21-1-924 Lambayı yakma, bırak, sarı bir insan başı düşmesin pencereden kara. Kar yağıyor karanlıklara.

Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum. Kar... Üflenen bir mum gibi söndü koskocaman ışıklar.. Ve şehir kör bir insan gibi kaldı altında yağan karın. Lambayı yakma, bırak! Kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların dilsiz olduklarını anlıyorum. Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum. N.Hikmet

BĐR AYRILIŞ HĐKAYESĐ

Erkek kadına dedi ki: -Seni seviyorum, ama nasıl, avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp parmaklarımı kanatarak kırasıya çıldırasıya... Erkek kadına dedi ki: -Seni seviyorum, ama nasıl, kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz, yüzde yüz, yüzde bin beş yüz, yüzde hudutsuz kere yüz... Kadın erkeğe dedi ki: -Baktım dudağımla, yüreğimle, kafamla; severek, korkarak, eğilerek, dudağına, yüreğine, kafana. Şimdi ne söylüyorsam karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana.. Ve ben artık biliyorum: Toprağın -

yüzü güneşli bir ana gibi en son en güzel çocuğunu emzirdiğini.. Fakat neyleyim saçlarım dolanmış ölmekte olan parmaklarına başımı kurtarmam kabil değil! Sen yürümelisin, yeni doğan çocuğun gözlerine bakarak.. Sen yürümelisin, beni bırakarak... Kadın sustu. SARILDILAR Bir kitap düştü yere... Kapandı bir pencere... AYRILDILAR... N.Hikmet

BĐR GEMĐCĐ TÜRKÜSÜ

Rüzgâr, yıldızlar ve su. Bir Afrika rüyasının uykusu düşmüş dalgalara. Işıltılı, kara bir yelken gibi ince direğinde geminin. Geçmekteyiz içinden bir sayısız bir uçsuz bucaksız yıldızlar âleminin.

Yıldızlar rüzgâr ve su. Başüstünde bir gemici korosu su gibi, rüzgâr gibi, yıldızlar gibi bir türkü söylüyor, yıldızlar gibi rüzgâr gibi su gibi bir türkü. Bu türkü diyor ki, «Korkumuz yok!

Đnmedi bir gün bile gözlerimize bir kış akşamı gibi karanlığı korkunun.» Bu türkü diyor ki, «Bir gülüşün ateşiyle yakmasını biliriz ölümün önünde sigaramızı.» Bu türkü diyor ki, «Çizmişiz rotamızı dostların alkışlarıyla değil gıcırtısıyla düşmanın dişlerinin.» Bu türkü diyor ki, «Dövüşmek..» Bu türkü diyor ki, «Işıklı büyük ışıklı geniş ve sınırsız bir limana dümen suyumuzda sürüklemek denizi..» Bu türkü diyor ki, «Yıldızlar rüzgâr ve su...»

Başüstünde bir gemici korosu bir türkü söylüyor; yıldızlar gibi rüzgâr gibi,

su gibi bir türkü..

BU YAZI UZUN SENELER DÜNYA EMPERYALĐZMĐNĐN ŞARKTA KANLI BEKÇĐLĐĞĐNĐ YAPAN ÇARLIK RUSYASININ NE SURETLE ÖLDÜĞÜNE DAĐRDĐR Bin dokuz yüz on yedi ikinciteşrin yedi... Yumuşak ve derin sesiyle Lenin: "Dün erkendi, yarın geç zaman tamam bugün," dedi.. Yağlı çarklılarla yağlı işçiler: "Bugün!" dedi. Ölümü açlıktan öldüren siper: "Bugün!" dedi. Ağır çelik kara toplarıyla AVRORA: "BUGÜN!" dedi, "BUGÜN!" dedi.. ............... ....... ..........

................. Artık ne kışlık sarayda sarhoş eteklerin ipekli sesi, ne paskalya çanlarında deli duası çarın, ne Sibirya yollarında zincir iniltisi... Artık votka kadehlerinde ıslanmıyacak sarı sarkık bıyıkları pameşçiklerin. Kara toprağın üstünde bir avuç kan gibi yanmıyacak, bakır sakalları açlıktan ölen mujiklerin. Artık kararmıyacaktır karlı sokaklar kara bir rüzgar gibi geçen Çarın kazaklarından. Sarkmıyacaktır işçi kadınların kanlı saçları: kara kalpaklı kazakların mızraklarından. Yandı kanatları iki başlı kara kartalın, düştü yere, öldü.

Buzlu Baltık denizinin kıyısında bir pencere örtüldü. Açıldı bir pencere.... Bin dokuz yüz on yedi ikinciteşrin yedi... N.Hikmet

CEVAP NUMARA DÖRT Bu yazı gizli bir din halinde bir nevi Neo-faşist bir ideoloji yaptıkları halde bunu ikrardan sakınanlara aittir. Böyle bir halt karıştırmıyoruz, diyenler üzerlerine alınmayabilirler. Onlar istiyorlar ki çift ağızlı baltalarıyla yuvarlansın kafalarımız önüne yarın o kara gömlekleri beyaz kordonlu golf pantolonlu kadroların.. KARDEŞLER! Onlara sokakta rastlarsanız eğer ölümü görmüş gibi çevirin başınızı. Kirpiksiz sarı gözler gözünüze bakarken arkadan sırtınıza bir bıçak girebilir...

Onlar istiyorlar ki kara toprağın kalbi durana kadar biz pazarda kelepir bir mal gibi satalım kafamızın ışığını, gücünü kolumuzun.. Kadınlarımızı karşılarında oynatalım. Ve dumanlanmağa başlayınca gözümüzün bakışı, yavaşlayınca damarlarımızda kanın akışı karaya vurmuş balıklar gibi köprü altlarında yatalım.. KARDEŞLER! Onlara elleriniz dokunmuşsa eğer yedi tas su dökün ellerinize. Yırtarak bayramlık gömleğimi ben peşkir yaparım size... Biz ayrı dillerde aynı şarkıyı okuyanlar, Biz aynı yastıkta yatar gibi toprağa başlarını yan yana koyanlar, Biz, yüzümüzün derisi koyu açık yanmış diye, saçlarımız ayrı ayrı boyanmış diye

barsaklarımızı birbirimizin avucuna dökerek birbirimizin gırtlağını dişimizle sökerek gebereceğiz... Ve kadrolar parlatarak kara gömleklerinin beyaz kordonlarını gömecekler kadife koltuklara golf pantolonlarını... KARDEŞLER! Onların adına benziyorsa adınız eğer adınızı değiştirin. Vebanın girdiği kapıdan girin onların evine atmayın ayak.... Onlar istiyorlar ki çift ağızlı baltalarıyla yuvarlansın kafalarımız önüne yarın o kara gömlekleri beyaz kordonlu golf pantolonlu kadroların...... N.Hikmet

DÜNYANIN EN TUHAF MAHLUKU

Akrep gibisin kardeşim, korkak bir karanlık içindesin akrep gibi. Serçe gibisin kardeşim, serçenin telaşı içindesin. Midye gibisin kardeşim, midye gibi kapalı, rahat. Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim. Bir değil, beş değil, yüz milyonlarlasın maalesef. Koyun gibisin kardeşim, gocuklu celep kaldırınca sopasını sürüye katılıverirsin hemen ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye. Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani, hani şu derya içre olup deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf. Ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende. Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak kabahat senin, — demeğe de dilim varmıyor ama — kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

giden kardeşimin en sevdiği şarkıydı. Bu. Đstasyonun üçüncü mevki bekleme salonunda siyah başörtülü. Bir şarkı söylüyorlar içerde. En sevdiği şarkı.. çıplak ayaklı bir çocuk yatıyor.pencerelerde. Ben dolaşıyorum. .1947 GĐDEN Camların üstünde gece ve kar. Gece ve kar .... Bembeyaz karanlıkta parlıyan raylar uzaklaşılıp kavuşulmamayı hatırlatıyor.

. Ustalarımın ustası Marks'ın ." diyenler varsa eğer. Đstasyonun üçüncü mevki bekleme salonunda siyah başörtülü.. PANTOLON.. Bembeyaz karanlıkta parlıyan raylar uzaklaşılıp kavuşulmamayı hatırlatıyor.En sevdiği. muazzam hocamın resmine baksın... çıplak ayaklı bir çocuk yatıyor..Hikmet – 1933 GÖMLEK. En.. Gece ve kar pencerelerde. Bir şarkı söylüyorlar içerde!. bakmayın gözlerime ağlamak geliyor içimden. KASKET VE FÖTRE DAĐR Bana: "temiz gömlek giymek düşmanıdır.... Kardeşler.. N.

yakalığı da vardı kıravatı da. bir övün yemek yerdi dört günde. Dalgalanırdı fakat heybetli sakalı: bembeyaz tertemiz kolalı bir gömleğin üstünde.. Vladimir Đliç Ulyanof Lenin ateşten bir dev gibi çıktığı zaman barikata. halis Đngiliz kumaşından halis Đngiliz modasıyla ütülü mum gibi bir pantolon giyerdi -Alanglezinsanların en büyüğü Engels. .. şu bizim tarihi de mek parmak okusunlar: 1848'de kurşunlar demir bir tarak gibi geçerken başından. Ütülü pantolana idam hükmü kim verdi? Tosunlar..ceketi rehindeydi..

bir iki kilometre kadar. herhangi bir proleter şairiyim. Buna rağmen ben: haftada altı gün kasketliysem eğer.. Fakat neden benim iki fötrüm yok? .. ne de biricik fötrüm beni geçmekte olan geçmişe alet eder.. haftada bir gün sevgilimle seyrana giderken biricik fötrümü tertemiz giymek içindir bu. sinir ve deriyim.. damar. Marksisto-Leninist şuur. 30 kilo kemik 7 litre kan.. adale. et. ne kafamın dışındaki kasket içindekine delalet eder.Bana gelince: Ben ki.

be birader... Budala mıyım? Eh.. Belki biraz derbederim.. Lakin hep asıl sebep: proleterim.Ne dersin üstat? Tembel miyim? Hayır! Günde 12 saat sayfa bağlamak.. proleter!!.. Kapkara cahil miyiz? Hayır! Mesela: "Sat-Sin" bey kadar cahilü cühela olmasam gerek. .. ayakta dikilip anası ağlamak sapına kadar çalışmaktır. pek değil.

.Ve benim iki fötrüm. ancak her proleter gibi.2.1931 GÜNEŞĐN SOFRASINDA SÖYLENEN TÜRKÜ Dalgaları karşılayan gemiler gibi. Ve ilaaaaaaa. gövdemizle karanlıkları yara yara çıktık. Laaaaaaa!!!!!!!..Hikmet .5... rüzgarları en serin uçurumları en derin havaları en ışıklı sıra dağlara. Arkamızda bir düşman gözü gibi karanlığın yolu. Borsalino-Habik-Mosan-Mançister tezgahlarının sahibi olursam-olursak-olacak!. iki milyon fötrüm.. Dostların arasındayız! Güneşin sofrasındayız! . N. Önümüzde bakır taslar güneş dolu.

Heeey hop Heeey hep . nerden geçelim? Yalnayak koşarak devlerin geçtiği yerden geçelim. Heeey. göz göze yan yana durun çocuklar. Taşları birbirine vurun çocuklar.. doldurun doldurun doldur içelim.Dağlarda gölgeniz göklere vursun. Doldurun çocuklar. Başları göklere atalım serden geçelim.

. doldur içelim. doldurun doldurun.Hikmet HABER Onlardan haber geldi.birden geçelim. Yalnız biraz uzamış tıraşları. "Yandık!" dememişler. Oradan onlardan. Doldurun çocuklar. Gömlekleri kirli değil çatık değilmiş kaşları. N. Dostların arasındayız! Güneşin sofrasındayız!. "Dayandık!" dememişler. Dayanmışlar biliyorum.

... dazlak kafalı ufak tefek bir adam. çatık değilmiş kaşları. Şakaklarında taze bir yara varmış ama.Hikmet HĐCĐV VADĐSĐNDE BĐR TECRÜBEĐ KALEMĐYE Bir varmış bir yokmuş.Gözleri gülerek bakıyorlarmış adama. bir benim babam varmış. Yalnız biraz uzamış tıraşları. Benim babam. bir de bir zatımuhteremin pederi.. Develer tellallık edip satarken develeri. N.

kumun üstüne akan kandan yüzde yüz komisyon alarak han. ekmeğinden çalarak. Ve dünyaya yummadan evvel ışıklı çocuk gözlerini siz onun yanındaydınız. Son beş papelin hesabını vermeden ölmesin. Tutmuyordu babamın öpülesi elleri... sözlerini!" Ölmüş sizin serasker peder. bir zatımuhteremin pederi Yemen çölünde açlıktan ölenlerin suyundan. dolu koymuş boş çıkmış. Benim babam. O. "Kısa kes. diyelim. Benim de babam öldü. Ey zatımuhterem! Şaire. bütün ömrünce çevirmiş simsiyah defterleri. hamam. diye kalbinin atışını saydınız. apartıman yapmış.O bir zatımuhteremin pederi Đkinci Sultan Hamidin meşhur hırsız seraskeri. .

Size gelince: sizi meşhur eden şey: hırsız bir babanın kanlı altınlarını çalan . Dikkat! Kolumu geriyorum. Đkimiz karşı karşıyayız. Taktınız tenezzülen kendi elinizle siz bir ölünün burnuna gözlüğünü. Babamın gözleri artık simsiyah defterleri göremiyordu. Öldü benim babam. Đşte o hesabı şimdi ben veriyorum. Karşı karşıya kaldık iki meşhur adam.. Size bir tokat borcum vardı. Benim şöhretim nerden gelir.O eller... Fakat yine siz haklısınız: o gündü hesap günü. ben neyimle meşhurum -MALUM!. beş papelin hesabını istediniz. Sizin peder ölmüş.

bir de bir zatımuhteremin pederi.. Öldü benim babam. Şöhretiniz: kıvrak çengiler. Edirne boyu çingeneleri. Đnanmazsanız eğer.. Sizin şöhretiniz: lanetle dolu bir yükün çuval darasıdır. Karşı karşıya kaldık iki meşhur adam. görmemiştir soyunuz gibi bir soyu. Bir varmış bir yokmuş.hırsız bir oğlun parasıdır.. Ey zatımuhterem! Ölmüş sizin serasker peder. Develer tellallık edip satarken develeri. karıştırsın alim efendiler kalın yapraklı kitaplar gibi seneleri: anlarsınız ki. bir benim babam varmış.. . büyük kemancılar veren çingene çadırlarının yüz karasıdır.

... bir insan gözü gibi derin bir salkım üzüm gibi serin .. ve insanlar ellerini korkmadan düşünmeden birbirlerinin ellerine bırakarak yıldızlara bakarak: -"Yaşamak ne güzel şey!" diyecekler.... ....N.....Hikmet – 1933 HĐÇBĐR AĞAÇ BÖYLE HARĐKULADE BĐR YEMĐŞ VERMEMĐŞTĐR Topraktan ateşten ve denizden doğanların en mükemmeli doğacak bizden............ .. ...

bir ferah bir rahat bir işitilmemiş şarkı söyliyecekler.. Topraktan ateşten ve denizden doğanların en mükemmeli doğacak bizden. N. Hiçbir ağaç böyle harikulade bir yemiş vermemiş olacaktır...Hikmet HOŞ GELDĐN Hoş geldin! . Ve en vadedici bir yaz gecesi bile böyle sesler böyle inanılmaz renklerle sabaha ermemiş olacaktır..

Hoş geldin. Hoş geldin! Ayrılık uzun sürdü. Dinleyip diyecek çok...Kesilmiş bir kol gibi omuz başımızdaydı boşluğun. Yerin hazır.Hikmet . YÜRÜYELĐM... Hoş geldin! Biz bıraktığın gibiyiz. dostu düşmandan ayırmakta. Özledik. Gözledik. Çarşamba gecesi MEMLEKETĐMDEN ĐNSAN MANZARALARI . Ustalaştık biraz daha taşı kırmakta. N...1932 Birinciteşrin 5. Hoş geldin... Fakat uzun söze vaktimiz yok...

çığlıksız doğum. efendim. orda bir hamam tasının mahrem şehveti. ey demir çarıklı ruhum. orda tepişmeden çiftleşmeler. orda ışıl ışıl. Atlantiğin dibinde dirseğime dayanmış. Bakıyorum yukarıya: bir denizaltı gemisi görüyorum. zırhının ve suyun içinde balık gibi kapalı ve ketum. orda yeşil. çok yukarıda. yeşil. efendim. gümüş kuşlu bir hamam tasının ve koynuna ilk girdiğim kadının kızıl saçları. başımın üzerinde. yukarıda. balık gibi. efendim. yüzüyor elli metre derinde. .ĐKĐNCĐ BÖLÜM I Atlantiğin dibinde upuzun yatıyorum. mahrem şehveti efendim. Orası camgöbeği aydınlık. Orda. Orda. orda dünyamızın ilk kımıldanan eti. orda yıldız yıldız yanıyor milyonlarla mum.

Yanlız ara sıra acayip balıklar geçiyor karanlığın içinde ışık saçarak. Hacıbaba. orda başlangıcımız. orda hayat. 400 metroya kadar sızıyor ışık. Ben. upuzun yatıyorum. iyot. orda başlangıcımız ve orda hain. Hacıbaba.Orda rengarenk otları. köksüz ağaçları kıvıl kıvıl mahlukları deniz dünyasının. . çelik ve sinsi bir denizaltı gemisi. bakıyorum yukarlara. tuz. Artık dibe kadar inen kat kat kalın sular kati ve mutlak ve en dipte ben. Sonra onlar da yok. upuzun yatıyorum dibinde Atlantiğin dirseğime dayanmış. Sonra alabildiğine derin alabildiğine derin karanlık.

efendim bir torpil. gemiler bir bıçak darbesinden en yumuşak yerini karnını saklamak isteyen insanlara benziyorlardı. yedi. Denizaltılar birden üç oldular. Köpekbalıkları geçti gemilerin altından. çok yukarda. Gemiler şaşırdılar birdenbire. Dönüyor keyifili keyifli pervaneleri. omurgalarının altını. birbiri peşi sıra. sekiz. karınlarını gördüm ağızları da orda. Gemilerin omurgalarında imdat arar gibi bir hal vardı. Gazgemileri gidiyor yukarda. Denizaltı gemisi bir torpil attı. Omurgalarının altını görüyorum.Avrupa Amerika' dan Atlantiğin yüzünde ayrıdır dibinde değil. Gazgemileri düşmana ateş açarak . herhalde köpekbalıklarından değil. altı. Gemilerin dümenlerine baktım: telaşlı ve korkaktılar. Dümenleri ne tuhaf suyun içinde Đnsanın tutup tutup kıvırası geliyor. derken.

Artık baskıya dayanamaz. efendim. Bir alev deryasıdır şimdi yukarda akan. benzin. Yukardan dibe doğru inen gazgemisine bak. dağılıp parçalanmalar. Kayboldu ıslak karanlıkta. . kapkara. Kıpkızıl. tutuştu yüzü denizin. Ve denizin yüzüne yakın suyun içi allak bullak. ve direği. Fakat durmadan iniyor. Gece uykuda gezenler gibi bir hali var: lunatik. Köpürüp. gömgök. parçalanır. girdi deniz dünyasının cennetine. yağlı ve yapışkan bir alev deryası efendim.insanlarını ve yüklerini suya döküp saçarak batmaya başladılar. arzın ilk teşekkülü hengamesinden bir manzara. bacası yahut nerdeyse yanıma düşer. Geçti kargaşalığı. Mazot. gaz.

hiçbir şeye tutunamadan onlarda iniyorlar dibe doğru. Birden bire bir denizaltı düştü yanıbaşıma. bir şeyler aranıyor kolları bacakları. 3-Kırmızı lahana. uzanıp kısalıyor. Parçalanmış bir tabut gibi açıldı köprüüstü kaportası ve Münihli Hans Müller dışarı çıkıverdi. Münihli Hans Müller üç şey severdi: 1-Altın köpüklü arpa suyu 2-Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna. Ve hiçbir yere. 39 ilkbaharında denizaltıcı olmadan önce Münihli Hans Müller Hitler hücum kıtası altıncı tabur birinci bölük dördüncü mangada sağdan üçüncü neferdi. Hacıbaba. baş yukarı.Yukarda insanla dolu denizin içi. Bir tortu gibi dibe çöküyorlar tortu gibi çöküyorlar. Baş aşağı. Münihli Hans Müller için vazife üçtü: .

vazifesi ve korkusuyla 39 ilkbaharına kadar bahtiyar yaşıyordu. Münihli Hans Müller sevgisi. 3-Günde asgari üç çıfıt çevirip sövmek silsilelerine. dilinde üç korku vardı: 1-Der Führer. Diyordu ki ona: . 2-Der Führer. 3. yüreğinde. Ve Vagneryen bir operada do sesi gibi heybetli Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna'nın tereyağı ve yumurta krizinden şikayet etmesine şaşıyordu.Der Führer.1-Çakan bir şimşek gibi mafevke selam vermek. 2-Yemin etmek tabancanın üzerine. Münihli Hans Müller'in kafasında.

ve ince dudaklarının kıyılarında keder. Sen beyaz ve uzun entari giyeceksin. tereyağı. yumurta yiyeceğiz diye top. Ve şimdi 41 sonbaharı sonlarında dibinde Atlantiğin benim karşımda durmaktadır.-Bir düşün Anna. balmumundan çiçekler takacaksın başına. yepyeni bir manevra kayışı takacağım. efendim. tüfek yapmazsak eğer yarın 12 oğlumuz nasıl muharebe eder? Münihlinin 12 oğlu muharebe edemediler çünkü doğamadılar. Seyrek sarı saçları ıslak. Anna'yla zifaf vaki olmadan önce bizzat harbe girdi Hans Müller. Tepemizde çatılmış kılıçların altından geçeceğiz. . pırıl pırıl çizmeler giyeceğim ben. Bir düşün Anna. Ve mutlak hepsi erkek 12 çocuğumuz olacak. çünkü henüz. kırmızı sivri burnunda esef.

Şimdi şişecek birazdan. Gözü bir parça yaşlı. Cebinde parası var. Ben biliyoum ki. o bir daha görmeyecek Anna'yı. Ve işin tuhafı artık ne kimseyi öldürebilir ne de kendisi ölebilir bir daha. Đnsanın yüzüne nasıl bakarsa ölüler. Hacıbaba. çoğalıp eksilmiyor. sular sallayacak onu ve balıklar yiyecek sivri burnunu. Ben Hans Müller'e bakıp. ve artık bir daha arpa suyu içip yiyemeyecek kırmızı lahanayı. ama o bütün bunları bilmiyor.Yanı başımda durduğu halde yüzüme çok uzaklardan bakıyor. yükselecek yukarıya. bunları düşünürken yanımızda peyda oluverdi . silmiyor. efendim. Ben bütün bunları biliyorum.

. temiz ve tavan süpürgesi gibi münasebetsiz. Adalet: ihtilalsiz. titiz. Kaşları ve kirpikleri yanmıştı. "Đngiliz imparatorluğu ve hürriyeti için: Canım isterse. Planı hazırlıyor Lordlarımızdan biri. Tuttum Tomson'un elinden. Bir oğlu vardı Tomson'un: altı yaşında bir oğlan. pembe beyaz. zayıf. Gazgemilerinden birinde serdümendi. harpten sonra artık işsiz ve aç kalacak değiliz. dedi Çörçil.Liverpul Limanından Harri Tomson. "-Evet " dedi. harp içinde bile Çörçil'e sövmek hürriyeti ve canım istemese de aç kalmak hürriyeti uğruna. "-Vefat ettiniz" dedim. Gözleri sımsıkı kapalıydı. Hacıbaba. uzun. efendim. Ben Đngiliz Đmparatorluğu'nu dağıtmaya gelmedim. tavan süpürgesi gibi. tombul mu tombul. sarı papa mı sarı papa. Fakat değişecek hürriyette bu son bahis. Açmadı gözlerini. Bir karısı vardı Tomson'un: tavan süpürgesi gibi bir kadın. Şişman ve matruştu.

Đşte bu kadar.. Hayvan deyip geçme.Ben de ihtilal çıkarmaya gelmedim: buna Kenterburi başpiskoposu bizim tredünyonun reisi ve karım razı değil. Ve ağzını açmadı bir daha. Balıklar Tomson'u afiyetle yediler. sen de hayvansın ama akıllı bir hayvan. Đngilizler fazla konuşmayı sevmezler. fakat dokunmadılar ötekisine. Nazım HĐKMET (1902 . son. Hans'ın etiyle zehirlenmekten korktular anlaşılan. Şiştiler yan yana. nokta. yan yana yükseldiler yukarı doğru.. Hacıbaba. Tomson' la Müller'i yanyana yatırdım. Ay bek yur pardın." Sustu Tomson. hele hümoru seven ölü Đngilizler.1963) .

ASYA-AFRĐKA YAZARLARINA Kardeşlerim bakmayın sarı saçlı olduğuma ben Asyalıyım bakmayın mavi gözlü olduğuma ben Afrikalıyım ağaçlar kendi dibine gölge vermez benim orda sizin ordakiler gibi tıpkı benim orda arslanın ağzındadır ekmek ejderler yatar başında çeşmelerin ve ölünür benim orda ellisine basılmadan sizin ordaki gibi tıpkı bakmayın sarı saçlı olduğuma ben Asyalıyım bakmayın mavi gözlü olduğuma ben Afrikalıyım okuyup yazma bilmez yüzde sekseni benimkilerin şiirler gezer ağızdan ağıza türküleşerek şiirler bayraklaşabilir benim orda .

senden önce ölmek isterim. Moskova Ben .sizin ordaki gibi kardeşlerim sıska öküzün yanına koşulup şiirlerimiz toprağı sürebilmeli pirinç tarlalarında bataklığa girebilmeli dizlerine kadar bütün soruları sorabilmeli bütün ışıkları derebilmeli yol başlarında durabilmeli kilometre taşları gibi şiirlerimiz yaklaşan düşmanı herkesten önce görebilmeli cengelde tamtamlara vurabilmeli ve yeryüzünde tek esir yurt tek esir insan gökyüzünde atomlu tek bulut kalmayıncaya kadar malı mülkü aklı fikri canı neyi varsa verebilmeli büyük hürriyete şiirlerimiz 22 Ocak 1962. .

Đyisi mi. Ve orda beraber yaşarız külümün içinde külün. Ama biz o zamana kadar .. Sonra. beyaz camdan olsun ki içinde beni görebilesin. sen de ölünce kavanozuma gelirsin. vazgeçtim çiçek olmaktan senin yanında kalabilmek için. beni yaktırırsın. Fedakârlığımı anlıyorsun : vazgeçtim toprak olmaktan. şeffaf. odanda ocağın üstüne korsun içinde bir kavanozun.. ta ki bir savruk gelin yahut vefasız bir torun bizi ordan atana kadar. Ve toz oluyorum yaşıyorum yanında senin.. Kavanoz camdan olsun.Gidenin arkasından gelen gideni bulacak mı zannediyorsun? Ben zannetmiyorum bunu..

o kadar karışacağız ki birbirimize. Ben ölünceye kadar da . atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz yan yana düşecek. Ama ölüm de korkutmuyor beni. Yalnız pek sevimsiz buluyorum bizim cenaze şeklini. ama çok. Kaynıyor kanım. Hayat taşıyor içimden. Ben daha ölümü düşünmüyorum. ama sen de beraber. Yaşayacağım. Ben daha bir çocuk doğuracağım. Toprağa beraber dalacağız. Ve bir gün yabani bir çiçek bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse sapında muhakkak iki çiçek açacak : biri sen biri de ben. pek çok.

Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bu günlerde? Đçimden bir şey : belki diyor 18 Şubat 1945 Piraye Nâzım Hikmet BENERCĐ KENDĐNĐ NĐÇĐN ÖLDÜRDÜ? BĐRĐNCĐ KISIM BĐRĐNCĐ BAP .bu düzelir herhalde.

. Kim bilir belki böyle bir akşam.. . HAKÎM HERAKLĐT'E. YILDIZLARA VE AŞKA DAĐRDĐR. Bakıyor akar suya düşünüyor Heraklit'i.. düşünüyor büyük hakîm Heraklit'i genç adam.. I Şehir uzakta... Akıyor şehirden geçen nehir genç adamın ayakları dibinden... Genç adam ayakta. böyle bir akşam.BĐR GENÇ ADAMA. Genç adam piposunu çıkarıyor cebinden aranıyor kibriti.

Heraklit. dalgalarında dağlıdır alnı en mukaddes putun kızgın demir damgasıyla sukutun.. Genç adam . Heraklit. Heraklit!. Ne mümkün karşı koymak bu köpürmüş gelişe..» Heraklit. bu hâl beni hayran bırakmada. Genç adam ayakta. Akıyor şehirden geçen nehir genç adamın ayakları dibinden. ne akıştır ki bu. Gebedir her sukut bir yükselişe.Heraklit alnını yeşil gözlü zeytinliklerde akan suya eğdi ve dedi: «— Her şey değişip akmada. akar suya kabil mi vurmak kilit? Şehir uzakta. ne akıştır bu!.

romanın muharriri diyorum ki genç adama: — Delikanlım!. II Dikine mustatil bir apartımanın en üst katında dört köşe bir oda. onları belki bir daha göremezsin. Ben. Genç adam alnını dayamış cama. Belki bir daha yıldızların ışığında kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin.kibritini çıkarıyor cebinden yakıyor piposunu. . Delikanlım!. Pencerelerin dışında yıldızlı geceler.. Perdesiz pencereler. Đyi bak yıldızlara.

.Senin kafanın içi yıldızlı karanlıklar kadar güzel. Kesiyorum sözümü. Delikanlım!. ya da bir darağacında can vereceksin. «— BEKLETTĐM MĐ?» «— ÇOK.. Delikanlım!. kudretli ve iyidir. korkunç.. . Yıldızlar ve senin kafan kâinatın en mükemmel şeyidir. ya bir köşe başında kan sızarak kaşından gebereceksin. Đşte kapı açıldı geldi beklenen kadın. Belki beni anladın... Đyi bak yıldızlara onları göremezsin belki bir daha. Sen ki. belki anlamadın.

..... benden izin sana. Mademki kafanda ışıklı bir gece var..Ama zarar yok... Sallanıyor ayakları sallanıyor ayakları. Genç adam yakaladı kadını belinden. Işıklı bir deniz dibi gibi başlarında.... Sev bakalım.» Kadın yakaladı genç adamı elinden...... DUDAKLARI .. Sevmek mükemmel iş delikanlım.. Bir yumrukta kırdı camı.. solda gece yanıyor... . Oturdular pencerenin içine.... seeeeev sevebildiğin kadar.. Ayakları karanlık boşluklara sallanıyor. Sarktı ayakları gecenin içine. sağda..

AYIN ON DÖRDÜNE.. Kendisi aslen Hintli olup maskatı re'si DELHĐ'dir. GENÇ ADAMIN ESRARENGĐZ MEŞGALESĐNE.. TĐBET MABETLERĐ VE AMERĐKAN FĐLĐMLERĐNE. MÜSEBBĐBĐ MEÇHUL BĐR ĐHANETE DAĐRDĐR.....ĐKĐNCĐ BAP GENÇ ADAMIN.. I Mevzubahs gencin ismi: BENERCĐ.. SEVGĐLĐNĐN ŞAHISLARINA. .. VE NĐHAYET.

. Đmdi. eminim ki. Benerci'nin odasına gelen kadın mühim bir rol oynıyacak kitabımızda. Birinci babımızda. ne de VĐLLĐ FRĐÇ gibi bir babik oğlandır O. ben. .... düşmanlarının indinde azgın bir delidir ve Britanya polisinde künyesi şüphelidir. Hem Đngiliz mis'lerinin nefisidir.. ne MASĐST gibi bir dev. Şeklü şemailine gelince: Ne PATAŞON gibi tombul bir cüce. tek burunlu.Dostlarının nazarında tam adam. siz. Kendileri bir Đngiliz mis'idir. basbaya insandır O. cevaben: «— Mermer merdivenler. nasıl tanıdı Benerci'yi?. diye sorarsam size. iki gözlü. be nefis Mis nerde..

Uzun külâhlı Moğol rahipleri kaldırdılar havaya beyaz kadını. Açıldı kanlı bir ağız şeklinde karnı Buda'nın. çıplak karnı iki kat. Kapıda kıvırcık saçlı taştan iki aslan. fışkırdı mukaddes alevler dışarıya. mavi gözlü bir kadın beyaz.Kapı. Buda'ya kurban geliyor. kar gibi. Omuzlarından çıkan on altı kolu havada. Kadının canına kıyacaklar gibi. Tibette mabet. . Mabedin içi... Sarı saçlı. bağdaş kurup oturmuş mâbut BUDA. Savuuuul!!!. Đnledi öküz derisinden mukaddes davul: — Savul! Savul!!.. Tibet...

. Atıldı üç el tabanca. Son sür'at. Drrrrrrrran!!!.... Yuvarlandı Moğol rahipleri birbiri ardınca.... Saatta 110 kilometre. kurban.. Ve bu suretle Đngiliz MĐS . Esmer bir delikanlı yaklaştı mavi gözlü dilbere! — Kaçalım! bir an kaybedecek zaman değil. Mavi gözlü dilber kurban gidiyor... Đşte bu kurtarılan kadın. ...... OTOMOBĐL.. — Dran! Drrrran!.. birinci bapta odaya gelen kadındı. Onu kurtaran genç: BENERCĐ......Doyuracaktır Buda ateş dolu karnını.

. inanın bir sefer olsun NÂZIM'a Amerikan filimlerinden fazla. Hintli genç mahsus düşen çantayı gördü: kaldırarak verdi kıza...tanıdı Hintli genci. Gelin... Đlk tesadüf tramvayda oldu. EEEEEEE? Sonra? . Ne çıkar.» DĐYEREK haltedeceksiniz. Romanımı daha başlamadan berbat edeceksiniz.. Đkincisi lokantada. Đngiliz kızı mahsus çantasını yere düşürdü. Üçüncüde düğüm bağlandı nihayet siyah podüsüet bir çantada. etmeyin çocuklar..

Atlasak içeriye. Ayın on dördünü Paris'te aç gezen gördü. Ayın on dördü.. birinci babımıza. aşırsak.. dedi ki: — Bu gece ay dibi kalay bir tencere gibi. . be imanım. Meryem Ana'nın gümüş takımlarını. bakın. II Ayın on dördü.derseniz.. dedi ki: — Bu gece ay gökte açık kalan bir pencere gibi. Ayın on dördünü Fatihli hırsız gördü..

dedi ki: — Benziyor ay haşmetpenahımın dizbağı nişanına. Kızaran ayın on dördünü bir parya gördü. dedi ki: .. Ayın on dördünü Đrlandalı bir polis gördü.. dedi ki: — Benziyor ay yıldızların yaldızlarını çalmak için göğe çıkan bir hırsızın fenerine...Ayın on dördü. Ayın on dördü. Ayın on dördünü şair Salih Zeki gördü: benzetti kendi eserine beğendi. Ayın on dördünü Londralı bir lord gördü. Kızardı ayın on dördü. Ayın on dördü...

Kapalı pencereler.. Đçinde bir ev. bir muallim ve Benerci.. yani ceman yekûn: yedi Kalküta delikanlısı.. bir çay tarlası gördü. Tarlanın dışında duvar. Gece saat: 2.. Evin alt katındaki oda. Ayın on dördü. Üç amele. Benerci söz söylüyor: — Bize karşı . iki köylü.. bir masa ortada.— Benziyor ay Ganj'ın üstüne damlayıp yayılan kardeş kanına. asma bir lamba. yedi inkılâp genci. Bu sefer bizzat çekik gözleriyle ayın on dördü KALKÜTA şehrine civar...

— Sus.. Dışarı bakacağım.. — Benerci. — Arkadaşlar Đntelicent servis... .. Bir tıkırtı var. — Rüzgâr. sus.. Söndürün.Đntelicent servis kendine mahsus. Karanlık....... — Sana öyle gelmiş.... Devam ediyorum arkadaşlar: Đntelicent servis kendine mahsus.. Aralandı pencere. — Sıııııs. Döndü başlar kapıya.

SOMADEVA. — Ne var? — Sııııısss!... Şehir civarındaki çay tarlalarında metrûk bir evde toplanan gizli Vilâyet Komiteleri.. VAZĐYETĐN TELHĐSĐ VE BENERCĐYLE ĐSTANBULDA MATBAADA BĐR MÜLÂKAT..Ay ışığı parlıyan enli bir kılıç gibi keserek karanlığı düştü yere. içtima halindeyken derdest edilmiştir.Kızılların tevkifatı devam ediyor.. TAŞLANAN ÇOCUĞUM.... ÜÇÜNCÜ BAP TAYMĐS GAZETESĐ'NĐN BĐR TELGRAFI..... I Taymis gazetesinin Kalküta'dan aldığı bir telgraftan: KALKÜTA . KALKÜTADA UMUMÎ GREV.. — Evet.. VE DAHA BĐRÇOK YÜREKLER PARALAYICI HADĐSELERE DAĐRDĐR. Yedi kişiden mürekkep olan komite azalarından altısı yakında adliyeye verileceklerdir. ve bir sürü motosiklet. — Satıldık. ilk . Dışarda polis.. Lambaları sönmüş iki otomobil.. Yalnız.

Benerci âşığıdır Britanyalı bir kızın. ĐKĐ. Đki. boş gecelerini değil.. Kırmızı saçlı bir baş düşmüş ve kalbi dalga dalga halkalanıyor. Benerci isimli bir genç tahliye olunmuştur. boydan boya ömrünü vermiştir ihtilâle.. Hazım zamanlarını... delikanlımızın kalbine bir taş düşmüş. Birinci bapta öğrendik ki.. gene komite azasından. Yani. A: . BĐR. Benerci inkılâpçı bir gençtir..istintak neticesinde. II Vaziyeti telhis edelim hele.

. Benerci için de bu tahliye keyfiyeti siniri........... ......... ... Đki.. ... yani romanın muharrirince olduğu kadar........... yoldaşlarının mevkuf bulunmasına rağmen.. B: Fakat meçhul bir sebebe binaen.. kemiği. .. C: Bence... Benerci.. sana dört teklifim var: ..... Benerci tahliye edilmiştir.........Benerci riyaset ederken gizli bir içtimaa altı yoldaşıyla yakalanıyor. Đki......... serapa esrar... iki gözüm..... eti kemiren bir esrardır... ruhu...

... Şu müthiş müşkili birlikte halledelim seninle. Dinle: .Evvela. — Anlatıyorum. Salisen: ayağını iki defa yere vur: Kapı açılsın Lebbeeeeeeeeyk! deyip bize iki çay getirsin kahveci üstat.. Babıâli caddesinde matbaaya gel. Geldin mi? Âlâ. otur.. Rabian: anlat. Karşımda dikilip durma. Saniyen: sinirini yen.. Kalküta'dan Đstanbul'a çık yola...

Gırtlak gırtlağa kapıştık. kıskıvrak bağladılar bizi.Ve Benerci. Beni bıraktı. polisin üstüne ateş açtık. Geçti arkadaşların önünden. yani nesren şöyle anlatmaya başladı: Sarılmıştık. Britanya polisi içeri girdi.. Nihayet. Đsmimi sordu. birimiz de başından yaralandı. Kurşunlarımız tükendi.. Đntelicent'ten olduğu belliydi. Vakit kazanmak için. Benim önümde durdu. Burada. Yok edilmesi lâzım gelen bazı kâatlar vardı. Yüzüme baktı. Müdüriyette. işi kafiyeye döktü: Herifin mavi gözleri çipil çipil suratı çilliydi. bir herifin karşısına dizildik. Birimiz kolundan. Benerci yine coştu. Kamyonlara yüklediler. yedimiz birden. macerayı bana. kafiyesiz filân. Brovniklerimizin şarjörlerini iki defa tazeledik. Niçin bıraktılar beni? Beni niçin bırak-tılar? .

. Fakat verdiğim randevulara gelmediler. — Tuhaf şey. muhtelif arkadaşlarla temas etmek istedim. — Sebep bu değil. Tabii. Arkadaşlar benimle görüşmek istemiyor. sen yine içerde. seni bıraktıktan sonra peşine düşecekler. şu vaziyeti bir düzelt bakalım. — Öyleyse. Ne halt edersen et. sen hemen yine Kalküta'ya git oğlum.. Sonra cooop. Hem bu sefer artık suratına bakıp ismini sorup bırakılmamak şartıyla.. Düşündüm Benerci'yi ve mel'un bir ihtimalle birden yüreğim cızz etti.. pencereden: muktesit. Arif olanlar için.— Benerci.. haydi bir tevkifat daha. Arkamda takip yok. — Ne? — Düşecekler peşine. Đki üç defa. Ben. . Eşine?? Ateşine?? Mateşine?? Tükürmüşüm kafiyenin içine. Benerci gitti. tamamen temizim. anlıyacağın. buna bir tek sebep var. Yani. Dışarıda temas ettiğin arkadaşlar ne diyor? — Galiba onlar da senin gibi düşünüyorlar. Baktım ki. Đşte tahliye keyfiyetinin sebebi. muharrir ve muhbir Nedim Vedat Bey geçiyor.

benzin.bu fasıl burada bitti. . III Stop: Fren! Zıııınk! Durdu!.. — Koş telefona. Koptu kayışlar.. Yüksek tuğla bacalarda dumanlar donakaldı. Trrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrik! D U R D U !!!. sabotaj var!. — Đşlemiyor. dinamo. — Telgraf... Akümülatör.. Amele baş parmağını tele dokundurdu. elektrik.. — Patron. buhar. motor..

. Birden bisiklet. polismen.. Karşımda durma.. üstüne atlıyarak. yetiştirin... Drran . koşun şehre... Ne ileri ne geri. motosiklet. ne bulursanız.— Teller kesilmiş. tayyare. omnibüs tozu dumana kattılar. Hangarda ne varsa.. geç!. makina bomboş. — Koş!... Geç kaldılar. Sarjant.... kırk ikilik. asker... avanak!. Fıııııss. Patladı lastikleri... tank.. Fakat yine birden ekşi boza. dumanı toza. otomobil. Paaaaah!.

Benerci evdedir. Günlerdir ki.... Geçiyor haykırışmalarla kapısının önünden tek başlı. yapayalnız evdedir. hep beraber grevdedir. Benerci yatakta Kalküta ayakta. onu gördükçe arkadaşları çevriliyor başları.. Yapayalnız. Edildi ilân Umumî grev!!!.drrrn drrran....... Onlar. milyon ayaklı Kalküta... Kalküta grevdedir... O. Onu kavgaya çağırmadılar.. sırtüstü yatıyor yatakta. tek yürekli. Tavan.. Tiki taka frev. kapı ve duvar.. Benerci görmeden görüyor yattığı yerden .

Behey tram — vay!.. Kal — dırım kal — dırım. Cad — deler.. Geçit yok. Kalabalık....yürüyen Kalküta'yı: «Adım Adım. Rap rappp . Kal — dırım — lar kal — dırım — ları. Cad — de.... çiğneneceksin: sağa sola sap. Adım — lar adım — ları...... Ka — la — ba — lık itiyor iki yana apar — tıman — ları...

. Va.. Vey. — Yol açın kamyonlara amele çocukları babalarını geçiyor.» Haykıraraktan Benerci fırladı yataktan.. Şimdi sokaktan tek bir insan sesi yükseliyordu..rappp!!!!! Ve.. Yukarda masmavi bir hava Aşada bir kamyonun üstünden kalabalığa Söz söylüyor en yakın arkadaşı SOMADEVA:* «— Arkadaşlar! Aylardır ki anamız avradımız uzun aç dişleriyle dişlediler kendi memelerini...... Benerci koştu pencereye: Aşada sokak kalabalık.

böyle bir zamanda onun sesini duyup kendisini görmek. . . . . . . . . Benerci'yi sevinçli bir hayrete düşürecektir. . . .. . . Önümüzde onlar kalın enselerini kırıp boynuzlarını saplayınca toprağa. Tek . . . . Ar . .. . . cağız . . . Biz. ... . . (*) SOMADEVA. . Patiska bir gömlek gibi yırtarak etimizi kanlı kemiklerimizle . . . O zaman gülleri koklıyacağız. . . kıvranarak gebermek. . . .H. . . .. Vaar? Hayır!. . . ağa.. . .. uzun bir müddetten beri Kalküta'da bulunmuyordu.. elbette ki. Binaenaleyh. . Benerci'nin en yakın arkadaşı olup. . . .. .. . mizi!. lar . . ! ! .. N. .Arkadaşlar.. . . Çıplak aç karnını kurşunlara vermek.

Benerci müstevlilerin casusu olmuştur. S O M A D E V A. onun kahrolası başını omuzlarının üstünde bırakmazlardı. SOMADEVA'nın taşı. en sevgili. yatağına yatırdım. taşı attı.. Bu haykırış o kadar kuvvetli idi ki. Benerci'yi tanıdı.. Pencereden üç defa: S O M A D E V A. diye haykırdı.. S O M A D E V A.. Ve Benerci'nin başı benim... dedi. Đki kaşının arasından sızan kan. çenesinden göğsüne aktı. dikine mustatil apartımanın yedinci katındaki perdesiz pencereye baktılar. En yakınlarının kellesini satmasaydı. dedi.. Arasıra arkasına dönüp bakarak uzaklaşan kalabalığın peşinden şu suretle feryada başladım: . camın arkasında. Yukardan. Ve sağ kolunun bütün kuvvetiyle. yalnız yukardan Benerci ve kendi içinin içinden S O M A D E V A gördü. üç defa bağırdı: — S O M A D E V A.O zaman tabiat güzel bir ağız gibi karşımızda gülümsiyecek.. uzanmak. Aşada S O M A D E V A. S O M A D E V A. yine Benerci. başlarını enselerinin üstüne yatırarak. yedinci kattaki perdesiz pencereden bakan sapsarı insanın yüzüne. pervazları kanlı pencereye çıktım. Camları parçalanmış. Birdenbire esen rüzgârla bulutları dağılan bir yaz sağanağı gibi sokaktaki kalabalığın uğultusu kesildi.. Ve orada. kamyonun etrafına toplananlara: — Bana bir taş veriniz. kucaklamak istiyen kolların hasretini göremedi. Baygın çocuğumu. S O M A D E V A. Benerci'nin sarı yüzünü gördüler.. Bu hareketi. ben Nâzım Hikmet'in dizlerine düşünceye kadar. Başka hiçbir göz. Đnsanlar.» Benerci artık kendini tutamadı. bunu yapmasaydı. kahreden ve yaratan KALKÜTA.. BENERCĐ'nin alnına geldi. Taşı verdiler. S O M A D E V A.. Benerci dimdik durdu. en büyük.. Ve en eski günlerin en yakın arkadaşı: — Bu adam nefsini kurtarmak için yoldaşlarını satmıştır. onu taşladı. en iyi. Kolları ona doğru uzanır gibi oldu. S O M A D E V A sustu.

. sizi ben satabilir miyim? Benerci benim oğlum. Benerci benim oğlum...Benerci benim oğlum. O yatmıyor.. ben yatabilir miyim? Benerci sizi satmadı.. etimden.. Benerci günlerdir yemek yemiyor.. Dostlar! Đçinizden bir çıban gibi şüphenizi yolunuz.. Benerci sizi satmadı. Onu ben kellemden. ben onu uykusuz gecelerin ellerine doğurmuşum. Ben onun yüzünü görebilmek için kaç kerre gecemi gündüzümü on birlik tütüne satarak dumandan bir adam gibi dikilip durmuşum.. gecelerdir yatmadı. iskeletimden sizin için doğurdum.

kayboldu. benim oğlum. büyüğüm. .. Onların taşlamağa hakkı var..Benerci sizin oğlunuz. bizim ah! demeğe hakkımız yok. Fakat.. kalabalık. başında dolaşan bu mel'un düğüm çözülene kadar. dedim ki: Dostlar dinlemedi beni Benerci. O zaman.. BĐRĐNCĐ POLĐS — Nereye gitmiştin? ĐKĐNCĐ POLĐS — Domuz boğazlamaya. IV KALKÜTA'DA BĐR POLĐS KARAKOLUNUN YÜKSEK DUVARLARININ DĐBĐ Gök gürler. benim sesimi bile işitmeden ilerledi... Benerci oğlum.. hâlâ baygın yatan çocuğuma döndüm.. Vakit akşam üzeri. küçücüğüm. Üç polis karakolun duvarları dibinde buluşur.

Karıya: — Sustur şu piçi. Selam vermezse. dedim. kuyruksuz bir fare gibi gebersin dedim.. ne selam verdi kara kurbağa yavrusu. Anası yüzüme bakıp kara bir uçurum gibi çekti içini..» ..ÜÇÜNCÜ POLĐS — Sen nerdeydin? BĐRĐNCĐ POLĐS — Köprünün üstünde bir Hintli karı gördüm demin. Akar suya fırlattım bu zırlayan şeytan piçini. Akıyordu su. Britanya polisine selam versin. Madraslı bir ihtiyar: «Azabı azapla tedavi edin. Kucağında kertenkele suratlı bir çocuk vardı.... Dokundu rikkatime bu iç çekiş. Ne sustu. Çocuk beni görünce başladı ağlamaya ağlamaya ağlamaya.

.. Sarı sırtından kızıl kan sızdırıp çekeceğim içinden ağrıyı.. Getirdim karakola kocakarıyı. koltuk altına kaynar sudan yeni çıkmış hindi yumurtası koymak. Malumdur bana azabı ısdırap. ezberimdedir tekmil kitabı ıstırap. BĐRĐNCĐ POLĐS — Lütufkârsın. tırnak sökebilirim... sirke damlatarak gözleri oymak. . BĐRĐNCĐ POLĐS — Başka bir şey istemez.. ÜÇÜNCÜ POLĐS — Ben de sana: Bengale ormanlarında avlanmış bir filin koparılmış erkekliğinden bir kamçı vereceğim. Ellerin derisini eldiven gibi soymak. Meselâ: Uykulara kâbus gibi çökebilirim.. ĐKĐNCĐ POLĐS — Sana bu işte yardım için kocakarıyı eski bir halı gibi ayaklarına sereceğim.demiş.. kulakların içine kurşun dökebilirim.

.. Yağmur yağmaya başlar.. Yağmur. VE 2. duvarı dibine çömeldiği karakolda. belini karakolun duvarına dayayarak çömelir..domuz topu ıtlak olunan usûl. Ve yağmurun içinden uzun bir şehrin uğultusu işitilmektedir. Alaca karanlık. Bir müddet sahne boş kalır. Somadeva yakalanmıştır. Akşam suları.... Karakolun duvarından insan çığlıkları gelmektedir. POLĐS — Göster bize göster bize!! BĐRĐNCĐ POLĐS — Grevde yakalanan Hintlilerden birinin taze kesilmiş başparmağı. Karanlık. uzayan tırnağı seyredelim. Bakınız. Benerci gelir. Ve Benerci'nin. 3. VE 2... Kalküta grevi mağlûp olmuştur. Somadeva'nın omuzbaşları dilim dilim yarılarak kanıyor... Karakolun duvarından gelen insan çığlıkları: Kalküta grevcilerine aittir... POLĐS — Haydi içeri gidelim. Benerci.. velhasıl daha bin bir usûlle gayeye vusûl mümkündür bence.... Kesildikten sonra yarım santim uzadı tırnağı. . bende ne var? 3. Gece iyiden iyiye indi. Yağmurun içinden uğultusu işitilen şehir: Kalküta'dır. Yağmur. Polisler karakoldan içeri girerler....

. omuzları. dizkapakları sırılsıklam oldu.. Bu sefer dostların taşını değil. . mendebur bir kurşunu kafamdan yemişimdir.. oğlumun çektiği azabı duymasını istemem. Arkadaşlarının attığı taşlarla alnında açılan yarayı kapayan sargı ıslandı. Kara gömlekli bir Đtalyan faşistinin bile.. Arkadaşlar içerdedir. aynen neşrediyorum: "Sana verdikleri zaman bu mektubu belki ben çoktan nokta son demişimdir...Benerci'nin saçları. Benerci yine dışarda. BĐRĐNCĐ KISMIN SONUNCU BABI I BENERCĐ'DEN ALDIĞIM MEKTUPTUR Benerci'den şöyle bir mektup aldım. yapıştı.

... yüzünü yıkıyor.Nâzım.. kıyak iş doğrusu!.. . Ben.. Ne Hamlet. kapı komşum uyandı.. ne de Verter. geç.!!! Neyse. ölümün önünde rol kesip Hamlet gibi budala.. bilmiyorum. Bak. Verter gibi komik olmamak lâzım. muslukta akıyor su.. Nâzım. Đndi ıslık çalarak merdivenlerden sokağa çıkıyor. ne haltedeyim? Nasıl altedeyim? Şöyle bir poz alıp durmak kendi kendini vurmak.. biliyorum..

«Nereye gidiyorsun?» dedi. . Sonra. sıcak çay. Sokak karanlıktı. kırmızı.» Onun evine girdik. «eve geldik» dedi. Ev karanlık ve bomboştu. dedim. nerdesin?» Daha birçok şeyler dedi korkuya. nefis Mis dediğin birdenbire karşıma çıktı. «içeri gir. tıraş yeter. Dedi ki: «Aylardır peşindeyim» dedi ki: «telâş içindeyim... lamba yandı.Đşi anlatayım. aşka dair. Eklendi hatıralar hatıralara. konuştum: — Bana bir bardak dumanlı. Yatak odası. Senin.

Çıktı dışarı. Anladım.. Açtım: Kâatlar. Hani taaa onun yolda düşürdüğü ben Benerci serseminin gördüğü siyah podüsüet çanta. Tuttum omuzlarından. Duvarda kan. . elime. çantaya baktı. Başını vurdum duvara vurdum. Bakıştık.. Benim ismim yok. Okudum: Đntelicent servis raporları. Yüzüme. Đçeri girdi o. Baktım karşıda çanta. ve yeni bir tevkifat listesi var. bardağı bıraktı.

Dargın bir kaş gibi kımıldandı tokmağın sapı.. solları bomboş. Dışarda şafak atmış.. Nefes nefese koşarak sonra teker teker merdivenler. Sokak. Kalktım. Durdum. . Tramvay yolları tramvay yolları.. Açıldı kapı.. sağları. Sonra.Vurdum duvara.. Oturdum.. Sonra baktım duvarlara... Odam. uçsuz bucaksız tramvay yolları. Odanın ortasında dolaştım biraz.

O.. II KALKÜTA'YA GĐDĐP BENERCĐ'YĐ .. Şarjörü sürdüm. O.. O. S. Sonra sağ elim art cebimden brovniği çıkardı.duvarlar bembeyaz.. Acı geldi tütün tükürdüm. S... Kalbim hudut haricindedir. Kurşun namlunun içindedir.. Baktım duvarlara. S!!. S!!. S!!. Ağzımda cıgara vardı. Şimdi benden sana son göz son söz son ses: S..

yetiştim Kalküta'ya.. Đmdat işareti var.. O ne? Benerci yazı yazıyor ıslık çalarak.... Masada bir portakal duruyor.. Gözleri kanlı bir kurt gibi mesafeleri yedim.. anlat! dedim.. Gökten bir kartal gibi alçalarak girdim yedinci kattaki odaya.. Ne mükemmel bir ışık var beni gören gözlerinde.NE HALDE BULDUM? Ya yattı karanlık sulara yahut da yatıyor. ışıklı bir umman gemisi batıyor. Gözlerinin içine güneş vuruyor.. soluyarak soyup yedim. . Dipdiri! Teresin keyfi yerinde. dedim. — Haydi be herif.

III ÖLÜSÜNÜ BULACAĞIMI ZANNETTĐĞĐM HALDE KARŞIMA YAZI YAZAR VE ISLIK ÇALAR BĐR VAZĐYETTE ÇIKAN BENERCĐ'NĐN "ANLAT BE HERĐF. en yakın dostum taşladılar beni....... sonrası senin .." FERYADIM ÜZERĐNE BANA ANLATTIKLARI: — En yakınlarım. taşladı.. — Sonra? — Çok şükür ki. Girdim yarı belime kadar dumanlı sıcak karanlıklara. Đçimde ıslak bir toprak kazılmaya başladı. Karardı içim Karardı içim. Kulaklarımda kazma sesleri. Ve mavi gözlü kadın yoldaşlarımı satıp başımı bana bağışladı.

.....» diyor.kötü edebiyat yapmana yaramıyacak kadar sade.. Anladım ki şunu. BOYDAN BOYA ÖMRÜNÜ VER ĐNKILÂBA. Hani üstadın bir sözü var: «BOŞ GECELERĐNĐ DEĞĐL. VĐRGÜL Kocaman. VĐRGÜL Ve Ben işte sağım!.... Birinci Kısmın Sonu ĐKĐNCĐ KISIM . onu dehşetli güzel günlere saklıyacağım. Çıkardım namludan kurşunu... alelade!. çıplak bir alından bakan iki göz. Bu söz.

S. Noktanoktanoktanokta Noooook-ta . SOMADEVA YATAĞA DÜŞER. Noktanoktanoktanokta nooook-ta Basmıştır yine bağrına Benerci'yi o inanılmayacak kadar iyi kahredip yaratan KALKÜTA..BĐRĐNCĐ BAP BENERCĐ TEKRAR ARKADAŞLARINA KAVUŞUR....... S. V.. YĐRMĐNCĐ ASIR TARĐHĐNĐN BAŞLANGICI V. ROY DRANAT'IN HAYAT FELSEFESĐ...

Dinleyin bunu Benerci'nin ağzından: «— Gazete kâatlarıyla örtülmüş olan masada bir gaz lambası yanıyordu. Gözlerini yüzümde gezdirdi.I Bu yaz: Sabahları — taze süt gibi beyaz. Somadeva güldü: — Benerci. öğle zamanları — erimiş bakır gibi aydınlık. beni seviyorsun. Ve gözleri lüzumundan fazla aydınlık. lüzumundan fazla karanlıktı. tahta kurusunu aldım. Gözleri alnımda durdu: — Benerci. Tıraşı uzamış. Gittim. Yatak çarşafının ayak ucunda bir tahta kurusu yürüyor. Masadaki gazete kâadını kopardım. seneler geçti. Kan geliyor boğazından. akşamları — Bombaylı kadınların esmer teninden ılık ve geceleri — üzüm salkımları gibi yıldızlıyken hava SOMADEVA düştü yatağa. duvarın dibindeki yer yatağındaydı. dedi. koyulaşmış siyah bir kan damlasına benziyen hayvanı kâadın içinde ezdim. Boynu bembeyaz. Elmacık kemiklerinin derisi kırmızılaşmıştı. Bunun şimdi farkına vardım. Benim attığım taşın izi silinmemiş. Somadeva. dedi. Yeni doğmuş bir çocuk gibi nefes aldı: .

Britanya'ya karşı grevler. içtimalar. Verdim. Somadeva'nın mahkemesi aklıma geliyor. nümayişler. Hem. Đçerde Somadeva'nın omuz başları lime lime yarılarak kanıyor. iyi olman lâzım. Su istedi.. Her gün besleyici yemekler pişirsin.— Bugün iyiceyim. dedim. — Karanlık. Đşitmemezliğe geldi. Verem. Yumruklarını maznun parmaklığına vurarak haykırıyor. Gece boğazından kan boşanmış. Doktora gidiyoruz. dedim. Yine ona para getirmiştim. dedi. Bir kamyonun üstünden uçsuz bucaksız kalabalığa söz söyliyen Somadeva aklıma geliyor. mendilini veriyor. Düşünüyorum. dedi. . Lambanın fitilini açtım. — Sana yemeğin için verilen parayı başka yerlere harcamaya hakkın yok. Yine beraberiz. Bir şey söylemek istedi. Uzun bir yol yürüyoruz. üç öğün mutlaka yemelisin. — Bu parayı nineye verirsin yine. Yağmurlu bir akşam aklıma geliyor.. dedim. dedim. sonra iki gün kuru ekmek yemişsin. Dalgın. Sıcak bir öğle zamanı aklıma geliyor. Terimi silmek için Somadeva'dan mendilini istiyorum. Yemek yemen. Mendilde kan. Söylemedi. Karakolun duvarına çömelmişim. Cevap vermedi: — Geçen hafta sana getirdiğim paradan hapisanedekilere göndermişsin. Somadeva hapisaneden kaçıyor.

Benerci. Unutma. bütün bu anlattıklarımı bayağı bulacak olan bazı okuyucular aklıma geliyor. Gülüyorum. mendillerine kan tüküren veremli genç kız romanları okuya okuya. Kötü. Odadan çıkarken Somadeva'nın sesini işitiyorum: — Böyle duvar dibinde sırtüstü gebermek berbat şey be. Somadeva'yı. Somadeva soruyor: — Haftaya geleceksin değil mi? — Tabii. Gözlerim yaş içinde.. Zaten hastaneye de yatırmak mümkün değil. Hem artık ben gideceğim. Orada. duvarın dibindeki yer yatağına yatırdığım gün aklıma geliyor. Sonra. Anlıyor musun?» II Sıcak... Sen. Düşünüyorum. ninenin evinde. Somadeva soruyor: — Niye güldün? — Hiç. Kaçak. Ufukta ışıldayarak . söyle arkadaşlara.Metelik yok. — Arkadaşlara söyle. Hiç olmazsa orada ölsem. berbat şeyler aklıma geliyor.

Benerci bil ki neticeler çıkarmak öyle mümkün değil ki. Benerci sen bir Don Kişot'sun. Benerci kapalı bir kitap gibi. yarı yoldan dönen bizim eski ahbap gibi: «— Benerci sen yüksek dağların çayırlarında biten keskin kokulu göz alan renkli bir otsun.. ROY DRANAT toprağa bakıyor Ve konuşuyor. Fakat devedikeninden daha faydasız bir ot. bunları bırak.nehir akıyor.. kahraman ve gülünç bir Don Kişot.. . Akşamüstü serinlikte teferrüce çık. Geç efendim. Hayat öyle karışık..

Ben bir şey demedim.» Benerci güldü. rahatını arayan zavallı.* (*) Okuyucularıma. galiba korktu. Eski bir kavga şarkısı mırıldanarak bakıyorum ufukta akan suya. Đşte felsefei hayat. Fakat sonra. Roy Dranat. Sıcak. pelerinsiz ve kılıçsız. Şimdi ROY DRANAT. .. yaz: "Şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz. galiba sabrı tükendi ve galiba ruhunu satıp rahatı bulmak fırsatını ele geçirdi.. Yazdım bütün gece Benerci'yi. Đngiliz emperyalizminin emrinde. ismiyle ilk defa karşılaştıkları ROY DRANAT hakkında kısa bir malûmat vermeyi münasip buldum. şimdi bir yatsam uykuya. mustarip bir Faust'tur." Gerisini at.Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz. Kavgadan ayrıldı. Benerci'nin eski bir kavga arkadaşıydı.H. sakalsız. N.

. fraklı Britanya bankaları iniyor. Gittiğimiz sinemanın üç kapısı var: Birincinin önünde: otomobiller tepiniyor. Anam etekliğini giydi. .. babam mavi gömleğini. Biletim üçüncü mevkiydi. «Keşmirli Ebe kadın anamın kasıklarından çekti beni. yola düzüldük.III. Đkincinin önünde: küçük dar dükkânlarla dar tarlalar. Ve kundakladı bir sinema biletiyle.

Muzıka başladı. — Oturun! Oturdular. istihsal aletinden mahrum olanlar..) Yirminci asır dört kanatlı bir tayyareden mendil salladı bize. Yakasında kapitalizm açıldı kabak çiçeği gibi. — Otur ulan kerata. . Lambalar söndü. Perdede filmin ismi göründü: (Yirminci Asrın Sergüzeştleri nâm dram.. Đçerde the polismenler gösteriyor yerlerini müşterilerin: — Buyrun siz oturunuz! Oturtuldular. makina döndü. oradan biz giriyoruz. Oturduk.Üçüncü kapı bizim.

kurum yağdı ki gökte Allah bile meleklere Amerikan markalı muşambalar giydirdi. öbür ağzından boynuzlu inekler çıktı." Bu haber bir velveleyle köpürdü Paris'te. Paris'te olan işler duyulunca Londra'dan hemen içtima edip karar koydu Avam Kamarası: .O kadar çoğaldı o kadar uzadı ki bacalar saçlarından asıldılar sıra sıra kehkeşanlara. müstemlekeler nezareti emir verdi. Şikagolu bir milyoner öptü telsiz telefonla Tokyolu sevgilisini. Elektrikli salhanelerde makinaların bir ağzından pastırma attılar. Bir coğrafya hocası dedi ki derste: "Senegalli zencinin yegâne derdi yüzünün siyah olmasıdır. pudra fabrikaları geçti seferberliğe. Öyle duman çıktı.

makina durdu.. ince Japon fincanlarında okkalarla Hollanda sütü içmeğe başladılar. Perde karardı. Kutbu şimalide Eskimolar görünce bu halleri. Lambalar yanar yanmaz . kıça kuyruk takmamak ve değiştirmemek için deri. çuvallar. Balyalar. denkler."Kıçlarına kuyruk takmıyan Hintlilerin kesilecek kafası. Perde beyazlandı. lambalar yandı. Tröstler kartellerle tokuşuyor. Sahrayı Kebir'in ortasında ilân kuleleri dikildi.. kutular şarktan garba. Üstünde uzun katarlar kayan raylar." Telsizler daha tebliğ ederken bu kararı Hind'e muazzam bir kuyruk tröstü teşekkül etti Mançister şehrinde. Kilometreler ticaret evleriyle bağlandı birbirine. garptan şarka koşuyor. bahrimuhitlerin elli bin tonlukları ham mevat taşıyorlar müstemlekelerden.

Lambalar söndü.. Muzıka başladı. makina döndü. Ve birdenbire küçücük kafam yukardan düşen bir kitabın yapraklarıyla örtüldü. Birinci mevki homurdandı." The polismenler el attı kıçlarına. Kitabı kafamdan atıp yukarı baktım: Britanya bankalarının localarından filozoflar: tonlarla yaldızlı eserlerini fırlatıyorlar üstümüze. Bağırdı üçüncü mevki avazı çıktığı kadar: .kocaman bir gürültü ortalıkta çalkandı. Babama sordum: "— Ne oldu?" Anam güldü. Perdede ikinci kısmın ismi göründü "Hindistanlı Parya VE PROLETARYA. Đkinci sallandı.

Nakliyatçılar şehirlere tekerlek takarak tramvaylara çektirdiler. ror. geliyor bizimkiler. Elektrikçiler lastik eldivenlerine sırma saçlarından dolamışlardı voltları.... dökülen bahrimuhit gibi mavi pantolonların dalgaları kapladı perdeyi. Elektrikçiler geçtiler. elektrik kadar temiz . Keşmirli mensucat amelesi hep bir ağızdan şarkılar okuyarak kocaman bir bayrak dokuyarak geçti."— Geliyor. Maden ocaklarında çalışanlar ata biner gibi kazmalarına binip tünellerde koşuyorlardı dörtnala. Başladı resmigeçit Misisipi gibi uzun Amazon kadar geniş." Mehtaba.

elektrik elektrik. Perdede yeni yazı göründü: "BURJUVAZĐ!. Alkış yağdı localardan. Geçiyor bizimkiler Misisipi gibi uzun Amazon kadar geniş.. Adımları nalladı gözbebeklerimizin kulaklarını." The polismenler giydi pazarlıklarını. . Sırıttı birinci mevki. Şimdi yürüyordu perdede on milyon beygir kuvvetinde bir ıstırap: Elleri ceplerinde kilitli parmakları burunlarında ağır ağır sürüklendi işsiz ordusu.. Đkinci düşündü. Omuzlarımda fır dönerken kafam karnıma vurdu babam...elektrik kadar çevik.

Ağızları havada kartel avlıyordu. Sökün etti tröstler. Bayraklar çekildi her karakola. . Toprakların kilometreleri tespihti ellerinde.Ağzı sulandı ikinci mevkiin. Esham senetlerindendi boyunbağları. Sıkıştırmışlardı fabrika bacalarını kulaklarına. Britanyalı diplomatlar bonjurlarının kuyruklarını döşediler yola. fırladı gözlerimiz burun deliklerimizden. avuçlarımız alevlendi. Başlarında banka kavaslarının şapkası vardı. Başladı resmigeçit: Đmparatorluk üniformaları davul çalarak yol açarak geçti. Biz çuvaldızla dikildik birbirimize gündeliklerimizden.

Hepsi bir iki fabrikanın tutmuştu kulaklarından.. Baktık ki. Sünnet çocukları gibi yürüyorlardı.Parmaklarımla saydım bu dağları. Toz duruldu. yazmak istediğim «Yirminci Asır Hindistan Tarihi»nin başlangıcı. Göründü müteşebbislerin alayı. geçtiler.» Somadeva deminden beri okuduğu defteri kapattı. yollara çıplak göbeklerinden çivilenmişti orospular.. — Bakalım gerisi nasıl olacak? . Hepsinin parlıyordu apış arasında malî sermayenin altın kazığı. Bunları da birer birer saydık anamla beraber. Daha doğrusu bu. Alay bitti. Yastığının altına koydu ve Benerci'nin yüzüne baktı: — Nasıl buldun? Benerci sordu: — Hepsi bu kadar mı? — Şimdilik bu kadar.

. Đlk önce. yukardakiler ne oturabiliyorlardı. Sen bir şeyler anlat bakalım. sonu harikulade olacak asıl. Sinde. Ocak odunla yakıldığı için.. yani onu ben de bir yazabilseydim. Yaya yolculuk başlıyacaktır. en sağlam olanlar seçiliyor. Okumaya başladı: «— Bakota. dinle: Benerci lambanın fitilini biraz daha açtı.. Mabaja. Neyse. dört yüz başlık insan sürüleri güvertenin altına ve üstüne yığılıyordu. Ağrılar filan dehşetli. Đstersen lambayı yakayım da. bazen de iki yüz ellisi gelebilmiştir.. Sara. Somadeva seslendi: — Lambayı yakma. Đnşaatı Batilon Şirketi yaptırıyor. Brassavil'e kadar 15-20 gün süren yolculuk esnasında Şari. Üç yüz. 15 gün yuvarlak güvertenin üstünde. Bu çok garip bir yolculuktu. Üç yüz kişiden ancak iki yüz altmışı. Benerci kalktı.. Son günlerde okuyor musun? Fabrika kaçta bitiyor? Neler okudun? — Son günlerde bir iki meraklı kitap okudum. Artık dayanılmıyacak kadar. — Kitaplardan biri. sana biraz okuyayım. Benerci. Güneşin altında... Kıyıdan gidildiği zamanlar ağaç dalları en yukarda bulunanları nehre yuvarlıyor. Banda. bunları bırak. . Fransız Kongosu'nun merkezi Brassavil'le Karaburun limanını birleştirecek olan Kongo . Lizangö. Aşağıda olanlar nefessizlikten boğuluyorlardı.. Linfaondo.— Gerisi. Bu tarihin sonu inanılmıyacak kadar mükemmel olacak. Mavna yolunda ilerliyordu. Ve ayaklarında zencir olmadığı için. Loano kabilelerinin adamları. Benerci.. dalgın hayatlarından koparılarak Batilon'a gönderilmekteydiler. Hiçbir çatı yok.. Sana kitabın en feci faslından beş on satır okuyacağım. Sangu. Böyle daha iyi. Hatta iki tanesi yanımda.. Yalnız bir yazabilsem. Yağmurun altında.. Đstilâ zamanlarımızdan kalan mavnalara yükleniyorlardı. Geçmiş gelecek. — Olur.Osean demiryolunun inşaatına dair birkaç satır. kafamın içindekileri böyle daha iyi görüyorum.. Đşte nihayet Brassavil. Benerci lambayı yaktı.Gelenler sürüye sokuluyor. uçuşan küçük kıvılcımlar zencilerin derilerinde yanıklar yapıyor. Baiyya. Fransız Kongosu'na dair. Akşamları ateşim dehşetli artıyor. Düşenlerin hepsini toplıyamazsın ya!.. Kongo nehirlerine her gün iki üç insan kendini atıyordu. şu meşhur Fransız gazetecisi Alber Londr'un. Şimdi. ne de kalkabiliyorlardı. Masanın üstündeki gaz lambasını yakmak istedi.

Lambayı söndüreyim mi? Haftaya gelirim yine. daha dayanıklı işlettikten sonra öldürmek için. balta görmemiş ormanlardan yürüyerek.... — Somadeva.. Đş yerinde birçok aletler vardır. yaralı bir yılana benzer. Lambayı söndür. Zenciler ormanlara.. Kendine iyi bak.. . Neyse.Ve sürü... Fakat burada zencilerden başka hiçbir şey yok. sıska zenciler yığınlarla ölüyorlar. Biyalılar düşer. Dört gün sonra yapılacak mitingin sonu neye varacak? Böyle hasta olmasaydın. Ben gidiyorum... Đstersen sana kitapları bırakırım. dedi. Batilon Şirketi. o. sonra dört bin. bu kitabı yazan Alber Londr kimdir? — Hayır.. yaralı. Çat kıyılarına. tahmin ediyorum.300 kilogram ağırlığında çimento fıçılarını nakletmek için. az bir zaman içinde beş bin. Zenciyi ölümden kurtarmak için değil. bizim müteahhitlerimiz şimdi yalnız şempanzeleri buluyorlar. 10 kilometreye uzanan insan sürüsü. Đnsanların. bataklıklar geçerek... . dehşetli Mayombe ormanına doğru ilerliyor. Zencilerin mahvoluşuna. Anlıyorum ki.. Öyle değil mi? — Öyle. Amerika otomobil fabrikalarına dair fasılları şayanı hayret. körü körüne baltalanan bir ormanın mahvolması gibi acıyan bir adam. Kuvvetli söz söyliyen. Öteki kitap Jorj Lefevr'in «Kauçuğun Epopesi».. Zenciyi daha semereli. kocaman bir makinanın basit vidaları haline gelmesinde bile şiir bulan bir adam.. Kitabı okur anlarsın.. Irgatbaşıların ezdiği bitkin. dehşetli bir gazetecisi şu Alber Londr. Ölenlerin yerini doldurmak için yeni devşirmeler yapılıyordu. Angola'ya kaçıyorlar. daha sonra iki bine indi. Zindeliler ayaklarını zorlukla sürükleyebilirler ve kırbacın düğümü onları kovalar. Üzülme! Git. ..Bu korkunç bir manzaradır. Batilon Şirketi'ne verilen sekiz bin insan.. Onda dehşetli bir iş adamı kafası var. Bu Lefevr kadar köpoğlulukta mahir bir adam görmedim.. . Ben demiryollarının nasıl yapıldığını görmüşümdür. boğumlarını kımıldatmaya mecali olmayan uzun... bir sırık ve iki zenciden başka hiçbir vasıtaya lüzum görmemiş.Bu muazzam bir zenci imhası hareketiydi. biliyor musun. — Ben kendime iyi bakıyorum..» Benerci durdu ve. Afrika'ya makina istiyor. Eskiden insanların yaşadıkları yerlerde. Belçika Kongosu'na. Fransız emperyalizminin acı söyleyen.... daha uzun zaman. amma bıçak gibi söz söyliyen bir arkadaşa öyle ihtiyacımız var ki. yorgun.

sizin hakkınız var. ben iki üç gün sonra gelirim.... Benerci sokağa fırladı. «beş parmak bir olmaz»a kadar da alçalayım. Bir köşebaşında Roy Dranat'la karşılaştılar. bilmiyorum. Ben bu tarafa sapıp yoluma gidiyorum. Amma.Benerci lambayı söndürdü. ĐKĐNCĐ BAP . ben evde yokken. siz hepiniz öyle ağrı çekseydiniz çoktan ölürdünüz. Sallanarak uzaklaştı.. Sana göstermiyor amma. Benerci'nin ellerini bıraktı.. Allahaısmarladık Benerci. Belki de kendi kendini öldürecek. Merdivenin sahanlığında. ayaklarının ucuna basarak odadan çıktı. Belki de söylemiştir.. o duvarın dibindeki yatakta ölmüştü. Benerci'nin ellerini tuttu: — Benerci. dedi. Bana o yalnız iyi şeyler söyler. Şapkasını çıkardı. — Kendini öldüreceğini nerden biliyorsun? Sana bir şey söyledi mi? — Bana bir şey söylemedi. Yürüdü. Ve sanki lambayı söndürür söndürmez.. Bunu. Belki. kafasını Đngilizler sopayla parçaladıktan sonra.. Roy Dranat. — Sen onu yalnız bırakma. Yürüdü. nine Benerci'yi kolundan tuttu: — Ölecek.. Çıkında ne vardı.. Yatağının altına bir çıkın korken gördüm. Dün. bana öyle geliyor ki. Mümkündür ki. birdenbire geri dönüp Somadeva'dan sormak istedi. Somadeva hemen uyuyuvermişmiş gibi. ben «dünyayı düzeltecek ben mi kaldım»a kadar düştüm. Sonra vazgeçti. Kendini öldüreceğini yalnız kendine söyledi gibi geliyor bana. Benerci.. Benim oğlum da. Yerlere kadar eğilerek Benerci'yi selamladı: — Belki. Roy Dranat sarhoştu. Fakat. Belki haklısınız. o duvarın dibindeki yatakta ölecek. Sokaktan bir şey alıp getirdi. sen de yoluna git. ölümün gelmesini beklemeden kendi kendini öldürecek. Havagazı fenerinin altında durdular. nine. Çok ağrı çekiyor. dedi. Bu da... belki siz haklısınız. belki kendine bile apaçık söylememiştir. siz haklısınız. sokağa çıkmış.

Đğne değil. uyy. I Meydanda bir kalabalık vardı. bir kıl koparıp atsan sakalından düşmezdi yere. yetmiş yedi denizin getirdiği kum gibi insan var. aman kalabalık!! Rüzgârlı bir orman gibi uğuldardı. Kalkütalı tornacılar. Keşmirli dokumacılar. . Kocakarılar oturmuşlar eşiklere.KALKÜTALI SEYYAR SATICI ESNAFINDAN BĐR VATANDAŞ: KALKÜTA'DA. Bombay gemicileri. bu yaman kalabalık.. kardaşım. kardaşım.. ĐNGĐLTERE EMPERYALĐZMĐ ALEYHĐNE YAPILAN MĐTĐNGĐ VE SOMADEVA'NIN ÖLÜMÜNÜ BERVEÇHĐ ÂTĐ ANLATIYOR. Çırılçıplak çocuklar sarkıyor salkımlarla ağaçların dalından.

. okkalı söz söylüyor: «— Bilemem hangi sebeple.. söz söylüyor herifçioğlu söz söylüyor.. Arkadaşlar!.. Acayip bir türkü çağırıyorlar. bir şey anlamıyorum ama. kardaşım.. az daha... aman kalabalık. bilemem hangi sebebe!» Etrafta bağırıyorlar: «— Yaşşşşa be!!!» Ben de bağırıyorum. Baktım ki taaa. karanlık bir suya düşmüşüm gibi beni sardı. bu yaman kalabalık. uyyy.Meydanda bir kalabalık vardı. Dalgalı. okkalı söz söylüyor!!! Bakıyorum adama. Makama uyup ben de çağırıyorum. kardaşım.. Ama ne söz söylüyor anam.» karşıda bir kamyonun üstünde bir adam avaz avaz söz söylüyor.

Yanımda seyrek sakallı bir ihtiyar: «— Bunlar, delidir, diyor, bunlar sanıyorlar ki, diyor, biz zorla devirebiliriz, altın topuzlu kuyruğunu dalgalara vuran denizlerin ortasında demirden bir aslan gibi duran kocaman Britanya'yı...» Şimdi kamyonun üstünde başka bir adam.. Bu da söz söylüyor anam söz söylüyor. Okkalı söz söylüyor. Bakıyorum adama. Bir şey anlamıyorum ama belli ki ötekinden daha okkalı söylüyor. Etrafta daha çok bağırıyorlar. Ben de bağırıyorum. Bu sefer başka bir türkü çağırıyorlar, makama uyup ben de çağırıyorum... Seyrek sakallı ihtiyar:

«— Bak, bu doğru söylüyor, diyor, zorla değil, güzellikle yavaş yavaş, diyor, alırız!.. Birdenbire ayrılırsak, köksüz bir ağacın dalları gibi kalırız...»

Şimdi kamyonun üstünde yine başka bir adam. Elbet bu da söz söyleyecek anam. Söz söylüyor. Seyrek sakallı ihtiyarın keyfi yerinde yine. Belli ki, geliyor kalabalık seyrek sakallının dediğine. Adamlar çıkıp iniyor kamyonun üstünden. Balta görmemiş bir ormanda yürür gibi yürüyorum kalabalıkta kamyona doğru ben. Bağırışlar. Türkü çağırışlar. Ben bir şeycik anlamıyorum ama, etraftan laflar çalınıyor kulağıma: — Sol taraf hapı yuttu! — Kamyonun yanında Benerci'ye bak! Anası ölmüş kız kardeşi dağa kaldırılmış gibi

somurttu... — Gandi'nin hakkı var! — Hind'in kurtarıcı ilahları: dokuma tezgâhları. Deniz tutmuş gibi dönüyor başım. Birden bir kıyamettir koptu kardaşım. Bağrışmalarla, ipte çamaşır gibi sarsıldı hava. — Somadeva geliyor, Somadeva! — Ona söz verin! — Söyletmeyin, istemez! — Dinlemiyoruz! — Al aşağı! — Söyletmeyin, istemez.

Yanındakilerin omuzuna dayanarak tırmandı kamyona bir adam. Geldi bütün kalabalık bu sapsarı yüzlü bir tek adamla göz göze. Ortalık tıssss! Somadeva başladı söze... Hey anam! Heeey! Herifte bir ses vardı, beyabey, bir ses!

Hani, ormanda kaplanlar ölürken böyle bağırır.. «— Arkadaşlar! dedi. Hastayım.. Çok.. Fazla söze lüzum yok, kendimi asacaktım. Gidip bakın odama: ipi yerde, çengeli tavanda mıhlı bıraktım. Geberecektim bir kaçak gibi

dedi. Ve sözünü bitiremedi. Sallandı sola bir, sağa bir... Baktım ki kalabalığa bir kalabalık da rüzgârlı bir ekin gibi sallanıyor, ben de sallanıyorum. O yine: «— Arkadaşlar...» dedi. Yine sözünü bitiremedi. Ve kamyonun üstünden

devrildi üstümüze.. Birdenbire, kardaşım, bir hal oldu bize: boydan boya meydan uzattı kollarını düşeni tutmak için. Hani ancak Lortlar Kamarası'na girmeliyim bu hali unutmak için. Dalgalı bir denize düşen ay ışığı gibi yüzdü bembeyaz ölüsü Somadeva'nın yukarı kalkan kolların ve başların üstünde. Meydan bağırdı, ben bağırdım: «— Somadeva! Somadeva! Kavga sonuna kadar kav—ga!...» Omuz başımda inledi bir ses: «— Deliler kesiyor kocaman bir çınarın en yeşil, en geniş dalını.» Dönüp arkama baktım ki, anam; yoluyor seyrek sakalını seyrek sakallı adam.

ĐKĐNCĐ KISIM SONUNCU BAP

ĐKĐ ÖLÜNÜN ODASI...

HĐNDĐSTAN YĐRMĐNCĐ ASIR TARĐHĐNĐN SON SÖZÜ...

ROY DRANAT'IN AYNALI DOLABA BAKAN ÖLÜ GÖZLERĐ...

I

Somadeva'nın ölüsü imamsız, rahipsiz ve hahamsız ve kavga şarkıları söyleyen on binlerce kişilik bir cemaatla kaldırıldı. Benerci, Somadeva'yı gömdükten sonra, ninenin evindeki odaya geldi. Đpi yerde ve çengeli tavanda mıhlı gördü. Duvarın dibindeki yer yatağının yastığı altından kırmızı kaplı, çizgisiz defteri çıkardı. Defterin kabında: «HĐNDĐSTAN'IN YĐRMĐNCĐ ASIR TARĐHĐ» diye yazılıydı. Benerci defteri açtı. Baş tarafta, Somadeva'nın bir gece kendisine okuduğu yarı kalmış mukaddeme vardı. Sonra beyaz sayfalar. Son sayfada beş altı satır. Benerci bu beş altı satırı okudu: «Ben, Somadeva, Hindistan'ın yirminci asır tarihini yazmağa başladım. Fakat bitirmeden öleceğim. Arkadaşlarım, bıraktığım yerden yazmağa devam etsinler. Tarihin sonu inanılmayacak kadar güzel olacaktır. Buna eminim...»

II

Benerci, Somadeva'nın odasından sokağa çıkınca, Roy Dranat'ın «akşamüstü

serinlikte bir teferrüçten dönerken» soğuk alıp zatürreeden öldüğünü duydu. Ve Roy Dranat'ın oteline gitti. Gördüklerini şöyle anlatıyor:

Girdim ki içeriye, iki eli yanına gelmiş yatıyor otel odasının dört topuzlu karyolasında. Ölü. Omuzlarına kadar çarşafla örtülü, gözleri açık... Çarşafın altında ayakları: acayip bir hayvanın dinliyen kulakları... Gözleri bakıyor ayakları arasından dolaba. Dolabın aynasında görüyorum: başını değil, yüzünü değil, kaşını değil, kapakları açık, içi örtülü gözlerini, yalnız ölü gözlerini... Gözleri bakıyor dolaba. Ehramda bir kapı açar gibi açtım

dolabı. Alt katta bir kutu var. Kutuda ölünün hiç giymediği siyah kunduralar. Ütülü elbiselerle dolu orta kat: asılmış dolabın içine sıra sıra elsiz ve başsız Roy Dranat. Bir şişe permanganat, yakalık, mendil, çorap. Bir kitap: çok eski günlerde beraber okuyup satırlarının altını beraber çizdiğimiz bir kavga kitabı.

Kapadım dolabı. Onun dolaba bakan gözlerini kapadım. Artık satılacak bir yürek, kiralık bir kafa bile yok. Roy Dranat, hoşça kal, mesele yok. YORGAN GĐTTĐ, KAVGA BĐTTĐ.

Đkinci Kısmın Sonu

ÜÇÜNCÜ KISIM

BĐRĐNCĐ VE SONUNCU BAP

I

Gözüme altın bir damla gibi akan yıldızın ışığı, ilkönce boşlukta deldiği zaman karanlığı, toprakta göğe bakan bir tek göz bile yoktu... Yıldızlar ihtiyardılar toprak çocuktu. Yıldızlar bizden uzaktır ama ne kadar uzak

ne kadar uzak... Yıldızların arasında toprağımız ufaktır ama ne kadar ufak ne kadar ufak... Ve Asya ki toprakta beşte birdir. Ve Asya'da bir memlekettir Hindistan, Kalküta Hindistan'da bir şehirdir, Benerci Kalküta'da bir insan... Ve ben haber veriyorum ki, size: Hindistan'ın Kalküta şehrinde bir insanın yolu üstünde durdular. Yürüyen bir insanı zincire vurdular...

Ve ben tenezzül edip başımı ışıklı boşluklara kaldırmıyorum. Yıldızlar uzakmış toprak ufakmış umurumda değil,

aldırmıyorum... Bilmiş olun ki, benim için daha hayret verici daha kudretli daha esrarlı ve kocamandır: yolu üstünde durulan zincire vurulan ĐNSAN...

II

Şu yukarıya, üçüncü kısmın birinci ve sonuncu babının birinci parçası olarak yazdığım, üslubu ukalaca, yazıdan da anlıyacağınız veçhile, Benerci mahpustur. Hindistan'ın hakikî istiklâl ve hakikî kurtuluşu için çalıştığından dolayı, Britanya polisi tarafından tevkif, Britanya adliyesi tarafından muhakeme ve Britanya hükûmeti tarafından, Benerci, hapse atılmıştır. Cezası 15 senedir. Benerci bu 15 adet seneyi taş bir hücrede tek başına geçirecektir. Ve bu 15 adet senenin bir haylisi geçmiştir... Şimdi size, bu bir hayli senenin nasıl geçtiğini anlatacağım. Ve, sonra, sıra, Benerci'nin kendini niçin öldürdüğüne gelecek. Emperyalizm aleyhine yazılan* ve emperyalizmi temellerinden yıkmak için nefislerini feda edenlerden bahseden bu kitap, bir inkılâpçının hangi şartlar içinde kendini öldürmeğe hak kazanacağını da hallettikten sonra, bitmiş olacaktır.

(*) Yalnız şunu hatırlatmak isterim ki, Benerci emperyalizmi ve emperyalizm ile mücadeleyi, Neo-Hitlerist-Sosyal-Faşist-Sinyor-Fon Şevket Süreyya Bey gibi anlamıyordu.

III

Güneş pencerede... Yanıyor demir bir çubuk.. Dışarda saat belki beş, belki altı, belki buçuk, yedi.. Gardiyan karyolayı duvara kilitledi. Adam demir iskemlede oturuyor oturuyor... Güneş düştü pencereden adamın başına vuruyor..

Dışarda saat belki on belki on iki..

Đçerdeki: yürüyor duvardan duvara, duvardan duvara...

Gardiyan... Pirinç çorbası, ekmek. Demek: öğle saatı çaldı öte yanda yaşıyanlara.. Ve adam yürüyor, duvardan duvara, duvardan duvara..

Yanıp söndü demir çubuk.. Dışarda saat: belki beş, belki altı, belki buçuk... Dışarda adam...

Adam demir iskemlede oturuyor... Oturuyor...

Gardiyan. Pirinç çorbası, ekmek. Gardiyan karyolayı indirince: içerde gece. Yatıyor adam. Gözleri düşünüyor, dişlerinin arasında bıyığı.. Dışarda ay ışığı....

IV

19... senesi eylülünün on beşinci gecesi idi.. Saat on ikiden sonra, Kalküta şehrinin varoşlarından gelen bir adam, umumî hapisanenin yüksek duvarları karşısında durdu. Tam bedir halindeki ay, gökyüzünü kaplıyan ve esen rüzgârla korkunç şekiller alıp akan siyah bulutların arkasında kâh gizleniyor, kâh meydana çıkıyordu. Şehrin varoşlarından geldiğini beyan ettiğimiz meçhul adamın durduğu mahal, umumî hapisanenin arka cephesine tesadüf etmekte olup bu cephenin üst kısmında, hafif bir ışıkla aydınlanmış, bir sıra demir parmaklıklı pencere vardı. Ay, bulutların arasından kurtuldukça, zaman zaman duvarın dibinden geçen bir süngüyü ışıldatmakta ve bu suretle meçhul adama hapisanenin etrafını devreden nöbetçilerin mevkilerini bildirmekte idi.

Meçhul adamın kendisini nöbetçilere göstermek istemediğini, okuyucularımız, elbette tahmin eylemişlerdir.. Tahminlerinde yanılmıyorlar. Zira bu adam buraya Britanya Đmparatorluğu zabıtasının hiç de hoş görmeyeceği bir işi yapmak için gelmiş idi. Filhakika, nöbetçiler hapisanenin köşesinde gözden kaybolur olmaz, meçhul adam cebinden bir taş parçası çıkarıp iyice nişanladıktan sonra demir parmaklıklı pencerelerin soldan üçüncüsüne fırlattı.. Taş pencereden içeriye girdi. Eğer biz, okuyucularımızla birlikte, meçhul adamın taşı atmasından evvel, mevzubahis pencereden içeriye bakmış olsaydık, şöyle bir manzaranın şahidi bulunurduk: Demir kapısının üstünde gardiyanlara mahsus dışardan sürmeli küçük bir pencere bulunan taş bir hapisane hücresi. Gündüzleri kaldırılıp zincirle duvara kilitlenen ve geceleri indirilen demir bir karyola. Đşbu karyolanın üstünde, mahpuslara mahsus libası giymiş olduğu halde bir şahıs oturmaktadır. Mezkûr şahıs sık sık başını kaldırarak, kapıdaki gardiyan penceresinden gözetlenip gözetlenmediğine bakıyor, sürgünün açılmadığına emniyet kesbettikten sonra, siyah kaplı kalın bir kitabın sayfalarına bir şeyler yazıyordu. Eğer siyah kalın kitabı yakından tetkik edecek olursak görürüz ki, bu Đngilizce bir Đncil'dir. Mevzubahis şahıs, taş hücreye kapatıldıktan bir hafta sonra; Kayser'in hakkını Kayser'e ve Allahın hakkını Allaha vermeği ve sağ yanağına bir tokat atılırsa, sol yanağını çevirmeği talim etsin diye, bu Đncil'i bir Đngiliz misyoneri kendisine vermiş idi. Esasen, hepisanenin bütün hücrelerinde bu kitaptan maada okuyacak ve yazacak bir şey bulunmazdı. Đmdi, ahvalini tetkik eylediğimiz şahsın, yani taş hücre mahpusunun Đncil sayfalarına neler yazdığını görelim: Satırlarının başları numaralı ve bazı kelimeleri küçücük haç işaretli sayfalarda, URDU lisanıyla ve henüz kurumamış kırmızı ve taze bir kan ile yazılmış ve kitabın sık siyah matbu hurufatı üzerinde ateş gibi yanan yazılar vardı. Taş hücre mahpusu Đncil kitabının iç mukavvasından kopardığı bir parçayı bükerek bir kalem haline getirmiş ve bunu sol bileğinden ince ince akan kana batırarak bu ateş gibi yanan yazıları yazmakta bulunmuş idi. Đşte şehrin varoşlarından gelen meçhul adam taşı attığı zaman, taş hücrenin içindeki mahpus böyle bir işle meşguldü. Pencereden gelen taş mahpusun karyolası dibine düşmüştü. Mahpus hemen yerinden kalktı. Üzerlerine kanı ile yazdığı Đncil kitabı sayfalarını kopararak taşa sardı ve taşı pencereden dışarı atıp iade etti. Şehrin varoşlarından gelen meçhul adam, taşa sarılmış kâat tomarını yerden aldı. Göğsüne soktu. Ve dünyanın en kıymetli hazinesini göğsünde taşıyan bir insan gibi, korkak, cesur ve emin adımlarla uzaklaşmaya başladı. Korkuyordu: göğsündeki defineyi alırlar diye; cesurdu: göğsündeki defineyi ölümün karşısında dahi vermemek için; emin idi: zira kaç senedir her iki ayda bir buraya geliyor, taşı atıyor ve taş, kanlı yazılar yazılı Đncil sayfalarına sarılmış olduğu halde kendisine iade ediliyordu; binaenaleyh bu işe alışmış idi.

Bu kanla yazılmış yazılar, Hintlilerin hakikî istiklâl ve kurtuluş cidalinde kitlelere heyecan, şuur ve hedef vermekte idi........

Taş hücre mahpusu Benerci'dir. Kitlelere heyecan, şuur ve hedef veren yazılar, vaktiyle Somadeva'nın başladığı ve şimdi Benerci'nin devam ettiği «Hindistan'ın Yirminci Asır Tarihi» isimli eserdir. Yalnız, Benerci bunu, bileğini kesip kanıyla yazmıyor.. Fakat, eğer icap etseydi, eserin bir tek satırını yazmak için damarlarındaki bütün kanını akıtabilirdi. Ve bu, pestenkerani bir lâf değildir.. Bu işi yapabilecek insanların yalnız on dokuzuncu asır romanlarında yaşadığını zannedenler, yirminci asrın isimsiz, büyük kavga kahramanlarını tanımıyorlar demektir. Benerci yazısını bileğinin kanıyla yazmıyor. Bu yazıları şehrin varoşlarından gelen meçhul adama vermiyor. Benerci yazılarını temiz beyaz kâatlara kurşunkalemiyle yazıyor. Ve bunları hapishane gardiyanlarının Đngiliz dikkatlerine rağmen, dışardakilerin ellerine ulaştırıyor. NASIL?.. Taş hücre mahpusunun, senelerdir, bu işi nasıl yaptığını anlatacak değilim. Romanda da olsa, Britanya polisine hizmet etmek istemem......

V

Dışarda bir bayrak gibi dalgalanırken adı, içerde O ihtiyarladı.. Her gün biraz daha camları yaşarıyor iri bağa

gözlüklerinin. Her gün biraz daha siliniyor çizgileri gördüklerinin. Küreyvatı hamra azalıyor. Tasallübü şerayin. Tansiyon 26. Baş dönmesi, bunaltı. Sinir...

Bir senedir yazamadı bir satır bile.. Yine fakat dışarda bir bayrak gibi dalgalanıyor adı. Đçerde O ihtiyarladı....

BU FASIL BENERCĐ'NĐN KENDĐNĐ NĐÇĐN

. . . Güneş yükseliyordu. .. . . . . .. . Atları ışıktan. . . . . . . .» Bu da olmadı. » Bunu beceremedik romantik kaçtı pek. . . .ÖLDÜRDÜĞÜNE DAĐRDĐR «Kalküta şehrinin ufkunda güneş yükseliyordu. . . Şöyle diyelim: «Baygın kokulu koskocaman masmavi bir çiçek şeklinde sema düştü fecrin altın kollarına. miğferleri ateş bir ordu bozgun karanlığı katmış önüne geliyordu. . . . . . . Kalküta . . . . ..

söylenecek söz kalmamış bana. Buna rağmen. Sokaktan bir sütçü beygirinin nal ve güğüm sesi geliyordu. Eğer eski sistem bir kafam olsaydı. Benerci sordu: — Saat kaç? — Altı. Tuluu şemsin. almışlar birer birer..olacağı yok. .. gurubu şemsin okumuşlar canına. Hapishanenin kapısı önünde dehşetli bir kalabalık onu bekliyordu. onların canında.. Benden evvel gelenlerin hepsi. onların kanındaydı. iddia edebilirdim ki. Benerci bu yığınlarla insanı ebediyyen peşinde sürükliyebilecek kadar onlara yakın. Benerci dün akşam geç vakit tahliye edildi. tuluu şemsi. gurubu şemsi tasvir patentasını. tekrar ederim ki ben: Kalküta'nın damları üstünde güneş güneş gibi yükseliyordu. Bu hususta yapılacak iş.

Benerci sordu: — Saat kaç? — Altı. Benerci odasına sekiz arkadaşıyla beraber girdi. kendimi öldürüyordum. . dediler. — Saat kaç? — Altı buçuk. Bir kelime bile konuşmadık. — Öyle. değil mi? — Öyle. Kıl kaldı.. Pencerenin önünde duruyordu. Geri döndüğüm zaman Benerci'yi odasında yalnız buldum. saatler geçti. Fakat bu haltı yemedim. kımıldanan. lambanın sarı ışığı beyazlanmağa başladı.Benerci'ye arkadaşları. biraz dolaş. dedi. her adımda onun ismini işiterek. dolaştım. dış mahallelerdeki apartımanlardan birinin en üst katında bir oda tutmuşlar. Halbuki ben tertemizdim. Oturdum.. Dinle. Öyle ağrı çekiyordu ki. — Âlâ. Apartımanın kapısı önünden. Somadeva'nın ciğerleri ağzından geliyordu. Alnımda hâlâ onların attığı taşın izi var. Saat gecenin on biriydi. Bana: — Sen git. Ve nihayet. Saatler geçti. — Bu kitabın ikinci kısmında. bağıran bir insan denizinin ortasında.» dediler. arkadaşlarım bana: «Sen bizi sattın. — Hiç. Kalabalık yavaş yavaş dağıldı. merkez caddelere kadar. Fakat o da bu haltı yemedi. kendini öldürmek istedi. Pencereden baktım: Kalküta'nın damları üstünde güneş yükseliyordu. Fakat onlar haklıydı. — Anlamadım. Bir kamyonun üstünde kalıbı dinlendirmeyi daha doğru buldu. Bu kitabın birinci kısmında. Sonra gelirsin.. Benerci: — Otur bakalım.

ben hareketin muayyen bir inkişaf merhalesinde muayyen bir rol oynıyan bir fert haline geldim. bir gün bile.. Akıntıda dümen tutamıyacak bir hale geldiler. ya bu yanılma nesnesi katarın başındaki adam için bir kaide haline gelirse. Fakat o beni fırlatıp atana kadar. Halbuki fizyolojim berbat. kaç? — Yedi. Ellerim lüzumundan fazla titriyor. Đşte o kadar. Sonra birdenbire gülerek: — Hem ben bu meseleyi arkadaşlarla konuştum. Dinle. bir sene değil. Hallettik. Bu bir ihanet değil midir? Ben bir saniye olsun. irademin dışında. ihanet edemem. Akışın temposunu hızlılaştırmak nerde? Onu yavaşlatmam muhtemeldir. Ferdin tarihteki rolü malum. aynı işi yapmışlar. Galiba LAFARG'la karısı da aynı vaziyete düşmüşler. Camların içinde büyüyen gözleri gözlerimdedir. Şu senin tabancayı ver bakayım. dinliyorum. Tarihte fert denilen nesne. Akışın istikametini değiştiremez. yavaşlatabilir. Camların içinde büyüyen gözleri gözlerimdedir. yürüyen adam yanılır. bu benim mesele nevi şahsına münhasır bir iş bile değil. Aldı. hareket belki beni altı ay sonra. Pantolonumun arka cebinden tabancayı çıkardım. Mesele yanlışın idrakindedir. bir sene sonra bir safra gibi fırlatacaktır. Đstemeden. Benerci. — Hadisat öyle getirdi ki. Mendiliyle camlarını sildi. Gözlüğünü çıkardı. Ve o adam katarın başında gidemiyeceğini bildiği halde. bizim için bilinen şeylerdir. bunu şimdi benim şahsıma tatbik edelim. Benerci'ye uzattım. irademin dışında.. Bütün bunlar senin için. Kafam elastikiyetini kaybetti. — Öyleyse. Đş yapan. Gözlüğünü taktı. — Doğru. Biliyorum. Dönemeçleri zamanında dönemiyeceğim. Her ne hal ise. ben ona fren olacağım. Tekrar gözlüğünü çıkardı. — Dünden itibaren katarın başında gidiyorum. bilerekten ona ihanet edemem. budalalardır. Gözlüğünü taktı. Bu benim uzviyetimde yok. — Doğru. Birdenbire durdu. kemiyetin üstüne tesir edicidir. yerinde durmak için bir saniye olsun ısrar ederse. — Hem. Sana haltetmek düşer. Halbuki ben kemiyette bile. — Devam et. Sen saata bak. .— Âlâ. Yalnız tempoyu hızlılaştırabilir. yanlış adımlar atacağım.. Fakat.. Anlıyor musun? Diyeceksin ki. Benerci yine durdu. Mendiliyle camlarını sildi. Koskocaman bir nagant. masanın üstüne koydu. yanılmıyan yalnız tembellerdir. benim için. dedi.. keyfiyetin değil.

demir bir kapının hızla kapanması gibi tok bir ses geldi. Sen de haydi artık git. ağaçlar ve sokaklar yıkanmış gibi nemli ve tertemizdi. . . — Pencereyi kapat. Tam sokağa çıktığım zaman. Đstersen âdet yerini bulsun diye bir kere kucaklaşalım. . Üçüncü kat. Arkama bakmadan kapıdan dışarı çıkarken: — Çocuklara selam söyle. Merdivenleri hızlı hızlı iniyorum. derinlerden. Merdivenleri ağır ağır inmeğe başladım.. Cıgarasını masadaki tablanın içinde söndürdü. . dedi. Cıgaraları yaktık. Benerci ayağa kalktı. Kucaklaştık. evler. . Damlar. «Kavgada kendi kendini öldüren lanetli bir cenazedir benim için: Ölüsüne ellerimiz . Konuşmuyorduk. . renkli ve ılık bir yaz sabahının ışıkları karşı pencerelerin camlarında. BU KĐTABIN SON SÖZÜ .. . . sonuna gelen cıgaranın acılığını duydum. . Benerci'nin gözlüklerinde pırıl pırıl yanıyordu. . . dedi. . .— Şöyle pencerenin önünde birer cıgara tellendirelim. Ağzımda. Merdivenleri koşarak iniyorum. Topraktan fışkırır gibi bol. Dördüncü kat. Đkinci kat. dedi. .

dokunamaz.» Sen artık bu kitapta: noktaları virgülleri satırları taşımıyorsun. Sen artık bu kitapta yaşamıyorsun. Sen artık bu kitapta koşmuyor bağırmıyor alnını kaşımıyorsun. Arkasından matem marşı okunamaz. Ve Benerci sen bu kitapta: kendi kendini öldürmene rağmen benim ellerim senin .

.. Cenazende dosta düşmana karşı matem marşı okunacaktır: MATEM MARŞI .........kanlı delik şakağına dokunacaktır.. Çan çalmıyoruz..... ... Yok salâ veren! Giden o biten bir şarkı değildir........ Çan çalmıyoruz.

Çan çalmıyoruz. Yok salâ veren! Bu giden bir biten şarkı değildir ... ....... Çan çalmıyoruz..O büyük bir ışık gibi döğüştü.. Kasketli bir güneş halinde düştü.

Behey Berkley. Behey Allahın Cebrail şeklindeki Ezraili. Felsefenden tüten günlük kokusu başımızı döndürmek içindir.S O N BERKLEY Behey Berkley! Behey on sekizinci asrın filozof peskoposu. Behey on sekizinci asrın en filozof katili! . Hayat kavgasında bizi dizüstü süründürmek içindir.

Hâlâ her gece titreyerek görüyor gölgeni Đskoçya köylüleri evlerinin camlarında! Hâlâ kanlı beş parmağının izi var o beyaz buzlu camlar gibi şimal akşamlarında! Behey Berkley! Behey meyhane kızlarının kara cübbeli kavalyesi. sermayenin altın sesi. ve Allahın peskoposu! Felsefenden tüten günlük kokusu başımızı döndürmek içindir. Kıralın şövalyesi. Hayat kavgasında bizi dizüstü süründürmek içindir! . Hâlâ uluyor adımlarının sesine tüyleri kanlı bir köpek.Hâlâ geziyor Đskoçya köylerinde adımlarının sesi.

Her kitabın diz çökmüş önünde Rabbın kara kuşaklı bir keşiş gibi.. Beli hançerli bir Đsaya benziyor resmin. kıvrılan bir yılan gibi satırların sokmak istiyor yüreklerimizi. Sivriliyor kitaplarından ismin sivri yosunlu ucundan kızıl kan damlıyan yeşil bir diş gibi. inandıracaktın? Biz Đsanın vuslatını bekleyen bir rahibe değiliz ki! Behey Berkley! . Sen bu kıyafetle mi bizi kandıracaktın.Her kelimen kelepçelerken bileklerimizi.

— bu belki doğrudur — fakat fikri evvel gören her felsefenin safsata iklimidir yelken açtığı yer! Bu bir hakikat — hem de mutlak cinsinden — ! Đşte sen işte senin felsefen: Sen o sarı kırmızı rengini gördüğün cilâlı derisine parmaklarını sürdüğün parlak yuvarlak elmaya: «Fikirlerin bir . binip Allahının sırtına soldan geri kaçıyorsun! Kaçma dur! Her yol Romaya gider. hemen anlaşmak için bir kapı açıyorsun. küçük bir taş parçasının en küçüğü imparatorların imparatoru gibi çıkınca karşısına.Behey tilkilerin şahı tilki! Çalarken satırların zafer düdüğü.

öyle mi? Mademki kendi fikrindir yüzen gemi. ne zaman var. ne senden sonra kâinat baki bir sen bir de Allah hakikî. kendi kendinden aldığın fikirlerdir.terkibidir. ne mekân! Ne senin haricinde bir vücut ne senden evvel kimse mevcut.» diyorsun! Dışımızda bize bağlanmadan var olan varlığı inkâr ediyorsun! Şu mavi deniz şu mavi denizde yüzen beyaz yelkenli gemi. Lâkin ey kara meyhanelerin sarhoş papazı! Senin dışında değil miydi kıllı kollarında kıvranan meyhanecinin kızı? . mademki kendi fikrindir umman.

ne yazık! Tevratını okuyan da mı yok! Çok yalan söylemişsin çok. neş'e . Yine fakat bacakları arasından çıktığın Meryem gibi bir anan da mı yok! Diyelim ki yapyalnızsın Turu Sinada Musa gibi..Yoksa kendi altında sen kendinle mi yattın? Diyelim ki senden evvel baban yok Đsa gibi. Sen emin ol ki Berkley — olmasan da zarar yok — bu şi're benzer yazıda hissene düşen şey: biraz alay biraz şaka ve birkaç tokat — eldivensiz cinsinden — Neyleyim? Neş'e kavganın musikisidir.. — baş döndürmezse eğer — . Kavgada kuvvetini kaybetmiş gibidir biraz neş'enin çelik ahengini duymayan adam. iyi şeydir vesselam.

biz ondan doğan bir sürü bacaksız! Biz o bacaksızların . ağız dolusu gülüyorlar. Aldığımız hislerin sonsuz derin pınarıdır kâinat! Kâinat geniş kâinat derin kâinat uçsuz bucaksız! Biz onun parçaları.ve işte bizimkiler güldüler mi. Ona balı dolduran arıdır hayat. Kabahat onların kuvvetinde: yoksa ne sende ne de bende! Dinle Berkley! — dinlemesen de olur — Biz dinleyelim: Beynimiz bal yoğuran bir kovan.

biz seyretmedeyiz cihan içinden cihanların doğuşunu. Her habbe koynunda bir kubbeyi gizler!. . kehkeşanların gümüş aydınlığında! Görmüşüz..— anasını inkâr etmeyen cinsi — Çünkü biz emredenlere emir verenlerden değiliz! Bağlıyız toprağa kalın halatlar gibi kollarımızla! Çelik dişleri şimşekli çarklılar koparırken kara toprağın esrarını. görmedeyiz yılların yollarında toprak oluşunu kızıl kadife dudaklı kızların! Çiziyor hareketi gözlerimize sonsuz maviliklerde kuyrukluyıldızların sırma saçlarından kalan izler.

uzaklaştıkça. şu denizlerin üstünde denizler gibi esen. Her yeni ummanla beraber bir yeni imkân! Kâinat geniş kâinat derin kâinat uçsuz bucaksız! Behey! Berkley! Behey bir karış boyuna bakmadan Karpatları inkâr eden cüce! Ahrete gittiysen eğer oradan bir taç gönder.Şu denizler. şu bir damla su. rüzgârların uğultusu. yaklaşılan hakikati gizler. süslemek için Allahının kafasını! Fakat buradan .. Şu ipi kopmuş inci bir gerdanlık gibi damlayan su.

. Tabiat geniş tabiat derin tabiat uçsuz bucaksız!.topla hemen tarağını tasını. Haraç mezat! Haraç mezat! götür pazara bir pula sat: Topraktaki saltanatın göğe çıkan tahtını! Yok üstünde tabiatın tabiattan gayri kuvvet!. 1926 BEŞ SATIRLA ..

1946 BEYAZIT MEYDANI'NDAKĐ ÖLÜ Bir ölü yatıyor on dokuz yaşında bir delikanlı gündüzleri güneşte geceleri yıldızların altında Đstanbul'da. yürekte. Bir ölü yatıyor ders kitabı bir elinde bir elinde başlamadan biten rüyası bin dokuz yüz altmış yılı Nisanında . kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı. Beyazıt Meydanı'nda. bir müthiş bahtiyarlık. o. sevgilim. anlamak. anlamak gideni ve gelmekte olanı.Annelerin ninnilerinden spikerin okuduğu habere kadar.

Beyazıt Meydanı'nda. Bir ölü yatıyor vurdular kurşun yarası kızıl karanfil gibi açmış alnında Đstanbul'da. Beyazıt Meydanı'nda. Bir ölü yatacak toprağa şıp şıp damlayacak kanı silâhlı milletimin hürriyet türküleriyle gelip zaptedene kadar büyük meydanı.Đstanbul'da. Mayıs 1960 BĐR ACAYĐP DUYGU «Mürdüm eriği .

çiçek açmıştır... çimenin üzerine diz üstü oturalım karşı-be-karşı.. Hava lezzetli ve aydınlık — fakat iyice ısınmadı daha — çağlanın kabuğu yemyeşil tüylüdür henüz yumuşacık. Herhalde çoktan öldürülmüştük sen Londra'da olsaydın ben Tobruk'ta olsaydım. — ilkönce zerdali çiçek açar mürdüm en sonra — Sevgilim. bir Đngiliz şilebinde yahut. Bahtiyarız yaşayabildiğimiz için. Sevgilim. ellerini koy dizlerine — bileklerin kalın ve beyaz — sol avucunu çevir : ..

» .. ... Dünkü hava akınında ölenlerin yüz kadarı beş yaşından aşağı.. nur tanesi — kavunda ıtrı severim mayhoşluğu erikte . kendime ve sevgili insanlarıma inat.gün ışığı avucunun içindedir kayısı gibi...... yirmi dördü emzikte... nar tanesinin rengine bayılırım — nar tanesi.... Sevgilim....... yağmurlu bir gün yemişlerden ve senden uzak — daha bir tek ağaç bahar açmadı kar yağması ihtimali bile var — Bursa cezaevinde acayip bir duyguya kapılarak ve kahredici bir öfke içinde inadıma yazıyorum bunları...

ne de başı bulutlarda bir çınar. .. Malum ya. Ben bir başıma onlardan uzağım. Burası benden başka kaç insanın evidir? Bilmiyorum..1941 BĐR CEZAEVĐNDE. bulunduğum yerde ne sapı sedefli bir çakı var.7. Belki avluda bir ağaç bulunur ama gökyüzünü başımın üstünde görmek bana yasak.2. (bizlere âlâtı-katıa verilmez). TECRĐTTEKĐ ADAMIN MEKTUPLARI 1 Senin adını kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım.

Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi şarkı söylüyorum karıcığım. yetim bir çocuk gibi bu yürek. mavi gözleri ıslak kırmızı. o berbat. Hem. küçücük burnunu çekerek senin bağrına sokulmak istiyor.hep birlikte onlar benden uzak. Belki bu hâlin . Ben de kendi kendimle konuşuyorum. ayarsız sesim öyle bir dokunuyor ki içime yüreğim parçalanıyor. Yüzümü kızartmıyor benim onun bu an böyle zayıf böyle hodbin böyle sadece insan oluşu. Bana kendimden başkasıyla konuşmak yasak. Ve tıpkı o eski acıklı hikâyelerdeki yalnayak. karlı yollara düşmüş. ne dersin.

psikolojik filân izahı vardır. bütün takım taklavatıyla ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı. sıska atın. Bir ışık dolaşacak yanında sakat. Dışarda susuzluğu acayip fısıltısı toprak damı ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran bir sakat ve sıska atıyla. . Saat beş. karıcığım.fizyolojik. Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan bu ümitsiz tabiatın ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır.. Belki de sebep buna bana aylardır kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan bu demirli pencere bu toprak testi bu dört duvardır. kederden çıldırtmak için içerdeki adamı dışarda bütün ustalığı.. yani. Bugün de apansız gece olacaktır.

Dışarda. bahar. her şey tamam. yani bugün de mükellef bir daüssıla için yine her şey yerli yerinde işte... seni dumanlı.. suyu donmayan testi ve sabahları çimentonun üstünde güneş.. bahar. 2 Dışarda bahar geldi karıcığım.Yine o malum sonuna erdik demektir işin. kuş sesleri ve saire. Ben. Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet. bozkırın üstünde birdenbire taze toprak kokusu. ben içerdeki adam yine mutad hünerimi göstereceğim ve çocukluk günlerimin ince sazıyla suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı seni böyle uzak... . dışarda bozkırın üstünde pırıltılar.. Dışarda bahar geldi karıcığım. eğri bir aynadan seyreder gibi kafamın içinde duymak..

Đşte içerde baharın en kötü saatı budur asıl. 3 Bugün pazar. bulutsuz bir bahar akşamı.. Ve gün ikindiye döner... Velhasıl o pul pul ışıltılı derisi. sönerek.. benden uzak. Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar. ışıldayarak yürür. gölgeler düşer duvarlara. Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak bu kadar mavi .Güneş. Bu bittecrübe sabit. ateşten gözleriyle bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı hürriyet denen ifrit. bittecrübe sabit.... artık o her gün öğle vaktine kadar. bana yakın. başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı : dışarda akşam olur.. karıcığım.

Sonra saygıyla toprağa oturdum.. bu anda ne kavga. Büyük hürriyetinle çalışırsın el kapısında. Toprak.. ne karım. ne hürriyet. 1938 BĐR HAZĐN HÜRRĐYET Satarsın gözlerinin dikkatini. ananı ağlatanı Karun etmek hürriyetiyle hürsün! . ellerinin nurunu.. Bu anda ne düşmek dalgalara..bu kadar geniş olduğuna şaşarak kımıldanmadan durdum. dayadım sırtımı duvara. Bahtiyarım. bir lokma bile tatmadan yoğurursun bütün nimetlerin hamurunu. güneş ve ben.

hava üssü olmak hürriyetiyle hürsün! Yapışır yakana kopası elleri Valstrit'in. büyük hürriyetinle bir çukura doldurulabilirsin. yakalanmak. Amerika'ya ciro ederler onu seni de büyük hürriyetinle beraber. meçhul asker olmak hürriyetiyle hürsün! Bir alet. Kore'ye gönderilebilirsin. günün birinde. günün birinde. büyük hürriyetinle parmağın şakağında düşünürsün vicdan hürriyetiyle hürsün! Başın ensenden kesik gibi düşük. işsiz kalmak hürriyetiyle hürsün! En yakın insanınmış gibi verirsin memleketini. bir vesile gibi değil insan gibi yaşamalıyız dersin. mesela. kolların iki yanında upuzun. büyük hürriyetinle dolaşıp durursun. bir sayı. hapse girmek. hatta asılmak hürriyetinle . büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi.Sen doğar doğmaz dikilirler tepene. diyelim ki. işler ömrün boyunca durup dinlenmeden yalan değirmenleri.

Fahire. ne tül perde var hayatında. hürriyeti seçmene lüzum yok hürsün. Tanımadın mı sesimden? Demek çok bağırdım birdenbire. Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında. 1951 BĐR KÜVET HĐKÂYESĐ 1 Süleyman'a karısı telefon etti : — Konuşan ben. ben. ne tahta.hürsün Ne demir. .

çabuk ol ama. Bir taksiye atla.. Telefonda anlatamam. Yalan kuvvetliye söylenir ben kuvvetsizim. Hayır. saatlar. Hemen vapur bulamazsan Üsküdar'a kayıkla geç. olmaz. kıyamet kadar.. Sorma. Saatlar.. Dinle beni.Çığlık mı? Belki. Yolda hiçbir şey düşünme. çocuklar hasta değil. Paran yoksa patrondan avans al. . Daha kıyamet kadar vakit var akşama. Dinle beni : Đşini bırak da gel.. mümkün mertebe yalansız gelmeye çalış.

babam gibi gel. 2 Geldi Süleyman. kocası Süleyman'a sordu : — Doğru mu? — Evet. Fahire. — Teşekkür ederim Süleyman. — Kaç defa? . Evet kar yağacak. Bak işte rahatladım. Koynuna girdiğim adam gibi kocam gibi değil. Nerde buluşuyordunuz? — Bir otelde. — Beyoğlu tarafında mı? — Evet..Alay etme kuzum. Bak işte ağlamıyorum artık.. büyüğüm. evet hava güzel. akıllım.

filân? — Bir defa. — Hiç hediye verdin mi? — Hayır. ya dört. — Hele düşün. — Demek ki bir otel odasında. kırık bir küvet? — Evet. — Çok mu seviyordun? — Sevmek mi? Hayır. Kim bilir çarşaflar nasıl kirliydi. — Bunu hatırlamak bu kadar mı güç Süleyman? — Bilmiyorum. Bir Đngiliz romanında okudum. — Çukulata. Sizinkinde de var mıydı Süleyman? — Bilmiyorum. — Başkaları da var mı Süleyman? . toz pembe çiçekli.— Ya üç.. — Üç mü. dört mü? — Bilmiyorum. bu işlere yarayan otellerde kırık küvetler varmış..

Karanlıkta pencerenin hizasında karlı.. 3 . Fakat zevk meselesi bu. Bir sual daha. — Doğru söylüyorum. ağır bir çam dalı. — Bunu sevdin demek. Süleyman : Niçin? — Bilmiyorum. bak ne kadar cesurum.. Đnek gibi karı.. — Doğru söyle..— Yok. Başkaları da olsaydı daha rahat ederdim.. Belimden kalın bacakları. — Zaten gösterdiler bana.. — Olmadı mı? — Hayır..... Çok mu güzel yatıyordu? — Hayır.... Bir hayli zaman oldu sofada asma saat on ikiyi çalalı..

Süleyman. bir tahta merdiven ve bir kadın ölüsü çıkaracaktınız arka arsada bostan kuyusundan.. Bekçi.Süleyman'ın karısı Fahire şunları anlattı kocasına ertesi gün : — . dedikodu. ölmeye karar verdimdi... polisler. Annem. . Kolay mı? Gece bostan kuyusuna doğru yürümek. çocuklarım ve en önde sen bulacaktınız karda ayak izlerimi. sonra kenarına çıkıp durarak baş aşağı atlamak karanlığına? Fakat bulmadınızsa eğer karda ayak izlerimi sade korktuğumdan değil. Dayanılmaz bir acı halindeydi kendime karşı duyduğum merhamet. aldatılmış bir zevcenin intiharı : komik. kepazelik. merdiven.. polisler. Bekçi.

her zaman nasıl uyursan ondan evvel ve o varken. nümayişsiz ölüvermek. Bir tek gecelikle çıkmak balkona : Zatürree ertesi gün.. hiç aklıma gelmedi nezle olmak ihtimali. Dışarda kar yağmaya başladı. kara bakıyorum : «Eşini gaip eyleyen bir kuş gibi kar geçen eyyamı nev baharı arar. sana meselâ.» . Hayır. Pencereye. Đnsan. Ciğer bir çay bardağı gibi çatlarmış...Niçin öldüğümü anlatmak müşkül. Đyice ısınmak lâzım ilkönce.. Sen yatakta uyuyordun yüzün rahat. ölmeye karar verirken bile insanları düşünüyor. Yaktım sobamızı. Kime? Herkese.

gibi kar düşer düşer ağlar. Odanın camlı kapısından balkona vuran ışık sıcak bir kumaş gibiydi üstünde dizlerimin. Uykudayım sanki. Havada çıt yok. « .» Oturdum balkonda iskemleye. «Sağdan sola.. .» Lambayı söndürmeden balkona çıktım. Sen beğenmezsin. Üşümüyordum.. Kederim duruluyor berraklaşıyor. Karanlık bembeyaz... soldan sağa lerzânı girizan.. Sanki çok sevdiğim bir insan korkarak beni uyandırmaktan yumuşacık dolaşıyor etrafımda.Babam bu şiiri çok severdi.. Ben rehavetli bir mahzunluk içinde acayip şeyler düşünüyordum : Feneryolu'ndaki çınar 150 yaşındaymış.

Ömrü bir gün süren böcekler. Gün gelecek insanlar çok uzun çok bahtiyar yaşayacaklar.. nerdeki.. Sonra sen ben bir kırık küvet ve benim kendime karşı duyduğum merhamet.. hangi sınıftan? Onların insanları. bizim insanlarımız. Đnsan? Ne zamanki... Utanarak odaya döndüm. Kar durdu. Sökmek üzre şafak. .. Đnsanın elleri. Đnsanın yüreği ve kafası var. Ve her şeye rağmen yeni bir dünya için yapılan kavga.

Fahire birdenbire durdu baktı muhabbetle kocasının gözlerine ve suratına tükürür gibi bir tokat vurdu. çok şükür nezle bile değilim.O anda uyansaydın sarılıp boynuna. Gökte yıldızlar.. Yine yan yana yaşayacağız beni sevdiğine emin olarak. Uyanmadın.1940 . 4 Altı ay kadar geçti aradan. 16.8.. ağaçlarda yaz meyveleri vardı. Bir gece karı koca denizden dönüyorlardı. Şimdi? Zaman zaman hatırlayıp zaman zaman unutacağım. Evet.

Beyler bu vatana nasıl kıydınız? Eli kolu zincirlere vurulmuş. vatan çırılçıplak yere serilmiş.. günü gelir hesabınız görülür.» dediler.. Dünyada vatandan aziz şey var mı? Beyler bu vatana nasıl kıydınız? Onu didik didik didiklediler. Oturmuş göğsüne Teksaslı çavuş. Beyler bu vatana nasıl kıydınız? Günü gelir çarh düzüne çevrilir. götürüp kâfire : «Buyur.BU VATANA NASIL KIYDILAR Đnsan olan vatanını satar mı? Suyun içip ekmeğini yediniz. . saçlarından tutup sürüklediler.

Koşuyor altı yaşında bir oğlan. . siz de böyle koşmuştunuz bir zaman.Günü gelir sualiniz sorulur : Beyler bu vatana nasıl kıydınız? 1959 BULUTLAR ADAM ÖLDÜRMESĐN Analardır adam eden adamı aydınlıklardır önümüzde gider. Bulutlar adam öldürmesin. Çocuklara kıymayın efendiler. uçurtması geçiyor ağaçlardan. Sizi de bir ana doğurmadı mı? Analara kıymayın efendiler. Bulutlar adam öldürmesin.

Gelinlere kıymayın efendiler. Elbet böyle sizi de aradılar. Yazıktır. siz de ihtiyarsınız. efendiler. Đhtiyarlıkta aklına insanın. Bulutlar adam öldürmesin. Şubat 1955 BÜYÜK ĐNSANLIK Büyük insanlık gemide güverte yolcusu tirende üçüncü mevki şosede yayan büyük insanlık. tatlı anıları gelmeli yalnız.Gelinler aynada saçını tarar. aynanın içinde birini arar. Bulutlar adam öldürmesin. . ihtiyarlara kıymayın.

Büyük insanlığın toprağında gölge yok sokağında fener penceresinde cam ama umudu var büyük insanlığın umutsuz yaşanmıyor. 1958 . Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter pirinç de öyle şeker de öyle kumaş da öyle kitap da öyle büyük insanlıktan başka herkese yeter. Taşkent.Büyük insanlık sekizinde işe gider yirmisinde evlenir kırkında ölür büyük insanlık. 7 Ekim.

Adı : Yunus. Büyük kitaplar gibi içinde bir şeyler saklı. Ateşimizi yakıp suyumuzu veriyor. Ağaçlardan ve günlerden konuşuyoruz.CEVĐZ AĞACI ĐLE TOPAL YUNUS'UN HĐKÂYESĐ Burda bir dostumuz var : Çerkeş'in Kavak köyünden. Herhal ilerdedir yaşanacak günlerin en güzelleri. Akıllı adamlara ajans haberlerine ve bilmeceye meraklı. Şimdilik sohbetimizde kederi : kesilip satılmış .

. Öküzler topalları sever. Onu tanıyoruz : avlunun içinde kapının solundaydı.bir ceviz ağacının. Bir acayiptir muhabbet bahsi : mutlaka kendini dereye atmaz sevilmeyenlerin hepsi. Ve altı yaşında dalından düştü Yunus. topallığı ondandır. ceviz ağaçları sevmez topalları : çünkü topallar sıçrayamazlar yemişlere. Ceviz ağaçları sevmez topalları... Đnsanların hünerleri çoktur : insanlar . Öküzler topalları sever.. çünkü üzerlerine çıkıp silkeleyemezler dalları. çünkü topallar ağır yürürler.

.. kadınlardan önce uyanırdı dalları. yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.sevilmeden de sevmesini bilirler. Cevizlerini Eylülde döker. ... Cevizlerini Eylülde döker.. Düşünmek : ne mukaddes bir iş ne felâket ne de bahtiyarlıktı. ve ölüm : mutlaka varılıp dönülmeyen.. fakat üzerinde düşünülmeyen bir köydü Yunus için.. Ve Çerkeş yolu üzerinden sabah namazı ışıyıp geldiği zaman... .... . Altından geçerken düşünürdü Yunus.. bir acayiptir ceviz ağacı ile topal Yunus'un hikâyesi....... .. Bir acayiptir muhabbet bahsi.

genişti alabildiğine. ... Üç kişi el ele versen kütüğünü çeviremezdin. Cevizlerini Eylülde döker. Güneşte gölgesi hain olurdu.... rüzgârda konuşurdu kendi kendine. .. yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar... Yüksekti... Bunları biz anlattık ona şaşıp kalmadı. . dalları yukardan Yunus'a bakar... Gündüzleri yıldızların niye söndüğünü... Çinli müslümanlara. dünyanın yuvarlak olduğunu ve güneşin etrafında döndüğünü bilmiyordu Yunus.. Her gece altında otururdu Yunus.. .. Gece altında oturdun muydu yıldızları göremezdin.yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.. burunları tek boynuzlu gergedanlara.

Yüksekti.. Bunları bizden öğrendiği gün hayret etmedi... . Bir gün ateşimizi yakıp verirken suyumuzu : «— Biz hizmetkârınız senin. genişti alabildiğine. Cevizlerini Eylülde döker. Toprağın içinde gider kökleri. sen efendimizsin» — dedik.. . yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar. Gece altında oturdun muydu yıldızları göremezdin. Şaşırıp kaldı Yunus. . Rüzgârda konuşurdu kendi kendine. yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar...... Karanlık bir sudur tepende akar....... karanlık bir sudur tepende akar. Her akşam altından geçerdi Yunus..ve bir damla suda bir milyon mikroba dair fikri yoktu Yunus'un. .. Cevizlerini Eylülde döker..

.... Toprağa çömelip bak dört tarafa : bela hangi inde pusmuş bilinir mi? Mümkünü yok vurulsun.. «— Köy işi zordur katiyen vücut ezilir bir defa. «— Biz hiç dünyada yaşamış değiliz. dalları.. ciğerinden Yunus'u.. varıp görülmesi nasibolmadı. «— Attığın taş .. Geldik gidiyoruz öylesine.toprağın içinde gider kökleri.» Tiftiği yoktu Yunus'un. Velâkin niye tiftiği yok altmış haneden otuzunun?.» Vurmuş belâ... yukardan Yunus'a bakar. Tevatür güzelmiş Đstanbul şehri...

» Sattılar öküzünü Yunus'un. yarı ölümdür yani. Cevizlerini Eylülde döker. Gayrı dünya öküzün boynuzunda durmuyor... yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar. Cümle mahlukatın mekânı vardır kurdun mekânı olmaz. .» Kaydı toprağı elinden Yunus'un.. Dünya trene bindi. Öküz gitti mi korkulursun. Toprak sabuna döndü kayar insanın elinden.. Güneşte gölgesi hain olurdu. «— Herhal yolların sonu göründü. Elimiz ayağımız : öküz... Toprağın elinden kaydı mıydı bir mekânsız kurt olursun.dediğin kuşu vurmuyor.. Bu olan işleri akıl almaz.. Çok zor olur öküzü satmak.

Fakirin karısı kavi olmaz. . Topraksız.Yunus durmadan Yunus kaybettikçe onu düşünür. tohuma toprak ve karı lâzımdır erkek kısmına. Ve bir gün Çerkeş yolu üzerinden sabah namazı ışıyıp geldiği zaman giderlerdi.. Bir kız kaçırdı Yunus : Çünkü düğün pahalı kız kaçırmak ucuz. Yunus'un arkasında yuvarlandı yere. öküzsüz ve kadınsız.... kırmızı peştemalının içinde ölüverdi... bir şey sormadan rüzgârda konuşurdu kendi kendine.. bir şey isteyip.... Çocuklara ana. o.

topal Yunus ne işe yarar? Zemheriler geldi barınamazsın. dalları yukardan Yunus'a bakar... toprağın içinde gider kökleri. Varlılar varsıza dokur mu kilim. Yalnızlık umrunda değil cevizin. El toprağında ter döker oldu. Sat Yunus cevizini. Yalnızlık koydukça koydu Yunus'a. Cevizden konsol yaparlar..kaldılar dünyada bir başlarına ceviz ağacı ile Yunus. Sat Yunus cevizini. Gayrı daha fazla sürünemezsin. Cevizden konsol yaparlar. Cevizden konsol yaparlar.. Cevizi karanlıkta kaybolur sanıp uyumaz beklerdi sabaha kadar. Bir cansız ağaçtır yaranamazsın.. .. Yün yorgan değil bu sarınamazsın.

Sattı Yunus cevizini.. Herhal ilerdedir yaşanacak günlerin en güzelleri. Varlılar varsıza dokur mu kilim. vay benim halim... Şimdilik sohbetimizde kederi : kesilip . Cevizden konsol yaparlar. kara uzandı. Cenaze çırçıplak.. Sabahın sahibi vardır. yarı insandı.. Cevizden konsol yaparlar. Gün daima bulutta kalmaz. Kesildi dalları. Mekânsız kurda mekândı.. Yarı ağaç.. dallar budandı. vay cevizin hali. Sat Yunus cevizini. vay benim halim....vay cevizin hali.

gülüm. Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril. Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. çarpar yapraklarım.. tam yüz bin elim var. Yüz bin yürek gibi çarpar. Yapraklarım ellerimdir. koparıver. Đstanbul'u. ne polis farkında. gözlerinin. .. ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. CEVĐZ AĞACI Başım köpük köpük bulut. Ne sen bunun farkındasın.satılmış bir ceviz ağacının. şaşarak bakarım. Yüz bin elle dokunurum sana. Đstanbul'a. Yüz bin gözle seyrederim seni. içim dışım deniz. şerham şerham ihtiyar bir ceviz. yaşını sil. Yapraklarım gözlerimdir. Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. budak budak. Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.

. yedi. Nazım HĐKMET ÇANKIRI HAPĐSANESĐNDEN MEKTUPLAR 1 Saat dört. ertesi gün.Ne sen bunun farkındasın. yoksun. ne polis farkında. yok. daha ertesi ve belki kim bilir. Saat beş. . Altı..

Gelirdin. kırmızı ve kocaman muşamba torban dizlerinde. «Hanım abla» derdi sana. bacakları kısa ve kalın ve elleri ayaklarından büyük. Bir Cumartesi gününü. Başı dört köşe. Sıcak bir duvar dibinde on beş adım kadardı. güneşe yakın. .. bir konserve kutusunun içinde. yan yana otururduk. Bizim bahçemizden küçük bir bahçesi vardı... yukarda. tepemizde.Hapisane avlusunda bir bahçemiz vardı.. Kovanından bal çaldığı adamın taşla ezmiş kafasını. Kelleci Memed'i hatırlıyor musun? Sübyan koğuşundan.

. Nasıl haberler aldık en güzel hürriyete dair. Hapisane bahçesinde tavuklar yoktu. aklında mı : «Beypazarı meskenimiz. kim bilir nerde kalır ölümüz. Bende yalnız bir fotoğrafın var : bir başka bahçede çok rahat çok bahtiyar yem verip tavuklara gülüyorsun.?» O kadar resmini yaptım senin bana birini bırakmadın. ilimiz. nasıl dinledik ayak seslerini yaklaşan müjdelerin.hapisane çeşmesiyle ıslanan bir ikindi vaktini hatırlıyor musun? Bir türkü söylediydi kalaycı Şaban Usta. fakat pek âlâ gülebildik ve bahtiyar olmadık değil.. .

Ve tahta kutularda upuzun yatan ölüler.ne güzel şeyler konuştuk hapisane bahçesinde. canını sıkarsa yaşamak tekrar Gazalî'yi oku. ben eminim sen sadece merhamet duyacaksın .> Bir gün eğer. 2 Bir akşamüstü oturup hapisane kapısında rubailer okuduk Gazalî'den : «Gece : büyük lâciverdî bahçe. karanlık bir yağmur gibi.. Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin. benden uzak. Ve Pîrâyende'm benim..

ve zafer yazıları yıkılmış duvarlarında Keyhüsrevin.. neden aklımda hep ilkönce senden duyduğum .ölümün karşısında onun ümitsiz yalnızlığı ve muhteşem korkusuna. Bir akar su getirsin Gazalî'yi sana : «— Toprak bir kâsedir çömlekçinin rafında tâcidar.» Birikip sıçramalar. Soğuk sıcak serin.. Ve büyük lâciverdi bahçede başsız ve sonsuz ve durup dinlenmeden devranı rakkaselerin.. Bilmiyorum..

Çeşmeden akıyor su..» Kavaklar pamukluyor Gazalî'de. Akşam. lâciverdî bahçem... Şeker Ali yukarda. üstat.. A s l o l a n h a y a t t ı r . Ve jandarma karakolunun ışığında akasyalara bağlı üç kurt yavrusu. fakat görmüyor. Açıldı demirlerin dışında büyük. Dışarda çocuklar bağrışıyorlar. kirazın geldiğini. 3 . Beni unutma Hatçem. koğuşta bağlama çalıyor. Ölüme ibadeti bundandır.Çankırılı bir cümle var : «Pamukladı mıydı kavaklar kiraz gelir ardından.

yaldızlı. Demir kapımızdan geçip kamış sepetimizde bize kadar gelecek yumurtası. bulguru. kurnaz ve şüpheli. kadınlar çıplak ayaklarının üstünde geçtiler.Bugün çarşamba : — biliyorsun — Çankırı'nın pazarı. ve kaşlarının altında keder. Erkekler eşeklerde.. mor patlıcanları.7. Herhalde içlerinde senin bildiklerin vardır.. Herhalde iki çarşambadır pazarda : kırmızı başörtülü «kibirsiz» Đstanbulluyu aramışlardır. Dün köylerden inenleri seyrettim : yorgundular.1940 ... 20.

Biliyorum : şimdi avluda duvarlara çarpıyorlardır suyu. Ve dışarda... Đkiyle beş arası cibinliğin altına uzanarak ter içinde kımıldanmadan gözlerim açık dinliyorum sineklerin uğultusunu.4 Sıcaklar bildiğin gibi değil ve ben ki yalı uşağıyım. deniz ne kadar uzak. Geceleri birdenbire rüzgâr çıkıyor.. Ve karanlıkta canlı bir mahluk gibi soluyup. kırmızı taşlar tütüyordur. kızgın. sonra kayboluyor birdenbire. otları yanmış kalenin eteğinde bir kezzap aydınlığı içindedir simsiyah kiremitleriyle şehir.. .

Bunu birçok şey için istiyorum. Ve zaman zaman ürpermelerle duyuyoruz derimizin üstünde bir korku halinde tabiatı. Ve yerlilerin kavlince : altı tekmil tuz madeni olduğundan yıkılacak Çankırı şehri kıyametten kırk gün önce.. Bir zelzele olabilir.yumuşak... salladı çapanoğlu Yozgad'ı. birçok çok mühim şeyler. . Yatıp bir gece başın bir kalasla ezilmiş. çıkmamak sabaha... daha bir hayli yaşamak. tüylü ayaklarıyla dolaşarak bizi bir şeylerle tehdit ediyor sıcak. Ben yaşamak istiyorum biraz daha. Ölümün bu kadar körü ve mendeburu.. Zaten üç günlük yere geldi.

. bu kocaman bu ısınası bu ısınacak dünyada üşüyüp .1940 5 Saat beşte akşam oluyor : insanın üstüne doğru yürüyen bulutlarla. Terziler ıhlamur içiyorlar. sade hapisanede değil. Bizim odanın yüz mumluğu. Birçoğu elle tutulacak kadar alçaktan geçiyorlar. Üşüyorum.. Kış geldi demektir.. Fakat kederli değilim. Yalnız bize mahsus bir imtiyazdır : kış günleri hapisanede..12... terzilerin gaz lambası yandı. Yağmur taşıdıkları belli.8.

Dik duvarlara tırman yüksek ağaçlara çık.kederli olmamak.10. Ve din dersleri hocasının resmini yapan kurşunkaleminle yık Mızraklı Đlmihalin yeşil sarıklı iskeletini. . Sen kendi cennetini kara toprağın üstünde kur. 26...1940 ÇOCUKLARIMIZA NASĐHAT Hakkındır yaramazlık... Usta bir kaplan gibi kullansın elin yerde yıldırım gibi giden bisikletini.

duvarlar ve benim yüzüm yerde. seni «Hilkati Âdem»le aldatanı.. su birikintilerinde kımıldanırken.Coğrafya kitabıyla sustur. bulutlar. Toprağı sev anan kadar. güneşli bir kış günü. 1928 Đstanbul'da. Sen sade toprağı tanı toprağa inan.. . Tevkifane avlusunda. yağmurdan sonra. kırmızı kiremitler.. Ayırdetme öz anandan toprak ananı.

ben. ne kadar alçak. çiğnenen ekinler .. ne kadar zayıf şeyi varsa hepsini taşıyarak : dünyayı. gözler alabildiğine açık. 1939 Şubat Đstanbul Tevkifanesi -------------------------------------------------------------------------------- *** 1 Sevgilim.. başlar önde. ne kadar kuvvetli. nefsimin ne kadar cesur. memleketimi ve seni düşündüm. yanan şehirlerin kızıltısı.

-------------------------------------------------------------------------------- *** 2 Fevkalâde memnunum dünyaya geldiğime.. karanlığın ve çığlıkların içinden güneşli elleriyle kapımızı çalacak olan gelecek günlere güvenimi kaybetmedim hiçbir zaman. bu ayak sesleri.ve bitmez tükenmez ayak sesleri : gidiliyor. Ve insanlar katlediliyor : ağaçlardan ve danalardan daha rahat daha kolay daha çok. aydınlığını. Sevgilim.. ekmeğimi ve seni kaybettiğim oldu. bu katliâmda hürriyetimi. toprağını. . fakat açlığın. kavgasını ve ekmeğini seviyorum.

aynı hürriyet. Dünyayı dolaşmak. Ben ve bizim mahalle bakkalı ikimiz de kuvvetle meçhulüz Amerika'da. Halbuki ben yalnız yazılarda ve resimlerde yaptım Avrupa yolculuğumu. Çin'den Đspanya'ya. Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar her mili bahride. inanılmayacak kadar büyüktür benim için. yıldızları görmek isterdim. Dünya ve insanları yüreğimde sır ilmimde muamma değildirler. görmediğim balıkları.Kutrunun ölçüsünü santimine kadar bilmeme rağmen ve meçhulüm değilken güneşin yanında oyuncaklığı dünya. her kilometrede dostum ve düşmanım var. Fakat ne zarar. Mavi pulu Asya'da damgalanmış bir tek mektup bile almadım. . yemişleri. Ben kurtarıp kellemi nida ve sual işaretlerinden. Dostlar ki bir kerre bile selâmlaşmadık aynı ekmek. aynı hasret için ölebiliriz. Ve düşmanlar ki kanıma susamışlar kanlarına susamışım. Benim kuvvetim : bu büyük dünyada yalnız olmamaklığımdır.

Memleketim : Bedreddin. hapisanelerinde yattım. -------------------------------------------------------------------------------- *** 3 Memleketimi seviyorum : Çınarlarında kolan vurdum.büyük kavgada açık ve endişesiz girdim safıma. Sinan. Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı memleketimin şarkıları ve tütünü gibi. Yunus Emre ve Sakarya. Ve dışında bu safın toprak ve sen bana kâfi gelmiyorsunuz. Halbuki sen harikulâde güzelsin toprak sıcak ve güzeldir. kurşun kubbeler ve fabrika bacaları .

benim o kendi kendinden bile gizleyerek sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir.

Memleketim. Memleketim ne kadar geniş : dolaşmakla bitmez, tükenmez gibi geliyor insana. Edirne, Đzmir, Ulukışla, Maraş, Trabzon, Erzurum. Erzurum yaylasını yalnız türkülerinden tanıyorum ve güneye pamuk işleyenlere gitmek için Toroslardan bir kerre olsun geçemedim diye utanıyorum.

Memleketim : develer, tren, Ford arabaları ve hasta eşekler, kavak söğüt ve kırmızı toprak.

Memleketim. Çam ormanlarını, en tatlı suları ve dağ başı göllerini seven alabalık ve onun yarım kiloluğu

pulsuz, gümüş derisinde kızıltılarla Bolu'nun Abant gölünde yüzer.

Memleketim : Ankara ovasında keçiler : kumral, ipekli, uzun kürklerin pırıldaması. Yağlı, ağır fındığı Giresun'un. Al yanakları mis gibi kokan Amasya elması, zeytin incir kavun ve renk renk salkım salkım üzümler ve sonra karasaban ve sonra kara sığır ve sonra : ileri, güzel, iyi her şeyi hayran bir çocuk sevinciyle kabule hazır, çalışkan, namuslu, yiğit insanlarım yarı aç, yarı tok yarı esir...

Nazim Hikmet

FAKĐR BĐR ŞĐMAL KĐLĐSESĐNDE ŞEYTAN ĐLE RAHĐBĐN MACERASI

Đlkönce yağmurla sonra birdenbire açan güneşle başlamıştı sabah. Henüz ıslaktı asfaltın solundaki tarla. Harp esirleri çoktan iş başındaydılar. Topraktan nefret duyarak — halbuki köylüydü birçoğu — tıraşlı ve korkak çapalıyorlardı patatesleri. Suluboya, solgun resimleri hatırlatıyordu insana köy kilisesinden gelen çan sesleri.

Pazardı. Kilisede erkeklerin hepsi ihtiyardı kadınların değil, içlerinde büyük memeli kızlar,

ve sarı saçlarına ak düşmemiş anneler vardı. Maviydi gözleri. Başları önde, kalın, kırmızı ve harap parmaklarına bakıyorlardı. Terliydiler. Haşlanmış lahanayla günlük kokuyordu. Kürsüde muhterem peder «beyannameyi» okuyordu, — gözlerini gizleyerek —. Renkliydi pencere camlarından biri. Bu camdan içeri giren güneş duruyordu genç bir kadının bembeyaz ensesinde eski bir kan lekesi gibi. Ve hiçbir zaman doğurmamış olan göğüssüz ve kalçasız bir Meryem'in kucağında bir çocuk : başı öyle büyük o kadar inceydi ki kıvrılmış bacakları hazin ve korkunçtu. Önlerinde kandil yanıyordu eski sert ve boyalı tahtayı aydınlatıp...

Đki adam boyundaydı tahta heykel. Şeytan saklanmıştı arkasına — kaşları çekik, sakalı sivri, Mefistofeles olması muhtemel,—ve âlim bir tebessümle dinliyordu muhterem pederi. «— Avrupa'nın bekası, (okuyordu beyannameyi muhterem peder) Avrupa'nın bekası için harbediyoruz.»

Dinliyordu Şeytan sivri sakalında keder ve âsi ve selîm aklına dayanılmaz bir ağrı vermekteydi yalan.

Okuyordu rahip : «— Avrupa milletleri el ele verip harbediyoruz, ve mutlak imha edeceğiz medeniyet için tahripçi bir unsuru.»

Şeytan bir parça yana itti Meryem'in heykelini ve havada sihirle efsun alâmetleri daireler çevirip

kaldırdı elini rahibe doğru — etsizdi, uzundu bu el, hakikat gibi, kemikli ve kuru —.

Ve ne olduysa o anda oldu işte. Renkli camın altındaki kadın çırılçıplak göründü kıpkırmızı güneşte. Memeleri ağırdı ve sarı ipek gibi parlıyordu karnının altında tüyler. Düşürdü kâadı muhterem peder ve Şeytan'ın iğvasıyla hakikati bağırdı : «— Karşı koymak günü geldi en büyük tehlikeye. Harbediyoruz, fuhşun bekası için, kerhane kapıları kapanmasın diye. Ve sen orda, arkada içinde beyaz entarisinin bir erkek çocuğu gibi duran, sen orospu olacaksın kızım. Sana firengi ve belsoğukluğu verecekler büyük şehirlerimizden birinde. Baban dönmeyecek Yatıyor şimdi yüzükoyun

çok uzak bir toprağın üzerinde. Şimdi kan içindedir etli, kalın kulaklar ve ince kollarının dolandığı boyun. Yattığı yerde yalnız değil. Hareketsiz duran tanklarla, terk edilmiş toplar sahada.»

Kendi sesinden ürkerek sustu rahip. Orda, arkada, beyazlı kız ağlıyordu. Kadife ceketli bir erkek — ihtiyar orman bekçisi civar çiftliğin — bir şeyler söylemek istedi. Sivri sakalını kaşıdı Şeytan, rahibe : «Devam et,» — dedi. Ve muhterem peder başladı tekrar konuşmaya : «— Harbediyoruz : pazar ve mal nizamının bekası için. Kömür, lâstik ve kereste, ve kendi değerinden fazla yaratan iş kuvveti satılmalıdır. Patiska, benzin

buğday, patates, domuz eti ve taze gümrah bir sesin içindeki cennet satılmalıdır. Güneşli bahçesi ve resimli kitapları çocukluğun ve ihtiyarlığın emniyeti satılmalıdır. Şan, şeref ve saadet, ve kuru kahve topyekun pazar malı olup tartılıp, ölçülüp, biçilip satılmalıdır. Harbediyoruz : harbi bitirdiğimiz zaman aç, işsiz ve sakat — harp madalyasıyla fakat — köprü altında yatılmalıdır...»

Yine sustu muhterem peder. Şeytan emretti yine : «— Naklet onun macerasını, o ne idi, ne oldu, anlat...»

Ve anlattı rahip : «— Onu hepiniz hatırlarsınız,

toprağın içindeki bir patates tohumu gibi fakir, çalışkan ve neşesiz geçti çocukluğu. Sonra uyandı birdenbire on yedi yaşına doğru. Yine fakirdi, çalışkandı. Fakat aylarca gidip bulutsuz bir denizde altında sönük yelkenlerin sanki çok sıcak bir sabah ufukta apansızın yeni bir dünya keşfeder gibi buldu neşeyi... Mahallede sesi en güzel olan insandı ve en güzel mandolin çalan. Hatırlıyorsunuz değil mi size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin ve mavi kurdelesini mandolininin?.. Đçinizde kimin kalbini kırdı, kime yalan söyledi, sarhoş olduğu vaki midir, ve kiminle dövüştü? Çocuklara saygısını

ve ihtiyarlara şefkatini inkâr edebilir miyiz? Belki biraz kalın kafalı fakat kalbi bir balık yavrusu gibi temiz onu geçen sene harbe gönderdik. Şimdi gerilerinde cephenin işgal altındaki bir köyün odasındadır. Baygın bir kadının ırzına geçmekle meşgul bir tahta masanın üzerinde. Beli çıplak pantolunu dizlerinde başında miğfer ve ayaklarında kısa, kalın çizmeler. Yerde iki çocuk ölüsü yatıyordu direkte bağlı bir erkek. Dışarda yağmur yağıyor ve uzaktan uzağa motor sesleri. Kadını masadan yere iterek doğrulup çekti pantolonunu... Halbuki hepiniz hatırlarsınız onu, hatırlıyorsunuz değil mi size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin ve mavi kurdelesini mandolininin?»

Yine birdenbire sustu muhterem peder. (Susabilmek bir hünerdir insanın ağzından çıkan sözler kendine ait olmazsa.) Fakat tahta Meryem'in arkasından yine emretti Şeytan : «— Rahip, devam et,» — dedi. Ve devam etti rahip : «— Harbediyoruz. Çalıştırılan insan yığınları birbirine devrederek zinciri, karanlık ve ağır, beton künklerin içinde akmalıdır. Ve sen kocakarı — ön safta, solda, diz çöküp yüzü eski bir kâat gibi buruşuk olan — seni temin ederim ki kilise kapısında oynayan torunun — beş yaşında, başı altın bir top gibi yuvarlak — dedesi, senin kocan, babası,

Ve motorlarına benzinle beraber belki bir parça keder dolarak (öldürenlerde tevehhüm edilen keder gibi bir şey).senin oğlun ve komşuların gibi kömür ocaklarında çalışacak. uçuyor av kuvvetleri himayesinde olarak bombardıman birliklerimiz birbiri ardından giden dalgalar halinde. Hiçbir şeyi ümit etmemeyi öğrensin. .. Bu maksatla uçuyor bombardıman birliklerimiz tasavvur edilmeyecek kadar çok ölüm taşıyıp iki gergin kanatla. Harbediyoruz : öldürdüklerimizin sayısı — bizden ve onlardan aralarında meme çocukları da var — şimdilik beş altı milyon kadar.. Harbediyoruz : kundak bezinin çeşidiyle belli olmalı herkesin yeri.

Harbediyoruz : parlasın edebiyen diye sabah güneşlerinde hapisane demirleri.1941 ..» Hakikat çok taraflıdır. Ve asfalt yolun üzerinde arasında silâhlı iki adamın giderken muhterem peder Şeytan baktı arkasından : çekik kaşlarında ümit ve sivri sakalında keder.. 12.9. Đnzibat kuvvetleri aldı haberi — kadife ceketli orman bekçisinden — gelip indirdiler kürsüden muhterem pederi. Fakir bir Şimal kilisesinde — Şeytan'ın iğvasıyla da olsa — fakir bir papaz onu o kadar uzun anlatamaz.

Halbuki yine uydu Şeytan'a. 1946 Şubat 17 . Temerküz kampından kurtarıldı muhterem peder.Not : Alamanya yıkıldı. Yine arkasından baktı Şeytan : çekik kaşlarında biraz daha çok ümit sivri sakalında biraz daha az keder.. Ve Katolik bir Amerikan subayının emriyle (tevkif edilmediyse de bu sefer) kovuldu kiliseden muhterem peder. Ve yine bir pazar günü ve aynı kilisede yine batılı müttefikleri meth ü sena edeyim derken 41 yılında söylediklerinden bazı fasılları tekrarladı aynen bilhassa mal nizamına ait olanları. Ve yine Şeytan'ın iğvasına uymasaydı eğer önemli Alaman demokratlarından biri olurdu bugün Anglo-sakson işgal bölgelerinden birinde..

Delinmiş patlamış etleri. Biri Diyarbakırlı.. birinci sayfada iki sütun üstüne bir avuç kemik deri. Kolları bacakları kargacık burgacık. kafaları kocaman. Đki kurbağacık kara yaralı iki yavrum benim. Erganili biri.GAZETE FOTOĞRAFLARI ÜSTÜNE 1 Kara Yara Birinci sayfada yatıyor iki sütun üstüne iki çıplak yavrucuk.. . birinci sayfada taşla ezilmiş iki kurbağacık. Yılda kim bilir kaç bininiz acı suya bile doymadan gelip gidiyor. ağızları korkunç bir haykırışla açık.

. hapisane duvarları. 3 Ağustos 1959 2 Emniyet Müdürü Güneş bir yara gibi açılmış gökte akıyor kanı. Uçak alanı." diyor.Ve müsteşar bey : (Kara Yaraya tutulası) "Endişeye mahal yok. cipler. Karşılayıcılar. eller göbekte : coplar. karakollar ve darağaçlarında sallanan ipler ve siviller göze görünmez ve bir çocuk işkenceye dayanamadı attı kendini Emniyet'te üçüncü kattan.

1959 .Ve işte Emniyet Müdürü bey uçaktan iniyorlar Amerika'dan dönüyorlar mesleki tetkikattan. Emniyet Müdürü bey uçaktan iniyorlar Amerika'dan dönüyorlar ve coplar cipler ve darağaçlarında sallanan ipler üstat döndü diye seviniyorlar. boyun derisini kibritle ince ince yakıp soymanın. Đncelediler uyku uyutmamak usullerini ve memnun kaldılar pek hayalara bağlanan elektrottan ve bizdeki tabutlukların üstüne bir de konferans vererek açıkladılar faydalarını koltuk altlarına kaynar yumurta koymanın.

Adnan Bey.3 Adnan Bey Türküler söylendikçe Türk diliyle Seni seviyorum gülüm. açlıktan. Milletimin en talihsiz gecesi ana rahmine düştüğünüz gecedir. Yüz Türkiye olsa elinizden de gelse yüzünü de zincire vurur yüz kere satarsınız. Adnan Bey. Şehrimiz görmüş değil yangının sizden kanlısını. Bitten. sıtmadan betersiniz. anılacak Türk diliyle size sövüşüm. adımıza benzeyen. . Dilimiz kuruyor dilimizi konuştuğunuz için. Tarlalarımıza girmiş değil sizin gibisi yaban domuzunun. dendikçe Türk diliyle Türk diliyle gülünüp Türk diliyle ağıtlar yakıldıkça. Bir adınız var. ben anılacağım.

Osman Efendi. boyu bir karış kaldıysa da. öyle haltlar yedi. Ahmet Emin adını takmıştı tohumuna. .1959 4 Ahmet Emin Yalman Selanikli Osman Efendi keskin muhasebecilerdendi ama o da yanıldı ömründe bir kere yanlış bir tohum atıp rahm-i madere. Yalman'lığı kattı buna ve Ahmet Emin Yalman önce Alaman oldu sonra Amerikan. Bu tohum dünyaya çıkıp insan biçimini aldıysa da. öyle işler karıştırdı ki sövdüler kabrinde bile babası Osman Efendiye. Ahmet Emin.

. Hapisteki hırsızlara acıyorum ben.Ona göre her devirde. Kara yara Mardin'e geçti. çiftliklerinin ekinini yakıyor. ahlâkları bozulacak Emin Beyle aynı damda yaşayarak.. Grev yapan işçiler yakalandı.. Köylü.. 1959 5 Refik Koraltan «Tekstilde umutsuz durum. her zaman satılacak bir gazeteydi "Vatan" ve hazret sattı vatanı. Hapse atacaklarmış Ahmet Emin Yalman'ı Amerikana yaranmaktaki rekabet yüzünden.» . Bir işsiz kezzap içti. Bir milyon çocuk okuldan mahrum.

bu vatanın anasını ağlatan bir Đsmet. Biliyoruz. göbeği kendinden bir karış önde. odur küçük dağları ve dağların doğurduğu fareleri yaratan ve Debreli Hasan gibi martini atan. bir Adnan. bir de Koraltan. Biliyoruz. millî şerefimizin kemikleri üstünde.Bir gazete sayfasında başlıkların arasından bakıyor başkan başkan Refik Bey. Büyük Millet Meclisi'nin sahibi gösteriyor suratını milletime bilmem neyini gösteren bir deli gibi. Biliyoruz. biliyoruz. bel bel bakıyor. diz kapaklarına kadar kana batarak. demiş ve Refik Bey yürümüş. . tutmuş elinden Amerikan : Yürü ya Refik kulum.

1959 6 Korku Korkuyor Adnan Menderes ölülerden korkuyor.. . boyunları çöpten ince. Kore dağlarından geliyor kimi apaçık gözleri dumanlı kaytan bıyıkları kanlı yaşları yirmi.. Korkuyor Adnan Menderes ölülerden korkuyor hele çocuk ölülerinden. Karınları davul gibi. kırıyorlar Adnan Bey'in mutfak camlarını her gece mezarlarından çıkınca.

Korkuyor Adnan Menderes kocaman yanakları sarkıyor yağlı. sarı.Korkuyor Adnan Menderes dirilerden korkuyor hele çarıklılardan hele kasketlilerden. Korkuyor Adnan Menderes hiçbir korkuya benzemez halkını satanın korkusu. Korkuyor Adnan Menderes üç saata indi uykusu. Kasketliler hayını bağışlamayı bilmez. 1959 GELMĐŞ DÜNYANIN DÖRT BĐR UCUNDAN Gelmiş dünyanın dört bir ucundan .

Ayrı dilleri konuşur.. GERĐLEYEN TÜRKĐYE YAHUT ADNAN MENDERES'E ÖĞÜTLER Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes.Basın hürriyetini yok ediyor. Bu başyazıda şöyle satırlar var : "O .... Đlle de asıp kesmek geliyorsa içinden Ezmekte devâm et Barışçılar'ı. Halbuki en kısa grevler için işçileri takip ediyor. ondanız. Menderes işçilere grev hakkını tanıyacağını vaad etmişti.. Siyasi muhalefeti eziyor.Adnan Menderes . anlaşırız Yeşil dallarız dünya ağacından Gençlik denen bir millet var.... Basında kendisini tenkit edenleri hapse atıyor." Ben. Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes... 195 Nev York Tayms gazetesi 29 Aralık 1954 tarihli sayısında "Türkiye Geriliyor" başlıklı bir başyazı yayımladı. Bu satırların arasındaki satırları aynen aşağıya geçiriyorum. Nâzım Hikmet. ama sen Meselâ Yalçın'ı da tıkıyorsun deliğe (1) . Nev York Tayms gazetesinin satırları arasında kalan yazıları da okudum.

matbaalar yıktırıp kitaplar yaktıran.. Şu muhalefetle de alıp veremediğin ne? Niye öyle hışımla yürüyorsun üstüne? Kore'ye asker gönderdin de "Hayır" mı dedi? "Kan aktı hesabı sorulmalıdır!" mı dedi? Orduyu emrimize verdin. af dile. (2) O.. Kendine acımazsan bize bir parça acı.Đhtiyarcık sana azıcık cilve yaptı diye. (3) Bir de bazan coşarak "Hayat pahalı" diyor. O. Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes. ses çıkardı mı? "Olmaz olsun" mu dedi Amerikan yardımı? Feryat mı etti "Đstiklâl elden gitti" diye? Zavallı. yüzünü güldür. sımsıkı sarılmış demokrasiye : "Başvekil merasimsiz karşılanmalı" diyor. böyle bir dal kesilmez. Böyle şaşkınlıkların sonu da iyi gelmez. .. A be Adnan Menderes. elini öp.. yalnız altın kafeslerde öten bülbüldür. hürriyetçi kahraman. O. O. Bu aksoylu muhalefeti ezilir görmek Türkün Batılı dostlarını pek üzüyor pek. (4) Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes. koş. Git. Moskova'yı atomlayalım diyen insancı. büyük demokrat.

O hakkı bizim tanıdığımız gibi tanı. Elli istiyorlarsa ateş aç.. Ama ufak tefek grevlerde anlayış göster. yarı aç.. her işte bizden örnek alacaktın ya? Hürriyet nizamına sâdık kalacaktın ya? Vaadettin tanımadın işçinin grev hakkını. Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes. bizi silkip atmaya fırsat kollıyan ağaç. Sendika liderlerinizin birçoğu zaten bizde olduğu gibi emir alır polisten. sonra beş ver. öfkeyle homurdanan yarı çıplak. 1955 (1) Adnan Menderes tevkif ettiği gazeteciler arasında Hüseyin Cahit Yalçın'ı da hapise attı. Niye telaşlanıp kaybedersin vekarını? Hem de kırarsın liderlerin itibarını? Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes. Unutma bu dallardan başka asıl ağaç var. .Hani. Senin bindiğin dallar ve bindiğimiz dallar.

(3) Burjuva muhalefet gazeteleri ve partileri." GĐDERAYAK Giderayak işlerim var bitirilecek. meydanlarda kitaplar yakılmıştı. Kopardım portakalı dalından ama kabuğu soyulamadı. (4) Nev-York Tayms yazısını şöyle bitiriyor: "Bu durum Türkiye'nin Batıdaki dostlarını kederlendirmektedir. Kuyudan çektim suyu . giderayak.(2) 1945 yılında Tan gazetesi başta olmak üzere birçok gazete. Oldum yıldızlarla haşır neşir ama sayısı bir tamam sayılamadı. Ceylanı kurtardım avcının elinden ama daha baygın yatar ayılamadı. Adnan Menderes'e Đstanbul'a filan gelip gidişlerinde merasim yapılmasına itiraz ediyorlar. dergi matbaası yıkılıp yağma edilmiş. Bu faşist sürülerine "Đleri" emrini Yalçın vermişti.

Güller dizildi tepsiye ama taştan fincan oyulamadı. giderayak. Giderayak işlerim var bitirilecek.ama bardaklara konulamadı. Sevdalara doyulamadı. Haziran 1959 GÖVDEMDEKĐ KURT Sen benim minare boyunda çam gövdeme. yumuşak beyaz .

yine en basit hünerin senin buzun üstünde bir paten gibi kıvranmak! Soğuk! Sıcak! Kaltak! dur! . kemirdin! Ben barsaklarında solucan Makdonaldı besleyen Đngiliz amelesi gibi taşıyorum seni içimde! Biliyorum kabahat kimde! Ey ruhu lordlar kamarası kadın! Ey uzun entarili tüysüz Puankare! Karşımda: demirleri kıpkızıl bir şimendifer ocağı gibi yanmak senin en basit hünerin.bir kurt gibi girdin.

Yumuşak beyaz kıvrılışlarınla beynime giriyorsun kemiriyorsun! Oraya giremezsin! Onu kemiremezsin! Yumuşak beyaz kıvrılışlarıyla beynime giren kurdu çürük bir diş çeker gibi söktüm! Epeyce ter döktüm! Bu sonuncuydu bir daha olmayacak! 1924 GÖZLERĐN .

gözlerin bir mahmurlaşmayagörsün sevinçli bahtiyar alabildiğine akıllı ve mükemmel dillere destan bir şeyler olur dünyaya sevdası insanın. kaç defa karşımda ağladılar çırılçıplak kaldı gözlerin altı aylık çocuk gözleri gibi kocaman ve çırılçıplak. Gözlerin gözlerin gözlerin. ister hastaneme gel. şu Mayıs ayı sonlarında öyledir işte Antalya tarafında ekinler seher vakti. ister hapisaneme. sonbaharda öyledir işte kestanelikleri Bursa'nın ve yaz yağmurundan sonra yapraklar ve her mevsim ve her saat Đstanbul. gözlerin gözlerin gözlerin hep güneşte.Gözlerin gözlerin gözlerin. fakat bir gün bile güneşsiz kalmadılar. . Gözlerin gözlerin gözlerin. Gözlerin gözlerin gözlerin.

gün gelecek. kanlı. 1956 GÜNEŞĐ ĐÇENLERĐN TÜRKÜSÜ Bu bir türkü:toprak çanaklarda güneşi içenlerin türküsü! Bu bir örgü:alev bir saç örgüsü! kıvranıyor. kardeş insanlar birbirine senin gözlerinle bakacaklar gülüm. gün gelecek gülüm.Gözlerin gözlerin gözlerin. senin gözlerinle bakacaklar. kızıl bir meş'ale gibi yanıyor .

esmer alınlarında bakır ayakları çıplak kahramanların! Ben de gördüm o kahramanları. altın yeleli aslanların ağzını yırtarak gerindik! Sıçradık. ben de sardım o örgüyü. ben de onlarla güneşe giden köprüden geçtim! Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi. şimşekli rüzgâra bindik!. Ben de söyledim o türküyü! Yüreğimiz topraktan aldı hızını. Alev bilekli süvariler kamçılıyor şaha kalkan atlarını! . Kayalardan kayalarla kopan kartallar çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.

Akın var güneşe akın! Güneşi zaptedeceğiz güneşin zaptı yakın! Düşmesin bizimle yola: evinde ağlayanların göz yaşlarını boynunda ağır bir zincir gibi taşıyanlar! Bıraksın peşimizi kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar! Đşte: şu güneşten düşen ateşte milyonlarla kırmızı yürek yanıyor! Sen de çıkar göğsünün kafesinden yüreğini. .

toprak kokuyor bakır sakallarımız! Neş'emiz sıcak! kan kadar sıcak. ateşten. sudan. demirden doğduk! Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız. yüreğini yüreklerimizin yanına at! Akın var güneşe akın! Güneşi zaaptedeceğiz güneşin zaptı yakın! Biz topraktan.şu güneşten düşen ateşe fırlat. ölülerimizin başlarına basarak yükseliyoruz . delikanlıların rüyalarında yanan o «an» kadar sıcak! Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak.

emreden! Bu ses! Bu sesin kuvveti. Vaktimiz yok onların matemini tutmaya! Akın var güneşe akın! Güneşi zaaaptedeceğiz güneşin zaptı yakın! Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor! Kalın tuğla bacalar kıvranarak ötüyor! Haykırdı en önde giden. bu kuvvet yaralı aç kurtların gözlerine perde . güneşe gömüldüler.güneşe doğru! Ölenler döğüşerek öldüler.

vuran. onları oldukları yerde durduran kuvvet! Emret ki ölelim emret! Güneşi içiyoruz sesinde! Coşuyoruz. Haykır güneşi içenlerin türküsünü.. Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor! Akın var güneşe akın! Güneşi zaaaaptedeceğiz güneşin zaptı yakın! Toprak bakır gök bakır. . coşuyor!.

Testimde sana sakladığım şarabı içtim yarıya kadar bir başıma seni bekleyerek. yağmurlar başlamak üzre. ekmek. tuz. Niye böyle geç kaldın? .Hay-kır Haykıralım! 1924 GÜZ Günler gitgide kısalıyor. Kapım ardına kadar açık bekledi seni. Niye böyle geç kaldın? Soframda yeşil biber.

. Ve madem ki bir gün ölüm mukadder. diri duruyor.Fakat işte ballı meyveler dallarında olgun. HASRET Denize dönmek istiyorum! Mavi aynasında suların: boy verip görünmek istiyorum! Denize dönmek istiyorum! Gemiler gider aydın ufuklara gemiler gider! Gergin beyaz yelkenleri doldurmaz keder. Elbet ömrüm gemilerde bir gün olsun nöbete yeter.. Ben sularda batan bir ışık gibi sularda sönmek istiyorum! Denize dönmek istiyorum! Denize dönmek istiyorum! . Koparılmadan düşeceklerdi toprağa biraz daha gecikseydin eğer.

yol yüz yıllık. Aynı daldaydık. Yüz yıldır alacakaranlıkta koşuyorum ardından. Yüz yıldır bekliyor beni bir şehirde bir kadın. . dokunmayalı sıcaklığına karnının. Aynı daldan düşüp ayrıldık.HASRET Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli. aklının aydınlığına sorular sormayalı. gözünün içinde durmayalı. belini sarmayalı. Aramızda yüz yıllık zaman. aynı daldaydık.

Temmuz 1336/1920) «BENCE SEN DE ŞĐMDĐ HERKES GĐBĐSĐN» . eminim Kalbimde kalbine yok bile kinim Bence artık sen de herkes gibisin. (Altıncı Kitap.6 Temmuz 959 HERKES GĐBĐ Gönlümle baş başa düşündüm demin. Mâziye karışıp sevda yeminim. Şimdi tâ içinde bomboş kalbimin Akisleri sönen bir ses gibisin. Artık bir sihirsiz nefes gibisin. Bir anda unuttum seni.

Kadıköy HÜRRĐYET KAVGASI .Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor Onlardan kalbime sevda geçmiyor Ben yordum ruhumu biraz da sen yor Çünkü bence şimdi herkes gibisin Yolunu beklerken daha dün gece Kaçıyorum bugün senden gizlice Kalbime baktım da işte iyice Anladım ki sen de herkes gibisin Büsbütün unuttum seni eminim Maziye karıştı şimdi yeminim Kalbimde senin için yok bile kinim Bence sen de şimdi herkes gibisin 334 (1918) .Yaz .

1962 . yürüdüler karanlığın üstüne. Meydanları zaptettiler yine. bayraklarıyla geldiler. derlenip dürülmesin bayraklar. Dinleyin. Beyazıt'ta şehit düşen silkinip kalktı kabrinden. bu kavga faşizme karşı. türküleri. duyduğunuz çakalların ulumasıdır. Safları sıklaştırın çocuklar. ve elinde bir güneş gibi taşıyıp yarasını yıktı Şahmeran'ın mağarasını. bu kavga hürriyet kavgasıdır. Daha gün o gün değil. dalga dalga aydınlık oldular.Yine kitapları.

Pitsunda. 1958 ĐYĐMSER ADAM .*** Đşte geldik gidiyoruz hoşça kal kardeşim deniz biraz çakılından aldık biraz da masmavi tuzundan sonsuzluğundan da biraz ışığından da birazcık birazcık da kederinden bir şeyler anlattın bize denizliğin kaderinden biraz daha umutluyuz biraz daha adam olduk işte geldik gidiyoruz hoşça kal kardeşim deniz 27 Eylül.

6 Aralık 1958 JAPON BALIKÇISI Denizde bir bulutun öldürdüğü Japon balıkçısı genç bir adamdı.Çocukken sineklerin kanadını koparmadı teneke bağlamadı kedilerin kuyruğuna kibrit kutularına hapsetmedi hamamböceklerini karınca yuvalarını bozmadı büyüdü bütün bu işleri ona ettiler ölürken başucundaydım bir şiir oku dedi güneş üstüne deniz üstüne atom kazanlarıyla yapma aylar üstüne yüceliği üstüne insanlığın Bakü. .

. güneşle yıkanan bu vefalı. Elimize değen ölür. Bu gemi bir kara tabut.. Balık tuttuk yiyen ölür. Balık tuttuk yiyen ölür. Tuzla. beni unut. etleri çürür. ağır ağır. birden değil. Badem gözlüm. bu çalışkan elimize değen ölür. dağılır. Bu gemi bir kara tabut. Elimize değen ölür. dağılır. Birden değil. Elimize değen ölür. etleri çürür. ağır ağır. lumbarından giren ölür.. lumbarından giren ölür. Balık tuttuk yiyen ölür.Dostlarından dinledim bu türküyü Pasifik'te sapsarı bir akşamdı.

benden sana geçer ölüm. Badem gözlüm beni unut. Boynuma sarılma. Bu deniz bir ölü deniz. Çürük yumurtadan çürük. Badem gözlüm beni unut. benden yapacağın çocuk. Bu gemi bir kara tabut. Badem gözlüm beni unut. nerdesiniz? Nerdesiniz? (1956) KADINLARIMIZIN YÜZLERĐ Meryem ana Tanrıyı doğurmadı Meryem ana Tanrının anası değil Meryem ana analardan bir ana . Đnsanlar ey.Üstümüzden geçti bulut. gülüm. Bu gemi bir kara tabut.

1962 . görelim görmeyelim karşımızda dururlar gerçeğimize en yakın ve en uzak.Meryem ana bir oğlan doğurdu Âdemoğullarından bir oğlan Meryem ana bundan ötürü güzel bütün suretlerinde Meryem ananın oğlu bundan ötürü kendi oğlumuz gibi yakın bize Kadınlarımızın yüzü acılarımızın kitabıdır acılarımız. ayıplarımız ve döktüğümüz kan karasabanlar gibi çizer kadınların yüzünü. Ve sevinçlerimiz vurur gözlerine kadınların göllerde ışıyan seher vakıtları gibi. Hayallerimiz yüzlerindedir sevdiğimiz kadınların.

. kalbim yine çarpacak!!! • Göğsümde 15 yara var! Sarıldı 15 yarama kara kaygan yılanlar gibi karanlık sular! Karadeniz boğmak istiyor beni. Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak!.. • . kanlı karanlık sular!!! Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak. boğmak istiyor beni. kalbim yine çarpacak!. Kalbim yine çarpıyor.KALBĐM Göğsümde 15 yara var!. Kalbim yine çarpıyor..

Göğsümde 15 yara var!. ÇAR-PA-CAK!! 1925 KARLI KAYIN ORMANINDA Karlı kayın ormanında yürüyorum geceleyin. Deldiler göğsümü 15 yerinden. sandılar ki vurmaz artık kalbim kederinden! Kalbim yine çarpıyor. Kalbim kanlı bir bayrak gibi çarpıyor. kalbim yine çarpacak!!! Yandı 15 yaramdam 15 alev. kırıldı göğsümde 15 kara saplı bıçak.. .

dese. nerde elin? Ayışığı renginde kar.Efkârlıyım. Geri geldi Memed'ime yolladığım oyuncaklar. . Ben ordan geçerken biri : "Amca. sarı. gençliğim mi daha uzak? Kayınların arasında bir pencere. sıcak. Eski takvim hesabıyle bu sabah başladı bahar. keçe çizmelerim ağır. elini ver. yıldızlar mı. Đçimde çalınan ıslık beni nereye çağırır? Memleket mi. gir içeri." Girip yerden selâmlasam hane içindekileri. efkârlıyım.

Dün gece on bir buçukta ölmüş Berut. Yedi tepeli şehrimde bıraktım gonca gülümü. kar kabarık. kahramanlıktır yaşamak : Öleceğimizi bilip öleceğimizi mutlak. Kar tertemiz. imzalı.Kurulmamış zembereği küskün duruyor kamyonet. yürüyorum yumuşacık. daha yüz yıl yaşar halı. . yüzdüremedi leğende beyaz kotrasını Memet. ne de düşünmek ölümü. Bende boz bir halısı var bir de kitabı. En acayip gücümüzdür. tanışırdık. Elden ele geçer kitap. Ne ölümden korkmak ayıp.

. Peredelkino .Memleket mi. Moskova. şose. 14 Mart 1956. karlı kayın ormanında yürüyorum. Şimdi şurdan saptım mıydı. yıldızlar mı? Bayramoğlu. tirenyolu. gençliğim mi.. Bayramoğlu. Yirmi beş kilometreden pırıl pırıldır Moskova. ölümden öte köy var mı? Geceleyin. Karanlıkta etrafımı gündüz gibi görüyorum. ova. daha uzak.

Malatya'nın nesi meşhurdur. Teşbihim hoşuna gitmeyebilir. senin çatık kaşlarından başka bir şey gelmiyor aklıma. Hele bu günlerde . yemişlerinden ve böceklerinden hangisi. fakat senin oranın. havası mı? Düşün ki hapisanesi hakkında bile fikrim yok.. Yalnız : bir oda.. bir tek penceresi var : çok yüksek olan tavana yakın. suyu mu. Bursa'da kaplıcalar Amasya'da elma Diyarbakır'da karpuz ve akrep.KEMAL TAHĐR'E MEKTUP «Malatya» diyorum. Sen ordasın dar ve uzun bir kavanozda küçük bir balık gibi.

. muhakkak ki arslanız. görebilmek havanın ışığını. Lâkin demir kafesle kavanoz bahsinde iş değişmiyor. emin ol ben de öyle. hangi sınıftan. .. tahtakurularına rağmen uyku — günde üç tatlı kaşığı Adonille de olsa — ve Tahir'in oğlu Kemal hattâ mektup gelmesi senden ve hattâ ses duymak. ikisi de bir. Sarıyerli Emin Beyin fıkralarına gülmek. şaka etmiyorum hattâ daha dehşetli bir şey : insanız. hele bu günlerde. Hele bu günlerde.kendini kafeste arslana benzetiyorsundur... — Bunu içerde rahat ve masun yatan bilir — .. malum. Hem de hangi tarihte.. sevgili kitapların ve domatesin lezzeti.. Haklısın Kemal Tahir.. dokunmak.

Ancak kavgada vurulan acı duymaz ve kavga edebilmek hürriyetidir en mühimi hürriyetlerin. .. zaten ettiğim lâf bizim lâflarımızın herhangi biri : çok konuşulmuş... Şimdi kim bilir kaç yerde. Fartı-hassasiyet? Değil.. ve konuşulmakta olan.. kaç insan. Kemal.. bir mavzer kurşunu kadar olsun bilfiil doğrudan doğruya.... Anlıyorsun ya. Döğüşememek.karıma olan aşkımdan başka nefsimin herhangi bir rahatlığını affedemiyorum.. Đçerim yanıyor. dışarım serin. dizlerinde âtıl ve çaresiz yatan ellerine küfredip acıyarak bu lâfları ediyor.

.. düpedüz.. Hangi teselli bırak be dinini seversen bırak.. başın önde. olduğun yerde dolanarak kükremek. KEREM GĐBĐ Hava kurşun gibi ağır!! Bağır bağır ... Hayır öyle değil. Elden hiçbir şey gelmediği zaman konuşup anlatmanın alçak tesellisi? Belki evet..Anlıyorsun ya.. 1941. ben anlatacağım yine!. zarar yok. böğürüp bağırmak. Sonbahar. belki hayır.. Kemal. Bu.

. Koşun kurşun erit-meğe çağırıyorum.. O diyor ki bana: — Sen kendi sesinle kül olursun ey! Kerem gibi yana yana.. «Deeeert çok. hemdert yok» Yürek-lerin kulak-ları sağır..bağır bağırıyorum. ...

Bağır bağır bağır . Hava toprak gibi gebe. nasıl çıkar karan-lıklar aydın-lığa. Ben diyorum ki ona: — Kül olayım Kerem gibi yana yana.. Hava kurşun gibi ağır.Hava kurşun gibi ağır... Ben yanmasam sen yanmasan biz yanmasak.

esirlikten dönen Bolşevik Osman pusuya düşürürken Urfa yolunda seher vakti Fıransızı. . 1930 Mayıs KIRKINCI YILIMIZ Hepimiz kırk yıl önce doğduk... Koşun kurşun erit-meğe çağırıyorum.. kırk yıl önce sabahleyin kırk yıl önce gün ışırken Bedreddin'in Đznik Gölü'nde çamlı bellerinden birinde Köroğlu'nun ve Sibirya'dan.bağırıyorum. Hepimiz kırk yaşındayız yirmisine basanımız da altmışını geçenimiz de atılıp ölenimiz de Đstanbul'da Müdüriyet penceresinden..

Vakit tamam bugün. yarın geç. Yoldaşlar yeni yeni yıllara! 25 Eylül 1960 KIŞLIK SARAY Kışlık Saray'da Kerenski. O n l a r biliyorlar ki. . Hepimiz kırkına bastık bu sabah hapiste yatanımız. Smolni'de Sovyetler ve Lenin.Bu kırkıncı yılımızda ne bir ormanız ne şose boyunda tek tük kavak ağacı bir tarlayız tohumu saçılmış." dedi. muhacirimiz. işyerindekilerimiz.Dün erkendi. O : ". Hepimiz kırkına bastık bu sabah. sokakta o n l a r .

büyük bir gündür. bütün Rusların çarı sapsarı bakıyordu bize. .Bugün büyük bir gündür. .Hey gidi dünya. mazlum gözlü azize tasvirleri. Putilovski Zavot'tan Bolşevik Kitof : ".. kocakarılar ve uzun saçlı papaz Gapon. Karşıda.diyor. ben 905'te on yaşımda geçtim bu yoldan : en önde iri. yoldaşlar. rüzgârda karın üstünde savrulan sözleriyle o n l a r yürüyorlar kışlık saraya. kırmızı pencerede. Ve ihtar ederim ki çapul yapmak isteyenlere artık Kışlık Saray ve bütün Rusya işçinin ve köylünündür." Tesviyeci Topal Sergey : ".diyor.." .O n l a r : ". kamyonları.dediler. hasretleri..hey.. yalnayak çocuklar. Đşte : cepheden dönen süngüleri.. Ben kaldırmıştım ki elimi istavroz çıkarmak için birdenbire dörtnala Kazaklar geldi karşımıza. .Anladık. Ve hiçbir zaman bildiklerini bu kadar müthiş ve mükemmel bilmediler. bildik. mitralyözleriyle. ümitleri. mukaddes iştihaları. .. Kadınlar ağlaşarak toprağa diz çöktüler. .

..Ehhh.." Ve Topal Sergey bacağını sürüyerek yürüyor o n l a r l a Kışlık Saray'a.diyor. Kerenski kalmış kimlere. Tesviyeci Topal Sergey : "..Hey gidi dünya." Sütunların arkasından ateş açtı Kışlık Saray. Bir at nalı ezdi benim dizkapağımı. Biz çocuklar bağrışarak serçe kuşları gibi düştük.. Matuşka. Rüzgârdır kardır ve insanlardır hâkim olan manzaraya. .... ateş açtı yüzü güzel Yunkersler ve şişman orospular.Kazaklar şahlanmış bir at ve simsiyah bir kalpaktılar.. Köylü Đvan Petroviç.hey.. Lehistan cephesinden gelen köylü Đvan Petroviç'in gözleri karanlıkta kedi gözleri gibi görüyor : ". yeşil başlı ördek gibi toprağı attık çantaya. . .dedi." Ve topal bacağının üstünden düştü yere..

.dedi.. hücuma kalkıyoruz.. kömür ve şeker. yani kızıl asker. Kışlık Saray'a girdiler. .yağlı...dedi.dedi. yani. ve kırmızı bakır. ve sevda ve zülum ve hayat. bir meşale yakıyoruz. Gecenin ortasında kırmızı tuğladan Kışlık Saray ve limanda üç bacalı Avrora. . Demir.. Bolşevik Kitof haykırdı yoldaşlara : ". .Yoldaşlar. tarih yani işçi ve köylü sınıfları. ve mensucat.. Ve Neva nehrinde buzlar kızarırken o n l a r bir çocuk gibi iştihalı ve rüzgâr gibi cesur. semiz toprağı avucunun içinde görüp ve kırmızı sakalına tükürüp bir Ukrayna şarkısı gibi işletiyor mitralyözü.

Sibirya ve Türkistan.ve bilcümle sanayi kollarının.. 1939 Đstanbul Tevkifanesi KIYAMET SURELERĐ 1 ALÂMETLER SURESĐ Yedi kat yerin altından uğultular geliyor. ve kederli Volga yollarının ve şehirlerin bahtı bir şafak vakti değişmiş oldu. ve küçük ve büyük ve Beyaz Rusya ve Kafkasya.. . Bir şafak vakti karanlığın kenarından karlı çizmelerini o n l a r mermer merdivenlere bastıkları zaman.

vakit tamamdır. «Türabolmak ne müşküldür. dudağı yok mu? Gider. sevap haramdır.» Çekin ki körükleri . Medet yoktur. Ak kurt. Yedi kat yerin altından uğultular geliyor. Haram sevaboldu. Duyuldu uykusundan uyandığı zincirinden başka kaybedecek şeyi olmayan devin. vakit tamamdır. şâk olmuş.Çok alâmetler belirdi... böyle gider. çekin ki körükleri ateşe girdi demir. kara tahtayı daha bir yol kemirir. Çıkmış üzengiden. dahi gider bu âteş yolların durağı yok mu? Bu yol orda biten yoldur. Çok alâmetler belirdi. kendi kendilerin reddü inkâr edile ve duyuldu kabuğuna tık ettiği civcivin. ayağı yok mu? Kan sızar. Kantarma zapteyleyemez oldu beygiri. Duyuldu kim ölüm satılıp kâr edile. bakma geri.

Bir ateş külçesi düştü buzların ortasına. Alâmetler belirdi. kavaklar titreşip yere eğildiler. . encam tavı gelmiş demirin. ve çınar ağaçları gördüler haykıraraktan. erişmekte kaynayan su galeyan noktasına. üryan idiler. Haberdir. Vadenin irişip çattığını bildiler. Gök kubbe sıcaktı ve kan kokuyordu. kıyamet alâmetleridir. herbiri aşikâr etmişti zamirin. köklerinin yılan ölüleri gibi koptuğunu topraktan.ocağa girdi demir. 2 TEBAHHUR SURESĐ Pehlivanlar cümle libastan soyunmuş.

yazılı taşlar kapandı yüzükoyon. üryan idiler. bu..Pehlivanlar cümle libastan soyunmuş. KIZ ÇOCUĞU Kapıları çalan benim . kabardı.. Ve rûzigâr yükseldi ağır ağır. Gök kubbe sıcaktı ve kan kokuyordu. Vadenin irişip çattığını bildiler. Kızıl kanatlı kuşlar kayalarda hazırdı atlamaya. birikti ve ânı-vahitte «Ah edildi derinden yer oynadı yerinden. köpüklendi dalgalar başladılar çatlamaya.» yıkıldı köprüler kemerlerinden. Bu dem kıyamet demidir. çoğaldı gitgide birikti. buhara inkılâbıdır kaynayan suyun.

külüm havaya savruldu. Benim sizden kendim için hiçbir şey istediğim yok.kapıları birer birer. teyze. . Hiroşima'da öleli oluyor bir on yıl kadar. Çalıyorum kapınızı. gözlerim yandı kavruldu. bir imza ver. Bir avuç kül oluverdim. Saçlarım tutuştu önce. Yedi yaşında bir kızım. Şeker bile yiyemez ki kâat gibi yanan çocuk. Gözünüze görünemem göze görünmez ölüler. Çocuklar öldürülmesin şeker de yiyebilsinler. amca. büyümez ölü çocuklar.

iki kurnaz. iki gözünüzle bakarsınız. iki tombul. ve zeytini yağlı iki gözünüzle bakarsınız kürsüden Meclis'e kibirli kibirli ve topraklarına çiftliklerinizin ve çek defterinize. iki hayın.(1956) KORE'DE ÖLEN BĐR YEDEK SUBAYIMIZIN MENDERES'E SÖYLEDĐKLERĐ DĐYET Gözlerinizin ikisi de yerinde. vıcık vıcık terli iki elinizle . Ellerinizin ikisi de yerinde. Adnan Bey. iki elinizle okşarsınız. iki ak. Adnan Bey.

Benim ellerimin ikisi de yok. Ben yokum. tombul elleriniz. Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan ve ben al kan içinde ölürken çığlığımı duymamanız için kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip. Đki bacağınızın ikisi de yerinde.okşarsınız pomadalı saçlarınızı. vıcık vıcık terli. . Adnan Bey. Elleriniz itti beni ölüme. ölüler otomobilden hızlı gider. Benim gözlerimin ikisi de yok. Adnan Bey. Adnan Bey. iki bacağınız taşır geniş kalçalarınızı. Üniversiteli yedek subayı. Beni. ve memelerini metreslerinizin. iki bacağınızla çıkarsınız huzuruna Eisenhower'in. Benim bacaklarımın ikisi de yok. dövizlerinizi. ve bütün kaygınız iki bacağınızın arkadan birleştiği yeri halkın tekmesinden korumaktır. Ama ben peşinizdeyim. Kore'de harcadınız.

ele el. bacağa bacak. alacağım da. 25 Haziran 1959 BAŞLANGIÇ ONLAR .kör gözlerim. göze göz. diyetimi istiyorum. kopuk ellerim. kesik bacaklarımla peşinizdeyim. Diyetimi istiyorum. Adnan Bey.

korkak. havada kuş kadar çokturlar. cesur. suda balık. hakîm ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır. câhil.Onlar ki toprakta karınca. . destânımızda yalnız onların mâceraları vardır. Onlar ki uyup hainin iğvâsına sancaklarını elden yere düşürürler ve düşmanı meydanda koyup kaçarlar evlerine ve onlar ki bir nice murtada hançer üşürürler ve yeşil bir ağaç gibi gülen ve merasimsiz ağlayan ve ana avrat küfreden ki onlardır.

Asırda onlar yendi. sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı bir şafak vakti değişmiş olur. En bilgin aynalara en renkli şekilleri aksettiren onlardır. Çok sözler edildi onlara dair ve onlar için : . Demir. kömür ve şeker ve kırmızı bakır ve mensucat ve sevda ve zulüm ve hayat ve bilcümle sanayi kollarının ve gökyüzü ve sahra ve mavi okyanus ve kederli nehir yollarının.destânımızda yalnız onların mâceraları vardır. onlar yenildi. bir şafak vakti karanlığın kenarından onlar ağır ellerini toprağa basıp doğruldukları zaman.

Menemen. Đstanbul 918 Teşrinlerinde. yani. Đzmir 919 Mayısında ve Manisa. BĐRĐNCĐ BAP YIL 1918-1919 ve KARAYILAN HĐKÂYESĐ Ateşi ve ihaneti gördük ve yanan gözlerimizle durduk bu dünyanın üzerinde. arpalar biçilip . denildi. Akhisar : Mayıs ortalarından Haziran ortalarına kadar yani tütün kırma mevsimi. Aydın.zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur.

Kızılırmak. iki kat soyulmamak için. Antep.. Urfa. köle olmamak için iki kat. en azılı düvellerle dövüşüyordu fakat. Yaralıydı. Adana. yan gelip ölülerin üzerinde yatanlar düştüler can kaygusuna ve kurtarmak için başlarını halkın gazabından karanlığa karışarak basıp gittiler. yorgundu.buğdaya başlanırken yuvarlandılar. Ateşi ve ihaneti gördük. Ateşi ve ihaneti gördük. Canik dağları ve Fırat. Ve kanlı bankerler pazarında memleketi Alaman'a satanlar. Maraş : düşmüş dövüşüyordu.. dövüşüyordu.. fakirdi millet.. Murat nehri. . Yeşilırmak.

Ve Aksu'yla Köpsu. kıyasıya düzlük. Karagöl'le Söğüt Gölü ve gümüş basamaklı türbesinde yatan büyük. düşmanla birlik oldular. Ve Çukurova. Eşraf ve âyân ve mütehayyizânın çoğu ve ağalar : Bağdasar Ağa'dan Kellesi Büyük Mehmet Ağa'ya kadar. gördü uzun dişli Đngiliz'i. gördü mavi üniformalı Fransız'ı. uçurumlar. âşık ölü. Tilbeşar Ovası. . koyunları. Ve devam ettik ateşi ve ihaneti görmekte. yamaçlar. Ve inekleri. çocukları öldürüp ve istiklâli yakıp yıktıkça düşman. keçileri sürüp. şapkası horoz tüylü Đtalyan'ı gördü.Gültepe. götürüp. dağlar kıyasıya ve Seyhan ve Ceyhan ve kara gözlü Yürük kızı. gelinlerin ırzına geçip.

Aydın'da. Ve bizim tarafa geçenler oldu Tunuslu ve Hindli kölelerden. çiftesini kapan ve çığ gibi çoğaldı çeteler ve köylülerden paşalar görüldü. dayandık her yanda. Dayandık. yerden biter gibi o ve ateş etti ve düşmanı dağıttı ve kayboldu dağlarda yine. peyda oluverdi. kısık gözleri. ne zaman sıkışsa bizimkiler. Ve Türkistanlı Hacı Ahmet. dayandık Đzmir'de. Ateşi ve ihaneti gördük. nacağını. . Adana'da dayandık.dağa çıktı mavzerini. Ve sabahleyin ve öğle sıcağında ve akşamüstü ve ayışığında ve yıldız alacasında geceleyin. seyrek sakalı. kara donlu köylülerden. hafif makinalı tüfeğiyle dağlarda bir başına dolaştı.

Antep çetin yerdir. Antepliler silâhşor olur. Belki rahatsızdı. Boynu yine böyle çöp gibi ince . Antep'te. toprağı yoktu. onun atı. Antep sıcak. Karayılan Karayılan olmazdan önce Antep köylüklerinde ırgattı. Maraş'ta. uçan turnayı gözünden kaçan tavşanı ard ayağından vururlar ve arap kısrağının üstünde taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar. silâhı. belki rahattı. Antepliler silâhşor olur.dayandık. Antepliler yiğit kişilerdir. silâhla. Urfa'da. bunu düşünmeğe vakit bırakmıyordular. Yiğitlik atla. toprakla olur. yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.

Antep çetin yerdir.. Altına bir at çekip eline bir mavzer verdiler. .ve böyle kocaman kafalıydı Karayılan Karayılan olmazdan önce. Kırmızı kayalarda yeşil kertenkeleler.. Sıcak bulutlar dolaşır havada ileri geri. Antepliler düz ovada sıkışmışlardı. Düşman tutmuştu tepeleri. düşmanın topu vardı. Düşman Antep'e girince Antepliler onu korkusunu saklayan bir fıstık ağacından alıp indirdiler.

kader. Düz ovada bir gül fidanıydı Karayılan'ın Karayılan olmazdan önceki siperi. Antep sıcak. Antep çetin yerdir. toprağı kökünden söküyordu. Düşman tutmuştu tepeleri. Akan : Antep'in kanıydı. düz ovayı Antepliler düşmana bırakacaklardı. korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun. Antepliler silâhşor olur. «Karayılan» olmazdan önce . Ve ne çare.Düşman şarapnel döküyordu. Fakat düşmanın topu vardı. namlıya tek fişek sürmeden yatıyordu yüzükoyun. Bu fidan öyle küçük. Antepliler yiğit kişilerdir.

gözleri ateşten al. .umurunda değildi Karayılan'ın kıyamete dek düşmana verseler Antep'i. korkaktı da bir tarla sıçanı kadar. Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi. Hayvan devrildi kaldı. Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar. Birden bir kurşun gelip kafasını aldı. Karayılan Karayılan olmazdan önce kara yılanın encâmını görünce haykırdı avaz avaz ömrünün ilk düşüncesini . dili çataldı. deli gönlüm. gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun ak bir taşın ardından kara bir yılan çıkardı kafasını. Derisi ışıl ışıl. Siperi bir gül fidanıydı onun. «Đbret al.

vurun ha yiğitler namus günüdür.. Düşmanı tepelerde yediler. Kilis yollarından kelle getirek.» Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olan.. Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olana : KARAYILAN dediler.» Ve biz de bunu böylece duyduk ve çetesinin başında yıllarca nâmı yürüyen Karayılan'ı ve Anteplileri ve Antep'i . fırlayıp atlayınca ileri bir dehşet aldı Anteplileri. nerde düşman varsa orda bitirek. ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm.demir sandıkta saklansan bulur seni. seğirttiler peşince. «Karayılan der ki : Harbe oturak.

aynen duyup işittiğimiz gibi destânımızın birinci bâbına koyduk. Çanakkale. tifüs ve Đspanyol nezlesi . Galiçya. ĐKĐNCĐ BAP YIL YĐNE 1919 ve ĐSTANBUL'UN HÂLĐ ve ERZURUM ve SIVAS KONGRELERĐ ve KAMBUR KERĐM'ĐN HĐKÂYESĐ Biz ki Đstanbul şehriyiz. Seferberliği görmüşüz : Kafkas. Filistin. vagon ticareti.

dört yanımız mavi mavi dağdır. fakir Đstanbullular sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarında. bir de uzun konçlu Alman çizmesi 914'ten 18'e kadar yedi bitirdi bizi. Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker erimiş altın pahasında gazyağı ve namuslu. Bir de sakalı Halife'nin. Biz ki Đstanbul şehriyiz. büyük bir şair : . Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa ve süpürge tohumu ve çöp gibi kaldı çocukların boynu. Öfkeli.bir de Đttihatçılar. bir de Vilhelm'in bıyıkları. Miloviç de beyaz at gibi bir karı. çalışkan. Pötişan'da ve Ada'da Kulüp'te aktı Ren şarapları su gibi ve şekerin sahibi kapladı Miloviç'in yorganına 1000 liralıkları. denizdir. Ve lâkin Tarabya'da. güzelizdir.

gözü kanlı dört düvele anadan doğma çırılçıplak. Ve kurumuştu ve kan içindeydi memelerimiz. işte. 919'dur. Biz ki Đstanbul şehriyiz. Fransız. yekpare Acem mülkünü fedâ etti bir sengimize. Đtalyan. bir de zavallı Afrika zencileri yer bitirir bizi bir yandan. Đngiliz. Amerikan bir de Yunan.«Ey bin kocadan arta kalan bilmem neyi bakir» demiş bize ve bir başkası. Mevsim yazdır. Ve teşrinlerinde geçen yılın dört düvele teslim ettiler bizi. Biz ki Đstanbul şehriyiz. bir yandan da kendi köpek döllerimiz : . arzederiz halimizi Türk halkının yüce katına.

kavaklarda tane tane yapraklar. Ve terden ve toz dumandan ve sinekten geçilmez .. yüce Türk halkı. tandırında tezek yakar Erzurum. Biz ki Đstanbul şehriyiz. buz tutar yiğitlerinin bıyığı ve geceleyin karlı ovada kaskatı katılaşmış. Erzurum'da kavaklar tane tane.Vahdettin Sultan. malûmun olsun çektiğimiz acılar. Erzurum'un kışı zorludur balam. Erzurum'da kavaklar. balam. 919 Temmuzunun 23'üncü günü pek mütevazı bir mektep salonunda in'ikad etti Erzurum Kongresi. ve damadı Ferit ve Đngiliz muhipleri ve Mandacılar. donmuş görürsün karanlığı..

. Erzurumlu türkülere. Buna rağmen. Erzurum güzelleri giyer. balam. mazlum milletlerden bahsedildi bütün mazlum milletlerden ve emperyalizme karşı dövüşlerinden onların. Halim selimdir Erzurum'un adamı ve lâkin dönmesin gözü bir kere!. Buna rağmen. balam. «Bütün aksâmı vatan birküldür» denildi. «Âsi gelmiyelim» diyenler vardı.» Hattâ casuslar vardı içerde. Orda. incecik ak yünden ehramı. Erzurum'un düzdür. Yürek boynun büker. topraktır damı. «makamı hilâfet ve saltanata. bir Şûrayı Millî'den bahsedildi. Đradei Milliyeye müstenit bir Şûrayı Millî'den.. Erzurum'da on dört gün sürdü Kongre : orda. .Erzurum'da yaz gelip de bastı mıydı sıcaklar.

diyorlardı.. kalacak elde. . diyorlardı. şu halde. Memâliki Osmaniye'nin cümlesine şâmil Amerikan mandaterliğini talep etmeği memleketimiz için en nâfi bir şekli hal kabul ediyoruz. «Manda ve Himaye. şâyanı arzu ve tercihtir. Yağdırıldı telgraflar Erzurum'a : «Amerikan mandası altına girelim.» diye. buz tutar yiğitlerin bıyığı. diyorlardı. Erzurum'un kışı zorludur balam. Erzurum'da kaskatı. Türk halkından kesmişlerdi umudu. şu halde. «Đstiklâl. diyorlardı.«Kabul olunmaz. dimdik ölür adam.» denildi.. paşalar. Đstanbul'da birçok hanımlar.» Buna rağmen.. beyler..» Fakat bu şekli halli kabul etmedi Erzurumlu. birkaç vilâyet. amma bugün bu. mümkün değil. kabullenmez yılgınlığı.

Đstanbul'da hanımlar. Çok tehlikeli anlar yaşıyoruz.» . sonra Yeni Dünya'nın sayesinde Đstiklâli kafasında ve cebinde taşıyan bir Türkiye vücuda geliverir. yirmi sene zahmet çekeriz. Biz de on beş. Hem artık işi uzatmağa gelmez. tül perdeler. cehalet ve çok konuşmaktan başka müspet bir hayat kuramayız. içine girdiği memleket ve millet hayrına nasıl bir idare kurduğunu Avrupa'ya göstermek ister. beyler. şişeler. çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleri ve biçare telgraf telleri devretmek için Amerika'ya Anadolu'yu şöyle diyorlardı Erzurum'dakilere : «Bizi bir başımıza bıraksalar. Sergüzeşt ve cidâl devri geçmiştir : Türkiye'yi. geniş kafalı birkaç kişi belki kurtarabilir. kravatlar. tarafgirlik. Đşte bu yüzden Amerika çok işimize geliyor. paşalar. Ne olacak. Filipin gibi vahşi bir memleketi adam etti Amerika. apoletler. Amerika.

istiklâli ihlâl etmiyeceği muhakkak iken. sapsarı yılgınlıklarıyla beraber ve ihanetleriyle birlikte bir de Amerikan gazeteci getirmiştiler. Ve Đstanbul'dan gelen bazı zevat. ve 8 Eylülde Kongrede bu sefer yine ortaya çıktı Amerikan mandası. Fakat ayak diredi efendiler : «Mandanın. Ak koyunla kara koyunun geçitte belli olduğu günlerdi o günler. . Ve Erzurumlulardan ve Sıvaslılardan ve Türk milletinden çok işbu Mister Bravn'a güveniyorlardı. Bu zevata : «Đstiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!» denildi.» dediler. «Hem zaten.4 Eylül 919'da toplandı Sıvas Kongresi.» dediler. «Herhalde bir müzâherete muhtacız diyorum ben.» dediler.

» dediler. düşmanımız vapurla asker getirir. Đstanbul'daki Amerikan dostlarımız : Mandamız korkunç değildir. Biz Erzurum'dan hangi şimendiferle nakliyat yapabiliriz? Mandayı kabul etmeliyiz.» . Ve Allah muhafaza buyursun Đzmir kalsa Yunanistan'da ve harbetsek. Ve esasen. Hem. «müstakil kalamayız böyle bir zamanda. biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz. borcumuz 500 milyon.«birbirine mani şeyler değildir istiklâl ile manda. diyorlar. Cemiyeti Akvam nizamnamesine dahildir. diyorlar.» dediler. toprak çorak. Memleket harap. «Onlar dretnot yapıyor. vâridat ise 15 milyon ancak. hemen.

mektep kitapları ve bir de saçları altın gibi sarı fakat alnı çizgiler içinde anası gelir. Adapazarlıydı Kambur Kerim. mandayı kabul etmedi fakat. umutlu. Dayısı şimendiferde makinistti.Ve böylece. 335'te Kerim Eskişehir'e gitti. mektebe. ya ĐSTĐKLAL. Düşman elindeydi Eskişehir. Kerim on dört yaşındaydı. Sıvas. Seferberlikte ölen babası marangozdu. bin dereden su getirdi Đstanbul'dan gelen zevat.» dedi. ya ölüm!» dedi. Kambur Kerim de böyle dedi aynen. «Hey gidi deli gönlüm. teyzelerine ve dayısına. Fahri Bey çiftliğinde patates toplayıp kaz gütmek. Seferberlik denince aklına Kerim'in : çok beyaz bir yastıkta kara sakallı bir ölü yüzü. «Akıllı. . sabırlı deli gönlüm.

avuçlarının üstü esmer.kamburu yoktu. gâvura karşı koyan zeybeklere göndereceğim. bakla. siyah gözleri parlak. (şaşılacak şey. içi ak ve tel örgülerin üzerinden Kerim'e bisküviti kutularla atan amcalardı. Bunlar (şaşılacak şey) Türkçe bilmeyen ve siyah sakalları. Kocaman bir ambarları vardı. Bir gün dedi ki makinist dayısı Kerim'e : «Ambardan silâh çalıp bana getir. Dümdüzdü fidan gibi ve dünyaya meraklı bir çocuktu. kuru üzüm. Kerim içinde oynardı. katırların yemesi için) ve sonra cephane sandıklarıyla silahlar. Ambarda nohut çuvalları. Dayısı sürmeğe gittiği günler şimendiferi Kerim'e ekmek vermediğinden teyzeleri (çok uzun saçlı. ihtiyar iki kadın) Hintli askerlerle dost oldu Kerim.» Ve ambardan silâh çaldı Kerim : .

yüzü gülmez bir paşaydı bu. . Aldattı Hindistanlı dostlarını zeybekleri daha çok sevdiğinden. Çabucak öğrendi Kerim ata binmeyi. Ertesi gün Lefke köprüsünü atıp zeybekler gelince Eskişehir'e dayısı Kerim'i elinden tutup verdi onlara. parlak kara sakallı amcalar gitti. sığırtmaç olmayı -zaten bilgisi vardı bundakayalardan genç bir keçi gibi inmeyi. Kerim geçirdi onları istasyona kadar. Zaten çok sürmedi. Ve işte o günden sonra bugüne kadar kahraman bir türküdür ömrü Kerim'in. Eskişehir'den alıp onu «Kocaeli Grubu» paşasına götürdüler.bir bir tane daha beş on. Çatık kaşlı.

