21-1-924 Lambayı yakma, bırak, sarı bir insan başı düşmesin pencereden kara. Kar yağıyor karanlıklara.

Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum. Kar... Üflenen bir mum gibi söndü koskocaman ışıklar.. Ve şehir kör bir insan gibi kaldı altında yağan karın. Lambayı yakma, bırak! Kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların dilsiz olduklarını anlıyorum. Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum. N.Hikmet

BĐR AYRILIŞ HĐKAYESĐ

Erkek kadına dedi ki: -Seni seviyorum, ama nasıl, avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp parmaklarımı kanatarak kırasıya çıldırasıya... Erkek kadına dedi ki: -Seni seviyorum, ama nasıl, kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz, yüzde yüz, yüzde bin beş yüz, yüzde hudutsuz kere yüz... Kadın erkeğe dedi ki: -Baktım dudağımla, yüreğimle, kafamla; severek, korkarak, eğilerek, dudağına, yüreğine, kafana. Şimdi ne söylüyorsam karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana.. Ve ben artık biliyorum: Toprağın -

yüzü güneşli bir ana gibi en son en güzel çocuğunu emzirdiğini.. Fakat neyleyim saçlarım dolanmış ölmekte olan parmaklarına başımı kurtarmam kabil değil! Sen yürümelisin, yeni doğan çocuğun gözlerine bakarak.. Sen yürümelisin, beni bırakarak... Kadın sustu. SARILDILAR Bir kitap düştü yere... Kapandı bir pencere... AYRILDILAR... N.Hikmet

BĐR GEMĐCĐ TÜRKÜSÜ

Rüzgâr, yıldızlar ve su. Bir Afrika rüyasının uykusu düşmüş dalgalara. Işıltılı, kara bir yelken gibi ince direğinde geminin. Geçmekteyiz içinden bir sayısız bir uçsuz bucaksız yıldızlar âleminin.

Yıldızlar rüzgâr ve su. Başüstünde bir gemici korosu su gibi, rüzgâr gibi, yıldızlar gibi bir türkü söylüyor, yıldızlar gibi rüzgâr gibi su gibi bir türkü. Bu türkü diyor ki, «Korkumuz yok!

Đnmedi bir gün bile gözlerimize bir kış akşamı gibi karanlığı korkunun.» Bu türkü diyor ki, «Bir gülüşün ateşiyle yakmasını biliriz ölümün önünde sigaramızı.» Bu türkü diyor ki, «Çizmişiz rotamızı dostların alkışlarıyla değil gıcırtısıyla düşmanın dişlerinin.» Bu türkü diyor ki, «Dövüşmek..» Bu türkü diyor ki, «Işıklı büyük ışıklı geniş ve sınırsız bir limana dümen suyumuzda sürüklemek denizi..» Bu türkü diyor ki, «Yıldızlar rüzgâr ve su...»

Başüstünde bir gemici korosu bir türkü söylüyor; yıldızlar gibi rüzgâr gibi,

su gibi bir türkü..

BU YAZI UZUN SENELER DÜNYA EMPERYALĐZMĐNĐN ŞARKTA KANLI BEKÇĐLĐĞĐNĐ YAPAN ÇARLIK RUSYASININ NE SURETLE ÖLDÜĞÜNE DAĐRDĐR Bin dokuz yüz on yedi ikinciteşrin yedi... Yumuşak ve derin sesiyle Lenin: "Dün erkendi, yarın geç zaman tamam bugün," dedi.. Yağlı çarklılarla yağlı işçiler: "Bugün!" dedi. Ölümü açlıktan öldüren siper: "Bugün!" dedi. Ağır çelik kara toplarıyla AVRORA: "BUGÜN!" dedi, "BUGÜN!" dedi.. ............... ....... ..........

................. Artık ne kışlık sarayda sarhoş eteklerin ipekli sesi, ne paskalya çanlarında deli duası çarın, ne Sibirya yollarında zincir iniltisi... Artık votka kadehlerinde ıslanmıyacak sarı sarkık bıyıkları pameşçiklerin. Kara toprağın üstünde bir avuç kan gibi yanmıyacak, bakır sakalları açlıktan ölen mujiklerin. Artık kararmıyacaktır karlı sokaklar kara bir rüzgar gibi geçen Çarın kazaklarından. Sarkmıyacaktır işçi kadınların kanlı saçları: kara kalpaklı kazakların mızraklarından. Yandı kanatları iki başlı kara kartalın, düştü yere, öldü.

Buzlu Baltık denizinin kıyısında bir pencere örtüldü. Açıldı bir pencere.... Bin dokuz yüz on yedi ikinciteşrin yedi... N.Hikmet

CEVAP NUMARA DÖRT Bu yazı gizli bir din halinde bir nevi Neo-faşist bir ideoloji yaptıkları halde bunu ikrardan sakınanlara aittir. Böyle bir halt karıştırmıyoruz, diyenler üzerlerine alınmayabilirler. Onlar istiyorlar ki çift ağızlı baltalarıyla yuvarlansın kafalarımız önüne yarın o kara gömlekleri beyaz kordonlu golf pantolonlu kadroların.. KARDEŞLER! Onlara sokakta rastlarsanız eğer ölümü görmüş gibi çevirin başınızı. Kirpiksiz sarı gözler gözünüze bakarken arkadan sırtınıza bir bıçak girebilir...

Onlar istiyorlar ki kara toprağın kalbi durana kadar biz pazarda kelepir bir mal gibi satalım kafamızın ışığını, gücünü kolumuzun.. Kadınlarımızı karşılarında oynatalım. Ve dumanlanmağa başlayınca gözümüzün bakışı, yavaşlayınca damarlarımızda kanın akışı karaya vurmuş balıklar gibi köprü altlarında yatalım.. KARDEŞLER! Onlara elleriniz dokunmuşsa eğer yedi tas su dökün ellerinize. Yırtarak bayramlık gömleğimi ben peşkir yaparım size... Biz ayrı dillerde aynı şarkıyı okuyanlar, Biz aynı yastıkta yatar gibi toprağa başlarını yan yana koyanlar, Biz, yüzümüzün derisi koyu açık yanmış diye, saçlarımız ayrı ayrı boyanmış diye

barsaklarımızı birbirimizin avucuna dökerek birbirimizin gırtlağını dişimizle sökerek gebereceğiz... Ve kadrolar parlatarak kara gömleklerinin beyaz kordonlarını gömecekler kadife koltuklara golf pantolonlarını... KARDEŞLER! Onların adına benziyorsa adınız eğer adınızı değiştirin. Vebanın girdiği kapıdan girin onların evine atmayın ayak.... Onlar istiyorlar ki çift ağızlı baltalarıyla yuvarlansın kafalarımız önüne yarın o kara gömlekleri beyaz kordonlu golf pantolonlu kadroların...... N.Hikmet

DÜNYANIN EN TUHAF MAHLUKU

Akrep gibisin kardeşim, korkak bir karanlık içindesin akrep gibi. Serçe gibisin kardeşim, serçenin telaşı içindesin. Midye gibisin kardeşim, midye gibi kapalı, rahat. Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim. Bir değil, beş değil, yüz milyonlarlasın maalesef. Koyun gibisin kardeşim, gocuklu celep kaldırınca sopasını sürüye katılıverirsin hemen ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye. Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani, hani şu derya içre olup deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf. Ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende. Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak kabahat senin, — demeğe de dilim varmıyor ama — kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

1947 GĐDEN Camların üstünde gece ve kar. çıplak ayaklı bir çocuk yatıyor. Đstasyonun üçüncü mevki bekleme salonunda siyah başörtülü. giden kardeşimin en sevdiği şarkıydı. Gece ve kar .... En sevdiği şarkı. Bu. .pencerelerde.. Bir şarkı söylüyorlar içerde. Ben dolaşıyorum. Bembeyaz karanlıkta parlıyan raylar uzaklaşılıp kavuşulmamayı hatırlatıyor.

Bembeyaz karanlıkta parlıyan raylar uzaklaşılıp kavuşulmamayı hatırlatıyor. Bir şarkı söylüyorlar içerde!. PANTOLON. N. Ustalarımın ustası Marks'ın .. Kardeşler. KASKET VE FÖTRE DAĐR Bana: "temiz gömlek giymek düşmanıdır.... En..Hikmet – 1933 GÖMLEK. muazzam hocamın resmine baksın..... Gece ve kar pencerelerde. çıplak ayaklı bir çocuk yatıyor." diyenler varsa eğer.. bakmayın gözlerime ağlamak geliyor içimden. Đstasyonun üçüncü mevki bekleme salonunda siyah başörtülü.En sevdiği..

ceketi rehindeydi. bir övün yemek yerdi dört günde. . şu bizim tarihi de mek parmak okusunlar: 1848'de kurşunlar demir bir tarak gibi geçerken başından. Vladimir Đliç Ulyanof Lenin ateşten bir dev gibi çıktığı zaman barikata..... Dalgalanırdı fakat heybetli sakalı: bembeyaz tertemiz kolalı bir gömleğin üstünde. Ütülü pantolana idam hükmü kim verdi? Tosunlar. halis Đngiliz kumaşından halis Đngiliz modasıyla ütülü mum gibi bir pantolon giyerdi -Alanglezinsanların en büyüğü Engels. yakalığı da vardı kıravatı da.

. Marksisto-Leninist şuur. bir iki kilometre kadar. et.. ne kafamın dışındaki kasket içindekine delalet eder. 30 kilo kemik 7 litre kan. ne de biricik fötrüm beni geçmekte olan geçmişe alet eder.Bana gelince: Ben ki. herhangi bir proleter şairiyim. Buna rağmen ben: haftada altı gün kasketliysem eğer. Fakat neden benim iki fötrüm yok? . damar.. sinir ve deriyim. adale... haftada bir gün sevgilimle seyrana giderken biricik fötrümü tertemiz giymek içindir bu.

Lakin hep asıl sebep: proleterim.. proleter!!.. Kapkara cahil miyiz? Hayır! Mesela: "Sat-Sin" bey kadar cahilü cühela olmasam gerek.. Belki biraz derbederim... ayakta dikilip anası ağlamak sapına kadar çalışmaktır.. be birader. pek değil. Budala mıyım? Eh. .Ne dersin üstat? Tembel miyim? Hayır! Günde 12 saat sayfa bağlamak..

... Önümüzde bakır taslar güneş dolu.1931 GÜNEŞĐN SOFRASINDA SÖYLENEN TÜRKÜ Dalgaları karşılayan gemiler gibi. Laaaaaaa!!!!!!!. ancak her proleter gibi.Ve benim iki fötrüm.. Ve ilaaaaaaa. iki milyon fötrüm.2. Borsalino-Habik-Mosan-Mançister tezgahlarının sahibi olursam-olursak-olacak!. rüzgarları en serin uçurumları en derin havaları en ışıklı sıra dağlara. Arkamızda bir düşman gözü gibi karanlığın yolu.Hikmet . Dostların arasındayız! Güneşin sofrasındayız! . N.5. gövdemizle karanlıkları yara yara çıktık..

Heeey hop Heeey hep . nerden geçelim? Yalnayak koşarak devlerin geçtiği yerden geçelim. Taşları birbirine vurun çocuklar.Dağlarda gölgeniz göklere vursun. Doldurun çocuklar.. göz göze yan yana durun çocuklar. Başları göklere atalım serden geçelim. Heeey. doldurun doldurun doldur içelim.

Doldurun çocuklar.birden geçelim. Yalnız biraz uzamış tıraşları. "Dayandık!" dememişler. Dostların arasındayız! Güneşin sofrasındayız!. Oradan onlardan. "Yandık!" dememişler. Dayanmışlar biliyorum. . doldur içelim. doldurun doldurun. Gömlekleri kirli değil çatık değilmiş kaşları. N.Hikmet HABER Onlardan haber geldi.

Şakaklarında taze bir yara varmış ama. Benim babam..Hikmet HĐCĐV VADĐSĐNDE BĐR TECRÜBEĐ KALEMĐYE Bir varmış bir yokmuş.Gözleri gülerek bakıyorlarmış adama. N.. Develer tellallık edip satarken develeri. bir benim babam varmış. bir de bir zatımuhteremin pederi. dazlak kafalı ufak tefek bir adam. Yalnız biraz uzamış tıraşları.. . çatık değilmiş kaşları.

dolu koymuş boş çıkmış. diyelim. Son beş papelin hesabını vermeden ölmesin. hamam.. apartıman yapmış.. diye kalbinin atışını saydınız. "Kısa kes. ekmeğinden çalarak. bir zatımuhteremin pederi Yemen çölünde açlıktan ölenlerin suyundan. . bütün ömrünce çevirmiş simsiyah defterleri. Benim babam. Benim de babam öldü. Ve dünyaya yummadan evvel ışıklı çocuk gözlerini siz onun yanındaydınız. O. sözlerini!" Ölmüş sizin serasker peder.O bir zatımuhteremin pederi Đkinci Sultan Hamidin meşhur hırsız seraskeri. Ey zatımuhterem! Şaire. kumun üstüne akan kandan yüzde yüz komisyon alarak han. Tutmuyordu babamın öpülesi elleri.

Size bir tokat borcum vardı.. Taktınız tenezzülen kendi elinizle siz bir ölünün burnuna gözlüğünü. Sizin peder ölmüş. Dikkat! Kolumu geriyorum. Benim şöhretim nerden gelir. Fakat yine siz haklısınız: o gündü hesap günü. Karşı karşıya kaldık iki meşhur adam.O eller. Size gelince: sizi meşhur eden şey: hırsız bir babanın kanlı altınlarını çalan . ben neyimle meşhurum -MALUM!. Đşte o hesabı şimdi ben veriyorum. Đkimiz karşı karşıyayız.. Babamın gözleri artık simsiyah defterleri göremiyordu.. Öldü benim babam. beş papelin hesabını istediniz.

. Öldü benim babam. görmemiştir soyunuz gibi bir soyu. bir benim babam varmış. Ey zatımuhterem! Ölmüş sizin serasker peder. bir de bir zatımuhteremin pederi.hırsız bir oğlun parasıdır.. Edirne boyu çingeneleri. büyük kemancılar veren çingene çadırlarının yüz karasıdır.. Đnanmazsanız eğer.. Bir varmış bir yokmuş. Sizin şöhretiniz: lanetle dolu bir yükün çuval darasıdır.. Develer tellallık edip satarken develeri. karıştırsın alim efendiler kalın yapraklı kitaplar gibi seneleri: anlarsınız ki. Şöhretiniz: kıvrak çengiler. Karşı karşıya kaldık iki meşhur adam.

. ve insanlar ellerini korkmadan düşünmeden birbirlerinin ellerine bırakarak yıldızlara bakarak: -"Yaşamak ne güzel şey!" diyecekler. ........... bir insan gözü gibi derin bir salkım üzüm gibi serin ......N.... . .........Hikmet – 1933 HĐÇBĐR AĞAÇ BÖYLE HARĐKULADE BĐR YEMĐŞ VERMEMĐŞTĐR Topraktan ateşten ve denizden doğanların en mükemmeli doğacak bizden..

. Topraktan ateşten ve denizden doğanların en mükemmeli doğacak bizden. Ve en vadedici bir yaz gecesi bile böyle sesler böyle inanılmaz renklerle sabaha ermemiş olacaktır..bir ferah bir rahat bir işitilmemiş şarkı söyliyecekler.. Hiçbir ağaç böyle harikulade bir yemiş vermemiş olacaktır.. N.Hikmet HOŞ GELDĐN Hoş geldin! .

Hoş geldin... Hoş geldin! Biz bıraktığın gibiyiz.Kesilmiş bir kol gibi omuz başımızdaydı boşluğun. Özledik. N.. Yerin hazır. Gözledik... YÜRÜYELĐM. Ustalaştık biraz daha taşı kırmakta.Hikmet .1932 Birinciteşrin 5. Çarşamba gecesi MEMLEKETĐMDEN ĐNSAN MANZARALARI .. Dinleyip diyecek çok. Hoş geldin.... dostu düşmandan ayırmakta. Hoş geldin! Ayrılık uzun sürdü. Fakat uzun söze vaktimiz yok..

Orası camgöbeği aydınlık. orda yeşil. yüzüyor elli metre derinde. orda yıldız yıldız yanıyor milyonlarla mum. gümüş kuşlu bir hamam tasının ve koynuna ilk girdiğim kadının kızıl saçları. efendim. yeşil. zırhının ve suyun içinde balık gibi kapalı ve ketum. balık gibi. ey demir çarıklı ruhum. orda dünyamızın ilk kımıldanan eti. orda bir hamam tasının mahrem şehveti. mahrem şehveti efendim. Orda. Bakıyorum yukarıya: bir denizaltı gemisi görüyorum. çığlıksız doğum. orda tepişmeden çiftleşmeler. Orda. efendim. başımın üzerinde. Atlantiğin dibinde dirseğime dayanmış. orda ışıl ışıl. efendim. . çok yukarıda.ĐKĐNCĐ BÖLÜM I Atlantiğin dibinde upuzun yatıyorum. yukarıda.

tuz. çelik ve sinsi bir denizaltı gemisi. upuzun yatıyorum dibinde Atlantiğin dirseğime dayanmış. Sonra onlar da yok. Hacıbaba. orda hayat. köksüz ağaçları kıvıl kıvıl mahlukları deniz dünyasının. orda başlangıcımız ve orda hain. Yanlız ara sıra acayip balıklar geçiyor karanlığın içinde ışık saçarak. Ben. iyot. . Hacıbaba. orda başlangıcımız. Sonra alabildiğine derin alabildiğine derin karanlık. upuzun yatıyorum.Orda rengarenk otları. Artık dibe kadar inen kat kat kalın sular kati ve mutlak ve en dipte ben. bakıyorum yukarlara. 400 metroya kadar sızıyor ışık.

karınlarını gördüm ağızları da orda. Dümenleri ne tuhaf suyun içinde Đnsanın tutup tutup kıvırası geliyor. Gemilerin omurgalarında imdat arar gibi bir hal vardı.Avrupa Amerika' dan Atlantiğin yüzünde ayrıdır dibinde değil. omurgalarının altını. birbiri peşi sıra. Gazgemileri gidiyor yukarda. derken. Köpekbalıkları geçti gemilerin altından. Denizaltılar birden üç oldular. efendim bir torpil. Gazgemileri düşmana ateş açarak . sekiz. Dönüyor keyifili keyifli pervaneleri. Denizaltı gemisi bir torpil attı. yedi. Gemilerin dümenlerine baktım: telaşlı ve korkaktılar. çok yukarda. herhalde köpekbalıklarından değil. altı. Omurgalarının altını görüyorum. Gemiler şaşırdılar birdenbire. gemiler bir bıçak darbesinden en yumuşak yerini karnını saklamak isteyen insanlara benziyorlardı.

girdi deniz dünyasının cennetine. Kayboldu ıslak karanlıkta. gömgök. Mazot. arzın ilk teşekkülü hengamesinden bir manzara. yağlı ve yapışkan bir alev deryası efendim. efendim. Kıpkızıl. tutuştu yüzü denizin.insanlarını ve yüklerini suya döküp saçarak batmaya başladılar. Gece uykuda gezenler gibi bir hali var: lunatik. Köpürüp. Fakat durmadan iniyor. . Bir alev deryasıdır şimdi yukarda akan. bacası yahut nerdeyse yanıma düşer. Yukardan dibe doğru inen gazgemisine bak. Ve denizin yüzüne yakın suyun içi allak bullak. parçalanır. Artık baskıya dayanamaz. kapkara. ve direği. benzin. gaz. Geçti kargaşalığı. dağılıp parçalanmalar.

39 ilkbaharında denizaltıcı olmadan önce Münihli Hans Müller Hitler hücum kıtası altıncı tabur birinci bölük dördüncü mangada sağdan üçüncü neferdi. Hacıbaba. uzanıp kısalıyor. baş yukarı. Münihli Hans Müller üç şey severdi: 1-Altın köpüklü arpa suyu 2-Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna. hiçbir şeye tutunamadan onlarda iniyorlar dibe doğru. bir şeyler aranıyor kolları bacakları. Bir tortu gibi dibe çöküyorlar tortu gibi çöküyorlar.Yukarda insanla dolu denizin içi. Parçalanmış bir tabut gibi açıldı köprüüstü kaportası ve Münihli Hans Müller dışarı çıkıverdi. Birden bire bir denizaltı düştü yanıbaşıma. 3-Kırmızı lahana. Baş aşağı. Münihli Hans Müller için vazife üçtü: . Ve hiçbir yere.

Münihli Hans Müller'in kafasında. yüreğinde. 2-Der Führer. dilinde üç korku vardı: 1-Der Führer.Der Führer. Ve Vagneryen bir operada do sesi gibi heybetli Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna'nın tereyağı ve yumurta krizinden şikayet etmesine şaşıyordu.1-Çakan bir şimşek gibi mafevke selam vermek. vazifesi ve korkusuyla 39 ilkbaharına kadar bahtiyar yaşıyordu. Münihli Hans Müller sevgisi. 2-Yemin etmek tabancanın üzerine. 3-Günde asgari üç çıfıt çevirip sövmek silsilelerine. 3. Diyordu ki ona: .

Anna'yla zifaf vaki olmadan önce bizzat harbe girdi Hans Müller. ve ince dudaklarının kıyılarında keder. Ve mutlak hepsi erkek 12 çocuğumuz olacak. balmumundan çiçekler takacaksın başına. pırıl pırıl çizmeler giyeceğim ben. efendim. yepyeni bir manevra kayışı takacağım. tüfek yapmazsak eğer yarın 12 oğlumuz nasıl muharebe eder? Münihlinin 12 oğlu muharebe edemediler çünkü doğamadılar. yumurta yiyeceğiz diye top. Ve şimdi 41 sonbaharı sonlarında dibinde Atlantiğin benim karşımda durmaktadır.-Bir düşün Anna. . Bir düşün Anna. Sen beyaz ve uzun entari giyeceksin. tereyağı. Seyrek sarı saçları ıslak. çünkü henüz. kırmızı sivri burnunda esef. Tepemizde çatılmış kılıçların altından geçeceğiz.

Gözü bir parça yaşlı. yükselecek yukarıya. ama o bütün bunları bilmiyor. Ben biliyoum ki. Şimdi şişecek birazdan. Ben Hans Müller'e bakıp. Cebinde parası var. o bir daha görmeyecek Anna'yı. ve artık bir daha arpa suyu içip yiyemeyecek kırmızı lahanayı. efendim. Ben bütün bunları biliyorum.Yanı başımda durduğu halde yüzüme çok uzaklardan bakıyor. Ve işin tuhafı artık ne kimseyi öldürebilir ne de kendisi ölebilir bir daha. bunları düşünürken yanımızda peyda oluverdi . silmiyor. Hacıbaba. çoğalıp eksilmiyor. Đnsanın yüzüne nasıl bakarsa ölüler. sular sallayacak onu ve balıklar yiyecek sivri burnunu.

pembe beyaz. Planı hazırlıyor Lordlarımızdan biri. dedi Çörçil. uzun. Bir karısı vardı Tomson'un: tavan süpürgesi gibi bir kadın. "Đngiliz imparatorluğu ve hürriyeti için: Canım isterse. titiz. Ben Đngiliz Đmparatorluğu'nu dağıtmaya gelmedim. efendim. Tuttum Tomson'un elinden.Liverpul Limanından Harri Tomson. Açmadı gözlerini. Adalet: ihtilalsiz. Bir oğlu vardı Tomson'un: altı yaşında bir oğlan. Şişman ve matruştu. "-Vefat ettiniz" dedim. "-Evet " dedi. harp içinde bile Çörçil'e sövmek hürriyeti ve canım istemese de aç kalmak hürriyeti uğruna. temiz ve tavan süpürgesi gibi münasebetsiz. Gazgemilerinden birinde serdümendi. zayıf. Hacıbaba. tombul mu tombul. . tavan süpürgesi gibi. sarı papa mı sarı papa. harpten sonra artık işsiz ve aç kalacak değiliz. Fakat değişecek hürriyette bu son bahis. Gözleri sımsıkı kapalıydı. Kaşları ve kirpikleri yanmıştı.

Đngilizler fazla konuşmayı sevmezler. Balıklar Tomson'u afiyetle yediler.1963) . Hans'ın etiyle zehirlenmekten korktular anlaşılan. Hacıbaba. Nazım HĐKMET (1902 . nokta. Tomson' la Müller'i yanyana yatırdım. fakat dokunmadılar ötekisine. Hayvan deyip geçme. son. hele hümoru seven ölü Đngilizler. yan yana yükseldiler yukarı doğru. Ve ağzını açmadı bir daha.Ben de ihtilal çıkarmaya gelmedim: buna Kenterburi başpiskoposu bizim tredünyonun reisi ve karım razı değil.. sen de hayvansın ama akıllı bir hayvan. Đşte bu kadar. Şiştiler yan yana. Ay bek yur pardın.." Sustu Tomson.

ASYA-AFRĐKA YAZARLARINA Kardeşlerim bakmayın sarı saçlı olduğuma ben Asyalıyım bakmayın mavi gözlü olduğuma ben Afrikalıyım ağaçlar kendi dibine gölge vermez benim orda sizin ordakiler gibi tıpkı benim orda arslanın ağzındadır ekmek ejderler yatar başında çeşmelerin ve ölünür benim orda ellisine basılmadan sizin ordaki gibi tıpkı bakmayın sarı saçlı olduğuma ben Asyalıyım bakmayın mavi gözlü olduğuma ben Afrikalıyım okuyup yazma bilmez yüzde sekseni benimkilerin şiirler gezer ağızdan ağıza türküleşerek şiirler bayraklaşabilir benim orda .

Moskova Ben . senden önce ölmek isterim.sizin ordaki gibi kardeşlerim sıska öküzün yanına koşulup şiirlerimiz toprağı sürebilmeli pirinç tarlalarında bataklığa girebilmeli dizlerine kadar bütün soruları sorabilmeli bütün ışıkları derebilmeli yol başlarında durabilmeli kilometre taşları gibi şiirlerimiz yaklaşan düşmanı herkesten önce görebilmeli cengelde tamtamlara vurabilmeli ve yeryüzünde tek esir yurt tek esir insan gökyüzünde atomlu tek bulut kalmayıncaya kadar malı mülkü aklı fikri canı neyi varsa verebilmeli büyük hürriyete şiirlerimiz 22 Ocak 1962. .

sen de ölünce kavanozuma gelirsin. şeffaf. odanda ocağın üstüne korsun içinde bir kavanozun. ta ki bir savruk gelin yahut vefasız bir torun bizi ordan atana kadar. Ama biz o zamana kadar .. Kavanoz camdan olsun..Gidenin arkasından gelen gideni bulacak mı zannediyorsun? Ben zannetmiyorum bunu. Đyisi mi.. Fedakârlığımı anlıyorsun : vazgeçtim toprak olmaktan.. Ve toz oluyorum yaşıyorum yanında senin. vazgeçtim çiçek olmaktan senin yanında kalabilmek için. Sonra. Ve orda beraber yaşarız külümün içinde külün. beni yaktırırsın. beyaz camdan olsun ki içinde beni görebilesin.

Ben daha bir çocuk doğuracağım. Toprağa beraber dalacağız. pek çok. atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz yan yana düşecek. Ben daha ölümü düşünmüyorum. Yalnız pek sevimsiz buluyorum bizim cenaze şeklini. Hayat taşıyor içimden. Ve bir gün yabani bir çiçek bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse sapında muhakkak iki çiçek açacak : biri sen biri de ben. Ben ölünceye kadar da . ama çok. Ama ölüm de korkutmuyor beni. ama sen de beraber. Kaynıyor kanım. Yaşayacağım.o kadar karışacağız ki birbirimize.

Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bu günlerde? Đçimden bir şey : belki diyor 18 Şubat 1945 Piraye Nâzım Hikmet BENERCĐ KENDĐNĐ NĐÇĐN ÖLDÜRDÜ? BĐRĐNCĐ KISIM BĐRĐNCĐ BAP .bu düzelir herhalde.

Kim bilir belki böyle bir akşam.. YILDIZLARA VE AŞKA DAĐRDĐR. Genç adam ayakta.. HAKÎM HERAKLĐT'E.... Bakıyor akar suya düşünüyor Heraklit'i.. Genç adam piposunu çıkarıyor cebinden aranıyor kibriti.. düşünüyor büyük hakîm Heraklit'i genç adam. Akıyor şehirden geçen nehir genç adamın ayakları dibinden. I Şehir uzakta..BĐR GENÇ ADAMA. böyle bir akşam. .

Heraklit alnını yeşil gözlü zeytinliklerde akan suya eğdi ve dedi: «— Her şey değişip akmada. Heraklit. Gebedir her sukut bir yükselişe.. dalgalarında dağlıdır alnı en mukaddes putun kızgın demir damgasıyla sukutun. Akıyor şehirden geçen nehir genç adamın ayakları dibinden. Heraklit!.» Heraklit.. Ne mümkün karşı koymak bu köpürmüş gelişe. Genç adam ayakta. ne akıştır bu!. ne akıştır ki bu. Genç adam . Heraklit. akar suya kabil mi vurmak kilit? Şehir uzakta. bu hâl beni hayran bırakmada.

Belki bir daha yıldızların ışığında kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin. onları belki bir daha göremezsin. Pencerelerin dışında yıldızlı geceler. . II Dikine mustatil bir apartımanın en üst katında dört köşe bir oda. romanın muharriri diyorum ki genç adama: — Delikanlım!. Delikanlım!. Đyi bak yıldızlara. Ben.. Perdesiz pencereler. Genç adam alnını dayamış cama.kibritini çıkarıyor cebinden yakıyor piposunu.

. ya bir köşe başında kan sızarak kaşından gebereceksin.. Đyi bak yıldızlara onları göremezsin belki bir daha.. Delikanlım!.Senin kafanın içi yıldızlı karanlıklar kadar güzel. Đşte kapı açıldı geldi beklenen kadın. Delikanlım!.. belki anlamadın. korkunç. Belki beni anladın. . ya da bir darağacında can vereceksin.. kudretli ve iyidir. Kesiyorum sözümü. Yıldızlar ve senin kafan kâinatın en mükemmel şeyidir. «— BEKLETTĐM MĐ?» «— ÇOK. Sen ki.

Sev bakalım... solda gece yanıyor.... . Sallanıyor ayakları sallanıyor ayakları. Sevmek mükemmel iş delikanlım.. DUDAKLARI . Oturdular pencerenin içine.. .. Genç adam yakaladı kadını belinden.. benden izin sana... Bir yumrukta kırdı camı... Sarktı ayakları gecenin içine... Işıklı bir deniz dibi gibi başlarında. seeeeev sevebildiğin kadar.....» Kadın yakaladı genç adamı elinden.... Ayakları karanlık boşluklara sallanıyor. Mademki kafanda ışıklı bir gece var... sağda.Ama zarar yok..

. Kendisi aslen Hintli olup maskatı re'si DELHĐ'dir...ĐKĐNCĐ BAP GENÇ ADAMIN. SEVGĐLĐNĐN ŞAHISLARINA.... AYIN ON DÖRDÜNE. GENÇ ADAMIN ESRARENGĐZ MEŞGALESĐNE. MÜSEBBĐBĐ MEÇHUL BĐR ĐHANETE DAĐRDĐR. VE NĐHAYET. . TĐBET MABETLERĐ VE AMERĐKAN FĐLĐMLERĐNE. I Mevzubahs gencin ismi: BENERCĐ....

. be nefis Mis nerde.. basbaya insandır O.Dostlarının nazarında tam adam.. Kendileri bir Đngiliz mis'idir. cevaben: «— Mermer merdivenler. ne de VĐLLĐ FRĐÇ gibi bir babik oğlandır O. eminim ki. diye sorarsam size. .. ne MASĐST gibi bir dev. iki gözlü. düşmanlarının indinde azgın bir delidir ve Britanya polisinde künyesi şüphelidir.. Đmdi. tek burunlu. Birinci babımızda. nasıl tanıdı Benerci'yi?.. Benerci'nin odasına gelen kadın mühim bir rol oynıyacak kitabımızda. siz. ben. Şeklü şemailine gelince: Ne PATAŞON gibi tombul bir cüce. Hem Đngiliz mis'lerinin nefisidir.

Đnledi öküz derisinden mukaddes davul: — Savul! Savul!!.Kapı. Savuuuul!!!. Buda'ya kurban geliyor. Tibette mabet. bağdaş kurup oturmuş mâbut BUDA. Kapıda kıvırcık saçlı taştan iki aslan.. Mabedin içi.. Açıldı kanlı bir ağız şeklinde karnı Buda'nın. Omuzlarından çıkan on altı kolu havada. Uzun külâhlı Moğol rahipleri kaldırdılar havaya beyaz kadını. çıplak karnı iki kat. Tibet... mavi gözlü bir kadın beyaz. . kar gibi. Sarı saçlı. Kadının canına kıyacaklar gibi. fışkırdı mukaddes alevler dışarıya..

. Atıldı üç el tabanca.. Ve bu suretle Đngiliz MĐS . birinci bapta odaya gelen kadındı.... Onu kurtaran genç: BENERCĐ. Drrrrrrrran!!!. — Dran! Drrrran!. kurban.... OTOMOBĐL. Son sür'at..Doyuracaktır Buda ateş dolu karnını...... Đşte bu kurtarılan kadın. Esmer bir delikanlı yaklaştı mavi gözlü dilbere! — Kaçalım! bir an kaybedecek zaman değil.... Yuvarlandı Moğol rahipleri birbiri ardınca..... Saatta 110 kilometre. . Mavi gözlü dilber kurban gidiyor..

Ne çıkar. Gelin.tanıdı Hintli genci.. Đlk tesadüf tramvayda oldu. Romanımı daha başlamadan berbat edeceksiniz. Đngiliz kızı mahsus çantasını yere düşürdü.» DĐYEREK haltedeceksiniz. Hintli genç mahsus düşen çantayı gördü: kaldırarak verdi kıza. EEEEEEE? Sonra? . inanın bir sefer olsun NÂZIM'a Amerikan filimlerinden fazla.... Üçüncüde düğüm bağlandı nihayet siyah podüsüet bir çantada. etmeyin çocuklar... Đkincisi lokantada..

dedi ki: — Bu gece ay gökte açık kalan bir pencere gibi. . be imanım.. aşırsak. bakın.. II Ayın on dördü.. Ayın on dördünü Paris'te aç gezen gördü.derseniz.. Meryem Ana'nın gümüş takımlarını. dedi ki: — Bu gece ay dibi kalay bir tencere gibi. birinci babımıza. Ayın on dördünü Fatihli hırsız gördü. Ayın on dördü. Atlasak içeriye.

Kızaran ayın on dördünü bir parya gördü. Ayın on dördü..Ayın on dördü... dedi ki: .. Kızardı ayın on dördü. Ayın on dördünü şair Salih Zeki gördü: benzetti kendi eserine beğendi. dedi ki: — Benziyor ay yıldızların yaldızlarını çalmak için göğe çıkan bir hırsızın fenerine. Ayın on dördünü Londralı bir lord gördü.. Ayın on dördü.. dedi ki: — Benziyor ay haşmetpenahımın dizbağı nişanına. Ayın on dördünü Đrlandalı bir polis gördü.

Üç amele. Benerci söz söylüyor: — Bize karşı . Đçinde bir ev.... Tarlanın dışında duvar. Kapalı pencereler. Gece saat: 2.. yani ceman yekûn: yedi Kalküta delikanlısı. bir masa ortada. Bu sefer bizzat çekik gözleriyle ayın on dördü KALKÜTA şehrine civar.— Benziyor ay Ganj'ın üstüne damlayıp yayılan kardeş kanına. Ayın on dördü. bir çay tarlası gördü... bir muallim ve Benerci. Evin alt katındaki oda. yedi inkılâp genci.. iki köylü. asma bir lamba.

...... Devam ediyorum arkadaşlar: Đntelicent servis kendine mahsus. Aralandı pencere. — Sıııııs. Karanlık. Söndürün. — Sana öyle gelmiş. — Rüzgâr. Döndü başlar kapıya. — Sus..Đntelicent servis kendine mahsus. . Dışarı bakacağım....... — Benerci.. Bir tıkırtı var.. sus.. — Arkadaşlar Đntelicent servis.

Dışarda polis. KALKÜTADA UMUMÎ GREV... ÜÇÜNCÜ BAP TAYMĐS GAZETESĐ'NĐN BĐR TELGRAFI.. ve bir sürü motosiklet. — Satıldık..... Yedi kişiden mürekkep olan komite azalarından altısı yakında adliyeye verileceklerdir. TAŞLANAN ÇOCUĞUM. I Taymis gazetesinin Kalküta'dan aldığı bir telgraftan: KALKÜTA .Ay ışığı parlıyan enli bir kılıç gibi keserek karanlığı düştü yere.. Lambaları sönmüş iki otomobil. Şehir civarındaki çay tarlalarında metrûk bir evde toplanan gizli Vilâyet Komiteleri.. — Ne var? — Sııııısss!. içtima halindeyken derdest edilmiştir. VAZĐYETĐN TELHĐSĐ VE BENERCĐYLE ĐSTANBULDA MATBAADA BĐR MÜLÂKAT. ilk .... SOMADEVA. Yalnız.. — Evet... VE DAHA BĐRÇOK YÜREKLER PARALAYICI HADĐSELERE DAĐRDĐR..Kızılların tevkifatı devam ediyor.

delikanlımızın kalbine bir taş düşmüş. A: . Yani.. boydan boya ömrünü vermiştir ihtilâle....istintak neticesinde. gene komite azasından. Birinci bapta öğrendik ki. Hazım zamanlarını. Benerci inkılâpçı bir gençtir. Benerci isimli bir genç tahliye olunmuştur. Benerci âşığıdır Britanyalı bir kızın. boş gecelerini değil. II Vaziyeti telhis edelim hele.. ĐKĐ. Đki. BĐR. Kırmızı saçlı bir baş düşmüş ve kalbi dalga dalga halkalanıyor..

... .............. Benerci tahliye edilmiştir.. sana dört teklifim var: . . Đki...... Benerci için de bu tahliye keyfiyeti siniri.. serapa esrar.......... B: Fakat meçhul bir sebebe binaen... kemiği... C: Bence....... Đki.......... .... yoldaşlarının mevkuf bulunmasına rağmen.... Benerci... iki gözüm....... ... ruhu. eti kemiren bir esrardır..Benerci riyaset ederken gizli bir içtimaa altı yoldaşıyla yakalanıyor. yani romanın muharrirince olduğu kadar...

.. Karşımda dikilip durma.. Babıâli caddesinde matbaaya gel. otur.. Saniyen: sinirini yen. Dinle: . Geldin mi? Âlâ. — Anlatıyorum. Şu müthiş müşkili birlikte halledelim seninle. Salisen: ayağını iki defa yere vur: Kapı açılsın Lebbeeeeeeeeyk! deyip bize iki çay getirsin kahveci üstat.. Rabian: anlat... Kalküta'dan Đstanbul'a çık yola..Evvela.

Müdüriyette. kıskıvrak bağladılar bizi. Kurşunlarımız tükendi. Kamyonlara yüklediler. Vakit kazanmak için. işi kafiyeye döktü: Herifin mavi gözleri çipil çipil suratı çilliydi.Ve Benerci. Đsmimi sordu. Britanya polisi içeri girdi. Geçti arkadaşların önünden. Burada. Benim önümde durdu. Đntelicent'ten olduğu belliydi. Niçin bıraktılar beni? Beni niçin bırak-tılar? . kafiyesiz filân. macerayı bana. Birimiz kolundan. Benerci yine coştu. Yüzüme baktı. Nihayet. polisin üstüne ateş açtık. Brovniklerimizin şarjörlerini iki defa tazeledik. yedimiz birden. yani nesren şöyle anlatmaya başladı: Sarılmıştık.. Beni bıraktı. birimiz de başından yaralandı. bir herifin karşısına dizildik. Yok edilmesi lâzım gelen bazı kâatlar vardı. Gırtlak gırtlağa kapıştık..

Ben. Đşte tahliye keyfiyetinin sebebi.— Benerci. — Ne? — Düşecekler peşine. Đki üç defa. Arkamda takip yok. .. Arkadaşlar benimle görüşmek istemiyor. Eşine?? Ateşine?? Mateşine?? Tükürmüşüm kafiyenin içine. anlıyacağın. Benerci gitti.. seni bıraktıktan sonra peşine düşecekler. Hem bu sefer artık suratına bakıp ismini sorup bırakılmamak şartıyla.. Ne halt edersen et. muhtelif arkadaşlarla temas etmek istedim. tamamen temizim. Tabii. Sonra cooop. haydi bir tevkifat daha. — Öyleyse. Baktım ki. — Sebep bu değil.. sen hemen yine Kalküta'ya git oğlum. sen yine içerde. Düşündüm Benerci'yi ve mel'un bir ihtimalle birden yüreğim cızz etti. Dışarıda temas ettiğin arkadaşlar ne diyor? — Galiba onlar da senin gibi düşünüyorlar.. Fakat verdiğim randevulara gelmediler. Arif olanlar için. — Tuhaf şey. pencereden: muktesit. Yani. buna bir tek sebep var. muharrir ve muhbir Nedim Vedat Bey geçiyor. şu vaziyeti bir düzelt bakalım.

— Đşlemiyor. benzin. Yüksek tuğla bacalarda dumanlar donakaldı. motor. Trrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrik! D U R D U !!!. buhar...bu fasıl burada bitti.... III Stop: Fren! Zıııınk! Durdu!. elektrik. . — Patron. — Koş telefona. — Telgraf. Amele baş parmağını tele dokundurdu.. sabotaj var!. dinamo. Akümülatör.. Koptu kayışlar.

.... Birden bisiklet. koşun şehre.. Ne ileri ne geri. üstüne atlıyarak.... yetiştirin. makina bomboş. polismen..— Teller kesilmiş.. tank. Paaaaah!. Fakat yine birden ekşi boza. tayyare. otomobil. dumanı toza. geç!. avanak!. Fıııııss.... Karşımda durma.. omnibüs tozu dumana kattılar. Geç kaldılar. ne bulursanız. Hangarda ne varsa. Patladı lastikleri... Drran . Sarjant. motosiklet. — Koş!. kırk ikilik... asker.

Tiki taka frev.. Benerci yatakta Kalküta ayakta..... hep beraber grevdedir. Günlerdir ki.. Tavan. milyon ayaklı Kalküta.. O. sırtüstü yatıyor yatakta.. Onlar.. Benerci evdedir. Onu kavgaya çağırmadılar. Edildi ilân Umumî grev!!!. Geçiyor haykırışmalarla kapısının önünden tek başlı. Kalküta grevdedir..... Benerci görmeden görüyor yattığı yerden . kapı ve duvar... tek yürekli. yapayalnız evdedir.. Yapayalnız. onu gördükçe arkadaşları çevriliyor başları.drrrn drrran..

Kal — dırım kal — dırım.. Geçit yok.... Cad — deler.. Rap rappp .. Ka — la — ba — lık itiyor iki yana apar — tıman — ları. Cad — de.... çiğneneceksin: sağa sola sap. Kalabalık...yürüyen Kalküta'yı: «Adım Adım.. Adım — lar adım — ları. Behey tram — vay!.. Kal — dırım — lar kal — dırım — ları...

Benerci koştu pencereye: Aşada sokak kalabalık. — Yol açın kamyonlara amele çocukları babalarını geçiyor..... .» Haykıraraktan Benerci fırladı yataktan. Yukarda masmavi bir hava Aşada bir kamyonun üstünden kalabalığa Söz söylüyor en yakın arkadaşı SOMADEVA:* «— Arkadaşlar! Aylardır ki anamız avradımız uzun aç dişleriyle dişlediler kendi memelerini. Va.. Vey...rappp!!!!! Ve... Şimdi sokaktan tek bir insan sesi yükseliyordu.

.. .. mizi!. Biz. . O zaman gülleri koklıyacağız. . . . Önümüzde onlar kalın enselerini kırıp boynuzlarını saplayınca toprağa. Tek . . . . . . . . elbette ki. . . ağa. . . . Vaar? Hayır!.. Benerci'yi sevinçli bir hayrete düşürecektir.. ! ! . . .. . Ar . . .. lar . . . . Binaenaleyh. . . . . ... (*) SOMADEVA.. . . Benerci'nin en yakın arkadaşı olup. .. . uzun bir müddetten beri Kalküta'da bulunmuyordu. . . . N. . .. . böyle bir zamanda onun sesini duyup kendisini görmek. kıvranarak gebermek. . Patiska bir gömlek gibi yırtarak etimizi kanlı kemiklerimizle . .Arkadaşlar. . . .. cağız . . . Çıplak aç karnını kurşunlara vermek. .H.

pervazları kanlı pencereye çıktım. Pencereden üç defa: S O M A D E V A. S O M A D E V A.. Benerci dimdik durdu. çenesinden göğsüne aktı. S O M A D E V A.. Taşı verdiler. kahreden ve yaratan KALKÜTA..O zaman tabiat güzel bir ağız gibi karşımızda gülümsiyecek. Aşada S O M A D E V A. Ve en eski günlerin en yakın arkadaşı: — Bu adam nefsini kurtarmak için yoldaşlarını satmıştır. Arasıra arkasına dönüp bakarak uzaklaşan kalabalığın peşinden şu suretle feryada başladım: .. yalnız yukardan Benerci ve kendi içinin içinden S O M A D E V A gördü. Birdenbire esen rüzgârla bulutları dağılan bir yaz sağanağı gibi sokaktaki kalabalığın uğultusu kesildi. en iyi. yine Benerci. bunu yapmasaydı. kamyonun etrafına toplananlara: — Bana bir taş veriniz.. Kolları ona doğru uzanır gibi oldu. dikine mustatil apartımanın yedinci katındaki perdesiz pencereye baktılar. dedi. Ve Benerci'nin başı benim. Bu hareketi. en büyük.. başlarını enselerinin üstüne yatırarak. Ve orada. SOMADEVA'nın taşı.. Yukardan. yatağına yatırdım. uzanmak. BENERCĐ'nin alnına geldi. yedinci kattaki perdesiz pencereden bakan sapsarı insanın yüzüne. Ve sağ kolunun bütün kuvvetiyle. dedi. Camları parçalanmış. diye haykırdı. Başka hiçbir göz. Benerci'yi tanıdı.. camın arkasında. Benerci müstevlilerin casusu olmuştur. en sevgili. Đnsanlar.. onun kahrolası başını omuzlarının üstünde bırakmazlardı.. S O M A D E V A sustu. Đki kaşının arasından sızan kan.. S O M A D E V A.. S O M A D E V A.. kucaklamak istiyen kolların hasretini göremedi. üç defa bağırdı: — S O M A D E V A. ben Nâzım Hikmet'in dizlerine düşünceye kadar. En yakınlarının kellesini satmasaydı. onu taşladı. Benerci'nin sarı yüzünü gördüler.» Benerci artık kendini tutamadı. Baygın çocuğumu. Bu haykırış o kadar kuvvetli idi ki. taşı attı. S O M A D E V A.

sizi ben satabilir miyim? Benerci benim oğlum. O yatmıyor. Benerci sizi satmadı.. ben onu uykusuz gecelerin ellerine doğurmuşum.. etimden. Onu ben kellemden.. Benerci benim oğlum. iskeletimden sizin için doğurdum... gecelerdir yatmadı. Benerci günlerdir yemek yemiyor. Dostlar! Đçinizden bir çıban gibi şüphenizi yolunuz. .Benerci benim oğlum. ben yatabilir miyim? Benerci sizi satmadı.... Ben onun yüzünü görebilmek için kaç kerre gecemi gündüzümü on birlik tütüne satarak dumandan bir adam gibi dikilip durmuşum.

kalabalık.Benerci sizin oğlunuz.. IV KALKÜTA'DA BĐR POLĐS KARAKOLUNUN YÜKSEK DUVARLARININ DĐBĐ Gök gürler.... Fakat. O zaman. Benerci oğlum. benim sesimi bile işitmeden ilerledi.. kayboldu.. Onların taşlamağa hakkı var. Üç polis karakolun duvarları dibinde buluşur. . BĐRĐNCĐ POLĐS — Nereye gitmiştin? ĐKĐNCĐ POLĐS — Domuz boğazlamaya... benim oğlum. büyüğüm. hâlâ baygın yatan çocuğuma döndüm. Vakit akşam üzeri. başında dolaşan bu mel'un düğüm çözülene kadar. bizim ah! demeğe hakkımız yok. dedim ki: Dostlar dinlemedi beni Benerci. küçücüğüm.

dedim... Karıya: — Sustur şu piçi... Britanya polisine selam versin. Akıyordu su.. Çocuk beni görünce başladı ağlamaya ağlamaya ağlamaya. Dokundu rikkatime bu iç çekiş. kuyruksuz bir fare gibi gebersin dedim..» . Anası yüzüme bakıp kara bir uçurum gibi çekti içini. Akar suya fırlattım bu zırlayan şeytan piçini. Ne sustu.ÜÇÜNCÜ POLĐS — Sen nerdeydin? BĐRĐNCĐ POLĐS — Köprünün üstünde bir Hintli karı gördüm demin. ne selam verdi kara kurbağa yavrusu. Selam vermezse. Madraslı bir ihtiyar: «Azabı azapla tedavi edin. Kucağında kertenkele suratlı bir çocuk vardı.

. sirke damlatarak gözleri oymak.. tırnak sökebilirim. Getirdim karakola kocakarıyı.. koltuk altına kaynar sudan yeni çıkmış hindi yumurtası koymak. ÜÇÜNCÜ POLĐS — Ben de sana: Bengale ormanlarında avlanmış bir filin koparılmış erkekliğinden bir kamçı vereceğim... ĐKĐNCĐ POLĐS — Sana bu işte yardım için kocakarıyı eski bir halı gibi ayaklarına sereceğim. ezberimdedir tekmil kitabı ıstırap.. Malumdur bana azabı ısdırap. Ellerin derisini eldiven gibi soymak. Sarı sırtından kızıl kan sızdırıp çekeceğim içinden ağrıyı. kulakların içine kurşun dökebilirim. BĐRĐNCĐ POLĐS — Başka bir şey istemez. Meselâ: Uykulara kâbus gibi çökebilirim. BĐRĐNCĐ POLĐS — Lütufkârsın...demiş..

. Benerci... Yağmur.. Bakınız...domuz topu ıtlak olunan usûl.. 3... Kesildikten sonra yarım santim uzadı tırnağı. POLĐS — Haydi içeri gidelim. Somadeva yakalanmıştır.. Gece iyiden iyiye indi... bende ne var? 3. velhasıl daha bin bir usûlle gayeye vusûl mümkündür bence. Kalküta grevi mağlûp olmuştur. Akşam suları.. Ve Benerci'nin. uzayan tırnağı seyredelim. . Karakolun duvarından gelen insan çığlıkları: Kalküta grevcilerine aittir. Somadeva'nın omuzbaşları dilim dilim yarılarak kanıyor. Yağmur. Yağmur yağmaya başlar. Karakolun duvarından insan çığlıkları gelmektedir. Yağmurun içinden uğultusu işitilen şehir: Kalküta'dır. Karanlık. Ve yağmurun içinden uzun bir şehrin uğultusu işitilmektedir... duvarı dibine çömeldiği karakolda. Polisler karakoldan içeri girerler. Alaca karanlık... POLĐS — Göster bize göster bize!! BĐRĐNCĐ POLĐS — Grevde yakalanan Hintlilerden birinin taze kesilmiş başparmağı. VE 2.. belini karakolun duvarına dayayarak çömelir... Benerci gelir. VE 2. Bir müddet sahne boş kalır.

. Arkadaşlar içerdedir. aynen neşrediyorum: "Sana verdikleri zaman bu mektubu belki ben çoktan nokta son demişimdir. oğlumun çektiği azabı duymasını istemem. Bu sefer dostların taşını değil. omuzları. Benerci yine dışarda. . yapıştı. Arkadaşlarının attığı taşlarla alnında açılan yarayı kapayan sargı ıslandı. Kara gömlekli bir Đtalyan faşistinin bile. dizkapakları sırılsıklam oldu.. BĐRĐNCĐ KISMIN SONUNCU BABI I BENERCĐ'DEN ALDIĞIM MEKTUPTUR Benerci'den şöyle bir mektup aldım.... mendebur bir kurşunu kafamdan yemişimdir..Benerci'nin saçları.

. yüzünü yıkıyor.!!! Neyse.. geç. Verter gibi komik olmamak lâzım.. ne haltedeyim? Nasıl altedeyim? Şöyle bir poz alıp durmak kendi kendini vurmak.. kapı komşum uyandı. Đndi ıslık çalarak merdivenlerden sokağa çıkıyor.. muslukta akıyor su... Nâzım.. Ne Hamlet. ölümün önünde rol kesip Hamlet gibi budala. bilmiyorum.. biliyorum. ne de Verter. kıyak iş doğrusu!.Nâzım. . Bak.. Ben..

. Eklendi hatıralar hatıralara.» Onun evine girdik. Ev karanlık ve bomboştu. «Nereye gidiyorsun?» dedi. nerdesin?» Daha birçok şeyler dedi korkuya. Sokak karanlıktı. kırmızı. Senin. . Sonra. sıcak çay. «eve geldik» dedi.. dedim.Đşi anlatayım. Dedi ki: «Aylardır peşindeyim» dedi ki: «telâş içindeyim. «içeri gir. lamba yandı. aşka dair. konuştum: — Bana bir bardak dumanlı. tıraş yeter. nefis Mis dediğin birdenbire karşıma çıktı. Yatak odası.

. elime. Duvarda kan. Baktım karşıda çanta. çantaya baktı. Açtım: Kâatlar. Başını vurdum duvara vurdum. Yüzüme. Okudum: Đntelicent servis raporları. Benim ismim yok. Bakıştık... Hani taaa onun yolda düşürdüğü ben Benerci serseminin gördüğü siyah podüsüet çanta. Đçeri girdi o.Çıktı dışarı. Anladım. bardağı bıraktı. ve yeni bir tevkifat listesi var. Tuttum omuzlarından.

Sonra. Tramvay yolları tramvay yolları. Dargın bir kaş gibi kımıldandı tokmağın sapı. Dışarda şafak atmış. Kalktım.. sağları.Vurdum duvara.. Sokak. Durdum. Odanın ortasında dolaştım biraz..... Nefes nefese koşarak sonra teker teker merdivenler. Oturdum. .. Sonra baktım duvarlara.. uçsuz bucaksız tramvay yolları. Açıldı kapı. Odam. solları bomboş.

Baktım duvarlara. S!!. S!!. Kalbim hudut haricindedir.. Acı geldi tütün tükürdüm... Sonra sağ elim art cebimden brovniği çıkardı. O. S!!. Ağzımda cıgara vardı. O. Şarjörü sürdüm...duvarlar bembeyaz. Kurşun namlunun içindedir.. S.. S. Şimdi benden sana son göz son söz son ses: S.. II KALKÜTA'YA GĐDĐP BENERCĐ'YĐ . O.

yetiştim Kalküta'ya.. soluyarak soyup yedim.. dedim. Đmdat işareti var. ... — Haydi be herif... Masada bir portakal duruyor. Gözleri kanlı bir kurt gibi mesafeleri yedim. ışıklı bir umman gemisi batıyor. Gözlerinin içine güneş vuruyor. anlat! dedim.. Ne mükemmel bir ışık var beni gören gözlerinde..NE HALDE BULDUM? Ya yattı karanlık sulara yahut da yatıyor. Dipdiri! Teresin keyfi yerinde.. Gökten bir kartal gibi alçalarak girdim yedinci kattaki odaya.. O ne? Benerci yazı yazıyor ıslık çalarak.

" FERYADIM ÜZERĐNE BANA ANLATTIKLARI: — En yakınlarım... Đçimde ıslak bir toprak kazılmaya başladı... — Sonra? — Çok şükür ki.. Girdim yarı belime kadar dumanlı sıcak karanlıklara. sonrası senin . taşladı..III ÖLÜSÜNÜ BULACAĞIMI ZANNETTĐĞĐM HALDE KARŞIMA YAZI YAZAR VE ISLIK ÇALAR BĐR VAZĐYETTE ÇIKAN BENERCĐ'NĐN "ANLAT BE HERĐF. en yakın dostum taşladılar beni. Ve mavi gözlü kadın yoldaşlarımı satıp başımı bana bağışladı.. Kulaklarımda kazma sesleri.. Karardı içim Karardı içim.

kötü edebiyat yapmana yaramıyacak kadar sade. BOYDAN BOYA ÖMRÜNÜ VER ĐNKILÂBA.... Çıkardım namludan kurşunu.. onu dehşetli güzel günlere saklıyacağım. VĐRGÜL Kocaman. çıplak bir alından bakan iki göz..» diyor. alelade!.. VĐRGÜL Ve Ben işte sağım!. Anladım ki şunu. Bu söz. Birinci Kısmın Sonu ĐKĐNCĐ KISIM . Hani üstadın bir sözü var: «BOŞ GECELERĐNĐ DEĞĐL......

. S.. ROY DRANAT'IN HAYAT FELSEFESĐ... V.. S. Noktanoktanoktanokta Noooook-ta ... Noktanoktanoktanokta nooook-ta Basmıştır yine bağrına Benerci'yi o inanılmayacak kadar iyi kahredip yaratan KALKÜTA.. YĐRMĐNCĐ ASIR TARĐHĐNĐN BAŞLANGICI V.. SOMADEVA YATAĞA DÜŞER..BĐRĐNCĐ BAP BENERCĐ TEKRAR ARKADAŞLARINA KAVUŞUR.

Dinleyin bunu Benerci'nin ağzından: «— Gazete kâatlarıyla örtülmüş olan masada bir gaz lambası yanıyordu. Benim attığım taşın izi silinmemiş. duvarın dibindeki yer yatağındaydı. öğle zamanları — erimiş bakır gibi aydınlık. Yeni doğmuş bir çocuk gibi nefes aldı: . seneler geçti. dedi. lüzumundan fazla karanlıktı. Somadeva. Boynu bembeyaz. Bunun şimdi farkına vardım. koyulaşmış siyah bir kan damlasına benziyen hayvanı kâadın içinde ezdim. tahta kurusunu aldım. Ve gözleri lüzumundan fazla aydınlık. Gittim.I Bu yaz: Sabahları — taze süt gibi beyaz. Masadaki gazete kâadını kopardım. Yatak çarşafının ayak ucunda bir tahta kurusu yürüyor. Gözlerini yüzümde gezdirdi. Gözleri alnımda durdu: — Benerci. akşamları — Bombaylı kadınların esmer teninden ılık ve geceleri — üzüm salkımları gibi yıldızlıyken hava SOMADEVA düştü yatağa. Somadeva güldü: — Benerci. beni seviyorsun. Tıraşı uzamış. Kan geliyor boğazından. Elmacık kemiklerinin derisi kırmızılaşmıştı. dedi.

Dalgın. . — Sana yemeğin için verilen parayı başka yerlere harcamaya hakkın yok. içtimalar. Düşünüyorum. Cevap vermedi: — Geçen hafta sana getirdiğim paradan hapisanedekilere göndermişsin. Đçerde Somadeva'nın omuz başları lime lime yarılarak kanıyor. Söylemedi. dedim. Doktora gidiyoruz. Mendilde kan. Somadeva hapisaneden kaçıyor. Uzun bir yol yürüyoruz. Đşitmemezliğe geldi. Bir şey söylemek istedi. Britanya'ya karşı grevler.. Yine ona para getirmiştim. Verdim. Sıcak bir öğle zamanı aklıma geliyor. Yumruklarını maznun parmaklığına vurarak haykırıyor. üç öğün mutlaka yemelisin. Terimi silmek için Somadeva'dan mendilini istiyorum. sonra iki gün kuru ekmek yemişsin. dedim. dedim. dedim. mendilini veriyor. dedi. — Bu parayı nineye verirsin yine. Verem. Her gün besleyici yemekler pişirsin. iyi olman lâzım. Lambanın fitilini açtım.— Bugün iyiceyim. Su istedi.. Yine beraberiz. Hem. Yağmurlu bir akşam aklıma geliyor. Somadeva'nın mahkemesi aklıma geliyor. Yemek yemen. dedi. Bir kamyonun üstünden uçsuz bucaksız kalabalığa söz söyliyen Somadeva aklıma geliyor. — Karanlık. Karakolun duvarına çömelmişim. Gece boğazından kan boşanmış. nümayişler.

Unutma.. — Arkadaşlara söyle. Somadeva soruyor: — Haftaya geleceksin değil mi? — Tabii. Odadan çıkarken Somadeva'nın sesini işitiyorum: — Böyle duvar dibinde sırtüstü gebermek berbat şey be.. söyle arkadaşlara. Düşünüyorum. Hiç olmazsa orada ölsem. Gözlerim yaş içinde. Sen. Gülüyorum. ninenin evinde. berbat şeyler aklıma geliyor. duvarın dibindeki yer yatağına yatırdığım gün aklıma geliyor. Sonra. bütün bu anlattıklarımı bayağı bulacak olan bazı okuyucular aklıma geliyor. Orada. Benerci. Ufukta ışıldayarak .Metelik yok. Hem artık ben gideceğim. Zaten hastaneye de yatırmak mümkün değil. Kötü. Kaçak. Somadeva soruyor: — Niye güldün? — Hiç. Somadeva'yı.. mendillerine kan tüküren veremli genç kız romanları okuya okuya. Anlıyor musun?» II Sıcak.

Akşamüstü serinlikte teferrüce çık.nehir akıyor.. Fakat devedikeninden daha faydasız bir ot. Benerci sen bir Don Kişot'sun. bunları bırak. yarı yoldan dönen bizim eski ahbap gibi: «— Benerci sen yüksek dağların çayırlarında biten keskin kokulu göz alan renkli bir otsun. Benerci bil ki neticeler çıkarmak öyle mümkün değil ki. Benerci kapalı bir kitap gibi. . Geç efendim.. kahraman ve gülünç bir Don Kişot. ROY DRANAT toprağa bakıyor Ve konuşuyor... Hayat öyle karışık.

ismiyle ilk defa karşılaştıkları ROY DRANAT hakkında kısa bir malûmat vermeyi münasip buldum. . Roy Dranat. N." Gerisini at. sakalsız. Sıcak.* (*) Okuyucularıma. Şimdi ROY DRANAT. Benerci'nin eski bir kavga arkadaşıydı. Fakat sonra. Đşte felsefei hayat. Yazdım bütün gece Benerci'yi. galiba sabrı tükendi ve galiba ruhunu satıp rahatı bulmak fırsatını ele geçirdi. galiba korktu. yaz: "Şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz. pelerinsiz ve kılıçsız. şimdi bir yatsam uykuya..» Benerci güldü. Ben bir şey demedim.Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz.H. rahatını arayan zavallı. Eski bir kavga şarkısı mırıldanarak bakıyorum ufukta akan suya. Kavgadan ayrıldı. Đngiliz emperyalizminin emrinde.. mustarip bir Faust'tur.

Gittiğimiz sinemanın üç kapısı var: Birincinin önünde: otomobiller tepiniyor. babam mavi gömleğini.. . Anam etekliğini giydi. Ve kundakladı bir sinema biletiyle. yola düzüldük.. «Keşmirli Ebe kadın anamın kasıklarından çekti beni. Biletim üçüncü mevkiydi.III. fraklı Britanya bankaları iniyor. Đkincinin önünde: küçük dar dükkânlarla dar tarlalar.

Đçerde the polismenler gösteriyor yerlerini müşterilerin: — Buyrun siz oturunuz! Oturtuldular. — Otur ulan kerata. Muzıka başladı.. — Oturun! Oturdular. oradan biz giriyoruz.) Yirminci asır dört kanatlı bir tayyareden mendil salladı bize. Lambalar söndü.. makina döndü. . Oturduk.Üçüncü kapı bizim. istihsal aletinden mahrum olanlar. Yakasında kapitalizm açıldı kabak çiçeği gibi. Perdede filmin ismi göründü: (Yirminci Asrın Sergüzeştleri nâm dram.

Elektrikli salhanelerde makinaların bir ağzından pastırma attılar." Bu haber bir velveleyle köpürdü Paris'te. Öyle duman çıktı. Bir coğrafya hocası dedi ki derste: "Senegalli zencinin yegâne derdi yüzünün siyah olmasıdır. kurum yağdı ki gökte Allah bile meleklere Amerikan markalı muşambalar giydirdi.O kadar çoğaldı o kadar uzadı ki bacalar saçlarından asıldılar sıra sıra kehkeşanlara. Paris'te olan işler duyulunca Londra'dan hemen içtima edip karar koydu Avam Kamarası: . pudra fabrikaları geçti seferberliğe. öbür ağzından boynuzlu inekler çıktı. müstemlekeler nezareti emir verdi. Şikagolu bir milyoner öptü telsiz telefonla Tokyolu sevgilisini.

Lambalar yanar yanmaz . Perde beyazlandı. ince Japon fincanlarında okkalarla Hollanda sütü içmeğe başladılar. denkler. bahrimuhitlerin elli bin tonlukları ham mevat taşıyorlar müstemlekelerden. Tröstler kartellerle tokuşuyor. Sahrayı Kebir'in ortasında ilân kuleleri dikildi. kutular şarktan garba. Kilometreler ticaret evleriyle bağlandı birbirine.. Kutbu şimalide Eskimolar görünce bu halleri. kıça kuyruk takmamak ve değiştirmemek için deri.." Telsizler daha tebliğ ederken bu kararı Hind'e muazzam bir kuyruk tröstü teşekkül etti Mançister şehrinde. lambalar yandı. makina durdu. garptan şarka koşuyor."Kıçlarına kuyruk takmıyan Hintlilerin kesilecek kafası. çuvallar. Perde karardı. Üstünde uzun katarlar kayan raylar. Balyalar.

Đkinci sallandı.. Bağırdı üçüncü mevki avazı çıktığı kadar: . Muzıka başladı. makina döndü." The polismenler el attı kıçlarına.kocaman bir gürültü ortalıkta çalkandı. Babama sordum: "— Ne oldu?" Anam güldü. Ve birdenbire küçücük kafam yukardan düşen bir kitabın yapraklarıyla örtüldü. Birinci mevki homurdandı. Perdede ikinci kısmın ismi göründü "Hindistanlı Parya VE PROLETARYA. Lambalar söndü. Kitabı kafamdan atıp yukarı baktım: Britanya bankalarının localarından filozoflar: tonlarla yaldızlı eserlerini fırlatıyorlar üstümüze.

Elektrikçiler geçtiler." Mehtaba. Elektrikçiler lastik eldivenlerine sırma saçlarından dolamışlardı voltları.. Nakliyatçılar şehirlere tekerlek takarak tramvaylara çektirdiler.. geliyor bizimkiler. Maden ocaklarında çalışanlar ata biner gibi kazmalarına binip tünellerde koşuyorlardı dörtnala. Başladı resmigeçit Misisipi gibi uzun Amazon kadar geniş."— Geliyor. Keşmirli mensucat amelesi hep bir ağızdan şarkılar okuyarak kocaman bir bayrak dokuyarak geçti. ror. dökülen bahrimuhit gibi mavi pantolonların dalgaları kapladı perdeyi. elektrik kadar temiz ..

Sırıttı birinci mevki. Şimdi yürüyordu perdede on milyon beygir kuvvetinde bir ıstırap: Elleri ceplerinde kilitli parmakları burunlarında ağır ağır sürüklendi işsiz ordusu.elektrik kadar çevik." The polismenler giydi pazarlıklarını.. Adımları nalladı gözbebeklerimizin kulaklarını. Geçiyor bizimkiler Misisipi gibi uzun Amazon kadar geniş. elektrik elektrik. Omuzlarımda fır dönerken kafam karnıma vurdu babam. Alkış yağdı localardan. Đkinci düşündü. Perdede yeni yazı göründü: "BURJUVAZĐ!.. ...

fırladı gözlerimiz burun deliklerimizden. Başladı resmigeçit: Đmparatorluk üniformaları davul çalarak yol açarak geçti. Bayraklar çekildi her karakola. avuçlarımız alevlendi. Toprakların kilometreleri tespihti ellerinde. . Ağızları havada kartel avlıyordu. Sökün etti tröstler. Britanyalı diplomatlar bonjurlarının kuyruklarını döşediler yola. Esham senetlerindendi boyunbağları.Ağzı sulandı ikinci mevkiin. Biz çuvaldızla dikildik birbirimize gündeliklerimizden. Sıkıştırmışlardı fabrika bacalarını kulaklarına. Başlarında banka kavaslarının şapkası vardı.

Bunları da birer birer saydık anamla beraber. Sünnet çocukları gibi yürüyorlardı. Baktık ki.. yazmak istediğim «Yirminci Asır Hindistan Tarihi»nin başlangıcı. Hepsi bir iki fabrikanın tutmuştu kulaklarından. Daha doğrusu bu.» Somadeva deminden beri okuduğu defteri kapattı. Göründü müteşebbislerin alayı. geçtiler.. Yastığının altına koydu ve Benerci'nin yüzüne baktı: — Nasıl buldun? Benerci sordu: — Hepsi bu kadar mı? — Şimdilik bu kadar. Toz duruldu. — Bakalım gerisi nasıl olacak? . yollara çıplak göbeklerinden çivilenmişti orospular.Parmaklarımla saydım bu dağları. Hepsinin parlıyordu apış arasında malî sermayenin altın kazığı. Alay bitti.

dinle: Benerci lambanın fitilini biraz daha açtı.. Sana kitabın en feci faslından beş on satır okuyacağım. Düşenlerin hepsini toplıyamazsın ya!. kafamın içindekileri böyle daha iyi görüyorum. Üç yüz. Şimdi. Brassavil'e kadar 15-20 gün süren yolculuk esnasında Şari. Banda. Ağrılar filan dehşetli. Đnşaatı Batilon Şirketi yaptırıyor. Benerci kalktı. Hatta iki tanesi yanımda. Ocak odunla yakıldığı için. dört yüz başlık insan sürüleri güvertenin altına ve üstüne yığılıyordu. Yaya yolculuk başlıyacaktır. sana biraz okuyayım. Đstersen lambayı yakayım da. Sinde. Yalnız bir yazabilsem.. Benerci lambayı yaktı. dalgın hayatlarından koparılarak Batilon'a gönderilmekteydiler. Ve ayaklarında zencir olmadığı için. Masanın üstündeki gaz lambasını yakmak istedi. yukardakiler ne oturabiliyorlardı. Sangu. en sağlam olanlar seçiliyor. Akşamları ateşim dehşetli artıyor.— Gerisi. bazen de iki yüz ellisi gelebilmiştir. Neyse. ne de kalkabiliyorlardı. Okumaya başladı: «— Bakota. Bu çok garip bir yolculuktu. . Yağmurun altında.. Geçmiş gelecek. Fransız Kongosu'nun merkezi Brassavil'le Karaburun limanını birleştirecek olan Kongo . Đstilâ zamanlarımızdan kalan mavnalara yükleniyorlardı. Sara. şu meşhur Fransız gazetecisi Alber Londr'un. uçuşan küçük kıvılcımlar zencilerin derilerinde yanıklar yapıyor. Son günlerde okuyor musun? Fabrika kaçta bitiyor? Neler okudun? — Son günlerde bir iki meraklı kitap okudum. Đşte nihayet Brassavil. Bu tarihin sonu inanılmıyacak kadar mükemmel olacak. Lizangö. Mavna yolunda ilerliyordu... Loano kabilelerinin adamları. Fransız Kongosu'na dair. Güneşin altında. Sen bir şeyler anlat bakalım. Đlk önce. Aşağıda olanlar nefessizlikten boğuluyorlardı. — Olur. Üç yüz kişiden ancak iki yüz altmışı. 15 gün yuvarlak güvertenin üstünde. Baiyya. .. Kongo nehirlerine her gün iki üç insan kendini atıyordu. yani onu ben de bir yazabilseydim... Mabaja. sonu harikulade olacak asıl. Hiçbir çatı yok.. Artık dayanılmıyacak kadar. bunları bırak. Somadeva seslendi: — Lambayı yakma. — Kitaplardan biri.Gelenler sürüye sokuluyor.. Böyle daha iyi.. Linfaondo. Kıyıdan gidildiği zamanlar ağaç dalları en yukarda bulunanları nehre yuvarlıyor.Osean demiryolunun inşaatına dair birkaç satır. Benerci.. Benerci..

Bu korkunç bir manzaradır.. bir sırık ve iki zenciden başka hiçbir vasıtaya lüzum görmemiş. Angola'ya kaçıyorlar. Zencilerin mahvoluşuna.. Zenciyi daha semereli. yaralı. daha uzun zaman...... tahmin ediyorum. yaralı bir yılana benzer.. Öyle değil mi? — Öyle. Zenciler ormanlara. Çat kıyılarına. 10 kilometreye uzanan insan sürüsü. Eskiden insanların yaşadıkları yerlerde. balta görmemiş ormanlardan yürüyerek. Đş yerinde birçok aletler vardır. Ben demiryollarının nasıl yapıldığını görmüşümdür.. dehşetli Mayombe ormanına doğru ilerliyor. kocaman bir makinanın basit vidaları haline gelmesinde bile şiir bulan bir adam.. biliyor musun..Bu muazzam bir zenci imhası hareketiydi. Đstersen sana kitapları bırakırım.» Benerci durdu ve. Üzülme! Git. dehşetli bir gazetecisi şu Alber Londr. daha sonra iki bine indi. Afrika'ya makina istiyor.. Neyse. Lambayı söndür. Kendine iyi bak.. Zenciyi ölümden kurtarmak için değil. Batilon Şirketi.. bizim müteahhitlerimiz şimdi yalnız şempanzeleri buluyorlar.... Kitabı okur anlarsın. sıska zenciler yığınlarla ölüyorlar.. Ben gidiyorum. Irgatbaşıların ezdiği bitkin. Belçika Kongosu'na. . bataklıklar geçerek. Zindeliler ayaklarını zorlukla sürükleyebilirler ve kırbacın düğümü onları kovalar. amma bıçak gibi söz söyliyen bir arkadaşa öyle ihtiyacımız var ki. Öteki kitap Jorj Lefevr'in «Kauçuğun Epopesi».Ve sürü. Biyalılar düşer. Dört gün sonra yapılacak mitingin sonu neye varacak? Böyle hasta olmasaydın. Onda dehşetli bir iş adamı kafası var. Lambayı söndüreyim mi? Haftaya gelirim yine. yorgun. Bu Lefevr kadar köpoğlulukta mahir bir adam görmedim.. bu kitabı yazan Alber Londr kimdir? — Hayır.300 kilogram ağırlığında çimento fıçılarını nakletmek için. sonra dört bin. daha dayanıklı işlettikten sonra öldürmek için.. Fakat burada zencilerden başka hiçbir şey yok.. dedi. .. — Ben kendime iyi bakıyorum. Ölenlerin yerini doldurmak için yeni devşirmeler yapılıyordu. körü körüne baltalanan bir ormanın mahvolması gibi acıyan bir adam. . o. Fransız emperyalizminin acı söyleyen. . Amerika otomobil fabrikalarına dair fasılları şayanı hayret. boğumlarını kımıldatmaya mecali olmayan uzun. Anlıyorum ki.. Batilon Şirketi'ne verilen sekiz bin insan.. Đnsanların. az bir zaman içinde beş bin.. — Somadeva. Kuvvetli söz söyliyen..

Havagazı fenerinin altında durdular. siz haklısınız. ölümün gelmesini beklemeden kendi kendini öldürecek.. siz hepiniz öyle ağrı çekseydiniz çoktan ölürdünüz. kafasını Đngilizler sopayla parçaladıktan sonra. Ben bu tarafa sapıp yoluma gidiyorum.. Benerci'nin ellerini tuttu: — Benerci. Dün.. Yatağının altına bir çıkın korken gördüm. ben evde yokken. bilmiyorum. sen de yoluna git. Yerlere kadar eğilerek Benerci'yi selamladı: — Belki. Merdivenin sahanlığında. Belki de kendi kendini öldürecek.. o duvarın dibindeki yatakta ölmüştü. Sallanarak uzaklaştı. Çok ağrı çekiyor. Benerci'nin ellerini bıraktı. dedi. sizin hakkınız var. «beş parmak bir olmaz»a kadar da alçalayım. ayaklarının ucuna basarak odadan çıktı. nine Benerci'yi kolundan tuttu: — Ölecek. Bunu.. Belki. Mümkündür ki.. Belki haklısınız.. Belki de söylemiştir. Fakat. ben iki üç gün sonra gelirim. Roy Dranat. Şapkasını çıkardı. Sana göstermiyor amma. ben «dünyayı düzeltecek ben mi kaldım»a kadar düştüm.. Somadeva hemen uyuyuvermişmiş gibi. Benerci sokağa fırladı. Roy Dranat sarhoştu. — Kendini öldüreceğini nerden biliyorsun? Sana bir şey söyledi mi? — Bana bir şey söylemedi. Ve sanki lambayı söndürür söndürmez.. Allahaısmarladık Benerci. Kendini öldüreceğini yalnız kendine söyledi gibi geliyor bana. bana öyle geliyor ki. belki siz haklısınız. ĐKĐNCĐ BAP . Benerci. — Sen onu yalnız bırakma. Yürüdü. o duvarın dibindeki yatakta ölecek. nine. dedi. Amma. birdenbire geri dönüp Somadeva'dan sormak istedi. Çıkında ne vardı. Sonra vazgeçti.Benerci lambayı söndürdü.. Sokaktan bir şey alıp getirdi.. Yürüdü. sokağa çıkmış.. Bana o yalnız iyi şeyler söyler.. Benim oğlum da. belki kendine bile apaçık söylememiştir. Bir köşebaşında Roy Dranat'la karşılaştılar. Bu da.

ĐNGĐLTERE EMPERYALĐZMĐ ALEYHĐNE YAPILAN MĐTĐNGĐ VE SOMADEVA'NIN ÖLÜMÜNÜ BERVEÇHĐ ÂTĐ ANLATIYOR.KALKÜTALI SEYYAR SATICI ESNAFINDAN BĐR VATANDAŞ: KALKÜTA'DA. yetmiş yedi denizin getirdiği kum gibi insan var.. kardaşım. bir kıl koparıp atsan sakalından düşmezdi yere. . aman kalabalık!! Rüzgârlı bir orman gibi uğuldardı. uyy. I Meydanda bir kalabalık vardı. Bombay gemicileri. Kocakarılar oturmuşlar eşiklere.. Çırılçıplak çocuklar sarkıyor salkımlarla ağaçların dalından. kardaşım. Đğne değil. Keşmirli dokumacılar. Kalkütalı tornacılar. bu yaman kalabalık.

okkalı söz söylüyor!!! Bakıyorum adama.. uyyy. Ama ne söz söylüyor anam. kardaşım. Makama uyup ben de çağırıyorum. Dalgalı. kardaşım. Acayip bir türkü çağırıyorlar. Arkadaşlar!. ..Meydanda bir kalabalık vardı. karanlık bir suya düşmüşüm gibi beni sardı... aman kalabalık. Baktım ki taaa.. bu yaman kalabalık. okkalı söz söylüyor: «— Bilemem hangi sebeple.. söz söylüyor herifçioğlu söz söylüyor. bilemem hangi sebebe!» Etrafta bağırıyorlar: «— Yaşşşşa be!!!» Ben de bağırıyorum. bir şey anlamıyorum ama..» karşıda bir kamyonun üstünde bir adam avaz avaz söz söylüyor. az daha.

Yanımda seyrek sakallı bir ihtiyar: «— Bunlar, delidir, diyor, bunlar sanıyorlar ki, diyor, biz zorla devirebiliriz, altın topuzlu kuyruğunu dalgalara vuran denizlerin ortasında demirden bir aslan gibi duran kocaman Britanya'yı...» Şimdi kamyonun üstünde başka bir adam.. Bu da söz söylüyor anam söz söylüyor. Okkalı söz söylüyor. Bakıyorum adama. Bir şey anlamıyorum ama belli ki ötekinden daha okkalı söylüyor. Etrafta daha çok bağırıyorlar. Ben de bağırıyorum. Bu sefer başka bir türkü çağırıyorlar, makama uyup ben de çağırıyorum... Seyrek sakallı ihtiyar:

«— Bak, bu doğru söylüyor, diyor, zorla değil, güzellikle yavaş yavaş, diyor, alırız!.. Birdenbire ayrılırsak, köksüz bir ağacın dalları gibi kalırız...»

Şimdi kamyonun üstünde yine başka bir adam. Elbet bu da söz söyleyecek anam. Söz söylüyor. Seyrek sakallı ihtiyarın keyfi yerinde yine. Belli ki, geliyor kalabalık seyrek sakallının dediğine. Adamlar çıkıp iniyor kamyonun üstünden. Balta görmemiş bir ormanda yürür gibi yürüyorum kalabalıkta kamyona doğru ben. Bağırışlar. Türkü çağırışlar. Ben bir şeycik anlamıyorum ama, etraftan laflar çalınıyor kulağıma: — Sol taraf hapı yuttu! — Kamyonun yanında Benerci'ye bak! Anası ölmüş kız kardeşi dağa kaldırılmış gibi

somurttu... — Gandi'nin hakkı var! — Hind'in kurtarıcı ilahları: dokuma tezgâhları. Deniz tutmuş gibi dönüyor başım. Birden bir kıyamettir koptu kardaşım. Bağrışmalarla, ipte çamaşır gibi sarsıldı hava. — Somadeva geliyor, Somadeva! — Ona söz verin! — Söyletmeyin, istemez! — Dinlemiyoruz! — Al aşağı! — Söyletmeyin, istemez.

Yanındakilerin omuzuna dayanarak tırmandı kamyona bir adam. Geldi bütün kalabalık bu sapsarı yüzlü bir tek adamla göz göze. Ortalık tıssss! Somadeva başladı söze... Hey anam! Heeey! Herifte bir ses vardı, beyabey, bir ses!

Hani, ormanda kaplanlar ölürken böyle bağırır.. «— Arkadaşlar! dedi. Hastayım.. Çok.. Fazla söze lüzum yok, kendimi asacaktım. Gidip bakın odama: ipi yerde, çengeli tavanda mıhlı bıraktım. Geberecektim bir kaçak gibi

dedi. Ve sözünü bitiremedi. Sallandı sola bir, sağa bir... Baktım ki kalabalığa bir kalabalık da rüzgârlı bir ekin gibi sallanıyor, ben de sallanıyorum. O yine: «— Arkadaşlar...» dedi. Yine sözünü bitiremedi. Ve kamyonun üstünden

devrildi üstümüze.. Birdenbire, kardaşım, bir hal oldu bize: boydan boya meydan uzattı kollarını düşeni tutmak için. Hani ancak Lortlar Kamarası'na girmeliyim bu hali unutmak için. Dalgalı bir denize düşen ay ışığı gibi yüzdü bembeyaz ölüsü Somadeva'nın yukarı kalkan kolların ve başların üstünde. Meydan bağırdı, ben bağırdım: «— Somadeva! Somadeva! Kavga sonuna kadar kav—ga!...» Omuz başımda inledi bir ses: «— Deliler kesiyor kocaman bir çınarın en yeşil, en geniş dalını.» Dönüp arkama baktım ki, anam; yoluyor seyrek sakalını seyrek sakallı adam.

ĐKĐNCĐ KISIM SONUNCU BAP

ĐKĐ ÖLÜNÜN ODASI...

HĐNDĐSTAN YĐRMĐNCĐ ASIR TARĐHĐNĐN SON SÖZÜ...

ROY DRANAT'IN AYNALI DOLABA BAKAN ÖLÜ GÖZLERĐ...

I

Somadeva'nın ölüsü imamsız, rahipsiz ve hahamsız ve kavga şarkıları söyleyen on binlerce kişilik bir cemaatla kaldırıldı. Benerci, Somadeva'yı gömdükten sonra, ninenin evindeki odaya geldi. Đpi yerde ve çengeli tavanda mıhlı gördü. Duvarın dibindeki yer yatağının yastığı altından kırmızı kaplı, çizgisiz defteri çıkardı. Defterin kabında: «HĐNDĐSTAN'IN YĐRMĐNCĐ ASIR TARĐHĐ» diye yazılıydı. Benerci defteri açtı. Baş tarafta, Somadeva'nın bir gece kendisine okuduğu yarı kalmış mukaddeme vardı. Sonra beyaz sayfalar. Son sayfada beş altı satır. Benerci bu beş altı satırı okudu: «Ben, Somadeva, Hindistan'ın yirminci asır tarihini yazmağa başladım. Fakat bitirmeden öleceğim. Arkadaşlarım, bıraktığım yerden yazmağa devam etsinler. Tarihin sonu inanılmayacak kadar güzel olacaktır. Buna eminim...»

II

Benerci, Somadeva'nın odasından sokağa çıkınca, Roy Dranat'ın «akşamüstü

serinlikte bir teferrüçten dönerken» soğuk alıp zatürreeden öldüğünü duydu. Ve Roy Dranat'ın oteline gitti. Gördüklerini şöyle anlatıyor:

Girdim ki içeriye, iki eli yanına gelmiş yatıyor otel odasının dört topuzlu karyolasında. Ölü. Omuzlarına kadar çarşafla örtülü, gözleri açık... Çarşafın altında ayakları: acayip bir hayvanın dinliyen kulakları... Gözleri bakıyor ayakları arasından dolaba. Dolabın aynasında görüyorum: başını değil, yüzünü değil, kaşını değil, kapakları açık, içi örtülü gözlerini, yalnız ölü gözlerini... Gözleri bakıyor dolaba. Ehramda bir kapı açar gibi açtım

dolabı. Alt katta bir kutu var. Kutuda ölünün hiç giymediği siyah kunduralar. Ütülü elbiselerle dolu orta kat: asılmış dolabın içine sıra sıra elsiz ve başsız Roy Dranat. Bir şişe permanganat, yakalık, mendil, çorap. Bir kitap: çok eski günlerde beraber okuyup satırlarının altını beraber çizdiğimiz bir kavga kitabı.

Kapadım dolabı. Onun dolaba bakan gözlerini kapadım. Artık satılacak bir yürek, kiralık bir kafa bile yok. Roy Dranat, hoşça kal, mesele yok. YORGAN GĐTTĐ, KAVGA BĐTTĐ.

Đkinci Kısmın Sonu

ÜÇÜNCÜ KISIM

BĐRĐNCĐ VE SONUNCU BAP

I

Gözüme altın bir damla gibi akan yıldızın ışığı, ilkönce boşlukta deldiği zaman karanlığı, toprakta göğe bakan bir tek göz bile yoktu... Yıldızlar ihtiyardılar toprak çocuktu. Yıldızlar bizden uzaktır ama ne kadar uzak

ne kadar uzak... Yıldızların arasında toprağımız ufaktır ama ne kadar ufak ne kadar ufak... Ve Asya ki toprakta beşte birdir. Ve Asya'da bir memlekettir Hindistan, Kalküta Hindistan'da bir şehirdir, Benerci Kalküta'da bir insan... Ve ben haber veriyorum ki, size: Hindistan'ın Kalküta şehrinde bir insanın yolu üstünde durdular. Yürüyen bir insanı zincire vurdular...

Ve ben tenezzül edip başımı ışıklı boşluklara kaldırmıyorum. Yıldızlar uzakmış toprak ufakmış umurumda değil,

aldırmıyorum... Bilmiş olun ki, benim için daha hayret verici daha kudretli daha esrarlı ve kocamandır: yolu üstünde durulan zincire vurulan ĐNSAN...

II

Şu yukarıya, üçüncü kısmın birinci ve sonuncu babının birinci parçası olarak yazdığım, üslubu ukalaca, yazıdan da anlıyacağınız veçhile, Benerci mahpustur. Hindistan'ın hakikî istiklâl ve hakikî kurtuluşu için çalıştığından dolayı, Britanya polisi tarafından tevkif, Britanya adliyesi tarafından muhakeme ve Britanya hükûmeti tarafından, Benerci, hapse atılmıştır. Cezası 15 senedir. Benerci bu 15 adet seneyi taş bir hücrede tek başına geçirecektir. Ve bu 15 adet senenin bir haylisi geçmiştir... Şimdi size, bu bir hayli senenin nasıl geçtiğini anlatacağım. Ve, sonra, sıra, Benerci'nin kendini niçin öldürdüğüne gelecek. Emperyalizm aleyhine yazılan* ve emperyalizmi temellerinden yıkmak için nefislerini feda edenlerden bahseden bu kitap, bir inkılâpçının hangi şartlar içinde kendini öldürmeğe hak kazanacağını da hallettikten sonra, bitmiş olacaktır.

(*) Yalnız şunu hatırlatmak isterim ki, Benerci emperyalizmi ve emperyalizm ile mücadeleyi, Neo-Hitlerist-Sosyal-Faşist-Sinyor-Fon Şevket Süreyya Bey gibi anlamıyordu.

III

Güneş pencerede... Yanıyor demir bir çubuk.. Dışarda saat belki beş, belki altı, belki buçuk, yedi.. Gardiyan karyolayı duvara kilitledi. Adam demir iskemlede oturuyor oturuyor... Güneş düştü pencereden adamın başına vuruyor..

Dışarda saat belki on belki on iki..

Đçerdeki: yürüyor duvardan duvara, duvardan duvara...

Gardiyan... Pirinç çorbası, ekmek. Demek: öğle saatı çaldı öte yanda yaşıyanlara.. Ve adam yürüyor, duvardan duvara, duvardan duvara..

Yanıp söndü demir çubuk.. Dışarda saat: belki beş, belki altı, belki buçuk... Dışarda adam...

Adam demir iskemlede oturuyor... Oturuyor...

Gardiyan. Pirinç çorbası, ekmek. Gardiyan karyolayı indirince: içerde gece. Yatıyor adam. Gözleri düşünüyor, dişlerinin arasında bıyığı.. Dışarda ay ışığı....

IV

19... senesi eylülünün on beşinci gecesi idi.. Saat on ikiden sonra, Kalküta şehrinin varoşlarından gelen bir adam, umumî hapisanenin yüksek duvarları karşısında durdu. Tam bedir halindeki ay, gökyüzünü kaplıyan ve esen rüzgârla korkunç şekiller alıp akan siyah bulutların arkasında kâh gizleniyor, kâh meydana çıkıyordu. Şehrin varoşlarından geldiğini beyan ettiğimiz meçhul adamın durduğu mahal, umumî hapisanenin arka cephesine tesadüf etmekte olup bu cephenin üst kısmında, hafif bir ışıkla aydınlanmış, bir sıra demir parmaklıklı pencere vardı. Ay, bulutların arasından kurtuldukça, zaman zaman duvarın dibinden geçen bir süngüyü ışıldatmakta ve bu suretle meçhul adama hapisanenin etrafını devreden nöbetçilerin mevkilerini bildirmekte idi.

Meçhul adamın kendisini nöbetçilere göstermek istemediğini, okuyucularımız, elbette tahmin eylemişlerdir.. Tahminlerinde yanılmıyorlar. Zira bu adam buraya Britanya Đmparatorluğu zabıtasının hiç de hoş görmeyeceği bir işi yapmak için gelmiş idi. Filhakika, nöbetçiler hapisanenin köşesinde gözden kaybolur olmaz, meçhul adam cebinden bir taş parçası çıkarıp iyice nişanladıktan sonra demir parmaklıklı pencerelerin soldan üçüncüsüne fırlattı.. Taş pencereden içeriye girdi. Eğer biz, okuyucularımızla birlikte, meçhul adamın taşı atmasından evvel, mevzubahis pencereden içeriye bakmış olsaydık, şöyle bir manzaranın şahidi bulunurduk: Demir kapısının üstünde gardiyanlara mahsus dışardan sürmeli küçük bir pencere bulunan taş bir hapisane hücresi. Gündüzleri kaldırılıp zincirle duvara kilitlenen ve geceleri indirilen demir bir karyola. Đşbu karyolanın üstünde, mahpuslara mahsus libası giymiş olduğu halde bir şahıs oturmaktadır. Mezkûr şahıs sık sık başını kaldırarak, kapıdaki gardiyan penceresinden gözetlenip gözetlenmediğine bakıyor, sürgünün açılmadığına emniyet kesbettikten sonra, siyah kaplı kalın bir kitabın sayfalarına bir şeyler yazıyordu. Eğer siyah kalın kitabı yakından tetkik edecek olursak görürüz ki, bu Đngilizce bir Đncil'dir. Mevzubahis şahıs, taş hücreye kapatıldıktan bir hafta sonra; Kayser'in hakkını Kayser'e ve Allahın hakkını Allaha vermeği ve sağ yanağına bir tokat atılırsa, sol yanağını çevirmeği talim etsin diye, bu Đncil'i bir Đngiliz misyoneri kendisine vermiş idi. Esasen, hepisanenin bütün hücrelerinde bu kitaptan maada okuyacak ve yazacak bir şey bulunmazdı. Đmdi, ahvalini tetkik eylediğimiz şahsın, yani taş hücre mahpusunun Đncil sayfalarına neler yazdığını görelim: Satırlarının başları numaralı ve bazı kelimeleri küçücük haç işaretli sayfalarda, URDU lisanıyla ve henüz kurumamış kırmızı ve taze bir kan ile yazılmış ve kitabın sık siyah matbu hurufatı üzerinde ateş gibi yanan yazılar vardı. Taş hücre mahpusu Đncil kitabının iç mukavvasından kopardığı bir parçayı bükerek bir kalem haline getirmiş ve bunu sol bileğinden ince ince akan kana batırarak bu ateş gibi yanan yazıları yazmakta bulunmuş idi. Đşte şehrin varoşlarından gelen meçhul adam taşı attığı zaman, taş hücrenin içindeki mahpus böyle bir işle meşguldü. Pencereden gelen taş mahpusun karyolası dibine düşmüştü. Mahpus hemen yerinden kalktı. Üzerlerine kanı ile yazdığı Đncil kitabı sayfalarını kopararak taşa sardı ve taşı pencereden dışarı atıp iade etti. Şehrin varoşlarından gelen meçhul adam, taşa sarılmış kâat tomarını yerden aldı. Göğsüne soktu. Ve dünyanın en kıymetli hazinesini göğsünde taşıyan bir insan gibi, korkak, cesur ve emin adımlarla uzaklaşmaya başladı. Korkuyordu: göğsündeki defineyi alırlar diye; cesurdu: göğsündeki defineyi ölümün karşısında dahi vermemek için; emin idi: zira kaç senedir her iki ayda bir buraya geliyor, taşı atıyor ve taş, kanlı yazılar yazılı Đncil sayfalarına sarılmış olduğu halde kendisine iade ediliyordu; binaenaleyh bu işe alışmış idi.

Bu kanla yazılmış yazılar, Hintlilerin hakikî istiklâl ve kurtuluş cidalinde kitlelere heyecan, şuur ve hedef vermekte idi........

Taş hücre mahpusu Benerci'dir. Kitlelere heyecan, şuur ve hedef veren yazılar, vaktiyle Somadeva'nın başladığı ve şimdi Benerci'nin devam ettiği «Hindistan'ın Yirminci Asır Tarihi» isimli eserdir. Yalnız, Benerci bunu, bileğini kesip kanıyla yazmıyor.. Fakat, eğer icap etseydi, eserin bir tek satırını yazmak için damarlarındaki bütün kanını akıtabilirdi. Ve bu, pestenkerani bir lâf değildir.. Bu işi yapabilecek insanların yalnız on dokuzuncu asır romanlarında yaşadığını zannedenler, yirminci asrın isimsiz, büyük kavga kahramanlarını tanımıyorlar demektir. Benerci yazısını bileğinin kanıyla yazmıyor. Bu yazıları şehrin varoşlarından gelen meçhul adama vermiyor. Benerci yazılarını temiz beyaz kâatlara kurşunkalemiyle yazıyor. Ve bunları hapishane gardiyanlarının Đngiliz dikkatlerine rağmen, dışardakilerin ellerine ulaştırıyor. NASIL?.. Taş hücre mahpusunun, senelerdir, bu işi nasıl yaptığını anlatacak değilim. Romanda da olsa, Britanya polisine hizmet etmek istemem......

V

Dışarda bir bayrak gibi dalgalanırken adı, içerde O ihtiyarladı.. Her gün biraz daha camları yaşarıyor iri bağa

gözlüklerinin. Her gün biraz daha siliniyor çizgileri gördüklerinin. Küreyvatı hamra azalıyor. Tasallübü şerayin. Tansiyon 26. Baş dönmesi, bunaltı. Sinir...

Bir senedir yazamadı bir satır bile.. Yine fakat dışarda bir bayrak gibi dalgalanıyor adı. Đçerde O ihtiyarladı....

BU FASIL BENERCĐ'NĐN KENDĐNĐ NĐÇĐN

. .ÖLDÜRDÜĞÜNE DAĐRDĐR «Kalküta şehrinin ufkunda güneş yükseliyordu.. . . . . » Bunu beceremedik romantik kaçtı pek. . . . . miğferleri ateş bir ordu bozgun karanlığı katmış önüne geliyordu.. Atları ışıktan. . Şöyle diyelim: «Baygın kokulu koskocaman masmavi bir çiçek şeklinde sema düştü fecrin altın kollarına. . . . . Kalküta . .» Bu da olmadı. . . . . . . . . . .. . Güneş yükseliyordu. . . . . .

gurubu şemsin okumuşlar canına. gurubu şemsi tasvir patentasını. onların canında. Tuluu şemsin. onların kanındaydı. . Benerci dün akşam geç vakit tahliye edildi.. Sokaktan bir sütçü beygirinin nal ve güğüm sesi geliyordu. tuluu şemsi.olacağı yok.. Bu hususta yapılacak iş. Benerci bu yığınlarla insanı ebediyyen peşinde sürükliyebilecek kadar onlara yakın. söylenecek söz kalmamış bana. almışlar birer birer. Hapishanenin kapısı önünde dehşetli bir kalabalık onu bekliyordu. Eğer eski sistem bir kafam olsaydı. Benerci sordu: — Saat kaç? — Altı. Benden evvel gelenlerin hepsi. tekrar ederim ki ben: Kalküta'nın damları üstünde güneş güneş gibi yükseliyordu. iddia edebilirdim ki. Buna rağmen..

Benerci odasına sekiz arkadaşıyla beraber girdi. saatler geçti. Kıl kaldı. Öyle ağrı çekiyordu ki. Benerci: — Otur bakalım. kımıldanan. Pencerenin önünde duruyordu. Benerci sordu: — Saat kaç? — Altı. Bir kelime bile konuşmadık. değil mi? — Öyle. Bu kitabın birinci kısmında.. — Âlâ.. Apartımanın kapısı önünden. arkadaşlarım bana: «Sen bizi sattın. Halbuki ben tertemizdim. kendimi öldürüyordum. dedi.Benerci'ye arkadaşları. lambanın sarı ışığı beyazlanmağa başladı. Pencereden baktım: Kalküta'nın damları üstünde güneş yükseliyordu. Bana: — Sen git. — Saat kaç? — Altı buçuk. Kalabalık yavaş yavaş dağıldı. bağıran bir insan denizinin ortasında. dediler. dolaştım. — Öyle. Ve nihayet. her adımda onun ismini işiterek.» dediler. — Anlamadım. Alnımda hâlâ onların attığı taşın izi var. Saatler geçti. Saat gecenin on biriydi. Bir kamyonun üstünde kalıbı dinlendirmeyi daha doğru buldu. Fakat bu haltı yemedim. . Fakat o da bu haltı yemedi. kendini öldürmek istedi. Dinle. dış mahallelerdeki apartımanlardan birinin en üst katında bir oda tutmuşlar. — Bu kitabın ikinci kısmında. Geri döndüğüm zaman Benerci'yi odasında yalnız buldum. merkez caddelere kadar. — Hiç. Sonra gelirsin. biraz dolaş. Fakat onlar haklıydı.. Oturdum. Somadeva'nın ciğerleri ağzından geliyordu.

Mendiliyle camlarını sildi.— Âlâ. Bütün bunlar senin için. Akıntıda dümen tutamıyacak bir hale geldiler. bir gün bile. Sana haltetmek düşer. — Doğru. — Hadisat öyle getirdi ki. Bu bir ihanet değil midir? Ben bir saniye olsun. Biliyorum. aynı işi yapmışlar.. Her ne hal ise. Mendiliyle camlarını sildi. benim için. ihanet edemem. Đstemeden. kemiyetin üstüne tesir edicidir. bizim için bilinen şeylerdir. Camların içinde büyüyen gözleri gözlerimdedir. Sonra birdenbire gülerek: — Hem ben bu meseleyi arkadaşlarla konuştum. hareket belki beni altı ay sonra.. ya bu yanılma nesnesi katarın başındaki adam için bir kaide haline gelirse. — Öyleyse. Gözlüğünü taktı. Gözlüğünü çıkardı. Yalnız tempoyu hızlılaştırabilir. kaç? — Yedi. budalalardır. Akışın temposunu hızlılaştırmak nerde? Onu yavaşlatmam muhtemeldir.. keyfiyetin değil. Fakat. Galiba LAFARG'la karısı da aynı vaziyete düşmüşler. Bu benim uzviyetimde yok. Mesele yanlışın idrakindedir. Đşte o kadar. Ve o adam katarın başında gidemiyeceğini bildiği halde. Sen saata bak. ben ona fren olacağım. bilerekten ona ihanet edemem. . Kafam elastikiyetini kaybetti. yavaşlatabilir. Benerci.. Tekrar gözlüğünü çıkardı. yanılmıyan yalnız tembellerdir. Akışın istikametini değiştiremez. dinliyorum. Anlıyor musun? Diyeceksin ki. Pantolonumun arka cebinden tabancayı çıkardım. Ferdin tarihteki rolü malum. — Dünden itibaren katarın başında gidiyorum. Dönemeçleri zamanında dönemiyeceğim. Benerci yine durdu. — Hem. irademin dışında. yanlış adımlar atacağım. irademin dışında. — Doğru. yürüyen adam yanılır. Koskocaman bir nagant. Fakat o beni fırlatıp atana kadar. Tarihte fert denilen nesne. Hallettik. bu benim mesele nevi şahsına münhasır bir iş bile değil. ben hareketin muayyen bir inkişaf merhalesinde muayyen bir rol oynıyan bir fert haline geldim. bir sene değil. Halbuki ben kemiyette bile. — Devam et. Ellerim lüzumundan fazla titriyor. masanın üstüne koydu. Halbuki fizyolojim berbat. bir sene sonra bir safra gibi fırlatacaktır.. Camların içinde büyüyen gözleri gözlerimdedir. Đş yapan. bunu şimdi benim şahsıma tatbik edelim. Dinle. Şu senin tabancayı ver bakayım. Benerci'ye uzattım. yerinde durmak için bir saniye olsun ısrar ederse. Gözlüğünü taktı. Birdenbire durdu. Aldı. dedi.

. Đstersen âdet yerini bulsun diye bir kere kucaklaşalım. dedi. . Dördüncü kat. Kucaklaştık. Merdivenleri koşarak iniyorum. Đkinci kat. — Pencereyi kapat. derinlerden. Arkama bakmadan kapıdan dışarı çıkarken: — Çocuklara selam söyle. . Benerci ayağa kalktı. . evler.. dedi. . Cıgarasını masadaki tablanın içinde söndürdü. .. «Kavgada kendi kendini öldüren lanetli bir cenazedir benim için: Ölüsüne ellerimiz . Merdivenleri hızlı hızlı iniyorum. Sen de haydi artık git. Benerci'nin gözlüklerinde pırıl pırıl yanıyordu. Üçüncü kat. Cıgaraları yaktık. . BU KĐTABIN SON SÖZÜ . . renkli ve ılık bir yaz sabahının ışıkları karşı pencerelerin camlarında. dedi. . ağaçlar ve sokaklar yıkanmış gibi nemli ve tertemizdi. sonuna gelen cıgaranın acılığını duydum. . . . . Konuşmuyorduk. . demir bir kapının hızla kapanması gibi tok bir ses geldi. Damlar.— Şöyle pencerenin önünde birer cıgara tellendirelim. Merdivenleri ağır ağır inmeğe başladım. Ağzımda. Topraktan fışkırır gibi bol. Tam sokağa çıktığım zaman.

Sen artık bu kitapta koşmuyor bağırmıyor alnını kaşımıyorsun.dokunamaz. Sen artık bu kitapta yaşamıyorsun. Ve Benerci sen bu kitapta: kendi kendini öldürmene rağmen benim ellerim senin .» Sen artık bu kitapta: noktaları virgülleri satırları taşımıyorsun. Arkasından matem marşı okunamaz.

........kanlı delik şakağına dokunacaktır. Yok salâ veren! Giden o biten bir şarkı değildir............. Cenazende dosta düşmana karşı matem marşı okunacaktır: MATEM MARŞI .. Çan çalmıyoruz.. ... Çan çalmıyoruz.

.....O büyük bir ışık gibi döğüştü.... . Kasketli bir güneş halinde düştü. Yok salâ veren! Bu giden bir biten şarkı değildir .. Çan çalmıyoruz. Çan çalmıyoruz..

S O N BERKLEY Behey Berkley! Behey on sekizinci asrın filozof peskoposu. Behey Allahın Cebrail şeklindeki Ezraili. Behey on sekizinci asrın en filozof katili! . Behey Berkley. Felsefenden tüten günlük kokusu başımızı döndürmek içindir. Hayat kavgasında bizi dizüstü süründürmek içindir.

sermayenin altın sesi. Hâlâ her gece titreyerek görüyor gölgeni Đskoçya köylüleri evlerinin camlarında! Hâlâ kanlı beş parmağının izi var o beyaz buzlu camlar gibi şimal akşamlarında! Behey Berkley! Behey meyhane kızlarının kara cübbeli kavalyesi. Kıralın şövalyesi. ve Allahın peskoposu! Felsefenden tüten günlük kokusu başımızı döndürmek içindir.Hâlâ geziyor Đskoçya köylerinde adımlarının sesi. Hayat kavgasında bizi dizüstü süründürmek içindir! . Hâlâ uluyor adımlarının sesine tüyleri kanlı bir köpek.

inandıracaktın? Biz Đsanın vuslatını bekleyen bir rahibe değiliz ki! Behey Berkley! . Her kitabın diz çökmüş önünde Rabbın kara kuşaklı bir keşiş gibi. Sivriliyor kitaplarından ismin sivri yosunlu ucundan kızıl kan damlıyan yeşil bir diş gibi..Her kelimen kelepçelerken bileklerimizi. Beli hançerli bir Đsaya benziyor resmin. kıvrılan bir yılan gibi satırların sokmak istiyor yüreklerimizi. Sen bu kıyafetle mi bizi kandıracaktın.

hemen anlaşmak için bir kapı açıyorsun. — bu belki doğrudur — fakat fikri evvel gören her felsefenin safsata iklimidir yelken açtığı yer! Bu bir hakikat — hem de mutlak cinsinden — ! Đşte sen işte senin felsefen: Sen o sarı kırmızı rengini gördüğün cilâlı derisine parmaklarını sürdüğün parlak yuvarlak elmaya: «Fikirlerin bir .Behey tilkilerin şahı tilki! Çalarken satırların zafer düdüğü. binip Allahının sırtına soldan geri kaçıyorsun! Kaçma dur! Her yol Romaya gider. küçük bir taş parçasının en küçüğü imparatorların imparatoru gibi çıkınca karşısına.

terkibidir. Lâkin ey kara meyhanelerin sarhoş papazı! Senin dışında değil miydi kıllı kollarında kıvranan meyhanecinin kızı? . kendi kendinden aldığın fikirlerdir. öyle mi? Mademki kendi fikrindir yüzen gemi. ne zaman var.» diyorsun! Dışımızda bize bağlanmadan var olan varlığı inkâr ediyorsun! Şu mavi deniz şu mavi denizde yüzen beyaz yelkenli gemi. ne mekân! Ne senin haricinde bir vücut ne senden evvel kimse mevcut. ne senden sonra kâinat baki bir sen bir de Allah hakikî. mademki kendi fikrindir umman.

Yoksa kendi altında sen kendinle mi yattın? Diyelim ki senden evvel baban yok Đsa gibi. Kavgada kuvvetini kaybetmiş gibidir biraz neş'enin çelik ahengini duymayan adam.. ne yazık! Tevratını okuyan da mı yok! Çok yalan söylemişsin çok.. iyi şeydir vesselam. neş'e . Yine fakat bacakları arasından çıktığın Meryem gibi bir anan da mı yok! Diyelim ki yapyalnızsın Turu Sinada Musa gibi. Sen emin ol ki Berkley — olmasan da zarar yok — bu şi're benzer yazıda hissene düşen şey: biraz alay biraz şaka ve birkaç tokat — eldivensiz cinsinden — Neyleyim? Neş'e kavganın musikisidir. — baş döndürmezse eğer — .

Aldığımız hislerin sonsuz derin pınarıdır kâinat! Kâinat geniş kâinat derin kâinat uçsuz bucaksız! Biz onun parçaları. Kabahat onların kuvvetinde: yoksa ne sende ne de bende! Dinle Berkley! — dinlemesen de olur — Biz dinleyelim: Beynimiz bal yoğuran bir kovan.ve işte bizimkiler güldüler mi. Ona balı dolduran arıdır hayat. ağız dolusu gülüyorlar. biz ondan doğan bir sürü bacaksız! Biz o bacaksızların .

.— anasını inkâr etmeyen cinsi — Çünkü biz emredenlere emir verenlerden değiliz! Bağlıyız toprağa kalın halatlar gibi kollarımızla! Çelik dişleri şimşekli çarklılar koparırken kara toprağın esrarını. kehkeşanların gümüş aydınlığında! Görmüşüz. . Her habbe koynunda bir kubbeyi gizler!. biz seyretmedeyiz cihan içinden cihanların doğuşunu. görmedeyiz yılların yollarında toprak oluşunu kızıl kadife dudaklı kızların! Çiziyor hareketi gözlerimize sonsuz maviliklerde kuyrukluyıldızların sırma saçlarından kalan izler.

uzaklaştıkça. Şu ipi kopmuş inci bir gerdanlık gibi damlayan su. rüzgârların uğultusu. süslemek için Allahının kafasını! Fakat buradan . Her yeni ummanla beraber bir yeni imkân! Kâinat geniş kâinat derin kâinat uçsuz bucaksız! Behey! Berkley! Behey bir karış boyuna bakmadan Karpatları inkâr eden cüce! Ahrete gittiysen eğer oradan bir taç gönder. yaklaşılan hakikati gizler.Şu denizler.. şu bir damla su. şu denizlerin üstünde denizler gibi esen.

topla hemen tarağını tasını. Haraç mezat! Haraç mezat! götür pazara bir pula sat: Topraktaki saltanatın göğe çıkan tahtını! Yok üstünde tabiatın tabiattan gayri kuvvet!.. Tabiat geniş tabiat derin tabiat uçsuz bucaksız!. 1926 BEŞ SATIRLA ..

anlamak. sevgilim. bir müthiş bahtiyarlık. kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı. o.Annelerin ninnilerinden spikerin okuduğu habere kadar. Beyazıt Meydanı'nda. anlamak gideni ve gelmekte olanı. yürekte. 1946 BEYAZIT MEYDANI'NDAKĐ ÖLÜ Bir ölü yatıyor on dokuz yaşında bir delikanlı gündüzleri güneşte geceleri yıldızların altında Đstanbul'da. Bir ölü yatıyor ders kitabı bir elinde bir elinde başlamadan biten rüyası bin dokuz yüz altmış yılı Nisanında .

Beyazıt Meydanı'nda.Đstanbul'da. Mayıs 1960 BĐR ACAYĐP DUYGU «Mürdüm eriği . Bir ölü yatıyor vurdular kurşun yarası kızıl karanfil gibi açmış alnında Đstanbul'da. Bir ölü yatacak toprağa şıp şıp damlayacak kanı silâhlı milletimin hürriyet türküleriyle gelip zaptedene kadar büyük meydanı. Beyazıt Meydanı'nda.

. Sevgilim... Herhalde çoktan öldürülmüştük sen Londra'da olsaydın ben Tobruk'ta olsaydım. — ilkönce zerdali çiçek açar mürdüm en sonra — Sevgilim. çimenin üzerine diz üstü oturalım karşı-be-karşı. Bahtiyarız yaşayabildiğimiz için. ellerini koy dizlerine — bileklerin kalın ve beyaz — sol avucunu çevir : .. bir Đngiliz şilebinde yahut.çiçek açmıştır. Hava lezzetli ve aydınlık — fakat iyice ısınmadı daha — çağlanın kabuğu yemyeşil tüylüdür henüz yumuşacık.

.... yirmi dördü emzikte... nur tanesi — kavunda ıtrı severim mayhoşluğu erikte ...... . yağmurlu bir gün yemişlerden ve senden uzak — daha bir tek ağaç bahar açmadı kar yağması ihtimali bile var — Bursa cezaevinde acayip bir duyguya kapılarak ve kahredici bir öfke içinde inadıma yazıyorum bunları. nar tanesinin rengine bayılırım — nar tanesi.......» .. Sevgilim..gün ışığı avucunun içindedir kayısı gibi. kendime ve sevgili insanlarıma inat. Dünkü hava akınında ölenlerin yüz kadarı beş yaşından aşağı....

Malum ya.7.1941 BĐR CEZAEVĐNDE. TECRĐTTEKĐ ADAMIN MEKTUPLARI 1 Senin adını kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım.2. (bizlere âlâtı-katıa verilmez). Burası benden başka kaç insanın evidir? Bilmiyorum. Ben bir başıma onlardan uzağım. .. bulunduğum yerde ne sapı sedefli bir çakı var.. Belki avluda bir ağaç bulunur ama gökyüzünü başımın üstünde görmek bana yasak. ne de başı bulutlarda bir çınar.

Ve tıpkı o eski acıklı hikâyelerdeki yalnayak. Belki bu hâlin . Bana kendimden başkasıyla konuşmak yasak. Yüzümü kızartmıyor benim onun bu an böyle zayıf böyle hodbin böyle sadece insan oluşu. küçücük burnunu çekerek senin bağrına sokulmak istiyor. yetim bir çocuk gibi bu yürek. Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi şarkı söylüyorum karıcığım. Hem. mavi gözleri ıslak kırmızı. Ben de kendi kendimle konuşuyorum. ayarsız sesim öyle bir dokunuyor ki içime yüreğim parçalanıyor. ne dersin.hep birlikte onlar benden uzak. karlı yollara düşmüş. o berbat.

kederden çıldırtmak için içerdeki adamı dışarda bütün ustalığı. bütün takım taklavatıyla ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı. karıcığım. sıska atın. psikolojik filân izahı vardır. Dışarda susuzluğu acayip fısıltısı toprak damı ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran bir sakat ve sıska atıyla.fizyolojik. . Saat beş. yani. Bugün de apansız gece olacaktır. Belki de sebep buna bana aylardır kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan bu demirli pencere bu toprak testi bu dört duvardır. Bir ışık dolaşacak yanında sakat... Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan bu ümitsiz tabiatın ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır.

bahar. kuş sesleri ve saire. eğri bir aynadan seyreder gibi kafamın içinde duymak. Ben.. her şey tamam. suyu donmayan testi ve sabahları çimentonun üstünde güneş. seni dumanlı.. Dışarda bahar geldi karıcığım... yani bugün de mükellef bir daüssıla için yine her şey yerli yerinde işte.Yine o malum sonuna erdik demektir işin.. bozkırın üstünde birdenbire taze toprak kokusu.... Dışarda. Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet. 2 Dışarda bahar geldi karıcığım. dışarda bozkırın üstünde pırıltılar. ben içerdeki adam yine mutad hünerimi göstereceğim ve çocukluk günlerimin ince sazıyla suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı seni böyle uzak. bahar. .

karıcığım. artık o her gün öğle vaktine kadar. Bu bittecrübe sabit. 3 Bugün pazar. Ve gün ikindiye döner. bulutsuz bir bahar akşamı. Velhasıl o pul pul ışıltılı derisi. Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.. ışıldayarak yürür... ateşten gözleriyle bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı hürriyet denen ifrit.. sönerek. Đşte içerde baharın en kötü saatı budur asıl... benden uzak.Güneş. bittecrübe sabit.. gölgeler düşer duvarlara. başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı : dışarda akşam olur.. bana yakın. Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak bu kadar mavi .

Büyük hürriyetinle çalışırsın el kapısında. Sonra saygıyla toprağa oturdum. bu anda ne kavga. Toprak. Bu anda ne düşmek dalgalara... ananı ağlatanı Karun etmek hürriyetiyle hürsün! .. ellerinin nurunu. dayadım sırtımı duvara. Bahtiyarım. ne hürriyet.. 1938 BĐR HAZĐN HÜRRĐYET Satarsın gözlerinin dikkatini. bir lokma bile tatmadan yoğurursun bütün nimetlerin hamurunu. ne karım. güneş ve ben.bu kadar geniş olduğuna şaşarak kımıldanmadan durdum.

kolların iki yanında upuzun. işler ömrün boyunca durup dinlenmeden yalan değirmenleri. büyük hürriyetinle parmağın şakağında düşünürsün vicdan hürriyetiyle hürsün! Başın ensenden kesik gibi düşük. bir sayı. günün birinde. hatta asılmak hürriyetinle . yakalanmak. büyük hürriyetinle bir çukura doldurulabilirsin. mesela. meçhul asker olmak hürriyetiyle hürsün! Bir alet. büyük hürriyetinle dolaşıp durursun. Amerika'ya ciro ederler onu seni de büyük hürriyetinle beraber. hava üssü olmak hürriyetiyle hürsün! Yapışır yakana kopası elleri Valstrit'in. bir vesile gibi değil insan gibi yaşamalıyız dersin.Sen doğar doğmaz dikilirler tepene. diyelim ki. işsiz kalmak hürriyetiyle hürsün! En yakın insanınmış gibi verirsin memleketini. büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi. günün birinde. hapse girmek. Kore'ye gönderilebilirsin.

ne tül perde var hayatında. hürriyeti seçmene lüzum yok hürsün. .hürsün Ne demir. ben. Tanımadın mı sesimden? Demek çok bağırdım birdenbire. Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında. ne tahta. 1951 BĐR KÜVET HĐKÂYESĐ 1 Süleyman'a karısı telefon etti : — Konuşan ben. Fahire.

Yalan kuvvetliye söylenir ben kuvvetsizim. Hemen vapur bulamazsan Üsküdar'a kayıkla geç. Sorma. Dinle beni : Đşini bırak da gel. Dinle beni. mümkün mertebe yalansız gelmeye çalış. kıyamet kadar.. Hayır.. . Paran yoksa patrondan avans al.Çığlık mı? Belki. Telefonda anlatamam. çocuklar hasta değil. Saatlar. Yolda hiçbir şey düşünme. saatlar. çabuk ol ama. olmaz. Daha kıyamet kadar vakit var akşama.. Bir taksiye atla..

Bak işte ağlamıyorum artık.. kocası Süleyman'a sordu : — Doğru mu? — Evet. babam gibi gel. büyüğüm. Bak işte rahatladım.Alay etme kuzum. evet hava güzel. 2 Geldi Süleyman. Evet kar yağacak. Koynuna girdiğim adam gibi kocam gibi değil. — Kaç defa? .. akıllım. Nerde buluşuyordunuz? — Bir otelde. Fahire. — Teşekkür ederim Süleyman. — Beyoğlu tarafında mı? — Evet.

— Çukulata. bu işlere yarayan otellerde kırık küvetler varmış. — Çok mu seviyordun? — Sevmek mi? Hayır. — Hiç hediye verdin mi? — Hayır.. dört mü? — Bilmiyorum.. ya dört. Sizinkinde de var mıydı Süleyman? — Bilmiyorum. filân? — Bir defa. Kim bilir çarşaflar nasıl kirliydi. — Demek ki bir otel odasında. — Başkaları da var mı Süleyman? . Bir Đngiliz romanında okudum. — Hele düşün. — Üç mü. — Bunu hatırlamak bu kadar mı güç Süleyman? — Bilmiyorum. kırık bir küvet? — Evet.— Ya üç. toz pembe çiçekli.

— Doğru söylüyorum. Bir sual daha. Başkaları da olsaydı daha rahat ederdim.... Çok mu güzel yatıyordu? — Hayır. Đnek gibi karı.. — Doğru söyle. Karanlıkta pencerenin hizasında karlı.. 3 . Bir hayli zaman oldu sofada asma saat on ikiyi çalalı. — Olmadı mı? — Hayır. bak ne kadar cesurum. — Zaten gösterdiler bana... ağır bir çam dalı..— Yok.. Fakat zevk meselesi bu. — Bunu sevdin demek.... Belimden kalın bacakları... Süleyman : Niçin? — Bilmiyorum.

. polisler. Dayanılmaz bir acı halindeydi kendime karşı duyduğum merhamet.. Süleyman. Annem. çocuklarım ve en önde sen bulacaktınız karda ayak izlerimi.. merdiven. Bekçi.Süleyman'ın karısı Fahire şunları anlattı kocasına ertesi gün : — . Kolay mı? Gece bostan kuyusuna doğru yürümek.. polisler. ölmeye karar verdimdi. Bekçi. bir tahta merdiven ve bir kadın ölüsü çıkaracaktınız arka arsada bostan kuyusundan. kepazelik. . dedikodu. aldatılmış bir zevcenin intiharı : komik. sonra kenarına çıkıp durarak baş aşağı atlamak karanlığına? Fakat bulmadınızsa eğer karda ayak izlerimi sade korktuğumdan değil.

. nümayişsiz ölüvermek. hiç aklıma gelmedi nezle olmak ihtimali. Pencereye.. her zaman nasıl uyursan ondan evvel ve o varken. Hayır. Bir tek gecelikle çıkmak balkona : Zatürree ertesi gün. Kime? Herkese.. Sen yatakta uyuyordun yüzün rahat.. sana meselâ. Đnsan. kara bakıyorum : «Eşini gaip eyleyen bir kuş gibi kar geçen eyyamı nev baharı arar. Yaktım sobamızı.» . Đyice ısınmak lâzım ilkönce.Niçin öldüğümü anlatmak müşkül. Dışarda kar yağmaya başladı. ölmeye karar verirken bile insanları düşünüyor. Ciğer bir çay bardağı gibi çatlarmış.

soldan sağa lerzânı girizan.» Lambayı söndürmeden balkona çıktım. «Sağdan sola. gibi kar düşer düşer ağlar.. . Kederim duruluyor berraklaşıyor.Babam bu şiiri çok severdi. Karanlık bembeyaz. Sen beğenmezsin. Odanın camlı kapısından balkona vuran ışık sıcak bir kumaş gibiydi üstünde dizlerimin..» Oturdum balkonda iskemleye. Uykudayım sanki. « . Sanki çok sevdiğim bir insan korkarak beni uyandırmaktan yumuşacık dolaşıyor etrafımda.. Ben rehavetli bir mahzunluk içinde acayip şeyler düşünüyordum : Feneryolu'ndaki çınar 150 yaşındaymış.... Havada çıt yok. Üşümüyordum.

Sökmek üzre şafak. Kar durdu. .. Gün gelecek insanlar çok uzun çok bahtiyar yaşayacaklar. Sonra sen ben bir kırık küvet ve benim kendime karşı duyduğum merhamet.. Đnsanın elleri. Đnsanın yüreği ve kafası var.. Đnsan? Ne zamanki. nerdeki.Ömrü bir gün süren böcekler.. Ve her şeye rağmen yeni bir dünya için yapılan kavga.. bizim insanlarımız. Utanarak odaya döndüm.. hangi sınıftan? Onların insanları.

Şimdi? Zaman zaman hatırlayıp zaman zaman unutacağım.O anda uyansaydın sarılıp boynuna. Evet. Bir gece karı koca denizden dönüyorlardı.8. ağaçlarda yaz meyveleri vardı. Gökte yıldızlar. Uyanmadın. 4 Altı ay kadar geçti aradan. çok şükür nezle bile değilim. Fahire birdenbire durdu baktı muhabbetle kocasının gözlerine ve suratına tükürür gibi bir tokat vurdu.1940 . 16... Yine yan yana yaşayacağız beni sevdiğine emin olarak.

. Oturmuş göğsüne Teksaslı çavuş. Dünyada vatandan aziz şey var mı? Beyler bu vatana nasıl kıydınız? Onu didik didik didiklediler. Beyler bu vatana nasıl kıydınız? Günü gelir çarh düzüne çevrilir.. Beyler bu vatana nasıl kıydınız? Eli kolu zincirlere vurulmuş. günü gelir hesabınız görülür.» dediler. vatan çırılçıplak yere serilmiş. . saçlarından tutup sürüklediler.BU VATANA NASIL KIYDILAR Đnsan olan vatanını satar mı? Suyun içip ekmeğini yediniz. götürüp kâfire : «Buyur.

siz de böyle koşmuştunuz bir zaman. Bulutlar adam öldürmesin. Bulutlar adam öldürmesin.Günü gelir sualiniz sorulur : Beyler bu vatana nasıl kıydınız? 1959 BULUTLAR ADAM ÖLDÜRMESĐN Analardır adam eden adamı aydınlıklardır önümüzde gider. uçurtması geçiyor ağaçlardan. . Sizi de bir ana doğurmadı mı? Analara kıymayın efendiler. Çocuklara kıymayın efendiler. Koşuyor altı yaşında bir oğlan.

Elbet böyle sizi de aradılar. efendiler. Đhtiyarlıkta aklına insanın. ihtiyarlara kıymayın. . siz de ihtiyarsınız. Şubat 1955 BÜYÜK ĐNSANLIK Büyük insanlık gemide güverte yolcusu tirende üçüncü mevki şosede yayan büyük insanlık. Gelinlere kıymayın efendiler. Yazıktır.Gelinler aynada saçını tarar. aynanın içinde birini arar. tatlı anıları gelmeli yalnız. Bulutlar adam öldürmesin. Bulutlar adam öldürmesin.

7 Ekim. Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter pirinç de öyle şeker de öyle kumaş da öyle kitap da öyle büyük insanlıktan başka herkese yeter. Taşkent. 1958 .Büyük insanlık sekizinde işe gider yirmisinde evlenir kırkında ölür büyük insanlık. Büyük insanlığın toprağında gölge yok sokağında fener penceresinde cam ama umudu var büyük insanlığın umutsuz yaşanmıyor.

Adı : Yunus. Ağaçlardan ve günlerden konuşuyoruz. Herhal ilerdedir yaşanacak günlerin en güzelleri. Akıllı adamlara ajans haberlerine ve bilmeceye meraklı. Ateşimizi yakıp suyumuzu veriyor.CEVĐZ AĞACI ĐLE TOPAL YUNUS'UN HĐKÂYESĐ Burda bir dostumuz var : Çerkeş'in Kavak köyünden. Şimdilik sohbetimizde kederi : kesilip satılmış . Büyük kitaplar gibi içinde bir şeyler saklı.

Bir acayiptir muhabbet bahsi : mutlaka kendini dereye atmaz sevilmeyenlerin hepsi. Onu tanıyoruz : avlunun içinde kapının solundaydı. Đnsanların hünerleri çoktur : insanlar .. Ve altı yaşında dalından düştü Yunus. Öküzler topalları sever. çünkü topallar ağır yürürler. Öküzler topalları sever.. ceviz ağaçları sevmez topalları : çünkü topallar sıçrayamazlar yemişlere. topallığı ondandır.. Ceviz ağaçları sevmez topalları.bir ceviz ağacının. çünkü üzerlerine çıkıp silkeleyemezler dalları..

Altından geçerken düşünürdü Yunus...... Ve Çerkeş yolu üzerinden sabah namazı ışıyıp geldiği zaman. yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.. bir acayiptir ceviz ağacı ile topal Yunus'un hikâyesi... Cevizlerini Eylülde döker. ve ölüm : mutlaka varılıp dönülmeyen.sevilmeden de sevmesini bilirler.. fakat üzerinde düşünülmeyen bir köydü Yunus için. Düşünmek : ne mukaddes bir iş ne felâket ne de bahtiyarlıktı...... . kadınlardan önce uyanırdı dalları... Cevizlerini Eylülde döker. . .. Bir acayiptir muhabbet bahsi. ....

Bunları biz anlattık ona şaşıp kalmadı. Yüksekti... Çinli müslümanlara.. yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.. ... . Gündüzleri yıldızların niye söndüğünü. rüzgârda konuşurdu kendi kendine. Üç kişi el ele versen kütüğünü çeviremezdin.. Güneşte gölgesi hain olurdu.yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar. .... Gece altında oturdun muydu yıldızları göremezdin.. genişti alabildiğine. dalları yukardan Yunus'a bakar. burunları tek boynuzlu gergedanlara. dünyanın yuvarlak olduğunu ve güneşin etrafında döndüğünü bilmiyordu Yunus.. Her gece altında otururdu Yunus. ....... Cevizlerini Eylülde döker.

Gece altında oturdun muydu yıldızları göremezdin. .ve bir damla suda bir milyon mikroba dair fikri yoktu Yunus'un.. Bunları bizden öğrendiği gün hayret etmedi. sen efendimizsin» — dedik. . yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.. Yüksekti... ....... genişti alabildiğine. Her akşam altından geçerdi Yunus.. .. Şaşırıp kaldı Yunus. Toprağın içinde gider kökleri.. Bir gün ateşimizi yakıp verirken suyumuzu : «— Biz hizmetkârınız senin.. Cevizlerini Eylülde döker... Karanlık bir sudur tepende akar. Cevizlerini Eylülde döker. Rüzgârda konuşurdu kendi kendine... karanlık bir sudur tepende akar. yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.

.. varıp görülmesi nasibolmadı..... «— Attığın taş ... ciğerinden Yunus'u. «— Köy işi zordur katiyen vücut ezilir bir defa.. Toprağa çömelip bak dört tarafa : bela hangi inde pusmuş bilinir mi? Mümkünü yok vurulsun.» Vurmuş belâ..toprağın içinde gider kökleri.» Tiftiği yoktu Yunus'un.. yukardan Yunus'a bakar. Tevatür güzelmiş Đstanbul şehri. «— Biz hiç dünyada yaşamış değiliz.. Velâkin niye tiftiği yok altmış haneden otuzunun?. Geldik gidiyoruz öylesine. dalları.

Toprak sabuna döndü kayar insanın elinden. Cümle mahlukatın mekânı vardır kurdun mekânı olmaz. Öküz gitti mi korkulursun.. yarı ölümdür yani. Gayrı dünya öküzün boynuzunda durmuyor....dediğin kuşu vurmuyor. Güneşte gölgesi hain olurdu. Çok zor olur öküzü satmak. «— Herhal yolların sonu göründü... Toprağın elinden kaydı mıydı bir mekânsız kurt olursun.» Kaydı toprağı elinden Yunus'un. Dünya trene bindi. . Cevizlerini Eylülde döker. Bu olan işleri akıl almaz..» Sattılar öküzünü Yunus'un. Elimiz ayağımız : öküz. yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar..

. o. bir şey sormadan rüzgârda konuşurdu kendi kendine....Yunus durmadan Yunus kaybettikçe onu düşünür. tohuma toprak ve karı lâzımdır erkek kısmına... öküzsüz ve kadınsız. Bir kız kaçırdı Yunus : Çünkü düğün pahalı kız kaçırmak ucuz. bir şey isteyip... kırmızı peştemalının içinde ölüverdi.. Fakirin karısı kavi olmaz. Çocuklara ana.. Ve bir gün Çerkeş yolu üzerinden sabah namazı ışıyıp geldiği zaman giderlerdi. Yunus'un arkasında yuvarlandı yere. Topraksız. .

Sat Yunus cevizini. Cevizi karanlıkta kaybolur sanıp uyumaz beklerdi sabaha kadar.. topal Yunus ne işe yarar? Zemheriler geldi barınamazsın. Cevizden konsol yaparlar. . Yalnızlık umrunda değil cevizin. Cevizden konsol yaparlar. toprağın içinde gider kökleri. Yalnızlık koydukça koydu Yunus'a. Yün yorgan değil bu sarınamazsın. Sat Yunus cevizini.kaldılar dünyada bir başlarına ceviz ağacı ile Yunus.. Gayrı daha fazla sürünemezsin. dalları yukardan Yunus'a bakar... Varlılar varsıza dokur mu kilim... Bir cansız ağaçtır yaranamazsın. El toprağında ter döker oldu. Cevizden konsol yaparlar.

. Şimdilik sohbetimizde kederi : kesilip . Gün daima bulutta kalmaz.... Cenaze çırçıplak..vay cevizin hali. Kesildi dalları. Herhal ilerdedir yaşanacak günlerin en güzelleri. kara uzandı. dallar budandı. vay benim halim. Cevizden konsol yaparlar. Varlılar varsıza dokur mu kilim.. vay benim halim. vay cevizin hali. Sabahın sahibi vardır.. Yarı ağaç. Sat Yunus cevizini.... yarı insandı. Cevizden konsol yaparlar. Sattı Yunus cevizini. Mekânsız kurda mekândı.

Yüz bin yürek gibi çarpar. çarpar yapraklarım. Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. CEVĐZ AĞACI Başım köpük köpük bulut. gülüm. Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl. Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril. şerham şerham ihtiyar bir ceviz. Yapraklarım gözlerimdir. ne polis farkında. Yapraklarım ellerimdir. koparıver. ..satılmış bir ceviz ağacının. gözlerinin. Đstanbul'u. ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. Ne sen bunun farkındasın. içim dışım deniz. yaşını sil. Đstanbul'a. şaşarak bakarım.. Yüz bin gözle seyrederim seni. Yüz bin elle dokunurum sana. budak budak. Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. tam yüz bin elim var.

. yok. ne polis farkında. Altı. Nazım HĐKMET ÇANKIRI HAPĐSANESĐNDEN MEKTUPLAR 1 Saat dört. yedi. Saat beş. daha ertesi ve belki kim bilir... ertesi gün. yoksun.Ne sen bunun farkındasın.

Kovanından bal çaldığı adamın taşla ezmiş kafasını. «Hanım abla» derdi sana.. Bir Cumartesi gününü. yukarda. bir konserve kutusunun içinde.. tepemizde. bacakları kısa ve kalın ve elleri ayaklarından büyük. Gelirdin. Sıcak bir duvar dibinde on beş adım kadardı.. Başı dört köşe.Hapisane avlusunda bir bahçemiz vardı. kırmızı ve kocaman muşamba torban dizlerinde. Bizim bahçemizden küçük bir bahçesi vardı. . yan yana otururduk. güneşe yakın.. Kelleci Memed'i hatırlıyor musun? Sübyan koğuşundan.

Bende yalnız bir fotoğrafın var : bir başka bahçede çok rahat çok bahtiyar yem verip tavuklara gülüyorsun. . Nasıl haberler aldık en güzel hürriyete dair. Hapisane bahçesinde tavuklar yoktu. fakat pek âlâ gülebildik ve bahtiyar olmadık değil.?» O kadar resmini yaptım senin bana birini bırakmadın. ilimiz.hapisane çeşmesiyle ıslanan bir ikindi vaktini hatırlıyor musun? Bir türkü söylediydi kalaycı Şaban Usta. kim bilir nerde kalır ölümüz... nasıl dinledik ayak seslerini yaklaşan müjdelerin. aklında mı : «Beypazarı meskenimiz.

ne güzel şeyler konuştuk hapisane bahçesinde. Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin.> Bir gün eğer. Ve tahta kutularda upuzun yatan ölüler.. 2 Bir akşamüstü oturup hapisane kapısında rubailer okuduk Gazalî'den : «Gece : büyük lâciverdî bahçe.. benden uzak. Ve Pîrâyende'm benim. canını sıkarsa yaşamak tekrar Gazalî'yi oku. karanlık bir yağmur gibi. ben eminim sen sadece merhamet duyacaksın .

. ve zafer yazıları yıkılmış duvarlarında Keyhüsrevin. Ve büyük lâciverdi bahçede başsız ve sonsuz ve durup dinlenmeden devranı rakkaselerin. neden aklımda hep ilkönce senden duyduğum .» Birikip sıçramalar.ölümün karşısında onun ümitsiz yalnızlığı ve muhteşem korkusuna. Soğuk sıcak serin.. Bir akar su getirsin Gazalî'yi sana : «— Toprak bir kâsedir çömlekçinin rafında tâcidar. Bilmiyorum...

» Kavaklar pamukluyor Gazalî'de.. fakat görmüyor. üstat. Şeker Ali yukarda. Akşam. Beni unutma Hatçem...Çankırılı bir cümle var : «Pamukladı mıydı kavaklar kiraz gelir ardından. kirazın geldiğini. Dışarda çocuklar bağrışıyorlar. koğuşta bağlama çalıyor. Açıldı demirlerin dışında büyük. lâciverdî bahçem. 3 . Ölüme ibadeti bundandır.. Ve jandarma karakolunun ışığında akasyalara bağlı üç kurt yavrusu. Çeşmeden akıyor su. A s l o l a n h a y a t t ı r .

20. Herhalde iki çarşambadır pazarda : kırmızı başörtülü «kibirsiz» Đstanbulluyu aramışlardır. ve kaşlarının altında keder. Herhalde içlerinde senin bildiklerin vardır. Demir kapımızdan geçip kamış sepetimizde bize kadar gelecek yumurtası. bulguru.1940 . kadınlar çıplak ayaklarının üstünde geçtiler.. Erkekler eşeklerde..7. Dün köylerden inenleri seyrettim : yorgundular.. kurnaz ve şüpheli..Bugün çarşamba : — biliyorsun — Çankırı'nın pazarı. yaldızlı. mor patlıcanları.

Biliyorum : şimdi avluda duvarlara çarpıyorlardır suyu. Geceleri birdenbire rüzgâr çıkıyor.. otları yanmış kalenin eteğinde bir kezzap aydınlığı içindedir simsiyah kiremitleriyle şehir. Đkiyle beş arası cibinliğin altına uzanarak ter içinde kımıldanmadan gözlerim açık dinliyorum sineklerin uğultusunu. Ve dışarda..4 Sıcaklar bildiğin gibi değil ve ben ki yalı uşağıyım. deniz ne kadar uzak. kızgın. kırmızı taşlar tütüyordur.. sonra kayboluyor birdenbire.. . Ve karanlıkta canlı bir mahluk gibi soluyup.

birçok çok mühim şeyler. Zaten üç günlük yere geldi.. Yatıp bir gece başın bir kalasla ezilmiş.yumuşak... Ve yerlilerin kavlince : altı tekmil tuz madeni olduğundan yıkılacak Çankırı şehri kıyametten kırk gün önce. Ve zaman zaman ürpermelerle duyuyoruz derimizin üstünde bir korku halinde tabiatı.. salladı çapanoğlu Yozgad'ı. daha bir hayli yaşamak. Ölümün bu kadar körü ve mendeburu. Ben yaşamak istiyorum biraz daha. Bunu birçok şey için istiyorum. tüylü ayaklarıyla dolaşarak bizi bir şeylerle tehdit ediyor sıcak.. .. çıkmamak sabaha. Bir zelzele olabilir.

Kış geldi demektir. Üşüyorum..12.1940 5 Saat beşte akşam oluyor : insanın üstüne doğru yürüyen bulutlarla.. Bizim odanın yüz mumluğu.8... bu kocaman bu ısınası bu ısınacak dünyada üşüyüp .. Fakat kederli değilim.. Yalnız bize mahsus bir imtiyazdır : kış günleri hapisanede. Terziler ıhlamur içiyorlar. Yağmur taşıdıkları belli. sade hapisanede değil. terzilerin gaz lambası yandı. Birçoğu elle tutulacak kadar alçaktan geçiyorlar.

26.. Dik duvarlara tırman yüksek ağaçlara çık..kederli olmamak. . Usta bir kaplan gibi kullansın elin yerde yıldırım gibi giden bisikletini. Ve din dersleri hocasının resmini yapan kurşunkaleminle yık Mızraklı Đlmihalin yeşil sarıklı iskeletini.1940 ÇOCUKLARIMIZA NASĐHAT Hakkındır yaramazlık..10.. Sen kendi cennetini kara toprağın üstünde kur.

Coğrafya kitabıyla sustur. . kırmızı kiremitler. Tevkifane avlusunda. Toprağı sev anan kadar. güneşli bir kış günü. su birikintilerinde kımıldanırken. 1928 Đstanbul'da.. seni «Hilkati Âdem»le aldatanı. Sen sade toprağı tanı toprağa inan. bulutlar. yağmurdan sonra.. duvarlar ve benim yüzüm yerde. Ayırdetme öz anandan toprak ananı..

gözler alabildiğine açık. çiğnenen ekinler . ne kadar zayıf şeyi varsa hepsini taşıyarak : dünyayı. memleketimi ve seni düşündüm.ben. ne kadar alçak. başlar önde.. 1939 Şubat Đstanbul Tevkifanesi -------------------------------------------------------------------------------- *** 1 Sevgilim. ne kadar kuvvetli. nefsimin ne kadar cesur. yanan şehirlerin kızıltısı..

ekmeğimi ve seni kaybettiğim oldu. Ve insanlar katlediliyor : ağaçlardan ve danalardan daha rahat daha kolay daha çok. -------------------------------------------------------------------------------- *** 2 Fevkalâde memnunum dünyaya geldiğime.ve bitmez tükenmez ayak sesleri : gidiliyor. kavgasını ve ekmeğini seviyorum. toprağını. Sevgilim. karanlığın ve çığlıkların içinden güneşli elleriyle kapımızı çalacak olan gelecek günlere güvenimi kaybetmedim hiçbir zaman. bu ayak sesleri. bu katliâmda hürriyetimi. .. fakat açlığın.. aydınlığını.

Dostlar ki bir kerre bile selâmlaşmadık aynı ekmek. Halbuki ben yalnız yazılarda ve resimlerde yaptım Avrupa yolculuğumu. yemişleri. Ben kurtarıp kellemi nida ve sual işaretlerinden. Fakat ne zarar. Ben ve bizim mahalle bakkalı ikimiz de kuvvetle meçhulüz Amerika'da. . Benim kuvvetim : bu büyük dünyada yalnız olmamaklığımdır. yıldızları görmek isterdim. her kilometrede dostum ve düşmanım var.Kutrunun ölçüsünü santimine kadar bilmeme rağmen ve meçhulüm değilken güneşin yanında oyuncaklığı dünya. Mavi pulu Asya'da damgalanmış bir tek mektup bile almadım. Ve düşmanlar ki kanıma susamışlar kanlarına susamışım. görmediğim balıkları. aynı hasret için ölebiliriz. Dünyayı dolaşmak. Dünya ve insanları yüreğimde sır ilmimde muamma değildirler. aynı hürriyet. Çin'den Đspanya'ya. inanılmayacak kadar büyüktür benim için. Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar her mili bahride.

kurşun kubbeler ve fabrika bacaları . Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı memleketimin şarkıları ve tütünü gibi. Sinan. Ve dışında bu safın toprak ve sen bana kâfi gelmiyorsunuz. hapisanelerinde yattım. -------------------------------------------------------------------------------- *** 3 Memleketimi seviyorum : Çınarlarında kolan vurdum. Halbuki sen harikulâde güzelsin toprak sıcak ve güzeldir. Yunus Emre ve Sakarya.büyük kavgada açık ve endişesiz girdim safıma. Memleketim : Bedreddin.

benim o kendi kendinden bile gizleyerek sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir.

Memleketim. Memleketim ne kadar geniş : dolaşmakla bitmez, tükenmez gibi geliyor insana. Edirne, Đzmir, Ulukışla, Maraş, Trabzon, Erzurum. Erzurum yaylasını yalnız türkülerinden tanıyorum ve güneye pamuk işleyenlere gitmek için Toroslardan bir kerre olsun geçemedim diye utanıyorum.

Memleketim : develer, tren, Ford arabaları ve hasta eşekler, kavak söğüt ve kırmızı toprak.

Memleketim. Çam ormanlarını, en tatlı suları ve dağ başı göllerini seven alabalık ve onun yarım kiloluğu

pulsuz, gümüş derisinde kızıltılarla Bolu'nun Abant gölünde yüzer.

Memleketim : Ankara ovasında keçiler : kumral, ipekli, uzun kürklerin pırıldaması. Yağlı, ağır fındığı Giresun'un. Al yanakları mis gibi kokan Amasya elması, zeytin incir kavun ve renk renk salkım salkım üzümler ve sonra karasaban ve sonra kara sığır ve sonra : ileri, güzel, iyi her şeyi hayran bir çocuk sevinciyle kabule hazır, çalışkan, namuslu, yiğit insanlarım yarı aç, yarı tok yarı esir...

Nazim Hikmet

FAKĐR BĐR ŞĐMAL KĐLĐSESĐNDE ŞEYTAN ĐLE RAHĐBĐN MACERASI

Đlkönce yağmurla sonra birdenbire açan güneşle başlamıştı sabah. Henüz ıslaktı asfaltın solundaki tarla. Harp esirleri çoktan iş başındaydılar. Topraktan nefret duyarak — halbuki köylüydü birçoğu — tıraşlı ve korkak çapalıyorlardı patatesleri. Suluboya, solgun resimleri hatırlatıyordu insana köy kilisesinden gelen çan sesleri.

Pazardı. Kilisede erkeklerin hepsi ihtiyardı kadınların değil, içlerinde büyük memeli kızlar,

ve sarı saçlarına ak düşmemiş anneler vardı. Maviydi gözleri. Başları önde, kalın, kırmızı ve harap parmaklarına bakıyorlardı. Terliydiler. Haşlanmış lahanayla günlük kokuyordu. Kürsüde muhterem peder «beyannameyi» okuyordu, — gözlerini gizleyerek —. Renkliydi pencere camlarından biri. Bu camdan içeri giren güneş duruyordu genç bir kadının bembeyaz ensesinde eski bir kan lekesi gibi. Ve hiçbir zaman doğurmamış olan göğüssüz ve kalçasız bir Meryem'in kucağında bir çocuk : başı öyle büyük o kadar inceydi ki kıvrılmış bacakları hazin ve korkunçtu. Önlerinde kandil yanıyordu eski sert ve boyalı tahtayı aydınlatıp...

Đki adam boyundaydı tahta heykel. Şeytan saklanmıştı arkasına — kaşları çekik, sakalı sivri, Mefistofeles olması muhtemel,—ve âlim bir tebessümle dinliyordu muhterem pederi. «— Avrupa'nın bekası, (okuyordu beyannameyi muhterem peder) Avrupa'nın bekası için harbediyoruz.»

Dinliyordu Şeytan sivri sakalında keder ve âsi ve selîm aklına dayanılmaz bir ağrı vermekteydi yalan.

Okuyordu rahip : «— Avrupa milletleri el ele verip harbediyoruz, ve mutlak imha edeceğiz medeniyet için tahripçi bir unsuru.»

Şeytan bir parça yana itti Meryem'in heykelini ve havada sihirle efsun alâmetleri daireler çevirip

kaldırdı elini rahibe doğru — etsizdi, uzundu bu el, hakikat gibi, kemikli ve kuru —.

Ve ne olduysa o anda oldu işte. Renkli camın altındaki kadın çırılçıplak göründü kıpkırmızı güneşte. Memeleri ağırdı ve sarı ipek gibi parlıyordu karnının altında tüyler. Düşürdü kâadı muhterem peder ve Şeytan'ın iğvasıyla hakikati bağırdı : «— Karşı koymak günü geldi en büyük tehlikeye. Harbediyoruz, fuhşun bekası için, kerhane kapıları kapanmasın diye. Ve sen orda, arkada içinde beyaz entarisinin bir erkek çocuğu gibi duran, sen orospu olacaksın kızım. Sana firengi ve belsoğukluğu verecekler büyük şehirlerimizden birinde. Baban dönmeyecek Yatıyor şimdi yüzükoyun

çok uzak bir toprağın üzerinde. Şimdi kan içindedir etli, kalın kulaklar ve ince kollarının dolandığı boyun. Yattığı yerde yalnız değil. Hareketsiz duran tanklarla, terk edilmiş toplar sahada.»

Kendi sesinden ürkerek sustu rahip. Orda, arkada, beyazlı kız ağlıyordu. Kadife ceketli bir erkek — ihtiyar orman bekçisi civar çiftliğin — bir şeyler söylemek istedi. Sivri sakalını kaşıdı Şeytan, rahibe : «Devam et,» — dedi. Ve muhterem peder başladı tekrar konuşmaya : «— Harbediyoruz : pazar ve mal nizamının bekası için. Kömür, lâstik ve kereste, ve kendi değerinden fazla yaratan iş kuvveti satılmalıdır. Patiska, benzin

buğday, patates, domuz eti ve taze gümrah bir sesin içindeki cennet satılmalıdır. Güneşli bahçesi ve resimli kitapları çocukluğun ve ihtiyarlığın emniyeti satılmalıdır. Şan, şeref ve saadet, ve kuru kahve topyekun pazar malı olup tartılıp, ölçülüp, biçilip satılmalıdır. Harbediyoruz : harbi bitirdiğimiz zaman aç, işsiz ve sakat — harp madalyasıyla fakat — köprü altında yatılmalıdır...»

Yine sustu muhterem peder. Şeytan emretti yine : «— Naklet onun macerasını, o ne idi, ne oldu, anlat...»

Ve anlattı rahip : «— Onu hepiniz hatırlarsınız,

toprağın içindeki bir patates tohumu gibi fakir, çalışkan ve neşesiz geçti çocukluğu. Sonra uyandı birdenbire on yedi yaşına doğru. Yine fakirdi, çalışkandı. Fakat aylarca gidip bulutsuz bir denizde altında sönük yelkenlerin sanki çok sıcak bir sabah ufukta apansızın yeni bir dünya keşfeder gibi buldu neşeyi... Mahallede sesi en güzel olan insandı ve en güzel mandolin çalan. Hatırlıyorsunuz değil mi size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin ve mavi kurdelesini mandolininin?.. Đçinizde kimin kalbini kırdı, kime yalan söyledi, sarhoş olduğu vaki midir, ve kiminle dövüştü? Çocuklara saygısını

ve ihtiyarlara şefkatini inkâr edebilir miyiz? Belki biraz kalın kafalı fakat kalbi bir balık yavrusu gibi temiz onu geçen sene harbe gönderdik. Şimdi gerilerinde cephenin işgal altındaki bir köyün odasındadır. Baygın bir kadının ırzına geçmekle meşgul bir tahta masanın üzerinde. Beli çıplak pantolunu dizlerinde başında miğfer ve ayaklarında kısa, kalın çizmeler. Yerde iki çocuk ölüsü yatıyordu direkte bağlı bir erkek. Dışarda yağmur yağıyor ve uzaktan uzağa motor sesleri. Kadını masadan yere iterek doğrulup çekti pantolonunu... Halbuki hepiniz hatırlarsınız onu, hatırlıyorsunuz değil mi size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin ve mavi kurdelesini mandolininin?»

Yine birdenbire sustu muhterem peder. (Susabilmek bir hünerdir insanın ağzından çıkan sözler kendine ait olmazsa.) Fakat tahta Meryem'in arkasından yine emretti Şeytan : «— Rahip, devam et,» — dedi. Ve devam etti rahip : «— Harbediyoruz. Çalıştırılan insan yığınları birbirine devrederek zinciri, karanlık ve ağır, beton künklerin içinde akmalıdır. Ve sen kocakarı — ön safta, solda, diz çöküp yüzü eski bir kâat gibi buruşuk olan — seni temin ederim ki kilise kapısında oynayan torunun — beş yaşında, başı altın bir top gibi yuvarlak — dedesi, senin kocan, babası,

Harbediyoruz : öldürdüklerimizin sayısı — bizden ve onlardan aralarında meme çocukları da var — şimdilik beş altı milyon kadar.senin oğlun ve komşuların gibi kömür ocaklarında çalışacak.. Hiçbir şeyi ümit etmemeyi öğrensin. . Harbediyoruz : kundak bezinin çeşidiyle belli olmalı herkesin yeri. Ve motorlarına benzinle beraber belki bir parça keder dolarak (öldürenlerde tevehhüm edilen keder gibi bir şey). Bu maksatla uçuyor bombardıman birliklerimiz tasavvur edilmeyecek kadar çok ölüm taşıyıp iki gergin kanatla.. uçuyor av kuvvetleri himayesinde olarak bombardıman birliklerimiz birbiri ardından giden dalgalar halinde.

. 12.» Hakikat çok taraflıdır.1941 .Harbediyoruz : parlasın edebiyen diye sabah güneşlerinde hapisane demirleri.9. Ve asfalt yolun üzerinde arasında silâhlı iki adamın giderken muhterem peder Şeytan baktı arkasından : çekik kaşlarında ümit ve sivri sakalında keder. Đnzibat kuvvetleri aldı haberi — kadife ceketli orman bekçisinden — gelip indirdiler kürsüden muhterem pederi. Fakir bir Şimal kilisesinde — Şeytan'ın iğvasıyla da olsa — fakir bir papaz onu o kadar uzun anlatamaz..

Ve Katolik bir Amerikan subayının emriyle (tevkif edilmediyse de bu sefer) kovuldu kiliseden muhterem peder.. Temerküz kampından kurtarıldı muhterem peder. Halbuki yine uydu Şeytan'a. Ve yine bir pazar günü ve aynı kilisede yine batılı müttefikleri meth ü sena edeyim derken 41 yılında söylediklerinden bazı fasılları tekrarladı aynen bilhassa mal nizamına ait olanları. Ve yine Şeytan'ın iğvasına uymasaydı eğer önemli Alaman demokratlarından biri olurdu bugün Anglo-sakson işgal bölgelerinden birinde.Not : Alamanya yıkıldı. Yine arkasından baktı Şeytan : çekik kaşlarında biraz daha çok ümit sivri sakalında biraz daha az keder.. 1946 Şubat 17 .

GAZETE FOTOĞRAFLARI ÜSTÜNE 1 Kara Yara Birinci sayfada yatıyor iki sütun üstüne iki çıplak yavrucuk. birinci sayfada iki sütun üstüne bir avuç kemik deri. birinci sayfada taşla ezilmiş iki kurbağacık. Yılda kim bilir kaç bininiz acı suya bile doymadan gelip gidiyor. Kolları bacakları kargacık burgacık. Delinmiş patlamış etleri.. ağızları korkunç bir haykırışla açık. Đki kurbağacık kara yaralı iki yavrum benim. kafaları kocaman. Erganili biri. .. Biri Diyarbakırlı.

cipler. Uçak alanı." diyor. karakollar ve darağaçlarında sallanan ipler ve siviller göze görünmez ve bir çocuk işkenceye dayanamadı attı kendini Emniyet'te üçüncü kattan. Karşılayıcılar. eller göbekte : coplar. hapisane duvarları. 3 Ağustos 1959 2 Emniyet Müdürü Güneş bir yara gibi açılmış gökte akıyor kanı.Ve müsteşar bey : (Kara Yaraya tutulası) "Endişeye mahal yok. .

boyun derisini kibritle ince ince yakıp soymanın. Emniyet Müdürü bey uçaktan iniyorlar Amerika'dan dönüyorlar ve coplar cipler ve darağaçlarında sallanan ipler üstat döndü diye seviniyorlar.Ve işte Emniyet Müdürü bey uçaktan iniyorlar Amerika'dan dönüyorlar mesleki tetkikattan. 1959 . Đncelediler uyku uyutmamak usullerini ve memnun kaldılar pek hayalara bağlanan elektrottan ve bizdeki tabutlukların üstüne bir de konferans vererek açıkladılar faydalarını koltuk altlarına kaynar yumurta koymanın.

Yüz Türkiye olsa elinizden de gelse yüzünü de zincire vurur yüz kere satarsınız. Adnan Bey. sıtmadan betersiniz. ben anılacağım. Adnan Bey. Milletimin en talihsiz gecesi ana rahmine düştüğünüz gecedir. Şehrimiz görmüş değil yangının sizden kanlısını. adımıza benzeyen. Dilimiz kuruyor dilimizi konuştuğunuz için. . Bitten. Bir adınız var. anılacak Türk diliyle size sövüşüm. açlıktan. Tarlalarımıza girmiş değil sizin gibisi yaban domuzunun. dendikçe Türk diliyle Türk diliyle gülünüp Türk diliyle ağıtlar yakıldıkça.3 Adnan Bey Türküler söylendikçe Türk diliyle Seni seviyorum gülüm.

boyu bir karış kaldıysa da. .1959 4 Ahmet Emin Yalman Selanikli Osman Efendi keskin muhasebecilerdendi ama o da yanıldı ömründe bir kere yanlış bir tohum atıp rahm-i madere. Ahmet Emin. Yalman'lığı kattı buna ve Ahmet Emin Yalman önce Alaman oldu sonra Amerikan. öyle haltlar yedi. Bu tohum dünyaya çıkıp insan biçimini aldıysa da. öyle işler karıştırdı ki sövdüler kabrinde bile babası Osman Efendiye. Osman Efendi. Ahmet Emin adını takmıştı tohumuna.

çiftliklerinin ekinini yakıyor. Hapse atacaklarmış Ahmet Emin Yalman'ı Amerikana yaranmaktaki rekabet yüzünden. 1959 5 Refik Koraltan «Tekstilde umutsuz durum. her zaman satılacak bir gazeteydi "Vatan" ve hazret sattı vatanı.» . Hapisteki hırsızlara acıyorum ben. Bir milyon çocuk okuldan mahrum. Köylü... ahlâkları bozulacak Emin Beyle aynı damda yaşayarak.. Grev yapan işçiler yakalandı.Ona göre her devirde.. Kara yara Mardin'e geçti. Bir işsiz kezzap içti.

Biliyoruz. bir de Koraltan.Bir gazete sayfasında başlıkların arasından bakıyor başkan başkan Refik Bey. diz kapaklarına kadar kana batarak. . biliyoruz. bel bel bakıyor. göbeği kendinden bir karış önde. bu vatanın anasını ağlatan bir Đsmet. millî şerefimizin kemikleri üstünde. Biliyoruz. tutmuş elinden Amerikan : Yürü ya Refik kulum. odur küçük dağları ve dağların doğurduğu fareleri yaratan ve Debreli Hasan gibi martini atan. bir Adnan. Biliyoruz. Büyük Millet Meclisi'nin sahibi gösteriyor suratını milletime bilmem neyini gösteren bir deli gibi. demiş ve Refik Bey yürümüş.

. boyunları çöpten ince.. Karınları davul gibi. Korkuyor Adnan Menderes ölülerden korkuyor hele çocuk ölülerinden. Kore dağlarından geliyor kimi apaçık gözleri dumanlı kaytan bıyıkları kanlı yaşları yirmi..1959 6 Korku Korkuyor Adnan Menderes ölülerden korkuyor. kırıyorlar Adnan Bey'in mutfak camlarını her gece mezarlarından çıkınca.

Korkuyor Adnan Menderes üç saata indi uykusu.Korkuyor Adnan Menderes dirilerden korkuyor hele çarıklılardan hele kasketlilerden. Korkuyor Adnan Menderes kocaman yanakları sarkıyor yağlı. Kasketliler hayını bağışlamayı bilmez. 1959 GELMĐŞ DÜNYANIN DÖRT BĐR UCUNDAN Gelmiş dünyanın dört bir ucundan . sarı. Korkuyor Adnan Menderes hiçbir korkuya benzemez halkını satanın korkusu.

. Bu satırların arasındaki satırları aynen aşağıya geçiriyorum. Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes... Đlle de asıp kesmek geliyorsa içinden Ezmekte devâm et Barışçılar'ı.. Bu başyazıda şöyle satırlar var : "O .Adnan Menderes . Basında kendisini tenkit edenleri hapse atıyor.. Siyasi muhalefeti eziyor. 195 Nev York Tayms gazetesi 29 Aralık 1954 tarihli sayısında "Türkiye Geriliyor" başlıklı bir başyazı yayımladı. Nâzım Hikmet. ondanız.. Menderes işçilere grev hakkını tanıyacağını vaad etmişti... GERĐLEYEN TÜRKĐYE YAHUT ADNAN MENDERES'E ÖĞÜTLER Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes.." Ben.Basın hürriyetini yok ediyor. Halbuki en kısa grevler için işçileri takip ediyor.Ayrı dilleri konuşur.. anlaşırız Yeşil dallarız dünya ağacından Gençlik denen bir millet var. Nev York Tayms gazetesinin satırları arasında kalan yazıları da okudum. ama sen Meselâ Yalçın'ı da tıkıyorsun deliğe (1) .

Şu muhalefetle de alıp veremediğin ne? Niye öyle hışımla yürüyorsun üstüne? Kore'ye asker gönderdin de "Hayır" mı dedi? "Kan aktı hesabı sorulmalıdır!" mı dedi? Orduyu emrimize verdin. ses çıkardı mı? "Olmaz olsun" mu dedi Amerikan yardımı? Feryat mı etti "Đstiklâl elden gitti" diye? Zavallı. A be Adnan Menderes. (3) Bir de bazan coşarak "Hayat pahalı" diyor. Bu aksoylu muhalefeti ezilir görmek Türkün Batılı dostlarını pek üzüyor pek. matbaalar yıktırıp kitaplar yaktıran. (2) O. böyle bir dal kesilmez. O. Git. koş.Đhtiyarcık sana azıcık cilve yaptı diye. Kendine acımazsan bize bir parça acı. Moskova'yı atomlayalım diyen insancı. Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes. (4) Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes. elini öp. Böyle şaşkınlıkların sonu da iyi gelmez. sımsıkı sarılmış demokrasiye : "Başvekil merasimsiz karşılanmalı" diyor. . yalnız altın kafeslerde öten bülbüldür. af dile. hürriyetçi kahraman. yüzünü güldür.. O.. O. büyük demokrat...

1955 (1) Adnan Menderes tevkif ettiği gazeteciler arasında Hüseyin Cahit Yalçın'ı da hapise attı. Ama ufak tefek grevlerde anlayış göster. sonra beş ver. Unutma bu dallardan başka asıl ağaç var. Niye telaşlanıp kaybedersin vekarını? Hem de kırarsın liderlerin itibarını? Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes. ..Hani. Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes. O hakkı bizim tanıdığımız gibi tanı. bizi silkip atmaya fırsat kollıyan ağaç. Sendika liderlerinizin birçoğu zaten bizde olduğu gibi emir alır polisten. yarı aç. öfkeyle homurdanan yarı çıplak.. Elli istiyorlarsa ateş aç. Senin bindiğin dallar ve bindiğimiz dallar. her işte bizden örnek alacaktın ya? Hürriyet nizamına sâdık kalacaktın ya? Vaadettin tanımadın işçinin grev hakkını.

giderayak. Adnan Menderes'e Đstanbul'a filan gelip gidişlerinde merasim yapılmasına itiraz ediyorlar. Kuyudan çektim suyu .(2) 1945 yılında Tan gazetesi başta olmak üzere birçok gazete. (3) Burjuva muhalefet gazeteleri ve partileri. dergi matbaası yıkılıp yağma edilmiş. meydanlarda kitaplar yakılmıştı. (4) Nev-York Tayms yazısını şöyle bitiriyor: "Bu durum Türkiye'nin Batıdaki dostlarını kederlendirmektedir. Bu faşist sürülerine "Đleri" emrini Yalçın vermişti. Oldum yıldızlarla haşır neşir ama sayısı bir tamam sayılamadı. Ceylanı kurtardım avcının elinden ama daha baygın yatar ayılamadı." GĐDERAYAK Giderayak işlerim var bitirilecek. Kopardım portakalı dalından ama kabuğu soyulamadı.

yumuşak beyaz . Giderayak işlerim var bitirilecek. Güller dizildi tepsiye ama taştan fincan oyulamadı.ama bardaklara konulamadı. Sevdalara doyulamadı. giderayak. Haziran 1959 GÖVDEMDEKĐ KURT Sen benim minare boyunda çam gövdeme.

bir kurt gibi girdin. kemirdin! Ben barsaklarında solucan Makdonaldı besleyen Đngiliz amelesi gibi taşıyorum seni içimde! Biliyorum kabahat kimde! Ey ruhu lordlar kamarası kadın! Ey uzun entarili tüysüz Puankare! Karşımda: demirleri kıpkızıl bir şimendifer ocağı gibi yanmak senin en basit hünerin. yine en basit hünerin senin buzun üstünde bir paten gibi kıvranmak! Soğuk! Sıcak! Kaltak! dur! .

Yumuşak beyaz kıvrılışlarınla beynime giriyorsun kemiriyorsun! Oraya giremezsin! Onu kemiremezsin! Yumuşak beyaz kıvrılışlarıyla beynime giren kurdu çürük bir diş çeker gibi söktüm! Epeyce ter döktüm! Bu sonuncuydu bir daha olmayacak! 1924 GÖZLERĐN .

ister hastaneme gel. şu Mayıs ayı sonlarında öyledir işte Antalya tarafında ekinler seher vakti. Gözlerin gözlerin gözlerin. . kaç defa karşımda ağladılar çırılçıplak kaldı gözlerin altı aylık çocuk gözleri gibi kocaman ve çırılçıplak. fakat bir gün bile güneşsiz kalmadılar. gözlerin bir mahmurlaşmayagörsün sevinçli bahtiyar alabildiğine akıllı ve mükemmel dillere destan bir şeyler olur dünyaya sevdası insanın. Gözlerin gözlerin gözlerin. sonbaharda öyledir işte kestanelikleri Bursa'nın ve yaz yağmurundan sonra yapraklar ve her mevsim ve her saat Đstanbul. Gözlerin gözlerin gözlerin. ister hapisaneme. gözlerin gözlerin gözlerin hep güneşte.Gözlerin gözlerin gözlerin.

kanlı. kardeş insanlar birbirine senin gözlerinle bakacaklar gülüm.Gözlerin gözlerin gözlerin. 1956 GÜNEŞĐ ĐÇENLERĐN TÜRKÜSÜ Bu bir türkü:toprak çanaklarda güneşi içenlerin türküsü! Bu bir örgü:alev bir saç örgüsü! kıvranıyor. gün gelecek. kızıl bir meş'ale gibi yanıyor . senin gözlerinle bakacaklar. gün gelecek gülüm.

Alev bilekli süvariler kamçılıyor şaha kalkan atlarını! . ben de sardım o örgüyü. şimşekli rüzgâra bindik!. Ben de söyledim o türküyü! Yüreğimiz topraktan aldı hızını.esmer alınlarında bakır ayakları çıplak kahramanların! Ben de gördüm o kahramanları. altın yeleli aslanların ağzını yırtarak gerindik! Sıçradık. Kayalardan kayalarla kopan kartallar çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını. ben de onlarla güneşe giden köprüden geçtim! Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi.

.Akın var güneşe akın! Güneşi zaptedeceğiz güneşin zaptı yakın! Düşmesin bizimle yola: evinde ağlayanların göz yaşlarını boynunda ağır bir zincir gibi taşıyanlar! Bıraksın peşimizi kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar! Đşte: şu güneşten düşen ateşte milyonlarla kırmızı yürek yanıyor! Sen de çıkar göğsünün kafesinden yüreğini.

ateşten.şu güneşten düşen ateşe fırlat. sudan. delikanlıların rüyalarında yanan o «an» kadar sıcak! Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak. toprak kokuyor bakır sakallarımız! Neş'emiz sıcak! kan kadar sıcak. demirden doğduk! Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız. yüreğini yüreklerimizin yanına at! Akın var güneşe akın! Güneşi zaaptedeceğiz güneşin zaptı yakın! Biz topraktan. ölülerimizin başlarına basarak yükseliyoruz .

emreden! Bu ses! Bu sesin kuvveti. Vaktimiz yok onların matemini tutmaya! Akın var güneşe akın! Güneşi zaaaptedeceğiz güneşin zaptı yakın! Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor! Kalın tuğla bacalar kıvranarak ötüyor! Haykırdı en önde giden.güneşe doğru! Ölenler döğüşerek öldüler. bu kuvvet yaralı aç kurtların gözlerine perde . güneşe gömüldüler.

Haykır güneşi içenlerin türküsünü. .. onları oldukları yerde durduran kuvvet! Emret ki ölelim emret! Güneşi içiyoruz sesinde! Coşuyoruz. Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor! Akın var güneşe akın! Güneşi zaaaaptedeceğiz güneşin zaptı yakın! Toprak bakır gök bakır. coşuyor!.vuran.

Kapım ardına kadar açık bekledi seni. Niye böyle geç kaldın? Soframda yeşil biber. yağmurlar başlamak üzre.Hay-kır Haykıralım! 1924 GÜZ Günler gitgide kısalıyor. tuz. Testimde sana sakladığım şarabı içtim yarıya kadar bir başıma seni bekleyerek. ekmek. Niye böyle geç kaldın? .

. diri duruyor. Ben sularda batan bir ışık gibi sularda sönmek istiyorum! Denize dönmek istiyorum! Denize dönmek istiyorum! . Ve madem ki bir gün ölüm mukadder. HASRET Denize dönmek istiyorum! Mavi aynasında suların: boy verip görünmek istiyorum! Denize dönmek istiyorum! Gemiler gider aydın ufuklara gemiler gider! Gergin beyaz yelkenleri doldurmaz keder.Fakat işte ballı meyveler dallarında olgun. Koparılmadan düşeceklerdi toprağa biraz daha gecikseydin eğer.. Elbet ömrüm gemilerde bir gün olsun nöbete yeter.

dokunmayalı sıcaklığına karnının. yol yüz yıllık. Yüz yıldır alacakaranlıkta koşuyorum ardından. Aynı daldan düşüp ayrıldık. Aynı daldaydık. aynı daldaydık.HASRET Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli. . gözünün içinde durmayalı. belini sarmayalı. aklının aydınlığına sorular sormayalı. Yüz yıldır bekliyor beni bir şehirde bir kadın. Aramızda yüz yıllık zaman.

6 Temmuz 959 HERKES GĐBĐ Gönlümle baş başa düşündüm demin. Bir anda unuttum seni. Temmuz 1336/1920) «BENCE SEN DE ŞĐMDĐ HERKES GĐBĐSĐN» . Artık bir sihirsiz nefes gibisin. eminim Kalbimde kalbine yok bile kinim Bence artık sen de herkes gibisin. Mâziye karışıp sevda yeminim. (Altıncı Kitap. Şimdi tâ içinde bomboş kalbimin Akisleri sönen bir ses gibisin.

Kadıköy HÜRRĐYET KAVGASI .Yaz .Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor Onlardan kalbime sevda geçmiyor Ben yordum ruhumu biraz da sen yor Çünkü bence şimdi herkes gibisin Yolunu beklerken daha dün gece Kaçıyorum bugün senden gizlice Kalbime baktım da işte iyice Anladım ki sen de herkes gibisin Büsbütün unuttum seni eminim Maziye karıştı şimdi yeminim Kalbimde senin için yok bile kinim Bence sen de şimdi herkes gibisin 334 (1918) .

bu kavga hürriyet kavgasıdır. Beyazıt'ta şehit düşen silkinip kalktı kabrinden. bu kavga faşizme karşı.Yine kitapları. Daha gün o gün değil. Dinleyin. türküleri. Safları sıklaştırın çocuklar. derlenip dürülmesin bayraklar. 1962 . bayraklarıyla geldiler. duyduğunuz çakalların ulumasıdır. yürüdüler karanlığın üstüne. ve elinde bir güneş gibi taşıyıp yarasını yıktı Şahmeran'ın mağarasını. dalga dalga aydınlık oldular. Meydanları zaptettiler yine.

1958 ĐYĐMSER ADAM . Pitsunda.*** Đşte geldik gidiyoruz hoşça kal kardeşim deniz biraz çakılından aldık biraz da masmavi tuzundan sonsuzluğundan da biraz ışığından da birazcık birazcık da kederinden bir şeyler anlattın bize denizliğin kaderinden biraz daha umutluyuz biraz daha adam olduk işte geldik gidiyoruz hoşça kal kardeşim deniz 27 Eylül.

.Çocukken sineklerin kanadını koparmadı teneke bağlamadı kedilerin kuyruğuna kibrit kutularına hapsetmedi hamamböceklerini karınca yuvalarını bozmadı büyüdü bütün bu işleri ona ettiler ölürken başucundaydım bir şiir oku dedi güneş üstüne deniz üstüne atom kazanlarıyla yapma aylar üstüne yüceliği üstüne insanlığın Bakü. 6 Aralık 1958 JAPON BALIKÇISI Denizde bir bulutun öldürdüğü Japon balıkçısı genç bir adamdı.

Dostlarından dinledim bu türküyü Pasifik'te sapsarı bir akşamdı. beni unut. Bu gemi bir kara tabut. birden değil. dağılır. güneşle yıkanan bu vefalı. Elimize değen ölür.. ağır ağır.. ağır ağır. Badem gözlüm. dağılır. etleri çürür. Bu gemi bir kara tabut. lumbarından giren ölür. bu çalışkan elimize değen ölür. Elimize değen ölür. etleri çürür. lumbarından giren ölür. . Balık tuttuk yiyen ölür. Balık tuttuk yiyen ölür. Elimize değen ölür. Tuzla. Birden değil. Balık tuttuk yiyen ölür.

Çürük yumurtadan çürük. Boynuma sarılma. Bu deniz bir ölü deniz. Đnsanlar ey. Badem gözlüm beni unut.Üstümüzden geçti bulut. nerdesiniz? Nerdesiniz? (1956) KADINLARIMIZIN YÜZLERĐ Meryem ana Tanrıyı doğurmadı Meryem ana Tanrının anası değil Meryem ana analardan bir ana . benden sana geçer ölüm. Badem gözlüm beni unut. benden yapacağın çocuk. Bu gemi bir kara tabut. Bu gemi bir kara tabut. Badem gözlüm beni unut. gülüm.

Meryem ana bir oğlan doğurdu Âdemoğullarından bir oğlan Meryem ana bundan ötürü güzel bütün suretlerinde Meryem ananın oğlu bundan ötürü kendi oğlumuz gibi yakın bize Kadınlarımızın yüzü acılarımızın kitabıdır acılarımız. görelim görmeyelim karşımızda dururlar gerçeğimize en yakın ve en uzak. Hayallerimiz yüzlerindedir sevdiğimiz kadınların. 1962 . ayıplarımız ve döktüğümüz kan karasabanlar gibi çizer kadınların yüzünü. Ve sevinçlerimiz vurur gözlerine kadınların göllerde ışıyan seher vakıtları gibi.

kalbim yine çarpacak!!! • Göğsümde 15 yara var! Sarıldı 15 yarama kara kaygan yılanlar gibi karanlık sular! Karadeniz boğmak istiyor beni. Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak!.. Kalbim yine çarpıyor.. kanlı karanlık sular!!! Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak.KALBĐM Göğsümde 15 yara var!. Kalbim yine çarpıyor. kalbim yine çarpacak!.. boğmak istiyor beni. • .

Kalbim kanlı bir bayrak gibi çarpıyor. kalbim yine çarpacak!!! Yandı 15 yaramdam 15 alev. kırıldı göğsümde 15 kara saplı bıçak. Deldiler göğsümü 15 yerinden.Göğsümde 15 yara var!.. ÇAR-PA-CAK!! 1925 KARLI KAYIN ORMANINDA Karlı kayın ormanında yürüyorum geceleyin. sandılar ki vurmaz artık kalbim kederinden! Kalbim yine çarpıyor. .

. nerde elin? Ayışığı renginde kar. gir içeri. efkârlıyım. dese. Ben ordan geçerken biri : "Amca. yıldızlar mı. sarı. sıcak." Girip yerden selâmlasam hane içindekileri. elini ver. Geri geldi Memed'ime yolladığım oyuncaklar. Đçimde çalınan ıslık beni nereye çağırır? Memleket mi. keçe çizmelerim ağır. Eski takvim hesabıyle bu sabah başladı bahar.Efkârlıyım. gençliğim mi daha uzak? Kayınların arasında bir pencere.

yüzdüremedi leğende beyaz kotrasını Memet. Elden ele geçer kitap. tanışırdık. kahramanlıktır yaşamak : Öleceğimizi bilip öleceğimizi mutlak. . Dün gece on bir buçukta ölmüş Berut. daha yüz yıl yaşar halı. En acayip gücümüzdür. Bende boz bir halısı var bir de kitabı. yürüyorum yumuşacık.Kurulmamış zembereği küskün duruyor kamyonet. Ne ölümden korkmak ayıp. ne de düşünmek ölümü. kar kabarık. Kar tertemiz. Yedi tepeli şehrimde bıraktım gonca gülümü. imzalı.

14 Mart 1956. Şimdi şurdan saptım mıydı. ölümden öte köy var mı? Geceleyin.. Yirmi beş kilometreden pırıl pırıldır Moskova. tirenyolu. Peredelkino . Karanlıkta etrafımı gündüz gibi görüyorum. gençliğim mi. karlı kayın ormanında yürüyorum. ova. Moskova.. Bayramoğlu.Memleket mi. şose. daha uzak. yıldızlar mı? Bayramoğlu.

havası mı? Düşün ki hapisanesi hakkında bile fikrim yok. suyu mu. Bursa'da kaplıcalar Amasya'da elma Diyarbakır'da karpuz ve akrep. Hele bu günlerde . senin çatık kaşlarından başka bir şey gelmiyor aklıma. Malatya'nın nesi meşhurdur.. Teşbihim hoşuna gitmeyebilir.. Sen ordasın dar ve uzun bir kavanozda küçük bir balık gibi. bir tek penceresi var : çok yüksek olan tavana yakın. fakat senin oranın.KEMAL TAHĐR'E MEKTUP «Malatya» diyorum. Yalnız : bir oda. yemişlerinden ve böceklerinden hangisi.

. sevgili kitapların ve domatesin lezzeti. tahtakurularına rağmen uyku — günde üç tatlı kaşığı Adonille de olsa — ve Tahir'in oğlu Kemal hattâ mektup gelmesi senden ve hattâ ses duymak.. Haklısın Kemal Tahir. Hele bu günlerde. ... malum. görebilmek havanın ışığını..kendini kafeste arslana benzetiyorsundur.. Sarıyerli Emin Beyin fıkralarına gülmek.. Hem de hangi tarihte. Lâkin demir kafesle kavanoz bahsinde iş değişmiyor. dokunmak. emin ol ben de öyle. — Bunu içerde rahat ve masun yatan bilir — . şaka etmiyorum hattâ daha dehşetli bir şey : insanız. hangi sınıftan.. muhakkak ki arslanız. hele bu günlerde. ikisi de bir.

Fartı-hassasiyet? Değil. dışarım serin.. Şimdi kim bilir kaç yerde.. Đçerim yanıyor...... dizlerinde âtıl ve çaresiz yatan ellerine küfredip acıyarak bu lâfları ediyor.. bir mavzer kurşunu kadar olsun bilfiil doğrudan doğruya.. Anlıyorsun ya.karıma olan aşkımdan başka nefsimin herhangi bir rahatlığını affedemiyorum. ve konuşulmakta olan.. Döğüşememek. Ancak kavgada vurulan acı duymaz ve kavga edebilmek hürriyetidir en mühimi hürriyetlerin. kaç insan. Kemal. zaten ettiğim lâf bizim lâflarımızın herhangi biri : çok konuşulmuş. .

Bu. böğürüp bağırmak. zarar yok. Hayır öyle değil.. düpedüz. ben anlatacağım yine!... Elden hiçbir şey gelmediği zaman konuşup anlatmanın alçak tesellisi? Belki evet. Sonbahar..Anlıyorsun ya. başın önde... Hangi teselli bırak be dinini seversen bırak. 1941. KEREM GĐBĐ Hava kurşun gibi ağır!! Bağır bağır .. belki hayır... Kemal. olduğun yerde dolanarak kükremek.

.. O diyor ki bana: — Sen kendi sesinle kül olursun ey! Kerem gibi yana yana. Koşun kurşun erit-meğe çağırıyorum.bağır bağırıyorum... hemdert yok» Yürek-lerin kulak-ları sağır. «Deeeert çok.. ..

. Bağır bağır bağır ... Hava toprak gibi gebe. Ben diyorum ki ona: — Kül olayım Kerem gibi yana yana. Ben yanmasam sen yanmasan biz yanmasak. Hava kurşun gibi ağır. nasıl çıkar karan-lıklar aydın-lığa.Hava kurşun gibi ağır.

esirlikten dönen Bolşevik Osman pusuya düşürürken Urfa yolunda seher vakti Fıransızı. .. Hepimiz kırk yaşındayız yirmisine basanımız da altmışını geçenimiz de atılıp ölenimiz de Đstanbul'da Müdüriyet penceresinden. 1930 Mayıs KIRKINCI YILIMIZ Hepimiz kırk yıl önce doğduk...bağırıyorum.. Koşun kurşun erit-meğe çağırıyorum. kırk yıl önce sabahleyin kırk yıl önce gün ışırken Bedreddin'in Đznik Gölü'nde çamlı bellerinden birinde Köroğlu'nun ve Sibirya'dan.

sokakta o n l a r . Vakit tamam bugün. O : ". muhacirimiz. Hepimiz kırkına bastık bu sabah hapiste yatanımız. yarın geç. Hepimiz kırkına bastık bu sabah. işyerindekilerimiz. . O n l a r biliyorlar ki. Smolni'de Sovyetler ve Lenin." dedi.Bu kırkıncı yılımızda ne bir ormanız ne şose boyunda tek tük kavak ağacı bir tarlayız tohumu saçılmış.Dün erkendi. Yoldaşlar yeni yeni yıllara! 25 Eylül 1960 KIŞLIK SARAY Kışlık Saray'da Kerenski.

mazlum gözlü azize tasvirleri." Tesviyeci Topal Sergey : ". Đşte : cepheden dönen süngüleri. . . yalnayak çocuklar. kırmızı pencerede.. rüzgârda karın üstünde savrulan sözleriyle o n l a r yürüyorlar kışlık saraya.hey. Putilovski Zavot'tan Bolşevik Kitof : ".büyük bir gündür.. mukaddes iştihaları. mitralyözleriyle.Hey gidi dünya.dediler.. Ve hiçbir zaman bildiklerini bu kadar müthiş ve mükemmel bilmediler. . kamyonları. kocakarılar ve uzun saçlı papaz Gapon. . .diyor. hasretleri. bildik. Ben kaldırmıştım ki elimi istavroz çıkarmak için birdenbire dörtnala Kazaklar geldi karşımıza.Bugün büyük bir gündür. yoldaşlar.Anladık. ümitleri. bütün Rusların çarı sapsarı bakıyordu bize. Ve ihtar ederim ki çapul yapmak isteyenlere artık Kışlık Saray ve bütün Rusya işçinin ve köylünündür.diyor..O n l a r : ".. ben 905'te on yaşımda geçtim bu yoldan : en önde iri." . Kadınlar ağlaşarak toprağa diz çöktüler. Karşıda..

.. Matuşka.diyor. Tesviyeci Topal Sergey : ". Rüzgârdır kardır ve insanlardır hâkim olan manzaraya. Lehistan cephesinden gelen köylü Đvan Petroviç'in gözleri karanlıkta kedi gözleri gibi görüyor : ".Hey gidi dünya. Kerenski kalmış kimlere.. yeşil başlı ördek gibi toprağı attık çantaya.dedi.Kazaklar şahlanmış bir at ve simsiyah bir kalpaktılar...Ehhh.hey. Biz çocuklar bağrışarak serçe kuşları gibi düştük..." Sütunların arkasından ateş açtı Kışlık Saray... .. Köylü Đvan Petroviç." Ve Topal Sergey bacağını sürüyerek yürüyor o n l a r l a Kışlık Saray'a.. ." Ve topal bacağının üstünden düştü yere. ateş açtı yüzü güzel Yunkersler ve şişman orospular. Bir at nalı ezdi benim dizkapağımı. .

tarih yani işçi ve köylü sınıfları.yağlı. yani kızıl asker..dedi. Ve Neva nehrinde buzlar kızarırken o n l a r bir çocuk gibi iştihalı ve rüzgâr gibi cesur. kömür ve şeker.. Demir.dedi.dedi. semiz toprağı avucunun içinde görüp ve kırmızı sakalına tükürüp bir Ukrayna şarkısı gibi işletiyor mitralyözü. ve kırmızı bakır. Bolşevik Kitof haykırdı yoldaşlara : ". yani... hücuma kalkıyoruz. ve sevda ve zülum ve hayat. . . Kışlık Saray'a girdiler.. ..Yoldaşlar. . Gecenin ortasında kırmızı tuğladan Kışlık Saray ve limanda üç bacalı Avrora. bir meşale yakıyoruz. ve mensucat.

1939 Đstanbul Tevkifanesi KIYAMET SURELERĐ 1 ALÂMETLER SURESĐ Yedi kat yerin altından uğultular geliyor. Sibirya ve Türkistan. ve kederli Volga yollarının ve şehirlerin bahtı bir şafak vakti değişmiş oldu.. ve küçük ve büyük ve Beyaz Rusya ve Kafkasya..ve bilcümle sanayi kollarının. Bir şafak vakti karanlığın kenarından karlı çizmelerini o n l a r mermer merdivenlere bastıkları zaman. .

Kantarma zapteyleyemez oldu beygiri. Duyuldu kim ölüm satılıp kâr edile. Çıkmış üzengiden. «Türabolmak ne müşküldür.» Çekin ki körükleri . vakit tamamdır. şâk olmuş. Medet yoktur. Yedi kat yerin altından uğultular geliyor. vakit tamamdır. ayağı yok mu? Kan sızar. Ak kurt.. sevap haramdır. çekin ki körükleri ateşe girdi demir.. Duyuldu uykusundan uyandığı zincirinden başka kaybedecek şeyi olmayan devin. kara tahtayı daha bir yol kemirir. bakma geri. kendi kendilerin reddü inkâr edile ve duyuldu kabuğuna tık ettiği civcivin. dahi gider bu âteş yolların durağı yok mu? Bu yol orda biten yoldur. Haram sevaboldu. dudağı yok mu? Gider.Çok alâmetler belirdi. Çok alâmetler belirdi. böyle gider.

2 TEBAHHUR SURESĐ Pehlivanlar cümle libastan soyunmuş. köklerinin yılan ölüleri gibi koptuğunu topraktan. Bir ateş külçesi düştü buzların ortasına. encam tavı gelmiş demirin. Vadenin irişip çattığını bildiler. Gök kubbe sıcaktı ve kan kokuyordu. kavaklar titreşip yere eğildiler. ve çınar ağaçları gördüler haykıraraktan. Alâmetler belirdi. herbiri aşikâr etmişti zamirin. Haberdir. erişmekte kaynayan su galeyan noktasına.ocağa girdi demir. . üryan idiler. kıyamet alâmetleridir.

. Gök kubbe sıcaktı ve kan kokuyordu. yazılı taşlar kapandı yüzükoyon. buhara inkılâbıdır kaynayan suyun. bu. birikti ve ânı-vahitte «Ah edildi derinden yer oynadı yerinden. Vadenin irişip çattığını bildiler. Kızıl kanatlı kuşlar kayalarda hazırdı atlamaya. Bu dem kıyamet demidir. köpüklendi dalgalar başladılar çatlamaya. üryan idiler. çoğaldı gitgide birikti.» yıkıldı köprüler kemerlerinden. Ve rûzigâr yükseldi ağır ağır. kabardı. KIZ ÇOCUĞU Kapıları çalan benim ..Pehlivanlar cümle libastan soyunmuş.

Gözünüze görünemem göze görünmez ölüler. bir imza ver. teyze. Benim sizden kendim için hiçbir şey istediğim yok. büyümez ölü çocuklar. Şeker bile yiyemez ki kâat gibi yanan çocuk. Yedi yaşında bir kızım. Çalıyorum kapınızı. . Saçlarım tutuştu önce. Çocuklar öldürülmesin şeker de yiyebilsinler. külüm havaya savruldu. Bir avuç kül oluverdim. Hiroşima'da öleli oluyor bir on yıl kadar.kapıları birer birer. gözlerim yandı kavruldu. amca.

Adnan Bey. Adnan Bey. iki hayın. iki elinizle okşarsınız. iki kurnaz. vıcık vıcık terli iki elinizle . iki ak.(1956) KORE'DE ÖLEN BĐR YEDEK SUBAYIMIZIN MENDERES'E SÖYLEDĐKLERĐ DĐYET Gözlerinizin ikisi de yerinde. iki tombul. ve zeytini yağlı iki gözünüzle bakarsınız kürsüden Meclis'e kibirli kibirli ve topraklarına çiftliklerinizin ve çek defterinize. Ellerinizin ikisi de yerinde. iki gözünüzle bakarsınız.

Ben yokum. Đki bacağınızın ikisi de yerinde. ve memelerini metreslerinizin. Benim gözlerimin ikisi de yok. Benim bacaklarımın ikisi de yok. Beni. iki bacağınız taşır geniş kalçalarınızı. Benim ellerimin ikisi de yok. Adnan Bey. Adnan Bey. Ama ben peşinizdeyim.okşarsınız pomadalı saçlarınızı. tombul elleriniz. iki bacağınızla çıkarsınız huzuruna Eisenhower'in. Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan ve ben al kan içinde ölürken çığlığımı duymamanız için kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip. Elleriniz itti beni ölüme. ölüler otomobilden hızlı gider. . ve bütün kaygınız iki bacağınızın arkadan birleştiği yeri halkın tekmesinden korumaktır. Adnan Bey. Kore'de harcadınız. vıcık vıcık terli. dövizlerinizi. Üniversiteli yedek subayı.

ele el. diyetimi istiyorum. kesik bacaklarımla peşinizdeyim. 25 Haziran 1959 BAŞLANGIÇ ONLAR . Adnan Bey. alacağım da.kör gözlerim. bacağa bacak. kopuk ellerim. Diyetimi istiyorum. göze göz.

hakîm ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır. havada kuş kadar çokturlar.Onlar ki toprakta karınca. destânımızda yalnız onların mâceraları vardır. korkak. cesur. . Onlar ki uyup hainin iğvâsına sancaklarını elden yere düşürürler ve düşmanı meydanda koyup kaçarlar evlerine ve onlar ki bir nice murtada hançer üşürürler ve yeşil bir ağaç gibi gülen ve merasimsiz ağlayan ve ana avrat küfreden ki onlardır. câhil. suda balık.

sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı bir şafak vakti değişmiş olur.destânımızda yalnız onların mâceraları vardır. Demir. Çok sözler edildi onlara dair ve onlar için : . kömür ve şeker ve kırmızı bakır ve mensucat ve sevda ve zulüm ve hayat ve bilcümle sanayi kollarının ve gökyüzü ve sahra ve mavi okyanus ve kederli nehir yollarının. onlar yenildi. bir şafak vakti karanlığın kenarından onlar ağır ellerini toprağa basıp doğruldukları zaman. En bilgin aynalara en renkli şekilleri aksettiren onlardır. Asırda onlar yendi.

Đzmir 919 Mayısında ve Manisa. denildi. Menemen.zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur. Đstanbul 918 Teşrinlerinde. Akhisar : Mayıs ortalarından Haziran ortalarına kadar yani tütün kırma mevsimi. BĐRĐNCĐ BAP YIL 1918-1919 ve KARAYILAN HĐKÂYESĐ Ateşi ve ihaneti gördük ve yanan gözlerimizle durduk bu dünyanın üzerinde. yani. Aydın. arpalar biçilip .

Ateşi ve ihaneti gördük.. .buğdaya başlanırken yuvarlandılar. dövüşüyordu. en azılı düvellerle dövüşüyordu fakat. köle olmamak için iki kat. Ateşi ve ihaneti gördük.. Maraş : düşmüş dövüşüyordu. Murat nehri. Adana. Urfa. iki kat soyulmamak için. Canik dağları ve Fırat. fakirdi millet. Yaralıydı. yorgundu. Ve kanlı bankerler pazarında memleketi Alaman'a satanlar.. Antep.. Kızılırmak. yan gelip ölülerin üzerinde yatanlar düştüler can kaygusuna ve kurtarmak için başlarını halkın gazabından karanlığa karışarak basıp gittiler. Yeşilırmak.

. gördü uzun dişli Đngiliz'i. yamaçlar. gelinlerin ırzına geçip. âşık ölü. Ve devam ettik ateşi ve ihaneti görmekte. uçurumlar. Ve inekleri. Ve Çukurova. dağlar kıyasıya ve Seyhan ve Ceyhan ve kara gözlü Yürük kızı. Tilbeşar Ovası.Gültepe. gördü mavi üniformalı Fransız'ı. şapkası horoz tüylü Đtalyan'ı gördü. düşmanla birlik oldular. keçileri sürüp. götürüp. koyunları. kıyasıya düzlük. Eşraf ve âyân ve mütehayyizânın çoğu ve ağalar : Bağdasar Ağa'dan Kellesi Büyük Mehmet Ağa'ya kadar. çocukları öldürüp ve istiklâli yakıp yıktıkça düşman. Karagöl'le Söğüt Gölü ve gümüş basamaklı türbesinde yatan büyük. Ve Aksu'yla Köpsu.

dayandık her yanda. Ve sabahleyin ve öğle sıcağında ve akşamüstü ve ayışığında ve yıldız alacasında geceleyin. kara donlu köylülerden. kısık gözleri. yerden biter gibi o ve ateş etti ve düşmanı dağıttı ve kayboldu dağlarda yine. Ve Türkistanlı Hacı Ahmet. seyrek sakalı. hafif makinalı tüfeğiyle dağlarda bir başına dolaştı. Aydın'da. Ateşi ve ihaneti gördük. nacağını. Ve bizim tarafa geçenler oldu Tunuslu ve Hindli kölelerden. peyda oluverdi. ne zaman sıkışsa bizimkiler. çiftesini kapan ve çığ gibi çoğaldı çeteler ve köylülerden paşalar görüldü. dayandık Đzmir'de. Adana'da dayandık. . Dayandık.dağa çıktı mavzerini.

uçan turnayı gözünden kaçan tavşanı ard ayağından vururlar ve arap kısrağının üstünde taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar.dayandık. toprağı yoktu. Antep çetin yerdir. Urfa'da. silâhı. Antep sıcak. Yiğitlik atla. Antepliler silâhşor olur. Antepliler yiğit kişilerdir. Antepliler silâhşor olur. Antep'te. belki rahattı. yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar. bunu düşünmeğe vakit bırakmıyordular. Belki rahatsızdı. Maraş'ta. Karayılan Karayılan olmazdan önce Antep köylüklerinde ırgattı. Boynu yine böyle çöp gibi ince . silâhla. toprakla olur. onun atı.

düşmanın topu vardı. Düşman Antep'e girince Antepliler onu korkusunu saklayan bir fıstık ağacından alıp indirdiler.. . Sıcak bulutlar dolaşır havada ileri geri. Antep çetin yerdir. Düşman tutmuştu tepeleri. Kırmızı kayalarda yeşil kertenkeleler. Altına bir at çekip eline bir mavzer verdiler. Antepliler düz ovada sıkışmışlardı..ve böyle kocaman kafalıydı Karayılan Karayılan olmazdan önce.

Antepliler yiğit kişilerdir. Düz ovada bir gül fidanıydı Karayılan'ın Karayılan olmazdan önceki siperi. Fakat düşmanın topu vardı. Antepliler silâhşor olur. Bu fidan öyle küçük. korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun. Antep sıcak. Antep çetin yerdir. Akan : Antep'in kanıydı.Düşman şarapnel döküyordu. namlıya tek fişek sürmeden yatıyordu yüzükoyun. Ve ne çare. Düşman tutmuştu tepeleri. düz ovayı Antepliler düşmana bırakacaklardı. toprağı kökünden söküyordu. kader. «Karayılan» olmazdan önce .

«Đbret al. Derisi ışıl ışıl. korkaktı da bir tarla sıçanı kadar. . dili çataldı. Birden bir kurşun gelip kafasını aldı. Siperi bir gül fidanıydı onun. gözleri ateşten al. Karayılan Karayılan olmazdan önce kara yılanın encâmını görünce haykırdı avaz avaz ömrünün ilk düşüncesini . Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar.umurunda değildi Karayılan'ın kıyamete dek düşmana verseler Antep'i. Hayvan devrildi kaldı. gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun ak bir taşın ardından kara bir yılan çıkardı kafasını. Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi. deli gönlüm.

Düşmanı tepelerde yediler. ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm. Kilis yollarından kelle getirek.» Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olan. fırlayıp atlayınca ileri bir dehşet aldı Anteplileri. seğirttiler peşince.demir sandıkta saklansan bulur seni. vurun ha yiğitler namus günüdür...» Ve biz de bunu böylece duyduk ve çetesinin başında yıllarca nâmı yürüyen Karayılan'ı ve Anteplileri ve Antep'i . «Karayılan der ki : Harbe oturak. nerde düşman varsa orda bitirek. Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olana : KARAYILAN dediler.

Çanakkale. tifüs ve Đspanyol nezlesi . ĐKĐNCĐ BAP YIL YĐNE 1919 ve ĐSTANBUL'UN HÂLĐ ve ERZURUM ve SIVAS KONGRELERĐ ve KAMBUR KERĐM'ĐN HĐKÂYESĐ Biz ki Đstanbul şehriyiz.aynen duyup işittiğimiz gibi destânımızın birinci bâbına koyduk. Seferberliği görmüşüz : Kafkas. Galiçya. Filistin. vagon ticareti.

güzelizdir. fakir Đstanbullular sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarında. denizdir. bir de Vilhelm'in bıyıkları. Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker erimiş altın pahasında gazyağı ve namuslu. Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa ve süpürge tohumu ve çöp gibi kaldı çocukların boynu. dört yanımız mavi mavi dağdır. çalışkan. Öfkeli. büyük bir şair : . Miloviç de beyaz at gibi bir karı. Biz ki Đstanbul şehriyiz. bir de uzun konçlu Alman çizmesi 914'ten 18'e kadar yedi bitirdi bizi. Bir de sakalı Halife'nin.bir de Đttihatçılar. Ve lâkin Tarabya'da. Pötişan'da ve Ada'da Kulüp'te aktı Ren şarapları su gibi ve şekerin sahibi kapladı Miloviç'in yorganına 1000 liralıkları.

işte. bir yandan da kendi köpek döllerimiz : . 919'dur. arzederiz halimizi Türk halkının yüce katına. Biz ki Đstanbul şehriyiz. Đtalyan.«Ey bin kocadan arta kalan bilmem neyi bakir» demiş bize ve bir başkası. Mevsim yazdır. Ve teşrinlerinde geçen yılın dört düvele teslim ettiler bizi. Amerikan bir de Yunan. Đngiliz. gözü kanlı dört düvele anadan doğma çırılçıplak. bir de zavallı Afrika zencileri yer bitirir bizi bir yandan. Ve kurumuştu ve kan içindeydi memelerimiz. Fransız. yekpare Acem mülkünü fedâ etti bir sengimize. Biz ki Đstanbul şehriyiz.

. buz tutar yiğitlerinin bıyığı ve geceleyin karlı ovada kaskatı katılaşmış.. Erzurum'un kışı zorludur balam. ve damadı Ferit ve Đngiliz muhipleri ve Mandacılar. Erzurum'da kavaklar tane tane. yüce Türk halkı. kavaklarda tane tane yapraklar.Vahdettin Sultan. Biz ki Đstanbul şehriyiz. Ve terden ve toz dumandan ve sinekten geçilmez . tandırında tezek yakar Erzurum. balam. malûmun olsun çektiğimiz acılar. Erzurum'da kavaklar. 919 Temmuzunun 23'üncü günü pek mütevazı bir mektep salonunda in'ikad etti Erzurum Kongresi. donmuş görürsün karanlığı.

Erzurum'un düzdür. Erzurumlu türkülere. topraktır damı. balam. Buna rağmen. .. Đradei Milliyeye müstenit bir Şûrayı Millî'den.» Hattâ casuslar vardı içerde. Halim selimdir Erzurum'un adamı ve lâkin dönmesin gözü bir kere!. bir Şûrayı Millî'den bahsedildi. Erzurum'da on dört gün sürdü Kongre : orda. Orda. incecik ak yünden ehramı.Erzurum'da yaz gelip de bastı mıydı sıcaklar.. Buna rağmen. «Bütün aksâmı vatan birküldür» denildi. Yürek boynun büker. balam. «makamı hilâfet ve saltanata. Erzurum güzelleri giyer. mazlum milletlerden bahsedildi bütün mazlum milletlerden ve emperyalizme karşı dövüşlerinden onların. «Âsi gelmiyelim» diyenler vardı.

» diye.» Buna rağmen. Memâliki Osmaniye'nin cümlesine şâmil Amerikan mandaterliğini talep etmeği memleketimiz için en nâfi bir şekli hal kabul ediyoruz. diyorlardı. amma bugün bu. Đstanbul'da birçok hanımlar. şu halde. . paşalar. beyler.» Fakat bu şekli halli kabul etmedi Erzurumlu. «Đstiklâl. şâyanı arzu ve tercihtir. diyorlardı. «Manda ve Himaye. birkaç vilâyet. diyorlardı. Erzurum'un kışı zorludur balam. buz tutar yiğitlerin bıyığı. kabullenmez yılgınlığı. Yağdırıldı telgraflar Erzurum'a : «Amerikan mandası altına girelim.«Kabul olunmaz. Erzurum'da kaskatı.. kalacak elde.» denildi. diyorlardı.... şu halde. mümkün değil. Türk halkından kesmişlerdi umudu. dimdik ölür adam.

» . Amerika. Filipin gibi vahşi bir memleketi adam etti Amerika. sonra Yeni Dünya'nın sayesinde Đstiklâli kafasında ve cebinde taşıyan bir Türkiye vücuda geliverir. çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleri ve biçare telgraf telleri devretmek için Amerika'ya Anadolu'yu şöyle diyorlardı Erzurum'dakilere : «Bizi bir başımıza bıraksalar. cehalet ve çok konuşmaktan başka müspet bir hayat kuramayız. paşalar.Đstanbul'da hanımlar. Biz de on beş. Sergüzeşt ve cidâl devri geçmiştir : Türkiye'yi. Çok tehlikeli anlar yaşıyoruz. tarafgirlik. tül perdeler. apoletler. yirmi sene zahmet çekeriz. geniş kafalı birkaç kişi belki kurtarabilir. içine girdiği memleket ve millet hayrına nasıl bir idare kurduğunu Avrupa'ya göstermek ister. Hem artık işi uzatmağa gelmez. Đşte bu yüzden Amerika çok işimize geliyor. kravatlar. Ne olacak. beyler. şişeler.

sapsarı yılgınlıklarıyla beraber ve ihanetleriyle birlikte bir de Amerikan gazeteci getirmiştiler.» dediler. Fakat ayak diredi efendiler : «Mandanın. «Herhalde bir müzâherete muhtacız diyorum ben. Ve Đstanbul'dan gelen bazı zevat. Ve Erzurumlulardan ve Sıvaslılardan ve Türk milletinden çok işbu Mister Bravn'a güveniyorlardı.4 Eylül 919'da toplandı Sıvas Kongresi. ve 8 Eylülde Kongrede bu sefer yine ortaya çıktı Amerikan mandası.» dediler. istiklâli ihlâl etmiyeceği muhakkak iken. «Hem zaten. Bu zevata : «Đstiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!» denildi. . Ak koyunla kara koyunun geçitte belli olduğu günlerdi o günler.» dediler.

Hem. diyorlar.» .» dediler. biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz. Ve Allah muhafaza buyursun Đzmir kalsa Yunanistan'da ve harbetsek. Ve esasen. borcumuz 500 milyon. «Onlar dretnot yapıyor.» dediler. Biz Erzurum'dan hangi şimendiferle nakliyat yapabiliriz? Mandayı kabul etmeliyiz. «müstakil kalamayız böyle bir zamanda. hemen. diyorlar. toprak çorak.«birbirine mani şeyler değildir istiklâl ile manda. Memleket harap. Đstanbul'daki Amerikan dostlarımız : Mandamız korkunç değildir. vâridat ise 15 milyon ancak. düşmanımız vapurla asker getirir. Cemiyeti Akvam nizamnamesine dahildir.

bin dereden su getirdi Đstanbul'dan gelen zevat. Fahri Bey çiftliğinde patates toplayıp kaz gütmek. mektebe. ya ölüm!» dedi. Düşman elindeydi Eskişehir. mektep kitapları ve bir de saçları altın gibi sarı fakat alnı çizgiler içinde anası gelir. «Hey gidi deli gönlüm.» dedi. .Ve böylece. umutlu. ya ĐSTĐKLAL. Adapazarlıydı Kambur Kerim. mandayı kabul etmedi fakat. Seferberlik denince aklına Kerim'in : çok beyaz bir yastıkta kara sakallı bir ölü yüzü. Dayısı şimendiferde makinistti. teyzelerine ve dayısına. 335'te Kerim Eskişehir'e gitti. Seferberlikte ölen babası marangozdu. Kerim on dört yaşındaydı. Sıvas. «Akıllı. Kambur Kerim de böyle dedi aynen. sabırlı deli gönlüm.

Kerim içinde oynardı. siyah gözleri parlak. bakla. katırların yemesi için) ve sonra cephane sandıklarıyla silahlar. Kocaman bir ambarları vardı. içi ak ve tel örgülerin üzerinden Kerim'e bisküviti kutularla atan amcalardı. Bir gün dedi ki makinist dayısı Kerim'e : «Ambardan silâh çalıp bana getir. Bunlar (şaşılacak şey) Türkçe bilmeyen ve siyah sakalları.kamburu yoktu. avuçlarının üstü esmer. (şaşılacak şey. ihtiyar iki kadın) Hintli askerlerle dost oldu Kerim. gâvura karşı koyan zeybeklere göndereceğim. Dayısı sürmeğe gittiği günler şimendiferi Kerim'e ekmek vermediğinden teyzeleri (çok uzun saçlı. Dümdüzdü fidan gibi ve dünyaya meraklı bir çocuktu. kuru üzüm. Ambarda nohut çuvalları.» Ve ambardan silâh çaldı Kerim : .

bir bir tane daha beş on. Aldattı Hindistanlı dostlarını zeybekleri daha çok sevdiğinden. Zaten çok sürmedi. Kerim geçirdi onları istasyona kadar. Çabucak öğrendi Kerim ata binmeyi. Ve işte o günden sonra bugüne kadar kahraman bir türküdür ömrü Kerim'in. yüzü gülmez bir paşaydı bu. Eskişehir'den alıp onu «Kocaeli Grubu» paşasına götürdüler. Çatık kaşlı. Ertesi gün Lefke köprüsünü atıp zeybekler gelince Eskişehir'e dayısı Kerim'i elinden tutup verdi onlara. . sığırtmaç olmayı -zaten bilgisi vardı bundakayalardan genç bir keçi gibi inmeyi. parlak kara sakallı amcalar gitti.

Ve bir fidan gibi düz bir fidan gibi cesur bir fidan gibi vaadeden bir çocuğun sevinçle oynadığı bu müthiş oyun sürdü 1337'ye kadar. Gökyüzü gözükmez. Durgun bir geceydi. Kocaeli ormanı gürgen ve meşeliktir : yüksek kalın. Fakat ıslanmamış ki yerde yapraklar karanlıkta hışırtılarla yürüyordu beygiri Kerim'in. Hafif yağmur yağmıştı biraz önce. Solda ilerde . bir oyun arkadaşı gibi sevdi çeteleri o. Onu namlı bir «kaptan» gibi saydı çeteler.. Ve bütün bu marifetleriyle Kerim kaç kere ölüme bir kurşun atımı yaklaşarak ve «Geçmiş olsun» dedikleri zaman şaşarak düşman içinden geçip getirdi haber götürdü haber..gizlenmeyi ormanda.

Sarıldı beygirin boynuna. Kâatlar götürmüş kâatlar getiriyor. heykel gibi. Birdenbire durdu beygir. Dallardan damlalar düşüyordu Kerim'in yüzüne. Çocuğa art arda çarpıyordu ağaçlar. Şaşırdı Kerim. Meşeleri ve gürgenleriyle orman karanlık bir rüzgâr gibi geçiyor iki yandan. -Ay doğmuş olacak ki ortalık aydınlıktıVe Kerim aynı hızla geldiği zaman . Dizginleri bıraktı. Đpsiz Recep'in yanından dönüyordu Kerim. -Tekneciler'in ateşini görmüş olacaksonra birdenbire dörtnala kalktı. Kim bilir kaç saat böyle gidildi.tepenin eteğinde ateş yanıyordu : «Tekneciler» diye anılan gâvur çetelerinin olmalı. Deli gibi gidiyordu hayvan. Orman bitti birdenbire. Beygirin başı gittikçe daha çok karanlığa giriyor.

Doğruldu. belki on beş. Biraz zor nefes alıyordu. Ve aklına ilk gelen şey saatına bakmak oldu. . Hayvan topallıyordu biraz. kağnılar. gitgide daralan nefesi. Geyve'ye girdi ertesi akşam. Bindi beygire tekrar. tekerlendi Kerim. Uslu uslu yola koyuldular. Sol kulağı kanıyordu Kerim'in. Adapazarı. Kerim'i bir yaylıya bindirdiler. mekkâre arabaları. Kırılmıştı camı. Kerim durdu. sonra.Armaşa'nın altında Başdeğirmenler'e beygir ansızın kapaklandı yere. Sonra belki on gün. Beli o kadar ağrıyordu ki inemedi beygirden indirdiler. Kirezce'ye geldiler (Sapanca'yla Arifiye arası).

Yirmi gün geçti aradan. Sile nahiyesi (burda malûl gaziler için takma kol ve bacak yapılıyordu). Sonra. zifte koydu bu kırılmış dal gibi çocuk gövdesini. Usta. Konya. ve nihayet Hatçehan köyünden çıkıkçı Şerif Usta. Ve sonra bir ikindi vakti ziftin içinden Kerim'i kambur çıkardılar. ÜÇÜNCÜ BAP YIL 1920 .Yahşıhan. Hâlâ rüyalarında görür Kerim incecik bir yoldan eşekle gelip üzerine doğru eğilen bu çiçekbozuğu insan yüzünü. ovdu Kerim'i bayıltıncaya kadar.

. Bursa ve Bursa'nın doğusunda Aksu. Akhisar. Nazilli düştü. . Karacabey. 920'nin 29 Ağustos'u : Uşak düştü. Dayandık dayanmaktayız. Düşman ordusu yine başladı yürümeğe. Ateşi ve ihaneti gördük.ve ARHAVELĐ ĐSMAĐL'ĐN HĐKÂYESĐ Ateşi ve ihaneti gördük. çarpışarak çekildik. Yaralı ve dehşetli kızgın fakat toprağımızdan emin. Dumlupınar sırtlarındayız..

Ve 29 Aralık Kütahya : 4 top ve 1800 atlı bir ihanet yani Çerkez Ethem. bir gece vakti kilim ve halı yüklü katırları. 500 asker kaçağı ve yeşil bayrağıyla Delibaş girdi şehre. . Geyve. 3 Ekim Konya. koyun ve sığır sürülerini önüne katıp düşmana geçti. Adapazarı : Đçimizde Hilâfet Ordusu. Bolu. Alaeddin tepesinde üç gün üç gece hüküm sürdüler. Düzce.1920 Şubat. Sabah. Ve Manavgat istikametlerinde kaçıp ölümlerine giderken terkilerinde kesilmiş kafalar götürdüler. Mayıs. Nisan. Ve aynı sıradan. Anzavur isyanları. Yürekleri karanlık.

Beygirler çirkindiler. etimiz mütehammil. Sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil. korkunç kuvvetleriyle. Ateşi ve ihaneti gördük. kedersiz ve ümitsizdiler. Ve orda sargı. hasta bir fundalıktan yüksek değillerdi. yüreklerinde keder. inanılmaz zaafları.. Fakat bozkırda kişneyip köpürmeden sabırlı ve doludizgin koşmasını biliyorlardı. Đnsanlar uzun asker kaputluydu. Đnsanların başında kalpak. deri ve asker postalları halinde . etlerinde kurşun yaralarıyla köy odalarında unutulmuştular. atları ve kendileri semizdiler. bakımsızdılar. Đnsanlar devrilmişti. Ruhumuz fırtınalı. silâhları ve beygirleriyle insanlardı dayanan. yalnayaktı insanlar.. yüreklerinde müthiş bir ümit vardı. Đnsanlar.kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü.

bedbahttılar. çok uzaklardaki Đstanbul limanında. Koparılmış gibiydi parmakları saplandığı yerden eğrilip bükülmüştü ve avuçlarında toprak ve kan vardı. ölü ayaklarıyla karanlıkta köylerin içinden geçiyorlardı. cıgara kâadı.yan yana. gecenin bu geç vakitlerinde. merhametsizdiler. su ve rüzgârdılar. Ve asker kaçakları. tuz ve sabun yüklü yaylıları. Şosenin ıssız beyazlığına inip nal sesleri ve yıldızlarla gelen atlıyı çeviriyor ve Bolu dağında ekmek bulamadıkları için deviriyorlardı uçurumlara : şayak. mavzerleri. . Ve çok uzak. korkuları. çıplak. Acıkmıştılar. sırtüstü yatıyorlardı. kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları : hürriyet ve ümit.

Dümende ve başaltlarında insanları vardı ki bunlar uzun eğri burunlu ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki sırtı lâcivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin zaferi için hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin . Şimdi. Tekneleri kestane ağacındandı.Onlar. denizde bir insan sesinin ve demirli şileplerin kederlerini ve Kabataş açıklarında sallanan saman kayıklarının fenerlerini peşlerinde bırakıp ve karanlık suda Amerikan taretlerinin önünden akıp küçük. büyük sırlarını götürüyorlardı. Şimdi. üç tondan on tona kadardılar ve lâkin yelkenlerinin altında fındık ve tütün getirip şeker ve zeytinyağı götürürlerdi. kurnaz ve mağrur gidiyorlardı Karadeniz'e. suda ve rüzgârda ilk deniz yolculuğundan beri vardılar.

. Karanlıkta kurşunîi derisi kırmızıya boyanan baltabaş gemi Đngiliz torpitosudur. Kerempe Fenerinin yirmi mil açığında.poyraz. Rüzgar : yıldız . Ve dalgaların üstünde sallanarak alev alev yanan : Şaban Reisin beş tonluk takası. Esirlerini bordasına alıp kayboldu Đngiliz torpitosu. .. Şaban Reisin teknesi ateşten diregiyle gömüldü suya. Arheveli Đsmail bu ölen teknedendi. dalgalar minare boyundaydılar ve başları bembeyaz parçalanıp dağılıyordu.bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler. gecenin karanlığında.

batan teknenin kayığında emanetiyle tek başınadır. «hiç kimseye değil.» Gece. «bu. Đsmail'in etrafında hep bir ağızdan konuşuyordu. Arheveli Đsmail kendi kendine sordu : «Emanetimizle varabilecek miyiz?» Kendine cevap verdi : «Varmamış olmaz. Tophane rıhtımında Kamacı ustası Bekir Usta ona : «Evlâdım Đsmail. .» Ve Kerempe Fenerinde düşman projektörü dolaşınca takanın yelkenlerinde. sana emanettir. fakat yalnız değil : rüzgârın. bulutların ve dalgaların kalabalığı.» dedi.Ve şimdi Kerempe Fenerinin açığında.» dedi.

«emaneti yerine götürmeliyiz. Ve denizi bıçak atmak kadar iyi bilmeseydi eğer alabora olacaktı. peşinden üç-kardeşler. «Şaban Reis. Ta karşıda bir kırmızı damla ışık görünüyor : Sıvastopol'a giden bir geminin sancak feneri.» deyip. Đsmail bodoslamadan bir sağnak yedi. bir sağnak daha. reisinden izin isteyip. «Allah büyük ama kayık küçük» demiş Yahudi.» deyip atladı takanın patalyasına. Kavgadan .Đsmail. açıldı. Rüzgâr tam kerte yıldıza dönüyor. Đsmail rahattır. Elleri kanayarak çekiyor Đsmail kürekleri.

Rüzgâr bocalıyor. En azdan on beş mil uzaktır en yakın sahil.ve emanetinden başka her şeyin haricinde. küreklerin sapını. Đsmail unsurunun içinde. Dalgalar bir müddet daha . Fakat Đsmail ellerine güvenir. O eller ekmeği. Belki karayel gösterecek. dümenin yekesini ve Kemeraltı'nda Fotika'nın memesini aynı emniyetle tutarlar. Rüzgâr karayel göstermedi. Đsmail beklemiyordu bunu. Ve Đsmail'in gözü tutmazsa liman reislerini ta Ankara'ya kadar gidip onu kendi eliyle teslim edecektir. Emanet : bir ağır makinalı tüfektir. Yüz kerte birden atlayıp rüzgâr bir anda bütün ipleri bıçakla kesilmiş gibi düştü.

bir sandal bir çift kürek ve durgun ölü bir deniz şeklinde gördü yalnızlığı. kırıldı kürekler. Bir ürperme geldi Đsmail'in içine. Ne korkunçtur düşmek kavganın haricine. Kaldı ölü bir denizin ortasında kanayan elleri ve emanetiyle Đsmail. Ve birdenbire öyle kahrolup duydu ki insansızlığı yıldı elleri.yuvarlandılar teknenin altında sonra deniz dümdüz ve simsiyah durdu. Sular tekneyi açığa sürüklüyor. Ve bir balık gibi ürkerek. Đlkönce küfretti. Artık hiçbir şey mümkün değil. . yüklendi küreklere. Đsmail şaşırıp bıraktı kürekleri.

«elham» okumak geldi içinden. Sonra.. ... malûm olmadı insanlara Arhaveli Đsmail'in âkıbeti. eğilip okşadı mübarek emaneti.. sana bu mektubu Ankara'da Kuyulu kahvede yazıyorum. güldü. Hep aynı Anadolu havalarını çalıyor gramofon kocaman bir boru çiçeğine benzeyen ağzıyla. Sonra. DÖRDÜNCÜ BAP NURETTĐN EŞFAK'IN BĐR MEKTUBU ve BĐR ŞĐĐRĐ Kardeşim.Sonra. Sonra.

güzel şey. kendi dillerini. Fakat bu dilin insanları için çakmak çalmak cehpede daha büyük daha güzel. büyük şey.. en taze dillerinden birini. Cepheye gidiyorum ihtiyat zabitliğiyle. Çocuklarımıza Türkçe okutmak. Ankara'da çocuklara ders vermek. . sevdirmek onlara dünyanın en diri.. bozkırda ateş hattına girmek haksız ve hazin bir iş bölümü. Biliyorum : iş bölümünden bahsedeceksin.Dışarda yağmur. Fakat. Öyle günlerde yaşıyoruz ki ben bir iş yapabildim diyebilmek için : hep alnının ortasında duyacaksın ölümü. öğretmek. Mektepten istifa ettim.

gözlerimin yaşına bak. garip bir şiir.Bak. Yine birdenbire Yunus Emre geldi aklıma. .» Yüzleri mühim. sesini incelterek marş okuyor genç Türk köylüsü : «Ankara'nın taşına bak. Elâ gözlüler. Ve türkü söylerken. Bir şiir yazdım. bu dünyaya dair kaygılarıyla. Tıraşları uzamış biraz. «Türk Köylüsü» diye. Başka türlü anlıyorum ben Yunus'u : Bence onda bütün bir devir dile gelmiş Türk köylüsü : öte dünyaya dair değil. yağmurda harap postallarının meşinini ıslatarak Meclis'in önüne doğru iniyorlar. Elleri büyük ve esmer. her nedense her zaman yaptığı gibi. dalgın ve yorgun. tam sana bunları yazarken asker geçiyor sokaktan . kara gözlüler.. Đstasyona gidecekler.. mavi gözlüler...

Yol görünür onun garip serine. .Bir tuhaf mı oluyor böyle günlerde şiir yazmak? Her ne hâl ise. Ferhad'dır Kerem'dir ve Keloğlan'dır. gözlerinden öperim. Kardeşin Nurettin Eşfak TÜRK KÖYLÜSÜ Topraktan öğrenip kitapsız bilendir. Hoca Nasreddin gibi ağlayan Bayburtlu Zihni gibi gülendir. babalar umudu keser. hoşça kal. analar.

kahbe felek ona eder oyunu. «Dağları yırtıp ayırır. ne düşmanı kayırır. O. bir yâr sever el alır... Bunu bir dediler mi. ağu içer su yerine. Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeyegörsün önlerine ve bir kerre vakterişip «-Gayrık yeter!. mahlûkat yerinden durur».. toprağın nabzı başlar onun nabızlarında atmağa. Çarşambayı sel alır. «Đsrâfil sûrunu urur.» .. «Yûnusû biçâredir Baştan ayağa yâredir». Ne kendi nefsini korur.» demesinler. kanadı kırılır çöllerde kalır. kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa. ölmeden mezara koyarlar onu.

Đstanbul 1938) . s. kumandan. Bir ucu Ankara'da bulunan telin Đstanbul'da bulunan ucuna yanaşamayacak kadar şaşkın bir hale gelmiş olduklarına bilmem ki hükmetmek caiz olur mu?» (Nutuk.BEŞĐNCĐ BAP 920'NĐN 16 MARTI ve MANASTIRLI HAMDĐ EFENDĐ ve REŞADĐYELĐ VELĐ OĞLU MEMET'ĐN HĐKÂYESĐ «Bu hamiyetli ve cesur. teşkilâtımız mensupları içinden bir zat çıkıp vaktiyle bize haber vermeği düşünmemiş olduğu anlaşılıyor. mebus. Manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı. 295. Demek ki cümlesini heyecan ve helecan kaplamıştı. Đstanbul'da bulunan nâzır. Devlet Basımevi. Đstanbul felâketinden kim bilir haber almak için ne kadar intizarlar içinde kalacaktık.

920'nin 16 Martı. Đngilizler burdadır.» . Nizamiye kapısına. Berâyi malûmat arzolunur.» 920'nin 16 Martı. Đngilizler bastı bu sabah Şehzadebaşı'ndaki Muzika karakolunu. Đşte giriyorlar içeri. Đşgal altına alıyorlar Đstanbul'u şimdi. Harbiye Nezareti telgrafhanesi buldu Ankara'yı : «Etrafta dolaşıyor Đngiliz askerleri. Şimdi işte Đngiliz askerleri giriyorlar nezarete. Öğleden evvel saat onda makina başında şöyle bir telgraf aldı Ankara'daki : «Der-aliye 16/3/1920. Müsademe edildi. Teli kes. Manastırlı Hamdi.

920'nin 16 Martı. Paşa hazretleri. Neticede bizden altı şehit. Manastırlı Hamdi Efendi buldu Ankara'dakini tekrar : «Paşa hazretleri. Emri devletlerine muntazırım. on beş mecruh olup Đngilizler zırhlıları rıhtıma yanaştırıp . bir taraftan da zırhlılardan asker ihraç olunuyor. Vaziyet vehamet kesbediyor efendim. 16 Mart 1920 Hamdi» 920'nin 16 Martı. Durumu bir daha tekrar etti Hamdi Efendi : «Sabah bizim asker uykuda iken Đngiliz bahriye efradı karakolu işgal etmekte iken askerlerimiz uykudan şaşkın kalkınca müsademe başlıyor. Harbiye telgrafhanesini de işgal etti Đngiliz bahriye askeri Tophane'yi de işgal ediyorlar bir taraftan.

bir de Zileli Abdülkadir. kurşuna dizdi kâfir ikimizi. Đşte Beyoğlu telgraf memurları geldiler. Uyan be tosunum uyan. Şarkışla'dan Osman. Đşte Beyoğlu telgrafhanesi de yok.Beyoğlu ve Tophane'yi işgal edip. Üçümüzü uykuda kesti kâfir. 920'nin 16 Martı basıldı Vezneciler'de karargâh. Şimdi haber aldım efendim. Burası da işgal olunacaktır bir saata kadar. Kovmuşlar. üçümüz : Abdullah çavuş. . 920'nin 16 Martı Bozdoğan Kemeri'nde kurşuna dizdi kâfir ikimizi. Đngiliz'in hepsi değil domuzu Sabaha karşı aldı canımızı.» 920'nin 16 Martı uykuda kesti kâfir üçümüzü.

Senin ırzını kurtardım Đstanbul'um. 920'nin 16 Martı uykuda kesti kâfir üçümüzü. .Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı. taşları yan yana yatar Eyüp'te. Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi. yere serdim iki Đngiliz'i. Dört çocuk babasıydı Abdullah çavuş. Üçümüzü uykuda kesti kâfir. Şimdi üçümüz : Abdullah ve Osman ve Abdülkadir. karakolun karşısında bırakmadım elimden silâhı. Üçümüzü uykuda kesti kâfir. kurşuna dizdi ikimizi. Doymadı dünyasına Abdülkadir. bastı göğsüne kâfirin dizi. kurşuna dizdi ikimizi. Sana can feda çakır gözlü gülüm. Soktu Osman'ın karnına kasaturayı. 920'nin 16 Mart sabahı.

son mekânı şöyle dursun. adını da bilen yok. biz de bilemeyiz yerini. belki mağripte. belki maşrıkta. kara kaytan bıyıklı bir şehit. Uykuda kestiler üçümüzü. Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi. Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı. kurşuna dizdiler ikimizi.. Bir de altıncımız var. ALTINCI BAP MUHAREBELER .. bulamazsın ikimizin kabrini.Arama.

Ve nihayetinde düşmanlar karın üstünde top arabaları. sandıklar dolusu konyak. rüzgâr. Kan gövdeyi götürdü. hamsin ya başladı. sonra ikincisi : 23 Mart 1921 günü . soğuklar insanı arı gibi haşlıyor. altı kamyon bıraktılar. yavrum. Sonra. Birinci Đnönü.ve DÜŞMAN ELĐNDE KALANLAR ve KARTALLI KÂZIM'IN HĐKÂYESĐ Đnönü meydanı. köyleri.. Muharebe beş gün beş gece sürdü.. Zemheriler bitti diyelim. Bu. ya başlıyor. kaçarlarken. köprüleri yaktılar. yavrum.

29. Ve ertesi gün 1 Nisan : Metristepe aydınlanıyor.düşmanın Bursa ve Uşak grupları üstümüze yürüyor. Sağ cenah ilerimize yanaştılar. (ayışığı var mıydı bilmiyorum) Đnönü karanlığı sesler ve kıvılcımlarla doluydu. ucuz bir demirdir. 27 Mart : Bütün cephelerde temas. 30 : Kavgaya devam. 26 Mart : Akşam. topçu ve piyade bizden üç kere fazla. . Atların makanizması. Ve Martın 31'inci gecesinde. Saat altı otuz. 28. namlusu yoktur ve kılıç çıplak. Onlarda. hartucu. bizim atlımız çok.

Basarak aldık Adapazarı'nı. Sonra 23 Ağustos : . Sakarya'yı üç yerinden sallarla geçiyoruz. Haziran. Düşman muharebe meydanını silâhlarımıza terketmiştir. Dünyada yalnız pırıltılar ve böceklerin sesi. Sonra. 8 Nisandan 11 Nisana kadar : Dumlupınar. Bir yaz gecesi.Bozöyük yanıyor. Ve dolaşıp Sapanca Gölü'nün sazlıklarını yanaştık Đzmit'in doğusunda çuha fabrikasına. Düşman. Sonra. kısmen gemilere binerek denizden ve kısmen Karamürsel üzerinden Bursa'ya çekilip boşalttı Đzmit şehrini gece yarısı.

çatal tırnaklı karacalar su içmektedir. Bizim kırk bin piyademiz. üç yüz topu vardır.Sakarya melhamei kübrâsı ki devamı 13 Eylül gününe kadardır. dört bin beş yüz atlımız. Ankara suyunun döküldüğü yerden Eskişehir kuzeybatısına kadar . Harp meydanının kuzey yanı Sakarya ve dağlardır : keskin ve dik yamaçlarıyla ve kireçli toprakları ve kayalarında tek başlarına birbirinden uzak haşin ve münzevi çam ağaçlarıyla Abdülselâm-dağı. dağlar. düşmanın seksen sekiz bin piyadesi. Gökler-dağı. Ve Sakarya'dan bu havalide yalnız.

bu dağların. Buna rağmen : Sene 1922 ve 15 vilâyet ve sancak ve 9 büyük şehir düşman elindedir.. Bu çölün. 11 nehir ve köklerinde baltamızın yarası . Đnanılmaz şeyler düşmandadır ki bunların arasında : 7 göl. bu nehrin ve bizim önümüzde yirmi iki gün ve gece fasılasız dövüşüp düşman ordusu ric'ata mecbur kaldı. Güneyde ve güneydoğuda yapraksız ve hazin geniş ve uzun ve insana bıraktığı hiçbir şeye acımadan ölmek arzusu veren Cihanbeyli ovası : çöl..Sakarya mecrası uçurumlar içinden geçmektedir.

fakat onlar tahta iskeleleri ve kederli balıkçılarıyla bizimdiler. iki silâh fabrikası. sonra. Sonra. göz alabildiğine yol : sılaya gittiğimiz. gurbette göründüğümüz ve neden ve niçin olduğunu sormadan çöle. 3 deniz. kırmızı. ve 19 körfez ve liman ki belki birçoğunun rıhtımı. 6 kol tren hattı. Çanakkale'ye. bir tersane. mendireği. yeşil fenerleri yoktur ve belki sularında ateş kayıklarının ışıltısından başka ışık yanmadı.ve yangınlarıyla bizim olan yüz kere yüz bin dönüm orman. ölüme gittiğimiz yol ve sonra toprak ve o toprağın insanları : .

ve sonra. davarlı ve davarsız.Uşak tezgâhlarının halı dokuyanları. 15 vilâyet ve sancak ve 9 büyük şehir düşman elindedir. ırgat. yarım meşin çizmeli ve ham çarıklı köylüler. ortakçı. Mehtaplı bir gece. öyle ıssız. gümüş bir kutunun içindesin : ortalık öyle bir tuhaf aydınlık. klaptan işlemeli eğerleriyle meşhur Manisa'lı saraçlar. . yol kıyılarında ve istasyonlarda açlar ve kurnaz ve cesur ve ağırbaşlı ve çapkın ve kütleleriyle delikanlı Đstanbul ve Đzmir işçileri ve zahire ve kantariye tâcirleriyle eşraf ve âyân. kıl çadırlı yürükleri Aydın'ın. maraba.

Beygir yüksek. Đşte sökün etti Mansur karşıdan : beygirin üzerinde. Yatıyor filintasının arkasında Kartallı Kâzım. Kâzım iyi hesaplamış herifin geçeceği yeri. Kız gibi Osmanlı filintası. Parlıyor arpacık namlının ucunda : yüz yıllık yoldaymış gibi uzak ve bir damlacık. Kendi halinde yürüyor hayvan ortasında demiryolunun sallana sallana. Kâzım emir aldı merkezden : Gebze'deki Đngiliz'in tercümanı vurulacak. Đngiliz kadanası.Ya çok seslidir ya hiç ses vermez mehtaplı gece zaten. . Köylerde teşkilât kurmuş tercüman Mansur : satıyor bizimkileri.

Arada kaldı kalmadı dört yüz adım. Kuş ürkmüş olacak.ağır ağır. desdeğirmi. Zaten mehtapta heybetli görünür insan. -ağaç çınar-. Yaklaştıkça büyüyor herif. Zaten bu yüzden. tekrar göz. Mehtap koskocaman. arpacık ve filintayı ateşlediği zaman . namlıyı kaldırdı birazcık Kâzım. başı sallanıyor. bembeyaz. nişan aldı sallanan başına Mansur'un. Çevrildi Kâzım'ın başı kuşun uçtuğu yana. Ve Kâzım'ın gözünü aldı âdeta. Tercüman herhalde bırakmış dizginleri. gez. Soldaki yamaçtan bir taş parçası düştü. belki de uyuyor üzerinde beygirin. mehtapla yüz yüze geldiler. Bir kuş uçtu sağdaki ağaçtan.

beygirin başını çevirdi dörtnal kaçıyor. . Mansur doğruldu ansızın. Fakat bir ayağı üzengiye takılı kalmış. Üçüncü kurşun. Yetiştirdi ikinci kurşunu Kâzım. sürüklendi kaçan hayvanın peşinde biraz. Kalktı Kâzım. Filintayı omuzladı Kâzım. yürüdü Mansur'a doğru. Arada dört telgraf direği yalnız. Yamaca sardı beygir. kaçıyor bayır aşağı. sonra kurtuldu ki ayağı yıkılıp kaldı olduğu yerde. ellişerden iki yüz metre eder. üzerinden kâatları alacak. Beygirin üstünde sola yıkıldı Mansur. Herif «Hınk» dedi bir. Tercüman düştü beygirden.ilk kurşun Mansur'un başını delecek yerde galiba omuzuna girdi. Dördüncü kurşun.

bir de beyaz bir ev. Kâzım da bıraktı koşmayı. ışık söndü. Koştu Kâzım. Orda boş bir fabrika var.Yıkıldı herif.. yürüyor. Beşinci kurşunu yaktı Kâzım. kâatlar ıslanacak. Suya düşüp kaldı önde giden ve Kâzım tazelerken şarjörü bir ışık yandı beyaz evde. bir pencere açıldı. Doğruldu yine Mansur. Pencere kapandı. . Art ayakları kırılmış bir hayvan gibi sürünüp tırmanıyor. Tercüman attı kendini tahta iskeleye. Yürüyor sarhoş gibi sallanarak. Galiba bir kadın baktı dışarıya. Deniz kıyısına indiler. kaçmıyor artık. Boğazlanıyormuş gibi bağırdı Mansur. Mansur suya giriyor. tahta iskelesi iner denizin içine kadar.

Velhasıl. Demek istediğim. Mansur'un işini bıçakla bitirdi Kâzım.Hay anasını. lâfı uzatmıyalım. Fakat kan kapatmıyor yazıyı. Ama ne de olsa mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu. böyle günlerde bile. yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit üzüntü çekmemek için. Düşmana satılmıştı.. Kaç kişinin başını yedi. Namussuzun biriydi Mansur. malûm. dağılıp toplanıyor. . muhakkak. Kâatlar kan içindeydi. orası öyle. böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp ortalık duruldukta. ya insanlarda yürek dediğin taştan olacak.. ay da denize düşmüş toplanıp dağılıyor.

yaralandı birkaç kere ve saire.yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin.. Kâzım'ınki taştan değildi çok şükür. YEDĐNCĐ BAP 922 AĞUSTOS AYI ve KADINLARIMIZ ve 6 AĞUSTOS EMRĐ . kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan. Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı.. Ve kavga bittiği zaman ne çiftlik sahibi oldu. ne apartıman. fakat namuslu. Ne malûm? dersen : Dövüştü pir aşkına.

sanki gidenler hiçbir zaman hiçbir menzile erişmiyecekti. ve pırıltılar vardı hasta. kısacıktılar. Ve onlar ayın altında dönen ilk tekerlekti. toprak ve topraktı. Ayın altında öküzler başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi ufacık.ve BĐR ÂLETLE BĐR ĐNSANIN HĐKÂYESĐ Ayın altında kağnılar gidiyordu. Gece aydınlık ve sıcak . kırık boynuzlarında ve ayakları altından akan toprak. Toprak öyle bitip tükenmez. Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle. dağlar öyle uzakta. Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.

bizim kadınlarımız : korkunç ve mübarek elleri. tütünde. Ve kadınlar birbirlerinden gizliyerek bakıyorlardı ayın altında geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine. küçük çeneleri. kocaman gözleriyle anamız. ince. Ve kadınlar. yârimiz ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız ve ekinde.ve kağnılarda tahta yataklarında koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı. ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar. odunda ve pazardaki ve karasabana koşulan ve ağıllarda ışıltısında yere saplı bıçakların oynak. bizim kadınlarımız şimdi ayın altında kağnıların ve hartuçların peşinde . avradımız.

2800 küsur mitralyöz. 98956 tüfek. kağnıları. Gecenin içinde rüzgâr. yer değiştirecek. ayak ve göz kımıldanıyordu gecenin içinde. Birinci ve Đkinci ordular. gecenin içinde : . Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde ince boyunlu çocuklar uyuyordu. Gecenin içinde toprak. süvari alaylarıyla yer değiştiriyordu. kıt'aları. aynı yorgun alışkanlık içindeydiler. hatıraların dışında. 5 tayyare. Hatıralara bağlı. 325 top. Ve ayın altında kağnılar yürüyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru. 2500 küsur kılıç ve 186326 tane pırıl pırıl insan yüreği ve bunun iki misli kulak. «6 Ağustos emri» verilmiştir.harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi aynı yürek ferahlığı. kol.

cesur. Ve onların arasında Birinci Ordu Đkinci Nakliye Taburu'ndan Đstanbullu şoför Ahmet ve onun kamyoneti vardı. korkunç ve sessiz emniyetlerini birbirlerine sokulmakta bulup. kocaman. topraklı elleriyle yürüyorlardı. Bir acayip mahlûktu üç numrolu kamyonet : Đhtiyar. inatçı ve şirret. Kırılıp dağlarda kalan sol arka makası yerine şasinin altına. yorgun ayakları. dingilin üzerine budaklı bir gürgen kütüğü sarmış olmasına rağmen ve kalb ağrılarıyla ve on kilometrede bir karanlığa yaslanıp durduğu halde ve vantilâtöründe dört kanattan ikisi noksan iken şahsının vekarlı kudretini resmen biliyordu : «6 Ağustos emri»nde ondan ve arkadaşlarından . âletler ve hayvanlar.insanlar. tahtaları ve etleriyle birbirine sokulup. demirleri.

Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet.Ahırdağları ve imtidadına doğru iniyorlardı.. Manzara yıldızlardan ve dağlardan ibaret. güneşli karpuz kabuklarıyla bir deniz kıyısındadır şehir.. siyah mavnaları. insanların. Ahmet'in kafasında uzak bir şehir ve bir şarkı vardı. âletlerin ve kağnıların yanından geçip Afyon . Bu şarkı nihaventtir ve beyaz tenteli sandalları. Đhzar ve teşkil olunanlar. ihzar ve teşkil edilmiş bulunan ve cem'an 300 ton kabiliyetinde kabul olunan 100 kadar serî otomobil.. . Vantilâtörde adedi devir düşüyor gibi. bu meyanda Ahmet'in kamyoneti. çınar dibinde iki mars bir oyunla yenip Bücür'ü.. Arkadaşlar ileri geçtiler.» diye bahsediliyordu.«. Ay battı.

Hani. medreseler. köşede. bizi dağ başlarında bırakacak meret. çeşmeyi geç. altı cilt «Tarihi Cevdet» ve «Fenni Tabâhat». mutfaktan gelirmiş. Ne diyorduk oğlum Ahmet? Dökmeciler sağda kalır. mektep bahçesi. Uzunçarşı'ya saparken. derken. yani yemek pişirmek. sıra servilerin önünden yürü. sol kolda seyyar kitapçı : «Hikâyei Billûr Köşk». Harbiye Nezareti'nin arka duvarında siyah çarşaflı bir kadın çömelip yere darı serper güvercinlere ve papelciler şemsiye üstünde papaz açarlar. Motor mızıkçılık ediyor. Tabâhat.kalk. uskumru dolmasına da bayılırım pek. . orda.

Urgancılarda yüz parça yelkenli gemiyi ve hesapsız katır kervanlarını donatacak kadar urgan. Uzunçarşı'yı dikine inersin. tavla pulcuları. Yemiş iskelesindeyiz : sandalları. Sandalyacılar. Rüstem Paşa Camii. halat ve dökme tunçtan çıngıraklar satılır. ne çeşitli hünerleri var. sen kendi ellerinin hünerine alışmış olduğundan şaşarsın Đstanbullulara : ne kadar ince. Urgancılar. tesbihçiler. Babacafer. saptılar sola. dersin. mavnaları. Đlerde bir süvari kolu gidiyor. güneşli karpuz kabuklarıyla . Ve sen Đstanbullu. Zindankapı.Yaldızlı kuyruğundan tutup bir salkım üzüm gibi yersin. Kuruyemişçiler. Uzakta Balıkpazarı.

beyaz başörtüsü. Dur bakalım Babacafer. bacakları biraz çarpıktı ama. Üç numrolu kamyonet durdu. Sol arka lastik hava mı kaçırıyor ne? Đnip baksam. Tam Kasımpaşa'ya yaklaştık. Karanlık. Lastik hava kaçırıyor. Derdine deva bulmazsak eğer. Kaşları da hilâl gibi çekikti... Kriko.. Küfreden ve küfrettiğine kızan elleri . Elleri yumuk yumuk.. Pompa.. yeşil zeytin tanesi gibi gözler. Yemiş iskelesinden dilenci vapuruna binip Eyüp'te Niyet Kuyusu'na gittikti.yüzüne hasret kaldığım deniz.... Eller.

pantol. Dağlarda avaz avaz imdat istemek? Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet. Süleymaniyeli şoför Ahmet soyun. Soyundu. sana tek başına verilmiştir üç numrolu kanyonet.. külot.lastikte ve ihtiyar tekerlekte dolaşırken Ahmet hatırladı : bir gece nüzüllü babaannesini sedirden sedire taşırken kadıncağız. Đç lastik boydan boya patladı. Hem. hani bir koyun varmış.. kendi bacağından asılan bir koyun. gömlek ve kalpak ve kırmızı kuşak.. don. Ahmet'i postallarının üstünde çırılçıplak . Ceket.. Yedek? Yok.

bırakarak dış lastiğin içine girdiler. Hiçbir zaman böyle merhametli bir ümitle sevmedi hiçbir insan hiçbir âleti. dayan arslan. şişirdiler... SEKĐZĐNCĐ BAP . Beyaz başörtüsü. Bu şarkı nihaventtir..... Deniz kıyısında bir şehir.. Saatta elli yapıyoruz... dayan da dağlar anadan doğma görsün şoför Ahmet'i.. Dayan ömrümün törpüsü.

daha küçük kaldığı için ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten evimize. Gündüz güneşin. daha yakın. ne toprak kokusu vardır. ne kuş sesi. gece yıldızların altında kayalardır. Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır. Ve şimdi gece olduğu için ve dünya karanlıkta daha bizim.30. aşkımıza ve kendimize dair sesler geldiği için kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi .26 AĞUSTOS GECESĐNDE SAATLAR ĐKĐ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADAR ve ĐZMĐR RIHTIMINDAN AKDENĐZ'E BAKAN NEFER Saat 2. ne ağaç.

okşayarak gülümseyen bıyığını seyrediyordu Kocatepe'den dünyanın en yıldızlı karanlığını. bir buçuk adam boyundaki . belki bir ırmak. Ovada Akarçay bir pırıltı halinde ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var : Akarçay belki bir akar su. Düşman üç saatlik yerdedir ve Hıdırlık-tepesi olmasa Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek. Küzeydoğuda Güzelim-dağları ve dağlarda tek tek ateşler yanıyor. Akarçay Dereboğazı'nda değirmenleri çevirip ve kılçıksız yılan balıklarıyla Yedişehitler kayasının gölgesine girip çıkar. Ve kocaman çiçekleri eflâtun kırmızı beyaz ve sapları bir. belki küçücük bir nehirdir.

Kim bilir onlar ne kadar büyük. yalnız. Ve yıldızlar öyle ışıltılı. öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam . Yunan'dan önce ve Seferberlik'ten evvel Selimşahlar Çiftliği'nde ırgatlık ederken Manisa'da geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek. Düşündü birdenbire kayalardaki adam kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri. ne kadar uzundular? Birçoğunun adını bilmiyordu. Ve Afyon önünde Altıgözler Köprüsü'nün altından gündoğuya dönerek ve Konya tren hattına rastlayıp yolda Büyükçobanlar Köyü'nü solda ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp gider.haşhaşların arasından akar. Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.

nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel. saatı sordu. Đzmirli Ali Onbaşı (kendisi tornacıdır) karanlıkta gözyordamıyla . eğildi.» dediler. Saat 3. Paşalar : «Üç. durdu. Bıraksalar ince. rahat günlere inanıyordu ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında. Paşalar onun arkasındaydılar.30. uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı. birdenbire beş adım sağında onu gördü. Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.Ayvalı hattı üzerinde manga mevziindedir. Sarışın bir kurda benziyordu. Yürüdü uçurumun başına kadar. Halimur . O.

. Beşinci. Yedinci. yine de dimdik ayakta kalabilir. Mehmet oğlu Osman'dı. Sakarya'da yaralandı ve gözünü kırpmadan daha bir hayli yara alabilir. Đkinci esmer. Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı. memlekette toprağını ve tek öküzünü ihtıyar bir muhacir karısına bıraktığı için kardeşleri onu mahkemeye verdiler ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için ona «Deli Erzurumlu» derdiler. Çanakkale'de. inanılmıyacak kadar büyük ayaklı bir adam. Đnönü'nde. vuracaktı amcasını vuranı tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam. Altıncı. Üçüncü kekemeydi fakat bölükte yoktu onun üstüne şarkı söyliyen.sanki onları bir daha görmiyecekmiş gibi baktı manga efradına birer birer : Sağda birinci nefer sarışındı.

Ve Đzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki : tavşan korktuğu için kaçmaz kaçtığı için korkar.Sekizinci. Đbrahim.Söğütlüdere mıntıkası. . makanizmalar üzerinde. Tabur imamı mevzideki biricik silâhsız adam : ölülerin adamı. durdu boyun büküp el kavuşturup sabah namazına. Herkes yerli yerinde. Gözler karanlıkta. Saat 4. On ikinci Piyade Fırkası. Đçi rahattır. uzakta. Eller yakında. kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru. korkmıyacaktı bu kadar bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp birbirine böyle vurmasalar. Ağzıkara .

sütbeyaz bir Denizli horozu.45.Cennet. çınar dibinde. yenseler de âdâyı. Sarkık. kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor. Çukurova beygiri kuyruğunu karanlığa vuruyordu : dizkapaklarında kan. Saat 4. köylerde bir horoz öttü. ebedî bir istirahattır.. düşman elinde kalan bir başka horoz vardır : baltaibik. . siyah bıyıklı süvari ellerinin tersiyle yüzünü örttü. meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir Cenâbı rabbülâlemîne şühedâyı. siyah bıyıklı süvari. Ve yenilseler de. kantarmasında köpük.. atları. Geride. Đkinci Süvari Fırkası'ndan Dördüncü Bölük. Köyler. Karşı dağlar ardında. Sandıklı civarı. Ve sarkık. beygirinin yanında duruyordu.

Darülmuallimin mezunu Nurettin Eşfak. On beşinci Piyade Fırkası'ndan iki ihtiyat zabiti ve onların genci. fakat onun.. uzunu. Kırk dakka sonra şafak sökecek. Saat beşe on var.. bakın : «Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın. Meselâ. inanmış adam. Tınaztepe'ye karşı Kömürtepe güneyinde. inandıklarının hepsine inanmıyorum. ben. «Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak».» Hayır. Âkif.Düşmanlar herhal onu çoktan kesip çorbasını yapmışlardır. mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak konuşuyor : -Bizim Đstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var. nasıl anlatsam. bilmem ki. gelecek günler için .

«Kim bilir belki yarın. en ön sırada. şahlanıp ölesi geliyordu insanın. kalbi bir şahan gibi göklere salıp ve pırıltılar görüp ve çok uzak çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak bir müthiş ve mukaddes mâcereda. Dağlar aydınlanıyor.. Onu biz. Bir şarkı istiyorum zaferden sonrasına dair.» Saat beşe beş var. Ve bu anda. Gün ağardı ağaracak. Bir yerlerde bir şeyler yanıyor. ön safta..gökten âyet inmedi bize. Kokusu tütmeğe başladı : Anadolu toprağı uyanıyor. kendimiz vaadettik kendimize. Topçu evvel mülâzımı Hasan'ın .

bütün âletleriyle ve vatan uğrunda. . yıldızları ağaran muazzam karanlığa. 98956 tüfek ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden yedi buçukluk şnayderlere. öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki bütün ömrünü ve hâtırasını ve yedi buçukluk bataryasını ağlanacak kadar küçük buluyordu. yani. kalktı ayağa.Yarım saat sonra demek.Saat kaç? .. Kumral başını gökyüzüne çevirdi. on beşlik obüslere kadar.yaşı yirmi birdi. Yüzbaşı sordu : . Şimdi bir hamlede o kadar büyük. . toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle Birinci ve Đkinci ordular baskına hazırdılar.Beş.. Baktı.

düşmanın müstahkem cepheleri düştü. .. Ve başladı topçu ateşiyle ve fecirle birlikte büyük taarruz. Sonra. Bunlar : Karahisar güneyinde 50 ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler..Alaca karanlıkta. Sonra. düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihâta ettik Aslıhanlar civarında 30 Ağustosa kadar. Sonra.. siyah bıyıklı süvari kısa çizmeleriyle atladı atına. bir çınar dibinde. Nurettin Eşfak baktı saatına : .Beş otuz. beygirinin yanında duran sarkık. Sonra. 30 Ağustosta düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu.. Sonra. Sonra.

buraya gönderenler öldürdü seni. Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak'ın ayağı. 31 Ağustos günü ordularımız Đzmir'e doğru yürürken serseri bir kurşunla vurulan Deli Erzurumluydu.» Nurettin dedi ki : «Seni biz değil.» Sonra... Baktı yukarı. Sonra.Esirler arasında General Trikopis : Alaturka sopa yemiş bir temiz ve sırmaları kopuk frenk uşağı. Nurettin dedi ki : «Teselyalı Çoban Mihail. sırtüstü. Kürek kemikleri altında toprağı duydu. baktı karşıya. Ve bu postallar daha bir hayli zaman üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından seyredip güneşli gökyüzünü . yan yana yatan postalları her seferkinden kocamandılar.. Devrildi.. Gözler hayretle yandılar : önünde.

ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler. Sonra. Ve kılıçların. Kaçanı kovalamıyordu yalnız ulaşmak da istiyordu bir yerlere ve sadece kahretmiyor yaratıyordu da. ellerin ve gözlerin pırıltısı ardarda çakan aydınlık bir bütündü. Solda... . Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü ve şu türküyü duydu : «Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim. Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala. nalların. ilerdeydi Ali Onbaşı... sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden ve Deli Erzurumlu ölürken kederinden yüzlerini toprağa döndüler. Kan içindeydi yüzü gözü. Sonra.

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine. ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benziyen toprak.. Güneyden Kuzeye... Ve biz de burda bitirdik destanımızı. sevinçten.»> Sonra. . Doğudan Batıya. bu dâvet bizim. 9 Eylülde Đzmir'e girdik ve Kayserili bir nefer yanan şehrin kızıltısı içinden gelip öfkeden. bir daha açılmasın. ümitten ağlıya ağlıya.Bilekler kan içinde. Sonra. bu cennet bizim.. bu cehennem. dişler kenetli. Kapansın el kapıları. bu hasret bizim. Türk halkıyla beraber seyretti Đzmir rıhtımından Akdeniz'i. yok edin insanın insana kulluğunu.

havada kuş kadar çokturlar. korkak.. 939 Đstanbul Tevkifanesi. onlar ki toprakta karınca. kitabımızda yalnız onların mâcereları vardır. 941 Bursa Hapisanesi. . hakîm ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır. Türk halkı bağışlasın bizi. suda balık.. câhil. cesur. 940 Çankırı Hapisanesi.Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap.

.LODOS Başlangıç Kim bilir kaç milyon ton ağırlığında ummanda çalkalanmakta su. +1 Bir aydır ki hapisane geceleri böyledir : kızgın dişi kediler — apışları ıslak tüyleri diken diken enselerinde diş yerleri — bazan kuş bazan insan sesi çıkarıp .. En yalnız dalganın üzerinde boş bir konserve kutusu.

yasak bana etine dokunmak senin. Mevsim bahara yakın.. Alınmış elimizden doğurtmak imkânımız. yaratmak seninle beraber : sevgilim. Lodos.. Fırtına.. bereketli bir rahimde yenmek ölümü. Mevsim bahara yakın. Hava lodos. En müthiş kudretim yasak bana : yeni bir hayat aşılamak... Nasıl şiddetli nasıl sıcak esiyor..dolaşıyorlar gebe kalana kadar. Biz altı yüz adet kadınsız erkeğiz. . Nasıl şiddetli nasıl sıcak esiyor.

. Bir kadın. Hangi boş koğuşun kapısı açık kalmış.. küt. Boynu çıplak.Bir yerlerde bir cam kırıldı yine — bu gece bu üçüncüsü —. ucunda ince bir telin sallanıyor iki yana.. ve başından uçan miğferi yuvarlanıyor önünde rüzgârın. küüüt. nasıl çarpıyor. örtülüyor altında karların. +2 Tepedelen cephesinde bir ceset. +3 Fabrikanın avlusunda elektrik ışığı. ..

.. Rüzgâr vurdu putrellere.. Ve iki yanda çırpınan muşambalarıyla koşuyorlar gece yarısı denize doğru. +5 Đnce uzun kılçıklardan ibaret kalan kavak ağaçları aydınlıktılar mehtâbolmadığı halde. +4 Ovaya dörtnala yaylılar iniyor : çıngıraklar hamutlarında beygirlerin... Atölyenin saçağından büyük bir buz parçası düştü yere.. Ve kalın ve dallı budaklı kestaneler kımıldanıyor .uzun saçlarıyla etekleri uçarak atölyenin kapısında.

. Gebelik. Dağlarda kar çözülüyor.. bu uğultu.. Buna rağmen havada dişi bir ten kokusu ve yüklü bir yumurtalığın sıcaklığı.— iki yana sallanıyor değil ağır ağır yer değiştiriyorlar âdeta — gidiyordu göz alabildiğine yıldızların ışığında yapraksız ahşap kalabalığı. Mevsim bahara yakın ve doğumun — korkunç güzel ve sıcaktır — günü doldu dolacak. Yürüyor usareler yapraksız dalların ucuna doğru. 23.1941 . Buna rağmen bu lodos.. Gebe..1..

bahçesinde ebruliii hanımeli açan bir ev. Kadının hayali minnacık bir evdi. MĐNNACIK KADIN VE HANIMELLERĐ O mavi gözlü bir devdi. . yapamazdı yapısını. Bir dev gibi seviyordu dev. çalamazdı kapısını bahçesinde ebruliiii hanımeli açan evin.MAVĐ GÖZLÜ DEV. Minnacık bir kadın sevdi. Ve elleri öyle büyük işler için hazırlanmıştı ki devin.

girdi zengin bir cücenin kolunda bahçesinde ebruliiii hanımeli açan eve..O mavi gözlü bir devdi. Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev. Mini minnacıktı kadın. NERDEN GELĐP NEREYE GĐDĐYORUZ? . Rahata acıktı kadın yoruldu devin büyük yolunda. dev gibi sevgilere mezar bile olamaz: bahçesinde ebruliiiii hanımeli açan ev. Ve elveda! deyip mavi gözlü deve. Minnacık bir kadın sevdi.

Kanlı ayak izlerimiz mi önümüzdeki yollarda duran? Bir cehennem çıkmazında mı sona erecek önümüzdeki yollar? 1 Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler. yüreğimizin. günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların. . kolumuzu uzunlaştırdığımızdan beri bir lobut boyu ve taşı yonttuğumuzdan beri yıkan da. çocukların avuçlarında yeşerecekler. bu yaşanası dünyada. Çocuklar ölebilir yarın. ellerimizin. tunçta. toprakta.Başlangıç Doğrultup belimizi kalktığımızdan beri iki ayak üstüne. yıkan da yaratan da biziz bu güzelim. tuvalde. yaratan da biziz. çelikte ve pılastikte. Arkamızda kalan yollarda ayak izlerimiz kanlı. arkamızda kalan yollarda ulu uyumları aklımızın. taşta.

Yok olan şehirlere şiirler yazılmayacak. Kırematoryum. Yüz şehir vardı. Beş şehir vardı. Bir deniz görüyorum ölü balıklarla örtülü bir deniz. ne kuşpalazından. düşerek de değil kuyulara filân. . Yeller eser yerinde. Negatif resimcikler boşluğun karanlığında.hem de ne sıtmadan. 2 Bir şehir vardı. Yeller eser yerinde. çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın. Negatif resimcikler boşluğun karanlığında. Yeller eser yerinde. çocuklar ölebilir yarın. kırematoryum. arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan. yaşanmamış günlerimiz çocukların avuçlarıyla birlikte yok olan. kırematoryum. çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında arkalarında bir avuç kül bile değil.

ne ak yastıkta üzüm karası saçlar. ağaçlar karlı. Adamlar paltolu. Yok olmuş olan dalların üstünden o bulutlardır geçen. ölmek istemiyorum. Odan sıcak. Kuzeye götürmeyin beni. Ölülere ağlanmayacak... Eller kalmayacak. Batıya götürmeyin beni. Negatif resimcikler dalların altındaki yok olmuş olan dalların altındaki. ölmek istemiyorum. ne paltolu adamlar.. ne bulvarlı sokak. Güneye götürmeyin beni. Penceren kalmayacak..şair kalmayacak ki. ne karlı ağaçlar... . ölülere ağlayacak gözler kalmayacak ki. Ak yastıkta üzüm karası saçlar. Ölmek istemiyorum. Pencerende bir sokak bulvarlı.

3 Tahta. kitap da yetmiyor. erkek. toprak. yorgunluk da göz alabildiğine. çoluk çocuk. götürün bir yerlere. O bulutlardır geçen yok olmuş olan dalların üstünden. kadın.Ölmek istemiyorum. hastalık kederi. saman damlarımızla iki milyardan artığız.. Hürriyet hepimize yetmiyor.. kocalmak kederinden . ayrılık kederi. ölmek istemiyorum. teneke. ama keder dilediğin kadar. Ölmek istemiyorum. beton. Hürriyet hepimize yetebilir ve sevda kederi. Bırakmayın beni burda. Doğuya götürmeyin beni. Ekmek hepimize yetmiyor.

gayrısı aşmayabilir eşiğimizi. Kitap hepimize yetebilir. Ormanlarınki kadar uzun olabilir ömrümüz. Yeter ki bırakmayalım, yaşanmamış günlerimiz yok olmasın çocukların avuçlarıyla birlikte, boşluğun karanlığına çıkmasın negatif resimcikler, yeter ki ekmek ve hürriyet yolunda dövüşebilmek için yaşayabilelim.

Çağırı

Tanrı ellerimizdir, Tanrı yüreğimiz, aklımız, her yerde var olan Tanrı, toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve pılastikte ve bestecisi sayılarda ve satırlarda ulu uyumların.

Đnsanlar sizi çağırıyorum : kitaplar, ağaçlar ve balıklar için, buğday tanesi, pirinç tanesi ve güneşli sokaklar için, üzüm karası, saman sarısı saçlar ve çocuklar için.

Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler,

günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların, çocukların avuçlarında yeşerecekler.

22.11.962

NĐKBĐNLĐK

Güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler göre-ceğiz... Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar, ışıklı maviliklere süre-ceğiz... Açtık mıydı hele bir son vitesi, adedi devir. Motorun sesi. Uuuuuuuy! çocuklar kim bilir ne harikûlâdedir

160 kilometre giderken öpüşmesi...

Hani şimdi bize cumaları, pazarları çiçekli bahçeler vardır, yalnız cumaları yalnız pazarları.. Hani şimdi biz bir peri masalı dinler gibi seyrederiz ışıklı caddelerde mağazaları, hani bunlar 77 katlı yekpare camdan mağazalardır. Hani şimdi biz haykırırız Cevap: açılır kara kaplı kitap: zindan.. Kayış kapar kolumuzu kırılan kemik kan. Hani şimdi bizim soframıza haftada bir et gelir. Ve çocuklarımız işten eve sapsarı iskelet gelir..

Hani şimdi biz.. Đnanın: güzel günler göreceğiz çocuklar güneşli günler göre-ceğiz. Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar, ışıklı maviliklere süre-ceğiz.....

1930

NĐYAZALANT SÖMÜRGESĐ

Afrika, Niyazalant sömürgesi. Saat sabahın dördü. Dipçikler kapıları dövdü ve işte fotoğraf : Zenci kardeşlerim bir don bir gömlek ve ayakları çıplak ve pembe avuçlu elleri kıvırcık başlarının üzerinde

dizilmişler duvar diplerinde.

Tıpkı bizim gibi, bizim de dipçikle dövüldü kapılarımız, bizim de ellerimiz havada, ayaklarımız çıplak, ama bizde de bize bağlı duvar diplerinde esir kalıp kalmamak.

1962

O VE AKSAKALLILAR

Yeşil selviler, beyaz mezar taşları ve elyazma kitaplar vardı manzarada. Gün akşama yakındı ve durgundu.

Bir yemiş sofrasının başında bağdaş kurmuş gibi oturmuşlardı etrafına ibret aynasının. Aksakalları bilgin, gözleri genç, elleri yorgundu, ilhamlı, vahim ve dalgındılar. O, birdenbire meclise geldi dedi : «— Đbret aynasından bakıp

çubuklarını yakıp şerh ü izah edenler. Değişmekte olanı görüp içine girip değiştirmektir hüner. Ve sanmayın ki değişen başı boş bir oktur, kanunu ve nizamı yoktur. Ben, bilip bildiririm ki : Rab ve kitap ve saçı rüzgârda uçan «kahraman» değil, (karanlık orman, tuzlanmamış deri, budaklı lobut ve taş baltadan beri) Onlar'dır büyük macerayı yapan. Onlar ki toprakta karınca suda balık havada kuş kadar çokturlar.

Korkak, cesur cahil, hakîm ve çocukturlar. Ve kahreden yaratan ki Onlar'dır, şarkılarımda yalnız Onlar'ın maceraları vardır...»

ONUN DOĞUŞU VE DEMĐRHANE BACASI

Demirhane bacası ki yağmurda ümitsiz ve müntekim dururdu. Ve rüzgâr ki kendini kaldırıp kaldırıp demirhane bacasına vururdu. Ve siyah bir yelken gibi gece rüzgârdayken, sahip değilken ağaçlar dallarına, kuşlar kanatlarına, ve çekerken karanlıktan yıldırımları toprak, insanlar ve âletler bırakıp kaldırımları derin uykulardayken bir zemin katında bir çocuk doğdu. Yıldızlar teker teker deste deste yandılar. Yıldızlar, onun çocuk gözleri gibi aydınlık ferah veren

kerim olandılar... Demirhane bacası ışıyıp gülümsedi, dedi :

« — Zemin katında doğan bil ki o dur. Rehber ve delil ki o dur. Fikri derin, şefkati gani, gazabı yamandır, âletsizlerin oğlu, âletsizlere âlet verecek olandır. O, onların içinde, onların önünde o, matem gecesinde, kavga yerinde, bayram gününde o. Ve o her yanından ana kucağı gibi saracaktır onları. Ona ram olacak dört kadim unsur : âteş ve toprak, rüzgâr ve yağmur. Ve körler hikâyesinin son babını o, tekmil ettirecektir. Yazacaktır insanoğlu öz kitabını bilerek isteyerek.»

Sustu demirhane bacası. Söküyor şafak.

ORKESTRA

Bana bak! Hey! Avanak! Elinden o zırıltıyı bıraksana! Sana, üç telinde üç sıska bülbül öten üç telli saz yaramaz!

Bana bak! Hey! Avanak! Üç telinde üç sıska bülbül öten üç telli saz dağlarla dalgalarla kütleleri ileri atlatamaz!

Üç telli saz yatağını değiştirmek isteyen nehirlerden:köylerden, şehirlerden aldığı hızla, milyonlarla ağzı bir tek ağızla güldüremez! Ağlatamaz! hey! hey! üç telli sazın üç telinde öten üç sıska bülbül öldü acından. Onu attım köşeye! hey! hey! üç telli sazın ağacından deli tiryakilere içi afyon lüleli bir çubuk yaptılar!

Hey! Hey! Dağlarla dalgalarla, dağ gibi dalgalarla dalga gibi dağ-lar-la başladı orkestram! Hey! Hey! Ağır sesli çekiçler sağır örslerin kulağına Hay-kır-dı!. Sabanlar güleşiyor tarlalarla, tarlalarla! Coştu çalgıcı başı, esiyor orkestram dağlarla dalgalarla, dağ gibi dalgalarla, dalga gibi dağ-lar-la.

1921

OTOBĐYOGRAFĐ 1902'de doğdum doğduğum şehre dönmedim bir daha geriye dönmeyi sevmem üç yaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim on dokuzumda Moskova'da komünist Üniversite öğrenciliği kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu ve on dördümden beri şairlik ederim kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir ben ayrılıkların kimi insan ezbere sayar yıldızların adını ben hasretlerin hapislerde de yattım büyük otellerde de açlık çektim açlık gırevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir otuzumda asılmamı istediler kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini verdiler de otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu .

elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum Pırağ'dan Havana'ya Lenin'i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924'de 961'de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır partimden koparmağa yeltendiler beni sökmedi yıkılan putların altında da ezilmedim 951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün 52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile aldattım kadınlarımı konuşmadım arkasından dostlarımın içtim ama akşamcı olmadım hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana başkasının hesabına utandım yalan söyledim yalan söyledim başkasını üzmemek için ama durup dururken de yalan söyledim .

bindim tirene uçağa otomobile çoğunluk binemiyor operaya gittim çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye ama kahve falıma baktırdığım oldu yazılarım otuz kırk dilde basılır Türkiye'mde Türkçemle yasak kansere yakalanmadım daha yakalanmam da şart değil başbakan filân olacağım yok meraklısı da değilim bu işin bir de harbe girmedim sığınaklara da inmedim gece yarıları yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında ama sevdalandım altmışıma yakın sözün kısası yoldaşlar bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da insanca yaşadım diyebilirim ve daha ne kadar yaşarım .

sevdiğine her şeyini verdiğin müddetçe ve verebildiğin kadar gençsin.başımdan neler geçer daha kim bilir. ÖLÇÜ Sevdiğin müddetçe ve sevebildiğin kadar. 11 Eylül 1961 / Doğu Berlin. 1947 .

Yüzünüzde yıldızların aydınlığı başucumda durup el ele verdiniz. Đstanbul limanında kömür yüklerken bir Đngiliz şilebine. hoş gelip sefalar getirdiniz. ben uyurken hücreme pencereden girdiniz. Biliyorum. Ne ince boyunlu ilâç şişesini ne kırmızı kutuyu devirdiniz.. kömür küfesiyle beraber ambarın dibine. Neden öyle yüzüme bir tuhaf bakılıyor? Osman oğlu Hâşim. Buyrun. oturun dostlar hoş gelip sefalar getirdiniz. Şilebin vinci çıkartmıştı nâşınızı ve paydostan önce yıkamıştı kıpkırmızı kanınız ..ÖLÜME DAĐR Buyrun. oturun dostlar. Ne tuhaf şey. hani siz ölmüştünüz kardeşim.

. oturun. Ayakta durmayın. Yüzünüzde yıldızların aydınlığı hoş gelip sefalar getirdiniz.simsiyah başınızı.. merhaba. iki gözüm... hücreme pencereden girdiniz. ben sizi ölmüş zannediyordum. Siz de ölmediniz miydi? Çocuklara sıtmayı ve açlığı bırakıp çok sıcak bir yaz günü yapraksız kabristana gömülmediniz miydi? Demek ölmemişsiniz? Ya siz? Muharrir Ahmet Cemil? Gözümle gördüm tabutunuzun toprağa indiğini. Kim bilir nasıl yanmıştır canınız.. Yayalar-köylü Yakup.

neden şaşıyorsunuz? Hiç duymadınız mıydı kardeşim. oturun dostlar.... buyrun. o ilâç şişesidir rakı şişesi değil.» Hâşim. hoş gelip sefalar getirdiniz. yapyalnız dünyayı unutabilmek için ne kadar çok içerdiniz. Onu bırakın Ahmet Cemil.— «aynı haşmetle vurur şahı fakiri. Başucumda durup el ele verdiniz.. Günde elli kuruşu tutabilmek için..Hem galiba tabut biraz kısaydı boyunuzdan. Bir eski Acem şairi : «Ölüm âdildir» — diyor. Ben sizi ölmüş zannediyordum.. vazgeçmemişsiniz eski huyunuzdan. herhangi bir şahın bir gemi ambarında bir kömür küfesiyle öldüğünü?. .

. Bir eski Acem şairi : «Ölüm âdil. Biliyorum.. dostlar... Boşuna hiddet ediyorsunuz. Bir eski Acem şairi.... bitsin sözüm. ne güzel güldünüz. böyle hışımla nereye gidiyorsunuz? . iki gözüm. Yaşarken bir kerre olsun böyle gülmemişsinizdir. Dostlar beni bırakıp. Yakup.. diyorsunuz.Bir eski Acem şairi : «Ölüm âdildir» — diyor. ölümün âdil olması için hayatın âdil olması lâzım.» Şişeyi bırakın Ahmet Cemil. Fakat bekleyin.

Đçimde ikinci bir insan gibidir seni sevmek saadeti. hapiste ve yaşım kırkı geçmiş iken..... güneşli bir rahatlık ve etin daveti : kıpkızıl çizgilerle bölünmüş sıcak koyu bir karanlık. Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının. Ne güzel şey hatırlamak seni : bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin ve saçlarında vakur yumuşaklığı canımın içi Đstanbul toprağının.. ..PĐRAYE ĐÇĐN YAZILMIŞ : SAAT 21-22 ŞĐĐRLERĐ Ne güzel şey hatırlamak seni : ölüm ve zafer haberleri içinden...

Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine : bir çekmece bir yüzük.. falanca yerde söylediğin söz.. kendisi değil edasındaki dünya.Ne güzel şey hatırlamak seni.. ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.. hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek : filânca gün. yazmak sana dair. Ne güzel şey hatırlamak seni : ölüm ve zafer haberleri içinden. . Ne güzel şey hatırlamak seni... Ve hemen fırlayarak yerimden penceremde demirlere yapışarak hürriyetin sütbeyaz maviliğine sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım. hapiste ve yaşım kırkı geçmiş iken.

sevinçli. 21 Eylül 1945 . Kelimelerin getirdiler seni. kahramandılar. zaman gibi. onlar : kadın ve yoldaş olan. Mahzundular. onlar : ana. Kelimelerin geldiler bana. kafandan.. yüreğinden. madde gibi ebedî. göz gibi çıplak.. etindendiler. acıydılar. el gibi ağır ve yıldızlar gibi pırıl pırıl kelimeler.. kelimelerin insandılar..20 Eylül 1945 Bu geç vakit bu sonbahar gecesinde kelimelerinle doluyum. umutlu.

. senin yorgun ellerinde ağır başın. dünyanın hali gibi halimiz. daha güzel günlere insanları taşır.Oğlumuz hasta. şarkı dinlerim : içinde sen.. babası hapiste. 22 Eylül 1945 Kitap okurum : içinde sen varsın. güler senin altın gözlerinin içi... çalışırım : . Đnsanlar. Oturdum ekmeğimi yerim : karşımda sen oturursun. oğlumuz iyileşir. dünyanın hali gibi halimiz. babası çıkar hapisten.

şu anda. şimdi? Belki dizinde bir kedi yavrusu var. her yerde «hâzırı nâzır»ımsın. Sen ki. — hey gülüm. uzanmış mı. 23 Eylül 1945 O şimdi ne yapıyor şu anda şimdi..karşımda sen.— O şimdi ne yapıyor. sokakta mı. duyamayız sesini birbirimizin : sen benim sekiz yıldır dul karımsın.. konuşamayız seninle.. şimdi? Evde mi. — her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren . Belki de yürüyordur.. adımını atmak üzredir. kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi!. şimdi. çalışıyor mu. beyaz. ayakta mı? Kolunu kaldırmış olabilir. okşuyor.

. En güzel çocuk : henüz büyümedi.. insanların çoğunun neden böyle bedbaht olduğunu mu? O şimdi ne düşünüyor. şu anda. canımın içi ayaklar!... 24 Eylül 1945 En güzel deniz : henüz gidilmemiş olanıdır. şimdi. şimdi?. Ve sana söylemek istediğim en güzel söz : henüz söylememiş olduğum sözdür. En güzel günlerimiz : henüz yaşamadıklarımız..sevgili.— Ve ne düşünüyor beni mi? Yoksa ne bileyim fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi? Yahut. ..

Bu sefer hapislik uzun sürdü biraz : 8 yıl.. Meydan yerinde kampana vurdu. Yaşamak : ümitli bir iştir. 26 Eylül 1945 Bizi esir ettiler. .25 Eylül 1945 Saat 21. bizi hapse attılar : beni duvarların içinde. sevgilim. yaşamak : seni sevmek gibi ciddî bir iştir.. seni duvarların dışında... Ufak iş bizimkisi. nerdeyse koğuşların kapıları kapanır.

Fakat artık ümit yetmiyor bana. çalışkan.. 1 Ekim 1945 Dağın üstünde : . bilmeyerek hapisaneyi insanın kendi içinde taşıması.. Đnsanların birçoğu bu hale düşürülmüş.Asıl en kötüsü : bilerek. namuslu. ben artık şarkı dinlemek değil şarkı söylemek istiyorum.... 30 Eylül 1945 Seni düşünmek güzel şey ümitli şey dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey.. iyi insanlar ve seni sevdiğim kadar sevilmeye lâyık.

aynı kiraz dalı bir kere bile sallanmaz aynı rüzgârla.. Birazdan açar kırmızı kırmızı : gecesefaları birazdan açar kırmızı kırmızı. Ağaçta kuşlar cıvıldaşır : kanatlar uçmak ister. yani yarı yarıya dünyasız geçti bugün de. Kapı kapalı : zorlayıp açmak ister. 2 Ekim 1945 Rüzgâr akar gider. Biliyorum henüz bitmedi .. Bugün de : sensiz. Ben seni isterim : senin gibi güzel. dost ve sevgili olsun hayat. Taşır havamızda sessiz..akşam güneşiyle yüklü olan bir bulut var dağın üstünde.. cesur kanatlar vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımızı.

yorgunluğu ölesiye ve birbirimizden ayrı düşmeyi. Bitecek fakat.sefaletin ziyafeti. öğrettiler : aç kalmayı.. üşümeyi.. öğretebiliriz : dövüşmeyi insanlarımız için ve her gün biraz daha candan biraz daha iyi sevmeyi.... . Đkimiz de biliyoruz. 5 Ekim 1945 Đkimiz de biliyoruz.. Henüz öldürmek zorunda bırakılmadık ve öldürülmek işi geçmedi başımızdan. sevgilim. sevgilim.

6 Ekim 1945 Bulutlar geçiyor : haberlerle yüklü. duruyor olduğu gibi tank paletlerinin izleri. Altı yıldır sürülmedi bu tarla. 7 Ekim 1945 Đnsan çığlıkları geçti geceleyin açık denizleri rüzgâr-larla.. Benim bağırasım gelir : — «P î r â y e .» — diye. Dolaşmak tehlikeli hâlâ geceleyin açık denizleri.... Yürek kirpiklerin ucunda uzayıp giden toprak uğurlanır.. P î r â y e !.. Buruşuyor hâlâ gelmeyen mektup avucumda. ağır. . Tank paletlerinin izleri kapanır bu kış karla.

.. yine yalan söylüyor antenler : alın teri tacirleri kapatabilsin diye defteri yüzde yüz kârla. Bir bakıyorsun ki ana avrat söver gibi. aksi.. azgın bir hayvanı döver gibi bugün çalışıyorum.Ah. Ve beni çileden çıkartıyor büsbütün kendime karşı duyduğum nefret ve merhamet. sonra bir de bakıyorsun ki ağzımda sönük bir cıgara gibi tembel bir türkü sabahtan akşama kadar sırtüstü yatıyorum ertesi gün. nâlet.. Fakat Ezrailin sofrasından dönenler döndüler verilmiş kararlarla. 8 Ekim 1945 Çekilmez bir adam oldum yine : uykusuz. gözümün nuru. gözümün nuru. Çekilmez bir adam oldum yine : .

kocaman.. nâlet. Gecenin içinde bir yerlerde aydınlık bir haber gibi saat çalıyor. Sebep yok. aksi. Bu yaptığım iş ayıp rezalet. Bir şeyler soruyormuşun.uykusuz. 9 Ekim 1945 Dün gece rüyama girdin : dizimin dibinde oturuyormuşun. . Fakat elimde değil seni kıskanıyorum beni affet.. Havada fısıltısı başsızlığın ve sonsuzluğun. kanaryamın : «Memo»mun türküsü. Başını kaldırdın. olması da imkânsız. Kırmızı kafesinde. Yine her seferki gibi haksızım. sesini duymuyorum ama. sarı gözlerini bana çevirdin. Islak dudakların kapanıp açılıyor.

. durup dinlenmeden değişen ebedî madde gibi gözlerin : sırrını her gün bir parça veren fakat hiçbir zaman büsbütün teslim olmayacak olan.. Kahrederek uyandım. Senin ıslak dudakların hep öyle açılıp kapanıyor sesini duymuyorum ama. Yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum... ekinlerin içinde kayboluyorum. Kitabın üstünde uyuyakalmışım meğer.. Düşünüyorum : yoksa senin miydi bütün o sesler? 10 Ekim 1945 Gözlerine bakarken güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma. bir buğday tarlasında. ..sürülmüş bir tarlada toprağı itip yükselen tohumların çıtırdısı ve bir kalabalığın haklı ve muzaffer uğultusu geliyor kulağıma.

devam ediyor hayat. gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi. Đçimiz rahat. Devam ediyor bahtiyarlığa doğru gidişin. çalıştık gücümüzün yettiği kadar seni bahtiyar kılalım diye.. gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk.» 27 Ekim 1945 . son defa dönüp baktığımızda şehre.18 Ekim 1945 Kale kapısından çıkarken ölümle buluşmak üzre. sevgilim. şu sözleri söyleyebileceğiz : «— Pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü. işte geldik gidiyoruz şen olasın Halep şehri..

.. Bir elmanın yarısı biz yarısı insanlarımız. denizlerde uğultular ve işte dolgun bulutları ve akıllı toprağıyla sonbahar. Ama biz hâlâ güneşin altında el ele yalnayak koşan hayran gözlü çocuklarız.. 28 Ekim 1945 Itır saksısında artan koku. Bir elmanın yarısı sen yarısı ben ikimiz.... Sevgilim. Bana öyle gelir ki belki bin yıllık bir ömrün macerası geçti başımızdan. yaş kemâlini buldu. .Bir elmanın yarısı biz yarısı bu koskoca dünya.

.5 Kasım 1945 Çiçekli badem ağaçlarını unut. Değmez. Sevgilim.. bu bahiste geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı. mevsim sonbahar. ağır kızıltılar. 8 Kasım 1945 Uzaktaki şehrimin damları üzerinden ve Marmara denizinin dibinden geçip sonbahar topraklarını aşarak olgun ve ıslak . Islak saçlarını güneşte kurut : olgun meyvelerin baygınlığıyla pırıldasın nemli. sevgilim...

Bu. 12 Kasım 1945 Damardan boşanan kan gibi ılık ve uğultulu son lodoslar esmeye başladı. Ovada kavaklar soyunuyor. Uludağda. Havayı dinliyorum : nabız yavaşladı.geldi sesin. Ve biz yine bir kış daha geçireceğiz : büyük öfkemizin içinde ve mukaddes ümidimizin ateşinde ısınarak. nerdeyse girecek gebe-uykularına toprak. üç dakikalık bir zamandı. . sonbahar bitti bitecek.. zirvede kar ve Kirezli-yaylada şahane ve şipşirin yatmış uykudadır kırmızı kestane yapraklarının üstünde ayılar. Đpekböceği tohumları kışlaklarına gitti gidecek.... Sonra. telefon simsiyah kapandı.

.13 Kasım 1945 Tarif kabul etmez.. — Đstanbulun sefaleti. hangi hapiste yatsam sırtımda. Şu kadarcık kız çocuklarını. senin mekânın olan ve nereye sürülsem. sevgilim... ... — diyorlar. sinema localarında. .. . senin hayalin gibi gözlerimde taşıdığım şehir. torbamın içinde götürdüğüm ve evlât acısı gibi yüreğimde. — diz boyu.. çalışkan. verem illeti.. — diyorlar. — diyorlar... Kara haberler geliyor uzaktaki şehrimden : namuslu. — kırıp geçirdi açlık... — diyorlar. milleti... fakir insanların şehri — sahici Đstanbulum.. — yangın yerlerinde.

Ve zeytin devşirilmekte. geniş alnını. 1945 yılı Aralık ayının dördü Đlk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan. Bense hasretinle dolu ve büyük yolculukların sabırsızlığıyla yüklü yatıyorum demirli bir şilep gibi Bursada.. böyle bir günde yılgın ve kederli değil. öpülesi çizgilerle kırışık beyaz.20 Kasım 1945 Saksılarda hâlâ tek tük karanfil bulunursa da ovada güz nadasları yapıldı çoktan.. giyin. benze bahar ağaçlarına. kuşan. bir yandan bahar fidelerine yer açılıyor. kaldır. . Hapisten mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına. Bir yandan kışa girilmekte. tohum saçılıyor...

.. ferah ve ümitli bir âlem kuracağız Pirâyem... . esirler parçalamakta pırangaları. 5 Aralık 1945 Delindi sintine. Ve senin alnın gibi hür. 6 Aralık 1945 Onlar ümidin düşmanıdır. böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı Nâzım Hikmetin kadını. tekneyi kayaların üstüne atacak. meyve çağında ağacın.ne münasebet. Yıldız-poyrazdır esen. Bu dünya. taş çatlasa batacak. bu korsan gemisi batacaktır. sevgilim. akar suyun.

elbet. bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler. dökülen et —. Ve elbette ki. fakir-köylü Hatçe kadına. sevgilim.serpilip gelişen hayatın düşmanı. bana düşman. dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya. düşünen insana düşman. ırgat Süleymana düşman. . dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla bu güzelim memlekette hürriyet... sevgilim. vatan ki bu insanların evidir. sana düşman. Karabük fabrikasında tesviyeci Hasana düşman.. 7 Aralık 1945 Bursada havlucu Recebe. Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına : — çürüyen diş.. onlar vatana düşman.

Havada serin havada is kokusu gibi bir şey : havada kar kokusu var. Tamam. Şimdi dışarda olmak.. Ve dağlar dumana batık kurşunî. sırılsıklam... dörtnala sürmek dağlara doğru atı... Öküzlerin ayakları yaş toprağa gömülüyor yumuşacık.12 Aralık 1945 Ağaçlar ovada son bir gayretle pırıldamakta : pul pul altın bakır tunç ve tahta. «— Ata binmesini de bilmezsin.. Yaban kazları hızla gelip geçti demin herhal Đznik gölüne gidiyorlar. sonbahar belki bugün bitti artık. yeni bir huy edindim hapiste : seni sevdiğim kadar değilse de .diyeceksin ama şakayı bırak ve kıskanma.» —.

hemen hemen ona yakın seviyorum tabiatı.... fena bastırdı kış.. Bembeyaz dallardan dağılan kargalarla başladı sabah. Ve karın altında mağrur hamarat sürüp gidiyor hayat.. 13 Aralık 1945 Gece kar birdenbire bastırmış. 14 Aralık 1945 Hay aksi lânet. Sevgilim. Göz alabildiğine Bursa ovasında kış : başsızlık ve sonsuzluk geliyor akla. Ve ikiniz de uzaktasınız. . değişti mevsim çekişen gelişmelerden sonra bir sıçramakla....

Gece erkenden yatağa gir. uçsuz bucaksız ve yaratılmadı.. memleketimizde ve şehrimizde bu işte de çoğunluk bizde. . Evde de satılacak bir şey kalmamıştır. ressamı illetî-ûlâ filân değil. RUBAĐLER BĐRĐNCĐ BÖLÜM 1 Bir gerçek âlemdi gördüğün ey Celâleddin. yarı tok üşümek : dünyada. heyûlâ filân değil. Yarı aç..Sen ve namuslu Đstanbulum ne haldesiniz kim bilir? Kömürün var mı? Odun alabildin mi? Camların kıyısına gazete kâadı yapıştır.

ne ondan ayrı bir sırrın kemâlidir. 4 Muşambanın üstüne resmini bir kerecik çizdim ama . kayboldu hayâl ve lâkin çok şükür sevgilim duruyor yerli yerinde.. düştü parçalandı ayna...» filân diye başlayan değil. Ve aslından en uzak ve aslına en yakın hayâl bana ışığı vuran yârimin cemâlidir... o dışımdaki âlemin bende akseden hayâlidir.» — dedi bana günün birinde. ben varım..Ve senin kızgın etinden kalan rubailerin en muhteşemi : «Suret hemi zıllest.. 3 Sevgilimin hayâli dile geldi aynanın üzerinde : «— O yok. ruhum onun. Vurdum. 2 Ruhum ne ondan önce vardı..

saçlarımdan uçan bahardır...» — dedi. bu mehtaplı gece . «Bu ıtır senin icâdın değil..» — dedi. fakat ne tuhaf şey hayâlin onda daha çok kalacak benden uzun ömürlüdür muşamba.. 6 Öptü beni : «— Bunlar. bu yasemin kokusu. kocaman gözlerin gerçekten var ve âsi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki dokunamıyorum bile.. 7 Bu bahçe.» — dedi. yıldızlar vardır. şehrimde gerçekten varsın etinle kemiğinle ve balından mahrum edildiğim kırmızı ağzın. ister gözlerimde : «körler onları görmese de. 5 Sarılıp yatmak mümkün değil bende senden kalan hayâle. Halbuki sen orda. «Đster gökyüzünde seyret..günde bin kere resmin çıktı bende tepemden tırnağıma. bu nemli toprak. kâinat gibi gerçek dudaklardır.

..» — diyecek bize bir gün tabiat anamız.. konuşmayan.. 8 «— Paydos.. 10 . ve merhaba kâinat.. güzelim dünya elvedâ.. 9 Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha. düşünmeyen hayat. ben geldikten sonra da bana bağlı olmadan vardı ve bende bu aslın sureti çıktı sadece. ağlamak bitti çocuğum.. çünkü o ben gelmeden. — «gülmek.pırıldamakta devâmedecek ben basıp gidince de.» Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak : görmeyen...

sevgilim.. otomobil. 1 Düşünüyorum. sevgilim. ergo sum»1 değil bu haşmetli ailede varız da düşünebilmekteyiz. .. Ve ey güneş gözlü sevgilim. gözlerin toprak olacak yarın.Balla dolu petek yani gözlerin güneşle dolu. demek ki varım. bal başka petekleri doldurmakta devâmedecek.... 11 Ne nurdan ne çamurdan. veba mikrobu ve yıldız hep hısım akrabayız. kedisi ve kedinin boynundaki boncuk yuğrumlarındaki farkla hepsi aynı hamurdan. Gözlerin... «Cotigo.. 12 Lahana.

» 2 .. Baktı ona gül bahçesinin yanından geçen uzun burunlu. düşünebilen adam. tasın toprakla dolmadan.13 Aramızda sadece bir derece farkı var. işte böyle kanaryam. düşünemeyen kuşsun.» — dedi Hayyam..» — dedi. sen kanatları olan. ĐKĐNCĐ BÖLÜM 1 «— Şarapla doldur tasını. ekmek almaya bile yetmiyor param.. «şaraba değil.. ben elleri olan. yırtık pabuçlu adam : «— Ben. bu nimetleri yıldızlarından çok olan dünyada açım.

Ölümü. Perdesiz. seher vaktidir ey delikanlı uyan... zemin katında. simsiyah bir evde. ayın altında. 4 Geçmiş günün hasretini çekmem — yalnız bir yaz gecesi bir yana — ve gözümün son mavi pırıltısı bile gelecek günün müjdesini verecek sana.... gecikmeyi affetmeyen fabrikanın canavar düdüğüydü uğuldayan..... vakti ganimet bil uyanılmaz uykulara varmadan : yâkut şarabı billûr kadehe doldur. buz gibi odasında uyandı delikanlı. 5 . Bu tatlı keder doğduk doğalı nasibolmadı bize : bir kenar mahallede. 3 Ömür gelip geçiyor.. ömrün kısalığını tatlı bir kederle düşünerek şarap içmek lâle bahçesinde.

gonga tam şafak vakti vurulacak. ya düşman. 6 Ben. spiker. hasret ve ümitten ibâret ben. tepeden tırnağa iman.. bir insan.Ben. sesim bir tohum gibi ağır ve çıplak : — Kalbimin saat ayarını veriyorum. ben. tepeden tırnağa kavga. Ya hiç yokmuşsun gibi unutulursun . Türk şairi komünist Nâzım Hikmet ben. konuştum. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM 1 Đnsan ya hayrandır sana..

2 Çürüksüz ve cam gibi berrak bir kış günü sımsıkı etini dişlemek sıhhatli. tortusu dibe çöken bir su gibi duruldu.. karlı bir çam ormanında nefes almanın bahtiyarlığına benzer seni sevmek. berraklaştı ortalık. 3 Kim bilir belki bu kadar sevmezdik birbirimizi uzaktan seyredemeseydik ruhunu birbirimizin. 4 Gün iyiden iyiye ışıdı artık... beyaz bir elmanın. Kim bilir felek ayırmasaydı bizi birbirimizden belki bu kadar yakın olmazdık birbirimize.. sanki seninle yüz yüze geldim birdenbire : ...ya bir dakka bile çıkmazsın akıldan. Sevgilim. Ey benim sevgilim.

Đnsanoğlunun ömrü belki lüzumundan fazla kısa belki lüzumundan fazla uzun.. .aydınlık. alabildiğine aydınlık.... ŞABAN OĞLU SELĐM ĐLE KĐTABI I ĐSTANBUL'DA... BALIKPAZARI'NDA. yanarak parmakları şerrârelerden insan yüreklerine dokundu bu elleri yirmi beş senedir yani bir rubu asır hapisane kaleminde mukayyit kulunuzun. BĐR MEYHANEDE BĐR HAPĐSANE MUKAYYĐDĐ «— Yanarak.

.Bir tek daha içelim. "havâda yaprağa döndürdü rûzigâaar beni.. Meyhanenin camlarına yağmur yağıyor.... şafakla şafakla beraber.. Bir tek daha içelim... ağlamaktan yine zehroldu şarabım bu gece. Bu hâyı huy bu hâyı huy neden? Ve insanlar neden dolayı şu tabakta yatan uskumru gibi mahzun? Kıyamet günü bir suali var Ezraile hapisane kaleminde mukayyit kulunuzun. "Ağlamaktan..... «— Ruhum.. Zifiri karanlık Balıkpazarı.."» Kalktı Bebek tramvayı Eminönü'nden." Muallim Naci merhum.. .. Hiç adam asılırken gördünüz mü? Yarın bir tane asacağız.

.Abdülhamid atardı Tıbbiye talebesini Sarayburnu'ndan.... bunu Sultanahmet'te....» II ŞABAN OĞLU SELĐM Beykoz'un cam fabrikası .. Eskiden köprü başında asarlardı... Đstanbul şehrinin yoktur menendi... Bir tek daha içelim. "Âdemin âdemin canlar katar âbuhavâsı cânına.. Yağmur dinmezse ıslanacak.." demiş. Akıntı götürmüş çuvalları bulamadılar. Çok adam çok adam asıldı Hürriyette. demiş şair Nedim Efendi.

severdi lamba şişelerini. III KUZGUNCUK .moderen fabrikadır. Onun elinden çıkan cama gözlerin kapalı ayna dökebilirsin.. biraz çarpıksa da su bardakları.. sevdiklerini hilesiz sevdi Selim. Severdi pencere camlarını. Đnandıklarına katıksız inandı. likör kadehlerine düşmandı. Selim daima büyük bir sırrı çözmek bir şeyler anlamak ister gibi bakar adama.. Pencere camlarını biraz dalgalı çıkarır. Ustabaşı değildi Selim büyük ustaların hünerini almıştı ama. karafakileri sever.. kesme likör kadehleri harikadır.

. Yalıda bir tavus kuşu bir de Mebrure Hanım vardı. Mebrure Hanım .. Güneşte tavana suların ışıltısı vurur. Fakat Kuzguncuk şirin yerdir ve gayet nefis yapar gül reçelini pansiyoncu Madam ve kızı Raşel.Beykoz'da oturmalı Beykoz'da çalışan adam. karanlık şilepler geçerdi geceleri insanı olduğu yerde eli böğründe bırakarak.... Selim'in odası havadardı. Denize nazırdı pencereleri. Đskemle.. Kırmızı yazmalar kururdu yandaki boş arsada. karyola. Sağda Cevdet Paşa yalısı. konsol. Aynada bir kartpostal : bir manzara Nis şehrinden...

. Fakat Kuzguncuk şirin yerdir Ve kırmızı yazmalar kuruyan boş arsadan dünyayı zapta gidecek olan pulsuz balıklar gibi çıplak çocukların her akşam dinlerdi çığlıklarını Selim.. kanber tayı olmalı Şah Đsmail'in .. Uyanır bir beyaz güle başlar.tafta entariler giyerdi. IV KĐTAP «Kitap rüzgâr olmalı.. Beykoz'da oturmalı Beykoz'da çalışan adam. Çok ihtiyardı ve mavi gözleri kördü. Tentene işlerdi Mebrure Hanım. kitap.. perdeyi kaldırmalıdır.. Merhum Cevdet Paşa yalısında Mebrure Hanımı unutmuşlardı. uyurken dağıtırdı gülünü.

. V SON VAPUR Kalktı son vapur iskeleden.... Devler kale kapısında devler yedi başlı ve simsiyah dururlar. Bir duvar yıkılacak bir bahçeye ineceksin.. «64» numara. Büyücek bir el kadar kırk yapraklı bir kitap. .. pul pul karışıp yıldızlara boş ve yorgun akıyor suyun üstünde.seni sırtına alıp devlerin üstüne saldırmalıdır.» Böyle bir kitap buldu Selim : Kara kara yazılar beyaz kâat üstünde. Onları mutlaka yeneceksin...

Sen ki topraksın seni sevmeyi bilmeli. sendedir.. Demirimiz ve kömürümüz sendedir..Gece seslerle dolu.... karanlık gözleri ve kırmızı saçları vardı Raşel'in.. ateş gibi elin. Sendedir rüzgârların gibi geçen ömrümüz. «— Selim. Aynada : Raşel'in kolu Selim'in eli ve son vapurun yolu. .» Eli beyazdı... VI YĐRMĐ BĐRĐNCĐ YAPRAK «Toprağın ismiyle başlarız söze. Sendedir ekinimizin tohumu ve yapılarımızın temeli.

. Ve Selim..» Bu. . şu kadar...Sen ki topraksın. Sen su damlalarında halkeyledin bizi. Hürriyetin ilk şarkısı anlamaktır. ve Şaban oğlu Selim şarkı söylüyor.. Selim kapattı kitabı. Biz seni değiştirip değiştirmedeyiz kendi kendimizi. Çocukları var : şu kadar. yirmi birinci yapraktır.. Laz fırıncı dükkânını kapatmış. VII RAŞEL'ĐN RÜYASI «— Hasan Ustayı çıkarmışlar işinden.. durup dinlenmeden değişirsin. ve Doktor Moiz dün vurdu kendini..

.. Selim. bizimdir.. Selim..» Bu kırkıncı yapraktır. .Seni dinledim dinleyeli.» VIII KIRKINCI YAPRAK «Gelirken dünyaya kanla.. çağırdılar yedi kat yerin altından mezarlarını kazacak olanları. Ne çok insan öldürüyorlar. rap.. tırnaklarında kan omuzlarında altın çuvalları rap. korkulu rüyalar görüyorum : Şişman adamlar. Selim kapattı kitabı.. ne çok insan öldürüyorlar.» «— Korkma günler bizimdir... yürüyorlar.. kolları alabildiğine uzun. Raşel'im. ateşle. Anladığını anlatmayan alçaktır.

IX ĐSTANBUL'DA.. Mirim. Mevcut : 727.Ve Selim. Bu meyanda : gümrük ihtilâsı. onu da kaydedelim : 1328... 1328 doğumlu Şaban oğlu. ben yazarken . ve Şaban oğlu Selim. Bugün de geçirdik vakti keraheti.. Bir misafir daha var. Kadınlar hariç. HAPĐSANEDE HAPĐSANE MUKAYYĐDĐ «— Bugün bir hayli yolcu aldık.. eroin şebekesi ve Topkapı cinayeti geldiler..

. "Âdemin âdemin canlar katar âbuhavâsı cânına.. Mirim. Ayaklarının üstüne basamıyor ve sol gözü kan içinde... demiş şair Nedim Efendi.. bu hâyı huy neden bu beldede? Ey Fuzuli nerdesin? Nerdesin Galip Dede? Ey Nedim. Esbabını bilirim.... 1328 1328 doğumlu Şaban oğlu Şaban oğlu Selim. Đstanbul şehrinin yoktur menendi.. ....» ...sen pencereden bir nazar et : böyle akşam ışığında durur durur taştan değil renkli camlardan yapılmış gibi Sultanahmet.. bu hâyı huy.." demiş.

. Sen benim hangisinden olduğumu anlamak istiyorsan cebime sok kafanı: orda aydınlığı okuyan kara ekmek sana doğruyu söyler... elbette gördü iki ayaklıların ikiye ayrıldığını. Şairim .ŞAĐR Şairim şimşek şekillerini şiirlerimin caddelerde ıslık çalarak kazırım duvarlara. 100 metreden çiftleşen iki sineği seçebilen iki gözüm.

en sevdiğim gazel Anti Düringidir Engelsin. Fulbolda eski kurdum. Şairim bir yıl yağan yağmur kadar şiir yazdım. Futbolda eski kurdum.şiirden anlarım. Bana mahsustur bu vuruş futbol potinlerim . Fakat asıl şaheserime başlamak için Hafızı Kapital olmayı bekliyorum.. Santırdan alınca pası çakarım Hooooooooooooooooooooooooop! 5 numro top açık ağzından girer golkipin karnına. Fenerbahçenin forvetleri mahallede kaydırak oynıyan birer piç kurusuyken ben en ağır hafbekleri yere vururdum..

. Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını! Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere! . şairiz dedik ya be arkadaş..kurşunkalemimden öğrendi bu zanaatı! O kurşunkalemim ki 9 deliğinizden vücudunuza her tıktığı mısra işkembenizde taş. 1923 SALKIMSÖĞÜT Akıyordu su gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.. Şairiz be.

baktı yalnız dolu gözlerle uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına! Ah ne yazık! Ne yazık ki ona dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak.. beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak! Nal sesleri sönüyor perde perde.. .Birden bire kuş gibi vurulmuş gibi kanadından yaralı bir atlı yuvarlandı atından! Bağırmadı.. Atları rüzgâr. atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde! Atlılar atlılar kızıl atlılar.. gidenleri geri çağırmadı. atları rüzgâr kanatlılar! Atları rüzgâr kanat.

Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat! Akar suyun sesi dindi. Kara suyun aynasında el bağlama! el bağlama! ağlama! 1928 SAMAN SARISI . sarktı salkımsöğütler sarı saçlarının üzerine! Ağlama salkımsöğüt..Atları.. Siyah örtüler indi mavi gözlerine.. ağlama. Gölgeler gölgelendi renkler silindi.. At.

Vera Tulyakova'ya derin saygılarımla I Seher vakti habersizce girdi gara ekspres kar içindeydi ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım peronda benden başka da kimseler yoktu durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri perdesi aralıktı genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada saçları saman sarısı kirpikleri mavi kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı üst ranzada uyuyanı göremedim habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini baktım arkasından üst ranzada ben uyuyorum Varşova'da Biristol Oteli'nde yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu oysa karyolam tahtaydı dardı genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada saçları saman sarısı kirpikleri mavi .

ak boynu uzundu yuvarlaktı yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu oysa karyolası tahtaydı dardı vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu oysa karyolalar tahtaydı dardı iniyorum merdivenleri dördüncü kattan asansör bozulmuş yine aynaların içinde iniyorum merdivenleri belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde kederli bir gül açıldı ağır ağır Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden şair Nikolas Gilyen Havana'ya döndü çoktan yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti yudum yudum şehirlerimizin hasretini iki şey var ancak ölümle unutulur anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına .

çıktılar önüme ansızın oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı bir mangaydılar kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri kolları kollarında gamalı haç işaretleri elleri ellerinde otomatikleri vardı omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu hattâ yakaları boyunları vardı ama başları yoktu ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler yürüdük korktukları hem de hayvanca korktukları belli gözlerinden belli diyemem başları yok ki gözleri olsun korktukları hem de hayvanca korktukları belli belli çizmelerinden korku belli mi olur çizmelerden oluyordu onlarınki korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara her sese her kıvıltıya ateş ediyorlar hattâ Şopen Sokağı'nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor ve kurşun seslerini benden başka duyan yok .

ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından sicim ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin içinde sıcak bir fırancala gibi vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına Belveder yolunda düşündüm Lehlileri kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca Belveder yolunda düşündüm Lehlileri bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı girdim büyük salona genç bir kadınla saçları saman sarısı kirpikleri mavi ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler bebekevlerindeki gibi ve sen bundan dolayı bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada ak boynun uzundu yuvarlaktı .

yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu ve işte Kırakof şehrinde Kapris Barı vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında onu oraya sen koydun bir taş kuyunun dibindeki suydu bakıyorum eğilip bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz sesleniyorum seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin cıgaranın ucunda senin ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi aklından geçenlerdeydi ayrılık benden gizlediklerinde gizlemediklerinde ayrılık rahatlığındaydı senin senin güvenindeydi bana büyük korkundaydı ayrılık birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin .

ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi diyemem tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi vardı vakıt hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize yürüdük yıldızlara değen Ortaçağ duvarlarının karanlığında vakıt hızla akıyordu geriye doğru ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu ardımızdan koşuyordu önümüze Yegelon Üniversitesi'nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dolaşıyor bozmağa çalışıyor Kopernik'in Araplardan kalma usturlabını ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında rok end rol oynuyor Katolik öğrencilerle vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz vuruyor bulutlara kızıltısı Nova Huta'nın orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borozan gece yarısını çaldı Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi şehre yaklaşan düşmanı verdi haber ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın borazan iç rahatlığıyla öldü .

ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülmenin acısını düşündüm vakıt hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir vapur iskelesi gibi arkada kaldı seher vaktı habersizce girdi gara ekspres yağmurlar içindeydi Pırağ bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı kapağını açtım içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında saçları saman sarısı kirpikleri mavi yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık yağmurlar içindeydi Pırağ sen yoksun uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada üst ranza bomboş sen yoksun yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse yitirilmiş akşamlar gibi Vıltava suyu akıyor köprülerin altından sokaklar bomboş .

bütün pencerelerde perdeler inik tıramvaylar bomboş geçiyor biletçileri vatmanları bile yok kahveler bomboş lokantalar barlar da öyle vitrinler bomboş ne kumaş ne kıristal ne et ne şarap ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu ne bir karanfil şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yalnızlıkta on kat artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için Lejyonerler Köprüsü'nden martılara ekmek atıyor gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp her lokmayı vakıtları yakalamak istiyorum parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu saçları saman sarısı kirpikleri mavi elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı üst ranzada uyuyanı göremedim ben değilim bir uyuyan varsa orda belki de üst ranza boş .

Moskova'ydı üst ranzadaki belki duman basmış Leh toprağını Birest'i de basmış iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden geçiyorlar Berlin'den beri kompartımanda bir başımayım karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim garson kız tanıdı beni iki piyesimi seyretmiş Moskova'da garda genç bir kadın beni karşıladı beli karınca belinden ince saçları saman sarısı kirpikleri mavi tuttum elinden yürüdük yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata o yıl erken gelmişti bahar o günler Çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı'nda yitirdim ansızın seni oysa ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda elinin sıcaklığını senin sonra elinin yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda sonra elini ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan ama yine de ansızın yitirdim seni asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun .

bulvarlar karlı seninkiler yok ayak izleri arasında botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde tanırım milisyonerlere sordum görmediniz mi eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz elleri gümüş şamdanlarda mumlardır milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor görmedik Đstanbul'da Sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında üç mavna gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan romorkörün kaptanına seslenemedim çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan görmedik girdim giriyorum Moskova'nın bütün sokaklarında bütün kuyruklara ve yalnız kadınlara soruyorum yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var ama onlardan .

bana ne güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz görmediniz mi saçları saman sarısı kirpikleri mavi kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman Pırağ'da aldı görmedik vakıtlarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm kopuyor ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem koşuyor önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telâştır alıyor beni tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum Bolşoy'a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin Kalamış'ta Balıkçının Meyhanesine girdim ve Sait Faik'le tatlı tatlı konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri sancılar içindeydi ve dünya güzeldi lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum görmedik çaldı geceyarısını Stırasnoy Manastırı'nın saat kulesi oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda .

oralarda on dokuz yaşıma rastladım birbirimizi birde tanıdık oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir ve Stırasnoy Alanı'na şimdi Puşkin Alanı kar yağmaya başladı üşüyorum hele ellerim ayaklarım oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri çıplak ağzında ham bir elmanın tadı dünya on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden onun başına gelecekleri bir ben biliyorum çünkü inandım onun bütün inandıklarına sevdim seveceği bütün kadınları yazdım yazacağı bütün şiirleri yattım yatacağı bütün hapislerde geçtim geçeceği bütün şehirlerden hastalandım bütün hastalıklarıyla bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri bütün yitireceklerini yitirdim .

saçları saman sarısı kirpikleri mavi kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman görmedim II On dokuz yaşım Beyazıt Meydanı'ndan geçiyor çıkıyor Kızıl Meydan'a Konkord'a iniyor Abidin'e rastlıyorum da meydanlardan konuşuyoruz evveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü Titof da dolaşıp dönecek hem de on yedi buçuk kere dolanacak ama daha bundan haberim yok meydanlarla yapılardan konuşuyoruz Abidin'le tavan arasındaki otel odamda Sen ırmağı da akıyor Notr Dam'ın iki yanından ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum Sen ırmağını rıhtımında yıldızların bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda Paris damlarının bacalarına karışmış yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz Abidin'le meydanda fırdönen Celâlettin'den konuşuyoruz .

Abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor ben renkleri yemiş gibi yerim ve Matis bir manavdır kosmos yemişleri satar bizim Abidin de öyle Avni de Levni de mikroskobun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler ve şairleri ressamları çalgıcıları onların hamlenin resmini yapıyor Abidin yüz elliye altmışın meydanlığında suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem öyle görüp öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan vakıtları tuvalinde Abidin'in Sen ırmağı da bir ay dilimi gibi genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç kere bulacağım işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir parçasını Sen ırmağına Sen Mişel Köprüsü'nden ömrümün bir parçası Mösyö Düpon'un oltasına takılacak bir sabah çiselerken aydınlık Mösyö Düpon çekip çıkaracak onu sudan Paris'in mavi suretiyle birlikte ve hiçbir şeye benzetemiyecek ömrümün bir parçasını ne balığa ne pabuç eskisine atacak onu Mösyö Düpon gerisin geriye Paris'in suretiyle birlikte suret eski yerinde kalacak. Sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük mezarlığına ırmakların .

damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım parmaklarımın ağırlığı yok parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar salına salına dönecekler başımın üstünde sağım yok solum yok yukarım aşağım yok Abidin'e söylemeli de resmini yapsın Beyazıt Meydanı'nda şehit düşenin ve Gagarin Yoldaşın ve daha adını sanını kaşını gözünü bilmediğimiz Titof Yoldaşın ve ondan sonrakilerin ve tavan arasında yatan genç kadının Küba'dan döndüm bu sabah Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin işin kolayına kaçmadan ama gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil ne de ak örtüde elmaların ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin 1961 yazı ortalarında Küba'nın resmini yapabilir misin çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstat yazık yazık Havana'da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin bir el gördüm Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısına yakın bir duvarın üstünde bir el gördüm .

ferah bir türküydü duvar el okşuyordu duvarı el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının on yedi yaşındaydı el ve Mariya'nın memelerini okşuyordu avucu nasır nasırdı ve Karayip denizi kokuyordu yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun yirmi beş yaşındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan otuz yaşındaydı el ve Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu okşuyordu duvarı sen el resimleri yaparsın Abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini Kübalı balıkçı Nikolas'ın da elini yap karakalem kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya kavuşan ve okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı balıkçı Nikolas'ın elini kocaman bir el deniz kaplumbağası bir el ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el artık bütün sevinçlere inanan bir el güneşli denizli kutsal bir el Fidel'in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp yeşerip ballanan umutların eli 1961'de Küba'da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok rahat evler gibi ağaçlar diken ellerden biri .

çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el yalansız hürriyetin eli Fidel'in sıktığı el ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kâadına hürriyet sözcüğünü yazan el hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların balkutusu bir karpuzu kesiyorlarmış gibi ve gözleri parlıyor erkeklerinin ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının akşam oluyor Paris'te Notr Dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve Paris'in bütün eski yeni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filan düşünüyorum ve anlıyorum ki bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla dökülüyor onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur. Paris'te bir kestane ağacı olacak Paris'in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası Đstanbul'dan gelip yerleşmiş Paris'e Boğaz sırtlarından .

Paris .hâlâ sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filân olmalı gidip elini öpmek isterdim varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabın kâadını yapanlar yazısını dizenler nakışını basanlar bu kitabı dükkânında satanlar para verip alanlar alıp da seyredenler bir de Abidin bir de ben bir de bir saman sarısı belâsı.Moskova .Havana . başımın.Pırağ .Krakof . Varşova .Moskova . Nazım HĐKMET Tiren.

Şehitler. uyanın! Biz toprak üstünde derin uykulardayız.ŞEHĐTLER Şehitler. Đnönü'nde. Afyon'dakiler Dumlupınar'dakiler de elbet ve de Aydın'da. Kuvâyi Milliye şehitleri. Sakarya'da. Kuvâyi Milliye şehitleri. Kuvâyi Milliye şehitleri. satıldık. kalkıp uyandırın bizi! . siz toprak altında derin uykudayken düşmanı çağırdılar. Antep'te vurulup düşenler. siz toprak altında ulu köklerimizsiniz yatarsınız al kanlar içinde. mezardan çıkmanın vaktidir! Şehitler.

Mezkûr köylü Türklere vaiz ve nesayihte bulunuyor ve kadınlar müstesna olmak üzere erzak. mezardan çıkmanın vaktidir! 1959 SĐMAVNE KADISI OĞLU ŞEYH BEDRETTĐN DESTANI Darülfünün Đlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisi Mehemmed Şerefeddin Efendinin 1925-1341 senesinde Evkafı Đslâmiye Matbaasında basılan «Simavne Kadısı oğlu Bedreddin» isimli risalesini okuyordum. Börklüce Mustafaya «âdi» demesi. siyah kadife elbisesi. sarı uzun merasimli yüzüyle gözümün önüne geldi. melbûsat.uyandırın bizi! Şehitler. tarihi kelâm müderrisinin bu altmış beşinci sayfasında diyordu ki: «O zamanlarda Đyonyen körfezi medhalinde kâin ve avam lisanında Stilaryum Karaburun tesmiye edilen dağlık bir memlekette âdi bir Türk köylüsü meydana çıktı. mevaşi ve arâzi gibi şeylerin kâffesinin umumun mâli müştereki addedilmesini tavsiye ediyor idi. Kuvâyi Milliye şehitleri. Simavne Kadısı oğlu Bedreddinin en büyük müridine. Sonra birdenbire risalenin müellifi Mehemmed . Cenevizlilere sırkâtip olarak hizmet eden Dukas. her iki manasında da. beni güldürdü. Risalenin altmış beşinci sayfasına gelmiştim.» Stilaryumdaki âdi Türk köylüsüsün vaız ve nasihatlarını bu kadar vuzuhla anlatan Cenevizlilerin sırkâtibi. sivri sakalı. Stilaryum Sakız adası karşısında kâindir.

Đkiye geliyor. at kişnemeleri.Şerefeddin Efendiyi düşündüm. kadın ve çocuk çığlıkları içinde iki ışıklı ümit sözü gibi Bedreddinle Mustafanın yüzlerini görebileceğim. belki de hiç sebepsiz. mevâşi ve arâzi gibi şeylerin umumî mali müşterek addedilmesini tavsiye eden Börklücenin kadınları bundan istisna etmesi bizce efkârı umumiyyeye karşı ihtiyar etmiş olduğu bir takiyye ve tesettürdür. Yarısı güneşten solmuş vişne çürüğü bir kapağı var. insanlara bakıyorlar. başım böyle gözlerimi bulandıracak kadar ağrımasa. Kapakta. çok uzak yılların kılıç şakırtıları. Koğuşun sıcak. Ve Marksla Engelsten iki cümle geldi aklıma: «Burjuva için karısı alelâde bir istihsal âletidir. En çok cıgara içen de o. Oldukları yerden denizi. dağları çok iyi görebildikleri halde onlar hep aşağıya. Gündüzleri arka avluya çıkarıldığımız vakit kaç defa onların pencerelerine baktım. Üçü de kollarını pencerelerin demirlerine doluyorlar. ağır kokulu bir su birikintisine benziyen havasında dolaşan sesleri dinliyorum. istihsal âletlerinin içtimaileştirileceğini duyunca tabiatiyle bundan içtimaileştirilmenin kadınlara da teşmil edileceği neticesini çıkarıyor. Benden başka yirmi sekiz insanı ve terli çimentosuyla koğuş uyuyor.» Burjuvazinin modern amele sosyalizmi için düşündüğünü. avluya. Đlk yakalanıp arkadaşlarını ele veren bu tek başına oturanmış. «Erzak. Yağmurlu bir akşam kararı giyip döndüklerinden beri hep böyle sabahlara kadar demirlerini şakırdatıp dolaşıyorlar. Başucumdaki çiviye asılı şimendifer marka saata baktım. birisi soldaki pencerede. Darülfünün Đlâhiyat Fakültesi müderrisi de Bedreddinin kurunu vüstaî köylü sosyalizmi için neden düşünmesin? Đlâhiyat bakımından kadın mal değil midir? Risaleyi kapadım. Seslerini hiç işitmedim. dışardaki şehrin en kalabalık meydanında göğüsleri yaftalı üç beyaz uzun gömlek sallanmıştır. Evrakları temyizde. Đkisi sağdaki pencerenin içinde oturur. Gözüme.» diyen bu tarihi kelâm müderrisini asırların üstüne remil atıp insanların zamirini keşfetmekte yedi tulâ sahibi buldum. Bir aspirin olsa. kırbaç sesleri. Bir cıgara. demin kapatıp çimentoya bıraktığım risale ilişti. Bir cıgara daha. Risalesinde Bedreddinin gayesinden bahsederken. bize. Kulelerdeki jandarmalar yine bu gece düdüklerini daha sık. telaşlansalar ben kendimi karanlık bir gece batan bir gemide sanırım. Üstümüzdeki koğuştan idamlık eşkıyaların zincir sesleri geliyordu. Gözlerim yanıyordu amma uykum yoktu. Zira vahdeti mevcûda kail olan şeyhinin Mustafaya bunu istisna ettirecek bir dersi hususiyet vermediği muhakkaktır. durgun. Burjuvazi. Kendimi biraz daha zorlıyabilsem. Bütün hapishane içinde bir kerre olsun türkü söylemiyen sade onlardır. daha keskin öttürüyorlardı. Avuçlarımın içi yanıyor. Ve hep böyle yalnız geceleri konuşan zincirleri birdenbire bir sabah karanlığında susarsa. Kafamda Bedreddin ve Börklüce Mustafa. Üç insan. hapishane bilecek ki. Bu düdük sesleri ne zaman böyle deli bir sirayetle. üstünlü esreli sülüs bir yazıyla risalenin adı bir tuğra gibi .

» «Mustafa..» «Mısırdan Edirneye avdetinde ebeveynini burada berhayat bulmuş idi. Kapağın içinden sararmış sayfa yapraklarının yırtık kenarları çıkıyor. Đsfendiyara vardı.. Andan göçtü Karaburuna vardı. «Bu esnada müşarünileyhin halifesi Mustafanın Aydın elinde avazeyi huruç ve fesat ve ilhadı Sultan Mehemmed'in kulağına vâsıl oldu.. on bine yakın müfsit ve mülhid müritlerinden olan asker ile şehzadeye mükabeleye kıyam eylediler.» «Mübalega cenk olundu. Çelebi Sultan Mehmedin Sarohan valisi Sisman bu sahte rahibe karşı hareket ettiyse de Stilaryumun dar geçitlerinden ileriye geçmeğe muvaffak olamadı. dividinden ve rıhından Bedreddinimi kurtarmak lâzım.. kamış kaleminden. Đsfendiyardan bir gemiye binip Eflak eline geçti. Dukastan ve hattâ Şerefeddin Efendiden okuya okuya ezberlediğim satırlar var: «Şeyh Bedreddinin tevellüdü 770 etrafında olmak lâzım geleceğini kuvvetle tahmin etmek mümkündür.» «Şeyhi Đznike serdiklerinde kethüdası Börklüce Mustafa Aydın eline vardı. diye düşünüyorum. Derhal Rumiyei suğra ve Amesye Padişahı olan Şehzade Sultan Muradın ismine hükmü hümayün sadır oldu ki Anadolu askerlerini cem ile mülhid Mustafanın def'ine kıyam eyliye. Bu Đlâhiyat Fakültesi müderrisinin sülüs yazısından. Aklımda Đbni Arabşahtan.» «Kendisinin buraya vürudu peder ve validesini ziyaret maksadile olabileceği gibi bu şehirde tasaltun etmiş olan Musa Çelebinin daveti vakıasile olmak ihtimali de vardır. Ve günden güne artıyor.Kalbimin içindeki ateş tutuşuyor.» «Çelebi Sultan Mehmet kardeşlerine galebe ile vaziyete hâkim olunca Şeyh Bedreddini Đznikte ikamete memur eylemiş idi.» «Şeyh burada itmam etmiş olduğu Teshil mukaddemesinde ". Âşıkpaşazâdeden.yazılı. Andan gelip Ağaçdenizine girdi. o dahi Đznikten kaçtı." Köylü avam halkı bu nevi sözlerle kendi tarafına celp ve cezb ettikten sonra hırıstiyanlar ile dostluk tesisine çalıştı." demektedir.» «Simavne kadısı oğlu işitti kim Börklücenin hali terakki etti.. o surette ki kalbim demir de olsa selâbetine rağmen eriyecek. Neşriden.» . Đdrisi Bitlisiden. Ve mükemmel asker ve teçhizat ile Aydın elinde anın başına ine..» «Tahsilini Mısırda ikmâl etmiş olan Şeyh Bedreddin senelerce burada kalmış ve hiç şüphesiz bu muhitte büyük bir kuvveti ilmiyeye mazhar olmuş idi.» «Diyordu ki: "Ben senin emlâkine tasarruf edebildiğim gibi sen de benim emlâkime aynı suretle tasarruf edebilirsin.

Yukardakilerin zincir şakırtıları biraz yavaşladı. Mustafa bir deve üzerinde çarmıha gerildi. Kaç defa oraya. Anı dahi anda astı.» Başım çatlıyacak gibi. denizle duvarımızın birleştiği yere bakmak istedik.. Saate baktım. ." «Andan Simavne Kadısı oğlunu pazara iletip bir dükkân önünde berdar ettiler. Bir cıgara daha yaktım. Đnsan başını dışarı çıkaramıyor. Herhalde o tek başına soldaki pencerede oturandır. Her taraftan birçok halk yanına toplandılar. Penceremizin altındaki deniz. Đçimde bir Anadolu türküsü dinlemek ihtiyacı var. Penceremizin altı kayalık olacak. Yalnız birisi dolaşıyor. Çimentonun üstünden Mehemmed Şerefeddin Efendinin risalesini aldım. Kolları yekdiğerinden ayrı olarak bir tahta üzerine çivilendikten sonra büyük bir alay ile şehirde gezdirildi.. şimdi yolparacılar koğuşundan yine o yayla türküsünü söylemeğe başlasalar başımın ağrısı bir anda diniverecektir. Mevlâna Hayder derlerdi. Bana öyle geliyor ki.» «Bu esnada Ağaçdenizindeki Bedreddinin hali terakkide idi. Acemden henüz gelmiş bir danişmend var idi. Ve birkaç tedbir ile orman içinde derdest edip bağladılar. «Ve Bayezid Paşanın teklifiyle bazı kimseler Kadı Bedreddinin silki mütabaatına ve müritliğine dahil oldular. Börklüceye tatbik olunan en müthiş işkenceler bile onu fikri sabitinden çeviremedi. Bunlar "Dede Sultan iriş" nidalarile mütevekkilâne ölüme tevdii nefs ettiler. Pencerenin demir çubukları çok dar. Mevlâna Hayder etti "şeran bunun katli helâl amma mali haramdır. Sultan Mehemmed yanında olurdu. Bilumum halkın kendisiyle birleşmesine remak kalmış idi.«Bir çok kan döküldükten sonra tevfiki ilâhi ile o leşkeri ilhad mağlub oldu. Ve biz burada denizi ancak ufuk halinde görebiliyoruz. zincir ve düdük seslerini kapatarak homurdanıyor. Dışarda rüzgâr çıktı.» «Sağ kalanlar Ayasluğa getirildiler. Bayezid Paşa yine Manisaya geldi Torlak Kemali anda buldu. Eğildim. Bir nice günden sonra cünüb müritlerinden birkaçı gelip anı andan aldılar.» «Ahir Börklüceyi paraladılar ve on vilâyeti teftiş ettiler. Fakat imkânı yok. Bundan dolayı Sultan Mehemmedin bizzat hareketi icab etti. gideceklerin giderdiler bey kullarına timar verdiler. «Sirozda Sultan Mehemmede getirdiler. Şimdi dahi ol diyarda müritleri vardır. Durmuş. Kendisine sadık kalan mahremanı Mustafanın gözü önünde katledildi.

Börklücenin denizleri sessizce aşan müridiyle konuştuğundan dem vurur. Bu yolculukta gördüğüm ses. Bu ses: — Gürültü etmeksizin denizin dalgalarını aşarak senin yanında bulunuyorum. diyordu. Örttüm. Karısının gönderdiği gelinlik yorganı kaydı. hem maddiyundan olduğunu iddia eder. ben bu satırları yazarken Đlâhiyat Fakültesi müderrisini düşünüyorum. Ben maceramı anlatayım. Yataktan çıktım. Ve işte size anlatmak istediğim macera bu yolculuktur. Şimdi. ayaklarım çıplak ve yekpare bir libasa bürünmüş olarak denizin dalgalarını aşıp gelmez miydim?» Pencerenin demirleri dışında hiçbir yere tutunmasına imkân olmadan böyle boylu boyunca durup bu sözleri söyleyene baktım.» Tarihi kelâm üstadının bu sözleri söyledikten sonra atacağı ilâhi kahkakayı da duyar gibi oluyorum. Fakat eğer sağsa ve bu yazdıklarımı okursa benim için: «Gidi hain. Şöyle ki: . Penceredekine doğru yürüdüm. Benden başka yirmi sekiz insanı ve terli çimentosuyla uyuyan koğuşu bıraktık. sağ mı.Benim yatağımın yanında tornacı Şefiğin yatağı vardı. Başımın ağrısı birdenbire dindi. sultan Gıyaseddin Ebülfeth Mehemmed bin ibni Yezidülkirişçi. Fakat zarar yok. renk. Şerefeddin Efendi öldü mü. üstüne üstlük aradan asırlar geçmiş iken. şekil manzaralarını parça parça ve çoğunu — eski bir itiyat yüzünden —. bilmiyorum. Yekpare libası aktı. Konuşan o: «— Cenevizlilerin sırkâtibi Dukasın yazdıklarını unuttun mu? Sakız adasında Turlut tesmiye olunan manastırda ikamet eden Giritli bir keşişten bahsettiğini hatırlamıyor musun? Ben.bir çeşit uzunlu kısalı satırlar ve arasıra kafiyelerle tesbit etmeğe çalışacağım. yahut sadece Çelebi Sultan Mehmet devrine gittik. Birdenbire kendimi o bir türlü göremediğimiz. Döndüm. hem de Giritli keşiş gibi.. kayaların üstünde buldum. Elimden tuttu. Hazret kahkahasını atadursun. Gerçekten de dediği gibiydi. yıllarca sonra. Cenevizlilerin sırkâtibinden bir iki satır ancak okumuştum ki başımın ağrıları içinde kulağıma bir ses geldi. Börklücenin müridiyle yan yana karanlık denizin dalgalarını sessizce aşarak yılların arkasına. Şefik bir şeyler mırıldanarak uykusunda döndü. Đlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisinin altmış beşinci sayfasını açtım yine. asırlarca geriye. hareket. denizle duvarımızın birleştiği yerde. yani Börklüce Mustafanın "dervişlerinden biri" bu Giritli keşişe de böyle baş açık. diyecektir. Denizin üstündeki pencerenin arkasında birisi var.

. gümüş ibriklerde şarap. yollarda topraksız insanın ve insansız toprağın feryadını duyar idi. Velhasıl hünkâr idi. bir ölüm türküsü rüzgâr idi. Kırık testiler susuz su başarında bıyık buran sipahiler var idi. Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar köpüklü atlar kişner iken çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi tarumar idi. duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler. bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi. Köylünün göz nuru zeamet alın teri timar idi. dal dal Bursa ipeklisi. Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi. rüzgâr idi. Çelebi hünkâr idi amma Âl Osman ülkesinde esen bir kısırlık çığlığı. Yolcu. Sedirde al yeşil. timar idi.1.

ahüzar idi. 2. ve göl insanı sakalına ak düşmeden ölür. sazlıklarından ısıtma gelir. . Đznik kasabasında kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü. Yanında Đznik kasabası. Karanlıktır. Durgundur. Bu göl Đznik gölüdür. Bir kuyu suyu gibi içindedir dağların. Derindir. Bizim burada göller dumanlıdırlar. Balıklarının eti yavan olur. Bu göl Đznik gölüdür.

Çekik çocuk gözleri kurnaz ve sarı parmakları saz gibi. Karşısında diz çökmüşler ve karşıdan bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona. Hattı talik ile yazıyor «Teshil»i. Bedreddin ak bir koyun postu üstüne oturmuş.Çocuklar açtır. Bu ev esnaf mahallesinde bir ev. Bakıyor: . Boyu küçük sakalı büyük sakalı ak. Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi. Ve delikanlılar türkü söylemez. Bu evde bir ihtiyar vardır Bedreddin adında. Bu kasaba Đznik kasabası.

Ve gölde ipi kopmuş boş bir balıkçı kayığı bir kuş ölüsü gibi suyun üstünde yüzüyor.. Đznik gölünde akşam oldu. 3. Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.Başı tıraşlı kalın kaşlı ince uzun boylu Börklüce Mustafa. Dağ başlarının kalın sesli sipahileri güneşin boynunu vurup . Bakıyor: kartal gagalı Torlak Kemâl. Gidiyor suyun götürdüğü yere. gidiyor parçalanmak için karşı dağlara. Bakmaktan bıkıp usanmayıp bakmağa doymıyarak Đznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar..

kanını göle akıttılar. sırrı tevhidi gerçeklendirip . Đznik gölünde akşam oldu. Ve kuvveti ilmi. Bedreddin eğildi suya avuçlayıp doğruldu. Ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim! Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz. Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna eriyecek yüreğim. Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır. Ve sular parmaklarından dökülüp tekrar göle dönerken dedi kendi kendine: «— O âteş ki kalbimin içindedir tutuşmuştur günden güne artıyor... bir sazan balığı yüzünden kaleye zincirlenen balıkçının kadını.

. Ve Đznik kapısından dizlerinde çırılçıplak bir kılıç heybelerinde el yazma bir kitapla çıktılar.. 4.biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını iptâl edeceğiz. .» • Ertesi gün gölde kayık parçalanır kalede bir baş kesilir kıyıda bir kadın ağlar ve yazarken Simavneli «Teshil»ini Torlak Kemâlle Mustafa öptüler şeyhlerinin elini.. Kitaplarının adı: «Varidat»dı.. Al atların kolanını sıktılar.

Bedreddinin kelâmını söylemiş köylünün huzurunda. dedik. on beş yaşında bir civan teni gibi. Haymana ovasında bir garip kuş öterken. Bu işler duyulur da durmak olur mu? Bir sabah erken.. .. «Varalım. biri Manisa taraflarına gittikten sonra ben de rehberimle Konya ellerine doğru yola çıktım ve bir gün Haymana ovasına ulaştığımızda Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş Aydın elinde Karaburunda. ağalar topyekün kılıçtan geçirilip verilmiş ortaya hünkâr beylerinin timarı zeameti. Görelim.Börklüce Mustafa ile Torlak Kemâl. toprağın eti. Bedreddinin elini öpüp atlarına binerek biri Aydın.» Duyduk ki. Duyduk ki. sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik. «cümle derdinden kurtulup piri pâk olsun diye.

Dostlar. güneş gibi. Dedim ki bak. ben yolculuk etmem bir başıma.. incirler iri zümrüt gibidir. Saz sepetlerde oynıyan balıkları gör: ıslak derileri pul pul.» Düştük dağlara dağlara.. Bak ki. kütükler zor taşıyor kehribar salkımları. Bir ikindi vakti can yoldaşıma dedim ki: geldik. aştık dağları dağları. deniz gibi . burda insan toprak gibi.dedik. dedik. Yapışıp sapanın sapına şol kardeş toprağını biz de bir yol sürelim. Dedim ki: bak başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe bir adım geride ağlayan toprak. ışıl ışıldır ve körpe kuzu eti gibi aktır yumuşaktır etleri.

. güneş ve toprak. dağlık geçitlerinde tepelemişlerdir. biz onları. Üçüncüsü orta boylu. abanoz gibi siyah bir sakalı ve aynı renkte ihtiraslı gözleri. Rehberim: . Birisinin kıvırcık. Bu Aydınlıymış. O da Börklüce müritlerinden. 5. Đkincisinin çenesi kıvrık ve burnu dümdüzdü. Üçü de yanımdaki rehberim gibi yekpâre ak libaslıydılar. Şimdi Börklüce yiğitlerinden. o yolparacılar koğuşunda yatan Hüseyin'e benziyeni dedi ki: — Buradan ta Karaburunun dibindeki denize dek uzayan kardeş soframızda bu yıl incirler böyle ballı. yolparacılar koğuşunda yatan ve o yayla türküsünü söyliyen Hüseyine benzetiyorum. Yalnız Hüseyin Erzurumluydu. Yine. Sakızlı Rum bir gemiciymiş. Şimdi düşünüyorum da. dedik. Arkamızda hünkârın ve hünkâr beylerinin timar ve zeametli topraklarını bırakıp Börklücenin diyarına girdiğimizde bizi ilk karşılayan üç delikanlı oldu. sırma cepken giyer haramilerin kanıyla suladık da ondandır. — Dostuz. yani toprakları tekrar hünkâr beylerine vermek isteyenleri. başaklar böyle ağır ve zeytinler böyle yağlı iseler. kemerli büyük bir burnu vardı. onu. bizimkiler Karaburunun dar. Dost iseniz hoşgeldiniz. Düşman iseniz boynunuz kıldan incedir. Sarohan valisi Sismanın ordusunu. Vaktiyle Musanın dinindenmiş. Burda insan gibi verimli deniz.bereketli. geniş omuzlu. Đlk sözü söyliyen Aydınlı oldu: — Dost musunuz düşman mı? dedi. Müjde büyüktü. Ve o zaman öğrendik ki.

Hava ıslak ve kederliydi. Vakit sabahtı. Bedreddini Đznikte. Rehberim önden gidiyor.— Öyleyse tez dönelim. Bir gece bir denizde bir yelkenli yapyalnızdı yıldızlarla. Oradan bir gemiye bindik. onlarla aramızda duvar gibiydi. Yıldızlar sayısızdı. — Nöbet bizimdir. Karanlığın duvarı ardındaki nal sesleri yaklaşır gibi oldukça Bedreddine sokuluyorduk. Ve bu duvarın arkasından nal seslerini duyuyorduk. Bedreddin çocuğumuz Ona bir kötülük edecekler diye içimiz titriyordu. geceleri yol alarak Đsfendiyara ulaştık. dedi. Haberi Bedreddine iletelim. Karanlık. dedi. Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar ve bir yelkenli vardı. . Peşimizi atlılar kovalıyordu. Biz üç çocuktuk. Yanımıza Sakızlı Rum gemici Anastası da alıp ve ancak eşiğine bastığımız kardeş toprağını bırakarak tekrar Âl Osman oğullarının karanlığına daldık. Biz üç anaydık. göl kıyısında bulduk. Gün ışığında gizlenip. Bedreddin. Rumeline geçek. Bedreddinin atı benim al atımla Anastasınki arasındaydı. Yelkenler sönüktü. Su karanlıktı ve göz alabildiğine dümdüzdü. 6. Gece Đznikten çıktık. Bedreddin babamız.

karanlık su. dedi: — Sen bakma havanın durgunluğuna derya dediğin uyur uyur uyanır. Ben: — Ya! Bedreddin! dedim.Sarı Anastasla Adalı Bekir hamladaydılar. uyuklıyan yelkenlerin tepesinde yıldızlardan başka bir şey görmüyoruz. Fısıltılar dolaşmıyor havalarda. sade onun uykusu. . Ve Bedreddin parmakları sakalına gömülü dinliyordu küreklerin şıpırtısını. Koç Salihle ben pruvada. Ve denizin içinden gürültüler duymuyoruz. Ak sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar güldü. Sade bir dilsiz.

Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar ve bir yelkenli vardı.. Bu orman ki Deliormandır gelip durmuşuz demek Ağaçdenizinde çadır kurmuşuz. bey ekinini... çırak çarşıyı yakıp reaya zinciri bırakıp gelmiş. Her şahin peşine yüz aslan takıp gelmiş.. malûm derdi derunumuz» diye her daldan her köye bir şahin uçurmuşuz. Köylü. «Malûm niçin geldik. Bir kızılca kıyamet! Karışmış birbirine . Bir gece bir yelkenli geçip Karadenizi gidiyordu Deliormana Ağaçdenizine. Yani Rumelinde bizden ne varsa tekmil kol kol Ağaçdenizine akıp gelmiş. 7.

gürgenlerin dalları. Selâm verdiler. Dedi ki: — Halkı ibahet mezhebine davet eden Börklücenin üzerine Sultan Mehemmed Bayezid Paşa'yı gönderir.Sual: Ahir Börklüce paralanırsa imanla mı gidecek..at. Bizden önce buradan denizi yüzerek geçen olmuş. mızrak. insan. Şehirden çıkıp Aydın yolunu tutmuştuk ki bir bağ içinde. imansız mı? . bir ceviz ağacı altında. Galiba bir dildâde yüzünden. Đzmirde çok oyalanmadık. Selâm aldık. Lâkin bizi bir balık gibi çevik yapan şey bir kadın yüzünü ay ışığında seyretmek ihtirası değil. yaprak. deri. Kavuklulardan birisi Neşrî imiş. Dedi ki: . Đzmir yoluyla Karaburuna. Anastası Deliormanda Bedreddinin ordugâhında bırakıp ben ve rehberim Geliboluya indik. 8. bir kuyuya serinlesin diye karpuz salmış dinlenen ve sohbet eden dört çelebiye rastladık. Kavuklulardan üçüncüsü Âşıkpaşazâde imiş. Kavuklulardan ikincisi Şükrüllah bin Şihâbiddin imiş.. Đzmire yakın bir kervansaraya vardığımızda. demir. Dedi ki: — Bu sofinin başına birçok kimseler toplandı. birisi fesli. padişahın on iki yaşındaki oğlunun elinden tutan Bayezid Paşanın Anadolu askerlerini topladığını duyduk. Üçü kavukluydu. ne böyle bir uğultu duymuşluğu var Deliorman deli olalı beri. Ne böyle bir âlem görmüşlüğü vardır. meşelerin kökleri.. Ve bunların dahi şer'i Muhammediye muhalif nice işleri âşikâr oldu. Biz de denizi yüzerek karşı kıyıya vardık. bu sefer şeyhinden Mustafaya haber ulaştırmak işiydi. Her birinin üstünde başka çeşit libas vardı.

Gözlerini kırpıştırarak kurnaz kurnaz gülümsedi. demiri kör bir bıçaktı sıcak. en cömert. Bulutlar doluydular. Karaburuna.. Fesli olan çelebi Đlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisiydi. Orda en yumuşak.Cevap: Allah bilir anın çünkim biz anın mevti halini bilmezüz. 9. Biz hemen atlarımızı mahmuzladık. . Yüzümüze baktı. bir kuyuya saldıkları karpuzları serinletip sohbet edenleri nallarımızın tozları arkasında bırakarak Aydına. Sıcaktı. en sert en tutumlu. bulutlar boşanacak boşanacaktı. Ve bir bağ içinde. Sapı kanlı. Bir şey demedi.. Sıcaktı. O. kımıldanmadan baktı. bir ceviz ağacı altında. kayalardan iki gözü iki kartal gibi indi ovaya. Börklücenin yanına vardık. Sıcak.

en seven. en güzel kadın: TOPRAK nerdeyse doğuracak doğuracaktı. Baktı Karaburun dağlarından O baktı bu toprağın sonundaki ufka çatarak kaşlarını : Kırlarda çocuk başlarını Kanlı gelincikler gibi koparıp çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp. . Bu gelen Şehzade Murattı. Sıcaktı. Hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki Şehzade Muradın ismine Aydın eline varıp Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine. Sıcaktı. en büyük.

Baktı dimdik dosdoğru. Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla. baktı köylü Mustafa. en güzel kadın : TOPRAK nerdeyse doğuracak doğuracaktı. En yumuşak. bu kayalardan bakanlar. en cömert. Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar. onu. Oysaki onlar bu toprağı. Baktı. en seven. Baktı O. .Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı. Baktı korkmadan kızmadan gülmeden. en sert en tutumlu. en büyük.

Sıcaktı. ince belli. . sütleri baldan koyu davarları... Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere. en güzel kadın : TOPRAK nerdeyse doğuracak doğuracaktı. Bulutlar doluydular. • En yumuşak. aslan yeleli atlarıyla duvarsız ve sınırsız bir kardeş sofrası gibi açmıştılar. en büyük. en sert. Bedreddin yiğitleri baktılar ufka. en cömert. inciri. en seven.üzümü. Sıcaktı. en tutumlu. Baktı. tüyleri baldan sarı. narı.

Mübalâğa cenk olundu. yeşil. Bayrakları al. tolgası tunç saflar pâre pâre edildi ama. Sakızlı Rum gemiciler.bire kayalardan dökülür gökten yağar yerden biter gibi. Yahudi esnafları. bu toprağın verdiği en son eser gibi Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına çıktılar. Aydının Türk köylüleri. . kalkanları kakma. Dikişsiz ak libaslı baş açık yalnayak ve yalın kılıçtılar. on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın düşman ormanına on bin balta gibi daldı.Birden.

. yârin yanağından gayrı her şeyde her yerde hep beraber! diyebilmek için on binler verdi sekiz binini. ballı incirleri hep beraber yiyebilmek. yenilenlerin dikişsiz. Hep bir ağızdan türkü söyleyip hep beraber sulardan çekmek ağı. Yenildiler. . Yenenler. demiri oya gibi işleyip hep beraber. hep beraber sürebilmek toprağı. ak gömleğinde sildiler kılıçlarının kanını.boşanan yağmur içinde gün inerken akşama on binler iki bin kaldı. Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak Edirne sarayında damızlanmış atların eşildi nallarıyla.

«hey gidi kambur felek. bunu fizyolojik. omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri. bilmemne-lojik bir zaruret olarak kabul etse ve çocuk ölse.» der. bu dilden anlamaz pek. ekonomik şartları kafam kabul eder amma. vay. bir an içinde. sol züppeliğinden uzak olanlar içindir. O.. Vay. bu ölümün . Ve şimdi eğer böyle bir istidrad yapıyorsam bu o çeşit delikanlılar için değil. sosyal. biyolojik. kafasıyla yüreğini ayırıyor.» gibi laflar edecek olan bazı "sol" geçinen delikanlıları düşünüyorum. sosyal. Marksiste bakın. yüreğim yine yanar. doktor.. Ve teker teker. hey gidi kahbe devran hey.* (*) Şimdi ben bu satırları yazarken.. bilirim! O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim. vay. ekonomik şartların zarurî neticesi bu! deme. Marksizmi yeni okumaya başlamış. Bir doktorun verem bir çocuğu olsa. «Vay. Tıpkı yazımın ta başında tarihi kelâm müderrisini düşünüp kahkahasını duyduğum gibi. yüzleri kan içinde geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları. çocuğunun öleceğini bilse.Tarihsel. Ama bu yürek o. tarihsel. diyor.

bu devrilişin bütün tarihî. kanıyla sinir ve kafası ve yüreğiyle tarihî.zaruretini çok iyi bilen doktor. 10. ekonomik şartlarını önceden bilen Marksın yüreğinden Komunanın büyük ölüleri «bir ıstırap şarkısı» gibi geçmemişler midir? Ve Komuna öldü. çocuğunun arkasından bir damlacık gözyaşı dökmez mi ? Paris Komunasının devrileceğini. sosyal. bir «makina . şehrinde pazar kurdular.adam». Sözü onlar alıp dediler ona: «— Daha pazar kurulmadı kurulacak. Yine kimin dostlar yine kimin boynun vurdular?» Yağmur yağıyordu boyuna. Karanlıkta durdular. Esen rüzgâr . yaşasın komuna! diye bağıranların sesinde bir damla olsun acılık yok muydu? Marksist. konkre bir insandır. etiyle. bir ROBOTA değil. sosyal. dedi: «— Ayasluğ. Sözü O aldı.

dedim : «— Ayasluğ şehrinin kapısı nerde? Göster geçeyim! Kalesi var mı? Söyle yıkayım. kolay yıkılmaz. Baç alırlar mı? De ki vermeyim!» Sözü O aldı. Var git al atlı yiğit var git işine!.durulmadı durulacak. dedi: «—Ayasluğ şehrinin kapısı dardır. Kalesi vardır.» Karanlık ıslanırken perde perde belirdim onların olduğu yerde sözü ben aldım. Boynu daha vurulmadı vurulacak. Girip çıkılmaz.» ..

Dedim: «— Girip çıkarım!» Dedim: «-—Yakıp yıkarım!» Dedi: «—Yağış kesildi gün ağarıyor. Dostlar göreyim onu göreyim onu! Sanmayınız dayanamam. Cellât Ali. Sanmayınız yandığımı el âleme belli etmeden yanamam! Dostlar .» Dedim: «— Dostlar bırakın beni bırakın beni. Mustafayı çağırıyor! Var git al atlı yiğit var git işine!..

bırakın beni. Dostlar bırakın beni. ne haldedir O! Biliyorum gitti gelmez bir daha! Biliyorum bir deve hörgücünde kanıyan bir çarmıha çırılçıplak bedeni mıhlıdır kollarından."Olmaz!" demeyin. . yaralı olsa da düşmez dalından. Sapından kopacak armut değil bu armut değil bu. "Olmaz!" demeyin boşuna. bu yürek bu yürek benzemez serçe kuşuna serçe kuşuna! Dostlar biliyorum! Dostlar biliyorum nerde.

. Atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk Amasya padişahı şehzade sultan Murat. Mustafa ve çarmıhı cellât. Çıplak boyunlar yarıldı nar gibi.» • Boynu vurulacak iki bin adam.Dostlar bir varayım göreyim göreyim Bedreddin kullarından Börklüce Mustafayı Mustafayı. Ve yanında onun bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim Bayezid Paşa! Satırı çaldı cellât. Kızıl sırma işlemeli bir haşa altın üzengiler kır bir at. kütük ve satır her şey hazır her şey tamam.

genç. Rehberimle ben.yeşil bir daldan düşen elmalar gibi birbiri ardına düştü başlar.. Ve her yere düşen başın kılı depremedi: —Đriş Dede Sultanım iriş! dedi bir. Yollarda. . Bayezid Paşa Manisaya gelmiş. on vilâyet teftiş edilerek gidecekler giderilmiş ve on vilâyet betekrar bey kullarına timar verilmişti. Tepemizde akbabalar dolaşıyor ve zaman zaman acayip çığlıklar atarak karanlık derelerin içine süzülüyorlar. henüz kanları kurumamış körpe kadın ve çocuk ölülerinin üstüne iniyorlardı. Hünkârın bey kulları. 11. bu on vilâyetten geçtik. çürümüş bir bağ havası gibi ağır ve büyük bir güçlükle kımıldanabilen rüzgârların içinden ve parçalanmış toprağın üstünden geçerek. rengârenk tuğları. davullarıyla ve çengü çigane ile timarlarına dönüp yerleşirlerken biz on vilâyeti arkada bıraktık. kuşların yalnız kadın ve çocuk etini tercih etmeleri karınlarının ne kadar tok olduğunu gösteriyordu. Ve her baş düşerken yere çarmıhından Mustafa baktı son defa. ihtiyar erkek cesetleri serili olduğu halde. Torlak Kemâli anda bulup anı dahi anda asmış. Yollarda hünkâr beylerinin alaylarına rastlıyorduk. başka bir söz demedi. güneşin altında.

12. Rehberime dedim ki: Ben tanırım bu nal seslerini. bir kelime ile ezenler ve ezilenler. dedim. Kalın bıyığı abanoz gibi siyah. Kayıkçıya baktım. Bu köpükleri kanlı simsiyah atlar karanlık yolun üstünden dörtnala geçip hep böyle terkilerinde bağlı esirler götürdüler. . insana benzer bir karaltı görmüştüm. Deniz dalgalıydı. Ömrümde böyle açık. Bir Almanca kitabın iç kapağından koparıp koğuşta başucuma astığım resme benziyor. patriçi ve pleb. Atlılardan birinin terkisinde bir heybe gibi bağlanmış. Bir an önce Deliormana ulaşmak için gece gündüz yol almağa başladık. Bir kayık bulduk. denizi yüzerek geçmem mümkün değil. derebeyi ve toprak kölesi. böyle konuşan bir alın görmemişimdir. kurşun boyalı havanın içinde sular köpüklenerek kayığımızın altından kayıyordu ki koğuştaki resme benziyen kayıkçımız: — Serbest insan ve esir. Rehberime: — Takatim kalmadı gayrı. Boğazın orta yerine gelmiştik. Tüylerim diken diken oldu. karşıdan Deliorman taraflarından gelip Serez şehrine doğru giden üç atlı. sakalı geniş ve bembeyaz.Gelibolu karşıdan göründü. Bir gece yol kenarında oturmuş dinleniyorduk ki. usta ve çırak. dedi. bazen açıktan açığa fasılasız bir mücadeleyi devam ettirdiler. Rumeline ayak bastığımızda Çelebi Sultan Mehemmedin Selânik kalesindeki muhasarayı kaldırarak Sereze geldiğini duyduk. doludizgin önümüzden geçti. deniz durmamacasına akıyor. nihayet bulmaz bir zıddıyette birbirine karşı göğüs gererek bazen el altından.

Ben tanırım bu nal seslerini onları Deliorman da tanır. Bölüşmüşüzdür ekmeğimizi onlarla.Ben tanırım bu nal seslerini. Çünkü . Nöbetçiyi sırtından bıçaklamışlardır ve terkilerinde en değerlimizin arkadan bağlanmış kolları vardır. Filhakika bu nal seslerini Deliormanın da tanıdığını çok geçmeden öğrendik. Hava öyle güzeldir. göz çocuklaşmış ve hakîm dostumuz ŞÜPHE uykuda. Onlar bir sabah çadırlarımıza bir dost türküsü gibi gelmişlerdir.. yürek öyle umutlu. Onlar bir gece çadırlarımızdan doludizgin uzaklaşırlar.. Ben tanırım bu nal seslerini..

. Karşıda hünkâr. Bakıştılar. Rumeli. Hünkâr istedi ki: bu müşahhas küfrü yere sermeden önce. Ortada yere saplı bir kılıç gibi dimdik bizim ihtiyar. bunların karargâha kadar sokulup Bedreddinin müritliğine dahil olduklarını ve bir gece şeyhimizi çadırında uykuda bastırıp kaçırdıklarını duyduk. Yani yol kenarında rastladığımız üç atlı Osmanlı tarihindeki provokatörlerin ağababası idiler ve terkilerinde götürdükleri esir de Bedreddindi. 13. Serez ve bir eski terkibi izafi: HUZÛRU HÜMAYUN. son sözü ipe vermeden önce. biraz da şeriat eylesin ibrazı hüner âdâb ü erkâniyle halledilsin iş. Bayezid Paşanın diğer tedbiratı saibe ile ormana adamlar bıraktığını.ormanımızın eteklerine ilk adımımızı atmıştık ki.

neylesek zaid..Hazır bilmeclis Mevlâna Hayder derler mülkü acemden henüz gelmiş bir ulu danişmend kişi kınalı sakalını ilhamı ilâhiye eğip. Yeşermiş avluda bir ağacın dalları ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar.» Bedreddin baktı kemerlerden dışarı.» Denildi: «Ver hesabını ilhadının. «Malı haramdır amma bunun kanı helâldır» deyip halletti işi. Denildi: «Sen de konuş. dedi: — Mademki bu kerre mağlubuz netsek. Bedreddin gülümsedi.. Aydınlandı içi gözlerinin. Dışarda güneş var. Dönüldü Bedreddine. .

. 14.. bir bakırcı dükkânının karşısında Bedreddinim bir ağaca asılı.Gayrı uzatman sözü. korkarak yavaş sesle bir ihanet konuşması gibi. beyaz ve çıplak mürted ayaklarının ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi. Yağmur çiseliyor. Yağmur çiseliyor. Serezin esnaf çarşısında. Mademki fetva bize aid verin ki basak bağrına mührümüzü. Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir. Yağmur çiseliyor. Yağmur çiseliyor.

Yağmur çiseliyor. Dönüp baktım. Artık yukardan eşkıyaların zincir sesleri gelmiyordu. Yağmur çiseliyor.Ve yağmurda ıslanan yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin çırılçıplak etidir. Dışarda. TORNACI ŞEFĐĞĐN GÖMLEĞĐ Yağmur çiseliyordu. Gün ışığında nöbetçilerin düdük sesleri de manalarını kaybediyor. Ortalık ağarınca onlar uykuya varmış olmalılar. Đçerde çocuklar teker teker uyanıyorlar. kapkara gözlerini yüzüme dikmiş: — Bu gece uyumadın galiba. Koğuşun kapısı dışardan açıldı. Havada konuşmamanın. Tornacı Şefik. diyor. Bugün bile gayet iyi hatırlıyorum. Serez çarşısı kör. . demir parmaklıkların arkasındaki deniz ufkunda ve bu ufkun üstündeki bulutlu gökte sabah olmuştu. görmemenin kahrolası hüznü Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü. Serez çarşısı dilsiz. Đlkönce omuzumda bir elin dokunuşunu duymuştum. Boyaları siliniyor ve ancak karanlıkta belli olan sert çizgileri yumuşuyor. Đçleri ışıl ışıl.

Bak. Bütün koğuş arkadaşları «yolculuğumu» öğrendiler. bir köylüye misafir olduk. çok bilenmiş bir bıçak gibi keskin kışlarından biri. Ahmedin anlattığı hikâyeyi işte kitabımın sonuna koyuyorum. Köylü mavi gözlü ve bakır sakallıydı.. Hem sana ben de bir hikâye anlatayım onu da kitabın sonuna koyarsın. Bütün bir yolculuğu yan yana. ne gâvurdular. Köyün adını hatırlıyamıyorum.. ne müslüman. dün gece asmıştım. diyorum. Jandarmaya göre bunlar. diyor. AHMEDĐN HĐKÂYESĐ Balkan harbinden önceydi. bu köyün insanlarını dünyanın en inatçı. Nah şu pencerenin arkasına geldi. yolculuğu Mustafanın müridiyle değil. Bir «Bedreddin destanı» isteriz. Belki kızılbaştılar. bir tuhaf halin var senin? Şefiğe geceki maceramı anlatıyorum: — Fakat. Dedemle..Şefik soruyor: — Ne oldun. Dokuz yaşındaydım. Rumelinde. daha doğrusu onun rehberliğiyle yaptım. Rumelinin kuru. Tornacı Şefik gülüyor. tam da kızılbaş değil. diyor. benim gömleğimle yapmışsın. Yekpare ak bir gömleği vardı.. en dik kafalı köylüleri diye anlattıydı. yola kadar bizimle gelen jandarma. Hâlâ pencerede. Ben de gülüyorum. Simavne Kadısı oğlu Bedreddin hareketinde bana rehberlik eden tornacı Şefiğin gömleğini demirlerin üstünden alıyorum. en vergi vermez. . Bana pencereyi göstererek: — Sen. Ama. hani gözümle gördüm. Şefik gömleğini sırtına geçiriyor. Ahmed: — Bunu yaz işte. Yalnız. Elimden tuttu. Kıştı. Bol kırmızı biberli tarhana içtik.

Havlıyordu. «Ne oluyoruz?» diye başımı arabacının arkasından dışarı uzattım. Dedemin yumuşak. Birisinin yedeğinde kır bir at vardı.Köye girişimiz hâlâ aklımdadır. Soldaki pabuçlarını çıkardı. Bıçağın ucu birdenbire ipten kaydı ve ölünün uzamış boynuna saplandı.Hey. Güneş battı batacak. yarayı öptü. yapraksız bir ağaç dalına asılan Bedreddinin çırılçıplak ölüsü iki yana ağır ağır sallanıyordu. Vurduğunu köylü. Ağaca çıkan aşağı indi. Ben. En gençleri oydu. kimisine kızmışımdır. Kulağımda çocukluğumdan kalan birçok konuşmalar vardır. kimisine şaşmış. Köpek atların göğüslerine doğru sıçrayıp saldırıyor. hırçın ve inanmış bir sesle konuşuyordu. Bir daha da dönmedi. Đpi kesmekte olan delikanlı sapsarı oldu. Köyün karanlığa karışmıya başlıyan ilk çitlerinde bizi bir köpek karşıladı. Bıçağı attı ve yarısından çoğu kesilen düğümü elleriyle açarak uyuyan oğlunu anasının kollarına bırakan bir baba gibi Bedreddinin ölüsünü aşağıda bekliyenlerin kollarına teslim etti. Aşağıda kalanlar kollarını açıp beklediler. Onlar çıplak ölüyü çıplak atın üstüne koydular. Ağaca tırmandı. Sonra eğildi. sabunlu ipin düğümünü kesmeğe başladı. Ağaca çıkan adam Bedreddinin uzun ak sakalı altından ince boynuna bir yılan çevikliğiyle sarılmış olan ıslak. kendini kaymakam mı sandın? Dedem arabadan indi. Yol don tutmuş. çarşıda. Çarşının köşesinden üç adam belirdi. çelebice bir sesi vardı. Sonra köpeğin bakır sakallı. Konuştular. Dedem soruyor: — Bunun böyle olduğuna emin misin? — Elbette. alacakaranlık içinde kendi kendinden daha kocaman görünen bir köpek. Arabacının kırbacı tutan kolu dirseğiyle yüzüme çarparak kalktı ve yılan ıslığı gibi ince bir şaklamayla köpeğin başına indi. Bunlardan çoğunun mânasını büyüdükçe anlamış. Arabacımız dizginleri kastı. Ötekisi kalın. Kan çıkmadı. Đri. doğruldu. Onun kalın sesi diyordu ki: — Hünkârın iradesi ve Đranlı Molla Haydarın fetvasıyla Serezde. Çıplak ölüyü taşıyan çıplak atı yedeğinde çekerek bizim köye geldi. Yolda cam parçaları gibi pırıldıyan kaskatı su birikintilerinde kızıltılar. Köpeğin kalın sesli sahibine «merhaba» dedi. mavi gözlü sahibi bizi evinde konuk etti. Eğersiz bir at. Atlılar gidince delikanlı. Ona da dedesi söylemiş. Fakat çocukken yanımda büyüklerin yaptığı hiçbir konuşma mavi gözlü köylüyle dedemin o geceki konuşmaları gibi bütün hayatımın boyunca müessir olmamıştır. Ölüyü yamacın tepesinde kara ağacın altına gömdü. Bunu bana anamın babası anlattı. Tam bu sırada kalın bir ses duydum: . Ama sonra hünkâr atlıları köyü bastılar. Bedreddinin asıldığı ağacın altına geldiler. Geceydi. kimisine gülmüş. Hani belki bir daha köyü basarlar da cesedi bulurlar diye. Onun . ölüyü kara ağacın altından çıkardı.

bıyıksız. Yerine oturdu. Bunu bilirim işte.dedesine de dedesi. Đsa peygamber tekrar dünyaya gelecektir. bakışı. Yüzünü yandan görüyorum. Bakır sakallının sesini duyuyorum: — O gelecek yine. soluğu bizim aramızdan çıkıp gelecektir. göğsün soluğu gibi dirilecek. Şimdi bütün gövdesiyle kırmızı dairenin içindedir. yüzlerinin bir parçası. otuz bu kadar yaşımda yine inanıyorum. Bedreddin yine gelecek diyorsak. Bedreddinin geleceğine inandı mı. derler. Arasıra bir ikisi kımıldanıyor ve bu alaca aydınlık dairenin içine giren elleri. Bu böyle gider. sakalsız. Bedreddinin ölüsü. kemiğiyle. inanmadı mı. gözün bakışı. kıyamete inanmayız ki.. Sustu.. O. Dedemin bu sözlerine. Ocağın kızıla boyadığı alaca aydınlık dairenin kıyılarında oturuyorlar. sözü. Dedem gülüyor: — Sizin bu itikadınız. Çırılçıplak ağaca asılan çırılçıplak gelecek yine. sakalıyla dirilecekmiş. dokuz yaşımda buna inandım. kemiksiz. Büyük düz bir burnu var. diyoruz. fena bulan bedenin yine bir araya toplanıp dirileceğine inanalım. Kalın parmaklı elleriyle dizlerini tuta tuta. bilmiyorum. SĐMAVNE KADISI OĞLU ŞEYH BEDREDDĐN DESTANI'NA ZEYL MĐLLÎ GURUR . dağılan. omuzlarından bir tanesi kırmızılaşıyor.. Ben. Onlar da. diyor. hırıstiyanların itikadına benziyor. Odada bizden başka sekiz on köylü daha var. ahrete. Hattâ müslümanların içinde bile Đsa peygamberin günün birinde Şamı şerifte gözükeceğine inananlar vardır. doğruluyor. Dedem. dilin sözü. Kavga eder gibi konuşuyor: — Đsa peygamberin ölüsü etiyle. birden karşılık vermiyor. Biz Bedreddinin kuluyuz. Bu yalandır.

belki. belki on sayfalık bir zeyl yazmak mecburiyetindeyim. Ve anladım ki «Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı» isimli risaleme. hesaba. Fakat ben onu elimi uzatsam dokunacakmışım gibi yakın görüyordum. açan güneşin altında pırıl pırıl görünce aradığımı birdenbire buldum. Vakit öğleye yakındı. Türk HALK dehasının. belki on satırlık. Ben ne zaman Sinan'ın Süleymaniye'sini hatırlasam Türk emekçisinin yaratıcılığına olan inancım artar. Çok geçmeden yağmur da dindi. Sinan'ın evi. Fakat bana bir şeyler unuttum gibi geliyordu. Açılan öğle güneşinin altında Sinan'ın Süleymaniye'si bulutlara yaslanmış bir dağ gibiydi. bütün bunlar nasıl. büyük bir Türk halk hareketi için yazdığım bir risalede unuttuğumu sandığım son noktayı ararken Süleymaniye'mizi. bir hapishanede geceleri doldurulmuş hatıra defterimi gözden geçiriyordum. *** Mevzuu bahis risalemin sonunda «AHMED'ĐN HĐKÂYESĐ» diye bir fasıl vardır. Bana öyle geliyordu ki. ne kadar bir Cami değilse. Bulduğumu hatıra defterimin son sayfalarında okudum. hesabla maddenin ahengine dayanan en muazzam verimlerinden biridir. Süleymaniye. Süleymaniye'yi en küçük girinti ve çıkıntısına kadar ezbere. Şafakla beraber çalkalanmağa başlıyan lodos. . Evimin penceresiyle Süleymaniye'nin arası en aşağı bir saattir. biraz önce yağan yağmurla yıkanmış. minarelerinde beş vakit ezan okunmasına ve hasırlarına alın ve diz sürülmesine rağmen Süleymaniye'nin de camilikle o kadar alakası yoktur. maddeye. bütün bunların Cami olmakla ne kadar alakaları yoksa.«SĐMAVNE KADISI OĞLU BEDREDDĐN DESTANI» risalemin dördüncü formasının makina tashihlerini sabahleyin matbaada yaptıktan sonra eve gelmiş. Gökyüzünün karanlığı yol yol yarıldı. ağır bulutların üstüne boşanmasıyla durulmuştu. «Çarşambayı sel aldı» türküsü. maddenin ve aydınlığın mabedidir. bence Süleymaniye de öyle ve o kadar Cami değildir. Rüzgâr. şeriat ve softa karanlığından kurtulmuş. fakat bu satırın sonuna nokta koymasını unuttum. Ve ben. Ağır perdeleri birdenbire düşen bir pencere gibi hava açıldı. Đşte bu sefer de. bir yağlığın kenarındaki «oya». Ferahladım. Artık son forması da baskı makinası altında gidip gelmeğe başlıyan risaleme bir kelime bile ilâve edemiyeceğimi biliyordum. bu destanı yazmak için kullandığım notları. Bu. hapishane gecelerinde doldurulmuş bir hatıra defterinde «Destan»ımın sonuna koymasını unuttuğum noktayı arayıp dururken Süleymaniye'yi gördüm. gözüm kapalı bile görebilmeğe alıştığım içindir. deniz. tek bir satır yazı yazdım. endamlı ince kemerleri üstünde nasıl durabildiğine şaşılan eski bir taş köprü. benim için. Kendimi ferâha çıkmış hissederim.

asılzadelerin ve kapitalistlerin bizim güzel yurdumuzu nasıl ezdiklerini. pomeşçiklere. 1914 senesinde «Sosyal Demokrat»ın 35'inci numarasında ne yazmıştı? Eğer Ahmed. sıra sıra darağaçlarının. hürriyet ve sosyalizm uğrunda büyük kavgalara girişebilmek . 70 senelerinin inkilâpçılarını ortaya çıkarmış bulunması. biraz da millî bir gurur duyuyorum. Fakat «Sosyal-Demokrat»ın 35'inci numarası diye konulan mesele hepimizi şaşırttı. Rusların muhitinde de karşı konulmuş olması. Lenin'i hatırla. bu muhitin Radişçev'i... — Zaten o en derin acıdan en büyük sevince kadar bütün duygularını hep bu meşhur gülümseyişiyle ifade eder — ve aşağı yukarı bütün Lenin külliyatının ana fikirlerini sayfaları ve satırlarıyla taşıyan hafızasından bize şu cümleleri okudu: «. Ve hiçbirimiz 35'inci numarada neler yazılmış olduğunu hatırlıyamadık. Ahmed bu şaşkınlığımız karşısında gülümsedi. koğuşun terli çimentosuna ve yirmi sekiz insanına Ahmed hikâyesini anlatıp bitirmişti. Rus milleti. Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz. Ahmed.. «millî gurur» terkibini birdenbire bir kamçı gibi eline almış. aynı zamanda Rus mujiğinin demokratlaşarak büyük toprak sahiplerini ve papazları defetmeğe başlaması bizim göğsümüzü kabartır. «. beynelmilel proleter demokrasisinin en büyük beynelmilelci rehberi. dünya emekçi kitlelerinin.. Rus amelesinin 1905 senesinde muazzam bir kitle fırkası yaratması. Dekabristleri. Biz şuurlu Rus proleterleri millî şuur duygusuna yabancı mıyız? Elbette hayır! Biz dilimizi ve yurdumuzu severiz. herhalde aramızda böyle bir sorgunun cevabını verenler bulunurdu. «Lenin filânca mesele hakkında ne yazmıştı?» demiş olsaydı. sürgünlerin. onu suratımda şaklatmış ve demisti ki: — Evet. de beşeriyete yalnız büyük katliâmların. Millî gurur! Sözlerden ürkme! Đki kelimenin yan yana gelişi seni korkutmasın. Çar cellâtlarının. Evet. Ve bu zulümlere bizim muhitimizde. onun emekçi kütlelerini (yani nüfusunun 9/10'unu) şuurlu bir demokrat ve sosyalist yaşayışına yükseltebilmek için herkesten çok çalışan biziz. Bu konuşmayı olduğu gibi aşağı geçiriyorum: «Dışarıda çiseleyen yağmura..Bulduğum ve hatıra defterimde okuduğum ve risaleme zeyl olarak yazmak mecburiyetini duyduğum «nokta» bana Ahmed bu hikâyeyi anlattıktan sonra onunla yapmış olduğum bir konuşmadır. yirminci asırda beynelmilel proletaryanın. Çünkü Rus milleti de inkikâpçı bir sınıf yaratabildi. çarlara. kapitalistlere zilletle boyun eğişlerinin nümunelerini göstermekle kalmadı. Bedreddin hareketi aynı zamanda benim millî gururumdur. demiştim. Ben: — Ahmed. bana öyle geliyor ki sen Bedreddin hareketinden biraz da millî bir gurur duyuyorsun. Sesime tuhaf bir eda vererek söylediğim bu cümlenin içinde. Tarihinde Bedreddin hareketi gibi bir destan söyliyebilmiş her milletin şuurlu proleteri bundan millî bir gurur duyar. onu nasıl sefil kıldıklarını görmek herkesten çok bize ıstırap verir.. büyük açlıkların. Hangimiz Lenin kadar beynelmilelci olduğumuzu iddia edebiliriz? Lenin.

«Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı kendi esir mazimizden nefet ediyoruz. yeryüzünün en aşağılık mahlûkudur. Ukranya'nın v. Karaburun ve Deliorman yiğitlerini. Torlak Kemâl'i. Daha iyisini de yapmağa çalışacağım. Bedreddin'in materyalizmiyle Spinoza'nın materyalizmi arasında bir mukayese yapayım. Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı bugünkü esir halimizden. kemikleri. Purişkeviç'ler çetesini kuvvetlendirmek için bizi harbe sürüklemek istemelerinden nefret ediyoruz. bizim muhitimiz de Bedreddin'i. Bedreddin hareketini bütün azametiyle tetkik eden kalın ilim kitapları. Börklüce Mustafa'yı. nefes almış ve yine o meşhur gülümseyişiyle: — Evet. millî bir gurur duyuyorum. ne ağlayın! . Lehistan'ın. onların bayrağı altında dövüşen Aydınlı ve Deliormanlı köylüleri yaratabildiği için. demişti. Ben. Hiç kimse esir doğmuş olduğundan dolayı kabahatli değildir. benden istenenin ancak bir karalamasını becerebildim.s. Đran'ın. millî haysiyetimizi berbat eden Romanof'lar. arkadaşı. Olmadı. Fakat esaretini haklı bulan. çünkü derebeylik tarihinde bile bu milletin emekçi kütleleri (yani nüfusunun 9/10'u) Sakızlı Rum gemiciyi ve Yahudi esnafını kardeş bilen bir hareket doğurabilmiştir.istidadında olduğunu da ispat etti. onu yaldızlayan (meselâ Lehistan'ın. Ne ah edin dostlar. Bizim esir mazimizde pomeşçiklerle asilzadeler Macaristan'ın. ben şuurlu Türk proleteri. demiştim. benden istenen sizden de istenendir. kardeşi olduğunu söyliyenler. Buna karşılık risalemin zeyline kısa bir «sonsöz» yazdım. etleri.» «Simavne Kadısı Oğlu Bedreddin Destanı» isimli risaleme bir önsöz yazmak istemiştim. Çünkü unutmayın ki «başka milletleri ezen bir millet hür olamaz. aynı pomeşçiklerin kapitalistlerle uyuşarak Lehistan ve Ukranya'yı ezmek. demişti. Şöyle ki: Bana Ahmed: — Senden bir «Bedreddin destanı» isteriz. Đran'da ve Çin'deki demokratik hareketi boğmak. Millî bir gurur duyuyorum. Fakat tıpkı benim gibi Ahmed'in dostu.»* Lenin'den bu satırları bir solukta okuduktan sonra Ahmed birdenbire susmuş. Ahmed'e.'nin ezilmesine Rusların «vatan müdafaası» adını veren) esir. Bogrinski'ler. Bedreddin hareketinin doğuş ve ölüşündeki sosyal-ekonomik şartlar ve sebepleri tetkik edeyim. kafaları ve yürekleriyle oldukları gibi diriltecek romanlar. Çin'in hürriyetini boğmak için mujikleri muharebeye sürüklemişlerdi.

(*) Lenin Külliyatı. Ahmed ezbere okuyup tercüme ettiği parçaların yalnız cümle kuruluşlarında bazı değişiklikler yapmış. göller. boyaları kahraman tablolar lâzım. baskı 1935. kayalar. denizler Şehrine varıldı. şehir yeşildi. Bu gelenler silâhsız adamlardı . 82. gidildi. cild 18. 83'de (Rusların millî gururu) isimli makaleyle — ki bu makale 1914 senesinde «Sosyal Demokrat»ın 35'inci numarasında çıkmıştır — Ahmed'in o gün bize hafızasından okuyup derhal tercüme ettiği satırları bilâhara karşılaştırdım. 81. sayfa 80. Ormanlar. SĐLÂHSIZ ĐNSANLAR Beş kıtanın içinden başladı sefer Gidildi kuzeye doğru.Dünü bugüne bugünü yarına bağlayın! diyen şiirler. Fikirde hiçbir hata olmadığı için ben Ahmed'in tercümesini aynen aldım.

Her yürekte güzel bir şeyler vardı. Hayata sevdalar ilân edildi. Örsünde sıcacık yüreklerinin Ölüm bu sözlerden güçlü değildi. Sözleri dövdüler dan dan da din din. Geceler beyazdı. gündüzler serin. Meselâ bir barikatta dövüşerek meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken . bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte yani yürekte.Her birisi yüreğini çıkardı. 1956 TAHĐRLE ZÜHRE MESELESĐ Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Seversin dünyayı doludizgin ama o bunun farkında değildir ayrılmak istemezsin dünyadan ama o senden ayrılacak yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı? Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık yahut hiç sevmeseydi Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden? Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.BABU'YA MEKTUPLAR .meselâ denerken damarlarında bir serumu ölmek ayıp olur mu? Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil. TARANTA .

ROMA .Bu kitap Henri Barbusse'ün hatırasına. Başı belaya girer.. 5 AĞUSTOS 1935 TEFTĐŞ . Arkadaşın adını yazmak istemiyorum. Fakat mektubunu olduğu gibi aşağıya geçiriyorum. Asya ve Afrika dillerine merak saran bir Đtalyan arkadaştan.. geçenlerde bir paketle bir mektup aldım. Kendi ülkesinde kendi dilini istediği gibi kullanamadığı için.

Kordon'da. gözleri karanlık. Memetlere bakıyorum : Dişleri kenetli. belki utanıyor. Türk paşası on beş adım geride. gözleri dikilmiş yere. Yüzünü göremiyorum. Önde Amerikan paşası kafayı dikmiş ve sırmalı şapkasında eli kasap bıçağı gibi parlıyor keskin. belki öfkeli. gün uzun belli. Memetleri teftiş. Kordonboyu'nda böyle teftişlere..Sayfada saygıyla göze çarpsın diye komuşlar fotoğrafı baş köşeye. hava sıcak. bir daha çıkmayacaklar Đzmir'de. geniş ve küfredip sesini duyuyorum toprağıma tokat gibi inen adımlarının.. gölgeli. Đzmir'de. 1962 . Belki alışmış. Vakit öğle. Sanıyorum yakındır.

«Yûnusû biçâredir baştan ayağa yâredir. analar. Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeyegörsün önlerine .TÜRK KÖYLÜSÜ Topraktan öğrenip kitapsız bilendir. bir yâr sever el alır. Çarşambayı sel alır. Yol görünür onun garip serine. babalar umudu keser. ölmeden mezara koyarlar onu. Ferhad'dır Kerem'dir ve Keloğlan'dır. kanadı kırılır çöllerde kalır. O.» ağu içer su yerine. Hoca Nasreddin gibi ağlayan Bayburtlu Zihni gibi gülendir. kahbe felek ona eder oyunu.

Ve bir kerre dediler mi : «Đsrafil surunu urur mahlukat yerinden durur». gül ve hürriyet günleri.» demesinler. haklı günler.. ne düşmanı kayırır.» TÜRKĐYE ĐŞÇĐ SINIFINA SELÂM Türkiye işçi sınıfına selâm! Selâm yaratana! Tohumların tohumuna.. gecelerinde aç yatılmayan. güzel günlerimiz ellerinizdedir. ekmek.. büyük günler. Beklenen günler. Ne kendi nefsini korur. gündüzlerinde sömürülmeyen. «Dağları yırtıp ayırır. . kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa.ve bir kerre vakterişip : «—Gayrık yeter!. serpilip gelişene selâm! Bütün yemişler dallarınızdadır. toprağın nabzı başlar onun nabızlarında atmağa..

toprağa.Türkiye işçi sınıfına selâm! Meydanlarda hasretimizi haykıranlara. hasretimizi. nasip olmazsa görmek o günü. işe hasretimizi. ayyıldızı esir bayrağımıza. Düşmanı yenecek işçi sınıfımıza selâm! Paranın padişahlığını. karanlığını yobazın ve yabancının roketini yenecek işçi sınıfına selâm! Türkiye işçi sınıfına selâm! Selâm yaratana! 12 Ağustos 1962 VASĐYET Yoldaşlar. alıp götürün . kitaba. ölürsem kurtuluştan önce yani.

Benim sessiz komşulara gelince. yanık benzin kokusu. şehit Ayşe'yle ırgat Osman . ne candarma korkusu. toprağın altında sağır. ne kuraklık. Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz. duymuşum yanık benzin kokusunu traktörlerin resmi bile çizilmeden. seher aydınlığında taze insan. toprağın altında yatar upuzun.Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni. Hasan beyin vurdurduğu ırgat Osman yatsın bir yanımda ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda. çürür kara dallar gibi ölüler. dilsiz. Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın. kör. tarlalar orta malı. kanallarda su. Ama bu türküleri söylemişim ben daha onlar düzülmeden.

tepemde bir de çınar olursa taş maş da istemez hani.. ölürsem o günden önce yani. Yoldaşlar..öyle gibi de görünüyor Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni ve de uyarına gelirse. 27 Nisan Barviha Sanatoryumu VATAN HAĐNĐ "Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz. dedi Hikmet.çektiler büyük hasreti sağlıklarında belki de farkında bile olmadan." . Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. 1953. .

mızraklı ilmühalse. kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan. bütçemize 120 milyon lira hibe etti. maaşlarınızsa vatan. "Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz. üç sütun üstüne. Amerikan amirali Amerika. Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla : Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. vatan. bir Ankara gazetesinde. vatan. Amerikan üsleri. soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın. ödeneklerinizse. vatan. kapkara haykıran puntolarla. polis copuysa. şose boylarında gebermekse açlıktan. ben vatan hainiyim. ben vatan hainiyim. fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un 66 santimetre karede gülüyor. Amerikan donanması topuysa. fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan. kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan. dedi Hikmet Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. . vatan. vatan tırnaklarıysa ağalarınızın. vatan. siz yurtseverseniz. vatan hainiyim. Vatan çiftliklerinizse. ben yurt hainiyim. 120 milyon lira. siz vatanperverseniz. vatan." Evet. Amerikan bombası.Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar. ağzı kulaklarında.

.7.. Resimlerdeki kuşlar gibi dizilip üstüne kumsalın.. .28.. Đstemez... Hoşça kalın dostlarım benim hoşça kalın.962 VEDA Hoşça kalın dostlarım benim hoşça kalın! Sizi canımda canımın içinde. Ben dostların gözünde kendimi boylu boyumca görüyorum. mendil sallamayın bana. kavgamı kafamda götürüyorum.

.. YAŞ 1 Yaşamak şakaya gelmez.!!... Tek hecesiz elveda.... Geceler sürecek kapımın sürgüsünü. Yine görüşürüz dostlarım benim yine görüşürüz... iş ELVEDA. beraber dövüşürüz.!!. Beraber güneşe güler. . A dostlar kardeşi AMAYA DAĐR a kavga dostu a yoldaşlar a.. Ve ben bir kavga şarkısı gibi haykıracağım mapusane türküsünü.!!.... büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir sincap gibi mesela.. pencerelerde yıllar örecek örgüsünü.A dostlar a kavga dostu iş kardeşi a yoldaşlar a.

yani. . hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için. beyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin. kolların bağlı arkadan. ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için. yani o derecede. öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı. mesela. Yaşamayı ciddiye alacaksın. sırtın duvarda. yani bütün işin gücün yaşamak olacak. yahut kocaman gözlüklerin. 1947 2 Diyelim ki. zeytin dikeceksin. yetmişinde bile. yaşamak yanı ağır bastığından. mesela. Yani. hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil. öylesine ki. hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken. yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden. ağır ameliyatlık hastayız. hem de en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde.

hava yağmurlu mu. bir daha kalkmamak ihtimali de var. daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının. beyaz masadan. diyelim ki. cephedeyiz. duvarın ardındaki dışarıyla. Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu. Diyelim ki. yaşımız da elliye yakın. hayvanları. nasıl ve nerede olursak olalım hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...yani. Yani. yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz en son ajans haberlerini. . kavgası ve rüzgarıyla yani. fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu. dövüşülmeye deşer bir şeyler için. daha o gün yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün. Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız. diye bakacağız pencereden. Diyelim ki hapisteyiz. Daha orda ilk hücumda. Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına. insanları.

hem de en ufacıklarından. Bu dünya soğuyacak günün birinde. boş bir ceviz gibi yuvarlanacak zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.. Böylesine sevilecek bu dünya "Yaşadım" diyebilmen için. Şimdiden çekilecek acısı bunun.1948 3 Bu dünya soğuyacak. Nazım HĐKMET . mavi kadifede bir yaldız zerresi yani. yıldızların arasında bir yıldız. yani bu koskocaman dünyamız. hatta bir buz yığını yahut ölü bir bulut gibi de değil. duyulacak mahzunluğu şimdiden..

balıklar gibi sessiz sedasız akıp gidecek. ıstıratosferde savaş füzelerine mi rastgelecekler? Beni ilgilendiren bavullarının eşyası değil. yaşına bile gelmeden. elmalaşırken dünyamız. Avucumda bir çocuğun sarışın eli. nasıl? Ya ara hırsı? Emir verme merakı? . neden. yüreklerinin yükü. niçin. Korkuyorlarsa kimden. bir yılbaşı ağacı önündeyim. Biliyordum. yıldızların arasından.YĐNE ĐYĐMSERLĐK ÜSTÜNE Sağlığımda açıldı kosmos yolu. Moskova'da açılış törenindeyim. Ama füze yolcuları yola çıkabilecek mi pasaportsuz? Bilet olacak mı? Parayla mı alacaklar? Ve uzaklaşıp karpuzlaşır. gözlerinde sırça toplar yanan çocuk. yolcu füzeleri güneşe doğru.

. Moskova YĐNE MEMLEKETĐM ÜSTÜNE SÖYLENMĐŞTĐR Memleketim. memleketim..1959. dostlar. ama belli yaşayacak benden iki kere çok. memleketim. akarsu gibi.. belli.1. bilmiyorum neden. 7. Ben iyimserim. son mintanın da sırtımda paralandı çoktan. ne kasketim kaldı senin ora işi ne yollarını taşımış ayakkabım. Đş bunda değil. Yeryüzünde görecek mucizenin büyüğünü : tek insan milletini pırıl pırıl.Yüzüne yılbaşı ağacının telli pullu aydınlığı vuran çocuk. Kosmosa filan gidip gelecek.

Bir gün kar yağarken. Pırağ. yahut .. ruhu revanım Hatice Pîrâyende. enfarktında yüreğimin. ölümü düşünüyorum. memleketim. 8 Nisan 958 YĐNE ÖLÜME DAĐR Zevcem.Şile bezindendi. demek ki arteryo skleroz başlıyor bende.. memleketim. Sen şimdi yalnız saçımın akında.. alnımın çizgilerindesin memleketim..

kalanın ilk hareketi ilk sözü ilk yediği yemek? Belki de birbirimizden uzakta öleceğiz. ve kalanı yalnız bırakıp gidecekler. son gördüğü renk. hayat.bir gece. Yani efendim. Haber çığlıklarla gelecek. yahut bir öğle sıcağında..... Ve kalan karışacak kalabalığa. nasıl ve nerde öleceğiz? Nasıl ve ne olacak ölenin son duyduğu ses. yahut da ima edecekler. hangimiz ilkönce. .

Ve bütün bu ihtimâlât 1900 kaç senesinin kaçıncı ayı kaçıncı günü kaçıncı saatinde? Zevcem. . «yaşadık» diyebiliriz. Kederli rahat ve hodbinim. ölümü düşünüyorum. seninle biz birbirimizi ve insanların en büyük dâvasını sevebildik — dövüştük onun uğruna —. ruhu revanım Hatice Pîrâyende. geçen ömrümüzü düşünüyorum. Hangimiz ilkönce nasıl ve nerde ölürsek ölelim.

Asrım sefil. büyük ve kahraman.. uyanmak yüz yıl sonra. sevgilim. . asrım cesur. Ben yirminci asırlıyım ve bununla övünüyorum.YĐRMĐNCĐ ASRA DAĐR — Uyumak şimdi. Dünyaya erken gelmişim diye kahretmedim hiçbir zaman. Bana yeter yirminci asırda olduğum safta olmak bizim tarafta olmak ve dövüşmek yeni bir âlem için... kendi asrım beni korkutmuyor ben kaçak değilim. asrım yüz kızartıcı. — Hayır..

Yolculuk ediyor şairin biri yıldızlardan birinde bir denizde bakarak dünyamıza.1941 YOLCULUK Bir şair yolculuk ediyor bir denizinde dünyamızın bakarak bir yıldıza. sevgilim. — Hayır. Ve ölen ve doğan ve son gülenleri güzel gülecek olan yirminci asır (benim şafak çığlıklarıyla sabaha eren müthiş gecem).. 12. Hatçem.— Yüz yıl sonra. güneşli olacaktır.11.. Yolculuk ediyor şairler denizlerinde kâinatın . senin gözlerin gibi. her şeye rağmen daha evvel...

Yürümek. Yürümek. 1960.. yolunda pusuya yattıklarını. kelleni orta yere yüreğini yumruklarının içine koyup yürümek!. yürümeyenleri arkanda boş sokaklar gibi bırakarak.. Akdeniz YÜRÜMEK Yürümek.bakarak birbirine. . dost omuzbaşlarını omuzlarının yanında duyup. havaları boydan boya yarıp ikiye bir mavzer gözü gibi karanlığın gözüne bakarak yürümek!.

Günler ölüm haberleriyle geliyor.. . Günler ağır...arkadan çelme attıklarını bilerek yürümek.... yürekten gülerekten yürümek. Ve zafer artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar tırnakla sökülüp koparılacaktır.. Şimdi çıplak ve merhametsiz bir çığlık oldu ümid.. ZAFERE DAĐR Korkunç ellerinle bastırıp yaranı dudaklarını kanatarak dayanılmakta ağrıya. Yürümek.

Ölüyor çarpışarak insanlarımız — halbuki nasıl hakketmişlerdi yaşamayı — ölüyor insanlarımız — ne kadar çok — sanki şarkılar ve bayraklarla bir bayram günü nümayişe çıktılar öyle genç ve fütursuz. Günler ağır. Günler ölüm haberleriyle geliyor.Düşman haşin zalim ve kurnaz..... Varılacak yere . En güzel dünyaları yaktık ellerimizle ve gözümüzde kaybettik ağlamayı : bizi bir parça hazin ve dimdik bırakıp gözyaşlarımız gittiler ve bundan dolayı biz unuttuk bağışlamayı.

Antep çetin yerdir. KARAYILAN HĐKÂYESĐ Antepliler silâhşor olur. uçan turnayı gözünden kaçan tavşanı ard ayağından vururlar ve arap kısrağının üstünde taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar. Antep sıcak.kan içinde varılacaktır. Karayılan . Ve zafer artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar tırnakla sökülüp koparılacaktır. 1941.... Antepliler silâhşor olur. Antepliler yiğit kişilerdir. Sonbahar..

silâhı. Belki rahatsızdı. belki rahattı. bunu düşünmeye vakit bırakmıyordular. silâhla. Düşman Antep'e girince Antepliler onu korkusunu saklayan bir fıstık ağacından alıp indirdiler. Boynu yine böyle çöp gibi ince ve böyle kocaman kafalıydı Karayılan Karayılan olmazdan önce. yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.Karayılan olmazdan önce Antep köylüklerinde ırgattı. Yiğitlik atla. Antep çetin yerdir. . toprağı yoktu. onun atı. Altına bir at çekip eline bir mavzer verdiler. toprakla olur.

Sıcak bulutlar dolaşır havada ileri geri. Düşman şarapnel döküyordu. Düşman tutmuştu tepeleri. Antepliler düz ovada sıkışmışlardı. toprağı kökünden söküyordu.Kırmızı kayalarda yeşil kertenkeleler. korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun. namlıya tek fişek sürmeden yatıyordu yüzükoyun. düşmanın topu vardı. Düz ovada bir gül fidanıydı Karayılan'ın Karayılan olmazdan önceki siperi. Antep sıcak. Antep çetin yerdir... Düşman tutmuştu tepeleri. Bu fidan öyle küçük. . Akan : Antep'in kanıydı.

düz ovayı Antepliler düşmana bırakacaklardı. Derisi ışıl ışıl. gözleri ateşten al. Antepliler yiğit kişilerdir. . korkaktı da bir tarla sıçanı kadar. Fakat düşmanın topu vardı. dili çataldı. "Karayılan" olmazdan önce umurunda değildi Karayılan'ın kıyamete dek düşmana verseler Antep'i. gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun ak bir taşın ardından kara bir yılan çıkardı kafasını. Birden bir kurşun gelip kafasını aldı. Ve ne çare.Antepliler silâhşor olur. Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi. Çünkü onu düşünmeye alıştırmadılar. kader. Siperi bir gül fidanıydı onun.

nerde düşman varsa orda bitirek. ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm. Karayılan Karayılan olmazdan önce kara yılanın encâmını görünce haykırdı avaz avaz ömrünün ilk düşüncesini : "Đbret al. deli gönlüm. . Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olana : KARAYILAN dediler. fırlayıp atlayınca ileri bir dehşet aldı Anteplileri. seğirttiler peşince. demir sandıkta saklansan bulur seni. "Karayılan der ki : Harbe oturak.Hayvan devrildi kaldı. Düşmanı tepelerde yediler." Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olan. Kilis yollarından kelle getirek.

her şafak vakti kalbim .. Sarınehre doğru akan ordunun içindedir. doktor.vurun ha yiğitler namus günüdür. her şafak vakti. Sonra. doktor." (Kuvâyi Milliye'den) ANGĐNA PEKTORĐS Yarısı burdaysa kalbimin yarısı Çin'dedir..

doktorcuğum. bu yüzden bende bu angina pektoris. doktor. Sonra. ne hapis. Ne arteryo skleroz. şu on yıldan bu yana benim. Sonra. işte bu yüzden... bir kırmızı elma : kalbim.. . doktor.Yunanistan'da kurşuna diziliyor.. ne nikotin.. fakir milletime ikrâm edebildiğim bir tek elmam var elimde. bizim burda mahkûmlar uykuya varıp revirden el ayak çekilince kalbim Çamlıca'da bir harap konaktadır her gece.. Bakıyorum geceye demirlerden ve iman tahtamın üstündeki baskıya rağmen kalbim en uzak yıldızla birlikte çarpıyor.

AŞI 1 tarla hazırdı koyu esmer eti anadan doğma çırılçıplak tarla hazırdı şişkin ıslak dudaklarını açmıştı yarı yarıya uzun sürmedi bekleyiş sabah aydınlığında canlı küçük kurtlar gibi yukardan saçılıp aktı tohum hazla ürperdi toprak içine çekti akanı açılıp kapanarak açılıp kapanarak sonra da mahmur bir kat daha güzel terli kabarık gerindi ben ölümden kuvvetliyim diyebilirdi gebeydi artık .

2 arılar fırladı güneşe doğru en önde kızoğlankız yeni beyarı nazlı bir vızıltıdır zar gibi ince şeffaf kanatları beli koptu kopacak altın tüylü süzme karnında da üç kızıl kuşak yetişip önledi onu erkeklerin en güçlüsü sonra yukarda boşlukta güneşin orda dikenli incecik bacakları karıştı birbirine bir saniye sürdü aşı silkinip kurtuldu dişi düştü erkek içinden kopan etleriyle toprağa 3 odalarının penceresi ormana açık ağır yaz bulutlarının altında orman bir yumurtalık gibi de nemli ılık erkeğin yüzünde aşağıdan kadının gözlerinden vuran ışık ormanın üstüne yağmur boşandı ansızın .

1948 .yeşil elâ gözlerini yumdu kadın yarı açık ağzında ıslak dişleri berrak duru içinde taa yüreğinin kökünde sıcak sıcak duydu yağmuru 4 atan bir damar gibi akıyor nehir acı yemişleri dikenli dallarıyla duruyor ağaç duruyor kıraç yabani güneşte bir şarkı gibi parladı balta kesildi ağacın gövdesi orta yerinden ihtiyardı esmerdi ıslaktı makta kanayacaktı da âdeta aşı bıçağıyla açıldı yarık sokuldu ucu kalemin bu kesik bu yabani gövdede müjdesi vardı artık dikensiz dalları ince kabuklu tatlı yemişleri geniş yapraklarıyla gelecek olan yepyeni bir âlemin.

benim insanlarım. tabiat gibi cesur ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizliyen elleriniz. Ve insanlar. halbuki açsınız. .Nisan 1948 ELLERĐNĐZE VE YALANA DAĐR Bütün taşlar gibi vekarlı. hafif. yalanla besliyorlar sizi. ağır ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz. ah. sütlü memeler gibi yüklü. bu dünya ellerinizin üstünde duruyor. bütün yük hayvanları gibi battal. hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli. Bu dünya öküzün boynuzunda değil. Arılar gibi hünerli.

hele Asya'dakiler. ah. Yakın Doğu. kitaplar yalan söylüyorsa. Amerikalım benim.. . elleriniz gibi meraklı. elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız. uyanık. benim insanlarım. Pasifik adaları ve benim memleketlilerim. benim insanlarım. göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan. Afrika'dakiler. antenler yalan söylüyorsa.. ellerin gibi tez kandırılır.etle. Đnsanlar. yalan söylüyorsa rotatifler. ekmekle beslenmeğe muhtaçsınız. benim insanlarım. Avrupalım. yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu. ah. Đnsanlarım. Ve beyaz bir sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya. Orta Doğu. ah. Đnsanlarım. hayran ve gençsiniz. atak ve unutkansın ellerin gibi. kolay atlatılırsın.

meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa. [1949] . ellerinizden geçinen ve ellerinizden başka her şey herkes yalan söylüyorsa. elleriniz isyan etmesin diyedir. rüya yalan söylüyorsa. ses yalan söylüyorsa. elleriniz karanlık gibi kör. söz yalan söylüyorsa. bu zulüm bitmesin diyedir. ninni yalan söylüyorsa. renk yalan söylüyorsa. Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız bu ölümlü. elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun. sütunda ilan yalan söylüyorsa. beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların. dua yalan söylüyorsa. yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı.duvarda afiş. elleriniz balçık gibi itaatli. bu yaşanası dünyada bu bezirgân saltanatı.

ufaldı. ufaldı. . Sonra. baharsa çamurlu çıplak ayaklarıyla gökyüzünde yürüyordu. hiç durmayacakmış gibi gidiyordu tiren. boğuluyordum kederden. ufaldı. kumlu toprakta kar parçaları çürüyordu. sonra. birden anladım ki. "Yanıma gel!" dedi. beni unuttun mu?" diye soruyordu. nerdesin?" diye soramadım.KADINIM BREST'E KADAR Kadınım Brest'e kadar benimle geldi. "Nerdesin gülüm. uçsuz bucaksız mavilikte buğday tanesi oldu. Sonra. kadınım beni görüyordu. indi tirenden peronda kaldı. Leh toprağından seslendi karşılık veremedim. "Beni unuttun mu. yanına varamadım. sonra raylardan başka şey göremedim.

. bunu nasıl. Sonra birden anladım ki. ama uzun yıllardır bu tirende yaşıyorum. yıldızlar inip kondu telgıraf tellerine. karanlıksa yağmur gibi çarpıyordu tirene. Akdeniz ORADA TANIDIKLARIM II . neden anladığıma hâlâ şaşıyorum ve hep aynı büyük. koynumdaymış gibi de yüreği küt küt vuruyordu. yıllardır. Mart 1960. kadınım telgıraf direklerinin altında duruyordu. bir yerlere yaklaşıyorum. aynı umutlu türküyü söyleyerek sevdiğim şehirlerle sevdiğim kadınlardan boyuna uzaklaşıyorum ve hasretlerini etimin içinde işleyen bir yara gibi taşıyorum ve bir yerlere yaklaşıyorum.ama. direkler gelip geçiyordu o kımıldanmıyordu yerinden. hiç durmayacakmış gibi gidiyordu tiren boğuluyordum kederden.Sonra.

Benim kızım dinledi ilk duvarcı türküsünü kurduğumuz yapının. Yeni yapıda yeni dokumacılar yeni renklerle yeni kumaşlar dokuyor.." Bir masa. Duvarlarda fotoğraflar - ... Ben büyüdüm felsefe okuyorum.-"Nazım yoldaş benim kızım beş yaşında. Yapı yükseldi yapı büyüdü. Başında masanın beyaz keten elbiseli Tavariş Marusa. Benim kızım Alfabe okuyor. Benim kızım büyüdü. Duvarlarda fotoğraflar. Benim kızımın annesi 1922 senesi. bakıyorlar insana rüya görür gibi..

Kapı açık. Havada tek bir insan sesi yok. Karanfiller. Bir masa Üstünde masanın mavi bir Ukranya kasesi. . Çin.. Gece. Kar. Kış. Zırhlı trenle Kiyefe gitmedeyiz.bir fabrika avlusunda çekilmiş bazıları. Marusa'nın sesi: -"Sene 918. Rus. Latin. Kar. Kış. üzerinde bazısının Mogol.. Dünyanın üstünde donmuş bir dünya gibi susan havada yalnız tekerleklerin şarkısı. Gece. Vagonda bizimkiler uyuyorlar. Uygur. Ayın içinden bir manzara gibi Ukranya stepleri karın altında yatıyorlar.. Tatar yazıları.

. Bekliyor bizi toprak. Öldürebilirim. Gözlerime yalvarıyor esirlerin gözleri: -"Bırak bizi bırak bizi bırak. Bırak bizi bırak.. yalvaran gözlere bakamam.. Bekliyorum ben Mahnodan esir alınan iki köylü neferi..Yıldızlar düşüyor içeriye. Aç gözlerle aç öküzler bekliyor bizi. Uyuyor bizimkiler. Başımı çevirdim geriye. Đpekli bir kumaş yırtar gibi yürüyor yırtarak geceyi tren.. Yıldızlar düşüyor içeriye. Yıldızlar düşüyor içeriye. ." Kapı açık.

. "Bırak bizi" Üç saniye. Geçiyor saniyeler. altı. Geçti bir saniye.. Ve hiçbiri değmedi hedefe.Ve tekrar baktığım zaman karın üstünde iki korkuydu kaçan. Nasıl oldu bu? Gökte uçan turnayı gözünden vuran kadın. Mavzer. yedi. Kaçanların peşinden altı fişenk yaktım.. vuramadın.. Diz büktüm. Mavzer. . "Aç gözlerle aç öküzler" Dört saniye. "Bekliyor bizi toprak" Beş. Namluda arpacık titredi..

. Kavgada düşmanın aile ismi sorulmaz.... Kış. ... Đnkılabın nöbetinde dolaşık yumak gibi bir yürekle durulmaz.. Çavdarlı bir yaz kokusu esmer ekmekte. Başında masanın beyaz keten elbiseli Tavariş Marusa. Köyden yoldaşlar göndermiş Ukranya ekmeği yemez misiniz?" Beyaz keten bir örtü... Hatıralar..Vurmalıydım ama. . . ....... .... Hatıralar. Tombul esmer bir Ukranya ekmeği...... Kar. Masa..... Gece.....

bu bembeyaz sabun .Hikmet PORTATĐF KARYOLA Bu onun karyolası portatif bir karyola. O her sabah buradan çıkardı yola. Açıyorum birer birer kitaplarını. Satırların üzerinde ellerinin izi var..N.. Pencerenin içindeki bu beyaz diş fırçası. Karyolanın başucunda kitaplar. Ve her akşam burda çözerdi ıslak ayakkaplarını.

. Elsiz kolları göğsünde yatıyor karyolanın üstünde lacivert gemici fanilası. N... Yerde bir üçüncü mevki tren bileti..onun.Hikmet SEN En güzel günlerimin üç mel'un adamı var: Ben sokakta rastlasam bile tanımayım diye en güzel günlerimin bu üç mel'un adamını yer yer tırnaklarımla kazıdım . Bu onun karyolası portatif bir karyola... Duvarda külrengi bayramlık kasketi..

Ne yazık!. sen o günleri kendi oğluyla yatan.. Sana gelince..... En güzel günlerimin üç mel'un adamı var: Biri sensin. Düşmanımdır ikisi. Yazıyorsun. biri o. biri ötekisi... senin ve benim en güzel günlerimiz. Kalbimin kanıyla götüreceğim ebediyete ben o günleri. Ne kadar beraber geçmiş günlerimiz var. Sana gelince.. Okuyorum. Kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa..hatıralarımın camını.. .. insanın bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum.

... Artık seninle biz. biri ötekisi. Ne ben Sezarım.Hikmet – 1933 . Biri o.. Ne ben sana kızarım ne de zatın zahmet edip bana küssün.. N...... Kanlı bıçaklı düşmanımdır ikisi. bir çift rugan pabuç. Satıyorsun: günde on kaat.. sıcak bir döşek ve üç yüz papellik rahat için. Sana gelince. Ne de sen Brütüssün.. En güzel günlerimin üç mel'un adamı var: Biri sensin. düşman bile değiliz.kızlarının körpe etini satan bir ana gibi satıyorsun!.

Çeneni avuçlarının içine alma!.. suyun. çarpıyor pencerene dalgaları. yıldızların ve bizim seslerimizle... duvara dalıp kalma!. Pencereye gel! Havaları dinle bir: . Kalk! Pencereye gel! Bak! Dışarda gece bir cenup denizi gibi güzel.SES Çeneni avuçlarının içine alıp. Gel! Dinle havaları: havalar seslerin yoludur. havalar seslerle doludur: toprağın.

. sesimiz seninledir...Hikmet – 1933 SESLER GELĐYOR..Sesimiz yanındadır... N.... Sesler geliyor günbatısından sesler. Biz .. Koynunda güneşin kaybolduğu zindan aydınlanacak mı? Bekliyelim mi? Bekliyebilir miyiz? Biz gündoğusunun milyonlarla milyonu bekliyoruz bunu.. Sesler geliyor günbatısından sesler.

Biz Borneo. . mavi gözlü Almanyalılara. Berlinin caddeleri kulak asıyor yine Spartaküslerin ayak sesine... Ve istiyoruz ki olsun naramızın aksisedası Krup favrikalarından kopan: .. Sumatra. Avrupanın çatlıyacak göbeği. Cava köylüleri.. *** Kurtuluşun kırmızı eli dolaşıyor üstünde Almanyanın. Dışarı fırlamak için tepiniyor amele mahallelerinde tanklar.. Biz sarı yüzlerinden gözleri bıçak yarası gibi bakan kavga meydanlarında kellesini koparıp kocaman kanlı sarı bir çiçek gibi bırakan Çin seddinin kulileri..çıplak ayaklı Hindistanın açlığını esmer gözlerinde bir alev gibi taşıyanlar....... Göbeğinden çatlıyacak Avrupa... Biz...HURRRA.. Biz güneşin doğduğu yerden haykırıyoruz mavi gömlekli...

...DI. Diyelim milyonlarla milyon ağız birden: .. Sesler geliyor günbatısından .ÇATLADI.Çatlıyacak çatlıyor çatla. Kooooş.. Söyle.. *** Söyle Berlin..... Elleri bombalı mavi gömleklilerin bekliyecek mi yine Unter den Linden caddesinde nöbet? Alevden bayrakların üstünde yeniden can bulacak mı Karl Liebknecht? Avrupa bocalıyor.......... Çabuk olun haydı. Dümen başına..... Diyelim: .. .. Hava fırtınalı omurga delik serdümen sarhoş...

şairlik filân yoluyla değil ama basbaya. şairlik ettim bir çeşit postacılık yani. Nâzımın resmi. Çocukken postacı olmak isterdim.Hikmet POSTACI Đnsanın. N. seher vakitlerinde yahut gecenin ortasında taşıdım insanlara yüreğimin çantasında.. Jül Vernin romanlarıyla coğrafya kitaplarına. kuşun.sesler. yurdun haberini. kurdun haberini. sahici postacı. Renkli kalemlerle çizilirdi bin türlü resim hep aynı postacının... dünyanın. . ağacın.

Kapı çalınıyor gece yarısı: -posta! Küçük kızın gözleri açıldı mavi mavi. Yahut işte bozkırda gölgesinde ağır bulutların asker mektubu dağıtıp ayran içiyorum. Yahut da büyük şehrin uğultulu asfaltındayım. Bir küçük kız ateşler içinde hasta. yıldızların altındayım. komşu kıza bendim telegrafı getiren. O karda kıyamette bendim bulan o evi. çantamda yazıları yalnız müjdelerin yalnız umutların. Işıldıyor kuzey şafağı konserve kutularıyla posta paketlerinde.Đşte. Babası yarın akşam dönüyor hapislikten. Yahut çölde. Bering boğazını geçiyorum. köpeklerin çektiği kızağı sürüyorum buzun üzerinde. .

Çantamda bahar. Bir zarfın üzeri: "Memet. Telegraflarda envai türlü acı mektuplarda satır satır keder taşır o güzelim memlekette postacı. Macaristan'da erdim..Çocukken postacı olmak isterdim. Çantamda cennet. Oysaki. Muradıma. Nâzım Hikmet'in oğlu. Türkiye" diye yazılı. ellisinde. Çocukken postacı olmak isterdim. Moskova'da mektupları birer birer kendim dağıtırım adreslerine. çocukların çocuklara mektupları. taze çimen kokusuyla dolu mektuplar.. . Moskova'ya Budapeşte'den. Türkiyemde postacılık zor sanattır. Çantamda Tuna'nın pırıltısıyla kuş cıvıltısıyla.

paslı yağmurlar yağıyor.Yalnız Memedin mektubunu götüremem yerine. Nâzım'ın oğlu. yağmurlar ölüm taşıyor tohumlara. çocukları sokaklara bırakmayın. Yağmurları temizlemeli. yağmurlar yine yalnız güneşi taşısın tohumlara. Nâzım HĐKMET RADYOAKTĐVĐTELĐ YAĞMURLAR ÜSTÜNE Kapayın pencereleri sımsıkı. . yine gümüş gibi parlatmalı yağmurları. haramiler kesmiş yolu. mektubunu vermezler. hattâ yollıyamam.

Nâzım HĐKMET YĐNE YAĞMUR ÜSTÜNE . NÂZIM HĐKMET TRAFĐK MEMURLARI Trafik memurları dikilmiş durur el kol kımıldar kaşlar çatık sopalarının ucunda hürriyetimiz trafik memurları dikilip duracak sokaktakiler birbirlerini sevmeği öğreninceye kadar. pencereleri yağmurlara açabilelim yine.çocuklar yine koşabilsin yağmurların içinde.

hem de ne sıtmadan ne kuşpalazından düşerek te değil kuyulara filân.. Çocuklar ölebilir yarın.... çocuklar ölebilir yarın... .. tıkır tıkır............. serçe kuşları gibi yağmur.....Serçe kuşları gibi yağmur çinko dama serptiğim ekmek kırıntılarını telâşlı telâşlı.. Nâzım HĐKMET ÇOCUKLAR ÖLEBĐLĐR YARIN ....

.... çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında........ evi yıkmak için sokarlar kundağı temele......... çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında arkalarında bir avuç kül bile değil arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan....... ne bir damla kan.. ....çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın. Çınarı yıkmak için baltayı köküne vururlar... .............. düşünebilir miyiz başımız vurulunca? Onlar köküdür memleketin. ÇINARI YIKMAK ĐÇĐN BALTAYI KÖKÜNE VURURLAR . Kartal uçmaz olur kanadı kırılınca..... ne bir santim kemik..........

Ve sonra yolladılar insanları salhaneye. Onlar umudun temeli. halkın aklıdır.dallara yürüyen su bu kökte saklıdır. Kaç kere kaç yerde baltalandı kök yürümez oldu su dallar kurudu. Nâzım HĐKMET DOĞUM . Çünkü böyledir asrımızın gerçeklerinden biri. onlar kanadı hürriyetin. Kırıldı kanat öldürdüler aklı.

üç kilo ağırlığında. babaları kurşuna dizilmiş. kara gözlü. Benim oğlan dünyaya geldiği zaman çocuklar doğdu Anadoluda. sarı ay çiçeğine benziyorlardı. çocuklar doğdu Korede. çocuklar doğdu Yunan zindanlarında. Bu dünyada ilk görülecek şey diye demir parmaklığı gördüler. gittiler ana sütüne bile doymadan Benim oğlan dünyaya geldiği zaman. kaşsız. Benim oğlan dünyaya geldiği zaman. sarı bir oğlan.Anası bir oğlancık doğurdu bana. mavi gözlü. elâ gözlü bebeklerdi. Bitlendiler doğar doğmaz . masmavi kundağında yatan bir nur topu. Makartır kesti onları.

Dünya savaşında Asya'daki Amerikan ordularının kumandanlığını yaptı. Makartır . siyah. beyaz. ama harikulâde bir beşik olacak dünya. 2. ben bu dünyada olmıyacağım. . Asya halklarına karşı yürüttüğü baskılarla ün saldığı (!) için Amerikan hükümeti tarafından Kore savaşının kumandanlığına da atandı.(Mac Arthur): Amerikan generali.kim bilir kaçı sağ kalır mucize kabilinden. sarı bütün çocukları sallıyan mavi atlas döşekli bir beşik. Benim oğlan benim yaşıma bastığı zaman.

. bu cehennem. bu dâvet bizim. Kapansın el kapıları. ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benziyen toprak. bizim. . bir daha açılmasın. dişler kenetli. Bilekler kan içinde. bu cennet bizim... yok edin insanın insana kulluğunu.Nâzım HĐKMET DAVET Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket.

NÂZIM HĐKMET DÜNYAYI VERELĐM ÇOCUKLARA Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında dünyayı çocuklara verelim kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi hiç değilse bir günlüğüne doysunlar bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı çocuklar dünyayı alacak elimizden ...Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine. bu hasret bizim.

sabaha karşı rüzgârda tahta cumbalar ve bir saç mangalın küllerinde uyanır uykuda büyük Đstanbulum.ölümsüz ağaçlar dikecekler Nâzım HĐKMET DÖRTLÜK Koparmış ipini eski kayıklar gibi yüzer kışın. NÂZIM HĐKMET .

kar. Yapıcıların yüreği bayram yeri gibi cıvıl cıvıl ama yapı yeri bayram yeri değil. Çamur. Yapı yerinde ayağın burkulur ellerin kanar. ne ekmek her zaman pamuk gibi yumuşak ne herkes kahraman ne dostlar vefalı her zaman. Yapı yerinde ne çay her zaman şekerli her zaman sıcak. . Türkü söyler gibi yapılmıyor yapı bu iş biraz zor. yapı yeri toz toprak. Bu iş biraz zor.KANTER ĐÇĐNDE Yapıcılar türkü söylüyor Yapı türkü söyler gibi yapılmıyor ama.

Bir yürek çarpıntısı var her putrelinde her tuğlasında her kerpicinde. Yükseliyor. NÂZIM HĐKMET MEMLEKETĐMDEN ĐNSAN MANZARALARI'NDAN Haydarpaşa garında . Đlk balkonlara güneş taşıyor kuşlar kanatlarında. yükseliyor. Saksılar konuldu pencerelere alt katlarında.zor ama yapı yükseliyor. yükseliyor yapı kanter içinde.

1941 baharında saat on beş. Merdivenlerin üstünde güneş yorgunluk ve telâş Bir adam merdivenlerde duruyor bir şeyler düşünerek. "Mektebe gitsem" diye düşündü 10 yaşında. Zayıf. . Korkak. Merdivenlerdeki adam -Galip Ustatuhaf şeyler düşünmekle meşhurdur: "Kâat helvası yesem her gün" diye düşündü 5 yaşında. Burnu sivri ve uzun yanaklarının üstü çopur. "Babamın bıçakçı dükkânından Akşam ezanından önce çıksam" diye düşündü 11 yaşında.

"Sarı iskarpinlerim olsa kızlar bana baksalar" diye düşündü 15 yaşında. "Đşsiz kalırsam" diye düşündü 24 yaşında. "Đşsiz kalırsam" diye düşündü 22 yaşında. 51 yaşında "Đhtiyarladım" dedi. "Đşsiz kalırsam" diye düşündü 23 yaşında. "Babam neden kapattı dükkânını?" Ve fabrika benzemiyor babamın dükkânına" diye düşündü 16 yaşında. . "Gündeliğim artar mı?" diye düşündü 20 yaşında. Ve zaman zaman işsiz kalarak "Đşsiz kalırsam" diye düşündü 50 yaşına kadar. "Babam ellisinde öldü. ben de böyle tez mi öleceğim?" diye düşündü 21 yaşındayken.

........ Şimdi merdivenlerde durup kaptırmış kafasını düşüncelerin en tuhafına: "Kaç yaşında öleceğim? Ölürken üzerimde yorganım olacak mı?" diye düşünüyor.......... Đşsizdir................. . Yanaklarının üstü çopur.... ................... .. Denizde balık kokusuyla Döşemelerde tahtakurularıyla gelir Haydarpaşa garında bahar Sepetler ve heybeler merdivenlerden inip merdivenlerden çıkıp merdivenlerde duruyorlar..........................." Şimdi 52 yaşındadır. Burnu sivri ve uzun.........."babamdan bir yıl fazla yaşadım...

Bir gece düşman bastı evi.Üç selvi. başları yıldızlardaüç selvi.Üç selvi.Yatağımda öldürüldüm ben.Selviler sallanmıyorlar rüzgarda.Üç selvi.Üç selvi.Artık ne kökleri yerde.Üç selvi.Kökleri yerde.Mermer bir ocakta parçalanmış yatıyorüç selvi.Kanlı bir baltayı aydınlatıyorüç selvi.Selviler rüzgarda sallanırlardı.1933 . başları yıldızlardaüç selvi.Üç selvi.Nâzım HĐKMET ÜÇ SELVĐ Kapımın önünde üç selvi vardı.N.Kesildi selviler köklerinden.Hikmet .Selviler sallanırlardı rüzgarda.Üç selvi.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful