P. 1
Nazım Hikmet Ran-Bütün Şiirleri

Nazım Hikmet Ran-Bütün Şiirleri

|Views: 52|Likes:
Yayınlayan: ustun_insan

More info:

Published by: ustun_insan on Jan 27, 2013
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

07/20/2013

pdf

text

original

21-1-924 Lambayı yakma, bırak, sarı bir insan başı düşmesin pencereden kara. Kar yağıyor karanlıklara.

Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum. Kar... Üflenen bir mum gibi söndü koskocaman ışıklar.. Ve şehir kör bir insan gibi kaldı altında yağan karın. Lambayı yakma, bırak! Kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların dilsiz olduklarını anlıyorum. Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum. N.Hikmet

BĐR AYRILIŞ HĐKAYESĐ

Erkek kadına dedi ki: -Seni seviyorum, ama nasıl, avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp parmaklarımı kanatarak kırasıya çıldırasıya... Erkek kadına dedi ki: -Seni seviyorum, ama nasıl, kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz, yüzde yüz, yüzde bin beş yüz, yüzde hudutsuz kere yüz... Kadın erkeğe dedi ki: -Baktım dudağımla, yüreğimle, kafamla; severek, korkarak, eğilerek, dudağına, yüreğine, kafana. Şimdi ne söylüyorsam karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana.. Ve ben artık biliyorum: Toprağın -

yüzü güneşli bir ana gibi en son en güzel çocuğunu emzirdiğini.. Fakat neyleyim saçlarım dolanmış ölmekte olan parmaklarına başımı kurtarmam kabil değil! Sen yürümelisin, yeni doğan çocuğun gözlerine bakarak.. Sen yürümelisin, beni bırakarak... Kadın sustu. SARILDILAR Bir kitap düştü yere... Kapandı bir pencere... AYRILDILAR... N.Hikmet

BĐR GEMĐCĐ TÜRKÜSÜ

Rüzgâr, yıldızlar ve su. Bir Afrika rüyasının uykusu düşmüş dalgalara. Işıltılı, kara bir yelken gibi ince direğinde geminin. Geçmekteyiz içinden bir sayısız bir uçsuz bucaksız yıldızlar âleminin.

Yıldızlar rüzgâr ve su. Başüstünde bir gemici korosu su gibi, rüzgâr gibi, yıldızlar gibi bir türkü söylüyor, yıldızlar gibi rüzgâr gibi su gibi bir türkü. Bu türkü diyor ki, «Korkumuz yok!

Đnmedi bir gün bile gözlerimize bir kış akşamı gibi karanlığı korkunun.» Bu türkü diyor ki, «Bir gülüşün ateşiyle yakmasını biliriz ölümün önünde sigaramızı.» Bu türkü diyor ki, «Çizmişiz rotamızı dostların alkışlarıyla değil gıcırtısıyla düşmanın dişlerinin.» Bu türkü diyor ki, «Dövüşmek..» Bu türkü diyor ki, «Işıklı büyük ışıklı geniş ve sınırsız bir limana dümen suyumuzda sürüklemek denizi..» Bu türkü diyor ki, «Yıldızlar rüzgâr ve su...»

Başüstünde bir gemici korosu bir türkü söylüyor; yıldızlar gibi rüzgâr gibi,

su gibi bir türkü..

BU YAZI UZUN SENELER DÜNYA EMPERYALĐZMĐNĐN ŞARKTA KANLI BEKÇĐLĐĞĐNĐ YAPAN ÇARLIK RUSYASININ NE SURETLE ÖLDÜĞÜNE DAĐRDĐR Bin dokuz yüz on yedi ikinciteşrin yedi... Yumuşak ve derin sesiyle Lenin: "Dün erkendi, yarın geç zaman tamam bugün," dedi.. Yağlı çarklılarla yağlı işçiler: "Bugün!" dedi. Ölümü açlıktan öldüren siper: "Bugün!" dedi. Ağır çelik kara toplarıyla AVRORA: "BUGÜN!" dedi, "BUGÜN!" dedi.. ............... ....... ..........

................. Artık ne kışlık sarayda sarhoş eteklerin ipekli sesi, ne paskalya çanlarında deli duası çarın, ne Sibirya yollarında zincir iniltisi... Artık votka kadehlerinde ıslanmıyacak sarı sarkık bıyıkları pameşçiklerin. Kara toprağın üstünde bir avuç kan gibi yanmıyacak, bakır sakalları açlıktan ölen mujiklerin. Artık kararmıyacaktır karlı sokaklar kara bir rüzgar gibi geçen Çarın kazaklarından. Sarkmıyacaktır işçi kadınların kanlı saçları: kara kalpaklı kazakların mızraklarından. Yandı kanatları iki başlı kara kartalın, düştü yere, öldü.

Buzlu Baltık denizinin kıyısında bir pencere örtüldü. Açıldı bir pencere.... Bin dokuz yüz on yedi ikinciteşrin yedi... N.Hikmet

CEVAP NUMARA DÖRT Bu yazı gizli bir din halinde bir nevi Neo-faşist bir ideoloji yaptıkları halde bunu ikrardan sakınanlara aittir. Böyle bir halt karıştırmıyoruz, diyenler üzerlerine alınmayabilirler. Onlar istiyorlar ki çift ağızlı baltalarıyla yuvarlansın kafalarımız önüne yarın o kara gömlekleri beyaz kordonlu golf pantolonlu kadroların.. KARDEŞLER! Onlara sokakta rastlarsanız eğer ölümü görmüş gibi çevirin başınızı. Kirpiksiz sarı gözler gözünüze bakarken arkadan sırtınıza bir bıçak girebilir...

Onlar istiyorlar ki kara toprağın kalbi durana kadar biz pazarda kelepir bir mal gibi satalım kafamızın ışığını, gücünü kolumuzun.. Kadınlarımızı karşılarında oynatalım. Ve dumanlanmağa başlayınca gözümüzün bakışı, yavaşlayınca damarlarımızda kanın akışı karaya vurmuş balıklar gibi köprü altlarında yatalım.. KARDEŞLER! Onlara elleriniz dokunmuşsa eğer yedi tas su dökün ellerinize. Yırtarak bayramlık gömleğimi ben peşkir yaparım size... Biz ayrı dillerde aynı şarkıyı okuyanlar, Biz aynı yastıkta yatar gibi toprağa başlarını yan yana koyanlar, Biz, yüzümüzün derisi koyu açık yanmış diye, saçlarımız ayrı ayrı boyanmış diye

barsaklarımızı birbirimizin avucuna dökerek birbirimizin gırtlağını dişimizle sökerek gebereceğiz... Ve kadrolar parlatarak kara gömleklerinin beyaz kordonlarını gömecekler kadife koltuklara golf pantolonlarını... KARDEŞLER! Onların adına benziyorsa adınız eğer adınızı değiştirin. Vebanın girdiği kapıdan girin onların evine atmayın ayak.... Onlar istiyorlar ki çift ağızlı baltalarıyla yuvarlansın kafalarımız önüne yarın o kara gömlekleri beyaz kordonlu golf pantolonlu kadroların...... N.Hikmet

DÜNYANIN EN TUHAF MAHLUKU

Akrep gibisin kardeşim, korkak bir karanlık içindesin akrep gibi. Serçe gibisin kardeşim, serçenin telaşı içindesin. Midye gibisin kardeşim, midye gibi kapalı, rahat. Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim. Bir değil, beş değil, yüz milyonlarlasın maalesef. Koyun gibisin kardeşim, gocuklu celep kaldırınca sopasını sürüye katılıverirsin hemen ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye. Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani, hani şu derya içre olup deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf. Ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende. Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak kabahat senin, — demeğe de dilim varmıyor ama — kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

. En sevdiği şarkı. .. giden kardeşimin en sevdiği şarkıydı. Gece ve kar . Đstasyonun üçüncü mevki bekleme salonunda siyah başörtülü..1947 GĐDEN Camların üstünde gece ve kar. çıplak ayaklı bir çocuk yatıyor.pencerelerde.. Bembeyaz karanlıkta parlıyan raylar uzaklaşılıp kavuşulmamayı hatırlatıyor. Bir şarkı söylüyorlar içerde. Bu. Ben dolaşıyorum.

. muazzam hocamın resmine baksın. Đstasyonun üçüncü mevki bekleme salonunda siyah başörtülü.. Kardeşler. KASKET VE FÖTRE DAĐR Bana: "temiz gömlek giymek düşmanıdır.. Bembeyaz karanlıkta parlıyan raylar uzaklaşılıp kavuşulmamayı hatırlatıyor. Gece ve kar pencerelerde. çıplak ayaklı bir çocuk yatıyor.. bakmayın gözlerime ağlamak geliyor içimden. Ustalarımın ustası Marks'ın ... N. Bir şarkı söylüyorlar içerde!.. En. PANTOLON..Hikmet – 1933 GÖMLEK.En sevdiği." diyenler varsa eğer....

Ütülü pantolana idam hükmü kim verdi? Tosunlar. yakalığı da vardı kıravatı da.. Dalgalanırdı fakat heybetli sakalı: bembeyaz tertemiz kolalı bir gömleğin üstünde. . Vladimir Đliç Ulyanof Lenin ateşten bir dev gibi çıktığı zaman barikata. bir övün yemek yerdi dört günde...ceketi rehindeydi.. şu bizim tarihi de mek parmak okusunlar: 1848'de kurşunlar demir bir tarak gibi geçerken başından. halis Đngiliz kumaşından halis Đngiliz modasıyla ütülü mum gibi bir pantolon giyerdi -Alanglezinsanların en büyüğü Engels.

Marksisto-Leninist şuur. damar. 30 kilo kemik 7 litre kan. ne de biricik fötrüm beni geçmekte olan geçmişe alet eder. herhangi bir proleter şairiyim.. Fakat neden benim iki fötrüm yok? . Buna rağmen ben: haftada altı gün kasketliysem eğer.. ne kafamın dışındaki kasket içindekine delalet eder... et. bir iki kilometre kadar.Bana gelince: Ben ki. adale. haftada bir gün sevgilimle seyrana giderken biricik fötrümü tertemiz giymek içindir bu.. sinir ve deriyim.

proleter!!.. Budala mıyım? Eh. Belki biraz derbederim.Ne dersin üstat? Tembel miyim? Hayır! Günde 12 saat sayfa bağlamak.. be birader.. Lakin hep asıl sebep: proleterim.. .. ayakta dikilip anası ağlamak sapına kadar çalışmaktır.. Kapkara cahil miyiz? Hayır! Mesela: "Sat-Sin" bey kadar cahilü cühela olmasam gerek. pek değil..

iki milyon fötrüm..Hikmet .Ve benim iki fötrüm. Önümüzde bakır taslar güneş dolu.1931 GÜNEŞĐN SOFRASINDA SÖYLENEN TÜRKÜ Dalgaları karşılayan gemiler gibi. ancak her proleter gibi.. Dostların arasındayız! Güneşin sofrasındayız! . Laaaaaaa!!!!!!!. Ve ilaaaaaaa. N. gövdemizle karanlıkları yara yara çıktık. Borsalino-Habik-Mosan-Mançister tezgahlarının sahibi olursam-olursak-olacak!. Arkamızda bir düşman gözü gibi karanlığın yolu....2. rüzgarları en serin uçurumları en derin havaları en ışıklı sıra dağlara.5.

göz göze yan yana durun çocuklar. nerden geçelim? Yalnayak koşarak devlerin geçtiği yerden geçelim. Başları göklere atalım serden geçelim. Doldurun çocuklar. doldurun doldurun doldur içelim.Dağlarda gölgeniz göklere vursun. Taşları birbirine vurun çocuklar.. Heeey hop Heeey hep . Heeey.

birden geçelim. doldurun doldurun. Oradan onlardan. N. Doldurun çocuklar. "Dayandık!" dememişler. Dostların arasındayız! Güneşin sofrasındayız!.Hikmet HABER Onlardan haber geldi. "Yandık!" dememişler. Gömlekleri kirli değil çatık değilmiş kaşları. doldur içelim. Yalnız biraz uzamış tıraşları. . Dayanmışlar biliyorum.

bir de bir zatımuhteremin pederi. bir benim babam varmış. Benim babam.. çatık değilmiş kaşları. Develer tellallık edip satarken develeri. N.Gözleri gülerek bakıyorlarmış adama. Şakaklarında taze bir yara varmış ama. dazlak kafalı ufak tefek bir adam..Hikmet HĐCĐV VADĐSĐNDE BĐR TECRÜBEĐ KALEMĐYE Bir varmış bir yokmuş.. . Yalnız biraz uzamış tıraşları.

diye kalbinin atışını saydınız. bir zatımuhteremin pederi Yemen çölünde açlıktan ölenlerin suyundan. Benim babam. . hamam.O bir zatımuhteremin pederi Đkinci Sultan Hamidin meşhur hırsız seraskeri. apartıman yapmış. Son beş papelin hesabını vermeden ölmesin. Ey zatımuhterem! Şaire. Benim de babam öldü. O. Ve dünyaya yummadan evvel ışıklı çocuk gözlerini siz onun yanındaydınız.. dolu koymuş boş çıkmış. kumun üstüne akan kandan yüzde yüz komisyon alarak han. sözlerini!" Ölmüş sizin serasker peder.. Tutmuyordu babamın öpülesi elleri. "Kısa kes. ekmeğinden çalarak. diyelim. bütün ömrünce çevirmiş simsiyah defterleri.

Karşı karşıya kaldık iki meşhur adam. Đkimiz karşı karşıyayız.O eller.. Fakat yine siz haklısınız: o gündü hesap günü. Babamın gözleri artık simsiyah defterleri göremiyordu. Đşte o hesabı şimdi ben veriyorum. Taktınız tenezzülen kendi elinizle siz bir ölünün burnuna gözlüğünü. Benim şöhretim nerden gelir.. Dikkat! Kolumu geriyorum. Öldü benim babam. Size gelince: sizi meşhur eden şey: hırsız bir babanın kanlı altınlarını çalan . ben neyimle meşhurum -MALUM!. Size bir tokat borcum vardı. Sizin peder ölmüş.. beş papelin hesabını istediniz.

. büyük kemancılar veren çingene çadırlarının yüz karasıdır. Develer tellallık edip satarken develeri. karıştırsın alim efendiler kalın yapraklı kitaplar gibi seneleri: anlarsınız ki..hırsız bir oğlun parasıdır. Sizin şöhretiniz: lanetle dolu bir yükün çuval darasıdır. görmemiştir soyunuz gibi bir soyu.. Đnanmazsanız eğer. . Edirne boyu çingeneleri. Öldü benim babam. Karşı karşıya kaldık iki meşhur adam. Ey zatımuhterem! Ölmüş sizin serasker peder. Şöhretiniz: kıvrak çengiler. Bir varmış bir yokmuş. bir de bir zatımuhteremin pederi. bir benim babam varmış..

....... ve insanlar ellerini korkmadan düşünmeden birbirlerinin ellerine bırakarak yıldızlara bakarak: -"Yaşamak ne güzel şey!" diyecekler..N........ .. bir insan gözü gibi derin bir salkım üzüm gibi serin ....Hikmet – 1933 HĐÇBĐR AĞAÇ BÖYLE HARĐKULADE BĐR YEMĐŞ VERMEMĐŞTĐR Topraktan ateşten ve denizden doğanların en mükemmeli doğacak bizden... .... .....

bir ferah bir rahat bir işitilmemiş şarkı söyliyecekler. Hiçbir ağaç böyle harikulade bir yemiş vermemiş olacaktır. Topraktan ateşten ve denizden doğanların en mükemmeli doğacak bizden... N...Hikmet HOŞ GELDĐN Hoş geldin! . Ve en vadedici bir yaz gecesi bile böyle sesler böyle inanılmaz renklerle sabaha ermemiş olacaktır.

. dostu düşmandan ayırmakta..1932 Birinciteşrin 5. N.. Ustalaştık biraz daha taşı kırmakta. Hoş geldin! Biz bıraktığın gibiyiz.. Hoş geldin. Hoş geldin! Ayrılık uzun sürdü.. Gözledik. Çarşamba gecesi MEMLEKETĐMDEN ĐNSAN MANZARALARI .Kesilmiş bir kol gibi omuz başımızdaydı boşluğun. YÜRÜYELĐM. Yerin hazır. Hoş geldin. Dinleyip diyecek çok. Özledik..... Fakat uzun söze vaktimiz yok.Hikmet ..

Atlantiğin dibinde dirseğime dayanmış. gümüş kuşlu bir hamam tasının ve koynuna ilk girdiğim kadının kızıl saçları. orda yeşil. orda bir hamam tasının mahrem şehveti. çok yukarıda. balık gibi. efendim. orda yıldız yıldız yanıyor milyonlarla mum. ey demir çarıklı ruhum. Orda. Orda. mahrem şehveti efendim. efendim. orda ışıl ışıl.ĐKĐNCĐ BÖLÜM I Atlantiğin dibinde upuzun yatıyorum. yüzüyor elli metre derinde. yukarıda. efendim. orda tepişmeden çiftleşmeler. Bakıyorum yukarıya: bir denizaltı gemisi görüyorum. orda dünyamızın ilk kımıldanan eti. çığlıksız doğum. yeşil. . zırhının ve suyun içinde balık gibi kapalı ve ketum. Orası camgöbeği aydınlık. başımın üzerinde.

Yanlız ara sıra acayip balıklar geçiyor karanlığın içinde ışık saçarak. Hacıbaba. orda başlangıcımız. upuzun yatıyorum. upuzun yatıyorum dibinde Atlantiğin dirseğime dayanmış. 400 metroya kadar sızıyor ışık. orda başlangıcımız ve orda hain.Orda rengarenk otları. Ben. tuz. iyot. Artık dibe kadar inen kat kat kalın sular kati ve mutlak ve en dipte ben. Sonra onlar da yok. bakıyorum yukarlara. çelik ve sinsi bir denizaltı gemisi. . Sonra alabildiğine derin alabildiğine derin karanlık. orda hayat. köksüz ağaçları kıvıl kıvıl mahlukları deniz dünyasının. Hacıbaba.

Gemilerin dümenlerine baktım: telaşlı ve korkaktılar. çok yukarda. Köpekbalıkları geçti gemilerin altından. Gemilerin omurgalarında imdat arar gibi bir hal vardı. karınlarını gördüm ağızları da orda. Dümenleri ne tuhaf suyun içinde Đnsanın tutup tutup kıvırası geliyor. Gazgemileri gidiyor yukarda. Gazgemileri düşmana ateş açarak . altı. Denizaltılar birden üç oldular. yedi. omurgalarının altını. efendim bir torpil. herhalde köpekbalıklarından değil. gemiler bir bıçak darbesinden en yumuşak yerini karnını saklamak isteyen insanlara benziyorlardı.Avrupa Amerika' dan Atlantiğin yüzünde ayrıdır dibinde değil. birbiri peşi sıra. sekiz. Omurgalarının altını görüyorum. Dönüyor keyifili keyifli pervaneleri. derken. Denizaltı gemisi bir torpil attı. Gemiler şaşırdılar birdenbire.

gömgök. parçalanır. Mazot. efendim. Bir alev deryasıdır şimdi yukarda akan. Ve denizin yüzüne yakın suyun içi allak bullak. gaz. benzin. Gece uykuda gezenler gibi bir hali var: lunatik. dağılıp parçalanmalar. yağlı ve yapışkan bir alev deryası efendim. tutuştu yüzü denizin. arzın ilk teşekkülü hengamesinden bir manzara.insanlarını ve yüklerini suya döküp saçarak batmaya başladılar. bacası yahut nerdeyse yanıma düşer. . Köpürüp. Fakat durmadan iniyor. kapkara. girdi deniz dünyasının cennetine. Kıpkızıl. ve direği. Artık baskıya dayanamaz. Yukardan dibe doğru inen gazgemisine bak. Kayboldu ıslak karanlıkta. Geçti kargaşalığı.

39 ilkbaharında denizaltıcı olmadan önce Münihli Hans Müller Hitler hücum kıtası altıncı tabur birinci bölük dördüncü mangada sağdan üçüncü neferdi. Hacıbaba. hiçbir şeye tutunamadan onlarda iniyorlar dibe doğru. Birden bire bir denizaltı düştü yanıbaşıma. Bir tortu gibi dibe çöküyorlar tortu gibi çöküyorlar. uzanıp kısalıyor. Münihli Hans Müller için vazife üçtü: . Parçalanmış bir tabut gibi açıldı köprüüstü kaportası ve Münihli Hans Müller dışarı çıkıverdi. 3-Kırmızı lahana. Ve hiçbir yere. Münihli Hans Müller üç şey severdi: 1-Altın köpüklü arpa suyu 2-Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna. bir şeyler aranıyor kolları bacakları.Yukarda insanla dolu denizin içi. Baş aşağı. baş yukarı.

Münihli Hans Müller sevgisi. Ve Vagneryen bir operada do sesi gibi heybetli Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna'nın tereyağı ve yumurta krizinden şikayet etmesine şaşıyordu. vazifesi ve korkusuyla 39 ilkbaharına kadar bahtiyar yaşıyordu. Münihli Hans Müller'in kafasında.1-Çakan bir şimşek gibi mafevke selam vermek. 2-Yemin etmek tabancanın üzerine. Diyordu ki ona: . yüreğinde. dilinde üç korku vardı: 1-Der Führer. 2-Der Führer. 3.Der Führer. 3-Günde asgari üç çıfıt çevirip sövmek silsilelerine.

tüfek yapmazsak eğer yarın 12 oğlumuz nasıl muharebe eder? Münihlinin 12 oğlu muharebe edemediler çünkü doğamadılar. Seyrek sarı saçları ıslak. tereyağı.-Bir düşün Anna. çünkü henüz. . yumurta yiyeceğiz diye top. Anna'yla zifaf vaki olmadan önce bizzat harbe girdi Hans Müller. efendim. pırıl pırıl çizmeler giyeceğim ben. Ve şimdi 41 sonbaharı sonlarında dibinde Atlantiğin benim karşımda durmaktadır. Tepemizde çatılmış kılıçların altından geçeceğiz. Sen beyaz ve uzun entari giyeceksin. kırmızı sivri burnunda esef. yepyeni bir manevra kayışı takacağım. balmumundan çiçekler takacaksın başına. Bir düşün Anna. Ve mutlak hepsi erkek 12 çocuğumuz olacak. ve ince dudaklarının kıyılarında keder.

Yanı başımda durduğu halde yüzüme çok uzaklardan bakıyor. ve artık bir daha arpa suyu içip yiyemeyecek kırmızı lahanayı. Şimdi şişecek birazdan. ama o bütün bunları bilmiyor. sular sallayacak onu ve balıklar yiyecek sivri burnunu. yükselecek yukarıya. o bir daha görmeyecek Anna'yı. bunları düşünürken yanımızda peyda oluverdi . silmiyor. Hacıbaba. Gözü bir parça yaşlı. Ben biliyoum ki. Ben bütün bunları biliyorum. Ben Hans Müller'e bakıp. Ve işin tuhafı artık ne kimseyi öldürebilir ne de kendisi ölebilir bir daha. Cebinde parası var. Đnsanın yüzüne nasıl bakarsa ölüler. çoğalıp eksilmiyor. efendim.

Tuttum Tomson'un elinden. Gazgemilerinden birinde serdümendi. dedi Çörçil. harp içinde bile Çörçil'e sövmek hürriyeti ve canım istemese de aç kalmak hürriyeti uğruna. Açmadı gözlerini. Planı hazırlıyor Lordlarımızdan biri. Ben Đngiliz Đmparatorluğu'nu dağıtmaya gelmedim. tavan süpürgesi gibi. temiz ve tavan süpürgesi gibi münasebetsiz. Hacıbaba. Bir oğlu vardı Tomson'un: altı yaşında bir oğlan. Şişman ve matruştu. "-Evet " dedi. Gözleri sımsıkı kapalıydı. titiz. Kaşları ve kirpikleri yanmıştı. efendim. . sarı papa mı sarı papa. tombul mu tombul. zayıf. "Đngiliz imparatorluğu ve hürriyeti için: Canım isterse. "-Vefat ettiniz" dedim. Bir karısı vardı Tomson'un: tavan süpürgesi gibi bir kadın. harpten sonra artık işsiz ve aç kalacak değiliz.Liverpul Limanından Harri Tomson. Fakat değişecek hürriyette bu son bahis. pembe beyaz. uzun. Adalet: ihtilalsiz.

Balıklar Tomson'u afiyetle yediler. son. Hayvan deyip geçme. Tomson' la Müller'i yanyana yatırdım.1963) . fakat dokunmadılar ötekisine. Nazım HĐKMET (1902 . Ve ağzını açmadı bir daha.Ben de ihtilal çıkarmaya gelmedim: buna Kenterburi başpiskoposu bizim tredünyonun reisi ve karım razı değil. Đşte bu kadar. Đngilizler fazla konuşmayı sevmezler." Sustu Tomson. yan yana yükseldiler yukarı doğru.. nokta. hele hümoru seven ölü Đngilizler. Ay bek yur pardın. sen de hayvansın ama akıllı bir hayvan.. Şiştiler yan yana. Hacıbaba. Hans'ın etiyle zehirlenmekten korktular anlaşılan.

ASYA-AFRĐKA YAZARLARINA Kardeşlerim bakmayın sarı saçlı olduğuma ben Asyalıyım bakmayın mavi gözlü olduğuma ben Afrikalıyım ağaçlar kendi dibine gölge vermez benim orda sizin ordakiler gibi tıpkı benim orda arslanın ağzındadır ekmek ejderler yatar başında çeşmelerin ve ölünür benim orda ellisine basılmadan sizin ordaki gibi tıpkı bakmayın sarı saçlı olduğuma ben Asyalıyım bakmayın mavi gözlü olduğuma ben Afrikalıyım okuyup yazma bilmez yüzde sekseni benimkilerin şiirler gezer ağızdan ağıza türküleşerek şiirler bayraklaşabilir benim orda .

Moskova Ben . senden önce ölmek isterim. .sizin ordaki gibi kardeşlerim sıska öküzün yanına koşulup şiirlerimiz toprağı sürebilmeli pirinç tarlalarında bataklığa girebilmeli dizlerine kadar bütün soruları sorabilmeli bütün ışıkları derebilmeli yol başlarında durabilmeli kilometre taşları gibi şiirlerimiz yaklaşan düşmanı herkesten önce görebilmeli cengelde tamtamlara vurabilmeli ve yeryüzünde tek esir yurt tek esir insan gökyüzünde atomlu tek bulut kalmayıncaya kadar malı mülkü aklı fikri canı neyi varsa verebilmeli büyük hürriyete şiirlerimiz 22 Ocak 1962.

sen de ölünce kavanozuma gelirsin. Fedakârlığımı anlıyorsun : vazgeçtim toprak olmaktan.. Sonra. ta ki bir savruk gelin yahut vefasız bir torun bizi ordan atana kadar. Kavanoz camdan olsun.Gidenin arkasından gelen gideni bulacak mı zannediyorsun? Ben zannetmiyorum bunu. beyaz camdan olsun ki içinde beni görebilesin. Ve toz oluyorum yaşıyorum yanında senin. odanda ocağın üstüne korsun içinde bir kavanozun... Đyisi mi. Ama biz o zamana kadar . şeffaf. vazgeçtim çiçek olmaktan senin yanında kalabilmek için. Ve orda beraber yaşarız külümün içinde külün.. beni yaktırırsın.

Ama ölüm de korkutmuyor beni. atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz yan yana düşecek. Ve bir gün yabani bir çiçek bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse sapında muhakkak iki çiçek açacak : biri sen biri de ben. Yalnız pek sevimsiz buluyorum bizim cenaze şeklini. Toprağa beraber dalacağız. pek çok. Ben daha ölümü düşünmüyorum. ama sen de beraber. Kaynıyor kanım. Hayat taşıyor içimden.o kadar karışacağız ki birbirimize. Ben ölünceye kadar da . ama çok. Yaşayacağım. Ben daha bir çocuk doğuracağım.

Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bu günlerde? Đçimden bir şey : belki diyor 18 Şubat 1945 Piraye Nâzım Hikmet BENERCĐ KENDĐNĐ NĐÇĐN ÖLDÜRDÜ? BĐRĐNCĐ KISIM BĐRĐNCĐ BAP .bu düzelir herhalde.

HAKÎM HERAKLĐT'E. Genç adam piposunu çıkarıyor cebinden aranıyor kibriti. Bakıyor akar suya düşünüyor Heraklit'i. I Şehir uzakta.. Akıyor şehirden geçen nehir genç adamın ayakları dibinden. düşünüyor büyük hakîm Heraklit'i genç adam...... böyle bir akşam...BĐR GENÇ ADAMA. . YILDIZLARA VE AŞKA DAĐRDĐR. Genç adam ayakta. Kim bilir belki böyle bir akşam.

Heraklit. Ne mümkün karşı koymak bu köpürmüş gelişe. akar suya kabil mi vurmak kilit? Şehir uzakta. dalgalarında dağlıdır alnı en mukaddes putun kızgın demir damgasıyla sukutun. Genç adam ayakta. Gebedir her sukut bir yükselişe. Heraklit!. ne akıştır ki bu..Heraklit alnını yeşil gözlü zeytinliklerde akan suya eğdi ve dedi: «— Her şey değişip akmada. bu hâl beni hayran bırakmada. Akıyor şehirden geçen nehir genç adamın ayakları dibinden. ne akıştır bu!.» Heraklit.. Genç adam . Heraklit.

Pencerelerin dışında yıldızlı geceler. II Dikine mustatil bir apartımanın en üst katında dört köşe bir oda. Perdesiz pencereler..kibritini çıkarıyor cebinden yakıyor piposunu. onları belki bir daha göremezsin. . Delikanlım!. Đyi bak yıldızlara. Genç adam alnını dayamış cama. Belki bir daha yıldızların ışığında kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin. Ben. romanın muharriri diyorum ki genç adama: — Delikanlım!.

Đyi bak yıldızlara onları göremezsin belki bir daha. Belki beni anladın. Delikanlım!. korkunç..Senin kafanın içi yıldızlı karanlıklar kadar güzel. ya bir köşe başında kan sızarak kaşından gebereceksin. Delikanlım!. kudretli ve iyidir. Sen ki. . Kesiyorum sözümü.. Yıldızlar ve senin kafan kâinatın en mükemmel şeyidir. «— BEKLETTĐM MĐ?» «— ÇOK.. belki anlamadın. Đşte kapı açıldı geldi beklenen kadın. ya da bir darağacında can vereceksin...

Ama zarar yok...... benden izin sana. DUDAKLARI .. Sev bakalım. sağda. ... Ayakları karanlık boşluklara sallanıyor. Genç adam yakaladı kadını belinden.. Mademki kafanda ışıklı bir gece var. Sevmek mükemmel iş delikanlım. seeeeev sevebildiğin kadar. Işıklı bir deniz dibi gibi başlarında.. Bir yumrukta kırdı camı. .. Oturdular pencerenin içine.. Sallanıyor ayakları sallanıyor ayakları.. Sarktı ayakları gecenin içine.» Kadın yakaladı genç adamı elinden............ solda gece yanıyor..

. GENÇ ADAMIN ESRARENGĐZ MEŞGALESĐNE.. ... MÜSEBBĐBĐ MEÇHUL BĐR ĐHANETE DAĐRDĐR. SEVGĐLĐNĐN ŞAHISLARINA. TĐBET MABETLERĐ VE AMERĐKAN FĐLĐMLERĐNE. VE NĐHAYET.. AYIN ON DÖRDÜNE.ĐKĐNCĐ BAP GENÇ ADAMIN. I Mevzubahs gencin ismi: BENERCĐ. Kendisi aslen Hintli olup maskatı re'si DELHĐ'dir.....

nasıl tanıdı Benerci'yi?. cevaben: «— Mermer merdivenler.. Şeklü şemailine gelince: Ne PATAŞON gibi tombul bir cüce. düşmanlarının indinde azgın bir delidir ve Britanya polisinde künyesi şüphelidir. iki gözlü. Birinci babımızda. ne de VĐLLĐ FRĐÇ gibi bir babik oğlandır O.. ben. siz.Dostlarının nazarında tam adam. ne MASĐST gibi bir dev. Kendileri bir Đngiliz mis'idir. tek burunlu. be nefis Mis nerde.. diye sorarsam size. eminim ki. basbaya insandır O.. Đmdi.. .. Benerci'nin odasına gelen kadın mühim bir rol oynıyacak kitabımızda. Hem Đngiliz mis'lerinin nefisidir.

Buda'ya kurban geliyor.. Uzun külâhlı Moğol rahipleri kaldırdılar havaya beyaz kadını. Açıldı kanlı bir ağız şeklinde karnı Buda'nın.. Mabedin içi. Omuzlarından çıkan on altı kolu havada.. mavi gözlü bir kadın beyaz. fışkırdı mukaddes alevler dışarıya.Kapı.. Tibette mabet. Kadının canına kıyacaklar gibi. kar gibi. Kapıda kıvırcık saçlı taştan iki aslan. çıplak karnı iki kat. bağdaş kurup oturmuş mâbut BUDA. Tibet.. . Đnledi öküz derisinden mukaddes davul: — Savul! Savul!!. Sarı saçlı. Savuuuul!!!.

. — Dran! Drrrran!.. Son sür'at..... Drrrrrrrran!!!. Ve bu suretle Đngiliz MĐS . Atıldı üç el tabanca.. Mavi gözlü dilber kurban gidiyor. OTOMOBĐL.... Esmer bir delikanlı yaklaştı mavi gözlü dilbere! — Kaçalım! bir an kaybedecek zaman değil... Saatta 110 kilometre. Onu kurtaran genç: BENERCĐ. kurban.Doyuracaktır Buda ateş dolu karnını... Đşte bu kurtarılan kadın... Yuvarlandı Moğol rahipleri birbiri ardınca.. ..... birinci bapta odaya gelen kadındı..

Gelin.tanıdı Hintli genci... etmeyin çocuklar. Ne çıkar.. Romanımı daha başlamadan berbat edeceksiniz. EEEEEEE? Sonra? . Üçüncüde düğüm bağlandı nihayet siyah podüsüet bir çantada. Đngiliz kızı mahsus çantasını yere düşürdü. Đkincisi lokantada.. inanın bir sefer olsun NÂZIM'a Amerikan filimlerinden fazla.» DĐYEREK haltedeceksiniz. Đlk tesadüf tramvayda oldu.. Hintli genç mahsus düşen çantayı gördü: kaldırarak verdi kıza...

Meryem Ana'nın gümüş takımlarını.derseniz. bakın.. Atlasak içeriye. II Ayın on dördü. .. dedi ki: — Bu gece ay gökte açık kalan bir pencere gibi. birinci babımıza. aşırsak. Ayın on dördünü Fatihli hırsız gördü.. dedi ki: — Bu gece ay dibi kalay bir tencere gibi. be imanım. Ayın on dördü. Ayın on dördünü Paris'te aç gezen gördü..

Ayın on dördü.. Kızaran ayın on dördünü bir parya gördü. Ayın on dördünü Londralı bir lord gördü....Ayın on dördü. dedi ki: — Benziyor ay haşmetpenahımın dizbağı nişanına. dedi ki: — Benziyor ay yıldızların yaldızlarını çalmak için göğe çıkan bir hırsızın fenerine. Ayın on dördünü şair Salih Zeki gördü: benzetti kendi eserine beğendi... Kızardı ayın on dördü. Ayın on dördünü Đrlandalı bir polis gördü. dedi ki: . Ayın on dördü.

. bir masa ortada. Bu sefer bizzat çekik gözleriyle ayın on dördü KALKÜTA şehrine civar. Ayın on dördü. iki köylü. bir çay tarlası gördü. Tarlanın dışında duvar. Đçinde bir ev.— Benziyor ay Ganj'ın üstüne damlayıp yayılan kardeş kanına. Benerci söz söylüyor: — Bize karşı .. Evin alt katındaki oda. Gece saat: 2.... Üç amele. Kapalı pencereler. yani ceman yekûn: yedi Kalküta delikanlısı. yedi inkılâp genci. bir muallim ve Benerci... asma bir lamba.

— Benerci... .. Aralandı pencere. — Rüzgâr. — Sana öyle gelmiş. — Arkadaşlar Đntelicent servis. Bir tıkırtı var. Dışarı bakacağım. Döndü başlar kapıya. Karanlık. Devam ediyorum arkadaşlar: Đntelicent servis kendine mahsus. — Sıııııs. — Sus.. sus........Đntelicent servis kendine mahsus..... Söndürün..

VE DAHA BĐRÇOK YÜREKLER PARALAYICI HADĐSELERE DAĐRDĐR. Dışarda polis. ve bir sürü motosiklet... SOMADEVA.. ilk .. — Evet.... — Satıldık. içtima halindeyken derdest edilmiştir.Ay ışığı parlıyan enli bir kılıç gibi keserek karanlığı düştü yere. Yalnız...... Yedi kişiden mürekkep olan komite azalarından altısı yakında adliyeye verileceklerdir... I Taymis gazetesinin Kalküta'dan aldığı bir telgraftan: KALKÜTA . KALKÜTADA UMUMÎ GREV.. Şehir civarındaki çay tarlalarında metrûk bir evde toplanan gizli Vilâyet Komiteleri. VAZĐYETĐN TELHĐSĐ VE BENERCĐYLE ĐSTANBULDA MATBAADA BĐR MÜLÂKAT..Kızılların tevkifatı devam ediyor. — Ne var? — Sııııısss!. ÜÇÜNCÜ BAP TAYMĐS GAZETESĐ'NĐN BĐR TELGRAFI. TAŞLANAN ÇOCUĞUM. Lambaları sönmüş iki otomobil.

ĐKĐ. Hazım zamanlarını. Đki. Yani. gene komite azasından.. Benerci inkılâpçı bir gençtir...istintak neticesinde. boydan boya ömrünü vermiştir ihtilâle. Kırmızı saçlı bir baş düşmüş ve kalbi dalga dalga halkalanıyor. A: . delikanlımızın kalbine bir taş düşmüş.. BĐR. II Vaziyeti telhis edelim hele.. boş gecelerini değil. Birinci bapta öğrendik ki.. Benerci isimli bir genç tahliye olunmuştur. Benerci âşığıdır Britanyalı bir kızın.

Benerci.. eti kemiren bir esrardır. B: Fakat meçhul bir sebebe binaen... ruhu. kemiği...... serapa esrar.............. Đki........Benerci riyaset ederken gizli bir içtimaa altı yoldaşıyla yakalanıyor. .. .... yani romanın muharrirince olduğu kadar... C: Bence... ... Benerci için de bu tahliye keyfiyeti siniri.. Đki...... yoldaşlarının mevkuf bulunmasına rağmen. ................... sana dört teklifim var: .. iki gözüm... Benerci tahliye edilmiştir......

Geldin mi? Âlâ. Kalküta'dan Đstanbul'a çık yola... Karşımda dikilip durma. Babıâli caddesinde matbaaya gel...Evvela. Rabian: anlat... Salisen: ayağını iki defa yere vur: Kapı açılsın Lebbeeeeeeeeyk! deyip bize iki çay getirsin kahveci üstat. Şu müthiş müşkili birlikte halledelim seninle. Saniyen: sinirini yen.. Dinle: . — Anlatıyorum.. otur.

Đntelicent'ten olduğu belliydi. Yok edilmesi lâzım gelen bazı kâatlar vardı.. Britanya polisi içeri girdi. Geçti arkadaşların önünden. Birimiz kolundan. macerayı bana. Kamyonlara yüklediler. polisin üstüne ateş açtık. yedimiz birden. kafiyesiz filân. Yüzüme baktı. Brovniklerimizin şarjörlerini iki defa tazeledik. işi kafiyeye döktü: Herifin mavi gözleri çipil çipil suratı çilliydi. Nihayet. Burada. Niçin bıraktılar beni? Beni niçin bırak-tılar? . Đsmimi sordu. kıskıvrak bağladılar bizi. Kurşunlarımız tükendi. Benim önümde durdu. birimiz de başından yaralandı. Müdüriyette.Ve Benerci. Gırtlak gırtlağa kapıştık. Vakit kazanmak için. yani nesren şöyle anlatmaya başladı: Sarılmıştık. bir herifin karşısına dizildik. Beni bıraktı.. Benerci yine coştu.

Arif olanlar için. Sonra cooop.— Benerci. pencereden: muktesit. Fakat verdiğim randevulara gelmediler. anlıyacağın. Benerci gitti. Düşündüm Benerci'yi ve mel'un bir ihtimalle birden yüreğim cızz etti. Baktım ki. Yani. seni bıraktıktan sonra peşine düşecekler. — Öyleyse. Arkamda takip yok. şu vaziyeti bir düzelt bakalım.. . — Sebep bu değil. Đki üç defa. Ne halt edersen et. haydi bir tevkifat daha. — Ne? — Düşecekler peşine. muharrir ve muhbir Nedim Vedat Bey geçiyor. buna bir tek sebep var.. sen hemen yine Kalküta'ya git oğlum. Dışarıda temas ettiğin arkadaşlar ne diyor? — Galiba onlar da senin gibi düşünüyorlar. muhtelif arkadaşlarla temas etmek istedim. Eşine?? Ateşine?? Mateşine?? Tükürmüşüm kafiyenin içine. — Tuhaf şey. Hem bu sefer artık suratına bakıp ismini sorup bırakılmamak şartıyla... sen yine içerde.. Tabii. Ben. Đşte tahliye keyfiyetinin sebebi. tamamen temizim. Arkadaşlar benimle görüşmek istemiyor.

bu fasıl burada bitti.. Yüksek tuğla bacalarda dumanlar donakaldı. sabotaj var!.. elektrik. dinamo. — Đşlemiyor.. Amele baş parmağını tele dokundurdu. motor.. — Patron. buhar. Trrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrik! D U R D U !!!.. Koptu kayışlar. Akümülatör. benzin. — Koş telefona. III Stop: Fren! Zıııınk! Durdu!. ... — Telgraf.

koşun şehre. dumanı toza. makina bomboş. geç!.... Drran . avanak!. tayyare.... omnibüs tozu dumana kattılar. motosiklet. polismen. Geç kaldılar. Patladı lastikleri. Ne ileri ne geri.. Hangarda ne varsa... — Koş!... otomobil... asker. Fıııııss.— Teller kesilmiş. tank. Sarjant. Paaaaah!. Birden bisiklet... kırk ikilik. ne bulursanız. üstüne atlıyarak.. Karşımda durma. Fakat yine birden ekşi boza. yetiştirin...

. Günlerdir ki. onu gördükçe arkadaşları çevriliyor başları.. hep beraber grevdedir. Tiki taka frev......drrrn drrran. Geçiyor haykırışmalarla kapısının önünden tek başlı. Benerci evdedir. Onu kavgaya çağırmadılar. Tavan. tek yürekli... Benerci yatakta Kalküta ayakta. kapı ve duvar. sırtüstü yatıyor yatakta. yapayalnız evdedir.... Onlar.. Edildi ilân Umumî grev!!!.. Yapayalnız. Kalküta grevdedir.. milyon ayaklı Kalküta.. Benerci görmeden görüyor yattığı yerden .. O.

.yürüyen Kalküta'yı: «Adım Adım.. Cad — de. Behey tram — vay!.... Rap rappp .. Cad — deler. Kal — dırım kal — dırım. Adım — lar adım — ları.... Kal — dırım — lar kal — dırım — ları. Geçit yok. çiğneneceksin: sağa sola sap....... Ka — la — ba — lık itiyor iki yana apar — tıman — ları. Kalabalık.

. — Yol açın kamyonlara amele çocukları babalarını geçiyor.... Va... Benerci koştu pencereye: Aşada sokak kalabalık.» Haykıraraktan Benerci fırladı yataktan. . Şimdi sokaktan tek bir insan sesi yükseliyordu... Vey.. Yukarda masmavi bir hava Aşada bir kamyonun üstünden kalabalığa Söz söylüyor en yakın arkadaşı SOMADEVA:* «— Arkadaşlar! Aylardır ki anamız avradımız uzun aç dişleriyle dişlediler kendi memelerini.rappp!!!!! Ve.

. Önümüzde onlar kalın enselerini kırıp boynuzlarını saplayınca toprağa. . N. . . . lar .H. . Patiska bir gömlek gibi yırtarak etimizi kanlı kemiklerimizle .. cağız .. böyle bir zamanda onun sesini duyup kendisini görmek. .. Benerci'nin en yakın arkadaşı olup. uzun bir müddetten beri Kalküta'da bulunmuyordu. . . kıvranarak gebermek. . Tek . (*) SOMADEVA. . . ... . . . .. . . . O zaman gülleri koklıyacağız. . . . . . . . . ağa. Ar . ! ! . . . elbette ki.. Çıplak aç karnını kurşunlara vermek. . . .. . . .. . . Benerci'yi sevinçli bir hayrete düşürecektir. . . . . . mizi!.. Binaenaleyh.. . .. . . . Vaar? Hayır!. .Arkadaşlar. Biz.

S O M A D E V A. Đnsanlar. yalnız yukardan Benerci ve kendi içinin içinden S O M A D E V A gördü. yatağına yatırdım.O zaman tabiat güzel bir ağız gibi karşımızda gülümsiyecek. yine Benerci.. Birdenbire esen rüzgârla bulutları dağılan bir yaz sağanağı gibi sokaktaki kalabalığın uğultusu kesildi.. çenesinden göğsüne aktı. taşı attı. kamyonun etrafına toplananlara: — Bana bir taş veriniz..» Benerci artık kendini tutamadı.. dedi. Kolları ona doğru uzanır gibi oldu. Bu haykırış o kadar kuvvetli idi ki. bunu yapmasaydı. Benerci müstevlilerin casusu olmuştur. Ve Benerci'nin başı benim. BENERCĐ'nin alnına geldi. Pencereden üç defa: S O M A D E V A. Taşı verdiler. Benerci dimdik durdu. Đki kaşının arasından sızan kan. camın arkasında.. Camları parçalanmış. Ve sağ kolunun bütün kuvvetiyle. Bu hareketi. Ve en eski günlerin en yakın arkadaşı: — Bu adam nefsini kurtarmak için yoldaşlarını satmıştır.. Benerci'yi tanıdı. başlarını enselerinin üstüne yatırarak. Yukardan.. Benerci'nin sarı yüzünü gördüler. Baygın çocuğumu. ben Nâzım Hikmet'in dizlerine düşünceye kadar. S O M A D E V A. en sevgili.. onun kahrolası başını omuzlarının üstünde bırakmazlardı. yedinci kattaki perdesiz pencereden bakan sapsarı insanın yüzüne. S O M A D E V A. en büyük. diye haykırdı. dikine mustatil apartımanın yedinci katındaki perdesiz pencereye baktılar. Aşada S O M A D E V A. dedi. S O M A D E V A. en iyi. S O M A D E V A. pervazları kanlı pencereye çıktım. Ve orada.. kahreden ve yaratan KALKÜTA. onu taşladı. Arasıra arkasına dönüp bakarak uzaklaşan kalabalığın peşinden şu suretle feryada başladım: . SOMADEVA'nın taşı. kucaklamak istiyen kolların hasretini göremedi.. Başka hiçbir göz. S O M A D E V A sustu... uzanmak. üç defa bağırdı: — S O M A D E V A.. En yakınlarının kellesini satmasaydı.

Onu ben kellemden.Benerci benim oğlum.. O yatmıyor. Benerci günlerdir yemek yemiyor. Benerci benim oğlum. ... ben yatabilir miyim? Benerci sizi satmadı. iskeletimden sizin için doğurdum. Dostlar! Đçinizden bir çıban gibi şüphenizi yolunuz. Ben onun yüzünü görebilmek için kaç kerre gecemi gündüzümü on birlik tütüne satarak dumandan bir adam gibi dikilip durmuşum. gecelerdir yatmadı... etimden. sizi ben satabilir miyim? Benerci benim oğlum.. ben onu uykusuz gecelerin ellerine doğurmuşum... Benerci sizi satmadı.

. Vakit akşam üzeri. Onların taşlamağa hakkı var. hâlâ baygın yatan çocuğuma döndüm. kalabalık. .Benerci sizin oğlunuz. O zaman. dedim ki: Dostlar dinlemedi beni Benerci.. Üç polis karakolun duvarları dibinde buluşur. Fakat.. kayboldu. küçücüğüm.. büyüğüm... BĐRĐNCĐ POLĐS — Nereye gitmiştin? ĐKĐNCĐ POLĐS — Domuz boğazlamaya. IV KALKÜTA'DA BĐR POLĐS KARAKOLUNUN YÜKSEK DUVARLARININ DĐBĐ Gök gürler. Benerci oğlum. benim sesimi bile işitmeden ilerledi. başında dolaşan bu mel'un düğüm çözülene kadar. benim oğlum.. bizim ah! demeğe hakkımız yok..

. Akar suya fırlattım bu zırlayan şeytan piçini. Madraslı bir ihtiyar: «Azabı azapla tedavi edin. Selam vermezse. Kucağında kertenkele suratlı bir çocuk vardı. Karıya: — Sustur şu piçi.. Britanya polisine selam versin. ne selam verdi kara kurbağa yavrusu. kuyruksuz bir fare gibi gebersin dedim. dedim.. Çocuk beni görünce başladı ağlamaya ağlamaya ağlamaya.. Akıyordu su. Anası yüzüme bakıp kara bir uçurum gibi çekti içini. Dokundu rikkatime bu iç çekiş...» .ÜÇÜNCÜ POLĐS — Sen nerdeydin? BĐRĐNCĐ POLĐS — Köprünün üstünde bir Hintli karı gördüm demin. Ne sustu.

. koltuk altına kaynar sudan yeni çıkmış hindi yumurtası koymak.. Getirdim karakola kocakarıyı. sirke damlatarak gözleri oymak. Sarı sırtından kızıl kan sızdırıp çekeceğim içinden ağrıyı.. ĐKĐNCĐ POLĐS — Sana bu işte yardım için kocakarıyı eski bir halı gibi ayaklarına sereceğim. BĐRĐNCĐ POLĐS — Lütufkârsın. Meselâ: Uykulara kâbus gibi çökebilirim.. BĐRĐNCĐ POLĐS — Başka bir şey istemez. tırnak sökebilirim.. ÜÇÜNCÜ POLĐS — Ben de sana: Bengale ormanlarında avlanmış bir filin koparılmış erkekliğinden bir kamçı vereceğim.demiş.. ezberimdedir tekmil kitabı ıstırap. Ellerin derisini eldiven gibi soymak. kulakların içine kurşun dökebilirim. Malumdur bana azabı ısdırap... .

Karakolun duvarından insan çığlıkları gelmektedir. Ve yağmurun içinden uzun bir şehrin uğultusu işitilmektedir. Benerci gelir.. .. Kalküta grevi mağlûp olmuştur...... Gece iyiden iyiye indi.domuz topu ıtlak olunan usûl.. 3.. uzayan tırnağı seyredelim. Polisler karakoldan içeri girerler.. bende ne var? 3. Benerci. Karanlık.. VE 2. VE 2. Akşam suları.. Yağmurun içinden uğultusu işitilen şehir: Kalküta'dır. Yağmur yağmaya başlar.. Yağmur. Karakolun duvarından gelen insan çığlıkları: Kalküta grevcilerine aittir. belini karakolun duvarına dayayarak çömelir.. Kesildikten sonra yarım santim uzadı tırnağı.. POLĐS — Göster bize göster bize!! BĐRĐNCĐ POLĐS — Grevde yakalanan Hintlilerden birinin taze kesilmiş başparmağı. POLĐS — Haydi içeri gidelim. Bir müddet sahne boş kalır. Somadeva'nın omuzbaşları dilim dilim yarılarak kanıyor. Alaca karanlık. Ve Benerci'nin. velhasıl daha bin bir usûlle gayeye vusûl mümkündür bence.. Bakınız. Somadeva yakalanmıştır. Yağmur... duvarı dibine çömeldiği karakolda...

. Bu sefer dostların taşını değil.. mendebur bir kurşunu kafamdan yemişimdir... Arkadaşlar içerdedir.. omuzları.. Kara gömlekli bir Đtalyan faşistinin bile. Benerci yine dışarda. BĐRĐNCĐ KISMIN SONUNCU BABI I BENERCĐ'DEN ALDIĞIM MEKTUPTUR Benerci'den şöyle bir mektup aldım. Arkadaşlarının attığı taşlarla alnında açılan yarayı kapayan sargı ıslandı. dizkapakları sırılsıklam oldu. yapıştı.Benerci'nin saçları. oğlumun çektiği azabı duymasını istemem. aynen neşrediyorum: "Sana verdikleri zaman bu mektubu belki ben çoktan nokta son demişimdir..

.. Đndi ıslık çalarak merdivenlerden sokağa çıkıyor. muslukta akıyor su.. Verter gibi komik olmamak lâzım.... ne de Verter. biliyorum.. Bak. Ben..!!! Neyse.. Nâzım. Ne Hamlet.. kapı komşum uyandı.. . kıyak iş doğrusu!. ne haltedeyim? Nasıl altedeyim? Şöyle bir poz alıp durmak kendi kendini vurmak.Nâzım. bilmiyorum. yüzünü yıkıyor. ölümün önünde rol kesip Hamlet gibi budala. geç.

. sıcak çay. «eve geldik» dedi. aşka dair. konuştum: — Bana bir bardak dumanlı.. «içeri gir. Eklendi hatıralar hatıralara. Dedi ki: «Aylardır peşindeyim» dedi ki: «telâş içindeyim. Senin.» Onun evine girdik. nerdesin?» Daha birçok şeyler dedi korkuya. . kırmızı. Ev karanlık ve bomboştu. «Nereye gidiyorsun?» dedi. Sokak karanlıktı. tıraş yeter. nefis Mis dediğin birdenbire karşıma çıktı. Yatak odası. dedim.Đşi anlatayım. Sonra. lamba yandı.

Başını vurdum duvara vurdum. Hani taaa onun yolda düşürdüğü ben Benerci serseminin gördüğü siyah podüsüet çanta. Đçeri girdi o. çantaya baktı.. Tuttum omuzlarından. Benim ismim yok. bardağı bıraktı. .Çıktı dışarı. Anladım. elime.. ve yeni bir tevkifat listesi var. Okudum: Đntelicent servis raporları. Açtım: Kâatlar. Baktım karşıda çanta. Bakıştık. Yüzüme. Duvarda kan.

sağları. Açıldı kapı.. Durdum. Sonra baktım duvarlara. uçsuz bucaksız tramvay yolları. Oturdum. Odam.. Tramvay yolları tramvay yolları. Dargın bir kaş gibi kımıldandı tokmağın sapı. Odanın ortasında dolaştım biraz. Dışarda şafak atmış.Vurdum duvara.. solları bomboş.... Kalktım. Sokak.. .. Nefes nefese koşarak sonra teker teker merdivenler. Sonra.

Acı geldi tütün tükürdüm.duvarlar bembeyaz... Ağzımda cıgara vardı. S!!. Baktım duvarlara..... O. Şarjörü sürdüm. S!!. Şimdi benden sana son göz son söz son ses: S. O. S. Sonra sağ elim art cebimden brovniği çıkardı. Kalbim hudut haricindedir. O. S. Kurşun namlunun içindedir. II KALKÜTA'YA GĐDĐP BENERCĐ'YĐ ... S!!.

dedim. yetiştim Kalküta'ya.. soluyarak soyup yedim. O ne? Benerci yazı yazıyor ıslık çalarak.. Gözlerinin içine güneş vuruyor.. Ne mükemmel bir ışık var beni gören gözlerinde... . Dipdiri! Teresin keyfi yerinde... anlat! dedim.NE HALDE BULDUM? Ya yattı karanlık sulara yahut da yatıyor. — Haydi be herif. ışıklı bir umman gemisi batıyor. Gökten bir kartal gibi alçalarak girdim yedinci kattaki odaya.. Gözleri kanlı bir kurt gibi mesafeleri yedim. Masada bir portakal duruyor. Đmdat işareti var...

. Girdim yarı belime kadar dumanlı sıcak karanlıklara. Đçimde ıslak bir toprak kazılmaya başladı. taşladı. Karardı içim Karardı içim. — Sonra? — Çok şükür ki.. Ve mavi gözlü kadın yoldaşlarımı satıp başımı bana bağışladı... Kulaklarımda kazma sesleri.." FERYADIM ÜZERĐNE BANA ANLATTIKLARI: — En yakınlarım.III ÖLÜSÜNÜ BULACAĞIMI ZANNETTĐĞĐM HALDE KARŞIMA YAZI YAZAR VE ISLIK ÇALAR BĐR VAZĐYETTE ÇIKAN BENERCĐ'NĐN "ANLAT BE HERĐF... sonrası senin . en yakın dostum taşladılar beni..

. alelade!. Çıkardım namludan kurşunu... VĐRGÜL Kocaman... Bu söz. çıplak bir alından bakan iki göz.. Birinci Kısmın Sonu ĐKĐNCĐ KISIM ..» diyor.. Anladım ki şunu... Hani üstadın bir sözü var: «BOŞ GECELERĐNĐ DEĞĐL. VĐRGÜL Ve Ben işte sağım!. BOYDAN BOYA ÖMRÜNÜ VER ĐNKILÂBA. onu dehşetli güzel günlere saklıyacağım.kötü edebiyat yapmana yaramıyacak kadar sade..

.... S.. Noktanoktanoktanokta nooook-ta Basmıştır yine bağrına Benerci'yi o inanılmayacak kadar iyi kahredip yaratan KALKÜTA. Noktanoktanoktanokta Noooook-ta . ROY DRANAT'IN HAYAT FELSEFESĐ. YĐRMĐNCĐ ASIR TARĐHĐNĐN BAŞLANGICI V. S.BĐRĐNCĐ BAP BENERCĐ TEKRAR ARKADAŞLARINA KAVUŞUR..... V. SOMADEVA YATAĞA DÜŞER..

Yeni doğmuş bir çocuk gibi nefes aldı: .I Bu yaz: Sabahları — taze süt gibi beyaz. Somadeva güldü: — Benerci. Gözlerini yüzümde gezdirdi. Ve gözleri lüzumundan fazla aydınlık. tahta kurusunu aldım. Elmacık kemiklerinin derisi kırmızılaşmıştı. akşamları — Bombaylı kadınların esmer teninden ılık ve geceleri — üzüm salkımları gibi yıldızlıyken hava SOMADEVA düştü yatağa. dedi. Gözleri alnımda durdu: — Benerci. Kan geliyor boğazından. öğle zamanları — erimiş bakır gibi aydınlık. Benim attığım taşın izi silinmemiş. Gittim. Somadeva. Boynu bembeyaz. beni seviyorsun. Tıraşı uzamış. lüzumundan fazla karanlıktı. Bunun şimdi farkına vardım. Masadaki gazete kâadını kopardım. duvarın dibindeki yer yatağındaydı. Yatak çarşafının ayak ucunda bir tahta kurusu yürüyor. koyulaşmış siyah bir kan damlasına benziyen hayvanı kâadın içinde ezdim. Dinleyin bunu Benerci'nin ağzından: «— Gazete kâatlarıyla örtülmüş olan masada bir gaz lambası yanıyordu. dedi. seneler geçti.

Uzun bir yol yürüyoruz. Mendilde kan. Bir şey söylemek istedi. Söylemedi. dedim... Verem. dedim. Gece boğazından kan boşanmış. . Lambanın fitilini açtım. Yumruklarını maznun parmaklığına vurarak haykırıyor. iyi olman lâzım. Hem. Karakolun duvarına çömelmişim. dedi. sonra iki gün kuru ekmek yemişsin. Britanya'ya karşı grevler. Somadeva hapisaneden kaçıyor. dedi. Cevap vermedi: — Geçen hafta sana getirdiğim paradan hapisanedekilere göndermişsin. Yine beraberiz. Düşünüyorum. Yine ona para getirmiştim. Yağmurlu bir akşam aklıma geliyor. — Bu parayı nineye verirsin yine. Yemek yemen. Sıcak bir öğle zamanı aklıma geliyor. Doktora gidiyoruz. nümayişler. Đşitmemezliğe geldi. içtimalar. üç öğün mutlaka yemelisin. Bir kamyonun üstünden uçsuz bucaksız kalabalığa söz söyliyen Somadeva aklıma geliyor. dedim. — Sana yemeğin için verilen parayı başka yerlere harcamaya hakkın yok. Terimi silmek için Somadeva'dan mendilini istiyorum. Su istedi. Dalgın.— Bugün iyiceyim. Verdim. Đçerde Somadeva'nın omuz başları lime lime yarılarak kanıyor. dedim. Her gün besleyici yemekler pişirsin. — Karanlık. mendilini veriyor. Somadeva'nın mahkemesi aklıma geliyor.

Zaten hastaneye de yatırmak mümkün değil. — Arkadaşlara söyle.. mendillerine kan tüküren veremli genç kız romanları okuya okuya. Unutma. bütün bu anlattıklarımı bayağı bulacak olan bazı okuyucular aklıma geliyor. duvarın dibindeki yer yatağına yatırdığım gün aklıma geliyor. Orada. Sen. Düşünüyorum. Hem artık ben gideceğim. Gözlerim yaş içinde. Benerci. Hiç olmazsa orada ölsem. Somadeva soruyor: — Niye güldün? — Hiç.Metelik yok. ninenin evinde. Gülüyorum. Anlıyor musun?» II Sıcak. Ufukta ışıldayarak . Kaçak. söyle arkadaşlara. Sonra. Kötü. Somadeva'yı... Somadeva soruyor: — Haftaya geleceksin değil mi? — Tabii. Odadan çıkarken Somadeva'nın sesini işitiyorum: — Böyle duvar dibinde sırtüstü gebermek berbat şey be. berbat şeyler aklıma geliyor.

. Geç efendim. Akşamüstü serinlikte teferrüce çık. Benerci bil ki neticeler çıkarmak öyle mümkün değil ki.nehir akıyor. bunları bırak. Hayat öyle karışık. yarı yoldan dönen bizim eski ahbap gibi: «— Benerci sen yüksek dağların çayırlarında biten keskin kokulu göz alan renkli bir otsun. Fakat devedikeninden daha faydasız bir ot... ROY DRANAT toprağa bakıyor Ve konuşuyor. Benerci kapalı bir kitap gibi.. Benerci sen bir Don Kişot'sun. . kahraman ve gülünç bir Don Kişot.

Roy Dranat." Gerisini at. galiba korktu.» Benerci güldü. Benerci'nin eski bir kavga arkadaşıydı.. mustarip bir Faust'tur. Kavgadan ayrıldı. . Fakat sonra. galiba sabrı tükendi ve galiba ruhunu satıp rahatı bulmak fırsatını ele geçirdi. şimdi bir yatsam uykuya. Yazdım bütün gece Benerci'yi. yaz: "Şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz. Đngiliz emperyalizminin emrinde. Şimdi ROY DRANAT. ismiyle ilk defa karşılaştıkları ROY DRANAT hakkında kısa bir malûmat vermeyi münasip buldum. N. Sıcak. pelerinsiz ve kılıçsız. rahatını arayan zavallı.Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz.H. Đşte felsefei hayat. Eski bir kavga şarkısı mırıldanarak bakıyorum ufukta akan suya. Ben bir şey demedim.* (*) Okuyucularıma. sakalsız..

. .III. Đkincinin önünde: küçük dar dükkânlarla dar tarlalar. Anam etekliğini giydi. fraklı Britanya bankaları iniyor. «Keşmirli Ebe kadın anamın kasıklarından çekti beni. Gittiğimiz sinemanın üç kapısı var: Birincinin önünde: otomobiller tepiniyor. babam mavi gömleğini. yola düzüldük.. Ve kundakladı bir sinema biletiyle. Biletim üçüncü mevkiydi.

..Üçüncü kapı bizim. Perdede filmin ismi göründü: (Yirminci Asrın Sergüzeştleri nâm dram.) Yirminci asır dört kanatlı bir tayyareden mendil salladı bize. makina döndü. Muzıka başladı. Lambalar söndü. Oturduk. istihsal aletinden mahrum olanlar. Yakasında kapitalizm açıldı kabak çiçeği gibi. — Oturun! Oturdular. — Otur ulan kerata.. oradan biz giriyoruz. Đçerde the polismenler gösteriyor yerlerini müşterilerin: — Buyrun siz oturunuz! Oturtuldular.

Öyle duman çıktı. Şikagolu bir milyoner öptü telsiz telefonla Tokyolu sevgilisini. müstemlekeler nezareti emir verdi. Elektrikli salhanelerde makinaların bir ağzından pastırma attılar. kurum yağdı ki gökte Allah bile meleklere Amerikan markalı muşambalar giydirdi. Bir coğrafya hocası dedi ki derste: "Senegalli zencinin yegâne derdi yüzünün siyah olmasıdır. öbür ağzından boynuzlu inekler çıktı. pudra fabrikaları geçti seferberliğe." Bu haber bir velveleyle köpürdü Paris'te. Paris'te olan işler duyulunca Londra'dan hemen içtima edip karar koydu Avam Kamarası: .O kadar çoğaldı o kadar uzadı ki bacalar saçlarından asıldılar sıra sıra kehkeşanlara.

lambalar yandı. ince Japon fincanlarında okkalarla Hollanda sütü içmeğe başladılar. kutular şarktan garba. Tröstler kartellerle tokuşuyor. garptan şarka koşuyor. Kutbu şimalide Eskimolar görünce bu halleri. kıça kuyruk takmamak ve değiştirmemek için deri. Balyalar. bahrimuhitlerin elli bin tonlukları ham mevat taşıyorlar müstemlekelerden. Perde beyazlandı.. denkler. Kilometreler ticaret evleriyle bağlandı birbirine. Perde karardı. çuvallar. Üstünde uzun katarlar kayan raylar. makina durdu."Kıçlarına kuyruk takmıyan Hintlilerin kesilecek kafası. Lambalar yanar yanmaz . Sahrayı Kebir'in ortasında ilân kuleleri dikildi.." Telsizler daha tebliğ ederken bu kararı Hind'e muazzam bir kuyruk tröstü teşekkül etti Mançister şehrinde.

Birinci mevki homurdandı.. makina döndü." The polismenler el attı kıçlarına. Babama sordum: "— Ne oldu?" Anam güldü. Bağırdı üçüncü mevki avazı çıktığı kadar: . Perdede ikinci kısmın ismi göründü "Hindistanlı Parya VE PROLETARYA. Lambalar söndü.kocaman bir gürültü ortalıkta çalkandı. Muzıka başladı. Đkinci sallandı. Kitabı kafamdan atıp yukarı baktım: Britanya bankalarının localarından filozoflar: tonlarla yaldızlı eserlerini fırlatıyorlar üstümüze. Ve birdenbire küçücük kafam yukardan düşen bir kitabın yapraklarıyla örtüldü.

Maden ocaklarında çalışanlar ata biner gibi kazmalarına binip tünellerde koşuyorlardı dörtnala. Keşmirli mensucat amelesi hep bir ağızdan şarkılar okuyarak kocaman bir bayrak dokuyarak geçti..." Mehtaba. dökülen bahrimuhit gibi mavi pantolonların dalgaları kapladı perdeyi.. Elektrikçiler geçtiler. Elektrikçiler lastik eldivenlerine sırma saçlarından dolamışlardı voltları."— Geliyor. geliyor bizimkiler. Nakliyatçılar şehirlere tekerlek takarak tramvaylara çektirdiler. ror. Başladı resmigeçit Misisipi gibi uzun Amazon kadar geniş. elektrik kadar temiz .

.. Perdede yeni yazı göründü: "BURJUVAZĐ!. Adımları nalladı gözbebeklerimizin kulaklarını. Sırıttı birinci mevki.." The polismenler giydi pazarlıklarını. Geçiyor bizimkiler Misisipi gibi uzun Amazon kadar geniş. Đkinci düşündü.elektrik kadar çevik.. elektrik elektrik. Şimdi yürüyordu perdede on milyon beygir kuvvetinde bir ıstırap: Elleri ceplerinde kilitli parmakları burunlarında ağır ağır sürüklendi işsiz ordusu. Alkış yağdı localardan. . Omuzlarımda fır dönerken kafam karnıma vurdu babam.

Başlarında banka kavaslarının şapkası vardı. Toprakların kilometreleri tespihti ellerinde. fırladı gözlerimiz burun deliklerimizden. Esham senetlerindendi boyunbağları. . Britanyalı diplomatlar bonjurlarının kuyruklarını döşediler yola.Ağzı sulandı ikinci mevkiin. Başladı resmigeçit: Đmparatorluk üniformaları davul çalarak yol açarak geçti. Bayraklar çekildi her karakola. Biz çuvaldızla dikildik birbirimize gündeliklerimizden. Sökün etti tröstler. Ağızları havada kartel avlıyordu. Sıkıştırmışlardı fabrika bacalarını kulaklarına. avuçlarımız alevlendi.

Sünnet çocukları gibi yürüyorlardı. Toz duruldu. — Bakalım gerisi nasıl olacak? . Baktık ki. Daha doğrusu bu.» Somadeva deminden beri okuduğu defteri kapattı. Bunları da birer birer saydık anamla beraber. Yastığının altına koydu ve Benerci'nin yüzüne baktı: — Nasıl buldun? Benerci sordu: — Hepsi bu kadar mı? — Şimdilik bu kadar. geçtiler.. yazmak istediğim «Yirminci Asır Hindistan Tarihi»nin başlangıcı. Hepsi bir iki fabrikanın tutmuştu kulaklarından.Parmaklarımla saydım bu dağları. Hepsinin parlıyordu apış arasında malî sermayenin altın kazığı. Göründü müteşebbislerin alayı. Alay bitti.. yollara çıplak göbeklerinden çivilenmişti orospular.

Sen bir şeyler anlat bakalım. Düşenlerin hepsini toplıyamazsın ya!. Aşağıda olanlar nefessizlikten boğuluyorlardı. Loano kabilelerinin adamları. ne de kalkabiliyorlardı. Artık dayanılmıyacak kadar.. Sara.. en sağlam olanlar seçiliyor. . Kıyıdan gidildiği zamanlar ağaç dalları en yukarda bulunanları nehre yuvarlıyor. Fransız Kongosu'na dair. Yağmurun altında. Masanın üstündeki gaz lambasını yakmak istedi. Ve ayaklarında zencir olmadığı için. yukardakiler ne oturabiliyorlardı. Geçmiş gelecek. Linfaondo. Sana kitabın en feci faslından beş on satır okuyacağım. Baiyya. — Kitaplardan biri. Ağrılar filan dehşetli. Đşte nihayet Brassavil. Benerci kalktı. Lizangö. Kongo nehirlerine her gün iki üç insan kendini atıyordu. Brassavil'e kadar 15-20 gün süren yolculuk esnasında Şari. Üç yüz... Ocak odunla yakıldığı için. dört yüz başlık insan sürüleri güvertenin altına ve üstüne yığılıyordu. Son günlerde okuyor musun? Fabrika kaçta bitiyor? Neler okudun? — Son günlerde bir iki meraklı kitap okudum. Somadeva seslendi: — Lambayı yakma. Benerci.. şu meşhur Fransız gazetecisi Alber Londr'un. Đlk önce.Gelenler sürüye sokuluyor..... 15 gün yuvarlak güvertenin üstünde. Banda.. Benerci. uçuşan küçük kıvılcımlar zencilerin derilerinde yanıklar yapıyor. — Olur. Sinde.. Yaya yolculuk başlıyacaktır. Üç yüz kişiden ancak iki yüz altmışı. Benerci lambayı yaktı. bunları bırak. Hatta iki tanesi yanımda. Akşamları ateşim dehşetli artıyor. dalgın hayatlarından koparılarak Batilon'a gönderilmekteydiler. Mavna yolunda ilerliyordu. Bu tarihin sonu inanılmıyacak kadar mükemmel olacak. Okumaya başladı: «— Bakota. Neyse.Osean demiryolunun inşaatına dair birkaç satır. Hiçbir çatı yok. .. Güneşin altında. Đstersen lambayı yakayım da. dinle: Benerci lambanın fitilini biraz daha açtı. Sangu. yani onu ben de bir yazabilseydim. Mabaja. Böyle daha iyi. Đnşaatı Batilon Şirketi yaptırıyor. sonu harikulade olacak asıl. Yalnız bir yazabilsem. Đstilâ zamanlarımızdan kalan mavnalara yükleniyorlardı. Şimdi. Fransız Kongosu'nun merkezi Brassavil'le Karaburun limanını birleştirecek olan Kongo . kafamın içindekileri böyle daha iyi görüyorum. Bu çok garip bir yolculuktu..— Gerisi. bazen de iki yüz ellisi gelebilmiştir. sana biraz okuyayım.

. Angola'ya kaçıyorlar. — Ben kendime iyi bakıyorum. . Çat kıyılarına. Kendine iyi bak. Zindeliler ayaklarını zorlukla sürükleyebilirler ve kırbacın düğümü onları kovalar.. — Somadeva..300 kilogram ağırlığında çimento fıçılarını nakletmek için. Biyalılar düşer. Onda dehşetli bir iş adamı kafası var. bir sırık ve iki zenciden başka hiçbir vasıtaya lüzum görmemiş. Batilon Şirketi.. Kuvvetli söz söyliyen.. . bataklıklar geçerek. boğumlarını kımıldatmaya mecali olmayan uzun. dedi. Dört gün sonra yapılacak mitingin sonu neye varacak? Böyle hasta olmasaydın.Bu muazzam bir zenci imhası hareketiydi.. Eskiden insanların yaşadıkları yerlerde.. Đnsanların.. Lambayı söndür. Amerika otomobil fabrikalarına dair fasılları şayanı hayret. Fransız emperyalizminin acı söyleyen. yaralı. tahmin ediyorum.. o. Zenciyi ölümden kurtarmak için değil. az bir zaman içinde beş bin. 10 kilometreye uzanan insan sürüsü. biliyor musun. Batilon Şirketi'ne verilen sekiz bin insan. Ben gidiyorum. Bu Lefevr kadar köpoğlulukta mahir bir adam görmedim.Bu korkunç bir manzaradır.. Öyle değil mi? — Öyle.. Đstersen sana kitapları bırakırım. Öteki kitap Jorj Lefevr'in «Kauçuğun Epopesi». kocaman bir makinanın basit vidaları haline gelmesinde bile şiir bulan bir adam.. dehşetli bir gazetecisi şu Alber Londr. Ben demiryollarının nasıl yapıldığını görmüşümdür.. Lambayı söndüreyim mi? Haftaya gelirim yine. Zencilerin mahvoluşuna... yorgun. balta görmemiş ormanlardan yürüyerek. Afrika'ya makina istiyor. daha uzun zaman.. körü körüne baltalanan bir ormanın mahvolması gibi acıyan bir adam. Ölenlerin yerini doldurmak için yeni devşirmeler yapılıyordu. Neyse. Đş yerinde birçok aletler vardır. Üzülme! Git. Kitabı okur anlarsın.Ve sürü. Zenciyi daha semereli. sıska zenciler yığınlarla ölüyorlar.. yaralı bir yılana benzer. dehşetli Mayombe ormanına doğru ilerliyor..» Benerci durdu ve. ... Belçika Kongosu'na. Fakat burada zencilerden başka hiçbir şey yok.. bizim müteahhitlerimiz şimdi yalnız şempanzeleri buluyorlar. Irgatbaşıların ezdiği bitkin. daha dayanıklı işlettikten sonra öldürmek için.. daha sonra iki bine indi.. sonra dört bin... bu kitabı yazan Alber Londr kimdir? — Hayır. Zenciler ormanlara.. Anlıyorum ki. amma bıçak gibi söz söyliyen bir arkadaşa öyle ihtiyacımız var ki. .

ölümün gelmesini beklemeden kendi kendini öldürecek.. Belki de kendi kendini öldürecek. ben «dünyayı düzeltecek ben mi kaldım»a kadar düştüm. sen de yoluna git.. Ve sanki lambayı söndürür söndürmez.. Allahaısmarladık Benerci..Benerci lambayı söndürdü.. ben evde yokken. o duvarın dibindeki yatakta ölecek. Bu da. siz haklısınız. Bunu. Mümkündür ki. Çıkında ne vardı. Bana o yalnız iyi şeyler söyler. belki kendine bile apaçık söylememiştir. Havagazı fenerinin altında durdular. Sallanarak uzaklaştı.. Yürüdü. birdenbire geri dönüp Somadeva'dan sormak istedi. Sonra vazgeçti. Belki haklısınız. ben iki üç gün sonra gelirim.. — Kendini öldüreceğini nerden biliyorsun? Sana bir şey söyledi mi? — Bana bir şey söylemedi. nine Benerci'yi kolundan tuttu: — Ölecek. Yerlere kadar eğilerek Benerci'yi selamladı: — Belki. Amma. Yatağının altına bir çıkın korken gördüm. Yürüdü.. Benerci'nin ellerini bıraktı. sizin hakkınız var. Benerci. bilmiyorum. Somadeva hemen uyuyuvermişmiş gibi. dedi. ayaklarının ucuna basarak odadan çıktı. Benim oğlum da. Kendini öldüreceğini yalnız kendine söyledi gibi geliyor bana. sokağa çıkmış. Fakat.. Roy Dranat. belki siz haklısınız.. Sana göstermiyor amma.. dedi. Belki de söylemiştir. Roy Dranat sarhoştu. Benerci sokağa fırladı. Dün. Bir köşebaşında Roy Dranat'la karşılaştılar. o duvarın dibindeki yatakta ölmüştü. Benerci'nin ellerini tuttu: — Benerci. Sokaktan bir şey alıp getirdi. Şapkasını çıkardı. Çok ağrı çekiyor. Merdivenin sahanlığında. kafasını Đngilizler sopayla parçaladıktan sonra. Belki. — Sen onu yalnız bırakma. Ben bu tarafa sapıp yoluma gidiyorum. nine. siz hepiniz öyle ağrı çekseydiniz çoktan ölürdünüz. bana öyle geliyor ki... ĐKĐNCĐ BAP . «beş parmak bir olmaz»a kadar da alçalayım.

. I Meydanda bir kalabalık vardı. Kocakarılar oturmuşlar eşiklere. Çırılçıplak çocuklar sarkıyor salkımlarla ağaçların dalından. Kalkütalı tornacılar. Keşmirli dokumacılar. kardaşım. .KALKÜTALI SEYYAR SATICI ESNAFINDAN BĐR VATANDAŞ: KALKÜTA'DA. Đğne değil. aman kalabalık!! Rüzgârlı bir orman gibi uğuldardı. ĐNGĐLTERE EMPERYALĐZMĐ ALEYHĐNE YAPILAN MĐTĐNGĐ VE SOMADEVA'NIN ÖLÜMÜNÜ BERVEÇHĐ ÂTĐ ANLATIYOR. uyy. bir kıl koparıp atsan sakalından düşmezdi yere. bu yaman kalabalık. Bombay gemicileri. yetmiş yedi denizin getirdiği kum gibi insan var. kardaşım..

» karşıda bir kamyonun üstünde bir adam avaz avaz söz söylüyor. kardaşım. söz söylüyor herifçioğlu söz söylüyor. Ama ne söz söylüyor anam.. uyyy.. bilemem hangi sebebe!» Etrafta bağırıyorlar: «— Yaşşşşa be!!!» Ben de bağırıyorum. Baktım ki taaa. kardaşım. Makama uyup ben de çağırıyorum. karanlık bir suya düşmüşüm gibi beni sardı. okkalı söz söylüyor: «— Bilemem hangi sebeple. okkalı söz söylüyor!!! Bakıyorum adama. az daha. aman kalabalık. .. bir şey anlamıyorum ama.. Arkadaşlar!. bu yaman kalabalık.Meydanda bir kalabalık vardı.. Dalgalı... Acayip bir türkü çağırıyorlar.

Yanımda seyrek sakallı bir ihtiyar: «— Bunlar, delidir, diyor, bunlar sanıyorlar ki, diyor, biz zorla devirebiliriz, altın topuzlu kuyruğunu dalgalara vuran denizlerin ortasında demirden bir aslan gibi duran kocaman Britanya'yı...» Şimdi kamyonun üstünde başka bir adam.. Bu da söz söylüyor anam söz söylüyor. Okkalı söz söylüyor. Bakıyorum adama. Bir şey anlamıyorum ama belli ki ötekinden daha okkalı söylüyor. Etrafta daha çok bağırıyorlar. Ben de bağırıyorum. Bu sefer başka bir türkü çağırıyorlar, makama uyup ben de çağırıyorum... Seyrek sakallı ihtiyar:

«— Bak, bu doğru söylüyor, diyor, zorla değil, güzellikle yavaş yavaş, diyor, alırız!.. Birdenbire ayrılırsak, köksüz bir ağacın dalları gibi kalırız...»

Şimdi kamyonun üstünde yine başka bir adam. Elbet bu da söz söyleyecek anam. Söz söylüyor. Seyrek sakallı ihtiyarın keyfi yerinde yine. Belli ki, geliyor kalabalık seyrek sakallının dediğine. Adamlar çıkıp iniyor kamyonun üstünden. Balta görmemiş bir ormanda yürür gibi yürüyorum kalabalıkta kamyona doğru ben. Bağırışlar. Türkü çağırışlar. Ben bir şeycik anlamıyorum ama, etraftan laflar çalınıyor kulağıma: — Sol taraf hapı yuttu! — Kamyonun yanında Benerci'ye bak! Anası ölmüş kız kardeşi dağa kaldırılmış gibi

somurttu... — Gandi'nin hakkı var! — Hind'in kurtarıcı ilahları: dokuma tezgâhları. Deniz tutmuş gibi dönüyor başım. Birden bir kıyamettir koptu kardaşım. Bağrışmalarla, ipte çamaşır gibi sarsıldı hava. — Somadeva geliyor, Somadeva! — Ona söz verin! — Söyletmeyin, istemez! — Dinlemiyoruz! — Al aşağı! — Söyletmeyin, istemez.

Yanındakilerin omuzuna dayanarak tırmandı kamyona bir adam. Geldi bütün kalabalık bu sapsarı yüzlü bir tek adamla göz göze. Ortalık tıssss! Somadeva başladı söze... Hey anam! Heeey! Herifte bir ses vardı, beyabey, bir ses!

Hani, ormanda kaplanlar ölürken böyle bağırır.. «— Arkadaşlar! dedi. Hastayım.. Çok.. Fazla söze lüzum yok, kendimi asacaktım. Gidip bakın odama: ipi yerde, çengeli tavanda mıhlı bıraktım. Geberecektim bir kaçak gibi

dedi. Ve sözünü bitiremedi. Sallandı sola bir, sağa bir... Baktım ki kalabalığa bir kalabalık da rüzgârlı bir ekin gibi sallanıyor, ben de sallanıyorum. O yine: «— Arkadaşlar...» dedi. Yine sözünü bitiremedi. Ve kamyonun üstünden

devrildi üstümüze.. Birdenbire, kardaşım, bir hal oldu bize: boydan boya meydan uzattı kollarını düşeni tutmak için. Hani ancak Lortlar Kamarası'na girmeliyim bu hali unutmak için. Dalgalı bir denize düşen ay ışığı gibi yüzdü bembeyaz ölüsü Somadeva'nın yukarı kalkan kolların ve başların üstünde. Meydan bağırdı, ben bağırdım: «— Somadeva! Somadeva! Kavga sonuna kadar kav—ga!...» Omuz başımda inledi bir ses: «— Deliler kesiyor kocaman bir çınarın en yeşil, en geniş dalını.» Dönüp arkama baktım ki, anam; yoluyor seyrek sakalını seyrek sakallı adam.

ĐKĐNCĐ KISIM SONUNCU BAP

ĐKĐ ÖLÜNÜN ODASI...

HĐNDĐSTAN YĐRMĐNCĐ ASIR TARĐHĐNĐN SON SÖZÜ...

ROY DRANAT'IN AYNALI DOLABA BAKAN ÖLÜ GÖZLERĐ...

I

Somadeva'nın ölüsü imamsız, rahipsiz ve hahamsız ve kavga şarkıları söyleyen on binlerce kişilik bir cemaatla kaldırıldı. Benerci, Somadeva'yı gömdükten sonra, ninenin evindeki odaya geldi. Đpi yerde ve çengeli tavanda mıhlı gördü. Duvarın dibindeki yer yatağının yastığı altından kırmızı kaplı, çizgisiz defteri çıkardı. Defterin kabında: «HĐNDĐSTAN'IN YĐRMĐNCĐ ASIR TARĐHĐ» diye yazılıydı. Benerci defteri açtı. Baş tarafta, Somadeva'nın bir gece kendisine okuduğu yarı kalmış mukaddeme vardı. Sonra beyaz sayfalar. Son sayfada beş altı satır. Benerci bu beş altı satırı okudu: «Ben, Somadeva, Hindistan'ın yirminci asır tarihini yazmağa başladım. Fakat bitirmeden öleceğim. Arkadaşlarım, bıraktığım yerden yazmağa devam etsinler. Tarihin sonu inanılmayacak kadar güzel olacaktır. Buna eminim...»

II

Benerci, Somadeva'nın odasından sokağa çıkınca, Roy Dranat'ın «akşamüstü

serinlikte bir teferrüçten dönerken» soğuk alıp zatürreeden öldüğünü duydu. Ve Roy Dranat'ın oteline gitti. Gördüklerini şöyle anlatıyor:

Girdim ki içeriye, iki eli yanına gelmiş yatıyor otel odasının dört topuzlu karyolasında. Ölü. Omuzlarına kadar çarşafla örtülü, gözleri açık... Çarşafın altında ayakları: acayip bir hayvanın dinliyen kulakları... Gözleri bakıyor ayakları arasından dolaba. Dolabın aynasında görüyorum: başını değil, yüzünü değil, kaşını değil, kapakları açık, içi örtülü gözlerini, yalnız ölü gözlerini... Gözleri bakıyor dolaba. Ehramda bir kapı açar gibi açtım

dolabı. Alt katta bir kutu var. Kutuda ölünün hiç giymediği siyah kunduralar. Ütülü elbiselerle dolu orta kat: asılmış dolabın içine sıra sıra elsiz ve başsız Roy Dranat. Bir şişe permanganat, yakalık, mendil, çorap. Bir kitap: çok eski günlerde beraber okuyup satırlarının altını beraber çizdiğimiz bir kavga kitabı.

Kapadım dolabı. Onun dolaba bakan gözlerini kapadım. Artık satılacak bir yürek, kiralık bir kafa bile yok. Roy Dranat, hoşça kal, mesele yok. YORGAN GĐTTĐ, KAVGA BĐTTĐ.

Đkinci Kısmın Sonu

ÜÇÜNCÜ KISIM

BĐRĐNCĐ VE SONUNCU BAP

I

Gözüme altın bir damla gibi akan yıldızın ışığı, ilkönce boşlukta deldiği zaman karanlığı, toprakta göğe bakan bir tek göz bile yoktu... Yıldızlar ihtiyardılar toprak çocuktu. Yıldızlar bizden uzaktır ama ne kadar uzak

ne kadar uzak... Yıldızların arasında toprağımız ufaktır ama ne kadar ufak ne kadar ufak... Ve Asya ki toprakta beşte birdir. Ve Asya'da bir memlekettir Hindistan, Kalküta Hindistan'da bir şehirdir, Benerci Kalküta'da bir insan... Ve ben haber veriyorum ki, size: Hindistan'ın Kalküta şehrinde bir insanın yolu üstünde durdular. Yürüyen bir insanı zincire vurdular...

Ve ben tenezzül edip başımı ışıklı boşluklara kaldırmıyorum. Yıldızlar uzakmış toprak ufakmış umurumda değil,

aldırmıyorum... Bilmiş olun ki, benim için daha hayret verici daha kudretli daha esrarlı ve kocamandır: yolu üstünde durulan zincire vurulan ĐNSAN...

II

Şu yukarıya, üçüncü kısmın birinci ve sonuncu babının birinci parçası olarak yazdığım, üslubu ukalaca, yazıdan da anlıyacağınız veçhile, Benerci mahpustur. Hindistan'ın hakikî istiklâl ve hakikî kurtuluşu için çalıştığından dolayı, Britanya polisi tarafından tevkif, Britanya adliyesi tarafından muhakeme ve Britanya hükûmeti tarafından, Benerci, hapse atılmıştır. Cezası 15 senedir. Benerci bu 15 adet seneyi taş bir hücrede tek başına geçirecektir. Ve bu 15 adet senenin bir haylisi geçmiştir... Şimdi size, bu bir hayli senenin nasıl geçtiğini anlatacağım. Ve, sonra, sıra, Benerci'nin kendini niçin öldürdüğüne gelecek. Emperyalizm aleyhine yazılan* ve emperyalizmi temellerinden yıkmak için nefislerini feda edenlerden bahseden bu kitap, bir inkılâpçının hangi şartlar içinde kendini öldürmeğe hak kazanacağını da hallettikten sonra, bitmiş olacaktır.

(*) Yalnız şunu hatırlatmak isterim ki, Benerci emperyalizmi ve emperyalizm ile mücadeleyi, Neo-Hitlerist-Sosyal-Faşist-Sinyor-Fon Şevket Süreyya Bey gibi anlamıyordu.

III

Güneş pencerede... Yanıyor demir bir çubuk.. Dışarda saat belki beş, belki altı, belki buçuk, yedi.. Gardiyan karyolayı duvara kilitledi. Adam demir iskemlede oturuyor oturuyor... Güneş düştü pencereden adamın başına vuruyor..

Dışarda saat belki on belki on iki..

Đçerdeki: yürüyor duvardan duvara, duvardan duvara...

Gardiyan... Pirinç çorbası, ekmek. Demek: öğle saatı çaldı öte yanda yaşıyanlara.. Ve adam yürüyor, duvardan duvara, duvardan duvara..

Yanıp söndü demir çubuk.. Dışarda saat: belki beş, belki altı, belki buçuk... Dışarda adam...

Adam demir iskemlede oturuyor... Oturuyor...

Gardiyan. Pirinç çorbası, ekmek. Gardiyan karyolayı indirince: içerde gece. Yatıyor adam. Gözleri düşünüyor, dişlerinin arasında bıyığı.. Dışarda ay ışığı....

IV

19... senesi eylülünün on beşinci gecesi idi.. Saat on ikiden sonra, Kalküta şehrinin varoşlarından gelen bir adam, umumî hapisanenin yüksek duvarları karşısında durdu. Tam bedir halindeki ay, gökyüzünü kaplıyan ve esen rüzgârla korkunç şekiller alıp akan siyah bulutların arkasında kâh gizleniyor, kâh meydana çıkıyordu. Şehrin varoşlarından geldiğini beyan ettiğimiz meçhul adamın durduğu mahal, umumî hapisanenin arka cephesine tesadüf etmekte olup bu cephenin üst kısmında, hafif bir ışıkla aydınlanmış, bir sıra demir parmaklıklı pencere vardı. Ay, bulutların arasından kurtuldukça, zaman zaman duvarın dibinden geçen bir süngüyü ışıldatmakta ve bu suretle meçhul adama hapisanenin etrafını devreden nöbetçilerin mevkilerini bildirmekte idi.

Meçhul adamın kendisini nöbetçilere göstermek istemediğini, okuyucularımız, elbette tahmin eylemişlerdir.. Tahminlerinde yanılmıyorlar. Zira bu adam buraya Britanya Đmparatorluğu zabıtasının hiç de hoş görmeyeceği bir işi yapmak için gelmiş idi. Filhakika, nöbetçiler hapisanenin köşesinde gözden kaybolur olmaz, meçhul adam cebinden bir taş parçası çıkarıp iyice nişanladıktan sonra demir parmaklıklı pencerelerin soldan üçüncüsüne fırlattı.. Taş pencereden içeriye girdi. Eğer biz, okuyucularımızla birlikte, meçhul adamın taşı atmasından evvel, mevzubahis pencereden içeriye bakmış olsaydık, şöyle bir manzaranın şahidi bulunurduk: Demir kapısının üstünde gardiyanlara mahsus dışardan sürmeli küçük bir pencere bulunan taş bir hapisane hücresi. Gündüzleri kaldırılıp zincirle duvara kilitlenen ve geceleri indirilen demir bir karyola. Đşbu karyolanın üstünde, mahpuslara mahsus libası giymiş olduğu halde bir şahıs oturmaktadır. Mezkûr şahıs sık sık başını kaldırarak, kapıdaki gardiyan penceresinden gözetlenip gözetlenmediğine bakıyor, sürgünün açılmadığına emniyet kesbettikten sonra, siyah kaplı kalın bir kitabın sayfalarına bir şeyler yazıyordu. Eğer siyah kalın kitabı yakından tetkik edecek olursak görürüz ki, bu Đngilizce bir Đncil'dir. Mevzubahis şahıs, taş hücreye kapatıldıktan bir hafta sonra; Kayser'in hakkını Kayser'e ve Allahın hakkını Allaha vermeği ve sağ yanağına bir tokat atılırsa, sol yanağını çevirmeği talim etsin diye, bu Đncil'i bir Đngiliz misyoneri kendisine vermiş idi. Esasen, hepisanenin bütün hücrelerinde bu kitaptan maada okuyacak ve yazacak bir şey bulunmazdı. Đmdi, ahvalini tetkik eylediğimiz şahsın, yani taş hücre mahpusunun Đncil sayfalarına neler yazdığını görelim: Satırlarının başları numaralı ve bazı kelimeleri küçücük haç işaretli sayfalarda, URDU lisanıyla ve henüz kurumamış kırmızı ve taze bir kan ile yazılmış ve kitabın sık siyah matbu hurufatı üzerinde ateş gibi yanan yazılar vardı. Taş hücre mahpusu Đncil kitabının iç mukavvasından kopardığı bir parçayı bükerek bir kalem haline getirmiş ve bunu sol bileğinden ince ince akan kana batırarak bu ateş gibi yanan yazıları yazmakta bulunmuş idi. Đşte şehrin varoşlarından gelen meçhul adam taşı attığı zaman, taş hücrenin içindeki mahpus böyle bir işle meşguldü. Pencereden gelen taş mahpusun karyolası dibine düşmüştü. Mahpus hemen yerinden kalktı. Üzerlerine kanı ile yazdığı Đncil kitabı sayfalarını kopararak taşa sardı ve taşı pencereden dışarı atıp iade etti. Şehrin varoşlarından gelen meçhul adam, taşa sarılmış kâat tomarını yerden aldı. Göğsüne soktu. Ve dünyanın en kıymetli hazinesini göğsünde taşıyan bir insan gibi, korkak, cesur ve emin adımlarla uzaklaşmaya başladı. Korkuyordu: göğsündeki defineyi alırlar diye; cesurdu: göğsündeki defineyi ölümün karşısında dahi vermemek için; emin idi: zira kaç senedir her iki ayda bir buraya geliyor, taşı atıyor ve taş, kanlı yazılar yazılı Đncil sayfalarına sarılmış olduğu halde kendisine iade ediliyordu; binaenaleyh bu işe alışmış idi.

Bu kanla yazılmış yazılar, Hintlilerin hakikî istiklâl ve kurtuluş cidalinde kitlelere heyecan, şuur ve hedef vermekte idi........

Taş hücre mahpusu Benerci'dir. Kitlelere heyecan, şuur ve hedef veren yazılar, vaktiyle Somadeva'nın başladığı ve şimdi Benerci'nin devam ettiği «Hindistan'ın Yirminci Asır Tarihi» isimli eserdir. Yalnız, Benerci bunu, bileğini kesip kanıyla yazmıyor.. Fakat, eğer icap etseydi, eserin bir tek satırını yazmak için damarlarındaki bütün kanını akıtabilirdi. Ve bu, pestenkerani bir lâf değildir.. Bu işi yapabilecek insanların yalnız on dokuzuncu asır romanlarında yaşadığını zannedenler, yirminci asrın isimsiz, büyük kavga kahramanlarını tanımıyorlar demektir. Benerci yazısını bileğinin kanıyla yazmıyor. Bu yazıları şehrin varoşlarından gelen meçhul adama vermiyor. Benerci yazılarını temiz beyaz kâatlara kurşunkalemiyle yazıyor. Ve bunları hapishane gardiyanlarının Đngiliz dikkatlerine rağmen, dışardakilerin ellerine ulaştırıyor. NASIL?.. Taş hücre mahpusunun, senelerdir, bu işi nasıl yaptığını anlatacak değilim. Romanda da olsa, Britanya polisine hizmet etmek istemem......

V

Dışarda bir bayrak gibi dalgalanırken adı, içerde O ihtiyarladı.. Her gün biraz daha camları yaşarıyor iri bağa

gözlüklerinin. Her gün biraz daha siliniyor çizgileri gördüklerinin. Küreyvatı hamra azalıyor. Tasallübü şerayin. Tansiyon 26. Baş dönmesi, bunaltı. Sinir...

Bir senedir yazamadı bir satır bile.. Yine fakat dışarda bir bayrak gibi dalgalanıyor adı. Đçerde O ihtiyarladı....

BU FASIL BENERCĐ'NĐN KENDĐNĐ NĐÇĐN

Şöyle diyelim: «Baygın kokulu koskocaman masmavi bir çiçek şeklinde sema düştü fecrin altın kollarına. . . . . . . . . . . Güneş yükseliyordu. . . . .. » Bunu beceremedik romantik kaçtı pek.» Bu da olmadı. . . . . . . . .. . miğferleri ateş bir ordu bozgun karanlığı katmış önüne geliyordu. .. Kalküta . . . . . Atları ışıktan. . .ÖLDÜRDÜĞÜNE DAĐRDĐR «Kalküta şehrinin ufkunda güneş yükseliyordu. . .

Tuluu şemsin. .. almışlar birer birer. Bu hususta yapılacak iş. Buna rağmen.. tekrar ederim ki ben: Kalküta'nın damları üstünde güneş güneş gibi yükseliyordu. Eğer eski sistem bir kafam olsaydı.olacağı yok. söylenecek söz kalmamış bana. gurubu şemsin okumuşlar canına. onların canında. Hapishanenin kapısı önünde dehşetli bir kalabalık onu bekliyordu. Benerci bu yığınlarla insanı ebediyyen peşinde sürükliyebilecek kadar onlara yakın. Sokaktan bir sütçü beygirinin nal ve güğüm sesi geliyordu.. Benerci sordu: — Saat kaç? — Altı. iddia edebilirdim ki. gurubu şemsi tasvir patentasını. tuluu şemsi. onların kanındaydı. Benden evvel gelenlerin hepsi. Benerci dün akşam geç vakit tahliye edildi.

. Benerci odasına sekiz arkadaşıyla beraber girdi. Öyle ağrı çekiyordu ki. bağıran bir insan denizinin ortasında. Fakat o da bu haltı yemedi. saatler geçti. lambanın sarı ışığı beyazlanmağa başladı. Saat gecenin on biriydi. Geri döndüğüm zaman Benerci'yi odasında yalnız buldum. Saatler geçti. Bir kelime bile konuşmadık.. Halbuki ben tertemizdim. her adımda onun ismini işiterek. Bana: — Sen git. — Âlâ. kımıldanan. Alnımda hâlâ onların attığı taşın izi var. dış mahallelerdeki apartımanlardan birinin en üst katında bir oda tutmuşlar.. — Hiç. Bir kamyonun üstünde kalıbı dinlendirmeyi daha doğru buldu. Pencerenin önünde duruyordu. dediler. kendini öldürmek istedi. arkadaşlarım bana: «Sen bizi sattın. Dinle.» dediler. biraz dolaş. . Oturdum. dedi. Fakat bu haltı yemedim. dolaştım. Apartımanın kapısı önünden. Kıl kaldı. Ve nihayet. — Bu kitabın ikinci kısmında.Benerci'ye arkadaşları. Somadeva'nın ciğerleri ağzından geliyordu. değil mi? — Öyle. Benerci: — Otur bakalım. Sonra gelirsin. Bu kitabın birinci kısmında. — Öyle. merkez caddelere kadar. kendimi öldürüyordum. Benerci sordu: — Saat kaç? — Altı. Kalabalık yavaş yavaş dağıldı. — Anlamadım. — Saat kaç? — Altı buçuk. Pencereden baktım: Kalküta'nın damları üstünde güneş yükseliyordu. Fakat onlar haklıydı.

Benerci. Kafam elastikiyetini kaybetti. Đşte o kadar. bizim için bilinen şeylerdir. Halbuki ben kemiyette bile. Bu benim uzviyetimde yok. Ferdin tarihteki rolü malum. Ellerim lüzumundan fazla titriyor. Fakat o beni fırlatıp atana kadar. yanılmıyan yalnız tembellerdir. budalalardır. Mesele yanlışın idrakindedir. Her ne hal ise. bilerekten ona ihanet edemem. Đstemeden. Đş yapan. bu benim mesele nevi şahsına münhasır bir iş bile değil. benim için. kaç? — Yedi. Mendiliyle camlarını sildi. — Hem. yerinde durmak için bir saniye olsun ısrar ederse. Akışın istikametini değiştiremez. . aynı işi yapmışlar. — Devam et. hareket belki beni altı ay sonra. Fakat. keyfiyetin değil.. kemiyetin üstüne tesir edicidir.. — Dünden itibaren katarın başında gidiyorum. Sonra birdenbire gülerek: — Hem ben bu meseleyi arkadaşlarla konuştum. Ve o adam katarın başında gidemiyeceğini bildiği halde. Mendiliyle camlarını sildi. Hallettik.— Âlâ. Camların içinde büyüyen gözleri gözlerimdedir. bunu şimdi benim şahsıma tatbik edelim. Bütün bunlar senin için. yavaşlatabilir. Koskocaman bir nagant. Camların içinde büyüyen gözleri gözlerimdedir. ihanet edemem. Benerci'ye uzattım. bir sene sonra bir safra gibi fırlatacaktır.. yanlış adımlar atacağım. masanın üstüne koydu. Pantolonumun arka cebinden tabancayı çıkardım. — Öyleyse. dinliyorum. Gözlüğünü taktı. ben hareketin muayyen bir inkişaf merhalesinde muayyen bir rol oynıyan bir fert haline geldim. ben ona fren olacağım. Sana haltetmek düşer. bir sene değil. Gözlüğünü taktı. Gözlüğünü çıkardı.. Galiba LAFARG'la karısı da aynı vaziyete düşmüşler. Akıntıda dümen tutamıyacak bir hale geldiler.. Anlıyor musun? Diyeceksin ki. Birdenbire durdu. Akışın temposunu hızlılaştırmak nerde? Onu yavaşlatmam muhtemeldir. Dinle. Dönemeçleri zamanında dönemiyeceğim. irademin dışında. Şu senin tabancayı ver bakayım. Aldı. Biliyorum. Tarihte fert denilen nesne. bir gün bile. — Doğru. Benerci yine durdu. ya bu yanılma nesnesi katarın başındaki adam için bir kaide haline gelirse. Tekrar gözlüğünü çıkardı. yürüyen adam yanılır. dedi. irademin dışında. — Doğru. — Hadisat öyle getirdi ki. Halbuki fizyolojim berbat. Sen saata bak. Bu bir ihanet değil midir? Ben bir saniye olsun. Yalnız tempoyu hızlılaştırabilir.

. . Cıgaraları yaktık. Dördüncü kat. BU KĐTABIN SON SÖZÜ . Cıgarasını masadaki tablanın içinde söndürdü. Sen de haydi artık git. Damlar. Üçüncü kat. evler. Kucaklaştık. Benerci'nin gözlüklerinde pırıl pırıl yanıyordu. — Pencereyi kapat. Merdivenleri koşarak iniyorum. Ağzımda. derinlerden. . . . Merdivenleri ağır ağır inmeğe başladım. dedi. . Konuşmuyorduk. renkli ve ılık bir yaz sabahının ışıkları karşı pencerelerin camlarında. Benerci ayağa kalktı. Đkinci kat.— Şöyle pencerenin önünde birer cıgara tellendirelim. «Kavgada kendi kendini öldüren lanetli bir cenazedir benim için: Ölüsüne ellerimiz . . . . Đstersen âdet yerini bulsun diye bir kere kucaklaşalım. sonuna gelen cıgaranın acılığını duydum. Merdivenleri hızlı hızlı iniyorum. ağaçlar ve sokaklar yıkanmış gibi nemli ve tertemizdi. Topraktan fışkırır gibi bol. dedi. . dedi. demir bir kapının hızla kapanması gibi tok bir ses geldi. . . ... Arkama bakmadan kapıdan dışarı çıkarken: — Çocuklara selam söyle. Tam sokağa çıktığım zaman. .

Sen artık bu kitapta yaşamıyorsun. Ve Benerci sen bu kitapta: kendi kendini öldürmene rağmen benim ellerim senin .dokunamaz.» Sen artık bu kitapta: noktaları virgülleri satırları taşımıyorsun. Arkasından matem marşı okunamaz. Sen artık bu kitapta koşmuyor bağırmıyor alnını kaşımıyorsun.

....... Çan çalmıyoruz... Cenazende dosta düşmana karşı matem marşı okunacaktır: MATEM MARŞI ... Yok salâ veren! Giden o biten bir şarkı değildir.kanlı delik şakağına dokunacaktır... Çan çalmıyoruz............ .

. Kasketli bir güneş halinde düştü.. Çan çalmıyoruz.......O büyük bir ışık gibi döğüştü.. Yok salâ veren! Bu giden bir biten şarkı değildir . .. Çan çalmıyoruz.

Felsefenden tüten günlük kokusu başımızı döndürmek içindir.S O N BERKLEY Behey Berkley! Behey on sekizinci asrın filozof peskoposu. Behey Allahın Cebrail şeklindeki Ezraili. Hayat kavgasında bizi dizüstü süründürmek içindir. Behey on sekizinci asrın en filozof katili! . Behey Berkley.

Hâlâ geziyor Đskoçya köylerinde adımlarının sesi. Kıralın şövalyesi. ve Allahın peskoposu! Felsefenden tüten günlük kokusu başımızı döndürmek içindir. sermayenin altın sesi. Hayat kavgasında bizi dizüstü süründürmek içindir! . Hâlâ uluyor adımlarının sesine tüyleri kanlı bir köpek. Hâlâ her gece titreyerek görüyor gölgeni Đskoçya köylüleri evlerinin camlarında! Hâlâ kanlı beş parmağının izi var o beyaz buzlu camlar gibi şimal akşamlarında! Behey Berkley! Behey meyhane kızlarının kara cübbeli kavalyesi.

Her kitabın diz çökmüş önünde Rabbın kara kuşaklı bir keşiş gibi.Her kelimen kelepçelerken bileklerimizi. Sivriliyor kitaplarından ismin sivri yosunlu ucundan kızıl kan damlıyan yeşil bir diş gibi. Beli hançerli bir Đsaya benziyor resmin. inandıracaktın? Biz Đsanın vuslatını bekleyen bir rahibe değiliz ki! Behey Berkley! . Sen bu kıyafetle mi bizi kandıracaktın.. kıvrılan bir yılan gibi satırların sokmak istiyor yüreklerimizi.

Behey tilkilerin şahı tilki! Çalarken satırların zafer düdüğü. hemen anlaşmak için bir kapı açıyorsun. küçük bir taş parçasının en küçüğü imparatorların imparatoru gibi çıkınca karşısına. — bu belki doğrudur — fakat fikri evvel gören her felsefenin safsata iklimidir yelken açtığı yer! Bu bir hakikat — hem de mutlak cinsinden — ! Đşte sen işte senin felsefen: Sen o sarı kırmızı rengini gördüğün cilâlı derisine parmaklarını sürdüğün parlak yuvarlak elmaya: «Fikirlerin bir . binip Allahının sırtına soldan geri kaçıyorsun! Kaçma dur! Her yol Romaya gider.

ne senden sonra kâinat baki bir sen bir de Allah hakikî. ne mekân! Ne senin haricinde bir vücut ne senden evvel kimse mevcut.terkibidir. ne zaman var. kendi kendinden aldığın fikirlerdir. Lâkin ey kara meyhanelerin sarhoş papazı! Senin dışında değil miydi kıllı kollarında kıvranan meyhanecinin kızı? .» diyorsun! Dışımızda bize bağlanmadan var olan varlığı inkâr ediyorsun! Şu mavi deniz şu mavi denizde yüzen beyaz yelkenli gemi. mademki kendi fikrindir umman. öyle mi? Mademki kendi fikrindir yüzen gemi.

Yine fakat bacakları arasından çıktığın Meryem gibi bir anan da mı yok! Diyelim ki yapyalnızsın Turu Sinada Musa gibi.Yoksa kendi altında sen kendinle mi yattın? Diyelim ki senden evvel baban yok Đsa gibi... Kavgada kuvvetini kaybetmiş gibidir biraz neş'enin çelik ahengini duymayan adam. neş'e . iyi şeydir vesselam. ne yazık! Tevratını okuyan da mı yok! Çok yalan söylemişsin çok. — baş döndürmezse eğer — . Sen emin ol ki Berkley — olmasan da zarar yok — bu şi're benzer yazıda hissene düşen şey: biraz alay biraz şaka ve birkaç tokat — eldivensiz cinsinden — Neyleyim? Neş'e kavganın musikisidir.

Aldığımız hislerin sonsuz derin pınarıdır kâinat! Kâinat geniş kâinat derin kâinat uçsuz bucaksız! Biz onun parçaları. biz ondan doğan bir sürü bacaksız! Biz o bacaksızların .ve işte bizimkiler güldüler mi. Kabahat onların kuvvetinde: yoksa ne sende ne de bende! Dinle Berkley! — dinlemesen de olur — Biz dinleyelim: Beynimiz bal yoğuran bir kovan. Ona balı dolduran arıdır hayat. ağız dolusu gülüyorlar.

biz seyretmedeyiz cihan içinden cihanların doğuşunu.— anasını inkâr etmeyen cinsi — Çünkü biz emredenlere emir verenlerden değiliz! Bağlıyız toprağa kalın halatlar gibi kollarımızla! Çelik dişleri şimşekli çarklılar koparırken kara toprağın esrarını. kehkeşanların gümüş aydınlığında! Görmüşüz. . görmedeyiz yılların yollarında toprak oluşunu kızıl kadife dudaklı kızların! Çiziyor hareketi gözlerimize sonsuz maviliklerde kuyrukluyıldızların sırma saçlarından kalan izler. Her habbe koynunda bir kubbeyi gizler!..

. rüzgârların uğultusu. Her yeni ummanla beraber bir yeni imkân! Kâinat geniş kâinat derin kâinat uçsuz bucaksız! Behey! Berkley! Behey bir karış boyuna bakmadan Karpatları inkâr eden cüce! Ahrete gittiysen eğer oradan bir taç gönder. Şu ipi kopmuş inci bir gerdanlık gibi damlayan su. süslemek için Allahının kafasını! Fakat buradan .Şu denizler. yaklaşılan hakikati gizler. şu denizlerin üstünde denizler gibi esen. şu bir damla su. uzaklaştıkça.

.topla hemen tarağını tasını. Haraç mezat! Haraç mezat! götür pazara bir pula sat: Topraktaki saltanatın göğe çıkan tahtını! Yok üstünde tabiatın tabiattan gayri kuvvet!.. 1926 BEŞ SATIRLA . Tabiat geniş tabiat derin tabiat uçsuz bucaksız!.

anlamak gideni ve gelmekte olanı. o. Beyazıt Meydanı'nda. anlamak. sevgilim. kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı.Annelerin ninnilerinden spikerin okuduğu habere kadar. Bir ölü yatıyor ders kitabı bir elinde bir elinde başlamadan biten rüyası bin dokuz yüz altmış yılı Nisanında . 1946 BEYAZIT MEYDANI'NDAKĐ ÖLÜ Bir ölü yatıyor on dokuz yaşında bir delikanlı gündüzleri güneşte geceleri yıldızların altında Đstanbul'da. bir müthiş bahtiyarlık. yürekte.

Beyazıt Meydanı'nda. Beyazıt Meydanı'nda.Đstanbul'da. Bir ölü yatıyor vurdular kurşun yarası kızıl karanfil gibi açmış alnında Đstanbul'da. Mayıs 1960 BĐR ACAYĐP DUYGU «Mürdüm eriği . Bir ölü yatacak toprağa şıp şıp damlayacak kanı silâhlı milletimin hürriyet türküleriyle gelip zaptedene kadar büyük meydanı.

çimenin üzerine diz üstü oturalım karşı-be-karşı.çiçek açmıştır. Sevgilim. — ilkönce zerdali çiçek açar mürdüm en sonra — Sevgilim. Herhalde çoktan öldürülmüştük sen Londra'da olsaydın ben Tobruk'ta olsaydım... Bahtiyarız yaşayabildiğimiz için.. bir Đngiliz şilebinde yahut. ellerini koy dizlerine — bileklerin kalın ve beyaz — sol avucunu çevir : .. Hava lezzetli ve aydınlık — fakat iyice ısınmadı daha — çağlanın kabuğu yemyeşil tüylüdür henüz yumuşacık.

... Dünkü hava akınında ölenlerin yüz kadarı beş yaşından aşağı.. nur tanesi — kavunda ıtrı severim mayhoşluğu erikte .... kendime ve sevgili insanlarıma inat. yirmi dördü emzikte..... ..... nar tanesinin rengine bayılırım — nar tanesi..» ... yağmurlu bir gün yemişlerden ve senden uzak — daha bir tek ağaç bahar açmadı kar yağması ihtimali bile var — Bursa cezaevinde acayip bir duyguya kapılarak ve kahredici bir öfke içinde inadıma yazıyorum bunları.gün ışığı avucunun içindedir kayısı gibi..... Sevgilim.

ne de başı bulutlarda bir çınar. Malum ya.. Belki avluda bir ağaç bulunur ama gökyüzünü başımın üstünde görmek bana yasak. Burası benden başka kaç insanın evidir? Bilmiyorum. (bizlere âlâtı-katıa verilmez).2.1941 BĐR CEZAEVĐNDE. . bulunduğum yerde ne sapı sedefli bir çakı var..7. TECRĐTTEKĐ ADAMIN MEKTUPLARI 1 Senin adını kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım. Ben bir başıma onlardan uzağım.

karlı yollara düşmüş. ne dersin. Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi şarkı söylüyorum karıcığım. Hem.hep birlikte onlar benden uzak. Belki bu hâlin . Ve tıpkı o eski acıklı hikâyelerdeki yalnayak. o berbat. Yüzümü kızartmıyor benim onun bu an böyle zayıf böyle hodbin böyle sadece insan oluşu. Bana kendimden başkasıyla konuşmak yasak. ayarsız sesim öyle bir dokunuyor ki içime yüreğim parçalanıyor. yetim bir çocuk gibi bu yürek. mavi gözleri ıslak kırmızı. Ben de kendi kendimle konuşuyorum. küçücük burnunu çekerek senin bağrına sokulmak istiyor.

bütün takım taklavatıyla ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı. ...fizyolojik. yani. Bir ışık dolaşacak yanında sakat. Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan bu ümitsiz tabiatın ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır. Saat beş. karıcığım. sıska atın. Bugün de apansız gece olacaktır. psikolojik filân izahı vardır. Dışarda susuzluğu acayip fısıltısı toprak damı ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran bir sakat ve sıska atıyla. kederden çıldırtmak için içerdeki adamı dışarda bütün ustalığı. Belki de sebep buna bana aylardır kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan bu demirli pencere bu toprak testi bu dört duvardır.

. . 2 Dışarda bahar geldi karıcığım. kuş sesleri ve saire. Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet. dışarda bozkırın üstünde pırıltılar... ben içerdeki adam yine mutad hünerimi göstereceğim ve çocukluk günlerimin ince sazıyla suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı seni böyle uzak. bahar... yani bugün de mükellef bir daüssıla için yine her şey yerli yerinde işte. her şey tamam. Ben. bahar. bozkırın üstünde birdenbire taze toprak kokusu. suyu donmayan testi ve sabahları çimentonun üstünde güneş. seni dumanlı. Dışarda bahar geldi karıcığım. Dışarda....Yine o malum sonuna erdik demektir işin. eğri bir aynadan seyreder gibi kafamın içinde duymak.

sönerek. bana yakın. Velhasıl o pul pul ışıltılı derisi.Güneş. Ve gün ikindiye döner. bulutsuz bir bahar akşamı.. benden uzak. artık o her gün öğle vaktine kadar. Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak bu kadar mavi ... bittecrübe sabit. Bu bittecrübe sabit.. karıcığım. ışıldayarak yürür. 3 Bugün pazar. Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.. Đşte içerde baharın en kötü saatı budur asıl. gölgeler düşer duvarlara.... başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı : dışarda akşam olur. ateşten gözleriyle bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı hürriyet denen ifrit.

ne karım. Bu anda ne düşmek dalgalara.. 1938 BĐR HAZĐN HÜRRĐYET Satarsın gözlerinin dikkatini. Bahtiyarım. bir lokma bile tatmadan yoğurursun bütün nimetlerin hamurunu. dayadım sırtımı duvara. ellerinin nurunu. ananı ağlatanı Karun etmek hürriyetiyle hürsün! . Sonra saygıyla toprağa oturdum. bu anda ne kavga.bu kadar geniş olduğuna şaşarak kımıldanmadan durdum. Toprak.. güneş ve ben... ne hürriyet. Büyük hürriyetinle çalışırsın el kapısında.

bir vesile gibi değil insan gibi yaşamalıyız dersin. mesela. büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi. günün birinde. hatta asılmak hürriyetinle . işsiz kalmak hürriyetiyle hürsün! En yakın insanınmış gibi verirsin memleketini. diyelim ki. günün birinde. Kore'ye gönderilebilirsin. büyük hürriyetinle dolaşıp durursun. hava üssü olmak hürriyetiyle hürsün! Yapışır yakana kopası elleri Valstrit'in. yakalanmak. Amerika'ya ciro ederler onu seni de büyük hürriyetinle beraber.Sen doğar doğmaz dikilirler tepene. büyük hürriyetinle parmağın şakağında düşünürsün vicdan hürriyetiyle hürsün! Başın ensenden kesik gibi düşük. bir sayı. meçhul asker olmak hürriyetiyle hürsün! Bir alet. büyük hürriyetinle bir çukura doldurulabilirsin. hapse girmek. işler ömrün boyunca durup dinlenmeden yalan değirmenleri. kolların iki yanında upuzun.

Fahire.hürsün Ne demir. ben. hürriyeti seçmene lüzum yok hürsün. ne tahta. Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında. 1951 BĐR KÜVET HĐKÂYESĐ 1 Süleyman'a karısı telefon etti : — Konuşan ben. Tanımadın mı sesimden? Demek çok bağırdım birdenbire. . ne tül perde var hayatında.

Dinle beni. Dinle beni : Đşini bırak da gel. mümkün mertebe yalansız gelmeye çalış.Çığlık mı? Belki. Sorma. çocuklar hasta değil.. Saatlar. kıyamet kadar. saatlar. olmaz. Paran yoksa patrondan avans al. Telefonda anlatamam.. Yolda hiçbir şey düşünme. . çabuk ol ama.. Hemen vapur bulamazsan Üsküdar'a kayıkla geç. Daha kıyamet kadar vakit var akşama. Bir taksiye atla.. Yalan kuvvetliye söylenir ben kuvvetsizim. Hayır.

Nerde buluşuyordunuz? — Bir otelde. 2 Geldi Süleyman. Bak işte rahatladım. Koynuna girdiğim adam gibi kocam gibi değil. Bak işte ağlamıyorum artık. kocası Süleyman'a sordu : — Doğru mu? — Evet. evet hava güzel.. — Beyoğlu tarafında mı? — Evet. Evet kar yağacak. büyüğüm.Alay etme kuzum. — Teşekkür ederim Süleyman. akıllım.. babam gibi gel. — Kaç defa? . Fahire.

dört mü? — Bilmiyorum. — Hiç hediye verdin mi? — Hayır. — Üç mü. ya dört.. bu işlere yarayan otellerde kırık küvetler varmış. — Çok mu seviyordun? — Sevmek mi? Hayır. Sizinkinde de var mıydı Süleyman? — Bilmiyorum. toz pembe çiçekli. — Bunu hatırlamak bu kadar mı güç Süleyman? — Bilmiyorum. filân? — Bir defa. kırık bir küvet? — Evet. — Demek ki bir otel odasında.— Ya üç. — Başkaları da var mı Süleyman? . — Çukulata. — Hele düşün.. Kim bilir çarşaflar nasıl kirliydi. Bir Đngiliz romanında okudum.

ağır bir çam dalı... Süleyman : Niçin? — Bilmiyorum. Bir hayli zaman oldu sofada asma saat on ikiyi çalalı.. Đnek gibi karı. 3 ... — Doğru söyle.— Yok..... Fakat zevk meselesi bu. — Zaten gösterdiler bana. Başkaları da olsaydı daha rahat ederdim.. — Bunu sevdin demek. — Olmadı mı? — Hayır. Bir sual daha.... — Doğru söylüyorum. Çok mu güzel yatıyordu? — Hayır. Karanlıkta pencerenin hizasında karlı. bak ne kadar cesurum. Belimden kalın bacakları..

.. çocuklarım ve en önde sen bulacaktınız karda ayak izlerimi. sonra kenarına çıkıp durarak baş aşağı atlamak karanlığına? Fakat bulmadınızsa eğer karda ayak izlerimi sade korktuğumdan değil. Dayanılmaz bir acı halindeydi kendime karşı duyduğum merhamet.Süleyman'ın karısı Fahire şunları anlattı kocasına ertesi gün : — . Bekçi. kepazelik. dedikodu.. merdiven. . polisler.. Bekçi. ölmeye karar verdimdi. bir tahta merdiven ve bir kadın ölüsü çıkaracaktınız arka arsada bostan kuyusundan. Kolay mı? Gece bostan kuyusuna doğru yürümek. aldatılmış bir zevcenin intiharı : komik. polisler. Annem. Süleyman.

Đyice ısınmak lâzım ilkönce. Sen yatakta uyuyordun yüzün rahat... nümayişsiz ölüvermek. Hayır.. sana meselâ. kara bakıyorum : «Eşini gaip eyleyen bir kuş gibi kar geçen eyyamı nev baharı arar. Kime? Herkese. Yaktım sobamızı. Dışarda kar yağmaya başladı. ölmeye karar verirken bile insanları düşünüyor. Đnsan. Bir tek gecelikle çıkmak balkona : Zatürree ertesi gün..» . Ciğer bir çay bardağı gibi çatlarmış. Pencereye.Niçin öldüğümü anlatmak müşkül. her zaman nasıl uyursan ondan evvel ve o varken. hiç aklıma gelmedi nezle olmak ihtimali.

.» Oturdum balkonda iskemleye. Sen beğenmezsin. « . soldan sağa lerzânı girizan. .. «Sağdan sola.. Kederim duruluyor berraklaşıyor. Uykudayım sanki. Karanlık bembeyaz. Odanın camlı kapısından balkona vuran ışık sıcak bir kumaş gibiydi üstünde dizlerimin. Üşümüyordum..» Lambayı söndürmeden balkona çıktım.Babam bu şiiri çok severdi. gibi kar düşer düşer ağlar. Ben rehavetli bir mahzunluk içinde acayip şeyler düşünüyordum : Feneryolu'ndaki çınar 150 yaşındaymış. Sanki çok sevdiğim bir insan korkarak beni uyandırmaktan yumuşacık dolaşıyor etrafımda. Havada çıt yok...

Đnsan? Ne zamanki.. .Ömrü bir gün süren böcekler. hangi sınıftan? Onların insanları. Kar durdu.. Sonra sen ben bir kırık küvet ve benim kendime karşı duyduğum merhamet.. Utanarak odaya döndüm. Ve her şeye rağmen yeni bir dünya için yapılan kavga.. Gün gelecek insanlar çok uzun çok bahtiyar yaşayacaklar. bizim insanlarımız.. Sökmek üzre şafak. Đnsanın yüreği ve kafası var.. nerdeki. Đnsanın elleri.

Şimdi? Zaman zaman hatırlayıp zaman zaman unutacağım. Evet. 16.8.1940 .. Gökte yıldızlar. ağaçlarda yaz meyveleri vardı.. Uyanmadın.O anda uyansaydın sarılıp boynuna. çok şükür nezle bile değilim. Yine yan yana yaşayacağız beni sevdiğine emin olarak. Bir gece karı koca denizden dönüyorlardı. Fahire birdenbire durdu baktı muhabbetle kocasının gözlerine ve suratına tükürür gibi bir tokat vurdu. 4 Altı ay kadar geçti aradan.

. Beyler bu vatana nasıl kıydınız? Eli kolu zincirlere vurulmuş.» dediler. götürüp kâfire : «Buyur.BU VATANA NASIL KIYDILAR Đnsan olan vatanını satar mı? Suyun içip ekmeğini yediniz.. Oturmuş göğsüne Teksaslı çavuş. Dünyada vatandan aziz şey var mı? Beyler bu vatana nasıl kıydınız? Onu didik didik didiklediler. saçlarından tutup sürüklediler. . Beyler bu vatana nasıl kıydınız? Günü gelir çarh düzüne çevrilir. vatan çırılçıplak yere serilmiş. günü gelir hesabınız görülür.

Günü gelir sualiniz sorulur : Beyler bu vatana nasıl kıydınız? 1959 BULUTLAR ADAM ÖLDÜRMESĐN Analardır adam eden adamı aydınlıklardır önümüzde gider. Bulutlar adam öldürmesin. Sizi de bir ana doğurmadı mı? Analara kıymayın efendiler. Bulutlar adam öldürmesin. . siz de böyle koşmuştunuz bir zaman. Koşuyor altı yaşında bir oğlan. Çocuklara kıymayın efendiler. uçurtması geçiyor ağaçlardan.

Yazıktır. . Gelinlere kıymayın efendiler. tatlı anıları gelmeli yalnız. Bulutlar adam öldürmesin.Gelinler aynada saçını tarar. Bulutlar adam öldürmesin. Şubat 1955 BÜYÜK ĐNSANLIK Büyük insanlık gemide güverte yolcusu tirende üçüncü mevki şosede yayan büyük insanlık. ihtiyarlara kıymayın. Elbet böyle sizi de aradılar. siz de ihtiyarsınız. Đhtiyarlıkta aklına insanın. aynanın içinde birini arar. efendiler.

Büyük insanlık sekizinde işe gider yirmisinde evlenir kırkında ölür büyük insanlık. Büyük insanlığın toprağında gölge yok sokağında fener penceresinde cam ama umudu var büyük insanlığın umutsuz yaşanmıyor. 1958 . Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter pirinç de öyle şeker de öyle kumaş da öyle kitap da öyle büyük insanlıktan başka herkese yeter. 7 Ekim. Taşkent.

Büyük kitaplar gibi içinde bir şeyler saklı. Akıllı adamlara ajans haberlerine ve bilmeceye meraklı. Ağaçlardan ve günlerden konuşuyoruz. Adı : Yunus. Ateşimizi yakıp suyumuzu veriyor.CEVĐZ AĞACI ĐLE TOPAL YUNUS'UN HĐKÂYESĐ Burda bir dostumuz var : Çerkeş'in Kavak köyünden. Herhal ilerdedir yaşanacak günlerin en güzelleri. Şimdilik sohbetimizde kederi : kesilip satılmış .

çünkü üzerlerine çıkıp silkeleyemezler dalları. Onu tanıyoruz : avlunun içinde kapının solundaydı.bir ceviz ağacının. Ve altı yaşında dalından düştü Yunus. Bir acayiptir muhabbet bahsi : mutlaka kendini dereye atmaz sevilmeyenlerin hepsi. çünkü topallar ağır yürürler. topallığı ondandır.. ceviz ağaçları sevmez topalları : çünkü topallar sıçrayamazlar yemişlere. Öküzler topalları sever.. Öküzler topalları sever. Đnsanların hünerleri çoktur : insanlar .. Ceviz ağaçları sevmez topalları..

Cevizlerini Eylülde döker. fakat üzerinde düşünülmeyen bir köydü Yunus için. . Cevizlerini Eylülde döker.. Altından geçerken düşünürdü Yunus.. Düşünmek : ne mukaddes bir iş ne felâket ne de bahtiyarlıktı... ..... bir acayiptir ceviz ağacı ile topal Yunus'un hikâyesi... ..sevilmeden de sevmesini bilirler.... ve ölüm : mutlaka varılıp dönülmeyen. Ve Çerkeş yolu üzerinden sabah namazı ışıyıp geldiği zaman.. yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar. Bir acayiptir muhabbet bahsi. . kadınlardan önce uyanırdı dalları......

Bunları biz anlattık ona şaşıp kalmadı.. ... genişti alabildiğine.. dünyanın yuvarlak olduğunu ve güneşin etrafında döndüğünü bilmiyordu Yunus. Gündüzleri yıldızların niye söndüğünü. Her gece altında otururdu Yunus... Üç kişi el ele versen kütüğünü çeviremezdin. Yüksekti... . dalları yukardan Yunus'a bakar. rüzgârda konuşurdu kendi kendine. Çinli müslümanlara.. . Cevizlerini Eylülde döker. .. yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar....yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.... burunları tek boynuzlu gergedanlara. Gece altında oturdun muydu yıldızları göremezdin. Güneşte gölgesi hain olurdu...

. ... . yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.. Toprağın içinde gider kökleri. Her akşam altından geçerdi Yunus... Yüksekti.ve bir damla suda bir milyon mikroba dair fikri yoktu Yunus'un.. karanlık bir sudur tepende akar. Cevizlerini Eylülde döker.. Rüzgârda konuşurdu kendi kendine... Bir gün ateşimizi yakıp verirken suyumuzu : «— Biz hizmetkârınız senin. . sen efendimizsin» — dedik..... .... genişti alabildiğine. Şaşırıp kaldı Yunus. yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.. Bunları bizden öğrendiği gün hayret etmedi. Karanlık bir sudur tepende akar. Cevizlerini Eylülde döker. Gece altında oturdun muydu yıldızları göremezdin.

.» Tiftiği yoktu Yunus'un. «— Attığın taş .. yukardan Yunus'a bakar.. dalları...» Vurmuş belâ. Velâkin niye tiftiği yok altmış haneden otuzunun?... Geldik gidiyoruz öylesine.toprağın içinde gider kökleri.. ciğerinden Yunus'u. «— Biz hiç dünyada yaşamış değiliz.. «— Köy işi zordur katiyen vücut ezilir bir defa.. Toprağa çömelip bak dört tarafa : bela hangi inde pusmuş bilinir mi? Mümkünü yok vurulsun.. varıp görülmesi nasibolmadı.. Tevatür güzelmiş Đstanbul şehri.

Gayrı dünya öküzün boynuzunda durmuyor.. . Elimiz ayağımız : öküz.. yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar. Öküz gitti mi korkulursun. Bu olan işleri akıl almaz. Dünya trene bindi. Cümle mahlukatın mekânı vardır kurdun mekânı olmaz.. Toprak sabuna döndü kayar insanın elinden..dediğin kuşu vurmuyor.. Cevizlerini Eylülde döker. yarı ölümdür yani. Toprağın elinden kaydı mıydı bir mekânsız kurt olursun.. Çok zor olur öküzü satmak.» Sattılar öküzünü Yunus'un... «— Herhal yolların sonu göründü.» Kaydı toprağı elinden Yunus'un. Güneşte gölgesi hain olurdu.

... Topraksız.. tohuma toprak ve karı lâzımdır erkek kısmına. . Fakirin karısı kavi olmaz.. kırmızı peştemalının içinde ölüverdi.Yunus durmadan Yunus kaybettikçe onu düşünür. Çocuklara ana. bir şey sormadan rüzgârda konuşurdu kendi kendine... öküzsüz ve kadınsız. o.. Bir kız kaçırdı Yunus : Çünkü düğün pahalı kız kaçırmak ucuz. Yunus'un arkasında yuvarlandı yere. Ve bir gün Çerkeş yolu üzerinden sabah namazı ışıyıp geldiği zaman giderlerdi... bir şey isteyip.

Gayrı daha fazla sürünemezsin. dalları yukardan Yunus'a bakar. Varlılar varsıza dokur mu kilim. Bir cansız ağaçtır yaranamazsın. Yalnızlık umrunda değil cevizin. El toprağında ter döker oldu. Cevizden konsol yaparlar... Sat Yunus cevizini. . Cevizden konsol yaparlar. Yün yorgan değil bu sarınamazsın. topal Yunus ne işe yarar? Zemheriler geldi barınamazsın.. Cevizden konsol yaparlar.kaldılar dünyada bir başlarına ceviz ağacı ile Yunus. toprağın içinde gider kökleri... Sat Yunus cevizini. Cevizi karanlıkta kaybolur sanıp uyumaz beklerdi sabaha kadar. Yalnızlık koydukça koydu Yunus'a..

... vay benim halim. kara uzandı. Sabahın sahibi vardır. vay benim halim. Kesildi dalları. yarı insandı.. vay cevizin hali. Gün daima bulutta kalmaz. Yarı ağaç... Cenaze çırçıplak. Cevizden konsol yaparlar. Varlılar varsıza dokur mu kilim.. Sat Yunus cevizini.. dallar budandı. Herhal ilerdedir yaşanacak günlerin en güzelleri. Şimdilik sohbetimizde kederi : kesilip . Sattı Yunus cevizini. Mekânsız kurda mekândı..vay cevizin hali. Cevizden konsol yaparlar..

gülüm. Yapraklarım ellerimdir. Ne sen bunun farkındasın. şerham şerham ihtiyar bir ceviz..satılmış bir ceviz ağacının. içim dışım deniz. Yüz bin yürek gibi çarpar.. CEVĐZ AĞACI Başım köpük köpük bulut. koparıver. . Yapraklarım gözlerimdir. şaşarak bakarım. çarpar yapraklarım. tam yüz bin elim var. Đstanbul'u. budak budak. Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl. Yüz bin elle dokunurum sana. Đstanbul'a. Yüz bin gözle seyrederim seni. gözlerinin. ne polis farkında. Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. yaşını sil. Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril. Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.

Saat beş. Altı. Nazım HĐKMET ÇANKIRI HAPĐSANESĐNDEN MEKTUPLAR 1 Saat dört. yok.. . daha ertesi ve belki kim bilir. yoksun.. yedi. ne polis farkında. ertesi gün.Ne sen bunun farkındasın.

Gelirdin. Bir Cumartesi gününü.. yukarda.. bacakları kısa ve kalın ve elleri ayaklarından büyük. Başı dört köşe. güneşe yakın. . tepemizde. Kelleci Memed'i hatırlıyor musun? Sübyan koğuşundan... bir konserve kutusunun içinde. kırmızı ve kocaman muşamba torban dizlerinde. Sıcak bir duvar dibinde on beş adım kadardı. yan yana otururduk. Bizim bahçemizden küçük bir bahçesi vardı.Hapisane avlusunda bir bahçemiz vardı. Kovanından bal çaldığı adamın taşla ezmiş kafasını. «Hanım abla» derdi sana.

aklında mı : «Beypazarı meskenimiz. Nasıl haberler aldık en güzel hürriyete dair. kim bilir nerde kalır ölümüz. ilimiz. . fakat pek âlâ gülebildik ve bahtiyar olmadık değil.?» O kadar resmini yaptım senin bana birini bırakmadın. Bende yalnız bir fotoğrafın var : bir başka bahçede çok rahat çok bahtiyar yem verip tavuklara gülüyorsun... nasıl dinledik ayak seslerini yaklaşan müjdelerin.hapisane çeşmesiyle ıslanan bir ikindi vaktini hatırlıyor musun? Bir türkü söylediydi kalaycı Şaban Usta. Hapisane bahçesinde tavuklar yoktu.

2 Bir akşamüstü oturup hapisane kapısında rubailer okuduk Gazalî'den : «Gece : büyük lâciverdî bahçe. karanlık bir yağmur gibi.> Bir gün eğer. benden uzak. canını sıkarsa yaşamak tekrar Gazalî'yi oku... Ve Pîrâyende'm benim. ben eminim sen sadece merhamet duyacaksın . Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin.ne güzel şeyler konuştuk hapisane bahçesinde. Ve tahta kutularda upuzun yatan ölüler.

. Soğuk sıcak serin.» Birikip sıçramalar.. Bir akar su getirsin Gazalî'yi sana : «— Toprak bir kâsedir çömlekçinin rafında tâcidar.. Bilmiyorum.. neden aklımda hep ilkönce senden duyduğum . ve zafer yazıları yıkılmış duvarlarında Keyhüsrevin.ölümün karşısında onun ümitsiz yalnızlığı ve muhteşem korkusuna. Ve büyük lâciverdi bahçede başsız ve sonsuz ve durup dinlenmeden devranı rakkaselerin.

lâciverdî bahçem.» Kavaklar pamukluyor Gazalî'de..Çankırılı bir cümle var : «Pamukladı mıydı kavaklar kiraz gelir ardından. Ve jandarma karakolunun ışığında akasyalara bağlı üç kurt yavrusu. Şeker Ali yukarda. Dışarda çocuklar bağrışıyorlar. Akşam. üstat. Açıldı demirlerin dışında büyük. 3 .. A s l o l a n h a y a t t ı r . Ölüme ibadeti bundandır. Beni unutma Hatçem.. kirazın geldiğini. Çeşmeden akıyor su. koğuşta bağlama çalıyor.. fakat görmüyor.

.. mor patlıcanları. kurnaz ve şüpheli. Erkekler eşeklerde.Bugün çarşamba : — biliyorsun — Çankırı'nın pazarı. Dün köylerden inenleri seyrettim : yorgundular. Herhalde iki çarşambadır pazarda : kırmızı başörtülü «kibirsiz» Đstanbulluyu aramışlardır. bulguru.1940 . 20. ve kaşlarının altında keder. yaldızlı. Herhalde içlerinde senin bildiklerin vardır.7. kadınlar çıplak ayaklarının üstünde geçtiler... Demir kapımızdan geçip kamış sepetimizde bize kadar gelecek yumurtası.

otları yanmış kalenin eteğinde bir kezzap aydınlığı içindedir simsiyah kiremitleriyle şehir. Biliyorum : şimdi avluda duvarlara çarpıyorlardır suyu. deniz ne kadar uzak. sonra kayboluyor birdenbire.. kızgın.. Đkiyle beş arası cibinliğin altına uzanarak ter içinde kımıldanmadan gözlerim açık dinliyorum sineklerin uğultusunu. Ve karanlıkta canlı bir mahluk gibi soluyup... Ve dışarda. kırmızı taşlar tütüyordur.4 Sıcaklar bildiğin gibi değil ve ben ki yalı uşağıyım. Geceleri birdenbire rüzgâr çıkıyor. .

salladı çapanoğlu Yozgad'ı.. daha bir hayli yaşamak. Ve yerlilerin kavlince : altı tekmil tuz madeni olduğundan yıkılacak Çankırı şehri kıyametten kırk gün önce. Yatıp bir gece başın bir kalasla ezilmiş. birçok çok mühim şeyler.. Ben yaşamak istiyorum biraz daha. çıkmamak sabaha... . Ölümün bu kadar körü ve mendeburu. tüylü ayaklarıyla dolaşarak bizi bir şeylerle tehdit ediyor sıcak. Zaten üç günlük yere geldi. Bir zelzele olabilir.yumuşak. Bunu birçok şey için istiyorum.. Ve zaman zaman ürpermelerle duyuyoruz derimizin üstünde bir korku halinde tabiatı..

.1940 5 Saat beşte akşam oluyor : insanın üstüne doğru yürüyen bulutlarla... Terziler ıhlamur içiyorlar.8.12. Yağmur taşıdıkları belli. terzilerin gaz lambası yandı. Birçoğu elle tutulacak kadar alçaktan geçiyorlar. Bizim odanın yüz mumluğu.. Fakat kederli değilim. bu kocaman bu ısınası bu ısınacak dünyada üşüyüp . Üşüyorum. Yalnız bize mahsus bir imtiyazdır : kış günleri hapisanede. Kış geldi demektir... sade hapisanede değil.

10... 26.1940 ÇOCUKLARIMIZA NASĐHAT Hakkındır yaramazlık. Dik duvarlara tırman yüksek ağaçlara çık. . Sen kendi cennetini kara toprağın üstünde kur. Ve din dersleri hocasının resmini yapan kurşunkaleminle yık Mızraklı Đlmihalin yeşil sarıklı iskeletini... Usta bir kaplan gibi kullansın elin yerde yıldırım gibi giden bisikletini.kederli olmamak.

. Toprağı sev anan kadar. Sen sade toprağı tanı toprağa inan. güneşli bir kış günü. Tevkifane avlusunda.Coğrafya kitabıyla sustur. 1928 Đstanbul'da. seni «Hilkati Âdem»le aldatanı. yağmurdan sonra.. .. su birikintilerinde kımıldanırken. bulutlar. Ayırdetme öz anandan toprak ananı. duvarlar ve benim yüzüm yerde. kırmızı kiremitler.

ben. memleketimi ve seni düşündüm. nefsimin ne kadar cesur.. başlar önde. gözler alabildiğine açık. 1939 Şubat Đstanbul Tevkifanesi -------------------------------------------------------------------------------- *** 1 Sevgilim. yanan şehirlerin kızıltısı. çiğnenen ekinler .. ne kadar kuvvetli. ne kadar zayıf şeyi varsa hepsini taşıyarak : dünyayı. ne kadar alçak.

fakat açlığın.ve bitmez tükenmez ayak sesleri : gidiliyor. toprağını. -------------------------------------------------------------------------------- *** 2 Fevkalâde memnunum dünyaya geldiğime. Ve insanlar katlediliyor : ağaçlardan ve danalardan daha rahat daha kolay daha çok. kavgasını ve ekmeğini seviyorum.. Sevgilim. aydınlığını. karanlığın ve çığlıkların içinden güneşli elleriyle kapımızı çalacak olan gelecek günlere güvenimi kaybetmedim hiçbir zaman. bu katliâmda hürriyetimi.. ekmeğimi ve seni kaybettiğim oldu. bu ayak sesleri. .

. yıldızları görmek isterdim. inanılmayacak kadar büyüktür benim için.Kutrunun ölçüsünü santimine kadar bilmeme rağmen ve meçhulüm değilken güneşin yanında oyuncaklığı dünya. Mavi pulu Asya'da damgalanmış bir tek mektup bile almadım. Çin'den Đspanya'ya. görmediğim balıkları. yemişleri. Dünyayı dolaşmak. Benim kuvvetim : bu büyük dünyada yalnız olmamaklığımdır. Dostlar ki bir kerre bile selâmlaşmadık aynı ekmek. aynı hasret için ölebiliriz. Ben kurtarıp kellemi nida ve sual işaretlerinden. Ben ve bizim mahalle bakkalı ikimiz de kuvvetle meçhulüz Amerika'da. aynı hürriyet. Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar her mili bahride. Dünya ve insanları yüreğimde sır ilmimde muamma değildirler. Ve düşmanlar ki kanıma susamışlar kanlarına susamışım. Fakat ne zarar. her kilometrede dostum ve düşmanım var. Halbuki ben yalnız yazılarda ve resimlerde yaptım Avrupa yolculuğumu.

Sinan. kurşun kubbeler ve fabrika bacaları . -------------------------------------------------------------------------------- *** 3 Memleketimi seviyorum : Çınarlarında kolan vurdum.büyük kavgada açık ve endişesiz girdim safıma. Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı memleketimin şarkıları ve tütünü gibi. hapisanelerinde yattım. Ve dışında bu safın toprak ve sen bana kâfi gelmiyorsunuz. Memleketim : Bedreddin. Yunus Emre ve Sakarya. Halbuki sen harikulâde güzelsin toprak sıcak ve güzeldir.

benim o kendi kendinden bile gizleyerek sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir.

Memleketim. Memleketim ne kadar geniş : dolaşmakla bitmez, tükenmez gibi geliyor insana. Edirne, Đzmir, Ulukışla, Maraş, Trabzon, Erzurum. Erzurum yaylasını yalnız türkülerinden tanıyorum ve güneye pamuk işleyenlere gitmek için Toroslardan bir kerre olsun geçemedim diye utanıyorum.

Memleketim : develer, tren, Ford arabaları ve hasta eşekler, kavak söğüt ve kırmızı toprak.

Memleketim. Çam ormanlarını, en tatlı suları ve dağ başı göllerini seven alabalık ve onun yarım kiloluğu

pulsuz, gümüş derisinde kızıltılarla Bolu'nun Abant gölünde yüzer.

Memleketim : Ankara ovasında keçiler : kumral, ipekli, uzun kürklerin pırıldaması. Yağlı, ağır fındığı Giresun'un. Al yanakları mis gibi kokan Amasya elması, zeytin incir kavun ve renk renk salkım salkım üzümler ve sonra karasaban ve sonra kara sığır ve sonra : ileri, güzel, iyi her şeyi hayran bir çocuk sevinciyle kabule hazır, çalışkan, namuslu, yiğit insanlarım yarı aç, yarı tok yarı esir...

Nazim Hikmet

FAKĐR BĐR ŞĐMAL KĐLĐSESĐNDE ŞEYTAN ĐLE RAHĐBĐN MACERASI

Đlkönce yağmurla sonra birdenbire açan güneşle başlamıştı sabah. Henüz ıslaktı asfaltın solundaki tarla. Harp esirleri çoktan iş başındaydılar. Topraktan nefret duyarak — halbuki köylüydü birçoğu — tıraşlı ve korkak çapalıyorlardı patatesleri. Suluboya, solgun resimleri hatırlatıyordu insana köy kilisesinden gelen çan sesleri.

Pazardı. Kilisede erkeklerin hepsi ihtiyardı kadınların değil, içlerinde büyük memeli kızlar,

ve sarı saçlarına ak düşmemiş anneler vardı. Maviydi gözleri. Başları önde, kalın, kırmızı ve harap parmaklarına bakıyorlardı. Terliydiler. Haşlanmış lahanayla günlük kokuyordu. Kürsüde muhterem peder «beyannameyi» okuyordu, — gözlerini gizleyerek —. Renkliydi pencere camlarından biri. Bu camdan içeri giren güneş duruyordu genç bir kadının bembeyaz ensesinde eski bir kan lekesi gibi. Ve hiçbir zaman doğurmamış olan göğüssüz ve kalçasız bir Meryem'in kucağında bir çocuk : başı öyle büyük o kadar inceydi ki kıvrılmış bacakları hazin ve korkunçtu. Önlerinde kandil yanıyordu eski sert ve boyalı tahtayı aydınlatıp...

Đki adam boyundaydı tahta heykel. Şeytan saklanmıştı arkasına — kaşları çekik, sakalı sivri, Mefistofeles olması muhtemel,—ve âlim bir tebessümle dinliyordu muhterem pederi. «— Avrupa'nın bekası, (okuyordu beyannameyi muhterem peder) Avrupa'nın bekası için harbediyoruz.»

Dinliyordu Şeytan sivri sakalında keder ve âsi ve selîm aklına dayanılmaz bir ağrı vermekteydi yalan.

Okuyordu rahip : «— Avrupa milletleri el ele verip harbediyoruz, ve mutlak imha edeceğiz medeniyet için tahripçi bir unsuru.»

Şeytan bir parça yana itti Meryem'in heykelini ve havada sihirle efsun alâmetleri daireler çevirip

kaldırdı elini rahibe doğru — etsizdi, uzundu bu el, hakikat gibi, kemikli ve kuru —.

Ve ne olduysa o anda oldu işte. Renkli camın altındaki kadın çırılçıplak göründü kıpkırmızı güneşte. Memeleri ağırdı ve sarı ipek gibi parlıyordu karnının altında tüyler. Düşürdü kâadı muhterem peder ve Şeytan'ın iğvasıyla hakikati bağırdı : «— Karşı koymak günü geldi en büyük tehlikeye. Harbediyoruz, fuhşun bekası için, kerhane kapıları kapanmasın diye. Ve sen orda, arkada içinde beyaz entarisinin bir erkek çocuğu gibi duran, sen orospu olacaksın kızım. Sana firengi ve belsoğukluğu verecekler büyük şehirlerimizden birinde. Baban dönmeyecek Yatıyor şimdi yüzükoyun

çok uzak bir toprağın üzerinde. Şimdi kan içindedir etli, kalın kulaklar ve ince kollarının dolandığı boyun. Yattığı yerde yalnız değil. Hareketsiz duran tanklarla, terk edilmiş toplar sahada.»

Kendi sesinden ürkerek sustu rahip. Orda, arkada, beyazlı kız ağlıyordu. Kadife ceketli bir erkek — ihtiyar orman bekçisi civar çiftliğin — bir şeyler söylemek istedi. Sivri sakalını kaşıdı Şeytan, rahibe : «Devam et,» — dedi. Ve muhterem peder başladı tekrar konuşmaya : «— Harbediyoruz : pazar ve mal nizamının bekası için. Kömür, lâstik ve kereste, ve kendi değerinden fazla yaratan iş kuvveti satılmalıdır. Patiska, benzin

buğday, patates, domuz eti ve taze gümrah bir sesin içindeki cennet satılmalıdır. Güneşli bahçesi ve resimli kitapları çocukluğun ve ihtiyarlığın emniyeti satılmalıdır. Şan, şeref ve saadet, ve kuru kahve topyekun pazar malı olup tartılıp, ölçülüp, biçilip satılmalıdır. Harbediyoruz : harbi bitirdiğimiz zaman aç, işsiz ve sakat — harp madalyasıyla fakat — köprü altında yatılmalıdır...»

Yine sustu muhterem peder. Şeytan emretti yine : «— Naklet onun macerasını, o ne idi, ne oldu, anlat...»

Ve anlattı rahip : «— Onu hepiniz hatırlarsınız,

toprağın içindeki bir patates tohumu gibi fakir, çalışkan ve neşesiz geçti çocukluğu. Sonra uyandı birdenbire on yedi yaşına doğru. Yine fakirdi, çalışkandı. Fakat aylarca gidip bulutsuz bir denizde altında sönük yelkenlerin sanki çok sıcak bir sabah ufukta apansızın yeni bir dünya keşfeder gibi buldu neşeyi... Mahallede sesi en güzel olan insandı ve en güzel mandolin çalan. Hatırlıyorsunuz değil mi size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin ve mavi kurdelesini mandolininin?.. Đçinizde kimin kalbini kırdı, kime yalan söyledi, sarhoş olduğu vaki midir, ve kiminle dövüştü? Çocuklara saygısını

ve ihtiyarlara şefkatini inkâr edebilir miyiz? Belki biraz kalın kafalı fakat kalbi bir balık yavrusu gibi temiz onu geçen sene harbe gönderdik. Şimdi gerilerinde cephenin işgal altındaki bir köyün odasındadır. Baygın bir kadının ırzına geçmekle meşgul bir tahta masanın üzerinde. Beli çıplak pantolunu dizlerinde başında miğfer ve ayaklarında kısa, kalın çizmeler. Yerde iki çocuk ölüsü yatıyordu direkte bağlı bir erkek. Dışarda yağmur yağıyor ve uzaktan uzağa motor sesleri. Kadını masadan yere iterek doğrulup çekti pantolonunu... Halbuki hepiniz hatırlarsınız onu, hatırlıyorsunuz değil mi size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin ve mavi kurdelesini mandolininin?»

Yine birdenbire sustu muhterem peder. (Susabilmek bir hünerdir insanın ağzından çıkan sözler kendine ait olmazsa.) Fakat tahta Meryem'in arkasından yine emretti Şeytan : «— Rahip, devam et,» — dedi. Ve devam etti rahip : «— Harbediyoruz. Çalıştırılan insan yığınları birbirine devrederek zinciri, karanlık ve ağır, beton künklerin içinde akmalıdır. Ve sen kocakarı — ön safta, solda, diz çöküp yüzü eski bir kâat gibi buruşuk olan — seni temin ederim ki kilise kapısında oynayan torunun — beş yaşında, başı altın bir top gibi yuvarlak — dedesi, senin kocan, babası,

uçuyor av kuvvetleri himayesinde olarak bombardıman birliklerimiz birbiri ardından giden dalgalar halinde. Harbediyoruz : kundak bezinin çeşidiyle belli olmalı herkesin yeri. Harbediyoruz : öldürdüklerimizin sayısı — bizden ve onlardan aralarında meme çocukları da var — şimdilik beş altı milyon kadar. Ve motorlarına benzinle beraber belki bir parça keder dolarak (öldürenlerde tevehhüm edilen keder gibi bir şey).. Hiçbir şeyi ümit etmemeyi öğrensin.. Bu maksatla uçuyor bombardıman birliklerimiz tasavvur edilmeyecek kadar çok ölüm taşıyıp iki gergin kanatla. .senin oğlun ve komşuların gibi kömür ocaklarında çalışacak.

12..1941 . Đnzibat kuvvetleri aldı haberi — kadife ceketli orman bekçisinden — gelip indirdiler kürsüden muhterem pederi.. Fakir bir Şimal kilisesinde — Şeytan'ın iğvasıyla da olsa — fakir bir papaz onu o kadar uzun anlatamaz.» Hakikat çok taraflıdır. Ve asfalt yolun üzerinde arasında silâhlı iki adamın giderken muhterem peder Şeytan baktı arkasından : çekik kaşlarında ümit ve sivri sakalında keder.Harbediyoruz : parlasın edebiyen diye sabah güneşlerinde hapisane demirleri.9.

Ve yine Şeytan'ın iğvasına uymasaydı eğer önemli Alaman demokratlarından biri olurdu bugün Anglo-sakson işgal bölgelerinden birinde.Not : Alamanya yıkıldı. Ve yine bir pazar günü ve aynı kilisede yine batılı müttefikleri meth ü sena edeyim derken 41 yılında söylediklerinden bazı fasılları tekrarladı aynen bilhassa mal nizamına ait olanları. Ve Katolik bir Amerikan subayının emriyle (tevkif edilmediyse de bu sefer) kovuldu kiliseden muhterem peder. Yine arkasından baktı Şeytan : çekik kaşlarında biraz daha çok ümit sivri sakalında biraz daha az keder. Temerküz kampından kurtarıldı muhterem peder.. Halbuki yine uydu Şeytan'a. 1946 Şubat 17 ..

. Kolları bacakları kargacık burgacık. Biri Diyarbakırlı. . Đki kurbağacık kara yaralı iki yavrum benim. Erganili biri. ağızları korkunç bir haykırışla açık. kafaları kocaman. birinci sayfada taşla ezilmiş iki kurbağacık.. Delinmiş patlamış etleri.GAZETE FOTOĞRAFLARI ÜSTÜNE 1 Kara Yara Birinci sayfada yatıyor iki sütun üstüne iki çıplak yavrucuk. Yılda kim bilir kaç bininiz acı suya bile doymadan gelip gidiyor. birinci sayfada iki sütun üstüne bir avuç kemik deri.

cipler." diyor. Karşılayıcılar. 3 Ağustos 1959 2 Emniyet Müdürü Güneş bir yara gibi açılmış gökte akıyor kanı. hapisane duvarları. Uçak alanı. eller göbekte : coplar.Ve müsteşar bey : (Kara Yaraya tutulası) "Endişeye mahal yok. . karakollar ve darağaçlarında sallanan ipler ve siviller göze görünmez ve bir çocuk işkenceye dayanamadı attı kendini Emniyet'te üçüncü kattan.

Ve işte Emniyet Müdürü bey uçaktan iniyorlar Amerika'dan dönüyorlar mesleki tetkikattan. 1959 . Emniyet Müdürü bey uçaktan iniyorlar Amerika'dan dönüyorlar ve coplar cipler ve darağaçlarında sallanan ipler üstat döndü diye seviniyorlar. Đncelediler uyku uyutmamak usullerini ve memnun kaldılar pek hayalara bağlanan elektrottan ve bizdeki tabutlukların üstüne bir de konferans vererek açıkladılar faydalarını koltuk altlarına kaynar yumurta koymanın. boyun derisini kibritle ince ince yakıp soymanın.

anılacak Türk diliyle size sövüşüm. adımıza benzeyen. Dilimiz kuruyor dilimizi konuştuğunuz için. dendikçe Türk diliyle Türk diliyle gülünüp Türk diliyle ağıtlar yakıldıkça. Bitten. ben anılacağım.3 Adnan Bey Türküler söylendikçe Türk diliyle Seni seviyorum gülüm. . Bir adınız var. Adnan Bey. Tarlalarımıza girmiş değil sizin gibisi yaban domuzunun. Yüz Türkiye olsa elinizden de gelse yüzünü de zincire vurur yüz kere satarsınız. Milletimin en talihsiz gecesi ana rahmine düştüğünüz gecedir. Şehrimiz görmüş değil yangının sizden kanlısını. sıtmadan betersiniz. Adnan Bey. açlıktan.

öyle işler karıştırdı ki sövdüler kabrinde bile babası Osman Efendiye. öyle haltlar yedi. . Osman Efendi. Yalman'lığı kattı buna ve Ahmet Emin Yalman önce Alaman oldu sonra Amerikan. boyu bir karış kaldıysa da.1959 4 Ahmet Emin Yalman Selanikli Osman Efendi keskin muhasebecilerdendi ama o da yanıldı ömründe bir kere yanlış bir tohum atıp rahm-i madere. Ahmet Emin. Ahmet Emin adını takmıştı tohumuna. Bu tohum dünyaya çıkıp insan biçimini aldıysa da.

1959 5 Refik Koraltan «Tekstilde umutsuz durum. Bir işsiz kezzap içti.» . Hapisteki hırsızlara acıyorum ben. Hapse atacaklarmış Ahmet Emin Yalman'ı Amerikana yaranmaktaki rekabet yüzünden. Bir milyon çocuk okuldan mahrum. Köylü... Kara yara Mardin'e geçti. her zaman satılacak bir gazeteydi "Vatan" ve hazret sattı vatanı.Ona göre her devirde. Grev yapan işçiler yakalandı... ahlâkları bozulacak Emin Beyle aynı damda yaşayarak. çiftliklerinin ekinini yakıyor.

bu vatanın anasını ağlatan bir Đsmet. diz kapaklarına kadar kana batarak. millî şerefimizin kemikleri üstünde. Büyük Millet Meclisi'nin sahibi gösteriyor suratını milletime bilmem neyini gösteren bir deli gibi. Biliyoruz. bel bel bakıyor. . biliyoruz. göbeği kendinden bir karış önde. tutmuş elinden Amerikan : Yürü ya Refik kulum. bir de Koraltan. Biliyoruz. odur küçük dağları ve dağların doğurduğu fareleri yaratan ve Debreli Hasan gibi martini atan. bir Adnan.Bir gazete sayfasında başlıkların arasından bakıyor başkan başkan Refik Bey. demiş ve Refik Bey yürümüş. Biliyoruz.

boyunları çöpten ince. Korkuyor Adnan Menderes ölülerden korkuyor hele çocuk ölülerinden. Karınları davul gibi.. Kore dağlarından geliyor kimi apaçık gözleri dumanlı kaytan bıyıkları kanlı yaşları yirmi. kırıyorlar Adnan Bey'in mutfak camlarını her gece mezarlarından çıkınca. .1959 6 Korku Korkuyor Adnan Menderes ölülerden korkuyor..

Korkuyor Adnan Menderes üç saata indi uykusu. Korkuyor Adnan Menderes hiçbir korkuya benzemez halkını satanın korkusu. Kasketliler hayını bağışlamayı bilmez.Korkuyor Adnan Menderes dirilerden korkuyor hele çarıklılardan hele kasketlilerden. 1959 GELMĐŞ DÜNYANIN DÖRT BĐR UCUNDAN Gelmiş dünyanın dört bir ucundan . sarı. Korkuyor Adnan Menderes kocaman yanakları sarkıyor yağlı.

Đlle de asıp kesmek geliyorsa içinden Ezmekte devâm et Barışçılar'ı.Basın hürriyetini yok ediyor. Nâzım Hikmet.. Menderes işçilere grev hakkını tanıyacağını vaad etmişti.. Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes. anlaşırız Yeşil dallarız dünya ağacından Gençlik denen bir millet var." Ben. Bu başyazıda şöyle satırlar var : "O .. Halbuki en kısa grevler için işçileri takip ediyor.. ama sen Meselâ Yalçın'ı da tıkıyorsun deliğe (1) . GERĐLEYEN TÜRKĐYE YAHUT ADNAN MENDERES'E ÖĞÜTLER Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes... Nev York Tayms gazetesinin satırları arasında kalan yazıları da okudum....Adnan Menderes . 195 Nev York Tayms gazetesi 29 Aralık 1954 tarihli sayısında "Türkiye Geriliyor" başlıklı bir başyazı yayımladı. Siyasi muhalefeti eziyor.Ayrı dilleri konuşur. Bu satırların arasındaki satırları aynen aşağıya geçiriyorum. Basında kendisini tenkit edenleri hapse atıyor.. ondanız.

(4) Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes. af dile. Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes. hürriyetçi kahraman.Đhtiyarcık sana azıcık cilve yaptı diye. . yalnız altın kafeslerde öten bülbüldür. Moskova'yı atomlayalım diyen insancı.. Şu muhalefetle de alıp veremediğin ne? Niye öyle hışımla yürüyorsun üstüne? Kore'ye asker gönderdin de "Hayır" mı dedi? "Kan aktı hesabı sorulmalıdır!" mı dedi? Orduyu emrimize verdin. O. Bu aksoylu muhalefeti ezilir görmek Türkün Batılı dostlarını pek üzüyor pek. (2) O. Böyle şaşkınlıkların sonu da iyi gelmez.. O.. ses çıkardı mı? "Olmaz olsun" mu dedi Amerikan yardımı? Feryat mı etti "Đstiklâl elden gitti" diye? Zavallı. böyle bir dal kesilmez. koş. O. yüzünü güldür.. büyük demokrat. Kendine acımazsan bize bir parça acı. A be Adnan Menderes. sımsıkı sarılmış demokrasiye : "Başvekil merasimsiz karşılanmalı" diyor. Git. (3) Bir de bazan coşarak "Hayat pahalı" diyor. elini öp. matbaalar yıktırıp kitaplar yaktıran.

her işte bizden örnek alacaktın ya? Hürriyet nizamına sâdık kalacaktın ya? Vaadettin tanımadın işçinin grev hakkını. Elli istiyorlarsa ateş aç. sonra beş ver. 1955 (1) Adnan Menderes tevkif ettiği gazeteciler arasında Hüseyin Cahit Yalçın'ı da hapise attı. Sendika liderlerinizin birçoğu zaten bizde olduğu gibi emir alır polisten. Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes. Senin bindiğin dallar ve bindiğimiz dallar.. Ama ufak tefek grevlerde anlayış göster. Niye telaşlanıp kaybedersin vekarını? Hem de kırarsın liderlerin itibarını? Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes. O hakkı bizim tanıdığımız gibi tanı. Unutma bu dallardan başka asıl ağaç var. bizi silkip atmaya fırsat kollıyan ağaç. öfkeyle homurdanan yarı çıplak..Hani. . yarı aç.

dergi matbaası yıkılıp yağma edilmiş. giderayak. Kuyudan çektim suyu . Bu faşist sürülerine "Đleri" emrini Yalçın vermişti. Adnan Menderes'e Đstanbul'a filan gelip gidişlerinde merasim yapılmasına itiraz ediyorlar. (3) Burjuva muhalefet gazeteleri ve partileri. (4) Nev-York Tayms yazısını şöyle bitiriyor: "Bu durum Türkiye'nin Batıdaki dostlarını kederlendirmektedir.(2) 1945 yılında Tan gazetesi başta olmak üzere birçok gazete. Ceylanı kurtardım avcının elinden ama daha baygın yatar ayılamadı. Kopardım portakalı dalından ama kabuğu soyulamadı." GĐDERAYAK Giderayak işlerim var bitirilecek. Oldum yıldızlarla haşır neşir ama sayısı bir tamam sayılamadı. meydanlarda kitaplar yakılmıştı.

giderayak. yumuşak beyaz . Haziran 1959 GÖVDEMDEKĐ KURT Sen benim minare boyunda çam gövdeme. Sevdalara doyulamadı.ama bardaklara konulamadı. Giderayak işlerim var bitirilecek. Güller dizildi tepsiye ama taştan fincan oyulamadı.

bir kurt gibi girdin. kemirdin! Ben barsaklarında solucan Makdonaldı besleyen Đngiliz amelesi gibi taşıyorum seni içimde! Biliyorum kabahat kimde! Ey ruhu lordlar kamarası kadın! Ey uzun entarili tüysüz Puankare! Karşımda: demirleri kıpkızıl bir şimendifer ocağı gibi yanmak senin en basit hünerin. yine en basit hünerin senin buzun üstünde bir paten gibi kıvranmak! Soğuk! Sıcak! Kaltak! dur! .

Yumuşak beyaz kıvrılışlarınla beynime giriyorsun kemiriyorsun! Oraya giremezsin! Onu kemiremezsin! Yumuşak beyaz kıvrılışlarıyla beynime giren kurdu çürük bir diş çeker gibi söktüm! Epeyce ter döktüm! Bu sonuncuydu bir daha olmayacak! 1924 GÖZLERĐN .

Gözlerin gözlerin gözlerin.Gözlerin gözlerin gözlerin. ister hapisaneme. ister hastaneme gel. gözlerin gözlerin gözlerin hep güneşte. şu Mayıs ayı sonlarında öyledir işte Antalya tarafında ekinler seher vakti. . Gözlerin gözlerin gözlerin. sonbaharda öyledir işte kestanelikleri Bursa'nın ve yaz yağmurundan sonra yapraklar ve her mevsim ve her saat Đstanbul. gözlerin bir mahmurlaşmayagörsün sevinçli bahtiyar alabildiğine akıllı ve mükemmel dillere destan bir şeyler olur dünyaya sevdası insanın. kaç defa karşımda ağladılar çırılçıplak kaldı gözlerin altı aylık çocuk gözleri gibi kocaman ve çırılçıplak. Gözlerin gözlerin gözlerin. fakat bir gün bile güneşsiz kalmadılar.

gün gelecek.Gözlerin gözlerin gözlerin. kardeş insanlar birbirine senin gözlerinle bakacaklar gülüm. kızıl bir meş'ale gibi yanıyor . kanlı. 1956 GÜNEŞĐ ĐÇENLERĐN TÜRKÜSÜ Bu bir türkü:toprak çanaklarda güneşi içenlerin türküsü! Bu bir örgü:alev bir saç örgüsü! kıvranıyor. senin gözlerinle bakacaklar. gün gelecek gülüm.

altın yeleli aslanların ağzını yırtarak gerindik! Sıçradık. şimşekli rüzgâra bindik!. Alev bilekli süvariler kamçılıyor şaha kalkan atlarını! .esmer alınlarında bakır ayakları çıplak kahramanların! Ben de gördüm o kahramanları. ben de sardım o örgüyü. Ben de söyledim o türküyü! Yüreğimiz topraktan aldı hızını. ben de onlarla güneşe giden köprüden geçtim! Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi. Kayalardan kayalarla kopan kartallar çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.

Akın var güneşe akın! Güneşi zaptedeceğiz güneşin zaptı yakın! Düşmesin bizimle yola: evinde ağlayanların göz yaşlarını boynunda ağır bir zincir gibi taşıyanlar! Bıraksın peşimizi kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar! Đşte: şu güneşten düşen ateşte milyonlarla kırmızı yürek yanıyor! Sen de çıkar göğsünün kafesinden yüreğini. .

toprak kokuyor bakır sakallarımız! Neş'emiz sıcak! kan kadar sıcak. yüreğini yüreklerimizin yanına at! Akın var güneşe akın! Güneşi zaaptedeceğiz güneşin zaptı yakın! Biz topraktan. ölülerimizin başlarına basarak yükseliyoruz . sudan. delikanlıların rüyalarında yanan o «an» kadar sıcak! Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak. ateşten. demirden doğduk! Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız.şu güneşten düşen ateşe fırlat.

güneşe doğru! Ölenler döğüşerek öldüler. bu kuvvet yaralı aç kurtların gözlerine perde . Vaktimiz yok onların matemini tutmaya! Akın var güneşe akın! Güneşi zaaaptedeceğiz güneşin zaptı yakın! Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor! Kalın tuğla bacalar kıvranarak ötüyor! Haykırdı en önde giden. emreden! Bu ses! Bu sesin kuvveti. güneşe gömüldüler.

. onları oldukları yerde durduran kuvvet! Emret ki ölelim emret! Güneşi içiyoruz sesinde! Coşuyoruz. Haykır güneşi içenlerin türküsünü.. coşuyor!.vuran. Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor! Akın var güneşe akın! Güneşi zaaaaptedeceğiz güneşin zaptı yakın! Toprak bakır gök bakır.

Kapım ardına kadar açık bekledi seni. Niye böyle geç kaldın? Soframda yeşil biber. Niye böyle geç kaldın? .Hay-kır Haykıralım! 1924 GÜZ Günler gitgide kısalıyor. yağmurlar başlamak üzre. tuz. ekmek. Testimde sana sakladığım şarabı içtim yarıya kadar bir başıma seni bekleyerek.

Ben sularda batan bir ışık gibi sularda sönmek istiyorum! Denize dönmek istiyorum! Denize dönmek istiyorum! .. Elbet ömrüm gemilerde bir gün olsun nöbete yeter. HASRET Denize dönmek istiyorum! Mavi aynasında suların: boy verip görünmek istiyorum! Denize dönmek istiyorum! Gemiler gider aydın ufuklara gemiler gider! Gergin beyaz yelkenleri doldurmaz keder.Fakat işte ballı meyveler dallarında olgun. diri duruyor. Ve madem ki bir gün ölüm mukadder. Koparılmadan düşeceklerdi toprağa biraz daha gecikseydin eğer..

aynı daldaydık. dokunmayalı sıcaklığına karnının. Aramızda yüz yıllık zaman. Yüz yıldır bekliyor beni bir şehirde bir kadın. Yüz yıldır alacakaranlıkta koşuyorum ardından. yol yüz yıllık. gözünün içinde durmayalı. . Aynı daldaydık. belini sarmayalı.HASRET Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli. Aynı daldan düşüp ayrıldık. aklının aydınlığına sorular sormayalı.

(Altıncı Kitap. Artık bir sihirsiz nefes gibisin.6 Temmuz 959 HERKES GĐBĐ Gönlümle baş başa düşündüm demin. eminim Kalbimde kalbine yok bile kinim Bence artık sen de herkes gibisin. Temmuz 1336/1920) «BENCE SEN DE ŞĐMDĐ HERKES GĐBĐSĐN» . Bir anda unuttum seni. Mâziye karışıp sevda yeminim. Şimdi tâ içinde bomboş kalbimin Akisleri sönen bir ses gibisin.

Yaz .Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor Onlardan kalbime sevda geçmiyor Ben yordum ruhumu biraz da sen yor Çünkü bence şimdi herkes gibisin Yolunu beklerken daha dün gece Kaçıyorum bugün senden gizlice Kalbime baktım da işte iyice Anladım ki sen de herkes gibisin Büsbütün unuttum seni eminim Maziye karıştı şimdi yeminim Kalbimde senin için yok bile kinim Bence sen de şimdi herkes gibisin 334 (1918) .Kadıköy HÜRRĐYET KAVGASI .

Dinleyin. derlenip dürülmesin bayraklar. duyduğunuz çakalların ulumasıdır. Safları sıklaştırın çocuklar.Yine kitapları. dalga dalga aydınlık oldular. Daha gün o gün değil. 1962 . bu kavga faşizme karşı. bu kavga hürriyet kavgasıdır. Beyazıt'ta şehit düşen silkinip kalktı kabrinden. ve elinde bir güneş gibi taşıyıp yarasını yıktı Şahmeran'ın mağarasını. Meydanları zaptettiler yine. bayraklarıyla geldiler. türküleri. yürüdüler karanlığın üstüne.

1958 ĐYĐMSER ADAM . Pitsunda.*** Đşte geldik gidiyoruz hoşça kal kardeşim deniz biraz çakılından aldık biraz da masmavi tuzundan sonsuzluğundan da biraz ışığından da birazcık birazcık da kederinden bir şeyler anlattın bize denizliğin kaderinden biraz daha umutluyuz biraz daha adam olduk işte geldik gidiyoruz hoşça kal kardeşim deniz 27 Eylül.

Çocukken sineklerin kanadını koparmadı teneke bağlamadı kedilerin kuyruğuna kibrit kutularına hapsetmedi hamamböceklerini karınca yuvalarını bozmadı büyüdü bütün bu işleri ona ettiler ölürken başucundaydım bir şiir oku dedi güneş üstüne deniz üstüne atom kazanlarıyla yapma aylar üstüne yüceliği üstüne insanlığın Bakü. . 6 Aralık 1958 JAPON BALIKÇISI Denizde bir bulutun öldürdüğü Japon balıkçısı genç bir adamdı.

Birden değil. Balık tuttuk yiyen ölür. Badem gözlüm. lumbarından giren ölür. lumbarından giren ölür. Elimize değen ölür.. Elimize değen ölür. bu çalışkan elimize değen ölür. Bu gemi bir kara tabut. ağır ağır. birden değil. güneşle yıkanan bu vefalı. Tuzla.Dostlarından dinledim bu türküyü Pasifik'te sapsarı bir akşamdı. dağılır. dağılır. . etleri çürür. etleri çürür. Elimize değen ölür. Bu gemi bir kara tabut.. beni unut. ağır ağır. Balık tuttuk yiyen ölür. Balık tuttuk yiyen ölür.

nerdesiniz? Nerdesiniz? (1956) KADINLARIMIZIN YÜZLERĐ Meryem ana Tanrıyı doğurmadı Meryem ana Tanrının anası değil Meryem ana analardan bir ana . benden yapacağın çocuk. Badem gözlüm beni unut. Bu deniz bir ölü deniz. gülüm. Badem gözlüm beni unut. Bu gemi bir kara tabut. Bu gemi bir kara tabut. benden sana geçer ölüm. Çürük yumurtadan çürük. Đnsanlar ey. Boynuma sarılma. Badem gözlüm beni unut.Üstümüzden geçti bulut.

görelim görmeyelim karşımızda dururlar gerçeğimize en yakın ve en uzak. 1962 .Meryem ana bir oğlan doğurdu Âdemoğullarından bir oğlan Meryem ana bundan ötürü güzel bütün suretlerinde Meryem ananın oğlu bundan ötürü kendi oğlumuz gibi yakın bize Kadınlarımızın yüzü acılarımızın kitabıdır acılarımız. ayıplarımız ve döktüğümüz kan karasabanlar gibi çizer kadınların yüzünü. Hayallerimiz yüzlerindedir sevdiğimiz kadınların. Ve sevinçlerimiz vurur gözlerine kadınların göllerde ışıyan seher vakıtları gibi.

Kalbim yine çarpıyor. kanlı karanlık sular!!! Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak. boğmak istiyor beni.KALBĐM Göğsümde 15 yara var!. Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak!. Kalbim yine çarpıyor.. kalbim yine çarpacak!.. kalbim yine çarpacak!!! • Göğsümde 15 yara var! Sarıldı 15 yarama kara kaygan yılanlar gibi karanlık sular! Karadeniz boğmak istiyor beni. • ..

. kırıldı göğsümde 15 kara saplı bıçak.Göğsümde 15 yara var!. . sandılar ki vurmaz artık kalbim kederinden! Kalbim yine çarpıyor. Deldiler göğsümü 15 yerinden. Kalbim kanlı bir bayrak gibi çarpıyor. ÇAR-PA-CAK!! 1925 KARLI KAYIN ORMANINDA Karlı kayın ormanında yürüyorum geceleyin. kalbim yine çarpacak!!! Yandı 15 yaramdam 15 alev.

Geri geldi Memed'ime yolladığım oyuncaklar. gir içeri." Girip yerden selâmlasam hane içindekileri. Đçimde çalınan ıslık beni nereye çağırır? Memleket mi. efkârlıyım.Efkârlıyım. nerde elin? Ayışığı renginde kar. Eski takvim hesabıyle bu sabah başladı bahar. sıcak. keçe çizmelerim ağır. elini ver. gençliğim mi daha uzak? Kayınların arasında bir pencere. yıldızlar mı. Ben ordan geçerken biri : "Amca. . dese. sarı.

imzalı.Kurulmamış zembereği küskün duruyor kamyonet. Dün gece on bir buçukta ölmüş Berut. . yüzdüremedi leğende beyaz kotrasını Memet. daha yüz yıl yaşar halı. Kar tertemiz. Yedi tepeli şehrimde bıraktım gonca gülümü. kar kabarık. yürüyorum yumuşacık. kahramanlıktır yaşamak : Öleceğimizi bilip öleceğimizi mutlak. tanışırdık. Ne ölümden korkmak ayıp. ne de düşünmek ölümü. Bende boz bir halısı var bir de kitabı. Elden ele geçer kitap. En acayip gücümüzdür.

Peredelkino . 14 Mart 1956. daha uzak. karlı kayın ormanında yürüyorum. Bayramoğlu. ölümden öte köy var mı? Geceleyin. gençliğim mi. Şimdi şurdan saptım mıydı. yıldızlar mı? Bayramoğlu..Memleket mi. tirenyolu. Yirmi beş kilometreden pırıl pırıldır Moskova.. şose. ova. Karanlıkta etrafımı gündüz gibi görüyorum. Moskova.

bir tek penceresi var : çok yüksek olan tavana yakın. senin çatık kaşlarından başka bir şey gelmiyor aklıma. fakat senin oranın.. Bursa'da kaplıcalar Amasya'da elma Diyarbakır'da karpuz ve akrep. havası mı? Düşün ki hapisanesi hakkında bile fikrim yok. Yalnız : bir oda. Sen ordasın dar ve uzun bir kavanozda küçük bir balık gibi.. suyu mu. yemişlerinden ve böceklerinden hangisi. Malatya'nın nesi meşhurdur. Hele bu günlerde . Teşbihim hoşuna gitmeyebilir.KEMAL TAHĐR'E MEKTUP «Malatya» diyorum.

hele bu günlerde... Hele bu günlerde.. — Bunu içerde rahat ve masun yatan bilir — . dokunmak. şaka etmiyorum hattâ daha dehşetli bir şey : insanız. Hem de hangi tarihte. Lâkin demir kafesle kavanoz bahsinde iş değişmiyor. . Haklısın Kemal Tahir. emin ol ben de öyle. malum. hangi sınıftan. muhakkak ki arslanız.. tahtakurularına rağmen uyku — günde üç tatlı kaşığı Adonille de olsa — ve Tahir'in oğlu Kemal hattâ mektup gelmesi senden ve hattâ ses duymak. ikisi de bir.... görebilmek havanın ışığını.kendini kafeste arslana benzetiyorsundur. Sarıyerli Emin Beyin fıkralarına gülmek. sevgili kitapların ve domatesin lezzeti..

Şimdi kim bilir kaç yerde.. bir mavzer kurşunu kadar olsun bilfiil doğrudan doğruya. dizlerinde âtıl ve çaresiz yatan ellerine küfredip acıyarak bu lâfları ediyor. Kemal. Anlıyorsun ya. Döğüşememek. Fartı-hassasiyet? Değil. ve konuşulmakta olan. Đçerim yanıyor... . dışarım serin. Ancak kavgada vurulan acı duymaz ve kavga edebilmek hürriyetidir en mühimi hürriyetlerin.. zaten ettiğim lâf bizim lâflarımızın herhangi biri : çok konuşulmuş.....karıma olan aşkımdan başka nefsimin herhangi bir rahatlığını affedemiyorum.. kaç insan..

Kemal. ben anlatacağım yine!.. belki hayır.. olduğun yerde dolanarak kükremek. böğürüp bağırmak.. Bu. zarar yok. başın önde.. Hayır öyle değil. 1941.. Elden hiçbir şey gelmediği zaman konuşup anlatmanın alçak tesellisi? Belki evet. Hangi teselli bırak be dinini seversen bırak.Anlıyorsun ya... düpedüz... Sonbahar. KEREM GĐBĐ Hava kurşun gibi ağır!! Bağır bağır .

.. Koşun kurşun erit-meğe çağırıyorum. «Deeeert çok...bağır bağırıyorum. O diyor ki bana: — Sen kendi sesinle kül olursun ey! Kerem gibi yana yana... . hemdert yok» Yürek-lerin kulak-ları sağır.

.Hava kurşun gibi ağır... Bağır bağır bağır . Ben diyorum ki ona: — Kül olayım Kerem gibi yana yana. nasıl çıkar karan-lıklar aydın-lığa. Hava kurşun gibi ağır. Ben yanmasam sen yanmasan biz yanmasak. Hava toprak gibi gebe.

bağırıyorum.... . Hepimiz kırk yaşındayız yirmisine basanımız da altmışını geçenimiz de atılıp ölenimiz de Đstanbul'da Müdüriyet penceresinden.. 1930 Mayıs KIRKINCI YILIMIZ Hepimiz kırk yıl önce doğduk. kırk yıl önce sabahleyin kırk yıl önce gün ışırken Bedreddin'in Đznik Gölü'nde çamlı bellerinden birinde Köroğlu'nun ve Sibirya'dan. esirlikten dönen Bolşevik Osman pusuya düşürürken Urfa yolunda seher vakti Fıransızı. Koşun kurşun erit-meğe çağırıyorum.

muhacirimiz.Dün erkendi." dedi. işyerindekilerimiz. yarın geç. Hepimiz kırkına bastık bu sabah hapiste yatanımız.Bu kırkıncı yılımızda ne bir ormanız ne şose boyunda tek tük kavak ağacı bir tarlayız tohumu saçılmış. O : ". Hepimiz kırkına bastık bu sabah. . sokakta o n l a r . O n l a r biliyorlar ki. Vakit tamam bugün. Smolni'de Sovyetler ve Lenin. Yoldaşlar yeni yeni yıllara! 25 Eylül 1960 KIŞLIK SARAY Kışlık Saray'da Kerenski.

mukaddes iştihaları.dediler..O n l a r : "..Anladık.hey.Hey gidi dünya. yalnayak çocuklar. Ve hiçbir zaman bildiklerini bu kadar müthiş ve mükemmel bilmediler. . .. bildik. mazlum gözlü azize tasvirleri.diyor. .Bugün büyük bir gündür.diyor. bütün Rusların çarı sapsarı bakıyordu bize... mitralyözleriyle. yoldaşlar. ben 905'te on yaşımda geçtim bu yoldan : en önde iri. Karşıda. hasretleri. rüzgârda karın üstünde savrulan sözleriyle o n l a r yürüyorlar kışlık saraya.büyük bir gündür. Ben kaldırmıştım ki elimi istavroz çıkarmak için birdenbire dörtnala Kazaklar geldi karşımıza. . Đşte : cepheden dönen süngüleri. . Ve ihtar ederim ki çapul yapmak isteyenlere artık Kışlık Saray ve bütün Rusya işçinin ve köylünündür." . Putilovski Zavot'tan Bolşevik Kitof : "." Tesviyeci Topal Sergey : ". kocakarılar ve uzun saçlı papaz Gapon.. kamyonları. kırmızı pencerede. Kadınlar ağlaşarak toprağa diz çöktüler. ümitleri.

Lehistan cephesinden gelen köylü Đvan Petroviç'in gözleri karanlıkta kedi gözleri gibi görüyor : ". Rüzgârdır kardır ve insanlardır hâkim olan manzaraya. .Hey gidi dünya. Biz çocuklar bağrışarak serçe kuşları gibi düştük. Kerenski kalmış kimlere.." Ve Topal Sergey bacağını sürüyerek yürüyor o n l a r l a Kışlık Saray'a. Matuşka.Ehhh...diyor.Kazaklar şahlanmış bir at ve simsiyah bir kalpaktılar. .hey.dedi. Köylü Đvan Petroviç... Tesviyeci Topal Sergey : ".. yeşil başlı ördek gibi toprağı attık çantaya. . Bir at nalı ezdi benim dizkapağımı." Ve topal bacağının üstünden düştü yere." Sütunların arkasından ateş açtı Kışlık Saray. ... ateş açtı yüzü güzel Yunkersler ve şişman orospular...

kömür ve şeker. . Kışlık Saray'a girdiler.. hücuma kalkıyoruz. tarih yani işçi ve köylü sınıfları.. Gecenin ortasında kırmızı tuğladan Kışlık Saray ve limanda üç bacalı Avrora.. Bolşevik Kitof haykırdı yoldaşlara : ". bir meşale yakıyoruz.dedi. .dedi..dedi. yani kızıl asker. ve kırmızı bakır. yani. Demir.. . semiz toprağı avucunun içinde görüp ve kırmızı sakalına tükürüp bir Ukrayna şarkısı gibi işletiyor mitralyözü.yağlı. .Yoldaşlar. Ve Neva nehrinde buzlar kızarırken o n l a r bir çocuk gibi iştihalı ve rüzgâr gibi cesur.. ve sevda ve zülum ve hayat. ve mensucat.

Bir şafak vakti karanlığın kenarından karlı çizmelerini o n l a r mermer merdivenlere bastıkları zaman. Sibirya ve Türkistan. . ve kederli Volga yollarının ve şehirlerin bahtı bir şafak vakti değişmiş oldu..ve bilcümle sanayi kollarının. ve küçük ve büyük ve Beyaz Rusya ve Kafkasya. 1939 Đstanbul Tevkifanesi KIYAMET SURELERĐ 1 ALÂMETLER SURESĐ Yedi kat yerin altından uğultular geliyor..

Çok alâmetler belirdi. Çıkmış üzengiden. Duyuldu uykusundan uyandığı zincirinden başka kaybedecek şeyi olmayan devin. böyle gider. kara tahtayı daha bir yol kemirir. Duyuldu kim ölüm satılıp kâr edile. sevap haramdır. şâk olmuş. Kantarma zapteyleyemez oldu beygiri. Haram sevaboldu. dudağı yok mu? Gider. vakit tamamdır. bakma geri.» Çekin ki körükleri . Yedi kat yerin altından uğultular geliyor.. çekin ki körükleri ateşe girdi demir. kendi kendilerin reddü inkâr edile ve duyuldu kabuğuna tık ettiği civcivin. Çok alâmetler belirdi. dahi gider bu âteş yolların durağı yok mu? Bu yol orda biten yoldur. Medet yoktur. ayağı yok mu? Kan sızar. Ak kurt. «Türabolmak ne müşküldür.. vakit tamamdır.

Gök kubbe sıcaktı ve kan kokuyordu. 2 TEBAHHUR SURESĐ Pehlivanlar cümle libastan soyunmuş. köklerinin yılan ölüleri gibi koptuğunu topraktan. erişmekte kaynayan su galeyan noktasına. ve çınar ağaçları gördüler haykıraraktan. . kavaklar titreşip yere eğildiler.ocağa girdi demir. encam tavı gelmiş demirin. üryan idiler. Bir ateş külçesi düştü buzların ortasına. kıyamet alâmetleridir. Vadenin irişip çattığını bildiler. herbiri aşikâr etmişti zamirin. Haberdir. Alâmetler belirdi.

Ve rûzigâr yükseldi ağır ağır. Vadenin irişip çattığını bildiler. Kızıl kanatlı kuşlar kayalarda hazırdı atlamaya. birikti ve ânı-vahitte «Ah edildi derinden yer oynadı yerinden. üryan idiler.. kabardı. bu.Pehlivanlar cümle libastan soyunmuş. Bu dem kıyamet demidir. Gök kubbe sıcaktı ve kan kokuyordu. yazılı taşlar kapandı yüzükoyon.» yıkıldı köprüler kemerlerinden. çoğaldı gitgide birikti. KIZ ÇOCUĞU Kapıları çalan benim . köpüklendi dalgalar başladılar çatlamaya.. buhara inkılâbıdır kaynayan suyun.

bir imza ver. gözlerim yandı kavruldu. amca.kapıları birer birer. külüm havaya savruldu. Hiroşima'da öleli oluyor bir on yıl kadar. Gözünüze görünemem göze görünmez ölüler. Benim sizden kendim için hiçbir şey istediğim yok. Bir avuç kül oluverdim. büyümez ölü çocuklar. Saçlarım tutuştu önce. . Çalıyorum kapınızı. Çocuklar öldürülmesin şeker de yiyebilsinler. teyze. Şeker bile yiyemez ki kâat gibi yanan çocuk. Yedi yaşında bir kızım.

Adnan Bey. iki hayın. Adnan Bey. iki elinizle okşarsınız. ve zeytini yağlı iki gözünüzle bakarsınız kürsüden Meclis'e kibirli kibirli ve topraklarına çiftliklerinizin ve çek defterinize. iki kurnaz.(1956) KORE'DE ÖLEN BĐR YEDEK SUBAYIMIZIN MENDERES'E SÖYLEDĐKLERĐ DĐYET Gözlerinizin ikisi de yerinde. iki tombul. vıcık vıcık terli iki elinizle . iki ak. iki gözünüzle bakarsınız. Ellerinizin ikisi de yerinde.

ve memelerini metreslerinizin. Adnan Bey. iki bacağınız taşır geniş kalçalarınızı. . Đki bacağınızın ikisi de yerinde. tombul elleriniz. Beni. ve bütün kaygınız iki bacağınızın arkadan birleştiği yeri halkın tekmesinden korumaktır. Adnan Bey. ölüler otomobilden hızlı gider. Benim bacaklarımın ikisi de yok. Adnan Bey. Ben yokum. Elleriniz itti beni ölüme. Kore'de harcadınız. Üniversiteli yedek subayı. Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan ve ben al kan içinde ölürken çığlığımı duymamanız için kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip. Ama ben peşinizdeyim. iki bacağınızla çıkarsınız huzuruna Eisenhower'in. vıcık vıcık terli. Benim ellerimin ikisi de yok.okşarsınız pomadalı saçlarınızı. Benim gözlerimin ikisi de yok. dövizlerinizi.

bacağa bacak. göze göz. ele el. 25 Haziran 1959 BAŞLANGIÇ ONLAR . Diyetimi istiyorum. kesik bacaklarımla peşinizdeyim. diyetimi istiyorum. kopuk ellerim.kör gözlerim. alacağım da. Adnan Bey.

havada kuş kadar çokturlar. Onlar ki uyup hainin iğvâsına sancaklarını elden yere düşürürler ve düşmanı meydanda koyup kaçarlar evlerine ve onlar ki bir nice murtada hançer üşürürler ve yeşil bir ağaç gibi gülen ve merasimsiz ağlayan ve ana avrat küfreden ki onlardır. . korkak. suda balık. hakîm ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır. destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.Onlar ki toprakta karınca. câhil. cesur.

Asırda onlar yendi. sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı bir şafak vakti değişmiş olur. Çok sözler edildi onlara dair ve onlar için : . bir şafak vakti karanlığın kenarından onlar ağır ellerini toprağa basıp doğruldukları zaman.destânımızda yalnız onların mâceraları vardır. En bilgin aynalara en renkli şekilleri aksettiren onlardır. onlar yenildi. Demir. kömür ve şeker ve kırmızı bakır ve mensucat ve sevda ve zulüm ve hayat ve bilcümle sanayi kollarının ve gökyüzü ve sahra ve mavi okyanus ve kederli nehir yollarının.

Đstanbul 918 Teşrinlerinde. Aydın. yani. Menemen. Đzmir 919 Mayısında ve Manisa. denildi.zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur. arpalar biçilip . BĐRĐNCĐ BAP YIL 1918-1919 ve KARAYILAN HĐKÂYESĐ Ateşi ve ihaneti gördük ve yanan gözlerimizle durduk bu dünyanın üzerinde. Akhisar : Mayıs ortalarından Haziran ortalarına kadar yani tütün kırma mevsimi.

iki kat soyulmamak için. Yaralıydı. Yeşilırmak. köle olmamak için iki kat. Antep. dövüşüyordu. Kızılırmak.. Ateşi ve ihaneti gördük. Canik dağları ve Fırat. Ateşi ve ihaneti gördük.buğdaya başlanırken yuvarlandılar... Ve kanlı bankerler pazarında memleketi Alaman'a satanlar. Murat nehri. Adana. Urfa. en azılı düvellerle dövüşüyordu fakat. yorgundu. Maraş : düşmüş dövüşüyordu. . yan gelip ölülerin üzerinde yatanlar düştüler can kaygusuna ve kurtarmak için başlarını halkın gazabından karanlığa karışarak basıp gittiler. fakirdi millet..

götürüp. Ve Aksu'yla Köpsu. âşık ölü. gördü mavi üniformalı Fransız'ı. keçileri sürüp. Ve inekleri. yamaçlar. gördü uzun dişli Đngiliz'i. çocukları öldürüp ve istiklâli yakıp yıktıkça düşman. düşmanla birlik oldular. dağlar kıyasıya ve Seyhan ve Ceyhan ve kara gözlü Yürük kızı. Karagöl'le Söğüt Gölü ve gümüş basamaklı türbesinde yatan büyük. kıyasıya düzlük.Gültepe. Ve devam ettik ateşi ve ihaneti görmekte. gelinlerin ırzına geçip. Tilbeşar Ovası. . şapkası horoz tüylü Đtalyan'ı gördü. Ve Çukurova. Eşraf ve âyân ve mütehayyizânın çoğu ve ağalar : Bağdasar Ağa'dan Kellesi Büyük Mehmet Ağa'ya kadar. uçurumlar. koyunları.

peyda oluverdi. çiftesini kapan ve çığ gibi çoğaldı çeteler ve köylülerden paşalar görüldü. yerden biter gibi o ve ateş etti ve düşmanı dağıttı ve kayboldu dağlarda yine. Ve Türkistanlı Hacı Ahmet. Ve sabahleyin ve öğle sıcağında ve akşamüstü ve ayışığında ve yıldız alacasında geceleyin. Dayandık. kısık gözleri. ne zaman sıkışsa bizimkiler. . Adana'da dayandık.dağa çıktı mavzerini. seyrek sakalı. dayandık Đzmir'de. Ateşi ve ihaneti gördük. dayandık her yanda. nacağını. Ve bizim tarafa geçenler oldu Tunuslu ve Hindli kölelerden. Aydın'da. kara donlu köylülerden. hafif makinalı tüfeğiyle dağlarda bir başına dolaştı.

Boynu yine böyle çöp gibi ince . Belki rahatsızdı. Yiğitlik atla. Antep'te. Antepliler silâhşor olur. Maraş'ta. silâhla. toprağı yoktu. Antepliler silâhşor olur. silâhı. Antep sıcak. Urfa'da. onun atı. yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar. Antepliler yiğit kişilerdir. bunu düşünmeğe vakit bırakmıyordular. uçan turnayı gözünden kaçan tavşanı ard ayağından vururlar ve arap kısrağının üstünde taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar. belki rahattı.dayandık. toprakla olur. Antep çetin yerdir. Karayılan Karayılan olmazdan önce Antep köylüklerinde ırgattı.

. Kırmızı kayalarda yeşil kertenkeleler.ve böyle kocaman kafalıydı Karayılan Karayılan olmazdan önce.. Düşman tutmuştu tepeleri. düşmanın topu vardı. Altına bir at çekip eline bir mavzer verdiler.. Sıcak bulutlar dolaşır havada ileri geri. Düşman Antep'e girince Antepliler onu korkusunu saklayan bir fıstık ağacından alıp indirdiler. Antep çetin yerdir. Antepliler düz ovada sıkışmışlardı.

Antep çetin yerdir. Antepliler yiğit kişilerdir. korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun.Düşman şarapnel döküyordu. Düşman tutmuştu tepeleri. Antep sıcak. Fakat düşmanın topu vardı. Ve ne çare. kader. düz ovayı Antepliler düşmana bırakacaklardı. Bu fidan öyle küçük. Düz ovada bir gül fidanıydı Karayılan'ın Karayılan olmazdan önceki siperi. namlıya tek fişek sürmeden yatıyordu yüzükoyun. «Karayılan» olmazdan önce . Antepliler silâhşor olur. Akan : Antep'in kanıydı. toprağı kökünden söküyordu.

umurunda değildi Karayılan'ın kıyamete dek düşmana verseler Antep'i. deli gönlüm. Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar. Derisi ışıl ışıl. Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi. gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun ak bir taşın ardından kara bir yılan çıkardı kafasını. . «Đbret al. Karayılan Karayılan olmazdan önce kara yılanın encâmını görünce haykırdı avaz avaz ömrünün ilk düşüncesini . dili çataldı. Birden bir kurşun gelip kafasını aldı. Siperi bir gül fidanıydı onun. gözleri ateşten al. korkaktı da bir tarla sıçanı kadar. Hayvan devrildi kaldı.

. seğirttiler peşince. «Karayılan der ki : Harbe oturak. vurun ha yiğitler namus günüdür. nerde düşman varsa orda bitirek.. Kilis yollarından kelle getirek.» Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olan. fırlayıp atlayınca ileri bir dehşet aldı Anteplileri. Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olana : KARAYILAN dediler. ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm.demir sandıkta saklansan bulur seni. Düşmanı tepelerde yediler.» Ve biz de bunu böylece duyduk ve çetesinin başında yıllarca nâmı yürüyen Karayılan'ı ve Anteplileri ve Antep'i .

vagon ticareti. Galiçya. ĐKĐNCĐ BAP YIL YĐNE 1919 ve ĐSTANBUL'UN HÂLĐ ve ERZURUM ve SIVAS KONGRELERĐ ve KAMBUR KERĐM'ĐN HĐKÂYESĐ Biz ki Đstanbul şehriyiz.aynen duyup işittiğimiz gibi destânımızın birinci bâbına koyduk. Çanakkale. Filistin. tifüs ve Đspanyol nezlesi . Seferberliği görmüşüz : Kafkas.

güzelizdir. Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker erimiş altın pahasında gazyağı ve namuslu. bir de uzun konçlu Alman çizmesi 914'ten 18'e kadar yedi bitirdi bizi. büyük bir şair : . Miloviç de beyaz at gibi bir karı. Bir de sakalı Halife'nin. Biz ki Đstanbul şehriyiz. çalışkan. bir de Vilhelm'in bıyıkları. fakir Đstanbullular sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarında. Ve lâkin Tarabya'da.bir de Đttihatçılar. Pötişan'da ve Ada'da Kulüp'te aktı Ren şarapları su gibi ve şekerin sahibi kapladı Miloviç'in yorganına 1000 liralıkları. Öfkeli. Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa ve süpürge tohumu ve çöp gibi kaldı çocukların boynu. dört yanımız mavi mavi dağdır. denizdir.

919'dur. Đngiliz. işte. Ve teşrinlerinde geçen yılın dört düvele teslim ettiler bizi. arzederiz halimizi Türk halkının yüce katına.«Ey bin kocadan arta kalan bilmem neyi bakir» demiş bize ve bir başkası. yekpare Acem mülkünü fedâ etti bir sengimize. bir de zavallı Afrika zencileri yer bitirir bizi bir yandan. Đtalyan. Biz ki Đstanbul şehriyiz. gözü kanlı dört düvele anadan doğma çırılçıplak. bir yandan da kendi köpek döllerimiz : . Ve kurumuştu ve kan içindeydi memelerimiz. Amerikan bir de Yunan. Biz ki Đstanbul şehriyiz. Fransız. Mevsim yazdır.

balam. Erzurum'da kavaklar. buz tutar yiğitlerinin bıyığı ve geceleyin karlı ovada kaskatı katılaşmış. Erzurum'un kışı zorludur balam.. yüce Türk halkı. donmuş görürsün karanlığı. 919 Temmuzunun 23'üncü günü pek mütevazı bir mektep salonunda in'ikad etti Erzurum Kongresi. tandırında tezek yakar Erzurum..Vahdettin Sultan. Erzurum'da kavaklar tane tane. malûmun olsun çektiğimiz acılar. Biz ki Đstanbul şehriyiz. kavaklarda tane tane yapraklar. Ve terden ve toz dumandan ve sinekten geçilmez . ve damadı Ferit ve Đngiliz muhipleri ve Mandacılar.

balam. Erzurum'un düzdür. «Âsi gelmiyelim» diyenler vardı.. Buna rağmen. «makamı hilâfet ve saltanata. «Bütün aksâmı vatan birküldür» denildi. mazlum milletlerden bahsedildi bütün mazlum milletlerden ve emperyalizme karşı dövüşlerinden onların. incecik ak yünden ehramı. Đradei Milliyeye müstenit bir Şûrayı Millî'den. Erzurum'da on dört gün sürdü Kongre : orda. Erzurumlu türkülere. Buna rağmen. topraktır damı.» Hattâ casuslar vardı içerde. Erzurum güzelleri giyer. Orda. bir Şûrayı Millî'den bahsedildi. balam. .Erzurum'da yaz gelip de bastı mıydı sıcaklar. Yürek boynun büker. Halim selimdir Erzurum'un adamı ve lâkin dönmesin gözü bir kere!..

şu halde. amma bugün bu.» denildi.«Kabul olunmaz.» Buna rağmen. diyorlardı. Türk halkından kesmişlerdi umudu. kalacak elde. Yağdırıldı telgraflar Erzurum'a : «Amerikan mandası altına girelim. kabullenmez yılgınlığı. diyorlardı. buz tutar yiğitlerin bıyığı.. paşalar.. Memâliki Osmaniye'nin cümlesine şâmil Amerikan mandaterliğini talep etmeği memleketimiz için en nâfi bir şekli hal kabul ediyoruz. Erzurum'da kaskatı. Erzurum'un kışı zorludur balam.. . mümkün değil. diyorlardı. «Đstiklâl.» Fakat bu şekli halli kabul etmedi Erzurumlu. Đstanbul'da birçok hanımlar. birkaç vilâyet. beyler.. şâyanı arzu ve tercihtir. «Manda ve Himaye.» diye. dimdik ölür adam. diyorlardı. şu halde.

yirmi sene zahmet çekeriz. Đşte bu yüzden Amerika çok işimize geliyor.Đstanbul'da hanımlar. kravatlar. paşalar. Biz de on beş. tül perdeler. apoletler.» . Hem artık işi uzatmağa gelmez. içine girdiği memleket ve millet hayrına nasıl bir idare kurduğunu Avrupa'ya göstermek ister. sonra Yeni Dünya'nın sayesinde Đstiklâli kafasında ve cebinde taşıyan bir Türkiye vücuda geliverir. Çok tehlikeli anlar yaşıyoruz. geniş kafalı birkaç kişi belki kurtarabilir. Filipin gibi vahşi bir memleketi adam etti Amerika. çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleri ve biçare telgraf telleri devretmek için Amerika'ya Anadolu'yu şöyle diyorlardı Erzurum'dakilere : «Bizi bir başımıza bıraksalar. Sergüzeşt ve cidâl devri geçmiştir : Türkiye'yi. tarafgirlik. Ne olacak. şişeler. Amerika. cehalet ve çok konuşmaktan başka müspet bir hayat kuramayız. beyler.

Ve Đstanbul'dan gelen bazı zevat. Fakat ayak diredi efendiler : «Mandanın.» dediler. Ak koyunla kara koyunun geçitte belli olduğu günlerdi o günler. «Hem zaten.4 Eylül 919'da toplandı Sıvas Kongresi.» dediler. ve 8 Eylülde Kongrede bu sefer yine ortaya çıktı Amerikan mandası. sapsarı yılgınlıklarıyla beraber ve ihanetleriyle birlikte bir de Amerikan gazeteci getirmiştiler.» dediler. «Herhalde bir müzâherete muhtacız diyorum ben. . Ve Erzurumlulardan ve Sıvaslılardan ve Türk milletinden çok işbu Mister Bravn'a güveniyorlardı. Bu zevata : «Đstiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!» denildi. istiklâli ihlâl etmiyeceği muhakkak iken.

«birbirine mani şeyler değildir istiklâl ile manda. Cemiyeti Akvam nizamnamesine dahildir. Đstanbul'daki Amerikan dostlarımız : Mandamız korkunç değildir. «müstakil kalamayız böyle bir zamanda. Ve Allah muhafaza buyursun Đzmir kalsa Yunanistan'da ve harbetsek. diyorlar. vâridat ise 15 milyon ancak. düşmanımız vapurla asker getirir. Ve esasen. Biz Erzurum'dan hangi şimendiferle nakliyat yapabiliriz? Mandayı kabul etmeliyiz.» . hemen. biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz. borcumuz 500 milyon. diyorlar. «Onlar dretnot yapıyor.» dediler. Hem. Memleket harap. toprak çorak.» dediler.

Adapazarlıydı Kambur Kerim. mektep kitapları ve bir de saçları altın gibi sarı fakat alnı çizgiler içinde anası gelir. «Akıllı. mektebe. 335'te Kerim Eskişehir'e gitti. Sıvas. ya ölüm!» dedi. umutlu. . ya ĐSTĐKLAL. Kerim on dört yaşındaydı. sabırlı deli gönlüm. Seferberlik denince aklına Kerim'in : çok beyaz bir yastıkta kara sakallı bir ölü yüzü. bin dereden su getirdi Đstanbul'dan gelen zevat. Düşman elindeydi Eskişehir. Kambur Kerim de böyle dedi aynen.Ve böylece. Seferberlikte ölen babası marangozdu. Dayısı şimendiferde makinistti. mandayı kabul etmedi fakat. «Hey gidi deli gönlüm. teyzelerine ve dayısına. Fahri Bey çiftliğinde patates toplayıp kaz gütmek.» dedi.

Dümdüzdü fidan gibi ve dünyaya meraklı bir çocuktu. avuçlarının üstü esmer. kuru üzüm. Ambarda nohut çuvalları. Dayısı sürmeğe gittiği günler şimendiferi Kerim'e ekmek vermediğinden teyzeleri (çok uzun saçlı. içi ak ve tel örgülerin üzerinden Kerim'e bisküviti kutularla atan amcalardı.kamburu yoktu. gâvura karşı koyan zeybeklere göndereceğim. (şaşılacak şey. katırların yemesi için) ve sonra cephane sandıklarıyla silahlar. Bir gün dedi ki makinist dayısı Kerim'e : «Ambardan silâh çalıp bana getir. siyah gözleri parlak. bakla. ihtiyar iki kadın) Hintli askerlerle dost oldu Kerim. Kocaman bir ambarları vardı. Kerim içinde oynardı. Bunlar (şaşılacak şey) Türkçe bilmeyen ve siyah sakalları.» Ve ambardan silâh çaldı Kerim : .

yüzü gülmez bir paşaydı bu. Ve işte o günden sonra bugüne kadar kahraman bir türküdür ömrü Kerim'in. Ertesi gün Lefke köprüsünü atıp zeybekler gelince Eskişehir'e dayısı Kerim'i elinden tutup verdi onlara. Zaten çok sürmedi. Çatık kaşlı. . Eskişehir'den alıp onu «Kocaeli Grubu» paşasına götürdüler. Aldattı Hindistanlı dostlarını zeybekleri daha çok sevdiğinden. parlak kara sakallı amcalar gitti. sığırtmaç olmayı -zaten bilgisi vardı bundakayalardan genç bir keçi gibi inmeyi. Çabucak öğrendi Kerim ata binmeyi.bir bir tane daha beş on. Kerim geçirdi onları istasyona kadar.

Ve bir fidan gibi düz bir fidan gibi cesur bir fidan gibi vaadeden bir çocuğun sevinçle oynadığı bu müthiş oyun sürdü 1337'ye kadar. Hafif yağmur yağmıştı biraz önce.gizlenmeyi ormanda. Ve bütün bu marifetleriyle Kerim kaç kere ölüme bir kurşun atımı yaklaşarak ve «Geçmiş olsun» dedikleri zaman şaşarak düşman içinden geçip getirdi haber götürdü haber. bir oyun arkadaşı gibi sevdi çeteleri o. Durgun bir geceydi. Fakat ıslanmamış ki yerde yapraklar karanlıkta hışırtılarla yürüyordu beygiri Kerim'in. Kocaeli ormanı gürgen ve meşeliktir : yüksek kalın. Solda ilerde .. Onu namlı bir «kaptan» gibi saydı çeteler. Gökyüzü gözükmez..

Birdenbire durdu beygir. Beygirin başı gittikçe daha çok karanlığa giriyor. Kim bilir kaç saat böyle gidildi. Kâatlar götürmüş kâatlar getiriyor. -Ay doğmuş olacak ki ortalık aydınlıktıVe Kerim aynı hızla geldiği zaman . Đpsiz Recep'in yanından dönüyordu Kerim. Dizginleri bıraktı. Meşeleri ve gürgenleriyle orman karanlık bir rüzgâr gibi geçiyor iki yandan. Çocuğa art arda çarpıyordu ağaçlar. Şaşırdı Kerim. -Tekneciler'in ateşini görmüş olacaksonra birdenbire dörtnala kalktı.tepenin eteğinde ateş yanıyordu : «Tekneciler» diye anılan gâvur çetelerinin olmalı. heykel gibi. Orman bitti birdenbire. Dallardan damlalar düşüyordu Kerim'in yüzüne. Sarıldı beygirin boynuna. Deli gibi gidiyordu hayvan.

Doğruldu. mekkâre arabaları. Bindi beygire tekrar.Armaşa'nın altında Başdeğirmenler'e beygir ansızın kapaklandı yere. Kırılmıştı camı. Ve aklına ilk gelen şey saatına bakmak oldu. Sonra belki on gün. kağnılar. gitgide daralan nefesi. Kirezce'ye geldiler (Sapanca'yla Arifiye arası). Kerim durdu. tekerlendi Kerim. Adapazarı. Geyve'ye girdi ertesi akşam. Biraz zor nefes alıyordu. Sol kulağı kanıyordu Kerim'in. belki on beş. Uslu uslu yola koyuldular. Beli o kadar ağrıyordu ki inemedi beygirden indirdiler. sonra. . Kerim'i bir yaylıya bindirdiler. Hayvan topallıyordu biraz.

ve nihayet Hatçehan köyünden çıkıkçı Şerif Usta. ovdu Kerim'i bayıltıncaya kadar. Sonra. Usta. Hâlâ rüyalarında görür Kerim incecik bir yoldan eşekle gelip üzerine doğru eğilen bu çiçekbozuğu insan yüzünü. Konya. ÜÇÜNCÜ BAP YIL 1920 .Yahşıhan. Yirmi gün geçti aradan. Ve sonra bir ikindi vakti ziftin içinden Kerim'i kambur çıkardılar. Sile nahiyesi (burda malûl gaziler için takma kol ve bacak yapılıyordu). zifte koydu bu kırılmış dal gibi çocuk gövdesini.

Dumlupınar sırtlarındayız. Ateşi ve ihaneti gördük. Akhisar. Düşman ordusu yine başladı yürümeğe. Dayandık dayanmaktayız. 920'nin 29 Ağustos'u : Uşak düştü. Karacabey.. Yaralı ve dehşetli kızgın fakat toprağımızdan emin.ve ARHAVELĐ ĐSMAĐL'ĐN HĐKÂYESĐ Ateşi ve ihaneti gördük. çarpışarak çekildik. Nazilli düştü. Bursa ve Bursa'nın doğusunda Aksu.. .

500 asker kaçağı ve yeşil bayrağıyla Delibaş girdi şehre. 3 Ekim Konya. Sabah. Nisan. Anzavur isyanları.1920 Şubat. Ve 29 Aralık Kütahya : 4 top ve 1800 atlı bir ihanet yani Çerkez Ethem. Ve Manavgat istikametlerinde kaçıp ölümlerine giderken terkilerinde kesilmiş kafalar götürdüler. Ve aynı sıradan. koyun ve sığır sürülerini önüne katıp düşmana geçti. Mayıs. . Adapazarı : Đçimizde Hilâfet Ordusu. Yürekleri karanlık. Geyve. Alaeddin tepesinde üç gün üç gece hüküm sürdüler. bir gece vakti kilim ve halı yüklü katırları. Düzce. Bolu.

Beygirler çirkindiler. yüreklerinde müthiş bir ümit vardı. Đnsanlar.kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü. Đnsanlar devrilmişti. etlerinde kurşun yaralarıyla köy odalarında unutulmuştular. Đnsanlar uzun asker kaputluydu. Ve orda sargı. Đnsanların başında kalpak. yalnayaktı insanlar. atları ve kendileri semizdiler. kedersiz ve ümitsizdiler. Sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil. Ruhumuz fırtınalı. inanılmaz zaafları. deri ve asker postalları halinde . bakımsızdılar. etimiz mütehammil. yüreklerinde keder. Ateşi ve ihaneti gördük. Fakat bozkırda kişneyip köpürmeden sabırlı ve doludizgin koşmasını biliyorlardı.. silâhları ve beygirleriyle insanlardı dayanan. hasta bir fundalıktan yüksek değillerdi.. korkunç kuvvetleriyle.

korkuları.yan yana. merhametsizdiler. Koparılmış gibiydi parmakları saplandığı yerden eğrilip bükülmüştü ve avuçlarında toprak ve kan vardı. Ve asker kaçakları. Acıkmıştılar. kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları : hürriyet ve ümit. bedbahttılar. tuz ve sabun yüklü yaylıları. çıplak. sırtüstü yatıyorlardı. ölü ayaklarıyla karanlıkta köylerin içinden geçiyorlardı. çok uzaklardaki Đstanbul limanında. gecenin bu geç vakitlerinde. Şosenin ıssız beyazlığına inip nal sesleri ve yıldızlarla gelen atlıyı çeviriyor ve Bolu dağında ekmek bulamadıkları için deviriyorlardı uçurumlara : şayak. mavzerleri. cıgara kâadı. su ve rüzgârdılar. Ve çok uzak. .

suda ve rüzgârda ilk deniz yolculuğundan beri vardılar. Şimdi. büyük sırlarını götürüyorlardı. Dümende ve başaltlarında insanları vardı ki bunlar uzun eğri burunlu ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki sırtı lâcivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin zaferi için hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin . Tekneleri kestane ağacındandı. denizde bir insan sesinin ve demirli şileplerin kederlerini ve Kabataş açıklarında sallanan saman kayıklarının fenerlerini peşlerinde bırakıp ve karanlık suda Amerikan taretlerinin önünden akıp küçük. kurnaz ve mağrur gidiyorlardı Karadeniz'e. Şimdi.Onlar. üç tondan on tona kadardılar ve lâkin yelkenlerinin altında fındık ve tütün getirip şeker ve zeytinyağı götürürlerdi.

Esirlerini bordasına alıp kayboldu Đngiliz torpitosu. Rüzgar : yıldız .. dalgalar minare boyundaydılar ve başları bembeyaz parçalanıp dağılıyordu. Arheveli Đsmail bu ölen teknedendi.bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler.. Karanlıkta kurşunîi derisi kırmızıya boyanan baltabaş gemi Đngiliz torpitosudur.poyraz. Kerempe Fenerinin yirmi mil açığında. Ve dalgaların üstünde sallanarak alev alev yanan : Şaban Reisin beş tonluk takası. gecenin karanlığında. . Şaban Reisin teknesi ateşten diregiyle gömüldü suya.

bulutların ve dalgaların kalabalığı. «bu.» dedi. Arheveli Đsmail kendi kendine sordu : «Emanetimizle varabilecek miyiz?» Kendine cevap verdi : «Varmamış olmaz. .» Gece.Ve şimdi Kerempe Fenerinin açığında. sana emanettir. batan teknenin kayığında emanetiyle tek başınadır.» dedi. Đsmail'in etrafında hep bir ağızdan konuşuyordu. «hiç kimseye değil. fakat yalnız değil : rüzgârın.» Ve Kerempe Fenerinde düşman projektörü dolaşınca takanın yelkenlerinde. Tophane rıhtımında Kamacı ustası Bekir Usta ona : «Evlâdım Đsmail.

«Şaban Reis.» deyip atladı takanın patalyasına. Kavgadan . Elleri kanayarak çekiyor Đsmail kürekleri. «emaneti yerine götürmeliyiz. Ta karşıda bir kırmızı damla ışık görünüyor : Sıvastopol'a giden bir geminin sancak feneri. açıldı. bir sağnak daha. «Allah büyük ama kayık küçük» demiş Yahudi. peşinden üç-kardeşler. Rüzgâr tam kerte yıldıza dönüyor. reisinden izin isteyip. Ve denizi bıçak atmak kadar iyi bilmeseydi eğer alabora olacaktı. Đsmail bodoslamadan bir sağnak yedi.» deyip. Đsmail rahattır.Đsmail.

Emanet : bir ağır makinalı tüfektir. küreklerin sapını. Đsmail beklemiyordu bunu. En azdan on beş mil uzaktır en yakın sahil. Belki karayel gösterecek. Yüz kerte birden atlayıp rüzgâr bir anda bütün ipleri bıçakla kesilmiş gibi düştü. Rüzgâr karayel göstermedi. Đsmail unsurunun içinde. Fakat Đsmail ellerine güvenir. Dalgalar bir müddet daha . O eller ekmeği.ve emanetinden başka her şeyin haricinde. Rüzgâr bocalıyor. Ve Đsmail'in gözü tutmazsa liman reislerini ta Ankara'ya kadar gidip onu kendi eliyle teslim edecektir. dümenin yekesini ve Kemeraltı'nda Fotika'nın memesini aynı emniyetle tutarlar.

Đlkönce küfretti.yuvarlandılar teknenin altında sonra deniz dümdüz ve simsiyah durdu. bir sandal bir çift kürek ve durgun ölü bir deniz şeklinde gördü yalnızlığı. kırıldı kürekler. . Đsmail şaşırıp bıraktı kürekleri. yüklendi küreklere. Sular tekneyi açığa sürüklüyor. Ne korkunçtur düşmek kavganın haricine. Ve bir balık gibi ürkerek. Bir ürperme geldi Đsmail'in içine. Ve birdenbire öyle kahrolup duydu ki insansızlığı yıldı elleri. Artık hiçbir şey mümkün değil. Kaldı ölü bir denizin ortasında kanayan elleri ve emanetiyle Đsmail.

. Sonra. sana bu mektubu Ankara'da Kuyulu kahvede yazıyorum. malûm olmadı insanlara Arhaveli Đsmail'in âkıbeti.. Sonra.. Sonra.. eğilip okşadı mübarek emaneti.Sonra.. DÖRDÜNCÜ BAP NURETTĐN EŞFAK'IN BĐR MEKTUBU ve BĐR ŞĐĐRĐ Kardeşim. «elham» okumak geldi içinden. Hep aynı Anadolu havalarını çalıyor gramofon kocaman bir boru çiçeğine benzeyen ağzıyla. güldü.

. kendi dillerini. Fakat. Ankara'da çocuklara ders vermek. Öyle günlerde yaşıyoruz ki ben bir iş yapabildim diyebilmek için : hep alnının ortasında duyacaksın ölümü. Çocuklarımıza Türkçe okutmak.Dışarda yağmur.. Fakat bu dilin insanları için çakmak çalmak cehpede daha büyük daha güzel. bozkırda ateş hattına girmek haksız ve hazin bir iş bölümü. öğretmek. en taze dillerinden birini. Mektepten istifa ettim.. büyük şey. sevdirmek onlara dünyanın en diri. Biliyorum : iş bölümünden bahsedeceksin. Cepheye gidiyorum ihtiyat zabitliğiyle. güzel şey.

tam sana bunları yazarken asker geçiyor sokaktan . gözlerimin yaşına bak. garip bir şiir. Tıraşları uzamış biraz. Elâ gözlüler. Elleri büyük ve esmer. yağmurda harap postallarının meşinini ıslatarak Meclis'in önüne doğru iniyorlar. mavi gözlüler. dalgın ve yorgun. Yine birdenbire Yunus Emre geldi aklıma. Ve türkü söylerken.Bak. Đstasyona gidecekler. Bir şiir yazdım. «Türk Köylüsü» diye.. bu dünyaya dair kaygılarıyla. sesini incelterek marş okuyor genç Türk köylüsü : «Ankara'nın taşına bak. her nedense her zaman yaptığı gibi.. kara gözlüler. ..» Yüzleri mühim. Başka türlü anlıyorum ben Yunus'u : Bence onda bütün bir devir dile gelmiş Türk köylüsü : öte dünyaya dair değil..

babalar umudu keser. . analar. Ferhad'dır Kerem'dir ve Keloğlan'dır. Yol görünür onun garip serine. gözlerinden öperim.Bir tuhaf mı oluyor böyle günlerde şiir yazmak? Her ne hâl ise. hoşça kal. Kardeşin Nurettin Eşfak TÜRK KÖYLÜSÜ Topraktan öğrenip kitapsız bilendir. Hoca Nasreddin gibi ağlayan Bayburtlu Zihni gibi gülendir.

Bunu bir dediler mi. Ne kendi nefsini korur. bir yâr sever el alır. mahlûkat yerinden durur». Çarşambayı sel alır. «Yûnusû biçâredir Baştan ayağa yâredir».kahbe felek ona eder oyunu.. kanadı kırılır çöllerde kalır.» . ağu içer su yerine. toprağın nabzı başlar onun nabızlarında atmağa. ölmeden mezara koyarlar onu.. Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeyegörsün önlerine ve bir kerre vakterişip «-Gayrık yeter!. kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa... ne düşmanı kayırır. «Dağları yırtıp ayırır. O.» demesinler. «Đsrâfil sûrunu urur.

Devlet Basımevi. Bir ucu Ankara'da bulunan telin Đstanbul'da bulunan ucuna yanaşamayacak kadar şaşkın bir hale gelmiş olduklarına bilmem ki hükmetmek caiz olur mu?» (Nutuk. Đstanbul'da bulunan nâzır. 295. Đstanbul 1938) . s. Demek ki cümlesini heyecan ve helecan kaplamıştı. teşkilâtımız mensupları içinden bir zat çıkıp vaktiyle bize haber vermeği düşünmemiş olduğu anlaşılıyor. mebus.BEŞĐNCĐ BAP 920'NĐN 16 MARTI ve MANASTIRLI HAMDĐ EFENDĐ ve REŞADĐYELĐ VELĐ OĞLU MEMET'ĐN HĐKÂYESĐ «Bu hamiyetli ve cesur. Manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı. kumandan. Đstanbul felâketinden kim bilir haber almak için ne kadar intizarlar içinde kalacaktık.

Harbiye Nezareti telgrafhanesi buldu Ankara'yı : «Etrafta dolaşıyor Đngiliz askerleri. Đşte giriyorlar içeri. Berâyi malûmat arzolunur. Nizamiye kapısına. Đngilizler burdadır. Đngilizler bastı bu sabah Şehzadebaşı'ndaki Muzika karakolunu. Müsademe edildi. Şimdi işte Đngiliz askerleri giriyorlar nezarete.» . Öğleden evvel saat onda makina başında şöyle bir telgraf aldı Ankara'daki : «Der-aliye 16/3/1920. Teli kes.920'nin 16 Martı. Đşgal altına alıyorlar Đstanbul'u şimdi. Manastırlı Hamdi.» 920'nin 16 Martı.

Emri devletlerine muntazırım. Manastırlı Hamdi Efendi buldu Ankara'dakini tekrar : «Paşa hazretleri. Neticede bizden altı şehit. 16 Mart 1920 Hamdi» 920'nin 16 Martı. Durumu bir daha tekrar etti Hamdi Efendi : «Sabah bizim asker uykuda iken Đngiliz bahriye efradı karakolu işgal etmekte iken askerlerimiz uykudan şaşkın kalkınca müsademe başlıyor. Vaziyet vehamet kesbediyor efendim.920'nin 16 Martı. Harbiye telgrafhanesini de işgal etti Đngiliz bahriye askeri Tophane'yi de işgal ediyorlar bir taraftan. bir taraftan da zırhlılardan asker ihraç olunuyor. Paşa hazretleri. on beş mecruh olup Đngilizler zırhlıları rıhtıma yanaştırıp .

kurşuna dizdi kâfir ikimizi. Burası da işgal olunacaktır bir saata kadar. üçümüz : Abdullah çavuş. Şarkışla'dan Osman. Kovmuşlar. Đşte Beyoğlu telgraf memurları geldiler. Üçümüzü uykuda kesti kâfir. . Đşte Beyoğlu telgrafhanesi de yok. Đngiliz'in hepsi değil domuzu Sabaha karşı aldı canımızı. 920'nin 16 Martı Bozdoğan Kemeri'nde kurşuna dizdi kâfir ikimizi. bir de Zileli Abdülkadir. Şimdi haber aldım efendim. 920'nin 16 Martı basıldı Vezneciler'de karargâh.Beyoğlu ve Tophane'yi işgal edip.» 920'nin 16 Martı uykuda kesti kâfir üçümüzü. Uyan be tosunum uyan.

Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı. bastı göğsüne kâfirin dizi. Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi. 920'nin 16 Martı uykuda kesti kâfir üçümüzü. Üçümüzü uykuda kesti kâfir. Soktu Osman'ın karnına kasaturayı. Senin ırzını kurtardım Đstanbul'um. 920'nin 16 Mart sabahı. yere serdim iki Đngiliz'i. kurşuna dizdi ikimizi. Dört çocuk babasıydı Abdullah çavuş. Üçümüzü uykuda kesti kâfir. Doymadı dünyasına Abdülkadir. kurşuna dizdi ikimizi. Sana can feda çakır gözlü gülüm. . Şimdi üçümüz : Abdullah ve Osman ve Abdülkadir. taşları yan yana yatar Eyüp'te. karakolun karşısında bırakmadım elimden silâhı.

ALTINCI BAP MUHAREBELER . Uykuda kestiler üçümüzü.. son mekânı şöyle dursun.Arama. kara kaytan bıyıklı bir şehit.. kurşuna dizdiler ikimizi. adını da bilen yok. belki maşrıkta. Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi. Bir de altıncımız var. belki mağripte. Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı. biz de bilemeyiz yerini. bulamazsın ikimizin kabrini.

Ve nihayetinde düşmanlar karın üstünde top arabaları. hamsin ya başladı.. Zemheriler bitti diyelim. sandıklar dolusu konyak. kaçarlarken. rüzgâr.. Birinci Đnönü. yavrum.ve DÜŞMAN ELĐNDE KALANLAR ve KARTALLI KÂZIM'IN HĐKÂYESĐ Đnönü meydanı. Bu. soğuklar insanı arı gibi haşlıyor. Sonra. ya başlıyor. köprüleri yaktılar. Kan gövdeyi götürdü. altı kamyon bıraktılar. sonra ikincisi : 23 Mart 1921 günü . köyleri. Muharebe beş gün beş gece sürdü. yavrum.

Atların makanizması. Saat altı otuz. 30 : Kavgaya devam. Ve ertesi gün 1 Nisan : Metristepe aydınlanıyor. topçu ve piyade bizden üç kere fazla.düşmanın Bursa ve Uşak grupları üstümüze yürüyor. namlusu yoktur ve kılıç çıplak. bizim atlımız çok. 26 Mart : Akşam. 28. Onlarda. ucuz bir demirdir. 29. 27 Mart : Bütün cephelerde temas. Ve Martın 31'inci gecesinde. Sağ cenah ilerimize yanaştılar. . (ayışığı var mıydı bilmiyorum) Đnönü karanlığı sesler ve kıvılcımlarla doluydu. hartucu.

Bir yaz gecesi. Dünyada yalnız pırıltılar ve böceklerin sesi. Basarak aldık Adapazarı'nı. 8 Nisandan 11 Nisana kadar : Dumlupınar. Sonra. Sonra. Düşman. Sakarya'yı üç yerinden sallarla geçiyoruz. kısmen gemilere binerek denizden ve kısmen Karamürsel üzerinden Bursa'ya çekilip boşalttı Đzmit şehrini gece yarısı. Haziran. Sonra 23 Ağustos : . Düşman muharebe meydanını silâhlarımıza terketmiştir. Ve dolaşıp Sapanca Gölü'nün sazlıklarını yanaştık Đzmit'in doğusunda çuha fabrikasına.Bozöyük yanıyor.

Ve Sakarya'dan bu havalide yalnız. Bizim kırk bin piyademiz. üç yüz topu vardır. dört bin beş yüz atlımız. dağlar. çatal tırnaklı karacalar su içmektedir.Sakarya melhamei kübrâsı ki devamı 13 Eylül gününe kadardır. Gökler-dağı. Ankara suyunun döküldüğü yerden Eskişehir kuzeybatısına kadar . düşmanın seksen sekiz bin piyadesi. Harp meydanının kuzey yanı Sakarya ve dağlardır : keskin ve dik yamaçlarıyla ve kireçli toprakları ve kayalarında tek başlarına birbirinden uzak haşin ve münzevi çam ağaçlarıyla Abdülselâm-dağı.

.Sakarya mecrası uçurumlar içinden geçmektedir. bu nehrin ve bizim önümüzde yirmi iki gün ve gece fasılasız dövüşüp düşman ordusu ric'ata mecbur kaldı. Buna rağmen : Sene 1922 ve 15 vilâyet ve sancak ve 9 büyük şehir düşman elindedir. Güneyde ve güneydoğuda yapraksız ve hazin geniş ve uzun ve insana bıraktığı hiçbir şeye acımadan ölmek arzusu veren Cihanbeyli ovası : çöl. Đnanılmaz şeyler düşmandadır ki bunların arasında : 7 göl. bu dağların. Bu çölün. 11 nehir ve köklerinde baltamızın yarası ..

ve 19 körfez ve liman ki belki birçoğunun rıhtımı. gurbette göründüğümüz ve neden ve niçin olduğunu sormadan çöle. fakat onlar tahta iskeleleri ve kederli balıkçılarıyla bizimdiler. 3 deniz. göz alabildiğine yol : sılaya gittiğimiz. Çanakkale'ye. ölüme gittiğimiz yol ve sonra toprak ve o toprağın insanları : . yeşil fenerleri yoktur ve belki sularında ateş kayıklarının ışıltısından başka ışık yanmadı. bir tersane. sonra. mendireği. iki silâh fabrikası.ve yangınlarıyla bizim olan yüz kere yüz bin dönüm orman. Sonra. 6 kol tren hattı. kırmızı.

klaptan işlemeli eğerleriyle meşhur Manisa'lı saraçlar. öyle ıssız. yol kıyılarında ve istasyonlarda açlar ve kurnaz ve cesur ve ağırbaşlı ve çapkın ve kütleleriyle delikanlı Đstanbul ve Đzmir işçileri ve zahire ve kantariye tâcirleriyle eşraf ve âyân. davarlı ve davarsız. 15 vilâyet ve sancak ve 9 büyük şehir düşman elindedir. yarım meşin çizmeli ve ham çarıklı köylüler. Mehtaplı bir gece. kıl çadırlı yürükleri Aydın'ın. gümüş bir kutunun içindesin : ortalık öyle bir tuhaf aydınlık. ortakçı.Uşak tezgâhlarının halı dokuyanları. . maraba. ırgat. ve sonra.

Köylerde teşkilât kurmuş tercüman Mansur : satıyor bizimkileri. Đşte sökün etti Mansur karşıdan : beygirin üzerinde. Đngiliz kadanası. Yatıyor filintasının arkasında Kartallı Kâzım. Kendi halinde yürüyor hayvan ortasında demiryolunun sallana sallana.Ya çok seslidir ya hiç ses vermez mehtaplı gece zaten. . Kâzım iyi hesaplamış herifin geçeceği yeri. Kâzım emir aldı merkezden : Gebze'deki Đngiliz'in tercümanı vurulacak. Beygir yüksek. Kız gibi Osmanlı filintası. Parlıyor arpacık namlının ucunda : yüz yıllık yoldaymış gibi uzak ve bir damlacık.

Yaklaştıkça büyüyor herif. -ağaç çınar-. Çevrildi Kâzım'ın başı kuşun uçtuğu yana. desdeğirmi. Kuş ürkmüş olacak. tekrar göz. Tercüman herhalde bırakmış dizginleri. başı sallanıyor. mehtapla yüz yüze geldiler.ağır ağır. nişan aldı sallanan başına Mansur'un. Ve Kâzım'ın gözünü aldı âdeta. arpacık ve filintayı ateşlediği zaman . Mehtap koskocaman. Zaten mehtapta heybetli görünür insan. bembeyaz. gez. Soldaki yamaçtan bir taş parçası düştü. belki de uyuyor üzerinde beygirin. Bir kuş uçtu sağdaki ağaçtan. Zaten bu yüzden. Arada kaldı kalmadı dört yüz adım. namlıyı kaldırdı birazcık Kâzım.

Dördüncü kurşun. . kaçıyor bayır aşağı.ilk kurşun Mansur'un başını delecek yerde galiba omuzuna girdi. Üçüncü kurşun. Yetiştirdi ikinci kurşunu Kâzım. Mansur doğruldu ansızın. üzerinden kâatları alacak. sonra kurtuldu ki ayağı yıkılıp kaldı olduğu yerde. ellişerden iki yüz metre eder. Fakat bir ayağı üzengiye takılı kalmış. Herif «Hınk» dedi bir. Arada dört telgraf direği yalnız. Yamaca sardı beygir. Filintayı omuzladı Kâzım. sürüklendi kaçan hayvanın peşinde biraz. Tercüman düştü beygirden. beygirin başını çevirdi dörtnal kaçıyor. Beygirin üstünde sola yıkıldı Mansur. Kalktı Kâzım. yürüdü Mansur'a doğru.

. tahta iskelesi iner denizin içine kadar. Mansur suya giriyor. Pencere kapandı. Deniz kıyısına indiler. Galiba bir kadın baktı dışarıya. Boğazlanıyormuş gibi bağırdı Mansur. Beşinci kurşunu yaktı Kâzım. Kâzım da bıraktı koşmayı. yürüyor. Yürüyor sarhoş gibi sallanarak.Yıkıldı herif. Art ayakları kırılmış bir hayvan gibi sürünüp tırmanıyor.. Doğruldu yine Mansur. Tercüman attı kendini tahta iskeleye. bir pencere açıldı. Koştu Kâzım. Orda boş bir fabrika var. bir de beyaz bir ev. kâatlar ıslanacak. ışık söndü. kaçmıyor artık. Suya düşüp kaldı önde giden ve Kâzım tazelerken şarjörü bir ışık yandı beyaz evde.

Namussuzun biriydi Mansur. ay da denize düşmüş toplanıp dağılıyor. Kaç kişinin başını yedi. muhakkak. Düşmana satılmıştı. Kâatlar kan içindeydi. Demek istediğim. .. malûm. lâfı uzatmıyalım. orası öyle. Fakat kan kapatmıyor yazıyı. Velhasıl. böyle günlerde bile.Hay anasını. böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp ortalık duruldukta. Ama ne de olsa mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu. Mansur'un işini bıçakla bitirdi Kâzım. dağılıp toplanıyor. ya insanlarda yürek dediğin taştan olacak. yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit üzüntü çekmemek için..

YEDĐNCĐ BAP 922 AĞUSTOS AYI ve KADINLARIMIZ ve 6 AĞUSTOS EMRĐ . Kâzım'ınki taştan değildi çok şükür. Ne malûm? dersen : Dövüştü pir aşkına.. Ve kavga bittiği zaman ne çiftlik sahibi oldu. ne apartıman..yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin. kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan. fakat namuslu. Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı. yaralandı birkaç kere ve saire.

Gece aydınlık ve sıcak . ve pırıltılar vardı hasta. dağlar öyle uzakta. kırık boynuzlarında ve ayakları altından akan toprak. sanki gidenler hiçbir zaman hiçbir menzile erişmiyecekti. Ayın altında öküzler başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi ufacık. Toprak öyle bitip tükenmez.ve BĐR ÂLETLE BĐR ĐNSANIN HĐKÂYESĐ Ayın altında kağnılar gidiyordu. Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru. Ve onlar ayın altında dönen ilk tekerlekti. kısacıktılar. Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle. toprak ve topraktı.

Ve kadınlar. bizim kadınlarımız şimdi ayın altında kağnıların ve hartuçların peşinde . ince. Ve kadınlar birbirlerinden gizliyerek bakıyorlardı ayın altında geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine. ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar. odunda ve pazardaki ve karasabana koşulan ve ağıllarda ışıltısında yere saplı bıçakların oynak. yârimiz ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız ve ekinde. kocaman gözleriyle anamız. bizim kadınlarımız : korkunç ve mübarek elleri. avradımız.ve kağnılarda tahta yataklarında koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı. küçük çeneleri. tütünde.

5 tayyare. aynı yorgun alışkanlık içindeydiler. yer değiştirecek. Gecenin içinde toprak. Birinci ve Đkinci ordular. 98956 tüfek. kıt'aları. Ve ayın altında kağnılar yürüyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru. «6 Ağustos emri» verilmiştir.harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi aynı yürek ferahlığı. Gecenin içinde rüzgâr. Hatıralara bağlı. hatıraların dışında. 2500 küsur kılıç ve 186326 tane pırıl pırıl insan yüreği ve bunun iki misli kulak. Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde ince boyunlu çocuklar uyuyordu. 2800 küsur mitralyöz. süvari alaylarıyla yer değiştiriyordu. 325 top. ayak ve göz kımıldanıyordu gecenin içinde. kol. gecenin içinde : . kağnıları.

tahtaları ve etleriyle birbirine sokulup. Ve onların arasında Birinci Ordu Đkinci Nakliye Taburu'ndan Đstanbullu şoför Ahmet ve onun kamyoneti vardı. inatçı ve şirret. yorgun ayakları. âletler ve hayvanlar. demirleri. topraklı elleriyle yürüyorlardı.insanlar. kocaman. Kırılıp dağlarda kalan sol arka makası yerine şasinin altına. korkunç ve sessiz emniyetlerini birbirlerine sokulmakta bulup. Bir acayip mahlûktu üç numrolu kamyonet : Đhtiyar. cesur. dingilin üzerine budaklı bir gürgen kütüğü sarmış olmasına rağmen ve kalb ağrılarıyla ve on kilometrede bir karanlığa yaslanıp durduğu halde ve vantilâtöründe dört kanattan ikisi noksan iken şahsının vekarlı kudretini resmen biliyordu : «6 Ağustos emri»nde ondan ve arkadaşlarından .

Ay battı. âletlerin ve kağnıların yanından geçip Afyon . Ahmet'in kafasında uzak bir şehir ve bir şarkı vardı. Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet.» diye bahsediliyordu.. Đhzar ve teşkil olunanlar..Ahırdağları ve imtidadına doğru iniyorlardı.«. bu meyanda Ahmet'in kamyoneti. güneşli karpuz kabuklarıyla bir deniz kıyısındadır şehir.. çınar dibinde iki mars bir oyunla yenip Bücür'ü. ihzar ve teşkil edilmiş bulunan ve cem'an 300 ton kabiliyetinde kabul olunan 100 kadar serî otomobil. Bu şarkı nihaventtir ve beyaz tenteli sandalları. Arkadaşlar ileri geçtiler.. Manzara yıldızlardan ve dağlardan ibaret. . insanların. siyah mavnaları. Vantilâtörde adedi devir düşüyor gibi.

mutfaktan gelirmiş. Motor mızıkçılık ediyor. sol kolda seyyar kitapçı : «Hikâyei Billûr Köşk». altı cilt «Tarihi Cevdet» ve «Fenni Tabâhat». Ne diyorduk oğlum Ahmet? Dökmeciler sağda kalır. çeşmeyi geç. uskumru dolmasına da bayılırım pek. orda. Harbiye Nezareti'nin arka duvarında siyah çarşaflı bir kadın çömelip yere darı serper güvercinlere ve papelciler şemsiye üstünde papaz açarlar.kalk. mektep bahçesi. köşede. . yani yemek pişirmek. Hani. medreseler. sıra servilerin önünden yürü. Tabâhat. bizi dağ başlarında bırakacak meret. derken. Uzunçarşı'ya saparken.

Urgancılarda yüz parça yelkenli gemiyi ve hesapsız katır kervanlarını donatacak kadar urgan. Đlerde bir süvari kolu gidiyor. Sandalyacılar. tavla pulcuları. halat ve dökme tunçtan çıngıraklar satılır. Kuruyemişçiler. Zindankapı. saptılar sola.Yaldızlı kuyruğundan tutup bir salkım üzüm gibi yersin. Ve sen Đstanbullu. ne çeşitli hünerleri var. Uzunçarşı'yı dikine inersin. sen kendi ellerinin hünerine alışmış olduğundan şaşarsın Đstanbullulara : ne kadar ince. mavnaları. Urgancılar. tesbihçiler. dersin. Rüstem Paşa Camii. güneşli karpuz kabuklarıyla . Babacafer. Uzakta Balıkpazarı. Yemiş iskelesindeyiz : sandalları.

. Sol arka lastik hava mı kaçırıyor ne? Đnip baksam. Tam Kasımpaşa'ya yaklaştık.... Lastik hava kaçırıyor. yeşil zeytin tanesi gibi gözler.. bacakları biraz çarpıktı ama.. Derdine deva bulmazsak eğer. Yemiş iskelesinden dilenci vapuruna binip Eyüp'te Niyet Kuyusu'na gittikti. Eller.yüzüne hasret kaldığım deniz. Elleri yumuk yumuk. Kriko. Pompa. Küfreden ve küfrettiğine kızan elleri . Üç numrolu kamyonet durdu. Dur bakalım Babacafer. Karanlık.. Kaşları da hilâl gibi çekikti.. beyaz başörtüsü.

sana tek başına verilmiştir üç numrolu kanyonet. hani bir koyun varmış. Yedek? Yok. külot. Dağlarda avaz avaz imdat istemek? Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet.. Đç lastik boydan boya patladı.. gömlek ve kalpak ve kırmızı kuşak. Soyundu. kendi bacağından asılan bir koyun..lastikte ve ihtiyar tekerlekte dolaşırken Ahmet hatırladı : bir gece nüzüllü babaannesini sedirden sedire taşırken kadıncağız. Ahmet'i postallarının üstünde çırılçıplak . Ceket.. Hem. Süleymaniyeli şoför Ahmet soyun. pantol. don.

. Bu şarkı nihaventtir. dayan da dağlar anadan doğma görsün şoför Ahmet'i... Hiçbir zaman böyle merhametli bir ümitle sevmedi hiçbir insan hiçbir âleti. Deniz kıyısında bir şehir.. Beyaz başörtüsü..... şişirdiler. Saatta elli yapıyoruz. Dayan ömrümün törpüsü.bırakarak dış lastiğin içine girdiler. SEKĐZĐNCĐ BAP . dayan arslan...

ne toprak kokusu vardır. Gündüz güneşin.30.26 AĞUSTOS GECESĐNDE SAATLAR ĐKĐ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADAR ve ĐZMĐR RIHTIMINDAN AKDENĐZ'E BAKAN NEFER Saat 2. daha yakın. aşkımıza ve kendimize dair sesler geldiği için kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi . Ve şimdi gece olduğu için ve dünya karanlıkta daha bizim. Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır. ne kuş sesi. ne ağaç. gece yıldızların altında kayalardır. daha küçük kaldığı için ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten evimize.

Ovada Akarçay bir pırıltı halinde ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var : Akarçay belki bir akar su. Ve kocaman çiçekleri eflâtun kırmızı beyaz ve sapları bir. belki bir ırmak. Akarçay Dereboğazı'nda değirmenleri çevirip ve kılçıksız yılan balıklarıyla Yedişehitler kayasının gölgesine girip çıkar. Düşman üç saatlik yerdedir ve Hıdırlık-tepesi olmasa Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek.okşayarak gülümseyen bıyığını seyrediyordu Kocatepe'den dünyanın en yıldızlı karanlığını. Küzeydoğuda Güzelim-dağları ve dağlarda tek tek ateşler yanıyor. belki küçücük bir nehirdir. bir buçuk adam boyundaki .

Düşündü birdenbire kayalardaki adam kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.haşhaşların arasından akar. öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam . Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu. ne kadar uzundular? Birçoğunun adını bilmiyordu. Yunan'dan önce ve Seferberlik'ten evvel Selimşahlar Çiftliği'nde ırgatlık ederken Manisa'da geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek. Ve yıldızlar öyle ışıltılı. Ve Afyon önünde Altıgözler Köprüsü'nün altından gündoğuya dönerek ve Konya tren hattına rastlayıp yolda Büyükçobanlar Köyü'nü solda ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp gider. yalnız. Kim bilir onlar ne kadar büyük.

saatı sordu. Halimur . Paşalar onun arkasındaydılar.nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel.Ayvalı hattı üzerinde manga mevziindedir. Bıraksalar ince. O. uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı. Saat 3. Sarışın bir kurda benziyordu.» dediler. birdenbire beş adım sağında onu gördü. Đzmirli Ali Onbaşı (kendisi tornacıdır) karanlıkta gözyordamıyla . Paşalar : «Üç. Yürüdü uçurumun başına kadar.30. durdu. Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. eğildi. rahat günlere inanıyordu ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında.

Đkinci esmer. vuracaktı amcasını vuranı tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam. Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı. Mehmet oğlu Osman'dı. inanılmıyacak kadar büyük ayaklı bir adam. yine de dimdik ayakta kalabilir. . Beşinci. Yedinci. Çanakkale'de. Sakarya'da yaralandı ve gözünü kırpmadan daha bir hayli yara alabilir. Đnönü'nde. Üçüncü kekemeydi fakat bölükte yoktu onun üstüne şarkı söyliyen. memlekette toprağını ve tek öküzünü ihtıyar bir muhacir karısına bıraktığı için kardeşleri onu mahkemeye verdiler ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için ona «Deli Erzurumlu» derdiler. Altıncı.sanki onları bir daha görmiyecekmiş gibi baktı manga efradına birer birer : Sağda birinci nefer sarışındı.

uzakta.Söğütlüdere mıntıkası. Herkes yerli yerinde.Sekizinci. kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru. Saat 4. makanizmalar üzerinde. Ve Đzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki : tavşan korktuğu için kaçmaz kaçtığı için korkar. korkmıyacaktı bu kadar bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp birbirine böyle vurmasalar. Gözler karanlıkta. Eller yakında. Đçi rahattır. Ağzıkara . durdu boyun büküp el kavuşturup sabah namazına. On ikinci Piyade Fırkası. Tabur imamı mevzideki biricik silâhsız adam : ölülerin adamı. Đbrahim. .

Đkinci Süvari Fırkası'ndan Dördüncü Bölük..45. . Geride. siyah bıyıklı süvari ellerinin tersiyle yüzünü örttü. atları. sütbeyaz bir Denizli horozu. siyah bıyıklı süvari. kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor. Karşı dağlar ardında. köylerde bir horoz öttü. Saat 4. çınar dibinde. Ve sarkık. yenseler de âdâyı. Köyler.Cennet. kantarmasında köpük. ebedî bir istirahattır. beygirinin yanında duruyordu. meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir Cenâbı rabbülâlemîne şühedâyı. Sandıklı civarı.. düşman elinde kalan bir başka horoz vardır : baltaibik. Sarkık. Ve yenilseler de. Çukurova beygiri kuyruğunu karanlığa vuruyordu : dizkapaklarında kan.

nasıl anlatsam. Darülmuallimin mezunu Nurettin Eşfak.. «Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak». fakat onun. mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak konuşuyor : -Bizim Đstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var. ben.Düşmanlar herhal onu çoktan kesip çorbasını yapmışlardır. bakın : «Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın. bilmem ki. uzunu. Saat beşe on var. Kırk dakka sonra şafak sökecek. inandıklarının hepsine inanmıyorum. inanmış adam. gelecek günler için .» Hayır.. On beşinci Piyade Fırkası'ndan iki ihtiyat zabiti ve onların genci. Tınaztepe'ye karşı Kömürtepe güneyinde. Meselâ. Âkif.

en ön sırada. ön safta. Kokusu tütmeğe başladı : Anadolu toprağı uyanıyor. «Kim bilir belki yarın.gökten âyet inmedi bize. Dağlar aydınlanıyor.. Topçu evvel mülâzımı Hasan'ın . Bir yerlerde bir şeyler yanıyor. Ve bu anda. Onu biz. kalbi bir şahan gibi göklere salıp ve pırıltılar görüp ve çok uzak çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak bir müthiş ve mukaddes mâcereda. şahlanıp ölesi geliyordu insanın. Gün ağardı ağaracak.» Saat beşe beş var. Bir şarkı istiyorum zaferden sonrasına dair.. kendimiz vaadettik kendimize.

Kumral başını gökyüzüne çevirdi. Baktı. öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki bütün ömrünü ve hâtırasını ve yedi buçukluk bataryasını ağlanacak kadar küçük buluyordu.. bütün âletleriyle ve vatan uğrunda.Yarım saat sonra demek.Saat kaç? . yani.. on beşlik obüslere kadar. kalktı ayağa. yıldızları ağaran muazzam karanlığa. Şimdi bir hamlede o kadar büyük. toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle Birinci ve Đkinci ordular baskına hazırdılar. 98956 tüfek ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden yedi buçukluk şnayderlere. . . Yüzbaşı sordu : .yaşı yirmi birdi.Beş.

. Bunlar : Karahisar güneyinde 50 ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler. . Sonra. düşmanın müstahkem cepheleri düştü. düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihâta ettik Aslıhanlar civarında 30 Ağustosa kadar.Alaca karanlıkta. Sonra. bir çınar dibinde. Sonra. Ve başladı topçu ateşiyle ve fecirle birlikte büyük taarruz.Beş otuz. 30 Ağustosta düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu. beygirinin yanında duran sarkık. Sonra. Nurettin Eşfak baktı saatına : ... Sonra. Sonra.. siyah bıyıklı süvari kısa çizmeleriyle atladı atına.

. Gözler hayretle yandılar : önünde. yan yana yatan postalları her seferkinden kocamandılar. Nurettin dedi ki : «Teselyalı Çoban Mihail. Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak'ın ayağı. Baktı yukarı. Ve bu postallar daha bir hayli zaman üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından seyredip güneşli gökyüzünü .Esirler arasında General Trikopis : Alaturka sopa yemiş bir temiz ve sırmaları kopuk frenk uşağı. baktı karşıya. 31 Ağustos günü ordularımız Đzmir'e doğru yürürken serseri bir kurşunla vurulan Deli Erzurumluydu.» Nurettin dedi ki : «Seni biz değil. sırtüstü.» Sonra.. Devrildi.. Kürek kemikleri altında toprağı duydu. buraya gönderenler öldürdü seni.. Sonra.

. Sonra. Solda. nalların. ellerin ve gözlerin pırıltısı ardarda çakan aydınlık bir bütündü. Kaçanı kovalamıyordu yalnız ulaşmak da istiyordu bir yerlere ve sadece kahretmiyor yaratıyordu da.. Ve kılıçların. Kan içindeydi yüzü gözü.. Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala. Sonra. sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden ve Deli Erzurumlu ölürken kederinden yüzlerini toprağa döndüler.. Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü ve şu türküyü duydu : «Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim. .ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler. ilerdeydi Ali Onbaşı.

. bir daha açılmasın. dişler kenetli..Bilekler kan içinde. Sonra. bu cennet bizim.»> Sonra. Ve biz de burda bitirdik destanımızı. sevinçten. bu hasret bizim. yok edin insanın insana kulluğunu.. Türk halkıyla beraber seyretti Đzmir rıhtımından Akdeniz'i.. Doğudan Batıya. Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine. bu cehennem. ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benziyen toprak. bu dâvet bizim. Kapansın el kapıları. Güneyden Kuzeye. ümitten ağlıya ağlıya. 9 Eylülde Đzmir'e girdik ve Kayserili bir nefer yanan şehrin kızıltısı içinden gelip öfkeden..

onlar ki toprakta karınca. suda balık.. câhil. 941 Bursa Hapisanesi.Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap. 939 Đstanbul Tevkifanesi. hakîm ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır. Türk halkı bağışlasın bizi. korkak. kitabımızda yalnız onların mâcereları vardır.. cesur. 940 Çankırı Hapisanesi. havada kuş kadar çokturlar. .

En yalnız dalganın üzerinde boş bir konserve kutusu...LODOS Başlangıç Kim bilir kaç milyon ton ağırlığında ummanda çalkalanmakta su. +1 Bir aydır ki hapisane geceleri böyledir : kızgın dişi kediler — apışları ıslak tüyleri diken diken enselerinde diş yerleri — bazan kuş bazan insan sesi çıkarıp .

bereketli bir rahimde yenmek ölümü. Lodos.. Nasıl şiddetli nasıl sıcak esiyor..dolaşıyorlar gebe kalana kadar. yaratmak seninle beraber : sevgilim. Biz altı yüz adet kadınsız erkeğiz. Hava lodos. Nasıl şiddetli nasıl sıcak esiyor. Fırtına. . En müthiş kudretim yasak bana : yeni bir hayat aşılamak. Alınmış elimizden doğurtmak imkânımız. Mevsim bahara yakın.. Mevsim bahara yakın... yasak bana etine dokunmak senin..

ve başından uçan miğferi yuvarlanıyor önünde rüzgârın.Bir yerlerde bir cam kırıldı yine — bu gece bu üçüncüsü —.. +3 Fabrikanın avlusunda elektrik ışığı. ucunda ince bir telin sallanıyor iki yana. küt.. küüüt. Hangi boş koğuşun kapısı açık kalmış. örtülüyor altında karların.. +2 Tepedelen cephesinde bir ceset. Boynu çıplak. nasıl çarpıyor. . Bir kadın..

. +5 Đnce uzun kılçıklardan ibaret kalan kavak ağaçları aydınlıktılar mehtâbolmadığı halde. Ve kalın ve dallı budaklı kestaneler kımıldanıyor . +4 Ovaya dörtnala yaylılar iniyor : çıngıraklar hamutlarında beygirlerin.uzun saçlarıyla etekleri uçarak atölyenin kapısında.. Rüzgâr vurdu putrellere. Atölyenin saçağından büyük bir buz parçası düştü yere.. Ve iki yanda çırpınan muşambalarıyla koşuyorlar gece yarısı denize doğru....

bu uğultu. Mevsim bahara yakın ve doğumun — korkunç güzel ve sıcaktır — günü doldu dolacak.1. Buna rağmen bu lodos.. 23.1941 .. Buna rağmen havada dişi bir ten kokusu ve yüklü bir yumurtalığın sıcaklığı.. Gebelik... Dağlarda kar çözülüyor. Gebe. Yürüyor usareler yapraksız dalların ucuna doğru..— iki yana sallanıyor değil ağır ağır yer değiştiriyorlar âdeta — gidiyordu göz alabildiğine yıldızların ışığında yapraksız ahşap kalabalığı.

yapamazdı yapısını. bahçesinde ebruliii hanımeli açan bir ev. çalamazdı kapısını bahçesinde ebruliiii hanımeli açan evin.MAVĐ GÖZLÜ DEV. Ve elleri öyle büyük işler için hazırlanmıştı ki devin. Minnacık bir kadın sevdi. Kadının hayali minnacık bir evdi. MĐNNACIK KADIN VE HANIMELLERĐ O mavi gözlü bir devdi. . Bir dev gibi seviyordu dev.

girdi zengin bir cücenin kolunda bahçesinde ebruliiii hanımeli açan eve. dev gibi sevgilere mezar bile olamaz: bahçesinde ebruliiiii hanımeli açan ev..O mavi gözlü bir devdi. Ve elveda! deyip mavi gözlü deve. Mini minnacıktı kadın. Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev. Minnacık bir kadın sevdi. NERDEN GELĐP NEREYE GĐDĐYORUZ? . Rahata acıktı kadın yoruldu devin büyük yolunda.

taşta. günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların. yıkan da yaratan da biziz bu güzelim. yüreğimizin. toprakta. tunçta. . Çocuklar ölebilir yarın. Kanlı ayak izlerimiz mi önümüzdeki yollarda duran? Bir cehennem çıkmazında mı sona erecek önümüzdeki yollar? 1 Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler. çelikte ve pılastikte. çocukların avuçlarında yeşerecekler. ellerimizin. bu yaşanası dünyada. Arkamızda kalan yollarda ayak izlerimiz kanlı. yaratan da biziz. kolumuzu uzunlaştırdığımızdan beri bir lobut boyu ve taşı yonttuğumuzdan beri yıkan da. arkamızda kalan yollarda ulu uyumları aklımızın.Başlangıç Doğrultup belimizi kalktığımızdan beri iki ayak üstüne. tuvalde.

arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan. Yeller eser yerinde. 2 Bir şehir vardı. kırematoryum. Yüz şehir vardı. çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında arkalarında bir avuç kül bile değil. ne kuşpalazından. Negatif resimcikler boşluğun karanlığında. yaşanmamış günlerimiz çocukların avuçlarıyla birlikte yok olan. Beş şehir vardı. Kırematoryum. kırematoryum. düşerek de değil kuyulara filân. Yeller eser yerinde. Negatif resimcikler boşluğun karanlığında. Yeller eser yerinde. Yok olan şehirlere şiirler yazılmayacak. .hem de ne sıtmadan. çocuklar ölebilir yarın. çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın. Bir deniz görüyorum ölü balıklarla örtülü bir deniz.

ölmek istemiyorum.şair kalmayacak ki. . Ak yastıkta üzüm karası saçlar. ölülere ağlayacak gözler kalmayacak ki. Penceren kalmayacak. Yok olmuş olan dalların üstünden o bulutlardır geçen. Kuzeye götürmeyin beni. ne karlı ağaçlar. ne bulvarlı sokak. Adamlar paltolu. ağaçlar karlı.. Pencerende bir sokak bulvarlı. Eller kalmayacak. Negatif resimcikler dalların altındaki yok olmuş olan dalların altındaki. Batıya götürmeyin beni.. Güneye götürmeyin beni.. Ölülere ağlanmayacak.. Ölmek istemiyorum.. ne ak yastıkta üzüm karası saçlar.. ölmek istemiyorum. ne paltolu adamlar. Odan sıcak.

. çoluk çocuk. ölmek istemiyorum. Doğuya götürmeyin beni. Ekmek hepimize yetmiyor. yorgunluk da göz alabildiğine. saman damlarımızla iki milyardan artığız. 3 Tahta. teneke. kitap da yetmiyor.Ölmek istemiyorum. O bulutlardır geçen yok olmuş olan dalların üstünden. beton. hastalık kederi. Ölmek istemiyorum. kocalmak kederinden . Bırakmayın beni burda. Hürriyet hepimize yetebilir ve sevda kederi. erkek.. kadın. ama keder dilediğin kadar. toprak. ayrılık kederi. götürün bir yerlere. Hürriyet hepimize yetmiyor.

gayrısı aşmayabilir eşiğimizi. Kitap hepimize yetebilir. Ormanlarınki kadar uzun olabilir ömrümüz. Yeter ki bırakmayalım, yaşanmamış günlerimiz yok olmasın çocukların avuçlarıyla birlikte, boşluğun karanlığına çıkmasın negatif resimcikler, yeter ki ekmek ve hürriyet yolunda dövüşebilmek için yaşayabilelim.

Çağırı

Tanrı ellerimizdir, Tanrı yüreğimiz, aklımız, her yerde var olan Tanrı, toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve pılastikte ve bestecisi sayılarda ve satırlarda ulu uyumların.

Đnsanlar sizi çağırıyorum : kitaplar, ağaçlar ve balıklar için, buğday tanesi, pirinç tanesi ve güneşli sokaklar için, üzüm karası, saman sarısı saçlar ve çocuklar için.

Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler,

günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların, çocukların avuçlarında yeşerecekler.

22.11.962

NĐKBĐNLĐK

Güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler göre-ceğiz... Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar, ışıklı maviliklere süre-ceğiz... Açtık mıydı hele bir son vitesi, adedi devir. Motorun sesi. Uuuuuuuy! çocuklar kim bilir ne harikûlâdedir

160 kilometre giderken öpüşmesi...

Hani şimdi bize cumaları, pazarları çiçekli bahçeler vardır, yalnız cumaları yalnız pazarları.. Hani şimdi biz bir peri masalı dinler gibi seyrederiz ışıklı caddelerde mağazaları, hani bunlar 77 katlı yekpare camdan mağazalardır. Hani şimdi biz haykırırız Cevap: açılır kara kaplı kitap: zindan.. Kayış kapar kolumuzu kırılan kemik kan. Hani şimdi bizim soframıza haftada bir et gelir. Ve çocuklarımız işten eve sapsarı iskelet gelir..

Hani şimdi biz.. Đnanın: güzel günler göreceğiz çocuklar güneşli günler göre-ceğiz. Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar, ışıklı maviliklere süre-ceğiz.....

1930

NĐYAZALANT SÖMÜRGESĐ

Afrika, Niyazalant sömürgesi. Saat sabahın dördü. Dipçikler kapıları dövdü ve işte fotoğraf : Zenci kardeşlerim bir don bir gömlek ve ayakları çıplak ve pembe avuçlu elleri kıvırcık başlarının üzerinde

dizilmişler duvar diplerinde.

Tıpkı bizim gibi, bizim de dipçikle dövüldü kapılarımız, bizim de ellerimiz havada, ayaklarımız çıplak, ama bizde de bize bağlı duvar diplerinde esir kalıp kalmamak.

1962

O VE AKSAKALLILAR

Yeşil selviler, beyaz mezar taşları ve elyazma kitaplar vardı manzarada. Gün akşama yakındı ve durgundu.

Bir yemiş sofrasının başında bağdaş kurmuş gibi oturmuşlardı etrafına ibret aynasının. Aksakalları bilgin, gözleri genç, elleri yorgundu, ilhamlı, vahim ve dalgındılar. O, birdenbire meclise geldi dedi : «— Đbret aynasından bakıp

çubuklarını yakıp şerh ü izah edenler. Değişmekte olanı görüp içine girip değiştirmektir hüner. Ve sanmayın ki değişen başı boş bir oktur, kanunu ve nizamı yoktur. Ben, bilip bildiririm ki : Rab ve kitap ve saçı rüzgârda uçan «kahraman» değil, (karanlık orman, tuzlanmamış deri, budaklı lobut ve taş baltadan beri) Onlar'dır büyük macerayı yapan. Onlar ki toprakta karınca suda balık havada kuş kadar çokturlar.

Korkak, cesur cahil, hakîm ve çocukturlar. Ve kahreden yaratan ki Onlar'dır, şarkılarımda yalnız Onlar'ın maceraları vardır...»

ONUN DOĞUŞU VE DEMĐRHANE BACASI

Demirhane bacası ki yağmurda ümitsiz ve müntekim dururdu. Ve rüzgâr ki kendini kaldırıp kaldırıp demirhane bacasına vururdu. Ve siyah bir yelken gibi gece rüzgârdayken, sahip değilken ağaçlar dallarına, kuşlar kanatlarına, ve çekerken karanlıktan yıldırımları toprak, insanlar ve âletler bırakıp kaldırımları derin uykulardayken bir zemin katında bir çocuk doğdu. Yıldızlar teker teker deste deste yandılar. Yıldızlar, onun çocuk gözleri gibi aydınlık ferah veren

kerim olandılar... Demirhane bacası ışıyıp gülümsedi, dedi :

« — Zemin katında doğan bil ki o dur. Rehber ve delil ki o dur. Fikri derin, şefkati gani, gazabı yamandır, âletsizlerin oğlu, âletsizlere âlet verecek olandır. O, onların içinde, onların önünde o, matem gecesinde, kavga yerinde, bayram gününde o. Ve o her yanından ana kucağı gibi saracaktır onları. Ona ram olacak dört kadim unsur : âteş ve toprak, rüzgâr ve yağmur. Ve körler hikâyesinin son babını o, tekmil ettirecektir. Yazacaktır insanoğlu öz kitabını bilerek isteyerek.»

Sustu demirhane bacası. Söküyor şafak.

ORKESTRA

Bana bak! Hey! Avanak! Elinden o zırıltıyı bıraksana! Sana, üç telinde üç sıska bülbül öten üç telli saz yaramaz!

Bana bak! Hey! Avanak! Üç telinde üç sıska bülbül öten üç telli saz dağlarla dalgalarla kütleleri ileri atlatamaz!

Üç telli saz yatağını değiştirmek isteyen nehirlerden:köylerden, şehirlerden aldığı hızla, milyonlarla ağzı bir tek ağızla güldüremez! Ağlatamaz! hey! hey! üç telli sazın üç telinde öten üç sıska bülbül öldü acından. Onu attım köşeye! hey! hey! üç telli sazın ağacından deli tiryakilere içi afyon lüleli bir çubuk yaptılar!

Hey! Hey! Dağlarla dalgalarla, dağ gibi dalgalarla dalga gibi dağ-lar-la başladı orkestram! Hey! Hey! Ağır sesli çekiçler sağır örslerin kulağına Hay-kır-dı!. Sabanlar güleşiyor tarlalarla, tarlalarla! Coştu çalgıcı başı, esiyor orkestram dağlarla dalgalarla, dağ gibi dalgalarla, dalga gibi dağ-lar-la.

1921

OTOBĐYOGRAFĐ 1902'de doğdum doğduğum şehre dönmedim bir daha geriye dönmeyi sevmem üç yaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim on dokuzumda Moskova'da komünist Üniversite öğrenciliği kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu ve on dördümden beri şairlik ederim kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir ben ayrılıkların kimi insan ezbere sayar yıldızların adını ben hasretlerin hapislerde de yattım büyük otellerde de açlık çektim açlık gırevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir otuzumda asılmamı istediler kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini verdiler de otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu .

elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum Pırağ'dan Havana'ya Lenin'i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924'de 961'de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır partimden koparmağa yeltendiler beni sökmedi yıkılan putların altında da ezilmedim 951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün 52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile aldattım kadınlarımı konuşmadım arkasından dostlarımın içtim ama akşamcı olmadım hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana başkasının hesabına utandım yalan söyledim yalan söyledim başkasını üzmemek için ama durup dururken de yalan söyledim .

bindim tirene uçağa otomobile çoğunluk binemiyor operaya gittim çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye ama kahve falıma baktırdığım oldu yazılarım otuz kırk dilde basılır Türkiye'mde Türkçemle yasak kansere yakalanmadım daha yakalanmam da şart değil başbakan filân olacağım yok meraklısı da değilim bu işin bir de harbe girmedim sığınaklara da inmedim gece yarıları yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında ama sevdalandım altmışıma yakın sözün kısası yoldaşlar bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da insanca yaşadım diyebilirim ve daha ne kadar yaşarım .

11 Eylül 1961 / Doğu Berlin.başımdan neler geçer daha kim bilir. 1947 . ÖLÇÜ Sevdiğin müddetçe ve sevebildiğin kadar. sevdiğine her şeyini verdiğin müddetçe ve verebildiğin kadar gençsin.

Şilebin vinci çıkartmıştı nâşınızı ve paydostan önce yıkamıştı kıpkırmızı kanınız . kömür küfesiyle beraber ambarın dibine. Buyrun. hoş gelip sefalar getirdiniz. Neden öyle yüzüme bir tuhaf bakılıyor? Osman oğlu Hâşim. oturun dostlar hoş gelip sefalar getirdiniz. Đstanbul limanında kömür yüklerken bir Đngiliz şilebine. Biliyorum... hani siz ölmüştünüz kardeşim. Yüzünüzde yıldızların aydınlığı başucumda durup el ele verdiniz. oturun dostlar. Ne tuhaf şey. ben uyurken hücreme pencereden girdiniz.ÖLÜME DAĐR Buyrun. Ne ince boyunlu ilâç şişesini ne kırmızı kutuyu devirdiniz.

simsiyah başınızı. Kim bilir nasıl yanmıştır canınız.. oturun. Ayakta durmayın.. Siz de ölmediniz miydi? Çocuklara sıtmayı ve açlığı bırakıp çok sıcak bir yaz günü yapraksız kabristana gömülmediniz miydi? Demek ölmemişsiniz? Ya siz? Muharrir Ahmet Cemil? Gözümle gördüm tabutunuzun toprağa indiğini.. Yayalar-köylü Yakup. Yüzünüzde yıldızların aydınlığı hoş gelip sefalar getirdiniz. ben sizi ölmüş zannediyordum. iki gözüm.. merhaba. hücreme pencereden girdiniz. .

Hem galiba tabut biraz kısaydı boyunuzdan.. herhangi bir şahın bir gemi ambarında bir kömür küfesiyle öldüğünü?. hoş gelip sefalar getirdiniz.» Hâşim.. . o ilâç şişesidir rakı şişesi değil. Onu bırakın Ahmet Cemil.. vazgeçmemişsiniz eski huyunuzdan. neden şaşıyorsunuz? Hiç duymadınız mıydı kardeşim. oturun dostlar.— «aynı haşmetle vurur şahı fakiri. Bir eski Acem şairi : «Ölüm âdildir» — diyor. buyrun. Başucumda durup el ele verdiniz... Ben sizi ölmüş zannediyordum.. yapyalnız dünyayı unutabilmek için ne kadar çok içerdiniz. Günde elli kuruşu tutabilmek için.

» Şişeyi bırakın Ahmet Cemil. ölümün âdil olması için hayatın âdil olması lâzım. böyle hışımla nereye gidiyorsunuz? . Dostlar beni bırakıp. Yakup. dostlar. Yaşarken bir kerre olsun böyle gülmemişsinizdir. bitsin sözüm. diyorsunuz.Bir eski Acem şairi : «Ölüm âdildir» — diyor. Bir eski Acem şairi : «Ölüm âdil. Fakat bekleyin.. iki gözüm... Bir eski Acem şairi.. Biliyorum..... ne güzel güldünüz. Boşuna hiddet ediyorsunuz.

. ...PĐRAYE ĐÇĐN YAZILMIŞ : SAAT 21-22 ŞĐĐRLERĐ Ne güzel şey hatırlamak seni : ölüm ve zafer haberleri içinden.. Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının. güneşli bir rahatlık ve etin daveti : kıpkızıl çizgilerle bölünmüş sıcak koyu bir karanlık. Ne güzel şey hatırlamak seni : bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin ve saçlarında vakur yumuşaklığı canımın içi Đstanbul toprağının. hapiste ve yaşım kırkı geçmiş iken. Đçimde ikinci bir insan gibidir seni sevmek saadeti.....

Ne güzel şey hatırlamak seni... ... ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım. hapiste ve yaşım kırkı geçmiş iken.. Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine : bir çekmece bir yüzük. hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek : filânca gün. falanca yerde söylediğin söz. Ne güzel şey hatırlamak seni : ölüm ve zafer haberleri içinden. yazmak sana dair..Ne güzel şey hatırlamak seni. Ve hemen fırlayarak yerimden penceremde demirlere yapışarak hürriyetin sütbeyaz maviliğine sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım. kendisi değil edasındaki dünya.

umutlu. sevinçli. kelimelerin insandılar. Mahzundular. etindendiler.. madde gibi ebedî. 21 Eylül 1945 . onlar : kadın ve yoldaş olan. el gibi ağır ve yıldızlar gibi pırıl pırıl kelimeler. Kelimelerin geldiler bana... kahramandılar. yüreğinden.20 Eylül 1945 Bu geç vakit bu sonbahar gecesinde kelimelerinle doluyum. göz gibi çıplak. acıydılar. onlar : ana. zaman gibi.. Kelimelerin getirdiler seni. kafandan.

güler senin altın gözlerinin içi. Đnsanlar... daha güzel günlere insanları taşır. şarkı dinlerim : içinde sen.. dünyanın hali gibi halimiz. çalışırım : . oğlumuz iyileşir. senin yorgun ellerinde ağır başın. dünyanın hali gibi halimiz.. 22 Eylül 1945 Kitap okurum : içinde sen varsın.Oğlumuz hasta. babası çıkar hapisten. Oturdum ekmeğimi yerim : karşımda sen oturursun. babası hapiste.

şu anda.. ayakta mı? Kolunu kaldırmış olabilir. şimdi? Belki dizinde bir kedi yavrusu var. konuşamayız seninle.— O şimdi ne yapıyor. uzanmış mı. — her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren . şimdi. Belki de yürüyordur. duyamayız sesini birbirimizin : sen benim sekiz yıldır dul karımsın. beyaz. her yerde «hâzırı nâzır»ımsın. adımını atmak üzredir.. şimdi? Evde mi. 23 Eylül 1945 O şimdi ne yapıyor şu anda şimdi. kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi!. sokakta mı. — hey gülüm. Sen ki. okşuyor. çalışıyor mu.karşımda sen...

. .— Ve ne düşünüyor beni mi? Yoksa ne bileyim fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi? Yahut.. 24 Eylül 1945 En güzel deniz : henüz gidilmemiş olanıdır. şimdi?... şu anda. şimdi. Ve sana söylemek istediğim en güzel söz : henüz söylememiş olduğum sözdür.. canımın içi ayaklar!.sevgili. En güzel çocuk : henüz büyümedi. insanların çoğunun neden böyle bedbaht olduğunu mu? O şimdi ne düşünüyor. En güzel günlerimiz : henüz yaşamadıklarımız..

.25 Eylül 1945 Saat 21. Yaşamak : ümitli bir iştir. Bu sefer hapislik uzun sürdü biraz : 8 yıl. Ufak iş bizimkisi. nerdeyse koğuşların kapıları kapanır. . 26 Eylül 1945 Bizi esir ettiler. seni duvarların dışında. Meydan yerinde kampana vurdu... bizi hapse attılar : beni duvarların içinde. sevgilim.. yaşamak : seni sevmek gibi ciddî bir iştir.

çalışkan. 30 Eylül 1945 Seni düşünmek güzel şey ümitli şey dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey..Asıl en kötüsü : bilerek.. bilmeyerek hapisaneyi insanın kendi içinde taşıması.. Đnsanların birçoğu bu hale düşürülmüş.... 1 Ekim 1945 Dağın üstünde : . iyi insanlar ve seni sevdiğim kadar sevilmeye lâyık. namuslu. ben artık şarkı dinlemek değil şarkı söylemek istiyorum. Fakat artık ümit yetmiyor bana.

. aynı kiraz dalı bir kere bile sallanmaz aynı rüzgârla.. cesur kanatlar vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımızı. Ben seni isterim : senin gibi güzel. Taşır havamızda sessiz. Bugün de : sensiz.akşam güneşiyle yüklü olan bir bulut var dağın üstünde. Biliyorum henüz bitmedi . dost ve sevgili olsun hayat... Birazdan açar kırmızı kırmızı : gecesefaları birazdan açar kırmızı kırmızı. Kapı kapalı : zorlayıp açmak ister. yani yarı yarıya dünyasız geçti bugün de. Ağaçta kuşlar cıvıldaşır : kanatlar uçmak ister. 2 Ekim 1945 Rüzgâr akar gider.

.sefaletin ziyafeti. yorgunluğu ölesiye ve birbirimizden ayrı düşmeyi. sevgilim.. sevgilim. . üşümeyi. 5 Ekim 1945 Đkimiz de biliyoruz. Henüz öldürmek zorunda bırakılmadık ve öldürülmek işi geçmedi başımızdan. öğretebiliriz : dövüşmeyi insanlarımız için ve her gün biraz daha candan biraz daha iyi sevmeyi.. öğrettiler : aç kalmayı. Bitecek fakat. Đkimiz de biliyoruz....

6 Ekim 1945 Bulutlar geçiyor : haberlerle yüklü. ağır...» — diye.. Benim bağırasım gelir : — «P î r â y e . Buruşuyor hâlâ gelmeyen mektup avucumda. 7 Ekim 1945 Đnsan çığlıkları geçti geceleyin açık denizleri rüzgâr-larla. Altı yıldır sürülmedi bu tarla. duruyor olduğu gibi tank paletlerinin izleri... P î r â y e !. . Yürek kirpiklerin ucunda uzayıp giden toprak uğurlanır. Dolaşmak tehlikeli hâlâ geceleyin açık denizleri.. Tank paletlerinin izleri kapanır bu kış karla.

. Bir bakıyorsun ki ana avrat söver gibi.. Çekilmez bir adam oldum yine : . Fakat Ezrailin sofrasından dönenler döndüler verilmiş kararlarla. azgın bir hayvanı döver gibi bugün çalışıyorum. gözümün nuru. Ve beni çileden çıkartıyor büsbütün kendime karşı duyduğum nefret ve merhamet. aksi. gözümün nuru. yine yalan söylüyor antenler : alın teri tacirleri kapatabilsin diye defteri yüzde yüz kârla.. 8 Ekim 1945 Çekilmez bir adam oldum yine : uykusuz..Ah. nâlet. sonra bir de bakıyorsun ki ağzımda sönük bir cıgara gibi tembel bir türkü sabahtan akşama kadar sırtüstü yatıyorum ertesi gün.

Sebep yok. Bir şeyler soruyormuşun. . Islak dudakların kapanıp açılıyor. aksi. olması da imkânsız. Kırmızı kafesinde. nâlet. Başını kaldırdın.. Yine her seferki gibi haksızım. 9 Ekim 1945 Dün gece rüyama girdin : dizimin dibinde oturuyormuşun.uykusuz. Bu yaptığım iş ayıp rezalet. sesini duymuyorum ama. kanaryamın : «Memo»mun türküsü. kocaman. Gecenin içinde bir yerlerde aydınlık bir haber gibi saat çalıyor.. Fakat elimde değil seni kıskanıyorum beni affet. Havada fısıltısı başsızlığın ve sonsuzluğun. sarı gözlerini bana çevirdin.

Kitabın üstünde uyuyakalmışım meğer.sürülmüş bir tarlada toprağı itip yükselen tohumların çıtırdısı ve bir kalabalığın haklı ve muzaffer uğultusu geliyor kulağıma.. Senin ıslak dudakların hep öyle açılıp kapanıyor sesini duymuyorum ama. bir buğday tarlasında.. Yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum.. . Kahrederek uyandım... Düşünüyorum : yoksa senin miydi bütün o sesler? 10 Ekim 1945 Gözlerine bakarken güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma.. durup dinlenmeden değişen ebedî madde gibi gözlerin : sırrını her gün bir parça veren fakat hiçbir zaman büsbütün teslim olmayacak olan. ekinlerin içinde kayboluyorum.

çalıştık gücümüzün yettiği kadar seni bahtiyar kılalım diye. işte geldik gidiyoruz şen olasın Halep şehri.» 27 Ekim 1945 . Đçimiz rahat. devam ediyor hayat. son defa dönüp baktığımızda şehre.18 Ekim 1945 Kale kapısından çıkarken ölümle buluşmak üzre.. şu sözleri söyleyebileceğiz : «— Pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü. Devam ediyor bahtiyarlığa doğru gidişin. gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk. gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi. sevgilim..

Bana öyle gelir ki belki bin yıllık bir ömrün macerası geçti başımızdan. yaş kemâlini buldu. Sevgilim. . Bir elmanın yarısı biz yarısı insanlarımız. Ama biz hâlâ güneşin altında el ele yalnayak koşan hayran gözlü çocuklarız. Bir elmanın yarısı sen yarısı ben ikimiz.Bir elmanın yarısı biz yarısı bu koskoca dünya...... 28 Ekim 1945 Itır saksısında artan koku.. denizlerde uğultular ve işte dolgun bulutları ve akıllı toprağıyla sonbahar.

. mevsim sonbahar. sevgilim... 8 Kasım 1945 Uzaktaki şehrimin damları üzerinden ve Marmara denizinin dibinden geçip sonbahar topraklarını aşarak olgun ve ıslak . ağır kızıltılar.5 Kasım 1945 Çiçekli badem ağaçlarını unut.. Değmez. Sevgilim. Islak saçlarını güneşte kurut : olgun meyvelerin baygınlığıyla pırıldasın nemli. bu bahiste geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.

. Havayı dinliyorum : nabız yavaşladı.. Ovada kavaklar soyunuyor.geldi sesin. Uludağda. Ve biz yine bir kış daha geçireceğiz : büyük öfkemizin içinde ve mukaddes ümidimizin ateşinde ısınarak. .. Sonra. 12 Kasım 1945 Damardan boşanan kan gibi ılık ve uğultulu son lodoslar esmeye başladı. nerdeyse girecek gebe-uykularına toprak. Đpekböceği tohumları kışlaklarına gitti gidecek. telefon simsiyah kapandı. Bu.. zirvede kar ve Kirezli-yaylada şahane ve şipşirin yatmış uykudadır kırmızı kestane yapraklarının üstünde ayılar. üç dakikalık bir zamandı. sonbahar bitti bitecek.

Kara haberler geliyor uzaktaki şehrimden : namuslu... — diyorlar. sevgilim. milleti.. — kırıp geçirdi açlık. — diyorlar... senin hayalin gibi gözlerimde taşıdığım şehir..13 Kasım 1945 Tarif kabul etmez... torbamın içinde götürdüğüm ve evlât acısı gibi yüreğimde. — Đstanbulun sefaleti. — diz boyu. hangi hapiste yatsam sırtımda. ... verem illeti. — diyorlar. fakir insanların şehri — sahici Đstanbulum. ... çalışkan. Şu kadarcık kız çocuklarını.. — yangın yerlerinde. sinema localarında.. — diyorlar. senin mekânın olan ve nereye sürülsem.. ..

bir yandan bahar fidelerine yer açılıyor.. Bense hasretinle dolu ve büyük yolculukların sabırsızlığıyla yüklü yatıyorum demirli bir şilep gibi Bursada. Bir yandan kışa girilmekte. . kaldır. kuşan. tohum saçılıyor. giyin. böyle bir günde yılgın ve kederli değil. benze bahar ağaçlarına. Hapisten mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına. geniş alnını. 1945 yılı Aralık ayının dördü Đlk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan.. Ve zeytin devşirilmekte. öpülesi çizgilerle kırışık beyaz..20 Kasım 1945 Saksılarda hâlâ tek tük karanfil bulunursa da ovada güz nadasları yapıldı çoktan..

sevgilim.. böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı Nâzım Hikmetin kadını. meyve çağında ağacın. 6 Aralık 1945 Onlar ümidin düşmanıdır. 5 Aralık 1945 Delindi sintine. Bu dünya.. .. esirler parçalamakta pırangaları. Yıldız-poyrazdır esen. bu korsan gemisi batacaktır.ne münasebet. taş çatlasa batacak. tekneyi kayaların üstüne atacak. Ve senin alnın gibi hür.. akar suyun. ferah ve ümitli bir âlem kuracağız Pirâyem.

Karabük fabrikasında tesviyeci Hasana düşman. sana düşman.serpilip gelişen hayatın düşmanı.. bana düşman. dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya.. fakir-köylü Hatçe kadına. dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla bu güzelim memlekette hürriyet. vatan ki bu insanların evidir. Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına : — çürüyen diş.. dökülen et —. Ve elbette ki. onlar vatana düşman.. bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler. sevgilim. 7 Aralık 1945 Bursada havlucu Recebe. düşünen insana düşman. elbet. ırgat Süleymana düşman. . sevgilim.

«— Ata binmesini de bilmezsin. dörtnala sürmek dağlara doğru atı. yeni bir huy edindim hapiste : seni sevdiğim kadar değilse de . Havada serin havada is kokusu gibi bir şey : havada kar kokusu var.. Ve dağlar dumana batık kurşunî.. Tamam.diyeceksin ama şakayı bırak ve kıskanma..12 Aralık 1945 Ağaçlar ovada son bir gayretle pırıldamakta : pul pul altın bakır tunç ve tahta.. sonbahar belki bugün bitti artık...» —. Şimdi dışarda olmak. Yaban kazları hızla gelip geçti demin herhal Đznik gölüne gidiyorlar. Öküzlerin ayakları yaş toprağa gömülüyor yumuşacık. sırılsıklam.

. Göz alabildiğine Bursa ovasında kış : başsızlık ve sonsuzluk geliyor akla. 14 Aralık 1945 Hay aksi lânet. Sevgilim.. Ve karın altında mağrur hamarat sürüp gidiyor hayat... 13 Aralık 1945 Gece kar birdenbire bastırmış. .... Bembeyaz dallardan dağılan kargalarla başladı sabah. Ve ikiniz de uzaktasınız. fena bastırdı kış..hemen hemen ona yakın seviyorum tabiatı. değişti mevsim çekişen gelişmelerden sonra bir sıçramakla.

memleketimizde ve şehrimizde bu işte de çoğunluk bizde. heyûlâ filân değil.. uçsuz bucaksız ve yaratılmadı. Evde de satılacak bir şey kalmamıştır. ressamı illetî-ûlâ filân değil.. . yarı tok üşümek : dünyada. RUBAĐLER BĐRĐNCĐ BÖLÜM 1 Bir gerçek âlemdi gördüğün ey Celâleddin. Yarı aç. Gece erkenden yatağa gir.Sen ve namuslu Đstanbulum ne haldesiniz kim bilir? Kömürün var mı? Odun alabildin mi? Camların kıyısına gazete kâadı yapıştır.

. o dışımdaki âlemin bende akseden hayâlidir. Vurdum...» — dedi bana günün birinde. Ve aslından en uzak ve aslına en yakın hayâl bana ışığı vuran yârimin cemâlidir.. düştü parçalandı ayna. 2 Ruhum ne ondan önce vardı. kayboldu hayâl ve lâkin çok şükür sevgilim duruyor yerli yerinde.. 4 Muşambanın üstüne resmini bir kerecik çizdim ama .Ve senin kızgın etinden kalan rubailerin en muhteşemi : «Suret hemi zıllest. 3 Sevgilimin hayâli dile geldi aynanın üzerinde : «— O yok.. ben varım. ruhum onun.» filân diye başlayan değil.. ne ondan ayrı bir sırrın kemâlidir..

6 Öptü beni : «— Bunlar.günde bin kere resmin çıktı bende tepemden tırnağıma... «Đster gökyüzünde seyret. «Bu ıtır senin icâdın değil. 7 Bu bahçe.. şehrimde gerçekten varsın etinle kemiğinle ve balından mahrum edildiğim kırmızı ağzın.» — dedi. yıldızlar vardır.» — dedi. saçlarımdan uçan bahardır. kocaman gözlerin gerçekten var ve âsi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki dokunamıyorum bile. ister gözlerimde : «körler onları görmese de. bu mehtaplı gece . bu yasemin kokusu. kâinat gibi gerçek dudaklardır. fakat ne tuhaf şey hayâlin onda daha çok kalacak benden uzun ömürlüdür muşamba. 5 Sarılıp yatmak mümkün değil bende senden kalan hayâle.. bu nemli toprak.» — dedi. Halbuki sen orda...

ve merhaba kâinat... düşünmeyen hayat.. 8 «— Paydos.. ağlamak bitti çocuğum.. 10 .. 9 Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha. konuşmayan..» — diyecek bize bir gün tabiat anamız. çünkü o ben gelmeden...» Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak : görmeyen.pırıldamakta devâmedecek ben basıp gidince de. — «gülmek.. ben geldikten sonra da bana bağlı olmadan vardı ve bende bu aslın sureti çıktı sadece. güzelim dünya elvedâ.

bal başka petekleri doldurmakta devâmedecek.Balla dolu petek yani gözlerin güneşle dolu. 11 Ne nurdan ne çamurdan. sevgilim.. otomobil. kedisi ve kedinin boynundaki boncuk yuğrumlarındaki farkla hepsi aynı hamurdan... gözlerin toprak olacak yarın.. 1 Düşünüyorum.. . Ve ey güneş gözlü sevgilim. «Cotigo.. 12 Lahana. ergo sum»1 değil bu haşmetli ailede varız da düşünebilmekteyiz. sevgilim. Gözlerin. veba mikrobu ve yıldız hep hısım akrabayız.. demek ki varım..

. düşünemeyen kuşsun.» 2 . ekmek almaya bile yetmiyor param. yırtık pabuçlu adam : «— Ben.13 Aramızda sadece bir derece farkı var. «şaraba değil. bu nimetleri yıldızlarından çok olan dünyada açım. Baktı ona gül bahçesinin yanından geçen uzun burunlu. düşünebilen adam.» — dedi Hayyam. tasın toprakla dolmadan. sen kanatları olan. ĐKĐNCĐ BÖLÜM 1 «— Şarapla doldur tasını... ben elleri olan.. işte böyle kanaryam.» — dedi.

. gecikmeyi affetmeyen fabrikanın canavar düdüğüydü uğuldayan. simsiyah bir evde... ömrün kısalığını tatlı bir kederle düşünerek şarap içmek lâle bahçesinde.. 5 . vakti ganimet bil uyanılmaz uykulara varmadan : yâkut şarabı billûr kadehe doldur.Ölümü. seher vaktidir ey delikanlı uyan.. 3 Ömür gelip geçiyor. Perdesiz.... zemin katında. 4 Geçmiş günün hasretini çekmem — yalnız bir yaz gecesi bir yana — ve gözümün son mavi pırıltısı bile gelecek günün müjdesini verecek sana. Bu tatlı keder doğduk doğalı nasibolmadı bize : bir kenar mahallede. buz gibi odasında uyandı delikanlı... ayın altında.

hasret ve ümitten ibâret ben. konuştum.Ben.. gonga tam şafak vakti vurulacak. Ya hiç yokmuşsun gibi unutulursun . ya düşman. spiker. sesim bir tohum gibi ağır ve çıplak : — Kalbimin saat ayarını veriyorum. tepeden tırnağa kavga. ben. tepeden tırnağa iman. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM 1 Đnsan ya hayrandır sana. bir insan.. Türk şairi komünist Nâzım Hikmet ben. 6 Ben.

. tortusu dibe çöken bir su gibi duruldu. 4 Gün iyiden iyiye ışıdı artık.. Sevgilim. 3 Kim bilir belki bu kadar sevmezdik birbirimizi uzaktan seyredemeseydik ruhunu birbirimizin.ya bir dakka bile çıkmazsın akıldan. berraklaştı ortalık. Kim bilir felek ayırmasaydı bizi birbirimizden belki bu kadar yakın olmazdık birbirimize.... 2 Çürüksüz ve cam gibi berrak bir kış günü sımsıkı etini dişlemek sıhhatli. sanki seninle yüz yüze geldim birdenbire : . beyaz bir elmanın.. karlı bir çam ormanında nefes almanın bahtiyarlığına benzer seni sevmek. Ey benim sevgilim.

Đnsanoğlunun ömrü belki lüzumundan fazla kısa belki lüzumundan fazla uzun. ŞABAN OĞLU SELĐM ĐLE KĐTABI I ĐSTANBUL'DA.. .. yanarak parmakları şerrârelerden insan yüreklerine dokundu bu elleri yirmi beş senedir yani bir rubu asır hapisane kaleminde mukayyit kulunuzun... alabildiğine aydınlık.aydınlık.. BALIKPAZARI'NDA. BĐR MEYHANEDE BĐR HAPĐSANE MUKAYYĐDĐ «— Yanarak..

Bu hâyı huy bu hâyı huy neden? Ve insanlar neden dolayı şu tabakta yatan uskumru gibi mahzun? Kıyamet günü bir suali var Ezraile hapisane kaleminde mukayyit kulunuzun.... Zifiri karanlık Balıkpazarı.. "Ağlamaktan. Hiç adam asılırken gördünüz mü? Yarın bir tane asacağız....Bir tek daha içelim. şafakla şafakla beraber... ." Muallim Naci merhum... "havâda yaprağa döndürdü rûzigâaar beni.. ağlamaktan yine zehroldu şarabım bu gece. «— Ruhum...."» Kalktı Bebek tramvayı Eminönü'nden. Bir tek daha içelim. Meyhanenin camlarına yağmur yağıyor..

.. Akıntı götürmüş çuvalları bulamadılar. bunu Sultanahmet'te... Eskiden köprü başında asarlardı.» II ŞABAN OĞLU SELĐM Beykoz'un cam fabrikası . Çok adam çok adam asıldı Hürriyette.. Bir tek daha içelim.. Đstanbul şehrinin yoktur menendi." demiş... "Âdemin âdemin canlar katar âbuhavâsı cânına.Abdülhamid atardı Tıbbiye talebesini Sarayburnu'ndan.. Yağmur dinmezse ıslanacak. demiş şair Nedim Efendi......

severdi lamba şişelerini. III KUZGUNCUK . likör kadehlerine düşmandı. Ustabaşı değildi Selim büyük ustaların hünerini almıştı ama. Đnandıklarına katıksız inandı. Severdi pencere camlarını.... karafakileri sever. biraz çarpıksa da su bardakları.. sevdiklerini hilesiz sevdi Selim. Selim daima büyük bir sırrı çözmek bir şeyler anlamak ister gibi bakar adama.moderen fabrikadır. Pencere camlarını biraz dalgalı çıkarır. kesme likör kadehleri harikadır. Onun elinden çıkan cama gözlerin kapalı ayna dökebilirsin.

... Đskemle. Güneşte tavana suların ışıltısı vurur.. Fakat Kuzguncuk şirin yerdir ve gayet nefis yapar gül reçelini pansiyoncu Madam ve kızı Raşel. Selim'in odası havadardı. Mebrure Hanım . Denize nazırdı pencereleri. Aynada bir kartpostal : bir manzara Nis şehrinden... Kırmızı yazmalar kururdu yandaki boş arsada.. konsol. karyola. karanlık şilepler geçerdi geceleri insanı olduğu yerde eli böğründe bırakarak.Beykoz'da oturmalı Beykoz'da çalışan adam. Sağda Cevdet Paşa yalısı. Yalıda bir tavus kuşu bir de Mebrure Hanım vardı..

perdeyi kaldırmalıdır.. kanber tayı olmalı Şah Đsmail'in .. Çok ihtiyardı ve mavi gözleri kördü. Merhum Cevdet Paşa yalısında Mebrure Hanımı unutmuşlardı. IV KĐTAP «Kitap rüzgâr olmalı.. Fakat Kuzguncuk şirin yerdir Ve kırmızı yazmalar kuruyan boş arsadan dünyayı zapta gidecek olan pulsuz balıklar gibi çıplak çocukların her akşam dinlerdi çığlıklarını Selim. Tentene işlerdi Mebrure Hanım.. Uyanır bir beyaz güle başlar.. uyurken dağıtırdı gülünü.. Beykoz'da oturmalı Beykoz'da çalışan adam. kitap.tafta entariler giyerdi.

.seni sırtına alıp devlerin üstüne saldırmalıdır. Büyücek bir el kadar kırk yapraklı bir kitap...» Böyle bir kitap buldu Selim : Kara kara yazılar beyaz kâat üstünde... «64» numara. Devler kale kapısında devler yedi başlı ve simsiyah dururlar.. ... Onları mutlaka yeneceksin. pul pul karışıp yıldızlara boş ve yorgun akıyor suyun üstünde. Bir duvar yıkılacak bir bahçeye ineceksin. V SON VAPUR Kalktı son vapur iskeleden.

. Aynada : Raşel'in kolu Selim'in eli ve son vapurun yolu.. karanlık gözleri ve kırmızı saçları vardı Raşel'in. Sen ki topraksın seni sevmeyi bilmeli.Gece seslerle dolu.. Sendedir rüzgârların gibi geçen ömrümüz.. ateş gibi elin.... «— Selim. sendedir. VI YĐRMĐ BĐRĐNCĐ YAPRAK «Toprağın ismiyle başlarız söze. Demirimiz ve kömürümüz sendedir. .. Sendedir ekinimizin tohumu ve yapılarımızın temeli.» Eli beyazdı.

Sen su damlalarında halkeyledin bizi. Biz seni değiştirip değiştirmedeyiz kendi kendimizi. Selim kapattı kitabı.. Hürriyetin ilk şarkısı anlamaktır...Sen ki topraksın. şu kadar. Laz fırıncı dükkânını kapatmış. yirmi birinci yapraktır. .. VII RAŞEL'ĐN RÜYASI «— Hasan Ustayı çıkarmışlar işinden. Çocukları var : şu kadar. durup dinlenmeden değişirsin. Ve Selim..» Bu. ve Doktor Moiz dün vurdu kendini.. ve Şaban oğlu Selim şarkı söylüyor...

ateşle.. Raşel'im.. Selim...... rap.» «— Korkma günler bizimdir..» VIII KIRKINCI YAPRAK «Gelirken dünyaya kanla. Selim kapattı kitabı. korkulu rüyalar görüyorum : Şişman adamlar. ne çok insan öldürüyorlar. tırnaklarında kan omuzlarında altın çuvalları rap. bizimdir. Anladığını anlatmayan alçaktır. çağırdılar yedi kat yerin altından mezarlarını kazacak olanları..Seni dinledim dinleyeli. Ne çok insan öldürüyorlar. yürüyorlar.» Bu kırkıncı yapraktır. Selim. kolları alabildiğine uzun.. .

.. eroin şebekesi ve Topkapı cinayeti geldiler. Bu meyanda : gümrük ihtilâsı.Ve Selim. onu da kaydedelim : 1328. IX ĐSTANBUL'DA. 1328 doğumlu Şaban oğlu. ben yazarken .. HAPĐSANEDE HAPĐSANE MUKAYYĐDĐ «— Bugün bir hayli yolcu aldık. Mirim... Bugün de geçirdik vakti keraheti. Kadınlar hariç. Bir misafir daha var.. ve Şaban oğlu Selim. Mevcut : 727.

.. Ayaklarının üstüne basamıyor ve sol gözü kan içinde. Mirim.. Đstanbul şehrinin yoktur menendi.sen pencereden bir nazar et : böyle akşam ışığında durur durur taştan değil renkli camlardan yapılmış gibi Sultanahmet. bu hâyı huy neden bu beldede? Ey Fuzuli nerdesin? Nerdesin Galip Dede? Ey Nedim. "Âdemin âdemin canlar katar âbuhavâsı cânına. 1328 1328 doğumlu Şaban oğlu Şaban oğlu Selim... .... bu hâyı huy." demiş... Esbabını bilirim..» .... demiş şair Nedim Efendi...

Sen benim hangisinden olduğumu anlamak istiyorsan cebime sok kafanı: orda aydınlığı okuyan kara ekmek sana doğruyu söyler.. 100 metreden çiftleşen iki sineği seçebilen iki gözüm. Şairim .ŞAĐR Şairim şimşek şekillerini şiirlerimin caddelerde ıslık çalarak kazırım duvarlara... elbette gördü iki ayaklıların ikiye ayrıldığını.

Fakat asıl şaheserime başlamak için Hafızı Kapital olmayı bekliyorum.şiirden anlarım. Bana mahsustur bu vuruş futbol potinlerim .. Fulbolda eski kurdum. Fenerbahçenin forvetleri mahallede kaydırak oynıyan birer piç kurusuyken ben en ağır hafbekleri yere vururdum. Santırdan alınca pası çakarım Hooooooooooooooooooooooooop! 5 numro top açık ağzından girer golkipin karnına. Şairim bir yıl yağan yağmur kadar şiir yazdım.. en sevdiğim gazel Anti Düringidir Engelsin. Futbolda eski kurdum.

şairiz dedik ya be arkadaş.kurşunkalemimden öğrendi bu zanaatı! O kurşunkalemim ki 9 deliğinizden vücudunuza her tıktığı mısra işkembenizde taş. Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını! Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere! .. 1923 SALKIMSÖĞÜT Akıyordu su gösterip aynasında söğüt ağaçlarını... Şairiz be.

Birden bire kuş gibi vurulmuş gibi kanadından yaralı bir atlı yuvarlandı atından! Bağırmadı. atları rüzgâr kanatlılar! Atları rüzgâr kanat. gidenleri geri çağırmadı. baktı yalnız dolu gözlerle uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına! Ah ne yazık! Ne yazık ki ona dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak. atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde! Atlılar atlılar kızıl atlılar. beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak! Nal sesleri sönüyor perde perde... Atları rüzgâr. ...

Atları.. sarktı salkımsöğütler sarı saçlarının üzerine! Ağlama salkımsöğüt.. Siyah örtüler indi mavi gözlerine. Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat! Akar suyun sesi dindi.. ağlama. At.. Gölgeler gölgelendi renkler silindi. Kara suyun aynasında el bağlama! el bağlama! ağlama! 1928 SAMAN SARISI .

Vera Tulyakova'ya derin saygılarımla I Seher vakti habersizce girdi gara ekspres kar içindeydi ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım peronda benden başka da kimseler yoktu durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri perdesi aralıktı genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada saçları saman sarısı kirpikleri mavi kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı üst ranzada uyuyanı göremedim habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini baktım arkasından üst ranzada ben uyuyorum Varşova'da Biristol Oteli'nde yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu oysa karyolam tahtaydı dardı genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada saçları saman sarısı kirpikleri mavi .

ak boynu uzundu yuvarlaktı yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu oysa karyolası tahtaydı dardı vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu oysa karyolalar tahtaydı dardı iniyorum merdivenleri dördüncü kattan asansör bozulmuş yine aynaların içinde iniyorum merdivenleri belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde kederli bir gül açıldı ağır ağır Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden şair Nikolas Gilyen Havana'ya döndü çoktan yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti yudum yudum şehirlerimizin hasretini iki şey var ancak ölümle unutulur anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına .

çıktılar önüme ansızın oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı bir mangaydılar kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri kolları kollarında gamalı haç işaretleri elleri ellerinde otomatikleri vardı omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu hattâ yakaları boyunları vardı ama başları yoktu ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler yürüdük korktukları hem de hayvanca korktukları belli gözlerinden belli diyemem başları yok ki gözleri olsun korktukları hem de hayvanca korktukları belli belli çizmelerinden korku belli mi olur çizmelerden oluyordu onlarınki korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara her sese her kıvıltıya ateş ediyorlar hattâ Şopen Sokağı'nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor ve kurşun seslerini benden başka duyan yok .

ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından sicim ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin içinde sıcak bir fırancala gibi vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına Belveder yolunda düşündüm Lehlileri kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca Belveder yolunda düşündüm Lehlileri bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı girdim büyük salona genç bir kadınla saçları saman sarısı kirpikleri mavi ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler bebekevlerindeki gibi ve sen bundan dolayı bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada ak boynun uzundu yuvarlaktı .

yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu ve işte Kırakof şehrinde Kapris Barı vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında onu oraya sen koydun bir taş kuyunun dibindeki suydu bakıyorum eğilip bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz sesleniyorum seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin cıgaranın ucunda senin ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi aklından geçenlerdeydi ayrılık benden gizlediklerinde gizlemediklerinde ayrılık rahatlığındaydı senin senin güvenindeydi bana büyük korkundaydı ayrılık birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin .

ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi diyemem tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi vardı vakıt hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize yürüdük yıldızlara değen Ortaçağ duvarlarının karanlığında vakıt hızla akıyordu geriye doğru ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu ardımızdan koşuyordu önümüze Yegelon Üniversitesi'nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dolaşıyor bozmağa çalışıyor Kopernik'in Araplardan kalma usturlabını ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında rok end rol oynuyor Katolik öğrencilerle vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz vuruyor bulutlara kızıltısı Nova Huta'nın orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borozan gece yarısını çaldı Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi şehre yaklaşan düşmanı verdi haber ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın borazan iç rahatlığıyla öldü .

ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülmenin acısını düşündüm vakıt hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir vapur iskelesi gibi arkada kaldı seher vaktı habersizce girdi gara ekspres yağmurlar içindeydi Pırağ bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı kapağını açtım içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında saçları saman sarısı kirpikleri mavi yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık yağmurlar içindeydi Pırağ sen yoksun uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada üst ranza bomboş sen yoksun yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse yitirilmiş akşamlar gibi Vıltava suyu akıyor köprülerin altından sokaklar bomboş .

bütün pencerelerde perdeler inik tıramvaylar bomboş geçiyor biletçileri vatmanları bile yok kahveler bomboş lokantalar barlar da öyle vitrinler bomboş ne kumaş ne kıristal ne et ne şarap ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu ne bir karanfil şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yalnızlıkta on kat artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için Lejyonerler Köprüsü'nden martılara ekmek atıyor gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp her lokmayı vakıtları yakalamak istiyorum parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu saçları saman sarısı kirpikleri mavi elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı üst ranzada uyuyanı göremedim ben değilim bir uyuyan varsa orda belki de üst ranza boş .

Moskova'ydı üst ranzadaki belki duman basmış Leh toprağını Birest'i de basmış iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden geçiyorlar Berlin'den beri kompartımanda bir başımayım karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim garson kız tanıdı beni iki piyesimi seyretmiş Moskova'da garda genç bir kadın beni karşıladı beli karınca belinden ince saçları saman sarısı kirpikleri mavi tuttum elinden yürüdük yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata o yıl erken gelmişti bahar o günler Çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı'nda yitirdim ansızın seni oysa ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda elinin sıcaklığını senin sonra elinin yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda sonra elini ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan ama yine de ansızın yitirdim seni asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun .

bulvarlar karlı seninkiler yok ayak izleri arasında botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde tanırım milisyonerlere sordum görmediniz mi eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz elleri gümüş şamdanlarda mumlardır milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor görmedik Đstanbul'da Sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında üç mavna gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan romorkörün kaptanına seslenemedim çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan görmedik girdim giriyorum Moskova'nın bütün sokaklarında bütün kuyruklara ve yalnız kadınlara soruyorum yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var ama onlardan .

bana ne güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz görmediniz mi saçları saman sarısı kirpikleri mavi kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman Pırağ'da aldı görmedik vakıtlarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm kopuyor ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem koşuyor önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telâştır alıyor beni tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum Bolşoy'a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin Kalamış'ta Balıkçının Meyhanesine girdim ve Sait Faik'le tatlı tatlı konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri sancılar içindeydi ve dünya güzeldi lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum görmedik çaldı geceyarısını Stırasnoy Manastırı'nın saat kulesi oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda .

oralarda on dokuz yaşıma rastladım birbirimizi birde tanıdık oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir ve Stırasnoy Alanı'na şimdi Puşkin Alanı kar yağmaya başladı üşüyorum hele ellerim ayaklarım oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri çıplak ağzında ham bir elmanın tadı dünya on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden onun başına gelecekleri bir ben biliyorum çünkü inandım onun bütün inandıklarına sevdim seveceği bütün kadınları yazdım yazacağı bütün şiirleri yattım yatacağı bütün hapislerde geçtim geçeceği bütün şehirlerden hastalandım bütün hastalıklarıyla bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri bütün yitireceklerini yitirdim .

saçları saman sarısı kirpikleri mavi kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman görmedim II On dokuz yaşım Beyazıt Meydanı'ndan geçiyor çıkıyor Kızıl Meydan'a Konkord'a iniyor Abidin'e rastlıyorum da meydanlardan konuşuyoruz evveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü Titof da dolaşıp dönecek hem de on yedi buçuk kere dolanacak ama daha bundan haberim yok meydanlarla yapılardan konuşuyoruz Abidin'le tavan arasındaki otel odamda Sen ırmağı da akıyor Notr Dam'ın iki yanından ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum Sen ırmağını rıhtımında yıldızların bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda Paris damlarının bacalarına karışmış yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz Abidin'le meydanda fırdönen Celâlettin'den konuşuyoruz .

Sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük mezarlığına ırmakların .Abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor ben renkleri yemiş gibi yerim ve Matis bir manavdır kosmos yemişleri satar bizim Abidin de öyle Avni de Levni de mikroskobun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler ve şairleri ressamları çalgıcıları onların hamlenin resmini yapıyor Abidin yüz elliye altmışın meydanlığında suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem öyle görüp öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan vakıtları tuvalinde Abidin'in Sen ırmağı da bir ay dilimi gibi genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç kere bulacağım işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir parçasını Sen ırmağına Sen Mişel Köprüsü'nden ömrümün bir parçası Mösyö Düpon'un oltasına takılacak bir sabah çiselerken aydınlık Mösyö Düpon çekip çıkaracak onu sudan Paris'in mavi suretiyle birlikte ve hiçbir şeye benzetemiyecek ömrümün bir parçasını ne balığa ne pabuç eskisine atacak onu Mösyö Düpon gerisin geriye Paris'in suretiyle birlikte suret eski yerinde kalacak.

damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım parmaklarımın ağırlığı yok parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar salına salına dönecekler başımın üstünde sağım yok solum yok yukarım aşağım yok Abidin'e söylemeli de resmini yapsın Beyazıt Meydanı'nda şehit düşenin ve Gagarin Yoldaşın ve daha adını sanını kaşını gözünü bilmediğimiz Titof Yoldaşın ve ondan sonrakilerin ve tavan arasında yatan genç kadının Küba'dan döndüm bu sabah Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin işin kolayına kaçmadan ama gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil ne de ak örtüde elmaların ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin 1961 yazı ortalarında Küba'nın resmini yapabilir misin çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstat yazık yazık Havana'da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin bir el gördüm Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısına yakın bir duvarın üstünde bir el gördüm .

ferah bir türküydü duvar el okşuyordu duvarı el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının on yedi yaşındaydı el ve Mariya'nın memelerini okşuyordu avucu nasır nasırdı ve Karayip denizi kokuyordu yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun yirmi beş yaşındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan otuz yaşındaydı el ve Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu okşuyordu duvarı sen el resimleri yaparsın Abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini Kübalı balıkçı Nikolas'ın da elini yap karakalem kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya kavuşan ve okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı balıkçı Nikolas'ın elini kocaman bir el deniz kaplumbağası bir el ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el artık bütün sevinçlere inanan bir el güneşli denizli kutsal bir el Fidel'in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp yeşerip ballanan umutların eli 1961'de Küba'da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok rahat evler gibi ağaçlar diken ellerden biri .

çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el yalansız hürriyetin eli Fidel'in sıktığı el ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kâadına hürriyet sözcüğünü yazan el hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların balkutusu bir karpuzu kesiyorlarmış gibi ve gözleri parlıyor erkeklerinin ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının akşam oluyor Paris'te Notr Dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve Paris'in bütün eski yeni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filan düşünüyorum ve anlıyorum ki bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla dökülüyor onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur. Paris'te bir kestane ağacı olacak Paris'in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası Đstanbul'dan gelip yerleşmiş Paris'e Boğaz sırtlarından .

Havana . Nazım HĐKMET Tiren.Krakof .hâlâ sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filân olmalı gidip elini öpmek isterdim varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabın kâadını yapanlar yazısını dizenler nakışını basanlar bu kitabı dükkânında satanlar para verip alanlar alıp da seyredenler bir de Abidin bir de ben bir de bir saman sarısı belâsı.Moskova .Pırağ . başımın.Moskova . Varşova .Paris .

Kuvâyi Milliye şehitleri.ŞEHĐTLER Şehitler. Kuvâyi Milliye şehitleri. satıldık. kalkıp uyandırın bizi! . Đnönü'nde. siz toprak altında derin uykudayken düşmanı çağırdılar. mezardan çıkmanın vaktidir! Şehitler. Afyon'dakiler Dumlupınar'dakiler de elbet ve de Aydın'da. Antep'te vurulup düşenler. uyanın! Biz toprak üstünde derin uykulardayız. Şehitler. Sakarya'da. Kuvâyi Milliye şehitleri. siz toprak altında ulu köklerimizsiniz yatarsınız al kanlar içinde.

melbûsat. Stilaryum Sakız adası karşısında kâindir. Sonra birdenbire risalenin müellifi Mehemmed . Risalenin altmış beşinci sayfasına gelmiştim. Cenevizlilere sırkâtip olarak hizmet eden Dukas. Kuvâyi Milliye şehitleri. mevaşi ve arâzi gibi şeylerin kâffesinin umumun mâli müştereki addedilmesini tavsiye ediyor idi. Mezkûr köylü Türklere vaiz ve nesayihte bulunuyor ve kadınlar müstesna olmak üzere erzak. sarı uzun merasimli yüzüyle gözümün önüne geldi. Simavne Kadısı oğlu Bedreddinin en büyük müridine. tarihi kelâm müderrisinin bu altmış beşinci sayfasında diyordu ki: «O zamanlarda Đyonyen körfezi medhalinde kâin ve avam lisanında Stilaryum Karaburun tesmiye edilen dağlık bir memlekette âdi bir Türk köylüsü meydana çıktı. her iki manasında da. mezardan çıkmanın vaktidir! 1959 SĐMAVNE KADISI OĞLU ŞEYH BEDRETTĐN DESTANI Darülfünün Đlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisi Mehemmed Şerefeddin Efendinin 1925-1341 senesinde Evkafı Đslâmiye Matbaasında basılan «Simavne Kadısı oğlu Bedreddin» isimli risalesini okuyordum. sivri sakalı. Börklüce Mustafaya «âdi» demesi.uyandırın bizi! Şehitler.» Stilaryumdaki âdi Türk köylüsüsün vaız ve nasihatlarını bu kadar vuzuhla anlatan Cenevizlilerin sırkâtibi. siyah kadife elbisesi. beni güldürdü.

Ve Marksla Engelsten iki cümle geldi aklıma: «Burjuva için karısı alelâde bir istihsal âletidir. Yarısı güneşten solmuş vişne çürüğü bir kapağı var. Risalesinde Bedreddinin gayesinden bahsederken. En çok cıgara içen de o. insanlara bakıyorlar. Üç insan. başım böyle gözlerimi bulandıracak kadar ağrımasa. dağları çok iyi görebildikleri halde onlar hep aşağıya. Bu düdük sesleri ne zaman böyle deli bir sirayetle. Đkiye geliyor. Bir cıgara daha. belki de hiç sebepsiz. mevâşi ve arâzi gibi şeylerin umumî mali müşterek addedilmesini tavsiye eden Börklücenin kadınları bundan istisna etmesi bizce efkârı umumiyyeye karşı ihtiyar etmiş olduğu bir takiyye ve tesettürdür. Bütün hapishane içinde bir kerre olsun türkü söylemiyen sade onlardır. Ve hep böyle yalnız geceleri konuşan zincirleri birdenbire bir sabah karanlığında susarsa. at kişnemeleri.» diyen bu tarihi kelâm müderrisini asırların üstüne remil atıp insanların zamirini keşfetmekte yedi tulâ sahibi buldum. Gündüzleri arka avluya çıkarıldığımız vakit kaç defa onların pencerelerine baktım. Seslerini hiç işitmedim. Üstümüzdeki koğuştan idamlık eşkıyaların zincir sesleri geliyordu.Şerefeddin Efendiyi düşündüm. Yağmurlu bir akşam kararı giyip döndüklerinden beri hep böyle sabahlara kadar demirlerini şakırdatıp dolaşıyorlar. Darülfünün Đlâhiyat Fakültesi müderrisi de Bedreddinin kurunu vüstaî köylü sosyalizmi için neden düşünmesin? Đlâhiyat bakımından kadın mal değil midir? Risaleyi kapadım. birisi soldaki pencerede. Bir aspirin olsa. «Erzak.» Burjuvazinin modern amele sosyalizmi için düşündüğünü. Gözlerim yanıyordu amma uykum yoktu. bize. ağır kokulu bir su birikintisine benziyen havasında dolaşan sesleri dinliyorum. kırbaç sesleri. Benden başka yirmi sekiz insanı ve terli çimentosuyla koğuş uyuyor. Kulelerdeki jandarmalar yine bu gece düdüklerini daha sık. daha keskin öttürüyorlardı. Gözüme. Başucumdaki çiviye asılı şimendifer marka saata baktım. telaşlansalar ben kendimi karanlık bir gece batan bir gemide sanırım. Kendimi biraz daha zorlıyabilsem. istihsal âletlerinin içtimaileştirileceğini duyunca tabiatiyle bundan içtimaileştirilmenin kadınlara da teşmil edileceği neticesini çıkarıyor. Kapakta. avluya. Kafamda Bedreddin ve Börklüce Mustafa. Đlk yakalanıp arkadaşlarını ele veren bu tek başına oturanmış. kadın ve çocuk çığlıkları içinde iki ışıklı ümit sözü gibi Bedreddinle Mustafanın yüzlerini görebileceğim. Burjuvazi. dışardaki şehrin en kalabalık meydanında göğüsleri yaftalı üç beyaz uzun gömlek sallanmıştır. Evrakları temyizde. Đkisi sağdaki pencerenin içinde oturur. Oldukları yerden denizi. Koğuşun sıcak. durgun. Avuçlarımın içi yanıyor. Zira vahdeti mevcûda kail olan şeyhinin Mustafaya bunu istisna ettirecek bir dersi hususiyet vermediği muhakkaktır. çok uzak yılların kılıç şakırtıları. Üçü de kollarını pencerelerin demirlerine doluyorlar. demin kapatıp çimentoya bıraktığım risale ilişti. Bir cıgara. üstünlü esreli sülüs bir yazıyla risalenin adı bir tuğra gibi . hapishane bilecek ki.

kamış kaleminden.» «Mübalega cenk olundu.. dividinden ve rıhından Bedreddinimi kurtarmak lâzım.. Kapağın içinden sararmış sayfa yapraklarının yırtık kenarları çıkıyor.» «Mısırdan Edirneye avdetinde ebeveynini burada berhayat bulmuş idi.» «Tahsilini Mısırda ikmâl etmiş olan Şeyh Bedreddin senelerce burada kalmış ve hiç şüphesiz bu muhitte büyük bir kuvveti ilmiyeye mazhar olmuş idi. o dahi Đznikten kaçtı.yazılı. Andan göçtü Karaburuna vardı.» ..» «Diyordu ki: "Ben senin emlâkine tasarruf edebildiğim gibi sen de benim emlâkime aynı suretle tasarruf edebilirsin. Aklımda Đbni Arabşahtan.» «Kendisinin buraya vürudu peder ve validesini ziyaret maksadile olabileceği gibi bu şehirde tasaltun etmiş olan Musa Çelebinin daveti vakıasile olmak ihtimali de vardır...» «Şeyhi Đznike serdiklerinde kethüdası Börklüce Mustafa Aydın eline vardı. on bine yakın müfsit ve mülhid müritlerinden olan asker ile şehzadeye mükabeleye kıyam eylediler. Đdrisi Bitlisiden. Dukastan ve hattâ Şerefeddin Efendiden okuya okuya ezberlediğim satırlar var: «Şeyh Bedreddinin tevellüdü 770 etrafında olmak lâzım geleceğini kuvvetle tahmin etmek mümkündür. Derhal Rumiyei suğra ve Amesye Padişahı olan Şehzade Sultan Muradın ismine hükmü hümayün sadır oldu ki Anadolu askerlerini cem ile mülhid Mustafanın def'ine kıyam eyliye. Âşıkpaşazâdeden. «Bu esnada müşarünileyhin halifesi Mustafanın Aydın elinde avazeyi huruç ve fesat ve ilhadı Sultan Mehemmed'in kulağına vâsıl oldu." demektedir.» «Şeyh burada itmam etmiş olduğu Teshil mukaddemesinde ". Ve mükemmel asker ve teçhizat ile Aydın elinde anın başına ine. Đsfendiyara vardı. Bu Đlâhiyat Fakültesi müderrisinin sülüs yazısından. Ve günden güne artıyor. Đsfendiyardan bir gemiye binip Eflak eline geçti. Neşriden.Kalbimin içindeki ateş tutuşuyor.» «Mustafa. o surette ki kalbim demir de olsa selâbetine rağmen eriyecek." Köylü avam halkı bu nevi sözlerle kendi tarafına celp ve cezb ettikten sonra hırıstiyanlar ile dostluk tesisine çalıştı. diye düşünüyorum.» «Simavne kadısı oğlu işitti kim Börklücenin hali terakki etti. Çelebi Sultan Mehmedin Sarohan valisi Sisman bu sahte rahibe karşı hareket ettiyse de Stilaryumun dar geçitlerinden ileriye geçmeğe muvaffak olamadı. Andan gelip Ağaçdenizine girdi..» «Çelebi Sultan Mehmet kardeşlerine galebe ile vaziyete hâkim olunca Şeyh Bedreddini Đznikte ikamete memur eylemiş idi.

» «Sağ kalanlar Ayasluğa getirildiler. Her taraftan birçok halk yanına toplandılar. Bir cıgara daha yaktım. Bayezid Paşa yine Manisaya geldi Torlak Kemali anda buldu. Mevlâna Hayder derlerdi. «Sirozda Sultan Mehemmede getirdiler.«Bir çok kan döküldükten sonra tevfiki ilâhi ile o leşkeri ilhad mağlub oldu. Kaç defa oraya. Penceremizin altındaki deniz. Saate baktım. zincir ve düdük seslerini kapatarak homurdanıyor. Dışarda rüzgâr çıktı. Penceremizin altı kayalık olacak. Bunlar "Dede Sultan iriş" nidalarile mütevekkilâne ölüme tevdii nefs ettiler. .» «Ahir Börklüceyi paraladılar ve on vilâyeti teftiş ettiler. Đçimde bir Anadolu türküsü dinlemek ihtiyacı var. Mevlâna Hayder etti "şeran bunun katli helâl amma mali haramdır.» Başım çatlıyacak gibi. Anı dahi anda astı. «Ve Bayezid Paşanın teklifiyle bazı kimseler Kadı Bedreddinin silki mütabaatına ve müritliğine dahil oldular. Mustafa bir deve üzerinde çarmıha gerildi. Şimdi dahi ol diyarda müritleri vardır. Sultan Mehemmed yanında olurdu.. Đnsan başını dışarı çıkaramıyor.. Kolları yekdiğerinden ayrı olarak bir tahta üzerine çivilendikten sonra büyük bir alay ile şehirde gezdirildi. Çimentonun üstünden Mehemmed Şerefeddin Efendinin risalesini aldım. Börklüceye tatbik olunan en müthiş işkenceler bile onu fikri sabitinden çeviremedi.» «Bu esnada Ağaçdenizindeki Bedreddinin hali terakkide idi. Yalnız birisi dolaşıyor. Acemden henüz gelmiş bir danişmend var idi. gideceklerin giderdiler bey kullarına timar verdiler. Durmuş. Herhalde o tek başına soldaki pencerede oturandır. denizle duvarımızın birleştiği yere bakmak istedik. Bilumum halkın kendisiyle birleşmesine remak kalmış idi. Pencerenin demir çubukları çok dar. Kendisine sadık kalan mahremanı Mustafanın gözü önünde katledildi. Fakat imkânı yok. Eğildim. şimdi yolparacılar koğuşundan yine o yayla türküsünü söylemeğe başlasalar başımın ağrısı bir anda diniverecektir." «Andan Simavne Kadısı oğlunu pazara iletip bir dükkân önünde berdar ettiler. Bundan dolayı Sultan Mehemmedin bizzat hareketi icab etti. Ve birkaç tedbir ile orman içinde derdest edip bağladılar. Bana öyle geliyor ki. Yukardakilerin zincir şakırtıları biraz yavaşladı. Ve biz burada denizi ancak ufuk halinde görebiliyoruz. Bir nice günden sonra cünüb müritlerinden birkaçı gelip anı andan aldılar.

yani Börklüce Mustafanın "dervişlerinden biri" bu Giritli keşişe de böyle baş açık. Cenevizlilerin sırkâtibinden bir iki satır ancak okumuştum ki başımın ağrıları içinde kulağıma bir ses geldi. Ben maceramı anlatayım. Şimdi. Hazret kahkahasını atadursun. renk. Karısının gönderdiği gelinlik yorganı kaydı. yahut sadece Çelebi Sultan Mehmet devrine gittik. Örttüm. hareket. Bu yolculukta gördüğüm ses. Đlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisinin altmış beşinci sayfasını açtım yine. ben bu satırları yazarken Đlâhiyat Fakültesi müderrisini düşünüyorum. Benden başka yirmi sekiz insanı ve terli çimentosuyla uyuyan koğuşu bıraktık. Yekpare libası aktı. Denizin üstündeki pencerenin arkasında birisi var. ayaklarım çıplak ve yekpare bir libasa bürünmüş olarak denizin dalgalarını aşıp gelmez miydim?» Pencerenin demirleri dışında hiçbir yere tutunmasına imkân olmadan böyle boylu boyunca durup bu sözleri söyleyene baktım. Bu ses: — Gürültü etmeksizin denizin dalgalarını aşarak senin yanında bulunuyorum. Fakat zarar yok. Gerçekten de dediği gibiydi. üstüne üstlük aradan asırlar geçmiş iken. şekil manzaralarını parça parça ve çoğunu — eski bir itiyat yüzünden —. Döndüm. asırlarca geriye. Elimden tuttu. yıllarca sonra. sağ mı. diyordu. bilmiyorum.» Tarihi kelâm üstadının bu sözleri söyledikten sonra atacağı ilâhi kahkakayı da duyar gibi oluyorum. hem maddiyundan olduğunu iddia eder. Yataktan çıktım. Börklücenin müridiyle yan yana karanlık denizin dalgalarını sessizce aşarak yılların arkasına. denizle duvarımızın birleştiği yerde. Ve işte size anlatmak istediğim macera bu yolculuktur. Şöyle ki: .bir çeşit uzunlu kısalı satırlar ve arasıra kafiyelerle tesbit etmeğe çalışacağım. diyecektir. sultan Gıyaseddin Ebülfeth Mehemmed bin ibni Yezidülkirişçi. Penceredekine doğru yürüdüm. Fakat eğer sağsa ve bu yazdıklarımı okursa benim için: «Gidi hain. Başımın ağrısı birdenbire dindi. Börklücenin denizleri sessizce aşan müridiyle konuştuğundan dem vurur. hem de Giritli keşiş gibi. Şefik bir şeyler mırıldanarak uykusunda döndü.. Birdenbire kendimi o bir türlü göremediğimiz. Şerefeddin Efendi öldü mü. Konuşan o: «— Cenevizlilerin sırkâtibi Dukasın yazdıklarını unuttun mu? Sakız adasında Turlut tesmiye olunan manastırda ikamet eden Giritli bir keşişten bahsettiğini hatırlamıyor musun? Ben.Benim yatağımın yanında tornacı Şefiğin yatağı vardı. kayaların üstünde buldum.

bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi. Sedirde al yeşil. dal dal Bursa ipeklisi. rüzgâr idi. duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler. yollarda topraksız insanın ve insansız toprağın feryadını duyar idi. Köylünün göz nuru zeamet alın teri timar idi. Velhasıl hünkâr idi. Yolcu. gümüş ibriklerde şarap. Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar köpüklü atlar kişner iken çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi tarumar idi.1. Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi. timar idi. bir ölüm türküsü rüzgâr idi. Kırık testiler susuz su başarında bıyık buran sipahiler var idi. . Çelebi hünkâr idi amma Âl Osman ülkesinde esen bir kısırlık çığlığı.

Karanlıktır. Bu göl Đznik gölüdür. Đznik kasabasında kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü. . Yanında Đznik kasabası. Bizim burada göller dumanlıdırlar. Balıklarının eti yavan olur. Bu göl Đznik gölüdür. 2.ahüzar idi. Derindir. ve göl insanı sakalına ak düşmeden ölür. Durgundur. sazlıklarından ısıtma gelir. Bir kuyu suyu gibi içindedir dağların.

Boyu küçük sakalı büyük sakalı ak. Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi. Bu evde bir ihtiyar vardır Bedreddin adında. Hattı talik ile yazıyor «Teshil»i. Ve delikanlılar türkü söylemez. Bu kasaba Đznik kasabası. Bu ev esnaf mahallesinde bir ev. Çekik çocuk gözleri kurnaz ve sarı parmakları saz gibi. Karşısında diz çökmüşler ve karşıdan bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona. Bakıyor: .Çocuklar açtır. Bedreddin ak bir koyun postu üstüne oturmuş.

. gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.. 3. Đznik gölünde akşam oldu. Bakıyor: kartal gagalı Torlak Kemâl. Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.Başı tıraşlı kalın kaşlı ince uzun boylu Börklüce Mustafa. Gidiyor suyun götürdüğü yere. Dağ başlarının kalın sesli sipahileri güneşin boynunu vurup . Bakmaktan bıkıp usanmayıp bakmağa doymıyarak Đznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar. Ve gölde ipi kopmuş boş bir balıkçı kayığı bir kuş ölüsü gibi suyun üstünde yüzüyor.

. Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır. Ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim! Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz. Bedreddin eğildi suya avuçlayıp doğruldu. Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna eriyecek yüreğim.kanını göle akıttılar.. Ve sular parmaklarından dökülüp tekrar göle dönerken dedi kendi kendine: «— O âteş ki kalbimin içindedir tutuşmuştur günden güne artıyor. bir sazan balığı yüzünden kaleye zincirlenen balıkçının kadını. Ve kuvveti ilmi. sırrı tevhidi gerçeklendirip . Đznik gölünde akşam oldu.

. . 4.biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını iptâl edeceğiz.. Ve Đznik kapısından dizlerinde çırılçıplak bir kılıç heybelerinde el yazma bir kitapla çıktılar...» • Ertesi gün gölde kayık parçalanır kalede bir baş kesilir kıyıda bir kadın ağlar ve yazarken Simavneli «Teshil»ini Torlak Kemâlle Mustafa öptüler şeyhlerinin elini. Kitaplarının adı: «Varidat»dı. Al atların kolanını sıktılar.

biri Manisa taraflarına gittikten sonra ben de rehberimle Konya ellerine doğru yola çıktım ve bir gün Haymana ovasına ulaştığımızda Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş Aydın elinde Karaburunda. .. Görelim. dedik.» Duyduk ki. «cümle derdinden kurtulup piri pâk olsun diye. toprağın eti. on beş yaşında bir civan teni gibi. Duyduk ki. Bedreddinin kelâmını söylemiş köylünün huzurunda. Bu işler duyulur da durmak olur mu? Bir sabah erken. ağalar topyekün kılıçtan geçirilip verilmiş ortaya hünkâr beylerinin timarı zeameti.. sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik. Bedreddinin elini öpüp atlarına binerek biri Aydın. Haymana ovasında bir garip kuş öterken. «Varalım.Börklüce Mustafa ile Torlak Kemâl.

ben yolculuk etmem bir başıma. incirler iri zümrüt gibidir.dedik.. aştık dağları dağları. dedik. Saz sepetlerde oynıyan balıkları gör: ıslak derileri pul pul. kütükler zor taşıyor kehribar salkımları. Dostlar.. ışıl ışıldır ve körpe kuzu eti gibi aktır yumuşaktır etleri. Bir ikindi vakti can yoldaşıma dedim ki: geldik. Dedim ki bak. Bak ki.» Düştük dağlara dağlara. güneş gibi. Yapışıp sapanın sapına şol kardeş toprağını biz de bir yol sürelim. burda insan toprak gibi. Dedim ki: bak başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe bir adım geride ağlayan toprak. deniz gibi .

kemerli büyük bir burnu vardı. Üçü de yanımdaki rehberim gibi yekpâre ak libaslıydılar. dedik. 5. dağlık geçitlerinde tepelemişlerdir. Arkamızda hünkârın ve hünkâr beylerinin timar ve zeametli topraklarını bırakıp Börklücenin diyarına girdiğimizde bizi ilk karşılayan üç delikanlı oldu. Sarohan valisi Sismanın ordusunu. yani toprakları tekrar hünkâr beylerine vermek isteyenleri. Burda insan gibi verimli deniz. Şimdi düşünüyorum da.. geniş omuzlu. Dost iseniz hoşgeldiniz. Ve o zaman öğrendik ki. sırma cepken giyer haramilerin kanıyla suladık da ondandır. Şimdi Börklüce yiğitlerinden. O da Börklüce müritlerinden. Sakızlı Rum bir gemiciymiş. Müjde büyüktü. o yolparacılar koğuşunda yatan Hüseyin'e benziyeni dedi ki: — Buradan ta Karaburunun dibindeki denize dek uzayan kardeş soframızda bu yıl incirler böyle ballı. Rehberim: . Yalnız Hüseyin Erzurumluydu. Vaktiyle Musanın dinindenmiş. başaklar böyle ağır ve zeytinler böyle yağlı iseler.bereketli. yolparacılar koğuşunda yatan ve o yayla türküsünü söyliyen Hüseyine benzetiyorum. onu. güneş ve toprak. Düşman iseniz boynunuz kıldan incedir. Üçüncüsü orta boylu. bizimkiler Karaburunun dar. Yine. biz onları. Đkincisinin çenesi kıvrık ve burnu dümdüzdü. Birisinin kıvırcık. — Dostuz. abanoz gibi siyah bir sakalı ve aynı renkte ihtiraslı gözleri. Đlk sözü söyliyen Aydınlı oldu: — Dost musunuz düşman mı? dedi. Bu Aydınlıymış.

Vakit sabahtı. geceleri yol alarak Đsfendiyara ulaştık. Ve bu duvarın arkasından nal seslerini duyuyorduk. göl kıyısında bulduk. Bedreddini Đznikte. Biz üç çocuktuk. Rumeline geçek. Su karanlıktı ve göz alabildiğine dümdüzdü. Bir gece bir denizde bir yelkenli yapyalnızdı yıldızlarla. Yıldızlar sayısızdı. Peşimizi atlılar kovalıyordu. 6. . Rehberim önden gidiyor. — Nöbet bizimdir. dedi. onlarla aramızda duvar gibiydi. Karanlık. Gece Đznikten çıktık. Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar ve bir yelkenli vardı. Yanımıza Sakızlı Rum gemici Anastası da alıp ve ancak eşiğine bastığımız kardeş toprağını bırakarak tekrar Âl Osman oğullarının karanlığına daldık. Hava ıslak ve kederliydi. Bedreddin babamız. Haberi Bedreddine iletelim. Bedreddinin atı benim al atımla Anastasınki arasındaydı. Oradan bir gemiye bindik.— Öyleyse tez dönelim. Biz üç anaydık. Yelkenler sönüktü. Bedreddin. dedi. Gün ışığında gizlenip. Bedreddin çocuğumuz Ona bir kötülük edecekler diye içimiz titriyordu. Karanlığın duvarı ardındaki nal sesleri yaklaşır gibi oldukça Bedreddine sokuluyorduk.

Ben: — Ya! Bedreddin! dedim. Ve Bedreddin parmakları sakalına gömülü dinliyordu küreklerin şıpırtısını. Koç Salihle ben pruvada. Ak sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar güldü.Sarı Anastasla Adalı Bekir hamladaydılar. . dedi: — Sen bakma havanın durgunluğuna derya dediğin uyur uyur uyanır. uyuklıyan yelkenlerin tepesinde yıldızlardan başka bir şey görmüyoruz. Sade bir dilsiz. sade onun uykusu. Ve denizin içinden gürültüler duymuyoruz. Fısıltılar dolaşmıyor havalarda. karanlık su.

çırak çarşıyı yakıp reaya zinciri bırakıp gelmiş. Köylü. Bu orman ki Deliormandır gelip durmuşuz demek Ağaçdenizinde çadır kurmuşuz. «Malûm niçin geldik.. bey ekinini.. Bir kızılca kıyamet! Karışmış birbirine ... Bir gece bir yelkenli geçip Karadenizi gidiyordu Deliormana Ağaçdenizine. 7. Yani Rumelinde bizden ne varsa tekmil kol kol Ağaçdenizine akıp gelmiş.Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar ve bir yelkenli vardı. malûm derdi derunumuz» diye her daldan her köye bir şahin uçurmuşuz. Her şahin peşine yüz aslan takıp gelmiş.

Anastası Deliormanda Bedreddinin ordugâhında bırakıp ben ve rehberim Geliboluya indik. Lâkin bizi bir balık gibi çevik yapan şey bir kadın yüzünü ay ışığında seyretmek ihtirası değil. Ne böyle bir âlem görmüşlüğü vardır.. ne böyle bir uğultu duymuşluğu var Deliorman deli olalı beri. Đzmir yoluyla Karaburuna. Selâm aldık. demir. Đzmire yakın bir kervansaraya vardığımızda. deri. 8. bir kuyuya serinlesin diye karpuz salmış dinlenen ve sohbet eden dört çelebiye rastladık. meşelerin kökleri. Kavuklulardan ikincisi Şükrüllah bin Şihâbiddin imiş. Her birinin üstünde başka çeşit libas vardı. Kavuklulardan birisi Neşrî imiş.at. yaprak. Dedi ki: — Bu sofinin başına birçok kimseler toplandı. Şehirden çıkıp Aydın yolunu tutmuştuk ki bir bağ içinde.. Đzmirde çok oyalanmadık. Dedi ki: — Halkı ibahet mezhebine davet eden Börklücenin üzerine Sultan Mehemmed Bayezid Paşa'yı gönderir. Biz de denizi yüzerek karşı kıyıya vardık. Ve bunların dahi şer'i Muhammediye muhalif nice işleri âşikâr oldu. Dedi ki: .Sual: Ahir Börklüce paralanırsa imanla mı gidecek. padişahın on iki yaşındaki oğlunun elinden tutan Bayezid Paşanın Anadolu askerlerini topladığını duyduk. bu sefer şeyhinden Mustafaya haber ulaştırmak işiydi. bir ceviz ağacı altında. mızrak. Üçü kavukluydu. Selâm verdiler. insan. gürgenlerin dalları.. Galiba bir dildâde yüzünden. Bizden önce buradan denizi yüzerek geçen olmuş. imansız mı? . birisi fesli. Kavuklulardan üçüncüsü Âşıkpaşazâde imiş.

. Biz hemen atlarımızı mahmuzladık. en cömert. Bulutlar doluydular. O. Ve bir bağ içinde... bulutlar boşanacak boşanacaktı. Sıcaktı. bir ceviz ağacı altında. Sapı kanlı. Gözlerini kırpıştırarak kurnaz kurnaz gülümsedi. kayalardan iki gözü iki kartal gibi indi ovaya. Orda en yumuşak. Sıcak. Karaburuna. bir kuyuya saldıkları karpuzları serinletip sohbet edenleri nallarımızın tozları arkasında bırakarak Aydına. demiri kör bir bıçaktı sıcak. Börklücenin yanına vardık. kımıldanmadan baktı. Sıcaktı. 9. Yüzümüze baktı. Bir şey demedi. en sert en tutumlu. Fesli olan çelebi Đlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisiydi.Cevap: Allah bilir anın çünkim biz anın mevti halini bilmezüz.

Hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki Şehzade Muradın ismine Aydın eline varıp Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine. Bu gelen Şehzade Murattı.en seven. Sıcaktı. en büyük. Sıcaktı. Baktı Karaburun dağlarından O baktı bu toprağın sonundaki ufka çatarak kaşlarını : Kırlarda çocuk başlarını Kanlı gelincikler gibi koparıp çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp. en güzel kadın: TOPRAK nerdeyse doğuracak doğuracaktı. .

En yumuşak. Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar. en seven. Baktı korkmadan kızmadan gülmeden. baktı köylü Mustafa. en güzel kadın : TOPRAK nerdeyse doğuracak doğuracaktı. en cömert. bu kayalardan bakanlar. en büyük. onu. Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla. Baktı. Baktı dimdik dosdoğru. . en sert en tutumlu.Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı. Oysaki onlar bu toprağı. Baktı O.

aslan yeleli atlarıyla duvarsız ve sınırsız bir kardeş sofrası gibi açmıştılar. Bedreddin yiğitleri baktılar ufka. sütleri baldan koyu davarları. • En yumuşak. en sert. en güzel kadın : TOPRAK nerdeyse doğuracak doğuracaktı. ince belli. en tutumlu.üzümü. tüyleri baldan sarı. Baktı. inciri. Bulutlar doluydular. Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere. narı. . en büyük. Sıcaktı. Sıcaktı.. en cömert. en seven..

. bu toprağın verdiği en son eser gibi Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına çıktılar. tolgası tunç saflar pâre pâre edildi ama. yeşil. Mübalâğa cenk olundu. Dikişsiz ak libaslı baş açık yalnayak ve yalın kılıçtılar.bire kayalardan dökülür gökten yağar yerden biter gibi. Yahudi esnafları. Aydının Türk köylüleri. kalkanları kakma. Sakızlı Rum gemiciler. Bayrakları al. on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın düşman ormanına on bin balta gibi daldı.Birden.

yenilenlerin dikişsiz. ak gömleğinde sildiler kılıçlarının kanını. hep beraber sürebilmek toprağı. ballı incirleri hep beraber yiyebilmek. Yenildiler. demiri oya gibi işleyip hep beraber.. Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak Edirne sarayında damızlanmış atların eşildi nallarıyla. Yenenler. .boşanan yağmur içinde gün inerken akşama on binler iki bin kaldı. Hep bir ağızdan türkü söyleyip hep beraber sulardan çekmek ağı. yârin yanağından gayrı her şeyde her yerde hep beraber! diyebilmek için on binler verdi sekiz binini.

Vay.» der.. sosyal. bilirim! O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim. «Vay. bir an içinde. bu dilden anlamaz pek. sol züppeliğinden uzak olanlar içindir. Tıpkı yazımın ta başında tarihi kelâm müderrisini düşünüp kahkahasını duyduğum gibi. vay. Ama bu yürek o. tarihsel. biyolojik. «hey gidi kambur felek. bu ölümün . kafasıyla yüreğini ayırıyor. sosyal. vay. Bir doktorun verem bir çocuğu olsa. omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri. bilmemne-lojik bir zaruret olarak kabul etse ve çocuk ölse..» gibi laflar edecek olan bazı "sol" geçinen delikanlıları düşünüyorum.* (*) Şimdi ben bu satırları yazarken. ekonomik şartların zarurî neticesi bu! deme. ekonomik şartları kafam kabul eder amma. bunu fizyolojik. Marksizmi yeni okumaya başlamış. hey gidi kahbe devran hey.Tarihsel. Ve şimdi eğer böyle bir istidrad yapıyorsam bu o çeşit delikanlılar için değil. yüreğim yine yanar. yüzleri kan içinde geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları. O. çocuğunun öleceğini bilse. Marksiste bakın. diyor.. Ve teker teker. doktor.

etiyle. konkre bir insandır. sosyal. Esen rüzgâr . bir ROBOTA değil. kanıyla sinir ve kafası ve yüreğiyle tarihî. dedi: «— Ayasluğ.adam». Sözü onlar alıp dediler ona: «— Daha pazar kurulmadı kurulacak. Karanlıkta durdular.zaruretini çok iyi bilen doktor. bir «makina . yaşasın komuna! diye bağıranların sesinde bir damla olsun acılık yok muydu? Marksist. şehrinde pazar kurdular. bu devrilişin bütün tarihî. sosyal. 10. ekonomik şartlarını önceden bilen Marksın yüreğinden Komunanın büyük ölüleri «bir ıstırap şarkısı» gibi geçmemişler midir? Ve Komuna öldü. Yine kimin dostlar yine kimin boynun vurdular?» Yağmur yağıyordu boyuna. Sözü O aldı. çocuğunun arkasından bir damlacık gözyaşı dökmez mi ? Paris Komunasının devrileceğini.

Var git al atlı yiğit var git işine!. dedim : «— Ayasluğ şehrinin kapısı nerde? Göster geçeyim! Kalesi var mı? Söyle yıkayım.» Karanlık ıslanırken perde perde belirdim onların olduğu yerde sözü ben aldım. Girip çıkılmaz. Boynu daha vurulmadı vurulacak. dedi: «—Ayasluğ şehrinin kapısı dardır. Kalesi vardır. kolay yıkılmaz.durulmadı durulacak.. Baç alırlar mı? De ki vermeyim!» Sözü O aldı.» .

Cellât Ali.. Mustafayı çağırıyor! Var git al atlı yiğit var git işine!. Dostlar göreyim onu göreyim onu! Sanmayınız dayanamam.Dedim: «— Girip çıkarım!» Dedim: «-—Yakıp yıkarım!» Dedi: «—Yağış kesildi gün ağarıyor. Sanmayınız yandığımı el âleme belli etmeden yanamam! Dostlar .» Dedim: «— Dostlar bırakın beni bırakın beni.

yaralı olsa da düşmez dalından. . ne haldedir O! Biliyorum gitti gelmez bir daha! Biliyorum bir deve hörgücünde kanıyan bir çarmıha çırılçıplak bedeni mıhlıdır kollarından. bırakın beni. bu yürek bu yürek benzemez serçe kuşuna serçe kuşuna! Dostlar biliyorum! Dostlar biliyorum nerde. Sapından kopacak armut değil bu armut değil bu. Dostlar bırakın beni. "Olmaz!" demeyin boşuna."Olmaz!" demeyin.

Dostlar bir varayım göreyim göreyim Bedreddin kullarından Börklüce Mustafayı Mustafayı. kütük ve satır her şey hazır her şey tamam. Atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk Amasya padişahı şehzade sultan Murat.» • Boynu vurulacak iki bin adam. Mustafa ve çarmıhı cellât. . Çıplak boyunlar yarıldı nar gibi. Ve yanında onun bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim Bayezid Paşa! Satırı çaldı cellât. Kızıl sırma işlemeli bir haşa altın üzengiler kır bir at.

on vilâyet teftiş edilerek gidecekler giderilmiş ve on vilâyet betekrar bey kullarına timar verilmişti.yeşil bir daldan düşen elmalar gibi birbiri ardına düştü başlar. ihtiyar erkek cesetleri serili olduğu halde. çürümüş bir bağ havası gibi ağır ve büyük bir güçlükle kımıldanabilen rüzgârların içinden ve parçalanmış toprağın üstünden geçerek. Yollarda. 11. bu on vilâyetten geçtik. Ve her baş düşerken yere çarmıhından Mustafa baktı son defa. rengârenk tuğları. Torlak Kemâli anda bulup anı dahi anda asmış. kuşların yalnız kadın ve çocuk etini tercih etmeleri karınlarının ne kadar tok olduğunu gösteriyordu. davullarıyla ve çengü çigane ile timarlarına dönüp yerleşirlerken biz on vilâyeti arkada bıraktık. Tepemizde akbabalar dolaşıyor ve zaman zaman acayip çığlıklar atarak karanlık derelerin içine süzülüyorlar. başka bir söz demedi. henüz kanları kurumamış körpe kadın ve çocuk ölülerinin üstüne iniyorlardı. Yollarda hünkâr beylerinin alaylarına rastlıyorduk.. Rehberimle ben. güneşin altında. Ve her yere düşen başın kılı depremedi: —Đriş Dede Sultanım iriş! dedi bir. . genç. Bayezid Paşa Manisaya gelmiş. Hünkârın bey kulları.

dedi. bir kelime ile ezenler ve ezilenler. Boğazın orta yerine gelmiştik. deniz durmamacasına akıyor. Rehberime: — Takatim kalmadı gayrı. Bir gece yol kenarında oturmuş dinleniyorduk ki. Bir an önce Deliormana ulaşmak için gece gündüz yol almağa başladık.Gelibolu karşıdan göründü. Rehberime dedim ki: Ben tanırım bu nal seslerini. Rumeline ayak bastığımızda Çelebi Sultan Mehemmedin Selânik kalesindeki muhasarayı kaldırarak Sereze geldiğini duyduk. Atlılardan birinin terkisinde bir heybe gibi bağlanmış. karşıdan Deliorman taraflarından gelip Serez şehrine doğru giden üç atlı. Ömrümde böyle açık. derebeyi ve toprak kölesi. denizi yüzerek geçmem mümkün değil. Bir kayık bulduk. . Bir Almanca kitabın iç kapağından koparıp koğuşta başucuma astığım resme benziyor. sakalı geniş ve bembeyaz. Tüylerim diken diken oldu. böyle konuşan bir alın görmemişimdir. kurşun boyalı havanın içinde sular köpüklenerek kayığımızın altından kayıyordu ki koğuştaki resme benziyen kayıkçımız: — Serbest insan ve esir. nihayet bulmaz bir zıddıyette birbirine karşı göğüs gererek bazen el altından. 12. Kalın bıyığı abanoz gibi siyah. Deniz dalgalıydı. bazen açıktan açığa fasılasız bir mücadeleyi devam ettirdiler. dedim. usta ve çırak. Bu köpükleri kanlı simsiyah atlar karanlık yolun üstünden dörtnala geçip hep böyle terkilerinde bağlı esirler götürdüler. doludizgin önümüzden geçti. insana benzer bir karaltı görmüştüm. Kayıkçıya baktım. patriçi ve pleb.

Hava öyle güzeldir.. Ben tanırım bu nal seslerini. Nöbetçiyi sırtından bıçaklamışlardır ve terkilerinde en değerlimizin arkadan bağlanmış kolları vardır. göz çocuklaşmış ve hakîm dostumuz ŞÜPHE uykuda. Bölüşmüşüzdür ekmeğimizi onlarla. yürek öyle umutlu. Çünkü .Ben tanırım bu nal seslerini. Ben tanırım bu nal seslerini onları Deliorman da tanır... Onlar bir gece çadırlarımızdan doludizgin uzaklaşırlar. Filhakika bu nal seslerini Deliormanın da tanıdığını çok geçmeden öğrendik. Onlar bir sabah çadırlarımıza bir dost türküsü gibi gelmişlerdir.

son sözü ipe vermeden önce.ormanımızın eteklerine ilk adımımızı atmıştık ki. Ortada yere saplı bir kılıç gibi dimdik bizim ihtiyar. bunların karargâha kadar sokulup Bedreddinin müritliğine dahil olduklarını ve bir gece şeyhimizi çadırında uykuda bastırıp kaçırdıklarını duyduk. Bakıştılar. Yani yol kenarında rastladığımız üç atlı Osmanlı tarihindeki provokatörlerin ağababası idiler ve terkilerinde götürdükleri esir de Bedreddindi. Bayezid Paşanın diğer tedbiratı saibe ile ormana adamlar bıraktığını. Karşıda hünkâr. Hünkâr istedi ki: bu müşahhas küfrü yere sermeden önce. 13. Rumeli. . Serez ve bir eski terkibi izafi: HUZÛRU HÜMAYUN. biraz da şeriat eylesin ibrazı hüner âdâb ü erkâniyle halledilsin iş.

. Dönüldü Bedreddine..» Bedreddin baktı kemerlerden dışarı. Bedreddin gülümsedi. . Dışarda güneş var.» Denildi: «Ver hesabını ilhadının. Aydınlandı içi gözlerinin.Hazır bilmeclis Mevlâna Hayder derler mülkü acemden henüz gelmiş bir ulu danişmend kişi kınalı sakalını ilhamı ilâhiye eğip. Yeşermiş avluda bir ağacın dalları ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar. dedi: — Mademki bu kerre mağlubuz netsek. neylesek zaid. Denildi: «Sen de konuş. «Malı haramdır amma bunun kanı helâldır» deyip halletti işi.

Serezin esnaf çarşısında. . korkarak yavaş sesle bir ihanet konuşması gibi. Yağmur çiseliyor.Gayrı uzatman sözü. bir bakırcı dükkânının karşısında Bedreddinim bir ağaca asılı. 14.. Yağmur çiseliyor. Yağmur çiseliyor. beyaz ve çıplak mürted ayaklarının ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi. Mademki fetva bize aid verin ki basak bağrına mührümüzü. Yağmur çiseliyor. Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.

TORNACI ŞEFĐĞĐN GÖMLEĞĐ Yağmur çiseliyordu. Đlkönce omuzumda bir elin dokunuşunu duymuştum. . Yağmur çiseliyor. Gün ışığında nöbetçilerin düdük sesleri de manalarını kaybediyor. görmemenin kahrolası hüznü Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü. Koğuşun kapısı dışardan açıldı. Tornacı Şefik. Đçleri ışıl ışıl. Dışarda. Boyaları siliniyor ve ancak karanlıkta belli olan sert çizgileri yumuşuyor. Bugün bile gayet iyi hatırlıyorum. Artık yukardan eşkıyaların zincir sesleri gelmiyordu. demir parmaklıkların arkasındaki deniz ufkunda ve bu ufkun üstündeki bulutlu gökte sabah olmuştu. Havada konuşmamanın.Ve yağmurda ıslanan yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin çırılçıplak etidir. Serez çarşısı kör. diyor. Serez çarşısı dilsiz. kapkara gözlerini yüzüme dikmiş: — Bu gece uyumadın galiba. Dönüp baktım. Yağmur çiseliyor. Đçerde çocuklar teker teker uyanıyorlar. Ortalık ağarınca onlar uykuya varmış olmalılar.

ne gâvurdular. tam da kızılbaş değil. bu köyün insanlarını dünyanın en inatçı. Nah şu pencerenin arkasına geldi. Kıştı. Yalnız. bir köylüye misafir olduk. daha doğrusu onun rehberliğiyle yaptım.. Ahmedin anlattığı hikâyeyi işte kitabımın sonuna koyuyorum. Bak. bir tuhaf halin var senin? Şefiğe geceki maceramı anlatıyorum: — Fakat. Dokuz yaşındaydım. Dedemle. diyor. diyor. Belki kızılbaştılar.. Bütün bir yolculuğu yan yana. Yekpare ak bir gömleği vardı.. Elimden tuttu. Köyün adını hatırlıyamıyorum. . Rumelinin kuru. yolculuğu Mustafanın müridiyle değil. Hâlâ pencerede. Ben de gülüyorum. Köylü mavi gözlü ve bakır sakallıydı. Hem sana ben de bir hikâye anlatayım onu da kitabın sonuna koyarsın. Bir «Bedreddin destanı» isteriz. yola kadar bizimle gelen jandarma. diyorum. Simavne Kadısı oğlu Bedreddin hareketinde bana rehberlik eden tornacı Şefiğin gömleğini demirlerin üstünden alıyorum. Ama. Jandarmaya göre bunlar. Rumelinde.Şefik soruyor: — Ne oldun. ne müslüman. Ahmed: — Bunu yaz işte. Bütün koğuş arkadaşları «yolculuğumu» öğrendiler. en dik kafalı köylüleri diye anlattıydı. hani gözümle gördüm. Bol kırmızı biberli tarhana içtik. benim gömleğimle yapmışsın.. çok bilenmiş bir bıçak gibi keskin kışlarından biri. en vergi vermez. dün gece asmıştım. Şefik gömleğini sırtına geçiriyor. AHMEDĐN HĐKÂYESĐ Balkan harbinden önceydi. Bana pencereyi göstererek: — Sen. Tornacı Şefik gülüyor.

Đpi kesmekte olan delikanlı sapsarı oldu. hırçın ve inanmış bir sesle konuşuyordu. Vurduğunu köylü. Kulağımda çocukluğumdan kalan birçok konuşmalar vardır. kimisine kızmışımdır. Onlar çıplak ölüyü çıplak atın üstüne koydular. Ben. yapraksız bir ağaç dalına asılan Bedreddinin çırılçıplak ölüsü iki yana ağır ağır sallanıyordu. Fakat çocukken yanımda büyüklerin yaptığı hiçbir konuşma mavi gözlü köylüyle dedemin o geceki konuşmaları gibi bütün hayatımın boyunca müessir olmamıştır. Bunu bana anamın babası anlattı. kimisine gülmüş. Geceydi. çelebice bir sesi vardı. Đri. Ötekisi kalın. «Ne oluyoruz?» diye başımı arabacının arkasından dışarı uzattım. Konuştular. Sonra eğildi. yarayı öptü. Kan çıkmadı. doğruldu. Ağaca tırmandı. Soldaki pabuçlarını çıkardı. kendini kaymakam mı sandın? Dedem arabadan indi. mavi gözlü sahibi bizi evinde konuk etti. Tam bu sırada kalın bir ses duydum: . Bedreddinin asıldığı ağacın altına geldiler. Dedemin yumuşak. Çarşının köşesinden üç adam belirdi. Köyün karanlığa karışmıya başlıyan ilk çitlerinde bizi bir köpek karşıladı. Hani belki bir daha köyü basarlar da cesedi bulurlar diye. Onun . ölüyü kara ağacın altından çıkardı. Ağaca çıkan adam Bedreddinin uzun ak sakalı altından ince boynuna bir yılan çevikliğiyle sarılmış olan ıslak. Ölüyü yamacın tepesinde kara ağacın altına gömdü. Çıplak ölüyü taşıyan çıplak atı yedeğinde çekerek bizim köye geldi. kimisine şaşmış. Eğersiz bir at. alacakaranlık içinde kendi kendinden daha kocaman görünen bir köpek. Bıçağı attı ve yarısından çoğu kesilen düğümü elleriyle açarak uyuyan oğlunu anasının kollarına bırakan bir baba gibi Bedreddinin ölüsünü aşağıda bekliyenlerin kollarına teslim etti.Köye girişimiz hâlâ aklımdadır. Bıçağın ucu birdenbire ipten kaydı ve ölünün uzamış boynuna saplandı. Aşağıda kalanlar kollarını açıp beklediler. çarşıda. Arabacımız dizginleri kastı. Arabacının kırbacı tutan kolu dirseğiyle yüzüme çarparak kalktı ve yılan ıslığı gibi ince bir şaklamayla köpeğin başına indi. Sonra köpeğin bakır sakallı. Güneş battı batacak. sabunlu ipin düğümünü kesmeğe başladı. Ağaca çıkan aşağı indi. Bunlardan çoğunun mânasını büyüdükçe anlamış. En gençleri oydu. Havlıyordu. Bir daha da dönmedi. Köpeğin kalın sesli sahibine «merhaba» dedi. Yol don tutmuş.Hey. Ona da dedesi söylemiş. Onun kalın sesi diyordu ki: — Hünkârın iradesi ve Đranlı Molla Haydarın fetvasıyla Serezde. Birisinin yedeğinde kır bir at vardı. Yolda cam parçaları gibi pırıldıyan kaskatı su birikintilerinde kızıltılar. Köpek atların göğüslerine doğru sıçrayıp saldırıyor. Atlılar gidince delikanlı. Dedem soruyor: — Bunun böyle olduğuna emin misin? — Elbette. Ama sonra hünkâr atlıları köyü bastılar.

göğsün soluğu gibi dirilecek. diyor. Bakır sakallının sesini duyuyorum: — O gelecek yine.. derler. Kalın parmaklı elleriyle dizlerini tuta tuta. Onlar da. fena bulan bedenin yine bir araya toplanıp dirileceğine inanalım. Bunu bilirim işte. Yüzünü yandan görüyorum. kıyamete inanmayız ki. Arasıra bir ikisi kımıldanıyor ve bu alaca aydınlık dairenin içine giren elleri. Ocağın kızıla boyadığı alaca aydınlık dairenin kıyılarında oturuyorlar. yüzlerinin bir parçası. Bu böyle gider. Şimdi bütün gövdesiyle kırmızı dairenin içindedir. inanmadı mı. bilmiyorum. Dedem. Bedreddinin geleceğine inandı mı. Biz Bedreddinin kuluyuz. Odada bizden başka sekiz on köylü daha var. Ben. sözü. Dedemin bu sözlerine. bakışı. dağılan. Büyük düz bir burnu var. dilin sözü. birden karşılık vermiyor.dedesine de dedesi. Sustu. diyoruz. bıyıksız. sakalıyla dirilecekmiş.. Bedreddinin ölüsü. kemiğiyle.. SĐMAVNE KADISI OĞLU ŞEYH BEDREDDĐN DESTANI'NA ZEYL MĐLLÎ GURUR . omuzlarından bir tanesi kırmızılaşıyor. soluğu bizim aramızdan çıkıp gelecektir. Kavga eder gibi konuşuyor: — Đsa peygamberin ölüsü etiyle. kemiksiz. Đsa peygamber tekrar dünyaya gelecektir. gözün bakışı. Hattâ müslümanların içinde bile Đsa peygamberin günün birinde Şamı şerifte gözükeceğine inananlar vardır. dokuz yaşımda buna inandım. Dedem gülüyor: — Sizin bu itikadınız. Yerine oturdu. otuz bu kadar yaşımda yine inanıyorum. hırıstiyanların itikadına benziyor. Çırılçıplak ağaca asılan çırılçıplak gelecek yine. Bedreddin yine gelecek diyorsak. Bu yalandır. ahrete. doğruluyor. O. sakalsız.

Rüzgâr. Açılan öğle güneşinin altında Sinan'ın Süleymaniye'si bulutlara yaslanmış bir dağ gibiydi.«SĐMAVNE KADISI OĞLU BEDREDDĐN DESTANI» risalemin dördüncü formasının makina tashihlerini sabahleyin matbaada yaptıktan sonra eve gelmiş. fakat bu satırın sonuna nokta koymasını unuttum. Evimin penceresiyle Süleymaniye'nin arası en aşağı bir saattir. *** Mevzuu bahis risalemin sonunda «AHMED'ĐN HĐKÂYESĐ» diye bir fasıl vardır. şeriat ve softa karanlığından kurtulmuş. belki on sayfalık bir zeyl yazmak mecburiyetindeyim. Bana öyle geliyordu ki. Ben ne zaman Sinan'ın Süleymaniye'sini hatırlasam Türk emekçisinin yaratıcılığına olan inancım artar. Đşte bu sefer de. tek bir satır yazı yazdım. Fakat bana bir şeyler unuttum gibi geliyordu. Ağır perdeleri birdenbire düşen bir pencere gibi hava açıldı. hesaba. büyük bir Türk halk hareketi için yazdığım bir risalede unuttuğumu sandığım son noktayı ararken Süleymaniye'mizi. hapishane gecelerinde doldurulmuş bir hatıra defterinde «Destan»ımın sonuna koymasını unuttuğum noktayı arayıp dururken Süleymaniye'yi gördüm. Bu. Bulduğumu hatıra defterimin son sayfalarında okudum. bence Süleymaniye de öyle ve o kadar Cami değildir. ağır bulutların üstüne boşanmasıyla durulmuştu. endamlı ince kemerleri üstünde nasıl durabildiğine şaşılan eski bir taş köprü. Çok geçmeden yağmur da dindi. belki on satırlık. biraz önce yağan yağmurla yıkanmış. Vakit öğleye yakındı. ne kadar bir Cami değilse. deniz. maddeye. . minarelerinde beş vakit ezan okunmasına ve hasırlarına alın ve diz sürülmesine rağmen Süleymaniye'nin de camilikle o kadar alakası yoktur. Gökyüzünün karanlığı yol yol yarıldı. Türk HALK dehasının. Süleymaniye'yi en küçük girinti ve çıkıntısına kadar ezbere. açan güneşin altında pırıl pırıl görünce aradığımı birdenbire buldum. maddenin ve aydınlığın mabedidir. hesabla maddenin ahengine dayanan en muazzam verimlerinden biridir. Kendimi ferâha çıkmış hissederim. Ferahladım. gözüm kapalı bile görebilmeğe alıştığım içindir. Süleymaniye. Artık son forması da baskı makinası altında gidip gelmeğe başlıyan risaleme bir kelime bile ilâve edemiyeceğimi biliyordum. belki. benim için. «Çarşambayı sel aldı» türküsü. Fakat ben onu elimi uzatsam dokunacakmışım gibi yakın görüyordum. bütün bunlar nasıl. Ve anladım ki «Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı» isimli risaleme. bir hapishanede geceleri doldurulmuş hatıra defterimi gözden geçiriyordum. Şafakla beraber çalkalanmağa başlıyan lodos. bütün bunların Cami olmakla ne kadar alakaları yoksa. Sinan'ın evi. bu destanı yazmak için kullandığım notları. Ve ben. bir yağlığın kenarındaki «oya».

onun emekçi kütlelerini (yani nüfusunun 9/10'unu) şuurlu bir demokrat ve sosyalist yaşayışına yükseltebilmek için herkesten çok çalışan biziz. sıra sıra darağaçlarının. Rus amelesinin 1905 senesinde muazzam bir kitle fırkası yaratması.. 70 senelerinin inkilâpçılarını ortaya çıkarmış bulunması. bana öyle geliyor ki sen Bedreddin hareketinden biraz da millî bir gurur duyuyorsun. «millî gurur» terkibini birdenbire bir kamçı gibi eline almış. Sesime tuhaf bir eda vererek söylediğim bu cümlenin içinde. «Lenin filânca mesele hakkında ne yazmıştı?» demiş olsaydı. Lenin'i hatırla. — Zaten o en derin acıdan en büyük sevince kadar bütün duygularını hep bu meşhur gülümseyişiyle ifade eder — ve aşağı yukarı bütün Lenin külliyatının ana fikirlerini sayfaları ve satırlarıyla taşıyan hafızasından bize şu cümleleri okudu: «. demiştim. Tarihinde Bedreddin hareketi gibi bir destan söyliyebilmiş her milletin şuurlu proleteri bundan millî bir gurur duyar. Bu konuşmayı olduğu gibi aşağı geçiriyorum: «Dışarıda çiseleyen yağmura. hürriyet ve sosyalizm uğrunda büyük kavgalara girişebilmek . onu suratımda şaklatmış ve demisti ki: — Evet. Rusların muhitinde de karşı konulmuş olması. onu nasıl sefil kıldıklarını görmek herkesten çok bize ıstırap verir. aynı zamanda Rus mujiğinin demokratlaşarak büyük toprak sahiplerini ve papazları defetmeğe başlaması bizim göğsümüzü kabartır. Çünkü Rus milleti de inkikâpçı bir sınıf yaratabildi. Fakat «Sosyal-Demokrat»ın 35'inci numarası diye konulan mesele hepimizi şaşırttı. Biz şuurlu Rus proleterleri millî şuur duygusuna yabancı mıyız? Elbette hayır! Biz dilimizi ve yurdumuzu severiz. Ben: — Ahmed. 1914 senesinde «Sosyal Demokrat»ın 35'inci numarasında ne yazmıştı? Eğer Ahmed.. çarlara. Ahmed. «. Ve hiçbirimiz 35'inci numarada neler yazılmış olduğunu hatırlıyamadık. Çar cellâtlarının. beynelmilel proleter demokrasisinin en büyük beynelmilelci rehberi. kapitalistlere zilletle boyun eğişlerinin nümunelerini göstermekle kalmadı. Rus milleti. pomeşçiklere. yirminci asırda beynelmilel proletaryanın. Millî gurur! Sözlerden ürkme! Đki kelimenin yan yana gelişi seni korkutmasın. asılzadelerin ve kapitalistlerin bizim güzel yurdumuzu nasıl ezdiklerini. koğuşun terli çimentosuna ve yirmi sekiz insanına Ahmed hikâyesini anlatıp bitirmişti. Ve bu zulümlere bizim muhitimizde. sürgünlerin. bu muhitin Radişçev'i. dünya emekçi kitlelerinin.. Hangimiz Lenin kadar beynelmilelci olduğumuzu iddia edebiliriz? Lenin.. biraz da millî bir gurur duyuyorum.Bulduğum ve hatıra defterimde okuduğum ve risaleme zeyl olarak yazmak mecburiyetini duyduğum «nokta» bana Ahmed bu hikâyeyi anlattıktan sonra onunla yapmış olduğum bir konuşmadır. Evet. büyük açlıkların. de beşeriyete yalnız büyük katliâmların. Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz. herhalde aramızda böyle bir sorgunun cevabını verenler bulunurdu.. Dekabristleri.. Bedreddin hareketi aynı zamanda benim millî gururumdur. Ahmed bu şaşkınlığımız karşısında gülümsedi.

aynı pomeşçiklerin kapitalistlerle uyuşarak Lehistan ve Ukranya'yı ezmek.istidadında olduğunu da ispat etti. Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı bugünkü esir halimizden.» «Simavne Kadısı Oğlu Bedreddin Destanı» isimli risaleme bir önsöz yazmak istemiştim. demişti. demişti. onu yaldızlayan (meselâ Lehistan'ın. Bedreddin hareketini bütün azametiyle tetkik eden kalın ilim kitapları. Bogrinski'ler. Ukranya'nın v. Şöyle ki: Bana Ahmed: — Senden bir «Bedreddin destanı» isteriz. millî bir gurur duyuyorum. Daha iyisini de yapmağa çalışacağım. kardeşi olduğunu söyliyenler. Millî bir gurur duyuyorum. Bizim esir mazimizde pomeşçiklerle asilzadeler Macaristan'ın. Fakat esaretini haklı bulan. arkadaşı. etleri. nefes almış ve yine o meşhur gülümseyişiyle: — Evet. Bedreddin hareketinin doğuş ve ölüşündeki sosyal-ekonomik şartlar ve sebepleri tetkik edeyim.»* Lenin'den bu satırları bir solukta okuduktan sonra Ahmed birdenbire susmuş. Đran'da ve Çin'deki demokratik hareketi boğmak. millî haysiyetimizi berbat eden Romanof'lar. Olmadı. Bedreddin'in materyalizmiyle Spinoza'nın materyalizmi arasında bir mukayese yapayım. ne ağlayın! . Ne ah edin dostlar. Ben. onların bayrağı altında dövüşen Aydınlı ve Deliormanlı köylüleri yaratabildiği için. Lehistan'ın. ben şuurlu Türk proleteri. Börklüce Mustafa'yı. Çin'in hürriyetini boğmak için mujikleri muharebeye sürüklemişlerdi.s. demiştim. «Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı kendi esir mazimizden nefet ediyoruz. çünkü derebeylik tarihinde bile bu milletin emekçi kütleleri (yani nüfusunun 9/10'u) Sakızlı Rum gemiciyi ve Yahudi esnafını kardeş bilen bir hareket doğurabilmiştir. kafaları ve yürekleriyle oldukları gibi diriltecek romanlar. Purişkeviç'ler çetesini kuvvetlendirmek için bizi harbe sürüklemek istemelerinden nefret ediyoruz. Karaburun ve Deliorman yiğitlerini.'nin ezilmesine Rusların «vatan müdafaası» adını veren) esir. bizim muhitimiz de Bedreddin'i. benden istenenin ancak bir karalamasını becerebildim. Buna karşılık risalemin zeyline kısa bir «sonsöz» yazdım. yeryüzünün en aşağılık mahlûkudur. Ahmed'e. Fakat tıpkı benim gibi Ahmed'in dostu. benden istenen sizden de istenendir. Çünkü unutmayın ki «başka milletleri ezen bir millet hür olamaz. Đran'ın. Torlak Kemâl'i. kemikleri. Hiç kimse esir doğmuş olduğundan dolayı kabahatli değildir.

denizler Şehrine varıldı. 81. sayfa 80. göller. baskı 1935. (*) Lenin Külliyatı. şehir yeşildi. SĐLÂHSIZ ĐNSANLAR Beş kıtanın içinden başladı sefer Gidildi kuzeye doğru. Fikirde hiçbir hata olmadığı için ben Ahmed'in tercümesini aynen aldım. 82. kayalar. Bu gelenler silâhsız adamlardı . 83'de (Rusların millî gururu) isimli makaleyle — ki bu makale 1914 senesinde «Sosyal Demokrat»ın 35'inci numarasında çıkmıştır — Ahmed'in o gün bize hafızasından okuyup derhal tercüme ettiği satırları bilâhara karşılaştırdım. cild 18. gidildi. boyaları kahraman tablolar lâzım. Ormanlar.Dünü bugüne bugünü yarına bağlayın! diyen şiirler. Ahmed ezbere okuyup tercüme ettiği parçaların yalnız cümle kuruluşlarında bazı değişiklikler yapmış.

gündüzler serin. Meselâ bir barikatta dövüşerek meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken . Örsünde sıcacık yüreklerinin Ölüm bu sözlerden güçlü değildi. Her yürekte güzel bir şeyler vardı. Hayata sevdalar ilân edildi. 1956 TAHĐRLE ZÜHRE MESELESĐ Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil. Geceler beyazdı. Sözleri dövdüler dan dan da din din. bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte yani yürekte.Her birisi yüreğini çıkardı.

TARANTA .BABU'YA MEKTUPLAR .meselâ denerken damarlarında bir serumu ölmek ayıp olur mu? Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil. Seversin dünyayı doludizgin ama o bunun farkında değildir ayrılmak istemezsin dünyadan ama o senden ayrılacak yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı? Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık yahut hiç sevmeseydi Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden? Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Arkadaşın adını yazmak istemiyorum. Asya ve Afrika dillerine merak saran bir Đtalyan arkadaştan. Fakat mektubunu olduğu gibi aşağıya geçiriyorum.. 5 AĞUSTOS 1935 TEFTĐŞ . geçenlerde bir paketle bir mektup aldım. Kendi ülkesinde kendi dilini istediği gibi kullanamadığı için.Bu kitap Henri Barbusse'ün hatırasına. ROMA . Başı belaya girer..

Önde Amerikan paşası kafayı dikmiş ve sırmalı şapkasında eli kasap bıçağı gibi parlıyor keskin. Belki alışmış. belki utanıyor.. gözleri karanlık. gün uzun belli. Kordon'da. Memetleri teftiş. Yüzünü göremiyorum. geniş ve küfredip sesini duyuyorum toprağıma tokat gibi inen adımlarının. Vakit öğle. hava sıcak. Sanıyorum yakındır. 1962 . gözleri dikilmiş yere. Türk paşası on beş adım geride.Sayfada saygıyla göze çarpsın diye komuşlar fotoğrafı baş köşeye. gölgeli. Đzmir'de. bir daha çıkmayacaklar Đzmir'de. Memetlere bakıyorum : Dişleri kenetli.. Kordonboyu'nda böyle teftişlere. belki öfkeli.

analar. Yol görünür onun garip serine. ölmeden mezara koyarlar onu. bir yâr sever el alır. «Yûnusû biçâredir baştan ayağa yâredir. Hoca Nasreddin gibi ağlayan Bayburtlu Zihni gibi gülendir. kahbe felek ona eder oyunu. kanadı kırılır çöllerde kalır. Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeyegörsün önlerine . babalar umudu keser. Ferhad'dır Kerem'dir ve Keloğlan'dır. Çarşambayı sel alır.TÜRK KÖYLÜSÜ Topraktan öğrenip kitapsız bilendir.» ağu içer su yerine. O.

» demesinler. ... gül ve hürriyet günleri. ne düşmanı kayırır. Ve bir kerre dediler mi : «Đsrafil surunu urur mahlukat yerinden durur». serpilip gelişene selâm! Bütün yemişler dallarınızdadır. toprağın nabzı başlar onun nabızlarında atmağa. «Dağları yırtıp ayırır. haklı günler. güzel günlerimiz ellerinizdedir. Ne kendi nefsini korur. Beklenen günler. büyük günler. gecelerinde aç yatılmayan. ekmek. kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa..ve bir kerre vakterişip : «—Gayrık yeter!. gündüzlerinde sömürülmeyen..» TÜRKĐYE ĐŞÇĐ SINIFINA SELÂM Türkiye işçi sınıfına selâm! Selâm yaratana! Tohumların tohumuna.

karanlığını yobazın ve yabancının roketini yenecek işçi sınıfına selâm! Türkiye işçi sınıfına selâm! Selâm yaratana! 12 Ağustos 1962 VASĐYET Yoldaşlar. ölürsem kurtuluştan önce yani. Düşmanı yenecek işçi sınıfımıza selâm! Paranın padişahlığını. toprağa. nasip olmazsa görmek o günü. işe hasretimizi. kitaba. alıp götürün . ayyıldızı esir bayrağımıza.Türkiye işçi sınıfına selâm! Meydanlarda hasretimizi haykıranlara. hasretimizi.

toprağın altında sağır. tarlalar orta malı. Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın. kanallarda su. kör. çürür kara dallar gibi ölüler. seher aydınlığında taze insan. duymuşum yanık benzin kokusunu traktörlerin resmi bile çizilmeden. dilsiz. şehit Ayşe'yle ırgat Osman . ne candarma korkusu.Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni. Hasan beyin vurdurduğu ırgat Osman yatsın bir yanımda ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda. Ama bu türküleri söylemişim ben daha onlar düzülmeden. toprağın altında yatar upuzun. Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz. yanık benzin kokusu. Benim sessiz komşulara gelince. ne kuraklık.

öyle gibi de görünüyor Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni ve de uyarına gelirse. Yoldaşlar. ölürsem o günden önce yani. 27 Nisan Barviha Sanatoryumu VATAN HAĐNĐ "Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. tepemde bir de çınar olursa taş maş da istemez hani.. Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. dedi Hikmet.çektiler büyük hasreti sağlıklarında belki de farkında bile olmadan.. Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz. . 1953." .

ben vatan hainiyim. vatan tırnaklarıysa ağalarınızın. vatan hainiyim. üç sütun üstüne. fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan. mızraklı ilmühalse. şose boylarında gebermekse açlıktan. 120 milyon lira. kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan. Amerikan donanması topuysa. ben vatan hainiyim. kapkara haykıran puntolarla. ağzı kulaklarında. siz yurtseverseniz. vatan. . Amerikan amirali Amerika. vatan. kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan. vatan. bütçemize 120 milyon lira hibe etti. dedi Hikmet Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. polis copuysa. fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un 66 santimetre karede gülüyor. vatan. "Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz. siz vatanperverseniz. Amerikan üsleri. maaşlarınızsa vatan.Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar. Vatan çiftliklerinizse. bir Ankara gazetesinde. Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla : Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. ödeneklerinizse. soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın." Evet. Amerikan bombası. ben yurt hainiyim. vatan. vatan.

. kavgamı kafamda götürüyorum. Ben dostların gözünde kendimi boylu boyumca görüyorum. Resimlerdeki kuşlar gibi dizilip üstüne kumsalın. .. mendil sallamayın bana.7.962 VEDA Hoşça kalın dostlarım benim hoşça kalın! Sizi canımda canımın içinde... Đstemez.28... Hoşça kalın dostlarım benim hoşça kalın.

!!.!!..!!.. Geceler sürecek kapımın sürgüsünü...A dostlar a kavga dostu iş kardeşi a yoldaşlar a.. Beraber güneşe güler. büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir sincap gibi mesela. YAŞ 1 Yaşamak şakaya gelmez.... iş ELVEDA. A dostlar kardeşi AMAYA DAĐR a kavga dostu a yoldaşlar a.. . beraber dövüşürüz.... Tek hecesiz elveda. pencerelerde yıllar örecek örgüsünü.. Yine görüşürüz dostlarım benim yine görüşürüz.. Ve ben bir kavga şarkısı gibi haykıracağım mapusane türküsünü.

yahut kocaman gözlüklerin. Yaşamayı ciddiye alacaksın. hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken. yani bütün işin gücün yaşamak olacak. yaşamak yanı ağır bastığından. ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için. . öylesine ki. sırtın duvarda. hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için. Yani. hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil. hem de en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde. mesela. zeytin dikeceksin. yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden. ağır ameliyatlık hastayız. 1947 2 Diyelim ki. beyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin. kolların bağlı arkadan.yani. öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı. yetmişinde bile. yani o derecede. mesela.

diye bakacağız pencereden.yani. Daha orda ilk hücumda. fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu. Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu. Diyelim ki hapisteyiz. duvarın ardındaki dışarıyla. nasıl ve nerede olursak olalım hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak. yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz en son ajans haberlerini.. daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının. . kavgası ve rüzgarıyla yani. insanları. dövüşülmeye deşer bir şeyler için. hava yağmurlu mu. beyaz masadan. bir daha kalkmamak ihtimali de var. Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına.. hayvanları. daha o gün yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün. Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız. Yani. diyelim ki. Diyelim ki. yaşımız da elliye yakın. cephedeyiz.

mavi kadifede bir yaldız zerresi yani. duyulacak mahzunluğu şimdiden. Nazım HĐKMET . boş bir ceviz gibi yuvarlanacak zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız. hatta bir buz yığını yahut ölü bir bulut gibi de değil.. Bu dünya soğuyacak günün birinde. Böylesine sevilecek bu dünya "Yaşadım" diyebilmen için. yıldızların arasında bir yıldız. yani bu koskocaman dünyamız.. Şimdiden çekilecek acısı bunun.1948 3 Bu dünya soğuyacak. hem de en ufacıklarından.

YĐNE ĐYĐMSERLĐK ÜSTÜNE Sağlığımda açıldı kosmos yolu. yaşına bile gelmeden. Biliyordum. yüreklerinin yükü. elmalaşırken dünyamız. nasıl? Ya ara hırsı? Emir verme merakı? . ıstıratosferde savaş füzelerine mi rastgelecekler? Beni ilgilendiren bavullarının eşyası değil. Avucumda bir çocuğun sarışın eli. Moskova'da açılış törenindeyim. balıklar gibi sessiz sedasız akıp gidecek. yolcu füzeleri güneşe doğru. neden. Korkuyorlarsa kimden. yıldızların arasından. gözlerinde sırça toplar yanan çocuk. bir yılbaşı ağacı önündeyim. niçin. Ama füze yolcuları yola çıkabilecek mi pasaportsuz? Bilet olacak mı? Parayla mı alacaklar? Ve uzaklaşıp karpuzlaşır.

Kosmosa filan gidip gelecek. 7. Moskova YĐNE MEMLEKETĐM ÜSTÜNE SÖYLENMĐŞTĐR Memleketim. dostlar.1959.1.Yüzüne yılbaşı ağacının telli pullu aydınlığı vuran çocuk. . Yeryüzünde görecek mucizenin büyüğünü : tek insan milletini pırıl pırıl. ama belli yaşayacak benden iki kere çok. Đş bunda değil. ne kasketim kaldı senin ora işi ne yollarını taşımış ayakkabım.. Ben iyimserim. son mintanın da sırtımda paralandı çoktan.. bilmiyorum neden. belli. akarsu gibi. memleketim. memleketim.

enfarktında yüreğimin. Sen şimdi yalnız saçımın akında. Bir gün kar yağarken. ölümü düşünüyorum.. 8 Nisan 958 YĐNE ÖLÜME DAĐR Zevcem. alnımın çizgilerindesin memleketim.. yahut .Şile bezindendi... memleketim. ruhu revanım Hatice Pîrâyende. memleketim. Pırağ. demek ki arteryo skleroz başlıyor bende.

.... yahut da ima edecekler. . Ve kalan karışacak kalabalığa. kalanın ilk hareketi ilk sözü ilk yediği yemek? Belki de birbirimizden uzakta öleceğiz.bir gece. son gördüğü renk. ve kalanı yalnız bırakıp gidecekler. nasıl ve nerde öleceğiz? Nasıl ve ne olacak ölenin son duyduğu ses. hangimiz ilkönce. Yani efendim. yahut bir öğle sıcağında. hayat. Haber çığlıklarla gelecek.

Ve bütün bu ihtimâlât 1900 kaç senesinin kaçıncı ayı kaçıncı günü kaçıncı saatinde? Zevcem. geçen ömrümüzü düşünüyorum. ölümü düşünüyorum. Hangimiz ilkönce nasıl ve nerde ölürsek ölelim. Kederli rahat ve hodbinim. ruhu revanım Hatice Pîrâyende. «yaşadık» diyebiliriz. seninle biz birbirimizi ve insanların en büyük dâvasını sevebildik — dövüştük onun uğruna —. .

Bana yeter yirminci asırda olduğum safta olmak bizim tarafta olmak ve dövüşmek yeni bir âlem için.... asrım cesur. Ben yirminci asırlıyım ve bununla övünüyorum. büyük ve kahraman.YĐRMĐNCĐ ASRA DAĐR — Uyumak şimdi. sevgilim. Asrım sefil. kendi asrım beni korkutmuyor ben kaçak değilim. uyanmak yüz yıl sonra.. — Hayır. . Dünyaya erken gelmişim diye kahretmedim hiçbir zaman. asrım yüz kızartıcı.

12.— Yüz yıl sonra. senin gözlerin gibi..11. güneşli olacaktır. her şeye rağmen daha evvel... Hatçem.. Ve ölen ve doğan ve son gülenleri güzel gülecek olan yirminci asır (benim şafak çığlıklarıyla sabaha eren müthiş gecem). — Hayır. sevgilim. Yolculuk ediyor şairin biri yıldızlardan birinde bir denizde bakarak dünyamıza. Yolculuk ediyor şairler denizlerinde kâinatın .1941 YOLCULUK Bir şair yolculuk ediyor bir denizinde dünyamızın bakarak bir yıldıza.

1960. yolunda pusuya yattıklarını. yürümeyenleri arkanda boş sokaklar gibi bırakarak.bakarak birbirine. dost omuzbaşlarını omuzlarının yanında duyup. havaları boydan boya yarıp ikiye bir mavzer gözü gibi karanlığın gözüne bakarak yürümek!.. Akdeniz YÜRÜMEK Yürümek. Yürümek. Yürümek. kelleni orta yere yüreğini yumruklarının içine koyup yürümek!.. .

yürekten gülerekten yürümek. Şimdi çıplak ve merhametsiz bir çığlık oldu ümid. Günler ölüm haberleriyle geliyor..... Günler ağır. ZAFERE DAĐR Korkunç ellerinle bastırıp yaranı dudaklarını kanatarak dayanılmakta ağrıya.arkadan çelme attıklarını bilerek yürümek. Yürümek.... .. Ve zafer artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar tırnakla sökülüp koparılacaktır.

Günler ölüm haberleriyle geliyor..Düşman haşin zalim ve kurnaz... Ölüyor çarpışarak insanlarımız — halbuki nasıl hakketmişlerdi yaşamayı — ölüyor insanlarımız — ne kadar çok — sanki şarkılar ve bayraklarla bir bayram günü nümayişe çıktılar öyle genç ve fütursuz. Varılacak yere . Günler ağır.. En güzel dünyaları yaktık ellerimizle ve gözümüzde kaybettik ağlamayı : bizi bir parça hazin ve dimdik bırakıp gözyaşlarımız gittiler ve bundan dolayı biz unuttuk bağışlamayı.

Antepliler yiğit kişilerdir..kan içinde varılacaktır... Sonbahar. Ve zafer artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar tırnakla sökülüp koparılacaktır. Antepliler silâhşor olur. Antep çetin yerdir.. KARAYILAN HĐKÂYESĐ Antepliler silâhşor olur. uçan turnayı gözünden kaçan tavşanı ard ayağından vururlar ve arap kısrağının üstünde taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar. Karayılan . Antep sıcak. 1941.

Düşman Antep'e girince Antepliler onu korkusunu saklayan bir fıstık ağacından alıp indirdiler. bunu düşünmeye vakit bırakmıyordular.Karayılan olmazdan önce Antep köylüklerinde ırgattı. Yiğitlik atla. onun atı. toprağı yoktu. belki rahattı. . Antep çetin yerdir. silâhı. yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar. Boynu yine böyle çöp gibi ince ve böyle kocaman kafalıydı Karayılan Karayılan olmazdan önce. Belki rahatsızdı. toprakla olur. silâhla. Altına bir at çekip eline bir mavzer verdiler.

düşmanın topu vardı. Sıcak bulutlar dolaşır havada ileri geri. . korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun. Antep çetin yerdir. Düşman tutmuştu tepeleri. Düşman tutmuştu tepeleri. Antepliler düz ovada sıkışmışlardı. Düşman şarapnel döküyordu. namlıya tek fişek sürmeden yatıyordu yüzükoyun.. toprağı kökünden söküyordu.. Antep sıcak.Kırmızı kayalarda yeşil kertenkeleler. Akan : Antep'in kanıydı. Bu fidan öyle küçük. Düz ovada bir gül fidanıydı Karayılan'ın Karayılan olmazdan önceki siperi.

gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun ak bir taşın ardından kara bir yılan çıkardı kafasını. kader. Siperi bir gül fidanıydı onun. Antepliler yiğit kişilerdir. gözleri ateşten al. . düz ovayı Antepliler düşmana bırakacaklardı. Derisi ışıl ışıl. korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.Antepliler silâhşor olur. Fakat düşmanın topu vardı. Çünkü onu düşünmeye alıştırmadılar. Birden bir kurşun gelip kafasını aldı. Ve ne çare. dili çataldı. Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi. "Karayılan" olmazdan önce umurunda değildi Karayılan'ın kıyamete dek düşmana verseler Antep'i.

Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olana : KARAYILAN dediler.Hayvan devrildi kaldı. nerde düşman varsa orda bitirek. ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm. demir sandıkta saklansan bulur seni. deli gönlüm. Kilis yollarından kelle getirek. "Karayılan der ki : Harbe oturak. . seğirttiler peşince. Karayılan Karayılan olmazdan önce kara yılanın encâmını görünce haykırdı avaz avaz ömrünün ilk düşüncesini : "Đbret al." Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olan. fırlayıp atlayınca ileri bir dehşet aldı Anteplileri. Düşmanı tepelerde yediler.

." (Kuvâyi Milliye'den) ANGĐNA PEKTORĐS Yarısı burdaysa kalbimin yarısı Çin'dedir. doktor.vurun ha yiğitler namus günüdür. her şafak vakti kalbim . Sarınehre doğru akan ordunun içindedir. doktor. Sonra.. her şafak vakti.

. doktorcuğum. bu yüzden bende bu angina pektoris. bir kırmızı elma : kalbim. doktor. ne nikotin.. fakir milletime ikrâm edebildiğim bir tek elmam var elimde. doktor.. bizim burda mahkûmlar uykuya varıp revirden el ayak çekilince kalbim Çamlıca'da bir harap konaktadır her gece. Bakıyorum geceye demirlerden ve iman tahtamın üstündeki baskıya rağmen kalbim en uzak yıldızla birlikte çarpıyor. Sonra. şu on yıldan bu yana benim.Yunanistan'da kurşuna diziliyor.. işte bu yüzden.. ne hapis. .. Ne arteryo skleroz. Sonra.

AŞI 1 tarla hazırdı koyu esmer eti anadan doğma çırılçıplak tarla hazırdı şişkin ıslak dudaklarını açmıştı yarı yarıya uzun sürmedi bekleyiş sabah aydınlığında canlı küçük kurtlar gibi yukardan saçılıp aktı tohum hazla ürperdi toprak içine çekti akanı açılıp kapanarak açılıp kapanarak sonra da mahmur bir kat daha güzel terli kabarık gerindi ben ölümden kuvvetliyim diyebilirdi gebeydi artık .

2 arılar fırladı güneşe doğru en önde kızoğlankız yeni beyarı nazlı bir vızıltıdır zar gibi ince şeffaf kanatları beli koptu kopacak altın tüylü süzme karnında da üç kızıl kuşak yetişip önledi onu erkeklerin en güçlüsü sonra yukarda boşlukta güneşin orda dikenli incecik bacakları karıştı birbirine bir saniye sürdü aşı silkinip kurtuldu dişi düştü erkek içinden kopan etleriyle toprağa 3 odalarının penceresi ormana açık ağır yaz bulutlarının altında orman bir yumurtalık gibi de nemli ılık erkeğin yüzünde aşağıdan kadının gözlerinden vuran ışık ormanın üstüne yağmur boşandı ansızın .

1948 .yeşil elâ gözlerini yumdu kadın yarı açık ağzında ıslak dişleri berrak duru içinde taa yüreğinin kökünde sıcak sıcak duydu yağmuru 4 atan bir damar gibi akıyor nehir acı yemişleri dikenli dallarıyla duruyor ağaç duruyor kıraç yabani güneşte bir şarkı gibi parladı balta kesildi ağacın gövdesi orta yerinden ihtiyardı esmerdi ıslaktı makta kanayacaktı da âdeta aşı bıçağıyla açıldı yarık sokuldu ucu kalemin bu kesik bu yabani gövdede müjdesi vardı artık dikensiz dalları ince kabuklu tatlı yemişleri geniş yapraklarıyla gelecek olan yepyeni bir âlemin.

ah. tabiat gibi cesur ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizliyen elleriniz.Nisan 1948 ELLERĐNĐZE VE YALANA DAĐR Bütün taşlar gibi vekarlı. benim insanlarım. Bu dünya öküzün boynuzunda değil. hafif. Arılar gibi hünerli. bu dünya ellerinizin üstünde duruyor. hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli. halbuki açsınız. sütlü memeler gibi yüklü. yalanla besliyorlar sizi. . bütün yük hayvanları gibi battal. ağır ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz. Ve insanlar.

hele Asya'dakiler. ah. ah. benim insanlarım. uyanık. ellerin gibi tez kandırılır. yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu. Ve beyaz bir sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya.. . antenler yalan söylüyorsa. Amerikalım benim. göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan. kitaplar yalan söylüyorsa. Đnsanlar. ekmekle beslenmeğe muhtaçsınız. elleriniz gibi meraklı. Đnsanlarım. benim insanlarım. Yakın Doğu. Orta Doğu. Avrupalım. Đnsanlarım. Afrika'dakiler. hayran ve gençsiniz. atak ve unutkansın ellerin gibi.etle. Pasifik adaları ve benim memleketlilerim.. benim insanlarım. ah. kolay atlatılırsın. elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız. yalan söylüyorsa rotatifler.

rüya yalan söylüyorsa. bu yaşanası dünyada bu bezirgân saltanatı. bu zulüm bitmesin diyedir. elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun. ninni yalan söylüyorsa. renk yalan söylüyorsa. beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların. meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa. ses yalan söylüyorsa. [1949] . sütunda ilan yalan söylüyorsa. yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı. elleriniz isyan etmesin diyedir. elleriniz balçık gibi itaatli. dua yalan söylüyorsa. Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız bu ölümlü. ellerinizden geçinen ve ellerinizden başka her şey herkes yalan söylüyorsa.duvarda afiş. söz yalan söylüyorsa. elleriniz karanlık gibi kör.

yanına varamadım. ufaldı. Leh toprağından seslendi karşılık veremedim. boğuluyordum kederden. kumlu toprakta kar parçaları çürüyordu. sonra. beni unuttun mu?" diye soruyordu. ufaldı. hiç durmayacakmış gibi gidiyordu tiren. indi tirenden peronda kaldı. "Beni unuttun mu. sonra raylardan başka şey göremedim.KADINIM BREST'E KADAR Kadınım Brest'e kadar benimle geldi. baharsa çamurlu çıplak ayaklarıyla gökyüzünde yürüyordu. . Sonra. ufaldı. "Yanıma gel!" dedi. Sonra. nerdesin?" diye soramadım. uçsuz bucaksız mavilikte buğday tanesi oldu. "Nerdesin gülüm. kadınım beni görüyordu. birden anladım ki.

Sonra birden anladım ki. yıllardır. bunu nasıl. kadınım telgıraf direklerinin altında duruyordu. hiç durmayacakmış gibi gidiyordu tiren boğuluyordum kederden. ama uzun yıllardır bu tirende yaşıyorum. yıldızlar inip kondu telgıraf tellerine. Akdeniz ORADA TANIDIKLARIM II . bir yerlere yaklaşıyorum. koynumdaymış gibi de yüreği küt küt vuruyordu. direkler gelip geçiyordu o kımıldanmıyordu yerinden. karanlıksa yağmur gibi çarpıyordu tirene. neden anladığıma hâlâ şaşıyorum ve hep aynı büyük. . aynı umutlu türküyü söyleyerek sevdiğim şehirlerle sevdiğim kadınlardan boyuna uzaklaşıyorum ve hasretlerini etimin içinde işleyen bir yara gibi taşıyorum ve bir yerlere yaklaşıyorum.Sonra. Mart 1960.ama.

Yapı yükseldi yapı büyüdü. Benim kızımın annesi 1922 senesi. Benim kızım Alfabe okuyor. Başında masanın beyaz keten elbiseli Tavariş Marusa. bakıyorlar insana rüya görür gibi. Benim kızım büyüdü.." Bir masa. Ben büyüdüm felsefe okuyorum... Duvarlarda fotoğraflar - . Duvarlarda fotoğraflar.-"Nazım yoldaş benim kızım beş yaşında. Yeni yapıda yeni dokumacılar yeni renklerle yeni kumaşlar dokuyor. Benim kızım dinledi ilk duvarcı türküsünü kurduğumuz yapının..

Latin. Ayın içinden bir manzara gibi Ukranya stepleri karın altında yatıyorlar. Havada tek bir insan sesi yok. Vagonda bizimkiler uyuyorlar. Bir masa Üstünde masanın mavi bir Ukranya kasesi. Dünyanın üstünde donmuş bir dünya gibi susan havada yalnız tekerleklerin şarkısı. Karanfiller. Zırhlı trenle Kiyefe gitmedeyiz. Uygur. Marusa'nın sesi: -"Sene 918. Kar.bir fabrika avlusunda çekilmiş bazıları. Gece. Kış.. Kapı açık.. Rus.. üzerinde bazısının Mogol. Kış. Tatar yazıları. Kar. Çin. . Gece.

... Gözlerime yalvarıyor esirlerin gözleri: -"Bırak bizi bırak bizi bırak.. Bırak bizi bırak. Uyuyor bizimkiler. Yıldızlar düşüyor içeriye. Yıldızlar düşüyor içeriye. Đpekli bir kumaş yırtar gibi yürüyor yırtarak geceyi tren." Kapı açık. Bekliyorum ben Mahnodan esir alınan iki köylü neferi..Yıldızlar düşüyor içeriye. yalvaran gözlere bakamam. Öldürebilirim. Başımı çevirdim geriye. . Aç gözlerle aç öküzler bekliyor bizi. Bekliyor bizi toprak.

. "Bırak bizi" Üç saniye. vuramadın.Ve tekrar baktığım zaman karın üstünde iki korkuydu kaçan. Mavzer. Ve hiçbiri değmedi hedefe. . Diz büktüm... "Aç gözlerle aç öküzler" Dört saniye. Namluda arpacık titredi. Kaçanların peşinden altı fişenk yaktım.. yedi. Geçti bir saniye. altı. Nasıl oldu bu? Gökte uçan turnayı gözünden vuran kadın. "Bekliyor bizi toprak" Beş. Geçiyor saniyeler.. Mavzer.

.. . Đnkılabın nöbetinde dolaşık yumak gibi bir yürekle durulmaz. Tombul esmer bir Ukranya ekmeği...... Gece... Kış..... ...... Hatıralar. Kavgada düşmanın aile ismi sorulmaz. Köyden yoldaşlar göndermiş Ukranya ekmeği yemez misiniz?" Beyaz keten bir örtü. Masa.. Hatıralar.... Çavdarlı bir yaz kokusu esmer ekmekte. . Kar... . Başında masanın beyaz keten elbiseli Tavariş Marusa......... .Vurmalıydım ama.

. Satırların üzerinde ellerinin izi var.Hikmet PORTATĐF KARYOLA Bu onun karyolası portatif bir karyola. Ve her akşam burda çözerdi ıslak ayakkaplarını. Karyolanın başucunda kitaplar. Pencerenin içindeki bu beyaz diş fırçası. Açıyorum birer birer kitaplarını.. bu bembeyaz sabun .N. O her sabah buradan çıkardı yola.

.. Yerde bir üçüncü mevki tren bileti.. Bu onun karyolası portatif bir karyola. N.onun..... Elsiz kolları göğsünde yatıyor karyolanın üstünde lacivert gemici fanilası. Duvarda külrengi bayramlık kasketi.Hikmet SEN En güzel günlerimin üç mel'un adamı var: Ben sokakta rastlasam bile tanımayım diye en güzel günlerimin bu üç mel'un adamını yer yer tırnaklarımla kazıdım .

sen o günleri kendi oğluyla yatan. Kalbimin kanıyla götüreceğim ebediyete ben o günleri... senin ve benim en güzel günlerimiz.hatıralarımın camını. En güzel günlerimin üç mel'un adamı var: Biri sensin. Ne yazık!... Yazıyorsun. biri ötekisi. Sana gelince.... biri o. Kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa. insanın bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum. Sana gelince. Ne kadar beraber geçmiş günlerimiz var.. Düşmanımdır ikisi. Okuyorum.... .

Ne de sen Brütüssün.. sıcak bir döşek ve üç yüz papellik rahat için... Artık seninle biz. bir çift rugan pabuç.kızlarının körpe etini satan bir ana gibi satıyorsun!. Satıyorsun: günde on kaat... düşman bile değiliz.Hikmet – 1933 .. Ne ben sana kızarım ne de zatın zahmet edip bana küssün... En güzel günlerimin üç mel'un adamı var: Biri sensin.... Biri o. Sana gelince.. Kanlı bıçaklı düşmanımdır ikisi. N. biri ötekisi. Ne ben Sezarım.

Çeneni avuçlarının içine alma!.. havalar seslerle doludur: toprağın. yıldızların ve bizim seslerimizle.. Kalk! Pencereye gel! Bak! Dışarda gece bir cenup denizi gibi güzel.SES Çeneni avuçlarının içine alıp. çarpıyor pencerene dalgaları. Pencereye gel! Havaları dinle bir: . Gel! Dinle havaları: havalar seslerin yoludur. duvara dalıp kalma!. suyun..

Sesler geliyor günbatısından sesler.. N.. sesimiz seninledir. Biz ...Hikmet – 1933 SESLER GELĐYOR..... Sesler geliyor günbatısından sesler.. Koynunda güneşin kaybolduğu zindan aydınlanacak mı? Bekliyelim mi? Bekliyebilir miyiz? Biz gündoğusunun milyonlarla milyonu bekliyoruz bunu...Sesimiz yanındadır.

*** Kurtuluşun kırmızı eli dolaşıyor üstünde Almanyanın.çıplak ayaklı Hindistanın açlığını esmer gözlerinde bir alev gibi taşıyanlar... mavi gözlü Almanyalılara.. Ve istiyoruz ki olsun naramızın aksisedası Krup favrikalarından kopan: . Biz güneşin doğduğu yerden haykırıyoruz mavi gömlekli.. .. Avrupanın çatlıyacak göbeği... Dışarı fırlamak için tepiniyor amele mahallelerinde tanklar. Cava köylüleri. Sumatra. Biz. Göbeğinden çatlıyacak Avrupa. Biz Borneo.. Berlinin caddeleri kulak asıyor yine Spartaküslerin ayak sesine...........HURRRA. Biz sarı yüzlerinden gözleri bıçak yarası gibi bakan kavga meydanlarında kellesini koparıp kocaman kanlı sarı bir çiçek gibi bırakan Çin seddinin kulileri..

.... Elleri bombalı mavi gömleklilerin bekliyecek mi yine Unter den Linden caddesinde nöbet? Alevden bayrakların üstünde yeniden can bulacak mı Karl Liebknecht? Avrupa bocalıyor. Kooooş. Dümen başına.......Çatlıyacak çatlıyor çatla. *** Söyle Berlin... Söyle... Hava fırtınalı omurga delik serdümen sarhoş...DI...... Sesler geliyor günbatısından .. ..ÇATLADI. Diyelim: . Çabuk olun haydı..... Diyelim milyonlarla milyon ağız birden: .

Jül Vernin romanlarıyla coğrafya kitaplarına. ağacın.Hikmet POSTACI Đnsanın. dünyanın..sesler. kuşun. Nâzımın resmi. sahici postacı. şairlik filân yoluyla değil ama basbaya.. yurdun haberini. seher vakitlerinde yahut gecenin ortasında taşıdım insanlara yüreğimin çantasında. şairlik ettim bir çeşit postacılık yani. Renkli kalemlerle çizilirdi bin türlü resim hep aynı postacının. Çocukken postacı olmak isterdim. .. N. kurdun haberini.

Yahut işte bozkırda gölgesinde ağır bulutların asker mektubu dağıtıp ayran içiyorum.Đşte. Yahut çölde. köpeklerin çektiği kızağı sürüyorum buzun üzerinde. Babası yarın akşam dönüyor hapislikten. yıldızların altındayım. Kapı çalınıyor gece yarısı: -posta! Küçük kızın gözleri açıldı mavi mavi. komşu kıza bendim telegrafı getiren. Bir küçük kız ateşler içinde hasta. Işıldıyor kuzey şafağı konserve kutularıyla posta paketlerinde. çantamda yazıları yalnız müjdelerin yalnız umutların. O karda kıyamette bendim bulan o evi. Yahut da büyük şehrin uğultulu asfaltındayım. Bering boğazını geçiyorum. .

. Moskova'ya Budapeşte'den. Bir zarfın üzeri: "Memet. . taze çimen kokusuyla dolu mektuplar. ellisinde. Muradıma. Macaristan'da erdim. Telegraflarda envai türlü acı mektuplarda satır satır keder taşır o güzelim memlekette postacı. çocukların çocuklara mektupları. Çantamda bahar. Çantamda cennet. Türkiyemde postacılık zor sanattır. Oysaki.. Çantamda Tuna'nın pırıltısıyla kuş cıvıltısıyla. Çocukken postacı olmak isterdim.Çocukken postacı olmak isterdim. Nâzım Hikmet'in oğlu. Türkiye" diye yazılı. Moskova'da mektupları birer birer kendim dağıtırım adreslerine.

çocukları sokaklara bırakmayın. hattâ yollıyamam. . Nâzım HĐKMET RADYOAKTĐVĐTELĐ YAĞMURLAR ÜSTÜNE Kapayın pencereleri sımsıkı. yağmurlar yine yalnız güneşi taşısın tohumlara. Yağmurları temizlemeli. paslı yağmurlar yağıyor. yine gümüş gibi parlatmalı yağmurları. yağmurlar ölüm taşıyor tohumlara. haramiler kesmiş yolu. Nâzım'ın oğlu. mektubunu vermezler.Yalnız Memedin mektubunu götüremem yerine.

Nâzım HĐKMET YĐNE YAĞMUR ÜSTÜNE . NÂZIM HĐKMET TRAFĐK MEMURLARI Trafik memurları dikilmiş durur el kol kımıldar kaşlar çatık sopalarının ucunda hürriyetimiz trafik memurları dikilip duracak sokaktakiler birbirlerini sevmeği öğreninceye kadar.çocuklar yine koşabilsin yağmurların içinde. pencereleri yağmurlara açabilelim yine.

.. hem de ne sıtmadan ne kuşpalazından düşerek te değil kuyulara filân.... serçe kuşları gibi yağmur........ tıkır tıkır.. Nâzım HĐKMET ÇOCUKLAR ÖLEBĐLĐR YARIN .. çocuklar ölebilir yarın.... Çocuklar ölebilir yarın.....Serçe kuşları gibi yağmur çinko dama serptiğim ekmek kırıntılarını telâşlı telâşlı... .....

.. Kartal uçmaz olur kanadı kırılınca...çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın..... evi yıkmak için sokarlar kundağı temele.... ......... ... çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında arkalarında bir avuç kül bile değil arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan. düşünebilir miyiz başımız vurulunca? Onlar köküdür memleketin................... ne bir damla kan.. Çınarı yıkmak için baltayı köküne vururlar.......... ne bir santim kemik... ÇINARI YIKMAK ĐÇĐN BALTAYI KÖKÜNE VURURLAR . çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında.......

Çünkü böyledir asrımızın gerçeklerinden biri. Kırıldı kanat öldürdüler aklı. onlar kanadı hürriyetin. halkın aklıdır. Ve sonra yolladılar insanları salhaneye. Kaç kere kaç yerde baltalandı kök yürümez oldu su dallar kurudu. Nâzım HĐKMET DOĞUM .dallara yürüyen su bu kökte saklıdır. Onlar umudun temeli.

sarı ay çiçeğine benziyorlardı. üç kilo ağırlığında. kara gözlü. çocuklar doğdu Yunan zindanlarında. Benim oğlan dünyaya geldiği zaman çocuklar doğdu Anadoluda. mavi gözlü. Bu dünyada ilk görülecek şey diye demir parmaklığı gördüler. elâ gözlü bebeklerdi. Bitlendiler doğar doğmaz . Benim oğlan dünyaya geldiği zaman. Makartır kesti onları. gittiler ana sütüne bile doymadan Benim oğlan dünyaya geldiği zaman. kaşsız. sarı bir oğlan. babaları kurşuna dizilmiş.Anası bir oğlancık doğurdu bana. masmavi kundağında yatan bir nur topu. çocuklar doğdu Korede.

Makartır . ama harikulâde bir beşik olacak dünya. ben bu dünyada olmıyacağım. Asya halklarına karşı yürüttüğü baskılarla ün saldığı (!) için Amerikan hükümeti tarafından Kore savaşının kumandanlığına da atandı.(Mac Arthur): Amerikan generali.kim bilir kaçı sağ kalır mucize kabilinden. Benim oğlan benim yaşıma bastığı zaman. beyaz. siyah. Dünya savaşında Asya'daki Amerikan ordularının kumandanlığını yaptı. sarı bütün çocukları sallıyan mavi atlas döşekli bir beşik. 2. .

bir daha açılmasın. bu dâvet bizim. yok edin insanın insana kulluğunu.. .Nâzım HĐKMET DAVET Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket. ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benziyen toprak.. Kapansın el kapıları. bu cennet bizim. dişler kenetli. bizim.. bu cehennem. Bilekler kan içinde.

..Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine. NÂZIM HĐKMET DÜNYAYI VERELĐM ÇOCUKLARA Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında dünyayı çocuklara verelim kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi hiç değilse bir günlüğüne doysunlar bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı çocuklar dünyayı alacak elimizden . bu hasret bizim.

NÂZIM HĐKMET . sabaha karşı rüzgârda tahta cumbalar ve bir saç mangalın küllerinde uyanır uykuda büyük Đstanbulum.ölümsüz ağaçlar dikecekler Nâzım HĐKMET DÖRTLÜK Koparmış ipini eski kayıklar gibi yüzer kışın.

KANTER ĐÇĐNDE Yapıcılar türkü söylüyor Yapı türkü söyler gibi yapılmıyor ama. Yapıcıların yüreği bayram yeri gibi cıvıl cıvıl ama yapı yeri bayram yeri değil. Yapı yerinde ayağın burkulur ellerin kanar. Bu iş biraz zor. Yapı yerinde ne çay her zaman şekerli her zaman sıcak. yapı yeri toz toprak. Türkü söyler gibi yapılmıyor yapı bu iş biraz zor. . Çamur. ne ekmek her zaman pamuk gibi yumuşak ne herkes kahraman ne dostlar vefalı her zaman. kar.

yükseliyor. yükseliyor yapı kanter içinde. Yükseliyor. Bir yürek çarpıntısı var her putrelinde her tuğlasında her kerpicinde. Saksılar konuldu pencerelere alt katlarında. NÂZIM HĐKMET MEMLEKETĐMDEN ĐNSAN MANZARALARI'NDAN Haydarpaşa garında . Đlk balkonlara güneş taşıyor kuşlar kanatlarında.zor ama yapı yükseliyor.

Korkak. Merdivenlerdeki adam -Galip Ustatuhaf şeyler düşünmekle meşhurdur: "Kâat helvası yesem her gün" diye düşündü 5 yaşında. Zayıf. Merdivenlerin üstünde güneş yorgunluk ve telâş Bir adam merdivenlerde duruyor bir şeyler düşünerek.1941 baharında saat on beş. Burnu sivri ve uzun yanaklarının üstü çopur. . "Babamın bıçakçı dükkânından Akşam ezanından önce çıksam" diye düşündü 11 yaşında. "Mektebe gitsem" diye düşündü 10 yaşında.

"Đşsiz kalırsam" diye düşündü 23 yaşında. "Babam ellisinde öldü. ben de böyle tez mi öleceğim?" diye düşündü 21 yaşındayken. "Gündeliğim artar mı?" diye düşündü 20 yaşında. Ve zaman zaman işsiz kalarak "Đşsiz kalırsam" diye düşündü 50 yaşına kadar. 51 yaşında "Đhtiyarladım" dedi. "Đşsiz kalırsam" diye düşündü 24 yaşında. "Babam neden kapattı dükkânını?" Ve fabrika benzemiyor babamın dükkânına" diye düşündü 16 yaşında. "Đşsiz kalırsam" diye düşündü 22 yaşında."Sarı iskarpinlerim olsa kızlar bana baksalar" diye düşündü 15 yaşında. .

...... ......."babamdan bir yıl fazla yaşadım.......... Đşsizdir............... Denizde balık kokusuyla Döşemelerde tahtakurularıyla gelir Haydarpaşa garında bahar Sepetler ve heybeler merdivenlerden inip merdivenlerden çıkıp merdivenlerde duruyorlar............ Şimdi merdivenlerde durup kaptırmış kafasını düşüncelerin en tuhafına: "Kaç yaşında öleceğim? Ölürken üzerimde yorganım olacak mı?" diye düşünüyor............. Burnu sivri ve uzun..... Yanaklarının üstü çopur................. ......" Şimdi 52 yaşındadır...........

Üç selvi.Üç selvi.Kanlı bir baltayı aydınlatıyorüç selvi.Nâzım HĐKMET ÜÇ SELVĐ Kapımın önünde üç selvi vardı.Üç selvi.Üç selvi.N. başları yıldızlardaüç selvi. başları yıldızlardaüç selvi.Selviler sallanmıyorlar rüzgarda.Hikmet .Selviler sallanırlardı rüzgarda.Üç selvi.Selviler rüzgarda sallanırlardı.Üç selvi.Artık ne kökleri yerde.1933 .Üç selvi.Kökleri yerde.Bir gece düşman bastı evi.Yatağımda öldürüldüm ben.Kesildi selviler köklerinden.Mermer bir ocakta parçalanmış yatıyorüç selvi.

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->