. Durgun bir geceydi. bir oyun arkadaşı gibi sevdi çeteleri o.. Gökyüzü gözükmez. Fakat ıslanmamış ki yerde yapraklar karanlıkta hışırtılarla yürüyordu beygiri Kerim'in. Ve bir fidan gibi düz bir fidan gibi cesur bir fidan gibi vaadeden bir çocuğun sevinçle oynadığı bu müthiş oyun sürdü 1337'ye kadar. Kocaeli ormanı gürgen ve meşeliktir : yüksek kalın.gizlenmeyi ormanda. Ve bütün bu marifetleriyle Kerim kaç kere ölüme bir kurşun atımı yaklaşarak ve «Geçmiş olsun» dedikleri zaman şaşarak düşman içinden geçip getirdi haber götürdü haber. Hafif yağmur yağmıştı biraz önce. Solda ilerde . Onu namlı bir «kaptan» gibi saydı çeteler.

Deli gibi gidiyordu hayvan. Dallardan damlalar düşüyordu Kerim'in yüzüne. Sarıldı beygirin boynuna. Meşeleri ve gürgenleriyle orman karanlık bir rüzgâr gibi geçiyor iki yandan. -Tekneciler'in ateşini görmüş olacaksonra birdenbire dörtnala kalktı.tepenin eteğinde ateş yanıyordu : «Tekneciler» diye anılan gâvur çetelerinin olmalı. heykel gibi. Beygirin başı gittikçe daha çok karanlığa giriyor. -Ay doğmuş olacak ki ortalık aydınlıktıVe Kerim aynı hızla geldiği zaman . Şaşırdı Kerim. Kâatlar götürmüş kâatlar getiriyor. Dizginleri bıraktı. Orman bitti birdenbire. Birdenbire durdu beygir. Đpsiz Recep'in yanından dönüyordu Kerim. Çocuğa art arda çarpıyordu ağaçlar. Kim bilir kaç saat böyle gidildi.

Adapazarı. kağnılar. Sonra belki on gün. Bindi beygire tekrar. . Kirezce'ye geldiler (Sapanca'yla Arifiye arası). Doğruldu. Uslu uslu yola koyuldular. mekkâre arabaları. sonra. gitgide daralan nefesi. Biraz zor nefes alıyordu. Geyve'ye girdi ertesi akşam. Kerim'i bir yaylıya bindirdiler. tekerlendi Kerim. Beli o kadar ağrıyordu ki inemedi beygirden indirdiler. Kırılmıştı camı. Hayvan topallıyordu biraz. Ve aklına ilk gelen şey saatına bakmak oldu. Sol kulağı kanıyordu Kerim'in. belki on beş.Armaşa'nın altında Başdeğirmenler'e beygir ansızın kapaklandı yere. Kerim durdu.

Sonra. Konya. ovdu Kerim'i bayıltıncaya kadar. Hâlâ rüyalarında görür Kerim incecik bir yoldan eşekle gelip üzerine doğru eğilen bu çiçekbozuğu insan yüzünü.Yahşıhan. Sile nahiyesi (burda malûl gaziler için takma kol ve bacak yapılıyordu). ÜÇÜNCÜ BAP YIL 1920 . Yirmi gün geçti aradan. ve nihayet Hatçehan köyünden çıkıkçı Şerif Usta. zifte koydu bu kırılmış dal gibi çocuk gövdesini. Ve sonra bir ikindi vakti ziftin içinden Kerim'i kambur çıkardılar. Usta.

çarpışarak çekildik. Akhisar. Düşman ordusu yine başladı yürümeğe. Karacabey.ve ARHAVELĐ ĐSMAĐL'ĐN HĐKÂYESĐ Ateşi ve ihaneti gördük. . Ateşi ve ihaneti gördük. Yaralı ve dehşetli kızgın fakat toprağımızdan emin. Dumlupınar sırtlarındayız. Bursa ve Bursa'nın doğusunda Aksu. Nazilli düştü. Dayandık dayanmaktayız. 920'nin 29 Ağustos'u : Uşak düştü...

Adapazarı : Đçimizde Hilâfet Ordusu. bir gece vakti kilim ve halı yüklü katırları. Sabah. Anzavur isyanları. 3 Ekim Konya. Yürekleri karanlık. Alaeddin tepesinde üç gün üç gece hüküm sürdüler. Ve aynı sıradan. Ve Manavgat istikametlerinde kaçıp ölümlerine giderken terkilerinde kesilmiş kafalar götürdüler. 500 asker kaçağı ve yeşil bayrağıyla Delibaş girdi şehre. Bolu.1920 Şubat. Düzce. koyun ve sığır sürülerini önüne katıp düşmana geçti. Nisan. Ve 29 Aralık Kütahya : 4 top ve 1800 atlı bir ihanet yani Çerkez Ethem. Geyve. Mayıs. .

yüreklerinde müthiş bir ümit vardı. Ve orda sargı. Fakat bozkırda kişneyip köpürmeden sabırlı ve doludizgin koşmasını biliyorlardı. Đnsanlar uzun asker kaputluydu. Đnsanların başında kalpak. atları ve kendileri semizdiler.kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü. etimiz mütehammil. inanılmaz zaafları. hasta bir fundalıktan yüksek değillerdi. deri ve asker postalları halinde . etlerinde kurşun yaralarıyla köy odalarında unutulmuştular. Beygirler çirkindiler. Ruhumuz fırtınalı. silâhları ve beygirleriyle insanlardı dayanan. yalnayaktı insanlar. korkunç kuvvetleriyle.. kedersiz ve ümitsizdiler. bakımsızdılar. Đnsanlar. yüreklerinde keder. Ateşi ve ihaneti gördük. Đnsanlar devrilmişti. Sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil..

Ve çok uzak. mavzerleri. gecenin bu geç vakitlerinde. cıgara kâadı. kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları : hürriyet ve ümit. ölü ayaklarıyla karanlıkta köylerin içinden geçiyorlardı. Ve asker kaçakları. tuz ve sabun yüklü yaylıları.yan yana. korkuları. Koparılmış gibiydi parmakları saplandığı yerden eğrilip bükülmüştü ve avuçlarında toprak ve kan vardı. çok uzaklardaki Đstanbul limanında. bedbahttılar. Acıkmıştılar. merhametsizdiler. sırtüstü yatıyorlardı. çıplak. su ve rüzgârdılar. Şosenin ıssız beyazlığına inip nal sesleri ve yıldızlarla gelen atlıyı çeviriyor ve Bolu dağında ekmek bulamadıkları için deviriyorlardı uçurumlara : şayak. .

denizde bir insan sesinin ve demirli şileplerin kederlerini ve Kabataş açıklarında sallanan saman kayıklarının fenerlerini peşlerinde bırakıp ve karanlık suda Amerikan taretlerinin önünden akıp küçük. Dümende ve başaltlarında insanları vardı ki bunlar uzun eğri burunlu ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki sırtı lâcivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin zaferi için hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin .Onlar. büyük sırlarını götürüyorlardı. üç tondan on tona kadardılar ve lâkin yelkenlerinin altında fındık ve tütün getirip şeker ve zeytinyağı götürürlerdi. suda ve rüzgârda ilk deniz yolculuğundan beri vardılar. Tekneleri kestane ağacındandı. Şimdi. kurnaz ve mağrur gidiyorlardı Karadeniz'e. Şimdi.

. Şaban Reisin teknesi ateşten diregiyle gömüldü suya. Ve dalgaların üstünde sallanarak alev alev yanan : Şaban Reisin beş tonluk takası. gecenin karanlığında..bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler.poyraz. Karanlıkta kurşunîi derisi kırmızıya boyanan baltabaş gemi Đngiliz torpitosudur. dalgalar minare boyundaydılar ve başları bembeyaz parçalanıp dağılıyordu. Rüzgar : yıldız . Esirlerini bordasına alıp kayboldu Đngiliz torpitosu. Arheveli Đsmail bu ölen teknedendi. Kerempe Fenerinin yirmi mil açığında..

» Gece.Ve şimdi Kerempe Fenerinin açığında.» dedi. «bu.» dedi.» Ve Kerempe Fenerinde düşman projektörü dolaşınca takanın yelkenlerinde. . sana emanettir. Đsmail'in etrafında hep bir ağızdan konuşuyordu. bulutların ve dalgaların kalabalığı. fakat yalnız değil : rüzgârın. batan teknenin kayığında emanetiyle tek başınadır. Tophane rıhtımında Kamacı ustası Bekir Usta ona : «Evlâdım Đsmail. Arheveli Đsmail kendi kendine sordu : «Emanetimizle varabilecek miyiz?» Kendine cevap verdi : «Varmamış olmaz. «hiç kimseye değil.

» deyip. Elleri kanayarak çekiyor Đsmail kürekleri. peşinden üç-kardeşler. Kavgadan .Đsmail. Đsmail bodoslamadan bir sağnak yedi. reisinden izin isteyip.» deyip atladı takanın patalyasına. Rüzgâr tam kerte yıldıza dönüyor. «Allah büyük ama kayık küçük» demiş Yahudi. «emaneti yerine götürmeliyiz. «Şaban Reis. açıldı. Ve denizi bıçak atmak kadar iyi bilmeseydi eğer alabora olacaktı. Đsmail rahattır. bir sağnak daha. Ta karşıda bir kırmızı damla ışık görünüyor : Sıvastopol'a giden bir geminin sancak feneri.

Ve Đsmail'in gözü tutmazsa liman reislerini ta Ankara'ya kadar gidip onu kendi eliyle teslim edecektir. Đsmail unsurunun içinde. küreklerin sapını. Dalgalar bir müddet daha . dümenin yekesini ve Kemeraltı'nda Fotika'nın memesini aynı emniyetle tutarlar. Yüz kerte birden atlayıp rüzgâr bir anda bütün ipleri bıçakla kesilmiş gibi düştü. Rüzgâr karayel göstermedi. Belki karayel gösterecek. Rüzgâr bocalıyor. O eller ekmeği. Emanet : bir ağır makinalı tüfektir. Fakat Đsmail ellerine güvenir.ve emanetinden başka her şeyin haricinde. En azdan on beş mil uzaktır en yakın sahil. Đsmail beklemiyordu bunu.

Đlkönce küfretti. Đsmail şaşırıp bıraktı kürekleri. kırıldı kürekler. . yüklendi küreklere. Ve birdenbire öyle kahrolup duydu ki insansızlığı yıldı elleri. Ve bir balık gibi ürkerek. Sular tekneyi açığa sürüklüyor. Artık hiçbir şey mümkün değil. Kaldı ölü bir denizin ortasında kanayan elleri ve emanetiyle Đsmail. Bir ürperme geldi Đsmail'in içine. Ne korkunçtur düşmek kavganın haricine.yuvarlandılar teknenin altında sonra deniz dümdüz ve simsiyah durdu. bir sandal bir çift kürek ve durgun ölü bir deniz şeklinde gördü yalnızlığı.

Sonra. güldü. Sonra. DÖRDÜNCÜ BAP NURETTĐN EŞFAK'IN BĐR MEKTUBU ve BĐR ŞĐĐRĐ Kardeşim. Sonra. eğilip okşadı mübarek emaneti. «elham» okumak geldi içinden. Hep aynı Anadolu havalarını çalıyor gramofon kocaman bir boru çiçeğine benzeyen ağzıyla. sana bu mektubu Ankara'da Kuyulu kahvede yazıyorum. Sonra. malûm olmadı insanlara Arhaveli Đsmail'in âkıbeti..... .

kendi dillerini. güzel şey.Dışarda yağmur. öğretmek. bozkırda ateş hattına girmek haksız ve hazin bir iş bölümü. Çocuklarımıza Türkçe okutmak. . Mektepten istifa ettim. Biliyorum : iş bölümünden bahsedeceksin. Fakat.. Ankara'da çocuklara ders vermek. Fakat bu dilin insanları için çakmak çalmak cehpede daha büyük daha güzel. en taze dillerinden birini. sevdirmek onlara dünyanın en diri. Cepheye gidiyorum ihtiyat zabitliğiyle.. Öyle günlerde yaşıyoruz ki ben bir iş yapabildim diyebilmek için : hep alnının ortasında duyacaksın ölümü. büyük şey.

Ve türkü söylerken. «Türk Köylüsü» diye. tam sana bunları yazarken asker geçiyor sokaktan .Bak. her nedense her zaman yaptığı gibi. dalgın ve yorgun. garip bir şiir.. yağmurda harap postallarının meşinini ıslatarak Meclis'in önüne doğru iniyorlar. mavi gözlüler. Yine birdenbire Yunus Emre geldi aklıma. Bir şiir yazdım. Başka türlü anlıyorum ben Yunus'u : Bence onda bütün bir devir dile gelmiş Türk köylüsü : öte dünyaya dair değil. Tıraşları uzamış biraz. gözlerimin yaşına bak.. Elâ gözlüler. sesini incelterek marş okuyor genç Türk köylüsü : «Ankara'nın taşına bak...» Yüzleri mühim. . Elleri büyük ve esmer. Đstasyona gidecekler. kara gözlüler. bu dünyaya dair kaygılarıyla.

Bir tuhaf mı oluyor böyle günlerde şiir yazmak? Her ne hâl ise. hoşça kal. Yol görünür onun garip serine. gözlerinden öperim. Ferhad'dır Kerem'dir ve Keloğlan'dır. babalar umudu keser. analar. Hoca Nasreddin gibi ağlayan Bayburtlu Zihni gibi gülendir. . Kardeşin Nurettin Eşfak TÜRK KÖYLÜSÜ Topraktan öğrenip kitapsız bilendir.

Çarşambayı sel alır.» . kanadı kırılır çöllerde kalır. ne düşmanı kayırır. ölmeden mezara koyarlar onu.. Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeyegörsün önlerine ve bir kerre vakterişip «-Gayrık yeter!. O.. «Dağları yırtıp ayırır. toprağın nabzı başlar onun nabızlarında atmağa. mahlûkat yerinden durur». Bunu bir dediler mi.. «Đsrâfil sûrunu urur..» demesinler.kahbe felek ona eder oyunu. «Yûnusû biçâredir Baştan ayağa yâredir». kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa. Ne kendi nefsini korur. ağu içer su yerine. bir yâr sever el alır.

Đstanbul'da bulunan nâzır. mebus.BEŞĐNCĐ BAP 920'NĐN 16 MARTI ve MANASTIRLI HAMDĐ EFENDĐ ve REŞADĐYELĐ VELĐ OĞLU MEMET'ĐN HĐKÂYESĐ «Bu hamiyetli ve cesur. Đstanbul felâketinden kim bilir haber almak için ne kadar intizarlar içinde kalacaktık. Demek ki cümlesini heyecan ve helecan kaplamıştı. Manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı. 295. kumandan. Devlet Basımevi. s. teşkilâtımız mensupları içinden bir zat çıkıp vaktiyle bize haber vermeği düşünmemiş olduğu anlaşılıyor. Bir ucu Ankara'da bulunan telin Đstanbul'da bulunan ucuna yanaşamayacak kadar şaşkın bir hale gelmiş olduklarına bilmem ki hükmetmek caiz olur mu?» (Nutuk. Đstanbul 1938) .

Đngilizler bastı bu sabah Şehzadebaşı'ndaki Muzika karakolunu.920'nin 16 Martı. Harbiye Nezareti telgrafhanesi buldu Ankara'yı : «Etrafta dolaşıyor Đngiliz askerleri. Müsademe edildi. Öğleden evvel saat onda makina başında şöyle bir telgraf aldı Ankara'daki : «Der-aliye 16/3/1920.» . Berâyi malûmat arzolunur. Đngilizler burdadır. Manastırlı Hamdi. Teli kes. Đşgal altına alıyorlar Đstanbul'u şimdi.» 920'nin 16 Martı. Nizamiye kapısına. Đşte giriyorlar içeri. Şimdi işte Đngiliz askerleri giriyorlar nezarete.

bir taraftan da zırhlılardan asker ihraç olunuyor. 16 Mart 1920 Hamdi» 920'nin 16 Martı. Emri devletlerine muntazırım.920'nin 16 Martı. on beş mecruh olup Đngilizler zırhlıları rıhtıma yanaştırıp . Harbiye telgrafhanesini de işgal etti Đngiliz bahriye askeri Tophane'yi de işgal ediyorlar bir taraftan. Vaziyet vehamet kesbediyor efendim. Neticede bizden altı şehit. Durumu bir daha tekrar etti Hamdi Efendi : «Sabah bizim asker uykuda iken Đngiliz bahriye efradı karakolu işgal etmekte iken askerlerimiz uykudan şaşkın kalkınca müsademe başlıyor. Paşa hazretleri. Manastırlı Hamdi Efendi buldu Ankara'dakini tekrar : «Paşa hazretleri.

Şarkışla'dan Osman. 920'nin 16 Martı basıldı Vezneciler'de karargâh. Üçümüzü uykuda kesti kâfir. Burası da işgal olunacaktır bir saata kadar.» 920'nin 16 Martı uykuda kesti kâfir üçümüzü. kurşuna dizdi kâfir ikimizi. Kovmuşlar. bir de Zileli Abdülkadir. Şimdi haber aldım efendim. üçümüz : Abdullah çavuş. Đşte Beyoğlu telgrafhanesi de yok. 920'nin 16 Martı Bozdoğan Kemeri'nde kurşuna dizdi kâfir ikimizi. Uyan be tosunum uyan. Đşte Beyoğlu telgraf memurları geldiler. Đngiliz'in hepsi değil domuzu Sabaha karşı aldı canımızı.Beyoğlu ve Tophane'yi işgal edip. .

Üçümüzü uykuda kesti kâfir. Soktu Osman'ın karnına kasaturayı. karakolun karşısında bırakmadım elimden silâhı. Senin ırzını kurtardım Đstanbul'um. kurşuna dizdi ikimizi. 920'nin 16 Martı uykuda kesti kâfir üçümüzü. . Üçümüzü uykuda kesti kâfir. Doymadı dünyasına Abdülkadir. kurşuna dizdi ikimizi. yere serdim iki Đngiliz'i. 920'nin 16 Mart sabahı. Şimdi üçümüz : Abdullah ve Osman ve Abdülkadir. Sana can feda çakır gözlü gülüm.Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı. taşları yan yana yatar Eyüp'te. Dört çocuk babasıydı Abdullah çavuş. Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi. bastı göğsüne kâfirin dizi.

. belki mağripte. adını da bilen yok. Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi. biz de bilemeyiz yerini. son mekânı şöyle dursun. kara kaytan bıyıklı bir şehit. Uykuda kestiler üçümüzü. Bir de altıncımız var.. kurşuna dizdiler ikimizi.Arama. bulamazsın ikimizin kabrini. belki maşrıkta. ALTINCI BAP MUHAREBELER . Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı.

sandıklar dolusu konyak. yavrum. ya başlıyor. soğuklar insanı arı gibi haşlıyor.. Bu.. Ve nihayetinde düşmanlar karın üstünde top arabaları. Sonra. köprüleri yaktılar. Zemheriler bitti diyelim. Kan gövdeyi götürdü. altı kamyon bıraktılar. rüzgâr. kaçarlarken. yavrum. Muharebe beş gün beş gece sürdü.ve DÜŞMAN ELĐNDE KALANLAR ve KARTALLI KÂZIM'IN HĐKÂYESĐ Đnönü meydanı. sonra ikincisi : 23 Mart 1921 günü . hamsin ya başladı. köyleri. Birinci Đnönü.

Saat altı otuz. 27 Mart : Bütün cephelerde temas. (ayışığı var mıydı bilmiyorum) Đnönü karanlığı sesler ve kıvılcımlarla doluydu. Ve Martın 31'inci gecesinde. 29. Sağ cenah ilerimize yanaştılar.düşmanın Bursa ve Uşak grupları üstümüze yürüyor. ucuz bir demirdir. hartucu. 28. Onlarda. . 30 : Kavgaya devam. topçu ve piyade bizden üç kere fazla. Ve ertesi gün 1 Nisan : Metristepe aydınlanıyor. 26 Mart : Akşam. namlusu yoktur ve kılıç çıplak. Atların makanizması. bizim atlımız çok.

Sakarya'yı üç yerinden sallarla geçiyoruz. Sonra.Bozöyük yanıyor. Sonra. Ve dolaşıp Sapanca Gölü'nün sazlıklarını yanaştık Đzmit'in doğusunda çuha fabrikasına. Düşman muharebe meydanını silâhlarımıza terketmiştir. Bir yaz gecesi. Dünyada yalnız pırıltılar ve böceklerin sesi. Haziran. Basarak aldık Adapazarı'nı. Sonra 23 Ağustos : . kısmen gemilere binerek denizden ve kısmen Karamürsel üzerinden Bursa'ya çekilip boşalttı Đzmit şehrini gece yarısı. 8 Nisandan 11 Nisana kadar : Dumlupınar. Düşman.

dağlar. üç yüz topu vardır. Bizim kırk bin piyademiz. dört bin beş yüz atlımız.Sakarya melhamei kübrâsı ki devamı 13 Eylül gününe kadardır. düşmanın seksen sekiz bin piyadesi. Gökler-dağı. Harp meydanının kuzey yanı Sakarya ve dağlardır : keskin ve dik yamaçlarıyla ve kireçli toprakları ve kayalarında tek başlarına birbirinden uzak haşin ve münzevi çam ağaçlarıyla Abdülselâm-dağı. Ve Sakarya'dan bu havalide yalnız. çatal tırnaklı karacalar su içmektedir. Ankara suyunun döküldüğü yerden Eskişehir kuzeybatısına kadar .

. Đnanılmaz şeyler düşmandadır ki bunların arasında : 7 göl. Buna rağmen : Sene 1922 ve 15 vilâyet ve sancak ve 9 büyük şehir düşman elindedir. 11 nehir ve köklerinde baltamızın yarası . Bu çölün. Güneyde ve güneydoğuda yapraksız ve hazin geniş ve uzun ve insana bıraktığı hiçbir şeye acımadan ölmek arzusu veren Cihanbeyli ovası : çöl. bu dağların..Sakarya mecrası uçurumlar içinden geçmektedir. bu nehrin ve bizim önümüzde yirmi iki gün ve gece fasılasız dövüşüp düşman ordusu ric'ata mecbur kaldı.

bir tersane. sonra. ve 19 körfez ve liman ki belki birçoğunun rıhtımı. kırmızı. yeşil fenerleri yoktur ve belki sularında ateş kayıklarının ışıltısından başka ışık yanmadı. 3 deniz. mendireği. Sonra. gurbette göründüğümüz ve neden ve niçin olduğunu sormadan çöle. ölüme gittiğimiz yol ve sonra toprak ve o toprağın insanları : .ve yangınlarıyla bizim olan yüz kere yüz bin dönüm orman. 6 kol tren hattı. Çanakkale'ye. iki silâh fabrikası. göz alabildiğine yol : sılaya gittiğimiz. fakat onlar tahta iskeleleri ve kederli balıkçılarıyla bizimdiler.

Uşak tezgâhlarının halı dokuyanları. maraba. 15 vilâyet ve sancak ve 9 büyük şehir düşman elindedir. Mehtaplı bir gece. yarım meşin çizmeli ve ham çarıklı köylüler. öyle ıssız. . ırgat. ortakçı. davarlı ve davarsız. ve sonra. kıl çadırlı yürükleri Aydın'ın. klaptan işlemeli eğerleriyle meşhur Manisa'lı saraçlar. gümüş bir kutunun içindesin : ortalık öyle bir tuhaf aydınlık. yol kıyılarında ve istasyonlarda açlar ve kurnaz ve cesur ve ağırbaşlı ve çapkın ve kütleleriyle delikanlı Đstanbul ve Đzmir işçileri ve zahire ve kantariye tâcirleriyle eşraf ve âyân.

. Parlıyor arpacık namlının ucunda : yüz yıllık yoldaymış gibi uzak ve bir damlacık. Kâzım iyi hesaplamış herifin geçeceği yeri. Kız gibi Osmanlı filintası. Đşte sökün etti Mansur karşıdan : beygirin üzerinde. Yatıyor filintasının arkasında Kartallı Kâzım. Đngiliz kadanası.Ya çok seslidir ya hiç ses vermez mehtaplı gece zaten. Kâzım emir aldı merkezden : Gebze'deki Đngiliz'in tercümanı vurulacak. Kendi halinde yürüyor hayvan ortasında demiryolunun sallana sallana. Beygir yüksek. Köylerde teşkilât kurmuş tercüman Mansur : satıyor bizimkileri.

ağır ağır. namlıyı kaldırdı birazcık Kâzım. mehtapla yüz yüze geldiler. nişan aldı sallanan başına Mansur'un. Soldaki yamaçtan bir taş parçası düştü. belki de uyuyor üzerinde beygirin. Yaklaştıkça büyüyor herif. başı sallanıyor. -ağaç çınar-. gez. Tercüman herhalde bırakmış dizginleri. Çevrildi Kâzım'ın başı kuşun uçtuğu yana. Kuş ürkmüş olacak. Mehtap koskocaman. Zaten mehtapta heybetli görünür insan. bembeyaz. Arada kaldı kalmadı dört yüz adım. Ve Kâzım'ın gözünü aldı âdeta. Zaten bu yüzden. tekrar göz. Bir kuş uçtu sağdaki ağaçtan. arpacık ve filintayı ateşlediği zaman . desdeğirmi.

ellişerden iki yüz metre eder. Yetiştirdi ikinci kurşunu Kâzım. Kalktı Kâzım. Beygirin üstünde sola yıkıldı Mansur. yürüdü Mansur'a doğru. . Mansur doğruldu ansızın. Üçüncü kurşun. Dördüncü kurşun. üzerinden kâatları alacak. Filintayı omuzladı Kâzım.ilk kurşun Mansur'un başını delecek yerde galiba omuzuna girdi. sürüklendi kaçan hayvanın peşinde biraz. Arada dört telgraf direği yalnız. Tercüman düştü beygirden. kaçıyor bayır aşağı. Herif «Hınk» dedi bir. sonra kurtuldu ki ayağı yıkılıp kaldı olduğu yerde. Yamaca sardı beygir. Fakat bir ayağı üzengiye takılı kalmış. beygirin başını çevirdi dörtnal kaçıyor.

bir pencere açıldı. ışık söndü.. Beşinci kurşunu yaktı Kâzım. Boğazlanıyormuş gibi bağırdı Mansur. kâatlar ıslanacak. Yürüyor sarhoş gibi sallanarak.Yıkıldı herif. yürüyor. Suya düşüp kaldı önde giden ve Kâzım tazelerken şarjörü bir ışık yandı beyaz evde. kaçmıyor artık. Mansur suya giriyor. Pencere kapandı. . tahta iskelesi iner denizin içine kadar. Art ayakları kırılmış bir hayvan gibi sürünüp tırmanıyor. Koştu Kâzım. bir de beyaz bir ev. Kâzım da bıraktı koşmayı. Doğruldu yine Mansur. Deniz kıyısına indiler. Galiba bir kadın baktı dışarıya. Orda boş bir fabrika var. Tercüman attı kendini tahta iskeleye.

Ama ne de olsa mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu. Demek istediğim. Düşmana satılmıştı. Kaç kişinin başını yedi. yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit üzüntü çekmemek için. dağılıp toplanıyor. böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp ortalık duruldukta.. Mansur'un işini bıçakla bitirdi Kâzım. lâfı uzatmıyalım. . Fakat kan kapatmıyor yazıyı. böyle günlerde bile. malûm. Velhasıl. ay da denize düşmüş toplanıp dağılıyor.. Namussuzun biriydi Mansur. muhakkak. ya insanlarda yürek dediğin taştan olacak. orası öyle. Kâatlar kan içindeydi.Hay anasını.

. YEDĐNCĐ BAP 922 AĞUSTOS AYI ve KADINLARIMIZ ve 6 AĞUSTOS EMRĐ . Ne malûm? dersen : Dövüştü pir aşkına. fakat namuslu.yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin. Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı. Ve kavga bittiği zaman ne çiftlik sahibi oldu. kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan. ne apartıman.. Kâzım'ınki taştan değildi çok şükür. yaralandı birkaç kere ve saire.

Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru. Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle. Gece aydınlık ve sıcak . Ve onlar ayın altında dönen ilk tekerlekti. kırık boynuzlarında ve ayakları altından akan toprak. toprak ve topraktı. Toprak öyle bitip tükenmez. dağlar öyle uzakta. sanki gidenler hiçbir zaman hiçbir menzile erişmiyecekti.ve BĐR ÂLETLE BĐR ĐNSANIN HĐKÂYESĐ Ayın altında kağnılar gidiyordu. kısacıktılar. ve pırıltılar vardı hasta. Ayın altında öküzler başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi ufacık.

küçük çeneleri. kocaman gözleriyle anamız. odunda ve pazardaki ve karasabana koşulan ve ağıllarda ışıltısında yere saplı bıçakların oynak.ve kağnılarda tahta yataklarında koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı. ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar. Ve kadınlar. ince. yârimiz ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız ve ekinde. bizim kadınlarımız : korkunç ve mübarek elleri. tütünde. avradımız. Ve kadınlar birbirlerinden gizliyerek bakıyorlardı ayın altında geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine. bizim kadınlarımız şimdi ayın altında kağnıların ve hartuçların peşinde .

Ve ayın altında kağnılar yürüyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru. gecenin içinde : . süvari alaylarıyla yer değiştiriyordu. aynı yorgun alışkanlık içindeydiler. yer değiştirecek. Gecenin içinde rüzgâr. 2500 küsur kılıç ve 186326 tane pırıl pırıl insan yüreği ve bunun iki misli kulak. hatıraların dışında. kağnıları.harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi aynı yürek ferahlığı. 5 tayyare. Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde ince boyunlu çocuklar uyuyordu. kol. 325 top. Gecenin içinde toprak. ayak ve göz kımıldanıyordu gecenin içinde. «6 Ağustos emri» verilmiştir. 98956 tüfek. 2800 küsur mitralyöz. kıt'aları. Hatıralara bağlı. Birinci ve Đkinci ordular.

korkunç ve sessiz emniyetlerini birbirlerine sokulmakta bulup. dingilin üzerine budaklı bir gürgen kütüğü sarmış olmasına rağmen ve kalb ağrılarıyla ve on kilometrede bir karanlığa yaslanıp durduğu halde ve vantilâtöründe dört kanattan ikisi noksan iken şahsının vekarlı kudretini resmen biliyordu : «6 Ağustos emri»nde ondan ve arkadaşlarından . âletler ve hayvanlar. Kırılıp dağlarda kalan sol arka makası yerine şasinin altına. yorgun ayakları. cesur.insanlar. topraklı elleriyle yürüyorlardı. demirleri. Ve onların arasında Birinci Ordu Đkinci Nakliye Taburu'ndan Đstanbullu şoför Ahmet ve onun kamyoneti vardı. tahtaları ve etleriyle birbirine sokulup. inatçı ve şirret. kocaman. Bir acayip mahlûktu üç numrolu kamyonet : Đhtiyar.

Đhzar ve teşkil olunanlar. Ay battı. çınar dibinde iki mars bir oyunla yenip Bücür'ü.» diye bahsediliyordu.. insanların. Bu şarkı nihaventtir ve beyaz tenteli sandalları. . güneşli karpuz kabuklarıyla bir deniz kıyısındadır şehir. siyah mavnaları.«. âletlerin ve kağnıların yanından geçip Afyon . bu meyanda Ahmet'in kamyoneti.. Ahmet'in kafasında uzak bir şehir ve bir şarkı vardı. Arkadaşlar ileri geçtiler. Manzara yıldızlardan ve dağlardan ibaret. Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet.. ihzar ve teşkil edilmiş bulunan ve cem'an 300 ton kabiliyetinde kabul olunan 100 kadar serî otomobil.Ahırdağları ve imtidadına doğru iniyorlardı. Vantilâtörde adedi devir düşüyor gibi..

Hani.kalk. sıra servilerin önünden yürü. Harbiye Nezareti'nin arka duvarında siyah çarşaflı bir kadın çömelip yere darı serper güvercinlere ve papelciler şemsiye üstünde papaz açarlar. köşede. yani yemek pişirmek. uskumru dolmasına da bayılırım pek. mektep bahçesi. altı cilt «Tarihi Cevdet» ve «Fenni Tabâhat». Ne diyorduk oğlum Ahmet? Dökmeciler sağda kalır. Uzunçarşı'ya saparken. sol kolda seyyar kitapçı : «Hikâyei Billûr Köşk». Motor mızıkçılık ediyor. Tabâhat. orda. çeşmeyi geç. derken. mutfaktan gelirmiş. medreseler. . bizi dağ başlarında bırakacak meret.

Uzunçarşı'yı dikine inersin. Rüstem Paşa Camii. Đlerde bir süvari kolu gidiyor. Yemiş iskelesindeyiz : sandalları.Yaldızlı kuyruğundan tutup bir salkım üzüm gibi yersin. dersin. sen kendi ellerinin hünerine alışmış olduğundan şaşarsın Đstanbullulara : ne kadar ince. Kuruyemişçiler. tesbihçiler. Sandalyacılar. Uzakta Balıkpazarı. Babacafer. Ve sen Đstanbullu. saptılar sola. tavla pulcuları. ne çeşitli hünerleri var. Zindankapı. mavnaları. halat ve dökme tunçtan çıngıraklar satılır. güneşli karpuz kabuklarıyla . Urgancılar. Urgancılarda yüz parça yelkenli gemiyi ve hesapsız katır kervanlarını donatacak kadar urgan.

bacakları biraz çarpıktı ama. Üç numrolu kamyonet durdu. Yemiş iskelesinden dilenci vapuruna binip Eyüp'te Niyet Kuyusu'na gittikti.. Sol arka lastik hava mı kaçırıyor ne? Đnip baksam. Eller. Kriko. Pompa. Derdine deva bulmazsak eğer. Dur bakalım Babacafer. Elleri yumuk yumuk... beyaz başörtüsü. Tam Kasımpaşa'ya yaklaştık.yüzüne hasret kaldığım deniz. Kaşları da hilâl gibi çekikti. yeşil zeytin tanesi gibi gözler... Küfreden ve küfrettiğine kızan elleri . Lastik hava kaçırıyor. Karanlık....

lastikte ve ihtiyar tekerlekte dolaşırken Ahmet hatırladı : bir gece nüzüllü babaannesini sedirden sedire taşırken kadıncağız.. sana tek başına verilmiştir üç numrolu kanyonet. pantol... Yedek? Yok. Ahmet'i postallarının üstünde çırılçıplak . külot. Đç lastik boydan boya patladı. Hem. gömlek ve kalpak ve kırmızı kuşak. hani bir koyun varmış.. Süleymaniyeli şoför Ahmet soyun. Ceket. don. Soyundu. kendi bacağından asılan bir koyun. Dağlarda avaz avaz imdat istemek? Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet.

. Beyaz başörtüsü. Bu şarkı nihaventtir. Saatta elli yapıyoruz. Deniz kıyısında bir şehir.. dayan arslan. dayan da dağlar anadan doğma görsün şoför Ahmet'i.bırakarak dış lastiğin içine girdiler.. şişirdiler...... Hiçbir zaman böyle merhametli bir ümitle sevmedi hiçbir insan hiçbir âleti. Dayan ömrümün törpüsü. SEKĐZĐNCĐ BAP ...

ne ağaç. ne toprak kokusu vardır. ne kuş sesi. Gündüz güneşin. Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır. Ve şimdi gece olduğu için ve dünya karanlıkta daha bizim.30.26 AĞUSTOS GECESĐNDE SAATLAR ĐKĐ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADAR ve ĐZMĐR RIHTIMINDAN AKDENĐZ'E BAKAN NEFER Saat 2. gece yıldızların altında kayalardır. daha yakın. daha küçük kaldığı için ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten evimize. aşkımıza ve kendimize dair sesler geldiği için kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi .

belki küçücük bir nehirdir. Küzeydoğuda Güzelim-dağları ve dağlarda tek tek ateşler yanıyor. bir buçuk adam boyundaki . Düşman üç saatlik yerdedir ve Hıdırlık-tepesi olmasa Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek. belki bir ırmak. Ve kocaman çiçekleri eflâtun kırmızı beyaz ve sapları bir.okşayarak gülümseyen bıyığını seyrediyordu Kocatepe'den dünyanın en yıldızlı karanlığını. Akarçay Dereboğazı'nda değirmenleri çevirip ve kılçıksız yılan balıklarıyla Yedişehitler kayasının gölgesine girip çıkar. Ovada Akarçay bir pırıltı halinde ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var : Akarçay belki bir akar su.

ne kadar uzundular? Birçoğunun adını bilmiyordu. yalnız. Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu. Ve Afyon önünde Altıgözler Köprüsü'nün altından gündoğuya dönerek ve Konya tren hattına rastlayıp yolda Büyükçobanlar Köyü'nü solda ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp gider. öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam . Yunan'dan önce ve Seferberlik'ten evvel Selimşahlar Çiftliği'nde ırgatlık ederken Manisa'da geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek. Düşündü birdenbire kayalardaki adam kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri. Kim bilir onlar ne kadar büyük. Ve yıldızlar öyle ışıltılı.haşhaşların arasından akar.

birdenbire beş adım sağında onu gördü. rahat günlere inanıyordu ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında.» dediler.nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel. Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. Bıraksalar ince. Halimur . Saat 3. O.30. eğildi. Yürüdü uçurumun başına kadar. Paşalar : «Üç. uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı.Ayvalı hattı üzerinde manga mevziindedir. Paşalar onun arkasındaydılar. durdu. Sarışın bir kurda benziyordu. Đzmirli Ali Onbaşı (kendisi tornacıdır) karanlıkta gözyordamıyla . saatı sordu.

Üçüncü kekemeydi fakat bölükte yoktu onun üstüne şarkı söyliyen.sanki onları bir daha görmiyecekmiş gibi baktı manga efradına birer birer : Sağda birinci nefer sarışındı. Sakarya'da yaralandı ve gözünü kırpmadan daha bir hayli yara alabilir. Beşinci. Çanakkale'de. Đkinci esmer. Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı. memlekette toprağını ve tek öküzünü ihtıyar bir muhacir karısına bıraktığı için kardeşleri onu mahkemeye verdiler ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için ona «Deli Erzurumlu» derdiler. Đnönü'nde. . Altıncı. Yedinci. Mehmet oğlu Osman'dı. yine de dimdik ayakta kalabilir. inanılmıyacak kadar büyük ayaklı bir adam. vuracaktı amcasını vuranı tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam.

Tabur imamı mevzideki biricik silâhsız adam : ölülerin adamı. Ve Đzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki : tavşan korktuğu için kaçmaz kaçtığı için korkar. . Herkes yerli yerinde. korkmıyacaktı bu kadar bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp birbirine böyle vurmasalar. Eller yakında. uzakta. makanizmalar üzerinde. On ikinci Piyade Fırkası. Gözler karanlıkta.Söğütlüdere mıntıkası.Sekizinci. kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru. Saat 4. Đçi rahattır. durdu boyun büküp el kavuşturup sabah namazına. Ağzıkara . Đbrahim.

45. siyah bıyıklı süvari. sütbeyaz bir Denizli horozu. Sandıklı civarı. Sarkık. Geride. kantarmasında köpük. düşman elinde kalan bir başka horoz vardır : baltaibik. atları. çınar dibinde. Saat 4. yenseler de âdâyı.Cennet. Đkinci Süvari Fırkası'ndan Dördüncü Bölük. Çukurova beygiri kuyruğunu karanlığa vuruyordu : dizkapaklarında kan. beygirinin yanında duruyordu. ebedî bir istirahattır. Köyler. Karşı dağlar ardında. Ve sarkık.. meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir Cenâbı rabbülâlemîne şühedâyı. köylerde bir horoz öttü. siyah bıyıklı süvari ellerinin tersiyle yüzünü örttü. Ve yenilseler de. .. kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.

Meselâ. Saat beşe on var. inandıklarının hepsine inanmıyorum. inanmış adam.. Kırk dakka sonra şafak sökecek. nasıl anlatsam. bilmem ki. mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak konuşuyor : -Bizim Đstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var.. «Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak». gelecek günler için . On beşinci Piyade Fırkası'ndan iki ihtiyat zabiti ve onların genci. Tınaztepe'ye karşı Kömürtepe güneyinde. fakat onun. bakın : «Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın.Düşmanlar herhal onu çoktan kesip çorbasını yapmışlardır.» Hayır. ben. Âkif. Darülmuallimin mezunu Nurettin Eşfak. uzunu.

Gün ağardı ağaracak. Kokusu tütmeğe başladı : Anadolu toprağı uyanıyor. Onu biz. en ön sırada.. Topçu evvel mülâzımı Hasan'ın .» Saat beşe beş var. kendimiz vaadettik kendimize.. Ve bu anda. «Kim bilir belki yarın.gökten âyet inmedi bize. Dağlar aydınlanıyor. Bir yerlerde bir şeyler yanıyor. kalbi bir şahan gibi göklere salıp ve pırıltılar görüp ve çok uzak çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak bir müthiş ve mukaddes mâcereda. ön safta. şahlanıp ölesi geliyordu insanın. Bir şarkı istiyorum zaferden sonrasına dair.

Saat kaç? . Baktı. kalktı ayağa.yaşı yirmi birdi. toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle Birinci ve Đkinci ordular baskına hazırdılar. ..Beş. on beşlik obüslere kadar. Şimdi bir hamlede o kadar büyük. yani. Kumral başını gökyüzüne çevirdi. Yüzbaşı sordu : . öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki bütün ömrünü ve hâtırasını ve yedi buçukluk bataryasını ağlanacak kadar küçük buluyordu.. yıldızları ağaran muazzam karanlığa.Yarım saat sonra demek. 98956 tüfek ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden yedi buçukluk şnayderlere. bütün âletleriyle ve vatan uğrunda. .

Sonra... Bunlar : Karahisar güneyinde 50 ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler. beygirinin yanında duran sarkık. . Sonra. düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihâta ettik Aslıhanlar civarında 30 Ağustosa kadar. Nurettin Eşfak baktı saatına : . 30 Ağustosta düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu. Sonra. Sonra.. bir çınar dibinde. siyah bıyıklı süvari kısa çizmeleriyle atladı atına. Sonra..Beş otuz.Alaca karanlıkta. Sonra. düşmanın müstahkem cepheleri düştü. Ve başladı topçu ateşiyle ve fecirle birlikte büyük taarruz.

.» Sonra. Ve bu postallar daha bir hayli zaman üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından seyredip güneşli gökyüzünü . Gözler hayretle yandılar : önünde. Sonra. buraya gönderenler öldürdü seni. Nurettin dedi ki : «Teselyalı Çoban Mihail.. yan yana yatan postalları her seferkinden kocamandılar. sırtüstü.Esirler arasında General Trikopis : Alaturka sopa yemiş bir temiz ve sırmaları kopuk frenk uşağı. Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak'ın ayağı. Kürek kemikleri altında toprağı duydu. baktı karşıya.. 31 Ağustos günü ordularımız Đzmir'e doğru yürürken serseri bir kurşunla vurulan Deli Erzurumluydu. Devrildi.» Nurettin dedi ki : «Seni biz değil. Baktı yukarı..

Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala. . sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden ve Deli Erzurumlu ölürken kederinden yüzlerini toprağa döndüler. ilerdeydi Ali Onbaşı. nalların... Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü ve şu türküyü duydu : «Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim. ellerin ve gözlerin pırıltısı ardarda çakan aydınlık bir bütündü. Sonra. Kan içindeydi yüzü gözü. Solda.ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler. Kaçanı kovalamıyordu yalnız ulaşmak da istiyordu bir yerlere ve sadece kahretmiyor yaratıyordu da.. Sonra. Ve kılıçların..

dişler kenetli. bu hasret bizim. Doğudan Batıya. . Sonra. ümitten ağlıya ağlıya.. ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benziyen toprak.»> Sonra. Kapansın el kapıları. sevinçten. Güneyden Kuzeye. Ve biz de burda bitirdik destanımızı.. Türk halkıyla beraber seyretti Đzmir rıhtımından Akdeniz'i. bu cehennem. bu dâvet bizim. yok edin insanın insana kulluğunu. Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.Bilekler kan içinde... bir daha açılmasın. 9 Eylülde Đzmir'e girdik ve Kayserili bir nefer yanan şehrin kızıltısı içinden gelip öfkeden. bu cennet bizim.

Türk halkı bağışlasın bizi. 941 Bursa Hapisanesi. kitabımızda yalnız onların mâcereları vardır. korkak. 939 Đstanbul Tevkifanesi. suda balık...Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap. hakîm ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır. cesur. câhil. 940 Çankırı Hapisanesi. onlar ki toprakta karınca. havada kuş kadar çokturlar. .

En yalnız dalganın üzerinde boş bir konserve kutusu.LODOS Başlangıç Kim bilir kaç milyon ton ağırlığında ummanda çalkalanmakta su... +1 Bir aydır ki hapisane geceleri böyledir : kızgın dişi kediler — apışları ıslak tüyleri diken diken enselerinde diş yerleri — bazan kuş bazan insan sesi çıkarıp .

.dolaşıyorlar gebe kalana kadar. Alınmış elimizden doğurtmak imkânımız. . yasak bana etine dokunmak senin. Lodos. Mevsim bahara yakın. bereketli bir rahimde yenmek ölümü. Nasıl şiddetli nasıl sıcak esiyor... Mevsim bahara yakın. Biz altı yüz adet kadınsız erkeğiz. En müthiş kudretim yasak bana : yeni bir hayat aşılamak. Hava lodos.. Nasıl şiddetli nasıl sıcak esiyor.. yaratmak seninle beraber : sevgilim.. Fırtına.

+3 Fabrikanın avlusunda elektrik ışığı. ve başından uçan miğferi yuvarlanıyor önünde rüzgârın. küt.. Bir kadın. Hangi boş koğuşun kapısı açık kalmış.. +2 Tepedelen cephesinde bir ceset. nasıl çarpıyor. Boynu çıplak. ucunda ince bir telin sallanıyor iki yana. küüüt.Bir yerlerde bir cam kırıldı yine — bu gece bu üçüncüsü —. . örtülüyor altında karların...

Rüzgâr vurdu putrellere..... Ve iki yanda çırpınan muşambalarıyla koşuyorlar gece yarısı denize doğru..uzun saçlarıyla etekleri uçarak atölyenin kapısında.. +4 Ovaya dörtnala yaylılar iniyor : çıngıraklar hamutlarında beygirlerin. Atölyenin saçağından büyük bir buz parçası düştü yere. +5 Đnce uzun kılçıklardan ibaret kalan kavak ağaçları aydınlıktılar mehtâbolmadığı halde. Ve kalın ve dallı budaklı kestaneler kımıldanıyor .

1. Mevsim bahara yakın ve doğumun — korkunç güzel ve sıcaktır — günü doldu dolacak. Yürüyor usareler yapraksız dalların ucuna doğru. Buna rağmen bu lodos. 23.. Buna rağmen havada dişi bir ten kokusu ve yüklü bir yumurtalığın sıcaklığı.. Gebe. Dağlarda kar çözülüyor. bu uğultu..— iki yana sallanıyor değil ağır ağır yer değiştiriyorlar âdeta — gidiyordu göz alabildiğine yıldızların ışığında yapraksız ahşap kalabalığı..1941 . Gebelik...

çalamazdı kapısını bahçesinde ebruliiii hanımeli açan evin. Bir dev gibi seviyordu dev.MAVĐ GÖZLÜ DEV. bahçesinde ebruliii hanımeli açan bir ev. Kadının hayali minnacık bir evdi. . yapamazdı yapısını. Ve elleri öyle büyük işler için hazırlanmıştı ki devin. MĐNNACIK KADIN VE HANIMELLERĐ O mavi gözlü bir devdi. Minnacık bir kadın sevdi.

O mavi gözlü bir devdi. Mini minnacıktı kadın. girdi zengin bir cücenin kolunda bahçesinde ebruliiii hanımeli açan eve. Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev.. Rahata acıktı kadın yoruldu devin büyük yolunda. Ve elveda! deyip mavi gözlü deve. dev gibi sevgilere mezar bile olamaz: bahçesinde ebruliiiii hanımeli açan ev. Minnacık bir kadın sevdi. NERDEN GELĐP NEREYE GĐDĐYORUZ? .

arkamızda kalan yollarda ulu uyumları aklımızın. çelikte ve pılastikte. Çocuklar ölebilir yarın. çocukların avuçlarında yeşerecekler. taşta. yüreğimizin. yaratan da biziz. Kanlı ayak izlerimiz mi önümüzdeki yollarda duran? Bir cehennem çıkmazında mı sona erecek önümüzdeki yollar? 1 Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler. tunçta. yıkan da yaratan da biziz bu güzelim. günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların. bu yaşanası dünyada. tuvalde. ellerimizin. kolumuzu uzunlaştırdığımızdan beri bir lobut boyu ve taşı yonttuğumuzdan beri yıkan da.Başlangıç Doğrultup belimizi kalktığımızdan beri iki ayak üstüne. . toprakta. Arkamızda kalan yollarda ayak izlerimiz kanlı.

Yok olan şehirlere şiirler yazılmayacak. çocuklar ölebilir yarın. Negatif resimcikler boşluğun karanlığında. kırematoryum. ne kuşpalazından. Kırematoryum. kırematoryum. Beş şehir vardı. . Yeller eser yerinde. Negatif resimcikler boşluğun karanlığında. Yüz şehir vardı. düşerek de değil kuyulara filân. arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan. Bir deniz görüyorum ölü balıklarla örtülü bir deniz. çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında arkalarında bir avuç kül bile değil. Yeller eser yerinde.hem de ne sıtmadan. çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın. yaşanmamış günlerimiz çocukların avuçlarıyla birlikte yok olan. 2 Bir şehir vardı. Yeller eser yerinde.

Ak yastıkta üzüm karası saçlar.. Batıya götürmeyin beni.. ne karlı ağaçlar. Odan sıcak. Pencerende bir sokak bulvarlı. . Eller kalmayacak.. ne paltolu adamlar. ölmek istemiyorum. Negatif resimcikler dalların altındaki yok olmuş olan dalların altındaki. ölülere ağlayacak gözler kalmayacak ki... Penceren kalmayacak.şair kalmayacak ki. Adamlar paltolu. Yok olmuş olan dalların üstünden o bulutlardır geçen. ölmek istemiyorum. ağaçlar karlı. Güneye götürmeyin beni. ne ak yastıkta üzüm karası saçlar.. Ölmek istemiyorum. Kuzeye götürmeyin beni. ne bulvarlı sokak. Ölülere ağlanmayacak.

Ölmek istemiyorum. yorgunluk da göz alabildiğine. ayrılık kederi.. Hürriyet hepimize yetmiyor. saman damlarımızla iki milyardan artığız. kitap da yetmiyor. erkek. toprak. kocalmak kederinden .. kadın. Ölmek istemiyorum. beton. teneke. ölmek istemiyorum. hastalık kederi. ama keder dilediğin kadar. Ekmek hepimize yetmiyor. Bırakmayın beni burda. Doğuya götürmeyin beni. 3 Tahta. Hürriyet hepimize yetebilir ve sevda kederi. O bulutlardır geçen yok olmuş olan dalların üstünden. çoluk çocuk. götürün bir yerlere.

gayrısı aşmayabilir eşiğimizi. Kitap hepimize yetebilir. Ormanlarınki kadar uzun olabilir ömrümüz. Yeter ki bırakmayalım, yaşanmamış günlerimiz yok olmasın çocukların avuçlarıyla birlikte, boşluğun karanlığına çıkmasın negatif resimcikler, yeter ki ekmek ve hürriyet yolunda dövüşebilmek için yaşayabilelim.

Çağırı

Tanrı ellerimizdir, Tanrı yüreğimiz, aklımız, her yerde var olan Tanrı, toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve pılastikte ve bestecisi sayılarda ve satırlarda ulu uyumların.

Đnsanlar sizi çağırıyorum : kitaplar, ağaçlar ve balıklar için, buğday tanesi, pirinç tanesi ve güneşli sokaklar için, üzüm karası, saman sarısı saçlar ve çocuklar için.

Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler,

günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların, çocukların avuçlarında yeşerecekler.

22.11.962

NĐKBĐNLĐK

Güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler göre-ceğiz... Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar, ışıklı maviliklere süre-ceğiz... Açtık mıydı hele bir son vitesi, adedi devir. Motorun sesi. Uuuuuuuy! çocuklar kim bilir ne harikûlâdedir

160 kilometre giderken öpüşmesi...

Hani şimdi bize cumaları, pazarları çiçekli bahçeler vardır, yalnız cumaları yalnız pazarları.. Hani şimdi biz bir peri masalı dinler gibi seyrederiz ışıklı caddelerde mağazaları, hani bunlar 77 katlı yekpare camdan mağazalardır. Hani şimdi biz haykırırız Cevap: açılır kara kaplı kitap: zindan.. Kayış kapar kolumuzu kırılan kemik kan. Hani şimdi bizim soframıza haftada bir et gelir. Ve çocuklarımız işten eve sapsarı iskelet gelir..

Hani şimdi biz.. Đnanın: güzel günler göreceğiz çocuklar güneşli günler göre-ceğiz. Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar, ışıklı maviliklere süre-ceğiz.....

1930

NĐYAZALANT SÖMÜRGESĐ

Afrika, Niyazalant sömürgesi. Saat sabahın dördü. Dipçikler kapıları dövdü ve işte fotoğraf : Zenci kardeşlerim bir don bir gömlek ve ayakları çıplak ve pembe avuçlu elleri kıvırcık başlarının üzerinde

dizilmişler duvar diplerinde.

Tıpkı bizim gibi, bizim de dipçikle dövüldü kapılarımız, bizim de ellerimiz havada, ayaklarımız çıplak, ama bizde de bize bağlı duvar diplerinde esir kalıp kalmamak.

1962

O VE AKSAKALLILAR

Yeşil selviler, beyaz mezar taşları ve elyazma kitaplar vardı manzarada. Gün akşama yakındı ve durgundu.

Bir yemiş sofrasının başında bağdaş kurmuş gibi oturmuşlardı etrafına ibret aynasının. Aksakalları bilgin, gözleri genç, elleri yorgundu, ilhamlı, vahim ve dalgındılar. O, birdenbire meclise geldi dedi : «— Đbret aynasından bakıp

çubuklarını yakıp şerh ü izah edenler. Değişmekte olanı görüp içine girip değiştirmektir hüner. Ve sanmayın ki değişen başı boş bir oktur, kanunu ve nizamı yoktur. Ben, bilip bildiririm ki : Rab ve kitap ve saçı rüzgârda uçan «kahraman» değil, (karanlık orman, tuzlanmamış deri, budaklı lobut ve taş baltadan beri) Onlar'dır büyük macerayı yapan. Onlar ki toprakta karınca suda balık havada kuş kadar çokturlar.

Korkak, cesur cahil, hakîm ve çocukturlar. Ve kahreden yaratan ki Onlar'dır, şarkılarımda yalnız Onlar'ın maceraları vardır...»

ONUN DOĞUŞU VE DEMĐRHANE BACASI

Demirhane bacası ki yağmurda ümitsiz ve müntekim dururdu. Ve rüzgâr ki kendini kaldırıp kaldırıp demirhane bacasına vururdu. Ve siyah bir yelken gibi gece rüzgârdayken, sahip değilken ağaçlar dallarına, kuşlar kanatlarına, ve çekerken karanlıktan yıldırımları toprak, insanlar ve âletler bırakıp kaldırımları derin uykulardayken bir zemin katında bir çocuk doğdu. Yıldızlar teker teker deste deste yandılar. Yıldızlar, onun çocuk gözleri gibi aydınlık ferah veren

kerim olandılar... Demirhane bacası ışıyıp gülümsedi, dedi :

« — Zemin katında doğan bil ki o dur. Rehber ve delil ki o dur. Fikri derin, şefkati gani, gazabı yamandır, âletsizlerin oğlu, âletsizlere âlet verecek olandır. O, onların içinde, onların önünde o, matem gecesinde, kavga yerinde, bayram gününde o. Ve o her yanından ana kucağı gibi saracaktır onları. Ona ram olacak dört kadim unsur : âteş ve toprak, rüzgâr ve yağmur. Ve körler hikâyesinin son babını o, tekmil ettirecektir. Yazacaktır insanoğlu öz kitabını bilerek isteyerek.»

Sustu demirhane bacası. Söküyor şafak.

ORKESTRA

Bana bak! Hey! Avanak! Elinden o zırıltıyı bıraksana! Sana, üç telinde üç sıska bülbül öten üç telli saz yaramaz!

Bana bak! Hey! Avanak! Üç telinde üç sıska bülbül öten üç telli saz dağlarla dalgalarla kütleleri ileri atlatamaz!

Üç telli saz yatağını değiştirmek isteyen nehirlerden:köylerden, şehirlerden aldığı hızla, milyonlarla ağzı bir tek ağızla güldüremez! Ağlatamaz! hey! hey! üç telli sazın üç telinde öten üç sıska bülbül öldü acından. Onu attım köşeye! hey! hey! üç telli sazın ağacından deli tiryakilere içi afyon lüleli bir çubuk yaptılar!

Hey! Hey! Dağlarla dalgalarla, dağ gibi dalgalarla dalga gibi dağ-lar-la başladı orkestram! Hey! Hey! Ağır sesli çekiçler sağır örslerin kulağına Hay-kır-dı!. Sabanlar güleşiyor tarlalarla, tarlalarla! Coştu çalgıcı başı, esiyor orkestram dağlarla dalgalarla, dağ gibi dalgalarla, dalga gibi dağ-lar-la.

1921

OTOBĐYOGRAFĐ 1902'de doğdum doğduğum şehre dönmedim bir daha geriye dönmeyi sevmem üç yaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim on dokuzumda Moskova'da komünist Üniversite öğrenciliği kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu ve on dördümden beri şairlik ederim kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir ben ayrılıkların kimi insan ezbere sayar yıldızların adını ben hasretlerin hapislerde de yattım büyük otellerde de açlık çektim açlık gırevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir otuzumda asılmamı istediler kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini verdiler de otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu .

elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum Pırağ'dan Havana'ya Lenin'i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924'de 961'de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır partimden koparmağa yeltendiler beni sökmedi yıkılan putların altında da ezilmedim 951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün 52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile aldattım kadınlarımı konuşmadım arkasından dostlarımın içtim ama akşamcı olmadım hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana başkasının hesabına utandım yalan söyledim yalan söyledim başkasını üzmemek için ama durup dururken de yalan söyledim .

bindim tirene uçağa otomobile çoğunluk binemiyor operaya gittim çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye ama kahve falıma baktırdığım oldu yazılarım otuz kırk dilde basılır Türkiye'mde Türkçemle yasak kansere yakalanmadım daha yakalanmam da şart değil başbakan filân olacağım yok meraklısı da değilim bu işin bir de harbe girmedim sığınaklara da inmedim gece yarıları yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında ama sevdalandım altmışıma yakın sözün kısası yoldaşlar bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da insanca yaşadım diyebilirim ve daha ne kadar yaşarım .

ÖLÇÜ Sevdiğin müddetçe ve sevebildiğin kadar. sevdiğine her şeyini verdiğin müddetçe ve verebildiğin kadar gençsin. 11 Eylül 1961 / Doğu Berlin.başımdan neler geçer daha kim bilir. 1947 .

.ÖLÜME DAĐR Buyrun. Yüzünüzde yıldızların aydınlığı başucumda durup el ele verdiniz. hani siz ölmüştünüz kardeşim.. Şilebin vinci çıkartmıştı nâşınızı ve paydostan önce yıkamıştı kıpkırmızı kanınız . oturun dostlar. oturun dostlar hoş gelip sefalar getirdiniz. Ne tuhaf şey. Đstanbul limanında kömür yüklerken bir Đngiliz şilebine. Buyrun. kömür küfesiyle beraber ambarın dibine. Biliyorum. Ne ince boyunlu ilâç şişesini ne kırmızı kutuyu devirdiniz. Neden öyle yüzüme bir tuhaf bakılıyor? Osman oğlu Hâşim. ben uyurken hücreme pencereden girdiniz. hoş gelip sefalar getirdiniz.

iki gözüm. oturun. Yüzünüzde yıldızların aydınlığı hoş gelip sefalar getirdiniz... merhaba. Ayakta durmayın. . ben sizi ölmüş zannediyordum..simsiyah başınızı. Siz de ölmediniz miydi? Çocuklara sıtmayı ve açlığı bırakıp çok sıcak bir yaz günü yapraksız kabristana gömülmediniz miydi? Demek ölmemişsiniz? Ya siz? Muharrir Ahmet Cemil? Gözümle gördüm tabutunuzun toprağa indiğini. hücreme pencereden girdiniz. Yayalar-köylü Yakup.. Kim bilir nasıl yanmıştır canınız.

buyrun. Günde elli kuruşu tutabilmek için.... . vazgeçmemişsiniz eski huyunuzdan.. Bir eski Acem şairi : «Ölüm âdildir» — diyor. hoş gelip sefalar getirdiniz.— «aynı haşmetle vurur şahı fakiri..Hem galiba tabut biraz kısaydı boyunuzdan. o ilâç şişesidir rakı şişesi değil. Onu bırakın Ahmet Cemil. Başucumda durup el ele verdiniz. oturun dostlar. neden şaşıyorsunuz? Hiç duymadınız mıydı kardeşim..» Hâşim. herhangi bir şahın bir gemi ambarında bir kömür küfesiyle öldüğünü?. yapyalnız dünyayı unutabilmek için ne kadar çok içerdiniz. Ben sizi ölmüş zannediyordum.

iki gözüm.» Şişeyi bırakın Ahmet Cemil.. bitsin sözüm. böyle hışımla nereye gidiyorsunuz? ... Fakat bekleyin. diyorsunuz. Bir eski Acem şairi. Bir eski Acem şairi : «Ölüm âdil. Biliyorum... Boşuna hiddet ediyorsunuz. Yaşarken bir kerre olsun böyle gülmemişsinizdir. Dostlar beni bırakıp.... ne güzel güldünüz. dostlar. Yakup.Bir eski Acem şairi : «Ölüm âdildir» — diyor. ölümün âdil olması için hayatın âdil olması lâzım.

Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının..PĐRAYE ĐÇĐN YAZILMIŞ : SAAT 21-22 ŞĐĐRLERĐ Ne güzel şey hatırlamak seni : ölüm ve zafer haberleri içinden. güneşli bir rahatlık ve etin daveti : kıpkızıl çizgilerle bölünmüş sıcak koyu bir karanlık.. Đçimde ikinci bir insan gibidir seni sevmek saadeti. hapiste ve yaşım kırkı geçmiş iken... Ne güzel şey hatırlamak seni : bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin ve saçlarında vakur yumuşaklığı canımın içi Đstanbul toprağının..... .

hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek : filânca gün. ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım. yazmak sana dair. .. Ve hemen fırlayarak yerimden penceremde demirlere yapışarak hürriyetin sütbeyaz maviliğine sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım.Ne güzel şey hatırlamak seni. Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine : bir çekmece bir yüzük. kendisi değil edasındaki dünya.. Ne güzel şey hatırlamak seni. falanca yerde söylediğin söz.. Ne güzel şey hatırlamak seni : ölüm ve zafer haberleri içinden. hapiste ve yaşım kırkı geçmiş iken....

kahramandılar. acıydılar. Kelimelerin geldiler bana. zaman gibi. 21 Eylül 1945 . el gibi ağır ve yıldızlar gibi pırıl pırıl kelimeler. onlar : kadın ve yoldaş olan.. etindendiler.. Kelimelerin getirdiler seni. Mahzundular. onlar : ana... kelimelerin insandılar. yüreğinden. kafandan. göz gibi çıplak.20 Eylül 1945 Bu geç vakit bu sonbahar gecesinde kelimelerinle doluyum. umutlu. sevinçli. madde gibi ebedî.

senin yorgun ellerinde ağır başın. babası çıkar hapisten. çalışırım : .. 22 Eylül 1945 Kitap okurum : içinde sen varsın. oğlumuz iyileşir. daha güzel günlere insanları taşır. dünyanın hali gibi halimiz. Đnsanlar... babası hapiste.Oğlumuz hasta. Oturdum ekmeğimi yerim : karşımda sen oturursun. dünyanın hali gibi halimiz. şarkı dinlerim : içinde sen. güler senin altın gözlerinin içi..

sokakta mı.. çalışıyor mu. şimdi? Evde mi. her yerde «hâzırı nâzır»ımsın. Sen ki. şimdi. 23 Eylül 1945 O şimdi ne yapıyor şu anda şimdi. ayakta mı? Kolunu kaldırmış olabilir. — hey gülüm. Belki de yürüyordur.karşımda sen.. kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi!. şu anda.. adımını atmak üzredir. uzanmış mı. okşuyor. — her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren . şimdi? Belki dizinde bir kedi yavrusu var. konuşamayız seninle.— O şimdi ne yapıyor.. beyaz. duyamayız sesini birbirimizin : sen benim sekiz yıldır dul karımsın.

şimdi?. canımın içi ayaklar!.— Ve ne düşünüyor beni mi? Yoksa ne bileyim fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi? Yahut. En güzel günlerimiz : henüz yaşamadıklarımız. şimdi. . En güzel çocuk : henüz büyümedi..... 24 Eylül 1945 En güzel deniz : henüz gidilmemiş olanıdır..sevgili. Ve sana söylemek istediğim en güzel söz : henüz söylememiş olduğum sözdür.. insanların çoğunun neden böyle bedbaht olduğunu mu? O şimdi ne düşünüyor. şu anda.

bizi hapse attılar : beni duvarların içinde.. yaşamak : seni sevmek gibi ciddî bir iştir.. . sevgilim.. Bu sefer hapislik uzun sürdü biraz : 8 yıl.. Meydan yerinde kampana vurdu. Ufak iş bizimkisi. nerdeyse koğuşların kapıları kapanır. seni duvarların dışında. Yaşamak : ümitli bir iştir.25 Eylül 1945 Saat 21. 26 Eylül 1945 Bizi esir ettiler.

1 Ekim 1945 Dağın üstünde : . 30 Eylül 1945 Seni düşünmek güzel şey ümitli şey dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey. Đnsanların birçoğu bu hale düşürülmüş... Fakat artık ümit yetmiyor bana... bilmeyerek hapisaneyi insanın kendi içinde taşıması... çalışkan. iyi insanlar ve seni sevdiğim kadar sevilmeye lâyık. ben artık şarkı dinlemek değil şarkı söylemek istiyorum.Asıl en kötüsü : bilerek. namuslu.

Ağaçta kuşlar cıvıldaşır : kanatlar uçmak ister.. Taşır havamızda sessiz. cesur kanatlar vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımızı. Birazdan açar kırmızı kırmızı : gecesefaları birazdan açar kırmızı kırmızı.akşam güneşiyle yüklü olan bir bulut var dağın üstünde. Ben seni isterim : senin gibi güzel. Bugün de : sensiz. dost ve sevgili olsun hayat.. yani yarı yarıya dünyasız geçti bugün de. aynı kiraz dalı bir kere bile sallanmaz aynı rüzgârla. Biliyorum henüz bitmedi .. Kapı kapalı : zorlayıp açmak ister. 2 Ekim 1945 Rüzgâr akar gider..

Henüz öldürmek zorunda bırakılmadık ve öldürülmek işi geçmedi başımızdan.. öğrettiler : aç kalmayı. 5 Ekim 1945 Đkimiz de biliyoruz. öğretebiliriz : dövüşmeyi insanlarımız için ve her gün biraz daha candan biraz daha iyi sevmeyi. üşümeyi. Bitecek fakat. sevgilim.... yorgunluğu ölesiye ve birbirimizden ayrı düşmeyi. Đkimiz de biliyoruz.sefaletin ziyafeti. .. sevgilim..

Yürek kirpiklerin ucunda uzayıp giden toprak uğurlanır.. Buruşuyor hâlâ gelmeyen mektup avucumda.6 Ekim 1945 Bulutlar geçiyor : haberlerle yüklü.» — diye.. Benim bağırasım gelir : — «P î r â y e .. 7 Ekim 1945 Đnsan çığlıkları geçti geceleyin açık denizleri rüzgâr-larla.... ağır. Altı yıldır sürülmedi bu tarla. Tank paletlerinin izleri kapanır bu kış karla. P î r â y e !. Dolaşmak tehlikeli hâlâ geceleyin açık denizleri. duruyor olduğu gibi tank paletlerinin izleri. .

8 Ekim 1945 Çekilmez bir adam oldum yine : uykusuz.. Çekilmez bir adam oldum yine : . aksi.. yine yalan söylüyor antenler : alın teri tacirleri kapatabilsin diye defteri yüzde yüz kârla. Fakat Ezrailin sofrasından dönenler döndüler verilmiş kararlarla. nâlet...Ah. sonra bir de bakıyorsun ki ağzımda sönük bir cıgara gibi tembel bir türkü sabahtan akşama kadar sırtüstü yatıyorum ertesi gün. gözümün nuru. azgın bir hayvanı döver gibi bugün çalışıyorum. Ve beni çileden çıkartıyor büsbütün kendime karşı duyduğum nefret ve merhamet. Bir bakıyorsun ki ana avrat söver gibi. gözümün nuru.

kocaman. Kırmızı kafesinde. aksi. Islak dudakların kapanıp açılıyor. ... sesini duymuyorum ama. 9 Ekim 1945 Dün gece rüyama girdin : dizimin dibinde oturuyormuşun. Havada fısıltısı başsızlığın ve sonsuzluğun. Sebep yok. kanaryamın : «Memo»mun türküsü. Bir şeyler soruyormuşun. Başını kaldırdın. sarı gözlerini bana çevirdin. Bu yaptığım iş ayıp rezalet. Gecenin içinde bir yerlerde aydınlık bir haber gibi saat çalıyor.uykusuz. nâlet. Fakat elimde değil seni kıskanıyorum beni affet. Yine her seferki gibi haksızım. olması da imkânsız.

durup dinlenmeden değişen ebedî madde gibi gözlerin : sırrını her gün bir parça veren fakat hiçbir zaman büsbütün teslim olmayacak olan.sürülmüş bir tarlada toprağı itip yükselen tohumların çıtırdısı ve bir kalabalığın haklı ve muzaffer uğultusu geliyor kulağıma. Düşünüyorum : yoksa senin miydi bütün o sesler? 10 Ekim 1945 Gözlerine bakarken güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma.. Kahrederek uyandım.. ekinlerin içinde kayboluyorum. Yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum... bir buğday tarlasında.. . Kitabın üstünde uyuyakalmışım meğer. Senin ıslak dudakların hep öyle açılıp kapanıyor sesini duymuyorum ama..

devam ediyor hayat.» 27 Ekim 1945 . işte geldik gidiyoruz şen olasın Halep şehri. şu sözleri söyleyebileceğiz : «— Pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü.18 Ekim 1945 Kale kapısından çıkarken ölümle buluşmak üzre.. gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk. gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi. son defa dönüp baktığımızda şehre. Đçimiz rahat. Devam ediyor bahtiyarlığa doğru gidişin. çalıştık gücümüzün yettiği kadar seni bahtiyar kılalım diye.. sevgilim.

Sevgilim. . Bana öyle gelir ki belki bin yıllık bir ömrün macerası geçti başımızdan.. Bir elmanın yarısı biz yarısı insanlarımız. 28 Ekim 1945 Itır saksısında artan koku.... Ama biz hâlâ güneşin altında el ele yalnayak koşan hayran gözlü çocuklarız.. yaş kemâlini buldu.. Bir elmanın yarısı sen yarısı ben ikimiz. denizlerde uğultular ve işte dolgun bulutları ve akıllı toprağıyla sonbahar.Bir elmanın yarısı biz yarısı bu koskoca dünya.

sevgilim. ağır kızıltılar. mevsim sonbahar... Sevgilim. bu bahiste geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı. Islak saçlarını güneşte kurut : olgun meyvelerin baygınlığıyla pırıldasın nemli... Değmez.5 Kasım 1945 Çiçekli badem ağaçlarını unut. 8 Kasım 1945 Uzaktaki şehrimin damları üzerinden ve Marmara denizinin dibinden geçip sonbahar topraklarını aşarak olgun ve ıslak .

Đpekböceği tohumları kışlaklarına gitti gidecek. Havayı dinliyorum : nabız yavaşladı. sonbahar bitti bitecek. Ovada kavaklar soyunuyor. nerdeyse girecek gebe-uykularına toprak.. telefon simsiyah kapandı. Ve biz yine bir kış daha geçireceğiz : büyük öfkemizin içinde ve mukaddes ümidimizin ateşinde ısınarak.geldi sesin. Bu. üç dakikalık bir zamandı. zirvede kar ve Kirezli-yaylada şahane ve şipşirin yatmış uykudadır kırmızı kestane yapraklarının üstünde ayılar. . Sonra.. Uludağda... 12 Kasım 1945 Damardan boşanan kan gibi ılık ve uğultulu son lodoslar esmeye başladı.

Şu kadarcık kız çocuklarını. — diyorlar. Kara haberler geliyor uzaktaki şehrimden : namuslu. torbamın içinde götürdüğüm ve evlât acısı gibi yüreğimde..... .. hangi hapiste yatsam sırtımda. fakir insanların şehri — sahici Đstanbulum. — diz boyu... . — kırıp geçirdi açlık. milleti.. — Đstanbulun sefaleti.. — diyorlar. senin mekânın olan ve nereye sürülsem.. — diyorlar. — diyorlar...... çalışkan. sinema localarında.13 Kasım 1945 Tarif kabul etmez. sevgilim. . senin hayalin gibi gözlerimde taşıdığım şehir. verem illeti.. — yangın yerlerinde.

benze bahar ağaçlarına.. Hapisten mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına.. tohum saçılıyor. geniş alnını.20 Kasım 1945 Saksılarda hâlâ tek tük karanfil bulunursa da ovada güz nadasları yapıldı çoktan. Bense hasretinle dolu ve büyük yolculukların sabırsızlığıyla yüklü yatıyorum demirli bir şilep gibi Bursada. kuşan. böyle bir günde yılgın ve kederli değil.. Bir yandan kışa girilmekte. bir yandan bahar fidelerine yer açılıyor.. 1945 yılı Aralık ayının dördü Đlk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan. . öpülesi çizgilerle kırışık beyaz. Ve zeytin devşirilmekte. kaldır. giyin.

akar suyun. tekneyi kayaların üstüne atacak. 5 Aralık 1945 Delindi sintine.. Ve senin alnın gibi hür. sevgilim. 6 Aralık 1945 Onlar ümidin düşmanıdır.. Yıldız-poyrazdır esen. meyve çağında ağacın. . Bu dünya.. taş çatlasa batacak. esirler parçalamakta pırangaları.ne münasebet. böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı Nâzım Hikmetin kadını.. bu korsan gemisi batacaktır. ferah ve ümitli bir âlem kuracağız Pirâyem.

. dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya. sevgilim. vatan ki bu insanların evidir. bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler. sevgilim... düşünen insana düşman. dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla bu güzelim memlekette hürriyet.. bana düşman. fakir-köylü Hatçe kadına. Karabük fabrikasında tesviyeci Hasana düşman.. sana düşman. Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına : — çürüyen diş. dökülen et —. onlar vatana düşman. elbet.serpilip gelişen hayatın düşmanı. 7 Aralık 1945 Bursada havlucu Recebe. ırgat Süleymana düşman. Ve elbette ki.

Tamam.» —. Havada serin havada is kokusu gibi bir şey : havada kar kokusu var. yeni bir huy edindim hapiste : seni sevdiğim kadar değilse de . «— Ata binmesini de bilmezsin.. Ve dağlar dumana batık kurşunî. Öküzlerin ayakları yaş toprağa gömülüyor yumuşacık.diyeceksin ama şakayı bırak ve kıskanma. Şimdi dışarda olmak. dörtnala sürmek dağlara doğru atı.... sonbahar belki bugün bitti artık.. Yaban kazları hızla gelip geçti demin herhal Đznik gölüne gidiyorlar.12 Aralık 1945 Ağaçlar ovada son bir gayretle pırıldamakta : pul pul altın bakır tunç ve tahta.. sırılsıklam.

fena bastırdı kış.. 13 Aralık 1945 Gece kar birdenbire bastırmış. Ve karın altında mağrur hamarat sürüp gidiyor hayat.hemen hemen ona yakın seviyorum tabiatı.. 14 Aralık 1945 Hay aksi lânet... Ve ikiniz de uzaktasınız.. Sevgilim. Bembeyaz dallardan dağılan kargalarla başladı sabah.... Göz alabildiğine Bursa ovasında kış : başsızlık ve sonsuzluk geliyor akla. . değişti mevsim çekişen gelişmelerden sonra bir sıçramakla.

Yarı aç. Evde de satılacak bir şey kalmamıştır.Sen ve namuslu Đstanbulum ne haldesiniz kim bilir? Kömürün var mı? Odun alabildin mi? Camların kıyısına gazete kâadı yapıştır. . heyûlâ filân değil. Gece erkenden yatağa gir. yarı tok üşümek : dünyada. ressamı illetî-ûlâ filân değil.. memleketimizde ve şehrimizde bu işte de çoğunluk bizde. uçsuz bucaksız ve yaratılmadı.. RUBAĐLER BĐRĐNCĐ BÖLÜM 1 Bir gerçek âlemdi gördüğün ey Celâleddin.

Ve aslından en uzak ve aslına en yakın hayâl bana ışığı vuran yârimin cemâlidir. 2 Ruhum ne ondan önce vardı. düştü parçalandı ayna. o dışımdaki âlemin bende akseden hayâlidir. ne ondan ayrı bir sırrın kemâlidir..Ve senin kızgın etinden kalan rubailerin en muhteşemi : «Suret hemi zıllest..» filân diye başlayan değil... 4 Muşambanın üstüne resmini bir kerecik çizdim ama . 3 Sevgilimin hayâli dile geldi aynanın üzerinde : «— O yok... ben varım..» — dedi bana günün birinde. Vurdum. kayboldu hayâl ve lâkin çok şükür sevgilim duruyor yerli yerinde. ruhum onun..

» — dedi. kâinat gibi gerçek dudaklardır. 5 Sarılıp yatmak mümkün değil bende senden kalan hayâle.günde bin kere resmin çıktı bende tepemden tırnağıma. ister gözlerimde : «körler onları görmese de.. 7 Bu bahçe. 6 Öptü beni : «— Bunlar. «Đster gökyüzünde seyret. Halbuki sen orda. bu yasemin kokusu... «Bu ıtır senin icâdın değil. yıldızlar vardır...» — dedi.. kocaman gözlerin gerçekten var ve âsi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki dokunamıyorum bile. fakat ne tuhaf şey hayâlin onda daha çok kalacak benden uzun ömürlüdür muşamba. bu mehtaplı gece . bu nemli toprak. şehrimde gerçekten varsın etinle kemiğinle ve balından mahrum edildiğim kırmızı ağzın.» — dedi. saçlarımdan uçan bahardır.

» Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak : görmeyen.pırıldamakta devâmedecek ben basıp gidince de. düşünmeyen hayat.. konuşmayan.. — «gülmek... 10 .. ağlamak bitti çocuğum. çünkü o ben gelmeden. 9 Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha.... 8 «— Paydos.. ve merhaba kâinat. güzelim dünya elvedâ.» — diyecek bize bir gün tabiat anamız. ben geldikten sonra da bana bağlı olmadan vardı ve bende bu aslın sureti çıktı sadece..

. sevgilim. veba mikrobu ve yıldız hep hısım akrabayız.. 1 Düşünüyorum. Gözlerin. otomobil.. gözlerin toprak olacak yarın. .. Ve ey güneş gözlü sevgilim. ergo sum»1 değil bu haşmetli ailede varız da düşünebilmekteyiz. demek ki varım. 11 Ne nurdan ne çamurdan. 12 Lahana..Balla dolu petek yani gözlerin güneşle dolu.. bal başka petekleri doldurmakta devâmedecek.. «Cotigo. kedisi ve kedinin boynundaki boncuk yuğrumlarındaki farkla hepsi aynı hamurdan. sevgilim..

işte böyle kanaryam.» — dedi Hayyam. Baktı ona gül bahçesinin yanından geçen uzun burunlu. düşünebilen adam. yırtık pabuçlu adam : «— Ben. düşünemeyen kuşsun.. sen kanatları olan. «şaraba değil.. bu nimetleri yıldızlarından çok olan dünyada açım.» 2 . ekmek almaya bile yetmiyor param.» — dedi. tasın toprakla dolmadan. ĐKĐNCĐ BÖLÜM 1 «— Şarapla doldur tasını. ben elleri olan...13 Aramızda sadece bir derece farkı var.

. 4 Geçmiş günün hasretini çekmem — yalnız bir yaz gecesi bir yana — ve gözümün son mavi pırıltısı bile gelecek günün müjdesini verecek sana.. 3 Ömür gelip geçiyor. Perdesiz. zemin katında. buz gibi odasında uyandı delikanlı.. gecikmeyi affetmeyen fabrikanın canavar düdüğüydü uğuldayan..... vakti ganimet bil uyanılmaz uykulara varmadan : yâkut şarabı billûr kadehe doldur. Bu tatlı keder doğduk doğalı nasibolmadı bize : bir kenar mahallede.. ömrün kısalığını tatlı bir kederle düşünerek şarap içmek lâle bahçesinde. seher vaktidir ey delikanlı uyan.Ölümü.. ayın altında.. 5 . simsiyah bir evde.

.Ben. konuştum. bir insan. ben. hasret ve ümitten ibâret ben. sesim bir tohum gibi ağır ve çıplak : — Kalbimin saat ayarını veriyorum. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM 1 Đnsan ya hayrandır sana. tepeden tırnağa iman. Türk şairi komünist Nâzım Hikmet ben. Ya hiç yokmuşsun gibi unutulursun . ya düşman. 6 Ben. tepeden tırnağa kavga. spiker. gonga tam şafak vakti vurulacak..

. sanki seninle yüz yüze geldim birdenbire : . Ey benim sevgilim.. berraklaştı ortalık. Kim bilir felek ayırmasaydı bizi birbirimizden belki bu kadar yakın olmazdık birbirimize. beyaz bir elmanın. 3 Kim bilir belki bu kadar sevmezdik birbirimizi uzaktan seyredemeseydik ruhunu birbirimizin. 4 Gün iyiden iyiye ışıdı artık..ya bir dakka bile çıkmazsın akıldan.. tortusu dibe çöken bir su gibi duruldu. karlı bir çam ormanında nefes almanın bahtiyarlığına benzer seni sevmek. Sevgilim. 2 Çürüksüz ve cam gibi berrak bir kış günü sımsıkı etini dişlemek sıhhatli...

. .. Đnsanoğlunun ömrü belki lüzumundan fazla kısa belki lüzumundan fazla uzun. BALIKPAZARI'NDA. alabildiğine aydınlık... BĐR MEYHANEDE BĐR HAPĐSANE MUKAYYĐDĐ «— Yanarak.aydınlık.. yanarak parmakları şerrârelerden insan yüreklerine dokundu bu elleri yirmi beş senedir yani bir rubu asır hapisane kaleminde mukayyit kulunuzun. ŞABAN OĞLU SELĐM ĐLE KĐTABI I ĐSTANBUL'DA..

.. Meyhanenin camlarına yağmur yağıyor.... ağlamaktan yine zehroldu şarabım bu gece... Bu hâyı huy bu hâyı huy neden? Ve insanlar neden dolayı şu tabakta yatan uskumru gibi mahzun? Kıyamet günü bir suali var Ezraile hapisane kaleminde mukayyit kulunuzun.. Zifiri karanlık Balıkpazarı.." Muallim Naci merhum. «— Ruhum. şafakla şafakla beraber.. "havâda yaprağa döndürdü rûzigâaar beni.. Hiç adam asılırken gördünüz mü? Yarın bir tane asacağız.Bir tek daha içelim. Bir tek daha içelim.. "Ağlamaktan.."» Kalktı Bebek tramvayı Eminönü'nden.. ...

. Đstanbul şehrinin yoktur menendi.." demiş... Yağmur dinmezse ıslanacak. "Âdemin âdemin canlar katar âbuhavâsı cânına..Abdülhamid atardı Tıbbiye talebesini Sarayburnu'ndan... Eskiden köprü başında asarlardı....... Akıntı götürmüş çuvalları bulamadılar. Çok adam çok adam asıldı Hürriyette. bunu Sultanahmet'te. Bir tek daha içelim.. demiş şair Nedim Efendi.» II ŞABAN OĞLU SELĐM Beykoz'un cam fabrikası .

.moderen fabrikadır. sevdiklerini hilesiz sevdi Selim. Đnandıklarına katıksız inandı. Onun elinden çıkan cama gözlerin kapalı ayna dökebilirsin.. Severdi pencere camlarını. karafakileri sever. Selim daima büyük bir sırrı çözmek bir şeyler anlamak ister gibi bakar adama. kesme likör kadehleri harikadır.. severdi lamba şişelerini. likör kadehlerine düşmandı. Ustabaşı değildi Selim büyük ustaların hünerini almıştı ama. III KUZGUNCUK .. biraz çarpıksa da su bardakları. Pencere camlarını biraz dalgalı çıkarır.

. Güneşte tavana suların ışıltısı vurur... karanlık şilepler geçerdi geceleri insanı olduğu yerde eli böğründe bırakarak. Đskemle. Aynada bir kartpostal : bir manzara Nis şehrinden. Sağda Cevdet Paşa yalısı... karyola.Beykoz'da oturmalı Beykoz'da çalışan adam. Mebrure Hanım . Kırmızı yazmalar kururdu yandaki boş arsada. Fakat Kuzguncuk şirin yerdir ve gayet nefis yapar gül reçelini pansiyoncu Madam ve kızı Raşel. Selim'in odası havadardı.... konsol. Yalıda bir tavus kuşu bir de Mebrure Hanım vardı. Denize nazırdı pencereleri.

Merhum Cevdet Paşa yalısında Mebrure Hanımı unutmuşlardı. Beykoz'da oturmalı Beykoz'da çalışan adam. perdeyi kaldırmalıdır.. Uyanır bir beyaz güle başlar. uyurken dağıtırdı gülünü... Çok ihtiyardı ve mavi gözleri kördü. IV KĐTAP «Kitap rüzgâr olmalı.. Tentene işlerdi Mebrure Hanım. kitap. Fakat Kuzguncuk şirin yerdir Ve kırmızı yazmalar kuruyan boş arsadan dünyayı zapta gidecek olan pulsuz balıklar gibi çıplak çocukların her akşam dinlerdi çığlıklarını Selim..tafta entariler giyerdi.. kanber tayı olmalı Şah Đsmail'in .

. Bir duvar yıkılacak bir bahçeye ineceksin.. «64» numara. Onları mutlaka yeneceksin. Büyücek bir el kadar kırk yapraklı bir kitap. Devler kale kapısında devler yedi başlı ve simsiyah dururlar....... V SON VAPUR Kalktı son vapur iskeleden.» Böyle bir kitap buldu Selim : Kara kara yazılar beyaz kâat üstünde.seni sırtına alıp devlerin üstüne saldırmalıdır.. pul pul karışıp yıldızlara boş ve yorgun akıyor suyun üstünde.

VI YĐRMĐ BĐRĐNCĐ YAPRAK «Toprağın ismiyle başlarız söze.. karanlık gözleri ve kırmızı saçları vardı Raşel'in.. . «— Selim. Sendedir ekinimizin tohumu ve yapılarımızın temeli. Demirimiz ve kömürümüz sendedir. Aynada : Raşel'in kolu Selim'in eli ve son vapurun yolu. Sendedir rüzgârların gibi geçen ömrümüz..Gece seslerle dolu.. Sen ki topraksın seni sevmeyi bilmeli....» Eli beyazdı.. sendedir. ateş gibi elin.

. şu kadar. Ve Selim. Çocukları var : şu kadar..Sen ki topraksın. durup dinlenmeden değişirsin.. Sen su damlalarında halkeyledin bizi... VII RAŞEL'ĐN RÜYASI «— Hasan Ustayı çıkarmışlar işinden. Hürriyetin ilk şarkısı anlamaktır.. yirmi birinci yapraktır. Laz fırıncı dükkânını kapatmış.» Bu.. ve Doktor Moiz dün vurdu kendini.. Biz seni değiştirip değiştirmedeyiz kendi kendimizi. . Selim kapattı kitabı. ve Şaban oğlu Selim şarkı söylüyor.

.» Bu kırkıncı yapraktır. Selim.. Raşel'im. kolları alabildiğine uzun.Seni dinledim dinleyeli.. korkulu rüyalar görüyorum : Şişman adamlar. bizimdir. rap.. ne çok insan öldürüyorlar. çağırdılar yedi kat yerin altından mezarlarını kazacak olanları. . ateşle... tırnaklarında kan omuzlarında altın çuvalları rap... Anladığını anlatmayan alçaktır. yürüyorlar. Selim kapattı kitabı..» VIII KIRKINCI YAPRAK «Gelirken dünyaya kanla.» «— Korkma günler bizimdir.. Selim. Ne çok insan öldürüyorlar.

Mevcut : 727. ben yazarken . 1328 doğumlu Şaban oğlu. eroin şebekesi ve Topkapı cinayeti geldiler. Bu meyanda : gümrük ihtilâsı.. Mirim.. Bugün de geçirdik vakti keraheti.. Kadınlar hariç. ve Şaban oğlu Selim.Ve Selim. Bir misafir daha var. IX ĐSTANBUL'DA. HAPĐSANEDE HAPĐSANE MUKAYYĐDĐ «— Bugün bir hayli yolcu aldık.. onu da kaydedelim : 1328...

. 1328 1328 doğumlu Şaban oğlu Şaban oğlu Selim... "Âdemin âdemin canlar katar âbuhavâsı cânına.sen pencereden bir nazar et : böyle akşam ışığında durur durur taştan değil renkli camlardan yapılmış gibi Sultanahmet. Mirim. bu hâyı huy neden bu beldede? Ey Fuzuli nerdesin? Nerdesin Galip Dede? Ey Nedim. bu hâyı huy.... ..» . demiş şair Nedim Efendi...." demiş. Đstanbul şehrinin yoktur menendi... Ayaklarının üstüne basamıyor ve sol gözü kan içinde.. Esbabını bilirim....

.. Sen benim hangisinden olduğumu anlamak istiyorsan cebime sok kafanı: orda aydınlığı okuyan kara ekmek sana doğruyu söyler.. 100 metreden çiftleşen iki sineği seçebilen iki gözüm. Şairim .ŞAĐR Şairim şimşek şekillerini şiirlerimin caddelerde ıslık çalarak kazırım duvarlara. elbette gördü iki ayaklıların ikiye ayrıldığını.

Santırdan alınca pası çakarım Hooooooooooooooooooooooooop! 5 numro top açık ağzından girer golkipin karnına..şiirden anlarım. en sevdiğim gazel Anti Düringidir Engelsin. Futbolda eski kurdum. Fakat asıl şaheserime başlamak için Hafızı Kapital olmayı bekliyorum. Bana mahsustur bu vuruş futbol potinlerim .. Fulbolda eski kurdum. Fenerbahçenin forvetleri mahallede kaydırak oynıyan birer piç kurusuyken ben en ağır hafbekleri yere vururdum. Şairim bir yıl yağan yağmur kadar şiir yazdım.

1923 SALKIMSÖĞÜT Akıyordu su gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.. şairiz dedik ya be arkadaş..kurşunkalemimden öğrendi bu zanaatı! O kurşunkalemim ki 9 deliğinizden vücudunuza her tıktığı mısra işkembenizde taş. Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını! Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere! .. Şairiz be.

atları rüzgâr kanatlılar! Atları rüzgâr kanat. gidenleri geri çağırmadı.... .Birden bire kuş gibi vurulmuş gibi kanadından yaralı bir atlı yuvarlandı atından! Bağırmadı.. atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde! Atlılar atlılar kızıl atlılar. Atları rüzgâr. baktı yalnız dolu gözlerle uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına! Ah ne yazık! Ne yazık ki ona dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak. beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak! Nal sesleri sönüyor perde perde.

Atları... Gölgeler gölgelendi renkler silindi. ağlama.. Kara suyun aynasında el bağlama! el bağlama! ağlama! 1928 SAMAN SARISI .. Siyah örtüler indi mavi gözlerine. sarktı salkımsöğütler sarı saçlarının üzerine! Ağlama salkımsöğüt. At. Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat! Akar suyun sesi dindi.

Vera Tulyakova'ya derin saygılarımla I Seher vakti habersizce girdi gara ekspres kar içindeydi ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım peronda benden başka da kimseler yoktu durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri perdesi aralıktı genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada saçları saman sarısı kirpikleri mavi kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı üst ranzada uyuyanı göremedim habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini baktım arkasından üst ranzada ben uyuyorum Varşova'da Biristol Oteli'nde yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu oysa karyolam tahtaydı dardı genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada saçları saman sarısı kirpikleri mavi .

ak boynu uzundu yuvarlaktı yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu oysa karyolası tahtaydı dardı vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu oysa karyolalar tahtaydı dardı iniyorum merdivenleri dördüncü kattan asansör bozulmuş yine aynaların içinde iniyorum merdivenleri belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde kederli bir gül açıldı ağır ağır Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden şair Nikolas Gilyen Havana'ya döndü çoktan yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti yudum yudum şehirlerimizin hasretini iki şey var ancak ölümle unutulur anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına .

çıktılar önüme ansızın oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı bir mangaydılar kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri kolları kollarında gamalı haç işaretleri elleri ellerinde otomatikleri vardı omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu hattâ yakaları boyunları vardı ama başları yoktu ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler yürüdük korktukları hem de hayvanca korktukları belli gözlerinden belli diyemem başları yok ki gözleri olsun korktukları hem de hayvanca korktukları belli belli çizmelerinden korku belli mi olur çizmelerden oluyordu onlarınki korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara her sese her kıvıltıya ateş ediyorlar hattâ Şopen Sokağı'nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor ve kurşun seslerini benden başka duyan yok .

ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından sicim ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin içinde sıcak bir fırancala gibi vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına Belveder yolunda düşündüm Lehlileri kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca Belveder yolunda düşündüm Lehlileri bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı girdim büyük salona genç bir kadınla saçları saman sarısı kirpikleri mavi ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler bebekevlerindeki gibi ve sen bundan dolayı bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada ak boynun uzundu yuvarlaktı .

yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu ve işte Kırakof şehrinde Kapris Barı vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında onu oraya sen koydun bir taş kuyunun dibindeki suydu bakıyorum eğilip bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz sesleniyorum seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin cıgaranın ucunda senin ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi aklından geçenlerdeydi ayrılık benden gizlediklerinde gizlemediklerinde ayrılık rahatlığındaydı senin senin güvenindeydi bana büyük korkundaydı ayrılık birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin .

ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi diyemem tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi vardı vakıt hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize yürüdük yıldızlara değen Ortaçağ duvarlarının karanlığında vakıt hızla akıyordu geriye doğru ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu ardımızdan koşuyordu önümüze Yegelon Üniversitesi'nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dolaşıyor bozmağa çalışıyor Kopernik'in Araplardan kalma usturlabını ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında rok end rol oynuyor Katolik öğrencilerle vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz vuruyor bulutlara kızıltısı Nova Huta'nın orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borozan gece yarısını çaldı Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi şehre yaklaşan düşmanı verdi haber ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın borazan iç rahatlığıyla öldü .

ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülmenin acısını düşündüm vakıt hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir vapur iskelesi gibi arkada kaldı seher vaktı habersizce girdi gara ekspres yağmurlar içindeydi Pırağ bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı kapağını açtım içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında saçları saman sarısı kirpikleri mavi yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık yağmurlar içindeydi Pırağ sen yoksun uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada üst ranza bomboş sen yoksun yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse yitirilmiş akşamlar gibi Vıltava suyu akıyor köprülerin altından sokaklar bomboş .

bütün pencerelerde perdeler inik tıramvaylar bomboş geçiyor biletçileri vatmanları bile yok kahveler bomboş lokantalar barlar da öyle vitrinler bomboş ne kumaş ne kıristal ne et ne şarap ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu ne bir karanfil şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yalnızlıkta on kat artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için Lejyonerler Köprüsü'nden martılara ekmek atıyor gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp her lokmayı vakıtları yakalamak istiyorum parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu saçları saman sarısı kirpikleri mavi elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı üst ranzada uyuyanı göremedim ben değilim bir uyuyan varsa orda belki de üst ranza boş .

Moskova'ydı üst ranzadaki belki duman basmış Leh toprağını Birest'i de basmış iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden geçiyorlar Berlin'den beri kompartımanda bir başımayım karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim garson kız tanıdı beni iki piyesimi seyretmiş Moskova'da garda genç bir kadın beni karşıladı beli karınca belinden ince saçları saman sarısı kirpikleri mavi tuttum elinden yürüdük yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata o yıl erken gelmişti bahar o günler Çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı'nda yitirdim ansızın seni oysa ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda elinin sıcaklığını senin sonra elinin yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda sonra elini ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan ama yine de ansızın yitirdim seni asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun .

bulvarlar karlı seninkiler yok ayak izleri arasında botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde tanırım milisyonerlere sordum görmediniz mi eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz elleri gümüş şamdanlarda mumlardır milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor görmedik Đstanbul'da Sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında üç mavna gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan romorkörün kaptanına seslenemedim çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan görmedik girdim giriyorum Moskova'nın bütün sokaklarında bütün kuyruklara ve yalnız kadınlara soruyorum yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var ama onlardan .

bana ne güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz görmediniz mi saçları saman sarısı kirpikleri mavi kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman Pırağ'da aldı görmedik vakıtlarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm kopuyor ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem koşuyor önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telâştır alıyor beni tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum Bolşoy'a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin Kalamış'ta Balıkçının Meyhanesine girdim ve Sait Faik'le tatlı tatlı konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri sancılar içindeydi ve dünya güzeldi lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum görmedik çaldı geceyarısını Stırasnoy Manastırı'nın saat kulesi oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda .

oralarda on dokuz yaşıma rastladım birbirimizi birde tanıdık oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir ve Stırasnoy Alanı'na şimdi Puşkin Alanı kar yağmaya başladı üşüyorum hele ellerim ayaklarım oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri çıplak ağzında ham bir elmanın tadı dünya on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden onun başına gelecekleri bir ben biliyorum çünkü inandım onun bütün inandıklarına sevdim seveceği bütün kadınları yazdım yazacağı bütün şiirleri yattım yatacağı bütün hapislerde geçtim geçeceği bütün şehirlerden hastalandım bütün hastalıklarıyla bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri bütün yitireceklerini yitirdim .

saçları saman sarısı kirpikleri mavi kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman görmedim II On dokuz yaşım Beyazıt Meydanı'ndan geçiyor çıkıyor Kızıl Meydan'a Konkord'a iniyor Abidin'e rastlıyorum da meydanlardan konuşuyoruz evveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü Titof da dolaşıp dönecek hem de on yedi buçuk kere dolanacak ama daha bundan haberim yok meydanlarla yapılardan konuşuyoruz Abidin'le tavan arasındaki otel odamda Sen ırmağı da akıyor Notr Dam'ın iki yanından ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum Sen ırmağını rıhtımında yıldızların bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda Paris damlarının bacalarına karışmış yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz Abidin'le meydanda fırdönen Celâlettin'den konuşuyoruz .

Sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük mezarlığına ırmakların .Abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor ben renkleri yemiş gibi yerim ve Matis bir manavdır kosmos yemişleri satar bizim Abidin de öyle Avni de Levni de mikroskobun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler ve şairleri ressamları çalgıcıları onların hamlenin resmini yapıyor Abidin yüz elliye altmışın meydanlığında suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem öyle görüp öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan vakıtları tuvalinde Abidin'in Sen ırmağı da bir ay dilimi gibi genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç kere bulacağım işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir parçasını Sen ırmağına Sen Mişel Köprüsü'nden ömrümün bir parçası Mösyö Düpon'un oltasına takılacak bir sabah çiselerken aydınlık Mösyö Düpon çekip çıkaracak onu sudan Paris'in mavi suretiyle birlikte ve hiçbir şeye benzetemiyecek ömrümün bir parçasını ne balığa ne pabuç eskisine atacak onu Mösyö Düpon gerisin geriye Paris'in suretiyle birlikte suret eski yerinde kalacak.

damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım parmaklarımın ağırlığı yok parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar salına salına dönecekler başımın üstünde sağım yok solum yok yukarım aşağım yok Abidin'e söylemeli de resmini yapsın Beyazıt Meydanı'nda şehit düşenin ve Gagarin Yoldaşın ve daha adını sanını kaşını gözünü bilmediğimiz Titof Yoldaşın ve ondan sonrakilerin ve tavan arasında yatan genç kadının Küba'dan döndüm bu sabah Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin işin kolayına kaçmadan ama gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil ne de ak örtüde elmaların ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin 1961 yazı ortalarında Küba'nın resmini yapabilir misin çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstat yazık yazık Havana'da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin bir el gördüm Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısına yakın bir duvarın üstünde bir el gördüm .

ferah bir türküydü duvar el okşuyordu duvarı el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının on yedi yaşındaydı el ve Mariya'nın memelerini okşuyordu avucu nasır nasırdı ve Karayip denizi kokuyordu yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun yirmi beş yaşındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan otuz yaşındaydı el ve Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu okşuyordu duvarı sen el resimleri yaparsın Abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini Kübalı balıkçı Nikolas'ın da elini yap karakalem kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya kavuşan ve okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı balıkçı Nikolas'ın elini kocaman bir el deniz kaplumbağası bir el ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el artık bütün sevinçlere inanan bir el güneşli denizli kutsal bir el Fidel'in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp yeşerip ballanan umutların eli 1961'de Küba'da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok rahat evler gibi ağaçlar diken ellerden biri .

çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el yalansız hürriyetin eli Fidel'in sıktığı el ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kâadına hürriyet sözcüğünü yazan el hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların balkutusu bir karpuzu kesiyorlarmış gibi ve gözleri parlıyor erkeklerinin ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının akşam oluyor Paris'te Notr Dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve Paris'in bütün eski yeni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filan düşünüyorum ve anlıyorum ki bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla dökülüyor onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur. Paris'te bir kestane ağacı olacak Paris'in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası Đstanbul'dan gelip yerleşmiş Paris'e Boğaz sırtlarından .

Moskova .Krakof . başımın.hâlâ sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filân olmalı gidip elini öpmek isterdim varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabın kâadını yapanlar yazısını dizenler nakışını basanlar bu kitabı dükkânında satanlar para verip alanlar alıp da seyredenler bir de Abidin bir de ben bir de bir saman sarısı belâsı. Varşova .Pırağ . Nazım HĐKMET Tiren.Moskova .Paris .Havana .

Şehitler. Sakarya'da. Đnönü'nde. siz toprak altında derin uykudayken düşmanı çağırdılar.ŞEHĐTLER Şehitler. siz toprak altında ulu köklerimizsiniz yatarsınız al kanlar içinde. Afyon'dakiler Dumlupınar'dakiler de elbet ve de Aydın'da. uyanın! Biz toprak üstünde derin uykulardayız. Kuvâyi Milliye şehitleri. mezardan çıkmanın vaktidir! Şehitler. Antep'te vurulup düşenler. Kuvâyi Milliye şehitleri. kalkıp uyandırın bizi! . Kuvâyi Milliye şehitleri. satıldık.

tarihi kelâm müderrisinin bu altmış beşinci sayfasında diyordu ki: «O zamanlarda Đyonyen körfezi medhalinde kâin ve avam lisanında Stilaryum Karaburun tesmiye edilen dağlık bir memlekette âdi bir Türk köylüsü meydana çıktı. Simavne Kadısı oğlu Bedreddinin en büyük müridine. Börklüce Mustafaya «âdi» demesi. Kuvâyi Milliye şehitleri. melbûsat. Risalenin altmış beşinci sayfasına gelmiştim. sarı uzun merasimli yüzüyle gözümün önüne geldi. mevaşi ve arâzi gibi şeylerin kâffesinin umumun mâli müştereki addedilmesini tavsiye ediyor idi. her iki manasında da. beni güldürdü.uyandırın bizi! Şehitler. Mezkûr köylü Türklere vaiz ve nesayihte bulunuyor ve kadınlar müstesna olmak üzere erzak. siyah kadife elbisesi. Sonra birdenbire risalenin müellifi Mehemmed .» Stilaryumdaki âdi Türk köylüsüsün vaız ve nasihatlarını bu kadar vuzuhla anlatan Cenevizlilerin sırkâtibi. Stilaryum Sakız adası karşısında kâindir. mezardan çıkmanın vaktidir! 1959 SĐMAVNE KADISI OĞLU ŞEYH BEDRETTĐN DESTANI Darülfünün Đlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisi Mehemmed Şerefeddin Efendinin 1925-1341 senesinde Evkafı Đslâmiye Matbaasında basılan «Simavne Kadısı oğlu Bedreddin» isimli risalesini okuyordum. sivri sakalı. Cenevizlilere sırkâtip olarak hizmet eden Dukas.

telaşlansalar ben kendimi karanlık bir gece batan bir gemide sanırım. Đkisi sağdaki pencerenin içinde oturur. En çok cıgara içen de o. ağır kokulu bir su birikintisine benziyen havasında dolaşan sesleri dinliyorum. Başucumdaki çiviye asılı şimendifer marka saata baktım. Bir cıgara. çok uzak yılların kılıç şakırtıları. Risalesinde Bedreddinin gayesinden bahsederken.» Burjuvazinin modern amele sosyalizmi için düşündüğünü. avluya. Kafamda Bedreddin ve Börklüce Mustafa. Burjuvazi. Kulelerdeki jandarmalar yine bu gece düdüklerini daha sık. belki de hiç sebepsiz. Kapakta. Üçü de kollarını pencerelerin demirlerine doluyorlar. Bir aspirin olsa. Zira vahdeti mevcûda kail olan şeyhinin Mustafaya bunu istisna ettirecek bir dersi hususiyet vermediği muhakkaktır. Benden başka yirmi sekiz insanı ve terli çimentosuyla koğuş uyuyor. istihsal âletlerinin içtimaileştirileceğini duyunca tabiatiyle bundan içtimaileştirilmenin kadınlara da teşmil edileceği neticesini çıkarıyor. durgun. Darülfünün Đlâhiyat Fakültesi müderrisi de Bedreddinin kurunu vüstaî köylü sosyalizmi için neden düşünmesin? Đlâhiyat bakımından kadın mal değil midir? Risaleyi kapadım. Đlk yakalanıp arkadaşlarını ele veren bu tek başına oturanmış. Üstümüzdeki koğuştan idamlık eşkıyaların zincir sesleri geliyordu. birisi soldaki pencerede. Yağmurlu bir akşam kararı giyip döndüklerinden beri hep böyle sabahlara kadar demirlerini şakırdatıp dolaşıyorlar. Koğuşun sıcak. dağları çok iyi görebildikleri halde onlar hep aşağıya. daha keskin öttürüyorlardı. Oldukları yerden denizi. dışardaki şehrin en kalabalık meydanında göğüsleri yaftalı üç beyaz uzun gömlek sallanmıştır. Đkiye geliyor. Bir cıgara daha. Ve Marksla Engelsten iki cümle geldi aklıma: «Burjuva için karısı alelâde bir istihsal âletidir. insanlara bakıyorlar. Kendimi biraz daha zorlıyabilsem. Gözlerim yanıyordu amma uykum yoktu. Üç insan. bize. Avuçlarımın içi yanıyor. Gündüzleri arka avluya çıkarıldığımız vakit kaç defa onların pencerelerine baktım. Bütün hapishane içinde bir kerre olsun türkü söylemiyen sade onlardır. Evrakları temyizde. Yarısı güneşten solmuş vişne çürüğü bir kapağı var. üstünlü esreli sülüs bir yazıyla risalenin adı bir tuğra gibi .Şerefeddin Efendiyi düşündüm. demin kapatıp çimentoya bıraktığım risale ilişti. kadın ve çocuk çığlıkları içinde iki ışıklı ümit sözü gibi Bedreddinle Mustafanın yüzlerini görebileceğim. kırbaç sesleri. Seslerini hiç işitmedim. Bu düdük sesleri ne zaman böyle deli bir sirayetle. Gözüme. başım böyle gözlerimi bulandıracak kadar ağrımasa. at kişnemeleri. mevâşi ve arâzi gibi şeylerin umumî mali müşterek addedilmesini tavsiye eden Börklücenin kadınları bundan istisna etmesi bizce efkârı umumiyyeye karşı ihtiyar etmiş olduğu bir takiyye ve tesettürdür. «Erzak. Ve hep böyle yalnız geceleri konuşan zincirleri birdenbire bir sabah karanlığında susarsa. hapishane bilecek ki.» diyen bu tarihi kelâm müderrisini asırların üstüne remil atıp insanların zamirini keşfetmekte yedi tulâ sahibi buldum.

» «Tahsilini Mısırda ikmâl etmiş olan Şeyh Bedreddin senelerce burada kalmış ve hiç şüphesiz bu muhitte büyük bir kuvveti ilmiyeye mazhar olmuş idi. «Bu esnada müşarünileyhin halifesi Mustafanın Aydın elinde avazeyi huruç ve fesat ve ilhadı Sultan Mehemmed'in kulağına vâsıl oldu. Dukastan ve hattâ Şerefeddin Efendiden okuya okuya ezberlediğim satırlar var: «Şeyh Bedreddinin tevellüdü 770 etrafında olmak lâzım geleceğini kuvvetle tahmin etmek mümkündür.» «Çelebi Sultan Mehmet kardeşlerine galebe ile vaziyete hâkim olunca Şeyh Bedreddini Đznikte ikamete memur eylemiş idi.» «Mısırdan Edirneye avdetinde ebeveynini burada berhayat bulmuş idi. Andan gelip Ağaçdenizine girdi.» «Diyordu ki: "Ben senin emlâkine tasarruf edebildiğim gibi sen de benim emlâkime aynı suretle tasarruf edebilirsin.. Đsfendiyara vardı. Ve mükemmel asker ve teçhizat ile Aydın elinde anın başına ine. diye düşünüyorum. o surette ki kalbim demir de olsa selâbetine rağmen eriyecek. Bu Đlâhiyat Fakültesi müderrisinin sülüs yazısından..» .Kalbimin içindeki ateş tutuşuyor. Çelebi Sultan Mehmedin Sarohan valisi Sisman bu sahte rahibe karşı hareket ettiyse de Stilaryumun dar geçitlerinden ileriye geçmeğe muvaffak olamadı. Đdrisi Bitlisiden. Âşıkpaşazâdeden." demektedir.» «Şeyhi Đznike serdiklerinde kethüdası Börklüce Mustafa Aydın eline vardı. Kapağın içinden sararmış sayfa yapraklarının yırtık kenarları çıkıyor." Köylü avam halkı bu nevi sözlerle kendi tarafına celp ve cezb ettikten sonra hırıstiyanlar ile dostluk tesisine çalıştı. Ve günden güne artıyor. Aklımda Đbni Arabşahtan.. Andan göçtü Karaburuna vardı.. kamış kaleminden. Derhal Rumiyei suğra ve Amesye Padişahı olan Şehzade Sultan Muradın ismine hükmü hümayün sadır oldu ki Anadolu askerlerini cem ile mülhid Mustafanın def'ine kıyam eyliye..» «Kendisinin buraya vürudu peder ve validesini ziyaret maksadile olabileceği gibi bu şehirde tasaltun etmiş olan Musa Çelebinin daveti vakıasile olmak ihtimali de vardır.yazılı.» «Mübalega cenk olundu. on bine yakın müfsit ve mülhid müritlerinden olan asker ile şehzadeye mükabeleye kıyam eylediler. o dahi Đznikten kaçtı. Đsfendiyardan bir gemiye binip Eflak eline geçti.» «Şeyh burada itmam etmiş olduğu Teshil mukaddemesinde ". Neşriden.» «Simavne kadısı oğlu işitti kim Börklücenin hali terakki etti.. dividinden ve rıhından Bedreddinimi kurtarmak lâzım.» «Mustafa.

denizle duvarımızın birleştiği yere bakmak istedik..«Bir çok kan döküldükten sonra tevfiki ilâhi ile o leşkeri ilhad mağlub oldu. zincir ve düdük seslerini kapatarak homurdanıyor. Đnsan başını dışarı çıkaramıyor. Durmuş. Bilumum halkın kendisiyle birleşmesine remak kalmış idi. Herhalde o tek başına soldaki pencerede oturandır. Mustafa bir deve üzerinde çarmıha gerildi. Yukardakilerin zincir şakırtıları biraz yavaşladı. «Sirozda Sultan Mehemmede getirdiler. Bunlar "Dede Sultan iriş" nidalarile mütevekkilâne ölüme tevdii nefs ettiler. Ve birkaç tedbir ile orman içinde derdest edip bağladılar.» «Bu esnada Ağaçdenizindeki Bedreddinin hali terakkide idi. Acemden henüz gelmiş bir danişmend var idi. Kaç defa oraya. Kolları yekdiğerinden ayrı olarak bir tahta üzerine çivilendikten sonra büyük bir alay ile şehirde gezdirildi. Bana öyle geliyor ki. Ve biz burada denizi ancak ufuk halinde görebiliyoruz.» Başım çatlıyacak gibi. Bir cıgara daha yaktım.» «Ahir Börklüceyi paraladılar ve on vilâyeti teftiş ettiler. Bayezid Paşa yine Manisaya geldi Torlak Kemali anda buldu. Fakat imkânı yok. Börklüceye tatbik olunan en müthiş işkenceler bile onu fikri sabitinden çeviremedi. «Ve Bayezid Paşanın teklifiyle bazı kimseler Kadı Bedreddinin silki mütabaatına ve müritliğine dahil oldular. Dışarda rüzgâr çıktı. Her taraftan birçok halk yanına toplandılar. Yalnız birisi dolaşıyor. .» «Sağ kalanlar Ayasluğa getirildiler. Penceremizin altı kayalık olacak." «Andan Simavne Kadısı oğlunu pazara iletip bir dükkân önünde berdar ettiler. Şimdi dahi ol diyarda müritleri vardır. Saate baktım. Anı dahi anda astı. Eğildim. Çimentonun üstünden Mehemmed Şerefeddin Efendinin risalesini aldım. Mevlâna Hayder etti "şeran bunun katli helâl amma mali haramdır. Đçimde bir Anadolu türküsü dinlemek ihtiyacı var. Penceremizin altındaki deniz. şimdi yolparacılar koğuşundan yine o yayla türküsünü söylemeğe başlasalar başımın ağrısı bir anda diniverecektir. Sultan Mehemmed yanında olurdu.. Mevlâna Hayder derlerdi. Pencerenin demir çubukları çok dar. Bir nice günden sonra cünüb müritlerinden birkaçı gelip anı andan aldılar. Kendisine sadık kalan mahremanı Mustafanın gözü önünde katledildi. Bundan dolayı Sultan Mehemmedin bizzat hareketi icab etti. gideceklerin giderdiler bey kullarına timar verdiler.

Đlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisinin altmış beşinci sayfasını açtım yine. sultan Gıyaseddin Ebülfeth Mehemmed bin ibni Yezidülkirişçi. Şöyle ki: .. yahut sadece Çelebi Sultan Mehmet devrine gittik. hareket. Ve işte size anlatmak istediğim macera bu yolculuktur. Cenevizlilerin sırkâtibinden bir iki satır ancak okumuştum ki başımın ağrıları içinde kulağıma bir ses geldi. bilmiyorum.» Tarihi kelâm üstadının bu sözleri söyledikten sonra atacağı ilâhi kahkakayı da duyar gibi oluyorum. Yekpare libası aktı. ayaklarım çıplak ve yekpare bir libasa bürünmüş olarak denizin dalgalarını aşıp gelmez miydim?» Pencerenin demirleri dışında hiçbir yere tutunmasına imkân olmadan böyle boylu boyunca durup bu sözleri söyleyene baktım. Börklücenin müridiyle yan yana karanlık denizin dalgalarını sessizce aşarak yılların arkasına. denizle duvarımızın birleştiği yerde. diyordu. Şerefeddin Efendi öldü mü. Karısının gönderdiği gelinlik yorganı kaydı. şekil manzaralarını parça parça ve çoğunu — eski bir itiyat yüzünden —. Elimden tuttu. Başımın ağrısı birdenbire dindi. renk. Konuşan o: «— Cenevizlilerin sırkâtibi Dukasın yazdıklarını unuttun mu? Sakız adasında Turlut tesmiye olunan manastırda ikamet eden Giritli bir keşişten bahsettiğini hatırlamıyor musun? Ben. hem maddiyundan olduğunu iddia eder. Ben maceramı anlatayım. yani Börklüce Mustafanın "dervişlerinden biri" bu Giritli keşişe de böyle baş açık. yıllarca sonra. Bu ses: — Gürültü etmeksizin denizin dalgalarını aşarak senin yanında bulunuyorum. Benden başka yirmi sekiz insanı ve terli çimentosuyla uyuyan koğuşu bıraktık. Örttüm. kayaların üstünde buldum. ben bu satırları yazarken Đlâhiyat Fakültesi müderrisini düşünüyorum. Döndüm. Şefik bir şeyler mırıldanarak uykusunda döndü. Yataktan çıktım. sağ mı. Bu yolculukta gördüğüm ses. Fakat eğer sağsa ve bu yazdıklarımı okursa benim için: «Gidi hain. Birdenbire kendimi o bir türlü göremediğimiz. Gerçekten de dediği gibiydi. Fakat zarar yok. Hazret kahkahasını atadursun.bir çeşit uzunlu kısalı satırlar ve arasıra kafiyelerle tesbit etmeğe çalışacağım. asırlarca geriye. üstüne üstlük aradan asırlar geçmiş iken. Denizin üstündeki pencerenin arkasında birisi var. Börklücenin denizleri sessizce aşan müridiyle konuştuğundan dem vurur. Penceredekine doğru yürüdüm. diyecektir. hem de Giritli keşiş gibi.Benim yatağımın yanında tornacı Şefiğin yatağı vardı. Şimdi.

Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar köpüklü atlar kişner iken çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi tarumar idi. duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler. Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi.1. gümüş ibriklerde şarap. Kırık testiler susuz su başarında bıyık buran sipahiler var idi. bir ölüm türküsü rüzgâr idi. bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi. . timar idi. Yolcu. Velhasıl hünkâr idi. Çelebi hünkâr idi amma Âl Osman ülkesinde esen bir kısırlık çığlığı. Sedirde al yeşil. rüzgâr idi. Köylünün göz nuru zeamet alın teri timar idi. dal dal Bursa ipeklisi. yollarda topraksız insanın ve insansız toprağın feryadını duyar idi.

Durgundur. 2. Balıklarının eti yavan olur. . Bir kuyu suyu gibi içindedir dağların. Bu göl Đznik gölüdür. Bizim burada göller dumanlıdırlar. Karanlıktır. Đznik kasabasında kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü. Bu göl Đznik gölüdür. Yanında Đznik kasabası.ahüzar idi. ve göl insanı sakalına ak düşmeden ölür. sazlıklarından ısıtma gelir. Derindir.

Karşısında diz çökmüşler ve karşıdan bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona. Boyu küçük sakalı büyük sakalı ak.Çocuklar açtır. Hattı talik ile yazıyor «Teshil»i. Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi. Bedreddin ak bir koyun postu üstüne oturmuş. Ve delikanlılar türkü söylemez. Bu kasaba Đznik kasabası. Çekik çocuk gözleri kurnaz ve sarı parmakları saz gibi. Bu ev esnaf mahallesinde bir ev. Bakıyor: . Bu evde bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.

Ve gölde ipi kopmuş boş bir balıkçı kayığı bir kuş ölüsü gibi suyun üstünde yüzüyor. 3..Başı tıraşlı kalın kaşlı ince uzun boylu Börklüce Mustafa. Đznik gölünde akşam oldu. Dağ başlarının kalın sesli sipahileri güneşin boynunu vurup . gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.. Bakıyor: kartal gagalı Torlak Kemâl. Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır. Bakmaktan bıkıp usanmayıp bakmağa doymıyarak Đznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar. Gidiyor suyun götürdüğü yere.

Bedreddin eğildi suya avuçlayıp doğruldu.. bir sazan balığı yüzünden kaleye zincirlenen balıkçının kadını.. Đznik gölünde akşam oldu. Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır. sırrı tevhidi gerçeklendirip . Ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim! Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz. Ve sular parmaklarından dökülüp tekrar göle dönerken dedi kendi kendine: «— O âteş ki kalbimin içindedir tutuşmuştur günden güne artıyor. Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna eriyecek yüreğim. Ve kuvveti ilmi.kanını göle akıttılar.

. Al atların kolanını sıktılar... Kitaplarının adı: «Varidat»dı. 4.» • Ertesi gün gölde kayık parçalanır kalede bir baş kesilir kıyıda bir kadın ağlar ve yazarken Simavneli «Teshil»ini Torlak Kemâlle Mustafa öptüler şeyhlerinin elini.biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını iptâl edeceğiz. .. Ve Đznik kapısından dizlerinde çırılçıplak bir kılıç heybelerinde el yazma bir kitapla çıktılar.

dedik. Duyduk ki. Görelim. . biri Manisa taraflarına gittikten sonra ben de rehberimle Konya ellerine doğru yola çıktım ve bir gün Haymana ovasına ulaştığımızda Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş Aydın elinde Karaburunda.Börklüce Mustafa ile Torlak Kemâl. «Varalım. «cümle derdinden kurtulup piri pâk olsun diye.. Bedreddinin elini öpüp atlarına binerek biri Aydın. sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik. on beş yaşında bir civan teni gibi. Haymana ovasında bir garip kuş öterken. Bu işler duyulur da durmak olur mu? Bir sabah erken. Bedreddinin kelâmını söylemiş köylünün huzurunda. toprağın eti.. ağalar topyekün kılıçtan geçirilip verilmiş ortaya hünkâr beylerinin timarı zeameti.» Duyduk ki.

Dedim ki: bak başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe bir adım geride ağlayan toprak. burda insan toprak gibi. kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.dedik. ben yolculuk etmem bir başıma. Dostlar.. güneş gibi. Saz sepetlerde oynıyan balıkları gör: ıslak derileri pul pul. Bir ikindi vakti can yoldaşıma dedim ki: geldik. Yapışıp sapanın sapına şol kardeş toprağını biz de bir yol sürelim. aştık dağları dağları.» Düştük dağlara dağlara. incirler iri zümrüt gibidir. Bak ki. dedik. ışıl ışıldır ve körpe kuzu eti gibi aktır yumuşaktır etleri. Dedim ki bak. deniz gibi ..

kemerli büyük bir burnu vardı. sırma cepken giyer haramilerin kanıyla suladık da ondandır. o yolparacılar koğuşunda yatan Hüseyin'e benziyeni dedi ki: — Buradan ta Karaburunun dibindeki denize dek uzayan kardeş soframızda bu yıl incirler böyle ballı. bizimkiler Karaburunun dar. — Dostuz. Arkamızda hünkârın ve hünkâr beylerinin timar ve zeametli topraklarını bırakıp Börklücenin diyarına girdiğimizde bizi ilk karşılayan üç delikanlı oldu. Vaktiyle Musanın dinindenmiş. Şimdi düşünüyorum da. dedik. biz onları.. Bu Aydınlıymış. güneş ve toprak. abanoz gibi siyah bir sakalı ve aynı renkte ihtiraslı gözleri. onu. Düşman iseniz boynunuz kıldan incedir. Burda insan gibi verimli deniz. Đkincisinin çenesi kıvrık ve burnu dümdüzdü. 5. Yalnız Hüseyin Erzurumluydu. yolparacılar koğuşunda yatan ve o yayla türküsünü söyliyen Hüseyine benzetiyorum. Rehberim: . Üçüncüsü orta boylu. Đlk sözü söyliyen Aydınlı oldu: — Dost musunuz düşman mı? dedi. Sarohan valisi Sismanın ordusunu.bereketli. başaklar böyle ağır ve zeytinler böyle yağlı iseler. Ve o zaman öğrendik ki. Dost iseniz hoşgeldiniz. yani toprakları tekrar hünkâr beylerine vermek isteyenleri. Müjde büyüktü. dağlık geçitlerinde tepelemişlerdir. geniş omuzlu. Yine. O da Börklüce müritlerinden. Şimdi Börklüce yiğitlerinden. Üçü de yanımdaki rehberim gibi yekpâre ak libaslıydılar. Sakızlı Rum bir gemiciymiş. Birisinin kıvırcık.

Karanlığın duvarı ardındaki nal sesleri yaklaşır gibi oldukça Bedreddine sokuluyorduk. Gece Đznikten çıktık. Hava ıslak ve kederliydi. Su karanlıktı ve göz alabildiğine dümdüzdü. Biz üç çocuktuk. Oradan bir gemiye bindik. Peşimizi atlılar kovalıyordu. Yelkenler sönüktü. geceleri yol alarak Đsfendiyara ulaştık. Bir gece bir denizde bir yelkenli yapyalnızdı yıldızlarla. Ve bu duvarın arkasından nal seslerini duyuyorduk. Haberi Bedreddine iletelim. Biz üç anaydık. Bedreddin babamız. Karanlık. Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar ve bir yelkenli vardı. dedi. Gün ışığında gizlenip.— Öyleyse tez dönelim. Bedreddin çocuğumuz Ona bir kötülük edecekler diye içimiz titriyordu. Yıldızlar sayısızdı. onlarla aramızda duvar gibiydi. Yanımıza Sakızlı Rum gemici Anastası da alıp ve ancak eşiğine bastığımız kardeş toprağını bırakarak tekrar Âl Osman oğullarının karanlığına daldık. Bedreddini Đznikte. Vakit sabahtı. dedi. göl kıyısında bulduk. Rehberim önden gidiyor. Rumeline geçek. Bedreddinin atı benim al atımla Anastasınki arasındaydı. — Nöbet bizimdir. Bedreddin. . 6.

Sade bir dilsiz. Ak sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar güldü. . Ve denizin içinden gürültüler duymuyoruz. Ben: — Ya! Bedreddin! dedim. sade onun uykusu. karanlık su. uyuklıyan yelkenlerin tepesinde yıldızlardan başka bir şey görmüyoruz. dedi: — Sen bakma havanın durgunluğuna derya dediğin uyur uyur uyanır. Ve Bedreddin parmakları sakalına gömülü dinliyordu küreklerin şıpırtısını.Sarı Anastasla Adalı Bekir hamladaydılar. Fısıltılar dolaşmıyor havalarda. Koç Salihle ben pruvada.

Bu orman ki Deliormandır gelip durmuşuz demek Ağaçdenizinde çadır kurmuşuz. «Malûm niçin geldik. bey ekinini.Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar ve bir yelkenli vardı. malûm derdi derunumuz» diye her daldan her köye bir şahin uçurmuşuz. Köylü. Yani Rumelinde bizden ne varsa tekmil kol kol Ağaçdenizine akıp gelmiş. Bir gece bir yelkenli geçip Karadenizi gidiyordu Deliormana Ağaçdenizine. Bir kızılca kıyamet! Karışmış birbirine . çırak çarşıyı yakıp reaya zinciri bırakıp gelmiş. Her şahin peşine yüz aslan takıp gelmiş. 7.....

Selâm verdiler. Đzmire yakın bir kervansaraya vardığımızda. Selâm aldık. Her birinin üstünde başka çeşit libas vardı. Galiba bir dildâde yüzünden.. bir kuyuya serinlesin diye karpuz salmış dinlenen ve sohbet eden dört çelebiye rastladık. Bizden önce buradan denizi yüzerek geçen olmuş. Đzmir yoluyla Karaburuna. Đzmirde çok oyalanmadık. 8. deri. birisi fesli. Kavuklulardan üçüncüsü Âşıkpaşazâde imiş.. bu sefer şeyhinden Mustafaya haber ulaştırmak işiydi. padişahın on iki yaşındaki oğlunun elinden tutan Bayezid Paşanın Anadolu askerlerini topladığını duyduk. mızrak.. Ne böyle bir âlem görmüşlüğü vardır. imansız mı? . yaprak. Biz de denizi yüzerek karşı kıyıya vardık. Dedi ki: . Dedi ki: — Bu sofinin başına birçok kimseler toplandı.Sual: Ahir Börklüce paralanırsa imanla mı gidecek. Lâkin bizi bir balık gibi çevik yapan şey bir kadın yüzünü ay ışığında seyretmek ihtirası değil. bir ceviz ağacı altında. Kavuklulardan ikincisi Şükrüllah bin Şihâbiddin imiş. demir. ne böyle bir uğultu duymuşluğu var Deliorman deli olalı beri. Dedi ki: — Halkı ibahet mezhebine davet eden Börklücenin üzerine Sultan Mehemmed Bayezid Paşa'yı gönderir. Ve bunların dahi şer'i Muhammediye muhalif nice işleri âşikâr oldu. Şehirden çıkıp Aydın yolunu tutmuştuk ki bir bağ içinde. gürgenlerin dalları.at. Kavuklulardan birisi Neşrî imiş. meşelerin kökleri. Anastası Deliormanda Bedreddinin ordugâhında bırakıp ben ve rehberim Geliboluya indik. insan. Üçü kavukluydu.

Biz hemen atlarımızı mahmuzladık. Bir şey demedi. Börklücenin yanına vardık. Gözlerini kırpıştırarak kurnaz kurnaz gülümsedi. Fesli olan çelebi Đlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisiydi.Cevap: Allah bilir anın çünkim biz anın mevti halini bilmezüz. Bulutlar doluydular. kayalardan iki gözü iki kartal gibi indi ovaya. kımıldanmadan baktı.. Yüzümüze baktı. O. Sıcaktı. Karaburuna. Ve bir bağ içinde. demiri kör bir bıçaktı sıcak. bir ceviz ağacı altında. bir kuyuya saldıkları karpuzları serinletip sohbet edenleri nallarımızın tozları arkasında bırakarak Aydına. Sıcak. Sapı kanlı. en cömert. en sert en tutumlu. bulutlar boşanacak boşanacaktı. Sıcaktı. . 9.. Orda en yumuşak.

. Hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki Şehzade Muradın ismine Aydın eline varıp Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine. Sıcaktı.en seven. Sıcaktı. en güzel kadın: TOPRAK nerdeyse doğuracak doğuracaktı. Baktı Karaburun dağlarından O baktı bu toprağın sonundaki ufka çatarak kaşlarını : Kırlarda çocuk başlarını Kanlı gelincikler gibi koparıp çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp. Bu gelen Şehzade Murattı. en büyük.

Baktı dimdik dosdoğru.Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı. En yumuşak. Baktı O. onu. en büyük. Oysaki onlar bu toprağı. Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla. en cömert. Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar. en güzel kadın : TOPRAK nerdeyse doğuracak doğuracaktı. . bu kayalardan bakanlar. en sert en tutumlu. en seven. Baktı korkmadan kızmadan gülmeden. baktı köylü Mustafa. Baktı.

narı. . Sıcaktı. en büyük. en cömert. en güzel kadın : TOPRAK nerdeyse doğuracak doğuracaktı. Bedreddin yiğitleri baktılar ufka. aslan yeleli atlarıyla duvarsız ve sınırsız bir kardeş sofrası gibi açmıştılar.. Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere. tüyleri baldan sarı. en tutumlu. inciri. • En yumuşak. Baktı. en seven. ince belli. Sıcaktı. en sert..üzümü. Bulutlar doluydular. sütleri baldan koyu davarları.

tolgası tunç saflar pâre pâre edildi ama. Yahudi esnafları.bire kayalardan dökülür gökten yağar yerden biter gibi. kalkanları kakma. Bayrakları al. bu toprağın verdiği en son eser gibi Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına çıktılar. Aydının Türk köylüleri. on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın düşman ormanına on bin balta gibi daldı. . yeşil. Dikişsiz ak libaslı baş açık yalnayak ve yalın kılıçtılar. Sakızlı Rum gemiciler. Mübalâğa cenk olundu.Birden.

ballı incirleri hep beraber yiyebilmek.. hep beraber sürebilmek toprağı. Hep bir ağızdan türkü söyleyip hep beraber sulardan çekmek ağı. Yenenler. Yenildiler. . demiri oya gibi işleyip hep beraber.boşanan yağmur içinde gün inerken akşama on binler iki bin kaldı. yârin yanağından gayrı her şeyde her yerde hep beraber! diyebilmek için on binler verdi sekiz binini. yenilenlerin dikişsiz. ak gömleğinde sildiler kılıçlarının kanını. Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak Edirne sarayında damızlanmış atların eşildi nallarıyla.

Ve teker teker. yüzleri kan içinde geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları. Tıpkı yazımın ta başında tarihi kelâm müderrisini düşünüp kahkahasını duyduğum gibi. vay..* (*) Şimdi ben bu satırları yazarken. bu ölümün .. «Vay. diyor. bu dilden anlamaz pek. bilirim! O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim. yüreğim yine yanar. vay. Marksiste bakın. çocuğunun öleceğini bilse. «hey gidi kambur felek. sosyal. bir an içinde. ekonomik şartları kafam kabul eder amma.. sosyal. biyolojik. ekonomik şartların zarurî neticesi bu! deme. O. Ve şimdi eğer böyle bir istidrad yapıyorsam bu o çeşit delikanlılar için değil. bunu fizyolojik. omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri. sol züppeliğinden uzak olanlar içindir. Ama bu yürek o. kafasıyla yüreğini ayırıyor. hey gidi kahbe devran hey. bilmemne-lojik bir zaruret olarak kabul etse ve çocuk ölse. tarihsel.Tarihsel. Marksizmi yeni okumaya başlamış.» gibi laflar edecek olan bazı "sol" geçinen delikanlıları düşünüyorum. Bir doktorun verem bir çocuğu olsa. Vay. doktor.» der.

ekonomik şartlarını önceden bilen Marksın yüreğinden Komunanın büyük ölüleri «bir ıstırap şarkısı» gibi geçmemişler midir? Ve Komuna öldü. konkre bir insandır. kanıyla sinir ve kafası ve yüreğiyle tarihî. Karanlıkta durdular. bir «makina . çocuğunun arkasından bir damlacık gözyaşı dökmez mi ? Paris Komunasının devrileceğini. 10. yaşasın komuna! diye bağıranların sesinde bir damla olsun acılık yok muydu? Marksist. bir ROBOTA değil. etiyle. sosyal. bu devrilişin bütün tarihî. Sözü O aldı.zaruretini çok iyi bilen doktor.adam». sosyal. Sözü onlar alıp dediler ona: «— Daha pazar kurulmadı kurulacak. şehrinde pazar kurdular. Yine kimin dostlar yine kimin boynun vurdular?» Yağmur yağıyordu boyuna. Esen rüzgâr . dedi: «— Ayasluğ.

dedi: «—Ayasluğ şehrinin kapısı dardır.» Karanlık ıslanırken perde perde belirdim onların olduğu yerde sözü ben aldım. Baç alırlar mı? De ki vermeyim!» Sözü O aldı. dedim : «— Ayasluğ şehrinin kapısı nerde? Göster geçeyim! Kalesi var mı? Söyle yıkayım. Boynu daha vurulmadı vurulacak.. Girip çıkılmaz.durulmadı durulacak. Kalesi vardır.» . kolay yıkılmaz. Var git al atlı yiğit var git işine!.

Mustafayı çağırıyor! Var git al atlı yiğit var git işine!.Dedim: «— Girip çıkarım!» Dedim: «-—Yakıp yıkarım!» Dedi: «—Yağış kesildi gün ağarıyor.. Dostlar göreyim onu göreyim onu! Sanmayınız dayanamam.» Dedim: «— Dostlar bırakın beni bırakın beni. Sanmayınız yandığımı el âleme belli etmeden yanamam! Dostlar . Cellât Ali.

"Olmaz!" demeyin. . bırakın beni. "Olmaz!" demeyin boşuna. ne haldedir O! Biliyorum gitti gelmez bir daha! Biliyorum bir deve hörgücünde kanıyan bir çarmıha çırılçıplak bedeni mıhlıdır kollarından. yaralı olsa da düşmez dalından. Sapından kopacak armut değil bu armut değil bu. Dostlar bırakın beni. bu yürek bu yürek benzemez serçe kuşuna serçe kuşuna! Dostlar biliyorum! Dostlar biliyorum nerde.

Çıplak boyunlar yarıldı nar gibi.Dostlar bir varayım göreyim göreyim Bedreddin kullarından Börklüce Mustafayı Mustafayı. Ve yanında onun bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim Bayezid Paşa! Satırı çaldı cellât. Atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk Amasya padişahı şehzade sultan Murat. Mustafa ve çarmıhı cellât.» • Boynu vurulacak iki bin adam. kütük ve satır her şey hazır her şey tamam. Kızıl sırma işlemeli bir haşa altın üzengiler kır bir at. .

11. genç.yeşil bir daldan düşen elmalar gibi birbiri ardına düştü başlar. Tepemizde akbabalar dolaşıyor ve zaman zaman acayip çığlıklar atarak karanlık derelerin içine süzülüyorlar. Yollarda.. Ve her baş düşerken yere çarmıhından Mustafa baktı son defa. rengârenk tuğları. Yollarda hünkâr beylerinin alaylarına rastlıyorduk. güneşin altında. Bayezid Paşa Manisaya gelmiş. Hünkârın bey kulları. ihtiyar erkek cesetleri serili olduğu halde. henüz kanları kurumamış körpe kadın ve çocuk ölülerinin üstüne iniyorlardı. Torlak Kemâli anda bulup anı dahi anda asmış. davullarıyla ve çengü çigane ile timarlarına dönüp yerleşirlerken biz on vilâyeti arkada bıraktık. on vilâyet teftiş edilerek gidecekler giderilmiş ve on vilâyet betekrar bey kullarına timar verilmişti. Ve her yere düşen başın kılı depremedi: —Đriş Dede Sultanım iriş! dedi bir. kuşların yalnız kadın ve çocuk etini tercih etmeleri karınlarının ne kadar tok olduğunu gösteriyordu. Rehberimle ben. çürümüş bir bağ havası gibi ağır ve büyük bir güçlükle kımıldanabilen rüzgârların içinden ve parçalanmış toprağın üstünden geçerek. . bu on vilâyetten geçtik. başka bir söz demedi.

derebeyi ve toprak kölesi. Bir gece yol kenarında oturmuş dinleniyorduk ki. Bu köpükleri kanlı simsiyah atlar karanlık yolun üstünden dörtnala geçip hep böyle terkilerinde bağlı esirler götürdüler. Bir an önce Deliormana ulaşmak için gece gündüz yol almağa başladık. böyle konuşan bir alın görmemişimdir. Ömrümde böyle açık.Gelibolu karşıdan göründü. Bir kayık bulduk. bazen açıktan açığa fasılasız bir mücadeleyi devam ettirdiler. Boğazın orta yerine gelmiştik. karşıdan Deliorman taraflarından gelip Serez şehrine doğru giden üç atlı. Rumeline ayak bastığımızda Çelebi Sultan Mehemmedin Selânik kalesindeki muhasarayı kaldırarak Sereze geldiğini duyduk. Deniz dalgalıydı. doludizgin önümüzden geçti. usta ve çırak. Bir Almanca kitabın iç kapağından koparıp koğuşta başucuma astığım resme benziyor. sakalı geniş ve bembeyaz. denizi yüzerek geçmem mümkün değil. insana benzer bir karaltı görmüştüm. Rehberime: — Takatim kalmadı gayrı. Atlılardan birinin terkisinde bir heybe gibi bağlanmış. Rehberime dedim ki: Ben tanırım bu nal seslerini. . deniz durmamacasına akıyor. Tüylerim diken diken oldu. 12. Kalın bıyığı abanoz gibi siyah. dedim. dedi. bir kelime ile ezenler ve ezilenler. Kayıkçıya baktım. nihayet bulmaz bir zıddıyette birbirine karşı göğüs gererek bazen el altından. patriçi ve pleb. kurşun boyalı havanın içinde sular köpüklenerek kayığımızın altından kayıyordu ki koğuştaki resme benziyen kayıkçımız: — Serbest insan ve esir.

Nöbetçiyi sırtından bıçaklamışlardır ve terkilerinde en değerlimizin arkadan bağlanmış kolları vardır. Ben tanırım bu nal seslerini.. Çünkü . Ben tanırım bu nal seslerini onları Deliorman da tanır.. Onlar bir gece çadırlarımızdan doludizgin uzaklaşırlar. Hava öyle güzeldir. Onlar bir sabah çadırlarımıza bir dost türküsü gibi gelmişlerdir.Ben tanırım bu nal seslerini. Bölüşmüşüzdür ekmeğimizi onlarla. yürek öyle umutlu.. göz çocuklaşmış ve hakîm dostumuz ŞÜPHE uykuda. Filhakika bu nal seslerini Deliormanın da tanıdığını çok geçmeden öğrendik.

Karşıda hünkâr. Yani yol kenarında rastladığımız üç atlı Osmanlı tarihindeki provokatörlerin ağababası idiler ve terkilerinde götürdükleri esir de Bedreddindi. biraz da şeriat eylesin ibrazı hüner âdâb ü erkâniyle halledilsin iş. Serez ve bir eski terkibi izafi: HUZÛRU HÜMAYUN. 13. . Bayezid Paşanın diğer tedbiratı saibe ile ormana adamlar bıraktığını. Ortada yere saplı bir kılıç gibi dimdik bizim ihtiyar. Rumeli. Hünkâr istedi ki: bu müşahhas küfrü yere sermeden önce. Bakıştılar. son sözü ipe vermeden önce.ormanımızın eteklerine ilk adımımızı atmıştık ki. bunların karargâha kadar sokulup Bedreddinin müritliğine dahil olduklarını ve bir gece şeyhimizi çadırında uykuda bastırıp kaçırdıklarını duyduk.

Yeşermiş avluda bir ağacın dalları ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar. dedi: — Mademki bu kerre mağlubuz netsek. Bedreddin gülümsedi. Dönüldü Bedreddine. Dışarda güneş var.» Bedreddin baktı kemerlerden dışarı. «Malı haramdır amma bunun kanı helâldır» deyip halletti işi. ..Hazır bilmeclis Mevlâna Hayder derler mülkü acemden henüz gelmiş bir ulu danişmend kişi kınalı sakalını ilhamı ilâhiye eğip.» Denildi: «Ver hesabını ilhadının. neylesek zaid. Aydınlandı içi gözlerinin.. Denildi: «Sen de konuş.

. Yağmur çiseliyor. korkarak yavaş sesle bir ihanet konuşması gibi. Yağmur çiseliyor. 14. Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir. Mademki fetva bize aid verin ki basak bağrına mührümüzü.Gayrı uzatman sözü. bir bakırcı dükkânının karşısında Bedreddinim bir ağaca asılı.. Yağmur çiseliyor. beyaz ve çıplak mürted ayaklarının ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi. Serezin esnaf çarşısında. Yağmur çiseliyor.

Boyaları siliniyor ve ancak karanlıkta belli olan sert çizgileri yumuşuyor. Serez çarşısı kör. Đçleri ışıl ışıl. Havada konuşmamanın. Artık yukardan eşkıyaların zincir sesleri gelmiyordu.Ve yağmurda ıslanan yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin çırılçıplak etidir. Dönüp baktım. Tornacı Şefik. Ortalık ağarınca onlar uykuya varmış olmalılar. diyor. kapkara gözlerini yüzüme dikmiş: — Bu gece uyumadın galiba. Gün ışığında nöbetçilerin düdük sesleri de manalarını kaybediyor. Đlkönce omuzumda bir elin dokunuşunu duymuştum. görmemenin kahrolası hüznü Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü. TORNACI ŞEFĐĞĐN GÖMLEĞĐ Yağmur çiseliyordu. Đçerde çocuklar teker teker uyanıyorlar. Serez çarşısı dilsiz. Dışarda. Yağmur çiseliyor. Bugün bile gayet iyi hatırlıyorum. demir parmaklıkların arkasındaki deniz ufkunda ve bu ufkun üstündeki bulutlu gökte sabah olmuştu. Yağmur çiseliyor. . Koğuşun kapısı dışardan açıldı.

Rumelinin kuru. Köyün adını hatırlıyamıyorum. en dik kafalı köylüleri diye anlattıydı. çok bilenmiş bir bıçak gibi keskin kışlarından biri. Rumelinde. Simavne Kadısı oğlu Bedreddin hareketinde bana rehberlik eden tornacı Şefiğin gömleğini demirlerin üstünden alıyorum. diyor. Bir «Bedreddin destanı» isteriz.. Hâlâ pencerede. Belki kızılbaştılar. tam da kızılbaş değil. benim gömleğimle yapmışsın.. Tornacı Şefik gülüyor. Şefik gömleğini sırtına geçiriyor. Ahmedin anlattığı hikâyeyi işte kitabımın sonuna koyuyorum. Bütün koğuş arkadaşları «yolculuğumu» öğrendiler. bir köylüye misafir olduk. en vergi vermez. Elimden tuttu.. Köylü mavi gözlü ve bakır sakallıydı. Hem sana ben de bir hikâye anlatayım onu da kitabın sonuna koyarsın. Dedemle. Kıştı. bir tuhaf halin var senin? Şefiğe geceki maceramı anlatıyorum: — Fakat. AHMEDĐN HĐKÂYESĐ Balkan harbinden önceydi. Bol kırmızı biberli tarhana içtik. diyor. ne gâvurdular. Jandarmaya göre bunlar.Şefik soruyor: — Ne oldun. Ahmed: — Bunu yaz işte. Ben de gülüyorum. Bütün bir yolculuğu yan yana. daha doğrusu onun rehberliğiyle yaptım. yola kadar bizimle gelen jandarma. Nah şu pencerenin arkasına geldi. Bana pencereyi göstererek: — Sen. . yolculuğu Mustafanın müridiyle değil. ne müslüman.. Yekpare ak bir gömleği vardı. hani gözümle gördüm. dün gece asmıştım. Dokuz yaşındaydım. Yalnız. diyorum. Bak. bu köyün insanlarını dünyanın en inatçı. Ama.

Aşağıda kalanlar kollarını açıp beklediler. Arabacının kırbacı tutan kolu dirseğiyle yüzüme çarparak kalktı ve yılan ıslığı gibi ince bir şaklamayla köpeğin başına indi. Köyün karanlığa karışmıya başlıyan ilk çitlerinde bizi bir köpek karşıladı. Ona da dedesi söylemiş. alacakaranlık içinde kendi kendinden daha kocaman görünen bir köpek. Çıplak ölüyü taşıyan çıplak atı yedeğinde çekerek bizim köye geldi. yapraksız bir ağaç dalına asılan Bedreddinin çırılçıplak ölüsü iki yana ağır ağır sallanıyordu. Sonra köpeğin bakır sakallı. Yol don tutmuş. Kan çıkmadı. Arabacımız dizginleri kastı. Havlıyordu. kimisine şaşmış. Vurduğunu köylü. Atlılar gidince delikanlı. Birisinin yedeğinde kır bir at vardı. Eğersiz bir at. Đri. Hani belki bir daha köyü basarlar da cesedi bulurlar diye. Konuştular. doğruldu. hırçın ve inanmış bir sesle konuşuyordu. Ama sonra hünkâr atlıları köyü bastılar. Đpi kesmekte olan delikanlı sapsarı oldu. yarayı öptü. mavi gözlü sahibi bizi evinde konuk etti. Dedem soruyor: — Bunun böyle olduğuna emin misin? — Elbette. Ağaca tırmandı. Dedemin yumuşak. ölüyü kara ağacın altından çıkardı. Ölüyü yamacın tepesinde kara ağacın altına gömdü. kimisine kızmışımdır. Ağaca çıkan aşağı indi. Çarşının köşesinden üç adam belirdi. «Ne oluyoruz?» diye başımı arabacının arkasından dışarı uzattım. Bir daha da dönmedi. Ağaca çıkan adam Bedreddinin uzun ak sakalı altından ince boynuna bir yılan çevikliğiyle sarılmış olan ıslak. Bunlardan çoğunun mânasını büyüdükçe anlamış. sabunlu ipin düğümünü kesmeğe başladı. Bunu bana anamın babası anlattı. Bıçağı attı ve yarısından çoğu kesilen düğümü elleriyle açarak uyuyan oğlunu anasının kollarına bırakan bir baba gibi Bedreddinin ölüsünü aşağıda bekliyenlerin kollarına teslim etti.Hey. Güneş battı batacak. Geceydi. Tam bu sırada kalın bir ses duydum: . Onun kalın sesi diyordu ki: — Hünkârın iradesi ve Đranlı Molla Haydarın fetvasıyla Serezde. Ötekisi kalın. Yolda cam parçaları gibi pırıldıyan kaskatı su birikintilerinde kızıltılar. kimisine gülmüş. Onlar çıplak ölüyü çıplak atın üstüne koydular. Kulağımda çocukluğumdan kalan birçok konuşmalar vardır. En gençleri oydu. çarşıda.Köye girişimiz hâlâ aklımdadır. Onun . kendini kaymakam mı sandın? Dedem arabadan indi. Ben. Sonra eğildi. Fakat çocukken yanımda büyüklerin yaptığı hiçbir konuşma mavi gözlü köylüyle dedemin o geceki konuşmaları gibi bütün hayatımın boyunca müessir olmamıştır. Bedreddinin asıldığı ağacın altına geldiler. çelebice bir sesi vardı. Köpeğin kalın sesli sahibine «merhaba» dedi. Köpek atların göğüslerine doğru sıçrayıp saldırıyor. Soldaki pabuçlarını çıkardı. Bıçağın ucu birdenbire ipten kaydı ve ölünün uzamış boynuna saplandı.

ahrete. otuz bu kadar yaşımda yine inanıyorum.dedesine de dedesi. Sustu. sakalsız. doğruluyor. fena bulan bedenin yine bir araya toplanıp dirileceğine inanalım. Bedreddin yine gelecek diyorsak. birden karşılık vermiyor. Bunu bilirim işte. Ocağın kızıla boyadığı alaca aydınlık dairenin kıyılarında oturuyorlar. SĐMAVNE KADISI OĞLU ŞEYH BEDREDDĐN DESTANI'NA ZEYL MĐLLÎ GURUR . Bu yalandır. Kavga eder gibi konuşuyor: — Đsa peygamberin ölüsü etiyle. Biz Bedreddinin kuluyuz. inanmadı mı. hırıstiyanların itikadına benziyor. dokuz yaşımda buna inandım. Bu böyle gider. diyoruz. dağılan. bıyıksız. Dedemin bu sözlerine. Dedem gülüyor: — Sizin bu itikadınız. gözün bakışı. Ben. Büyük düz bir burnu var. göğsün soluğu gibi dirilecek. Bedreddinin geleceğine inandı mı. Đsa peygamber tekrar dünyaya gelecektir. kemiğiyle. Şimdi bütün gövdesiyle kırmızı dairenin içindedir.. Çırılçıplak ağaca asılan çırılçıplak gelecek yine.. yüzlerinin bir parçası. sakalıyla dirilecekmiş. Arasıra bir ikisi kımıldanıyor ve bu alaca aydınlık dairenin içine giren elleri. Kalın parmaklı elleriyle dizlerini tuta tuta. diyor. Dedem. Hattâ müslümanların içinde bile Đsa peygamberin günün birinde Şamı şerifte gözükeceğine inananlar vardır. bakışı. omuzlarından bir tanesi kırmızılaşıyor. sözü.. soluğu bizim aramızdan çıkıp gelecektir. O. Yüzünü yandan görüyorum. kıyamete inanmayız ki. Yerine oturdu. bilmiyorum. dilin sözü. Bakır sakallının sesini duyuyorum: — O gelecek yine. kemiksiz. derler. Onlar da. Odada bizden başka sekiz on köylü daha var. Bedreddinin ölüsü.

bütün bunlar nasıl. Süleymaniye. deniz. Ben ne zaman Sinan'ın Süleymaniye'sini hatırlasam Türk emekçisinin yaratıcılığına olan inancım artar. Kendimi ferâha çıkmış hissederim. belki on sayfalık bir zeyl yazmak mecburiyetindeyim. Süleymaniye'yi en küçük girinti ve çıkıntısına kadar ezbere. Đşte bu sefer de. biraz önce yağan yağmurla yıkanmış. bir hapishanede geceleri doldurulmuş hatıra defterimi gözden geçiriyordum. Şafakla beraber çalkalanmağa başlıyan lodos. Bulduğumu hatıra defterimin son sayfalarında okudum. Çok geçmeden yağmur da dindi. Fakat bana bir şeyler unuttum gibi geliyordu. minarelerinde beş vakit ezan okunmasına ve hasırlarına alın ve diz sürülmesine rağmen Süleymaniye'nin de camilikle o kadar alakası yoktur. . maddenin ve aydınlığın mabedidir. Bana öyle geliyordu ki. gözüm kapalı bile görebilmeğe alıştığım içindir. Vakit öğleye yakındı. bu destanı yazmak için kullandığım notları. hapishane gecelerinde doldurulmuş bir hatıra defterinde «Destan»ımın sonuna koymasını unuttuğum noktayı arayıp dururken Süleymaniye'yi gördüm. Evimin penceresiyle Süleymaniye'nin arası en aşağı bir saattir. bütün bunların Cami olmakla ne kadar alakaları yoksa. Bu. açan güneşin altında pırıl pırıl görünce aradığımı birdenbire buldum. ne kadar bir Cami değilse. Ağır perdeleri birdenbire düşen bir pencere gibi hava açıldı. Fakat ben onu elimi uzatsam dokunacakmışım gibi yakın görüyordum. «Çarşambayı sel aldı» türküsü. Gökyüzünün karanlığı yol yol yarıldı. *** Mevzuu bahis risalemin sonunda «AHMED'ĐN HĐKÂYESĐ» diye bir fasıl vardır. belki. hesabla maddenin ahengine dayanan en muazzam verimlerinden biridir. Ve ben. Ferahladım. bence Süleymaniye de öyle ve o kadar Cami değildir. Artık son forması da baskı makinası altında gidip gelmeğe başlıyan risaleme bir kelime bile ilâve edemiyeceğimi biliyordum. hesaba. Sinan'ın evi.«SĐMAVNE KADISI OĞLU BEDREDDĐN DESTANI» risalemin dördüncü formasının makina tashihlerini sabahleyin matbaada yaptıktan sonra eve gelmiş. belki on satırlık. bir yağlığın kenarındaki «oya». Ve anladım ki «Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı» isimli risaleme. büyük bir Türk halk hareketi için yazdığım bir risalede unuttuğumu sandığım son noktayı ararken Süleymaniye'mizi. maddeye. Türk HALK dehasının. endamlı ince kemerleri üstünde nasıl durabildiğine şaşılan eski bir taş köprü. fakat bu satırın sonuna nokta koymasını unuttum. Rüzgâr. tek bir satır yazı yazdım. şeriat ve softa karanlığından kurtulmuş. benim için. Açılan öğle güneşinin altında Sinan'ın Süleymaniye'si bulutlara yaslanmış bir dağ gibiydi. ağır bulutların üstüne boşanmasıyla durulmuştu.

demiştim. Ahmed bu şaşkınlığımız karşısında gülümsedi. — Zaten o en derin acıdan en büyük sevince kadar bütün duygularını hep bu meşhur gülümseyişiyle ifade eder — ve aşağı yukarı bütün Lenin külliyatının ana fikirlerini sayfaları ve satırlarıyla taşıyan hafızasından bize şu cümleleri okudu: «. herhalde aramızda böyle bir sorgunun cevabını verenler bulunurdu. Ben: — Ahmed. Millî gurur! Sözlerden ürkme! Đki kelimenin yan yana gelişi seni korkutmasın. bana öyle geliyor ki sen Bedreddin hareketinden biraz da millî bir gurur duyuyorsun.. Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz. onu suratımda şaklatmış ve demisti ki: — Evet. hürriyet ve sosyalizm uğrunda büyük kavgalara girişebilmek . Rus milleti. Bu konuşmayı olduğu gibi aşağı geçiriyorum: «Dışarıda çiseleyen yağmura.. Tarihinde Bedreddin hareketi gibi bir destan söyliyebilmiş her milletin şuurlu proleteri bundan millî bir gurur duyar. de beşeriyete yalnız büyük katliâmların. onu nasıl sefil kıldıklarını görmek herkesten çok bize ıstırap verir. Çar cellâtlarının. Sesime tuhaf bir eda vererek söylediğim bu cümlenin içinde. Dekabristleri. Lenin'i hatırla. «... Rusların muhitinde de karşı konulmuş olması. asılzadelerin ve kapitalistlerin bizim güzel yurdumuzu nasıl ezdiklerini. bu muhitin Radişçev'i. 1914 senesinde «Sosyal Demokrat»ın 35'inci numarasında ne yazmıştı? Eğer Ahmed. Biz şuurlu Rus proleterleri millî şuur duygusuna yabancı mıyız? Elbette hayır! Biz dilimizi ve yurdumuzu severiz. koğuşun terli çimentosuna ve yirmi sekiz insanına Ahmed hikâyesini anlatıp bitirmişti. Çünkü Rus milleti de inkikâpçı bir sınıf yaratabildi. Ahmed. 70 senelerinin inkilâpçılarını ortaya çıkarmış bulunması. pomeşçiklere. Hangimiz Lenin kadar beynelmilelci olduğumuzu iddia edebiliriz? Lenin. Rus amelesinin 1905 senesinde muazzam bir kitle fırkası yaratması. sıra sıra darağaçlarının. sürgünlerin. dünya emekçi kitlelerinin..Bulduğum ve hatıra defterimde okuduğum ve risaleme zeyl olarak yazmak mecburiyetini duyduğum «nokta» bana Ahmed bu hikâyeyi anlattıktan sonra onunla yapmış olduğum bir konuşmadır.. beynelmilel proleter demokrasisinin en büyük beynelmilelci rehberi. Fakat «Sosyal-Demokrat»ın 35'inci numarası diye konulan mesele hepimizi şaşırttı. kapitalistlere zilletle boyun eğişlerinin nümunelerini göstermekle kalmadı. Bedreddin hareketi aynı zamanda benim millî gururumdur. Evet. çarlara. «Lenin filânca mesele hakkında ne yazmıştı?» demiş olsaydı. «millî gurur» terkibini birdenbire bir kamçı gibi eline almış. aynı zamanda Rus mujiğinin demokratlaşarak büyük toprak sahiplerini ve papazları defetmeğe başlaması bizim göğsümüzü kabartır. Ve hiçbirimiz 35'inci numarada neler yazılmış olduğunu hatırlıyamadık. büyük açlıkların. Ve bu zulümlere bizim muhitimizde. biraz da millî bir gurur duyuyorum. yirminci asırda beynelmilel proletaryanın. onun emekçi kütlelerini (yani nüfusunun 9/10'unu) şuurlu bir demokrat ve sosyalist yaşayışına yükseltebilmek için herkesten çok çalışan biziz.

Ben. Çünkü unutmayın ki «başka milletleri ezen bir millet hür olamaz. Ahmed'e. demişti. Ne ah edin dostlar. Daha iyisini de yapmağa çalışacağım. kemikleri. Şöyle ki: Bana Ahmed: — Senden bir «Bedreddin destanı» isteriz. Fakat esaretini haklı bulan. Purişkeviç'ler çetesini kuvvetlendirmek için bizi harbe sürüklemek istemelerinden nefret ediyoruz. «Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı kendi esir mazimizden nefet ediyoruz.»* Lenin'den bu satırları bir solukta okuduktan sonra Ahmed birdenbire susmuş. etleri. onu yaldızlayan (meselâ Lehistan'ın.'nin ezilmesine Rusların «vatan müdafaası» adını veren) esir. Bizim esir mazimizde pomeşçiklerle asilzadeler Macaristan'ın. arkadaşı. Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı bugünkü esir halimizden. Olmadı. Lehistan'ın. bizim muhitimiz de Bedreddin'i. Đran'ın. çünkü derebeylik tarihinde bile bu milletin emekçi kütleleri (yani nüfusunun 9/10'u) Sakızlı Rum gemiciyi ve Yahudi esnafını kardeş bilen bir hareket doğurabilmiştir. Ukranya'nın v. demişti. nefes almış ve yine o meşhur gülümseyişiyle: — Evet. millî bir gurur duyuyorum.» «Simavne Kadısı Oğlu Bedreddin Destanı» isimli risaleme bir önsöz yazmak istemiştim. kardeşi olduğunu söyliyenler.istidadında olduğunu da ispat etti. Bedreddin hareketini bütün azametiyle tetkik eden kalın ilim kitapları. demiştim. millî haysiyetimizi berbat eden Romanof'lar. kafaları ve yürekleriyle oldukları gibi diriltecek romanlar. Börklüce Mustafa'yı. aynı pomeşçiklerin kapitalistlerle uyuşarak Lehistan ve Ukranya'yı ezmek. Đran'da ve Çin'deki demokratik hareketi boğmak. yeryüzünün en aşağılık mahlûkudur. ben şuurlu Türk proleteri. Buna karşılık risalemin zeyline kısa bir «sonsöz» yazdım. benden istenenin ancak bir karalamasını becerebildim. benden istenen sizden de istenendir. Bedreddin'in materyalizmiyle Spinoza'nın materyalizmi arasında bir mukayese yapayım. ne ağlayın! . Fakat tıpkı benim gibi Ahmed'in dostu.s. Bogrinski'ler. Torlak Kemâl'i. Çin'in hürriyetini boğmak için mujikleri muharebeye sürüklemişlerdi. Hiç kimse esir doğmuş olduğundan dolayı kabahatli değildir. Bedreddin hareketinin doğuş ve ölüşündeki sosyal-ekonomik şartlar ve sebepleri tetkik edeyim. Karaburun ve Deliorman yiğitlerini. onların bayrağı altında dövüşen Aydınlı ve Deliormanlı köylüleri yaratabildiği için. Millî bir gurur duyuyorum.

82.Dünü bugüne bugünü yarına bağlayın! diyen şiirler. kayalar. baskı 1935. denizler Şehrine varıldı. (*) Lenin Külliyatı. SĐLÂHSIZ ĐNSANLAR Beş kıtanın içinden başladı sefer Gidildi kuzeye doğru. şehir yeşildi. 83'de (Rusların millî gururu) isimli makaleyle — ki bu makale 1914 senesinde «Sosyal Demokrat»ın 35'inci numarasında çıkmıştır — Ahmed'in o gün bize hafızasından okuyup derhal tercüme ettiği satırları bilâhara karşılaştırdım. Ahmed ezbere okuyup tercüme ettiği parçaların yalnız cümle kuruluşlarında bazı değişiklikler yapmış. Bu gelenler silâhsız adamlardı . 81. göller. Ormanlar. Fikirde hiçbir hata olmadığı için ben Ahmed'in tercümesini aynen aldım. boyaları kahraman tablolar lâzım. cild 18. sayfa 80. gidildi.

1956 TAHĐRLE ZÜHRE MESELESĐ Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil. Her yürekte güzel bir şeyler vardı. bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte yani yürekte. Sözleri dövdüler dan dan da din din. Geceler beyazdı. Hayata sevdalar ilân edildi. Örsünde sıcacık yüreklerinin Ölüm bu sözlerden güçlü değildi. gündüzler serin. Meselâ bir barikatta dövüşerek meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken .Her birisi yüreğini çıkardı.

Seversin dünyayı doludizgin ama o bunun farkında değildir ayrılmak istemezsin dünyadan ama o senden ayrılacak yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı? Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık yahut hiç sevmeseydi Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden? Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.meselâ denerken damarlarında bir serumu ölmek ayıp olur mu? Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil. TARANTA .BABU'YA MEKTUPLAR .

Başı belaya girer. 5 AĞUSTOS 1935 TEFTĐŞ .Bu kitap Henri Barbusse'ün hatırasına.. ROMA . geçenlerde bir paketle bir mektup aldım. Kendi ülkesinde kendi dilini istediği gibi kullanamadığı için. Asya ve Afrika dillerine merak saran bir Đtalyan arkadaştan. Fakat mektubunu olduğu gibi aşağıya geçiriyorum. Arkadaşın adını yazmak istemiyorum..

gün uzun belli. Sanıyorum yakındır. Önde Amerikan paşası kafayı dikmiş ve sırmalı şapkasında eli kasap bıçağı gibi parlıyor keskin.. Kordonboyu'nda böyle teftişlere. belki utanıyor.. Memetlere bakıyorum : Dişleri kenetli. belki öfkeli.Sayfada saygıyla göze çarpsın diye komuşlar fotoğrafı baş köşeye. Yüzünü göremiyorum. gözleri dikilmiş yere. Kordon'da. Belki alışmış. Đzmir'de. Vakit öğle. Memetleri teftiş. gözleri karanlık. geniş ve küfredip sesini duyuyorum toprağıma tokat gibi inen adımlarının. hava sıcak. gölgeli. Türk paşası on beş adım geride. 1962 . bir daha çıkmayacaklar Đzmir'de.

kanadı kırılır çöllerde kalır. O.TÜRK KÖYLÜSÜ Topraktan öğrenip kitapsız bilendir. babalar umudu keser. Yol görünür onun garip serine. bir yâr sever el alır. Hoca Nasreddin gibi ağlayan Bayburtlu Zihni gibi gülendir.» ağu içer su yerine. Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeyegörsün önlerine . Ferhad'dır Kerem'dir ve Keloğlan'dır. analar. Çarşambayı sel alır. kahbe felek ona eder oyunu. «Yûnusû biçâredir baştan ayağa yâredir. ölmeden mezara koyarlar onu.

büyük günler. ekmek.» TÜRKĐYE ĐŞÇĐ SINIFINA SELÂM Türkiye işçi sınıfına selâm! Selâm yaratana! Tohumların tohumuna. güzel günlerimiz ellerinizdedir. gül ve hürriyet günleri. ne düşmanı kayırır.. Beklenen günler. . haklı günler... gündüzlerinde sömürülmeyen.. kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa. Ve bir kerre dediler mi : «Đsrafil surunu urur mahlukat yerinden durur».» demesinler. toprağın nabzı başlar onun nabızlarında atmağa. gecelerinde aç yatılmayan. Ne kendi nefsini korur. serpilip gelişene selâm! Bütün yemişler dallarınızdadır.ve bir kerre vakterişip : «—Gayrık yeter!. «Dağları yırtıp ayırır.

ölürsem kurtuluştan önce yani. ayyıldızı esir bayrağımıza. nasip olmazsa görmek o günü. karanlığını yobazın ve yabancının roketini yenecek işçi sınıfına selâm! Türkiye işçi sınıfına selâm! Selâm yaratana! 12 Ağustos 1962 VASĐYET Yoldaşlar. kitaba. hasretimizi.Türkiye işçi sınıfına selâm! Meydanlarda hasretimizi haykıranlara. alıp götürün . toprağa. işe hasretimizi. Düşmanı yenecek işçi sınıfımıza selâm! Paranın padişahlığını.

tarlalar orta malı. seher aydınlığında taze insan. kanallarda su. çürür kara dallar gibi ölüler. ne kuraklık. Ama bu türküleri söylemişim ben daha onlar düzülmeden. şehit Ayşe'yle ırgat Osman . Benim sessiz komşulara gelince. Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz. ne candarma korkusu. Hasan beyin vurdurduğu ırgat Osman yatsın bir yanımda ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda. yanık benzin kokusu. Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın. dilsiz.Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni. toprağın altında sağır. duymuşum yanık benzin kokusunu traktörlerin resmi bile çizilmeden. kör. toprağın altında yatar upuzun.

tepemde bir de çınar olursa taş maş da istemez hani. Yoldaşlar. Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz. dedi Hikmet. 1953. Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.çektiler büyük hasreti sağlıklarında belki de farkında bile olmadan.. ölürsem o günden önce yani. 27 Nisan Barviha Sanatoryumu VATAN HAĐNĐ "Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.. .öyle gibi de görünüyor Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni ve de uyarına gelirse." .

siz vatanperverseniz. şose boylarında gebermekse açlıktan. kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan. polis copuysa. vatan. Amerikan donanması topuysa.Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar. dedi Hikmet Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan. Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla : Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. ben vatan hainiyim. Vatan çiftliklerinizse. vatan. . maaşlarınızsa vatan. 120 milyon lira. siz yurtseverseniz. fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un 66 santimetre karede gülüyor. vatan." Evet. ben yurt hainiyim. bütçemize 120 milyon lira hibe etti. vatan hainiyim. ödeneklerinizse. bir Ankara gazetesinde. kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan. Amerikan üsleri. üç sütun üstüne. Amerikan bombası. "Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz. ben vatan hainiyim. vatan. kapkara haykıran puntolarla. vatan. vatan tırnaklarıysa ağalarınızın. Amerikan amirali Amerika. mızraklı ilmühalse. soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın. vatan. ağzı kulaklarında.

mendil sallamayın bana..7.. kavgamı kafamda götürüyorum...28..962 VEDA Hoşça kalın dostlarım benim hoşça kalın! Sizi canımda canımın içinde. Đstemez. . Hoşça kalın dostlarım benim hoşça kalın.. Resimlerdeki kuşlar gibi dizilip üstüne kumsalın. Ben dostların gözünde kendimi boylu boyumca görüyorum.

. beraber dövüşürüz. iş ELVEDA. Yine görüşürüz dostlarım benim yine görüşürüz... Geceler sürecek kapımın sürgüsünü. A dostlar kardeşi AMAYA DAĐR a kavga dostu a yoldaşlar a.... büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir sincap gibi mesela..!!.!!... Beraber güneşe güler...A dostlar a kavga dostu iş kardeşi a yoldaşlar a. YAŞ 1 Yaşamak şakaya gelmez... Tek hecesiz elveda.. Ve ben bir kavga şarkısı gibi haykıracağım mapusane türküsünü.. pencerelerde yıllar örecek örgüsünü.!!.

sırtın duvarda. öylesine ki. ağır ameliyatlık hastayız. hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil. mesela. yani bütün işin gücün yaşamak olacak. beyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin. mesela. yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden. . yaşamak yanı ağır bastığından. ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için. hem de en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde. yetmişinde bile. zeytin dikeceksin. yahut kocaman gözlüklerin. yani o derecede. hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken.yani. Yani. kolların bağlı arkadan. 1947 2 Diyelim ki. Yaşamayı ciddiye alacaksın. öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı. hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için.

yaşımız da elliye yakın. fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu. cephedeyiz. Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu. Diyelim ki. kavgası ve rüzgarıyla yani. bir daha kalkmamak ihtimali de var. daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının. duvarın ardındaki dışarıyla.. diye bakacağız pencereden. hava yağmurlu mu. beyaz masadan. dövüşülmeye deşer bir şeyler için. diyelim ki. Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına.yani. Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız. . Yani. Diyelim ki hapisteyiz.. nasıl ve nerede olursak olalım hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak. insanları. hayvanları. yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz en son ajans haberlerini. daha o gün yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün. Daha orda ilk hücumda.

hem de en ufacıklarından.. yıldızların arasında bir yıldız. mavi kadifede bir yaldız zerresi yani. Bu dünya soğuyacak günün birinde. duyulacak mahzunluğu şimdiden. yani bu koskocaman dünyamız. Şimdiden çekilecek acısı bunun.. Nazım HĐKMET . boş bir ceviz gibi yuvarlanacak zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız. hatta bir buz yığını yahut ölü bir bulut gibi de değil.1948 3 Bu dünya soğuyacak. Böylesine sevilecek bu dünya "Yaşadım" diyebilmen için.

elmalaşırken dünyamız. neden. yolcu füzeleri güneşe doğru. Moskova'da açılış törenindeyim.YĐNE ĐYĐMSERLĐK ÜSTÜNE Sağlığımda açıldı kosmos yolu. niçin. balıklar gibi sessiz sedasız akıp gidecek. ıstıratosferde savaş füzelerine mi rastgelecekler? Beni ilgilendiren bavullarının eşyası değil. Avucumda bir çocuğun sarışın eli. Korkuyorlarsa kimden. gözlerinde sırça toplar yanan çocuk. yaşına bile gelmeden. Ama füze yolcuları yola çıkabilecek mi pasaportsuz? Bilet olacak mı? Parayla mı alacaklar? Ve uzaklaşıp karpuzlaşır. yıldızların arasından. bir yılbaşı ağacı önündeyim. nasıl? Ya ara hırsı? Emir verme merakı? . Biliyordum. yüreklerinin yükü.

Yeryüzünde görecek mucizenin büyüğünü : tek insan milletini pırıl pırıl. ne kasketim kaldı senin ora işi ne yollarını taşımış ayakkabım. bilmiyorum neden. akarsu gibi.. Ben iyimserim. ama belli yaşayacak benden iki kere çok. memleketim.Yüzüne yılbaşı ağacının telli pullu aydınlığı vuran çocuk. son mintanın da sırtımda paralandı çoktan. dostlar. memleketim. Kosmosa filan gidip gelecek. . Đş bunda değil. belli..1959.1. Moskova YĐNE MEMLEKETĐM ÜSTÜNE SÖYLENMĐŞTĐR Memleketim. 7.

yahut . ölümü düşünüyorum. Bir gün kar yağarken.Şile bezindendi. ruhu revanım Hatice Pîrâyende. alnımın çizgilerindesin memleketim.. memleketim.. Pırağ. 8 Nisan 958 YĐNE ÖLÜME DAĐR Zevcem... memleketim. enfarktında yüreğimin. demek ki arteryo skleroz başlıyor bende. Sen şimdi yalnız saçımın akında.

. . son gördüğü renk. Ve kalan karışacak kalabalığa. hangimiz ilkönce.bir gece. Haber çığlıklarla gelecek. yahut da ima edecekler. nasıl ve nerde öleceğiz? Nasıl ve ne olacak ölenin son duyduğu ses. kalanın ilk hareketi ilk sözü ilk yediği yemek? Belki de birbirimizden uzakta öleceğiz. Yani efendim. yahut bir öğle sıcağında.. hayat.. ve kalanı yalnız bırakıp gidecekler..

ölümü düşünüyorum. . Kederli rahat ve hodbinim. «yaşadık» diyebiliriz. Hangimiz ilkönce nasıl ve nerde ölürsek ölelim. ruhu revanım Hatice Pîrâyende. seninle biz birbirimizi ve insanların en büyük dâvasını sevebildik — dövüştük onun uğruna —. geçen ömrümüzü düşünüyorum.Ve bütün bu ihtimâlât 1900 kaç senesinin kaçıncı ayı kaçıncı günü kaçıncı saatinde? Zevcem.

. Dünyaya erken gelmişim diye kahretmedim hiçbir zaman.. sevgilim. Asrım sefil. .. kendi asrım beni korkutmuyor ben kaçak değilim. uyanmak yüz yıl sonra. — Hayır. Bana yeter yirminci asırda olduğum safta olmak bizim tarafta olmak ve dövüşmek yeni bir âlem için.YĐRMĐNCĐ ASRA DAĐR — Uyumak şimdi.. asrım yüz kızartıcı. Ben yirminci asırlıyım ve bununla övünüyorum. asrım cesur. büyük ve kahraman.

. her şeye rağmen daha evvel. güneşli olacaktır. sevgilim. Hatçem.1941 YOLCULUK Bir şair yolculuk ediyor bir denizinde dünyamızın bakarak bir yıldıza... Ve ölen ve doğan ve son gülenleri güzel gülecek olan yirminci asır (benim şafak çığlıklarıyla sabaha eren müthiş gecem).. 12.— Yüz yıl sonra. — Hayır. Yolculuk ediyor şairin biri yıldızlardan birinde bir denizde bakarak dünyamıza.11. Yolculuk ediyor şairler denizlerinde kâinatın . senin gözlerin gibi.

Yürümek. yolunda pusuya yattıklarını. kelleni orta yere yüreğini yumruklarının içine koyup yürümek!. havaları boydan boya yarıp ikiye bir mavzer gözü gibi karanlığın gözüne bakarak yürümek!. 1960. Yürümek.bakarak birbirine.. . yürümeyenleri arkanda boş sokaklar gibi bırakarak. dost omuzbaşlarını omuzlarının yanında duyup. Akdeniz YÜRÜMEK Yürümek..

. Günler ağır.. ZAFERE DAĐR Korkunç ellerinle bastırıp yaranı dudaklarını kanatarak dayanılmakta ağrıya. yürekten gülerekten yürümek. Ve zafer artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar tırnakla sökülüp koparılacaktır.... Yürümek. Şimdi çıplak ve merhametsiz bir çığlık oldu ümid. ... Günler ölüm haberleriyle geliyor..arkadan çelme attıklarını bilerek yürümek.

.Düşman haşin zalim ve kurnaz. Ölüyor çarpışarak insanlarımız — halbuki nasıl hakketmişlerdi yaşamayı — ölüyor insanlarımız — ne kadar çok — sanki şarkılar ve bayraklarla bir bayram günü nümayişe çıktılar öyle genç ve fütursuz. Günler ölüm haberleriyle geliyor.. Günler ağır.. Varılacak yere . En güzel dünyaları yaktık ellerimizle ve gözümüzde kaybettik ağlamayı : bizi bir parça hazin ve dimdik bırakıp gözyaşlarımız gittiler ve bundan dolayı biz unuttuk bağışlamayı..

. Karayılan . Antepliler yiğit kişilerdir. KARAYILAN HĐKÂYESĐ Antepliler silâhşor olur. Sonbahar. Ve zafer artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar tırnakla sökülüp koparılacaktır.kan içinde varılacaktır. 1941. Antep sıcak. uçan turnayı gözünden kaçan tavşanı ard ayağından vururlar ve arap kısrağının üstünde taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar. Antepliler silâhşor olur. Antep çetin yerdir....

bunu düşünmeye vakit bırakmıyordular. Antep çetin yerdir. silâhla. belki rahattı. onun atı. toprağı yoktu. Belki rahatsızdı.Karayılan olmazdan önce Antep köylüklerinde ırgattı. Boynu yine böyle çöp gibi ince ve böyle kocaman kafalıydı Karayılan Karayılan olmazdan önce. Düşman Antep'e girince Antepliler onu korkusunu saklayan bir fıstık ağacından alıp indirdiler. Yiğitlik atla. Altına bir at çekip eline bir mavzer verdiler. toprakla olur. . silâhı. yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.

Antepliler düz ovada sıkışmışlardı.Kırmızı kayalarda yeşil kertenkeleler. düşmanın topu vardı. Akan : Antep'in kanıydı. toprağı kökünden söküyordu. Düz ovada bir gül fidanıydı Karayılan'ın Karayılan olmazdan önceki siperi. .. Düşman şarapnel döküyordu. Düşman tutmuştu tepeleri. Antep çetin yerdir. namlıya tek fişek sürmeden yatıyordu yüzükoyun. Antep sıcak. Bu fidan öyle küçük. Düşman tutmuştu tepeleri. korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun.. Sıcak bulutlar dolaşır havada ileri geri.

Siperi bir gül fidanıydı onun. Birden bir kurşun gelip kafasını aldı. Ve ne çare. kader. düz ovayı Antepliler düşmana bırakacaklardı. "Karayılan" olmazdan önce umurunda değildi Karayılan'ın kıyamete dek düşmana verseler Antep'i. . gözleri ateşten al. Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi. Antepliler yiğit kişilerdir. Derisi ışıl ışıl. gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun ak bir taşın ardından kara bir yılan çıkardı kafasını. Çünkü onu düşünmeye alıştırmadılar. dili çataldı. Fakat düşmanın topu vardı.Antepliler silâhşor olur. korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.

Düşmanı tepelerde yediler. Kilis yollarından kelle getirek. . ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm." Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olan. seğirttiler peşince. fırlayıp atlayınca ileri bir dehşet aldı Anteplileri. "Karayılan der ki : Harbe oturak. Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olana : KARAYILAN dediler. Karayılan Karayılan olmazdan önce kara yılanın encâmını görünce haykırdı avaz avaz ömrünün ilk düşüncesini : "Đbret al. nerde düşman varsa orda bitirek. demir sandıkta saklansan bulur seni.Hayvan devrildi kaldı. deli gönlüm.

her şafak vakti kalbim . doktor. doktor.vurun ha yiğitler namus günüdür. her şafak vakti.." (Kuvâyi Milliye'den) ANGĐNA PEKTORĐS Yarısı burdaysa kalbimin yarısı Çin'dedir. Sonra. Sarınehre doğru akan ordunun içindedir..

... doktor. doktor. fakir milletime ikrâm edebildiğim bir tek elmam var elimde. ne nikotin. bu yüzden bende bu angina pektoris. Bakıyorum geceye demirlerden ve iman tahtamın üstündeki baskıya rağmen kalbim en uzak yıldızla birlikte çarpıyor. Ne arteryo skleroz. işte bu yüzden. şu on yıldan bu yana benim...Yunanistan'da kurşuna diziliyor. doktorcuğum. bizim burda mahkûmlar uykuya varıp revirden el ayak çekilince kalbim Çamlıca'da bir harap konaktadır her gece. Sonra. . ne hapis. bir kırmızı elma : kalbim.. Sonra.

AŞI 1 tarla hazırdı koyu esmer eti anadan doğma çırılçıplak tarla hazırdı şişkin ıslak dudaklarını açmıştı yarı yarıya uzun sürmedi bekleyiş sabah aydınlığında canlı küçük kurtlar gibi yukardan saçılıp aktı tohum hazla ürperdi toprak içine çekti akanı açılıp kapanarak açılıp kapanarak sonra da mahmur bir kat daha güzel terli kabarık gerindi ben ölümden kuvvetliyim diyebilirdi gebeydi artık .

2 arılar fırladı güneşe doğru en önde kızoğlankız yeni beyarı nazlı bir vızıltıdır zar gibi ince şeffaf kanatları beli koptu kopacak altın tüylü süzme karnında da üç kızıl kuşak yetişip önledi onu erkeklerin en güçlüsü sonra yukarda boşlukta güneşin orda dikenli incecik bacakları karıştı birbirine bir saniye sürdü aşı silkinip kurtuldu dişi düştü erkek içinden kopan etleriyle toprağa 3 odalarının penceresi ormana açık ağır yaz bulutlarının altında orman bir yumurtalık gibi de nemli ılık erkeğin yüzünde aşağıdan kadının gözlerinden vuran ışık ormanın üstüne yağmur boşandı ansızın .

1948 .yeşil elâ gözlerini yumdu kadın yarı açık ağzında ıslak dişleri berrak duru içinde taa yüreğinin kökünde sıcak sıcak duydu yağmuru 4 atan bir damar gibi akıyor nehir acı yemişleri dikenli dallarıyla duruyor ağaç duruyor kıraç yabani güneşte bir şarkı gibi parladı balta kesildi ağacın gövdesi orta yerinden ihtiyardı esmerdi ıslaktı makta kanayacaktı da âdeta aşı bıçağıyla açıldı yarık sokuldu ucu kalemin bu kesik bu yabani gövdede müjdesi vardı artık dikensiz dalları ince kabuklu tatlı yemişleri geniş yapraklarıyla gelecek olan yepyeni bir âlemin.

. hafif. bu dünya ellerinizin üstünde duruyor. tabiat gibi cesur ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizliyen elleriniz. Ve insanlar. ah. bütün yük hayvanları gibi battal. benim insanlarım. hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli. sütlü memeler gibi yüklü. yalanla besliyorlar sizi.Nisan 1948 ELLERĐNĐZE VE YALANA DAĐR Bütün taşlar gibi vekarlı. ağır ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz. Arılar gibi hünerli. halbuki açsınız. Bu dünya öküzün boynuzunda değil.

kolay atlatılırsın. Avrupalım. yalan söylüyorsa rotatifler. Đnsanlarım. hele Asya'dakiler. Afrika'dakiler. atak ve unutkansın ellerin gibi. hayran ve gençsiniz.etle. benim insanlarım. ekmekle beslenmeğe muhtaçsınız. Ve beyaz bir sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya. ah. ah. elleriniz gibi meraklı.. Đnsanlarım. Amerikalım benim. antenler yalan söylüyorsa. yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu. benim insanlarım. . Yakın Doğu. Orta Doğu. benim insanlarım. Đnsanlar. elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız. kitaplar yalan söylüyorsa. göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan.. Pasifik adaları ve benim memleketlilerim. ah. ellerin gibi tez kandırılır. uyanık.

elleriniz karanlık gibi kör. elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun. dua yalan söylüyorsa. bu yaşanası dünyada bu bezirgân saltanatı. ses yalan söylüyorsa. renk yalan söylüyorsa. bu zulüm bitmesin diyedir. yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı. [1949] . rüya yalan söylüyorsa. elleriniz balçık gibi itaatli. ninni yalan söylüyorsa. beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların. Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız bu ölümlü. elleriniz isyan etmesin diyedir. sütunda ilan yalan söylüyorsa.duvarda afiş. ellerinizden geçinen ve ellerinizden başka her şey herkes yalan söylüyorsa. meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa. söz yalan söylüyorsa.

Sonra. ufaldı. birden anladım ki. ufaldı. "Yanıma gel!" dedi. . "Beni unuttun mu. kadınım beni görüyordu. Sonra. boğuluyordum kederden. nerdesin?" diye soramadım. hiç durmayacakmış gibi gidiyordu tiren. ufaldı. sonra raylardan başka şey göremedim. "Nerdesin gülüm. beni unuttun mu?" diye soruyordu. sonra. yanına varamadım. indi tirenden peronda kaldı. Leh toprağından seslendi karşılık veremedim. kumlu toprakta kar parçaları çürüyordu. uçsuz bucaksız mavilikte buğday tanesi oldu. baharsa çamurlu çıplak ayaklarıyla gökyüzünde yürüyordu.KADINIM BREST'E KADAR Kadınım Brest'e kadar benimle geldi.

Sonra birden anladım ki. Mart 1960. yıldızlar inip kondu telgıraf tellerine. aynı umutlu türküyü söyleyerek sevdiğim şehirlerle sevdiğim kadınlardan boyuna uzaklaşıyorum ve hasretlerini etimin içinde işleyen bir yara gibi taşıyorum ve bir yerlere yaklaşıyorum. direkler gelip geçiyordu o kımıldanmıyordu yerinden.ama. yıllardır. koynumdaymış gibi de yüreği küt küt vuruyordu. bunu nasıl. karanlıksa yağmur gibi çarpıyordu tirene. kadınım telgıraf direklerinin altında duruyordu. . hiç durmayacakmış gibi gidiyordu tiren boğuluyordum kederden. Akdeniz ORADA TANIDIKLARIM II . neden anladığıma hâlâ şaşıyorum ve hep aynı büyük.Sonra. ama uzun yıllardır bu tirende yaşıyorum. bir yerlere yaklaşıyorum.

. Duvarlarda fotoğraflar - . Duvarlarda fotoğraflar. Benim kızım büyüdü. Yeni yapıda yeni dokumacılar yeni renklerle yeni kumaşlar dokuyor.-"Nazım yoldaş benim kızım beş yaşında... bakıyorlar insana rüya görür gibi. Ben büyüdüm felsefe okuyorum." Bir masa. Yapı yükseldi yapı büyüdü. Benim kızım dinledi ilk duvarcı türküsünü kurduğumuz yapının. Benim kızım Alfabe okuyor. Benim kızımın annesi 1922 senesi.. Başında masanın beyaz keten elbiseli Tavariş Marusa.

Uygur. Kış. Kapı açık. Havada tek bir insan sesi yok. Latin. Vagonda bizimkiler uyuyorlar. Dünyanın üstünde donmuş bir dünya gibi susan havada yalnız tekerleklerin şarkısı. Çin. Kış. Kar. Karanfiller. .. Rus.. Kar. üzerinde bazısının Mogol.bir fabrika avlusunda çekilmiş bazıları. Marusa'nın sesi: -"Sene 918. Zırhlı trenle Kiyefe gitmedeyiz. Tatar yazıları. Gece.. Bir masa Üstünde masanın mavi bir Ukranya kasesi. Ayın içinden bir manzara gibi Ukranya stepleri karın altında yatıyorlar. Gece.

Bırak bizi bırak. Uyuyor bizimkiler. . Bekliyor bizi toprak." Kapı açık.. Öldürebilirim. Aç gözlerle aç öküzler bekliyor bizi. yalvaran gözlere bakamam.. Gözlerime yalvarıyor esirlerin gözleri: -"Bırak bizi bırak bizi bırak. Đpekli bir kumaş yırtar gibi yürüyor yırtarak geceyi tren..Yıldızlar düşüyor içeriye. Yıldızlar düşüyor içeriye... Yıldızlar düşüyor içeriye. Bekliyorum ben Mahnodan esir alınan iki köylü neferi. Başımı çevirdim geriye.

Namluda arpacık titredi. "Bekliyor bizi toprak" Beş. Geçiyor saniyeler.. Diz büktüm. Mavzer. "Bırak bizi" Üç saniye. Ve hiçbiri değmedi hedefe... .Ve tekrar baktığım zaman karın üstünde iki korkuydu kaçan. Kaçanların peşinden altı fişenk yaktım. Mavzer.. Geçti bir saniye. altı. yedi. Nasıl oldu bu? Gökte uçan turnayı gözünden vuran kadın. vuramadın.. "Aç gözlerle aç öküzler" Dört saniye.

..... Đnkılabın nöbetinde dolaşık yumak gibi bir yürekle durulmaz.. Gece.... . Tombul esmer bir Ukranya ekmeği.... .. Başında masanın beyaz keten elbiseli Tavariş Marusa. Çavdarlı bir yaz kokusu esmer ekmekte. Hatıralar.....Vurmalıydım ama. . Masa... Köyden yoldaşlar göndermiş Ukranya ekmeği yemez misiniz?" Beyaz keten bir örtü.... Hatıralar..... Kış.. Kavgada düşmanın aile ismi sorulmaz... Kar. ... ..

Satırların üzerinde ellerinin izi var.N.. bu bembeyaz sabun . Karyolanın başucunda kitaplar. Açıyorum birer birer kitaplarını. O her sabah buradan çıkardı yola. Ve her akşam burda çözerdi ıslak ayakkaplarını.. Pencerenin içindeki bu beyaz diş fırçası.Hikmet PORTATĐF KARYOLA Bu onun karyolası portatif bir karyola.

N.Hikmet SEN En güzel günlerimin üç mel'un adamı var: Ben sokakta rastlasam bile tanımayım diye en güzel günlerimin bu üç mel'un adamını yer yer tırnaklarımla kazıdım ..onun.. Yerde bir üçüncü mevki tren bileti.. Duvarda külrengi bayramlık kasketi. Elsiz kolları göğsünde yatıyor karyolanın üstünde lacivert gemici fanilası. Bu onun karyolası portatif bir karyola.....

Okuyorum. Yazıyorsun.hatıralarımın camını. Ne yazık!.. sen o günleri kendi oğluyla yatan. Düşmanımdır ikisi.. biri ötekisi. insanın bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum... Kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa... senin ve benim en güzel günlerimiz. . Sana gelince. Sana gelince. En güzel günlerimin üç mel'un adamı var: Biri sensin. Kalbimin kanıyla götüreceğim ebediyete ben o günleri... Ne kadar beraber geçmiş günlerimiz var.... biri o.

..kızlarının körpe etini satan bir ana gibi satıyorsun!. Biri o. Kanlı bıçaklı düşmanımdır ikisi.Hikmet – 1933 . Artık seninle biz. Sana gelince... N.... Satıyorsun: günde on kaat. Ne ben Sezarım. Ne ben sana kızarım ne de zatın zahmet edip bana küssün. düşman bile değiliz.. Ne de sen Brütüssün. En güzel günlerimin üç mel'un adamı var: Biri sensin.. sıcak bir döşek ve üç yüz papellik rahat için. biri ötekisi. bir çift rugan pabuç....

Kalk! Pencereye gel! Bak! Dışarda gece bir cenup denizi gibi güzel. Çeneni avuçlarının içine alma!. yıldızların ve bizim seslerimizle. çarpıyor pencerene dalgaları. duvara dalıp kalma!. havalar seslerle doludur: toprağın...SES Çeneni avuçlarının içine alıp. suyun. Pencereye gel! Havaları dinle bir: . Gel! Dinle havaları: havalar seslerin yoludur..

. Biz . Koynunda güneşin kaybolduğu zindan aydınlanacak mı? Bekliyelim mi? Bekliyebilir miyiz? Biz gündoğusunun milyonlarla milyonu bekliyoruz bunu. N. Sesler geliyor günbatısından sesler.Sesimiz yanındadır..Hikmet – 1933 SESLER GELĐYOR.. Sesler geliyor günbatısından sesler.. sesimiz seninledir........

.. Biz güneşin doğduğu yerden haykırıyoruz mavi gömlekli. Göbeğinden çatlıyacak Avrupa... . mavi gözlü Almanyalılara. Avrupanın çatlıyacak göbeği.... *** Kurtuluşun kırmızı eli dolaşıyor üstünde Almanyanın.. Dışarı fırlamak için tepiniyor amele mahallelerinde tanklar.HURRRA... Biz Borneo.... Ve istiyoruz ki olsun naramızın aksisedası Krup favrikalarından kopan: ... Biz. Sumatra. Berlinin caddeleri kulak asıyor yine Spartaküslerin ayak sesine. Biz sarı yüzlerinden gözleri bıçak yarası gibi bakan kavga meydanlarında kellesini koparıp kocaman kanlı sarı bir çiçek gibi bırakan Çin seddinin kulileri.. Cava köylüleri.çıplak ayaklı Hindistanın açlığını esmer gözlerinde bir alev gibi taşıyanlar....

. Söyle...DI.... Diyelim milyonlarla milyon ağız birden: .......... *** Söyle Berlin.... Çabuk olun haydı. Hava fırtınalı omurga delik serdümen sarhoş...ÇATLADI. Sesler geliyor günbatısından .....Çatlıyacak çatlıyor çatla. Dümen başına.. Diyelim: .. . Kooooş. Elleri bombalı mavi gömleklilerin bekliyecek mi yine Unter den Linden caddesinde nöbet? Alevden bayrakların üstünde yeniden can bulacak mı Karl Liebknecht? Avrupa bocalıyor..

ağacın. şairlik filân yoluyla değil ama basbaya. seher vakitlerinde yahut gecenin ortasında taşıdım insanlara yüreğimin çantasında. kurdun haberini. N. sahici postacı.. .. kuşun.. yurdun haberini. Jül Vernin romanlarıyla coğrafya kitaplarına. dünyanın. Çocukken postacı olmak isterdim.Hikmet POSTACI Đnsanın. Renkli kalemlerle çizilirdi bin türlü resim hep aynı postacının.sesler. şairlik ettim bir çeşit postacılık yani. Nâzımın resmi.

Bir küçük kız ateşler içinde hasta. Kapı çalınıyor gece yarısı: -posta! Küçük kızın gözleri açıldı mavi mavi. Bering boğazını geçiyorum. köpeklerin çektiği kızağı sürüyorum buzun üzerinde. Yahut da büyük şehrin uğultulu asfaltındayım. Yahut çölde. Yahut işte bozkırda gölgesinde ağır bulutların asker mektubu dağıtıp ayran içiyorum.Đşte. çantamda yazıları yalnız müjdelerin yalnız umutların. O karda kıyamette bendim bulan o evi. yıldızların altındayım. Babası yarın akşam dönüyor hapislikten. komşu kıza bendim telegrafı getiren. Işıldıyor kuzey şafağı konserve kutularıyla posta paketlerinde. .

Nâzım Hikmet'in oğlu. Çocukken postacı olmak isterdim. Oysaki.Çocukken postacı olmak isterdim. Muradıma. Çantamda Tuna'nın pırıltısıyla kuş cıvıltısıyla. Türkiyemde postacılık zor sanattır. Çantamda bahar. ellisinde. Moskova'da mektupları birer birer kendim dağıtırım adreslerine. Türkiye" diye yazılı. taze çimen kokusuyla dolu mektuplar. Macaristan'da erdim.. Telegraflarda envai türlü acı mektuplarda satır satır keder taşır o güzelim memlekette postacı. Bir zarfın üzeri: "Memet. Çantamda cennet. çocukların çocuklara mektupları.. . Moskova'ya Budapeşte'den.

Yağmurları temizlemeli. haramiler kesmiş yolu. çocukları sokaklara bırakmayın.Yalnız Memedin mektubunu götüremem yerine. yağmurlar ölüm taşıyor tohumlara. paslı yağmurlar yağıyor. . mektubunu vermezler. hattâ yollıyamam. yağmurlar yine yalnız güneşi taşısın tohumlara. yine gümüş gibi parlatmalı yağmurları. Nâzım HĐKMET RADYOAKTĐVĐTELĐ YAĞMURLAR ÜSTÜNE Kapayın pencereleri sımsıkı. Nâzım'ın oğlu.

çocuklar yine koşabilsin yağmurların içinde. Nâzım HĐKMET YĐNE YAĞMUR ÜSTÜNE . pencereleri yağmurlara açabilelim yine. NÂZIM HĐKMET TRAFĐK MEMURLARI Trafik memurları dikilmiş durur el kol kımıldar kaşlar çatık sopalarının ucunda hürriyetimiz trafik memurları dikilip duracak sokaktakiler birbirlerini sevmeği öğreninceye kadar.

Serçe kuşları gibi yağmur çinko dama serptiğim ekmek kırıntılarını telâşlı telâşlı.......... hem de ne sıtmadan ne kuşpalazından düşerek te değil kuyulara filân. tıkır tıkır.... Nâzım HĐKMET ÇOCUKLAR ÖLEBĐLĐR YARIN ...... serçe kuşları gibi yağmur..... .... çocuklar ölebilir yarın.. Çocuklar ölebilir yarın...

....çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın.. ne bir santim kemik. düşünebilir miyiz başımız vurulunca? Onlar köküdür memleketin... Kartal uçmaz olur kanadı kırılınca.. Çınarı yıkmak için baltayı köküne vururlar...... çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında arkalarında bir avuç kül bile değil arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan. ............. evi yıkmak için sokarlar kundağı temele....................... ne bir damla kan... çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında..... ÇINARI YIKMAK ĐÇĐN BALTAYI KÖKÜNE VURURLAR ... ...

halkın aklıdır. Ve sonra yolladılar insanları salhaneye. Kaç kere kaç yerde baltalandı kök yürümez oldu su dallar kurudu. Onlar umudun temeli. Nâzım HĐKMET DOĞUM .dallara yürüyen su bu kökte saklıdır. Çünkü böyledir asrımızın gerçeklerinden biri. Kırıldı kanat öldürdüler aklı. onlar kanadı hürriyetin.

Bitlendiler doğar doğmaz . çocuklar doğdu Yunan zindanlarında. kaşsız. kara gözlü. çocuklar doğdu Korede. masmavi kundağında yatan bir nur topu. Bu dünyada ilk görülecek şey diye demir parmaklığı gördüler. üç kilo ağırlığında. Benim oğlan dünyaya geldiği zaman çocuklar doğdu Anadoluda. Benim oğlan dünyaya geldiği zaman. gittiler ana sütüne bile doymadan Benim oğlan dünyaya geldiği zaman.Anası bir oğlancık doğurdu bana. elâ gözlü bebeklerdi. sarı bir oğlan. Makartır kesti onları. sarı ay çiçeğine benziyorlardı. mavi gözlü. babaları kurşuna dizilmiş.

.kim bilir kaçı sağ kalır mucize kabilinden. Benim oğlan benim yaşıma bastığı zaman. Makartır . Asya halklarına karşı yürüttüğü baskılarla ün saldığı (!) için Amerikan hükümeti tarafından Kore savaşının kumandanlığına da atandı.(Mac Arthur): Amerikan generali. siyah. 2. sarı bütün çocukları sallıyan mavi atlas döşekli bir beşik. beyaz. ama harikulâde bir beşik olacak dünya. Dünya savaşında Asya'daki Amerikan ordularının kumandanlığını yaptı. ben bu dünyada olmıyacağım.

bu cennet bizim.Nâzım HĐKMET DAVET Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket. Bilekler kan içinde. ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benziyen toprak. bu dâvet bizim. yok edin insanın insana kulluğunu. Kapansın el kapıları.. .. bizim. bir daha açılmasın. dişler kenetli.. bu cehennem.

bu hasret bizim...Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine. NÂZIM HĐKMET DÜNYAYI VERELĐM ÇOCUKLARA Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında dünyayı çocuklara verelim kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi hiç değilse bir günlüğüne doysunlar bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı çocuklar dünyayı alacak elimizden .

sabaha karşı rüzgârda tahta cumbalar ve bir saç mangalın küllerinde uyanır uykuda büyük Đstanbulum. NÂZIM HĐKMET .ölümsüz ağaçlar dikecekler Nâzım HĐKMET DÖRTLÜK Koparmış ipini eski kayıklar gibi yüzer kışın.

Yapı yerinde ayağın burkulur ellerin kanar. Türkü söyler gibi yapılmıyor yapı bu iş biraz zor. Yapı yerinde ne çay her zaman şekerli her zaman sıcak.KANTER ĐÇĐNDE Yapıcılar türkü söylüyor Yapı türkü söyler gibi yapılmıyor ama. Yapıcıların yüreği bayram yeri gibi cıvıl cıvıl ama yapı yeri bayram yeri değil. Çamur. kar. yapı yeri toz toprak. Bu iş biraz zor. ne ekmek her zaman pamuk gibi yumuşak ne herkes kahraman ne dostlar vefalı her zaman. .

yükseliyor yapı kanter içinde. Đlk balkonlara güneş taşıyor kuşlar kanatlarında. NÂZIM HĐKMET MEMLEKETĐMDEN ĐNSAN MANZARALARI'NDAN Haydarpaşa garında . Yükseliyor.zor ama yapı yükseliyor. yükseliyor. Bir yürek çarpıntısı var her putrelinde her tuğlasında her kerpicinde. Saksılar konuldu pencerelere alt katlarında.

Burnu sivri ve uzun yanaklarının üstü çopur. Merdivenlerin üstünde güneş yorgunluk ve telâş Bir adam merdivenlerde duruyor bir şeyler düşünerek. "Babamın bıçakçı dükkânından Akşam ezanından önce çıksam" diye düşündü 11 yaşında. Merdivenlerdeki adam -Galip Ustatuhaf şeyler düşünmekle meşhurdur: "Kâat helvası yesem her gün" diye düşündü 5 yaşında. "Mektebe gitsem" diye düşündü 10 yaşında.1941 baharında saat on beş. . Zayıf. Korkak.

"Gündeliğim artar mı?" diye düşündü 20 yaşında. Ve zaman zaman işsiz kalarak "Đşsiz kalırsam" diye düşündü 50 yaşına kadar. . ben de böyle tez mi öleceğim?" diye düşündü 21 yaşındayken. 51 yaşında "Đhtiyarladım" dedi."Sarı iskarpinlerim olsa kızlar bana baksalar" diye düşündü 15 yaşında. "Babam ellisinde öldü. "Babam neden kapattı dükkânını?" Ve fabrika benzemiyor babamın dükkânına" diye düşündü 16 yaşında. "Đşsiz kalırsam" diye düşündü 24 yaşında. "Đşsiz kalırsam" diye düşündü 22 yaşında. "Đşsiz kalırsam" diye düşündü 23 yaşında.

..................... ......... ........ ..... Yanaklarının üstü çopur..................."babamdan bir yıl fazla yaşadım...... Đşsizdir. Şimdi merdivenlerde durup kaptırmış kafasını düşüncelerin en tuhafına: "Kaç yaşında öleceğim? Ölürken üzerimde yorganım olacak mı?" diye düşünüyor........ Burnu sivri ve uzun.........." Şimdi 52 yaşındadır. Denizde balık kokusuyla Döşemelerde tahtakurularıyla gelir Haydarpaşa garında bahar Sepetler ve heybeler merdivenlerden inip merdivenlerden çıkıp merdivenlerde duruyorlar..............

Kökleri yerde. başları yıldızlardaüç selvi.Yatağımda öldürüldüm ben.Bir gece düşman bastı evi.Üç selvi. başları yıldızlardaüç selvi.Kesildi selviler köklerinden.1933 .Nâzım HĐKMET ÜÇ SELVĐ Kapımın önünde üç selvi vardı.Selviler sallanırlardı rüzgarda.Üç selvi.Kanlı bir baltayı aydınlatıyorüç selvi.Selviler sallanmıyorlar rüzgarda.Selviler rüzgarda sallanırlardı.N.Artık ne kökleri yerde.Üç selvi.Hikmet .Üç selvi.Üç selvi.Üç selvi.Üç selvi.Mermer bir ocakta parçalanmış yatıyorüç selvi.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful