21-1-924 Lambayı yakma, bırak, sarı bir insan başı düşmesin pencereden kara. Kar yağıyor karanlıklara.

Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum. Kar... Üflenen bir mum gibi söndü koskocaman ışıklar.. Ve şehir kör bir insan gibi kaldı altında yağan karın. Lambayı yakma, bırak! Kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların dilsiz olduklarını anlıyorum. Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum. N.Hikmet

BĐR AYRILIŞ HĐKAYESĐ

Erkek kadına dedi ki: -Seni seviyorum, ama nasıl, avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp parmaklarımı kanatarak kırasıya çıldırasıya... Erkek kadına dedi ki: -Seni seviyorum, ama nasıl, kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz, yüzde yüz, yüzde bin beş yüz, yüzde hudutsuz kere yüz... Kadın erkeğe dedi ki: -Baktım dudağımla, yüreğimle, kafamla; severek, korkarak, eğilerek, dudağına, yüreğine, kafana. Şimdi ne söylüyorsam karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana.. Ve ben artık biliyorum: Toprağın -

yüzü güneşli bir ana gibi en son en güzel çocuğunu emzirdiğini.. Fakat neyleyim saçlarım dolanmış ölmekte olan parmaklarına başımı kurtarmam kabil değil! Sen yürümelisin, yeni doğan çocuğun gözlerine bakarak.. Sen yürümelisin, beni bırakarak... Kadın sustu. SARILDILAR Bir kitap düştü yere... Kapandı bir pencere... AYRILDILAR... N.Hikmet

BĐR GEMĐCĐ TÜRKÜSÜ

Rüzgâr, yıldızlar ve su. Bir Afrika rüyasının uykusu düşmüş dalgalara. Işıltılı, kara bir yelken gibi ince direğinde geminin. Geçmekteyiz içinden bir sayısız bir uçsuz bucaksız yıldızlar âleminin.

Yıldızlar rüzgâr ve su. Başüstünde bir gemici korosu su gibi, rüzgâr gibi, yıldızlar gibi bir türkü söylüyor, yıldızlar gibi rüzgâr gibi su gibi bir türkü. Bu türkü diyor ki, «Korkumuz yok!

Đnmedi bir gün bile gözlerimize bir kış akşamı gibi karanlığı korkunun.» Bu türkü diyor ki, «Bir gülüşün ateşiyle yakmasını biliriz ölümün önünde sigaramızı.» Bu türkü diyor ki, «Çizmişiz rotamızı dostların alkışlarıyla değil gıcırtısıyla düşmanın dişlerinin.» Bu türkü diyor ki, «Dövüşmek..» Bu türkü diyor ki, «Işıklı büyük ışıklı geniş ve sınırsız bir limana dümen suyumuzda sürüklemek denizi..» Bu türkü diyor ki, «Yıldızlar rüzgâr ve su...»

Başüstünde bir gemici korosu bir türkü söylüyor; yıldızlar gibi rüzgâr gibi,

su gibi bir türkü..

BU YAZI UZUN SENELER DÜNYA EMPERYALĐZMĐNĐN ŞARKTA KANLI BEKÇĐLĐĞĐNĐ YAPAN ÇARLIK RUSYASININ NE SURETLE ÖLDÜĞÜNE DAĐRDĐR Bin dokuz yüz on yedi ikinciteşrin yedi... Yumuşak ve derin sesiyle Lenin: "Dün erkendi, yarın geç zaman tamam bugün," dedi.. Yağlı çarklılarla yağlı işçiler: "Bugün!" dedi. Ölümü açlıktan öldüren siper: "Bugün!" dedi. Ağır çelik kara toplarıyla AVRORA: "BUGÜN!" dedi, "BUGÜN!" dedi.. ............... ....... ..........

................. Artık ne kışlık sarayda sarhoş eteklerin ipekli sesi, ne paskalya çanlarında deli duası çarın, ne Sibirya yollarında zincir iniltisi... Artık votka kadehlerinde ıslanmıyacak sarı sarkık bıyıkları pameşçiklerin. Kara toprağın üstünde bir avuç kan gibi yanmıyacak, bakır sakalları açlıktan ölen mujiklerin. Artık kararmıyacaktır karlı sokaklar kara bir rüzgar gibi geçen Çarın kazaklarından. Sarkmıyacaktır işçi kadınların kanlı saçları: kara kalpaklı kazakların mızraklarından. Yandı kanatları iki başlı kara kartalın, düştü yere, öldü.

Buzlu Baltık denizinin kıyısında bir pencere örtüldü. Açıldı bir pencere.... Bin dokuz yüz on yedi ikinciteşrin yedi... N.Hikmet

CEVAP NUMARA DÖRT Bu yazı gizli bir din halinde bir nevi Neo-faşist bir ideoloji yaptıkları halde bunu ikrardan sakınanlara aittir. Böyle bir halt karıştırmıyoruz, diyenler üzerlerine alınmayabilirler. Onlar istiyorlar ki çift ağızlı baltalarıyla yuvarlansın kafalarımız önüne yarın o kara gömlekleri beyaz kordonlu golf pantolonlu kadroların.. KARDEŞLER! Onlara sokakta rastlarsanız eğer ölümü görmüş gibi çevirin başınızı. Kirpiksiz sarı gözler gözünüze bakarken arkadan sırtınıza bir bıçak girebilir...

Onlar istiyorlar ki kara toprağın kalbi durana kadar biz pazarda kelepir bir mal gibi satalım kafamızın ışığını, gücünü kolumuzun.. Kadınlarımızı karşılarında oynatalım. Ve dumanlanmağa başlayınca gözümüzün bakışı, yavaşlayınca damarlarımızda kanın akışı karaya vurmuş balıklar gibi köprü altlarında yatalım.. KARDEŞLER! Onlara elleriniz dokunmuşsa eğer yedi tas su dökün ellerinize. Yırtarak bayramlık gömleğimi ben peşkir yaparım size... Biz ayrı dillerde aynı şarkıyı okuyanlar, Biz aynı yastıkta yatar gibi toprağa başlarını yan yana koyanlar, Biz, yüzümüzün derisi koyu açık yanmış diye, saçlarımız ayrı ayrı boyanmış diye

barsaklarımızı birbirimizin avucuna dökerek birbirimizin gırtlağını dişimizle sökerek gebereceğiz... Ve kadrolar parlatarak kara gömleklerinin beyaz kordonlarını gömecekler kadife koltuklara golf pantolonlarını... KARDEŞLER! Onların adına benziyorsa adınız eğer adınızı değiştirin. Vebanın girdiği kapıdan girin onların evine atmayın ayak.... Onlar istiyorlar ki çift ağızlı baltalarıyla yuvarlansın kafalarımız önüne yarın o kara gömlekleri beyaz kordonlu golf pantolonlu kadroların...... N.Hikmet

DÜNYANIN EN TUHAF MAHLUKU

Akrep gibisin kardeşim, korkak bir karanlık içindesin akrep gibi. Serçe gibisin kardeşim, serçenin telaşı içindesin. Midye gibisin kardeşim, midye gibi kapalı, rahat. Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim. Bir değil, beş değil, yüz milyonlarlasın maalesef. Koyun gibisin kardeşim, gocuklu celep kaldırınca sopasını sürüye katılıverirsin hemen ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye. Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani, hani şu derya içre olup deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf. Ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende. Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak kabahat senin, — demeğe de dilim varmıyor ama — kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

giden kardeşimin en sevdiği şarkıydı.. Ben dolaşıyorum. Bu. En sevdiği şarkı.. Gece ve kar . . Bembeyaz karanlıkta parlıyan raylar uzaklaşılıp kavuşulmamayı hatırlatıyor..1947 GĐDEN Camların üstünde gece ve kar. Bir şarkı söylüyorlar içerde.pencerelerde. Đstasyonun üçüncü mevki bekleme salonunda siyah başörtülü. çıplak ayaklı bir çocuk yatıyor..

Hikmet – 1933 GÖMLEK.. bakmayın gözlerime ağlamak geliyor içimden." diyenler varsa eğer..En sevdiği. En. Ustalarımın ustası Marks'ın . PANTOLON... KASKET VE FÖTRE DAĐR Bana: "temiz gömlek giymek düşmanıdır. Bir şarkı söylüyorlar içerde!. muazzam hocamın resmine baksın. Kardeşler. N.... Đstasyonun üçüncü mevki bekleme salonunda siyah başörtülü. Gece ve kar pencerelerde... Bembeyaz karanlıkta parlıyan raylar uzaklaşılıp kavuşulmamayı hatırlatıyor.. çıplak ayaklı bir çocuk yatıyor..

.. bir övün yemek yerdi dört günde..ceketi rehindeydi. . Vladimir Đliç Ulyanof Lenin ateşten bir dev gibi çıktığı zaman barikata. Dalgalanırdı fakat heybetli sakalı: bembeyaz tertemiz kolalı bir gömleğin üstünde. Ütülü pantolana idam hükmü kim verdi? Tosunlar. şu bizim tarihi de mek parmak okusunlar: 1848'de kurşunlar demir bir tarak gibi geçerken başından.. halis Đngiliz kumaşından halis Đngiliz modasıyla ütülü mum gibi bir pantolon giyerdi -Alanglezinsanların en büyüğü Engels. yakalığı da vardı kıravatı da.

. haftada bir gün sevgilimle seyrana giderken biricik fötrümü tertemiz giymek içindir bu. damar. ne de biricik fötrüm beni geçmekte olan geçmişe alet eder. et. ne kafamın dışındaki kasket içindekine delalet eder. Marksisto-Leninist şuur. bir iki kilometre kadar. Fakat neden benim iki fötrüm yok? . herhangi bir proleter şairiyim... sinir ve deriyim. Buna rağmen ben: haftada altı gün kasketliysem eğer. 30 kilo kemik 7 litre kan.. adale.Bana gelince: Ben ki..

Belki biraz derbederim... pek değil.. Lakin hep asıl sebep: proleterim.. Budala mıyım? Eh. ..Ne dersin üstat? Tembel miyim? Hayır! Günde 12 saat sayfa bağlamak. be birader... ayakta dikilip anası ağlamak sapına kadar çalışmaktır. Kapkara cahil miyiz? Hayır! Mesela: "Sat-Sin" bey kadar cahilü cühela olmasam gerek. proleter!!.

..Hikmet .5. iki milyon fötrüm. Laaaaaaa!!!!!!!. Arkamızda bir düşman gözü gibi karanlığın yolu. Önümüzde bakır taslar güneş dolu... ancak her proleter gibi.2.Ve benim iki fötrüm. rüzgarları en serin uçurumları en derin havaları en ışıklı sıra dağlara.1931 GÜNEŞĐN SOFRASINDA SÖYLENEN TÜRKÜ Dalgaları karşılayan gemiler gibi. N. gövdemizle karanlıkları yara yara çıktık. Ve ilaaaaaaa.. Dostların arasındayız! Güneşin sofrasındayız! . Borsalino-Habik-Mosan-Mançister tezgahlarının sahibi olursam-olursak-olacak!.

. doldurun doldurun doldur içelim.Dağlarda gölgeniz göklere vursun. Taşları birbirine vurun çocuklar. Heeey hop Heeey hep . Başları göklere atalım serden geçelim. nerden geçelim? Yalnayak koşarak devlerin geçtiği yerden geçelim. göz göze yan yana durun çocuklar. Heeey. Doldurun çocuklar.

Dostların arasındayız! Güneşin sofrasındayız!. . Yalnız biraz uzamış tıraşları. Gömlekleri kirli değil çatık değilmiş kaşları.Hikmet HABER Onlardan haber geldi. doldurun doldurun. "Yandık!" dememişler. doldur içelim. N. "Dayandık!" dememişler. Doldurun çocuklar.birden geçelim. Oradan onlardan. Dayanmışlar biliyorum.

.Hikmet HĐCĐV VADĐSĐNDE BĐR TECRÜBEĐ KALEMĐYE Bir varmış bir yokmuş. Yalnız biraz uzamış tıraşları... Benim babam. . N. dazlak kafalı ufak tefek bir adam. bir de bir zatımuhteremin pederi. bir benim babam varmış. Develer tellallık edip satarken develeri. Şakaklarında taze bir yara varmış ama. çatık değilmiş kaşları.Gözleri gülerek bakıyorlarmış adama.

kumun üstüne akan kandan yüzde yüz komisyon alarak han. ekmeğinden çalarak.. Ey zatımuhterem! Şaire. Son beş papelin hesabını vermeden ölmesin. Benim babam. Ve dünyaya yummadan evvel ışıklı çocuk gözlerini siz onun yanındaydınız. diye kalbinin atışını saydınız. hamam.. dolu koymuş boş çıkmış. apartıman yapmış. O. "Kısa kes. Tutmuyordu babamın öpülesi elleri.O bir zatımuhteremin pederi Đkinci Sultan Hamidin meşhur hırsız seraskeri. . bütün ömrünce çevirmiş simsiyah defterleri. bir zatımuhteremin pederi Yemen çölünde açlıktan ölenlerin suyundan. sözlerini!" Ölmüş sizin serasker peder. Benim de babam öldü. diyelim.

Đkimiz karşı karşıyayız. Sizin peder ölmüş. Benim şöhretim nerden gelir. ben neyimle meşhurum -MALUM!. Dikkat! Kolumu geriyorum. Karşı karşıya kaldık iki meşhur adam. Fakat yine siz haklısınız: o gündü hesap günü. Size gelince: sizi meşhur eden şey: hırsız bir babanın kanlı altınlarını çalan . Taktınız tenezzülen kendi elinizle siz bir ölünün burnuna gözlüğünü... Size bir tokat borcum vardı. Babamın gözleri artık simsiyah defterleri göremiyordu. Đşte o hesabı şimdi ben veriyorum. Öldü benim babam. beş papelin hesabını istediniz.O eller..

Şöhretiniz: kıvrak çengiler. Öldü benim babam. Đnanmazsanız eğer.... bir de bir zatımuhteremin pederi. karıştırsın alim efendiler kalın yapraklı kitaplar gibi seneleri: anlarsınız ki. Sizin şöhretiniz: lanetle dolu bir yükün çuval darasıdır. . Bir varmış bir yokmuş. Ey zatımuhterem! Ölmüş sizin serasker peder. Develer tellallık edip satarken develeri.hırsız bir oğlun parasıdır.. Edirne boyu çingeneleri. görmemiştir soyunuz gibi bir soyu. Karşı karşıya kaldık iki meşhur adam. bir benim babam varmış. büyük kemancılar veren çingene çadırlarının yüz karasıdır.

.. bir insan gözü gibi derin bir salkım üzüm gibi serin ......... ve insanlar ellerini korkmadan düşünmeden birbirlerinin ellerine bırakarak yıldızlara bakarak: -"Yaşamak ne güzel şey!" diyecekler.. ..Hikmet – 1933 HĐÇBĐR AĞAÇ BÖYLE HARĐKULADE BĐR YEMĐŞ VERMEMĐŞTĐR Topraktan ateşten ve denizden doğanların en mükemmeli doğacak bizden..... ...... ...N......

Hiçbir ağaç böyle harikulade bir yemiş vermemiş olacaktır.. Ve en vadedici bir yaz gecesi bile böyle sesler böyle inanılmaz renklerle sabaha ermemiş olacaktır.bir ferah bir rahat bir işitilmemiş şarkı söyliyecekler..Hikmet HOŞ GELDĐN Hoş geldin! . N. Topraktan ateşten ve denizden doğanların en mükemmeli doğacak bizden...

.. YÜRÜYELĐM. Fakat uzun söze vaktimiz yok. Dinleyip diyecek çok.1932 Birinciteşrin 5.. Ustalaştık biraz daha taşı kırmakta.Hikmet . Hoş geldin! Ayrılık uzun sürdü. Gözledik. Özledik.. N.... Hoş geldin! Biz bıraktığın gibiyiz. Yerin hazır. dostu düşmandan ayırmakta.Kesilmiş bir kol gibi omuz başımızdaydı boşluğun.. Çarşamba gecesi MEMLEKETĐMDEN ĐNSAN MANZARALARI .. Hoş geldin. Hoş geldin..

ey demir çarıklı ruhum. Orda.ĐKĐNCĐ BÖLÜM I Atlantiğin dibinde upuzun yatıyorum. Atlantiğin dibinde dirseğime dayanmış. yeşil. mahrem şehveti efendim. çok yukarıda. orda tepişmeden çiftleşmeler. çığlıksız doğum. Orda. orda yeşil. Orası camgöbeği aydınlık. zırhının ve suyun içinde balık gibi kapalı ve ketum. efendim. efendim. gümüş kuşlu bir hamam tasının ve koynuna ilk girdiğim kadının kızıl saçları. efendim. başımın üzerinde. Bakıyorum yukarıya: bir denizaltı gemisi görüyorum. orda bir hamam tasının mahrem şehveti. balık gibi. . yüzüyor elli metre derinde. yukarıda. orda dünyamızın ilk kımıldanan eti. orda ışıl ışıl. orda yıldız yıldız yanıyor milyonlarla mum.

Artık dibe kadar inen kat kat kalın sular kati ve mutlak ve en dipte ben. iyot. 400 metroya kadar sızıyor ışık. . Hacıbaba. çelik ve sinsi bir denizaltı gemisi. Sonra alabildiğine derin alabildiğine derin karanlık. tuz. upuzun yatıyorum. orda başlangıcımız. orda başlangıcımız ve orda hain. upuzun yatıyorum dibinde Atlantiğin dirseğime dayanmış.Orda rengarenk otları. köksüz ağaçları kıvıl kıvıl mahlukları deniz dünyasının. Hacıbaba. orda hayat. bakıyorum yukarlara. Yanlız ara sıra acayip balıklar geçiyor karanlığın içinde ışık saçarak. Sonra onlar da yok. Ben.

çok yukarda. Dümenleri ne tuhaf suyun içinde Đnsanın tutup tutup kıvırası geliyor.Avrupa Amerika' dan Atlantiğin yüzünde ayrıdır dibinde değil. derken. herhalde köpekbalıklarından değil. sekiz. Köpekbalıkları geçti gemilerin altından. altı. Gemiler şaşırdılar birdenbire. Omurgalarının altını görüyorum. birbiri peşi sıra. Gazgemileri gidiyor yukarda. Denizaltılar birden üç oldular. efendim bir torpil. gemiler bir bıçak darbesinden en yumuşak yerini karnını saklamak isteyen insanlara benziyorlardı. omurgalarının altını. yedi. Gemilerin omurgalarında imdat arar gibi bir hal vardı. Gazgemileri düşmana ateş açarak . Denizaltı gemisi bir torpil attı. Dönüyor keyifili keyifli pervaneleri. karınlarını gördüm ağızları da orda. Gemilerin dümenlerine baktım: telaşlı ve korkaktılar.

arzın ilk teşekkülü hengamesinden bir manzara. Gece uykuda gezenler gibi bir hali var: lunatik. kapkara. Yukardan dibe doğru inen gazgemisine bak. Bir alev deryasıdır şimdi yukarda akan. benzin. Geçti kargaşalığı. gaz. Kıpkızıl. yağlı ve yapışkan bir alev deryası efendim. Köpürüp. Kayboldu ıslak karanlıkta. tutuştu yüzü denizin. efendim. Ve denizin yüzüne yakın suyun içi allak bullak. Mazot. girdi deniz dünyasının cennetine. . gömgök. Artık baskıya dayanamaz.insanlarını ve yüklerini suya döküp saçarak batmaya başladılar. dağılıp parçalanmalar. ve direği. Fakat durmadan iniyor. bacası yahut nerdeyse yanıma düşer. parçalanır.

uzanıp kısalıyor. 39 ilkbaharında denizaltıcı olmadan önce Münihli Hans Müller Hitler hücum kıtası altıncı tabur birinci bölük dördüncü mangada sağdan üçüncü neferdi. bir şeyler aranıyor kolları bacakları. Ve hiçbir yere. Baş aşağı.Yukarda insanla dolu denizin içi. baş yukarı. hiçbir şeye tutunamadan onlarda iniyorlar dibe doğru. Münihli Hans Müller üç şey severdi: 1-Altın köpüklü arpa suyu 2-Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna. Münihli Hans Müller için vazife üçtü: . Bir tortu gibi dibe çöküyorlar tortu gibi çöküyorlar. Hacıbaba. 3-Kırmızı lahana. Birden bire bir denizaltı düştü yanıbaşıma. Parçalanmış bir tabut gibi açıldı köprüüstü kaportası ve Münihli Hans Müller dışarı çıkıverdi.

3.Der Führer. 2-Yemin etmek tabancanın üzerine. Münihli Hans Müller'in kafasında. yüreğinde. 2-Der Führer. Ve Vagneryen bir operada do sesi gibi heybetli Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna'nın tereyağı ve yumurta krizinden şikayet etmesine şaşıyordu. vazifesi ve korkusuyla 39 ilkbaharına kadar bahtiyar yaşıyordu. Münihli Hans Müller sevgisi. Diyordu ki ona: . dilinde üç korku vardı: 1-Der Führer. 3-Günde asgari üç çıfıt çevirip sövmek silsilelerine.1-Çakan bir şimşek gibi mafevke selam vermek.

balmumundan çiçekler takacaksın başına. Seyrek sarı saçları ıslak. Tepemizde çatılmış kılıçların altından geçeceğiz. kırmızı sivri burnunda esef. ve ince dudaklarının kıyılarında keder. tüfek yapmazsak eğer yarın 12 oğlumuz nasıl muharebe eder? Münihlinin 12 oğlu muharebe edemediler çünkü doğamadılar. Bir düşün Anna. çünkü henüz. yumurta yiyeceğiz diye top. pırıl pırıl çizmeler giyeceğim ben. Anna'yla zifaf vaki olmadan önce bizzat harbe girdi Hans Müller. tereyağı. efendim. Ve şimdi 41 sonbaharı sonlarında dibinde Atlantiğin benim karşımda durmaktadır. Ve mutlak hepsi erkek 12 çocuğumuz olacak. yepyeni bir manevra kayışı takacağım. .-Bir düşün Anna. Sen beyaz ve uzun entari giyeceksin.

çoğalıp eksilmiyor. Ben bütün bunları biliyorum. Ve işin tuhafı artık ne kimseyi öldürebilir ne de kendisi ölebilir bir daha. Ben biliyoum ki. Hacıbaba. Ben Hans Müller'e bakıp. silmiyor.Yanı başımda durduğu halde yüzüme çok uzaklardan bakıyor. ama o bütün bunları bilmiyor. sular sallayacak onu ve balıklar yiyecek sivri burnunu. ve artık bir daha arpa suyu içip yiyemeyecek kırmızı lahanayı. yükselecek yukarıya. Şimdi şişecek birazdan. efendim. Đnsanın yüzüne nasıl bakarsa ölüler. o bir daha görmeyecek Anna'yı. Cebinde parası var. bunları düşünürken yanımızda peyda oluverdi . Gözü bir parça yaşlı.

Gözleri sımsıkı kapalıydı. . tombul mu tombul. uzun. "Đngiliz imparatorluğu ve hürriyeti için: Canım isterse. titiz. "-Evet " dedi. tavan süpürgesi gibi. Gazgemilerinden birinde serdümendi. Kaşları ve kirpikleri yanmıştı. Tuttum Tomson'un elinden. temiz ve tavan süpürgesi gibi münasebetsiz. Fakat değişecek hürriyette bu son bahis. efendim. Açmadı gözlerini. sarı papa mı sarı papa. Bir karısı vardı Tomson'un: tavan süpürgesi gibi bir kadın. dedi Çörçil. "-Vefat ettiniz" dedim. harpten sonra artık işsiz ve aç kalacak değiliz. pembe beyaz. harp içinde bile Çörçil'e sövmek hürriyeti ve canım istemese de aç kalmak hürriyeti uğruna. Hacıbaba. Şişman ve matruştu.Liverpul Limanından Harri Tomson. Adalet: ihtilalsiz. Bir oğlu vardı Tomson'un: altı yaşında bir oğlan. Ben Đngiliz Đmparatorluğu'nu dağıtmaya gelmedim. Planı hazırlıyor Lordlarımızdan biri. zayıf.

Ay bek yur pardın. Nazım HĐKMET (1902 . hele hümoru seven ölü Đngilizler.. Hacıbaba.1963) .Ben de ihtilal çıkarmaya gelmedim: buna Kenterburi başpiskoposu bizim tredünyonun reisi ve karım razı değil. son.. Ve ağzını açmadı bir daha. Hayvan deyip geçme." Sustu Tomson. Đşte bu kadar. Şiştiler yan yana. Balıklar Tomson'u afiyetle yediler. sen de hayvansın ama akıllı bir hayvan. fakat dokunmadılar ötekisine. Đngilizler fazla konuşmayı sevmezler. Hans'ın etiyle zehirlenmekten korktular anlaşılan. Tomson' la Müller'i yanyana yatırdım. nokta. yan yana yükseldiler yukarı doğru.

ASYA-AFRĐKA YAZARLARINA Kardeşlerim bakmayın sarı saçlı olduğuma ben Asyalıyım bakmayın mavi gözlü olduğuma ben Afrikalıyım ağaçlar kendi dibine gölge vermez benim orda sizin ordakiler gibi tıpkı benim orda arslanın ağzındadır ekmek ejderler yatar başında çeşmelerin ve ölünür benim orda ellisine basılmadan sizin ordaki gibi tıpkı bakmayın sarı saçlı olduğuma ben Asyalıyım bakmayın mavi gözlü olduğuma ben Afrikalıyım okuyup yazma bilmez yüzde sekseni benimkilerin şiirler gezer ağızdan ağıza türküleşerek şiirler bayraklaşabilir benim orda .

.sizin ordaki gibi kardeşlerim sıska öküzün yanına koşulup şiirlerimiz toprağı sürebilmeli pirinç tarlalarında bataklığa girebilmeli dizlerine kadar bütün soruları sorabilmeli bütün ışıkları derebilmeli yol başlarında durabilmeli kilometre taşları gibi şiirlerimiz yaklaşan düşmanı herkesten önce görebilmeli cengelde tamtamlara vurabilmeli ve yeryüzünde tek esir yurt tek esir insan gökyüzünde atomlu tek bulut kalmayıncaya kadar malı mülkü aklı fikri canı neyi varsa verebilmeli büyük hürriyete şiirlerimiz 22 Ocak 1962. Moskova Ben . senden önce ölmek isterim.

şeffaf.. Ve orda beraber yaşarız külümün içinde külün. beyaz camdan olsun ki içinde beni görebilesin.Gidenin arkasından gelen gideni bulacak mı zannediyorsun? Ben zannetmiyorum bunu. Fedakârlığımı anlıyorsun : vazgeçtim toprak olmaktan. Ve toz oluyorum yaşıyorum yanında senin. Sonra. Đyisi mi... Ama biz o zamana kadar . vazgeçtim çiçek olmaktan senin yanında kalabilmek için.. odanda ocağın üstüne korsun içinde bir kavanozun. beni yaktırırsın. Kavanoz camdan olsun. sen de ölünce kavanozuma gelirsin. ta ki bir savruk gelin yahut vefasız bir torun bizi ordan atana kadar.

Kaynıyor kanım. Ben ölünceye kadar da . ama sen de beraber. pek çok. Toprağa beraber dalacağız.o kadar karışacağız ki birbirimize. Yalnız pek sevimsiz buluyorum bizim cenaze şeklini. Ama ölüm de korkutmuyor beni. atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz yan yana düşecek. Ben daha ölümü düşünmüyorum. Yaşayacağım. Ve bir gün yabani bir çiçek bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse sapında muhakkak iki çiçek açacak : biri sen biri de ben. ama çok. Hayat taşıyor içimden. Ben daha bir çocuk doğuracağım.

Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bu günlerde? Đçimden bir şey : belki diyor 18 Şubat 1945 Piraye Nâzım Hikmet BENERCĐ KENDĐNĐ NĐÇĐN ÖLDÜRDÜ? BĐRĐNCĐ KISIM BĐRĐNCĐ BAP .bu düzelir herhalde.

. HAKÎM HERAKLĐT'E. I Şehir uzakta.BĐR GENÇ ADAMA. . Akıyor şehirden geçen nehir genç adamın ayakları dibinden. YILDIZLARA VE AŞKA DAĐRDĐR.. Kim bilir belki böyle bir akşam.. Bakıyor akar suya düşünüyor Heraklit'i.. Genç adam piposunu çıkarıyor cebinden aranıyor kibriti... böyle bir akşam... düşünüyor büyük hakîm Heraklit'i genç adam. Genç adam ayakta.

.» Heraklit. Genç adam ayakta. Genç adam . Heraklit!. akar suya kabil mi vurmak kilit? Şehir uzakta. Akıyor şehirden geçen nehir genç adamın ayakları dibinden. Ne mümkün karşı koymak bu köpürmüş gelişe. dalgalarında dağlıdır alnı en mukaddes putun kızgın demir damgasıyla sukutun. Heraklit. bu hâl beni hayran bırakmada. ne akıştır bu!. Heraklit. Gebedir her sukut bir yükselişe.. ne akıştır ki bu.Heraklit alnını yeşil gözlü zeytinliklerde akan suya eğdi ve dedi: «— Her şey değişip akmada.

romanın muharriri diyorum ki genç adama: — Delikanlım!. Genç adam alnını dayamış cama.. Đyi bak yıldızlara. . Perdesiz pencereler. onları belki bir daha göremezsin. Ben. Belki bir daha yıldızların ışığında kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin. Delikanlım!.kibritini çıkarıyor cebinden yakıyor piposunu. II Dikine mustatil bir apartımanın en üst katında dört köşe bir oda. Pencerelerin dışında yıldızlı geceler.

Belki beni anladın. Delikanlım!. Sen ki. «— BEKLETTĐM MĐ?» «— ÇOK.. korkunç. Delikanlım!. Kesiyorum sözümü. Đşte kapı açıldı geldi beklenen kadın..Senin kafanın içi yıldızlı karanlıklar kadar güzel. ya da bir darağacında can vereceksin. . belki anlamadın.. Đyi bak yıldızlara onları göremezsin belki bir daha. Yıldızlar ve senin kafan kâinatın en mükemmel şeyidir. ya bir köşe başında kan sızarak kaşından gebereceksin... kudretli ve iyidir.

. Sevmek mükemmel iş delikanlım. Sallanıyor ayakları sallanıyor ayakları. Mademki kafanda ışıklı bir gece var. seeeeev sevebildiğin kadar......Ama zarar yok... Sarktı ayakları gecenin içine... Ayakları karanlık boşluklara sallanıyor... sağda... Genç adam yakaladı kadını belinden. Işıklı bir deniz dibi gibi başlarında. solda gece yanıyor... . .. benden izin sana... Bir yumrukta kırdı camı...... Oturdular pencerenin içine. DUDAKLARI . Sev bakalım.» Kadın yakaladı genç adamı elinden..

.. I Mevzubahs gencin ismi: BENERCĐ. GENÇ ADAMIN ESRARENGĐZ MEŞGALESĐNE. Kendisi aslen Hintli olup maskatı re'si DELHĐ'dir... TĐBET MABETLERĐ VE AMERĐKAN FĐLĐMLERĐNE... MÜSEBBĐBĐ MEÇHUL BĐR ĐHANETE DAĐRDĐR. SEVGĐLĐNĐN ŞAHISLARINA.. AYIN ON DÖRDÜNE.. . VE NĐHAYET..ĐKĐNCĐ BAP GENÇ ADAMIN.

nasıl tanıdı Benerci'yi?. ben. diye sorarsam size. iki gözlü. basbaya insandır O. ne de VĐLLĐ FRĐÇ gibi bir babik oğlandır O. eminim ki. Đmdi. be nefis Mis nerde.. Şeklü şemailine gelince: Ne PATAŞON gibi tombul bir cüce.. Kendileri bir Đngiliz mis'idir. siz.. Benerci'nin odasına gelen kadın mühim bir rol oynıyacak kitabımızda. ... tek burunlu. ne MASĐST gibi bir dev. cevaben: «— Mermer merdivenler. Hem Đngiliz mis'lerinin nefisidir. düşmanlarının indinde azgın bir delidir ve Britanya polisinde künyesi şüphelidir..Dostlarının nazarında tam adam. Birinci babımızda.

Kadının canına kıyacaklar gibi.. bağdaş kurup oturmuş mâbut BUDA. mavi gözlü bir kadın beyaz. çıplak karnı iki kat. Mabedin içi.. Đnledi öküz derisinden mukaddes davul: — Savul! Savul!!. kar gibi. Sarı saçlı. fışkırdı mukaddes alevler dışarıya. Tibette mabet.. .. Buda'ya kurban geliyor. Tibet. Açıldı kanlı bir ağız şeklinde karnı Buda'nın. Omuzlarından çıkan on altı kolu havada.. Kapıda kıvırcık saçlı taştan iki aslan. Uzun külâhlı Moğol rahipleri kaldırdılar havaya beyaz kadını. Savuuuul!!!.Kapı.

Doyuracaktır Buda ateş dolu karnını.. Onu kurtaran genç: BENERCĐ. Đşte bu kurtarılan kadın.... Ve bu suretle Đngiliz MĐS . Son sür'at....... — Dran! Drrrran!. kurban. Esmer bir delikanlı yaklaştı mavi gözlü dilbere! — Kaçalım! bir an kaybedecek zaman değil. Saatta 110 kilometre. birinci bapta odaya gelen kadındı..... .... Atıldı üç el tabanca. Yuvarlandı Moğol rahipleri birbiri ardınca... Mavi gözlü dilber kurban gidiyor.. OTOMOBĐL... Drrrrrrrran!!!.

. inanın bir sefer olsun NÂZIM'a Amerikan filimlerinden fazla. Gelin. Hintli genç mahsus düşen çantayı gördü: kaldırarak verdi kıza. etmeyin çocuklar.. Đkincisi lokantada. Ne çıkar.. EEEEEEE? Sonra? . Romanımı daha başlamadan berbat edeceksiniz... Đlk tesadüf tramvayda oldu. Đngiliz kızı mahsus çantasını yere düşürdü..» DĐYEREK haltedeceksiniz..tanıdı Hintli genci. Üçüncüde düğüm bağlandı nihayet siyah podüsüet bir çantada.

II Ayın on dördü. .. birinci babımıza. Atlasak içeriye.. dedi ki: — Bu gece ay gökte açık kalan bir pencere gibi. Ayın on dördünü Fatihli hırsız gördü. Ayın on dördünü Paris'te aç gezen gördü. Meryem Ana'nın gümüş takımlarını... Ayın on dördü. bakın. aşırsak. dedi ki: — Bu gece ay dibi kalay bir tencere gibi.derseniz. be imanım.

dedi ki: . dedi ki: — Benziyor ay yıldızların yaldızlarını çalmak için göğe çıkan bir hırsızın fenerine..Ayın on dördü. Ayın on dördünü Đrlandalı bir polis gördü. Ayın on dördü. Kızaran ayın on dördünü bir parya gördü..... Ayın on dördünü şair Salih Zeki gördü: benzetti kendi eserine beğendi. Ayın on dördünü Londralı bir lord gördü.. dedi ki: — Benziyor ay haşmetpenahımın dizbağı nişanına. Ayın on dördü. Kızardı ayın on dördü.

bir çay tarlası gördü. Kapalı pencereler. iki köylü. Bu sefer bizzat çekik gözleriyle ayın on dördü KALKÜTA şehrine civar. yani ceman yekûn: yedi Kalküta delikanlısı. Evin alt katındaki oda.. Đçinde bir ev.. bir masa ortada.. Gece saat: 2.. bir muallim ve Benerci... Ayın on dördü. Tarlanın dışında duvar. Benerci söz söylüyor: — Bize karşı .— Benziyor ay Ganj'ın üstüne damlayıp yayılan kardeş kanına. asma bir lamba. Üç amele.. yedi inkılâp genci.

... sus. Döndü başlar kapıya... — Rüzgâr.. .Đntelicent servis kendine mahsus.. Karanlık.. — Benerci.. — Arkadaşlar Đntelicent servis. Aralandı pencere.. — Sana öyle gelmiş.. — Sıııııs. Dışarı bakacağım. — Sus.... Bir tıkırtı var... Söndürün. Devam ediyorum arkadaşlar: Đntelicent servis kendine mahsus.

. SOMADEVA...Ay ışığı parlıyan enli bir kılıç gibi keserek karanlığı düştü yere. Şehir civarındaki çay tarlalarında metrûk bir evde toplanan gizli Vilâyet Komiteleri. ÜÇÜNCÜ BAP TAYMĐS GAZETESĐ'NĐN BĐR TELGRAFI.Kızılların tevkifatı devam ediyor.. VAZĐYETĐN TELHĐSĐ VE BENERCĐYLE ĐSTANBULDA MATBAADA BĐR MÜLÂKAT. VE DAHA BĐRÇOK YÜREKLER PARALAYICI HADĐSELERE DAĐRDĐR. Lambaları sönmüş iki otomobil... ilk . — Satıldık... — Evet. Dışarda polis. ve bir sürü motosiklet... Yedi kişiden mürekkep olan komite azalarından altısı yakında adliyeye verileceklerdir.. içtima halindeyken derdest edilmiştir. Yalnız... TAŞLANAN ÇOCUĞUM.. — Ne var? — Sııııısss!.. I Taymis gazetesinin Kalküta'dan aldığı bir telgraftan: KALKÜTA . KALKÜTADA UMUMÎ GREV..

Benerci isimli bir genç tahliye olunmuştur. A: .. BĐR. Đki. boş gecelerini değil.. Yani. Benerci inkılâpçı bir gençtir. Kırmızı saçlı bir baş düşmüş ve kalbi dalga dalga halkalanıyor. II Vaziyeti telhis edelim hele. delikanlımızın kalbine bir taş düşmüş. ĐKĐ. gene komite azasından.. boydan boya ömrünü vermiştir ihtilâle. Birinci bapta öğrendik ki.istintak neticesinde.. Benerci âşığıdır Britanyalı bir kızın.. Hazım zamanlarını..

.... Đki... Benerci için de bu tahliye keyfiyeti siniri.... B: Fakat meçhul bir sebebe binaen......Benerci riyaset ederken gizli bir içtimaa altı yoldaşıyla yakalanıyor... ......... yani romanın muharrirince olduğu kadar.... ruhu. eti kemiren bir esrardır.. kemiği. C: Bence. Benerci tahliye edilmiştir...... yoldaşlarının mevkuf bulunmasına rağmen.......... Đki.... serapa esrar...... Benerci.... sana dört teklifim var: ....... ... . iki gözüm.......... .

Kalküta'dan Đstanbul'a çık yola. Geldin mi? Âlâ.. Salisen: ayağını iki defa yere vur: Kapı açılsın Lebbeeeeeeeeyk! deyip bize iki çay getirsin kahveci üstat. Şu müthiş müşkili birlikte halledelim seninle..Evvela.... Dinle: . Karşımda dikilip durma. Saniyen: sinirini yen. otur. Babıâli caddesinde matbaaya gel.. — Anlatıyorum... Rabian: anlat.

Yüzüme baktı. Benim önümde durdu. Benerci yine coştu. Kamyonlara yüklediler. Brovniklerimizin şarjörlerini iki defa tazeledik. Beni bıraktı. birimiz de başından yaralandı. Birimiz kolundan. Nihayet. Britanya polisi içeri girdi. Niçin bıraktılar beni? Beni niçin bırak-tılar? . kafiyesiz filân. Burada. Vakit kazanmak için. kıskıvrak bağladılar bizi. Geçti arkadaşların önünden. Yok edilmesi lâzım gelen bazı kâatlar vardı. Kurşunlarımız tükendi. yedimiz birden. Đntelicent'ten olduğu belliydi... yani nesren şöyle anlatmaya başladı: Sarılmıştık. Đsmimi sordu. polisin üstüne ateş açtık. macerayı bana.Ve Benerci. Gırtlak gırtlağa kapıştık. işi kafiyeye döktü: Herifin mavi gözleri çipil çipil suratı çilliydi. Müdüriyette. bir herifin karşısına dizildik.

Baktım ki. buna bir tek sebep var. — Tuhaf şey. Ne halt edersen et. pencereden: muktesit. sen yine içerde. — Ne? — Düşecekler peşine. şu vaziyeti bir düzelt bakalım. Sonra cooop. Eşine?? Ateşine?? Mateşine?? Tükürmüşüm kafiyenin içine. Dışarıda temas ettiğin arkadaşlar ne diyor? — Galiba onlar da senin gibi düşünüyorlar. Đşte tahliye keyfiyetinin sebebi. haydi bir tevkifat daha. muharrir ve muhbir Nedim Vedat Bey geçiyor.— Benerci.. Yani.. muhtelif arkadaşlarla temas etmek istedim. seni bıraktıktan sonra peşine düşecekler.. — Öyleyse. Tabii. Arif olanlar için. Fakat verdiğim randevulara gelmediler. . Arkadaşlar benimle görüşmek istemiyor. Benerci gitti.. Ben. Düşündüm Benerci'yi ve mel'un bir ihtimalle birden yüreğim cızz etti. tamamen temizim. Đki üç defa. sen hemen yine Kalküta'ya git oğlum. — Sebep bu değil.. Hem bu sefer artık suratına bakıp ismini sorup bırakılmamak şartıyla. Arkamda takip yok. anlıyacağın.

III Stop: Fren! Zıııınk! Durdu!. — Koş telefona. .bu fasıl burada bitti.. benzin. dinamo.. — Đşlemiyor. — Patron.. buhar.. Akümülatör. motor.. Koptu kayışlar. Amele baş parmağını tele dokundurdu. Yüksek tuğla bacalarda dumanlar donakaldı.. sabotaj var!. elektrik.. Trrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrik! D U R D U !!!. — Telgraf.

...... — Koş!. motosiklet. Geç kaldılar.. makina bomboş. Karşımda durma. polismen.. dumanı toza. tank.— Teller kesilmiş.. Ne ileri ne geri.. Fıııııss.. asker. tayyare. Birden bisiklet. yetiştirin. Fakat yine birden ekşi boza. üstüne atlıyarak. geç!.. Sarjant. avanak!. Hangarda ne varsa. kırk ikilik.. otomobil. Patladı lastikleri.. omnibüs tozu dumana kattılar. Drran .. ne bulursanız. koşun şehre. Paaaaah!....

... O.. Tavan. yapayalnız evdedir... Edildi ilân Umumî grev!!!. Onlar.. Benerci evdedir. kapı ve duvar... sırtüstü yatıyor yatakta. milyon ayaklı Kalküta. Benerci yatakta Kalküta ayakta. hep beraber grevdedir.. Benerci görmeden görüyor yattığı yerden . Kalküta grevdedir. Onu kavgaya çağırmadılar. tek yürekli.drrrn drrran..... Yapayalnız. Günlerdir ki.. Geçiyor haykırışmalarla kapısının önünden tek başlı.. onu gördükçe arkadaşları çevriliyor başları.. Tiki taka frev.

Cad — de..yürüyen Kalküta'yı: «Adım Adım. Ka — la — ba — lık itiyor iki yana apar — tıman — ları..... Adım — lar adım — ları..... Kalabalık. çiğneneceksin: sağa sola sap. Cad — deler. Geçit yok... Behey tram — vay!.... Kal — dırım — lar kal — dırım — ları. Kal — dırım kal — dırım.. Rap rappp .

rappp!!!!! Ve. Şimdi sokaktan tek bir insan sesi yükseliyordu..» Haykıraraktan Benerci fırladı yataktan. Benerci koştu pencereye: Aşada sokak kalabalık..... — Yol açın kamyonlara amele çocukları babalarını geçiyor.. ... Vey. Va.. Yukarda masmavi bir hava Aşada bir kamyonun üstünden kalabalığa Söz söylüyor en yakın arkadaşı SOMADEVA:* «— Arkadaşlar! Aylardır ki anamız avradımız uzun aç dişleriyle dişlediler kendi memelerini.

. . . cağız .. .. . . Benerci'nin en yakın arkadaşı olup. . . . . . kıvranarak gebermek. . . Ar . . . .. O zaman gülleri koklıyacağız.. Tek . . Biz... . ..H. . Çıplak aç karnını kurşunlara vermek. Vaar? Hayır!. . . mizi!. . lar . ağa. . . Benerci'yi sevinçli bir hayrete düşürecektir. uzun bir müddetten beri Kalküta'da bulunmuyordu. (*) SOMADEVA. .. Önümüzde onlar kalın enselerini kırıp boynuzlarını saplayınca toprağa. . . . . . .. . . N. Patiska bir gömlek gibi yırtarak etimizi kanlı kemiklerimizle . . . elbette ki.. . Binaenaleyh. .Arkadaşlar. ! ! .. . . . . . . böyle bir zamanda onun sesini duyup kendisini görmek. . .. . . .

Aşada S O M A D E V A. Bu hareketi. SOMADEVA'nın taşı. kahreden ve yaratan KALKÜTA. başlarını enselerinin üstüne yatırarak. bunu yapmasaydı.. ben Nâzım Hikmet'in dizlerine düşünceye kadar... taşı attı. Đki kaşının arasından sızan kan. S O M A D E V A. Ve orada. Ve Benerci'nin başı benim. Ve sağ kolunun bütün kuvvetiyle. Taşı verdiler.. Kolları ona doğru uzanır gibi oldu. onun kahrolası başını omuzlarının üstünde bırakmazlardı. Başka hiçbir göz. S O M A D E V A. Camları parçalanmış. S O M A D E V A sustu. en büyük. Pencereden üç defa: S O M A D E V A... en sevgili. Yukardan. Đnsanlar. Ve en eski günlerin en yakın arkadaşı: — Bu adam nefsini kurtarmak için yoldaşlarını satmıştır. dedi. Baygın çocuğumu. yatağına yatırdım. yine Benerci. uzanmak.. yalnız yukardan Benerci ve kendi içinin içinden S O M A D E V A gördü. Arasıra arkasına dönüp bakarak uzaklaşan kalabalığın peşinden şu suretle feryada başladım: . kamyonun etrafına toplananlara: — Bana bir taş veriniz. çenesinden göğsüne aktı. Bu haykırış o kadar kuvvetli idi ki..O zaman tabiat güzel bir ağız gibi karşımızda gülümsiyecek. Birdenbire esen rüzgârla bulutları dağılan bir yaz sağanağı gibi sokaktaki kalabalığın uğultusu kesildi. Benerci dimdik durdu. en iyi.. S O M A D E V A.. dedi. kucaklamak istiyen kolların hasretini göremedi.. üç defa bağırdı: — S O M A D E V A... dikine mustatil apartımanın yedinci katındaki perdesiz pencereye baktılar. S O M A D E V A. pervazları kanlı pencereye çıktım. Benerci müstevlilerin casusu olmuştur. Benerci'nin sarı yüzünü gördüler.» Benerci artık kendini tutamadı. S O M A D E V A. yedinci kattaki perdesiz pencereden bakan sapsarı insanın yüzüne. BENERCĐ'nin alnına geldi. En yakınlarının kellesini satmasaydı. Benerci'yi tanıdı. camın arkasında. diye haykırdı. onu taşladı.

. Benerci günlerdir yemek yemiyor.. O yatmıyor... iskeletimden sizin için doğurdum. gecelerdir yatmadı. Ben onun yüzünü görebilmek için kaç kerre gecemi gündüzümü on birlik tütüne satarak dumandan bir adam gibi dikilip durmuşum. sizi ben satabilir miyim? Benerci benim oğlum. ben onu uykusuz gecelerin ellerine doğurmuşum. ben yatabilir miyim? Benerci sizi satmadı. Dostlar! Đçinizden bir çıban gibi şüphenizi yolunuz. . etimden..Benerci benim oğlum. Benerci benim oğlum.... Onu ben kellemden. Benerci sizi satmadı.

. benim oğlum... başında dolaşan bu mel'un düğüm çözülene kadar.. dedim ki: Dostlar dinlemedi beni Benerci. O zaman. hâlâ baygın yatan çocuğuma döndüm. bizim ah! demeğe hakkımız yok. büyüğüm. IV KALKÜTA'DA BĐR POLĐS KARAKOLUNUN YÜKSEK DUVARLARININ DĐBĐ Gök gürler. Benerci oğlum. kayboldu. Vakit akşam üzeri.. Fakat.. kalabalık... benim sesimi bile işitmeden ilerledi. BĐRĐNCĐ POLĐS — Nereye gitmiştin? ĐKĐNCĐ POLĐS — Domuz boğazlamaya. Onların taşlamağa hakkı var.Benerci sizin oğlunuz. Üç polis karakolun duvarları dibinde buluşur.. küçücüğüm.

.. Anası yüzüme bakıp kara bir uçurum gibi çekti içini.ÜÇÜNCÜ POLĐS — Sen nerdeydin? BĐRĐNCĐ POLĐS — Köprünün üstünde bir Hintli karı gördüm demin.. Ne sustu. Britanya polisine selam versin. Dokundu rikkatime bu iç çekiş. dedim. Karıya: — Sustur şu piçi. kuyruksuz bir fare gibi gebersin dedim. Selam vermezse.» .. Akar suya fırlattım bu zırlayan şeytan piçini. Çocuk beni görünce başladı ağlamaya ağlamaya ağlamaya. Akıyordu su.. Kucağında kertenkele suratlı bir çocuk vardı. ne selam verdi kara kurbağa yavrusu. Madraslı bir ihtiyar: «Azabı azapla tedavi edin..

Malumdur bana azabı ısdırap. Sarı sırtından kızıl kan sızdırıp çekeceğim içinden ağrıyı. BĐRĐNCĐ POLĐS — Başka bir şey istemez.demiş. Getirdim karakola kocakarıyı.. koltuk altına kaynar sudan yeni çıkmış hindi yumurtası koymak.. . BĐRĐNCĐ POLĐS — Lütufkârsın. ezberimdedir tekmil kitabı ıstırap. sirke damlatarak gözleri oymak.... Meselâ: Uykulara kâbus gibi çökebilirim. tırnak sökebilirim. ĐKĐNCĐ POLĐS — Sana bu işte yardım için kocakarıyı eski bir halı gibi ayaklarına sereceğim.. kulakların içine kurşun dökebilirim... ÜÇÜNCÜ POLĐS — Ben de sana: Bengale ormanlarında avlanmış bir filin koparılmış erkekliğinden bir kamçı vereceğim. Ellerin derisini eldiven gibi soymak.

Somadeva'nın omuzbaşları dilim dilim yarılarak kanıyor.. Yağmur.. POLĐS — Haydi içeri gidelim.. Ve Benerci'nin. Yağmur. Bir müddet sahne boş kalır. belini karakolun duvarına dayayarak çömelir... uzayan tırnağı seyredelim.. bende ne var? 3. Karakolun duvarından gelen insan çığlıkları: Kalküta grevcilerine aittir. Bakınız. Karanlık... . Polisler karakoldan içeri girerler.... Kesildikten sonra yarım santim uzadı tırnağı. Somadeva yakalanmıştır... Alaca karanlık.. VE 2. duvarı dibine çömeldiği karakolda. Kalküta grevi mağlûp olmuştur.... velhasıl daha bin bir usûlle gayeye vusûl mümkündür bence. Benerci gelir. Ve yağmurun içinden uzun bir şehrin uğultusu işitilmektedir. Gece iyiden iyiye indi. POLĐS — Göster bize göster bize!! BĐRĐNCĐ POLĐS — Grevde yakalanan Hintlilerden birinin taze kesilmiş başparmağı. 3.domuz topu ıtlak olunan usûl. Benerci.. Yağmurun içinden uğultusu işitilen şehir: Kalküta'dır. Akşam suları. Karakolun duvarından insan çığlıkları gelmektedir. VE 2.. Yağmur yağmaya başlar..

Kara gömlekli bir Đtalyan faşistinin bile.Benerci'nin saçları. oğlumun çektiği azabı duymasını istemem. Bu sefer dostların taşını değil.. dizkapakları sırılsıklam oldu. . Benerci yine dışarda.. aynen neşrediyorum: "Sana verdikleri zaman bu mektubu belki ben çoktan nokta son demişimdir. mendebur bir kurşunu kafamdan yemişimdir. Arkadaşlarının attığı taşlarla alnında açılan yarayı kapayan sargı ıslandı. yapıştı. omuzları... BĐRĐNCĐ KISMIN SONUNCU BABI I BENERCĐ'DEN ALDIĞIM MEKTUPTUR Benerci'den şöyle bir mektup aldım. Arkadaşlar içerdedir...

yüzünü yıkıyor.. biliyorum. ....Nâzım. muslukta akıyor su.!!! Neyse. kıyak iş doğrusu!. ne de Verter... kapı komşum uyandı. Ben.. Ne Hamlet. Đndi ıslık çalarak merdivenlerden sokağa çıkıyor.... Nâzım.. ölümün önünde rol kesip Hamlet gibi budala. bilmiyorum. ne haltedeyim? Nasıl altedeyim? Şöyle bir poz alıp durmak kendi kendini vurmak. geç. Bak. Verter gibi komik olmamak lâzım.

nerdesin?» Daha birçok şeyler dedi korkuya. «içeri gir. lamba yandı.. dedim. kırmızı. Eklendi hatıralar hatıralara. Yatak odası. «Nereye gidiyorsun?» dedi.Đşi anlatayım. konuştum: — Bana bir bardak dumanlı. Dedi ki: «Aylardır peşindeyim» dedi ki: «telâş içindeyim. Sokak karanlıktı.» Onun evine girdik. sıcak çay. Ev karanlık ve bomboştu. Sonra.. aşka dair. nefis Mis dediğin birdenbire karşıma çıktı. Senin. «eve geldik» dedi. . tıraş yeter.

Yüzüme. bardağı bıraktı. Açtım: Kâatlar. Hani taaa onun yolda düşürdüğü ben Benerci serseminin gördüğü siyah podüsüet çanta. elime. Baktım karşıda çanta. çantaya baktı. Đçeri girdi o. Başını vurdum duvara vurdum. Bakıştık. Okudum: Đntelicent servis raporları. ve yeni bir tevkifat listesi var.. Anladım. Tuttum omuzlarından.. Duvarda kan. Benim ismim yok.Çıktı dışarı. .

. Dışarda şafak atmış. Kalktım. . Durdum.. Sonra baktım duvarlara. Açıldı kapı... Odanın ortasında dolaştım biraz. Dargın bir kaş gibi kımıldandı tokmağın sapı. Nefes nefese koşarak sonra teker teker merdivenler.. Oturdum. uçsuz bucaksız tramvay yolları..Vurdum duvara. Tramvay yolları tramvay yolları. Sonra.. sağları. solları bomboş. Odam. Sokak..

Şimdi benden sana son göz son söz son ses: S. Acı geldi tütün tükürdüm.. Ağzımda cıgara vardı.. II KALKÜTA'YA GĐDĐP BENERCĐ'YĐ .. S.. S!!. Şarjörü sürdüm.. Sonra sağ elim art cebimden brovniği çıkardı. S!!. O.. O.duvarlar bembeyaz.. Kalbim hudut haricindedir. S!!. Baktım duvarlara. Kurşun namlunun içindedir. S.. O.

Gözleri kanlı bir kurt gibi mesafeleri yedim.. Gökten bir kartal gibi alçalarak girdim yedinci kattaki odaya.. Gözlerinin içine güneş vuruyor.. Ne mükemmel bir ışık var beni gören gözlerinde.. ışıklı bir umman gemisi batıyor.. Masada bir portakal duruyor. dedim. soluyarak soyup yedim.. Đmdat işareti var... . Dipdiri! Teresin keyfi yerinde. — Haydi be herif.NE HALDE BULDUM? Ya yattı karanlık sulara yahut da yatıyor. yetiştim Kalküta'ya.. anlat! dedim. O ne? Benerci yazı yazıyor ıslık çalarak..

.. Kulaklarımda kazma sesleri. — Sonra? — Çok şükür ki. en yakın dostum taşladılar beni..III ÖLÜSÜNÜ BULACAĞIMI ZANNETTĐĞĐM HALDE KARŞIMA YAZI YAZAR VE ISLIK ÇALAR BĐR VAZĐYETTE ÇIKAN BENERCĐ'NĐN "ANLAT BE HERĐF. taşladı..." FERYADIM ÜZERĐNE BANA ANLATTIKLARI: — En yakınlarım. Đçimde ıslak bir toprak kazılmaya başladı. sonrası senin . Karardı içim Karardı içim.. Ve mavi gözlü kadın yoldaşlarımı satıp başımı bana bağışladı. Girdim yarı belime kadar dumanlı sıcak karanlıklara...

. alelade!.. Çıkardım namludan kurşunu. BOYDAN BOYA ÖMRÜNÜ VER ĐNKILÂBA.. Anladım ki şunu. Bu söz.. VĐRGÜL Kocaman.. onu dehşetli güzel günlere saklıyacağım.. VĐRGÜL Ve Ben işte sağım!... Hani üstadın bir sözü var: «BOŞ GECELERĐNĐ DEĞĐL...kötü edebiyat yapmana yaramıyacak kadar sade. çıplak bir alından bakan iki göz.» diyor. Birinci Kısmın Sonu ĐKĐNCĐ KISIM ..

. S. SOMADEVA YATAĞA DÜŞER... Noktanoktanoktanokta nooook-ta Basmıştır yine bağrına Benerci'yi o inanılmayacak kadar iyi kahredip yaratan KALKÜTA.. YĐRMĐNCĐ ASIR TARĐHĐNĐN BAŞLANGICI V..BĐRĐNCĐ BAP BENERCĐ TEKRAR ARKADAŞLARINA KAVUŞUR.. V. S... Noktanoktanoktanokta Noooook-ta ... ROY DRANAT'IN HAYAT FELSEFESĐ.

dedi. öğle zamanları — erimiş bakır gibi aydınlık. duvarın dibindeki yer yatağındaydı. Yatak çarşafının ayak ucunda bir tahta kurusu yürüyor. seneler geçti. koyulaşmış siyah bir kan damlasına benziyen hayvanı kâadın içinde ezdim. Gözleri alnımda durdu: — Benerci. Ve gözleri lüzumundan fazla aydınlık. Benim attığım taşın izi silinmemiş. Kan geliyor boğazından. beni seviyorsun. Masadaki gazete kâadını kopardım. Gittim. Bunun şimdi farkına vardım. Somadeva. Somadeva güldü: — Benerci. Gözlerini yüzümde gezdirdi. tahta kurusunu aldım. Tıraşı uzamış. akşamları — Bombaylı kadınların esmer teninden ılık ve geceleri — üzüm salkımları gibi yıldızlıyken hava SOMADEVA düştü yatağa. Dinleyin bunu Benerci'nin ağzından: «— Gazete kâatlarıyla örtülmüş olan masada bir gaz lambası yanıyordu. lüzumundan fazla karanlıktı. Yeni doğmuş bir çocuk gibi nefes aldı: . dedi.I Bu yaz: Sabahları — taze süt gibi beyaz. Elmacık kemiklerinin derisi kırmızılaşmıştı. Boynu bembeyaz.

dedi. Karakolun duvarına çömelmişim. dedim. Đşitmemezliğe geldi. — Karanlık. nümayişler. Bir şey söylemek istedi. Sıcak bir öğle zamanı aklıma geliyor. Mendilde kan. Su istedi.— Bugün iyiceyim. Yumruklarını maznun parmaklığına vurarak haykırıyor. Terimi silmek için Somadeva'dan mendilini istiyorum. Đçerde Somadeva'nın omuz başları lime lime yarılarak kanıyor. sonra iki gün kuru ekmek yemişsin. Bir kamyonun üstünden uçsuz bucaksız kalabalığa söz söyliyen Somadeva aklıma geliyor. Yine ona para getirmiştim. Uzun bir yol yürüyoruz. dedim. Söylemedi. iyi olman lâzım. üç öğün mutlaka yemelisin. dedi. Somadeva hapisaneden kaçıyor. Yine beraberiz. Dalgın. Gece boğazından kan boşanmış. Doktora gidiyoruz. içtimalar. Düşünüyorum. dedim. Yemek yemen. Yağmurlu bir akşam aklıma geliyor. Verem. mendilini veriyor. Verdim.. Britanya'ya karşı grevler. — Bu parayı nineye verirsin yine.. — Sana yemeğin için verilen parayı başka yerlere harcamaya hakkın yok. Lambanın fitilini açtım. Her gün besleyici yemekler pişirsin. dedim. Somadeva'nın mahkemesi aklıma geliyor. Hem. . Cevap vermedi: — Geçen hafta sana getirdiğim paradan hapisanedekilere göndermişsin.

Kaçak. Somadeva'yı. berbat şeyler aklıma geliyor. duvarın dibindeki yer yatağına yatırdığım gün aklıma geliyor. — Arkadaşlara söyle. söyle arkadaşlara. Unutma. Anlıyor musun?» II Sıcak. Hem artık ben gideceğim.. Sen. Gülüyorum. Somadeva soruyor: — Haftaya geleceksin değil mi? — Tabii. Somadeva soruyor: — Niye güldün? — Hiç. Hiç olmazsa orada ölsem. bütün bu anlattıklarımı bayağı bulacak olan bazı okuyucular aklıma geliyor. Düşünüyorum.Metelik yok. Gözlerim yaş içinde. Zaten hastaneye de yatırmak mümkün değil. Odadan çıkarken Somadeva'nın sesini işitiyorum: — Böyle duvar dibinde sırtüstü gebermek berbat şey be. Kötü. mendillerine kan tüküren veremli genç kız romanları okuya okuya. Ufukta ışıldayarak .. ninenin evinde. Sonra. Orada.. Benerci.

kahraman ve gülünç bir Don Kişot... Fakat devedikeninden daha faydasız bir ot. Benerci kapalı bir kitap gibi. Akşamüstü serinlikte teferrüce çık..nehir akıyor. Benerci bil ki neticeler çıkarmak öyle mümkün değil ki. ROY DRANAT toprağa bakıyor Ve konuşuyor. yarı yoldan dönen bizim eski ahbap gibi: «— Benerci sen yüksek dağların çayırlarında biten keskin kokulu göz alan renkli bir otsun. bunları bırak.. Hayat öyle karışık. Geç efendim. . Benerci sen bir Don Kişot'sun.

Roy Dranat.. Benerci'nin eski bir kavga arkadaşıydı. Kavgadan ayrıldı. Sıcak.H.. ismiyle ilk defa karşılaştıkları ROY DRANAT hakkında kısa bir malûmat vermeyi münasip buldum. Đşte felsefei hayat. galiba korktu. Eski bir kavga şarkısı mırıldanarak bakıyorum ufukta akan suya. galiba sabrı tükendi ve galiba ruhunu satıp rahatı bulmak fırsatını ele geçirdi. Fakat sonra. sakalsız. N. Đngiliz emperyalizminin emrinde. Şimdi ROY DRANAT. Ben bir şey demedim. . şimdi bir yatsam uykuya. Yazdım bütün gece Benerci'yi." Gerisini at. yaz: "Şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz. rahatını arayan zavallı. mustarip bir Faust'tur.* (*) Okuyucularıma.Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz. pelerinsiz ve kılıçsız.» Benerci güldü.

Gittiğimiz sinemanın üç kapısı var: Birincinin önünde: otomobiller tepiniyor. fraklı Britanya bankaları iniyor. Ve kundakladı bir sinema biletiyle. «Keşmirli Ebe kadın anamın kasıklarından çekti beni.. . Đkincinin önünde: küçük dar dükkânlarla dar tarlalar. Anam etekliğini giydi. yola düzüldük.III. Biletim üçüncü mevkiydi. babam mavi gömleğini..

Đçerde the polismenler gösteriyor yerlerini müşterilerin: — Buyrun siz oturunuz! Oturtuldular. Lambalar söndü. istihsal aletinden mahrum olanlar. Perdede filmin ismi göründü: (Yirminci Asrın Sergüzeştleri nâm dram. Yakasında kapitalizm açıldı kabak çiçeği gibi. oradan biz giriyoruz.) Yirminci asır dört kanatlı bir tayyareden mendil salladı bize.Üçüncü kapı bizim. Oturduk. — Oturun! Oturdular. — Otur ulan kerata. Muzıka başladı. .. makina döndü..

" Bu haber bir velveleyle köpürdü Paris'te. Bir coğrafya hocası dedi ki derste: "Senegalli zencinin yegâne derdi yüzünün siyah olmasıdır. kurum yağdı ki gökte Allah bile meleklere Amerikan markalı muşambalar giydirdi. Şikagolu bir milyoner öptü telsiz telefonla Tokyolu sevgilisini. Öyle duman çıktı. pudra fabrikaları geçti seferberliğe. Elektrikli salhanelerde makinaların bir ağzından pastırma attılar. Paris'te olan işler duyulunca Londra'dan hemen içtima edip karar koydu Avam Kamarası: . müstemlekeler nezareti emir verdi.O kadar çoğaldı o kadar uzadı ki bacalar saçlarından asıldılar sıra sıra kehkeşanlara. öbür ağzından boynuzlu inekler çıktı.

kutular şarktan garba. bahrimuhitlerin elli bin tonlukları ham mevat taşıyorlar müstemlekelerden. Kutbu şimalide Eskimolar görünce bu halleri. kıça kuyruk takmamak ve değiştirmemek için deri. Kilometreler ticaret evleriyle bağlandı birbirine. Sahrayı Kebir'in ortasında ilân kuleleri dikildi. lambalar yandı."Kıçlarına kuyruk takmıyan Hintlilerin kesilecek kafası. garptan şarka koşuyor. çuvallar." Telsizler daha tebliğ ederken bu kararı Hind'e muazzam bir kuyruk tröstü teşekkül etti Mançister şehrinde. Balyalar. Tröstler kartellerle tokuşuyor. makina durdu. Perde beyazlandı.. ince Japon fincanlarında okkalarla Hollanda sütü içmeğe başladılar. Üstünde uzun katarlar kayan raylar. Lambalar yanar yanmaz . denkler. Perde karardı..

Perdede ikinci kısmın ismi göründü "Hindistanlı Parya VE PROLETARYA. Kitabı kafamdan atıp yukarı baktım: Britanya bankalarının localarından filozoflar: tonlarla yaldızlı eserlerini fırlatıyorlar üstümüze. Ve birdenbire küçücük kafam yukardan düşen bir kitabın yapraklarıyla örtüldü." The polismenler el attı kıçlarına. Muzıka başladı. Bağırdı üçüncü mevki avazı çıktığı kadar: . makina döndü. Babama sordum: "— Ne oldu?" Anam güldü. Lambalar söndü.. Đkinci sallandı.kocaman bir gürültü ortalıkta çalkandı. Birinci mevki homurdandı.

ror." Mehtaba.. Keşmirli mensucat amelesi hep bir ağızdan şarkılar okuyarak kocaman bir bayrak dokuyarak geçti. Maden ocaklarında çalışanlar ata biner gibi kazmalarına binip tünellerde koşuyorlardı dörtnala."— Geliyor. elektrik kadar temiz . Nakliyatçılar şehirlere tekerlek takarak tramvaylara çektirdiler.. Elektrikçiler geçtiler. Başladı resmigeçit Misisipi gibi uzun Amazon kadar geniş. dökülen bahrimuhit gibi mavi pantolonların dalgaları kapladı perdeyi. geliyor bizimkiler. Elektrikçiler lastik eldivenlerine sırma saçlarından dolamışlardı voltları..

Perdede yeni yazı göründü: "BURJUVAZĐ!. Şimdi yürüyordu perdede on milyon beygir kuvvetinde bir ıstırap: Elleri ceplerinde kilitli parmakları burunlarında ağır ağır sürüklendi işsiz ordusu. Đkinci düşündü..elektrik kadar çevik.. Geçiyor bizimkiler Misisipi gibi uzun Amazon kadar geniş. . elektrik elektrik. Adımları nalladı gözbebeklerimizin kulaklarını." The polismenler giydi pazarlıklarını... Sırıttı birinci mevki. Omuzlarımda fır dönerken kafam karnıma vurdu babam. Alkış yağdı localardan.

Başladı resmigeçit: Đmparatorluk üniformaları davul çalarak yol açarak geçti. Britanyalı diplomatlar bonjurlarının kuyruklarını döşediler yola. Esham senetlerindendi boyunbağları. avuçlarımız alevlendi. Sıkıştırmışlardı fabrika bacalarını kulaklarına. Ağızları havada kartel avlıyordu. Toprakların kilometreleri tespihti ellerinde. . fırladı gözlerimiz burun deliklerimizden. Bayraklar çekildi her karakola. Başlarında banka kavaslarının şapkası vardı. Sökün etti tröstler. Biz çuvaldızla dikildik birbirimize gündeliklerimizden.Ağzı sulandı ikinci mevkiin.

yazmak istediğim «Yirminci Asır Hindistan Tarihi»nin başlangıcı. Göründü müteşebbislerin alayı. Alay bitti.. Hepsi bir iki fabrikanın tutmuştu kulaklarından. Hepsinin parlıyordu apış arasında malî sermayenin altın kazığı. Daha doğrusu bu. yollara çıplak göbeklerinden çivilenmişti orospular. geçtiler.. Bunları da birer birer saydık anamla beraber. Yastığının altına koydu ve Benerci'nin yüzüne baktı: — Nasıl buldun? Benerci sordu: — Hepsi bu kadar mı? — Şimdilik bu kadar. Toz duruldu.» Somadeva deminden beri okuduğu defteri kapattı. — Bakalım gerisi nasıl olacak? . Baktık ki.Parmaklarımla saydım bu dağları. Sünnet çocukları gibi yürüyorlardı.

Osean demiryolunun inşaatına dair birkaç satır. — Olur.. Yağmurun altında. şu meşhur Fransız gazetecisi Alber Londr'un. sonu harikulade olacak asıl. Geçmiş gelecek. sana biraz okuyayım.— Gerisi. Şimdi. Linfaondo. .. Neyse. Somadeva seslendi: — Lambayı yakma. bazen de iki yüz ellisi gelebilmiştir. Kongo nehirlerine her gün iki üç insan kendini atıyordu. Đlk önce. Üç yüz. Đstersen lambayı yakayım da. Bu tarihin sonu inanılmıyacak kadar mükemmel olacak. dalgın hayatlarından koparılarak Batilon'a gönderilmekteydiler. — Kitaplardan biri. Aşağıda olanlar nefessizlikten boğuluyorlardı. Đstilâ zamanlarımızdan kalan mavnalara yükleniyorlardı. Bu çok garip bir yolculuktu.. ne de kalkabiliyorlardı. Sinde. Sen bir şeyler anlat bakalım. kafamın içindekileri böyle daha iyi görüyorum. Güneşin altında... Artık dayanılmıyacak kadar. Baiyya. Sara.. Kıyıdan gidildiği zamanlar ağaç dalları en yukarda bulunanları nehre yuvarlıyor.Gelenler sürüye sokuluyor. yukardakiler ne oturabiliyorlardı. Đşte nihayet Brassavil. bunları bırak. Banda.. Benerci lambayı yaktı. Benerci. Ocak odunla yakıldığı için. .. uçuşan küçük kıvılcımlar zencilerin derilerinde yanıklar yapıyor. dört yüz başlık insan sürüleri güvertenin altına ve üstüne yığılıyordu. Sana kitabın en feci faslından beş on satır okuyacağım. Fransız Kongosu'nun merkezi Brassavil'le Karaburun limanını birleştirecek olan Kongo .. 15 gün yuvarlak güvertenin üstünde. Brassavil'e kadar 15-20 gün süren yolculuk esnasında Şari. Sangu.. Mavna yolunda ilerliyordu. Fransız Kongosu'na dair. Ve ayaklarında zencir olmadığı için. Ağrılar filan dehşetli. Son günlerde okuyor musun? Fabrika kaçta bitiyor? Neler okudun? — Son günlerde bir iki meraklı kitap okudum. Hiçbir çatı yok. Masanın üstündeki gaz lambasını yakmak istedi. Mabaja... en sağlam olanlar seçiliyor. yani onu ben de bir yazabilseydim. Akşamları ateşim dehşetli artıyor. Üç yüz kişiden ancak iki yüz altmışı. Okumaya başladı: «— Bakota. Düşenlerin hepsini toplıyamazsın ya!. dinle: Benerci lambanın fitilini biraz daha açtı. Benerci kalktı. Hatta iki tanesi yanımda. Benerci. Böyle daha iyi. Loano kabilelerinin adamları. Yalnız bir yazabilsem. Yaya yolculuk başlıyacaktır. Lizangö. Đnşaatı Batilon Şirketi yaptırıyor..

. yaralı bir yılana benzer. yorgun. Zencilerin mahvoluşuna. Fransız emperyalizminin acı söyleyen.. Lambayı söndüreyim mi? Haftaya gelirim yine. biliyor musun. Eskiden insanların yaşadıkları yerlerde. Đstersen sana kitapları bırakırım.. Đnsanların.. bir sırık ve iki zenciden başka hiçbir vasıtaya lüzum görmemiş.. Kuvvetli söz söyliyen.. dedi.Bu muazzam bir zenci imhası hareketiydi. Bu Lefevr kadar köpoğlulukta mahir bir adam görmedim. balta görmemiş ormanlardan yürüyerek.. — Somadeva. bizim müteahhitlerimiz şimdi yalnız şempanzeleri buluyorlar. bu kitabı yazan Alber Londr kimdir? — Hayır. dehşetli bir gazetecisi şu Alber Londr..Bu korkunç bir manzaradır. Angola'ya kaçıyorlar. yaralı. o. Zenciyi daha semereli.. daha dayanıklı işlettikten sonra öldürmek için. amma bıçak gibi söz söyliyen bir arkadaşa öyle ihtiyacımız var ki. Biyalılar düşer.. Kitabı okur anlarsın. dehşetli Mayombe ormanına doğru ilerliyor. . kocaman bir makinanın basit vidaları haline gelmesinde bile şiir bulan bir adam. 10 kilometreye uzanan insan sürüsü. Ben gidiyorum. Belçika Kongosu'na...... Batilon Şirketi'ne verilen sekiz bin insan.. Ölenlerin yerini doldurmak için yeni devşirmeler yapılıyordu. Đş yerinde birçok aletler vardır. Çat kıyılarına. . daha sonra iki bine indi. sıska zenciler yığınlarla ölüyorlar. Amerika otomobil fabrikalarına dair fasılları şayanı hayret..» Benerci durdu ve. Afrika'ya makina istiyor.. Onda dehşetli bir iş adamı kafası var. Zindeliler ayaklarını zorlukla sürükleyebilirler ve kırbacın düğümü onları kovalar. Öyle değil mi? — Öyle. — Ben kendime iyi bakıyorum.Ve sürü. Lambayı söndür. az bir zaman içinde beş bin. Batilon Şirketi. boğumlarını kımıldatmaya mecali olmayan uzun. Zenciyi ölümden kurtarmak için değil. Üzülme! Git... daha uzun zaman. Fakat burada zencilerden başka hiçbir şey yok.. sonra dört bin.. körü körüne baltalanan bir ormanın mahvolması gibi acıyan bir adam. Anlıyorum ki. tahmin ediyorum. Ben demiryollarının nasıl yapıldığını görmüşümdür. Neyse... . Dört gün sonra yapılacak mitingin sonu neye varacak? Böyle hasta olmasaydın.. Öteki kitap Jorj Lefevr'in «Kauçuğun Epopesi». . Zenciler ormanlara. bataklıklar geçerek.300 kilogram ağırlığında çimento fıçılarını nakletmek için. Kendine iyi bak. Irgatbaşıların ezdiği bitkin..

Yürüdü. bana öyle geliyor ki.. Merdivenin sahanlığında. Sana göstermiyor amma. dedi. Somadeva hemen uyuyuvermişmiş gibi. birdenbire geri dönüp Somadeva'dan sormak istedi. Benerci'nin ellerini tuttu: — Benerci. Sokaktan bir şey alıp getirdi.. Yerlere kadar eğilerek Benerci'yi selamladı: — Belki.. Bir köşebaşında Roy Dranat'la karşılaştılar. Yatağının altına bir çıkın korken gördüm. ben «dünyayı düzeltecek ben mi kaldım»a kadar düştüm. Ben bu tarafa sapıp yoluma gidiyorum... nine Benerci'yi kolundan tuttu: — Ölecek.. o duvarın dibindeki yatakta ölecek. Benim oğlum da. ben evde yokken. ölümün gelmesini beklemeden kendi kendini öldürecek. Allahaısmarladık Benerci. bilmiyorum. — Kendini öldüreceğini nerden biliyorsun? Sana bir şey söyledi mi? — Bana bir şey söylemedi. Bu da. Mümkündür ki. o duvarın dibindeki yatakta ölmüştü.... ben iki üç gün sonra gelirim. Belki de kendi kendini öldürecek.. Bana o yalnız iyi şeyler söyler..Benerci lambayı söndürdü. Yürüdü. Çıkında ne vardı. Sonra vazgeçti. Belki haklısınız. Benerci. Dün.. sen de yoluna git. ĐKĐNCĐ BAP . ayaklarının ucuna basarak odadan çıktı. Sallanarak uzaklaştı. Çok ağrı çekiyor. Fakat. sokağa çıkmış. Roy Dranat. Amma. Benerci sokağa fırladı. Kendini öldüreceğini yalnız kendine söyledi gibi geliyor bana. belki kendine bile apaçık söylememiştir. Bunu. dedi. Şapkasını çıkardı.. Havagazı fenerinin altında durdular. «beş parmak bir olmaz»a kadar da alçalayım. siz haklısınız. Benerci'nin ellerini bıraktı. Roy Dranat sarhoştu. belki siz haklısınız. Ve sanki lambayı söndürür söndürmez. Belki. — Sen onu yalnız bırakma. sizin hakkınız var. siz hepiniz öyle ağrı çekseydiniz çoktan ölürdünüz. nine. kafasını Đngilizler sopayla parçaladıktan sonra. Belki de söylemiştir.

Çırılçıplak çocuklar sarkıyor salkımlarla ağaçların dalından. Đğne değil. kardaşım. uyy. yetmiş yedi denizin getirdiği kum gibi insan var. Keşmirli dokumacılar. ĐNGĐLTERE EMPERYALĐZMĐ ALEYHĐNE YAPILAN MĐTĐNGĐ VE SOMADEVA'NIN ÖLÜMÜNÜ BERVEÇHĐ ÂTĐ ANLATIYOR. bir kıl koparıp atsan sakalından düşmezdi yere. I Meydanda bir kalabalık vardı. Kocakarılar oturmuşlar eşiklere.KALKÜTALI SEYYAR SATICI ESNAFINDAN BĐR VATANDAŞ: KALKÜTA'DA. bu yaman kalabalık. Bombay gemicileri. ... kardaşım. Kalkütalı tornacılar. aman kalabalık!! Rüzgârlı bir orman gibi uğuldardı.

. . Baktım ki taaa..... bir şey anlamıyorum ama. bilemem hangi sebebe!» Etrafta bağırıyorlar: «— Yaşşşşa be!!!» Ben de bağırıyorum.» karşıda bir kamyonun üstünde bir adam avaz avaz söz söylüyor. uyyy.. okkalı söz söylüyor: «— Bilemem hangi sebeple. okkalı söz söylüyor!!! Bakıyorum adama. kardaşım. karanlık bir suya düşmüşüm gibi beni sardı. Acayip bir türkü çağırıyorlar. Arkadaşlar!. Ama ne söz söylüyor anam. Dalgalı. aman kalabalık.Meydanda bir kalabalık vardı. söz söylüyor herifçioğlu söz söylüyor. az daha. Makama uyup ben de çağırıyorum. kardaşım. bu yaman kalabalık..

Yanımda seyrek sakallı bir ihtiyar: «— Bunlar, delidir, diyor, bunlar sanıyorlar ki, diyor, biz zorla devirebiliriz, altın topuzlu kuyruğunu dalgalara vuran denizlerin ortasında demirden bir aslan gibi duran kocaman Britanya'yı...» Şimdi kamyonun üstünde başka bir adam.. Bu da söz söylüyor anam söz söylüyor. Okkalı söz söylüyor. Bakıyorum adama. Bir şey anlamıyorum ama belli ki ötekinden daha okkalı söylüyor. Etrafta daha çok bağırıyorlar. Ben de bağırıyorum. Bu sefer başka bir türkü çağırıyorlar, makama uyup ben de çağırıyorum... Seyrek sakallı ihtiyar:

«— Bak, bu doğru söylüyor, diyor, zorla değil, güzellikle yavaş yavaş, diyor, alırız!.. Birdenbire ayrılırsak, köksüz bir ağacın dalları gibi kalırız...»

Şimdi kamyonun üstünde yine başka bir adam. Elbet bu da söz söyleyecek anam. Söz söylüyor. Seyrek sakallı ihtiyarın keyfi yerinde yine. Belli ki, geliyor kalabalık seyrek sakallının dediğine. Adamlar çıkıp iniyor kamyonun üstünden. Balta görmemiş bir ormanda yürür gibi yürüyorum kalabalıkta kamyona doğru ben. Bağırışlar. Türkü çağırışlar. Ben bir şeycik anlamıyorum ama, etraftan laflar çalınıyor kulağıma: — Sol taraf hapı yuttu! — Kamyonun yanında Benerci'ye bak! Anası ölmüş kız kardeşi dağa kaldırılmış gibi

somurttu... — Gandi'nin hakkı var! — Hind'in kurtarıcı ilahları: dokuma tezgâhları. Deniz tutmuş gibi dönüyor başım. Birden bir kıyamettir koptu kardaşım. Bağrışmalarla, ipte çamaşır gibi sarsıldı hava. — Somadeva geliyor, Somadeva! — Ona söz verin! — Söyletmeyin, istemez! — Dinlemiyoruz! — Al aşağı! — Söyletmeyin, istemez.

Yanındakilerin omuzuna dayanarak tırmandı kamyona bir adam. Geldi bütün kalabalık bu sapsarı yüzlü bir tek adamla göz göze. Ortalık tıssss! Somadeva başladı söze... Hey anam! Heeey! Herifte bir ses vardı, beyabey, bir ses!

Hani, ormanda kaplanlar ölürken böyle bağırır.. «— Arkadaşlar! dedi. Hastayım.. Çok.. Fazla söze lüzum yok, kendimi asacaktım. Gidip bakın odama: ipi yerde, çengeli tavanda mıhlı bıraktım. Geberecektim bir kaçak gibi

dedi. Ve sözünü bitiremedi. Sallandı sola bir, sağa bir... Baktım ki kalabalığa bir kalabalık da rüzgârlı bir ekin gibi sallanıyor, ben de sallanıyorum. O yine: «— Arkadaşlar...» dedi. Yine sözünü bitiremedi. Ve kamyonun üstünden

devrildi üstümüze.. Birdenbire, kardaşım, bir hal oldu bize: boydan boya meydan uzattı kollarını düşeni tutmak için. Hani ancak Lortlar Kamarası'na girmeliyim bu hali unutmak için. Dalgalı bir denize düşen ay ışığı gibi yüzdü bembeyaz ölüsü Somadeva'nın yukarı kalkan kolların ve başların üstünde. Meydan bağırdı, ben bağırdım: «— Somadeva! Somadeva! Kavga sonuna kadar kav—ga!...» Omuz başımda inledi bir ses: «— Deliler kesiyor kocaman bir çınarın en yeşil, en geniş dalını.» Dönüp arkama baktım ki, anam; yoluyor seyrek sakalını seyrek sakallı adam.

ĐKĐNCĐ KISIM SONUNCU BAP

ĐKĐ ÖLÜNÜN ODASI...

HĐNDĐSTAN YĐRMĐNCĐ ASIR TARĐHĐNĐN SON SÖZÜ...

ROY DRANAT'IN AYNALI DOLABA BAKAN ÖLÜ GÖZLERĐ...

I

Somadeva'nın ölüsü imamsız, rahipsiz ve hahamsız ve kavga şarkıları söyleyen on binlerce kişilik bir cemaatla kaldırıldı. Benerci, Somadeva'yı gömdükten sonra, ninenin evindeki odaya geldi. Đpi yerde ve çengeli tavanda mıhlı gördü. Duvarın dibindeki yer yatağının yastığı altından kırmızı kaplı, çizgisiz defteri çıkardı. Defterin kabında: «HĐNDĐSTAN'IN YĐRMĐNCĐ ASIR TARĐHĐ» diye yazılıydı. Benerci defteri açtı. Baş tarafta, Somadeva'nın bir gece kendisine okuduğu yarı kalmış mukaddeme vardı. Sonra beyaz sayfalar. Son sayfada beş altı satır. Benerci bu beş altı satırı okudu: «Ben, Somadeva, Hindistan'ın yirminci asır tarihini yazmağa başladım. Fakat bitirmeden öleceğim. Arkadaşlarım, bıraktığım yerden yazmağa devam etsinler. Tarihin sonu inanılmayacak kadar güzel olacaktır. Buna eminim...»

II

Benerci, Somadeva'nın odasından sokağa çıkınca, Roy Dranat'ın «akşamüstü

serinlikte bir teferrüçten dönerken» soğuk alıp zatürreeden öldüğünü duydu. Ve Roy Dranat'ın oteline gitti. Gördüklerini şöyle anlatıyor:

Girdim ki içeriye, iki eli yanına gelmiş yatıyor otel odasının dört topuzlu karyolasında. Ölü. Omuzlarına kadar çarşafla örtülü, gözleri açık... Çarşafın altında ayakları: acayip bir hayvanın dinliyen kulakları... Gözleri bakıyor ayakları arasından dolaba. Dolabın aynasında görüyorum: başını değil, yüzünü değil, kaşını değil, kapakları açık, içi örtülü gözlerini, yalnız ölü gözlerini... Gözleri bakıyor dolaba. Ehramda bir kapı açar gibi açtım

dolabı. Alt katta bir kutu var. Kutuda ölünün hiç giymediği siyah kunduralar. Ütülü elbiselerle dolu orta kat: asılmış dolabın içine sıra sıra elsiz ve başsız Roy Dranat. Bir şişe permanganat, yakalık, mendil, çorap. Bir kitap: çok eski günlerde beraber okuyup satırlarının altını beraber çizdiğimiz bir kavga kitabı.

Kapadım dolabı. Onun dolaba bakan gözlerini kapadım. Artık satılacak bir yürek, kiralık bir kafa bile yok. Roy Dranat, hoşça kal, mesele yok. YORGAN GĐTTĐ, KAVGA BĐTTĐ.

Đkinci Kısmın Sonu

ÜÇÜNCÜ KISIM

BĐRĐNCĐ VE SONUNCU BAP

I

Gözüme altın bir damla gibi akan yıldızın ışığı, ilkönce boşlukta deldiği zaman karanlığı, toprakta göğe bakan bir tek göz bile yoktu... Yıldızlar ihtiyardılar toprak çocuktu. Yıldızlar bizden uzaktır ama ne kadar uzak

ne kadar uzak... Yıldızların arasında toprağımız ufaktır ama ne kadar ufak ne kadar ufak... Ve Asya ki toprakta beşte birdir. Ve Asya'da bir memlekettir Hindistan, Kalküta Hindistan'da bir şehirdir, Benerci Kalküta'da bir insan... Ve ben haber veriyorum ki, size: Hindistan'ın Kalküta şehrinde bir insanın yolu üstünde durdular. Yürüyen bir insanı zincire vurdular...

Ve ben tenezzül edip başımı ışıklı boşluklara kaldırmıyorum. Yıldızlar uzakmış toprak ufakmış umurumda değil,

aldırmıyorum... Bilmiş olun ki, benim için daha hayret verici daha kudretli daha esrarlı ve kocamandır: yolu üstünde durulan zincire vurulan ĐNSAN...

II

Şu yukarıya, üçüncü kısmın birinci ve sonuncu babının birinci parçası olarak yazdığım, üslubu ukalaca, yazıdan da anlıyacağınız veçhile, Benerci mahpustur. Hindistan'ın hakikî istiklâl ve hakikî kurtuluşu için çalıştığından dolayı, Britanya polisi tarafından tevkif, Britanya adliyesi tarafından muhakeme ve Britanya hükûmeti tarafından, Benerci, hapse atılmıştır. Cezası 15 senedir. Benerci bu 15 adet seneyi taş bir hücrede tek başına geçirecektir. Ve bu 15 adet senenin bir haylisi geçmiştir... Şimdi size, bu bir hayli senenin nasıl geçtiğini anlatacağım. Ve, sonra, sıra, Benerci'nin kendini niçin öldürdüğüne gelecek. Emperyalizm aleyhine yazılan* ve emperyalizmi temellerinden yıkmak için nefislerini feda edenlerden bahseden bu kitap, bir inkılâpçının hangi şartlar içinde kendini öldürmeğe hak kazanacağını da hallettikten sonra, bitmiş olacaktır.

(*) Yalnız şunu hatırlatmak isterim ki, Benerci emperyalizmi ve emperyalizm ile mücadeleyi, Neo-Hitlerist-Sosyal-Faşist-Sinyor-Fon Şevket Süreyya Bey gibi anlamıyordu.

III

Güneş pencerede... Yanıyor demir bir çubuk.. Dışarda saat belki beş, belki altı, belki buçuk, yedi.. Gardiyan karyolayı duvara kilitledi. Adam demir iskemlede oturuyor oturuyor... Güneş düştü pencereden adamın başına vuruyor..

Dışarda saat belki on belki on iki..

Đçerdeki: yürüyor duvardan duvara, duvardan duvara...

Gardiyan... Pirinç çorbası, ekmek. Demek: öğle saatı çaldı öte yanda yaşıyanlara.. Ve adam yürüyor, duvardan duvara, duvardan duvara..

Yanıp söndü demir çubuk.. Dışarda saat: belki beş, belki altı, belki buçuk... Dışarda adam...

Adam demir iskemlede oturuyor... Oturuyor...

Gardiyan. Pirinç çorbası, ekmek. Gardiyan karyolayı indirince: içerde gece. Yatıyor adam. Gözleri düşünüyor, dişlerinin arasında bıyığı.. Dışarda ay ışığı....

IV

19... senesi eylülünün on beşinci gecesi idi.. Saat on ikiden sonra, Kalküta şehrinin varoşlarından gelen bir adam, umumî hapisanenin yüksek duvarları karşısında durdu. Tam bedir halindeki ay, gökyüzünü kaplıyan ve esen rüzgârla korkunç şekiller alıp akan siyah bulutların arkasında kâh gizleniyor, kâh meydana çıkıyordu. Şehrin varoşlarından geldiğini beyan ettiğimiz meçhul adamın durduğu mahal, umumî hapisanenin arka cephesine tesadüf etmekte olup bu cephenin üst kısmında, hafif bir ışıkla aydınlanmış, bir sıra demir parmaklıklı pencere vardı. Ay, bulutların arasından kurtuldukça, zaman zaman duvarın dibinden geçen bir süngüyü ışıldatmakta ve bu suretle meçhul adama hapisanenin etrafını devreden nöbetçilerin mevkilerini bildirmekte idi.

Meçhul adamın kendisini nöbetçilere göstermek istemediğini, okuyucularımız, elbette tahmin eylemişlerdir.. Tahminlerinde yanılmıyorlar. Zira bu adam buraya Britanya Đmparatorluğu zabıtasının hiç de hoş görmeyeceği bir işi yapmak için gelmiş idi. Filhakika, nöbetçiler hapisanenin köşesinde gözden kaybolur olmaz, meçhul adam cebinden bir taş parçası çıkarıp iyice nişanladıktan sonra demir parmaklıklı pencerelerin soldan üçüncüsüne fırlattı.. Taş pencereden içeriye girdi. Eğer biz, okuyucularımızla birlikte, meçhul adamın taşı atmasından evvel, mevzubahis pencereden içeriye bakmış olsaydık, şöyle bir manzaranın şahidi bulunurduk: Demir kapısının üstünde gardiyanlara mahsus dışardan sürmeli küçük bir pencere bulunan taş bir hapisane hücresi. Gündüzleri kaldırılıp zincirle duvara kilitlenen ve geceleri indirilen demir bir karyola. Đşbu karyolanın üstünde, mahpuslara mahsus libası giymiş olduğu halde bir şahıs oturmaktadır. Mezkûr şahıs sık sık başını kaldırarak, kapıdaki gardiyan penceresinden gözetlenip gözetlenmediğine bakıyor, sürgünün açılmadığına emniyet kesbettikten sonra, siyah kaplı kalın bir kitabın sayfalarına bir şeyler yazıyordu. Eğer siyah kalın kitabı yakından tetkik edecek olursak görürüz ki, bu Đngilizce bir Đncil'dir. Mevzubahis şahıs, taş hücreye kapatıldıktan bir hafta sonra; Kayser'in hakkını Kayser'e ve Allahın hakkını Allaha vermeği ve sağ yanağına bir tokat atılırsa, sol yanağını çevirmeği talim etsin diye, bu Đncil'i bir Đngiliz misyoneri kendisine vermiş idi. Esasen, hepisanenin bütün hücrelerinde bu kitaptan maada okuyacak ve yazacak bir şey bulunmazdı. Đmdi, ahvalini tetkik eylediğimiz şahsın, yani taş hücre mahpusunun Đncil sayfalarına neler yazdığını görelim: Satırlarının başları numaralı ve bazı kelimeleri küçücük haç işaretli sayfalarda, URDU lisanıyla ve henüz kurumamış kırmızı ve taze bir kan ile yazılmış ve kitabın sık siyah matbu hurufatı üzerinde ateş gibi yanan yazılar vardı. Taş hücre mahpusu Đncil kitabının iç mukavvasından kopardığı bir parçayı bükerek bir kalem haline getirmiş ve bunu sol bileğinden ince ince akan kana batırarak bu ateş gibi yanan yazıları yazmakta bulunmuş idi. Đşte şehrin varoşlarından gelen meçhul adam taşı attığı zaman, taş hücrenin içindeki mahpus böyle bir işle meşguldü. Pencereden gelen taş mahpusun karyolası dibine düşmüştü. Mahpus hemen yerinden kalktı. Üzerlerine kanı ile yazdığı Đncil kitabı sayfalarını kopararak taşa sardı ve taşı pencereden dışarı atıp iade etti. Şehrin varoşlarından gelen meçhul adam, taşa sarılmış kâat tomarını yerden aldı. Göğsüne soktu. Ve dünyanın en kıymetli hazinesini göğsünde taşıyan bir insan gibi, korkak, cesur ve emin adımlarla uzaklaşmaya başladı. Korkuyordu: göğsündeki defineyi alırlar diye; cesurdu: göğsündeki defineyi ölümün karşısında dahi vermemek için; emin idi: zira kaç senedir her iki ayda bir buraya geliyor, taşı atıyor ve taş, kanlı yazılar yazılı Đncil sayfalarına sarılmış olduğu halde kendisine iade ediliyordu; binaenaleyh bu işe alışmış idi.

Bu kanla yazılmış yazılar, Hintlilerin hakikî istiklâl ve kurtuluş cidalinde kitlelere heyecan, şuur ve hedef vermekte idi........

Taş hücre mahpusu Benerci'dir. Kitlelere heyecan, şuur ve hedef veren yazılar, vaktiyle Somadeva'nın başladığı ve şimdi Benerci'nin devam ettiği «Hindistan'ın Yirminci Asır Tarihi» isimli eserdir. Yalnız, Benerci bunu, bileğini kesip kanıyla yazmıyor.. Fakat, eğer icap etseydi, eserin bir tek satırını yazmak için damarlarındaki bütün kanını akıtabilirdi. Ve bu, pestenkerani bir lâf değildir.. Bu işi yapabilecek insanların yalnız on dokuzuncu asır romanlarında yaşadığını zannedenler, yirminci asrın isimsiz, büyük kavga kahramanlarını tanımıyorlar demektir. Benerci yazısını bileğinin kanıyla yazmıyor. Bu yazıları şehrin varoşlarından gelen meçhul adama vermiyor. Benerci yazılarını temiz beyaz kâatlara kurşunkalemiyle yazıyor. Ve bunları hapishane gardiyanlarının Đngiliz dikkatlerine rağmen, dışardakilerin ellerine ulaştırıyor. NASIL?.. Taş hücre mahpusunun, senelerdir, bu işi nasıl yaptığını anlatacak değilim. Romanda da olsa, Britanya polisine hizmet etmek istemem......

V

Dışarda bir bayrak gibi dalgalanırken adı, içerde O ihtiyarladı.. Her gün biraz daha camları yaşarıyor iri bağa

gözlüklerinin. Her gün biraz daha siliniyor çizgileri gördüklerinin. Küreyvatı hamra azalıyor. Tasallübü şerayin. Tansiyon 26. Baş dönmesi, bunaltı. Sinir...

Bir senedir yazamadı bir satır bile.. Yine fakat dışarda bir bayrak gibi dalgalanıyor adı. Đçerde O ihtiyarladı....

BU FASIL BENERCĐ'NĐN KENDĐNĐ NĐÇĐN

... . . . . . .ÖLDÜRDÜĞÜNE DAĐRDĐR «Kalküta şehrinin ufkunda güneş yükseliyordu. . . . . Güneş yükseliyordu. Atları ışıktan. . . . .. miğferleri ateş bir ordu bozgun karanlığı katmış önüne geliyordu. . . . . . . . . . . Şöyle diyelim: «Baygın kokulu koskocaman masmavi bir çiçek şeklinde sema düştü fecrin altın kollarına.» Bu da olmadı. . . . » Bunu beceremedik romantik kaçtı pek. . . . . Kalküta .

gurubu şemsi tasvir patentasını. Sokaktan bir sütçü beygirinin nal ve güğüm sesi geliyordu. Eğer eski sistem bir kafam olsaydı. Benden evvel gelenlerin hepsi. onların kanındaydı.. Bu hususta yapılacak iş. Buna rağmen. Benerci bu yığınlarla insanı ebediyyen peşinde sürükliyebilecek kadar onlara yakın. söylenecek söz kalmamış bana.. iddia edebilirdim ki. Hapishanenin kapısı önünde dehşetli bir kalabalık onu bekliyordu.. gurubu şemsin okumuşlar canına. Benerci dün akşam geç vakit tahliye edildi. Benerci sordu: — Saat kaç? — Altı. tuluu şemsi. onların canında.olacağı yok. . tekrar ederim ki ben: Kalküta'nın damları üstünde güneş güneş gibi yükseliyordu. Tuluu şemsin. almışlar birer birer.

Bir kamyonun üstünde kalıbı dinlendirmeyi daha doğru buldu. Benerci odasına sekiz arkadaşıyla beraber girdi. Kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Öyle ağrı çekiyordu ki. Benerci sordu: — Saat kaç? — Altı. biraz dolaş. Fakat bu haltı yemedim. arkadaşlarım bana: «Sen bizi sattın. Saat gecenin on biriydi. . Fakat o da bu haltı yemedi. — Bu kitabın ikinci kısmında. Geri döndüğüm zaman Benerci'yi odasında yalnız buldum. Pencereden baktım: Kalküta'nın damları üstünde güneş yükseliyordu. Benerci: — Otur bakalım. dış mahallelerdeki apartımanlardan birinin en üst katında bir oda tutmuşlar. Alnımda hâlâ onların attığı taşın izi var. Kıl kaldı.. Bu kitabın birinci kısmında. — Anlamadım. — Öyle. her adımda onun ismini işiterek.» dediler. bağıran bir insan denizinin ortasında. kendimi öldürüyordum. Bana: — Sen git. Pencerenin önünde duruyordu. Apartımanın kapısı önünden. kendini öldürmek istedi.. Halbuki ben tertemizdim. kımıldanan. — Hiç. Dinle. merkez caddelere kadar. Bir kelime bile konuşmadık. değil mi? — Öyle. Ve nihayet. Oturdum. dedi.Benerci'ye arkadaşları. Somadeva'nın ciğerleri ağzından geliyordu. Sonra gelirsin. dediler. — Saat kaç? — Altı buçuk. dolaştım. Saatler geçti. Fakat onlar haklıydı.. — Âlâ. lambanın sarı ışığı beyazlanmağa başladı. saatler geçti.

kaç? — Yedi. Anlıyor musun? Diyeceksin ki.. Akışın istikametini değiştiremez. — Öyleyse. — Hem. ben ona fren olacağım. budalalardır. kemiyetin üstüne tesir edicidir. Bu bir ihanet değil midir? Ben bir saniye olsun. — Doğru. yanılmıyan yalnız tembellerdir. Benerci'ye uzattım. yavaşlatabilir. dedi. ya bu yanılma nesnesi katarın başındaki adam için bir kaide haline gelirse. Birdenbire durdu.. Ellerim lüzumundan fazla titriyor. Dinle. bir sene değil. ihanet edemem. Aldı. Ve o adam katarın başında gidemiyeceğini bildiği halde. Şu senin tabancayı ver bakayım. keyfiyetin değil. Bütün bunlar senin için. .. Gözlüğünü çıkardı. bunu şimdi benim şahsıma tatbik edelim. yanlış adımlar atacağım. bilerekten ona ihanet edemem. Camların içinde büyüyen gözleri gözlerimdedir. Akıntıda dümen tutamıyacak bir hale geldiler. Mendiliyle camlarını sildi. Đşte o kadar.— Âlâ. bizim için bilinen şeylerdir. Tarihte fert denilen nesne. Halbuki fizyolojim berbat. Koskocaman bir nagant. Camların içinde büyüyen gözleri gözlerimdedir. bu benim mesele nevi şahsına münhasır bir iş bile değil. Đş yapan. hareket belki beni altı ay sonra. Bu benim uzviyetimde yok. Gözlüğünü taktı. Akışın temposunu hızlılaştırmak nerde? Onu yavaşlatmam muhtemeldir. Mesele yanlışın idrakindedir. Biliyorum. bir gün bile. Đstemeden. Benerci. masanın üstüne koydu. Sonra birdenbire gülerek: — Hem ben bu meseleyi arkadaşlarla konuştum. aynı işi yapmışlar. Pantolonumun arka cebinden tabancayı çıkardım. Sana haltetmek düşer. — Doğru. Fakat. yerinde durmak için bir saniye olsun ısrar ederse. irademin dışında. Galiba LAFARG'la karısı da aynı vaziyete düşmüşler. yürüyen adam yanılır. Benerci yine durdu.. Gözlüğünü taktı. Halbuki ben kemiyette bile. Hallettik. bir sene sonra bir safra gibi fırlatacaktır. Yalnız tempoyu hızlılaştırabilir. Tekrar gözlüğünü çıkardı. — Devam et.. — Hadisat öyle getirdi ki. — Dünden itibaren katarın başında gidiyorum. Dönemeçleri zamanında dönemiyeceğim. Ferdin tarihteki rolü malum. irademin dışında. dinliyorum. benim için. Kafam elastikiyetini kaybetti. ben hareketin muayyen bir inkişaf merhalesinde muayyen bir rol oynıyan bir fert haline geldim. Her ne hal ise. Fakat o beni fırlatıp atana kadar. Mendiliyle camlarını sildi. Sen saata bak.

Damlar. . Merdivenleri koşarak iniyorum. Sen de haydi artık git. dedi. Merdivenleri hızlı hızlı iniyorum. . . Benerci'nin gözlüklerinde pırıl pırıl yanıyordu. Tam sokağa çıktığım zaman. derinlerden. . . . dedi.— Şöyle pencerenin önünde birer cıgara tellendirelim. . . Arkama bakmadan kapıdan dışarı çıkarken: — Çocuklara selam söyle.. Dördüncü kat. BU KĐTABIN SON SÖZÜ . . renkli ve ılık bir yaz sabahının ışıkları karşı pencerelerin camlarında. Đkinci kat. . Ağzımda. Merdivenleri ağır ağır inmeğe başladım. «Kavgada kendi kendini öldüren lanetli bir cenazedir benim için: Ölüsüne ellerimiz . . Đstersen âdet yerini bulsun diye bir kere kucaklaşalım. Üçüncü kat. . sonuna gelen cıgaranın acılığını duydum. Topraktan fışkırır gibi bol. Kucaklaştık. Konuşmuyorduk. — Pencereyi kapat. . dedi. demir bir kapının hızla kapanması gibi tok bir ses geldi. evler. Benerci ayağa kalktı.. Cıgaraları yaktık. . Cıgarasını masadaki tablanın içinde söndürdü. ağaçlar ve sokaklar yıkanmış gibi nemli ve tertemizdi.

dokunamaz. Arkasından matem marşı okunamaz. Sen artık bu kitapta yaşamıyorsun. Sen artık bu kitapta koşmuyor bağırmıyor alnını kaşımıyorsun. Ve Benerci sen bu kitapta: kendi kendini öldürmene rağmen benim ellerim senin .» Sen artık bu kitapta: noktaları virgülleri satırları taşımıyorsun.

.... Çan çalmıyoruz..... Çan çalmıyoruz. Cenazende dosta düşmana karşı matem marşı okunacaktır: MATEM MARŞI ........ ...kanlı delik şakağına dokunacaktır........ Yok salâ veren! Giden o biten bir şarkı değildir.

Kasketli bir güneş halinde düştü.. ... Yok salâ veren! Bu giden bir biten şarkı değildir . Çan çalmıyoruz...O büyük bir ışık gibi döğüştü. Çan çalmıyoruz......

Behey Berkley. Felsefenden tüten günlük kokusu başımızı döndürmek içindir. Behey Allahın Cebrail şeklindeki Ezraili. Behey on sekizinci asrın en filozof katili! . Hayat kavgasında bizi dizüstü süründürmek içindir.S O N BERKLEY Behey Berkley! Behey on sekizinci asrın filozof peskoposu.

Hayat kavgasında bizi dizüstü süründürmek içindir! . sermayenin altın sesi. Hâlâ her gece titreyerek görüyor gölgeni Đskoçya köylüleri evlerinin camlarında! Hâlâ kanlı beş parmağının izi var o beyaz buzlu camlar gibi şimal akşamlarında! Behey Berkley! Behey meyhane kızlarının kara cübbeli kavalyesi.Hâlâ geziyor Đskoçya köylerinde adımlarının sesi. Hâlâ uluyor adımlarının sesine tüyleri kanlı bir köpek. ve Allahın peskoposu! Felsefenden tüten günlük kokusu başımızı döndürmek içindir. Kıralın şövalyesi.

. Sivriliyor kitaplarından ismin sivri yosunlu ucundan kızıl kan damlıyan yeşil bir diş gibi. Sen bu kıyafetle mi bizi kandıracaktın. inandıracaktın? Biz Đsanın vuslatını bekleyen bir rahibe değiliz ki! Behey Berkley! . Beli hançerli bir Đsaya benziyor resmin.Her kelimen kelepçelerken bileklerimizi. kıvrılan bir yılan gibi satırların sokmak istiyor yüreklerimizi. Her kitabın diz çökmüş önünde Rabbın kara kuşaklı bir keşiş gibi.

hemen anlaşmak için bir kapı açıyorsun. binip Allahının sırtına soldan geri kaçıyorsun! Kaçma dur! Her yol Romaya gider. — bu belki doğrudur — fakat fikri evvel gören her felsefenin safsata iklimidir yelken açtığı yer! Bu bir hakikat — hem de mutlak cinsinden — ! Đşte sen işte senin felsefen: Sen o sarı kırmızı rengini gördüğün cilâlı derisine parmaklarını sürdüğün parlak yuvarlak elmaya: «Fikirlerin bir .Behey tilkilerin şahı tilki! Çalarken satırların zafer düdüğü. küçük bir taş parçasının en küçüğü imparatorların imparatoru gibi çıkınca karşısına.

ne senden sonra kâinat baki bir sen bir de Allah hakikî. mademki kendi fikrindir umman.» diyorsun! Dışımızda bize bağlanmadan var olan varlığı inkâr ediyorsun! Şu mavi deniz şu mavi denizde yüzen beyaz yelkenli gemi. öyle mi? Mademki kendi fikrindir yüzen gemi.terkibidir. Lâkin ey kara meyhanelerin sarhoş papazı! Senin dışında değil miydi kıllı kollarında kıvranan meyhanecinin kızı? . kendi kendinden aldığın fikirlerdir. ne mekân! Ne senin haricinde bir vücut ne senden evvel kimse mevcut. ne zaman var.

Yine fakat bacakları arasından çıktığın Meryem gibi bir anan da mı yok! Diyelim ki yapyalnızsın Turu Sinada Musa gibi. ne yazık! Tevratını okuyan da mı yok! Çok yalan söylemişsin çok. Kavgada kuvvetini kaybetmiş gibidir biraz neş'enin çelik ahengini duymayan adam. — baş döndürmezse eğer — .. Sen emin ol ki Berkley — olmasan da zarar yok — bu şi're benzer yazıda hissene düşen şey: biraz alay biraz şaka ve birkaç tokat — eldivensiz cinsinden — Neyleyim? Neş'e kavganın musikisidir. neş'e ..Yoksa kendi altında sen kendinle mi yattın? Diyelim ki senden evvel baban yok Đsa gibi. iyi şeydir vesselam.

Kabahat onların kuvvetinde: yoksa ne sende ne de bende! Dinle Berkley! — dinlemesen de olur — Biz dinleyelim: Beynimiz bal yoğuran bir kovan. ağız dolusu gülüyorlar.ve işte bizimkiler güldüler mi. Aldığımız hislerin sonsuz derin pınarıdır kâinat! Kâinat geniş kâinat derin kâinat uçsuz bucaksız! Biz onun parçaları. biz ondan doğan bir sürü bacaksız! Biz o bacaksızların . Ona balı dolduran arıdır hayat.

kehkeşanların gümüş aydınlığında! Görmüşüz.— anasını inkâr etmeyen cinsi — Çünkü biz emredenlere emir verenlerden değiliz! Bağlıyız toprağa kalın halatlar gibi kollarımızla! Çelik dişleri şimşekli çarklılar koparırken kara toprağın esrarını.. Her habbe koynunda bir kubbeyi gizler!. biz seyretmedeyiz cihan içinden cihanların doğuşunu. görmedeyiz yılların yollarında toprak oluşunu kızıl kadife dudaklı kızların! Çiziyor hareketi gözlerimize sonsuz maviliklerde kuyrukluyıldızların sırma saçlarından kalan izler. .

Şu denizler.. uzaklaştıkça. Her yeni ummanla beraber bir yeni imkân! Kâinat geniş kâinat derin kâinat uçsuz bucaksız! Behey! Berkley! Behey bir karış boyuna bakmadan Karpatları inkâr eden cüce! Ahrete gittiysen eğer oradan bir taç gönder. şu denizlerin üstünde denizler gibi esen. şu bir damla su. süslemek için Allahının kafasını! Fakat buradan . Şu ipi kopmuş inci bir gerdanlık gibi damlayan su. rüzgârların uğultusu. yaklaşılan hakikati gizler.

.. Haraç mezat! Haraç mezat! götür pazara bir pula sat: Topraktaki saltanatın göğe çıkan tahtını! Yok üstünde tabiatın tabiattan gayri kuvvet!. 1926 BEŞ SATIRLA .topla hemen tarağını tasını. Tabiat geniş tabiat derin tabiat uçsuz bucaksız!.

o. Beyazıt Meydanı'nda. anlamak. Bir ölü yatıyor ders kitabı bir elinde bir elinde başlamadan biten rüyası bin dokuz yüz altmış yılı Nisanında . kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı.Annelerin ninnilerinden spikerin okuduğu habere kadar. sevgilim. yürekte. anlamak gideni ve gelmekte olanı. 1946 BEYAZIT MEYDANI'NDAKĐ ÖLÜ Bir ölü yatıyor on dokuz yaşında bir delikanlı gündüzleri güneşte geceleri yıldızların altında Đstanbul'da. bir müthiş bahtiyarlık.

Beyazıt Meydanı'nda. Mayıs 1960 BĐR ACAYĐP DUYGU «Mürdüm eriği . Beyazıt Meydanı'nda.Đstanbul'da. Bir ölü yatacak toprağa şıp şıp damlayacak kanı silâhlı milletimin hürriyet türküleriyle gelip zaptedene kadar büyük meydanı. Bir ölü yatıyor vurdular kurşun yarası kızıl karanfil gibi açmış alnında Đstanbul'da.

bir Đngiliz şilebinde yahut.. Herhalde çoktan öldürülmüştük sen Londra'da olsaydın ben Tobruk'ta olsaydım. çimenin üzerine diz üstü oturalım karşı-be-karşı. Hava lezzetli ve aydınlık — fakat iyice ısınmadı daha — çağlanın kabuğu yemyeşil tüylüdür henüz yumuşacık. Bahtiyarız yaşayabildiğimiz için.. Sevgilim. ellerini koy dizlerine — bileklerin kalın ve beyaz — sol avucunu çevir : .. — ilkönce zerdali çiçek açar mürdüm en sonra — Sevgilim.çiçek açmıştır..

Sevgilim... yağmurlu bir gün yemişlerden ve senden uzak — daha bir tek ağaç bahar açmadı kar yağması ihtimali bile var — Bursa cezaevinde acayip bir duyguya kapılarak ve kahredici bir öfke içinde inadıma yazıyorum bunları. nar tanesinin rengine bayılırım — nar tanesi..gün ışığı avucunun içindedir kayısı gibi.... Dünkü hava akınında ölenlerin yüz kadarı beş yaşından aşağı. yirmi dördü emzikte. nur tanesi — kavunda ıtrı severim mayhoşluğu erikte .. kendime ve sevgili insanlarıma inat.... .....» .........

. (bizlere âlâtı-katıa verilmez). ne de başı bulutlarda bir çınar. Belki avluda bir ağaç bulunur ama gökyüzünü başımın üstünde görmek bana yasak.2. bulunduğum yerde ne sapı sedefli bir çakı var.1941 BĐR CEZAEVĐNDE. Burası benden başka kaç insanın evidir? Bilmiyorum. TECRĐTTEKĐ ADAMIN MEKTUPLARI 1 Senin adını kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım.7.. Malum ya. Ben bir başıma onlardan uzağım. .

hep birlikte onlar benden uzak. yetim bir çocuk gibi bu yürek. Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi şarkı söylüyorum karıcığım. mavi gözleri ıslak kırmızı. Ve tıpkı o eski acıklı hikâyelerdeki yalnayak. ne dersin. Belki bu hâlin . Hem. Yüzümü kızartmıyor benim onun bu an böyle zayıf böyle hodbin böyle sadece insan oluşu. küçücük burnunu çekerek senin bağrına sokulmak istiyor. karlı yollara düşmüş. o berbat. Bana kendimden başkasıyla konuşmak yasak. Ben de kendi kendimle konuşuyorum. ayarsız sesim öyle bir dokunuyor ki içime yüreğim parçalanıyor.

Saat beş. yani. Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan bu ümitsiz tabiatın ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır. karıcığım. bütün takım taklavatıyla ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı. .. Dışarda susuzluğu acayip fısıltısı toprak damı ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran bir sakat ve sıska atıyla. psikolojik filân izahı vardır. kederden çıldırtmak için içerdeki adamı dışarda bütün ustalığı.fizyolojik.. sıska atın. Bugün de apansız gece olacaktır. Bir ışık dolaşacak yanında sakat. Belki de sebep buna bana aylardır kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan bu demirli pencere bu toprak testi bu dört duvardır.

Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet. her şey tamam. eğri bir aynadan seyreder gibi kafamın içinde duymak. yani bugün de mükellef bir daüssıla için yine her şey yerli yerinde işte. bozkırın üstünde birdenbire taze toprak kokusu... seni dumanlı.. Dışarda bahar geldi karıcığım. ben içerdeki adam yine mutad hünerimi göstereceğim ve çocukluk günlerimin ince sazıyla suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı seni böyle uzak. dışarda bozkırın üstünde pırıltılar. bahar.. ..Yine o malum sonuna erdik demektir işin. bahar. 2 Dışarda bahar geldi karıcığım.. suyu donmayan testi ve sabahları çimentonun üstünde güneş. Dışarda... kuş sesleri ve saire. Ben.

Đşte içerde baharın en kötü saatı budur asıl. Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.. gölgeler düşer duvarlara.Güneş.. ışıldayarak yürür.. artık o her gün öğle vaktine kadar.. Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak bu kadar mavi . başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı : dışarda akşam olur. bittecrübe sabit. 3 Bugün pazar. Ve gün ikindiye döner.. karıcığım. Bu bittecrübe sabit. benden uzak... bana yakın. ateşten gözleriyle bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı hürriyet denen ifrit. bulutsuz bir bahar akşamı. Velhasıl o pul pul ışıltılı derisi.. sönerek.

Bahtiyarım. bu anda ne kavga. ne hürriyet.. ananı ağlatanı Karun etmek hürriyetiyle hürsün! . Toprak. Bu anda ne düşmek dalgalara.. ne karım. güneş ve ben...bu kadar geniş olduğuna şaşarak kımıldanmadan durdum. ellerinin nurunu. 1938 BĐR HAZĐN HÜRRĐYET Satarsın gözlerinin dikkatini. Büyük hürriyetinle çalışırsın el kapısında. bir lokma bile tatmadan yoğurursun bütün nimetlerin hamurunu. dayadım sırtımı duvara. Sonra saygıyla toprağa oturdum.

mesela. Kore'ye gönderilebilirsin. kolların iki yanında upuzun. Amerika'ya ciro ederler onu seni de büyük hürriyetinle beraber. büyük hürriyetinle parmağın şakağında düşünürsün vicdan hürriyetiyle hürsün! Başın ensenden kesik gibi düşük. günün birinde. bir vesile gibi değil insan gibi yaşamalıyız dersin. büyük hürriyetinle dolaşıp durursun. işsiz kalmak hürriyetiyle hürsün! En yakın insanınmış gibi verirsin memleketini. hapse girmek. büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi. bir sayı. işler ömrün boyunca durup dinlenmeden yalan değirmenleri. günün birinde. hava üssü olmak hürriyetiyle hürsün! Yapışır yakana kopası elleri Valstrit'in.Sen doğar doğmaz dikilirler tepene. hatta asılmak hürriyetinle . diyelim ki. meçhul asker olmak hürriyetiyle hürsün! Bir alet. yakalanmak. büyük hürriyetinle bir çukura doldurulabilirsin.

Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında. ben. . 1951 BĐR KÜVET HĐKÂYESĐ 1 Süleyman'a karısı telefon etti : — Konuşan ben. Fahire. ne tül perde var hayatında. hürriyeti seçmene lüzum yok hürsün. ne tahta.hürsün Ne demir. Tanımadın mı sesimden? Demek çok bağırdım birdenbire.

kıyamet kadar. Saatlar. olmaz. Telefonda anlatamam. Daha kıyamet kadar vakit var akşama. Paran yoksa patrondan avans al.. çocuklar hasta değil. Bir taksiye atla. Dinle beni : Đşini bırak da gel. saatlar.Çığlık mı? Belki. çabuk ol ama. Hayır... Sorma. Hemen vapur bulamazsan Üsküdar'a kayıkla geç.. Yolda hiçbir şey düşünme. . Yalan kuvvetliye söylenir ben kuvvetsizim. Dinle beni. mümkün mertebe yalansız gelmeye çalış.

— Teşekkür ederim Süleyman. Nerde buluşuyordunuz? — Bir otelde. Evet kar yağacak. Bak işte ağlamıyorum artık. — Kaç defa? . evet hava güzel.. 2 Geldi Süleyman.. Koynuna girdiğim adam gibi kocam gibi değil. kocası Süleyman'a sordu : — Doğru mu? — Evet. büyüğüm. babam gibi gel. akıllım. Fahire. Bak işte rahatladım.Alay etme kuzum. — Beyoğlu tarafında mı? — Evet.

. Sizinkinde de var mıydı Süleyman? — Bilmiyorum. dört mü? — Bilmiyorum. toz pembe çiçekli. ya dört. — Çok mu seviyordun? — Sevmek mi? Hayır.— Ya üç. — Üç mü. — Hele düşün. bu işlere yarayan otellerde kırık küvetler varmış. — Başkaları da var mı Süleyman? .. — Hiç hediye verdin mi? — Hayır. — Demek ki bir otel odasında. kırık bir küvet? — Evet. Kim bilir çarşaflar nasıl kirliydi. filân? — Bir defa. — Çukulata. Bir Đngiliz romanında okudum. — Bunu hatırlamak bu kadar mı güç Süleyman? — Bilmiyorum.

Belimden kalın bacakları. Süleyman : Niçin? — Bilmiyorum.. bak ne kadar cesurum. — Olmadı mı? — Hayır..— Yok. Bir hayli zaman oldu sofada asma saat on ikiyi çalalı.. — Bunu sevdin demek.. Karanlıkta pencerenin hizasında karlı. Başkaları da olsaydı daha rahat ederdim.... Çok mu güzel yatıyordu? — Hayır... — Zaten gösterdiler bana. Bir sual daha.. ağır bir çam dalı.. Fakat zevk meselesi bu. — Doğru söylüyorum.. 3 . Đnek gibi karı... — Doğru söyle.

çocuklarım ve en önde sen bulacaktınız karda ayak izlerimi.. . merdiven.. dedikodu. Kolay mı? Gece bostan kuyusuna doğru yürümek. aldatılmış bir zevcenin intiharı : komik. sonra kenarına çıkıp durarak baş aşağı atlamak karanlığına? Fakat bulmadınızsa eğer karda ayak izlerimi sade korktuğumdan değil.Süleyman'ın karısı Fahire şunları anlattı kocasına ertesi gün : — . polisler. kepazelik. Süleyman. polisler. bir tahta merdiven ve bir kadın ölüsü çıkaracaktınız arka arsada bostan kuyusundan. ölmeye karar verdimdi. Bekçi... Dayanılmaz bir acı halindeydi kendime karşı duyduğum merhamet. Annem. Bekçi.

Niçin öldüğümü anlatmak müşkül... her zaman nasıl uyursan ondan evvel ve o varken. Yaktım sobamızı.» . Đnsan. ölmeye karar verirken bile insanları düşünüyor. kara bakıyorum : «Eşini gaip eyleyen bir kuş gibi kar geçen eyyamı nev baharı arar. Pencereye. Kime? Herkese. sana meselâ. Đyice ısınmak lâzım ilkönce. Hayır. hiç aklıma gelmedi nezle olmak ihtimali. Dışarda kar yağmaya başladı. nümayişsiz ölüvermek. Sen yatakta uyuyordun yüzün rahat. Ciğer bir çay bardağı gibi çatlarmış... Bir tek gecelikle çıkmak balkona : Zatürree ertesi gün.

Kederim duruluyor berraklaşıyor.. Sanki çok sevdiğim bir insan korkarak beni uyandırmaktan yumuşacık dolaşıyor etrafımda. Odanın camlı kapısından balkona vuran ışık sıcak bir kumaş gibiydi üstünde dizlerimin. Üşümüyordum. Havada çıt yok. «Sağdan sola... « .. Karanlık bembeyaz. Ben rehavetli bir mahzunluk içinde acayip şeyler düşünüyordum : Feneryolu'ndaki çınar 150 yaşındaymış. . soldan sağa lerzânı girizan.Babam bu şiiri çok severdi.» Lambayı söndürmeden balkona çıktım.. Uykudayım sanki..» Oturdum balkonda iskemleye. gibi kar düşer düşer ağlar. Sen beğenmezsin.

Utanarak odaya döndüm. nerdeki. . Sonra sen ben bir kırık küvet ve benim kendime karşı duyduğum merhamet.Ömrü bir gün süren böcekler. hangi sınıftan? Onların insanları. Đnsan? Ne zamanki.. Đnsanın yüreği ve kafası var.. Kar durdu... Ve her şeye rağmen yeni bir dünya için yapılan kavga.. Gün gelecek insanlar çok uzun çok bahtiyar yaşayacaklar. bizim insanlarımız.. Đnsanın elleri. Sökmek üzre şafak.

1940 .O anda uyansaydın sarılıp boynuna. 4 Altı ay kadar geçti aradan. Evet. çok şükür nezle bile değilim.. Bir gece karı koca denizden dönüyorlardı. Gökte yıldızlar. Fahire birdenbire durdu baktı muhabbetle kocasının gözlerine ve suratına tükürür gibi bir tokat vurdu. Uyanmadın. Yine yan yana yaşayacağız beni sevdiğine emin olarak..8. Şimdi? Zaman zaman hatırlayıp zaman zaman unutacağım. ağaçlarda yaz meyveleri vardı. 16.

.BU VATANA NASIL KIYDILAR Đnsan olan vatanını satar mı? Suyun içip ekmeğini yediniz. Beyler bu vatana nasıl kıydınız? Eli kolu zincirlere vurulmuş. günü gelir hesabınız görülür. Dünyada vatandan aziz şey var mı? Beyler bu vatana nasıl kıydınız? Onu didik didik didiklediler. götürüp kâfire : «Buyur... vatan çırılçıplak yere serilmiş. Oturmuş göğsüne Teksaslı çavuş.» dediler. saçlarından tutup sürüklediler. Beyler bu vatana nasıl kıydınız? Günü gelir çarh düzüne çevrilir.

Sizi de bir ana doğurmadı mı? Analara kıymayın efendiler. Bulutlar adam öldürmesin. uçurtması geçiyor ağaçlardan. Çocuklara kıymayın efendiler. Bulutlar adam öldürmesin. . siz de böyle koşmuştunuz bir zaman. Koşuyor altı yaşında bir oğlan.Günü gelir sualiniz sorulur : Beyler bu vatana nasıl kıydınız? 1959 BULUTLAR ADAM ÖLDÜRMESĐN Analardır adam eden adamı aydınlıklardır önümüzde gider.

Elbet böyle sizi de aradılar. . Đhtiyarlıkta aklına insanın. Gelinlere kıymayın efendiler. ihtiyarlara kıymayın. Şubat 1955 BÜYÜK ĐNSANLIK Büyük insanlık gemide güverte yolcusu tirende üçüncü mevki şosede yayan büyük insanlık. Bulutlar adam öldürmesin.Gelinler aynada saçını tarar. Yazıktır. siz de ihtiyarsınız. efendiler. aynanın içinde birini arar. Bulutlar adam öldürmesin. tatlı anıları gelmeli yalnız.

Taşkent. 1958 .Büyük insanlık sekizinde işe gider yirmisinde evlenir kırkında ölür büyük insanlık. 7 Ekim. Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter pirinç de öyle şeker de öyle kumaş da öyle kitap da öyle büyük insanlıktan başka herkese yeter. Büyük insanlığın toprağında gölge yok sokağında fener penceresinde cam ama umudu var büyük insanlığın umutsuz yaşanmıyor.

CEVĐZ AĞACI ĐLE TOPAL YUNUS'UN HĐKÂYESĐ Burda bir dostumuz var : Çerkeş'in Kavak köyünden. Herhal ilerdedir yaşanacak günlerin en güzelleri. Akıllı adamlara ajans haberlerine ve bilmeceye meraklı. Adı : Yunus. Ağaçlardan ve günlerden konuşuyoruz. Ateşimizi yakıp suyumuzu veriyor. Büyük kitaplar gibi içinde bir şeyler saklı. Şimdilik sohbetimizde kederi : kesilip satılmış .

Onu tanıyoruz : avlunun içinde kapının solundaydı. Öküzler topalları sever.. Đnsanların hünerleri çoktur : insanlar .. çünkü topallar ağır yürürler. topallığı ondandır. Öküzler topalları sever. Ceviz ağaçları sevmez topalları. Bir acayiptir muhabbet bahsi : mutlaka kendini dereye atmaz sevilmeyenlerin hepsi. çünkü üzerlerine çıkıp silkeleyemezler dalları. Ve altı yaşında dalından düştü Yunus.. ceviz ağaçları sevmez topalları : çünkü topallar sıçrayamazlar yemişlere.bir ceviz ağacının..

Bir acayiptir muhabbet bahsi...... Ve Çerkeş yolu üzerinden sabah namazı ışıyıp geldiği zaman... .. .... fakat üzerinde düşünülmeyen bir köydü Yunus için.... bir acayiptir ceviz ağacı ile topal Yunus'un hikâyesi.. ve ölüm : mutlaka varılıp dönülmeyen. yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.sevilmeden de sevmesini bilirler. Altından geçerken düşünürdü Yunus... . kadınlardan önce uyanırdı dalları. Düşünmek : ne mukaddes bir iş ne felâket ne de bahtiyarlıktı. Cevizlerini Eylülde döker.. Cevizlerini Eylülde döker. ...

dünyanın yuvarlak olduğunu ve güneşin etrafında döndüğünü bilmiyordu Yunus. Gece altında oturdun muydu yıldızları göremezdin. Gündüzleri yıldızların niye söndüğünü. rüzgârda konuşurdu kendi kendine. Bunları biz anlattık ona şaşıp kalmadı... dalları yukardan Yunus'a bakar... Cevizlerini Eylülde döker... ..yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.. genişti alabildiğine... Yüksekti. Güneşte gölgesi hain olurdu..... burunları tek boynuzlu gergedanlara.. Üç kişi el ele versen kütüğünü çeviremezdin. yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.. Her gece altında otururdu Yunus. ... Çinli müslümanlara. . .

Karanlık bir sudur tepende akar... sen efendimizsin» — dedik. .ve bir damla suda bir milyon mikroba dair fikri yoktu Yunus'un. Şaşırıp kaldı Yunus... . Gece altında oturdun muydu yıldızları göremezdin. . Her akşam altından geçerdi Yunus.. .. Cevizlerini Eylülde döker. Bunları bizden öğrendiği gün hayret etmedi... Yüksekti. genişti alabildiğine. Rüzgârda konuşurdu kendi kendine. Bir gün ateşimizi yakıp verirken suyumuzu : «— Biz hizmetkârınız senin.. karanlık bir sudur tepende akar. Toprağın içinde gider kökleri.. yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar..... yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.. Cevizlerini Eylülde döker....

. «— Biz hiç dünyada yaşamış değiliz.toprağın içinde gider kökleri. dalları... «— Köy işi zordur katiyen vücut ezilir bir defa.. Toprağa çömelip bak dört tarafa : bela hangi inde pusmuş bilinir mi? Mümkünü yok vurulsun.» Vurmuş belâ.. Tevatür güzelmiş Đstanbul şehri.. ciğerinden Yunus'u.. Geldik gidiyoruz öylesine.. yukardan Yunus'a bakar..» Tiftiği yoktu Yunus'un.... Velâkin niye tiftiği yok altmış haneden otuzunun?. varıp görülmesi nasibolmadı. «— Attığın taş .

. Çok zor olur öküzü satmak. «— Herhal yolların sonu göründü.dediğin kuşu vurmuyor.. Öküz gitti mi korkulursun.. Dünya trene bindi.. yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar. Güneşte gölgesi hain olurdu. Cevizlerini Eylülde döker. Gayrı dünya öküzün boynuzunda durmuyor.. . yarı ölümdür yani..» Sattılar öküzünü Yunus'un. Toprağın elinden kaydı mıydı bir mekânsız kurt olursun.. Cümle mahlukatın mekânı vardır kurdun mekânı olmaz. Toprak sabuna döndü kayar insanın elinden. Bu olan işleri akıl almaz.» Kaydı toprağı elinden Yunus'un. Elimiz ayağımız : öküz..

.. o. . kırmızı peştemalının içinde ölüverdi. Ve bir gün Çerkeş yolu üzerinden sabah namazı ışıyıp geldiği zaman giderlerdi. bir şey isteyip... tohuma toprak ve karı lâzımdır erkek kısmına. Yunus'un arkasında yuvarlandı yere...Yunus durmadan Yunus kaybettikçe onu düşünür.. Bir kız kaçırdı Yunus : Çünkü düğün pahalı kız kaçırmak ucuz. Çocuklara ana.. Topraksız.. Fakirin karısı kavi olmaz.. bir şey sormadan rüzgârda konuşurdu kendi kendine. öküzsüz ve kadınsız.

Yalnızlık koydukça koydu Yunus'a. El toprağında ter döker oldu. Gayrı daha fazla sürünemezsin.kaldılar dünyada bir başlarına ceviz ağacı ile Yunus.. Cevizden konsol yaparlar. topal Yunus ne işe yarar? Zemheriler geldi barınamazsın. Yalnızlık umrunda değil cevizin. Cevizden konsol yaparlar.. Bir cansız ağaçtır yaranamazsın... Yün yorgan değil bu sarınamazsın. dalları yukardan Yunus'a bakar. Sat Yunus cevizini. Cevizden konsol yaparlar.. Varlılar varsıza dokur mu kilim. . Cevizi karanlıkta kaybolur sanıp uyumaz beklerdi sabaha kadar.. Sat Yunus cevizini. toprağın içinde gider kökleri.

Sabahın sahibi vardır. Şimdilik sohbetimizde kederi : kesilip ... Yarı ağaç. Sattı Yunus cevizini.. kara uzandı.. yarı insandı. Cenaze çırçıplak. vay cevizin hali. Sat Yunus cevizini. Cevizden konsol yaparlar. vay benim halim.vay cevizin hali.. vay benim halim.. Gün daima bulutta kalmaz... Mekânsız kurda mekândı... Varlılar varsıza dokur mu kilim. Cevizden konsol yaparlar. Herhal ilerdedir yaşanacak günlerin en güzelleri. dallar budandı. Kesildi dalları.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. çarpar yapraklarım.. Yüz bin yürek gibi çarpar. Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl. Yapraklarım ellerimdir. tam yüz bin elim var. budak budak.. Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril. CEVĐZ AĞACI Başım köpük köpük bulut. şaşarak bakarım. içim dışım deniz. ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. gülüm. Yüz bin elle dokunurum sana. Yüz bin gözle seyrederim seni. şerham şerham ihtiyar bir ceviz.satılmış bir ceviz ağacının. Đstanbul'a. Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. yaşını sil. . ne polis farkında. koparıver. Đstanbul'u. Ne sen bunun farkındasın. Yapraklarım gözlerimdir. gözlerinin.

ne polis farkında. Saat beş. . yoksun. yedi. yok.Ne sen bunun farkındasın. daha ertesi ve belki kim bilir. Altı.. ertesi gün.. Nazım HĐKMET ÇANKIRI HAPĐSANESĐNDEN MEKTUPLAR 1 Saat dört.

bacakları kısa ve kalın ve elleri ayaklarından büyük. Sıcak bir duvar dibinde on beş adım kadardı. bir konserve kutusunun içinde. güneşe yakın. Bizim bahçemizden küçük bir bahçesi vardı. Kelleci Memed'i hatırlıyor musun? Sübyan koğuşundan. Kovanından bal çaldığı adamın taşla ezmiş kafasını... yan yana otururduk. kırmızı ve kocaman muşamba torban dizlerinde.Hapisane avlusunda bir bahçemiz vardı.. Bir Cumartesi gününü. Başı dört köşe. yukarda. «Hanım abla» derdi sana. Gelirdin. .. tepemizde.

Hapisane bahçesinde tavuklar yoktu. nasıl dinledik ayak seslerini yaklaşan müjdelerin. fakat pek âlâ gülebildik ve bahtiyar olmadık değil.?» O kadar resmini yaptım senin bana birini bırakmadın.hapisane çeşmesiyle ıslanan bir ikindi vaktini hatırlıyor musun? Bir türkü söylediydi kalaycı Şaban Usta. Nasıl haberler aldık en güzel hürriyete dair. aklında mı : «Beypazarı meskenimiz... ilimiz. Bende yalnız bir fotoğrafın var : bir başka bahçede çok rahat çok bahtiyar yem verip tavuklara gülüyorsun. kim bilir nerde kalır ölümüz. .

ben eminim sen sadece merhamet duyacaksın . Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin. 2 Bir akşamüstü oturup hapisane kapısında rubailer okuduk Gazalî'den : «Gece : büyük lâciverdî bahçe. karanlık bir yağmur gibi. benden uzak.ne güzel şeyler konuştuk hapisane bahçesinde.. Ve tahta kutularda upuzun yatan ölüler. Ve Pîrâyende'm benim.> Bir gün eğer. canını sıkarsa yaşamak tekrar Gazalî'yi oku..

Bir akar su getirsin Gazalî'yi sana : «— Toprak bir kâsedir çömlekçinin rafında tâcidar. Bilmiyorum..ölümün karşısında onun ümitsiz yalnızlığı ve muhteşem korkusuna.» Birikip sıçramalar... Ve büyük lâciverdi bahçede başsız ve sonsuz ve durup dinlenmeden devranı rakkaselerin. neden aklımda hep ilkönce senden duyduğum . Soğuk sıcak serin. ve zafer yazıları yıkılmış duvarlarında Keyhüsrevin..

Beni unutma Hatçem. Akşam.» Kavaklar pamukluyor Gazalî'de.. Ölüme ibadeti bundandır.. Dışarda çocuklar bağrışıyorlar. A s l o l a n h a y a t t ı r .. Çeşmeden akıyor su.Çankırılı bir cümle var : «Pamukladı mıydı kavaklar kiraz gelir ardından. Şeker Ali yukarda. koğuşta bağlama çalıyor. kirazın geldiğini. Ve jandarma karakolunun ışığında akasyalara bağlı üç kurt yavrusu. fakat görmüyor. üstat.. 3 . Açıldı demirlerin dışında büyük. lâciverdî bahçem.

bulguru.. kurnaz ve şüpheli. Erkekler eşeklerde. Demir kapımızdan geçip kamış sepetimizde bize kadar gelecek yumurtası. kadınlar çıplak ayaklarının üstünde geçtiler. Dün köylerden inenleri seyrettim : yorgundular.7. Herhalde içlerinde senin bildiklerin vardır.. yaldızlı. mor patlıcanları. ve kaşlarının altında keder.1940 ..Bugün çarşamba : — biliyorsun — Çankırı'nın pazarı.. 20. Herhalde iki çarşambadır pazarda : kırmızı başörtülü «kibirsiz» Đstanbulluyu aramışlardır.

.. Đkiyle beş arası cibinliğin altına uzanarak ter içinde kımıldanmadan gözlerim açık dinliyorum sineklerin uğultusunu. Ve dışarda. deniz ne kadar uzak. Biliyorum : şimdi avluda duvarlara çarpıyorlardır suyu. kızgın.. kırmızı taşlar tütüyordur. Geceleri birdenbire rüzgâr çıkıyor. . otları yanmış kalenin eteğinde bir kezzap aydınlığı içindedir simsiyah kiremitleriyle şehir.4 Sıcaklar bildiğin gibi değil ve ben ki yalı uşağıyım. Ve karanlıkta canlı bir mahluk gibi soluyup. sonra kayboluyor birdenbire..

daha bir hayli yaşamak... Yatıp bir gece başın bir kalasla ezilmiş. salladı çapanoğlu Yozgad'ı. Bir zelzele olabilir. Ve zaman zaman ürpermelerle duyuyoruz derimizin üstünde bir korku halinde tabiatı. çıkmamak sabaha.. Ölümün bu kadar körü ve mendeburu. Ve yerlilerin kavlince : altı tekmil tuz madeni olduğundan yıkılacak Çankırı şehri kıyametten kırk gün önce. Ben yaşamak istiyorum biraz daha. birçok çok mühim şeyler. .. Zaten üç günlük yere geldi. tüylü ayaklarıyla dolaşarak bizi bir şeylerle tehdit ediyor sıcak..yumuşak.. Bunu birçok şey için istiyorum.

1940 5 Saat beşte akşam oluyor : insanın üstüne doğru yürüyen bulutlarla. Üşüyorum. Yağmur taşıdıkları belli.12.. Fakat kederli değilim.. Bizim odanın yüz mumluğu..8. Terziler ıhlamur içiyorlar.. terzilerin gaz lambası yandı. Birçoğu elle tutulacak kadar alçaktan geçiyorlar.. sade hapisanede değil.. Kış geldi demektir. bu kocaman bu ısınası bu ısınacak dünyada üşüyüp . Yalnız bize mahsus bir imtiyazdır : kış günleri hapisanede.

.. Usta bir kaplan gibi kullansın elin yerde yıldırım gibi giden bisikletini..10.kederli olmamak. Ve din dersleri hocasının resmini yapan kurşunkaleminle yık Mızraklı Đlmihalin yeşil sarıklı iskeletini.. Dik duvarlara tırman yüksek ağaçlara çık.1940 ÇOCUKLARIMIZA NASĐHAT Hakkındır yaramazlık. Sen kendi cennetini kara toprağın üstünde kur. . 26.

.. Ayırdetme öz anandan toprak ananı. güneşli bir kış günü. kırmızı kiremitler.. .Coğrafya kitabıyla sustur. yağmurdan sonra. duvarlar ve benim yüzüm yerde. Toprağı sev anan kadar. Sen sade toprağı tanı toprağa inan. seni «Hilkati Âdem»le aldatanı. 1928 Đstanbul'da. bulutlar. Tevkifane avlusunda. su birikintilerinde kımıldanırken.

başlar önde. yanan şehirlerin kızıltısı.ben. memleketimi ve seni düşündüm.. gözler alabildiğine açık. 1939 Şubat Đstanbul Tevkifanesi -------------------------------------------------------------------------------- *** 1 Sevgilim.. ne kadar zayıf şeyi varsa hepsini taşıyarak : dünyayı. nefsimin ne kadar cesur. ne kadar alçak. çiğnenen ekinler . ne kadar kuvvetli.

fakat açlığın. bu katliâmda hürriyetimi. bu ayak sesleri. Sevgilim. ekmeğimi ve seni kaybettiğim oldu. aydınlığını. karanlığın ve çığlıkların içinden güneşli elleriyle kapımızı çalacak olan gelecek günlere güvenimi kaybetmedim hiçbir zaman. .. kavgasını ve ekmeğini seviyorum. Ve insanlar katlediliyor : ağaçlardan ve danalardan daha rahat daha kolay daha çok..ve bitmez tükenmez ayak sesleri : gidiliyor. toprağını. -------------------------------------------------------------------------------- *** 2 Fevkalâde memnunum dünyaya geldiğime.

yemişleri. Mavi pulu Asya'da damgalanmış bir tek mektup bile almadım. görmediğim balıkları. Benim kuvvetim : bu büyük dünyada yalnız olmamaklığımdır. Ben kurtarıp kellemi nida ve sual işaretlerinden. Dostlar ki bir kerre bile selâmlaşmadık aynı ekmek. Ve düşmanlar ki kanıma susamışlar kanlarına susamışım. Halbuki ben yalnız yazılarda ve resimlerde yaptım Avrupa yolculuğumu. Fakat ne zarar. her kilometrede dostum ve düşmanım var. Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar her mili bahride. yıldızları görmek isterdim.Kutrunun ölçüsünü santimine kadar bilmeme rağmen ve meçhulüm değilken güneşin yanında oyuncaklığı dünya. Dünya ve insanları yüreğimde sır ilmimde muamma değildirler. aynı hürriyet. inanılmayacak kadar büyüktür benim için. Dünyayı dolaşmak. Çin'den Đspanya'ya. aynı hasret için ölebiliriz. Ben ve bizim mahalle bakkalı ikimiz de kuvvetle meçhulüz Amerika'da. .

Ve dışında bu safın toprak ve sen bana kâfi gelmiyorsunuz. Sinan. Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı memleketimin şarkıları ve tütünü gibi.büyük kavgada açık ve endişesiz girdim safıma. hapisanelerinde yattım. Halbuki sen harikulâde güzelsin toprak sıcak ve güzeldir. kurşun kubbeler ve fabrika bacaları . Yunus Emre ve Sakarya. -------------------------------------------------------------------------------- *** 3 Memleketimi seviyorum : Çınarlarında kolan vurdum. Memleketim : Bedreddin.

benim o kendi kendinden bile gizleyerek sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir.

Memleketim. Memleketim ne kadar geniş : dolaşmakla bitmez, tükenmez gibi geliyor insana. Edirne, Đzmir, Ulukışla, Maraş, Trabzon, Erzurum. Erzurum yaylasını yalnız türkülerinden tanıyorum ve güneye pamuk işleyenlere gitmek için Toroslardan bir kerre olsun geçemedim diye utanıyorum.

Memleketim : develer, tren, Ford arabaları ve hasta eşekler, kavak söğüt ve kırmızı toprak.

Memleketim. Çam ormanlarını, en tatlı suları ve dağ başı göllerini seven alabalık ve onun yarım kiloluğu

pulsuz, gümüş derisinde kızıltılarla Bolu'nun Abant gölünde yüzer.

Memleketim : Ankara ovasında keçiler : kumral, ipekli, uzun kürklerin pırıldaması. Yağlı, ağır fındığı Giresun'un. Al yanakları mis gibi kokan Amasya elması, zeytin incir kavun ve renk renk salkım salkım üzümler ve sonra karasaban ve sonra kara sığır ve sonra : ileri, güzel, iyi her şeyi hayran bir çocuk sevinciyle kabule hazır, çalışkan, namuslu, yiğit insanlarım yarı aç, yarı tok yarı esir...

Nazim Hikmet

FAKĐR BĐR ŞĐMAL KĐLĐSESĐNDE ŞEYTAN ĐLE RAHĐBĐN MACERASI

Đlkönce yağmurla sonra birdenbire açan güneşle başlamıştı sabah. Henüz ıslaktı asfaltın solundaki tarla. Harp esirleri çoktan iş başındaydılar. Topraktan nefret duyarak — halbuki köylüydü birçoğu — tıraşlı ve korkak çapalıyorlardı patatesleri. Suluboya, solgun resimleri hatırlatıyordu insana köy kilisesinden gelen çan sesleri.

Pazardı. Kilisede erkeklerin hepsi ihtiyardı kadınların değil, içlerinde büyük memeli kızlar,

ve sarı saçlarına ak düşmemiş anneler vardı. Maviydi gözleri. Başları önde, kalın, kırmızı ve harap parmaklarına bakıyorlardı. Terliydiler. Haşlanmış lahanayla günlük kokuyordu. Kürsüde muhterem peder «beyannameyi» okuyordu, — gözlerini gizleyerek —. Renkliydi pencere camlarından biri. Bu camdan içeri giren güneş duruyordu genç bir kadının bembeyaz ensesinde eski bir kan lekesi gibi. Ve hiçbir zaman doğurmamış olan göğüssüz ve kalçasız bir Meryem'in kucağında bir çocuk : başı öyle büyük o kadar inceydi ki kıvrılmış bacakları hazin ve korkunçtu. Önlerinde kandil yanıyordu eski sert ve boyalı tahtayı aydınlatıp...

Đki adam boyundaydı tahta heykel. Şeytan saklanmıştı arkasına — kaşları çekik, sakalı sivri, Mefistofeles olması muhtemel,—ve âlim bir tebessümle dinliyordu muhterem pederi. «— Avrupa'nın bekası, (okuyordu beyannameyi muhterem peder) Avrupa'nın bekası için harbediyoruz.»

Dinliyordu Şeytan sivri sakalında keder ve âsi ve selîm aklına dayanılmaz bir ağrı vermekteydi yalan.

Okuyordu rahip : «— Avrupa milletleri el ele verip harbediyoruz, ve mutlak imha edeceğiz medeniyet için tahripçi bir unsuru.»

Şeytan bir parça yana itti Meryem'in heykelini ve havada sihirle efsun alâmetleri daireler çevirip

kaldırdı elini rahibe doğru — etsizdi, uzundu bu el, hakikat gibi, kemikli ve kuru —.

Ve ne olduysa o anda oldu işte. Renkli camın altındaki kadın çırılçıplak göründü kıpkırmızı güneşte. Memeleri ağırdı ve sarı ipek gibi parlıyordu karnının altında tüyler. Düşürdü kâadı muhterem peder ve Şeytan'ın iğvasıyla hakikati bağırdı : «— Karşı koymak günü geldi en büyük tehlikeye. Harbediyoruz, fuhşun bekası için, kerhane kapıları kapanmasın diye. Ve sen orda, arkada içinde beyaz entarisinin bir erkek çocuğu gibi duran, sen orospu olacaksın kızım. Sana firengi ve belsoğukluğu verecekler büyük şehirlerimizden birinde. Baban dönmeyecek Yatıyor şimdi yüzükoyun

çok uzak bir toprağın üzerinde. Şimdi kan içindedir etli, kalın kulaklar ve ince kollarının dolandığı boyun. Yattığı yerde yalnız değil. Hareketsiz duran tanklarla, terk edilmiş toplar sahada.»

Kendi sesinden ürkerek sustu rahip. Orda, arkada, beyazlı kız ağlıyordu. Kadife ceketli bir erkek — ihtiyar orman bekçisi civar çiftliğin — bir şeyler söylemek istedi. Sivri sakalını kaşıdı Şeytan, rahibe : «Devam et,» — dedi. Ve muhterem peder başladı tekrar konuşmaya : «— Harbediyoruz : pazar ve mal nizamının bekası için. Kömür, lâstik ve kereste, ve kendi değerinden fazla yaratan iş kuvveti satılmalıdır. Patiska, benzin

buğday, patates, domuz eti ve taze gümrah bir sesin içindeki cennet satılmalıdır. Güneşli bahçesi ve resimli kitapları çocukluğun ve ihtiyarlığın emniyeti satılmalıdır. Şan, şeref ve saadet, ve kuru kahve topyekun pazar malı olup tartılıp, ölçülüp, biçilip satılmalıdır. Harbediyoruz : harbi bitirdiğimiz zaman aç, işsiz ve sakat — harp madalyasıyla fakat — köprü altında yatılmalıdır...»

Yine sustu muhterem peder. Şeytan emretti yine : «— Naklet onun macerasını, o ne idi, ne oldu, anlat...»

Ve anlattı rahip : «— Onu hepiniz hatırlarsınız,

toprağın içindeki bir patates tohumu gibi fakir, çalışkan ve neşesiz geçti çocukluğu. Sonra uyandı birdenbire on yedi yaşına doğru. Yine fakirdi, çalışkandı. Fakat aylarca gidip bulutsuz bir denizde altında sönük yelkenlerin sanki çok sıcak bir sabah ufukta apansızın yeni bir dünya keşfeder gibi buldu neşeyi... Mahallede sesi en güzel olan insandı ve en güzel mandolin çalan. Hatırlıyorsunuz değil mi size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin ve mavi kurdelesini mandolininin?.. Đçinizde kimin kalbini kırdı, kime yalan söyledi, sarhoş olduğu vaki midir, ve kiminle dövüştü? Çocuklara saygısını

ve ihtiyarlara şefkatini inkâr edebilir miyiz? Belki biraz kalın kafalı fakat kalbi bir balık yavrusu gibi temiz onu geçen sene harbe gönderdik. Şimdi gerilerinde cephenin işgal altındaki bir köyün odasındadır. Baygın bir kadının ırzına geçmekle meşgul bir tahta masanın üzerinde. Beli çıplak pantolunu dizlerinde başında miğfer ve ayaklarında kısa, kalın çizmeler. Yerde iki çocuk ölüsü yatıyordu direkte bağlı bir erkek. Dışarda yağmur yağıyor ve uzaktan uzağa motor sesleri. Kadını masadan yere iterek doğrulup çekti pantolonunu... Halbuki hepiniz hatırlarsınız onu, hatırlıyorsunuz değil mi size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin ve mavi kurdelesini mandolininin?»

Yine birdenbire sustu muhterem peder. (Susabilmek bir hünerdir insanın ağzından çıkan sözler kendine ait olmazsa.) Fakat tahta Meryem'in arkasından yine emretti Şeytan : «— Rahip, devam et,» — dedi. Ve devam etti rahip : «— Harbediyoruz. Çalıştırılan insan yığınları birbirine devrederek zinciri, karanlık ve ağır, beton künklerin içinde akmalıdır. Ve sen kocakarı — ön safta, solda, diz çöküp yüzü eski bir kâat gibi buruşuk olan — seni temin ederim ki kilise kapısında oynayan torunun — beş yaşında, başı altın bir top gibi yuvarlak — dedesi, senin kocan, babası,

Hiçbir şeyi ümit etmemeyi öğrensin. Harbediyoruz : öldürdüklerimizin sayısı — bizden ve onlardan aralarında meme çocukları da var — şimdilik beş altı milyon kadar. . Bu maksatla uçuyor bombardıman birliklerimiz tasavvur edilmeyecek kadar çok ölüm taşıyıp iki gergin kanatla. uçuyor av kuvvetleri himayesinde olarak bombardıman birliklerimiz birbiri ardından giden dalgalar halinde.. Ve motorlarına benzinle beraber belki bir parça keder dolarak (öldürenlerde tevehhüm edilen keder gibi bir şey)..senin oğlun ve komşuların gibi kömür ocaklarında çalışacak. Harbediyoruz : kundak bezinin çeşidiyle belli olmalı herkesin yeri.

Đnzibat kuvvetleri aldı haberi — kadife ceketli orman bekçisinden — gelip indirdiler kürsüden muhterem pederi.9.Harbediyoruz : parlasın edebiyen diye sabah güneşlerinde hapisane demirleri.» Hakikat çok taraflıdır. 12.. Fakir bir Şimal kilisesinde — Şeytan'ın iğvasıyla da olsa — fakir bir papaz onu o kadar uzun anlatamaz. Ve asfalt yolun üzerinde arasında silâhlı iki adamın giderken muhterem peder Şeytan baktı arkasından : çekik kaşlarında ümit ve sivri sakalında keder.1941 ..

Ve yine bir pazar günü ve aynı kilisede yine batılı müttefikleri meth ü sena edeyim derken 41 yılında söylediklerinden bazı fasılları tekrarladı aynen bilhassa mal nizamına ait olanları.. Yine arkasından baktı Şeytan : çekik kaşlarında biraz daha çok ümit sivri sakalında biraz daha az keder. Ve Katolik bir Amerikan subayının emriyle (tevkif edilmediyse de bu sefer) kovuldu kiliseden muhterem peder. Ve yine Şeytan'ın iğvasına uymasaydı eğer önemli Alaman demokratlarından biri olurdu bugün Anglo-sakson işgal bölgelerinden birinde. Halbuki yine uydu Şeytan'a.Not : Alamanya yıkıldı. Temerküz kampından kurtarıldı muhterem peder.. 1946 Şubat 17 .

GAZETE FOTOĞRAFLARI ÜSTÜNE 1 Kara Yara Birinci sayfada yatıyor iki sütun üstüne iki çıplak yavrucuk. Yılda kim bilir kaç bininiz acı suya bile doymadan gelip gidiyor. Đki kurbağacık kara yaralı iki yavrum benim.. birinci sayfada taşla ezilmiş iki kurbağacık. birinci sayfada iki sütun üstüne bir avuç kemik deri. Delinmiş patlamış etleri. Kolları bacakları kargacık burgacık. kafaları kocaman.. . Biri Diyarbakırlı. Erganili biri. ağızları korkunç bir haykırışla açık.

eller göbekte : coplar. . cipler. karakollar ve darağaçlarında sallanan ipler ve siviller göze görünmez ve bir çocuk işkenceye dayanamadı attı kendini Emniyet'te üçüncü kattan. 3 Ağustos 1959 2 Emniyet Müdürü Güneş bir yara gibi açılmış gökte akıyor kanı. Uçak alanı." diyor. hapisane duvarları.Ve müsteşar bey : (Kara Yaraya tutulası) "Endişeye mahal yok. Karşılayıcılar.

boyun derisini kibritle ince ince yakıp soymanın. Emniyet Müdürü bey uçaktan iniyorlar Amerika'dan dönüyorlar ve coplar cipler ve darağaçlarında sallanan ipler üstat döndü diye seviniyorlar. 1959 .Ve işte Emniyet Müdürü bey uçaktan iniyorlar Amerika'dan dönüyorlar mesleki tetkikattan. Đncelediler uyku uyutmamak usullerini ve memnun kaldılar pek hayalara bağlanan elektrottan ve bizdeki tabutlukların üstüne bir de konferans vererek açıkladılar faydalarını koltuk altlarına kaynar yumurta koymanın.

açlıktan. dendikçe Türk diliyle Türk diliyle gülünüp Türk diliyle ağıtlar yakıldıkça. Adnan Bey. . Adnan Bey. Bitten. Dilimiz kuruyor dilimizi konuştuğunuz için. Tarlalarımıza girmiş değil sizin gibisi yaban domuzunun. adımıza benzeyen. sıtmadan betersiniz. Yüz Türkiye olsa elinizden de gelse yüzünü de zincire vurur yüz kere satarsınız. ben anılacağım. Bir adınız var. anılacak Türk diliyle size sövüşüm. Şehrimiz görmüş değil yangının sizden kanlısını. Milletimin en talihsiz gecesi ana rahmine düştüğünüz gecedir.3 Adnan Bey Türküler söylendikçe Türk diliyle Seni seviyorum gülüm.

öyle işler karıştırdı ki sövdüler kabrinde bile babası Osman Efendiye. . Bu tohum dünyaya çıkıp insan biçimini aldıysa da. Osman Efendi. Ahmet Emin adını takmıştı tohumuna. boyu bir karış kaldıysa da. öyle haltlar yedi. Yalman'lığı kattı buna ve Ahmet Emin Yalman önce Alaman oldu sonra Amerikan. Ahmet Emin.1959 4 Ahmet Emin Yalman Selanikli Osman Efendi keskin muhasebecilerdendi ama o da yanıldı ömründe bir kere yanlış bir tohum atıp rahm-i madere.

. Hapisteki hırsızlara acıyorum ben.. ahlâkları bozulacak Emin Beyle aynı damda yaşayarak. her zaman satılacak bir gazeteydi "Vatan" ve hazret sattı vatanı. çiftliklerinin ekinini yakıyor.Ona göre her devirde. Kara yara Mardin'e geçti. Grev yapan işçiler yakalandı. Hapse atacaklarmış Ahmet Emin Yalman'ı Amerikana yaranmaktaki rekabet yüzünden.. Bir işsiz kezzap içti. 1959 5 Refik Koraltan «Tekstilde umutsuz durum. Köylü. Bir milyon çocuk okuldan mahrum..» .

tutmuş elinden Amerikan : Yürü ya Refik kulum. demiş ve Refik Bey yürümüş. odur küçük dağları ve dağların doğurduğu fareleri yaratan ve Debreli Hasan gibi martini atan. Biliyoruz. diz kapaklarına kadar kana batarak. Biliyoruz. bir Adnan. göbeği kendinden bir karış önde. millî şerefimizin kemikleri üstünde. Biliyoruz. bir de Koraltan. bel bel bakıyor. biliyoruz. .Bir gazete sayfasında başlıkların arasından bakıyor başkan başkan Refik Bey. Büyük Millet Meclisi'nin sahibi gösteriyor suratını milletime bilmem neyini gösteren bir deli gibi. bu vatanın anasını ağlatan bir Đsmet.

. Kore dağlarından geliyor kimi apaçık gözleri dumanlı kaytan bıyıkları kanlı yaşları yirmi. .1959 6 Korku Korkuyor Adnan Menderes ölülerden korkuyor. boyunları çöpten ince. Korkuyor Adnan Menderes ölülerden korkuyor hele çocuk ölülerinden. kırıyorlar Adnan Bey'in mutfak camlarını her gece mezarlarından çıkınca.. Karınları davul gibi.

Korkuyor Adnan Menderes kocaman yanakları sarkıyor yağlı.Korkuyor Adnan Menderes dirilerden korkuyor hele çarıklılardan hele kasketlilerden. Korkuyor Adnan Menderes üç saata indi uykusu. 1959 GELMĐŞ DÜNYANIN DÖRT BĐR UCUNDAN Gelmiş dünyanın dört bir ucundan . sarı. Korkuyor Adnan Menderes hiçbir korkuya benzemez halkını satanın korkusu. Kasketliler hayını bağışlamayı bilmez.

195 Nev York Tayms gazetesi 29 Aralık 1954 tarihli sayısında "Türkiye Geriliyor" başlıklı bir başyazı yayımladı.Ayrı dilleri konuşur. Halbuki en kısa grevler için işçileri takip ediyor. Bu satırların arasındaki satırları aynen aşağıya geçiriyorum. Basında kendisini tenkit edenleri hapse atıyor.. Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes..." Ben. Menderes işçilere grev hakkını tanıyacağını vaad etmişti. Bu başyazıda şöyle satırlar var : "O . Đlle de asıp kesmek geliyorsa içinden Ezmekte devâm et Barışçılar'ı..Basın hürriyetini yok ediyor. ama sen Meselâ Yalçın'ı da tıkıyorsun deliğe (1) . Nev York Tayms gazetesinin satırları arasında kalan yazıları da okudum.. Nâzım Hikmet. GERĐLEYEN TÜRKĐYE YAHUT ADNAN MENDERES'E ÖĞÜTLER Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes. Siyasi muhalefeti eziyor.... anlaşırız Yeşil dallarız dünya ağacından Gençlik denen bir millet var.Adnan Menderes ... ondanız.

Şu muhalefetle de alıp veremediğin ne? Niye öyle hışımla yürüyorsun üstüne? Kore'ye asker gönderdin de "Hayır" mı dedi? "Kan aktı hesabı sorulmalıdır!" mı dedi? Orduyu emrimize verdin. O. (2) O. yalnız altın kafeslerde öten bülbüldür. elini öp. Bu aksoylu muhalefeti ezilir görmek Türkün Batılı dostlarını pek üzüyor pek. O. Böyle şaşkınlıkların sonu da iyi gelmez. matbaalar yıktırıp kitaplar yaktıran. .. A be Adnan Menderes. ses çıkardı mı? "Olmaz olsun" mu dedi Amerikan yardımı? Feryat mı etti "Đstiklâl elden gitti" diye? Zavallı. Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes. büyük demokrat.Đhtiyarcık sana azıcık cilve yaptı diye. hürriyetçi kahraman. koş.. sımsıkı sarılmış demokrasiye : "Başvekil merasimsiz karşılanmalı" diyor. Git. (3) Bir de bazan coşarak "Hayat pahalı" diyor. Kendine acımazsan bize bir parça acı.. böyle bir dal kesilmez. Moskova'yı atomlayalım diyen insancı. (4) Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes. O. yüzünü güldür.. af dile.

Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes. sonra beş ver. her işte bizden örnek alacaktın ya? Hürriyet nizamına sâdık kalacaktın ya? Vaadettin tanımadın işçinin grev hakkını. Senin bindiğin dallar ve bindiğimiz dallar. . O hakkı bizim tanıdığımız gibi tanı. Ama ufak tefek grevlerde anlayış göster. öfkeyle homurdanan yarı çıplak.. Unutma bu dallardan başka asıl ağaç var. Elli istiyorlarsa ateş aç. 1955 (1) Adnan Menderes tevkif ettiği gazeteciler arasında Hüseyin Cahit Yalçın'ı da hapise attı.. Sendika liderlerinizin birçoğu zaten bizde olduğu gibi emir alır polisten. yarı aç.Hani. bizi silkip atmaya fırsat kollıyan ağaç. Niye telaşlanıp kaybedersin vekarını? Hem de kırarsın liderlerin itibarını? Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes.

(4) Nev-York Tayms yazısını şöyle bitiriyor: "Bu durum Türkiye'nin Batıdaki dostlarını kederlendirmektedir. Oldum yıldızlarla haşır neşir ama sayısı bir tamam sayılamadı. meydanlarda kitaplar yakılmıştı. Kopardım portakalı dalından ama kabuğu soyulamadı. Bu faşist sürülerine "Đleri" emrini Yalçın vermişti. Ceylanı kurtardım avcının elinden ama daha baygın yatar ayılamadı. dergi matbaası yıkılıp yağma edilmiş. giderayak. (3) Burjuva muhalefet gazeteleri ve partileri." GĐDERAYAK Giderayak işlerim var bitirilecek.(2) 1945 yılında Tan gazetesi başta olmak üzere birçok gazete. Adnan Menderes'e Đstanbul'a filan gelip gidişlerinde merasim yapılmasına itiraz ediyorlar. Kuyudan çektim suyu .

Haziran 1959 GÖVDEMDEKĐ KURT Sen benim minare boyunda çam gövdeme. giderayak. Güller dizildi tepsiye ama taştan fincan oyulamadı.ama bardaklara konulamadı. Giderayak işlerim var bitirilecek. yumuşak beyaz . Sevdalara doyulamadı.

bir kurt gibi girdin. yine en basit hünerin senin buzun üstünde bir paten gibi kıvranmak! Soğuk! Sıcak! Kaltak! dur! . kemirdin! Ben barsaklarında solucan Makdonaldı besleyen Đngiliz amelesi gibi taşıyorum seni içimde! Biliyorum kabahat kimde! Ey ruhu lordlar kamarası kadın! Ey uzun entarili tüysüz Puankare! Karşımda: demirleri kıpkızıl bir şimendifer ocağı gibi yanmak senin en basit hünerin.

Yumuşak beyaz kıvrılışlarınla beynime giriyorsun kemiriyorsun! Oraya giremezsin! Onu kemiremezsin! Yumuşak beyaz kıvrılışlarıyla beynime giren kurdu çürük bir diş çeker gibi söktüm! Epeyce ter döktüm! Bu sonuncuydu bir daha olmayacak! 1924 GÖZLERĐN .

gözlerin bir mahmurlaşmayagörsün sevinçli bahtiyar alabildiğine akıllı ve mükemmel dillere destan bir şeyler olur dünyaya sevdası insanın.Gözlerin gözlerin gözlerin. Gözlerin gözlerin gözlerin. fakat bir gün bile güneşsiz kalmadılar. . gözlerin gözlerin gözlerin hep güneşte. ister hapisaneme. kaç defa karşımda ağladılar çırılçıplak kaldı gözlerin altı aylık çocuk gözleri gibi kocaman ve çırılçıplak. şu Mayıs ayı sonlarında öyledir işte Antalya tarafında ekinler seher vakti. Gözlerin gözlerin gözlerin. Gözlerin gözlerin gözlerin. ister hastaneme gel. sonbaharda öyledir işte kestanelikleri Bursa'nın ve yaz yağmurundan sonra yapraklar ve her mevsim ve her saat Đstanbul.

kızıl bir meş'ale gibi yanıyor . kardeş insanlar birbirine senin gözlerinle bakacaklar gülüm. 1956 GÜNEŞĐ ĐÇENLERĐN TÜRKÜSÜ Bu bir türkü:toprak çanaklarda güneşi içenlerin türküsü! Bu bir örgü:alev bir saç örgüsü! kıvranıyor. senin gözlerinle bakacaklar. gün gelecek gülüm. kanlı.Gözlerin gözlerin gözlerin. gün gelecek.

esmer alınlarında bakır ayakları çıplak kahramanların! Ben de gördüm o kahramanları. altın yeleli aslanların ağzını yırtarak gerindik! Sıçradık. ben de sardım o örgüyü. Alev bilekli süvariler kamçılıyor şaha kalkan atlarını! . Ben de söyledim o türküyü! Yüreğimiz topraktan aldı hızını. şimşekli rüzgâra bindik!. ben de onlarla güneşe giden köprüden geçtim! Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi. Kayalardan kayalarla kopan kartallar çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.

.Akın var güneşe akın! Güneşi zaptedeceğiz güneşin zaptı yakın! Düşmesin bizimle yola: evinde ağlayanların göz yaşlarını boynunda ağır bir zincir gibi taşıyanlar! Bıraksın peşimizi kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar! Đşte: şu güneşten düşen ateşte milyonlarla kırmızı yürek yanıyor! Sen de çıkar göğsünün kafesinden yüreğini.

ateşten. yüreğini yüreklerimizin yanına at! Akın var güneşe akın! Güneşi zaaptedeceğiz güneşin zaptı yakın! Biz topraktan. ölülerimizin başlarına basarak yükseliyoruz . demirden doğduk! Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız. sudan. toprak kokuyor bakır sakallarımız! Neş'emiz sıcak! kan kadar sıcak.şu güneşten düşen ateşe fırlat. delikanlıların rüyalarında yanan o «an» kadar sıcak! Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak.

bu kuvvet yaralı aç kurtların gözlerine perde . emreden! Bu ses! Bu sesin kuvveti. güneşe gömüldüler. Vaktimiz yok onların matemini tutmaya! Akın var güneşe akın! Güneşi zaaaptedeceğiz güneşin zaptı yakın! Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor! Kalın tuğla bacalar kıvranarak ötüyor! Haykırdı en önde giden.güneşe doğru! Ölenler döğüşerek öldüler.

. . Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor! Akın var güneşe akın! Güneşi zaaaaptedeceğiz güneşin zaptı yakın! Toprak bakır gök bakır. coşuyor!.vuran. Haykır güneşi içenlerin türküsünü. onları oldukları yerde durduran kuvvet! Emret ki ölelim emret! Güneşi içiyoruz sesinde! Coşuyoruz.

ekmek.Hay-kır Haykıralım! 1924 GÜZ Günler gitgide kısalıyor. Kapım ardına kadar açık bekledi seni. yağmurlar başlamak üzre. Testimde sana sakladığım şarabı içtim yarıya kadar bir başıma seni bekleyerek. Niye böyle geç kaldın? Soframda yeşil biber. tuz. Niye böyle geç kaldın? .

Koparılmadan düşeceklerdi toprağa biraz daha gecikseydin eğer. Ben sularda batan bir ışık gibi sularda sönmek istiyorum! Denize dönmek istiyorum! Denize dönmek istiyorum! . Elbet ömrüm gemilerde bir gün olsun nöbete yeter. HASRET Denize dönmek istiyorum! Mavi aynasında suların: boy verip görünmek istiyorum! Denize dönmek istiyorum! Gemiler gider aydın ufuklara gemiler gider! Gergin beyaz yelkenleri doldurmaz keder. Ve madem ki bir gün ölüm mukadder. diri duruyor..Fakat işte ballı meyveler dallarında olgun..

aynı daldaydık.HASRET Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli. Yüz yıldır bekliyor beni bir şehirde bir kadın. Aynı daldan düşüp ayrıldık. Aynı daldaydık. yol yüz yıllık. aklının aydınlığına sorular sormayalı. dokunmayalı sıcaklığına karnının. belini sarmayalı. . gözünün içinde durmayalı. Aramızda yüz yıllık zaman. Yüz yıldır alacakaranlıkta koşuyorum ardından.

Şimdi tâ içinde bomboş kalbimin Akisleri sönen bir ses gibisin. Mâziye karışıp sevda yeminim. eminim Kalbimde kalbine yok bile kinim Bence artık sen de herkes gibisin. Artık bir sihirsiz nefes gibisin. (Altıncı Kitap. Bir anda unuttum seni. Temmuz 1336/1920) «BENCE SEN DE ŞĐMDĐ HERKES GĐBĐSĐN» .6 Temmuz 959 HERKES GĐBĐ Gönlümle baş başa düşündüm demin.

Yaz .Kadıköy HÜRRĐYET KAVGASI .Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor Onlardan kalbime sevda geçmiyor Ben yordum ruhumu biraz da sen yor Çünkü bence şimdi herkes gibisin Yolunu beklerken daha dün gece Kaçıyorum bugün senden gizlice Kalbime baktım da işte iyice Anladım ki sen de herkes gibisin Büsbütün unuttum seni eminim Maziye karıştı şimdi yeminim Kalbimde senin için yok bile kinim Bence sen de şimdi herkes gibisin 334 (1918) .

bu kavga faşizme karşı. 1962 . Beyazıt'ta şehit düşen silkinip kalktı kabrinden. yürüdüler karanlığın üstüne. Dinleyin. türküleri. dalga dalga aydınlık oldular. bu kavga hürriyet kavgasıdır. ve elinde bir güneş gibi taşıyıp yarasını yıktı Şahmeran'ın mağarasını. Meydanları zaptettiler yine.Yine kitapları. derlenip dürülmesin bayraklar. Safları sıklaştırın çocuklar. duyduğunuz çakalların ulumasıdır. Daha gün o gün değil. bayraklarıyla geldiler.

1958 ĐYĐMSER ADAM .*** Đşte geldik gidiyoruz hoşça kal kardeşim deniz biraz çakılından aldık biraz da masmavi tuzundan sonsuzluğundan da biraz ışığından da birazcık birazcık da kederinden bir şeyler anlattın bize denizliğin kaderinden biraz daha umutluyuz biraz daha adam olduk işte geldik gidiyoruz hoşça kal kardeşim deniz 27 Eylül. Pitsunda.

6 Aralık 1958 JAPON BALIKÇISI Denizde bir bulutun öldürdüğü Japon balıkçısı genç bir adamdı.Çocukken sineklerin kanadını koparmadı teneke bağlamadı kedilerin kuyruğuna kibrit kutularına hapsetmedi hamamböceklerini karınca yuvalarını bozmadı büyüdü bütün bu işleri ona ettiler ölürken başucundaydım bir şiir oku dedi güneş üstüne deniz üstüne atom kazanlarıyla yapma aylar üstüne yüceliği üstüne insanlığın Bakü. .

. ağır ağır.. etleri çürür. Bu gemi bir kara tabut. ağır ağır. Balık tuttuk yiyen ölür. Balık tuttuk yiyen ölür. Tuzla. Elimize değen ölür. güneşle yıkanan bu vefalı. birden değil. Elimize değen ölür. lumbarından giren ölür. bu çalışkan elimize değen ölür. Badem gözlüm. Birden değil. Balık tuttuk yiyen ölür. Elimize değen ölür. . lumbarından giren ölür. Bu gemi bir kara tabut. etleri çürür. dağılır. dağılır.Dostlarından dinledim bu türküyü Pasifik'te sapsarı bir akşamdı. beni unut.

Bu deniz bir ölü deniz.Üstümüzden geçti bulut. Çürük yumurtadan çürük. Bu gemi bir kara tabut. Boynuma sarılma. Đnsanlar ey. Badem gözlüm beni unut. nerdesiniz? Nerdesiniz? (1956) KADINLARIMIZIN YÜZLERĐ Meryem ana Tanrıyı doğurmadı Meryem ana Tanrının anası değil Meryem ana analardan bir ana . benden sana geçer ölüm. Badem gözlüm beni unut. gülüm. benden yapacağın çocuk. Bu gemi bir kara tabut. Badem gözlüm beni unut.

Meryem ana bir oğlan doğurdu Âdemoğullarından bir oğlan Meryem ana bundan ötürü güzel bütün suretlerinde Meryem ananın oğlu bundan ötürü kendi oğlumuz gibi yakın bize Kadınlarımızın yüzü acılarımızın kitabıdır acılarımız. Hayallerimiz yüzlerindedir sevdiğimiz kadınların. Ve sevinçlerimiz vurur gözlerine kadınların göllerde ışıyan seher vakıtları gibi. ayıplarımız ve döktüğümüz kan karasabanlar gibi çizer kadınların yüzünü. görelim görmeyelim karşımızda dururlar gerçeğimize en yakın ve en uzak. 1962 .

KALBĐM Göğsümde 15 yara var!. boğmak istiyor beni.. Kalbim yine çarpıyor. kanlı karanlık sular!!! Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak. • . kalbim yine çarpacak!... Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak!. Kalbim yine çarpıyor. kalbim yine çarpacak!!! • Göğsümde 15 yara var! Sarıldı 15 yarama kara kaygan yılanlar gibi karanlık sular! Karadeniz boğmak istiyor beni.

Kalbim kanlı bir bayrak gibi çarpıyor. kalbim yine çarpacak!!! Yandı 15 yaramdam 15 alev. sandılar ki vurmaz artık kalbim kederinden! Kalbim yine çarpıyor.Göğsümde 15 yara var!. . Deldiler göğsümü 15 yerinden. kırıldı göğsümde 15 kara saplı bıçak. ÇAR-PA-CAK!! 1925 KARLI KAYIN ORMANINDA Karlı kayın ormanında yürüyorum geceleyin..

Đçimde çalınan ıslık beni nereye çağırır? Memleket mi. . yıldızlar mı. elini ver. Geri geldi Memed'ime yolladığım oyuncaklar. efkârlıyım. Eski takvim hesabıyle bu sabah başladı bahar. sarı. gençliğim mi daha uzak? Kayınların arasında bir pencere.Efkârlıyım. dese. gir içeri." Girip yerden selâmlasam hane içindekileri. sıcak. nerde elin? Ayışığı renginde kar. Ben ordan geçerken biri : "Amca. keçe çizmelerim ağır.

Dün gece on bir buçukta ölmüş Berut. Yedi tepeli şehrimde bıraktım gonca gülümü. imzalı. Kar tertemiz. yüzdüremedi leğende beyaz kotrasını Memet. ne de düşünmek ölümü. kar kabarık. Bende boz bir halısı var bir de kitabı. tanışırdık. Elden ele geçer kitap. En acayip gücümüzdür. yürüyorum yumuşacık. Ne ölümden korkmak ayıp. kahramanlıktır yaşamak : Öleceğimizi bilip öleceğimizi mutlak. .Kurulmamış zembereği küskün duruyor kamyonet. daha yüz yıl yaşar halı.

14 Mart 1956. şose. ölümden öte köy var mı? Geceleyin. gençliğim mi.. daha uzak. yıldızlar mı? Bayramoğlu. ova.Memleket mi.. Peredelkino . Bayramoğlu. Şimdi şurdan saptım mıydı. Moskova. Karanlıkta etrafımı gündüz gibi görüyorum. Yirmi beş kilometreden pırıl pırıldır Moskova. karlı kayın ormanında yürüyorum. tirenyolu.

havası mı? Düşün ki hapisanesi hakkında bile fikrim yok. senin çatık kaşlarından başka bir şey gelmiyor aklıma..KEMAL TAHĐR'E MEKTUP «Malatya» diyorum. Bursa'da kaplıcalar Amasya'da elma Diyarbakır'da karpuz ve akrep. bir tek penceresi var : çok yüksek olan tavana yakın. Sen ordasın dar ve uzun bir kavanozda küçük bir balık gibi. Malatya'nın nesi meşhurdur. suyu mu. Yalnız : bir oda. fakat senin oranın. Teşbihim hoşuna gitmeyebilir.. Hele bu günlerde . yemişlerinden ve böceklerinden hangisi.

.... dokunmak. Lâkin demir kafesle kavanoz bahsinde iş değişmiyor.kendini kafeste arslana benzetiyorsundur. ikisi de bir. . Haklısın Kemal Tahir.. malum.. Hele bu günlerde. hele bu günlerde. muhakkak ki arslanız. hangi sınıftan. tahtakurularına rağmen uyku — günde üç tatlı kaşığı Adonille de olsa — ve Tahir'in oğlu Kemal hattâ mektup gelmesi senden ve hattâ ses duymak. Hem de hangi tarihte. görebilmek havanın ışığını. — Bunu içerde rahat ve masun yatan bilir — . şaka etmiyorum hattâ daha dehşetli bir şey : insanız... emin ol ben de öyle. sevgili kitapların ve domatesin lezzeti. Sarıyerli Emin Beyin fıkralarına gülmek.

Ancak kavgada vurulan acı duymaz ve kavga edebilmek hürriyetidir en mühimi hürriyetlerin.. Đçerim yanıyor. dizlerinde âtıl ve çaresiz yatan ellerine küfredip acıyarak bu lâfları ediyor..... Anlıyorsun ya. zaten ettiğim lâf bizim lâflarımızın herhangi biri : çok konuşulmuş. ve konuşulmakta olan.. Şimdi kim bilir kaç yerde.. Fartı-hassasiyet? Değil. dışarım serin.. Kemal.. Döğüşememek. . kaç insan. bir mavzer kurşunu kadar olsun bilfiil doğrudan doğruya.karıma olan aşkımdan başka nefsimin herhangi bir rahatlığını affedemiyorum..

1941. olduğun yerde dolanarak kükremek. böğürüp bağırmak. Hangi teselli bırak be dinini seversen bırak. Hayır öyle değil. Sonbahar. başın önde. Elden hiçbir şey gelmediği zaman konuşup anlatmanın alçak tesellisi? Belki evet. zarar yok..... belki hayır.Anlıyorsun ya. Kemal... Bu.. ben anlatacağım yine!.. KEREM GĐBĐ Hava kurşun gibi ağır!! Bağır bağır . düpedüz..

«Deeeert çok. hemdert yok» Yürek-lerin kulak-ları sağır.. .. O diyor ki bana: — Sen kendi sesinle kül olursun ey! Kerem gibi yana yana..bağır bağırıyorum.... Koşun kurşun erit-meğe çağırıyorum.

. nasıl çıkar karan-lıklar aydın-lığa. Bağır bağır bağır .Hava kurşun gibi ağır.. Hava toprak gibi gebe.. Ben diyorum ki ona: — Kül olayım Kerem gibi yana yana. Ben yanmasam sen yanmasan biz yanmasak. Hava kurşun gibi ağır.

. Koşun kurşun erit-meğe çağırıyorum.. Hepimiz kırk yaşındayız yirmisine basanımız da altmışını geçenimiz de atılıp ölenimiz de Đstanbul'da Müdüriyet penceresinden. .bağırıyorum.. kırk yıl önce sabahleyin kırk yıl önce gün ışırken Bedreddin'in Đznik Gölü'nde çamlı bellerinden birinde Köroğlu'nun ve Sibirya'dan.. esirlikten dönen Bolşevik Osman pusuya düşürürken Urfa yolunda seher vakti Fıransızı. 1930 Mayıs KIRKINCI YILIMIZ Hepimiz kırk yıl önce doğduk.

" dedi. . O : ". Hepimiz kırkına bastık bu sabah hapiste yatanımız. Vakit tamam bugün. muhacirimiz. Yoldaşlar yeni yeni yıllara! 25 Eylül 1960 KIŞLIK SARAY Kışlık Saray'da Kerenski. işyerindekilerimiz. O n l a r biliyorlar ki. Smolni'de Sovyetler ve Lenin. sokakta o n l a r .Bu kırkıncı yılımızda ne bir ormanız ne şose boyunda tek tük kavak ağacı bir tarlayız tohumu saçılmış. Hepimiz kırkına bastık bu sabah.Dün erkendi. yarın geç.

Ve hiçbir zaman bildiklerini bu kadar müthiş ve mükemmel bilmediler.büyük bir gündür. . yalnayak çocuklar... hasretleri. kamyonları. ben 905'te on yaşımda geçtim bu yoldan : en önde iri. Karşıda. Đşte : cepheden dönen süngüleri.O n l a r : "." ." Tesviyeci Topal Sergey : ".dediler. yoldaşlar..diyor. mukaddes iştihaları. kocakarılar ve uzun saçlı papaz Gapon. Putilovski Zavot'tan Bolşevik Kitof : ". rüzgârda karın üstünde savrulan sözleriyle o n l a r yürüyorlar kışlık saraya. mazlum gözlü azize tasvirleri.Hey gidi dünya. . Ben kaldırmıştım ki elimi istavroz çıkarmak için birdenbire dörtnala Kazaklar geldi karşımıza.. ümitleri.diyor.Anladık. kırmızı pencerede. bildik. mitralyözleriyle. .. .. Ve ihtar ederim ki çapul yapmak isteyenlere artık Kışlık Saray ve bütün Rusya işçinin ve köylünündür.hey. bütün Rusların çarı sapsarı bakıyordu bize. Kadınlar ağlaşarak toprağa diz çöktüler. .Bugün büyük bir gündür.

." Sütunların arkasından ateş açtı Kışlık Saray.. Biz çocuklar bağrışarak serçe kuşları gibi düştük. yeşil başlı ördek gibi toprağı attık çantaya. ...dedi... Matuşka. ateş açtı yüzü güzel Yunkersler ve şişman orospular. Tesviyeci Topal Sergey : ".diyor.Ehhh.... ." Ve Topal Sergey bacağını sürüyerek yürüyor o n l a r l a Kışlık Saray'a. Bir at nalı ezdi benim dizkapağımı. Lehistan cephesinden gelen köylü Đvan Petroviç'in gözleri karanlıkta kedi gözleri gibi görüyor : ". . Rüzgârdır kardır ve insanlardır hâkim olan manzaraya. Kerenski kalmış kimlere.." Ve topal bacağının üstünden düştü yere.Hey gidi dünya. . Köylü Đvan Petroviç.hey.Kazaklar şahlanmış bir at ve simsiyah bir kalpaktılar.

. tarih yani işçi ve köylü sınıfları. ve kırmızı bakır. ve sevda ve zülum ve hayat. Ve Neva nehrinde buzlar kızarırken o n l a r bir çocuk gibi iştihalı ve rüzgâr gibi cesur. yani kızıl asker.dedi. bir meşale yakıyoruz. hücuma kalkıyoruz. Bolşevik Kitof haykırdı yoldaşlara : ". semiz toprağı avucunun içinde görüp ve kırmızı sakalına tükürüp bir Ukrayna şarkısı gibi işletiyor mitralyözü.. .. .dedi. ... Demir. yani. Kışlık Saray'a girdiler. kömür ve şeker.dedi. ve mensucat..Yoldaşlar.. Gecenin ortasında kırmızı tuğladan Kışlık Saray ve limanda üç bacalı Avrora.yağlı.

ve bilcümle sanayi kollarının. ve küçük ve büyük ve Beyaz Rusya ve Kafkasya.. Sibirya ve Türkistan. Bir şafak vakti karanlığın kenarından karlı çizmelerini o n l a r mermer merdivenlere bastıkları zaman. .. ve kederli Volga yollarının ve şehirlerin bahtı bir şafak vakti değişmiş oldu. 1939 Đstanbul Tevkifanesi KIYAMET SURELERĐ 1 ALÂMETLER SURESĐ Yedi kat yerin altından uğultular geliyor.

ayağı yok mu? Kan sızar. Medet yoktur. vakit tamamdır. «Türabolmak ne müşküldür. çekin ki körükleri ateşe girdi demir. Çok alâmetler belirdi. vakit tamamdır... böyle gider. Ak kurt. dudağı yok mu? Gider. sevap haramdır. Duyuldu uykusundan uyandığı zincirinden başka kaybedecek şeyi olmayan devin. dahi gider bu âteş yolların durağı yok mu? Bu yol orda biten yoldur.» Çekin ki körükleri . bakma geri. Duyuldu kim ölüm satılıp kâr edile. Çıkmış üzengiden. Haram sevaboldu. Yedi kat yerin altından uğultular geliyor.Çok alâmetler belirdi. Kantarma zapteyleyemez oldu beygiri. şâk olmuş. kendi kendilerin reddü inkâr edile ve duyuldu kabuğuna tık ettiği civcivin. kara tahtayı daha bir yol kemirir.

üryan idiler. erişmekte kaynayan su galeyan noktasına.ocağa girdi demir. Haberdir. kavaklar titreşip yere eğildiler. encam tavı gelmiş demirin. kıyamet alâmetleridir. herbiri aşikâr etmişti zamirin. Gök kubbe sıcaktı ve kan kokuyordu. . köklerinin yılan ölüleri gibi koptuğunu topraktan. ve çınar ağaçları gördüler haykıraraktan. Alâmetler belirdi. Vadenin irişip çattığını bildiler. 2 TEBAHHUR SURESĐ Pehlivanlar cümle libastan soyunmuş. Bir ateş külçesi düştü buzların ortasına.

Pehlivanlar cümle libastan soyunmuş. Ve rûzigâr yükseldi ağır ağır. üryan idiler. yazılı taşlar kapandı yüzükoyon. Gök kubbe sıcaktı ve kan kokuyordu. birikti ve ânı-vahitte «Ah edildi derinden yer oynadı yerinden. KIZ ÇOCUĞU Kapıları çalan benim . Bu dem kıyamet demidir. köpüklendi dalgalar başladılar çatlamaya.. Vadenin irişip çattığını bildiler. buhara inkılâbıdır kaynayan suyun.» yıkıldı köprüler kemerlerinden. bu. kabardı. Kızıl kanatlı kuşlar kayalarda hazırdı atlamaya. çoğaldı gitgide birikti..

bir imza ver. Hiroşima'da öleli oluyor bir on yıl kadar. Bir avuç kül oluverdim. Şeker bile yiyemez ki kâat gibi yanan çocuk. Benim sizden kendim için hiçbir şey istediğim yok. külüm havaya savruldu.kapıları birer birer. Çocuklar öldürülmesin şeker de yiyebilsinler. Saçlarım tutuştu önce. Yedi yaşında bir kızım. Gözünüze görünemem göze görünmez ölüler. . Çalıyorum kapınızı. büyümez ölü çocuklar. teyze. amca. gözlerim yandı kavruldu.

iki gözünüzle bakarsınız. vıcık vıcık terli iki elinizle . Ellerinizin ikisi de yerinde. iki elinizle okşarsınız. Adnan Bey. iki ak. iki kurnaz. iki tombul.(1956) KORE'DE ÖLEN BĐR YEDEK SUBAYIMIZIN MENDERES'E SÖYLEDĐKLERĐ DĐYET Gözlerinizin ikisi de yerinde. ve zeytini yağlı iki gözünüzle bakarsınız kürsüden Meclis'e kibirli kibirli ve topraklarına çiftliklerinizin ve çek defterinize. Adnan Bey. iki hayın.

vıcık vıcık terli. Đki bacağınızın ikisi de yerinde. . iki bacağınız taşır geniş kalçalarınızı. Benim gözlerimin ikisi de yok. Elleriniz itti beni ölüme. Üniversiteli yedek subayı. ve bütün kaygınız iki bacağınızın arkadan birleştiği yeri halkın tekmesinden korumaktır. dövizlerinizi. ölüler otomobilden hızlı gider. Adnan Bey. iki bacağınızla çıkarsınız huzuruna Eisenhower'in. Adnan Bey. tombul elleriniz. Benim ellerimin ikisi de yok. Ben yokum. Ama ben peşinizdeyim. Beni. Benim bacaklarımın ikisi de yok. Kore'de harcadınız.okşarsınız pomadalı saçlarınızı. ve memelerini metreslerinizin. Adnan Bey. Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan ve ben al kan içinde ölürken çığlığımı duymamanız için kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip.

alacağım da. kesik bacaklarımla peşinizdeyim. ele el.kör gözlerim. kopuk ellerim. göze göz. diyetimi istiyorum. 25 Haziran 1959 BAŞLANGIÇ ONLAR . Adnan Bey. bacağa bacak. Diyetimi istiyorum.

.Onlar ki toprakta karınca. câhil. havada kuş kadar çokturlar. hakîm ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır. korkak. Onlar ki uyup hainin iğvâsına sancaklarını elden yere düşürürler ve düşmanı meydanda koyup kaçarlar evlerine ve onlar ki bir nice murtada hançer üşürürler ve yeşil bir ağaç gibi gülen ve merasimsiz ağlayan ve ana avrat küfreden ki onlardır. destânımızda yalnız onların mâceraları vardır. suda balık. cesur.

sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı bir şafak vakti değişmiş olur. Çok sözler edildi onlara dair ve onlar için : . Asırda onlar yendi. Demir.destânımızda yalnız onların mâceraları vardır. En bilgin aynalara en renkli şekilleri aksettiren onlardır. kömür ve şeker ve kırmızı bakır ve mensucat ve sevda ve zulüm ve hayat ve bilcümle sanayi kollarının ve gökyüzü ve sahra ve mavi okyanus ve kederli nehir yollarının. bir şafak vakti karanlığın kenarından onlar ağır ellerini toprağa basıp doğruldukları zaman. onlar yenildi.

Đzmir 919 Mayısında ve Manisa. denildi.zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur. Aydın. BĐRĐNCĐ BAP YIL 1918-1919 ve KARAYILAN HĐKÂYESĐ Ateşi ve ihaneti gördük ve yanan gözlerimizle durduk bu dünyanın üzerinde. Đstanbul 918 Teşrinlerinde. Menemen. yani. arpalar biçilip . Akhisar : Mayıs ortalarından Haziran ortalarına kadar yani tütün kırma mevsimi.

Ve kanlı bankerler pazarında memleketi Alaman'a satanlar... Kızılırmak. dövüşüyordu. Yaralıydı.buğdaya başlanırken yuvarlandılar. iki kat soyulmamak için. Adana. Yeşilırmak. Ateşi ve ihaneti gördük. Murat nehri. yorgundu. Urfa. köle olmamak için iki kat. Antep. Canik dağları ve Fırat. yan gelip ölülerin üzerinde yatanlar düştüler can kaygusuna ve kurtarmak için başlarını halkın gazabından karanlığa karışarak basıp gittiler.. fakirdi millet. Maraş : düşmüş dövüşüyordu.. Ateşi ve ihaneti gördük. en azılı düvellerle dövüşüyordu fakat. .

koyunları. gördü uzun dişli Đngiliz'i. Karagöl'le Söğüt Gölü ve gümüş basamaklı türbesinde yatan büyük. Eşraf ve âyân ve mütehayyizânın çoğu ve ağalar : Bağdasar Ağa'dan Kellesi Büyük Mehmet Ağa'ya kadar. gelinlerin ırzına geçip. götürüp. uçurumlar. Ve Aksu'yla Köpsu. düşmanla birlik oldular.Gültepe. dağlar kıyasıya ve Seyhan ve Ceyhan ve kara gözlü Yürük kızı. . yamaçlar. Ve devam ettik ateşi ve ihaneti görmekte. çocukları öldürüp ve istiklâli yakıp yıktıkça düşman. gördü mavi üniformalı Fransız'ı. Ve Çukurova. Tilbeşar Ovası. kıyasıya düzlük. âşık ölü. keçileri sürüp. şapkası horoz tüylü Đtalyan'ı gördü. Ve inekleri.

seyrek sakalı. dayandık her yanda. çiftesini kapan ve çığ gibi çoğaldı çeteler ve köylülerden paşalar görüldü.dağa çıktı mavzerini. ne zaman sıkışsa bizimkiler. Dayandık. kara donlu köylülerden. yerden biter gibi o ve ateş etti ve düşmanı dağıttı ve kayboldu dağlarda yine. . dayandık Đzmir'de. Ve Türkistanlı Hacı Ahmet. Ve sabahleyin ve öğle sıcağında ve akşamüstü ve ayışığında ve yıldız alacasında geceleyin. Aydın'da. peyda oluverdi. hafif makinalı tüfeğiyle dağlarda bir başına dolaştı. nacağını. Ve bizim tarafa geçenler oldu Tunuslu ve Hindli kölelerden. kısık gözleri. Ateşi ve ihaneti gördük. Adana'da dayandık.

silâhı. toprağı yoktu. Maraş'ta. Antep'te. toprakla olur. Urfa'da. onun atı. uçan turnayı gözünden kaçan tavşanı ard ayağından vururlar ve arap kısrağının üstünde taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar.dayandık. Yiğitlik atla. Antepliler silâhşor olur. belki rahattı. Antep çetin yerdir. silâhla. Antep sıcak. Antepliler silâhşor olur. yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar. Belki rahatsızdı. Boynu yine böyle çöp gibi ince . Antepliler yiğit kişilerdir. bunu düşünmeğe vakit bırakmıyordular. Karayılan Karayılan olmazdan önce Antep köylüklerinde ırgattı.

. Antepliler düz ovada sıkışmışlardı. düşmanın topu vardı. Altına bir at çekip eline bir mavzer verdiler. Sıcak bulutlar dolaşır havada ileri geri. Düşman tutmuştu tepeleri... Düşman Antep'e girince Antepliler onu korkusunu saklayan bir fıstık ağacından alıp indirdiler.ve böyle kocaman kafalıydı Karayılan Karayılan olmazdan önce. Kırmızı kayalarda yeşil kertenkeleler. Antep çetin yerdir.

korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun. Bu fidan öyle küçük. kader. düz ovayı Antepliler düşmana bırakacaklardı.Düşman şarapnel döküyordu. Antep sıcak. Antepliler silâhşor olur. namlıya tek fişek sürmeden yatıyordu yüzükoyun. Akan : Antep'in kanıydı. Antepliler yiğit kişilerdir. toprağı kökünden söküyordu. «Karayılan» olmazdan önce . Düz ovada bir gül fidanıydı Karayılan'ın Karayılan olmazdan önceki siperi. Ve ne çare. Düşman tutmuştu tepeleri. Fakat düşmanın topu vardı. Antep çetin yerdir.

dili çataldı. gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun ak bir taşın ardından kara bir yılan çıkardı kafasını. gözleri ateşten al. Siperi bir gül fidanıydı onun. deli gönlüm. . Derisi ışıl ışıl. Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi. Hayvan devrildi kaldı. Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar. Birden bir kurşun gelip kafasını aldı.umurunda değildi Karayılan'ın kıyamete dek düşmana verseler Antep'i. «Đbret al. Karayılan Karayılan olmazdan önce kara yılanın encâmını görünce haykırdı avaz avaz ömrünün ilk düşüncesini . korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.

Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olana : KARAYILAN dediler. «Karayılan der ki : Harbe oturak. Düşmanı tepelerde yediler. ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm.. Kilis yollarından kelle getirek. seğirttiler peşince.» Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olan.demir sandıkta saklansan bulur seni.. nerde düşman varsa orda bitirek.» Ve biz de bunu böylece duyduk ve çetesinin başında yıllarca nâmı yürüyen Karayılan'ı ve Anteplileri ve Antep'i . fırlayıp atlayınca ileri bir dehşet aldı Anteplileri. vurun ha yiğitler namus günüdür.

Seferberliği görmüşüz : Kafkas. tifüs ve Đspanyol nezlesi .aynen duyup işittiğimiz gibi destânımızın birinci bâbına koyduk. Çanakkale. Filistin. Galiçya. ĐKĐNCĐ BAP YIL YĐNE 1919 ve ĐSTANBUL'UN HÂLĐ ve ERZURUM ve SIVAS KONGRELERĐ ve KAMBUR KERĐM'ĐN HĐKÂYESĐ Biz ki Đstanbul şehriyiz. vagon ticareti.

Pötişan'da ve Ada'da Kulüp'te aktı Ren şarapları su gibi ve şekerin sahibi kapladı Miloviç'in yorganına 1000 liralıkları. bir de uzun konçlu Alman çizmesi 914'ten 18'e kadar yedi bitirdi bizi. Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa ve süpürge tohumu ve çöp gibi kaldı çocukların boynu. dört yanımız mavi mavi dağdır. Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker erimiş altın pahasında gazyağı ve namuslu. bir de Vilhelm'in bıyıkları. Ve lâkin Tarabya'da. büyük bir şair : . Miloviç de beyaz at gibi bir karı. denizdir. çalışkan. fakir Đstanbullular sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarında.bir de Đttihatçılar. güzelizdir. Bir de sakalı Halife'nin. Öfkeli. Biz ki Đstanbul şehriyiz.

«Ey bin kocadan arta kalan bilmem neyi bakir» demiş bize ve bir başkası. Biz ki Đstanbul şehriyiz. gözü kanlı dört düvele anadan doğma çırılçıplak. işte. Ve teşrinlerinde geçen yılın dört düvele teslim ettiler bizi. Đtalyan. Ve kurumuştu ve kan içindeydi memelerimiz. 919'dur. Biz ki Đstanbul şehriyiz. yekpare Acem mülkünü fedâ etti bir sengimize. bir de zavallı Afrika zencileri yer bitirir bizi bir yandan. Mevsim yazdır. bir yandan da kendi köpek döllerimiz : . Fransız. Amerikan bir de Yunan. Đngiliz. arzederiz halimizi Türk halkının yüce katına.

malûmun olsun çektiğimiz acılar. Erzurum'da kavaklar. balam. donmuş görürsün karanlığı. buz tutar yiğitlerinin bıyığı ve geceleyin karlı ovada kaskatı katılaşmış. Biz ki Đstanbul şehriyiz.Vahdettin Sultan. tandırında tezek yakar Erzurum. 919 Temmuzunun 23'üncü günü pek mütevazı bir mektep salonunda in'ikad etti Erzurum Kongresi. ve damadı Ferit ve Đngiliz muhipleri ve Mandacılar. Erzurum'un kışı zorludur balam. Ve terden ve toz dumandan ve sinekten geçilmez . Erzurum'da kavaklar tane tane. kavaklarda tane tane yapraklar... yüce Türk halkı.

Buna rağmen. Erzurum'un düzdür. Erzurum'da on dört gün sürdü Kongre : orda. balam. mazlum milletlerden bahsedildi bütün mazlum milletlerden ve emperyalizme karşı dövüşlerinden onların. «makamı hilâfet ve saltanata. Buna rağmen. Erzurumlu türkülere. topraktır damı. bir Şûrayı Millî'den bahsedildi..» Hattâ casuslar vardı içerde.Erzurum'da yaz gelip de bastı mıydı sıcaklar.. Yürek boynun büker. incecik ak yünden ehramı. «Âsi gelmiyelim» diyenler vardı. . Halim selimdir Erzurum'un adamı ve lâkin dönmesin gözü bir kere!. Orda. Đradei Milliyeye müstenit bir Şûrayı Millî'den. Erzurum güzelleri giyer. «Bütün aksâmı vatan birküldür» denildi. balam.

.. Memâliki Osmaniye'nin cümlesine şâmil Amerikan mandaterliğini talep etmeği memleketimiz için en nâfi bir şekli hal kabul ediyoruz. diyorlardı. diyorlardı. dimdik ölür adam. kabullenmez yılgınlığı. «Đstiklâl. buz tutar yiğitlerin bıyığı.» denildi. diyorlardı. Yağdırıldı telgraflar Erzurum'a : «Amerikan mandası altına girelim.» diye.» Fakat bu şekli halli kabul etmedi Erzurumlu.«Kabul olunmaz. diyorlardı. mümkün değil. şâyanı arzu ve tercihtir. şu halde.. Türk halkından kesmişlerdi umudu. kalacak elde. «Manda ve Himaye. amma bugün bu.. Đstanbul'da birçok hanımlar. şu halde. birkaç vilâyet.. Erzurum'da kaskatı. beyler. paşalar.» Buna rağmen. Erzurum'un kışı zorludur balam.

Ne olacak. tül perdeler. Đşte bu yüzden Amerika çok işimize geliyor.» . Hem artık işi uzatmağa gelmez. Biz de on beş. tarafgirlik. Amerika. geniş kafalı birkaç kişi belki kurtarabilir. apoletler. beyler. yirmi sene zahmet çekeriz. içine girdiği memleket ve millet hayrına nasıl bir idare kurduğunu Avrupa'ya göstermek ister. kravatlar. Filipin gibi vahşi bir memleketi adam etti Amerika. sonra Yeni Dünya'nın sayesinde Đstiklâli kafasında ve cebinde taşıyan bir Türkiye vücuda geliverir. Çok tehlikeli anlar yaşıyoruz.Đstanbul'da hanımlar. şişeler. çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleri ve biçare telgraf telleri devretmek için Amerika'ya Anadolu'yu şöyle diyorlardı Erzurum'dakilere : «Bizi bir başımıza bıraksalar. Sergüzeşt ve cidâl devri geçmiştir : Türkiye'yi. cehalet ve çok konuşmaktan başka müspet bir hayat kuramayız. paşalar.

Ak koyunla kara koyunun geçitte belli olduğu günlerdi o günler. Ve Erzurumlulardan ve Sıvaslılardan ve Türk milletinden çok işbu Mister Bravn'a güveniyorlardı.» dediler.» dediler. ve 8 Eylülde Kongrede bu sefer yine ortaya çıktı Amerikan mandası. «Herhalde bir müzâherete muhtacız diyorum ben. sapsarı yılgınlıklarıyla beraber ve ihanetleriyle birlikte bir de Amerikan gazeteci getirmiştiler. .» dediler. «Hem zaten.4 Eylül 919'da toplandı Sıvas Kongresi. Bu zevata : «Đstiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!» denildi. Ve Đstanbul'dan gelen bazı zevat. Fakat ayak diredi efendiler : «Mandanın. istiklâli ihlâl etmiyeceği muhakkak iken.

biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz. Memleket harap. Đstanbul'daki Amerikan dostlarımız : Mandamız korkunç değildir. diyorlar. Biz Erzurum'dan hangi şimendiferle nakliyat yapabiliriz? Mandayı kabul etmeliyiz. «Onlar dretnot yapıyor. toprak çorak. Hem.» dediler. «müstakil kalamayız böyle bir zamanda. Ve esasen.» dediler. Ve Allah muhafaza buyursun Đzmir kalsa Yunanistan'da ve harbetsek. Cemiyeti Akvam nizamnamesine dahildir. hemen.«birbirine mani şeyler değildir istiklâl ile manda. düşmanımız vapurla asker getirir. diyorlar. borcumuz 500 milyon.» . vâridat ise 15 milyon ancak.

. Kambur Kerim de böyle dedi aynen. Seferberlikte ölen babası marangozdu. Seferberlik denince aklına Kerim'in : çok beyaz bir yastıkta kara sakallı bir ölü yüzü. teyzelerine ve dayısına. mandayı kabul etmedi fakat. 335'te Kerim Eskişehir'e gitti. «Akıllı. «Hey gidi deli gönlüm. umutlu. bin dereden su getirdi Đstanbul'dan gelen zevat.» dedi. ya ölüm!» dedi.Ve böylece. mektep kitapları ve bir de saçları altın gibi sarı fakat alnı çizgiler içinde anası gelir. sabırlı deli gönlüm. Düşman elindeydi Eskişehir. Adapazarlıydı Kambur Kerim. Sıvas. mektebe. Dayısı şimendiferde makinistti. ya ĐSTĐKLAL. Kerim on dört yaşındaydı. Fahri Bey çiftliğinde patates toplayıp kaz gütmek.

Kocaman bir ambarları vardı. (şaşılacak şey. Ambarda nohut çuvalları. Dayısı sürmeğe gittiği günler şimendiferi Kerim'e ekmek vermediğinden teyzeleri (çok uzun saçlı. siyah gözleri parlak. ihtiyar iki kadın) Hintli askerlerle dost oldu Kerim. kuru üzüm. avuçlarının üstü esmer. gâvura karşı koyan zeybeklere göndereceğim. bakla. Bunlar (şaşılacak şey) Türkçe bilmeyen ve siyah sakalları.» Ve ambardan silâh çaldı Kerim : . Bir gün dedi ki makinist dayısı Kerim'e : «Ambardan silâh çalıp bana getir.kamburu yoktu. Dümdüzdü fidan gibi ve dünyaya meraklı bir çocuktu. katırların yemesi için) ve sonra cephane sandıklarıyla silahlar. içi ak ve tel örgülerin üzerinden Kerim'e bisküviti kutularla atan amcalardı. Kerim içinde oynardı.

Ertesi gün Lefke köprüsünü atıp zeybekler gelince Eskişehir'e dayısı Kerim'i elinden tutup verdi onlara. Çabucak öğrendi Kerim ata binmeyi.bir bir tane daha beş on. parlak kara sakallı amcalar gitti. Eskişehir'den alıp onu «Kocaeli Grubu» paşasına götürdüler. Çatık kaşlı. . Zaten çok sürmedi. Kerim geçirdi onları istasyona kadar. Aldattı Hindistanlı dostlarını zeybekleri daha çok sevdiğinden. sığırtmaç olmayı -zaten bilgisi vardı bundakayalardan genç bir keçi gibi inmeyi. Ve işte o günden sonra bugüne kadar kahraman bir türküdür ömrü Kerim'in. yüzü gülmez bir paşaydı bu.

Gökyüzü gözükmez. Durgun bir geceydi. Fakat ıslanmamış ki yerde yapraklar karanlıkta hışırtılarla yürüyordu beygiri Kerim'in. Onu namlı bir «kaptan» gibi saydı çeteler.gizlenmeyi ormanda. Hafif yağmur yağmıştı biraz önce. bir oyun arkadaşı gibi sevdi çeteleri o... Ve bir fidan gibi düz bir fidan gibi cesur bir fidan gibi vaadeden bir çocuğun sevinçle oynadığı bu müthiş oyun sürdü 1337'ye kadar. Ve bütün bu marifetleriyle Kerim kaç kere ölüme bir kurşun atımı yaklaşarak ve «Geçmiş olsun» dedikleri zaman şaşarak düşman içinden geçip getirdi haber götürdü haber. Kocaeli ormanı gürgen ve meşeliktir : yüksek kalın. Solda ilerde .

Birdenbire durdu beygir.tepenin eteğinde ateş yanıyordu : «Tekneciler» diye anılan gâvur çetelerinin olmalı. Kâatlar götürmüş kâatlar getiriyor. Orman bitti birdenbire. -Ay doğmuş olacak ki ortalık aydınlıktıVe Kerim aynı hızla geldiği zaman . Deli gibi gidiyordu hayvan. -Tekneciler'in ateşini görmüş olacaksonra birdenbire dörtnala kalktı. heykel gibi. Sarıldı beygirin boynuna. Beygirin başı gittikçe daha çok karanlığa giriyor. Đpsiz Recep'in yanından dönüyordu Kerim. Dallardan damlalar düşüyordu Kerim'in yüzüne. Şaşırdı Kerim. Çocuğa art arda çarpıyordu ağaçlar. Dizginleri bıraktı. Meşeleri ve gürgenleriyle orman karanlık bir rüzgâr gibi geçiyor iki yandan. Kim bilir kaç saat böyle gidildi.

Hayvan topallıyordu biraz. Kirezce'ye geldiler (Sapanca'yla Arifiye arası). Bindi beygire tekrar. Adapazarı. sonra.Armaşa'nın altında Başdeğirmenler'e beygir ansızın kapaklandı yere. . kağnılar. belki on beş. tekerlendi Kerim. Kırılmıştı camı. mekkâre arabaları. Geyve'ye girdi ertesi akşam. Doğruldu. gitgide daralan nefesi. Biraz zor nefes alıyordu. Ve aklına ilk gelen şey saatına bakmak oldu. Uslu uslu yola koyuldular. Beli o kadar ağrıyordu ki inemedi beygirden indirdiler. Kerim durdu. Sonra belki on gün. Kerim'i bir yaylıya bindirdiler. Sol kulağı kanıyordu Kerim'in.

Usta. ve nihayet Hatçehan köyünden çıkıkçı Şerif Usta. Ve sonra bir ikindi vakti ziftin içinden Kerim'i kambur çıkardılar. Sonra. ovdu Kerim'i bayıltıncaya kadar. Sile nahiyesi (burda malûl gaziler için takma kol ve bacak yapılıyordu).Yahşıhan. Konya. Hâlâ rüyalarında görür Kerim incecik bir yoldan eşekle gelip üzerine doğru eğilen bu çiçekbozuğu insan yüzünü. zifte koydu bu kırılmış dal gibi çocuk gövdesini. Yirmi gün geçti aradan. ÜÇÜNCÜ BAP YIL 1920 .

Ateşi ve ihaneti gördük.. Dumlupınar sırtlarındayız. Dayandık dayanmaktayız. Bursa ve Bursa'nın doğusunda Aksu. çarpışarak çekildik. Akhisar. Düşman ordusu yine başladı yürümeğe.. Nazilli düştü. . 920'nin 29 Ağustos'u : Uşak düştü.ve ARHAVELĐ ĐSMAĐL'ĐN HĐKÂYESĐ Ateşi ve ihaneti gördük. Karacabey. Yaralı ve dehşetli kızgın fakat toprağımızdan emin.

. Mayıs. Adapazarı : Đçimizde Hilâfet Ordusu. Alaeddin tepesinde üç gün üç gece hüküm sürdüler. koyun ve sığır sürülerini önüne katıp düşmana geçti. Anzavur isyanları. Yürekleri karanlık. Bolu. Ve Manavgat istikametlerinde kaçıp ölümlerine giderken terkilerinde kesilmiş kafalar götürdüler. Nisan.1920 Şubat. Ve aynı sıradan. Geyve. Ve 29 Aralık Kütahya : 4 top ve 1800 atlı bir ihanet yani Çerkez Ethem. Düzce. 3 Ekim Konya. bir gece vakti kilim ve halı yüklü katırları. 500 asker kaçağı ve yeşil bayrağıyla Delibaş girdi şehre. Sabah.

Ruhumuz fırtınalı. Đnsanlar. yalnayaktı insanlar. yüreklerinde müthiş bir ümit vardı. kedersiz ve ümitsizdiler. silâhları ve beygirleriyle insanlardı dayanan. Beygirler çirkindiler. hasta bir fundalıktan yüksek değillerdi. Ateşi ve ihaneti gördük. bakımsızdılar. Fakat bozkırda kişneyip köpürmeden sabırlı ve doludizgin koşmasını biliyorlardı. etimiz mütehammil. Đnsanlar uzun asker kaputluydu.kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü. deri ve asker postalları halinde . Đnsanların başında kalpak. Ve orda sargı.. Sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil. Đnsanlar devrilmişti. yüreklerinde keder.. etlerinde kurşun yaralarıyla köy odalarında unutulmuştular. atları ve kendileri semizdiler. inanılmaz zaafları. korkunç kuvvetleriyle.

ölü ayaklarıyla karanlıkta köylerin içinden geçiyorlardı. Şosenin ıssız beyazlığına inip nal sesleri ve yıldızlarla gelen atlıyı çeviriyor ve Bolu dağında ekmek bulamadıkları için deviriyorlardı uçurumlara : şayak. Ve asker kaçakları. sırtüstü yatıyorlardı. tuz ve sabun yüklü yaylıları.yan yana. . mavzerleri. gecenin bu geç vakitlerinde. Koparılmış gibiydi parmakları saplandığı yerden eğrilip bükülmüştü ve avuçlarında toprak ve kan vardı. Acıkmıştılar. çıplak. korkuları. çok uzaklardaki Đstanbul limanında. merhametsizdiler. bedbahttılar. Ve çok uzak. su ve rüzgârdılar. cıgara kâadı. kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları : hürriyet ve ümit.

Şimdi. Şimdi. denizde bir insan sesinin ve demirli şileplerin kederlerini ve Kabataş açıklarında sallanan saman kayıklarının fenerlerini peşlerinde bırakıp ve karanlık suda Amerikan taretlerinin önünden akıp küçük. kurnaz ve mağrur gidiyorlardı Karadeniz'e. üç tondan on tona kadardılar ve lâkin yelkenlerinin altında fındık ve tütün getirip şeker ve zeytinyağı götürürlerdi. Tekneleri kestane ağacındandı.Onlar. Dümende ve başaltlarında insanları vardı ki bunlar uzun eğri burunlu ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki sırtı lâcivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin zaferi için hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin . büyük sırlarını götürüyorlardı. suda ve rüzgârda ilk deniz yolculuğundan beri vardılar.

. . Şaban Reisin teknesi ateşten diregiyle gömüldü suya.bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler. Karanlıkta kurşunîi derisi kırmızıya boyanan baltabaş gemi Đngiliz torpitosudur. Ve dalgaların üstünde sallanarak alev alev yanan : Şaban Reisin beş tonluk takası.poyraz. Rüzgar : yıldız . dalgalar minare boyundaydılar ve başları bembeyaz parçalanıp dağılıyordu. gecenin karanlığında. Arheveli Đsmail bu ölen teknedendi. Esirlerini bordasına alıp kayboldu Đngiliz torpitosu. Kerempe Fenerinin yirmi mil açığında..

fakat yalnız değil : rüzgârın.» dedi. Đsmail'in etrafında hep bir ağızdan konuşuyordu. batan teknenin kayığında emanetiyle tek başınadır.» dedi.Ve şimdi Kerempe Fenerinin açığında.» Gece. Arheveli Đsmail kendi kendine sordu : «Emanetimizle varabilecek miyiz?» Kendine cevap verdi : «Varmamış olmaz. sana emanettir. «hiç kimseye değil. «bu.» Ve Kerempe Fenerinde düşman projektörü dolaşınca takanın yelkenlerinde. . bulutların ve dalgaların kalabalığı. Tophane rıhtımında Kamacı ustası Bekir Usta ona : «Evlâdım Đsmail.

bir sağnak daha. Ve denizi bıçak atmak kadar iyi bilmeseydi eğer alabora olacaktı. Elleri kanayarak çekiyor Đsmail kürekleri. Ta karşıda bir kırmızı damla ışık görünüyor : Sıvastopol'a giden bir geminin sancak feneri.Đsmail. Rüzgâr tam kerte yıldıza dönüyor. «emaneti yerine götürmeliyiz. Đsmail bodoslamadan bir sağnak yedi.» deyip atladı takanın patalyasına.» deyip. açıldı. Kavgadan . «Allah büyük ama kayık küçük» demiş Yahudi. reisinden izin isteyip. Đsmail rahattır. «Şaban Reis. peşinden üç-kardeşler.

Emanet : bir ağır makinalı tüfektir. dümenin yekesini ve Kemeraltı'nda Fotika'nın memesini aynı emniyetle tutarlar. Fakat Đsmail ellerine güvenir. O eller ekmeği. Ve Đsmail'in gözü tutmazsa liman reislerini ta Ankara'ya kadar gidip onu kendi eliyle teslim edecektir. Rüzgâr karayel göstermedi. Belki karayel gösterecek.ve emanetinden başka her şeyin haricinde. Dalgalar bir müddet daha . Đsmail beklemiyordu bunu. Đsmail unsurunun içinde. Yüz kerte birden atlayıp rüzgâr bir anda bütün ipleri bıçakla kesilmiş gibi düştü. küreklerin sapını. En azdan on beş mil uzaktır en yakın sahil. Rüzgâr bocalıyor.

bir sandal bir çift kürek ve durgun ölü bir deniz şeklinde gördü yalnızlığı. Kaldı ölü bir denizin ortasında kanayan elleri ve emanetiyle Đsmail. Artık hiçbir şey mümkün değil. Bir ürperme geldi Đsmail'in içine.yuvarlandılar teknenin altında sonra deniz dümdüz ve simsiyah durdu. yüklendi küreklere. Sular tekneyi açığa sürüklüyor. . Đlkönce küfretti. kırıldı kürekler. Ve bir balık gibi ürkerek. Đsmail şaşırıp bıraktı kürekleri. Ve birdenbire öyle kahrolup duydu ki insansızlığı yıldı elleri. Ne korkunçtur düşmek kavganın haricine.

malûm olmadı insanlara Arhaveli Đsmail'in âkıbeti.. sana bu mektubu Ankara'da Kuyulu kahvede yazıyorum. eğilip okşadı mübarek emaneti.. «elham» okumak geldi içinden.. Hep aynı Anadolu havalarını çalıyor gramofon kocaman bir boru çiçeğine benzeyen ağzıyla. Sonra. DÖRDÜNCÜ BAP NURETTĐN EŞFAK'IN BĐR MEKTUBU ve BĐR ŞĐĐRĐ Kardeşim. güldü.. Sonra. Sonra. .Sonra.

Fakat. bozkırda ateş hattına girmek haksız ve hazin bir iş bölümü. en taze dillerinden birini. Mektepten istifa ettim. Çocuklarımıza Türkçe okutmak.. güzel şey. Fakat bu dilin insanları için çakmak çalmak cehpede daha büyük daha güzel.Dışarda yağmur. Öyle günlerde yaşıyoruz ki ben bir iş yapabildim diyebilmek için : hep alnının ortasında duyacaksın ölümü. Biliyorum : iş bölümünden bahsedeceksin. sevdirmek onlara dünyanın en diri. .. Ankara'da çocuklara ders vermek. Cepheye gidiyorum ihtiyat zabitliğiyle. öğretmek. büyük şey. kendi dillerini.

» Yüzleri mühim... garip bir şiir. Elâ gözlüler. sesini incelterek marş okuyor genç Türk köylüsü : «Ankara'nın taşına bak. Elleri büyük ve esmer. gözlerimin yaşına bak. mavi gözlüler. «Türk Köylüsü» diye. Đstasyona gidecekler.. Ve türkü söylerken. her nedense her zaman yaptığı gibi.. . Başka türlü anlıyorum ben Yunus'u : Bence onda bütün bir devir dile gelmiş Türk köylüsü : öte dünyaya dair değil. yağmurda harap postallarının meşinini ıslatarak Meclis'in önüne doğru iniyorlar. kara gözlüler.Bak. Tıraşları uzamış biraz. Bir şiir yazdım. dalgın ve yorgun. bu dünyaya dair kaygılarıyla. tam sana bunları yazarken asker geçiyor sokaktan . Yine birdenbire Yunus Emre geldi aklıma.

Bir tuhaf mı oluyor böyle günlerde şiir yazmak? Her ne hâl ise. Ferhad'dır Kerem'dir ve Keloğlan'dır. Hoca Nasreddin gibi ağlayan Bayburtlu Zihni gibi gülendir. hoşça kal. Kardeşin Nurettin Eşfak TÜRK KÖYLÜSÜ Topraktan öğrenip kitapsız bilendir. Yol görünür onun garip serine. analar. babalar umudu keser. gözlerinden öperim. .

. O. Bunu bir dediler mi. ölmeden mezara koyarlar onu. Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeyegörsün önlerine ve bir kerre vakterişip «-Gayrık yeter!. «Đsrâfil sûrunu urur.kahbe felek ona eder oyunu.» demesinler.. toprağın nabzı başlar onun nabızlarında atmağa. kanadı kırılır çöllerde kalır. ağu içer su yerine. Ne kendi nefsini korur. ne düşmanı kayırır. «Dağları yırtıp ayırır. «Yûnusû biçâredir Baştan ayağa yâredir». kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa. bir yâr sever el alır.. Çarşambayı sel alır. mahlûkat yerinden durur».» ..

Devlet Basımevi. Manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı. Đstanbul'da bulunan nâzır. Đstanbul 1938) . kumandan. Bir ucu Ankara'da bulunan telin Đstanbul'da bulunan ucuna yanaşamayacak kadar şaşkın bir hale gelmiş olduklarına bilmem ki hükmetmek caiz olur mu?» (Nutuk. s. Demek ki cümlesini heyecan ve helecan kaplamıştı. 295. Đstanbul felâketinden kim bilir haber almak için ne kadar intizarlar içinde kalacaktık.BEŞĐNCĐ BAP 920'NĐN 16 MARTI ve MANASTIRLI HAMDĐ EFENDĐ ve REŞADĐYELĐ VELĐ OĞLU MEMET'ĐN HĐKÂYESĐ «Bu hamiyetli ve cesur. teşkilâtımız mensupları içinden bir zat çıkıp vaktiyle bize haber vermeği düşünmemiş olduğu anlaşılıyor. mebus.

Đngilizler burdadır. Harbiye Nezareti telgrafhanesi buldu Ankara'yı : «Etrafta dolaşıyor Đngiliz askerleri. Nizamiye kapısına. Đngilizler bastı bu sabah Şehzadebaşı'ndaki Muzika karakolunu. Manastırlı Hamdi. Đşgal altına alıyorlar Đstanbul'u şimdi. Öğleden evvel saat onda makina başında şöyle bir telgraf aldı Ankara'daki : «Der-aliye 16/3/1920.» 920'nin 16 Martı.920'nin 16 Martı. Teli kes. Müsademe edildi. Đşte giriyorlar içeri.» . Berâyi malûmat arzolunur. Şimdi işte Đngiliz askerleri giriyorlar nezarete.

Emri devletlerine muntazırım.920'nin 16 Martı. Harbiye telgrafhanesini de işgal etti Đngiliz bahriye askeri Tophane'yi de işgal ediyorlar bir taraftan. Durumu bir daha tekrar etti Hamdi Efendi : «Sabah bizim asker uykuda iken Đngiliz bahriye efradı karakolu işgal etmekte iken askerlerimiz uykudan şaşkın kalkınca müsademe başlıyor. Vaziyet vehamet kesbediyor efendim. Manastırlı Hamdi Efendi buldu Ankara'dakini tekrar : «Paşa hazretleri. Neticede bizden altı şehit. bir taraftan da zırhlılardan asker ihraç olunuyor. Paşa hazretleri. 16 Mart 1920 Hamdi» 920'nin 16 Martı. on beş mecruh olup Đngilizler zırhlıları rıhtıma yanaştırıp .

920'nin 16 Martı Bozdoğan Kemeri'nde kurşuna dizdi kâfir ikimizi. Burası da işgal olunacaktır bir saata kadar. bir de Zileli Abdülkadir. Uyan be tosunum uyan. Kovmuşlar. Đşte Beyoğlu telgraf memurları geldiler.» 920'nin 16 Martı uykuda kesti kâfir üçümüzü. Đngiliz'in hepsi değil domuzu Sabaha karşı aldı canımızı. Đşte Beyoğlu telgrafhanesi de yok. Şarkışla'dan Osman. . kurşuna dizdi kâfir ikimizi. Şimdi haber aldım efendim. 920'nin 16 Martı basıldı Vezneciler'de karargâh. üçümüz : Abdullah çavuş. Üçümüzü uykuda kesti kâfir.Beyoğlu ve Tophane'yi işgal edip.

Dört çocuk babasıydı Abdullah çavuş. 920'nin 16 Martı uykuda kesti kâfir üçümüzü. 920'nin 16 Mart sabahı. Üçümüzü uykuda kesti kâfir. karakolun karşısında bırakmadım elimden silâhı. Şimdi üçümüz : Abdullah ve Osman ve Abdülkadir. kurşuna dizdi ikimizi. bastı göğsüne kâfirin dizi. . Üçümüzü uykuda kesti kâfir. taşları yan yana yatar Eyüp'te. kurşuna dizdi ikimizi. Senin ırzını kurtardım Đstanbul'um. Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi. Doymadı dünyasına Abdülkadir. Sana can feda çakır gözlü gülüm. yere serdim iki Đngiliz'i. Soktu Osman'ın karnına kasaturayı.Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı.

son mekânı şöyle dursun.. belki maşrıkta. adını da bilen yok. Uykuda kestiler üçümüzü. bulamazsın ikimizin kabrini. Bir de altıncımız var.. kara kaytan bıyıklı bir şehit. belki mağripte. Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı. kurşuna dizdiler ikimizi. Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi. ALTINCI BAP MUHAREBELER .Arama. biz de bilemeyiz yerini.

sonra ikincisi : 23 Mart 1921 günü . Muharebe beş gün beş gece sürdü. rüzgâr.. yavrum. Kan gövdeyi götürdü. Bu. köyleri.. köprüleri yaktılar. soğuklar insanı arı gibi haşlıyor. Birinci Đnönü.ve DÜŞMAN ELĐNDE KALANLAR ve KARTALLI KÂZIM'IN HĐKÂYESĐ Đnönü meydanı. altı kamyon bıraktılar. Zemheriler bitti diyelim. ya başlıyor. hamsin ya başladı. sandıklar dolusu konyak. kaçarlarken. Sonra. yavrum. Ve nihayetinde düşmanlar karın üstünde top arabaları.

(ayışığı var mıydı bilmiyorum) Đnönü karanlığı sesler ve kıvılcımlarla doluydu. bizim atlımız çok. ucuz bir demirdir. 28. 30 : Kavgaya devam. Onlarda. Ve Martın 31'inci gecesinde. 27 Mart : Bütün cephelerde temas. Ve ertesi gün 1 Nisan : Metristepe aydınlanıyor. namlusu yoktur ve kılıç çıplak. hartucu. 29. Sağ cenah ilerimize yanaştılar. Saat altı otuz. topçu ve piyade bizden üç kere fazla. 26 Mart : Akşam. .düşmanın Bursa ve Uşak grupları üstümüze yürüyor. Atların makanizması.

8 Nisandan 11 Nisana kadar : Dumlupınar. Sonra 23 Ağustos : . Ve dolaşıp Sapanca Gölü'nün sazlıklarını yanaştık Đzmit'in doğusunda çuha fabrikasına. Basarak aldık Adapazarı'nı.Bozöyük yanıyor. Düşman. Bir yaz gecesi. Sakarya'yı üç yerinden sallarla geçiyoruz. kısmen gemilere binerek denizden ve kısmen Karamürsel üzerinden Bursa'ya çekilip boşalttı Đzmit şehrini gece yarısı. Sonra. Sonra. Dünyada yalnız pırıltılar ve böceklerin sesi. Düşman muharebe meydanını silâhlarımıza terketmiştir. Haziran.

Ve Sakarya'dan bu havalide yalnız. Gökler-dağı. Bizim kırk bin piyademiz. üç yüz topu vardır. düşmanın seksen sekiz bin piyadesi. dağlar. çatal tırnaklı karacalar su içmektedir. dört bin beş yüz atlımız.Sakarya melhamei kübrâsı ki devamı 13 Eylül gününe kadardır. Harp meydanının kuzey yanı Sakarya ve dağlardır : keskin ve dik yamaçlarıyla ve kireçli toprakları ve kayalarında tek başlarına birbirinden uzak haşin ve münzevi çam ağaçlarıyla Abdülselâm-dağı. Ankara suyunun döküldüğü yerden Eskişehir kuzeybatısına kadar .

Buna rağmen : Sene 1922 ve 15 vilâyet ve sancak ve 9 büyük şehir düşman elindedir. 11 nehir ve köklerinde baltamızın yarası . Bu çölün. bu nehrin ve bizim önümüzde yirmi iki gün ve gece fasılasız dövüşüp düşman ordusu ric'ata mecbur kaldı.Sakarya mecrası uçurumlar içinden geçmektedir. Güneyde ve güneydoğuda yapraksız ve hazin geniş ve uzun ve insana bıraktığı hiçbir şeye acımadan ölmek arzusu veren Cihanbeyli ovası : çöl. Đnanılmaz şeyler düşmandadır ki bunların arasında : 7 göl.. bu dağların..

yeşil fenerleri yoktur ve belki sularında ateş kayıklarının ışıltısından başka ışık yanmadı. gurbette göründüğümüz ve neden ve niçin olduğunu sormadan çöle. 3 deniz. Sonra. kırmızı. Çanakkale'ye. sonra. mendireği. fakat onlar tahta iskeleleri ve kederli balıkçılarıyla bizimdiler.ve yangınlarıyla bizim olan yüz kere yüz bin dönüm orman. ve 19 körfez ve liman ki belki birçoğunun rıhtımı. göz alabildiğine yol : sılaya gittiğimiz. iki silâh fabrikası. ölüme gittiğimiz yol ve sonra toprak ve o toprağın insanları : . 6 kol tren hattı. bir tersane.

ırgat. . gümüş bir kutunun içindesin : ortalık öyle bir tuhaf aydınlık. klaptan işlemeli eğerleriyle meşhur Manisa'lı saraçlar. yol kıyılarında ve istasyonlarda açlar ve kurnaz ve cesur ve ağırbaşlı ve çapkın ve kütleleriyle delikanlı Đstanbul ve Đzmir işçileri ve zahire ve kantariye tâcirleriyle eşraf ve âyân. ve sonra. ortakçı. maraba. davarlı ve davarsız. 15 vilâyet ve sancak ve 9 büyük şehir düşman elindedir. kıl çadırlı yürükleri Aydın'ın. Mehtaplı bir gece. yarım meşin çizmeli ve ham çarıklı köylüler. öyle ıssız.Uşak tezgâhlarının halı dokuyanları.

Kâzım iyi hesaplamış herifin geçeceği yeri. Đşte sökün etti Mansur karşıdan : beygirin üzerinde. Kâzım emir aldı merkezden : Gebze'deki Đngiliz'in tercümanı vurulacak. . Yatıyor filintasının arkasında Kartallı Kâzım. Kız gibi Osmanlı filintası.Ya çok seslidir ya hiç ses vermez mehtaplı gece zaten. Kendi halinde yürüyor hayvan ortasında demiryolunun sallana sallana. Đngiliz kadanası. Parlıyor arpacık namlının ucunda : yüz yıllık yoldaymış gibi uzak ve bir damlacık. Köylerde teşkilât kurmuş tercüman Mansur : satıyor bizimkileri. Beygir yüksek.

tekrar göz. Kuş ürkmüş olacak. belki de uyuyor üzerinde beygirin. mehtapla yüz yüze geldiler. Zaten mehtapta heybetli görünür insan. gez. Arada kaldı kalmadı dört yüz adım. Mehtap koskocaman. bembeyaz. desdeğirmi. arpacık ve filintayı ateşlediği zaman . Soldaki yamaçtan bir taş parçası düştü. Ve Kâzım'ın gözünü aldı âdeta. Çevrildi Kâzım'ın başı kuşun uçtuğu yana. -ağaç çınar-. başı sallanıyor. Zaten bu yüzden.ağır ağır. Tercüman herhalde bırakmış dizginleri. namlıyı kaldırdı birazcık Kâzım. Yaklaştıkça büyüyor herif. Bir kuş uçtu sağdaki ağaçtan. nişan aldı sallanan başına Mansur'un.

Arada dört telgraf direği yalnız. Filintayı omuzladı Kâzım. Herif «Hınk» dedi bir. Mansur doğruldu ansızın. ellişerden iki yüz metre eder. Kalktı Kâzım. Yetiştirdi ikinci kurşunu Kâzım. sonra kurtuldu ki ayağı yıkılıp kaldı olduğu yerde. beygirin başını çevirdi dörtnal kaçıyor.ilk kurşun Mansur'un başını delecek yerde galiba omuzuna girdi. Tercüman düştü beygirden. sürüklendi kaçan hayvanın peşinde biraz. Beygirin üstünde sola yıkıldı Mansur. Yamaca sardı beygir. Üçüncü kurşun. . Fakat bir ayağı üzengiye takılı kalmış. Dördüncü kurşun. yürüdü Mansur'a doğru. üzerinden kâatları alacak. kaçıyor bayır aşağı.

bir pencere açıldı. Kâzım da bıraktı koşmayı. Tercüman attı kendini tahta iskeleye. Pencere kapandı. Art ayakları kırılmış bir hayvan gibi sürünüp tırmanıyor. yürüyor. Orda boş bir fabrika var. Koştu Kâzım. Deniz kıyısına indiler. Beşinci kurşunu yaktı Kâzım. bir de beyaz bir ev. kaçmıyor artık. ışık söndü.Yıkıldı herif. kâatlar ıslanacak. Yürüyor sarhoş gibi sallanarak. Boğazlanıyormuş gibi bağırdı Mansur. Doğruldu yine Mansur. Suya düşüp kaldı önde giden ve Kâzım tazelerken şarjörü bir ışık yandı beyaz evde. Mansur suya giriyor. Galiba bir kadın baktı dışarıya.. . tahta iskelesi iner denizin içine kadar.

Mansur'un işini bıçakla bitirdi Kâzım. Demek istediğim.Hay anasını. ay da denize düşmüş toplanıp dağılıyor. böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp ortalık duruldukta. lâfı uzatmıyalım. dağılıp toplanıyor. Kâatlar kan içindeydi. Velhasıl. böyle günlerde bile. yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit üzüntü çekmemek için. muhakkak... Düşmana satılmıştı. orası öyle. Kaç kişinin başını yedi. Namussuzun biriydi Mansur. . Ama ne de olsa mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu. ya insanlarda yürek dediğin taştan olacak. malûm. Fakat kan kapatmıyor yazıyı.

fakat namuslu. ne apartıman. Kâzım'ınki taştan değildi çok şükür. yaralandı birkaç kere ve saire.. Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı. Ne malûm? dersen : Dövüştü pir aşkına. kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan..yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin. YEDĐNCĐ BAP 922 AĞUSTOS AYI ve KADINLARIMIZ ve 6 AĞUSTOS EMRĐ . Ve kavga bittiği zaman ne çiftlik sahibi oldu.

Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru. Ayın altında öküzler başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi ufacık. sanki gidenler hiçbir zaman hiçbir menzile erişmiyecekti. Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle. Ve onlar ayın altında dönen ilk tekerlekti. Toprak öyle bitip tükenmez. Gece aydınlık ve sıcak . kısacıktılar. dağlar öyle uzakta. ve pırıltılar vardı hasta. kırık boynuzlarında ve ayakları altından akan toprak.ve BĐR ÂLETLE BĐR ĐNSANIN HĐKÂYESĐ Ayın altında kağnılar gidiyordu. toprak ve topraktı.

avradımız. odunda ve pazardaki ve karasabana koşulan ve ağıllarda ışıltısında yere saplı bıçakların oynak. bizim kadınlarımız : korkunç ve mübarek elleri. kocaman gözleriyle anamız. yârimiz ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız ve ekinde. tütünde.ve kağnılarda tahta yataklarında koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı. küçük çeneleri. Ve kadınlar birbirlerinden gizliyerek bakıyorlardı ayın altında geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine. ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar. Ve kadınlar. ince. bizim kadınlarımız şimdi ayın altında kağnıların ve hartuçların peşinde .

gecenin içinde : . 5 tayyare. Birinci ve Đkinci ordular. 2800 küsur mitralyöz. Ve ayın altında kağnılar yürüyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru. 325 top.harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi aynı yürek ferahlığı. kol. Gecenin içinde toprak. kağnıları. Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde ince boyunlu çocuklar uyuyordu. ayak ve göz kımıldanıyordu gecenin içinde. süvari alaylarıyla yer değiştiriyordu. «6 Ağustos emri» verilmiştir. Hatıralara bağlı. 2500 küsur kılıç ve 186326 tane pırıl pırıl insan yüreği ve bunun iki misli kulak. kıt'aları. Gecenin içinde rüzgâr. aynı yorgun alışkanlık içindeydiler. yer değiştirecek. 98956 tüfek. hatıraların dışında.

kocaman. yorgun ayakları. korkunç ve sessiz emniyetlerini birbirlerine sokulmakta bulup. cesur. topraklı elleriyle yürüyorlardı.insanlar. Bir acayip mahlûktu üç numrolu kamyonet : Đhtiyar. dingilin üzerine budaklı bir gürgen kütüğü sarmış olmasına rağmen ve kalb ağrılarıyla ve on kilometrede bir karanlığa yaslanıp durduğu halde ve vantilâtöründe dört kanattan ikisi noksan iken şahsının vekarlı kudretini resmen biliyordu : «6 Ağustos emri»nde ondan ve arkadaşlarından . âletler ve hayvanlar. Ve onların arasında Birinci Ordu Đkinci Nakliye Taburu'ndan Đstanbullu şoför Ahmet ve onun kamyoneti vardı. Kırılıp dağlarda kalan sol arka makası yerine şasinin altına. inatçı ve şirret. tahtaları ve etleriyle birbirine sokulup. demirleri.

Ahmet'in kafasında uzak bir şehir ve bir şarkı vardı. Manzara yıldızlardan ve dağlardan ibaret.» diye bahsediliyordu. siyah mavnaları.. çınar dibinde iki mars bir oyunla yenip Bücür'ü.Ahırdağları ve imtidadına doğru iniyorlardı. ihzar ve teşkil edilmiş bulunan ve cem'an 300 ton kabiliyetinde kabul olunan 100 kadar serî otomobil.. Bu şarkı nihaventtir ve beyaz tenteli sandalları. Vantilâtörde adedi devir düşüyor gibi. âletlerin ve kağnıların yanından geçip Afyon ... . insanların.«. Đhzar ve teşkil olunanlar. bu meyanda Ahmet'in kamyoneti. Arkadaşlar ileri geçtiler. Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet. Ay battı. güneşli karpuz kabuklarıyla bir deniz kıyısındadır şehir.

altı cilt «Tarihi Cevdet» ve «Fenni Tabâhat». sıra servilerin önünden yürü. Harbiye Nezareti'nin arka duvarında siyah çarşaflı bir kadın çömelip yere darı serper güvercinlere ve papelciler şemsiye üstünde papaz açarlar. Uzunçarşı'ya saparken. bizi dağ başlarında bırakacak meret. . mutfaktan gelirmiş. medreseler. çeşmeyi geç. mektep bahçesi. Hani. Motor mızıkçılık ediyor. uskumru dolmasına da bayılırım pek. derken. yani yemek pişirmek. Tabâhat. orda. sol kolda seyyar kitapçı : «Hikâyei Billûr Köşk».kalk. köşede. Ne diyorduk oğlum Ahmet? Dökmeciler sağda kalır.

Đlerde bir süvari kolu gidiyor. halat ve dökme tunçtan çıngıraklar satılır.Yaldızlı kuyruğundan tutup bir salkım üzüm gibi yersin. Urgancılarda yüz parça yelkenli gemiyi ve hesapsız katır kervanlarını donatacak kadar urgan. Urgancılar. Uzakta Balıkpazarı. güneşli karpuz kabuklarıyla . Ve sen Đstanbullu. Kuruyemişçiler. Sandalyacılar. Rüstem Paşa Camii. ne çeşitli hünerleri var. tavla pulcuları. Yemiş iskelesindeyiz : sandalları. Uzunçarşı'yı dikine inersin. tesbihçiler. dersin. sen kendi ellerinin hünerine alışmış olduğundan şaşarsın Đstanbullulara : ne kadar ince. mavnaları. Babacafer. saptılar sola. Zindankapı.

Küfreden ve küfrettiğine kızan elleri . beyaz başörtüsü. Kaşları da hilâl gibi çekikti.. yeşil zeytin tanesi gibi gözler. Lastik hava kaçırıyor. Karanlık. Tam Kasımpaşa'ya yaklaştık. Kriko... Eller..yüzüne hasret kaldığım deniz.. bacakları biraz çarpıktı ama. Pompa... Dur bakalım Babacafer. Sol arka lastik hava mı kaçırıyor ne? Đnip baksam.. Yemiş iskelesinden dilenci vapuruna binip Eyüp'te Niyet Kuyusu'na gittikti. Elleri yumuk yumuk. Üç numrolu kamyonet durdu. Derdine deva bulmazsak eğer.

Dağlarda avaz avaz imdat istemek? Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet. pantol. Yedek? Yok. Süleymaniyeli şoför Ahmet soyun. don.. gömlek ve kalpak ve kırmızı kuşak. kendi bacağından asılan bir koyun.. Soyundu. külot. Hem..lastikte ve ihtiyar tekerlekte dolaşırken Ahmet hatırladı : bir gece nüzüllü babaannesini sedirden sedire taşırken kadıncağız. Ahmet'i postallarının üstünde çırılçıplak . hani bir koyun varmış. Ceket.. sana tek başına verilmiştir üç numrolu kanyonet. Đç lastik boydan boya patladı.

. Bu şarkı nihaventtir.. Deniz kıyısında bir şehir.. şişirdiler. Saatta elli yapıyoruz... dayan da dağlar anadan doğma görsün şoför Ahmet'i. Dayan ömrümün törpüsü.bırakarak dış lastiğin içine girdiler..... Hiçbir zaman böyle merhametli bir ümitle sevmedi hiçbir insan hiçbir âleti. Beyaz başörtüsü. SEKĐZĐNCĐ BAP .. dayan arslan.

aşkımıza ve kendimize dair sesler geldiği için kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi . daha yakın. ne kuş sesi. Gündüz güneşin. daha küçük kaldığı için ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten evimize. Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır.30. Ve şimdi gece olduğu için ve dünya karanlıkta daha bizim. gece yıldızların altında kayalardır. ne ağaç. ne toprak kokusu vardır.26 AĞUSTOS GECESĐNDE SAATLAR ĐKĐ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADAR ve ĐZMĐR RIHTIMINDAN AKDENĐZ'E BAKAN NEFER Saat 2.

bir buçuk adam boyundaki . Ve kocaman çiçekleri eflâtun kırmızı beyaz ve sapları bir. Akarçay Dereboğazı'nda değirmenleri çevirip ve kılçıksız yılan balıklarıyla Yedişehitler kayasının gölgesine girip çıkar. Küzeydoğuda Güzelim-dağları ve dağlarda tek tek ateşler yanıyor. Düşman üç saatlik yerdedir ve Hıdırlık-tepesi olmasa Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek.okşayarak gülümseyen bıyığını seyrediyordu Kocatepe'den dünyanın en yıldızlı karanlığını. belki küçücük bir nehirdir. belki bir ırmak. Ovada Akarçay bir pırıltı halinde ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var : Akarçay belki bir akar su.

Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu. Kim bilir onlar ne kadar büyük. Ve yıldızlar öyle ışıltılı. Yunan'dan önce ve Seferberlik'ten evvel Selimşahlar Çiftliği'nde ırgatlık ederken Manisa'da geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek. Ve Afyon önünde Altıgözler Köprüsü'nün altından gündoğuya dönerek ve Konya tren hattına rastlayıp yolda Büyükçobanlar Köyü'nü solda ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp gider. ne kadar uzundular? Birçoğunun adını bilmiyordu. yalnız.haşhaşların arasından akar. öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam . Düşündü birdenbire kayalardaki adam kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.

saatı sordu. Đzmirli Ali Onbaşı (kendisi tornacıdır) karanlıkta gözyordamıyla . rahat günlere inanıyordu ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında.» dediler. Saat 3.nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel. Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. durdu.30. uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı. Paşalar onun arkasındaydılar. eğildi. Paşalar : «Üç. O. Halimur .Ayvalı hattı üzerinde manga mevziindedir. Sarışın bir kurda benziyordu. Bıraksalar ince. Yürüdü uçurumun başına kadar. birdenbire beş adım sağında onu gördü.

memlekette toprağını ve tek öküzünü ihtıyar bir muhacir karısına bıraktığı için kardeşleri onu mahkemeye verdiler ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için ona «Deli Erzurumlu» derdiler. Yedinci. Đnönü'nde. yine de dimdik ayakta kalabilir. Çanakkale'de. Altıncı. vuracaktı amcasını vuranı tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam. Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı. Mehmet oğlu Osman'dı. Đkinci esmer. Beşinci. . inanılmıyacak kadar büyük ayaklı bir adam. Sakarya'da yaralandı ve gözünü kırpmadan daha bir hayli yara alabilir.sanki onları bir daha görmiyecekmiş gibi baktı manga efradına birer birer : Sağda birinci nefer sarışındı. Üçüncü kekemeydi fakat bölükte yoktu onun üstüne şarkı söyliyen.

durdu boyun büküp el kavuşturup sabah namazına. Eller yakında. kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru. Đbrahim. . korkmıyacaktı bu kadar bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp birbirine böyle vurmasalar. Tabur imamı mevzideki biricik silâhsız adam : ölülerin adamı.Sekizinci. Ve Đzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki : tavşan korktuğu için kaçmaz kaçtığı için korkar. Ağzıkara . Đçi rahattır. uzakta. Saat 4. Herkes yerli yerinde. makanizmalar üzerinde.Söğütlüdere mıntıkası. On ikinci Piyade Fırkası. Gözler karanlıkta.

Ve sarkık. düşman elinde kalan bir başka horoz vardır : baltaibik. siyah bıyıklı süvari ellerinin tersiyle yüzünü örttü. sütbeyaz bir Denizli horozu.. Sandıklı civarı. . çınar dibinde. köylerde bir horoz öttü.Cennet. Karşı dağlar ardında. Köyler.. Geride. Saat 4. Ve yenilseler de. Sarkık.45. Đkinci Süvari Fırkası'ndan Dördüncü Bölük. kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor. yenseler de âdâyı. atları. beygirinin yanında duruyordu. Çukurova beygiri kuyruğunu karanlığa vuruyordu : dizkapaklarında kan. meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir Cenâbı rabbülâlemîne şühedâyı. siyah bıyıklı süvari. kantarmasında köpük. ebedî bir istirahattır.

Düşmanlar herhal onu çoktan kesip çorbasını yapmışlardır. Saat beşe on var. ben. fakat onun.. gelecek günler için . bilmem ki. uzunu.. Tınaztepe'ye karşı Kömürtepe güneyinde. Meselâ. Kırk dakka sonra şafak sökecek. nasıl anlatsam. inanmış adam. mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak konuşuyor : -Bizim Đstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var.» Hayır. Âkif. On beşinci Piyade Fırkası'ndan iki ihtiyat zabiti ve onların genci. bakın : «Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın. Darülmuallimin mezunu Nurettin Eşfak. «Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak». inandıklarının hepsine inanmıyorum.

. Topçu evvel mülâzımı Hasan'ın . Dağlar aydınlanıyor.» Saat beşe beş var. Onu biz. «Kim bilir belki yarın. Ve bu anda. kendimiz vaadettik kendimize. Gün ağardı ağaracak.. en ön sırada. ön safta.gökten âyet inmedi bize. kalbi bir şahan gibi göklere salıp ve pırıltılar görüp ve çok uzak çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak bir müthiş ve mukaddes mâcereda. Bir yerlerde bir şeyler yanıyor. Kokusu tütmeğe başladı : Anadolu toprağı uyanıyor. Bir şarkı istiyorum zaferden sonrasına dair. şahlanıp ölesi geliyordu insanın.

yaşı yirmi birdi. kalktı ayağa.Beş. . öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki bütün ömrünü ve hâtırasını ve yedi buçukluk bataryasını ağlanacak kadar küçük buluyordu. 98956 tüfek ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden yedi buçukluk şnayderlere. bütün âletleriyle ve vatan uğrunda. .Saat kaç? . yani. on beşlik obüslere kadar. Kumral başını gökyüzüne çevirdi.. toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle Birinci ve Đkinci ordular baskına hazırdılar. Şimdi bir hamlede o kadar büyük. yıldızları ağaran muazzam karanlığa..Yarım saat sonra demek. Yüzbaşı sordu : . Baktı.

Sonra. 30 Ağustosta düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu... düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihâta ettik Aslıhanlar civarında 30 Ağustosa kadar.Beş otuz. .. siyah bıyıklı süvari kısa çizmeleriyle atladı atına. Sonra. Sonra. Sonra.. Ve başladı topçu ateşiyle ve fecirle birlikte büyük taarruz. Bunlar : Karahisar güneyinde 50 ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler. düşmanın müstahkem cepheleri düştü. bir çınar dibinde. Sonra. Sonra.Alaca karanlıkta. beygirinin yanında duran sarkık. Nurettin Eşfak baktı saatına : .

.. Baktı yukarı. baktı karşıya.» Sonra.Esirler arasında General Trikopis : Alaturka sopa yemiş bir temiz ve sırmaları kopuk frenk uşağı. Ve bu postallar daha bir hayli zaman üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından seyredip güneşli gökyüzünü . Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak'ın ayağı. yan yana yatan postalları her seferkinden kocamandılar.. Sonra. Kürek kemikleri altında toprağı duydu. Nurettin dedi ki : «Teselyalı Çoban Mihail. Gözler hayretle yandılar : önünde.. sırtüstü. 31 Ağustos günü ordularımız Đzmir'e doğru yürürken serseri bir kurşunla vurulan Deli Erzurumluydu. Devrildi.» Nurettin dedi ki : «Seni biz değil. buraya gönderenler öldürdü seni.

sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden ve Deli Erzurumlu ölürken kederinden yüzlerini toprağa döndüler.ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.. Sonra. Sonra. Solda. ellerin ve gözlerin pırıltısı ardarda çakan aydınlık bir bütündü.. .. nalların. Kan içindeydi yüzü gözü. Ve kılıçların. Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü ve şu türküyü duydu : «Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim. Kaçanı kovalamıyordu yalnız ulaşmak da istiyordu bir yerlere ve sadece kahretmiyor yaratıyordu da. Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala. ilerdeydi Ali Onbaşı..

. bir daha açılmasın. Türk halkıyla beraber seyretti Đzmir rıhtımından Akdeniz'i. Güneyden Kuzeye. bu hasret bizim..Bilekler kan içinde. Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine. Doğudan Batıya. bu cehennem. . ümitten ağlıya ağlıya. Ve biz de burda bitirdik destanımızı. dişler kenetli. Sonra. bu dâvet bizim. bu cennet bizim. Kapansın el kapıları.»> Sonra.. 9 Eylülde Đzmir'e girdik ve Kayserili bir nefer yanan şehrin kızıltısı içinden gelip öfkeden. ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benziyen toprak. sevinçten.. yok edin insanın insana kulluğunu.

940 Çankırı Hapisanesi. hakîm ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır. onlar ki toprakta karınca..Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap. . havada kuş kadar çokturlar. suda balık. 939 Đstanbul Tevkifanesi. korkak.. 941 Bursa Hapisanesi. Türk halkı bağışlasın bizi. kitabımızda yalnız onların mâcereları vardır. câhil. cesur.

. En yalnız dalganın üzerinde boş bir konserve kutusu.LODOS Başlangıç Kim bilir kaç milyon ton ağırlığında ummanda çalkalanmakta su.. +1 Bir aydır ki hapisane geceleri böyledir : kızgın dişi kediler — apışları ıslak tüyleri diken diken enselerinde diş yerleri — bazan kuş bazan insan sesi çıkarıp .

Lodos. yasak bana etine dokunmak senin. En müthiş kudretim yasak bana : yeni bir hayat aşılamak. .. Mevsim bahara yakın.dolaşıyorlar gebe kalana kadar. Nasıl şiddetli nasıl sıcak esiyor. Biz altı yüz adet kadınsız erkeğiz... yaratmak seninle beraber : sevgilim.. Fırtına.. Mevsim bahara yakın. bereketli bir rahimde yenmek ölümü.. Hava lodos. Nasıl şiddetli nasıl sıcak esiyor. Alınmış elimizden doğurtmak imkânımız.

nasıl çarpıyor..Bir yerlerde bir cam kırıldı yine — bu gece bu üçüncüsü —... Bir kadın. ve başından uçan miğferi yuvarlanıyor önünde rüzgârın.. +3 Fabrikanın avlusunda elektrik ışığı. Hangi boş koğuşun kapısı açık kalmış. küt. +2 Tepedelen cephesinde bir ceset. Boynu çıplak. ucunda ince bir telin sallanıyor iki yana. . örtülüyor altında karların. küüüt.

uzun saçlarıyla etekleri uçarak atölyenin kapısında... +4 Ovaya dörtnala yaylılar iniyor : çıngıraklar hamutlarında beygirlerin.. Atölyenin saçağından büyük bir buz parçası düştü yere. Ve kalın ve dallı budaklı kestaneler kımıldanıyor . Rüzgâr vurdu putrellere. Ve iki yanda çırpınan muşambalarıyla koşuyorlar gece yarısı denize doğru.... +5 Đnce uzun kılçıklardan ibaret kalan kavak ağaçları aydınlıktılar mehtâbolmadığı halde.

. Buna rağmen havada dişi bir ten kokusu ve yüklü bir yumurtalığın sıcaklığı.. bu uğultu. Yürüyor usareler yapraksız dalların ucuna doğru.1941 .. 23. Buna rağmen bu lodos.. Dağlarda kar çözülüyor. Gebe. Mevsim bahara yakın ve doğumun — korkunç güzel ve sıcaktır — günü doldu dolacak.. Gebelik..1.— iki yana sallanıyor değil ağır ağır yer değiştiriyorlar âdeta — gidiyordu göz alabildiğine yıldızların ışığında yapraksız ahşap kalabalığı.

Minnacık bir kadın sevdi. Bir dev gibi seviyordu dev. bahçesinde ebruliii hanımeli açan bir ev. Kadının hayali minnacık bir evdi. . yapamazdı yapısını. çalamazdı kapısını bahçesinde ebruliiii hanımeli açan evin. MĐNNACIK KADIN VE HANIMELLERĐ O mavi gözlü bir devdi. Ve elleri öyle büyük işler için hazırlanmıştı ki devin.MAVĐ GÖZLÜ DEV.

Mini minnacıktı kadın.O mavi gözlü bir devdi. dev gibi sevgilere mezar bile olamaz: bahçesinde ebruliiiii hanımeli açan ev.. Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev. Ve elveda! deyip mavi gözlü deve. Rahata acıktı kadın yoruldu devin büyük yolunda. girdi zengin bir cücenin kolunda bahçesinde ebruliiii hanımeli açan eve. NERDEN GELĐP NEREYE GĐDĐYORUZ? . Minnacık bir kadın sevdi.

Çocuklar ölebilir yarın. ellerimizin. Arkamızda kalan yollarda ayak izlerimiz kanlı. çocukların avuçlarında yeşerecekler. günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların. çelikte ve pılastikte. arkamızda kalan yollarda ulu uyumları aklımızın. yaratan da biziz. taşta. . yıkan da yaratan da biziz bu güzelim. toprakta.Başlangıç Doğrultup belimizi kalktığımızdan beri iki ayak üstüne. tunçta. tuvalde. Kanlı ayak izlerimiz mi önümüzdeki yollarda duran? Bir cehennem çıkmazında mı sona erecek önümüzdeki yollar? 1 Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler. kolumuzu uzunlaştırdığımızdan beri bir lobut boyu ve taşı yonttuğumuzdan beri yıkan da. yüreğimizin. bu yaşanası dünyada.

Yeller eser yerinde. Kırematoryum. çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın. çocuklar ölebilir yarın. Yok olan şehirlere şiirler yazılmayacak. çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında arkalarında bir avuç kül bile değil. . Beş şehir vardı. Yüz şehir vardı. arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan. Yeller eser yerinde. Bir deniz görüyorum ölü balıklarla örtülü bir deniz. Negatif resimcikler boşluğun karanlığında. kırematoryum. 2 Bir şehir vardı. Negatif resimcikler boşluğun karanlığında. kırematoryum.hem de ne sıtmadan. ne kuşpalazından. düşerek de değil kuyulara filân. yaşanmamış günlerimiz çocukların avuçlarıyla birlikte yok olan. Yeller eser yerinde.

Odan sıcak. ne karlı ağaçlar. Ölülere ağlanmayacak. ağaçlar karlı. Batıya götürmeyin beni. Adamlar paltolu. ölmek istemiyorum. Güneye götürmeyin beni. ölmek istemiyorum. Pencerende bir sokak bulvarlı.. .. Ölmek istemiyorum. ne paltolu adamlar. ölülere ağlayacak gözler kalmayacak ki... ne bulvarlı sokak.şair kalmayacak ki. Negatif resimcikler dalların altındaki yok olmuş olan dalların altındaki. Ak yastıkta üzüm karası saçlar.. ne ak yastıkta üzüm karası saçlar. Eller kalmayacak. Yok olmuş olan dalların üstünden o bulutlardır geçen. Penceren kalmayacak. Kuzeye götürmeyin beni..

erkek. saman damlarımızla iki milyardan artığız. hastalık kederi. Hürriyet hepimize yetmiyor. O bulutlardır geçen yok olmuş olan dalların üstünden. çoluk çocuk. kitap da yetmiyor.Ölmek istemiyorum. ama keder dilediğin kadar. kadın. 3 Tahta. kocalmak kederinden . Ölmek istemiyorum. ayrılık kederi. ölmek istemiyorum. Doğuya götürmeyin beni. Hürriyet hepimize yetebilir ve sevda kederi. teneke. Ekmek hepimize yetmiyor.. götürün bir yerlere. beton. toprak. yorgunluk da göz alabildiğine.. Bırakmayın beni burda.

gayrısı aşmayabilir eşiğimizi. Kitap hepimize yetebilir. Ormanlarınki kadar uzun olabilir ömrümüz. Yeter ki bırakmayalım, yaşanmamış günlerimiz yok olmasın çocukların avuçlarıyla birlikte, boşluğun karanlığına çıkmasın negatif resimcikler, yeter ki ekmek ve hürriyet yolunda dövüşebilmek için yaşayabilelim.

Çağırı

Tanrı ellerimizdir, Tanrı yüreğimiz, aklımız, her yerde var olan Tanrı, toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve pılastikte ve bestecisi sayılarda ve satırlarda ulu uyumların.

Đnsanlar sizi çağırıyorum : kitaplar, ağaçlar ve balıklar için, buğday tanesi, pirinç tanesi ve güneşli sokaklar için, üzüm karası, saman sarısı saçlar ve çocuklar için.

Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler,

günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların, çocukların avuçlarında yeşerecekler.

22.11.962

NĐKBĐNLĐK

Güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler göre-ceğiz... Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar, ışıklı maviliklere süre-ceğiz... Açtık mıydı hele bir son vitesi, adedi devir. Motorun sesi. Uuuuuuuy! çocuklar kim bilir ne harikûlâdedir

160 kilometre giderken öpüşmesi...

Hani şimdi bize cumaları, pazarları çiçekli bahçeler vardır, yalnız cumaları yalnız pazarları.. Hani şimdi biz bir peri masalı dinler gibi seyrederiz ışıklı caddelerde mağazaları, hani bunlar 77 katlı yekpare camdan mağazalardır. Hani şimdi biz haykırırız Cevap: açılır kara kaplı kitap: zindan.. Kayış kapar kolumuzu kırılan kemik kan. Hani şimdi bizim soframıza haftada bir et gelir. Ve çocuklarımız işten eve sapsarı iskelet gelir..

Hani şimdi biz.. Đnanın: güzel günler göreceğiz çocuklar güneşli günler göre-ceğiz. Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar, ışıklı maviliklere süre-ceğiz.....

1930

NĐYAZALANT SÖMÜRGESĐ

Afrika, Niyazalant sömürgesi. Saat sabahın dördü. Dipçikler kapıları dövdü ve işte fotoğraf : Zenci kardeşlerim bir don bir gömlek ve ayakları çıplak ve pembe avuçlu elleri kıvırcık başlarının üzerinde

dizilmişler duvar diplerinde.

Tıpkı bizim gibi, bizim de dipçikle dövüldü kapılarımız, bizim de ellerimiz havada, ayaklarımız çıplak, ama bizde de bize bağlı duvar diplerinde esir kalıp kalmamak.

1962

O VE AKSAKALLILAR

Yeşil selviler, beyaz mezar taşları ve elyazma kitaplar vardı manzarada. Gün akşama yakındı ve durgundu.

Bir yemiş sofrasının başında bağdaş kurmuş gibi oturmuşlardı etrafına ibret aynasının. Aksakalları bilgin, gözleri genç, elleri yorgundu, ilhamlı, vahim ve dalgındılar. O, birdenbire meclise geldi dedi : «— Đbret aynasından bakıp

çubuklarını yakıp şerh ü izah edenler. Değişmekte olanı görüp içine girip değiştirmektir hüner. Ve sanmayın ki değişen başı boş bir oktur, kanunu ve nizamı yoktur. Ben, bilip bildiririm ki : Rab ve kitap ve saçı rüzgârda uçan «kahraman» değil, (karanlık orman, tuzlanmamış deri, budaklı lobut ve taş baltadan beri) Onlar'dır büyük macerayı yapan. Onlar ki toprakta karınca suda balık havada kuş kadar çokturlar.

Korkak, cesur cahil, hakîm ve çocukturlar. Ve kahreden yaratan ki Onlar'dır, şarkılarımda yalnız Onlar'ın maceraları vardır...»

ONUN DOĞUŞU VE DEMĐRHANE BACASI

Demirhane bacası ki yağmurda ümitsiz ve müntekim dururdu. Ve rüzgâr ki kendini kaldırıp kaldırıp demirhane bacasına vururdu. Ve siyah bir yelken gibi gece rüzgârdayken, sahip değilken ağaçlar dallarına, kuşlar kanatlarına, ve çekerken karanlıktan yıldırımları toprak, insanlar ve âletler bırakıp kaldırımları derin uykulardayken bir zemin katında bir çocuk doğdu. Yıldızlar teker teker deste deste yandılar. Yıldızlar, onun çocuk gözleri gibi aydınlık ferah veren

kerim olandılar... Demirhane bacası ışıyıp gülümsedi, dedi :

« — Zemin katında doğan bil ki o dur. Rehber ve delil ki o dur. Fikri derin, şefkati gani, gazabı yamandır, âletsizlerin oğlu, âletsizlere âlet verecek olandır. O, onların içinde, onların önünde o, matem gecesinde, kavga yerinde, bayram gününde o. Ve o her yanından ana kucağı gibi saracaktır onları. Ona ram olacak dört kadim unsur : âteş ve toprak, rüzgâr ve yağmur. Ve körler hikâyesinin son babını o, tekmil ettirecektir. Yazacaktır insanoğlu öz kitabını bilerek isteyerek.»

Sustu demirhane bacası. Söküyor şafak.

ORKESTRA

Bana bak! Hey! Avanak! Elinden o zırıltıyı bıraksana! Sana, üç telinde üç sıska bülbül öten üç telli saz yaramaz!

Bana bak! Hey! Avanak! Üç telinde üç sıska bülbül öten üç telli saz dağlarla dalgalarla kütleleri ileri atlatamaz!

Üç telli saz yatağını değiştirmek isteyen nehirlerden:köylerden, şehirlerden aldığı hızla, milyonlarla ağzı bir tek ağızla güldüremez! Ağlatamaz! hey! hey! üç telli sazın üç telinde öten üç sıska bülbül öldü acından. Onu attım köşeye! hey! hey! üç telli sazın ağacından deli tiryakilere içi afyon lüleli bir çubuk yaptılar!

Hey! Hey! Dağlarla dalgalarla, dağ gibi dalgalarla dalga gibi dağ-lar-la başladı orkestram! Hey! Hey! Ağır sesli çekiçler sağır örslerin kulağına Hay-kır-dı!. Sabanlar güleşiyor tarlalarla, tarlalarla! Coştu çalgıcı başı, esiyor orkestram dağlarla dalgalarla, dağ gibi dalgalarla, dalga gibi dağ-lar-la.

1921

OTOBĐYOGRAFĐ 1902'de doğdum doğduğum şehre dönmedim bir daha geriye dönmeyi sevmem üç yaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim on dokuzumda Moskova'da komünist Üniversite öğrenciliği kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu ve on dördümden beri şairlik ederim kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir ben ayrılıkların kimi insan ezbere sayar yıldızların adını ben hasretlerin hapislerde de yattım büyük otellerde de açlık çektim açlık gırevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir otuzumda asılmamı istediler kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini verdiler de otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu .

elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum Pırağ'dan Havana'ya Lenin'i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924'de 961'de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır partimden koparmağa yeltendiler beni sökmedi yıkılan putların altında da ezilmedim 951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün 52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile aldattım kadınlarımı konuşmadım arkasından dostlarımın içtim ama akşamcı olmadım hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana başkasının hesabına utandım yalan söyledim yalan söyledim başkasını üzmemek için ama durup dururken de yalan söyledim .

bindim tirene uçağa otomobile çoğunluk binemiyor operaya gittim çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye ama kahve falıma baktırdığım oldu yazılarım otuz kırk dilde basılır Türkiye'mde Türkçemle yasak kansere yakalanmadım daha yakalanmam da şart değil başbakan filân olacağım yok meraklısı da değilim bu işin bir de harbe girmedim sığınaklara da inmedim gece yarıları yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında ama sevdalandım altmışıma yakın sözün kısası yoldaşlar bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da insanca yaşadım diyebilirim ve daha ne kadar yaşarım .

ÖLÇÜ Sevdiğin müddetçe ve sevebildiğin kadar.başımdan neler geçer daha kim bilir. 1947 . sevdiğine her şeyini verdiğin müddetçe ve verebildiğin kadar gençsin. 11 Eylül 1961 / Doğu Berlin.

hoş gelip sefalar getirdiniz. Yüzünüzde yıldızların aydınlığı başucumda durup el ele verdiniz. Buyrun. kömür küfesiyle beraber ambarın dibine. Biliyorum. Đstanbul limanında kömür yüklerken bir Đngiliz şilebine. ben uyurken hücreme pencereden girdiniz.ÖLÜME DAĐR Buyrun.. oturun dostlar hoş gelip sefalar getirdiniz. Ne tuhaf şey. oturun dostlar. hani siz ölmüştünüz kardeşim. Şilebin vinci çıkartmıştı nâşınızı ve paydostan önce yıkamıştı kıpkırmızı kanınız .. Ne ince boyunlu ilâç şişesini ne kırmızı kutuyu devirdiniz. Neden öyle yüzüme bir tuhaf bakılıyor? Osman oğlu Hâşim.

. ben sizi ölmüş zannediyordum.. Kim bilir nasıl yanmıştır canınız... merhaba. oturun. hücreme pencereden girdiniz. iki gözüm. Yüzünüzde yıldızların aydınlığı hoş gelip sefalar getirdiniz. Siz de ölmediniz miydi? Çocuklara sıtmayı ve açlığı bırakıp çok sıcak bir yaz günü yapraksız kabristana gömülmediniz miydi? Demek ölmemişsiniz? Ya siz? Muharrir Ahmet Cemil? Gözümle gördüm tabutunuzun toprağa indiğini. Ayakta durmayın. Yayalar-köylü Yakup.simsiyah başınızı. .

. yapyalnız dünyayı unutabilmek için ne kadar çok içerdiniz.... neden şaşıyorsunuz? Hiç duymadınız mıydı kardeşim.Hem galiba tabut biraz kısaydı boyunuzdan. herhangi bir şahın bir gemi ambarında bir kömür küfesiyle öldüğünü?.» Hâşim. vazgeçmemişsiniz eski huyunuzdan.. Onu bırakın Ahmet Cemil. buyrun. Günde elli kuruşu tutabilmek için.. hoş gelip sefalar getirdiniz. Ben sizi ölmüş zannediyordum.— «aynı haşmetle vurur şahı fakiri. Bir eski Acem şairi : «Ölüm âdildir» — diyor. . oturun dostlar. o ilâç şişesidir rakı şişesi değil. Başucumda durup el ele verdiniz.

» Şişeyi bırakın Ahmet Cemil... Yaşarken bir kerre olsun böyle gülmemişsinizdir..Bir eski Acem şairi : «Ölüm âdildir» — diyor. Fakat bekleyin.. Dostlar beni bırakıp. dostlar.. Bir eski Acem şairi : «Ölüm âdil. bitsin sözüm. Biliyorum. iki gözüm. Yakup... ne güzel güldünüz.. Boşuna hiddet ediyorsunuz. Bir eski Acem şairi. ölümün âdil olması için hayatın âdil olması lâzım. böyle hışımla nereye gidiyorsunuz? . diyorsunuz.

.. Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının.. . Ne güzel şey hatırlamak seni : bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin ve saçlarında vakur yumuşaklığı canımın içi Đstanbul toprağının.PĐRAYE ĐÇĐN YAZILMIŞ : SAAT 21-22 ŞĐĐRLERĐ Ne güzel şey hatırlamak seni : ölüm ve zafer haberleri içinden.... hapiste ve yaşım kırkı geçmiş iken. Đçimde ikinci bir insan gibidir seni sevmek saadeti. güneşli bir rahatlık ve etin daveti : kıpkızıl çizgilerle bölünmüş sıcak koyu bir karanlık...

...Ne güzel şey hatırlamak seni. Ve hemen fırlayarak yerimden penceremde demirlere yapışarak hürriyetin sütbeyaz maviliğine sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım. hapiste ve yaşım kırkı geçmiş iken. ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım. Ne güzel şey hatırlamak seni. Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine : bir çekmece bir yüzük.. falanca yerde söylediğin söz. kendisi değil edasındaki dünya. hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek : filânca gün.. Ne güzel şey hatırlamak seni : ölüm ve zafer haberleri içinden.. yazmak sana dair. .

Kelimelerin getirdiler seni. kahramandılar. 21 Eylül 1945 .. acıydılar. onlar : kadın ve yoldaş olan.. Kelimelerin geldiler bana. sevinçli. yüreğinden. Mahzundular. umutlu. kelimelerin insandılar.20 Eylül 1945 Bu geç vakit bu sonbahar gecesinde kelimelerinle doluyum. el gibi ağır ve yıldızlar gibi pırıl pırıl kelimeler. madde gibi ebedî. onlar : ana.. zaman gibi.. etindendiler. göz gibi çıplak. kafandan.

daha güzel günlere insanları taşır. 22 Eylül 1945 Kitap okurum : içinde sen varsın. güler senin altın gözlerinin içi.. Oturdum ekmeğimi yerim : karşımda sen oturursun..Oğlumuz hasta. babası hapiste. şarkı dinlerim : içinde sen. oğlumuz iyileşir. Đnsanlar. senin yorgun ellerinde ağır başın. çalışırım : . babası çıkar hapisten. dünyanın hali gibi halimiz.. dünyanın hali gibi halimiz..

şimdi? Belki dizinde bir kedi yavrusu var. beyaz. konuşamayız seninle. şimdi. — her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren .. ayakta mı? Kolunu kaldırmış olabilir. Belki de yürüyordur. kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi!... her yerde «hâzırı nâzır»ımsın.. 23 Eylül 1945 O şimdi ne yapıyor şu anda şimdi.karşımda sen. — hey gülüm. Sen ki. okşuyor. şu anda. adımını atmak üzredir.— O şimdi ne yapıyor. duyamayız sesini birbirimizin : sen benim sekiz yıldır dul karımsın. sokakta mı. çalışıyor mu. şimdi? Evde mi. uzanmış mı.

.— Ve ne düşünüyor beni mi? Yoksa ne bileyim fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi? Yahut.sevgili. Ve sana söylemek istediğim en güzel söz : henüz söylememiş olduğum sözdür. 24 Eylül 1945 En güzel deniz : henüz gidilmemiş olanıdır. şimdi.. canımın içi ayaklar!.. En güzel günlerimiz : henüz yaşamadıklarımız. .. şimdi?.. şu anda. insanların çoğunun neden böyle bedbaht olduğunu mu? O şimdi ne düşünüyor. En güzel çocuk : henüz büyümedi..

Bu sefer hapislik uzun sürdü biraz : 8 yıl. bizi hapse attılar : beni duvarların içinde. yaşamak : seni sevmek gibi ciddî bir iştir.. nerdeyse koğuşların kapıları kapanır. .. seni duvarların dışında. sevgilim...25 Eylül 1945 Saat 21. 26 Eylül 1945 Bizi esir ettiler. Meydan yerinde kampana vurdu. Yaşamak : ümitli bir iştir. Ufak iş bizimkisi.

namuslu.. Đnsanların birçoğu bu hale düşürülmüş. çalışkan.... 30 Eylül 1945 Seni düşünmek güzel şey ümitli şey dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey.. 1 Ekim 1945 Dağın üstünde : .. Fakat artık ümit yetmiyor bana. ben artık şarkı dinlemek değil şarkı söylemek istiyorum. iyi insanlar ve seni sevdiğim kadar sevilmeye lâyık. bilmeyerek hapisaneyi insanın kendi içinde taşıması.Asıl en kötüsü : bilerek.

Birazdan açar kırmızı kırmızı : gecesefaları birazdan açar kırmızı kırmızı.. Bugün de : sensiz. Ağaçta kuşlar cıvıldaşır : kanatlar uçmak ister. yani yarı yarıya dünyasız geçti bugün de. cesur kanatlar vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımızı.. 2 Ekim 1945 Rüzgâr akar gider. aynı kiraz dalı bir kere bile sallanmaz aynı rüzgârla.. Taşır havamızda sessiz.akşam güneşiyle yüklü olan bir bulut var dağın üstünde. Biliyorum henüz bitmedi .. dost ve sevgili olsun hayat. Ben seni isterim : senin gibi güzel. Kapı kapalı : zorlayıp açmak ister.

... 5 Ekim 1945 Đkimiz de biliyoruz.. yorgunluğu ölesiye ve birbirimizden ayrı düşmeyi..sefaletin ziyafeti. sevgilim. Bitecek fakat. . öğrettiler : aç kalmayı. Đkimiz de biliyoruz. öğretebiliriz : dövüşmeyi insanlarımız için ve her gün biraz daha candan biraz daha iyi sevmeyi. sevgilim.. Henüz öldürmek zorunda bırakılmadık ve öldürülmek işi geçmedi başımızdan. üşümeyi.

Benim bağırasım gelir : — «P î r â y e . . P î r â y e !.. ağır...» — diye. Buruşuyor hâlâ gelmeyen mektup avucumda. duruyor olduğu gibi tank paletlerinin izleri. Dolaşmak tehlikeli hâlâ geceleyin açık denizleri.6 Ekim 1945 Bulutlar geçiyor : haberlerle yüklü.. 7 Ekim 1945 Đnsan çığlıkları geçti geceleyin açık denizleri rüzgâr-larla.. Altı yıldır sürülmedi bu tarla. Tank paletlerinin izleri kapanır bu kış karla. Yürek kirpiklerin ucunda uzayıp giden toprak uğurlanır..

nâlet. gözümün nuru. Bir bakıyorsun ki ana avrat söver gibi. aksi. Çekilmez bir adam oldum yine : .. gözümün nuru. 8 Ekim 1945 Çekilmez bir adam oldum yine : uykusuz. azgın bir hayvanı döver gibi bugün çalışıyorum. Fakat Ezrailin sofrasından dönenler döndüler verilmiş kararlarla. Ve beni çileden çıkartıyor büsbütün kendime karşı duyduğum nefret ve merhamet. sonra bir de bakıyorsun ki ağzımda sönük bir cıgara gibi tembel bir türkü sabahtan akşama kadar sırtüstü yatıyorum ertesi gün.Ah... yine yalan söylüyor antenler : alın teri tacirleri kapatabilsin diye defteri yüzde yüz kârla..

Havada fısıltısı başsızlığın ve sonsuzluğun. Yine her seferki gibi haksızım. kocaman. Bir şeyler soruyormuşun.uykusuz. sesini duymuyorum ama. 9 Ekim 1945 Dün gece rüyama girdin : dizimin dibinde oturuyormuşun.. Fakat elimde değil seni kıskanıyorum beni affet. olması da imkânsız.. Kırmızı kafesinde. Sebep yok. . Gecenin içinde bir yerlerde aydınlık bir haber gibi saat çalıyor. kanaryamın : «Memo»mun türküsü. sarı gözlerini bana çevirdin. aksi. Bu yaptığım iş ayıp rezalet. Islak dudakların kapanıp açılıyor. Başını kaldırdın. nâlet.

. Düşünüyorum : yoksa senin miydi bütün o sesler? 10 Ekim 1945 Gözlerine bakarken güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma. Kahrederek uyandım. . Yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum. ekinlerin içinde kayboluyorum... durup dinlenmeden değişen ebedî madde gibi gözlerin : sırrını her gün bir parça veren fakat hiçbir zaman büsbütün teslim olmayacak olan. Kitabın üstünde uyuyakalmışım meğer. Senin ıslak dudakların hep öyle açılıp kapanıyor sesini duymuyorum ama....sürülmüş bir tarlada toprağı itip yükselen tohumların çıtırdısı ve bir kalabalığın haklı ve muzaffer uğultusu geliyor kulağıma. bir buğday tarlasında.

işte geldik gidiyoruz şen olasın Halep şehri.» 27 Ekim 1945 . Đçimiz rahat. devam ediyor hayat.. gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk.. çalıştık gücümüzün yettiği kadar seni bahtiyar kılalım diye. gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi. Devam ediyor bahtiyarlığa doğru gidişin. sevgilim.18 Ekim 1945 Kale kapısından çıkarken ölümle buluşmak üzre. son defa dönüp baktığımızda şehre. şu sözleri söyleyebileceğiz : «— Pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü.

. yaş kemâlini buldu. Sevgilim.... . Bir elmanın yarısı biz yarısı insanlarımız..Bir elmanın yarısı biz yarısı bu koskoca dünya.. Bir elmanın yarısı sen yarısı ben ikimiz. Ama biz hâlâ güneşin altında el ele yalnayak koşan hayran gözlü çocuklarız. denizlerde uğultular ve işte dolgun bulutları ve akıllı toprağıyla sonbahar. 28 Ekim 1945 Itır saksısında artan koku. Bana öyle gelir ki belki bin yıllık bir ömrün macerası geçti başımızdan.

. sevgilim. bu bahiste geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı. Değmez.. Sevgilim... Islak saçlarını güneşte kurut : olgun meyvelerin baygınlığıyla pırıldasın nemli. mevsim sonbahar. ağır kızıltılar.5 Kasım 1945 Çiçekli badem ağaçlarını unut. 8 Kasım 1945 Uzaktaki şehrimin damları üzerinden ve Marmara denizinin dibinden geçip sonbahar topraklarını aşarak olgun ve ıslak .

telefon simsiyah kapandı.. Ve biz yine bir kış daha geçireceğiz : büyük öfkemizin içinde ve mukaddes ümidimizin ateşinde ısınarak... Havayı dinliyorum : nabız yavaşladı. nerdeyse girecek gebe-uykularına toprak. üç dakikalık bir zamandı. Đpekböceği tohumları kışlaklarına gitti gidecek. sonbahar bitti bitecek.. Bu. 12 Kasım 1945 Damardan boşanan kan gibi ılık ve uğultulu son lodoslar esmeye başladı. zirvede kar ve Kirezli-yaylada şahane ve şipşirin yatmış uykudadır kırmızı kestane yapraklarının üstünde ayılar. Uludağda.geldi sesin. . Sonra. Ovada kavaklar soyunuyor.

.. — diyorlar... senin hayalin gibi gözlerimde taşıdığım şehir. — diyorlar. sevgilim.. torbamın içinde götürdüğüm ve evlât acısı gibi yüreğimde.13 Kasım 1945 Tarif kabul etmez. .... Kara haberler geliyor uzaktaki şehrimden : namuslu. sinema localarında. — Đstanbulun sefaleti. senin mekânın olan ve nereye sürülsem.. milleti... — diyorlar.. — yangın yerlerinde. hangi hapiste yatsam sırtımda. — kırıp geçirdi açlık.... — diyorlar. verem illeti. çalışkan. . . Şu kadarcık kız çocuklarını. — diz boyu. fakir insanların şehri — sahici Đstanbulum..

. tohum saçılıyor. böyle bir günde yılgın ve kederli değil. bir yandan bahar fidelerine yer açılıyor. 1945 yılı Aralık ayının dördü Đlk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan.. Ve zeytin devşirilmekte. giyin.. Bense hasretinle dolu ve büyük yolculukların sabırsızlığıyla yüklü yatıyorum demirli bir şilep gibi Bursada. öpülesi çizgilerle kırışık beyaz. Bir yandan kışa girilmekte.20 Kasım 1945 Saksılarda hâlâ tek tük karanfil bulunursa da ovada güz nadasları yapıldı çoktan. kaldır.. kuşan.. geniş alnını. benze bahar ağaçlarına. Hapisten mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına.

tekneyi kayaların üstüne atacak. ferah ve ümitli bir âlem kuracağız Pirâyem.. taş çatlasa batacak.. böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı Nâzım Hikmetin kadını. akar suyun.. . meyve çağında ağacın. Ve senin alnın gibi hür.ne münasebet. bu korsan gemisi batacaktır. 5 Aralık 1945 Delindi sintine. Yıldız-poyrazdır esen.. 6 Aralık 1945 Onlar ümidin düşmanıdır. esirler parçalamakta pırangaları. sevgilim. Bu dünya.

. Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına : — çürüyen diş. vatan ki bu insanların evidir. Ve elbette ki. sana düşman. düşünen insana düşman. fakir-köylü Hatçe kadına. dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla bu güzelim memlekette hürriyet. sevgilim.. sevgilim. dökülen et —. 7 Aralık 1945 Bursada havlucu Recebe. ırgat Süleymana düşman. elbet. bana düşman.serpilip gelişen hayatın düşmanı.... dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya. Karabük fabrikasında tesviyeci Hasana düşman. bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler. onlar vatana düşman.

yeni bir huy edindim hapiste : seni sevdiğim kadar değilse de .. Havada serin havada is kokusu gibi bir şey : havada kar kokusu var. «— Ata binmesini de bilmezsin..diyeceksin ama şakayı bırak ve kıskanma.. Ve dağlar dumana batık kurşunî. Tamam. dörtnala sürmek dağlara doğru atı.12 Aralık 1945 Ağaçlar ovada son bir gayretle pırıldamakta : pul pul altın bakır tunç ve tahta... sırılsıklam. Öküzlerin ayakları yaş toprağa gömülüyor yumuşacık.» —.. Şimdi dışarda olmak. Yaban kazları hızla gelip geçti demin herhal Đznik gölüne gidiyorlar. sonbahar belki bugün bitti artık.

13 Aralık 1945 Gece kar birdenbire bastırmış. Bembeyaz dallardan dağılan kargalarla başladı sabah.. değişti mevsim çekişen gelişmelerden sonra bir sıçramakla.. Sevgilim. 14 Aralık 1945 Hay aksi lânet. fena bastırdı kış. ..hemen hemen ona yakın seviyorum tabiatı.. Ve karın altında mağrur hamarat sürüp gidiyor hayat. Göz alabildiğine Bursa ovasında kış : başsızlık ve sonsuzluk geliyor akla.... Ve ikiniz de uzaktasınız..

memleketimizde ve şehrimizde bu işte de çoğunluk bizde. Yarı aç. yarı tok üşümek : dünyada.. heyûlâ filân değil. Evde de satılacak bir şey kalmamıştır.. Gece erkenden yatağa gir. .Sen ve namuslu Đstanbulum ne haldesiniz kim bilir? Kömürün var mı? Odun alabildin mi? Camların kıyısına gazete kâadı yapıştır. uçsuz bucaksız ve yaratılmadı. ressamı illetî-ûlâ filân değil. RUBAĐLER BĐRĐNCĐ BÖLÜM 1 Bir gerçek âlemdi gördüğün ey Celâleddin.

4 Muşambanın üstüne resmini bir kerecik çizdim ama . 3 Sevgilimin hayâli dile geldi aynanın üzerinde : «— O yok. ne ondan ayrı bir sırrın kemâlidir.» — dedi bana günün birinde. Ve aslından en uzak ve aslına en yakın hayâl bana ışığı vuran yârimin cemâlidir. düştü parçalandı ayna.Ve senin kızgın etinden kalan rubailerin en muhteşemi : «Suret hemi zıllest.» filân diye başlayan değil... ben varım.... Vurdum... ruhum onun. 2 Ruhum ne ondan önce vardı. kayboldu hayâl ve lâkin çok şükür sevgilim duruyor yerli yerinde.. o dışımdaki âlemin bende akseden hayâlidir.

kâinat gibi gerçek dudaklardır. Halbuki sen orda. 5 Sarılıp yatmak mümkün değil bende senden kalan hayâle. ister gözlerimde : «körler onları görmese de. kocaman gözlerin gerçekten var ve âsi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki dokunamıyorum bile. fakat ne tuhaf şey hayâlin onda daha çok kalacak benden uzun ömürlüdür muşamba.» — dedi.. bu yasemin kokusu... bu mehtaplı gece . «Bu ıtır senin icâdın değil.» — dedi. 6 Öptü beni : «— Bunlar. saçlarımdan uçan bahardır. bu nemli toprak.» — dedi..günde bin kere resmin çıktı bende tepemden tırnağıma. şehrimde gerçekten varsın etinle kemiğinle ve balından mahrum edildiğim kırmızı ağzın. 7 Bu bahçe.. «Đster gökyüzünde seyret.. yıldızlar vardır.

.. konuşmayan.. 8 «— Paydos. 10 .pırıldamakta devâmedecek ben basıp gidince de..» Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak : görmeyen.. çünkü o ben gelmeden.. — «gülmek... ağlamak bitti çocuğum.. güzelim dünya elvedâ. düşünmeyen hayat. 9 Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha. ve merhaba kâinat.» — diyecek bize bir gün tabiat anamız. ben geldikten sonra da bana bağlı olmadan vardı ve bende bu aslın sureti çıktı sadece..

. ergo sum»1 değil bu haşmetli ailede varız da düşünebilmekteyiz. gözlerin toprak olacak yarın.. sevgilim... Gözlerin. bal başka petekleri doldurmakta devâmedecek. sevgilim. . veba mikrobu ve yıldız hep hısım akrabayız. demek ki varım. otomobil. «Cotigo. 11 Ne nurdan ne çamurdan.Balla dolu petek yani gözlerin güneşle dolu.. kedisi ve kedinin boynundaki boncuk yuğrumlarındaki farkla hepsi aynı hamurdan.. Ve ey güneş gözlü sevgilim. 12 Lahana. 1 Düşünüyorum...

» — dedi. yırtık pabuçlu adam : «— Ben.13 Aramızda sadece bir derece farkı var... ben elleri olan. «şaraba değil.» 2 . ĐKĐNCĐ BÖLÜM 1 «— Şarapla doldur tasını.» — dedi Hayyam. Baktı ona gül bahçesinin yanından geçen uzun burunlu. tasın toprakla dolmadan. işte böyle kanaryam. sen kanatları olan.. bu nimetleri yıldızlarından çok olan dünyada açım. düşünemeyen kuşsun. ekmek almaya bile yetmiyor param. düşünebilen adam..

3 Ömür gelip geçiyor.. Bu tatlı keder doğduk doğalı nasibolmadı bize : bir kenar mahallede.. vakti ganimet bil uyanılmaz uykulara varmadan : yâkut şarabı billûr kadehe doldur...Ölümü. ömrün kısalığını tatlı bir kederle düşünerek şarap içmek lâle bahçesinde. simsiyah bir evde.. zemin katında... seher vaktidir ey delikanlı uyan. 5 ... gecikmeyi affetmeyen fabrikanın canavar düdüğüydü uğuldayan. 4 Geçmiş günün hasretini çekmem — yalnız bir yaz gecesi bir yana — ve gözümün son mavi pırıltısı bile gelecek günün müjdesini verecek sana. ayın altında. buz gibi odasında uyandı delikanlı.. Perdesiz.

. tepeden tırnağa kavga. Türk şairi komünist Nâzım Hikmet ben. gonga tam şafak vakti vurulacak. Ya hiç yokmuşsun gibi unutulursun . ya düşman. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM 1 Đnsan ya hayrandır sana. ben. spiker. bir insan. hasret ve ümitten ibâret ben. 6 Ben. konuştum. sesim bir tohum gibi ağır ve çıplak : — Kalbimin saat ayarını veriyorum. tepeden tırnağa iman..Ben.

tortusu dibe çöken bir su gibi duruldu. sanki seninle yüz yüze geldim birdenbire : . Sevgilim. berraklaştı ortalık.ya bir dakka bile çıkmazsın akıldan. Kim bilir felek ayırmasaydı bizi birbirimizden belki bu kadar yakın olmazdık birbirimize. karlı bir çam ormanında nefes almanın bahtiyarlığına benzer seni sevmek.. Ey benim sevgilim.... 3 Kim bilir belki bu kadar sevmezdik birbirimizi uzaktan seyredemeseydik ruhunu birbirimizin. 4 Gün iyiden iyiye ışıdı artık. 2 Çürüksüz ve cam gibi berrak bir kış günü sımsıkı etini dişlemek sıhhatli.. beyaz bir elmanın..

Đnsanoğlunun ömrü belki lüzumundan fazla kısa belki lüzumundan fazla uzun... BĐR MEYHANEDE BĐR HAPĐSANE MUKAYYĐDĐ «— Yanarak. .aydınlık.. yanarak parmakları şerrârelerden insan yüreklerine dokundu bu elleri yirmi beş senedir yani bir rubu asır hapisane kaleminde mukayyit kulunuzun. alabildiğine aydınlık... ŞABAN OĞLU SELĐM ĐLE KĐTABI I ĐSTANBUL'DA.. BALIKPAZARI'NDA.

"Ağlamaktan. . Meyhanenin camlarına yağmur yağıyor. Bir tek daha içelim.... ağlamaktan yine zehroldu şarabım bu gece... Zifiri karanlık Balıkpazarı. Hiç adam asılırken gördünüz mü? Yarın bir tane asacağız. «— Ruhum.Bir tek daha içelim." Muallim Naci merhum..... Bu hâyı huy bu hâyı huy neden? Ve insanlar neden dolayı şu tabakta yatan uskumru gibi mahzun? Kıyamet günü bir suali var Ezraile hapisane kaleminde mukayyit kulunuzun......"» Kalktı Bebek tramvayı Eminönü'nden... şafakla şafakla beraber. "havâda yaprağa döndürdü rûzigâaar beni.

bunu Sultanahmet'te. Akıntı götürmüş çuvalları bulamadılar.Abdülhamid atardı Tıbbiye talebesini Sarayburnu'ndan.. Çok adam çok adam asıldı Hürriyette...» II ŞABAN OĞLU SELĐM Beykoz'un cam fabrikası .... "Âdemin âdemin canlar katar âbuhavâsı cânına." demiş.... Đstanbul şehrinin yoktur menendi. Eskiden köprü başında asarlardı.... demiş şair Nedim Efendi. Bir tek daha içelim. Yağmur dinmezse ıslanacak...

Selim daima büyük bir sırrı çözmek bir şeyler anlamak ister gibi bakar adama. Severdi pencere camlarını.moderen fabrikadır. Ustabaşı değildi Selim büyük ustaların hünerini almıştı ama. Pencere camlarını biraz dalgalı çıkarır.. likör kadehlerine düşmandı. kesme likör kadehleri harikadır. sevdiklerini hilesiz sevdi Selim.. III KUZGUNCUK . severdi lamba şişelerini. karafakileri sever. Onun elinden çıkan cama gözlerin kapalı ayna dökebilirsin.. Đnandıklarına katıksız inandı. biraz çarpıksa da su bardakları..

Mebrure Hanım .. Güneşte tavana suların ışıltısı vurur.. Kırmızı yazmalar kururdu yandaki boş arsada. karyola. Denize nazırdı pencereleri..Beykoz'da oturmalı Beykoz'da çalışan adam. Đskemle.. Aynada bir kartpostal : bir manzara Nis şehrinden... Selim'in odası havadardı. konsol. karanlık şilepler geçerdi geceleri insanı olduğu yerde eli böğründe bırakarak. Fakat Kuzguncuk şirin yerdir ve gayet nefis yapar gül reçelini pansiyoncu Madam ve kızı Raşel.. Yalıda bir tavus kuşu bir de Mebrure Hanım vardı. Sağda Cevdet Paşa yalısı..

Çok ihtiyardı ve mavi gözleri kördü.. Tentene işlerdi Mebrure Hanım. kanber tayı olmalı Şah Đsmail'in . Uyanır bir beyaz güle başlar.. kitap.. Beykoz'da oturmalı Beykoz'da çalışan adam.. perdeyi kaldırmalıdır.. Fakat Kuzguncuk şirin yerdir Ve kırmızı yazmalar kuruyan boş arsadan dünyayı zapta gidecek olan pulsuz balıklar gibi çıplak çocukların her akşam dinlerdi çığlıklarını Selim. Merhum Cevdet Paşa yalısında Mebrure Hanımı unutmuşlardı. IV KĐTAP «Kitap rüzgâr olmalı.. uyurken dağıtırdı gülünü.tafta entariler giyerdi.

. pul pul karışıp yıldızlara boş ve yorgun akıyor suyun üstünde. V SON VAPUR Kalktı son vapur iskeleden..seni sırtına alıp devlerin üstüne saldırmalıdır. «64» numara.» Böyle bir kitap buldu Selim : Kara kara yazılar beyaz kâat üstünde. Bir duvar yıkılacak bir bahçeye ineceksin.. Büyücek bir el kadar kırk yapraklı bir kitap... .. Onları mutlaka yeneceksin... Devler kale kapısında devler yedi başlı ve simsiyah dururlar.

ateş gibi elin. Sen ki topraksın seni sevmeyi bilmeli. . Sendedir rüzgârların gibi geçen ömrümüz.. sendedir... Aynada : Raşel'in kolu Selim'in eli ve son vapurun yolu. Demirimiz ve kömürümüz sendedir..Gece seslerle dolu.. VI YĐRMĐ BĐRĐNCĐ YAPRAK «Toprağın ismiyle başlarız söze. karanlık gözleri ve kırmızı saçları vardı Raşel'in.» Eli beyazdı.. «— Selim... Sendedir ekinimizin tohumu ve yapılarımızın temeli.

ve Şaban oğlu Selim şarkı söylüyor. Laz fırıncı dükkânını kapatmış.» Bu.. durup dinlenmeden değişirsin.. yirmi birinci yapraktır. Çocukları var : şu kadar. şu kadar. Sen su damlalarında halkeyledin bizi. ve Doktor Moiz dün vurdu kendini. Biz seni değiştirip değiştirmedeyiz kendi kendimizi.Sen ki topraksın. Ve Selim.. VII RAŞEL'ĐN RÜYASI «— Hasan Ustayı çıkarmışlar işinden. Hürriyetin ilk şarkısı anlamaktır.. Selim kapattı kitabı. .....

. . tırnaklarında kan omuzlarında altın çuvalları rap. ateşle.. çağırdılar yedi kat yerin altından mezarlarını kazacak olanları. Selim kapattı kitabı. korkulu rüyalar görüyorum : Şişman adamlar. Raşel'im..Seni dinledim dinleyeli. kolları alabildiğine uzun. Selim.» VIII KIRKINCI YAPRAK «Gelirken dünyaya kanla. rap..» Bu kırkıncı yapraktır. yürüyorlar. ne çok insan öldürüyorlar. Ne çok insan öldürüyorlar. bizimdir. Selim.... Anladığını anlatmayan alçaktır....» «— Korkma günler bizimdir.

... Mevcut : 727. ben yazarken . onu da kaydedelim : 1328.. Bugün de geçirdik vakti keraheti. IX ĐSTANBUL'DA. Kadınlar hariç. Bu meyanda : gümrük ihtilâsı. Bir misafir daha var. Mirim. eroin şebekesi ve Topkapı cinayeti geldiler. 1328 doğumlu Şaban oğlu. ve Şaban oğlu Selim. HAPĐSANEDE HAPĐSANE MUKAYYĐDĐ «— Bugün bir hayli yolcu aldık.Ve Selim...

. bu hâyı huy. Esbabını bilirim... bu hâyı huy neden bu beldede? Ey Fuzuli nerdesin? Nerdesin Galip Dede? Ey Nedim... 1328 1328 doğumlu Şaban oğlu Şaban oğlu Selim.. "Âdemin âdemin canlar katar âbuhavâsı cânına...... demiş şair Nedim Efendi.." demiş.. Đstanbul şehrinin yoktur menendi...sen pencereden bir nazar et : böyle akşam ışığında durur durur taştan değil renkli camlardan yapılmış gibi Sultanahmet.» . . Ayaklarının üstüne basamıyor ve sol gözü kan içinde.. Mirim.

..ŞAĐR Şairim şimşek şekillerini şiirlerimin caddelerde ıslık çalarak kazırım duvarlara. elbette gördü iki ayaklıların ikiye ayrıldığını.. Şairim . Sen benim hangisinden olduğumu anlamak istiyorsan cebime sok kafanı: orda aydınlığı okuyan kara ekmek sana doğruyu söyler. 100 metreden çiftleşen iki sineği seçebilen iki gözüm.

şiirden anlarım. Bana mahsustur bu vuruş futbol potinlerim . Fenerbahçenin forvetleri mahallede kaydırak oynıyan birer piç kurusuyken ben en ağır hafbekleri yere vururdum. Şairim bir yıl yağan yağmur kadar şiir yazdım.. Fulbolda eski kurdum. Santırdan alınca pası çakarım Hooooooooooooooooooooooooop! 5 numro top açık ağzından girer golkipin karnına. en sevdiğim gazel Anti Düringidir Engelsin. Futbolda eski kurdum. Fakat asıl şaheserime başlamak için Hafızı Kapital olmayı bekliyorum..

. 1923 SALKIMSÖĞÜT Akıyordu su gösterip aynasında söğüt ağaçlarını. şairiz dedik ya be arkadaş.. Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını! Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere! .kurşunkalemimden öğrendi bu zanaatı! O kurşunkalemim ki 9 deliğinizden vücudunuza her tıktığı mısra işkembenizde taş. Şairiz be..

Atları rüzgâr.. beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak! Nal sesleri sönüyor perde perde. atları rüzgâr kanatlılar! Atları rüzgâr kanat... atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde! Atlılar atlılar kızıl atlılar.Birden bire kuş gibi vurulmuş gibi kanadından yaralı bir atlı yuvarlandı atından! Bağırmadı. baktı yalnız dolu gözlerle uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına! Ah ne yazık! Ne yazık ki ona dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak.. . gidenleri geri çağırmadı.

.. Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat! Akar suyun sesi dindi.. Kara suyun aynasında el bağlama! el bağlama! ağlama! 1928 SAMAN SARISI . sarktı salkımsöğütler sarı saçlarının üzerine! Ağlama salkımsöğüt.Atları. At. ağlama.. Gölgeler gölgelendi renkler silindi. Siyah örtüler indi mavi gözlerine.

Vera Tulyakova'ya derin saygılarımla I Seher vakti habersizce girdi gara ekspres kar içindeydi ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım peronda benden başka da kimseler yoktu durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri perdesi aralıktı genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada saçları saman sarısı kirpikleri mavi kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı üst ranzada uyuyanı göremedim habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini baktım arkasından üst ranzada ben uyuyorum Varşova'da Biristol Oteli'nde yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu oysa karyolam tahtaydı dardı genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada saçları saman sarısı kirpikleri mavi .

ak boynu uzundu yuvarlaktı yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu oysa karyolası tahtaydı dardı vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu oysa karyolalar tahtaydı dardı iniyorum merdivenleri dördüncü kattan asansör bozulmuş yine aynaların içinde iniyorum merdivenleri belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde kederli bir gül açıldı ağır ağır Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden şair Nikolas Gilyen Havana'ya döndü çoktan yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti yudum yudum şehirlerimizin hasretini iki şey var ancak ölümle unutulur anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına .

çıktılar önüme ansızın oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı bir mangaydılar kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri kolları kollarında gamalı haç işaretleri elleri ellerinde otomatikleri vardı omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu hattâ yakaları boyunları vardı ama başları yoktu ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler yürüdük korktukları hem de hayvanca korktukları belli gözlerinden belli diyemem başları yok ki gözleri olsun korktukları hem de hayvanca korktukları belli belli çizmelerinden korku belli mi olur çizmelerden oluyordu onlarınki korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara her sese her kıvıltıya ateş ediyorlar hattâ Şopen Sokağı'nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor ve kurşun seslerini benden başka duyan yok .

ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından sicim ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin içinde sıcak bir fırancala gibi vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına Belveder yolunda düşündüm Lehlileri kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca Belveder yolunda düşündüm Lehlileri bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı girdim büyük salona genç bir kadınla saçları saman sarısı kirpikleri mavi ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler bebekevlerindeki gibi ve sen bundan dolayı bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada ak boynun uzundu yuvarlaktı .

yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu ve işte Kırakof şehrinde Kapris Barı vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında onu oraya sen koydun bir taş kuyunun dibindeki suydu bakıyorum eğilip bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz sesleniyorum seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin cıgaranın ucunda senin ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi aklından geçenlerdeydi ayrılık benden gizlediklerinde gizlemediklerinde ayrılık rahatlığındaydı senin senin güvenindeydi bana büyük korkundaydı ayrılık birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin .

ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi diyemem tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi vardı vakıt hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize yürüdük yıldızlara değen Ortaçağ duvarlarının karanlığında vakıt hızla akıyordu geriye doğru ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu ardımızdan koşuyordu önümüze Yegelon Üniversitesi'nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dolaşıyor bozmağa çalışıyor Kopernik'in Araplardan kalma usturlabını ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında rok end rol oynuyor Katolik öğrencilerle vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz vuruyor bulutlara kızıltısı Nova Huta'nın orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borozan gece yarısını çaldı Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi şehre yaklaşan düşmanı verdi haber ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın borazan iç rahatlığıyla öldü .

ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülmenin acısını düşündüm vakıt hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir vapur iskelesi gibi arkada kaldı seher vaktı habersizce girdi gara ekspres yağmurlar içindeydi Pırağ bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı kapağını açtım içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında saçları saman sarısı kirpikleri mavi yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık yağmurlar içindeydi Pırağ sen yoksun uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada üst ranza bomboş sen yoksun yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse yitirilmiş akşamlar gibi Vıltava suyu akıyor köprülerin altından sokaklar bomboş .

bütün pencerelerde perdeler inik tıramvaylar bomboş geçiyor biletçileri vatmanları bile yok kahveler bomboş lokantalar barlar da öyle vitrinler bomboş ne kumaş ne kıristal ne et ne şarap ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu ne bir karanfil şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yalnızlıkta on kat artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için Lejyonerler Köprüsü'nden martılara ekmek atıyor gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp her lokmayı vakıtları yakalamak istiyorum parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu saçları saman sarısı kirpikleri mavi elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı üst ranzada uyuyanı göremedim ben değilim bir uyuyan varsa orda belki de üst ranza boş .

Moskova'ydı üst ranzadaki belki duman basmış Leh toprağını Birest'i de basmış iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden geçiyorlar Berlin'den beri kompartımanda bir başımayım karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim garson kız tanıdı beni iki piyesimi seyretmiş Moskova'da garda genç bir kadın beni karşıladı beli karınca belinden ince saçları saman sarısı kirpikleri mavi tuttum elinden yürüdük yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata o yıl erken gelmişti bahar o günler Çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı'nda yitirdim ansızın seni oysa ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda elinin sıcaklığını senin sonra elinin yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda sonra elini ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan ama yine de ansızın yitirdim seni asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun .

bulvarlar karlı seninkiler yok ayak izleri arasında botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde tanırım milisyonerlere sordum görmediniz mi eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz elleri gümüş şamdanlarda mumlardır milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor görmedik Đstanbul'da Sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında üç mavna gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan romorkörün kaptanına seslenemedim çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan görmedik girdim giriyorum Moskova'nın bütün sokaklarında bütün kuyruklara ve yalnız kadınlara soruyorum yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var ama onlardan .

bana ne güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz görmediniz mi saçları saman sarısı kirpikleri mavi kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman Pırağ'da aldı görmedik vakıtlarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm kopuyor ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem koşuyor önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telâştır alıyor beni tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum Bolşoy'a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin Kalamış'ta Balıkçının Meyhanesine girdim ve Sait Faik'le tatlı tatlı konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri sancılar içindeydi ve dünya güzeldi lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum görmedik çaldı geceyarısını Stırasnoy Manastırı'nın saat kulesi oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda .

oralarda on dokuz yaşıma rastladım birbirimizi birde tanıdık oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir ve Stırasnoy Alanı'na şimdi Puşkin Alanı kar yağmaya başladı üşüyorum hele ellerim ayaklarım oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri çıplak ağzında ham bir elmanın tadı dünya on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden onun başına gelecekleri bir ben biliyorum çünkü inandım onun bütün inandıklarına sevdim seveceği bütün kadınları yazdım yazacağı bütün şiirleri yattım yatacağı bütün hapislerde geçtim geçeceği bütün şehirlerden hastalandım bütün hastalıklarıyla bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri bütün yitireceklerini yitirdim .

saçları saman sarısı kirpikleri mavi kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman görmedim II On dokuz yaşım Beyazıt Meydanı'ndan geçiyor çıkıyor Kızıl Meydan'a Konkord'a iniyor Abidin'e rastlıyorum da meydanlardan konuşuyoruz evveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü Titof da dolaşıp dönecek hem de on yedi buçuk kere dolanacak ama daha bundan haberim yok meydanlarla yapılardan konuşuyoruz Abidin'le tavan arasındaki otel odamda Sen ırmağı da akıyor Notr Dam'ın iki yanından ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum Sen ırmağını rıhtımında yıldızların bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda Paris damlarının bacalarına karışmış yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz Abidin'le meydanda fırdönen Celâlettin'den konuşuyoruz .

Abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor ben renkleri yemiş gibi yerim ve Matis bir manavdır kosmos yemişleri satar bizim Abidin de öyle Avni de Levni de mikroskobun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler ve şairleri ressamları çalgıcıları onların hamlenin resmini yapıyor Abidin yüz elliye altmışın meydanlığında suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem öyle görüp öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan vakıtları tuvalinde Abidin'in Sen ırmağı da bir ay dilimi gibi genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç kere bulacağım işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir parçasını Sen ırmağına Sen Mişel Köprüsü'nden ömrümün bir parçası Mösyö Düpon'un oltasına takılacak bir sabah çiselerken aydınlık Mösyö Düpon çekip çıkaracak onu sudan Paris'in mavi suretiyle birlikte ve hiçbir şeye benzetemiyecek ömrümün bir parçasını ne balığa ne pabuç eskisine atacak onu Mösyö Düpon gerisin geriye Paris'in suretiyle birlikte suret eski yerinde kalacak. Sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük mezarlığına ırmakların .

damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım parmaklarımın ağırlığı yok parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar salına salına dönecekler başımın üstünde sağım yok solum yok yukarım aşağım yok Abidin'e söylemeli de resmini yapsın Beyazıt Meydanı'nda şehit düşenin ve Gagarin Yoldaşın ve daha adını sanını kaşını gözünü bilmediğimiz Titof Yoldaşın ve ondan sonrakilerin ve tavan arasında yatan genç kadının Küba'dan döndüm bu sabah Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin işin kolayına kaçmadan ama gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil ne de ak örtüde elmaların ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin 1961 yazı ortalarında Küba'nın resmini yapabilir misin çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstat yazık yazık Havana'da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin bir el gördüm Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısına yakın bir duvarın üstünde bir el gördüm .

ferah bir türküydü duvar el okşuyordu duvarı el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının on yedi yaşındaydı el ve Mariya'nın memelerini okşuyordu avucu nasır nasırdı ve Karayip denizi kokuyordu yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun yirmi beş yaşındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan otuz yaşındaydı el ve Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu okşuyordu duvarı sen el resimleri yaparsın Abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini Kübalı balıkçı Nikolas'ın da elini yap karakalem kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya kavuşan ve okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı balıkçı Nikolas'ın elini kocaman bir el deniz kaplumbağası bir el ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el artık bütün sevinçlere inanan bir el güneşli denizli kutsal bir el Fidel'in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp yeşerip ballanan umutların eli 1961'de Küba'da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok rahat evler gibi ağaçlar diken ellerden biri .

çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el yalansız hürriyetin eli Fidel'in sıktığı el ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kâadına hürriyet sözcüğünü yazan el hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların balkutusu bir karpuzu kesiyorlarmış gibi ve gözleri parlıyor erkeklerinin ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının akşam oluyor Paris'te Notr Dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve Paris'in bütün eski yeni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filan düşünüyorum ve anlıyorum ki bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla dökülüyor onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur. Paris'te bir kestane ağacı olacak Paris'in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası Đstanbul'dan gelip yerleşmiş Paris'e Boğaz sırtlarından .

Pırağ .Moskova . Nazım HĐKMET Tiren.hâlâ sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filân olmalı gidip elini öpmek isterdim varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabın kâadını yapanlar yazısını dizenler nakışını basanlar bu kitabı dükkânında satanlar para verip alanlar alıp da seyredenler bir de Abidin bir de ben bir de bir saman sarısı belâsı.Paris .Krakof .Havana .Moskova . başımın. Varşova .

Kuvâyi Milliye şehitleri. Kuvâyi Milliye şehitleri. siz toprak altında derin uykudayken düşmanı çağırdılar.ŞEHĐTLER Şehitler. Afyon'dakiler Dumlupınar'dakiler de elbet ve de Aydın'da. uyanın! Biz toprak üstünde derin uykulardayız. Şehitler. siz toprak altında ulu köklerimizsiniz yatarsınız al kanlar içinde. satıldık. Antep'te vurulup düşenler. kalkıp uyandırın bizi! . Sakarya'da. mezardan çıkmanın vaktidir! Şehitler. Đnönü'nde. Kuvâyi Milliye şehitleri.

mezardan çıkmanın vaktidir! 1959 SĐMAVNE KADISI OĞLU ŞEYH BEDRETTĐN DESTANI Darülfünün Đlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisi Mehemmed Şerefeddin Efendinin 1925-1341 senesinde Evkafı Đslâmiye Matbaasında basılan «Simavne Kadısı oğlu Bedreddin» isimli risalesini okuyordum. sivri sakalı.» Stilaryumdaki âdi Türk köylüsüsün vaız ve nasihatlarını bu kadar vuzuhla anlatan Cenevizlilerin sırkâtibi. tarihi kelâm müderrisinin bu altmış beşinci sayfasında diyordu ki: «O zamanlarda Đyonyen körfezi medhalinde kâin ve avam lisanında Stilaryum Karaburun tesmiye edilen dağlık bir memlekette âdi bir Türk köylüsü meydana çıktı.uyandırın bizi! Şehitler. her iki manasında da. beni güldürdü. Mezkûr köylü Türklere vaiz ve nesayihte bulunuyor ve kadınlar müstesna olmak üzere erzak. Risalenin altmış beşinci sayfasına gelmiştim. sarı uzun merasimli yüzüyle gözümün önüne geldi. Stilaryum Sakız adası karşısında kâindir. Sonra birdenbire risalenin müellifi Mehemmed . Cenevizlilere sırkâtip olarak hizmet eden Dukas. siyah kadife elbisesi. Simavne Kadısı oğlu Bedreddinin en büyük müridine. melbûsat. Kuvâyi Milliye şehitleri. mevaşi ve arâzi gibi şeylerin kâffesinin umumun mâli müştereki addedilmesini tavsiye ediyor idi. Börklüce Mustafaya «âdi» demesi.

insanlara bakıyorlar. Kapakta. Bu düdük sesleri ne zaman böyle deli bir sirayetle. kadın ve çocuk çığlıkları içinde iki ışıklı ümit sözü gibi Bedreddinle Mustafanın yüzlerini görebileceğim. dağları çok iyi görebildikleri halde onlar hep aşağıya. Bir aspirin olsa. Ve Marksla Engelsten iki cümle geldi aklıma: «Burjuva için karısı alelâde bir istihsal âletidir. Başucumdaki çiviye asılı şimendifer marka saata baktım. Ve hep böyle yalnız geceleri konuşan zincirleri birdenbire bir sabah karanlığında susarsa. belki de hiç sebepsiz. birisi soldaki pencerede. telaşlansalar ben kendimi karanlık bir gece batan bir gemide sanırım. Risalesinde Bedreddinin gayesinden bahsederken. Kulelerdeki jandarmalar yine bu gece düdüklerini daha sık. Darülfünün Đlâhiyat Fakültesi müderrisi de Bedreddinin kurunu vüstaî köylü sosyalizmi için neden düşünmesin? Đlâhiyat bakımından kadın mal değil midir? Risaleyi kapadım. kırbaç sesleri. Burjuvazi.» diyen bu tarihi kelâm müderrisini asırların üstüne remil atıp insanların zamirini keşfetmekte yedi tulâ sahibi buldum. istihsal âletlerinin içtimaileştirileceğini duyunca tabiatiyle bundan içtimaileştirilmenin kadınlara da teşmil edileceği neticesini çıkarıyor. Üçü de kollarını pencerelerin demirlerine doluyorlar. Đlk yakalanıp arkadaşlarını ele veren bu tek başına oturanmış. Bir cıgara. at kişnemeleri. Seslerini hiç işitmedim. mevâşi ve arâzi gibi şeylerin umumî mali müşterek addedilmesini tavsiye eden Börklücenin kadınları bundan istisna etmesi bizce efkârı umumiyyeye karşı ihtiyar etmiş olduğu bir takiyye ve tesettürdür. ağır kokulu bir su birikintisine benziyen havasında dolaşan sesleri dinliyorum. Üç insan. Oldukları yerden denizi. Yarısı güneşten solmuş vişne çürüğü bir kapağı var. Đkisi sağdaki pencerenin içinde oturur.» Burjuvazinin modern amele sosyalizmi için düşündüğünü. Avuçlarımın içi yanıyor. bize. hapishane bilecek ki. çok uzak yılların kılıç şakırtıları. Bir cıgara daha. durgun.Şerefeddin Efendiyi düşündüm. Üstümüzdeki koğuştan idamlık eşkıyaların zincir sesleri geliyordu. dışardaki şehrin en kalabalık meydanında göğüsleri yaftalı üç beyaz uzun gömlek sallanmıştır. «Erzak. Gündüzleri arka avluya çıkarıldığımız vakit kaç defa onların pencerelerine baktım. üstünlü esreli sülüs bir yazıyla risalenin adı bir tuğra gibi . Kafamda Bedreddin ve Börklüce Mustafa. başım böyle gözlerimi bulandıracak kadar ağrımasa. demin kapatıp çimentoya bıraktığım risale ilişti. Bütün hapishane içinde bir kerre olsun türkü söylemiyen sade onlardır. Benden başka yirmi sekiz insanı ve terli çimentosuyla koğuş uyuyor. Zira vahdeti mevcûda kail olan şeyhinin Mustafaya bunu istisna ettirecek bir dersi hususiyet vermediği muhakkaktır. Yağmurlu bir akşam kararı giyip döndüklerinden beri hep böyle sabahlara kadar demirlerini şakırdatıp dolaşıyorlar. Kendimi biraz daha zorlıyabilsem. Evrakları temyizde. Gözlerim yanıyordu amma uykum yoktu. daha keskin öttürüyorlardı. avluya. En çok cıgara içen de o. Gözüme. Đkiye geliyor. Koğuşun sıcak.

» «Çelebi Sultan Mehmet kardeşlerine galebe ile vaziyete hâkim olunca Şeyh Bedreddini Đznikte ikamete memur eylemiş idi. Aklımda Đbni Arabşahtan.» . Bu Đlâhiyat Fakültesi müderrisinin sülüs yazısından. o surette ki kalbim demir de olsa selâbetine rağmen eriyecek.» «Şeyh burada itmam etmiş olduğu Teshil mukaddemesinde ". Neşriden.yazılı. diye düşünüyorum.. Ve mükemmel asker ve teçhizat ile Aydın elinde anın başına ine. «Bu esnada müşarünileyhin halifesi Mustafanın Aydın elinde avazeyi huruç ve fesat ve ilhadı Sultan Mehemmed'in kulağına vâsıl oldu..» «Kendisinin buraya vürudu peder ve validesini ziyaret maksadile olabileceği gibi bu şehirde tasaltun etmiş olan Musa Çelebinin daveti vakıasile olmak ihtimali de vardır.." Köylü avam halkı bu nevi sözlerle kendi tarafına celp ve cezb ettikten sonra hırıstiyanlar ile dostluk tesisine çalıştı..» «Diyordu ki: "Ben senin emlâkine tasarruf edebildiğim gibi sen de benim emlâkime aynı suretle tasarruf edebilirsin. Đsfendiyara vardı. Andan gelip Ağaçdenizine girdi.» «Simavne kadısı oğlu işitti kim Börklücenin hali terakki etti.Kalbimin içindeki ateş tutuşuyor. Đdrisi Bitlisiden.» «Şeyhi Đznike serdiklerinde kethüdası Börklüce Mustafa Aydın eline vardı. Kapağın içinden sararmış sayfa yapraklarının yırtık kenarları çıkıyor." demektedir. Çelebi Sultan Mehmedin Sarohan valisi Sisman bu sahte rahibe karşı hareket ettiyse de Stilaryumun dar geçitlerinden ileriye geçmeğe muvaffak olamadı.» «Mısırdan Edirneye avdetinde ebeveynini burada berhayat bulmuş idi.. o dahi Đznikten kaçtı.» «Mustafa. dividinden ve rıhından Bedreddinimi kurtarmak lâzım. kamış kaleminden. Dukastan ve hattâ Şerefeddin Efendiden okuya okuya ezberlediğim satırlar var: «Şeyh Bedreddinin tevellüdü 770 etrafında olmak lâzım geleceğini kuvvetle tahmin etmek mümkündür.» «Mübalega cenk olundu. on bine yakın müfsit ve mülhid müritlerinden olan asker ile şehzadeye mükabeleye kıyam eylediler. Derhal Rumiyei suğra ve Amesye Padişahı olan Şehzade Sultan Muradın ismine hükmü hümayün sadır oldu ki Anadolu askerlerini cem ile mülhid Mustafanın def'ine kıyam eyliye. Ve günden güne artıyor. Andan göçtü Karaburuna vardı.. Âşıkpaşazâdeden.» «Tahsilini Mısırda ikmâl etmiş olan Şeyh Bedreddin senelerce burada kalmış ve hiç şüphesiz bu muhitte büyük bir kuvveti ilmiyeye mazhar olmuş idi. Đsfendiyardan bir gemiye binip Eflak eline geçti.

Eğildim. Ve birkaç tedbir ile orman içinde derdest edip bağladılar. Đçimde bir Anadolu türküsü dinlemek ihtiyacı var. Bundan dolayı Sultan Mehemmedin bizzat hareketi icab etti. Bana öyle geliyor ki." «Andan Simavne Kadısı oğlunu pazara iletip bir dükkân önünde berdar ettiler. Acemden henüz gelmiş bir danişmend var idi. «Sirozda Sultan Mehemmede getirdiler. Herhalde o tek başına soldaki pencerede oturandır. Durmuş. Bir nice günden sonra cünüb müritlerinden birkaçı gelip anı andan aldılar. Bayezid Paşa yine Manisaya geldi Torlak Kemali anda buldu. Penceremizin altı kayalık olacak. Yukardakilerin zincir şakırtıları biraz yavaşladı. Şimdi dahi ol diyarda müritleri vardır.» «Bu esnada Ağaçdenizindeki Bedreddinin hali terakkide idi. Yalnız birisi dolaşıyor. Mevlâna Hayder etti "şeran bunun katli helâl amma mali haramdır. Kolları yekdiğerinden ayrı olarak bir tahta üzerine çivilendikten sonra büyük bir alay ile şehirde gezdirildi. Bilumum halkın kendisiyle birleşmesine remak kalmış idi. Đnsan başını dışarı çıkaramıyor. Ve biz burada denizi ancak ufuk halinde görebiliyoruz. Mustafa bir deve üzerinde çarmıha gerildi. şimdi yolparacılar koğuşundan yine o yayla türküsünü söylemeğe başlasalar başımın ağrısı bir anda diniverecektir. Her taraftan birçok halk yanına toplandılar. Penceremizin altındaki deniz.«Bir çok kan döküldükten sonra tevfiki ilâhi ile o leşkeri ilhad mağlub oldu. zincir ve düdük seslerini kapatarak homurdanıyor. Bunlar "Dede Sultan iriş" nidalarile mütevekkilâne ölüme tevdii nefs ettiler. Fakat imkânı yok. Anı dahi anda astı. Kaç defa oraya. Dışarda rüzgâr çıktı.» Başım çatlıyacak gibi. gideceklerin giderdiler bey kullarına timar verdiler. Kendisine sadık kalan mahremanı Mustafanın gözü önünde katledildi. .» «Sağ kalanlar Ayasluğa getirildiler.» «Ahir Börklüceyi paraladılar ve on vilâyeti teftiş ettiler. denizle duvarımızın birleştiği yere bakmak istedik. Saate baktım.. Börklüceye tatbik olunan en müthiş işkenceler bile onu fikri sabitinden çeviremedi. Pencerenin demir çubukları çok dar. Sultan Mehemmed yanında olurdu. «Ve Bayezid Paşanın teklifiyle bazı kimseler Kadı Bedreddinin silki mütabaatına ve müritliğine dahil oldular. Çimentonun üstünden Mehemmed Şerefeddin Efendinin risalesini aldım. Bir cıgara daha yaktım.. Mevlâna Hayder derlerdi.

Bu ses: — Gürültü etmeksizin denizin dalgalarını aşarak senin yanında bulunuyorum. yani Börklüce Mustafanın "dervişlerinden biri" bu Giritli keşişe de böyle baş açık. Benden başka yirmi sekiz insanı ve terli çimentosuyla uyuyan koğuşu bıraktık. Penceredekine doğru yürüdüm. Hazret kahkahasını atadursun. renk. denizle duvarımızın birleştiği yerde.Benim yatağımın yanında tornacı Şefiğin yatağı vardı. Örttüm. Şimdi. Yataktan çıktım. Konuşan o: «— Cenevizlilerin sırkâtibi Dukasın yazdıklarını unuttun mu? Sakız adasında Turlut tesmiye olunan manastırda ikamet eden Giritli bir keşişten bahsettiğini hatırlamıyor musun? Ben. sağ mı. ben bu satırları yazarken Đlâhiyat Fakültesi müderrisini düşünüyorum. Börklücenin müridiyle yan yana karanlık denizin dalgalarını sessizce aşarak yılların arkasına. Yekpare libası aktı. Cenevizlilerin sırkâtibinden bir iki satır ancak okumuştum ki başımın ağrıları içinde kulağıma bir ses geldi. hem maddiyundan olduğunu iddia eder. Ben maceramı anlatayım. sultan Gıyaseddin Ebülfeth Mehemmed bin ibni Yezidülkirişçi. bilmiyorum. diyordu.bir çeşit uzunlu kısalı satırlar ve arasıra kafiyelerle tesbit etmeğe çalışacağım. Şerefeddin Efendi öldü mü. yıllarca sonra. Karısının gönderdiği gelinlik yorganı kaydı. Döndüm.» Tarihi kelâm üstadının bu sözleri söyledikten sonra atacağı ilâhi kahkakayı da duyar gibi oluyorum.. Börklücenin denizleri sessizce aşan müridiyle konuştuğundan dem vurur. Şöyle ki: . Đlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisinin altmış beşinci sayfasını açtım yine. üstüne üstlük aradan asırlar geçmiş iken. yahut sadece Çelebi Sultan Mehmet devrine gittik. Gerçekten de dediği gibiydi. diyecektir. Fakat zarar yok. ayaklarım çıplak ve yekpare bir libasa bürünmüş olarak denizin dalgalarını aşıp gelmez miydim?» Pencerenin demirleri dışında hiçbir yere tutunmasına imkân olmadan böyle boylu boyunca durup bu sözleri söyleyene baktım. hareket. Şefik bir şeyler mırıldanarak uykusunda döndü. şekil manzaralarını parça parça ve çoğunu — eski bir itiyat yüzünden —. Birdenbire kendimi o bir türlü göremediğimiz. Fakat eğer sağsa ve bu yazdıklarımı okursa benim için: «Gidi hain. Başımın ağrısı birdenbire dindi. Elimden tuttu. hem de Giritli keşiş gibi. Bu yolculukta gördüğüm ses. kayaların üstünde buldum. asırlarca geriye. Ve işte size anlatmak istediğim macera bu yolculuktur. Denizin üstündeki pencerenin arkasında birisi var.

. yollarda topraksız insanın ve insansız toprağın feryadını duyar idi. Kırık testiler susuz su başarında bıyık buran sipahiler var idi. Velhasıl hünkâr idi. bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi. gümüş ibriklerde şarap. Yolcu. timar idi. Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi. duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler. bir ölüm türküsü rüzgâr idi. Köylünün göz nuru zeamet alın teri timar idi. dal dal Bursa ipeklisi. Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar köpüklü atlar kişner iken çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi tarumar idi. rüzgâr idi. Sedirde al yeşil.1. Çelebi hünkâr idi amma Âl Osman ülkesinde esen bir kısırlık çığlığı.

ahüzar idi. Yanında Đznik kasabası. Bu göl Đznik gölüdür. Bir kuyu suyu gibi içindedir dağların. sazlıklarından ısıtma gelir. Bizim burada göller dumanlıdırlar. Durgundur. Đznik kasabasında kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü. Karanlıktır. Balıklarının eti yavan olur. ve göl insanı sakalına ak düşmeden ölür. . 2. Bu göl Đznik gölüdür. Derindir.

Karşısında diz çökmüşler ve karşıdan bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona. Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi. Bu ev esnaf mahallesinde bir ev. Boyu küçük sakalı büyük sakalı ak. Hattı talik ile yazıyor «Teshil»i. Bedreddin ak bir koyun postu üstüne oturmuş. Bu evde bir ihtiyar vardır Bedreddin adında. Ve delikanlılar türkü söylemez.Çocuklar açtır. Bakıyor: . Bu kasaba Đznik kasabası. Çekik çocuk gözleri kurnaz ve sarı parmakları saz gibi.

Bakıyor: kartal gagalı Torlak Kemâl.. gidiyor parçalanmak için karşı dağlara. Dağ başlarının kalın sesli sipahileri güneşin boynunu vurup . Ve gölde ipi kopmuş boş bir balıkçı kayığı bir kuş ölüsü gibi suyun üstünde yüzüyor. Bakmaktan bıkıp usanmayıp bakmağa doymıyarak Đznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar.Başı tıraşlı kalın kaşlı ince uzun boylu Börklüce Mustafa. Gidiyor suyun götürdüğü yere. 3. Đznik gölünde akşam oldu. Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır..

sırrı tevhidi gerçeklendirip . Đznik gölünde akşam oldu.kanını göle akıttılar. bir sazan balığı yüzünden kaleye zincirlenen balıkçının kadını... Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır. Bedreddin eğildi suya avuçlayıp doğruldu. Ve sular parmaklarından dökülüp tekrar göle dönerken dedi kendi kendine: «— O âteş ki kalbimin içindedir tutuşmuştur günden güne artıyor. Ve kuvveti ilmi. Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna eriyecek yüreğim. Ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim! Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.

» • Ertesi gün gölde kayık parçalanır kalede bir baş kesilir kıyıda bir kadın ağlar ve yazarken Simavneli «Teshil»ini Torlak Kemâlle Mustafa öptüler şeyhlerinin elini. ..biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını iptâl edeceğiz. Kitaplarının adı: «Varidat»dı... 4.. Ve Đznik kapısından dizlerinde çırılçıplak bir kılıç heybelerinde el yazma bir kitapla çıktılar. Al atların kolanını sıktılar.

Bedreddinin kelâmını söylemiş köylünün huzurunda. . on beş yaşında bir civan teni gibi. ağalar topyekün kılıçtan geçirilip verilmiş ortaya hünkâr beylerinin timarı zeameti.Börklüce Mustafa ile Torlak Kemâl. sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik. Bedreddinin elini öpüp atlarına binerek biri Aydın. «cümle derdinden kurtulup piri pâk olsun diye. Duyduk ki.» Duyduk ki. dedik. toprağın eti. «Varalım. biri Manisa taraflarına gittikten sonra ben de rehberimle Konya ellerine doğru yola çıktım ve bir gün Haymana ovasına ulaştığımızda Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş Aydın elinde Karaburunda. Haymana ovasında bir garip kuş öterken.. Bu işler duyulur da durmak olur mu? Bir sabah erken. Görelim..

aştık dağları dağları. Dedim ki: bak başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe bir adım geride ağlayan toprak. incirler iri zümrüt gibidir. Dostlar. deniz gibi . Yapışıp sapanın sapına şol kardeş toprağını biz de bir yol sürelim. Bak ki. kütükler zor taşıyor kehribar salkımları. ışıl ışıldır ve körpe kuzu eti gibi aktır yumuşaktır etleri.» Düştük dağlara dağlara.. Dedim ki bak. Saz sepetlerde oynıyan balıkları gör: ıslak derileri pul pul. güneş gibi. ben yolculuk etmem bir başıma.. Bir ikindi vakti can yoldaşıma dedim ki: geldik. dedik. burda insan toprak gibi.dedik.

yani toprakları tekrar hünkâr beylerine vermek isteyenleri. Vaktiyle Musanın dinindenmiş.. Sakızlı Rum bir gemiciymiş. Şimdi düşünüyorum da. Dost iseniz hoşgeldiniz. Birisinin kıvırcık. 5. Yalnız Hüseyin Erzurumluydu. Đlk sözü söyliyen Aydınlı oldu: — Dost musunuz düşman mı? dedi. dedik. yolparacılar koğuşunda yatan ve o yayla türküsünü söyliyen Hüseyine benzetiyorum. O da Börklüce müritlerinden. Sarohan valisi Sismanın ordusunu. güneş ve toprak. Burda insan gibi verimli deniz. bizimkiler Karaburunun dar. Üçüncüsü orta boylu. Đkincisinin çenesi kıvrık ve burnu dümdüzdü. Yine. — Dostuz. geniş omuzlu. Rehberim: . Şimdi Börklüce yiğitlerinden. abanoz gibi siyah bir sakalı ve aynı renkte ihtiraslı gözleri.bereketli. Bu Aydınlıymış. kemerli büyük bir burnu vardı. sırma cepken giyer haramilerin kanıyla suladık da ondandır. Üçü de yanımdaki rehberim gibi yekpâre ak libaslıydılar. Müjde büyüktü. biz onları. onu. dağlık geçitlerinde tepelemişlerdir. Düşman iseniz boynunuz kıldan incedir. Arkamızda hünkârın ve hünkâr beylerinin timar ve zeametli topraklarını bırakıp Börklücenin diyarına girdiğimizde bizi ilk karşılayan üç delikanlı oldu. o yolparacılar koğuşunda yatan Hüseyin'e benziyeni dedi ki: — Buradan ta Karaburunun dibindeki denize dek uzayan kardeş soframızda bu yıl incirler böyle ballı. başaklar böyle ağır ve zeytinler böyle yağlı iseler. Ve o zaman öğrendik ki.

Karanlık. Karanlığın duvarı ardındaki nal sesleri yaklaşır gibi oldukça Bedreddine sokuluyorduk. Peşimizi atlılar kovalıyordu. Su karanlıktı ve göz alabildiğine dümdüzdü. Bedreddin babamız. Gün ışığında gizlenip. geceleri yol alarak Đsfendiyara ulaştık. Bedreddin. dedi. Yelkenler sönüktü. Bedreddin çocuğumuz Ona bir kötülük edecekler diye içimiz titriyordu. Vakit sabahtı. göl kıyısında bulduk. . Haberi Bedreddine iletelim.— Öyleyse tez dönelim. Oradan bir gemiye bindik. Ve bu duvarın arkasından nal seslerini duyuyorduk. onlarla aramızda duvar gibiydi. Bedreddinin atı benim al atımla Anastasınki arasındaydı. Rehberim önden gidiyor. Bir gece bir denizde bir yelkenli yapyalnızdı yıldızlarla. Hava ıslak ve kederliydi. dedi. Gece Đznikten çıktık. Bedreddini Đznikte. Rumeline geçek. Yıldızlar sayısızdı. Biz üç anaydık. 6. Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar ve bir yelkenli vardı. Biz üç çocuktuk. Yanımıza Sakızlı Rum gemici Anastası da alıp ve ancak eşiğine bastığımız kardeş toprağını bırakarak tekrar Âl Osman oğullarının karanlığına daldık. — Nöbet bizimdir.

Fısıltılar dolaşmıyor havalarda. sade onun uykusu. uyuklıyan yelkenlerin tepesinde yıldızlardan başka bir şey görmüyoruz. karanlık su. . Koç Salihle ben pruvada. Ve denizin içinden gürültüler duymuyoruz.Sarı Anastasla Adalı Bekir hamladaydılar. Ve Bedreddin parmakları sakalına gömülü dinliyordu küreklerin şıpırtısını. Sade bir dilsiz. Ak sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar güldü. dedi: — Sen bakma havanın durgunluğuna derya dediğin uyur uyur uyanır. Ben: — Ya! Bedreddin! dedim.

malûm derdi derunumuz» diye her daldan her köye bir şahin uçurmuşuz. «Malûm niçin geldik. Bir kızılca kıyamet! Karışmış birbirine .. bey ekinini. çırak çarşıyı yakıp reaya zinciri bırakıp gelmiş. Bir gece bir yelkenli geçip Karadenizi gidiyordu Deliormana Ağaçdenizine. Her şahin peşine yüz aslan takıp gelmiş... Bu orman ki Deliormandır gelip durmuşuz demek Ağaçdenizinde çadır kurmuşuz. Yani Rumelinde bizden ne varsa tekmil kol kol Ağaçdenizine akıp gelmiş..Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar ve bir yelkenli vardı. Köylü. 7.

Đzmire yakın bir kervansaraya vardığımızda. Biz de denizi yüzerek karşı kıyıya vardık. deri. Dedi ki: . Ve bunların dahi şer'i Muhammediye muhalif nice işleri âşikâr oldu. bir kuyuya serinlesin diye karpuz salmış dinlenen ve sohbet eden dört çelebiye rastladık. Galiba bir dildâde yüzünden. Đzmirde çok oyalanmadık.. Lâkin bizi bir balık gibi çevik yapan şey bir kadın yüzünü ay ışığında seyretmek ihtirası değil. Anastası Deliormanda Bedreddinin ordugâhında bırakıp ben ve rehberim Geliboluya indik. Ne böyle bir âlem görmüşlüğü vardır. Selâm aldık.at. Bizden önce buradan denizi yüzerek geçen olmuş. Kavuklulardan üçüncüsü Âşıkpaşazâde imiş. bir ceviz ağacı altında.. birisi fesli..Sual: Ahir Börklüce paralanırsa imanla mı gidecek. Dedi ki: — Halkı ibahet mezhebine davet eden Börklücenin üzerine Sultan Mehemmed Bayezid Paşa'yı gönderir. insan. yaprak. imansız mı? . mızrak. Her birinin üstünde başka çeşit libas vardı. Kavuklulardan ikincisi Şükrüllah bin Şihâbiddin imiş. demir. 8. Kavuklulardan birisi Neşrî imiş. gürgenlerin dalları. Đzmir yoluyla Karaburuna. Selâm verdiler. padişahın on iki yaşındaki oğlunun elinden tutan Bayezid Paşanın Anadolu askerlerini topladığını duyduk. bu sefer şeyhinden Mustafaya haber ulaştırmak işiydi. ne böyle bir uğultu duymuşluğu var Deliorman deli olalı beri. meşelerin kökleri. Üçü kavukluydu. Şehirden çıkıp Aydın yolunu tutmuştuk ki bir bağ içinde. Dedi ki: — Bu sofinin başına birçok kimseler toplandı.

Fesli olan çelebi Đlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisiydi. kımıldanmadan baktı. Karaburuna. en cömert. Orda en yumuşak. bir ceviz ağacı altında. Gözlerini kırpıştırarak kurnaz kurnaz gülümsedi. Bir şey demedi. Sıcaktı.Cevap: Allah bilir anın çünkim biz anın mevti halini bilmezüz. Sıcak. Börklücenin yanına vardık. Ve bir bağ içinde. . Sıcaktı. Sapı kanlı. O. 9. demiri kör bir bıçaktı sıcak. Yüzümüze baktı. en sert en tutumlu. bulutlar boşanacak boşanacaktı.. bir kuyuya saldıkları karpuzları serinletip sohbet edenleri nallarımızın tozları arkasında bırakarak Aydına. Bulutlar doluydular. kayalardan iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.. Biz hemen atlarımızı mahmuzladık.

Sıcaktı. . Sıcaktı. Hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki Şehzade Muradın ismine Aydın eline varıp Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine. en güzel kadın: TOPRAK nerdeyse doğuracak doğuracaktı. en büyük. Baktı Karaburun dağlarından O baktı bu toprağın sonundaki ufka çatarak kaşlarını : Kırlarda çocuk başlarını Kanlı gelincikler gibi koparıp çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp.en seven. Bu gelen Şehzade Murattı.

Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar. Baktı korkmadan kızmadan gülmeden. Baktı. Baktı O. onu. en güzel kadın : TOPRAK nerdeyse doğuracak doğuracaktı. En yumuşak. en seven. Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla. . en büyük. en cömert. Oysaki onlar bu toprağı. Baktı dimdik dosdoğru.Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı. baktı köylü Mustafa. bu kayalardan bakanlar. en sert en tutumlu.

en sert.. Baktı. .. en tutumlu. en seven. inciri. Sıcaktı.üzümü. aslan yeleli atlarıyla duvarsız ve sınırsız bir kardeş sofrası gibi açmıştılar. ince belli. sütleri baldan koyu davarları. en büyük. tüyleri baldan sarı. Sıcaktı. en güzel kadın : TOPRAK nerdeyse doğuracak doğuracaktı. Bulutlar doluydular. Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere. Bedreddin yiğitleri baktılar ufka. • En yumuşak. en cömert. narı.

Sakızlı Rum gemiciler. Aydının Türk köylüleri. kalkanları kakma. Mübalâğa cenk olundu. on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın düşman ormanına on bin balta gibi daldı. . yeşil. tolgası tunç saflar pâre pâre edildi ama.bire kayalardan dökülür gökten yağar yerden biter gibi. Bayrakları al. Dikişsiz ak libaslı baş açık yalnayak ve yalın kılıçtılar.Birden. Yahudi esnafları. bu toprağın verdiği en son eser gibi Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına çıktılar.

Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak Edirne sarayında damızlanmış atların eşildi nallarıyla. yârin yanağından gayrı her şeyde her yerde hep beraber! diyebilmek için on binler verdi sekiz binini. Yenildiler. Yenenler. ak gömleğinde sildiler kılıçlarının kanını. yenilenlerin dikişsiz. Hep bir ağızdan türkü söyleyip hep beraber sulardan çekmek ağı. demiri oya gibi işleyip hep beraber.boşanan yağmur içinde gün inerken akşama on binler iki bin kaldı.. ballı incirleri hep beraber yiyebilmek. . hep beraber sürebilmek toprağı.

Tarihsel. ekonomik şartları kafam kabul eder amma. Ve şimdi eğer böyle bir istidrad yapıyorsam bu o çeşit delikanlılar için değil.» der.. vay. Bir doktorun verem bir çocuğu olsa. Ve teker teker. çocuğunun öleceğini bilse. sol züppeliğinden uzak olanlar içindir. sosyal. biyolojik. yüreğim yine yanar. omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri. Marksiste bakın.» gibi laflar edecek olan bazı "sol" geçinen delikanlıları düşünüyorum. bilmemne-lojik bir zaruret olarak kabul etse ve çocuk ölse. «Vay. bu dilden anlamaz pek.. bu ölümün . yüzleri kan içinde geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları. hey gidi kahbe devran hey. sosyal. bilirim! O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim. kafasıyla yüreğini ayırıyor.* (*) Şimdi ben bu satırları yazarken. Tıpkı yazımın ta başında tarihi kelâm müderrisini düşünüp kahkahasını duyduğum gibi. tarihsel.. «hey gidi kambur felek. Ama bu yürek o. diyor. O. Marksizmi yeni okumaya başlamış. bir an içinde. vay. bunu fizyolojik. Vay. doktor. ekonomik şartların zarurî neticesi bu! deme.

adam». Yine kimin dostlar yine kimin boynun vurdular?» Yağmur yağıyordu boyuna. Sözü O aldı. çocuğunun arkasından bir damlacık gözyaşı dökmez mi ? Paris Komunasının devrileceğini. ekonomik şartlarını önceden bilen Marksın yüreğinden Komunanın büyük ölüleri «bir ıstırap şarkısı» gibi geçmemişler midir? Ve Komuna öldü. kanıyla sinir ve kafası ve yüreğiyle tarihî.zaruretini çok iyi bilen doktor. sosyal. Karanlıkta durdular. şehrinde pazar kurdular. bir «makina . dedi: «— Ayasluğ. Sözü onlar alıp dediler ona: «— Daha pazar kurulmadı kurulacak. konkre bir insandır. etiyle. 10. sosyal. bir ROBOTA değil. bu devrilişin bütün tarihî. Esen rüzgâr . yaşasın komuna! diye bağıranların sesinde bir damla olsun acılık yok muydu? Marksist.

durulmadı durulacak. Baç alırlar mı? De ki vermeyim!» Sözü O aldı. Kalesi vardır. dedim : «— Ayasluğ şehrinin kapısı nerde? Göster geçeyim! Kalesi var mı? Söyle yıkayım.» . Girip çıkılmaz. kolay yıkılmaz..» Karanlık ıslanırken perde perde belirdim onların olduğu yerde sözü ben aldım. Var git al atlı yiğit var git işine!. dedi: «—Ayasluğ şehrinin kapısı dardır. Boynu daha vurulmadı vurulacak.

Dedim: «— Girip çıkarım!» Dedim: «-—Yakıp yıkarım!» Dedi: «—Yağış kesildi gün ağarıyor. Cellât Ali. Dostlar göreyim onu göreyim onu! Sanmayınız dayanamam. Sanmayınız yandığımı el âleme belli etmeden yanamam! Dostlar .» Dedim: «— Dostlar bırakın beni bırakın beni. Mustafayı çağırıyor! Var git al atlı yiğit var git işine!..

bırakın beni. "Olmaz!" demeyin boşuna. Dostlar bırakın beni. bu yürek bu yürek benzemez serçe kuşuna serçe kuşuna! Dostlar biliyorum! Dostlar biliyorum nerde."Olmaz!" demeyin. yaralı olsa da düşmez dalından. Sapından kopacak armut değil bu armut değil bu. . ne haldedir O! Biliyorum gitti gelmez bir daha! Biliyorum bir deve hörgücünde kanıyan bir çarmıha çırılçıplak bedeni mıhlıdır kollarından.

» • Boynu vurulacak iki bin adam. Çıplak boyunlar yarıldı nar gibi.Dostlar bir varayım göreyim göreyim Bedreddin kullarından Börklüce Mustafayı Mustafayı. Mustafa ve çarmıhı cellât. . Ve yanında onun bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim Bayezid Paşa! Satırı çaldı cellât. Atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk Amasya padişahı şehzade sultan Murat. Kızıl sırma işlemeli bir haşa altın üzengiler kır bir at. kütük ve satır her şey hazır her şey tamam.

yeşil bir daldan düşen elmalar gibi birbiri ardına düştü başlar. Tepemizde akbabalar dolaşıyor ve zaman zaman acayip çığlıklar atarak karanlık derelerin içine süzülüyorlar. kuşların yalnız kadın ve çocuk etini tercih etmeleri karınlarının ne kadar tok olduğunu gösteriyordu.. Torlak Kemâli anda bulup anı dahi anda asmış. Rehberimle ben. ihtiyar erkek cesetleri serili olduğu halde. Bayezid Paşa Manisaya gelmiş. 11. Yollarda hünkâr beylerinin alaylarına rastlıyorduk. davullarıyla ve çengü çigane ile timarlarına dönüp yerleşirlerken biz on vilâyeti arkada bıraktık. henüz kanları kurumamış körpe kadın ve çocuk ölülerinin üstüne iniyorlardı. çürümüş bir bağ havası gibi ağır ve büyük bir güçlükle kımıldanabilen rüzgârların içinden ve parçalanmış toprağın üstünden geçerek. on vilâyet teftiş edilerek gidecekler giderilmiş ve on vilâyet betekrar bey kullarına timar verilmişti. Ve her baş düşerken yere çarmıhından Mustafa baktı son defa. Yollarda. güneşin altında. bu on vilâyetten geçtik. başka bir söz demedi. . genç. rengârenk tuğları. Ve her yere düşen başın kılı depremedi: —Đriş Dede Sultanım iriş! dedi bir. Hünkârın bey kulları.

böyle konuşan bir alın görmemişimdir. Rehberime dedim ki: Ben tanırım bu nal seslerini. patriçi ve pleb. bazen açıktan açığa fasılasız bir mücadeleyi devam ettirdiler. 12. bir kelime ile ezenler ve ezilenler. Rumeline ayak bastığımızda Çelebi Sultan Mehemmedin Selânik kalesindeki muhasarayı kaldırarak Sereze geldiğini duyduk. Ömrümde böyle açık. karşıdan Deliorman taraflarından gelip Serez şehrine doğru giden üç atlı. doludizgin önümüzden geçti. kurşun boyalı havanın içinde sular köpüklenerek kayığımızın altından kayıyordu ki koğuştaki resme benziyen kayıkçımız: — Serbest insan ve esir. Bir an önce Deliormana ulaşmak için gece gündüz yol almağa başladık. dedim. nihayet bulmaz bir zıddıyette birbirine karşı göğüs gererek bazen el altından. Bu köpükleri kanlı simsiyah atlar karanlık yolun üstünden dörtnala geçip hep böyle terkilerinde bağlı esirler götürdüler. Bir Almanca kitabın iç kapağından koparıp koğuşta başucuma astığım resme benziyor. . usta ve çırak. Tüylerim diken diken oldu.Gelibolu karşıdan göründü. Deniz dalgalıydı. sakalı geniş ve bembeyaz. Atlılardan birinin terkisinde bir heybe gibi bağlanmış. Kalın bıyığı abanoz gibi siyah. insana benzer bir karaltı görmüştüm. Kayıkçıya baktım. Boğazın orta yerine gelmiştik. dedi. Bir gece yol kenarında oturmuş dinleniyorduk ki. Rehberime: — Takatim kalmadı gayrı. Bir kayık bulduk. denizi yüzerek geçmem mümkün değil. derebeyi ve toprak kölesi. deniz durmamacasına akıyor.

Bölüşmüşüzdür ekmeğimizi onlarla.. Nöbetçiyi sırtından bıçaklamışlardır ve terkilerinde en değerlimizin arkadan bağlanmış kolları vardır.Ben tanırım bu nal seslerini. göz çocuklaşmış ve hakîm dostumuz ŞÜPHE uykuda... Onlar bir gece çadırlarımızdan doludizgin uzaklaşırlar. Ben tanırım bu nal seslerini onları Deliorman da tanır. Hava öyle güzeldir. Onlar bir sabah çadırlarımıza bir dost türküsü gibi gelmişlerdir. Filhakika bu nal seslerini Deliormanın da tanıdığını çok geçmeden öğrendik. Ben tanırım bu nal seslerini. Çünkü . yürek öyle umutlu.

Yani yol kenarında rastladığımız üç atlı Osmanlı tarihindeki provokatörlerin ağababası idiler ve terkilerinde götürdükleri esir de Bedreddindi. Hünkâr istedi ki: bu müşahhas küfrü yere sermeden önce. . 13. Bakıştılar. bunların karargâha kadar sokulup Bedreddinin müritliğine dahil olduklarını ve bir gece şeyhimizi çadırında uykuda bastırıp kaçırdıklarını duyduk. Rumeli. son sözü ipe vermeden önce. Bayezid Paşanın diğer tedbiratı saibe ile ormana adamlar bıraktığını. biraz da şeriat eylesin ibrazı hüner âdâb ü erkâniyle halledilsin iş. Serez ve bir eski terkibi izafi: HUZÛRU HÜMAYUN. Ortada yere saplı bir kılıç gibi dimdik bizim ihtiyar. Karşıda hünkâr.ormanımızın eteklerine ilk adımımızı atmıştık ki.

Dönüldü Bedreddine. . neylesek zaid.. dedi: — Mademki bu kerre mağlubuz netsek. Aydınlandı içi gözlerinin. Yeşermiş avluda bir ağacın dalları ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar. «Malı haramdır amma bunun kanı helâldır» deyip halletti işi. Dışarda güneş var.» Bedreddin baktı kemerlerden dışarı. Denildi: «Sen de konuş.» Denildi: «Ver hesabını ilhadının. Bedreddin gülümsedi.Hazır bilmeclis Mevlâna Hayder derler mülkü acemden henüz gelmiş bir ulu danişmend kişi kınalı sakalını ilhamı ilâhiye eğip..

. 14. Yağmur çiseliyor.. Serezin esnaf çarşısında. beyaz ve çıplak mürted ayaklarının ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi. Yağmur çiseliyor. Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir. korkarak yavaş sesle bir ihanet konuşması gibi.Gayrı uzatman sözü. Mademki fetva bize aid verin ki basak bağrına mührümüzü. Yağmur çiseliyor. bir bakırcı dükkânının karşısında Bedreddinim bir ağaca asılı. Yağmur çiseliyor.

Ortalık ağarınca onlar uykuya varmış olmalılar. Yağmur çiseliyor. Bugün bile gayet iyi hatırlıyorum. Dönüp baktım. Koğuşun kapısı dışardan açıldı. Havada konuşmamanın. Yağmur çiseliyor. Tornacı Şefik. Boyaları siliniyor ve ancak karanlıkta belli olan sert çizgileri yumuşuyor. Serez çarşısı dilsiz. Gün ışığında nöbetçilerin düdük sesleri de manalarını kaybediyor. Đçerde çocuklar teker teker uyanıyorlar. TORNACI ŞEFĐĞĐN GÖMLEĞĐ Yağmur çiseliyordu. Đlkönce omuzumda bir elin dokunuşunu duymuştum. görmemenin kahrolası hüznü Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.Ve yağmurda ıslanan yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin çırılçıplak etidir. . diyor. Serez çarşısı kör. demir parmaklıkların arkasındaki deniz ufkunda ve bu ufkun üstündeki bulutlu gökte sabah olmuştu. kapkara gözlerini yüzüme dikmiş: — Bu gece uyumadın galiba. Đçleri ışıl ışıl. Dışarda. Artık yukardan eşkıyaların zincir sesleri gelmiyordu.

Elimden tuttu. daha doğrusu onun rehberliğiyle yaptım. yola kadar bizimle gelen jandarma. Köylü mavi gözlü ve bakır sakallıydı. Dokuz yaşındaydım. Yekpare ak bir gömleği vardı. Şefik gömleğini sırtına geçiriyor. Bana pencereyi göstererek: — Sen. Bak. tam da kızılbaş değil. AHMEDĐN HĐKÂYESĐ Balkan harbinden önceydi. Ahmedin anlattığı hikâyeyi işte kitabımın sonuna koyuyorum. diyor. en dik kafalı köylüleri diye anlattıydı. diyorum.. Rumelinde. çok bilenmiş bir bıçak gibi keskin kışlarından biri. Jandarmaya göre bunlar. Nah şu pencerenin arkasına geldi. Ahmed: — Bunu yaz işte. hani gözümle gördüm. Bir «Bedreddin destanı» isteriz.. benim gömleğimle yapmışsın. Tornacı Şefik gülüyor. . dün gece asmıştım.. Yalnız. en vergi vermez.Şefik soruyor: — Ne oldun. Bütün bir yolculuğu yan yana.. Kıştı. ne müslüman. Bol kırmızı biberli tarhana içtik. Bütün koğuş arkadaşları «yolculuğumu» öğrendiler. bir köylüye misafir olduk. Belki kızılbaştılar. diyor. Hem sana ben de bir hikâye anlatayım onu da kitabın sonuna koyarsın. Köyün adını hatırlıyamıyorum. Simavne Kadısı oğlu Bedreddin hareketinde bana rehberlik eden tornacı Şefiğin gömleğini demirlerin üstünden alıyorum. Rumelinin kuru. Ben de gülüyorum. bir tuhaf halin var senin? Şefiğe geceki maceramı anlatıyorum: — Fakat. bu köyün insanlarını dünyanın en inatçı. Hâlâ pencerede. Dedemle. yolculuğu Mustafanın müridiyle değil. ne gâvurdular. Ama.

Ona da dedesi söylemiş. Bunlardan çoğunun mânasını büyüdükçe anlamış. Đri. Sonra köpeğin bakır sakallı. Aşağıda kalanlar kollarını açıp beklediler. Bedreddinin asıldığı ağacın altına geldiler. yapraksız bir ağaç dalına asılan Bedreddinin çırılçıplak ölüsü iki yana ağır ağır sallanıyordu. kendini kaymakam mı sandın? Dedem arabadan indi. Đpi kesmekte olan delikanlı sapsarı oldu. «Ne oluyoruz?» diye başımı arabacının arkasından dışarı uzattım. Çarşının köşesinden üç adam belirdi. Tam bu sırada kalın bir ses duydum: . yarayı öptü.Hey.Köye girişimiz hâlâ aklımdadır. Atlılar gidince delikanlı. Dedemin yumuşak. çelebice bir sesi vardı. Havlıyordu. Geceydi. kimisine kızmışımdır. çarşıda. hırçın ve inanmış bir sesle konuşuyordu. Kulağımda çocukluğumdan kalan birçok konuşmalar vardır. Bir daha da dönmedi. Eğersiz bir at. Soldaki pabuçlarını çıkardı. Dedem soruyor: — Bunun böyle olduğuna emin misin? — Elbette. ölüyü kara ağacın altından çıkardı. Köpek atların göğüslerine doğru sıçrayıp saldırıyor. Sonra eğildi. Fakat çocukken yanımda büyüklerin yaptığı hiçbir konuşma mavi gözlü köylüyle dedemin o geceki konuşmaları gibi bütün hayatımın boyunca müessir olmamıştır. kimisine şaşmış. Ben. Ölüyü yamacın tepesinde kara ağacın altına gömdü. Arabacının kırbacı tutan kolu dirseğiyle yüzüme çarparak kalktı ve yılan ıslığı gibi ince bir şaklamayla köpeğin başına indi. Hani belki bir daha köyü basarlar da cesedi bulurlar diye. mavi gözlü sahibi bizi evinde konuk etti. Yol don tutmuş. En gençleri oydu. Köpeğin kalın sesli sahibine «merhaba» dedi. Onlar çıplak ölüyü çıplak atın üstüne koydular. Arabacımız dizginleri kastı. Vurduğunu köylü. Çıplak ölüyü taşıyan çıplak atı yedeğinde çekerek bizim köye geldi. doğruldu. Bıçağı attı ve yarısından çoğu kesilen düğümü elleriyle açarak uyuyan oğlunu anasının kollarına bırakan bir baba gibi Bedreddinin ölüsünü aşağıda bekliyenlerin kollarına teslim etti. Ağaca tırmandı. Bunu bana anamın babası anlattı. Köyün karanlığa karışmıya başlıyan ilk çitlerinde bizi bir köpek karşıladı. Ötekisi kalın. Bıçağın ucu birdenbire ipten kaydı ve ölünün uzamış boynuna saplandı. alacakaranlık içinde kendi kendinden daha kocaman görünen bir köpek. Konuştular. Yolda cam parçaları gibi pırıldıyan kaskatı su birikintilerinde kızıltılar. kimisine gülmüş. Onun . Kan çıkmadı. sabunlu ipin düğümünü kesmeğe başladı. Ağaca çıkan adam Bedreddinin uzun ak sakalı altından ince boynuna bir yılan çevikliğiyle sarılmış olan ıslak. Birisinin yedeğinde kır bir at vardı. Ama sonra hünkâr atlıları köyü bastılar. Güneş battı batacak. Ağaca çıkan aşağı indi. Onun kalın sesi diyordu ki: — Hünkârın iradesi ve Đranlı Molla Haydarın fetvasıyla Serezde.

göğsün soluğu gibi dirilecek. birden karşılık vermiyor. Sustu. gözün bakışı. dokuz yaşımda buna inandım. Bedreddin yine gelecek diyorsak. Dedem gülüyor: — Sizin bu itikadınız. doğruluyor. Yerine oturdu. omuzlarından bir tanesi kırmızılaşıyor. sakalıyla dirilecekmiş. kemiksiz. Yüzünü yandan görüyorum. Arasıra bir ikisi kımıldanıyor ve bu alaca aydınlık dairenin içine giren elleri. Kalın parmaklı elleriyle dizlerini tuta tuta. yüzlerinin bir parçası. Bu yalandır. Bakır sakallının sesini duyuyorum: — O gelecek yine. SĐMAVNE KADISI OĞLU ŞEYH BEDREDDĐN DESTANI'NA ZEYL MĐLLÎ GURUR . Ben. soluğu bizim aramızdan çıkıp gelecektir. Onlar da. bilmiyorum. derler. Kavga eder gibi konuşuyor: — Đsa peygamberin ölüsü etiyle. Bunu bilirim işte. O. diyoruz. Bedreddinin ölüsü. Biz Bedreddinin kuluyuz. Büyük düz bir burnu var. dilin sözü. Hattâ müslümanların içinde bile Đsa peygamberin günün birinde Şamı şerifte gözükeceğine inananlar vardır. hırıstiyanların itikadına benziyor. Ocağın kızıla boyadığı alaca aydınlık dairenin kıyılarında oturuyorlar. ahrete. kıyamete inanmayız ki.. dağılan. Bedreddinin geleceğine inandı mı. Şimdi bütün gövdesiyle kırmızı dairenin içindedir. Dedem.. otuz bu kadar yaşımda yine inanıyorum. Dedemin bu sözlerine. bakışı. Bu böyle gider. kemiğiyle. diyor.. inanmadı mı. bıyıksız. Çırılçıplak ağaca asılan çırılçıplak gelecek yine. sözü. Đsa peygamber tekrar dünyaya gelecektir. fena bulan bedenin yine bir araya toplanıp dirileceğine inanalım. sakalsız.dedesine de dedesi. Odada bizden başka sekiz on köylü daha var.

minarelerinde beş vakit ezan okunmasına ve hasırlarına alın ve diz sürülmesine rağmen Süleymaniye'nin de camilikle o kadar alakası yoktur. maddeye. biraz önce yağan yağmurla yıkanmış. Süleymaniye. fakat bu satırın sonuna nokta koymasını unuttum. «Çarşambayı sel aldı» türküsü. *** Mevzuu bahis risalemin sonunda «AHMED'ĐN HĐKÂYESĐ» diye bir fasıl vardır. Ve ben. endamlı ince kemerleri üstünde nasıl durabildiğine şaşılan eski bir taş köprü. belki on satırlık. Ben ne zaman Sinan'ın Süleymaniye'sini hatırlasam Türk emekçisinin yaratıcılığına olan inancım artar. Ve anladım ki «Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı» isimli risaleme. belki on sayfalık bir zeyl yazmak mecburiyetindeyim. Fakat ben onu elimi uzatsam dokunacakmışım gibi yakın görüyordum. hapishane gecelerinde doldurulmuş bir hatıra defterinde «Destan»ımın sonuna koymasını unuttuğum noktayı arayıp dururken Süleymaniye'yi gördüm. Ferahladım. açan güneşin altında pırıl pırıl görünce aradığımı birdenbire buldum. ağır bulutların üstüne boşanmasıyla durulmuştu. maddenin ve aydınlığın mabedidir. Şafakla beraber çalkalanmağa başlıyan lodos. Bu. hesabla maddenin ahengine dayanan en muazzam verimlerinden biridir. Açılan öğle güneşinin altında Sinan'ın Süleymaniye'si bulutlara yaslanmış bir dağ gibiydi. Fakat bana bir şeyler unuttum gibi geliyordu. büyük bir Türk halk hareketi için yazdığım bir risalede unuttuğumu sandığım son noktayı ararken Süleymaniye'mizi. bence Süleymaniye de öyle ve o kadar Cami değildir. Çok geçmeden yağmur da dindi. Kendimi ferâha çıkmış hissederim. gözüm kapalı bile görebilmeğe alıştığım içindir. hesaba. Rüzgâr. bütün bunlar nasıl. ne kadar bir Cami değilse. Gökyüzünün karanlığı yol yol yarıldı. bütün bunların Cami olmakla ne kadar alakaları yoksa. Vakit öğleye yakındı. belki. Evimin penceresiyle Süleymaniye'nin arası en aşağı bir saattir. bir hapishanede geceleri doldurulmuş hatıra defterimi gözden geçiriyordum. deniz. Artık son forması da baskı makinası altında gidip gelmeğe başlıyan risaleme bir kelime bile ilâve edemiyeceğimi biliyordum. . benim için. bir yağlığın kenarındaki «oya». Bulduğumu hatıra defterimin son sayfalarında okudum. Ağır perdeleri birdenbire düşen bir pencere gibi hava açıldı. tek bir satır yazı yazdım. şeriat ve softa karanlığından kurtulmuş. Sinan'ın evi. Bana öyle geliyordu ki.«SĐMAVNE KADISI OĞLU BEDREDDĐN DESTANI» risalemin dördüncü formasının makina tashihlerini sabahleyin matbaada yaptıktan sonra eve gelmiş. Đşte bu sefer de. Türk HALK dehasının. bu destanı yazmak için kullandığım notları. Süleymaniye'yi en küçük girinti ve çıkıntısına kadar ezbere.

Rus amelesinin 1905 senesinde muazzam bir kitle fırkası yaratması. Evet. hürriyet ve sosyalizm uğrunda büyük kavgalara girişebilmek . Ve hiçbirimiz 35'inci numarada neler yazılmış olduğunu hatırlıyamadık.. onu nasıl sefil kıldıklarını görmek herkesten çok bize ıstırap verir. büyük açlıkların. Dekabristleri. Çünkü Rus milleti de inkikâpçı bir sınıf yaratabildi. bana öyle geliyor ki sen Bedreddin hareketinden biraz da millî bir gurur duyuyorsun. bu muhitin Radişçev'i. çarlara. onu suratımda şaklatmış ve demisti ki: — Evet. sürgünlerin. aynı zamanda Rus mujiğinin demokratlaşarak büyük toprak sahiplerini ve papazları defetmeğe başlaması bizim göğsümüzü kabartır.. yirminci asırda beynelmilel proletaryanın. dünya emekçi kitlelerinin. «millî gurur» terkibini birdenbire bir kamçı gibi eline almış. Fakat «Sosyal-Demokrat»ın 35'inci numarası diye konulan mesele hepimizi şaşırttı. — Zaten o en derin acıdan en büyük sevince kadar bütün duygularını hep bu meşhur gülümseyişiyle ifade eder — ve aşağı yukarı bütün Lenin külliyatının ana fikirlerini sayfaları ve satırlarıyla taşıyan hafızasından bize şu cümleleri okudu: «.. Bedreddin hareketi aynı zamanda benim millî gururumdur.. Çar cellâtlarının. Lenin'i hatırla. Ve bu zulümlere bizim muhitimizde. herhalde aramızda böyle bir sorgunun cevabını verenler bulunurdu. Ben: — Ahmed. Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz. Biz şuurlu Rus proleterleri millî şuur duygusuna yabancı mıyız? Elbette hayır! Biz dilimizi ve yurdumuzu severiz. «Lenin filânca mesele hakkında ne yazmıştı?» demiş olsaydı. Hangimiz Lenin kadar beynelmilelci olduğumuzu iddia edebiliriz? Lenin. Tarihinde Bedreddin hareketi gibi bir destan söyliyebilmiş her milletin şuurlu proleteri bundan millî bir gurur duyar. de beşeriyete yalnız büyük katliâmların. sıra sıra darağaçlarının. Rus milleti. asılzadelerin ve kapitalistlerin bizim güzel yurdumuzu nasıl ezdiklerini. Bu konuşmayı olduğu gibi aşağı geçiriyorum: «Dışarıda çiseleyen yağmura. onun emekçi kütlelerini (yani nüfusunun 9/10'unu) şuurlu bir demokrat ve sosyalist yaşayışına yükseltebilmek için herkesten çok çalışan biziz. Sesime tuhaf bir eda vererek söylediğim bu cümlenin içinde. beynelmilel proleter demokrasisinin en büyük beynelmilelci rehberi.. biraz da millî bir gurur duyuyorum. Rusların muhitinde de karşı konulmuş olması. demiştim. kapitalistlere zilletle boyun eğişlerinin nümunelerini göstermekle kalmadı. Ahmed bu şaşkınlığımız karşısında gülümsedi. koğuşun terli çimentosuna ve yirmi sekiz insanına Ahmed hikâyesini anlatıp bitirmişti. 70 senelerinin inkilâpçılarını ortaya çıkarmış bulunması.Bulduğum ve hatıra defterimde okuduğum ve risaleme zeyl olarak yazmak mecburiyetini duyduğum «nokta» bana Ahmed bu hikâyeyi anlattıktan sonra onunla yapmış olduğum bir konuşmadır. 1914 senesinde «Sosyal Demokrat»ın 35'inci numarasında ne yazmıştı? Eğer Ahmed. Ahmed. pomeşçiklere.. «. Millî gurur! Sözlerden ürkme! Đki kelimenin yan yana gelişi seni korkutmasın.

onu yaldızlayan (meselâ Lehistan'ın. «Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı kendi esir mazimizden nefet ediyoruz.'nin ezilmesine Rusların «vatan müdafaası» adını veren) esir. kafaları ve yürekleriyle oldukları gibi diriltecek romanlar. Olmadı. ben şuurlu Türk proleteri. Fakat esaretini haklı bulan. çünkü derebeylik tarihinde bile bu milletin emekçi kütleleri (yani nüfusunun 9/10'u) Sakızlı Rum gemiciyi ve Yahudi esnafını kardeş bilen bir hareket doğurabilmiştir.» «Simavne Kadısı Oğlu Bedreddin Destanı» isimli risaleme bir önsöz yazmak istemiştim. Purişkeviç'ler çetesini kuvvetlendirmek için bizi harbe sürüklemek istemelerinden nefret ediyoruz. Çin'in hürriyetini boğmak için mujikleri muharebeye sürüklemişlerdi. kardeşi olduğunu söyliyenler. etleri. Çünkü unutmayın ki «başka milletleri ezen bir millet hür olamaz. Şöyle ki: Bana Ahmed: — Senden bir «Bedreddin destanı» isteriz. kemikleri. Ne ah edin dostlar. onların bayrağı altında dövüşen Aydınlı ve Deliormanlı köylüleri yaratabildiği için. Lehistan'ın. demişti. demiştim. millî haysiyetimizi berbat eden Romanof'lar. nefes almış ve yine o meşhur gülümseyişiyle: — Evet. demişti. Bogrinski'ler. Millî bir gurur duyuyorum. Hiç kimse esir doğmuş olduğundan dolayı kabahatli değildir. Bizim esir mazimizde pomeşçiklerle asilzadeler Macaristan'ın. Bedreddin'in materyalizmiyle Spinoza'nın materyalizmi arasında bir mukayese yapayım. Ben. Daha iyisini de yapmağa çalışacağım. Bedreddin hareketini bütün azametiyle tetkik eden kalın ilim kitapları.istidadında olduğunu da ispat etti. Torlak Kemâl'i. Bedreddin hareketinin doğuş ve ölüşündeki sosyal-ekonomik şartlar ve sebepleri tetkik edeyim. millî bir gurur duyuyorum.s. Ukranya'nın v. benden istenen sizden de istenendir. arkadaşı. Fakat tıpkı benim gibi Ahmed'in dostu. aynı pomeşçiklerin kapitalistlerle uyuşarak Lehistan ve Ukranya'yı ezmek. Karaburun ve Deliorman yiğitlerini. yeryüzünün en aşağılık mahlûkudur. Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı bugünkü esir halimizden. Đran'ın. Buna karşılık risalemin zeyline kısa bir «sonsöz» yazdım. Börklüce Mustafa'yı. ne ağlayın! . Ahmed'e. bizim muhitimiz de Bedreddin'i. benden istenenin ancak bir karalamasını becerebildim.»* Lenin'den bu satırları bir solukta okuduktan sonra Ahmed birdenbire susmuş. Đran'da ve Çin'deki demokratik hareketi boğmak.

boyaları kahraman tablolar lâzım.Dünü bugüne bugünü yarına bağlayın! diyen şiirler. 81. Fikirde hiçbir hata olmadığı için ben Ahmed'in tercümesini aynen aldım. denizler Şehrine varıldı. şehir yeşildi. (*) Lenin Külliyatı. gidildi. 82. cild 18. sayfa 80. kayalar. Ormanlar. Ahmed ezbere okuyup tercüme ettiği parçaların yalnız cümle kuruluşlarında bazı değişiklikler yapmış. 83'de (Rusların millî gururu) isimli makaleyle — ki bu makale 1914 senesinde «Sosyal Demokrat»ın 35'inci numarasında çıkmıştır — Ahmed'in o gün bize hafızasından okuyup derhal tercüme ettiği satırları bilâhara karşılaştırdım. göller. SĐLÂHSIZ ĐNSANLAR Beş kıtanın içinden başladı sefer Gidildi kuzeye doğru. baskı 1935. Bu gelenler silâhsız adamlardı .

Örsünde sıcacık yüreklerinin Ölüm bu sözlerden güçlü değildi. Geceler beyazdı. Meselâ bir barikatta dövüşerek meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken . Sözleri dövdüler dan dan da din din. Hayata sevdalar ilân edildi. Her yürekte güzel bir şeyler vardı. bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte yani yürekte. 1956 TAHĐRLE ZÜHRE MESELESĐ Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil. gündüzler serin.Her birisi yüreğini çıkardı.

BABU'YA MEKTUPLAR . Seversin dünyayı doludizgin ama o bunun farkında değildir ayrılmak istemezsin dünyadan ama o senden ayrılacak yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı? Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık yahut hiç sevmeseydi Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden? Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.meselâ denerken damarlarında bir serumu ölmek ayıp olur mu? Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil. TARANTA .

Başı belaya girer. ROMA .. geçenlerde bir paketle bir mektup aldım. 5 AĞUSTOS 1935 TEFTĐŞ . Kendi ülkesinde kendi dilini istediği gibi kullanamadığı için. Asya ve Afrika dillerine merak saran bir Đtalyan arkadaştan. Arkadaşın adını yazmak istemiyorum..Bu kitap Henri Barbusse'ün hatırasına. Fakat mektubunu olduğu gibi aşağıya geçiriyorum.

Vakit öğle. Yüzünü göremiyorum. hava sıcak. Kordonboyu'nda böyle teftişlere. Belki alışmış. gözleri dikilmiş yere. gölgeli. Memetleri teftiş.. belki öfkeli. belki utanıyor. gözleri karanlık. Kordon'da.Sayfada saygıyla göze çarpsın diye komuşlar fotoğrafı baş köşeye. Önde Amerikan paşası kafayı dikmiş ve sırmalı şapkasında eli kasap bıçağı gibi parlıyor keskin.. Memetlere bakıyorum : Dişleri kenetli. Sanıyorum yakındır. bir daha çıkmayacaklar Đzmir'de. 1962 . gün uzun belli. Türk paşası on beş adım geride. geniş ve küfredip sesini duyuyorum toprağıma tokat gibi inen adımlarının. Đzmir'de.

ölmeden mezara koyarlar onu. «Yûnusû biçâredir baştan ayağa yâredir. Çarşambayı sel alır. Hoca Nasreddin gibi ağlayan Bayburtlu Zihni gibi gülendir. Ferhad'dır Kerem'dir ve Keloğlan'dır. bir yâr sever el alır. babalar umudu keser. O.TÜRK KÖYLÜSÜ Topraktan öğrenip kitapsız bilendir. kahbe felek ona eder oyunu. Yol görünür onun garip serine.» ağu içer su yerine. Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeyegörsün önlerine . analar. kanadı kırılır çöllerde kalır.

gül ve hürriyet günleri. büyük günler. güzel günlerimiz ellerinizdedir.. «Dağları yırtıp ayırır. gündüzlerinde sömürülmeyen. Ne kendi nefsini korur.» demesinler. kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa..» TÜRKĐYE ĐŞÇĐ SINIFINA SELÂM Türkiye işçi sınıfına selâm! Selâm yaratana! Tohumların tohumuna. ne düşmanı kayırır. . Beklenen günler. ekmek. Ve bir kerre dediler mi : «Đsrafil surunu urur mahlukat yerinden durur».. gecelerinde aç yatılmayan. haklı günler. serpilip gelişene selâm! Bütün yemişler dallarınızdadır.ve bir kerre vakterişip : «—Gayrık yeter!. toprağın nabzı başlar onun nabızlarında atmağa..

karanlığını yobazın ve yabancının roketini yenecek işçi sınıfına selâm! Türkiye işçi sınıfına selâm! Selâm yaratana! 12 Ağustos 1962 VASĐYET Yoldaşlar.Türkiye işçi sınıfına selâm! Meydanlarda hasretimizi haykıranlara. nasip olmazsa görmek o günü. Düşmanı yenecek işçi sınıfımıza selâm! Paranın padişahlığını. alıp götürün . ayyıldızı esir bayrağımıza. ölürsem kurtuluştan önce yani. işe hasretimizi. toprağa. kitaba. hasretimizi.

dilsiz. ne candarma korkusu. Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın. seher aydınlığında taze insan. kanallarda su. şehit Ayşe'yle ırgat Osman .Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni. çürür kara dallar gibi ölüler. kör. yanık benzin kokusu. duymuşum yanık benzin kokusunu traktörlerin resmi bile çizilmeden. toprağın altında sağır. Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz. toprağın altında yatar upuzun. ne kuraklık. Hasan beyin vurdurduğu ırgat Osman yatsın bir yanımda ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda. Ama bu türküleri söylemişim ben daha onlar düzülmeden. Benim sessiz komşulara gelince. tarlalar orta malı.

" . 27 Nisan Barviha Sanatoryumu VATAN HAĐNĐ "Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.. dedi Hikmet. tepemde bir de çınar olursa taş maş da istemez hani. Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. ölürsem o günden önce yani. .çektiler büyük hasreti sağlıklarında belki de farkında bile olmadan. Yoldaşlar. Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz. 1953..öyle gibi de görünüyor Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni ve de uyarına gelirse.

vatan. Amerikan donanması topuysa. ağzı kulaklarında. ben vatan hainiyim. siz yurtseverseniz. mızraklı ilmühalse. kapkara haykıran puntolarla. bütçemize 120 milyon lira hibe etti. soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın. ben yurt hainiyim. dedi Hikmet Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. Amerikan amirali Amerika. ." Evet. kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan. bir Ankara gazetesinde. Vatan çiftliklerinizse. Amerikan bombası. vatan. Amerikan üsleri. Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla : Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan. "Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz. vatan hainiyim. 120 milyon lira.Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar. ödeneklerinizse. ben vatan hainiyim. fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un 66 santimetre karede gülüyor. vatan. polis copuysa. vatan. şose boylarında gebermekse açlıktan. siz vatanperverseniz. üç sütun üstüne. kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan. vatan. vatan tırnaklarıysa ağalarınızın. vatan. maaşlarınızsa vatan.

kavgamı kafamda götürüyorum..28. mendil sallamayın bana. Hoşça kalın dostlarım benim hoşça kalın.. ..7.962 VEDA Hoşça kalın dostlarım benim hoşça kalın! Sizi canımda canımın içinde... Ben dostların gözünde kendimi boylu boyumca görüyorum.. Resimlerdeki kuşlar gibi dizilip üstüne kumsalın. Đstemez.

.. Yine görüşürüz dostlarım benim yine görüşürüz... . pencerelerde yıllar örecek örgüsünü. Geceler sürecek kapımın sürgüsünü. iş ELVEDA.!!. Beraber güneşe güler.. Tek hecesiz elveda... büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir sincap gibi mesela.!!...!!.. YAŞ 1 Yaşamak şakaya gelmez...A dostlar a kavga dostu iş kardeşi a yoldaşlar a. Ve ben bir kavga şarkısı gibi haykıracağım mapusane türküsünü. beraber dövüşürüz. A dostlar kardeşi AMAYA DAĐR a kavga dostu a yoldaşlar a...

zeytin dikeceksin. 1947 2 Diyelim ki. yaşamak yanı ağır bastığından. hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil. Yaşamayı ciddiye alacaksın. Yani. . sırtın duvarda. hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken. yahut kocaman gözlüklerin. beyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin. yetmişinde bile. mesela. hem de en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde. öylesine ki. öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı. ağır ameliyatlık hastayız. yani bütün işin gücün yaşamak olacak. yani o derecede. kolların bağlı arkadan. mesela. yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden. hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için.yani. ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için.

dövüşülmeye deşer bir şeyler için. yaşımız da elliye yakın. Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız. cephedeyiz. Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına. diye bakacağız pencereden. Daha orda ilk hücumda. kavgası ve rüzgarıyla yani. diyelim ki. Diyelim ki hapisteyiz. daha o gün yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün. yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz en son ajans haberlerini. insanları. Diyelim ki. beyaz masadan..yani. Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu. duvarın ardındaki dışarıyla. nasıl ve nerede olursak olalım hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak.. . fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu. bir daha kalkmamak ihtimali de var. Yani. hava yağmurlu mu. hayvanları. daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.

. Şimdiden çekilecek acısı bunun. hem de en ufacıklarından. yıldızların arasında bir yıldız. Bu dünya soğuyacak günün birinde. mavi kadifede bir yaldız zerresi yani. Böylesine sevilecek bu dünya "Yaşadım" diyebilmen için. duyulacak mahzunluğu şimdiden.1948 3 Bu dünya soğuyacak. boş bir ceviz gibi yuvarlanacak zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız. yani bu koskocaman dünyamız. Nazım HĐKMET . hatta bir buz yığını yahut ölü bir bulut gibi de değil..

elmalaşırken dünyamız.YĐNE ĐYĐMSERLĐK ÜSTÜNE Sağlığımda açıldı kosmos yolu. yaşına bile gelmeden. Ama füze yolcuları yola çıkabilecek mi pasaportsuz? Bilet olacak mı? Parayla mı alacaklar? Ve uzaklaşıp karpuzlaşır. balıklar gibi sessiz sedasız akıp gidecek. Avucumda bir çocuğun sarışın eli. gözlerinde sırça toplar yanan çocuk. yüreklerinin yükü. Moskova'da açılış törenindeyim. yıldızların arasından. Korkuyorlarsa kimden. niçin. nasıl? Ya ara hırsı? Emir verme merakı? . bir yılbaşı ağacı önündeyim. neden. yolcu füzeleri güneşe doğru. ıstıratosferde savaş füzelerine mi rastgelecekler? Beni ilgilendiren bavullarının eşyası değil. Biliyordum.

akarsu gibi.. Kosmosa filan gidip gelecek. Ben iyimserim. ne kasketim kaldı senin ora işi ne yollarını taşımış ayakkabım. 7. memleketim. memleketim. dostlar.1. Đş bunda değil.. Yeryüzünde görecek mucizenin büyüğünü : tek insan milletini pırıl pırıl.Yüzüne yılbaşı ağacının telli pullu aydınlığı vuran çocuk.1959. son mintanın da sırtımda paralandı çoktan. . bilmiyorum neden. ama belli yaşayacak benden iki kere çok. Moskova YĐNE MEMLEKETĐM ÜSTÜNE SÖYLENMĐŞTĐR Memleketim. belli.

Bir gün kar yağarken. Pırağ.. yahut . alnımın çizgilerindesin memleketim..Şile bezindendi. demek ki arteryo skleroz başlıyor bende. memleketim. enfarktında yüreğimin.. 8 Nisan 958 YĐNE ÖLÜME DAĐR Zevcem. ruhu revanım Hatice Pîrâyende.. Sen şimdi yalnız saçımın akında. memleketim. ölümü düşünüyorum.

. Haber çığlıklarla gelecek. yahut bir öğle sıcağında. son gördüğü renk.. ve kalanı yalnız bırakıp gidecekler. Yani efendim. kalanın ilk hareketi ilk sözü ilk yediği yemek? Belki de birbirimizden uzakta öleceğiz. . nasıl ve nerde öleceğiz? Nasıl ve ne olacak ölenin son duyduğu ses. hangimiz ilkönce.bir gece... hayat. Ve kalan karışacak kalabalığa. yahut da ima edecekler.

Ve bütün bu ihtimâlât 1900 kaç senesinin kaçıncı ayı kaçıncı günü kaçıncı saatinde? Zevcem. geçen ömrümüzü düşünüyorum. ölümü düşünüyorum. seninle biz birbirimizi ve insanların en büyük dâvasını sevebildik — dövüştük onun uğruna —. Kederli rahat ve hodbinim. Hangimiz ilkönce nasıl ve nerde ölürsek ölelim. «yaşadık» diyebiliriz. . ruhu revanım Hatice Pîrâyende.

Bana yeter yirminci asırda olduğum safta olmak bizim tarafta olmak ve dövüşmek yeni bir âlem için.YĐRMĐNCĐ ASRA DAĐR — Uyumak şimdi. Asrım sefil.. asrım yüz kızartıcı. asrım cesur.. — Hayır. uyanmak yüz yıl sonra. kendi asrım beni korkutmuyor ben kaçak değilim. Ben yirminci asırlıyım ve bununla övünüyorum. büyük ve kahraman.. .. sevgilim. Dünyaya erken gelmişim diye kahretmedim hiçbir zaman.

12. Hatçem.. güneşli olacaktır. senin gözlerin gibi..1941 YOLCULUK Bir şair yolculuk ediyor bir denizinde dünyamızın bakarak bir yıldıza. her şeye rağmen daha evvel. Yolculuk ediyor şairler denizlerinde kâinatın .11. — Hayır. Yolculuk ediyor şairin biri yıldızlardan birinde bir denizde bakarak dünyamıza.— Yüz yıl sonra. Ve ölen ve doğan ve son gülenleri güzel gülecek olan yirminci asır (benim şafak çığlıklarıyla sabaha eren müthiş gecem). sevgilim...

1960. yürümeyenleri arkanda boş sokaklar gibi bırakarak. Yürümek. yolunda pusuya yattıklarını. Akdeniz YÜRÜMEK Yürümek. . dost omuzbaşlarını omuzlarının yanında duyup.bakarak birbirine. Yürümek. havaları boydan boya yarıp ikiye bir mavzer gözü gibi karanlığın gözüne bakarak yürümek!... kelleni orta yere yüreğini yumruklarının içine koyup yürümek!.

yürekten gülerekten yürümek.arkadan çelme attıklarını bilerek yürümek... Günler ölüm haberleriyle geliyor.. .. Yürümek. ZAFERE DAĐR Korkunç ellerinle bastırıp yaranı dudaklarını kanatarak dayanılmakta ağrıya. Şimdi çıplak ve merhametsiz bir çığlık oldu ümid. Ve zafer artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar tırnakla sökülüp koparılacaktır.... Günler ağır..

.Düşman haşin zalim ve kurnaz.... En güzel dünyaları yaktık ellerimizle ve gözümüzde kaybettik ağlamayı : bizi bir parça hazin ve dimdik bırakıp gözyaşlarımız gittiler ve bundan dolayı biz unuttuk bağışlamayı. Ölüyor çarpışarak insanlarımız — halbuki nasıl hakketmişlerdi yaşamayı — ölüyor insanlarımız — ne kadar çok — sanki şarkılar ve bayraklarla bir bayram günü nümayişe çıktılar öyle genç ve fütursuz. Varılacak yere . Günler ağır. Günler ölüm haberleriyle geliyor.

Sonbahar.... Ve zafer artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar tırnakla sökülüp koparılacaktır.. Karayılan . uçan turnayı gözünden kaçan tavşanı ard ayağından vururlar ve arap kısrağının üstünde taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar. 1941. Antep çetin yerdir. Antepliler silâhşor olur. KARAYILAN HĐKÂYESĐ Antepliler silâhşor olur.kan içinde varılacaktır. Antepliler yiğit kişilerdir. Antep sıcak.

onun atı. belki rahattı. silâhla. Yiğitlik atla. Düşman Antep'e girince Antepliler onu korkusunu saklayan bir fıstık ağacından alıp indirdiler. yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar. Belki rahatsızdı. . Boynu yine böyle çöp gibi ince ve böyle kocaman kafalıydı Karayılan Karayılan olmazdan önce. silâhı. toprağı yoktu. bunu düşünmeye vakit bırakmıyordular. toprakla olur. Antep çetin yerdir. Altına bir at çekip eline bir mavzer verdiler.Karayılan olmazdan önce Antep köylüklerinde ırgattı.

. toprağı kökünden söküyordu. Düz ovada bir gül fidanıydı Karayılan'ın Karayılan olmazdan önceki siperi.. Düşman şarapnel döküyordu. Bu fidan öyle küçük. Antepliler düz ovada sıkışmışlardı. düşmanın topu vardı. Sıcak bulutlar dolaşır havada ileri geri. namlıya tek fişek sürmeden yatıyordu yüzükoyun. Düşman tutmuştu tepeleri. korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun.. Antep sıcak. Düşman tutmuştu tepeleri. Antep çetin yerdir.Kırmızı kayalarda yeşil kertenkeleler. Akan : Antep'in kanıydı.

gözleri ateşten al. Antepliler yiğit kişilerdir. kader. Fakat düşmanın topu vardı. gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun ak bir taşın ardından kara bir yılan çıkardı kafasını. korkaktı da bir tarla sıçanı kadar. . Birden bir kurşun gelip kafasını aldı. Derisi ışıl ışıl. düz ovayı Antepliler düşmana bırakacaklardı. "Karayılan" olmazdan önce umurunda değildi Karayılan'ın kıyamete dek düşmana verseler Antep'i. Ve ne çare. Çünkü onu düşünmeye alıştırmadılar.Antepliler silâhşor olur. dili çataldı. Siperi bir gül fidanıydı onun. Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi.

" Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olan. "Karayılan der ki : Harbe oturak. deli gönlüm. Kilis yollarından kelle getirek. Düşmanı tepelerde yediler. nerde düşman varsa orda bitirek. Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olana : KARAYILAN dediler. fırlayıp atlayınca ileri bir dehşet aldı Anteplileri. . seğirttiler peşince. ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm.Hayvan devrildi kaldı. demir sandıkta saklansan bulur seni. Karayılan Karayılan olmazdan önce kara yılanın encâmını görünce haykırdı avaz avaz ömrünün ilk düşüncesini : "Đbret al.

" (Kuvâyi Milliye'den) ANGĐNA PEKTORĐS Yarısı burdaysa kalbimin yarısı Çin'dedir. Sonra. her şafak vakti kalbim . Sarınehre doğru akan ordunun içindedir.. doktor.. her şafak vakti.vurun ha yiğitler namus günüdür. doktor.

. bizim burda mahkûmlar uykuya varıp revirden el ayak çekilince kalbim Çamlıca'da bir harap konaktadır her gece. bir kırmızı elma : kalbim. doktor... doktor. işte bu yüzden.. Ne arteryo skleroz. Sonra. Sonra. doktorcuğum.Yunanistan'da kurşuna diziliyor. Bakıyorum geceye demirlerden ve iman tahtamın üstündeki baskıya rağmen kalbim en uzak yıldızla birlikte çarpıyor.. fakir milletime ikrâm edebildiğim bir tek elmam var elimde. bu yüzden bende bu angina pektoris. ne nikotin. . ne hapis.. şu on yıldan bu yana benim.

AŞI 1 tarla hazırdı koyu esmer eti anadan doğma çırılçıplak tarla hazırdı şişkin ıslak dudaklarını açmıştı yarı yarıya uzun sürmedi bekleyiş sabah aydınlığında canlı küçük kurtlar gibi yukardan saçılıp aktı tohum hazla ürperdi toprak içine çekti akanı açılıp kapanarak açılıp kapanarak sonra da mahmur bir kat daha güzel terli kabarık gerindi ben ölümden kuvvetliyim diyebilirdi gebeydi artık .

2 arılar fırladı güneşe doğru en önde kızoğlankız yeni beyarı nazlı bir vızıltıdır zar gibi ince şeffaf kanatları beli koptu kopacak altın tüylü süzme karnında da üç kızıl kuşak yetişip önledi onu erkeklerin en güçlüsü sonra yukarda boşlukta güneşin orda dikenli incecik bacakları karıştı birbirine bir saniye sürdü aşı silkinip kurtuldu dişi düştü erkek içinden kopan etleriyle toprağa 3 odalarının penceresi ormana açık ağır yaz bulutlarının altında orman bir yumurtalık gibi de nemli ılık erkeğin yüzünde aşağıdan kadının gözlerinden vuran ışık ormanın üstüne yağmur boşandı ansızın .

1948 .yeşil elâ gözlerini yumdu kadın yarı açık ağzında ıslak dişleri berrak duru içinde taa yüreğinin kökünde sıcak sıcak duydu yağmuru 4 atan bir damar gibi akıyor nehir acı yemişleri dikenli dallarıyla duruyor ağaç duruyor kıraç yabani güneşte bir şarkı gibi parladı balta kesildi ağacın gövdesi orta yerinden ihtiyardı esmerdi ıslaktı makta kanayacaktı da âdeta aşı bıçağıyla açıldı yarık sokuldu ucu kalemin bu kesik bu yabani gövdede müjdesi vardı artık dikensiz dalları ince kabuklu tatlı yemişleri geniş yapraklarıyla gelecek olan yepyeni bir âlemin.

bu dünya ellerinizin üstünde duruyor.Nisan 1948 ELLERĐNĐZE VE YALANA DAĐR Bütün taşlar gibi vekarlı. halbuki açsınız. hafif. Bu dünya öküzün boynuzunda değil. Arılar gibi hünerli. tabiat gibi cesur ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizliyen elleriniz. sütlü memeler gibi yüklü. hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli. benim insanlarım. ağır ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz. yalanla besliyorlar sizi. bütün yük hayvanları gibi battal. . ah. Ve insanlar.

. benim insanlarım. benim insanlarım. Đnsanlarım. göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan. Pasifik adaları ve benim memleketlilerim. antenler yalan söylüyorsa. uyanık. ellerin gibi tez kandırılır. elleriniz gibi meraklı. . Orta Doğu. Đnsanlar. Amerikalım benim. ekmekle beslenmeğe muhtaçsınız. yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu. kolay atlatılırsın.etle. atak ve unutkansın ellerin gibi. yalan söylüyorsa rotatifler. elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız. hele Asya'dakiler. Ve beyaz bir sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya. ah. Yakın Doğu.. Avrupalım. benim insanlarım. ah. Afrika'dakiler. kitaplar yalan söylüyorsa. hayran ve gençsiniz. Đnsanlarım. ah.

renk yalan söylüyorsa. ses yalan söylüyorsa. meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa. elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun. ellerinizden geçinen ve ellerinizden başka her şey herkes yalan söylüyorsa. elleriniz isyan etmesin diyedir. elleriniz balçık gibi itaatli. sütunda ilan yalan söylüyorsa. [1949] . bu zulüm bitmesin diyedir. bu yaşanası dünyada bu bezirgân saltanatı. rüya yalan söylüyorsa. ninni yalan söylüyorsa. Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız bu ölümlü. beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların. dua yalan söylüyorsa. elleriniz karanlık gibi kör. söz yalan söylüyorsa.duvarda afiş. yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı.

Sonra. Sonra. baharsa çamurlu çıplak ayaklarıyla gökyüzünde yürüyordu. "Yanıma gel!" dedi. indi tirenden peronda kaldı. "Beni unuttun mu. yanına varamadım. sonra. sonra raylardan başka şey göremedim. ufaldı. ufaldı. birden anladım ki. "Nerdesin gülüm. Leh toprağından seslendi karşılık veremedim. kadınım beni görüyordu. kumlu toprakta kar parçaları çürüyordu. . ufaldı. beni unuttun mu?" diye soruyordu. nerdesin?" diye soramadım.KADINIM BREST'E KADAR Kadınım Brest'e kadar benimle geldi. hiç durmayacakmış gibi gidiyordu tiren. boğuluyordum kederden. uçsuz bucaksız mavilikte buğday tanesi oldu.

kadınım telgıraf direklerinin altında duruyordu. Akdeniz ORADA TANIDIKLARIM II . bir yerlere yaklaşıyorum. direkler gelip geçiyordu o kımıldanmıyordu yerinden. yıllardır. . karanlıksa yağmur gibi çarpıyordu tirene. yıldızlar inip kondu telgıraf tellerine. Sonra birden anladım ki. aynı umutlu türküyü söyleyerek sevdiğim şehirlerle sevdiğim kadınlardan boyuna uzaklaşıyorum ve hasretlerini etimin içinde işleyen bir yara gibi taşıyorum ve bir yerlere yaklaşıyorum. bunu nasıl. neden anladığıma hâlâ şaşıyorum ve hep aynı büyük.Sonra.ama. Mart 1960. ama uzun yıllardır bu tirende yaşıyorum. koynumdaymış gibi de yüreği küt küt vuruyordu. hiç durmayacakmış gibi gidiyordu tiren boğuluyordum kederden.

Yeni yapıda yeni dokumacılar yeni renklerle yeni kumaşlar dokuyor.. Duvarlarda fotoğraflar. Benim kızım dinledi ilk duvarcı türküsünü kurduğumuz yapının." Bir masa... Ben büyüdüm felsefe okuyorum. Benim kızımın annesi 1922 senesi. Benim kızım büyüdü. Benim kızım Alfabe okuyor. Yapı yükseldi yapı büyüdü. Duvarlarda fotoğraflar - . Başında masanın beyaz keten elbiseli Tavariş Marusa. bakıyorlar insana rüya görür gibi..-"Nazım yoldaş benim kızım beş yaşında.

Karanfiller. . Kış. Gece. Gece. Zırhlı trenle Kiyefe gitmedeyiz.. Kar. Dünyanın üstünde donmuş bir dünya gibi susan havada yalnız tekerleklerin şarkısı.. Marusa'nın sesi: -"Sene 918. Ayın içinden bir manzara gibi Ukranya stepleri karın altında yatıyorlar. Rus.. Kar. Tatar yazıları. üzerinde bazısının Mogol. Latin. Kapı açık.bir fabrika avlusunda çekilmiş bazıları. Bir masa Üstünde masanın mavi bir Ukranya kasesi. Çin. Kış. Vagonda bizimkiler uyuyorlar. Havada tek bir insan sesi yok. Uygur.

Bekliyorum ben Mahnodan esir alınan iki köylü neferi.Yıldızlar düşüyor içeriye. Yıldızlar düşüyor içeriye. Öldürebilirim. . Başımı çevirdim geriye." Kapı açık... Bekliyor bizi toprak. Aç gözlerle aç öküzler bekliyor bizi. yalvaran gözlere bakamam... Gözlerime yalvarıyor esirlerin gözleri: -"Bırak bizi bırak bizi bırak. Uyuyor bizimkiler.. Yıldızlar düşüyor içeriye. Bırak bizi bırak. Đpekli bir kumaş yırtar gibi yürüyor yırtarak geceyi tren.

"Bırak bizi" Üç saniye.. Diz büktüm. Kaçanların peşinden altı fişenk yaktım. yedi. Nasıl oldu bu? Gökte uçan turnayı gözünden vuran kadın. Namluda arpacık titredi.. Geçiyor saniyeler. "Bekliyor bizi toprak" Beş. altı. . Geçti bir saniye. Mavzer. Ve hiçbiri değmedi hedefe.Ve tekrar baktığım zaman karın üstünde iki korkuydu kaçan... vuramadın. Mavzer.. "Aç gözlerle aç öküzler" Dört saniye.

. Hatıralar.. Masa.... Hatıralar. Tombul esmer bir Ukranya ekmeği. Kavgada düşmanın aile ismi sorulmaz. Çavdarlı bir yaz kokusu esmer ekmekte.. . Gece....... Đnkılabın nöbetinde dolaşık yumak gibi bir yürekle durulmaz. .. Köyden yoldaşlar göndermiş Ukranya ekmeği yemez misiniz?" Beyaz keten bir örtü........... Kış..Vurmalıydım ama... Kar... .. Başında masanın beyaz keten elbiseli Tavariş Marusa..... .

Ve her akşam burda çözerdi ıslak ayakkaplarını. Karyolanın başucunda kitaplar.. bu bembeyaz sabun . Satırların üzerinde ellerinin izi var. O her sabah buradan çıkardı yola.Hikmet PORTATĐF KARYOLA Bu onun karyolası portatif bir karyola.N. Pencerenin içindeki bu beyaz diş fırçası. Açıyorum birer birer kitaplarını..

Yerde bir üçüncü mevki tren bileti... N.Hikmet SEN En güzel günlerimin üç mel'un adamı var: Ben sokakta rastlasam bile tanımayım diye en güzel günlerimin bu üç mel'un adamını yer yer tırnaklarımla kazıdım ..onun.. Elsiz kolları göğsünde yatıyor karyolanın üstünde lacivert gemici fanilası.... Duvarda külrengi bayramlık kasketi. Bu onun karyolası portatif bir karyola.

. Ne kadar beraber geçmiş günlerimiz var. En güzel günlerimin üç mel'un adamı var: Biri sensin.. sen o günleri kendi oğluyla yatan.. Kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa. insanın bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum. . Ne yazık!. Yazıyorsun.hatıralarımın camını. Sana gelince... Kalbimin kanıyla götüreceğim ebediyete ben o günleri. senin ve benim en güzel günlerimiz. Okuyorum. Düşmanımdır ikisi.... biri ötekisi... Sana gelince.. biri o.

Hikmet – 1933 .. N. bir çift rugan pabuç. En güzel günlerimin üç mel'un adamı var: Biri sensin. düşman bile değiliz. Kanlı bıçaklı düşmanımdır ikisi.. Ne de sen Brütüssün. Ne ben Sezarım.. Sana gelince. Satıyorsun: günde on kaat. biri ötekisi... Ne ben sana kızarım ne de zatın zahmet edip bana küssün.. Biri o. sıcak bir döşek ve üç yüz papellik rahat için.kızlarının körpe etini satan bir ana gibi satıyorsun!..... Artık seninle biz...

suyun.SES Çeneni avuçlarının içine alıp. Pencereye gel! Havaları dinle bir: .. duvara dalıp kalma!.. Kalk! Pencereye gel! Bak! Dışarda gece bir cenup denizi gibi güzel. Gel! Dinle havaları: havalar seslerin yoludur. havalar seslerle doludur: toprağın. çarpıyor pencerene dalgaları.. yıldızların ve bizim seslerimizle. Çeneni avuçlarının içine alma!.

.. Koynunda güneşin kaybolduğu zindan aydınlanacak mı? Bekliyelim mi? Bekliyebilir miyiz? Biz gündoğusunun milyonlarla milyonu bekliyoruz bunu.Hikmet – 1933 SESLER GELĐYOR.... Sesler geliyor günbatısından sesler.. Sesler geliyor günbatısından sesler.. sesimiz seninledir.. N....Sesimiz yanındadır. Biz .

.HURRRA.. Sumatra.. Avrupanın çatlıyacak göbeği... Berlinin caddeleri kulak asıyor yine Spartaküslerin ayak sesine. Biz Borneo..... Göbeğinden çatlıyacak Avrupa.çıplak ayaklı Hindistanın açlığını esmer gözlerinde bir alev gibi taşıyanlar. Ve istiyoruz ki olsun naramızın aksisedası Krup favrikalarından kopan: . Dışarı fırlamak için tepiniyor amele mahallelerinde tanklar. Biz. mavi gözlü Almanyalılara. Cava köylüleri. .... Biz sarı yüzlerinden gözleri bıçak yarası gibi bakan kavga meydanlarında kellesini koparıp kocaman kanlı sarı bir çiçek gibi bırakan Çin seddinin kulileri... *** Kurtuluşun kırmızı eli dolaşıyor üstünde Almanyanın.. Biz güneşin doğduğu yerden haykırıyoruz mavi gömlekli.....

. Çabuk olun haydı.. Söyle. Kooooş. Diyelim: ....... Sesler geliyor günbatısından . Elleri bombalı mavi gömleklilerin bekliyecek mi yine Unter den Linden caddesinde nöbet? Alevden bayrakların üstünde yeniden can bulacak mı Karl Liebknecht? Avrupa bocalıyor..ÇATLADI....... Hava fırtınalı omurga delik serdümen sarhoş..Çatlıyacak çatlıyor çatla.... *** Söyle Berlin. Diyelim milyonlarla milyon ağız birden: ... .DI.. Dümen başına......

N. Nâzımın resmi. sahici postacı. kuşun. kurdun haberini.Hikmet POSTACI Đnsanın. şairlik ettim bir çeşit postacılık yani. ... şairlik filân yoluyla değil ama basbaya. seher vakitlerinde yahut gecenin ortasında taşıdım insanlara yüreğimin çantasında. yurdun haberini. Jül Vernin romanlarıyla coğrafya kitaplarına.. Renkli kalemlerle çizilirdi bin türlü resim hep aynı postacının. Çocukken postacı olmak isterdim. dünyanın.sesler. ağacın.

Bir küçük kız ateşler içinde hasta. Işıldıyor kuzey şafağı konserve kutularıyla posta paketlerinde. . Yahut da büyük şehrin uğultulu asfaltındayım. Kapı çalınıyor gece yarısı: -posta! Küçük kızın gözleri açıldı mavi mavi. komşu kıza bendim telegrafı getiren. Yahut çölde. çantamda yazıları yalnız müjdelerin yalnız umutların. yıldızların altındayım. Bering boğazını geçiyorum. köpeklerin çektiği kızağı sürüyorum buzun üzerinde. O karda kıyamette bendim bulan o evi. Babası yarın akşam dönüyor hapislikten. Yahut işte bozkırda gölgesinde ağır bulutların asker mektubu dağıtıp ayran içiyorum.Đşte.

Çantamda Tuna'nın pırıltısıyla kuş cıvıltısıyla. .. Macaristan'da erdim. çocukların çocuklara mektupları. Moskova'ya Budapeşte'den. Türkiye" diye yazılı. Telegraflarda envai türlü acı mektuplarda satır satır keder taşır o güzelim memlekette postacı. Muradıma. Bir zarfın üzeri: "Memet.Çocukken postacı olmak isterdim. Moskova'da mektupları birer birer kendim dağıtırım adreslerine. ellisinde. Türkiyemde postacılık zor sanattır. Çantamda bahar.. Oysaki. Nâzım Hikmet'in oğlu. Çocukken postacı olmak isterdim. Çantamda cennet. taze çimen kokusuyla dolu mektuplar.

Yalnız Memedin mektubunu götüremem yerine. yine gümüş gibi parlatmalı yağmurları. haramiler kesmiş yolu. mektubunu vermezler. hattâ yollıyamam. yağmurlar yine yalnız güneşi taşısın tohumlara. yağmurlar ölüm taşıyor tohumlara. Yağmurları temizlemeli. Nâzım HĐKMET RADYOAKTĐVĐTELĐ YAĞMURLAR ÜSTÜNE Kapayın pencereleri sımsıkı. . paslı yağmurlar yağıyor. Nâzım'ın oğlu. çocukları sokaklara bırakmayın.

pencereleri yağmurlara açabilelim yine. NÂZIM HĐKMET TRAFĐK MEMURLARI Trafik memurları dikilmiş durur el kol kımıldar kaşlar çatık sopalarının ucunda hürriyetimiz trafik memurları dikilip duracak sokaktakiler birbirlerini sevmeği öğreninceye kadar.çocuklar yine koşabilsin yağmurların içinde. Nâzım HĐKMET YĐNE YAĞMUR ÜSTÜNE .

... tıkır tıkır.... ......... Nâzım HĐKMET ÇOCUKLAR ÖLEBĐLĐR YARIN .. hem de ne sıtmadan ne kuşpalazından düşerek te değil kuyulara filân. çocuklar ölebilir yarın........Serçe kuşları gibi yağmur çinko dama serptiğim ekmek kırıntılarını telâşlı telâşlı.. serçe kuşları gibi yağmur..... Çocuklar ölebilir yarın.

.. ..... çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında...... çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında arkalarında bir avuç kül bile değil arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan....çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın..... ne bir santim kemik....... ÇINARI YIKMAK ĐÇĐN BALTAYI KÖKÜNE VURURLAR ... düşünebilir miyiz başımız vurulunca? Onlar köküdür memleketin..................... Kartal uçmaz olur kanadı kırılınca...... ... Çınarı yıkmak için baltayı köküne vururlar.. evi yıkmak için sokarlar kundağı temele. ne bir damla kan....

Ve sonra yolladılar insanları salhaneye. Çünkü böyledir asrımızın gerçeklerinden biri. Nâzım HĐKMET DOĞUM . Kaç kere kaç yerde baltalandı kök yürümez oldu su dallar kurudu. Onlar umudun temeli. onlar kanadı hürriyetin.dallara yürüyen su bu kökte saklıdır. halkın aklıdır. Kırıldı kanat öldürdüler aklı.

gittiler ana sütüne bile doymadan Benim oğlan dünyaya geldiği zaman.Anası bir oğlancık doğurdu bana. sarı bir oğlan. masmavi kundağında yatan bir nur topu. Bu dünyada ilk görülecek şey diye demir parmaklığı gördüler. Bitlendiler doğar doğmaz . babaları kurşuna dizilmiş. üç kilo ağırlığında. çocuklar doğdu Korede. kara gözlü. kaşsız. elâ gözlü bebeklerdi. çocuklar doğdu Yunan zindanlarında. Benim oğlan dünyaya geldiği zaman çocuklar doğdu Anadoluda. mavi gözlü. sarı ay çiçeğine benziyorlardı. Benim oğlan dünyaya geldiği zaman. Makartır kesti onları.

. ama harikulâde bir beşik olacak dünya. siyah. beyaz.(Mac Arthur): Amerikan generali. Dünya savaşında Asya'daki Amerikan ordularının kumandanlığını yaptı. ben bu dünyada olmıyacağım. Asya halklarına karşı yürüttüğü baskılarla ün saldığı (!) için Amerikan hükümeti tarafından Kore savaşının kumandanlığına da atandı. Makartır . Benim oğlan benim yaşıma bastığı zaman.kim bilir kaçı sağ kalır mucize kabilinden. sarı bütün çocukları sallıyan mavi atlas döşekli bir beşik. 2.

.. bir daha açılmasın. bizim. bu cehennem.. dişler kenetli. Kapansın el kapıları. bu cennet bizim.. ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benziyen toprak. yok edin insanın insana kulluğunu.Nâzım HĐKMET DAVET Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket. bu dâvet bizim. Bilekler kan içinde.

NÂZIM HĐKMET DÜNYAYI VERELĐM ÇOCUKLARA Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında dünyayı çocuklara verelim kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi hiç değilse bir günlüğüne doysunlar bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı çocuklar dünyayı alacak elimizden .Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine... bu hasret bizim.

sabaha karşı rüzgârda tahta cumbalar ve bir saç mangalın küllerinde uyanır uykuda büyük Đstanbulum. NÂZIM HĐKMET .ölümsüz ağaçlar dikecekler Nâzım HĐKMET DÖRTLÜK Koparmış ipini eski kayıklar gibi yüzer kışın.

Yapı yerinde ayağın burkulur ellerin kanar. kar. yapı yeri toz toprak. Yapıcıların yüreği bayram yeri gibi cıvıl cıvıl ama yapı yeri bayram yeri değil. Bu iş biraz zor. .KANTER ĐÇĐNDE Yapıcılar türkü söylüyor Yapı türkü söyler gibi yapılmıyor ama. ne ekmek her zaman pamuk gibi yumuşak ne herkes kahraman ne dostlar vefalı her zaman. Çamur. Türkü söyler gibi yapılmıyor yapı bu iş biraz zor. Yapı yerinde ne çay her zaman şekerli her zaman sıcak.

NÂZIM HĐKMET MEMLEKETĐMDEN ĐNSAN MANZARALARI'NDAN Haydarpaşa garında . Bir yürek çarpıntısı var her putrelinde her tuğlasında her kerpicinde. Yükseliyor. Đlk balkonlara güneş taşıyor kuşlar kanatlarında.zor ama yapı yükseliyor. Saksılar konuldu pencerelere alt katlarında. yükseliyor. yükseliyor yapı kanter içinde.

Merdivenlerin üstünde güneş yorgunluk ve telâş Bir adam merdivenlerde duruyor bir şeyler düşünerek. . Merdivenlerdeki adam -Galip Ustatuhaf şeyler düşünmekle meşhurdur: "Kâat helvası yesem her gün" diye düşündü 5 yaşında. Korkak. Zayıf. Burnu sivri ve uzun yanaklarının üstü çopur. "Babamın bıçakçı dükkânından Akşam ezanından önce çıksam" diye düşündü 11 yaşında.1941 baharında saat on beş. "Mektebe gitsem" diye düşündü 10 yaşında.

"Đşsiz kalırsam" diye düşündü 24 yaşında. . 51 yaşında "Đhtiyarladım" dedi. "Babam neden kapattı dükkânını?" Ve fabrika benzemiyor babamın dükkânına" diye düşündü 16 yaşında. ben de böyle tez mi öleceğim?" diye düşündü 21 yaşındayken. "Đşsiz kalırsam" diye düşündü 22 yaşında. "Đşsiz kalırsam" diye düşündü 23 yaşında."Sarı iskarpinlerim olsa kızlar bana baksalar" diye düşündü 15 yaşında. Ve zaman zaman işsiz kalarak "Đşsiz kalırsam" diye düşündü 50 yaşına kadar. "Gündeliğim artar mı?" diye düşündü 20 yaşında. "Babam ellisinde öldü.

.... .......... Şimdi merdivenlerde durup kaptırmış kafasını düşüncelerin en tuhafına: "Kaç yaşında öleceğim? Ölürken üzerimde yorganım olacak mı?" diye düşünüyor... ................... ... Denizde balık kokusuyla Döşemelerde tahtakurularıyla gelir Haydarpaşa garında bahar Sepetler ve heybeler merdivenlerden inip merdivenlerden çıkıp merdivenlerde duruyorlar.................. Burnu sivri ve uzun....................." Şimdi 52 yaşındadır............ Đşsizdir. Yanaklarının üstü çopur....."babamdan bir yıl fazla yaşadım......

1933 .Üç selvi.Kanlı bir baltayı aydınlatıyorüç selvi.Selviler rüzgarda sallanırlardı.Selviler sallanmıyorlar rüzgarda.Yatağımda öldürüldüm ben.Selviler sallanırlardı rüzgarda.Nâzım HĐKMET ÜÇ SELVĐ Kapımın önünde üç selvi vardı.Üç selvi.Üç selvi.Artık ne kökleri yerde.Üç selvi.Hikmet .Üç selvi.N.Kökleri yerde.Bir gece düşman bastı evi.Üç selvi.Üç selvi.Mermer bir ocakta parçalanmış yatıyorüç selvi. başları yıldızlardaüç selvi. başları yıldızlardaüç selvi.Kesildi selviler köklerinden.