemem gerekirse, Barselona’nın çok güzel salsa müzisyenleri var. Latin tarzlarda sokak müzisyenleri çok iyi. Aynı Floransa’da, Seren’in dediği gibi Barselona’da da sokak müzisyenlerine sahip çıkılıyor. Onlar da özel izinler alıyorlar. Sabahtan akşama kadar, artık ne kadar izin aldılarsa, o müziklerini yaparak yaşamlarını sürdürüyorlar. Türkiye’de henüz bu tarz sokak müzisyenleri oluşumu yeni yeni gelişmekte; ancak Avrupa’nın çok gerisindeyiz. Yine de on sene öncesine göre İstanbul’da da çok daha kaliteli sokak müzisyenine rastlamak mümkün. Aslında esas, Roman orkestralar, Nevizade’de klarnet, darbuka çalanlar dünyada başka bir yerde yoktur. Bence onlar çok iyi enstrümancı ve İstanbul’un özel sesleri. Okaner Ertuğrul: Başka şehirlerde yaşamadım; ama bulundum. Bulunduğum sürece her an farkında olduğum yegâne şey ise nasıl büyük bir sese maruz kaldığımız oldu. İstanbul’da yaşamak bir kenara dursun, sadece duymak bile bir mesele.
B 113

KENTİN KÜLTÜR SANAT KAPISI: İKSV
Şehrin kültür – sanat kanını sürekli olarak tazeleyen, sanata, sanatçıya ve sanat üretim sürecine farklı bir boyut kazandırabilmiş en değerli kurumların başında İKSV’nin geldiğini biliyoruz. Film, müzik, tiyatro ve sinema alanında düzenlenen festivalleri ve sürekli yenilenen projeleri düşündüğümüzde İstanbul’un simasına renk katan tüm bu aktivitelerin özelinde İKSV’nin İstanbul için ne kadar ciddi bir kazanım olduğunu bir kez daha idrak ediyoruz. Yönetim kadrosunda yer alan 11 ismin de Boğaziçili olduğunu belirtelim. Bu anlamda İKSV’nin Boğaziçi ve İstanbul ile ilişkisini sorgulamak istedik. Yönetim kadrosunda yer alan Boğaziçililerin üstlenmiş oldukları rolden, gerçekleştirdikleri organizasyonlarda şehrin nasıl bir esin kaynağı olduğu, uluslararası alanda İKSV’nin üstlenmiş olduğu rolden, sanat üretimine dair geliştirdikleri bilinç merak edip yönelttiğimiz sorular arasındaydı.

B 114

Görgün Taner Genel Müdür Tarih ’87

İKSV’yi İstanbul’a değer katan bir kurum olarak nitelendirebilirim. Kâr amacı gütmeyen bir kültür sanat kurumu olan İKSV, bu sene 40. yılını kutluyor ve geçtiğimiz 40 yıl içerisinde sanat dünyamızın birçok önde gelen değerli kişisinin yetişmesine katkıda bulunmuş, bir okul vazifesi de görmüş bir kurum. İKSV aynı zamanda ülkemizin yurtdışındaki izleyiciler ve kültür kurumları nezdinde tanınmasına da ön ayak olmuştur. Çok çeşitli alanlardaki festival ve bienalleri, kültür politikaları çalışmaları, güncel sanat ve kültürel miras üzerine çalışma ve tartışmalarıyla İKSV İstanbul’u İstanbul yapan kültür ve sanat değerlerinin oluşturulmasına büyük katkı vermekte.

Ömür Bozkurt Genel Müdür Yardımcısı Psikoloji ’78

Kuruluş yıllarında bütçesinin %70-80’ini kamu katkısıyla karşılayan İKSV, bu katkının yavaş yavaş azalmaya başladığı 80li yıllarda gösterilere sponsorluk desteği almaya başlamıştı. Türkiye’de kültür-sanat alanında sponsorluk kavramı da bu şekilde yerleşmeye başladı. O zaman her festival için ayrı ayrı sponsorluk çalışmaları yürütülüyordu. Zamanla, festivaller çoğalıp kapsamları genişledikçe, sponsorluk ihtiyaçları da arttı ve bu çalışmaların tüm vakıf etkinlikleri için sistemli bir şekilde yürütülmesi gerekliliği ortaya çıktı. 1995 yılında İKSV’nin kurumsallaşma sürecinin bir parçası olarak sponsorluk programı oluşturuldu, ben de bu programın yöneticisi olarak çalışmaya başladım. Bu programı oluştururken uzman kişilerle uzun toplantılar yapmış ve İKSV’ye en uygun yapıyı ortaya çıkarmak için hep birlikte düşünmüş, standartlar belirlemiştik. Sponsorluk programı neredeyse bu 20 yıllık süreçte çok gelişti, değişen koşullara göre adapte edildi ve yenilendi. Bugün her festival ve bienal için özel olarak kurgulanmış sponsorluk kategorilerimiz, her kategori için belirlenmiş özel olanaklar ve standartlar var. Vakfın kurumsal kimliğine uygun olarak sponsorluk sunumları yapıyoruz ve sponsorlarımıza

verdiğimiz görünürlüklerle ilgili erişim raporları hazırlıyoruz. Bu sunumlar ve raporlar her geçen yıl biraz daha geliştiriliyor. Festivallere destek veren sponsorların yanı sıra resmi sponsorlarımız da vakfa kurumsal olarak destek veriyor; 1973 yılından bu yana İstanbul Festivali’nin sponsorları arasında yer alan Eczacıbaşı Topluluğu da öncü sponsor unvanıyla vakfımıza desteğini sürdürüyor. Yani zaman içinde İKSV’ye özgü, buradaki ihtiyaçlara yönelik ve buranın çalışmalarına uygun olanaklar sunan profesyonel bir sponsorluk programı oluşturduk. Artık her sponsorumuzla ayrı ayrı çalışmalar yürütüyor, onların bize verdiği desteği kamuya en iyi şekilde duyurabilmek, kuvvetli işbirlikleri gerçekleştirebilmek için özel projeler üretiyoruz. Bugün artık bütçemizin yarısından fazlasını sponsorlarımızın katkısı oluşturuyor.

Bengi Doralp Kurumsal Satış Sorumlusu Turizm İşletmeciliği ’09

İstanbul’un tarihi ve mimari yapısı, doğal güzellikleri, onu dünyanın ayrıcalıklı şehirlerinden biri yapıyor. Her ürün ve hizmette olduğu gibi, sizi diğerlerinden farklı kılan, ayrıştıran bir özelliğiniz yoksa o ürün ya da hizmeti satamıyorsunuz. Kültür sanat etkinliklerinin bu anlamda zaten “tek seferlik” olduğunu düşünüyorum. İstanbul’un günümüzde birçok kültür ve sanat etkinliğine ev sahipliği yapması kültür sanat turizminin canlanmasını sağladı. Böylece etkinliklerle ilgilenen yabancı izleyici kitlesi de arttı. İstanbul’da sıra dışı mekânların etkinlikler için kullanımı da onun bu konuda üstlendiği bir rol. Örneğin, yurtdışında belki birçok kez izlediği halde, İstanbul’da aynı orkestrayı Aya İrini’de dinlemenin bambaşka bir deneyim olduğunu izleyici biliyor. Bu anlamda İstanbul kesinlikle ayrıcalık sunan, rakiplerinden ayrılan bir yer…

B 115

yetişmesi sağlıyor. Yüksek performansa odaklı ve çıtayı sürekli yükseltmekten korkmayan bir çalışma anlayışımız var. Eğitim seviyesi, bireysel yetkinlikleri ve özgüvenleri yüksek kadromuz, ekip çalışmasının önemini bilir ve müthiş bir organizasyon becerisine sahiptir. En basit görev için dahi olsa yeni başlayacaklarda aradığımız temel yetkinlikler ise, İKSV değerlerini ve kimliğini benimsemiş, kültür ve sanat konularıyla yakından ilgili, vizyon sahibi olmaları. Bunların yanı sıra doğru ve açık iletişim kurabilmek, takım çalışmasına yatkın olmak, yüksek sorumluluk duygusu ile işini sahiplenmek ve gelişime açık olmak çok önemli. Etkinliklerin pek çoğu akşam saatlerinde olduğundan yaşam tarzının esnek çalışma saatlerine uyması, organizasyonu kusursuz bir şekilde yürütebilmek için ise proaktif ve çözüm odaklı olunması şart. Ayrıca tüm faaliyetlerimizin uluslararası platformda olması nedeniyle, çok iyi derecede İngilizce ile beraber ikinci bir yabancı dile hâkim olmaları da büyük avantaj sağlıyor. İKSV’de bu kadar çok Boğaziçili olması özel bir tercih nedeniyle değil; ama bir tesadüf de değil diye düşünüyorum. Boğaziçililerin ve İKSV’lilerin o kadar fazla ortak özelliği var ki, çok doğal olarak bu sonuç oluşuyor.

Semin Aksoy İnsan Kaynakları ve İdari İşler Direktörü Endüstri Mühendisliği ’82 & MBA ’84 İKSV’nin kuruluş yıllarından başlayarak yıllar içinde giderek sistematikleşmiş, kariyer gelişimine fırsat yaratan kendine özgü bir çalışma düzeni var. Festivallerde ya da bienallerde gençlere yönelik çok fazla dönemsel çalışma fırsatı oluyor. Etkinliklerde sanatçı asistanlığı, prodüksiyon, gişe, saha satış, altyazı çevirmenliği, ofis asistanlığı gibi görevler ya da staj imkânlarıyla her yıl yüzlerce kişiyle tanışma fırsatı buluyoruz. Bu tip işlerde genellikle öğrenciler çalışıyorlar ve böylece doğal bir yolla tanışma sağlanıyor. Bu tanışma dönemi olumlu geçerse İKSV bünyesinde farklı iş fırsatlarına ve kariyer imkânlarına dönüşebiliyor. Bugün baktığımızda İKSV çalışanlarının büyük bir çoğunluğunun kariyerinin böyle ilerlemiş olduğunu görüyoruz. Boğaziçili İKSV’lilerin de hemen hepsi bu süreçten geçmiş, daha Boğaziçi’nde iken derslerden ve sınavlardan fırsat bulup yarattıkları zamanlarda ya da tatil dönemlerinde etkinliklerde görev alarak İKSV tozunu yutmuş, sonra da bir daha ayrılamamış kişiler. İKSV'lilerin önemli nitekliklerin başında, kültür sanat alanında çok güçlü bir iletişim ağına sahip olmaları gelir. Konusuna hâkim ve genç bir kadromuz var; bunu bize elemanlarımızın çekirdekten

Yeşim Gürer Oymak İstanbul Müzik Festivali Direktörü İngiliz Dili ve Edebiyatı ’95 İstanbul tarihi ve enerjisiyle öyle bir ilham kaynağı ki, sanatçıların bu şehirden etkilenmeden bağımsız bir yapıt ortaya koyabilmesi hiç de kolay değil. İstanbul Müzik Festivali’nde dünyaca ünlü bestecilere verdiğimiz eser siparişlerinin yanı sıra, birçok projenin dünya prömiyerlerine ve özel projelere de ev sahipliği yapıyoruz. Eser siparişlerini belirlenmiş bir konu çerçevesinde vermenin, sanatçının yaratım sürecinde sınırlayıcı bir etkisi olduğunu düşündüğümüzden hiçbir zaman bu yola gitmeyiz, sanatçıları serbest bırakırız. Ancak İstanbul gibi Roma, Bizans ve Osmanlı gibi farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış olan şehir kendi başına ve bizim hiçbir etkimiz olmadan sanatçılara büyük bir ilham kaynağı oluyor. Şehirle birlikte festival konserlerini gerçekleştirdiğimiz Aya İrini Müzesi’nin eşsiz atmosferi de tüm bunlara eklenince, ortaya mutlaka kültürler ve dinlerarası bir ilişki kuran bir eser ortaya çıkıyor. İstanbul ile ilgili özel projelerde ise yine bu çok kültürlülük ve bir geçiş şehri olması özelliği ön plana çıkıyor. Kimi sanatçılar Batı-Doğu sentezinin dayanılmaz cazibesine kapılırken, Jordi Savall ve Kudsi Ergüner gibi araştırmacı müzikolog yönlerini de yaptıkları her projede ortaya koyan sanatçılar ise farklı coğrafyaların müzikleri ile İstanbul’un sesini ve müziklerini bir araya getirerek muhteşem buluşmalar ortaya koyuyorlar.

B 116

Leman Yılmaz İstanbul Tiyatro Festivali Direktörü Sosyoloji ’91 & MA Türkiye Cumhuriyeti Tarihi ‘94 İstanbul Tiyatro Festivali olarak yıllardır çok farklı, yeni ve alanında öncü olmuş sanatçıları, yönetmenleri, toplulukları İstanbul izleyicisiyle buluşturuyoruz. Aslında bu gerçek anlamda bir buluşma. Bizler izleyiciler, festival çalışanları olarak onları tanıma fırsatı buluyoruz. Onlar da bizler aracılığıyla, seyircisiyle, çalışanıyla İstanbul’u tanıma fırsatı buluyor. Birçok sanatçı, topluluk yıllardır duydukları hatta görmeyi arzu ettikleri İstanbul’la festivaller aracılığı ile bir araya geliyor. Öncelikle açıkça söylemek gerekirse tanımadıkları bir kentte, tanımadıkları bir ekiple çalışma düşüncesi onları tedirgin ediyor. Buraya geldiklerinde nasıl bir ortamla karşılaşacaklarını bilmiyorlar. Bunu da hemen hepsi açıkça dile getiriyor zaten. Ancak çalışma ortamında kurulan ilişkiler, profesyonel ekiplerle çalışmak, sorunsuz yaşanan sahne kurulumu ve gösteri

süreçleri birkaç saat içinde onların tüm bu önyargılarını yok ediyor. Bir sonraki aşama ise İstanbul seyircisi ile karşılaşmak, paylaşmak. Hemen hemen tüm sanatçıların dile getirdiği, inanılmaz bir seyircimizin olduğu yönünde. Sanatsal algısıyla, verdiği tepkilerle hemen hemen her topluluk için son derece canlı, sıcak anılar bırakıyor belleklerinde... Ve tabii hemen hepsi de ayrılırken en kısa zamanda turist olarak ya da başka bir eserle yeniden gelmek istediklerini söylüyorlar.

Pelin Opcin İstanbul Caz Festivali Direktörü Moleküler Biyoloji ve Genetik ’99 İstanbul Caz Festivali’ni düzenleyen bizler bile kentimizden bunca ilham alıyor ve festivali kentin bize sunduklarıyla zenginleştiriyorken, İstanbul’u farklı bir gözle ve taze bir bakış açısıyla gören ve deneyimleyen sanatçıların ilham almaması neredeyse olanaksız. Ortak projelerde, hali hazırda kendi coğrafyalarından da etkilenen, farklı müzisyenlerle çalışma pratiği olan sanatçılar, Türkiye’den müzisyenlerle bir araya geliyor. Ziyaretçi sanatçı için çok doyurucu bir deneyim bu; çünkü hem karşısındaki

sanatçı ile hem de şehir ile bir alışverişi oluyor. İstanbul ziyaret edeni büyüleyen bir kent. İçinde yaşarken kıymetini bilmediğimiz, gözümüzden kaçan değerlere sahip. Bu farklılık müzisyenin de içine işliyor. Bunun en güzel örneğini geçtiğimiz festivalde Marcus Miller’ın Okay Temiz, Burhan Öçal, Hüsnü Şenlendirici, İmer Demirer ve Bilal Karaman ile gerçekleştirdiği işbirliğinde gözlemledik. Marcus burada bulunduğu sürede her sabah erkenden kalkıp kentin sakin anlarının tadını çıkardı, fotoğraflar çekti. Esnaf lokantalarında, mezecilerde sokak lezzetlerini tatmak istedi. Sadece ortak çalıştığı sanatçıları değil, başka İstanbullu müzisyenleri de dinledi. Tüm bu farklı uyaranlar elbette müziğe de yansıyor; özellikle doğaçlamaya ve etkileşime açık caz ve füzyon müziğinde daha da etkili oluyor. Marcus kentimizi daha önceden de tanıyan bir sanatçıydı. Projedeki tüm sanatçılar bu karşılıklı etkileşimi çok dozunda ve layığıyla müziğe yansıttılar.

B 117

Gülin Üstün İstanbul Film Festivali Köprüde Buluşmalar Yöneticisi İngiliz Dili ve Edebiyatı ’92 Bu yıl sekizincisi düzenlenecek olan Köprüde Buluşmalar kapsamında Türkiye’den uzun metraj ve belgesel film projeleri ve post prodüksiyon aşamasındaki filmlerin ilk uluslararası sunumları Film Geliştirme ve Yapım Aşaması atölyelerinde gerçekleşiyor. Uluslararası ortak yapımlar için ilk adımların atıldığı atölyelerde proje geliştirme ve post prodüksiyon destek ödülleri veriliyor. Atölye projelerinden bugüne kadar dokuz tanesi tamamlanarak uluslararası festivallerde açılışlarını yaptılar, 11 tanesi ise ortak yapımcıları ile çekim öncesi hazırlık veya çekim aşamasındalar. Atölyelerin yanı sıra 2010 yılında TC Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteği ve Medienboard Berlin Brandenburg ve Hamburg Schleswig Fonları ile işbirliği temeli atılan Türkiye-Almanya Ortak Yapım Fonu tarafından bugüne kadar 14 film projesi desteklendi. Köprüde Buluşmalar süresince atölyelerle eşzamanlı gerçekleşen panellerde sinema sektörünün güncel sorunları, sektördeki yenilikler konularında uzman uluslararası profesyonellerin katılımıyla tartışılıyor. 2006 yılından bugüne Köprüde Buluşmalar kendini sürekli yenileyen ve geliştiren bir platform…

Ayşe Bulutgil Medya İlişkileri Direktörü Psikoloji ’02 Kırk yıldır sanatın birçok farklı dalında etkinlikler ve festivaller düzenleyerek İstanbul’un kültür sanat hayatına yön veren bir kurumun parçası olmak oldukça heyecan verici. Kurumun kendisi gibi çalışanlarının da kendilerini sürekli geliştirmeleri ve yeniliklere açık olmaları gerekiyor. Başarılı bir takım çalışmasının ürünü olan festivaller ve etkinliklerde, farklı departmanların birbirleriyle sürekli koordineli ve iletişim halinde çalışması gerekiyor. Medya İlişkileri Departmanı olarak, vakfın düzenlediği tüm

B 118

festival ve etkinliklerle ilgili haberlerin ve duyuruların ulusal ve uluslararası medyada geniş, olumlu ve kurum kimliğine uygun bir şekilde yer almasını sağlamaya çalışıyoruz. Tüm etkinliklerimizle ilgili detaylı bir iletişim planı belirledikten sonra, festival ve diğer kurumsal departmanlarla işbirliğinde bu planları uyguluyoruz, yeni mecralar yaratmak ve bunları da etkili bir şekilde kullanabilmek için kendimizi sürekli geliştiriyoruz. Özellikle değişimin oldukça hızlı olduğu bir sektör olan medyayı yakından takip etmek gerekiyor, medya mensuplarıyla birebir ilişkiler kurarak etkili ve sürekli bir iletişim kurabilmek çok önemli. Etkinliklerin duyurulması, kurumla ilgili haberlerin kamuoyuna doğru bir şekilde yansıtılabilmesi adına medya çok güçlü bir mecra, eksik ve yanlış bir iletişim kamuoyunu da yanlış bilgilendirebilir. İKSV’nin tüm festival ve etkinlikleriyle ilgili duyurularda, İKSV’nin kurumsal duruşunu belirleyerek, bunu en doğru biçimde medyaya yansıtmaya çalışıyoruz.

Berna Özdemir Medya İlişkileri Sorumlusu Sosyoloji ’06

Kırkıncı yılında İKSV birçok etkinliğe ve projeye imza attı. Her birinde kırkıncı yıla özel, dünya çapında projelere yer verdiği ve eser üretimini desteklediği İstanbul Film, Tiyatro, Müzik ve Caz Festivalleri ile İstanbul Tasarım Bienali’nin yanı sıra, 7. Leyla Gencer Şan Yarışması’nı, 11. Filmekimi’ni, binasında yer alan performans mekânı Salon’da 200’e yakın konser, tiyatro gösterisi, söyleşi ve film gösterimi düzenledi. La Fura dels Baus’un İKSV’nin siparişi üzerine hazırladığı yeni projesi “İstanbul İstanbul”un dünya prömiyeri, Sir Simon Rattle yönetimindeki Berlin Filarmoni Orkestrası’nın, çellist Efe Baltacıgil ve kardeşi kontrbasçı Fora Baltacıgil’e

eşlik ettiği 40. Yıl Özel Konseri, Zubin Mehta yönetimindeki Maggio Musicale Orkestrası’nın piyano ikilisi Güher ve Süher Pekinel’e eşlik ettiği konser, ölümünün 300. yılında Itrî etkinlikleri, Stevie Wonder ve Feist konserleri… İKSV, kırkıncı yılında, düzenlediği etkinliklerin yanı sıra Türkiye’de kültür politikalarının geliştirilmesini sağlamak ve güncel sanat üretimine katkıda bulunabilmek amacıyla birçok proje de gerçekleştirdi, “Aydın Gün Teşvik Ödülü”ne başladı ve “BitamBiöğrenci” projesinin de gelişerek devam etmesini sağladı. Fotoğraf sanatçısı Ozan Sağdıç’ın 1973 yılında düzenlenen ilk İstanbul Festivali’nde çektiği, bugüne dek yayımlanmamış prova ve konser fotoğraflarından oluşan “Birinci Festival: Ozan Sağdıç’ın Fotoğraflarıyla 1. İstanbul Festivali” adlı bir kitap yayımladı. Ayrıca yine bu seneye denk gelen, HollandaTürkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin başlangıcının 400. yılı kutlamaları, Hollanda Kraliyeti fertlerinin katılımıyla gerçekleştirilen iki özel projeyle taçlandırıldı. Bu yoğun programın her bir ayağı, Türkiye ve dünya basınıyla İKSV Medya İlişkileri ekibi tarafından paylaşıldı. Sadece sanatsever değil, İKSV’nin 40 yıllık ömrünün son beş yılına mutfağından tanıklık etmiş biri de olarak, vakfın ürettiği işlerin bu şehrin beslenmesi ve gelişmesi için büyük önem taşıdığını düşünüyorum. Bu önemin medya aracılığıyla kamuya aktarılması ve vakfın attığı her adımın medyada doğru şekilde yer bulması için ekipçe çalışıyoruz. Kültür sanatın, spor ve magazine duyulan ilginin arkasında kalabildiği ülkemizde, İKSV’nin medyada en çok adı geçen sayılı markalardan biri olması umut verici.

Kevser Güler İstanbul Bienali Sergi Yöneticisi Endüstri Mühendisliği ’07 İstanbul Bienali hem sanatsal hem düşünsel üretimiyle İstanbul’da ve Türkiye’de sanat düşüncesi, sanat üretimi ve sanat eserlerinin sergilenmesi açısından benzeri olmayan bir sergi. Uluslararası büyük ölçekli sergiler içinde Venedik ve Sao Paulo Bienallerinden sonra üçüncü olarak gösteriliyor. Farklı uluslararası küratöryel pratikleri İstanbul’da görünür kılan, dünyaca ünlü güçlü sanat eserlerini İstanbul’a taşıyan, sanatçıların İstanbul’u ve Türkiye’yi düşünüp yeni eser üretmesini teşvik eden, sanatın ve sanat düşüncesinin güncel tartışmalarını zenginleştiren panel ve konferans programları gerçekleştiren bienalin sanatsal başarısı tartışılmaz biçimde teslim edilmektedir. İstanbul’un, İstanbulluların ve Türkiyelilerin bienalle bağı da her geçen gün güçleniyor. Hazırlık yılını da kapsayan iki yıllık bienal dönemi içinde gerçekleştirdiğimiz konuşmalar, paneller, konferanslar, performanslar, eğitim programları, gerek yerli gerek uluslararası kurumlarla işbirliği içinde yaptığımız projeler ve etkinlikler, Türkiye’nin başka şehirlerindeki sanat ve kültür aktörleri ile bir arada oluşturduğumuz programlar sayesinde İstanbul Bienali sergi öncesinde ve sonrasında da sanatseverlerle bir arada… İstanbul Bienali’nin kültür ve sanat dünyasına

doğrudan katkılarından bir diğeri de her bienal döneminde geçici ekipler oluşturarak bu alanda yetkinleşmek isteyenleri, onlarca öğrenciyi sanatın ve uluslararası katılımlı büyük ölçekli bir serginin üretim aşamalarıyla, böylesine kalabalık bir ekipte bir arada çalışma ve ortaya çıkan büyük sergide bir pay sahibi olma mutluluğuyla tanıştırmak. Bugün İstanbul’da kültür ve sanat alanında emek veren birçok meslektaşımız İstanbul Bienali’nin tozunu yutmuştur. Bu durum da bizi çok mutlu ediyor.

B 119

RESİMLEME : EMRE SOYAK

Leandros Efsanesi Kız Kulesi’nde yaşayan rahibe Hero’ya Leandros adında bir genç âşık olmuştur. Leandros her gece kuleye doğru sevdiğini görebilmek için yüzer ve Hero yolu bulabilmesi için kulede ateş yakarak Leandros’a yardım eder. Ve her gece gizlice buluşarak yasak aşklarını yaşamanın mutluluğunu yaşarlar. Ancak, fırtınalı bir gecede Hero’nun yaktığı ateş söner ve Leandros Boğaz’ın sularında kaybolur. Leandros’un yokluğuna dayanamayan Hero da ölümü tercih eder.

Prenses Efsanesi Vaktiyle bir falcı, şehrin kralına; kızını bir yılanın zehriyle öldüreceği kehanetinde bulunur. Kızını çok seven kral, kızını korumaya almak için Salacak açıklarındaki kayalıklara bir kule inşa ettirir ve kızını bu kuleye yerleştirir. Günlerden bir gün, şehirden kuleye gelen bir üzüm sepetinden çıkan yılan, kralın kızını zehirleyerek ölmesine sebep olur.

Battalgazi Efsanesi Battalgazi, Tekfur’un kızına âşık olur. Tekfur kızını Battalgazi’ye yar etmek istemez. Bu sebeple kızını Kule’ye yerleştirir. Battalgazi, Kule’yi basarak kızı alır ve atına atlayıp kızla birlikte Üsküdar’dan uzaklaşır. “Atı alan Üsküdar’ı geçti” sözünün bu olaydan geldiği rivayet edilir.

BOĞAZ’LA BULUŞMA

İstanbul sayısının hazırlıkları devam ederken Leyla Gencer’in Boğaz ile buluşmasını ve Orhan Pamuk’un Kara Kitap adlı eserinden Boğaz’ın Suları Çekildiği Zaman başlıklı bölümü temsilen sualtında bir çekim yapabilmenin hayalini kurmuştuk. Boğaziçi Üniversitesi Sualtı Sporları Kulübü’ndeki dostlarımızla bu fikrimizi olgunlaştırdık. Dostlarımız detaylı bir ön hazırlık sonrasında soğuk bir aralık günü yaklaşık yedi saat süren bir çekim yaptılar, ardından bir dizi fotoğraf yolladılar. Fotoğrafları gördüğümüzde tam anlamıyla nefesimiz kesildi. Çekim gününden bazı kareleri, çekim ekibinin notlarını sizlerle paylaşıyoruz ve BÜSAS ekibine teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Çekim gününden notlar: "Suyun altına girdiğimizde Orhan Pamuk'un tasvir ettiği suları çekilmiş Boğaz'ın ne kadar gerçek olduğu hissediliyordu. Bir zamanlar sahilde yürürken bile sularının orkinos sürüleriyle kaynadığının anlaşıldığının anlatıldığı, yaşam fışkırması ile ünlü olan bu doğa harikasının koskoca bir medeniyet çöplüğüne dönüşmesine birinci elden tanık olmak ise üzücü. Belki de bu güzel, kederli suyun felâket zamanı çoktan gelip çatmış." Togay Tanyolaç Endüstri Mühendisliği "Leyla Gencer'in fotograflarını batırıyoruz, kâğıtlar akıntıyla süzülüyor. Demek tıpkı böyle eriyip gitti Boğaz’ın derinliklerine külleri. Demek bu sayede İstanbul manzarası, biz yeni nesle yeni besteler yaptıracak ilham verecek." Diana Sevilya Nevşehirli Yönetim Bilişim Sistemleri "Çekimler esnasında hem Orhan Pamuk'un satırları hem de Leyla Gencer'in dökülen külleri aklımızdaydı. Bizde yarattıkları duyguyu umarım fotoğraflara yansıtabilmişizdir." Eren Baştanoğlu İnşaat Mühendisliği “Boğazın akıntı ve dalgası üzerine eklenen yağmur ve soğuğa rağmen hepimizin çok keyifle yaptığı bir iş oldu fotoğrafları çekmek. Başta o koşullar altında çok umudumuz yoktu. Ancak teknede çekilen ilk güzel fotoğrafın ardından heyecanlanıp hevesimiz daha da arttı. Diana ve Eren'in çektiği fotoğrafların son haline bakınca da, projenin tüm emeklere değdiğini anlıyorum.” Beste Çağlayan Kimya

BÜSAS hakkında: "1983 yılında kurulan BÜSAS (Boğaziçi Üniversitesi Sualtı Sporları Kulübü) Boğaziçi'nin en faal kulüplerinden biridir. Kendi eğitmenlerini yetiştiren kulüp her sene 100 yeni üyesini sualtı ile tanıştırmaktadır. Kulüp; tüplü dalış dışında serbest dalış eğitimi, bilimsel ve sosyal sorumluluk projeleri ve seminerler de düzenlemektedir. Aynı zamanda Türkiye'nin ilk üniversite sualtı sporları ve araştırmaları dergisi Derin'i yayımlamaktadır."

MERAK ETMEK BİLGİYE ULAŞTIRAN YOLU AÇAR

Yasemin Dut ‘10
İşletme Bölümü mezunumuz, Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi ve iletişim uzmanı Levent Erden ile yaşadığımız bu kente ne kadar ait olduğumuz, onu ne kadar dinlediğimiz ve neler öğrenebildiğimiz üzerine bizleri sorular sormaya yöneltecek bir sohbet gerçekleştirdik. İstanbul’u gerçekten tanımak ve bir ilişki yaşayabilmek isteyenlerin bu röportajı keyifle okuyacağına inanıyoruz. Mesleğinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Benim mesleğimin tanımı yok. Ben mesleğimde her şeyi yapıyorum. Ama pazarlama ve iletişimci diyebiliriz. Tabii Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi demeyi tercih ederim. İstanbul sizin için nedir, İstanbul’u nasıl tanımlarsınız? İstanbul benim yaşadığım şehirdir. Tanımlayamam; çünkü şehirler tanımlanmaz, yaşanır. Dolayısıyla İstanbul, içinde yaşadığım ve yaşamaktan keyif aldığım; hepimize olduğu gibi bana da miras kalmış keyifli bir yer. Mirası yemek lazım; dolayısıyla İstanbul benim için yenecek bir miras. İstanbul giderek daha da büyüyor; siz İstanbul’un sınırlarını nasıl çizersiniz? O çok ticari bir şey; ama şehrin idari ve ticari sınırları Tekirdağ’dan başlayıp İzmit’te bitiyor; ama 1954’e kadar olan İstanbul bahsettiğimiz mirasa konu olan İstanbul. Bu tarihten sonra yozlaşmış bir İstanbul görüyorsunuz tabii ki. İçinde yaşamanın ne kadar keyifli olduğu tartışılabilir bir İstanbul.

B 126

İstanbul’da yaşıyorum veya yaşadım demek için nerelerini görmek gerekir sizce? Mesele bir yeri görmek değil. Görmekle bu iş bitmiyor. Örneğin Paris’te bir kadınla karşılaşmıştım; Paris’i metroyla gezdiğini söylemişti. Mesele şehirle nasıl bir ilişki kurduğunuzdur. O şehre fonksiyonalist bir açıdan bakıyorsanız, şehrin herhangi bir parçasının çok da önemi kalmaz. Çünkü herhangi bir şehirde işe gidilir, çıkılır, yemek yenir, oturulur, bir şeyler yapılır; neresi olup olmadığının çok da bir önemi yoktur. Bu kurulan ilişki illa tarih veya manzara değildir. Bunu şahsi bir şey olarak görüyorsunuz anladığım kadarıyla. İnsanlar şehirlerle şahsi ilişki kurarlar. Sosyal olarak şehirlerle ilişki kurmak daha zor bir şeydir. Bu şehre geldiğinizde zaten sosyal olarak herhangi bir şeyi yapmak zor. Dolayısıyla şehirle ilişki kişiseldir; hatta çok yakın, dar çevrenizle olan ilişkiniz gibi bir şeydir; ama sosyal bir olay değildir. Size benzer insanlar benzer ilişkiler kuruyor olsalar bile sosyal bir ilişki değildir teknik tabirle bakarsak. Bu durumu insanların hızlı yaşamasına bağlayabilir miyiz? Aslında İstanbul’da insanlar hızlı yaşamıyorlar. İnsanlar hayatlarını belli bir ritimde yaşıyorlar. Hızlı yaşamak tabiri aslında bu mudur bilmiyorum. Çok standarttır; evden işe, işten eve… Ama haftanın üç günü gece dışarı çıkan insanlar da bu şehirde yaşıyor ve bu da şehri yaşamak değil. Çünkü bu aktiviteler de dünyanın herhangi bir şehrinde yapılabilir. Bir şehirde yaşamak şehirle nasıl bir ilişkiye girdiğinize bağlıdır. Şehirden ne alıyorsunuz ve ne veriyorsunuz? Şehir sizin kendinize yatırım yapmanıza ve hayattan başka bir zevk almanız için size bazı şeyler

katmaya yarıyor mu ya da siz bundan yararlanabiliyor musunuz? Önemli olan bu. Dolayısıyla dediğim gibi ne kadar merak ederseniz, o kadar şey öğrenirsiniz. Herhangi bir konuda olduğu gibi şehir de merakınızın karşılığını fazlasıyla verebilecek zenginliğe sahip. Önemli olan burada merak etmek. İnsanların kaybettiği de merak. Sürekli kendilerine verileni yaşayıp o verilenden mutlu olmaları istendiği için mutlu olmaya çalışan, zenginliği sadece maddi zenginlikte gören, onun haricinde zenginleşmeye çalışmayan bir yapı, ilişkisiz, meraksız bir yapıdır. Meraksızlık ve ilişkisizlik zaten sürekli bize dayatılan şeyler. Onun için bunların bir üstüne çıktığınız andan itibaren her şey ile kendinize ait, özel bir ilişki kurabilirsiniz. Bu sizi zenginleştirecektir. Şehir ise bu zenginleştirme fırsatlarını çokça sunan kaynaklardan bir tanesidir. Sizin İstanbul’un hâlâ merak ettiğiniz bir yeri var mı? Mesele burada bir yeri değil; başka bir şeyi merak etmek. Bir ilişkide ne oluyor, burada daha evvel ne olmuş, önünden geçtiğim şey nedir… Ben önünden geçtiğim şeyi bir duvar parçası olarak da görebilirim. Geçenlerde bir doktor da kadın memesi kuyruk yağıdır demişti. Beyefendi öyle görebilir; ama ben bir kadın memesine baktığım zaman çok başka şeyler görebildiğimi zannediyorum ve bunu seksüelin ötesinde estetik bir obje olarak görebiliyorum. Bu bir görme biçimidir. Dolayısıyla şehirde neyi görüp görmediğimiz ve bizden evvel yaşanmış hayatlarla bugünkü ilişkimiz çok önemlidir. Çok basit bir şey anlatayım: Adı Kallavi’ye dönmüş aslında Galvani ailesinin oturduğu Kallavi Sokak vardır. O böyle bir yay çizer, yayın ucu Haliç’e açılır; ama Beyoğlu’ndan baktığınız zaman onun Haliç’e açıldığını bilmezseniz, fark etmezsiniz. Ucundaki binanın da en üst katı o zamanki bütün binalar gibi çamaşırlıktır ve daha sonra çamaşırlığı

camla kapatmışlar; fakat metruk bir bina olduğu için simsiyahtır ve bu ayna efekti verir. Mayıs aylarında akşam saat altı buçukta güneş batarken tam Haliç’ten batan güneş oraya çarpar ve o sokağın içi kıpkırmızı olur. Altı buçukta Saint Antoine’ın çanları çalarken aynı anda güneş battığı için o kırmızılık çan sesiyle beraber armonik bir şekilde geri gider. Bunu 17 yaşında seyretmeye alışırsanız, şehirden zevk almak illa inanılmaz tarih, sosyoloji, mimari ve şehircilik bilgisi gerektirmez. Bulup tutarsınız ve zevk alırsınız. Çok basittir ama böyledir. Ve İstanbul aslında bunu kolaylaştırıyor zevk alma açısından. Zevk almak için ne yaptığımıza da bağlı. Zevk almak ev veya otomobil almak ise, İstanbul o konuda çok zor ve pis bir yer; ama bunun haricinde zevk alınacak çok fazla şey var. Nereye gidip ne gördüğünüze bağlı bu. Örneğin herkes Lale Devri’nden bahseder; ama ne zaman olduğunu kimse doğru düzgün söyleyemez. İstanbul’un her tarafının sembolü laledir; ama o laleleri çizen insanlar İstanbul’da lalenin nereden çıktığını bilmezler. Lalelerin olduğu ve Lale Devri diye adlandırılan Sadabad Sarayı’nın nerede olduğunu, Sadabad Sarayı’nın dünyadaki bütün saraylarla boy ölçüşebilecek bir su ve ışık oyunu olduğunu ve devrin sadece 11 sene sürdüğünü bilmezler. Burada yapılmış inanılmaz su ve havuz sisteminin zamanında dere taştığında dinamitlerle patlatılarak açıldığını kimse bilmez; ama tarih kitaplarında bol bol Lale Devri yazılır. Tabii çok fazla medeniyetin geçtiği bir yerde onların izleriyle ilgili çok ilginç şeyler görebilirsiniz. Hâlâ Balat’ta Bizans’ın deve ahırlarının izleri var ve bir deve ahırının neye benzediği ile şehrin içinde develerle gezildiğini bilmek bir başka zevktir. Açık hava tiyatrosunun arkasında Osmanlı çeşmesi olmaması lazım; neden oraya gelmiş? Beşiktaş

B 127

B 128

Meydanı düzenlenirken 1954’te taşınmıştır çeşme. Dolayısıyla bunlarla uğraştığınız zaman eğer zevk almak dediğiniz şey hayata çeşitli anlamlar eklemekse, ne kadar fazla anlama ulaşırsanız kendi hayatınızı anlamlandırmanız o kadar kısa olur. Bu da “İstanbul’da nereyi görmek gerekir?” sorusundan daha öte bir şey. İlişki kurmak bu konuda daha doğru bir tabir. Bu da merakı gerektiriyor. Merak ederseniz bulmaya başlıyorsunuz. Taksim Meydanı’nın tamamen bir mezarlık olduğunu ya da Boğaz’da eskiden bir tek ağaç bile olmadığını bilmek çok ilginç bir şey. Eski Türk filmlerinde görürsünüz; iki tane çam vardır, herkes arabasını oraya çeker. Dediğim gibi bu kendi hayatımıza nasıl anlam katmamız gerektiğiyle ilgilidir. Şehir buna çok fazla katkıda bulunabilir ya da bunları es geçersiniz. Bu aynen üzerinde küf mantarı olan bir şey yemek gibidir. Küf mantarı sizin için önemli bir şey olabilir. Küf mantarlı makarna yemenin özel bir zevk olup olmadığı tartışılır tabii ki. Anlam katmak ve hayata anlam katmanın zenginliğidir şehrin insana verebileceği. Yemekten çok da bir farkı yok. Kentsel dönüşümden çokça bahsetmeye çalışıyoruz; her şeyin yıkılıp yerine yenisinin

yapılması konusunda siz ne düşünüyorsunuz ve bu projelerin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Bence kentin bugüne kadar nasıl dönüştüğüne iyi bakmak gerekiyor. Şu an insanların yakıp yıkması bir gerçek; ama bundan önce de bir kentsel dönüşüm vardı farkında değil misiniz? Bir bakıyorsunuz cumartesi günü gazetelerde tam sayfa kocaman saraylar, hamamlar ve beldeler isimli bin bir yeni bina ilanı görüyorsunuz. Hepsi kocaman duvarlarla çevrili, güvenlikli, havuzlu, küçük alışveriş merkezli gettolar. İnsanların bir gettoda birbirlerinden kopuk yaşamasını öne çıkarıp değerli gösteren ilanlar var 10 yıldır. Zaten dönüşüyor kent. İnsanlar birbirinden kopan, duvarlarla çevrilen bir yere üniformalı ve silahlı adamların arasından evlerine girmeyi doğru bulmaya başladı. Dolayısıyla neyin yıkılıp neyin yıkılmadığına iyi bakmak lazım; çünkü baktığınızda şehrin özellikle daha Müslüman tarafı yani tarihi yarımada ahşap yapılardan yapılmış. Ahşap yapılar nispeten daha ucuz olduğu için çok kolay yapılabilen, depremlere de dayanmış yapılardır; fakat yangınlarda silinmişlerdir. Yangın yeri diye bir tabir var o yıllarda. Onun için daha sonra yapılan Pera tarafına güzel binalar yapılmış; ama devam

edip de Şişli’ye doğru gidildikçe, Şişli’deki apartman zamanında bu incelik ve güzellik kaybolmaya başlıyor. Sonra da şehrin diğer tarafları, Maslak örneğindeki gibi, facia olmuş. 20’şer, 30’ar yıllarla böldüğünüzde bina fasatlarına bakın; bina fasatlarında tünelden başlayıp Taksim’e kadar olan bölüm birinci bölümdür. İkinci bölüm Şişli’ye kadardır. Zincirlikuyu’yu biraz geçene kadar olan bölüm ise üçüncü bölümdür. Sonuç olarak zaten şehir dönüşmüşken, neyi yıkıp neyi yaptığımıza dikkat etmek lazım. Neyi nereye dönüştürüyoruz? Bu dönüşüm fazlasıyla büyük binalarla birlikte bir AVM kültürü de oluşturuyor ve gelen turistler de yıllardır alışverişe geliyormuş gibi şehri ziyaret etmeye başladı. İstanbul’un dışarıya pazarlanması ve bu imaj değişime mi uğruyor? Turistlerin yaklaşımı mı değişiyor? Böyle bir turist yaklaşımı olduğunu düşünmüyorum. Herkesin geliş sebebi farklı; alışveriş de bunun bir parçasıdır. Türkiye’nin kendi bulunduğu yakın coğrafya içerisinde bir çekim merkezi olmasından doğal bir şey olamaz. Öte yandan alışveriş merkezi dediğiniz şey bir başka hayat tarzıdır. Çünkü Türkiye’de bir şeyler atlayarak gider.

Ben Galatasaray Lisesi’ndeyken annem telefona yazıldı, ben yüksek lisansı bitirince telefonum bağlandı mesela. 15 yılda telefon bağlanırken, bundan 10 yıl sonra telefonu alıp konuşarak çıktık; yani Türkiye bir şeyleri yapmaz, yapmaz ama sonra daha büyüğünü yapar. Türkiye’deki küçük ticaret 30 yıllık enflasyon yüzünden hiçbir zaman büyümedi. Dolayısıyla aradaki “department store” tabir edilen aşamayı atladı. Doğrudan alışveriş merkezinden başladı. Türkiye’nin en büyük sorunu dağıtımdır. Dolayısıyla dağıtımı sağlayacak yapı oldu; çünkü şehirler ticari olarak planlı olmadığı için şehirlerin büyümesi o ticarete uygun planlanmadı. O zaman alışveriş merkezi zaten çözüm oldu. Çünkü bir şeyin talebi olmazsa zaten o kolay kolay ortaya çıkmaz. Alışveriş merkezleri zaten bir başka hayat tarzını dayatıyor. Hemen hemen iki buçuk kilometre içinde hemen hemen 450 bin metrekarelik alışveriş merkezi var toplamda. Hepsi de doluyor ve satabiliyor. İnsanların dışarı çıkmalarını sağlayacak alışveriş caddeleriniz yoksa, tarihiniz bunu getirmediyse, bu tür bir ticari ilişkiyi sağlayamıyorsanız bunu yeni bir şekilde aradaki geçiş fazlarını atlayıp başka türlü yaparsınız. Buna iyi ya da kötü denmez zaten. İstanbul’a yeni kapalı çarşılar yapalım alışveriş merkezleri yapmayalım, diyemezsiniz ki.

İstiklâl Caddesi’nde şu anda İnci Pastanesi’nin kapatılıp Emek Sineması’yla birlikte oranın da bir AVM’ye dönüştürülme düşüncesi var. Demirören kuruldu ve başka AVM’lerin kurulması da söz konusu… Oraya Demirören kuruldu ve AVM’ler kötü; orada daha önce ne vardı biliyor musunuz? Ben buna gülüyorum işte. İnsanlar bir şeye karşı çıkıyorlar; ama orada daha önce ne olduğunu hatırlıyorlar mı acaba merak ediyorum. Orası meşhur Tokatlıyan Oteli. İnsanların şapkasız giremediği; hanımların şık olmadıkları takdirde giremediği bir yerdi orası. Peki Tokatlıyan kapatılıp da, orası sinema ve iş hanı yapıldığında insanların aklı neredeydi? İş hanı yapılması zaten ikinci fazı; şu anda ne olduğunu ne yapayım ki! Tokatlıyan gidip de iş hanı yapıldığında tepkisiz kalın, sonra o iş hanı yıkılıp alışveriş merkezi yapıldığında tepki gösterin, yok ya! 6-7 Eylül olaylarında insanlar uzaklaştırıldı ve başkaları yerleştirildi. Şimdiye gelindi. Peki, İnci Pastanesi’nin sahipleri buralardan kaçırılırken neler yapıldı? Bugün İnci Pastanesi’ne karşı çıkanlar oranın ne olduğunu biliyorlar mı acaba? Profiterol’ün ne olduğunu, nereden

geldiğini biliyorlar mı? Yüzeysel karşı çıkışlar anlamsız kalıyor; çünkü köklü değil. Neyin sahip çıkıldığını, sahip çıkmaya kalkışanların dahi farkında olmadığı bir karşı çıkmanın karşılığı olamaz. Pekiyi bu durum karşısında şu anki nesil tepkisini nasıl göstermeli? Genç nesil merak edecek. Ben herkesin bilgisi olmadan fikri olmasına sinirleniyorum. Örneğin, Taksim Kışlası varken Tarlabaşı’na oturum için yeni kadastroya geçildi. Sonra Taksim Kışlası yıkıldı onun karşısına yapıldı; ama aynı zamanda Tarlabaşı yapılırken Taksim Meydanı’nda benzin istasyonu vardı. Bu aslında yeni değildi. Divan Oteli ile Ceylan Oteli yapılırken mezarlık bulundu oralarda. Orası öncesinde mezarlıktı. Programımda anlatmıştım: Abdülhamit zamanında Boğaz’ın iki ayrı tren köprüsüyle, çevre yolu gibi, trenle yapılması gerektiğini hatta çizimlerinin yapıldığını ama Balkan Savaşları ve ekonomik sebeplerden dolayı yapılmadığını anlattım. Yakın tarihi bilmeyenler bugünü eleştiremez. Ben karşı çıkılan şeylerin yanlış olduğunu iddia etmiyorum; ama yüzeysel karşı çıkışlara da karşıyım.

B 129

Derinlemesine tepkiler olsa bir değişim olur mu? Derinlemesine karşı çıkışlar cılız kalıyor. Örneğin Bedrettin Dalan bina yıktırdı; ama aynı zamanda Dolmabahçe’ye kocaman bir binanın iznini verdi, bir otel izni verdi. Hayat kadınlarının iğfal edilmesi her zaman suçtur; ama bugüne kadar da herkes iğfal etti. Şimdi bir metro köprüsü yapılıyor. Unkapanı’ndan geçerken bakın bakalım tarihi yarımada nasıl görünüyor. Orada şehrin daha büyük bir parçası gidiyor. İstanbul’un asıl sorunu şu: Burada yaşayan insanların çoğu sonradan yerleştiği için, kimse kendisini buraya ait hissetmiyor. Hiç kimsenin dedesinin babasının yeri olmadığı için o aidiyet yok. Dolayısıyla bu yeniden yapılandırmayı her zaman hak görüyor. Balat’ta karşı karşıya iki dükkân görmüştüm. Dedelerinin babasından kalmış ve dördüncü nesil aynı komşuluktalar. Biri tuhafiyeci biri pastaneci. Böyle bir şey yok artık. İnsanlar sahip çıkmıyorlar, sağdan soldan bir şeyler duyup “hayır olmasın,” diyorlar; ama sahip olabilmek için önce ait olmak gerekir. Bu aidiyeti sağlamadığınız zaman insanlar ait hissetmedikleri bir yerde yaşıyorlar. Onların değil burası, ait değiller ve ait olmadığınız bir yeri darmadağın edersiniz. Evde yere atmadığınız sigarayı sokakta atabilirsiniz; çünkü sokak size ait değil. 60’larda 3 milyon olan nüfus 13 milyona çıktı. Bir nesil geçmiş aradan, 10 milyon ithal insan gelmiş. Örneğin kimse Avrupa yakasındaki surların 1860’ta yıkıldığını bilmez. Ceneviz tarafı 1860’a kadar surla çevriliydi. Kafayı kaldırıp bir bakmak lazım. Niçin Unkapanı Köprüsü’nü geçerken Galata Kulesi tarafındaki bütün mağazalarda avize, aydınlatma satılır? Oradan geçerken merak ediyor insan. Limana yakın olduğu ve en son gelen şey aydınlatma olduğu için… Çünkü ilk elektrik santrali 1910 yılında Silahtarağa’dır ve dolayısıyla limana en yakın yerde satıldıkları için bugün de halen orada satılır.

B 130

Şehir sevişilen bir yerdir. Bir şehirlerle “one night stand” yaşıyoruz. Burada sokak isimleri de devamlı değişiyor. Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar değiştirilmez; çünkü bu isimleri değiştirmek, orada yaşananları, tarihi silmek demek. Semtin adının neden “Teşvikiye” olduğunu, neyin teşvik edildiğini kimse bilmez. Kimler gelmiş oraya, niçin orada oturulması istenmiş, niçin kocaman bahçeler var? Orada kimlerin konakları var? Semtten daha da ötesi var. Tarihte sanayi ve şehir ayrılmış ve bütün nekropoller de şehrin dışındadır. İstanbul’da da şehrin dışı Zincirlikuyu’dur, Karacaahmet’tir. Ondan bir önceki şehir dışı Taksimmiş. Şu an Cevahir’in olduğu yer şehrin sonuymuş otobüs garajı olduğu için. 80’lere kadar öyleymiş. Sürekli şehir büyümüş. Hep dışında addedilen şeyler içeri girmiş. Pekiyi Galatasaray Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi’nde okumuş olmanız sahip olduğunuz İstanbul perspektifini kazanmanızda ne kadar etkili oldu? Galatasaray’da okurken şehrin merkezindeydim tabii ki. Konsolosluklara baktığımızda, İsveç, Hollanda, Rusya ve Fransa yolun limana bakan tarafındadır. Amerika ve İngiltere Konsoloslukları yolun diğer tarafındadır. Alman Konsolosluğu ise Taksim’de. Bu bile bir dönem dünyanın nasıl konuşlandığını, kimin yan yana olduğunu, kimin niçin nerede olduğunu anlatır. Şehre bakmayı bilirseniz çok fazla şey okursunuz. Bir yerleri görmek değildir mesele; ama baktığınızda “niçin konsolosluklar bu şekilde kurulmuş?” diye düşünebilirsiniz. Şehir çok şey anlatıyor. Başka bir örnek daha: Niçin bir taraftaki evlerin çatıları anten dolu da onlardan 100 metre uzaklıktaki diğer evlerde anten yok? Eyüp’ten itibaren her tarafta 5-6 sene öncesine kadar kereste toptancısı vardı. Bu 400 yıllık bir gelenek. Osmanlı Devleti’nin ağaç

ihtiyacı Karadeniz’den karşılanıyordu ve bütün burası tersaneydi. O zaman niçin orada kereste toptancısı vardı diye, sormak lazım. Şehrin suyunun nasıl geldiğini, altyapısının nasıl olduğunu sormak lazım. 93 Harbi’nden, Balkan Savaşı’ndan bu yana neler olduğuna bakmak gerek. Maalesef son 200 senenin tarihi çok az bilinir. Osmanlı Devleti’nin son dönemleri bilinse bugünü etkileyen şeyler çok daha iyi görülürdü. 1860’larda belediye kurulmuş burada. Çok ileri bir şehirdi burası 21 bölgeye ayrılan. Bir tek altıncı daire kalmış, Beyoğlu Belediyesi’nin kendisine hâlâ altıncı daire demesinin sebebi o. Niçin Galata Kulesi’ne giden caddenin adı Büyük Hendek’tir? Çünkü surların önündeki hendektir orası. 1860’larda surlar yıkılmış, hendekler doldurulmuş ve yol yapılıp, yıkılan yere bina izni verilmiş. Bir ilişkiden bahsediyorum ve hepimize inanılmaz bir miras kalmış; ama biz mirası yemeyip onun üzerinde zıplıyoruz. Miras yemek bir zevktir, yemesini bilmiyorsan açım açım diye dolaşma. Sen onu yersen işte o zaman kimse dokunamaz ona; ama kimse yemiyorsa, “ama ben onu yiyecektim!” demekle olmaz. 50li yıllarda Cumhuriyet Caddesi, Vatan Caddesi yapılırken neler neler yıkılmış, katliam olmuş. Bunlara ses çıkabilseydi, yeni bir yeri daha yok etmeye kimse cesaret edemezdi. Bu tepkisizlik insanların nasıl tatmin olacaklarını bilememesinden kaynaklanıyor. Bu bir ilişki yönetmekle, hayattan zevk almakla ilgili. Biz yalnızca iş ilişkisi yönetmenin doğru olduğuna inanıyoruz. Bunu öğrenmek için önce merak etmek gerekir. Burada turist diye bir kavram var. Bir yerin turistik bölge olması bizim gidemeyeceğimiz anlamına mı geliyor! Bir soralım bakalım Boğaziçi mezunu kaç kişi yanında yabancı bir kişi olmadan Topkapı Sarayı’nı, Sultan Ahmet’i gezmiş? İnsanlar kendilerini sevmiyorlarsa şehri hiç sevmezler. Önce kendini seveceksin, kendini sevebilmek için

kendine kıyak yapacaksın ve şehir senin kendine kıyak yapman için avantajlar sağlayan bir yer. Ama sen kendine yalnızca gömlek, pantolon alarak kıyak yapıyorsan, o zaman her yerde AVM’leri görürsün. Sokağının adının nereden geldiğini bilmeyen bir sürü insanla beraberiz burada. Kuzey Kampus’un olduğu yerin adı Cengiz Topel değil mi? Pekiyi Cengiz Topel kim? Boğaziçililer Cengiz Topel’in 1964’te Kıbrıs’ta uçağı düşen pilot olduğunu biliyor mu? Eğer ki bir kişi her gün okula giderken geçtiği caddenin adının nereden geldiğini bilmiyorsa, Canan da Degüstasyon’a gelmiyor. Orhan Veli’nin “Canan ki Degüstasyon’a gelmez / Balıkpazarı’na hiç gelmez.” dizesi vardır. “Degüstasyon” şu anki Çiçek Pasajı’nın yanındaki, o zamanın Tokatlıyan’dan sonraki 1970’lerde kapanan en meşhur lokantası. Yan taraftaki “Balıkpazarı” daha ucuzdu. Şimdi Degüstasyon’un olduğu yerde kadınlar gözleme yapıyorlar. İnci Pastanesi’ne tepki gösteren kişiler Degüstasyon için neden konuşmadılar? Ben buna kızıyorum. Çiçek Pasajı’nın adı Sait Paşa Hanı Geçidi’dir. Kimdir Sait Paşa? Millet gidiyor Sait Halim Paşa Yalısı’nda evleniyor. Kimdir Sait Halim Paşa? O evlendikleri yerde, arkadaki büyük toplantı odasında I. Dünya Savaşı’na girmek için imza atıldığını kim biliyor! Hidiv programı yaptık. Hidivlerin hikâyesi hiç bilinmiyor. Amerika’da iç savaş çıkması acaba Hidivlere yaramış mı? Galata Bankeri ne demek? Niçin orası Bankalar Caddesi? Mesele Bankalar Caddesi’ni gelip görmek değil, başka bir şey var orada. Ordunun finansmanını planladığını, ordunun finansmanının mültezimler yoluyla geldiğini, mültezimlerin kredilerini oradan aldığını, Avrupa fonlarının geldiğini nasıl bileceksiniz? Tabii ki Galatasaray Lisesi’nde ve Boğaziçi Üniversitesi’nde okumamın bunları öğrenmemde etkisi var. Önemli olan yanında ne taşıdığın ve bagajına ne attığındır.

B 131

Ece Kavlak ’04

BALAT İSTANBUL`UN HÜZÜN PENCERESİ

B 132

“Mazi kalbimde bir yaradır Bahtım saçlarımdan karadır Beni zaman zaman ağlatan İşte bu hazin hatıradır” İstanbul denince aklıma hep Seyyan Hanım’ın bu şahane tangosu gelir, nedendir bilinmez… İçinde biraz aşkı, biraz acıyı, biraz hasreti biriktiren bu şarkı sanırım Balat’ın ruhuna çok uyuyor. Oysaki küçücük bir semttir içinde tüm İstanbul’u barındıran; tarihin labirenti içinde bir anda kaybolduğum… Burada yaşayan insanlar dünyanın tüm kitaplarını okumuş gibidirler. Konuşmaya başladıklarında hayat, aşk, ölüm ve ayrılık hakkında sanki her şeyi bizden önce öğrenmişler de şimdi sıra bize anlatmaya gelmiş gibidir. Onların Yahudi komşuları da olmuş, Süryani ya da Rum komşuları da. Sinagogdan ilahi sesleri yükselirken yanı başındaki avluda namaz da kılmışlar. İbadet sona erince çarşıda toplanıp kahvelerini yudumlamışlar beraber. Böyle bir medeniyetin içinde yoğrulmuş Balat halkı. Ne Şeker Bayramlarına, Paskalyalara, Yortulara tanıklık etmiş bu dar sokaklar. Dertlerini zevk edinmişler çoğu zaman, hal böyle olunca Agora Meyhanesi bize miras kalmış tüm yaşanmışlıklarıyla… Ama ne olmuşsa olmuş ve bu dar sokaklar yerini çamurlu sokaklara bırakmış. İlk önce diğer mezhep kardeşleri ansızın hayalete dönüşmüş; ardından da Türk dostları… Bir zamanlar Yılmaz Güney’in “Balatlı Arif” filmine figüran olan komşuları artık bu semte uğrayamaz olmuş. Farklı din, dil ve ırkları barındıran bünyesinde yüzyıllar boyu kardeşlik ve barış havasının egemen olduğu Balat’ta 1960’lardan beri değişim rüzgârları esiyor. Sardunyalı saksıların süslediği, yokuşlara sıralanmış cumbalı Rum evleri tıpkı viraneye dönen ibadethaneler gibi kendilerini

B 133

ziyaret edecek insanların yolunu gözlüyor. Renkli Rum simalar, setreli beyler ve melon şapkalı Yahudiler yerini bugünlerde gün ışığında bölgenin güzelliğini sonsuzlaştırmak isteyen fotoğrafçılara, Balat’tan ilham alan sanatçılara bıraktı ve geceleri ise derin sessizliğe… 1890 yılında Kaptan Asteri’nin kurduğu, sıcak şarabı, balık buğulaması ve aşklarıyla meşhur Agora Rum Meyhanesi neredeyse 10 yıldır demirlerin ardında sessizce kaderini bekliyor. İçeride eski günlerden kalma tepeleri ışıklı fotoğraflar, kitaplar ve kırık

birkaç eşyadan başka hiçbir şey yok… Artık ouzo kadehleri ya da zeybekiko sesleri de duyulmuyor. Bizlere kalan ise dilden dile dolaşan hikâyeleri ve birkaç dize sadece: “Burası Agora Meyhanesi, yaşanır aşkların en divanesi…” Balat’ı ilk keşfeden, ilk işleyen, ilk sevenler aslında İspanyol engizisyonundan kaçan Seferadların yerleşiminden 1948’de İsrail Devleti’nin kuruluşuna kadar geçen sürede burada yaşayan Museviler imiş. Bugün Ayan Caddesi olarak bilinen zamanın Leblebiciler Sokağı, İstanbul’un en lezzetli

leblebilerini yapan ve herkesin çok sevdiği Musevi komşularla ünlenmiş. Çoğu manifatura ve ayakkabıcılıkla uğraşan Musevi halk, Balat’a hem çok güzel sinagoglar armağan etmiş hem de şu an hâlâ semtin yoksullarına ücretsiz hizmet veren Or-Ahayim (Hayat Işığı anlamında) Musevi Hastanesi’ni… Yanbol, Çana ve Ahrida Sinagogları buradaki yapıların en öne çıkanları. Ahrida’nın içindeki tevası, Osmanlı kadırgalarını simgeleyen gemi pruvası şeklindeymiş, bir başka rivayete göre ise pruva şeklindeki bu teva Nuh’un gemisini simgeliyormuş. Yanbol

B 134

ise Bulgaristan’dan göç eden Musevilerin kurduğu, içinde ahşap tonoz bulunan tek sinagogmuş. Şimdilerde Balat’ta sadece üç Musevi’nin yaşıyor olduğunu bilmek bu şaheserleri gezerken hissettiğim burukluğu daha da anlamlandırıyor. Buradaki camilerin birçoğu kiliseden çevrilmiş. Atik Mustafa Paşa Camii bunlardan biri; mimarisi haç şeklinde ve dışarıdan görüntüsü bile bu değişiklikle ilgili birçok bilgiyi veriyor aslında. Balat Çarşısı’ndan yukarı doğru çıkıldığında birbirlerine birer adımlık

mesafelerle üç ibadethane adeta bu din kardeşliğinin somut bir göstergesi: Ahrida Sinagogu, Ferruh Kethüda Camii ve Surp Hreşdagabet Ermeni Kilisesi. Osmanlı döneminde Ermenilerden alınan bir kilisenin Kefeli Camii haline getirilmesine karşılık padişah tarafından 1833 yılında yapımına izin verilmiş Surp Hreşdagabet’in. Şu an kullanıma açık birkaç kiliseden birisi ve kapılarını belirli günlerde her dinden ve sınıftan insanlara açmasıyla da ünlü. Bir de Kırmızı Mektep var namı diğer Fener Rum Lisesi; Balat’ın

en tepesinde belki İstanbul’un en ihtişamlı yapılarından biri semte uğrayan herkesi selamlıyor. Çok az sayıda öğrenciyle de olsa eğitime hâlâ devam eden tek erkek lisesi. Kırmızı duvarları ve değişik mimarisiyle Balat’ın hemen her sokağından size kendini gösterebilecek görkeme sahip… Hacı Rıza, Kürklü Çeşme ve Merdivenli Yokuş sokaklarında gezerken umutları kaybolmuş, sıvaları dökük, terk edilmişliğin derin sessizliğiyle karşılıyor beni cumbalı Rum evleri. Ama hâlâ tüm ihtişamlarıyla poz veriyorlar

B 135

objektifime, hüzünlerinde bile hâlâ garip bir çekicilik var. Aşağıya indikçe sokaklar biraz daha neşeleniyor. Firketeci Sokağı’ndan aşağı inerken evlerin arasında gerilmiş iplere asılı renkli çamaşırlar keyfimi yerine getiriyor, top oynayan erkek çocukları ve kapı girişlerindeki merdivenlerde ellerinden düşürmedikleri çekirdeklerle sohbet eden kızlar… Bizans’tan bu yana süregelen kozmopolit yapısıyla ayrı bir yere sahip olan Balat, yıllar süren unutulmuşluktan sonra bugünlerde yeniden

hareketlendi. UNESCO, Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü, Fatih Belediyesi ve FenerBalat Gönüllüleri tarafından yürütülmekte olan FenerBalat Semtleri Rehabilitasyon Projesi’ne AB’den de destek gelmiş; çalışmaları altı yıl süren ve 2010’da tamamlanan proje kapsamında 121 binanın, Tarihi Balat Çarşısı’nın ve Sosyal Merkez Binası’nın restorasyonu tamamlanmıştı. Birçok yapı da tarihi bina kapsamında koruma altına alındı. Ancak 2011’de aynı belediyenin ‘Kentsel Dönüşüm Projesi’ altında restore edilen bazı binaların da dâhil olduğu

bir içerikte evlerin yıkım kararı alındı. Birçok kuruluşun isyanıyla yıkım kararı şimdilik durduruldu; ancak yine de Balat’ın kaderi belirsizlikler içinde. Bildiğim tek şey Balat’ın elli senelik suskunluğunu uyandıracak şey ne bu binaların dış görünüşü ne de yeni inşalar; bu binalara yeniden sardunyalı pervazları ekleyecek, Arnavut kaldırımlarında yeniden âşık olacak, Agora’da şarap kadehlerini yeniden tokuşturacak insanları olmadıktan sonra…

İsmail Kayapınar ’11
Şehirler, içinde yaşayanlar ve onları ziyarete gelenler için çok farklı anlamlar taşır. Her bir yapının, her bir sokağın bir ruhu vardır zaman içinde kazandığı. İstanbul'a ya da herhangi bir yere turist olarak gittiğinizi düşünün. Bir de, oranın yerlisi olduğunuzu. Gördüğünüz şeyler aynı olmayacak, iyi veya kötü demiyorum, sadece farklı olacak. Elinde kitapçıklarla şehirleri gezen insanları oldum olası anlayamamışımdır. Zaten hiç bilmediğiniz bir yerde, herkesin size görmeniz gerektiğini söylediği yerleri görmekle; sınırlı, standart bir gezgin olmak için bu kadar çaba harcamak gerekli mi? İstanbul'a bir haftalık tatile gelmiş biri, bütün bir haftasını “tarihi yarımada”da geçirdiğinde, İstanbul'u tanımış olacak mıdır? Sırasıyla; Topkapı Sarayı, Ayasofya, Sultanahmet, Kapalı Çarşı, Yerebatan Sarnıcı, etraftaki irili ufaklı müzeler ve camiler tavaf edildiğinde, İstanbul'un ne kadarı görülmüş olabilir? Şehrin kalbi yerine, kılcal damarlarını da görmek üzere bir geziye çıktığımızı düşünelim. Dünyanın herhangi bir yerinden kalkıp İstanbul'a geliyorsunuz ve sıra dışı bir tatil planınız var: etrafta dolaşmak. Taksim veya Sultanahmet otellerinden birine değil, internetten konuşup anlaştığınız Cerrahpaşa'da bir öğrenci evine rezervasyon yaptırdınız. Havaalanından taksiye binip, adresi verdikten sonra etrafa göz gezdirerek ilk defa geldiğiniz bu yeri tanımaya çalışıyorsunuz. Akşam saatlerinde trafik oluyor, bu şehirde. Gideceğiniz yere biraz gecikiyorsunuz bazen. Ama herhangi bir yere yetişme derdiniz yoksa yolculuk sıkıcı bir hal yerine daha eğlenceli bir duruma dönüşüyor. İstanbul'un eski sokaklarına girdiğinizi hissediyorsunuz, kalacağınız eve yaklaştıkça. İlk akşamınız yol yorgunluğuyla birlikte, yeni ev arkadaşlarınızla tanışmakla geçiyor. Erken bir saatte yeni yatağınızda uykuya dalıyor ve sabah erkenden kalkıyorsunuz. Elinizde bir “rehber” tutmadan sokağa atılıyorsunuz, sırtınızda bir çanta. Apartman kapısını kapatıp, önce sağa sonra sola bakıyor ve sola gitmeye karar veriyorsunuz. Bu yol sizi caddeye çıkaracak yol oluyor. Etraftaki evler, uzun süre önce yapılmış, yerlerinde kendilerini belli ediyor. Birkaç ahşap bina dışında hemen hepsi eskiliğine rağmen modern kalıyor. Caddeden sağa doğru dönüldüğünde ileride bir kahvaltı salonu göze çarpıyor. Bu şehirdeki ilk kahvaltıyı yapmak için güzel bir yer olabilir. Bir çay ve bir simiti götürdükten sonra, havanın da güzel olmasını fırsat bilip sokağın sağ tarafına yöneliyorsunuz bu sefer. Kaldırımın karşısında eski bir cami var, hastaneden çıkan insanlar ağır ağır caminin önünden geçiyor, onların gözü camiyi, sizin gözünüz onları fark etmiyor bile. Caminin kapısındaki “1578” sayıları sizi etkisine almış, aşağı yukarı beş asırlık bir yapının önünde bulunmanın heyecanı sarıyor içinizi.

B 136

İleride yol üçe ayrılıyor. Tekrar sağa dönüp, yol üzerindeki mağazalara, lokantalara göz gezdiriyorsunuz. Yıllardan beri, babadan oğula aynı işi yapan insanlar. Her biri kendi halinde, düzenlerini kurmuş ve oraya ait olmuşlar. O sokakta doğmuş, aşağıdaki ilkokula gitmiş, liseyi ilerideki Davutpaşa Lisesi’nde okumuşlar. Sonra baba mesleğine başlamışlar. Evlenecekleri insanla, tezgâhın arkasında tanışmışlar, yine bu sokakta. Tıpkı onlardan beş yüz yıl önce burada oturan insanlar gibi. Tüm bunlar zihninizde canlanırken, yol ayrımı geliyor ve sola dönüyorsunuz. Geniş bir cadde üzerinde, sol tarafta küçük tamirciler var. Hemen sonrasında ihtişamlı bir külliye duruyor. Dönemin büyük paşalarından, sadrazamlık yapmış Hekimoğlu Ali Paşa'nın inşa ettirdiği külliye, yolun başında selamlıyor gelenleri. Caminin bahçesine doğru adımlarınız kendiliğinden ilerliyor. Geniş kapıdan içeri girildiğinde, sağlı sollu büyük sarıklı mezar taşları karşınıza çıkıyor. Muhtemelen birçoğu bu sokakta yaşamış, bu mahallede ömürlerini geçirmiş, Ali Paşa'nın ailesinden ve mahalle eşrafından insanlar. Onlarla, aynı yerde farklı boyutlarda görüşüyorsunuz. Aralarında bu caminin yapımında

çalışmış işçiler yok belki, ama malzemesini satmış olanlar olmalı. En azından sarıkların büyüklüğünden bunlar anlaşılıyor. Camiden çıkınca, caddede yürümeye devam ediyorsunuz. Cami bu caddeye adını vermiş, “Hekimoğlu Ali Paşa Caddesi”. Caddeye açılan sokakların önünden ilerledikçe, birine girip yepyeni yerler görmek ilginç olabilir; ama seçemiyorsunuz hangisine gireceğinizi. Caddede, insanların arasında dolaşmak daha çekici geliyor. Derken yol ayrımı geliyor, hiç düşünmeden sola dönüyorsunuz. Sizi çeken bir şey var bu yolda. Etrafta yine, mağazalar, büfeler, dükkânlar; kaldırımda bir yere yetişmeye çalışan insanlar. Bir de, sadece yürüyenler. Kalabalığın, karmaşanın içerisinde, etrafına her biri ayrı kimliklere sahip binaların yapılmış olduğu Ramazan Efendi Camisi çıkıyor karşınıza. İsim tanıdık geliyor, kapısına yaklaşınca Mimar Sinan'ın eseri olduğunu görüyorsunuz. Hayatının son döneminde inşa etmiş bu camiyi. Bu tarafa yöneldiğiniz için kendinizi şanslı hissediyorsunuz; Süleymaniye'yi yaptırmış olan Sinan'ın küçük bir eserine şahit olmaktan yana mutlu olarak. “Rehber”lerden birine baksaydınız,

muhtemelen Sinan'ı Süleymaniye ile sınırlı tanıyacaktınız. Şimdi, caminin bahçesinde durup, Sinan'ın ömrünün son demlerinde camiye baktığı yerden bir de siz bakıyorsunuz. Biraz sonra dışarı çıkıp bir de oradan bakıyor ve Sinan'ın cami bittikten sonra gördüğü yerden, onun gözüyle izlemeye çalışıyorsunuz. Birçok şey gibi burası da değişmişti, muhtemelen. Bahçesindeki ağaçlar, kapının üzerindeki Latin harfli yazı, duvarlara yazılmış yazılar, köşede duran musluğu olmayan çeşmenin artık su akıtmaması teker teker gözünüze çarpıyor. Yine de mutlusunuz, beş asır sonrasına kalmış olan bu eseri gördüğünüz için. Caminin karşısında otobüs duraklarındaki Taksim otobüsüne doğru ilerliyor ve İstanbul'a gelir gelmez görüşeceğinizi söylediğiniz eski bir arkadaşınızla buluşmak üzere otobüse biniyorsunuz. Geçtiğiniz sokaklardan, bu sefer oraları tanıyan biri gibi hızlıca geçip gidiyor ve Taksim’deki çay ocağına kadar gördüklerinizin etkisinde kısa bir yolculuk yapıyorsunuz. Şehrin tüm sakinlerini geride bırakarak.

B 137

SON YÜZYIL VE İSTANBUL'UN YİTİP GİDEN TARİHİ
Aykut Kansu ’77
On dokuzuncu yüzyıl başından itibaren içinde yaşadığımız çağdaş dünyanın oluşum sürecinde yalnızca ekonomik, sosyal ve siyasal yaşantı değil, aynı zamanda kültürel ve fiziki yaşantımız da çok ciddi bir dönüşüm geçirdi; geçirmeye de devam ediyor. Şehir yaşantısını ilgilendiren kültürel tarih deyince aklıma hem mimari yapıların tasarımında gördüğümüz değişiklikler ve yenilikler, hem de şehir mimarisi, yani şehir planlaması konusunda son iki yüzyılda geçirdiğimiz dönüşümler geliyor. Bunlar benim ilgi duyduğum konular arasında. Şehir tasarımı ve şehirlere olan merakım uzun yıllara dayanıyor. Bunun kişisel bir boyutu da var: Her ne kadar doğayı sevsem ve fırsat bulduğumda bana geçici olarak huzur veren doğal mekânları gezip fotoğraflarını çeksem de, her anlamıyla ‘şehir’ diyebileceğim bir mekân dışında uzun süre yaşayabileceğimi sanmıyorum. Benim hafızamda iz bırakan ilk şehir sanırım Münih. Orada doğmuş olmamın bunda doğal olarak bir payı var; ancak, çocukluğumdan beri aklıma ‘şehir’ deyince ilk olarak Münih gibi bir yerin gelmesi Münih’in modern bir şehirde olması gereken çoğu mekâna sahip olması. Zamanında Bavyera Krallığı’nın başkenti olması nedeniyle Münih’teki görkemli devlet binalarını kastetmiyorum. Bilinçli bir şekilde tasarlamış modern bir şehir diye düşünüyorum Münih’i, her ne kadar geçmişi ortaçağa gitse de. Modern hayatın vazgeçilmez unsurları olan kültür yapıları beni etkiliyor: opera, tiyatro ve konser salonları, müzeler, farklı düzeyde okullar, üniversiteler ve kütüphaneler. Her biri bir anıt gibi şehrin değişik yerlerinde hayata canlılık katıyor. Şehrin caddeleri, meydanları ve parkları bu yapılarla uyumlu bir bütünlük sağlıyor. Her dönemin karakteristiğini simgeleyen değişik yapıların her biri şehri yaşanır

B 138

yapan unsurlar. Çağdaş ulaşımın hayatı kolaylaştırdığı bir mekân çağdaş şehirler. Şimdiye kadar dünyanın çok farklı ülkelerinde farklı şehirler gördüm. Özellikle Paris, Londra, Berlin, New York, Los Angeles, San Francisco, Tokyo, Amsterdam, Viyana gibi büyük metropoller beni her zaman büyüleyen mekânlar oldu. Yaşadığım Ankara ise bu saydıklarımın dışında bir mekân. Üstelik bir başkent olduğunu düşündüğümde Ankara’nın durumu bana çok üzüntü veriyor. Dünyadaki birçok başkentte var olan yapılar Ankara’da gözükmüyor. Washington’daki, Paris’teki, Londra’daki gibi muhteşem bir milli kütüphanemiz yok. Her başkentte parlatılıp ziyaretçilere açık tutulan ve benimsenmiş bir parlamento binasından yoksunuz. Çağdaş hukuk devletinin en önemli unsuru olan ve örneklerini diğer çağdaş başkentlerde gördüğümüz anayasa mahkemesi ve diğer mahkeme binalarının birer anıt olarak karşımızda durduğu bir başkent de değil Ankara. Her büyük şehrin kültür merkezi olan opera, tiyatro ve müze binalarından yoksunuz Ankara’da. New York’taki Central Park, Münih’teki Englisher Garten, Londra’daki Hyde Park, San Francisco’daki Golden Gate Park, Amsterdam’daki Vondelpark, Paris’teki Bois de Boulogne ya da Berlin’deki Tiergarten gibi büyük bir parkı da yok Ankara’nın. Belki daha da vahimi, Ankara’nın, üzerinde yürüyüş yapacağınız kaldırımı düzgün bir tek düzgün bulvarı bile yok. Belki Ankara’da bugün var olan tek şey yalnızca tüketime odaklanan AVM’ler. Kültürsüz Ankara’nın övünç duyabileceği tek şeyin nüfus başına en fazlasına sahip olduğumuz AVM’ler olması çok düşündürücü. İstanbul açısından bakarsak: İstanbul aslında bir ‘dünya şehri.’ Bunu şehri turistik amaçlarla pazarlayanların kastettiği anlamıyla söylemiyorum elbette. İstanbul’un, Ankara’dan farklı olarak, uzun yüzyılların birikimi olarak

geçmiş zamanlardan gelen büyük bir tarihi ve kültürel mirası var. Bu miras sadece Ankara’dan çok daha uzun bir süre başkent olması ile de ilgili değil. Aslında İstanbul’un dünyadaki sayılı şehirlerden biri olması lazım; ama dünya metropolleri listesinde, gözlerimizin önünde, hızla aşağılara inip yok olmakta. İstanbul’a bugün çağdaş bir metropol demek mümkün değil. Bir şehir sadece nüfusunun aşırı çokluğuyla metropol olmuyor. İstanbul, bana göre, yok edilmeye başlanışının yaklaşık sekseninci ya da doksanınca yılına giriyor. Yirminci yüzyılda İstanbul’a metropollere yaraşır, dünya mimarlık tarihi kitaplarına girecek tek bir yapı bile eklemediğimiz gibi, yüzlerce yılın kültürel mirasını son derece hızlı bir şekilde yok ediyoruz. Bu yıkım ve yok ediş tüm hızıyla devam ediyor. Bu gidişle oldukça yakın bir gelecekte İstanbul’u İstanbul yapan özelliklerin hiçbiri kalmayacak ve İstanbul’u tıpkı Türkiye’deki diğer şehre benzemez şehirlere benzetip yok edeceğiz. İstanbul, dünya mirası bir metropol olarak, haritadan silinecek. Gidişat bunu gösteriyor ve bu bana çok acı veriyor.

Birleşmiş Milletler’in 1972 yılında kabul ettiği üzere, ‘Dünya Kültür Mirası’ diye bir kavram var. 2012 yılı itibariyle koruma altında 962 listelenmiş dünya mirası var. Türkiye’deki listelenmiş sitelerin sayısı toplam 11. Gezdiğim birçok dünya şehrinde tek tek yapı ya da bazen şehrin tamamı bir ‘kültür mirası’ olarak tescilleniyor ve koruma alına alınıyor. Geçmişin mirası bizden sonraki kuşaklara devrediliyor. ‘Kültür mirası’ olarak tescillenmesi de gerekmiyor birçok yapı ya da mekânın. Sıradan yapılar da aslında bir kültür mirası. Şehircilik açısından ufak, ama bana göre önemli bir örnek vermem gerekirse şunu söyleyebilirim: Berlin’de 1920’li yıllarda modernist mimarların ve şehir planlamacılarının yarattığı mahallelerin çoğu İkinci Dünya Savaşı’nda çok büyük tahrip gördü. Bunlar işçi sınıfının oturduğu ucuz toplu konutlardı. Tahrip gören bu binaların neredeyse hepsi savaştan sonra özgün mimari stiline uygun şekilde restore edilerek bugün ilk hallerine uygun şekilde yerlerinde duruyorlar. Bu örnek herhalde Türkiye için çok yabancı. Biz bunu

B 139

değil, İkinci Dünya Savaşı sonunda Avrupa’da tamamen yıkılmış şehir merkezlerinin ve bu merkezlerdeki eski tarihi yapıların yeniden eskisine uygun şekilde inşa edilmiş olmasını da anlamakta zorluk çekeriz. Türkiye’de de Birleşmiş Milletler’in ‘Dünya Kültür Mirası’ olarak tescil etmiş olduğu yerler var, yok değil; ancak, dünyadaki diğer örnekleri ile kıyaslandığında bizde koruma altındaki yerlerin sayısı çok az. Ayrıca, ne yazık ki, listede yer alan mekânlar da aslında gerçek anlamda korunmuyor. Kültürün neredeyse her türlüsüne düşman bir sosyal ve siyasal düzenimiz var. Bizim kültürel varlıkları koruma gibi bir niyetimiz yok. Tam tersine, yok etme niyetimiz var ve akla hayale gelmeyecek bir hızla elimizdeki dünya mirasını yok ediyoruz.
B 140

İstanbul’un yok edilişi 1930’larda başlıyor. Belki daha önce de koruma yoktu, ama bu ölçekte yıkım da

yoktu. Değişik dönemlerde sonradan pişman olunacak yıkımlar dünyanın başka yerlerinde de yapıldı. Hızlı ekonomik büyümenin olduğu zamanlar dünyada hızlı yıkımların da olduğu zamanlar. Ancak, Türkiye’deki yıkım tamamıyla ölçüsüz ve nedensiz bir yıkım. Yerine kalıcı bir şey konmadan yapılan bir yıkımı o yüzden çok garip ve affedilmez buluyorum. İstanbul örneği üzerinden gidersek, aklıma ilk anda önemsiz gibi gözüken, ancak hiç de öyle olmayan şeyler geliyor. Mesela, on dokuzuncu yüzyıl ortasında Beyazıd/ Mercan civarında yapılmış olan ve Sadr-ı Âzam Âli Paşa’nın kullandığı konak sebepsiz yere yıkılıyor. Niçin yıkıldığının makul bir açıklaması yok. Ya da Kâğıthane’de içinde Sadabad ya da Çağlayan Sarayı olarak adlandırılan yapı ve diğerleri niçin 1930’lu yıllara kadar yerli yerinde durur da ondan sonra yıktırılır? Düz arazi olsun diye mi? Elimizde fotoğrafları olmasa bu yapıların varlığından beri haberdar olmayacağız belki… Eski

kartpostallarda Karaköy’de köprü başındaki karakol binası aklıma gelir arada. Yıkmak mı gerekiyordu onu da? Yıkılmasını anlayamadığım binalar arasında bir tanesi var ki o binanın yıkımı aslında mimarlığa karşı işlenmiş bir suç. 1897 yılında Kuruçeşme’de Abdülaziz’in kızlarından Nazime Sultan için Raimondo d’Aronco tarafından Art Nouveau stilinde tasarlanıp inşa edilen yalı dünyada eşi benzeri olmayan bir yapı. Dünyanın başka bir ülkesinde olsa herhalde o yapı bugün o ülkenin en kıymetli mal varlıkları arasında sayılır, titizlikle korunur ve kesinlikle ‘Dünya Kültür Mirası’ olarak kabul edilirdi. Ama biz, kıymet bilmediğimiz için, 1923 yılında yıktırmışız. Daha sonra da kömür deposu olarak kullanılan bir arsaya dönüştürüldüğünü sanıyorum. Şimdi o arsa üzerinde Park Fora var. Tarihimiz açısından önemli olan yapılar konusunda da hoyratız. Belki de özellikle bize geçmiş tarihi

B O Ğ A Z İ Ç İ Ü N İ V E R S İ T E S İ YAY I N E V İ
Fransz hükümeti, 2004 ylnda, dine ait “çarpc simgeler”in devlet okullarında kullanımına dair bir yasak koydu. Yasak herkese yönelik olsa bile, Müslüman kızların kullandığı başörtüsünü hedefliyordu. Toplumsal cinsiyet araştırmalarının öncüsü Joan Wallach Scott, yasanın ardındaki ırkçılığın uzun tarihinin yanı sıra Müslümanların asimilasyonuna yönelik ideolojik engelleri de incelemektedir. Scott, yasanın dinî ve etnik farklılıkları uzlaştırmak yerine, bilakis söz konusu farklılıkları daha da keskinleştirdiğini belirtmektedir. Homojenlik hususundaki diretmenin Fransa veya genel olarak Batı için artık mümkün olmadığını göstermekte ve bunun “medeniyetler çatışması” denilen gerilimlerin kökenini oluşturduğunu öne sürmektedir. Örtünmenin Siyaseti farklılıklarımızı ortak bir zeminde inşa eden, farklılıkları kuşatan, onları baskılamayan, toplumsal uyum için onları tanıyan yeni bir toplumsal vizyon çağrısı yapıyor.

n Eğri Yüzeylere Dair Genel Araştrmalar Gauss’un e Disquisitiones Circa Super�icies Curvas (1827) ve Neue en allgemeine Untersuchungen über die krummen Flächen ir. (1825) adlı makalelerini bir araya getirmektedir. un Kitabın konusu, yüzeylerin genel teorisidir. Gauss’un ına bu teoriyi kurması hayli uzun zaman almış ve amacına nel yorucu uğraşlardan sonra erişebilmiştir. Genel yıp, Araştrmalar, sadece yüzey teorisiyle ilgili olmayıp, rdir. matematiğin başka dallarına da etki yapmış bir eserdir. n Gauss’un bir matematikçi olarak büyüklüğünü gösteren bu ış kitap, kuadratik diferansiyel formlar hakkında yapılmış ilk madır. çalışmadır.
iLETİŞİM BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ YAYINEVİ
bupress@boun.edu.tr www.bupress.org Telefon/Faks: 0212 257 87 27 SİPARİŞ

www.bupress.org www.pandora.com.tr Telefon/Faks: 0212 230 09 62-63 www.idex.com www.prex.com.tr

B 142

hatırlatabileceği için. İstanbul’da buna güzel bir örnek parlamento binamız. Bugün sözüm ona parlamenter düzeni ve liberal demokrasiyi savunuyoruz. Türkiye’de liberal demokrasinin kurulduğu, parlamenter rejimin resmi açılışının yapıldığı ilk meclis binamızın yerinde yeller esiyor. Elimizde sadece denizden çekilmiş birkaç fotoğrafı ve Ayasofya Meydanı’ndan çekilmiş ön cephesinin fotoğrafları kalmış. Fossati’nin tasarladığı bu bina 1933 yılında yandığında herhalde rahat bir nefes almışız; çünkü bu binadan kurtulmak için altın bir fırsat olmuş çıkan yangın. Hemen bize geçmişi hatırlatacak tek bir iz kalmayacak şekilde yıkmışız. Öğrenciliğimde sanırım bir otopark olarak kullanılıyordu. Önemsemediğimiz tek parlamento binası 1933’te yanan bu saray olsa! Bundan sonra kullandığımız ikinci meclis binası olan Çırağan Sarayı geçirmiş olduğu yangından sonra onyıllarca Boğaz üzerinde çürük bir diş gibi sırıttı bize. Bir zamanlar

parlamento binası olarak kullanılmış olduğunu tamamen unuttuğumuz zaman da Çırağan Palace Kempinski adıyla beş yıldızlı lüks bir otel olarak restore edip binanın tarihi önemini memnunlukla sıfırladık. Çırağan Sarayı’ndan sonra üçüncü parlamento binamız olarak 1910 ile 1920 yılları arasında kullandığımız Fındıklı’daki Çifte Saraylar’dan Cemile Sultan Sarayı ise yine hoş bir tesadüf eseri 1948 yılında yanınca muhtemelen bayram ettik. Sedad Hakkı Eldem tarafından tekrar tasarlanan saray 1953 yılından itibaren Güzel Sanatlar Akademisi, ya da bugünkü adıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olarak hizmet veriyor. Tahmin etmiyorum ki bugünkü kuşaklar o binanın önünden geçerken onun bir zamanlar parlamento binası olduğunu bilsin. Bugün Türkiye’de liberal demokrasi tarihimiz açısından önemli olan bu meclis binalarını ustalıklı bir şekilde kamusal hafızamızdan iz bırakmayacak şekilde silmişiz.

1940 yılında büyük bir iştahla yıktığımız Taksim Kışlası İstanbul’da yok ettiğimiz onlarca, belki de yüzlerce yapıdan sadece birisi. Taksim Meydanı’nda ‘Atatürk Kültür Sarayı’ olarak yaptığımız ve kısa bir süre sonra da yanmasını seyrettiğimiz binanın yerinde de İstanbul’un mimari tarihinde yeri olması gereken ve bu nedenle yıkılmaması gereken yapılar vardı. 1908 yılında Bağdad Demiryolu’nun başlangıç noktası olarak Alman mimarlar Otto Ritter von Kühlmann ve Helmut Cuno tarafından tasarlanıp inşa edilen Haydarpaşa Tren Garı yine dünyada benzeri olmayan bir gar binası. Onu da yakmak için epeyce uğraştık. Yakamayınca başka bir yok etme planı uygulamaya koyduk. Tren garı olarak kullanılamıyorsa onu Paris’te Musée d’Orsay’a ev sahipliği eden eski Gare d’Orsay gibi yeni bir işleve kavuşturabilirdik. Ama bunu yapmak için müzeyi sevmek ve güzel bir müze binası aramak gibi düşüncelerimiz olması gerekiyor. O da bizde olmadığı için Haydarpaşa Garı için aklımıza

ilk gelen onu ticarileştirmek oldu. Korkarım bu muhteşem ve dünyada başka bir benzeri olmayan tarihi gar binası post-modern bir AVM ya da otel olup hafızamızdan silinecek. Sirkeci’deki tren garı binası da benzer bir kaderi paylaşacak, eğer şansı yaver gidip yıkılmazsa! Şimdi de Taksim Meydanı uygulaması. Taksim Meydanı’nın nihai yok oluş sürecini yaşıyoruz şu anda. 1930’larda Taksim Kışlası yıkıldı; şimdi de, onun yerine konulmuş olan park yok ediliyor. Yok edilen sadece park değil. Bir şehir meydanından beklediğimiz tüm işlevleri yok ediyoruz bu projeyle. Trafiği meydanın altına alma ve bunu yaparken tüm civarı geri dönüşü mümkün olmayacak şekilde yok etme çabası var şimdi. Başka ülkelerde üzerinden yıllar geçtikten sonra büyük harcamalarla, yapılan yanlışlıkları düzeltme çabalarından da tamamıyla bihaberiz. Bu konuda Boston iyi bir örnek. Gelişme ve şehir içi trafik yoğunluğunu rahatlatma adına Boston’da 1953 yılında yapımına başlanıp 1959 yılında kullanıma açılan Central Artery şehrin tam da tarihi kısmını ikiye bölmüştü. Boston’daki öğrencilik yıllarında bu katliamın nasıl yapıldığını hep merak etmiştim. Aradan yarım yüzyıl geçtikten sonra Bostonlular yapmış oldukları vahim hatanın farkına varmış olacaklar ki, geçtiğimiz yıllarda yeni bir projeyle

şehri tam da en tarihi yerinden ikiye bölen bu otoyol yirmi iki milyar doları aşan bir bütçeyle düzeltildi. Boston’un bu tarihi mahallesi, the North End, belki bundan sonra tekrar kendine gelecek; o da, belki. Yapılan hataların faturalarının ne kadar yüksek olabileceğine güzel bir örnek Boston’da yaşananlar. İstanbul için bugünden sonra bir dünya şehri olmak muhtemelen bir hayal. Tokyo’yu ya da San Francisco’yu bir günde yok eden depremler, ya da Hiroşima’yı bir saatte yok eden atom bombasının yaptığı yıkımı biz kendi ellerimizle ve büyük bir iştahla yapıyoruz. Beni endişelendiren de bu yıkma ve yok etme iştahımız. Neredeyse kırk kırk beş yıl önceki çocukluğumun İstanbul’u ile şimdikinin hiçbir benzerliği yok. Özellikle, Anadolu yakasının benim çocukluğum ile hiçbir alakası kalmadı artık. Anadolu yakasındaki kıyı şeridinin topografyası bile değişti. Marmara Denizi’ni doldurup yol yapma sevdamız İzmir’deki Kordon’u yok etme projemiz kadar başarılı oldu. Barcelona şehri eskiden fabrika binası yapımına izin vererek yok ettiği kıyı şeridini bugün çok büyük masraflarla son derece güzel bir şehir plajı haline soktu. İnsanların yürüyüş yapabileceği, dolaşabileceği ve isterse tertemiz suyunda denize girebileceği bir mekân oldu bu kıyı şeridi.

İstanbul’da ne oldu? Çocukluğumda denize girebildiğim Süreyya Paşa Plajı yok artık. Ataköy’deki plaj da kullanılamaz durumda. Böyle olmak zorunda değildi İstanbul. Karamsarlığımı daha iyi dile getirebilmem için yirmi küsur yıl önce gördüğüm bir kâbusu anlatarak İstanbul’un yok oluş hikâyesini tamamlayayım: Uzun yıllar Amerika’da kaldıktan sonra Türkiye’ye dönüyorum. Ankara’dan İstanbul’a geliyorum. Güzel anılarımın olduğu Boğaziçi Üniversitesi’ni ziyarete Levent ve Etiler yolunu takip ederek gidiyorum. O zamanlar kütüphane binası olan, şimdiki rektörlük binasını geçiyorum. Bizim okuduğumuz Hamlin Hall ile o zamanlar erkek öğrenci yurdu olan binanın arasından geçerek Boğaz’a bakan sete geliyorum. Özellikle ilkbaharları erguvan ağaçları çiçek açtığında seyrine doyum olmayan yamaçtan Boğaz’a bakmak istiyorum. Kâbusun bu noktasında terleyerek uyandığımı hatırlıyorum. Boğaz, artan araç trafiğini hafifletmek için yirmi şerit gidiş, yirmi şerit de geliş olmak üzere doldurulup bir ‘süper otoyol’ haline getirilmiş. Bu kâbusumun bir gün gerçeğe dönüşebileceği endişesi beni her gün sürekli olarak rahatsız ediyor.

B 143

GALATASARAY’DA BİR GALERİ: APEL
Yasemin Dut '10
“Galeri, bir sivil toplum örgütü gibi de çalışıyor aslında. Hem çağını yansıtıyor hem de dil bilmeden de tüm dünyanın anlayabileceği bir görsellik sunuyor.” Bu cümleler, uzun yıllarını sanata ve sanatın muhatabıyla buluşması için uğrak noktası olan galerilere adamış Nuran Baktır Terzioğlu’na (ACG ’65) ait. Kendisiyle, sanatın görünürlüğü ve Türkiye’de sanat galericiliği üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Galericilik deneyiminizden bahseder misiniz?
B 144

Yaklaşık 30 senedir galericilik yapıyorum. İlk olarak, 1983 yılında Tanbay Sanat Galerisi’nin kuruluş aşamasında bulundum. Mekânın bile yapımına tanık oldum. Ankara’daki eski bir apartmanı dönüştürdük. Mükemmel bir yerdi. Belki de gördüğüm en iyi galeri mekânlarından biriydi. Tanbay’ın sahipleri İstanbul’a gelince orası kapandı. Urart’ın yönetimine başladım. Sekiz yıl orada çalıştım. Urart Ankara’nın kapatılma kararı alınınca, Bilkent Üniversitesi’nde Sanatsal Etkinlikler Koordinatörü olarak göreve başladım. Galericilikte devamlı öğrencisiniz ve aynı anda devamlı öğretmensiniz. İlginç bir meslektir. Geçmiş, şimdiki ve aynı zamanda da gelecek zamanı düşünmek zorundasınız. İzleyicilerimizden bile çok şey öğreniyoruz. Gerek izleyiciden gerekse sanatçıdan her zaman öğrenecek bir şey çıkıyor. Galeri çok interaktif bir yer. İnsan unsuru çok önemli bir yer tutuyor galericilikte. Sanatçıyla ve yaratıyla birlikte yaşamaya başladığınız zaman anlatılamaz güzellikte bir yakınlık doğuyor onlarla aranızda. Dünyanın sorunları dile getirilirken yaratan insanın yanında olunca ruhen devamlı besleniyorsunuz ve

ben inanıyorum ki dünya üzerindeki birçok problem sanatla aşılacak. Galeri, toplumun sorunlarının aynasıdır. İlla ki didaktik olacağız, yani bir şey öğreteceğiz amacıyla sergi yapılmıyor. Doğal bir öğretme-öğrenme durumu mevcut. Emre Senan’ın askerlik dönemini anlattığı sergisini gezenler gündemdeki askerliği, iktidarı bir kere daha düşünmek durumunda kaldılar. Her sergide bu yaşanıyor. Yalnız galerilerde değil, bütün sergi yerlerinde bunu yaşamak mümkün. Sorunları iyi bir şekilde aktarmak çok güzel bir şey. Galeri, bir sivil toplum örgütü gibi de çalışıyor aslında. Hem çağını yansıtıyor hem de dil bilmeden de tüm dünyanın anlayabileceği bir görsellik sunuyor. Sanatın kendine özgü bir dili ve her zaman umut taşıyan bir yönü var. Eskiden müze görmek için yurtdışı seyahati gerekirdi. Türkiye’de çok az sayıda müze vardı. Şimdi sanat devletin elinden çıktı. Daha eskilere gidersek, örneğin, Fatih Sultan Mehmet zamanında, Bellini veya Rönesans’tan bir sanatçı davet edilirken, aynı zamanda İran’dan, Moğolistan’dan sanatçılar da davet ediliyordu. Burada birlikte çalışmaları sağlanıyordu. Devletleşme sürecinden sonra ise zamanla dünyada Rönesans’la birlikte sivil sanat yaşanmaya başladı. Önemli boyutta bir Romantizm dönemi oldu. 1960lı yıllarda toplu sergiler yapılmaya başladı. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte sanat Avrupa’nın dışına çıktı. Başka ülkelerin sanatları da sergilerde yer almaya başladı. Günümüz sanatında artık evrensellik söz konusu. Türkiye’de sanatsever daha ‘snob’ bir insanmış gibi algılanıyor, sanki sanattan alınan zevk bir anda tepeden inmiş gibi bir algı söz konusu. Geri plandaki emek ve izleyicinin emeği de sanki teslim edilmiyor bazı kesimler tarafından. Bir sanat eserinden zevk almanın

ön koşulu nedir sizce? Eserin uyandırdığı duygu dışında gerçek bir sanatsever olabilmek nasıl bir süreç gerektiriyor? Önce gerçekten haz duymak lazım. Çünkü sanat yalnızca görsellikten ibaret değil; insanın beyin damarlarını fikirleri açıyor. Sanat eserinin en önemli özelliği mutlaka arkasında bir fikir barındırmasıdır. Dediğiniz o ‘snob’ tavır her alanda olduğu gibi sanatta da var. O tavır kaçınılmaz olduğu için görmezden gelmemiz gerekiyor. Ama bu şapkayı üretilen tüm sanatın üzerindeymiş gibi değil, sadece bir kısmının üzerinde düşünmemiz lazım. Şimdi artık galericilik de değişiyor. Benim dönemimde gördüğümüz romantik galericilik de artık yok. Onun yerine çok büyük bir pazar var. Özellikle genç galericiler sanatçılarını tanıtmaya gerçekten önem veriyorlar ve bunun için çok uğraşıyorlar. Uluslararası fuarlara giriyorlar, orada eserler sergiliyorlar; bunlar gerçekten takdir edilmesi gereken şeyler; ama işimizi yaparken çok dikkatli olmuyoruz. Topluma o dile getirdiğiniz ”yukarıdan bakan’’ manzarayı da veriyoruz. Bu işlerin arkasında çok ince dengeler var. Romantik galericilik terimini biraz açabilir misiniz? Romantik galericilik ön planda sanatçıyı tutmaktır. Sanatçıdan önce ise ürettiklerini öne çıkarmaktır. Sanatçının düşüncelerini ve fikirlerinin yansımalarını desteklemektir. Ama romantik galericilik dünyada değişiyor. Sanatçılarla nasıl buluşuyorsunuz? Ben de görsel sanatlar okuduğumdan onların mezuniyet sergilerine gitmekten, jürilerine katılmaktan çok hoşlanırım. Böyle fırsatları da çok iyi

değerlendirdiğimi düşünüyorum. İlk sergisini açmak için müracaat eden insanlara zaman ayırmaya çalışırım; onların dosyalarını incelemekten çok büyük bir zevk duyarım. Kimi bana başvuruyor, kimini ben sergilerden buluyorum kısacası; ama yaşları hep 22-23 kalmıyor; büyüyorlar. Çok meşhur sanatçılar oluyorlar; ama galeri değiştirenlerle bile iletişimimiz hep devam ediyor. Gerçekten iyi olan bir sanatçı eninde sonunda hak ettiği yere geliyor mu? Bu işte şans faktörü sizce ne derece etkin? Bunu bilemiyorum; ama ben iyi olan bir sanatçıya kendi galerimde yer bulamasam bile onun için elimden geleni yapmaya çalışırım. Eminim diğer galericiler de aynı şekilde düşünüyorlar.

Eğitim sistemi ve sanatla ilgili görüşlerinizi alabilir miyiz? Bugün Türkiye’deki eğitim sistemine baktığınız zaman bireyin sanatla bağlantı kurmasına zemin hazırlayacak bir pedagojik yaklaşım var mı sizce? Bu çağda artık herkes bilgiye çok rahat ulaşabiliyor. İnsanlar kendi kendilerini yetiştiriyorlar. Bütün dünyadaki sergilerden internet vasıtası ile haberdar olabiliyorsunuz. Çok hızlı bir gelişme var. 2000li yılların ilk 10 senesi peş peşe müzelerin açılmasıyla geçti. Sanatçı sayısı arttı, profili değişti. Günümüz sanatında artık ifadeden önce düşünce ve fikir öncelikli. Artık sanatçıların kendilerini tecrit ederek bir şeyler üretme devri bitti; şimdi

bir sanatçı kitap okumak zorunda. Her şeyi iyi takip etmesi gerekiyor. Sanatçıya bu bakımdan çok iş düşüyor; ama kendini iyi yetiştiren biri mutlaka kendine bir yer bulur gibi geliyor bana. Güzel kavramını nasıl tarif edersiniz? Sanatçı olarak ya da başka bir meslekte, bir yol alıyorsunuz. Arkanıza baktığınız zaman pişmanlık duymuyorsanız, utanılacak bir şey bulmuyorsanız, leke görmüyorsanız her yapılan işte bir güzellik payı vardır. Baktığım eser eğer beni tatmin ediyorsa, bir doyum sağlıyorsa güzeldir. Güzel olan eser bana haz veriyor, görmekten memnun oluyorum; sahip olmak çok sonra geliyor.
B 145

Bildiğiniz üzere bir ”ucube” vakası yaşandı. Siz bu durum hakkında ne düşündünüz? Tabii ki çok üzücü bir şey. Hiç kimse ne kadar donanımlı olsa da bir şeye kötü veya iyi diyerek onu yargılayamaz. Hiçbir biçimde kimsenin böyle bir yargı hakkı yok. Mimar Sinan Üniversitesi’nin bir profesörü jüri olduğu bir yarışmada bir sanat eserini seçebilir; ama böyle bir yargıya o da varamaz. Üstelik bir politikacının böyle bir yargıya varması çok daha farklı. Türkiye’de artık ”ben sanatçıyım,” demek çok kolaylaştı. Bu tanımın bir kriteri var mıdır? Eğer yoksa sizce olmalı mı? Bence böyle bir kriter olmamalı. Örneğin bizim konulu sergilerimiz oluyor ve sanatçılar arasında çok sevilen bir galeri olduğumuz için birçok galerici de burada yer almak istiyor. Bazen bu sergilere hiç sanat okumamış birini davet ettiğim de oluyor. Çünkü o kişinin sergiye katkıda bulunacağına çok inanıyorum. Bu konuda şu ana kadar hiç yanılmadım. Galericilikte de sanat eğitimi şart değil. Yeter ki bir insan içtenlikle bu işe kollarını sıvamış olsun.

Eklemek isteğiniz bir şey var mı? Bizimkisi akademik bir dünya değil; ama bir toplumsal farkındalık olmak zorundadır. Bu noktada akademik olmayan konularla ilgili şöyle bir sorun var: herkesin her konuda fikir beyan etme özgürlüğünü kendinde bulması. Bir eserle ilgili birçok kişiden farklı yorumlar gelebilir. Burada gözetilmesi gereken eserin bir sanatçının elinden çıkmış olması ve çok ciddi bir emek ve birikim sonucu ortaya konmasıdır. Güzel bulmak, haz duymak başka bir boyut; ama eserin kendi içindeki değerinin teslimi çok önemli. Bu açıdan sanatın akademik olmaması veya bilim gibi somut kriterlere sahip olmaması sanatın talihsizliği midir? Bir eserin o kadar emeğe rağmen her türlü yoruma maruz kalması ve hatta beğenilmemesi size bir sanatsever olarak ne düşündürüyor, ne hissettiriyor? Böyle şeyler olabilir, sanatçının buna aldırmaması gerekir. Herkesten sizin gibi düşünmesini bekleyemezsiniz. Her galerinin kendi sanatçı seçimi

B 146

ve önceliği vardır. Mesela bizde önce malzeme bir ifade aracı olarak kullanılır. Görsel katkısından öte, örneğin, kum bir ifade aracıdır. Bu doğrultuda konunun akademik olmaması özgürlük açısından hiç de kötü bir şey değil. Sanat özgürce paylaşılabiliyor. İnsanlar galerilerini de seçebiliyorlar ve izleyicinin de önceliği var. Ben istiyorum ki sanat yalnız bir kesime ait olmasın, çok paylaşılsın. Çok sayıda öğrenci gelsin, her kesimden insan paylaşsın. Bu çok önemli bir şey; ama maalesef hâlâ belirli bir kesim izliyor. Bu biraz değiştiği zaman bile biz çok seviniyoruz. Bu kesimin özellikleri gözlemlediğiniz kadarıyla nelerdir? Bizim çocukluğumuzda hiçbir sanat kitabı bulunamazdı. Ben de ilkokuldan beri meraklı olduğum için Hayat Mecmuası’nın orta sayfasındaki ”reprodüksiyon”ları biriktirip bir sanat kitabı yapmıştık. Şimdiki genç nesil çok şanslı. Artık eserler evlere girmiş durumda. İnsanlar müzelere gidebiliyor. Okulları da artık müzelere katıyorlar. Bilgi ulaşımı ve ailelerin seçimleri de çok önemli. Bu konular Türkiye’de müthiş bir gelişme gösteriyor.

Bu eser Yücel Kale’ye aittir.

İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Arşivi’nden Bahriye Mektebi Öğrencileri Eskrim Dersinde

TARİH İÇİNDE TARİH: REJANS ANTİKA

Merve Zalgı ’12
Kişisel zevkiniz sade düz bir mekâna size ait bir imza atmak, zamansız parçaları karıştırmak, yalın formlu objelerle eskileri bir arada kullanarak tüm zamanları kapsayıcı bir atmosfer yaratmak yönündeyse, ziyaret ettiğiniz mağazada müşteri değil de misafir olarak ağırlanmayı arzuluyorsanız, satın almak kadar estetik duygusunun da gelişmesinden mutlu oluyorsanız, mütevazi bütçeler için de çok zarif parçaları bulmak arzusundaysanız, eski İstanbul’u, Beyoğlu’nu size anlatabilecek bir dükkân sahibi ziyaretiniz için önemli bir unsur ise Rejans Antika’yı ziyaret etmek güzel bir fikir olabilir. 57 senelik bir dükkân olan Rejans Antika’nın sahibi Kalost Sungurlucan ile gerçekleştirdiğimiz röportajı sizlerle paylaşıyoruz. Sizi ziyaret ettiğimiz gün 57 yıldır bu dükkânda, bu sokakta olduğunuzu öğrendik. Mesleğinize başladığınız dönemi, mesleğinizi nasıl öğrendiğinizi ve geliştirdiğinizi bize anlatır mısınız? Ben Musevilerin yanında Tahtakale’de yetiştim. Kumkapı’da doğdum. 13 yaşında Sirkeci’de şekercilik yaptım, akide şekeri yapardım. Ustam nişanlıydı; nişanlısıyla buluşmaya giderdi. Benim de boyum yetişmezdi şekeri atmaya. Baktım ki usta az para veriyor; Tahtakale’ye geçtim. Rum ustaların yanında epeyce çalıştım. Ama baktım bize bir istikbal yok; çünkü şekercilik ağır işti eskiden. Şimdi makineler var. İşi bıraktım ve şoförlük yapmaya karar verdim. 16-17 yaşlarında arkadaşlarımla gezerken şoförlüğün de işe yaramayacağını, sonunda aç kalacağımı fark ettim. Mahmutpaşa’da çorap sattım. Kapının önünde bağırırdık. Çorapçılıktan biraz para kazanınca herkes bu işi yapmaya başladı. Bu işi de bıraktım. Orada Musevi bir tanıdığım vardı; beni kardeşinin yanına Tahtakale’de işe soktu. Patron çok efendiydi; komik bir adamdı. Bana, “Yalan söylediğin takdirde seni kapının önüne koyarım,” demişti. Demek ki yalancılığı yapmayacağız diye düşündüm. Sonra askerliğimi yaptım ve evlendim. Aç karnına evlendik yani. Patronlar da şahidimiz oldular ve sonra da düğünü yaptık. Hanımımın kardeşi antikacıydı. Müstesna eşyalar veriyordum bazen; o da satıyordu. Beyoğlu’nda dükkân açtığını ve bana işi öğretebileceğini söyledi. İşi öğrendim, avizeler yaptım. Çok çalışırdık o zamanlar. Dükkânın da işlerini, temizliğini yapardım; avizeler asardım. Orada 13 sene çalıştım. Bir gün kayınbiraderim bana, “Boş bir dükkân var, orayı tut,” dedi. İşte o dükkân burası. Sahibi Rumdu buranın; 35 bin lira para istedi. 1968 yılıydı. Bende o kadar yok; ben de hanımdan istedim. Şimdi o parayı benden geri istiyor 60 sene sonra! Sonra tuttuk, elimizdeki malları koyduk; başladık çalışmaya. İşler iyiydi. Aklımda hep burayı satın almak vardı. Ama o zaman cebimizde para yok. İki, üç sefer satmaya karar verip sonra caydı sahibi. En sonunda aldık dükkânı. Tapuyu alacağım gün geldi; konuştuğumuzdan fazla para istedi. Ama benim ahbaplarım var; kodamanlardan. Durumu anlattım; “Sana dükkânı aldırırız ama para isteriz,” dediler. Ben dükkân sahibini dövecekler diye vazgeçtim. Sonra istediği parayı verdim, anlaştık. Ama çok kazık attı bana. Sonra bir tane daha daire alıp halıcılık yaptım orada. Halıcılık yürümedi; sattık. Tüccarlık yaptık; o zamanlar iki senede bir dışarıya çıkabiliyordunuz. Dışarı gidip geliyordum ben; halıları Avrupa’ya

B 148

ihraç ediyorduk. Sonra ortağım bıraktı ve o iş de bitti. Siz dükkânınız ilk açıldığından beri antika satıyordunuz değil mi? Sizinle tanıştığımız gün özellikle Musevi cemaatinden müşterileriniz olduğunu söylediniz. Sizi ziyaret eden İstanbullular kimlerdi? Museviler bu işlerle çok ilgilidir. Bir de Koç ailesi gelirdi; özellikle anneleri. Koç Müzesi de onun sayesinde bugünlere geldi. Haftada bir gelirdi bizim dükkâna. O zamanlar da iyi parçalar, gümüşler vardı. Ama Musevilerin de ayakları kesildi bu işsizlikten dolayı. Siz bu parçaları topluyorsunuz, Fransa’dan ithal ediyorsunuz. Bu parçaları nasıl seçiyorsunuz ve seçim esnasındaki kriterleriniz nelerdir? Renginden. Eğer rengi yapaysa biz onu anlarız. Binde bir de yanılabiliriz tabii ki; bunun mektebini okumadık. Bir parçayı almak için onu görmem gerekir. Yurtdışına giden arkadaşlarım oradan bana antika getirmeyi teklif

ediyorlar; ama ben görmeden asla almam. Büyük, harika çarşılar var; bu iş orada bir zanaat gibidir. Onlar da Amerika’dan alıp getiriyorlar artık. Eskiden eşyalar köylerden geliyordu; fuarları da köylerden gelen insanlar yapıyordu zaten. Şimdi onlar bitti ve fuarlarda artık esnaflar antika satıyor. Ermeni bir ortağımla Paris’te de bir dükkân açmıştık. Bir de antikacılık yapmak isteyen Türk bir genç çocuk vardı. Önce hissedar

olduk; altı sene bu şekilde götürdük işi. Ben malları alıyordum; o Paris’teki dükkânda satıyordu, ben de burada satıyordum. Daha sonra onun orada dükkânı borçlandırdığını ve işlerin iyi gitmediğini öğrenince ben oradaki işi bıraktım. Bana olan borcunu ödemedi; ben de sadece dükkânda kalan malları geri alabildim. Bu dükkândaki parçaların neredeyse hepsi yurtdışından mı geldi? Aşağı yukarı hepsi yurtdışından, yerli parça yok. Parçaları Paris’ten toplamanızın özel bir nedeni var mı? Orası antika açısından çok zengin olduğu için oradan topladım. Oradaki esnaflar fuarlar yaparlar; Türkiye’den de antikacılar burada satmak için gidip oradan mal alırlar. Parçaların hikâyeleri sizi ilgilendirir mi? Kimin evinden geldiğiyle, o parçanın hangi atmosferde kullanıldığıyla ilgilenir misiniz?

B 149

B 150

Çok ilgilenmem açıkçası. O parçayı satın alana söylesem, o da unutur bir süre sonra. Fransızca ‘epoch’ diyorum ben; yani zamanında, 80-100 sene evvel yapılmış, ilk mallar. Bizimkiler ‘epoch’ ne bilmiyorlardı tabii. Doğuştan bilmiyorsun, öğreniyorsun. Ben de Fransa’ya gittiğimde öğrendim. Burada kimse bilmiyor; bilmedikleri için de ‘epoch’ parça dediğimde kimse için bir şey ifade etmiyor; o parça çok değerli olmasına rağmen satamıyorum. Türkiye’de insanların bugün antikaya olan ilgileri ne durumda? Bir zamanlar çok ilerlemişti; şimdi durakladı. Artık nerdeyse kimse ilgilenmiyor. Eskiden her gün üç dört adrese giderdik; Boğaz kıyısındaki yalılara, villalara… O yalılar el değiştirip düğün mekânları haline gelince onlara satışlarımız da bitti. Ekonomiyle alakalı bir durum mu sizce bu? Yoksa insanların zevkleri mi değişti? Antikayla ilgilenen insan kalmadı artık; o eskiler yaşlandılar. Evleri

zaten dolu; eğer koleksiyoncu değilse fazladan parça almasına da gerek yok. Diğer taraftan insanlar muhabbet etmeye bile gelmiyorlar artık dükkâna. Sizin bütün gününüz bu eserlerin arasında geçiyor. Hepsi çok güzel ve zevkli parçalar. Kendi evinizde de antika parçalara yer verir misiniz? Salon takımı, masa gibi birkaç parçam var. Tablolarım da var; ama biliyorsunuz terzi kendi söküğünü dikemezmiş. Bizim için de açıkçası bu işin parası önemli. Bazıları ”can sağlığı daha önemli” diyor; ama parasız da bir şey olmuyor. Sağlığımız yerinde çok şükür; ama eğer paramız yoksa bunu da konuşamayız. Bugün evine bir parça almak isteyen biri nasıl bir bütçe ayırmalı? Fiyat aralıkları ortalama olarak nasıl seyrediyor? Bu meraka bağlı bir şey. Kiminin 100 bin lirası olur, fakat meraklıdır; kiminin ise 100 milyon lirası vardır,

ancak meraklı değildir. Bu antikayı sevme meselesidir. Eğer seviyorsa az parası olsa bile bunu antikaya yatırır. Hem dolar hem Türk lirası bazında satıyorsunuz sanırım... Geçen haftalarda eşim bir rahatsızlığı sebebiyle bir profesöre gitti. Ücret olarak euro istemiş doktor; Türk parasını kabul etmemiş. Ben de hanıma, “Hangi memlekette yaşıyorsun diye sormadın mı?” dedim. Bizim için Türk lirası da olur, başka bir şey de. Geçen her parayla satıyoruz biz. Dükkândaki parçalar birbirinden güzel; ama öne çıkanlar da yok değil. Elbette bu seçimler kişiden kişiye değişebilir. En iyisi ziyaret ederek yakından bakmak. Rejans’a Nasıl Ulaşabilirsiniz? Rejans Antika’ya İstiklal Caddesi’ndeki Gratis Mağazası’nın karşı sokağına girdikten ve 50 metre kadar yürüdükten sonra erişebilirsiniz. Asmalımescit No: 13/ A Beyoğlu İstanbul

B O Ğ A Z İ Ç İ Ü N İ V E R S İ T E S İ YAY I N E V İ
D Derek Bickerton, bugün sahip olduğumuz haliyle bir lisan yaratmak i için biyolojinin ve kültürün nasıl bir etkileşim içine girmiş olabileceğini araştıran az sayıdaki kişiden birisidir. Bickerton “Sanırım bazı insanlar, gitgide zekâları artan atalarımızın bir gün uyanıp, o küçük zeki kafalarıyla lisanı doğaçlama icat ettiklerini düşünüyor hâlâ” diyor. Bickerton’a göre lisan evrimsel bir adaptasyondur, zira öyle olmak zorundadır; tıpkı dik yürümek, vücut kıllarının dökülmesi ya da kavrayıcı başparmaklar gibi. Fakat tam olarak ne tür bir evrim söz konusudur? Âdem’in Dili bu soruya yanıt arıyor.

Anarşizm, Büyük Kuramdan ziyade dönüştürücü bir projeden doğan gerçek, acil sorunlarla boğuşmanın bir yolu olan Küçük Kuram olarak adlandırılabilecek bir şeye ihtiyaç duyar. Ne tür bir toplumsal kuram, insanların kendi işlerini yönetmekte özgür oldukları bir dünyanın yaratılmasına katkıda bulunur? David Graeber’e göre bu soruya yanıt veren bir kuram; devlet, kapitalizm, ırkçılık ve erkek egemenliği gibi kurumların kaçınılmaz olmadığını; böyle şeylerin bulunmadığı bir dünyanın mümkün olabileceğini ve bunun sonucunda hepimizin daha iyi bir durumda olacağını varsaymalıdır. Anarşist bir antropoloji gerçekte yoktur. Sadece küçük parçalar vardır.

A Ahlak ilkelerini incelediğimizde, bazı ilkelerin diğerleriyle çeliştiğini g görürüz. Dolayısıyla ahlak felsefesinin büyük bir değeri varsa o da bu i ilkeleri açıklığa kavuşturmamızı ve tutarsız ilkelere sahip olmaktan kurtulmamızı sağlayacaktır. Eğer tutarsız ahlak ilkelerine sahip olmaktan kaçınmak ve sahip olduğumuz ilkeleri anlamak bizim için daha iyiyse; eğer ahlak ilkelerimizin sonuçları hakkında net olmak ve gelip geçici modalar olan ahlak ilkeleri hakkında şüpheci olmak daha iyiyse, o zaman ahlak felsefesinin dikkatle incelenmesi daha iyi insanlar olmamıza yardımcı olabilir.
SİPARİŞ www.bupress.org www.pandora.com.tr Telefon/Faks: 0212 230 09 62-63 www.idex.com www.prex.com.tr

iLETİŞİM

BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ YAYINEVİ
bupress@boun.edu.tr www.bupress.org

Telefon/Faks: 0212 257 87 27

TOZLU RAFLARDA BİR MESLEK: SAHAFLIK

Duygu Cankılıç ‘11
Edebiyata, tarihe, sosyolojik çalışmalara, mimariye, müziğe ve turizme kadar pek çok alanın konusu olan İstanbul’a bakarken, tüm bunların kaydını tutan, geçmişten bugüne belleğimizin koruyuculuğunu üstlenen kitaplara da değinmek istedik. 1978 senesinden bu yana sahaflık mesleğiyle yaşamını bütünleştirmiş Emin Nedret İşli ile gerçekleştirdiğimiz söyleşide büyük kitabevlerinin, AVM’lerin kitap kültürünü nasıl değiştirdiğini, son günlerdeki tarih merakının bu mesleği hangi yönde etkilediğini ve en önemlisi sahaflığın neden İstanbul ile bütünleştiğini konuştuk.

B 152

Bize kendinizden bahseder misiniz? İsmim Emin Nedret İşli, eski İstanbullu bir ailedenim. Üç, dört kuşaktır İstanbulluyuz. Bu işe öğrencilik yıllarında başladım. Daha lise yıllarımda kitaplara ve sahaflığa meraklıydım, amatörce kitaplar toplardım. Derken bu topladığım kitapların kıymetli olduklarını ve satın alındığını gördüm. 1978 yılında Enderun Kitabevi’nde sahaf çıraklığı yaptım. İstanbul Üniversitesi’nde okudum, üniversite hayatım boyunca amatörce yine kitap alışverişinde bulundum. Mezun olmadan, ‘86-‘87 yılında Beyoğlu’nda Yüksekkaldırım’da, yani Tünel başında, Galata Mevlevihanesi’nin tam karşısında Matmazel ve Rum diye iki tane kitapçı vardı. Matmazel Talya Nomidis’in dükkânını Uğur Güracar diye bir arkadaşımız devralmıştı, ‘86 yılından itibaren orada çalışmaya başladım. Önce orada tezgâhtarlık yaptım, dükkân işlettim, dükkânı bir buçuk iki yıl ben idare ettim. Sonra arka plana geçtim, ortağım Püzant Bey dükkânın idaresine geçti. O sırada Librairie de Pera adını almıştı Matmazel’in dükkânı; müzayede katalogları, yurtdışına ve yurtiçine akademik birtakım kitapların kataloglarını hazırlıyorlardı; dolayısıyla arkaya masa başına, işin mutfak kısmına geçtim. Orada uzun seneler hem müzayede kataloğu hazırladım hem akademik kitapların listelenmesiyle uğraştım. Arada tabii çok çeşitli evlerden, kişilerden, koleksiyonculardan, ölmüş kişilerin terekelerinden, mirasçılarından kitap aldım. 1998 yılında Yapı Kredi Yayınları’nda Enis Batur’un isteği üzerine Sermet Çifter Kütüphanesi’nde kütüphanecilik yapmaya başladım; eski kitaplarla, nadir kitaplarla ilgili olarak. Aslında eğitimimi kütüphanecilik üzerine almadım, üniversite tahsilimi Eski Türk Edebiyatı üzerine tamamladım. Sermet Çifter Kütüphanesi’nde 2000 yılının sonuna kadar görev yaptım. 2001 Şubat ayında, Cevdet Bey dostumuzla da orada karşılaştım,

2000 yılında önce Cevdet ayrıldı işten. O arada Librairie de Pera’da dükkân işletmesini devrettiğim arkadaşım Püzant Bey de emekli oldu oradan. 2001 yılında üçümüz Cevdet, ben ve Püzant, Turkuaz Sahaf’ı kurduk. 2001’den bugüne kadar da burada çalışıyoruz. Kısaca böyle, belki biraz teferruatlı oldu; ama olsun, sahafın teferruatlı olur biyografisi. Sahaf denince, salt bir alım satımdan ziyade, bu işe yüklenen sosyolojik ve kültürel anlamlardan söz edebilir miyiz? Bize sahaf kültürünü anlatır mısınız? Yaptığım işi salt ticaret olarak ele almak elbette doğru değil. Lakin ben yıllardır bu işin o kadar içindeyim ki, “ol deryada mahiler deryayı bilmezler,” diye bir söz vardır, ben de şimdi dışarıdan bakamadığım için, bu tahlili yapamam. Elbette sahaflık pek çok sosyal boyutu da barındıran, toplumsal konularda da devreye gidebilen bir meslek. En çok bilineni ya da en çok sorulanıyla buna örnek vereyim: “Siz nasıl kitap alıyorsunuz, ölülerin kitabını mı alıyorsunuz?” gibi sorular sorulur bize genellikle. Bir akademisyenin, bir kitap koleksiyoncusunun, meraklının ya da dededen babadan kitaplığı

kalmış bir insanın ölmesiyle başlar bizim işimiz; bir dramla karşılaşırız, gittiğimiz bazı yerler hiç de öyle iç açıcı yerler değildir. Dediğim gibi ya bir ölüm olmuştur ya kayıp olmuştur, ya ailede bu işi yapan, eden kişi birtakım sıkıntılar yaşıyordur, hastalık yaşıyordur… Kitabı temin etmek için gittiğimiz her yer öyle çok parlak ve hoş ortamlar, hoş sohbet ortamlar olmaz. Birincisi sahaf genellikle böyle travmatik bir durumla karşılaşır. İkincisi, bizim ülkemizde kitaba, kâğıda, belgeye çok fazla önem verilmediği için, biz alacağımız malzemeyi genellikle olumsuz koşullarda buluruz. Ya bir kömürlüğün içine atılmıştır ya tavan arasına saklanmıştır ya da sokağa atılmak üzeredir. Soğuk, kötü, çamurlu, ıslak, nemli, pis yerlerden de kitaplar alırız. Son zamanlarda, özellikle 2008’den sonra, sahaf festivalleriyle, TÜYAP’a gidip katılmamızla, çeşitli fuar organizasyonlarında yer almamızla ya da akademik bazı yerlerde stantlar açmamızla sahaflık mesleği ön plana çıktı. Turkuaz Sahaf bu anlamda başı çekiyor; biz bu işlere çok zaman harcıyoruz. Son zamanlarda sahaf ticaretine ve sahaf dükkânlarına karşı bir ilgi, ciddi bir moda da oluştu. Sizin gibi birtakım akademik yerlerin dışında, büyük gazetelerin yarı kültür yarı popüler cumartesi eklerinde ya

B 153

B 154

da “sosyete” dergilerinin kültür sanat sayfalarında sahaflığa yer verilir oldu. Bunun sosyal izahı nedir, dışarıdan bu durum nasıl yorumlanır; bunu da sizin üniversitenizdeki sosyologlar incelesin. Dergimizin bu ayki teması İstanbul. Dolayısıyla biz sahaflık mesleğine İstanbul ekseninden bakmak istedik. Zira sahaf deyince de akılımıza ilk olarak İstanbul geliyor, aksi de çok mümkün gibi görünmüyor. Anadolu’da genelde kitapların alınıp satıldığı küçük kitapçılar ile bu alışveriş sağlanıyor. Örneğin kendim sahaflarla İstanbul’a geldiğimde tanıştım. Dolayısıyla sormak isterim: Sahaflık gerçekten İstanbul’la özgü bir meslek midir? Anadolu’da, yani daha küçük ölçekli şehirlerde, kasabalarda sahaflık yok ve kolay kolay da olamaz diye düşünüyorum; çünkü bırakalım Anadolu’yu, bizim ülkemizde zaten kitap ve kitap biriktirmeye dair gelenek zayıf. İstanbul çok önemli bir yer; çünkü İstanbul Roma’dan başlayıp günümüze kadar bir payitaht. Bence günümüzde de hâlâ bir payitaht, bir sürü işler

buradan idare ediliyor. Başbakan bile genellikle Dolmabahçe Sarayı’nda oturuyor. Ankara 1930lu yıllarda belki daha öncelikliydi yönetim açısından. Gülersoy’un kendi Turing otomobil kurumu için uyguladığı bir söz vardı: “Bir ışıktı geçti.” Ben onu Cumhuriyet’in ilk yılları için söylüyorum, bir ışıktı geçti; yani maalesef döndük eskiye. Dolayısıyla İstanbul hâlâ bir payitaht, Bizans, Rum, Ermeni kültüründen, Osmanlı’dan, İslam’dan, Kürtlerden, ve daha pek çok farklı yapıdan kalanlar

bu şehirde toplanmış vaziyette. Hele ki 16. yüzyılda İstanbul’un çok büyük bir finans ve kültür merkezi olduğunu düşünürseniz bütün Doğu’nun kabı kacağı, yazması, basması, kumaşı her şeyi buraya gelmiş vaziyette. Dolayısıyla burada yüzlerce yangın, yüzlerce deprem, bu kadar ihmal, bu kadar esere, bilgiye, malzemeye kayıtsızlığımıza rağmen hâlâ burada muhteşem, mucizevi şeyler çıkabiliyorsa, bu buranın birikimindendir. Dolayısıyla, bir sahafın ya da sahaf çarşısının olabilmesi için, o bulunulan yerde böyle malzemelerin olması gerekiyor. Küçük çaplı bir kasabada ya da daha orta ölçekli bir kentte ne bulabilirsiniz ki, ne alabilir ne satabilirsiniz? İkincisi, bizim ülkemizde dediğim gibi böyle bir lord kütüphanesi, şato kütüphanesi veya bir birikim de söz konusu değil, biz genel olarak kitaplarımızı okumuşuz atmışız, ailede biraz saklanmışsa saklanmış, geri kalan yok. Oturma düzenimizde, ev düzenimizde kütüphane diye bir anlayışımız zaten yok; yani bir kütüphane odası ya da evinin bir köşesini kütüphane olarak düzenleme yok. Ayrıca da yayınlanan tereke defterlerine bakarsanız, o tereke defterlerindeki miras sonrası kalan malzemenin çoğunlukla kap kacak olduğunu görürsünüz. En fazla

saysa saysa bir Kuran-ı Kerim, iki delail gösterir size. Hans Peter Kraus adında Alman kökenli bir Amerikalı, dünyanın bir numaralı kitapçılarındandır, 1933 yılında bir Alman’dan söz ediyor, başka bir sahafla rekabetinden söz ediyor. Rocher adlı eski bir kitapçının malikânesine gidiyor, rakibiyle karşılaşıyor, yıl 1933, diyor ki: “Bu kitaplar 16. yüzyıldan bu yana oluşturulan ve çeşitli zamanlarda da eklenen büyük kitaplıktan oluşuyordu.” 16. yüzyıldan itibaren kitaplığını oluşturuyor aile ve 1933lü yıllara kadar bu kütüphane çoğalarak, eklenerek, katlanarak devam ediyor. 1933’te büyük bir ekonomik sıkıntıya düşünce kitapları satmaya başlıyorlar. Şimdi bizim tarihimizde bırakın 16. yüzyıldan 1933’lere kadar 300 yıl süregelen kütüphaneyi, bizde üç kuşak kitap koruyan, kitaplığını sürdüren adam bulursak öpüp başımıza koymamız lazım. Ben mesela dedesinden babasından kalma bir kitaplığı koruyan birine çok az rastlıyorum; var, yok değil, yok demek yanlış olur; ama çok az. Genellikle dedeler topluyor, babalar biraz saklıyor, torunlar yiyor. Dolayısıyla İstanbul’da bile bu zor, Anadolu’da tümden zor. O nedenle Anadolu’da sahaflığın çok gelişmesi mümkün gözükmüyor.

Kuveyt Şeyhi vesairenin dillere destan kitaplıkları, kütüphaneleri ya da müze şeklinde kurdukları malzemeleri nereden oluşuyor? Küçük ölçekli yerden İstanbul’a, İstanbul’dan Londra’ya, Londra’dan da o büyük paraları veren kimselerin kütüphanelerine gidiyor. Kısacası, Anadolu’da sahaflığın gelişmemesinin bir nedeni kültürel bir birikimin olmamasıysa, diğer nedeni de maddiyata dayanıyor. Bir başka nokta da, zaten küçük ölçekli yerlerde, sahafiye olabilecek malzemeler varsa, bu işi yapan kişiler zaten o malzemeyi İstanbul’a getiriyor. Bu tür kültür malzemesi para neredeyse oraya gidiyor. Kimde çok para varsa, kim bu işe çok parayı veriyorsa oraya akıtıyor. Dolayısıyla mesela bugün çok daha güzel, İstanbul’dan da kaliteli çok daha güzel yazmaların, çok daha otantik eski tarihli kitapların İstanbul’da çıkmamasının, Londra’da çıkmasının nedeni bu. Londra’da daha büyük bir para var ya da New York’da çok daha büyük ciddi müzayedelerde, Türkiye’deki müzeler ve kütüphanelerle yarışacak derecede önemli yazmalar çıkıyor. Yurtdışında Gülbenkyan, Halili, Dubai Emiri, İstanbul’daki AVM kültürünün büyümesi, hatta turistler açısında turistik bir merkez haline gelmesiyle, insanların büyük kitap zincirlerinden alışveriş yaptıklarını görüyoruz. Bu durum sahaf kültürünü etkiliyor mu? Çok etkiliyor, sadece AVM değil, internet alışverişi de etkiliyor. İnternetten bir sürü şeyi ısmarlayıp kapınıza kadar getirtiyorsunuz. Yahut bir AVM’ye gittiğinizde, çocuğunuz oyun oynuyor, eşiniz alışverişini yapıyor, çıkarken de oradaki bir zincir kitap mağazasına uğrayıp son çıkan kitaplar nelermiş, günceli takip ediyorsunuz. Lakin bu çizdiğim çerçeveye dâhil olmayan gerçek kitap dostları yok değil. Yine de
B 155

B 156

onların da arada bu AVM kültüründen nasiplerini aldıklarını görüyoruz. Ben 85’ten bu yana İstiklal Caddesi’nde ticaret yapıyorum. Sadece kendi mesleğimle ilgili değil; başka mesleklerle de ilgili gözlemlerim var. Bu caddede çok şey kapandı, çok şey bitti, sadece kitapçılık olsa iyi. Kumaşçılar vardı burada, hepsi gitti. Beyoğlu Caddesi’nin araç trafiğine kapatılması sonrasında Vakko dahi yerini sattı. Sahaflık tek bir alana hitap etmez; antika sayılabilecek ve fazlaca kıymetli, maddi değeri yüksek kitaplar, malzemeler var; bunların mutlaka ve mutlaka paralı olan insanlara satılması gerekiyor. Bir de akademik anlamda birtakım malzemeler ve kitaplar var; yani akademik olanların hepsinin antikaymış gibi ya da çok yüksek değerlerle satılması gerekmiyor. Akademisyenlere hizmet etmek gerekiyor, bir de zenginlere ya da koleksiyonerlere. Akademisyenlere hitap ettiğimiz alanda büyük bir rakibimiz var artık; eskiden bu rakip yoktu, bu da yeni çıktı: dijital kopyalama. Eskiden

bizim dükkânlarımıza gelip bizden tek sayı, iki sayı veya komple dergi takımı arayan, dergi soran, dergiyi takım yapmak isteyen onlarca akademisyen sayabilirim, biri şimdi kapımızı çalmıyor. Artık bu dergi koleksiyonlarının, setlerinin dijitali var, o dijitalin içindeki makalelerin de dijitali var. Bir akademisyenin bir dergideki bir makaleyi bulmak için sahaf sahaf dolaşıp o makaleyi elde etmek için çabalaması gerekmiyor. Dolayısıyla üniversitesinden yardım alıyor, kütüphaneden alıyor, arkadaşından alıyor. Bu AVM kültürü dükkâncılığı, perakendeciliği yok eden bir kültür, o kesin; sadece sahaflık alanında değil, pek çok alanda yok eden bir kültür. Belki de sahaflar AVM’lerde yer almalılar, kiraları falan ekonomik olabilse para da kazanılabilir bir hale gelebilir. Şimdiye kadar hiç cesaret etmeye kalkışanımız yok; ama belki de başarılı olur, bilmiyorum onu. İnternetin nimeti de var açıkçası, biz eskiden sadece İstanbul’daki mevcut meraklıya, akademisyene kitap satabilirdik, ulaşabilirdik ya da İstanbul içindeki insanlardan kitap alabilirdik. Şimdi dünyanın her yerinden kitap alabiliyoruz; dünyanın

her yerindeki ister koleksiyoncuya ister akademisyene satabiliyoruz internet üzerinden. Bir sahaf olarak çok farklı profillerde insanla karşılaşıp görüşme imkânınız oluyor. İstanbul’un çevresine dair, son yıllarda en çok neyin değiştiğini düşünüyorsunuz? Ben İstanbul’da Ümraniye’de bu işi yapıyor olsaydım ki genel olarak yapamazdım; ama yapıyor olsaydım, Ümraniye’de sadece Türk-İslam sentezli Müslüman bir kitle ile uğraşıyor olacaktım; ama Beyoğlu çok farklı bir semt ve burada iş yapıyor olmak çok farklı kesimden, cinsten, ırktan, dinden insanla tanışmanızı sağlıyor. Ben Ermeni’sinden Rum’una; Levanten’inden Keldani’sine herkesle tanıştım. Yaklaşık 30 yıl boyunca da hemen hemen her kesimden insandan kitap aldım. Kendi yaptığım iş ve bulunduğum bu coğrafi alan, bölge açısından İstanbul akıl almaz derecede karmaşık, kozmopolit, hakikaten yedi düvelin bir araya geldiği bir kent. Ben öyle adamlar tanıdım ki… Mesela doksan yaşında Galata Kulesi’nin tam karşısında, Sepon Civan Apartmanı diye bir

apartmanda uzun yıllar Librairie de Pera’nın ofisinde çalıştım. Tam Galata Kulesi’nin Galata Meydanı’na bakıyor, Galata Kulesi’nin tam karşısında bir Ermeni apartmanı bu. İki ortaklı bir apartmandı, ortağın biri İstanbul’da, öbür ortağı Fransa’da yaşıyordu. Bizim bulunduğumuz binanın üst katında Yaşar Paker diye 90 yaşında, sigortacılık yapmış bir Musevi yaşıyordu. 95 civarında falan öldü. Kısa boylu, ufak tefek, biraz da yaşlılıktan dolayı omuzları çökmüş biriydi. Divan Otel’in yanındaki Hyatt Residence yapılmamıştı, orada tenis kulübü vardı, yıl 1987-88. Üç günde bir elinde tenis raketi, yürüyerek Beyoğlu’nu geçiyor, Elmadağ’a gidiyor, tenis oynuyor, dinleniyor, geri dönüyordu. Bir gün beni çağırdı, dedi: “Gel sen meraklı bir çocuksun, sana bir kitap hediye edeceğim.” Evine çağırdı, yukarı çıktık, bir tane kitap hediye etti bana, Galatasaray Lisesi’nin hocalarından meşhur Ersan Mamburi vardır; onun yazmış olduğu bir İstanbul rehberi var, Contantinopolis Guide, ilk baskısı 1925-26 yılında yapılmıştır, 60lı yıllara kadar çok kez basılmıştır, Almancası, Fransızcası, Osmanlıcası, İngilizcesi var. Onun ilk baskısını bana hediye etmişti. Evine girdim, bir baktım

evinde bir odada bir yerde bir keman duruyor, bir yerde bir viyolonsel duruyor, bir yerde böyle çellovari bir şey duruyor. “Yaşar Bey bu nedir?” dedim. “Ben keman çalıyorum,” dedi. “Eskiden, 10 yıl öncesine kadar her 15 günde bir toplandığımız ve evimizde dörtlü yaylı çalgılar partisi yaptığımız bir ekibimiz vardı,” dedi. “Tek ben kaldım hayatta, bunlar da diğer arkadaşların enstrümanları,” dedi. Düşünebiliyor musunuz, 1970li yıllarda dört müzisyen, büyük ihtimalle hepsi Musevi, toplanıyorlar zaman zaman evlerinde, dörtlülere göre yapılmış partisyonları icra ediyorlar. İspanya’dan gelen Seferad Yahudilerinin kullandıkları Labino adında bir dil var, bunu okuyabilen bir adamdı. İsrail’den gelen metinleri okuttuklarını anımsıyorum bu kişiye. İstanbul böyle bir kent. Bunun gibi sayısız örnekler çıkarılabilir. Mesela bugün İstanbul’daki Rum kiliselerine gidin, gerçek eski İstanbullu kalmadığı için onlar 1.500 kişi kaldılar, onların da yarısı yaşlı, genç kalanlarında çoğu Yunanistan’da, Amerika’da, orada burada ya da gelip gidiyorlar. Dolayısıyla kilise hizmetlerini görebilecek, vazifelerini yapabilecek, zangoçluk yapacak, hademelik yapacak, bekçilik yapacak

adamların hemen hemen tamamı Hataylıdır; yani Hatay Hıristiyan’ıdır, Süryani’dir, hepsi Arapça konuşur. Çok iyi Arapça bilirseniz tüm Rum kiliselerini açtırabilirsiniz. Benim başıma geldi; biz gittik kapıyı açmadı; Rollan Abi vardı, o Arapça konuşunca, kilisenin gezdirmedik yerini bırakmadı görevli. Bir Rum kilisesi, görevli Hataylı, şakır şakır Arapça konuşuyor. Düşünebiliyor musunuz? İşte İstanbul böyle bir yer. Dolayısıyla gerçek İstanbul her zaman bence böyleydi. Hiçbir zaman tekdüze olmadı ve olamayacak diye düşünüyorum hâlâ, bütün ulusallaştırmaya ya da günümüzdeki İslamlaştırmaya rağmen. Bu keyifli sohbet için çok teşekkür ederiz. İstanbul’a dair sayımızda bize farklı bakış açıları kazandırdınız.

B 157

İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Arşivi’nden (Boğaziçi Yalıları) Ulaşım

İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Arşivi’nden Bebek Dalyanı

CESARETLE SEVDİĞİ İŞE DOĞRU YOL ALAN BİR BOĞAZİÇİLİ: TEMEL GÜZELOĞLU

Hakan Zihnioğlu ‘91
BÜMED ile işbirliği halinde olan ve Türkiye’nin en iyi perakende bankası olarak kabul edilen Finansbank’ın Genel Müdürü Temel Güzeloğlu ‘91 ile deneyimleri, çalışmaları ve hedefleriyle ilgili çok güzel bir sohbet gerçekleştirdik. Yükselebilmek için yeniliklere açık olmanın ve sevmediğimiz bir işi yapmamamız gerektiğinin vurgulandığı röportajımızı sizinle paylaşıyoruz.
B 160

Temel Güzeloğlu kimdir? İlkokul eğitimimi babamın işi sebebiyle dört ayrı yerde tamamladım. En son Adana’ya geldik ve Adana Anadolu Lisesi’ne girdim, yedi sene okudum. Aslında Adana insanda yedi ay kalsa bile izler bırakan bir şehir olduğu için kendimi Adanalı olarak tanımlarım. O dönemde eğer lisede başarılı bir öğrenciyseniz, üniversitede mühendislik okumak çok popülerdi. Elektrik Elektronik Mühendisliği, Endüstri Mühendisliği ya da Bilgisayar Mühendisliği okumanız beklenirdi. Ben de Elektrik- Elektronik Mühendisliği’ni niye seçtiğimi çok da bilmeden seçtim; ama üniversiteye geldikten sonra birinci senede çok etkilendim. O dönemde birçok öğrenci fizik bölümüyle çift ana dal yapıyordu. Onlarla tanışınca “burayı seçmekle iyi bir şey yapmışım; hatta daha fazlasını yapayım,” diye düşündüm. Bir kısmımız matematik bir kısmımız ise fizikte çift ana dal yapmaya başladı. Ben de onların elektrik-fizik çift anadal tarafına katıldım. Üniversitede, bugün biraz pişmanlıkla andığım, çalışmaktan başka hiçbir şey yapmadığım dört

sene geçirdim. Boğaziçi’nin sunduğu hayattan çok fazla yararlanamadım. Bugün olsa Boğaziçi’nin sunduğu sosyalleşme imkânlarını daha fazla kullandığım dört sene geçirirdim. Sadece mağaracılık kulübüne girdim, ama bir geziye katılabildim dersler ve sınavlar yüzünden. Bugün olsa derslerden geri kalan şeylere de zaman ayırırdım. Ama yine de elektrik ve fizik okumaktan pişman değilim, çok severek okudum. Elektrik ve fizik çift ana dalını da öneririm. Hayata dair çok ilginç şeyler öğretiyor fizik ve elektrik. Yaratıcılık, pek çok farklı alandan değişik şeylerle beslenen bir olgu. Elektrik ve üzerine fizik eğitiminde gerçekten kafanız çok açılıyor. Farklı konularda, enteresan şeyler öğreniyorsunuz. Belki iş hayatınıza birebir uygulamıyorsunuz; ama o bilgiler çok farklı yaratıcılık olanakları sunuyor. Ama lisanstan sonra da çift dal okumayı bırakmayıp Amerika’da yüksek lisans yapmışsın. Daha sonra da Türkiye’de bir yüksek lisans daha yapmışsın. Hızını alamamışsın sanki. Türkiye’deki son yüksek lisansımı yani Bilgi Üniversitesi’ndeki MBA programını bankacılık kariyerim için yaptım; bankacılıkta akademik bir derece ve teorik bilgi gerekiyordu. Aslında zorunluluktan başlamış olsa da üniversiteye geri dönmek bana çok keyif verdi. Bu arada Santral İstanbul kampusu da çok keyifliydi. Kariyerinin bugünlere nasıl geldiğinden bahseder misin? Yüksek lisans eğitimim biter bitmez Amerika’da işe başladım, Digital diye bir kurumda bir sene part-time araştırmacı olarak çalıştım. Bir yandan da doktoraya devam ediyordum. Ama daha sonra doktorayı bırakıp Türkiye’ye döndüm. “Ben ne yaparım burada?” diye düşünürken Yapı Kredi

Bankası’nda teknoloji bölümüne girdim; ancak 15-20 gün kalabildim. O benim yapacağım iş değilmiş, dedim ve hızlı karar verip ayrıldım. Unilever’e MT olarak girdim. IT’de satış sistemi yazılımı üzerine çalıştım. Daha sonra muhasebe bölümündekiler beni çok sevdi ve kendimi bir anda muhasebede buldum. İşi hızla öğrendim; ama muhasebeyi de çok sevemediğime karar verdim. Unilever’de toplam iki yıl çalıştıktan sonra Citibank IT’ye geçtim. Benim kariyerimde bankacılığın inişli çıkışlı bir seyri var. Aynı bankanın içinde IT’den operasyona, oradan da bireysel pazarlamaya geçtim. Bütün bunlar şu anki pozisyonuma hazırladı beni. Sonra eşimin yaptığı başvuru sonucu

satışa hazırlanması ve bankanın içerisindeki pazarlama, operasyon vb. fonksiyonlarının yeniden organize edilmesi de dâhildi. 2006 yılında banka satıldı. Hüsnü Bey gitti, ben bankada kalmak istedim. Onlar da bankanın tüm kredi kartlarını bana teslim ettiler. Önce kredi kartları, sonra sırasıyla bireysel bankacılık ve kobi bankacılığı, sonra da tüm birimler bana bağlandı. Bankacılığın ardında çok teknik bir iş var. Aldığın eğitimle bankacılık birbiriyle nasıl örtüşüyor? Herhalde bundan daha iyi örtüşemezdi. Bankacılık aslında

B 161

kuradan Amerikan “Greencard”ı çıktı. Amerika’ya gidip bir iş kuralım, diye düşündük. 1999 yılıydı. Ama işler istediğim gibi olmadı, beceremedim. Orada iken Mckinsey ile tanıştım ve Türkiye’ye dönüp McKinsey’de dört yıl çalıştım; ağırlıklı olarak bankacılık ve finans sektörüne danışmanlık yaptım. İlk projeler bankacılıkteknoloji ile ilgiliydi. Sonra enerji sektöründe proje yaparken bir telefon aldım. Çok sıkıldığım bir andı; çünkü artık enerji sektöründe bir projeye devam etmek istemiyordum. Finansbank’tan Murat Özyeğin aradı. Görüşmeye geldim, mülakat yerine uzun sohbet ettik. Tekliflerini yaptılar ve ben de hemen kabul ettim. Ocak 2004’tü. Birkaç sene Murat Özyeğin, ben ve ekibim bankanın yeniden yapılandırılması üzerine çalıştık. Bunun içine bankanın

evrensel bir iş. Örneğin her bankada İK, operasyon, mali kontrol ve IT bölümleri var. Bu bölümler kendi başlarına birer kariyer zaten. Her yıl çok dinamik kariyer planlamalarıyla birlikte 2.000 kişi işe alınıyor. 13.000 vasıflı çalışanın olduğu bir durum. Mali kontrol de buranın her şeyi. Çünkü rakamlar buradaki en önemli şey. Müşterinin hesaplarından, hazine bonosu portföyüne ve bundan da bilançonun ne vaziyette olduğuna kadar bankalar rakamlara bakar. İşin kredi tarafında, her şirketi detaylarıyla anlaman gerekiyor. Ama en heyecanlı kısımlar dataya ve istatistiksel bilgiye dayanan işler. Analitik pazarlama, krediler en güzel örnekler. Bu konularda bizim bankamızda 100’ün üzerinde istatistikçi, matematikçi, fizikçi, bilgisayar ve elektrik mühendislerinin çalıştığı analitik ekipleri var. Benim ekibim de, ben

B 162

Şimdiki çocuklarda yeni bir görev isteme hali var; ama onu istemek yetmez, onu kazanmak zorundasınız. Ben IT’de çalışırken, muhasebe bölümüne projeler yaptım ve bir süre sonra oradan muhasebe birimine geçmemi teklif ettiler. Yani sürekli iş değiştirip, yeni bir şey istemek değil mesele. Burada iki mesaj var. Birincisi; hangi işi yapıyorsanız, çok iyi yapmalısınız. Şirket size güvenip başka bir pozisyonu teklif ettiğinde de siz o zorlu işi almalısınız. Başka bir deyişle yükselmek istiyorsanız, değişik şeylere açık olmanız ve verilen yeni görevleri almanız gerekir. İkincisi ise, eğer bir işi sevmiyorsanız orada da durmamanız lazım. Kariyer için zaman kaybetmek açısından değil, hayatınızda büyük bir bölümünü ‘’işte’’ geçirdiğiniz için değiştirmek gerek diye düşünüyorum. Ben bunları bilinçli yapmadım; ama hayat önümüze değişik şeyler açtığında korkmamak lazım. İnsanlar risk almaktan korkuyorlar. Belki de bu günümüz dünyasında hayatın çok kolaylaşmasından kaynaklanıyordur. Örneğin yakın zamanda bankamızdan bir arkadaşıma başka bir şirketimizde genel müdür yardımcılığı önerdim. Yapabilir miyim acaba, deyip kabul etmedi. Eğer bunu söylerseniz ve risk almazsanız olduğunuz yerde takılı kalırsınız. de sektörde analitik sistemleri kullanma konusunda ayrı bir yerde olduğumuzu düşünüyoruz. Aslında kariyer yolculuğuna genel müdür olma arzusuyla başlamadın; ama arada tüm yaptıkların şu anki konumuna hizmet etmiş. Bir kariyer planlaması nasıl olmalı ? Yaptığın kariyer planlamasından mutlu musun? Yeni bir mezun üst düzey yöneticilik hedefliyorsa ne yapmalı? Şansın bana çok faydası oldu. Açıkçası şans olmazsa bunların hiçbiri olmuyor. Bana sorduklarında %80 şans, %20 iş diyorum. Ben bilinçli yapmadım bütün bu yaptıklarımı; ama bugün öneri verecek olursam yaptıklarımı yapmasını söylerdim. Mümkün olduğunca farklı şeylere dokunmak gerek. Değişik şeyler yapmaktan ve inisiyatif almaktan korkma. Yapı Kredi’den 15 gün sonra ayrılırken babam “Türkiye’ye dönüp de iş buldun, bırakma,” dedi. Ama bana göre bir iş değildi ve bıraktım. Unilever’e IT bölümüne geçtim. Unilever’deyken de bölüm değiştirdim, yönetim muhasebesine geçerken “ bunu yapamam” korkusu yaşamadım. Sekiz ay sonunda ordan da ayrıldım. Citibank’e geçtim ama o sekiz ay bana çok şey kattı. Citibank’te IT’den operasyona, oradan sonra da pazarlamaya geçtim. Finansbank bu sektörde hızlı büyüyen bir banka oldu. Sizin döneminizde de bu iddialı yapısı var mıydı? Bu zamana kadar Finansbank’ta ne yenilik oldu ve sizin bunlara bakış açınız nasıldı? Geçtiğimiz altı yılda, Finansbank sektörün diğer bankalarından farklı bir banka haline geldi. Şu an Türkiye’nin en perakende bankasıyız. Banka bilançolarında kredinin büyüklüğü önemlidir. Bilançonun en büyük kısmını krediye kullanan bankalardan birisiyiz. İkincisi biz bugün kredilerinin % 60’ını bireylere kullandıran bir bankayız. Bunu bilerek ve isteyerek yaptık; 2006’da böyle

bir banka değildik. Çok ciddi bir değişim geçirdik. Benim ve ekibimin çok etkisi oldu. Biz o dönemde; “2006’da Türkiye’nin en iyi perakende bankası olmak istiyoruz,” dedik ve bugün öyle olduğumuza inanıyoruz. 2006’da kredi kartı pazar payımız % 6-7 idi. Bugün % 15. Diğer örnekler de buna benzer örnekler. Ekip olarak hâlâ beraberiz ve bu işi akıllıca yapan çalışanlarımızla da büyümeye devam ediyoruz. Bankamızın yönetim kurulu da bu vizyonu paylaşıyor. Ömer Aras bankanın geleceğinin perakendede olduğunu söyleyen kişidir. Amerika’da veya Avrupa’daki bankalardan bizim çok ciddi bir farkımız yok, Türkiye’deki diğer bankaların var; çünkü yıllarca bankaların bilançoları devlet kâğıtlarının getirdiği yüksek getirilerle beslenmiş; ama Finansbank’ın bilançosunun sadece % 12’si devlet kâğıtlarından oluşuyor. Diğer bankaların % 25-30 civarında ve % 40’lardan geldiler buralara. Bizim hiçbir zaman bilançomuzdan pazar riski alarak para kazanmak gibi bir amacımız olmadı. Şu an devlet kâğıtlarında ve kurumsal bankacılıkta gelir çok azaldı. Diğer bankalar da perakendeye yöneliyorlar; ama biz daha önce yola çıktığımız için yöntem olarak çok öndeyiz. Örneğin Wells-Fargo şubelerinin içinde kafeleri olan bir banka. Türkiye’de de bu tip perakendecileri bankalarda görecek miyiz? Banka şubelerinin, belli ölçülerde farklı şeyler için “outlet (satış noktası)”

olarak kullanılmasını savunuyorum ve sıcak bakıyorum; ama Türkiye’de bankacılık müşterisi muhafazakâr bir yapıda. “Bankanın içerisinde bir kafe olması düşüncesi şubenin ciddiyetini bozar mı ve müşterilerin davranışı nasıl olur?” soruları var. Eğer işler tahmin ettiğim gibi giderse, 2013’te bu fikri deniyor olabiliriz. Eskiden şubeler, her birimin kendi içinde olduğu, küçük birer banka gibiydiler. Sonra giderek “outlet (satış noktası)”na dönüşmeye başladılar. Örneğin sigorta satmaya başladı bankalar. Pekiyi buna dönüşmeye başladıysa neden daha fazla şey satılmaya başlanmasın? Almanya’da Tchibo yapıyor. Dünyanın en ilginç örneklerindendir. Dünyanın en iyi kahvecilerinden bir tanesi; ama kahveyi ana işi olarak yapmıyor. Gerçekten çok ilginç ürünleri var. BÜMED- Finansbank işbirliği hakkında ne düşünüyorsunuz? Geleceğe yönelik nasıl projeler yapılabilir? Ve bu sayımız İstanbul teması etrafında olduğu için bir de İstanbul’un sizin için ne ifade ettiğini öğrenebilir miyiz sizden? Boğaziçi’nde; BÜMED ile ortaklığımız var ve bir de bizim sponsor olduğumuz konserler var. Konserlerde 2014’e kadar sponsorluğumuz devam edecek. “Başka neler yapabiliriz?” diye düşünüyoruz. Mali yazın konusunda yetişkin eğitimi gibi bir

şey yapmak istiyorum. Çünkü biz çok perakende ve müşteriye çok dokunan bir banka olduğumuz için eğer bir banka müşteriye eğitim verecekse bu bizim sorumluluğumuzdur, diye düşünüyorum. Türkiye’de müşterilere % 10 faiz verdiğinizi söylüyorsunuz; ama insanlar bu oranın aylık olduğunu düşünüyor. Bu seviyeden bambaşka bir seviyeye çıkarmamız lazım ki, insanlar bankaların sunduğu servisleri kıyaslayabilsinler. Eğer servisler karşılaştırılamazsa bankaların arasındaki rekabetin ve sunulan servislerin iyileşme olanağı yok. Hala bunların anlaşılabildiğinden emin değilim. Biz bunu Boğaziçi ile yaparsak kaliteli bir içeriği sağlarız. İstanbul deyince aklıma sabahları boğaz ve sabah saat altı gibi boğazın muhteşem mavi, gri karışımı rengi ve üstündeki buharlaşma sisi geliyor. İkincisi balık; Boğaz kıyısındaki balık restoranlarını seviyorum. Böyle bir gelenek dünyanın hiçbir yerinde yok. Üçüncü olarak trafik geliyor aklıma; çünkü böyle bir trafik de dünyanın hiçbir yerinde yok. Sadece Moskova’da ve Sao Paolo’da var; ama burada trafikte yılmış durumdayız. İstanbul 24 saat yaşayan bir şehir; ama ben pek 24 saat yaşayan bir insan değilim. Geceleri dışarı çıkmıyorum; çok evcil bir insanım. “Audio” merakım var; sistemimi açıp müziğimi dinlerken kitabımı alıp okuyorum ve benim bütün gece hayatım bu. Öğrenciler öğrenciyken genel müdür olmak isterler peki genel müdürler ne ister? Geçen gün bir öğrenciyle konuştum. Bana “ben ne olayım?” diye sordu. Ben de “sen 21 yaşında ol; çok iyi bir yerdesin!” dedim. Keşke ben onun yerinde olsaydım.

B 163

KARİYER GEZGİNLERİ

Beyza Gürsun ’09

Bu yazıyı bir video haline getirebilseydim, fonda güzel bir müzik eşliğinde, uçağın havaalanına iniş sahnesi ile başlardı. Filmlerin böyle sahneleri hep çok etkileyici gelmiştir bana. Uzaklaşma ve yeni şeyler keşfetme hissi verir. Birçoğumuz için bu çok güçlü bir his ve istek olsa gerek ki, özellikle üniversite yıllarından itibaren yurtdışına gitme fırsatlarını kovalarız: tatiller, değişim programları, gençlik kongreleri ve stajlar… Tabii sayılı gün çabuk geçip de dönüş anı geldiğinde, iyi geçirilmiş zamanlar akılda kalır ve “aslında yurtdışında yaşamalıyım,” gibi gelir. Ancak kuşkusuz farklı bir ülkede hayat kurmak, farklı bir şehirde iş hayatına atılmak birçok faktörü göz önünde bulundurmayı gerektiren, çok ciddi bir karar. Artısını eksisini bir bilene sormak en güzeli. İşte 3 Boğaziçi mezununun yorumları…

değiştirmelerdeki bilinmezler minimuma indirilmişti. İstanbul ve Lozan’daki çalışma hayatını karşılaştırdığında ne gibi farklar görüyorsun? Yurtdışında çalışmanın avantajları ve dezavantajları sence neler? Yurtdışında çalışmanın avantajı hiç kuşkusuz başka kültürlere dokunmak, bu kültürleri yaşayarak vizyonunuzu genişletmek ve kendinizi daha iyi tanıyarak kapasitenizi ortaya çıkarabilmek. Bunun yanında, yurtdışında çalışmaya karar verdiğinizde etkilerini sadece siz hissetmiyorsunuz, aileniz de hissediyor. Ben bu süreçte eşimden de bir süre ayrı kaldığım için en büyük zorluk alışma dönemindeki yalnızlık ve arkanızda bıraktığınız aileniz için duyduğunuz endişe. Ait olmadığınızı bildiğiniz bir yerde yaşamaya alışma sürecinin pek çok zorluğu beraberinde getirmesi ise kaçınılmaz. Özellikle İstanbul gibi bir dünya şehrinden sonra Lozan’da yaşamaya başladığınızda ilk fark edeceğiniz şey şehirdeki sakin ve düzenli hayat. 24 saat hayatın hiç durmadan aktığı

B 164

Harun Başer Endüstri Mühendisliği `06 Lozan, İsviçre, Philip Morris International, Operations Planning Supervisor Yurtdışında çalışma kararını nasıl aldın? Temmuz 2012’den bu yana şu anki pozisyonumda çalışıyorum. Bir süredir kariyer planlamam içinde zaten yer alan yurtdışı opsiyonu için yöneticilerim teklif ilettiğinde şu ana kadar yaşadığım tecrübelerden farklı olan bu fırsatı değerlendirmek için tereddüt yaşamadım. Karar verme konusunda beni rahatlatan nokta uluslararası bir şirkette olmanın avantajı oldu; çünkü şirket kültürü bütün dünyaya yayılmış durumda, bu şekilde pozisyon ve lokasyon

İstanbul ile akşam 18:00’den sonra açık tek bir dükkân bulamayacağınız Lozan’ı bu noktada karşılaştırmak bile anlamsız. Şehrin bu sakin, huzurlu ancak zaman zaman kısıtlayıcı derecedeki dakik hayatına ayak uydurmak için ilk yapmanız gereken şey planlı olmak. Alışverişlerinizi, seyahatlerinizi, görüşmelerinizi planladıktan sonra kafanızı kaldırıp etrafa baktığınızda göreceğiniz yemyeşil dağlarla çevrili muhteşem göl manzarası size İstanbul’dan bir Boğaz havası getirecektir. Bundan sonrası kişisel tercihlere kalıyor, iş çıkışı hiç trafik derdi olmadan, kendinize ayırabileceğiniz kaliteli bir zamana karşılık, İstanbul’un cazibeli ve her daim hızlı hayatından uzak soğuk bir huzur var aslında Lozan’da.

almak için çok çabalamak zorunda kalabiliyorsunuz. Şu anki şirketimde birçok eğitimi işim gereği almam zaten zorunlu. Bir de Türkiye’ye kıyasla esnek çalışma saatleri ve daha fazla izin kullanabilme gibi artılar da var. Bütün bunların yanında birçok dezavantajı yok değil. Aklıma gelen ilk şey, maalesef genel olarak Türkiye’den geliyor olmanın yarattığı önyargı. İsviçre’de nispeten bunu daha az hissediyorum; ama Almanya’da Türklere karşı bir önyargı var ve doğal olarak gerek başvuru aşamasında gerekse kariyerin ilerleyen kısımlarında bu önyargının etkileri görülebiliyor. Tüm bunların yanında tabii ki anadilinizde çalışmamak, aileden ve arkadaşlardan uzak olmak, yeni bir ülkeye alışmaya çalışmak, yeni arkadaşlar edinmek her zaman yeni bir kente alışma sürecini zorlaştıran faktörler.

yüksek lisans programları içinde yabancı öğrenci kontenjanları kısıtlanmıştı. Yine de bu dönemde Purdue Üniversitesi’nden kabul aldım. Yüksek lisans sonrası Türkiye’ye dönmeyi planladığım dönemde bir iş fırsatı karşıma çıktı ve planlarım değişti. Capital One firmasında üç yıl çalıştıktan sonra Türkiye’ye döndüm. İstanbul’a dönme kararını nasıl verdin? Çok zor bir karar olmadı aslında, her zaman dönmeyi düşünüyordum; sadece Capital One’dan teklif gelince zamanlama değişmiş oldu. Yurtdışında yaşamak, başka bir kentte, yakınlarınızdan uzak hayatınızı kurabilmiş olmak insana ayrı bir özgüven veriyor. Orada hayatımı kurdum, görmek istediğim yerleri gördüm, hem öğrenciliği hem iş hayatını tattım. Bunları yaptıktan sonra artık zamanı gelmişti. Yurtdışında çalışmanın avantajları ve dezavantajları sence neler? Amerika’da kendimi büyük bir çarkın içinde, yaptıklarına değer verilen biri gibi hissettim hep. Motivasyonunuzu yüksek tutmak için sürekli bir uğraş var; ancak büyük resme baktığınızda kocaman bir sistem içinde sadece bir bireysiniz. Türkiye’de ise daha küçük bir çark içinde çok daha fazla etki yarabileceğim hissini taşıyorum. Buna ek olarak anadilinizi kullanabilmek; sevincinizi, dertlerinizi, hatta yeri geldiğinde sinirinizi anadilinizde ifade edebilmek insana kendini çok farklı hissettiriyor.
B 165

Rüya Elmas Kimya Mühendisliği ’07 Basel, İsviçre, Syngenta, EAME Supply Chain Planner Önce Almanya, sonra İstanbul ve şimdi İsviçre… Nasıl oldu bu geçişler? Yurtdışında olduğum sürede iki farklı ülke ve üç farklı şirkette çalışma fırsatım oldu. Yurtdışındaki başvurularıma Almanya’da yüksek lisans yaparken başladım. 2009’da Almanya Henkel ve daha sonra Metro Group’ta toplam sekiz ay süreyle staj yaptım. Ancak yüksek lisans sonrası iş başvurularıma, Türkiye’den geldiğim ve iş iznim olmadığı için kabul almam çok da kolay olmadı. Sürekli farklı başvurular yapıp, aynı zamanda özgeçmişimi geliştirmeye çalıştım. Daha sonra İstanbul’a döndüm ve Philips’te bir yıl süreyle Lojistik MT olarak çalıştıktan sonra tekrar yurtdışına gitme fırsatı karşıma çıktı ve Eylül 2011’den bu yana Basel’de çalışıyorum. Tüm bu iş hayatı tecrübelerine baktığın zaman, yurtdışında çalışmanın avantajları ve dezavantajları sence neler? İsviçre’deki iş hayatında Türkiye’ye kıyasla hiyerarşi daha az. İsviçre’de yöneticinize karşı çok mesafeli olmak durumunda değilsiniz, fikir paylaşımı çok daha açık. Bunun yanında kişisel gelişim olanakları daha fazla. Türkiye’de bazen belli eğitimleri

Ferit Erin Bilgisayar Müh.’03 İstanbul, Eczacıbaşı Yapı Gereçleri, Yeni Pazarlar Geliştirme Müdürü Amerika’da çalışmaya nasıl başladın? Ailemde yurtdışında yaşayan çok kişi vardı. Biraz bu durumun da etkisiyle Boğaziçi’nden mezun olduktan sonra yurtdışına gitmeyi istiyordum. Mezun olduğum 2003 yılında, 11 Eylül olayı nedeniyle

Beyza Gürsun 2009 yılında Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun oldu. 2010 yılında Eczacıbaşı Holding Eğitim ve Geliştirme Departmanı’nda başladığı iş hayatına, 2011 itibariyle yine Eczacıbaşı Holding bünyesinde Seçme, Yerleştirme ve Ücretlendirme Müdürlüğü’nde İnsan Kaynakları Uzmanı olarak devam ediyor.

ANADOLU YAKASI’NI DÜNYAYA AÇAN KAPI: SABİHA GÖKÇEN HAVALİMANI
Güneş Başat ‘07
“Bariyersiz havalimanı” ve “yeşil havalimanı” sertifikalarına sahibi olan Sabiha Gökçen Havalimanı’nın inşaatının ardından işletmeciliğini de üstlenen Limak, 1976 senesinde başlattığı faaliyetlerle, İstanbul’a dünyanın birçok noktasıyla buluşma şansı veriyor. Kültürel, sosyal ve ekonomik değeri ülkemiz ve İstanbul için tartışılmaz olan Sabiha Gökçen’i ve İstanbul için önemini bu işletmede görev alan İnşaat Bölümü mezunumuz Ebru Özdemir ’95 ile konuştuk. Sohbetimizin detaylarına girmeden önce, 2011 yılı sonunda Sabiha Gökçen’in 13.7 milyon yolcuya ulaştığını ve 2009 ve 2010 yıllarında Airport Council International tarafından “dünyanın en hızlı büyüyen havalimanı” seçildiğini de ekleyerek, bu başarıların da altını çizelim.

B 166

Bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz? 1995 yılında Boğaziçi Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nden mezun olup, aynı yıl New York’ta Fordham Üniversitesi’nde MBA programına başladım. 1997’de MBA derecemi tamamlayıp, Limak Grubu’nda Proje Finansman ve İş Geliştirme Direktörü olarak çalışmaya başladım. 2000 yılında Limak Holding

Yönetim Kurulu Üyeliği’ne ve 2010 yılında Limak Yatırım Yönetim Kurulu Başkanlığı’na seçildim. Şu anda Limak Grup Şirketleri’ndeki ana iş konularım: Proje finansmanı, iş geliştirme, stratejik planlama, sürdürülebilirlik ve kurumsal kültür. Sabiha Gökçen Havalimanı’nın yaratılış sürecini anlatabilir misiniz?

en kalabalık ve hızlı büyüyen metropollerinden biri. İstanbul’da şu andaki ulaşım imkânlarının yeterli olmadığını hepimiz görüyoruz, yaşıyoruz. Şehirde çok önemli altyapı projeleri devam etmekte, bunların kısa ve orta vadede tamamlanması gerekiyor. İstanbul’da yaklaşık 500 kilometrelik bir raylı sisteme ihtiyacımız var. Özellikle metro hatlarının tamamlanması, Marmaray Projesi’nin hayata geçmesi, deniz taşımacılığının daha yaygın kullanılması, üçüncü köprünün ve bağlantı yollarının tamamlanması, ikinci büyük tünel geçişi olan Avrasya Projesi’nin devreye girmesi önemli. Ayrıca bireysel taşımacılıktan toplu taşımacılığa geçişi hızlandırmalıyız ki enerji tüketimimizin ve karbon salınımımızın artışını azaltabilelim. Üçüncü havalimanı ile ilgili planlarınız var mı? Yaklaşık 150 milyon yolcu kapasiteli olarak planlanan bu uluslararası havalimanı projesini şu anda bekliyoruz. İhalenin çıkmasıyla incelemelerimize başlayacağız. Ankaralı bir Boğaziçili olarak, sizin için İstanbul ne ifade ediyor? Zamanımın yarısı İstanbul’da geçiyor, yarı İstanbullu sayılırım. İstanbul bir dünya şehri, bir metropol. En çok neler yapmaktan zevk alıyorsunuz İstanbul’da? İstanbul’da en çok sergilere, konserlere ve sanatsal faaliyetlere katılmayı, farklı restoranlara gitmeyi, arkadaşlarımla zaman geçirmeyi seviyorum. Birçok iş toplantımız da İstanbul’da oluyor.

Sabiha Gökçen, Türkiye’de master planı olan ilk havalimanı. Yani burası yakınında teknopark, oteller, alışveriş merkezleri, sağlık kampusu olan büyük bir yaşam alanı olarak planlandı. Biz 18 ay gibi rekor bir sürede toplam alanı 500.000 m² olan uluslararası bir terminal binası ve onun ek binalarını yaptık. 31 Ekim 2009’da operasyonuna başladığımız yeni terminalde, 2009’da yolcu sayımız 6.6 milyona, 2010’da % 76 büyüme ile 11.6 milyona ve 2011’de 13.7 milyona çıktı. Sabiha Gökçen’den 82 uluslararası ve 30 yurtiçi destinasyona uçuş var. İnşaatında kullandığımız sismik izolasyon sistemleri sayesinde, Amerikalı Risk Management dergisi tarafından dünyanın en güvenli beş yeri arasından biri seçildik. 2011 yılında “bariyersiz havalimanı” ve 2012 yılında “yeşil havalimanı” sertifikalarımızı aldık. Havalimanı ile ilgili gelecek planlarınız neler? Önümüzdeki yıllarda öncelikli olarak yapacaklarımız: Sabiha Gökçen’in uluslararası uçuşlarını artırmak, yolculara ve uçaklara uluslararası standartlarda hizmet vermeye devam etmek ve operasyon verimliliğimizi artırmak. Sabiha Gökçen’e ikinci, paralel ve bağımsız bir pist yapılacak. Mevcut kapasiteyi ikiye katlayacak olan bu pist ile uluslararası uçuşlarımız artacak. Ayrıca Kadıköy-Kartal metro hattının Sabiha Gökçen’e kadar uzatılmasına yönelik proje devam ediyor. Kaynarca

üzerinden yapılacak metro bağlantısı tamamlandığında Sabiha Gökçen, metronun yanı sıra Marmaray ile de birleşmiş olacak. İstanbul artık iki şehir: Atatürk Avrupa Yakası’nın, biz Anadolu Yakası’nın havalimanı olarak büyüyoruz. Sabiha Gökçen ”rötarsız uçuşları” ile öne çıkmaya çalışıyor. Nasıl sağlanıyor bu? Terminal içindeki operasyonları en verimli şekilde yürütüp, verimliliğin düşmesine sebep olan durumları tespit ve analiz edip, çözümler buluyoruz. Havalimanlarında terminal ve apron yönetimini birlikte düşünmeniz gerekiyor. Biz, terminal operatörü olarak, havayolları gibi düşünüp, havayolları gibi hareket ediyoruz. “Marketing Information Data Tapes” dediğimiz verileri kullanarak, pazarlama araştırmaları ve en yoğun saatlerin analizlerini yapıyoruz. Buna göre, en uygun uçuş saatlerini, potansiyel yeni hatları belirleyerek, bunları havayolları ile paylaşıyoruz. Ayrıca havayollarının bizden beklediği ticari ihtiyaçlarını da kendileriyle sürekli görüşüyoruz. İstanbul’daki ulaşım imkânlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Nasıl daha yaşanılabilir bir şehir olurdu İstanbul? İstanbul yaklaşık 14 milyona yakın nüfusu ile Türkiye’nin ve dünyanın

B 167

SARI SİYAH RENGİNİZ

Mustafa Uyal '82
Eylül ayında Boğaz’a bakan balık lokantalarından birinde oturup sandallarında lüks lambalarıyla lüfer avlayanları bir kadeh rakı ve ızgara balık keyfi eşliğinde seyretmek dünyada sadece bir kente özgüdür: İstanbul. Karl Köprüsü’nün ay ışığı altındaki muhteşem görüntüsü Prag demektir. Piramitlerin gizemli ihtişamı ise Mısır. Bu örnekler coğrafya, tarih, yiyecek, içecek, mimari gibi milletleri birbirinden ayıran binlerce etken olduğunu anlatmak üzere verildi. Yunanlının ouzosu var; ama o kesinlikle rakı değil, Manş Denizi var; ama Boğaz değil, lüfer dünyanın bir yerlerinde muhakkak vardır; ama hiçbir zaman İstanbul Boğazı’ndan geçtiği zamanki kadar kıvamında değildir. Yani bunun gibi binlerce örnek bularak neden milletlerin birbirinden farklı olduklarını açıklamak mümkün. Hepsini tek tek birbirinden ayrıştıranlar var; ama birleştirenler veya ortak olarak sahibi olduğumuz bazı şeyler de var. Örneğin paylaşılan denizler, tarihteki savaşlar, bir depremde yaşanan acılar veya aynı depremde ortak kurtarma çalışmaları yaparken bir canlıya ulaşıldığı zaman yaşanan sevinçler gibi ortaklıklar var. Bazen artık dikkatimizi çekmeyecek kadar kanıksadığımız noktalarda hem ortak yanlarımızın hem de farklılıklarımızın olduğunu gözlemlemek ise hâlâ şaşırtıcı oluyor. Bir örnek bulmak adına bir soru sorsak ve New York ile İstanbul’un en çok benzeyen özelliği nedir dersek cevap sarı taksiler olursa yanlış olmaz. Taksi neredeyse tüm dünya ülkelerinin paylaştığı bir şey. Aslında taksi ve taksiciler üzerine çekilmiş filmlerin, TV dizilerinin sayısı bile bu konuda belli bir fikir verebilir. Taxi Driver, Taksi, Çiçek Taksi, Şoför Nebahat, Conspiracy Theory hemen aklımıza gelen örnekler. Fimlerde rol alan ünlü taksiciler ise Bourvil, Louis De Funes, Robert De Niro, Mel Gibson, Chevy Chase, Ayhan Işık gibi isimler. Türkiye taksi konusunda birçok konuda olduğu gibi ilginç bir ülke. Birçok noktada, altyapı sorunları olan henüz bazı problemlerine teşhis bile koyamamış bir ülkede, tüm taksilerin bir iki yıl içinde sarıya boyanıp, yıllarca İstanbul dolmuşlarında anlamsız bir aksesuar olarak duran sayaçların yerine, elektronik taksimetrelerin takılarak ve aşağı yukarı tamamında uzun bir süre Şahin (hatta Doğan görünümlü!) modeli kullanılarak inanılmaz bir standardizasyonu sağlamak ilginç değil midir? Öyle ki sarı taksilerimizin ilham kaynağı olan Amerika’nın Yellow Cab Co.’su bile toplam taksi sayısının küçük bir oranına sahip iken bugünkü duruma erişmiş olmak başka bir şeyleri anlatır gibi. Evet New York’ta sarı taksiler ezici bir üstünlüğe sahiptir; ama örneğin Los Angeles’ta yeşil ve kırmızı taksiler daha çok bulunur. Amerika’da genellikle Chevrolet ve Ford otomobillerin taksi şirketleri tarafından tercih edilmesi ise ayrı bir gözlem. Ama bu konuda GM’nin daha iyi bir filo satış programı uyguladığı mı yoksa yılların alışkanlığının mı ağır bastığı bilinmez. Belki de ikisinin bir karışımıdır. Çünkü gerçek olan şu ki Amerika’da sadece taksi olarak kullanılmak üzere tasarlanıp imal edilmiş olan Checker otomobiller bile Chevrolet’in ezici baskısına dayanabilmiş değil. Halbûki Checker çirkin; ama çok fonksiyonel bir tasarıma sahipti. Oldukça cüsseli Amerikalılardan üçünü arka koltuğuna oturtup bunların pek çok eşyasını da hem kabinde hem de bagaj bölümünde taşıyabilecek kapasitede ve boyutuna göre çok dar mesafelerde dönüş yapabilecek bir otomobildi. Tanınmış otomobil meraklılarımızdan Robert Kolejli Pamir Bezmen’in koleksiyonunda bir tane olduğunu bildiğimiz bu araçtan bir başkasını henüz sokaklarda görmüş değiliz; ama 1982 yılında iflas etmeden önce bu firmanın İstanbul taksi piyasası ile ilgilendiğini duymuştuk. Amerikan taksilerinin ne marka ve renk olursa olsun bazı ortak özellikleri var. Ön tarafa kesinlikle yolcu almazlar, zaten ön koltuğun yarısını şoförün gazete, sandviç, kahve termosu gibi günlük ihtiyaçları işgal eder. Hemen hemen tüm büyük kentlerde taksi şoförü ile yolcunun arasında sağlam bir “pleksiglas seperatör” vardır ve her araçta şikâyetler, tarifeler, şoför ve otomobil hakkında bilgi veren bazı belgeler asılıdır. Şoförler içinde yerli veya en azından üç kuşaktır Amerika’da yaşayan birinin bulunması ihtimali özellikle metropollerde çok zayıftır. Buralarda kendinizi genellikle Asya veya Güney Amerika kökenli bir şoföre İngilizce ile karışık bir lisanla bilmediği bir yere sizi götürmesini anlatırken buluverirsiniz. Bu arada özellikle New York’ta taksi şoförlerinin Holywood filmlerini aratmayacak sürüş tarzları ve benzer renkteki otomobilleri yüzünden kendinizi sık sık İstanbul’u anarken de bulabilirsiniz. Biraz güneye yani Meksika’ya indiğinizde burada lisanslı ve lisanssız taksiciler yani “Piratas” probleminin inanılmaz boyutlarda olduğunu duyarsınız. Her gün yakalanan, arabası seferden alıkonan korsan taksici sayısı bizim ortalama bir ilimizdeki taksi sayısından fazla

olabilir. Meksika’da da taksi olarak genelde Amerikan otomobillerinin tercih edildiğini görürsünüz; ama burada Amerikan olanlardan başka bir eski dostla da karşılaşırsınız: Volkswagen Beetle. Yılların kaplumbağası yakın zamana kadar Meksika’da üretilen en ucuz otomobillerden biri olarak burada 60.000 adetlik dev yeşil-beyaz taksi ordusu içinde önemli bir paya sahip; ama bir ufak modifikasyon yapılmış olarak. Tüm Beetle taksilerin ön yolcu koltuğu sökülmüş durumda bu da hem arkaya geçen yolculara hem de yolcuların bagajlarına yeterli bir yer sağlıyor. Dünyada en çok taksi sayısına sahip Mexico City’deki sempatik şoförlerin New York, İstanbul veya Kahire’deki meslektaşlarından bir farkı yok. Onlar da aşağı yukarı cambaz; ama trafik sıkışıklığı ve hava kirliliği ortamlarına bakılınca da en zor şartlar Mexico City’de oluşmuş gibi. Avrupa’ya da göz atacak olursak, her ülkenin kendi otomobil kültürünü taksilerine yansıttığını hemen hissediyoruz. Almanya ile başlarsak son derece alçakgönüllü, bej boyalı,

pırıl pırıl Mercedes 200D, Audi A6 veya VW Passat’ların gerek yaşlı başlı, oturaklı Almanlardan, gerek Türklerden veya diğer göçmenlerden oluşan şoförlerinin bir kaç ortak özelliği vardır. Bu işe başlamadan önce sıkı bir eğitimden ve bir dizi sınavdan geçtikleri için adresi verdiğinizde oraya en kısa yoldan nasıl gideceklerini kesinlikle bilirler ve oraya giderken hiçbir kuralı çiğnemezler. Öne yolcu almazlar. Otomobilleri çok bakımlı ve temizdir, hiçbirinde en ufak bir darbe izi göremezsiniz. Buna karşılık Fransa’ya özellikle Paris’e yolu düşenler ise bir tane hasarsız otomobil göremeden birkaç gün geçirebilirler. Zaten öndeki ve arkadaki otomobillere vura vura yapılan park şekline neden “Fransız usulü park” dendiğini bu ülkeyi ilk ziyaretinizde sormadan anlamanızın nedeni de bu hoyrat kullanımdır. Dünyanın parfüm, moda ve mimari gibi zarafete dayalı endüstrilerinin bir anlamda başkenti olan Paris’in şoförlerinin dengeyi sağlamak istercesine hem trafiğe hem de müşterilerine karşı takındıkları kaba tavrı anlamak mümkün değil. Siz elinizde valiz kaldırımda bir yandan

Serge Reggiani şarkıları mırıldanırsınız öte yandan geçen beyaz; ama kirli, vuruk, üstünde Taxi Parisienne yazan herhangi bir marka otomobile el sallayıp durursunuz. En az birkaç tanesi sizi görmezden geldikten sonra her nasılsa o gün kendini bagajını açacak kadar iyi hisseden biri durur ve sizi istediğiniz yere götürür; tabii derdinizi anlatacak kadar Fransızca biliyorsanız. Aksi takdirde özellikle İngilizce konuşursanız size Fransızca verilen cevapların ne demek olduğunu düşünüp durursunuz. İtalya, taksi konusunda genel tarzıyla çok çelişkili bir tavır sergilemekte. Neden derseniz İtalyan, otomobil kullanmasını bilir, otomobilini en az kendi eşi kadar sever, güçlü otomobiller ve Autostradaları İtalyanların en çok gurur duydukları şeydir. Kendisinin olmasa bile her İtalyan Ferrari’ye saygılıdır özellikle Formula 1 zaferleri İtalyanları en az milli futbol takımlarının başarıları kadar sevindirir. Çelişkiye gelince İtalya’daki taksilerin hepsi orta boy otomobillerden seçilmiştir, kentlere göre değişen boya formatları inanılmaz derecede zevksizdir, otomobiller bakımsız ve döküktür. Yani bu şoförler İtalyan değil mi diye sorabilirsiniz. İlginçtir ki hepsi İtalyan’dır. İyi tarafları ise hızlı ve sağlam otomobil kullanırlar, otomobilde bugün bile sigara içebilirsiniz ve hangi lisanda ne derseniz deyin anlarlar ve size anlayacağınız şekilde cevap verirler. Asla susmazlar; ama canınızı da hiç sıkmazlar. Şimdi bütün bu yazının ilham kaynağı olan taksilere gelelim: İngiltere veya taksiciliğin okul ülkesi. Londra kartpostallarını görmüşsünüzdür. Mutlaka Big Ben veya Tower Bridge vardır; ama aynı kartpostalda mutlaka bir kırmızı, iki katlı Londra otobüsü ve iki adet de siyah Londra taksisi bulunur. Bunlar Londra’yı en az Buckingham Sarayı veya Hyde Park kadar temsil eden değerlerdir. Ama bu taksiler sadece siyah, çirkin ve eski

yüzlü oldukları için değil, tam işe göre imal edildikleri için rakipsizdirler. Bir kere içine binmek için sadece içine doğru yürümeniz yeterli olacak kadar yüksek tavanlıdırlar ve üç tane rugby oyuncusunu yan yana oturtacak kadar geniş bir arka koltukları vardır. Ayrıca şoförle yolcu bölümünü ayıran panele takılı iki adet açılır kapanır koltukla beraber beş yetişkini rahatça alır ve herkes bacak bacak üstüne atabilir. Bu iki koltuk kullanılmadığı zaman oluşan boşluğa ister tekerlekli iskemle kullanan kişiler ister en büyük boy bebek arabasıyla anneler binebilir. Tüm bu eski görüntüsüne rağmen hemen hemen tümünde ısıtıcı sistemler ve güvenlik sistemleri vardır. Örneğin araç hareket ettiğinde kapılar otomatik olarak kilitlenir ve durunca açılır. Pleksiglas bir bölmenin önünde oturan şoförün yanında koltuk yoktur. O boşluğa eğer hepsini arkadaki salona(!) sığdıramazsanız, fazla bagajınız konur. Londra taksileri en dar sokaklarda bile tek manevra ile dönebilecek bir dönüş yarıçapına sahiptir. Şoförlere gelince, 14.500 takside hizmet veren 19.000 Londra taksi şoförünün bir yeri bilmemek gibi bir bahanesi yoktur; çünkü burada da lisans sahibi olmak için adres bulma dâhil belli bir eğitimi geçmiş olmak gerekmektedir. Çoğu çok konuşkan ve kibardır. İşlerini sevdiklerini genel tarzlarından hemen anlayabilirsiniz.

Kurallara da harfiyen uyarlar. Londra taksicilerinde çok saygın bir loncanın üyesi olduklarını hissettiren bir hava vardır ve bunu her anlamda korumaya çalışırlar. Carbodies tarafından Austin üzerine tasarlanmış olan otomobiller bugün Nissan Dizel motorları kullanıyor. Ancak bazıları reklam alarak geleneksel siyah rengi terk ettiyse de hepsi bu otomobillere çok bağlıdır. Metrocab veya MTI olarak aynı kavram ile imal edilen, yeni ve modern versiyonlara aşağı yukarı hepsi burun kıvırmaktadır; ama bazı yorgun savaşçıları yenilemek 1.000.000 kilometrede bir olsa da gerekli ve pahalı bir operasyon olduğu için yaklaşık 30.000 pound eden bu yeni taksiler yavaş yavaş çoğalmakta. Görünümleri neredeyse aynı olmasına rağmen, içleri oldukça plastik olduğu için olsa gerek, siz bile iki gün içinde bu yeni taksilere bir alerji geliştirebiliyorsunuz. Londra taksilerinden birinde oluşan sohbet sırasında Billy isimli şoförün Türk olduğumuzu anlayınca dönüp “ İzzet Günay’ı tanır mısınız?” demesi çok şaşırtıcı idi. Meğer Billy ünlü aktörümüzü Londra’da taksisine bindiğinde tanımış; ama ne sohbet olmuş ki Billy, İzzet Günay hakkında bugünkü genç kuşağın bildiğinden fazla şey biliyordu. Bu arada üzerimizde kalmasın selam da göndermeyi ihmal etmedi.

Taksi bir kültür, bir ortak payda ve birçok ülkede de otomotiv sanayisinin en önemli destekçilerinden. Yukarıdaki örneklerin çoğunda belli bir tarzın taksiciliğe yansıyarak o ülke ile ilgili mesajlar verdiğini söylemek istedik. Tabii bunun ülkemizde olduğu gibi sadece sarı boya ve hafif alaşım jantlardan oluşan görüntü ile olmadığı açık. Taksilerin çoğunda ucuz olduğu için LPG kullanılan, katalitik konvertörleri iptal edilen veya kliması olmayan, olsa da bir türlü aktive edilmeyen bir ülkenin çevreye veya müşteri memnuniyetine ne kadar önem verdiği de malûm. Bugünlerde taksi kavramına da yeni yaklaşımların olduğunu memnuniyetle izliyoruz. Tek hacimli Doblo, Kangoo gibi araçlardan yaratılan çok kullanımlı taksilerin yaygınlaşmasının bizlere “bu bizim gelişmişlik örneklerimizden birisidir,” dedirtmesini bekleyebiliriz. Ancak şöyle bir sonuç da çıkartabiliriz: Tüm işler gibi taksicilik de İngiliz gibi, Alman gibi malına ve işine sahip çıkıp başka bir ülkede de bir yazı konusu olabilecek kadar ciddiye alındığında, etrafımızda teşhisi konulmamış veya çözümü bulunmamış problemlerimizin kalmayacağını tahmin etmek çok mu kötümser çok mu iyimser bir bakış, ne dersiniz?

METROBÜS STRATEJİLERİ
Semih Tekten
İstanbullular 2007 yılında metrobüs ile tanıştı. Geçen süre zarfında İstanbullular metrobüslü hayata alıştı. Kimi zaman “Metrobüs yokken ne yapıyorduk?” diye geçmişi düşünmeye çalışanlara rastlıyorum, tıpkı “Cep telefonu yokken insanlar nasıl yaşıyorlarmış?” sorusunu soranlar gibi. Bu yazıda konunun uzmanlarıyla yaptığım görüşmeler sonucu, naçizane birkaç öneri de ben ekleyerek, edindiğim Metrobüs Stratejileri’ni paylaşacağım. İstanbullu okurlarımızın şehir içi ulaşım mücadelelerine bu yolla katkıda bulunmayı arzuladık. METROBÜS ÖNCESİ •Önceki deneyimlerinizden yola çıkarak metrobüs yolculuğunuz kaç dakika sürebilir, ortalama bekleme süresi ve duraklar arası süreyi de düşünerek hesaplamaya çalışın. •İstanbulKart’ınızın yolculuğunuz için yeterli bakiyeye sahip olduğundan emin olun. •Aylık toplu taşıma masraflarınızı hesaplayın. Eğer Mavi Kart (Aylık Akbil diye bilinir.) ücretini aşıyorsanız, Mavi Kart kullanmaya başlayın. •Metrobüsü beklerken reklam panolarına bakın ve İBB’nin reklam cirosunu tahmin etmeye çalışın. •Metrobüsü beklerken stratejilerinizi belirlemelisiniz. Metrobüsü tam olarak nerede bekleyeceğim, kapıdan geçişim nasıl olacak, araç içinde nerede ve nasıl konuşlanacağım, ayakta durmaya razı mıyım yoksa

oturmak mı istiyorum gibi soruları önceden cevaplamanız sizin yararınıza. •Zaman kısıtlamanız yoksa yeri geldiğinde ters yöndeki metrobüsle birkaç durak geri gidip boş olana binmeye çalışın. •Doğru hatta olduğunuzdan emin olun. Kimi zaman gereksiz yere Söğütlüçeşme veya Avcılar hattına binip uzak mesafe yolcularının

B 172

kalabalığıyla karşılaşırsınız. Edirnekapı, Cevizlibağ son duraklarından faydalanmasını bilin. Bu duraklara yakınsanız, ilgili hatlara binerek neredeyse bomboş olan metrobüsün keyfini çıkarabilirsiniz. Aktarma yapıp istediğiniz durağa giden hatta geçiş yaptığınızda da boş metrobüse binme şansına sahip olursunuz. •Aceleniz var, rahatlıktan ziyade en kısa sürede bir duraktan öteki durağa ulaşmak istiyorsanız veya ara duraklardan neredeyse hiç boş araç geçmediğini fark ederseniz gözü kara davranıp kendinizi metrobüse fırlatmalısınız. Öteki türlü araca bir türlü binemediğinizi fark edeceksiniz. Unutmayın ki kapı önünde durup boş metrobüsü dolu göstermesini bilen yolcular var. •Boş bir metrobüse çok yoğun bir kalabalıkla aynı anda binmeye kalkışmayın. Şayet kalkışırsanız çok çetin mücadeleyi, köşe ve koltuk kapmacayı ve homurtuları göze aldınız demektir. •Boş bir metrobüse bindiniz, fakat beklediğiniz köşe-koltuk performansını elde edemediyseniz tereddüt etmeden kendinizi dışarı ve

binmeye çalışmaması, bu pozisyonda sizin menfaatinizedir. İnişinin kolay oluşu, kısa mesafeli yolculuklarınızda kapı önlerini tercih etmenizi sağlayabilir. •Yükünüz varsa, ön kapıdaki koltukların arasındaki boşluklar veya arka kapıya yakın metal bölme çok işinize yarayabilir. Yeterince küçükseniz bu boşluklara sıkışıp kendinize bir oturma alanı yaratabilirsiniz. •Körüklü kısımda daima tutunacak bir yer olduğunu, inen çıkanlardan çok etkilenmediğinizi, metrobüsün en yoğun zamanında bile bu kısmın yeterince ferah olduğunu bilmelisiniz. Kapı önündeki kalabalığın sizin için nasıl tampon bölge oluşturduğunu gözlerinizle göreceksiniz. Körüklere yaslanırken kaymamaya özen gösterin. •Metrobüsün en önünde, şoförün yanında yolculuk ederseniz, dev ekranda İstanbul trafiğini izleyebilirsiniz. •Metrobüsün arka bölümünde ayakta durmanın çok riskli olduğunu, kapı önünün çok sıkışık olduğunu, koridorun da çok dar olduğunu bilin.

bekleyenlerin olduğu sıranın hemen önüne atın. Bekleyen topluluktan çemkirme sesleri kaçınılmaz olarak gelecektir; ancak metrobüsten çıkanın en önde kendine yer bulması kabul edilir bir durumdur. METROBÜSTEYKEN •Metrobüs içerisinde kendinize güzel bir yer bulamadıysanız, son çare olarak kapı önlerini denemelisiniz. Kapıya paralel bir şekilde durduğunuzda yeni yolculara “Bu metrobüs dolu!” mesajını vermiş olursunuz. Yeni yolcuların metrobüse

•Kulaklığınızın ses yalıtımının iyi olduğundan, yüksek sesle müzik dinlerken diğer yolculara da yayın yapmadığınızdan emin olun. •İzlediğiniz veya okuduğunuz materyalleri, etrafınızdakilerin de yararlanması için geniş açıyla tutun. Vakti değerlendirmek adına siz de etrafınızdakilerin izlediklerine, okuduklarına göz gezdirin. METROBÜS SONRASI •Avcılar tarafından gelip Zincirlikuyu’da indiyseniz merak etmeyin, hepimiz o kalabalıkta çok yavaş ilerliyoruz. •İstanbulKart’ınızı iade makinelerine okutmayı unutmayın. 1. Zincirlikuyu, İstanbul 2. Şehrin beyaz yakalıları akın akın metrobüse yürüyor. 3. Kimi zaman otobüsler yolcuları metrobüse aktarma yapmaları için sıkışık trafikte yol ortasında bırakabiliyor. 4. İstanbullular kimi zaman metrobüslere binmek için ip gibi sıraya diziliyorlar. 5. Yeri geldiğinde İstanbullular metrobüs camına yaslanıyorlar. 6. Bir yolculuğun daha sonu…
B 173

2012 AVRUPA SPOR BAŞKENTİ: SPORCU İSTANBUL VE 2012’NİN ÖZETİ
Özlem Yücelenler '09
2011’de Aralık ayında Avrupa Başkentler Birliği tarafından 2012’nin Avrupa Spor Başkenti seçilen İstanbul,Avrupa Parlamentosu'nda düzenlenen törenle bayrağı 2011 başkenti Valencia'dan devralmıştı. Bu sebeple, İstanbul 2012’desportif organizasyonlarla hayli dolu olan bir yıl geçirdi. Bu gururdan yola çıkarak, İstanbul’un evsahipliği yaptığı aşağıdaki spor faaliyetlerine bir göz atmak ve hafızalarını tazelemek istedik. Bu sportif aktivitelerin belki birkaçında sporcu veya izleyici olarak yer almış bile olabilirsiniz, değilseniz de her sene düzenlenenler etkinlikleri 2013’te yakalamak için şimdiden takviminize işaretlemeye başlayabilirsiniz. *World League Müsabakası (Romanya) 5 Ocak 2012 *Kılıç Dünya Kupası 16-18 Ocak 2012 *Uluslararası Vehbi Emre Güreş Turnuvası 25-30 Ocak 2012 *World League Müsabakası (İspanya) 21 Şubat 2012 *World League Müsabakası (Yunanistan) 6 Mart 2012 *Dünya Salon Atletizm Şampiyonası 9-11 Mart 2012 *Halk Oyunları Yarışması 10-11 Mart 2012 *Dünya Eskrim Şampiyonası 10-13 Mart 2012 *2012 UEFA Kongresi 22-24 Mart 2012 *FIBA Kadınlar Avrupa Sekizli Final Organizasyonu 28 Mart- 1 Nisan 2012 *27. Ahmet Cömert Boks Turnuvası 13-20 Nisan 2012 *Uluslararası Boğaziçi Karate Turnuvası 16-18 Nisan 2012 *Uluslararası Judo Turnuvası 16-18 Nisan 2012 *23 Nisan Yüzme Yarışları 21-25 Nisan 2012 *48. Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu 22 Nisan 2012 *Belediyeler, Şirketler ve Kurumlar Arası Turnuva 25 Nisan-24 Mayıs 2012 *2011 İstanbul'un Şampiyonları Nisan-Mayıs *Kadınlar Voleybol Olimpiyat Elemeleri 1-6 Mayıs 2012 *THY Avrupa Ligi Final Four Mücadeleleri 4-6 Mayıs 2012 *2012 IWBF Champions Cup 10-13 Mayıs 2012 *Basketbol Eurolig Erkekler 4'lü Final Müsabakaları 11-13 Mayıs 2012 *Atletizm Yarışları 20 Mayıs 2012 *Bayrağımızı Taşıyanlar Mayıs-Haziran *Özürlüler Spor Şöleni Voleybol Mayıs *Özürlüler Spor Şöleni Atletizm Mayıs *Yüzme Yarışları 2-3 Haziran *17. Yılmaz Sazak Atletizm Yarışları 6-18 Haziran 2012 *67. Cezmi Or Atletizm Yarışları 13-15 Haziran 2012 *8. Türk Dünyası Güreş Şampiyonası 13-15 Haziran 2012 *Mithat Hantal Su Topu Turnuvası 18-21 Haziran 2012 *Avrupa Ralli Şampiyonası 25-27 Haziran 2012 *Muaythai Minikler –Yıldızlar ve Kadetler Bay-Bayan Dünya Kupası 28-30 Haziran 2012 *Özürlüler Spor Şöleni Bisiklet Haziran *Avrupa Kupası Triatlonu 1 Temmuz 2012

B 174

*33. Sağlık ve Tıp Oyunları 7-14 Temmuz 2012 *Yıldız A Avrupa Şampiyonası 17-22 Temmuz 2012 *Uluslar Arası Boğaz Geçme Kano-Yüzme Yarışları 15 Temmuz 2012 *Özürlüler Spor Şöleni-TreakingOriantiring Temmuz-Ağustos *Özürlüler Spor Şöleni-İzcilik Temmuz-Ağustos *Caner Erdoğdu (1993 Doğumlu) 17-19 Ağustos 2012 *Ümit Özoğuz Su Topu Turnuvası 21-23 Ağustos 2012 *40'ıncı Dünya Satranç Olimpiyatları Ağustos-Eylül *Binicilik Yıldızlar Avrupa Şampiyonası 28 Ağustos - 2 Eylül 2012 *Uluslar Arası Cumhuriyet Kupası Güreş Turnuvası 23 Ekim 2012 *Judo Bayanlar Dünya Kupası 6-7 Ekim 2012 *Uluslar Arası Turkish Open Karate Turnuvası 9-11 Ekim 2012 *Cumhuriyet Kupası Güreş Turnuvası 18-21 Ekim 2012 *WTA Championships 23-28 Ekim 2012 *2012 Dünya Binicilik Federasyonu Genel Kurulu Kasım 2012 *34. Kıtalar Arası Avrasya Maratonu 11 Kasım 2012 *Özürlüler Spor Şöleni-Basketbol Masa Tenisi Kasım-Aralık *Üniversiteler Arası Spor Şöleni Kasım-Aralık

*FINA Dünya Kısa Kulvar Yüzme Şampiyonası (Açık Yaş) 12-16 Aralık 2012 1.Uluslararası Kulüpler İttifakı, Şubat 2012 Kısa bir süre önce kurulan Uluslararası Kulüpler İttifakı'nın ikinci zirvesinin Beşiktaş tarafından, 2012'nin Şubat ayında İstanbul'da organize edildi. İttifakta Beşiktaş'la birlikte 9 takım bulunuyor. İlki 2011’de Atletico Madrid'in ev sahipliğinde Madrid'de toplanan 9 kulüpten oluşan ve kulüpler arasındaki sportif, sosyal ve ekonomik ilişkileri geliştirmeyi hedefleyen ittifak çalışmalarını bu kez İstanbul'da sürdürdü. 2.2012 Dünya Salon Atletizm Şampiyonası, 9-11 Mart 2012 Atletizm dalında ilk kez bir Dünya Şampiyonası’na İstanbul ev sahipliği yaptı. 14. Dünya Salon Atletizm Şampiyonası’nda 200’e yakın ülkeden binden fazla atlet Ataköy Atletizm Salonu’nda buluşurken, Türk sporseverler, aralarında Yelena Isinbayeva, Dayron Robles, Blanka Vlasic, Carmelita Jeter, Teddy Tamgho gibi yıldızların da yer aldığı çok sayıda dünyaca ünlü atleti canlı izleme fırsatı buldu.

sonraİstanbul Kongre Merkezi'nde gerçekleştirildi. Avrupa futbolunun zirvesi olarak kabul edilen kongrede, UEFA'nın yıllık bütçesi, faaliyet raporu üye ülkelerin onayına sunuldu, futbolun geleceğini şekillendiren kararlar alındı. 4.FIBA Kadınlar Avrupa Ligi 8'li Finali, 28 Mart – 1 Nisan 2012 FIBA Kadınlar Avrupa Ligi Sekizli Final organizasyonuna, Galatasaray Medical Park ev sahipliği yaptı. 28 Mart-1 Nisan 2012 tarihlerinde düzenlenen organizasyondaki karşılaşmalar Galatasaray’ın ev sahipliğinde Abdi İpekçi Spor Salonu'nda oynandı. 5.Uluslar Arası Boğaziçi Karate Turnuvası,14-15 Nisan 2012 Ahmet Cömert Spor Salonu'nda gerçekleştirilen köklü karate organizasyonuna Türkiye Şampiyonası'nda kategorilerinde ilk dört sırayı alan sporcuların yanı sıra İtalya, Rusya, Bulgaristan, Bosna-Hersek, Katar ve Karadağ'dan karateciler katıldı. Turnuva Mayıs ayının başında İspanya'nın Tenerife kentinden düzenlenen olan Avrupa Karate Şampiyonası öncesi en önemli prova olma özelliğini taşımıştı.

B 175

6.48. Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu,22-29 Nisan 2012 3.UEFA Kongresi,22 Mart 2012 İstanbul müsabakalarla birlikte uluslararası kongrelere de ev sahipliği yapmış oldu. Uluslararası Kulüpler İttifak’ı zirvesini takiben. UEFA Kongresi de 34 yıl aradan 2012 Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu'nda bu yıl diğer yıllardaki yarışmalardan farklı olarak, yarışma rotasını ters yöne çevirdi. Bu nedenle 22 Nisan'da Alanya'da başlayan yarış yine 8 etap sürdü ve 29 Nisan'da İstanbul'da Boğaziçi Köprüsü'nün geçilmesi ile son buldu.[1] Toplamda

25 takımın yarıştığı yarışmaya yaklaşık 200 sporcu katıldı. İstanbul’un hatta Türkiye’nin tanıtımının yapılmasında büyük rol oynayan Cumhurbaşkanlığı bisiklet turunun, genel sıralamada birincisi Konya Torku Şekerspor takımından Ivailo Gabrovski oldu. Gabrovski daha önce 2007 yılında da bu turu kazanmıştı.

olarak nitelendirilen Kıtalararası Yarış’lara ilgili olduğunuzu göstermek için şimdiden 7.Temmuz.2013’ü takviminize almanız şiddetle tavsiye olunur. 9.Dünya Satranç Olimpiyatları, 27 Ağustos –10 Eylül 2012 Uluslararası platformda satrancın en büyük organizasyonu olarak kabul edilen ve 1927 yılından itibaren resmi olarak FIDE (Dünya Satranç Federasyonu) tarafından organize edilen Dünya Satranç Olimpiyatı bu yıl 27 Ağustos – 10 Eylül 2012 tarihleri arasında Türkiye Satranç Federasyonu tarafından Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın desteği ile İstanbul’da 40.kez düzenlendi. Genel kategoride Ermenistan şampiyon olurken, kadınlarda ise kupa Rusya’nın oldu. Satrançta dünyanın en büyük etkinliği olan satranç olimpiyatına 200 ülke katılırken, organizasyon nedeniyle 2500'den fazla sporcunun İstanbul'u ziyaret etmiş oldu. 10.Judo Bayanlar Dünya Kupası, 6-7 Ekim2012 Avrupa Judo Birliği (EJU) tarafından düzenlenen Avrupa Kulüpler Şampiyonası ve Avrupa Ligi müsabakaları, Türkiye Judo Federasyonu (TJF) ile Galatasaray Kulübü'nün ev sahipliğinde Bağcılar Olimpik Spor Salonu'nda yapıldı. Galatasaray Erkek ve Kadın Takımları, Avrupa Ligi'nde 1. olarak altın madalyaya uzanırken, Avrupa Kulüpler Şampiyonası'nda da 3.'lük elde etti. 11.WTA Turnuvaları, 23-28 Ekim 2012 Sinan Erdem Spor Salonu’nda oynanan TEB-BNP Paribas WTA Şampiyonası'nda şampiyon Serena Williams oldu. Sekiz yıldır Maria Sharapova’ya mağlup olmayan Serena Williams, Sezon Sonu Turnuvası finalinde karşılaştığı rakibini geçerek şampiyonluğu elde etti.Bu sonuçla Serena Williams

kariyerinde üçüncü kez Sezon Sonu Şampiyonası’nda zafere ulaştı.

12.Dünya Biniciliği İstanbul'da Toplandı, 5-10 Kasım 2012 2012 Dünya Binicilik Federasyonu Genel Kurulu, 5-10 Kasım tarihleri arasında İstanbul'da yapıldı. Büyük önem taşıyan bu organizasyonda, dünya binicilik federasyonlarından 400 kişilik bir delegasyon İstanbul'da toplanmasının ardından başkanlığını Birleşik Arap Emirlikleri Başbakanı Şeyh Maktum’un Eşi Prenses Haya’nın yaptığı Dünya Binicilik Federasyonu (FEI), 2012 ödüllerini Avrupa Spor Başkenti İstanbul’da Conrad Otel’de dağıttı. 13.Vodafone Avrasya Maratonu, 11 Kasım 2012 Diğer şehir maratonlarında olduğu gibi, dünya üzerinde iki kıtayı birbirine bağlayan tek şehir olan İstanbul’da da milyonlarca seyirci, on binlerce atlet ve turistin katılımıyla şehrin hem tanıtımına hem de ekonomisine önemli katkılar sunması sebebiyle Vodafone Türkiye’nin harekete geçerek Avrasya Maratonu’na ismini vermesiyle Vodafone Avrasya Maratonu olarak anılmaya başlanan yarışın bu yıl 34.sü düzenlendi.Boğaziçi Köprüsü gişelerinin yaklaşık 300 metre gerisinden başlayan maraton koşusu, Yenikapı üzerinden Sultanahmet’teki At Meydanı’nda yer alan varış çizgisinde sona erdi, 88 ülkeden 13 bin atletin katıldı ve 1 milyon dolar para ödülü dağıtılmış oldu. Yarışta8 km, 15 km ve 42 km olmak üzere üç kategori vardı. Türkiye’nin en büyük katılımlı kitlesel organizasyonu

7.THY Avrupa Ligi Dörtlü Finali, 4-6 Mayıs 2012 Basketbolda Avrupa'nın en iyi takımı, THY Avrupa Ligi'nin İstanbul'da yapılacak 'Dörtlü Finali’nde belli oldu. Anadolu Efes, Galatasaray Medical Park ve Fenerbahçe Ülker'in 'Top 16'ya kaldığı THY Avrupa Ligi'nde, 'Dörtlü Final', 4-6 Mayıs tarihleri arasında Sinan Erdem Spor Salonu'nda düzenlendi. Türk sporseverler, Avrupa'nın en iyi dört basketbol takımı arasındaki karşılaşmaları izleme şansına sahip olurken, Yunanistan'ın Olympiakos takımı şampiyon oldu. 8.Boğaziçi Kıtalararası Yarışları, 13-15 Temmuz 2012 Asya’dan Avrupa’ya Boğaziçi Yüzme yarışları her yıl artan bir ilgi ile

B 176

karşılanana Boğaziçi Kıtalararası yarışları yaklaşık 6,5 km’lik zor bir parkurda yüzme, kürek, kano dallarında gerçekleştirilir.Global spor ve eğlence kültürünün parçası haline gelmiş kitlesel bir etkinlik

olan Vodafone Avrasya Maratonu her yıl düzenlenmekte ve bir sonrasına katılmayı düşünüyorsanız 2013 koşusu için 17 Kasım 2013’ü ajandanıza not etmenizde fayda var.

bazında rekorları alt üst etti.Türkiye, oyunları 1 altın, 5 gümüş ve 4 bronz olmak üzere toplam 10 madalyayla tamamladı ve 43. Sırada yer aldı. Londra 2012 Paralimpik Oyunları’nda mücadele eden 69 sporcumuzun, büyük mücadeleleri alkış aldı. İstanbul’un ev sahipliği yaptığı organizasyonlar gün geçtikçe artarken, bir ayağı 2005’ten bu yana İstanbul’da gerçekleşen Formula 1 yarışları 2012 itibariyle takvimden çıkarılması sebebiyle, 2012İstanbul’un Formula 1’siz geçirdiği ilk yıl oldu.

14.FINA Dünya Kısa Kulvar Yüzme Şampiyonası, 12-16 Aralık 2012 İstanbul, yüzme dalında ilk kez bir Dünya Şampiyonası’na ev sahipliği yaptı ve 11. kez düzenlenen Dünya Kısa Kulvar Yüzme Şampiyonası 12-16 Aralık 2012 tarihinde Sinan Erdem Spor Salonu’nda gerçekleşmiş oldu. 160’a yakın ülkeden 900’e yakın yüzücü, 10.500 izleyici kapasitesine sahip olan Sinan Erdem Arena’da buluşurken, Türk sporseverler dünyaca ünlü yıldızları canlı izleme fırsatı buldu.Türkiye Yüzme Federasyonu ise, iki senede bir gerçekleştirilen FINA Dünya Şampiyonası’nın 11.sinin ülkemizde düzenlenecek olmasından dolayı gururlu ve bu sorumluluğun onlara verilmiş olmasın nedeniyle kendilerini ayrıcalıklı hissederken, Dünyanın en iyi yüzücülerini İstanbul’da bir araya getiren bu Şampiyona, dünya yüzme camiasını ülkemizde ağırlamak ve Türk misafirperverliğini dünyaya sunmak için bulunmaz bir fırsat oldu. İstanbul’da gerçekleşen müsabakaların dışında 2012 Londra Olimpiyatları’ndaspor branşlarında oldukça hareketli bir yaz geçiren Türkiye,gururla yarışan Türk sporcularının iki altın, iki gümüş, bir bronz madalya elde etmesiyle toplamda 5 madalya alarak olimpiyatları noktalamıştı. 2012 Paralimpik Oyunları’ndada 20 yıllık oyunlar tarihindeki en başarılı organizasyonunu tamamlayan Türkiye, hem katılım hem de madalya

B 177

B 178

emek op Up Y imiz P etiyle sadece iğ zenled amimiy eye s kez dü leştirm ce dört partilerinin ezzetleri bir cak çok n l a Daha ö ında, ev eğimiz namay r şamla da bulabilec oranda bulu ri paylaşıp ak e ik hem ül est anlar içbir r ız men m yemek yed l restor telik h azırladığım e nbu ,h k, üs ğırdık na İsta çalıştı yatlarla. H rını ça k akşamları ı fi stla hesapl dostların do p Up Yeme tları, fer Po ruz. dos u se ettik. B ediyo ynı sohbet i’yle devam arihi, a ler niyet t hi de. de Yemek n ari rin me tü şeh ve lezzetler t şka yerlerde ğanüs ve ola tatlar da buraya ba ikleri hem r, af rd Bu tuh bir yemekle amış ya gelişti nlıklarını, manda doğmuş, yaş hem burada za alışka ay kültürü e ul’da klar, ri yem ar İstanb tün toplulu i, rdikle üren s en geti . Asırlarca s n lezzetlisin ş bü elmi rlerd g ışlar i eri ye lini, e y km ikl üze çekme de geld s olarak bıra eklerin en g endine mira irini k talarımızın l, yem bize nad m anbu a deva sini, en mdi, a nde İst sayesi lerin en taze ın izinde, şi neti yapmay inliğe, e an ng en malzem . Geçmiş zam ul'u yemek c ç etmiş, bu ze iz, gö kb mış anb a a t başar bu er olar rak, İs erden buray l arı ola mekçil a birleştirip torunl . Başka şehir ni dönem ye zl ı ye uz ıklarım ediyor e âşık olmuş ışkanl ğ eme al a ekliyoruz. y li çeşitli imdiki graf dah , mizi, ş uğunu eçmişi yeye bir para g kez tav a, hikâ en Çer l l uzun pup ge ısını, iç pilav ırmayla, z 'dan ko st fkasya radeniz'in pa an çıkan pa ni daha , Ka ya'd akşam esiyle, Ka enisi Bu bir y rta As ımıza k bir an pid unu, O ramaz 'nun humus ek akşamlar etlerine ufa ğu ezz em nl Ortado ik, Pop Up Y den… fağını esi siz ird ul mut birleşt eniş İstanb en, yem d eği biz k. G isi. Em ekledi bizimk e pencer yemek imşek , onlara plamak e bir mail atın, Sema Ş rı to car / e dostla om adresin Esra A bir yerd anbul.c ceğiniz t in seçe opupis ya da siz mek@p Evinizde k isterseniz, ye tme tube ikram e eya you . sından v m fa tanışalı ook say iz. D Faceb a BÜME rak ulaşabilirsin sun in video tanbul yaza Etkinliğ Popupis en üzerind

P YE POP U L E Rİ EMEK Y

ANBU VE İST MEK

L

B 179

BİLİŞEN KÖŞE

Eski İstanbul, ruh kadar eski, İnsan daha fazla eskiyemez ki. Fazıl Hüsnü Dağlarca

Semih Tekten
yerleri de bilmeyebilir. İstanbul’a göçüp yaşadığı sokaktan bir adım ötesine çıkmamış insanlar var. İstanbul, 2011 sayımlarına göre 13 milyondan fazla insanın yaşadığı, dünya üzerindeki 170’den fazla egemen devlet veya bağımlı ülkeden daha fazla nüfusa, beş bin kilometrekareden fazla alana sahip bir şehir. Haritanız yoksa, kaybolursunuz. Hep bir ilgim olmuştur haritalara, haritaların her türlüsüne. Hatta gittiğim şehirlerden muhakkak bir tane edinirim. Harita üzerinden gezmek, yol bulmak ayrı bir keyif verir insana. Sizden önce o yollardan geçenleri, haritayı çizenleri düşünürsünüz; haritanın değişen yerlerini fark edersiniz. Bin bir türlüsü var haritaların, bilirsiniz. Bu ay, haritaların tüketicilerin kullanımına açık, dijital olanlarından bahsedeceğim; tabii ki İstanbul’dan da. Bir anekdotla devam edelim. Boğaziçi Üniversitesi’nde ismi lazım değil bir zat-ı muhterem her gün okula bisikletle gidip gelmektedir, evi de “Karşı” diye bilinen Asya kıtasındadır. Bir grup münazarasında bu kişi kendisine sürekli sorulan “Köprüyü nasıl geçiyorsun? Bisikletin geçmesine izin veriyorlar mı?” sorusuna karşılık verdiği “Vapurla geçiyorum.” cevabını anlatır; bu soruyu soranları da yaşadıkları şehri bilmemekle ve yabancılaşmalarıyla yargılar. Aynı kişi, aynı münazara içerisinde Kuzey Kampus’un hemen girişinde uzun süredir faaliyetteki BüfeBU’dan haberdar olmayışını da itiraf eder. Kıssadan hisse, herkes İstanbul’un her yerini göremez, yaşayamaz. Böyle bir şehirde yaşadığı yerin hemen yanı başındaki olay ve Bu şehirde her gün katettiğimiz yolları bir düşünün. Aslında herkesin kendisine ait kişisel bir haritası var. İş, okul, ev, sık ziyaret edilen mekânlar, arkadaşları şöyle bir silkelesek kendi haritamızı oluşturabiliriz. Şehri deneyimleme biçimi herkesin farklı, ancak çoğunun birtakım düzenlilikler içerdiği su götürmez bir gerçek. Şimdi inceleyeceğimiz harita servisleri yaşadığımız mekânla ilgili işte bu düzenlilik ve düzensizliklere dair katma değer sunmaktalar. Karşılaştırma yapmaktan ziyade, servislerin güçlü yönlerini belirtip hangi servisi nasıl kullanabileceğimizi düşünmek daha faydalı olur düşüncesindeyim. NOKIA HERE Here, Nokia Maps’in yeni adı. Here. net adresinden ulaşabileceğiniz servis ile diğer bütün harita servislerinde olduğu gibi arama, yer yön bilgisi, yol tarifi alma mevcut. Here’ı diğer servislerden ayıran özelliği İstanbul’un toplu taşıma bilgilerini, toplu taşıma yol tariflerini son kullanıcılara sunması. “Collections” özelliği ile hatırlamak, ileride gitmek istediğiniz veya gittiğiniz yerleri kişisel hesabınıza kaydedebiliyorsunuz. Here’ın 3D özelliği Amerika’daki şehirlerde aktif, ancak daha Türkiye’de çalışmıyor. Servisin temiz ve rahatlatıcı arayüzünü de vurgulamak gerek. Haritada yanlış veya eksik bir yer fark eder ve topluluğun gücüne inanırsanız, “Map Creator” özelliği ile haritalarda değişiklik yapabilirsiniz. Cetvel özelliği ile harita üzerinde çeşitli noktaları belirleyip, bu noktalar arası mesafeleri ölçebiliyoruz. Çeşitli mobil işletim sistemleri için uygulamaları bulunan Here aynı zamanda baktığımız şehirlerin hava durumunu da paylaşıyor. Servisin bahsedeceğimiz son özelliği, gezilecek yerleri, alışveriş yapılacak yerleri veya müzeleri göster dediğiniz zaman, harita üzerinde seçtiğiniz kriterdeki yoğun bölgeleri renklendirmesi. GOOGLE MAPS Google’ın harita uygulaması Maps, Google hesabınızla entegre çalışan bir servis. “My Places” özelliği ile haritadaki geçmiş aramalarınızı görebilirsiniz veya kendinize özel bir harita oluşturabilir, istediğiniz kişilerle paylaşabilir veya haritaları birlikte oluşturabilirsiniz. Özel bir harita oluşturmaktan kasıt, mevcut harita üzerine çeşitli işaretler ve çizgiler bırakmak. Google Maps standart yol tarifi özelliğine ilave olarak ana yollar ve ödemeli geçişleri pas geçerek yol tarifi verebiliyor. Ev ve iş adresinizi hesabınıza tanımlayarak her yol tarifinde adreslerinizi

B 180

tekrar girmenize gerek kalmıyor. Uydu, harita, arazi görünümüyle çeşitli katmanlarda haritaları inceleyebilirsiniz. “Labs” özelliği ile haritanıza çeşitli işlevsel buton ve özellikler ekleyebilirsiniz. Hava durumu, önemli veya tarihi yerlerin Wikipedia sayfalarını gösterme, Google kullanıcılarının paylaştıkları dünya üzerindeki herhangi bir yerin fotoğrafları Maps’ın diğer özellikleri arasında. Sokağınızın fotoğrafı daha önceden paylaşılmışsa hiç şaşırmayın. YANDEX HARİTALAR Yandex Türkiye’deki hızlı yerelleştirme çalışmalarının ardından Haritalar servisini Türkiye kullanıcıları için açtı. Yandex Haritalar’ın öne çıkan üç adet özelliği var: Panoramik görüntüler, rehber ve trafik yoğunluğu. Yandex, İstanbul’un neredeyse tüm sokaklarının panoramik görüntülerini sunuyor. Bu sayede gitmek istediğiniz binanın kapı numarasına veya yokuşuna kadar görebiliyorsunuz. Tanıdıklarınıza yol tarifi verirken, Yandex panorama görüntülerini paylaşıp görsel hafızalarını kullanmalarını sağlayabilirsiniz. Yandex Haritalar’ın bir diğer özelliği ise kullanıcılara “Rehber” adı altında, İstanbul’da ihtiyacı olabilecek devlet dairelerinden tutun da kuaförlere kadar tüm kurum ve kuruluşların yerini sunması. Yandex Rehber’de bulabileceğiniz kurum ve kuruluşların tüm listesini ekte bulabilirsiniz. Yandex Haritalar’ın İstanbullular için sunduğu bir diğer servis ise trafik yoğunluğu. Yol tarifi alırken, arama yaparken aynı zamanda harita üzerinde sokak ve caddelerdeki trafik yoğunluğunu da görebiliyorsunuz. Şimdiki trafik yoğunluğu olduğu gibi, tahmini trafik yoğunluğu da Yandex’in sunduğu hizmetler arasında. Haftanın gününü ve saatini

Dini kurumlar Evlendirme daireleri Mahkemeler Polis şubeleri Vergi hizmetleri ve teftişleri Yönetim organları Barlar Bowling salonları Dans okulları Gece kulüpleri Kafeler Hayvanat bahçeleri Kültür ve eğlence parkları Müzeler Restoranlar Sergi sarayları Sinema salonları Tiyatrolar Turizm beldeleri Yunus akvaryumları Ayakkabı mağazaları Alışveriş merkezleri Giyim mağazaları IT mağazaları Kitapçılar Marketler Mobilya mağazaları Mücevher mağazaları Müzik mağazaları Parfümeri mağazaları Pazarlar Spor mağazaları Süpermarketler Acil yardım servisleri Diş sağlığı Eczaneler Güzellik salonları Hastaneler Kuaförler Poliklinikler SPA salonları Tıp merkezleri Baskı hizmetleri Çamaşırhaneler

Fotoğraf stüdyoları Hukukçular Kamu Hizmeti Sağlayan Firmalar Noter hizmetleri Taksi durakları Terzi atölyeleri Fitness kulüpleri Hamam ve saunalar Havuzlar Stadyumlar Araba galerileri Araba teknik servisleri Araba yedek parçaları Benzin istasyonları Lastik montajı Oto yıkama Otomobil mağazaları Sürücü kursları Trafik Müdürlükleri Anaokulları Kütüphaneler Ortaokullar Üniversiteler Dinlenme tesisleri Büyükelçilikler ve konsolosluklar Oteller Turizm şirketleri Uçak ve demiryolu biletleri Emlak ofisleri İnşaat firmaları İnşaat malzemeleri mağazaları Bankalar Bankamatikler Döviz büroları Demiryolu istasyonları Deniz ve nehir iskeleleri Havalimanları Otobüs istasyonları ve otogarlar GSM operatörleri GSM ve cep telefonu mağazaları Hizmet sağlayıcılar İnternet kafeler PTT Veteriner klinikleri

B 181

seçerek, İstanbul’un tahmini trafik yoğunluğunu görebiliyorsunuz. Cetvel, kişisel harita oluşturma, yol tarifi almak için arama kutucuklarına gitmek istediğiniz adresleri yazmayıp harita üzerinde istediğiniz noktaları fare ile seçme gibi özellikler Yandex Haritalar’ın diğer özellikleri arasında. Yerelleştirmeye çok önem veren Yandex’in katma değerli servislerini artırmaya devam etmesini diliyoruz. BING MAPS Bing Maps, Microsoft’un sunduğu harita servisi. Servisin öne çıkan özellikleri arasında Google Maps gibi yol tariflerinde ana yolları ve ödemeli geçişleri pas geçme mevcut.

Bing Maps gidiş yanında dönüşün de yol tarifini veriyor. Haritayı tam ekran görebilme, “Maps Apps” ile çok sayıda işlevsel buton ve özellik ekleyebileceğiniz bir panel, harita oluşturma Bing Maps’in diğer özellikleri arasında. WIKIMAPIA Wikimapia topluluğun gücüyle gelişen, herkesin katkıda bulunabileceği açık bir harita servisi. Diğer harita servislerinden temel farkı, çeşitli mekânların “nokta” şeklinde değil, “alan” şeklinde sunulmasıdır. Yani sözgelimi aradığınız “Sarıyer” anahtar kelimesi ile Yandex Haritalar sizi Sarıyer merkeze, bir noktaya götürecektir.

Wikimapia ile “Sarıyer”i nokta olarak değil, alan olarak görüp nerede başlıyor, nerede bitiyor, diğer ilçelerle sınırları neler gibi soruların cevaplarını bulabiliyoruz. Yakınlaşıp uzaklaştığımız zaman da ülkelere, şehirlere, semtlere, hatta binalara, parklara kadar inebiliyoruz. İSKİ HARİTA SERVİSLERİ İSKİ alışık olmadığımız tarzda bir harita servisi sunuyor. İSKİ Harita Servisleri ile İSKİ şubelerini, yetkili tahsilat merkezlerini bulabiliyoruz.
B 182

Belediyeler Kaymakamlıklar Hastaneler Camiler ve külliyeler Çeşme ve sarnıçlar Güneş saatleri Hamamlar İstanbul surları Kasır, yalı, köşk ve konaklar Kamu kurumları ve önemli binalar Kilise ve sinagoglar

Kütüphaneler Nöbetçi eczaneler İtfaiye Mezarlıklar ve türbeler Saraylar ve müzeler Semtler, mekânlar Sütun, kule ve anıtlar Tekkeler Yeditepe İstanbul Ziyaret mekânları Panoramik görüntüler

Rehber katmanıyla İstanbul’daki birçok yeri, binayı, alanı bulabilirsiniz. Rehber katmanında görebileceğiniz yerlerin listesini ekte bulabilirsiniz. Diğer harita servislerinde olan arama, yol tarifi alma, paylaşma ve benzeri tüm hizmetler İstanbul Şehir Rehberi’nde bulunmakta. İSTANBUL KÜLTÜR MİRASI VE KÜLTÜR EKONOMİSİ ENVANTERİ İstanbul Kültür Envanteri “Bir coğrafyada hangi kültür değerlerine sahibiz?” sorusuna cevap niteliğinde,

Haritası ile o anki trafik sıkışıklıklarını görebilir, çalışma veya kaza gibi sebeplerle kapalı olan yolların duyurularını takip edebilirsiniz. NETİCE Daha bahsetmediklerimizi de ekleyince İstanbul’da kaybolmayalım, aradığımızı bulalım diye sayısız servis olduğunu fark ediyoruz. Fikrimce bu servislerin son kullanıcıya katkısı tarif edilemez boyutlarda. Ancak bu noktada teknolojinin sunduğu imkânların bir de öteki tarafını sorgulamamız icap ediyor. Yukarıda saydığım servislerin bir kısmını düzenli kullanmaya başladığımdan beri mekânla ve insanla olan ilişkimin niteliği değişmiş durumda. Dijital bir araçtan yardım almak, sokakta geçen herhangi birisinden adres tarifi almamı, yani sosyalliği gereksiz kılıyor. Bir başka deyişle insanın insanla kurduğu ilişkiden ziyade, insanın makine ile olan ilişkisini kuvvetlendiren bir durum. Ve bu ilişki, sadece dijital haritalarla sınırlı değil. Birçok alanda insandan ve becerilerinden ziyade makinelerden yardım alıyor, onların becerilerine ümit bağlıyoruz. Bu durum, olumsuzlanmalı mıdır sorusunun cevabı bir anda verilecek türden değil. Özetle diyebilirim ki, mekânteknoloji-insan ilişkilerinin niteliğinin de değiştiği ve değişeceği bir çağda yaşıyoruz. Semih Tekten tektensemih@gmail.com

Aynı zamanda İstanbul’daki barajları ve barajların doluluk oranlarını bu servis üzerinden öğrenebilirsiniz. İstanbul’daki tarihi çeşmeleri görebilir ve yerlerini öğrenebilir; servisi kullandığınız sırada su hatlarında kesinti olan ilçe ve semtleri görebilirsiniz. İSTANBUL ŞEHİR REHBERİ Büyükşehir Belediyesi’nin sunduğu İstanbul Şehir Rehberi servisi, yukarıda sıraladığımız uluslararası firmaların servisleriyle yarışır cinsten. İBB’nin servisi ile İstanbul’un çeşitli katmanlardaki haritalarını görebiliyorsunuz. Hâlihazır harita, çevre düzeni planı, uydu haritasını kullanabilirsiniz. 1946, 1966, 1982 yıllarına ait haritalarla İstanbul’un eski haritalarını da görebiliyorsunuz.

bir envanter çalışması olarak başladı. İstanbul ile ilgili tarihi haritalar ve kültür ekonomisi haritaları 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul kapsamında internet üzerinden paylaşılmaya başlandı. Özellikle tarihi haritalar ilginizi çekecektir. İSTANBUL ULAŞIM HARİTASI Bir İBB kuruluşu olan İstanbul Ulaşım’ın internet sitesinde İstanbul’daki raylı sistemlerin haritalarını, faaliyette olan hatları, durakları bulabilirsiniz. Şirketin akıllı telefonlar için geliştirdiği Metroİstanbul uygulaması da indirip kullanmanızı bekliyor. İBB YOĞUNLUK HARİTASI İBB’nin sadece yol durumu ile ilgili bilgi veren internet servisi Yoğunluk

İŞ’TE BUNU SEVİYORUM
“İyi tasarım herkesin hakkı” diyen Idemama iyi tasarımı, markalaşmayı, iletişimi büyük markalara özgü bir lüks olmaktan çıkarıp küçük ve orta ölçekteki işletmelere kaliteli hizmet vermeyi hedefleyen bir internet projesi. Logo, kurumsal kimlik, isim, broşür, fuar standı, dijital tasarım ve daha birçok ihtiyacınızı Idemama ağındaki profesyonel tasarımcılara belirlediğiniz bütçe ve sürede yaptırabilirsiniz. Belirlediğiniz ödülü kazanmaya çalışan tasarımcılar sizin için en güzel tasarımı yapmaya çalıyor ve önünüzde içerisinden seçip beğenebileceğiniz birçok alternatifiniz oluyor. http://goo.gl/PZp1B

ELMA KAFASI
Kısa bir süre önce Google Maps altyapısını kullanmaktan vazgeçen Apple, kendi geliştirdiği harita uygulamasını kullanıcılarına açtı. Hatalı yol tarifi, üç boyutlu görüntülerin düzgün gözükmemesi, erimiş gibi gözüken köprüler gibi yoğun kullanıcı şikâyetleriyle yayın hayatına başlayan Apple Maps’in başına zaman içerisinde çeşitli Apple çalışanları getirildi. Daha çok yeni bir servis olan Apple Maps’in uzun vadede çok iyi çalışan bir servis olacağını biliyor; IPhone marka oyuncaklarınızla Maps servisine bir şans daha vermenizi diliyorum. http://goo.gl/BRB8Q

ŞUNLARI DENEYİN
http://goo.gl/wM1cV istanbulite, kişiye özel İstanbul turları ve atölye çalışmalarına odaklanmış bir internet girişimi. http://goo.gl/YOdYA SokakRöportajları, ‘sokaktaki’ insanlarla yapılan röportaj videolarını yayınlayan bir internet sitesi. http://goo.gl/8U3wx OBilet, Türkiye’deki otobüs firmalarını tek bir platformda toplayan, online otobüs bileti alabileceğiniz internet girişimi. En önemli özellikleri farklı firmalardan aldığınız biletler sayesinde sistemde biriken puanların istediğiniz firmadan bilet alırken kullanılabilmesi ve kullanıcılara aktarmalı seyahat alternatifleri sunması. http://goo.gl/eFSV7 Toppuk, kullanıcıların kendi zevkinize göre ayakkabı tasarlayabileceği kişiye özel ayakkabı sitesi. Hediye seçmekte zorlananlar için alternatif olabilir. http://goo.gl/XCS64 Sendloop, toplu e-posta gönderimlerinizle ilgili tüm işleri halledebileceğiniz ücretli bir platform. http://goo.gl/Ypjs8 Ekonomi Bakanlığı’nın Android mobil cihazlar için çıkarmış olduğu uygulama. http://goo.gl/CbhGR Ekonomi Bakanlığı’nın Iphone için çıkarmış olduğu uygulama.

GOOGLE GENE YAPMIŞ
“Google Earth” bilgisayarınıza indirip kurduğunuz, dünyanın “coğrafi bilgilerine” erişebileceğiniz bir yazılım. Bu yazılım ile dağların, ağaçların, binaların üç boyutlu görüntülerini izleyebilir; Mars, Ay ve yıldızlara yolculuk yapabilir, iklim değişikliklerini takip edebilir, “Pro” versiyonuyla mesafe ve alan hesapları yapabilirsiniz. Google Maps’ten farklı daha birçok özelliğin olduğu Google Earth, dünyanın neredeyse her yerinin bilgi ve görüntüsünü sunarak hiç gidemeyeceğimiz, göremeyeceğimiz yerleri görmemizi sağlıyor. Ama aynı zamanda, aslında gidip görebileceğimiz yerleri yakınsayarak koltuğumuzdan kalkmamıza ve mekânla fiziksel ilişkiye geçmemize engel olmaktan da geri kalmıyor. http://goo.gl/jKrK0

B 183

AYIN OYUNCAĞI
NComputing ürünlerinin Türkiye distribütörü Dojop Teknoloji’nin sunduğu L300 model erişim cihazını bu ayın oyuncağı seçmeye layık gördüm. Bu erişim cihazı aslında “aptal terminal” olarak da biliniyor. Diyelim ki evinizde veya işyerinizde çok sayıda bilgisayar var veya olmasını istiyorsunuz. Günümüzde bilgisayar donanımları artık o kadar gelişti ki, bilgisayarınızda kullanmadığınız atıl bir performans/kapasite kalıyor. İşte bu erişim cihazı ile bu atıl kapasiteyi başka bir monitör, klavye ve fareye yönlendirerek yeni bir bilgisayar elde etmiş oluyorsunuz. Ufak bir kutu olan L300 model erişim cihazını ethernet kablosu ile ana bilgisayar ve monitör arasında köprü kurarak bağlıyorsunuz. Sonra çocuğunuz odasında bilgisayar ile uğraşırken, siz de aynı bilgisayarın atıl kapasitesini kullanarak salonda kaçırdığınız son diziyi izleyebiliyor veya internete erişebiliyorsunuz. http://goo.gl/4xJP4

KENTİ TEKNOLOJİ İLE YAŞAMAK

Özlem Yücelener ‘09

Hepimiz İstanbul’da kendimizce hızlı/yavaş, sakin/telaşlı, bir dolu koşturmacalı; ama bir o kadar da eğlenceli yaşıyoruz. Pekiyi işin aslı, günlük hayatta teknolojiyi kullanarak İstanbul’u nasıl keşfediyoruz? Teknoloji ve İstanbul’u buluşturan, şehrin yaşanmasını kolaylaştıran, yediğimizi içtiğimizi gezip gördüğümüzü etrafımıza duyurmaya yarayan teknolojik uygulamalar nedir acaba? İster yerli ister yabancı bir turist gibi geçireceğiniz “İstanbul’da Bir Gün” için kullandığımız akıllı uygulamalara dair bir yazıyı beğeninize sunuyoruz bu sayımızda. Öncelikle, başlangıç noktamız olan “Vaktim var, Fikrim Yok” dediniz, program yapmak istediniz, kafanız karıştı, fikir almak için akıllı telefonunuzdan “TimeoutIstanbul” uygulamasını açtınız, baktınız şehirde ne var ne yok, fikir edindiniz, hemen harekete geçtiniz.
B 184

Gidilecek etkinliğe karar verdiniz, Whatsapp’tan “GroupConversation” açarak yaptığınız taslak programı arkadaşlarınıza danıştırınız, hemen onay aldınız.

Sonra etkinlik için yer durumunu görmek istediniz, myBilet veya Biletix’e girdiniz, biletinizi alıp yerinizi ayırttınız.

Arkadaşlarınızı da onları “viber”dan ücretsiz arayarak haberdar ettiniz. Programınız için hazırlıklara başlamadan önce ”AccuWeather”dan havayı kontrol ettiniz, saat saat Celcius’ları not ettiniz, “Lifestyle” tabından havanın gündelik hayatta “Health”, “Outdoor” ve “Sports” kategorilerinde hangi aktiviteler için ne kadar uygun olduğuna baktınız, giyeceklerinizi ona göre ayarladınız.

Sonra kıyafetlerinize şöyle bir göz attınız ve yine kararsız kaldınız, hop hemen “StyleTag”i açıp sokak modasını yakaladınız. Etkinlik mekânına gitmeden önce, “Mekanist”i karıştırıp yapılan yorumlara göz attınız. Acaba arabayla hangi yoldan gitsem diyip “IBB”yi açtınız, baktınız tüm yollar köprüler tıkalı, arabayı almaktan vazgeçip “toplu taşıma candır” diyerek IEET’ye ümit bağladınız ve “Hareket Saati”ne uymakta karar kıldınız. Sonra da “etkinliğe daha çok var,” deyip otobüs saati gelene kadar sıkıldınız, hemen “Sinema” uygulamasını açıp kendinizi ilk bulduğunuz filme attınız. Filmden çıkıp otobüse atladınız, yolda giderken “Foursquare”i açınca arkadaşlarınızdan kimin nerede olduğuna baktınız, içlerinden birinin civarda olduğunu görüp yanına kaçtınız. Bir de üstüne mekânda check-in yapıp “Check-in Special”dan bedava Latte’yi kaptınız! Ayaküstü buluşup, sohbet ettikten sonra programa kaldığınız yerden devam ederek, nihayet mekana vardınız. Hemen “Facebook”unuzdan etkinliği bulup, kendi yorumunuzu da yazarak “check-in” yaptınız. Etkinlik sırasında dönen espri ve şakaları “Twitter” üzerinden “günün lafı olur bu” diyip tweet olarak takipçilerinize attınız, en komik anınızı fotoğraflayıp “Instagram”daki filtrelerden en yakışanını seçip arkadaşlarınızla paylaştınız.

B 185

Etkinlik bitti, enerjiniz eve dönmeye yetmedi, otobüslerin hepsi geçti gitti, siz de açıp en yakın duraktan “Taksi” çağırdınız, evde aç kalmamak için de arka koltukta “Yemeksepeti”nden sipariş verdiniz. Eve geldiniz, yorgun argınsınız, İstanbul’da bir gün kesmedi mi? “Bavul”unuzu açıp bir sonraki aktivitenizi İstanbul dışına taşımak için yeni destinasyonlar yaratırsınız.

İSTANBUL’U AŞK VE ŞARKILAR KORUYOR
Cenk Erdem '98

B 186

İstanbul sevgili, İstanbul aşk… 24 saat hayat dolu, her deniz kuytusuna aşk vuran İstanbul’un canlılığına, eski sokaklarına ve ışığına bayılıyorlar konser için İstanbul’a gelen ünlüler. Tarihini de duymuşlar, okumuşlar ve bir şekilde özellikle İstanbul’un farklılıklara kucak açan güzel bir sevgili olduğunu da çok iyi biliyorlar.

“İstanbul’daki farklılıkları ve bunların bir arada oluşunu seviyorum. Kültürel zenginliği ve tarihinin yanında geceleri çok farklı bir İstanbul olduğunu biliyorum. Her teknolojinin olduğu güncel müziklerin çalındığı gece kulüpleri ve gece hayatıyla, geçmişi ve geleneği bir arada, bu bütünlük inanılmaz.” diye konuşuyor İstanbul’u çok seven ve ‘The Gates

of İstanbul’ adında bir de şarkı yazan ünlü şarkıcı Loreena McKennitt. Ancak o bütünlüğü ve farklılıkların zenginliğini pek sevmeyen ve aklını ecdadıyla bozmuş birileri sürekli geri vitese almak istiyor İstanbul’u ve sevgili Loreena’nın haberi yok. Ah bir bilse nasıl kıyıyorlar İstanbul’a ve Fatih’ten beri İstanbul’un herkese açık kapılarına. Maalesef farklılıkları en çok hoş gören Beyoğlu sokaklarından işe başlamak üzere, İstanbul’un canlılığını ve kardeş kalbini de deşiyorlar o ayrı; ya bitmeyen inşaatlar ya yanlış politikalar ama her defasında İstanbul’un kıymetini bilmeyen çok yetkili sevgisiz adamlar. Aynı sevgisiz adamlar Boğaz’ı imara açıyor veya Boğaz kenarındaki dünyanın en güzel konser mekânlarından Kuruçeşme Arena’ya da kıyabiliyorlar; tıpkı Göztepe Parkı’na ve Gezi Parkı’na kıyabildikleri gibi. Bir vakit Beyoğlu sokaklarının arkalarında Galatasaray Hamamı’na götürdüğüm güzel şarkıcı Monica Molina dünyaca ünlü İspanyol copla şarkıcısı efsanevi Antonio Molina’nın kızı ve o da pek seviyor İstanbul’u. Türkiye de Monica’yı pek seviyor; zarafeti ve yumuşak aşk şarkılarıyla İstanbul’un deniz

kenarlarındaki şık kafelerde ve romantik radyolarda bol bol çalınıyor aşk dolu şarkıları. Onun en güzel şarkılarının bir araya geldiği albümünün (Auto-retrato) kapağında da İstanbul var. Hem İstanbul’da Caz Festivali’nde Esma Sultan Yalısı’ndan, özel bir gece de Dolmabahçe Sarayı'na; İş Sanat’tan, Harbiye Açıkhava’ya kadar şarkılarını paylaşmadığı mekân da kalmadı üstelik. Monica da kıymetini biliyor İstanbul’un. Dünyanın parasını verseniz yapılamayacak bir tanıtımı, albüm kapağına Boğaz’da çektirdiği fotoğrafı taşıyarak yapıyor Monica Molina. “Işık çok güzel. İstanbul öyle güzel bir şehir ki küçücük sokaklarda sanki sonsuza yürüyorsunuz,” diyor Molina. İstanbul’da sonsuz sevgiyi hissettiğiniz Sultanahmet’in enerjisi de bambaşka, hemen her şarkıcı Sultanahmet

Camii’ni ve tarihi yarımadayı ziyaret etmeden ayrılmıyor. Tıpkı Loreena McKennitt gibi İstanbul’daki tarihi çarşılardan ve Ayasofya’dan da çok etkilenerek ayrılıyorlar. Ne var ki ülkemizin dış politikalarıyla geleneği ve çağdaşı bir arada tutan İstanbul imajı yerini yavaş yavaş daha ilkel bir İstanbul’a bırakıyor. Diyelim büyük gişe filmi James Bond Skyfall macerasının İstanbul sahneleri her ne kadar Kapalıçarşı’da ve İstanbul’un tarihi mekânlarında kovalamacalarla başlasa da, hiç bizi temsil etmeyen görüntülerle, misal bir bar sahnesinde Bond’un elinin üstünde çöl akrebi ve viskiyle iddiaya girilen bir mizansen sunabiliyor. Ortadoğu’nun savaş ve çatışma içindeki atmosferleri ve Arap kültürüyle aktarıyor İstanbul’u çekilen filmler. Üstelik Bond’da CNN açık ve İngilizce yayın gösteriyor,

tipik İngiliz sömürgeleri gibi bir Muz Cumhuriyeti alt mesajını veriyor yârim İstanbul’la; hatta kısa bir süre sonra İstanbul’a konsere gelen Jennifer Lopez, Bronx’ta yetiştiğini, bizim gibi defalarca düşmeyi ve ayağa kalkmayı çok iyi bildiğini aktarıyor, neredeyse Arap baharı yaşanıyor zannettiği İstanbul’da. Kendini ifade etme özgürlüğü konusunda lider kişiliği şarkıcılığından da kıymetli pop kraliçesi

Madonna için binlerce kişi dünyanın bir ucundaki Türk Telekom Arena’ya gittiğinde de, Madonna’nın çok kıymetli bir mesajı oluyor. Kürtajın tartışıldığı ve kadının kendini sakınmak zorunda bırakıldığı eşitsizlik içinde bir zihniyetin iyice yerleştiği Türkiye’de, Madonna göğsünü açıyor ve mesajını veriyor: Beden benim bedenim! Ama anlayan anlıyor. Türkiye’nin dış politikalarıyla farklılaşan İstanbul misafirleri konserlerde de iyi belli oluyor. Ünlü starların geldiği Küçükçiftlik Park’ta Enrique Iglesias bir şarkısını İstanbul’dan bir izleyiciyle söylemek istiyor ve fakat sahneye çıkan üç kişi de

İran’dan izleyiciler oluyor. Ahmedinejad’ın ülkemde yok dediği eşcinseller kâh Madonna konserindeler, kâh Ricky Martin konserindeler, hiç merak etmesin İstanbul herkesi kucaklıyor. İstanbul, ünlü şarkıcı Sting’in sahneye klarnetiyle bir müzisyenimizi davet ettiği, Madonna’nın başörtüsüyle Sultanahmet’i gezdiği, dünyanın tüm eşcinsellerinin gay ikonlarının konserlerine koştuğu, Taksim’i onlarca kez deşmelerine rağmen ve türlü yasaklara rağmen, eğlenmeyi de bilen bir şehir olarak başkaldırıyor. Türkiye’de hiç bitmeyen kaldırım tadilatlarına rağmen, yağmur çamur sokaklar eğleniyor ve muhafazakârlaşma geceye ve arka sokaklara direnemiyor. Gecenin, sokakların, konserlerin, barların aşk dolduğu ve farklılıkların yan yana olmaya devam edeceği bir şehir olarak İstanbul kendini koruyor. Farklılıkların birlikteliği büyük bir güç yaratıyor. Eskiler, evliyalar koruyor İstanbul’u derler. İstanbul aşk ve şarkılar koruyor. Yârim İstanbul…

B 187

ev k l a ra ygarlı a lı u ka s ı n d . Fark İ k i y a at l a r ı a n bu l ir. İst hay nmişt ku nu r şekille i çok farklı ya do dır. rle o kt a v le n ni var kü l t ü r e r n b i r ç o k e lı bir r düze bi lı o nu ark e göre aşası i n d e f o ku s u , f a r k a d a m o d ke n d i n ş t i r i r , ka r m l e r i n i n sin iç y d nde ş; ski H e r ke n lığı içi ginle y a p m ı s e mt l e r d e e a s eve . m a ş ı k l ı ğ ı o nu z e n pliği ç at ı ş m vardır ti, o sahi . Ka r u m ı ir rdır; b ir İstanbul’u anbul e ş i t s e a yo k et m i ş t r s a d a f a r k l ı va çeşit ç İst vey i yo ait b tışmas içi ise lamış ve n l e r l e b i r ç o k ç a i n ke n d i n e en u se ucak Boğaz n k en gel s adar o di içinde bi eye n … ı ye r l e r i n d h e r ke k e tır. lem Her ne irir. Ken yine d tlamış rk edi farkl i i n i ka r. Ama ma asla te ürkiye’nin eşt r çindek rıştırı enen a güzell ev g i l e uyla T ı n ı ka ınsa s ke ş i n i a ş ka ist as nu m şme nlar d e ka f gitmek a i t ko lu ola i ş , o ke irçok b a mü s i ş , İ s t a n bu l emem ka ç ı p ay ul’un b ip onlara en dön nb et e Baz m r olm de İsta emlek ak ed s evd i r r neşi ürlü m r. Onlar için bul’unu mer e h a ş ı i n e o nu ç o k il bir t an rdı nler iler zel İst n gele lmışla öğrenc nın o ö rlerde anbul’da ka rı şehi ezunla Farklı eşfedip İst aziçi m rduk. Boğ ük so Biz de bü yü y ” d i ye ardır. nedir? mı v için anla l sizin t a n bu “İs

BEN

U STANB CE İ

L

B 190
RESİMLEME : EMRE SENAN

Kutay Erkan / BÜYAK
Eğer bir öğrenciyseniz ve bu süreci geleceğinize yatırım yaparak geçirmek istiyorsanız; sınavları, proje ödevlerini, stajları, kulüp faaliyetlerini bir arada sürdürmek zorundaysanız, işiniz hayli zor. Üstelik bunları İstanbul’da gerçekleştirmek işi daha da zorlaştırıyor. Zırrr! Zırrrr! Uyandıktan sonraki ilk anlar bu inatçı sesin kapı zili olmadığını anlamamla geçiyor. Kapı da, zili de beş dakika sonra unutacağım rüyama ait ama ses gerçek, alarmımdan geliyor. Kendimi de şaşırtan bir çeviklikle yatağımdan atlıyorum. Saate bakmama gerek yok - alarma çalışma anını her gün dayatan benim ki o da bana aynısını yapabilsin. Hava aydınlanmaya başlarken yollara düşüyorum. Durağa giderken kampüs panolarını tıka basa doldurmuş bir sürü afiş takılıyor gözüme, “yeterince pano yok” diyorum. Durağa geliyorum, ilk otobüs ucu ucuna kaçıyor. Bir sonraki otobüsün yolcuları yavaş yavaş teşrif ediyorlar ve “otobüsün kapısının denk geleceği yeri kestirip ayakta kalmama” çabası başlıyor. Bu hesabı yaptığını belli etmemek altın kural, çünkü ben cool bir insanım ve cool insanların düşünecek daha önemli meseleleri olur. Her sabah ve her akşam olduğu gibi çileli bir yolculuktan sonra –istikrardan hoşlansam da İstanbul trafiği buna dâhil değil- hedefime varıyorum. Bir şeyler yapıyoruz şirkette, yaparken vicdan azabı duymuyorum filmlerin aksine. İnsanların aslında bize ihtiyacı yoksa ne olmuş? Ayrıca, kime göre ihtiyaç? İnsanlara önceliklerinin değiştirildiğini söyleyecek olan ben değilim, bunu söylemek de değiştirmeye çalışmak olurdu zaten. Beni rahatsız eden daha farklı bir şey ve tek olduğumu da sanmıyorum, yumuşak yatakların altındaki bezelyeyi hissetmek için prenses olmaya gerek yok her zaman. Hafta sonu bir sabah, bu bezelye suratıma çarpıyor. Camın dışında, yukarıda bir yerlerden kuş cıvıltıları geliyor. O kuşlar her sabah oradaydı ve her sabah o sesi çıkarıyorlardı kuvvetle muhtemel. Dinledikçe cıvıldamak adının nereden geldiğini anlıyorum. Düşünecek “ciddi” bir şeyim olmadığı için daldan dala atlıyorum sonra da... Kuşların bu seslerinin ne anlama geldiği veya yaşam alanlarının ne durumda olduğu değil düşündüğüm. İnsanın yapısına uygun bir şekilde, önce kendimi düşünüyorum. Bu kadar basit ve güzel bir şeyin bile farkında değilsem kim bilir başka neler var yanından geçip durduğum… “Panolar,” diyorum kendi kendime, acaba hangi etkinlikler var bu hafta? Her hafta gideceğim deyip kendimi kandırdığım, yattığım binaya 50 metre mesafede olan konserleri düşünüyorum. Ya yolda geçirdiğim onca saat? Yol sıkıcı ve yorucu olabilir ama bunu kendime tekrarlamak yerine daha eğlenceli hale getirebilir miydim? İlham kaynağım sevimli ama her gün kaçırdıklarımdan duyduğum pişmanlık bencilliğimi bir kez daha kanıtlıyor sanki… Olsun. Her şey bir günde düzelecek değil ya! Beni rahatsız eden bezelyeyi bulmuştum ne de olsa: Hedefe giden yolda kaçırdıklarımızı telafi edebilirdik, hatta en sıkıcı yolları bile daha eğlenceli hale getirebilirdik. Emerson’ın ”Life is a journey, not a destination.” lafını zamanında beğenmiş, hatta msn iletimizde yazmıştık belki çoğumuz ama bunun uygulanabilirliğini hiç test etmemiştim. Tamamen başarıya ulaşmam önemli değildi, buna çabalamak ve her andan keyif almaya çalışmak sözün özüydü zaten.

B 191

İSTANBUL’DA EBEVEYN VE ÇOCUK OLMAK
Yeşim Çaylaklı ‘05
İstanbul temalı bir sayı hazırlanırken, ebeveyn ve çocuk olarak yaşama konusuna değinmeden olmazdı. Bu yazımda şehrin hız, ani değişim ve stres üçlemesine “ebeveynlik” sorumluluğu da eklendiğinde neler yaşandığına hem ebeveyn hem çocuk açısından bakmaya çalışacağım. Ünlü bir psikolog David Elkind bundan tam 31 yıl önce çok ses getiren “Hurried Child” (Acele Ettirilen/ Hızlandırılmış Çocuklar) kavramı ile karşımıza çıkmıştı. Elkind, acele ettirilen çocukların, çocukluklarını tam anlamıyla yaşayamadığına, hayatlarının sürekli olarak programlandığına, hem okulda hem okul dışı aktivitelerde çok yüksek beklentilerle karşılaştıklarına dikkat çekmişti. O yıllardan bu yıllara durumun daha da çarpıcı bir hal aldığını söyleyebiliriz. Artık çocukların neredeyse kendi başlarına kalacak vakitleri yok. Anne babalar, beş yaşındaki çocuklarının bir şeyle meşgul olmadan evde oturmasından huzursuzluk duyduklarını ifade ediyorlar. Çocuklarının potansiyelini ve zekasını geliştirmesine katkıda bulunamadıklarını düşünerek kaygılanıyorlar. Elkind, daha geç yaşta anne baba olmanın ve daha az sayıda çocuk sahibi olmanın da beklentileri yükselten bir etken olduğunu savunuyor ve “çocuğunuz sınıfındaki diğer çocuklar gibi sosyal aktivitelere katılmıyorsa bir eksiklik hissedebiliyor ve iyi bir ebeveyn olmadığınız düşüncesine kapılabiliyorsunuz,” diye açıklıyor. Teknoloji sayesinde kolayca genişleyen sosyal ağ içerisinde anne babalar kendilerini ve çocuklarını başkalarıyla kıyaslıyor; çocukları için yapabilecekleri her şeyi bir anda yapmayı arzuluyor. Okul ve aktiviteler arasında mekik dokurken de yol, trafik, geç kalma stresi nedeniyle hem çocuklar hem anne babalar bitkin düşebiliyor. İş ortamında ve sosyal hayatta olduğu gibi ebeveynlik rollerini gerçekleştirmede de stres ve rekabet yaşanıyor. Stresliyiz çünkü kaybetmekten, başarısız olmaktan, çocuklarımız için yeterli olamamaktan, çocuklarımızın yaşıtlarından geri kalmasından korkuyoruz. Bunun sonucunda çocuklarımızın çeşitli aktivitelerle meşgul olmasını sağlayarak kaliteli zaman geçirmelerini garantilemeye çalışıyoruz. Kaliteli zaman; her anı programlı, bir dakikası bile boş geçmeyen, verimli kullanılan zamanlar olarak düşünülmekte. Oysa kaliteli zaman, birbirinin varlığından keyif alarak duygusal ihtiyaçların karşılandığı, anlaşıldığının hissedildiği, sevgiye dayalı paylaşımların olduğu anlardır. O halde bu anlarda verimlilikten öte paylaşım öncelikli olmalıdır. Yapılan araştırmalar, çocuklardan yapabileceklerinden fazlasını istemenin, onların sınırlarını zorlamanın çocuklarda stres ve kaygıyı arttırdığını gösteriyor. 1990’lardan sonra depresyon, kaygı bozuklukları, dikkat eksikliği ve hiperaktivite, dürtüsellik, mide rahatsızlıkları çocukluk döneminde fark edilir derecede arttı. “Başarılı” çocuklar yetiştirme arzusunun bedelini çocukların ruh ve beden sağlığında açılan yaralarla mı öder olduk? Aldığımız besinlerde bile kendi doğal ortamında ve hormonsuz büyüyen ürünleri tercih ederken çocukların hormonlu gıdalar gibi bir an önce büyümesi için acele ediyor olabilir miyiz? İstanbul’un hızlı temposuna ayak uyduran ebeveynlerin ritmine çocuklar da uyum sağlamak durumunda. Yaşları küçük olmasına rağmen okul ve sosyal aktivitelerle dolu yoğun programları var. Bu programları gerçekleştirmek için de her yaptıkları işte hızlı olmaları gerekiyor. “Ödevlerini hemen bitir, yemeğini çabucak ye, çabuk üzerini giyin hemen çıkmamız gerekiyor,” gibi cümleleri sizce çocuklar gün içinde kaç defa duyuyordur? İstanbul’da yaşayan çocukların hiç bitmeyen trafikte okula gitmeleri de sosyal aktivitelere katılmaları da diğer şehirde yaşayan çocuklara göre çok daha telaşlı. İstanbul’da yaşayan çocukların belki de bu yüzden çocukluklarını acele yaşamaya alıştıklarını söyleyebiliriz. Çocuklar yoğun bir günün ardından eve döndüklerinde ise televizyon, bilgisayar veya tabletlere yöneliyorlar. Kendi başına kalma, yapılabilecekler listesinde yer almıyor. Aktivitelere, tabletlere, bilgisayarlara bağımlı yeni bir nesil ile karşı karşıyayız. Bağımlı diyorum; çünkü onlar olmadan bir günleri geçmiyor ve onlar olmadan nasıl oyalanacaklarını bilemiyorlar. Oysa kendi başına kalabilen çocuk, oyalanmak için farklı eğlenceler üretebilir, hayaller kurar. Boşluklar, yaratıcı fikirlerin ve icatların ortaya çıkması için değerli anlardır. Aktiviteler arasında koşturan bir çocuğun boşluk yakalaması pek mümkün görünmüyor. Hızlı tempoda geçen şehir hayatının çocukların oyun tercihlerini de etkilediğini söyleyebiliriz. Dijital oyunları gerçek hayattaki oyunlara tercih ettiklerini ve önlerine oyuncaklar koyulduğunda içgüdüsel olan hayali oyunları kurmada zorlandıklarını gözlemliyoruz. Çocuklar için özel olarak tasarlanan dijital oyunlar çocukların isteklerine çok kısa sürede cevap veriyor; beklemelerini veya sabretmelerini

B 192

gerektirmiyor. Önlerindeki tuşları kontrol ederek kendilerini, saniyeler içinde değişen sahnelerin ortasında bulabiliyorlar. Kendi zihni ve bedeni de hıza alışan bir çocuğun dijital oyunlara kıyasla oyuncakları sıkıcı ve renksiz bulması pek şaşırtıcı değil. Teknolojinin bize sunduğu imkânlardan yararlanmak önemli fakat çocukların kendi iç dünyalarından uzaklaşacak derecede teknolojiye bağımlı olmaları yerine ihtiyaçları doğrultusunda teknolojiyle bağ kurmaları gerektiğine inanıyorum. Çocuğun kendi başına kalmasını engelleyen, zihni ve bedeni gereğinden fazla meşgul eden araçların/aktivitelerin çocuğun iç dünyasını fakirleştirdiğini, hayal kurma kapasitesini ve yaratıcılığını sınırladığını söylemek yanlış olmaz. İstanbul’un bizi içine çeken yoğun temposuna ayak uydururken çocuklarımızın da bir an önce büyümelerini, hızımıza yetişmelerini bekliyoruz. Bir an önce büyüsünler ki bizi yavaşlatmasınlar, kendi başlarına işlerini halledebilsinler istiyoruz. Fakat çocuklar doğaları gereği yavaştır ve henüz zihinsel, fiziksel ve sosyal becerileri yetişkininkinden farklı olduğu için bizim gibi düşünemezler. Çocukları “minyatür yetişkinler” veya “arkadaşımız” gibi görmek bizden farklı bir dünyaları olduğunu görmemizi engelliyor ve onları kaldırabileceklerinden daha büyük bir sorumluluğun altına sokuyor olabilir mi? Çocuk, arkadaş olan ebeveyn yerine güvenebileceği, zorluklarla karşılaştığında yaslanabileceği sağlam duran ebeveynler arıyor: Büyürken ona yön gösteren, onu tehlikelerden koruyan, sınırlar koyan, kararlı davranan ve onun düşe kalka büyümesine sabır gösteren ebeveynler. Çocuklar artık acele etmek istemediklerini dile getirmeye başladılar. Ancak bunu sözel olarak değil davranışlarıyla ve bedenleriyle anlatıyorlar. Yaşadıkları strese bağlı olarak okul başarıları düşüyor; aktivitelerden keyif almamaya, geri planda kalmaya, mutsuz olmaya;

uyku, yemek sorunları yaşamaya, mide rahatsızlıkları göstermeye başlıyorlar. Stres altındaki çocuk hata yapmaktan ve anne babası için “yeteri kadar iyi” olamamaktan korkuyor. Önüne konulan hedeflere ulaşmak için çabalarken kendini bir maraton koşucusu gibi hissediyor. Hedefe doğru koşarken kaç metre koştuğunun ötesinde bitiş çizgisine en hızlı ulaşan başarılı sayıldığı için de hep bir rekabet içinde. Süreçten çok sonuca önem verilen bir değer sistemi içinde bir çocuğun başarılı sayılması için “en” olması gerektiğini görüyoruz. En iyi yüzücü, en iyi piyano çalan, en yetenekli, en yüksek notları alan… Aslında çocuk önünde bir sıfat olmadan, sadece “kendi” olduğu için kabul gördüğü zaman kendi değerinin farkına varıyor ve kendine güven duymaya başlıyor. Güvene dayalı böyle sağlam bir temel oluşturduğunda da hayatındaki “en”lere ulaşmak için çabalaması zor olmuyor. Çocuğun en değerli uğraşı ve en önemli işi oyundur. Çocuk oynarken, eğlenceli zaman geçirdiğinde, acele ettirilmediğinde ihtiyacı olan birçok şeyi farkında olmadan öğreniyor. Öğrenme duygularla fazlasıyla ilişkili. Stres altında ve mutsuz bir çocuğun öğrenme kapasitesinin de düştüğünü biliyoruz. Oysa çocuk serbestçe oynadığında özgür olabiliyor; hayal kuruyor, düşündüklerini hayata geçiriyor, yapabildiklerini ve yapamadıklarını görüyor. Çocukların hakları olan çocukluklarını yaşamaları için gün içindeki aktivite, ders ve oyun dengesini tekrar gözden geçirmemiz ve her gün en azından bir saat süreyle çocukların istedikleri şekilde oynamalarına fırsat vermemiz önemli. Şehrin hızlı temposuna rağmen çocukların ruh sağlığı için yavaşlamayı öğrenmemiz gerekiyor. Sadece çocuklarımızla olmaktan keyif aldığımız, birlikte komikleştiğimiz ve sonunu düşünmeden oyun oynadığımız zamanlar yaratmalıyız. Çocuk yetiştirmede “az daha çoktur (less is more)” sözünü benimsemenin faydalı olduğunu düşünüyorum. Esas

olan çocuğumuzla geçirilen sürenin fazlalığı değil, beraber olduğumuz sürede onunla kurduğumuz yakınlık; onun korkularını, endişelerini ve mutluluklarını paylaşabilmemiz. Kısa da olsa onunla anı paylaştığımızda aslında bu “çoktur”. Çünkü bu anlar çocuğun hayatında fark yaratır. Çocuklarıyla sadece oyun oynamaktan keyif alan, onların duygu dünyalarını, hayallerini ve isteklerini anlayan, onların kalplerine dokunabilen ebeveynlere bugünlerde hiç olmadığımız kadar çok ihtiyacımız var. Hızınızı biraz yavaşlatmayı ve bir süreliğine etrafınıza başka bir gözle bakmayı deneyebilir misiniz? Gördükleriniz sizi şaşırtabilir.
Yeşim Çaylaklı Kimdir? Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü ’05 mezunudur. ABD’de George Mason Üniversitesi’nde Uygulamalı Gelişim Psikolojisi yüksek lisansını tamamlayarak Çocuk Gelişimi alanında uzmanlığını edinmiştir. Washington D.C. Çocuk Hastanesi Gelişim Kliniği’ndeki çalışmaları sırasında sosyal-duygusal, davranışsal sorunlar yaşayan ve gelişimsel gecikmesi olan çok sayıda bebek ve çocuğun gelişim değerlendirmesi ve takibini üstlenmiştir. Ailelere çocuklarının gelişimini destekleme, davranış kontrolü, olumlu disiplin yöntemleri konusunda danışmanlık vermiştir. Türkiye'ye döndükten sonra eş zamanlı olarak Özel Mavi Yunus (Dodo) Aile Danışma Merkezi’nde ve Anne Çocuk Eğitim Vakfı’nda (AÇEV) çalışmaya başlamıştır. 2012 yılında AÇEV'deki görevinden ayrılsa da gönüllü ve profesyonel olarak vakfın çalışmalarına destek vermektedir. Halen Özel Mavi Yunus (Dodo) Aile Danışma Merkezi'nde, erken müdahale amaçlı 0-5 yaş arası çocukların gelişim taraması, değerlendirmesi ve takibi; çocuğun gelişimini destekleyen oyun, anne-bebek bağlanması ve çocuk merkezli oyun terapisi üzerine çalışmaktadır. Bireysel danışmanlık yanında kendi geliştirdiği “Fark Yaratan Anlar” Anne Babalık Programı adı altında anne-bebek grupları; 1-5 yaş arası çocukları olan anne babalar için de paylaşım grupları düzenlemektedir. Aynı zamanda, küçük yaşlardan başlayarak çocuklara kitap okumayı sevdirme ile ilgili bir sosyal sorumluluk projesi yürütmektedir. Okul öncesi dönemi çocuklara yönelik yazdığı bir hikâye kitabı da bulunmakta ve çeşitli dergilere yazılar yazmaktadır. www.ozelmaviyunus.com farkyaratananlar@gmail.com

B 193

SAVUNMA SPORLARINA KADINLAR İÇİN BİR YAKLAŞIM
Yasemin Dut ‘10
BURCSpor’da bu dönem Hanshi Teddy Wilson’ın hocalığında kadınlar için savunma sporu dersleri başlıyor. 11 yaşından bu yana ilgilendiği savunma sporlarını profesyonel anlamda da hayatına geçiren Wilson ile derneğimizdeki programı ve 1993 yılından itibaren Türkiye’de eğitimini verdiği aikijutsu hakkında konuştuk. Bize biraz kendinizden ve savunma sporlarına nasıl başladığınızdan bahseder misiniz? Savunma sporlarına 11 yaşındayken başladım. Birkaç yıl boks yaptım, daha sonra judo yapmaya başladım. İki hocam vardı, ikisi de judo hocasıydı, birisi karate, diğeri jiu-jitsu öğretti. Başlangıç zamanlarımda, antrenmanları göz önüne aldığımızda çok geniş çaplı eğitimler aldım; bu sporlarla doğdum ve büyüdüm. İstanbul’a geldiğimde bir fitness salonunda çalıştım, orada çalışmayı bıraktıktan sonra, kendi başıma bir şeyler yapmak istedim; böylece dövüş sporları öğretmeye başladım. 54 yıldır savunma sporlarıyla ilgileniyorum. Türkiye’ye ne zaman geldiniz? 1991 yılında geldim ve 1993 yılında eğitim vermeye başladım; çünkü buraya aslında ders vermek amacıyla gelmemiştim. Savunma sporları benim hayatım boyunca yaptığım bir şeydi; zamanla eğitimler sıklaştı, yaptığım iş giderek büyüdü ve daha çok yerde ders vermeye başladım. Şimdi de buradayım. Aikijitsu dışında başka savunma sporlarını da öğretiyorsunuz değil mi? Pek çok savunma sporu var, benim uzmanlık alanım aikijutsu, Çin karatesi, kenjutsu-japon kılıcı. Japon kılıcının kendisini değil; ama felsefesini, değerini, şekillerini öğretiyorum. Kılıç, biraz sanatsal; ama size diğer savunma sporları hakkında pek çok ipucu verir. Aikijutsunun farkı nedir? Aikijutsu, Samuray’ın kullandığı eski bir spor. Eskiden savaşlarda kullanılırmış; ama günümüzde benim öğrettiğim teknik daha çok kişinin gelişimi ile ilgili. Bu spor, kendinizi nasıl savunacağınızı öğretiyor ve temelde kendinizi geliştirmenizle, yani zihninizin, kendinize güveninizin, konsantrasyon yeteneğinizin gelişimiyle ve endişelerinizin azalmasıyla ilgili; yani karakterinizin şekillenmesinde ilişkilerden liderliğe çok fazla şeyi kapsıyor. Buna kişisel disiplini de dâhil edebilir miyiz? Tabii ki. Savunma sanatları genel olarak kişisel disiplin, hatta disiplinle alakalıdır. Aynı zamanda bir takım çabası da gerektirir. Tek başına yapılacak bir şey değil. Dojo’ya (antrenman salonu) gelirsiniz, insanlarla çalışır, onlarla etkileşime geçer ve onlarla iyi iletişim kurarsınız; çünkü eğer kibir, kötü iletişim, empati eksikliği, insanları anlayamama, anlamaya çalışmama gibi özellikler var olursa burası gerçekten tehlikeli bir yer olabilir. Bu iletişim kanallarını engellerseniz, gerçekten kötü olur. Kadınlara özel savunma sanatı öğretiyorsunuz sanırım. 70’lerin başlarında New York’ta kadınlara özel kendini savunma dersleri veriyordum. O dönemde hemcinslerine karate ve diğer savunma sporlarını öğretecek az sayıda kadın hoca vardı. Ben de savunma sporlarını öğrenmek isteyen mağdur kadınlara birkaç yıl ders verdim. Yaptığım başka işler dolayısıyla Kaliforniya’ya taşındım. Buraya geldiğimde de New York’taki gibi bir program hazırlamam istendi; böylece karate tekrar hayatıma girdi. Bir üniversite, videomu istedi ve işler tekrar yürümeye başladı; ama Türkiye’de insanlar bunun hakkında konuşmak istemiyor, dikkatlerini vermiyorlar, görmezden geliyorlar. Ortaya bir şeyler koymaya çalışan insanlar var; ama bu gerçekten hassas bir konu. Ben kadınlar için bir şeyler yapmak istiyorum. Sınıfımda kadınları savunma sporlarını öğrenme konusunda cesaretlendiriyorum. Bazı kadınlara burs sağlayarak, ücretsiz ders de verdim ve şimdi “kadınlar için savunma sporları” programında yapmak istediğim

B 194

şey, organize olup, ortaya bir proje koyabilmek, böylece daha fazla kadın öğrenciye ücretsiz ders verebilmek. Savunma sporlarını öğrenmeniz için kilonuz, boyunuz yani dış görünüşünüz önemli mi? Bunlar kesinlikle bir kriter değil. Bence en önemli şey, bir kadının motivasyonu ve çevresinde teşvik edici insanların olması. Pek çok kadın bu sporları yapmak istiyor; fakat motivasyonları eksik ve savunma sporları camiası onları kabul edemiyor, bence önemli olan nokta bu. Kadınlar savunma sporu yaptıklarında bunda gerçekten çok başarılılar. Bence daha çok cesaretlendirilmeye ve anlayışa ihtiyaçları var. Benim sınıfımdaki kadınlar gerçekten harika iş çıkarıyorlar; hatta erkeklerden daha başarılılar. Çoğu savunma sporu gibi benim öğrettiklerim de genelde güce dayalı değiller. Güç bunun bir öğesi; ama temeli değil. Kadınların başarılı olmasının sebebi güçlü olmalarından değil, entelektüel, düşünsel alanda iyi, zarif ve zeki olmalarından kaynaklanıyor. Öğretme bakımından erkeklerin savunma sporlarında farklılıklar var mı? Savunma sanatı, savunma sanatıdır. Kadınların anlaması gereken, erkeklerin fiziksel güce sahip olduğu ve kadınların bunun üstesinden gelmesi gerektiği; çünkü ortaya çıkan ilk etmen korkudur. Kadınların sahip olması gereken şey, özgüven. Ciddi anlamda kontrole, kendine güven konusunda kontrol disiplinine sahip olmaları gerekiyor. Bu bakış açısıyla, evet bir farklılık var; özellikle öğrenmenin bedelleri açısından. Çünkü genel olarak kadınların kendilerini erkeklere karşı koruması gerekiyor; işte fark da buradan kaynaklanıyor. Kadınlar buraya geliyor, çalışıyor ve öğreniyorlar. Savunmaya dair uğraşmaları gereken psikolojik etmenler varsa daha da çok çalışmak durumunda oluyorlar.

Savunma sporlarını yapabilmek için ne gibi kriterlerden bahsedebiliriz? Aikido aikijutsunun bir türevi. Türkiye’ye aikijutsuyu getirdiğimde, kimse hakkında bir şey bilmiyordu. Aikidonun kurucusu, aikidoyu geliştirmeden önce 17-18 yıl aikijutsu çalışmıştı. İnsanlar, bunların tarihini bilmiyorlar. Pek çok insan aikido yapıyor; ama aikijutsu ile ilgilenen çok az insan var. Burada insanlara ilk öğrettiğim şey, saygı. Saygı, çok önemli bir şey. Dojo’da insanlara genel olarak birbirleriyle nasıl iletişim ve ilişki kuracaklarını, nasıl saygılı davranacaklarını öğretiyorum. Erkeklere kadınlarla nasıl iletişim kuracaklarını öğretiyorum. Burada tek taraflı bir öğretme ya da öğrenme biçiminden bahsetmiyorum, insanlar karşılıklı olarak birbirlerinden öğreniyorlar; böylece insanlar aralarındaki duvarları indiriyorlar, öğrenme deneyimi oldukça farklı ve yardımcı bir şeye dönüşüyor. Benim kendi kişisel gözlemlerime dayanarak kadınlar, arkadaşları tarafından yeterince desteklenmiyorlar. En yaşlı öğrencim başladığında 60 yaşındaydı ve benimle 12 yıl boyunca çalıştı. Kara kuşağa ulaştı. Bu, nasıl düşündüğünüzle alakalı olan bir şey. Eğer kendinize inanmazsanız, kendinizi bu şanstan mahrum bırakırsınız. Hayat bu şansları yakalamanız ve “işte buradayım,” demenizle ilgilidir. Ne olursa olur, hayatın bir kitabı yok, hatalar yaparsınız. Burada, Dojo’da, iyi amaçlar için, öğrenmek için, anlamak için hatalar yaparsınız. Ben de insanlara “istediğiniz bütün hataları yapın, ben bunun için buradayım,” diyorum. Size yardım edip, bu hataları telafi etmek için ve size gideceğiniz yönü göstermek için buradayım. Hata yapmazsanız, size hiçbir şey öğretemem. Eğer her şeyi biliyorsanız buraya gelmenizin bir anlamı yok zaten. Hayatla kurulan bir ilişki bu. Ben 65 yaşındayım, eğer bu kadar biliyorsan devam et! Bizim bir lafımız vardır: Dojo’ya geldiğinde boş bir kap ile gelmelisin, dolu olanla değil. Böylece o kabı doldurabilirsin, öğrenebilirsin. Eğer dolu bir kap ile gelirsen öğrenecek hiçbir şeyin yoktur.

Türk insanlarının ve öğrencilerin antrenman yapmak için zamanları oluyor, ki bu kesinlikle çok üretken, yapıcı bir şey. Kutunun dışını görmek oldukça zor ve çoğu zaman yaratıcı hayal gücü kaybolabiliyor. Dojo’ya geldiğinizde gençliğinize ve çocukluğunuza dönüp, yaratıcılığınızı keşfetme ihtiyacınızı, hayal gücünüzü fark edersiniz. Yapılması gereken, duvarları kaldırıp, bir çiçek gibi açabilmek; böylece dengeyi kazanabilirsiniz. Kimliğimizi bizden alıp götüren pek çok şey yapıyoruz; hayat tarzımız, işimiz, çocuklar vesaire. Bunu aşmak için insanlar yoga ve benzeri şeylere gidiyorlar. Bu şekilde insanlar kendilerini bulmayı amaçlıyorlar. Dojo da bu şekilde olmalı. Orası bir şiddet mekânı değil, uyum ve öğrenme merkezi. Günün sonunda kendini savunmayı öğrenmiş oluyorsun, peki bunu kullanmak istiyor musun? Hayır; çünkü bunu kullanmak zorunda kalırsan, biliyorsunuz ki birisi incinecek, kötü bir şekilde hem de. Eğer kendilerini savunmaları gerekirse, işte o zaman o düğmeyi açmaları ve başka bir şeye dönüşmeleri gerekir. Alçakgönüllü olmalı, egomuzu ve korkumuzu kontrol edebilmeliyiz. Bunları, antrenman yaptıkça kazanırız; aslında bunlar, kafamızın içindeki silahlar ve sorumluluk sahibi olmak da bu noktada çok önemli. İçinizde bu kadar gücü barındırıp bunu sadece gerektiğinde kullanmak çok güzel bir his olmalı. Zaten önemli olan nokta budur. Pek çok insanda bu güç var; ama kontrol edemiyorlar. Savunma sporları bu yüzden tehlikelidir; çünkü güce sahipsiniz, korkuyu ve egoyu tamamen atamıyorsunuz. Bu, kişinin karakteriyle alakalı bir şey. Bu yüzden ihtiyacımız olan şey, korkunun ve egonun kontrolüne hâkim olabilmek. Bazı durumlarda ego olmak zorunda; ama bunu nasıl olumlu yönde kullanacağımızı öğrenmeliyiz, yanlış bir biçimde değil. Kendisini savunamayan insanlara karşı kullanmamalıyız. Bu açıdan Dojo’da öğrenilen şeyler ve savunma sporları gerçek hayata çok benzer.

B 195

BİZİM CEPHEMİZDEN
Dergi Ekibi
İstanbul’un bunaltıcı yaz aylarında dahi bu şehrin mıknatıs gibi her birimizi kendine çeken hali, bir temamızın da kesinlikle İstanbul üzerine olması gerektiğini hissettirdi ve ağustos aylarında başlayan İstanbul Özel Sayısı çalışmaları şu an tamamlanmak üzere. Bugün dosyaları kapatıyoruz dememize rağmen her gün bir dosya daha eklemeye çalışıyoruz, sen ne deniz deryasın İstanbul! Sayımız İstanbul olduğuna göre çok işimiz var. İstanbul ile bize yardım edebileceğini düşündüğümüz pek çok kulübe yardım çağrısında bulunuyoruz. Yardımlarını esirgemeyen, destek olmak isteyip de olamayan kulüplerimize teşekkürler. BÜSAS, BÜFOK ve BÜYAK’a emekleri için ayrıca teşekkürler. Boğaziçi Dergisi’nde Şükrü Genç’i ağırlayacağız. Ceketler giyilir, resmi duruşa geçilir. İstanbul için sizden daha heyecanlı bir belediye başkanı ile tanışırsanız işin sırrının ne cekette ne de resmi duruşta olduğunu anlamakta gecikmiyorsunuz. Nefesimiz kesilerek BÜSAS’tan gelen su altı fotoğraflarına bakıyoruz ve ofiste maneviyatı yüksek duygusal anlar yaşanıyor. İnsanoğlunun bu denli yaratıcı olması, külleri boğaza serpilen Leyla Gencer’i ve Orhan Pamuk’un Boğazın Sularının Çekildiği Zaman tasavvurunu dergimize konuk ediyor. Tabii şişenin içerisine bırakılan Kara Kitap’ın sayfalarının bu kadar okunaklı olmasına şaşırmadan edemiyoruz. Bu çekimler için oldukça zor anlar yaşayan BÜSAS ekibine ve BÜMED fotoğrafçılarından Çağlar Özkan’a tekrar tekrar teşekkürler. Bugün tamamladık derken, “ Bu çizim kesinlikle çıksın istiyorum,” deyince sevgili Aylin Buran, Emre Soyak’tan Kız Kulesi efsanelerinin anlatıldığı muhteşem çizimini bekliyoruz. Bu esnada metrobüs stratejilerini aktarmak üzere yola çıkan Sevgili Semih ve fotoğrafçımız Okaner’den bir süredir haber alamıyoruz, iş çıkışı saatinde koyuldukları yolun fotoğrafları neden geciktiklerini zannediyorum anlatıyor.

B 196

Duygu Cankılıç

Evet 2013’e girerken ilk temamız “İstanbul” olsun istedik. Özel olduğunu İstanbul’a öyle hissettirelim ki, bu yıl bize, ona çektirilen eziyete rağmen, kırılmasın ve ona olan bağlılığımızı unutmasın; çünkü buradaki her bir insan gerek denizinden, tarihinden, mimarisinden, gerek yoksulluğundan, zenginliğinden, gerekse içindeki sırlardan ötürü bağlıdır bu şehre. Tabii üzerimize aldığımız bu büyük sorumluluğu layıkıyla taşımaya çalışırken, çoktan kentin dehlizlerine dalmıştık. Yolculuğumuz sırasında Boğaz’ın derinliklerinde karşılaştığımız hayret edilesi kareler, şehrin akşamları değişen yüzü, 19. yüzyıldaki hali, içinde bulunduğu dönüşüm ve bu dönüşüme yaşayanların verdiği yanıtlar bizi bir yandan gerçekle hayal arası bir boyutla yüzleştirirken, diğer yandan da sıradan olmamaya dönük deneyimler kazandırdı. İstanbul’u Fazıl Say’ın besteleriyle dinleme, Ara Güler’in bakışıyla görme, Orhan Pamuk’un, Ahmet Ümit’in satırlarıyla okuma, Levent Erden’in penceresiyle izleme, öğrenme ve değerli hocalarımızın düşünceleriyle beslenerek ifade etme ayrıcalığını kazandığımız bu dönemde hislerimizin içine düştüğü kaos aslında, en nihayetinde bu kentin karmaşasından bağımsız düşünülemezdi. İstanbul’u tanıma sürecimizde bizimle birlikte emek harcayan tüm dostlarımıza teşekkür ediyorum ve yaşadığımız olumlu ya da olumsuz her şeyi deneyim olarak algılamamıza destek olan bu şehirde yaşayan herkesi, bu kargaşanın içine girmeye ve ayrım gözetmeden insanlığı kucaklayan bu kent ile en azından haftada bir sohbet etmeye davet ediyorum.
B 197

Yasemin Dut

dört boğaziçili, dört portre

B 198

HÜLYA e İşletm

2 CAN ‘8 AMER KAR

iniz? e eders sıl ifad e ile na elim nuz ini üç k olduğu ki etkis n sahip tınızda ve bugü lma. in haya o iniz çi’n k yönlü Boğazi al ettiğ rlük, ço ayı hay ayı n, özgü hip olm Özgüve e çalışm ızda sa ın şirkett r var? n çıktığ mi klü bir Okulda ne/nele eğerleri cı ve kö ız an ni d i. da insa madığın nra yab rçekleşt hayatın veya ola u da ge uktan so ı, iştim. B irdim. İş ezun old e yararl ldan m edeflem rçekleşt e yı h Oku ülkem , bunu g çalışma maktı. anımla miştim şekilde bu don lar yap hedefle utlu bir izasyon dışında eden, m r, organ yaşamı isle lim, iş kaybetm faydalı en haya okunan leşmey lerine d Gerçek rın kalp rsleri sanla ates de kalıcı, in r var? tleri, pil tiyatro seyaha ir gün? de nele ışı de), eniz Belki b e yurt d lar list f eşliğin urt içi v okulda ız Sede pılacak emde: Y hocam şlarımı Hâlâ ya klar list arkada , harika mak m aca başladım olduğu ken yap la yapıl n ay lda Ha a ne mezu yet oku ayatınd mak; am , aynı se ne niha cası iş h ısa ları (bu se de yaşa eleri; k ık kurs ek değil , yazarl zenlem eçirm ite dü kursları ünleri g n aktiv şında. k şey. G a getire u? in en ba ım birço bir aray e olurd r listem amadığ p la iz şey n aha ip de ya pılacak tediğin a tinde d istey pmak is k hâlâ y ek, kan ya k yaşama niz ilk it geçirm daha ço anlamlı a dönse sferde çok vak o ız ha ulu atm yılların atılmak nede da hta kok oğaziçi lerine k ütüpha B vite e, o ta lu eski k nin akti phaned dolu do rada ve ısmını ulüpleri ski kütü Manza yatro k rın bir k i amak, e zik ve ti a bunla ing oyn şum gib md r, mü olmu çok k s hayatı ; folklo odaklı kumak ön lisan ce ders kitap o rı sade senelik n ya ns yılla yi ki bir . (İ k lisa üzisye isterdim e yükse azar, m lisans v iz bir y mışım, !!!) ettiğin ca kip yaşa e bakın e hâlâ ta r maziy ğınız v pları bir duruyo tanıştı loji kita ji inizde iğ al psiko psikolo ğrencil sosyal ın sosy Ö 'n ı? len her ıtçıbaşı işti. Ha ı var m elerini em Kağ tkilem sanatç ke da best ız Çiğd ibar'ın k beni ço a hocam Melih K si olara O yıllard Ayrıca öğrenci i çeker. Bölümü k ilgim İşletme apları ço ir. oloji kit mişimd ve psik k dinle severe zaman

KAN HİR E R MA İktisat

‘02

iniz? e eders sıl ifad e ile na elim nuz ini üç k olduğu ki etkis n sahip şlar tınızda arkada ve bugü in haya ın çi’n iğiniz lini, yak Boğazi ayal ett , iş disip lmayı h erik nlülük sahip o zeyde iç Çok yö ınızda rası dü ıldız r var? n çıktığ uluslara yıldır Y Okulda ne/nele onuda um. İki rd cağım k adığınız cilerine ı istiyo şa m ğren may zmanla veya ola ni yaşa lisans ö eride u e keyfi ersinde yken il eçen yıl ers verm rlama d Okulda itede d orum. G ve Paza şıy dya ünivers aya çalı e E-me üretip, itesi'nd ri aktarm ı. Ünivers crübele yınland Teknik abım ya diğim te yat li bir kit nda edin i bir ha dünyası Çağı isim t iş ve keyifl r? uzurlu E-Ticare iverseler va yıp, ün nda da rleşip h nizde n e e ye sonu mamla lar list iz Ege'y ramı ta pılacak hayalim n dokto Hâlâ ya büyük ederke likte en devam bir rdu? yata Eşimle m. onel ha y ne olu istiyoru o eşsiz . Profesy iğiniz şe ürmek undaki k isted sürmek eyi sürd or salon yapma rm sp niz ilk ders ve ampus zara'da ey K dönse Man itede im Gün rınıza rasında çi yılla yetiştiğ m. Son Boğazi zlüyoru güç bela n ya larını ö larında kış man üzisye bası. Ders çı antren azar, m ak da ca oleybol iz bir y zaralı v u çıkarm ettiğin ğ man takip orgunlu dinve hâlâ karşı y syenleri tığınız Boğaz'a e tanış ibi müzi serleri iğinizd Reed g il Lou n'ın e Öğrenc hen ve rautiga mı? hard B nard Co tçı var rım Ric nde Leo da sana ori yaza çi sayesi fav Boğazi rsitede Radyo . Ünive başladım lemeye tım. ile tanış

B 199

Z ’02 ÖNME D LU ER RA US NUVA iniz? e eders İktisat sıl ifad

e na üven . elime il on, özg ini üç k ğunuz lık, vizy ki etkis ip oldu e; ayrıca tınızda ün sah a il g arşılığı nin hay iz ve bu çi’ iğin rkçe k Boğazi ayal ett a da Tü lmayı h i,vici :) Y rdı, çok sahip o yler va Veni,vid ğınızda diğim şe an çıktı ler var? ğını bil e laca Okuld ız ne/n ir gün o madığın zaten b veya ola il ancak im değ kültür ttiğ pek çok Hayal e ekleşti. tediğim ler var? de gerç aha izde ne r hepsi ilirse d nmak is lu en çek şükü inde bu klar list önlere ak esinde yer ve iç apılaca kum k çok lar list Hâlâ y i hâlâ o iğim pe pılacak a tabii k i daha k isted mak, ya ar; yan Görme Bu arad i kısalt k film v ettim :) klar" u listey ço Belki b im pek yapılaca izde fark en diğ var. en "hâlâ im, say ek iste adan olabilir a, o yüzd ve izlem usanm n, k kıs mutlu a kitap ıkmada ayat ço çok fazl şında b ncak h im en ba var; a istediğ zla şey stesinin klar" li k çok fa u? apılaca yapaca ne olurd r gün y iniz şey a "he istediğ değil am Nescafe apmak ızda ) ek var. iz ilk y k. manım dönsen şükretm iderme izim za rınıza n ya özlem g gelen (b çi yılla üzisye hve içip , o yeni Boğazi a p azar, m mı bulu zel bir k iz bir y ü ettiğin adaşları raber g e Ark takip n hep b cilikle ve hâlâ lerinde bir seçi tığınız makine bilinçli et de tanış o, Mem in daha iliğiniz ri iz Öğrenc o di Cap irikimim var mı? Hesse, Leonard ktüel b tçı rman neke, a entele da sana ack, He hael Ha i! Sonuçt an ive Att im, Mic r çok k lâ okuld rvis Za ge, Mass O kada l var hâ lar... De , Garba h yıl Radika m Fera laştığı ğim ebne yoğun meyece man, Ş ora, Teo dan geçe atlama Ali Alab ttiğim. ... Bir de evam e ad Ümit kumay Ahmet ğımla o lışkanlı kalan a

2 ĞLU ‘8 V E CİO KAH OKAN ühendisliği M rsiniz? İnşaat ade ede

nasıl if me ile üç keli nuz tkisini olduğu ki e n sahip tınızda ve bugü in haya aziçi’n ttiğiniz Boğ al e ürlük, ayı hay edecek ilgi,özg hip olm ı finanse Onur,b ızda sa ayatım çıktığın var? adan h 10 için n % eler çalışm Okulda ız ne/n madığım şlarda . Başara madığın 50li ya ayalim aşardım veya ola imde h nında b ora itirdiğ u %90 Okulu b ktı. Bun . ulaşma verdim ek var. servete ha sure a a geçirm var? 1,5 yıl d e neler ? rımı ord endime olurdu p, kışla stenizd k alı ne lar li ak e bir ev iniz şey pılacak istediğ Miami’d a rol alm Hâlâ ya apmak stemde aha fazl y li d niz ilk caklar erinde dönse Yapıla aliyetl rınıza ulüp fa n ya çi yılla üzisye nsem k Boğazi geri dö azar, m larıma iz bir y ıl ettiğin gazici y Bo takip ve hâlâ la . lışmak tığınız isterdim de tanış u ders ça m. iliğiniz ızın çoğ biliyoru Öğrenc manım it ayıra za k ı? dan ve mda va ı var m tç yaşları ldığımız da sana rına bu ğitimi a yok. konula dislik e ışıklığım e sanat Mühen iyle tan ültür v iş le bir k inden, k böy geçtiğ ıllardan ıyla o y Dolayıs

ha iyi ratıcılığınızı da izi yazarken ya nizi inlerin da bilgi düzeyi i kurmaca met vramlar Kend knik leri hakk ın ve kurmaca te soy rlık - Temel Ka zım at Gül cı Yaza nmak , temel ya t. Eğitmen: Mur başka Yaratı yonel ek , içgörü kaza nmaz bir fırsa Mesleğinizden izle ilgili profes taya koyabilm rmek için bulu or yimlerin ıza man geçi sıra yazım dene a geldiyse, ler ilgi alanın ebiyat dolu za ne nmay am ve yükseltmek , ed a bilginiz tam aşımında bulu MED gürce fik ir payl i Temel kurmac giriyorsa, BÜ zarlık Atölyes tutkunlarıyla öz Ya ebiyat onun aş ymaya, diğer ed çatısı altında at Gülsoy çağd yaklaşımları du lenler için Mur : Murat Gülsoy. melen rsu muhte göre! Eğitmen tan geçtiğini bi ku ak bu atölye size ın iyi okur olm İyi yazar olman başlatıyor. vardır. sergilemek af ta 5 Roman r seminer dizisi 5H lo performans rı üzerine bi dialı bir dışı romanla , koro ya da so emekse istiyorsanız, id edebiyatın sıra n biri şark ı söyl alara taşımak , ızda t nokt A rayın, katılın yük tutkuların müziği daha üs irin. Şan En bü r parçası olan uk Tolga İlhan yatınızı değişt yaşamınızın bi l ha en: Hal hip olmak ya da ve profesyone nuyoruz. Eğitm teknik lerine sa etini sizlere su lmanın temel rahim O dak. tar ça şan eğitimi hizm sat. Eğitmen: İb ız, bu atölye, gi ma: gerek diyorsan pmak için bir fır aları ya ilk adımları at Gitar Başlamam pertuar çalışm profesyonelliğe i pekiştirecek re arınma ya da armonik birik im rgunluğundan lence, günün yo çekebilmek için üsyon Ritim, eğ Perk en. oğru” fotoğraf en: İlkem Balseç öğrenmek ve “d i itm Perküsyon. Eğ çılık teknik lerin fle Temel fotoğraf , bilmek ve keyi r. el Fotoğrafçılık Tem lda Bale lmek , tanımak gıç. Eğitmen Ye kayım,” diyebi şlan ba güvenli bir ba Ak ıncılar. menüsüne ben terova son Bey, şarap Eğitmen: D eniz Margarita Nes ri programda. p Kültürü “G ar Şara rap bilgile ları. Eğitmen: n tüm temel şa er yardımıyla x ve Salsa dans ke mel e, Fo içmek için gere i görsel malze Cha, Merengu kmak , Rumba, Cha kültür şehirlerin emli sanat ve şka bir gözle ba n D ans Mambo Lati pa’nın ön şamına ba Rehberi Avru ylaşım. mimarisine, ya pa r pa rüne, Gezginin Avru e hazırlayan bi şehirlerin kültü kokan bir tatil k gezilerde bu Madrid, Roma mak , yapılaca tanı ris, Barselona, ram Lodra, Pa ed O yunculuk için buram bu lmedi mi? Büm ıncılar. me zamanı ge Ak sset güllü Eğitmen: D eniz in büyüsünü hi llü – Maria Ak ryonun Kursu Sahnen ler: Ö mer Akgü edin. Eğitmen sıl yaratılır, sena ED O yunculuk BÜM erler na hayatı hiss leri nasıl ryolarda karakt inizi, sahnede na nd ketip ı ve A nalizi Se kurslarında ke deki karakter ar ryo Yaratıcılığ ri, senaryo için eleviz yon Sena ması, çelişkile Film/T sahneleri, te in lır, senaryonun kursiyerlerimiz planı nasıl yapı rafi sanatıyla, evli rtifikalı) Kalig : Binnur Kara gibi, edii en ri ( Se r yazabilecekler yaratılır? Eğitm zma Teknikle dekoratif yazıla lu Güzel Yazı Ya ut Kızılaslanoğ ra fi Sanatı ve estetik görsel ve Kalig en: Mahm cek. D aha i recekler. Eğitm nlık ları değişe ka fik rin geçi yazı yazma alış mevcut girişim i ve hoş zaman bulmak ya da man ve eriyle eğlencel , daha fazla za eri bu yetenekl Bir girişim fik ri necekl isteyenler Programı ayı öğrenmek ut e ve Yönetim m rm Turg eksiyonu hazırla itmen: Hakan Girişim Gelişti lir ve gider proj en: teyenler için. Eğ mek , iş planı, ge işiyle kurmak is teknik leri. Eğitm geliştir ni kendi olmanın yenler, geleceği bir konuşmacı iste edici para özgürlüğü güçlü ve ik na ikleri Güvenli, n biraz ileriKonuşma Tekn Etkili ek , amatörlüğü mlar yapabilm ğ. sunu Gıpta edilecek Gök men Karada esyonelleşme daşlarınızla ğ. mlarında Prof İş Sunu en Karada izle ve ek ip arka eruzakta, kendin Eğitmen: Gök m rek. şım sistemi üz ısından sine geçmek ge ve kalp ve dola şantısının sıkınt arını çalıştıran şehrin ve iş ya rsu kasl u : Kutlu Haliloğl nız, tüm vücut Kürek Kürek ku ayın! Eğitmen ı yakalayacağı t sınıfı fırsatını kaçırm a olma fırsatın zın her türlü ya lmaksı bir arad oru yapma yat ayırımı yapı rek, leri olan bu sp otor etki k, eğlene i Yelkenli ve m inde de olumlu vına öğrenere ptanlık Eğitim en: ci Belgesi sına enizcilik ve Ka rmayın! Eğitm Amatör D eniz Temel D tutulan satını kaçı ek için zorunlu araya gelme fır bir a etm z tutkunlarıyla tekneye komut nmak için deni uşturur. Malze leyerek hazırla deneyim ı gibi riskleri ol ken yaşlanmas müzde yüzü ası, er j, cildin aşınm pirin alıyorsak, Engin Baydar. Yapılan mak ya ağrıdığında as a ile Makyaj . Nasıl başımız m O ya Tolg öğrenmek lazı en: O ya Tolga kullanmak ve ık , iyilik (wellgerekir. Eğitm ve ruhsal sağl meleri bilerek yapmayı bilmek iksel, duygusal , gerekli şeyi ında arın fiz mel bilgileri Esansiyel yağl de bir şey çıktığ erapi ile ilgili te kursta Aromat anik Kozmetik ler: Fatma ve Org ıdır. Bu lirsiniz. Eğitmen A romaterapi rla uygulanmas duruma gelebi çeşitli metotla pabilir k için de evinizde ya ness) ve güzelli gulamaları siz lir ve küçük uy öğrenebi şe Tolga. Apaydın ve Ay

. ı değiştirebilir tınız Bir kurs, haya

212 359 58 13 kurslar@bumed.org.tr

Gary Card, Sanatçı

Şimdi tarzınızı değiştirme zamanı
Yeni nesil fotoğrafçılar için yeni nesil bir fotoğraf makinesi. Yeni EOS M, EOS fotoğraf kalitesini size kompakt, kullanımı çok kolay bir fotoğraf makinesi modeli ile sunuyor. EOS maceranızı başlatın.

Yeni

www.canon.com.tr www.facebook.com/CanonTurkiye

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->