21-1-924 Lambayı yakma, bırak, sarı bir insan başı düşmesin pencereden kara. Kar yağıyor karanlıklara.

Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum. Kar... Üflenen bir mum gibi söndü koskocaman ışıklar.. Ve şehir kör bir insan gibi kaldı altında yağan karın. Lambayı yakma, bırak! Kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların dilsiz olduklarını anlıyorum. Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum. N.Hikmet

BĐR AYRILIŞ HĐKAYESĐ

Erkek kadına dedi ki: -Seni seviyorum, ama nasıl, avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp parmaklarımı kanatarak kırasıya çıldırasıya... Erkek kadına dedi ki: -Seni seviyorum, ama nasıl, kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz, yüzde yüz, yüzde bin beş yüz, yüzde hudutsuz kere yüz... Kadın erkeğe dedi ki: -Baktım dudağımla, yüreğimle, kafamla; severek, korkarak, eğilerek, dudağına, yüreğine, kafana. Şimdi ne söylüyorsam karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana.. Ve ben artık biliyorum: Toprağın -

yüzü güneşli bir ana gibi en son en güzel çocuğunu emzirdiğini.. Fakat neyleyim saçlarım dolanmış ölmekte olan parmaklarına başımı kurtarmam kabil değil! Sen yürümelisin, yeni doğan çocuğun gözlerine bakarak.. Sen yürümelisin, beni bırakarak... Kadın sustu. SARILDILAR Bir kitap düştü yere... Kapandı bir pencere... AYRILDILAR... N.Hikmet

BĐR GEMĐCĐ TÜRKÜSÜ

Rüzgâr, yıldızlar ve su. Bir Afrika rüyasının uykusu düşmüş dalgalara. Işıltılı, kara bir yelken gibi ince direğinde geminin. Geçmekteyiz içinden bir sayısız bir uçsuz bucaksız yıldızlar âleminin.

Yıldızlar rüzgâr ve su. Başüstünde bir gemici korosu su gibi, rüzgâr gibi, yıldızlar gibi bir türkü söylüyor, yıldızlar gibi rüzgâr gibi su gibi bir türkü. Bu türkü diyor ki, «Korkumuz yok!

Đnmedi bir gün bile gözlerimize bir kış akşamı gibi karanlığı korkunun.» Bu türkü diyor ki, «Bir gülüşün ateşiyle yakmasını biliriz ölümün önünde sigaramızı.» Bu türkü diyor ki, «Çizmişiz rotamızı dostların alkışlarıyla değil gıcırtısıyla düşmanın dişlerinin.» Bu türkü diyor ki, «Dövüşmek..» Bu türkü diyor ki, «Işıklı büyük ışıklı geniş ve sınırsız bir limana dümen suyumuzda sürüklemek denizi..» Bu türkü diyor ki, «Yıldızlar rüzgâr ve su...»

Başüstünde bir gemici korosu bir türkü söylüyor; yıldızlar gibi rüzgâr gibi,

su gibi bir türkü..

BU YAZI UZUN SENELER DÜNYA EMPERYALĐZMĐNĐN ŞARKTA KANLI BEKÇĐLĐĞĐNĐ YAPAN ÇARLIK RUSYASININ NE SURETLE ÖLDÜĞÜNE DAĐRDĐR Bin dokuz yüz on yedi ikinciteşrin yedi... Yumuşak ve derin sesiyle Lenin: "Dün erkendi, yarın geç zaman tamam bugün," dedi.. Yağlı çarklılarla yağlı işçiler: "Bugün!" dedi. Ölümü açlıktan öldüren siper: "Bugün!" dedi. Ağır çelik kara toplarıyla AVRORA: "BUGÜN!" dedi, "BUGÜN!" dedi.. ............... ....... ..........

................. Artık ne kışlık sarayda sarhoş eteklerin ipekli sesi, ne paskalya çanlarında deli duası çarın, ne Sibirya yollarında zincir iniltisi... Artık votka kadehlerinde ıslanmıyacak sarı sarkık bıyıkları pameşçiklerin. Kara toprağın üstünde bir avuç kan gibi yanmıyacak, bakır sakalları açlıktan ölen mujiklerin. Artık kararmıyacaktır karlı sokaklar kara bir rüzgar gibi geçen Çarın kazaklarından. Sarkmıyacaktır işçi kadınların kanlı saçları: kara kalpaklı kazakların mızraklarından. Yandı kanatları iki başlı kara kartalın, düştü yere, öldü.

Buzlu Baltık denizinin kıyısında bir pencere örtüldü. Açıldı bir pencere.... Bin dokuz yüz on yedi ikinciteşrin yedi... N.Hikmet

CEVAP NUMARA DÖRT Bu yazı gizli bir din halinde bir nevi Neo-faşist bir ideoloji yaptıkları halde bunu ikrardan sakınanlara aittir. Böyle bir halt karıştırmıyoruz, diyenler üzerlerine alınmayabilirler. Onlar istiyorlar ki çift ağızlı baltalarıyla yuvarlansın kafalarımız önüne yarın o kara gömlekleri beyaz kordonlu golf pantolonlu kadroların.. KARDEŞLER! Onlara sokakta rastlarsanız eğer ölümü görmüş gibi çevirin başınızı. Kirpiksiz sarı gözler gözünüze bakarken arkadan sırtınıza bir bıçak girebilir...

Onlar istiyorlar ki kara toprağın kalbi durana kadar biz pazarda kelepir bir mal gibi satalım kafamızın ışığını, gücünü kolumuzun.. Kadınlarımızı karşılarında oynatalım. Ve dumanlanmağa başlayınca gözümüzün bakışı, yavaşlayınca damarlarımızda kanın akışı karaya vurmuş balıklar gibi köprü altlarında yatalım.. KARDEŞLER! Onlara elleriniz dokunmuşsa eğer yedi tas su dökün ellerinize. Yırtarak bayramlık gömleğimi ben peşkir yaparım size... Biz ayrı dillerde aynı şarkıyı okuyanlar, Biz aynı yastıkta yatar gibi toprağa başlarını yan yana koyanlar, Biz, yüzümüzün derisi koyu açık yanmış diye, saçlarımız ayrı ayrı boyanmış diye

barsaklarımızı birbirimizin avucuna dökerek birbirimizin gırtlağını dişimizle sökerek gebereceğiz... Ve kadrolar parlatarak kara gömleklerinin beyaz kordonlarını gömecekler kadife koltuklara golf pantolonlarını... KARDEŞLER! Onların adına benziyorsa adınız eğer adınızı değiştirin. Vebanın girdiği kapıdan girin onların evine atmayın ayak.... Onlar istiyorlar ki çift ağızlı baltalarıyla yuvarlansın kafalarımız önüne yarın o kara gömlekleri beyaz kordonlu golf pantolonlu kadroların...... N.Hikmet

DÜNYANIN EN TUHAF MAHLUKU

Akrep gibisin kardeşim, korkak bir karanlık içindesin akrep gibi. Serçe gibisin kardeşim, serçenin telaşı içindesin. Midye gibisin kardeşim, midye gibi kapalı, rahat. Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim. Bir değil, beş değil, yüz milyonlarlasın maalesef. Koyun gibisin kardeşim, gocuklu celep kaldırınca sopasını sürüye katılıverirsin hemen ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye. Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani, hani şu derya içre olup deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf. Ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende. Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak kabahat senin, — demeğe de dilim varmıyor ama — kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

Bir şarkı söylüyorlar içerde..1947 GĐDEN Camların üstünde gece ve kar. giden kardeşimin en sevdiği şarkıydı. .pencerelerde... Đstasyonun üçüncü mevki bekleme salonunda siyah başörtülü. Bu. Gece ve kar . En sevdiği şarkı. çıplak ayaklı bir çocuk yatıyor.. Bembeyaz karanlıkta parlıyan raylar uzaklaşılıp kavuşulmamayı hatırlatıyor. Ben dolaşıyorum.

.. muazzam hocamın resmine baksın... KASKET VE FÖTRE DAĐR Bana: "temiz gömlek giymek düşmanıdır. Ustalarımın ustası Marks'ın . çıplak ayaklı bir çocuk yatıyor..." diyenler varsa eğer. Bir şarkı söylüyorlar içerde!.. bakmayın gözlerime ağlamak geliyor içimden.Hikmet – 1933 GÖMLEK.. En... Kardeşler.. PANTOLON. Đstasyonun üçüncü mevki bekleme salonunda siyah başörtülü.En sevdiği. Gece ve kar pencerelerde. Bembeyaz karanlıkta parlıyan raylar uzaklaşılıp kavuşulmamayı hatırlatıyor. N.

yakalığı da vardı kıravatı da. Ütülü pantolana idam hükmü kim verdi? Tosunlar. .. şu bizim tarihi de mek parmak okusunlar: 1848'de kurşunlar demir bir tarak gibi geçerken başından.. bir övün yemek yerdi dört günde. halis Đngiliz kumaşından halis Đngiliz modasıyla ütülü mum gibi bir pantolon giyerdi -Alanglezinsanların en büyüğü Engels.. Vladimir Đliç Ulyanof Lenin ateşten bir dev gibi çıktığı zaman barikata. Dalgalanırdı fakat heybetli sakalı: bembeyaz tertemiz kolalı bir gömleğin üstünde..ceketi rehindeydi.

Marksisto-Leninist şuur. herhangi bir proleter şairiyim. adale.. damar. ne kafamın dışındaki kasket içindekine delalet eder.Bana gelince: Ben ki. haftada bir gün sevgilimle seyrana giderken biricik fötrümü tertemiz giymek içindir bu... sinir ve deriyim.. Fakat neden benim iki fötrüm yok? . Buna rağmen ben: haftada altı gün kasketliysem eğer.. ne de biricik fötrüm beni geçmekte olan geçmişe alet eder. bir iki kilometre kadar. et. 30 kilo kemik 7 litre kan.

pek değil. proleter!!.. Lakin hep asıl sebep: proleterim.. Kapkara cahil miyiz? Hayır! Mesela: "Sat-Sin" bey kadar cahilü cühela olmasam gerek.Ne dersin üstat? Tembel miyim? Hayır! Günde 12 saat sayfa bağlamak. .. be birader... Belki biraz derbederim.. Budala mıyım? Eh. ayakta dikilip anası ağlamak sapına kadar çalışmaktır..

5. Önümüzde bakır taslar güneş dolu. ancak her proleter gibi.... rüzgarları en serin uçurumları en derin havaları en ışıklı sıra dağlara.1931 GÜNEŞĐN SOFRASINDA SÖYLENEN TÜRKÜ Dalgaları karşılayan gemiler gibi. gövdemizle karanlıkları yara yara çıktık.Hikmet .Ve benim iki fötrüm.. Arkamızda bir düşman gözü gibi karanlığın yolu.. Dostların arasındayız! Güneşin sofrasındayız! . iki milyon fötrüm. Borsalino-Habik-Mosan-Mançister tezgahlarının sahibi olursam-olursak-olacak!.2. N. Ve ilaaaaaaa. Laaaaaaa!!!!!!!.

Doldurun çocuklar. nerden geçelim? Yalnayak koşarak devlerin geçtiği yerden geçelim. göz göze yan yana durun çocuklar.. Heeey hop Heeey hep .Dağlarda gölgeniz göklere vursun. doldurun doldurun doldur içelim. Heeey. Başları göklere atalım serden geçelim. Taşları birbirine vurun çocuklar.

Dostların arasındayız! Güneşin sofrasındayız!. "Dayandık!" dememişler. doldurun doldurun. Doldurun çocuklar. Yalnız biraz uzamış tıraşları. N. Oradan onlardan.Hikmet HABER Onlardan haber geldi. Dayanmışlar biliyorum. doldur içelim. . Gömlekleri kirli değil çatık değilmiş kaşları. "Yandık!" dememişler.birden geçelim.

.. çatık değilmiş kaşları. Benim babam. N. Yalnız biraz uzamış tıraşları..Hikmet HĐCĐV VADĐSĐNDE BĐR TECRÜBEĐ KALEMĐYE Bir varmış bir yokmuş. Şakaklarında taze bir yara varmış ama. dazlak kafalı ufak tefek bir adam. bir benim babam varmış. bir de bir zatımuhteremin pederi.Gözleri gülerek bakıyorlarmış adama.. Develer tellallık edip satarken develeri.

bir zatımuhteremin pederi Yemen çölünde açlıktan ölenlerin suyundan. bütün ömrünce çevirmiş simsiyah defterleri. kumun üstüne akan kandan yüzde yüz komisyon alarak han.. "Kısa kes. ekmeğinden çalarak. diye kalbinin atışını saydınız.. Ve dünyaya yummadan evvel ışıklı çocuk gözlerini siz onun yanındaydınız. Ey zatımuhterem! Şaire.O bir zatımuhteremin pederi Đkinci Sultan Hamidin meşhur hırsız seraskeri. dolu koymuş boş çıkmış. O. hamam. apartıman yapmış. Son beş papelin hesabını vermeden ölmesin. diyelim. Benim de babam öldü. sözlerini!" Ölmüş sizin serasker peder. Benim babam. . Tutmuyordu babamın öpülesi elleri.

Taktınız tenezzülen kendi elinizle siz bir ölünün burnuna gözlüğünü.. Sizin peder ölmüş. Karşı karşıya kaldık iki meşhur adam. Fakat yine siz haklısınız: o gündü hesap günü. Benim şöhretim nerden gelir.O eller. Öldü benim babam. Size bir tokat borcum vardı. Size gelince: sizi meşhur eden şey: hırsız bir babanın kanlı altınlarını çalan . beş papelin hesabını istediniz.. Đkimiz karşı karşıyayız. ben neyimle meşhurum -MALUM!. Babamın gözleri artık simsiyah defterleri göremiyordu.. Đşte o hesabı şimdi ben veriyorum. Dikkat! Kolumu geriyorum.

Bir varmış bir yokmuş. Şöhretiniz: kıvrak çengiler. görmemiştir soyunuz gibi bir soyu. Đnanmazsanız eğer. Ey zatımuhterem! Ölmüş sizin serasker peder. Edirne boyu çingeneleri. Öldü benim babam. bir benim babam varmış.hırsız bir oğlun parasıdır. karıştırsın alim efendiler kalın yapraklı kitaplar gibi seneleri: anlarsınız ki... Develer tellallık edip satarken develeri. Karşı karşıya kaldık iki meşhur adam. büyük kemancılar veren çingene çadırlarının yüz karasıdır.. .. Sizin şöhretiniz: lanetle dolu bir yükün çuval darasıdır. bir de bir zatımuhteremin pederi.

..... bir insan gözü gibi derin bir salkım üzüm gibi serin ....N. ve insanlar ellerini korkmadan düşünmeden birbirlerinin ellerine bırakarak yıldızlara bakarak: -"Yaşamak ne güzel şey!" diyecekler......Hikmet – 1933 HĐÇBĐR AĞAÇ BÖYLE HARĐKULADE BĐR YEMĐŞ VERMEMĐŞTĐR Topraktan ateşten ve denizden doğanların en mükemmeli doğacak bizden..... ............ . .

Hiçbir ağaç böyle harikulade bir yemiş vermemiş olacaktır.Hikmet HOŞ GELDĐN Hoş geldin! . Ve en vadedici bir yaz gecesi bile böyle sesler böyle inanılmaz renklerle sabaha ermemiş olacaktır.bir ferah bir rahat bir işitilmemiş şarkı söyliyecekler.. N.. Topraktan ateşten ve denizden doğanların en mükemmeli doğacak bizden...

Özledik.. Ustalaştık biraz daha taşı kırmakta. Hoş geldin. Fakat uzun söze vaktimiz yok. Hoş geldin! Biz bıraktığın gibiyiz. Yerin hazır..... Çarşamba gecesi MEMLEKETĐMDEN ĐNSAN MANZARALARI . YÜRÜYELĐM.. Dinleyip diyecek çok.. Hoş geldin. dostu düşmandan ayırmakta. Gözledik..Hikmet .Kesilmiş bir kol gibi omuz başımızdaydı boşluğun.1932 Birinciteşrin 5. N. Hoş geldin! Ayrılık uzun sürdü...

gümüş kuşlu bir hamam tasının ve koynuna ilk girdiğim kadının kızıl saçları. orda yıldız yıldız yanıyor milyonlarla mum. yukarıda. orda tepişmeden çiftleşmeler. Orda. yüzüyor elli metre derinde. başımın üzerinde. orda ışıl ışıl. çığlıksız doğum. orda yeşil. Orası camgöbeği aydınlık. balık gibi. zırhının ve suyun içinde balık gibi kapalı ve ketum.ĐKĐNCĐ BÖLÜM I Atlantiğin dibinde upuzun yatıyorum. orda dünyamızın ilk kımıldanan eti. ey demir çarıklı ruhum. orda bir hamam tasının mahrem şehveti. efendim. Orda. Bakıyorum yukarıya: bir denizaltı gemisi görüyorum. Atlantiğin dibinde dirseğime dayanmış. efendim. efendim. yeşil. . mahrem şehveti efendim. çok yukarıda.

upuzun yatıyorum. Artık dibe kadar inen kat kat kalın sular kati ve mutlak ve en dipte ben. bakıyorum yukarlara. Ben. 400 metroya kadar sızıyor ışık. tuz. Hacıbaba. orda başlangıcımız ve orda hain. Hacıbaba. köksüz ağaçları kıvıl kıvıl mahlukları deniz dünyasının. orda başlangıcımız. .Orda rengarenk otları. orda hayat. upuzun yatıyorum dibinde Atlantiğin dirseğime dayanmış. Sonra alabildiğine derin alabildiğine derin karanlık. iyot. çelik ve sinsi bir denizaltı gemisi. Yanlız ara sıra acayip balıklar geçiyor karanlığın içinde ışık saçarak. Sonra onlar da yok.

Denizaltı gemisi bir torpil attı. Köpekbalıkları geçti gemilerin altından. yedi. efendim bir torpil. herhalde köpekbalıklarından değil. çok yukarda. Gazgemileri gidiyor yukarda. Gazgemileri düşmana ateş açarak . omurgalarının altını. derken. Dönüyor keyifili keyifli pervaneleri. Dümenleri ne tuhaf suyun içinde Đnsanın tutup tutup kıvırası geliyor. Gemilerin dümenlerine baktım: telaşlı ve korkaktılar. altı.Avrupa Amerika' dan Atlantiğin yüzünde ayrıdır dibinde değil. birbiri peşi sıra. sekiz. Omurgalarının altını görüyorum. Gemiler şaşırdılar birdenbire. Denizaltılar birden üç oldular. Gemilerin omurgalarında imdat arar gibi bir hal vardı. gemiler bir bıçak darbesinden en yumuşak yerini karnını saklamak isteyen insanlara benziyorlardı. karınlarını gördüm ağızları da orda.

Köpürüp. Kayboldu ıslak karanlıkta. kapkara. benzin. efendim. Mazot. bacası yahut nerdeyse yanıma düşer. Yukardan dibe doğru inen gazgemisine bak. ve direği. . Geçti kargaşalığı. gaz. Ve denizin yüzüne yakın suyun içi allak bullak. yağlı ve yapışkan bir alev deryası efendim. Artık baskıya dayanamaz. Gece uykuda gezenler gibi bir hali var: lunatik. Fakat durmadan iniyor. gömgök. Bir alev deryasıdır şimdi yukarda akan. girdi deniz dünyasının cennetine. parçalanır. Kıpkızıl. tutuştu yüzü denizin.insanlarını ve yüklerini suya döküp saçarak batmaya başladılar. arzın ilk teşekkülü hengamesinden bir manzara. dağılıp parçalanmalar.

Birden bire bir denizaltı düştü yanıbaşıma. Münihli Hans Müller için vazife üçtü: . bir şeyler aranıyor kolları bacakları. uzanıp kısalıyor. 3-Kırmızı lahana. Hacıbaba.Yukarda insanla dolu denizin içi. 39 ilkbaharında denizaltıcı olmadan önce Münihli Hans Müller Hitler hücum kıtası altıncı tabur birinci bölük dördüncü mangada sağdan üçüncü neferdi. Baş aşağı. hiçbir şeye tutunamadan onlarda iniyorlar dibe doğru. Münihli Hans Müller üç şey severdi: 1-Altın köpüklü arpa suyu 2-Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna. Parçalanmış bir tabut gibi açıldı köprüüstü kaportası ve Münihli Hans Müller dışarı çıkıverdi. Ve hiçbir yere. Bir tortu gibi dibe çöküyorlar tortu gibi çöküyorlar. baş yukarı.

Münihli Hans Müller'in kafasında. Münihli Hans Müller sevgisi.Der Führer. vazifesi ve korkusuyla 39 ilkbaharına kadar bahtiyar yaşıyordu.1-Çakan bir şimşek gibi mafevke selam vermek. 3-Günde asgari üç çıfıt çevirip sövmek silsilelerine. yüreğinde. dilinde üç korku vardı: 1-Der Führer. Diyordu ki ona: . 2-Der Führer. 3. Ve Vagneryen bir operada do sesi gibi heybetli Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna'nın tereyağı ve yumurta krizinden şikayet etmesine şaşıyordu. 2-Yemin etmek tabancanın üzerine.

Sen beyaz ve uzun entari giyeceksin. yepyeni bir manevra kayışı takacağım. balmumundan çiçekler takacaksın başına. efendim. ve ince dudaklarının kıyılarında keder. Ve mutlak hepsi erkek 12 çocuğumuz olacak. Seyrek sarı saçları ıslak. Anna'yla zifaf vaki olmadan önce bizzat harbe girdi Hans Müller. tereyağı. kırmızı sivri burnunda esef.-Bir düşün Anna. tüfek yapmazsak eğer yarın 12 oğlumuz nasıl muharebe eder? Münihlinin 12 oğlu muharebe edemediler çünkü doğamadılar. Bir düşün Anna. Ve şimdi 41 sonbaharı sonlarında dibinde Atlantiğin benim karşımda durmaktadır. Tepemizde çatılmış kılıçların altından geçeceğiz. yumurta yiyeceğiz diye top. . çünkü henüz. pırıl pırıl çizmeler giyeceğim ben.

Gözü bir parça yaşlı. çoğalıp eksilmiyor. bunları düşünürken yanımızda peyda oluverdi . Ben biliyoum ki. Cebinde parası var. yükselecek yukarıya. ve artık bir daha arpa suyu içip yiyemeyecek kırmızı lahanayı. silmiyor. efendim. Đnsanın yüzüne nasıl bakarsa ölüler. o bir daha görmeyecek Anna'yı. Şimdi şişecek birazdan. ama o bütün bunları bilmiyor. Ben Hans Müller'e bakıp. Hacıbaba. Ve işin tuhafı artık ne kimseyi öldürebilir ne de kendisi ölebilir bir daha. Ben bütün bunları biliyorum. sular sallayacak onu ve balıklar yiyecek sivri burnunu.Yanı başımda durduğu halde yüzüme çok uzaklardan bakıyor.

Fakat değişecek hürriyette bu son bahis.Liverpul Limanından Harri Tomson. uzun. sarı papa mı sarı papa. Adalet: ihtilalsiz. titiz. pembe beyaz. harp içinde bile Çörçil'e sövmek hürriyeti ve canım istemese de aç kalmak hürriyeti uğruna. Ben Đngiliz Đmparatorluğu'nu dağıtmaya gelmedim. Bir karısı vardı Tomson'un: tavan süpürgesi gibi bir kadın. harpten sonra artık işsiz ve aç kalacak değiliz. "-Vefat ettiniz" dedim. Bir oğlu vardı Tomson'un: altı yaşında bir oğlan. Tuttum Tomson'un elinden. "Đngiliz imparatorluğu ve hürriyeti için: Canım isterse. Hacıbaba. tombul mu tombul. Açmadı gözlerini. Kaşları ve kirpikleri yanmıştı. Gözleri sımsıkı kapalıydı. Planı hazırlıyor Lordlarımızdan biri. temiz ve tavan süpürgesi gibi münasebetsiz. efendim. Şişman ve matruştu. . "-Evet " dedi. Gazgemilerinden birinde serdümendi. tavan süpürgesi gibi. zayıf. dedi Çörçil.

hele hümoru seven ölü Đngilizler. Balıklar Tomson'u afiyetle yediler.. Đşte bu kadar." Sustu Tomson. Hans'ın etiyle zehirlenmekten korktular anlaşılan. Nazım HĐKMET (1902 . Ay bek yur pardın. yan yana yükseldiler yukarı doğru.Ben de ihtilal çıkarmaya gelmedim: buna Kenterburi başpiskoposu bizim tredünyonun reisi ve karım razı değil.. Hacıbaba. Đngilizler fazla konuşmayı sevmezler. Ve ağzını açmadı bir daha. Tomson' la Müller'i yanyana yatırdım. son.1963) . fakat dokunmadılar ötekisine. Şiştiler yan yana. Hayvan deyip geçme. nokta. sen de hayvansın ama akıllı bir hayvan.

ASYA-AFRĐKA YAZARLARINA Kardeşlerim bakmayın sarı saçlı olduğuma ben Asyalıyım bakmayın mavi gözlü olduğuma ben Afrikalıyım ağaçlar kendi dibine gölge vermez benim orda sizin ordakiler gibi tıpkı benim orda arslanın ağzındadır ekmek ejderler yatar başında çeşmelerin ve ölünür benim orda ellisine basılmadan sizin ordaki gibi tıpkı bakmayın sarı saçlı olduğuma ben Asyalıyım bakmayın mavi gözlü olduğuma ben Afrikalıyım okuyup yazma bilmez yüzde sekseni benimkilerin şiirler gezer ağızdan ağıza türküleşerek şiirler bayraklaşabilir benim orda .

senden önce ölmek isterim. .sizin ordaki gibi kardeşlerim sıska öküzün yanına koşulup şiirlerimiz toprağı sürebilmeli pirinç tarlalarında bataklığa girebilmeli dizlerine kadar bütün soruları sorabilmeli bütün ışıkları derebilmeli yol başlarında durabilmeli kilometre taşları gibi şiirlerimiz yaklaşan düşmanı herkesten önce görebilmeli cengelde tamtamlara vurabilmeli ve yeryüzünde tek esir yurt tek esir insan gökyüzünde atomlu tek bulut kalmayıncaya kadar malı mülkü aklı fikri canı neyi varsa verebilmeli büyük hürriyete şiirlerimiz 22 Ocak 1962. Moskova Ben .

Sonra. Kavanoz camdan olsun. odanda ocağın üstüne korsun içinde bir kavanozun. Ve orda beraber yaşarız külümün içinde külün.. beni yaktırırsın. Ve toz oluyorum yaşıyorum yanında senin. şeffaf. sen de ölünce kavanozuma gelirsin.Gidenin arkasından gelen gideni bulacak mı zannediyorsun? Ben zannetmiyorum bunu. vazgeçtim çiçek olmaktan senin yanında kalabilmek için. Đyisi mi. Ama biz o zamana kadar .. beyaz camdan olsun ki içinde beni görebilesin... Fedakârlığımı anlıyorsun : vazgeçtim toprak olmaktan. ta ki bir savruk gelin yahut vefasız bir torun bizi ordan atana kadar.

pek çok. Ben daha ölümü düşünmüyorum. Ama ölüm de korkutmuyor beni.o kadar karışacağız ki birbirimize. Ve bir gün yabani bir çiçek bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse sapında muhakkak iki çiçek açacak : biri sen biri de ben. Yalnız pek sevimsiz buluyorum bizim cenaze şeklini. Toprağa beraber dalacağız. Yaşayacağım. Kaynıyor kanım. ama sen de beraber. atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz yan yana düşecek. ama çok. Ben ölünceye kadar da . Hayat taşıyor içimden. Ben daha bir çocuk doğuracağım.

bu düzelir herhalde. Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bu günlerde? Đçimden bir şey : belki diyor 18 Şubat 1945 Piraye Nâzım Hikmet BENERCĐ KENDĐNĐ NĐÇĐN ÖLDÜRDÜ? BĐRĐNCĐ KISIM BĐRĐNCĐ BAP .

BĐR GENÇ ADAMA.. YILDIZLARA VE AŞKA DAĐRDĐR. Bakıyor akar suya düşünüyor Heraklit'i... böyle bir akşam.. Kim bilir belki böyle bir akşam.. I Şehir uzakta.. .. Akıyor şehirden geçen nehir genç adamın ayakları dibinden. HAKÎM HERAKLĐT'E. düşünüyor büyük hakîm Heraklit'i genç adam. Genç adam piposunu çıkarıyor cebinden aranıyor kibriti.. Genç adam ayakta.

Heraklit. Genç adam ayakta. Akıyor şehirden geçen nehir genç adamın ayakları dibinden. dalgalarında dağlıdır alnı en mukaddes putun kızgın demir damgasıyla sukutun. ne akıştır bu!. Gebedir her sukut bir yükselişe. Heraklit!.» Heraklit. Heraklit... akar suya kabil mi vurmak kilit? Şehir uzakta. Ne mümkün karşı koymak bu köpürmüş gelişe. Genç adam . bu hâl beni hayran bırakmada. ne akıştır ki bu.Heraklit alnını yeşil gözlü zeytinliklerde akan suya eğdi ve dedi: «— Her şey değişip akmada.

Pencerelerin dışında yıldızlı geceler. onları belki bir daha göremezsin. . Đyi bak yıldızlara. Belki bir daha yıldızların ışığında kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin. Ben. Perdesiz pencereler. Delikanlım!. romanın muharriri diyorum ki genç adama: — Delikanlım!. II Dikine mustatil bir apartımanın en üst katında dört köşe bir oda. Genç adam alnını dayamış cama..kibritini çıkarıyor cebinden yakıyor piposunu.

Senin kafanın içi yıldızlı karanlıklar kadar güzel. Sen ki. korkunç.. belki anlamadın.. kudretli ve iyidir. . Kesiyorum sözümü.. «— BEKLETTĐM MĐ?» «— ÇOK.. ya da bir darağacında can vereceksin. Delikanlım!. Yıldızlar ve senin kafan kâinatın en mükemmel şeyidir. Đşte kapı açıldı geldi beklenen kadın. Delikanlım!. Đyi bak yıldızlara onları göremezsin belki bir daha. ya bir köşe başında kan sızarak kaşından gebereceksin.. Belki beni anladın.

.... Mademki kafanda ışıklı bir gece var... Oturdular pencerenin içine. Bir yumrukta kırdı camı... Sevmek mükemmel iş delikanlım... Işıklı bir deniz dibi gibi başlarında. Sarktı ayakları gecenin içine.. sağda.. DUDAKLARI ... Sallanıyor ayakları sallanıyor ayakları.. . seeeeev sevebildiğin kadar. benden izin sana. ....» Kadın yakaladı genç adamı elinden. Ayakları karanlık boşluklara sallanıyor.... solda gece yanıyor.Ama zarar yok.. Sev bakalım.. Genç adam yakaladı kadını belinden...

. VE NĐHAYET.. SEVGĐLĐNĐN ŞAHISLARINA. TĐBET MABETLERĐ VE AMERĐKAN FĐLĐMLERĐNE.. I Mevzubahs gencin ismi: BENERCĐ... GENÇ ADAMIN ESRARENGĐZ MEŞGALESĐNE. ..... MÜSEBBĐBĐ MEÇHUL BĐR ĐHANETE DAĐRDĐR. Kendisi aslen Hintli olup maskatı re'si DELHĐ'dir.ĐKĐNCĐ BAP GENÇ ADAMIN. AYIN ON DÖRDÜNE.

diye sorarsam size. Hem Đngiliz mis'lerinin nefisidir. siz. Kendileri bir Đngiliz mis'idir.. nasıl tanıdı Benerci'yi?. ne MASĐST gibi bir dev. ben.. tek burunlu. be nefis Mis nerde.. ne de VĐLLĐ FRĐÇ gibi bir babik oğlandır O. iki gözlü.Dostlarının nazarında tam adam... cevaben: «— Mermer merdivenler. . düşmanlarının indinde azgın bir delidir ve Britanya polisinde künyesi şüphelidir. Birinci babımızda. eminim ki. Şeklü şemailine gelince: Ne PATAŞON gibi tombul bir cüce. basbaya insandır O. Đmdi. Benerci'nin odasına gelen kadın mühim bir rol oynıyacak kitabımızda..

Savuuuul!!!. Kadının canına kıyacaklar gibi.. Uzun külâhlı Moğol rahipleri kaldırdılar havaya beyaz kadını.. Tibet. Sarı saçlı.. Tibette mabet. çıplak karnı iki kat. bağdaş kurup oturmuş mâbut BUDA.. Kapıda kıvırcık saçlı taştan iki aslan. mavi gözlü bir kadın beyaz. . kar gibi. Mabedin içi. Đnledi öküz derisinden mukaddes davul: — Savul! Savul!!.. fışkırdı mukaddes alevler dışarıya. Buda'ya kurban geliyor.Kapı. Omuzlarından çıkan on altı kolu havada. Açıldı kanlı bir ağız şeklinde karnı Buda'nın.

..Doyuracaktır Buda ateş dolu karnını. .. OTOMOBĐL. Esmer bir delikanlı yaklaştı mavi gözlü dilbere! — Kaçalım! bir an kaybedecek zaman değil. Drrrrrrrran!!!.... Mavi gözlü dilber kurban gidiyor.... Saatta 110 kilometre.. Son sür'at... kurban... Atıldı üç el tabanca.. birinci bapta odaya gelen kadındı. Onu kurtaran genç: BENERCĐ.. Đşte bu kurtarılan kadın.. Yuvarlandı Moğol rahipleri birbiri ardınca.. — Dran! Drrrran!... Ve bu suretle Đngiliz MĐS ...

Đlk tesadüf tramvayda oldu. inanın bir sefer olsun NÂZIM'a Amerikan filimlerinden fazla. etmeyin çocuklar. Romanımı daha başlamadan berbat edeceksiniz. Đngiliz kızı mahsus çantasını yere düşürdü. EEEEEEE? Sonra? . Đkincisi lokantada.. Gelin... Ne çıkar.... Üçüncüde düğüm bağlandı nihayet siyah podüsüet bir çantada.tanıdı Hintli genci..» DĐYEREK haltedeceksiniz. Hintli genç mahsus düşen çantayı gördü: kaldırarak verdi kıza.

II Ayın on dördü. bakın. aşırsak. Meryem Ana'nın gümüş takımlarını. . Ayın on dördünü Paris'te aç gezen gördü. Atlasak içeriye. dedi ki: — Bu gece ay dibi kalay bir tencere gibi. birinci babımıza...derseniz.. dedi ki: — Bu gece ay gökte açık kalan bir pencere gibi.. Ayın on dördünü Fatihli hırsız gördü. Ayın on dördü. be imanım.

Ayın on dördünü Londralı bir lord gördü.. Kızardı ayın on dördü. Ayın on dördü.. Ayın on dördü... Ayın on dördünü Đrlandalı bir polis gördü. Kızaran ayın on dördünü bir parya gördü.. dedi ki: — Benziyor ay haşmetpenahımın dizbağı nişanına. Ayın on dördünü şair Salih Zeki gördü: benzetti kendi eserine beğendi. dedi ki: — Benziyor ay yıldızların yaldızlarını çalmak için göğe çıkan bir hırsızın fenerine.. dedi ki: .Ayın on dördü.

Gece saat: 2.. Kapalı pencereler.. Evin alt katındaki oda.. bir çay tarlası gördü.. Đçinde bir ev. Tarlanın dışında duvar. Ayın on dördü. yedi inkılâp genci. Üç amele. iki köylü. asma bir lamba. bir masa ortada.. Benerci söz söylüyor: — Bize karşı .— Benziyor ay Ganj'ın üstüne damlayıp yayılan kardeş kanına. bir muallim ve Benerci.. Bu sefer bizzat çekik gözleriyle ayın on dördü KALKÜTA şehrine civar. yani ceman yekûn: yedi Kalküta delikanlısı..

.. Söndürün. — Sana öyle gelmiş... — Sıııııs. — Arkadaşlar Đntelicent servis... Karanlık... — Rüzgâr.. Aralandı pencere. Döndü başlar kapıya. Bir tıkırtı var...Đntelicent servis kendine mahsus... . — Sus.. sus.. Dışarı bakacağım.. — Benerci. Devam ediyorum arkadaşlar: Đntelicent servis kendine mahsus.

I Taymis gazetesinin Kalküta'dan aldığı bir telgraftan: KALKÜTA .. SOMADEVA.Ay ışığı parlıyan enli bir kılıç gibi keserek karanlığı düştü yere... ilk .. ÜÇÜNCÜ BAP TAYMĐS GAZETESĐ'NĐN BĐR TELGRAFI. TAŞLANAN ÇOCUĞUM. — Ne var? — Sııııısss!. — Evet.... KALKÜTADA UMUMÎ GREV.. içtima halindeyken derdest edilmiştir.... — Satıldık. Yalnız. Lambaları sönmüş iki otomobil... ve bir sürü motosiklet.. VAZĐYETĐN TELHĐSĐ VE BENERCĐYLE ĐSTANBULDA MATBAADA BĐR MÜLÂKAT.. Yedi kişiden mürekkep olan komite azalarından altısı yakında adliyeye verileceklerdir. Şehir civarındaki çay tarlalarında metrûk bir evde toplanan gizli Vilâyet Komiteleri.. Dışarda polis. VE DAHA BĐRÇOK YÜREKLER PARALAYICI HADĐSELERE DAĐRDĐR.Kızılların tevkifatı devam ediyor.

boş gecelerini değil. boydan boya ömrünü vermiştir ihtilâle.. II Vaziyeti telhis edelim hele. Hazım zamanlarını.. Benerci isimli bir genç tahliye olunmuştur. ĐKĐ..istintak neticesinde. Yani. Kırmızı saçlı bir baş düşmüş ve kalbi dalga dalga halkalanıyor.. Birinci bapta öğrendik ki. Đki. Benerci âşığıdır Britanyalı bir kızın.. A: .. Benerci inkılâpçı bir gençtir. gene komite azasından. delikanlımızın kalbine bir taş düşmüş. BĐR.

.... Benerci. eti kemiren bir esrardır.................... Đki.. Benerci tahliye edilmiştir.... serapa esrar. .. yoldaşlarının mevkuf bulunmasına rağmen...... C: Bence........Benerci riyaset ederken gizli bir içtimaa altı yoldaşıyla yakalanıyor... iki gözüm. .. Đki...... B: Fakat meçhul bir sebebe binaen. ruhu......... kemiği... yani romanın muharrirince olduğu kadar....... Benerci için de bu tahliye keyfiyeti siniri. .... .... sana dört teklifim var: .

Saniyen: sinirini yen.. otur.. Geldin mi? Âlâ..Evvela. Rabian: anlat.. Babıâli caddesinde matbaaya gel.. Dinle: . Kalküta'dan Đstanbul'a çık yola. Karşımda dikilip durma. — Anlatıyorum.... Salisen: ayağını iki defa yere vur: Kapı açılsın Lebbeeeeeeeeyk! deyip bize iki çay getirsin kahveci üstat. Şu müthiş müşkili birlikte halledelim seninle.

Gırtlak gırtlağa kapıştık. Kamyonlara yüklediler. Yok edilmesi lâzım gelen bazı kâatlar vardı. Benerci yine coştu. bir herifin karşısına dizildik. Đsmimi sordu. Vakit kazanmak için.Ve Benerci. birimiz de başından yaralandı. Benim önümde durdu. Đntelicent'ten olduğu belliydi. Birimiz kolundan. Nihayet. kıskıvrak bağladılar bizi. Beni bıraktı. kafiyesiz filân. Kurşunlarımız tükendi. Müdüriyette. Yüzüme baktı. yani nesren şöyle anlatmaya başladı: Sarılmıştık. Niçin bıraktılar beni? Beni niçin bırak-tılar? .. Burada. yedimiz birden. Britanya polisi içeri girdi.. Geçti arkadaşların önünden. macerayı bana. polisin üstüne ateş açtık. işi kafiyeye döktü: Herifin mavi gözleri çipil çipil suratı çilliydi. Brovniklerimizin şarjörlerini iki defa tazeledik.

. tamamen temizim. Arkadaşlar benimle görüşmek istemiyor. pencereden: muktesit. . Ben. buna bir tek sebep var. — Tuhaf şey. — Ne? — Düşecekler peşine. sen hemen yine Kalküta'ya git oğlum. Tabii... — Sebep bu değil. şu vaziyeti bir düzelt bakalım. Sonra cooop. sen yine içerde. Hem bu sefer artık suratına bakıp ismini sorup bırakılmamak şartıyla. Düşündüm Benerci'yi ve mel'un bir ihtimalle birden yüreğim cızz etti. haydi bir tevkifat daha. anlıyacağın. Arif olanlar için. Đşte tahliye keyfiyetinin sebebi. Benerci gitti. Yani. Fakat verdiğim randevulara gelmediler. — Öyleyse. seni bıraktıktan sonra peşine düşecekler.— Benerci. muhtelif arkadaşlarla temas etmek istedim.. Eşine?? Ateşine?? Mateşine?? Tükürmüşüm kafiyenin içine. Dışarıda temas ettiğin arkadaşlar ne diyor? — Galiba onlar da senin gibi düşünüyorlar. Arkamda takip yok. muharrir ve muhbir Nedim Vedat Bey geçiyor.. Ne halt edersen et. Baktım ki. Đki üç defa.

Koptu kayışlar. Amele baş parmağını tele dokundurdu.. — Telgraf. sabotaj var!. Yüksek tuğla bacalarda dumanlar donakaldı... dinamo. — Patron. Akümülatör. — Koş telefona. III Stop: Fren! Zıııınk! Durdu!.. — Đşlemiyor.. Trrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrik! D U R D U !!!. elektrik. buhar.. benzin.. motor. .bu fasıl burada bitti.

tank..— Teller kesilmiş. koşun şehre... Fakat yine birden ekşi boza... yetiştirin. Geç kaldılar. Karşımda durma. Drran . motosiklet.. Ne ileri ne geri.. geç!. kırk ikilik.... üstüne atlıyarak. — Koş!... Hangarda ne varsa. otomobil. Patladı lastikleri. avanak!. Sarjant.. omnibüs tozu dumana kattılar. makina bomboş. ne bulursanız.. tayyare. dumanı toza... Birden bisiklet. polismen. Paaaaah!. asker... Fıııııss.

. Benerci görmeden görüyor yattığı yerden . tek yürekli. hep beraber grevdedir. kapı ve duvar. Kalküta grevdedir. O. sırtüstü yatıyor yatakta... Tiki taka frev... Benerci evdedir. Benerci yatakta Kalküta ayakta. Geçiyor haykırışmalarla kapısının önünden tek başlı... Onlar.. Tavan.. yapayalnız evdedir... Edildi ilân Umumî grev!!!.. milyon ayaklı Kalküta. onu gördükçe arkadaşları çevriliyor başları. Yapayalnız...drrrn drrran. Onu kavgaya çağırmadılar... Günlerdir ki..

.. çiğneneceksin: sağa sola sap..... Cad — deler..... Kalabalık. Behey tram — vay!. Ka — la — ba — lık itiyor iki yana apar — tıman — ları.. Geçit yok. Rap rappp ..yürüyen Kalküta'yı: «Adım Adım.. Kal — dırım — lar kal — dırım — ları. Kal — dırım kal — dırım... Adım — lar adım — ları. Cad — de.

. Yukarda masmavi bir hava Aşada bir kamyonun üstünden kalabalığa Söz söylüyor en yakın arkadaşı SOMADEVA:* «— Arkadaşlar! Aylardır ki anamız avradımız uzun aç dişleriyle dişlediler kendi memelerini. Va. Vey.... Benerci koştu pencereye: Aşada sokak kalabalık. ... — Yol açın kamyonlara amele çocukları babalarını geçiyor. Şimdi sokaktan tek bir insan sesi yükseliyordu..rappp!!!!! Ve.» Haykıraraktan Benerci fırladı yataktan...

. . Patiska bir gömlek gibi yırtarak etimizi kanlı kemiklerimizle . . . . . . . . Biz. .. . cağız . Önümüzde onlar kalın enselerini kırıp boynuzlarını saplayınca toprağa. . . (*) SOMADEVA. . . Binaenaleyh.. .. . . . ! ! . . . O zaman gülleri koklıyacağız. . . elbette ki. Vaar? Hayır!. . . Benerci'yi sevinçli bir hayrete düşürecektir. ağa.. . . . uzun bir müddetten beri Kalküta'da bulunmuyordu. kıvranarak gebermek.. . . . mizi!. N. böyle bir zamanda onun sesini duyup kendisini görmek. .. . . . . lar ....H. Benerci'nin en yakın arkadaşı olup. . . . . .. Ar . . . Çıplak aç karnını kurşunlara vermek. . . . . Tek .Arkadaşlar. ... .

kucaklamak istiyen kolların hasretini göremedi. Bu haykırış o kadar kuvvetli idi ki. bunu yapmasaydı... başlarını enselerinin üstüne yatırarak. S O M A D E V A. SOMADEVA'nın taşı. Benerci'yi tanıdı. Benerci dimdik durdu. Pencereden üç defa: S O M A D E V A.. yalnız yukardan Benerci ve kendi içinin içinden S O M A D E V A gördü. Aşada S O M A D E V A.O zaman tabiat güzel bir ağız gibi karşımızda gülümsiyecek. BENERCĐ'nin alnına geldi. camın arkasında. onu taşladı. S O M A D E V A sustu. pervazları kanlı pencereye çıktım. En yakınlarının kellesini satmasaydı. kahreden ve yaratan KALKÜTA.. S O M A D E V A. Benerci müstevlilerin casusu olmuştur. dedi. üç defa bağırdı: — S O M A D E V A. en büyük.. Ve orada. Ve en eski günlerin en yakın arkadaşı: — Bu adam nefsini kurtarmak için yoldaşlarını satmıştır. Đki kaşının arasından sızan kan. S O M A D E V A. onun kahrolası başını omuzlarının üstünde bırakmazlardı.» Benerci artık kendini tutamadı. dedi. uzanmak.. Baygın çocuğumu. Đnsanlar.. yedinci kattaki perdesiz pencereden bakan sapsarı insanın yüzüne. Birdenbire esen rüzgârla bulutları dağılan bir yaz sağanağı gibi sokaktaki kalabalığın uğultusu kesildi. S O M A D E V A. yatağına yatırdım. Camları parçalanmış.. en iyi. çenesinden göğsüne aktı. Yukardan.. diye haykırdı. S O M A D E V A. dikine mustatil apartımanın yedinci katındaki perdesiz pencereye baktılar. Ve Benerci'nin başı benim. ben Nâzım Hikmet'in dizlerine düşünceye kadar... Arasıra arkasına dönüp bakarak uzaklaşan kalabalığın peşinden şu suretle feryada başladım: .. kamyonun etrafına toplananlara: — Bana bir taş veriniz. Başka hiçbir göz. Kolları ona doğru uzanır gibi oldu. yine Benerci. Ve sağ kolunun bütün kuvvetiyle. Bu hareketi. en sevgili. taşı attı. Taşı verdiler. Benerci'nin sarı yüzünü gördüler..

.. gecelerdir yatmadı. ben yatabilir miyim? Benerci sizi satmadı. Benerci sizi satmadı. Benerci benim oğlum.Benerci benim oğlum. Ben onun yüzünü görebilmek için kaç kerre gecemi gündüzümü on birlik tütüne satarak dumandan bir adam gibi dikilip durmuşum. Onu ben kellemden. Benerci günlerdir yemek yemiyor... . Dostlar! Đçinizden bir çıban gibi şüphenizi yolunuz. ben onu uykusuz gecelerin ellerine doğurmuşum. etimden.... iskeletimden sizin için doğurdum. sizi ben satabilir miyim? Benerci benim oğlum.. O yatmıyor.

Fakat..Benerci sizin oğlunuz. benim oğlum. Vakit akşam üzeri. Benerci oğlum. küçücüğüm.. . kayboldu. Üç polis karakolun duvarları dibinde buluşur... bizim ah! demeğe hakkımız yok.. kalabalık. büyüğüm. IV KALKÜTA'DA BĐR POLĐS KARAKOLUNUN YÜKSEK DUVARLARININ DĐBĐ Gök gürler. BĐRĐNCĐ POLĐS — Nereye gitmiştin? ĐKĐNCĐ POLĐS — Domuz boğazlamaya.. hâlâ baygın yatan çocuğuma döndüm. benim sesimi bile işitmeden ilerledi.. Onların taşlamağa hakkı var. O zaman.. başında dolaşan bu mel'un düğüm çözülene kadar. dedim ki: Dostlar dinlemedi beni Benerci.

ÜÇÜNCÜ POLĐS — Sen nerdeydin? BĐRĐNCĐ POLĐS — Köprünün üstünde bir Hintli karı gördüm demin. Selam vermezse. Anası yüzüme bakıp kara bir uçurum gibi çekti içini.. Akar suya fırlattım bu zırlayan şeytan piçini. Karıya: — Sustur şu piçi. kuyruksuz bir fare gibi gebersin dedim. Ne sustu.. ne selam verdi kara kurbağa yavrusu. Akıyordu su.» .. Çocuk beni görünce başladı ağlamaya ağlamaya ağlamaya. dedim. Madraslı bir ihtiyar: «Azabı azapla tedavi edin... Dokundu rikkatime bu iç çekiş.. Kucağında kertenkele suratlı bir çocuk vardı. Britanya polisine selam versin.

ÜÇÜNCÜ POLĐS — Ben de sana: Bengale ormanlarında avlanmış bir filin koparılmış erkekliğinden bir kamçı vereceğim. ezberimdedir tekmil kitabı ıstırap.. Meselâ: Uykulara kâbus gibi çökebilirim... ĐKĐNCĐ POLĐS — Sana bu işte yardım için kocakarıyı eski bir halı gibi ayaklarına sereceğim.demiş. Ellerin derisini eldiven gibi soymak. Sarı sırtından kızıl kan sızdırıp çekeceğim içinden ağrıyı... BĐRĐNCĐ POLĐS — Başka bir şey istemez.. koltuk altına kaynar sudan yeni çıkmış hindi yumurtası koymak.. sirke damlatarak gözleri oymak. kulakların içine kurşun dökebilirim. BĐRĐNCĐ POLĐS — Lütufkârsın. .. Malumdur bana azabı ısdırap. tırnak sökebilirim. Getirdim karakola kocakarıyı.

Yağmur. Kesildikten sonra yarım santim uzadı tırnağı.. belini karakolun duvarına dayayarak çömelir.. Benerci gelir.domuz topu ıtlak olunan usûl... Somadeva yakalanmıştır. Gece iyiden iyiye indi. Ve yağmurun içinden uzun bir şehrin uğultusu işitilmektedir.. Karanlık... Kalküta grevi mağlûp olmuştur. VE 2. Ve Benerci'nin. Akşam suları. velhasıl daha bin bir usûlle gayeye vusûl mümkündür bence. Benerci... Yağmur. . Polisler karakoldan içeri girerler. Somadeva'nın omuzbaşları dilim dilim yarılarak kanıyor. Bir müddet sahne boş kalır. Bakınız... POLĐS — Haydi içeri gidelim. Karakolun duvarından insan çığlıkları gelmektedir. duvarı dibine çömeldiği karakolda. Yağmur yağmaya başlar... uzayan tırnağı seyredelim. bende ne var? 3. VE 2. POLĐS — Göster bize göster bize!! BĐRĐNCĐ POLĐS — Grevde yakalanan Hintlilerden birinin taze kesilmiş başparmağı. Alaca karanlık...... Yağmurun içinden uğultusu işitilen şehir: Kalküta'dır. 3... Karakolun duvarından gelen insan çığlıkları: Kalküta grevcilerine aittir.

aynen neşrediyorum: "Sana verdikleri zaman bu mektubu belki ben çoktan nokta son demişimdir.. dizkapakları sırılsıklam oldu. oğlumun çektiği azabı duymasını istemem. Kara gömlekli bir Đtalyan faşistinin bile.. mendebur bir kurşunu kafamdan yemişimdir. Bu sefer dostların taşını değil.. BĐRĐNCĐ KISMIN SONUNCU BABI I BENERCĐ'DEN ALDIĞIM MEKTUPTUR Benerci'den şöyle bir mektup aldım. . yapıştı. Arkadaşlarının attığı taşlarla alnında açılan yarayı kapayan sargı ıslandı. Benerci yine dışarda. Arkadaşlar içerdedir... omuzları..Benerci'nin saçları.

. Đndi ıslık çalarak merdivenlerden sokağa çıkıyor. muslukta akıyor su....... Ne Hamlet. bilmiyorum. biliyorum. Ben. yüzünü yıkıyor.!!! Neyse.Nâzım. geç. Bak. kıyak iş doğrusu!. ne de Verter... ne haltedeyim? Nasıl altedeyim? Şöyle bir poz alıp durmak kendi kendini vurmak. Nâzım. . ölümün önünde rol kesip Hamlet gibi budala.. kapı komşum uyandı.. Verter gibi komik olmamak lâzım.

. «eve geldik» dedi. sıcak çay.» Onun evine girdik. nerdesin?» Daha birçok şeyler dedi korkuya. lamba yandı. kırmızı. tıraş yeter.Đşi anlatayım. Yatak odası. Sokak karanlıktı.. nefis Mis dediğin birdenbire karşıma çıktı. «Nereye gidiyorsun?» dedi. Dedi ki: «Aylardır peşindeyim» dedi ki: «telâş içindeyim. Eklendi hatıralar hatıralara. dedim. Senin. Ev karanlık ve bomboştu. konuştum: — Bana bir bardak dumanlı. . Sonra. aşka dair. «içeri gir.

Yüzüme. Baktım karşıda çanta. bardağı bıraktı. Okudum: Đntelicent servis raporları. Anladım. Bakıştık.. Hani taaa onun yolda düşürdüğü ben Benerci serseminin gördüğü siyah podüsüet çanta. Açtım: Kâatlar. Tuttum omuzlarından. Başını vurdum duvara vurdum. elime. Đçeri girdi o. . ve yeni bir tevkifat listesi var..Çıktı dışarı. çantaya baktı. Benim ismim yok. Duvarda kan.

. Oturdum. Dargın bir kaş gibi kımıldandı tokmağın sapı. Sokak. Tramvay yolları tramvay yolları.. uçsuz bucaksız tramvay yolları.. solları bomboş. .. Açıldı kapı. Odam. sağları.... Dışarda şafak atmış. Odanın ortasında dolaştım biraz. Sonra.Vurdum duvara. Durdum. Nefes nefese koşarak sonra teker teker merdivenler.. Kalktım. Sonra baktım duvarlara.

S.. Ağzımda cıgara vardı..duvarlar bembeyaz. Baktım duvarlara.. S!!. Kalbim hudut haricindedir. Şimdi benden sana son göz son söz son ses: S. Şarjörü sürdüm. Sonra sağ elim art cebimden brovniği çıkardı. O. S... II KALKÜTA'YA GĐDĐP BENERCĐ'YĐ . Acı geldi tütün tükürdüm... S!!.. Kurşun namlunun içindedir. O. O. S!!.

Masada bir portakal duruyor.. Gözlerinin içine güneş vuruyor. Gökten bir kartal gibi alçalarak girdim yedinci kattaki odaya. Đmdat işareti var.NE HALDE BULDUM? Ya yattı karanlık sulara yahut da yatıyor. soluyarak soyup yedim.. yetiştim Kalküta'ya.. O ne? Benerci yazı yazıyor ıslık çalarak. Gözleri kanlı bir kurt gibi mesafeleri yedim.... — Haydi be herif. dedim. anlat! dedim... ... Dipdiri! Teresin keyfi yerinde. Ne mükemmel bir ışık var beni gören gözlerinde. ışıklı bir umman gemisi batıyor.

taşladı.. Girdim yarı belime kadar dumanlı sıcak karanlıklara. — Sonra? — Çok şükür ki.." FERYADIM ÜZERĐNE BANA ANLATTIKLARI: — En yakınlarım.III ÖLÜSÜNÜ BULACAĞIMI ZANNETTĐĞĐM HALDE KARŞIMA YAZI YAZAR VE ISLIK ÇALAR BĐR VAZĐYETTE ÇIKAN BENERCĐ'NĐN "ANLAT BE HERĐF. en yakın dostum taşladılar beni. Ve mavi gözlü kadın yoldaşlarımı satıp başımı bana bağışladı. sonrası senin ... Karardı içim Karardı içim.... Đçimde ıslak bir toprak kazılmaya başladı.. Kulaklarımda kazma sesleri.

kötü edebiyat yapmana yaramıyacak kadar sade. Çıkardım namludan kurşunu. Hani üstadın bir sözü var: «BOŞ GECELERĐNĐ DEĞĐL. VĐRGÜL Kocaman...... Bu söz... BOYDAN BOYA ÖMRÜNÜ VER ĐNKILÂBA. VĐRGÜL Ve Ben işte sağım!..» diyor. alelade!. Anladım ki şunu. Birinci Kısmın Sonu ĐKĐNCĐ KISIM .. çıplak bir alından bakan iki göz... onu dehşetli güzel günlere saklıyacağım.

....BĐRĐNCĐ BAP BENERCĐ TEKRAR ARKADAŞLARINA KAVUŞUR... Noktanoktanoktanokta Noooook-ta . YĐRMĐNCĐ ASIR TARĐHĐNĐN BAŞLANGICI V. V. SOMADEVA YATAĞA DÜŞER.. S... S. Noktanoktanoktanokta nooook-ta Basmıştır yine bağrına Benerci'yi o inanılmayacak kadar iyi kahredip yaratan KALKÜTA. ROY DRANAT'IN HAYAT FELSEFESĐ..

duvarın dibindeki yer yatağındaydı. beni seviyorsun. akşamları — Bombaylı kadınların esmer teninden ılık ve geceleri — üzüm salkımları gibi yıldızlıyken hava SOMADEVA düştü yatağa. Yeni doğmuş bir çocuk gibi nefes aldı: . Elmacık kemiklerinin derisi kırmızılaşmıştı. öğle zamanları — erimiş bakır gibi aydınlık. Gözleri alnımda durdu: — Benerci. Masadaki gazete kâadını kopardım. tahta kurusunu aldım. Dinleyin bunu Benerci'nin ağzından: «— Gazete kâatlarıyla örtülmüş olan masada bir gaz lambası yanıyordu. Somadeva güldü: — Benerci. Kan geliyor boğazından. Yatak çarşafının ayak ucunda bir tahta kurusu yürüyor. Ve gözleri lüzumundan fazla aydınlık. koyulaşmış siyah bir kan damlasına benziyen hayvanı kâadın içinde ezdim. dedi. Gözlerini yüzümde gezdirdi.I Bu yaz: Sabahları — taze süt gibi beyaz. Gittim. Bunun şimdi farkına vardım. Tıraşı uzamış. Somadeva. Boynu bembeyaz. seneler geçti. dedi. lüzumundan fazla karanlıktı. Benim attığım taşın izi silinmemiş.

Hem. mendilini veriyor. dedim.. Söylemedi. içtimalar. — Sana yemeğin için verilen parayı başka yerlere harcamaya hakkın yok. dedi. Đşitmemezliğe geldi. Cevap vermedi: — Geçen hafta sana getirdiğim paradan hapisanedekilere göndermişsin. Bir şey söylemek istedi. dedim. Uzun bir yol yürüyoruz. Đçerde Somadeva'nın omuz başları lime lime yarılarak kanıyor. Yağmurlu bir akşam aklıma geliyor. Somadeva hapisaneden kaçıyor. Doktora gidiyoruz. Dalgın. Gece boğazından kan boşanmış. Yine beraberiz. Verdim. üç öğün mutlaka yemelisin. Britanya'ya karşı grevler. Mendilde kan. nümayişler. — Karanlık. Her gün besleyici yemekler pişirsin. Yemek yemen. Verem. Yine ona para getirmiştim. — Bu parayı nineye verirsin yine. dedi. Yumruklarını maznun parmaklığına vurarak haykırıyor. . iyi olman lâzım. sonra iki gün kuru ekmek yemişsin. Karakolun duvarına çömelmişim. Bir kamyonun üstünden uçsuz bucaksız kalabalığa söz söyliyen Somadeva aklıma geliyor. Su istedi. Lambanın fitilini açtım. Sıcak bir öğle zamanı aklıma geliyor. Düşünüyorum. Terimi silmek için Somadeva'dan mendilini istiyorum.— Bugün iyiceyim. Somadeva'nın mahkemesi aklıma geliyor. dedim.. dedim.

söyle arkadaşlara. Zaten hastaneye de yatırmak mümkün değil. Kötü. Benerci. Somadeva soruyor: — Niye güldün? — Hiç. mendillerine kan tüküren veremli genç kız romanları okuya okuya. berbat şeyler aklıma geliyor. Hem artık ben gideceğim. Sonra.. — Arkadaşlara söyle. Hiç olmazsa orada ölsem. Unutma. Orada. ninenin evinde. Anlıyor musun?» II Sıcak. Düşünüyorum. Sen.. duvarın dibindeki yer yatağına yatırdığım gün aklıma geliyor. Somadeva soruyor: — Haftaya geleceksin değil mi? — Tabii. bütün bu anlattıklarımı bayağı bulacak olan bazı okuyucular aklıma geliyor.. Somadeva'yı. Kaçak. Ufukta ışıldayarak . Gülüyorum. Odadan çıkarken Somadeva'nın sesini işitiyorum: — Böyle duvar dibinde sırtüstü gebermek berbat şey be.Metelik yok. Gözlerim yaş içinde.

. Fakat devedikeninden daha faydasız bir ot. Akşamüstü serinlikte teferrüce çık... bunları bırak. Benerci sen bir Don Kişot'sun.nehir akıyor. ROY DRANAT toprağa bakıyor Ve konuşuyor. Hayat öyle karışık.. kahraman ve gülünç bir Don Kişot. Benerci kapalı bir kitap gibi. . Benerci bil ki neticeler çıkarmak öyle mümkün değil ki. yarı yoldan dönen bizim eski ahbap gibi: «— Benerci sen yüksek dağların çayırlarında biten keskin kokulu göz alan renkli bir otsun. Geç efendim.

. yaz: "Şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz.. pelerinsiz ve kılıçsız. Yazdım bütün gece Benerci'yi.» Benerci güldü.H. . mustarip bir Faust'tur. Đşte felsefei hayat.Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz. Roy Dranat. rahatını arayan zavallı. Kavgadan ayrıldı. Sıcak." Gerisini at. Şimdi ROY DRANAT. ismiyle ilk defa karşılaştıkları ROY DRANAT hakkında kısa bir malûmat vermeyi münasip buldum. Benerci'nin eski bir kavga arkadaşıydı. Ben bir şey demedim.* (*) Okuyucularıma. şimdi bir yatsam uykuya. N. Fakat sonra. Eski bir kavga şarkısı mırıldanarak bakıyorum ufukta akan suya. sakalsız. Đngiliz emperyalizminin emrinde. galiba sabrı tükendi ve galiba ruhunu satıp rahatı bulmak fırsatını ele geçirdi. galiba korktu.

III. . yola düzüldük.. Ve kundakladı bir sinema biletiyle. Gittiğimiz sinemanın üç kapısı var: Birincinin önünde: otomobiller tepiniyor. fraklı Britanya bankaları iniyor. Đkincinin önünde: küçük dar dükkânlarla dar tarlalar. babam mavi gömleğini. «Keşmirli Ebe kadın anamın kasıklarından çekti beni. Anam etekliğini giydi.. Biletim üçüncü mevkiydi.

— Otur ulan kerata. Lambalar söndü.Üçüncü kapı bizim.. — Oturun! Oturdular. oradan biz giriyoruz. . Perdede filmin ismi göründü: (Yirminci Asrın Sergüzeştleri nâm dram. istihsal aletinden mahrum olanlar. Đçerde the polismenler gösteriyor yerlerini müşterilerin: — Buyrun siz oturunuz! Oturtuldular. Muzıka başladı..) Yirminci asır dört kanatlı bir tayyareden mendil salladı bize. Yakasında kapitalizm açıldı kabak çiçeği gibi. Oturduk. makina döndü.

pudra fabrikaları geçti seferberliğe. öbür ağzından boynuzlu inekler çıktı.O kadar çoğaldı o kadar uzadı ki bacalar saçlarından asıldılar sıra sıra kehkeşanlara. Paris'te olan işler duyulunca Londra'dan hemen içtima edip karar koydu Avam Kamarası: . Şikagolu bir milyoner öptü telsiz telefonla Tokyolu sevgilisini. Öyle duman çıktı. müstemlekeler nezareti emir verdi. Elektrikli salhanelerde makinaların bir ağzından pastırma attılar." Bu haber bir velveleyle köpürdü Paris'te. Bir coğrafya hocası dedi ki derste: "Senegalli zencinin yegâne derdi yüzünün siyah olmasıdır. kurum yağdı ki gökte Allah bile meleklere Amerikan markalı muşambalar giydirdi.

Üstünde uzun katarlar kayan raylar. çuvallar. ince Japon fincanlarında okkalarla Hollanda sütü içmeğe başladılar. Lambalar yanar yanmaz . Perde beyazlandı. kutular şarktan garba. makina durdu.. Kilometreler ticaret evleriyle bağlandı birbirine. kıça kuyruk takmamak ve değiştirmemek için deri. lambalar yandı.. Sahrayı Kebir'in ortasında ilân kuleleri dikildi. bahrimuhitlerin elli bin tonlukları ham mevat taşıyorlar müstemlekelerden." Telsizler daha tebliğ ederken bu kararı Hind'e muazzam bir kuyruk tröstü teşekkül etti Mançister şehrinde. Perde karardı. Balyalar."Kıçlarına kuyruk takmıyan Hintlilerin kesilecek kafası. Kutbu şimalide Eskimolar görünce bu halleri. Tröstler kartellerle tokuşuyor. denkler. garptan şarka koşuyor.

Perdede ikinci kısmın ismi göründü "Hindistanlı Parya VE PROLETARYA. Kitabı kafamdan atıp yukarı baktım: Britanya bankalarının localarından filozoflar: tonlarla yaldızlı eserlerini fırlatıyorlar üstümüze.. Bağırdı üçüncü mevki avazı çıktığı kadar: . Muzıka başladı. Đkinci sallandı." The polismenler el attı kıçlarına. Lambalar söndü. Ve birdenbire küçücük kafam yukardan düşen bir kitabın yapraklarıyla örtüldü.kocaman bir gürültü ortalıkta çalkandı. Babama sordum: "— Ne oldu?" Anam güldü. Birinci mevki homurdandı. makina döndü.

"— Geliyor. Nakliyatçılar şehirlere tekerlek takarak tramvaylara çektirdiler. geliyor bizimkiler.. ror. Elektrikçiler lastik eldivenlerine sırma saçlarından dolamışlardı voltları." Mehtaba.. Maden ocaklarında çalışanlar ata biner gibi kazmalarına binip tünellerde koşuyorlardı dörtnala. dökülen bahrimuhit gibi mavi pantolonların dalgaları kapladı perdeyi. Başladı resmigeçit Misisipi gibi uzun Amazon kadar geniş. elektrik kadar temiz . Elektrikçiler geçtiler. Keşmirli mensucat amelesi hep bir ağızdan şarkılar okuyarak kocaman bir bayrak dokuyarak geçti..

Şimdi yürüyordu perdede on milyon beygir kuvvetinde bir ıstırap: Elleri ceplerinde kilitli parmakları burunlarında ağır ağır sürüklendi işsiz ordusu. .. Đkinci düşündü.. Geçiyor bizimkiler Misisipi gibi uzun Amazon kadar geniş.. Alkış yağdı localardan." The polismenler giydi pazarlıklarını.elektrik kadar çevik. elektrik elektrik. Perdede yeni yazı göründü: "BURJUVAZĐ!.. Omuzlarımda fır dönerken kafam karnıma vurdu babam. Sırıttı birinci mevki. Adımları nalladı gözbebeklerimizin kulaklarını.

Ağzı sulandı ikinci mevkiin. avuçlarımız alevlendi. Toprakların kilometreleri tespihti ellerinde. Biz çuvaldızla dikildik birbirimize gündeliklerimizden. . Başladı resmigeçit: Đmparatorluk üniformaları davul çalarak yol açarak geçti. Başlarında banka kavaslarının şapkası vardı. Sıkıştırmışlardı fabrika bacalarını kulaklarına. fırladı gözlerimiz burun deliklerimizden. Ağızları havada kartel avlıyordu. Britanyalı diplomatlar bonjurlarının kuyruklarını döşediler yola. Esham senetlerindendi boyunbağları. Bayraklar çekildi her karakola. Sökün etti tröstler.

Göründü müteşebbislerin alayı.. Bunları da birer birer saydık anamla beraber. — Bakalım gerisi nasıl olacak? . Baktık ki.» Somadeva deminden beri okuduğu defteri kapattı. geçtiler. Alay bitti. Hepsi bir iki fabrikanın tutmuştu kulaklarından. Hepsinin parlıyordu apış arasında malî sermayenin altın kazığı. yazmak istediğim «Yirminci Asır Hindistan Tarihi»nin başlangıcı.Parmaklarımla saydım bu dağları. yollara çıplak göbeklerinden çivilenmişti orospular. Toz duruldu. Daha doğrusu bu. Yastığının altına koydu ve Benerci'nin yüzüne baktı: — Nasıl buldun? Benerci sordu: — Hepsi bu kadar mı? — Şimdilik bu kadar.. Sünnet çocukları gibi yürüyorlardı.

Kongo nehirlerine her gün iki üç insan kendini atıyordu. Đşte nihayet Brassavil. .. Benerci lambayı yaktı. kafamın içindekileri böyle daha iyi görüyorum.. bazen de iki yüz ellisi gelebilmiştir.. Đlk önce. Đnşaatı Batilon Şirketi yaptırıyor.Osean demiryolunun inşaatına dair birkaç satır. Mabaja.— Gerisi. yukardakiler ne oturabiliyorlardı.Gelenler sürüye sokuluyor. en sağlam olanlar seçiliyor. Sana kitabın en feci faslından beş on satır okuyacağım. Sinde. — Kitaplardan biri. dört yüz başlık insan sürüleri güvertenin altına ve üstüne yığılıyordu. Üç yüz kişiden ancak iki yüz altmışı.. dalgın hayatlarından koparılarak Batilon'a gönderilmekteydiler. Geçmiş gelecek. şu meşhur Fransız gazetecisi Alber Londr'un. Brassavil'e kadar 15-20 gün süren yolculuk esnasında Şari.. Benerci. Kıyıdan gidildiği zamanlar ağaç dalları en yukarda bulunanları nehre yuvarlıyor. Son günlerde okuyor musun? Fabrika kaçta bitiyor? Neler okudun? — Son günlerde bir iki meraklı kitap okudum. . Aşağıda olanlar nefessizlikten boğuluyorlardı. Sangu. Ocak odunla yakıldığı için. sana biraz okuyayım... Yaya yolculuk başlıyacaktır. Güneşin altında. Loano kabilelerinin adamları. Böyle daha iyi. Sara.... Mavna yolunda ilerliyordu. Đstersen lambayı yakayım da. Üç yüz. Benerci kalktı. Şimdi. — Olur. Hiçbir çatı yok.. 15 gün yuvarlak güvertenin üstünde. Linfaondo. Yağmurun altında. Ağrılar filan dehşetli. yani onu ben de bir yazabilseydim. Okumaya başladı: «— Bakota. Bu tarihin sonu inanılmıyacak kadar mükemmel olacak. Ve ayaklarında zencir olmadığı için. dinle: Benerci lambanın fitilini biraz daha açtı. Fransız Kongosu'nun merkezi Brassavil'le Karaburun limanını birleştirecek olan Kongo . Benerci. Masanın üstündeki gaz lambasını yakmak istedi. uçuşan küçük kıvılcımlar zencilerin derilerinde yanıklar yapıyor. Lizangö. Banda. Sen bir şeyler anlat bakalım. Somadeva seslendi: — Lambayı yakma. Bu çok garip bir yolculuktu. Düşenlerin hepsini toplıyamazsın ya!. ne de kalkabiliyorlardı. Yalnız bir yazabilsem. Baiyya. sonu harikulade olacak asıl. Fransız Kongosu'na dair... Neyse. Akşamları ateşim dehşetli artıyor. Artık dayanılmıyacak kadar. Hatta iki tanesi yanımda. bunları bırak. Đstilâ zamanlarımızdan kalan mavnalara yükleniyorlardı.

Đstersen sana kitapları bırakırım. dehşetli bir gazetecisi şu Alber Londr. daha uzun zaman.Ve sürü. amma bıçak gibi söz söyliyen bir arkadaşa öyle ihtiyacımız var ki. Fakat burada zencilerden başka hiçbir şey yok. Ben demiryollarının nasıl yapıldığını görmüşümdür.. Amerika otomobil fabrikalarına dair fasılları şayanı hayret...Bu muazzam bir zenci imhası hareketiydi.. .. Fransız emperyalizminin acı söyleyen... dehşetli Mayombe ormanına doğru ilerliyor. bu kitabı yazan Alber Londr kimdir? — Hayır.. yaralı. Zencilerin mahvoluşuna. balta görmemiş ormanlardan yürüyerek. bataklıklar geçerek. Üzülme! Git.. Anlıyorum ki. Neyse. yaralı bir yılana benzer. kocaman bir makinanın basit vidaları haline gelmesinde bile şiir bulan bir adam. Kendine iyi bak. Irgatbaşıların ezdiği bitkin. Lambayı söndüreyim mi? Haftaya gelirim yine.. Belçika Kongosu'na.» Benerci durdu ve.. Đş yerinde birçok aletler vardır.... Afrika'ya makina istiyor. körü körüne baltalanan bir ormanın mahvolması gibi acıyan bir adam... biliyor musun.Bu korkunç bir manzaradır.. bir sırık ve iki zenciden başka hiçbir vasıtaya lüzum görmemiş. Batilon Şirketi'ne verilen sekiz bin insan. sıska zenciler yığınlarla ölüyorlar. Kuvvetli söz söyliyen.. daha dayanıklı işlettikten sonra öldürmek için. boğumlarını kımıldatmaya mecali olmayan uzun. Ölenlerin yerini doldurmak için yeni devşirmeler yapılıyordu. Đnsanların. az bir zaman içinde beş bin. — Somadeva... tahmin ediyorum. . Angola'ya kaçıyorlar. Öyle değil mi? — Öyle. Ben gidiyorum. — Ben kendime iyi bakıyorum.. Biyalılar düşer.. o.300 kilogram ağırlığında çimento fıçılarını nakletmek için. Lambayı söndür. . Dört gün sonra yapılacak mitingin sonu neye varacak? Böyle hasta olmasaydın. Onda dehşetli bir iş adamı kafası var.. yorgun. daha sonra iki bine indi. Zenciyi ölümden kurtarmak için değil. .. Öteki kitap Jorj Lefevr'in «Kauçuğun Epopesi».. Bu Lefevr kadar köpoğlulukta mahir bir adam görmedim. Zindeliler ayaklarını zorlukla sürükleyebilirler ve kırbacın düğümü onları kovalar. Zenciyi daha semereli. sonra dört bin. Çat kıyılarına. Kitabı okur anlarsın. Batilon Şirketi.. dedi. Zenciler ormanlara. 10 kilometreye uzanan insan sürüsü. Eskiden insanların yaşadıkları yerlerde. bizim müteahhitlerimiz şimdi yalnız şempanzeleri buluyorlar.

Çok ağrı çekiyor..Benerci lambayı söndürdü. Çıkında ne vardı. Belki. belki kendine bile apaçık söylememiştir. belki siz haklısınız. ĐKĐNCĐ BAP . ben evde yokken. Bu da.. Ben bu tarafa sapıp yoluma gidiyorum. Sokaktan bir şey alıp getirdi. Merdivenin sahanlığında.. Yatağının altına bir çıkın korken gördüm.. Amma. Roy Dranat sarhoştu. nine Benerci'yi kolundan tuttu: — Ölecek. Mümkündür ki.. — Kendini öldüreceğini nerden biliyorsun? Sana bir şey söyledi mi? — Bana bir şey söylemedi. ben iki üç gün sonra gelirim. ben «dünyayı düzeltecek ben mi kaldım»a kadar düştüm. dedi. Dün. birdenbire geri dönüp Somadeva'dan sormak istedi. Sallanarak uzaklaştı. siz hepiniz öyle ağrı çekseydiniz çoktan ölürdünüz. Şapkasını çıkardı. Somadeva hemen uyuyuvermişmiş gibi. Belki de kendi kendini öldürecek. o duvarın dibindeki yatakta ölecek. Belki haklısınız. Yürüdü. sen de yoluna git.. Havagazı fenerinin altında durdular. Fakat. Sana göstermiyor amma... Ve sanki lambayı söndürür söndürmez.. Benerci'nin ellerini tuttu: — Benerci. Roy Dranat.. Benim oğlum da. Yerlere kadar eğilerek Benerci'yi selamladı: — Belki. sizin hakkınız var. Bir köşebaşında Roy Dranat'la karşılaştılar. ölümün gelmesini beklemeden kendi kendini öldürecek. Kendini öldüreceğini yalnız kendine söyledi gibi geliyor bana. dedi. Bana o yalnız iyi şeyler söyler. Benerci. Benerci sokağa fırladı. o duvarın dibindeki yatakta ölmüştü. Sonra vazgeçti. — Sen onu yalnız bırakma. «beş parmak bir olmaz»a kadar da alçalayım. siz haklısınız. ayaklarının ucuna basarak odadan çıktı. Allahaısmarladık Benerci.. nine. sokağa çıkmış. Bunu. kafasını Đngilizler sopayla parçaladıktan sonra. bilmiyorum. Belki de söylemiştir. Yürüdü. Benerci'nin ellerini bıraktı... bana öyle geliyor ki.

yetmiş yedi denizin getirdiği kum gibi insan var. I Meydanda bir kalabalık vardı.KALKÜTALI SEYYAR SATICI ESNAFINDAN BĐR VATANDAŞ: KALKÜTA'DA. Çırılçıplak çocuklar sarkıyor salkımlarla ağaçların dalından. uyy. bu yaman kalabalık. kardaşım. ĐNGĐLTERE EMPERYALĐZMĐ ALEYHĐNE YAPILAN MĐTĐNGĐ VE SOMADEVA'NIN ÖLÜMÜNÜ BERVEÇHĐ ÂTĐ ANLATIYOR. Kocakarılar oturmuşlar eşiklere.. Keşmirli dokumacılar. bir kıl koparıp atsan sakalından düşmezdi yere.. aman kalabalık!! Rüzgârlı bir orman gibi uğuldardı. Bombay gemicileri. kardaşım. . Kalkütalı tornacılar. Đğne değil.

bir şey anlamıyorum ama. Arkadaşlar!.. .. Dalgalı. Baktım ki taaa.» karşıda bir kamyonun üstünde bir adam avaz avaz söz söylüyor.. kardaşım. söz söylüyor herifçioğlu söz söylüyor. az daha. karanlık bir suya düşmüşüm gibi beni sardı.. Acayip bir türkü çağırıyorlar. Ama ne söz söylüyor anam. uyyy. bilemem hangi sebebe!» Etrafta bağırıyorlar: «— Yaşşşşa be!!!» Ben de bağırıyorum..Meydanda bir kalabalık vardı.. okkalı söz söylüyor: «— Bilemem hangi sebeple. bu yaman kalabalık. kardaşım. aman kalabalık. okkalı söz söylüyor!!! Bakıyorum adama.. Makama uyup ben de çağırıyorum.

Yanımda seyrek sakallı bir ihtiyar: «— Bunlar, delidir, diyor, bunlar sanıyorlar ki, diyor, biz zorla devirebiliriz, altın topuzlu kuyruğunu dalgalara vuran denizlerin ortasında demirden bir aslan gibi duran kocaman Britanya'yı...» Şimdi kamyonun üstünde başka bir adam.. Bu da söz söylüyor anam söz söylüyor. Okkalı söz söylüyor. Bakıyorum adama. Bir şey anlamıyorum ama belli ki ötekinden daha okkalı söylüyor. Etrafta daha çok bağırıyorlar. Ben de bağırıyorum. Bu sefer başka bir türkü çağırıyorlar, makama uyup ben de çağırıyorum... Seyrek sakallı ihtiyar:

«— Bak, bu doğru söylüyor, diyor, zorla değil, güzellikle yavaş yavaş, diyor, alırız!.. Birdenbire ayrılırsak, köksüz bir ağacın dalları gibi kalırız...»

Şimdi kamyonun üstünde yine başka bir adam. Elbet bu da söz söyleyecek anam. Söz söylüyor. Seyrek sakallı ihtiyarın keyfi yerinde yine. Belli ki, geliyor kalabalık seyrek sakallının dediğine. Adamlar çıkıp iniyor kamyonun üstünden. Balta görmemiş bir ormanda yürür gibi yürüyorum kalabalıkta kamyona doğru ben. Bağırışlar. Türkü çağırışlar. Ben bir şeycik anlamıyorum ama, etraftan laflar çalınıyor kulağıma: — Sol taraf hapı yuttu! — Kamyonun yanında Benerci'ye bak! Anası ölmüş kız kardeşi dağa kaldırılmış gibi

somurttu... — Gandi'nin hakkı var! — Hind'in kurtarıcı ilahları: dokuma tezgâhları. Deniz tutmuş gibi dönüyor başım. Birden bir kıyamettir koptu kardaşım. Bağrışmalarla, ipte çamaşır gibi sarsıldı hava. — Somadeva geliyor, Somadeva! — Ona söz verin! — Söyletmeyin, istemez! — Dinlemiyoruz! — Al aşağı! — Söyletmeyin, istemez.

Yanındakilerin omuzuna dayanarak tırmandı kamyona bir adam. Geldi bütün kalabalık bu sapsarı yüzlü bir tek adamla göz göze. Ortalık tıssss! Somadeva başladı söze... Hey anam! Heeey! Herifte bir ses vardı, beyabey, bir ses!

Hani, ormanda kaplanlar ölürken böyle bağırır.. «— Arkadaşlar! dedi. Hastayım.. Çok.. Fazla söze lüzum yok, kendimi asacaktım. Gidip bakın odama: ipi yerde, çengeli tavanda mıhlı bıraktım. Geberecektim bir kaçak gibi

dedi. Ve sözünü bitiremedi. Sallandı sola bir, sağa bir... Baktım ki kalabalığa bir kalabalık da rüzgârlı bir ekin gibi sallanıyor, ben de sallanıyorum. O yine: «— Arkadaşlar...» dedi. Yine sözünü bitiremedi. Ve kamyonun üstünden

devrildi üstümüze.. Birdenbire, kardaşım, bir hal oldu bize: boydan boya meydan uzattı kollarını düşeni tutmak için. Hani ancak Lortlar Kamarası'na girmeliyim bu hali unutmak için. Dalgalı bir denize düşen ay ışığı gibi yüzdü bembeyaz ölüsü Somadeva'nın yukarı kalkan kolların ve başların üstünde. Meydan bağırdı, ben bağırdım: «— Somadeva! Somadeva! Kavga sonuna kadar kav—ga!...» Omuz başımda inledi bir ses: «— Deliler kesiyor kocaman bir çınarın en yeşil, en geniş dalını.» Dönüp arkama baktım ki, anam; yoluyor seyrek sakalını seyrek sakallı adam.

ĐKĐNCĐ KISIM SONUNCU BAP

ĐKĐ ÖLÜNÜN ODASI...

HĐNDĐSTAN YĐRMĐNCĐ ASIR TARĐHĐNĐN SON SÖZÜ...

ROY DRANAT'IN AYNALI DOLABA BAKAN ÖLÜ GÖZLERĐ...

I

Somadeva'nın ölüsü imamsız, rahipsiz ve hahamsız ve kavga şarkıları söyleyen on binlerce kişilik bir cemaatla kaldırıldı. Benerci, Somadeva'yı gömdükten sonra, ninenin evindeki odaya geldi. Đpi yerde ve çengeli tavanda mıhlı gördü. Duvarın dibindeki yer yatağının yastığı altından kırmızı kaplı, çizgisiz defteri çıkardı. Defterin kabında: «HĐNDĐSTAN'IN YĐRMĐNCĐ ASIR TARĐHĐ» diye yazılıydı. Benerci defteri açtı. Baş tarafta, Somadeva'nın bir gece kendisine okuduğu yarı kalmış mukaddeme vardı. Sonra beyaz sayfalar. Son sayfada beş altı satır. Benerci bu beş altı satırı okudu: «Ben, Somadeva, Hindistan'ın yirminci asır tarihini yazmağa başladım. Fakat bitirmeden öleceğim. Arkadaşlarım, bıraktığım yerden yazmağa devam etsinler. Tarihin sonu inanılmayacak kadar güzel olacaktır. Buna eminim...»

II

Benerci, Somadeva'nın odasından sokağa çıkınca, Roy Dranat'ın «akşamüstü

serinlikte bir teferrüçten dönerken» soğuk alıp zatürreeden öldüğünü duydu. Ve Roy Dranat'ın oteline gitti. Gördüklerini şöyle anlatıyor:

Girdim ki içeriye, iki eli yanına gelmiş yatıyor otel odasının dört topuzlu karyolasında. Ölü. Omuzlarına kadar çarşafla örtülü, gözleri açık... Çarşafın altında ayakları: acayip bir hayvanın dinliyen kulakları... Gözleri bakıyor ayakları arasından dolaba. Dolabın aynasında görüyorum: başını değil, yüzünü değil, kaşını değil, kapakları açık, içi örtülü gözlerini, yalnız ölü gözlerini... Gözleri bakıyor dolaba. Ehramda bir kapı açar gibi açtım

dolabı. Alt katta bir kutu var. Kutuda ölünün hiç giymediği siyah kunduralar. Ütülü elbiselerle dolu orta kat: asılmış dolabın içine sıra sıra elsiz ve başsız Roy Dranat. Bir şişe permanganat, yakalık, mendil, çorap. Bir kitap: çok eski günlerde beraber okuyup satırlarının altını beraber çizdiğimiz bir kavga kitabı.

Kapadım dolabı. Onun dolaba bakan gözlerini kapadım. Artık satılacak bir yürek, kiralık bir kafa bile yok. Roy Dranat, hoşça kal, mesele yok. YORGAN GĐTTĐ, KAVGA BĐTTĐ.

Đkinci Kısmın Sonu

ÜÇÜNCÜ KISIM

BĐRĐNCĐ VE SONUNCU BAP

I

Gözüme altın bir damla gibi akan yıldızın ışığı, ilkönce boşlukta deldiği zaman karanlığı, toprakta göğe bakan bir tek göz bile yoktu... Yıldızlar ihtiyardılar toprak çocuktu. Yıldızlar bizden uzaktır ama ne kadar uzak

ne kadar uzak... Yıldızların arasında toprağımız ufaktır ama ne kadar ufak ne kadar ufak... Ve Asya ki toprakta beşte birdir. Ve Asya'da bir memlekettir Hindistan, Kalküta Hindistan'da bir şehirdir, Benerci Kalküta'da bir insan... Ve ben haber veriyorum ki, size: Hindistan'ın Kalküta şehrinde bir insanın yolu üstünde durdular. Yürüyen bir insanı zincire vurdular...

Ve ben tenezzül edip başımı ışıklı boşluklara kaldırmıyorum. Yıldızlar uzakmış toprak ufakmış umurumda değil,

aldırmıyorum... Bilmiş olun ki, benim için daha hayret verici daha kudretli daha esrarlı ve kocamandır: yolu üstünde durulan zincire vurulan ĐNSAN...

II

Şu yukarıya, üçüncü kısmın birinci ve sonuncu babının birinci parçası olarak yazdığım, üslubu ukalaca, yazıdan da anlıyacağınız veçhile, Benerci mahpustur. Hindistan'ın hakikî istiklâl ve hakikî kurtuluşu için çalıştığından dolayı, Britanya polisi tarafından tevkif, Britanya adliyesi tarafından muhakeme ve Britanya hükûmeti tarafından, Benerci, hapse atılmıştır. Cezası 15 senedir. Benerci bu 15 adet seneyi taş bir hücrede tek başına geçirecektir. Ve bu 15 adet senenin bir haylisi geçmiştir... Şimdi size, bu bir hayli senenin nasıl geçtiğini anlatacağım. Ve, sonra, sıra, Benerci'nin kendini niçin öldürdüğüne gelecek. Emperyalizm aleyhine yazılan* ve emperyalizmi temellerinden yıkmak için nefislerini feda edenlerden bahseden bu kitap, bir inkılâpçının hangi şartlar içinde kendini öldürmeğe hak kazanacağını da hallettikten sonra, bitmiş olacaktır.

(*) Yalnız şunu hatırlatmak isterim ki, Benerci emperyalizmi ve emperyalizm ile mücadeleyi, Neo-Hitlerist-Sosyal-Faşist-Sinyor-Fon Şevket Süreyya Bey gibi anlamıyordu.

III

Güneş pencerede... Yanıyor demir bir çubuk.. Dışarda saat belki beş, belki altı, belki buçuk, yedi.. Gardiyan karyolayı duvara kilitledi. Adam demir iskemlede oturuyor oturuyor... Güneş düştü pencereden adamın başına vuruyor..

Dışarda saat belki on belki on iki..

Đçerdeki: yürüyor duvardan duvara, duvardan duvara...

Gardiyan... Pirinç çorbası, ekmek. Demek: öğle saatı çaldı öte yanda yaşıyanlara.. Ve adam yürüyor, duvardan duvara, duvardan duvara..

Yanıp söndü demir çubuk.. Dışarda saat: belki beş, belki altı, belki buçuk... Dışarda adam...

Adam demir iskemlede oturuyor... Oturuyor...

Gardiyan. Pirinç çorbası, ekmek. Gardiyan karyolayı indirince: içerde gece. Yatıyor adam. Gözleri düşünüyor, dişlerinin arasında bıyığı.. Dışarda ay ışığı....

IV

19... senesi eylülünün on beşinci gecesi idi.. Saat on ikiden sonra, Kalküta şehrinin varoşlarından gelen bir adam, umumî hapisanenin yüksek duvarları karşısında durdu. Tam bedir halindeki ay, gökyüzünü kaplıyan ve esen rüzgârla korkunç şekiller alıp akan siyah bulutların arkasında kâh gizleniyor, kâh meydana çıkıyordu. Şehrin varoşlarından geldiğini beyan ettiğimiz meçhul adamın durduğu mahal, umumî hapisanenin arka cephesine tesadüf etmekte olup bu cephenin üst kısmında, hafif bir ışıkla aydınlanmış, bir sıra demir parmaklıklı pencere vardı. Ay, bulutların arasından kurtuldukça, zaman zaman duvarın dibinden geçen bir süngüyü ışıldatmakta ve bu suretle meçhul adama hapisanenin etrafını devreden nöbetçilerin mevkilerini bildirmekte idi.

Meçhul adamın kendisini nöbetçilere göstermek istemediğini, okuyucularımız, elbette tahmin eylemişlerdir.. Tahminlerinde yanılmıyorlar. Zira bu adam buraya Britanya Đmparatorluğu zabıtasının hiç de hoş görmeyeceği bir işi yapmak için gelmiş idi. Filhakika, nöbetçiler hapisanenin köşesinde gözden kaybolur olmaz, meçhul adam cebinden bir taş parçası çıkarıp iyice nişanladıktan sonra demir parmaklıklı pencerelerin soldan üçüncüsüne fırlattı.. Taş pencereden içeriye girdi. Eğer biz, okuyucularımızla birlikte, meçhul adamın taşı atmasından evvel, mevzubahis pencereden içeriye bakmış olsaydık, şöyle bir manzaranın şahidi bulunurduk: Demir kapısının üstünde gardiyanlara mahsus dışardan sürmeli küçük bir pencere bulunan taş bir hapisane hücresi. Gündüzleri kaldırılıp zincirle duvara kilitlenen ve geceleri indirilen demir bir karyola. Đşbu karyolanın üstünde, mahpuslara mahsus libası giymiş olduğu halde bir şahıs oturmaktadır. Mezkûr şahıs sık sık başını kaldırarak, kapıdaki gardiyan penceresinden gözetlenip gözetlenmediğine bakıyor, sürgünün açılmadığına emniyet kesbettikten sonra, siyah kaplı kalın bir kitabın sayfalarına bir şeyler yazıyordu. Eğer siyah kalın kitabı yakından tetkik edecek olursak görürüz ki, bu Đngilizce bir Đncil'dir. Mevzubahis şahıs, taş hücreye kapatıldıktan bir hafta sonra; Kayser'in hakkını Kayser'e ve Allahın hakkını Allaha vermeği ve sağ yanağına bir tokat atılırsa, sol yanağını çevirmeği talim etsin diye, bu Đncil'i bir Đngiliz misyoneri kendisine vermiş idi. Esasen, hepisanenin bütün hücrelerinde bu kitaptan maada okuyacak ve yazacak bir şey bulunmazdı. Đmdi, ahvalini tetkik eylediğimiz şahsın, yani taş hücre mahpusunun Đncil sayfalarına neler yazdığını görelim: Satırlarının başları numaralı ve bazı kelimeleri küçücük haç işaretli sayfalarda, URDU lisanıyla ve henüz kurumamış kırmızı ve taze bir kan ile yazılmış ve kitabın sık siyah matbu hurufatı üzerinde ateş gibi yanan yazılar vardı. Taş hücre mahpusu Đncil kitabının iç mukavvasından kopardığı bir parçayı bükerek bir kalem haline getirmiş ve bunu sol bileğinden ince ince akan kana batırarak bu ateş gibi yanan yazıları yazmakta bulunmuş idi. Đşte şehrin varoşlarından gelen meçhul adam taşı attığı zaman, taş hücrenin içindeki mahpus böyle bir işle meşguldü. Pencereden gelen taş mahpusun karyolası dibine düşmüştü. Mahpus hemen yerinden kalktı. Üzerlerine kanı ile yazdığı Đncil kitabı sayfalarını kopararak taşa sardı ve taşı pencereden dışarı atıp iade etti. Şehrin varoşlarından gelen meçhul adam, taşa sarılmış kâat tomarını yerden aldı. Göğsüne soktu. Ve dünyanın en kıymetli hazinesini göğsünde taşıyan bir insan gibi, korkak, cesur ve emin adımlarla uzaklaşmaya başladı. Korkuyordu: göğsündeki defineyi alırlar diye; cesurdu: göğsündeki defineyi ölümün karşısında dahi vermemek için; emin idi: zira kaç senedir her iki ayda bir buraya geliyor, taşı atıyor ve taş, kanlı yazılar yazılı Đncil sayfalarına sarılmış olduğu halde kendisine iade ediliyordu; binaenaleyh bu işe alışmış idi.

Bu kanla yazılmış yazılar, Hintlilerin hakikî istiklâl ve kurtuluş cidalinde kitlelere heyecan, şuur ve hedef vermekte idi........

Taş hücre mahpusu Benerci'dir. Kitlelere heyecan, şuur ve hedef veren yazılar, vaktiyle Somadeva'nın başladığı ve şimdi Benerci'nin devam ettiği «Hindistan'ın Yirminci Asır Tarihi» isimli eserdir. Yalnız, Benerci bunu, bileğini kesip kanıyla yazmıyor.. Fakat, eğer icap etseydi, eserin bir tek satırını yazmak için damarlarındaki bütün kanını akıtabilirdi. Ve bu, pestenkerani bir lâf değildir.. Bu işi yapabilecek insanların yalnız on dokuzuncu asır romanlarında yaşadığını zannedenler, yirminci asrın isimsiz, büyük kavga kahramanlarını tanımıyorlar demektir. Benerci yazısını bileğinin kanıyla yazmıyor. Bu yazıları şehrin varoşlarından gelen meçhul adama vermiyor. Benerci yazılarını temiz beyaz kâatlara kurşunkalemiyle yazıyor. Ve bunları hapishane gardiyanlarının Đngiliz dikkatlerine rağmen, dışardakilerin ellerine ulaştırıyor. NASIL?.. Taş hücre mahpusunun, senelerdir, bu işi nasıl yaptığını anlatacak değilim. Romanda da olsa, Britanya polisine hizmet etmek istemem......

V

Dışarda bir bayrak gibi dalgalanırken adı, içerde O ihtiyarladı.. Her gün biraz daha camları yaşarıyor iri bağa

gözlüklerinin. Her gün biraz daha siliniyor çizgileri gördüklerinin. Küreyvatı hamra azalıyor. Tasallübü şerayin. Tansiyon 26. Baş dönmesi, bunaltı. Sinir...

Bir senedir yazamadı bir satır bile.. Yine fakat dışarda bir bayrak gibi dalgalanıyor adı. Đçerde O ihtiyarladı....

BU FASIL BENERCĐ'NĐN KENDĐNĐ NĐÇĐN

miğferleri ateş bir ordu bozgun karanlığı katmış önüne geliyordu.ÖLDÜRDÜĞÜNE DAĐRDĐR «Kalküta şehrinin ufkunda güneş yükseliyordu. . . . . . . Atları ışıktan.. Şöyle diyelim: «Baygın kokulu koskocaman masmavi bir çiçek şeklinde sema düştü fecrin altın kollarına. .» Bu da olmadı. . . . . . . . . . . . . . . . . . . Kalküta . » Bunu beceremedik romantik kaçtı pek. Güneş yükseliyordu. . . .. .. . . .

almışlar birer birer.. gurubu şemsin okumuşlar canına. tuluu şemsi. Benerci sordu: — Saat kaç? — Altı.. tekrar ederim ki ben: Kalküta'nın damları üstünde güneş güneş gibi yükseliyordu. onların kanındaydı. iddia edebilirdim ki. . onların canında. Hapishanenin kapısı önünde dehşetli bir kalabalık onu bekliyordu. Buna rağmen. Benden evvel gelenlerin hepsi. Benerci dün akşam geç vakit tahliye edildi. Eğer eski sistem bir kafam olsaydı.olacağı yok. Bu hususta yapılacak iş. söylenecek söz kalmamış bana.. gurubu şemsi tasvir patentasını. Benerci bu yığınlarla insanı ebediyyen peşinde sürükliyebilecek kadar onlara yakın. Sokaktan bir sütçü beygirinin nal ve güğüm sesi geliyordu. Tuluu şemsin.

Ve nihayet.. değil mi? — Öyle. Saatler geçti. Apartımanın kapısı önünden. her adımda onun ismini işiterek. Somadeva'nın ciğerleri ağzından geliyordu. biraz dolaş. Fakat onlar haklıydı. kendini öldürmek istedi. Geri döndüğüm zaman Benerci'yi odasında yalnız buldum. . Sonra gelirsin. Fakat o da bu haltı yemedi. dedi. dolaştım. Kıl kaldı. Benerci odasına sekiz arkadaşıyla beraber girdi. Bu kitabın birinci kısmında. Dinle. Benerci sordu: — Saat kaç? — Altı. dediler.. Halbuki ben tertemizdim. — Hiç. Alnımda hâlâ onların attığı taşın izi var. Bir kamyonun üstünde kalıbı dinlendirmeyi daha doğru buldu. Saat gecenin on biriydi. — Öyle. arkadaşlarım bana: «Sen bizi sattın. Oturdum. saatler geçti.. Fakat bu haltı yemedim. Bir kelime bile konuşmadık. — Anlamadım. Pencerenin önünde duruyordu. bağıran bir insan denizinin ortasında. — Âlâ. kımıldanan. Kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Bana: — Sen git. — Bu kitabın ikinci kısmında. Pencereden baktım: Kalküta'nın damları üstünde güneş yükseliyordu.Benerci'ye arkadaşları. kendimi öldürüyordum. Öyle ağrı çekiyordu ki. dış mahallelerdeki apartımanlardan birinin en üst katında bir oda tutmuşlar. lambanın sarı ışığı beyazlanmağa başladı. Benerci: — Otur bakalım.» dediler. — Saat kaç? — Altı buçuk. merkez caddelere kadar.

Birdenbire durdu. bizim için bilinen şeylerdir. Halbuki ben kemiyette bile. Bu bir ihanet değil midir? Ben bir saniye olsun.— Âlâ. yürüyen adam yanılır. yanlış adımlar atacağım. Đstemeden. Benerci yine durdu.. . Akıntıda dümen tutamıyacak bir hale geldiler. Şu senin tabancayı ver bakayım. dedi. Gözlüğünü taktı. Koskocaman bir nagant. Tekrar gözlüğünü çıkardı.. Galiba LAFARG'la karısı da aynı vaziyete düşmüşler. Benerci. Biliyorum. kemiyetin üstüne tesir edicidir. Sana haltetmek düşer. Her ne hal ise. yanılmıyan yalnız tembellerdir. Anlıyor musun? Diyeceksin ki. irademin dışında. Fakat. Ferdin tarihteki rolü malum. yavaşlatabilir. budalalardır. Bütün bunlar senin için. Đş yapan. — Hadisat öyle getirdi ki. aynı işi yapmışlar. Bu benim uzviyetimde yok. ben hareketin muayyen bir inkişaf merhalesinde muayyen bir rol oynıyan bir fert haline geldim. keyfiyetin değil. Aldı. ya bu yanılma nesnesi katarın başındaki adam için bir kaide haline gelirse. Mendiliyle camlarını sildi. masanın üstüne koydu. — Öyleyse. Đşte o kadar. Akışın istikametini değiştiremez. Ellerim lüzumundan fazla titriyor. Halbuki fizyolojim berbat. Kafam elastikiyetini kaybetti.. Hallettik. Sonra birdenbire gülerek: — Hem ben bu meseleyi arkadaşlarla konuştum. ben ona fren olacağım. Dinle. hareket belki beni altı ay sonra. — Dünden itibaren katarın başında gidiyorum. bir sene sonra bir safra gibi fırlatacaktır. ihanet edemem. Camların içinde büyüyen gözleri gözlerimdedir. dinliyorum. benim için. irademin dışında. Gözlüğünü taktı. bu benim mesele nevi şahsına münhasır bir iş bile değil. Yalnız tempoyu hızlılaştırabilir. Sen saata bak. Akışın temposunu hızlılaştırmak nerde? Onu yavaşlatmam muhtemeldir. — Hem. kaç? — Yedi. Benerci'ye uzattım. Tarihte fert denilen nesne. yerinde durmak için bir saniye olsun ısrar ederse. bunu şimdi benim şahsıma tatbik edelim. Camların içinde büyüyen gözleri gözlerimdedir. Pantolonumun arka cebinden tabancayı çıkardım. Fakat o beni fırlatıp atana kadar. — Doğru.. bir sene değil. bir gün bile. — Doğru. Dönemeçleri zamanında dönemiyeceğim. Ve o adam katarın başında gidemiyeceğini bildiği halde. Mendiliyle camlarını sildi.. Mesele yanlışın idrakindedir. — Devam et. bilerekten ona ihanet edemem. Gözlüğünü çıkardı.

. Đstersen âdet yerini bulsun diye bir kere kucaklaşalım.. . .— Şöyle pencerenin önünde birer cıgara tellendirelim. Topraktan fışkırır gibi bol. Tam sokağa çıktığım zaman. renkli ve ılık bir yaz sabahının ışıkları karşı pencerelerin camlarında. . . ağaçlar ve sokaklar yıkanmış gibi nemli ve tertemizdi. Arkama bakmadan kapıdan dışarı çıkarken: — Çocuklara selam söyle. Benerci ayağa kalktı. Đkinci kat. Üçüncü kat. dedi. derinlerden. Konuşmuyorduk. . Dördüncü kat. . . Kucaklaştık. BU KĐTABIN SON SÖZÜ . Ağzımda. dedi. . Cıgarasını masadaki tablanın içinde söndürdü. dedi. Merdivenleri hızlı hızlı iniyorum. Cıgaraları yaktık. . Merdivenleri koşarak iniyorum. Merdivenleri ağır ağır inmeğe başladım. demir bir kapının hızla kapanması gibi tok bir ses geldi. . . evler. sonuna gelen cıgaranın acılığını duydum. Benerci'nin gözlüklerinde pırıl pırıl yanıyordu. Sen de haydi artık git. .. Damlar. — Pencereyi kapat. «Kavgada kendi kendini öldüren lanetli bir cenazedir benim için: Ölüsüne ellerimiz . .

» Sen artık bu kitapta: noktaları virgülleri satırları taşımıyorsun.dokunamaz. Sen artık bu kitapta koşmuyor bağırmıyor alnını kaşımıyorsun. Arkasından matem marşı okunamaz. Ve Benerci sen bu kitapta: kendi kendini öldürmene rağmen benim ellerim senin . Sen artık bu kitapta yaşamıyorsun.

.. Çan çalmıyoruz................kanlı delik şakağına dokunacaktır. Yok salâ veren! Giden o biten bir şarkı değildir.. Cenazende dosta düşmana karşı matem marşı okunacaktır: MATEM MARŞI . Çan çalmıyoruz........

. Kasketli bir güneş halinde düştü.... Yok salâ veren! Bu giden bir biten şarkı değildir . Çan çalmıyoruz.O büyük bir ışık gibi döğüştü....... Çan çalmıyoruz..

S O N BERKLEY Behey Berkley! Behey on sekizinci asrın filozof peskoposu. Felsefenden tüten günlük kokusu başımızı döndürmek içindir. Hayat kavgasında bizi dizüstü süründürmek içindir. Behey Berkley. Behey on sekizinci asrın en filozof katili! . Behey Allahın Cebrail şeklindeki Ezraili.

sermayenin altın sesi. Hâlâ her gece titreyerek görüyor gölgeni Đskoçya köylüleri evlerinin camlarında! Hâlâ kanlı beş parmağının izi var o beyaz buzlu camlar gibi şimal akşamlarında! Behey Berkley! Behey meyhane kızlarının kara cübbeli kavalyesi. ve Allahın peskoposu! Felsefenden tüten günlük kokusu başımızı döndürmek içindir. Hâlâ uluyor adımlarının sesine tüyleri kanlı bir köpek.Hâlâ geziyor Đskoçya köylerinde adımlarının sesi. Kıralın şövalyesi. Hayat kavgasında bizi dizüstü süründürmek içindir! .

.Her kelimen kelepçelerken bileklerimizi. Beli hançerli bir Đsaya benziyor resmin. inandıracaktın? Biz Đsanın vuslatını bekleyen bir rahibe değiliz ki! Behey Berkley! . kıvrılan bir yılan gibi satırların sokmak istiyor yüreklerimizi. Sivriliyor kitaplarından ismin sivri yosunlu ucundan kızıl kan damlıyan yeşil bir diş gibi. Her kitabın diz çökmüş önünde Rabbın kara kuşaklı bir keşiş gibi. Sen bu kıyafetle mi bizi kandıracaktın.

hemen anlaşmak için bir kapı açıyorsun. küçük bir taş parçasının en küçüğü imparatorların imparatoru gibi çıkınca karşısına. binip Allahının sırtına soldan geri kaçıyorsun! Kaçma dur! Her yol Romaya gider.Behey tilkilerin şahı tilki! Çalarken satırların zafer düdüğü. — bu belki doğrudur — fakat fikri evvel gören her felsefenin safsata iklimidir yelken açtığı yer! Bu bir hakikat — hem de mutlak cinsinden — ! Đşte sen işte senin felsefen: Sen o sarı kırmızı rengini gördüğün cilâlı derisine parmaklarını sürdüğün parlak yuvarlak elmaya: «Fikirlerin bir .

terkibidir. ne mekân! Ne senin haricinde bir vücut ne senden evvel kimse mevcut. ne zaman var. kendi kendinden aldığın fikirlerdir. Lâkin ey kara meyhanelerin sarhoş papazı! Senin dışında değil miydi kıllı kollarında kıvranan meyhanecinin kızı? . ne senden sonra kâinat baki bir sen bir de Allah hakikî.» diyorsun! Dışımızda bize bağlanmadan var olan varlığı inkâr ediyorsun! Şu mavi deniz şu mavi denizde yüzen beyaz yelkenli gemi. öyle mi? Mademki kendi fikrindir yüzen gemi. mademki kendi fikrindir umman.

Yine fakat bacakları arasından çıktığın Meryem gibi bir anan da mı yok! Diyelim ki yapyalnızsın Turu Sinada Musa gibi. Kavgada kuvvetini kaybetmiş gibidir biraz neş'enin çelik ahengini duymayan adam. Sen emin ol ki Berkley — olmasan da zarar yok — bu şi're benzer yazıda hissene düşen şey: biraz alay biraz şaka ve birkaç tokat — eldivensiz cinsinden — Neyleyim? Neş'e kavganın musikisidir. neş'e .. iyi şeydir vesselam. ne yazık! Tevratını okuyan da mı yok! Çok yalan söylemişsin çok.Yoksa kendi altında sen kendinle mi yattın? Diyelim ki senden evvel baban yok Đsa gibi.. — baş döndürmezse eğer — .

Ona balı dolduran arıdır hayat.ve işte bizimkiler güldüler mi. Aldığımız hislerin sonsuz derin pınarıdır kâinat! Kâinat geniş kâinat derin kâinat uçsuz bucaksız! Biz onun parçaları. biz ondan doğan bir sürü bacaksız! Biz o bacaksızların . ağız dolusu gülüyorlar. Kabahat onların kuvvetinde: yoksa ne sende ne de bende! Dinle Berkley! — dinlemesen de olur — Biz dinleyelim: Beynimiz bal yoğuran bir kovan.

Her habbe koynunda bir kubbeyi gizler!. görmedeyiz yılların yollarında toprak oluşunu kızıl kadife dudaklı kızların! Çiziyor hareketi gözlerimize sonsuz maviliklerde kuyrukluyıldızların sırma saçlarından kalan izler. .— anasını inkâr etmeyen cinsi — Çünkü biz emredenlere emir verenlerden değiliz! Bağlıyız toprağa kalın halatlar gibi kollarımızla! Çelik dişleri şimşekli çarklılar koparırken kara toprağın esrarını. biz seyretmedeyiz cihan içinden cihanların doğuşunu.. kehkeşanların gümüş aydınlığında! Görmüşüz.

Her yeni ummanla beraber bir yeni imkân! Kâinat geniş kâinat derin kâinat uçsuz bucaksız! Behey! Berkley! Behey bir karış boyuna bakmadan Karpatları inkâr eden cüce! Ahrete gittiysen eğer oradan bir taç gönder. şu bir damla su.Şu denizler. uzaklaştıkça.. yaklaşılan hakikati gizler. Şu ipi kopmuş inci bir gerdanlık gibi damlayan su. süslemek için Allahının kafasını! Fakat buradan . rüzgârların uğultusu. şu denizlerin üstünde denizler gibi esen.

.topla hemen tarağını tasını.. Tabiat geniş tabiat derin tabiat uçsuz bucaksız!. Haraç mezat! Haraç mezat! götür pazara bir pula sat: Topraktaki saltanatın göğe çıkan tahtını! Yok üstünde tabiatın tabiattan gayri kuvvet!. 1926 BEŞ SATIRLA .

yürekte. Bir ölü yatıyor ders kitabı bir elinde bir elinde başlamadan biten rüyası bin dokuz yüz altmış yılı Nisanında . anlamak. o. 1946 BEYAZIT MEYDANI'NDAKĐ ÖLÜ Bir ölü yatıyor on dokuz yaşında bir delikanlı gündüzleri güneşte geceleri yıldızların altında Đstanbul'da. sevgilim. bir müthiş bahtiyarlık.Annelerin ninnilerinden spikerin okuduğu habere kadar. Beyazıt Meydanı'nda. kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı. anlamak gideni ve gelmekte olanı.

Beyazıt Meydanı'nda.Đstanbul'da. Bir ölü yatıyor vurdular kurşun yarası kızıl karanfil gibi açmış alnında Đstanbul'da. Beyazıt Meydanı'nda. Bir ölü yatacak toprağa şıp şıp damlayacak kanı silâhlı milletimin hürriyet türküleriyle gelip zaptedene kadar büyük meydanı. Mayıs 1960 BĐR ACAYĐP DUYGU «Mürdüm eriği .

Hava lezzetli ve aydınlık — fakat iyice ısınmadı daha — çağlanın kabuğu yemyeşil tüylüdür henüz yumuşacık.. — ilkönce zerdali çiçek açar mürdüm en sonra — Sevgilim. Herhalde çoktan öldürülmüştük sen Londra'da olsaydın ben Tobruk'ta olsaydım. Bahtiyarız yaşayabildiğimiz için. Sevgilim. çimenin üzerine diz üstü oturalım karşı-be-karşı.. bir Đngiliz şilebinde yahut..çiçek açmıştır. ellerini koy dizlerine — bileklerin kalın ve beyaz — sol avucunu çevir : ..

nar tanesinin rengine bayılırım — nar tanesi.. Sevgilim..... yirmi dördü emzikte. yağmurlu bir gün yemişlerden ve senden uzak — daha bir tek ağaç bahar açmadı kar yağması ihtimali bile var — Bursa cezaevinde acayip bir duyguya kapılarak ve kahredici bir öfke içinde inadıma yazıyorum bunları.....» ... nur tanesi — kavunda ıtrı severim mayhoşluğu erikte .. Dünkü hava akınında ölenlerin yüz kadarı beş yaşından aşağı..... kendime ve sevgili insanlarıma inat...... .gün ışığı avucunun içindedir kayısı gibi..

(bizlere âlâtı-katıa verilmez). ne de başı bulutlarda bir çınar.7.. .. Burası benden başka kaç insanın evidir? Bilmiyorum. Malum ya. Belki avluda bir ağaç bulunur ama gökyüzünü başımın üstünde görmek bana yasak. bulunduğum yerde ne sapı sedefli bir çakı var.1941 BĐR CEZAEVĐNDE. Ben bir başıma onlardan uzağım. TECRĐTTEKĐ ADAMIN MEKTUPLARI 1 Senin adını kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım.2.

mavi gözleri ıslak kırmızı. o berbat. ayarsız sesim öyle bir dokunuyor ki içime yüreğim parçalanıyor. Hem. ne dersin. Ve tıpkı o eski acıklı hikâyelerdeki yalnayak. küçücük burnunu çekerek senin bağrına sokulmak istiyor. Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi şarkı söylüyorum karıcığım. karlı yollara düşmüş. Belki bu hâlin . Yüzümü kızartmıyor benim onun bu an böyle zayıf böyle hodbin böyle sadece insan oluşu.hep birlikte onlar benden uzak. Bana kendimden başkasıyla konuşmak yasak. Ben de kendi kendimle konuşuyorum. yetim bir çocuk gibi bu yürek.

fizyolojik. bütün takım taklavatıyla ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı. karıcığım. Belki de sebep buna bana aylardır kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan bu demirli pencere bu toprak testi bu dört duvardır.. Saat beş. Bir ışık dolaşacak yanında sakat. . psikolojik filân izahı vardır. kederden çıldırtmak için içerdeki adamı dışarda bütün ustalığı. Bugün de apansız gece olacaktır. sıska atın.. yani. Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan bu ümitsiz tabiatın ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır. Dışarda susuzluğu acayip fısıltısı toprak damı ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran bir sakat ve sıska atıyla.

... suyu donmayan testi ve sabahları çimentonun üstünde güneş.. kuş sesleri ve saire. Dışarda. bozkırın üstünde birdenbire taze toprak kokusu.. dışarda bozkırın üstünde pırıltılar. Ben. bahar. Dışarda bahar geldi karıcığım. 2 Dışarda bahar geldi karıcığım. Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet. seni dumanlı.Yine o malum sonuna erdik demektir işin. bahar. eğri bir aynadan seyreder gibi kafamın içinde duymak.. yani bugün de mükellef bir daüssıla için yine her şey yerli yerinde işte. . her şey tamam.. ben içerdeki adam yine mutad hünerimi göstereceğim ve çocukluk günlerimin ince sazıyla suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı seni böyle uzak..

... artık o her gün öğle vaktine kadar. ışıldayarak yürür. karıcığım.Güneş. Bu bittecrübe sabit.. bittecrübe sabit. benden uzak. Ve gün ikindiye döner. Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak bu kadar mavi . sönerek. başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı : dışarda akşam olur... bulutsuz bir bahar akşamı.. ateşten gözleriyle bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı hürriyet denen ifrit. bana yakın. 3 Bugün pazar. Đşte içerde baharın en kötü saatı budur asıl. gölgeler düşer duvarlara.. Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar. Velhasıl o pul pul ışıltılı derisi.

güneş ve ben.. ne hürriyet. Bu anda ne düşmek dalgalara. bu anda ne kavga. bir lokma bile tatmadan yoğurursun bütün nimetlerin hamurunu.bu kadar geniş olduğuna şaşarak kımıldanmadan durdum. Toprak. dayadım sırtımı duvara. Büyük hürriyetinle çalışırsın el kapısında. ellerinin nurunu. 1938 BĐR HAZĐN HÜRRĐYET Satarsın gözlerinin dikkatini.. ne karım. Bahtiyarım.. ananı ağlatanı Karun etmek hürriyetiyle hürsün! .. Sonra saygıyla toprağa oturdum.

günün birinde. işler ömrün boyunca durup dinlenmeden yalan değirmenleri. hapse girmek. Amerika'ya ciro ederler onu seni de büyük hürriyetinle beraber. yakalanmak. meçhul asker olmak hürriyetiyle hürsün! Bir alet. büyük hürriyetinle parmağın şakağında düşünürsün vicdan hürriyetiyle hürsün! Başın ensenden kesik gibi düşük. kolların iki yanında upuzun. diyelim ki.Sen doğar doğmaz dikilirler tepene. büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi. bir sayı. günün birinde. Kore'ye gönderilebilirsin. bir vesile gibi değil insan gibi yaşamalıyız dersin. mesela. hatta asılmak hürriyetinle . işsiz kalmak hürriyetiyle hürsün! En yakın insanınmış gibi verirsin memleketini. büyük hürriyetinle bir çukura doldurulabilirsin. büyük hürriyetinle dolaşıp durursun. hava üssü olmak hürriyetiyle hürsün! Yapışır yakana kopası elleri Valstrit'in.

ben. ne tahta. . Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında. 1951 BĐR KÜVET HĐKÂYESĐ 1 Süleyman'a karısı telefon etti : — Konuşan ben. ne tül perde var hayatında. Tanımadın mı sesimden? Demek çok bağırdım birdenbire. hürriyeti seçmene lüzum yok hürsün. Fahire.hürsün Ne demir.

Dinle beni.... Telefonda anlatamam. Saatlar.Çığlık mı? Belki. çocuklar hasta değil. Yolda hiçbir şey düşünme. Yalan kuvvetliye söylenir ben kuvvetsizim. Dinle beni : Đşini bırak da gel. olmaz. kıyamet kadar. saatlar. Hayır. Bir taksiye atla. Daha kıyamet kadar vakit var akşama. Paran yoksa patrondan avans al. . çabuk ol ama. Sorma.. mümkün mertebe yalansız gelmeye çalış. Hemen vapur bulamazsan Üsküdar'a kayıkla geç.

Fahire. — Teşekkür ederim Süleyman. evet hava güzel. Nerde buluşuyordunuz? — Bir otelde. — Kaç defa? . Evet kar yağacak. akıllım. Koynuna girdiğim adam gibi kocam gibi değil... Bak işte rahatladım. büyüğüm. 2 Geldi Süleyman. babam gibi gel. Bak işte ağlamıyorum artık. — Beyoğlu tarafında mı? — Evet.Alay etme kuzum. kocası Süleyman'a sordu : — Doğru mu? — Evet.

— Çok mu seviyordun? — Sevmek mi? Hayır. — Demek ki bir otel odasında... Kim bilir çarşaflar nasıl kirliydi. — Çukulata. ya dört.— Ya üç. kırık bir küvet? — Evet. toz pembe çiçekli. — Başkaları da var mı Süleyman? . — Üç mü. — Hele düşün. — Hiç hediye verdin mi? — Hayır. Sizinkinde de var mıydı Süleyman? — Bilmiyorum. filân? — Bir defa. Bir Đngiliz romanında okudum. bu işlere yarayan otellerde kırık küvetler varmış. dört mü? — Bilmiyorum. — Bunu hatırlamak bu kadar mı güç Süleyman? — Bilmiyorum.

Belimden kalın bacakları.. ağır bir çam dalı.. Başkaları da olsaydı daha rahat ederdim... 3 . Fakat zevk meselesi bu.— Yok. Karanlıkta pencerenin hizasında karlı. — Doğru söyle. — Doğru söylüyorum. — Bunu sevdin demek. Bir hayli zaman oldu sofada asma saat on ikiyi çalalı. Çok mu güzel yatıyordu? — Hayır.. — Zaten gösterdiler bana..... Đnek gibi karı... bak ne kadar cesurum.... Bir sual daha. — Olmadı mı? — Hayır. Süleyman : Niçin? — Bilmiyorum.

Kolay mı? Gece bostan kuyusuna doğru yürümek..Süleyman'ın karısı Fahire şunları anlattı kocasına ertesi gün : — . sonra kenarına çıkıp durarak baş aşağı atlamak karanlığına? Fakat bulmadınızsa eğer karda ayak izlerimi sade korktuğumdan değil. ölmeye karar verdimdi. çocuklarım ve en önde sen bulacaktınız karda ayak izlerimi... merdiven. Süleyman.. Bekçi. kepazelik. Bekçi. polisler. bir tahta merdiven ve bir kadın ölüsü çıkaracaktınız arka arsada bostan kuyusundan. aldatılmış bir zevcenin intiharı : komik. polisler. Dayanılmaz bir acı halindeydi kendime karşı duyduğum merhamet. . Annem. dedikodu.

. Yaktım sobamızı. her zaman nasıl uyursan ondan evvel ve o varken.» . hiç aklıma gelmedi nezle olmak ihtimali.. nümayişsiz ölüvermek. Pencereye. kara bakıyorum : «Eşini gaip eyleyen bir kuş gibi kar geçen eyyamı nev baharı arar.. Hayır. Kime? Herkese. Dışarda kar yağmaya başladı. Đyice ısınmak lâzım ilkönce.. Sen yatakta uyuyordun yüzün rahat. Đnsan. Bir tek gecelikle çıkmak balkona : Zatürree ertesi gün. ölmeye karar verirken bile insanları düşünüyor. sana meselâ.Niçin öldüğümü anlatmak müşkül. Ciğer bir çay bardağı gibi çatlarmış.

Kederim duruluyor berraklaşıyor. Uykudayım sanki.» Oturdum balkonda iskemleye.. «Sağdan sola. Üşümüyordum. gibi kar düşer düşer ağlar.» Lambayı söndürmeden balkona çıktım...Babam bu şiiri çok severdi. Ben rehavetli bir mahzunluk içinde acayip şeyler düşünüyordum : Feneryolu'ndaki çınar 150 yaşındaymış. Sanki çok sevdiğim bir insan korkarak beni uyandırmaktan yumuşacık dolaşıyor etrafımda. . Odanın camlı kapısından balkona vuran ışık sıcak bir kumaş gibiydi üstünde dizlerimin.. Sen beğenmezsin. Havada çıt yok.. « . Karanlık bembeyaz. soldan sağa lerzânı girizan..

...Ömrü bir gün süren böcekler.. Đnsanın yüreği ve kafası var. Utanarak odaya döndüm. Sonra sen ben bir kırık küvet ve benim kendime karşı duyduğum merhamet. nerdeki. bizim insanlarımız. Gün gelecek insanlar çok uzun çok bahtiyar yaşayacaklar. Đnsan? Ne zamanki. hangi sınıftan? Onların insanları.. . Kar durdu. Sökmek üzre şafak. Ve her şeye rağmen yeni bir dünya için yapılan kavga.. Đnsanın elleri.

.1940 . Bir gece karı koca denizden dönüyorlardı. 4 Altı ay kadar geçti aradan. Fahire birdenbire durdu baktı muhabbetle kocasının gözlerine ve suratına tükürür gibi bir tokat vurdu.. Gökte yıldızlar. ağaçlarda yaz meyveleri vardı. Yine yan yana yaşayacağız beni sevdiğine emin olarak. Uyanmadın. Şimdi? Zaman zaman hatırlayıp zaman zaman unutacağım. Evet.8. 16.O anda uyansaydın sarılıp boynuna. çok şükür nezle bile değilim.

Beyler bu vatana nasıl kıydınız? Eli kolu zincirlere vurulmuş. Oturmuş göğsüne Teksaslı çavuş. günü gelir hesabınız görülür. götürüp kâfire : «Buyur.BU VATANA NASIL KIYDILAR Đnsan olan vatanını satar mı? Suyun içip ekmeğini yediniz. Beyler bu vatana nasıl kıydınız? Günü gelir çarh düzüne çevrilir.» dediler. Dünyada vatandan aziz şey var mı? Beyler bu vatana nasıl kıydınız? Onu didik didik didiklediler.. saçlarından tutup sürüklediler. vatan çırılçıplak yere serilmiş.. .

Bulutlar adam öldürmesin. Koşuyor altı yaşında bir oğlan. uçurtması geçiyor ağaçlardan. siz de böyle koşmuştunuz bir zaman.Günü gelir sualiniz sorulur : Beyler bu vatana nasıl kıydınız? 1959 BULUTLAR ADAM ÖLDÜRMESĐN Analardır adam eden adamı aydınlıklardır önümüzde gider. Bulutlar adam öldürmesin. Çocuklara kıymayın efendiler. . Sizi de bir ana doğurmadı mı? Analara kıymayın efendiler.

Yazıktır. aynanın içinde birini arar. efendiler. Gelinlere kıymayın efendiler. ihtiyarlara kıymayın. Đhtiyarlıkta aklına insanın. Elbet böyle sizi de aradılar. Bulutlar adam öldürmesin. . tatlı anıları gelmeli yalnız. Bulutlar adam öldürmesin.Gelinler aynada saçını tarar. siz de ihtiyarsınız. Şubat 1955 BÜYÜK ĐNSANLIK Büyük insanlık gemide güverte yolcusu tirende üçüncü mevki şosede yayan büyük insanlık.

Büyük insanlığın toprağında gölge yok sokağında fener penceresinde cam ama umudu var büyük insanlığın umutsuz yaşanmıyor. 1958 . Taşkent. Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter pirinç de öyle şeker de öyle kumaş da öyle kitap da öyle büyük insanlıktan başka herkese yeter. 7 Ekim.Büyük insanlık sekizinde işe gider yirmisinde evlenir kırkında ölür büyük insanlık.

Büyük kitaplar gibi içinde bir şeyler saklı. Ateşimizi yakıp suyumuzu veriyor. Herhal ilerdedir yaşanacak günlerin en güzelleri. Şimdilik sohbetimizde kederi : kesilip satılmış . Ağaçlardan ve günlerden konuşuyoruz. Akıllı adamlara ajans haberlerine ve bilmeceye meraklı.CEVĐZ AĞACI ĐLE TOPAL YUNUS'UN HĐKÂYESĐ Burda bir dostumuz var : Çerkeş'in Kavak köyünden. Adı : Yunus.

Ceviz ağaçları sevmez topalları.. Onu tanıyoruz : avlunun içinde kapının solundaydı.. ceviz ağaçları sevmez topalları : çünkü topallar sıçrayamazlar yemişlere. Đnsanların hünerleri çoktur : insanlar . çünkü üzerlerine çıkıp silkeleyemezler dalları. Öküzler topalları sever.bir ceviz ağacının. Öküzler topalları sever. Bir acayiptir muhabbet bahsi : mutlaka kendini dereye atmaz sevilmeyenlerin hepsi.. topallığı ondandır.. çünkü topallar ağır yürürler. Ve altı yaşında dalından düştü Yunus.

...... .. Cevizlerini Eylülde döker. . . yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar. fakat üzerinde düşünülmeyen bir köydü Yunus için. ve ölüm : mutlaka varılıp dönülmeyen. kadınlardan önce uyanırdı dalları..... Bir acayiptir muhabbet bahsi..sevilmeden de sevmesini bilirler.. Cevizlerini Eylülde döker. bir acayiptir ceviz ağacı ile topal Yunus'un hikâyesi.... Düşünmek : ne mukaddes bir iş ne felâket ne de bahtiyarlıktı..... Ve Çerkeş yolu üzerinden sabah namazı ışıyıp geldiği zaman. Altından geçerken düşünürdü Yunus. .

genişti alabildiğine. Güneşte gölgesi hain olurdu.... Her gece altında otururdu Yunus.. Çinli müslümanlara... burunları tek boynuzlu gergedanlara. rüzgârda konuşurdu kendi kendine..... . Yüksekti.. .. yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar. Üç kişi el ele versen kütüğünü çeviremezdin.. Gece altında oturdun muydu yıldızları göremezdin. . dalları yukardan Yunus'a bakar.. dünyanın yuvarlak olduğunu ve güneşin etrafında döndüğünü bilmiyordu Yunus. Gündüzleri yıldızların niye söndüğünü... Bunları biz anlattık ona şaşıp kalmadı.yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar. Cevizlerini Eylülde döker. ...

. .. Rüzgârda konuşurdu kendi kendine... Şaşırıp kaldı Yunus.... karanlık bir sudur tepende akar. . .. Karanlık bir sudur tepende akar. sen efendimizsin» — dedik.. yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar. Bunları bizden öğrendiği gün hayret etmedi. Yüksekti. genişti alabildiğine. yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.... Gece altında oturdun muydu yıldızları göremezdin.. Cevizlerini Eylülde döker.. Bir gün ateşimizi yakıp verirken suyumuzu : «— Biz hizmetkârınız senin. .....ve bir damla suda bir milyon mikroba dair fikri yoktu Yunus'un. Her akşam altından geçerdi Yunus. Cevizlerini Eylülde döker. Toprağın içinde gider kökleri.

...toprağın içinde gider kökleri. Velâkin niye tiftiği yok altmış haneden otuzunun?. ciğerinden Yunus'u. Tevatür güzelmiş Đstanbul şehri.. «— Biz hiç dünyada yaşamış değiliz...... «— Köy işi zordur katiyen vücut ezilir bir defa. Toprağa çömelip bak dört tarafa : bela hangi inde pusmuş bilinir mi? Mümkünü yok vurulsun...» Tiftiği yoktu Yunus'un.. yukardan Yunus'a bakar.» Vurmuş belâ. varıp görülmesi nasibolmadı. «— Attığın taş . dalları. Geldik gidiyoruz öylesine.

yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar. . Çok zor olur öküzü satmak. Bu olan işleri akıl almaz..» Sattılar öküzünü Yunus'un. Toprak sabuna döndü kayar insanın elinden. Cevizlerini Eylülde döker.dediğin kuşu vurmuyor.. yarı ölümdür yani. Toprağın elinden kaydı mıydı bir mekânsız kurt olursun. Cümle mahlukatın mekânı vardır kurdun mekânı olmaz. Elimiz ayağımız : öküz.. Öküz gitti mi korkulursun. Güneşte gölgesi hain olurdu.. «— Herhal yolların sonu göründü... Gayrı dünya öküzün boynuzunda durmuyor. Dünya trene bindi..» Kaydı toprağı elinden Yunus'un..

o... Ve bir gün Çerkeş yolu üzerinden sabah namazı ışıyıp geldiği zaman giderlerdi. öküzsüz ve kadınsız... Topraksız...Yunus durmadan Yunus kaybettikçe onu düşünür. bir şey isteyip.. Çocuklara ana.. Fakirin karısı kavi olmaz.. tohuma toprak ve karı lâzımdır erkek kısmına. bir şey sormadan rüzgârda konuşurdu kendi kendine.. . Bir kız kaçırdı Yunus : Çünkü düğün pahalı kız kaçırmak ucuz. kırmızı peştemalının içinde ölüverdi. Yunus'un arkasında yuvarlandı yere.

kaldılar dünyada bir başlarına ceviz ağacı ile Yunus. Yalnızlık koydukça koydu Yunus'a. El toprağında ter döker oldu. Sat Yunus cevizini. . toprağın içinde gider kökleri... Varlılar varsıza dokur mu kilim.. Sat Yunus cevizini. topal Yunus ne işe yarar? Zemheriler geldi barınamazsın.. Cevizden konsol yaparlar. Cevizden konsol yaparlar. dalları yukardan Yunus'a bakar. Cevizi karanlıkta kaybolur sanıp uyumaz beklerdi sabaha kadar. Cevizden konsol yaparlar.. Gayrı daha fazla sürünemezsin. Bir cansız ağaçtır yaranamazsın. Yün yorgan değil bu sarınamazsın.. Yalnızlık umrunda değil cevizin.

. Cevizden konsol yaparlar. Kesildi dalları. vay benim halim..vay cevizin hali... yarı insandı... vay cevizin hali. Yarı ağaç. Mekânsız kurda mekândı. Varlılar varsıza dokur mu kilim. vay benim halim.. Sat Yunus cevizini. Gün daima bulutta kalmaz.. dallar budandı.. Sattı Yunus cevizini. Cenaze çırçıplak. Cevizden konsol yaparlar. Herhal ilerdedir yaşanacak günlerin en güzelleri. Şimdilik sohbetimizde kederi : kesilip .. Sabahın sahibi vardır. kara uzandı.

Yapraklarım ellerimdir. gülüm. koparıver. .satılmış bir ceviz ağacının. tam yüz bin elim var. budak budak. şaşarak bakarım. Yüz bin gözle seyrederim seni. şerham şerham ihtiyar bir ceviz. Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl. ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. çarpar yapraklarım. Yüz bin yürek gibi çarpar. Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril. Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. yaşını sil. Yapraklarım gözlerimdir.. Đstanbul'u. Đstanbul'a. içim dışım deniz. Ne sen bunun farkındasın. Yüz bin elle dokunurum sana. ne polis farkında. Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. gözlerinin. CEVĐZ AĞACI Başım köpük köpük bulut..

.. yok. . ertesi gün. Nazım HĐKMET ÇANKIRI HAPĐSANESĐNDEN MEKTUPLAR 1 Saat dört. Altı. ne polis farkında. daha ertesi ve belki kim bilir. yoksun. yedi.Ne sen bunun farkındasın. Saat beş.

Kelleci Memed'i hatırlıyor musun? Sübyan koğuşundan. tepemizde. . güneşe yakın. «Hanım abla» derdi sana... Bir Cumartesi gününü. Bizim bahçemizden küçük bir bahçesi vardı. bacakları kısa ve kalın ve elleri ayaklarından büyük. kırmızı ve kocaman muşamba torban dizlerinde.Hapisane avlusunda bir bahçemiz vardı. Gelirdin. bir konserve kutusunun içinde... Sıcak bir duvar dibinde on beş adım kadardı. yukarda. Kovanından bal çaldığı adamın taşla ezmiş kafasını. Başı dört köşe. yan yana otururduk.

Nasıl haberler aldık en güzel hürriyete dair. kim bilir nerde kalır ölümüz. Bende yalnız bir fotoğrafın var : bir başka bahçede çok rahat çok bahtiyar yem verip tavuklara gülüyorsun.. nasıl dinledik ayak seslerini yaklaşan müjdelerin.?» O kadar resmini yaptım senin bana birini bırakmadın. aklında mı : «Beypazarı meskenimiz. fakat pek âlâ gülebildik ve bahtiyar olmadık değil.hapisane çeşmesiyle ıslanan bir ikindi vaktini hatırlıyor musun? Bir türkü söylediydi kalaycı Şaban Usta. . ilimiz.. Hapisane bahçesinde tavuklar yoktu.

benden uzak.. 2 Bir akşamüstü oturup hapisane kapısında rubailer okuduk Gazalî'den : «Gece : büyük lâciverdî bahçe. karanlık bir yağmur gibi. Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin. Ve Pîrâyende'm benim.ne güzel şeyler konuştuk hapisane bahçesinde. canını sıkarsa yaşamak tekrar Gazalî'yi oku.> Bir gün eğer.. Ve tahta kutularda upuzun yatan ölüler. ben eminim sen sadece merhamet duyacaksın .

neden aklımda hep ilkönce senden duyduğum . Soğuk sıcak serin. Bir akar su getirsin Gazalî'yi sana : «— Toprak bir kâsedir çömlekçinin rafında tâcidar.» Birikip sıçramalar. Bilmiyorum. ve zafer yazıları yıkılmış duvarlarında Keyhüsrevin....ölümün karşısında onun ümitsiz yalnızlığı ve muhteşem korkusuna.. Ve büyük lâciverdi bahçede başsız ve sonsuz ve durup dinlenmeden devranı rakkaselerin.

. Açıldı demirlerin dışında büyük. Beni unutma Hatçem. Şeker Ali yukarda. 3 . Çeşmeden akıyor su.. A s l o l a n h a y a t t ı r . lâciverdî bahçem.. Dışarda çocuklar bağrışıyorlar.Çankırılı bir cümle var : «Pamukladı mıydı kavaklar kiraz gelir ardından. fakat görmüyor. Akşam. koğuşta bağlama çalıyor. Ve jandarma karakolunun ışığında akasyalara bağlı üç kurt yavrusu. kirazın geldiğini. Ölüme ibadeti bundandır.» Kavaklar pamukluyor Gazalî'de. üstat..

7.. ve kaşlarının altında keder. kadınlar çıplak ayaklarının üstünde geçtiler. bulguru. Herhalde iki çarşambadır pazarda : kırmızı başörtülü «kibirsiz» Đstanbulluyu aramışlardır.. yaldızlı...Bugün çarşamba : — biliyorsun — Çankırı'nın pazarı. Demir kapımızdan geçip kamış sepetimizde bize kadar gelecek yumurtası. mor patlıcanları. 20. Herhalde içlerinde senin bildiklerin vardır. kurnaz ve şüpheli.1940 . Dün köylerden inenleri seyrettim : yorgundular. Erkekler eşeklerde.

. kırmızı taşlar tütüyordur... Đkiyle beş arası cibinliğin altına uzanarak ter içinde kımıldanmadan gözlerim açık dinliyorum sineklerin uğultusunu. Geceleri birdenbire rüzgâr çıkıyor. deniz ne kadar uzak. kızgın. Biliyorum : şimdi avluda duvarlara çarpıyorlardır suyu. .4 Sıcaklar bildiğin gibi değil ve ben ki yalı uşağıyım. sonra kayboluyor birdenbire. Ve karanlıkta canlı bir mahluk gibi soluyup. otları yanmış kalenin eteğinde bir kezzap aydınlığı içindedir simsiyah kiremitleriyle şehir. Ve dışarda..

Bir zelzele olabilir. Ve yerlilerin kavlince : altı tekmil tuz madeni olduğundan yıkılacak Çankırı şehri kıyametten kırk gün önce. Ölümün bu kadar körü ve mendeburu. Zaten üç günlük yere geldi. Ve zaman zaman ürpermelerle duyuyoruz derimizin üstünde bir korku halinde tabiatı. çıkmamak sabaha... Yatıp bir gece başın bir kalasla ezilmiş.yumuşak. salladı çapanoğlu Yozgad'ı.. Bunu birçok şey için istiyorum... . daha bir hayli yaşamak.. birçok çok mühim şeyler. tüylü ayaklarıyla dolaşarak bizi bir şeylerle tehdit ediyor sıcak. Ben yaşamak istiyorum biraz daha.

.12. sade hapisanede değil. Fakat kederli değilim. Üşüyorum. terzilerin gaz lambası yandı.1940 5 Saat beşte akşam oluyor : insanın üstüne doğru yürüyen bulutlarla. Kış geldi demektir.. Yalnız bize mahsus bir imtiyazdır : kış günleri hapisanede. bu kocaman bu ısınası bu ısınacak dünyada üşüyüp . Birçoğu elle tutulacak kadar alçaktan geçiyorlar..... Terziler ıhlamur içiyorlar. Yağmur taşıdıkları belli. Bizim odanın yüz mumluğu.8.

. Ve din dersleri hocasının resmini yapan kurşunkaleminle yık Mızraklı Đlmihalin yeşil sarıklı iskeletini..... 26. Dik duvarlara tırman yüksek ağaçlara çık. Usta bir kaplan gibi kullansın elin yerde yıldırım gibi giden bisikletini.1940 ÇOCUKLARIMIZA NASĐHAT Hakkındır yaramazlık. Sen kendi cennetini kara toprağın üstünde kur.10.kederli olmamak.

seni «Hilkati Âdem»le aldatanı... Ayırdetme öz anandan toprak ananı. 1928 Đstanbul'da. Sen sade toprağı tanı toprağa inan.Coğrafya kitabıyla sustur. su birikintilerinde kımıldanırken.. güneşli bir kış günü. kırmızı kiremitler. . Tevkifane avlusunda. Toprağı sev anan kadar. duvarlar ve benim yüzüm yerde. yağmurdan sonra. bulutlar.

. memleketimi ve seni düşündüm. ne kadar kuvvetli. ne kadar zayıf şeyi varsa hepsini taşıyarak : dünyayı. nefsimin ne kadar cesur. yanan şehirlerin kızıltısı. gözler alabildiğine açık..ben. başlar önde. 1939 Şubat Đstanbul Tevkifanesi -------------------------------------------------------------------------------- *** 1 Sevgilim. çiğnenen ekinler . ne kadar alçak.

. kavgasını ve ekmeğini seviyorum. ekmeğimi ve seni kaybettiğim oldu. Sevgilim.ve bitmez tükenmez ayak sesleri : gidiliyor. fakat açlığın.. Ve insanlar katlediliyor : ağaçlardan ve danalardan daha rahat daha kolay daha çok. bu ayak sesleri. bu katliâmda hürriyetimi. toprağını. aydınlığını. . -------------------------------------------------------------------------------- *** 2 Fevkalâde memnunum dünyaya geldiğime. karanlığın ve çığlıkların içinden güneşli elleriyle kapımızı çalacak olan gelecek günlere güvenimi kaybetmedim hiçbir zaman.

Mavi pulu Asya'da damgalanmış bir tek mektup bile almadım. Halbuki ben yalnız yazılarda ve resimlerde yaptım Avrupa yolculuğumu. Ve düşmanlar ki kanıma susamışlar kanlarına susamışım. Ben kurtarıp kellemi nida ve sual işaretlerinden. Fakat ne zarar. Çin'den Đspanya'ya. yıldızları görmek isterdim. aynı hürriyet. yemişleri. her kilometrede dostum ve düşmanım var.Kutrunun ölçüsünü santimine kadar bilmeme rağmen ve meçhulüm değilken güneşin yanında oyuncaklığı dünya. Benim kuvvetim : bu büyük dünyada yalnız olmamaklığımdır. Ben ve bizim mahalle bakkalı ikimiz de kuvvetle meçhulüz Amerika'da. Dostlar ki bir kerre bile selâmlaşmadık aynı ekmek. . Dünyayı dolaşmak. görmediğim balıkları. Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar her mili bahride. inanılmayacak kadar büyüktür benim için. aynı hasret için ölebiliriz. Dünya ve insanları yüreğimde sır ilmimde muamma değildirler.

Ve dışında bu safın toprak ve sen bana kâfi gelmiyorsunuz. Sinan. hapisanelerinde yattım. kurşun kubbeler ve fabrika bacaları . Yunus Emre ve Sakarya. Halbuki sen harikulâde güzelsin toprak sıcak ve güzeldir.büyük kavgada açık ve endişesiz girdim safıma. Memleketim : Bedreddin. Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı memleketimin şarkıları ve tütünü gibi. -------------------------------------------------------------------------------- *** 3 Memleketimi seviyorum : Çınarlarında kolan vurdum.

benim o kendi kendinden bile gizleyerek sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir.

Memleketim. Memleketim ne kadar geniş : dolaşmakla bitmez, tükenmez gibi geliyor insana. Edirne, Đzmir, Ulukışla, Maraş, Trabzon, Erzurum. Erzurum yaylasını yalnız türkülerinden tanıyorum ve güneye pamuk işleyenlere gitmek için Toroslardan bir kerre olsun geçemedim diye utanıyorum.

Memleketim : develer, tren, Ford arabaları ve hasta eşekler, kavak söğüt ve kırmızı toprak.

Memleketim. Çam ormanlarını, en tatlı suları ve dağ başı göllerini seven alabalık ve onun yarım kiloluğu

pulsuz, gümüş derisinde kızıltılarla Bolu'nun Abant gölünde yüzer.

Memleketim : Ankara ovasında keçiler : kumral, ipekli, uzun kürklerin pırıldaması. Yağlı, ağır fındığı Giresun'un. Al yanakları mis gibi kokan Amasya elması, zeytin incir kavun ve renk renk salkım salkım üzümler ve sonra karasaban ve sonra kara sığır ve sonra : ileri, güzel, iyi her şeyi hayran bir çocuk sevinciyle kabule hazır, çalışkan, namuslu, yiğit insanlarım yarı aç, yarı tok yarı esir...

Nazim Hikmet

FAKĐR BĐR ŞĐMAL KĐLĐSESĐNDE ŞEYTAN ĐLE RAHĐBĐN MACERASI

Đlkönce yağmurla sonra birdenbire açan güneşle başlamıştı sabah. Henüz ıslaktı asfaltın solundaki tarla. Harp esirleri çoktan iş başındaydılar. Topraktan nefret duyarak — halbuki köylüydü birçoğu — tıraşlı ve korkak çapalıyorlardı patatesleri. Suluboya, solgun resimleri hatırlatıyordu insana köy kilisesinden gelen çan sesleri.

Pazardı. Kilisede erkeklerin hepsi ihtiyardı kadınların değil, içlerinde büyük memeli kızlar,

ve sarı saçlarına ak düşmemiş anneler vardı. Maviydi gözleri. Başları önde, kalın, kırmızı ve harap parmaklarına bakıyorlardı. Terliydiler. Haşlanmış lahanayla günlük kokuyordu. Kürsüde muhterem peder «beyannameyi» okuyordu, — gözlerini gizleyerek —. Renkliydi pencere camlarından biri. Bu camdan içeri giren güneş duruyordu genç bir kadının bembeyaz ensesinde eski bir kan lekesi gibi. Ve hiçbir zaman doğurmamış olan göğüssüz ve kalçasız bir Meryem'in kucağında bir çocuk : başı öyle büyük o kadar inceydi ki kıvrılmış bacakları hazin ve korkunçtu. Önlerinde kandil yanıyordu eski sert ve boyalı tahtayı aydınlatıp...

Đki adam boyundaydı tahta heykel. Şeytan saklanmıştı arkasına — kaşları çekik, sakalı sivri, Mefistofeles olması muhtemel,—ve âlim bir tebessümle dinliyordu muhterem pederi. «— Avrupa'nın bekası, (okuyordu beyannameyi muhterem peder) Avrupa'nın bekası için harbediyoruz.»

Dinliyordu Şeytan sivri sakalında keder ve âsi ve selîm aklına dayanılmaz bir ağrı vermekteydi yalan.

Okuyordu rahip : «— Avrupa milletleri el ele verip harbediyoruz, ve mutlak imha edeceğiz medeniyet için tahripçi bir unsuru.»

Şeytan bir parça yana itti Meryem'in heykelini ve havada sihirle efsun alâmetleri daireler çevirip

kaldırdı elini rahibe doğru — etsizdi, uzundu bu el, hakikat gibi, kemikli ve kuru —.

Ve ne olduysa o anda oldu işte. Renkli camın altındaki kadın çırılçıplak göründü kıpkırmızı güneşte. Memeleri ağırdı ve sarı ipek gibi parlıyordu karnının altında tüyler. Düşürdü kâadı muhterem peder ve Şeytan'ın iğvasıyla hakikati bağırdı : «— Karşı koymak günü geldi en büyük tehlikeye. Harbediyoruz, fuhşun bekası için, kerhane kapıları kapanmasın diye. Ve sen orda, arkada içinde beyaz entarisinin bir erkek çocuğu gibi duran, sen orospu olacaksın kızım. Sana firengi ve belsoğukluğu verecekler büyük şehirlerimizden birinde. Baban dönmeyecek Yatıyor şimdi yüzükoyun

çok uzak bir toprağın üzerinde. Şimdi kan içindedir etli, kalın kulaklar ve ince kollarının dolandığı boyun. Yattığı yerde yalnız değil. Hareketsiz duran tanklarla, terk edilmiş toplar sahada.»

Kendi sesinden ürkerek sustu rahip. Orda, arkada, beyazlı kız ağlıyordu. Kadife ceketli bir erkek — ihtiyar orman bekçisi civar çiftliğin — bir şeyler söylemek istedi. Sivri sakalını kaşıdı Şeytan, rahibe : «Devam et,» — dedi. Ve muhterem peder başladı tekrar konuşmaya : «— Harbediyoruz : pazar ve mal nizamının bekası için. Kömür, lâstik ve kereste, ve kendi değerinden fazla yaratan iş kuvveti satılmalıdır. Patiska, benzin

buğday, patates, domuz eti ve taze gümrah bir sesin içindeki cennet satılmalıdır. Güneşli bahçesi ve resimli kitapları çocukluğun ve ihtiyarlığın emniyeti satılmalıdır. Şan, şeref ve saadet, ve kuru kahve topyekun pazar malı olup tartılıp, ölçülüp, biçilip satılmalıdır. Harbediyoruz : harbi bitirdiğimiz zaman aç, işsiz ve sakat — harp madalyasıyla fakat — köprü altında yatılmalıdır...»

Yine sustu muhterem peder. Şeytan emretti yine : «— Naklet onun macerasını, o ne idi, ne oldu, anlat...»

Ve anlattı rahip : «— Onu hepiniz hatırlarsınız,

toprağın içindeki bir patates tohumu gibi fakir, çalışkan ve neşesiz geçti çocukluğu. Sonra uyandı birdenbire on yedi yaşına doğru. Yine fakirdi, çalışkandı. Fakat aylarca gidip bulutsuz bir denizde altında sönük yelkenlerin sanki çok sıcak bir sabah ufukta apansızın yeni bir dünya keşfeder gibi buldu neşeyi... Mahallede sesi en güzel olan insandı ve en güzel mandolin çalan. Hatırlıyorsunuz değil mi size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin ve mavi kurdelesini mandolininin?.. Đçinizde kimin kalbini kırdı, kime yalan söyledi, sarhoş olduğu vaki midir, ve kiminle dövüştü? Çocuklara saygısını

ve ihtiyarlara şefkatini inkâr edebilir miyiz? Belki biraz kalın kafalı fakat kalbi bir balık yavrusu gibi temiz onu geçen sene harbe gönderdik. Şimdi gerilerinde cephenin işgal altındaki bir köyün odasındadır. Baygın bir kadının ırzına geçmekle meşgul bir tahta masanın üzerinde. Beli çıplak pantolunu dizlerinde başında miğfer ve ayaklarında kısa, kalın çizmeler. Yerde iki çocuk ölüsü yatıyordu direkte bağlı bir erkek. Dışarda yağmur yağıyor ve uzaktan uzağa motor sesleri. Kadını masadan yere iterek doğrulup çekti pantolonunu... Halbuki hepiniz hatırlarsınız onu, hatırlıyorsunuz değil mi size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin ve mavi kurdelesini mandolininin?»

Yine birdenbire sustu muhterem peder. (Susabilmek bir hünerdir insanın ağzından çıkan sözler kendine ait olmazsa.) Fakat tahta Meryem'in arkasından yine emretti Şeytan : «— Rahip, devam et,» — dedi. Ve devam etti rahip : «— Harbediyoruz. Çalıştırılan insan yığınları birbirine devrederek zinciri, karanlık ve ağır, beton künklerin içinde akmalıdır. Ve sen kocakarı — ön safta, solda, diz çöküp yüzü eski bir kâat gibi buruşuk olan — seni temin ederim ki kilise kapısında oynayan torunun — beş yaşında, başı altın bir top gibi yuvarlak — dedesi, senin kocan, babası,

Harbediyoruz : öldürdüklerimizin sayısı — bizden ve onlardan aralarında meme çocukları da var — şimdilik beş altı milyon kadar. Bu maksatla uçuyor bombardıman birliklerimiz tasavvur edilmeyecek kadar çok ölüm taşıyıp iki gergin kanatla. Harbediyoruz : kundak bezinin çeşidiyle belli olmalı herkesin yeri.. Ve motorlarına benzinle beraber belki bir parça keder dolarak (öldürenlerde tevehhüm edilen keder gibi bir şey). uçuyor av kuvvetleri himayesinde olarak bombardıman birliklerimiz birbiri ardından giden dalgalar halinde.senin oğlun ve komşuların gibi kömür ocaklarında çalışacak. Hiçbir şeyi ümit etmemeyi öğrensin. ..

Đnzibat kuvvetleri aldı haberi — kadife ceketli orman bekçisinden — gelip indirdiler kürsüden muhterem pederi. Fakir bir Şimal kilisesinde — Şeytan'ın iğvasıyla da olsa — fakir bir papaz onu o kadar uzun anlatamaz. Ve asfalt yolun üzerinde arasında silâhlı iki adamın giderken muhterem peder Şeytan baktı arkasından : çekik kaşlarında ümit ve sivri sakalında keder.» Hakikat çok taraflıdır.9..1941 .Harbediyoruz : parlasın edebiyen diye sabah güneşlerinde hapisane demirleri.. 12.

Ve yine Şeytan'ın iğvasına uymasaydı eğer önemli Alaman demokratlarından biri olurdu bugün Anglo-sakson işgal bölgelerinden birinde. Temerküz kampından kurtarıldı muhterem peder.Not : Alamanya yıkıldı... Ve Katolik bir Amerikan subayının emriyle (tevkif edilmediyse de bu sefer) kovuldu kiliseden muhterem peder. Ve yine bir pazar günü ve aynı kilisede yine batılı müttefikleri meth ü sena edeyim derken 41 yılında söylediklerinden bazı fasılları tekrarladı aynen bilhassa mal nizamına ait olanları. Yine arkasından baktı Şeytan : çekik kaşlarında biraz daha çok ümit sivri sakalında biraz daha az keder. 1946 Şubat 17 . Halbuki yine uydu Şeytan'a.

.GAZETE FOTOĞRAFLARI ÜSTÜNE 1 Kara Yara Birinci sayfada yatıyor iki sütun üstüne iki çıplak yavrucuk.. Biri Diyarbakırlı. Đki kurbağacık kara yaralı iki yavrum benim. Yılda kim bilir kaç bininiz acı suya bile doymadan gelip gidiyor. Delinmiş patlamış etleri. birinci sayfada taşla ezilmiş iki kurbağacık. Erganili biri.. Kolları bacakları kargacık burgacık. kafaları kocaman. ağızları korkunç bir haykırışla açık. birinci sayfada iki sütun üstüne bir avuç kemik deri.

hapisane duvarları. eller göbekte : coplar. cipler. . 3 Ağustos 1959 2 Emniyet Müdürü Güneş bir yara gibi açılmış gökte akıyor kanı. karakollar ve darağaçlarında sallanan ipler ve siviller göze görünmez ve bir çocuk işkenceye dayanamadı attı kendini Emniyet'te üçüncü kattan.Ve müsteşar bey : (Kara Yaraya tutulası) "Endişeye mahal yok. Karşılayıcılar. Uçak alanı." diyor.

boyun derisini kibritle ince ince yakıp soymanın.Ve işte Emniyet Müdürü bey uçaktan iniyorlar Amerika'dan dönüyorlar mesleki tetkikattan. Emniyet Müdürü bey uçaktan iniyorlar Amerika'dan dönüyorlar ve coplar cipler ve darağaçlarında sallanan ipler üstat döndü diye seviniyorlar. Đncelediler uyku uyutmamak usullerini ve memnun kaldılar pek hayalara bağlanan elektrottan ve bizdeki tabutlukların üstüne bir de konferans vererek açıkladılar faydalarını koltuk altlarına kaynar yumurta koymanın. 1959 .

Dilimiz kuruyor dilimizi konuştuğunuz için. sıtmadan betersiniz. dendikçe Türk diliyle Türk diliyle gülünüp Türk diliyle ağıtlar yakıldıkça. Bitten. açlıktan. Yüz Türkiye olsa elinizden de gelse yüzünü de zincire vurur yüz kere satarsınız. adımıza benzeyen. Şehrimiz görmüş değil yangının sizden kanlısını. Adnan Bey. Tarlalarımıza girmiş değil sizin gibisi yaban domuzunun. . Bir adınız var. anılacak Türk diliyle size sövüşüm. Milletimin en talihsiz gecesi ana rahmine düştüğünüz gecedir. ben anılacağım.3 Adnan Bey Türküler söylendikçe Türk diliyle Seni seviyorum gülüm. Adnan Bey.

. öyle haltlar yedi. Osman Efendi. Bu tohum dünyaya çıkıp insan biçimini aldıysa da.1959 4 Ahmet Emin Yalman Selanikli Osman Efendi keskin muhasebecilerdendi ama o da yanıldı ömründe bir kere yanlış bir tohum atıp rahm-i madere. öyle işler karıştırdı ki sövdüler kabrinde bile babası Osman Efendiye. boyu bir karış kaldıysa da. Ahmet Emin adını takmıştı tohumuna. Ahmet Emin. Yalman'lığı kattı buna ve Ahmet Emin Yalman önce Alaman oldu sonra Amerikan.

.Ona göre her devirde.. 1959 5 Refik Koraltan «Tekstilde umutsuz durum. ahlâkları bozulacak Emin Beyle aynı damda yaşayarak.. her zaman satılacak bir gazeteydi "Vatan" ve hazret sattı vatanı.. Köylü. çiftliklerinin ekinini yakıyor. Bir işsiz kezzap içti. Bir milyon çocuk okuldan mahrum. Hapse atacaklarmış Ahmet Emin Yalman'ı Amerikana yaranmaktaki rekabet yüzünden. Hapisteki hırsızlara acıyorum ben. Kara yara Mardin'e geçti.» . Grev yapan işçiler yakalandı.

tutmuş elinden Amerikan : Yürü ya Refik kulum. göbeği kendinden bir karış önde. Biliyoruz.Bir gazete sayfasında başlıkların arasından bakıyor başkan başkan Refik Bey. diz kapaklarına kadar kana batarak. Biliyoruz. bir de Koraltan. bir Adnan. demiş ve Refik Bey yürümüş. biliyoruz. millî şerefimizin kemikleri üstünde. bel bel bakıyor. . odur küçük dağları ve dağların doğurduğu fareleri yaratan ve Debreli Hasan gibi martini atan. Biliyoruz. bu vatanın anasını ağlatan bir Đsmet. Büyük Millet Meclisi'nin sahibi gösteriyor suratını milletime bilmem neyini gösteren bir deli gibi.

.1959 6 Korku Korkuyor Adnan Menderes ölülerden korkuyor. Korkuyor Adnan Menderes ölülerden korkuyor hele çocuk ölülerinden. Karınları davul gibi. Kore dağlarından geliyor kimi apaçık gözleri dumanlı kaytan bıyıkları kanlı yaşları yirmi. kırıyorlar Adnan Bey'in mutfak camlarını her gece mezarlarından çıkınca. boyunları çöpten ince. ..

sarı. Kasketliler hayını bağışlamayı bilmez.Korkuyor Adnan Menderes dirilerden korkuyor hele çarıklılardan hele kasketlilerden. Korkuyor Adnan Menderes kocaman yanakları sarkıyor yağlı. Korkuyor Adnan Menderes üç saata indi uykusu. 1959 GELMĐŞ DÜNYANIN DÖRT BĐR UCUNDAN Gelmiş dünyanın dört bir ucundan . Korkuyor Adnan Menderes hiçbir korkuya benzemez halkını satanın korkusu.

ama sen Meselâ Yalçın'ı da tıkıyorsun deliğe (1) .... Bu başyazıda şöyle satırlar var : "O .. GERĐLEYEN TÜRKĐYE YAHUT ADNAN MENDERES'E ÖĞÜTLER Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes.Ayrı dilleri konuşur. Halbuki en kısa grevler için işçileri takip ediyor. Basında kendisini tenkit edenleri hapse atıyor.. Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes... Bu satırların arasındaki satırları aynen aşağıya geçiriyorum. Siyasi muhalefeti eziyor. ondanız.Adnan Menderes .. Menderes işçilere grev hakkını tanıyacağını vaad etmişti.. 195 Nev York Tayms gazetesi 29 Aralık 1954 tarihli sayısında "Türkiye Geriliyor" başlıklı bir başyazı yayımladı.Basın hürriyetini yok ediyor." Ben. Nev York Tayms gazetesinin satırları arasında kalan yazıları da okudum.. anlaşırız Yeşil dallarız dünya ağacından Gençlik denen bir millet var. Nâzım Hikmet. Đlle de asıp kesmek geliyorsa içinden Ezmekte devâm et Barışçılar'ı.

Đhtiyarcık sana azıcık cilve yaptı diye.. O. böyle bir dal kesilmez. Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes. büyük demokrat. hürriyetçi kahraman. O. Moskova'yı atomlayalım diyen insancı.. (2) O. af dile. ses çıkardı mı? "Olmaz olsun" mu dedi Amerikan yardımı? Feryat mı etti "Đstiklâl elden gitti" diye? Zavallı. . yüzünü güldür. (3) Bir de bazan coşarak "Hayat pahalı" diyor. yalnız altın kafeslerde öten bülbüldür. matbaalar yıktırıp kitaplar yaktıran.. Git.. Bu aksoylu muhalefeti ezilir görmek Türkün Batılı dostlarını pek üzüyor pek. koş. Kendine acımazsan bize bir parça acı. (4) Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes. O. A be Adnan Menderes. elini öp. sımsıkı sarılmış demokrasiye : "Başvekil merasimsiz karşılanmalı" diyor. Böyle şaşkınlıkların sonu da iyi gelmez. Şu muhalefetle de alıp veremediğin ne? Niye öyle hışımla yürüyorsun üstüne? Kore'ye asker gönderdin de "Hayır" mı dedi? "Kan aktı hesabı sorulmalıdır!" mı dedi? Orduyu emrimize verdin.

Niye telaşlanıp kaybedersin vekarını? Hem de kırarsın liderlerin itibarını? Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes. öfkeyle homurdanan yarı çıplak..Hani. Senin bindiğin dallar ve bindiğimiz dallar. Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes.. bizi silkip atmaya fırsat kollıyan ağaç. her işte bizden örnek alacaktın ya? Hürriyet nizamına sâdık kalacaktın ya? Vaadettin tanımadın işçinin grev hakkını. O hakkı bizim tanıdığımız gibi tanı. Elli istiyorlarsa ateş aç. yarı aç. . 1955 (1) Adnan Menderes tevkif ettiği gazeteciler arasında Hüseyin Cahit Yalçın'ı da hapise attı. Sendika liderlerinizin birçoğu zaten bizde olduğu gibi emir alır polisten. sonra beş ver. Ama ufak tefek grevlerde anlayış göster. Unutma bu dallardan başka asıl ağaç var.

Adnan Menderes'e Đstanbul'a filan gelip gidişlerinde merasim yapılmasına itiraz ediyorlar. giderayak. (4) Nev-York Tayms yazısını şöyle bitiriyor: "Bu durum Türkiye'nin Batıdaki dostlarını kederlendirmektedir. (3) Burjuva muhalefet gazeteleri ve partileri. Oldum yıldızlarla haşır neşir ama sayısı bir tamam sayılamadı. Ceylanı kurtardım avcının elinden ama daha baygın yatar ayılamadı." GĐDERAYAK Giderayak işlerim var bitirilecek. meydanlarda kitaplar yakılmıştı. Kuyudan çektim suyu . dergi matbaası yıkılıp yağma edilmiş. Kopardım portakalı dalından ama kabuğu soyulamadı.(2) 1945 yılında Tan gazetesi başta olmak üzere birçok gazete. Bu faşist sürülerine "Đleri" emrini Yalçın vermişti.

ama bardaklara konulamadı. Güller dizildi tepsiye ama taştan fincan oyulamadı. Haziran 1959 GÖVDEMDEKĐ KURT Sen benim minare boyunda çam gövdeme. Sevdalara doyulamadı. Giderayak işlerim var bitirilecek. yumuşak beyaz . giderayak.

bir kurt gibi girdin. yine en basit hünerin senin buzun üstünde bir paten gibi kıvranmak! Soğuk! Sıcak! Kaltak! dur! . kemirdin! Ben barsaklarında solucan Makdonaldı besleyen Đngiliz amelesi gibi taşıyorum seni içimde! Biliyorum kabahat kimde! Ey ruhu lordlar kamarası kadın! Ey uzun entarili tüysüz Puankare! Karşımda: demirleri kıpkızıl bir şimendifer ocağı gibi yanmak senin en basit hünerin.

Yumuşak beyaz kıvrılışlarınla beynime giriyorsun kemiriyorsun! Oraya giremezsin! Onu kemiremezsin! Yumuşak beyaz kıvrılışlarıyla beynime giren kurdu çürük bir diş çeker gibi söktüm! Epeyce ter döktüm! Bu sonuncuydu bir daha olmayacak! 1924 GÖZLERĐN .

kaç defa karşımda ağladılar çırılçıplak kaldı gözlerin altı aylık çocuk gözleri gibi kocaman ve çırılçıplak.Gözlerin gözlerin gözlerin. Gözlerin gözlerin gözlerin. ister hapisaneme. gözlerin gözlerin gözlerin hep güneşte. Gözlerin gözlerin gözlerin. fakat bir gün bile güneşsiz kalmadılar. sonbaharda öyledir işte kestanelikleri Bursa'nın ve yaz yağmurundan sonra yapraklar ve her mevsim ve her saat Đstanbul. şu Mayıs ayı sonlarında öyledir işte Antalya tarafında ekinler seher vakti. ister hastaneme gel. Gözlerin gözlerin gözlerin. gözlerin bir mahmurlaşmayagörsün sevinçli bahtiyar alabildiğine akıllı ve mükemmel dillere destan bir şeyler olur dünyaya sevdası insanın. .

kanlı. 1956 GÜNEŞĐ ĐÇENLERĐN TÜRKÜSÜ Bu bir türkü:toprak çanaklarda güneşi içenlerin türküsü! Bu bir örgü:alev bir saç örgüsü! kıvranıyor. senin gözlerinle bakacaklar. gün gelecek.Gözlerin gözlerin gözlerin. gün gelecek gülüm. kardeş insanlar birbirine senin gözlerinle bakacaklar gülüm. kızıl bir meş'ale gibi yanıyor .

ben de onlarla güneşe giden köprüden geçtim! Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi. altın yeleli aslanların ağzını yırtarak gerindik! Sıçradık. ben de sardım o örgüyü. Ben de söyledim o türküyü! Yüreğimiz topraktan aldı hızını.esmer alınlarında bakır ayakları çıplak kahramanların! Ben de gördüm o kahramanları. Kayalardan kayalarla kopan kartallar çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını. Alev bilekli süvariler kamçılıyor şaha kalkan atlarını! . şimşekli rüzgâra bindik!.

.Akın var güneşe akın! Güneşi zaptedeceğiz güneşin zaptı yakın! Düşmesin bizimle yola: evinde ağlayanların göz yaşlarını boynunda ağır bir zincir gibi taşıyanlar! Bıraksın peşimizi kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar! Đşte: şu güneşten düşen ateşte milyonlarla kırmızı yürek yanıyor! Sen de çıkar göğsünün kafesinden yüreğini.

demirden doğduk! Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız. delikanlıların rüyalarında yanan o «an» kadar sıcak! Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak. yüreğini yüreklerimizin yanına at! Akın var güneşe akın! Güneşi zaaptedeceğiz güneşin zaptı yakın! Biz topraktan. sudan. toprak kokuyor bakır sakallarımız! Neş'emiz sıcak! kan kadar sıcak. ölülerimizin başlarına basarak yükseliyoruz . ateşten.şu güneşten düşen ateşe fırlat.

güneşe doğru! Ölenler döğüşerek öldüler. bu kuvvet yaralı aç kurtların gözlerine perde . güneşe gömüldüler. Vaktimiz yok onların matemini tutmaya! Akın var güneşe akın! Güneşi zaaaptedeceğiz güneşin zaptı yakın! Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor! Kalın tuğla bacalar kıvranarak ötüyor! Haykırdı en önde giden. emreden! Bu ses! Bu sesin kuvveti.

. coşuyor!. Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor! Akın var güneşe akın! Güneşi zaaaaptedeceğiz güneşin zaptı yakın! Toprak bakır gök bakır. onları oldukları yerde durduran kuvvet! Emret ki ölelim emret! Güneşi içiyoruz sesinde! Coşuyoruz.. Haykır güneşi içenlerin türküsünü.vuran.

Testimde sana sakladığım şarabı içtim yarıya kadar bir başıma seni bekleyerek.Hay-kır Haykıralım! 1924 GÜZ Günler gitgide kısalıyor. yağmurlar başlamak üzre. tuz. Niye böyle geç kaldın? . ekmek. Niye böyle geç kaldın? Soframda yeşil biber. Kapım ardına kadar açık bekledi seni.

Koparılmadan düşeceklerdi toprağa biraz daha gecikseydin eğer. Elbet ömrüm gemilerde bir gün olsun nöbete yeter... HASRET Denize dönmek istiyorum! Mavi aynasında suların: boy verip görünmek istiyorum! Denize dönmek istiyorum! Gemiler gider aydın ufuklara gemiler gider! Gergin beyaz yelkenleri doldurmaz keder.Fakat işte ballı meyveler dallarında olgun. diri duruyor. Ben sularda batan bir ışık gibi sularda sönmek istiyorum! Denize dönmek istiyorum! Denize dönmek istiyorum! . Ve madem ki bir gün ölüm mukadder.

Aynı daldaydık.HASRET Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli. Yüz yıldır bekliyor beni bir şehirde bir kadın. Aynı daldan düşüp ayrıldık. aynı daldaydık. Yüz yıldır alacakaranlıkta koşuyorum ardından. dokunmayalı sıcaklığına karnının. aklının aydınlığına sorular sormayalı. . Aramızda yüz yıllık zaman. yol yüz yıllık. belini sarmayalı. gözünün içinde durmayalı.

Bir anda unuttum seni. Temmuz 1336/1920) «BENCE SEN DE ŞĐMDĐ HERKES GĐBĐSĐN» .6 Temmuz 959 HERKES GĐBĐ Gönlümle baş başa düşündüm demin. (Altıncı Kitap. Artık bir sihirsiz nefes gibisin. Şimdi tâ içinde bomboş kalbimin Akisleri sönen bir ses gibisin. eminim Kalbimde kalbine yok bile kinim Bence artık sen de herkes gibisin. Mâziye karışıp sevda yeminim.

Kadıköy HÜRRĐYET KAVGASI .Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor Onlardan kalbime sevda geçmiyor Ben yordum ruhumu biraz da sen yor Çünkü bence şimdi herkes gibisin Yolunu beklerken daha dün gece Kaçıyorum bugün senden gizlice Kalbime baktım da işte iyice Anladım ki sen de herkes gibisin Büsbütün unuttum seni eminim Maziye karıştı şimdi yeminim Kalbimde senin için yok bile kinim Bence sen de şimdi herkes gibisin 334 (1918) .Yaz .

dalga dalga aydınlık oldular. Safları sıklaştırın çocuklar. Beyazıt'ta şehit düşen silkinip kalktı kabrinden. Dinleyin. duyduğunuz çakalların ulumasıdır. türküleri. ve elinde bir güneş gibi taşıyıp yarasını yıktı Şahmeran'ın mağarasını. 1962 . bu kavga hürriyet kavgasıdır. derlenip dürülmesin bayraklar. yürüdüler karanlığın üstüne. Daha gün o gün değil. bu kavga faşizme karşı. Meydanları zaptettiler yine.Yine kitapları. bayraklarıyla geldiler.

1958 ĐYĐMSER ADAM .*** Đşte geldik gidiyoruz hoşça kal kardeşim deniz biraz çakılından aldık biraz da masmavi tuzundan sonsuzluğundan da biraz ışığından da birazcık birazcık da kederinden bir şeyler anlattın bize denizliğin kaderinden biraz daha umutluyuz biraz daha adam olduk işte geldik gidiyoruz hoşça kal kardeşim deniz 27 Eylül. Pitsunda.

.Çocukken sineklerin kanadını koparmadı teneke bağlamadı kedilerin kuyruğuna kibrit kutularına hapsetmedi hamamböceklerini karınca yuvalarını bozmadı büyüdü bütün bu işleri ona ettiler ölürken başucundaydım bir şiir oku dedi güneş üstüne deniz üstüne atom kazanlarıyla yapma aylar üstüne yüceliği üstüne insanlığın Bakü. 6 Aralık 1958 JAPON BALIKÇISI Denizde bir bulutun öldürdüğü Japon balıkçısı genç bir adamdı.

dağılır. Elimize değen ölür. Birden değil.Dostlarından dinledim bu türküyü Pasifik'te sapsarı bir akşamdı. güneşle yıkanan bu vefalı. dağılır. ağır ağır. birden değil. ağır ağır. Balık tuttuk yiyen ölür. etleri çürür... Balık tuttuk yiyen ölür. bu çalışkan elimize değen ölür. Balık tuttuk yiyen ölür. lumbarından giren ölür. beni unut. etleri çürür. lumbarından giren ölür. Bu gemi bir kara tabut. Elimize değen ölür. Bu gemi bir kara tabut. Badem gözlüm. . Elimize değen ölür. Tuzla.

Bu gemi bir kara tabut. benden sana geçer ölüm. Badem gözlüm beni unut. Đnsanlar ey. Bu deniz bir ölü deniz. Çürük yumurtadan çürük. Badem gözlüm beni unut. Badem gözlüm beni unut. Bu gemi bir kara tabut. nerdesiniz? Nerdesiniz? (1956) KADINLARIMIZIN YÜZLERĐ Meryem ana Tanrıyı doğurmadı Meryem ana Tanrının anası değil Meryem ana analardan bir ana .Üstümüzden geçti bulut. Boynuma sarılma. benden yapacağın çocuk. gülüm.

Ve sevinçlerimiz vurur gözlerine kadınların göllerde ışıyan seher vakıtları gibi.Meryem ana bir oğlan doğurdu Âdemoğullarından bir oğlan Meryem ana bundan ötürü güzel bütün suretlerinde Meryem ananın oğlu bundan ötürü kendi oğlumuz gibi yakın bize Kadınlarımızın yüzü acılarımızın kitabıdır acılarımız. Hayallerimiz yüzlerindedir sevdiğimiz kadınların. 1962 . görelim görmeyelim karşımızda dururlar gerçeğimize en yakın ve en uzak. ayıplarımız ve döktüğümüz kan karasabanlar gibi çizer kadınların yüzünü.

• . Kalbim yine çarpıyor.. kanlı karanlık sular!!! Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak..KALBĐM Göğsümde 15 yara var!.. kalbim yine çarpacak!!! • Göğsümde 15 yara var! Sarıldı 15 yarama kara kaygan yılanlar gibi karanlık sular! Karadeniz boğmak istiyor beni. Kalbim yine çarpıyor. kalbim yine çarpacak!. Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak!. boğmak istiyor beni.

kalbim yine çarpacak!!! Yandı 15 yaramdam 15 alev. sandılar ki vurmaz artık kalbim kederinden! Kalbim yine çarpıyor. ÇAR-PA-CAK!! 1925 KARLI KAYIN ORMANINDA Karlı kayın ormanında yürüyorum geceleyin. .Göğsümde 15 yara var!.. kırıldı göğsümde 15 kara saplı bıçak. Kalbim kanlı bir bayrak gibi çarpıyor. Deldiler göğsümü 15 yerinden.

gençliğim mi daha uzak? Kayınların arasında bir pencere. efkârlıyım. sıcak. dese. sarı. elini ver. yıldızlar mı. Eski takvim hesabıyle bu sabah başladı bahar. .Efkârlıyım." Girip yerden selâmlasam hane içindekileri. nerde elin? Ayışığı renginde kar. Đçimde çalınan ıslık beni nereye çağırır? Memleket mi. keçe çizmelerim ağır. gir içeri. Ben ordan geçerken biri : "Amca. Geri geldi Memed'ime yolladığım oyuncaklar.

Elden ele geçer kitap. kahramanlıktır yaşamak : Öleceğimizi bilip öleceğimizi mutlak. Bende boz bir halısı var bir de kitabı. yürüyorum yumuşacık. Dün gece on bir buçukta ölmüş Berut. Kar tertemiz.Kurulmamış zembereği küskün duruyor kamyonet. kar kabarık. yüzdüremedi leğende beyaz kotrasını Memet. daha yüz yıl yaşar halı. imzalı. . ne de düşünmek ölümü. En acayip gücümüzdür. Yedi tepeli şehrimde bıraktım gonca gülümü. tanışırdık. Ne ölümden korkmak ayıp.

Moskova.. daha uzak. yıldızlar mı? Bayramoğlu. ova. Şimdi şurdan saptım mıydı.Memleket mi. 14 Mart 1956. karlı kayın ormanında yürüyorum.. ölümden öte köy var mı? Geceleyin. Peredelkino . tirenyolu. Bayramoğlu. gençliğim mi. Karanlıkta etrafımı gündüz gibi görüyorum. şose. Yirmi beş kilometreden pırıl pırıldır Moskova.

KEMAL TAHĐR'E MEKTUP «Malatya» diyorum. senin çatık kaşlarından başka bir şey gelmiyor aklıma. havası mı? Düşün ki hapisanesi hakkında bile fikrim yok.. suyu mu. Sen ordasın dar ve uzun bir kavanozda küçük bir balık gibi. Yalnız : bir oda. Hele bu günlerde . Malatya'nın nesi meşhurdur. bir tek penceresi var : çok yüksek olan tavana yakın.. yemişlerinden ve böceklerinden hangisi. Bursa'da kaplıcalar Amasya'da elma Diyarbakır'da karpuz ve akrep. fakat senin oranın. Teşbihim hoşuna gitmeyebilir.

kendini kafeste arslana benzetiyorsundur. Hem de hangi tarihte. tahtakurularına rağmen uyku — günde üç tatlı kaşığı Adonille de olsa — ve Tahir'in oğlu Kemal hattâ mektup gelmesi senden ve hattâ ses duymak. Haklısın Kemal Tahir. muhakkak ki arslanız. hangi sınıftan.. ... Hele bu günlerde... dokunmak. şaka etmiyorum hattâ daha dehşetli bir şey : insanız. Sarıyerli Emin Beyin fıkralarına gülmek.. — Bunu içerde rahat ve masun yatan bilir — . ikisi de bir. görebilmek havanın ışığını. hele bu günlerde. malum... Lâkin demir kafesle kavanoz bahsinde iş değişmiyor. sevgili kitapların ve domatesin lezzeti. emin ol ben de öyle.

zaten ettiğim lâf bizim lâflarımızın herhangi biri : çok konuşulmuş.. Döğüşememek. Kemal. Anlıyorsun ya.. ve konuşulmakta olan. bir mavzer kurşunu kadar olsun bilfiil doğrudan doğruya.. Fartı-hassasiyet? Değil. Şimdi kim bilir kaç yerde....karıma olan aşkımdan başka nefsimin herhangi bir rahatlığını affedemiyorum.. Đçerim yanıyor.. dışarım serin. Ancak kavgada vurulan acı duymaz ve kavga edebilmek hürriyetidir en mühimi hürriyetlerin.. kaç insan.. dizlerinde âtıl ve çaresiz yatan ellerine küfredip acıyarak bu lâfları ediyor. .

. Bu. Kemal. Sonbahar.. 1941. Hangi teselli bırak be dinini seversen bırak. olduğun yerde dolanarak kükremek. düpedüz. zarar yok. ben anlatacağım yine!.... başın önde. Elden hiçbir şey gelmediği zaman konuşup anlatmanın alçak tesellisi? Belki evet.... belki hayır..Anlıyorsun ya. böğürüp bağırmak. Hayır öyle değil. KEREM GĐBĐ Hava kurşun gibi ağır!! Bağır bağır .

. «Deeeert çok... hemdert yok» Yürek-lerin kulak-ları sağır.. O diyor ki bana: — Sen kendi sesinle kül olursun ey! Kerem gibi yana yana.. Koşun kurşun erit-meğe çağırıyorum.bağır bağırıyorum...

Hava kurşun gibi ağır... nasıl çıkar karan-lıklar aydın-lığa. Bağır bağır bağır . Ben yanmasam sen yanmasan biz yanmasak. Hava toprak gibi gebe. Ben diyorum ki ona: — Kül olayım Kerem gibi yana yana.. Hava kurşun gibi ağır.

.bağırıyorum. Hepimiz kırk yaşındayız yirmisine basanımız da altmışını geçenimiz de atılıp ölenimiz de Đstanbul'da Müdüriyet penceresinden.. Koşun kurşun erit-meğe çağırıyorum... kırk yıl önce sabahleyin kırk yıl önce gün ışırken Bedreddin'in Đznik Gölü'nde çamlı bellerinden birinde Köroğlu'nun ve Sibirya'dan. esirlikten dönen Bolşevik Osman pusuya düşürürken Urfa yolunda seher vakti Fıransızı. 1930 Mayıs KIRKINCI YILIMIZ Hepimiz kırk yıl önce doğduk..

O n l a r biliyorlar ki. O : ". Hepimiz kırkına bastık bu sabah. Smolni'de Sovyetler ve Lenin. sokakta o n l a r .Dün erkendi." dedi. . Yoldaşlar yeni yeni yıllara! 25 Eylül 1960 KIŞLIK SARAY Kışlık Saray'da Kerenski. işyerindekilerimiz. Hepimiz kırkına bastık bu sabah hapiste yatanımız.Bu kırkıncı yılımızda ne bir ormanız ne şose boyunda tek tük kavak ağacı bir tarlayız tohumu saçılmış. yarın geç. Vakit tamam bugün. muhacirimiz.

Ve ihtar ederim ki çapul yapmak isteyenlere artık Kışlık Saray ve bütün Rusya işçinin ve köylünündür. kocakarılar ve uzun saçlı papaz Gapon. Karşıda. Ve hiçbir zaman bildiklerini bu kadar müthiş ve mükemmel bilmediler. Putilovski Zavot'tan Bolşevik Kitof : ". Đşte : cepheden dönen süngüleri. kamyonları.dediler.." Tesviyeci Topal Sergey : "." .Anladık. ümitleri.diyor. .. Kadınlar ağlaşarak toprağa diz çöktüler.büyük bir gündür.Hey gidi dünya.hey. hasretleri. .. mukaddes iştihaları. . ben 905'te on yaşımda geçtim bu yoldan : en önde iri. mitralyözleriyle. . yalnayak çocuklar. mazlum gözlü azize tasvirleri. kırmızı pencerede.. rüzgârda karın üstünde savrulan sözleriyle o n l a r yürüyorlar kışlık saraya..O n l a r : ".diyor. bütün Rusların çarı sapsarı bakıyordu bize. ..Bugün büyük bir gündür. bildik. Ben kaldırmıştım ki elimi istavroz çıkarmak için birdenbire dörtnala Kazaklar geldi karşımıza. yoldaşlar.

Bir at nalı ezdi benim dizkapağımı. ." Ve topal bacağının üstünden düştü yere. . ..diyor." Sütunların arkasından ateş açtı Kışlık Saray.. yeşil başlı ördek gibi toprağı attık çantaya. ateş açtı yüzü güzel Yunkersler ve şişman orospular.. Matuşka." Ve Topal Sergey bacağını sürüyerek yürüyor o n l a r l a Kışlık Saray'a. Köylü Đvan Petroviç.... Rüzgârdır kardır ve insanlardır hâkim olan manzaraya. Kerenski kalmış kimlere. Tesviyeci Topal Sergey : ".Ehhh.hey.. Biz çocuklar bağrışarak serçe kuşları gibi düştük.Hey gidi dünya...dedi. Lehistan cephesinden gelen köylü Đvan Petroviç'in gözleri karanlıkta kedi gözleri gibi görüyor : ".. .Kazaklar şahlanmış bir at ve simsiyah bir kalpaktılar.

.. . . bir meşale yakıyoruz. yani. . ve mensucat...dedi..dedi. Ve Neva nehrinde buzlar kızarırken o n l a r bir çocuk gibi iştihalı ve rüzgâr gibi cesur. Bolşevik Kitof haykırdı yoldaşlara : ". ve kırmızı bakır.. Gecenin ortasında kırmızı tuğladan Kışlık Saray ve limanda üç bacalı Avrora. Kışlık Saray'a girdiler. ve sevda ve zülum ve hayat. semiz toprağı avucunun içinde görüp ve kırmızı sakalına tükürüp bir Ukrayna şarkısı gibi işletiyor mitralyözü.Yoldaşlar. . tarih yani işçi ve köylü sınıfları. hücuma kalkıyoruz. yani kızıl asker. Demir.dedi.yağlı. kömür ve şeker.

Sibirya ve Türkistan. Bir şafak vakti karanlığın kenarından karlı çizmelerini o n l a r mermer merdivenlere bastıkları zaman. ve küçük ve büyük ve Beyaz Rusya ve Kafkasya.. .. 1939 Đstanbul Tevkifanesi KIYAMET SURELERĐ 1 ALÂMETLER SURESĐ Yedi kat yerin altından uğultular geliyor. ve kederli Volga yollarının ve şehirlerin bahtı bir şafak vakti değişmiş oldu.ve bilcümle sanayi kollarının.

böyle gider. dahi gider bu âteş yolların durağı yok mu? Bu yol orda biten yoldur. kara tahtayı daha bir yol kemirir. vakit tamamdır. sevap haramdır. Medet yoktur.. Çıkmış üzengiden.Çok alâmetler belirdi. Duyuldu uykusundan uyandığı zincirinden başka kaybedecek şeyi olmayan devin.» Çekin ki körükleri . Duyuldu kim ölüm satılıp kâr edile. Ak kurt. kendi kendilerin reddü inkâr edile ve duyuldu kabuğuna tık ettiği civcivin. Çok alâmetler belirdi. «Türabolmak ne müşküldür. dudağı yok mu? Gider. vakit tamamdır. Haram sevaboldu. şâk olmuş. Yedi kat yerin altından uğultular geliyor.. bakma geri. Kantarma zapteyleyemez oldu beygiri. çekin ki körükleri ateşe girdi demir. ayağı yok mu? Kan sızar.

kıyamet alâmetleridir. Gök kubbe sıcaktı ve kan kokuyordu.ocağa girdi demir. 2 TEBAHHUR SURESĐ Pehlivanlar cümle libastan soyunmuş. üryan idiler. Alâmetler belirdi. Bir ateş külçesi düştü buzların ortasına. ve çınar ağaçları gördüler haykıraraktan. kavaklar titreşip yere eğildiler. Haberdir. erişmekte kaynayan su galeyan noktasına. herbiri aşikâr etmişti zamirin. encam tavı gelmiş demirin. . Vadenin irişip çattığını bildiler. köklerinin yılan ölüleri gibi koptuğunu topraktan.

yazılı taşlar kapandı yüzükoyon. KIZ ÇOCUĞU Kapıları çalan benim . Bu dem kıyamet demidir. Ve rûzigâr yükseldi ağır ağır.» yıkıldı köprüler kemerlerinden. birikti ve ânı-vahitte «Ah edildi derinden yer oynadı yerinden. buhara inkılâbıdır kaynayan suyun.. Kızıl kanatlı kuşlar kayalarda hazırdı atlamaya. üryan idiler.. Vadenin irişip çattığını bildiler.Pehlivanlar cümle libastan soyunmuş. kabardı. çoğaldı gitgide birikti. köpüklendi dalgalar başladılar çatlamaya. Gök kubbe sıcaktı ve kan kokuyordu. bu.

amca. büyümez ölü çocuklar. teyze. Yedi yaşında bir kızım. Benim sizden kendim için hiçbir şey istediğim yok. . Çalıyorum kapınızı. bir imza ver. Saçlarım tutuştu önce. gözlerim yandı kavruldu. Şeker bile yiyemez ki kâat gibi yanan çocuk. Hiroşima'da öleli oluyor bir on yıl kadar. Gözünüze görünemem göze görünmez ölüler. Çocuklar öldürülmesin şeker de yiyebilsinler.kapıları birer birer. Bir avuç kül oluverdim. külüm havaya savruldu.

(1956) KORE'DE ÖLEN BĐR YEDEK SUBAYIMIZIN MENDERES'E SÖYLEDĐKLERĐ DĐYET Gözlerinizin ikisi de yerinde. iki elinizle okşarsınız. Ellerinizin ikisi de yerinde. ve zeytini yağlı iki gözünüzle bakarsınız kürsüden Meclis'e kibirli kibirli ve topraklarına çiftliklerinizin ve çek defterinize. Adnan Bey. iki gözünüzle bakarsınız. vıcık vıcık terli iki elinizle . iki kurnaz. iki ak. Adnan Bey. iki tombul. iki hayın.

Ama ben peşinizdeyim. Adnan Bey. . Adnan Bey. Adnan Bey. Đki bacağınızın ikisi de yerinde. vıcık vıcık terli. dövizlerinizi. ve memelerini metreslerinizin. ve bütün kaygınız iki bacağınızın arkadan birleştiği yeri halkın tekmesinden korumaktır. Benim gözlerimin ikisi de yok. Üniversiteli yedek subayı. tombul elleriniz. Elleriniz itti beni ölüme. iki bacağınız taşır geniş kalçalarınızı. Ben yokum. iki bacağınızla çıkarsınız huzuruna Eisenhower'in. ölüler otomobilden hızlı gider. Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan ve ben al kan içinde ölürken çığlığımı duymamanız için kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip. Benim ellerimin ikisi de yok.okşarsınız pomadalı saçlarınızı. Benim bacaklarımın ikisi de yok. Beni. Kore'de harcadınız.

kopuk ellerim.kör gözlerim. 25 Haziran 1959 BAŞLANGIÇ ONLAR . diyetimi istiyorum. Diyetimi istiyorum. göze göz. Adnan Bey. alacağım da. kesik bacaklarımla peşinizdeyim. bacağa bacak. ele el.

câhil.Onlar ki toprakta karınca. suda balık. destânımızda yalnız onların mâceraları vardır. . havada kuş kadar çokturlar. Onlar ki uyup hainin iğvâsına sancaklarını elden yere düşürürler ve düşmanı meydanda koyup kaçarlar evlerine ve onlar ki bir nice murtada hançer üşürürler ve yeşil bir ağaç gibi gülen ve merasimsiz ağlayan ve ana avrat küfreden ki onlardır. cesur. korkak. hakîm ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır.

Demir. sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı bir şafak vakti değişmiş olur. En bilgin aynalara en renkli şekilleri aksettiren onlardır. bir şafak vakti karanlığın kenarından onlar ağır ellerini toprağa basıp doğruldukları zaman.destânımızda yalnız onların mâceraları vardır. Asırda onlar yendi. kömür ve şeker ve kırmızı bakır ve mensucat ve sevda ve zulüm ve hayat ve bilcümle sanayi kollarının ve gökyüzü ve sahra ve mavi okyanus ve kederli nehir yollarının. onlar yenildi. Çok sözler edildi onlara dair ve onlar için : .

yani. BĐRĐNCĐ BAP YIL 1918-1919 ve KARAYILAN HĐKÂYESĐ Ateşi ve ihaneti gördük ve yanan gözlerimizle durduk bu dünyanın üzerinde. Đstanbul 918 Teşrinlerinde. arpalar biçilip . Menemen. Đzmir 919 Mayısında ve Manisa. Akhisar : Mayıs ortalarından Haziran ortalarına kadar yani tütün kırma mevsimi.zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur. denildi. Aydın.

en azılı düvellerle dövüşüyordu fakat.. Canik dağları ve Fırat. Ateşi ve ihaneti gördük. Murat nehri. Ateşi ve ihaneti gördük. Ve kanlı bankerler pazarında memleketi Alaman'a satanlar. iki kat soyulmamak için.buğdaya başlanırken yuvarlandılar.. Antep.. . dövüşüyordu. Adana. Urfa. Yaralıydı. Maraş : düşmüş dövüşüyordu. yan gelip ölülerin üzerinde yatanlar düştüler can kaygusuna ve kurtarmak için başlarını halkın gazabından karanlığa karışarak basıp gittiler. fakirdi millet. Yeşilırmak. Kızılırmak.. köle olmamak için iki kat. yorgundu.

keçileri sürüp. çocukları öldürüp ve istiklâli yakıp yıktıkça düşman. gördü mavi üniformalı Fransız'ı. uçurumlar. gördü uzun dişli Đngiliz'i. . koyunları. yamaçlar. Ve Aksu'yla Köpsu. şapkası horoz tüylü Đtalyan'ı gördü. Tilbeşar Ovası. düşmanla birlik oldular. götürüp. Ve inekleri.Gültepe. kıyasıya düzlük. Eşraf ve âyân ve mütehayyizânın çoğu ve ağalar : Bağdasar Ağa'dan Kellesi Büyük Mehmet Ağa'ya kadar. âşık ölü. Ve Çukurova. Karagöl'le Söğüt Gölü ve gümüş basamaklı türbesinde yatan büyük. Ve devam ettik ateşi ve ihaneti görmekte. dağlar kıyasıya ve Seyhan ve Ceyhan ve kara gözlü Yürük kızı. gelinlerin ırzına geçip.

yerden biter gibi o ve ateş etti ve düşmanı dağıttı ve kayboldu dağlarda yine. Ve bizim tarafa geçenler oldu Tunuslu ve Hindli kölelerden. peyda oluverdi. Ve Türkistanlı Hacı Ahmet. Dayandık. seyrek sakalı. hafif makinalı tüfeğiyle dağlarda bir başına dolaştı. Adana'da dayandık. kısık gözleri. . nacağını. kara donlu köylülerden. Ateşi ve ihaneti gördük. dayandık her yanda. Aydın'da.dağa çıktı mavzerini. Ve sabahleyin ve öğle sıcağında ve akşamüstü ve ayışığında ve yıldız alacasında geceleyin. çiftesini kapan ve çığ gibi çoğaldı çeteler ve köylülerden paşalar görüldü. dayandık Đzmir'de. ne zaman sıkışsa bizimkiler.

Antep'te. Antep sıcak. bunu düşünmeğe vakit bırakmıyordular. Antepliler yiğit kişilerdir. Urfa'da. Maraş'ta. silâhla. Antep çetin yerdir. yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.dayandık. Boynu yine böyle çöp gibi ince . toprağı yoktu. uçan turnayı gözünden kaçan tavşanı ard ayağından vururlar ve arap kısrağının üstünde taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar. onun atı. Antepliler silâhşor olur. Antepliler silâhşor olur. Karayılan Karayılan olmazdan önce Antep köylüklerinde ırgattı. Yiğitlik atla. belki rahattı. silâhı. Belki rahatsızdı. toprakla olur.

Antepliler düz ovada sıkışmışlardı. Altına bir at çekip eline bir mavzer verdiler. Antep çetin yerdir..ve böyle kocaman kafalıydı Karayılan Karayılan olmazdan önce. düşmanın topu vardı. Kırmızı kayalarda yeşil kertenkeleler. Düşman Antep'e girince Antepliler onu korkusunu saklayan bir fıstık ağacından alıp indirdiler.. Düşman tutmuştu tepeleri. . Sıcak bulutlar dolaşır havada ileri geri.

Ve ne çare. Antep sıcak. korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun. Fakat düşmanın topu vardı. Akan : Antep'in kanıydı. Düz ovada bir gül fidanıydı Karayılan'ın Karayılan olmazdan önceki siperi. namlıya tek fişek sürmeden yatıyordu yüzükoyun.Düşman şarapnel döküyordu. Bu fidan öyle küçük. Antepliler yiğit kişilerdir. kader. Antepliler silâhşor olur. düz ovayı Antepliler düşmana bırakacaklardı. Düşman tutmuştu tepeleri. «Karayılan» olmazdan önce . toprağı kökünden söküyordu. Antep çetin yerdir.

gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun ak bir taşın ardından kara bir yılan çıkardı kafasını. . Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi. Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar. Karayılan Karayılan olmazdan önce kara yılanın encâmını görünce haykırdı avaz avaz ömrünün ilk düşüncesini . «Đbret al. Birden bir kurşun gelip kafasını aldı. dili çataldı.umurunda değildi Karayılan'ın kıyamete dek düşmana verseler Antep'i. Siperi bir gül fidanıydı onun. Derisi ışıl ışıl. gözleri ateşten al. deli gönlüm. Hayvan devrildi kaldı. korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.

» Ve biz de bunu böylece duyduk ve çetesinin başında yıllarca nâmı yürüyen Karayılan'ı ve Anteplileri ve Antep'i . ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm. nerde düşman varsa orda bitirek..» Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olan. Düşmanı tepelerde yediler. Kilis yollarından kelle getirek. seğirttiler peşince.demir sandıkta saklansan bulur seni. Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olana : KARAYILAN dediler.. vurun ha yiğitler namus günüdür. «Karayılan der ki : Harbe oturak. fırlayıp atlayınca ileri bir dehşet aldı Anteplileri.

Galiçya.aynen duyup işittiğimiz gibi destânımızın birinci bâbına koyduk. Seferberliği görmüşüz : Kafkas. Çanakkale. ĐKĐNCĐ BAP YIL YĐNE 1919 ve ĐSTANBUL'UN HÂLĐ ve ERZURUM ve SIVAS KONGRELERĐ ve KAMBUR KERĐM'ĐN HĐKÂYESĐ Biz ki Đstanbul şehriyiz. tifüs ve Đspanyol nezlesi . vagon ticareti. Filistin.

bir de Đttihatçılar. bir de Vilhelm'in bıyıkları. güzelizdir. Bir de sakalı Halife'nin. fakir Đstanbullular sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarında. Ve lâkin Tarabya'da. Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa ve süpürge tohumu ve çöp gibi kaldı çocukların boynu. denizdir. dört yanımız mavi mavi dağdır. Miloviç de beyaz at gibi bir karı. Biz ki Đstanbul şehriyiz. büyük bir şair : . çalışkan. Öfkeli. bir de uzun konçlu Alman çizmesi 914'ten 18'e kadar yedi bitirdi bizi. Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker erimiş altın pahasında gazyağı ve namuslu. Pötişan'da ve Ada'da Kulüp'te aktı Ren şarapları su gibi ve şekerin sahibi kapladı Miloviç'in yorganına 1000 liralıkları.

bir de zavallı Afrika zencileri yer bitirir bizi bir yandan.«Ey bin kocadan arta kalan bilmem neyi bakir» demiş bize ve bir başkası. arzederiz halimizi Türk halkının yüce katına. Ve kurumuştu ve kan içindeydi memelerimiz. Biz ki Đstanbul şehriyiz. Ve teşrinlerinde geçen yılın dört düvele teslim ettiler bizi. bir yandan da kendi köpek döllerimiz : . 919'dur. Fransız. Đngiliz. Biz ki Đstanbul şehriyiz. gözü kanlı dört düvele anadan doğma çırılçıplak. Đtalyan. Mevsim yazdır. işte. Amerikan bir de Yunan. yekpare Acem mülkünü fedâ etti bir sengimize.

balam.. yüce Türk halkı. buz tutar yiğitlerinin bıyığı ve geceleyin karlı ovada kaskatı katılaşmış.Vahdettin Sultan. Erzurum'un kışı zorludur balam. kavaklarda tane tane yapraklar.. Erzurum'da kavaklar tane tane. Erzurum'da kavaklar. Ve terden ve toz dumandan ve sinekten geçilmez . donmuş görürsün karanlığı. Biz ki Đstanbul şehriyiz. 919 Temmuzunun 23'üncü günü pek mütevazı bir mektep salonunda in'ikad etti Erzurum Kongresi. malûmun olsun çektiğimiz acılar. ve damadı Ferit ve Đngiliz muhipleri ve Mandacılar. tandırında tezek yakar Erzurum.

Erzurum'un düzdür. Yürek boynun büker. «Âsi gelmiyelim» diyenler vardı.» Hattâ casuslar vardı içerde. topraktır damı. «makamı hilâfet ve saltanata. balam.. Halim selimdir Erzurum'un adamı ve lâkin dönmesin gözü bir kere!.. Orda.Erzurum'da yaz gelip de bastı mıydı sıcaklar. Erzurum'da on dört gün sürdü Kongre : orda. balam. Buna rağmen. incecik ak yünden ehramı. «Bütün aksâmı vatan birküldür» denildi. . Erzurum güzelleri giyer. bir Şûrayı Millî'den bahsedildi. Erzurumlu türkülere. mazlum milletlerden bahsedildi bütün mazlum milletlerden ve emperyalizme karşı dövüşlerinden onların. Đradei Milliyeye müstenit bir Şûrayı Millî'den. Buna rağmen.

şu halde. Yağdırıldı telgraflar Erzurum'a : «Amerikan mandası altına girelim.«Kabul olunmaz. . birkaç vilâyet.» Fakat bu şekli halli kabul etmedi Erzurumlu. diyorlardı. mümkün değil.. buz tutar yiğitlerin bıyığı.» Buna rağmen. şâyanı arzu ve tercihtir. paşalar. amma bugün bu.. «Manda ve Himaye. kalacak elde. Memâliki Osmaniye'nin cümlesine şâmil Amerikan mandaterliğini talep etmeği memleketimiz için en nâfi bir şekli hal kabul ediyoruz. beyler. Erzurum'da kaskatı. diyorlardı..» denildi. «Đstiklâl.» diye. şu halde. diyorlardı. Erzurum'un kışı zorludur balam. Türk halkından kesmişlerdi umudu. Đstanbul'da birçok hanımlar.. kabullenmez yılgınlığı. diyorlardı. dimdik ölür adam.

Sergüzeşt ve cidâl devri geçmiştir : Türkiye'yi. apoletler. cehalet ve çok konuşmaktan başka müspet bir hayat kuramayız.Đstanbul'da hanımlar. tül perdeler. kravatlar. çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleri ve biçare telgraf telleri devretmek için Amerika'ya Anadolu'yu şöyle diyorlardı Erzurum'dakilere : «Bizi bir başımıza bıraksalar. paşalar. Hem artık işi uzatmağa gelmez. sonra Yeni Dünya'nın sayesinde Đstiklâli kafasında ve cebinde taşıyan bir Türkiye vücuda geliverir. Đşte bu yüzden Amerika çok işimize geliyor. şişeler. Biz de on beş. beyler. içine girdiği memleket ve millet hayrına nasıl bir idare kurduğunu Avrupa'ya göstermek ister. yirmi sene zahmet çekeriz. tarafgirlik.» . Filipin gibi vahşi bir memleketi adam etti Amerika. Çok tehlikeli anlar yaşıyoruz. geniş kafalı birkaç kişi belki kurtarabilir. Amerika. Ne olacak.

Ve Erzurumlulardan ve Sıvaslılardan ve Türk milletinden çok işbu Mister Bravn'a güveniyorlardı. Ve Đstanbul'dan gelen bazı zevat. istiklâli ihlâl etmiyeceği muhakkak iken. ve 8 Eylülde Kongrede bu sefer yine ortaya çıktı Amerikan mandası.» dediler.» dediler. «Herhalde bir müzâherete muhtacız diyorum ben.4 Eylül 919'da toplandı Sıvas Kongresi. .» dediler. Bu zevata : «Đstiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!» denildi. Ak koyunla kara koyunun geçitte belli olduğu günlerdi o günler. sapsarı yılgınlıklarıyla beraber ve ihanetleriyle birlikte bir de Amerikan gazeteci getirmiştiler. Fakat ayak diredi efendiler : «Mandanın. «Hem zaten.

«Onlar dretnot yapıyor.» .» dediler. Cemiyeti Akvam nizamnamesine dahildir. diyorlar. Đstanbul'daki Amerikan dostlarımız : Mandamız korkunç değildir. biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz. Hem. Ve esasen. vâridat ise 15 milyon ancak.» dediler. «müstakil kalamayız böyle bir zamanda. diyorlar. Biz Erzurum'dan hangi şimendiferle nakliyat yapabiliriz? Mandayı kabul etmeliyiz. borcumuz 500 milyon. düşmanımız vapurla asker getirir.«birbirine mani şeyler değildir istiklâl ile manda. hemen. Memleket harap. Ve Allah muhafaza buyursun Đzmir kalsa Yunanistan'da ve harbetsek. toprak çorak.

Kerim on dört yaşındaydı. teyzelerine ve dayısına. Fahri Bey çiftliğinde patates toplayıp kaz gütmek. Düşman elindeydi Eskişehir. mandayı kabul etmedi fakat. . Adapazarlıydı Kambur Kerim. ya ölüm!» dedi. ya ĐSTĐKLAL.Ve böylece. «Akıllı. Seferberlikte ölen babası marangozdu. mektebe. Sıvas. Kambur Kerim de böyle dedi aynen. umutlu. Seferberlik denince aklına Kerim'in : çok beyaz bir yastıkta kara sakallı bir ölü yüzü. sabırlı deli gönlüm. Dayısı şimendiferde makinistti. mektep kitapları ve bir de saçları altın gibi sarı fakat alnı çizgiler içinde anası gelir.» dedi. bin dereden su getirdi Đstanbul'dan gelen zevat. 335'te Kerim Eskişehir'e gitti. «Hey gidi deli gönlüm.

siyah gözleri parlak. gâvura karşı koyan zeybeklere göndereceğim. Dayısı sürmeğe gittiği günler şimendiferi Kerim'e ekmek vermediğinden teyzeleri (çok uzun saçlı. Bir gün dedi ki makinist dayısı Kerim'e : «Ambardan silâh çalıp bana getir. bakla. Kerim içinde oynardı. içi ak ve tel örgülerin üzerinden Kerim'e bisküviti kutularla atan amcalardı. Dümdüzdü fidan gibi ve dünyaya meraklı bir çocuktu. katırların yemesi için) ve sonra cephane sandıklarıyla silahlar. Bunlar (şaşılacak şey) Türkçe bilmeyen ve siyah sakalları.kamburu yoktu. kuru üzüm.» Ve ambardan silâh çaldı Kerim : . (şaşılacak şey. Kocaman bir ambarları vardı. avuçlarının üstü esmer. Ambarda nohut çuvalları. ihtiyar iki kadın) Hintli askerlerle dost oldu Kerim.

sığırtmaç olmayı -zaten bilgisi vardı bundakayalardan genç bir keçi gibi inmeyi. parlak kara sakallı amcalar gitti. yüzü gülmez bir paşaydı bu. Ertesi gün Lefke köprüsünü atıp zeybekler gelince Eskişehir'e dayısı Kerim'i elinden tutup verdi onlara. Zaten çok sürmedi. . Çabucak öğrendi Kerim ata binmeyi. Eskişehir'den alıp onu «Kocaeli Grubu» paşasına götürdüler. Aldattı Hindistanlı dostlarını zeybekleri daha çok sevdiğinden. Kerim geçirdi onları istasyona kadar. Ve işte o günden sonra bugüne kadar kahraman bir türküdür ömrü Kerim'in. Çatık kaşlı.bir bir tane daha beş on.

Ve bütün bu marifetleriyle Kerim kaç kere ölüme bir kurşun atımı yaklaşarak ve «Geçmiş olsun» dedikleri zaman şaşarak düşman içinden geçip getirdi haber götürdü haber.. Kocaeli ormanı gürgen ve meşeliktir : yüksek kalın. bir oyun arkadaşı gibi sevdi çeteleri o. Fakat ıslanmamış ki yerde yapraklar karanlıkta hışırtılarla yürüyordu beygiri Kerim'in.. Solda ilerde . Hafif yağmur yağmıştı biraz önce.gizlenmeyi ormanda. Ve bir fidan gibi düz bir fidan gibi cesur bir fidan gibi vaadeden bir çocuğun sevinçle oynadığı bu müthiş oyun sürdü 1337'ye kadar. Gökyüzü gözükmez. Onu namlı bir «kaptan» gibi saydı çeteler. Durgun bir geceydi.

tepenin eteğinde ateş yanıyordu : «Tekneciler» diye anılan gâvur çetelerinin olmalı. Kâatlar götürmüş kâatlar getiriyor. Şaşırdı Kerim. Dizginleri bıraktı. Birdenbire durdu beygir. heykel gibi. Kim bilir kaç saat böyle gidildi. -Tekneciler'in ateşini görmüş olacaksonra birdenbire dörtnala kalktı. -Ay doğmuş olacak ki ortalık aydınlıktıVe Kerim aynı hızla geldiği zaman . Orman bitti birdenbire. Sarıldı beygirin boynuna. Đpsiz Recep'in yanından dönüyordu Kerim. Beygirin başı gittikçe daha çok karanlığa giriyor. Meşeleri ve gürgenleriyle orman karanlık bir rüzgâr gibi geçiyor iki yandan. Dallardan damlalar düşüyordu Kerim'in yüzüne. Çocuğa art arda çarpıyordu ağaçlar. Deli gibi gidiyordu hayvan.

tekerlendi Kerim. kağnılar. Hayvan topallıyordu biraz. Uslu uslu yola koyuldular. belki on beş. Bindi beygire tekrar. Beli o kadar ağrıyordu ki inemedi beygirden indirdiler. sonra. gitgide daralan nefesi. Ve aklına ilk gelen şey saatına bakmak oldu. Biraz zor nefes alıyordu. Sol kulağı kanıyordu Kerim'in. Kirezce'ye geldiler (Sapanca'yla Arifiye arası). Sonra belki on gün. Geyve'ye girdi ertesi akşam.Armaşa'nın altında Başdeğirmenler'e beygir ansızın kapaklandı yere. Kerim'i bir yaylıya bindirdiler. Doğruldu. Kırılmıştı camı. . Adapazarı. Kerim durdu. mekkâre arabaları.

ÜÇÜNCÜ BAP YIL 1920 . Sile nahiyesi (burda malûl gaziler için takma kol ve bacak yapılıyordu). Ve sonra bir ikindi vakti ziftin içinden Kerim'i kambur çıkardılar. ve nihayet Hatçehan köyünden çıkıkçı Şerif Usta. Hâlâ rüyalarında görür Kerim incecik bir yoldan eşekle gelip üzerine doğru eğilen bu çiçekbozuğu insan yüzünü. ovdu Kerim'i bayıltıncaya kadar.Yahşıhan. Yirmi gün geçti aradan. Sonra. Usta. Konya. zifte koydu bu kırılmış dal gibi çocuk gövdesini.

Ateşi ve ihaneti gördük. Akhisar.. Bursa ve Bursa'nın doğusunda Aksu. çarpışarak çekildik. Dayandık dayanmaktayız. Karacabey. Düşman ordusu yine başladı yürümeğe. Dumlupınar sırtlarındayız. Nazilli düştü. 920'nin 29 Ağustos'u : Uşak düştü. Yaralı ve dehşetli kızgın fakat toprağımızdan emin. .ve ARHAVELĐ ĐSMAĐL'ĐN HĐKÂYESĐ Ateşi ve ihaneti gördük..

Ve aynı sıradan. Düzce. Geyve. Mayıs. Ve Manavgat istikametlerinde kaçıp ölümlerine giderken terkilerinde kesilmiş kafalar götürdüler. . 500 asker kaçağı ve yeşil bayrağıyla Delibaş girdi şehre. koyun ve sığır sürülerini önüne katıp düşmana geçti. bir gece vakti kilim ve halı yüklü katırları. 3 Ekim Konya. Sabah. Bolu. Alaeddin tepesinde üç gün üç gece hüküm sürdüler. Yürekleri karanlık. Adapazarı : Đçimizde Hilâfet Ordusu. Nisan.1920 Şubat. Ve 29 Aralık Kütahya : 4 top ve 1800 atlı bir ihanet yani Çerkez Ethem. Anzavur isyanları.

Đnsanların başında kalpak. etlerinde kurşun yaralarıyla köy odalarında unutulmuştular. yalnayaktı insanlar. Đnsanlar uzun asker kaputluydu. yüreklerinde keder. deri ve asker postalları halinde . Ve orda sargı.. Fakat bozkırda kişneyip köpürmeden sabırlı ve doludizgin koşmasını biliyorlardı. atları ve kendileri semizdiler. hasta bir fundalıktan yüksek değillerdi.kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü. Ateşi ve ihaneti gördük. Đnsanlar. yüreklerinde müthiş bir ümit vardı. inanılmaz zaafları. bakımsızdılar. Beygirler çirkindiler. silâhları ve beygirleriyle insanlardı dayanan. etimiz mütehammil. Đnsanlar devrilmişti.. Ruhumuz fırtınalı. Sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil. kedersiz ve ümitsizdiler. korkunç kuvvetleriyle.

cıgara kâadı.yan yana. Şosenin ıssız beyazlığına inip nal sesleri ve yıldızlarla gelen atlıyı çeviriyor ve Bolu dağında ekmek bulamadıkları için deviriyorlardı uçurumlara : şayak. . ölü ayaklarıyla karanlıkta köylerin içinden geçiyorlardı. su ve rüzgârdılar. Ve asker kaçakları. korkuları. Acıkmıştılar. kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları : hürriyet ve ümit. gecenin bu geç vakitlerinde. sırtüstü yatıyorlardı. Koparılmış gibiydi parmakları saplandığı yerden eğrilip bükülmüştü ve avuçlarında toprak ve kan vardı. bedbahttılar. Ve çok uzak. çıplak. merhametsizdiler. mavzerleri. çok uzaklardaki Đstanbul limanında. tuz ve sabun yüklü yaylıları.

Onlar. Şimdi. suda ve rüzgârda ilk deniz yolculuğundan beri vardılar. denizde bir insan sesinin ve demirli şileplerin kederlerini ve Kabataş açıklarında sallanan saman kayıklarının fenerlerini peşlerinde bırakıp ve karanlık suda Amerikan taretlerinin önünden akıp küçük. kurnaz ve mağrur gidiyorlardı Karadeniz'e. büyük sırlarını götürüyorlardı. Tekneleri kestane ağacındandı. üç tondan on tona kadardılar ve lâkin yelkenlerinin altında fındık ve tütün getirip şeker ve zeytinyağı götürürlerdi. Şimdi. Dümende ve başaltlarında insanları vardı ki bunlar uzun eğri burunlu ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki sırtı lâcivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin zaferi için hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin .

Rüzgar : yıldız . Şaban Reisin teknesi ateşten diregiyle gömüldü suya. Ve dalgaların üstünde sallanarak alev alev yanan : Şaban Reisin beş tonluk takası..bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler.. Esirlerini bordasına alıp kayboldu Đngiliz torpitosu. . Arheveli Đsmail bu ölen teknedendi. dalgalar minare boyundaydılar ve başları bembeyaz parçalanıp dağılıyordu. gecenin karanlığında. Karanlıkta kurşunîi derisi kırmızıya boyanan baltabaş gemi Đngiliz torpitosudur. Kerempe Fenerinin yirmi mil açığında.poyraz.

. «bu. sana emanettir. Arheveli Đsmail kendi kendine sordu : «Emanetimizle varabilecek miyiz?» Kendine cevap verdi : «Varmamış olmaz.» dedi.Ve şimdi Kerempe Fenerinin açığında. fakat yalnız değil : rüzgârın. bulutların ve dalgaların kalabalığı. Tophane rıhtımında Kamacı ustası Bekir Usta ona : «Evlâdım Đsmail.» Ve Kerempe Fenerinde düşman projektörü dolaşınca takanın yelkenlerinde.» Gece. Đsmail'in etrafında hep bir ağızdan konuşuyordu. batan teknenin kayığında emanetiyle tek başınadır. «hiç kimseye değil.» dedi.

Đsmail rahattır. Ta karşıda bir kırmızı damla ışık görünüyor : Sıvastopol'a giden bir geminin sancak feneri. bir sağnak daha. peşinden üç-kardeşler. «Allah büyük ama kayık küçük» demiş Yahudi. Đsmail bodoslamadan bir sağnak yedi.Đsmail. Kavgadan . açıldı. Ve denizi bıçak atmak kadar iyi bilmeseydi eğer alabora olacaktı.» deyip atladı takanın patalyasına. Rüzgâr tam kerte yıldıza dönüyor.» deyip. Elleri kanayarak çekiyor Đsmail kürekleri. «emaneti yerine götürmeliyiz. «Şaban Reis. reisinden izin isteyip.

Đsmail beklemiyordu bunu. Belki karayel gösterecek. Rüzgâr bocalıyor. Rüzgâr karayel göstermedi. Đsmail unsurunun içinde. O eller ekmeği. dümenin yekesini ve Kemeraltı'nda Fotika'nın memesini aynı emniyetle tutarlar. küreklerin sapını.ve emanetinden başka her şeyin haricinde. En azdan on beş mil uzaktır en yakın sahil. Ve Đsmail'in gözü tutmazsa liman reislerini ta Ankara'ya kadar gidip onu kendi eliyle teslim edecektir. Fakat Đsmail ellerine güvenir. Yüz kerte birden atlayıp rüzgâr bir anda bütün ipleri bıçakla kesilmiş gibi düştü. Dalgalar bir müddet daha . Emanet : bir ağır makinalı tüfektir.

Đlkönce küfretti. Ne korkunçtur düşmek kavganın haricine. Ve birdenbire öyle kahrolup duydu ki insansızlığı yıldı elleri. Đsmail şaşırıp bıraktı kürekleri. kırıldı kürekler. Bir ürperme geldi Đsmail'in içine. bir sandal bir çift kürek ve durgun ölü bir deniz şeklinde gördü yalnızlığı. Sular tekneyi açığa sürüklüyor. Artık hiçbir şey mümkün değil. . Ve bir balık gibi ürkerek. yüklendi küreklere. Kaldı ölü bir denizin ortasında kanayan elleri ve emanetiyle Đsmail.yuvarlandılar teknenin altında sonra deniz dümdüz ve simsiyah durdu.

. eğilip okşadı mübarek emaneti. . malûm olmadı insanlara Arhaveli Đsmail'in âkıbeti... Sonra. sana bu mektubu Ankara'da Kuyulu kahvede yazıyorum. DÖRDÜNCÜ BAP NURETTĐN EŞFAK'IN BĐR MEKTUBU ve BĐR ŞĐĐRĐ Kardeşim. güldü. Sonra..Sonra. Hep aynı Anadolu havalarını çalıyor gramofon kocaman bir boru çiçeğine benzeyen ağzıyla. Sonra. «elham» okumak geldi içinden.

Mektepten istifa ettim. Fakat bu dilin insanları için çakmak çalmak cehpede daha büyük daha güzel. Cepheye gidiyorum ihtiyat zabitliğiyle.Dışarda yağmur. güzel şey. Ankara'da çocuklara ders vermek. bozkırda ateş hattına girmek haksız ve hazin bir iş bölümü.. sevdirmek onlara dünyanın en diri. büyük şey. . Biliyorum : iş bölümünden bahsedeceksin. Çocuklarımıza Türkçe okutmak. en taze dillerinden birini. Fakat. öğretmek.. Öyle günlerde yaşıyoruz ki ben bir iş yapabildim diyebilmek için : hep alnının ortasında duyacaksın ölümü. kendi dillerini.

sesini incelterek marş okuyor genç Türk köylüsü : «Ankara'nın taşına bak. tam sana bunları yazarken asker geçiyor sokaktan . Yine birdenbire Yunus Emre geldi aklıma. Elleri büyük ve esmer. her nedense her zaman yaptığı gibi. dalgın ve yorgun. gözlerimin yaşına bak. Tıraşları uzamış biraz. Elâ gözlüler. mavi gözlüler.» Yüzleri mühim. bu dünyaya dair kaygılarıyla.. garip bir şiir. «Türk Köylüsü» diye.. kara gözlüler.. Bir şiir yazdım. Ve türkü söylerken.Bak. . Başka türlü anlıyorum ben Yunus'u : Bence onda bütün bir devir dile gelmiş Türk köylüsü : öte dünyaya dair değil. yağmurda harap postallarının meşinini ıslatarak Meclis'in önüne doğru iniyorlar.. Đstasyona gidecekler.

babalar umudu keser. analar.Bir tuhaf mı oluyor böyle günlerde şiir yazmak? Her ne hâl ise. hoşça kal. Ferhad'dır Kerem'dir ve Keloğlan'dır. gözlerinden öperim. . Hoca Nasreddin gibi ağlayan Bayburtlu Zihni gibi gülendir. Kardeşin Nurettin Eşfak TÜRK KÖYLÜSÜ Topraktan öğrenip kitapsız bilendir. Yol görünür onun garip serine.

Bunu bir dediler mi. mahlûkat yerinden durur». Çarşambayı sel alır. O. kanadı kırılır çöllerde kalır.. ne düşmanı kayırır. kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa.. Ne kendi nefsini korur.kahbe felek ona eder oyunu. ölmeden mezara koyarlar onu.» demesinler.. toprağın nabzı başlar onun nabızlarında atmağa. ağu içer su yerine. «Yûnusû biçâredir Baştan ayağa yâredir». Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeyegörsün önlerine ve bir kerre vakterişip «-Gayrık yeter!. «Đsrâfil sûrunu urur.» .. «Dağları yırtıp ayırır. bir yâr sever el alır.

Devlet Basımevi. teşkilâtımız mensupları içinden bir zat çıkıp vaktiyle bize haber vermeği düşünmemiş olduğu anlaşılıyor. Demek ki cümlesini heyecan ve helecan kaplamıştı. Đstanbul 1938) . s. kumandan. 295. mebus.BEŞĐNCĐ BAP 920'NĐN 16 MARTI ve MANASTIRLI HAMDĐ EFENDĐ ve REŞADĐYELĐ VELĐ OĞLU MEMET'ĐN HĐKÂYESĐ «Bu hamiyetli ve cesur. Đstanbul'da bulunan nâzır. Bir ucu Ankara'da bulunan telin Đstanbul'da bulunan ucuna yanaşamayacak kadar şaşkın bir hale gelmiş olduklarına bilmem ki hükmetmek caiz olur mu?» (Nutuk. Đstanbul felâketinden kim bilir haber almak için ne kadar intizarlar içinde kalacaktık. Manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı.

» . Teli kes. Nizamiye kapısına. Đşgal altına alıyorlar Đstanbul'u şimdi.920'nin 16 Martı. Şimdi işte Đngiliz askerleri giriyorlar nezarete. Harbiye Nezareti telgrafhanesi buldu Ankara'yı : «Etrafta dolaşıyor Đngiliz askerleri. Berâyi malûmat arzolunur. Müsademe edildi. Öğleden evvel saat onda makina başında şöyle bir telgraf aldı Ankara'daki : «Der-aliye 16/3/1920. Đngilizler bastı bu sabah Şehzadebaşı'ndaki Muzika karakolunu.» 920'nin 16 Martı. Đşte giriyorlar içeri. Đngilizler burdadır. Manastırlı Hamdi.

on beş mecruh olup Đngilizler zırhlıları rıhtıma yanaştırıp .920'nin 16 Martı. Paşa hazretleri. Durumu bir daha tekrar etti Hamdi Efendi : «Sabah bizim asker uykuda iken Đngiliz bahriye efradı karakolu işgal etmekte iken askerlerimiz uykudan şaşkın kalkınca müsademe başlıyor. Emri devletlerine muntazırım. 16 Mart 1920 Hamdi» 920'nin 16 Martı. bir taraftan da zırhlılardan asker ihraç olunuyor. Manastırlı Hamdi Efendi buldu Ankara'dakini tekrar : «Paşa hazretleri. Vaziyet vehamet kesbediyor efendim. Harbiye telgrafhanesini de işgal etti Đngiliz bahriye askeri Tophane'yi de işgal ediyorlar bir taraftan. Neticede bizden altı şehit.

bir de Zileli Abdülkadir. Şimdi haber aldım efendim. Đşte Beyoğlu telgraf memurları geldiler. 920'nin 16 Martı Bozdoğan Kemeri'nde kurşuna dizdi kâfir ikimizi.Beyoğlu ve Tophane'yi işgal edip. Burası da işgal olunacaktır bir saata kadar. Üçümüzü uykuda kesti kâfir. Kovmuşlar. Đşte Beyoğlu telgrafhanesi de yok. kurşuna dizdi kâfir ikimizi. 920'nin 16 Martı basıldı Vezneciler'de karargâh. Şarkışla'dan Osman. üçümüz : Abdullah çavuş.» 920'nin 16 Martı uykuda kesti kâfir üçümüzü. . Uyan be tosunum uyan. Đngiliz'in hepsi değil domuzu Sabaha karşı aldı canımızı.

Soktu Osman'ın karnına kasaturayı. Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi. karakolun karşısında bırakmadım elimden silâhı. taşları yan yana yatar Eyüp'te.Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı. Doymadı dünyasına Abdülkadir. kurşuna dizdi ikimizi. Dört çocuk babasıydı Abdullah çavuş. Sana can feda çakır gözlü gülüm. Üçümüzü uykuda kesti kâfir. Şimdi üçümüz : Abdullah ve Osman ve Abdülkadir. bastı göğsüne kâfirin dizi. kurşuna dizdi ikimizi. yere serdim iki Đngiliz'i. 920'nin 16 Mart sabahı. Üçümüzü uykuda kesti kâfir. . 920'nin 16 Martı uykuda kesti kâfir üçümüzü. Senin ırzını kurtardım Đstanbul'um.

kurşuna dizdiler ikimizi. Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı. biz de bilemeyiz yerini. Uykuda kestiler üçümüzü. ALTINCI BAP MUHAREBELER . belki maşrıkta. Bir de altıncımız var.. adını da bilen yok. bulamazsın ikimizin kabrini. kara kaytan bıyıklı bir şehit. Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi. son mekânı şöyle dursun.Arama.. belki mağripte.

soğuklar insanı arı gibi haşlıyor. köyleri. sandıklar dolusu konyak.. sonra ikincisi : 23 Mart 1921 günü . köprüleri yaktılar. hamsin ya başladı. Muharebe beş gün beş gece sürdü. rüzgâr. ya başlıyor. kaçarlarken. Ve nihayetinde düşmanlar karın üstünde top arabaları. yavrum.. Zemheriler bitti diyelim. Birinci Đnönü. altı kamyon bıraktılar. Kan gövdeyi götürdü. yavrum. Bu.ve DÜŞMAN ELĐNDE KALANLAR ve KARTALLI KÂZIM'IN HĐKÂYESĐ Đnönü meydanı. Sonra.

düşmanın Bursa ve Uşak grupları üstümüze yürüyor. 27 Mart : Bütün cephelerde temas. 29. namlusu yoktur ve kılıç çıplak. Ve ertesi gün 1 Nisan : Metristepe aydınlanıyor. Sağ cenah ilerimize yanaştılar. Saat altı otuz. topçu ve piyade bizden üç kere fazla. (ayışığı var mıydı bilmiyorum) Đnönü karanlığı sesler ve kıvılcımlarla doluydu. hartucu. Atların makanizması. ucuz bir demirdir. bizim atlımız çok. 30 : Kavgaya devam. Ve Martın 31'inci gecesinde. 28. Onlarda. . 26 Mart : Akşam.

Düşman muharebe meydanını silâhlarımıza terketmiştir. Dünyada yalnız pırıltılar ve böceklerin sesi. Haziran.Bozöyük yanıyor. kısmen gemilere binerek denizden ve kısmen Karamürsel üzerinden Bursa'ya çekilip boşalttı Đzmit şehrini gece yarısı. Sonra. Basarak aldık Adapazarı'nı. Düşman. Sakarya'yı üç yerinden sallarla geçiyoruz. 8 Nisandan 11 Nisana kadar : Dumlupınar. Sonra 23 Ağustos : . Bir yaz gecesi. Sonra. Ve dolaşıp Sapanca Gölü'nün sazlıklarını yanaştık Đzmit'in doğusunda çuha fabrikasına.

düşmanın seksen sekiz bin piyadesi. Ve Sakarya'dan bu havalide yalnız. Bizim kırk bin piyademiz. Gökler-dağı. dört bin beş yüz atlımız. Ankara suyunun döküldüğü yerden Eskişehir kuzeybatısına kadar .Sakarya melhamei kübrâsı ki devamı 13 Eylül gününe kadardır. çatal tırnaklı karacalar su içmektedir. Harp meydanının kuzey yanı Sakarya ve dağlardır : keskin ve dik yamaçlarıyla ve kireçli toprakları ve kayalarında tek başlarına birbirinden uzak haşin ve münzevi çam ağaçlarıyla Abdülselâm-dağı. üç yüz topu vardır. dağlar.

Đnanılmaz şeyler düşmandadır ki bunların arasında : 7 göl. bu dağların. 11 nehir ve köklerinde baltamızın yarası . Güneyde ve güneydoğuda yapraksız ve hazin geniş ve uzun ve insana bıraktığı hiçbir şeye acımadan ölmek arzusu veren Cihanbeyli ovası : çöl... Buna rağmen : Sene 1922 ve 15 vilâyet ve sancak ve 9 büyük şehir düşman elindedir. bu nehrin ve bizim önümüzde yirmi iki gün ve gece fasılasız dövüşüp düşman ordusu ric'ata mecbur kaldı.Sakarya mecrası uçurumlar içinden geçmektedir. Bu çölün.

gurbette göründüğümüz ve neden ve niçin olduğunu sormadan çöle. Çanakkale'ye. iki silâh fabrikası. Sonra. mendireği. bir tersane.ve yangınlarıyla bizim olan yüz kere yüz bin dönüm orman. kırmızı. yeşil fenerleri yoktur ve belki sularında ateş kayıklarının ışıltısından başka ışık yanmadı. göz alabildiğine yol : sılaya gittiğimiz. ve 19 körfez ve liman ki belki birçoğunun rıhtımı. 6 kol tren hattı. fakat onlar tahta iskeleleri ve kederli balıkçılarıyla bizimdiler. sonra. ölüme gittiğimiz yol ve sonra toprak ve o toprağın insanları : . 3 deniz.

maraba. ve sonra. Mehtaplı bir gece.Uşak tezgâhlarının halı dokuyanları. 15 vilâyet ve sancak ve 9 büyük şehir düşman elindedir. davarlı ve davarsız. yarım meşin çizmeli ve ham çarıklı köylüler. ırgat. yol kıyılarında ve istasyonlarda açlar ve kurnaz ve cesur ve ağırbaşlı ve çapkın ve kütleleriyle delikanlı Đstanbul ve Đzmir işçileri ve zahire ve kantariye tâcirleriyle eşraf ve âyân. gümüş bir kutunun içindesin : ortalık öyle bir tuhaf aydınlık. . kıl çadırlı yürükleri Aydın'ın. öyle ıssız. ortakçı. klaptan işlemeli eğerleriyle meşhur Manisa'lı saraçlar.

Ya çok seslidir ya hiç ses vermez mehtaplı gece zaten. Kâzım emir aldı merkezden : Gebze'deki Đngiliz'in tercümanı vurulacak. Kendi halinde yürüyor hayvan ortasında demiryolunun sallana sallana. Parlıyor arpacık namlının ucunda : yüz yıllık yoldaymış gibi uzak ve bir damlacık. Đngiliz kadanası. . Köylerde teşkilât kurmuş tercüman Mansur : satıyor bizimkileri. Yatıyor filintasının arkasında Kartallı Kâzım. Kız gibi Osmanlı filintası. Beygir yüksek. Đşte sökün etti Mansur karşıdan : beygirin üzerinde. Kâzım iyi hesaplamış herifin geçeceği yeri.

mehtapla yüz yüze geldiler. arpacık ve filintayı ateşlediği zaman . -ağaç çınar-. Yaklaştıkça büyüyor herif. Ve Kâzım'ın gözünü aldı âdeta. belki de uyuyor üzerinde beygirin. Kuş ürkmüş olacak.ağır ağır. Zaten bu yüzden. Bir kuş uçtu sağdaki ağaçtan. nişan aldı sallanan başına Mansur'un. başı sallanıyor. Arada kaldı kalmadı dört yüz adım. namlıyı kaldırdı birazcık Kâzım. Soldaki yamaçtan bir taş parçası düştü. tekrar göz. Tercüman herhalde bırakmış dizginleri. Zaten mehtapta heybetli görünür insan. Çevrildi Kâzım'ın başı kuşun uçtuğu yana. Mehtap koskocaman. gez. bembeyaz. desdeğirmi.

Fakat bir ayağı üzengiye takılı kalmış. ellişerden iki yüz metre eder. sürüklendi kaçan hayvanın peşinde biraz. Filintayı omuzladı Kâzım. Herif «Hınk» dedi bir. Üçüncü kurşun. Kalktı Kâzım. sonra kurtuldu ki ayağı yıkılıp kaldı olduğu yerde. Beygirin üstünde sola yıkıldı Mansur. yürüdü Mansur'a doğru. Mansur doğruldu ansızın. beygirin başını çevirdi dörtnal kaçıyor. Yamaca sardı beygir. Dördüncü kurşun. kaçıyor bayır aşağı. . üzerinden kâatları alacak. Tercüman düştü beygirden. Yetiştirdi ikinci kurşunu Kâzım.ilk kurşun Mansur'un başını delecek yerde galiba omuzuna girdi. Arada dört telgraf direği yalnız.

yürüyor. Boğazlanıyormuş gibi bağırdı Mansur. . ışık söndü. Yürüyor sarhoş gibi sallanarak. Suya düşüp kaldı önde giden ve Kâzım tazelerken şarjörü bir ışık yandı beyaz evde. tahta iskelesi iner denizin içine kadar. Galiba bir kadın baktı dışarıya. kaçmıyor artık. Mansur suya giriyor. Tercüman attı kendini tahta iskeleye. Art ayakları kırılmış bir hayvan gibi sürünüp tırmanıyor. Kâzım da bıraktı koşmayı.Yıkıldı herif. Koştu Kâzım. kâatlar ıslanacak.. bir de beyaz bir ev. Orda boş bir fabrika var. Doğruldu yine Mansur. Pencere kapandı. Beşinci kurşunu yaktı Kâzım. bir pencere açıldı. Deniz kıyısına indiler.

lâfı uzatmıyalım. Namussuzun biriydi Mansur. böyle günlerde bile. orası öyle. Fakat kan kapatmıyor yazıyı.. Kâatlar kan içindeydi. yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit üzüntü çekmemek için. böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp ortalık duruldukta. muhakkak. Mansur'un işini bıçakla bitirdi Kâzım. ya insanlarda yürek dediğin taştan olacak. Düşmana satılmıştı. malûm. ay da denize düşmüş toplanıp dağılıyor.. Demek istediğim.Hay anasını. Ama ne de olsa mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu. Kaç kişinin başını yedi. Velhasıl. . dağılıp toplanıyor.

yaralandı birkaç kere ve saire. Ne malûm? dersen : Dövüştü pir aşkına. kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan. YEDĐNCĐ BAP 922 AĞUSTOS AYI ve KADINLARIMIZ ve 6 AĞUSTOS EMRĐ . Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı. fakat namuslu.. Kâzım'ınki taştan değildi çok şükür. ne apartıman.yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin.. Ve kavga bittiği zaman ne çiftlik sahibi oldu.

Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru. sanki gidenler hiçbir zaman hiçbir menzile erişmiyecekti. Toprak öyle bitip tükenmez. Gece aydınlık ve sıcak . Ve onlar ayın altında dönen ilk tekerlekti. dağlar öyle uzakta. ve pırıltılar vardı hasta. kısacıktılar.ve BĐR ÂLETLE BĐR ĐNSANIN HĐKÂYESĐ Ayın altında kağnılar gidiyordu. Ayın altında öküzler başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi ufacık. Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle. kırık boynuzlarında ve ayakları altından akan toprak. toprak ve topraktı.

ve kağnılarda tahta yataklarında koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı. ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar. Ve kadınlar. avradımız. Ve kadınlar birbirlerinden gizliyerek bakıyorlardı ayın altında geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine. ince. bizim kadınlarımız : korkunç ve mübarek elleri. küçük çeneleri. bizim kadınlarımız şimdi ayın altında kağnıların ve hartuçların peşinde . yârimiz ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız ve ekinde. odunda ve pazardaki ve karasabana koşulan ve ağıllarda ışıltısında yere saplı bıçakların oynak. kocaman gözleriyle anamız. tütünde.

aynı yorgun alışkanlık içindeydiler. hatıraların dışında. süvari alaylarıyla yer değiştiriyordu. Gecenin içinde rüzgâr. ayak ve göz kımıldanıyordu gecenin içinde. yer değiştirecek. Hatıralara bağlı. kağnıları. gecenin içinde : . kol. Birinci ve Đkinci ordular. 98956 tüfek. Ve ayın altında kağnılar yürüyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru. 5 tayyare.harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi aynı yürek ferahlığı. 2500 küsur kılıç ve 186326 tane pırıl pırıl insan yüreği ve bunun iki misli kulak. Gecenin içinde toprak. 325 top. «6 Ağustos emri» verilmiştir. Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde ince boyunlu çocuklar uyuyordu. 2800 küsur mitralyöz. kıt'aları.

Ve onların arasında Birinci Ordu Đkinci Nakliye Taburu'ndan Đstanbullu şoför Ahmet ve onun kamyoneti vardı. korkunç ve sessiz emniyetlerini birbirlerine sokulmakta bulup. yorgun ayakları. kocaman. dingilin üzerine budaklı bir gürgen kütüğü sarmış olmasına rağmen ve kalb ağrılarıyla ve on kilometrede bir karanlığa yaslanıp durduğu halde ve vantilâtöründe dört kanattan ikisi noksan iken şahsının vekarlı kudretini resmen biliyordu : «6 Ağustos emri»nde ondan ve arkadaşlarından .insanlar. topraklı elleriyle yürüyorlardı. inatçı ve şirret. Kırılıp dağlarda kalan sol arka makası yerine şasinin altına. demirleri. Bir acayip mahlûktu üç numrolu kamyonet : Đhtiyar. cesur. âletler ve hayvanlar. tahtaları ve etleriyle birbirine sokulup.

. Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet. ihzar ve teşkil edilmiş bulunan ve cem'an 300 ton kabiliyetinde kabul olunan 100 kadar serî otomobil. âletlerin ve kağnıların yanından geçip Afyon . Đhzar ve teşkil olunanlar. Bu şarkı nihaventtir ve beyaz tenteli sandalları..Ahırdağları ve imtidadına doğru iniyorlardı. Ay battı. çınar dibinde iki mars bir oyunla yenip Bücür'ü.» diye bahsediliyordu. güneşli karpuz kabuklarıyla bir deniz kıyısındadır şehir. insanların.. . bu meyanda Ahmet'in kamyoneti.«. Vantilâtörde adedi devir düşüyor gibi. Manzara yıldızlardan ve dağlardan ibaret. Ahmet'in kafasında uzak bir şehir ve bir şarkı vardı. siyah mavnaları. Arkadaşlar ileri geçtiler..

bizi dağ başlarında bırakacak meret. uskumru dolmasına da bayılırım pek. mutfaktan gelirmiş. sıra servilerin önünden yürü. köşede. sol kolda seyyar kitapçı : «Hikâyei Billûr Köşk». derken. Motor mızıkçılık ediyor. Harbiye Nezareti'nin arka duvarında siyah çarşaflı bir kadın çömelip yere darı serper güvercinlere ve papelciler şemsiye üstünde papaz açarlar. çeşmeyi geç. Ne diyorduk oğlum Ahmet? Dökmeciler sağda kalır. Uzunçarşı'ya saparken.kalk. medreseler. orda. Hani. altı cilt «Tarihi Cevdet» ve «Fenni Tabâhat». Tabâhat. yani yemek pişirmek. . mektep bahçesi.

mavnaları. güneşli karpuz kabuklarıyla . Yemiş iskelesindeyiz : sandalları. Babacafer. Urgancılarda yüz parça yelkenli gemiyi ve hesapsız katır kervanlarını donatacak kadar urgan. Rüstem Paşa Camii. Kuruyemişçiler. tesbihçiler. Sandalyacılar. Ve sen Đstanbullu. Đlerde bir süvari kolu gidiyor. tavla pulcuları. Uzakta Balıkpazarı.Yaldızlı kuyruğundan tutup bir salkım üzüm gibi yersin. saptılar sola. halat ve dökme tunçtan çıngıraklar satılır. Urgancılar. Zindankapı. Uzunçarşı'yı dikine inersin. dersin. ne çeşitli hünerleri var. sen kendi ellerinin hünerine alışmış olduğundan şaşarsın Đstanbullulara : ne kadar ince.

Tam Kasımpaşa'ya yaklaştık. Kriko... beyaz başörtüsü. Derdine deva bulmazsak eğer.. Yemiş iskelesinden dilenci vapuruna binip Eyüp'te Niyet Kuyusu'na gittikti.. Elleri yumuk yumuk. Pompa. Karanlık.yüzüne hasret kaldığım deniz. Küfreden ve küfrettiğine kızan elleri . Eller. Kaşları da hilâl gibi çekikti. yeşil zeytin tanesi gibi gözler. Sol arka lastik hava mı kaçırıyor ne? Đnip baksam. Lastik hava kaçırıyor.. Üç numrolu kamyonet durdu. Dur bakalım Babacafer... bacakları biraz çarpıktı ama..

Đç lastik boydan boya patladı.lastikte ve ihtiyar tekerlekte dolaşırken Ahmet hatırladı : bir gece nüzüllü babaannesini sedirden sedire taşırken kadıncağız. hani bir koyun varmış. Soyundu. Ceket. Yedek? Yok. Ahmet'i postallarının üstünde çırılçıplak . pantol. sana tek başına verilmiştir üç numrolu kanyonet. don. Hem... külot... gömlek ve kalpak ve kırmızı kuşak. Süleymaniyeli şoför Ahmet soyun. Dağlarda avaz avaz imdat istemek? Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet. kendi bacağından asılan bir koyun.

şişirdiler..... Bu şarkı nihaventtir....bırakarak dış lastiğin içine girdiler. SEKĐZĐNCĐ BAP .. dayan da dağlar anadan doğma görsün şoför Ahmet'i. Deniz kıyısında bir şehir.. dayan arslan. Dayan ömrümün törpüsü. Beyaz başörtüsü.. Hiçbir zaman böyle merhametli bir ümitle sevmedi hiçbir insan hiçbir âleti. Saatta elli yapıyoruz.

ne toprak kokusu vardır. daha yakın. Ve şimdi gece olduğu için ve dünya karanlıkta daha bizim. daha küçük kaldığı için ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten evimize. ne kuş sesi. Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır. Gündüz güneşin. aşkımıza ve kendimize dair sesler geldiği için kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi .30. ne ağaç.26 AĞUSTOS GECESĐNDE SAATLAR ĐKĐ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADAR ve ĐZMĐR RIHTIMINDAN AKDENĐZ'E BAKAN NEFER Saat 2. gece yıldızların altında kayalardır.

Akarçay Dereboğazı'nda değirmenleri çevirip ve kılçıksız yılan balıklarıyla Yedişehitler kayasının gölgesine girip çıkar. Ovada Akarçay bir pırıltı halinde ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var : Akarçay belki bir akar su. Ve kocaman çiçekleri eflâtun kırmızı beyaz ve sapları bir.okşayarak gülümseyen bıyığını seyrediyordu Kocatepe'den dünyanın en yıldızlı karanlığını. Küzeydoğuda Güzelim-dağları ve dağlarda tek tek ateşler yanıyor. Düşman üç saatlik yerdedir ve Hıdırlık-tepesi olmasa Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek. belki bir ırmak. bir buçuk adam boyundaki . belki küçücük bir nehirdir.

ne kadar uzundular? Birçoğunun adını bilmiyordu. Ve Afyon önünde Altıgözler Köprüsü'nün altından gündoğuya dönerek ve Konya tren hattına rastlayıp yolda Büyükçobanlar Köyü'nü solda ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp gider. yalnız. Yunan'dan önce ve Seferberlik'ten evvel Selimşahlar Çiftliği'nde ırgatlık ederken Manisa'da geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek. Düşündü birdenbire kayalardaki adam kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.haşhaşların arasından akar. Ve yıldızlar öyle ışıltılı. öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam . Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu. Kim bilir onlar ne kadar büyük.

Bıraksalar ince. Saat 3. Paşalar onun arkasındaydılar. eğildi. Sarışın bir kurda benziyordu. Paşalar : «Üç. birdenbire beş adım sağında onu gördü. saatı sordu. O. Yürüdü uçurumun başına kadar.Ayvalı hattı üzerinde manga mevziindedir. durdu.» dediler. rahat günlere inanıyordu ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında. Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel. Đzmirli Ali Onbaşı (kendisi tornacıdır) karanlıkta gözyordamıyla .30. Halimur . uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı.

yine de dimdik ayakta kalabilir. Çanakkale'de. Yedinci. Altıncı. . memlekette toprağını ve tek öküzünü ihtıyar bir muhacir karısına bıraktığı için kardeşleri onu mahkemeye verdiler ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için ona «Deli Erzurumlu» derdiler. Mehmet oğlu Osman'dı.sanki onları bir daha görmiyecekmiş gibi baktı manga efradına birer birer : Sağda birinci nefer sarışındı. vuracaktı amcasını vuranı tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam. Beşinci. Đnönü'nde. Sakarya'da yaralandı ve gözünü kırpmadan daha bir hayli yara alabilir. Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı. inanılmıyacak kadar büyük ayaklı bir adam. Đkinci esmer. Üçüncü kekemeydi fakat bölükte yoktu onun üstüne şarkı söyliyen.

korkmıyacaktı bu kadar bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp birbirine böyle vurmasalar.Sekizinci. Ağzıkara . durdu boyun büküp el kavuşturup sabah namazına. Gözler karanlıkta. Saat 4. Tabur imamı mevzideki biricik silâhsız adam : ölülerin adamı.Söğütlüdere mıntıkası. uzakta. On ikinci Piyade Fırkası. Ve Đzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki : tavşan korktuğu için kaçmaz kaçtığı için korkar. Đçi rahattır. Đbrahim. . Eller yakında. Herkes yerli yerinde. makanizmalar üzerinde. kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru.

kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor. ebedî bir istirahattır. düşman elinde kalan bir başka horoz vardır : baltaibik. atları. ..45. Ve sarkık. Köyler. Ve yenilseler de. çınar dibinde. siyah bıyıklı süvari. Sarkık. köylerde bir horoz öttü. sütbeyaz bir Denizli horozu. Çukurova beygiri kuyruğunu karanlığa vuruyordu : dizkapaklarında kan. Đkinci Süvari Fırkası'ndan Dördüncü Bölük. siyah bıyıklı süvari ellerinin tersiyle yüzünü örttü. Geride. Sandıklı civarı. beygirinin yanında duruyordu. meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir Cenâbı rabbülâlemîne şühedâyı. kantarmasında köpük. Karşı dağlar ardında. yenseler de âdâyı.. Saat 4.Cennet.

uzunu. nasıl anlatsam.. On beşinci Piyade Fırkası'ndan iki ihtiyat zabiti ve onların genci. gelecek günler için . Kırk dakka sonra şafak sökecek..Düşmanlar herhal onu çoktan kesip çorbasını yapmışlardır. bakın : «Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın. bilmem ki. Meselâ. «Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak». fakat onun. inandıklarının hepsine inanmıyorum. mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak konuşuyor : -Bizim Đstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var. ben. Âkif. Saat beşe on var. Tınaztepe'ye karşı Kömürtepe güneyinde. Darülmuallimin mezunu Nurettin Eşfak.» Hayır. inanmış adam.

Bir yerlerde bir şeyler yanıyor. Dağlar aydınlanıyor.. Ve bu anda. şahlanıp ölesi geliyordu insanın. kalbi bir şahan gibi göklere salıp ve pırıltılar görüp ve çok uzak çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak bir müthiş ve mukaddes mâcereda. Topçu evvel mülâzımı Hasan'ın .» Saat beşe beş var..gökten âyet inmedi bize. Kokusu tütmeğe başladı : Anadolu toprağı uyanıyor. Gün ağardı ağaracak. ön safta. «Kim bilir belki yarın. kendimiz vaadettik kendimize. Onu biz. en ön sırada. Bir şarkı istiyorum zaferden sonrasına dair.

on beşlik obüslere kadar. Yüzbaşı sordu : . Kumral başını gökyüzüne çevirdi. . Baktı.Yarım saat sonra demek..yaşı yirmi birdi.Saat kaç? . yani. . 98956 tüfek ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden yedi buçukluk şnayderlere. toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle Birinci ve Đkinci ordular baskına hazırdılar. Şimdi bir hamlede o kadar büyük.. bütün âletleriyle ve vatan uğrunda.Beş. yıldızları ağaran muazzam karanlığa. kalktı ayağa. öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki bütün ömrünü ve hâtırasını ve yedi buçukluk bataryasını ağlanacak kadar küçük buluyordu.

... Sonra.Beş otuz. düşmanın müstahkem cepheleri düştü. Sonra. siyah bıyıklı süvari kısa çizmeleriyle atladı atına. Sonra.Alaca karanlıkta. Ve başladı topçu ateşiyle ve fecirle birlikte büyük taarruz. Nurettin Eşfak baktı saatına : . Sonra. düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihâta ettik Aslıhanlar civarında 30 Ağustosa kadar. Bunlar : Karahisar güneyinde 50 ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler. beygirinin yanında duran sarkık. Sonra. . Sonra. bir çınar dibinde. 30 Ağustosta düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu..

Nurettin dedi ki : «Teselyalı Çoban Mihail. Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak'ın ayağı. yan yana yatan postalları her seferkinden kocamandılar. Kürek kemikleri altında toprağı duydu... Baktı yukarı. Gözler hayretle yandılar : önünde. Ve bu postallar daha bir hayli zaman üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından seyredip güneşli gökyüzünü .» Sonra.Esirler arasında General Trikopis : Alaturka sopa yemiş bir temiz ve sırmaları kopuk frenk uşağı. baktı karşıya. Sonra. buraya gönderenler öldürdü seni.. sırtüstü.. Devrildi.» Nurettin dedi ki : «Seni biz değil. 31 Ağustos günü ordularımız Đzmir'e doğru yürürken serseri bir kurşunla vurulan Deli Erzurumluydu.

Kaçanı kovalamıyordu yalnız ulaşmak da istiyordu bir yerlere ve sadece kahretmiyor yaratıyordu da. Sonra. .ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler... Kan içindeydi yüzü gözü. ilerdeydi Ali Onbaşı. nalların. sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden ve Deli Erzurumlu ölürken kederinden yüzlerini toprağa döndüler. ellerin ve gözlerin pırıltısı ardarda çakan aydınlık bir bütündü. Ve kılıçların. Solda. Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala... Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü ve şu türküyü duydu : «Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim. Sonra.

Sonra. Güneyden Kuzeye. ümitten ağlıya ağlıya. Ve biz de burda bitirdik destanımızı.. bu cennet bizim.»> Sonra. Kapansın el kapıları. Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine. Doğudan Batıya.Bilekler kan içinde. bir daha açılmasın. ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benziyen toprak... . Türk halkıyla beraber seyretti Đzmir rıhtımından Akdeniz'i. yok edin insanın insana kulluğunu. bu cehennem. bu hasret bizim. sevinçten.. bu dâvet bizim. 9 Eylülde Đzmir'e girdik ve Kayserili bir nefer yanan şehrin kızıltısı içinden gelip öfkeden. dişler kenetli.

Türk halkı bağışlasın bizi. cesur. havada kuş kadar çokturlar. . korkak. câhil.. suda balık. kitabımızda yalnız onların mâcereları vardır. 941 Bursa Hapisanesi. onlar ki toprakta karınca. 940 Çankırı Hapisanesi.Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap. hakîm ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır. 939 Đstanbul Tevkifanesi..

En yalnız dalganın üzerinde boş bir konserve kutusu.LODOS Başlangıç Kim bilir kaç milyon ton ağırlığında ummanda çalkalanmakta su.. +1 Bir aydır ki hapisane geceleri böyledir : kızgın dişi kediler — apışları ıslak tüyleri diken diken enselerinde diş yerleri — bazan kuş bazan insan sesi çıkarıp ..

Mevsim bahara yakın.. En müthiş kudretim yasak bana : yeni bir hayat aşılamak. Nasıl şiddetli nasıl sıcak esiyor. yaratmak seninle beraber : sevgilim.dolaşıyorlar gebe kalana kadar.. Nasıl şiddetli nasıl sıcak esiyor. Alınmış elimizden doğurtmak imkânımız.. Lodos. yasak bana etine dokunmak senin.. ... Fırtına. Mevsim bahara yakın. Hava lodos. Biz altı yüz adet kadınsız erkeğiz. bereketli bir rahimde yenmek ölümü.

Boynu çıplak. ucunda ince bir telin sallanıyor iki yana. Bir kadın. küt...Bir yerlerde bir cam kırıldı yine — bu gece bu üçüncüsü —. ve başından uçan miğferi yuvarlanıyor önünde rüzgârın. . +2 Tepedelen cephesinde bir ceset. nasıl çarpıyor. küüüt. Hangi boş koğuşun kapısı açık kalmış... +3 Fabrikanın avlusunda elektrik ışığı. örtülüyor altında karların.

Ve kalın ve dallı budaklı kestaneler kımıldanıyor .uzun saçlarıyla etekleri uçarak atölyenin kapısında. Atölyenin saçağından büyük bir buz parçası düştü yere. +4 Ovaya dörtnala yaylılar iniyor : çıngıraklar hamutlarında beygirlerin..... +5 Đnce uzun kılçıklardan ibaret kalan kavak ağaçları aydınlıktılar mehtâbolmadığı halde.. Ve iki yanda çırpınan muşambalarıyla koşuyorlar gece yarısı denize doğru. Rüzgâr vurdu putrellere..

.. Gebe..— iki yana sallanıyor değil ağır ağır yer değiştiriyorlar âdeta — gidiyordu göz alabildiğine yıldızların ışığında yapraksız ahşap kalabalığı.. bu uğultu. Buna rağmen havada dişi bir ten kokusu ve yüklü bir yumurtalığın sıcaklığı. Buna rağmen bu lodos. Dağlarda kar çözülüyor.1.. Yürüyor usareler yapraksız dalların ucuna doğru.. Mevsim bahara yakın ve doğumun — korkunç güzel ve sıcaktır — günü doldu dolacak. 23.1941 . Gebelik.

Ve elleri öyle büyük işler için hazırlanmıştı ki devin. MĐNNACIK KADIN VE HANIMELLERĐ O mavi gözlü bir devdi. Bir dev gibi seviyordu dev. Kadının hayali minnacık bir evdi.MAVĐ GÖZLÜ DEV. . yapamazdı yapısını. çalamazdı kapısını bahçesinde ebruliiii hanımeli açan evin. bahçesinde ebruliii hanımeli açan bir ev. Minnacık bir kadın sevdi.

O mavi gözlü bir devdi. Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev. girdi zengin bir cücenin kolunda bahçesinde ebruliiii hanımeli açan eve. NERDEN GELĐP NEREYE GĐDĐYORUZ? . Mini minnacıktı kadın. Rahata acıktı kadın yoruldu devin büyük yolunda. Ve elveda! deyip mavi gözlü deve.. dev gibi sevgilere mezar bile olamaz: bahçesinde ebruliiiii hanımeli açan ev. Minnacık bir kadın sevdi.

yüreğimizin. ellerimizin. taşta. Kanlı ayak izlerimiz mi önümüzdeki yollarda duran? Bir cehennem çıkmazında mı sona erecek önümüzdeki yollar? 1 Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler.Başlangıç Doğrultup belimizi kalktığımızdan beri iki ayak üstüne. günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların. yıkan da yaratan da biziz bu güzelim. bu yaşanası dünyada. . Çocuklar ölebilir yarın. tunçta. kolumuzu uzunlaştırdığımızdan beri bir lobut boyu ve taşı yonttuğumuzdan beri yıkan da. Arkamızda kalan yollarda ayak izlerimiz kanlı. çocukların avuçlarında yeşerecekler. tuvalde. yaratan da biziz. çelikte ve pılastikte. arkamızda kalan yollarda ulu uyumları aklımızın. toprakta.

kırematoryum. Yeller eser yerinde.hem de ne sıtmadan. Yeller eser yerinde. . Yüz şehir vardı. düşerek de değil kuyulara filân. Beş şehir vardı. yaşanmamış günlerimiz çocukların avuçlarıyla birlikte yok olan. çocuklar ölebilir yarın. Negatif resimcikler boşluğun karanlığında. ne kuşpalazından. 2 Bir şehir vardı. kırematoryum. çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında arkalarında bir avuç kül bile değil. Kırematoryum. Negatif resimcikler boşluğun karanlığında. çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın. Yok olan şehirlere şiirler yazılmayacak. arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan. Yeller eser yerinde. Bir deniz görüyorum ölü balıklarla örtülü bir deniz.

. ne bulvarlı sokak. Negatif resimcikler dalların altındaki yok olmuş olan dalların altındaki. Pencerende bir sokak bulvarlı.şair kalmayacak ki. Kuzeye götürmeyin beni.. Odan sıcak.. ne ak yastıkta üzüm karası saçlar.. ölmek istemiyorum. Eller kalmayacak. ne karlı ağaçlar. ölülere ağlayacak gözler kalmayacak ki. ağaçlar karlı. Batıya götürmeyin beni. ölmek istemiyorum. Ak yastıkta üzüm karası saçlar. . Adamlar paltolu... Penceren kalmayacak. ne paltolu adamlar. Ölmek istemiyorum. Ölülere ağlanmayacak. Yok olmuş olan dalların üstünden o bulutlardır geçen. Güneye götürmeyin beni.

ayrılık kederi. kadın.. Hürriyet hepimize yetebilir ve sevda kederi. ölmek istemiyorum. Bırakmayın beni burda. beton. kitap da yetmiyor. toprak. 3 Tahta. erkek.Ölmek istemiyorum. ama keder dilediğin kadar. Doğuya götürmeyin beni. Hürriyet hepimize yetmiyor. saman damlarımızla iki milyardan artığız. teneke. O bulutlardır geçen yok olmuş olan dalların üstünden. Ekmek hepimize yetmiyor. Ölmek istemiyorum. kocalmak kederinden .. götürün bir yerlere. çoluk çocuk. yorgunluk da göz alabildiğine. hastalık kederi.

gayrısı aşmayabilir eşiğimizi. Kitap hepimize yetebilir. Ormanlarınki kadar uzun olabilir ömrümüz. Yeter ki bırakmayalım, yaşanmamış günlerimiz yok olmasın çocukların avuçlarıyla birlikte, boşluğun karanlığına çıkmasın negatif resimcikler, yeter ki ekmek ve hürriyet yolunda dövüşebilmek için yaşayabilelim.

Çağırı

Tanrı ellerimizdir, Tanrı yüreğimiz, aklımız, her yerde var olan Tanrı, toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve pılastikte ve bestecisi sayılarda ve satırlarda ulu uyumların.

Đnsanlar sizi çağırıyorum : kitaplar, ağaçlar ve balıklar için, buğday tanesi, pirinç tanesi ve güneşli sokaklar için, üzüm karası, saman sarısı saçlar ve çocuklar için.

Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler,

günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların, çocukların avuçlarında yeşerecekler.

22.11.962

NĐKBĐNLĐK

Güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler göre-ceğiz... Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar, ışıklı maviliklere süre-ceğiz... Açtık mıydı hele bir son vitesi, adedi devir. Motorun sesi. Uuuuuuuy! çocuklar kim bilir ne harikûlâdedir

160 kilometre giderken öpüşmesi...

Hani şimdi bize cumaları, pazarları çiçekli bahçeler vardır, yalnız cumaları yalnız pazarları.. Hani şimdi biz bir peri masalı dinler gibi seyrederiz ışıklı caddelerde mağazaları, hani bunlar 77 katlı yekpare camdan mağazalardır. Hani şimdi biz haykırırız Cevap: açılır kara kaplı kitap: zindan.. Kayış kapar kolumuzu kırılan kemik kan. Hani şimdi bizim soframıza haftada bir et gelir. Ve çocuklarımız işten eve sapsarı iskelet gelir..

Hani şimdi biz.. Đnanın: güzel günler göreceğiz çocuklar güneşli günler göre-ceğiz. Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar, ışıklı maviliklere süre-ceğiz.....

1930

NĐYAZALANT SÖMÜRGESĐ

Afrika, Niyazalant sömürgesi. Saat sabahın dördü. Dipçikler kapıları dövdü ve işte fotoğraf : Zenci kardeşlerim bir don bir gömlek ve ayakları çıplak ve pembe avuçlu elleri kıvırcık başlarının üzerinde

dizilmişler duvar diplerinde.

Tıpkı bizim gibi, bizim de dipçikle dövüldü kapılarımız, bizim de ellerimiz havada, ayaklarımız çıplak, ama bizde de bize bağlı duvar diplerinde esir kalıp kalmamak.

1962

O VE AKSAKALLILAR

Yeşil selviler, beyaz mezar taşları ve elyazma kitaplar vardı manzarada. Gün akşama yakındı ve durgundu.

Bir yemiş sofrasının başında bağdaş kurmuş gibi oturmuşlardı etrafına ibret aynasının. Aksakalları bilgin, gözleri genç, elleri yorgundu, ilhamlı, vahim ve dalgındılar. O, birdenbire meclise geldi dedi : «— Đbret aynasından bakıp

çubuklarını yakıp şerh ü izah edenler. Değişmekte olanı görüp içine girip değiştirmektir hüner. Ve sanmayın ki değişen başı boş bir oktur, kanunu ve nizamı yoktur. Ben, bilip bildiririm ki : Rab ve kitap ve saçı rüzgârda uçan «kahraman» değil, (karanlık orman, tuzlanmamış deri, budaklı lobut ve taş baltadan beri) Onlar'dır büyük macerayı yapan. Onlar ki toprakta karınca suda balık havada kuş kadar çokturlar.

Korkak, cesur cahil, hakîm ve çocukturlar. Ve kahreden yaratan ki Onlar'dır, şarkılarımda yalnız Onlar'ın maceraları vardır...»

ONUN DOĞUŞU VE DEMĐRHANE BACASI

Demirhane bacası ki yağmurda ümitsiz ve müntekim dururdu. Ve rüzgâr ki kendini kaldırıp kaldırıp demirhane bacasına vururdu. Ve siyah bir yelken gibi gece rüzgârdayken, sahip değilken ağaçlar dallarına, kuşlar kanatlarına, ve çekerken karanlıktan yıldırımları toprak, insanlar ve âletler bırakıp kaldırımları derin uykulardayken bir zemin katında bir çocuk doğdu. Yıldızlar teker teker deste deste yandılar. Yıldızlar, onun çocuk gözleri gibi aydınlık ferah veren

kerim olandılar... Demirhane bacası ışıyıp gülümsedi, dedi :

« — Zemin katında doğan bil ki o dur. Rehber ve delil ki o dur. Fikri derin, şefkati gani, gazabı yamandır, âletsizlerin oğlu, âletsizlere âlet verecek olandır. O, onların içinde, onların önünde o, matem gecesinde, kavga yerinde, bayram gününde o. Ve o her yanından ana kucağı gibi saracaktır onları. Ona ram olacak dört kadim unsur : âteş ve toprak, rüzgâr ve yağmur. Ve körler hikâyesinin son babını o, tekmil ettirecektir. Yazacaktır insanoğlu öz kitabını bilerek isteyerek.»

Sustu demirhane bacası. Söküyor şafak.

ORKESTRA

Bana bak! Hey! Avanak! Elinden o zırıltıyı bıraksana! Sana, üç telinde üç sıska bülbül öten üç telli saz yaramaz!

Bana bak! Hey! Avanak! Üç telinde üç sıska bülbül öten üç telli saz dağlarla dalgalarla kütleleri ileri atlatamaz!

Üç telli saz yatağını değiştirmek isteyen nehirlerden:köylerden, şehirlerden aldığı hızla, milyonlarla ağzı bir tek ağızla güldüremez! Ağlatamaz! hey! hey! üç telli sazın üç telinde öten üç sıska bülbül öldü acından. Onu attım köşeye! hey! hey! üç telli sazın ağacından deli tiryakilere içi afyon lüleli bir çubuk yaptılar!

Hey! Hey! Dağlarla dalgalarla, dağ gibi dalgalarla dalga gibi dağ-lar-la başladı orkestram! Hey! Hey! Ağır sesli çekiçler sağır örslerin kulağına Hay-kır-dı!. Sabanlar güleşiyor tarlalarla, tarlalarla! Coştu çalgıcı başı, esiyor orkestram dağlarla dalgalarla, dağ gibi dalgalarla, dalga gibi dağ-lar-la.

1921

OTOBĐYOGRAFĐ 1902'de doğdum doğduğum şehre dönmedim bir daha geriye dönmeyi sevmem üç yaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim on dokuzumda Moskova'da komünist Üniversite öğrenciliği kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu ve on dördümden beri şairlik ederim kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir ben ayrılıkların kimi insan ezbere sayar yıldızların adını ben hasretlerin hapislerde de yattım büyük otellerde de açlık çektim açlık gırevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir otuzumda asılmamı istediler kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini verdiler de otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu .

elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum Pırağ'dan Havana'ya Lenin'i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924'de 961'de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır partimden koparmağa yeltendiler beni sökmedi yıkılan putların altında da ezilmedim 951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün 52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile aldattım kadınlarımı konuşmadım arkasından dostlarımın içtim ama akşamcı olmadım hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana başkasının hesabına utandım yalan söyledim yalan söyledim başkasını üzmemek için ama durup dururken de yalan söyledim .

bindim tirene uçağa otomobile çoğunluk binemiyor operaya gittim çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye ama kahve falıma baktırdığım oldu yazılarım otuz kırk dilde basılır Türkiye'mde Türkçemle yasak kansere yakalanmadım daha yakalanmam da şart değil başbakan filân olacağım yok meraklısı da değilim bu işin bir de harbe girmedim sığınaklara da inmedim gece yarıları yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında ama sevdalandım altmışıma yakın sözün kısası yoldaşlar bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da insanca yaşadım diyebilirim ve daha ne kadar yaşarım .

sevdiğine her şeyini verdiğin müddetçe ve verebildiğin kadar gençsin. ÖLÇÜ Sevdiğin müddetçe ve sevebildiğin kadar. 1947 . 11 Eylül 1961 / Doğu Berlin.başımdan neler geçer daha kim bilir.

ben uyurken hücreme pencereden girdiniz..ÖLÜME DAĐR Buyrun. Neden öyle yüzüme bir tuhaf bakılıyor? Osman oğlu Hâşim. Ne ince boyunlu ilâç şişesini ne kırmızı kutuyu devirdiniz. Biliyorum. Ne tuhaf şey. Đstanbul limanında kömür yüklerken bir Đngiliz şilebine. hani siz ölmüştünüz kardeşim. oturun dostlar. Şilebin vinci çıkartmıştı nâşınızı ve paydostan önce yıkamıştı kıpkırmızı kanınız . Yüzünüzde yıldızların aydınlığı başucumda durup el ele verdiniz. kömür küfesiyle beraber ambarın dibine. hoş gelip sefalar getirdiniz. Buyrun.. oturun dostlar hoş gelip sefalar getirdiniz.

. hücreme pencereden girdiniz.. iki gözüm. oturun. .. Yayalar-köylü Yakup..simsiyah başınızı. ben sizi ölmüş zannediyordum. Kim bilir nasıl yanmıştır canınız. Ayakta durmayın. merhaba. Siz de ölmediniz miydi? Çocuklara sıtmayı ve açlığı bırakıp çok sıcak bir yaz günü yapraksız kabristana gömülmediniz miydi? Demek ölmemişsiniz? Ya siz? Muharrir Ahmet Cemil? Gözümle gördüm tabutunuzun toprağa indiğini. Yüzünüzde yıldızların aydınlığı hoş gelip sefalar getirdiniz.

vazgeçmemişsiniz eski huyunuzdan. yapyalnız dünyayı unutabilmek için ne kadar çok içerdiniz.» Hâşim.. Ben sizi ölmüş zannediyordum. buyrun. Bir eski Acem şairi : «Ölüm âdildir» — diyor... Günde elli kuruşu tutabilmek için. hoş gelip sefalar getirdiniz.Hem galiba tabut biraz kısaydı boyunuzdan. Onu bırakın Ahmet Cemil.. herhangi bir şahın bir gemi ambarında bir kömür küfesiyle öldüğünü?. oturun dostlar. o ilâç şişesidir rakı şişesi değil.— «aynı haşmetle vurur şahı fakiri. Başucumda durup el ele verdiniz. ... neden şaşıyorsunuz? Hiç duymadınız mıydı kardeşim.

» Şişeyi bırakın Ahmet Cemil.. dostlar.. böyle hışımla nereye gidiyorsunuz? . ne güzel güldünüz. ölümün âdil olması için hayatın âdil olması lâzım.. Biliyorum. Yaşarken bir kerre olsun böyle gülmemişsinizdir. Fakat bekleyin.Bir eski Acem şairi : «Ölüm âdildir» — diyor. iki gözüm. Bir eski Acem şairi. diyorsunuz.. bitsin sözüm. Boşuna hiddet ediyorsunuz. Dostlar beni bırakıp. Bir eski Acem şairi : «Ölüm âdil.. Yakup....

.. Đçimde ikinci bir insan gibidir seni sevmek saadeti... güneşli bir rahatlık ve etin daveti : kıpkızıl çizgilerle bölünmüş sıcak koyu bir karanlık.. . hapiste ve yaşım kırkı geçmiş iken....PĐRAYE ĐÇĐN YAZILMIŞ : SAAT 21-22 ŞĐĐRLERĐ Ne güzel şey hatırlamak seni : ölüm ve zafer haberleri içinden. Ne güzel şey hatırlamak seni : bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin ve saçlarında vakur yumuşaklığı canımın içi Đstanbul toprağının. Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının.

kendisi değil edasındaki dünya... ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım. hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek : filânca gün..Ne güzel şey hatırlamak seni. Ve hemen fırlayarak yerimden penceremde demirlere yapışarak hürriyetin sütbeyaz maviliğine sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım. yazmak sana dair. Ne güzel şey hatırlamak seni. Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine : bir çekmece bir yüzük. .. falanca yerde söylediğin söz... hapiste ve yaşım kırkı geçmiş iken. Ne güzel şey hatırlamak seni : ölüm ve zafer haberleri içinden.

zaman gibi... acıydılar. 21 Eylül 1945 . kelimelerin insandılar. Mahzundular. etindendiler.20 Eylül 1945 Bu geç vakit bu sonbahar gecesinde kelimelerinle doluyum.. Kelimelerin geldiler bana. kahramandılar. umutlu.. el gibi ağır ve yıldızlar gibi pırıl pırıl kelimeler. kafandan. sevinçli. madde gibi ebedî. göz gibi çıplak. yüreğinden. Kelimelerin getirdiler seni. onlar : kadın ve yoldaş olan. onlar : ana.

22 Eylül 1945 Kitap okurum : içinde sen varsın. Đnsanlar. dünyanın hali gibi halimiz.. şarkı dinlerim : içinde sen. senin yorgun ellerinde ağır başın. babası hapiste.. dünyanın hali gibi halimiz. güler senin altın gözlerinin içi.. Oturdum ekmeğimi yerim : karşımda sen oturursun. daha güzel günlere insanları taşır. babası çıkar hapisten.Oğlumuz hasta. çalışırım : . oğlumuz iyileşir..

kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi!.. adımını atmak üzredir. şimdi? Evde mi. Sen ki. Belki de yürüyordur. — her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren .. çalışıyor mu.. şu anda. okşuyor. sokakta mı. uzanmış mı.karşımda sen. 23 Eylül 1945 O şimdi ne yapıyor şu anda şimdi..— O şimdi ne yapıyor. her yerde «hâzırı nâzır»ımsın. konuşamayız seninle. şimdi. beyaz. ayakta mı? Kolunu kaldırmış olabilir. — hey gülüm. duyamayız sesini birbirimizin : sen benim sekiz yıldır dul karımsın. şimdi? Belki dizinde bir kedi yavrusu var.

canımın içi ayaklar!.. şimdi?.— Ve ne düşünüyor beni mi? Yoksa ne bileyim fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi? Yahut. En güzel çocuk : henüz büyümedi. şu anda.. Ve sana söylemek istediğim en güzel söz : henüz söylememiş olduğum sözdür. 24 Eylül 1945 En güzel deniz : henüz gidilmemiş olanıdır.. . insanların çoğunun neden böyle bedbaht olduğunu mu? O şimdi ne düşünüyor... şimdi.sevgili.. En güzel günlerimiz : henüz yaşamadıklarımız.

25 Eylül 1945 Saat 21. Bu sefer hapislik uzun sürdü biraz : 8 yıl. nerdeyse koğuşların kapıları kapanır. Yaşamak : ümitli bir iştir. . seni duvarların dışında... sevgilim. 26 Eylül 1945 Bizi esir ettiler. Meydan yerinde kampana vurdu.. Ufak iş bizimkisi. yaşamak : seni sevmek gibi ciddî bir iştir. bizi hapse attılar : beni duvarların içinde..

. bilmeyerek hapisaneyi insanın kendi içinde taşıması. ben artık şarkı dinlemek değil şarkı söylemek istiyorum. 1 Ekim 1945 Dağın üstünde : . 30 Eylül 1945 Seni düşünmek güzel şey ümitli şey dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey. iyi insanlar ve seni sevdiğim kadar sevilmeye lâyık.. namuslu.. Fakat artık ümit yetmiyor bana. Đnsanların birçoğu bu hale düşürülmüş. çalışkan..Asıl en kötüsü : bilerek...

dost ve sevgili olsun hayat.. 2 Ekim 1945 Rüzgâr akar gider. Birazdan açar kırmızı kırmızı : gecesefaları birazdan açar kırmızı kırmızı. Taşır havamızda sessiz. Kapı kapalı : zorlayıp açmak ister. yani yarı yarıya dünyasız geçti bugün de. cesur kanatlar vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımızı.akşam güneşiyle yüklü olan bir bulut var dağın üstünde.. Ağaçta kuşlar cıvıldaşır : kanatlar uçmak ister. Bugün de : sensiz. Ben seni isterim : senin gibi güzel... Biliyorum henüz bitmedi . aynı kiraz dalı bir kere bile sallanmaz aynı rüzgârla.

Henüz öldürmek zorunda bırakılmadık ve öldürülmek işi geçmedi başımızdan.sefaletin ziyafeti. yorgunluğu ölesiye ve birbirimizden ayrı düşmeyi. Đkimiz de biliyoruz.. 5 Ekim 1945 Đkimiz de biliyoruz. öğrettiler : aç kalmayı.. sevgilim.... Bitecek fakat. üşümeyi. .. sevgilim. öğretebiliriz : dövüşmeyi insanlarımız için ve her gün biraz daha candan biraz daha iyi sevmeyi.

Benim bağırasım gelir : — «P î r â y e . Buruşuyor hâlâ gelmeyen mektup avucumda. Tank paletlerinin izleri kapanır bu kış karla....» — diye. Altı yıldır sürülmedi bu tarla. duruyor olduğu gibi tank paletlerinin izleri. 7 Ekim 1945 Đnsan çığlıkları geçti geceleyin açık denizleri rüzgâr-larla.. . Yürek kirpiklerin ucunda uzayıp giden toprak uğurlanır. P î r â y e !. ağır.. Dolaşmak tehlikeli hâlâ geceleyin açık denizleri.6 Ekim 1945 Bulutlar geçiyor : haberlerle yüklü..

nâlet. azgın bir hayvanı döver gibi bugün çalışıyorum. sonra bir de bakıyorsun ki ağzımda sönük bir cıgara gibi tembel bir türkü sabahtan akşama kadar sırtüstü yatıyorum ertesi gün.. gözümün nuru.Ah. Ve beni çileden çıkartıyor büsbütün kendime karşı duyduğum nefret ve merhamet.. 8 Ekim 1945 Çekilmez bir adam oldum yine : uykusuz. yine yalan söylüyor antenler : alın teri tacirleri kapatabilsin diye defteri yüzde yüz kârla. gözümün nuru.. Bir bakıyorsun ki ana avrat söver gibi. Fakat Ezrailin sofrasından dönenler döndüler verilmiş kararlarla.. Çekilmez bir adam oldum yine : . aksi.

Yine her seferki gibi haksızım. Bir şeyler soruyormuşun..uykusuz. sarı gözlerini bana çevirdin. Fakat elimde değil seni kıskanıyorum beni affet. sesini duymuyorum ama. Sebep yok. 9 Ekim 1945 Dün gece rüyama girdin : dizimin dibinde oturuyormuşun.. kanaryamın : «Memo»mun türküsü. Başını kaldırdın. nâlet. Havada fısıltısı başsızlığın ve sonsuzluğun. Kırmızı kafesinde. aksi. . Gecenin içinde bir yerlerde aydınlık bir haber gibi saat çalıyor. Bu yaptığım iş ayıp rezalet. olması da imkânsız. Islak dudakların kapanıp açılıyor. kocaman.

. Düşünüyorum : yoksa senin miydi bütün o sesler? 10 Ekim 1945 Gözlerine bakarken güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma. durup dinlenmeden değişen ebedî madde gibi gözlerin : sırrını her gün bir parça veren fakat hiçbir zaman büsbütün teslim olmayacak olan.. Senin ıslak dudakların hep öyle açılıp kapanıyor sesini duymuyorum ama...sürülmüş bir tarlada toprağı itip yükselen tohumların çıtırdısı ve bir kalabalığın haklı ve muzaffer uğultusu geliyor kulağıma. ekinlerin içinde kayboluyorum. Kahrederek uyandım. Kitabın üstünde uyuyakalmışım meğer.. bir buğday tarlasında.. . Yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum.

gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk... şu sözleri söyleyebileceğiz : «— Pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü. sevgilim. Đçimiz rahat.» 27 Ekim 1945 . çalıştık gücümüzün yettiği kadar seni bahtiyar kılalım diye. son defa dönüp baktığımızda şehre.18 Ekim 1945 Kale kapısından çıkarken ölümle buluşmak üzre. devam ediyor hayat. gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi. işte geldik gidiyoruz şen olasın Halep şehri. Devam ediyor bahtiyarlığa doğru gidişin.

... . Bir elmanın yarısı biz yarısı insanlarımız. Ama biz hâlâ güneşin altında el ele yalnayak koşan hayran gözlü çocuklarız. Bir elmanın yarısı sen yarısı ben ikimiz. Bana öyle gelir ki belki bin yıllık bir ömrün macerası geçti başımızdan.Bir elmanın yarısı biz yarısı bu koskoca dünya... 28 Ekim 1945 Itır saksısında artan koku. Sevgilim. yaş kemâlini buldu. denizlerde uğultular ve işte dolgun bulutları ve akıllı toprağıyla sonbahar..

.5 Kasım 1945 Çiçekli badem ağaçlarını unut. Sevgilim. 8 Kasım 1945 Uzaktaki şehrimin damları üzerinden ve Marmara denizinin dibinden geçip sonbahar topraklarını aşarak olgun ve ıslak . mevsim sonbahar. bu bahiste geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.. sevgilim... Değmez. Islak saçlarını güneşte kurut : olgun meyvelerin baygınlığıyla pırıldasın nemli. ağır kızıltılar.

. Uludağda.. telefon simsiyah kapandı. Sonra. Ovada kavaklar soyunuyor. sonbahar bitti bitecek. üç dakikalık bir zamandı. .. Bu. nerdeyse girecek gebe-uykularına toprak. Đpekböceği tohumları kışlaklarına gitti gidecek. zirvede kar ve Kirezli-yaylada şahane ve şipşirin yatmış uykudadır kırmızı kestane yapraklarının üstünde ayılar. Ve biz yine bir kış daha geçireceğiz : büyük öfkemizin içinde ve mukaddes ümidimizin ateşinde ısınarak. Havayı dinliyorum : nabız yavaşladı..geldi sesin. 12 Kasım 1945 Damardan boşanan kan gibi ılık ve uğultulu son lodoslar esmeye başladı.

senin mekânın olan ve nereye sürülsem. sevgilim. — diz boyu.13 Kasım 1945 Tarif kabul etmez.. — diyorlar.. — yangın yerlerinde. — diyorlar. Şu kadarcık kız çocuklarını. — diyorlar. — Đstanbulun sefaleti.. fakir insanların şehri — sahici Đstanbulum.. hangi hapiste yatsam sırtımda. sinema localarında.. — kırıp geçirdi açlık. çalışkan. — diyorlar.. torbamın içinde götürdüğüm ve evlât acısı gibi yüreğimde. milleti. senin hayalin gibi gözlerimde taşıdığım şehir.. Kara haberler geliyor uzaktaki şehrimden : namuslu.... verem illeti.. ... .. ...

kaldır. geniş alnını. Hapisten mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına.. benze bahar ağaçlarına. kuşan..20 Kasım 1945 Saksılarda hâlâ tek tük karanfil bulunursa da ovada güz nadasları yapıldı çoktan. Ve zeytin devşirilmekte. bir yandan bahar fidelerine yer açılıyor. . öpülesi çizgilerle kırışık beyaz. Bir yandan kışa girilmekte. 1945 yılı Aralık ayının dördü Đlk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan... Bense hasretinle dolu ve büyük yolculukların sabırsızlığıyla yüklü yatıyorum demirli bir şilep gibi Bursada. böyle bir günde yılgın ve kederli değil. tohum saçılıyor. giyin.

akar suyun. Bu dünya. 5 Aralık 1945 Delindi sintine.. ferah ve ümitli bir âlem kuracağız Pirâyem.. Yıldız-poyrazdır esen.. esirler parçalamakta pırangaları..ne münasebet. taş çatlasa batacak. bu korsan gemisi batacaktır. tekneyi kayaların üstüne atacak. sevgilim. Ve senin alnın gibi hür. 6 Aralık 1945 Onlar ümidin düşmanıdır. . meyve çağında ağacın. böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı Nâzım Hikmetin kadını.

fakir-köylü Hatçe kadına. düşünen insana düşman. sevgilim. sana düşman. 7 Aralık 1945 Bursada havlucu Recebe. Ve elbette ki. Karabük fabrikasında tesviyeci Hasana düşman.. dökülen et —. ırgat Süleymana düşman. . vatan ki bu insanların evidir. sevgilim. dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya. onlar vatana düşman. Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına : — çürüyen diş.. dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla bu güzelim memlekette hürriyet..serpilip gelişen hayatın düşmanı.. bana düşman. bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler. elbet.

. Ve dağlar dumana batık kurşunî..diyeceksin ama şakayı bırak ve kıskanma.. sırılsıklam. yeni bir huy edindim hapiste : seni sevdiğim kadar değilse de . «— Ata binmesini de bilmezsin. Yaban kazları hızla gelip geçti demin herhal Đznik gölüne gidiyorlar. Tamam. Şimdi dışarda olmak.. Öküzlerin ayakları yaş toprağa gömülüyor yumuşacık.12 Aralık 1945 Ağaçlar ovada son bir gayretle pırıldamakta : pul pul altın bakır tunç ve tahta. dörtnala sürmek dağlara doğru atı.» —.. Havada serin havada is kokusu gibi bir şey : havada kar kokusu var. sonbahar belki bugün bitti artık..

14 Aralık 1945 Hay aksi lânet. Sevgilim. 13 Aralık 1945 Gece kar birdenbire bastırmış.. Ve karın altında mağrur hamarat sürüp gidiyor hayat. Ve ikiniz de uzaktasınız... .. fena bastırdı kış.. Göz alabildiğine Bursa ovasında kış : başsızlık ve sonsuzluk geliyor akla.. Bembeyaz dallardan dağılan kargalarla başladı sabah. değişti mevsim çekişen gelişmelerden sonra bir sıçramakla.hemen hemen ona yakın seviyorum tabiatı...

. Gece erkenden yatağa gir.. memleketimizde ve şehrimizde bu işte de çoğunluk bizde. yarı tok üşümek : dünyada. Evde de satılacak bir şey kalmamıştır.Sen ve namuslu Đstanbulum ne haldesiniz kim bilir? Kömürün var mı? Odun alabildin mi? Camların kıyısına gazete kâadı yapıştır. uçsuz bucaksız ve yaratılmadı. . ressamı illetî-ûlâ filân değil. RUBAĐLER BĐRĐNCĐ BÖLÜM 1 Bir gerçek âlemdi gördüğün ey Celâleddin. heyûlâ filân değil. Yarı aç.

. 4 Muşambanın üstüne resmini bir kerecik çizdim ama .» filân diye başlayan değil. 3 Sevgilimin hayâli dile geldi aynanın üzerinde : «— O yok.. o dışımdaki âlemin bende akseden hayâlidir. ne ondan ayrı bir sırrın kemâlidir..» — dedi bana günün birinde. Vurdum. ruhum onun. düştü parçalandı ayna... kayboldu hayâl ve lâkin çok şükür sevgilim duruyor yerli yerinde. ben varım.. Ve aslından en uzak ve aslına en yakın hayâl bana ışığı vuran yârimin cemâlidir..Ve senin kızgın etinden kalan rubailerin en muhteşemi : «Suret hemi zıllest. 2 Ruhum ne ondan önce vardı..

saçlarımdan uçan bahardır.. bu yasemin kokusu. kocaman gözlerin gerçekten var ve âsi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki dokunamıyorum bile.. «Bu ıtır senin icâdın değil.. 5 Sarılıp yatmak mümkün değil bende senden kalan hayâle.günde bin kere resmin çıktı bende tepemden tırnağıma. şehrimde gerçekten varsın etinle kemiğinle ve balından mahrum edildiğim kırmızı ağzın.. bu mehtaplı gece . yıldızlar vardır.» — dedi.. 6 Öptü beni : «— Bunlar. Halbuki sen orda. fakat ne tuhaf şey hayâlin onda daha çok kalacak benden uzun ömürlüdür muşamba.» — dedi. ister gözlerimde : «körler onları görmese de.» — dedi. 7 Bu bahçe. kâinat gibi gerçek dudaklardır. bu nemli toprak. «Đster gökyüzünde seyret..

— «gülmek.. 8 «— Paydos.. çünkü o ben gelmeden.pırıldamakta devâmedecek ben basıp gidince de.... 10 . ağlamak bitti çocuğum. ben geldikten sonra da bana bağlı olmadan vardı ve bende bu aslın sureti çıktı sadece.» — diyecek bize bir gün tabiat anamız... ve merhaba kâinat. 9 Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha. konuşmayan..» Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak : görmeyen. düşünmeyen hayat... güzelim dünya elvedâ.

12 Lahana. veba mikrobu ve yıldız hep hısım akrabayız. . Gözlerin.. gözlerin toprak olacak yarın. Ve ey güneş gözlü sevgilim. sevgilim.. «Cotigo.. sevgilim.. bal başka petekleri doldurmakta devâmedecek. ergo sum»1 değil bu haşmetli ailede varız da düşünebilmekteyiz. 11 Ne nurdan ne çamurdan. otomobil... kedisi ve kedinin boynundaki boncuk yuğrumlarındaki farkla hepsi aynı hamurdan..Balla dolu petek yani gözlerin güneşle dolu. demek ki varım.. 1 Düşünüyorum.

13 Aramızda sadece bir derece farkı var. işte böyle kanaryam. tasın toprakla dolmadan. ekmek almaya bile yetmiyor param. ĐKĐNCĐ BÖLÜM 1 «— Şarapla doldur tasını.» — dedi. bu nimetleri yıldızlarından çok olan dünyada açım. düşünemeyen kuşsun.» — dedi Hayyam.» 2 . «şaraba değil. yırtık pabuçlu adam : «— Ben. ben elleri olan.... sen kanatları olan. düşünebilen adam.. Baktı ona gül bahçesinin yanından geçen uzun burunlu.

Perdesiz.. 4 Geçmiş günün hasretini çekmem — yalnız bir yaz gecesi bir yana — ve gözümün son mavi pırıltısı bile gelecek günün müjdesini verecek sana... buz gibi odasında uyandı delikanlı.. seher vaktidir ey delikanlı uyan. ömrün kısalığını tatlı bir kederle düşünerek şarap içmek lâle bahçesinde.. 5 .Ölümü.. ayın altında. gecikmeyi affetmeyen fabrikanın canavar düdüğüydü uğuldayan.. simsiyah bir evde. 3 Ömür gelip geçiyor... vakti ganimet bil uyanılmaz uykulara varmadan : yâkut şarabı billûr kadehe doldur. zemin katında. Bu tatlı keder doğduk doğalı nasibolmadı bize : bir kenar mahallede..

sesim bir tohum gibi ağır ve çıplak : — Kalbimin saat ayarını veriyorum.. Türk şairi komünist Nâzım Hikmet ben. hasret ve ümitten ibâret ben. spiker. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM 1 Đnsan ya hayrandır sana. ben. tepeden tırnağa kavga. tepeden tırnağa iman..Ben. gonga tam şafak vakti vurulacak. bir insan. konuştum. ya düşman. Ya hiç yokmuşsun gibi unutulursun . 6 Ben.

beyaz bir elmanın..ya bir dakka bile çıkmazsın akıldan. Kim bilir felek ayırmasaydı bizi birbirimizden belki bu kadar yakın olmazdık birbirimize. 3 Kim bilir belki bu kadar sevmezdik birbirimizi uzaktan seyredemeseydik ruhunu birbirimizin. Ey benim sevgilim. tortusu dibe çöken bir su gibi duruldu. 4 Gün iyiden iyiye ışıdı artık.. Sevgilim. karlı bir çam ormanında nefes almanın bahtiyarlığına benzer seni sevmek. berraklaştı ortalık. 2 Çürüksüz ve cam gibi berrak bir kış günü sımsıkı etini dişlemek sıhhatli... sanki seninle yüz yüze geldim birdenbire : ...

.. BALIKPAZARI'NDA. alabildiğine aydınlık.. yanarak parmakları şerrârelerden insan yüreklerine dokundu bu elleri yirmi beş senedir yani bir rubu asır hapisane kaleminde mukayyit kulunuzun... ŞABAN OĞLU SELĐM ĐLE KĐTABI I ĐSTANBUL'DA. Đnsanoğlunun ömrü belki lüzumundan fazla kısa belki lüzumundan fazla uzun.aydınlık. BĐR MEYHANEDE BĐR HAPĐSANE MUKAYYĐDĐ «— Yanarak. ..

.....Bir tek daha içelim. «— Ruhum. . Bu hâyı huy bu hâyı huy neden? Ve insanlar neden dolayı şu tabakta yatan uskumru gibi mahzun? Kıyamet günü bir suali var Ezraile hapisane kaleminde mukayyit kulunuzun. Meyhanenin camlarına yağmur yağıyor."» Kalktı Bebek tramvayı Eminönü'nden. Bir tek daha içelim.... ağlamaktan yine zehroldu şarabım bu gece.... "Ağlamaktan... Zifiri karanlık Balıkpazarı.. Hiç adam asılırken gördünüz mü? Yarın bir tane asacağız. şafakla şafakla beraber.." Muallim Naci merhum.. "havâda yaprağa döndürdü rûzigâaar beni.

" demiş....Abdülhamid atardı Tıbbiye talebesini Sarayburnu'ndan. "Âdemin âdemin canlar katar âbuhavâsı cânına. Đstanbul şehrinin yoktur menendi.» II ŞABAN OĞLU SELĐM Beykoz'un cam fabrikası .. Bir tek daha içelim. demiş şair Nedim Efendi... Çok adam çok adam asıldı Hürriyette.... Akıntı götürmüş çuvalları bulamadılar. Eskiden köprü başında asarlardı.. bunu Sultanahmet'te. Yağmur dinmezse ıslanacak.....

biraz çarpıksa da su bardakları. Selim daima büyük bir sırrı çözmek bir şeyler anlamak ister gibi bakar adama.. severdi lamba şişelerini. sevdiklerini hilesiz sevdi Selim... Đnandıklarına katıksız inandı..moderen fabrikadır. likör kadehlerine düşmandı. Onun elinden çıkan cama gözlerin kapalı ayna dökebilirsin. Severdi pencere camlarını. karafakileri sever. kesme likör kadehleri harikadır. III KUZGUNCUK . Pencere camlarını biraz dalgalı çıkarır. Ustabaşı değildi Selim büyük ustaların hünerini almıştı ama.

. Denize nazırdı pencereleri. Sağda Cevdet Paşa yalısı.. Güneşte tavana suların ışıltısı vurur.. Aynada bir kartpostal : bir manzara Nis şehrinden. Yalıda bir tavus kuşu bir de Mebrure Hanım vardı..Beykoz'da oturmalı Beykoz'da çalışan adam. karyola.. Fakat Kuzguncuk şirin yerdir ve gayet nefis yapar gül reçelini pansiyoncu Madam ve kızı Raşel... Đskemle. Mebrure Hanım . karanlık şilepler geçerdi geceleri insanı olduğu yerde eli böğründe bırakarak. konsol. Selim'in odası havadardı. Kırmızı yazmalar kururdu yandaki boş arsada..

.. Fakat Kuzguncuk şirin yerdir Ve kırmızı yazmalar kuruyan boş arsadan dünyayı zapta gidecek olan pulsuz balıklar gibi çıplak çocukların her akşam dinlerdi çığlıklarını Selim. kanber tayı olmalı Şah Đsmail'in .. IV KĐTAP «Kitap rüzgâr olmalı. Tentene işlerdi Mebrure Hanım.tafta entariler giyerdi. uyurken dağıtırdı gülünü.. Merhum Cevdet Paşa yalısında Mebrure Hanımı unutmuşlardı. perdeyi kaldırmalıdır. Beykoz'da oturmalı Beykoz'da çalışan adam.. Çok ihtiyardı ve mavi gözleri kördü. Uyanır bir beyaz güle başlar.. kitap.

. Büyücek bir el kadar kırk yapraklı bir kitap... pul pul karışıp yıldızlara boş ve yorgun akıyor suyun üstünde.... Onları mutlaka yeneceksin. Devler kale kapısında devler yedi başlı ve simsiyah dururlar. Bir duvar yıkılacak bir bahçeye ineceksin..seni sırtına alıp devlerin üstüne saldırmalıdır. V SON VAPUR Kalktı son vapur iskeleden.» Böyle bir kitap buldu Selim : Kara kara yazılar beyaz kâat üstünde.. «64» numara. .

karanlık gözleri ve kırmızı saçları vardı Raşel'in.. Aynada : Raşel'in kolu Selim'in eli ve son vapurun yolu..» Eli beyazdı. sendedir.. Sendedir ekinimizin tohumu ve yapılarımızın temeli.Gece seslerle dolu. Sen ki topraksın seni sevmeyi bilmeli. Demirimiz ve kömürümüz sendedir. Sendedir rüzgârların gibi geçen ömrümüz. VI YĐRMĐ BĐRĐNCĐ YAPRAK «Toprağın ismiyle başlarız söze. «— Selim. ateş gibi elin...... .

.. şu kadar. yirmi birinci yapraktır. .. Sen su damlalarında halkeyledin bizi. Selim kapattı kitabı. Hürriyetin ilk şarkısı anlamaktır.. ve Doktor Moiz dün vurdu kendini. Laz fırıncı dükkânını kapatmış.» Bu.. Ve Selim... durup dinlenmeden değişirsin.. Biz seni değiştirip değiştirmedeyiz kendi kendimizi. ve Şaban oğlu Selim şarkı söylüyor.Sen ki topraksın. Çocukları var : şu kadar. VII RAŞEL'ĐN RÜYASI «— Hasan Ustayı çıkarmışlar işinden.

korkulu rüyalar görüyorum : Şişman adamlar. Selim kapattı kitabı. bizimdir. Selim... Raşel'im... tırnaklarında kan omuzlarında altın çuvalları rap.» «— Korkma günler bizimdir. rap. yürüyorlar...Seni dinledim dinleyeli. çağırdılar yedi kat yerin altından mezarlarını kazacak olanları. ne çok insan öldürüyorlar..» VIII KIRKINCI YAPRAK «Gelirken dünyaya kanla. Anladığını anlatmayan alçaktır.. Ne çok insan öldürüyorlar. kolları alabildiğine uzun.» Bu kırkıncı yapraktır. Selim. ateşle... .

. HAPĐSANEDE HAPĐSANE MUKAYYĐDĐ «— Bugün bir hayli yolcu aldık. Mirim. ben yazarken . Kadınlar hariç. IX ĐSTANBUL'DA. Bugün de geçirdik vakti keraheti.Ve Selim. onu da kaydedelim : 1328... eroin şebekesi ve Topkapı cinayeti geldiler. Bu meyanda : gümrük ihtilâsı... 1328 doğumlu Şaban oğlu. ve Şaban oğlu Selim. Mevcut : 727. Bir misafir daha var..

.... Esbabını bilirim...» ." demiş. Ayaklarının üstüne basamıyor ve sol gözü kan içinde.sen pencereden bir nazar et : böyle akşam ışığında durur durur taştan değil renkli camlardan yapılmış gibi Sultanahmet... "Âdemin âdemin canlar katar âbuhavâsı cânına. . bu hâyı huy. 1328 1328 doğumlu Şaban oğlu Şaban oğlu Selim. Đstanbul şehrinin yoktur menendi.. bu hâyı huy neden bu beldede? Ey Fuzuli nerdesin? Nerdesin Galip Dede? Ey Nedim. demiş şair Nedim Efendi..... Mirim....

100 metreden çiftleşen iki sineği seçebilen iki gözüm... elbette gördü iki ayaklıların ikiye ayrıldığını.. Şairim . Sen benim hangisinden olduğumu anlamak istiyorsan cebime sok kafanı: orda aydınlığı okuyan kara ekmek sana doğruyu söyler.ŞAĐR Şairim şimşek şekillerini şiirlerimin caddelerde ıslık çalarak kazırım duvarlara.

Şairim bir yıl yağan yağmur kadar şiir yazdım. en sevdiğim gazel Anti Düringidir Engelsin.. Bana mahsustur bu vuruş futbol potinlerim . Santırdan alınca pası çakarım Hooooooooooooooooooooooooop! 5 numro top açık ağzından girer golkipin karnına.şiirden anlarım. Fulbolda eski kurdum. Fenerbahçenin forvetleri mahallede kaydırak oynıyan birer piç kurusuyken ben en ağır hafbekleri yere vururdum. Futbolda eski kurdum. Fakat asıl şaheserime başlamak için Hafızı Kapital olmayı bekliyorum..

Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını! Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere! . şairiz dedik ya be arkadaş. 1923 SALKIMSÖĞÜT Akıyordu su gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.. Şairiz be...kurşunkalemimden öğrendi bu zanaatı! O kurşunkalemim ki 9 deliğinizden vücudunuza her tıktığı mısra işkembenizde taş.

. atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde! Atlılar atlılar kızıl atlılar..Birden bire kuş gibi vurulmuş gibi kanadından yaralı bir atlı yuvarlandı atından! Bağırmadı. gidenleri geri çağırmadı. baktı yalnız dolu gözlerle uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına! Ah ne yazık! Ne yazık ki ona dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak. atları rüzgâr kanatlılar! Atları rüzgâr kanat.. .. Atları rüzgâr. beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak! Nal sesleri sönüyor perde perde.

... Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat! Akar suyun sesi dindi. Gölgeler gölgelendi renkler silindi. sarktı salkımsöğütler sarı saçlarının üzerine! Ağlama salkımsöğüt. At. Kara suyun aynasında el bağlama! el bağlama! ağlama! 1928 SAMAN SARISI . Siyah örtüler indi mavi gözlerine. ağlama.Atları..

Vera Tulyakova'ya derin saygılarımla I Seher vakti habersizce girdi gara ekspres kar içindeydi ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım peronda benden başka da kimseler yoktu durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri perdesi aralıktı genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada saçları saman sarısı kirpikleri mavi kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı üst ranzada uyuyanı göremedim habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini baktım arkasından üst ranzada ben uyuyorum Varşova'da Biristol Oteli'nde yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu oysa karyolam tahtaydı dardı genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada saçları saman sarısı kirpikleri mavi .

ak boynu uzundu yuvarlaktı yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu oysa karyolası tahtaydı dardı vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu oysa karyolalar tahtaydı dardı iniyorum merdivenleri dördüncü kattan asansör bozulmuş yine aynaların içinde iniyorum merdivenleri belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde kederli bir gül açıldı ağır ağır Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden şair Nikolas Gilyen Havana'ya döndü çoktan yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti yudum yudum şehirlerimizin hasretini iki şey var ancak ölümle unutulur anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına .

çıktılar önüme ansızın oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı bir mangaydılar kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri kolları kollarında gamalı haç işaretleri elleri ellerinde otomatikleri vardı omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu hattâ yakaları boyunları vardı ama başları yoktu ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler yürüdük korktukları hem de hayvanca korktukları belli gözlerinden belli diyemem başları yok ki gözleri olsun korktukları hem de hayvanca korktukları belli belli çizmelerinden korku belli mi olur çizmelerden oluyordu onlarınki korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara her sese her kıvıltıya ateş ediyorlar hattâ Şopen Sokağı'nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor ve kurşun seslerini benden başka duyan yok .

ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından sicim ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin içinde sıcak bir fırancala gibi vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına Belveder yolunda düşündüm Lehlileri kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca Belveder yolunda düşündüm Lehlileri bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı girdim büyük salona genç bir kadınla saçları saman sarısı kirpikleri mavi ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler bebekevlerindeki gibi ve sen bundan dolayı bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada ak boynun uzundu yuvarlaktı .

yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu ve işte Kırakof şehrinde Kapris Barı vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında onu oraya sen koydun bir taş kuyunun dibindeki suydu bakıyorum eğilip bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz sesleniyorum seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin cıgaranın ucunda senin ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi aklından geçenlerdeydi ayrılık benden gizlediklerinde gizlemediklerinde ayrılık rahatlığındaydı senin senin güvenindeydi bana büyük korkundaydı ayrılık birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin .

ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi diyemem tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi vardı vakıt hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize yürüdük yıldızlara değen Ortaçağ duvarlarının karanlığında vakıt hızla akıyordu geriye doğru ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu ardımızdan koşuyordu önümüze Yegelon Üniversitesi'nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dolaşıyor bozmağa çalışıyor Kopernik'in Araplardan kalma usturlabını ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında rok end rol oynuyor Katolik öğrencilerle vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz vuruyor bulutlara kızıltısı Nova Huta'nın orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borozan gece yarısını çaldı Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi şehre yaklaşan düşmanı verdi haber ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın borazan iç rahatlığıyla öldü .

ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülmenin acısını düşündüm vakıt hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir vapur iskelesi gibi arkada kaldı seher vaktı habersizce girdi gara ekspres yağmurlar içindeydi Pırağ bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı kapağını açtım içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında saçları saman sarısı kirpikleri mavi yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık yağmurlar içindeydi Pırağ sen yoksun uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada üst ranza bomboş sen yoksun yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse yitirilmiş akşamlar gibi Vıltava suyu akıyor köprülerin altından sokaklar bomboş .

bütün pencerelerde perdeler inik tıramvaylar bomboş geçiyor biletçileri vatmanları bile yok kahveler bomboş lokantalar barlar da öyle vitrinler bomboş ne kumaş ne kıristal ne et ne şarap ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu ne bir karanfil şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yalnızlıkta on kat artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için Lejyonerler Köprüsü'nden martılara ekmek atıyor gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp her lokmayı vakıtları yakalamak istiyorum parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu saçları saman sarısı kirpikleri mavi elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı üst ranzada uyuyanı göremedim ben değilim bir uyuyan varsa orda belki de üst ranza boş .

Moskova'ydı üst ranzadaki belki duman basmış Leh toprağını Birest'i de basmış iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden geçiyorlar Berlin'den beri kompartımanda bir başımayım karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim garson kız tanıdı beni iki piyesimi seyretmiş Moskova'da garda genç bir kadın beni karşıladı beli karınca belinden ince saçları saman sarısı kirpikleri mavi tuttum elinden yürüdük yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata o yıl erken gelmişti bahar o günler Çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı'nda yitirdim ansızın seni oysa ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda elinin sıcaklığını senin sonra elinin yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda sonra elini ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan ama yine de ansızın yitirdim seni asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun .

bulvarlar karlı seninkiler yok ayak izleri arasında botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde tanırım milisyonerlere sordum görmediniz mi eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz elleri gümüş şamdanlarda mumlardır milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor görmedik Đstanbul'da Sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında üç mavna gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan romorkörün kaptanına seslenemedim çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan görmedik girdim giriyorum Moskova'nın bütün sokaklarında bütün kuyruklara ve yalnız kadınlara soruyorum yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var ama onlardan .

bana ne güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz görmediniz mi saçları saman sarısı kirpikleri mavi kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman Pırağ'da aldı görmedik vakıtlarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm kopuyor ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem koşuyor önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telâştır alıyor beni tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum Bolşoy'a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin Kalamış'ta Balıkçının Meyhanesine girdim ve Sait Faik'le tatlı tatlı konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri sancılar içindeydi ve dünya güzeldi lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum görmedik çaldı geceyarısını Stırasnoy Manastırı'nın saat kulesi oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda .

oralarda on dokuz yaşıma rastladım birbirimizi birde tanıdık oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir ve Stırasnoy Alanı'na şimdi Puşkin Alanı kar yağmaya başladı üşüyorum hele ellerim ayaklarım oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri çıplak ağzında ham bir elmanın tadı dünya on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden onun başına gelecekleri bir ben biliyorum çünkü inandım onun bütün inandıklarına sevdim seveceği bütün kadınları yazdım yazacağı bütün şiirleri yattım yatacağı bütün hapislerde geçtim geçeceği bütün şehirlerden hastalandım bütün hastalıklarıyla bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri bütün yitireceklerini yitirdim .

saçları saman sarısı kirpikleri mavi kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman görmedim II On dokuz yaşım Beyazıt Meydanı'ndan geçiyor çıkıyor Kızıl Meydan'a Konkord'a iniyor Abidin'e rastlıyorum da meydanlardan konuşuyoruz evveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü Titof da dolaşıp dönecek hem de on yedi buçuk kere dolanacak ama daha bundan haberim yok meydanlarla yapılardan konuşuyoruz Abidin'le tavan arasındaki otel odamda Sen ırmağı da akıyor Notr Dam'ın iki yanından ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum Sen ırmağını rıhtımında yıldızların bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda Paris damlarının bacalarına karışmış yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz Abidin'le meydanda fırdönen Celâlettin'den konuşuyoruz .

Sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük mezarlığına ırmakların .Abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor ben renkleri yemiş gibi yerim ve Matis bir manavdır kosmos yemişleri satar bizim Abidin de öyle Avni de Levni de mikroskobun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler ve şairleri ressamları çalgıcıları onların hamlenin resmini yapıyor Abidin yüz elliye altmışın meydanlığında suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem öyle görüp öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan vakıtları tuvalinde Abidin'in Sen ırmağı da bir ay dilimi gibi genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç kere bulacağım işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir parçasını Sen ırmağına Sen Mişel Köprüsü'nden ömrümün bir parçası Mösyö Düpon'un oltasına takılacak bir sabah çiselerken aydınlık Mösyö Düpon çekip çıkaracak onu sudan Paris'in mavi suretiyle birlikte ve hiçbir şeye benzetemiyecek ömrümün bir parçasını ne balığa ne pabuç eskisine atacak onu Mösyö Düpon gerisin geriye Paris'in suretiyle birlikte suret eski yerinde kalacak.

damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım parmaklarımın ağırlığı yok parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar salına salına dönecekler başımın üstünde sağım yok solum yok yukarım aşağım yok Abidin'e söylemeli de resmini yapsın Beyazıt Meydanı'nda şehit düşenin ve Gagarin Yoldaşın ve daha adını sanını kaşını gözünü bilmediğimiz Titof Yoldaşın ve ondan sonrakilerin ve tavan arasında yatan genç kadının Küba'dan döndüm bu sabah Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin işin kolayına kaçmadan ama gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil ne de ak örtüde elmaların ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin 1961 yazı ortalarında Küba'nın resmini yapabilir misin çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstat yazık yazık Havana'da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin bir el gördüm Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısına yakın bir duvarın üstünde bir el gördüm .

ferah bir türküydü duvar el okşuyordu duvarı el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının on yedi yaşındaydı el ve Mariya'nın memelerini okşuyordu avucu nasır nasırdı ve Karayip denizi kokuyordu yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun yirmi beş yaşındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan otuz yaşındaydı el ve Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu okşuyordu duvarı sen el resimleri yaparsın Abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini Kübalı balıkçı Nikolas'ın da elini yap karakalem kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya kavuşan ve okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı balıkçı Nikolas'ın elini kocaman bir el deniz kaplumbağası bir el ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el artık bütün sevinçlere inanan bir el güneşli denizli kutsal bir el Fidel'in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp yeşerip ballanan umutların eli 1961'de Küba'da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok rahat evler gibi ağaçlar diken ellerden biri .

çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el yalansız hürriyetin eli Fidel'in sıktığı el ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kâadına hürriyet sözcüğünü yazan el hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların balkutusu bir karpuzu kesiyorlarmış gibi ve gözleri parlıyor erkeklerinin ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının akşam oluyor Paris'te Notr Dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve Paris'in bütün eski yeni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filan düşünüyorum ve anlıyorum ki bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla dökülüyor onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur. Paris'te bir kestane ağacı olacak Paris'in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası Đstanbul'dan gelip yerleşmiş Paris'e Boğaz sırtlarından .

Pırağ . Nazım HĐKMET Tiren. Varşova .Krakof .Paris .Moskova .Moskova .Havana . başımın.hâlâ sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filân olmalı gidip elini öpmek isterdim varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabın kâadını yapanlar yazısını dizenler nakışını basanlar bu kitabı dükkânında satanlar para verip alanlar alıp da seyredenler bir de Abidin bir de ben bir de bir saman sarısı belâsı.

Antep'te vurulup düşenler.ŞEHĐTLER Şehitler. Kuvâyi Milliye şehitleri. satıldık. mezardan çıkmanın vaktidir! Şehitler. siz toprak altında ulu köklerimizsiniz yatarsınız al kanlar içinde. uyanın! Biz toprak üstünde derin uykulardayız. Şehitler. Sakarya'da. siz toprak altında derin uykudayken düşmanı çağırdılar. kalkıp uyandırın bizi! . Kuvâyi Milliye şehitleri. Afyon'dakiler Dumlupınar'dakiler de elbet ve de Aydın'da. Đnönü'nde. Kuvâyi Milliye şehitleri.

Simavne Kadısı oğlu Bedreddinin en büyük müridine. Mezkûr köylü Türklere vaiz ve nesayihte bulunuyor ve kadınlar müstesna olmak üzere erzak. sarı uzun merasimli yüzüyle gözümün önüne geldi. mevaşi ve arâzi gibi şeylerin kâffesinin umumun mâli müştereki addedilmesini tavsiye ediyor idi.uyandırın bizi! Şehitler. melbûsat.» Stilaryumdaki âdi Türk köylüsüsün vaız ve nasihatlarını bu kadar vuzuhla anlatan Cenevizlilerin sırkâtibi. Cenevizlilere sırkâtip olarak hizmet eden Dukas. Börklüce Mustafaya «âdi» demesi. Kuvâyi Milliye şehitleri. mezardan çıkmanın vaktidir! 1959 SĐMAVNE KADISI OĞLU ŞEYH BEDRETTĐN DESTANI Darülfünün Đlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisi Mehemmed Şerefeddin Efendinin 1925-1341 senesinde Evkafı Đslâmiye Matbaasında basılan «Simavne Kadısı oğlu Bedreddin» isimli risalesini okuyordum. Stilaryum Sakız adası karşısında kâindir. Sonra birdenbire risalenin müellifi Mehemmed . siyah kadife elbisesi. tarihi kelâm müderrisinin bu altmış beşinci sayfasında diyordu ki: «O zamanlarda Đyonyen körfezi medhalinde kâin ve avam lisanında Stilaryum Karaburun tesmiye edilen dağlık bir memlekette âdi bir Türk köylüsü meydana çıktı. beni güldürdü. her iki manasında da. Risalenin altmış beşinci sayfasına gelmiştim. sivri sakalı.

Ve hep böyle yalnız geceleri konuşan zincirleri birdenbire bir sabah karanlığında susarsa. at kişnemeleri. En çok cıgara içen de o.Şerefeddin Efendiyi düşündüm. mevâşi ve arâzi gibi şeylerin umumî mali müşterek addedilmesini tavsiye eden Börklücenin kadınları bundan istisna etmesi bizce efkârı umumiyyeye karşı ihtiyar etmiş olduğu bir takiyye ve tesettürdür. Zira vahdeti mevcûda kail olan şeyhinin Mustafaya bunu istisna ettirecek bir dersi hususiyet vermediği muhakkaktır. Risalesinde Bedreddinin gayesinden bahsederken. Üçü de kollarını pencerelerin demirlerine doluyorlar. Üstümüzdeki koğuştan idamlık eşkıyaların zincir sesleri geliyordu. Seslerini hiç işitmedim. Đlk yakalanıp arkadaşlarını ele veren bu tek başına oturanmış. Kendimi biraz daha zorlıyabilsem. kadın ve çocuk çığlıkları içinde iki ışıklı ümit sözü gibi Bedreddinle Mustafanın yüzlerini görebileceğim. Darülfünün Đlâhiyat Fakültesi müderrisi de Bedreddinin kurunu vüstaî köylü sosyalizmi için neden düşünmesin? Đlâhiyat bakımından kadın mal değil midir? Risaleyi kapadım. birisi soldaki pencerede. Gözlerim yanıyordu amma uykum yoktu. Koğuşun sıcak. daha keskin öttürüyorlardı. insanlara bakıyorlar. hapishane bilecek ki. Bütün hapishane içinde bir kerre olsun türkü söylemiyen sade onlardır. Đkisi sağdaki pencerenin içinde oturur. bize. çok uzak yılların kılıç şakırtıları. Bir aspirin olsa. durgun. Yağmurlu bir akşam kararı giyip döndüklerinden beri hep böyle sabahlara kadar demirlerini şakırdatıp dolaşıyorlar. Ve Marksla Engelsten iki cümle geldi aklıma: «Burjuva için karısı alelâde bir istihsal âletidir. dağları çok iyi görebildikleri halde onlar hep aşağıya. Gözüme. üstünlü esreli sülüs bir yazıyla risalenin adı bir tuğra gibi . Üç insan. Kafamda Bedreddin ve Börklüce Mustafa. Burjuvazi. kırbaç sesleri. Oldukları yerden denizi. Evrakları temyizde. Avuçlarımın içi yanıyor. Kulelerdeki jandarmalar yine bu gece düdüklerini daha sık. Benden başka yirmi sekiz insanı ve terli çimentosuyla koğuş uyuyor.» diyen bu tarihi kelâm müderrisini asırların üstüne remil atıp insanların zamirini keşfetmekte yedi tulâ sahibi buldum. Kapakta. avluya. «Erzak. telaşlansalar ben kendimi karanlık bir gece batan bir gemide sanırım. Bir cıgara daha. başım böyle gözlerimi bulandıracak kadar ağrımasa. Bu düdük sesleri ne zaman böyle deli bir sirayetle. Gündüzleri arka avluya çıkarıldığımız vakit kaç defa onların pencerelerine baktım. belki de hiç sebepsiz.» Burjuvazinin modern amele sosyalizmi için düşündüğünü. demin kapatıp çimentoya bıraktığım risale ilişti. Başucumdaki çiviye asılı şimendifer marka saata baktım. ağır kokulu bir su birikintisine benziyen havasında dolaşan sesleri dinliyorum. Bir cıgara. Yarısı güneşten solmuş vişne çürüğü bir kapağı var. Đkiye geliyor. istihsal âletlerinin içtimaileştirileceğini duyunca tabiatiyle bundan içtimaileştirilmenin kadınlara da teşmil edileceği neticesini çıkarıyor. dışardaki şehrin en kalabalık meydanında göğüsleri yaftalı üç beyaz uzun gömlek sallanmıştır.

» «Mustafa. dividinden ve rıhından Bedreddinimi kurtarmak lâzım. on bine yakın müfsit ve mülhid müritlerinden olan asker ile şehzadeye mükabeleye kıyam eylediler. Bu Đlâhiyat Fakültesi müderrisinin sülüs yazısından. kamış kaleminden.» «Mısırdan Edirneye avdetinde ebeveynini burada berhayat bulmuş idi. Derhal Rumiyei suğra ve Amesye Padişahı olan Şehzade Sultan Muradın ismine hükmü hümayün sadır oldu ki Anadolu askerlerini cem ile mülhid Mustafanın def'ine kıyam eyliye. Ve mükemmel asker ve teçhizat ile Aydın elinde anın başına ine.» «Kendisinin buraya vürudu peder ve validesini ziyaret maksadile olabileceği gibi bu şehirde tasaltun etmiş olan Musa Çelebinin daveti vakıasile olmak ihtimali de vardır. Dukastan ve hattâ Şerefeddin Efendiden okuya okuya ezberlediğim satırlar var: «Şeyh Bedreddinin tevellüdü 770 etrafında olmak lâzım geleceğini kuvvetle tahmin etmek mümkündür.» «Şeyhi Đznike serdiklerinde kethüdası Börklüce Mustafa Aydın eline vardı. Çelebi Sultan Mehmedin Sarohan valisi Sisman bu sahte rahibe karşı hareket ettiyse de Stilaryumun dar geçitlerinden ileriye geçmeğe muvaffak olamadı.. Kapağın içinden sararmış sayfa yapraklarının yırtık kenarları çıkıyor.» «Diyordu ki: "Ben senin emlâkine tasarruf edebildiğim gibi sen de benim emlâkime aynı suretle tasarruf edebilirsin. Đdrisi Bitlisiden..» «Şeyh burada itmam etmiş olduğu Teshil mukaddemesinde ". diye düşünüyorum. «Bu esnada müşarünileyhin halifesi Mustafanın Aydın elinde avazeyi huruç ve fesat ve ilhadı Sultan Mehemmed'in kulağına vâsıl oldu.." demektedir.Kalbimin içindeki ateş tutuşuyor.. Andan gelip Ağaçdenizine girdi. Aklımda Đbni Arabşahtan.» «Tahsilini Mısırda ikmâl etmiş olan Şeyh Bedreddin senelerce burada kalmış ve hiç şüphesiz bu muhitte büyük bir kuvveti ilmiyeye mazhar olmuş idi. Đsfendiyardan bir gemiye binip Eflak eline geçti. Đsfendiyara vardı.» «Simavne kadısı oğlu işitti kim Börklücenin hali terakki etti. Âşıkpaşazâdeden..yazılı." Köylü avam halkı bu nevi sözlerle kendi tarafına celp ve cezb ettikten sonra hırıstiyanlar ile dostluk tesisine çalıştı.» .» «Çelebi Sultan Mehmet kardeşlerine galebe ile vaziyete hâkim olunca Şeyh Bedreddini Đznikte ikamete memur eylemiş idi. Neşriden. Andan göçtü Karaburuna vardı.. o surette ki kalbim demir de olsa selâbetine rağmen eriyecek.» «Mübalega cenk olundu. o dahi Đznikten kaçtı. Ve günden güne artıyor.

Anı dahi anda astı. Bir nice günden sonra cünüb müritlerinden birkaçı gelip anı andan aldılar.» Başım çatlıyacak gibi. Fakat imkânı yok. Acemden henüz gelmiş bir danişmend var idi. Kolları yekdiğerinden ayrı olarak bir tahta üzerine çivilendikten sonra büyük bir alay ile şehirde gezdirildi. Bunlar "Dede Sultan iriş" nidalarile mütevekkilâne ölüme tevdii nefs ettiler. Mustafa bir deve üzerinde çarmıha gerildi. Ve biz burada denizi ancak ufuk halinde görebiliyoruz. Bayezid Paşa yine Manisaya geldi Torlak Kemali anda buldu. Börklüceye tatbik olunan en müthiş işkenceler bile onu fikri sabitinden çeviremedi. «Ve Bayezid Paşanın teklifiyle bazı kimseler Kadı Bedreddinin silki mütabaatına ve müritliğine dahil oldular. Mevlâna Hayder derlerdi. Đçimde bir Anadolu türküsü dinlemek ihtiyacı var. Kaç defa oraya. Her taraftan birçok halk yanına toplandılar. Penceremizin altındaki deniz. şimdi yolparacılar koğuşundan yine o yayla türküsünü söylemeğe başlasalar başımın ağrısı bir anda diniverecektir. Sultan Mehemmed yanında olurdu.. Ve birkaç tedbir ile orman içinde derdest edip bağladılar. Yukardakilerin zincir şakırtıları biraz yavaşladı. Kendisine sadık kalan mahremanı Mustafanın gözü önünde katledildi. Yalnız birisi dolaşıyor. zincir ve düdük seslerini kapatarak homurdanıyor. Dışarda rüzgâr çıktı.» «Ahir Börklüceyi paraladılar ve on vilâyeti teftiş ettiler. Penceremizin altı kayalık olacak. Bir cıgara daha yaktım. Mevlâna Hayder etti "şeran bunun katli helâl amma mali haramdır.«Bir çok kan döküldükten sonra tevfiki ilâhi ile o leşkeri ilhad mağlub oldu.» «Bu esnada Ağaçdenizindeki Bedreddinin hali terakkide idi. Şimdi dahi ol diyarda müritleri vardır. Herhalde o tek başına soldaki pencerede oturandır." «Andan Simavne Kadısı oğlunu pazara iletip bir dükkân önünde berdar ettiler. Pencerenin demir çubukları çok dar.» «Sağ kalanlar Ayasluğa getirildiler. «Sirozda Sultan Mehemmede getirdiler. denizle duvarımızın birleştiği yere bakmak istedik. .. Bana öyle geliyor ki. Saate baktım. Bundan dolayı Sultan Mehemmedin bizzat hareketi icab etti. gideceklerin giderdiler bey kullarına timar verdiler. Çimentonun üstünden Mehemmed Şerefeddin Efendinin risalesini aldım. Đnsan başını dışarı çıkaramıyor. Durmuş. Eğildim. Bilumum halkın kendisiyle birleşmesine remak kalmış idi.

hem de Giritli keşiş gibi. Denizin üstündeki pencerenin arkasında birisi var. Yekpare libası aktı. yani Börklüce Mustafanın "dervişlerinden biri" bu Giritli keşişe de böyle baş açık. Ben maceramı anlatayım. Karısının gönderdiği gelinlik yorganı kaydı. denizle duvarımızın birleştiği yerde. Elimden tuttu. Bu ses: — Gürültü etmeksizin denizin dalgalarını aşarak senin yanında bulunuyorum. Şimdi. yahut sadece Çelebi Sultan Mehmet devrine gittik.» Tarihi kelâm üstadının bu sözleri söyledikten sonra atacağı ilâhi kahkakayı da duyar gibi oluyorum. ben bu satırları yazarken Đlâhiyat Fakültesi müderrisini düşünüyorum. sağ mı. Fakat eğer sağsa ve bu yazdıklarımı okursa benim için: «Gidi hain. diyordu. Fakat zarar yok. Şerefeddin Efendi öldü mü. Döndüm. şekil manzaralarını parça parça ve çoğunu — eski bir itiyat yüzünden —. yıllarca sonra. Yataktan çıktım. bilmiyorum..bir çeşit uzunlu kısalı satırlar ve arasıra kafiyelerle tesbit etmeğe çalışacağım. renk. hareket. diyecektir. Börklücenin müridiyle yan yana karanlık denizin dalgalarını sessizce aşarak yılların arkasına. Đlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisinin altmış beşinci sayfasını açtım yine. hem maddiyundan olduğunu iddia eder. Başımın ağrısı birdenbire dindi. ayaklarım çıplak ve yekpare bir libasa bürünmüş olarak denizin dalgalarını aşıp gelmez miydim?» Pencerenin demirleri dışında hiçbir yere tutunmasına imkân olmadan böyle boylu boyunca durup bu sözleri söyleyene baktım. Penceredekine doğru yürüdüm. asırlarca geriye. Börklücenin denizleri sessizce aşan müridiyle konuştuğundan dem vurur. Şöyle ki: . sultan Gıyaseddin Ebülfeth Mehemmed bin ibni Yezidülkirişçi. Ve işte size anlatmak istediğim macera bu yolculuktur. üstüne üstlük aradan asırlar geçmiş iken. Bu yolculukta gördüğüm ses. Hazret kahkahasını atadursun. Benden başka yirmi sekiz insanı ve terli çimentosuyla uyuyan koğuşu bıraktık. Örttüm. Cenevizlilerin sırkâtibinden bir iki satır ancak okumuştum ki başımın ağrıları içinde kulağıma bir ses geldi. kayaların üstünde buldum. Şefik bir şeyler mırıldanarak uykusunda döndü. Gerçekten de dediği gibiydi. Birdenbire kendimi o bir türlü göremediğimiz.Benim yatağımın yanında tornacı Şefiğin yatağı vardı. Konuşan o: «— Cenevizlilerin sırkâtibi Dukasın yazdıklarını unuttun mu? Sakız adasında Turlut tesmiye olunan manastırda ikamet eden Giritli bir keşişten bahsettiğini hatırlamıyor musun? Ben.

Çelebi hünkâr idi amma Âl Osman ülkesinde esen bir kısırlık çığlığı. Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar köpüklü atlar kişner iken çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi tarumar idi. Velhasıl hünkâr idi.1. Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi. yollarda topraksız insanın ve insansız toprağın feryadını duyar idi. dal dal Bursa ipeklisi. duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler. gümüş ibriklerde şarap. timar idi. bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi. rüzgâr idi. Sedirde al yeşil. Yolcu. bir ölüm türküsü rüzgâr idi. Köylünün göz nuru zeamet alın teri timar idi. . Kırık testiler susuz su başarında bıyık buran sipahiler var idi.

ve göl insanı sakalına ak düşmeden ölür. Durgundur. Bu göl Đznik gölüdür. Bir kuyu suyu gibi içindedir dağların. Bu göl Đznik gölüdür. Đznik kasabasında kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü. 2. Derindir. Karanlıktır. Yanında Đznik kasabası. . Bizim burada göller dumanlıdırlar. sazlıklarından ısıtma gelir. Balıklarının eti yavan olur.ahüzar idi.

Bu kasaba Đznik kasabası. Hattı talik ile yazıyor «Teshil»i. Ve delikanlılar türkü söylemez. Karşısında diz çökmüşler ve karşıdan bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona. Bu evde bir ihtiyar vardır Bedreddin adında. Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.Çocuklar açtır. Bakıyor: . Bu ev esnaf mahallesinde bir ev. Çekik çocuk gözleri kurnaz ve sarı parmakları saz gibi. Boyu küçük sakalı büyük sakalı ak. Bedreddin ak bir koyun postu üstüne oturmuş.

. Dağ başlarının kalın sesli sipahileri güneşin boynunu vurup . Gidiyor suyun götürdüğü yere. 3..Başı tıraşlı kalın kaşlı ince uzun boylu Börklüce Mustafa. Đznik gölünde akşam oldu. Ve gölde ipi kopmuş boş bir balıkçı kayığı bir kuş ölüsü gibi suyun üstünde yüzüyor. gidiyor parçalanmak için karşı dağlara. Bakıyor: kartal gagalı Torlak Kemâl. Bakmaktan bıkıp usanmayıp bakmağa doymıyarak Đznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar. Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.

bir sazan balığı yüzünden kaleye zincirlenen balıkçının kadını. Đznik gölünde akşam oldu.kanını göle akıttılar. Ve kuvveti ilmi. Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna eriyecek yüreğim. Ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim! Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz. Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır. sırrı tevhidi gerçeklendirip . Bedreddin eğildi suya avuçlayıp doğruldu. Ve sular parmaklarından dökülüp tekrar göle dönerken dedi kendi kendine: «— O âteş ki kalbimin içindedir tutuşmuştur günden güne artıyor...

4... . Al atların kolanını sıktılar.biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını iptâl edeceğiz..» • Ertesi gün gölde kayık parçalanır kalede bir baş kesilir kıyıda bir kadın ağlar ve yazarken Simavneli «Teshil»ini Torlak Kemâlle Mustafa öptüler şeyhlerinin elini. Kitaplarının adı: «Varidat»dı. Ve Đznik kapısından dizlerinde çırılçıplak bir kılıç heybelerinde el yazma bir kitapla çıktılar..

toprağın eti. . «Varalım. Görelim.Börklüce Mustafa ile Torlak Kemâl. on beş yaşında bir civan teni gibi. Bedreddinin elini öpüp atlarına binerek biri Aydın. sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik. Bu işler duyulur da durmak olur mu? Bir sabah erken. ağalar topyekün kılıçtan geçirilip verilmiş ortaya hünkâr beylerinin timarı zeameti.. «cümle derdinden kurtulup piri pâk olsun diye. dedik.» Duyduk ki. Haymana ovasında bir garip kuş öterken. biri Manisa taraflarına gittikten sonra ben de rehberimle Konya ellerine doğru yola çıktım ve bir gün Haymana ovasına ulaştığımızda Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş Aydın elinde Karaburunda. Bedreddinin kelâmını söylemiş köylünün huzurunda. Duyduk ki..

Bir ikindi vakti can yoldaşıma dedim ki: geldik. aştık dağları dağları. Saz sepetlerde oynıyan balıkları gör: ıslak derileri pul pul. Dostlar. Dedim ki bak. burda insan toprak gibi. incirler iri zümrüt gibidir.. Dedim ki: bak başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe bir adım geride ağlayan toprak.. Yapışıp sapanın sapına şol kardeş toprağını biz de bir yol sürelim.dedik. dedik. güneş gibi. Bak ki. kütükler zor taşıyor kehribar salkımları. ben yolculuk etmem bir başıma. deniz gibi . ışıl ışıldır ve körpe kuzu eti gibi aktır yumuşaktır etleri.» Düştük dağlara dağlara.

dedik. Şimdi Börklüce yiğitlerinden. Düşman iseniz boynunuz kıldan incedir. yani toprakları tekrar hünkâr beylerine vermek isteyenleri. Burda insan gibi verimli deniz. sırma cepken giyer haramilerin kanıyla suladık da ondandır. bizimkiler Karaburunun dar. Şimdi düşünüyorum da. Arkamızda hünkârın ve hünkâr beylerinin timar ve zeametli topraklarını bırakıp Börklücenin diyarına girdiğimizde bizi ilk karşılayan üç delikanlı oldu. Sakızlı Rum bir gemiciymiş. geniş omuzlu. güneş ve toprak. onu. Üçü de yanımdaki rehberim gibi yekpâre ak libaslıydılar. Bu Aydınlıymış.. Đlk sözü söyliyen Aydınlı oldu: — Dost musunuz düşman mı? dedi. dağlık geçitlerinde tepelemişlerdir. yolparacılar koğuşunda yatan ve o yayla türküsünü söyliyen Hüseyine benzetiyorum. Sarohan valisi Sismanın ordusunu. 5. biz onları. Vaktiyle Musanın dinindenmiş. Yine. Müjde büyüktü. o yolparacılar koğuşunda yatan Hüseyin'e benziyeni dedi ki: — Buradan ta Karaburunun dibindeki denize dek uzayan kardeş soframızda bu yıl incirler böyle ballı. Ve o zaman öğrendik ki. abanoz gibi siyah bir sakalı ve aynı renkte ihtiraslı gözleri. kemerli büyük bir burnu vardı. başaklar böyle ağır ve zeytinler böyle yağlı iseler. Đkincisinin çenesi kıvrık ve burnu dümdüzdü. Rehberim: . Birisinin kıvırcık. Yalnız Hüseyin Erzurumluydu. O da Börklüce müritlerinden. — Dostuz.bereketli. Üçüncüsü orta boylu. Dost iseniz hoşgeldiniz.

Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar ve bir yelkenli vardı. Yelkenler sönüktü. Bedreddin çocuğumuz Ona bir kötülük edecekler diye içimiz titriyordu. Oradan bir gemiye bindik. Su karanlıktı ve göz alabildiğine dümdüzdü. dedi. Bedreddini Đznikte. Bir gece bir denizde bir yelkenli yapyalnızdı yıldızlarla. Gün ışığında gizlenip. Peşimizi atlılar kovalıyordu. Vakit sabahtı. Biz üç anaydık. Bedreddin babamız. 6. Yanımıza Sakızlı Rum gemici Anastası da alıp ve ancak eşiğine bastığımız kardeş toprağını bırakarak tekrar Âl Osman oğullarının karanlığına daldık. dedi. Hava ıslak ve kederliydi. onlarla aramızda duvar gibiydi. Haberi Bedreddine iletelim. göl kıyısında bulduk. Rehberim önden gidiyor. — Nöbet bizimdir. Biz üç çocuktuk. . Ve bu duvarın arkasından nal seslerini duyuyorduk. Rumeline geçek. Bedreddinin atı benim al atımla Anastasınki arasındaydı. Karanlık.— Öyleyse tez dönelim. Bedreddin. geceleri yol alarak Đsfendiyara ulaştık. Karanlığın duvarı ardındaki nal sesleri yaklaşır gibi oldukça Bedreddine sokuluyorduk. Yıldızlar sayısızdı. Gece Đznikten çıktık.

Ve denizin içinden gürültüler duymuyoruz. Koç Salihle ben pruvada. Ben: — Ya! Bedreddin! dedim. sade onun uykusu. uyuklıyan yelkenlerin tepesinde yıldızlardan başka bir şey görmüyoruz. dedi: — Sen bakma havanın durgunluğuna derya dediğin uyur uyur uyanır. Fısıltılar dolaşmıyor havalarda. karanlık su. Ak sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar güldü. .Sarı Anastasla Adalı Bekir hamladaydılar. Ve Bedreddin parmakları sakalına gömülü dinliyordu küreklerin şıpırtısını. Sade bir dilsiz.

Bir gece bir yelkenli geçip Karadenizi gidiyordu Deliormana Ağaçdenizine.. Bu orman ki Deliormandır gelip durmuşuz demek Ağaçdenizinde çadır kurmuşuz. Yani Rumelinde bizden ne varsa tekmil kol kol Ağaçdenizine akıp gelmiş.. 7. Her şahin peşine yüz aslan takıp gelmiş. «Malûm niçin geldik.. çırak çarşıyı yakıp reaya zinciri bırakıp gelmiş. bey ekinini. malûm derdi derunumuz» diye her daldan her köye bir şahin uçurmuşuz.Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar ve bir yelkenli vardı. Bir kızılca kıyamet! Karışmış birbirine . Köylü..

Biz de denizi yüzerek karşı kıyıya vardık. Selâm aldık. Selâm verdiler. Lâkin bizi bir balık gibi çevik yapan şey bir kadın yüzünü ay ışığında seyretmek ihtirası değil. Şehirden çıkıp Aydın yolunu tutmuştuk ki bir bağ içinde. deri. gürgenlerin dalları. padişahın on iki yaşındaki oğlunun elinden tutan Bayezid Paşanın Anadolu askerlerini topladığını duyduk. bir ceviz ağacı altında. Kavuklulardan üçüncüsü Âşıkpaşazâde imiş. bir kuyuya serinlesin diye karpuz salmış dinlenen ve sohbet eden dört çelebiye rastladık. bu sefer şeyhinden Mustafaya haber ulaştırmak işiydi.. imansız mı? . Kavuklulardan ikincisi Şükrüllah bin Şihâbiddin imiş. mızrak.. Dedi ki: . ne böyle bir uğultu duymuşluğu var Deliorman deli olalı beri.at. Ne böyle bir âlem görmüşlüğü vardır. Galiba bir dildâde yüzünden. insan. Kavuklulardan birisi Neşrî imiş. birisi fesli.Sual: Ahir Börklüce paralanırsa imanla mı gidecek. meşelerin kökleri. 8. Đzmir yoluyla Karaburuna. Her birinin üstünde başka çeşit libas vardı. Üçü kavukluydu. Ve bunların dahi şer'i Muhammediye muhalif nice işleri âşikâr oldu. Dedi ki: — Bu sofinin başına birçok kimseler toplandı. Đzmire yakın bir kervansaraya vardığımızda. Anastası Deliormanda Bedreddinin ordugâhında bırakıp ben ve rehberim Geliboluya indik. Đzmirde çok oyalanmadık. Bizden önce buradan denizi yüzerek geçen olmuş.. Dedi ki: — Halkı ibahet mezhebine davet eden Börklücenin üzerine Sultan Mehemmed Bayezid Paşa'yı gönderir. yaprak. demir.

9. Bir şey demedi. kayalardan iki gözü iki kartal gibi indi ovaya. Biz hemen atlarımızı mahmuzladık. Gözlerini kırpıştırarak kurnaz kurnaz gülümsedi. Orda en yumuşak. O. Fesli olan çelebi Đlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisiydi. en sert en tutumlu. Karaburuna. bir kuyuya saldıkları karpuzları serinletip sohbet edenleri nallarımızın tozları arkasında bırakarak Aydına. Bulutlar doluydular. bulutlar boşanacak boşanacaktı.Cevap: Allah bilir anın çünkim biz anın mevti halini bilmezüz.. . Sıcaktı. Sıcak. Sıcaktı. Ve bir bağ içinde. Sapı kanlı. Börklücenin yanına vardık. bir ceviz ağacı altında. en cömert. kımıldanmadan baktı. Yüzümüze baktı. demiri kör bir bıçaktı sıcak..

Baktı Karaburun dağlarından O baktı bu toprağın sonundaki ufka çatarak kaşlarını : Kırlarda çocuk başlarını Kanlı gelincikler gibi koparıp çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp. Hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki Şehzade Muradın ismine Aydın eline varıp Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine. en büyük. Sıcaktı. en güzel kadın: TOPRAK nerdeyse doğuracak doğuracaktı. .en seven. Sıcaktı. Bu gelen Şehzade Murattı.

Baktı O. En yumuşak. en sert en tutumlu. onu. . baktı köylü Mustafa. Baktı dimdik dosdoğru. bu kayalardan bakanlar. en seven. Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla. Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar.Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı. Baktı korkmadan kızmadan gülmeden. en büyük. en cömert. Oysaki onlar bu toprağı. Baktı. en güzel kadın : TOPRAK nerdeyse doğuracak doğuracaktı.

• En yumuşak. en cömert. Bulutlar doluydular. en tutumlu. en seven. en güzel kadın : TOPRAK nerdeyse doğuracak doğuracaktı.. en büyük. Sıcaktı. inciri. sütleri baldan koyu davarları. Bedreddin yiğitleri baktılar ufka. ince belli. en sert. tüyleri baldan sarı.. Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere. aslan yeleli atlarıyla duvarsız ve sınırsız bir kardeş sofrası gibi açmıştılar. Baktı. Sıcaktı. narı. .üzümü.

Yahudi esnafları. on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın düşman ormanına on bin balta gibi daldı. Sakızlı Rum gemiciler. .Birden. Mübalâğa cenk olundu. Bayrakları al. yeşil. tolgası tunç saflar pâre pâre edildi ama. Aydının Türk köylüleri. kalkanları kakma. bu toprağın verdiği en son eser gibi Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına çıktılar. Dikişsiz ak libaslı baş açık yalnayak ve yalın kılıçtılar.bire kayalardan dökülür gökten yağar yerden biter gibi.

ballı incirleri hep beraber yiyebilmek. hep beraber sürebilmek toprağı. ak gömleğinde sildiler kılıçlarının kanını.boşanan yağmur içinde gün inerken akşama on binler iki bin kaldı. demiri oya gibi işleyip hep beraber. yenilenlerin dikişsiz. yârin yanağından gayrı her şeyde her yerde hep beraber! diyebilmek için on binler verdi sekiz binini.. Yenildiler. Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak Edirne sarayında damızlanmış atların eşildi nallarıyla. Yenenler. Hep bir ağızdan türkü söyleyip hep beraber sulardan çekmek ağı. .

diyor. sosyal. Ama bu yürek o. biyolojik. bilirim! O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim. bu ölümün . Ve teker teker. bu dilden anlamaz pek. hey gidi kahbe devran hey. kafasıyla yüreğini ayırıyor. bilmemne-lojik bir zaruret olarak kabul etse ve çocuk ölse. Marksizmi yeni okumaya başlamış. bir an içinde. ekonomik şartların zarurî neticesi bu! deme.. vay. Marksiste bakın. Bir doktorun verem bir çocuğu olsa. yüreğim yine yanar. Vay.. vay.» der. Tıpkı yazımın ta başında tarihi kelâm müderrisini düşünüp kahkahasını duyduğum gibi.» gibi laflar edecek olan bazı "sol" geçinen delikanlıları düşünüyorum. «hey gidi kambur felek. tarihsel.Tarihsel. sosyal.. yüzleri kan içinde geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları.* (*) Şimdi ben bu satırları yazarken. Ve şimdi eğer böyle bir istidrad yapıyorsam bu o çeşit delikanlılar için değil. «Vay. bunu fizyolojik. doktor. O. ekonomik şartları kafam kabul eder amma. sol züppeliğinden uzak olanlar içindir. omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri. çocuğunun öleceğini bilse.

bu devrilişin bütün tarihî. sosyal.adam». şehrinde pazar kurdular. 10. dedi: «— Ayasluğ. kanıyla sinir ve kafası ve yüreğiyle tarihî. ekonomik şartlarını önceden bilen Marksın yüreğinden Komunanın büyük ölüleri «bir ıstırap şarkısı» gibi geçmemişler midir? Ve Komuna öldü. çocuğunun arkasından bir damlacık gözyaşı dökmez mi ? Paris Komunasının devrileceğini. Sözü onlar alıp dediler ona: «— Daha pazar kurulmadı kurulacak. Yine kimin dostlar yine kimin boynun vurdular?» Yağmur yağıyordu boyuna. bir «makina . Esen rüzgâr . Sözü O aldı. bir ROBOTA değil. yaşasın komuna! diye bağıranların sesinde bir damla olsun acılık yok muydu? Marksist. Karanlıkta durdular. konkre bir insandır. etiyle.zaruretini çok iyi bilen doktor. sosyal.

Girip çıkılmaz.» Karanlık ıslanırken perde perde belirdim onların olduğu yerde sözü ben aldım. dedim : «— Ayasluğ şehrinin kapısı nerde? Göster geçeyim! Kalesi var mı? Söyle yıkayım. dedi: «—Ayasluğ şehrinin kapısı dardır. Boynu daha vurulmadı vurulacak. Kalesi vardır. kolay yıkılmaz.durulmadı durulacak. Var git al atlı yiğit var git işine!.. Baç alırlar mı? De ki vermeyim!» Sözü O aldı.» .

Mustafayı çağırıyor! Var git al atlı yiğit var git işine!.. Cellât Ali.» Dedim: «— Dostlar bırakın beni bırakın beni.Dedim: «— Girip çıkarım!» Dedim: «-—Yakıp yıkarım!» Dedi: «—Yağış kesildi gün ağarıyor. Dostlar göreyim onu göreyim onu! Sanmayınız dayanamam. Sanmayınız yandığımı el âleme belli etmeden yanamam! Dostlar .

"Olmaz!" demeyin. yaralı olsa da düşmez dalından. bu yürek bu yürek benzemez serçe kuşuna serçe kuşuna! Dostlar biliyorum! Dostlar biliyorum nerde. bırakın beni. Dostlar bırakın beni. "Olmaz!" demeyin boşuna. . Sapından kopacak armut değil bu armut değil bu. ne haldedir O! Biliyorum gitti gelmez bir daha! Biliyorum bir deve hörgücünde kanıyan bir çarmıha çırılçıplak bedeni mıhlıdır kollarından.

Çıplak boyunlar yarıldı nar gibi. Atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk Amasya padişahı şehzade sultan Murat. Mustafa ve çarmıhı cellât. Ve yanında onun bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim Bayezid Paşa! Satırı çaldı cellât. . Kızıl sırma işlemeli bir haşa altın üzengiler kır bir at.Dostlar bir varayım göreyim göreyim Bedreddin kullarından Börklüce Mustafayı Mustafayı.» • Boynu vurulacak iki bin adam. kütük ve satır her şey hazır her şey tamam.

Ve her yere düşen başın kılı depremedi: —Đriş Dede Sultanım iriş! dedi bir. henüz kanları kurumamış körpe kadın ve çocuk ölülerinin üstüne iniyorlardı. rengârenk tuğları. kuşların yalnız kadın ve çocuk etini tercih etmeleri karınlarının ne kadar tok olduğunu gösteriyordu. Yollarda. Hünkârın bey kulları. Bayezid Paşa Manisaya gelmiş. davullarıyla ve çengü çigane ile timarlarına dönüp yerleşirlerken biz on vilâyeti arkada bıraktık. on vilâyet teftiş edilerek gidecekler giderilmiş ve on vilâyet betekrar bey kullarına timar verilmişti. 11. Rehberimle ben.. başka bir söz demedi. ihtiyar erkek cesetleri serili olduğu halde. bu on vilâyetten geçtik. güneşin altında. Ve her baş düşerken yere çarmıhından Mustafa baktı son defa. genç. Torlak Kemâli anda bulup anı dahi anda asmış. çürümüş bir bağ havası gibi ağır ve büyük bir güçlükle kımıldanabilen rüzgârların içinden ve parçalanmış toprağın üstünden geçerek. Yollarda hünkâr beylerinin alaylarına rastlıyorduk. Tepemizde akbabalar dolaşıyor ve zaman zaman acayip çığlıklar atarak karanlık derelerin içine süzülüyorlar. .yeşil bir daldan düşen elmalar gibi birbiri ardına düştü başlar.

sakalı geniş ve bembeyaz. Bu köpükleri kanlı simsiyah atlar karanlık yolun üstünden dörtnala geçip hep böyle terkilerinde bağlı esirler götürdüler. böyle konuşan bir alın görmemişimdir. Kalın bıyığı abanoz gibi siyah. . Bir kayık bulduk. Deniz dalgalıydı. Ömrümde böyle açık. derebeyi ve toprak kölesi. dedi. dedim. Boğazın orta yerine gelmiştik. deniz durmamacasına akıyor. insana benzer bir karaltı görmüştüm. Bir an önce Deliormana ulaşmak için gece gündüz yol almağa başladık. Bir gece yol kenarında oturmuş dinleniyorduk ki. 12. usta ve çırak. denizi yüzerek geçmem mümkün değil. Kayıkçıya baktım. Rehberime: — Takatim kalmadı gayrı.Gelibolu karşıdan göründü. bir kelime ile ezenler ve ezilenler. Bir Almanca kitabın iç kapağından koparıp koğuşta başucuma astığım resme benziyor. bazen açıktan açığa fasılasız bir mücadeleyi devam ettirdiler. Tüylerim diken diken oldu. patriçi ve pleb. Atlılardan birinin terkisinde bir heybe gibi bağlanmış. kurşun boyalı havanın içinde sular köpüklenerek kayığımızın altından kayıyordu ki koğuştaki resme benziyen kayıkçımız: — Serbest insan ve esir. Rehberime dedim ki: Ben tanırım bu nal seslerini. karşıdan Deliorman taraflarından gelip Serez şehrine doğru giden üç atlı. Rumeline ayak bastığımızda Çelebi Sultan Mehemmedin Selânik kalesindeki muhasarayı kaldırarak Sereze geldiğini duyduk. nihayet bulmaz bir zıddıyette birbirine karşı göğüs gererek bazen el altından. doludizgin önümüzden geçti.

.Ben tanırım bu nal seslerini. Filhakika bu nal seslerini Deliormanın da tanıdığını çok geçmeden öğrendik.. yürek öyle umutlu. göz çocuklaşmış ve hakîm dostumuz ŞÜPHE uykuda. Ben tanırım bu nal seslerini onları Deliorman da tanır. Çünkü . Bölüşmüşüzdür ekmeğimizi onlarla. Nöbetçiyi sırtından bıçaklamışlardır ve terkilerinde en değerlimizin arkadan bağlanmış kolları vardır. Onlar bir sabah çadırlarımıza bir dost türküsü gibi gelmişlerdir. Onlar bir gece çadırlarımızdan doludizgin uzaklaşırlar.. Hava öyle güzeldir. Ben tanırım bu nal seslerini.

bunların karargâha kadar sokulup Bedreddinin müritliğine dahil olduklarını ve bir gece şeyhimizi çadırında uykuda bastırıp kaçırdıklarını duyduk. Ortada yere saplı bir kılıç gibi dimdik bizim ihtiyar.ormanımızın eteklerine ilk adımımızı atmıştık ki. Karşıda hünkâr. Hünkâr istedi ki: bu müşahhas küfrü yere sermeden önce. Rumeli. Bayezid Paşanın diğer tedbiratı saibe ile ormana adamlar bıraktığını. . Yani yol kenarında rastladığımız üç atlı Osmanlı tarihindeki provokatörlerin ağababası idiler ve terkilerinde götürdükleri esir de Bedreddindi. 13. biraz da şeriat eylesin ibrazı hüner âdâb ü erkâniyle halledilsin iş. Serez ve bir eski terkibi izafi: HUZÛRU HÜMAYUN. Bakıştılar. son sözü ipe vermeden önce.

Hazır bilmeclis Mevlâna Hayder derler mülkü acemden henüz gelmiş bir ulu danişmend kişi kınalı sakalını ilhamı ilâhiye eğip.» Bedreddin baktı kemerlerden dışarı. dedi: — Mademki bu kerre mağlubuz netsek.» Denildi: «Ver hesabını ilhadının. Dönüldü Bedreddine. Bedreddin gülümsedi. Denildi: «Sen de konuş. Dışarda güneş var. «Malı haramdır amma bunun kanı helâldır» deyip halletti işi. Aydınlandı içi gözlerinin. .. neylesek zaid.. Yeşermiş avluda bir ağacın dalları ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar.

Serezin esnaf çarşısında. bir bakırcı dükkânının karşısında Bedreddinim bir ağaca asılı. Mademki fetva bize aid verin ki basak bağrına mührümüzü. korkarak yavaş sesle bir ihanet konuşması gibi. Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir. Yağmur çiseliyor. 14. Yağmur çiseliyor. beyaz ve çıplak mürted ayaklarının ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi. Yağmur çiseliyor. . Yağmur çiseliyor..Gayrı uzatman sözü.

Đlkönce omuzumda bir elin dokunuşunu duymuştum. Tornacı Şefik. Đçleri ışıl ışıl. Ortalık ağarınca onlar uykuya varmış olmalılar. Serez çarşısı dilsiz. Artık yukardan eşkıyaların zincir sesleri gelmiyordu. Serez çarşısı kör. Boyaları siliniyor ve ancak karanlıkta belli olan sert çizgileri yumuşuyor. Gün ışığında nöbetçilerin düdük sesleri de manalarını kaybediyor. Yağmur çiseliyor. Dışarda. Yağmur çiseliyor. Bugün bile gayet iyi hatırlıyorum. kapkara gözlerini yüzüme dikmiş: — Bu gece uyumadın galiba. TORNACI ŞEFĐĞĐN GÖMLEĞĐ Yağmur çiseliyordu. demir parmaklıkların arkasındaki deniz ufkunda ve bu ufkun üstündeki bulutlu gökte sabah olmuştu. Dönüp baktım.Ve yağmurda ıslanan yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin çırılçıplak etidir. diyor. görmemenin kahrolası hüznü Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü. . Havada konuşmamanın. Koğuşun kapısı dışardan açıldı. Đçerde çocuklar teker teker uyanıyorlar.

. Elimden tuttu. diyorum. Ben de gülüyorum. Jandarmaya göre bunlar.. yolculuğu Mustafanın müridiyle değil. Ama. Bol kırmızı biberli tarhana içtik. Simavne Kadısı oğlu Bedreddin hareketinde bana rehberlik eden tornacı Şefiğin gömleğini demirlerin üstünden alıyorum. . Yekpare ak bir gömleği vardı. Ahmed: — Bunu yaz işte. Dedemle.Şefik soruyor: — Ne oldun. tam da kızılbaş değil. Hâlâ pencerede. bu köyün insanlarını dünyanın en inatçı. Kıştı.. daha doğrusu onun rehberliğiyle yaptım. Rumelinde. Hem sana ben de bir hikâye anlatayım onu da kitabın sonuna koyarsın. Bana pencereyi göstererek: — Sen. Köyün adını hatırlıyamıyorum. en vergi vermez. ne gâvurdular. AHMEDĐN HĐKÂYESĐ Balkan harbinden önceydi. benim gömleğimle yapmışsın. diyor. Tornacı Şefik gülüyor. Şefik gömleğini sırtına geçiriyor. yola kadar bizimle gelen jandarma. Köylü mavi gözlü ve bakır sakallıydı.. bir tuhaf halin var senin? Şefiğe geceki maceramı anlatıyorum: — Fakat. hani gözümle gördüm. Ahmedin anlattığı hikâyeyi işte kitabımın sonuna koyuyorum. Rumelinin kuru. Belki kızılbaştılar. bir köylüye misafir olduk. Bütün bir yolculuğu yan yana. Bütün koğuş arkadaşları «yolculuğumu» öğrendiler. Bir «Bedreddin destanı» isteriz. Nah şu pencerenin arkasına geldi. ne müslüman. Dokuz yaşındaydım. Yalnız. dün gece asmıştım. en dik kafalı köylüleri diye anlattıydı. Bak. çok bilenmiş bir bıçak gibi keskin kışlarından biri. diyor.

Bıçağın ucu birdenbire ipten kaydı ve ölünün uzamış boynuna saplandı. Konuştular. çelebice bir sesi vardı. Bıçağı attı ve yarısından çoğu kesilen düğümü elleriyle açarak uyuyan oğlunu anasının kollarına bırakan bir baba gibi Bedreddinin ölüsünü aşağıda bekliyenlerin kollarına teslim etti. hırçın ve inanmış bir sesle konuşuyordu. Ötekisi kalın. kimisine kızmışımdır. Onun . Ben. çarşıda. Hani belki bir daha köyü basarlar da cesedi bulurlar diye. Eğersiz bir at. Ölüyü yamacın tepesinde kara ağacın altına gömdü. Tam bu sırada kalın bir ses duydum: . Kan çıkmadı. Kulağımda çocukluğumdan kalan birçok konuşmalar vardır. Atlılar gidince delikanlı. Đpi kesmekte olan delikanlı sapsarı oldu. En gençleri oydu. Ağaca tırmandı. mavi gözlü sahibi bizi evinde konuk etti. Köpeğin kalın sesli sahibine «merhaba» dedi. Bunu bana anamın babası anlattı. Dedem soruyor: — Bunun böyle olduğuna emin misin? — Elbette. ölüyü kara ağacın altından çıkardı. Birisinin yedeğinde kır bir at vardı. Geceydi. Onlar çıplak ölüyü çıplak atın üstüne koydular. Aşağıda kalanlar kollarını açıp beklediler. Đri. Fakat çocukken yanımda büyüklerin yaptığı hiçbir konuşma mavi gözlü köylüyle dedemin o geceki konuşmaları gibi bütün hayatımın boyunca müessir olmamıştır. Çıplak ölüyü taşıyan çıplak atı yedeğinde çekerek bizim köye geldi. Köyün karanlığa karışmıya başlıyan ilk çitlerinde bizi bir köpek karşıladı. Sonra eğildi. Ağaca çıkan aşağı indi. Ama sonra hünkâr atlıları köyü bastılar. Yol don tutmuş. sabunlu ipin düğümünü kesmeğe başladı. Soldaki pabuçlarını çıkardı. Sonra köpeğin bakır sakallı. yapraksız bir ağaç dalına asılan Bedreddinin çırılçıplak ölüsü iki yana ağır ağır sallanıyordu. doğruldu. Onun kalın sesi diyordu ki: — Hünkârın iradesi ve Đranlı Molla Haydarın fetvasıyla Serezde. Havlıyordu. Bedreddinin asıldığı ağacın altına geldiler. Yolda cam parçaları gibi pırıldıyan kaskatı su birikintilerinde kızıltılar. «Ne oluyoruz?» diye başımı arabacının arkasından dışarı uzattım. kendini kaymakam mı sandın? Dedem arabadan indi. kimisine gülmüş. Köpek atların göğüslerine doğru sıçrayıp saldırıyor. Güneş battı batacak. Bir daha da dönmedi. Bunlardan çoğunun mânasını büyüdükçe anlamış.Köye girişimiz hâlâ aklımdadır. Ona da dedesi söylemiş. Arabacının kırbacı tutan kolu dirseğiyle yüzüme çarparak kalktı ve yılan ıslığı gibi ince bir şaklamayla köpeğin başına indi. Arabacımız dizginleri kastı. Dedemin yumuşak. Vurduğunu köylü. alacakaranlık içinde kendi kendinden daha kocaman görünen bir köpek. kimisine şaşmış.Hey. Çarşının köşesinden üç adam belirdi. Ağaca çıkan adam Bedreddinin uzun ak sakalı altından ince boynuna bir yılan çevikliğiyle sarılmış olan ıslak. yarayı öptü.

Bu böyle gider. Ocağın kızıla boyadığı alaca aydınlık dairenin kıyılarında oturuyorlar. sözü. Arasıra bir ikisi kımıldanıyor ve bu alaca aydınlık dairenin içine giren elleri. doğruluyor. Çırılçıplak ağaca asılan çırılçıplak gelecek yine. bıyıksız. kemiksiz.. Odada bizden başka sekiz on köylü daha var. Đsa peygamber tekrar dünyaya gelecektir. Onlar da. Kavga eder gibi konuşuyor: — Đsa peygamberin ölüsü etiyle. sakalsız. Yerine oturdu. ahrete. Bunu bilirim işte. Hattâ müslümanların içinde bile Đsa peygamberin günün birinde Şamı şerifte gözükeceğine inananlar vardır. sakalıyla dirilecekmiş. derler. Büyük düz bir burnu var. O. Bakır sakallının sesini duyuyorum: — O gelecek yine. gözün bakışı. Sustu. SĐMAVNE KADISI OĞLU ŞEYH BEDREDDĐN DESTANI'NA ZEYL MĐLLÎ GURUR . hırıstiyanların itikadına benziyor. Bedreddin yine gelecek diyorsak. dilin sözü. omuzlarından bir tanesi kırmızılaşıyor. diyoruz. Yüzünü yandan görüyorum. Bedreddinin geleceğine inandı mı. göğsün soluğu gibi dirilecek. Ben. kemiğiyle. dağılan. Dedemin bu sözlerine. Biz Bedreddinin kuluyuz. fena bulan bedenin yine bir araya toplanıp dirileceğine inanalım. Dedem gülüyor: — Sizin bu itikadınız. bilmiyorum.. dokuz yaşımda buna inandım. yüzlerinin bir parçası. Bu yalandır.. otuz bu kadar yaşımda yine inanıyorum. kıyamete inanmayız ki. Şimdi bütün gövdesiyle kırmızı dairenin içindedir.dedesine de dedesi. birden karşılık vermiyor. Kalın parmaklı elleriyle dizlerini tuta tuta. inanmadı mı. bakışı. soluğu bizim aramızdan çıkıp gelecektir. Bedreddinin ölüsü. Dedem. diyor.

Vakit öğleye yakındı.«SĐMAVNE KADISI OĞLU BEDREDDĐN DESTANI» risalemin dördüncü formasının makina tashihlerini sabahleyin matbaada yaptıktan sonra eve gelmiş. açan güneşin altında pırıl pırıl görünce aradığımı birdenbire buldum. Ve anladım ki «Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı» isimli risaleme. bu destanı yazmak için kullandığım notları. Fakat ben onu elimi uzatsam dokunacakmışım gibi yakın görüyordum. Bu. belki. biraz önce yağan yağmurla yıkanmış. Ve ben. Rüzgâr. belki on sayfalık bir zeyl yazmak mecburiyetindeyim. ne kadar bir Cami değilse. büyük bir Türk halk hareketi için yazdığım bir risalede unuttuğumu sandığım son noktayı ararken Süleymaniye'mizi. şeriat ve softa karanlığından kurtulmuş. Bana öyle geliyordu ki. Gökyüzünün karanlığı yol yol yarıldı. hesabla maddenin ahengine dayanan en muazzam verimlerinden biridir. Đşte bu sefer de. endamlı ince kemerleri üstünde nasıl durabildiğine şaşılan eski bir taş köprü. bence Süleymaniye de öyle ve o kadar Cami değildir. hesaba. bütün bunlar nasıl. *** Mevzuu bahis risalemin sonunda «AHMED'ĐN HĐKÂYESĐ» diye bir fasıl vardır. Artık son forması da baskı makinası altında gidip gelmeğe başlıyan risaleme bir kelime bile ilâve edemiyeceğimi biliyordum. deniz. Evimin penceresiyle Süleymaniye'nin arası en aşağı bir saattir. gözüm kapalı bile görebilmeğe alıştığım içindir. Türk HALK dehasının. Açılan öğle güneşinin altında Sinan'ın Süleymaniye'si bulutlara yaslanmış bir dağ gibiydi. tek bir satır yazı yazdım. Fakat bana bir şeyler unuttum gibi geliyordu. benim için. Çok geçmeden yağmur da dindi. Bulduğumu hatıra defterimin son sayfalarında okudum. Şafakla beraber çalkalanmağa başlıyan lodos. maddeye. bütün bunların Cami olmakla ne kadar alakaları yoksa. «Çarşambayı sel aldı» türküsü. fakat bu satırın sonuna nokta koymasını unuttum. Ağır perdeleri birdenbire düşen bir pencere gibi hava açıldı. bir hapishanede geceleri doldurulmuş hatıra defterimi gözden geçiriyordum. Kendimi ferâha çıkmış hissederim. ağır bulutların üstüne boşanmasıyla durulmuştu. Sinan'ın evi. maddenin ve aydınlığın mabedidir. Ferahladım. belki on satırlık. Süleymaniye'yi en küçük girinti ve çıkıntısına kadar ezbere. . hapishane gecelerinde doldurulmuş bir hatıra defterinde «Destan»ımın sonuna koymasını unuttuğum noktayı arayıp dururken Süleymaniye'yi gördüm. minarelerinde beş vakit ezan okunmasına ve hasırlarına alın ve diz sürülmesine rağmen Süleymaniye'nin de camilikle o kadar alakası yoktur. Süleymaniye. bir yağlığın kenarındaki «oya». Ben ne zaman Sinan'ın Süleymaniye'sini hatırlasam Türk emekçisinin yaratıcılığına olan inancım artar.

Ben: — Ahmed. — Zaten o en derin acıdan en büyük sevince kadar bütün duygularını hep bu meşhur gülümseyişiyle ifade eder — ve aşağı yukarı bütün Lenin külliyatının ana fikirlerini sayfaları ve satırlarıyla taşıyan hafızasından bize şu cümleleri okudu: «. Çünkü Rus milleti de inkikâpçı bir sınıf yaratabildi. «. de beşeriyete yalnız büyük katliâmların. hürriyet ve sosyalizm uğrunda büyük kavgalara girişebilmek .. Bu konuşmayı olduğu gibi aşağı geçiriyorum: «Dışarıda çiseleyen yağmura. çarlara. Ve hiçbirimiz 35'inci numarada neler yazılmış olduğunu hatırlıyamadık. Ahmed bu şaşkınlığımız karşısında gülümsedi... bu muhitin Radişçev'i. Fakat «Sosyal-Demokrat»ın 35'inci numarası diye konulan mesele hepimizi şaşırttı. aynı zamanda Rus mujiğinin demokratlaşarak büyük toprak sahiplerini ve papazları defetmeğe başlaması bizim göğsümüzü kabartır. Ahmed. Biz şuurlu Rus proleterleri millî şuur duygusuna yabancı mıyız? Elbette hayır! Biz dilimizi ve yurdumuzu severiz. dünya emekçi kitlelerinin. koğuşun terli çimentosuna ve yirmi sekiz insanına Ahmed hikâyesini anlatıp bitirmişti. onun emekçi kütlelerini (yani nüfusunun 9/10'unu) şuurlu bir demokrat ve sosyalist yaşayışına yükseltebilmek için herkesten çok çalışan biziz. Rus milleti. kapitalistlere zilletle boyun eğişlerinin nümunelerini göstermekle kalmadı. herhalde aramızda böyle bir sorgunun cevabını verenler bulunurdu. onu nasıl sefil kıldıklarını görmek herkesten çok bize ıstırap verir. pomeşçiklere. Rusların muhitinde de karşı konulmuş olması. Ve bu zulümlere bizim muhitimizde. «millî gurur» terkibini birdenbire bir kamçı gibi eline almış. Bedreddin hareketi aynı zamanda benim millî gururumdur. asılzadelerin ve kapitalistlerin bizim güzel yurdumuzu nasıl ezdiklerini. Tarihinde Bedreddin hareketi gibi bir destan söyliyebilmiş her milletin şuurlu proleteri bundan millî bir gurur duyar. bana öyle geliyor ki sen Bedreddin hareketinden biraz da millî bir gurur duyuyorsun. Lenin'i hatırla. demiştim. beynelmilel proleter demokrasisinin en büyük beynelmilelci rehberi. Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz. yirminci asırda beynelmilel proletaryanın.Bulduğum ve hatıra defterimde okuduğum ve risaleme zeyl olarak yazmak mecburiyetini duyduğum «nokta» bana Ahmed bu hikâyeyi anlattıktan sonra onunla yapmış olduğum bir konuşmadır. Evet.. 70 senelerinin inkilâpçılarını ortaya çıkarmış bulunması.. büyük açlıkların. «Lenin filânca mesele hakkında ne yazmıştı?» demiş olsaydı. Rus amelesinin 1905 senesinde muazzam bir kitle fırkası yaratması. Millî gurur! Sözlerden ürkme! Đki kelimenin yan yana gelişi seni korkutmasın. Çar cellâtlarının. sıra sıra darağaçlarının. Sesime tuhaf bir eda vererek söylediğim bu cümlenin içinde. biraz da millî bir gurur duyuyorum. onu suratımda şaklatmış ve demisti ki: — Evet. Hangimiz Lenin kadar beynelmilelci olduğumuzu iddia edebiliriz? Lenin. 1914 senesinde «Sosyal Demokrat»ın 35'inci numarasında ne yazmıştı? Eğer Ahmed. sürgünlerin. Dekabristleri..

demiştim. kafaları ve yürekleriyle oldukları gibi diriltecek romanlar. Fakat tıpkı benim gibi Ahmed'in dostu. yeryüzünün en aşağılık mahlûkudur. Purişkeviç'ler çetesini kuvvetlendirmek için bizi harbe sürüklemek istemelerinden nefret ediyoruz. Bogrinski'ler. kemikleri.'nin ezilmesine Rusların «vatan müdafaası» adını veren) esir. demişti.»* Lenin'den bu satırları bir solukta okuduktan sonra Ahmed birdenbire susmuş. çünkü derebeylik tarihinde bile bu milletin emekçi kütleleri (yani nüfusunun 9/10'u) Sakızlı Rum gemiciyi ve Yahudi esnafını kardeş bilen bir hareket doğurabilmiştir. benden istenenin ancak bir karalamasını becerebildim. millî haysiyetimizi berbat eden Romanof'lar. etleri.» «Simavne Kadısı Oğlu Bedreddin Destanı» isimli risaleme bir önsöz yazmak istemiştim. onu yaldızlayan (meselâ Lehistan'ın. Fakat esaretini haklı bulan. ben şuurlu Türk proleteri. Börklüce Mustafa'yı. Đran'da ve Çin'deki demokratik hareketi boğmak. Olmadı. Bedreddin hareketinin doğuş ve ölüşündeki sosyal-ekonomik şartlar ve sebepleri tetkik edeyim. Ahmed'e. Ne ah edin dostlar. «Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı kendi esir mazimizden nefet ediyoruz. ne ağlayın! . Millî bir gurur duyuyorum.s. Şöyle ki: Bana Ahmed: — Senden bir «Bedreddin destanı» isteriz. Hiç kimse esir doğmuş olduğundan dolayı kabahatli değildir. aynı pomeşçiklerin kapitalistlerle uyuşarak Lehistan ve Ukranya'yı ezmek. Karaburun ve Deliorman yiğitlerini. Bedreddin hareketini bütün azametiyle tetkik eden kalın ilim kitapları. arkadaşı. millî bir gurur duyuyorum. Lehistan'ın. Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı bugünkü esir halimizden. nefes almış ve yine o meşhur gülümseyişiyle: — Evet. Bizim esir mazimizde pomeşçiklerle asilzadeler Macaristan'ın. Đran'ın. demişti. Daha iyisini de yapmağa çalışacağım. kardeşi olduğunu söyliyenler. Bedreddin'in materyalizmiyle Spinoza'nın materyalizmi arasında bir mukayese yapayım. onların bayrağı altında dövüşen Aydınlı ve Deliormanlı köylüleri yaratabildiği için. Çünkü unutmayın ki «başka milletleri ezen bir millet hür olamaz. Çin'in hürriyetini boğmak için mujikleri muharebeye sürüklemişlerdi. benden istenen sizden de istenendir. Buna karşılık risalemin zeyline kısa bir «sonsöz» yazdım. Ukranya'nın v. Torlak Kemâl'i.istidadında olduğunu da ispat etti. Ben. bizim muhitimiz de Bedreddin'i.

Bu gelenler silâhsız adamlardı . boyaları kahraman tablolar lâzım. 81. sayfa 80. cild 18. göller. Fikirde hiçbir hata olmadığı için ben Ahmed'in tercümesini aynen aldım. baskı 1935. SĐLÂHSIZ ĐNSANLAR Beş kıtanın içinden başladı sefer Gidildi kuzeye doğru. (*) Lenin Külliyatı.Dünü bugüne bugünü yarına bağlayın! diyen şiirler. Ormanlar. 82. Ahmed ezbere okuyup tercüme ettiği parçaların yalnız cümle kuruluşlarında bazı değişiklikler yapmış. şehir yeşildi. kayalar. denizler Şehrine varıldı. gidildi. 83'de (Rusların millî gururu) isimli makaleyle — ki bu makale 1914 senesinde «Sosyal Demokrat»ın 35'inci numarasında çıkmıştır — Ahmed'in o gün bize hafızasından okuyup derhal tercüme ettiği satırları bilâhara karşılaştırdım.

Hayata sevdalar ilân edildi. bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte yani yürekte. 1956 TAHĐRLE ZÜHRE MESELESĐ Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.Her birisi yüreğini çıkardı. Sözleri dövdüler dan dan da din din. Meselâ bir barikatta dövüşerek meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken . Geceler beyazdı. Her yürekte güzel bir şeyler vardı. Örsünde sıcacık yüreklerinin Ölüm bu sözlerden güçlü değildi. gündüzler serin.

Seversin dünyayı doludizgin ama o bunun farkında değildir ayrılmak istemezsin dünyadan ama o senden ayrılacak yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı? Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık yahut hiç sevmeseydi Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden? Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.meselâ denerken damarlarında bir serumu ölmek ayıp olur mu? Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil. TARANTA .BABU'YA MEKTUPLAR .

Asya ve Afrika dillerine merak saran bir Đtalyan arkadaştan. geçenlerde bir paketle bir mektup aldım. Arkadaşın adını yazmak istemiyorum. ROMA . Kendi ülkesinde kendi dilini istediği gibi kullanamadığı için.. Başı belaya girer.. 5 AĞUSTOS 1935 TEFTĐŞ .Bu kitap Henri Barbusse'ün hatırasına. Fakat mektubunu olduğu gibi aşağıya geçiriyorum.

Memetlere bakıyorum : Dişleri kenetli. Kordon'da. 1962 . Belki alışmış. Türk paşası on beş adım geride. Vakit öğle.Sayfada saygıyla göze çarpsın diye komuşlar fotoğrafı baş köşeye. Đzmir'de. bir daha çıkmayacaklar Đzmir'de. gölgeli.. belki utanıyor. belki öfkeli. Memetleri teftiş. Sanıyorum yakındır. geniş ve küfredip sesini duyuyorum toprağıma tokat gibi inen adımlarının. gün uzun belli. Önde Amerikan paşası kafayı dikmiş ve sırmalı şapkasında eli kasap bıçağı gibi parlıyor keskin. gözleri karanlık. hava sıcak.. Yüzünü göremiyorum. gözleri dikilmiş yere. Kordonboyu'nda böyle teftişlere.

Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeyegörsün önlerine . Çarşambayı sel alır. O. «Yûnusû biçâredir baştan ayağa yâredir. babalar umudu keser.TÜRK KÖYLÜSÜ Topraktan öğrenip kitapsız bilendir. analar.» ağu içer su yerine. ölmeden mezara koyarlar onu. Yol görünür onun garip serine. Ferhad'dır Kerem'dir ve Keloğlan'dır. Hoca Nasreddin gibi ağlayan Bayburtlu Zihni gibi gülendir. kahbe felek ona eder oyunu. bir yâr sever el alır. kanadı kırılır çöllerde kalır.

. büyük günler.. gündüzlerinde sömürülmeyen. gecelerinde aç yatılmayan. serpilip gelişene selâm! Bütün yemişler dallarınızdadır. Beklenen günler. gül ve hürriyet günleri.» demesinler. kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa.. ne düşmanı kayırır. ekmek. güzel günlerimiz ellerinizdedir.. toprağın nabzı başlar onun nabızlarında atmağa. Ne kendi nefsini korur. «Dağları yırtıp ayırır. haklı günler.» TÜRKĐYE ĐŞÇĐ SINIFINA SELÂM Türkiye işçi sınıfına selâm! Selâm yaratana! Tohumların tohumuna.ve bir kerre vakterişip : «—Gayrık yeter!. . Ve bir kerre dediler mi : «Đsrafil surunu urur mahlukat yerinden durur».

Türkiye işçi sınıfına selâm! Meydanlarda hasretimizi haykıranlara. ölürsem kurtuluştan önce yani. kitaba. nasip olmazsa görmek o günü. karanlığını yobazın ve yabancının roketini yenecek işçi sınıfına selâm! Türkiye işçi sınıfına selâm! Selâm yaratana! 12 Ağustos 1962 VASĐYET Yoldaşlar. işe hasretimizi. Düşmanı yenecek işçi sınıfımıza selâm! Paranın padişahlığını. alıp götürün . hasretimizi. ayyıldızı esir bayrağımıza. toprağa.

Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz. kanallarda su. toprağın altında sağır. seher aydınlığında taze insan. Ama bu türküleri söylemişim ben daha onlar düzülmeden. Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın. tarlalar orta malı. kör. toprağın altında yatar upuzun. Hasan beyin vurdurduğu ırgat Osman yatsın bir yanımda ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda. duymuşum yanık benzin kokusunu traktörlerin resmi bile çizilmeden. ne kuraklık.Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni. yanık benzin kokusu. çürür kara dallar gibi ölüler. Benim sessiz komşulara gelince. şehit Ayşe'yle ırgat Osman . ne candarma korkusu. dilsiz.

. tepemde bir de çınar olursa taş maş da istemez hani. Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz." .çektiler büyük hasreti sağlıklarında belki de farkında bile olmadan. dedi Hikmet. 1953. 27 Nisan Barviha Sanatoryumu VATAN HAĐNĐ "Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.. Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. Yoldaşlar..öyle gibi de görünüyor Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni ve de uyarına gelirse. ölürsem o günden önce yani.

bütçemize 120 milyon lira hibe etti. şose boylarında gebermekse açlıktan. Amerikan amirali Amerika. ağzı kulaklarında. kapkara haykıran puntolarla. vatan." Evet. ödeneklerinizse. polis copuysa. vatan. Amerikan bombası. ben vatan hainiyim. vatan. ben yurt hainiyim. soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın. 120 milyon lira. dedi Hikmet Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. ben vatan hainiyim. siz yurtseverseniz. kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan. Amerikan üsleri. . siz vatanperverseniz. vatan. vatan. bir Ankara gazetesinde. Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla : Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un 66 santimetre karede gülüyor. vatan hainiyim. maaşlarınızsa vatan. vatan. "Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz. kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan. Amerikan donanması topuysa. üç sütun üstüne.Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar. Vatan çiftliklerinizse. fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan. vatan tırnaklarıysa ağalarınızın. mızraklı ilmühalse.

Ben dostların gözünde kendimi boylu boyumca görüyorum.... Resimlerdeki kuşlar gibi dizilip üstüne kumsalın. kavgamı kafamda götürüyorum.. Đstemez. .7.28. Hoşça kalın dostlarım benim hoşça kalın. mendil sallamayın bana...962 VEDA Hoşça kalın dostlarım benim hoşça kalın! Sizi canımda canımın içinde.

.. A dostlar kardeşi AMAYA DAĐR a kavga dostu a yoldaşlar a. büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir sincap gibi mesela. beraber dövüşürüz. . Beraber güneşe güler. pencerelerde yıllar örecek örgüsünü.... Geceler sürecek kapımın sürgüsünü. Tek hecesiz elveda....... YAŞ 1 Yaşamak şakaya gelmez.A dostlar a kavga dostu iş kardeşi a yoldaşlar a. Yine görüşürüz dostlarım benim yine görüşürüz.!!.!!.!!.. Ve ben bir kavga şarkısı gibi haykıracağım mapusane türküsünü.. iş ELVEDA..

ağır ameliyatlık hastayız. ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için. öylesine ki. yani o derecede. Yaşamayı ciddiye alacaksın. Yani. yani bütün işin gücün yaşamak olacak. yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden. yetmişinde bile. hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil. .yani. mesela. mesela. yahut kocaman gözlüklerin. hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken. öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı. beyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin. 1947 2 Diyelim ki. yaşamak yanı ağır bastığından. zeytin dikeceksin. sırtın duvarda. kolların bağlı arkadan. hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için. hem de en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani. daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.. kavgası ve rüzgarıyla yani. yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz en son ajans haberlerini. daha o gün yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün. Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız.yani. Daha orda ilk hücumda. Diyelim ki hapisteyiz. diye bakacağız pencereden. yaşımız da elliye yakın. diyelim ki. bir daha kalkmamak ihtimali de var. dövüşülmeye deşer bir şeyler için. . insanları. cephedeyiz. Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına. Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu. hava yağmurlu mu. Diyelim ki. duvarın ardındaki dışarıyla. beyaz masadan.. fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu. hayvanları. nasıl ve nerede olursak olalım hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak.

yıldızların arasında bir yıldız.. Bu dünya soğuyacak günün birinde. yani bu koskocaman dünyamız.1948 3 Bu dünya soğuyacak.. boş bir ceviz gibi yuvarlanacak zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız. Böylesine sevilecek bu dünya "Yaşadım" diyebilmen için. mavi kadifede bir yaldız zerresi yani. duyulacak mahzunluğu şimdiden. Şimdiden çekilecek acısı bunun. hem de en ufacıklarından. hatta bir buz yığını yahut ölü bir bulut gibi de değil. Nazım HĐKMET .

gözlerinde sırça toplar yanan çocuk. yüreklerinin yükü. Ama füze yolcuları yola çıkabilecek mi pasaportsuz? Bilet olacak mı? Parayla mı alacaklar? Ve uzaklaşıp karpuzlaşır. balıklar gibi sessiz sedasız akıp gidecek. Avucumda bir çocuğun sarışın eli. Korkuyorlarsa kimden. ıstıratosferde savaş füzelerine mi rastgelecekler? Beni ilgilendiren bavullarının eşyası değil. yolcu füzeleri güneşe doğru. nasıl? Ya ara hırsı? Emir verme merakı? . neden. niçin. elmalaşırken dünyamız. bir yılbaşı ağacı önündeyim.YĐNE ĐYĐMSERLĐK ÜSTÜNE Sağlığımda açıldı kosmos yolu. yaşına bile gelmeden. yıldızların arasından. Biliyordum. Moskova'da açılış törenindeyim.

Ben iyimserim.Yüzüne yılbaşı ağacının telli pullu aydınlığı vuran çocuk.1. dostlar. bilmiyorum neden. Yeryüzünde görecek mucizenin büyüğünü : tek insan milletini pırıl pırıl. ne kasketim kaldı senin ora işi ne yollarını taşımış ayakkabım. ama belli yaşayacak benden iki kere çok..1959. son mintanın da sırtımda paralandı çoktan. memleketim. Kosmosa filan gidip gelecek. . akarsu gibi.. 7. memleketim. Moskova YĐNE MEMLEKETĐM ÜSTÜNE SÖYLENMĐŞTĐR Memleketim. Đş bunda değil. belli.

8 Nisan 958 YĐNE ÖLÜME DAĐR Zevcem. memleketim. memleketim. ölümü düşünüyorum. Bir gün kar yağarken. demek ki arteryo skleroz başlıyor bende. Sen şimdi yalnız saçımın akında... alnımın çizgilerindesin memleketim. Pırağ. enfarktında yüreğimin. yahut ..Şile bezindendi.. ruhu revanım Hatice Pîrâyende.

Haber çığlıklarla gelecek. Yani efendim. kalanın ilk hareketi ilk sözü ilk yediği yemek? Belki de birbirimizden uzakta öleceğiz. . yahut bir öğle sıcağında.... ve kalanı yalnız bırakıp gidecekler. nasıl ve nerde öleceğiz? Nasıl ve ne olacak ölenin son duyduğu ses. hayat. yahut da ima edecekler. son gördüğü renk.. Ve kalan karışacak kalabalığa.bir gece. hangimiz ilkönce.

Ve bütün bu ihtimâlât 1900 kaç senesinin kaçıncı ayı kaçıncı günü kaçıncı saatinde? Zevcem. ruhu revanım Hatice Pîrâyende. ölümü düşünüyorum. «yaşadık» diyebiliriz. Kederli rahat ve hodbinim. seninle biz birbirimizi ve insanların en büyük dâvasını sevebildik — dövüştük onun uğruna —. Hangimiz ilkönce nasıl ve nerde ölürsek ölelim. geçen ömrümüzü düşünüyorum. .

YĐRMĐNCĐ ASRA DAĐR — Uyumak şimdi.. Bana yeter yirminci asırda olduğum safta olmak bizim tarafta olmak ve dövüşmek yeni bir âlem için.. büyük ve kahraman. — Hayır. uyanmak yüz yıl sonra... sevgilim. kendi asrım beni korkutmuyor ben kaçak değilim. asrım yüz kızartıcı. Asrım sefil. asrım cesur. . Dünyaya erken gelmişim diye kahretmedim hiçbir zaman. Ben yirminci asırlıyım ve bununla övünüyorum.

Yolculuk ediyor şairin biri yıldızlardan birinde bir denizde bakarak dünyamıza.1941 YOLCULUK Bir şair yolculuk ediyor bir denizinde dünyamızın bakarak bir yıldıza.— Yüz yıl sonra. sevgilim.11. her şeye rağmen daha evvel. 12. Hatçem.. — Hayır. güneşli olacaktır.. senin gözlerin gibi. Ve ölen ve doğan ve son gülenleri güzel gülecek olan yirminci asır (benim şafak çığlıklarıyla sabaha eren müthiş gecem).. Yolculuk ediyor şairler denizlerinde kâinatın ..

yolunda pusuya yattıklarını.. kelleni orta yere yüreğini yumruklarının içine koyup yürümek!. Akdeniz YÜRÜMEK Yürümek. dost omuzbaşlarını omuzlarının yanında duyup.. . havaları boydan boya yarıp ikiye bir mavzer gözü gibi karanlığın gözüne bakarak yürümek!. 1960. Yürümek. Yürümek.bakarak birbirine. yürümeyenleri arkanda boş sokaklar gibi bırakarak.

. Yürümek.arkadan çelme attıklarını bilerek yürümek.. Ve zafer artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar tırnakla sökülüp koparılacaktır... ZAFERE DAĐR Korkunç ellerinle bastırıp yaranı dudaklarını kanatarak dayanılmakta ağrıya.. . yürekten gülerekten yürümek... Şimdi çıplak ve merhametsiz bir çığlık oldu ümid.. Günler ağır. Günler ölüm haberleriyle geliyor.

... Ölüyor çarpışarak insanlarımız — halbuki nasıl hakketmişlerdi yaşamayı — ölüyor insanlarımız — ne kadar çok — sanki şarkılar ve bayraklarla bir bayram günü nümayişe çıktılar öyle genç ve fütursuz.. Günler ölüm haberleriyle geliyor. Günler ağır. Varılacak yere . En güzel dünyaları yaktık ellerimizle ve gözümüzde kaybettik ağlamayı : bizi bir parça hazin ve dimdik bırakıp gözyaşlarımız gittiler ve bundan dolayı biz unuttuk bağışlamayı.Düşman haşin zalim ve kurnaz.

.kan içinde varılacaktır. Antepliler silâhşor olur. Antepliler yiğit kişilerdir. Sonbahar... KARAYILAN HĐKÂYESĐ Antepliler silâhşor olur. Antep sıcak.. 1941. Ve zafer artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar tırnakla sökülüp koparılacaktır. Antep çetin yerdir. uçan turnayı gözünden kaçan tavşanı ard ayağından vururlar ve arap kısrağının üstünde taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar. Karayılan .

Düşman Antep'e girince Antepliler onu korkusunu saklayan bir fıstık ağacından alıp indirdiler. Yiğitlik atla. silâhı. silâhla. bunu düşünmeye vakit bırakmıyordular. Boynu yine böyle çöp gibi ince ve böyle kocaman kafalıydı Karayılan Karayılan olmazdan önce. yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.Karayılan olmazdan önce Antep köylüklerinde ırgattı. Altına bir at çekip eline bir mavzer verdiler. belki rahattı. toprakla olur. onun atı. . Antep çetin yerdir. Belki rahatsızdı. toprağı yoktu.

Antepliler düz ovada sıkışmışlardı. Akan : Antep'in kanıydı. toprağı kökünden söküyordu. Düşman tutmuştu tepeleri. namlıya tek fişek sürmeden yatıyordu yüzükoyun.. Antep sıcak. Bu fidan öyle küçük. Antep çetin yerdir. Düşman tutmuştu tepeleri. .. Düz ovada bir gül fidanıydı Karayılan'ın Karayılan olmazdan önceki siperi.Kırmızı kayalarda yeşil kertenkeleler. korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun. Düşman şarapnel döküyordu. düşmanın topu vardı. Sıcak bulutlar dolaşır havada ileri geri.

Ve ne çare. gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun ak bir taşın ardından kara bir yılan çıkardı kafasını. korkaktı da bir tarla sıçanı kadar. düz ovayı Antepliler düşmana bırakacaklardı.Antepliler silâhşor olur. gözleri ateşten al. Siperi bir gül fidanıydı onun. dili çataldı. Çünkü onu düşünmeye alıştırmadılar. Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi. "Karayılan" olmazdan önce umurunda değildi Karayılan'ın kıyamete dek düşmana verseler Antep'i. Fakat düşmanın topu vardı. Birden bir kurşun gelip kafasını aldı. . kader. Antepliler yiğit kişilerdir. Derisi ışıl ışıl.

" Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olan. fırlayıp atlayınca ileri bir dehşet aldı Anteplileri. nerde düşman varsa orda bitirek. Karayılan Karayılan olmazdan önce kara yılanın encâmını görünce haykırdı avaz avaz ömrünün ilk düşüncesini : "Đbret al. Kilis yollarından kelle getirek. ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm.Hayvan devrildi kaldı. demir sandıkta saklansan bulur seni. "Karayılan der ki : Harbe oturak. seğirttiler peşince. deli gönlüm. Düşmanı tepelerde yediler. . Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olana : KARAYILAN dediler.

her şafak vakti. doktor. Sonra. doktor.. her şafak vakti kalbim .." (Kuvâyi Milliye'den) ANGĐNA PEKTORĐS Yarısı burdaysa kalbimin yarısı Çin'dedir. Sarınehre doğru akan ordunun içindedir.vurun ha yiğitler namus günüdür.

Ne arteryo skleroz. Sonra.. bir kırmızı elma : kalbim. ..Yunanistan'da kurşuna diziliyor. bu yüzden bende bu angina pektoris. doktorcuğum. doktor. işte bu yüzden. Bakıyorum geceye demirlerden ve iman tahtamın üstündeki baskıya rağmen kalbim en uzak yıldızla birlikte çarpıyor.. doktor. şu on yıldan bu yana benim. ne nikotin. Sonra.. ne hapis. bizim burda mahkûmlar uykuya varıp revirden el ayak çekilince kalbim Çamlıca'da bir harap konaktadır her gece. fakir milletime ikrâm edebildiğim bir tek elmam var elimde...

AŞI 1 tarla hazırdı koyu esmer eti anadan doğma çırılçıplak tarla hazırdı şişkin ıslak dudaklarını açmıştı yarı yarıya uzun sürmedi bekleyiş sabah aydınlığında canlı küçük kurtlar gibi yukardan saçılıp aktı tohum hazla ürperdi toprak içine çekti akanı açılıp kapanarak açılıp kapanarak sonra da mahmur bir kat daha güzel terli kabarık gerindi ben ölümden kuvvetliyim diyebilirdi gebeydi artık .

2 arılar fırladı güneşe doğru en önde kızoğlankız yeni beyarı nazlı bir vızıltıdır zar gibi ince şeffaf kanatları beli koptu kopacak altın tüylü süzme karnında da üç kızıl kuşak yetişip önledi onu erkeklerin en güçlüsü sonra yukarda boşlukta güneşin orda dikenli incecik bacakları karıştı birbirine bir saniye sürdü aşı silkinip kurtuldu dişi düştü erkek içinden kopan etleriyle toprağa 3 odalarının penceresi ormana açık ağır yaz bulutlarının altında orman bir yumurtalık gibi de nemli ılık erkeğin yüzünde aşağıdan kadının gözlerinden vuran ışık ormanın üstüne yağmur boşandı ansızın .

1948 .yeşil elâ gözlerini yumdu kadın yarı açık ağzında ıslak dişleri berrak duru içinde taa yüreğinin kökünde sıcak sıcak duydu yağmuru 4 atan bir damar gibi akıyor nehir acı yemişleri dikenli dallarıyla duruyor ağaç duruyor kıraç yabani güneşte bir şarkı gibi parladı balta kesildi ağacın gövdesi orta yerinden ihtiyardı esmerdi ıslaktı makta kanayacaktı da âdeta aşı bıçağıyla açıldı yarık sokuldu ucu kalemin bu kesik bu yabani gövdede müjdesi vardı artık dikensiz dalları ince kabuklu tatlı yemişleri geniş yapraklarıyla gelecek olan yepyeni bir âlemin.

halbuki açsınız. . ağır ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz. sütlü memeler gibi yüklü.Nisan 1948 ELLERĐNĐZE VE YALANA DAĐR Bütün taşlar gibi vekarlı. Arılar gibi hünerli. bu dünya ellerinizin üstünde duruyor. Ve insanlar. tabiat gibi cesur ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizliyen elleriniz. ah. bütün yük hayvanları gibi battal. benim insanlarım. hafif. yalanla besliyorlar sizi. hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli. Bu dünya öküzün boynuzunda değil.

Yakın Doğu. ah. uyanık. benim insanlarım. ah. ah. göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan. yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu. Amerikalım benim. benim insanlarım. Đnsanlar. kitaplar yalan söylüyorsa. benim insanlarım. Đnsanlarım. yalan söylüyorsa rotatifler. Ve beyaz bir sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya. kolay atlatılırsın. ellerin gibi tez kandırılır. hayran ve gençsiniz. elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız.etle. Afrika'dakiler. hele Asya'dakiler. . elleriniz gibi meraklı. ekmekle beslenmeğe muhtaçsınız.. antenler yalan söylüyorsa.. Avrupalım. atak ve unutkansın ellerin gibi. Pasifik adaları ve benim memleketlilerim. Đnsanlarım. Orta Doğu.

elleriniz karanlık gibi kör. [1949] .duvarda afiş. elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun. dua yalan söylüyorsa. yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı. Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız bu ölümlü. ses yalan söylüyorsa. renk yalan söylüyorsa. ellerinizden geçinen ve ellerinizden başka her şey herkes yalan söylüyorsa. sütunda ilan yalan söylüyorsa. bu zulüm bitmesin diyedir. elleriniz balçık gibi itaatli. beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların. ninni yalan söylüyorsa. rüya yalan söylüyorsa. meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa. elleriniz isyan etmesin diyedir. bu yaşanası dünyada bu bezirgân saltanatı. söz yalan söylüyorsa.

Sonra. indi tirenden peronda kaldı. ufaldı. Sonra. uçsuz bucaksız mavilikte buğday tanesi oldu. sonra raylardan başka şey göremedim.KADINIM BREST'E KADAR Kadınım Brest'e kadar benimle geldi. Leh toprağından seslendi karşılık veremedim. sonra. kadınım beni görüyordu. baharsa çamurlu çıplak ayaklarıyla gökyüzünde yürüyordu. "Beni unuttun mu. "Yanıma gel!" dedi. ufaldı. birden anladım ki. kumlu toprakta kar parçaları çürüyordu. . hiç durmayacakmış gibi gidiyordu tiren. boğuluyordum kederden. yanına varamadım. ufaldı. "Nerdesin gülüm. beni unuttun mu?" diye soruyordu. nerdesin?" diye soramadım.

neden anladığıma hâlâ şaşıyorum ve hep aynı büyük. koynumdaymış gibi de yüreği küt küt vuruyordu. aynı umutlu türküyü söyleyerek sevdiğim şehirlerle sevdiğim kadınlardan boyuna uzaklaşıyorum ve hasretlerini etimin içinde işleyen bir yara gibi taşıyorum ve bir yerlere yaklaşıyorum. kadınım telgıraf direklerinin altında duruyordu. bunu nasıl. karanlıksa yağmur gibi çarpıyordu tirene.Sonra. ama uzun yıllardır bu tirende yaşıyorum.ama. direkler gelip geçiyordu o kımıldanmıyordu yerinden. . bir yerlere yaklaşıyorum. Sonra birden anladım ki. hiç durmayacakmış gibi gidiyordu tiren boğuluyordum kederden. yıldızlar inip kondu telgıraf tellerine. Akdeniz ORADA TANIDIKLARIM II . Mart 1960. yıllardır.

Benim kızım dinledi ilk duvarcı türküsünü kurduğumuz yapının." Bir masa. Yeni yapıda yeni dokumacılar yeni renklerle yeni kumaşlar dokuyor. Duvarlarda fotoğraflar. Benim kızım büyüdü.. Benim kızımın annesi 1922 senesi. Yapı yükseldi yapı büyüdü.-"Nazım yoldaş benim kızım beş yaşında. Benim kızım Alfabe okuyor. Ben büyüdüm felsefe okuyorum. bakıyorlar insana rüya görür gibi... Duvarlarda fotoğraflar - . Başında masanın beyaz keten elbiseli Tavariş Marusa..

Kış. Gece. Kış. Karanfiller.bir fabrika avlusunda çekilmiş bazıları. Havada tek bir insan sesi yok. .. Çin. Kar. Marusa'nın sesi: -"Sene 918.. Kar. Vagonda bizimkiler uyuyorlar. Gece. Tatar yazıları. Latin. Dünyanın üstünde donmuş bir dünya gibi susan havada yalnız tekerleklerin şarkısı. Rus. Bir masa Üstünde masanın mavi bir Ukranya kasesi. üzerinde bazısının Mogol. Uygur.. Kapı açık. Ayın içinden bir manzara gibi Ukranya stepleri karın altında yatıyorlar. Zırhlı trenle Kiyefe gitmedeyiz.

... Başımı çevirdim geriye. Öldürebilirim. Bekliyorum ben Mahnodan esir alınan iki köylü neferi. Bekliyor bizi toprak. Đpekli bir kumaş yırtar gibi yürüyor yırtarak geceyi tren." Kapı açık. Yıldızlar düşüyor içeriye. Gözlerime yalvarıyor esirlerin gözleri: -"Bırak bizi bırak bizi bırak.Yıldızlar düşüyor içeriye.. . yalvaran gözlere bakamam. Yıldızlar düşüyor içeriye. Aç gözlerle aç öküzler bekliyor bizi.. Bırak bizi bırak. Uyuyor bizimkiler.

. Geçti bir saniye. Namluda arpacık titredi. Ve hiçbiri değmedi hedefe.. .. yedi. "Aç gözlerle aç öküzler" Dört saniye. Diz büktüm.. "Bırak bizi" Üç saniye. "Bekliyor bizi toprak" Beş.Ve tekrar baktığım zaman karın üstünde iki korkuydu kaçan. vuramadın. Mavzer. Nasıl oldu bu? Gökte uçan turnayı gözünden vuran kadın. Kaçanların peşinden altı fişenk yaktım.. Mavzer. altı. Geçiyor saniyeler.

Kavgada düşmanın aile ismi sorulmaz... Kış.....Vurmalıydım ama. Çavdarlı bir yaz kokusu esmer ekmekte. Hatıralar... . .... Gece. Kar. .... Başında masanın beyaz keten elbiseli Tavariş Marusa..... Tombul esmer bir Ukranya ekmeği. ......... . Hatıralar.. Đnkılabın nöbetinde dolaşık yumak gibi bir yürekle durulmaz..... Masa.. Köyden yoldaşlar göndermiş Ukranya ekmeği yemez misiniz?" Beyaz keten bir örtü.

. Ve her akşam burda çözerdi ıslak ayakkaplarını. Açıyorum birer birer kitaplarını.Hikmet PORTATĐF KARYOLA Bu onun karyolası portatif bir karyola. O her sabah buradan çıkardı yola.N. Pencerenin içindeki bu beyaz diş fırçası.. Satırların üzerinde ellerinin izi var. bu bembeyaz sabun . Karyolanın başucunda kitaplar.

Elsiz kolları göğsünde yatıyor karyolanın üstünde lacivert gemici fanilası. Duvarda külrengi bayramlık kasketi....onun. N.....Hikmet SEN En güzel günlerimin üç mel'un adamı var: Ben sokakta rastlasam bile tanımayım diye en güzel günlerimin bu üç mel'un adamını yer yer tırnaklarımla kazıdım . Yerde bir üçüncü mevki tren bileti. Bu onun karyolası portatif bir karyola.

. . Sana gelince.. biri o. insanın bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum. biri ötekisi. Okuyorum. senin ve benim en güzel günlerimiz.... Ne kadar beraber geçmiş günlerimiz var. Kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa.hatıralarımın camını. Sana gelince. Kalbimin kanıyla götüreceğim ebediyete ben o günleri... En güzel günlerimin üç mel'un adamı var: Biri sensin.. Ne yazık!. Yazıyorsun.. sen o günleri kendi oğluyla yatan... Düşmanımdır ikisi.

. Biri o... Satıyorsun: günde on kaat. N.. sıcak bir döşek ve üç yüz papellik rahat için. En güzel günlerimin üç mel'un adamı var: Biri sensin. Sana gelince.. bir çift rugan pabuç. Ne ben sana kızarım ne de zatın zahmet edip bana küssün. Artık seninle biz.. Ne ben Sezarım.. Kanlı bıçaklı düşmanımdır ikisi.... Ne de sen Brütüssün.Hikmet – 1933 . düşman bile değiliz.kızlarının körpe etini satan bir ana gibi satıyorsun!... biri ötekisi.

suyun. yıldızların ve bizim seslerimizle. çarpıyor pencerene dalgaları... havalar seslerle doludur: toprağın. Pencereye gel! Havaları dinle bir: . duvara dalıp kalma!.. Çeneni avuçlarının içine alma!.SES Çeneni avuçlarının içine alıp. Gel! Dinle havaları: havalar seslerin yoludur. Kalk! Pencereye gel! Bak! Dışarda gece bir cenup denizi gibi güzel.

N.... Biz .. Sesler geliyor günbatısından sesler.Sesimiz yanındadır. Koynunda güneşin kaybolduğu zindan aydınlanacak mı? Bekliyelim mi? Bekliyebilir miyiz? Biz gündoğusunun milyonlarla milyonu bekliyoruz bunu..Hikmet – 1933 SESLER GELĐYOR. sesimiz seninledir..... Sesler geliyor günbatısından sesler...

mavi gözlü Almanyalılara..... Biz güneşin doğduğu yerden haykırıyoruz mavi gömlekli. Biz Borneo.. Biz sarı yüzlerinden gözleri bıçak yarası gibi bakan kavga meydanlarında kellesini koparıp kocaman kanlı sarı bir çiçek gibi bırakan Çin seddinin kulileri..çıplak ayaklı Hindistanın açlığını esmer gözlerinde bir alev gibi taşıyanlar.. Cava köylüleri.... *** Kurtuluşun kırmızı eli dolaşıyor üstünde Almanyanın. Biz. Göbeğinden çatlıyacak Avrupa.. Dışarı fırlamak için tepiniyor amele mahallelerinde tanklar. Avrupanın çatlıyacak göbeği. Sumatra.... . Berlinin caddeleri kulak asıyor yine Spartaküslerin ayak sesine.HURRRA...... Ve istiyoruz ki olsun naramızın aksisedası Krup favrikalarından kopan: .

Dümen başına.. Hava fırtınalı omurga delik serdümen sarhoş... Diyelim: ... *** Söyle Berlin.....ÇATLADI.....Çatlıyacak çatlıyor çatla. . Sesler geliyor günbatısından ... Söyle. Diyelim milyonlarla milyon ağız birden: ....DI....... Çabuk olun haydı. Kooooş... Elleri bombalı mavi gömleklilerin bekliyecek mi yine Unter den Linden caddesinde nöbet? Alevden bayrakların üstünde yeniden can bulacak mı Karl Liebknecht? Avrupa bocalıyor..

. şairlik ettim bir çeşit postacılık yani.. dünyanın. seher vakitlerinde yahut gecenin ortasında taşıdım insanlara yüreğimin çantasında. Jül Vernin romanlarıyla coğrafya kitaplarına. yurdun haberini. Nâzımın resmi.. . kuşun.Hikmet POSTACI Đnsanın.sesler. ağacın. sahici postacı. Renkli kalemlerle çizilirdi bin türlü resim hep aynı postacının. kurdun haberini. N. Çocukken postacı olmak isterdim. şairlik filân yoluyla değil ama basbaya.

yıldızların altındayım. komşu kıza bendim telegrafı getiren. Bering boğazını geçiyorum. Bir küçük kız ateşler içinde hasta.Đşte. Kapı çalınıyor gece yarısı: -posta! Küçük kızın gözleri açıldı mavi mavi. Babası yarın akşam dönüyor hapislikten. Işıldıyor kuzey şafağı konserve kutularıyla posta paketlerinde. O karda kıyamette bendim bulan o evi. Yahut da büyük şehrin uğultulu asfaltındayım. çantamda yazıları yalnız müjdelerin yalnız umutların. . köpeklerin çektiği kızağı sürüyorum buzun üzerinde. Yahut işte bozkırda gölgesinde ağır bulutların asker mektubu dağıtıp ayran içiyorum. Yahut çölde.

Çocukken postacı olmak isterdim.. Telegraflarda envai türlü acı mektuplarda satır satır keder taşır o güzelim memlekette postacı.. Nâzım Hikmet'in oğlu. Moskova'da mektupları birer birer kendim dağıtırım adreslerine. Çantamda cennet. Muradıma. Çantamda Tuna'nın pırıltısıyla kuş cıvıltısıyla. Moskova'ya Budapeşte'den. Türkiye" diye yazılı. Çantamda bahar. Oysaki. Macaristan'da erdim. Bir zarfın üzeri: "Memet. Türkiyemde postacılık zor sanattır. . Çocukken postacı olmak isterdim. ellisinde. taze çimen kokusuyla dolu mektuplar. çocukların çocuklara mektupları.

paslı yağmurlar yağıyor. yağmurlar ölüm taşıyor tohumlara. .Yalnız Memedin mektubunu götüremem yerine. Nâzım'ın oğlu. haramiler kesmiş yolu. çocukları sokaklara bırakmayın. mektubunu vermezler. hattâ yollıyamam. Nâzım HĐKMET RADYOAKTĐVĐTELĐ YAĞMURLAR ÜSTÜNE Kapayın pencereleri sımsıkı. yine gümüş gibi parlatmalı yağmurları. yağmurlar yine yalnız güneşi taşısın tohumlara. Yağmurları temizlemeli.

NÂZIM HĐKMET TRAFĐK MEMURLARI Trafik memurları dikilmiş durur el kol kımıldar kaşlar çatık sopalarının ucunda hürriyetimiz trafik memurları dikilip duracak sokaktakiler birbirlerini sevmeği öğreninceye kadar.çocuklar yine koşabilsin yağmurların içinde. pencereleri yağmurlara açabilelim yine. Nâzım HĐKMET YĐNE YAĞMUR ÜSTÜNE .

çocuklar ölebilir yarın..... tıkır tıkır..... hem de ne sıtmadan ne kuşpalazından düşerek te değil kuyulara filân. Nâzım HĐKMET ÇOCUKLAR ÖLEBĐLĐR YARIN .Serçe kuşları gibi yağmur çinko dama serptiğim ekmek kırıntılarını telâşlı telâşlı.... serçe kuşları gibi yağmur...... .......... Çocuklar ölebilir yarın...

... ÇINARI YIKMAK ĐÇĐN BALTAYI KÖKÜNE VURURLAR .. evi yıkmak için sokarlar kundağı temele..... Çınarı yıkmak için baltayı köküne vururlar..çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın.... çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında arkalarında bir avuç kül bile değil arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan..... ...... ne bir santim kemik.... çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında....... ne bir damla kan................ Kartal uçmaz olur kanadı kırılınca. ... düşünebilir miyiz başımız vurulunca? Onlar köküdür memleketin...........

Kaç kere kaç yerde baltalandı kök yürümez oldu su dallar kurudu. Kırıldı kanat öldürdüler aklı. onlar kanadı hürriyetin. halkın aklıdır. Çünkü böyledir asrımızın gerçeklerinden biri. Nâzım HĐKMET DOĞUM . Onlar umudun temeli.dallara yürüyen su bu kökte saklıdır. Ve sonra yolladılar insanları salhaneye.

sarı bir oğlan. kaşsız. mavi gözlü. Benim oğlan dünyaya geldiği zaman. gittiler ana sütüne bile doymadan Benim oğlan dünyaya geldiği zaman. Makartır kesti onları. Bu dünyada ilk görülecek şey diye demir parmaklığı gördüler. sarı ay çiçeğine benziyorlardı.Anası bir oğlancık doğurdu bana. üç kilo ağırlığında. Benim oğlan dünyaya geldiği zaman çocuklar doğdu Anadoluda. çocuklar doğdu Korede. Bitlendiler doğar doğmaz . elâ gözlü bebeklerdi. çocuklar doğdu Yunan zindanlarında. kara gözlü. masmavi kundağında yatan bir nur topu. babaları kurşuna dizilmiş.

Benim oğlan benim yaşıma bastığı zaman.kim bilir kaçı sağ kalır mucize kabilinden. . siyah. Dünya savaşında Asya'daki Amerikan ordularının kumandanlığını yaptı. Asya halklarına karşı yürüttüğü baskılarla ün saldığı (!) için Amerikan hükümeti tarafından Kore savaşının kumandanlığına da atandı. beyaz. Makartır . sarı bütün çocukları sallıyan mavi atlas döşekli bir beşik. ben bu dünyada olmıyacağım.(Mac Arthur): Amerikan generali. ama harikulâde bir beşik olacak dünya. 2.

dişler kenetli. Kapansın el kapıları. bu dâvet bizim. bu cehennem. ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benziyen toprak.Nâzım HĐKMET DAVET Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket. Bilekler kan içinde. yok edin insanın insana kulluğunu. . bizim.. bir daha açılmasın... bu cennet bizim.

. NÂZIM HĐKMET DÜNYAYI VERELĐM ÇOCUKLARA Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında dünyayı çocuklara verelim kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi hiç değilse bir günlüğüne doysunlar bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı çocuklar dünyayı alacak elimizden ..Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine. bu hasret bizim.

sabaha karşı rüzgârda tahta cumbalar ve bir saç mangalın küllerinde uyanır uykuda büyük Đstanbulum.ölümsüz ağaçlar dikecekler Nâzım HĐKMET DÖRTLÜK Koparmış ipini eski kayıklar gibi yüzer kışın. NÂZIM HĐKMET .

Çamur. kar. ne ekmek her zaman pamuk gibi yumuşak ne herkes kahraman ne dostlar vefalı her zaman. Yapı yerinde ayağın burkulur ellerin kanar. Yapı yerinde ne çay her zaman şekerli her zaman sıcak. . Yapıcıların yüreği bayram yeri gibi cıvıl cıvıl ama yapı yeri bayram yeri değil. Bu iş biraz zor. yapı yeri toz toprak. Türkü söyler gibi yapılmıyor yapı bu iş biraz zor.KANTER ĐÇĐNDE Yapıcılar türkü söylüyor Yapı türkü söyler gibi yapılmıyor ama.

NÂZIM HĐKMET MEMLEKETĐMDEN ĐNSAN MANZARALARI'NDAN Haydarpaşa garında . yükseliyor yapı kanter içinde. Saksılar konuldu pencerelere alt katlarında. Đlk balkonlara güneş taşıyor kuşlar kanatlarında. Yükseliyor. Bir yürek çarpıntısı var her putrelinde her tuğlasında her kerpicinde.zor ama yapı yükseliyor. yükseliyor.

Zayıf. "Babamın bıçakçı dükkânından Akşam ezanından önce çıksam" diye düşündü 11 yaşında. . Merdivenlerdeki adam -Galip Ustatuhaf şeyler düşünmekle meşhurdur: "Kâat helvası yesem her gün" diye düşündü 5 yaşında. Burnu sivri ve uzun yanaklarının üstü çopur. "Mektebe gitsem" diye düşündü 10 yaşında. Merdivenlerin üstünde güneş yorgunluk ve telâş Bir adam merdivenlerde duruyor bir şeyler düşünerek.1941 baharında saat on beş. Korkak.

"Gündeliğim artar mı?" diye düşündü 20 yaşında. "Babam ellisinde öldü. 51 yaşında "Đhtiyarladım" dedi."Sarı iskarpinlerim olsa kızlar bana baksalar" diye düşündü 15 yaşında. "Đşsiz kalırsam" diye düşündü 22 yaşında. "Babam neden kapattı dükkânını?" Ve fabrika benzemiyor babamın dükkânına" diye düşündü 16 yaşında. . ben de böyle tez mi öleceğim?" diye düşündü 21 yaşındayken. Ve zaman zaman işsiz kalarak "Đşsiz kalırsam" diye düşündü 50 yaşına kadar. "Đşsiz kalırsam" diye düşündü 23 yaşında. "Đşsiz kalırsam" diye düşündü 24 yaşında.

............ Đşsizdir.............. .." Şimdi 52 yaşındadır..... Burnu sivri ve uzun......... .. Yanaklarının üstü çopur............................ Denizde balık kokusuyla Döşemelerde tahtakurularıyla gelir Haydarpaşa garında bahar Sepetler ve heybeler merdivenlerden inip merdivenlerden çıkıp merdivenlerde duruyorlar............."babamdan bir yıl fazla yaşadım.. Şimdi merdivenlerde durup kaptırmış kafasını düşüncelerin en tuhafına: "Kaç yaşında öleceğim? Ölürken üzerimde yorganım olacak mı?" diye düşünüyor..... ..........

Yatağımda öldürüldüm ben. başları yıldızlardaüç selvi.N.Üç selvi.Üç selvi.Üç selvi.Hikmet .Kesildi selviler köklerinden.1933 .Nâzım HĐKMET ÜÇ SELVĐ Kapımın önünde üç selvi vardı.Selviler rüzgarda sallanırlardı.Üç selvi.Artık ne kökleri yerde.Kanlı bir baltayı aydınlatıyorüç selvi.Mermer bir ocakta parçalanmış yatıyorüç selvi.Üç selvi.Kökleri yerde.Bir gece düşman bastı evi. başları yıldızlardaüç selvi.Üç selvi.Selviler sallanırlardı rüzgarda.Selviler sallanmıyorlar rüzgarda.Üç selvi.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful