21-1-924 Lambayı yakma, bırak, sarı bir insan başı düşmesin pencereden kara. Kar yağıyor karanlıklara.

Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum. Kar... Üflenen bir mum gibi söndü koskocaman ışıklar.. Ve şehir kör bir insan gibi kaldı altında yağan karın. Lambayı yakma, bırak! Kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların dilsiz olduklarını anlıyorum. Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum. N.Hikmet

BĐR AYRILIŞ HĐKAYESĐ

Erkek kadına dedi ki: -Seni seviyorum, ama nasıl, avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp parmaklarımı kanatarak kırasıya çıldırasıya... Erkek kadına dedi ki: -Seni seviyorum, ama nasıl, kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz, yüzde yüz, yüzde bin beş yüz, yüzde hudutsuz kere yüz... Kadın erkeğe dedi ki: -Baktım dudağımla, yüreğimle, kafamla; severek, korkarak, eğilerek, dudağına, yüreğine, kafana. Şimdi ne söylüyorsam karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana.. Ve ben artık biliyorum: Toprağın -

yüzü güneşli bir ana gibi en son en güzel çocuğunu emzirdiğini.. Fakat neyleyim saçlarım dolanmış ölmekte olan parmaklarına başımı kurtarmam kabil değil! Sen yürümelisin, yeni doğan çocuğun gözlerine bakarak.. Sen yürümelisin, beni bırakarak... Kadın sustu. SARILDILAR Bir kitap düştü yere... Kapandı bir pencere... AYRILDILAR... N.Hikmet

BĐR GEMĐCĐ TÜRKÜSÜ

Rüzgâr, yıldızlar ve su. Bir Afrika rüyasının uykusu düşmüş dalgalara. Işıltılı, kara bir yelken gibi ince direğinde geminin. Geçmekteyiz içinden bir sayısız bir uçsuz bucaksız yıldızlar âleminin.

Yıldızlar rüzgâr ve su. Başüstünde bir gemici korosu su gibi, rüzgâr gibi, yıldızlar gibi bir türkü söylüyor, yıldızlar gibi rüzgâr gibi su gibi bir türkü. Bu türkü diyor ki, «Korkumuz yok!

Đnmedi bir gün bile gözlerimize bir kış akşamı gibi karanlığı korkunun.» Bu türkü diyor ki, «Bir gülüşün ateşiyle yakmasını biliriz ölümün önünde sigaramızı.» Bu türkü diyor ki, «Çizmişiz rotamızı dostların alkışlarıyla değil gıcırtısıyla düşmanın dişlerinin.» Bu türkü diyor ki, «Dövüşmek..» Bu türkü diyor ki, «Işıklı büyük ışıklı geniş ve sınırsız bir limana dümen suyumuzda sürüklemek denizi..» Bu türkü diyor ki, «Yıldızlar rüzgâr ve su...»

Başüstünde bir gemici korosu bir türkü söylüyor; yıldızlar gibi rüzgâr gibi,

su gibi bir türkü..

BU YAZI UZUN SENELER DÜNYA EMPERYALĐZMĐNĐN ŞARKTA KANLI BEKÇĐLĐĞĐNĐ YAPAN ÇARLIK RUSYASININ NE SURETLE ÖLDÜĞÜNE DAĐRDĐR Bin dokuz yüz on yedi ikinciteşrin yedi... Yumuşak ve derin sesiyle Lenin: "Dün erkendi, yarın geç zaman tamam bugün," dedi.. Yağlı çarklılarla yağlı işçiler: "Bugün!" dedi. Ölümü açlıktan öldüren siper: "Bugün!" dedi. Ağır çelik kara toplarıyla AVRORA: "BUGÜN!" dedi, "BUGÜN!" dedi.. ............... ....... ..........

................. Artık ne kışlık sarayda sarhoş eteklerin ipekli sesi, ne paskalya çanlarında deli duası çarın, ne Sibirya yollarında zincir iniltisi... Artık votka kadehlerinde ıslanmıyacak sarı sarkık bıyıkları pameşçiklerin. Kara toprağın üstünde bir avuç kan gibi yanmıyacak, bakır sakalları açlıktan ölen mujiklerin. Artık kararmıyacaktır karlı sokaklar kara bir rüzgar gibi geçen Çarın kazaklarından. Sarkmıyacaktır işçi kadınların kanlı saçları: kara kalpaklı kazakların mızraklarından. Yandı kanatları iki başlı kara kartalın, düştü yere, öldü.

Buzlu Baltık denizinin kıyısında bir pencere örtüldü. Açıldı bir pencere.... Bin dokuz yüz on yedi ikinciteşrin yedi... N.Hikmet

CEVAP NUMARA DÖRT Bu yazı gizli bir din halinde bir nevi Neo-faşist bir ideoloji yaptıkları halde bunu ikrardan sakınanlara aittir. Böyle bir halt karıştırmıyoruz, diyenler üzerlerine alınmayabilirler. Onlar istiyorlar ki çift ağızlı baltalarıyla yuvarlansın kafalarımız önüne yarın o kara gömlekleri beyaz kordonlu golf pantolonlu kadroların.. KARDEŞLER! Onlara sokakta rastlarsanız eğer ölümü görmüş gibi çevirin başınızı. Kirpiksiz sarı gözler gözünüze bakarken arkadan sırtınıza bir bıçak girebilir...

Onlar istiyorlar ki kara toprağın kalbi durana kadar biz pazarda kelepir bir mal gibi satalım kafamızın ışığını, gücünü kolumuzun.. Kadınlarımızı karşılarında oynatalım. Ve dumanlanmağa başlayınca gözümüzün bakışı, yavaşlayınca damarlarımızda kanın akışı karaya vurmuş balıklar gibi köprü altlarında yatalım.. KARDEŞLER! Onlara elleriniz dokunmuşsa eğer yedi tas su dökün ellerinize. Yırtarak bayramlık gömleğimi ben peşkir yaparım size... Biz ayrı dillerde aynı şarkıyı okuyanlar, Biz aynı yastıkta yatar gibi toprağa başlarını yan yana koyanlar, Biz, yüzümüzün derisi koyu açık yanmış diye, saçlarımız ayrı ayrı boyanmış diye

barsaklarımızı birbirimizin avucuna dökerek birbirimizin gırtlağını dişimizle sökerek gebereceğiz... Ve kadrolar parlatarak kara gömleklerinin beyaz kordonlarını gömecekler kadife koltuklara golf pantolonlarını... KARDEŞLER! Onların adına benziyorsa adınız eğer adınızı değiştirin. Vebanın girdiği kapıdan girin onların evine atmayın ayak.... Onlar istiyorlar ki çift ağızlı baltalarıyla yuvarlansın kafalarımız önüne yarın o kara gömlekleri beyaz kordonlu golf pantolonlu kadroların...... N.Hikmet

DÜNYANIN EN TUHAF MAHLUKU

Akrep gibisin kardeşim, korkak bir karanlık içindesin akrep gibi. Serçe gibisin kardeşim, serçenin telaşı içindesin. Midye gibisin kardeşim, midye gibi kapalı, rahat. Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim. Bir değil, beş değil, yüz milyonlarlasın maalesef. Koyun gibisin kardeşim, gocuklu celep kaldırınca sopasını sürüye katılıverirsin hemen ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye. Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani, hani şu derya içre olup deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf. Ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende. Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak kabahat senin, — demeğe de dilim varmıyor ama — kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

. giden kardeşimin en sevdiği şarkıydı. Bembeyaz karanlıkta parlıyan raylar uzaklaşılıp kavuşulmamayı hatırlatıyor. Ben dolaşıyorum.. çıplak ayaklı bir çocuk yatıyor. . Gece ve kar . Đstasyonun üçüncü mevki bekleme salonunda siyah başörtülü. En sevdiği şarkı. Bir şarkı söylüyorlar içerde.1947 GĐDEN Camların üstünde gece ve kar... Bu.pencerelerde.

N. Kardeşler... Bir şarkı söylüyorlar içerde!.. çıplak ayaklı bir çocuk yatıyor.. PANTOLON.. bakmayın gözlerime ağlamak geliyor içimden. Ustalarımın ustası Marks'ın .. KASKET VE FÖTRE DAĐR Bana: "temiz gömlek giymek düşmanıdır. muazzam hocamın resmine baksın." diyenler varsa eğer. Bembeyaz karanlıkta parlıyan raylar uzaklaşılıp kavuşulmamayı hatırlatıyor. En....En sevdiği.. Gece ve kar pencerelerde..Hikmet – 1933 GÖMLEK. Đstasyonun üçüncü mevki bekleme salonunda siyah başörtülü.

şu bizim tarihi de mek parmak okusunlar: 1848'de kurşunlar demir bir tarak gibi geçerken başından.. yakalığı da vardı kıravatı da. . Ütülü pantolana idam hükmü kim verdi? Tosunlar.ceketi rehindeydi. halis Đngiliz kumaşından halis Đngiliz modasıyla ütülü mum gibi bir pantolon giyerdi -Alanglezinsanların en büyüğü Engels... Vladimir Đliç Ulyanof Lenin ateşten bir dev gibi çıktığı zaman barikata. Dalgalanırdı fakat heybetli sakalı: bembeyaz tertemiz kolalı bir gömleğin üstünde. bir övün yemek yerdi dört günde..

ne kafamın dışındaki kasket içindekine delalet eder.. ne de biricik fötrüm beni geçmekte olan geçmişe alet eder. et. Marksisto-Leninist şuur. Fakat neden benim iki fötrüm yok? . adale.Bana gelince: Ben ki. sinir ve deriyim.. Buna rağmen ben: haftada altı gün kasketliysem eğer. bir iki kilometre kadar. haftada bir gün sevgilimle seyrana giderken biricik fötrümü tertemiz giymek içindir bu.. damar. herhangi bir proleter şairiyim.. 30 kilo kemik 7 litre kan..

proleter!!..... be birader. . Lakin hep asıl sebep: proleterim. pek değil.. Belki biraz derbederim.. Budala mıyım? Eh. Kapkara cahil miyiz? Hayır! Mesela: "Sat-Sin" bey kadar cahilü cühela olmasam gerek. ayakta dikilip anası ağlamak sapına kadar çalışmaktır..Ne dersin üstat? Tembel miyim? Hayır! Günde 12 saat sayfa bağlamak.

1931 GÜNEŞĐN SOFRASINDA SÖYLENEN TÜRKÜ Dalgaları karşılayan gemiler gibi. N.Ve benim iki fötrüm.... Borsalino-Habik-Mosan-Mançister tezgahlarının sahibi olursam-olursak-olacak!. Ve ilaaaaaaa.Hikmet . Arkamızda bir düşman gözü gibi karanlığın yolu. Laaaaaaa!!!!!!!.. Önümüzde bakır taslar güneş dolu. rüzgarları en serin uçurumları en derin havaları en ışıklı sıra dağlara. ancak her proleter gibi. Dostların arasındayız! Güneşin sofrasındayız! .5. gövdemizle karanlıkları yara yara çıktık. iki milyon fötrüm.2..

Heeey. Başları göklere atalım serden geçelim.Dağlarda gölgeniz göklere vursun.. doldurun doldurun doldur içelim. nerden geçelim? Yalnayak koşarak devlerin geçtiği yerden geçelim. Doldurun çocuklar. Heeey hop Heeey hep . Taşları birbirine vurun çocuklar. göz göze yan yana durun çocuklar.

Doldurun çocuklar. Gömlekleri kirli değil çatık değilmiş kaşları. doldurun doldurun. "Yandık!" dememişler. Oradan onlardan. Dayanmışlar biliyorum.birden geçelim. Dostların arasındayız! Güneşin sofrasındayız!. "Dayandık!" dememişler. . Yalnız biraz uzamış tıraşları.Hikmet HABER Onlardan haber geldi. N. doldur içelim.

dazlak kafalı ufak tefek bir adam. Develer tellallık edip satarken develeri.Hikmet HĐCĐV VADĐSĐNDE BĐR TECRÜBEĐ KALEMĐYE Bir varmış bir yokmuş. bir de bir zatımuhteremin pederi. Yalnız biraz uzamış tıraşları. bir benim babam varmış.Gözleri gülerek bakıyorlarmış adama.. çatık değilmiş kaşları.. Benim babam. . N. Şakaklarında taze bir yara varmış ama..

ekmeğinden çalarak. dolu koymuş boş çıkmış.O bir zatımuhteremin pederi Đkinci Sultan Hamidin meşhur hırsız seraskeri. kumun üstüne akan kandan yüzde yüz komisyon alarak han. bir zatımuhteremin pederi Yemen çölünde açlıktan ölenlerin suyundan. diye kalbinin atışını saydınız. Ey zatımuhterem! Şaire. . Benim de babam öldü. diyelim. apartıman yapmış. "Kısa kes. bütün ömrünce çevirmiş simsiyah defterleri. sözlerini!" Ölmüş sizin serasker peder. Son beş papelin hesabını vermeden ölmesin. Tutmuyordu babamın öpülesi elleri. O. Ve dünyaya yummadan evvel ışıklı çocuk gözlerini siz onun yanındaydınız. Benim babam.. hamam..

. Öldü benim babam. Babamın gözleri artık simsiyah defterleri göremiyordu. Dikkat! Kolumu geriyorum. Đkimiz karşı karşıyayız. Karşı karşıya kaldık iki meşhur adam. Size gelince: sizi meşhur eden şey: hırsız bir babanın kanlı altınlarını çalan . ben neyimle meşhurum -MALUM!. Size bir tokat borcum vardı. beş papelin hesabını istediniz. Đşte o hesabı şimdi ben veriyorum.. Sizin peder ölmüş. Benim şöhretim nerden gelir. Fakat yine siz haklısınız: o gündü hesap günü.O eller. Taktınız tenezzülen kendi elinizle siz bir ölünün burnuna gözlüğünü..

görmemiştir soyunuz gibi bir soyu.. bir de bir zatımuhteremin pederi.. Develer tellallık edip satarken develeri. Bir varmış bir yokmuş. Đnanmazsanız eğer. büyük kemancılar veren çingene çadırlarının yüz karasıdır. ... Karşı karşıya kaldık iki meşhur adam. Öldü benim babam. Şöhretiniz: kıvrak çengiler.hırsız bir oğlun parasıdır. Sizin şöhretiniz: lanetle dolu bir yükün çuval darasıdır. Edirne boyu çingeneleri. Ey zatımuhterem! Ölmüş sizin serasker peder. karıştırsın alim efendiler kalın yapraklı kitaplar gibi seneleri: anlarsınız ki. bir benim babam varmış.

... bir insan gözü gibi derin bir salkım üzüm gibi serin ... ...... ..Hikmet – 1933 HĐÇBĐR AĞAÇ BÖYLE HARĐKULADE BĐR YEMĐŞ VERMEMĐŞTĐR Topraktan ateşten ve denizden doğanların en mükemmeli doğacak bizden. ...... ve insanlar ellerini korkmadan düşünmeden birbirlerinin ellerine bırakarak yıldızlara bakarak: -"Yaşamak ne güzel şey!" diyecekler.....N.........

. Topraktan ateşten ve denizden doğanların en mükemmeli doğacak bizden.. Ve en vadedici bir yaz gecesi bile böyle sesler böyle inanılmaz renklerle sabaha ermemiş olacaktır. N.Hikmet HOŞ GELDĐN Hoş geldin! .bir ferah bir rahat bir işitilmemiş şarkı söyliyecekler.. Hiçbir ağaç böyle harikulade bir yemiş vermemiş olacaktır..

YÜRÜYELĐM.. Hoş geldin! Ayrılık uzun sürdü.. Özledik. Ustalaştık biraz daha taşı kırmakta.Kesilmiş bir kol gibi omuz başımızdaydı boşluğun. Hoş geldin! Biz bıraktığın gibiyiz.. Fakat uzun söze vaktimiz yok. Çarşamba gecesi MEMLEKETĐMDEN ĐNSAN MANZARALARI . Yerin hazır. dostu düşmandan ayırmakta. Gözledik....... Dinleyip diyecek çok. N.Hikmet . Hoş geldin. Hoş geldin..1932 Birinciteşrin 5.

gümüş kuşlu bir hamam tasının ve koynuna ilk girdiğim kadının kızıl saçları. çığlıksız doğum. orda yeşil. orda tepişmeden çiftleşmeler. yeşil. Orda. . Orda. efendim.ĐKĐNCĐ BÖLÜM I Atlantiğin dibinde upuzun yatıyorum. orda bir hamam tasının mahrem şehveti. başımın üzerinde. balık gibi. Bakıyorum yukarıya: bir denizaltı gemisi görüyorum. Atlantiğin dibinde dirseğime dayanmış. zırhının ve suyun içinde balık gibi kapalı ve ketum. Orası camgöbeği aydınlık. efendim. orda yıldız yıldız yanıyor milyonlarla mum. efendim. çok yukarıda. ey demir çarıklı ruhum. orda dünyamızın ilk kımıldanan eti. orda ışıl ışıl. yukarıda. yüzüyor elli metre derinde. mahrem şehveti efendim.

upuzun yatıyorum.Orda rengarenk otları. 400 metroya kadar sızıyor ışık. Hacıbaba. çelik ve sinsi bir denizaltı gemisi. orda başlangıcımız. Sonra alabildiğine derin alabildiğine derin karanlık. Yanlız ara sıra acayip balıklar geçiyor karanlığın içinde ışık saçarak. Ben. Hacıbaba. köksüz ağaçları kıvıl kıvıl mahlukları deniz dünyasının. upuzun yatıyorum dibinde Atlantiğin dirseğime dayanmış. . iyot. orda hayat. tuz. orda başlangıcımız ve orda hain. Sonra onlar da yok. Artık dibe kadar inen kat kat kalın sular kati ve mutlak ve en dipte ben. bakıyorum yukarlara.

Omurgalarının altını görüyorum. Dümenleri ne tuhaf suyun içinde Đnsanın tutup tutup kıvırası geliyor.Avrupa Amerika' dan Atlantiğin yüzünde ayrıdır dibinde değil. altı. karınlarını gördüm ağızları da orda. efendim bir torpil. Gazgemileri düşmana ateş açarak . yedi. derken. gemiler bir bıçak darbesinden en yumuşak yerini karnını saklamak isteyen insanlara benziyorlardı. Denizaltılar birden üç oldular. Köpekbalıkları geçti gemilerin altından. birbiri peşi sıra. omurgalarının altını. sekiz. çok yukarda. herhalde köpekbalıklarından değil. Gemilerin dümenlerine baktım: telaşlı ve korkaktılar. Dönüyor keyifili keyifli pervaneleri. Gemilerin omurgalarında imdat arar gibi bir hal vardı. Denizaltı gemisi bir torpil attı. Gazgemileri gidiyor yukarda. Gemiler şaşırdılar birdenbire.

Gece uykuda gezenler gibi bir hali var: lunatik. arzın ilk teşekkülü hengamesinden bir manzara. Geçti kargaşalığı. benzin. Fakat durmadan iniyor. efendim. dağılıp parçalanmalar. Kıpkızıl. bacası yahut nerdeyse yanıma düşer. parçalanır. tutuştu yüzü denizin. gömgök. yağlı ve yapışkan bir alev deryası efendim. Köpürüp. Mazot. kapkara. Bir alev deryasıdır şimdi yukarda akan. girdi deniz dünyasının cennetine.insanlarını ve yüklerini suya döküp saçarak batmaya başladılar. . Ve denizin yüzüne yakın suyun içi allak bullak. Kayboldu ıslak karanlıkta. ve direği. Yukardan dibe doğru inen gazgemisine bak. Artık baskıya dayanamaz. gaz.

Birden bire bir denizaltı düştü yanıbaşıma. Bir tortu gibi dibe çöküyorlar tortu gibi çöküyorlar.Yukarda insanla dolu denizin içi. 39 ilkbaharında denizaltıcı olmadan önce Münihli Hans Müller Hitler hücum kıtası altıncı tabur birinci bölük dördüncü mangada sağdan üçüncü neferdi. uzanıp kısalıyor. Parçalanmış bir tabut gibi açıldı köprüüstü kaportası ve Münihli Hans Müller dışarı çıkıverdi. bir şeyler aranıyor kolları bacakları. hiçbir şeye tutunamadan onlarda iniyorlar dibe doğru. Münihli Hans Müller için vazife üçtü: . Ve hiçbir yere. 3-Kırmızı lahana. Münihli Hans Müller üç şey severdi: 1-Altın köpüklü arpa suyu 2-Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna. Baş aşağı. baş yukarı. Hacıbaba.

2-Yemin etmek tabancanın üzerine.Der Führer. Diyordu ki ona: .1-Çakan bir şimşek gibi mafevke selam vermek. 3-Günde asgari üç çıfıt çevirip sövmek silsilelerine. 3. Münihli Hans Müller sevgisi. dilinde üç korku vardı: 1-Der Führer. yüreğinde. 2-Der Führer. Münihli Hans Müller'in kafasında. Ve Vagneryen bir operada do sesi gibi heybetli Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna'nın tereyağı ve yumurta krizinden şikayet etmesine şaşıyordu. vazifesi ve korkusuyla 39 ilkbaharına kadar bahtiyar yaşıyordu.

Anna'yla zifaf vaki olmadan önce bizzat harbe girdi Hans Müller. Ve mutlak hepsi erkek 12 çocuğumuz olacak. kırmızı sivri burnunda esef. balmumundan çiçekler takacaksın başına.-Bir düşün Anna. yepyeni bir manevra kayışı takacağım. Sen beyaz ve uzun entari giyeceksin. Tepemizde çatılmış kılıçların altından geçeceğiz. Bir düşün Anna. çünkü henüz. pırıl pırıl çizmeler giyeceğim ben. Seyrek sarı saçları ıslak. tereyağı. Ve şimdi 41 sonbaharı sonlarında dibinde Atlantiğin benim karşımda durmaktadır. efendim. tüfek yapmazsak eğer yarın 12 oğlumuz nasıl muharebe eder? Münihlinin 12 oğlu muharebe edemediler çünkü doğamadılar. yumurta yiyeceğiz diye top. . ve ince dudaklarının kıyılarında keder.

efendim. sular sallayacak onu ve balıklar yiyecek sivri burnunu. o bir daha görmeyecek Anna'yı. yükselecek yukarıya. bunları düşünürken yanımızda peyda oluverdi . Đnsanın yüzüne nasıl bakarsa ölüler.Yanı başımda durduğu halde yüzüme çok uzaklardan bakıyor. Ben Hans Müller'e bakıp. ve artık bir daha arpa suyu içip yiyemeyecek kırmızı lahanayı. Cebinde parası var. Ve işin tuhafı artık ne kimseyi öldürebilir ne de kendisi ölebilir bir daha. Hacıbaba. Ben bütün bunları biliyorum. çoğalıp eksilmiyor. Ben biliyoum ki. silmiyor. Şimdi şişecek birazdan. ama o bütün bunları bilmiyor. Gözü bir parça yaşlı.

pembe beyaz. Hacıbaba. tavan süpürgesi gibi. zayıf. temiz ve tavan süpürgesi gibi münasebetsiz. Kaşları ve kirpikleri yanmıştı. tombul mu tombul. Tuttum Tomson'un elinden. Bir karısı vardı Tomson'un: tavan süpürgesi gibi bir kadın. titiz. Gazgemilerinden birinde serdümendi. efendim. harp içinde bile Çörçil'e sövmek hürriyeti ve canım istemese de aç kalmak hürriyeti uğruna. Açmadı gözlerini. Şişman ve matruştu. "-Vefat ettiniz" dedim. Planı hazırlıyor Lordlarımızdan biri. "-Evet " dedi. "Đngiliz imparatorluğu ve hürriyeti için: Canım isterse. Bir oğlu vardı Tomson'un: altı yaşında bir oğlan. . Gözleri sımsıkı kapalıydı. uzun. Adalet: ihtilalsiz.Liverpul Limanından Harri Tomson. harpten sonra artık işsiz ve aç kalacak değiliz. Fakat değişecek hürriyette bu son bahis. dedi Çörçil. sarı papa mı sarı papa. Ben Đngiliz Đmparatorluğu'nu dağıtmaya gelmedim.

1963) . son.. Nazım HĐKMET (1902 . fakat dokunmadılar ötekisine. Şiştiler yan yana. Đngilizler fazla konuşmayı sevmezler. Ay bek yur pardın. yan yana yükseldiler yukarı doğru. Hans'ın etiyle zehirlenmekten korktular anlaşılan." Sustu Tomson. Ve ağzını açmadı bir daha. sen de hayvansın ama akıllı bir hayvan.. Hacıbaba.Ben de ihtilal çıkarmaya gelmedim: buna Kenterburi başpiskoposu bizim tredünyonun reisi ve karım razı değil. Tomson' la Müller'i yanyana yatırdım. nokta. Đşte bu kadar. Balıklar Tomson'u afiyetle yediler. hele hümoru seven ölü Đngilizler. Hayvan deyip geçme.

ASYA-AFRĐKA YAZARLARINA Kardeşlerim bakmayın sarı saçlı olduğuma ben Asyalıyım bakmayın mavi gözlü olduğuma ben Afrikalıyım ağaçlar kendi dibine gölge vermez benim orda sizin ordakiler gibi tıpkı benim orda arslanın ağzındadır ekmek ejderler yatar başında çeşmelerin ve ölünür benim orda ellisine basılmadan sizin ordaki gibi tıpkı bakmayın sarı saçlı olduğuma ben Asyalıyım bakmayın mavi gözlü olduğuma ben Afrikalıyım okuyup yazma bilmez yüzde sekseni benimkilerin şiirler gezer ağızdan ağıza türküleşerek şiirler bayraklaşabilir benim orda .

senden önce ölmek isterim. . Moskova Ben .sizin ordaki gibi kardeşlerim sıska öküzün yanına koşulup şiirlerimiz toprağı sürebilmeli pirinç tarlalarında bataklığa girebilmeli dizlerine kadar bütün soruları sorabilmeli bütün ışıkları derebilmeli yol başlarında durabilmeli kilometre taşları gibi şiirlerimiz yaklaşan düşmanı herkesten önce görebilmeli cengelde tamtamlara vurabilmeli ve yeryüzünde tek esir yurt tek esir insan gökyüzünde atomlu tek bulut kalmayıncaya kadar malı mülkü aklı fikri canı neyi varsa verebilmeli büyük hürriyete şiirlerimiz 22 Ocak 1962.

ta ki bir savruk gelin yahut vefasız bir torun bizi ordan atana kadar... Kavanoz camdan olsun. beyaz camdan olsun ki içinde beni görebilesin. Ve toz oluyorum yaşıyorum yanında senin. Ve orda beraber yaşarız külümün içinde külün. Đyisi mi.. Fedakârlığımı anlıyorsun : vazgeçtim toprak olmaktan.Gidenin arkasından gelen gideni bulacak mı zannediyorsun? Ben zannetmiyorum bunu. odanda ocağın üstüne korsun içinde bir kavanozun. beni yaktırırsın. sen de ölünce kavanozuma gelirsin. şeffaf. Ama biz o zamana kadar . Sonra.. vazgeçtim çiçek olmaktan senin yanında kalabilmek için.

Ben daha ölümü düşünmüyorum. pek çok. ama çok. ama sen de beraber. Hayat taşıyor içimden. Ama ölüm de korkutmuyor beni.o kadar karışacağız ki birbirimize. Ben daha bir çocuk doğuracağım. atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz yan yana düşecek. Ben ölünceye kadar da . Kaynıyor kanım. Yaşayacağım. Toprağa beraber dalacağız. Ve bir gün yabani bir çiçek bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse sapında muhakkak iki çiçek açacak : biri sen biri de ben. Yalnız pek sevimsiz buluyorum bizim cenaze şeklini.

bu düzelir herhalde. Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bu günlerde? Đçimden bir şey : belki diyor 18 Şubat 1945 Piraye Nâzım Hikmet BENERCĐ KENDĐNĐ NĐÇĐN ÖLDÜRDÜ? BĐRĐNCĐ KISIM BĐRĐNCĐ BAP .

Genç adam piposunu çıkarıyor cebinden aranıyor kibriti.. böyle bir akşam. HAKÎM HERAKLĐT'E... I Şehir uzakta. düşünüyor büyük hakîm Heraklit'i genç adam. Genç adam ayakta. Kim bilir belki böyle bir akşam. Bakıyor akar suya düşünüyor Heraklit'i..BĐR GENÇ ADAMA. . Akıyor şehirden geçen nehir genç adamın ayakları dibinden.... YILDIZLARA VE AŞKA DAĐRDĐR..

Ne mümkün karşı koymak bu köpürmüş gelişe. Genç adam ayakta..Heraklit alnını yeşil gözlü zeytinliklerde akan suya eğdi ve dedi: «— Her şey değişip akmada. dalgalarında dağlıdır alnı en mukaddes putun kızgın demir damgasıyla sukutun.. akar suya kabil mi vurmak kilit? Şehir uzakta. Akıyor şehirden geçen nehir genç adamın ayakları dibinden. Gebedir her sukut bir yükselişe. Heraklit. Genç adam . Heraklit.» Heraklit. bu hâl beni hayran bırakmada. Heraklit!. ne akıştır ki bu. ne akıştır bu!.

Genç adam alnını dayamış cama. II Dikine mustatil bir apartımanın en üst katında dört köşe bir oda.. romanın muharriri diyorum ki genç adama: — Delikanlım!. Pencerelerin dışında yıldızlı geceler.kibritini çıkarıyor cebinden yakıyor piposunu. Ben. Delikanlım!. onları belki bir daha göremezsin. . Perdesiz pencereler. Belki bir daha yıldızların ışığında kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin. Đyi bak yıldızlara.

.. belki anlamadın.. «— BEKLETTĐM MĐ?» «— ÇOK. ya da bir darağacında can vereceksin. kudretli ve iyidir. Belki beni anladın. . Delikanlım!. ya bir köşe başında kan sızarak kaşından gebereceksin.Senin kafanın içi yıldızlı karanlıklar kadar güzel. Đşte kapı açıldı geldi beklenen kadın. Yıldızlar ve senin kafan kâinatın en mükemmel şeyidir. Sen ki. korkunç. Kesiyorum sözümü.. Đyi bak yıldızlara onları göremezsin belki bir daha.. Delikanlım!.

Oturdular pencerenin içine..... solda gece yanıyor.. Bir yumrukta kırdı camı. Mademki kafanda ışıklı bir gece var... benden izin sana. Sev bakalım..Ama zarar yok.. Ayakları karanlık boşluklara sallanıyor. Sallanıyor ayakları sallanıyor ayakları...... Sevmek mükemmel iş delikanlım... .» Kadın yakaladı genç adamı elinden. Işıklı bir deniz dibi gibi başlarında. sağda..... . DUDAKLARI .. Genç adam yakaladı kadını belinden. seeeeev sevebildiğin kadar.... Sarktı ayakları gecenin içine..

. MÜSEBBĐBĐ MEÇHUL BĐR ĐHANETE DAĐRDĐR. Kendisi aslen Hintli olup maskatı re'si DELHĐ'dir.... VE NĐHAYET.. . AYIN ON DÖRDÜNE. TĐBET MABETLERĐ VE AMERĐKAN FĐLĐMLERĐNE. SEVGĐLĐNĐN ŞAHISLARINA... GENÇ ADAMIN ESRARENGĐZ MEŞGALESĐNE. I Mevzubahs gencin ismi: BENERCĐ.ĐKĐNCĐ BAP GENÇ ADAMIN...

.. Şeklü şemailine gelince: Ne PATAŞON gibi tombul bir cüce. Benerci'nin odasına gelen kadın mühim bir rol oynıyacak kitabımızda.. iki gözlü.Dostlarının nazarında tam adam. cevaben: «— Mermer merdivenler. ben. Đmdi. düşmanlarının indinde azgın bir delidir ve Britanya polisinde künyesi şüphelidir. eminim ki. siz. Hem Đngiliz mis'lerinin nefisidir. nasıl tanıdı Benerci'yi?. Birinci babımızda.. ne MASĐST gibi bir dev... basbaya insandır O. Kendileri bir Đngiliz mis'idir. diye sorarsam size.. tek burunlu. ne de VĐLLĐ FRĐÇ gibi bir babik oğlandır O. be nefis Mis nerde.

Tibette mabet. çıplak karnı iki kat. fışkırdı mukaddes alevler dışarıya.. Açıldı kanlı bir ağız şeklinde karnı Buda'nın. Sarı saçlı. Tibet. Buda'ya kurban geliyor. Savuuuul!!!. kar gibi.. mavi gözlü bir kadın beyaz.Kapı. Mabedin içi. Uzun külâhlı Moğol rahipleri kaldırdılar havaya beyaz kadını. .. Omuzlarından çıkan on altı kolu havada. Kadının canına kıyacaklar gibi. Đnledi öküz derisinden mukaddes davul: — Savul! Savul!!. Kapıda kıvırcık saçlı taştan iki aslan.. bağdaş kurup oturmuş mâbut BUDA..

Esmer bir delikanlı yaklaştı mavi gözlü dilbere! — Kaçalım! bir an kaybedecek zaman değil.. — Dran! Drrrran!. Saatta 110 kilometre.Doyuracaktır Buda ateş dolu karnını. Mavi gözlü dilber kurban gidiyor... Atıldı üç el tabanca.. Drrrrrrrran!!!.... Onu kurtaran genç: BENERCĐ.... Đşte bu kurtarılan kadın... Son sür'at.. . kurban. birinci bapta odaya gelen kadındı... Ve bu suretle Đngiliz MĐS . OTOMOBĐL.. Yuvarlandı Moğol rahipleri birbiri ardınca.......

Romanımı daha başlamadan berbat edeceksiniz. Đlk tesadüf tramvayda oldu..tanıdı Hintli genci.. etmeyin çocuklar. Đkincisi lokantada.. Ne çıkar. Hintli genç mahsus düşen çantayı gördü: kaldırarak verdi kıza.» DĐYEREK haltedeceksiniz... Đngiliz kızı mahsus çantasını yere düşürdü... inanın bir sefer olsun NÂZIM'a Amerikan filimlerinden fazla. Üçüncüde düğüm bağlandı nihayet siyah podüsüet bir çantada. Gelin. EEEEEEE? Sonra? .

birinci babımıza. Ayın on dördü. Ayın on dördünü Fatihli hırsız gördü. . aşırsak. be imanım.. Meryem Ana'nın gümüş takımlarını.derseniz. dedi ki: — Bu gece ay gökte açık kalan bir pencere gibi.. Atlasak içeriye. II Ayın on dördü. dedi ki: — Bu gece ay dibi kalay bir tencere gibi.. Ayın on dördünü Paris'te aç gezen gördü. bakın..

. dedi ki: — Benziyor ay yıldızların yaldızlarını çalmak için göğe çıkan bir hırsızın fenerine.. Ayın on dördünü Londralı bir lord gördü.. Ayın on dördünü şair Salih Zeki gördü: benzetti kendi eserine beğendi. Ayın on dördü...Ayın on dördü. Kızaran ayın on dördünü bir parya gördü. dedi ki: — Benziyor ay haşmetpenahımın dizbağı nişanına. Kızardı ayın on dördü.. Ayın on dördü. Ayın on dördünü Đrlandalı bir polis gördü. dedi ki: .

bir masa ortada. Benerci söz söylüyor: — Bize karşı . asma bir lamba. iki köylü. Kapalı pencereler... Üç amele... Gece saat: 2.. Bu sefer bizzat çekik gözleriyle ayın on dördü KALKÜTA şehrine civar. yedi inkılâp genci.. Tarlanın dışında duvar. bir muallim ve Benerci. yani ceman yekûn: yedi Kalküta delikanlısı. Evin alt katındaki oda. Ayın on dördü.— Benziyor ay Ganj'ın üstüne damlayıp yayılan kardeş kanına. bir çay tarlası gördü.. Đçinde bir ev.

. — Sus. Devam ediyorum arkadaşlar: Đntelicent servis kendine mahsus.. — Rüzgâr. Aralandı pencere.. Dışarı bakacağım.Đntelicent servis kendine mahsus..... — Sana öyle gelmiş..... — Arkadaşlar Đntelicent servis.. Karanlık.. Söndürün. — Sıııııs.. Bir tıkırtı var. Döndü başlar kapıya.. — Benerci.. . sus.

. Lambaları sönmüş iki otomobil.. VAZĐYETĐN TELHĐSĐ VE BENERCĐYLE ĐSTANBULDA MATBAADA BĐR MÜLÂKAT.. KALKÜTADA UMUMÎ GREV.Kızılların tevkifatı devam ediyor. ÜÇÜNCÜ BAP TAYMĐS GAZETESĐ'NĐN BĐR TELGRAFI. ilk . I Taymis gazetesinin Kalküta'dan aldığı bir telgraftan: KALKÜTA . — Satıldık.. SOMADEVA..... VE DAHA BĐRÇOK YÜREKLER PARALAYICI HADĐSELERE DAĐRDĐR. TAŞLANAN ÇOCUĞUM. Yalnız..Ay ışığı parlıyan enli bir kılıç gibi keserek karanlığı düştü yere. Dışarda polis. içtima halindeyken derdest edilmiştir. Şehir civarındaki çay tarlalarında metrûk bir evde toplanan gizli Vilâyet Komiteleri. ve bir sürü motosiklet..... — Evet.. — Ne var? — Sııııısss!.. Yedi kişiden mürekkep olan komite azalarından altısı yakında adliyeye verileceklerdir..

Benerci isimli bir genç tahliye olunmuştur.. Benerci inkılâpçı bir gençtir. Benerci âşığıdır Britanyalı bir kızın. ĐKĐ. boydan boya ömrünü vermiştir ihtilâle. Birinci bapta öğrendik ki. delikanlımızın kalbine bir taş düşmüş... BĐR.istintak neticesinde. Kırmızı saçlı bir baş düşmüş ve kalbi dalga dalga halkalanıyor. gene komite azasından. boş gecelerini değil. II Vaziyeti telhis edelim hele.. Yani... A: . Đki. Hazım zamanlarını.

...... iki gözüm.......... C: Bence. sana dört teklifim var: ..... kemiği.. Benerci tahliye edilmiştir... eti kemiren bir esrardır. .. B: Fakat meçhul bir sebebe binaen.. serapa esrar.. Benerci için de bu tahliye keyfiyeti siniri.... Đki....... yoldaşlarının mevkuf bulunmasına rağmen... ... .... Benerci.Benerci riyaset ederken gizli bir içtimaa altı yoldaşıyla yakalanıyor.......... yani romanın muharrirince olduğu kadar........ ruhu. Đki..... ..........

Kalküta'dan Đstanbul'a çık yola. Şu müthiş müşkili birlikte halledelim seninle.. otur... Geldin mi? Âlâ. Babıâli caddesinde matbaaya gel. Saniyen: sinirini yen..Evvela. Dinle: .. — Anlatıyorum. Salisen: ayağını iki defa yere vur: Kapı açılsın Lebbeeeeeeeeyk! deyip bize iki çay getirsin kahveci üstat... Rabian: anlat.. Karşımda dikilip durma.

Niçin bıraktılar beni? Beni niçin bırak-tılar? . kıskıvrak bağladılar bizi. Benerci yine coştu. Beni bıraktı. Kurşunlarımız tükendi. Brovniklerimizin şarjörlerini iki defa tazeledik. Burada. kafiyesiz filân. Đsmimi sordu. Kamyonlara yüklediler. Gırtlak gırtlağa kapıştık. Benim önümde durdu. işi kafiyeye döktü: Herifin mavi gözleri çipil çipil suratı çilliydi. Nihayet. Vakit kazanmak için. birimiz de başından yaralandı. yedimiz birden. Müdüriyette.. yani nesren şöyle anlatmaya başladı: Sarılmıştık.. polisin üstüne ateş açtık. Britanya polisi içeri girdi.Ve Benerci. Geçti arkadaşların önünden. Birimiz kolundan. Yüzüme baktı. bir herifin karşısına dizildik. macerayı bana. Đntelicent'ten olduğu belliydi. Yok edilmesi lâzım gelen bazı kâatlar vardı.

. seni bıraktıktan sonra peşine düşecekler. Đşte tahliye keyfiyetinin sebebi. — Sebep bu değil. Fakat verdiğim randevulara gelmediler. — Tuhaf şey.. tamamen temizim. Dışarıda temas ettiğin arkadaşlar ne diyor? — Galiba onlar da senin gibi düşünüyorlar. . Baktım ki. Arkadaşlar benimle görüşmek istemiyor. Arkamda takip yok. Arif olanlar için. sen hemen yine Kalküta'ya git oğlum. Đki üç defa. Ben. Hem bu sefer artık suratına bakıp ismini sorup bırakılmamak şartıyla. Düşündüm Benerci'yi ve mel'un bir ihtimalle birden yüreğim cızz etti. Tabii.. — Ne? — Düşecekler peşine. muharrir ve muhbir Nedim Vedat Bey geçiyor. şu vaziyeti bir düzelt bakalım. buna bir tek sebep var.— Benerci. sen yine içerde. Ne halt edersen et. muhtelif arkadaşlarla temas etmek istedim. Benerci gitti. Yani.. pencereden: muktesit. Eşine?? Ateşine?? Mateşine?? Tükürmüşüm kafiyenin içine.. haydi bir tevkifat daha. anlıyacağın. Sonra cooop. — Öyleyse.

Akümülatör. sabotaj var!. — Koş telefona.. benzin. III Stop: Fren! Zıııınk! Durdu!. Trrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrik! D U R D U !!!.. . dinamo.. buhar. — Telgraf..bu fasıl burada bitti. motor.. Amele baş parmağını tele dokundurdu.. — Đşlemiyor. — Patron. elektrik. Yüksek tuğla bacalarda dumanlar donakaldı. Koptu kayışlar..

..— Teller kesilmiş. koşun şehre. ne bulursanız. tayyare. Karşımda durma. makina bomboş.. üstüne atlıyarak. motosiklet. Fakat yine birden ekşi boza.. Drran ... Geç kaldılar. yetiştirin. dumanı toza. Hangarda ne varsa.... avanak!.. Ne ileri ne geri. polismen. geç!. Birden bisiklet.. — Koş!. tank.. Paaaaah!.. Fıııııss... otomobil. kırk ikilik.. asker. Patladı lastikleri.. Sarjant.. omnibüs tozu dumana kattılar.

... Günlerdir ki. O. Onlar. onu gördükçe arkadaşları çevriliyor başları.... sırtüstü yatıyor yatakta. Yapayalnız. Onu kavgaya çağırmadılar. Benerci evdedir.drrrn drrran. yapayalnız evdedir... tek yürekli. milyon ayaklı Kalküta.. hep beraber grevdedir. Benerci yatakta Kalküta ayakta. Tiki taka frev. Benerci görmeden görüyor yattığı yerden . Geçiyor haykırışmalarla kapısının önünden tek başlı...... Edildi ilân Umumî grev!!!.. Tavan. Kalküta grevdedir.. kapı ve duvar..

.. Kal — dırım kal — dırım.. Behey tram — vay!.. Ka — la — ba — lık itiyor iki yana apar — tıman — ları. çiğneneceksin: sağa sola sap...... Geçit yok. Cad — deler. Cad — de.. Kal — dırım — lar kal — dırım — ları.yürüyen Kalküta'yı: «Adım Adım. Kalabalık... Rap rappp . Adım — lar adım — ları....

.» Haykıraraktan Benerci fırladı yataktan. Vey.. Yukarda masmavi bir hava Aşada bir kamyonun üstünden kalabalığa Söz söylüyor en yakın arkadaşı SOMADEVA:* «— Arkadaşlar! Aylardır ki anamız avradımız uzun aç dişleriyle dişlediler kendi memelerini. — Yol açın kamyonlara amele çocukları babalarını geçiyor. Şimdi sokaktan tek bir insan sesi yükseliyordu. Benerci koştu pencereye: Aşada sokak kalabalık. ...rappp!!!!! Ve.. Va.....

.Arkadaşlar. . Benerci'yi sevinçli bir hayrete düşürecektir. ! ! . Çıplak aç karnını kurşunlara vermek. . cağız . . .. .. . . kıvranarak gebermek. . .. Binaenaleyh.. . Tek . . . . . . . . Önümüzde onlar kalın enselerini kırıp boynuzlarını saplayınca toprağa. . elbette ki. . .. .H. böyle bir zamanda onun sesini duyup kendisini görmek. . . (*) SOMADEVA. ağa.. . . . . Benerci'nin en yakın arkadaşı olup. . . mizi!. . . . Patiska bir gömlek gibi yırtarak etimizi kanlı kemiklerimizle . .. Ar . . uzun bir müddetten beri Kalküta'da bulunmuyordu. N.. . .. . O zaman gülleri koklıyacağız.. . . . lar . . . Vaar? Hayır!. . . . Biz.. . . . .

bunu yapmasaydı.. S O M A D E V A. Đki kaşının arasından sızan kan. Başka hiçbir göz... Đnsanlar. yatağına yatırdım.. en iyi. Ve en eski günlerin en yakın arkadaşı: — Bu adam nefsini kurtarmak için yoldaşlarını satmıştır. onu taşladı. Benerci dimdik durdu.O zaman tabiat güzel bir ağız gibi karşımızda gülümsiyecek. Aşada S O M A D E V A. onun kahrolası başını omuzlarının üstünde bırakmazlardı. Camları parçalanmış. S O M A D E V A. S O M A D E V A sustu. Ve sağ kolunun bütün kuvvetiyle. Ve Benerci'nin başı benim. en büyük. yine Benerci. Yukardan. yedinci kattaki perdesiz pencereden bakan sapsarı insanın yüzüne.. dikine mustatil apartımanın yedinci katındaki perdesiz pencereye baktılar. Ve orada.... en sevgili. ben Nâzım Hikmet'in dizlerine düşünceye kadar. Pencereden üç defa: S O M A D E V A... S O M A D E V A. kamyonun etrafına toplananlara: — Bana bir taş veriniz. Birdenbire esen rüzgârla bulutları dağılan bir yaz sağanağı gibi sokaktaki kalabalığın uğultusu kesildi. Arasıra arkasına dönüp bakarak uzaklaşan kalabalığın peşinden şu suretle feryada başladım: . S O M A D E V A. üç defa bağırdı: — S O M A D E V A.» Benerci artık kendini tutamadı. taşı attı.. Baygın çocuğumu.. Bu hareketi. pervazları kanlı pencereye çıktım. Taşı verdiler. başlarını enselerinin üstüne yatırarak. Benerci'nin sarı yüzünü gördüler.. SOMADEVA'nın taşı. Kolları ona doğru uzanır gibi oldu. S O M A D E V A. Bu haykırış o kadar kuvvetli idi ki. yalnız yukardan Benerci ve kendi içinin içinden S O M A D E V A gördü. diye haykırdı. dedi. En yakınlarının kellesini satmasaydı. kucaklamak istiyen kolların hasretini göremedi. Benerci müstevlilerin casusu olmuştur. kahreden ve yaratan KALKÜTA. BENERCĐ'nin alnına geldi. çenesinden göğsüne aktı. camın arkasında. dedi. Benerci'yi tanıdı. uzanmak.

. Benerci benim oğlum. Ben onun yüzünü görebilmek için kaç kerre gecemi gündüzümü on birlik tütüne satarak dumandan bir adam gibi dikilip durmuşum. .... O yatmıyor. Dostlar! Đçinizden bir çıban gibi şüphenizi yolunuz.. gecelerdir yatmadı. ben yatabilir miyim? Benerci sizi satmadı. Benerci sizi satmadı.Benerci benim oğlum. ben onu uykusuz gecelerin ellerine doğurmuşum. sizi ben satabilir miyim? Benerci benim oğlum.. Onu ben kellemden. Benerci günlerdir yemek yemiyor.. etimden.. iskeletimden sizin için doğurdum.

benim sesimi bile işitmeden ilerledi. benim oğlum. BĐRĐNCĐ POLĐS — Nereye gitmiştin? ĐKĐNCĐ POLĐS — Domuz boğazlamaya. büyüğüm. Üç polis karakolun duvarları dibinde buluşur. bizim ah! demeğe hakkımız yok... başında dolaşan bu mel'un düğüm çözülene kadar. O zaman.. IV KALKÜTA'DA BĐR POLĐS KARAKOLUNUN YÜKSEK DUVARLARININ DĐBĐ Gök gürler. kayboldu. Vakit akşam üzeri. Benerci oğlum.Benerci sizin oğlunuz... küçücüğüm. .. hâlâ baygın yatan çocuğuma döndüm.. kalabalık. dedim ki: Dostlar dinlemedi beni Benerci. Onların taşlamağa hakkı var. Fakat..

.. Kucağında kertenkele suratlı bir çocuk vardı. dedim. Selam vermezse. Ne sustu.. Madraslı bir ihtiyar: «Azabı azapla tedavi edin. Akıyordu su... ne selam verdi kara kurbağa yavrusu. kuyruksuz bir fare gibi gebersin dedim. Britanya polisine selam versin. Akar suya fırlattım bu zırlayan şeytan piçini. Çocuk beni görünce başladı ağlamaya ağlamaya ağlamaya. Dokundu rikkatime bu iç çekiş.ÜÇÜNCÜ POLĐS — Sen nerdeydin? BĐRĐNCĐ POLĐS — Köprünün üstünde bir Hintli karı gördüm demin. Karıya: — Sustur şu piçi. Anası yüzüme bakıp kara bir uçurum gibi çekti içini..» .

sirke damlatarak gözleri oymak.. Malumdur bana azabı ısdırap.. BĐRĐNCĐ POLĐS — Lütufkârsın.. tırnak sökebilirim. ÜÇÜNCÜ POLĐS — Ben de sana: Bengale ormanlarında avlanmış bir filin koparılmış erkekliğinden bir kamçı vereceğim. Meselâ: Uykulara kâbus gibi çökebilirim.... ezberimdedir tekmil kitabı ıstırap. koltuk altına kaynar sudan yeni çıkmış hindi yumurtası koymak.demiş. kulakların içine kurşun dökebilirim. Ellerin derisini eldiven gibi soymak. Sarı sırtından kızıl kan sızdırıp çekeceğim içinden ağrıyı. . BĐRĐNCĐ POLĐS — Başka bir şey istemez. Getirdim karakola kocakarıyı.. ĐKĐNCĐ POLĐS — Sana bu işte yardım için kocakarıyı eski bir halı gibi ayaklarına sereceğim..

.. Karakolun duvarından gelen insan çığlıkları: Kalküta grevcilerine aittir... Yağmur.. Yağmur. Yağmurun içinden uğultusu işitilen şehir: Kalküta'dır. Benerci gelir. Karanlık. Somadeva yakalanmıştır. Gece iyiden iyiye indi. duvarı dibine çömeldiği karakolda. Akşam suları. belini karakolun duvarına dayayarak çömelir. Kalküta grevi mağlûp olmuştur.. Karakolun duvarından insan çığlıkları gelmektedir. Kesildikten sonra yarım santim uzadı tırnağı... Polisler karakoldan içeri girerler. POLĐS — Göster bize göster bize!! BĐRĐNCĐ POLĐS — Grevde yakalanan Hintlilerden birinin taze kesilmiş başparmağı. Yağmur yağmaya başlar. VE 2.. Ve yağmurun içinden uzun bir şehrin uğultusu işitilmektedir.. uzayan tırnağı seyredelim..... Somadeva'nın omuzbaşları dilim dilim yarılarak kanıyor.. Alaca karanlık. Benerci.. velhasıl daha bin bir usûlle gayeye vusûl mümkündür bence. bende ne var? 3.domuz topu ıtlak olunan usûl. Bir müddet sahne boş kalır.. Ve Benerci'nin. 3. POLĐS — Haydi içeri gidelim. Bakınız. VE 2.....

yapıştı.. dizkapakları sırılsıklam oldu. mendebur bir kurşunu kafamdan yemişimdir.. Kara gömlekli bir Đtalyan faşistinin bile.. oğlumun çektiği azabı duymasını istemem. . BĐRĐNCĐ KISMIN SONUNCU BABI I BENERCĐ'DEN ALDIĞIM MEKTUPTUR Benerci'den şöyle bir mektup aldım.. Benerci yine dışarda.Benerci'nin saçları. Bu sefer dostların taşını değil.. Arkadaşlarının attığı taşlarla alnında açılan yarayı kapayan sargı ıslandı.. aynen neşrediyorum: "Sana verdikleri zaman bu mektubu belki ben çoktan nokta son demişimdir. Arkadaşlar içerdedir. omuzları.

kıyak iş doğrusu!. kapı komşum uyandı. geç..... ne de Verter.. Ben. ölümün önünde rol kesip Hamlet gibi budala. Verter gibi komik olmamak lâzım.. bilmiyorum. yüzünü yıkıyor. Bak. Đndi ıslık çalarak merdivenlerden sokağa çıkıyor.!!! Neyse. Ne Hamlet. . biliyorum.. ne haltedeyim? Nasıl altedeyim? Şöyle bir poz alıp durmak kendi kendini vurmak.. muslukta akıyor su.Nâzım... Nâzım..

.» Onun evine girdik. Eklendi hatıralar hatıralara.. Sonra. sıcak çay. konuştum: — Bana bir bardak dumanlı. Ev karanlık ve bomboştu.. «Nereye gidiyorsun?» dedi. nerdesin?» Daha birçok şeyler dedi korkuya. tıraş yeter. Yatak odası. dedim. «eve geldik» dedi. Sokak karanlıktı. Dedi ki: «Aylardır peşindeyim» dedi ki: «telâş içindeyim. nefis Mis dediğin birdenbire karşıma çıktı. kırmızı. «içeri gir. Senin. aşka dair. lamba yandı.Đşi anlatayım.

Okudum: Đntelicent servis raporları. Bakıştık. Yüzüme. bardağı bıraktı. çantaya baktı.. ve yeni bir tevkifat listesi var.Çıktı dışarı. Duvarda kan. Benim ismim yok. Anladım. Baktım karşıda çanta. Hani taaa onun yolda düşürdüğü ben Benerci serseminin gördüğü siyah podüsüet çanta. Tuttum omuzlarından. Đçeri girdi o.. Başını vurdum duvara vurdum. . Açtım: Kâatlar. elime.

Açıldı kapı.. solları bomboş. Kalktım.. Tramvay yolları tramvay yolları. Oturdum. Odanın ortasında dolaştım biraz. Durdum. Sokak. sağları... Dışarda şafak atmış. Odam...Vurdum duvara. Nefes nefese koşarak sonra teker teker merdivenler. . Sonra. Dargın bir kaş gibi kımıldandı tokmağın sapı. Sonra baktım duvarlara. uçsuz bucaksız tramvay yolları...

Baktım duvarlara. S!!.. Ağzımda cıgara vardı. S!!.. O. S. S. II KALKÜTA'YA GĐDĐP BENERCĐ'YĐ .. O... Acı geldi tütün tükürdüm.. Şarjörü sürdüm.duvarlar bembeyaz. Kalbim hudut haricindedir. S!!. Kurşun namlunun içindedir.. Sonra sağ elim art cebimden brovniği çıkardı. Şimdi benden sana son göz son söz son ses: S. O..

Masada bir portakal duruyor.. soluyarak soyup yedim. Gözleri kanlı bir kurt gibi mesafeleri yedim. Dipdiri! Teresin keyfi yerinde.. Gökten bir kartal gibi alçalarak girdim yedinci kattaki odaya.. Gözlerinin içine güneş vuruyor.... . Đmdat işareti var. yetiştim Kalküta'ya.. ışıklı bir umman gemisi batıyor. anlat! dedim... O ne? Benerci yazı yazıyor ıslık çalarak.NE HALDE BULDUM? Ya yattı karanlık sulara yahut da yatıyor. dedim. Ne mükemmel bir ışık var beni gören gözlerinde.. — Haydi be herif.

sonrası senin ....III ÖLÜSÜNÜ BULACAĞIMI ZANNETTĐĞĐM HALDE KARŞIMA YAZI YAZAR VE ISLIK ÇALAR BĐR VAZĐYETTE ÇIKAN BENERCĐ'NĐN "ANLAT BE HERĐF.. Girdim yarı belime kadar dumanlı sıcak karanlıklara.. en yakın dostum taşladılar beni. Karardı içim Karardı içim. Ve mavi gözlü kadın yoldaşlarımı satıp başımı bana bağışladı. taşladı. Đçimde ıslak bir toprak kazılmaya başladı.. — Sonra? — Çok şükür ki. Kulaklarımda kazma sesleri.." FERYADIM ÜZERĐNE BANA ANLATTIKLARI: — En yakınlarım..

Çıkardım namludan kurşunu. VĐRGÜL Ve Ben işte sağım!.. VĐRGÜL Kocaman.» diyor.kötü edebiyat yapmana yaramıyacak kadar sade. alelade!.. BOYDAN BOYA ÖMRÜNÜ VER ĐNKILÂBA. Hani üstadın bir sözü var: «BOŞ GECELERĐNĐ DEĞĐL. Anladım ki şunu. Birinci Kısmın Sonu ĐKĐNCĐ KISIM ........ onu dehşetli güzel günlere saklıyacağım. Bu söz. çıplak bir alından bakan iki göz...

.. V. S... ROY DRANAT'IN HAYAT FELSEFESĐ. Noktanoktanoktanokta Noooook-ta . SOMADEVA YATAĞA DÜŞER. S.BĐRĐNCĐ BAP BENERCĐ TEKRAR ARKADAŞLARINA KAVUŞUR. YĐRMĐNCĐ ASIR TARĐHĐNĐN BAŞLANGICI V. Noktanoktanoktanokta nooook-ta Basmıştır yine bağrına Benerci'yi o inanılmayacak kadar iyi kahredip yaratan KALKÜTA.......

Ve gözleri lüzumundan fazla aydınlık. Boynu bembeyaz. beni seviyorsun. seneler geçti. akşamları — Bombaylı kadınların esmer teninden ılık ve geceleri — üzüm salkımları gibi yıldızlıyken hava SOMADEVA düştü yatağa. dedi. Elmacık kemiklerinin derisi kırmızılaşmıştı.I Bu yaz: Sabahları — taze süt gibi beyaz. Dinleyin bunu Benerci'nin ağzından: «— Gazete kâatlarıyla örtülmüş olan masada bir gaz lambası yanıyordu. Masadaki gazete kâadını kopardım. dedi. duvarın dibindeki yer yatağındaydı. Benim attığım taşın izi silinmemiş. Bunun şimdi farkına vardım. Tıraşı uzamış. koyulaşmış siyah bir kan damlasına benziyen hayvanı kâadın içinde ezdim. Yeni doğmuş bir çocuk gibi nefes aldı: . tahta kurusunu aldım. Gittim. Somadeva. Gözleri alnımda durdu: — Benerci. lüzumundan fazla karanlıktı. öğle zamanları — erimiş bakır gibi aydınlık. Gözlerini yüzümde gezdirdi. Somadeva güldü: — Benerci. Yatak çarşafının ayak ucunda bir tahta kurusu yürüyor. Kan geliyor boğazından.

dedim. Yine ona para getirmiştim. Hem. dedim. Yine beraberiz. . üç öğün mutlaka yemelisin. nümayişler. Lambanın fitilini açtım. Uzun bir yol yürüyoruz. — Sana yemeğin için verilen parayı başka yerlere harcamaya hakkın yok. dedim. Yemek yemen. Somadeva'nın mahkemesi aklıma geliyor. Gece boğazından kan boşanmış. içtimalar. Söylemedi. Yumruklarını maznun parmaklığına vurarak haykırıyor. — Karanlık. sonra iki gün kuru ekmek yemişsin. Her gün besleyici yemekler pişirsin. Bir şey söylemek istedi. Terimi silmek için Somadeva'dan mendilini istiyorum. Doktora gidiyoruz. Bir kamyonun üstünden uçsuz bucaksız kalabalığa söz söyliyen Somadeva aklıma geliyor. Yağmurlu bir akşam aklıma geliyor.— Bugün iyiceyim. — Bu parayı nineye verirsin yine. Đçerde Somadeva'nın omuz başları lime lime yarılarak kanıyor. Cevap vermedi: — Geçen hafta sana getirdiğim paradan hapisanedekilere göndermişsin. Karakolun duvarına çömelmişim.. mendilini veriyor. Sıcak bir öğle zamanı aklıma geliyor. Düşünüyorum. Đşitmemezliğe geldi. Britanya'ya karşı grevler. Su istedi. iyi olman lâzım. Somadeva hapisaneden kaçıyor. dedim. Verem. Dalgın. dedi.. dedi. Mendilde kan. Verdim.

Unutma. ninenin evinde. Sen.. bütün bu anlattıklarımı bayağı bulacak olan bazı okuyucular aklıma geliyor.Metelik yok. mendillerine kan tüküren veremli genç kız romanları okuya okuya. Odadan çıkarken Somadeva'nın sesini işitiyorum: — Böyle duvar dibinde sırtüstü gebermek berbat şey be. Kaçak. Hiç olmazsa orada ölsem. Gözlerim yaş içinde. Benerci. Zaten hastaneye de yatırmak mümkün değil. Düşünüyorum. söyle arkadaşlara. Ufukta ışıldayarak . duvarın dibindeki yer yatağına yatırdığım gün aklıma geliyor. berbat şeyler aklıma geliyor. Somadeva soruyor: — Niye güldün? — Hiç.. Orada. Somadeva'yı. Sonra. Anlıyor musun?» II Sıcak. Somadeva soruyor: — Haftaya geleceksin değil mi? — Tabii. — Arkadaşlara söyle.. Hem artık ben gideceğim. Kötü. Gülüyorum.

ROY DRANAT toprağa bakıyor Ve konuşuyor. Benerci bil ki neticeler çıkarmak öyle mümkün değil ki. bunları bırak. Akşamüstü serinlikte teferrüce çık. kahraman ve gülünç bir Don Kişot. .. Benerci sen bir Don Kişot'sun..nehir akıyor. Fakat devedikeninden daha faydasız bir ot. Hayat öyle karışık. Benerci kapalı bir kitap gibi.. yarı yoldan dönen bizim eski ahbap gibi: «— Benerci sen yüksek dağların çayırlarında biten keskin kokulu göz alan renkli bir otsun. Geç efendim..

Benerci'nin eski bir kavga arkadaşıydı. N.H.* (*) Okuyucularıma. .Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz. pelerinsiz ve kılıçsız. ismiyle ilk defa karşılaştıkları ROY DRANAT hakkında kısa bir malûmat vermeyi münasip buldum." Gerisini at. Đşte felsefei hayat. yaz: "Şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz. Sıcak. galiba korktu. rahatını arayan zavallı. Roy Dranat. Eski bir kavga şarkısı mırıldanarak bakıyorum ufukta akan suya... Kavgadan ayrıldı.» Benerci güldü. Đngiliz emperyalizminin emrinde. Şimdi ROY DRANAT. sakalsız. galiba sabrı tükendi ve galiba ruhunu satıp rahatı bulmak fırsatını ele geçirdi. mustarip bir Faust'tur. Yazdım bütün gece Benerci'yi. Fakat sonra. Ben bir şey demedim. şimdi bir yatsam uykuya.

«Keşmirli Ebe kadın anamın kasıklarından çekti beni. Gittiğimiz sinemanın üç kapısı var: Birincinin önünde: otomobiller tepiniyor. . babam mavi gömleğini.. yola düzüldük.III. Anam etekliğini giydi. Đkincinin önünde: küçük dar dükkânlarla dar tarlalar. Ve kundakladı bir sinema biletiyle. Biletim üçüncü mevkiydi.. fraklı Britanya bankaları iniyor.

— Oturun! Oturdular. Lambalar söndü. Oturduk. Muzıka başladı... makina döndü. — Otur ulan kerata. Perdede filmin ismi göründü: (Yirminci Asrın Sergüzeştleri nâm dram.) Yirminci asır dört kanatlı bir tayyareden mendil salladı bize. istihsal aletinden mahrum olanlar.Üçüncü kapı bizim. . Yakasında kapitalizm açıldı kabak çiçeği gibi. oradan biz giriyoruz. Đçerde the polismenler gösteriyor yerlerini müşterilerin: — Buyrun siz oturunuz! Oturtuldular.

kurum yağdı ki gökte Allah bile meleklere Amerikan markalı muşambalar giydirdi. Elektrikli salhanelerde makinaların bir ağzından pastırma attılar. Bir coğrafya hocası dedi ki derste: "Senegalli zencinin yegâne derdi yüzünün siyah olmasıdır. Paris'te olan işler duyulunca Londra'dan hemen içtima edip karar koydu Avam Kamarası: ." Bu haber bir velveleyle köpürdü Paris'te. müstemlekeler nezareti emir verdi. Öyle duman çıktı. Şikagolu bir milyoner öptü telsiz telefonla Tokyolu sevgilisini. pudra fabrikaları geçti seferberliğe. öbür ağzından boynuzlu inekler çıktı.O kadar çoğaldı o kadar uzadı ki bacalar saçlarından asıldılar sıra sıra kehkeşanlara.

Perde beyazlandı. Lambalar yanar yanmaz . kutular şarktan garba. Üstünde uzun katarlar kayan raylar. garptan şarka koşuyor. kıça kuyruk takmamak ve değiştirmemek için deri. Tröstler kartellerle tokuşuyor. bahrimuhitlerin elli bin tonlukları ham mevat taşıyorlar müstemlekelerden... Kutbu şimalide Eskimolar görünce bu halleri. lambalar yandı. çuvallar. denkler. Balyalar. Sahrayı Kebir'in ortasında ilân kuleleri dikildi. Kilometreler ticaret evleriyle bağlandı birbirine."Kıçlarına kuyruk takmıyan Hintlilerin kesilecek kafası. ince Japon fincanlarında okkalarla Hollanda sütü içmeğe başladılar. Perde karardı." Telsizler daha tebliğ ederken bu kararı Hind'e muazzam bir kuyruk tröstü teşekkül etti Mançister şehrinde. makina durdu.

Kitabı kafamdan atıp yukarı baktım: Britanya bankalarının localarından filozoflar: tonlarla yaldızlı eserlerini fırlatıyorlar üstümüze.. Babama sordum: "— Ne oldu?" Anam güldü. Lambalar söndü. makina döndü. Đkinci sallandı. Bağırdı üçüncü mevki avazı çıktığı kadar: .kocaman bir gürültü ortalıkta çalkandı." The polismenler el attı kıçlarına. Birinci mevki homurdandı. Ve birdenbire küçücük kafam yukardan düşen bir kitabın yapraklarıyla örtüldü. Perdede ikinci kısmın ismi göründü "Hindistanlı Parya VE PROLETARYA. Muzıka başladı.

dökülen bahrimuhit gibi mavi pantolonların dalgaları kapladı perdeyi. ror. elektrik kadar temiz . Başladı resmigeçit Misisipi gibi uzun Amazon kadar geniş.." Mehtaba.. Elektrikçiler geçtiler. geliyor bizimkiler. Maden ocaklarında çalışanlar ata biner gibi kazmalarına binip tünellerde koşuyorlardı dörtnala. Keşmirli mensucat amelesi hep bir ağızdan şarkılar okuyarak kocaman bir bayrak dokuyarak geçti."— Geliyor. Elektrikçiler lastik eldivenlerine sırma saçlarından dolamışlardı voltları. Nakliyatçılar şehirlere tekerlek takarak tramvaylara çektirdiler..

Geçiyor bizimkiler Misisipi gibi uzun Amazon kadar geniş. ... Đkinci düşündü. Sırıttı birinci mevki. Omuzlarımda fır dönerken kafam karnıma vurdu babam. Alkış yağdı localardan. Şimdi yürüyordu perdede on milyon beygir kuvvetinde bir ıstırap: Elleri ceplerinde kilitli parmakları burunlarında ağır ağır sürüklendi işsiz ordusu. Perdede yeni yazı göründü: "BURJUVAZĐ!." The polismenler giydi pazarlıklarını...elektrik kadar çevik. elektrik elektrik. Adımları nalladı gözbebeklerimizin kulaklarını.

Toprakların kilometreleri tespihti ellerinde. Sökün etti tröstler. Bayraklar çekildi her karakola.Ağzı sulandı ikinci mevkiin. Sıkıştırmışlardı fabrika bacalarını kulaklarına. Başlarında banka kavaslarının şapkası vardı. Başladı resmigeçit: Đmparatorluk üniformaları davul çalarak yol açarak geçti. Esham senetlerindendi boyunbağları. avuçlarımız alevlendi. fırladı gözlerimiz burun deliklerimizden. Ağızları havada kartel avlıyordu. Biz çuvaldızla dikildik birbirimize gündeliklerimizden. . Britanyalı diplomatlar bonjurlarının kuyruklarını döşediler yola.

Sünnet çocukları gibi yürüyorlardı. Alay bitti.» Somadeva deminden beri okuduğu defteri kapattı. yollara çıplak göbeklerinden çivilenmişti orospular. Yastığının altına koydu ve Benerci'nin yüzüne baktı: — Nasıl buldun? Benerci sordu: — Hepsi bu kadar mı? — Şimdilik bu kadar. Göründü müteşebbislerin alayı. yazmak istediğim «Yirminci Asır Hindistan Tarihi»nin başlangıcı.. geçtiler. Baktık ki. Hepsi bir iki fabrikanın tutmuştu kulaklarından. Toz duruldu. — Bakalım gerisi nasıl olacak? .. Bunları da birer birer saydık anamla beraber. Daha doğrusu bu.Parmaklarımla saydım bu dağları. Hepsinin parlıyordu apış arasında malî sermayenin altın kazığı.

Kıyıdan gidildiği zamanlar ağaç dalları en yukarda bulunanları nehre yuvarlıyor. dört yüz başlık insan sürüleri güvertenin altına ve üstüne yığılıyordu. Benerci kalktı. Loano kabilelerinin adamları. 15 gün yuvarlak güvertenin üstünde.Gelenler sürüye sokuluyor. — Olur. Kongo nehirlerine her gün iki üç insan kendini atıyordu. Benerci. Sangu. Hatta iki tanesi yanımda.. şu meşhur Fransız gazetecisi Alber Londr'un. Mavna yolunda ilerliyordu. Sana kitabın en feci faslından beş on satır okuyacağım. Artık dayanılmıyacak kadar. Son günlerde okuyor musun? Fabrika kaçta bitiyor? Neler okudun? — Son günlerde bir iki meraklı kitap okudum. Mabaja. Üç yüz kişiden ancak iki yüz altmışı. Brassavil'e kadar 15-20 gün süren yolculuk esnasında Şari. Bu çok garip bir yolculuktu. Yaya yolculuk başlıyacaktır.. Bu tarihin sonu inanılmıyacak kadar mükemmel olacak. Aşağıda olanlar nefessizlikten boğuluyorlardı... bunları bırak. Đşte nihayet Brassavil. Benerci. yani onu ben de bir yazabilseydim. bazen de iki yüz ellisi gelebilmiştir. Sen bir şeyler anlat bakalım. Hiçbir çatı yok.. Üç yüz. Masanın üstündeki gaz lambasını yakmak istedi.— Gerisi. Geçmiş gelecek. Düşenlerin hepsini toplıyamazsın ya!. Banda. kafamın içindekileri böyle daha iyi görüyorum.. Fransız Kongosu'na dair. Đstersen lambayı yakayım da. Đstilâ zamanlarımızdan kalan mavnalara yükleniyorlardı.Osean demiryolunun inşaatına dair birkaç satır. Ve ayaklarında zencir olmadığı için. yukardakiler ne oturabiliyorlardı. Okumaya başladı: «— Bakota. Linfaondo. Đlk önce. Fransız Kongosu'nun merkezi Brassavil'le Karaburun limanını birleştirecek olan Kongo . Güneşin altında. Lizangö.. Somadeva seslendi: — Lambayı yakma. dalgın hayatlarından koparılarak Batilon'a gönderilmekteydiler. Ocak odunla yakıldığı için. ne de kalkabiliyorlardı. Akşamları ateşim dehşetli artıyor. dinle: Benerci lambanın fitilini biraz daha açtı. Ağrılar filan dehşetli. Böyle daha iyi. en sağlam olanlar seçiliyor. . Benerci lambayı yaktı. Yağmurun altında. Đnşaatı Batilon Şirketi yaptırıyor. Baiyya... Yalnız bir yazabilsem.. sana biraz okuyayım... sonu harikulade olacak asıl. — Kitaplardan biri. .. Şimdi. uçuşan küçük kıvılcımlar zencilerin derilerinde yanıklar yapıyor. Sinde. Neyse. Sara.

. az bir zaman içinde beş bin.. Đş yerinde birçok aletler vardır.. Zenciyi ölümden kurtarmak için değil.Bu korkunç bir manzaradır... biliyor musun. Eskiden insanların yaşadıkları yerlerde. Kitabı okur anlarsın. . Lambayı söndüreyim mi? Haftaya gelirim yine.Ve sürü. Batilon Şirketi. bataklıklar geçerek. balta görmemiş ormanlardan yürüyerek.. yaralı. Irgatbaşıların ezdiği bitkin. Bu Lefevr kadar köpoğlulukta mahir bir adam görmedim.... dedi.. Öyle değil mi? — Öyle. kocaman bir makinanın basit vidaları haline gelmesinde bile şiir bulan bir adam.. Angola'ya kaçıyorlar.Bu muazzam bir zenci imhası hareketiydi. Dört gün sonra yapılacak mitingin sonu neye varacak? Böyle hasta olmasaydın.... Zindeliler ayaklarını zorlukla sürükleyebilirler ve kırbacın düğümü onları kovalar.. Ölenlerin yerini doldurmak için yeni devşirmeler yapılıyordu.. Đnsanların. Belçika Kongosu'na. 10 kilometreye uzanan insan sürüsü. dehşetli Mayombe ormanına doğru ilerliyor... bizim müteahhitlerimiz şimdi yalnız şempanzeleri buluyorlar. sonra dört bin... dehşetli bir gazetecisi şu Alber Londr.. . daha sonra iki bine indi.300 kilogram ağırlığında çimento fıçılarını nakletmek için.... daha dayanıklı işlettikten sonra öldürmek için. bir sırık ve iki zenciden başka hiçbir vasıtaya lüzum görmemiş. Üzülme! Git. Kendine iyi bak. Neyse. boğumlarını kımıldatmaya mecali olmayan uzun.» Benerci durdu ve.. Onda dehşetli bir iş adamı kafası var. Ben demiryollarının nasıl yapıldığını görmüşümdür. daha uzun zaman. Fransız emperyalizminin acı söyleyen. Ben gidiyorum. yaralı bir yılana benzer. . Amerika otomobil fabrikalarına dair fasılları şayanı hayret. Öteki kitap Jorj Lefevr'in «Kauçuğun Epopesi». . Batilon Şirketi'ne verilen sekiz bin insan. Çat kıyılarına. Afrika'ya makina istiyor. Anlıyorum ki. Đstersen sana kitapları bırakırım. Kuvvetli söz söyliyen. Fakat burada zencilerden başka hiçbir şey yok. körü körüne baltalanan bir ormanın mahvolması gibi acıyan bir adam. Lambayı söndür. Biyalılar düşer. — Somadeva. tahmin ediyorum. amma bıçak gibi söz söyliyen bir arkadaşa öyle ihtiyacımız var ki. — Ben kendime iyi bakıyorum. Zenciler ormanlara. Zenciyi daha semereli. yorgun. Zencilerin mahvoluşuna.. o. bu kitabı yazan Alber Londr kimdir? — Hayır. sıska zenciler yığınlarla ölüyorlar.

birdenbire geri dönüp Somadeva'dan sormak istedi. Bana o yalnız iyi şeyler söyler. Ben bu tarafa sapıp yoluma gidiyorum. — Kendini öldüreceğini nerden biliyorsun? Sana bir şey söyledi mi? — Bana bir şey söylemedi. nine Benerci'yi kolundan tuttu: — Ölecek. Havagazı fenerinin altında durdular. Merdivenin sahanlığında. Roy Dranat. Benim oğlum da. Allahaısmarladık Benerci. Bunu. Yatağının altına bir çıkın korken gördüm.. Benerci. ĐKĐNCĐ BAP .. Amma. sen de yoluna git. Sokaktan bir şey alıp getirdi. — Sen onu yalnız bırakma. ben evde yokken.. Bu da. siz haklısınız. belki siz haklısınız. ölümün gelmesini beklemeden kendi kendini öldürecek. ayaklarının ucuna basarak odadan çıktı. Benerci sokağa fırladı. Sana göstermiyor amma. belki kendine bile apaçık söylememiştir. Ve sanki lambayı söndürür söndürmez..Benerci lambayı söndürdü. dedi. Belki haklısınız. Şapkasını çıkardı. Belki. ben iki üç gün sonra gelirim. sizin hakkınız var. Somadeva hemen uyuyuvermişmiş gibi. Kendini öldüreceğini yalnız kendine söyledi gibi geliyor bana.. Yerlere kadar eğilerek Benerci'yi selamladı: — Belki.. Bir köşebaşında Roy Dranat'la karşılaştılar. ben «dünyayı düzeltecek ben mi kaldım»a kadar düştüm. Sallanarak uzaklaştı. Çok ağrı çekiyor. Fakat.. Mümkündür ki. nine. bana öyle geliyor ki. o duvarın dibindeki yatakta ölmüştü. sokağa çıkmış. bilmiyorum. Benerci'nin ellerini bıraktı. Sonra vazgeçti. Çıkında ne vardı.. «beş parmak bir olmaz»a kadar da alçalayım. Belki de kendi kendini öldürecek.. kafasını Đngilizler sopayla parçaladıktan sonra. Belki de söylemiştir. dedi. o duvarın dibindeki yatakta ölecek. Yürüdü. Roy Dranat sarhoştu.... siz hepiniz öyle ağrı çekseydiniz çoktan ölürdünüz. Dün. Benerci'nin ellerini tuttu: — Benerci.. Yürüdü.

Kocakarılar oturmuşlar eşiklere. Đğne değil. Kalkütalı tornacılar. aman kalabalık!! Rüzgârlı bir orman gibi uğuldardı. I Meydanda bir kalabalık vardı.. bu yaman kalabalık.KALKÜTALI SEYYAR SATICI ESNAFINDAN BĐR VATANDAŞ: KALKÜTA'DA. kardaşım. Çırılçıplak çocuklar sarkıyor salkımlarla ağaçların dalından. Keşmirli dokumacılar. yetmiş yedi denizin getirdiği kum gibi insan var.. uyy. ĐNGĐLTERE EMPERYALĐZMĐ ALEYHĐNE YAPILAN MĐTĐNGĐ VE SOMADEVA'NIN ÖLÜMÜNÜ BERVEÇHĐ ÂTĐ ANLATIYOR. Bombay gemicileri. kardaşım. . bir kıl koparıp atsan sakalından düşmezdi yere.

Baktım ki taaa. karanlık bir suya düşmüşüm gibi beni sardı. Acayip bir türkü çağırıyorlar. okkalı söz söylüyor!!! Bakıyorum adama. bir şey anlamıyorum ama. Ama ne söz söylüyor anam. Arkadaşlar!. .. bu yaman kalabalık. Makama uyup ben de çağırıyorum...... söz söylüyor herifçioğlu söz söylüyor. okkalı söz söylüyor: «— Bilemem hangi sebeple.Meydanda bir kalabalık vardı. kardaşım. aman kalabalık. uyyy.. bilemem hangi sebebe!» Etrafta bağırıyorlar: «— Yaşşşşa be!!!» Ben de bağırıyorum. Dalgalı. az daha.» karşıda bir kamyonun üstünde bir adam avaz avaz söz söylüyor. kardaşım.

Yanımda seyrek sakallı bir ihtiyar: «— Bunlar, delidir, diyor, bunlar sanıyorlar ki, diyor, biz zorla devirebiliriz, altın topuzlu kuyruğunu dalgalara vuran denizlerin ortasında demirden bir aslan gibi duran kocaman Britanya'yı...» Şimdi kamyonun üstünde başka bir adam.. Bu da söz söylüyor anam söz söylüyor. Okkalı söz söylüyor. Bakıyorum adama. Bir şey anlamıyorum ama belli ki ötekinden daha okkalı söylüyor. Etrafta daha çok bağırıyorlar. Ben de bağırıyorum. Bu sefer başka bir türkü çağırıyorlar, makama uyup ben de çağırıyorum... Seyrek sakallı ihtiyar:

«— Bak, bu doğru söylüyor, diyor, zorla değil, güzellikle yavaş yavaş, diyor, alırız!.. Birdenbire ayrılırsak, köksüz bir ağacın dalları gibi kalırız...»

Şimdi kamyonun üstünde yine başka bir adam. Elbet bu da söz söyleyecek anam. Söz söylüyor. Seyrek sakallı ihtiyarın keyfi yerinde yine. Belli ki, geliyor kalabalık seyrek sakallının dediğine. Adamlar çıkıp iniyor kamyonun üstünden. Balta görmemiş bir ormanda yürür gibi yürüyorum kalabalıkta kamyona doğru ben. Bağırışlar. Türkü çağırışlar. Ben bir şeycik anlamıyorum ama, etraftan laflar çalınıyor kulağıma: — Sol taraf hapı yuttu! — Kamyonun yanında Benerci'ye bak! Anası ölmüş kız kardeşi dağa kaldırılmış gibi

somurttu... — Gandi'nin hakkı var! — Hind'in kurtarıcı ilahları: dokuma tezgâhları. Deniz tutmuş gibi dönüyor başım. Birden bir kıyamettir koptu kardaşım. Bağrışmalarla, ipte çamaşır gibi sarsıldı hava. — Somadeva geliyor, Somadeva! — Ona söz verin! — Söyletmeyin, istemez! — Dinlemiyoruz! — Al aşağı! — Söyletmeyin, istemez.

Yanındakilerin omuzuna dayanarak tırmandı kamyona bir adam. Geldi bütün kalabalık bu sapsarı yüzlü bir tek adamla göz göze. Ortalık tıssss! Somadeva başladı söze... Hey anam! Heeey! Herifte bir ses vardı, beyabey, bir ses!

Hani, ormanda kaplanlar ölürken böyle bağırır.. «— Arkadaşlar! dedi. Hastayım.. Çok.. Fazla söze lüzum yok, kendimi asacaktım. Gidip bakın odama: ipi yerde, çengeli tavanda mıhlı bıraktım. Geberecektim bir kaçak gibi

dedi. Ve sözünü bitiremedi. Sallandı sola bir, sağa bir... Baktım ki kalabalığa bir kalabalık da rüzgârlı bir ekin gibi sallanıyor, ben de sallanıyorum. O yine: «— Arkadaşlar...» dedi. Yine sözünü bitiremedi. Ve kamyonun üstünden

devrildi üstümüze.. Birdenbire, kardaşım, bir hal oldu bize: boydan boya meydan uzattı kollarını düşeni tutmak için. Hani ancak Lortlar Kamarası'na girmeliyim bu hali unutmak için. Dalgalı bir denize düşen ay ışığı gibi yüzdü bembeyaz ölüsü Somadeva'nın yukarı kalkan kolların ve başların üstünde. Meydan bağırdı, ben bağırdım: «— Somadeva! Somadeva! Kavga sonuna kadar kav—ga!...» Omuz başımda inledi bir ses: «— Deliler kesiyor kocaman bir çınarın en yeşil, en geniş dalını.» Dönüp arkama baktım ki, anam; yoluyor seyrek sakalını seyrek sakallı adam.

ĐKĐNCĐ KISIM SONUNCU BAP

ĐKĐ ÖLÜNÜN ODASI...

HĐNDĐSTAN YĐRMĐNCĐ ASIR TARĐHĐNĐN SON SÖZÜ...

ROY DRANAT'IN AYNALI DOLABA BAKAN ÖLÜ GÖZLERĐ...

I

Somadeva'nın ölüsü imamsız, rahipsiz ve hahamsız ve kavga şarkıları söyleyen on binlerce kişilik bir cemaatla kaldırıldı. Benerci, Somadeva'yı gömdükten sonra, ninenin evindeki odaya geldi. Đpi yerde ve çengeli tavanda mıhlı gördü. Duvarın dibindeki yer yatağının yastığı altından kırmızı kaplı, çizgisiz defteri çıkardı. Defterin kabında: «HĐNDĐSTAN'IN YĐRMĐNCĐ ASIR TARĐHĐ» diye yazılıydı. Benerci defteri açtı. Baş tarafta, Somadeva'nın bir gece kendisine okuduğu yarı kalmış mukaddeme vardı. Sonra beyaz sayfalar. Son sayfada beş altı satır. Benerci bu beş altı satırı okudu: «Ben, Somadeva, Hindistan'ın yirminci asır tarihini yazmağa başladım. Fakat bitirmeden öleceğim. Arkadaşlarım, bıraktığım yerden yazmağa devam etsinler. Tarihin sonu inanılmayacak kadar güzel olacaktır. Buna eminim...»

II

Benerci, Somadeva'nın odasından sokağa çıkınca, Roy Dranat'ın «akşamüstü

serinlikte bir teferrüçten dönerken» soğuk alıp zatürreeden öldüğünü duydu. Ve Roy Dranat'ın oteline gitti. Gördüklerini şöyle anlatıyor:

Girdim ki içeriye, iki eli yanına gelmiş yatıyor otel odasının dört topuzlu karyolasında. Ölü. Omuzlarına kadar çarşafla örtülü, gözleri açık... Çarşafın altında ayakları: acayip bir hayvanın dinliyen kulakları... Gözleri bakıyor ayakları arasından dolaba. Dolabın aynasında görüyorum: başını değil, yüzünü değil, kaşını değil, kapakları açık, içi örtülü gözlerini, yalnız ölü gözlerini... Gözleri bakıyor dolaba. Ehramda bir kapı açar gibi açtım

dolabı. Alt katta bir kutu var. Kutuda ölünün hiç giymediği siyah kunduralar. Ütülü elbiselerle dolu orta kat: asılmış dolabın içine sıra sıra elsiz ve başsız Roy Dranat. Bir şişe permanganat, yakalık, mendil, çorap. Bir kitap: çok eski günlerde beraber okuyup satırlarının altını beraber çizdiğimiz bir kavga kitabı.

Kapadım dolabı. Onun dolaba bakan gözlerini kapadım. Artık satılacak bir yürek, kiralık bir kafa bile yok. Roy Dranat, hoşça kal, mesele yok. YORGAN GĐTTĐ, KAVGA BĐTTĐ.

Đkinci Kısmın Sonu

ÜÇÜNCÜ KISIM

BĐRĐNCĐ VE SONUNCU BAP

I

Gözüme altın bir damla gibi akan yıldızın ışığı, ilkönce boşlukta deldiği zaman karanlığı, toprakta göğe bakan bir tek göz bile yoktu... Yıldızlar ihtiyardılar toprak çocuktu. Yıldızlar bizden uzaktır ama ne kadar uzak

ne kadar uzak... Yıldızların arasında toprağımız ufaktır ama ne kadar ufak ne kadar ufak... Ve Asya ki toprakta beşte birdir. Ve Asya'da bir memlekettir Hindistan, Kalküta Hindistan'da bir şehirdir, Benerci Kalküta'da bir insan... Ve ben haber veriyorum ki, size: Hindistan'ın Kalküta şehrinde bir insanın yolu üstünde durdular. Yürüyen bir insanı zincire vurdular...

Ve ben tenezzül edip başımı ışıklı boşluklara kaldırmıyorum. Yıldızlar uzakmış toprak ufakmış umurumda değil,

aldırmıyorum... Bilmiş olun ki, benim için daha hayret verici daha kudretli daha esrarlı ve kocamandır: yolu üstünde durulan zincire vurulan ĐNSAN...

II

Şu yukarıya, üçüncü kısmın birinci ve sonuncu babının birinci parçası olarak yazdığım, üslubu ukalaca, yazıdan da anlıyacağınız veçhile, Benerci mahpustur. Hindistan'ın hakikî istiklâl ve hakikî kurtuluşu için çalıştığından dolayı, Britanya polisi tarafından tevkif, Britanya adliyesi tarafından muhakeme ve Britanya hükûmeti tarafından, Benerci, hapse atılmıştır. Cezası 15 senedir. Benerci bu 15 adet seneyi taş bir hücrede tek başına geçirecektir. Ve bu 15 adet senenin bir haylisi geçmiştir... Şimdi size, bu bir hayli senenin nasıl geçtiğini anlatacağım. Ve, sonra, sıra, Benerci'nin kendini niçin öldürdüğüne gelecek. Emperyalizm aleyhine yazılan* ve emperyalizmi temellerinden yıkmak için nefislerini feda edenlerden bahseden bu kitap, bir inkılâpçının hangi şartlar içinde kendini öldürmeğe hak kazanacağını da hallettikten sonra, bitmiş olacaktır.

(*) Yalnız şunu hatırlatmak isterim ki, Benerci emperyalizmi ve emperyalizm ile mücadeleyi, Neo-Hitlerist-Sosyal-Faşist-Sinyor-Fon Şevket Süreyya Bey gibi anlamıyordu.

III

Güneş pencerede... Yanıyor demir bir çubuk.. Dışarda saat belki beş, belki altı, belki buçuk, yedi.. Gardiyan karyolayı duvara kilitledi. Adam demir iskemlede oturuyor oturuyor... Güneş düştü pencereden adamın başına vuruyor..

Dışarda saat belki on belki on iki..

Đçerdeki: yürüyor duvardan duvara, duvardan duvara...

Gardiyan... Pirinç çorbası, ekmek. Demek: öğle saatı çaldı öte yanda yaşıyanlara.. Ve adam yürüyor, duvardan duvara, duvardan duvara..

Yanıp söndü demir çubuk.. Dışarda saat: belki beş, belki altı, belki buçuk... Dışarda adam...

Adam demir iskemlede oturuyor... Oturuyor...

Gardiyan. Pirinç çorbası, ekmek. Gardiyan karyolayı indirince: içerde gece. Yatıyor adam. Gözleri düşünüyor, dişlerinin arasında bıyığı.. Dışarda ay ışığı....

IV

19... senesi eylülünün on beşinci gecesi idi.. Saat on ikiden sonra, Kalküta şehrinin varoşlarından gelen bir adam, umumî hapisanenin yüksek duvarları karşısında durdu. Tam bedir halindeki ay, gökyüzünü kaplıyan ve esen rüzgârla korkunç şekiller alıp akan siyah bulutların arkasında kâh gizleniyor, kâh meydana çıkıyordu. Şehrin varoşlarından geldiğini beyan ettiğimiz meçhul adamın durduğu mahal, umumî hapisanenin arka cephesine tesadüf etmekte olup bu cephenin üst kısmında, hafif bir ışıkla aydınlanmış, bir sıra demir parmaklıklı pencere vardı. Ay, bulutların arasından kurtuldukça, zaman zaman duvarın dibinden geçen bir süngüyü ışıldatmakta ve bu suretle meçhul adama hapisanenin etrafını devreden nöbetçilerin mevkilerini bildirmekte idi.

Meçhul adamın kendisini nöbetçilere göstermek istemediğini, okuyucularımız, elbette tahmin eylemişlerdir.. Tahminlerinde yanılmıyorlar. Zira bu adam buraya Britanya Đmparatorluğu zabıtasının hiç de hoş görmeyeceği bir işi yapmak için gelmiş idi. Filhakika, nöbetçiler hapisanenin köşesinde gözden kaybolur olmaz, meçhul adam cebinden bir taş parçası çıkarıp iyice nişanladıktan sonra demir parmaklıklı pencerelerin soldan üçüncüsüne fırlattı.. Taş pencereden içeriye girdi. Eğer biz, okuyucularımızla birlikte, meçhul adamın taşı atmasından evvel, mevzubahis pencereden içeriye bakmış olsaydık, şöyle bir manzaranın şahidi bulunurduk: Demir kapısının üstünde gardiyanlara mahsus dışardan sürmeli küçük bir pencere bulunan taş bir hapisane hücresi. Gündüzleri kaldırılıp zincirle duvara kilitlenen ve geceleri indirilen demir bir karyola. Đşbu karyolanın üstünde, mahpuslara mahsus libası giymiş olduğu halde bir şahıs oturmaktadır. Mezkûr şahıs sık sık başını kaldırarak, kapıdaki gardiyan penceresinden gözetlenip gözetlenmediğine bakıyor, sürgünün açılmadığına emniyet kesbettikten sonra, siyah kaplı kalın bir kitabın sayfalarına bir şeyler yazıyordu. Eğer siyah kalın kitabı yakından tetkik edecek olursak görürüz ki, bu Đngilizce bir Đncil'dir. Mevzubahis şahıs, taş hücreye kapatıldıktan bir hafta sonra; Kayser'in hakkını Kayser'e ve Allahın hakkını Allaha vermeği ve sağ yanağına bir tokat atılırsa, sol yanağını çevirmeği talim etsin diye, bu Đncil'i bir Đngiliz misyoneri kendisine vermiş idi. Esasen, hepisanenin bütün hücrelerinde bu kitaptan maada okuyacak ve yazacak bir şey bulunmazdı. Đmdi, ahvalini tetkik eylediğimiz şahsın, yani taş hücre mahpusunun Đncil sayfalarına neler yazdığını görelim: Satırlarının başları numaralı ve bazı kelimeleri küçücük haç işaretli sayfalarda, URDU lisanıyla ve henüz kurumamış kırmızı ve taze bir kan ile yazılmış ve kitabın sık siyah matbu hurufatı üzerinde ateş gibi yanan yazılar vardı. Taş hücre mahpusu Đncil kitabının iç mukavvasından kopardığı bir parçayı bükerek bir kalem haline getirmiş ve bunu sol bileğinden ince ince akan kana batırarak bu ateş gibi yanan yazıları yazmakta bulunmuş idi. Đşte şehrin varoşlarından gelen meçhul adam taşı attığı zaman, taş hücrenin içindeki mahpus böyle bir işle meşguldü. Pencereden gelen taş mahpusun karyolası dibine düşmüştü. Mahpus hemen yerinden kalktı. Üzerlerine kanı ile yazdığı Đncil kitabı sayfalarını kopararak taşa sardı ve taşı pencereden dışarı atıp iade etti. Şehrin varoşlarından gelen meçhul adam, taşa sarılmış kâat tomarını yerden aldı. Göğsüne soktu. Ve dünyanın en kıymetli hazinesini göğsünde taşıyan bir insan gibi, korkak, cesur ve emin adımlarla uzaklaşmaya başladı. Korkuyordu: göğsündeki defineyi alırlar diye; cesurdu: göğsündeki defineyi ölümün karşısında dahi vermemek için; emin idi: zira kaç senedir her iki ayda bir buraya geliyor, taşı atıyor ve taş, kanlı yazılar yazılı Đncil sayfalarına sarılmış olduğu halde kendisine iade ediliyordu; binaenaleyh bu işe alışmış idi.

Bu kanla yazılmış yazılar, Hintlilerin hakikî istiklâl ve kurtuluş cidalinde kitlelere heyecan, şuur ve hedef vermekte idi........

Taş hücre mahpusu Benerci'dir. Kitlelere heyecan, şuur ve hedef veren yazılar, vaktiyle Somadeva'nın başladığı ve şimdi Benerci'nin devam ettiği «Hindistan'ın Yirminci Asır Tarihi» isimli eserdir. Yalnız, Benerci bunu, bileğini kesip kanıyla yazmıyor.. Fakat, eğer icap etseydi, eserin bir tek satırını yazmak için damarlarındaki bütün kanını akıtabilirdi. Ve bu, pestenkerani bir lâf değildir.. Bu işi yapabilecek insanların yalnız on dokuzuncu asır romanlarında yaşadığını zannedenler, yirminci asrın isimsiz, büyük kavga kahramanlarını tanımıyorlar demektir. Benerci yazısını bileğinin kanıyla yazmıyor. Bu yazıları şehrin varoşlarından gelen meçhul adama vermiyor. Benerci yazılarını temiz beyaz kâatlara kurşunkalemiyle yazıyor. Ve bunları hapishane gardiyanlarının Đngiliz dikkatlerine rağmen, dışardakilerin ellerine ulaştırıyor. NASIL?.. Taş hücre mahpusunun, senelerdir, bu işi nasıl yaptığını anlatacak değilim. Romanda da olsa, Britanya polisine hizmet etmek istemem......

V

Dışarda bir bayrak gibi dalgalanırken adı, içerde O ihtiyarladı.. Her gün biraz daha camları yaşarıyor iri bağa

gözlüklerinin. Her gün biraz daha siliniyor çizgileri gördüklerinin. Küreyvatı hamra azalıyor. Tasallübü şerayin. Tansiyon 26. Baş dönmesi, bunaltı. Sinir...

Bir senedir yazamadı bir satır bile.. Yine fakat dışarda bir bayrak gibi dalgalanıyor adı. Đçerde O ihtiyarladı....

BU FASIL BENERCĐ'NĐN KENDĐNĐ NĐÇĐN

. . . . .» Bu da olmadı. . . Atları ışıktan. . . . . . .. . . Güneş yükseliyordu. . . . . . . . Şöyle diyelim: «Baygın kokulu koskocaman masmavi bir çiçek şeklinde sema düştü fecrin altın kollarına. . . . . . .. . . Kalküta . . » Bunu beceremedik romantik kaçtı pek.ÖLDÜRDÜĞÜNE DAĐRDĐR «Kalküta şehrinin ufkunda güneş yükseliyordu. . miğferleri ateş bir ordu bozgun karanlığı katmış önüne geliyordu..

olacağı yok. Tuluu şemsin. tuluu şemsi. gurubu şemsi tasvir patentasını. Benerci bu yığınlarla insanı ebediyyen peşinde sürükliyebilecek kadar onlara yakın. Benerci sordu: — Saat kaç? — Altı.. iddia edebilirdim ki. tekrar ederim ki ben: Kalküta'nın damları üstünde güneş güneş gibi yükseliyordu. onların kanındaydı. almışlar birer birer. Eğer eski sistem bir kafam olsaydı.. söylenecek söz kalmamış bana. Buna rağmen. Bu hususta yapılacak iş. gurubu şemsin okumuşlar canına. Benden evvel gelenlerin hepsi.. . Benerci dün akşam geç vakit tahliye edildi. onların canında. Sokaktan bir sütçü beygirinin nal ve güğüm sesi geliyordu. Hapishanenin kapısı önünde dehşetli bir kalabalık onu bekliyordu.

her adımda onun ismini işiterek. Apartımanın kapısı önünden. Bana: — Sen git. merkez caddelere kadar. . Benerci odasına sekiz arkadaşıyla beraber girdi. Sonra gelirsin. Bir kamyonun üstünde kalıbı dinlendirmeyi daha doğru buldu. Ve nihayet. saatler geçti. Fakat bu haltı yemedim. Alnımda hâlâ onların attığı taşın izi var. — Öyle. Kalabalık yavaş yavaş dağıldı. dediler. biraz dolaş. dış mahallelerdeki apartımanlardan birinin en üst katında bir oda tutmuşlar. Halbuki ben tertemizdim. Oturdum. dolaştım. değil mi? — Öyle. bağıran bir insan denizinin ortasında. Fakat onlar haklıydı. dedi. Dinle. Saatler geçti. kendimi öldürüyordum. — Anlamadım. Saat gecenin on biriydi. Kıl kaldı.. Geri döndüğüm zaman Benerci'yi odasında yalnız buldum. Benerci: — Otur bakalım. — Hiç. Benerci sordu: — Saat kaç? — Altı.Benerci'ye arkadaşları. — Bu kitabın ikinci kısmında. kendini öldürmek istedi. lambanın sarı ışığı beyazlanmağa başladı. — Âlâ. Bir kelime bile konuşmadık. Öyle ağrı çekiyordu ki. Somadeva'nın ciğerleri ağzından geliyordu. kımıldanan. Fakat o da bu haltı yemedi. Pencerenin önünde duruyordu. arkadaşlarım bana: «Sen bizi sattın..» dediler. — Saat kaç? — Altı buçuk. Pencereden baktım: Kalküta'nın damları üstünde güneş yükseliyordu. Bu kitabın birinci kısmında..

Gözlüğünü taktı. Mendiliyle camlarını sildi. bilerekten ona ihanet edemem. Fakat. Akışın temposunu hızlılaştırmak nerde? Onu yavaşlatmam muhtemeldir. — Hem.. aynı işi yapmışlar. Akışın istikametini değiştiremez. bir sene değil. Anlıyor musun? Diyeceksin ki. Camların içinde büyüyen gözleri gözlerimdedir. — Dünden itibaren katarın başında gidiyorum. yanlış adımlar atacağım. Aldı. Benerci. Ve o adam katarın başında gidemiyeceğini bildiği halde. ben ona fren olacağım. Sonra birdenbire gülerek: — Hem ben bu meseleyi arkadaşlarla konuştum. bir sene sonra bir safra gibi fırlatacaktır. Birdenbire durdu.— Âlâ.. — Öyleyse. bizim için bilinen şeylerdir. hareket belki beni altı ay sonra. irademin dışında. bir gün bile. Halbuki fizyolojim berbat. Kafam elastikiyetini kaybetti. Camların içinde büyüyen gözleri gözlerimdedir. ben hareketin muayyen bir inkişaf merhalesinde muayyen bir rol oynıyan bir fert haline geldim. Đş yapan. yanılmıyan yalnız tembellerdir. budalalardır. Mesele yanlışın idrakindedir. kaç? — Yedi. Tarihte fert denilen nesne. Akıntıda dümen tutamıyacak bir hale geldiler. Benerci'ye uzattım. Đşte o kadar. masanın üstüne koydu. Mendiliyle camlarını sildi. Halbuki ben kemiyette bile. Dinle. Bu bir ihanet değil midir? Ben bir saniye olsun. kemiyetin üstüne tesir edicidir.. Hallettik. Galiba LAFARG'la karısı da aynı vaziyete düşmüşler. Sen saata bak. . Gözlüğünü çıkardı. Bu benim uzviyetimde yok. irademin dışında. ya bu yanılma nesnesi katarın başındaki adam için bir kaide haline gelirse... — Devam et. keyfiyetin değil. Đstemeden. ihanet edemem. dedi. — Hadisat öyle getirdi ki. dinliyorum. Dönemeçleri zamanında dönemiyeceğim. Benerci yine durdu. Tekrar gözlüğünü çıkardı. Fakat o beni fırlatıp atana kadar. Bütün bunlar senin için. Biliyorum. Gözlüğünü taktı. yerinde durmak için bir saniye olsun ısrar ederse. — Doğru. Ferdin tarihteki rolü malum. Her ne hal ise. Koskocaman bir nagant. bu benim mesele nevi şahsına münhasır bir iş bile değil. Şu senin tabancayı ver bakayım. Sana haltetmek düşer. Yalnız tempoyu hızlılaştırabilir. — Doğru. Ellerim lüzumundan fazla titriyor. benim için. yavaşlatabilir. bunu şimdi benim şahsıma tatbik edelim. Pantolonumun arka cebinden tabancayı çıkardım. yürüyen adam yanılır.

Đstersen âdet yerini bulsun diye bir kere kucaklaşalım. . renkli ve ılık bir yaz sabahının ışıkları karşı pencerelerin camlarında. . Tam sokağa çıktığım zaman. . dedi. Üçüncü kat. . — Pencereyi kapat. dedi. Kucaklaştık. Ağzımda. Merdivenleri koşarak iniyorum.. «Kavgada kendi kendini öldüren lanetli bir cenazedir benim için: Ölüsüne ellerimiz . Merdivenleri hızlı hızlı iniyorum. Sen de haydi artık git. Benerci ayağa kalktı. Dördüncü kat. derinlerden. BU KĐTABIN SON SÖZÜ . . sonuna gelen cıgaranın acılığını duydum. . . Damlar. Cıgarasını masadaki tablanın içinde söndürdü. . . Konuşmuyorduk. Đkinci kat. Cıgaraları yaktık. Topraktan fışkırır gibi bol. . dedi. . Benerci'nin gözlüklerinde pırıl pırıl yanıyordu. Merdivenleri ağır ağır inmeğe başladım.— Şöyle pencerenin önünde birer cıgara tellendirelim. demir bir kapının hızla kapanması gibi tok bir ses geldi. . evler. ağaçlar ve sokaklar yıkanmış gibi nemli ve tertemizdi. .. . Arkama bakmadan kapıdan dışarı çıkarken: — Çocuklara selam söyle.

» Sen artık bu kitapta: noktaları virgülleri satırları taşımıyorsun. Sen artık bu kitapta yaşamıyorsun. Arkasından matem marşı okunamaz.dokunamaz. Ve Benerci sen bu kitapta: kendi kendini öldürmene rağmen benim ellerim senin . Sen artık bu kitapta koşmuyor bağırmıyor alnını kaşımıyorsun.

Yok salâ veren! Giden o biten bir şarkı değildir... Çan çalmıyoruz....kanlı delik şakağına dokunacaktır.. Cenazende dosta düşmana karşı matem marşı okunacaktır: MATEM MARŞI ........... Çan çalmıyoruz........ ..

Kasketli bir güneş halinde düştü.....O büyük bir ışık gibi döğüştü..... Yok salâ veren! Bu giden bir biten şarkı değildir . Çan çalmıyoruz. Çan çalmıyoruz.. ..

Hayat kavgasında bizi dizüstü süründürmek içindir. Felsefenden tüten günlük kokusu başımızı döndürmek içindir.S O N BERKLEY Behey Berkley! Behey on sekizinci asrın filozof peskoposu. Behey on sekizinci asrın en filozof katili! . Behey Allahın Cebrail şeklindeki Ezraili. Behey Berkley.

Hâlâ geziyor Đskoçya köylerinde adımlarının sesi. ve Allahın peskoposu! Felsefenden tüten günlük kokusu başımızı döndürmek içindir. sermayenin altın sesi. Hayat kavgasında bizi dizüstü süründürmek içindir! . Kıralın şövalyesi. Hâlâ uluyor adımlarının sesine tüyleri kanlı bir köpek. Hâlâ her gece titreyerek görüyor gölgeni Đskoçya köylüleri evlerinin camlarında! Hâlâ kanlı beş parmağının izi var o beyaz buzlu camlar gibi şimal akşamlarında! Behey Berkley! Behey meyhane kızlarının kara cübbeli kavalyesi.

Her kitabın diz çökmüş önünde Rabbın kara kuşaklı bir keşiş gibi. Beli hançerli bir Đsaya benziyor resmin. inandıracaktın? Biz Đsanın vuslatını bekleyen bir rahibe değiliz ki! Behey Berkley! . kıvrılan bir yılan gibi satırların sokmak istiyor yüreklerimizi. Sen bu kıyafetle mi bizi kandıracaktın. Sivriliyor kitaplarından ismin sivri yosunlu ucundan kızıl kan damlıyan yeşil bir diş gibi.Her kelimen kelepçelerken bileklerimizi..

hemen anlaşmak için bir kapı açıyorsun. — bu belki doğrudur — fakat fikri evvel gören her felsefenin safsata iklimidir yelken açtığı yer! Bu bir hakikat — hem de mutlak cinsinden — ! Đşte sen işte senin felsefen: Sen o sarı kırmızı rengini gördüğün cilâlı derisine parmaklarını sürdüğün parlak yuvarlak elmaya: «Fikirlerin bir . binip Allahının sırtına soldan geri kaçıyorsun! Kaçma dur! Her yol Romaya gider.Behey tilkilerin şahı tilki! Çalarken satırların zafer düdüğü. küçük bir taş parçasının en küçüğü imparatorların imparatoru gibi çıkınca karşısına.

terkibidir. kendi kendinden aldığın fikirlerdir. ne mekân! Ne senin haricinde bir vücut ne senden evvel kimse mevcut. Lâkin ey kara meyhanelerin sarhoş papazı! Senin dışında değil miydi kıllı kollarında kıvranan meyhanecinin kızı? .» diyorsun! Dışımızda bize bağlanmadan var olan varlığı inkâr ediyorsun! Şu mavi deniz şu mavi denizde yüzen beyaz yelkenli gemi. ne zaman var. ne senden sonra kâinat baki bir sen bir de Allah hakikî. öyle mi? Mademki kendi fikrindir yüzen gemi. mademki kendi fikrindir umman.

ne yazık! Tevratını okuyan da mı yok! Çok yalan söylemişsin çok.. iyi şeydir vesselam. Kavgada kuvvetini kaybetmiş gibidir biraz neş'enin çelik ahengini duymayan adam.Yoksa kendi altında sen kendinle mi yattın? Diyelim ki senden evvel baban yok Đsa gibi. Yine fakat bacakları arasından çıktığın Meryem gibi bir anan da mı yok! Diyelim ki yapyalnızsın Turu Sinada Musa gibi. — baş döndürmezse eğer — . neş'e .. Sen emin ol ki Berkley — olmasan da zarar yok — bu şi're benzer yazıda hissene düşen şey: biraz alay biraz şaka ve birkaç tokat — eldivensiz cinsinden — Neyleyim? Neş'e kavganın musikisidir.

Aldığımız hislerin sonsuz derin pınarıdır kâinat! Kâinat geniş kâinat derin kâinat uçsuz bucaksız! Biz onun parçaları. biz ondan doğan bir sürü bacaksız! Biz o bacaksızların . ağız dolusu gülüyorlar. Kabahat onların kuvvetinde: yoksa ne sende ne de bende! Dinle Berkley! — dinlemesen de olur — Biz dinleyelim: Beynimiz bal yoğuran bir kovan.ve işte bizimkiler güldüler mi. Ona balı dolduran arıdır hayat.

. . kehkeşanların gümüş aydınlığında! Görmüşüz. görmedeyiz yılların yollarında toprak oluşunu kızıl kadife dudaklı kızların! Çiziyor hareketi gözlerimize sonsuz maviliklerde kuyrukluyıldızların sırma saçlarından kalan izler.— anasını inkâr etmeyen cinsi — Çünkü biz emredenlere emir verenlerden değiliz! Bağlıyız toprağa kalın halatlar gibi kollarımızla! Çelik dişleri şimşekli çarklılar koparırken kara toprağın esrarını. biz seyretmedeyiz cihan içinden cihanların doğuşunu. Her habbe koynunda bir kubbeyi gizler!.

uzaklaştıkça. Şu ipi kopmuş inci bir gerdanlık gibi damlayan su. yaklaşılan hakikati gizler.. Her yeni ummanla beraber bir yeni imkân! Kâinat geniş kâinat derin kâinat uçsuz bucaksız! Behey! Berkley! Behey bir karış boyuna bakmadan Karpatları inkâr eden cüce! Ahrete gittiysen eğer oradan bir taç gönder. rüzgârların uğultusu. şu bir damla su.Şu denizler. süslemek için Allahının kafasını! Fakat buradan . şu denizlerin üstünde denizler gibi esen.

..topla hemen tarağını tasını. Haraç mezat! Haraç mezat! götür pazara bir pula sat: Topraktaki saltanatın göğe çıkan tahtını! Yok üstünde tabiatın tabiattan gayri kuvvet!. Tabiat geniş tabiat derin tabiat uçsuz bucaksız!. 1926 BEŞ SATIRLA .

bir müthiş bahtiyarlık. Beyazıt Meydanı'nda. anlamak gideni ve gelmekte olanı. anlamak. kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı. o.Annelerin ninnilerinden spikerin okuduğu habere kadar. yürekte. 1946 BEYAZIT MEYDANI'NDAKĐ ÖLÜ Bir ölü yatıyor on dokuz yaşında bir delikanlı gündüzleri güneşte geceleri yıldızların altında Đstanbul'da. Bir ölü yatıyor ders kitabı bir elinde bir elinde başlamadan biten rüyası bin dokuz yüz altmış yılı Nisanında . sevgilim.

Beyazıt Meydanı'nda. Bir ölü yatacak toprağa şıp şıp damlayacak kanı silâhlı milletimin hürriyet türküleriyle gelip zaptedene kadar büyük meydanı. Beyazıt Meydanı'nda.Đstanbul'da. Mayıs 1960 BĐR ACAYĐP DUYGU «Mürdüm eriği . Bir ölü yatıyor vurdular kurşun yarası kızıl karanfil gibi açmış alnında Đstanbul'da.

bir Đngiliz şilebinde yahut. Sevgilim..çiçek açmıştır. ellerini koy dizlerine — bileklerin kalın ve beyaz — sol avucunu çevir : . Bahtiyarız yaşayabildiğimiz için.. Hava lezzetli ve aydınlık — fakat iyice ısınmadı daha — çağlanın kabuğu yemyeşil tüylüdür henüz yumuşacık. Herhalde çoktan öldürülmüştük sen Londra'da olsaydın ben Tobruk'ta olsaydım. çimenin üzerine diz üstü oturalım karşı-be-karşı. — ilkönce zerdali çiçek açar mürdüm en sonra — Sevgilim...

..gün ışığı avucunun içindedir kayısı gibi. yirmi dördü emzikte.. nar tanesinin rengine bayılırım — nar tanesi.» .. Dünkü hava akınında ölenlerin yüz kadarı beş yaşından aşağı......... nur tanesi — kavunda ıtrı severim mayhoşluğu erikte .. yağmurlu bir gün yemişlerden ve senden uzak — daha bir tek ağaç bahar açmadı kar yağması ihtimali bile var — Bursa cezaevinde acayip bir duyguya kapılarak ve kahredici bir öfke içinde inadıma yazıyorum bunları........ . Sevgilim... kendime ve sevgili insanlarıma inat.

(bizlere âlâtı-katıa verilmez). Ben bir başıma onlardan uzağım.7.1941 BĐR CEZAEVĐNDE.2. ne de başı bulutlarda bir çınar. . TECRĐTTEKĐ ADAMIN MEKTUPLARI 1 Senin adını kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım... Burası benden başka kaç insanın evidir? Bilmiyorum. Malum ya. Belki avluda bir ağaç bulunur ama gökyüzünü başımın üstünde görmek bana yasak. bulunduğum yerde ne sapı sedefli bir çakı var.

o berbat. yetim bir çocuk gibi bu yürek. Belki bu hâlin . ne dersin. karlı yollara düşmüş.hep birlikte onlar benden uzak. Ben de kendi kendimle konuşuyorum. Bana kendimden başkasıyla konuşmak yasak. ayarsız sesim öyle bir dokunuyor ki içime yüreğim parçalanıyor. Hem. Ve tıpkı o eski acıklı hikâyelerdeki yalnayak. Yüzümü kızartmıyor benim onun bu an böyle zayıf böyle hodbin böyle sadece insan oluşu. Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi şarkı söylüyorum karıcığım. mavi gözleri ıslak kırmızı. küçücük burnunu çekerek senin bağrına sokulmak istiyor.

. Belki de sebep buna bana aylardır kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan bu demirli pencere bu toprak testi bu dört duvardır.. Saat beş. bütün takım taklavatıyla ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı. karıcığım. Bugün de apansız gece olacaktır. . psikolojik filân izahı vardır. Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan bu ümitsiz tabiatın ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır.fizyolojik. yani. Bir ışık dolaşacak yanında sakat. kederden çıldırtmak için içerdeki adamı dışarda bütün ustalığı. Dışarda susuzluğu acayip fısıltısı toprak damı ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran bir sakat ve sıska atıyla. sıska atın.

bahar. eğri bir aynadan seyreder gibi kafamın içinde duymak. 2 Dışarda bahar geldi karıcığım.. Dışarda. Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet. bahar. her şey tamam.. suyu donmayan testi ve sabahları çimentonun üstünde güneş... . dışarda bozkırın üstünde pırıltılar. seni dumanlı. kuş sesleri ve saire.Yine o malum sonuna erdik demektir işin.. Ben... Dışarda bahar geldi karıcığım. ben içerdeki adam yine mutad hünerimi göstereceğim ve çocukluk günlerimin ince sazıyla suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı seni böyle uzak. bozkırın üstünde birdenbire taze toprak kokusu. yani bugün de mükellef bir daüssıla için yine her şey yerli yerinde işte..

başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı : dışarda akşam olur. Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak bu kadar mavi .. bulutsuz bir bahar akşamı... Ve gün ikindiye döner.Güneş. Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar. ışıldayarak yürür. 3 Bugün pazar.. gölgeler düşer duvarlara. Bu bittecrübe sabit. Velhasıl o pul pul ışıltılı derisi... Đşte içerde baharın en kötü saatı budur asıl. bana yakın. ateşten gözleriyle bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı hürriyet denen ifrit. karıcığım. sönerek. artık o her gün öğle vaktine kadar. bittecrübe sabit. benden uzak...

1938 BĐR HAZĐN HÜRRĐYET Satarsın gözlerinin dikkatini. Bu anda ne düşmek dalgalara. dayadım sırtımı duvara.bu kadar geniş olduğuna şaşarak kımıldanmadan durdum. bu anda ne kavga.. ananı ağlatanı Karun etmek hürriyetiyle hürsün! .. ne hürriyet.. bir lokma bile tatmadan yoğurursun bütün nimetlerin hamurunu. Toprak. ne karım. güneş ve ben. Bahtiyarım.. Büyük hürriyetinle çalışırsın el kapısında. Sonra saygıyla toprağa oturdum. ellerinin nurunu.

kolların iki yanında upuzun. hatta asılmak hürriyetinle . büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi. günün birinde.Sen doğar doğmaz dikilirler tepene. bir vesile gibi değil insan gibi yaşamalıyız dersin. günün birinde. işler ömrün boyunca durup dinlenmeden yalan değirmenleri. hapse girmek. büyük hürriyetinle parmağın şakağında düşünürsün vicdan hürriyetiyle hürsün! Başın ensenden kesik gibi düşük. Amerika'ya ciro ederler onu seni de büyük hürriyetinle beraber. meçhul asker olmak hürriyetiyle hürsün! Bir alet. diyelim ki. işsiz kalmak hürriyetiyle hürsün! En yakın insanınmış gibi verirsin memleketini. hava üssü olmak hürriyetiyle hürsün! Yapışır yakana kopası elleri Valstrit'in. yakalanmak. büyük hürriyetinle bir çukura doldurulabilirsin. Kore'ye gönderilebilirsin. mesela. büyük hürriyetinle dolaşıp durursun. bir sayı.

Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında. ben. Fahire. . ne tahta. 1951 BĐR KÜVET HĐKÂYESĐ 1 Süleyman'a karısı telefon etti : — Konuşan ben.hürsün Ne demir. Tanımadın mı sesimden? Demek çok bağırdım birdenbire. hürriyeti seçmene lüzum yok hürsün. ne tül perde var hayatında.

. Bir taksiye atla. mümkün mertebe yalansız gelmeye çalış... Hemen vapur bulamazsan Üsküdar'a kayıkla geç..Çığlık mı? Belki. Paran yoksa patrondan avans al. Yalan kuvvetliye söylenir ben kuvvetsizim. Telefonda anlatamam. çabuk ol ama. Dinle beni. Yolda hiçbir şey düşünme. olmaz. kıyamet kadar. Daha kıyamet kadar vakit var akşama. çocuklar hasta değil. Dinle beni : Đşini bırak da gel. Sorma.. saatlar. Hayır. Saatlar.

Bak işte ağlamıyorum artık. — Beyoğlu tarafında mı? — Evet. büyüğüm. — Teşekkür ederim Süleyman. Koynuna girdiğim adam gibi kocam gibi değil. — Kaç defa? . akıllım. Nerde buluşuyordunuz? — Bir otelde.. evet hava güzel. Fahire. babam gibi gel. Bak işte rahatladım. 2 Geldi Süleyman.. kocası Süleyman'a sordu : — Doğru mu? — Evet.Alay etme kuzum. Evet kar yağacak.

Sizinkinde de var mıydı Süleyman? — Bilmiyorum. — Hele düşün. — Demek ki bir otel odasında. filân? — Bir defa. Bir Đngiliz romanında okudum. — Hiç hediye verdin mi? — Hayır. dört mü? — Bilmiyorum. — Çukulata.. kırık bir küvet? — Evet..— Ya üç. toz pembe çiçekli. bu işlere yarayan otellerde kırık küvetler varmış. ya dört. — Çok mu seviyordun? — Sevmek mi? Hayır. — Başkaları da var mı Süleyman? . — Bunu hatırlamak bu kadar mı güç Süleyman? — Bilmiyorum. — Üç mü. Kim bilir çarşaflar nasıl kirliydi.

Đnek gibi karı. Çok mu güzel yatıyordu? — Hayır. ağır bir çam dalı.. — Zaten gösterdiler bana... Bir hayli zaman oldu sofada asma saat on ikiyi çalalı.— Yok. — Olmadı mı? — Hayır.. — Doğru söyle. Bir sual daha. Belimden kalın bacakları. Fakat zevk meselesi bu... — Bunu sevdin demek.. 3 . — Doğru söylüyorum... Başkaları da olsaydı daha rahat ederdim.. Süleyman : Niçin? — Bilmiyorum... Karanlıkta pencerenin hizasında karlı... bak ne kadar cesurum.

polisler. Annem. aldatılmış bir zevcenin intiharı : komik.. polisler. merdiven. bir tahta merdiven ve bir kadın ölüsü çıkaracaktınız arka arsada bostan kuyusundan.Süleyman'ın karısı Fahire şunları anlattı kocasına ertesi gün : — . Bekçi.. kepazelik. Süleyman.. dedikodu. çocuklarım ve en önde sen bulacaktınız karda ayak izlerimi. ölmeye karar verdimdi. sonra kenarına çıkıp durarak baş aşağı atlamak karanlığına? Fakat bulmadınızsa eğer karda ayak izlerimi sade korktuğumdan değil.. Bekçi. Kolay mı? Gece bostan kuyusuna doğru yürümek. . Dayanılmaz bir acı halindeydi kendime karşı duyduğum merhamet.

Yaktım sobamızı.. Kime? Herkese.. Ciğer bir çay bardağı gibi çatlarmış. Đnsan. Dışarda kar yağmaya başladı. hiç aklıma gelmedi nezle olmak ihtimali.Niçin öldüğümü anlatmak müşkül. Đyice ısınmak lâzım ilkönce. ölmeye karar verirken bile insanları düşünüyor. Pencereye.» . kara bakıyorum : «Eşini gaip eyleyen bir kuş gibi kar geçen eyyamı nev baharı arar.. her zaman nasıl uyursan ondan evvel ve o varken. nümayişsiz ölüvermek.. sana meselâ. Bir tek gecelikle çıkmak balkona : Zatürree ertesi gün. Hayır. Sen yatakta uyuyordun yüzün rahat.

soldan sağa lerzânı girizan. gibi kar düşer düşer ağlar.. Uykudayım sanki. Havada çıt yok.... Üşümüyordum. Karanlık bembeyaz. Odanın camlı kapısından balkona vuran ışık sıcak bir kumaş gibiydi üstünde dizlerimin.» Oturdum balkonda iskemleye. Sanki çok sevdiğim bir insan korkarak beni uyandırmaktan yumuşacık dolaşıyor etrafımda. «Sağdan sola. Sen beğenmezsin.» Lambayı söndürmeden balkona çıktım. . Kederim duruluyor berraklaşıyor..Babam bu şiiri çok severdi. Ben rehavetli bir mahzunluk içinde acayip şeyler düşünüyordum : Feneryolu'ndaki çınar 150 yaşındaymış. « ..

Utanarak odaya döndüm. Đnsanın yüreği ve kafası var... Sonra sen ben bir kırık küvet ve benim kendime karşı duyduğum merhamet. hangi sınıftan? Onların insanları. Sökmek üzre şafak.Ömrü bir gün süren böcekler... bizim insanlarımız. Đnsan? Ne zamanki. Kar durdu. Gün gelecek insanlar çok uzun çok bahtiyar yaşayacaklar. .. Ve her şeye rağmen yeni bir dünya için yapılan kavga. Đnsanın elleri.. nerdeki.

Fahire birdenbire durdu baktı muhabbetle kocasının gözlerine ve suratına tükürür gibi bir tokat vurdu. çok şükür nezle bile değilim. Yine yan yana yaşayacağız beni sevdiğine emin olarak. 4 Altı ay kadar geçti aradan. ağaçlarda yaz meyveleri vardı. Bir gece karı koca denizden dönüyorlardı. Gökte yıldızlar.8. Şimdi? Zaman zaman hatırlayıp zaman zaman unutacağım. Uyanmadın.1940 ..O anda uyansaydın sarılıp boynuna.. Evet. 16.

BU VATANA NASIL KIYDILAR Đnsan olan vatanını satar mı? Suyun içip ekmeğini yediniz. vatan çırılçıplak yere serilmiş. . Beyler bu vatana nasıl kıydınız? Eli kolu zincirlere vurulmuş. günü gelir hesabınız görülür. Beyler bu vatana nasıl kıydınız? Günü gelir çarh düzüne çevrilir. Dünyada vatandan aziz şey var mı? Beyler bu vatana nasıl kıydınız? Onu didik didik didiklediler.. saçlarından tutup sürüklediler.. Oturmuş göğsüne Teksaslı çavuş.» dediler. götürüp kâfire : «Buyur.

siz de böyle koşmuştunuz bir zaman. Bulutlar adam öldürmesin. Koşuyor altı yaşında bir oğlan.Günü gelir sualiniz sorulur : Beyler bu vatana nasıl kıydınız? 1959 BULUTLAR ADAM ÖLDÜRMESĐN Analardır adam eden adamı aydınlıklardır önümüzde gider. Çocuklara kıymayın efendiler. uçurtması geçiyor ağaçlardan. Sizi de bir ana doğurmadı mı? Analara kıymayın efendiler. Bulutlar adam öldürmesin. .

siz de ihtiyarsınız. . Şubat 1955 BÜYÜK ĐNSANLIK Büyük insanlık gemide güverte yolcusu tirende üçüncü mevki şosede yayan büyük insanlık. efendiler.Gelinler aynada saçını tarar. Elbet böyle sizi de aradılar. Đhtiyarlıkta aklına insanın. ihtiyarlara kıymayın. Bulutlar adam öldürmesin. tatlı anıları gelmeli yalnız. Yazıktır. Gelinlere kıymayın efendiler. aynanın içinde birini arar. Bulutlar adam öldürmesin.

Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter pirinç de öyle şeker de öyle kumaş da öyle kitap da öyle büyük insanlıktan başka herkese yeter. Büyük insanlığın toprağında gölge yok sokağında fener penceresinde cam ama umudu var büyük insanlığın umutsuz yaşanmıyor.Büyük insanlık sekizinde işe gider yirmisinde evlenir kırkında ölür büyük insanlık. 1958 . 7 Ekim. Taşkent.

Ağaçlardan ve günlerden konuşuyoruz. Akıllı adamlara ajans haberlerine ve bilmeceye meraklı. Herhal ilerdedir yaşanacak günlerin en güzelleri.CEVĐZ AĞACI ĐLE TOPAL YUNUS'UN HĐKÂYESĐ Burda bir dostumuz var : Çerkeş'in Kavak köyünden. Şimdilik sohbetimizde kederi : kesilip satılmış . Ateşimizi yakıp suyumuzu veriyor. Adı : Yunus. Büyük kitaplar gibi içinde bir şeyler saklı.

Ve altı yaşında dalından düştü Yunus. çünkü topallar ağır yürürler. Onu tanıyoruz : avlunun içinde kapının solundaydı. topallığı ondandır.. Ceviz ağaçları sevmez topalları. çünkü üzerlerine çıkıp silkeleyemezler dalları.. ceviz ağaçları sevmez topalları : çünkü topallar sıçrayamazlar yemişlere. Bir acayiptir muhabbet bahsi : mutlaka kendini dereye atmaz sevilmeyenlerin hepsi.. Đnsanların hünerleri çoktur : insanlar . Öküzler topalları sever.. Öküzler topalları sever.bir ceviz ağacının.

. Cevizlerini Eylülde döker.. Ve Çerkeş yolu üzerinden sabah namazı ışıyıp geldiği zaman. .sevilmeden de sevmesini bilirler... fakat üzerinde düşünülmeyen bir köydü Yunus için.. . Altından geçerken düşünürdü Yunus. Bir acayiptir muhabbet bahsi.. ve ölüm : mutlaka varılıp dönülmeyen.. Düşünmek : ne mukaddes bir iş ne felâket ne de bahtiyarlıktı. kadınlardan önce uyanırdı dalları. ... bir acayiptir ceviz ağacı ile topal Yunus'un hikâyesi... ... Cevizlerini Eylülde döker. yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar........

... Güneşte gölgesi hain olurdu. Gece altında oturdun muydu yıldızları göremezdin. Cevizlerini Eylülde döker. Üç kişi el ele versen kütüğünü çeviremezdin.... genişti alabildiğine.. .. . Yüksekti.... Her gece altında otururdu Yunus.. yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.. . Gündüzleri yıldızların niye söndüğünü.. dalları yukardan Yunus'a bakar.yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar. rüzgârda konuşurdu kendi kendine. dünyanın yuvarlak olduğunu ve güneşin etrafında döndüğünü bilmiyordu Yunus.. Çinli müslümanlara. Bunları biz anlattık ona şaşıp kalmadı... burunları tek boynuzlu gergedanlara. ..

Gece altında oturdun muydu yıldızları göremezdin. Rüzgârda konuşurdu kendi kendine.. karanlık bir sudur tepende akar... Bir gün ateşimizi yakıp verirken suyumuzu : «— Biz hizmetkârınız senin.. .... Cevizlerini Eylülde döker. Şaşırıp kaldı Yunus.. Karanlık bir sudur tepende akar. yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar. ... Bunları bizden öğrendiği gün hayret etmedi. yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.. Her akşam altından geçerdi Yunus.. genişti alabildiğine. ...ve bir damla suda bir milyon mikroba dair fikri yoktu Yunus'un. sen efendimizsin» — dedik.. . Cevizlerini Eylülde döker... Toprağın içinde gider kökleri. Yüksekti..

toprağın içinde gider kökleri.. «— Köy işi zordur katiyen vücut ezilir bir defa.... dalları... «— Attığın taş ..» Vurmuş belâ. ciğerinden Yunus'u.. Toprağa çömelip bak dört tarafa : bela hangi inde pusmuş bilinir mi? Mümkünü yok vurulsun. «— Biz hiç dünyada yaşamış değiliz.. Velâkin niye tiftiği yok altmış haneden otuzunun?. Tevatür güzelmiş Đstanbul şehri.» Tiftiği yoktu Yunus'un. Geldik gidiyoruz öylesine... yukardan Yunus'a bakar.. varıp görülmesi nasibolmadı.

Cümle mahlukatın mekânı vardır kurdun mekânı olmaz.. Çok zor olur öküzü satmak.» Sattılar öküzünü Yunus'un.» Kaydı toprağı elinden Yunus'un. Elimiz ayağımız : öküz. Dünya trene bindi. yarı ölümdür yani.. Toprağın elinden kaydı mıydı bir mekânsız kurt olursun.. Bu olan işleri akıl almaz. . Cevizlerini Eylülde döker.dediğin kuşu vurmuyor. «— Herhal yolların sonu göründü.. Öküz gitti mi korkulursun. yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.... Güneşte gölgesi hain olurdu. Gayrı dünya öküzün boynuzunda durmuyor.. Toprak sabuna döndü kayar insanın elinden.

kırmızı peştemalının içinde ölüverdi.... bir şey isteyip. .. o. Fakirin karısı kavi olmaz... Çocuklara ana. bir şey sormadan rüzgârda konuşurdu kendi kendine.... Topraksız. Ve bir gün Çerkeş yolu üzerinden sabah namazı ışıyıp geldiği zaman giderlerdi. Bir kız kaçırdı Yunus : Çünkü düğün pahalı kız kaçırmak ucuz..Yunus durmadan Yunus kaybettikçe onu düşünür. öküzsüz ve kadınsız. tohuma toprak ve karı lâzımdır erkek kısmına. Yunus'un arkasında yuvarlandı yere.

Yalnızlık umrunda değil cevizin. Cevizi karanlıkta kaybolur sanıp uyumaz beklerdi sabaha kadar.. Varlılar varsıza dokur mu kilim. dalları yukardan Yunus'a bakar. . El toprağında ter döker oldu.. Sat Yunus cevizini. Sat Yunus cevizini. Gayrı daha fazla sürünemezsin.kaldılar dünyada bir başlarına ceviz ağacı ile Yunus. Bir cansız ağaçtır yaranamazsın. toprağın içinde gider kökleri. Yalnızlık koydukça koydu Yunus'a. Cevizden konsol yaparlar... Yün yorgan değil bu sarınamazsın. Cevizden konsol yaparlar. topal Yunus ne işe yarar? Zemheriler geldi barınamazsın. Cevizden konsol yaparlar...

vay cevizin hali... Herhal ilerdedir yaşanacak günlerin en güzelleri. Yarı ağaç. Şimdilik sohbetimizde kederi : kesilip . kara uzandı. Sattı Yunus cevizini. dallar budandı. Gün daima bulutta kalmaz. vay benim halim.. Cenaze çırçıplak. Kesildi dalları...vay cevizin hali.. Sat Yunus cevizini... Cevizden konsol yaparlar. yarı insandı. vay benim halim. Cevizden konsol yaparlar... Mekânsız kurda mekândı. Sabahın sahibi vardır. Varlılar varsıza dokur mu kilim.

çarpar yapraklarım. tam yüz bin elim var.satılmış bir ceviz ağacının. koparıver. Yüz bin gözle seyrederim seni. Đstanbul'a. ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. Yüz bin yürek gibi çarpar. Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. Yapraklarım ellerimdir. gözlerinin. Đstanbul'u. Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril. içim dışım deniz.. Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. şaşarak bakarım. CEVĐZ AĞACI Başım köpük köpük bulut. Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.. Ne sen bunun farkındasın. gülüm. Yüz bin elle dokunurum sana. Yapraklarım gözlerimdir. ne polis farkında. yaşını sil. budak budak. şerham şerham ihtiyar bir ceviz. .

Nazım HĐKMET ÇANKIRI HAPĐSANESĐNDEN MEKTUPLAR 1 Saat dört.. Saat beş. .Ne sen bunun farkındasın. ertesi gün. yok. daha ertesi ve belki kim bilir. yedi.. Altı. yoksun. ne polis farkında.

bir konserve kutusunun içinde.. «Hanım abla» derdi sana. Kelleci Memed'i hatırlıyor musun? Sübyan koğuşundan. .Hapisane avlusunda bir bahçemiz vardı. Sıcak bir duvar dibinde on beş adım kadardı. yukarda.. yan yana otururduk. bacakları kısa ve kalın ve elleri ayaklarından büyük. Başı dört köşe. Kovanından bal çaldığı adamın taşla ezmiş kafasını. güneşe yakın. kırmızı ve kocaman muşamba torban dizlerinde.. Bir Cumartesi gününü. Bizim bahçemizden küçük bir bahçesi vardı.. tepemizde. Gelirdin.

aklında mı : «Beypazarı meskenimiz. fakat pek âlâ gülebildik ve bahtiyar olmadık değil. . ilimiz..?» O kadar resmini yaptım senin bana birini bırakmadın. Nasıl haberler aldık en güzel hürriyete dair.hapisane çeşmesiyle ıslanan bir ikindi vaktini hatırlıyor musun? Bir türkü söylediydi kalaycı Şaban Usta. Hapisane bahçesinde tavuklar yoktu. Bende yalnız bir fotoğrafın var : bir başka bahçede çok rahat çok bahtiyar yem verip tavuklara gülüyorsun.. kim bilir nerde kalır ölümüz. nasıl dinledik ayak seslerini yaklaşan müjdelerin.

benden uzak.. ben eminim sen sadece merhamet duyacaksın . Ve tahta kutularda upuzun yatan ölüler. Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin. Ve Pîrâyende'm benim. canını sıkarsa yaşamak tekrar Gazalî'yi oku.> Bir gün eğer. karanlık bir yağmur gibi..ne güzel şeyler konuştuk hapisane bahçesinde. 2 Bir akşamüstü oturup hapisane kapısında rubailer okuduk Gazalî'den : «Gece : büyük lâciverdî bahçe.

Ve büyük lâciverdi bahçede başsız ve sonsuz ve durup dinlenmeden devranı rakkaselerin..ölümün karşısında onun ümitsiz yalnızlığı ve muhteşem korkusuna. ve zafer yazıları yıkılmış duvarlarında Keyhüsrevin. neden aklımda hep ilkönce senden duyduğum ..» Birikip sıçramalar. Bilmiyorum.. Bir akar su getirsin Gazalî'yi sana : «— Toprak bir kâsedir çömlekçinin rafında tâcidar.. Soğuk sıcak serin.

» Kavaklar pamukluyor Gazalî'de. üstat. kirazın geldiğini.. Ve jandarma karakolunun ışığında akasyalara bağlı üç kurt yavrusu. 3 . Şeker Ali yukarda. Açıldı demirlerin dışında büyük. A s l o l a n h a y a t t ı r . Dışarda çocuklar bağrışıyorlar.. fakat görmüyor.Çankırılı bir cümle var : «Pamukladı mıydı kavaklar kiraz gelir ardından. Beni unutma Hatçem. Akşam. Çeşmeden akıyor su. Ölüme ibadeti bundandır... lâciverdî bahçem. koğuşta bağlama çalıyor.

.. yaldızlı. kadınlar çıplak ayaklarının üstünde geçtiler. bulguru. Dün köylerden inenleri seyrettim : yorgundular. Herhalde iki çarşambadır pazarda : kırmızı başörtülü «kibirsiz» Đstanbulluyu aramışlardır. Demir kapımızdan geçip kamış sepetimizde bize kadar gelecek yumurtası.1940 . ve kaşlarının altında keder. mor patlıcanları. kurnaz ve şüpheli.7... 20.Bugün çarşamba : — biliyorsun — Çankırı'nın pazarı. Herhalde içlerinde senin bildiklerin vardır. Erkekler eşeklerde.

Biliyorum : şimdi avluda duvarlara çarpıyorlardır suyu... otları yanmış kalenin eteğinde bir kezzap aydınlığı içindedir simsiyah kiremitleriyle şehir. kızgın.4 Sıcaklar bildiğin gibi değil ve ben ki yalı uşağıyım. sonra kayboluyor birdenbire. Geceleri birdenbire rüzgâr çıkıyor. kırmızı taşlar tütüyordur... . Đkiyle beş arası cibinliğin altına uzanarak ter içinde kımıldanmadan gözlerim açık dinliyorum sineklerin uğultusunu. Ve karanlıkta canlı bir mahluk gibi soluyup. Ve dışarda. deniz ne kadar uzak.

Ölümün bu kadar körü ve mendeburu. Zaten üç günlük yere geldi... çıkmamak sabaha.yumuşak. Bir zelzele olabilir.. Yatıp bir gece başın bir kalasla ezilmiş. . Ve zaman zaman ürpermelerle duyuyoruz derimizin üstünde bir korku halinde tabiatı. Bunu birçok şey için istiyorum.. Ve yerlilerin kavlince : altı tekmil tuz madeni olduğundan yıkılacak Çankırı şehri kıyametten kırk gün önce. Ben yaşamak istiyorum biraz daha.. tüylü ayaklarıyla dolaşarak bizi bir şeylerle tehdit ediyor sıcak. daha bir hayli yaşamak.. birçok çok mühim şeyler. salladı çapanoğlu Yozgad'ı.

. Birçoğu elle tutulacak kadar alçaktan geçiyorlar. bu kocaman bu ısınası bu ısınacak dünyada üşüyüp .1940 5 Saat beşte akşam oluyor : insanın üstüne doğru yürüyen bulutlarla. Yağmur taşıdıkları belli.8. Terziler ıhlamur içiyorlar. terzilerin gaz lambası yandı.. Bizim odanın yüz mumluğu. Yalnız bize mahsus bir imtiyazdır : kış günleri hapisanede. Üşüyorum.... sade hapisanede değil.12. Fakat kederli değilim. Kış geldi demektir..

Sen kendi cennetini kara toprağın üstünde kur. 26. Ve din dersleri hocasının resmini yapan kurşunkaleminle yık Mızraklı Đlmihalin yeşil sarıklı iskeletini.....10.1940 ÇOCUKLARIMIZA NASĐHAT Hakkındır yaramazlık. Dik duvarlara tırman yüksek ağaçlara çık. . Usta bir kaplan gibi kullansın elin yerde yıldırım gibi giden bisikletini.kederli olmamak.

duvarlar ve benim yüzüm yerde.. Ayırdetme öz anandan toprak ananı.Coğrafya kitabıyla sustur. su birikintilerinde kımıldanırken. Tevkifane avlusunda. yağmurdan sonra. 1928 Đstanbul'da. güneşli bir kış günü.. kırmızı kiremitler. Toprağı sev anan kadar. seni «Hilkati Âdem»le aldatanı. .. Sen sade toprağı tanı toprağa inan. bulutlar.

çiğnenen ekinler . başlar önde. nefsimin ne kadar cesur. ne kadar zayıf şeyi varsa hepsini taşıyarak : dünyayı. yanan şehirlerin kızıltısı. gözler alabildiğine açık.. ne kadar alçak..ben. memleketimi ve seni düşündüm. ne kadar kuvvetli. 1939 Şubat Đstanbul Tevkifanesi -------------------------------------------------------------------------------- *** 1 Sevgilim.

ve bitmez tükenmez ayak sesleri : gidiliyor.. toprağını. -------------------------------------------------------------------------------- *** 2 Fevkalâde memnunum dünyaya geldiğime. aydınlığını. kavgasını ve ekmeğini seviyorum. Sevgilim. fakat açlığın. karanlığın ve çığlıkların içinden güneşli elleriyle kapımızı çalacak olan gelecek günlere güvenimi kaybetmedim hiçbir zaman. .. ekmeğimi ve seni kaybettiğim oldu. bu katliâmda hürriyetimi. Ve insanlar katlediliyor : ağaçlardan ve danalardan daha rahat daha kolay daha çok. bu ayak sesleri.

inanılmayacak kadar büyüktür benim için. Çin'den Đspanya'ya. Mavi pulu Asya'da damgalanmış bir tek mektup bile almadım. Ben kurtarıp kellemi nida ve sual işaretlerinden. Ve düşmanlar ki kanıma susamışlar kanlarına susamışım. aynı hürriyet. her kilometrede dostum ve düşmanım var. . Dostlar ki bir kerre bile selâmlaşmadık aynı ekmek. Ben ve bizim mahalle bakkalı ikimiz de kuvvetle meçhulüz Amerika'da. Benim kuvvetim : bu büyük dünyada yalnız olmamaklığımdır. Fakat ne zarar. görmediğim balıkları. aynı hasret için ölebiliriz. Halbuki ben yalnız yazılarda ve resimlerde yaptım Avrupa yolculuğumu. Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar her mili bahride. Dünya ve insanları yüreğimde sır ilmimde muamma değildirler. Dünyayı dolaşmak. yıldızları görmek isterdim.Kutrunun ölçüsünü santimine kadar bilmeme rağmen ve meçhulüm değilken güneşin yanında oyuncaklığı dünya. yemişleri.

Halbuki sen harikulâde güzelsin toprak sıcak ve güzeldir.büyük kavgada açık ve endişesiz girdim safıma. Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı memleketimin şarkıları ve tütünü gibi. Memleketim : Bedreddin. Ve dışında bu safın toprak ve sen bana kâfi gelmiyorsunuz. Yunus Emre ve Sakarya. hapisanelerinde yattım. kurşun kubbeler ve fabrika bacaları . Sinan. -------------------------------------------------------------------------------- *** 3 Memleketimi seviyorum : Çınarlarında kolan vurdum.

benim o kendi kendinden bile gizleyerek sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir.

Memleketim. Memleketim ne kadar geniş : dolaşmakla bitmez, tükenmez gibi geliyor insana. Edirne, Đzmir, Ulukışla, Maraş, Trabzon, Erzurum. Erzurum yaylasını yalnız türkülerinden tanıyorum ve güneye pamuk işleyenlere gitmek için Toroslardan bir kerre olsun geçemedim diye utanıyorum.

Memleketim : develer, tren, Ford arabaları ve hasta eşekler, kavak söğüt ve kırmızı toprak.

Memleketim. Çam ormanlarını, en tatlı suları ve dağ başı göllerini seven alabalık ve onun yarım kiloluğu

pulsuz, gümüş derisinde kızıltılarla Bolu'nun Abant gölünde yüzer.

Memleketim : Ankara ovasında keçiler : kumral, ipekli, uzun kürklerin pırıldaması. Yağlı, ağır fındığı Giresun'un. Al yanakları mis gibi kokan Amasya elması, zeytin incir kavun ve renk renk salkım salkım üzümler ve sonra karasaban ve sonra kara sığır ve sonra : ileri, güzel, iyi her şeyi hayran bir çocuk sevinciyle kabule hazır, çalışkan, namuslu, yiğit insanlarım yarı aç, yarı tok yarı esir...

Nazim Hikmet

FAKĐR BĐR ŞĐMAL KĐLĐSESĐNDE ŞEYTAN ĐLE RAHĐBĐN MACERASI

Đlkönce yağmurla sonra birdenbire açan güneşle başlamıştı sabah. Henüz ıslaktı asfaltın solundaki tarla. Harp esirleri çoktan iş başındaydılar. Topraktan nefret duyarak — halbuki köylüydü birçoğu — tıraşlı ve korkak çapalıyorlardı patatesleri. Suluboya, solgun resimleri hatırlatıyordu insana köy kilisesinden gelen çan sesleri.

Pazardı. Kilisede erkeklerin hepsi ihtiyardı kadınların değil, içlerinde büyük memeli kızlar,

ve sarı saçlarına ak düşmemiş anneler vardı. Maviydi gözleri. Başları önde, kalın, kırmızı ve harap parmaklarına bakıyorlardı. Terliydiler. Haşlanmış lahanayla günlük kokuyordu. Kürsüde muhterem peder «beyannameyi» okuyordu, — gözlerini gizleyerek —. Renkliydi pencere camlarından biri. Bu camdan içeri giren güneş duruyordu genç bir kadının bembeyaz ensesinde eski bir kan lekesi gibi. Ve hiçbir zaman doğurmamış olan göğüssüz ve kalçasız bir Meryem'in kucağında bir çocuk : başı öyle büyük o kadar inceydi ki kıvrılmış bacakları hazin ve korkunçtu. Önlerinde kandil yanıyordu eski sert ve boyalı tahtayı aydınlatıp...

Đki adam boyundaydı tahta heykel. Şeytan saklanmıştı arkasına — kaşları çekik, sakalı sivri, Mefistofeles olması muhtemel,—ve âlim bir tebessümle dinliyordu muhterem pederi. «— Avrupa'nın bekası, (okuyordu beyannameyi muhterem peder) Avrupa'nın bekası için harbediyoruz.»

Dinliyordu Şeytan sivri sakalında keder ve âsi ve selîm aklına dayanılmaz bir ağrı vermekteydi yalan.

Okuyordu rahip : «— Avrupa milletleri el ele verip harbediyoruz, ve mutlak imha edeceğiz medeniyet için tahripçi bir unsuru.»

Şeytan bir parça yana itti Meryem'in heykelini ve havada sihirle efsun alâmetleri daireler çevirip

kaldırdı elini rahibe doğru — etsizdi, uzundu bu el, hakikat gibi, kemikli ve kuru —.

Ve ne olduysa o anda oldu işte. Renkli camın altındaki kadın çırılçıplak göründü kıpkırmızı güneşte. Memeleri ağırdı ve sarı ipek gibi parlıyordu karnının altında tüyler. Düşürdü kâadı muhterem peder ve Şeytan'ın iğvasıyla hakikati bağırdı : «— Karşı koymak günü geldi en büyük tehlikeye. Harbediyoruz, fuhşun bekası için, kerhane kapıları kapanmasın diye. Ve sen orda, arkada içinde beyaz entarisinin bir erkek çocuğu gibi duran, sen orospu olacaksın kızım. Sana firengi ve belsoğukluğu verecekler büyük şehirlerimizden birinde. Baban dönmeyecek Yatıyor şimdi yüzükoyun

çok uzak bir toprağın üzerinde. Şimdi kan içindedir etli, kalın kulaklar ve ince kollarının dolandığı boyun. Yattığı yerde yalnız değil. Hareketsiz duran tanklarla, terk edilmiş toplar sahada.»

Kendi sesinden ürkerek sustu rahip. Orda, arkada, beyazlı kız ağlıyordu. Kadife ceketli bir erkek — ihtiyar orman bekçisi civar çiftliğin — bir şeyler söylemek istedi. Sivri sakalını kaşıdı Şeytan, rahibe : «Devam et,» — dedi. Ve muhterem peder başladı tekrar konuşmaya : «— Harbediyoruz : pazar ve mal nizamının bekası için. Kömür, lâstik ve kereste, ve kendi değerinden fazla yaratan iş kuvveti satılmalıdır. Patiska, benzin

buğday, patates, domuz eti ve taze gümrah bir sesin içindeki cennet satılmalıdır. Güneşli bahçesi ve resimli kitapları çocukluğun ve ihtiyarlığın emniyeti satılmalıdır. Şan, şeref ve saadet, ve kuru kahve topyekun pazar malı olup tartılıp, ölçülüp, biçilip satılmalıdır. Harbediyoruz : harbi bitirdiğimiz zaman aç, işsiz ve sakat — harp madalyasıyla fakat — köprü altında yatılmalıdır...»

Yine sustu muhterem peder. Şeytan emretti yine : «— Naklet onun macerasını, o ne idi, ne oldu, anlat...»

Ve anlattı rahip : «— Onu hepiniz hatırlarsınız,

toprağın içindeki bir patates tohumu gibi fakir, çalışkan ve neşesiz geçti çocukluğu. Sonra uyandı birdenbire on yedi yaşına doğru. Yine fakirdi, çalışkandı. Fakat aylarca gidip bulutsuz bir denizde altında sönük yelkenlerin sanki çok sıcak bir sabah ufukta apansızın yeni bir dünya keşfeder gibi buldu neşeyi... Mahallede sesi en güzel olan insandı ve en güzel mandolin çalan. Hatırlıyorsunuz değil mi size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin ve mavi kurdelesini mandolininin?.. Đçinizde kimin kalbini kırdı, kime yalan söyledi, sarhoş olduğu vaki midir, ve kiminle dövüştü? Çocuklara saygısını

ve ihtiyarlara şefkatini inkâr edebilir miyiz? Belki biraz kalın kafalı fakat kalbi bir balık yavrusu gibi temiz onu geçen sene harbe gönderdik. Şimdi gerilerinde cephenin işgal altındaki bir köyün odasındadır. Baygın bir kadının ırzına geçmekle meşgul bir tahta masanın üzerinde. Beli çıplak pantolunu dizlerinde başında miğfer ve ayaklarında kısa, kalın çizmeler. Yerde iki çocuk ölüsü yatıyordu direkte bağlı bir erkek. Dışarda yağmur yağıyor ve uzaktan uzağa motor sesleri. Kadını masadan yere iterek doğrulup çekti pantolonunu... Halbuki hepiniz hatırlarsınız onu, hatırlıyorsunuz değil mi size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin ve mavi kurdelesini mandolininin?»

Yine birdenbire sustu muhterem peder. (Susabilmek bir hünerdir insanın ağzından çıkan sözler kendine ait olmazsa.) Fakat tahta Meryem'in arkasından yine emretti Şeytan : «— Rahip, devam et,» — dedi. Ve devam etti rahip : «— Harbediyoruz. Çalıştırılan insan yığınları birbirine devrederek zinciri, karanlık ve ağır, beton künklerin içinde akmalıdır. Ve sen kocakarı — ön safta, solda, diz çöküp yüzü eski bir kâat gibi buruşuk olan — seni temin ederim ki kilise kapısında oynayan torunun — beş yaşında, başı altın bir top gibi yuvarlak — dedesi, senin kocan, babası,

Harbediyoruz : kundak bezinin çeşidiyle belli olmalı herkesin yeri. Hiçbir şeyi ümit etmemeyi öğrensin.senin oğlun ve komşuların gibi kömür ocaklarında çalışacak. Ve motorlarına benzinle beraber belki bir parça keder dolarak (öldürenlerde tevehhüm edilen keder gibi bir şey). uçuyor av kuvvetleri himayesinde olarak bombardıman birliklerimiz birbiri ardından giden dalgalar halinde... Bu maksatla uçuyor bombardıman birliklerimiz tasavvur edilmeyecek kadar çok ölüm taşıyıp iki gergin kanatla. . Harbediyoruz : öldürdüklerimizin sayısı — bizden ve onlardan aralarında meme çocukları da var — şimdilik beş altı milyon kadar.

» Hakikat çok taraflıdır.. 12.9. Đnzibat kuvvetleri aldı haberi — kadife ceketli orman bekçisinden — gelip indirdiler kürsüden muhterem pederi.1941 .Harbediyoruz : parlasın edebiyen diye sabah güneşlerinde hapisane demirleri. Ve asfalt yolun üzerinde arasında silâhlı iki adamın giderken muhterem peder Şeytan baktı arkasından : çekik kaşlarında ümit ve sivri sakalında keder.. Fakir bir Şimal kilisesinde — Şeytan'ın iğvasıyla da olsa — fakir bir papaz onu o kadar uzun anlatamaz.

Ve yine bir pazar günü ve aynı kilisede yine batılı müttefikleri meth ü sena edeyim derken 41 yılında söylediklerinden bazı fasılları tekrarladı aynen bilhassa mal nizamına ait olanları. Ve yine Şeytan'ın iğvasına uymasaydı eğer önemli Alaman demokratlarından biri olurdu bugün Anglo-sakson işgal bölgelerinden birinde.. Yine arkasından baktı Şeytan : çekik kaşlarında biraz daha çok ümit sivri sakalında biraz daha az keder. Halbuki yine uydu Şeytan'a.. Temerküz kampından kurtarıldı muhterem peder. 1946 Şubat 17 . Ve Katolik bir Amerikan subayının emriyle (tevkif edilmediyse de bu sefer) kovuldu kiliseden muhterem peder.Not : Alamanya yıkıldı.

birinci sayfada iki sütun üstüne bir avuç kemik deri.. Yılda kim bilir kaç bininiz acı suya bile doymadan gelip gidiyor.. birinci sayfada taşla ezilmiş iki kurbağacık. Đki kurbağacık kara yaralı iki yavrum benim. Erganili biri.GAZETE FOTOĞRAFLARI ÜSTÜNE 1 Kara Yara Birinci sayfada yatıyor iki sütun üstüne iki çıplak yavrucuk. . Biri Diyarbakırlı. ağızları korkunç bir haykırışla açık. Delinmiş patlamış etleri. kafaları kocaman. Kolları bacakları kargacık burgacık.

karakollar ve darağaçlarında sallanan ipler ve siviller göze görünmez ve bir çocuk işkenceye dayanamadı attı kendini Emniyet'te üçüncü kattan. . 3 Ağustos 1959 2 Emniyet Müdürü Güneş bir yara gibi açılmış gökte akıyor kanı. Karşılayıcılar." diyor. hapisane duvarları. Uçak alanı. eller göbekte : coplar.Ve müsteşar bey : (Kara Yaraya tutulası) "Endişeye mahal yok. cipler.

1959 . Đncelediler uyku uyutmamak usullerini ve memnun kaldılar pek hayalara bağlanan elektrottan ve bizdeki tabutlukların üstüne bir de konferans vererek açıkladılar faydalarını koltuk altlarına kaynar yumurta koymanın.Ve işte Emniyet Müdürü bey uçaktan iniyorlar Amerika'dan dönüyorlar mesleki tetkikattan. Emniyet Müdürü bey uçaktan iniyorlar Amerika'dan dönüyorlar ve coplar cipler ve darağaçlarında sallanan ipler üstat döndü diye seviniyorlar. boyun derisini kibritle ince ince yakıp soymanın.

Dilimiz kuruyor dilimizi konuştuğunuz için. Adnan Bey. ben anılacağım. Bitten. Adnan Bey. Tarlalarımıza girmiş değil sizin gibisi yaban domuzunun. .3 Adnan Bey Türküler söylendikçe Türk diliyle Seni seviyorum gülüm. Bir adınız var. açlıktan. Yüz Türkiye olsa elinizden de gelse yüzünü de zincire vurur yüz kere satarsınız. dendikçe Türk diliyle Türk diliyle gülünüp Türk diliyle ağıtlar yakıldıkça. sıtmadan betersiniz. Şehrimiz görmüş değil yangının sizden kanlısını. adımıza benzeyen. Milletimin en talihsiz gecesi ana rahmine düştüğünüz gecedir. anılacak Türk diliyle size sövüşüm.

boyu bir karış kaldıysa da. Bu tohum dünyaya çıkıp insan biçimini aldıysa da. Yalman'lığı kattı buna ve Ahmet Emin Yalman önce Alaman oldu sonra Amerikan. Ahmet Emin adını takmıştı tohumuna. . Osman Efendi. Ahmet Emin.1959 4 Ahmet Emin Yalman Selanikli Osman Efendi keskin muhasebecilerdendi ama o da yanıldı ömründe bir kere yanlış bir tohum atıp rahm-i madere. öyle haltlar yedi. öyle işler karıştırdı ki sövdüler kabrinde bile babası Osman Efendiye.

Bir işsiz kezzap içti. Hapse atacaklarmış Ahmet Emin Yalman'ı Amerikana yaranmaktaki rekabet yüzünden. ahlâkları bozulacak Emin Beyle aynı damda yaşayarak. 1959 5 Refik Koraltan «Tekstilde umutsuz durum..Ona göre her devirde. Bir milyon çocuk okuldan mahrum. Hapisteki hırsızlara acıyorum ben.. Kara yara Mardin'e geçti. Grev yapan işçiler yakalandı..» . Köylü. çiftliklerinin ekinini yakıyor. her zaman satılacak bir gazeteydi "Vatan" ve hazret sattı vatanı..

bel bel bakıyor. Biliyoruz. Biliyoruz. odur küçük dağları ve dağların doğurduğu fareleri yaratan ve Debreli Hasan gibi martini atan. Biliyoruz. diz kapaklarına kadar kana batarak. göbeği kendinden bir karış önde. .Bir gazete sayfasında başlıkların arasından bakıyor başkan başkan Refik Bey. bu vatanın anasını ağlatan bir Đsmet. bir Adnan. millî şerefimizin kemikleri üstünde. demiş ve Refik Bey yürümüş. biliyoruz. tutmuş elinden Amerikan : Yürü ya Refik kulum. Büyük Millet Meclisi'nin sahibi gösteriyor suratını milletime bilmem neyini gösteren bir deli gibi. bir de Koraltan.

Karınları davul gibi. kırıyorlar Adnan Bey'in mutfak camlarını her gece mezarlarından çıkınca. Kore dağlarından geliyor kimi apaçık gözleri dumanlı kaytan bıyıkları kanlı yaşları yirmi... . Korkuyor Adnan Menderes ölülerden korkuyor hele çocuk ölülerinden. boyunları çöpten ince.1959 6 Korku Korkuyor Adnan Menderes ölülerden korkuyor.

Korkuyor Adnan Menderes hiçbir korkuya benzemez halkını satanın korkusu.Korkuyor Adnan Menderes dirilerden korkuyor hele çarıklılardan hele kasketlilerden. Korkuyor Adnan Menderes üç saata indi uykusu. Kasketliler hayını bağışlamayı bilmez. Korkuyor Adnan Menderes kocaman yanakları sarkıyor yağlı. 1959 GELMĐŞ DÜNYANIN DÖRT BĐR UCUNDAN Gelmiş dünyanın dört bir ucundan . sarı.

. Đlle de asıp kesmek geliyorsa içinden Ezmekte devâm et Barışçılar'ı. Halbuki en kısa grevler için işçileri takip ediyor.. Bu başyazıda şöyle satırlar var : "O . Siyasi muhalefeti eziyor. 195 Nev York Tayms gazetesi 29 Aralık 1954 tarihli sayısında "Türkiye Geriliyor" başlıklı bir başyazı yayımladı. Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes...Adnan Menderes .. ama sen Meselâ Yalçın'ı da tıkıyorsun deliğe (1) ... GERĐLEYEN TÜRKĐYE YAHUT ADNAN MENDERES'E ÖĞÜTLER Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes." Ben.Ayrı dilleri konuşur..Basın hürriyetini yok ediyor.. Nev York Tayms gazetesinin satırları arasında kalan yazıları da okudum. Basında kendisini tenkit edenleri hapse atıyor. Bu satırların arasındaki satırları aynen aşağıya geçiriyorum. ondanız. anlaşırız Yeşil dallarız dünya ağacından Gençlik denen bir millet var.. Nâzım Hikmet. Menderes işçilere grev hakkını tanıyacağını vaad etmişti.

O. koş... . Böyle şaşkınlıkların sonu da iyi gelmez. Bu aksoylu muhalefeti ezilir görmek Türkün Batılı dostlarını pek üzüyor pek. ses çıkardı mı? "Olmaz olsun" mu dedi Amerikan yardımı? Feryat mı etti "Đstiklâl elden gitti" diye? Zavallı. (3) Bir de bazan coşarak "Hayat pahalı" diyor. hürriyetçi kahraman. elini öp. Moskova'yı atomlayalım diyen insancı. (2) O. sımsıkı sarılmış demokrasiye : "Başvekil merasimsiz karşılanmalı" diyor. Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes. Git. böyle bir dal kesilmez. O. (4) Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes. yüzünü güldür. matbaalar yıktırıp kitaplar yaktıran. Şu muhalefetle de alıp veremediğin ne? Niye öyle hışımla yürüyorsun üstüne? Kore'ye asker gönderdin de "Hayır" mı dedi? "Kan aktı hesabı sorulmalıdır!" mı dedi? Orduyu emrimize verdin..Đhtiyarcık sana azıcık cilve yaptı diye.. yalnız altın kafeslerde öten bülbüldür. Kendine acımazsan bize bir parça acı. büyük demokrat. A be Adnan Menderes. O. af dile.

Senin bindiğin dallar ve bindiğimiz dallar. yarı aç. her işte bizden örnek alacaktın ya? Hürriyet nizamına sâdık kalacaktın ya? Vaadettin tanımadın işçinin grev hakkını.. öfkeyle homurdanan yarı çıplak.. Unutma bu dallardan başka asıl ağaç var. Ama ufak tefek grevlerde anlayış göster. Elli istiyorlarsa ateş aç. Niye telaşlanıp kaybedersin vekarını? Hem de kırarsın liderlerin itibarını? Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes. 1955 (1) Adnan Menderes tevkif ettiği gazeteciler arasında Hüseyin Cahit Yalçın'ı da hapise attı. . bizi silkip atmaya fırsat kollıyan ağaç.Hani. Sendika liderlerinizin birçoğu zaten bizde olduğu gibi emir alır polisten. sonra beş ver. Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes. O hakkı bizim tanıdığımız gibi tanı.

Kopardım portakalı dalından ama kabuğu soyulamadı. (4) Nev-York Tayms yazısını şöyle bitiriyor: "Bu durum Türkiye'nin Batıdaki dostlarını kederlendirmektedir. Ceylanı kurtardım avcının elinden ama daha baygın yatar ayılamadı." GĐDERAYAK Giderayak işlerim var bitirilecek. (3) Burjuva muhalefet gazeteleri ve partileri. Oldum yıldızlarla haşır neşir ama sayısı bir tamam sayılamadı.(2) 1945 yılında Tan gazetesi başta olmak üzere birçok gazete. Bu faşist sürülerine "Đleri" emrini Yalçın vermişti. Adnan Menderes'e Đstanbul'a filan gelip gidişlerinde merasim yapılmasına itiraz ediyorlar. giderayak. Kuyudan çektim suyu . meydanlarda kitaplar yakılmıştı. dergi matbaası yıkılıp yağma edilmiş.

ama bardaklara konulamadı. Haziran 1959 GÖVDEMDEKĐ KURT Sen benim minare boyunda çam gövdeme. Güller dizildi tepsiye ama taştan fincan oyulamadı. Sevdalara doyulamadı. yumuşak beyaz . Giderayak işlerim var bitirilecek. giderayak.

yine en basit hünerin senin buzun üstünde bir paten gibi kıvranmak! Soğuk! Sıcak! Kaltak! dur! .bir kurt gibi girdin. kemirdin! Ben barsaklarında solucan Makdonaldı besleyen Đngiliz amelesi gibi taşıyorum seni içimde! Biliyorum kabahat kimde! Ey ruhu lordlar kamarası kadın! Ey uzun entarili tüysüz Puankare! Karşımda: demirleri kıpkızıl bir şimendifer ocağı gibi yanmak senin en basit hünerin.

Yumuşak beyaz kıvrılışlarınla beynime giriyorsun kemiriyorsun! Oraya giremezsin! Onu kemiremezsin! Yumuşak beyaz kıvrılışlarıyla beynime giren kurdu çürük bir diş çeker gibi söktüm! Epeyce ter döktüm! Bu sonuncuydu bir daha olmayacak! 1924 GÖZLERĐN .

ister hastaneme gel. kaç defa karşımda ağladılar çırılçıplak kaldı gözlerin altı aylık çocuk gözleri gibi kocaman ve çırılçıplak.Gözlerin gözlerin gözlerin. fakat bir gün bile güneşsiz kalmadılar. Gözlerin gözlerin gözlerin. . sonbaharda öyledir işte kestanelikleri Bursa'nın ve yaz yağmurundan sonra yapraklar ve her mevsim ve her saat Đstanbul. gözlerin bir mahmurlaşmayagörsün sevinçli bahtiyar alabildiğine akıllı ve mükemmel dillere destan bir şeyler olur dünyaya sevdası insanın. gözlerin gözlerin gözlerin hep güneşte. Gözlerin gözlerin gözlerin. şu Mayıs ayı sonlarında öyledir işte Antalya tarafında ekinler seher vakti. ister hapisaneme. Gözlerin gözlerin gözlerin.

gün gelecek.Gözlerin gözlerin gözlerin. kanlı. gün gelecek gülüm. 1956 GÜNEŞĐ ĐÇENLERĐN TÜRKÜSÜ Bu bir türkü:toprak çanaklarda güneşi içenlerin türküsü! Bu bir örgü:alev bir saç örgüsü! kıvranıyor. senin gözlerinle bakacaklar. kardeş insanlar birbirine senin gözlerinle bakacaklar gülüm. kızıl bir meş'ale gibi yanıyor .

ben de sardım o örgüyü. ben de onlarla güneşe giden köprüden geçtim! Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi. Kayalardan kayalarla kopan kartallar çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını. altın yeleli aslanların ağzını yırtarak gerindik! Sıçradık. Ben de söyledim o türküyü! Yüreğimiz topraktan aldı hızını. şimşekli rüzgâra bindik!. Alev bilekli süvariler kamçılıyor şaha kalkan atlarını! .esmer alınlarında bakır ayakları çıplak kahramanların! Ben de gördüm o kahramanları.

.Akın var güneşe akın! Güneşi zaptedeceğiz güneşin zaptı yakın! Düşmesin bizimle yola: evinde ağlayanların göz yaşlarını boynunda ağır bir zincir gibi taşıyanlar! Bıraksın peşimizi kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar! Đşte: şu güneşten düşen ateşte milyonlarla kırmızı yürek yanıyor! Sen de çıkar göğsünün kafesinden yüreğini.

yüreğini yüreklerimizin yanına at! Akın var güneşe akın! Güneşi zaaptedeceğiz güneşin zaptı yakın! Biz topraktan. ölülerimizin başlarına basarak yükseliyoruz .şu güneşten düşen ateşe fırlat. delikanlıların rüyalarında yanan o «an» kadar sıcak! Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak. sudan. toprak kokuyor bakır sakallarımız! Neş'emiz sıcak! kan kadar sıcak. ateşten. demirden doğduk! Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız.

Vaktimiz yok onların matemini tutmaya! Akın var güneşe akın! Güneşi zaaaptedeceğiz güneşin zaptı yakın! Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor! Kalın tuğla bacalar kıvranarak ötüyor! Haykırdı en önde giden.güneşe doğru! Ölenler döğüşerek öldüler. bu kuvvet yaralı aç kurtların gözlerine perde . emreden! Bu ses! Bu sesin kuvveti. güneşe gömüldüler.

Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor! Akın var güneşe akın! Güneşi zaaaaptedeceğiz güneşin zaptı yakın! Toprak bakır gök bakır. . coşuyor!. Haykır güneşi içenlerin türküsünü. onları oldukları yerde durduran kuvvet! Emret ki ölelim emret! Güneşi içiyoruz sesinde! Coşuyoruz..vuran.

Niye böyle geç kaldın? Soframda yeşil biber. Kapım ardına kadar açık bekledi seni. yağmurlar başlamak üzre. ekmek. tuz.Hay-kır Haykıralım! 1924 GÜZ Günler gitgide kısalıyor. Testimde sana sakladığım şarabı içtim yarıya kadar bir başıma seni bekleyerek. Niye böyle geç kaldın? .

Koparılmadan düşeceklerdi toprağa biraz daha gecikseydin eğer..Fakat işte ballı meyveler dallarında olgun.. Ve madem ki bir gün ölüm mukadder. Elbet ömrüm gemilerde bir gün olsun nöbete yeter. HASRET Denize dönmek istiyorum! Mavi aynasında suların: boy verip görünmek istiyorum! Denize dönmek istiyorum! Gemiler gider aydın ufuklara gemiler gider! Gergin beyaz yelkenleri doldurmaz keder. diri duruyor. Ben sularda batan bir ışık gibi sularda sönmek istiyorum! Denize dönmek istiyorum! Denize dönmek istiyorum! .

Aynı daldan düşüp ayrıldık. Aramızda yüz yıllık zaman. gözünün içinde durmayalı. belini sarmayalı. aklının aydınlığına sorular sormayalı.HASRET Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli. aynı daldaydık. . Yüz yıldır alacakaranlıkta koşuyorum ardından. dokunmayalı sıcaklığına karnının. Yüz yıldır bekliyor beni bir şehirde bir kadın. Aynı daldaydık. yol yüz yıllık.

Bir anda unuttum seni. (Altıncı Kitap. Şimdi tâ içinde bomboş kalbimin Akisleri sönen bir ses gibisin. Artık bir sihirsiz nefes gibisin. Temmuz 1336/1920) «BENCE SEN DE ŞĐMDĐ HERKES GĐBĐSĐN» . Mâziye karışıp sevda yeminim.6 Temmuz 959 HERKES GĐBĐ Gönlümle baş başa düşündüm demin. eminim Kalbimde kalbine yok bile kinim Bence artık sen de herkes gibisin.

Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor Onlardan kalbime sevda geçmiyor Ben yordum ruhumu biraz da sen yor Çünkü bence şimdi herkes gibisin Yolunu beklerken daha dün gece Kaçıyorum bugün senden gizlice Kalbime baktım da işte iyice Anladım ki sen de herkes gibisin Büsbütün unuttum seni eminim Maziye karıştı şimdi yeminim Kalbimde senin için yok bile kinim Bence sen de şimdi herkes gibisin 334 (1918) .Yaz .Kadıköy HÜRRĐYET KAVGASI .

derlenip dürülmesin bayraklar. yürüdüler karanlığın üstüne. ve elinde bir güneş gibi taşıyıp yarasını yıktı Şahmeran'ın mağarasını. bu kavga faşizme karşı. dalga dalga aydınlık oldular. Meydanları zaptettiler yine. türküleri.Yine kitapları. Dinleyin. 1962 . bayraklarıyla geldiler. bu kavga hürriyet kavgasıdır. Daha gün o gün değil. Safları sıklaştırın çocuklar. Beyazıt'ta şehit düşen silkinip kalktı kabrinden. duyduğunuz çakalların ulumasıdır.

Pitsunda.*** Đşte geldik gidiyoruz hoşça kal kardeşim deniz biraz çakılından aldık biraz da masmavi tuzundan sonsuzluğundan da biraz ışığından da birazcık birazcık da kederinden bir şeyler anlattın bize denizliğin kaderinden biraz daha umutluyuz biraz daha adam olduk işte geldik gidiyoruz hoşça kal kardeşim deniz 27 Eylül. 1958 ĐYĐMSER ADAM .

. 6 Aralık 1958 JAPON BALIKÇISI Denizde bir bulutun öldürdüğü Japon balıkçısı genç bir adamdı.Çocukken sineklerin kanadını koparmadı teneke bağlamadı kedilerin kuyruğuna kibrit kutularına hapsetmedi hamamböceklerini karınca yuvalarını bozmadı büyüdü bütün bu işleri ona ettiler ölürken başucundaydım bir şiir oku dedi güneş üstüne deniz üstüne atom kazanlarıyla yapma aylar üstüne yüceliği üstüne insanlığın Bakü.

Balık tuttuk yiyen ölür. . dağılır. güneşle yıkanan bu vefalı. Tuzla. birden değil.Dostlarından dinledim bu türküyü Pasifik'te sapsarı bir akşamdı. Bu gemi bir kara tabut.. Balık tuttuk yiyen ölür. ağır ağır. Elimize değen ölür. Balık tuttuk yiyen ölür. etleri çürür. Elimize değen ölür. lumbarından giren ölür. dağılır. lumbarından giren ölür. ağır ağır. beni unut. bu çalışkan elimize değen ölür. Bu gemi bir kara tabut. Badem gözlüm. Elimize değen ölür. etleri çürür.. Birden değil.

benden yapacağın çocuk. Badem gözlüm beni unut. Bu gemi bir kara tabut. Bu deniz bir ölü deniz. gülüm. Boynuma sarılma.Üstümüzden geçti bulut. Badem gözlüm beni unut. Đnsanlar ey. Badem gözlüm beni unut. Çürük yumurtadan çürük. benden sana geçer ölüm. nerdesiniz? Nerdesiniz? (1956) KADINLARIMIZIN YÜZLERĐ Meryem ana Tanrıyı doğurmadı Meryem ana Tanrının anası değil Meryem ana analardan bir ana . Bu gemi bir kara tabut.

görelim görmeyelim karşımızda dururlar gerçeğimize en yakın ve en uzak. Hayallerimiz yüzlerindedir sevdiğimiz kadınların. ayıplarımız ve döktüğümüz kan karasabanlar gibi çizer kadınların yüzünü. 1962 .Meryem ana bir oğlan doğurdu Âdemoğullarından bir oğlan Meryem ana bundan ötürü güzel bütün suretlerinde Meryem ananın oğlu bundan ötürü kendi oğlumuz gibi yakın bize Kadınlarımızın yüzü acılarımızın kitabıdır acılarımız. Ve sevinçlerimiz vurur gözlerine kadınların göllerde ışıyan seher vakıtları gibi.

KALBĐM Göğsümde 15 yara var!. kalbim yine çarpacak!!! • Göğsümde 15 yara var! Sarıldı 15 yarama kara kaygan yılanlar gibi karanlık sular! Karadeniz boğmak istiyor beni. Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak!.. kanlı karanlık sular!!! Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak. Kalbim yine çarpıyor. kalbim yine çarpacak!. Kalbim yine çarpıyor.. boğmak istiyor beni. • ..

Göğsümde 15 yara var!. ÇAR-PA-CAK!! 1925 KARLI KAYIN ORMANINDA Karlı kayın ormanında yürüyorum geceleyin. kalbim yine çarpacak!!! Yandı 15 yaramdam 15 alev. Deldiler göğsümü 15 yerinden. kırıldı göğsümde 15 kara saplı bıçak. sandılar ki vurmaz artık kalbim kederinden! Kalbim yine çarpıyor. Kalbim kanlı bir bayrak gibi çarpıyor.. .

Geri geldi Memed'ime yolladığım oyuncaklar. gençliğim mi daha uzak? Kayınların arasında bir pencere. dese. . sarı. keçe çizmelerim ağır. efkârlıyım. nerde elin? Ayışığı renginde kar. Đçimde çalınan ıslık beni nereye çağırır? Memleket mi. gir içeri. yıldızlar mı. Ben ordan geçerken biri : "Amca. Eski takvim hesabıyle bu sabah başladı bahar." Girip yerden selâmlasam hane içindekileri. sıcak.Efkârlıyım. elini ver.

Bende boz bir halısı var bir de kitabı. En acayip gücümüzdür. daha yüz yıl yaşar halı. Elden ele geçer kitap. tanışırdık. imzalı.Kurulmamış zembereği küskün duruyor kamyonet. yüzdüremedi leğende beyaz kotrasını Memet. kar kabarık. ne de düşünmek ölümü. kahramanlıktır yaşamak : Öleceğimizi bilip öleceğimizi mutlak. yürüyorum yumuşacık. Dün gece on bir buçukta ölmüş Berut. Ne ölümden korkmak ayıp. Yedi tepeli şehrimde bıraktım gonca gülümü. Kar tertemiz. .

ölümden öte köy var mı? Geceleyin. Şimdi şurdan saptım mıydı.. 14 Mart 1956. Yirmi beş kilometreden pırıl pırıldır Moskova. Peredelkino . ova. tirenyolu. gençliğim mi. şose. yıldızlar mı? Bayramoğlu.. daha uzak. Moskova. karlı kayın ormanında yürüyorum.Memleket mi. Bayramoğlu. Karanlıkta etrafımı gündüz gibi görüyorum.

. Bursa'da kaplıcalar Amasya'da elma Diyarbakır'da karpuz ve akrep. Yalnız : bir oda. Teşbihim hoşuna gitmeyebilir. senin çatık kaşlarından başka bir şey gelmiyor aklıma. Hele bu günlerde .. bir tek penceresi var : çok yüksek olan tavana yakın.KEMAL TAHĐR'E MEKTUP «Malatya» diyorum. havası mı? Düşün ki hapisanesi hakkında bile fikrim yok. suyu mu. Sen ordasın dar ve uzun bir kavanozda küçük bir balık gibi. fakat senin oranın. yemişlerinden ve böceklerinden hangisi. Malatya'nın nesi meşhurdur.

malum. hangi sınıftan. görebilmek havanın ışığını. tahtakurularına rağmen uyku — günde üç tatlı kaşığı Adonille de olsa — ve Tahir'in oğlu Kemal hattâ mektup gelmesi senden ve hattâ ses duymak. Sarıyerli Emin Beyin fıkralarına gülmek... muhakkak ki arslanız.kendini kafeste arslana benzetiyorsundur. . sevgili kitapların ve domatesin lezzeti.. — Bunu içerde rahat ve masun yatan bilir — . Hele bu günlerde.. ikisi de bir... hele bu günlerde. şaka etmiyorum hattâ daha dehşetli bir şey : insanız. Hem de hangi tarihte. Haklısın Kemal Tahir.. Lâkin demir kafesle kavanoz bahsinde iş değişmiyor. dokunmak. emin ol ben de öyle..

. Fartı-hassasiyet? Değil.karıma olan aşkımdan başka nefsimin herhangi bir rahatlığını affedemiyorum. dışarım serin.. Şimdi kim bilir kaç yerde.. dizlerinde âtıl ve çaresiz yatan ellerine küfredip acıyarak bu lâfları ediyor.. ve konuşulmakta olan.. zaten ettiğim lâf bizim lâflarımızın herhangi biri : çok konuşulmuş.. Ancak kavgada vurulan acı duymaz ve kavga edebilmek hürriyetidir en mühimi hürriyetlerin.. kaç insan.. Đçerim yanıyor. Anlıyorsun ya.. bir mavzer kurşunu kadar olsun bilfiil doğrudan doğruya. Kemal... Döğüşememek.

Sonbahar.. 1941.. Bu. böğürüp bağırmak. KEREM GĐBĐ Hava kurşun gibi ağır!! Bağır bağır .... Hangi teselli bırak be dinini seversen bırak.Anlıyorsun ya. olduğun yerde dolanarak kükremek.. Hayır öyle değil... Elden hiçbir şey gelmediği zaman konuşup anlatmanın alçak tesellisi? Belki evet. ben anlatacağım yine!. zarar yok.. düpedüz. belki hayır. Kemal. başın önde.

... .. O diyor ki bana: — Sen kendi sesinle kül olursun ey! Kerem gibi yana yana... hemdert yok» Yürek-lerin kulak-ları sağır. Koşun kurşun erit-meğe çağırıyorum.bağır bağırıyorum. «Deeeert çok.

Ben yanmasam sen yanmasan biz yanmasak. Hava kurşun gibi ağır.. Bağır bağır bağır .. Hava toprak gibi gebe..Hava kurşun gibi ağır. nasıl çıkar karan-lıklar aydın-lığa. Ben diyorum ki ona: — Kül olayım Kerem gibi yana yana.

Hepimiz kırk yaşındayız yirmisine basanımız da altmışını geçenimiz de atılıp ölenimiz de Đstanbul'da Müdüriyet penceresinden.bağırıyorum. kırk yıl önce sabahleyin kırk yıl önce gün ışırken Bedreddin'in Đznik Gölü'nde çamlı bellerinden birinde Köroğlu'nun ve Sibirya'dan.. esirlikten dönen Bolşevik Osman pusuya düşürürken Urfa yolunda seher vakti Fıransızı... Koşun kurşun erit-meğe çağırıyorum.. . 1930 Mayıs KIRKINCI YILIMIZ Hepimiz kırk yıl önce doğduk.

" dedi. . Yoldaşlar yeni yeni yıllara! 25 Eylül 1960 KIŞLIK SARAY Kışlık Saray'da Kerenski.Dün erkendi. sokakta o n l a r . Hepimiz kırkına bastık bu sabah. yarın geç. O n l a r biliyorlar ki. işyerindekilerimiz.Bu kırkıncı yılımızda ne bir ormanız ne şose boyunda tek tük kavak ağacı bir tarlayız tohumu saçılmış. muhacirimiz. Hepimiz kırkına bastık bu sabah hapiste yatanımız. O : ". Smolni'de Sovyetler ve Lenin. Vakit tamam bugün.

Ve hiçbir zaman bildiklerini bu kadar müthiş ve mükemmel bilmediler. kamyonları. Putilovski Zavot'tan Bolşevik Kitof : ".dediler.diyor. . bütün Rusların çarı sapsarı bakıyordu bize. kırmızı pencerede. Ben kaldırmıştım ki elimi istavroz çıkarmak için birdenbire dörtnala Kazaklar geldi karşımıza. Kadınlar ağlaşarak toprağa diz çöktüler. Ve ihtar ederim ki çapul yapmak isteyenlere artık Kışlık Saray ve bütün Rusya işçinin ve köylünündür. rüzgârda karın üstünde savrulan sözleriyle o n l a r yürüyorlar kışlık saraya. ümitleri..O n l a r : ". Karşıda. yoldaşlar. ..büyük bir gündür. . hasretleri." Tesviyeci Topal Sergey : ". kocakarılar ve uzun saçlı papaz Gapon. mazlum gözlü azize tasvirleri... mukaddes iştihaları.Hey gidi dünya. ben 905'te on yaşımda geçtim bu yoldan : en önde iri. .. mitralyözleriyle. Đşte : cepheden dönen süngüleri. bildik.Bugün büyük bir gündür.Anladık.diyor. yalnayak çocuklar. .hey." ..

. . Tesviyeci Topal Sergey : ". ." Ve Topal Sergey bacağını sürüyerek yürüyor o n l a r l a Kışlık Saray'a.Hey gidi dünya.. . Biz çocuklar bağrışarak serçe kuşları gibi düştük. Bir at nalı ezdi benim dizkapağımı. Kerenski kalmış kimlere. Rüzgârdır kardır ve insanlardır hâkim olan manzaraya..hey.. Köylü Đvan Petroviç..dedi.diyor. . yeşil başlı ördek gibi toprağı attık çantaya." Ve topal bacağının üstünden düştü yere. Lehistan cephesinden gelen köylü Đvan Petroviç'in gözleri karanlıkta kedi gözleri gibi görüyor : "....Ehhh..." Sütunların arkasından ateş açtı Kışlık Saray.Kazaklar şahlanmış bir at ve simsiyah bir kalpaktılar. ateş açtı yüzü güzel Yunkersler ve şişman orospular. Matuşka.

bir meşale yakıyoruz. Demir. tarih yani işçi ve köylü sınıfları. Ve Neva nehrinde buzlar kızarırken o n l a r bir çocuk gibi iştihalı ve rüzgâr gibi cesur. Bolşevik Kitof haykırdı yoldaşlara : ". .. . ve sevda ve zülum ve hayat. kömür ve şeker. .yağlı.. ve mensucat. ve kırmızı bakır.. ...Yoldaşlar.dedi. yani kızıl asker. Kışlık Saray'a girdiler. Gecenin ortasında kırmızı tuğladan Kışlık Saray ve limanda üç bacalı Avrora. semiz toprağı avucunun içinde görüp ve kırmızı sakalına tükürüp bir Ukrayna şarkısı gibi işletiyor mitralyözü. yani.dedi.dedi. hücuma kalkıyoruz..

. ve küçük ve büyük ve Beyaz Rusya ve Kafkasya. Sibirya ve Türkistan. Bir şafak vakti karanlığın kenarından karlı çizmelerini o n l a r mermer merdivenlere bastıkları zaman.. 1939 Đstanbul Tevkifanesi KIYAMET SURELERĐ 1 ALÂMETLER SURESĐ Yedi kat yerin altından uğultular geliyor.. ve kederli Volga yollarının ve şehirlerin bahtı bir şafak vakti değişmiş oldu.ve bilcümle sanayi kollarının.

dahi gider bu âteş yolların durağı yok mu? Bu yol orda biten yoldur. Çok alâmetler belirdi. vakit tamamdır. dudağı yok mu? Gider. kendi kendilerin reddü inkâr edile ve duyuldu kabuğuna tık ettiği civcivin. kara tahtayı daha bir yol kemirir. ayağı yok mu? Kan sızar. sevap haramdır. Duyuldu kim ölüm satılıp kâr edile. Haram sevaboldu. Duyuldu uykusundan uyandığı zincirinden başka kaybedecek şeyi olmayan devin. Ak kurt. Kantarma zapteyleyemez oldu beygiri. «Türabolmak ne müşküldür.» Çekin ki körükleri . çekin ki körükleri ateşe girdi demir.. Medet yoktur. böyle gider. bakma geri. vakit tamamdır.Çok alâmetler belirdi. Çıkmış üzengiden. şâk olmuş.. Yedi kat yerin altından uğultular geliyor.

herbiri aşikâr etmişti zamirin. köklerinin yılan ölüleri gibi koptuğunu topraktan.ocağa girdi demir. Bir ateş külçesi düştü buzların ortasına. Vadenin irişip çattığını bildiler. Alâmetler belirdi. . kıyamet alâmetleridir. erişmekte kaynayan su galeyan noktasına. Haberdir. kavaklar titreşip yere eğildiler. üryan idiler. encam tavı gelmiş demirin. 2 TEBAHHUR SURESĐ Pehlivanlar cümle libastan soyunmuş. Gök kubbe sıcaktı ve kan kokuyordu. ve çınar ağaçları gördüler haykıraraktan.

yazılı taşlar kapandı yüzükoyon.Pehlivanlar cümle libastan soyunmuş. Kızıl kanatlı kuşlar kayalarda hazırdı atlamaya.. buhara inkılâbıdır kaynayan suyun. Bu dem kıyamet demidir. KIZ ÇOCUĞU Kapıları çalan benim . birikti ve ânı-vahitte «Ah edildi derinden yer oynadı yerinden. köpüklendi dalgalar başladılar çatlamaya. çoğaldı gitgide birikti. üryan idiler. Gök kubbe sıcaktı ve kan kokuyordu. Ve rûzigâr yükseldi ağır ağır. bu. Vadenin irişip çattığını bildiler. kabardı.» yıkıldı köprüler kemerlerinden..

gözlerim yandı kavruldu. Saçlarım tutuştu önce. büyümez ölü çocuklar. teyze. Çocuklar öldürülmesin şeker de yiyebilsinler. Benim sizden kendim için hiçbir şey istediğim yok. Gözünüze görünemem göze görünmez ölüler. Çalıyorum kapınızı. . bir imza ver. Yedi yaşında bir kızım. Hiroşima'da öleli oluyor bir on yıl kadar. amca. Şeker bile yiyemez ki kâat gibi yanan çocuk. Bir avuç kül oluverdim.kapıları birer birer. külüm havaya savruldu.

iki kurnaz. Ellerinizin ikisi de yerinde. Adnan Bey. iki elinizle okşarsınız. ve zeytini yağlı iki gözünüzle bakarsınız kürsüden Meclis'e kibirli kibirli ve topraklarına çiftliklerinizin ve çek defterinize. iki gözünüzle bakarsınız. iki hayın. iki tombul. Adnan Bey.(1956) KORE'DE ÖLEN BĐR YEDEK SUBAYIMIZIN MENDERES'E SÖYLEDĐKLERĐ DĐYET Gözlerinizin ikisi de yerinde. iki ak. vıcık vıcık terli iki elinizle .

Elleriniz itti beni ölüme. Üniversiteli yedek subayı. . Đki bacağınızın ikisi de yerinde. Ben yokum. tombul elleriniz. Benim gözlerimin ikisi de yok. Adnan Bey. Beni. ölüler otomobilden hızlı gider. dövizlerinizi. vıcık vıcık terli. Benim bacaklarımın ikisi de yok. Benim ellerimin ikisi de yok. Ama ben peşinizdeyim. ve bütün kaygınız iki bacağınızın arkadan birleştiği yeri halkın tekmesinden korumaktır. Kore'de harcadınız. Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan ve ben al kan içinde ölürken çığlığımı duymamanız için kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip. iki bacağınızla çıkarsınız huzuruna Eisenhower'in.okşarsınız pomadalı saçlarınızı. Adnan Bey. Adnan Bey. ve memelerini metreslerinizin. iki bacağınız taşır geniş kalçalarınızı.

kopuk ellerim. göze göz. bacağa bacak.kör gözlerim. 25 Haziran 1959 BAŞLANGIÇ ONLAR . Diyetimi istiyorum. kesik bacaklarımla peşinizdeyim. Adnan Bey. diyetimi istiyorum. ele el. alacağım da.

cesur. korkak. hakîm ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır. destânımızda yalnız onların mâceraları vardır. havada kuş kadar çokturlar. suda balık. câhil. Onlar ki uyup hainin iğvâsına sancaklarını elden yere düşürürler ve düşmanı meydanda koyup kaçarlar evlerine ve onlar ki bir nice murtada hançer üşürürler ve yeşil bir ağaç gibi gülen ve merasimsiz ağlayan ve ana avrat küfreden ki onlardır.Onlar ki toprakta karınca. .

onlar yenildi. bir şafak vakti karanlığın kenarından onlar ağır ellerini toprağa basıp doğruldukları zaman. sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı bir şafak vakti değişmiş olur. Asırda onlar yendi.destânımızda yalnız onların mâceraları vardır. Demir. kömür ve şeker ve kırmızı bakır ve mensucat ve sevda ve zulüm ve hayat ve bilcümle sanayi kollarının ve gökyüzü ve sahra ve mavi okyanus ve kederli nehir yollarının. En bilgin aynalara en renkli şekilleri aksettiren onlardır. Çok sözler edildi onlara dair ve onlar için : .

BĐRĐNCĐ BAP YIL 1918-1919 ve KARAYILAN HĐKÂYESĐ Ateşi ve ihaneti gördük ve yanan gözlerimizle durduk bu dünyanın üzerinde. Đzmir 919 Mayısında ve Manisa. Aydın. yani. Menemen. arpalar biçilip . Đstanbul 918 Teşrinlerinde. Akhisar : Mayıs ortalarından Haziran ortalarına kadar yani tütün kırma mevsimi.zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur. denildi.

en azılı düvellerle dövüşüyordu fakat. Adana. dövüşüyordu. Yeşilırmak. Urfa.buğdaya başlanırken yuvarlandılar.. Antep. Yaralıydı.. köle olmamak için iki kat. Ve kanlı bankerler pazarında memleketi Alaman'a satanlar. Murat nehri. Maraş : düşmüş dövüşüyordu. yorgundu. yan gelip ölülerin üzerinde yatanlar düştüler can kaygusuna ve kurtarmak için başlarını halkın gazabından karanlığa karışarak basıp gittiler. Ateşi ve ihaneti gördük. iki kat soyulmamak için. Kızılırmak. . Ateşi ve ihaneti gördük... Canik dağları ve Fırat. fakirdi millet.

Gültepe. Ve inekleri. Ve Çukurova. gelinlerin ırzına geçip. Ve devam ettik ateşi ve ihaneti görmekte. çocukları öldürüp ve istiklâli yakıp yıktıkça düşman. Ve Aksu'yla Köpsu. gördü uzun dişli Đngiliz'i. koyunları. şapkası horoz tüylü Đtalyan'ı gördü. düşmanla birlik oldular. Karagöl'le Söğüt Gölü ve gümüş basamaklı türbesinde yatan büyük. Eşraf ve âyân ve mütehayyizânın çoğu ve ağalar : Bağdasar Ağa'dan Kellesi Büyük Mehmet Ağa'ya kadar. gördü mavi üniformalı Fransız'ı. keçileri sürüp. götürüp. Tilbeşar Ovası. . âşık ölü. kıyasıya düzlük. dağlar kıyasıya ve Seyhan ve Ceyhan ve kara gözlü Yürük kızı. yamaçlar. uçurumlar.

Aydın'da. dayandık Đzmir'de. nacağını. hafif makinalı tüfeğiyle dağlarda bir başına dolaştı. Adana'da dayandık. dayandık her yanda. Ve Türkistanlı Hacı Ahmet. Ateşi ve ihaneti gördük. yerden biter gibi o ve ateş etti ve düşmanı dağıttı ve kayboldu dağlarda yine. Dayandık. Ve bizim tarafa geçenler oldu Tunuslu ve Hindli kölelerden. kısık gözleri. ne zaman sıkışsa bizimkiler. peyda oluverdi. seyrek sakalı. . Ve sabahleyin ve öğle sıcağında ve akşamüstü ve ayışığında ve yıldız alacasında geceleyin. kara donlu köylülerden. çiftesini kapan ve çığ gibi çoğaldı çeteler ve köylülerden paşalar görüldü.dağa çıktı mavzerini.

Maraş'ta. uçan turnayı gözünden kaçan tavşanı ard ayağından vururlar ve arap kısrağının üstünde taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar. Belki rahatsızdı. silâhı. toprağı yoktu. Antepliler silâhşor olur. Karayılan Karayılan olmazdan önce Antep köylüklerinde ırgattı. belki rahattı. onun atı.dayandık. Boynu yine böyle çöp gibi ince . Yiğitlik atla. bunu düşünmeğe vakit bırakmıyordular. Antep'te. Urfa'da. Antep çetin yerdir. Antep sıcak. silâhla. Antepliler silâhşor olur. yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar. Antepliler yiğit kişilerdir. toprakla olur.

Antep çetin yerdir.. Antepliler düz ovada sıkışmışlardı.ve böyle kocaman kafalıydı Karayılan Karayılan olmazdan önce. . Düşman Antep'e girince Antepliler onu korkusunu saklayan bir fıstık ağacından alıp indirdiler. Sıcak bulutlar dolaşır havada ileri geri. Altına bir at çekip eline bir mavzer verdiler.. Düşman tutmuştu tepeleri. düşmanın topu vardı. Kırmızı kayalarda yeşil kertenkeleler.

«Karayılan» olmazdan önce . namlıya tek fişek sürmeden yatıyordu yüzükoyun. toprağı kökünden söküyordu. düz ovayı Antepliler düşmana bırakacaklardı. Akan : Antep'in kanıydı. Antepliler yiğit kişilerdir. Antep sıcak. Antepliler silâhşor olur. Fakat düşmanın topu vardı. Düşman tutmuştu tepeleri. Bu fidan öyle küçük. Ve ne çare. kader. Antep çetin yerdir. Düz ovada bir gül fidanıydı Karayılan'ın Karayılan olmazdan önceki siperi.Düşman şarapnel döküyordu. korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun.

Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi. korkaktı da bir tarla sıçanı kadar. Hayvan devrildi kaldı. deli gönlüm. dili çataldı. Karayılan Karayılan olmazdan önce kara yılanın encâmını görünce haykırdı avaz avaz ömrünün ilk düşüncesini . «Đbret al. Siperi bir gül fidanıydı onun. Birden bir kurşun gelip kafasını aldı. gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun ak bir taşın ardından kara bir yılan çıkardı kafasını. .umurunda değildi Karayılan'ın kıyamete dek düşmana verseler Antep'i. Derisi ışıl ışıl. Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar. gözleri ateşten al.

«Karayılan der ki : Harbe oturak.. vurun ha yiğitler namus günüdür. fırlayıp atlayınca ileri bir dehşet aldı Anteplileri. Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olana : KARAYILAN dediler.» Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olan. seğirttiler peşince. Kilis yollarından kelle getirek.. Düşmanı tepelerde yediler. ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm. nerde düşman varsa orda bitirek.» Ve biz de bunu böylece duyduk ve çetesinin başında yıllarca nâmı yürüyen Karayılan'ı ve Anteplileri ve Antep'i .demir sandıkta saklansan bulur seni.

tifüs ve Đspanyol nezlesi . Filistin. ĐKĐNCĐ BAP YIL YĐNE 1919 ve ĐSTANBUL'UN HÂLĐ ve ERZURUM ve SIVAS KONGRELERĐ ve KAMBUR KERĐM'ĐN HĐKÂYESĐ Biz ki Đstanbul şehriyiz. Galiçya. vagon ticareti. Çanakkale.aynen duyup işittiğimiz gibi destânımızın birinci bâbına koyduk. Seferberliği görmüşüz : Kafkas.

dört yanımız mavi mavi dağdır. Bir de sakalı Halife'nin. Miloviç de beyaz at gibi bir karı. Ve lâkin Tarabya'da. fakir Đstanbullular sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarında. Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa ve süpürge tohumu ve çöp gibi kaldı çocukların boynu. büyük bir şair : . Biz ki Đstanbul şehriyiz. denizdir. güzelizdir. Pötişan'da ve Ada'da Kulüp'te aktı Ren şarapları su gibi ve şekerin sahibi kapladı Miloviç'in yorganına 1000 liralıkları. Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker erimiş altın pahasında gazyağı ve namuslu. bir de Vilhelm'in bıyıkları.bir de Đttihatçılar. çalışkan. bir de uzun konçlu Alman çizmesi 914'ten 18'e kadar yedi bitirdi bizi. Öfkeli.

yekpare Acem mülkünü fedâ etti bir sengimize. bir yandan da kendi köpek döllerimiz : . işte. 919'dur. arzederiz halimizi Türk halkının yüce katına. Mevsim yazdır. Amerikan bir de Yunan. Ve kurumuştu ve kan içindeydi memelerimiz. Biz ki Đstanbul şehriyiz. Fransız. Biz ki Đstanbul şehriyiz. Đngiliz. Ve teşrinlerinde geçen yılın dört düvele teslim ettiler bizi. bir de zavallı Afrika zencileri yer bitirir bizi bir yandan. gözü kanlı dört düvele anadan doğma çırılçıplak.«Ey bin kocadan arta kalan bilmem neyi bakir» demiş bize ve bir başkası. Đtalyan.

malûmun olsun çektiğimiz acılar. yüce Türk halkı. Biz ki Đstanbul şehriyiz. Erzurum'da kavaklar. Erzurum'da kavaklar tane tane.. balam. kavaklarda tane tane yapraklar. tandırında tezek yakar Erzurum. donmuş görürsün karanlığı. Ve terden ve toz dumandan ve sinekten geçilmez .. Erzurum'un kışı zorludur balam. ve damadı Ferit ve Đngiliz muhipleri ve Mandacılar. 919 Temmuzunun 23'üncü günü pek mütevazı bir mektep salonunda in'ikad etti Erzurum Kongresi.Vahdettin Sultan. buz tutar yiğitlerinin bıyığı ve geceleyin karlı ovada kaskatı katılaşmış.

Buna rağmen. Halim selimdir Erzurum'un adamı ve lâkin dönmesin gözü bir kere!.. balam. «makamı hilâfet ve saltanata.. «Bütün aksâmı vatan birküldür» denildi. Buna rağmen. mazlum milletlerden bahsedildi bütün mazlum milletlerden ve emperyalizme karşı dövüşlerinden onların. «Âsi gelmiyelim» diyenler vardı. .» Hattâ casuslar vardı içerde. Erzurum'un düzdür. Erzurum'da on dört gün sürdü Kongre : orda. Erzurum güzelleri giyer. Erzurumlu türkülere. incecik ak yünden ehramı.Erzurum'da yaz gelip de bastı mıydı sıcaklar. topraktır damı. Orda. Đradei Milliyeye müstenit bir Şûrayı Millî'den. bir Şûrayı Millî'den bahsedildi. balam. Yürek boynun büker.

«Manda ve Himaye.» Fakat bu şekli halli kabul etmedi Erzurumlu. buz tutar yiğitlerin bıyığı. diyorlardı. birkaç vilâyet. dimdik ölür adam. şâyanı arzu ve tercihtir.. mümkün değil. kabullenmez yılgınlığı. Türk halkından kesmişlerdi umudu. diyorlardı. .» denildi. diyorlardı.. kalacak elde.» diye. şu halde. Đstanbul'da birçok hanımlar. amma bugün bu.. paşalar. Erzurum'un kışı zorludur balam. şu halde..«Kabul olunmaz.» Buna rağmen. beyler. diyorlardı. Yağdırıldı telgraflar Erzurum'a : «Amerikan mandası altına girelim. Erzurum'da kaskatı. Memâliki Osmaniye'nin cümlesine şâmil Amerikan mandaterliğini talep etmeği memleketimiz için en nâfi bir şekli hal kabul ediyoruz. «Đstiklâl.

tül perdeler. cehalet ve çok konuşmaktan başka müspet bir hayat kuramayız. Amerika. yirmi sene zahmet çekeriz. sonra Yeni Dünya'nın sayesinde Đstiklâli kafasında ve cebinde taşıyan bir Türkiye vücuda geliverir. Çok tehlikeli anlar yaşıyoruz.Đstanbul'da hanımlar. Sergüzeşt ve cidâl devri geçmiştir : Türkiye'yi. beyler. apoletler. tarafgirlik. Filipin gibi vahşi bir memleketi adam etti Amerika. Biz de on beş. Ne olacak. Hem artık işi uzatmağa gelmez. Đşte bu yüzden Amerika çok işimize geliyor. çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleri ve biçare telgraf telleri devretmek için Amerika'ya Anadolu'yu şöyle diyorlardı Erzurum'dakilere : «Bizi bir başımıza bıraksalar. şişeler. paşalar. geniş kafalı birkaç kişi belki kurtarabilir. içine girdiği memleket ve millet hayrına nasıl bir idare kurduğunu Avrupa'ya göstermek ister.» . kravatlar.

Ve Erzurumlulardan ve Sıvaslılardan ve Türk milletinden çok işbu Mister Bravn'a güveniyorlardı. ve 8 Eylülde Kongrede bu sefer yine ortaya çıktı Amerikan mandası. «Herhalde bir müzâherete muhtacız diyorum ben. Fakat ayak diredi efendiler : «Mandanın. . sapsarı yılgınlıklarıyla beraber ve ihanetleriyle birlikte bir de Amerikan gazeteci getirmiştiler. «Hem zaten. Ak koyunla kara koyunun geçitte belli olduğu günlerdi o günler.» dediler. Ve Đstanbul'dan gelen bazı zevat. Bu zevata : «Đstiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!» denildi.» dediler. istiklâli ihlâl etmiyeceği muhakkak iken.» dediler.4 Eylül 919'da toplandı Sıvas Kongresi.

vâridat ise 15 milyon ancak. düşmanımız vapurla asker getirir. toprak çorak. «müstakil kalamayız böyle bir zamanda. Biz Erzurum'dan hangi şimendiferle nakliyat yapabiliriz? Mandayı kabul etmeliyiz.» dediler.» dediler. diyorlar. Hem. Memleket harap. biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz.» . Đstanbul'daki Amerikan dostlarımız : Mandamız korkunç değildir. hemen. borcumuz 500 milyon.«birbirine mani şeyler değildir istiklâl ile manda. Ve esasen. «Onlar dretnot yapıyor. Cemiyeti Akvam nizamnamesine dahildir. diyorlar. Ve Allah muhafaza buyursun Đzmir kalsa Yunanistan'da ve harbetsek.

Adapazarlıydı Kambur Kerim. Fahri Bey çiftliğinde patates toplayıp kaz gütmek.» dedi. umutlu. «Hey gidi deli gönlüm. Sıvas. Kambur Kerim de böyle dedi aynen. Düşman elindeydi Eskişehir. «Akıllı. ya ĐSTĐKLAL. ya ölüm!» dedi. sabırlı deli gönlüm. teyzelerine ve dayısına. Dayısı şimendiferde makinistti. .Ve böylece. 335'te Kerim Eskişehir'e gitti. mektep kitapları ve bir de saçları altın gibi sarı fakat alnı çizgiler içinde anası gelir. mandayı kabul etmedi fakat. bin dereden su getirdi Đstanbul'dan gelen zevat. Seferberlik denince aklına Kerim'in : çok beyaz bir yastıkta kara sakallı bir ölü yüzü. mektebe. Kerim on dört yaşındaydı. Seferberlikte ölen babası marangozdu.

Dümdüzdü fidan gibi ve dünyaya meraklı bir çocuktu. katırların yemesi için) ve sonra cephane sandıklarıyla silahlar. içi ak ve tel örgülerin üzerinden Kerim'e bisküviti kutularla atan amcalardı. avuçlarının üstü esmer. Bunlar (şaşılacak şey) Türkçe bilmeyen ve siyah sakalları.» Ve ambardan silâh çaldı Kerim : . (şaşılacak şey. Dayısı sürmeğe gittiği günler şimendiferi Kerim'e ekmek vermediğinden teyzeleri (çok uzun saçlı. bakla. kuru üzüm. Bir gün dedi ki makinist dayısı Kerim'e : «Ambardan silâh çalıp bana getir. ihtiyar iki kadın) Hintli askerlerle dost oldu Kerim. Kerim içinde oynardı. siyah gözleri parlak. Kocaman bir ambarları vardı. Ambarda nohut çuvalları.kamburu yoktu. gâvura karşı koyan zeybeklere göndereceğim.

Ertesi gün Lefke köprüsünü atıp zeybekler gelince Eskişehir'e dayısı Kerim'i elinden tutup verdi onlara.bir bir tane daha beş on. sığırtmaç olmayı -zaten bilgisi vardı bundakayalardan genç bir keçi gibi inmeyi. Ve işte o günden sonra bugüne kadar kahraman bir türküdür ömrü Kerim'in. parlak kara sakallı amcalar gitti. Zaten çok sürmedi. Eskişehir'den alıp onu «Kocaeli Grubu» paşasına götürdüler. Kerim geçirdi onları istasyona kadar. Çatık kaşlı. Aldattı Hindistanlı dostlarını zeybekleri daha çok sevdiğinden. yüzü gülmez bir paşaydı bu. . Çabucak öğrendi Kerim ata binmeyi.

Gökyüzü gözükmez. Ve bütün bu marifetleriyle Kerim kaç kere ölüme bir kurşun atımı yaklaşarak ve «Geçmiş olsun» dedikleri zaman şaşarak düşman içinden geçip getirdi haber götürdü haber... bir oyun arkadaşı gibi sevdi çeteleri o. Solda ilerde . Kocaeli ormanı gürgen ve meşeliktir : yüksek kalın. Onu namlı bir «kaptan» gibi saydı çeteler.gizlenmeyi ormanda. Hafif yağmur yağmıştı biraz önce. Fakat ıslanmamış ki yerde yapraklar karanlıkta hışırtılarla yürüyordu beygiri Kerim'in. Durgun bir geceydi. Ve bir fidan gibi düz bir fidan gibi cesur bir fidan gibi vaadeden bir çocuğun sevinçle oynadığı bu müthiş oyun sürdü 1337'ye kadar.

Birdenbire durdu beygir. Dallardan damlalar düşüyordu Kerim'in yüzüne. -Ay doğmuş olacak ki ortalık aydınlıktıVe Kerim aynı hızla geldiği zaman . -Tekneciler'in ateşini görmüş olacaksonra birdenbire dörtnala kalktı. Kim bilir kaç saat böyle gidildi. Sarıldı beygirin boynuna. Şaşırdı Kerim. Meşeleri ve gürgenleriyle orman karanlık bir rüzgâr gibi geçiyor iki yandan. heykel gibi. Beygirin başı gittikçe daha çok karanlığa giriyor.tepenin eteğinde ateş yanıyordu : «Tekneciler» diye anılan gâvur çetelerinin olmalı. Đpsiz Recep'in yanından dönüyordu Kerim. Dizginleri bıraktı. Kâatlar götürmüş kâatlar getiriyor. Çocuğa art arda çarpıyordu ağaçlar. Orman bitti birdenbire. Deli gibi gidiyordu hayvan.

Beli o kadar ağrıyordu ki inemedi beygirden indirdiler. Uslu uslu yola koyuldular. . Bindi beygire tekrar. Sol kulağı kanıyordu Kerim'in. Kirezce'ye geldiler (Sapanca'yla Arifiye arası). Adapazarı. belki on beş. Ve aklına ilk gelen şey saatına bakmak oldu. Kırılmıştı camı. Hayvan topallıyordu biraz. Doğruldu. mekkâre arabaları. Kerim durdu. kağnılar.Armaşa'nın altında Başdeğirmenler'e beygir ansızın kapaklandı yere. sonra. gitgide daralan nefesi. Kerim'i bir yaylıya bindirdiler. tekerlendi Kerim. Biraz zor nefes alıyordu. Geyve'ye girdi ertesi akşam. Sonra belki on gün.

Sonra. Hâlâ rüyalarında görür Kerim incecik bir yoldan eşekle gelip üzerine doğru eğilen bu çiçekbozuğu insan yüzünü. Konya. zifte koydu bu kırılmış dal gibi çocuk gövdesini. Yirmi gün geçti aradan. Sile nahiyesi (burda malûl gaziler için takma kol ve bacak yapılıyordu). Ve sonra bir ikindi vakti ziftin içinden Kerim'i kambur çıkardılar. ÜÇÜNCÜ BAP YIL 1920 .Yahşıhan. ovdu Kerim'i bayıltıncaya kadar. ve nihayet Hatçehan köyünden çıkıkçı Şerif Usta. Usta.

Akhisar. Dumlupınar sırtlarındayız. Karacabey.. Ateşi ve ihaneti gördük.. Bursa ve Bursa'nın doğusunda Aksu. 920'nin 29 Ağustos'u : Uşak düştü. Yaralı ve dehşetli kızgın fakat toprağımızdan emin. Düşman ordusu yine başladı yürümeğe. . çarpışarak çekildik.ve ARHAVELĐ ĐSMAĐL'ĐN HĐKÂYESĐ Ateşi ve ihaneti gördük. Dayandık dayanmaktayız. Nazilli düştü.

Sabah. Mayıs. 3 Ekim Konya. Ve 29 Aralık Kütahya : 4 top ve 1800 atlı bir ihanet yani Çerkez Ethem. Ve Manavgat istikametlerinde kaçıp ölümlerine giderken terkilerinde kesilmiş kafalar götürdüler. Nisan. Geyve. Alaeddin tepesinde üç gün üç gece hüküm sürdüler. Ve aynı sıradan. Adapazarı : Đçimizde Hilâfet Ordusu. bir gece vakti kilim ve halı yüklü katırları. Yürekleri karanlık. Anzavur isyanları. 500 asker kaçağı ve yeşil bayrağıyla Delibaş girdi şehre. . koyun ve sığır sürülerini önüne katıp düşmana geçti.1920 Şubat. Düzce. Bolu.

Ruhumuz fırtınalı. Fakat bozkırda kişneyip köpürmeden sabırlı ve doludizgin koşmasını biliyorlardı. korkunç kuvvetleriyle. Beygirler çirkindiler. inanılmaz zaafları. Đnsanların başında kalpak..kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü. atları ve kendileri semizdiler. Ateşi ve ihaneti gördük. etimiz mütehammil. yüreklerinde müthiş bir ümit vardı.. kedersiz ve ümitsizdiler. yüreklerinde keder. Ve orda sargı. etlerinde kurşun yaralarıyla köy odalarında unutulmuştular. hasta bir fundalıktan yüksek değillerdi. Sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil. silâhları ve beygirleriyle insanlardı dayanan. Đnsanlar devrilmişti. Đnsanlar. Đnsanlar uzun asker kaputluydu. deri ve asker postalları halinde . bakımsızdılar. yalnayaktı insanlar.

çıplak. korkuları. cıgara kâadı. Şosenin ıssız beyazlığına inip nal sesleri ve yıldızlarla gelen atlıyı çeviriyor ve Bolu dağında ekmek bulamadıkları için deviriyorlardı uçurumlara : şayak. su ve rüzgârdılar. . merhametsizdiler. Ve asker kaçakları. Koparılmış gibiydi parmakları saplandığı yerden eğrilip bükülmüştü ve avuçlarında toprak ve kan vardı.yan yana. çok uzaklardaki Đstanbul limanında. ölü ayaklarıyla karanlıkta köylerin içinden geçiyorlardı. gecenin bu geç vakitlerinde. Acıkmıştılar. Ve çok uzak. tuz ve sabun yüklü yaylıları. mavzerleri. bedbahttılar. kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları : hürriyet ve ümit. sırtüstü yatıyorlardı.

Onlar. suda ve rüzgârda ilk deniz yolculuğundan beri vardılar. üç tondan on tona kadardılar ve lâkin yelkenlerinin altında fındık ve tütün getirip şeker ve zeytinyağı götürürlerdi. büyük sırlarını götürüyorlardı. Tekneleri kestane ağacındandı. Dümende ve başaltlarında insanları vardı ki bunlar uzun eğri burunlu ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki sırtı lâcivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin zaferi için hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin . kurnaz ve mağrur gidiyorlardı Karadeniz'e. Şimdi. denizde bir insan sesinin ve demirli şileplerin kederlerini ve Kabataş açıklarında sallanan saman kayıklarının fenerlerini peşlerinde bırakıp ve karanlık suda Amerikan taretlerinin önünden akıp küçük. Şimdi.

Rüzgar : yıldız . . Kerempe Fenerinin yirmi mil açığında. Şaban Reisin teknesi ateşten diregiyle gömüldü suya. Esirlerini bordasına alıp kayboldu Đngiliz torpitosu. Karanlıkta kurşunîi derisi kırmızıya boyanan baltabaş gemi Đngiliz torpitosudur... Arheveli Đsmail bu ölen teknedendi. gecenin karanlığında.bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler. Ve dalgaların üstünde sallanarak alev alev yanan : Şaban Reisin beş tonluk takası. dalgalar minare boyundaydılar ve başları bembeyaz parçalanıp dağılıyordu.poyraz.

Ve şimdi Kerempe Fenerinin açığında.» dedi. «hiç kimseye değil.» dedi. Tophane rıhtımında Kamacı ustası Bekir Usta ona : «Evlâdım Đsmail.» Ve Kerempe Fenerinde düşman projektörü dolaşınca takanın yelkenlerinde. bulutların ve dalgaların kalabalığı. «bu. sana emanettir. .» Gece. Đsmail'in etrafında hep bir ağızdan konuşuyordu. Arheveli Đsmail kendi kendine sordu : «Emanetimizle varabilecek miyiz?» Kendine cevap verdi : «Varmamış olmaz. batan teknenin kayığında emanetiyle tek başınadır. fakat yalnız değil : rüzgârın.

«emaneti yerine götürmeliyiz.» deyip. Elleri kanayarak çekiyor Đsmail kürekleri. reisinden izin isteyip. Đsmail bodoslamadan bir sağnak yedi. Ta karşıda bir kırmızı damla ışık görünüyor : Sıvastopol'a giden bir geminin sancak feneri. Ve denizi bıçak atmak kadar iyi bilmeseydi eğer alabora olacaktı. Đsmail rahattır. bir sağnak daha. «Allah büyük ama kayık küçük» demiş Yahudi.Đsmail. Kavgadan . peşinden üç-kardeşler.» deyip atladı takanın patalyasına. Rüzgâr tam kerte yıldıza dönüyor. açıldı. «Şaban Reis.

Emanet : bir ağır makinalı tüfektir. Đsmail beklemiyordu bunu. Fakat Đsmail ellerine güvenir. O eller ekmeği. Rüzgâr bocalıyor. Belki karayel gösterecek. küreklerin sapını. Yüz kerte birden atlayıp rüzgâr bir anda bütün ipleri bıçakla kesilmiş gibi düştü. Ve Đsmail'in gözü tutmazsa liman reislerini ta Ankara'ya kadar gidip onu kendi eliyle teslim edecektir. Rüzgâr karayel göstermedi. Đsmail unsurunun içinde. En azdan on beş mil uzaktır en yakın sahil. Dalgalar bir müddet daha . dümenin yekesini ve Kemeraltı'nda Fotika'nın memesini aynı emniyetle tutarlar.ve emanetinden başka her şeyin haricinde.

Ve birdenbire öyle kahrolup duydu ki insansızlığı yıldı elleri. Đsmail şaşırıp bıraktı kürekleri. Sular tekneyi açığa sürüklüyor. Đlkönce küfretti. kırıldı kürekler. . bir sandal bir çift kürek ve durgun ölü bir deniz şeklinde gördü yalnızlığı. yüklendi küreklere. Ve bir balık gibi ürkerek. Ne korkunçtur düşmek kavganın haricine. Kaldı ölü bir denizin ortasında kanayan elleri ve emanetiyle Đsmail. Artık hiçbir şey mümkün değil. Bir ürperme geldi Đsmail'in içine.yuvarlandılar teknenin altında sonra deniz dümdüz ve simsiyah durdu.

DÖRDÜNCÜ BAP NURETTĐN EŞFAK'IN BĐR MEKTUBU ve BĐR ŞĐĐRĐ Kardeşim. Sonra. güldü.. sana bu mektubu Ankara'da Kuyulu kahvede yazıyorum. Hep aynı Anadolu havalarını çalıyor gramofon kocaman bir boru çiçeğine benzeyen ağzıyla. . Sonra. Sonra.Sonra. malûm olmadı insanlara Arhaveli Đsmail'in âkıbeti. «elham» okumak geldi içinden... eğilip okşadı mübarek emaneti..

güzel şey.Dışarda yağmur. Fakat bu dilin insanları için çakmak çalmak cehpede daha büyük daha güzel. Cepheye gidiyorum ihtiyat zabitliğiyle. . bozkırda ateş hattına girmek haksız ve hazin bir iş bölümü. Biliyorum : iş bölümünden bahsedeceksin. öğretmek. Çocuklarımıza Türkçe okutmak. Mektepten istifa ettim. Ankara'da çocuklara ders vermek.. en taze dillerinden birini. kendi dillerini.. Öyle günlerde yaşıyoruz ki ben bir iş yapabildim diyebilmek için : hep alnının ortasında duyacaksın ölümü. büyük şey. sevdirmek onlara dünyanın en diri. Fakat.

her nedense her zaman yaptığı gibi... sesini incelterek marş okuyor genç Türk köylüsü : «Ankara'nın taşına bak. .. Başka türlü anlıyorum ben Yunus'u : Bence onda bütün bir devir dile gelmiş Türk köylüsü : öte dünyaya dair değil..» Yüzleri mühim. Elleri büyük ve esmer. bu dünyaya dair kaygılarıyla. Yine birdenbire Yunus Emre geldi aklıma. dalgın ve yorgun. yağmurda harap postallarının meşinini ıslatarak Meclis'in önüne doğru iniyorlar. garip bir şiir. «Türk Köylüsü» diye. Tıraşları uzamış biraz. kara gözlüler. mavi gözlüler. Ve türkü söylerken. tam sana bunları yazarken asker geçiyor sokaktan . Bir şiir yazdım. Đstasyona gidecekler.Bak. Elâ gözlüler. gözlerimin yaşına bak.

Kardeşin Nurettin Eşfak TÜRK KÖYLÜSÜ Topraktan öğrenip kitapsız bilendir. gözlerinden öperim. .Bir tuhaf mı oluyor böyle günlerde şiir yazmak? Her ne hâl ise. hoşça kal. Hoca Nasreddin gibi ağlayan Bayburtlu Zihni gibi gülendir. babalar umudu keser. Ferhad'dır Kerem'dir ve Keloğlan'dır. Yol görünür onun garip serine. analar.

kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa.» demesinler. Bunu bir dediler mi.... ölmeden mezara koyarlar onu.» . O. ağu içer su yerine. mahlûkat yerinden durur». Çarşambayı sel alır. «Yûnusû biçâredir Baştan ayağa yâredir». «Đsrâfil sûrunu urur. Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeyegörsün önlerine ve bir kerre vakterişip «-Gayrık yeter!. Ne kendi nefsini korur. ne düşmanı kayırır. «Dağları yırtıp ayırır.. bir yâr sever el alır. kanadı kırılır çöllerde kalır.kahbe felek ona eder oyunu. toprağın nabzı başlar onun nabızlarında atmağa.

Đstanbul'da bulunan nâzır. mebus. Bir ucu Ankara'da bulunan telin Đstanbul'da bulunan ucuna yanaşamayacak kadar şaşkın bir hale gelmiş olduklarına bilmem ki hükmetmek caiz olur mu?» (Nutuk. Manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı. Đstanbul felâketinden kim bilir haber almak için ne kadar intizarlar içinde kalacaktık. 295.BEŞĐNCĐ BAP 920'NĐN 16 MARTI ve MANASTIRLI HAMDĐ EFENDĐ ve REŞADĐYELĐ VELĐ OĞLU MEMET'ĐN HĐKÂYESĐ «Bu hamiyetli ve cesur. Đstanbul 1938) . kumandan. teşkilâtımız mensupları içinden bir zat çıkıp vaktiyle bize haber vermeği düşünmemiş olduğu anlaşılıyor. s. Demek ki cümlesini heyecan ve helecan kaplamıştı. Devlet Basımevi.

Đngilizler burdadır.» . Teli kes. Manastırlı Hamdi. Đşte giriyorlar içeri. Berâyi malûmat arzolunur. Şimdi işte Đngiliz askerleri giriyorlar nezarete. Đşgal altına alıyorlar Đstanbul'u şimdi. Nizamiye kapısına. Öğleden evvel saat onda makina başında şöyle bir telgraf aldı Ankara'daki : «Der-aliye 16/3/1920.» 920'nin 16 Martı. Müsademe edildi. Đngilizler bastı bu sabah Şehzadebaşı'ndaki Muzika karakolunu.920'nin 16 Martı. Harbiye Nezareti telgrafhanesi buldu Ankara'yı : «Etrafta dolaşıyor Đngiliz askerleri.

on beş mecruh olup Đngilizler zırhlıları rıhtıma yanaştırıp .920'nin 16 Martı. Neticede bizden altı şehit. Manastırlı Hamdi Efendi buldu Ankara'dakini tekrar : «Paşa hazretleri. Durumu bir daha tekrar etti Hamdi Efendi : «Sabah bizim asker uykuda iken Đngiliz bahriye efradı karakolu işgal etmekte iken askerlerimiz uykudan şaşkın kalkınca müsademe başlıyor. 16 Mart 1920 Hamdi» 920'nin 16 Martı. bir taraftan da zırhlılardan asker ihraç olunuyor. Emri devletlerine muntazırım. Paşa hazretleri. Vaziyet vehamet kesbediyor efendim. Harbiye telgrafhanesini de işgal etti Đngiliz bahriye askeri Tophane'yi de işgal ediyorlar bir taraftan.

kurşuna dizdi kâfir ikimizi.Beyoğlu ve Tophane'yi işgal edip.» 920'nin 16 Martı uykuda kesti kâfir üçümüzü. Şarkışla'dan Osman. Đşte Beyoğlu telgraf memurları geldiler. üçümüz : Abdullah çavuş. bir de Zileli Abdülkadir. Şimdi haber aldım efendim. . 920'nin 16 Martı basıldı Vezneciler'de karargâh. Đşte Beyoğlu telgrafhanesi de yok. Burası da işgal olunacaktır bir saata kadar. 920'nin 16 Martı Bozdoğan Kemeri'nde kurşuna dizdi kâfir ikimizi. Kovmuşlar. Üçümüzü uykuda kesti kâfir. Uyan be tosunum uyan. Đngiliz'in hepsi değil domuzu Sabaha karşı aldı canımızı.

kurşuna dizdi ikimizi. Sana can feda çakır gözlü gülüm.Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı. Senin ırzını kurtardım Đstanbul'um. karakolun karşısında bırakmadım elimden silâhı. kurşuna dizdi ikimizi. Doymadı dünyasına Abdülkadir. Üçümüzü uykuda kesti kâfir. . Dört çocuk babasıydı Abdullah çavuş. Soktu Osman'ın karnına kasaturayı. 920'nin 16 Martı uykuda kesti kâfir üçümüzü. Şimdi üçümüz : Abdullah ve Osman ve Abdülkadir. 920'nin 16 Mart sabahı. Üçümüzü uykuda kesti kâfir. Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi. yere serdim iki Đngiliz'i. bastı göğsüne kâfirin dizi. taşları yan yana yatar Eyüp'te.

biz de bilemeyiz yerini. adını da bilen yok. bulamazsın ikimizin kabrini. Uykuda kestiler üçümüzü.. son mekânı şöyle dursun. belki mağripte. kurşuna dizdiler ikimizi. kara kaytan bıyıklı bir şehit. Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı. Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi. ALTINCI BAP MUHAREBELER ..Arama. Bir de altıncımız var. belki maşrıkta.

Sonra. Muharebe beş gün beş gece sürdü.. Bu. yavrum. altı kamyon bıraktılar. Ve nihayetinde düşmanlar karın üstünde top arabaları. köprüleri yaktılar. köyleri. sandıklar dolusu konyak. Birinci Đnönü. sonra ikincisi : 23 Mart 1921 günü . yavrum. hamsin ya başladı. Kan gövdeyi götürdü. ya başlıyor. Zemheriler bitti diyelim.ve DÜŞMAN ELĐNDE KALANLAR ve KARTALLI KÂZIM'IN HĐKÂYESĐ Đnönü meydanı.. kaçarlarken. soğuklar insanı arı gibi haşlıyor. rüzgâr.

. hartucu. bizim atlımız çok. Ve Martın 31'inci gecesinde. 28. (ayışığı var mıydı bilmiyorum) Đnönü karanlığı sesler ve kıvılcımlarla doluydu. topçu ve piyade bizden üç kere fazla. 30 : Kavgaya devam. 27 Mart : Bütün cephelerde temas. Saat altı otuz. 29. Atların makanizması. Onlarda. 26 Mart : Akşam. namlusu yoktur ve kılıç çıplak. ucuz bir demirdir.düşmanın Bursa ve Uşak grupları üstümüze yürüyor. Ve ertesi gün 1 Nisan : Metristepe aydınlanıyor. Sağ cenah ilerimize yanaştılar.

Dünyada yalnız pırıltılar ve böceklerin sesi. Sonra.Bozöyük yanıyor. Sonra 23 Ağustos : . Haziran. Bir yaz gecesi. kısmen gemilere binerek denizden ve kısmen Karamürsel üzerinden Bursa'ya çekilip boşalttı Đzmit şehrini gece yarısı. Sakarya'yı üç yerinden sallarla geçiyoruz. Sonra. Düşman muharebe meydanını silâhlarımıza terketmiştir. Düşman. Ve dolaşıp Sapanca Gölü'nün sazlıklarını yanaştık Đzmit'in doğusunda çuha fabrikasına. 8 Nisandan 11 Nisana kadar : Dumlupınar. Basarak aldık Adapazarı'nı.

üç yüz topu vardır. Bizim kırk bin piyademiz. dört bin beş yüz atlımız. çatal tırnaklı karacalar su içmektedir. Gökler-dağı. Ve Sakarya'dan bu havalide yalnız. düşmanın seksen sekiz bin piyadesi. Harp meydanının kuzey yanı Sakarya ve dağlardır : keskin ve dik yamaçlarıyla ve kireçli toprakları ve kayalarında tek başlarına birbirinden uzak haşin ve münzevi çam ağaçlarıyla Abdülselâm-dağı. dağlar.Sakarya melhamei kübrâsı ki devamı 13 Eylül gününe kadardır. Ankara suyunun döküldüğü yerden Eskişehir kuzeybatısına kadar .

. Đnanılmaz şeyler düşmandadır ki bunların arasında : 7 göl. Buna rağmen : Sene 1922 ve 15 vilâyet ve sancak ve 9 büyük şehir düşman elindedir. 11 nehir ve köklerinde baltamızın yarası ..Sakarya mecrası uçurumlar içinden geçmektedir. bu dağların. Güneyde ve güneydoğuda yapraksız ve hazin geniş ve uzun ve insana bıraktığı hiçbir şeye acımadan ölmek arzusu veren Cihanbeyli ovası : çöl. bu nehrin ve bizim önümüzde yirmi iki gün ve gece fasılasız dövüşüp düşman ordusu ric'ata mecbur kaldı. Bu çölün.

ve 19 körfez ve liman ki belki birçoğunun rıhtımı. bir tersane. Çanakkale'ye.ve yangınlarıyla bizim olan yüz kere yüz bin dönüm orman. 6 kol tren hattı. sonra. gurbette göründüğümüz ve neden ve niçin olduğunu sormadan çöle. 3 deniz. göz alabildiğine yol : sılaya gittiğimiz. iki silâh fabrikası. mendireği. fakat onlar tahta iskeleleri ve kederli balıkçılarıyla bizimdiler. ölüme gittiğimiz yol ve sonra toprak ve o toprağın insanları : . kırmızı. yeşil fenerleri yoktur ve belki sularında ateş kayıklarının ışıltısından başka ışık yanmadı. Sonra.

Mehtaplı bir gece.Uşak tezgâhlarının halı dokuyanları. yol kıyılarında ve istasyonlarda açlar ve kurnaz ve cesur ve ağırbaşlı ve çapkın ve kütleleriyle delikanlı Đstanbul ve Đzmir işçileri ve zahire ve kantariye tâcirleriyle eşraf ve âyân. 15 vilâyet ve sancak ve 9 büyük şehir düşman elindedir. ırgat. gümüş bir kutunun içindesin : ortalık öyle bir tuhaf aydınlık. klaptan işlemeli eğerleriyle meşhur Manisa'lı saraçlar. maraba. ve sonra. . kıl çadırlı yürükleri Aydın'ın. davarlı ve davarsız. öyle ıssız. yarım meşin çizmeli ve ham çarıklı köylüler. ortakçı.

Parlıyor arpacık namlının ucunda : yüz yıllık yoldaymış gibi uzak ve bir damlacık. Beygir yüksek. Köylerde teşkilât kurmuş tercüman Mansur : satıyor bizimkileri. . Kendi halinde yürüyor hayvan ortasında demiryolunun sallana sallana. Yatıyor filintasının arkasında Kartallı Kâzım.Ya çok seslidir ya hiç ses vermez mehtaplı gece zaten. Kâzım emir aldı merkezden : Gebze'deki Đngiliz'in tercümanı vurulacak. Kız gibi Osmanlı filintası. Đngiliz kadanası. Đşte sökün etti Mansur karşıdan : beygirin üzerinde. Kâzım iyi hesaplamış herifin geçeceği yeri.

Yaklaştıkça büyüyor herif. belki de uyuyor üzerinde beygirin. tekrar göz. arpacık ve filintayı ateşlediği zaman .ağır ağır. Arada kaldı kalmadı dört yüz adım. başı sallanıyor. Zaten mehtapta heybetli görünür insan. -ağaç çınar-. Soldaki yamaçtan bir taş parçası düştü. Zaten bu yüzden. Bir kuş uçtu sağdaki ağaçtan. Mehtap koskocaman. desdeğirmi. Ve Kâzım'ın gözünü aldı âdeta. gez. nişan aldı sallanan başına Mansur'un. Kuş ürkmüş olacak. Çevrildi Kâzım'ın başı kuşun uçtuğu yana. namlıyı kaldırdı birazcık Kâzım. Tercüman herhalde bırakmış dizginleri. bembeyaz. mehtapla yüz yüze geldiler.

sonra kurtuldu ki ayağı yıkılıp kaldı olduğu yerde. Mansur doğruldu ansızın. sürüklendi kaçan hayvanın peşinde biraz. Dördüncü kurşun. yürüdü Mansur'a doğru. Üçüncü kurşun.ilk kurşun Mansur'un başını delecek yerde galiba omuzuna girdi. Herif «Hınk» dedi bir. Yamaca sardı beygir. Arada dört telgraf direği yalnız. ellişerden iki yüz metre eder. Filintayı omuzladı Kâzım. Tercüman düştü beygirden. Fakat bir ayağı üzengiye takılı kalmış. Beygirin üstünde sola yıkıldı Mansur. Kalktı Kâzım. . beygirin başını çevirdi dörtnal kaçıyor. kaçıyor bayır aşağı. üzerinden kâatları alacak. Yetiştirdi ikinci kurşunu Kâzım.

Beşinci kurşunu yaktı Kâzım. Orda boş bir fabrika var. Pencere kapandı. Galiba bir kadın baktı dışarıya. kâatlar ıslanacak. yürüyor. Kâzım da bıraktı koşmayı.Yıkıldı herif. kaçmıyor artık. bir pencere açıldı.. Art ayakları kırılmış bir hayvan gibi sürünüp tırmanıyor. Mansur suya giriyor. . Deniz kıyısına indiler. Tercüman attı kendini tahta iskeleye. Boğazlanıyormuş gibi bağırdı Mansur. bir de beyaz bir ev. Doğruldu yine Mansur. Yürüyor sarhoş gibi sallanarak. Koştu Kâzım. Suya düşüp kaldı önde giden ve Kâzım tazelerken şarjörü bir ışık yandı beyaz evde. tahta iskelesi iner denizin içine kadar. ışık söndü.

ya insanlarda yürek dediğin taştan olacak.Hay anasını. yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit üzüntü çekmemek için.. malûm. orası öyle. Demek istediğim. . dağılıp toplanıyor. Velhasıl. Namussuzun biriydi Mansur. ay da denize düşmüş toplanıp dağılıyor. muhakkak. lâfı uzatmıyalım.. Kâatlar kan içindeydi. Mansur'un işini bıçakla bitirdi Kâzım. Ama ne de olsa mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu. Fakat kan kapatmıyor yazıyı. Düşmana satılmıştı. böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp ortalık duruldukta. Kaç kişinin başını yedi. böyle günlerde bile.

Kâzım'ınki taştan değildi çok şükür.. yaralandı birkaç kere ve saire. Ne malûm? dersen : Dövüştü pir aşkına. YEDĐNCĐ BAP 922 AĞUSTOS AYI ve KADINLARIMIZ ve 6 AĞUSTOS EMRĐ .. ne apartıman. kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan. Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı. Ve kavga bittiği zaman ne çiftlik sahibi oldu. fakat namuslu.yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin.

Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle. ve pırıltılar vardı hasta. Ayın altında öküzler başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi ufacık. kırık boynuzlarında ve ayakları altından akan toprak. Gece aydınlık ve sıcak . toprak ve topraktı. Toprak öyle bitip tükenmez. Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.ve BĐR ÂLETLE BĐR ĐNSANIN HĐKÂYESĐ Ayın altında kağnılar gidiyordu. sanki gidenler hiçbir zaman hiçbir menzile erişmiyecekti. kısacıktılar. Ve onlar ayın altında dönen ilk tekerlekti. dağlar öyle uzakta.

küçük çeneleri. avradımız. ince. bizim kadınlarımız şimdi ayın altında kağnıların ve hartuçların peşinde . Ve kadınlar. odunda ve pazardaki ve karasabana koşulan ve ağıllarda ışıltısında yere saplı bıçakların oynak.ve kağnılarda tahta yataklarında koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı. ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar. tütünde. bizim kadınlarımız : korkunç ve mübarek elleri. kocaman gözleriyle anamız. yârimiz ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız ve ekinde. Ve kadınlar birbirlerinden gizliyerek bakıyorlardı ayın altında geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.

hatıraların dışında. kağnıları. 2800 küsur mitralyöz. 325 top. «6 Ağustos emri» verilmiştir. gecenin içinde : . kol. 5 tayyare. Hatıralara bağlı. Gecenin içinde rüzgâr. Gecenin içinde toprak. süvari alaylarıyla yer değiştiriyordu. Ve ayın altında kağnılar yürüyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru. yer değiştirecek. Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde ince boyunlu çocuklar uyuyordu.harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi aynı yürek ferahlığı. aynı yorgun alışkanlık içindeydiler. kıt'aları. ayak ve göz kımıldanıyordu gecenin içinde. Birinci ve Đkinci ordular. 98956 tüfek. 2500 küsur kılıç ve 186326 tane pırıl pırıl insan yüreği ve bunun iki misli kulak.

Kırılıp dağlarda kalan sol arka makası yerine şasinin altına. tahtaları ve etleriyle birbirine sokulup. korkunç ve sessiz emniyetlerini birbirlerine sokulmakta bulup. cesur. âletler ve hayvanlar. kocaman. topraklı elleriyle yürüyorlardı. yorgun ayakları. dingilin üzerine budaklı bir gürgen kütüğü sarmış olmasına rağmen ve kalb ağrılarıyla ve on kilometrede bir karanlığa yaslanıp durduğu halde ve vantilâtöründe dört kanattan ikisi noksan iken şahsının vekarlı kudretini resmen biliyordu : «6 Ağustos emri»nde ondan ve arkadaşlarından . inatçı ve şirret. Ve onların arasında Birinci Ordu Đkinci Nakliye Taburu'ndan Đstanbullu şoför Ahmet ve onun kamyoneti vardı.insanlar. demirleri. Bir acayip mahlûktu üç numrolu kamyonet : Đhtiyar.

Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet. siyah mavnaları..Ahırdağları ve imtidadına doğru iniyorlardı.. çınar dibinde iki mars bir oyunla yenip Bücür'ü. Arkadaşlar ileri geçtiler. âletlerin ve kağnıların yanından geçip Afyon . bu meyanda Ahmet'in kamyoneti. Đhzar ve teşkil olunanlar. Ahmet'in kafasında uzak bir şehir ve bir şarkı vardı. Bu şarkı nihaventtir ve beyaz tenteli sandalları. Manzara yıldızlardan ve dağlardan ibaret.. ihzar ve teşkil edilmiş bulunan ve cem'an 300 ton kabiliyetinde kabul olunan 100 kadar serî otomobil.«. Ay battı. Vantilâtörde adedi devir düşüyor gibi. insanların..» diye bahsediliyordu. güneşli karpuz kabuklarıyla bir deniz kıyısındadır şehir. .

köşede. Ne diyorduk oğlum Ahmet? Dökmeciler sağda kalır. Motor mızıkçılık ediyor. uskumru dolmasına da bayılırım pek. mutfaktan gelirmiş. Harbiye Nezareti'nin arka duvarında siyah çarşaflı bir kadın çömelip yere darı serper güvercinlere ve papelciler şemsiye üstünde papaz açarlar. orda. medreseler. Tabâhat. . derken. Uzunçarşı'ya saparken. altı cilt «Tarihi Cevdet» ve «Fenni Tabâhat». yani yemek pişirmek. çeşmeyi geç. mektep bahçesi. sıra servilerin önünden yürü. Hani. sol kolda seyyar kitapçı : «Hikâyei Billûr Köşk». bizi dağ başlarında bırakacak meret.kalk.

Zindankapı. Sandalyacılar. Babacafer. dersin. Ve sen Đstanbullu. saptılar sola. Đlerde bir süvari kolu gidiyor. Urgancılar. halat ve dökme tunçtan çıngıraklar satılır. Urgancılarda yüz parça yelkenli gemiyi ve hesapsız katır kervanlarını donatacak kadar urgan. Rüstem Paşa Camii.Yaldızlı kuyruğundan tutup bir salkım üzüm gibi yersin. Kuruyemişçiler. sen kendi ellerinin hünerine alışmış olduğundan şaşarsın Đstanbullulara : ne kadar ince. tesbihçiler. Uzunçarşı'yı dikine inersin. tavla pulcuları. mavnaları. güneşli karpuz kabuklarıyla . Yemiş iskelesindeyiz : sandalları. ne çeşitli hünerleri var. Uzakta Balıkpazarı.

Eller. Yemiş iskelesinden dilenci vapuruna binip Eyüp'te Niyet Kuyusu'na gittikti. Dur bakalım Babacafer. Küfreden ve küfrettiğine kızan elleri . yeşil zeytin tanesi gibi gözler.yüzüne hasret kaldığım deniz. Üç numrolu kamyonet durdu.. bacakları biraz çarpıktı ama... Kriko. Pompa. Karanlık. beyaz başörtüsü. Tam Kasımpaşa'ya yaklaştık.. Kaşları da hilâl gibi çekikti... Derdine deva bulmazsak eğer. Lastik hava kaçırıyor.. Elleri yumuk yumuk.. Sol arka lastik hava mı kaçırıyor ne? Đnip baksam.

Hem. Soyundu.. Dağlarda avaz avaz imdat istemek? Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet.. Süleymaniyeli şoför Ahmet soyun.. sana tek başına verilmiştir üç numrolu kanyonet. Yedek? Yok. Đç lastik boydan boya patladı. Ceket. hani bir koyun varmış. külot. gömlek ve kalpak ve kırmızı kuşak.lastikte ve ihtiyar tekerlekte dolaşırken Ahmet hatırladı : bir gece nüzüllü babaannesini sedirden sedire taşırken kadıncağız. pantol.. Ahmet'i postallarının üstünde çırılçıplak . kendi bacağından asılan bir koyun. don.

Dayan ömrümün törpüsü..bırakarak dış lastiğin içine girdiler. dayan arslan... Hiçbir zaman böyle merhametli bir ümitle sevmedi hiçbir insan hiçbir âleti.. Saatta elli yapıyoruz. şişirdiler. Bu şarkı nihaventtir.... SEKĐZĐNCĐ BAP . dayan da dağlar anadan doğma görsün şoför Ahmet'i.. Beyaz başörtüsü... Deniz kıyısında bir şehir.

Gündüz güneşin. daha yakın. aşkımıza ve kendimize dair sesler geldiği için kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi . ne toprak kokusu vardır. Ve şimdi gece olduğu için ve dünya karanlıkta daha bizim.30. Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır. ne kuş sesi. ne ağaç. gece yıldızların altında kayalardır. daha küçük kaldığı için ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten evimize.26 AĞUSTOS GECESĐNDE SAATLAR ĐKĐ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADAR ve ĐZMĐR RIHTIMINDAN AKDENĐZ'E BAKAN NEFER Saat 2.

Ovada Akarçay bir pırıltı halinde ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var : Akarçay belki bir akar su. belki küçücük bir nehirdir. Küzeydoğuda Güzelim-dağları ve dağlarda tek tek ateşler yanıyor. belki bir ırmak. Düşman üç saatlik yerdedir ve Hıdırlık-tepesi olmasa Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek. bir buçuk adam boyundaki . Akarçay Dereboğazı'nda değirmenleri çevirip ve kılçıksız yılan balıklarıyla Yedişehitler kayasının gölgesine girip çıkar.okşayarak gülümseyen bıyığını seyrediyordu Kocatepe'den dünyanın en yıldızlı karanlığını. Ve kocaman çiçekleri eflâtun kırmızı beyaz ve sapları bir.

Düşündü birdenbire kayalardaki adam kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri. ne kadar uzundular? Birçoğunun adını bilmiyordu. Ve yıldızlar öyle ışıltılı. Yunan'dan önce ve Seferberlik'ten evvel Selimşahlar Çiftliği'nde ırgatlık ederken Manisa'da geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek. Ve Afyon önünde Altıgözler Köprüsü'nün altından gündoğuya dönerek ve Konya tren hattına rastlayıp yolda Büyükçobanlar Köyü'nü solda ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp gider. Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu. öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam .haşhaşların arasından akar. yalnız. Kim bilir onlar ne kadar büyük.

Paşalar onun arkasındaydılar. Halimur .» dediler. Sarışın bir kurda benziyordu. Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. Yürüdü uçurumun başına kadar. birdenbire beş adım sağında onu gördü. O. saatı sordu.Ayvalı hattı üzerinde manga mevziindedir. rahat günlere inanıyordu ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında. durdu. Paşalar : «Üç. Saat 3.nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel. eğildi.30. uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı. Đzmirli Ali Onbaşı (kendisi tornacıdır) karanlıkta gözyordamıyla . Bıraksalar ince.

Đkinci esmer. vuracaktı amcasını vuranı tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam. inanılmıyacak kadar büyük ayaklı bir adam.sanki onları bir daha görmiyecekmiş gibi baktı manga efradına birer birer : Sağda birinci nefer sarışındı. Altıncı. Yedinci. Üçüncü kekemeydi fakat bölükte yoktu onun üstüne şarkı söyliyen. . yine de dimdik ayakta kalabilir. Sakarya'da yaralandı ve gözünü kırpmadan daha bir hayli yara alabilir. Đnönü'nde. memlekette toprağını ve tek öküzünü ihtıyar bir muhacir karısına bıraktığı için kardeşleri onu mahkemeye verdiler ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için ona «Deli Erzurumlu» derdiler. Beşinci. Mehmet oğlu Osman'dı. Çanakkale'de. Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.

korkmıyacaktı bu kadar bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp birbirine böyle vurmasalar.Söğütlüdere mıntıkası. durdu boyun büküp el kavuşturup sabah namazına. kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru. Saat 4. . makanizmalar üzerinde. Gözler karanlıkta. Đbrahim. Ağzıkara . uzakta. Herkes yerli yerinde. Tabur imamı mevzideki biricik silâhsız adam : ölülerin adamı. Eller yakında. On ikinci Piyade Fırkası. Ve Đzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki : tavşan korktuğu için kaçmaz kaçtığı için korkar. Đçi rahattır.Sekizinci.

45. Ve sarkık. sütbeyaz bir Denizli horozu. kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor. meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir Cenâbı rabbülâlemîne şühedâyı. kantarmasında köpük.. Geride. atları. siyah bıyıklı süvari. köylerde bir horoz öttü. Karşı dağlar ardında..Cennet. siyah bıyıklı süvari ellerinin tersiyle yüzünü örttü. . Köyler. Đkinci Süvari Fırkası'ndan Dördüncü Bölük. Sarkık. Çukurova beygiri kuyruğunu karanlığa vuruyordu : dizkapaklarında kan. düşman elinde kalan bir başka horoz vardır : baltaibik. ebedî bir istirahattır. Sandıklı civarı. çınar dibinde. beygirinin yanında duruyordu. Ve yenilseler de. Saat 4. yenseler de âdâyı.

uzunu. mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak konuşuyor : -Bizim Đstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var. ben. bilmem ki. Darülmuallimin mezunu Nurettin Eşfak. nasıl anlatsam. Tınaztepe'ye karşı Kömürtepe güneyinde.Düşmanlar herhal onu çoktan kesip çorbasını yapmışlardır. fakat onun.. On beşinci Piyade Fırkası'ndan iki ihtiyat zabiti ve onların genci. gelecek günler için . inanmış adam. Meselâ. bakın : «Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın. Saat beşe on var. inandıklarının hepsine inanmıyorum. «Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak». Kırk dakka sonra şafak sökecek. Âkif.» Hayır..

Gün ağardı ağaracak. en ön sırada. Ve bu anda. Bir şarkı istiyorum zaferden sonrasına dair. Dağlar aydınlanıyor. «Kim bilir belki yarın. Kokusu tütmeğe başladı : Anadolu toprağı uyanıyor.. ön safta. kendimiz vaadettik kendimize.» Saat beşe beş var.gökten âyet inmedi bize. şahlanıp ölesi geliyordu insanın. Bir yerlerde bir şeyler yanıyor. Onu biz. Topçu evvel mülâzımı Hasan'ın .. kalbi bir şahan gibi göklere salıp ve pırıltılar görüp ve çok uzak çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak bir müthiş ve mukaddes mâcereda.

öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki bütün ömrünü ve hâtırasını ve yedi buçukluk bataryasını ağlanacak kadar küçük buluyordu. yani.Beş. toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle Birinci ve Đkinci ordular baskına hazırdılar. kalktı ayağa.. on beşlik obüslere kadar.Saat kaç? .Yarım saat sonra demek. yıldızları ağaran muazzam karanlığa. bütün âletleriyle ve vatan uğrunda. 98956 tüfek ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden yedi buçukluk şnayderlere.. Baktı. . Kumral başını gökyüzüne çevirdi. Yüzbaşı sordu : . Şimdi bir hamlede o kadar büyük.yaşı yirmi birdi. .

30 Ağustosta düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu. Bunlar : Karahisar güneyinde 50 ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.Alaca karanlıkta. beygirinin yanında duran sarkık. siyah bıyıklı süvari kısa çizmeleriyle atladı atına. Sonra. Sonra. Ve başladı topçu ateşiyle ve fecirle birlikte büyük taarruz. Sonra. ... düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihâta ettik Aslıhanlar civarında 30 Ağustosa kadar.. Sonra. bir çınar dibinde.. Nurettin Eşfak baktı saatına : . düşmanın müstahkem cepheleri düştü.Beş otuz. Sonra. Sonra.

sırtüstü.Esirler arasında General Trikopis : Alaturka sopa yemiş bir temiz ve sırmaları kopuk frenk uşağı. Devrildi. buraya gönderenler öldürdü seni. Baktı yukarı.» Sonra. Sonra.» Nurettin dedi ki : «Seni biz değil. Ve bu postallar daha bir hayli zaman üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından seyredip güneşli gökyüzünü . 31 Ağustos günü ordularımız Đzmir'e doğru yürürken serseri bir kurşunla vurulan Deli Erzurumluydu. yan yana yatan postalları her seferkinden kocamandılar... Nurettin dedi ki : «Teselyalı Çoban Mihail. Kürek kemikleri altında toprağı duydu... baktı karşıya. Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak'ın ayağı. Gözler hayretle yandılar : önünde.

nalların.. sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden ve Deli Erzurumlu ölürken kederinden yüzlerini toprağa döndüler.ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler. Solda... Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü ve şu türküyü duydu : «Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim. Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala. Sonra.. ilerdeydi Ali Onbaşı. Sonra. Kaçanı kovalamıyordu yalnız ulaşmak da istiyordu bir yerlere ve sadece kahretmiyor yaratıyordu da. Kan içindeydi yüzü gözü. ellerin ve gözlerin pırıltısı ardarda çakan aydınlık bir bütündü. Ve kılıçların. .

bu cehennem. Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine. dişler kenetli. Doğudan Batıya. Ve biz de burda bitirdik destanımızı. 9 Eylülde Đzmir'e girdik ve Kayserili bir nefer yanan şehrin kızıltısı içinden gelip öfkeden. sevinçten. . Türk halkıyla beraber seyretti Đzmir rıhtımından Akdeniz'i... ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benziyen toprak. Güneyden Kuzeye. bu cennet bizim.. Kapansın el kapıları.Bilekler kan içinde. ümitten ağlıya ağlıya. Sonra. yok edin insanın insana kulluğunu. bu hasret bizim.»> Sonra. bu dâvet bizim. bir daha açılmasın..

940 Çankırı Hapisanesi.Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap... cesur. 941 Bursa Hapisanesi. havada kuş kadar çokturlar. korkak. hakîm ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır. câhil. kitabımızda yalnız onların mâcereları vardır. . Türk halkı bağışlasın bizi. 939 Đstanbul Tevkifanesi. suda balık. onlar ki toprakta karınca.

.. En yalnız dalganın üzerinde boş bir konserve kutusu.LODOS Başlangıç Kim bilir kaç milyon ton ağırlığında ummanda çalkalanmakta su. +1 Bir aydır ki hapisane geceleri böyledir : kızgın dişi kediler — apışları ıslak tüyleri diken diken enselerinde diş yerleri — bazan kuş bazan insan sesi çıkarıp .

Lodos... yasak bana etine dokunmak senin. Alınmış elimizden doğurtmak imkânımız.. Biz altı yüz adet kadınsız erkeğiz. Nasıl şiddetli nasıl sıcak esiyor. . bereketli bir rahimde yenmek ölümü..dolaşıyorlar gebe kalana kadar. En müthiş kudretim yasak bana : yeni bir hayat aşılamak. Hava lodos. Mevsim bahara yakın. Nasıl şiddetli nasıl sıcak esiyor. yaratmak seninle beraber : sevgilim... Mevsim bahara yakın. Fırtına.

+3 Fabrikanın avlusunda elektrik ışığı. ucunda ince bir telin sallanıyor iki yana. ve başından uçan miğferi yuvarlanıyor önünde rüzgârın. . +2 Tepedelen cephesinde bir ceset.Bir yerlerde bir cam kırıldı yine — bu gece bu üçüncüsü —. örtülüyor altında karların. Bir kadın. Hangi boş koğuşun kapısı açık kalmış. Boynu çıplak. nasıl çarpıyor. küüüt.. küt....

uzun saçlarıyla etekleri uçarak atölyenin kapısında.. Ve kalın ve dallı budaklı kestaneler kımıldanıyor . Atölyenin saçağından büyük bir buz parçası düştü yere.. Rüzgâr vurdu putrellere... +5 Đnce uzun kılçıklardan ibaret kalan kavak ağaçları aydınlıktılar mehtâbolmadığı halde. Ve iki yanda çırpınan muşambalarıyla koşuyorlar gece yarısı denize doğru.. +4 Ovaya dörtnala yaylılar iniyor : çıngıraklar hamutlarında beygirlerin..

— iki yana sallanıyor değil ağır ağır yer değiştiriyorlar âdeta — gidiyordu göz alabildiğine yıldızların ışığında yapraksız ahşap kalabalığı.1941 . 23..1. bu uğultu. Buna rağmen bu lodos. Buna rağmen havada dişi bir ten kokusu ve yüklü bir yumurtalığın sıcaklığı. Mevsim bahara yakın ve doğumun — korkunç güzel ve sıcaktır — günü doldu dolacak..... Yürüyor usareler yapraksız dalların ucuna doğru. Gebelik.. Dağlarda kar çözülüyor. Gebe.

MAVĐ GÖZLÜ DEV. çalamazdı kapısını bahçesinde ebruliiii hanımeli açan evin. MĐNNACIK KADIN VE HANIMELLERĐ O mavi gözlü bir devdi. Minnacık bir kadın sevdi. bahçesinde ebruliii hanımeli açan bir ev. Kadının hayali minnacık bir evdi. Ve elleri öyle büyük işler için hazırlanmıştı ki devin. yapamazdı yapısını. Bir dev gibi seviyordu dev. .

girdi zengin bir cücenin kolunda bahçesinde ebruliiii hanımeli açan eve. Mini minnacıktı kadın.. Ve elveda! deyip mavi gözlü deve. NERDEN GELĐP NEREYE GĐDĐYORUZ? . Minnacık bir kadın sevdi. Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev. Rahata acıktı kadın yoruldu devin büyük yolunda. dev gibi sevgilere mezar bile olamaz: bahçesinde ebruliiiii hanımeli açan ev.O mavi gözlü bir devdi.

arkamızda kalan yollarda ulu uyumları aklımızın.Başlangıç Doğrultup belimizi kalktığımızdan beri iki ayak üstüne. Kanlı ayak izlerimiz mi önümüzdeki yollarda duran? Bir cehennem çıkmazında mı sona erecek önümüzdeki yollar? 1 Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler. bu yaşanası dünyada. toprakta. . Çocuklar ölebilir yarın. çocukların avuçlarında yeşerecekler. tuvalde. taşta. yıkan da yaratan da biziz bu güzelim. çelikte ve pılastikte. Arkamızda kalan yollarda ayak izlerimiz kanlı. günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların. ellerimizin. yaratan da biziz. kolumuzu uzunlaştırdığımızdan beri bir lobut boyu ve taşı yonttuğumuzdan beri yıkan da. tunçta. yüreğimizin.

Negatif resimcikler boşluğun karanlığında. kırematoryum. kırematoryum. Bir deniz görüyorum ölü balıklarla örtülü bir deniz. Yeller eser yerinde. çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında arkalarında bir avuç kül bile değil. Yok olan şehirlere şiirler yazılmayacak. Yeller eser yerinde. Beş şehir vardı. Kırematoryum. Yeller eser yerinde. çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın. yaşanmamış günlerimiz çocukların avuçlarıyla birlikte yok olan. düşerek de değil kuyulara filân. 2 Bir şehir vardı.hem de ne sıtmadan. Negatif resimcikler boşluğun karanlığında. . çocuklar ölebilir yarın. ne kuşpalazından. Yüz şehir vardı. arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan.

ne karlı ağaçlar. ölmek istemiyorum. Yok olmuş olan dalların üstünden o bulutlardır geçen.. Batıya götürmeyin beni. Odan sıcak.. ne paltolu adamlar. ağaçlar karlı. Güneye götürmeyin beni.. Penceren kalmayacak. ne ak yastıkta üzüm karası saçlar. ne bulvarlı sokak... Eller kalmayacak. Adamlar paltolu. Negatif resimcikler dalların altındaki yok olmuş olan dalların altındaki. Ölmek istemiyorum. Pencerende bir sokak bulvarlı. ölülere ağlayacak gözler kalmayacak ki. Ölülere ağlanmayacak. Kuzeye götürmeyin beni. Ak yastıkta üzüm karası saçlar.şair kalmayacak ki. ölmek istemiyorum. ..

götürün bir yerlere. hastalık kederi. yorgunluk da göz alabildiğine. 3 Tahta.Ölmek istemiyorum. çoluk çocuk. beton. O bulutlardır geçen yok olmuş olan dalların üstünden. ama keder dilediğin kadar. kocalmak kederinden . saman damlarımızla iki milyardan artığız. Doğuya götürmeyin beni. ayrılık kederi.. kadın. toprak. kitap da yetmiyor.. teneke. Hürriyet hepimize yetebilir ve sevda kederi. Bırakmayın beni burda. Ekmek hepimize yetmiyor. erkek. ölmek istemiyorum. Ölmek istemiyorum. Hürriyet hepimize yetmiyor.

gayrısı aşmayabilir eşiğimizi. Kitap hepimize yetebilir. Ormanlarınki kadar uzun olabilir ömrümüz. Yeter ki bırakmayalım, yaşanmamış günlerimiz yok olmasın çocukların avuçlarıyla birlikte, boşluğun karanlığına çıkmasın negatif resimcikler, yeter ki ekmek ve hürriyet yolunda dövüşebilmek için yaşayabilelim.

Çağırı

Tanrı ellerimizdir, Tanrı yüreğimiz, aklımız, her yerde var olan Tanrı, toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve pılastikte ve bestecisi sayılarda ve satırlarda ulu uyumların.

Đnsanlar sizi çağırıyorum : kitaplar, ağaçlar ve balıklar için, buğday tanesi, pirinç tanesi ve güneşli sokaklar için, üzüm karası, saman sarısı saçlar ve çocuklar için.

Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler,

günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların, çocukların avuçlarında yeşerecekler.

22.11.962

NĐKBĐNLĐK

Güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler göre-ceğiz... Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar, ışıklı maviliklere süre-ceğiz... Açtık mıydı hele bir son vitesi, adedi devir. Motorun sesi. Uuuuuuuy! çocuklar kim bilir ne harikûlâdedir

160 kilometre giderken öpüşmesi...

Hani şimdi bize cumaları, pazarları çiçekli bahçeler vardır, yalnız cumaları yalnız pazarları.. Hani şimdi biz bir peri masalı dinler gibi seyrederiz ışıklı caddelerde mağazaları, hani bunlar 77 katlı yekpare camdan mağazalardır. Hani şimdi biz haykırırız Cevap: açılır kara kaplı kitap: zindan.. Kayış kapar kolumuzu kırılan kemik kan. Hani şimdi bizim soframıza haftada bir et gelir. Ve çocuklarımız işten eve sapsarı iskelet gelir..

Hani şimdi biz.. Đnanın: güzel günler göreceğiz çocuklar güneşli günler göre-ceğiz. Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar, ışıklı maviliklere süre-ceğiz.....

1930

NĐYAZALANT SÖMÜRGESĐ

Afrika, Niyazalant sömürgesi. Saat sabahın dördü. Dipçikler kapıları dövdü ve işte fotoğraf : Zenci kardeşlerim bir don bir gömlek ve ayakları çıplak ve pembe avuçlu elleri kıvırcık başlarının üzerinde

dizilmişler duvar diplerinde.

Tıpkı bizim gibi, bizim de dipçikle dövüldü kapılarımız, bizim de ellerimiz havada, ayaklarımız çıplak, ama bizde de bize bağlı duvar diplerinde esir kalıp kalmamak.

1962

O VE AKSAKALLILAR

Yeşil selviler, beyaz mezar taşları ve elyazma kitaplar vardı manzarada. Gün akşama yakındı ve durgundu.

Bir yemiş sofrasının başında bağdaş kurmuş gibi oturmuşlardı etrafına ibret aynasının. Aksakalları bilgin, gözleri genç, elleri yorgundu, ilhamlı, vahim ve dalgındılar. O, birdenbire meclise geldi dedi : «— Đbret aynasından bakıp

çubuklarını yakıp şerh ü izah edenler. Değişmekte olanı görüp içine girip değiştirmektir hüner. Ve sanmayın ki değişen başı boş bir oktur, kanunu ve nizamı yoktur. Ben, bilip bildiririm ki : Rab ve kitap ve saçı rüzgârda uçan «kahraman» değil, (karanlık orman, tuzlanmamış deri, budaklı lobut ve taş baltadan beri) Onlar'dır büyük macerayı yapan. Onlar ki toprakta karınca suda balık havada kuş kadar çokturlar.

Korkak, cesur cahil, hakîm ve çocukturlar. Ve kahreden yaratan ki Onlar'dır, şarkılarımda yalnız Onlar'ın maceraları vardır...»

ONUN DOĞUŞU VE DEMĐRHANE BACASI

Demirhane bacası ki yağmurda ümitsiz ve müntekim dururdu. Ve rüzgâr ki kendini kaldırıp kaldırıp demirhane bacasına vururdu. Ve siyah bir yelken gibi gece rüzgârdayken, sahip değilken ağaçlar dallarına, kuşlar kanatlarına, ve çekerken karanlıktan yıldırımları toprak, insanlar ve âletler bırakıp kaldırımları derin uykulardayken bir zemin katında bir çocuk doğdu. Yıldızlar teker teker deste deste yandılar. Yıldızlar, onun çocuk gözleri gibi aydınlık ferah veren

kerim olandılar... Demirhane bacası ışıyıp gülümsedi, dedi :

« — Zemin katında doğan bil ki o dur. Rehber ve delil ki o dur. Fikri derin, şefkati gani, gazabı yamandır, âletsizlerin oğlu, âletsizlere âlet verecek olandır. O, onların içinde, onların önünde o, matem gecesinde, kavga yerinde, bayram gününde o. Ve o her yanından ana kucağı gibi saracaktır onları. Ona ram olacak dört kadim unsur : âteş ve toprak, rüzgâr ve yağmur. Ve körler hikâyesinin son babını o, tekmil ettirecektir. Yazacaktır insanoğlu öz kitabını bilerek isteyerek.»

Sustu demirhane bacası. Söküyor şafak.

ORKESTRA

Bana bak! Hey! Avanak! Elinden o zırıltıyı bıraksana! Sana, üç telinde üç sıska bülbül öten üç telli saz yaramaz!

Bana bak! Hey! Avanak! Üç telinde üç sıska bülbül öten üç telli saz dağlarla dalgalarla kütleleri ileri atlatamaz!

Üç telli saz yatağını değiştirmek isteyen nehirlerden:köylerden, şehirlerden aldığı hızla, milyonlarla ağzı bir tek ağızla güldüremez! Ağlatamaz! hey! hey! üç telli sazın üç telinde öten üç sıska bülbül öldü acından. Onu attım köşeye! hey! hey! üç telli sazın ağacından deli tiryakilere içi afyon lüleli bir çubuk yaptılar!

Hey! Hey! Dağlarla dalgalarla, dağ gibi dalgalarla dalga gibi dağ-lar-la başladı orkestram! Hey! Hey! Ağır sesli çekiçler sağır örslerin kulağına Hay-kır-dı!. Sabanlar güleşiyor tarlalarla, tarlalarla! Coştu çalgıcı başı, esiyor orkestram dağlarla dalgalarla, dağ gibi dalgalarla, dalga gibi dağ-lar-la.

1921

OTOBĐYOGRAFĐ 1902'de doğdum doğduğum şehre dönmedim bir daha geriye dönmeyi sevmem üç yaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim on dokuzumda Moskova'da komünist Üniversite öğrenciliği kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu ve on dördümden beri şairlik ederim kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir ben ayrılıkların kimi insan ezbere sayar yıldızların adını ben hasretlerin hapislerde de yattım büyük otellerde de açlık çektim açlık gırevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir otuzumda asılmamı istediler kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini verdiler de otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu .

elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum Pırağ'dan Havana'ya Lenin'i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924'de 961'de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır partimden koparmağa yeltendiler beni sökmedi yıkılan putların altında da ezilmedim 951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün 52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile aldattım kadınlarımı konuşmadım arkasından dostlarımın içtim ama akşamcı olmadım hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana başkasının hesabına utandım yalan söyledim yalan söyledim başkasını üzmemek için ama durup dururken de yalan söyledim .

bindim tirene uçağa otomobile çoğunluk binemiyor operaya gittim çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye ama kahve falıma baktırdığım oldu yazılarım otuz kırk dilde basılır Türkiye'mde Türkçemle yasak kansere yakalanmadım daha yakalanmam da şart değil başbakan filân olacağım yok meraklısı da değilim bu işin bir de harbe girmedim sığınaklara da inmedim gece yarıları yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında ama sevdalandım altmışıma yakın sözün kısası yoldaşlar bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da insanca yaşadım diyebilirim ve daha ne kadar yaşarım .

ÖLÇÜ Sevdiğin müddetçe ve sevebildiğin kadar. sevdiğine her şeyini verdiğin müddetçe ve verebildiğin kadar gençsin. 11 Eylül 1961 / Doğu Berlin. 1947 .başımdan neler geçer daha kim bilir.

. Ne ince boyunlu ilâç şişesini ne kırmızı kutuyu devirdiniz.. Đstanbul limanında kömür yüklerken bir Đngiliz şilebine.ÖLÜME DAĐR Buyrun. oturun dostlar. Buyrun. hoş gelip sefalar getirdiniz. kömür küfesiyle beraber ambarın dibine. Biliyorum. Neden öyle yüzüme bir tuhaf bakılıyor? Osman oğlu Hâşim. Yüzünüzde yıldızların aydınlığı başucumda durup el ele verdiniz. Şilebin vinci çıkartmıştı nâşınızı ve paydostan önce yıkamıştı kıpkırmızı kanınız . Ne tuhaf şey. hani siz ölmüştünüz kardeşim. oturun dostlar hoş gelip sefalar getirdiniz. ben uyurken hücreme pencereden girdiniz.

Yayalar-köylü Yakup. . merhaba.. Siz de ölmediniz miydi? Çocuklara sıtmayı ve açlığı bırakıp çok sıcak bir yaz günü yapraksız kabristana gömülmediniz miydi? Demek ölmemişsiniz? Ya siz? Muharrir Ahmet Cemil? Gözümle gördüm tabutunuzun toprağa indiğini.. Ayakta durmayın..simsiyah başınızı. Kim bilir nasıl yanmıştır canınız. ben sizi ölmüş zannediyordum. oturun. Yüzünüzde yıldızların aydınlığı hoş gelip sefalar getirdiniz. hücreme pencereden girdiniz.. iki gözüm.

Bir eski Acem şairi : «Ölüm âdildir» — diyor. ..Hem galiba tabut biraz kısaydı boyunuzdan. vazgeçmemişsiniz eski huyunuzdan.— «aynı haşmetle vurur şahı fakiri.. Ben sizi ölmüş zannediyordum.. herhangi bir şahın bir gemi ambarında bir kömür küfesiyle öldüğünü?. neden şaşıyorsunuz? Hiç duymadınız mıydı kardeşim.. Günde elli kuruşu tutabilmek için. hoş gelip sefalar getirdiniz. oturun dostlar. o ilâç şişesidir rakı şişesi değil. Onu bırakın Ahmet Cemil.. buyrun. yapyalnız dünyayı unutabilmek için ne kadar çok içerdiniz.» Hâşim. Başucumda durup el ele verdiniz..

» Şişeyi bırakın Ahmet Cemil. dostlar.Bir eski Acem şairi : «Ölüm âdildir» — diyor.. ölümün âdil olması için hayatın âdil olması lâzım.. Dostlar beni bırakıp. Boşuna hiddet ediyorsunuz.. Yakup.. Bir eski Acem şairi.. Fakat bekleyin. diyorsunuz. bitsin sözüm. iki gözüm.. ne güzel güldünüz. böyle hışımla nereye gidiyorsunuz? . Biliyorum. Bir eski Acem şairi : «Ölüm âdil.. Yaşarken bir kerre olsun böyle gülmemişsinizdir..

.. Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının.. güneşli bir rahatlık ve etin daveti : kıpkızıl çizgilerle bölünmüş sıcak koyu bir karanlık... hapiste ve yaşım kırkı geçmiş iken.. Đçimde ikinci bir insan gibidir seni sevmek saadeti..PĐRAYE ĐÇĐN YAZILMIŞ : SAAT 21-22 ŞĐĐRLERĐ Ne güzel şey hatırlamak seni : ölüm ve zafer haberleri içinden. Ne güzel şey hatırlamak seni : bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin ve saçlarında vakur yumuşaklığı canımın içi Đstanbul toprağının.. .

. . kendisi değil edasındaki dünya. ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım. Ve hemen fırlayarak yerimden penceremde demirlere yapışarak hürriyetin sütbeyaz maviliğine sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım. yazmak sana dair... hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek : filânca gün.. hapiste ve yaşım kırkı geçmiş iken.Ne güzel şey hatırlamak seni.. falanca yerde söylediğin söz. Ne güzel şey hatırlamak seni : ölüm ve zafer haberleri içinden.. Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine : bir çekmece bir yüzük. Ne güzel şey hatırlamak seni.

göz gibi çıplak. 21 Eylül 1945 . etindendiler. yüreğinden. Kelimelerin geldiler bana. Kelimelerin getirdiler seni.. Mahzundular.20 Eylül 1945 Bu geç vakit bu sonbahar gecesinde kelimelerinle doluyum. umutlu. kelimelerin insandılar. kahramandılar. el gibi ağır ve yıldızlar gibi pırıl pırıl kelimeler.. onlar : kadın ve yoldaş olan. madde gibi ebedî. acıydılar.. onlar : ana. zaman gibi.. kafandan. sevinçli.

22 Eylül 1945 Kitap okurum : içinde sen varsın.. senin yorgun ellerinde ağır başın. dünyanın hali gibi halimiz. çalışırım : .. Oturdum ekmeğimi yerim : karşımda sen oturursun.. güler senin altın gözlerinin içi.Oğlumuz hasta. oğlumuz iyileşir. babası hapiste. Đnsanlar. daha güzel günlere insanları taşır.. babası çıkar hapisten. dünyanın hali gibi halimiz. şarkı dinlerim : içinde sen.

. duyamayız sesini birbirimizin : sen benim sekiz yıldır dul karımsın. şimdi.. konuşamayız seninle. 23 Eylül 1945 O şimdi ne yapıyor şu anda şimdi. ayakta mı? Kolunu kaldırmış olabilir.karşımda sen.. çalışıyor mu. kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi!.. sokakta mı. şu anda. beyaz.— O şimdi ne yapıyor. — hey gülüm. Belki de yürüyordur. Sen ki. adımını atmak üzredir. şimdi? Evde mi. şimdi? Belki dizinde bir kedi yavrusu var. her yerde «hâzırı nâzır»ımsın. uzanmış mı. — her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren . okşuyor.

şimdi?. şu anda. şimdi.. Ve sana söylemek istediğim en güzel söz : henüz söylememiş olduğum sözdür.— Ve ne düşünüyor beni mi? Yoksa ne bileyim fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi? Yahut.. insanların çoğunun neden böyle bedbaht olduğunu mu? O şimdi ne düşünüyor.. . canımın içi ayaklar!. En güzel günlerimiz : henüz yaşamadıklarımız. 24 Eylül 1945 En güzel deniz : henüz gidilmemiş olanıdır.. En güzel çocuk : henüz büyümedi..sevgili..

seni duvarların dışında. Bu sefer hapislik uzun sürdü biraz : 8 yıl. Ufak iş bizimkisi.25 Eylül 1945 Saat 21. sevgilim.... 26 Eylül 1945 Bizi esir ettiler. yaşamak : seni sevmek gibi ciddî bir iştir. nerdeyse koğuşların kapıları kapanır. Yaşamak : ümitli bir iştir.. Meydan yerinde kampana vurdu. bizi hapse attılar : beni duvarların içinde. .

namuslu. Fakat artık ümit yetmiyor bana.. 1 Ekim 1945 Dağın üstünde : .. ben artık şarkı dinlemek değil şarkı söylemek istiyorum.. Đnsanların birçoğu bu hale düşürülmüş. 30 Eylül 1945 Seni düşünmek güzel şey ümitli şey dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey. bilmeyerek hapisaneyi insanın kendi içinde taşıması.Asıl en kötüsü : bilerek... iyi insanlar ve seni sevdiğim kadar sevilmeye lâyık.. çalışkan.

2 Ekim 1945 Rüzgâr akar gider. Ağaçta kuşlar cıvıldaşır : kanatlar uçmak ister.. yani yarı yarıya dünyasız geçti bugün de. dost ve sevgili olsun hayat.akşam güneşiyle yüklü olan bir bulut var dağın üstünde. Bugün de : sensiz. Kapı kapalı : zorlayıp açmak ister. cesur kanatlar vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımızı. Taşır havamızda sessiz. aynı kiraz dalı bir kere bile sallanmaz aynı rüzgârla.... Birazdan açar kırmızı kırmızı : gecesefaları birazdan açar kırmızı kırmızı. Ben seni isterim : senin gibi güzel. Biliyorum henüz bitmedi .

sefaletin ziyafeti. sevgilim.. .. Henüz öldürmek zorunda bırakılmadık ve öldürülmek işi geçmedi başımızdan... 5 Ekim 1945 Đkimiz de biliyoruz. üşümeyi.. Đkimiz de biliyoruz. sevgilim.. öğretebiliriz : dövüşmeyi insanlarımız için ve her gün biraz daha candan biraz daha iyi sevmeyi. Bitecek fakat. öğrettiler : aç kalmayı. yorgunluğu ölesiye ve birbirimizden ayrı düşmeyi.

..» — diye.... duruyor olduğu gibi tank paletlerinin izleri. P î r â y e !. ağır. Buruşuyor hâlâ gelmeyen mektup avucumda. Dolaşmak tehlikeli hâlâ geceleyin açık denizleri.6 Ekim 1945 Bulutlar geçiyor : haberlerle yüklü. Altı yıldır sürülmedi bu tarla.. Yürek kirpiklerin ucunda uzayıp giden toprak uğurlanır.. Benim bağırasım gelir : — «P î r â y e . 7 Ekim 1945 Đnsan çığlıkları geçti geceleyin açık denizleri rüzgâr-larla. Tank paletlerinin izleri kapanır bu kış karla.

nâlet. 8 Ekim 1945 Çekilmez bir adam oldum yine : uykusuz.. aksi. Ve beni çileden çıkartıyor büsbütün kendime karşı duyduğum nefret ve merhamet.Ah.. Fakat Ezrailin sofrasından dönenler döndüler verilmiş kararlarla. Bir bakıyorsun ki ana avrat söver gibi. gözümün nuru.. Çekilmez bir adam oldum yine : . sonra bir de bakıyorsun ki ağzımda sönük bir cıgara gibi tembel bir türkü sabahtan akşama kadar sırtüstü yatıyorum ertesi gün. yine yalan söylüyor antenler : alın teri tacirleri kapatabilsin diye defteri yüzde yüz kârla. gözümün nuru. azgın bir hayvanı döver gibi bugün çalışıyorum..

Bir şeyler soruyormuşun. nâlet. kanaryamın : «Memo»mun türküsü. olması da imkânsız..uykusuz. Başını kaldırdın. sesini duymuyorum ama.. 9 Ekim 1945 Dün gece rüyama girdin : dizimin dibinde oturuyormuşun. kocaman. Fakat elimde değil seni kıskanıyorum beni affet. aksi. Kırmızı kafesinde. Islak dudakların kapanıp açılıyor. Havada fısıltısı başsızlığın ve sonsuzluğun. Bu yaptığım iş ayıp rezalet. Sebep yok. Yine her seferki gibi haksızım. . sarı gözlerini bana çevirdin. Gecenin içinde bir yerlerde aydınlık bir haber gibi saat çalıyor.

durup dinlenmeden değişen ebedî madde gibi gözlerin : sırrını her gün bir parça veren fakat hiçbir zaman büsbütün teslim olmayacak olan. . Kahrederek uyandım. ekinlerin içinde kayboluyorum. Senin ıslak dudakların hep öyle açılıp kapanıyor sesini duymuyorum ama.. Düşünüyorum : yoksa senin miydi bütün o sesler? 10 Ekim 1945 Gözlerine bakarken güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma.sürülmüş bir tarlada toprağı itip yükselen tohumların çıtırdısı ve bir kalabalığın haklı ve muzaffer uğultusu geliyor kulağıma.. Kitabın üstünde uyuyakalmışım meğer.. Yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum.... bir buğday tarlasında.

sevgilim. gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk. işte geldik gidiyoruz şen olasın Halep şehri.» 27 Ekim 1945 . gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi.18 Ekim 1945 Kale kapısından çıkarken ölümle buluşmak üzre. Devam ediyor bahtiyarlığa doğru gidişin. çalıştık gücümüzün yettiği kadar seni bahtiyar kılalım diye. son defa dönüp baktığımızda şehre... devam ediyor hayat. Đçimiz rahat. şu sözleri söyleyebileceğiz : «— Pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü.

Bir elmanın yarısı biz yarısı insanlarımız.Bir elmanın yarısı biz yarısı bu koskoca dünya. . Bir elmanın yarısı sen yarısı ben ikimiz.... 28 Ekim 1945 Itır saksısında artan koku. denizlerde uğultular ve işte dolgun bulutları ve akıllı toprağıyla sonbahar.. Sevgilim. Bana öyle gelir ki belki bin yıllık bir ömrün macerası geçti başımızdan. Ama biz hâlâ güneşin altında el ele yalnayak koşan hayran gözlü çocuklarız. yaş kemâlini buldu...

..5 Kasım 1945 Çiçekli badem ağaçlarını unut. bu bahiste geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı. Islak saçlarını güneşte kurut : olgun meyvelerin baygınlığıyla pırıldasın nemli. 8 Kasım 1945 Uzaktaki şehrimin damları üzerinden ve Marmara denizinin dibinden geçip sonbahar topraklarını aşarak olgun ve ıslak .. Sevgilim. mevsim sonbahar.. ağır kızıltılar. sevgilim. Değmez.

12 Kasım 1945 Damardan boşanan kan gibi ılık ve uğultulu son lodoslar esmeye başladı. üç dakikalık bir zamandı. telefon simsiyah kapandı. Đpekböceği tohumları kışlaklarına gitti gidecek.geldi sesin. nerdeyse girecek gebe-uykularına toprak. Ve biz yine bir kış daha geçireceğiz : büyük öfkemizin içinde ve mukaddes ümidimizin ateşinde ısınarak. sonbahar bitti bitecek. Ovada kavaklar soyunuyor. Uludağda. Havayı dinliyorum : nabız yavaşladı.. Bu. Sonra. zirvede kar ve Kirezli-yaylada şahane ve şipşirin yatmış uykudadır kırmızı kestane yapraklarının üstünde ayılar. ....

milleti. hangi hapiste yatsam sırtımda.. .. sinema localarında..... çalışkan. verem illeti...... Kara haberler geliyor uzaktaki şehrimden : namuslu. — kırıp geçirdi açlık. . fakir insanların şehri — sahici Đstanbulum. — diyorlar. — yangın yerlerinde.. — diyorlar. torbamın içinde götürdüğüm ve evlât acısı gibi yüreğimde.. — Đstanbulun sefaleti. Şu kadarcık kız çocuklarını.13 Kasım 1945 Tarif kabul etmez. senin hayalin gibi gözlerimde taşıdığım şehir. — diz boyu.. .. — diyorlar. — diyorlar. senin mekânın olan ve nereye sürülsem.. sevgilim.

kaldır. 1945 yılı Aralık ayının dördü Đlk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan. Ve zeytin devşirilmekte. geniş alnını. Hapisten mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına. böyle bir günde yılgın ve kederli değil.20 Kasım 1945 Saksılarda hâlâ tek tük karanfil bulunursa da ovada güz nadasları yapıldı çoktan.. tohum saçılıyor... öpülesi çizgilerle kırışık beyaz. benze bahar ağaçlarına. . Bir yandan kışa girilmekte. kuşan.. giyin. Bense hasretinle dolu ve büyük yolculukların sabırsızlığıyla yüklü yatıyorum demirli bir şilep gibi Bursada. bir yandan bahar fidelerine yer açılıyor.

ne münasebet. ferah ve ümitli bir âlem kuracağız Pirâyem. Ve senin alnın gibi hür. meyve çağında ağacın. sevgilim... Bu dünya.. akar suyun. Yıldız-poyrazdır esen. böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı Nâzım Hikmetin kadını. 5 Aralık 1945 Delindi sintine. tekneyi kayaların üstüne atacak. bu korsan gemisi batacaktır. 6 Aralık 1945 Onlar ümidin düşmanıdır. .. taş çatlasa batacak. esirler parçalamakta pırangaları.

bana düşman. elbet. onlar vatana düşman.. bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler. sevgilim. fakir-köylü Hatçe kadına.. sana düşman. vatan ki bu insanların evidir. sevgilim. ırgat Süleymana düşman. 7 Aralık 1945 Bursada havlucu Recebe. Karabük fabrikasında tesviyeci Hasana düşman. .serpilip gelişen hayatın düşmanı. düşünen insana düşman. dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya. Ve elbette ki... dökülen et —. Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına : — çürüyen diş. dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla bu güzelim memlekette hürriyet.

«— Ata binmesini de bilmezsin. Yaban kazları hızla gelip geçti demin herhal Đznik gölüne gidiyorlar. Öküzlerin ayakları yaş toprağa gömülüyor yumuşacık.. Ve dağlar dumana batık kurşunî..12 Aralık 1945 Ağaçlar ovada son bir gayretle pırıldamakta : pul pul altın bakır tunç ve tahta. sonbahar belki bugün bitti artık. sırılsıklam.diyeceksin ama şakayı bırak ve kıskanma. yeni bir huy edindim hapiste : seni sevdiğim kadar değilse de ..» —... Havada serin havada is kokusu gibi bir şey : havada kar kokusu var. Şimdi dışarda olmak. dörtnala sürmek dağlara doğru atı.. Tamam.

.. . Ve karın altında mağrur hamarat sürüp gidiyor hayat.. Göz alabildiğine Bursa ovasında kış : başsızlık ve sonsuzluk geliyor akla. 14 Aralık 1945 Hay aksi lânet..hemen hemen ona yakın seviyorum tabiatı. Sevgilim.. değişti mevsim çekişen gelişmelerden sonra bir sıçramakla.... Bembeyaz dallardan dağılan kargalarla başladı sabah. Ve ikiniz de uzaktasınız. fena bastırdı kış. 13 Aralık 1945 Gece kar birdenbire bastırmış.

. Gece erkenden yatağa gir. uçsuz bucaksız ve yaratılmadı. heyûlâ filân değil. RUBAĐLER BĐRĐNCĐ BÖLÜM 1 Bir gerçek âlemdi gördüğün ey Celâleddin. Yarı aç. . ressamı illetî-ûlâ filân değil.Sen ve namuslu Đstanbulum ne haldesiniz kim bilir? Kömürün var mı? Odun alabildin mi? Camların kıyısına gazete kâadı yapıştır. yarı tok üşümek : dünyada. memleketimizde ve şehrimizde bu işte de çoğunluk bizde.. Evde de satılacak bir şey kalmamıştır.

. 3 Sevgilimin hayâli dile geldi aynanın üzerinde : «— O yok. ben varım. ruhum onun.» — dedi bana günün birinde.Ve senin kızgın etinden kalan rubailerin en muhteşemi : «Suret hemi zıllest. ne ondan ayrı bir sırrın kemâlidir. kayboldu hayâl ve lâkin çok şükür sevgilim duruyor yerli yerinde. 2 Ruhum ne ondan önce vardı. 4 Muşambanın üstüne resmini bir kerecik çizdim ama ..» filân diye başlayan değil. Ve aslından en uzak ve aslına en yakın hayâl bana ışığı vuran yârimin cemâlidir.... düştü parçalandı ayna. Vurdum... o dışımdaki âlemin bende akseden hayâlidir..

.günde bin kere resmin çıktı bende tepemden tırnağıma.. ister gözlerimde : «körler onları görmese de.. kocaman gözlerin gerçekten var ve âsi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki dokunamıyorum bile. fakat ne tuhaf şey hayâlin onda daha çok kalacak benden uzun ömürlüdür muşamba. kâinat gibi gerçek dudaklardır. yıldızlar vardır. 6 Öptü beni : «— Bunlar. saçlarımdan uçan bahardır. 7 Bu bahçe.. «Đster gökyüzünde seyret.. Halbuki sen orda. şehrimde gerçekten varsın etinle kemiğinle ve balından mahrum edildiğim kırmızı ağzın. bu yasemin kokusu.» — dedi. 5 Sarılıp yatmak mümkün değil bende senden kalan hayâle.. bu nemli toprak.» — dedi.» — dedi. bu mehtaplı gece . «Bu ıtır senin icâdın değil.

ağlamak bitti çocuğum. 10 . düşünmeyen hayat. konuşmayan. 8 «— Paydos... — «gülmek. çünkü o ben gelmeden. ben geldikten sonra da bana bağlı olmadan vardı ve bende bu aslın sureti çıktı sadece.» Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak : görmeyen.....pırıldamakta devâmedecek ben basıp gidince de..» — diyecek bize bir gün tabiat anamız. 9 Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha. güzelim dünya elvedâ.. ve merhaba kâinat...

veba mikrobu ve yıldız hep hısım akrabayız.. 1 Düşünüyorum. gözlerin toprak olacak yarın. otomobil. sevgilim. Gözlerin. 12 Lahana. demek ki varım. . 11 Ne nurdan ne çamurdan. kedisi ve kedinin boynundaki boncuk yuğrumlarındaki farkla hepsi aynı hamurdan.. ergo sum»1 değil bu haşmetli ailede varız da düşünebilmekteyiz.... «Cotigo.. Ve ey güneş gözlü sevgilim. sevgilim.Balla dolu petek yani gözlerin güneşle dolu.. bal başka petekleri doldurmakta devâmedecek..

bu nimetleri yıldızlarından çok olan dünyada açım. ben elleri olan. tasın toprakla dolmadan. «şaraba değil.» 2 . ĐKĐNCĐ BÖLÜM 1 «— Şarapla doldur tasını.. yırtık pabuçlu adam : «— Ben. sen kanatları olan.13 Aramızda sadece bir derece farkı var.» — dedi. ekmek almaya bile yetmiyor param.» — dedi Hayyam... Baktı ona gül bahçesinin yanından geçen uzun burunlu.. işte böyle kanaryam. düşünemeyen kuşsun. düşünebilen adam.

Bu tatlı keder doğduk doğalı nasibolmadı bize : bir kenar mahallede. ayın altında. 4 Geçmiş günün hasretini çekmem — yalnız bir yaz gecesi bir yana — ve gözümün son mavi pırıltısı bile gelecek günün müjdesini verecek sana. 5 .. Perdesiz. vakti ganimet bil uyanılmaz uykulara varmadan : yâkut şarabı billûr kadehe doldur.. seher vaktidir ey delikanlı uyan.. simsiyah bir evde.. 3 Ömür gelip geçiyor. ömrün kısalığını tatlı bir kederle düşünerek şarap içmek lâle bahçesinde...Ölümü. buz gibi odasında uyandı delikanlı. gecikmeyi affetmeyen fabrikanın canavar düdüğüydü uğuldayan... zemin katında...

tepeden tırnağa iman. Ya hiç yokmuşsun gibi unutulursun . ÜÇÜNCÜ BÖLÜM 1 Đnsan ya hayrandır sana. gonga tam şafak vakti vurulacak. tepeden tırnağa kavga. bir insan..Ben. hasret ve ümitten ibâret ben. 6 Ben. ya düşman. sesim bir tohum gibi ağır ve çıplak : — Kalbimin saat ayarını veriyorum. spiker. Türk şairi komünist Nâzım Hikmet ben. konuştum. ben..

2 Çürüksüz ve cam gibi berrak bir kış günü sımsıkı etini dişlemek sıhhatli.ya bir dakka bile çıkmazsın akıldan.. beyaz bir elmanın. 3 Kim bilir belki bu kadar sevmezdik birbirimizi uzaktan seyredemeseydik ruhunu birbirimizin. berraklaştı ortalık. sanki seninle yüz yüze geldim birdenbire : . tortusu dibe çöken bir su gibi duruldu. Kim bilir felek ayırmasaydı bizi birbirimizden belki bu kadar yakın olmazdık birbirimize... karlı bir çam ormanında nefes almanın bahtiyarlığına benzer seni sevmek.. Sevgilim. Ey benim sevgilim. 4 Gün iyiden iyiye ışıdı artık...

. BALIKPAZARI'NDA. BĐR MEYHANEDE BĐR HAPĐSANE MUKAYYĐDĐ «— Yanarak...aydınlık. ŞABAN OĞLU SELĐM ĐLE KĐTABI I ĐSTANBUL'DA. Đnsanoğlunun ömrü belki lüzumundan fazla kısa belki lüzumundan fazla uzun... alabildiğine aydınlık. . yanarak parmakları şerrârelerden insan yüreklerine dokundu bu elleri yirmi beş senedir yani bir rubu asır hapisane kaleminde mukayyit kulunuzun..

. Hiç adam asılırken gördünüz mü? Yarın bir tane asacağız.. Bir tek daha içelim. ağlamaktan yine zehroldu şarabım bu gece.Bir tek daha içelim. "havâda yaprağa döndürdü rûzigâaar beni." Muallim Naci merhum.. Bu hâyı huy bu hâyı huy neden? Ve insanlar neden dolayı şu tabakta yatan uskumru gibi mahzun? Kıyamet günü bir suali var Ezraile hapisane kaleminde mukayyit kulunuzun.. şafakla şafakla beraber..."» Kalktı Bebek tramvayı Eminönü'nden... Zifiri karanlık Balıkpazarı. «— Ruhum.. . "Ağlamaktan....... Meyhanenin camlarına yağmur yağıyor..

Đstanbul şehrinin yoktur menendi... "Âdemin âdemin canlar katar âbuhavâsı cânına.Abdülhamid atardı Tıbbiye talebesini Sarayburnu'ndan.. Eskiden köprü başında asarlardı. bunu Sultanahmet'te...... Bir tek daha içelim.. Çok adam çok adam asıldı Hürriyette.. Yağmur dinmezse ıslanacak... demiş şair Nedim Efendi.» II ŞABAN OĞLU SELĐM Beykoz'un cam fabrikası ." demiş.. Akıntı götürmüş çuvalları bulamadılar..

sevdiklerini hilesiz sevdi Selim. Đnandıklarına katıksız inandı. karafakileri sever. III KUZGUNCUK .. Pencere camlarını biraz dalgalı çıkarır. Onun elinden çıkan cama gözlerin kapalı ayna dökebilirsin. kesme likör kadehleri harikadır. Severdi pencere camlarını. likör kadehlerine düşmandı. biraz çarpıksa da su bardakları. Ustabaşı değildi Selim büyük ustaların hünerini almıştı ama.... Selim daima büyük bir sırrı çözmek bir şeyler anlamak ister gibi bakar adama. severdi lamba şişelerini.moderen fabrikadır.

. Selim'in odası havadardı. Sağda Cevdet Paşa yalısı.. Fakat Kuzguncuk şirin yerdir ve gayet nefis yapar gül reçelini pansiyoncu Madam ve kızı Raşel..Beykoz'da oturmalı Beykoz'da çalışan adam. karyola. konsol. Aynada bir kartpostal : bir manzara Nis şehrinden. Kırmızı yazmalar kururdu yandaki boş arsada. karanlık şilepler geçerdi geceleri insanı olduğu yerde eli böğründe bırakarak. Đskemle.. Yalıda bir tavus kuşu bir de Mebrure Hanım vardı. Güneşte tavana suların ışıltısı vurur. Mebrure Hanım ..... Denize nazırdı pencereleri.

.. Fakat Kuzguncuk şirin yerdir Ve kırmızı yazmalar kuruyan boş arsadan dünyayı zapta gidecek olan pulsuz balıklar gibi çıplak çocukların her akşam dinlerdi çığlıklarını Selim..tafta entariler giyerdi. kanber tayı olmalı Şah Đsmail'in . Merhum Cevdet Paşa yalısında Mebrure Hanımı unutmuşlardı. perdeyi kaldırmalıdır. IV KĐTAP «Kitap rüzgâr olmalı. Beykoz'da oturmalı Beykoz'da çalışan adam. kitap.. Uyanır bir beyaz güle başlar.. Tentene işlerdi Mebrure Hanım. uyurken dağıtırdı gülünü. Çok ihtiyardı ve mavi gözleri kördü..

. V SON VAPUR Kalktı son vapur iskeleden.seni sırtına alıp devlerin üstüne saldırmalıdır. Onları mutlaka yeneceksin...... «64» numara.. Büyücek bir el kadar kırk yapraklı bir kitap.» Böyle bir kitap buldu Selim : Kara kara yazılar beyaz kâat üstünde.. Bir duvar yıkılacak bir bahçeye ineceksin. Devler kale kapısında devler yedi başlı ve simsiyah dururlar. . pul pul karışıp yıldızlara boş ve yorgun akıyor suyun üstünde.

«— Selim. sendedir.... Sendedir ekinimizin tohumu ve yapılarımızın temeli.» Eli beyazdı... ateş gibi elin. karanlık gözleri ve kırmızı saçları vardı Raşel'in... Demirimiz ve kömürümüz sendedir.Gece seslerle dolu. Sendedir rüzgârların gibi geçen ömrümüz. . VI YĐRMĐ BĐRĐNCĐ YAPRAK «Toprağın ismiyle başlarız söze. Sen ki topraksın seni sevmeyi bilmeli.. Aynada : Raşel'in kolu Selim'in eli ve son vapurun yolu.

... Hürriyetin ilk şarkısı anlamaktır.. VII RAŞEL'ĐN RÜYASI «— Hasan Ustayı çıkarmışlar işinden. ve Şaban oğlu Selim şarkı söylüyor. yirmi birinci yapraktır.. Selim kapattı kitabı. Biz seni değiştirip değiştirmedeyiz kendi kendimizi. Ve Selim. Laz fırıncı dükkânını kapatmış. Sen su damlalarında halkeyledin bizi.» Bu.. ... durup dinlenmeden değişirsin. şu kadar. Çocukları var : şu kadar.Sen ki topraksın. ve Doktor Moiz dün vurdu kendini.

Anladığını anlatmayan alçaktır.» «— Korkma günler bizimdir. ateşle. yürüyorlar. kolları alabildiğine uzun.. rap.. korkulu rüyalar görüyorum : Şişman adamlar.. çağırdılar yedi kat yerin altından mezarlarını kazacak olanları.» VIII KIRKINCI YAPRAK «Gelirken dünyaya kanla.» Bu kırkıncı yapraktır... ne çok insan öldürüyorlar. Raşel'im.. tırnaklarında kan omuzlarında altın çuvalları rap. Selim kapattı kitabı.Seni dinledim dinleyeli. Ne çok insan öldürüyorlar. Selim.... . Selim.. bizimdir.

Ve Selim.. 1328 doğumlu Şaban oğlu. Mevcut : 727. Bir misafir daha var. ve Şaban oğlu Selim.. eroin şebekesi ve Topkapı cinayeti geldiler.... Bugün de geçirdik vakti keraheti.. HAPĐSANEDE HAPĐSANE MUKAYYĐDĐ «— Bugün bir hayli yolcu aldık. Bu meyanda : gümrük ihtilâsı. IX ĐSTANBUL'DA. onu da kaydedelim : 1328. ben yazarken . Mirim. Kadınlar hariç.

sen pencereden bir nazar et : böyle akşam ışığında durur durur taştan değil renkli camlardan yapılmış gibi Sultanahmet. Đstanbul şehrinin yoktur menendi.. Ayaklarının üstüne basamıyor ve sol gözü kan içinde. bu hâyı huy neden bu beldede? Ey Fuzuli nerdesin? Nerdesin Galip Dede? Ey Nedim..... "Âdemin âdemin canlar katar âbuhavâsı cânına.... bu hâyı huy...» . demiş şair Nedim Efendi.. ... 1328 1328 doğumlu Şaban oğlu Şaban oğlu Selim.. Esbabını bilirim." demiş.. Mirim..

ŞAĐR Şairim şimşek şekillerini şiirlerimin caddelerde ıslık çalarak kazırım duvarlara. Sen benim hangisinden olduğumu anlamak istiyorsan cebime sok kafanı: orda aydınlığı okuyan kara ekmek sana doğruyu söyler. Şairim .. elbette gördü iki ayaklıların ikiye ayrıldığını... 100 metreden çiftleşen iki sineği seçebilen iki gözüm.

en sevdiğim gazel Anti Düringidir Engelsin. Fenerbahçenin forvetleri mahallede kaydırak oynıyan birer piç kurusuyken ben en ağır hafbekleri yere vururdum. Fulbolda eski kurdum. Bana mahsustur bu vuruş futbol potinlerim . Fakat asıl şaheserime başlamak için Hafızı Kapital olmayı bekliyorum...şiirden anlarım. Şairim bir yıl yağan yağmur kadar şiir yazdım. Santırdan alınca pası çakarım Hooooooooooooooooooooooooop! 5 numro top açık ağzından girer golkipin karnına. Futbolda eski kurdum.

. Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını! Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere! .. 1923 SALKIMSÖĞÜT Akıyordu su gösterip aynasında söğüt ağaçlarını. Şairiz be. şairiz dedik ya be arkadaş.kurşunkalemimden öğrendi bu zanaatı! O kurşunkalemim ki 9 deliğinizden vücudunuza her tıktığı mısra işkembenizde taş..

Atları rüzgâr... atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde! Atlılar atlılar kızıl atlılar. .. atları rüzgâr kanatlılar! Atları rüzgâr kanat.. gidenleri geri çağırmadı. baktı yalnız dolu gözlerle uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına! Ah ne yazık! Ne yazık ki ona dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak. beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak! Nal sesleri sönüyor perde perde.Birden bire kuş gibi vurulmuş gibi kanadından yaralı bir atlı yuvarlandı atından! Bağırmadı.

Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat! Akar suyun sesi dindi. Gölgeler gölgelendi renkler silindi.. ağlama.. Kara suyun aynasında el bağlama! el bağlama! ağlama! 1928 SAMAN SARISI . Siyah örtüler indi mavi gözlerine..Atları. At.. sarktı salkımsöğütler sarı saçlarının üzerine! Ağlama salkımsöğüt.

Vera Tulyakova'ya derin saygılarımla I Seher vakti habersizce girdi gara ekspres kar içindeydi ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım peronda benden başka da kimseler yoktu durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri perdesi aralıktı genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada saçları saman sarısı kirpikleri mavi kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı üst ranzada uyuyanı göremedim habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini baktım arkasından üst ranzada ben uyuyorum Varşova'da Biristol Oteli'nde yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu oysa karyolam tahtaydı dardı genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada saçları saman sarısı kirpikleri mavi .

ak boynu uzundu yuvarlaktı yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu oysa karyolası tahtaydı dardı vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu oysa karyolalar tahtaydı dardı iniyorum merdivenleri dördüncü kattan asansör bozulmuş yine aynaların içinde iniyorum merdivenleri belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde kederli bir gül açıldı ağır ağır Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden şair Nikolas Gilyen Havana'ya döndü çoktan yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti yudum yudum şehirlerimizin hasretini iki şey var ancak ölümle unutulur anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına .

çıktılar önüme ansızın oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı bir mangaydılar kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri kolları kollarında gamalı haç işaretleri elleri ellerinde otomatikleri vardı omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu hattâ yakaları boyunları vardı ama başları yoktu ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler yürüdük korktukları hem de hayvanca korktukları belli gözlerinden belli diyemem başları yok ki gözleri olsun korktukları hem de hayvanca korktukları belli belli çizmelerinden korku belli mi olur çizmelerden oluyordu onlarınki korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara her sese her kıvıltıya ateş ediyorlar hattâ Şopen Sokağı'nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor ve kurşun seslerini benden başka duyan yok .

ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından sicim ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin içinde sıcak bir fırancala gibi vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına Belveder yolunda düşündüm Lehlileri kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca Belveder yolunda düşündüm Lehlileri bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı girdim büyük salona genç bir kadınla saçları saman sarısı kirpikleri mavi ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler bebekevlerindeki gibi ve sen bundan dolayı bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada ak boynun uzundu yuvarlaktı .

yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu ve işte Kırakof şehrinde Kapris Barı vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında onu oraya sen koydun bir taş kuyunun dibindeki suydu bakıyorum eğilip bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz sesleniyorum seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin cıgaranın ucunda senin ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi aklından geçenlerdeydi ayrılık benden gizlediklerinde gizlemediklerinde ayrılık rahatlığındaydı senin senin güvenindeydi bana büyük korkundaydı ayrılık birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin .

ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi diyemem tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi vardı vakıt hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize yürüdük yıldızlara değen Ortaçağ duvarlarının karanlığında vakıt hızla akıyordu geriye doğru ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu ardımızdan koşuyordu önümüze Yegelon Üniversitesi'nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dolaşıyor bozmağa çalışıyor Kopernik'in Araplardan kalma usturlabını ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında rok end rol oynuyor Katolik öğrencilerle vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz vuruyor bulutlara kızıltısı Nova Huta'nın orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borozan gece yarısını çaldı Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi şehre yaklaşan düşmanı verdi haber ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın borazan iç rahatlığıyla öldü .

ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülmenin acısını düşündüm vakıt hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir vapur iskelesi gibi arkada kaldı seher vaktı habersizce girdi gara ekspres yağmurlar içindeydi Pırağ bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı kapağını açtım içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında saçları saman sarısı kirpikleri mavi yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık yağmurlar içindeydi Pırağ sen yoksun uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada üst ranza bomboş sen yoksun yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse yitirilmiş akşamlar gibi Vıltava suyu akıyor köprülerin altından sokaklar bomboş .

bütün pencerelerde perdeler inik tıramvaylar bomboş geçiyor biletçileri vatmanları bile yok kahveler bomboş lokantalar barlar da öyle vitrinler bomboş ne kumaş ne kıristal ne et ne şarap ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu ne bir karanfil şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yalnızlıkta on kat artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için Lejyonerler Köprüsü'nden martılara ekmek atıyor gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp her lokmayı vakıtları yakalamak istiyorum parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu saçları saman sarısı kirpikleri mavi elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı üst ranzada uyuyanı göremedim ben değilim bir uyuyan varsa orda belki de üst ranza boş .

Moskova'ydı üst ranzadaki belki duman basmış Leh toprağını Birest'i de basmış iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden geçiyorlar Berlin'den beri kompartımanda bir başımayım karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim garson kız tanıdı beni iki piyesimi seyretmiş Moskova'da garda genç bir kadın beni karşıladı beli karınca belinden ince saçları saman sarısı kirpikleri mavi tuttum elinden yürüdük yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata o yıl erken gelmişti bahar o günler Çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı'nda yitirdim ansızın seni oysa ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda elinin sıcaklığını senin sonra elinin yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda sonra elini ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan ama yine de ansızın yitirdim seni asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun .

bulvarlar karlı seninkiler yok ayak izleri arasında botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde tanırım milisyonerlere sordum görmediniz mi eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz elleri gümüş şamdanlarda mumlardır milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor görmedik Đstanbul'da Sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında üç mavna gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan romorkörün kaptanına seslenemedim çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan görmedik girdim giriyorum Moskova'nın bütün sokaklarında bütün kuyruklara ve yalnız kadınlara soruyorum yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var ama onlardan .

bana ne güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz görmediniz mi saçları saman sarısı kirpikleri mavi kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman Pırağ'da aldı görmedik vakıtlarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm kopuyor ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem koşuyor önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telâştır alıyor beni tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum Bolşoy'a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin Kalamış'ta Balıkçının Meyhanesine girdim ve Sait Faik'le tatlı tatlı konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri sancılar içindeydi ve dünya güzeldi lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum görmedik çaldı geceyarısını Stırasnoy Manastırı'nın saat kulesi oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda .

oralarda on dokuz yaşıma rastladım birbirimizi birde tanıdık oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir ve Stırasnoy Alanı'na şimdi Puşkin Alanı kar yağmaya başladı üşüyorum hele ellerim ayaklarım oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri çıplak ağzında ham bir elmanın tadı dünya on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden onun başına gelecekleri bir ben biliyorum çünkü inandım onun bütün inandıklarına sevdim seveceği bütün kadınları yazdım yazacağı bütün şiirleri yattım yatacağı bütün hapislerde geçtim geçeceği bütün şehirlerden hastalandım bütün hastalıklarıyla bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri bütün yitireceklerini yitirdim .

saçları saman sarısı kirpikleri mavi kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman görmedim II On dokuz yaşım Beyazıt Meydanı'ndan geçiyor çıkıyor Kızıl Meydan'a Konkord'a iniyor Abidin'e rastlıyorum da meydanlardan konuşuyoruz evveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü Titof da dolaşıp dönecek hem de on yedi buçuk kere dolanacak ama daha bundan haberim yok meydanlarla yapılardan konuşuyoruz Abidin'le tavan arasındaki otel odamda Sen ırmağı da akıyor Notr Dam'ın iki yanından ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum Sen ırmağını rıhtımında yıldızların bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda Paris damlarının bacalarına karışmış yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz Abidin'le meydanda fırdönen Celâlettin'den konuşuyoruz .

Sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük mezarlığına ırmakların .Abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor ben renkleri yemiş gibi yerim ve Matis bir manavdır kosmos yemişleri satar bizim Abidin de öyle Avni de Levni de mikroskobun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler ve şairleri ressamları çalgıcıları onların hamlenin resmini yapıyor Abidin yüz elliye altmışın meydanlığında suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem öyle görüp öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan vakıtları tuvalinde Abidin'in Sen ırmağı da bir ay dilimi gibi genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç kere bulacağım işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir parçasını Sen ırmağına Sen Mişel Köprüsü'nden ömrümün bir parçası Mösyö Düpon'un oltasına takılacak bir sabah çiselerken aydınlık Mösyö Düpon çekip çıkaracak onu sudan Paris'in mavi suretiyle birlikte ve hiçbir şeye benzetemiyecek ömrümün bir parçasını ne balığa ne pabuç eskisine atacak onu Mösyö Düpon gerisin geriye Paris'in suretiyle birlikte suret eski yerinde kalacak.

damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım parmaklarımın ağırlığı yok parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar salına salına dönecekler başımın üstünde sağım yok solum yok yukarım aşağım yok Abidin'e söylemeli de resmini yapsın Beyazıt Meydanı'nda şehit düşenin ve Gagarin Yoldaşın ve daha adını sanını kaşını gözünü bilmediğimiz Titof Yoldaşın ve ondan sonrakilerin ve tavan arasında yatan genç kadının Küba'dan döndüm bu sabah Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin işin kolayına kaçmadan ama gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil ne de ak örtüde elmaların ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin 1961 yazı ortalarında Küba'nın resmini yapabilir misin çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstat yazık yazık Havana'da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin bir el gördüm Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısına yakın bir duvarın üstünde bir el gördüm .

ferah bir türküydü duvar el okşuyordu duvarı el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının on yedi yaşındaydı el ve Mariya'nın memelerini okşuyordu avucu nasır nasırdı ve Karayip denizi kokuyordu yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun yirmi beş yaşındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan otuz yaşındaydı el ve Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu okşuyordu duvarı sen el resimleri yaparsın Abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini Kübalı balıkçı Nikolas'ın da elini yap karakalem kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya kavuşan ve okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı balıkçı Nikolas'ın elini kocaman bir el deniz kaplumbağası bir el ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el artık bütün sevinçlere inanan bir el güneşli denizli kutsal bir el Fidel'in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp yeşerip ballanan umutların eli 1961'de Küba'da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok rahat evler gibi ağaçlar diken ellerden biri .

Paris'te bir kestane ağacı olacak Paris'in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası Đstanbul'dan gelip yerleşmiş Paris'e Boğaz sırtlarından .çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el yalansız hürriyetin eli Fidel'in sıktığı el ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kâadına hürriyet sözcüğünü yazan el hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların balkutusu bir karpuzu kesiyorlarmış gibi ve gözleri parlıyor erkeklerinin ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının akşam oluyor Paris'te Notr Dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve Paris'in bütün eski yeni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filan düşünüyorum ve anlıyorum ki bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla dökülüyor onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur.

Nazım HĐKMET Tiren.Pırağ .Paris . Varşova . başımın.Krakof .Havana .Moskova .Moskova .hâlâ sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filân olmalı gidip elini öpmek isterdim varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabın kâadını yapanlar yazısını dizenler nakışını basanlar bu kitabı dükkânında satanlar para verip alanlar alıp da seyredenler bir de Abidin bir de ben bir de bir saman sarısı belâsı.

satıldık. mezardan çıkmanın vaktidir! Şehitler. Kuvâyi Milliye şehitleri. uyanın! Biz toprak üstünde derin uykulardayız. Kuvâyi Milliye şehitleri. Antep'te vurulup düşenler. Sakarya'da.ŞEHĐTLER Şehitler. Kuvâyi Milliye şehitleri. siz toprak altında derin uykudayken düşmanı çağırdılar. kalkıp uyandırın bizi! . Şehitler. siz toprak altında ulu köklerimizsiniz yatarsınız al kanlar içinde. Đnönü'nde. Afyon'dakiler Dumlupınar'dakiler de elbet ve de Aydın'da.

Stilaryum Sakız adası karşısında kâindir. sivri sakalı. sarı uzun merasimli yüzüyle gözümün önüne geldi. her iki manasında da. Börklüce Mustafaya «âdi» demesi. beni güldürdü. Kuvâyi Milliye şehitleri. tarihi kelâm müderrisinin bu altmış beşinci sayfasında diyordu ki: «O zamanlarda Đyonyen körfezi medhalinde kâin ve avam lisanında Stilaryum Karaburun tesmiye edilen dağlık bir memlekette âdi bir Türk köylüsü meydana çıktı. Mezkûr köylü Türklere vaiz ve nesayihte bulunuyor ve kadınlar müstesna olmak üzere erzak.uyandırın bizi! Şehitler. mevaşi ve arâzi gibi şeylerin kâffesinin umumun mâli müştereki addedilmesini tavsiye ediyor idi. melbûsat. Sonra birdenbire risalenin müellifi Mehemmed . Simavne Kadısı oğlu Bedreddinin en büyük müridine. siyah kadife elbisesi. Risalenin altmış beşinci sayfasına gelmiştim.» Stilaryumdaki âdi Türk köylüsüsün vaız ve nasihatlarını bu kadar vuzuhla anlatan Cenevizlilerin sırkâtibi. mezardan çıkmanın vaktidir! 1959 SĐMAVNE KADISI OĞLU ŞEYH BEDRETTĐN DESTANI Darülfünün Đlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisi Mehemmed Şerefeddin Efendinin 1925-1341 senesinde Evkafı Đslâmiye Matbaasında basılan «Simavne Kadısı oğlu Bedreddin» isimli risalesini okuyordum. Cenevizlilere sırkâtip olarak hizmet eden Dukas.

üstünlü esreli sülüs bir yazıyla risalenin adı bir tuğra gibi . birisi soldaki pencerede. Gözlerim yanıyordu amma uykum yoktu. Bir aspirin olsa. Kapakta. «Erzak. Risalesinde Bedreddinin gayesinden bahsederken. belki de hiç sebepsiz. Seslerini hiç işitmedim. Evrakları temyizde. bize.» Burjuvazinin modern amele sosyalizmi için düşündüğünü. durgun. Đlk yakalanıp arkadaşlarını ele veren bu tek başına oturanmış. Başucumdaki çiviye asılı şimendifer marka saata baktım. daha keskin öttürüyorlardı. Üç insan. at kişnemeleri. Koğuşun sıcak. Kulelerdeki jandarmalar yine bu gece düdüklerini daha sık. Kendimi biraz daha zorlıyabilsem. insanlara bakıyorlar. Benden başka yirmi sekiz insanı ve terli çimentosuyla koğuş uyuyor. Üçü de kollarını pencerelerin demirlerine doluyorlar. Yağmurlu bir akşam kararı giyip döndüklerinden beri hep böyle sabahlara kadar demirlerini şakırdatıp dolaşıyorlar. kadın ve çocuk çığlıkları içinde iki ışıklı ümit sözü gibi Bedreddinle Mustafanın yüzlerini görebileceğim. Avuçlarımın içi yanıyor. mevâşi ve arâzi gibi şeylerin umumî mali müşterek addedilmesini tavsiye eden Börklücenin kadınları bundan istisna etmesi bizce efkârı umumiyyeye karşı ihtiyar etmiş olduğu bir takiyye ve tesettürdür. Ve hep böyle yalnız geceleri konuşan zincirleri birdenbire bir sabah karanlığında susarsa. çok uzak yılların kılıç şakırtıları. Bir cıgara. dağları çok iyi görebildikleri halde onlar hep aşağıya. Kafamda Bedreddin ve Börklüce Mustafa. ağır kokulu bir su birikintisine benziyen havasında dolaşan sesleri dinliyorum. Bir cıgara daha. Yarısı güneşten solmuş vişne çürüğü bir kapağı var. Đkiye geliyor. Oldukları yerden denizi. Burjuvazi. hapishane bilecek ki. Gündüzleri arka avluya çıkarıldığımız vakit kaç defa onların pencerelerine baktım. Ve Marksla Engelsten iki cümle geldi aklıma: «Burjuva için karısı alelâde bir istihsal âletidir. demin kapatıp çimentoya bıraktığım risale ilişti. En çok cıgara içen de o.Şerefeddin Efendiyi düşündüm. Darülfünün Đlâhiyat Fakültesi müderrisi de Bedreddinin kurunu vüstaî köylü sosyalizmi için neden düşünmesin? Đlâhiyat bakımından kadın mal değil midir? Risaleyi kapadım. Üstümüzdeki koğuştan idamlık eşkıyaların zincir sesleri geliyordu. istihsal âletlerinin içtimaileştirileceğini duyunca tabiatiyle bundan içtimaileştirilmenin kadınlara da teşmil edileceği neticesini çıkarıyor. dışardaki şehrin en kalabalık meydanında göğüsleri yaftalı üç beyaz uzun gömlek sallanmıştır. Bu düdük sesleri ne zaman böyle deli bir sirayetle. Đkisi sağdaki pencerenin içinde oturur. Bütün hapishane içinde bir kerre olsun türkü söylemiyen sade onlardır. başım böyle gözlerimi bulandıracak kadar ağrımasa.» diyen bu tarihi kelâm müderrisini asırların üstüne remil atıp insanların zamirini keşfetmekte yedi tulâ sahibi buldum. avluya. telaşlansalar ben kendimi karanlık bir gece batan bir gemide sanırım. Zira vahdeti mevcûda kail olan şeyhinin Mustafaya bunu istisna ettirecek bir dersi hususiyet vermediği muhakkaktır. kırbaç sesleri. Gözüme.

on bine yakın müfsit ve mülhid müritlerinden olan asker ile şehzadeye mükabeleye kıyam eylediler.» «Diyordu ki: "Ben senin emlâkine tasarruf edebildiğim gibi sen de benim emlâkime aynı suretle tasarruf edebilirsin. Derhal Rumiyei suğra ve Amesye Padişahı olan Şehzade Sultan Muradın ismine hükmü hümayün sadır oldu ki Anadolu askerlerini cem ile mülhid Mustafanın def'ine kıyam eyliye. Neşriden.» «Mustafa.Kalbimin içindeki ateş tutuşuyor.» «Çelebi Sultan Mehmet kardeşlerine galebe ile vaziyete hâkim olunca Şeyh Bedreddini Đznikte ikamete memur eylemiş idi.» «Mısırdan Edirneye avdetinde ebeveynini burada berhayat bulmuş idi.. Đsfendiyara vardı.» «Şeyhi Đznike serdiklerinde kethüdası Börklüce Mustafa Aydın eline vardı." Köylü avam halkı bu nevi sözlerle kendi tarafına celp ve cezb ettikten sonra hırıstiyanlar ile dostluk tesisine çalıştı." demektedir. Ve mükemmel asker ve teçhizat ile Aydın elinde anın başına ine.» «Şeyh burada itmam etmiş olduğu Teshil mukaddemesinde ". «Bu esnada müşarünileyhin halifesi Mustafanın Aydın elinde avazeyi huruç ve fesat ve ilhadı Sultan Mehemmed'in kulağına vâsıl oldu.. o dahi Đznikten kaçtı. Aklımda Đbni Arabşahtan.» «Tahsilini Mısırda ikmâl etmiş olan Şeyh Bedreddin senelerce burada kalmış ve hiç şüphesiz bu muhitte büyük bir kuvveti ilmiyeye mazhar olmuş idi. Bu Đlâhiyat Fakültesi müderrisinin sülüs yazısından. Đsfendiyardan bir gemiye binip Eflak eline geçti. Đdrisi Bitlisiden.» «Simavne kadısı oğlu işitti kim Börklücenin hali terakki etti.» «Mübalega cenk olundu. kamış kaleminden.» «Kendisinin buraya vürudu peder ve validesini ziyaret maksadile olabileceği gibi bu şehirde tasaltun etmiş olan Musa Çelebinin daveti vakıasile olmak ihtimali de vardır. Kapağın içinden sararmış sayfa yapraklarının yırtık kenarları çıkıyor. dividinden ve rıhından Bedreddinimi kurtarmak lâzım. Âşıkpaşazâdeden. o surette ki kalbim demir de olsa selâbetine rağmen eriyecek. Çelebi Sultan Mehmedin Sarohan valisi Sisman bu sahte rahibe karşı hareket ettiyse de Stilaryumun dar geçitlerinden ileriye geçmeğe muvaffak olamadı. Ve günden güne artıyor. diye düşünüyorum.yazılı. Andan gelip Ağaçdenizine girdi.» .. Andan göçtü Karaburuna vardı.. Dukastan ve hattâ Şerefeddin Efendiden okuya okuya ezberlediğim satırlar var: «Şeyh Bedreddinin tevellüdü 770 etrafında olmak lâzım geleceğini kuvvetle tahmin etmek mümkündür...

Yukardakilerin zincir şakırtıları biraz yavaşladı.» «Ahir Börklüceyi paraladılar ve on vilâyeti teftiş ettiler. Bilumum halkın kendisiyle birleşmesine remak kalmış idi. Bayezid Paşa yine Manisaya geldi Torlak Kemali anda buldu. Çimentonun üstünden Mehemmed Şerefeddin Efendinin risalesini aldım. şimdi yolparacılar koğuşundan yine o yayla türküsünü söylemeğe başlasalar başımın ağrısı bir anda diniverecektir. Kaç defa oraya. Đnsan başını dışarı çıkaramıyor. . Herhalde o tek başına soldaki pencerede oturandır. Şimdi dahi ol diyarda müritleri vardır. Durmuş. Bundan dolayı Sultan Mehemmedin bizzat hareketi icab etti. Sultan Mehemmed yanında olurdu. Pencerenin demir çubukları çok dar.. Börklüceye tatbik olunan en müthiş işkenceler bile onu fikri sabitinden çeviremedi. Penceremizin altındaki deniz.. Ve biz burada denizi ancak ufuk halinde görebiliyoruz. gideceklerin giderdiler bey kullarına timar verdiler. Anı dahi anda astı. Saate baktım.» «Bu esnada Ağaçdenizindeki Bedreddinin hali terakkide idi. Penceremizin altı kayalık olacak. denizle duvarımızın birleştiği yere bakmak istedik. Ve birkaç tedbir ile orman içinde derdest edip bağladılar. zincir ve düdük seslerini kapatarak homurdanıyor. Bana öyle geliyor ki. Her taraftan birçok halk yanına toplandılar. Kolları yekdiğerinden ayrı olarak bir tahta üzerine çivilendikten sonra büyük bir alay ile şehirde gezdirildi. Fakat imkânı yok. Mevlâna Hayder etti "şeran bunun katli helâl amma mali haramdır. Dışarda rüzgâr çıktı. Bunlar "Dede Sultan iriş" nidalarile mütevekkilâne ölüme tevdii nefs ettiler.» «Sağ kalanlar Ayasluğa getirildiler. Acemden henüz gelmiş bir danişmend var idi. Mustafa bir deve üzerinde çarmıha gerildi. Đçimde bir Anadolu türküsü dinlemek ihtiyacı var." «Andan Simavne Kadısı oğlunu pazara iletip bir dükkân önünde berdar ettiler. «Sirozda Sultan Mehemmede getirdiler. Bir cıgara daha yaktım. Eğildim. Mevlâna Hayder derlerdi.» Başım çatlıyacak gibi. Yalnız birisi dolaşıyor. Bir nice günden sonra cünüb müritlerinden birkaçı gelip anı andan aldılar. Kendisine sadık kalan mahremanı Mustafanın gözü önünde katledildi. «Ve Bayezid Paşanın teklifiyle bazı kimseler Kadı Bedreddinin silki mütabaatına ve müritliğine dahil oldular.«Bir çok kan döküldükten sonra tevfiki ilâhi ile o leşkeri ilhad mağlub oldu.

üstüne üstlük aradan asırlar geçmiş iken. hem maddiyundan olduğunu iddia eder. Elimden tuttu. Börklücenin denizleri sessizce aşan müridiyle konuştuğundan dem vurur. şekil manzaralarını parça parça ve çoğunu — eski bir itiyat yüzünden —. Fakat zarar yok. Gerçekten de dediği gibiydi. bilmiyorum.. Bu yolculukta gördüğüm ses. sağ mı. Şerefeddin Efendi öldü mü. diyordu. ayaklarım çıplak ve yekpare bir libasa bürünmüş olarak denizin dalgalarını aşıp gelmez miydim?» Pencerenin demirleri dışında hiçbir yere tutunmasına imkân olmadan böyle boylu boyunca durup bu sözleri söyleyene baktım. Şimdi.Benim yatağımın yanında tornacı Şefiğin yatağı vardı. renk. Cenevizlilerin sırkâtibinden bir iki satır ancak okumuştum ki başımın ağrıları içinde kulağıma bir ses geldi. hem de Giritli keşiş gibi. kayaların üstünde buldum. Ben maceramı anlatayım. Yekpare libası aktı. Birdenbire kendimi o bir türlü göremediğimiz. Ve işte size anlatmak istediğim macera bu yolculuktur. Börklücenin müridiyle yan yana karanlık denizin dalgalarını sessizce aşarak yılların arkasına. Yataktan çıktım. Şefik bir şeyler mırıldanarak uykusunda döndü. Fakat eğer sağsa ve bu yazdıklarımı okursa benim için: «Gidi hain. hareket. yıllarca sonra. sultan Gıyaseddin Ebülfeth Mehemmed bin ibni Yezidülkirişçi. yani Börklüce Mustafanın "dervişlerinden biri" bu Giritli keşişe de böyle baş açık.bir çeşit uzunlu kısalı satırlar ve arasıra kafiyelerle tesbit etmeğe çalışacağım. Hazret kahkahasını atadursun. Bu ses: — Gürültü etmeksizin denizin dalgalarını aşarak senin yanında bulunuyorum. Benden başka yirmi sekiz insanı ve terli çimentosuyla uyuyan koğuşu bıraktık. diyecektir. Penceredekine doğru yürüdüm. denizle duvarımızın birleştiği yerde. Karısının gönderdiği gelinlik yorganı kaydı. Đlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisinin altmış beşinci sayfasını açtım yine. yahut sadece Çelebi Sultan Mehmet devrine gittik. Denizin üstündeki pencerenin arkasında birisi var. Örttüm. asırlarca geriye.» Tarihi kelâm üstadının bu sözleri söyledikten sonra atacağı ilâhi kahkakayı da duyar gibi oluyorum. Başımın ağrısı birdenbire dindi. Konuşan o: «— Cenevizlilerin sırkâtibi Dukasın yazdıklarını unuttun mu? Sakız adasında Turlut tesmiye olunan manastırda ikamet eden Giritli bir keşişten bahsettiğini hatırlamıyor musun? Ben. Döndüm. ben bu satırları yazarken Đlâhiyat Fakültesi müderrisini düşünüyorum. Şöyle ki: .

dal dal Bursa ipeklisi. timar idi. Yolcu. Köylünün göz nuru zeamet alın teri timar idi. bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi. Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar köpüklü atlar kişner iken çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi tarumar idi. Sedirde al yeşil. Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi. duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler. . rüzgâr idi. gümüş ibriklerde şarap.1. Velhasıl hünkâr idi. Kırık testiler susuz su başarında bıyık buran sipahiler var idi. yollarda topraksız insanın ve insansız toprağın feryadını duyar idi. Çelebi hünkâr idi amma Âl Osman ülkesinde esen bir kısırlık çığlığı. bir ölüm türküsü rüzgâr idi.

sazlıklarından ısıtma gelir. 2. Bir kuyu suyu gibi içindedir dağların. Yanında Đznik kasabası. ve göl insanı sakalına ak düşmeden ölür. Durgundur. Bu göl Đznik gölüdür.ahüzar idi. Karanlıktır. Đznik kasabasında kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü. . Balıklarının eti yavan olur. Bizim burada göller dumanlıdırlar. Bu göl Đznik gölüdür. Derindir.

Karşısında diz çökmüşler ve karşıdan bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona. Bakıyor: . Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi. Bu evde bir ihtiyar vardır Bedreddin adında. Ve delikanlılar türkü söylemez. Hattı talik ile yazıyor «Teshil»i. Bu kasaba Đznik kasabası. Çekik çocuk gözleri kurnaz ve sarı parmakları saz gibi. Boyu küçük sakalı büyük sakalı ak. Bedreddin ak bir koyun postu üstüne oturmuş.Çocuklar açtır. Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.

Bakıyor: kartal gagalı Torlak Kemâl. Ve gölde ipi kopmuş boş bir balıkçı kayığı bir kuş ölüsü gibi suyun üstünde yüzüyor. Bakmaktan bıkıp usanmayıp bakmağa doymıyarak Đznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar. gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.. Đznik gölünde akşam oldu.. Gidiyor suyun götürdüğü yere. Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır. Dağ başlarının kalın sesli sipahileri güneşin boynunu vurup . 3.Başı tıraşlı kalın kaşlı ince uzun boylu Börklüce Mustafa.

. bir sazan balığı yüzünden kaleye zincirlenen balıkçının kadını. Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna eriyecek yüreğim. sırrı tevhidi gerçeklendirip .. Ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim! Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz. Bedreddin eğildi suya avuçlayıp doğruldu.kanını göle akıttılar. Ve kuvveti ilmi. Ve sular parmaklarından dökülüp tekrar göle dönerken dedi kendi kendine: «— O âteş ki kalbimin içindedir tutuşmuştur günden güne artıyor. Đznik gölünde akşam oldu. Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.

. Kitaplarının adı: «Varidat»dı.... Al atların kolanını sıktılar. 4.biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını iptâl edeceğiz.. Ve Đznik kapısından dizlerinde çırılçıplak bir kılıç heybelerinde el yazma bir kitapla çıktılar.» • Ertesi gün gölde kayık parçalanır kalede bir baş kesilir kıyıda bir kadın ağlar ve yazarken Simavneli «Teshil»ini Torlak Kemâlle Mustafa öptüler şeyhlerinin elini.

. Duyduk ki. . «cümle derdinden kurtulup piri pâk olsun diye. toprağın eti. on beş yaşında bir civan teni gibi.. Bu işler duyulur da durmak olur mu? Bir sabah erken. «Varalım.» Duyduk ki. Görelim. biri Manisa taraflarına gittikten sonra ben de rehberimle Konya ellerine doğru yola çıktım ve bir gün Haymana ovasına ulaştığımızda Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş Aydın elinde Karaburunda. sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik. Bedreddinin elini öpüp atlarına binerek biri Aydın. dedik.Börklüce Mustafa ile Torlak Kemâl. Haymana ovasında bir garip kuş öterken. Bedreddinin kelâmını söylemiş köylünün huzurunda. ağalar topyekün kılıçtan geçirilip verilmiş ortaya hünkâr beylerinin timarı zeameti.

ben yolculuk etmem bir başıma.. ışıl ışıldır ve körpe kuzu eti gibi aktır yumuşaktır etleri. incirler iri zümrüt gibidir. Dedim ki bak.» Düştük dağlara dağlara. güneş gibi. Dedim ki: bak başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe bir adım geride ağlayan toprak. Saz sepetlerde oynıyan balıkları gör: ıslak derileri pul pul. Bak ki. deniz gibi . dedik. Yapışıp sapanın sapına şol kardeş toprağını biz de bir yol sürelim. burda insan toprak gibi. Dostlar..dedik. aştık dağları dağları. Bir ikindi vakti can yoldaşıma dedim ki: geldik. kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.

Birisinin kıvırcık. Sakızlı Rum bir gemiciymiş. O da Börklüce müritlerinden. Yine. Đkincisinin çenesi kıvrık ve burnu dümdüzdü. Düşman iseniz boynunuz kıldan incedir. kemerli büyük bir burnu vardı. Đlk sözü söyliyen Aydınlı oldu: — Dost musunuz düşman mı? dedi. Yalnız Hüseyin Erzurumluydu. Üçü de yanımdaki rehberim gibi yekpâre ak libaslıydılar. Burda insan gibi verimli deniz. Müjde büyüktü.. yolparacılar koğuşunda yatan ve o yayla türküsünü söyliyen Hüseyine benzetiyorum. Rehberim: . 5. Şimdi düşünüyorum da. abanoz gibi siyah bir sakalı ve aynı renkte ihtiraslı gözleri. geniş omuzlu. bizimkiler Karaburunun dar. — Dostuz. sırma cepken giyer haramilerin kanıyla suladık da ondandır. güneş ve toprak. başaklar böyle ağır ve zeytinler böyle yağlı iseler. Ve o zaman öğrendik ki. Bu Aydınlıymış.bereketli. Sarohan valisi Sismanın ordusunu. Üçüncüsü orta boylu. o yolparacılar koğuşunda yatan Hüseyin'e benziyeni dedi ki: — Buradan ta Karaburunun dibindeki denize dek uzayan kardeş soframızda bu yıl incirler böyle ballı. Dost iseniz hoşgeldiniz. onu. dedik. yani toprakları tekrar hünkâr beylerine vermek isteyenleri. biz onları. Vaktiyle Musanın dinindenmiş. dağlık geçitlerinde tepelemişlerdir. Şimdi Börklüce yiğitlerinden. Arkamızda hünkârın ve hünkâr beylerinin timar ve zeametli topraklarını bırakıp Börklücenin diyarına girdiğimizde bizi ilk karşılayan üç delikanlı oldu.

Yelkenler sönüktü. geceleri yol alarak Đsfendiyara ulaştık. Ve bu duvarın arkasından nal seslerini duyuyorduk. Haberi Bedreddine iletelim. Peşimizi atlılar kovalıyordu. Rumeline geçek. Bedreddinin atı benim al atımla Anastasınki arasındaydı. 6. Bedreddin babamız. Yanımıza Sakızlı Rum gemici Anastası da alıp ve ancak eşiğine bastığımız kardeş toprağını bırakarak tekrar Âl Osman oğullarının karanlığına daldık. Vakit sabahtı. Biz üç anaydık. Karanlığın duvarı ardındaki nal sesleri yaklaşır gibi oldukça Bedreddine sokuluyorduk. Yıldızlar sayısızdı. onlarla aramızda duvar gibiydi. dedi. Hava ıslak ve kederliydi. Bedreddin. Karanlık. Gün ışığında gizlenip. Gece Đznikten çıktık. Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar ve bir yelkenli vardı. Su karanlıktı ve göz alabildiğine dümdüzdü. Oradan bir gemiye bindik. Rehberim önden gidiyor. Biz üç çocuktuk. . Bedreddini Đznikte. Bedreddin çocuğumuz Ona bir kötülük edecekler diye içimiz titriyordu. göl kıyısında bulduk. — Nöbet bizimdir.— Öyleyse tez dönelim. dedi. Bir gece bir denizde bir yelkenli yapyalnızdı yıldızlarla.

Sarı Anastasla Adalı Bekir hamladaydılar. Sade bir dilsiz. Fısıltılar dolaşmıyor havalarda. Ve Bedreddin parmakları sakalına gömülü dinliyordu küreklerin şıpırtısını. uyuklıyan yelkenlerin tepesinde yıldızlardan başka bir şey görmüyoruz. sade onun uykusu. dedi: — Sen bakma havanın durgunluğuna derya dediğin uyur uyur uyanır. Ben: — Ya! Bedreddin! dedim. . Koç Salihle ben pruvada. karanlık su. Ak sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar güldü. Ve denizin içinden gürültüler duymuyoruz.

Bu orman ki Deliormandır gelip durmuşuz demek Ağaçdenizinde çadır kurmuşuz.. çırak çarşıyı yakıp reaya zinciri bırakıp gelmiş. «Malûm niçin geldik. Her şahin peşine yüz aslan takıp gelmiş... 7. malûm derdi derunumuz» diye her daldan her köye bir şahin uçurmuşuz. Bir gece bir yelkenli geçip Karadenizi gidiyordu Deliormana Ağaçdenizine. bey ekinini. Yani Rumelinde bizden ne varsa tekmil kol kol Ağaçdenizine akıp gelmiş.Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar ve bir yelkenli vardı.. Köylü. Bir kızılca kıyamet! Karışmış birbirine .

bir kuyuya serinlesin diye karpuz salmış dinlenen ve sohbet eden dört çelebiye rastladık. yaprak.. gürgenlerin dalları. Đzmirde çok oyalanmadık. Her birinin üstünde başka çeşit libas vardı. demir.at. Đzmir yoluyla Karaburuna. Üçü kavukluydu. Kavuklulardan birisi Neşrî imiş. bir ceviz ağacı altında. imansız mı? .. Galiba bir dildâde yüzünden. 8.. Dedi ki: — Halkı ibahet mezhebine davet eden Börklücenin üzerine Sultan Mehemmed Bayezid Paşa'yı gönderir. Lâkin bizi bir balık gibi çevik yapan şey bir kadın yüzünü ay ışığında seyretmek ihtirası değil.Sual: Ahir Börklüce paralanırsa imanla mı gidecek. Kavuklulardan ikincisi Şükrüllah bin Şihâbiddin imiş. Anastası Deliormanda Bedreddinin ordugâhında bırakıp ben ve rehberim Geliboluya indik. Ve bunların dahi şer'i Muhammediye muhalif nice işleri âşikâr oldu. Dedi ki: — Bu sofinin başına birçok kimseler toplandı. Bizden önce buradan denizi yüzerek geçen olmuş. Đzmire yakın bir kervansaraya vardığımızda. Biz de denizi yüzerek karşı kıyıya vardık. bu sefer şeyhinden Mustafaya haber ulaştırmak işiydi. Dedi ki: . padişahın on iki yaşındaki oğlunun elinden tutan Bayezid Paşanın Anadolu askerlerini topladığını duyduk. Şehirden çıkıp Aydın yolunu tutmuştuk ki bir bağ içinde. ne böyle bir uğultu duymuşluğu var Deliorman deli olalı beri. mızrak. deri. Ne böyle bir âlem görmüşlüğü vardır. birisi fesli. Kavuklulardan üçüncüsü Âşıkpaşazâde imiş. Selâm verdiler. insan. meşelerin kökleri. Selâm aldık.

Sıcaktı. Sıcaktı. . 9. en cömert. Orda en yumuşak.. O. bir ceviz ağacı altında. Ve bir bağ içinde. kımıldanmadan baktı. Yüzümüze baktı. Börklücenin yanına vardık. kayalardan iki gözü iki kartal gibi indi ovaya. Sapı kanlı. demiri kör bir bıçaktı sıcak. Gözlerini kırpıştırarak kurnaz kurnaz gülümsedi. Biz hemen atlarımızı mahmuzladık. bir kuyuya saldıkları karpuzları serinletip sohbet edenleri nallarımızın tozları arkasında bırakarak Aydına. Karaburuna.. Bir şey demedi. en sert en tutumlu.Cevap: Allah bilir anın çünkim biz anın mevti halini bilmezüz. Bulutlar doluydular. bulutlar boşanacak boşanacaktı. Sıcak. Fesli olan çelebi Đlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisiydi.

en güzel kadın: TOPRAK nerdeyse doğuracak doğuracaktı. en büyük. Hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki Şehzade Muradın ismine Aydın eline varıp Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine. Sıcaktı.en seven. Bu gelen Şehzade Murattı. Baktı Karaburun dağlarından O baktı bu toprağın sonundaki ufka çatarak kaşlarını : Kırlarda çocuk başlarını Kanlı gelincikler gibi koparıp çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp. . Sıcaktı.

en sert en tutumlu. onu. en büyük. bu kayalardan bakanlar. Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar. . Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla. Baktı. baktı köylü Mustafa.Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı. en güzel kadın : TOPRAK nerdeyse doğuracak doğuracaktı. En yumuşak. Baktı korkmadan kızmadan gülmeden. Baktı O. Oysaki onlar bu toprağı. en seven. en cömert. Baktı dimdik dosdoğru.

sütleri baldan koyu davarları. tüyleri baldan sarı. Sıcaktı. Bulutlar doluydular. Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere. • En yumuşak.. aslan yeleli atlarıyla duvarsız ve sınırsız bir kardeş sofrası gibi açmıştılar. en sert. en tutumlu. inciri. ince belli. narı. Bedreddin yiğitleri baktılar ufka. en cömert. en büyük. en seven. Baktı. en güzel kadın : TOPRAK nerdeyse doğuracak doğuracaktı. ..üzümü. Sıcaktı.

tolgası tunç saflar pâre pâre edildi ama. Bayrakları al. Mübalâğa cenk olundu. yeşil. Yahudi esnafları.bire kayalardan dökülür gökten yağar yerden biter gibi. bu toprağın verdiği en son eser gibi Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına çıktılar. on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın düşman ormanına on bin balta gibi daldı. . Aydının Türk köylüleri.Birden. Dikişsiz ak libaslı baş açık yalnayak ve yalın kılıçtılar. Sakızlı Rum gemiciler. kalkanları kakma.

boşanan yağmur içinde gün inerken akşama on binler iki bin kaldı.. Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak Edirne sarayında damızlanmış atların eşildi nallarıyla. . ak gömleğinde sildiler kılıçlarının kanını. demiri oya gibi işleyip hep beraber. ballı incirleri hep beraber yiyebilmek. Hep bir ağızdan türkü söyleyip hep beraber sulardan çekmek ağı. Yenenler. hep beraber sürebilmek toprağı. Yenildiler. yenilenlerin dikişsiz. yârin yanağından gayrı her şeyde her yerde hep beraber! diyebilmek için on binler verdi sekiz binini.

» gibi laflar edecek olan bazı "sol" geçinen delikanlıları düşünüyorum. Tıpkı yazımın ta başında tarihi kelâm müderrisini düşünüp kahkahasını duyduğum gibi. «hey gidi kambur felek. omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri. tarihsel. bilirim! O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim. bunu fizyolojik. Vay. Marksiste bakın. Ve teker teker. diyor.. bu dilden anlamaz pek. çocuğunun öleceğini bilse.. Bir doktorun verem bir çocuğu olsa.» der. biyolojik. O. yüzleri kan içinde geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları. vay. sosyal.* (*) Şimdi ben bu satırları yazarken. Marksizmi yeni okumaya başlamış. ekonomik şartları kafam kabul eder amma. ekonomik şartların zarurî neticesi bu! deme. Ve şimdi eğer böyle bir istidrad yapıyorsam bu o çeşit delikanlılar için değil. yüreğim yine yanar. vay. bilmemne-lojik bir zaruret olarak kabul etse ve çocuk ölse. Ama bu yürek o. sosyal. sol züppeliğinden uzak olanlar içindir.Tarihsel.. kafasıyla yüreğini ayırıyor. hey gidi kahbe devran hey. doktor. bu ölümün . «Vay. bir an içinde.

Yine kimin dostlar yine kimin boynun vurdular?» Yağmur yağıyordu boyuna. Esen rüzgâr . sosyal. 10. ekonomik şartlarını önceden bilen Marksın yüreğinden Komunanın büyük ölüleri «bir ıstırap şarkısı» gibi geçmemişler midir? Ve Komuna öldü. sosyal. kanıyla sinir ve kafası ve yüreğiyle tarihî. Sözü O aldı. şehrinde pazar kurdular. Karanlıkta durdular. bu devrilişin bütün tarihî. dedi: «— Ayasluğ. yaşasın komuna! diye bağıranların sesinde bir damla olsun acılık yok muydu? Marksist. konkre bir insandır. etiyle. Sözü onlar alıp dediler ona: «— Daha pazar kurulmadı kurulacak.zaruretini çok iyi bilen doktor.adam». bir «makina . bir ROBOTA değil. çocuğunun arkasından bir damlacık gözyaşı dökmez mi ? Paris Komunasının devrileceğini.

dedim : «— Ayasluğ şehrinin kapısı nerde? Göster geçeyim! Kalesi var mı? Söyle yıkayım.» .. Girip çıkılmaz. Baç alırlar mı? De ki vermeyim!» Sözü O aldı. dedi: «—Ayasluğ şehrinin kapısı dardır. Var git al atlı yiğit var git işine!. kolay yıkılmaz.» Karanlık ıslanırken perde perde belirdim onların olduğu yerde sözü ben aldım. Kalesi vardır. Boynu daha vurulmadı vurulacak.durulmadı durulacak.

. Mustafayı çağırıyor! Var git al atlı yiğit var git işine!. Sanmayınız yandığımı el âleme belli etmeden yanamam! Dostlar .Dedim: «— Girip çıkarım!» Dedim: «-—Yakıp yıkarım!» Dedi: «—Yağış kesildi gün ağarıyor. Dostlar göreyim onu göreyim onu! Sanmayınız dayanamam.» Dedim: «— Dostlar bırakın beni bırakın beni. Cellât Ali.

Dostlar bırakın beni. Sapından kopacak armut değil bu armut değil bu. . bu yürek bu yürek benzemez serçe kuşuna serçe kuşuna! Dostlar biliyorum! Dostlar biliyorum nerde."Olmaz!" demeyin. "Olmaz!" demeyin boşuna. ne haldedir O! Biliyorum gitti gelmez bir daha! Biliyorum bir deve hörgücünde kanıyan bir çarmıha çırılçıplak bedeni mıhlıdır kollarından. bırakın beni. yaralı olsa da düşmez dalından.

Mustafa ve çarmıhı cellât. .» • Boynu vurulacak iki bin adam. Çıplak boyunlar yarıldı nar gibi.Dostlar bir varayım göreyim göreyim Bedreddin kullarından Börklüce Mustafayı Mustafayı. Atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk Amasya padişahı şehzade sultan Murat. Ve yanında onun bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim Bayezid Paşa! Satırı çaldı cellât. kütük ve satır her şey hazır her şey tamam. Kızıl sırma işlemeli bir haşa altın üzengiler kır bir at.

başka bir söz demedi. 11. Tepemizde akbabalar dolaşıyor ve zaman zaman acayip çığlıklar atarak karanlık derelerin içine süzülüyorlar. Hünkârın bey kulları. Ve her yere düşen başın kılı depremedi: —Đriş Dede Sultanım iriş! dedi bir. kuşların yalnız kadın ve çocuk etini tercih etmeleri karınlarının ne kadar tok olduğunu gösteriyordu..yeşil bir daldan düşen elmalar gibi birbiri ardına düştü başlar. genç. Ve her baş düşerken yere çarmıhından Mustafa baktı son defa. rengârenk tuğları. . Yollarda. bu on vilâyetten geçtik. ihtiyar erkek cesetleri serili olduğu halde. on vilâyet teftiş edilerek gidecekler giderilmiş ve on vilâyet betekrar bey kullarına timar verilmişti. Bayezid Paşa Manisaya gelmiş. çürümüş bir bağ havası gibi ağır ve büyük bir güçlükle kımıldanabilen rüzgârların içinden ve parçalanmış toprağın üstünden geçerek. davullarıyla ve çengü çigane ile timarlarına dönüp yerleşirlerken biz on vilâyeti arkada bıraktık. henüz kanları kurumamış körpe kadın ve çocuk ölülerinin üstüne iniyorlardı. Torlak Kemâli anda bulup anı dahi anda asmış. güneşin altında. Rehberimle ben. Yollarda hünkâr beylerinin alaylarına rastlıyorduk.

karşıdan Deliorman taraflarından gelip Serez şehrine doğru giden üç atlı. sakalı geniş ve bembeyaz. bir kelime ile ezenler ve ezilenler. doludizgin önümüzden geçti. Tüylerim diken diken oldu. dedim. Rumeline ayak bastığımızda Çelebi Sultan Mehemmedin Selânik kalesindeki muhasarayı kaldırarak Sereze geldiğini duyduk. Bir Almanca kitabın iç kapağından koparıp koğuşta başucuma astığım resme benziyor. denizi yüzerek geçmem mümkün değil. bazen açıktan açığa fasılasız bir mücadeleyi devam ettirdiler.Gelibolu karşıdan göründü. 12. derebeyi ve toprak kölesi. Rehberime dedim ki: Ben tanırım bu nal seslerini. insana benzer bir karaltı görmüştüm. Bir an önce Deliormana ulaşmak için gece gündüz yol almağa başladık. böyle konuşan bir alın görmemişimdir. . usta ve çırak. patriçi ve pleb. deniz durmamacasına akıyor. Bir kayık bulduk. Kalın bıyığı abanoz gibi siyah. Ömrümde böyle açık. Boğazın orta yerine gelmiştik. dedi. Deniz dalgalıydı. Atlılardan birinin terkisinde bir heybe gibi bağlanmış. Bu köpükleri kanlı simsiyah atlar karanlık yolun üstünden dörtnala geçip hep böyle terkilerinde bağlı esirler götürdüler. Rehberime: — Takatim kalmadı gayrı. kurşun boyalı havanın içinde sular köpüklenerek kayığımızın altından kayıyordu ki koğuştaki resme benziyen kayıkçımız: — Serbest insan ve esir. Kayıkçıya baktım. nihayet bulmaz bir zıddıyette birbirine karşı göğüs gererek bazen el altından. Bir gece yol kenarında oturmuş dinleniyorduk ki.

Bölüşmüşüzdür ekmeğimizi onlarla.Ben tanırım bu nal seslerini. Ben tanırım bu nal seslerini. yürek öyle umutlu. göz çocuklaşmış ve hakîm dostumuz ŞÜPHE uykuda. Nöbetçiyi sırtından bıçaklamışlardır ve terkilerinde en değerlimizin arkadan bağlanmış kolları vardır.. Onlar bir sabah çadırlarımıza bir dost türküsü gibi gelmişlerdir.. Çünkü . Ben tanırım bu nal seslerini onları Deliorman da tanır.. Onlar bir gece çadırlarımızdan doludizgin uzaklaşırlar. Filhakika bu nal seslerini Deliormanın da tanıdığını çok geçmeden öğrendik. Hava öyle güzeldir.

Bakıştılar. Rumeli. Ortada yere saplı bir kılıç gibi dimdik bizim ihtiyar. Serez ve bir eski terkibi izafi: HUZÛRU HÜMAYUN. Karşıda hünkâr. Yani yol kenarında rastladığımız üç atlı Osmanlı tarihindeki provokatörlerin ağababası idiler ve terkilerinde götürdükleri esir de Bedreddindi. biraz da şeriat eylesin ibrazı hüner âdâb ü erkâniyle halledilsin iş. Hünkâr istedi ki: bu müşahhas küfrü yere sermeden önce. Bayezid Paşanın diğer tedbiratı saibe ile ormana adamlar bıraktığını. son sözü ipe vermeden önce. 13. bunların karargâha kadar sokulup Bedreddinin müritliğine dahil olduklarını ve bir gece şeyhimizi çadırında uykuda bastırıp kaçırdıklarını duyduk. .ormanımızın eteklerine ilk adımımızı atmıştık ki.

Dönüldü Bedreddine. neylesek zaid. «Malı haramdır amma bunun kanı helâldır» deyip halletti işi.. Dışarda güneş var. Yeşermiş avluda bir ağacın dalları ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar.» Bedreddin baktı kemerlerden dışarı. dedi: — Mademki bu kerre mağlubuz netsek.Hazır bilmeclis Mevlâna Hayder derler mülkü acemden henüz gelmiş bir ulu danişmend kişi kınalı sakalını ilhamı ilâhiye eğip.. Aydınlandı içi gözlerinin.» Denildi: «Ver hesabını ilhadının. Denildi: «Sen de konuş. . Bedreddin gülümsedi.

korkarak yavaş sesle bir ihanet konuşması gibi. . Serezin esnaf çarşısında. Yağmur çiseliyor. Yağmur çiseliyor.. Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir. bir bakırcı dükkânının karşısında Bedreddinim bir ağaca asılı. Yağmur çiseliyor. beyaz ve çıplak mürted ayaklarının ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi. 14. Yağmur çiseliyor.Gayrı uzatman sözü. Mademki fetva bize aid verin ki basak bağrına mührümüzü.

Đlkönce omuzumda bir elin dokunuşunu duymuştum. Boyaları siliniyor ve ancak karanlıkta belli olan sert çizgileri yumuşuyor. TORNACI ŞEFĐĞĐN GÖMLEĞĐ Yağmur çiseliyordu. kapkara gözlerini yüzüme dikmiş: — Bu gece uyumadın galiba.Ve yağmurda ıslanan yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin çırılçıplak etidir. Bugün bile gayet iyi hatırlıyorum. Tornacı Şefik. Ortalık ağarınca onlar uykuya varmış olmalılar. Dönüp baktım. Serez çarşısı kör. . Đçerde çocuklar teker teker uyanıyorlar. Yağmur çiseliyor. Serez çarşısı dilsiz. Yağmur çiseliyor. görmemenin kahrolası hüznü Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü. Dışarda. Koğuşun kapısı dışardan açıldı. demir parmaklıkların arkasındaki deniz ufkunda ve bu ufkun üstündeki bulutlu gökte sabah olmuştu. Artık yukardan eşkıyaların zincir sesleri gelmiyordu. Đçleri ışıl ışıl. Gün ışığında nöbetçilerin düdük sesleri de manalarını kaybediyor. Havada konuşmamanın. diyor.

Şefik gömleğini sırtına geçiriyor. Simavne Kadısı oğlu Bedreddin hareketinde bana rehberlik eden tornacı Şefiğin gömleğini demirlerin üstünden alıyorum. Bütün bir yolculuğu yan yana. diyorum. diyor. Hâlâ pencerede. Ama. Bütün koğuş arkadaşları «yolculuğumu» öğrendiler. Jandarmaya göre bunlar. Elimden tuttu.. Yalnız. Rumelinde.Şefik soruyor: — Ne oldun. en dik kafalı köylüleri diye anlattıydı. bir tuhaf halin var senin? Şefiğe geceki maceramı anlatıyorum: — Fakat. yola kadar bizimle gelen jandarma. Rumelinin kuru. AHMEDĐN HĐKÂYESĐ Balkan harbinden önceydi.. Köylü mavi gözlü ve bakır sakallıydı. ne müslüman. Belki kızılbaştılar.. çok bilenmiş bir bıçak gibi keskin kışlarından biri. bir köylüye misafir olduk. Ben de gülüyorum. hani gözümle gördüm. Ahmedin anlattığı hikâyeyi işte kitabımın sonuna koyuyorum. benim gömleğimle yapmışsın. Hem sana ben de bir hikâye anlatayım onu da kitabın sonuna koyarsın. ne gâvurdular. daha doğrusu onun rehberliğiyle yaptım. . yolculuğu Mustafanın müridiyle değil. Bak.. Tornacı Şefik gülüyor. Kıştı. tam da kızılbaş değil. Dokuz yaşındaydım. Ahmed: — Bunu yaz işte. Bir «Bedreddin destanı» isteriz. Yekpare ak bir gömleği vardı. Nah şu pencerenin arkasına geldi. Bol kırmızı biberli tarhana içtik. en vergi vermez. diyor. Köyün adını hatırlıyamıyorum. bu köyün insanlarını dünyanın en inatçı. dün gece asmıştım. Dedemle. Bana pencereyi göstererek: — Sen.

Onlar çıplak ölüyü çıplak atın üstüne koydular. Bıçağın ucu birdenbire ipten kaydı ve ölünün uzamış boynuna saplandı.Köye girişimiz hâlâ aklımdadır. Kulağımda çocukluğumdan kalan birçok konuşmalar vardır. kimisine gülmüş. Yol don tutmuş. ölüyü kara ağacın altından çıkardı. kendini kaymakam mı sandın? Dedem arabadan indi. Bunu bana anamın babası anlattı. Ona da dedesi söylemiş. yapraksız bir ağaç dalına asılan Bedreddinin çırılçıplak ölüsü iki yana ağır ağır sallanıyordu. Havlıyordu. Köpek atların göğüslerine doğru sıçrayıp saldırıyor. alacakaranlık içinde kendi kendinden daha kocaman görünen bir köpek. Arabacının kırbacı tutan kolu dirseğiyle yüzüme çarparak kalktı ve yılan ıslığı gibi ince bir şaklamayla köpeğin başına indi. «Ne oluyoruz?» diye başımı arabacının arkasından dışarı uzattım. Ağaca tırmandı. çelebice bir sesi vardı. Sonra köpeğin bakır sakallı. Köyün karanlığa karışmıya başlıyan ilk çitlerinde bizi bir köpek karşıladı. Bıçağı attı ve yarısından çoğu kesilen düğümü elleriyle açarak uyuyan oğlunu anasının kollarına bırakan bir baba gibi Bedreddinin ölüsünü aşağıda bekliyenlerin kollarına teslim etti. Soldaki pabuçlarını çıkardı. Aşağıda kalanlar kollarını açıp beklediler. Eğersiz bir at. Sonra eğildi. çarşıda. Köpeğin kalın sesli sahibine «merhaba» dedi. Bedreddinin asıldığı ağacın altına geldiler. Bunlardan çoğunun mânasını büyüdükçe anlamış. Atlılar gidince delikanlı. sabunlu ipin düğümünü kesmeğe başladı. Vurduğunu köylü. Ağaca çıkan aşağı indi. Ben. yarayı öptü. Çıplak ölüyü taşıyan çıplak atı yedeğinde çekerek bizim köye geldi. Dedem soruyor: — Bunun böyle olduğuna emin misin? — Elbette.Hey. Đpi kesmekte olan delikanlı sapsarı oldu. doğruldu. mavi gözlü sahibi bizi evinde konuk etti. kimisine şaşmış. hırçın ve inanmış bir sesle konuşuyordu. Kan çıkmadı. Dedemin yumuşak. kimisine kızmışımdır. Yolda cam parçaları gibi pırıldıyan kaskatı su birikintilerinde kızıltılar. Ötekisi kalın. Fakat çocukken yanımda büyüklerin yaptığı hiçbir konuşma mavi gözlü köylüyle dedemin o geceki konuşmaları gibi bütün hayatımın boyunca müessir olmamıştır. Arabacımız dizginleri kastı. Hani belki bir daha köyü basarlar da cesedi bulurlar diye. Onun . Ölüyü yamacın tepesinde kara ağacın altına gömdü. Güneş battı batacak. Birisinin yedeğinde kır bir at vardı. Geceydi. Konuştular. Çarşının köşesinden üç adam belirdi. Bir daha da dönmedi. Tam bu sırada kalın bir ses duydum: . En gençleri oydu. Ama sonra hünkâr atlıları köyü bastılar. Ağaca çıkan adam Bedreddinin uzun ak sakalı altından ince boynuna bir yılan çevikliğiyle sarılmış olan ıslak. Onun kalın sesi diyordu ki: — Hünkârın iradesi ve Đranlı Molla Haydarın fetvasıyla Serezde. Đri.

soluğu bizim aramızdan çıkıp gelecektir. otuz bu kadar yaşımda yine inanıyorum. hırıstiyanların itikadına benziyor. Yüzünü yandan görüyorum. O. Dedemin bu sözlerine. Arasıra bir ikisi kımıldanıyor ve bu alaca aydınlık dairenin içine giren elleri. dilin sözü. diyoruz. Çırılçıplak ağaca asılan çırılçıplak gelecek yine. bıyıksız. sakalsız. kemiksiz. Sustu. diyor. fena bulan bedenin yine bir araya toplanıp dirileceğine inanalım. Bu böyle gider. Ocağın kızıla boyadığı alaca aydınlık dairenin kıyılarında oturuyorlar. Ben. Onlar da. SĐMAVNE KADISI OĞLU ŞEYH BEDREDDĐN DESTANI'NA ZEYL MĐLLÎ GURUR . kemiğiyle. göğsün soluğu gibi dirilecek. dağılan. Dedem gülüyor: — Sizin bu itikadınız. Biz Bedreddinin kuluyuz. Bu yalandır. dokuz yaşımda buna inandım.dedesine de dedesi. Bedreddin yine gelecek diyorsak. birden karşılık vermiyor. Bakır sakallının sesini duyuyorum: — O gelecek yine. omuzlarından bir tanesi kırmızılaşıyor. inanmadı mı. ahrete. bilmiyorum. doğruluyor. sözü. Kavga eder gibi konuşuyor: — Đsa peygamberin ölüsü etiyle. Odada bizden başka sekiz on köylü daha var. Bunu bilirim işte.. Bedreddinin geleceğine inandı mı. Büyük düz bir burnu var. sakalıyla dirilecekmiş. gözün bakışı. Bedreddinin ölüsü. yüzlerinin bir parçası. kıyamete inanmayız ki. Hattâ müslümanların içinde bile Đsa peygamberin günün birinde Şamı şerifte gözükeceğine inananlar vardır. Yerine oturdu. Şimdi bütün gövdesiyle kırmızı dairenin içindedir. Dedem. bakışı. derler.. Đsa peygamber tekrar dünyaya gelecektir. Kalın parmaklı elleriyle dizlerini tuta tuta..

biraz önce yağan yağmurla yıkanmış. Fakat bana bir şeyler unuttum gibi geliyordu. Türk HALK dehasının. fakat bu satırın sonuna nokta koymasını unuttum. büyük bir Türk halk hareketi için yazdığım bir risalede unuttuğumu sandığım son noktayı ararken Süleymaniye'mizi. Artık son forması da baskı makinası altında gidip gelmeğe başlıyan risaleme bir kelime bile ilâve edemiyeceğimi biliyordum. Bu. bir hapishanede geceleri doldurulmuş hatıra defterimi gözden geçiriyordum. deniz. Gökyüzünün karanlığı yol yol yarıldı. maddeye. belki on satırlık. bütün bunlar nasıl. bence Süleymaniye de öyle ve o kadar Cami değildir. Çok geçmeden yağmur da dindi. şeriat ve softa karanlığından kurtulmuş. Evimin penceresiyle Süleymaniye'nin arası en aşağı bir saattir. minarelerinde beş vakit ezan okunmasına ve hasırlarına alın ve diz sürülmesine rağmen Süleymaniye'nin de camilikle o kadar alakası yoktur. Ve ben. Rüzgâr. Ben ne zaman Sinan'ın Süleymaniye'sini hatırlasam Türk emekçisinin yaratıcılığına olan inancım artar. Kendimi ferâha çıkmış hissederim. endamlı ince kemerleri üstünde nasıl durabildiğine şaşılan eski bir taş köprü. belki. Vakit öğleye yakındı. bu destanı yazmak için kullandığım notları. Ferahladım. bütün bunların Cami olmakla ne kadar alakaları yoksa. Bulduğumu hatıra defterimin son sayfalarında okudum. hesaba. belki on sayfalık bir zeyl yazmak mecburiyetindeyim. gözüm kapalı bile görebilmeğe alıştığım içindir. Şafakla beraber çalkalanmağa başlıyan lodos. Fakat ben onu elimi uzatsam dokunacakmışım gibi yakın görüyordum.«SĐMAVNE KADISI OĞLU BEDREDDĐN DESTANI» risalemin dördüncü formasının makina tashihlerini sabahleyin matbaada yaptıktan sonra eve gelmiş. Ağır perdeleri birdenbire düşen bir pencere gibi hava açıldı. Süleymaniye. hesabla maddenin ahengine dayanan en muazzam verimlerinden biridir. açan güneşin altında pırıl pırıl görünce aradığımı birdenbire buldum. . Açılan öğle güneşinin altında Sinan'ın Süleymaniye'si bulutlara yaslanmış bir dağ gibiydi. maddenin ve aydınlığın mabedidir. Sinan'ın evi. bir yağlığın kenarındaki «oya». Süleymaniye'yi en küçük girinti ve çıkıntısına kadar ezbere. hapishane gecelerinde doldurulmuş bir hatıra defterinde «Destan»ımın sonuna koymasını unuttuğum noktayı arayıp dururken Süleymaniye'yi gördüm. tek bir satır yazı yazdım. ne kadar bir Cami değilse. Đşte bu sefer de. ağır bulutların üstüne boşanmasıyla durulmuştu. Bana öyle geliyordu ki. *** Mevzuu bahis risalemin sonunda «AHMED'ĐN HĐKÂYESĐ» diye bir fasıl vardır. benim için. «Çarşambayı sel aldı» türküsü. Ve anladım ki «Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı» isimli risaleme.

yirminci asırda beynelmilel proletaryanın. de beşeriyete yalnız büyük katliâmların. Çünkü Rus milleti de inkikâpçı bir sınıf yaratabildi. bu muhitin Radişçev'i. Ve hiçbirimiz 35'inci numarada neler yazılmış olduğunu hatırlıyamadık. Ben: — Ahmed. sürgünlerin.Bulduğum ve hatıra defterimde okuduğum ve risaleme zeyl olarak yazmak mecburiyetini duyduğum «nokta» bana Ahmed bu hikâyeyi anlattıktan sonra onunla yapmış olduğum bir konuşmadır. Millî gurur! Sözlerden ürkme! Đki kelimenin yan yana gelişi seni korkutmasın. «.. Bedreddin hareketi aynı zamanda benim millî gururumdur. Ahmed. sıra sıra darağaçlarının. Evet. asılzadelerin ve kapitalistlerin bizim güzel yurdumuzu nasıl ezdiklerini. bana öyle geliyor ki sen Bedreddin hareketinden biraz da millî bir gurur duyuyorsun. Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz. aynı zamanda Rus mujiğinin demokratlaşarak büyük toprak sahiplerini ve papazları defetmeğe başlaması bizim göğsümüzü kabartır. onu nasıl sefil kıldıklarını görmek herkesten çok bize ıstırap verir.. Ve bu zulümlere bizim muhitimizde.. biraz da millî bir gurur duyuyorum. Rus amelesinin 1905 senesinde muazzam bir kitle fırkası yaratması. büyük açlıkların. Rusların muhitinde de karşı konulmuş olması. dünya emekçi kitlelerinin. «millî gurur» terkibini birdenbire bir kamçı gibi eline almış. Lenin'i hatırla. 1914 senesinde «Sosyal Demokrat»ın 35'inci numarasında ne yazmıştı? Eğer Ahmed. Ahmed bu şaşkınlığımız karşısında gülümsedi. pomeşçiklere. Çar cellâtlarının. — Zaten o en derin acıdan en büyük sevince kadar bütün duygularını hep bu meşhur gülümseyişiyle ifade eder — ve aşağı yukarı bütün Lenin külliyatının ana fikirlerini sayfaları ve satırlarıyla taşıyan hafızasından bize şu cümleleri okudu: «. 70 senelerinin inkilâpçılarını ortaya çıkarmış bulunması.. Hangimiz Lenin kadar beynelmilelci olduğumuzu iddia edebiliriz? Lenin. herhalde aramızda böyle bir sorgunun cevabını verenler bulunurdu. koğuşun terli çimentosuna ve yirmi sekiz insanına Ahmed hikâyesini anlatıp bitirmişti. çarlara. kapitalistlere zilletle boyun eğişlerinin nümunelerini göstermekle kalmadı. Bu konuşmayı olduğu gibi aşağı geçiriyorum: «Dışarıda çiseleyen yağmura. beynelmilel proleter demokrasisinin en büyük beynelmilelci rehberi. Biz şuurlu Rus proleterleri millî şuur duygusuna yabancı mıyız? Elbette hayır! Biz dilimizi ve yurdumuzu severiz. Fakat «Sosyal-Demokrat»ın 35'inci numarası diye konulan mesele hepimizi şaşırttı. Dekabristleri. Sesime tuhaf bir eda vererek söylediğim bu cümlenin içinde. onun emekçi kütlelerini (yani nüfusunun 9/10'unu) şuurlu bir demokrat ve sosyalist yaşayışına yükseltebilmek için herkesten çok çalışan biziz. onu suratımda şaklatmış ve demisti ki: — Evet. Tarihinde Bedreddin hareketi gibi bir destan söyliyebilmiş her milletin şuurlu proleteri bundan millî bir gurur duyar.. demiştim. Rus milleti. hürriyet ve sosyalizm uğrunda büyük kavgalara girişebilmek .. «Lenin filânca mesele hakkında ne yazmıştı?» demiş olsaydı.

Buna karşılık risalemin zeyline kısa bir «sonsöz» yazdım. demişti. ne ağlayın! . millî bir gurur duyuyorum. Purişkeviç'ler çetesini kuvvetlendirmek için bizi harbe sürüklemek istemelerinden nefret ediyoruz. Daha iyisini de yapmağa çalışacağım. kafaları ve yürekleriyle oldukları gibi diriltecek romanlar. Börklüce Mustafa'yı. kemikleri. Karaburun ve Deliorman yiğitlerini. Bizim esir mazimizde pomeşçiklerle asilzadeler Macaristan'ın. Olmadı.s. demiştim. ben şuurlu Türk proleteri. Fakat esaretini haklı bulan.istidadında olduğunu da ispat etti. Bedreddin hareketinin doğuş ve ölüşündeki sosyal-ekonomik şartlar ve sebepleri tetkik edeyim. Bedreddin'in materyalizmiyle Spinoza'nın materyalizmi arasında bir mukayese yapayım. bizim muhitimiz de Bedreddin'i. Bedreddin hareketini bütün azametiyle tetkik eden kalın ilim kitapları. Đran'da ve Çin'deki demokratik hareketi boğmak. Ukranya'nın v. yeryüzünün en aşağılık mahlûkudur.» «Simavne Kadısı Oğlu Bedreddin Destanı» isimli risaleme bir önsöz yazmak istemiştim. benden istenen sizden de istenendir. Çünkü unutmayın ki «başka milletleri ezen bir millet hür olamaz. Ne ah edin dostlar.'nin ezilmesine Rusların «vatan müdafaası» adını veren) esir.»* Lenin'den bu satırları bir solukta okuduktan sonra Ahmed birdenbire susmuş. «Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı kendi esir mazimizden nefet ediyoruz. Şöyle ki: Bana Ahmed: — Senden bir «Bedreddin destanı» isteriz. demişti. onların bayrağı altında dövüşen Aydınlı ve Deliormanlı köylüleri yaratabildiği için. Torlak Kemâl'i. kardeşi olduğunu söyliyenler. Ahmed'e. onu yaldızlayan (meselâ Lehistan'ın. etleri. aynı pomeşçiklerin kapitalistlerle uyuşarak Lehistan ve Ukranya'yı ezmek. Đran'ın. benden istenenin ancak bir karalamasını becerebildim. çünkü derebeylik tarihinde bile bu milletin emekçi kütleleri (yani nüfusunun 9/10'u) Sakızlı Rum gemiciyi ve Yahudi esnafını kardeş bilen bir hareket doğurabilmiştir. Ben. Lehistan'ın. Çin'in hürriyetini boğmak için mujikleri muharebeye sürüklemişlerdi. nefes almış ve yine o meşhur gülümseyişiyle: — Evet. arkadaşı. Bogrinski'ler. millî haysiyetimizi berbat eden Romanof'lar. Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı bugünkü esir halimizden. Fakat tıpkı benim gibi Ahmed'in dostu. Hiç kimse esir doğmuş olduğundan dolayı kabahatli değildir. Millî bir gurur duyuyorum.

göller. denizler Şehrine varıldı. 83'de (Rusların millî gururu) isimli makaleyle — ki bu makale 1914 senesinde «Sosyal Demokrat»ın 35'inci numarasında çıkmıştır — Ahmed'in o gün bize hafızasından okuyup derhal tercüme ettiği satırları bilâhara karşılaştırdım. (*) Lenin Külliyatı. sayfa 80. şehir yeşildi.Dünü bugüne bugünü yarına bağlayın! diyen şiirler. Bu gelenler silâhsız adamlardı . cild 18. 81. baskı 1935. kayalar. 82. Ahmed ezbere okuyup tercüme ettiği parçaların yalnız cümle kuruluşlarında bazı değişiklikler yapmış. boyaları kahraman tablolar lâzım. Fikirde hiçbir hata olmadığı için ben Ahmed'in tercümesini aynen aldım. Ormanlar. SĐLÂHSIZ ĐNSANLAR Beş kıtanın içinden başladı sefer Gidildi kuzeye doğru. gidildi.

Meselâ bir barikatta dövüşerek meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken . Hayata sevdalar ilân edildi. bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte yani yürekte. Örsünde sıcacık yüreklerinin Ölüm bu sözlerden güçlü değildi. Geceler beyazdı. Her yürekte güzel bir şeyler vardı.Her birisi yüreğini çıkardı. gündüzler serin. 1956 TAHĐRLE ZÜHRE MESELESĐ Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil. Sözleri dövdüler dan dan da din din.

TARANTA .BABU'YA MEKTUPLAR . Seversin dünyayı doludizgin ama o bunun farkında değildir ayrılmak istemezsin dünyadan ama o senden ayrılacak yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı? Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık yahut hiç sevmeseydi Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden? Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.meselâ denerken damarlarında bir serumu ölmek ayıp olur mu? Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

geçenlerde bir paketle bir mektup aldım.Bu kitap Henri Barbusse'ün hatırasına. Kendi ülkesinde kendi dilini istediği gibi kullanamadığı için. Arkadaşın adını yazmak istemiyorum. 5 AĞUSTOS 1935 TEFTĐŞ . Asya ve Afrika dillerine merak saran bir Đtalyan arkadaştan.. ROMA . Başı belaya girer.. Fakat mektubunu olduğu gibi aşağıya geçiriyorum.

hava sıcak.. gölgeli. Belki alışmış. bir daha çıkmayacaklar Đzmir'de. gün uzun belli. geniş ve küfredip sesini duyuyorum toprağıma tokat gibi inen adımlarının. 1962 . Türk paşası on beş adım geride. belki öfkeli. Đzmir'de. Kordonboyu'nda böyle teftişlere. Memetleri teftiş. belki utanıyor.Sayfada saygıyla göze çarpsın diye komuşlar fotoğrafı baş köşeye. Önde Amerikan paşası kafayı dikmiş ve sırmalı şapkasında eli kasap bıçağı gibi parlıyor keskin. Kordon'da. gözleri karanlık. Yüzünü göremiyorum. Sanıyorum yakındır. gözleri dikilmiş yere.. Memetlere bakıyorum : Dişleri kenetli. Vakit öğle.

Yol görünür onun garip serine. «Yûnusû biçâredir baştan ayağa yâredir. analar. O. Çarşambayı sel alır. kanadı kırılır çöllerde kalır.TÜRK KÖYLÜSÜ Topraktan öğrenip kitapsız bilendir. kahbe felek ona eder oyunu. Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeyegörsün önlerine . babalar umudu keser. Ferhad'dır Kerem'dir ve Keloğlan'dır. Hoca Nasreddin gibi ağlayan Bayburtlu Zihni gibi gülendir. ölmeden mezara koyarlar onu.» ağu içer su yerine. bir yâr sever el alır.

» TÜRKĐYE ĐŞÇĐ SINIFINA SELÂM Türkiye işçi sınıfına selâm! Selâm yaratana! Tohumların tohumuna. . «Dağları yırtıp ayırır.ve bir kerre vakterişip : «—Gayrık yeter!. kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa. gündüzlerinde sömürülmeyen. toprağın nabzı başlar onun nabızlarında atmağa.. gecelerinde aç yatılmayan. büyük günler. ekmek. gül ve hürriyet günleri..» demesinler. ne düşmanı kayırır.. serpilip gelişene selâm! Bütün yemişler dallarınızdadır. Ne kendi nefsini korur. haklı günler. Beklenen günler. güzel günlerimiz ellerinizdedir. Ve bir kerre dediler mi : «Đsrafil surunu urur mahlukat yerinden durur»..

ölürsem kurtuluştan önce yani. karanlığını yobazın ve yabancının roketini yenecek işçi sınıfına selâm! Türkiye işçi sınıfına selâm! Selâm yaratana! 12 Ağustos 1962 VASĐYET Yoldaşlar. işe hasretimizi.Türkiye işçi sınıfına selâm! Meydanlarda hasretimizi haykıranlara. nasip olmazsa görmek o günü. alıp götürün . hasretimizi. ayyıldızı esir bayrağımıza. kitaba. Düşmanı yenecek işçi sınıfımıza selâm! Paranın padişahlığını. toprağa.

Benim sessiz komşulara gelince. Hasan beyin vurdurduğu ırgat Osman yatsın bir yanımda ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda. Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın. yanık benzin kokusu. toprağın altında sağır. şehit Ayşe'yle ırgat Osman . çürür kara dallar gibi ölüler. Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz. toprağın altında yatar upuzun.Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni. duymuşum yanık benzin kokusunu traktörlerin resmi bile çizilmeden. tarlalar orta malı. kanallarda su. Ama bu türküleri söylemişim ben daha onlar düzülmeden. ne candarma korkusu. seher aydınlığında taze insan. ne kuraklık. kör. dilsiz.

çektiler büyük hasreti sağlıklarında belki de farkında bile olmadan.. 27 Nisan Barviha Sanatoryumu VATAN HAĐNĐ "Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. tepemde bir de çınar olursa taş maş da istemez hani. Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. 1953." .. Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz. dedi Hikmet.öyle gibi de görünüyor Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni ve de uyarına gelirse. . Yoldaşlar. ölürsem o günden önce yani.

kapkara haykıran puntolarla. 120 milyon lira. vatan. fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan. Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla : Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. vatan. Amerikan bombası. Amerikan donanması topuysa. ben vatan hainiyim. soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın. Amerikan üsleri. vatan. ağzı kulaklarında. fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un 66 santimetre karede gülüyor. bütçemize 120 milyon lira hibe etti. "Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz. Vatan çiftliklerinizse. . üç sütun üstüne. kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan. ben yurt hainiyim. siz vatanperverseniz. vatan tırnaklarıysa ağalarınızın." Evet. vatan. vatan. bir Ankara gazetesinde. Amerikan amirali Amerika.Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar. polis copuysa. maaşlarınızsa vatan. siz yurtseverseniz. vatan. ödeneklerinizse. vatan hainiyim. ben vatan hainiyim. mızraklı ilmühalse. şose boylarında gebermekse açlıktan. kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan. dedi Hikmet Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

962 VEDA Hoşça kalın dostlarım benim hoşça kalın! Sizi canımda canımın içinde. mendil sallamayın bana. ...7. kavgamı kafamda götürüyorum. Hoşça kalın dostlarım benim hoşça kalın. Đstemez... Resimlerdeki kuşlar gibi dizilip üstüne kumsalın.. Ben dostların gözünde kendimi boylu boyumca görüyorum.28..

!!.!!.A dostlar a kavga dostu iş kardeşi a yoldaşlar a. büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir sincap gibi mesela.. Ve ben bir kavga şarkısı gibi haykıracağım mapusane türküsünü.!!. pencerelerde yıllar örecek örgüsünü.. Geceler sürecek kapımın sürgüsünü.. YAŞ 1 Yaşamak şakaya gelmez.... ... beraber dövüşürüz. A dostlar kardeşi AMAYA DAĐR a kavga dostu a yoldaşlar a. iş ELVEDA... Tek hecesiz elveda... Yine görüşürüz dostlarım benim yine görüşürüz... Beraber güneşe güler.

yani. yahut kocaman gözlüklerin. hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil. hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için. mesela. hem de en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde. mesela. Yaşamayı ciddiye alacaksın. 1947 2 Diyelim ki. yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden. yaşamak yanı ağır bastığından. hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken. . sırtın duvarda. yani bütün işin gücün yaşamak olacak. yetmişinde bile. öylesine ki. öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı. yani o derecede. beyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin. Yani. ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için. kolların bağlı arkadan. ağır ameliyatlık hastayız. zeytin dikeceksin.

duvarın ardındaki dışarıyla. Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız. insanları. yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz en son ajans haberlerini. fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu. daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının. daha o gün yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün. Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu. .. diyelim ki. hava yağmurlu mu.yani. diye bakacağız pencereden. cephedeyiz. Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına. nasıl ve nerede olursak olalım hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak. kavgası ve rüzgarıyla yani. dövüşülmeye deşer bir şeyler için. hayvanları.. Daha orda ilk hücumda. Yani. beyaz masadan. bir daha kalkmamak ihtimali de var. Diyelim ki hapisteyiz. Diyelim ki. yaşımız da elliye yakın.

boş bir ceviz gibi yuvarlanacak zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız. hem de en ufacıklarından.. Bu dünya soğuyacak günün birinde. Şimdiden çekilecek acısı bunun. Nazım HĐKMET . mavi kadifede bir yaldız zerresi yani. yani bu koskocaman dünyamız. yıldızların arasında bir yıldız. Böylesine sevilecek bu dünya "Yaşadım" diyebilmen için.1948 3 Bu dünya soğuyacak.. duyulacak mahzunluğu şimdiden. hatta bir buz yığını yahut ölü bir bulut gibi de değil.

yaşına bile gelmeden. Moskova'da açılış törenindeyim. Ama füze yolcuları yola çıkabilecek mi pasaportsuz? Bilet olacak mı? Parayla mı alacaklar? Ve uzaklaşıp karpuzlaşır.YĐNE ĐYĐMSERLĐK ÜSTÜNE Sağlığımda açıldı kosmos yolu. neden. Korkuyorlarsa kimden. ıstıratosferde savaş füzelerine mi rastgelecekler? Beni ilgilendiren bavullarının eşyası değil. niçin. Biliyordum. nasıl? Ya ara hırsı? Emir verme merakı? . elmalaşırken dünyamız. yıldızların arasından. yüreklerinin yükü. yolcu füzeleri güneşe doğru. bir yılbaşı ağacı önündeyim. Avucumda bir çocuğun sarışın eli. gözlerinde sırça toplar yanan çocuk. balıklar gibi sessiz sedasız akıp gidecek.

akarsu gibi. ama belli yaşayacak benden iki kere çok. son mintanın da sırtımda paralandı çoktan. bilmiyorum neden.Yüzüne yılbaşı ağacının telli pullu aydınlığı vuran çocuk.1959. memleketim. Moskova YĐNE MEMLEKETĐM ÜSTÜNE SÖYLENMĐŞTĐR Memleketim.. memleketim. dostlar. . ne kasketim kaldı senin ora işi ne yollarını taşımış ayakkabım. belli.. Đş bunda değil. Ben iyimserim. Yeryüzünde görecek mucizenin büyüğünü : tek insan milletini pırıl pırıl. Kosmosa filan gidip gelecek.1. 7.

. Pırağ.Şile bezindendi. yahut . alnımın çizgilerindesin memleketim. enfarktında yüreğimin.. memleketim. memleketim. Sen şimdi yalnız saçımın akında. demek ki arteryo skleroz başlıyor bende.. ölümü düşünüyorum. Bir gün kar yağarken. 8 Nisan 958 YĐNE ÖLÜME DAĐR Zevcem.. ruhu revanım Hatice Pîrâyende.

. hayat. hangimiz ilkönce.. nasıl ve nerde öleceğiz? Nasıl ve ne olacak ölenin son duyduğu ses.bir gece.. . yahut da ima edecekler. yahut bir öğle sıcağında. Yani efendim. ve kalanı yalnız bırakıp gidecekler. kalanın ilk hareketi ilk sözü ilk yediği yemek? Belki de birbirimizden uzakta öleceğiz. son gördüğü renk. Ve kalan karışacak kalabalığa. Haber çığlıklarla gelecek..

«yaşadık» diyebiliriz. seninle biz birbirimizi ve insanların en büyük dâvasını sevebildik — dövüştük onun uğruna —. ruhu revanım Hatice Pîrâyende.Ve bütün bu ihtimâlât 1900 kaç senesinin kaçıncı ayı kaçıncı günü kaçıncı saatinde? Zevcem. Kederli rahat ve hodbinim. Hangimiz ilkönce nasıl ve nerde ölürsek ölelim. ölümü düşünüyorum. geçen ömrümüzü düşünüyorum. .

. — Hayır. Asrım sefil.. Dünyaya erken gelmişim diye kahretmedim hiçbir zaman. asrım cesur. büyük ve kahraman.. Bana yeter yirminci asırda olduğum safta olmak bizim tarafta olmak ve dövüşmek yeni bir âlem için. asrım yüz kızartıcı.YĐRMĐNCĐ ASRA DAĐR — Uyumak şimdi. sevgilim. uyanmak yüz yıl sonra. . kendi asrım beni korkutmuyor ben kaçak değilim.. Ben yirminci asırlıyım ve bununla övünüyorum.

. — Hayır.11.— Yüz yıl sonra. Hatçem. Yolculuk ediyor şairler denizlerinde kâinatın . sevgilim.. Ve ölen ve doğan ve son gülenleri güzel gülecek olan yirminci asır (benim şafak çığlıklarıyla sabaha eren müthiş gecem). her şeye rağmen daha evvel. 12. senin gözlerin gibi.1941 YOLCULUK Bir şair yolculuk ediyor bir denizinde dünyamızın bakarak bir yıldıza.. güneşli olacaktır.. Yolculuk ediyor şairin biri yıldızlardan birinde bir denizde bakarak dünyamıza.

kelleni orta yere yüreğini yumruklarının içine koyup yürümek!. yolunda pusuya yattıklarını.. . 1960.. yürümeyenleri arkanda boş sokaklar gibi bırakarak. dost omuzbaşlarını omuzlarının yanında duyup. Yürümek. Yürümek. havaları boydan boya yarıp ikiye bir mavzer gözü gibi karanlığın gözüne bakarak yürümek!. Akdeniz YÜRÜMEK Yürümek.bakarak birbirine.

arkadan çelme attıklarını bilerek yürümek. Günler ağır... yürekten gülerekten yürümek.... . Yürümek... ZAFERE DAĐR Korkunç ellerinle bastırıp yaranı dudaklarını kanatarak dayanılmakta ağrıya. Ve zafer artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar tırnakla sökülüp koparılacaktır. Şimdi çıplak ve merhametsiz bir çığlık oldu ümid. Günler ölüm haberleriyle geliyor..

. Varılacak yere . Ölüyor çarpışarak insanlarımız — halbuki nasıl hakketmişlerdi yaşamayı — ölüyor insanlarımız — ne kadar çok — sanki şarkılar ve bayraklarla bir bayram günü nümayişe çıktılar öyle genç ve fütursuz..Düşman haşin zalim ve kurnaz. Günler ölüm haberleriyle geliyor. Günler ağır.. En güzel dünyaları yaktık ellerimizle ve gözümüzde kaybettik ağlamayı : bizi bir parça hazin ve dimdik bırakıp gözyaşlarımız gittiler ve bundan dolayı biz unuttuk bağışlamayı..

..kan içinde varılacaktır. Antep çetin yerdir.. Antepliler yiğit kişilerdir. uçan turnayı gözünden kaçan tavşanı ard ayağından vururlar ve arap kısrağının üstünde taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar. Antepliler silâhşor olur.. Sonbahar. KARAYILAN HĐKÂYESĐ Antepliler silâhşor olur. 1941. Karayılan . Ve zafer artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar tırnakla sökülüp koparılacaktır. Antep sıcak.

silâhla. . Düşman Antep'e girince Antepliler onu korkusunu saklayan bir fıstık ağacından alıp indirdiler. bunu düşünmeye vakit bırakmıyordular. Altına bir at çekip eline bir mavzer verdiler.Karayılan olmazdan önce Antep köylüklerinde ırgattı. toprağı yoktu. belki rahattı. toprakla olur. yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar. Antep çetin yerdir. Boynu yine böyle çöp gibi ince ve böyle kocaman kafalıydı Karayılan Karayılan olmazdan önce. silâhı. Belki rahatsızdı. Yiğitlik atla. onun atı.

Düz ovada bir gül fidanıydı Karayılan'ın Karayılan olmazdan önceki siperi. Düşman şarapnel döküyordu. Düşman tutmuştu tepeleri. Antep sıcak.. korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun. Antepliler düz ovada sıkışmışlardı. Bu fidan öyle küçük. Antep çetin yerdir. toprağı kökünden söküyordu. Düşman tutmuştu tepeleri. . namlıya tek fişek sürmeden yatıyordu yüzükoyun.. Sıcak bulutlar dolaşır havada ileri geri. düşmanın topu vardı.Kırmızı kayalarda yeşil kertenkeleler. Akan : Antep'in kanıydı.

Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi. korkaktı da bir tarla sıçanı kadar. dili çataldı. gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun ak bir taşın ardından kara bir yılan çıkardı kafasını. gözleri ateşten al.Antepliler silâhşor olur. düz ovayı Antepliler düşmana bırakacaklardı. kader. . "Karayılan" olmazdan önce umurunda değildi Karayılan'ın kıyamete dek düşmana verseler Antep'i. Birden bir kurşun gelip kafasını aldı. Ve ne çare. Antepliler yiğit kişilerdir. Fakat düşmanın topu vardı. Siperi bir gül fidanıydı onun. Derisi ışıl ışıl. Çünkü onu düşünmeye alıştırmadılar.

ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm. deli gönlüm. fırlayıp atlayınca ileri bir dehşet aldı Anteplileri. seğirttiler peşince. Düşmanı tepelerde yediler. demir sandıkta saklansan bulur seni. .Hayvan devrildi kaldı. nerde düşman varsa orda bitirek. Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olana : KARAYILAN dediler. "Karayılan der ki : Harbe oturak." Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olan. Karayılan Karayılan olmazdan önce kara yılanın encâmını görünce haykırdı avaz avaz ömrünün ilk düşüncesini : "Đbret al. Kilis yollarından kelle getirek.

. her şafak vakti kalbim . doktor. doktor.. her şafak vakti. Sarınehre doğru akan ordunun içindedir.vurun ha yiğitler namus günüdür." (Kuvâyi Milliye'den) ANGĐNA PEKTORĐS Yarısı burdaysa kalbimin yarısı Çin'dedir. Sonra.

. ne nikotin. bu yüzden bende bu angina pektoris. işte bu yüzden. Bakıyorum geceye demirlerden ve iman tahtamın üstündeki baskıya rağmen kalbim en uzak yıldızla birlikte çarpıyor. Ne arteryo skleroz. doktorcuğum. . bir kırmızı elma : kalbim.Yunanistan'da kurşuna diziliyor.. doktor.. bizim burda mahkûmlar uykuya varıp revirden el ayak çekilince kalbim Çamlıca'da bir harap konaktadır her gece.. Sonra... ne hapis. fakir milletime ikrâm edebildiğim bir tek elmam var elimde. Sonra. şu on yıldan bu yana benim. doktor.

AŞI 1 tarla hazırdı koyu esmer eti anadan doğma çırılçıplak tarla hazırdı şişkin ıslak dudaklarını açmıştı yarı yarıya uzun sürmedi bekleyiş sabah aydınlığında canlı küçük kurtlar gibi yukardan saçılıp aktı tohum hazla ürperdi toprak içine çekti akanı açılıp kapanarak açılıp kapanarak sonra da mahmur bir kat daha güzel terli kabarık gerindi ben ölümden kuvvetliyim diyebilirdi gebeydi artık .

2 arılar fırladı güneşe doğru en önde kızoğlankız yeni beyarı nazlı bir vızıltıdır zar gibi ince şeffaf kanatları beli koptu kopacak altın tüylü süzme karnında da üç kızıl kuşak yetişip önledi onu erkeklerin en güçlüsü sonra yukarda boşlukta güneşin orda dikenli incecik bacakları karıştı birbirine bir saniye sürdü aşı silkinip kurtuldu dişi düştü erkek içinden kopan etleriyle toprağa 3 odalarının penceresi ormana açık ağır yaz bulutlarının altında orman bir yumurtalık gibi de nemli ılık erkeğin yüzünde aşağıdan kadının gözlerinden vuran ışık ormanın üstüne yağmur boşandı ansızın .

yeşil elâ gözlerini yumdu kadın yarı açık ağzında ıslak dişleri berrak duru içinde taa yüreğinin kökünde sıcak sıcak duydu yağmuru 4 atan bir damar gibi akıyor nehir acı yemişleri dikenli dallarıyla duruyor ağaç duruyor kıraç yabani güneşte bir şarkı gibi parladı balta kesildi ağacın gövdesi orta yerinden ihtiyardı esmerdi ıslaktı makta kanayacaktı da âdeta aşı bıçağıyla açıldı yarık sokuldu ucu kalemin bu kesik bu yabani gövdede müjdesi vardı artık dikensiz dalları ince kabuklu tatlı yemişleri geniş yapraklarıyla gelecek olan yepyeni bir âlemin. 1948 .

hafif. hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli. . benim insanlarım. bütün yük hayvanları gibi battal. halbuki açsınız. Arılar gibi hünerli. tabiat gibi cesur ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizliyen elleriniz. Ve insanlar. Bu dünya öküzün boynuzunda değil. ağır ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz. bu dünya ellerinizin üstünde duruyor.Nisan 1948 ELLERĐNĐZE VE YALANA DAĐR Bütün taşlar gibi vekarlı. sütlü memeler gibi yüklü. yalanla besliyorlar sizi. ah.

antenler yalan söylüyorsa. Amerikalım benim. Ve beyaz bir sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya. kolay atlatılırsın. . Đnsanlar. yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu. hele Asya'dakiler. Yakın Doğu. ekmekle beslenmeğe muhtaçsınız. hayran ve gençsiniz. benim insanlarım. uyanık. atak ve unutkansın ellerin gibi. Pasifik adaları ve benim memleketlilerim. benim insanlarım. Đnsanlarım. ah. Afrika'dakiler. elleriniz gibi meraklı. ah. benim insanlarım. göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan. Avrupalım. kitaplar yalan söylüyorsa. Đnsanlarım.etle.. ellerin gibi tez kandırılır. Orta Doğu. yalan söylüyorsa rotatifler. elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız. ah..

elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun. ses yalan söylüyorsa. elleriniz karanlık gibi kör. renk yalan söylüyorsa. Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız bu ölümlü. [1949] . yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı. söz yalan söylüyorsa. ninni yalan söylüyorsa. meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa. ellerinizden geçinen ve ellerinizden başka her şey herkes yalan söylüyorsa. sütunda ilan yalan söylüyorsa. bu yaşanası dünyada bu bezirgân saltanatı. rüya yalan söylüyorsa. elleriniz isyan etmesin diyedir. bu zulüm bitmesin diyedir. elleriniz balçık gibi itaatli. beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların.duvarda afiş. dua yalan söylüyorsa.

boğuluyordum kederden. Sonra. ufaldı. hiç durmayacakmış gibi gidiyordu tiren. "Yanıma gel!" dedi. Leh toprağından seslendi karşılık veremedim. sonra. baharsa çamurlu çıplak ayaklarıyla gökyüzünde yürüyordu. ufaldı. ufaldı. "Beni unuttun mu. . uçsuz bucaksız mavilikte buğday tanesi oldu. yanına varamadım. kadınım beni görüyordu. nerdesin?" diye soramadım. Sonra. sonra raylardan başka şey göremedim. indi tirenden peronda kaldı. birden anladım ki.KADINIM BREST'E KADAR Kadınım Brest'e kadar benimle geldi. kumlu toprakta kar parçaları çürüyordu. "Nerdesin gülüm. beni unuttun mu?" diye soruyordu.

Akdeniz ORADA TANIDIKLARIM II . direkler gelip geçiyordu o kımıldanmıyordu yerinden. . karanlıksa yağmur gibi çarpıyordu tirene. yıldızlar inip kondu telgıraf tellerine.Sonra. ama uzun yıllardır bu tirende yaşıyorum. kadınım telgıraf direklerinin altında duruyordu. bunu nasıl. hiç durmayacakmış gibi gidiyordu tiren boğuluyordum kederden.ama. aynı umutlu türküyü söyleyerek sevdiğim şehirlerle sevdiğim kadınlardan boyuna uzaklaşıyorum ve hasretlerini etimin içinde işleyen bir yara gibi taşıyorum ve bir yerlere yaklaşıyorum. yıllardır. neden anladığıma hâlâ şaşıyorum ve hep aynı büyük. Mart 1960. Sonra birden anladım ki. bir yerlere yaklaşıyorum. koynumdaymış gibi de yüreği küt küt vuruyordu.

-"Nazım yoldaş benim kızım beş yaşında." Bir masa. Yeni yapıda yeni dokumacılar yeni renklerle yeni kumaşlar dokuyor.. Benim kızım büyüdü. Duvarlarda fotoğraflar. bakıyorlar insana rüya görür gibi. Başında masanın beyaz keten elbiseli Tavariş Marusa. Benim kızımın annesi 1922 senesi. Duvarlarda fotoğraflar - ... Yapı yükseldi yapı büyüdü.. Benim kızım Alfabe okuyor. Ben büyüdüm felsefe okuyorum. Benim kızım dinledi ilk duvarcı türküsünü kurduğumuz yapının.

Kar. Ayın içinden bir manzara gibi Ukranya stepleri karın altında yatıyorlar. Karanfiller. Gece.. Bir masa Üstünde masanın mavi bir Ukranya kasesi.bir fabrika avlusunda çekilmiş bazıları. üzerinde bazısının Mogol. Kapı açık. Latin. . Çin. Zırhlı trenle Kiyefe gitmedeyiz. Tatar yazıları. Gece. Havada tek bir insan sesi yok. Uygur. Vagonda bizimkiler uyuyorlar. Dünyanın üstünde donmuş bir dünya gibi susan havada yalnız tekerleklerin şarkısı.. Kış. Rus. Kış. Kar. Marusa'nın sesi: -"Sene 918..

.. Gözlerime yalvarıyor esirlerin gözleri: -"Bırak bizi bırak bizi bırak. Yıldızlar düşüyor içeriye. Başımı çevirdim geriye.Yıldızlar düşüyor içeriye. Öldürebilirim.. Aç gözlerle aç öküzler bekliyor bizi. Bırak bizi bırak.." Kapı açık. Bekliyorum ben Mahnodan esir alınan iki köylü neferi. Đpekli bir kumaş yırtar gibi yürüyor yırtarak geceyi tren.. Uyuyor bizimkiler. Bekliyor bizi toprak. Yıldızlar düşüyor içeriye. yalvaran gözlere bakamam. .

Namluda arpacık titredi. Kaçanların peşinden altı fişenk yaktım. vuramadın. Mavzer. yedi.. "Bekliyor bizi toprak" Beş.. .. Nasıl oldu bu? Gökte uçan turnayı gözünden vuran kadın.. "Aç gözlerle aç öküzler" Dört saniye. "Bırak bizi" Üç saniye. altı. Ve hiçbiri değmedi hedefe.Ve tekrar baktığım zaman karın üstünde iki korkuydu kaçan.. Geçiyor saniyeler. Diz büktüm. Mavzer. Geçti bir saniye.

... Kavgada düşmanın aile ismi sorulmaz. Hatıralar... Çavdarlı bir yaz kokusu esmer ekmekte.. Tombul esmer bir Ukranya ekmeği. Hatıralar.... Başında masanın beyaz keten elbiseli Tavariş Marusa... Masa. Đnkılabın nöbetinde dolaşık yumak gibi bir yürekle durulmaz.. . .. Köyden yoldaşlar göndermiş Ukranya ekmeği yemez misiniz?" Beyaz keten bir örtü. . .........Vurmalıydım ama. . Gece..... Kar. Kış........

Karyolanın başucunda kitaplar. Ve her akşam burda çözerdi ıslak ayakkaplarını..Hikmet PORTATĐF KARYOLA Bu onun karyolası portatif bir karyola.. O her sabah buradan çıkardı yola. Satırların üzerinde ellerinin izi var. bu bembeyaz sabun . Pencerenin içindeki bu beyaz diş fırçası.N. Açıyorum birer birer kitaplarını.

Bu onun karyolası portatif bir karyola....onun. Duvarda külrengi bayramlık kasketi.. Yerde bir üçüncü mevki tren bileti.. N..Hikmet SEN En güzel günlerimin üç mel'un adamı var: Ben sokakta rastlasam bile tanımayım diye en güzel günlerimin bu üç mel'un adamını yer yer tırnaklarımla kazıdım . Elsiz kolları göğsünde yatıyor karyolanın üstünde lacivert gemici fanilası..

Yazıyorsun.. insanın bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum. Sana gelince. Ne kadar beraber geçmiş günlerimiz var. Okuyorum. Düşmanımdır ikisi. senin ve benim en güzel günlerimiz. Kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa. En güzel günlerimin üç mel'un adamı var: Biri sensin.. sen o günleri kendi oğluyla yatan. Kalbimin kanıyla götüreceğim ebediyete ben o günleri. ... Sana gelince..hatıralarımın camını.. Ne yazık!. biri ötekisi...... biri o.

N. Kanlı bıçaklı düşmanımdır ikisi. Ne ben sana kızarım ne de zatın zahmet edip bana küssün.. düşman bile değiliz.. biri ötekisi. Biri o. Ne ben Sezarım. Satıyorsun: günde on kaat.. En güzel günlerimin üç mel'un adamı var: Biri sensin. Artık seninle biz.Hikmet – 1933 ..kızlarının körpe etini satan bir ana gibi satıyorsun!. Ne de sen Brütüssün. sıcak bir döşek ve üç yüz papellik rahat için.... Sana gelince.. bir çift rugan pabuç.....

Gel! Dinle havaları: havalar seslerin yoludur. Çeneni avuçlarının içine alma!.. duvara dalıp kalma!..SES Çeneni avuçlarının içine alıp. havalar seslerle doludur: toprağın. Kalk! Pencereye gel! Bak! Dışarda gece bir cenup denizi gibi güzel. yıldızların ve bizim seslerimizle. Pencereye gel! Havaları dinle bir: . çarpıyor pencerene dalgaları.. suyun.

.Sesimiz yanındadır.. Koynunda güneşin kaybolduğu zindan aydınlanacak mı? Bekliyelim mi? Bekliyebilir miyiz? Biz gündoğusunun milyonlarla milyonu bekliyoruz bunu.Hikmet – 1933 SESLER GELĐYOR...... N.... Sesler geliyor günbatısından sesler. Sesler geliyor günbatısından sesler. Biz . sesimiz seninledir..

... Ve istiyoruz ki olsun naramızın aksisedası Krup favrikalarından kopan: .HURRRA. ...çıplak ayaklı Hindistanın açlığını esmer gözlerinde bir alev gibi taşıyanlar.. Berlinin caddeleri kulak asıyor yine Spartaküslerin ayak sesine.. Biz.. Biz güneşin doğduğu yerden haykırıyoruz mavi gömlekli. Sumatra.. *** Kurtuluşun kırmızı eli dolaşıyor üstünde Almanyanın.. Dışarı fırlamak için tepiniyor amele mahallelerinde tanklar.. Göbeğinden çatlıyacak Avrupa...... mavi gözlü Almanyalılara. Avrupanın çatlıyacak göbeği. Biz Borneo.... Cava köylüleri. Biz sarı yüzlerinden gözleri bıçak yarası gibi bakan kavga meydanlarında kellesini koparıp kocaman kanlı sarı bir çiçek gibi bırakan Çin seddinin kulileri.

Söyle. Sesler geliyor günbatısından . Çabuk olun haydı.. Elleri bombalı mavi gömleklilerin bekliyecek mi yine Unter den Linden caddesinde nöbet? Alevden bayrakların üstünde yeniden can bulacak mı Karl Liebknecht? Avrupa bocalıyor.Çatlıyacak çatlıyor çatla.ÇATLADI.... Dümen başına. Diyelim milyonlarla milyon ağız birden: . Kooooş. Hava fırtınalı omurga delik serdümen sarhoş....... Diyelim: ........DI........ *** Söyle Berlin.. ...

Jül Vernin romanlarıyla coğrafya kitaplarına. . sahici postacı. N. Çocukken postacı olmak isterdim. Nâzımın resmi.sesler. seher vakitlerinde yahut gecenin ortasında taşıdım insanlara yüreğimin çantasında. ağacın. Renkli kalemlerle çizilirdi bin türlü resim hep aynı postacının. kuşun. şairlik ettim bir çeşit postacılık yani.. dünyanın. yurdun haberini..Hikmet POSTACI Đnsanın. kurdun haberini.. şairlik filân yoluyla değil ama basbaya.

komşu kıza bendim telegrafı getiren. Yahut işte bozkırda gölgesinde ağır bulutların asker mektubu dağıtıp ayran içiyorum. Işıldıyor kuzey şafağı konserve kutularıyla posta paketlerinde. Yahut da büyük şehrin uğultulu asfaltındayım. Babası yarın akşam dönüyor hapislikten. çantamda yazıları yalnız müjdelerin yalnız umutların. Bering boğazını geçiyorum. köpeklerin çektiği kızağı sürüyorum buzun üzerinde. . Kapı çalınıyor gece yarısı: -posta! Küçük kızın gözleri açıldı mavi mavi. O karda kıyamette bendim bulan o evi. Bir küçük kız ateşler içinde hasta.Đşte. yıldızların altındayım. Yahut çölde.

Çantamda cennet. Oysaki. Moskova'da mektupları birer birer kendim dağıtırım adreslerine. ellisinde. Çantamda bahar. Nâzım Hikmet'in oğlu. Macaristan'da erdim. Moskova'ya Budapeşte'den. Muradıma. Türkiyemde postacılık zor sanattır. taze çimen kokusuyla dolu mektuplar. Çantamda Tuna'nın pırıltısıyla kuş cıvıltısıyla.. Çocukken postacı olmak isterdim. Telegraflarda envai türlü acı mektuplarda satır satır keder taşır o güzelim memlekette postacı.Çocukken postacı olmak isterdim. . Türkiye" diye yazılı. Bir zarfın üzeri: "Memet. çocukların çocuklara mektupları..

Yalnız Memedin mektubunu götüremem yerine. paslı yağmurlar yağıyor. Nâzım HĐKMET RADYOAKTĐVĐTELĐ YAĞMURLAR ÜSTÜNE Kapayın pencereleri sımsıkı. Nâzım'ın oğlu. . yağmurlar ölüm taşıyor tohumlara. yine gümüş gibi parlatmalı yağmurları. haramiler kesmiş yolu. hattâ yollıyamam. mektubunu vermezler. Yağmurları temizlemeli. çocukları sokaklara bırakmayın. yağmurlar yine yalnız güneşi taşısın tohumlara.

Nâzım HĐKMET YĐNE YAĞMUR ÜSTÜNE . pencereleri yağmurlara açabilelim yine.çocuklar yine koşabilsin yağmurların içinde. NÂZIM HĐKMET TRAFĐK MEMURLARI Trafik memurları dikilmiş durur el kol kımıldar kaşlar çatık sopalarının ucunda hürriyetimiz trafik memurları dikilip duracak sokaktakiler birbirlerini sevmeği öğreninceye kadar.

. ...... çocuklar ölebilir yarın. Nâzım HĐKMET ÇOCUKLAR ÖLEBĐLĐR YARIN .Serçe kuşları gibi yağmur çinko dama serptiğim ekmek kırıntılarını telâşlı telâşlı... tıkır tıkır........ serçe kuşları gibi yağmur....... Çocuklar ölebilir yarın..... hem de ne sıtmadan ne kuşpalazından düşerek te değil kuyulara filân...

......... ne bir santim kemik. çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında... Çınarı yıkmak için baltayı köküne vururlar.... ne bir damla kan.......çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın. ÇINARI YIKMAK ĐÇĐN BALTAYI KÖKÜNE VURURLAR ... ........ evi yıkmak için sokarlar kundağı temele.. düşünebilir miyiz başımız vurulunca? Onlar köküdür memleketin...... Kartal uçmaz olur kanadı kırılınca....................... . çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında arkalarında bir avuç kül bile değil arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan.

Kırıldı kanat öldürdüler aklı. Ve sonra yolladılar insanları salhaneye. onlar kanadı hürriyetin. Çünkü böyledir asrımızın gerçeklerinden biri.dallara yürüyen su bu kökte saklıdır. Kaç kere kaç yerde baltalandı kök yürümez oldu su dallar kurudu. Onlar umudun temeli. halkın aklıdır. Nâzım HĐKMET DOĞUM .

sarı bir oğlan. gittiler ana sütüne bile doymadan Benim oğlan dünyaya geldiği zaman. babaları kurşuna dizilmiş. çocuklar doğdu Yunan zindanlarında. sarı ay çiçeğine benziyorlardı. Makartır kesti onları. masmavi kundağında yatan bir nur topu. Benim oğlan dünyaya geldiği zaman çocuklar doğdu Anadoluda. mavi gözlü.Anası bir oğlancık doğurdu bana. çocuklar doğdu Korede. Benim oğlan dünyaya geldiği zaman. kaşsız. kara gözlü. Bitlendiler doğar doğmaz . Bu dünyada ilk görülecek şey diye demir parmaklığı gördüler. üç kilo ağırlığında. elâ gözlü bebeklerdi.

Asya halklarına karşı yürüttüğü baskılarla ün saldığı (!) için Amerikan hükümeti tarafından Kore savaşının kumandanlığına da atandı. ben bu dünyada olmıyacağım.kim bilir kaçı sağ kalır mucize kabilinden. 2. .(Mac Arthur): Amerikan generali. beyaz. siyah. Benim oğlan benim yaşıma bastığı zaman. ama harikulâde bir beşik olacak dünya. sarı bütün çocukları sallıyan mavi atlas döşekli bir beşik. Makartır . Dünya savaşında Asya'daki Amerikan ordularının kumandanlığını yaptı.

yok edin insanın insana kulluğunu. Bilekler kan içinde. ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benziyen toprak. bizim.. dişler kenetli.. . bir daha açılmasın. bu dâvet bizim. bu cehennem. Kapansın el kapıları. bu cennet bizim..Nâzım HĐKMET DAVET Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket.

..Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine. NÂZIM HĐKMET DÜNYAYI VERELĐM ÇOCUKLARA Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında dünyayı çocuklara verelim kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi hiç değilse bir günlüğüne doysunlar bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı çocuklar dünyayı alacak elimizden . bu hasret bizim.

ölümsüz ağaçlar dikecekler Nâzım HĐKMET DÖRTLÜK Koparmış ipini eski kayıklar gibi yüzer kışın. sabaha karşı rüzgârda tahta cumbalar ve bir saç mangalın küllerinde uyanır uykuda büyük Đstanbulum. NÂZIM HĐKMET .

. Yapı yerinde ayağın burkulur ellerin kanar. Yapıcıların yüreği bayram yeri gibi cıvıl cıvıl ama yapı yeri bayram yeri değil. Yapı yerinde ne çay her zaman şekerli her zaman sıcak. ne ekmek her zaman pamuk gibi yumuşak ne herkes kahraman ne dostlar vefalı her zaman. Türkü söyler gibi yapılmıyor yapı bu iş biraz zor. yapı yeri toz toprak. kar. Çamur.KANTER ĐÇĐNDE Yapıcılar türkü söylüyor Yapı türkü söyler gibi yapılmıyor ama. Bu iş biraz zor.

zor ama yapı yükseliyor. Bir yürek çarpıntısı var her putrelinde her tuğlasında her kerpicinde. yükseliyor yapı kanter içinde. Đlk balkonlara güneş taşıyor kuşlar kanatlarında. Saksılar konuldu pencerelere alt katlarında. Yükseliyor. yükseliyor. NÂZIM HĐKMET MEMLEKETĐMDEN ĐNSAN MANZARALARI'NDAN Haydarpaşa garında .

Zayıf.1941 baharında saat on beş. . Burnu sivri ve uzun yanaklarının üstü çopur. Merdivenlerin üstünde güneş yorgunluk ve telâş Bir adam merdivenlerde duruyor bir şeyler düşünerek. "Babamın bıçakçı dükkânından Akşam ezanından önce çıksam" diye düşündü 11 yaşında. "Mektebe gitsem" diye düşündü 10 yaşında. Korkak. Merdivenlerdeki adam -Galip Ustatuhaf şeyler düşünmekle meşhurdur: "Kâat helvası yesem her gün" diye düşündü 5 yaşında.

"Đşsiz kalırsam" diye düşündü 24 yaşında. "Gündeliğim artar mı?" diye düşündü 20 yaşında. "Babam neden kapattı dükkânını?" Ve fabrika benzemiyor babamın dükkânına" diye düşündü 16 yaşında. Ve zaman zaman işsiz kalarak "Đşsiz kalırsam" diye düşündü 50 yaşına kadar. . ben de böyle tez mi öleceğim?" diye düşündü 21 yaşındayken. 51 yaşında "Đhtiyarladım" dedi. "Đşsiz kalırsam" diye düşündü 23 yaşında. "Đşsiz kalırsam" diye düşündü 22 yaşında. "Babam ellisinde öldü."Sarı iskarpinlerim olsa kızlar bana baksalar" diye düşündü 15 yaşında.

............ Burnu sivri ve uzun...... Yanaklarının üstü çopur.........."babamdan bir yıl fazla yaşadım.." Şimdi 52 yaşındadır....................... Denizde balık kokusuyla Döşemelerde tahtakurularıyla gelir Haydarpaşa garında bahar Sepetler ve heybeler merdivenlerden inip merdivenlerden çıkıp merdivenlerde duruyorlar. Đşsizdir........... .................. . Şimdi merdivenlerde durup kaptırmış kafasını düşüncelerin en tuhafına: "Kaç yaşında öleceğim? Ölürken üzerimde yorganım olacak mı?" diye düşünüyor...... ............

başları yıldızlardaüç selvi.N.Selviler rüzgarda sallanırlardı.Üç selvi.Yatağımda öldürüldüm ben.Üç selvi.Kanlı bir baltayı aydınlatıyorüç selvi.Hikmet .Üç selvi.Mermer bir ocakta parçalanmış yatıyorüç selvi.Selviler sallanırlardı rüzgarda.Kökleri yerde.Üç selvi.Üç selvi.Selviler sallanmıyorlar rüzgarda.Artık ne kökleri yerde.Üç selvi.Bir gece düşman bastı evi.Kesildi selviler köklerinden. başları yıldızlardaüç selvi.Nâzım HĐKMET ÜÇ SELVĐ Kapımın önünde üç selvi vardı.1933 .Üç selvi.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful