P. 1
Bilincin Farklı Halleri Komadan Makine Bilincine

Bilincin Farklı Halleri Komadan Makine Bilincine

5.0

|Views: 221|Likes:
Yayınlayan: Mind Reading
Bilincin Farklı Halleri Komadan Makine Bilincine
Bilincin Farklı Halleri Komadan Makine Bilincine

More info:

Published by: Mind Reading on Jan 11, 2013
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

01/04/2014

pdf

text

original

| 1











Dr. Sultan Tarlacı
Nöroloji Uzmanı
2010


| 2







Bilincin Farklı Halleri
Yukarı-Aşağı

İnsanlar günlük ve sıradan bilinçlerini değiştirmek için değişik
yöntemler uygulama arayışlarına girerler. Mevleviler dönerek sema
yaparlar, Budistler nefes alıştırması yaparlar, Yogacılar bir nesneye ya
da tekrarlı bir kelimeye yoğunlaşırlar. Amaç hep aynıdır: sıradan ve
gündelik bilinçten farklı şeyler deneyimleri aramak. Antropolojik
çalışmalardan anlaşılmaktadır ki, yeryüzündeki 4000 toplumun %90’ı
zihin hallerini değiştirmek, artırmak için sistemler geliştirmiştir.
Bazıları ona ultrabilinç ya da genişletilmiş bilinç, kozmik bilinç derken,
Budistler nirvana, zen, satori, yodada samadhi derler. Sufiler ise bu
yolu vecd, insani kâmil yolu olarak adlandırır.
1

Farklı bilinç deneyimlerinin olduğu sadece mistik yönden
değil, bilimsel olarak da fark edilmiştir. William James diğer birçok şey
gibi bunu erken fark etmişti:

“Bizim normal uyanıklık bilincimiz, akılcı bilinç diye
adlandırdığımız, yalnızca özel bir bilinç türüdür, onun
barındırdığı her şey bir film şeridi halinde seyredilebilseydi,
ondan bütünü ile farklı olası başka bilinç türleri de
görülebilirdi. Bizler onların varlığını hesaba katmadan
yaşamımızı sürdürürüz.”

1
Thapa K ve Murthy VN. Experimental charactheristics of certain altered state of consciousness. J of transpersonal
Psychology 1985;17:77-86

| 3

Bilincin ya da bilinçli olmanın farklı dereceleri vardır. Koma ve
uyku bunlar arasında tartışılmaz ayrı noktalardır. Uykuyu hepimiz her
gün deneyimleriz. Anesteziyi bazılarımız denemiştir. Ve çok azımızda
geçici koma durumları yaşamıştır. Bunlar, çok kesin ve kati sınırlarla
birbirlerinden ayrılmazlar. Mistik haller, uyku-anestezi-koma, hafıza
kayıpları, psikotik hastalıklar, uyuşturucu ilaçlar (LSD gibi) farklı bilinç
durumları doğurur. Bunların bir kısmı yapıcı, bir kısmı ise yıkıcı ya da
bozucudur. Bazıları kısmen iç içedir ve sınırların nerede birbirinden
ayrıldığını tespit zordur. Aralarında “bulanık” bir ilişki vardır.
2
Bilincin
ne olduğunu tanımlamanın zorluğu gibi bilinci derecelemek de zordur.
Bilinç seviyelerini farklı şekillerde dereceleyen kişiler olmuştur. Ancak,
tek ve kabul edilebilir bir sınıflama yoktur.
Bilincin en derin ve belki de geri dönüşümsüz hali koma
durumudur. Anestezi ve derin uyku durumunda (ve hipnozda bir
dereceye kadar) bilinç ortadan kalkar ama farklılıkları sadece geri
dönüş şekilleri veya ne ile ortaya çıktıkları ile ilgili değildir. Çünkü
anestezi altında bile bazı hastaların bazı şeyleri hatırladıkları
bildirilmiştir. Dolayısı ile her üçünde de bilinç ortadan kalkmasına
rağmen (bilinçsizlik), bu bilinçsizliklerin de derecelemesinin yapılması
gerekir.
Bilincin önemli bir özelliği de, kalıcı ve devamlı bir durum
olmamasıdır. Bu olasılıkla onun enerji maliyetinin yüksek olmasından
kaynaklanır. Beynin yüksek metabolik durumlarında (uyanıklık ve
uykunun paradoksal evresinde) ortaya çıkar. Yine, uyanıklık
durumumuzun önemli bir kısmında da, birçok beyin aktivitemiz
bilinçsizdir. Bilinç, otomatik olmayan hareketler, yeni durumlar,
beklenmedik durumlar ve karmaşık işler ortaya çıktığında devreye
girerek diğer durumlarda kendini adeta enerji tasarrufu için askıya
alır. Diğer bir askıya alma nedeni de, bilincin her zaman devrede
olması yapılan işlevlerin hızını azaltarak, yavaşlatabilir. Dolayısıyla
bilinç adeta seri çalışarak bir rol oynar. Bilinçsiz işlemler ise paralel
çalışırlar, çok daha hızlı ve uygun yapılırlar.
3







2
Current Awareness: Spotlight on consciosness. The 1996 Ronnie MacKeith Lecture. Developmental Medicine and Child
Neurology 1997;39:54-62.
3
Dekacour J. An introduction to the biology of consciousness. Neuropsychology 1995;33:1061-1074.

| 4



Şekil. Farklı bilinç durumlarında beynin genel kan akımındaki değişiklikler. Grafikte
normal uyanıklık %100 alınarak diğer bilinç durumları oranlanmıştır. Farklı bilinç
durumları ya da bilinçsizlik durumlarında beyin enerji kullanmaya devam eder. Derin
uyku, bitkisel durum, minimal yanıtlılık, koma ve içe kilitlenme tanımları için konuya
başvurunuz.



Şekil. Farklı bilinç durumlarında uyanıklık ve farkındalık dereceleri. Sütunların
sol yanlarında yer alan siyah-dolu oklar uyanıklık, sağ yanlarındaki boş oklar
farkındalık derecelerini temsil eder. Sıradan günlük bilincimiz tam bir uyanıklık
durumu olsa da farkındalık tam değildir. Aşkın bilincin amacı bu farkındalığı
artırmaktır.
İçe
kilitlenme
Bitkisel
Yaşam
Koma
Anestezi
Uyku
REM
Günlük
Bilinç
Aşkın
Bilinç
0
%100
Beyi
n
Metabolizması
(%)
0
10
20
30
40
50
60
70
80
90
100
Normal
Bilinç
Derin uyku Genel
Anestezi
Bitkisel
durum
Minimal
yanıtlılık
durumu
Koma İçe
kilitlenme
Beyin ölümü

| 5


Sinirsel temel olarak paradoksal uyku ve uyanıklık büyük
oranda aynıdır. Bu anlamda bilinç, beyin kabuğu ve derin beyinde yer
alan talamus (kortiko-talamik) sinir hücrelerinde artmış uyarılma ve
duyusal uyaranlara cevabın güçlenmesi (sinyal/gürültü oranı artışı)
olarak görülebilir. Bilincin, bilinçsiz durumdan bilinçli duruma geçmesi
uygun sinir hücresel aktivitenin yeterli sürede artışına bağlıdır.
Bilincin önemli parçası olan farkındalığın farklı dereceleri vardır.
Çünkü dışsal uyaranlara yanıt ölçülebilir (renk, ses, hareket), kişinin
cevabı “evet farkındayım”, “değilim” gibi basit cevaplarla
tanımlanabilir ve kişi sonuçları doğrulayabilir.
4
Farkındalıklar: 1.
Dışsal uyaranlara duyusal farkındalık, 2. Yaygın farkındalık, 3.
Metakognitif farkındalık, 4. Bilinçli hatırlama, 5. İstemli seçici
dikkattir.
5


Yazara göre bilinç dereceleri
Seviye Bilinç durumu
Bilinç
Yokluğu
“0”
a Derin koma, ağrılı uyarana herhangi bir (refleks veya
istemli) yanıt yok. Uyanıklık yok. Farkındalık yok. Geri
dönüşümsüz bilinç kaybıdır.
b Bitkisel hayat. Uyanıklık var. Farkındalık yok.
c Minimal yanıtlılık durumu: Uyanıklık var, arada kısa
farkındalık
d Anestezi: uyanıklık ve farkındalık yok. İlaç kesilmedikçe her
ikisi de geri gelmez.
e Uyku: Kısmen içsel ve dışsal farkındalık olabilir. Uyanıklık
yok. Geri dönüşlü bilinç kaybıdır.
Sıradan
Bilinç
“1”
a Locked-in (içe kilitlenme)
b Delirium
c Disosiyasyon (kişilik çözünmesi)
d Şizofreni
e Hipnoz, bilincin çok kısa sürelerle yüzeye çıkması, uyanıklık
yok, farkındalık düzeyi en alt seviyede
f Günlük yaşamda kullandığımız bilinç: ağırlıklı olarak
bilinçaltı kontrolünde ve aralıklı bilincin devreye girmesi,
hızlı. Farkındalık düzeyi, devamlı olan uyanıklığa göre daha
zayıf
Üstün
Bilinç
A Yeni bir şey öğrenme ve beklenmedik bir durumla
karşılaştığımızda kullandığımız bilinç. Uyanıklık ve

4
Current Awareness: Spotlight on consciosness. The 1996 Ronnie MacKeith Lecture. Developmental Medicine and Child
Neurology 1997;39:54-62.
5
Dekacour J. An introduction to the biology of consciousness. Neuropsychology 1995;33:1061-1074.

| 6
“2” farkındalık/dikkat düzeyi eşit ağırlıklı var.
B Kendilik bilinci: farkında olduğunu fark etme
C Metabilinç: farkında olduğunun farkında olduğunu fark
etme
D Saf bilinç

Ancak, uyanık ve bir konuya yoğunlaşmış kişileri her zaman
bilinçli olarak tanımlamak zordur. Bunu anlamanın en iyi yolu bu
kitabı okurken kendinizi gözlemenizidir. Belki şu anda elinizde bir
kalem ve onunla oynuyor, çayınızı yudumluyorsunuz, ayaklarınızı bir o
yana bir bu yana hareket ettiriyor ya da kulağınızı arada televizyona
odaklıyorsunuz… Bu durumlarda hep aynı bilinç durumunda
değilsinizdir. Oysa siz sağlıklı ve normal bilinçli günündesiniz.


Tablo. Farklı kişilerin önerdikleri bilinç derecelemeleri
Seviye Bilinç durumu
Peter Ouspensky’ye göre bilinç dereceleri
1 Uyku. Gerçeği bilemeyiz
2 Sıradan günlük uyanıklık (uyanık durumda uyku,
izafi bilinç). Gerçeği izafi bilebiliriz
3 Kendinin bilincinde olma duygusallıkla bir aradadır.
Kendimiz hakkında tüm gerçeği bilebiliriz. Ancak
kişinin kendi üzerindeki denetimine bağlıdır. Bu
nedenle iradeye ve isteme sıkı sıkıya bağlıdır
4 Nesnel bilinç ile zihin bir arada. Her şey hakkında
tüm gerçeği bilebiliriz
Colin Wilson’a göre bilinç dereceleri
0 Derin Uyku
1 Rüya görme veya uykuya girişteki gerçeğimsi rüyalar
2 Yalnız farkındalık veya uyanık durumda yanıtsızlık
3 Tekdüze ve monoton, anlamsız kendine farkındalık
4 Pasif ve yanıt oluşturucu normal bilinç, yaşamda
kalmak ve savaşmak için
5 Aktif, kendiliğinden, yaşamla ilgilenen ve mutlu olan
bilinç
6 Aşkınsal seviye
7 Mistik bilinç
Ronnie MacKeith’e göre bilinç dereceleri
1 Koma, tam bilinçsizlik hali
2 Anestezi
3 Derin uyku-Hipnoz
4 Işık, ses, koku gibi duyusal uyaranlarla basit
farkındalık

| 7
5 Sembolik temsillerin farkında olma; uyaranı ayırt
etme (senin ev gibi)
6 Açlık, korku gibi farkındalık durumları
7 Bilinçli olarak, olayları veya bilgiyi hatırlama, hayali
ve istemli seçici dikkat
8 Yüksek farkındalık durumları; kendini kontrol,
meditasyon
9 Usavurma, muhakeme ve kendinin farkında olma

Buna karşın, yerel ya da yaygın beyin hasarlarında görsel
algısal yanılsamalar gerçek zannedilebilir. Beyinde görme
kabuğundaki hasarla ortaya çıkan tanıdık yüzleri tanıyamama
(prosopagnosia), kör görüş (blindsight), Anton sendromu ve déja vu
fenomeninde değişik derecelerde farkındalık ve algılama bozuklukları
ortaya çıkar. Beyinde yaygın etkilenme ile ortaya çıkan bunama
hastalığında uyanıklık tam ve normal olmasına rağmen bilinçte
değişiklikler ortaya çıkabilir.
Birçok kişi bilinç derecelemesi yapmaya çalışmıştır. Bu kişiler
mistikler, psikologlar, felsefeciler ve nörologlar olarak sıralanabilir.
Felsefeci Daniel Dennett de bunlardan biridir ve bir “bilinç(lilik)”
sıralaması yapar. Bu da daha çok üst bilinç derecelemesi şeklindedir.
Sıralama şu şekildedir: 1. Eğer sizin bir şey bildiğinize inanırsam, bir
“bilinç(lilik) sıralaması” ile başa çıkabildiğimizi gösterir. 2. Eğer sizin,
benim bir şey bildiğime inandığınızı bilirsem, bu iki bilinç(lilik)
sıralamasıyla baş edebileceğimizi gösterir. 3. Sizin, eşimin benim bir
şey bildiğime inandığına inandığınızı bilirsem üç aşamalı bilinç(lilik)
sıralamasıyla başa çıkabiliyoruz anlamına gelir.
6
En iyi koşullar attında
çoğumuz ancak beş bilinç(lilik) sıralaması izleyebiliriz. Dennett’in
bilinçlilik sıralaması, Jonh Lucas’inkine benzer: “Bilinçli bir varlığın bir
şey bildiğini söylediklerinde, biz onun bildiğini değil, ama onun
bildiğini bildiğini vs... söyleriz. Bilincin açmazları ortaya çıkıyor, çünkü
bilinçli varlık, öteki şeyler kadar iyi kendinin farkında olabilir ve
tamamen parçalara ayrılabilen bir varlık olarak gerçekten
yorumlanamaz.”
Aslında yakın zamanlarda yapılan bu derecelemeler çok daha
önce (1058-1111) Gazali tarafından yapılmıştı:
7


“Göz kendini göremez, akıl ise kendini de başkasını da,
kendine ait özellikleri de idrak eder. Nitekim akıl kendisini

6
Mithen S. Aklın Tarihöncesi. Dost yayınevi, 1999;125
7
Gazali. Mişkatü’l-Envar (Nur Metafiziği), Gelenek Yay. 2004;18.

| 8
bilici (âlim) ve kudret sahibi olarak idrak eder; ayrıca
kendisinin bilgi sahibi olduğunu idrak ettiği gibi kendisinin
bilgi sahibi olduğunu bildiğini, kendisinin bilgi sahibi olduğunu
bilişini bildiğini... sonsuza dek idrak eder.”


Şekil. Farklı bilinç hallerinin gösterilmesi.

Doğu mistikçileri için, duyularımızla algılanan bütün nesne ve
olaylar birbirlerine bağlıdırlar, farklı yönleri ya da belirişlerini
yansıtırlar. Bilinçlilik ve farkındalıkla ilgili sınıflamalar,
biliminsanlarından çok mistiklerden gelir. Hemen her mistiğin bir
sınıflaması vardır ve bu sınıflama aynı zamanda insanın olgunluk
aşamalarını da yansıtır. Örneğin, Peter Ouspensky (1878–1947)
bilincin görülebilir ve gözlemlenebilir dereceleri olduğunu öne sürerek
dört aşama kabul eder. Bunlar uyku, uyanıklık, kendinin bilincinde
olma ve nesnel bilinçtir. İnsan bu dört bilinç durumunda yaşayabilme
imkânı olmasına karşın, büyük bölümünü uykuda ve sıradan gündüz
uyanıklığı durumunda geçirir. Bilincin en düşük derecesi uykudur.
Öznel ve pasif bir durumdur. Uyurken dışsal uyaranlar bazen rüyalara
etki etse de bunlar zihninden silinip gider. İkinci bilinç durumu insan
uyandığında ortaya çıkar. Gün içerisinde kendimizi bilinçli varlık
olarak düşündüğümüz, şimdi içinde bulunduğumuz durumdur.
Ouspensky bu durumu tıpkı İslam mistikleri gibi “uyanık durumunda

| 9
uyku” olarak adlandırır. Bunun dışında kalan iki bilinç durumu insan
için zor ulaşılabilirdir. Üçüncü bilinç durumu olan kendinin bilincinde
olmak ise kesiklidir ve süreklilik göstermez. İnsanın kendisine karşı
nesnel olduğu bir durumdur. Eğer devamlılık gösterseydi bunun ne
anlama geleceğini de belki de kavrayamayacaktı. Bu bilinçlilik anları,
yüksek heyecan durumları, tehlike anları, yeni ve beklenmedik
koşullarda ortaya çıkar. Kendinin bilincinde olma durumunda duygusal
işlevlerde artış olurken, nesnel bilinç durumunda artmış zihinsel işlev
ortaya çıkar. Günlük yaşamdan insan nesnel bilinç hakkında hiçbir şey
bilmez. Nesnel bilinç, insanın gerçek ve nesnel evrenle temasa geçtiği,
yani duyumlara, rüyalara ve öznel bilinç durumlarına kapısını kapadığı
bir durumdur.
8









8
Ouspensky PD. İnsanın Bilinmeyen Psikolojisi, RM yay. 1995.

| 10

Uyku
Bilincin Doğal Kaybı


Neden uyuduğumuz ve uykuya ihtiyaç duyduğumuz sorusu uzun
yıllardır sorulmuştur. Beslenmek ve enerji almak için yemek yeriz,
oksijen almak için soluruz; yaşamımızın üçte birini neden uyuyarak
geçiririz? Her gün bilincin değişik bir hali olarak, kendi isteğimizle ya
da istemeden gözümüzden uyku akarak bilincimizi bilinmeyene teslim
ederiz ve uyanmayı bekleriz. Rüyalarla başka bir âleme geçtiğimizi
hissederek, ölümden sonra da devam edecek bir mekân hissini bizde
oluşturur.
1953 yılında uykunun evreleri tespit edildiğinde yeni bir
dönem başladı. Hemen hemen tüm memelilerin REM (hızlı göz
hareketleri) uykusuna girdikleri ve bunun arada hızlı göz
hareketlerinin eşlik etmediği uyku ile (non-REM) dönüşümlü olduğu
anlaşıldı. Son 20 yılda yapılan araştırmalarla, uyku esnasında
beynimizde ne olduğu en ince ayrıntısına kadar ortaya konuldu. REM ve
non-REM uykusu evrelerinde beynimizin tamamen farklı davrandığı
tespit edildi.
Non-REM uykusu esnasında, farklı beyin bölgeleri farklı
şekillerde devreye girer. Beyin sapındaki birçok sinir hücresi
ateşlenmesini keser veya azaltır. Beyin kabuğu ve önbeyin bölgelerinde
çok az bir aktivite görülür. Non-REM esnasında, komşu beyin kabuğu
sinir hücreleri eşzamanlı boşalım yaparlar. Bu eşdurumlu boşalım
uyanıklığa göre daha yüksek voltajlı beyin dalgaları oluşturur ve bu
nedenle paradoksal uyku adını alır. Non-REM evresinde, solunum ve
kalp hızı belirgin düzenlidir. Canlı rüyalar nadiren görülür. Beyin
sapındaki az sayıdaki bir grup (sleep-on) sinir hücresi çalışır
durumdadır ve bunlar uykuyu başlatırlar. Isı artışı ile bu hücreler

| 11
çalışır duruma geçebilirler. Onun için sıklıkla kedilerin ve bizim bazen
sıcakta uykumuz gelir!
Diğer yandan REM uykusu uyanıklık durumu gibidir. Her gece,
erişkin bir insan yaklaşık olarak 90–120 dakika REM uykusu uyur.
Yenidoğan döneminde REM uykusu uykunun önemli bir kısmını
oluştururken, yaş ilerledikçe süresi kısalır. Her bir sinir hücresi bireysel
olarak çalıştığından, eşdurumlu bir deşarj oluşmaz ve beyin dalgaları
bu dönemde kaydedildiğinde, düşük voltajlı oldukları görülür. Hem
önbeyin hem de beyin sapında birçok sinir hücresi çalışır. Uyanıklık
durumuna göre diğer sinir hücreleri ile haberleşme daha yoğundur.
Beynin enerji harcaması, REM döneminde, neredeyse uyanıklık
durumundakine yakındır. Gözler sürekli hareket halindedir ve vücut
kaslarında istemsiz hareketler ortaya çıkar. Canlı ve renkli rüyaların
çoğu bu evrede görülür. REM uykusu döneminde, vücut kaslarına
devinimsel emir gönderen sinir hücreleri (göz kaslarına gelenler hariç)
çalışmazlar. REM uykusu iç organlarımız üzerinde de belirgin etki
yapar: kap hızı ve solunum düzensizleşir, vücut ısısı kontrolü zorlaşır
(bu nedenle uyku esnasında üşürüz). REM döneminde erkeklerde penis
sertleşmesi, kadınlarda klitoris büyümesi olabilir. Bu iki durum
çoğunlukla rüyaların seksüel içeriği olmadan ortaya çıkar.



| 12

Uyku dört evreye ayrılır. Her evre beyin dalgalarının saçlı deriden kaydedildiği
elektroansefalografide (EEG) farklı özellikler ile kendini gösterir.
Evre-1: Farkındalık hızla kaybolur ya da ortaya çıkabilir.
Evre-2: Uykunun ortaya çıkış ve uyku iğcikleri ile karakterlidir.
Evre 3-4: Belirgin yüksek genlikli, yavaş (1-3 Hz) senkronize EEG gösterir.
Delta uykusu ya da yavaş dalga uykusu da denir. EEG'deki değişikler özellikler talamus ve
beyin kabuğunun karşılıklı bağlantılarından kaynaklanan bir elektriksel konuşmadır.
Talamus uyanma ve duyusal girdilerin beyin kabuğuna ulaşması için en büyük kapıdır.
Uyuma ile bu ilk aşama kapatılır ve uyku iğcikleri ortaya çıkar (12-15 Hz). Bu dönemde
algılar ve kendine farkındalık ortadan kalkar. Uykunun ikinci aşamasındaki bu iğciklerin
kaynağı talamus içindeki GABAerjik retiküler çekirdektir. Evre-2'de belirgin uyku
derinleşmesi olur, çevresel farkındalık ortadan kalkar ama kişiler bu aşamada
uyandırıldığında %45'i "uyanık olduklarını" söylerler. Bu nedenle kendine farkındalık
birçok kişide vardır. Evre-3 ve 4'te ise uyanıklık bildirme oranı %3'ten daha azdır.


Uyku Ne İşe Yarar?
Hayvanlarda tam uyku yoksunluğu ölüme neden olabilmektedir.
İnsanlarda da nadiren görülen, “ailevi uykusuzluk hastalığı” da yıllar
içerisinde ölüme neden olur. İnsanlarda yapılan çalışmalarla, 7 saat
kadar uyumanın yaşam süresini uzattığı gösterilmiştir.
Genel bir kural olarak büyük bedenli hayvanlar daha az
uykuya gereksinim duyarlar. Filler ve insanlar nispeten fare ve kedilere
göre daha az uyurlar. Küçük hayvanlarda, daha yüksek metabolizma

| 13
hızı vardır ve beyin-beden ısıları daha yüksektir. Hızlı metabolizma
daha çok serbest radikal meydana getirir. Bu serbest radikaller
hücrelere zarar veren, erken ölümlerine ve kanserleşmelerine neden
olan moleküllerdir. Uyumanın, özellikle non-REM evresinde bu zararlı
maddeleri vücuttan uzaklaştırıldığı yönünde kanıtlar vardır.
9

Uykunun diğer önemli bir işlevi olarak da, sinir ileticileri
üzerine olan dinlendirici etkisidir. REM evresinde sinirileticilerinin
salınımının durması (özellikle monoaminler olan dopamin, adrenalin,
melotonin, serotonin) ile alıcı sistemlerin “dinlendiği” ve uyku sonrası
daha hassas çalışmasına imkân verdiği öne sürülmektedir. Bu
dinlenme, uyanıklık duygudurumu için esastır. Buna iki iyi örnek
vardır. Alzheimer ve Parkinson hastalığında REM uykusu bozuklukları
geliştiği dönemlerde varsanımlar daha sık ortaya çıkar. Parkinson
hastaları kötü uyuduklarında, hastalıkları ertesi gün daha ağırlaşır.
REM uykusu esnasında yoğun sinir hücresi çalışması ile beyin
metabolizması hızlanır. Bu durum insan ve diğer memelilere çevreyi
izleme imkânı ve uyandığında daha hızlı yanıt vermesini sağlar.
İnsanlar REM evresinde uyandırıldıklarında, non-REM dönemine göre
daha uyanık ve canlıdırlar.
REM uykusunun bellek düzenlemesi ve güçlendirilmesini
sağlar. REM uykusu yetersizliği, öğrenme ve bir konuya yoğunlaşmayı
bozar.
İnsanların birbirlerine olan bağlılıkları ile ilgili birçok
psikobiyolojik değişken vardır. Bu hem yenidoğan hem de erişkin
dönemi için geçerlidir: kan hormon seviyeleri, strese yanıt gibi. Bunlara
ek olarak, REM uykusunun insanlar arasındaki bağlılık davranışı
üzerinde önemli etkisi olduğu anatomik, işlevsel ve davranışsal olarak
gösterilmiştir. Bağlılık, gelişen canlıya (anne gibi) korunma
sağlanmasına neden olur ve bunu fark eden “korunan”ın (bebek)
çevresel tehlikelere karşı kaygısı azalır. İnsan ve hayvanlarda, limbik ya
da hazcı sistem denilen beyin kısmı özellikle bağlılık için önemli
merkezdir. Bu bölgelerin hasarında, bağlılık ilişkilerinde belirgin
bozulma ortaya çıkar. Bu bölgeler duygulanımsal girdilerle, duyusal
girdilerin bir araya getirildiği yerdir. Birleştirici bu bölgelerin aynı
zamanda REM uykusu esnasında çalıştığı gösterilmiştir. Yani, beyindeki
bağlılık bölgeleri ve REM uykusunu yapan alanlar arasında bir örtüşme
vardır.
10


9
Siegel JM. Why we sleep? Scientific American, Kasım 2000;72-77
10
McNamara P et al., REM sleep and attachment. J Sleep Res 2001;10:117-127.

| 14
Yeni doğmuş bir bebeğin, annesinden uzun süreli ayrılması,
bozulmuş ve kısalmış REM uykusuna neden olur. Bu durum hem
insanlarda hem de birçok maymun türünde tespit edilmiştir. Anne ve
bebeğin bir arada uyumaları, uyku dahil biyolojik olaylarda
eşzamanlılık oluşturur. Bu yakınlık yenidoğan bebeği annenin ritmine
alıştırır. Diğer yandan, bir arada uyuma, memeli türlerinde neredeyse
evrenseldir ve tüm insan kültürlerinde gözlenmiştir.
Bebeğin annesini emmesi, annede oksitosin hormonu
salınımını sağlar ve bu da memeden süt çıkışını sağlar. Ancak, oksitosin
salınımı, annede yavaş dalga uykusu olmadıkça ortaya çıkmaz. Yavaş
dalga uykusu döneminde oksitosin salınır ve REM evresi ile de en tepe
noktasına ulaşır. Oksitosin hormonu da, REM uykusu gibi, tüm
memelilerde bulunur. Deneysel olarak, memeli hayvanlara oksitosin
enjekte edildiğinde sosyal bağlılık davranışları ortaya çıkar. Bunun
yanında oksitosin; annelik, cinsel davranış, sosyal bağlılık, bellek ve
öğrenme, kendi kendine çalışan otonom sinir sistemini düzenleme,
beslenme, esneme gibi işlevleri sağlar. İlginç olarak bu davranışların
tümü de REM uykusu yoksunluğu durumunda değişir (uykusuzluk ve
açlıkta esneme gibi).
Esneme özellikle REM uykusu yoksunluğu ile ilişkilidir.
Esneyen birisinin görülmesi durumunda, gören kişide bir esnemeyi
tetiklemesi muhtemelen sosyalizasyon davranışının bir yan ürünüdür.
Farelerin beyinlerine oksitosin enjekte edilmesi ile esneme ortaya çıkar
ve penis ereksiyonu ile birliktelik gösterir. Benzer olarak da penil
ereksiyon insanlarda uykunun REM döneminde ortaya çıkar. Bu
ereksiyon, oksitosin üreten merkezlerin baskılanması ile engellenebilir.
Oksitosin, uyku ile ilişkili bir salınım ritmi gösterir ve insanlarda en
tepe salınımına sabah saat 04 sırasında ulaşır.
Bütün bu çıkarımlardan da anlaşılacağı üzere, iyi bir uyku,
sadece bir uyku değildir. Günlük yaşamımızı da derinden etkileyen bir
ihtiyaçtır.

Uykudaki Bilinç Durumu
Genel kabulün aksine uyku durumu ve hele hele rüya görme esnasında
bilincimiz tam olarak kendi içselliğimiz ve dış dünyadaki uyaranlara
kapanmaz. Rüya gören kişi uyanık bilincin dünyasından uzaklaşmasına
karşın tam bir kopukluk yoktur. Rüyaların bir kısmı uyanık yaşamı
devam ettirir. Rüyalarımız düzenli bir biçimde, kısa süre önce
bilincimizde bulunan – veya bilinçaltımızdaki - fikirlere bağlı olarak
ortaya çıkar. Rüyalarımız bir kısım içerik ve malzemesini uyanık

| 15
yaşamımızdan ödünç alır. Oysa kişisel olarak, sanki rüyalarımız başka
bir âlemden bize ulaşıyormuş hissi duyarız. Rüyalarımızda belleğimizin
kayıtları bir şekilde devreye girer, ama seçtiği olaylar nedensel ilişki
içermez.
Ameliyatlar için uygulanan genel anestezinin ve koma
durumunun aksine, uykumuzda ve rüya esnasında belli bir ölçüde
bilinçli zihnimiz devam eder. Uykunun değişik evreleri vardır ve bu
evrelere göre de kişideki bilinç durumu değişir. Özellikle, günlük
yaşamlarında yoğun olarak uğraşılan sorunların çözümlerinin rüyada
ortaya çıkması uykudaki durumumuzun “bilinçsiz” olmaması ile
rahatlıkla açıklanabilir. Bilim tarihinde bunun örnekleri sıktır: Friedrich
August Kekulé’nin (1829-1896) benzen molekülünün şeklini, Elias
Howe’nin (1819-1867) dikiş makineleri iğnelerinin iplik deliğinin uçta
olması gerektiğini (rüyasında bir Kızılderili grubunun kendisini bir
ağaca bağladığını ve hepsinin mızrağının ucunun delik olduğunu görür)
ya da dahi matematikçi Srinivasa Ramanujan’ın (1887-1920) uğraştığı
bir denklemin çözümünü rüyasında görmesi gibi. Ama bu keşifler
sadece ünlü bilimadamlarına ya da dâhilere ait değildir. Üniversite
sınavına hazırlanırken masa başında uykuya kalan birçok öğrenci,
yarıda kalan ya da çözemediği problemi rüyasında çözmüştür. Bunun
da örnekleri çoktur.
Gelelim uykudaki bilinçlilik durumumuza. Uyku değişik
evrelere ayrılır. Uyku evresi-1’de kişi kolaylıkla uyandırılabilir. Evre-1
uykunun %2-5’ini oluşturur. Kişi uyandırıldığında uykudan ziyade yarı
uyanık olduğunu söyler. Evre-2 ise uykunun %50’sini oluşturur. Bu
evrede beyin elektriği kayıtlamasında (EEG) aralıklı K-kompleksleri
denen dalgalar ortaya çıkar. K-kompleksleri kendiliğinden veya ani
dışsal uyaranla ortaya çıkabilir. Kişinin kulağına, kişinin kendi adı gibi
anlamlı sesler söylenmesi K-kompleksleri sık oluştururken, anlamsız
kelimelerle daha az ortaya çıkarlar. Bu durum beynin uyku sırasında
aslında tam olarak uyumadığını ve anlamlı-anlamsız ayrımını
yapabilecek kadar bilgiyi işlemeye devam ettiğini gösterir. Yavaş dalga
uykusu olan aşama olan 3-4'te ise kişide hem benlik algısı hem de
nesneler yoktur. Bu aşamada özellikle önbeyin kabuğu bölgesinde kan
akımı ve metabolizma daha düşük seviyeye düşer. Böylece uyanıkken
çok yoğun kullanılan bir bölge kendini toparlar. Bu bölgede rüya görme
esnasında enerji kullanımındaki azalma devam eder. Belki de bu
çalışma azalmasından benlik hissi bu aşamada kaybolur, kendine
farkındalık askıya alınır. Uykuda yürüme bir uyanıklık bozukluğudur.
Tipik olarak yavaş dalga uykusunda ortaya çıkar ve bu uykunun
başlangıcından 1 saat sonraya denk gelir ve aynı zamanda ilk REM

| 16
(hızlı göz hareketleri) dönemidir. Rüyaların %95’i REM döneminde
görülür. Bu nedenle REM dönemi aşağı yukarı “rüya dönemi” ile eş
kabul edilir.
Uyku sırasında, bedensel organlarımız konusunda daha derin
bir duyusal bilince ulaşıyor olabiliriz. Uyku ile dış dünyadan gelen
uyaranlar ortadan kısmen kalkar. Algılar tamamen bedenin içsel
uyarımlarına yönelir. İç organların bariz rahatsızlıkları, bazen rüya
başlatıcı olarak ortaya çıkabilir. Tıpkı gündüz gürültülerinin bastırdığı
ırmak uğultusunu geceleyin işitebilmemiz gibi, günün izlenimleriyle
artık sağır edilmediğimiz geceleyin içeriden yükselen uyarımlar daha
fazla beynimizin dikkatini çeker. Bu nedenle bazı organlarımızdaki
hastalıkları daha ortaya çıkmadan rüyalarımızda görebiliriz. Örneğin;
kalp ve akciğer rahatsızlıklarında sıklıkla kâbus ve kaygı rüyaları
görülebilir.
Yine uyku sırasında, uyanıklık bilinci gibi seçici bir algılama
olabilir. Dış dünyaya algılarımız tam olarak kapanmaz. Örneğin, bir
değirmenci değirmen gürültüsünde uyur ve uykusunu engellemez.
Karanlıktan korkan birisi ışığı açarak uyur. Ama değirmenin durması ve
sesinin kaybolması değirmenciyi uykudan uyandırır ya da karanlıktan
korkan için ışığın kapanması uyanmasına neden olabilir. Dolayısı ile
uyku esnasında da bilgi işleriz. Dış dünyadan girdileri almaya devam
ederiz. Özellikle REM uykusu esnasında, duyusal beyin kabuğunda
çalışmada artış olduğu işlevsel beyin görüntülemeleri ile ortaya
konmuştur.
Görüldüğü üzere, aslında biz uyusak da, “beynimiz uyku ve
rüya esnasında tam olarak uyumaz.” Bilgi işlemeye devam eder. Bu
bilgi, günlük yaşamımızdan bilinçli ve açık zihinle aldığımız bilgi
olabileceği gibi, bilinçsiz, fark etmeden beynimize ulaşan bilgi de
olabilir.

Uykunun Kısa Anatomisi
Beyin kabuğu, non-REM uykusu ve uyanıklığın devamı için önemlidir.
Yine de, doğuştan beyin kabuğu olmayan yenidoğanlarda uyku ve
uyanıklık döngüsü vardır. Beyin kabuğu, beyin sapı ağsı yapısını uyarır
ve geriye dönerek beyin kabuğunu uyarır. Yine uyku, talamusun
yokluğunda da ortaya çıkar, ancak uykudaki iğcikler görülmez. Bölgesel
beyin kan akımı çalışmalarında, yavaş dalga uykusunda (uyku evresi 3
ve 4) talamusta kan akımının azaldığı gösterilmiştir.
Tablo. Uyku döngüsü ile ilişkili birçok sinir ileticisi vardır. Bunlar adenozin, dopamin,
asetilkolin, nor-adrenalin, histamin ve GABA başlıkları altında toplanabilir.

| 17

Uyku, uyanıklık ve bilinç için anahtar yapı beyin sapı ağsı
yapısıdır. Bu bölge aşırı derecede birbiri ile bağlantılı sinir hücreleri
ağından oluşur. Sinir ileticileri bu bölgede çeşitlilik gösterir. Ancak
çekirdek oluşturmak için bir araya gelen bazı sinir hücreleri ağırlıklı
olarak belli sinir ileticileri salarlar. Örneğin; rafe çekirdeği serotonin,
lokus seruleus nor-adrenalin, pedunkulopontin çekirdek ise asetilkolin
(ACh) salar. Rafe sisteminin tam hasarlarında hayvanlar uyanık kalır ve
uyumaları mümkün olmaz. Kısmi hasarlarda ise yavaş dalga uykusu
bozulur. Benzer olarak lokus seruleusun elektrikle uyarımı uyanıklık
yapar. Bu bilgilere göre normal uyku döngüsü için beyin sapı ve beyin
Sinir ileticisi Etkisi ve kanıtlar
Adenozin Uykuyu başlatıcı özelliği vardır.
Uyku yoksunluğunda bazal önbeyin
asetilkolin bölgelerinde adenozin
seviyesi artar. Uyku esnasında
hücre dışı adenozin seviyesi azalır.
Adenozin etki yerlerini bloke
eden kafein ve teofilin
uykusuzluk yapar ve tetiktelik,
uyanıklığı artırır.
Dopamin Uykuyu azaltır ve uyanıklığı artırır.
Sinaps sonrası D2 uyarımı, sinaps
öncesi D2 bloku uyanıklıkta artış
yapar. Dopamin etkisini azaltan
ilaçlar (nöroleptikler) uyku
oluşturur. Dopamin seviyesini
arttıran amantadinin, bitkisel koma
durumundaki kişilerde uyanıklığı
geri getirdiği gösterilmiştir.
D-amfetamin, metilfenidat,
kokain dopamini arttırarak
uyanıklığı artırırlar. Aynı şey
dopamini beyinde doğrudan
artıran L-dopa için de
geçerlidir.
Histamin Beyin sapı ağsı yapısından köken
alan histamin içeren uzantılar
uyanıklığı sağlar. Uyku ile histamin
salan hücreler uyarıyı keser.
Histamin etkisini bloke eden
(H2’ler) kaşıntı ilaçları uyku
yapar.
Nor-
adrenalin
Uyku ortaya çıkışı ile lokus seruleus
hücreleri ateşlemeyi azaltırlar.
Alfa-1 blokerleri uyku yapar.
Serotonin Beyin sapı rafe çekirdeği uyanıklık
esnasında belirgin ateşleme
yaparken, yavaş dalga uykusu
esnasında azalır ve REM uykusunda
belirgin olarak sessiz kalır. 5-HT2A
ve 2c algılayıcıları yavaş dalga
uykusunda önemlidir.
5-HT2c algılayıcısı blokeri
(ritanserin) yavaş dalga
uykusunu artırır. 5-HT2
algılayıcısını uyaran mianserin
ve trazodon yavaş dalga
uykusunu artırır.
GABA GABA-A uyarımı klorür kanal
açılmasını uyararak, uykunun ikinci
evresini uzatırlar ve bu dönemde
uyku iğcikleri artar. Evre 3-4 ve
REM uykusu baskılanır.
Barbitüratlar, zopiklon,
benzodiazepinler ile benzer
etki oluşur.
Asetilkolin Artışı uyanıklığa ve REM uykusuna
neden olur. Uykunun başlaması ve
devamlılığını sağlar.
Ayrıntı için konuya bakınız.

| 18
kabuğu bütünlüğü önemlidir. Bunlara içsel saatimizi de
(suprakiazmatik çekirdek) eklemek gerekir.
Genelde kabul edilen REM döneminin belirgin pons
hasarlarında ortadan kalktığıdır. İnsanlarda bu, hastalık durumlarında
ortaya konulmuştur.
11
Bazal önbeyin hasarlarında rüya sıklığı ve
canlılığı artar. Bu bölgelerdeki ACh azaltan ilaçlar (atropin,
skopolamin) rüya sıklığını artırır ve rüya benzeri zihinsel duruma
neden olur. Beyin sapının ponstaki, REM-On (açık) hücreleri ağırlıklı
olarak ACh kullanırlar. Halbuki REM-off (kapalı) hücreler aminerjiktir.
REM-off sistemi, esas olarak serotonin salan dorsal rafe çekirdeği ve
nor-adrenalin salan lokus seruleustan oluşur.
Duyusal kabuk-şakak-görme beyin kabuğu bileşkesi ve alın
bölgesinin ön-iç kısmı hasarlarında REM uykusu olduğu halde rüya
görülmez. Bu alan aynı zamanda görsel-uzaysal algı, bilişsellik, zihinsel
hayal kurmalarda devreye girer. Dolayısı ile REM beyin sapı ACh
sistemi ile oluşur, ancak önbeyin rüya yapıcı mekanizmaları
çalıştıramaz. Şizofrenili hastalara bir dönem uygulanan beyin alın
bölgesinin cerrahi çıkarılmasından sonra (lobektomi) varsanılar
kaybolduğu gibi rüya görme de kaybolur. Hatta bir ölçüt olarak, cerrahi
sonrası rüya görme devam ediyorsa cerrahi başarısız olarak
değerlendirilirdi.
Ponto-geniculat-oksipital (PGO) dalgalar, rüya sırasında
bahsedilen anatomik bölgelerde ortaya çıkan bir dalgadır. Devamlı
şekilde PGO dalga oluşumunun rüya sırasında hayalleri tetiklediği
düşünülür. Bu bölgedeki diken dalgaları 100 msan sürer. Ardışık diken
dalgaları, rüya içeriğinde hızlı değişikliğe neden olur. Nor-adrenalin,
serotonin kontrolü ele geçirir ve gerçek dışı mantıksız rüyalar oluşur.
Uyandıktan hemen sonra rüyayı zor hatırlama veya unutma, nor-
adrenalin, histamin ve serotonin yolaklarının, REM’den uyanınca
hemen devreye girmesi ile beyin durumunun hızla değişmesinden
kaynaklanır.
Rüya görme esnasındaki bilincimiz, genellikle şizofrenide
rastlanana benzer: duyusal-hareketsel varsanılar, garip hayaller,
azalmış kendine farkındalık, yer-zaman-kişi yöneliminde dengesizlik,
duygulanım atakları ve içgüdüsel davranışlar... REM uykusundaki bu
davranışlar akkumbens çekirdeğinde dopamin artışı ile oluşabilir.
Ancak bu tabloyu dopamin tam olarak açıklamaz. Asetilkolin ve

11
Solms M. Dreaming and REM sleep are controlled by different brain mechanisms. Behav Brain Sci 2000
Dec;23(6):843.

| 19
dopamin artışına ek olarak serotonin, nor-adrenalin ve histamin
azalması REM uykusu zihninin içeriğini oluşturur.
12


Rüyada Geleceği Görmek
3200 yıl önce Çanakkale Boğazı yakınlarında ''Truva'' kentinin
barışsever ve cesur insanları, kral Priamos'un idaresi altında uzun yıllar
barış içinde bir hayat sürmekteydiler. Bir gün, kral Priamos'un karısı
Hekabe bir rüya gördü. Rüyasında, karnından ateşler çıkmakta ve
ateşin dumanı, bütün Truva surlarını sarmaktaydı. Hekabe, bu rüyasını
önce kocasına; daha sonra da bir kâhine anlattı. Kâhinin yaptığı yorum,
hiç de iç açıcı değildi. Ona göre, Hekabe, hamileydi ve doğacak olan
çocuk, ilerde Truvalıların başına büyük dertler açacak, kentin yok
oluşuna neden olacaktı. Bu kehanete inanan Kral Priamos, çocuk
doğduktan sonra bir adamını bebeği öldürmek için görevlendirdi.
Savunmasız yeni doğmuş bebeği öldürmeyen Truvalı adam, onu o
zamanki adı ''İda'' olan bugünkü ''Kazdağı''na götürüp, bir ormana
bıraktı. Nasıl olsa, yabani hayvanlar onu öldürür diye aklından geçirdi.
Bebeği dağa bırakıtı ama bir çoban onu bulup yetiştirdi. Bu çocuk,
ilerde gerçekten Truvalıların başına dertler açacak ve hatta yok oluşuna
neden olacak olan, Atinalı Helen’le büyük aşk yaşayan ünlü Paris'tir.
Hepimiz günlük yaşamımızda, Truva kraliçesi Hekabe’nin
sonradan Truva’nın yok oluşuna neden olacak büyük toplumsal olayları
işaret eden rüyaları gibi olmasa da, sürekli rüya görürüz. Aradan geçen
3200 yıla karşın çok bir şey değişmemiş, bizim ve tanıdığımız kişilerin
gelecekte olan bir olayı çok önceden rüyalarında görmelerini artık
kanıksamışızdır. Bunu neredeyse doğal insansı bir yetenek ve hatta
bazıları için de doğaüstü yetenek olarak karşılarız, ama bizde biraz da
şaşkınlık yaratır. Rüyalarla ilgili olarak önceden bilme ya da haber alma
iki şekilde olabilmektedir. Birincisi, sonradan ortaya çıkacak konu ile
hiçbir ilgisi olmayan bir kişinin durumu rüyasında görmesidir. Buna
sıradan bir vatandaşın, 11 Eylül’deki ikiz kulelerin yıkılmasını
rüyasında görmesi örnek olarak verilebilir. Bu durumda kişi dünyanın
herhangi bir yerinde olabilir ve ikiz kulelerle herhangi bir ilişkisi olmaz.
İkincisi, bir konu üzerinde yoğunlaşmış, ama bir türlü bir sonuca
ulaşamayan kişinin rüyasında çözüme ulaşmasıdır. Bu durumda
genellikle önceden hazır olan bir beyin vardır. Kişi hemen hemen tüm
eforunu bir konu üzerinde odaklar. Uyanık zihni-bilinci ile çözemediği
problemi, rüyasındaki zihin-bilinci ile çözer ve uyanınca da bunu

12
Gottesmann C. The neurochemistry of waking and sleeping mental activity: the disinhibition-dopamine hypothesis.
Psychiatry Clin Neurosci 2002;56(4):345.

| 20
günlük yaşamındaki soruna uygular. Bu durum daha sıktır ve bilim
tarihinde de örnekleri sıktır. Birinci hadisenin ortaya çıkışı olasılık
yasaları (büyük sayılar kuralı) içerisinde açıklanabilirken, ikinci durum
hazır olan bir beynin, uyku ve rüya sırasında çalışmaya bir şekilde
devam etmesi, çözüme ulaşması ile açıklanabilir. Ancak, her iki durum
için de, daha sonra değinileceği üzere “mucize etkisi” ve “seçici bellek”
ortaktır.

Büyük Sayılar Kuralı
Rüyada önceden bilmelerin olası bir açıklaması da, John Allen Paulos
tarafından öne sürülen
13
“büyük sayılar kuralı” olabilir. Buna göre
milyonlarca saat rüya gören bir toplumun önceden bazı olayları
bilebilmesi olasılık dahilindedir. Örneğin, Türkiye’de 70 milyon insanın
her biri, her gece an az 2 saat rüya görür. Her rüya yaklaşık 50 farklı
tema içerir. Bu yaklaşık günde görülen 140 milyon saat süren rüya
demektir. Yıllık 365 günle bu sayıyı çarparsanız 51.100.000.000 saat
rüya süresi yapar (bütün bu sayıları da 250 farklı rüya içeriği ile
çarparsanız artık rakamlar epey büyür).
14
Dünyadaki 7 milyar insan
için günlük düşünüldüğünde, her gün gezegenimizde insanlar 7 milyar
x 2 saat rüya=14 milyar saat rüya görür. İstatistiksel olarak kişilerin
rüyalarının karakterleri, konu ve sembolleri farklıdır. Çoğu kişinin
farklı bir geçmişi, farklı problemleri ve zihinlerinde gerçek yaşamın
farklı yansımaları vardır. Rüyada görülen bir olayın gerçek yaşamdaki
bir olayla eşleşmesi ne paranormal bir etkidir ne de geleceği önceden
bilmedir. Bu anormallikleri “rastlantısal eşleşme” olarak adlandırmak
daha doğru olacaktır.
15

Büyük sayılar kuralına göre, Dünya’da 7 milyar insanın her gün
toplam olarak gördüğü 14 milyar saat rüyadan çoğunluğu anlamsızdır
ve ertesi gün bilinçli zihnimizle hatırladığımız günlük yaşamdaki
olaylarla herhangi bağlantısı kurulmaz. İstatistiksel kurallara göre; eğer
yeterli deneme yapılırsa, istediğimiz sonuç sadece olasılık dahilinde
değildir, büyük bir oranda istediğimiz sonuç gerçekleşecektir. Örneğin,
bir kişinin önceden birisi tarafından rüyada ve ertesi gün de günlük
yaşamda görülme olasılığı epey yüksektir: 1/4144545. Yakın zamanda
yapılan hesaplamalara göre, her gece gezegenimizde görülen rüyaların
yaklaşık 1,5 milyon kadarı geleceği görme eşleşmesi içerir.
Paulos, yukarıdakine benzer bir olayın gerçekleşme ihtimalinin
pek de sandığımız kadar düşük olmadığını gösteriyor: Hesaplamanın

13
Paulos JA. Beyond numeracy. London, Penguin, 1991
14
Hines, Terence. Pseudoscience and the Paranormal. Buffalo, NY: Prometheus Books, 1990.
15
Combs A, Holland M. Synchronicity, Science, Myth and Trickster. Marlowe and Comp., NY, 1996

| 21
kolaylığı açısından, herhangi bir rüyanın gerçek hayattaki bir olaya
benzeme olasılığının 1/10.000 yani 0,0001 olduğunu düşünelim. Bu
oran gerçekten de oldukça düşüktür ve neredeyse sıfıra yakındır. Doğal
olarak, gerçek yaşamla örtüşmeyen bir rüya görme olasılığı da
9,999/10.000 yani 0,9999 olacaktır (%99). Bu hesabı bir yıla yayacak
olursak, bütün bir yıl boyunca gerçek yaşamla kesişmeyen rüyalar
görme olasılığı (0,9999)
365
=0,9641 olacaktır. Diğer bir ifade ile yıl
boyunca gördüğümüz 730 saat süren rüyanın %96,41'inin gerçek
yaşamla hiçbir ilişkisi olmayacaktır. Ancak geriye kalan 1-0,9641'lik
oran önceden tahmin edilen gerçek yaşam olasılığını göstermektedir ki
bu rakam 0,0359'a diğer bir ifade ile %3,59'a eşittir.
Bu aslında oldukça yüksek bir orandır. Çünkü bu oran sadece
bir yıllık zaman için ve sadece bir kişi için geçerlidir. Dünya üzerindeki
7 milyar insanın her birinin, yılda 7 milyar x 2 saat gece rüyası x 365
gün olarak düşünüldüğünde ve rüyalarında %3,59 olasılıkla
gerçekleştiğini düşünecek olursak her yıl milyonlarca “önceden bilme”
olayının olduğu rüya ortaya çıkar. Daha ilginç olarak dünyadaki
herhangi bir insanın 10 yıl boyunca gördüğü rüyalarının hiçbirinin
çıkmama olasılığı (0,9999)
365 gün x 10 yıl
= 0,6941 iken, gelecekteki olayı
tahmin eden bir rüyayı görme olasılığı %30,59 olacaktır. Bu rakam
günlük yaşamda başınıza gelebilecek birçok olasılıktan (şeker
hastalığına yakalanma, felç geçirme, kalp krizi geçirme, ülkemizde
trafik kazasına karışma ...) çok çok daha yüksektir.
16

Diğer yandan, birçok kişi her gece ertesi günkü kişiler ve
olaylarla ilişkili olmayan rüyalar görür. Bunlar doğal felaketler olan
depremler, fırtınalar, ölümler veya yangınlar tarzında olabilir. Ancak,
sonraki gün ve günlerde “eşleşebileceği” olaylar olmaz ise herhangi
birisi hatırlanmaz. Dolayısı ile eşleşebilen rüyalar ile bir “seçici bellek”
de devreye girer.
Buna karşın; önceden haber veren rüyaların içeriği kişisel veya
ailevi olduğunda büyük sayılar kuralının devreye girmesi çok muhtemel
değildir. Sevilen ya yakın akraba olan bir insanın rüyada öldüğünün
görülmesi ve gerçek yaşamda da aynı zamanda ölmesi olasılık modeli
ile kolaylıkla ve belki de hemen hiç açıklanamaz. Bunun örnekleri
Abraham Lincoln’ın kendine yapılacak suikastı ve Atatürk’ün (1881-
1938) annesinin ölümünü çağrıştıran simgeleri rüyasında görmesidir.
Günlük yaşamımızda da benzer rüyaları olan tanıdık ve dostlarınız
olmuş olabilir. Bunların nasıl ortaya çıktığına bugünün bilimi ile yanıt
vermek mümkün değildir.

16
Paulos, John Allen. A Mathematician Reads the Newspaper. Anchor Books, 1996.

| 22

Mucize Etkisi
Rüyalarda önceden bilme durumu sıklıkla, bilinen olayın ciddiyeti ve
önemine göre “mucize” etkisi yaratır. Basında konu edilir, kişiler
arasında sürekli konuşulur, dilden dile aktarılır. Olayı bilen kişi ise tam
bir “geleceği görme” uzmanı olarak sunulur. Oysa nötral denilen ve
görenin zihnindeki bir olayla bağdaştırılmayan rüyalar unutulur ve hiç
hatırlanmazlar bile. Önceden rüyada bilmeler, bir anlamda mucizeler
şekilde doğa yasalarının ihlali olarak görülür. Mucizelerden ortaya
çıkan hayret ve şaşkınlık, olaylar hakkındaki inanç doğrultusunda
hissedilir bir eğilime neden olur. Mucize hissi zihinde verimli bir
toprağa ekilir ve hemen meyvelerini verir.
17
Artık “geleceği önceden
bilme” rüyası dalga gibi her belleğe yayılır.
Bunlara ek olarak yanlış aktarılan ve ikincil kaynaklardan
“mucize etkisi” ile yayılan yanlış bilgiler de vardır. Örneğin,
Mendeleev’in elementlerin periyodik tablosunu rüyasında gördüğü,
Otto Loewi’nin kurbağa kalbindeki sinir iletiminin kimyasal olduğunu
rüyasında keşfettiği öne sürülür (bu keşfi ile Nobel ödülü almıştır). Otto
Loewi’nin doğrudan rüyasında gördüğü konusunda ifadesi olmamakla
birlikte, olası rüyanın görülmesinden 32 yıl sonra, konu ile ilgili birçok
atıflar yapılmıştır. Ancak, her iki durumun da gerçek olmadığı ya da
olduğundan farklı öne sürüldüğü yapılan tarihsel incelemelerle ortaya
konmuştur.
18


Rüyaların Yorumlanması
Rüyalarda geleceği görme konusunda önemli bir zorluk, rüyalardan
nasıl bir mesaj alınacağıdır. Rüyada gelen çözümler ya da gelecekten
haber almalar, olayı doğrudan doğruya tıpkısı olarak görme (filme
kaydedilmiş gibi) tarzında olabileceği gibi, sembolik ifadelerle görme
tarzında da olabilir. Dolayısı ile rüyaların yorumlanması başlı başına bir
sorundur. Örneğin; 10 yıl önce bir dergide gördüğünüz kertenkele
resmi ile 1 yıl önce bir ansiklopediyi karıştırırken gördüğünüz – ya da
çok önem vermeden baktığınız - eğreti otunun Latince adı olan
Asplenium ruta muraria yan yana getirebilir. Üstelik kertenkeleler de
eğrelti otunu yemeye bayılır. Dolayısı ile her rüyanın bilinçli ya da fark
etmeden beynimize ulaşan verilerin hangisinden geldiğini anlamak
mümkün olmayabilir.

17
Hume, D. İnsan Zihni Üzerine Bir Araştırma. Çev: Öğdüm S. İlke Yay. 1998;116–139
18
Baylor G. What Do We Really Know About Mendeleev’s Dream of the Periodic Table? Dreaming, 2001;11:2

| 23
Rüyaların sabahleyin büyük oranda silinip gittiği herkesçe
bilinir. Ama çoğu kez bir rüyayı sadece kısmen hatırladığımız, gece
rüyamızda daha çok şeyin bulunduğu duygusunu taşırız. Sabahleyin
hala canlı olan bir rüyaya ilişkin hatırladıklarımızın, günün akışı içinde
küçük kırıntılar dışında nasıl silinip gittiğini de biliriz. Çoğunlukla, ne
gördüğümüzü bilmeksizin rüya gördüğümüzü biliriz. Nadir durumlarda
ise bazı rüyalar inatla bellekte kalır. Yıllarca tekrarlanabilir. Rüyaların
içeriğini unutmamızın bir nedeni çoğunlukla anlaşılırlıktan yoksun
olmalarıdır. Buna ek olarak uyanık bilincimizdeki nedensellik (neden-
sonuç) ilkesi ile ortaya çıkmamaları, rüyaların genelde eşsiz olması
(uyanık günlük bilincimizde benzer şeylere pek rastlamayız),
rüyalardaki düşünsel malzemelerin uyanık bilincimize tercüme
edilmesindeki yetersizliktir. Rüyalarımız imaj ve görüntülerden
oluştuğu halde, uyanık bilincimizde düşüncelerimiz için “kavramları”
kullanırız. Rüyalarımızı düşünmek yerine yaşarız. Bu nedenle
hatırlanmaları zordur ve eksiktir. Rüyalarımız uyanınca, tıpkı
yıldızların parlaklığının güneşin ilk ışıklarına yenik düşmesi gibi,
rüyalar da günün izlenimlerinin önünde soluklaşırlar. Uyanık bilinç,
hatırlanması zor olan rüya belleğine kolayca ilaveler yapabilir. En
doğrucu insanlar bile rüyalarına bazı ilaveler ve süslemeler yapar.
Bir rüyayı yorumlamak, o rüyaya bir anlam yüklemek ve
uyanık bilincimize anlaşılır hale getirmek demektir. Rüya yorumlaması
iki şekilde olabilir. Rüya içeriğini bir bütün olarak ele alarak,
sembollere anlamlar vermek, nasıl çağrışımlar yaptığına bakmaktır.
Gelecekten haber verdiği iddia edilen rüyalar genelde semboliktirler.
Diğer ve en sık yapılan popüler rüya yorumu, her bir işaretin sabit bir
anahtar yolu ile bilinen bir anlamı olan başka bir işarete çevirmektir.
Bu bir tür şifreli yazının (kriptografi) deşifre edilmesi gibidir. Bu
durumda, deşifre edilen anahtar kelimeler birbirine bağlanarak sonucu
gelecek zaman dilimine çevrilir. Hem popüler yorum hem de sembolik
yorum tam olarak bilimsel ölçütleri karşılamazlar. Özellikle, deşifre
yönteminde her şey rüya tabirleri kitabındaki anahtarların
doğruluğuna bağlıdır ve doğruluğunu kimse garanti edemez.




| 24

Bilincin Kimyası ve Sinir
İleticileri

Sinir sistemimizde, sinir hücreleri arası bağlantı bölgesinde, bir
hücreden diğerine uyarının geçişi kimyasal aracılarla olur. Bu aracılara
sinir ileticileri denir. Gelişmiş bir beyinde iletimin %99’u bu kimyasal
maddelerle olur. Çok az oranda da herhangi bir sinir ileticine gerek
duyulmadan, elektriksel hücreler arası bağlantılarla uyarılar bir
hücreden diğerine aktarılabilir. Sinir ileticilerinin beyindeki veya
omurilikteki yoğunluklarında azalma, artma ya da birbirleri ile olan
dengeli ilişkilerinin bozulması birçok davranışsal ve hareket
hastalığının temelidir. Temel olarak iki ana grup sinir ileticisi vardır:
baskılayıcı (inhibitör) ve uyarıcı (eksitatör). Baskılayıcılar, adından da
anlaşılacağı üzere, sinir iletimini engellerken, uyarıcılar sinir
hücresinde uyarıma neden olurlar. Değişik konular içerisinde, ilgili sinir
ileticisine değinildiğinden, bu konuda özet olarak temel sinir ileticileri
ve beyindeki dağılım bölgeleri ele alınacaktır.
Sinir ileticileri, anahtarın kilide girerek kapıyı açması gibi,
salındıkları hücre sonlanmasındaki keseciklerden karşı tarafa, etki
edilecek ya da bilgi aktarılacak hücrede kilit benzeri yapılarla
birleşirler. Tıpkı kapı açan anahtar gibi iyon kapılarını açarlar ya da
başka yolların çalışmasını sağlarlar. Sinir ileticilerine her gün bir yenisi
eklenmese de etki ettikleri bölgeler (reseptör), alt tip olarak neredeyse
her gün bir yenisi eklenmektedir. Konuda belli başlı alt tipteki etki
yerleri ele alınacaktır. Konuda sıklıkla geçen anatomik yerleşimler için
ilgili resimlere başvurmak anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.

GABA (Gamma Amino Butirik Asit)
GABA insan sinir sistemindeki en önemli baskılayıcı (inhibitör) sinir
ileticisidir. Beyindeki sinir hücrelerinin %80’inde bulunur. GABA
yoğunluğu, dopamin ve asetilkoline göre 1000 kat daha fazladır. GABA

| 25
işlevi uykuda artarken, kaygı gibi aşırı uyanıklık yapan durumlarda
azalır. GABA içeren sinir hücreleri nispeten küçük yapıdadır. Görme
beyin kabuğunda da yoğun olarak GABA içeren hücreler bulunur. GABA,
iki algılayıcı üzerine etki eder: GABA-A ve GABA-B. GABA-A’lar iyon
geçişine neden olarak hızlı etki (saniyeler içinde) oluştururken, GABA-
B’ler daha uzun ve geç (saatten günlere uzayan) etkiler oluşturur.

Glutamat
Uzun mesafelere uzanan sinir hücrelerinde bulunur. Uyarıcı bir sinir
ileticisidir. Yeni beyin kabuğu ve kalıcı belleğin yerleştiği yer olan
hipokampusta yoğundur. Beyin kabuğunda IV-V-VI. tabaka sinir
hücrelerinde çok bulunur. NMDA, AMPA ve kainat adlı üç tip algılayıcısı
vardır. NMDA ve AMPA iyon geçişi ile hızlı etkiler oluşturur.

Asetilkolin (ACh)
ACh diğer sinir ileticilerine göre bilinçli farkındalığın temelinde yer
alan, en olası kimyasaldır. ACh aynı zamanda sinir kas kavşağının da
sinir ileticisidir. ACh evrimsel olarak yaşlı bir molekül olup mavi-yeşil
yosunlar ile mantarlarda bulunmuştur ve dünyada 3 milyar yıldır
vardır. Birçok sinirsel olmayan doku ACh içerir. Buralarda hücre
bölünmesi, farklılaşması ve hücre-hücre bağlanmasında iş görür.
19

Beyinde çok yaygın olmasına karşın, beyin kabuğunda I, II ve
IV. sinir hücresi tabakalarında daha yoğundur. ACh, iki tip algılayıcı
üzerine etki eder: muskarinik (M) ve nikotinik (N). M algılayıcıları uzun
ve geç etkilidir. Özellikle beyin kabuğu ve derin beyinde (striatum)
yoğundurlar. N’ler ise iyon geçişine neden olur bildiğimiz içilen
sigaradaki nikotinin etki ettiği algılayıcıdırlar. N’lerin de birçok alt tipi
vardır. Alfa-4 ve beta-2 talamusta (LGN), orta beyin, striatum ve limbik
bölgede yoğunken, alfa-7 hipokampus ve talamusun ağsı (retiküler)
çekirdeğinde yoğunlaşmıştır. ACh içeren hücreler, hücresel iskelet
proteini olan MAP-2’den (mikrotübüle eşlik eden protein-2) zengindir.
Beyinde iki farklı ACh yolağı vardır. Biri beyin sapında
(pedunkulopontin ve laterodorsal tegmental çekirdekler) ve diğeri
önbeyin tabanında yer alan Meynert’in çekirdeğidir. ACh’nin beyinde
bulunduğu yolaklardan biri olan önbeyin taban sinir hücrelerinin
çalışması, uyanıklığın devamı için gereklidir. Bu bölgedeki ACh içeren
sinir hücreleri uyanma, seçici dikkat ve REM uykusunda devreye girer.
Uykudaki hızlı göz hareketleri döneminde ACh salan hücreler
çalışırken, monoaminerjik (serotonin-dopamin-nor-adrenalin)

19
Wessler I ve ark. The biological role of non-neuronal acetylcholine in plants and humans. J Pharmacol 2001;85:2-10.

| 26
sistemler baskılanır. Talamusun çekirdeklerinden olan intralaminar
çekirdek bilinçli farkındalıkta etkindir ve beyin sapı ACh uzantılarından
yoğun uyarı alır.
İnsanlarda Meynert’ın çekirdeği yaklaşık bir milyon hücreden
oluşur ve bu nispeten az bir sayıdır. Bu çekirdek beyin kabuğunda,
yayıldığında yaklaşık 0.5 metre kare bir alan olabilecek bir tabaka ile
bağlantılar oluşturur. Bu çekirdekten çıkan uzantılar, iç ve dış yollarla
beyin kabuğuna ulaşır. Her sinir uzantısının son dallanması 1-2 mm
2

alana yayılır. Meynert çekirdeğinin kendisi de ACh, GABA, nor-
adrenalin uzantıları alır. ACh girdileri mezopontin bölge ve diğer bazal
önbeyinden gelir. Mezopontin ağsı yapıdaki (lokus seruleus, rafe
çekirdeği, pedunkulopontin ve latero-dorsal çekirdekler çıkıcı ağsı
yapıyı ya da kısaca ARAS’ı oluştururlar) ACh ve monoaminerjik
uzantılar bazal önbeyine gelir. Bu bölge diğer beyin bölgelerinden farklı
olarak herhangi bir duyusal yoldan girdi almaz. Beyin kabuğu bazal
önbeyine GABA yolları ile uyarı gönderir. ARAS dolaylı duyusal girdiyi
bazal önbeyine taşır. ARAS’ın işlevi genel uyanıklığı sağlamaktır.
Beyindeki ACh miktarı ile bilincin göstergesi olan gama
titreşimi (40Hz) arasında ilişki vardır. Özellikle ACh’in muskarin
algılayıcılarının uyarımı gama aktivitesinde artışın önemli bir
nedenidir. Özellikle önbeyin ACh salan sinir hücresi uzantıları gama
aktivitesinden sorumludur. Beyin kabuğu sinir hücrelerinin muskarinik
uyarılması, 250 msan kadar gecikmeli bir yanıta neden olur. Bu
uyarının ortaya çıkışı ile bilinçli algılanması arasında Benjamin Libet
tarafından bulunan 500 msan’lık gecikmeyle uyumludur. Muskarinik
uyarımı ile bir gecikme olur ve bu yaklaşık uyaranın bilince ulaşması
için gereken zamana denktir. Dolayısı ile muskarinik ACh uyarımlar
gama aktivitesinde olduğu gibi, bilince ulaşmak için gereken 250-500
msan’lik gecikmeyi de açıklar.
20


Dopamin
Dopamin hem uyarıcı (D1) hem de baskılayıcı (D2, D3 reseptörleri
üzerinden) özellik gösteren bir sinir ileticisidir. Dopamin içeren
hücreler iki beyin bölgesinde yoğunlaşırlar: ventral tegmental alan
(VTA) ve substansia nigra (SN) pars kompakta. SN hücreleri striatuma
uzanırken, VTA hücreleri limbik beyin kabuğu ve amigdala uzanır. VTA
hücreleri, uykunun tüm aşamalarında devamlı ateşleme durumundadır.
Dopamin sistemi güdüleyici davranışa neden olur ve dikkatin yerine

20
Perry E et al., Neurochemistry of Consciousness. Chapter 2. Cholinergic Transmission. Woolf NJ. John Benjamins
Pubs. 2002;25

| 27
getirilmesini sağlar. En azından dört farklı dopamin algılayıcısı vardır.
Beynin derinliklerinde D1 ve D2, limbik sistem ve akkumbens
çekirdekte D3 ve mezokortikal sistemde D4’ler yoğundur.

Nor-adrenalin (NA)
NA içeren hücreler beyin sapı bölgesi ile sınırlıdır. Beyin sapında lokus
seruleusta yerleşiktirler. Algılayıcıları alfa-1, 2 ve beta-1, 2, 3’e ayrılır.
Beta-1’ler beyin kabuğunda, beta-2’ler beyincikte yoğundur. NA, stresli
uyaranlarda salınımının artmasıyla kişide uyanıklık, dikkat artışı ve
tetiktelik doğurur. Beyin sapındaki lokus seruleustan çıkan NA sinir
hücresi uzantıları, hipotalamus-amigdala, talamus ve önbeyin-duyusal
beyin kabuğu-görme beyin kabuğuna uzanırlar. Bu sinir hücreleri
uyaran tipine göre aralıklı (fazik) veya devamlı (tonik) ateşleme
yapabilir. Aralıklı ateşleme seçici dikkat veya odaklanma ile ilgiliyken,
devamlı ateşleme davranışsal esneklik ve dikkati devam ettirme ile
ilgilidir. Lokus seruleus uyku döngüsü oluşumunda da önemlidir. Uyku
ortaya çıkışı ile bu bölge sinir hücreleri ateşlemelerini ya da uyarılarını
azaltırlar.
Dopamin sistemi devamlı bir uyanıklık (tonik) sağlarken, nor-
adrenalin sistemi yanıta göre aralıklı (fazik) uyanıklık yapar. Artmış
uyanıklık durumunda (yeni bilgi işleme gibi) nor-adrenalin sistemi
yoğun çalışırken, dikkatsel sistemlere gerek duyarız. Dopamin salınımı
yapan metilfenidat alımı, kişilerin bildik işleri yaptıklarında
performanslarını azaltır.
21


Serotonin (5-HT)
Serotonin içeren sinir uzantıları, beyin sapındaki rafe çekirdeğinden
köken alır. Bu bölgeden çıkan uzantılar aşırı dallanırlar ve hemen
hemen tüm merkezi sinir sistemine yayılırlar. Rafe çekirdeğinde,
serotonin yanında diğer sinir ileticileri de bulunur (dopamin, GABA,
nor-adrenalin). İnsan beyninde en belirgin çekirdek arka (dorsal) rafe
çekirdeğidir. Tüm beyin kabuğuna uzantılar verir. İç bölgedeki ayrı
parçası da (median) aynı bölgelere uzantılar verir ve sinir uzantıları üst
üste biner. Özellikle talamus, rafe uzantılarının yoğun uzanım
gösterdiği, uyanıklık için önemli bir yerdir.
Serotonin baskılayıcı bir sinir ileticisidir. Davranışları da
baskılar ve kontrol altına alır. REM uykusu esnasında serotonin
hücreleri sessizdir ve rüyada görülen varsanım görüntüleri, beyin

21
Yamamoto K, Hornykiewicz O. Proposal for a nor-adrenaline hypothesis of schizophrenia. Prog
Neuropsychopharmacol Biol Psychiatry 2004;28:913-22.

| 28
kabuğunda serotonin baskılaması ile kaybolur. Serotoninin etki ettiği
15’e yakın algılayıcı vardır. Alın bölgesinde ve görme beyin kabuğunda
5-HT
2
ve 5-HT
2A
’lar görsel varsanımlardan sorumlu tutulur.
Amigdaldaki 5-HT
1A
’lar ise korku ve kaygıda devreye girerken, beyin
sapındaki 5-HT
3
’ler bulantı-kusmada devreye girer. Bulantı giderici
ondansetron bu algılayıcıları bloke eder. 5-HT
1D
algılayıcılarını uyaran,
bir migren ağrı kesicisi olan sumatriptan, panik belirtilerinde artış ve
otonom yanıtlardan olan nabızda yükselmeye neden olabilir.

Histamin
Uyanıklık, öğrenme ve bellekte kullanılan bir sinir ileticisidir. H1, H2 ve
H3 algılayıcıları vardır. H1’i bloke eden ilaçlar uyku hali ve uyku
yaparlar. Bunlara en iyi örnek kaşıntıyı gidermek üzere kullanılan
ilaçlardır. Bunların bir kısmı H1 etkisini engeller ve uyku hali
oluştururlar. Histamin reseptörlerinin uyarılması ise uyanıklık yapar ve
bilincin seviyesinin ayarlanmasında etki eder.

Adenozin
Güçlü bir uyku yapıcıdır. Beyinde adenozin etkisi kafein ve teofilin ile
azalır. Buna bağlı uyanıklık ve tetiktelik artar. Kahve içilmesi bu yol
üzerinden etki ederek uyanıklık artışı ya da uykusuzluk yaratır.


| 29

Koma
Koltuktan Düşen Bilinç!

Klasik bir sinir sistemi kitabında bilinç, kişinin kendi ve çevresinin
farkında olması olarak tanımlanır. Bu durum iki ayrı işlevle sürdürülür:
1. Farkındalık (bilincin içeriği) ve 2. Uyanıklık (bilincin seviyesi).
Bunların her ikisi çok farklı fizyolojik ve anatomik sistemle ilgilidir.
Koma, bilincin içeriğinin bozulmasından ziyade bozulmuş uyanıklıkla
ilişkilidir. Bilişsel, duygulanımsal zihinsel işlevlerin bir toplamıdır ve
sağlam beyin kabuğu varlığına bağımlıdır. Bilincin içeriğinin tüm
yokluğu bitkisel hayat ile aynı anlamdadır.
Uyanıklık, sağlam bir beyin sapı ağsı uyarıcı sistemine (çıkan
ağsı/retiküler aktive edici sistem, ARAS) ve orta beyin yapılarıyla olan
bağlantılarına bağlıdır. Farkındalık gibi, uyanıklık da “hep ya da hiç”
prensibiyle tanımlanamaz ve derecelendirmesi yapılabilir.

Bilincin Oturduğu Koltuk
Elde edilen verilere göre koma, yaygın iki yanlı beyin yarıkürelerinde
zedelenme, ARAS’ın veya her ikisinin bir arada etkilenmesinden
kaynaklanır. Beyin sapı ağsı sistemi gri maddeden (sinir hücresi
grupları) oluşur ve üst omuriliğe kadar devam ederken, yukarıya doğru
subtalamus, hipotalamus ve talamusun çekirdeklerine ulaşır.
İnsan ARAS’ı birkaç belirgin çekirdekle birlikte, daha az
tanımlanmış çekirdekler içerir. ARAS’ın organizasyonu medulla ve
ponsta çok belirgindir. Beyin kabuğu sadece ARAS ile uyarılmakla
kalmayıp, ARAS’ı uyarmak ve aktivitesini düzenlemek için karşılıklı
bağlantılar gönderir. ARAS kesin bir anatomik yapıdan ziyade, fizyolojik
bir tercih olarak değerlendirilebilir. ARAS’tan çıkan en az üç yükselici
yol bulunmuştur Biri, talamik retiküler çekirdeğe ulaşır ve daha sonra
özel talamik çekirdekler aracılığıyla beyin kabuğuna gider. İkincisi,

| 30
hipotalamustan geçerek limbik sistem dâhil önbeyin yapılarını etkiler.
Üçüncüsü ise, her ikisi de yeni beyin kabuğu yaygın bağlantılarını
sağlayan orta beyin rafe çekirdeği serotonerjik sinir hücreleri ile lokus
seruleusun sinir hücrelerinden meydana gelir.
Bilinç yerel olarak beyin kabuğunun bir alanında değildir.
Nerede yerleşik olursa olsun, beyinde artan hacimdeki hasarların
hastanın genel uyanıklığını ve zihinsel yeteneklerini, artan oranda
azalttığına dair kuvvetli kanıtlar mevcuttur.
22
Birçok insan
araştırmaları, koma veya bitkisel durum görülmesi için her iki beyin
yarıkürelerinin büyük kısmının zedelenmesi veya işlevini kaybetmesi
gerektiğini göstermektedir. Fakat bazı gözlemler sol yarıkürenin
bilinçle sağdan daha fazla ilişkili olduğunu göstermiştir. Bu durum daha
çok lisan ve kendinin farkında olma arasındaki ilişkiye bağlanmıştır.
Baskın yarıkürenin konuşma bozukluğu meydana getiren ani, büyük
hasarları haricinde, yarıkürelerin tek taraflı işe yaramaz hale gelmesi,
tek başına komaya neden olmaz.
Birçok çalışmacı, önbeyinde derin, içte yerleşimli hasarlara
bağlı olarak bilinçte değişiklikler olduğunu bildirmişlerdir. Tek taraflı
hasarların bilinç değişiklikleri ile ilişkisi gösterilmemiştir. Ancak, iki
taraflı talamus hasarlarında sıklıkla bilinç değişiklikleri oluşur. İnsanda
hipotalamusun iki yanlı arka kısım hasarları, büyüklüğü ile orantılı
olarak, şiddeti giderek artan bilinç bulanıklığı, uyku hali ve sonuçta
komaya neden olur. Pons seviyesi altındaki hasarlarda koma izlenmez.
En aşağıda yer alan yaşatkan bölge (bulbus) ve omurilik zedelenmesi
bilinçli cevabı bozmaz.

Bilinçte Beyin Sapının İşlevi Nedir?
Beyin sapının gri maddesi çekirdeklerden oluşur. Çekirdekler, sinir
hücrelerinin kümelenerek yoğunlaştıkları bölgelerdir. Uzanımları ve
uzantıları genelde, beyin sapı uzunlamasına paraleldir. Her çekirdeğin
kendine ait bir sinir ileticisi ve yerleşimi vardır. Diğer çekirdek ve sinir
hücreleri ile bağlantı kurarlar. Beyin sapının çekirdek bölgesi (merkezi)
ARAS olarak adlandırılır ve ağ gibi retiküler yapısı vardır. Aslında,
retiküler terimi tek bir anatomik yapıya gönderme yapmaz ise de yanlış
bir tanımlamadır. Bu yapı beyin sapının merkezinde, orta hatta ve arka
kısmında yer alır. Üst beyin sapından aşağıya kadar, omuriliğin üst
kısmına kadar uzanım gösterir. 1917’lerden beri beyin sapı
zedelenmesinin bilinci bozduğu bilinmektedir. 1940’larda ise, kedilerde
beyin sapının elektriksel uyarımının uyanıklık-dikkat artışı yaptığı

22
Plum F, Posner JB. Stupor ve Komada Tanı. Çev: Öztekin N, Öztekin FM. Abdi İbrahim İlaç Sanayi A.Ş. Nisan 1997;17.

| 31
deneysel olarak gösterilmişti. Beyin sapındaki ARAS, yukarı doğru, ana
trafo merkezi olan talamusa sıkı uzantılar verir.
ARAS, sadece beyin kabuğuna ya da talamusa uzantılar
vermekle kalmaz, kendisi de çevreden yoğun girdiler alır. En önemli
girdilerini, omuriliğin arka kısmında yer alan tabaka-II’den alır. Bu
bölgeden ağrı taşıyan C-lifleri periakuaduktal gri bölgeye ve
parabrakilis çekirdeğine ulaşırlar. Üst beyin sapı zararlı uyaranların
ulaşma yeridir. Ağrı taşıyan C lifleri özellikle bu bölgede sonlanırlar.
Bunun yanında solitar çekirdek, vagal sinir denen sinirden girdiler alır.
Kaslar ve kirişlerden omurilik arka kısmı boyunca, derin duyusal
girdiler (proprioseptif) ARAS’a ulaşırlar. ARAS, işlevsel ve anatomik
olarak dört grup çekirdekten oluşur.

1. Klasik çekirdekler: Kuneiform, derin mezensefalik çekirdekler,
pedunkulopontin tegmental çekirdek, pontin oralis
çekirdeğinden oluşur. Bu çekirdekler beyin sapı ortasına
yerleşiktirler ve nispeten hücreden fakirdirler. Bu bölge
çekirdekleri, talamik intralaminar çekirdeğe, bazal
ganglionlara glutaminerjik uzantılar gönderirler. Bu grup
çekirdekler, sinir ileticisi olarak asetilkolin ve glutamat
kullanır.
2. Monoaminerjik çekirdekler: Nor-adreanlin salan lokus
seruleus ve serotonin salan rafe çekirdeği, dopamin salınımı
yapan substansia nigra, ventral tegmental alan (putamen,
kaudat ve accumbens bölgesi) bu grup çekirdekleri oluşturur.
Bu sinir ileticileri, bu grup çekirdeklerden salınarak beyin
kabuğu üzerinde genel bir uyarıcı etki gösterir ve çevresel
uyaranlara karşı dikkat artışını sağlar.
3. Kolinerjik çekirdekler: Laterodorsal tegmental çekirdek,
pedunkulo-pontin tegmental çekirdekleri üst beyin sapında yer
alır. Birçok talamik çekirdeğe uzantılar verirler. Dikkat ve
öğrenme işinde görev alırlar. Buna karşı olarak, talamik
retiküler çekirdek diğer talamik çekirdeklere bağlantılar
göndererek onların aktivitelerini baskılar. Bu şekilde, uyku
durumu-uyuma, uyku esnasında EEG’de görülen iğcikler
oluşur. Beyin sapı kolinerjik çekirdeklerinin devreye girmesi
ile uyku durumu ve iğcikleri kaybolarak, uyanıklık ve uyanma
oluşur.
4. Otonomik çekirdekler: Üst beyin sapı parabrakilais çekirdeği
(PBN), periakuaduktal gri cevher (PAG)ve traktus solitarius
çekirdeği (NTS) bu grubu oluşturur. PBN ve PAG, talamus

| 32
üzerinden beyin kabuğunun çalışmasını ayarlar. Diğer yandan
NTS, uyarılması beyin kabuğunda patolojik eşleşmeyi epilepsi
durumlarında engeller.

Sonuçta, beyin kabuğu uyarımı tek bir beyin sapı çekirdeği ve ailesi
ile oluşmaz. Esas etkili çekirdekler, beyin kabuğuna yakın olan üst
beyin sapında değil de, orta beyin ve pons bölgesine yerleşiktir. Hepsi
birden, duyusal girdileri modüle ederek (ince ayar yaparak) beyin
kabuğunu uyarıp, uyanıklığı sağlarlar. Beyin sapının bilinçte, işlevsel
olarak sıkı bir yer edinmesi ve özellikle de solunum, dolaşım, beden iç
dengesinin ayarlanmasının (hemeostaz) beyin sapında olması nedeni
ile bilincin de bir çeşit iç dengeyi sağlayan bir sistem olabileceği öne
sürülmüştür. Yani, içsel dengeyi sağlamak için dış dünyadan gelen
duyusal girdileri ayarlayan bir denge mekanizması olabilir.


Fenomenoloji Uyanıklık
var, farkındalık yok
Farkındalık
üzerine eklenince
Kendinden ve Çevreden
Gelen uyaranlara uygun
yanıt oluşturma
Anatomi Beyin sapı ve talamus Beyin kabuğu İkincil çağrışım alanları
Klinik Tablo Vejetatif durum Minimal bilinçlilik Normal bilinçlilik hali
Görüntüleme

Resim. Beyin kabuğunda bilincin koltuğu nerededir? Bugünkü bilgilere göre, farkındalığımızın ana
koltuğu beyin kabuğudur. Beyin kabuğunda ise bilinci ortaya çıkarak olasılıkla ikincil duyusal
alanlar ya da çağrışım alanlarıdır. Beyinde her duyunun (işitme, görme, koklama, tat, dokunma...)
bir birincil bir de ikinci-çağrışım alanı vardır. Birincil alan, duyusal girdinin doğrudan ulaştığı
yerdir. İkincil ya da çağrışım alanları ise (beyaz oklarla gösterilmiş), genelde, birincil alanın hemen
komşuluğunda yer alan, duyusal girdinin depolandığı-kodlandığı ve gerektiğinde geri çağrıldığı
yerdir. Bu nedenle, birincil alana bir girdinin ulaşması bir anlam ifade etmez. Girdiyi
anlamlandıran ve onu bilinç seviyesine çıkaran, çağrışım alanlarıdır. Dolayısı ile bilinç sağlam bir
beyin sapı (uyanıklık için), bunun üzerine eklenmiş, beyin kabuğu çağrışım alanlarının (farkındalık
için) bir arada çalışmasının bir ürünü olarak ortaya çıkar.

| 33

Resim. Farklı bilinç durumlarında beyin kabuğunda değişik alanlarının durumu. Vejetatif
durumunda özellikle medial ve lateral prefrontal, parietal multimodal çağrışım
alanlarında metabolizma/enerji kullanımında azalma görülmektedir. Bu işlev azlığı,
doğrudan beyin kabuğunda zedelenme veya beyin kabuğu-beyin kabuğu ya da beyin
kabuğu-talamus-beyin kabuğu sinir hücresi ağlarının bozulmasının bir sonucu
olabilir(resimde oklarla gösterilmiş). Kronik vejetatif durumda özellikle parieto-oksipital
ve mesio-frontal bölgelerde metabolizma azalır. Prefrontal-premotor ve parieto-temporal
çağrışım alanları ve posterior singulat/prekuneus belirgin metabolizma azalması
gösterir. Çağrışım alanları, çalışan bellek-dikkat-olaylarla ilgili bellek-dil ve bilinçli
algılama ile ilişkilidir. Buna karşın bazal ön beyin-posterior hipotalamus ve beyin sapı
metabolizması korunur (resimde yok). Bu korunma ile uyku-uyanıklık döngüsü, kalp ve
dolaşım sistemi işlevini normal olarak devam ettirir. Bunun yanında, uyanıklık ve
farkındalığın birbirinden ayrıldığı-çözündüğü bazı durumlar vardır. Bunlardan biri
absans (yokluk) nöbetidir. Yokluk nöbetleri esnasında, kişi uyanık olduğu halde, çevresel
olaylara farkındalığı ortadan kalkar. Yani uyanıklık-farkındalık ikilisi çözünür. Resimdeki
koyu beyin bölgeleri, absans nöbeti esnasında azalmış bölgesel kan akımını
göstermektedir. Görüleceği üzere, daha çok önbeyin ve arka beyin bölgelerinde, çağrışım
alanlarında kan akımı azalması ortaya çıkmaktadır. Diğer uyanıklık-farkındalık
çözünmesi olan durumlarında da beynin belli bölgelerinde metabolizma ve dolayısı ile
kan akımı azalır. Kompleks parsiyel nöbette alın bölgesi ve prekuneus denilen, beynin
orta-arka kısmında yer alan bölgede kan akımı azalır (yoğun noktalı alanlar). Uykuda
yürümede ise, kişi uyanık olmadığı halde farkındalığı vardır. Yürür, kapıyı açar ve amaçlı
karmaşık işleri yapabilir. Özellikle çağrışım alanlarında kan akımı azalması dikkat
çekicidir. Prekuneus ve arka singulat bölge bilinçli uyanıklık durumunda en aktif
bölgedir. Ancak, bunlar, beyin kabuğunda, bilinçli uyanıklığın merkezi ya da oturduğu
koltuk mudur? Bunu kesin bilemiyoruz.



| 34


Şekil. Beyin sapı çıkıcı ağsı yapının (ARAS) yerleşimi ve beynin içten kesiti. ARAS
özellikle, pons ve üst beyin sapı bölgesine yerleşmiş, dağınık hücre gruplarından oluşur.
İnen hareket yolları ile ve beyne ulaşan duyu yolları geçerken ARAS’a bağlantılar verirler.
Duyu yollarının ARAS’a bağlantılar vermesi, ağrı duyduğumuzda uyanmamıza ya da
uyanıklığımızda artmaya neden olur. ARAS bunu talamus ve beyin kabuğuna verdiği
uzantılar ile yapar.


Bilinç Bozuklukları Derecelemesi
Bilincin, koma ile tam açık bilinç arasında geniş bir spektrumu vardır. Bilinç
bozuklukları uyanıklık ve farkındalığın farklı derecelerde etkilenmesiyle
değişik klinik görünümler verebilmektedir. Bunlar akut olarak ortaya çıkan
bilinç bulanıklığı, delirium, obtundasyon, stupor ve koma olarak isimlendirilir.
Zamansal ilişkili diğer bir grup (subakut ve kronik) olarak izlenenler demans,
vejetatif durum, akinetik mutizm, apallik ve locked-in (içe kilitlenme)
sendromu olarak adlandırılır. Bu tanımlamaların bazıları arasında kesin ayrım
yapmak zor olabilmekte, hatta bazen tanımlar iç içe geçebilmektedir.

1. Bilinç Bulanıklığı
Uyandırılabilirlik veya farkında olmanın azaldığı durumlarda kullanılan bir
terimdir. Temel bozukluk dikkat sistemindedir. Hasta uyaranlardan kolaylıkla
rahatsız olur veya sıçrar. Duyusal, özellikle görsel algılar yanlış yorumlanabilir.

| 35
Yönelim bozukluğu olmasa bile hızlı ve açık düşünemez. Daha ilerlemiş durum
konfüzyonel durum olarak adlandırılır. Bu hastalar emirlere uymakta zorluk
çekerler. Zamana, bazen de kişiye yönelimleri bozulur. Uyku hali belirgindir ve
dikkat azlığından geriye doğru saymada zorluk çekerler.

2. Obtundasyon
Mental küntleşme veya durgunluktur. Uyanıklıkta hafif veya orta derecede
azalma ile birlikte, çevreye ilginin azaldığı hastalar için kullanılır. Uyarılara
yanıt yavaştır.

3.Stupor
Hastanın ancak tekrarlanan şiddetli uyaranlarla uyandırılabildiği, derin uyku
veya davranışsal olarak benzer cevapsızlık durumudur. Uyarı azalır azalmaz
veya kesilince cevapsız duruma dönerler ve uyumaya başlarlar. Anlaşılır
yanıtlar vermezler. Katatonik şizofreni ve ağır depresyonda stupor durumu
gözlenebilir.

4. Vejetatif (Bitkisel) Durum
Bilişsel işlevlerin tam olmadığı ve uyanıklığın geri döndüğü, farkındalığın
olmadığı bir bilinç durumunu tanımlar. Gözleri açık olmasına rağmen, kendinin
ve çevresinin farkında olduğuna dair davranışsal belirtiler göstermez. İstemli
hareketleri yoktur. Uyku uyanıklık döngüsü korunabilir. Anlaşılır sözel çıktıları
yoktur. Altı haftadan fazla aynı klinik tablo devam ettiğinde ısrarlı (persistant)
veya kronik vejetatif durum olarak adlandırılır. Bu durumdaki hastalarda
daima önbeyin hasarı bulunur. Beyin sapı yapıları nispeten iyi şekilde korunur,
ancak özellikle beyin kabuğu yapıları etkilenir. Bu durumu tanımlamak için
koma vijil, apallik sendrom, serebral ölüm, yeni beyin kabuğu ölümü ve total
demans gibi bazı terimler de kullanılmıştır. Nadiren uzun süren vejetatif durum
sonrası, farkındalığın geri geldiğini gösteren bazı istemli hareketlerin geliştiği
vakalar bildirilmiştir.
23

1996 yılında vejetatif durum için bir dizi tanı kriteri önerilmiştir.
24
1.
Kendi ve çevresinin farkında olduğuna dair belirtilerin olmaması. Görsel, işitsel,
dokunsal veya ağrılı uyarana istemli herhangi bir yanıt olmaması, dil ifadesine
ait kanıtların olmaması, 2. Uyku ve uyanıklık döngüsüne benzer şekilde göz
açma ve kapama durumu olabilir, 3. Hipotalamus ve beyin sapı işlevleri
solunum ve dolaşımı sağlayacak şekilde korunmalıdır.



23
Andrews K. Recovery of patients after four months or more in the persistent vegetative state. BMJ 1993;306:1597-60.
24
Anon. The permanent vegetative state. Review by a working group convened by the Royal College of Physician and
endorsed by the conference of Medical Royal Colleges and their faculties of the UK. J R Coll Physicians Lond
1996;30:119-121.

| 36
Tablo. Bilinç bozuklukları ve özellikleri. PSV: persistan vejetatif durum, ASZ: absans
nöbetler, AKM: akinetik mutizm, HKM: hiperkinetik mutizm, CPS: kompleks parsiyel
nöbetler, DEL: delirium.
Koma PVS ASZ AKM HKM CPS DEL
Uyanıklık - + + + + + +
Dikkat - - - + +/- +/- +/-
Niyetlenme - - - - + +/- +/-
Bellek - - - - - - +/-
Farkındalık - - - ? ? +/- +/-

5.Akinetik Mutizm
Uyku-uyanıklık döngüsünün geri döndüğü, fakat zihinsel aktivite ve
kendiliğinden hareketlerin olmadığı bir bilinç değişikliğidir. Sessiz ve
hareketsiz durumdadırlar. Hasta genellikle gözleri kapalı yatsa da, bazen
uyanık ve farkında görünümü veren, fakat konuşmanın hemen hiç olmadığı
kendiliğinden uyanma dönemleri olabilir. Ağrılı uyaranlara basit yanıtlar
verebilirler. Hastaya bakıldığında, fark edilebilir içeriği olmayan uyanık
görünüşü vardır. Akinetik mutizm klinik görünümünü vejetatif durumdan
ayırmak çok zordur. Ancak, vejetatif durumda sıklıkla, değişmez şekilde
uzuvlarda sertleşme bulunurken, akinetik mutizmde bu durum yoktur.

6.Apallik Durum
Yeni beyin kabuğu işlevlerinin ortadan kalktığı, fakat görece sağlam beyin sapı
işlevleri olan hastalar için kullanılır. Hastalar davranış olarak vejetatifdirler.
Vejetatif durumdan ayrı bir sendrom olduğu tartışmalıdır.

7.Locked-in (içe kilitlenme)
Gerçek bir bilinç bozukluğu değildir, bilinç tam olarak normaldir. Seçici olarak
motor yolların etkilendiği, dört uzuv ve alt kafa sinirlerin felcine neden olan
durumu tanımlar. Motor felç, hastanın kendini kelime veya vücut hareketi ile
ifadesini engeller. İç ve dış uyaranların tam olarak farkındadırlar. Yatay göz
hareketleri genelde kaybolur. Aşağı-yukarı göz hareketleri ve göz kırpma ile
iletişim kurabilirler. Akinetik mutizm izlenimi verebilirler. Ancak, gerçek bir
bilinç değişikliği durumu değildir. Genellikle ponsun ön kısmındaki hasarlarda
izlenir. İçe kilitlenme durumunda göz hareketlidir, istemli kontrol altındadır ve
emirle hasta gözünü kırpabilir.


| 37

Anestezi
Bilincin Yapay Kaybı

Anestezinin tarihi, nispeten yakın tarihte (1846) kloroform ve eter ile
başlar. Keşfi ile birlikte modern cerrahi başlamıştır. Geçen 150 yıllık
zamana karşın bugün kullanılan birçok anestezik maddenin sinir
sistemine etki ederek nasıl bilinci ortadan kaldırdığı çözülememiş bir
gizemdir. Oysa anestezide kullanılan maddeler diğer ilaçlar gibi sıradan
molekül yapısına sahip bir grup ilaçtır.
Anestezik ilaçların etki mekanizmalarının ortaya
konulamamasının birkaç nedeni şu şekilde sıralanabilir:

1. Anestezinin kesin bir tanımı yapılamadığından, sağlam canlıdaki etki
mekanizmalarını canlı dışı deneylerle eşleştirmek mümkün
olmamaktadır.

2. Anestezikler arasında belirgin bir yapı-etki ilişkisi yoktur. Çok geniş
ve yapısal olarak birbiri ile ilişkisiz maddeler anestezik etki
edebilmektedir. Örneğin, asal bir gaz element olan ksenon iyi bir
anesteziktir (renksiz, kokusuz) ama diğer anesteziklerle hiçbir yapısal
ilişki göstermez. Yine asal gazların grubundaki diğer üyeler (helyum,
neon, argon, kripton ve radon) hiçbir anestezik etki oluşturmaz.

3. Diğer ilaçlar, sinir ileticileri ve hormonlarla karşılaştırıldığında
anestezikler çok yüksek miktarlarında ve kan yoğunluklarında etki
eder. Bunun anlamı, eğer bir anestezik madde etkisini göstermek için
özel bir bölgeye bağlanıyor ise, çok kısa süreli olarak bağlanıp
ayrıldığıdır ve bu etkiyi ortaya koymak çok zordur.

Anestezi Nedir?
Bir anestezik ilaç olan ketamin sinir hücreleri arasındaki iletişimi bozar
ve sizi galakside dolaştırır. Bilinci ortadan kaldırır. Bilinçlilik halinin
nasıl olduğunu tam tanımlayamasak da onu ortadan kaldırdığımızda

| 38
kaybolan ve eksilenlerin ne olduğu biliyoruz. Bu, bilincin neler
kazandırdığını daha iyi anlamamıza yardım eder. Dünya üzerinde, bu
grup ilaçlarla kişilerin bilinci ile her gün oynanır. Oynayanlar da
anestezi uzmanlarıdır. Bu nedenle ve bilincin doğası gereği olağan
bilinç kısa ömürlüdür. Bedenin herhangi bir parçasına yerel ağrı
duyumunu kaybettiren, kişinin uyanık kaldığı anestezi şekli de vardır.
Ancak, bu konuda, bilinci geçici olarak ortadan kaldıran genel anestezi
ele alınacaktır.
Basit bir açıklama olarak, genel anestezi merkezi sinir
sisteminin baskılanarak, tüm dışsal uyaranların ve uyaranlara yanıtın
ortadan kaldırılmasıdır. Ancak bu tanım iki nedenle yetersiz kabul
edilir. Birincisi, sadece duyusal girdi-çıktının engellenmesi anestezi
değildir. Amnezi (unutma) ve bilinçsizlik durumu da önemli bir etkidir.
İkincisi, tüm anestezikler eşit oranda duyusal baskılanma
oluşturmazlar. Örneğin, barbitürat grubu ilaçlar anestezik olmalarına
karşın ciddi ağrı kaybedici özellikleri yoktur. Kürar ise tüm bedensel
hareketleri ortadan kaldırır, ancak ağrı duyumunu ya da bilinci ortadan
kaldırmaz. Sadece kas kasılmasını ve hareket oluşumunu engeller.
Anestezide kullanılan ilaçlar solucanlardan insanlara kadar geniş bir
yelpazede etki eder.
25
Ancak, bilinç üzerindeki etkilerinin daha alt
türlerde ortaya konması gibi bir şey söz konusu değildir. Alt türlerde
elde edilen etki, uyarana yanıt yokluğudur.

Tablo. Anestezinin etkileri
1. Geçici ve geri dönüşlü bilinçsizlik
2. Amnezi, hiçbir şey hatırlamama
3. Ağrı duyusu kaybı
4. Hareketsizlik-kas gevşemesi
5. Ağrılı uyaran otonom yanıtların azalması

Anestezik maddeler solunarak ya da damardan verilerek etki
ederler. Genel anestezik maddeler verildikten sonra tüm bedene etki
ederler. Solunarak etki edenlerin etki miktarı için MAC (minimum
alveolar yoğunluk) değeri kullanılırken, damardan verilenler için
kandaki miktarları göz önüne alınır. MAC değeri, insanların %50'sinin
cerrahi keside ağrı hissi duymaması ya da doğrulma refleksi kaybı
oluşturan miktardır. Ancak, bu MAC değeri ile anestezinin etkisini
değerlendirmede bazı sorunlar vardır. Damardan verilenler için ise
MAC değeri kullanılmadığından, solunan ve damardan uygulanan

25
Sedensky MM, Meneely PM. Genetic analysis of halothane sensitivity in Caenorhabditis elegans. Science
1987;236:952

| 39
ilaçların etkilerini karşılaştırmak mümkün değildir. Damardan
verilenler için ise kullanılan etkinlik ölçütü, kişilerin %50'sinde ağrılı
uyaran yanıtını engelleyen ilacın kan serbest yoğunluğudur. Anestezik
ilaçlar, hareketsizliğe gerek duyulan dozun yarısında uyku oluşturur.
Amnezi ise uyku yapan dozun yarısı ile sağlanabilir.

Etki Bölgeleri
Temel olarak anestezik maddeler sinir sisteminin çalışmasını değişik
seviyelerde etkilerler. Olası hedef bölgeler derideki duyusal
algılayıcılar, omurilik, beyin sapı ve beyin kabuğu kısımlarıdır. Anestezi
sırasında ağrıyı algılama olmadığından, çevresel sinirlerdeki ağrı
algılayıcılarına etki edebildikleri düşünülmüşse de, hayvan
çalışmalarında bu çeşit bir kanıta rastlanmamıştır.
1. Omurilik: Anesteziklerin omurilik üzerine etkisi olsa da bu bölgedeki
etkileri ile bilinçsiz duruma geçmeyi veya amnezi denilen olayla ilgili
her şeyi unutmayı açıklamaz. Ancak, ağrılı uyaranlara yanıt azalması
nedeniyle bu bölge etki yerlerinden birisi olabilir.
26

2. Beyin Sapı Ağsı Yapısı: Çıkıcı ağsı uyarıcı sistem (ARAS) uyanıklık
davranışımızda önemli sinir hücresi grupları içerir. Anesteziklerin
beyin sapından bilgi geçişini ya da aktarımını azalttıkları yönünde
kanıtlar vardır.
27
Ancak ARAS anesteziklerin etkisinin ortaya çıktığı tek
bölge değildir. Çünkü beyin sapının ağrı kaldırıcı etkisinin
görülebilmesi için zorunlu bir bölge değildir. Diğer bir nedenle ARAS
bölgesinin belirgin hasarı durumunda farkındalık ortadan
kalkmayabilir.
28

3. Beyin Kabuğu: Beyin kabuğu bilginin depolanması, birbiri ile
ilişkilendirilmesi ve hatırlanması için en önemli bölgedir.
Anesteziklerin bellek ve farkındalığı ortadan kaldırmaları nedeni ile
beyin kabuğu üzerinden etkisi olabilir. Anestezikler beyin kabuğu
elektriksel aktivitesini belirgin olarak değiştirirler. Ancak bu etkiler,
farklı anestezik maddelerde farklı olarak ortaya çıktığından, anestezik
ilaçların birbirinden farklı şekillerde etki ettiğini de göstermektedir.
Canlı dışında yapılan deneylerde, solunan/uçucu anesteziklerin bazı
beyin alanlarında uyarıcı iletimleri baskıladıkları
29
, bazılarının uyarıcı
sinir ileticisi salınımını artırdıkları
30
ve bazılarının ise baskılayıcı sinir

26
Zorychta E, Esplin DW, Capek R. Action of halothane on transmitter release in the spinal monosynaptic pathway. Fed
Proc Am Soc Exp Biol 1975;34:2999
27
Angel A. Central neuronal pathways and the process of anaesthesia. Br J Anaesth 1993;71:148
28
Feldman SM, Waller HJ: Dissociation of electrocortical activation and behavioral arousal. Nature 1962;196:1320
29
Richards CD, Russell WJ, Smaje JC. The action of ether and methoxyflurane on synaptic transmission in isolated
preparations of the mammalian cortex. J Physiol (Lond) 1975;248:121
30
MacIver MB, Roth SH. Inhalational anaesthetics exhibit pathway-specific and differential actions on hippocampal
synaptic responses in vitro. Br J Anaesth 1988;60:680

| 40
ileticilerinin etkilerini artırdıkları
31
gösterilmiştir. Dolayısı ile tek etki
şekli ve tek yer belirlemek mümkün olmamıştır.
4. Talamus: Talamus çevresel uyaranların beyin kabuğuna geçmeden
önce mutlak uğradığı trafo gibi bir istasyondur. Beyin kabuğundan
aşağı gelen uyarılar da talamusa kısmen uğramadan geçmezler. Solunan
anesteziklerin talamus üzerine etki ederek, talamustan beyin kabuğuna
geçişi engelleyerek bilinci ortadan kaldırdığı öne sürülmektedir.
32


Olası Etki Şekli
Eldeki bilgilerimize göre anestezik maddelerin sinir sistemi üzerinde üç
değişik şekilde etkisi olabilir. 1.Sinir hücresi uyarılabilirliğini azaltarak,
2.Sinir hücreleri arasındaki haberleşmeyi engelleyerek (uyarıcı sinir
iletimini baskılayarak veya engelleyici sinir ileticilerinin etkisini
güçlendirerek), 3.Bazı "anahtarlar"ın kapanması şekline etkilerle.

1.Sinir Hücresi Uyarılabilirliği
Bir sinir hücresinin bir uyarılma potansiyeli (aksiyon potansiyeli, AP)
oluşturması üç değişkenle belirlenir: istirahat zar potansiyeli, uyarılma
potansiyeli için eşik değeri ve voltaja bağımlı sodyum kanallarının
işlevi. Anestezik maddelerin sinir hücrelerini hiperpolarize ettiği (yani
daha negatif istirahat durumuna getirdiği, uyarılmasını zorlaştırdığı)
gösterilmiştir.
33
Bu etkileri de anestezik güçleri ile doğrudan ilişkilidir.
Anesteziklerden isofluranın talamustaki sinir hücrelerini hiperpolarize
ettiği gösterilmiştir. Klinik düzeyde anesteziklerin uyarılma potansiyeli
oluşturan iyon kanalları üzerinde belirgin etkisi yoktur.
34
Uyarılma
potansiyelinin, sinir hücresi ana uzantısı aksonda yayılımını
engellemezler (eter, kloroform ve fluorinat) sadece yalıtıcı miyelin kılıfı
ile kaplı olmayan liflerde uyarılma potansiyeli genliğinde azalmaya
neden olurlar. Bu azalma ile hücrelerarası (sinaptik) iletide sinir
ileticilerinin salınım miktarı azalır.
35



31
Gage PW, Robertson B. Prolongation of inhibitory postsynaptic currents by pentobarbitone, halothane and ketamine
in CA1 pyramidal cells in rat hippocampus. Br J Pharmacol 1985;85:675
32
Ries CR, Puil E. Mechanism of anesthesia revealed by shunting actions of isoflurane on thalamocortical neurons. J
Neurophysiol 1999;81:1795
33
Madison DV, Nicoll RA. General anesthetics hyperpolarize neurons in the vertebrate central nervous system. Science
1982;217:1055
34
Haydon DA, Urban BW. The effects of some inhalation anesthetics on the sodium current of the squid giant axon. J
Physiol 1983;341:429
35
Berg-Johnsen J, Langmoen IA. The effect of isoflurane on unmyelinated and myelinated fibres in the rat brain. Acta
Physiol Scand 1988:127:87

| 41
Şekil. Genel anestezinin aşamaları. Anestezi dört evreden oluşur ve şekilde aşağı inildikçe
anestezinin derinliği artar. Anestezinin her aşaması, solunum durumu, göz hareketleri,
göz bebeği büyüklüğü ve refleksi, kas tonusu, ağrıya yanıtla değerlendirilir. “Solunum”
değerlendirmesi altındaki 1. intercostal, 2. diafragmatik kas kasılmasını gösterir. Ketamin
ile oluşan anestezide istemsiz göz hareketleri, ışık refleksinin korunması eşlik eder.
Anestezinin derinliği arttıkça solunum durması (apne) ortaya çıkar.


2.Sinaptik İşleve Etki
Uzun zamandır inanılan genel görüşe göre, anestezik maddeler,
hücreler arası kavşak bölgesinde (sinaps) kimyasal iletiyi engelleyerek
etki ederler. Anesteziklerin sinir sisteminin değişik bölgelerinde
sinaptik geçişi engelledikleri gösterilmiştir.
36
Kimyasal olan bu iletiyi
engellemek için gereken anestezik madde miktarı, uyarılma
potansiyelinin engellenmesi için gerekenin 1/10'u kadardır. Daha çok
engelleyici kimyasal sinapslarda iletimi artırdıkları, bu yolla da uyarıcı
sinir ileticisi etkilerinin ortadan kaldırıldığı, halothan ve
benzodiazepinlerle gösterilmiştir. Bunun tersi sonuçlar veren
çalışmalar da vardır.

36
Kullman DM, Martin RL, Redman SJ. Reduction by general anaesthetics of group Ia excitatory postsynaptic potentials
and currents in the cat spinal cord. J Physiol (Lond) 1989;412:277

| 42
Anestezik maddeler sinir ileticilerinin salınımını değiştirebilir.
Bu etki depolanma veya salınım basamaklarına etki ile olabilir.
Bugünkü kanıtlar halothanın uyarıcı sinir ileticilerinin kavşağa
salınımını engellediğini göstermektedir. Ancak bu salınımın
engellenmesinin nereden kaynaklandığı belirsizdir. Kesecik salınımında
işlev gören kalsiyum iyonlarının içeri girişinin azalması bir neden
olabilir. Buna ek olarak, yeni keşfedilen ve kesecik boşalımında iş gören
proteinler (sintaksin, sinaptobevin, SNAP-25) anesteziklerin hedef
noktaları olarak görülmektedir.
37

Anestezikler sinaps sonrası yanıtı da değiştirirler.
Anesteziklerin etkisi, sinir ileticisinin tipine göre değişir. Eter,
fenobarbital, metoksifluran sinaps sonrası bölgede glutamatın etkisini
engellerken, aynı etki halotan ile görülmemiştir. Barbitüratlar, propofol,
florürlü uçucu anestezikler (enfluran gibi) GABA etkisini, sinaps sonrası
bölgede artırırlar.
38


3. İyon Kanallarına Etki
İyon kanalları, belli iyonların geçişine izin veren, sinir hücreleri zarı
üzerinde bulunan kapılardır. 1980'li yıllarda patch klamp tekniğinin
keşfi ile iyon kanalları daha ayrıntılı çalışılabilir hale geldi. Hücre
zarındaki farklı kanallar hücre zarı potansiyelini değiştirirler. Voltaja
bağımlı sodyum, potasyum ve kalsiyum kanalları belirgin benzerlikler
taşırlar. Voltaja bağlı sodyum ve potasyum kanalları uyarı
potansiyelinin oluşumunda etkilidir. Bu kanallar uçucu anesteziklerden
etkilenmezler.
39
Ancak çok yüksek dozlarda (normalden 8 kat fazla)
halothan, sodyum ve potasyum kanallarının ancak %50'sini bloke eder.
Bu nedenle, klinik anestezi etkisinin bu kanallar üzerinden olamayacağı
düşünülebilir.
Kalsiyum kanalları, sodyum ve potasyuma göre işlevsel olarak
daha farklı görevler görürler. En azından altı tip kalsiyum kanalı vardır:
L, N, P, Q, R ve T. L tipi kanallar sinir sisteminde daha yoğundurlar ve
sinaptik iletimde de esas bu tipler görev alır. Sinir sisteminde, voltaja
bağlı kalsiyum kanalları sinaps öncesi bölgeye yerleşiktirler ve uyarı
potansiyeline yanıt verirler. Uyarı potansiyeli bu bölgeye ulaşınca
kanallar açılır ve kalsiyum içeri girer, sinir ileticileri kesecikler içinden

37
van Swinderen B, Saifee O, Shebester L et al., A neomorphic syntaxin mutation blocks volatile-anesthetic action in
Caenorhabditis elegans. Proc Natl Acad Sci USA 1999;96:2479
38
Tanelian DL, Kosek P, Mody I, MacIver MB. The role of the GABAA receptor/chloride channel complex in anesthesia.
Anesthesiology 1993;78:757
39
Haydon DA, Urban BW. The actions of some general anaesthetics on the potassium current of the squid giant axon. J
Physiol 1986;373:311

| 43
sinaptik aralık içine salınırlar. Anesteziklerin, N ve P tipi kanallar
üzerine etki ettiği konusunda bazı bulgular vardır.
40

Ligandlar, iyon kanallarının özel bir bölgesine etki eden atom,
iyon, molekül ya da hormonlardır. Ligandlar, kanal üzerine etki eden
uyarıcının etkisini kolaylaştırır ya da artırır. Liganda bağlı iyon
kanalları anesteziklerin hedefi olabilir. Liganda bağlı algılayıcısı olan
asetilkolin, glisin ve 5-HT3’tür. Kas tipi asetilkolin nikotinin algılayıcısı
üzerinde yapılan çalışmalarla, uçucu anesteziklerle (halothan,
isofluran) bloke edildiği gösterilmiştir. Ancak beyindeki durum
hakkında bilgimiz yoktur. Muhtemelen, asetilkolin üzerindeki etkilerle
bilinç ve ağrı hissi kaybına neden olur.
41
Bu kanallar hızlı uyarıcı
sinaptik iletiyi engellerler veya baskılayıcı iletimi artırırlar.
42
Glutamat
sinir sisteminde en fazla bulunan uyarıcı sinir ileticisidir. Üç tipte
algılayıcı kanalı vardır: AMPA, kainat ve NMDA. AMPA ve kainat
katyonların geçişi için çok seçici değildir ve hızlı sinaptik iletide iş
görürler. NMDA algılayıcı kanalları ise kalsiyuma hassastırlar ve uzun
süreli olarak sinaptik yanıtları düzenler. AMPA ve kainat algılayıcıları,
klinik dozlarda halothan, enflurandan etkilenmez.
43
Ancak bu kanallar
pentobarbitale çok hassastırlar.
NMDA kanalları ketamin dışındaki diğer anesteziklerden
etkilenmez. Ketamin, seçici olarak NMDA kanalının çalışmasını engeller.
Diğer anesteziklere göre elimizdeki en güçlü kanıt, ketaminin NMDA
kanalı üzerindeki etkisidir. Aynı zamanda azot protoksit ve ksenon da
güçlü ve seçici olarak aynı kanal üzerinden etki eder.
44


GABA iyon kanalları
GABA'nın etki ettiği iyon kanalları ve algılayıcıları (reseptörler), sinaps
sonrası hücre üzerinde bulunur (GABA-A tipi). GABA etkisi ile
kanallardan hücre içine klor geçişi olur. Hücre içi daha negatif yüklenir
ve hücrenin uyarılması zorlaşır. Bu duruma hiperpolarizasyon denir.
Anestezik barbitüratlar, benzodiazepinler, propofol, etomidat ve uçucu
anestezikler GABA-A algılayıcıları üzerinden etki eder.
45
Bu ilaçlar üç
farklı tipte etkiye neden olur: güçlendirme, doğrudan iyon kapısı

40
Hall AC, Lieb WR, Franks NP. Insensitivity of P-type calcium channels to inhalational and intravenous general
anesthetics. Anesthesiology 1994;81:117
41
Evers AS, Steinbach JH. Supersensitive sites in the central nervous system: anesthetics block brain nicotinic
receptors. Anesthesiology 1997;86:760
42
Krasowski MD, Harrison NL: General anaesthetic actions on ligand-gated ion channels. Cell Molec Life Sci
1999;55:1278
43
Wakamori M, Ikemoto Y, Akaike N. Effects of two volatile anesthetics and a volatile convulsant on the excitatory and
inhibitory amino acid responses in dissociated CNS neurons of the rat. J Neurophysiol 1991;66:2014
44
Franks NP et al., How does xenon produce anaesthesia? Nature 1998;396:324
45
Hales TH, Lambert JJ. Modulation of the GABAA receptor by propofol. Br J Pharmacol 1988;93:84

| 44
açılması ve baskılama. Güçlendirme, GABA yoğunluğu düşük olmasına
karşın, var olan miktarının daha fazla etkili olmasıdır. Anestezikler
bunu klinik kullanılan dozlarda yaparlar. Doğrudan iyon kanalını açma
GABA ile ilişkisiz olarak iyon kanalının anestezik madde ile açılmasıdır.
Bu etki normal klinik anestezik dozlarından daha yüksek dozlarda
ortaya çıkar. Baskılanma GABA-A kanallarından klor iyonu akımının
engellemesidir. Barbitüratlar, propofol ve uçucu anestezikler kanalın
içindeki iyon akımını değiştirmekten ziyade, kanalın açık kalma
süresini ve sıklığını artırırlar. Bunun sonucu olarak, baskılayıcı sinaps
sonrası etkiler (IPSP) artış gösterir. Ancak bütün anestezikler aynı
algılayıcılar üzerine etki etse de alt birimleri farklıdır. Örneğin, uçucu
anestezikler için glisin ve GABA-A algılayıcılarının üzerindeki TM2 ve
TM3 bölgelerine bağlandığı gösterilmiştir.
46


Glisin
Glisin amino asidi özellikle beyin sapı ve omurilikte yoğun bulunan bir
sinir ileticisidir. Uyarıldığı zaman klor geçişini tetikler. Uçucu
anestezikler propofol, alphaksalone ve fenobarbital glisin etkisini
artırmasına karşın, etomidat ve ketaminin herhangi bir etkisi olmaz.
Tiopental ise 5-HT3 kanallarından iyon akımını engeller. Buna bağlı
olarak da anesteziklerin istenmeyen etkileri olan bulantı ve kusma
ortaya çıkar.
47


Kalsiyum
Kalsiyum hücre içindeki en önemli ikincil habercidir. Uçucu
anestezikler istirahat halinde hücre içi kalsiyumu artırırlar. Bu artış
hücre içindeki kalsiyum depolarının boşaltılması ile oluşur ve
anestezinin etkisine katkıda bulunur.

G-proteinleri
Hücre dışındaki birçok protein GTP bağlayan proteinlerle (G-protein)
etkileşir. Ancak anesteziklerin bu proteinler üzerinden etki ettiği
yönünde kanıtlar yoktur.

İnositol Fosfatlar

46
Mihic SJ, Ye Q, Wick MJ et al. Sites of alcohol and volatile anaesthetic action on GABA(A) and glycine receptors. Nature
1997;389:385
47
Jenkins A, Franks NP, Lieb WR. Actions of general anaesthetics on 5-HT3 receptors in N1E-115 neuroblastoma cells.
Br J Pharmacol 1996;117:1507


| 45
G-proteinleri üzerinden çalışan algılayıcılar fosfolipaz C'yi uyarırlar. Bu
enzim iki önemli haberci oluşturur: inositol trifosfat (IP3) ve diaçil-
gliserol (DAG). IP3 kalsiyumun, hücre içi kaynaklardan salınımına
neden olur. DAG ise protein kinaz C enzimine bağlanır ve çalışmasına
neden olur. Halothanın IP3 ve DAG üzerinde bir etkisi yoktur.

Siklik Nükleotidler
Siklik nükleotidler olan siklik AMP ve siklik GMP, iyon kanalı işlevini
değiştiren ikincil habercilerdir. Eldeki verilere göre anesteziklerin bu
basamaklar üzerinden etkisi yoktur.

Nitrik Oksit (NO)
Genel anestezik olan nitröz oksit (N
2
O) ile karıştırılmamalıdır. NO, sinir
sisteminde önemli bir ikincil habercidir. Gaz yapısında olan birkaç sinir
ileticisinden biridir. Bedende farklı nitrik oksit sentetaz aracılığı ile
arjinin ve oksijenden sentezlenir. Damar içyapısını oluşturan
hücrelerde etki ederek kan damarlarını genişletir. Kan akımını artırır.
Sinir ileticisi olarak ise hücreler arası bağlantı olmadan bile uzun
mesafelere yayılıp etki edebilir. Anestezik yanıtları ayarlayabilir, ancak
anestezik etki için esas değildir.

Yağlar Üzerinden Etki: Meyer-Overton Kuralı
Yaklaşık 100 yıl kadar önce Meyer ve Overton, birbirinden bağımsız
olarak, anestezik maddelerin etkisinin onların zeytinyağında çözünme
oranı ile doğrusal ilişkili olduğunu keşfettiler. Buradan iki sonuç çıktı,
anestezikler aynı mekanizma ile etki ederler ve etki yerleri sinir
hücrelerindeki hidrofobik (suyu sevmeyen) bölgeler olabilir. Ancak, bu
kuralın tüm anestezikler için geçerli olmadığı anlaşıldı. Meyer-Overton
kuralına göre, anestezikler yağda çözünürler ve yağdan oluşan hücre
zarı bir etki yeri olabilir. Zara tutunan anestezikler, hem zarda hem de
üzerinde bulunan proteinlerde yapısal ve işlevsel değişikliklere neden
olurlar. Belli bir yoğunluk üzerinde ise anestezi etkisi meydana gelir.
48

Ancak, kurala uymayan anestezikler için aynı hedef bölgesi geçerli
olamaz. Bunu da açıklamak için "anesteziklerin zar durumunu bozucu
etkileri (pertubasyon)” olduğu öne sürülmüştür. Zarda çözünen
anestezik zar hacmini değiştirerek, kanalların sıkışması ile zardan iyon
akımını engeller. Böylece uyarı iletimi engellenir. Birçok çalışmada
anesteziklerin zar hacmini değiştirdiği gösterilmiştir.
49
Bunun klinik

48
Smith RA, Porter EG, Miller KW. The solubility of anesthetic gases in lipid bilayers. Biochim Biophys Acta
1981;645:327
49
Franks NP. Is membrane expansion relevant to anaesthesia? Nature 1981;292:248

| 46
önemi belirsizdir. Zar üzerindeki fosfolipidlerin düzenlenmesinde
bozulma sonucu, zar akışkanlığının artmasıyla iyon kanallarının
işlevinin değişmesi de başka bir teoridir.
50

Anestezik etkinin yağlar üzerinden olabileceği konusunda
diğer bir yaklaşım da, yağ faz geçişi teorisidir. Buna göre anestezikler
sinir hücresinde solid (jel) fazı ile likid (sıvı) fazı arasında geçiş ile etki
ederler. Bunun tersi görüş de vardır ve bu geçişin engellenmesi ile etki
olabileceği öne sürülür.
51
Bu teorileri destekleyen fazla kanıt yoktur.

Proteinler Üzerinden Etki
Meyer-Overton kuralı, anesteziklerin çoğunun hidrofobik bölgelerde
(suyu sevmeyen ya da yağı seven) nasıl etki edebileceğini güzel açıklar.
Anesteziklerin etkileşebileceği, proteinler üzerinde hidrofobik üç yer
vardır. 1. Hidrofobik amino asitler, suda çözünen bir çekirdek yapı
içerirler ve hidrofobik paket kısımlarına bağlanabilirler, 2. Hidrofobik
aminoasitler hidrofobik ligandlara bağlanabilirler, 3. Hidrofobik amino
asitlerin yan zincirleri zar yüzeyine dönüktür. Anestezikler zar
yüzeyine yapışan proteinlerin hidrofobik bölgeleri ile etkileşebilir.
Bütün bunlar içinde kesin olan, anesteziklerin proteinler üzerinde
hidrofobik bölgelere bağlanmasıdır. Bu bağlanma iyon kanalları üzerine
dolaylı bir etki oluşturabilir. Sinir uyarılması değişir ve bilinç kaybı
gelişir.
Sonuç olarak, dünyada her gün yapay olarak binlerce hastanın
bilinci kaldırılarak ameliyatlar yapılmaktadır. Elimizin altında bu tür
bir bilinç değişikliği yapabilen ilaçların bilinci nasıl geçici olarak
ortadan kaldırdığını bilmiyoruz. Bir gün mutlaka tüm etki
mekanizmasını anlayacağız. Bu belki, bilincin ortaya çıkış
mekanizmalarını ve kimyasını tam olarak anladığımızda olacak.

50
Pang K-YY, Braswell LM, Chang L et al., The perturbation of lipid bilayers by general anesthetics: A quantitative test of
the disordered lipid hypothesis. Mol Pharmacol 1980;18:84
51
Trudell JR. A unitary theory of anesthesia based on lateral phase separations in nerve membranes. Anesthesiology
1977;46:5


| 47


Meditasyon
Yüksek Bilince Ulaşma
Çabası


Son 30 yıldır, meditasyon esnasında oluşan fizyolojik değişiklikler
üzerinde birçok araştırma yapılmıştır. Meditasyon durumundaki bilinç
ve eşlik eden beyin durumunun araştırılması, bilincin değişik şekillerini
anlamamıza bir pencere açacaktır. Transandantal meditasyon (TM) ve
diğer mistik deneyimlerin amacı, günlük yaşamımızda devamlı bilinçli
olarak yaşadığımız yanılsamasından çıkmamızı ve gerçekten devamlı
bilinçli duruma gelmemizi sağlamaktır. Değişik din ve felsefelerde
yüksek bilinç durumu oluşturmak için samadi, avastha, zen, yoga, vecd,
sema, zikir gibi değişik uygulamalar vardır.
52

Çok sayıdaki çalışma genellikle TM ile yapılmıştır. Bu teknik
Maharishi Yogi (1969) tarafından geliştirilmiştir. Çok sayıda çalışma
olmasına karşın, basit gözü kapayarak dinlenme ile TM uygulaması
arasında nasıl farklar olduğu konusunda tartışmalar halen devam
etmektedir.

Meditasyon
TM seansı, isteyerek başlama ve niyetlenme içerir. TM esnasında
duyusal girdiler ve devinimsel çıktılar en düşük düzeye indirilir. Göz
kapalı olarak oturulur. Bu nedenle, temel girdi sadece içsel ve
düşünseldir. TM sabah ve akşam 15-20 dakika gözler kapalı olarak
yapılır.

52
Ramamurthi B. The fourth state of consciousness: the Thuriya Avastha. Psychiatry Clin Neurosci 1995; 49(2):107-10.

| 48
Meditasyon yönlendirilmiş düşünce biçimidir ve mantıklı
düşünceyi içermez. TM uygulaması basit bir “mantra” ile başlar. Mantra
genellikle bir kelime, bir anlam içeren veya içermeyen bir dizi heceden
oluşur. Kelime değişik sıklıklarda ardışık olarak tekrarlanır. Kişinin
kendisini mantrası ile özdeşleştirmesi gerekir. Örneğin; olağan bir
kelime olan “mutluluk” kelimesi nasıl içimizde “mutluluk” duyumu
oluşturuyor ise, mantra da oluşturmalıdır. Sevgi ve şefkatle tekrarlanır.
Tıpkı sevilen kişiye seslenir gibi. Birkaç mantra örneği olarak OM-
MARA-RAMA, OM-MANI-PADME-HUM, AYN-HUM verilebilir. Bu
şekildeki yoğunlaşma ile dışsal uyaran en aza indirilir. Beden
hareketlerini de algı dışına bırakmak için hareketsiz lotus
pozisyonunda oturulur ve uyumamak için sırt dümdüz tutulur.
TM dinamik bir süreçtir. Değişik evreleri vardır. 1. Dikkat, aktif
düşünce ve algılamanın yüzeysel seviyesinden çok sessiz ve soyut
seviyesine kaydırılır. Dikkat, rastgele düşünceden uzaklaştırılır, 2.
Transandantal (aşkın) bilinç olarak adlandırılan evrede, kişi düşünce ve
algıların içeriği olmaksızın, tam olarak kendine farkındalık üzerine
yoğunlaşır, 3. Dikkat, “stres serbestleşmesi” denilen aşamada çok aktif
seviyelere ulaştırılır.

TM’nin Fizyolojik Temeli
Normal yaşamda kalbimiz aralıklı atım gösterir ve bu aralıklar sağlıklı
kişilerde sabit değildir. Solunum ve başka nedenlerle değişimler olur.
Solunumdan kaynaklanan kalp hızı değişkenliği solunumsal sinüs
düzensizliği olarak adlandırılır. Bu düzensizlik, solunum-kalp halkası
üzerine aralıklı değişen sinirsel aktivitenin bir göstergesidir. Büyük
düzensizlik seviyeleri, erken doğan riskli bebeklerde, daha yüksek
yaşamda kalma oranları ile doğrusal ilişkilidir. Aynı durum, beyin
cerrahisi girişimlerini takiben düzelmelerde de görülmüştür. Yani saat
gibi çalışan bir kalp ritmi kötüdür, ömrü kısaltır.
TM esnasında, özellikle alın bölgesinde alfa dalgalarında bir
eşdurum (8-10 Hz) bildirilmiştir.
53
Alfa eşzamanlılığı, yani yüksek alfa
dalgaları ve eşdurumu, beyin kabuğu alanlarını dinlenme veya “kabuk
tembelliğini” gösterirken, bunun ortadan kalkması beyin kabuğu
alanlarının “çalıştığını veya iş gördüğünü” gösterir.
54
Bazı çalışmalarda,
TM uygulanması esnasında basit göz kapayarak dinlenmeye göre,

53
Travis F, Wallace RK. Autonomic and EEG patterns during eyes-closed rest and transcendental
meditation practice: the basis for a neural model of TM practice. Consciousness and Cognition 1999;8(3): 302-318.
54
Pfurtscheller G, Stancak A, Neuper, C. Event-related synchronization (ERS) in the alpha
band- an electrophysiological correlate of cortical idling: a review. International Journal of Psychophysiology 1996; 24
(1-2): 39-46

| 49
solunum sıklığından azalma, deri direncinde düşme ve solunumsal kalp
hızı değişkenliğinde artma bulunmuştur.
55
EEG’de ise özellikle
meditasyonun 10.dakikasında belirgin eşdurum oluşmuştur. Bu
çalışmadan anlaşılan: 1. TM durumu gözü kapalı dinlenme durumundan
farklıdır, 2. Bu farklılık kendini hem merkezi hem de otonom sinir
sistemi üzerinde gösterir, 3. Eşdurumun varlığı, TM durumunu diğer
dinlenme durumlarından ayıran en önemli göstergedir.


Şekil. Solda meditasyon ardından oluşan, EEG’de arka-orta ve ön
beyin arasında belirgin eşdurum (koherans) görülmektedir. Sağda,
normal göz açık EEG görüntüsünde belirgin koherans yok.

Eşdurum beyin kabuğunun bütünlük içinde çalıştığının bir
göstergesidir. Eşdurumun iyi olmaması ak madde hasarları ve azalmış
beyin kan akımı durumlarında ortaya çıkabilmektedir.
56
Bunun yanında
şizofreni, depresyon ve normal yaşlanma eşdurumu bozar. İyi derecede
bir eşdurum, beynin işlevsel birlikteliğinin
57
, bilgi değişiminin
58
ve
beyin bölgeleri arasındaki işlevsel uyumun
59
göstergesidir. Beta

55
Travis F, Wallace RK. Autonomic patterns during respiratory suspensions: possible markers of
transcendental consciousness. Psychophysiology 1997;34 (1): 39-46.
56
Leuchter AF ve ark. Brain structure and function and the outcomes of treatment for depression. Journal in Clinical
Psychiatry 1997;58:22-31.
57
Thatcher RW, Krause PJ, Hrybyk M. Cortico-cortical associations and EEG coherence: a 2-compartmental model.
Electroencephalography and Clinical Neurophysiology 1986;64(2):123-143.
58
Petsche M, Kaplan S, von Stein A, Filz O. The possible meaning of the upper and lower alpha
frequency ranges for cognitive and creative tasks. International Journal of Psychophysiology 1997;26: 77-97.
59
Gevins AS et al., Event related covariances during a bimanual visuomotor task. I. methods and analysis of stimulus
and response-locked data. Electroencephalography and Clinical Neurophysiology 1989;74:58-75.

| 50
dalgalarının eşdurumu “yerine getirme” testlerinde baskın olarak
ortaya çıkar. Genellikle alfa-1 eşdurumu uyanıklık artışı ile ilişkiliyken,
alfa-2 eşdurumu (10-12 Hz) iş görme durumuna hassastır. TM
esnasında görülen, yüksek uyanıklık ile ilişkili alfa-1 “rahat uyanıklık”
olarak adlandırılır. Bu durum tam olarak içsel uyanıklık ile birliktedir.
Eldeki verilere göre, TM esnasında işlev gören ve birbirini
tamamlayan iki sinirsel ağ söz konusudur. Biri, TM uygulaması
esnasında, kısa sürede kişide fizyolojik ve beyin kabuğu olarak “sakin
dikkat ve uyanıklık” durumu oluşturur (Fazik kontrol). Diğeri ise, içsel
bir terazi benzeridir ve TM esnasında “sakin uyanıklık” durumunu
devam ettirir (Tonik kontrol). Fazik kontrolün temelindeki sinir
hücresi ağı; 1. merkezi ve otonom sinir sistemi işlevinde değişikliğe
neden olarak, hemem hemen her beyin yapısı ile ilişkili yapı olmalı, 2.
bunların baskılayıcı (inhibitör) özelliği olmalı ve 3. bilinçli kontrol
altında olmalıdırlar. Önbeyin kabuğu bu üç özelliği karşılar.
60
Bu bölge,
tüm diğer beyin kabuğu alanlarından girdi alır ve aynı yapılara
bağlantılar gönderir. Diğer bir özellik de, önbeyin bölgesi baskılayıcı
özelliktedir ve planlama-yerine getirme işlevi görür.
61


60
Cardoso R. Prefrontal Cortex in Meditation. When the Concrete Leads to the Abstract. A schematical hypothesis,
concerning the participation of the logic for "logic relaxation". NeuroQuantology 2007; basılacak.
61
Travis F, Arenander A ve DuBoisc D. Psychological and physiological characteristics of a proposed object-
referral/self-referral continuum of self-awareness. Consciousness and Cognition 2004;13: 401–420

| 51

Şekil. Meditasyon ve zikir esnasında devreye giren anatomik beyin yapılarının gösterimi.
Bu yapılar karşılıklı olarak ilişki içindedir. TM devamlılığını sağlama yani tonik kontrol
derin beyin yapıları ile ilişkilidir. Beyin kabuğu yapılarından daha belirgin olarak “bilinç
durumunu” etkiler. Beyin kabuğu yapıları ise “bilincin içeriği” ile ilişkilidir.
62
TM
durumunu başlatan önbeyin bölgesi, aynı zamanda devamlığını da sağlar. Ancak,
devamlılık için derin beyin yapıları olan bazal ganglion-talamo-kortikal geri besleme de
devreye giriyor olabilir.
63
Bu bağlantılar, önbeyin, şakak ve duyusal beyin kabuğundan

62
Baars B. Tutorial commentary: surprisingly small subcortical structures are needed for the state of waking
consciousness, while cortical projection areas seem to provide perceptual contents of consciousness. Consc. Cognit.
1995;4:159-162.
63
Alexander GE., DeLong, M.R., Strick, P.L., 1986. Parallel organization of functionally segregated circuits linking basal
ganglia and cortex. Annu. Rev. Neurosci.1986; 9:357-381.

Frontal lob/alın bölgesi
Parietal
Duyusal
Kabuk

Temporal
Şakak lobu

Çağrışım
alanları
Beyin
Kabuğu
Bazal
Ganglion
Derin beyin
yapıları


Talamus ve
beyin
sapında
Talamusun
retiküler çekirdeği
Özel
Çekirdekler
LGN, MGN,
VPM, VPL
İntralaminar
ve
sentromedian
çekirdek
MD, Ant,
LD, LP,
VA, VL,
Pulvinar
Özel Olmayan Çekirdekler
Orta beyin ağsı uyarıcı sistemi (ARAS)
Eşikli yolaklar
GABA, baskılayıcı

| 52
gelen uzantılarla ilişkilidir. Aynı zamanda üst beyin sapı (mezensefalik) ağsı yapıya kadar
ulaşır ve tekrar beyin kabuğuna bağlantılar geri döner. Böylece halka tamamlanmış olur.
Derin beyin halkası (bazal ganglion-talamo-kortikal halka); devinimsel, zihinsel ve duygu
durumsal davranışları bir arada yoğurarak dışa yansıtır.
64
Bu esnada geçmiş deneyimler,
o anki durum gelecekteki davranışlarla karşılaştırılarak birleştirilir. Devamlı bir uyanıklık
durumunda, kaudat çekirdek ve talamusun medial dorsal çekirdeği çalışır. Ek olarak
şizofreni ve depresyonda da, dikkat azalması ile ilişkili olarak, bazal ganglionlarda
çalışma azalır.
65
Kısaltmalar: LGN; lateral geniculat çekirdek, MGN; medial geniculat
çekirdek, VPM; ventro-posterior medial, VPL; ventro-postero lateral, LD; latero-dorsal,
LP; latero-posterior, VA; ventro-anterior, VL; ventro-lateral, GABA; gamma-amino-
buturik asit, ARAS; asenden retiküler aktive edici sistem.


TM durumunu mantra ile planlama aşamasında, alın bölgesi
beyin kabuğu çalışmaya başlar ve talamus-beyin kabuğunun
oluşturduğu ağda özelleşmiş ya da özelleşmemiş yapılar baskılanır.
Bunun ardından, birbirini izleyen fizyolojik değişiklikler ortaya çıkar.
Başlangıçtaki bilinç durumunun ardından, muhtemelen önbeyin
kabuğu aracılığı ile “dinlenme uyanıklığı” daha uzun süre devam
ettirilir. Önbeyin kabuğunu daha düşük uyarılabilir durumda tutmak
için sinirsel geri besleme mekanizmalarına gerek vardır. Yoğunlaşmış
bilinç durumu alfa eşdurumunda çıkma, artmış deri direnci ve azalmış
solunumsal düzensizliğe neden olur. Bunun aksine, TM; artmış alfa
eşdurumu ile birlikte daha düşük deri direnci ve artmış solunumsal
düzensizlik oluşturur.
Bir TM esnasında üç farklı dönem yaşanır. 1. İlerleyici şekilde
zihinsel ve fiziksel aktivitede azalma (içe vuruş), 2. Tam olarak zihinsel
sessizlik. Bu esnada bilinçlilik henüz vardır ancak düşünceler yoktur.
“Aşkın bilinç” olarak adlandırılır ve son olarak da 3. İlerleyici olarak
zihinsel ve fiziksel aktivitede artış olur (dışa vuruş).
66

TM’deki önemli özelliklerden bir tanesi solunumun
tutulmasıdır. Bu esnada, EEG’de teta dalgası (4-8 Hz) gücünde azalma
ve tüm EEG’de geniş alanlı 0-50 Hz eşdurumu belirgin hale gelir. Bu
değişiklikler, yeni ve belirgin bir uyarana uyum sağlama esnasında
olana benzerdir. Bu esnada; deri direnci azalması ve kalp hızında
azalma da oluşur. Aşkın bilinç durumunda solunumun durması ya da
askıya alınması ortaya çıkar. Bu yaklaşık 8.5 saniye sürer. Solunum
askıya alınması, solunumun farklı beyin sapı çekirdekleri kontrolüne
geçtiğini gösterir (Bu parabrakilis medialis adlı çekirdek olabilir ve

64
Elsinger PJ, Grattan LM. Frontal lobe and frontalstriatal substrates for different forms of human cognitive
flexibility. Neuropsychologia 1993;31:170-228.
65
Posner MI ve Raichle ME. The neuroimaging of human brain function. PNAS USA 1998;95(3):763–764.
66
Wallace RK. Physiological effects of transcendental meditation. Science 1970;167:1751-1754.


| 53
karbondioksit değişikliklerinden ziyade kandaki oksijen
değişikliklerine yanıt verir. Durum ile ilgili olarak da bu çekirdeğin
yakın komşuluğunda uyku ve uyanıklık durumunu düzenleyen rafe ve
lokus seruleus çekirdekleri bulunur).
Kişide yeni veya belirgin bir uyaran oluştuğunda, solunumdaki
gecikmeyi takiben daha yavaş ve daha derin soluk alma ortaya çıkar. Bu
esnada kalp atım hızında azalma da oluşur, EEG eşdurumu bozulur,
beyin kan damarlarında genişleme, çevresel kan damarlarında daralma
ve duyu organlarında artan hassasiyet ortaya çıkar. Benzer durum, TM
esnasında dikkatin çevresel uyarana çevrilmesi esnasında ortaya çıkar.

Şekil. Düzenli bir yıl meditasyonla (TM), EEG’de 6-45 Hz eşdurumun, sıradan göz
kapayarak dinlenmeye göre zaman içerisinde daha belirgin hale gelmesi görülmektedir.

Saf Bilinç
Saf bilinç, sistematik meditasyon uygulaması esnasında insan
deneyiminin doğal yönünün doğrudan deneyimidir. Bu doğrudan
deneyimin özelliklerinin ortaya konulması bilinci anlamamızı
kolaylaştıracaktır. “Saf bilinç”teki saf, bilgi işleme ve bilginin içeriği
olaraktan serbest olmaktır. İçerik ise kendine farkındalıktır. Farklı
olarak, normal uyanıklık deneyiminin içeriği, dış nesneler, içsel
düşünceler ve hislerdir. Saf bilinç esnasında üç önemli his ortaya çıkar:
1. Uzay-zamanın veya beden hissinin yokluğu, 2. Huzur, 3. Sonsuzluk,
sınırsızlık. Bahsedilen bu özellikler günlük yaşamımızda yaşarken
deneyimlediğimiz bilincimizin anlamıdır. Deneyimi yaşayan birinin
ifadesi ile: “Haftalık deneyimlerimde bazen derin, sonsuz bir sessizlik
yaşarım. Bu esnada tam olarak uyanık ve farkındayımdır. Fakat

| 54
düşünceler bulunmaz. Nerede olduğumun veya zamanın akışının
farkında değilimdir. Tam bir bütün ve huzur hissederim.”

Tablo. Saf bilincin diğer bilinç durumları ile karşılaştırışı. Derin uyku esnasında ne
benlik ne de nesneler vardır. Uyanma ile benliğimizi kazanırız ve aynı zamanda nesnel
dünyaya gireriz. Saf bilinç durumunda, benliğimiz olmasına karşın nesnel dünya
yoktur.
Benlik Nesne
Uyku Hayır Hayır
Rüya görme Hayır Evet
Uyanıklık Evet Evet
Saf bilinç Evet Hayır

Bu değerlendirmeler sonucunda, TM uygulaması esnasında
yapılan içerik değerlendirmeleri “saf bilinç” yani “kendinin bilinci”ni
ortaya koyar. Bu normal uyanıklık bilincinden farklıdır. Uzay-zaman ve
beden hissi normal uyanıklık deneyimlerimizin anlaşılması için
gereklidir. Saf bilinç deneyimi esnasında, uyanıklık deneyiminin hem
esas çatısı hem de içeriği ortadan kalkar. Buna göre, saf bilinç,
uyanıklığın “değişmiş” bir görünümü olmayabilir. Biçimi değişmiş bir
uyanıklık deneyimi olarak da tanımlanamaz. Saf bilinç daha ziyade,
uyanıklık deneyimlerinin özellikleri ve alışılmış niteliklerinin yokluğu
ile tanımlanabilir. Saf bilincin öznel tanımlamaları, uyanıklık durumu ve
içeriği yokken kendine farkındalık durumu ile resmedilebilir. Saf bilinç,
deneyim nesneleri ve sürecinden ayrılmış kendi farkındalığı olarak
görünmektedir.

Saf Bilincin Fizyolojisi
Saf bilinç doğal ortaya çıkan bir deneyimdir ve kişinin kültür, dünya
bakışı ve inançlarından bağımsızdır. Yaşanan her deneyimin sinir
sisteminde işlevsel bir karşılığı vardır. Bu nedenle bilişsel bilgi işleme
ve bilincin durumları sinir sistemi ve beynin farklı alanlarındaki
aktivitesi ya da çalışması ile betimlenebilir. Bu nedenle saf bilinç
deneyimi, fizyolojik işlevde özel bir durumla karakterize olmalıdır. EEG,
solunum hızı, deri direnci ve kalp hızının değişimi saf bilinci anlamak
için bir pencere olarak görülebilir.

1.Tutulan soluk, bu deneyimin ilk bildirilen yansımasıdır. Saf bilinç
durumunda soluk, yaklaşık 10-40 saniye tutulur. Solunumun bu tipi

| 55
apneik (durma=askıya alma) solunumun bir tipidir. Apneik solunum
beyin sapında yerleşik olan solunum merkezi ile desteklenir.
67


2.Diğer bir bulgu ise, solunum değişikliği ile ortaya çıkan deri direnci
yanıtıdır. Bu otonom sinir sistemi yanıtı, uyum esnasında dikkatin
çevresel uyarandan yeni veya belirgine çevirmeye benzerdir.

3.Diğer bir bulgu ise, saf bilinç esnasında elde edilen EEG verileridir.
Soluk tutma öncesi ile karşılaştırıldığında, EEG’deki güç (power) 0,5-
1,5 Hz kadar artar.

TM esnasında görülen solunumun askıya alınması normal
sağlıklı kişilerde görülmez ve asla 4-6 saniyeden daha uzun süreli
solunumu askıya alma bildirilmemiştir. Apneik solunumdan sorumlu
merkez, beyin sapında bulunur (parabrakialis medialis çekirdeği) ve
uyanıklık esnasında sessizdir. Fakat saf bilinç esnasında bu çekirdek
muhtemelen devreye girer. Solunumda ortaya çıkan bu değişiklik
zemininde otonom sinir sisteminin işlevi değişir. Saf bilinç öncesi
dönemde, sempatik aktivite düşüktür (deri direnci daha düşük
kaydedilir) ve parasempatik aktivite yükselir (artmış solunumsal
düzensizliğe neden olur). Saf bilincin ortaya çıkışı sırasında, hem
sempatik hem de parasempatik uyarıda bir patlama oluşur ve ardından
sessizlik ortaya çıkar. Deneyimlerde tanımlanan “sınırsızlık” ve “huzur”
hali, solunumun askıya alınması ve otonom aktivite ile belirgin doğrusal
ilişki içindedir. Bu esnada ise EEG’de tepe güç frekansı artar ve bu artış
aynı zamanda farkındalık artışı ile paraleldir. Bu ilginç birliktelikler
uyku, rüya ve normal uyanıklıkta görülenden tamamen farklıdır.
Bilincin bu şekli normal uyanıklık bilinci ile de ilişkilendirilmelidir.
68

“Okyanus benzetimi” saf bilinci tanımlamada kullanılabilir. Bazı
zamanlar dalgalar oluşur ve bunlar uyanıklık bilincini, bazen rüyadaki
bilinci ve bazen de derin uyku bilincini temsil ederler. Bu modelde, saf
bilinç uyanıklık, rüya ve uykunun altında yer alır. Nesnel olarak ortaya
konulabileceği gibi öznel olarak da deneyimlenebilir. Her bir durumla
diğeri arasında bir bağlantı vardır.
Sonuç olarak saf bilinç durumu uyanıklık bilincinden tamamen
farklıdır. Uyanıklık deneyimleri özel durumları içerir. Saf bilinç alttaki

67
Travis F, Wallace RK. Autonomic patterns during respiratory suspensions: possible markers of transcendental
consciousness. Psychophysiology 1997;34 (1):39-46.
68
Travis F, Pearson C. Pure consciousness: distinct phenomenological and physiological correlates of ‘consciousness
itself’. The International Journal of Neuroscience 2000;100:1-4.

| 56
okyanustur, özel bilinçli deneyimler dalgaların değişimidir. Bu dalgalar
zamanda var olurlar ve değişirler.

“Et Beyni” Şekillendirme
Beyin plastik bir yapıdır ve en önemli özelliği devamlı dışsal ve içsel
uyaranlarla yeniden şekil almasıdır. Bunu hem dışarıdan gelen girdiler
hem de bu girdilerin beyinde işlenmesi değişik derecelerde ayrı veya
bir arada tetikler. TM uygulayan kişilerde, işlevsel değişikliklerle (beyin
dalgaları, davranışlar, işlevsel görüntülemeler) uyumlu olarak beyinde
yapısal değişikliklere de neden olur mu? Bu konu üzerinde bazı
çalışmalar yapılmıştır. EEG yardımı ile kaydedilen CNV dalgası
(Contingent Negative Variation/Beklentisel Negatif Değişim) beyin
kabuğunda hazırlık aşamasının bir ölçümüdür. CNV ölçümü için, iki
uyaran verilir. Bunlardan birisi koşullandırıcı ya da hazırlandırıcı,
ikincisi ise yaptırıcıdır. CNV kaydı beklenti, amaç, güdülenme ve
uyanıklığın bir yansımasıdır. TM yapanlarda daha yüksek genliktedir.
CNV genlikleri yapılan işe verilen dikkat ile uyanıklık seviyesi
arasındaki etkileşimi yansıtır. Aşkın deneyimler, içsel uyanıklığı artırır
ve işe daha fazla dikkat yöneltmemizi sağlar. Buna karşın hipnoz
altında ve şizofrenide CNV genliğinde düşme olur. Şizofren hastalar
düzeldikleri dönemde ise CNV genlikleri normale yaklaşır.
Eğer TM, CNV genliğini etkiliyorsa buradan bir “doz-yanıt”
ilişkisi çıkmalıdır diye düşünülebilir. Yani ne kadar genlik değişimi o
kadar yoğun veya uzun TM. Yapılan çalışmalarda bu ilişki tespit
edilmiştir. Ne kadar çok TM seansı uygulanırsa, geç CNV genliği de o
kadar yükselmektedir.
69
Düzenli meditasyon yapanlarda, sinirsel ileti
hızının bir göstergesi olan H-refleksi ortaya çıkış zamanı daha kısa
olarak tespit edilmiştir. Yine, algısal bilgi işleme ve karar verme hızının
bir göstergesi olan reaksiyon zamanında da hızlanma tespit edilmiştir.
Bazı çalışmalarda, tersi bir durum tespit edilmiştir. Artan uyanıklık ile
reaksiyon zamanında uzama tespit edilmiştir. Bunun nedeninin “çoklu
odaklanma” ile uyaranın daha uzun süre değerlendirilmesi olduğu öne
sürülür.
70
Eldeki veriler TM uygulamanın beyin kabuğu işlevlerini
“ayarladığını” göstermektedir.
71
Yapıyı değiştirdiği konusunda şimdilik
kanıtlarımız yoktur.

69
Travis FT, Tecce J, Arenander A, Wallace RK. Patterns of EEG coherence, power, and contingent negative variation
characterize the integration of transcendental and waking states. Biological Psychology 2002;61: 293–319.
70
Travis F, Tecce JJ, Durchholz C. Cortical plasticity, CNV, and transcendent experiences: Replication with subjects
reporting permanent transcendental experiences. Psychophysiology 2001;38: 95.
71
Goodman N. The serotonergic system and mysticism: could LSD and the nondrug-induced mystical experience share
common neural mechanisms? J Psychoactive Drugs 2002;34(3):263-72.

| 57


Zikir
Sofi’nin Yolu






İslam dininde uygulanan zikir uygulaması temel olarak TM ile aynıdır.
Ancak tarihsel geçmişi daha eskidir. Daha çok bir gizli ve mistik bir
öğreti olarak ele alınmasına karşın Batıda bazı gruplarca eğitimi de
verilmektedir. Amaç aynıdır: daha yüksek bilinç durumuna ulaşmak.
72

Bu iki şey için yapılır: Kişinin kendisini daha iyi algılayabilmesi
73
ve
Allah’ın varlığını kavrayabilmesi. Aslında 'Sufizm' demek doğru
değildir, çünkü bir 'izm' değildir. Sufiler 'Sufizm' demez; bu

72
Dean SR. Is there an ultraconscious beyond the unconscious? Can Psychiatr Assoc J 1970;15(1):57-62.
73
Diekman AJ. Sufism and psychiatry. J Nerv Ment Dis. 1977;165(5):318-29.

| 58
başkalarının verdiği bir addır. Onlar tasavvuf derler, bu bir aşk
görüşüdür, gerçeğe aşk ile yakınlaşmaktır. Bağdatlı Cüneyt, İbn Arabi ve
Gazali Sufilerin üç önemli şahsiyeti olup, Cüneyt maddeciliğe karşı olan
dervişliği, Gazali dini tasavvufi bakış açısından anlayabilmeyi ön plana
çıkardı. Sufiler felsefeden, her türlü bilim dallarına, sanattan ticarete
kadar yaşamın diğer alanlarında çok başarılı rol oynadılar. Türkiye’de
bugün Sufizmi tanımayan toplum kesimleri yobazlarla Sufi tarikatları
arasında ayırım yapamamaktadır. Ama işin daha kötüsü Sufizmle
ilgilenen çevreler Sufizm ile Sufi tarikatları arasındaki ayrımı
yapamamaktadırlar. Toplumun Sufizmi takdir eden, seven kesiminde
ise durum daha iyi değildir. Burada da Sufilik efsanevi olarak idealize
edilmekte, en üst derecede, erişilmesi çok güç ahlaki değerlerle eş
koşulmakta ve böylece günlük hayat dışına itmektedir. Onlar için hakiki
Sufiler mucizeler yaratan efsanevi, ermiş dervişlerdir. Bu nedenle de,
Sufilik güncel hayatta yaşayan normal kişilerin işi değildir.
74

Sufilere göre, sıradan günlük bilinç otomatiktir ve seçiciliği
yoktur. Bu anlayış, modern bilimin de bakış açısı ile uyumludur. Sıradan
bilinci “derin uyku” ya da “körlük durumu”, yani dünyanın gereksiz
boyutları ile aşırı ilgilenme olarak tanımlarlar. Normal bilincimiz
eksiksiz değildir, ama birincil amacı biyolojik yaşamı sürdürmek için
mükemmel bir biçimde gelişmiş, seçici ve kişisel bir inşadır. Biyolojik
bedensel varlığımızı sürdürmek için gerekli olmasına karşın, bu bilincin
çalışabildiği tek yol değildir. Sıradan bilincin otomasyonu, yaşamı
sürdürmek adına ruhsal yaşantının zenginliklerinden feda etmek
anlamına gelir. Otomatiklikten kurtulma farklı bilinç halleri yaratır. Bu
bilinç halleri her kişinin kendi deneyimine göre farklı tanımlamalar
içerir.
75

Sufizmde temel konu daha yüksek bilinç düzeylerine götüren
bir bilinç ve farkındalığın geliştirilmesidir. Bu kişiyi nefse
(self/kendilik) götüren bir yoldur. Bunu yapmanın yollarından biri
bilinçdışının sansürü uyku sırasında ortadan kalkmışken, bunları
bilince itmenin bir yolunu bulmaktır. İbn Arabi ve diğer birçok sufi,
dalgınlık denebilecek bir çeşit şeffaf rüya uygulaması yaparlardı.
Böylece bilinçle iletişim kuran bilinçdışının mesajını semboller aracılığı
ile vermesi yerine, düşünenin bilinci bilinçdışının içinde dolaşır duruma

74
http://www.sufilik.com/index.php
75
Nurbakhsh D.Sufism and psychoanalysis. Part one: what is sufism? Int J Soc Psychiatry. 1978;24(3): 204-12.







| 59
gelir. Bu uzun bir aşama sonra yapılabilir. Kişi bilincin değişim
aşamalarından birinden diğerine çıktıkça, kişiselden evrensele doğru
bir geçiş içine girer. Örneğin, Alem-i misal’de kişi, rüya kişiliğinin alışık
olduğu dünyevi kişiliğinden çok farklı olduğunu keşfeder. Alem-i
melekût’ta ise kişiliğinin karşılığı bir melek olarak görünür ve saf ışık
şeklindedir. Daha ileri aşamalarda “Rabbinizi kendinizin bilgisi ile
bildiğiniz zamanlarda sahip olduğunuzdan farklı bir bilgi ile kendinizi
bilirsiniz; artık kendinizi O, vasıtasıyla bilirsiniz. ... Tanrı sizin
aynanızdır, yani, sizin kendi özünüzü seyrettiğiniz bir ayna ve siz, siz
O’nun aynasısınız, yani O’nun kendi ilahi sıfatlarını seyrettiği bir ayna.”
(İbn Arabi).

Tablo. Sufilere göre yüksek bilinç dereceleri
Seviye Bilinç durumu
Alem-i lahut Bireyselliği yansıtan farklılıklar henüz ortaya
çıkmamıştır. Ancak bütün potansiyeli mevcuttur.
Alem-i ceberut Öz bir şekle sahip değildir. Ruhun fiziksel olmayan
gerçekliği algılanır.
Alem-i meleküt Arşa ait varlığımız gizli bir bedenle birleşir. Aklın
sınırlarından kurtulur. Vecd haline ulaşılır.
Alem-i misal Kendilik (self) dağılır, ışık demeti halini alır

Sufinin yaşadığı değişim sürecinin bir kısmı sözlerle ifade
edilemeyen mistik tecrübeye götüren zaman ve mekân sınırları dışında
meydana gelir. Ancak buna karşın çağdaş Sufiler sıradan insanlardır ve
yaşam tarzlarının çevrelerindeki sıradan insanlardan bir farkı yoktur.
76

Gerçeklik, gerçek olmak için bizim anlayışımıza göre gerçek olmak
zorunda ise de, mistik deneyimler için aynı şey söylenemez. Sufilerin
ulaştığı aşamalardan biri olan “fena” durumu, “ben bilincinin tamamen
iptal edilmesi, mutlak uyanıklık olan saf ve mutlak hakikatin birliğinin
kırılmasıdır.”

Tablo. Sufilerin farklı keşf ya da bilinç düzeyleri tanrısalın zihinsel ya
da sezgisel bilgisine götürüp götürmediğine göre sınıflandırılmıştır.
Seviye Bilinç durumu
Keşf-i kevni Yaratılmış şeyler düzeyinde keşf. Aşağı nefsin
arındırılması sonucudur, rüyada ortaya çıkar.
Keşf-i ilahi

Gizli şeyleri görme ve gizli düşünceleri okuma.
Keşf-i akli Sezgisel bilginin en aşağı seviyesidir. Ahlaki

76
Spiegelman JM ve ark. Jung Psikolojisi ve Tasavvuf. İnsan Yay. 1997;22-24

| 60
yeteneklerin parlatılması ile ulaşılır ve felsefecilerce de
deneyimlenebilir.
Keşf-i imani Peygamber mükemmelliği. Meleklerle konuşulur ve
peygamberlerin ruhları ile karşılaşılır.

Sufilerin kendine özgü ibadeti zikirdir. Zikir, Allah’ın
hatırlanması veya anılmasıdır. Sesli (dille) ya da sessiz (kalple)
yapılabilir. Zikir doğrudan Allah’ın emridir (Ahzab 41-42: Ey iman
edenler! Allah'ı çokça anın. Ve O'nu sabah akşam tespih edin, Rad 28:
Onlar, iman etmiş ve kalpleri Allah zikriyle yatışmış olanlardır. Evet, iyi
bilin ki, kalpler Allah'ın zikri ile yatışır. Ali İmran: Onlar ayakta,
oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah'ı zikrederler. Göklerin ve
yerin yaratılışı üzerinde düşünürler). Aynı kökten gelen kelimelerle
Kur’anda üç yüze yakın yerde geçer. Yoğun zikir manevi yolda
ilerlemeyi kolaylaştırır. Zikir aşk yolunda ilk adımdır. Genelde her
yerde yapılabilirse de resmi zikir bir hazırlık eylemi ardından
uygulanır. Aynı zamanda doğru duruş önemlidir. Kalbi zikir, genelde
dille yapılandan daha üstün sayılır. Zikir her yönü ile nefsin
denetiminden ibarettir. Bir öğretiye göre, nefesi tutmak için sağ
taraftan başlayarak üç kez ‘la ilahe illallah’ denir ve kalbe indirilir ve sol
tarafa ‘Muhammeden Resulullah’ denir. Tek bir solukta dokuz veya on
sekiz kez yinelenir. Nefesi uzun tutmaya “habs-i dem” denir. Zikir,
kitaplardan değil yapılarak öğrenilir. Zikir, vecd hali oluşturan en iyi yol
olarak kabul edilir. Vecd, kelime anlamı ile “buluş, bulma” yani Allah’ı
bulma ve huzura ermektir. Bazıları bunu ruhun derinliklerine dalma
olarak kabul ederken, bazıları da ektasi olarak adlandırır.
77
Vecd
halinde duyulardan uzaklaşılır ve hatta kişi bilincini yitirmiş halde
kalabilir.
78
Meditasyonda olduğu gibi, zikirde de bazı kelimeler sık sık
tekrarlanır ve bu genelde Allah ile ilgili kavramlardır. Örneğin; Lâ ilâhe
illâllah 396 defa, Fettah 3600 defa, Kuddus 3600 defa, Nur 3600 defa
tekrarlanır. Sabah ve akşam tekrarlamalar yapılır (Ahzab 41-42).
Hz. Muhammed de, "Zikrin en faziletlisi, Lâ ilâhe illallah ve
duanın en faziletlisi de elhamdu lillah'dır" diyerek, tevhit kelimesi ile
zikirde bulunmanın önemini ifade etmiştir. Meditasyonda olduğu gibi,
zikirde esas unsur, diğer varlıkları ve nesneleri unutarak, hatta yok
sayarak Allah'ı anmaktır. Onun için Allah'ın varlığını ve birliğini ifade
eden tevhit kelimesi, en güzel zikir olarak kabul edilmiştir. Tevhit
kelimesi bir bütün halinde, "la ilâhe illallâh Muhammeden resûlullah"
şeklindedir. Bu adeta meditasyon ya da yogadaki mantradır. Bazı

77
Ernst CW. The psychophysiology of ecstasy in Sufism and Yoga. N C Med J. 1998;59(3):182-4
78
Schimmel A. İslamın Mistik Boyutları. Çev. Kocabıyık E. Kabalcı yay, 2001.

| 61
mantralar düşünce oyunlarıdır ve açmazlar içerirler. Açmaza bir örnek
vermek gerekirse; zikirde söylenen la ilâhe illallah, tevhit kelimesinin
ilk yarısıdır. O da iki kısımlıdır. Birinci kısım, cümlenin ilk yarısı olan "la
ilâhe"dir. Manası, "hiçbir ilâh yoktur" demektir. Bu olumsuz kısma
"nefy" adı verilir. İkinci kısmı ise, "illallah"dır. Manası,"ancak Allah
vardır" demektir. Bu kısım "isbat" olarak adlandırılır.
79
Bu açmaz
ifadeler zihinde dikkati yoğunlaştırmayı sağlar.
Zikir esnasında beyinde ne gibi değişiklikler olduğu konusunda
elimizde herhangi bir çalışma yoktur. Ancak, uygulama tekniği
açısından meditasyona benzediğinden aynı fizyolojik beyin
değişikliklerine neden olduğu düşünülebilir. Birçok konuda olduğu gibi
bu konuda da bazı tabuları yıkamadığımızdan ve bilimde “sürekli
başkalarının ayak izlerini takip ettiğimizden” meditasyonla arasında bir
fark olup olmadığını da bilmiyoruz.
80



Şekil. İslami kaligrafik yazı Osmanlı’da doğmuş ayrı bir sanattır.


79
Kübra N. Tasavvufi Hayat, Çev: Kara M. İstanbul 1980;59
80
Neeleman J, Persaud R. Why do psychiatrists neglect religion? Br J Med Psychol 1995;68:169-78.

| 62


Sinestezi

Algılarımız Ne Kadar
Gerçektir?
The Matrix (1999) Filminden
Trinity
—Haydi dostum. Şampiyonların kahvaltısı. Gözlerini
kapatırsan, yumurta yediğin izlenimine kapılırsın.

Cypher
—Ya da bir tabak sümük…

Mouse
—Leziz buğday. Hiç leziz buğday yedin mi?

Cypher
—Hayır, ama aslında sen de yemedin.

Mouse
—Demek istediğim de bu.

Mouse
—Makinelerin, leziz buğdayın tadını nereden bildiğini merak
ediyorsundur. Belki yanlış yaptılar. Belki Leziz Buğday'ın tadı
yulaf ezmesi ya da ton balığı gibiydi. Bu durumda insanın
aklına çok şey takılıyor. Örneğin tavuk. Belki tavuğun tadına
karar veremediler bu yüzden tavuk etinde her şeyin tadı var.

Dozer
—Yediğimiz şey sentetik aminoasitler, vitaminler ve
minerallerle birleştirilmiş tek hücreli bir protein. Vücudun
ihtiyacı olan her şey…

Mouse
—Vücudun ihtiyacı olan her şey yok.






| 63

Çoğumuz “dışarıda” duyularımızla algılayabildiğimiz gerçek bir dünya
olduğunu düşünürüz; görebildiğimiz, işitebildiğimiz, dokunabildiğimiz,
koklayabildiğimiz, tadını alabildiğimiz... Dahası zihnimizdeki dünyaya
ilişkin görüntünün büyük oranda o gerçekliğin eksiksiz bir yansıması
olduğuna inanırız. Fiziksel dünyada kırmızı bir elma varsa ve bizim de
zihnimizde bir kırmızı elma görüntüsü varsa, gerçekliği kesinlikle
doğru algıladığımızı düşünürüz. O elmadır ve kırmızıdır ya da
kırmızıdır ve elmadır. Ama zihnimizdeki görüntüler, her zaman gerçek
dünyadakilerle bu şekilde eşleşmez.
81

Ancak, beyin fiziksel dünyanın ve alıcıların sınırlamasının
üzerine kendisi de belli oranlarda girdileri kontrol ederek sınırlama
oranını artırır. Duyularımızdan gelerek toplanan uyarıları, röle
istasyonu tarafından “yararsız ve geçersiz” bilgi miktarı azaltarak
beyine ulaştırır. Bu nedenle, “Bir azize bakan hırsız sadece ceplerini
görür.” Ya da siz sokakta yürürken ne görürsünüz? Reklam panolarını,
otomobil seslerini, arabaların lastik seslerini, sağdan soldan geçen
insanların mimiklerini, konuşmalarını? Ya odanızda? Saatin tik-
taklarını, yürürken ayağınızı sürtme sesini, eklem hareketlerinizi... Asla
hepsi aynı anda deneyimlenemez. Ya da parkta oturan bir çocuk, kadın,
marangoz, Çevre planlamacısı düşünün. Hepsi aynı yöne ve sınırlı alana
baktığında ne görürler? Çocuk olasılıkla bir kuşu, kadın çiçekleri ve
yaprakları, marangoz oturakların işçiliğini, belki ağaçların kesime
uygun olup olmadığını; Çevre planlamacısı havuzun, ağaçların yerine
bakıp o anki içsel durumuna göre algıda seçiciliğini yaşar. Geçmiş
yaşantılarımız bizim şu an neyi algılamamız gerektiğini “akort eder.”
Aynı anda herkesin yüksek sesle konuştuğu bir ortamda gözleriniz
kapayarak, yalnızca konuşulanlardan birini dinleyebilir ve sonra bir
başkasına geçebilirsiniz. Bu farkındalığımızın çoğu kez farkında
olmayız. Seçilen girdilerden kişisel bir bilinç inşa ederiz ve sürekli
değişen bilgi akışından bir kısmını kalıcı olarak fark ederiz. Dıştan
gelen uyaranları tümüyle var olduğu şekliyle yaşamayız. Eğer böyle
olsaydı, “geçersiz bilgilerle boğulur giderdik.”
82
Tıpkı güneş ışınlarının
tümüne atmosferimizin geçiş izni vermemesi gibi. Yoksa, Dünya ne
hale gelirdi? Aynı olay beyin işleyişi için de geçerlidir. Sonuçta, bilince
ulaşan veriler az ve küçük olsa da kalite olarak yüksektirler. Tıpkı
dünyaya ulaşan ışınlar gibi. Fiziksel evrenimiz duyusal girdiler yönüyle
bizi belli aralıklara sınırladığı gibi (görme tayfı, işitilen ses frekansı

81
Johnston VS. Why we feel. The Science of Human Emotions. Perseus Books. 1999.
82
Ornstein RE. Yeni Bir Psikoloji. İnsan Yay. İst. 1990.

| 64
aralığı), ek olarak da beyinde olan anatomik ve fizyolojik yapılarla da
girdiler azaltılıp (veri indirgeme) “bilgi bombardımanı” engellenir.

Duyusal Girdi Sistemi
Duyusal veya algılayıcı sistemlerimiz, vücudun iç fonksiyonunun
sağlıklı devam edebilmesi için, dış dünya ya da uzayda vücudun
hareketi, pozisyonunu bilinç düzeyine ulaştırmak için gereken bilginin
temel kaynağını oluştururlar.
Dış dünya ve iç dünyayı algılamada birçok ortak yol kullanılır.
Dışardan gelen uyaranın anlaşılır şekilde sinir sistemimize aktarılması
için özelleşmiş farklı algılayıcılar bulunur. Bu algılayıcılar, basınç, ısı,
gerilme, koku, ağrı, uzaydaki pozisyonumuz gibi uyaranları sinirsel
elektrik akımına (aksiyon potansiyeli) çevirirler. Algılayıcıların çoğu,
kendi özel duyuları için düşük ve diğer uyaranlar için yüksek eşiğe
sahiptir. Bundan dolayı duyusal bir uyarıya birden çok algılayıcı farklı
derecelerde yanıtlar oluşturabilir. Duyusal uyaranın sinir iletimini
sağlayan sinir hücresi elektrik iletimine çevrilmesi farklı algılayıcıların,
farklı uyaranlarla uyarılmasıyla oluşur. Yani duyarlı oldukları enerji
formunu sinir iletisi haline çevirirler. Kulak için ses titreşimleri, göz için
elektromanyetik dalga, tat için kimyasal maddeler ve vücudun
organlarındaki değişiklikler (basınç, dokunma, gerilme, hareket ve
titreşim) gibi...
Gözlerimiz en fazla dış girdiyi aldığımız duyu organımızdır.
Gözle beyin arasındaki bağlantı görme siniri aracılığı ile sağlanır.
Gözdeki algılayıcıların yapısı 400-700 nanometre arasındaki
elektromanyetik tayfı algılamamıza izin verir ve dış dünyayı
gözlerimizle, kısmen sınırlı bir pencereden algılarız. Bu nedenle arıların
gördüğü ultraviole dalgaboyu aralığını göremeyiz, onlar da bizim
gördüklerimizi göremezler. İşitme siniri diğer bir girdi kaynağıdır.
Erişkin bir insan 20 ile 20.000 Hz arası sesleri algılar. Ancak, 1000-
4000 Hz arasındaki seslere daha duyarlıyızdır. Farelerde 1000-50.000
Hz, kedilerde ise 100-60.000 Hz arası işitilir. Yani hem görsel hem de
işitsel olarak sınırlandırılmış veri girişine mahkûmuzdur.

Sinestezi Nedir?
Sinestezi, özel bilinçli zihinsel olayların tetiklemesi ile ortaya çıkan
bilinçli duyusal bir deneyimdir. Synesthesia, Yunanca syn: birlikte ve
aesthesis: algılamak kelimelerinin birleşiminden oluşan istemsiz bir
deneyimdir. Birleşmiş duyular ve “eşduyum” olarak da ifade edilebilir.
Sinestezi, istemsiz yoğunlaşma sonucu ortaya çıkan belirgin canlı ve
güçlü duyusal deneyimdir. Yalnızca, insanların çok azı günlük olağan

| 65
durumda sinesteziyi yaşar. Bazı araştırmacılarca dil dışı düşünmenin
özel bir belirtisi olarak kabul edilirken, bazılarınca tam bir "hastalık",
"anormallik" ve mucize, mistik bir insan yeteneği olarak kabul edilir.
Hatta sinesteziyi biyolojik bir olaydan ziyade sosyal ve kültürel bir
fenomen olarak görenler de vardır. Sinestezinin birçok şekli vardır. En
sık izlenen şeklinde kişi, harfleri algıladığında onları renkler olarak
deneyimler. Her harf, kişinin kendisine göre farklı bir renk olarak
algılanır. Bu kişiler, eğer erken çocukluk döneminde bu deneyimi
yaşamaya başlarlarsa sinesteziyi günlük, normal, olağan bir olay olarak
düşünürler. Sinestezistlerin çoğu, diğer insanların algısal
deneyimlerinin bir parçası olarak aynı deneyimleri yaşamadıklarını
öğrendiklerinde büyük bir şaşkınlık yaşarlar. Çünkü o zamana kadar
“dış dünyadaki gerçekliği” herkesin kendileri gibi algıladıklarını kabul
etmişlerdir.
83

Sinestezi deneyimi bir bütün olarak, iki ilişkili kısımdan oluşur.
Bunlar tetikleyiciler ve eşleniklerdir (concurrent). Tetikleyicilere
harfleri örnek verebiliriz. Eşlenikler ise harfler algılandığında, her harfe
eş olarak deneyimlenen algılar (renk, ses) olarak tanımlanabilir. Ya da
ağlayan bir bebeğin sesi (tetikleyici), sinestezist bir kişide hoşa
gitmeyen sarı renk (eşlenik) olarak algılanır. Sinestezistlerin çoğu için,
sinestezi tek yönlüdür. Yani, sesleri renk olarak algılayan bir kişi,
renkleri ses olarak algılamaz. Tetikleyici ve eşlenikler arasındaki ilişki
bir düzen içindedir. Her özel eşlenik, bir tetikleyici tarafından tetiklenir.
Bir kişiye, aynı tetikleyicilerin uygulanması durumunda aynı eşlenikler
algılanır. Örneğin, bir kişi A harfini kırmızı olarak algılıyorsa, farklı el
yazılarıyla yazılsa da, A harfini daima kırmızı olarak deneyimler. Yani
tetikleyicilerde büyük bir esnekliğe izin vermesine rağmen, eşlenikler
daha katı olarak sabit kalır. Sinestezistlerin çoğu, dilsel veya müziksel
sinestezi deneyimini yaşar. Harf-renk sinestezisinde, harflerin kimliği
renklerin kimliğini belirler. Konuşulan harfler için sesin şiddeti,
söyleniş tipi harflerin eşlenikleri üzerine etki etmez.
84,85
Ses-renk
sinestezisinde genellikle, kişiler gözlerinin önünde renkler görürler ve
sesin perdesinin değişimi ile renkler de değişir. Görme alanları
tamamen renklerle dolabilir.

Sinestezi Tipleri
Sinestezinin birçok şekli vardır. Temelde her duyu bir sinestezi tipini

83
Grossenbacher PG and Lovelace CT. Mechanisms of synesthesia: cognitive and physiological constraints. Trends in
Cognitive Sciences 2001;5 :1
84
Schiltrz K et al., Neurophysiological aspects of synesthetic experience. Neuropsych Clin Neurosci 1999;11:58—65
85
Robertson LC. Colour my i’s blue. Nature 2001;440:533-534.

| 66
oluşturabilir: işitme, tatma, koklama, görme, dokunma. Bunların her
biri gerçekte olduğundan farklı bir eşlenik olarak deneyimlenebilir. Beş
duyu, on olası sinestezi eşleşmesi oluşturabilir. Nadir olarak koku ve
tadın her ikisi sinesteziyi tetikler veya eşlenikler olarak
deneyimlenirler. Bazı kişiler ise beş duyudan farklı olarak, farklı vücut
durumlarını farklı ses ya da renk olarak yaşarlar.

Sinestezinin Nedenleri
Sinestezi deneyimi üç yoldan biriyle ortaya çıkabilir: gelişimsel,
kazanılmış ve farmakolojik sinestezi. Toplumun küçük bir kesiminde
gelişimsel sinestezi yeteneği vardır. Bu kişiler, erken çocukluk
döneminden başlayarak, olağan olarak günlük hayatlarında algısal
ve/veya kavramsal olarak sinestezi deneyimi yaşarlar. Gelişimsel
sinestezinin nedeni bilinmemekle birlikte genetik (otozomal dominant
veya X-kromozomuna bağlı) olabileceği yönünde kanıtlar vardır. Bir
ailede birden fazla kişide ortaya çıkabilir. Kesin olan kadınlarda
erkeklerden 3-8 kat daha sıklıkta ortaya çıkmasıdır.
Sinestezistlerin çoğunluğu solaktır. Herhangi bir ruhsal ve
beyinsel rahatsızlık sinesteziye eşlik etmez. Hatırlamalarında daha çok
eşlenikleri kullanırlar. Nesnelerin (kitap, mutfak eşyaları, ev planlarını)
uzaysal yerleşimini çok kesin olarak hatırlarlar. Yüksek zekâlarına
rağmen, bir kısmı belirgin olarak hesap yapmada zorlanır. Sağ-sol
yanlarını karıştırmaları sıktır. Birinci derece akrabalarında disleksi,
otizm ve dikkat eksikliği normal toplumdan daha sık olarak tespit
edilmiştir. Bilinmeyen bir nedenle lezbiyen ve homoseksüel tercihler
sinestezistlerde sıktır. Yaşamışlık hissi (deja vu), olacak olayları
önceden rüyalarında görme gibi “nadir deneyimleri” de sık yaşarlar.
Farklı olarak sinestezi deneyimi beyin travmaları sonrası veya
duyusal girdilerin kesilmesi (işitme, görmenin kaybı gibi) ile erişkinlik
döneminde başlayabilir.
86
Son olarak da, liserjik asit dietilamid (LSD)
veya meskalin
87
gibi varsanım doğuran ilaçlarla sinestezi deneyimi
ortaya çıkabilir. Buna farmakolojik sinestezi denir.
88
LSD’nin
oluşturduğu sinestezi duyumu kişide duygu, düşünce ve davranış
değişiklikleri de (korku, endişe, titreme, kalp hızı artışı ve kan basıncı
artışı) meydana getirir. Algılama açısından işitsel, görsel ve dokunsal
varsanımlar da yapar.
Hipokampustan köken alan bazı epileptik nöbetler, kişide

86
Armel KC and Ramachandran VS. Acquired synesthesia in retinitis pigmentosa. Neurocase 1999; 5,293—296
87
Simpson L, McKellar P. Types of synaesthesia. J Ment Sci 1955; 101:141–147
88
Aghajanian GK and Marek G. Serotonin and hallucinogens. Neuropsychopharmacology 1999;21:16—23

| 67
sinestezi meydana getirebilir. Ancak bunlar tam sinestezi kriterlerine
uymaz. Çakan ışıklar, tat, sıcaklık yükselmesi hissedilebilir. Yine,
beyindeki limbik bölgeden kaynaklanan epilepsi nöbetlerinin %4’ünde
sinestezi deneyimi yaşanır. Bu durumda sadece nöbet esnasında bu
deneyimi yaşarlar, nöbetle birlikte bilinç değişiklikleri oluşabilir ve
diğer zamanlarda tamamen normaldirler. İlginç olarak, sinestezisi olan
olgularda beraberinde epileptik nöbet varsa, verilen antiepileptik
ilaçlarla yaşanan sinestezi deneyimi canlılığının azaldığı görülmüştür.

Sinestezi Tetikleyicileri
Tetikleyiciler müzik notaları, harfler, rakamlar, dokunma, tat, koku,
görme, ses, zaman birimleri olan yıllar, aylar, haftalar veya günler
olabilir. Rakamsal olanlarda, “5+2” toplamını düşünen birisi 7’ye
karşılık gelen rengi sonuç olarak deneyimler. Sinestezi bir hastalık
olarak değil de bir duyusal algılama “hediyesi” olarak görülür. Birçok
kişi sinestezik deneyimi, herhangi bir duyusal uyarana maruz
kalmadan, istemli hayal ederek yaşar. Hayal etme beynin birçok kısmını
aktive eder ve bu alanlar algılama esnasında da aktive olur.

Eşlenikler: Sinestezinin Fenomenleri
Farklı kişiler sinestezinin aynı tipini deneyimledikleri gibi tetikleyicileri
de aynı olabilir. Ancak, sinestezik eşlenikler, kişiler arası büyük
faklılıklar gösterir. Alfabenin aynı harflerini, aynı renk olarak
deneyimleyen iki kişi bulma şansı çok azdır. Eşleniklerde, kişiler arası
farklılıklar olmasına rağmen, kişilerin deneyimledikleri eşlenikler ileri
derecede özel ve uyumludur. Yani, aynı kişi belli harfleri belli renkler
olarak deneyimliyorsa, o harfleri sürekli olarak aynı renkler olarak
deneyimler. Normal kişiler (sinestezi yeteneği olmayanlar) ve
sinestezistleri kapsayan bir çalışmada, her iki gruba 117 harf ve
kelimeye bir renk anlamı vermeleri istenmişti. Bir hafta sonra normal
kişiler işaretlerin yalnızca %38'ine aynı renk anlamlarını
tutturabilmişlerdi. İlginç olarak, bir yıl gibi uzun bir süre sonra bile
sinestezistler %92 oranında daha önce söyledikleri renkleri
tutturabilmişlerdi. Bu test, sinestezinin eşleniklerinin ne kadar sabit
olduğunu ve sinestezinin nesnelliğini ortaya koymaktadır.


Sinestezinin Tanı Kriterleri
1.İstemsiz olarak, zorlanmadan ortaya çıkar. Ancak, kişinin dikkatinin yoğunluğuna
göre deneyim çok canlı veya daha az canlı olarak yaşanabilir.

| 68
2.Sinestezi yansıtılır. Kişinin çevresindeki uzayda algılanır. İşitme ve görme uzaysal
alanın dışından asla algılanmaz (bazı ruhsal hastalıklarda olduğu gibi).
3.Algısal deneyim “yakın” (kimyasal duyu, dokunma, derin duyu, vücut şeması, Öklidien
uzayda bir bedenin durumu) veya “uzak” (görmek, işitmek) olarak algılanabilir.
4.Sinestezik deneyimler uzun süreli ve sabittir, asla karmaşık ve resmedilmiş (bir yüzü
görmek gibi) değildirler. A harfi mavi ise daima mavi olacaktır.
5.Deneyim çok belirgin olarak hatırlanır.


Sinestezinin Nörobiyolojisi
Primatların beyin kabuğunun önemli bir kısmı paralel olarak
sıradüzenli bir organizasyon gösterir.
89
Sesler normalde şakak
bölgesinde algılanırken, görüntüler arka beyinde algılanır. Beyinde ileri
beslemeli bağlantılar birçok yollardan bağlantılar ve uyarılar alır. Bu
bağlantılar daima karşılıklıdır. Yani bağlantı alan yerler, aldığı yerlere
bağlantılar gönderir. Birçok kişinin beyninde, bu geri besleme
bağlantıları aracılığıyla yukarıdan aşağıya uyarılar sinestezik deneyimi
engellemek için yeterlidir. Sinestezistlerde, bilgi bu toplanma alanlarına
girdiğinde, geri besleme uyarılarının disinhibe (baskılanmanın
baskılanması) olmasıyla aşağıya doğru eşlenik yolları uyarır. Bu uyarım
ardından, tetikleyici ve eşleniklerin yollarının etkileştiği beyin
alanlarında eşlenik temsiliyeti sinirsel ağları uyarılır. Sinestezik
tetiklemenin ileri beslemeli başlaması eşlenik temsiliyetlerin geri
beslemeli aktive olmasına neden olur.
90
Bu engellenemeyen geri
besleme teorisi olarak adlandırılır. Teoride anormal sinirsel bağlantılar
söz konusu değildir ve normal erişkin beyninde de bu ağlar bulunabilir.
Primat superior temporal oluk (STS) beyin kabuğu alanı, görsel
girdileri işlemek için duyuları algılayan beyin kabuğu alanlarına geri
besleme bağlantıları gönderir. STS’de bulunan hücreler birden fazla
duyusal girdiye yanıt oluşturur.
91
STS’nin anatomik ve fizyolojik olarak,
sinestezik tetiklemenin noktası olabileceği yönünde kanıtlar öne
sürülmüştür.
92
Peter Grossenbacher’e göre ise, sinestezi beynin her
yerinde ve kabukta olan geri besleme ile ilgilidir. Bu teoriye göre,
beyinde bazı alanlarda fazladan sinir hücresel bağlantılar zaten vardır.
Normal kişilerde, geri besleme, ilgili duyuyu yorumlayacak çağrışım
alanlarına ulaşmadan engellenir. Sinestezistlerde, bu geri beslemenin

89
Felleman DJ and Van Essen DC. Distributed hierarchical processing in the primate cerebral cortex. Cereb Cortex
1991;1:1—47
90
Baron-Cohen S et al. Coloured speech perception: is synaesthesia: what happens when modularitybreaks down?
Perception 1993;22:419-426
91
Benevento LA et al. Auditory-visual interaction in single cells inthe cortex of the superior temporal sulcus and the
orbital frontal cortex of the macaque monkey. Exp Neurol 1977;57:849-872
92
Hikosaka K. Polysensory properties of neurons in the anterior bank of the caudal superior temporal sulcus of the
macaque munkey. J Neurophysiol 1988;60:1615—1637

| 69
normal baskılanması azalır ve erkenden duyularla ilgili çağrışım
alanlarını uyarır.


Şekil: Sinestezinin anatomik temeli ve tetikleyici yol ile eşlenik sinirsel ağ. Sinir ağları
arasında yatay bağlantılar da vardır. İleri besleme ile sinirsel girdiler aşağıdan yukarıya
ulaşırlar. Aynı zamanda geri beslemeyle de yukarıdan aşağıya kontrol sağlanır. Kavramsal
ya da algısal sinestezi, tetikleyici yoldaki uyaranların, yatay olarak veya daha üst seviyede
geçiş yerleri ile eşlenik yolu aktive etmesiyle ortaya çıkar. Yatay bağlantılar,
sinestezistlerin beynine özgü olabilir.

Yeni doğan bebeklerde (4 haftanın altında) görsel ve işitsel
uyaranların birlikte algılandığına dair kanıtlar vardır. Gelişme
esnasında, çok sayıda sinir hücresi, hücreler arası bağlantılar
(sinapslar) ve hücresel uzantılar (dendrit), olgunlaşan bir beynin
parçası olarak ortaya çıkar. Doğuştan aşırı sayıda sinir hücresi ile
doğmak, beynin plastisite ve adaptasyonu için önemli bir avantaj sağlar.
Beyinde görme kabuğunda hızlı sinaps oluşumu doğumdan sonra 2.
ayda başlar ve yaklaşık 8. aya kadar devam eder. Çocuk büyüdükçe sinir
hücrelerinde “seçici hücre ölümüyle” belirgin azalma olurken, sinirler
arası ağ yapısını oluşturacak bağlantı yerlerinde belirgin artış görülür.
Yenidoğan döneminde, insan beyninde en belirgin metabolizma

| 70
dokunma, ısı gibi hislerin algılandığı birincil duyusal alandadır.
93
İkinci
ay civarlarında ise görme beyin kabuğunda ve şakak kabuğunda enerji
kullanımı artışı gözlenir. Bu ikinci ayda başlayan hızlı sinir hücreleri
arası bağlantı oluşumu ile ilişkilidir.
94
Deneysel psikoloji üzerine çalışan
Simon Baron-Cohen, bu verilere dayanarak, yenidoğan sinestezi
hipotezini öne sürer: “…yenidoğan döneminde, muhtemelen dördüncü
aya kadar, tüm bebekler ayrışmamış bir yolla duyusal girdileri
deneyimler. Bu tam anlamıyla psikodelik (tüm duyuların karmakarışık
ve çok yoğun algılandığı) bir durumdur.” Buna göre herkes doğuştan
sinestezi yeteneğiyle doğar. Zamanla beynin olgunlaşması ve sinir
hücreleri arasında uygun sinir hücresel ağların oluşması sonucu her
duyu kendi gibi deneyimlenir hale gelir. Sinir ağları diğerleriyle
girdileri karıştırmazlar. Ancak, seçici hücre ölümünden kurtulan bazı
hücreler “ayrık duyusal alanlar ya da sinirsel ağlar” oluştururlar. Zaman
içinde azalması, olmaması gereken bu bağlantıların devam etmesi
sinestezi deneyimiyle sonuçlanır.

Yaratıcı Sinesteziler
Belki de sinestezi yeteneği, en çok sanatçıların ve yazarların yaratıcılığı
ve üretimine katkıda bulunmuştur. Birçok ünlü sinestezist vardır:
Vladimir Nabokov, Amy Beach, Gyorgy Ligeti, Joachim Raff, Henrik
Wiese, Franz Liszt, Olivier Messiaen, Konstantin Saradzhev ve bilim
adamı Nicola Tesla, fizikçi Richard Feynman bunlardan sadece bir
kaçıdır. Rus besteci ve piyanist Alexander Scriabin (1872-1915) kendi
sinestezisini, 1910’da Prometheus, The Poem of Fire olarak orkestra,
piyano, org ve koro için bestelemişti. Notaları “parlak ve çakan ışıklar”
şeklinde hissediyordu. Fransız besteci Olivier Messiaen, kendi
bestelerinin, sinestezisinden doğduğunu söylüyordu: “Ne zaman bir
müzik dinlesem veya bir müziği okursam, renkleri görürüm… Bryce
Canyon piyesini bestelediğimde, uçurumların rengi kırmızı ve
turuncuydu” Vasilly Kandinsky (1866-1944) de sinestezistti. Duyusal
birleşmenin en derin sempatizanı olmalıydı. Çünkü ressamdı. Bunun
sonucu olarak, renkler ve sesler arasındaki uyumu tablolarında en
güzel şekilde yansıttı. Kandinsky tablolarını tanımlamak için müzikal
terimler kullanmıştır. Yine ünlü Nobel ödüllü fizikçi Richard
Feynman’da (1918-1988) sinestezistti. Kendi mesleğiyle ilgili olarak,
harf ve sayıları renk olarak deneyimliyordu. Diğerlerinden farklı olarak

93
Chugani HT, Phelps ME. Maturational changes in cerebral function in infants determined by
18
FDG positron emission
tomography. Science 1986;231:840-843.
94
Chugani HT, Phelps ME, Mazziota JC. Positron emission tomography study of human brain functional development.
Ann Neurol 1987;22:487-497.

| 71
fizik denklemlerini (kavramsal tip) değişik olarak deneyimliyordu: “Bir
denklem gördüğüm zaman, karakterleri renk olarak görüyorum. Neden
bilmiyorum... Parlak J’ler, hafif menekşe-mavi N’ler ve koyu kahverengi
x’ler...”
95
Belki de herkesten farklı olan düşünce şekli ve başarısının
altında, doğayı olduğundan farklı algılamak yatıyordu. Besteci Vladimir
Nabokov’da sinestezistti. Speak Memory (1966) adlı otobiyografisinde
bu deneyimlerini çok açık olarak dile getirmiş ve “renkleri işittiğini,
ancak işitmenin uygun bir tanımlama olamayacağını” da belirterek x’i
sert metal, z’yi yıldırım bulutu gibi, q’yu k’dan daha kahverengi, p’yi
olgunlaşmış elma yeşilinde, t’yi ise fıstık yeşili, g,h,j harflerini ise
kahverenginin farklı tonlarında deneyimlediğini yazıyordu.
Aslında sinesteziye benzer deneyimleri her gün hepimiz
yaşarız. Örneğin, bazı müzikleri “sıcak, soğuk”, bazılarını “keskin”
olarak hissederiz. Neden? Acaba, işittiğimiz seslerin sinirsel ağları,
sinestezistler kadar olmasa da kısmen beyindeki “sıcak, keskin”
algılama alanlarına mı karışmakta? Peki, sinestezinin bir yararı var
mıdır? Cytowic’e göre insanda dilin evrimsel gelişimi çapraz (cross-
modal) çağrışıma bağlıdır: “Dil, muhtemelen ilk insanlarda, sinestezide
olan çapraz çağrışımın bir türü olmadan asla evrimleşmeyecekti.” Bu
düşüncesi aslında dil üzerine çalışmaları ile tanınan Norman
Geschwind ile aynıdır: “Dil yeteneğini kazanma çapraz-çağrışım
yeteneğine gerek duyar. İnsan altı türler, sadece bir non-limbik ve bir
limbik uyarı arasında duyusal-duyusal birlikteliğe hazırdırlar. Yalnızca
insanlarda, iki non-limbik uyarı arasında birliktelik vardır ve bu
nesnelerin isimlerini öğrenmenin altındaki yeteneği oluşturur.” Buna
göre sinestezi filojenik (evrimsel) veya ontojenik (gelişimsel)
beyinlerimizde kalmış “bilişsel bir fosil”dir. Ancak, fosili her beyinde
bulmak mümkün değildir. Doğadaki normal fosiller gibi,
“bulunabilmesi” için bulunduğu ortam olan beynin onun kalıcılığına
uygun şartları sağlamış olması gerekir.
Eğer sinestezi gerçek ise, normal insanların yaşayarak
deneyimlediği gerçek nedir? Birinci kişi, öznel olarak bir sinestezist
gerçeği algıladığı gibi deneyimliyorsa (harf-renk) ve bu deneyimin
normalden farklı olduğunu bir ikinci kişiden (nesnel), yani diğer
insanlardan edindiği bilgi ile öğreniyorsa, bizim beyinlerimizle
algıladığımız öznel gerçek nedir? Hepimizin öznel gerçekliği aynı
mıdır? Ya hepimiz sinestezist olarak evreni algılıyorsak ve onların
gördüğü gerçekse!

95
Feynmann R. What Do You Care What Other People Think? New York: Norton. 1988, s:59

| 72



Varsanımlar
Olmayanı Algılamak

Varsanım ya da halüsinasyon, herhangi bir dışsal uyaran olmadan,
normal uyanıklık durumunda, olmayan algıların ortaya çıkmasıdır.
Varsanım kişi tarafından gerçek olarak algılanır veya gerçek algıdan
ayrılamaz. Buna ek olarak varsanılar, kendiliğinden, kontrol edilemez
şekilde ortaya çıkar. Bazen, açık ve normal bilinç durumunda, kişinin
yere ve zamana yönelimi normalken, eşzamanlı dışsal uyaranlar normal
algılanırken ortaya çıkabilirler. Çoğunlukla bilinç durumu normal
olmadığında oluşurlar.
96

Varsanılar değişik hastalıklar ve ilaçlarla ilişkili ortaya çıkabilir.
Alzheimer, Parkinson, şizofreni gibi hastalıkların doğal gidişi esnasında
veya alınan ilaçlarla ilişkili oluşurlar. Bu hastalıkların altındaki biyolojik
nedenleri araştırma, varsanım nedenini anlamamızı kolaylaştıracak ve
bilinci anlamamıza pencere açacaktır.
97
Varsanılar herhangi bir duyu ile
ilgili olabilirler: görsel, işitsel, dokunsal, tat, koku, derin duyusal
(bedeninde hareket hissi), sinestezik. Beden algısında büyüme-
küçülme, zaman algısında bozulma (zamanın kısalması, uzaması,
zamanda sıkışma), nesneleri büyük-küçük görme şeklinde.
Günlük uyanıklık esnasında ortaya çıkan varsanım durumuna
ek olarak bazı “bilinç geçişleri” esnasında da olmayan algılamalar
oluşabilir. Hipnogojik varsanılar uykuya girerken ortaya çıkar ve
genellikle görsel, işitseldirler. Hipnogojik varsanılar, uyanıklıktan non-
REM uykusuna geçerken, bazal önbeyin ve beyin sapı çekirdeklerinden
salınan asetilkolin etkisinin azalmasından kaynaklanır. Hipnopompik
varsanılar ise uyanma esnasında belirirler. Bunun dışında madde
kullanımı ile ilişkili varsanılar da olabilir. Alkol yoksunluğuna bağlı olan
varsanılar genelde görseldir. Sıklıkla minyatür insanlar, kendi üzerinde

96
Prouty G. The hallucination as the unconscious self. J Am Acad Psychoanal Dyn Psy. 2004;32:597-612
97
Braun CM et al., Brain modules of hallucination: an analysis of multiple patients with brain lesions. JNNP
2003;28:432-49.

| 73
yürüyen yaratıklar ve hayvanlar görülür. Parkinson hastalığında da
bazen ilaçların tedavi dozlarında görsel varsanılar oluşur. Bunlar
birinin odada olduğu, bir yandan bir yana geçen hayvanlar ve insan
görüntüleri şeklindedir. Varsanılar çoğunlukla birkaç saniye sürer.
Varsanım esnasında içgörü genelde korunur. Kişiler ne gördüklerini
gayet iyi bilirler.

Sinirsel Temel
Varsanımların nasıl ortaya çıktığı konusunda değişik teoriler vardır.
Genel olarak kabul edilen monoaminerjik (serotonin, GABA, dopamin)
ve kolinerjik (asetilkolin) sinir ileticileri arasındaki dengesizlik, arka
plan zemin gürültüsünün artışına neden olur, böylece sinyal/gürültü
oranı azalır. Yani gürültü artar, gerçek sinyal azalır. Basit ve küçük
uyaranlar, duyu alanları uyarılması yaparak abartılı varsanımlara
neden olur. Beyinde ne oluyor da varsanılar ortaya çıkıyor sorusunun
cevabını anlamada bize en çok bilgi veren “bilinç durumunu değiştiren”
bitkilerin kullanımı ile oluşan değişik varsanılar ve deneylerden çıkan
etkileri bir araya getirmektir. Bu bitkiler genelde bağımlılık
yapmamasına karşın çok zehirleyicilerdir. Alındıklarında bilinç durumu
değişir, varsanımlar veya vizyonlar görülür, aşırı neşeli aşkın ruh hali
oluşur, aydınlanma, benlik çözülmesi ve evren ile bir olma hissi yaşanır.
Varsanım yaratan bu maddeleri değişik inanç ve amaçlarla
kullananlara göre, görülenler ruhsal dünyanın gerçeğidir. Ve normal
bilinç ve beyin durumu ile bu dünyaya ulaşılamaz. Ancak bilimsel
literatürde yer alan bazı bildirimler etkileyicidir. Örneğin ayahuasa alan
birisinin kanatlı ve dev bir kemirgen görmesi ve daha sonra bunu
anlattığı şamanın da aynı yaratığı görmesi. Yine bu bitkiyi alan başka
birisinin babasının ölümünü iki gün önceden görmesi ilginç bir tesadüf
müdür? Yoksa bilinmeyenle kurulan bir bağlantı mı? Mantar alan
birisinin bir İspanyol tarihsel liderinin heykelini görmesi ve 2 yıl kadar
sonra daha önce hiç gitmediği bir şehirde aynı heykel ile karşılaşması…
Belki de bilincimize başka kapıları aralıyorlar… İstemeden ve kontrol
edemeden…
Bu kadar farklı algılar şeklinde varsanılar olduğundan,
muhtemelen alttaki sinirsel mekanizmaları da farklıdır. Ancak, niçin
asetilkolin etkisini baskılayan ilaçların tanıdık hayvanlar veya yüzler
görmeye neden olduğu, buna karşın monoaminler üzerinde etki eden
maddelerin yabancı görüntülere neden olduğu belirsizdir.
Diğer yandan elimizdeki bilgilerden biliyoruz ki Parkinson
hastalığında varsanılar genelde dopamin artışı yapan ilaçlarla
tetiklenir. ACh artıran ilaçlar ise varsanımları azaltır. Dopamin artışına

| 74
ek olarak, artan serotonin de varsanımları tetikler ve serotonin etkisini
engelleyen bir bulantı giderici olan ondansetron varsanımları
kaybeder.
98
Yine serotoninle ilişkili olarak, yeni atipik antipsikotikler
(düşük dopamin-yüksek serotonin baskılanması yaparlar) ile
varsanımlar iyi şekilde kaybolur.
Varsanımlar başka hastalık tablolarına da eşlik edebilmektedir.
Delirium tablosu denen durumda sıklıkla varsanımlar oluşur. Genellikle
delirumdaki varsanımlar böcekler, yılanlar görme, alevler ve yanmalar,
yatakta ve elde kan görme, iplik varmış gibi sürekli bir iplik toplama
hali şeklindedir. Sıklıkla kolinerjik aktivite azalması ile ortaya çıkan bu
tablo da, asetilkolini yıkan kolinesteraz enziminin çalışmasının
engellenmesi (donepezil, rivastigmin ile) ve nispi olarak asetilkolin
artışı yarar sağlayabilir. Bunun yanında antipsikotik denilen ve
serotonin-dopamin uyarılmasını engelleyen ilaçlar da güçlü olarak
varsanımları keserler. Dirençli bir grup hasta da ise serotonin etkisini
engelleyerek bulantı kesen ondansetron iyi etki eder. Bazı durumlarda
da yüksek miktarda sigara içenlerin, ani olarak sigarayı bırakması
ardından delirium tablosu ortaya çıkabilir. Bu durumda temel neden
nikotinin ani yoksunluğu olduğundan nikotin bantları tabloyu düzeltir.

Tablo. Farklı bitkilerin neden olduğu varsanım ve ilişkili durumlar, olası etki
mekanizmaları.
99
Tabloda belirtilen anatomik yerleşimler için “bilincin kimyası”
konusunda bakınız. Kısaltmalar; GABA; gamma amino bütirik asit, 5-HT3; 5-
hidroksitriptamin-3, NMDA; N-metil-D-aspartik asit.
Madde Oluşan bilinç durumu Olası etki mekanizması
İndolaminler
(LSD, psilikon)

Benlik ve doğaya bakışta farklılık,
egonun kaybı, kendi benliğini
ayırt etme kaybı, boşluk hissi
veya farkındalığın olmaması,
mistik hazlar, uzay-zaman
algısında bozulma, nesneleri
büyük-küçük görme, geometrik
görsel varsanılar, nadiren işitsel
ve dokunsal hisler, her şeyi
yapma gücü (bazen gerçekdışı
inançla penceren uçmaya
çalışırlar). Sinestezi (bir
duyunun başka duyu olarak
algılanması). Ancak, kişiler bu
deneyimlerinin aldıkları ilaçtan
Serotoninde aşırı çalışma ve
beyin seviyesinde artma.
Beyin sapı rafe çekirdeği
ateşlemesini engeller. Beyin
kabuğunda singulat, önbeyin,
şakak bölgesi bazı alanları ve
görme beyin kabuğu üzerine
etki.

98
Zoldan J et al., Psychosis in advanced Parkinson's disease: treatment with ondansetron, a 5-HT3 receptor antagonist.
Neurology 1995;45:1305.
99
Perry EK. Plants of the gods. Editor: Perry E ve Ark. Neurochemistry of Consciousness. John Benjamin Pubs.
2002;205-225

| 75
olduğunu bilirler.
Fenilaminler
Meskalin

Fantastik görüntülerle birlikte
belirgin artan uyanıklık, zevk
alma ve iyilik hissi, varsanılar
zengin renklidir. Algıdaki
değişiklikler genelde
duygusaldır. LSD’den farklı
olarak “benlik” ve “ben olmayan”
arasındaki ayrıma farkındalık
korunur. Sıradan nesneler
aydınlanmış ve olağanüstü
görünür. Teslimiyet hali vardır.
Deneyimin alınan ilaçtan
olduğunu bilirler.
Nor-adrenalin üzerindeki
etkisi ile uyanıklıkta artışa
neden olur. Dopamin etkisi ile
haz duyumu veya tekrarlı
maddeyi alma yönünde
bağımlılık oluşur. Özellikle
hipokampus ve amigdal
bölgeye etki eder. Amigdala
etki ile varsanımlar duygusal
içerik kazanır.
Ayahuasa
(Ruh şarabı)
Bir bitki karışımıdır. Bedenden
ruhun ayrılması hissine neden
olur. Kuş veya hayvan şeklinde
“ruh seyahat eder.” Varsanılar
mavi veya yeşil reklidir.
Belirgin şekilde beyindeki
kolinerjik (asetilkolin)
muskarinik algılayıcıları
baskılar. İçerdiği çok farklı
maddelerden dolayı olasılıkla
diğer sinir ileticileri
üzerinden de etkisi vardır.
Nikotina
tabaccum
Beden dışı deneyimlere ve gece
görmelerine neden olur.
Raphe çekirdeğindeki
serotonin ve asetilkolin
nikotinik etkilerini baskılar.
Amantia
muscarina
Şamanik kullanımı vardır. Küçük
nesneler olduğundan büyük
görünür. Varsanım etkisi kesin
değildir.
Asetilkolin muskarinik etkisi
artar, GABA, glutamat-NMDA
etkisini arttırır.
Opium poopy


40’a yakın alkaloid içerir: morfin,
kodein, papaverin. Ağrıyı var
hissederler, ancak daha az
rahatsız edici olur. Uyanıklıkta
rüya benzeri hisler yaşarlar.
Zevk verici ve ağrı giderici
olan endorfin ve
enkefalinlerde artış.
Iboga
(Tabemanthe
iboga)

Atalardan ve dünya ruhundan
bilgi alma gibi dinsel, mistik
ayinlerde kullanılır. Yorulma
olmadan aşırı fiziksel aktivite
göstermeyi sağlar. Zamanda
genleşme hissi, bedenden
ayrılma, nesneler çevresinde gök
kuşağı renkleri görme, çevrede
uçuşan tanıdık kişileri kuş
şeklinde görme.
Asetilkolin nikotinin etki
artışı, serotonin azalması,
glutamat-NMDA etkisini
azaltma.
Cannabis sativa


Tüm duyusal algılamaları
değiştirir. Renkli, parlak, soluk ve
akan görüntüler, sesler canlı
hissedilir. Bedensel olarak
ağırlıksızlık, uçma, sıcak-soğuk
hisleri, uyuşma ve iğnelenmeler,
uzaysal algılamada bozulma,
zamanın saat zamanından hızlı
Akkumbens çekirdeği ve alın
beyin bölgesinde dopamin
artışı, asetilkolin azalması,
kendine ait algılayıcıları
(kannabioid) uyarması.

| 76
geçmesi, zamansızlık. Geçmiş,
şimdi bulanır ve zaman şimdide
kalır. Gelecek hızlı gelir ve geçer.
Yüksek dozda şizofreni tablosu
yapar.
Sativa
divinorum
Hafif varsanımlar, üç boyutlu
uzayda hareket eden renkler,
zeminde çiçekler ve meyveler,
cennet yolu hissi.
Dopamin, nor-adrenalin,
GABA, asetilkolin üzerinden
etkisi olmadığı gösterilmiş.
Yeni bir sınıf algılayıcı?
Ektazi Kimyasal olarak LSD’ye benzer.
50-150 mg dozda; neşe hali,
normal dışı aşırı sosyal empati,
her şeyi güzel ve iyi görme. 250-
300 mg’da; görsel bozukluklar,
nesneler hareket eder, kaygı ve
şüphecilik. 300-400 mg’da; ağır
kaygı, şüphecilik, kendini her
şeyi yapma gücünde hissetme,
işitsel varsanılar, intihar
düşünceleri ve saldırganlık.
Tekrarlı kullanımında depresyon
ve bilişsel yıkım oluşur.
Ani dopamin ve serotonin
artışı. Uzun kullanımda
serotonin salan sinir
hücrelerinde hasar ve
depresyon, bilişsel yıkım.



| 77


Şizofreni
Delilik Mi, Farklı Bir Bilinç
Mi?

Şizofreni (ŞZ) duygu, düşünce ve davranışlarda bozuklukla seyreden
bir hastalıktır. Hastalık genelde 15-35 yaşları arasında ortaya çıkar.
Yaşam boyu sıklığı %1-1,5’tur. Ortaya çıkış nedeni olarak tek bir
sebepten ziyade birden çok etkenin bir araya gelmesi ile ortaya çıkar.
Genetik ve çevresel nedenler bir arada etki ederler. Beyin kabuğunun
hücresel düzenleniş açısından da ŞZ’lerde farklılıklar tespit edilmiştir.
Olasılıkla bazı gelişimsel anormallikler sinir hücresi uzantı ve
bağlantılarının düzgün örüntülü bir hal almasını engeller.
Tanısı hastanın gözlenmesi ve tanımlamalarına göre konur.
Anormal düşünce içeriği (sanrılar, varsanılar, çağrışımlarda
uyumsuzluk), mantık dışı düşünce biçimi (uzaktan TV kapatmak,
TV’den kendine seslenildiği), duygudurum değişikliği (künt, uygunsuz,
şaşkın), kendilik duygusunda bozulma (benlik sınırlarının kaybı, dış
gerçekliği içten ayırt edememe), irade değişikliği (karar verme
zorlukları, yetersiz dürtü), duyum bozukluğu (zaman, yer, kişiye
yönelimde) ve kişilerarası ilişkilerde bozulma gibi klinik özelliklerin
birkaçı ile kendini gösterir. Klinik özelliklerin baskınlığına göre farklı
alt tipleri ve adlandırmaları vardır. Klinik görünümü farklıdır. Pozitif
(varsanılar, düşünce bozuklukları) ve negatif (künt duygu durumu,
sosyal çekilme) belirtilerle birlikte olabilir.
İşitsel varsanılar ŞZ’de sık izlenir. Genellikle bunlar dinsel ve
uyarıcıdırlar. Bazıları emirler şeklindedir. Erkekler genelde emir
şeklinde duyarken, kadınlar eleştiri niteliğinde sesler işitirler. Normal
insanların %30’u da bazen dışsal sesler işitebilirler. Ancak bunlar
ısrarlı değildir. Görsel varsanılar da sıklıkla izlenir. Mantığı ya da

| 78
sağduyuyu hiçe sayan düşünceler kafalarına gelir. Düşünceler
sözdizimi, anlambilim, mantık ve duygulanımsal kurallara uymak
zorundadır. ŞZ hastalar erken evrede düşünceleri üzerinde denetimi
sağlamaya çalışırlar ve bu nedenle de, normalde bilinçsiz yapılan
düşünme eylemi üzerine bilinçli kontrol yerleştirmeye çalışınca,
düşünce süreçleri yavaşlar.

Tablo. Şizofrenide bilinç durumu ile Meditasyon/zikirin karşılaştırılması
Özellik Şizofreni Meditasyon ve Zikir
Elektroansefalografi Anormallikler Artmış gamma aktivitesi
Zaman hissi Zamanda sıkışma Hızlanma, zamansızlık
Ortaya çıkması İstemeyerek İsteyerek
Benlikle uyumu Uyum var-çatışma yok Uyum var-çatışma yok
Ek belirtiler Genellikle olumsuz
yönde var
Toplumla uyum ve iyi
yönde var

Farklı Bilinç Durumu?
Kant’a bir gönderme ile başlamak, ŞZ’nin bir hastalık mı yoksa bir farklı
bilinç durumu mu olduğunu tartışmak açısından önemlidir. Kant, ŞZ’yi
bilmiyordu, ama genel olarak bir “delilik”ten haberdardı: “Deliliğin tek
genel karakteristiği herkes için ortak olan düşüncelerle ilgili bir anlayış
kaybı ve bunun yerini kendimize özgü düşüncelerle ilgili bir anlayışın
almasıdır.” Bu anlayışı göz önüne alan bazı araştırmacılar yüksek bilinç
derecesi olarak kabul edilen vecd ya da trans durumlarını ŞZ olarak
kabul etmişlerdir. ŞZ’nin nasıl bir hastalık olduğunu anlamak açısından
bu yaklaşımı akılda tutmak ve sorgulamak gerekir. Acaba ŞZ sadece
kontrol edilemeden ve istemeden bazı beyin özellikli kişilerde ortaya
çıkan bir rastlantısal ama kontrol dışı bilinç hali midir? ŞZ hastalarının
%70’inin benzer “sanrıları” sergilemesi de üzerinde durulması gereken
bir bulgudur. Dolayısı ile bu tutarlılığın altında neyin yattığının
anlaşılması gerekir. ŞZ daha çok bilinçle ilişkili bozukluk değil de
ağırlıklı zihnin yapısalını oluşturan benlik, altbenlik ve üstbenliğin
bozukluğu olarak ele alınır. Kısmen olan bilinç, önbilinç ve bilinçdışı da
etkilenir.






| 79


Şekil. Şizofrenide (ŞZ) dopamin sistemindeki dengesizlik ve beyinde etkilenen yolaklar.
ŞZ’de birçok sinir ileticisinin beyin miktarlarında bozukluk olduğuna dair birçok çalışma
vardır. Ancak göze batan teori belli dopamin yollarının aşırı çalışmasıdır. Dopamini
artırıcı ilaçların ŞZ benzeri tablo yaratması ve dopamin sistemini engelleyici ilaçların
hastalığın belirtilerini düzeltmesi de önemli bir destektir. Dopamin algılayıcılarının
birçok alt tipi vardır ve son zamanlarda ŞZ nedeni olarak özellikle mezolimbik sistemdeki
D4 algılayıcıları üzerinde durulmaktadır. ŞZ’de çok iyi düzelme yapan klozapin D4’leri
bloke eder. Yine VTA’dan striatuma giden yollarda da artmış bir uyarı olabilir. Ketamin,
glutamatı bloke ederek striatumda dopamini arttırır ve ŞZ benzeri bir tablo yaratır. İzin
ile.

Klasik bir tanımlama olarak ŞZ, kişilik bölünmesi olarak
adlandırılır. Ancak bölünen ya da parçalanan sadece kişideki kendi
kişiliği değil, oluşan bu kişiliğin dış dünya veya nesnelerle olan
ilişkisidir de. ŞZ kişi kendisini ve dünyadaki gerçekliği farklı, şaşırtıcı,
belirsiz ya da yabancı hisseder. Dış dünyadaki nesne özellikleri
nitelendirilemez ve bir başkasına bağlanamaz. Özellikler, bütün
içindeki yerleşimlerini yitirdiklerinden, zihinsel yaşam için taşıdıkları
tanımlanmış anlamlarını da yitirirler. ŞZ hastalarında dış dünyanın
normal dışı ve farklı deneyimi vardır. Varsanılar, içsel oluşan
deneyimlerin (düşünceler gibi) ve dışsal gerçekliğin farklı

| 80
değerlendirilmesinden kaynaklanır. Dolayısı ile bu hastalıkta “kendini
izlemede” bir bozukluk olduğu öne sürülür.
100

Günlük yaşamdaki zihin hallerimiz bir kez oluştuğunda
oluştuğu yerde sonlamaz ve “şimdi” içinde oluşan zihinsel benlik
durumumuz daha önceki benlik durumunun bir devamıdır. Şimdiki
benliğimiz ise daha sonra oluşacak benlik durumunun öncelidir. Bu
ardışıklık ve devamlılık bizde bütüncül ve devamlılık gösteren bir ben
hissi uyandırmakla beraber içsel bir zaman akışı da oluşturur. Zihinsel
olaylar görsel, işitsel, dokunsal, derin duyu, tat ve koku gibi dış
dünyadan gelen uyarımlarla devamlı bir etkileşim halindedir. Bu
şekilde içsel zihinsel durumlar, bedenden gelen duyumlarla birleşince
“bedende bir ben yerleşimi” ortaya çıkar. Elimi ve kolumu hareket
ettirmeye niyetlendiğimde, içsel zihinsel durumum ve kol hareketim
esnasında ortaya çıkan (on-line) derin duyunun, zihinsel süreçlerimle
birleşmesi “bedenimdeki ben’de” var olma deneyimi yaratır.
Bazı kişilerce ŞZ, “ben bozuklukları ya da benlik sınırlarında
bozukluk” olarak değerlendirilir. Ancak buradaki ben psikanalizdeki
“benlik” ile aynı şey değildir. Yukarıda tanımlanan şekliyle içsel ve
dışsal oluşan bedendeki ben ile ilişkilidir. Zaman kategorisindeki
çarpıklıkların duygulanımsal, nesne kategorisindeki çarpıklıkların sınır,
nedensellikteki bozulmalarda ise ŞZ psikozlardan bahsetmek gerektiği
de öne sürülür. Örneğin ŞZ hastalar sıklıkla “benleri” ile ilgili
sorunlardan bahsederler: “Bu düşüncenin kendim olmadığını
hissediyorum, düşüncelerimi düşünen ben değilim, bu nesneler ile
benim aramda yakın ilişki var, düşüncelerim nesneleri etkileyebilir ve
ben düşündüğüm için öyle oldu, ben kendim gerçek değilim, ben ile
diğer her şey arasında camdan bir duvar var, zaman ortadan kalktı...”
gibi.








Tablo. Ben çevresinde yer alan “kendilik bilinci” aşamaları.

100
Perry E et al., Neurochemistry of Consciousness. Chapter 17. Reynolds GP. Schizophrenia. John Benjamins Pubs.
2002;279

| 81
Seviye Bilinç durumu
1 Duyumsal bilincin içinde nesnelere ya da olaylarla hiçbir
farkındalık içermez.
2 Nesnelerle ilgili herhangi bir bilinç taşımaksızın renk, biçim,
uzaklık farklılıklarına tepki veren bilinç. Hayvanlarda
bulunabilir.
3 Özne-yüklem yapısı sahneye çıkar. Bu bilinç Ben’sizdir. Buna
“kör görüş” durumu örnek olarak verilebilir. Görmediklerini
söyledikleri halde, gösterilen şeyleri doğru tanımlarlar.
Kendilik bilinci olmaksızın görsel bilinç olarak da
adlandırılabilir.
4 Açık bir dönüşlülük devreye girer. Buradaki ben-bu/şu ve ben-
o karşıtlıklarının dönüşlü uçlarının tam bir harmanlamasıdır.
Olgunlaşmamış tekbenci ben içerir.
5 Buradaki “Ben” irade edimini yerine getirir. Neden sonuç
ilişkisini algılayan bir bilinçtir. Özgül içsel dönüşlülüğü vardır.
Eylem yapan düşünürken, kendi nedensel güçlerinin
derecesini de anlamaya çalışır.
6 Kendilik gönderiminin (ben bilinci) içselliği artış gösterir.
Birbirini gözlerle fakat bir başkası ile konuşmazlar. Kendi
zihinsel niteliklerinin paylaşımını tasarlayabilirler.
7 Kendilik gönderimi içselliği önemli derecededir. Kişi kendi
kendisinin belirgin olarak farkındadır.

Zihinsel yaşam öncelikle şimdiki zamana farkındalık olarak var
olur. Şimdiye olan bu farkındalık, şimdiki anda olmayan ve geçmişte
kalmış zihinsel süreçlerden doğmuş olarak yaşanmaz. Şimdiye olan
farkındalık, geçmişe bağlı olmadan ya da daha sonra ortaya çıkacak
geleceğe etkisi olmadan (ya da zayıf olarak) devam eder. İçsel
zamandaki bu çözülme, birçok ŞZ hastanın tanımladığı “uzamış ya da
genişlemiş şimdi” yaşanmasına neden olur. Beden ve ben arasındaki
bağlantının çözünmesi nedeni ile ŞZ’li kişinin çabaları az oranda kendisi
tarafından ve sıklıkla başkaları tarafından üretilmiş olarak yaşanır.
Dolayısı ile ŞZ durum sadece benlik/kişilik parçalanması değil, benlikle
dış dünya gerçekliğinin de ayrışmasıdır. Bütüncül birlik bozulur. Hatta
bu nedenle ŞZ yaşantı için “bütünsüzlük” terimi önerilmiştir. Bu
nedenle, bazı hastalarda düşüncelerinin başkalarınca kontrol edildiği
fikri sabit olarak yerleşir. Başkalarınca kontrol edilme hissi de benlik
zayıflığına yol açar.
101

Algı üç bileşenden kurulur: duyumsal girdi, kavramların içsel
üretimi ve denetim ya da sansür. Bu üçü arasında karşılıklı bir etkileşim

101
Spitzer M, Maher BA. Felsefe ve Psikopatoloji. Çev. Karaçam Ö. Gendaş yay. 1998.

| 82
de vardır ve ŞZ’de bu üç bileşen arasındaki denge bozulur. Beyni dış
dünyadan koruyan sansürde bozulmadan ziyade, içsel
kavramlaştırmalar, dış dünyadan gelen duyumsal verilerle etkileşen
içsel düzeltme mekanizmalarındaki bozulma ile ortaya çıkar.



| 83

Bunama
Alzheimer Hastalığı

Alzheimer hastalığı (AH), günlük yaşam aktivitelerini gerçekleştirme
yetisinde bozulma ile birlikte, bellek ve bilişsel işlevlerde yıkıma giden
bir bunama hastalığıdır. Normal yaşlanma ve AH bir arada etki ederek
klinik bulguları ortaya çıkarır. AH, bilinçli farkındalığın doğal bir
hastalık modelinde incelenmesi olarak da ele alınabilir. Başlangıçtan
ölüme kadar da bilinç değişiklikleri açık olarak ortaya çıkabilir.
AH’de özellikle yeni öğrenilen, olaylarla ilişkili - epizodik -
bellek kaybedilir. Hastalığa bellek kaybına ek olarak psikiyatrik
bozukluklar da eşlik eder: kişilik, duygudurum değişimi, şizofreniye
benzer tablo. Tüm AH’lilerin %50’sinde değişik derecelerde bilinç
dalgalanmalarına neden olan varsanımlar görülür. Hastalık ilerledikçe
kendi hastalık durumunu ayırt edememe ve hatta reddetme ortaya
çıkar. Hastalar işlevsel bozulmalarının farkında olmazlar, kendi
yetersizliklerine iç görüleri kaybolur. Bu içgörü azalması beynin ön
bölgelerinde kan akımında düşme ile ilişkilidir. Yine bu hastalıkta
farkındalıkta azalma, “önbeyin-yerine getirme” testlerinde yetersizlikle
paraleldir. Bilinçli farkındalıktaki azalma; davranışsal çıktılar ve içsel
durum göstergeleri arasındaki ilişkiyi izleme yeteneğinde bozulmayı
yansıtır.

Tablo. Alzheimer hastalığının klinik özelliklerinin hastalık evrelerine göre ortaya çıkışı
(Barry ve Reisberg’e göre) ve evrelerin tahmini süresi.
EVRE KLİNİK ÖZELLİK SÜRESİ
Evre 1 Nesnel ve öznel bilişsel eksiklik bulgusu yoktur.
Evre 2 Bilişsel yetersizlikler hakkında öznel yakınmalar vardır:
isimleri hatırlayamama, nesneleri koydukları yerleri


| 84
bulamama gibi.
Evre 3 Karmaşık mesleki ve sosyal görevlerde çok az nesnel
kayıplar olur. Fazla tanımadığı yerlerde kaybolabilir,
istekli olduğu bir işte performansı azalır, kelime ve isim
bulma konusunda belirgin zorlanabilir, açık bir şekilde ne
söylediğini unutur ve tekrarlanmalara gerek duyar. Bu
dönemde bilişsel kayıpla ilişkili kaygılar yoğunlaşır.
7 yıl
Evre 4
Hafif
Yoğunlaşma, bellek, yönelim ve işlevsel kapasitede
belirgin bozulmalar olur. Yakın bellekte ciddi etkilenme
olur. Sosyal ve mesleki işlevlerinde önemli aksamalar olur.
Bu döneme künt bir duygulanım eşlik edebilir.
2-4 yıl
Evre 5
Orta
Karşılaşılan güçlükler hastanın yardım almadan yaşamını
sürdürmesini önleyecek kadar fazladır. Yaşamları
hakkında önemli konuları hatırlayamazlar. Oturdukları
adres, bitirdikleri okulun adı, başbakanın adı gibi.
Bulundukları yılı hatırlayamazlar. Hesaplamada önemli
güçlük çekerler. Depresyon ve öfke atakları olabilir.
1,5 yıl
Evre 6
Orta
derecede
şiddetli
Günlük yaşamın temel etkinliklerinde yardım gerekir.
Eşlerinin adını unuturlar, adres bilmezler. Yaşamlarının
erken dönemlerini anımsayabilirler (doğum yeri, anne-
baba isimleri). 10’dan geriye birer birer saymada güçlük
çekerler. Ajitasyon, öfke ve fiziksel şiddet gösterebilirler.
2,5 yıl
Evre 7
Ağır
Günlük etkinliklerde sürekli yardım gerekir. Konuşma
yetisi sınırlanmaya başlar ve evre sonunda doğru
kaybolur. Hareket ortadan kalkar. Saldırgan ve kontrol
edilemez davranışlar olabilir.
3-6 yıl


Patoloji
AH’nin karmaşık ve olasılıkla birçok nedene bağlı ortaya çıkışı tam
olarak anlaşılamamıştır. Ancak uzun yıllardır elde edilen kanıtlarla,
AH’deki davranışsal bulgulara anormal kolinerjik işlevin neden
olabileceğini düşündürmektedir. Bunun diğer bir kanıtı da organik
fosfor zehirlenmesi sırasında AH’ye benzer davranışların ortaya
çıkmasıdır. Asetilkolin (ACh) yetersizliğinin, AH’nin klinik davranış
bozuklukları görünümüne neden olduğu hemen hemen kesindir. Ancak,
ACh dengesizliğin temelinde yatanın ne olduğu tam anlaşılamamıştır.
AH’nin iki önemli patolojik göstergesi anormal fosforillenmiş
tau proteinlerinden oluşan nörofibriler yumaklar ve çözünmeyen beta-
amiloid proteinlerinin hücre dışında birikimi ile oluşan amiloid

| 85
plaklardır. Nörofibriler yumaklar ölen hücrelerin yerinde kalır ve
hayatta kalan hücrelerin başında adeta mezar taşı olarak birikirler.
Yumaklar hücrenin işlevini bozar ve ölüme götürür. Anormal ve aşırı
fosforilenmiş tau, sinir hücrelerinde yoğun bulunan, hücre iskeletini ve
bilmediğimiz başka işlevleri de olabilen mikrotübülleri hasarlar. Her iki
anormallik beyin coğrafyasında bir seçim gösterir. Özellikle beynin
çağrışım ve limbik (duygulanımsal, hazcı) bölgelerini etkiler. Hastalığın
başlangıcında, olaylara ilişkin bellek kaybı, çağrışım alanlarının
hipokampus ile olan bağlantılarının bozulmasından kaynaklanır. Şakak,
duyusal beyin bölgesi ve alın bölgesi etkilenmeleri ile dilsel, görsel-
algısal bozukluklarla ve yerine getirme bozuklukları ortaya çıkar.
Uzun yıllardır yapılan çalışmalardan çıkan sonuca göre,
AH’deki bellek ve bilişsel, davranışsal bozukluklara asetilkolin (ACh)
sinir ileticisindeki yetersizlikler neden olur. ACh, sinir hücrelerinde
asetil koenzim-A ve kolinden kolinasetil transferaz enzimi ile
oluşturulur. ACh, kolin esterazlar tarafından hızla asetat ve koline
parçalanır. Memelilerde iki tipte kolin esteraz vardır: asetilkolinesteraz
(ACE) ve bütirilkolinesteraz (BCE). ACE’nin temel işlevi kolinerjik
denilen ACh etkisini sonlandırmaktır. BCE işlevi insanlarda tam olarak
anlaşılamamıştır ve evrimsel açıdan memelilerde erken zamanlardan
kalmış enzim olabileceği düşünülmektedir. ACE hücreler arası bağlantı
bölgesi içinde (sinapslarda) bulunurken, BCE destek hücreleri olan
glialarda bulunur. AH’de beyinde BCE düzeylerinin yükseldiği ve ACE
düzeylerinin ise düştüğü bilinmektedir. Bu nedenle ACh yıkımı, zaman
içerisinde giderek ACE’den BCE yönüne kayar. Hastalığın ileri
evrelerinde BCE bilişsel gerilemeye katkıda bulunur.
102


Tedavi
Bugün için AH’nin tedavisi, ACE çalışmasını engelleyerek, ACh miktarını
artırmak yani var olan ACh miktarı-etkisinin güçlendirilmesine
dayanmaktadır. Bu amaçla donepezil, galantamin, rivastigmin,
memantin gibi ilaçlar kullanılmaktadır. Bu ilaçların davranışları ve
uykuyu düzelttiği, belleği güçlendirdiği ve varsanımları azalttığı,
anormal rüya içeriğini azalttığı gösterilmiştir. ACh artışı ile kolinerjik
sistem işlevinin eski haline döndürülmesi ya da artış yönünde oluşacak
düzenleme glutmat, GABA ve serotonin gibi başka sinir ileticilerinin
işlevinin de artışına yol açar. Rivastigmin hem ACE hem de BCE’nin

102
Cooper JR. Unsolved problems in the cholinergic nervous system. J Neurochem 1994;63:395-399.

| 86
çalışmasını etkileyerek, özellikle ilerlemiş hastalarda öne çıkan BCE
artışının önüne geçer. Ancak, BCE beyin dışı dokularda da yoğun olarak
bulunduğundan rivastigminin yan etkileri daha fazla ortaya çıkar.
Galantamin, ACE çalışmasını engellemeye ek olarak nikotinik ACh
algılayıcılarını da uyarır. Hem bellek güçlendirmesi yapar hem de
nikotin uyarımı dikkati artırır.
Bugün için AH’nin tedavisi bu nedene yönelik tedaviden ziyade,
ACh parçalayan ACE enziminin çalışmasını engelleyen ilaçlarla var
olanın etkisini arttırmaya dayanır. Ancak, hedef yanlış olabilir. Özellikle
mikrotübüllerin parçalanmalarını engelleyen ilaçlar daha iyi bir
yaklaşım olabilir. Bazı klinik öncesi çalışmalar bu yaklaşımı destekler
niteliktedir. AH’nin deneysel fare modelinde, bellek kusurundan ziyade
devinimsel bozukluklar ortaya çıkar. Kanser ilacı olan paklitaksel
farelere verildiğinde mikrotübül sayısını artırdığı ve devinimsel
bozuklukları düzelttiği gösterilmiştir.
103
Günümüzde uygulanan tedavi
yaklaşımının yanlışlığını düşündüren diğer bir bulgu da, ACh
azalmasına paralel olarak aynı bölgelerde ACE enziminin azalmasıdır!
Bugünkü ilaçlarımızın çoğunluğu azalan ACE etkisini durdurmaya
yöneliktir. Anlaşılan, uzun zamandır tedavide yanlış ata oynuyor
olabiliriz.

Lewy Cisimli Demans
AH ile yakın akraba olan diğer bir beyin yozlaştırıcı demans (bunama)
tipi Lewy cisimli bunamadır. Geç dönemde ortaya çıkan bunamaların
%15-20’sini oluşturur ve tıpkı AH gibi bellek yıkımı ile seyreder.
AH’den farklı olarak anormal bilinç durumu daha baskın bir özelliktir.
Görsel varsanılar, şizofreni benzeri ataklar sıktır. Bilincin hem içeriği
hem de derecesinde bozulmalar oluşur. Bilinç değişiklikleri %80-90
hastada ortaya çıkar (AH’de bu oran %20-25). Bilinçteki dalgalanmalar
azalmış uyanıklıktan bilinç bulanıklığı arasında tekrarlayıcı kaymalar
şeklindedir. Yere-zamana-kişiye yönelim sıklıkla bu dönemlerde
bozulur. Bilinçteki bu “bulutlanmalar” neredeyse Lewy cisimli
bunamanın tanısal anahtarıdır.
104

Bahsedilen özelliklerden dolayı Lewy cisimli bunamanın (LCB)
altındaki kimyasal değişikliklerin anlaşılması bilincin temelini çözmede
önemlidir. LCB’de sinir hücrelerinde Lewy cismi birikir. Bu cisimler
anormal hücresel birikim, bazı filament proteinlerinin birikimidir ve

103
Zhang B et al., Microtubule-binding drugs offset tau sequestration by stabilizing microtubules and reversing fast
axonal transport deficits in a tauopathy model. PNAS 2005 102: 227-231
104
Waeker M, Perry E. Demantia with Lewy Bodies. A disorder of consciousness. Chapter 16. Neurochemistry of
Conciousness. John Benjamins Publs. 2003;263-278.

| 87
hücrelerin ölümüne neden olur. Beynin hemen hemen her bölgesinde
bulunurlar. LCB’da özellikle talamusun retiküler çekirdeği etkilenir. Bu
çekirdek uyanıklık için temel yapılardandır.
LCB’de sıklıkla görsel varsanılar ortaya çıkar. Genelde detaylı
ve tam hayvan-insan görüntüleri şeklindedirler. Bu görsel
varsanımların, görme beyin kabuğunda yoğun bulunan ACh-
muskarinin-1 algılayıcıların yozlaşması ile ortaya çıktığı kabul edilir.
LCB’de dopamin sisteminde de bozulma olur ve dopamin etkisini bloke
eden ilaçlara belirgin hassasiyet vardır, hemen yan etki oluştururlar.
LCB’de uyku anormallikleri de sıktır. REM uykusu ile birlikte olan tüm
beden kaslarının felci yeterli düzeyde gerçekleşmez. Bu nedenle
rüyalara eşlik eden ayak-el-gövde hareketleri yaparlar. ACh artıran
rivastigmin ile REM uykusundaki bozulma normale döner. ACh artıran
donepezil ve rivastigmin bilinç dalgalanmalarını engeller.














| 88

Delirium
Delirmenin Başka Bir Adı

Bilinçli uyanıklık, uzay-zaman içerisinde, kendine yönelimin normal
olması anlamına gelir. Bu, beyindeki birçok sinir ağı ile ilişkili olarak
sağlanır. Delirium, bilinç bozuklukları ile belirli akut geri dönüşümlü
zihinsel bir bozukluktur. Türkçe karşılığına yakın olarak da “delirme”
tablosu gibidir. Genellikle duygulanımsal değişiklik, varsanılar,
yanılsamalar ve uygunsuz dürtüler, mantıksız ve şiddet içeren davranış
eşliğindedir. Ani olarak ortaya çıkar ve gün içi değişim gösterebilir.
Genellikle kısmen bellek yıkımı olmuş kişilerin ortam değişikliği,
duyusal uyaran değişikliği (tanınmayan uyaranlar veya
tanınan/bilinen uyaranların ortadan kalkması) durumlarında
kolaylıkla ortaya çıkar.
105

Hastanede yatan hastalarda sık ortaya çıkar. Tüm yatan
hastaların %10’u, yanık sonrası hastaların %20’sinde, katarakt
cerrahisi sonrası %7, by-pass cerrahisi sonrası %30, genel yoğun
bakım hastalarının %30’unda izlenir. Yaşla sıklığı belirgin olarak artar.
Yetmiş yaş üzerinde hastaneye yatanların %25’inde izlenir.
106


Belirtileri
1. Azalmış dikkat ve bir konuya odaklanamama
Dikkat, birçok elemandan oluşan karmaşık nörofizyolojik bir işlevdir.
Otomatik olarak var olmasına karşın, istemli olarak diğer uyaranlar
dikkate alınmayarak bir başka uyaran üzerine çevrilebilir. Bu seçicilik
olarak adlandırılır ve devamlı çaba, konsantrasyona gerek duyar.

105
Tarlaci, S. Acil Nörolojik Hastalıklar. Nobel Tıp, 2004.
106
Thomas RI, Cameron DJ, Fahs MC. A prospective study of delirium and prolonged hospital stay. Exploratory study.
Arch Gen Psychiatry 1988;45:937-40.

| 89
Dikkat bozukluğunda hasta düşünce, konuşma ve hareketi uygun
eşgüdüm içinde devam ettiremez.

2. Bellek bozukluğu ve paramneziler
Deliriumdaki hastalar genellikle yakın belleklerini hatırlamada ve yeni
bellek oluşturmada zorluk çekerler. Bellek baskılanması özellikle
dikkatteki azalma ile artar. Aynı soruyu tekrar tekrar sorabilirler.
Bellek bozukluğu hastanın konfüzyonu üzerine oturur ve gerçek
belleğini etkiler, garip cevap ve davranışlara neden olur. Ganser
sendromu olarak adlandırılan durumda, hasta sorulara yaklaşık
yanıtlar verir. Örneğin; “Bir ineğin kaç bacağı vardır?” sorusuna “beş”
yanıtını verir.

3. Zaman ve yer yönelimi bozulması
Bellek ve dikkat bozukluğundan kaynaklanır. Genellikle geceleri ve
diğer faktörlerin (ateş, ilaçlar, susuz kalma) varlığında kötüleşir.
Günün, saatin, yılın zamanı bilinemez. Genellikle geçmişteki bir
zamandan bahsederler ve bahsedilenler, o zamanda var olan olaylarla
da (başbakan, çocukları, savaşlar) bağlantılı anlatılır.

4. Anormal dil içeriği ve yazma bozukluğu
Deliriumda dil genellikle belirgin etkilenmez. Ancak, çok karmaşık
dilsel ifadeler bellek, iyi dikkat veya çıkarımlar yapmaya gerek duyar.
Bu nedenle karmaşık ifadeler bozulabilir. Yazma ve okuma ise, dil
çıktıları ve konuşmadan çok daha fazla etkilenir. Hastalar cisimleri
isimlendirmede garip hatalar yapabilirler. Bu isimlendirme hataları
genel bilişsel bozulmadan kaynaklanır. Yazı yazma da deliriumda
belirgin olarak etkilenir. Ancak, genelde muayenede atlanır. Yazım
hataları, kelime sıkıştırmaları, kâğıt üzerine yazarken uzaysal kaymalar,
karakterlerde değişme ve ısrar gibi özellikler gösterebilir.

5. Hesap yapmada bozulma
Hesap yapma devamlı yoğunlaşmaya gerek duyar. Deliriumda belirgin
olarak bozulur. Basit olarak dikkat ve yoğunlaşmanın yetersizliğinin bir
göstergesidir.

6. Yanlış algılar, varsanılar ve delüzyonlar
Delirium esnasında en kötü deneyim, değişmiş algılama ile ilişkilidir.
Gerçek algılar, rüyadaki görüntüler ve varsanılar ile karışır. Olasılıkla
da dikkat eksikliğinden çevre doğru olarak hatırlanmaz. Şekil ve
büyüklükler değişebilir (metamorfoz). Görsel varsanılar işitsel

| 90
olanlardan daha sık izlenir (işitseller psikozda sık). Genellikle
varsanılar böcekler, hayvanlar, su, yangın gibi görüntülerden oluşur.
Özellikle geceleri çevresel uyaranların azaldığı zaman daha belirgin
hale gelirler ve korkutucudurlar. Hastalar korkar ve saldırgan olurlar.
Delüzyonel yanlış algılamada çevre veya çevredeki kişiler
değişir. Var olan hastane ortamı evdeki ortam olarak algılanabilir.
Çevredeki hastane personelini de evdeki aile bireyleri olarak kabul
edebilir. Uzaysal algılama bozukluğu, hastanın çizimlerine de
yansıyabilir. Saat çizilmesi ya da bir şekli kopya etme bozulabilir.
Hastalığın umursanmaması de deliriumun bir başka bulgusudur. Hasta
hastalığı olduğunu kabul etmez. Bazı hastalar varsanımlarını normal
zamanda hatırlarlar ve bir sorun olduğu yargısına varabilirler.

7. Azalmış çıkarım yapma, içgörü ve yargılama gücü
Düşünce işlevleri, devamlı yoğunlaşma ile ardışık veya mantıksal
analize gerek duyar. Problem çözme ve çıkarım yapma deliriumlu
hastalarda bozulur. Modeller, şekillerle veya kelimelerle yapılan
“benzerleri bul” işini kolay yapamazlar. Olaylar hakkında iç görüleri
azalabilir.

8. Değişken duygudurum
Duygulanım hızla aşırı neşeli bir hal ile depresyon arasında değişebilir.
Bu geçişler gün içinde olabilir ve bir günde birden fazla tekrar olabilir.

9. Uyku-uyanıklık döngüsü değişikliği
Yaşlı hastalarda, özellikle hastaneye yatırıldıklarında sık izlenir. Gün içi
genelde hasta uykulu olarak görülür. Bu, uyanıklığı veya günlük ritmi
bozan özel bir nedenle olabileceği gibi bazı hastalarda deliriumun
önemli bir göstergesidir. Uykusuzluk deliriumu ortaya çıkarabilir ya da
ağırlığını artırabilir.

Biyolojik Temeli
Psikolojik: Adaptasyon Kırılması
Tüm canlılarda, duyusal uyaranlar için adaptasyon mekanizmaları
vardır. Adaptasyon tek hücre seviyesinden tüm organizma seviyesine
kadar değişik seviyelerde ortaya çıkar.
107
Adaptasyon bütün duyusal
girdiler üzerinden olabilir. Örneğin parmağınıza taktığınız yüzüğünüzü
veya kol saatinizin varlığını hissetmezsiniz. Ama başlangıçta her an
nasıl varlığının kendisini hatırlattığını bilirsiniz. Yani farkındalık

107
Krekelberg B et al., Adaptation: from single cells to BOLD signals. Trends Neurosci 2006;29(5):250-6.

| 91
düzeyinize ulaşır. Ama bir süre sonra, evrimsel bir avantajla, artık
parmaktan veya koldan gelen uyaranlar beyne ulaştırılmaz. Çünkü
gereksiz ve anlamsızdır. Buna “alıştık” deriz, yani bilimsel ifade ile
“uyarana adapte” oluruz. Bu dokunsal alışkanlık dışında, diğer tüm
duyusal girdiler için de alışkanlık gelişmesi söz konusudur: tat, koku,
görme gibi… Her gün yürüdüğünüz veya araçla geçtiğiniz yolu
düşünmenize gerek yoktur. Artık, neredeyse gözleriniz kapalı olarak
geçebilir durumdasınızdır. Ama yeni bir sokağa girdiğinizi düşünün.
Her şey yeni ve farklıdır. Her şeye dikkatle bakarsınız. Beynimize dış
dünyadan gelen veriler daha öncekilerden farklı olduğundan, adeta bir
girdi bombardımanına tutuluruz. Ama kısa süre sonra, bu yeni durum
için de “alışkanlık” gelişmek zorundadır. Her gün geçmeye başladığınız
bu sokakta, belediye ekipleri bir değişiklik yaparsa, “yenilik”
alışkanlığını kırar ve ortama daha farklı olarak bakarsınız.
108

Delirium bir çeşit adaptasyon kırılması örneğidir. Ancak bu
kırılma bilinçaltı seviyesinde olur. Buradaki olay, kişinin normal
duyusal uyaranların olduğu ve alıştığı/adapte olduğu ortamdan,
hastane gibi duyusal uyaranların değiştiği ortama girmesinden dolayı
adaptasyonun kırılması ve duyusal girdi bombardımanına
tutulmasıdır. Hastanede görsel olarak yabancı bir odada, yabancı
yüzlerin olduğu yerde, yabancı ve alışılmadık alet sesleri (doktor ve
hemşirelerin konuştuğu yabancı olunan tıp dili, solunum cihazları,
diğer cihazların bip-bip sesleri), her gün alıştığı dokunsal uyaranların
değişmesi (yatak, çarşaf…) ile adaptasyon kırılır. Uyum için yeterli
zaman ve uzun süreli bellek olmadığından delirium klinik tablosu
ortaya çıkar.

Organik: asetilkolin azalması, dopamin artışı
Delirium sıklıkla bazı ilaçların aşırı dozlarında ortaya çıkar. Ancak,
bazen normal tedavi dozlarında da çıkabilir. Antikolinerjik yani
asetilkolin (ACh) etkisini beyinde engelleyen ilaçlar (özellikle ACh-
muskarinik bloke edenler) sıklıkla deliriumu tetikler.
109
ACh etkisini
azaltan ilaçlarla ortaya çıkan delirium, ACh etkisini arttıran fizostigmin
ile hızla düzelir. Bu etkisi aynı zamanda bilincin ACh etkisi ile olan
ilişkisine de ışık tutar. Uyanıklıktaki değişiklik beyin sapı ağsı
çekirdekleri ve talamus üzerindeki ACh etkisinin azalması ile olurken,
delirium esnasında hastanın yaşadıklarını unutması ise hipokampus ve

108
Tarlaci S. Jung’un Yanılgısı: Eşzamanlılık. Yeni Bir Teori. Yeni Sempozyum 2006;44(3):151-156.
109
Prouty G. The hallucination as the unconscious self. J Am Acad Psychoanal Dyn Psychiatry 2004;32:597-612.

| 92
şakak lobunun etkilendiğini gösterir.
110
Görsel varsanılar deliriumda
sıklıkla ortaya çıkar. Bunlar görme beyin kabuğunda ve görme beyin
kabuğuna geçen görüntülerin uğrak yeri olan talamusun lateral
genikulat çekirdeğinde yoğun miktarda bulunan ACh-muskarinik
iletisinin bozulması ile ilgilidir. ACh etkisinin azalması ile oluşan görsel
varsanımlar genelde yüzler, hayvanlar şeklindedir.
111

ACh diğer sinir ileticileri ile karşılaştırıldığında bilinçli
farkındalığın temelinde yer alması en olası kimyasaldır. ACh aynı
zamanda sinir kas kavşağının da sinir ileticisidir. ACh evrimsel olarak
yaşlı bir moleküldür; 3 milyar yıldır dünyada vardır. ACh, beyinde çok
yaygın olmasına karşın, beyin kabuğunda I, II ve IV. sinir hücresi
tabakalarında daha yoğundur. ACh, iki tip algılayıcı üzerine etki eder:
muskarinik (M) ve nikotinik (N).
112
Geç etki etmesine karşın, M
algılayıcılarının etkileri uzun sürer. Özellikle beyin kabuğu ve derin
beyinde yoğundurlar. N’ler ise iyon geçişine neden olur. N’ler bildiğimiz
içilen sigaradaki nikotinin etki ettiği algılayıcılardır. N’lerin de birçok
alt tipi vardır. Alfa-4 ve beta-2 talamus, orta beyin, striatum ve limbik
bölgede yoğunken, alfa-7 hipokampus ve talamusun retiküler
çekirdeğinde yoğunlaşmıştır.
Beyinde iki farklı ACh yolağı vardır. Biri beyin sapında
(pedunkulopontin + laterodorsal tegmental çekirdek) ve diğer bazal
önbeyinde yer alan Meynert’in çekirdeğidir. ACh’nin beyinde
bulunduğu yolaklardan biri olan önbeyin taban sinir hücrelerinin
çalışması, uyanıklığın devamı için gereklidir. Bu bölgedeki ACh içeren
sinir hücreleri uyanma, seçici dikkat ve REM uykusunda devreye girer.
REM’de ACh salan hücreler çalışırken, monoaminerjik (serotonin-
dopamin-noradrenalin) sistemler baskılanır.
113
Talamusun
çekirdeklerinden olan intralaminar çekirdek bilinçli farkındalıkta
etkindir ve beyin sapı ACh uzantılarından yoğun uyarı alır.
Striatumdaki ACh içeren sinir hücreleri, beyin kabuğuna geçen uyarılar
için ara istasyondur ve buradaki sinir hücreleri dikensi (spiny) tiptedir.
Bu yol muhtemelen bilinçaltı/bilinçsiz bilgi işlemede devreye girer.

110
Gaudreau JD, Gagnon P. Psychotogenic drugs and delirium pathogenesis: the central role of the thalamus. Med
Hypotheses 2005;64(3):471-5.
111
Ashton H. Delirium and hallucinations. Editor: Perry E. Neurochemistry of Consciousness. John Benjamin Pubs.
2002;181-203.
112
Partridge JG, Apparsundaram S, Gerhardt GA, Ronesi J, Lovinger DM. Nicotinic acetylcholine receptors interact with
dopamine in induction of striatal long-term depression. J Neurosci 2002;22(7):2541-9.
113
Sarter M, Bruno JP, Turchi J. Basal forebrain afferent projections modulating cortical acetylcholine, attention, and
implications for neuropsychiatric disorders. Ann N Y Acad Sci 1999;877:368-82.

| 93
Yine ACh içeren sinir hücrelerinde yoğun bulunan MAP-2 proteini
mikrotübüllerle birlikte bilinç durumu ile ilişkilendirilmiştir.
114

İnsanlarda Meynert’in çekirdeği yaklaşık bir milyon hücreden
oluşur ve bu nispeten az bir sayıdır. Bu çekirdek beyin kabuğunda,
yayıldığında yaklaşık 0,5 metre kare alan olabilecek bir tabaka ile
bağlantılar oluşturur. Bu çekirdekten çıkan uzantılar, iç ve dış yollarla
beyin kabuğuna ulaşır. Her sinir uzantısının son dallanması 1-2 mm
2

alana yayılır.
115
Meynert çekirdeğinin kendisi de ACh, GABA, nor-
adrenalin uzantıları alır. ACh girdileri mezopontin bölge ve diğer bazal
önbeyinden gelir. Mezopontin ağsı yapıdaki (lokus seruleus, raphe
çerkirdeği, pedunkulopontin ve latero-dorsal çekirdekler çıkıcı ağsı
yapıyı yani ARAS’ı oluştururlar) ACh ve monoaminerjik uzantılar bazal
önbeyne gelir. Bu bölge diğer beyin bölgelerinden farklı olarak
herhangi bir duyusal yoldan girdi almaz.
116
ARAS dolaylı duyusal girdiyi
bazal önbeyine taşır. ARAS’ın işlevi genel uyanıklığı sağlamaktır.
Parkinson hastalığında kullanılan dopamin artıran ilaçlar
sıklıkla delirium oluşturur. Bellek yıkımı olan yaşlı hastalarda bu yan
etki daha sık ortaya çıkar. Yan etki muhtemelen dopaminin ACh sistemi
ile etkileşmesi ile ilgilidir. D2 algılayıcılarının uyarımı ACh etkisini
azaltırken, D1 uyarımı ACh etkisini artırır.
117
Bunlar dışında, GABA-A
algılayıcıları üzerinden etki eden alprazolam deliriuma neden
olabilirken, benzodiazepinlerin çekilmesi de delirium yapabilir.
118


Zaman Algısı Bozulması
Deliriumda zaman algısı sıklıkla bozulur. Zaman algısının anatomik
temeline de kısaca değinmek yararlı olacaktır. Önbeyin kabuğu
bağlantısı olan medial talamusta meydana gelen bir hasar, aynı
zamanda anılara ayrılan yer-zaman açısından da hatalara yol açar. O an
konuşulan ve düşünülen şeylerle ilgisiz olan anılar, yerli yersiz, bağlam
dışı ortaya çıkabilir. Önbeyin kabuğunun, belli bir anda ve yerde
meydana gelen olayları anımsama şeklinin yanı sıra, muhtemelen
benzer bir zamanda ya da yerde meydana gelen ilişkili olaylarla

114
Hameroff S and Penrose R. Conscious Events as Orchestrated Space-Time Selections. NeuroQuantology 2003;1:10-
35.
115
Pepeu G, Marconcini Pepeu I. Dysfunction of the brain cholinergic system during aging and after lesions of the
nucleus basalis of Meynert. J Neural Transm (Suppl) 1994;44:189-94.
116
Richardson RT, DeLong MR. A reappraisal of the functions of the nucleus basalis of Meynert. Trends Neurosci
1988;11(6):264-7.
117
Trzepacz PT. Is there a final common neural pathway in delirium? Focus on acetylcholine and dopamine.Semin Clin
Neuropsychiatry 2000;5(2):132-48.
118
Fleischhacker WW, Barnas C. Delirium following benzodiazepine withdrawal. J Clin Psychopharmacol
1987;7(4):287.

| 94
bağdaştırılması üzerinde de etkili olduğu sanılmaktadır.
119
Bu nedenle
önbeyin hasarlarında, bellek korunmasına rağmen, olayları meydana
geldiği yer ve zaman ilişkisinden koparır.
120
Eğer önbeyin kabuğu,
olaylara ilişkin bellekte yer-zaman açısından gerekli ise, olaylara ilişkin
belleğin bu türü, diğer hayvanlarla kıyaslanamayacak kadar büyük olan
önbeyin kabuğu olan biz insanlarda özellikle belirgin olacaktır. Önbeyin
kabuğu, gelen bilgilerin ve sürüp giden davranışların, bazı
içselleştirilmiş ve bireysel fikirler, algılar ya da kurallardan, yani
kendine özgü bir zihni oluşturan bellek açısından önemlidir.
Beyincik, denge ve koordinasyon dışında öğrenmede de görev
alır. Uzaysal yer–koordinat kodlama, görsel ayrım ve görsel dikkatte de
görev alır. Son yıllarda yapılan çalışmalarla zaman algısı üzerinde de
etkili olduğu gösterilmiştir. Beyincik hasarı olan kişilerde; işitilen
seslerin aralarındaki boşluğu ayırma, algılama hızı ve algısal
zamanlamada bozulma olur. Beyincik yan bölgelerinde hasar
zamanlama işlerinde eksikliğe neden olurken, orta kısımlardaki
hasarlarda ise, zamanın uygun algılamasına rağmen istenilen zamanda
cevap oluşturulamaz.
121


Dikkat Bozukluğu
Dikkat, paralel çalışan bir sistem olan beyinde, çevreden gelen
gürültüyü (noise) azaltarak beyindeki girdi bütünlüğünü artırır.
122

Sinirsel temel açısından bilinç ve dikkat üst üstedir. Posner’a göre,
istemli dikkatte üç ağ çalışır: posterior, anterior, vijilance. Posterior
sistem (parietal beyin kabuğu, pulvinar, talamusun ağsı/retiküler
çekirdeği) esas olarak yönlendiricidir ve bilinçte önemli bir rol
oynamaz. Anterior sistem singulat beyin kabuğunun ön parçası,
suplementer motor kabuktan oluşur. Bilincin içeriğini sağlar. Vijilans
ağı ise, uyanıklıkta etkili beyin sapı yapıları olan lokus seruleus ve sağ
alın lobu kabuğundan oluşur. Bu sistemin etkisi hem anterior hem de
posterior sistem üzerindedir. Bunların bir arada çalışması hazır olma
durumunu ortaya çıkarır.
123
James’in tanımı ile dikkat (1890), “Aklın
aynı anda olası birçok nesneden ya da düşünce katlarından birini, açık
ve canlı biçimde ele almasıdır. Bazı şeyleri, ötekilerini etkince
uğraşabilmek için bırakmak gerekir.”

119
Casini L, Ivry R. Effects of divided attention on temporal processing in patients with lesions of the cerebellum or
frontal lobe. Neuropsychologia 1999;13:10-21.
120
Rubia K and Smith A. The neural correlates of cognitive time management: a review. Acta Neurobiologica 2004;64:
329-340.
121
Ivry RB, Keele SW and Diener HC. Dissociation of the lateral and medial cerebellum in movement timing and
movement execution. Experimental Brain Research 1988;73:167–180.
122
Dekacour J. An introduction to the biology of consciousness. Neuropsychology 1995;33:1061-1074.
123
Posner M. Attention: The mechanisms of consciousness. PNAS 1994;91:7398-7403.

| 95
Dikkat ve ilişkili olan uyanıklık, bilinci oluşturmak için esastır.
Dikkat verme ile ilgili anatomik bölgeler, uyanıklık ile ayarlanır ve
çıkıcı beyin sapı ağsı yapısı (ARAS) tarafından kontrol edilir.
İnsanlarda dikkat ağı talamus-alın lobu ve parietal beyin kabuğundan
oluşur. Üst parietal beyin kabuğu dikkatin bir yerden başka bir yere
kaydırılmasını sağlar ve uzaysal algılamada önemlidir. Bu bölge
hasarlarında yarı alan uzay umursamazlığı (neglekt) sıklıkla ortaya
çıkar. Görsel dikkat verme durumlarında görme beyin kabuğu alanları
da devreye girer. Talamusun pulvinar kısmı dikkatle ilişkilidir.
Primatlarda bu bölge algılamada değil de, dikkatsel seçme-süzme
esnasında çalışır. Talamusun pulvinar kısmı tüm beyin kabuğuna
uzantılar gönderir.
124
Sinir ileticisi ACh dikkat için önemlidir. ACh
algılayıcılarının skopolamin ile bloke edilmesi dikkatte bozulma yapar.
Nikotin alımı ise dikkati artırır. Nikotin, dikkat seçiciliğinden ziyade
yoğunluğunu artırır. Bilinçli bilgi işlemenin bir ölçütü olan P300 ortaya
çıkma süresi nikotin alımı ile kısalır.
125
Nor-adrenalin de dikkatin
yönlendirilmesinde çok gereklidir. Dikkatin kendisini artırmadan
ziyade uyanıklık ve hazırda beklemeyi, tetikteliği güçlendirir. Bunlara
ek olarak dopamin içeren yollar da dikkatin kaydırılmasında etkilidir.
D1 ve D2 algılayıcılarını bloke eden ilaçlar dikkatin kaydırılmasını
bozar, ancak odaklanmış dikkat normal kalır.




124
Coull JT and Nobre, AC. Where and when to pay attention: the neural systems for directing attention to spatial
locations and to time intervals as revealed by both PET and fMRI. Journal of Neuroscience 1998;18:7426–7435.
125
Pritchard W, Sokhadze E, Houlihan M. Effects of nicotine and smoking on event-related potentials: a review.
Nicotine Tob Res 2004;6(6):961-84.


| 96


Çalınan ve Kopyalanan
Bilinçler

Felsefeci William Occam (1285-1349), “varlıklar gerekmedikçe
çoğaltılmamalıdır” demişti. Bunu elbette genetik çoğaltma için
söylememişti ama bu uyarıya rağmen, 1997 yılında Dolly adlı koyunun
bedensel hücrelerinden yararlanılarak kuzu (kopya yavru) Dolly elde
edildi. Büyük tartışmalara neden oldu ve arkasından fare, inek, keçi ve
maymun kopyalaması yapıldı. Bunlar yapılırken de sık sık insan
kopyalamasına atıf yapıldı. Yasal ve etik yönleri tartışıldı. Ama daha
sonra anlaşıldı ki, Dolly ikiziyle tıpatıp aynı değildi ve bazı yönlerden
ikiziyle farklılıklar gösteriyordu.
126


X-Change
“X-Change/Değişim” adlı film (Yönetmen: Allan Moyle, Oyuncular: Stephen Baldwin,
Senaryo: Christopher Pelham, 2000) New York’tan San Francisco’ya iş ortağının
cenazesine yetişmek için 1 saati kalan kişinin, hızlı seyahat için zihin-bilinç aktarımını
konu alır. New York’ta bulunan kişi, bu işi yapan bir şirkete gider ve kendisinin zihin-
bilincini San Francisco’ya, 3000 km uzağa anlaşmalı bir kişiye aktarır. Bu zihin
aktarımı yolculuğu dünyanın en güvenli yolculuğu olmasına rağmen, filmin
kahramanı için öyle olmaz. Kendi bedeni kötü işler yapan bir konakçının eline geçer.
Filmin kahramanının bedeniyle, yüz görünümüyle, ama katil adamın bilinci ile
cinayetler işler.
Bu arada, filmin kahramanı, geçici olarak edindiği katil bedenini koruyacağı,
yanlış amaçlar için kullanmayacağına dair bir sözleşme imzalamıştır. Tabi, yeni
bedeninin çileğe karşı alerjisi olduğu da hatırlatılır ve çilek yememesi yönünde
uyarılır. Yeni bedenin hastalıkları ve alışkanlıklarıyla (hor kullanılmış katil bedeni),
yeni bir zihin ve bilinç (kendi bilinci, zihni) bir araya gelir. Normalde sigara içmediği
halde sigara içme isteği doğuran bir bedeni olur. Ancak, ödünç verdiği kendi bedenine
hiç de öyle davranılmaz. Her şey beklenildiği gibi gitmez.
Bunlar da yetmez ve geriye, kendi orijinal bedenine dönüş zamanı geldiğinde,
ödünç aldığı katil olan beden sahibi ortada yoktur. Konakçı olan katil, aslında bir

126
Cohen P. Dolly’s mixture. New Scientist. 4 Sept 1999.

| 97
beden hırsızıdır. İçine girdiği bedenlerle, cinayet işlemekle meşguldür. Beden
bulunamadığından, yasalar gereği, bedeni bulunana kadar kahramanımızın zihin-
bilinci geçici bir süre bir robota aktarılır. Bu arada kendi bedenini aramaya koyulur.
Ama ortada başka bir sorun daha vardır. Geçici olarak zihninin-bilincinin aktarıldığı
robotlar en çok 7 saat yaşayabilmektedir. Bu süre sonunda zihin-bilinç gerçek
bedenine geri aktarılamazsa, zihni-bilinci ortadan geri dönüşümsüz şekilde
kalkacaktır… Üstelik bu işi yapan şirketin de çok umurunda değildir…

Bugünlerde insan kopyalanmasından sıkça bahsedilmekte ve
bu bilimsel/dinsel çevrelerde tartışmalara neden olmaktadır. Bazı
ülkelerde bu konuda yasaklar başlamıştır.
127
Peki, bir insan beyni ve
bilinci tam olarak kopyalanabilir mi? Kopyalanırsa eski beynin bilinci
ne olur?
128
Yoksa iki aynı bilinçli kişi mi olacaktır? Eğer aktarılabilirse,
o zaman beynin tüm atomsal dizilimlerinin ortaya çıkardığı bilinç,
benzer elektronik yapıların hazırlanması bilinçli olmayı sağlamayacak
mıdır? İnsanlardan alınan bilinçler bu elektronik yapılara
aktarılabilecek midir? Fizik ve kuantum mekaniği buna izin verir mi?
Beynin sinir hücreleri, sinir hücreleri ağından, daha da alt yapı olarak
atomlar ve onların etkileşiminden kaynaklanan bir yapı olduğu
düşünüldüğünde, beyin için de fizik kuralları geçerli olmalıdır.
Kütle, yük ve spin gibi bütün gözlenebilir iç, özgün özellikleri
aynı, bu özellikleri ile birbirinden ayırt edilemeyen parçacıklara özdeş
parçacıklar denir. Sistemin fiziksel özelliklerinde hiçbir değişikliğe yol
açmadan birbiri ile değiş-tokuş edilebilen özdeş parçacıklardan oluşan
sistemlere özdeş parçacık sistemi denir. Klasik fizikteki makroevrensel
parçacıklar (tenis topları, misketler) özdeş olsalar bile, onları
numaralayabilir ve hareketlerini izleyerek herhangi bir anda onları
ayırt edebiliriz. Mikroevrensel parçacıklar ise çoğu durumda ayırt
edilemezler. Kuantum mekaniğindeki hareket denklemi, tek bir
parçacık için değil, göz önüne alınan tüm sistem için yazılan
Schrödinger dalga denklemidir. Beyin anlaşılacağı gibi özdeş
parçacıklardan oluşmaz. Özdeş olan ve olmayan, makroevrensel ve
mikroevrensel parçacıklardan oluşur.

Kuantum Kopyalama
Atomların çevresindeki her elektron özdeştir. Bu ilke herhangi bir
proton ya da başka parçacıklar için de geçerlidir. İnsan beynindeki bir
elektron bir tuğladaki ile değiştirilse, sistem bir bütün olarak
öncekinden farklı olmaz. Aynı durum, atomlar ve moleküller için de

127
Green RM. Your Bionic Future: I, Clone. Scientific American. September 1999.
128
Wolciech H. Zurek. Quantum cloning. Schrödinger’s sheep. Nature 2000;404:130-131

| 98
geçerlidir. Bir insana özelliğini veren ve bilinçli olmasını sağlayan
bireysel parçacıklar değil, parçacıkların tümünün dizilişinin ortaya
çıkardığı biçim ve etkileşimlerdir. O zaman, beyni oluşturan aynı atom
ve atom altı düzeni oluşturan bir kopya ile bilinçleri ikileyebiliriz,
istediğimiz kadar çoğaltabiliriz! Ancak, Wootters ve Zurek’in ortaya
koyduğu kuantum mekanik hesaplamaya göre, bilinmeyen kuantum
durumlarının silinmesi yasaktır. Bu kuantum mekaniğinin doğrusal
olmasından kaynaklanır. Bu nedenle kopyalama mümkün değildir.
129

Peki, neden bilinemeyen kuantum durumunun bir kopyasını
silemiyoruz? Kuantum iki bit sistemi (kubit, Q-bit, ,0) ve ,1)) klasik
işlemden belirgin farklıdır. Kubit üst üste binme durumu oluşturabilir
yani; üst üste binme, kubitin aynı anda hem 1 hem de 0 olduğu bir
durumdur. Bu durum;|s)=α|0)+||1) şeklinde yazılabilir. Burada α ve |
karmaşık sayılardır ve |α|
2
+|||
2
=1’e eşittir. Kuantum C-NOT
(kontrollü değil kapsısı) kopya ve aslının sadece belli durumlarında
klasik C-NOT ile benzerlik gösterir. Klasik bir bitin (C-bit) kopyasının
silinmesi (aslı bulunurken bir kopyası çıkarabilir ve iki aynı kopya
olur) mantıksal olarak geri dönüşlüdür ve termodinamik olarak bir
fiyatı yoktur. 0 bitin kopyasını baştan kurmak için koşullu mantıksal
işlem operatörü olarak C-NOT kullanılır. C-NOT kapısı, bir girdinin
durumunun kontrolünden dolayı çıktıyı ters çevirir. Kuantum C-NOT
kapısı, klasik eşdeğerine göre kuantum üst üste binmeden dolayı çok
yönü bir kapıdır. C-NOT belli kuantum durumlarının üst üste
binmesine uygulandığında kopyalamayı ya da silmeyi engeller.
Roger Penrose da aynı görüşü öne sürer ve orijinal durumu
ortadan kaldırmadan “bilincin” bir kopyasını çıkarmamıza kuantum
kuramının izin vermediğini belirtir.
130
Çünkü ilk durumu bozmadan bir
kuantum durumunun kopyasını çıkarmak olanaksızdır. Bir elektronun
spin durumunun kopyasını çıkardığımızı var sayalım. Bunu bir kez
yapabilirsek tekrar tekrar yapabiliriz. Sonuçta ortaya çıkan sistem,
Heisenberg belirsizlik ilkesine göre; konumu çok iyi tanımlanmış (x),
ama aynı oranda da büyük bir açısal momentumu (p) olan bir
durumdur. Dolayısı ile orijinalini yok etmeye hazırsak, ancak o zaman
bir kuantum durumunun kopyasını elde edebiliriz.
Kuantum silme ya da kopyalama problemi, üst üste binme
durumunu tekrar düşünmemiz gerektiğini söyler. Bilinmeyen klasik
bir durum, 0 ve 1 bitlerinin farklı alternatifleri durumunda olabilir.
Bilinmeyen bir kuantum durumu ise bu alternatiflerin üst üste binmesi

129
Wootters WK and Zurek WH, A Single Quantum Cannot be Cloned, Nature 1982;299:802-803.
130
Penrose R. Kralın Yeni Usu-II. Fiziğin Gizemi. TÜBİTAK yay. 1999;148.

| 99
durumunda bulunabilir. Klasik bilgiden farklı olarak, bir kopyalama
veya silinme durumunda, üst üste binme durumunu biliriz. Fakat üst
üste binme bilinmezse, uygun geri dönüş seçilemez. Seçilemediği için
de, bilinmeyen kuantum durumu ölçülemez. Nesnel bir ölçüm, gerçekte
kuantum durumunun bir kopyasını içeren kopya ya da kopyalama
meydana getirir. Dolayısı ile kopya veya silme için durumu bilmeye
gerek duyarız. Durumun ölçümünü (bu aynı zamanda bir klondur)
yapmadıkça da, kuantum durumunu bilemeyiz.
O halde, Dolly nasıl kopyalandı? Dolly aslında “tam anlamıyla”
bir kopya ve aynı zamanda da kuantum nesnesi değildir. DNA’nın
atomlarından olmuş olması, cevap oluşturmaz. Burada, klasik dünya ile
kuantum dünyası farkı, Schrödinger’in kedisi gibi tekrar devreye girer.
DNA çift sarmalının herhangi bir yerinde, hem 0 hem de 1’lerden
sorumlu küçük moleküller vardır ve asla iki farklı molekül, kuantum
üst üste binme durumlarında bulunmazlar. Üst üste binme durumu
olsa bile, sistem ve çevrenin etkileşmesiyle (decoherance) hemen
engellenir. Aynı zamanda genetik bilgi, DNA’da üst üste binme
durumunda kodlanmadığından güvenle kopya edilebilir. Harika
kopyalama mümkün olmamakla birlikte, zamanın en iyi ve yaklaşık
kopyalaması, aslını ortadan kaldırmadan, silmeden oluşturulabilir.
Tam bir kopyalamadan (tıpkısının aynısı) ziyade yapılan bir genetik
ikizi oluşturmaktır. Bilindiği üzere, tek yumurta ikizleri aynı bilinç
durumunda değildir.
Özetle, ilk durumunu bozmadan bir kuantum durumunun
(bilinci oluşturan beynin olası tüm kuantum durumları) kopyasını
çıkarmak imkânsızdır. Ancak, orijinalini yok etmeye hazırsak, bir
kuantum durumunun kopyasını elde edebiliriz. Eğer bilinç kuantum
mekaniksel bir ürünse kopyalanamaz. En azından şu an elimizde olan
kuantum kuramı buna izin vermez.

Nanoteknoloji ile Bilinci Download Etmek!
Bilimin uzun tarihi göz önüne alındığında, insan bedeninin mikroskobik
hücrelerden oluştuğunu daha 1839 yılında öğrendik. Daha sonraları
gelişen teknolojilerle bu hücreler görüntülendi ve tipik olarak
büyüklüklerinin 10 µm olduğu tespit edildi. Ancak bilim insanlarındaki
karşı konulamaz merak duygusu devam etti ve “daha derine” olan ilgi
nedeni ile hücreleri oluşturan daha küçük organcıklar, diğer yapı
elemanları tespit edildi. Böylece başlangıçta mikrometre düzeyinde
olan ölçümler nanometre (1 nanometre, nm =1 metrenin milyarda biri)
düzeyine indi. Nanometreyi anlamak için saç telinin 800 bin, insan
kırmızı kan hücresinin ise 7000 nm büyüklüğünde olduğunu

| 100
hatırlatmakta yarar vardır. Gelişen teknoloji ile artık bir hücrenin
hemen her yerinin ölçümlerini bilebiliyoruz. Artık bugün bir amino
asitin 0,42-0,67 nm, nükleotidlerin 0,81-0,87 nm, monosakkaritlerin
boyutunun 1 nm olduğunu biliyoruz. Buna rağmen alınacak yol
uzundur. Çünkü insan bedeni yaklaşık 100 bin farklı molekül içerir.
Bedenimizi anlamak için, her birinin özelliklerini ve birbiri ile olan
etkileşimlerini ortaya koymak durumundayız.
Gelişen teknolojinin tıbba yansıması daima çok belirgin
olmuştur. Görüntüleme cihazları (bilgisayarlı tomografi, manyetik
rezonans görüntüleme), daha iyi görüntüler elde etmek için kullanılan
kontrast maddeler, cerrahilerde kullanılan yardımcı araçlar, yapay
solunum cihazlarının ideale yakın çalışır olması teknolojinin
yansımalarıdır. Günümüzde yeni ufuklar açacağı düşünülen
nanoteknolojinin de tıbbı uygulamalara etkisi çok geçmeden
başlamıştır. Buna ek olarak da uzun dönemde gerçekçi ya da hayalî
çıkarımlar yapılır olmuştur. Nanoteknolojinin oluşturduğu nano
materyallerin tıpta kullanılması biyomedikal nanoteknoloji, nanotıp,
biyonanoteknoloji ya da nano-biyoteknoloji olarak yerleşik dile
geçmeye başlamıştır. Nanotıp sadece bir bilimsel alanın ya da ülkenin
ürünü değildir. Birçok bilimsel disiplinin, matematik, mühendislik,
biyoloji, kimya ve fiziğin bir arada çalışmasının ürünleridir. Nanotıp
açısından bakıldığında, nano-biyoteknoloji henüz çocukluk çağında ve
hatta belki yeni doğan döneminde bir bilimdir.
Biyolojik materyallerle nanomateryellar arasında sıkı bir
benzerlik olması her ikisinin bir birinin yerini tutabileceği düşüncesini
doğurmuştur. Örneğin, kendi kendini düzenleyen DNA bir çeşit nanotüp
süper moleküler yapıdır ve nanotüplere yapısal olarak birçok benzerliği
vardır. Ancak, bu benzerlik daha çok yapısaldır ve işlevsel olarak aynı
özellikleri elde etmekten çok uzaktayız. Dolayısı ile her yapısal
benzerliği işlevsel benzerlik olarak yorumlamamak gerekir.
Nanomateryaller, adının da çağrıştırdığı gibi nano ölçektedirler. Bu
materyaller tek boyutlu (ince bir film tabakası gibi), iki boyutlu
(nanotüpler ve teller) ve üç boyutlu (nanoparçacıklar ve küreler)
olarak yapılabilirler.
Biyomimetikler, bedendeki bir doku, hücre yapısı ya da
parçasının benzerinin nanoteknoloji ile yapılıp, onun yerine
kullanılmasıdır. Nanoteknoloji ile sadece mühendislik kısmı
yapılmasına karşın, devreye giren nano-biyoteknoloji ile de işlevsel
olarak da aynı görevi yapması sağlanır. Son zamanlarda üzerinde
çalışılan yapay kan bunlardan biridir. Yapay kan hücreleri henüz teorik
olarak vardır ve ‘respirosit’ (respirocyte) olarak isimlendirilmişlerdir.

| 101
Respirositler 1 mikron çapında köşegen yapılardır ve normal kırmızı
kan hücrelerinden 236 kez daha fazla oksijeni dokulara taşırlar. Yapı
olarak 18 milyar atomdan oluşurlar. Atomların dizilimi elmastaki gibi
tabakalıdır ve atomlar da genelde karbon atomlarıdır. Bu yapısı ile 9
milyar oksijen ve karbondioksit molekülü taşır. %50’si respirositten
oluşan 5 ml sıvının taşıyacağı oksijen ve karbondioksit, bedenimizde
bulunan 5500 ml kanın taşıdığı ile eşdeğerdir. Kanımızın bir litresini
eğer respirositlerle değiştirecek olsak, taşıdığı oksijenin çok fazla
olması nedeni ile nefes alıp veremeden yaklaşık 4 saat soluğumuzu
tutabiliriz. Respirositler normal kan ihtiyacının olduğu her durumda
kullanılabileceği gibi, uzun dönemli insan dondurma durumlarında
(cryonics) damar içi sıvı ve kanı değiştirmede de kullanılabilirler.
Bütün bunlara ek olarak insanoğlunun esas istediği uzun
yaşamak ve belki de ölümsüzlüğe ulaşmaktır. Nano-biyoteknoloji ile
yaşlanan ve eskiyen organ ve dokularımızın yerini yapay olarak
yapılmış yenileri almaya başlayacaksa, ölümsüzlük çok uzak değil
demektir. Yapılan nano-biyoteknolojik bu yapılar zamanın önüne set
çekebilir.


Şekil. Sinir hücrelerinde bulunan mikrotübüllerin ayrıntılı yapısı. Üstte şematik
(C-D), altta gerçek elektron mikroskobik görüntüler (A-B). Her mikrotübül 25
nanometre çapındadır ve tübülin denilen daha alt parçacıkların uzunlamasına
dizildiği, 13 zincirden oluşur. Uzunluğunca tipik bir nano tüpü andırır. Bunlar
bilincimizin doğduğu yerler ise nanoteknoloji bilinçli makineler oluşması için
atılan ilk adımlardır.

Eğer ölümsüzlük bir gün gerçek olacak ise, bunun alt yapısı
nano-biyoteknoloji ile atılacaktır. O zaman kişilerin zihin-bilinç, duygu
durum ve tüm kişilik özellikleri, nano-biyoteknolojik yapılara

| 102
yüklenebilir (download) hale gelecektir. Böylece yaşlanan bedenlerdeki
tüm kişilik özellikleri yeni bir nano-biyolojik bedene aktarılabilir. Bunu
yapmak için hiç ilgisiz bir alandan veriler gelmeye başladı bile. Roger
Penrose ve Stuart Hameroff’a göre insanda bilincin ortaya çıktığı yer
sinir hücreleri içindeki bu nanotüp yapısındaki mikrotübüllerdir
(geleneksel anlayışa göre sinir hücrelerinin oluşturduğu ağ yapısı). Bu
yapılar “hücresel iskelet” olarak adlandırılır. İçi boş silindir şeklindeki
bu nanotüpler 25 nm çapındadır ve uzunlukları çok farklı olabilir. Her
mikrotübül, dış kısmı su tarafından izole edilen bir nanotüpe benzer.
Uzunlamasına düzenlenmiş 13 ipliksel yapının bir araya gelmesiyle
oluşur. Her ipliksel yapı da tübülin dimeri denilen daha alt nanometrik
yapılardan oluşur. Her tübülin 8 nm’dir ve birbirinden çok az farkı olan
4 nm’lik alfa ve beta yapısından meydana gelir. Penrose ve Hameroff’a
göre bu nano tüplerin üzerinde bulunan tübülin denen küçük yapılar
‘kuantum nesnel indirgenme’ veya bir çeşit kuantum bilgi
işleme/hesaplama ile bilinci doğururlar. Yani bizi bilinçli yaparlar.
Gelişen nano-biyoteknoloji ile bu tüpçüklerin benzerlerini yapabiliriz. O
zaman nano-biyoteknoloji yardımı ile bunların kullanılması ile
yapılabilecek bilinçli makineler ve hatta download edebileceğimiz
zihinler ya da bilinçler çok uzakta sayılmaz. Ancak nano-biyoteknoloji
araştırmalarında Tanrı’yı oynarken dikkatli olmalıyız. Kendimizi
kaybedebiliriz!



| 103



Bilinçlerde Eşzamanlılık



Carl G. Jung (1875-1961), çağdaş psikiyatrinin kurucularındadır.
Sadece psikiyatri ile değil fizik, mitler ve efsanelerle de ilgilenmiştir.
Fizikçiler Albert Einstein (1879-1955) ve Wolfgang Pauli (1900-1958)
ile yaptığı tartışmalar sonrasında, eşzamanlılık kavramını ortaya
atmıştır. Eşzamanlılığın altında yatanı, bugün de yoğun şekilde inanılan
arşetiplere bağlamıştır. Ancak, bu türdeki olayların görüleceği gibi daha
basit açıklamaları da vardır. Jung’un çalışmalarının asıl bölümü çağdaş
psikoloji tarafından kabul görmemiştir. Jung’un düşünceleri 1970’lerde
ve 1980’lerde mistik içeriğinden dolayı halkın büyük ilgisi ile
karşılaşmıştır.
131

Bu ilkeyi Jung kendi buluşu olan Türkçe eşzamanlılık, Almanca
synchronizität, İngilizce synchronicity sözcüğü ile ifade eder.
Eşzamanlılık; kısaca “nedensel olmayan bir bağıntı” ilkesidir. Jung’un
eşzamanlılık (EZ) kelimesini seçmesinin nedeni; anlamlı fakat nedensel
bağlantısı olmayan iki ayrı olayın EZ oluşumudur. Dolayısı ile EZ, aynı
ya da benzer kavramı içeren ve nedensel ilişkileri bulunmayan iki ya da
daha çok olayın zamanda rastlaşmasını ifade etmede kullanır.
Jung’a göre EZ olaylar arşetiplerle (ilk örneklerle) ilişkilidir.
Arşetipler, bizim davranış örüntülerimizi etkileyen bilinçdışı, toplum
belleğinde ve genetiğinde yer alan, evrimsel yolla aktarılan bilgilerdir.
Bunlar hepimizin ortak varlıklarıdır ve Noosfer denilen ortak düşünce
atmosferinin ürünleridir. Jung, EZ olayının, hem fiziksel hem de var oluş
için ortak bir zemin oluşturan bir gerçeklik düzeyini, tek dünyayı (unus
mundus) kanıtladığını öne sürer ve anlamlı rastlantıları, daha derin,
bütünleşmiş bir gerçekliğin sadece yüzey etkileri kabul eder. EZ alt
yapılarının arşetip formları, en azından iki olayı bağlantılaştırır:
endopşişik ve ekzopşişik alanı. EZ durumu, nedenin etkiden önce
geldiği zaman akışına bağımlı değildir. Fiziksel bir olay ruhta (psyche)
“içsel bir imge” deneyimi olarak “aynı zamanda” veya bu

131
Schultz DP, Schultz SE. Modern Psikoloji Tarihi. Çev: Aslay Y. Kaknüs Yay. 2001;491

| 104
deneyimlerden hemen sonra ortaya çıkar. Uzaysal göstergelere de
bağımlı değildir (ancak, bilindiği gibi uzay ve zaman kavramı modern
fizikte ayrılamaz, uzay ve zaman yoktur, yalnızca uzay-zaman vardır).
Jung, EZ deneyimini, uzay-zaman göreliliğinin ifadesi kabul eder.

Eşzamanlılık Örnekleri
[Köşeli parantezler yazarın yorumudur]
1. Bir kadın eşinin doğum gününde ona bir pipo hediye eder. Adam aynı
gün parka gider ve ağaçların altında, aynı pipo ile sigara içen bir
adamın yanına oturur. Ve her ikisinin de vaftiz isimlerinin aynı
olduğunu öğrenir. Adam pipoyu kendisine eşinin doğum günü hediyesi
olarak verdiğini söyler. Yanında oturduğu adam “bana da” der.
Konuşunca, ikisinin de doğum tarihlerinin aynı olduğunu öğrenirler.

2. Bu EZ örneği bu teorinin kurucusu ve yazarı olarak bana ait. RLS
(Huzursuz bacaklar sendromu) adlı hastalık toplumda yaklaşık %5-15
arasında olmasına karşın, hastaların polikliniklere başvurusu nadirdir.
İşte bir tesadüfler zincirinin oluşturduğu eşzamanlılık; sabah
poliklinikte hasta muayenesine başladığımda ilk hastama RLS tanısı
koydum. Ardından gelen ikinci hastada benzer şikâyetlerle gelir ve aynı
tanıyı alır. Bundan sonra ise, poliklinik odasından çıktım ve yaklaşık 1
saat sonra geri geldiğimde, masamda 2 ayda bir çıkan, abone olduğum
Practical Neurology dergisini buldum. Aslında dergi bir haftadır
sekreterlikte beklemekteydi. Bugün sekreterin aklına dergiyi bana
vermek gelmiştir. Dergide ilginç olan, dört kapak konusundan birisiydi:
RLS hastalığı. Ardından, iki saat kadar sonra ise e-posta ile bir hasta
soru sordu; “RLS tanılı bir hastayım, şikâyetlerim yoğun ne
yapmalıyım?” Bu şekilde art arda dörtleme eşzamanlılık oluştu. Bu
eşzamanlılıkların oluşması, bende bu teorinin doğmasına neden oldu.

3. Carl Jung, bir hastası ile görüşürken, hasta altın renkli, Mısır
bokböceği ile ilgili rüyasını anlatırken olan EZ olayına dikkat çeker:
“Bana bu rüyayı anlatırken, arkamı kapalı pencereye vermiş
oturuyordum. Aniden, arkamda hafif vuruş gibi bir ses işittim. Döndüm
ve dışarıdan pencerenin çerçevesine çarpan, uçan bir böcek gördüm.
Pencereyi açtım ve uçarken böceği havada yakaladım… Altın renkli
bokböceğinin en yakın benzeriydi.” [Jung’un bir sembol olarak böceği
yorumlaması ilginçtir: Böcek Mısır mitolojisinde tekrar doğuşun
sembolüdür. Rüyada görülmesini, hastanın tedavisinde kritik bir
döneme girilmesi olarak yorumlar. Tedaviye dirençli hastası için
“açıkçası, benim meydana getirme gücümün ötesinde olan, bir hayli

| 105
akıldışı olan bir şeye ihtiyaç duyuluyordu” der. Hastası bu durumu
öğrenince düzelir].
132


4. Mitolog Joseph Champbell, Bushman mitolojisinde kahraman rolü
oynayan peygamberdevesi hakkında okurken, “aniden pencereyi açmak
için bir dürtü hissettim. Pencereyi açtım ve sağa doğru baktım, orada
bir peygamberdevesi vardı. Orada, tam pencerenin kenarındaydı
[mucize hissi]… Bana baktı [hayret] ve yüzü tam olarak bir Bushman
yüzüne benziyordu [şaşkınlık].”

5. Jung, 24 saatlik bir sürede, balık temasının altı ayrı nedenle EZ
yarattığını fark eder. “Bugün cuma, öğle yemeğinde balık var. Birisi
tesadüfen başka birisine Nisan şakası [İngilizce “April Fish”, fish=balık]
yapma geleneğinden bahsetti. Aynı sabah, yarısı insan, yarısı balık olan
bir yazıtı fark ettim. Öğleden sonra, aylardır görmediğim eski bir
hastam bana, yaptığı çok etkileyici balık resimlerini gösterdi. Akşam
yine bana, üzerinde balığa benzer yaratıklar olan nakışlı bir işleme
gösterdi. Bunu izleyen 2 Nisan sabahı, yıllardır görmediğim bir başka
hastam, …rüyasında ayaklarının dibinde karaya çıkan büyük bir balığı
gördüğü rüyasını bana anlattı. O günlerde, tarihteki balık sembolünü
incelemekle meşguldüm.”

Jung, EZ olayların tümünün, iki zihinsel durumu içerdiğini
düşünüyordu. Biri, o an birey hangi faaliyetle meşgul ise, onun sonucu
olan sıradan zihin durumu, diğeri; bir arşetipin harekete
geçirilmesinden ileri gelen olağandışı zihin durumları. İkincisi bilinç
dışıdır. Jung EZ olayının üç şekilde olabileceğini ifade eder:
1. Belirli bir psişik içeriğin, kendine tekabül eden ve kendisiyle
eşzamanlı olarak meydana gelmişçesine algılanan nesnel bir süreçle
rastlaşması,
2. Öznel bir psişik halin, aşağı yukarı eşzamanlı olarak, fakat uzakta
oluşan, eşzamanlılık niteliğe sahip, nesnel bir olayın aslına uygun
yansıması olduğu daha sonra anlaşılan rüya veya görüntü ile
rastlaşması,
3. İkinci şıkka ek olarak, algılanan olayın gelecekte oluşması ve şimdiki
zamanda sadece, kendisine tekabül eden bir rüya veya görüntü ile
temsil ediliyor olması şeklindedir.

Neden Jung’un Yanılgısı?

132
Jung CG. Synchronicity: An acausal cennecting principle. CW, Vol 8, Princenton, NJ, Princenton UP, 1973

| 106
EZ ile ilgili en farklı açıklama Hines’tan gelir. Hines, bu durumu,
yalnızca “yapıcı (constructive), seçici bellek ve algı” olarak
değerlendirir. Ve gerçekten de daha fazlası değildir.
133
EZ olayı bir
augmentum ad personam’dır. Yani, kişinin ya da kişilerin öznel bir
takım deneyimlerinin ya da eğilimlerinin kanıt olarak öne sürüldüğü
yanıltıcı akıl yürütme biçimidir.
Bilimsel sorgulamaların temel amacı, bir olayın öncesindeki
duruma bakılarak, olayı mantıksal nedensel terimlerle açıklamaktır.
Genel bir ifade ile nedensellik şu şekilde ifade edilebilir;
134

1. Zamansal süreçte önceden gelmek; neden etkiden önce gelir,
2. Zamansal ve uzaysal bitişiklik; nedenler ve etkiler uzay-zamanda
birlikte ortaya çıkmalıdır,
3. Sürekli ve ısrarlı ortaya çıkma; nedenleri takip eden etki(ler) düzenli
bir şekilde ortaya çıkmalıdır.
Jung’a göre, 1 ve 2 geçerlidir. Bu nedensellik olayları daima bir
enerji geçişini de beraberinde bulundurur. Enerji geçişi olmadan olan
durumlara ise “nedensiz” denir. Nedensellik, dünya ve doğada klasik
fiziğin kanunlarına uyar. Nedensiz durumlarda ise Jung’un deyimi ile
“ısrar etmeyen bağlantılar” vardır.
“EZ, insanın bilincine göre a priori olan ve görünürde insanın
dışında var olan bir anlamı öngörür” diyen Jung, bu düşünceyi Platon’a
kadar götürür. Platon’a göre, görünen var olan şeyler asıllarının sadece
sönük kopyalarıdır ve asılları başka bir evrende bulunur. Gerçekten EZ
“görünürde” dışımızda yer alır. “Görünürde” vurgusu gerçekten
önemlidir ve EZ ne dışımızda ne de içimizde olur. Her ikisinin eşleşmesi
durumunda oluşur ve anlamlanır. Sadece dışarıda olan eşleşmeye
“denklik veya uygunluk” demek daha doğru olacaktır.
EZ düşündüğümüzden ya da kanıtlayabildiğimizden çok daha
sık meydana gelir, ama herhangi bir alanda onların bir yasaya
uyduklarını ileri sürebileceğimiz sıklıkta ve düzenlilikte meydana gelip
gelmediklerini henüz bilemiyoruz. Tek bildiğimiz şey, bu tür bütün
fenomenleri açıklayabilecek temel bir ilkenin bulunması gerektiğidir,
diyen Jung bu konuda bir açıklık sunmaz. Öncelikle, EZ hazır bir
beyinde ortaya çıkar. Gerçekten de sıktırlar, ama hayret ve mucize hissi
uyandıranlar gerçekten kişide etki bırakırlar. Düzenli bir şekilde ortaya
çıkmazlar. Tamamen rastlantısaldırlar. Bu fenomenleri açıklayabilecek
ilke “EZ yalnızca sizin beyninizdedir,” dış dünyada “aynı yer ve
zamanda” olan bir EZ örneği yoktur. Dış dünyadaki olayın kalıbı ile

133
Hines T. Pseudoscience and paranormal. Buffalo, NY, Prometheus, 1988
134
Storm L. Synchronicity, causality, and acausality. The Journal of Parapsychology 1999;63:247-269.


| 107
içsel/öznel/beyinsel olayın göreli olarak üst üste binmesi EZ hissini
bizde oluşturur ve dışarıda, bizim algılarımızın dışında olan bir EZ
yoktur.
Jung’un “nedensel olmayan” ifadesi doğru yorumlanamaz.
Dikkat edilirse, cümle yine bir ilişkili olan “bağıntı” ile devam eder. Bu
ifade nedensel olmasa da, ayrı bir ilişki veya eşleşmenin olmasını
gerektirir. Bu eşleşmeyi sağlayan kişinin belleğidir. Bellek o anda
oluşmuş olabileceği gibi, daha önceden de (rüya gibi) olmuş olabilir.
Her an bu belleğe, bilinçaltı ile nedensel ilişkili olaylar giremez. Çünkü,
bu durumda uyaranlar ile boğulurduk. Ancak, nedensellik özelliği
olmayan ve zaman dışı olan bellekteki bir eşleşme ile “nedensellik, gizli
alt nedensellik” ortaya çıkar. Var olan olayla eşleşerek bilinçli
farkındalığa ulaşır ve birinci derecede ya da basit EZ oluşur.
Anlamlılık, Jung’a göre, her durumda EZ kaçınılmaz bir
ölçütüdür. “Bize anlam olarak görünenin aslında ne olduğunu bilme
olanağımız yoktur,” şeklinde ifade etmesi, Jung’un kaçırdığı önemli bir
noktadır. Anlam, tam olarak eşzamanlı olan olayların eşleştirilmesi
esnasında, bellekten kaynaklanan bir çeşit “uyanma durumu=bilinçli
farkındalığa” ulaşma durumudur. Anlam; bir anlamda dikkatin eşleşmiş
olayların üzerine odaklanmasıdır. Anlam; bir anlamda, bir tiyatro
sahnesinde baş aktör üzerine tutulan spot ışıklara benzetilebilir. Anlam,
tutulan bu spotla eşleşmiş olayların, bilinçaltından bilince
çıkarılmasıdır. Bu EZ’nin temel noktasıdır. Anlam, aynı zamanda
adaptasyonun kırıldığı an (lahza) ve eşzamanlılığın başlangıcıdır.
Anlam kazandıran organ, öznelliğe sahip olan ve nesnel dünyadan
girdileri alan beyindir.

Eşzamanlılığın Nedeni: Adaptasyon Kırılması
Günlük yaşamımızda beyin çevreden gelen tekrarlayıcı benzer
uyaranları bir süre sonra farkındalık düzeyine ulaştırmaz. Her an
çevreden binlerce yeni görüntü, ses, konu, dokunmaya yönelik veri
beynimize ulaşır. Ancak bu veri içinde, anlamlı olanları daha ön plana
çıkarmak ve beyni lüzumsuz veri yığını altında sıkışmaktan kurtarmak
için adaptasyon=uyum mekanizması geliştirmiştir.
Adaptasyon bütün duyusal girdiler üzerinden olabilir. Örneğin;
parmağınıza taktığınız yüzüğünüzü ya da kol saatinizin varlığını
hissetmezsiniz. Ama, başlangıçta her an varlığının nasıl kendisini
hatırlattığını bilirsiniz. Yani farkındalık düzeyinize ulaşır. Ama bir süre
sonra, evrimsel bir avantajla, artık parmaktan veya koldan gelen
uyaranlar beyine ulaştırılmaz. Çünkü gereksiz ve anlamsızdır. Buna
“alıştık” deriz, yani bilimsel ifade ile “uyarana adapte” oluruz. Bu

| 108
dokunsal alışkanlık dışında, diğer tüm duyusal girdiler için de alışkanlık
gelişmesi söz konusudur: tat, koku, görme gibi… Her gün yürüdüğünüz
ya da araçla geçtiğiniz yolu düşünmenize gerek yoktur. Artık, neredeyse
gözleriniz kapalı olarak geçebilir durumdasınızdır. Ancak, yeni bir
sokağa girdiğinizi düşünün. Her şey yeni ve farklıdır. Her şeye dikkatle
bakarsınız. Beynimize dış dünyadan gelen veriler daha öncekilerden
farklı olduğundan, adeta bir girdi bombardımanına tutuluruz. Bu
nedenle kısa süre sonra, bu yeni durum için de “alışkanlık” gelişmek
zorundadır. Bir süre sonra, her gün geçmeye başladığınız bu sokağa,
belediye ekipleri bir değişiklik yaparsa, “yenilik” alışkanlığınızı kırar ve
daha farklı olarak ortama bakarsınız. Aynı alışkanlık durumu
evliliklerde de en önemli bozulma nedenidir. Aynı şekilde devam eden
evlilik ve kişiler bir süre sonra artık beyin tarafından silinir ve ciddi bir
değişiklik olmadığında evlilik “monotonlaşır”. Bu durum da bir çeşit
alışkanlık ve beyin adaptasyonudur. Fizyolojik olarak, alışkanlıklar hızlı
ve uyumlu davranış-yanıt oluşturmayı sağlarlar. Bu evrimsel olarak bir
avantajdır.
EZ olayı, adaptasyonun ya da alışkanlık olayının kırılmasıdır.
Günlük yaşamda olayların akışında, benzer olaylar sıklıkla yan yana
gelmezler. Çoğu olaylar “eşzamansızdır.” Bu eşzamansızlık,
dünyamızdaki olayların doğal bir görünümdür. Dolayısı ile günlük
beyin girdisi için normaldir ve buna “alışkanlık” geliştirmiştir. Ortaya
çıkan EZ bir olay, bu alışkanlığı kırarak beyindeki farkındalık düzeyini
artırır ve ardışık gelen olaylar dizisi beyinde mucize etkisi yaratır. Eğer,
sürekli EZ olayların yaşandığı bir dünyada yaşayacak olsaydık, EZ
olaylara “alışacak/adapte olacak” ve “eşzamansızlıklar” bizim
farkındalık düzeyimize ulaşarak mucize etkisi yaratacaktı. Mucizeler bu
şekilde doğa yasalarının ihlalidir. Doğanın olağan seyri içinde gelişen
olaylar, insanların olağana olan adaptasyonları nedeni ile bir mucize
olarak değerlendirilmezler. Mucizelerden ortaya çıkan hayret ve
şaşkınlık, olaylar hakkındaki inanç doğrultusunda hissedilir bir eğilime
neden olur. Bireysel olarak bizler, mantıksal çıkarımlarımızla
olağandışı olan bir olguyu hemen geri çevirmemize rağmen, zihin her
zaman aynı kuralı işletmez. Mucizeler de daha verimli bir toprağa
ekildiklerinden hemen meyvelerini verirler.
Konuya doğaüstü ve kuantum fiziksel anlamlar yüklenmesine
karşın,
135
aslında EZ olayları sadece bizim beynimizdedir. Çevremizdeki
dünyadan beynimize sürekli olarak, eşzamansız olaylar girmekte ve bu
giriş adaptasyon mekanizmaları ile dikkatten uzak kalmaktadır. Ancak,

135
Peat D.Synchronicity: The Bridge between Matter and Mind, Bantam, 1987.

| 109
dış dünyada gelişen bir EZ olayı bu adaptasyon mekanizmasını kırıp
dikkatimize ulaşır. Ve kısa süreli bellekten geçmiş EZ olaylar zincirinin
halkaları bir araya getirilir. Böylelikle, öznel deneyim olan EŞ yaşarız…
Bu yeni bir teoridir ve bugüne kadar olanlardan farklı bir bakış
açısıdır.
136




136
Tarlaci S. Jung’s Error: Synchronicity. A new theory. New Symposium 2006;44(3):151-156.


| 110

Başka Bilinçler
Havyalarda Bilinç


Yunus için de arı için de mutluluk, var olmaktır.
İnsanoğlu içinse, yaşamı anlamak ve ona hayran kalmak.
Jacques-Yves Cousteau


Bu aşamada ahtapot, tatarcık ya da barsak kurtları gibi “geri”
hayvanların bilinçleri olup olmadığını tartışmak verimsizdir. Ama
bilinç sinir sisteminin karmaşıklık derecesi ile ilgili olabilir.
İnsanda ne ile ilişkili olduğunu anladığımızda alt düzeydeki
canlılara da sıra gelecek...
Francis Crick
















| 111
Hayvanlarda bilinç olmadığını düşünenler fazladır. Bu düşünce yeni
değildir. Psikolog Alfred Binet tek hücreli Micro’ların algılama ve
nesneler arasındaki farklılıkları ayırt etme kabiliyetinde oldukları ve
amaca yönelik davranışlar sergilediklerini, Organizmaların Ruhsal
Yaşantıları (1889) adlı kitabında yayımlamıştı. 1908 yılında ise Francis
Darwin bitkilerde bilincin olabileceğinden bahsetti. Yine Jacques Loeb
(1859-1924) hayvanlarda da bir tür bilincin olabileceğini öne
sürmüştü. 1911 yılında ise Hayvan Davranışı Dergisi (Journal of Animal
Behaviour) yayımlanmaya başlandı. Günümüzde de benzer tartışmalar
daha yoğun olarak devam etmektedir. Hatta hayvan zihni, bilinci ve
algısı konusunda akademik dergiler (Animal Cognition, Springer)
yayımlanmaktadır.
137

Antropomorfik bakış, insanların günlük yaşamlarına egemen
düşüncedir. Evcil hayvanlarımızla ilişkilerimizde onlara insan
özellikleri olan duygu, amaç ve maksatlar yakıştırırız. Hayvanlara
insansı özellikler atfetmekten kendimizi alamayız.
138
Bu aslında sadece
hayvanlarla sınırlı değildir ve diğer canlı şeylere de benzer özellikler
yükleriz. Bazen, insanoğlu bitkilere, taşlara ve arabalara dahi
yakıştırmalar yapar. Hayvanlarda bilinç olduğu düşüncesinin de
bunlardan biri olduğu öne sürülür. Daha 1908 yılında Margaret
Washburn, Hayvan Zihni adında bir kitap yazdı ve kitabında
antropomorfizmden kaçamayacağımızı vurguladı: “Bizler kabul etmek
zorunda bırakıldık ki, hayvan davranışının tüm ruhsal
yorumlanmalarının, insan deneyimi üzerinde benzetme yaparak olması
gerekir… Bakış açısı olarak ve bir hayvanın zihninde nelerin yer aldığı
konusunda antropomorfik düşünmek zorunda bırakıldık.”
Sinir sistemi tek hücrelilerde ve süngerlerde bulunmaz. İlk
olarak, gevşek bir ağ şeklinde knidlilerde görülür. Knidliler, en ilkel
hayvanlardır (türün yayılmasını sağlamak için iki evreden geçerler;
sabit polip evresi ve serbest olan medüz evresi. Bu ikinci devrede
ürerler. Selentereler, mercanlar da bu gruptandır). Bu canlılarda ritmik
hareketleri sağlayan kaba hareket merkezleri ve dokunaçların
tabanında da sinirsel bir halka bulunur. Sinir hücresi yapısı bütün canlı
türlerinde aynıdır! Hacimsel ve birbiriyle etkileşim içinde bulunan sinir
ağları şüphesiz büyük farklar gösterir. Bir iki sinir hücresi grubundan
oluşan böcekler ve sümüklüböceklerin sinir sisteminden çok farklı bir
beyin yapısına sahip olduğumuz kesindir. Biliyoruz ki, beyinlerimizde
bilinci doğuran merkezi bir nokta yoktur.

137
Griffin DR. From cognition to consciousness. Anim Cogn 1998;1:3-16.
138
Mithen S. Aklın Tarihöncesi. Dost Yayınevi. 1999;190-191

| 112
Hayvanların hemen hepsinin, eylemlerini bilinç kontrolü
altında değil de, içgüdüsel olarak yaptıklarını düşünürüz. Ancak, her
şeye rağmen, içgüdü insana ateşten sakınmayı öğretir. İnsanlar kadar
hayvanlar da tecrübeden birçok şey öğrenir. Aynı olayların her zaman
aynı nedenden kaynaklanacağı çıkarımını yaparlar. Hayvanların tüm
amaca yönelik davranışları uyanıklık halinde oluşur: üreme, beslenme,
avlanma… Bütün bu içgüdüsel davranışlar, hayvanların eylemlerinin
genetik ve bedensel düzenlenişlerinden kaynaklanır. Kısaca, hayvanlar
birer makine ya da otomattır. Bakterilerin akılsız olduğu kesindir,
muhtemelen bizden çok fazla genetik koda sahip amip ve aplasiaların
da aklı yoktur. Büyük bir olasılıkla, çok sosyal yapılanma ve zekice
davranışlar gösteren arıların da en ufak bir bilinci yoktur.
139

Bilinçlilik durumunu hareketin başlangıcıyla ortaya çıkan bir
sonuç olarak kabul edersek, nedensellik ilkeleri uyarınca hayvanlarda
da bulunmasını mantıklı kabul etmemiz gerekecektir. Yani, onlarda da
bize benzer bir şey olabilir. Bu bizim tam olarak “yoğun bilinç”
dediğimiz en üst düzey olmayabilir. Belki, sadece düşük seviyelerde bir
“bilinç” durumudur. Bunu bulmak için elimizde olan ya da izlenecek
yöntemler elbette sınırlıdır.
Hayvanların bilinçli oldukları konusuna açıklık getirme
önündeki en büyük engel, etkinliklerinde bizimkini andıran düşünsel
bir bilinç olduğunu hayal etme alışkanlığımızdır. Bu hayalle birlikte,
onların bizimki gibi bir bilinci ya da düşünsel süreçleri olduğunu kabul
etmek daha başlangıçta yanlış yola girmek demektir. Dolayısıyla
onlarda bilinci ararken neyi aradığımızı ve onu nasıl yorumlayacağımızı
iyi düşünmemiz gerekir. Elbette, şempanzelerin beyninde bilinçli yapıyı
oluşturacak mekanizma vardır. Sorulacak soru, bu mekanizmaların bu
türden bir yararlanmaya (bilinç oluşumuna) izin verecek biçimde
organize olup olmadığıdır.
Bilincin önemli bir özelliği öznel olmasıdır. Hayvanlardaki
öznelliği ortaya koymak mümkün olmadığından nesnel bilinç
kanıtlarına ihtiyaç vardır. Hayvanlarda bizim gibi, acı veren bir
deneyimden kaçarlar. Ama bunu, deneyimi hiç yaşamadan refleks
olarak da hem biz hem de hayvanlar yapabilir. Bu deneyimi sağlayacak
yapılar insanda da vardır. Kızgın bir sobaya dokunduğunuzda, daha
farkındalık durumu oluşmadan (ağrı bilince ya da beyin kabuğuna
ulaşmadan) sadece refleks olarak omuriliğimizi kullanarak sobaya
dokunan elimizi hızla çekeriz. Oysa acıyı elimizi çektikten sora duyarız.
Basit bir şartlı öğrenme ile acıdan kaçınabilirdik. Öyleyse, neden insan

139
Dennett D. Aklın Türleri: bir bilinç anlayışına doğru. Varlık yayınları. Bilim Dizisi. 1999;21.

| 113
olarak acının bilinçli deneyimini de beraberinde yaşayarak farkında
oluruz?
İnsanlardaki öznel bilincin bir göstergesi beyin kabuğu kör
görüştür (blindsight). Kör görüş, birincil görme yollarının birincil
alanında (V1) hasar oluşmasıyla ortaya çıkar. Kör görüşlü hastalar
bazen, görsel nesnenin bir noktasına bakarlar, renk ve hareketi
seçebilirler. Hastalar şiddetle görmelerinin normal olduğunu
savunurlar. Makak maymunlarında da V1 alanında hasar oluşturularak,
bilinçli deneyim olarak hareket ve renk görüp görmedikleri
araştırılmaya çalışılmıştır.
140
Bu çalışmadan çıkan sonuç, makak
maymunlarının insanlarda görülen kör görüş davranışı gösterdikleri
şeklindedir. Ancak, maymunların öznel deneyimlerinin, kör görüşlü
insanlarda olduğu gibi, öznel ifade ile anlam bulan, “evet, ben
görüyorum” şeklinde olduğundan nasıl emin olabiliriz.
İyi bilinen ve öngörülebilen durumlar karşısında çoğu zaman
bilinçsiz davranışlar bilinçli olanlara göre çok daha iyi sonuçlar verir.
Hayvanlardaki davranışların çoğu iyi bilinen ve öngörülebilen
davranışlar grubunda yer alır. Yeni bir durum ve bilirsizlikle
karşılaşıldığında ya da baştan halledilmesi gereken bir durum
olduğunda bilinçli davranışlar daha etkili olur. Bilinç, herhangi bir
yenilik, belirsizlik ve kendini başkalarının yerinde düşünerek öne
geçme isteği (yerinde ben olsaydım böyle yapardım) durumunda
kendini gösterir.
141
Yani, günlük hayatımızda büyük-yönlendirici
değişiklerle başa çıkabilmek için bilince ihtiyacımız vardır. Ancak,
davranışın her türü için mutlaka bilinç gerekli değildir. İnsanlarda da
davranışların çoğu bilinçsiz olarak yapılabilir.
İnsanlardan başka hayvanların da bilinçleri olup olmadığını
araştırmak istiyorsak, onların bazı yönlerle bizlere benzer bilinçleri
olup olmadığını sormakla başlamamız gerekir. Hayvanların anatomik-
fizyolojik yapıları ve davranışları hakkında çok şey biliyorsak da,
bilinçli olabileceklerini ve içlerinde bir “ben” taşıyor olduklarını
çoğumuz kabul etmeyiz. Bir kısmımız da, onlarda bize benzer bir bilinç
olabileceğinden şüphe eder.
142
Her ne kadar, kendi bilincimiz hakkında
elimizde çok az şey varsa da, bilinçli olanlar sınıfına dahil olmak, her
şeyin üstünde önem taşıyan bir güvence verir. Aklı ve bilinci olduğu
halde bunu bize yansıtamayan hayvanlar olamaz mı? Bilinçli hayvanlar
olsa bile, insanı bakış açısıyla onu nasıl tanıyacağız?

140
Cowey, A and Stoerig, P. Blindsight in monkeys. Nature 1995; 373: 247-9.
141
Dawkins MS. Hayvanların Sessiz Dünyası. 2.Baskı. TÜBİTAK. 1999;262-264.
142
Dawkins MS. Hayvanların Sessiz Dünyası.. 2.Baskı. TÜBİTAK. 1999;3-55-70-82

| 114
Hayvanlarda bilincin varlığını anlamak için değişik özellikler
gözden geçirilmiş ve bunlara dayanılarak yargılara varılmıştır.
Başlanacak soru şu olabilir: İnsan beynini hayvanlardakinden farklı
kılan yapısal veya işlevsel özellikler var mıdır? Daha çok hayvanların
davranışsal özelliklerinden yararlanarak bilincin varlığını araştırma MS
Dawkins tarafından Hayvanların Sessiz Dünyası: Hayvanlarda Bilincin
Varlığı Üzerinde Bir Araştırma adlı kitapta geniş örnekleriyle ortaya
konulmuştur. Dawkins, “...hayvanların sadece içgüdüsel, otomatik
tepkiler göstermediğini ve davranışlarını içinde bulundukları şartlara
uydurmayı öğrenebileceklerini ortaya koymak gerekir. Eğer, doğuştan
gelen otomatik tepkilerin ötesine geçiyor ve davranışlarını
değiştirebilecek ya da çevreyi kendi amaçlarına uydurabilecek kadar
dünyayı anlayabiliyorsa, işte aradığımız gerçek kanıt budur. Davranışını
değiştirerek yaşamını iyileştirebilen bir hayvan, dünyanın işleyişini en
azından asgari düzeyde anlamış demektir” der ve hayvanların
davranışlarını tanımlamak için “doğuştan” ve “içgüdüsel” sözcüklerini
kullanmayı uygun bulmaz. Yine Dawkins, hayvan davranışlarından
anladığımız esas iki temel olduğunu öne sürer. Onların dünyayı
algılayışlarının çok basit-kaba olmadığını ve öğrenme-şartlara uyum
yetenekleri olduğunu, önceden programlanmış içgüdüleri “körü
körüne” yerine getirmediklerini söyler.
Hayvanlarda bilincin (aklın) göstergesi olabilecek çeşitli
özellikler öne sürülmüştür. Bunlar:
1. Beynin yapısal benzerlikleri ya da farklılıkları
2. Davranışların karmaşıklığı
3. Akıllı davranma ya da akıllılık belirtileri
4. Dil becerisi
5. Düşünme becerisi
6. Farkındalık ve ayırt etme yetenekleri
7. Seçim ve karar alma yeteneği
8. Sosyalleşme
gibi hayvan davranışlarıyla “onların da bilinçli olduğu” yargısına
varanlar olmuştur. Bunların yanında insanı da hayvanlardan bilinç
konusunda farklı kılabilecek özellikler üzerinde durulmuştur. Ortak
noktalar üzerinden gidelim ve bunları gözden geçirelim.

1. Yapısal ve işlevsel farklar
Hayvanlarda insanlara benzer şekilde belli davranış kalıpları gösterir.
Uyurlar, uyanırlar, yeme ihtiyacı hissederler. Bunlar temelde belli sinir
hücresel mekanizmalara bağlıdır. Hayvanlar da bizim gibi uyur. Bu
çoğumuzun şahit olduğu bir benzerliktir. Hayvan bu durumda

| 115
uyanıklık/bilinçli ile uyku/bilinçsiz arasında ritim oluşturur.
1920’lerden beri uyku ve uyanıklık durumunda insanlarda farklı beyin
dalgası kalıpları olduğu bilinmektedir.
143
Memelilerde (maymun, kedi,
insan), uyanıklık durumunda beyin dalgaları kaydında hızlı, düzensiz ve
düşük voltajlı aktivite görülür. Farklı olarak derin uykuda yavaş,
düzenli ve yüksek voltajlı bir aktivite kaydedilir. Yavaş dalga uykusu
esnasında ise patlama-baskılanma şeklinde ileri derecede senkronize
bir EEG görülür. Bu iki farklı kalıp insanlarda görülen uyku-uyanıklık
döngüsünün aynısıdır
144
ve insanlardaki gibi talamo-kortikal benzer
anatomik yapılardan kaynaklanır.
Anatomik olarak uyanıklık (bilinç değil), hem insan hem de
diğer tüm memelileri de içeren hayvanlarda, beyin sapının küçük bir
bölgesinden kaynaklanır. Beyin sapı ağsı bölgesi ya da talamusun
intralaminar çekirdeklerinde oluşturulan küçük hasarlar uyanıklık
durumunu ortadan kaldırır. Oysa beyin kabuğunda bundan kat kat
büyük hasar (10 kat kadar bile) uyanıklık durumunda bir değişiklik
meydana getirmeyebilir. Evrimsel gelişim açısından uyanıklığı sağlayan
beyin sapı en eski sinir sistemi parçalarındandır. Tüm memelilerde,
uyanıklık, uyku ve rüya görme benzer beyin sapı anatomik yapılarıyla
sağlanır. Kullanılan sinir ileticileri benzer etkileri yapar ve benzer
yolaklarda kullanılır.

Beyin Kabuğu Farklılıkları
İnsanlarda beyin kabuğu kıvrımları, küçük bir kafa içi hacminde daha
büyük bir yüzey alanı oluşturmayı sağlar. Farenin beyni 5 cm
2
,
şempanzeninki bir A4 kâğıdı kadar, insanınki ise 1 m
2
’ye yakındır.
Ancak, bu alanların içerdikleri sinir hücresi sayıları değil, aynı zamanda
içerikleri de (bununla ilişkili olarak gördükleri işlevler de) farklıdır.
Yenibeyin kabuğu işlevsel olarak farklı alan ya da bölgelere
ayrılır. Beynin büyümesiyle birlikte bazı alanlar daha da büyür. Birincil
görme alanı, alan 17 (ya da diğer adıyla V1) insanlarda, yüzey alanı
olarak, farelere göre 700 kat daha büyüktür. Eğer sinir hücresi
büyüklüğü artmazsa, artan alanda orantısal olarak her sinir hücresinin
dendritik dallanmasının azaldığı manasına gelir. Sonuçta, sinir
hücresinde bilgi işleme genel olmaktan ziyade yerel olarak yapılır. Daha
büyük görme alanındaki her sinir hücresi ana uzantısı değişiklik
göstermezse, toplam görme alanını az "görür". Sinir hücrelerinin daha

143
Moruzzi G and Magoun HW. Brain stem reticular formation and activation of the EEG. EEG and Clin Neurophysiol
1949;1:455-473.
144
Baars BJ. On the difficulty of distinguishing between conscious brain functions in humans and other mammals, using
objective measures. Animal Welfare, 2000.

| 116
büyük yatay dendritler oluşturması ve uzunluğun iki kat, dendritlerin
çapının dört kat artışıyla bunun üstesinden gelinir. Ancak, büyümenin
getirdiği sorunların üstesinden gelmek çok kolay değildir.
Dendritler beyin kabuğu bölgeleri arası (yanal olarak) yalnızca
2 kat bir yayılma gösterebilir. Büyük bölgeler ya da alanlar, küçük
alanlardaki sinir hücrelerinden daha büyük dallanması olan sinir
hücreleri içermezler. Küçük alanlar, tersi beklenmesine karşın, sıklıkla
daha büyük dallanmalı sinir hücreleri içerir.
145,146
Bir beyin kabuğu
alanı, kendi içinde farklı kısımları birbirine bağlayan uzantılar içerir.
Alan büyüdükçe daha çok sinir hücresine gerek duyulur. Alan da
orantısal olarak normal hücreler arası ilişkiyi devam ettirmek için
aksonların dallanmasını ve sinaps sayısını artırır. Bu yatay bağlantılar
birkaç milimetre uzunluğundadır. Fakat bir tür içinde ve türler arasında
aynı alanda yapısal farklılıklar bulunabilir. Birincil görme alanında,
sivrifare (shrew) ve makak maymunlarında sinir hücreleri bir kaç
milimetrelik yatay uzantılar gönderirler. Oysa birincil görme alanı
sivrifarede 120 mm
2
iken, makak maymununda 1200 mm
2
'dir (insanda
3000 mm
2
). Makak maymunlarında alan büyüklüğüne rağmen,
orantısal olarak daha az yatay bağlantılar oluşturur. Sivrifaredeki,
birincil görme alanı sinir hücrelerinin (V1) en azından yarısı diğer
hücrelerle bağlantılar kurarken (alan V2 içinde aynı durum geçerlidir),
makaklarda aynı uzantılar çok daha azdır.
147
Özetle, büyük alanlar her
zaman büyüklükleriyle orantılı olarak yatay bağlantılar oluşturamaz.
Alanların büyüklüğüne rağmen, işlevsel açıdan beynin içinde yerel bilgi
işleme yapmak zorunda kalır.



145
Elston GN ve Rosa MGP. Morphological variation of layer III pyramidal neurons in the
occipitotemporal pathway of the macaque monkey visual cortex. Cerebral Cortex 1998;8:278–294.
146
Elston GN, Rosa MGP and Calford MP. Comparison of dendritic fields of layer III pyramidal neurons in striate and
extrastriate visual areas of the marmoset: A lucifer yellow intracellular injection study. Cerebral Cortex 1996;6:807–
813.
147
Lund JS, Yoshioka T and Levitt JB. Comparison of intrinsic connectivity in different areas of macaque cerebral cortex,
Cerebral Cortex 1993;3:148–162

| 117

Yenibeyin kabuğunun
(neokorteks) alanının farklı
türlerde karşılaştırılması.
İnsanda yenibeyin alanı
sivri fareye göre yaklaşık
800 kat büyüktür ve iki kat
kalındır.
148
16 rakamı
baykuş maymunu ve 1
rakamı ise sivrifarenin
yenibeyin kabuğu oranını
göstermektedir. Kluwer
Publishers izni ile.

Büyük alan kadar, kendi küçük bir beyin alanı oluşturmanın da
problemleri vardır. Küçük memeliler, daha küçük beyinli ve daha küçük
yenibeyin kabukludurlar. Yarasalar ve sivrifareler memeliler içinde en
küçük ağırlıklı beyni olanlardır. Küçük beyin kabuğu alanlarında daha
az sinir hücresi bulunur. Bu azalmanın işlevsel olarak alt sınırı vardır.
Alansal küçülme ve sinir hücresi sayısında azalma sağlanırken, işlevsel
sinir hücresi ağlarında kayıplar oluşabilir. Son yıllarda yapılan
çalışmalar ile
149
, maymunlarda birincil görme kabuğunda en küçük
birim beyin kabuğu hiperkolumnasıdır. Bu kolumna ya da sütun alanın
tüm işlevlerini yerine getirebilen bir birimsel yapıdır. Görünen
nesnenin bütün olarak algılanması için birden çok beyin kabuğu
sütununa gerek vardır. Dört hiperkolumna, bir arada uyarıyı kaba
olarak seçebilir. Ancak, kolumnanın görme için gerekli alt sınırı
bilinmemektedir. Sivrifare görme kabuğu memelilerde alt sınırı
oluşturuyor olabilir.


148
Kaas JH. Why is brain size so important: Design problems and solutions as neocortex gets bigger or smaller. Brain
and Mind 2000:1:7-23. izin ile
149
Hubel DH ve Wiesel TN. Uniformity of monkey striate cortex: A parallel relationship between field sizes, scatter, and
magnification factor. J Comp Neurol 1974;158;295–306

| 118
Alın lobu beyin kabuğunun farklı türlerde yüzdesi
29
17
11,5
8,5
7
3,5
0
5
10
15
20
25
30
35
İnsan Şempanze Gibbon Lemur Köpek Kedi

Şekil. Alın lobu beyin kabuğu türler arası büyük farklılıklar gösterir ve en
gelişmiş hali insanlardadır. Alın lobu karar verme, planlama, duygudaşlık,
yerine getirme, ahlak anlayışı gibi durumların temel merkezidir.

Hücresel Farklılıklar: İğcik Hücreleri
Primatların evrimi sırasında beyin kabuğu alanlarında önemli bir
büyüme olduğu halde, piramidal sinir hücreleri ve piramidal
olmayanlarda belirgin bir değişiklik olmamıştır. Olasılıkla, yapısal ve
işlevsel uzantılarında değişiklik olmuştur. Ancak, beyindeki farklı
hücrelerin bölgesel yerleşiminde farklılıklar olmuş olabilir. Spindle ya
da iğcik sinir hücreleri bunlardan biridir (bulan kişi adından, von
Economo hücreleri de denir). Bu hücreler birçok ince uzantı çıkararak
temas yüzeylerini artırırlar. Özellikle, bu hücrelerin insandaki yüksek
bilişsel işlevler ve bilinçten sorumlu olabileceği öne sürülür. Bu
hücrelerin evrimsel olarak 22-30 milyon yıl önce evrimleştiği kabul
edilmektedir.
150
Spindle hücreleri farklı olarak ön singulat kabukta
bulunur. İnsanlarda spindle hücreleri, ek olarak daha az sayıda, insüler
beyin kabuğunun ön kısmında bulunur, ancak makak maymunlarında
bu bölgede bulunmazlar.
151
Farklı morfolojik yapıdadırlar ve
Brodmann'ın 24a, 24b ve 24c alt alanlarında ve singulat kabuk iç duvarı
(24b), beyin kabuğu tabaka Vb bölgesine yerleşiktirler. Bu hücreler
belirgin derecede uzun, büyük gövdeli ve belirgin şekilde simetrik
yapıdadırlar.

150
Nimchinsky EA et al., A neuronal morphologic type unique to humans and great apes. PNAS 1999;96:5268-73.
151
Vogt BA, Nimchinsky EA, Vogt LJ and Hof PR. J Comp Neurol 1995;359:490-50

| 119


Şekil. Spindle hücre hacmi ile beynin kalan kısmının ilişkisi. Görüldüğü üzere, insanlarda
bu ilişki en üst düzeydedir. PNAS izni ile.

Bonoba maymununda spindle hücre dağılımı insanlarda
görülene benzer. Şempanzelerde de yaygın spindle hücresi bulunur,
ancak genellikle tek veya 2-3 hücrenin bir araya gelerek oluşturduğu
gruplar halindedirler. Gorillerdeki genel dağılımı da şempanzeleri
hatırlatır. Ancak, yoğunlukları belirgin olarak daha azdır.
Orangutanlarda ise nadiren bu hücreler görülür. Gibbonlar, Yeni Dünya
(örneğn; Callithrix, Aotus, Saimiri ve Cebus) ve Eski Dünya
maymunlarında (Macaca, Erythrocebus, ve Papio) ise neredeyse
bulunmazlar. Spindle hücrelerin tabaka V'deki hücrelere oranı
orangutanlarda %0.6, gorillerde %2,3, şempanzelerde %3,8 iken
bonoboda %4,8 ve insanlarda %5,6 olarak tespit edilmiştir.
152
Aynı
zamanda, spindle hücreleri insanlar ve şempanzelerde, goril ve
orangutanlara göre daha büyüktür. Bazı balina türlerinde de spindle
hücreler tespit edilmiştir. Yani, bu hücre açısında belirgin farklılıklar
vardır. Üst memelilerde görülmesi, evrimsel olarak önemli bir hücresel
farklılık olarak ele alınabilir.


152
Esther A et al., A neuronal morphologic type unique to humans and great apes. PNAS 1999;96:5268-5273

| 120

Resim. Spindle (iğcikli, dikensi) bir sinir hücresinin farklı kısımlarının görünümü. Ortada
hücrenin uzantıları ayrıntılı olarak görünmektedir. Görüldüğü üzere kök (b) ve uç
kısımlarda (c) tomurcuklanmalar vardır. Bu tomurcuklanmalar hücreler arası temas
bölgesini artırır. Genelde hücreler arası bağlantılar olan sinapslar tomurcukların
ucundadır. Li ve Robinson, Neuropsychopharmacology 2003;28:1082-1085.

Ön singulat beyin kabuğu evrimsel olarak eski bir bölgedir.
Otonom işlevleri kontrol eder (kalp hızı, kan basıncı, beslenme).
İnsanlarda ise ön singulat kabuğun arka kısmının dikkat verme için
önemli olduğu işlevsel görüntüleme çalışmalarıyla ortaya konmuştur.
En öndeki parçası ise ağrıya karşı "hoşnutsuzluk" olduğunda ya da yüz
ifadelerindeki duygusal durumu tanıma sırasında aktivasyon
gösterir.
153
Bu da insanlarda yüksek bilişsel işlevlerde spindle
hücrelerinin görev aldığını ortaya koyar. İlginç olarak, insanlarda ön
singulat kabuk hasarlarında konuşmama (mutizm) ortaya çıkar.
154
Bu
alandaki bazı spindle hücre gruplarının ses çıkarmada görev aldığı
maymun çalışmalarından bilinmektedir. Bu bölgenin maymunlarda
istemli ses oluşturmada da göreve katıldığı gösterilmiştir.
155
Dolayısı
spindle hücreler, evrim basamaklarında, ses ve konuşma için önemli

153
Devinsky O, Morrell MJ and Vogt BA. Brain 1995;118:279-306
154
Rainville P et al., Science 1997;277:968-971
155
Trachy RE, Sutton D & Lindeman RC. Am J Primatol 1981;1:43-55

| 121
hücre gruplarından birisi olabilir. İnsanlarda ön singulat bölgeye gelen
sinir hücresi uzantıları, Alzheimer hastalığında (yaşa bağlı unutkanlık
ve bunama) belirgin olarak öncelikli etkilenir ve %60'ı kısa sürede
kaybedilir. Bu, olasılıkla onların yüksek oranda nörofilament
içermesinden kaynaklanır. Bütün bu farklılıklar, belki de sadece insan
türünde bunama oluşmasına neden olur. Ancak, aynı özellik adına bilinç
dediğimiz üstünlüğü de insanoğluna sağlıyor olabilir.


Resim. İnsanda görme yolları ve görme beyin kabuğunun ayrıntılı haritası. Görme
kabuğundaki numaralı alanların hepsinin görmedeki işlevleri farklıdır. Alanlar sınırlarla
belirtilmesine karşın çok sıkı karşılıklı bağlantıları vardır. V1 birincil görme alanıdır ve
göze gelen bütün uyarılar bu bölgeye ulaşır. Bu alan Brodmann’ın haritalamasında 17
numaralı alana karşılık gelir. Bu bölgeye görsel uyaranlar doğrudan, lateral genikulat
çekirdekten (LGN) gelir. Renk, hareket, keskinlik ilk bu bölgede işlem görür. Ardından,
uyaranlar çevredeki ekstra görme bölgelerine gönderilir (V1-V2-V4). Buraya giden
uyaranlar, görünen şeyin “Ne” olduğuna karar verir. Bu nedenle, bu kısım alanlar “Ne?”
yolu olarak adlandırılır. Diğer yandan bazı girdiler de V1-V2-V3-MT/V5 yönünde yayılım
gösterir. Bu bölge, görünen nesnelerin “Nerede? Nasıl?” olduğunu, yerleşimi, hareketi
algılar. Örneğin, MT/V5 nesnelerin hareketini, V8 renklerini algılarken, LO geniş ölçekli
nesneleri tanımada devreye girer.


| 122
Lateral Genikulat Çekirdek: Bir Örnek
Makak maymunları ile insanların görsel sistemleri arasında birçok
benzerlik vardır. Hem maymun hem de insanlarda görme kabuğuna
ulaşmadan önce, sinir uzantıları, talamusun lateral genikulat
çekirdeğinde (LGN) ara bağlantılar yapar. LGN’a görsel talamus
çekirdeği de denir. LGN anatomik ve fizyolojik yapılanma açısından
talamusun en iyi araştırılmış çekirdeğidir. Değişik boyalarla
boyandığında, bant şeklinde boyanır. Bu tabakalanma anatomik ve
işlevsel önem arz eder. İnsanlardaki retinal hücreler, LGN’de büyük
hücreli (M, magno) tabakaya uzanır. Bu yönüyle bakıldığında insanlar,
makak maymunlarına göre uzaysal algı ve ışık kontrastına daha
hassastırlar.
156

Birincil görme beyin kabuğu (V1) en iyi anlaşılmış beyin
kısımlarındandır. Görsel talamus çekirdeği (LGN) ile V1 alanı primat
türleri arasında karşılaştırıldığında; V1 sinir hücresi sayısı LGN hücresi
sayısının 3/2 gücü ile artar. İnsanlarda her LGN hücresi için 4 kat fazla
V1 sinir hücresi kullanılır. Bu farklılık uzaysal görme keskinliğini ve
çözünürlüğü artırır.
157
Başka çalışmalarla LGN'deki diğer tabakaların da
insanlarda primatlardan farklılıklar gösterdiği ortaya konulmuştur.


156
De Valois RL, Morgan HC & Snodderly DM. Vision Res 1974;14:75-81
157
Stevens CF. An evolutionary scaling law for the primate visual system and its basis cortical function. Nature
2001;411:193

| 123

Resim. Bir önceki resimdeki lateral genikulat çekirdeğin (LGN) ayrıntısı görülmektedir.
LGN tabakalardan oluşur ve içteki ilk iki tabakası büyük (magno) hücreli (kalın noktalarla
kaplanmış alanlar), dıştaki diğer tabakalar ise küçük (parvo) hücrelidir. İnsanlarda
birincil görme beyin kabuğu V1 altı tabakadan oluşur ve LGN’den gelen lifler doğrudan
tabaka IV’te sonlanır. Tabaka IV, daha alt tabakalara ayrılır: IVA, IVB, IVCα ve IVCβ. IVCα
çoğunlukla LGN’nin magno hücrelerinden girdi alırken, 4Cβ parvodan girdi alır. Resmin
ayrıntısı için konuya ve bir önceki resme bakınız. R: sağ, L: sol.

İnsanlarda birincil görme beyin kabuğu V1 altı tabakadan
oluşur ve LGN’den çıkan uzantılar doğrudan tabaka IV’de sonlanırlar.
Tabaka IV, daha alt tabakalara ayrılır: IVA, IVB, IVCα ve IVCβ. IVCα
çoğunlukla LGN’un magno denilen, büyük hücrelerinden girdi alırken,
IVCβ parvolar (nispeten daha küçük) girdi alır.
158
Sitokrom oksidaz
boyamasıyla kuyruksuz maymun türlerinde alan IVA'da farklılıklar
tespit edilmiştir. Kuyruksuz maymun ve insanlarda IVA'da siyah
boyanma tabakası elde edilmemiş, maymunlarda tipik olarak
bulunmayan tabaka IVB'de orta derecede boyanma bandı elde

158
Blasdel GG, Fitzpatrick D. Physiological organization of layer 4 in the macaque striate cortex. J Neurosci 1984;4:880-
895.

| 124
edilmiştir. NPNF (nonphosphorylated

neurofilaments) boyası ile
kuyruksuz maymun ve insanlarda, tabaka III'te yoğun piramidal hücre
gövdeleri, tabaka II'ye uzanan boyanmış tepe (apikal) dendritler tespit
edilmesine rağmen, maymunlarda tabaka III’te boyanma çok zayıf ve
sınırlı bir bölgede olur. Aynı farklık V1 alanında da gösterilmiştir.
İnsanlarda, NPNF boyası ile diğer türlerde görülmeyen ek bulgular
tespit edilmiştir. Maymun ve kuyruksuz maymunlardan farklı olarak,
insanlarda tabaka IVA aşırı derecede düzensiz bir görünümdedir. Bu
nedenle tabaka IVB'den IVA içine doğru uzanıyormuş görünümü verir.
Sonuçta, insanlarda tabaka IVA karakteristik olan örülmüşe benzer bir
görünümdedir. Mikrotübülle eşlik eden proteinlerden biri olan MAP-2
boyamasında, tabaka IVA'da belirgin boyanma ortaya çıkarken
kuyruksuz maymunlarda ve maymunlarda düzensiz, bozuk bir
boyanma gözlenir. Yani, primat türleri arasında insanlar MAP-2 ve
NPNF'ye tabaka IVA'da farklı boyanma özellikleri gösterirler.
159

Bu bulguların sonucunda ortaya çıkan, insanların görsel
organizasyonunu oluşturan sinir hücrelerinin sadece anatomik değil,
içerik ve işlevsel açıdan da diğer primatlardan farklılıklar gösterdiğidir.



Şekil. Omurgalılarda farklı dendritik yapı ve sinir hücrelerinin gösterimi. Şekildeki
görüntüler yenibeyin kabuğunda yer alan piramidal sinir hücreleridir. Sinir hücrelerinin
oransal büyüklükleri de görülebilmektedir. Ana uzantılar olan aksonlar “*” ile
gösterilmiştir. Altta piramidal hücre grupları, üstte piramidal olmayan sinir hücreleri
görülmektedir.


159
Todd M et al., Distinctive compartmental organization of human primary visual cortex. PNAS USA 1999; 96: 11601-
11606

| 125
2. Beyin Ağırlığı ve Büyüklüğü
Beyin büyüklüğü genel anlamda, bilişsel yetenekler için önemlidir.
Çünkü büyük beyinler, genellikle daha fazlasını yapar. Fakat bu her
zaman için geçerli değildir. Sivrifare memeliler içinde en küçük beyine
sahip olmasına rağmen, hareketleri bir fille ya da balina ile
karşılaştırıldığında çok daha karmaşık ve akıllıcadır. Oysa, büyük beyin
hacimli filler ve balinalar kocaman beyinlerinden beklenen şekilde
şaşırtıcı davranmazlar. Beyin büyüklüğü doğrudan, canlının bilgi işleme
yeteneğini göstermez.
Ağırlık olarak daha büyük beyinlere sahip olmak acaba, daha
akıllı, hatta bilinçli olmayı sağlayabilir mi? O zaman kadınlara göre
ortalama 100 gr ağır olan erkeklerin daha bilinçli olmaları gerekmez
mi? Ya filler... Onlar insana göre 5 kat daha ağır bir beyine sahiptir.
Balinaların beyin ağırlığı 9 kg, filinki 4,5 kg ve bir yunusunki balığının ki
1,7 kg’dir. Buna göre en akıllı ve bilinçli canlının balinalar olması
gerekirdi. Ama öyle olmadığını ve hatta türlerinin devamlılığını bile
“bilinçli” olduğunu iddia eden insan tarafından yok edilmeleri
nedeniyle sağlayamadıklarını görüyoruz.

3. Dil ve Konuşma
Konuşma ve dil bazı zamanlar eşanlamlı kullanılsa da aslında farklı
şeyleri ifade eder. Çok yakın ilişki içinde oldukları kesindir. Dil, temsil
ve karşılıklı ilişki için karmaşık kavramsal yapılar içeren bir araçtır.
Teorik olarak dil, sessel olmaktan ziyade jest ve mimiklerden köken
alır. Dili konuşmak gerekmez (işaret dilleri gibi). Konuşma ise,
işitsel/sessel ilişkinin dili taşımak için kullanılmasıdır.
160

İnsanları diğer hayvanlardan farklı yapan en önemli bilişsel
eleman dilidir. İnsanı belirli bir kalıba sokulamayacak incelikli
yeteneklerle donatır. Dil düşüncenin ve aklın kendisidir. Çocuklar dil
öğrenirken herhangi bir çaba harcamaz. Dil öğrenmenin farkında bile
değildir çocuklar. Genetik olarak dili öğrenmeye programlanmışlardır.
İnsan dilinin üç önemli öğesi vardır ve bunlar zamanla ilişkilidirler: Ne?
Nerede? Niçin? Bu sorular hayatta kalmak için, bugün ile gelecek ve
geçmiş ile gelecek arasındaki ilişkiyi sorgular.
161

Dil sadece bir çıktı değil, pozitif geri beslemelerle beyni
değiştiren ve plastik yapısını zorlayan bir çıktıdır. Gerald Edelman’a
göre, dil dolaylı yoldan beyne etki eder. Normalde akıl beyinle bağlantı
içindedir. Eğer dil aklı değiştirebilirse, beyne olan bağlantısından dolayı

160
Fitch WT. The evoluation of speech: a comparative review. Trends in Cognitive Science 2000;4:258-267
161
Bickerton D and Calvin W. Lingua Ex Machina. MIT Press, 2000.

| 126
akıl da beyni değiştirebilir. Bu değişiklik evrimsel üstünlük sağlar. Bu
dilin var olmasının önemli nedenlerinden biridir. Dil sembolik
düşünceden köken alır ve sosyalleşme için gerekli olduğundan var olur.
Su denilince anlaşılan nedir? H
2
O, nehirlerden akan şey, ıslatan
şey, soğutulunca buz olan şey, popüler içecek... Bunların hepsidir.
Bazılarına göre, dil evrimsel bir kazadır ve dilin ortaya çıkması beynin
gelişimini hızlandırmıştır. Diğer bir kısım araştırmacıya göre ise dil
düşüncedir ve düşünceyi şekillendirir. Dilin yapısı çevreyi anlamada
etkilidir. Çevreyi anlama dilin gelişimini sağlar. Dil aynı zamanda
deneyimlerin örtük-bilinçsiz bir sınıflandırmasını da içerir.
1960-80 yılları arası şempanzelerin dil yetenekleri üzerindeki
çalışmalar çok ilgi gördü. Adeta onlarda çözemediğimiz bir dil ve onun
çözülmesini bekliyormuş gibi bir girişim başladı. Başlangıçta
araştırmalar için işaret ve semboller kullanıldı (lexigram). Daha
sonraları, sağırların kullandığı işaret dili şempanzelere öğretilmeye
çalışıldı. Bazı maymunlar sağırların kullandığı birçok işareti öğrendi.
Washoe ve Sarah adlı şempanzeler bunların en ünlüleridir. Hatta
Sarah’nın karmaşık cümleleri ve kelime sıralamasının ötesinde, dilin
içeriğini de anlayabildiği belirtiliyordu. Bu şempanzelerin, kelimelerin
farklı anlamlarını bile kavrayabildikleri öne sürülüyordu: “Aç”
işaretiyle, kapıyı açmak, kutuyu açmak, musluğu açmak gibi. Ama daha
sonraları video kayıt tekniklerinin kullanıma girmesiyle anlaşıldı ki,
şempanzeler dil konusunda düşünüldüğü kadar etkileyici değildiler.
Sonuçlar, istemeden ya da isteyerek birçok kontrol dışı kopya verme
nedeniyle değişmişti. Dilsel yetenekleri abartılmıştı ve verileri
akademik arzu ile aşırı yorumlamışlardı.
162
Yetiştiriciler hayvanlara
duygusal olarak bağlanıyor ve ister istemez sonuçların lehteki oranını
artırıyordu. Ortaya çıkan anlamlı bir cümle, yetiştiriciyi etkilerken
anlamsız cümleler çok da akılda kalmıyordu. Yine, hayvan istenen
sonucu alıncaya kadar değişik kombinasyonları deniyor ve istenen
sonuç olunca da yetiştirici vücut hareketleriyle bir şekilde hayvana
bunun onayı iletiliyordu. Yetiştirici kabul edilebilir bir onay verene
kadar şempanzeler sembollerin yerini değiştirip duruyorlardı. Yabancı
bir deneyci tarafından deneyler tekrar yapıldığında maymunlar eski
başarılarını gösteremiyor, dil konusunda sınıfta kalıyorlardı. Diğer
yandan, olasılık hesapları dâhilinde verilen emirleri şempanzelerin
anlaması o kadar da düşük bir ihtimal değildi. “Yerleştir muz tabak
elma kova” komutu veriliyor ve önlerinde tabak ve kova bulunuyordu.
Bunun yazı tura gibi olası sınırlı sonuçları vardı. Şansa bağlı uygun

162
Mithen S. Aklın Tarihöncesi. Dost yayınevi. 1999;100

| 127
yerleştirme olasılıkları %50 kadar yüksekti. Bu davranışları ve tüm
söyledikleri, nesnelerle ilgili isteklerdi, dünya ile ilgili yorumlar
neredeyse yoktu. Bu çalışmaların sonuçlarını, dilsel yetenekten ziyade
“çok eğitimli hayvan yetenekleri” olarak tanımlamak belki de daha
doğru olacaktır. Şempanzelerin ne söylemek istedikleri ile gerçekte ne
söyledikleri arasında karışıklık vardı. Bütün bunlardan anlaşıldı ki,
maymunların dil yetenekleri ile ilgili başarıları aslında anlatıldığı kadar
fazla değildi.
163

Yunuslar akustik ve vücut hareketlerinden oluşan uyaranlara
doğru yanıtlar verebilir. Bu, onların “içerikleri” de anladıkları anlamına
gelmez. Vervet maymunlarının
164
, sadece savunma durumlarını içeren
ilkel bir kelime hazinesine (dört farklı hırıltılı sese) sahip olmaları ve
bu seslerle birbirleri arasında, tehlikelere yönelik olarak çok iyi
anlaşmaları, onların bir dile sahip oldukları anlamına gelmez. Ona
bakılırsa katil balinalar seksen değişik ses çıkarabilir. Ama bu onların
konuştuğu anlamına gelmez. Oysa bizler kelimeleri birleştiririz, onlara
bir anlam/içerik yükleriz ve yeni anlamlara sokarız.
165
Bu yönüyle
onların dili, bilgisayarlar gibi içerikleri olmadan işlediklerini
söyleyebiliriz. Hayvan deneylerinde tüm görülen, bir dizi işaretle
onların temsil ettiği nesneler arasındaki bağlar ve ödül kazanmak için
bu işaretleri nasıl birleştireceklerinden ibarettir. Çünkü onların
beyinlerinde dilsel zekâ yoktur.
166


4. Düşünme
Platon’a göre düşünce, insanın kendi kendini sorgulamasıdır: “Düşünce
(dianoia) deneyimden, ruhun incelediği nesneler konusunda kendisiyle
konuşmasını anlıyorum. Ama bana göre, ruh düşündüğü zaman,
kendisiyle konuşmaktan, sorular sormaktan, yanıt vermekten,
onaylamaktan ve yadsımaktan başka bir şey yapmaz.” Rembrandt ise,
“Düşünmediğim zaman yaşamadığım zamandır.” der. Belki de yaşamın
insan için ne olduğunu en iyi şekilde bu ifade anlatır. Descartes Metot
Üzerine Konuşmalar’da “Ben düşünen bir özden ya da ruhtan başka bir
şey değilim,” diyerek Platon ve Rembrandt’i destekler ve düşünce ile
var olmanın aynı anlama geleceğini ifade eder.
Düşünen olmak, bilinçli olmakla aynı şey midir? Aynı şey ise,
hayvanlar düşünebilir mi? Aklın bir boyutu olan düşünme, iki temel
özellikten oluşur. Birincisi, düşünen canlı, dış dünyanın içsel bir

163
Lewin R. Modern İnsanın Kökeni. TÜBİTAK. 1997;224.
164
Dawkins MS. Hayvanların Sessiz Dünyası. 2.Baskı. TÜBİTAK. 1999;34.
165
Griffin DR. From cognition to consciousness. Anim Cogn 1998;1:3-16.
166
Mithen S. Aklın Tarihöncesi. Dost yayınevi. 1999;102

| 128
görüntüsünü beyninde oluşturur. Bunları yer ve zamanla
ilişkilendirerek belleğe kaydeder. İkincisi, bellekte kaydedilen verilerin
sentezlenerek çıkarsama oluşturulmasıdır. Yani, iki ya da daha fazla
içsel görüntü kıyaslanarak olası sonuçlar çıkarılır ve aralarından seçim
yapılarak daha sonra ne olacağına karar verilir. İnsanlardaki düşünme
süreci bu tanımdan bir adım daha öndedir ve beklenmedik durumlara
da hazır olmayı içeren bir kısmı bulunur.
Donald Griffin düşünmeyi, nesnelerin ve olayların içsel imge ve
görüntülerine karşılık verme süreci olarak tanımlar. Ona göre
hayvanlarda dış durumu içeren bir içsel görüntü vardır.
167
Marian
Dawkins’e göre, bu içsel görüntüde, hayvan sadece belli kurallara
uyuyorsa, “düşündüğünü” kabul etmek mümkün değildir. Çok iyi
işleyen kurallara uyan bir hayvan bile düşünmeden, otomatik olarak
önceden öğrenilmiş kalıplarla ve içgüdülerle bunu yerine getirebilir.
Ama hayvan yeni bir duruma kendi başına karar veriyor, karmaşık
yanıtlar oluşturabiliyor ve kendi performansına zarar vermiyorsa,
ancak o zaman düşünebildiklerini kabul edebiliriz.
Düşünce, büyük oranda bilinçli ya da bilinçsiz oluşturulan
belleğe bağımlıdır. Bellek olmadan düşünce sürecini tanımlamak
mümkün değildir. Eğer iki olayı karşılaştırmak düşünce ise, o zaman
olaylardan en az birisini içsel olarak tutmak gereklidir. Çalışma belleği,
çevreden gelen uyarılara karşı uzun süreli bellekten yararlanarak yeni
bir düzen oluşturur. Uzun süreli bellek, farkına varılmadan edinilen
bilgi ile oluşan bilinçsiz-örtülü (implisit) ve önceki deneyimlerin bilinçli
olarak biriktirilip korunduğu bilinçli (explisit) bellek olarak iki kısma
ayrılabilir. Bilinçsiz bellekte dış dünyadan birçok veri alındığı halde,
olayları birbirinden ayırt etmek mümkün değildir. Olaylara ilişkin
kişinin yaşadığı (epizodik) bellek, zaman-uzay/yer sonuçlarından
oluşur. Bunun için dikkat gereklidir. Belleğin diğer bir yönü de, dille
yakından ilişkili (semantik) olmasıdır. Epizodik bellekle yakın ilişki
içindedir. Öğrenilmiş sözcüklerin anlamlarını içerir. Bütün bu bellek
tiplerini hayvanlarda tespit etmeden, düşünce süreçlerinin tam
olduğunu kabul etmek güç görünmektedir.
İnsan bilincinin önemli bir parçasını oluşturan bellek,
hayvanlardan farklılık gösterir. İnsan kendi isteğiyle bellek
depolarından belirli olayları geriye çağırabilir (hatırlama). Bu istemli
hafızadan bilgi çağırma, çevre ile etkileşime girmeksizin olabilir. Bu,
kişinin belleği tetiklemesiyle olur. Hayvanlarda, kendi istekleriyle kendi
bellek kayıtlarına ulaşma yetenekleri yoktur. Bellekten kayıtları

167
Griffin DR. From cognition to consciousness. Anim Cogn 1998;1:3-16.

| 129
çağırma, çevresel ipuçları ve etkileşimlerle ortaya çıkabilir. Zaten,
konuşulan dil, bellekten otomatik olarak kelimeleri çağırma ile ortaya
çıkar

.
168


5. Bellek
İnsanlarda bellek birçok alt gruba ayrılır. Tarihsel olarak en köklü
ayrım dekleratif ve non-dekleratif bellek şeklinde yapılmıştır. Non-
dekleratif bellek, bilinçle ulaşılamayan tipidir ve öğrenilmiş yetenekler
bu tipe örnek teşkil eder. Dekleratif bellek ise sembolik olarak
tanımlanabilir, başka alanlarda kullanılabilir, davranışı kontrol edebilir
ve davranış üzerinden etkisi isteğe bağlıdır. Dekleratif bellek iki alt
gruba ayrılır: epizodik ve semantik bellek. Bu iki alt grubun ayrımı
üzerinde tartışmalar vardır. Genelde kabul edilen epizodik bellek, öznel
geçmiş deneyimlerdir ve bilinçli hatırlama ile ilişkilidir. Semantik bellek
ise, dünya hakkında, olgulara dayanan gerçek bilgiyi depolama ve
hatırlamadır. Farklılık, anlaşılacağı üzere, temelde hatırlamaya karşı
bilgidir: geçmiş deneyimleri hatırlama ve dünya hakkında bilgi sahibi
olma.
169
Örneğin; Antalya’da son tatilinizi hatırladığınızda, bu epizodik
bellekle ilgilidir. Ancak, bu bölgenin ve dolayısıyla Antalya’nın sıklıkla
sıcak ve güneşli olduğunu bilmek semantik bellekten kaynaklanır.
170



Şekil. Belleğin oluşması ve çalışma şekli.

168
Donald M. The neurobiology of human consciousness: An evolutionary approach. Neuropsychology 1995;33:1087-
1102.
169
Griffits D et al., Episodic memory: what can animals remember about their past? Trends in Cognitive Sciences
1999;3:74-80
170
Squire LR ve Zola SM. Structure and function of declarative and non-declarative memory systems PNAS
1996;93:13515
İşlevsel Bellek
Düzenlemesi
Belleğe Alma Depolama Hatırlama
Tutma Edinme
Kodlama
Parçalama
İlişkilendirme
Geri çağırma Tarama

| 130

Kişisel deneyimler ve onların daha sonra hatırlanması
insanlarda yoğun olarak çalışılmıştır. Belleğin bu tipi bahsettiğimiz gibi
epizodik bellek olarak adlandırılır. Hatırlamanın diğer türlerinden
farklılık gösterir. Geçmişteki olayların bilgisinin uzay-zamansal ilişkisi
ile saklanması ve geri çağrılmasıdır. Epizodik bellek ne zaman
(zamansal-tarihsel), nerede (yer-uzaysal) ve nasıl bir olay olduğu
hakkında bilgiyi içerir. Bu üçü bir arada çağrılarak geçmiş deneyimler
yaşanır, hatıralar canlanır.
Semantik bilgi, epizodik belleğin bozulması durumunda bile
oluşmaya devam edebilir. Fakat epizodik bellek semantik bilgi
olmaksızın oluşturulamaz. Yani, epizodik bellek semantik bilginin bir
uzantısıdır. Ne zaman ve nerede bilgisi semantik bilgi ile kazanılır. Bu
nedenle, semantik sistemin bozulması beraberinde epizodik belleği de
etkiler. Oysa epizodik belleğin etkilenmesi durumunda semantik bellek
korunmaya devam edebilir.
Epizodik bellekte özel geçmiş deneyimler, geçmişin bir
bölgesine yer-zaman uyumlu olarak hatırlanır ve bu sırada bilinç
kullanılır. Bu “autonoetic” bilinç olarak adlandırılır. Bu, dekleratif
bilginin hatırlanmasında kullanılan “noetic” bilinçten farklılık gösterir.
Bu ayırım insanların, geçmiş kişisel deneyimleri hatırlaması ile kişisel
olmayan yaşanmış şeyleri hatırlama arasındaki farktan kaynaklanır.
Burada, hatırlama ve bilgi terimleriyle iki çeşit bilincin kullanımından
bahsedilir: özel geçmiş bir olayı bilmek için autonoetic bilince gerek
duyarken, doğadaki bir gerçeği bilme durumunda noetic bilince gerek
duyulur. Epizodik belleğin, bu özelliklerinden dolayı, bazı kişilerce
hayvanlarda bulunamayacağı öne sürülür.
Şimdiye kadar yapılan çalışmalarda, hayvanların geçmişe ait
deneyimlerini hatırladıkları ve buna uygun cevap oluşturdukları
yönünde çok az kanıt vardır ve hatta yoktur. Ancak, bazı
araştırmacılarca hayvanlarda dekleratif bellek bulunduğu öne sürülür.
Bununla birlikte, öne sürülen yöntemlerin epizodik bellek yoluyla değil
de daha basit başka açıklamaları olacağı gösterilmiştir.
171

Epizodik belleğin tanımından anlaşıldığı üzere, en azından bir
kısmında, geçmişteki deneyimlerin bilinçli çağrılması söz konusudur.
Bu tanımlama bile, bu tür bir belleğin hayvanlarda bulunduğunu ortaya
koyma girişimi önünde bir engeldir. Çünkü bilinçli deneyimin kabul

171
Griffits D ve ark. Episodic memory: what can animals remember about their past? Trends in Cognitive Sciences
1999;3:74-80

| 131
edilen bir göstergesi bugün için yoktur. Bilinci bir kenara bırakarak,
epizodik belleği tanımlama düşüncesi ise problemi çözmeyecektir.
Diğer yandan, hayvanların kendi geçmişinde “ne, ne zaman,
nasıl” belleğinden yarar elde edip edemeyeceğidir. Bazı parazit türler
bunun yararının farkında gibi gözükür. İnek kuşları, konağın şimdiki
durumunu bilirler ve yuvalarına yumurtalarını yerleştirirler. Daha
sonra uygun zamanda yuvalarına dönerler. Bu, hayvanlarda epizodik
hatırlamanın bir örneği olabilir. Yine kuşların yiyeceklerini dağınık
olarak zulaya saklaması ve yiyecek azaldığında, aylar sonra bulması
(hatırlaması!) bilinen bir gerçektir. Alakargaların ne, nerede ve ne
zamanı doğru şekilde hatırladıkları deneylerle ortaya konmuştur.
Hatta sakladıkları şeylerin içeriğini de bilmişlerdir (fıstık-solucan). Bu
hayvanlar, zamanın geçmişinde ne zaman-nerede-ne yaptıklarını
gerçekten bilebilirler mi? Bu yerine getirmeyi epizodik bellekle eş
tutmak mı gerekir? Aslında bahsedilenler, epizodik bellek tanımını
karşılar. Fakat temel olan bir şey yani autonoetic bilincin kullanıldığı
hakkında kanıtlar yoktur. Muhtemelen de, bunu hayvanlarda dildışı
davranışlarla test etmek mümkün değildir. Bu tür davranışlara
“epizodik belleğe benzer”
172
demek daha doğru olacaktır.
Hayvanlar, mevcut olmayan durumlara sanki mevcutmuş gibi
tepkide bulunamazlar. Ancak insanın, geçmişi yeniden hayalinde
oluşturabileceği, duyum mesafesini doğanın tayin ettiği sınırların
ötesine uzatabildiği ve henüz olmamış sonuçları doğru bir şekilde
önceden kestirebildiği bilinmektedir. Hiçbir hayvan, zamanda ve
mekânda uzak olan unsurlardan meydana gelmiş “temsili dünyada”
yaşayamaz.
173
Bu epizodik belleği insanlara özgü kılar ve muhtemelen
de gelecekte de insanlara özgü olmadığını gösteren kanıtlar
göremeyeceğiz.


Bellek Tipleri
Kısa süreli bellek
Bu bellekte, az sayıda bilgi kısa süreli depolanabilir. Kapasitesi ya da
sığası 7±2 birim olarak kabul edilir (telefon numaraları bu nedenle 7
hanelidir). Bellekte durma süresi ise 6-25 saniye arasındadır. 19-22 yaş
arasında en güçlü seviyededir. Belleğin kapasitesi düşük olduğundan,
yeni bilgi geldikçe, yenilenmeyen eski bilgiler ile yer değiştirir. Kısa

172
Glayton NS and Dickinson AD. Episodic-like memory during cache recovery by scrub jays Nature 1998;395: 272-274
173
Arık A. Yaratıcılık (Üç Derleme). Kültür ve Turizm bakanlığı yay. 1987;31.

| 132
süreli bellekte algısal içerik (ses, görme) önemlidir ve yanılma olasılığı
yüksektir.
Çalışma belleği (working memory) kısa süreli bellekle
genellikle örtüşür ya da üst üste biner. Her ikisi de sınırlı kapasiteye
sahiptir ve geçicidir. Çalışma belleği çevreden gelen bilgileri, uzun
süreli belleğin yardımı ile düzene sokar. Örneğin; çarpma işlemi
yapmak için, önce görsel çalışma belleği rakamları öğrenir, uzun süreli
bellekteki çarpma bilgisini çağırır ve işlem yapılır: 5X5=25 gibi.

Orta süreli bellek
Beş dakikadan 24 saate kadar uzayabilen bellektir. Kısmen uzun süreli
bellek özellikleri gösterir. Toplam kapasitesi 10
3
ile 10
4
bit olarak kabul
edilir.



Uzun süreli bellek
Bir günden yıllara uzayabilen bellek tipidir. Bu bellek tipi, açık-bilinçli
(eksplisit) ve örtük-bilinçsiz (implisit) olarak ikiye ayrılır. Farkına
varmadan bilgi edinme örtük bellekle olur. Örtük bellek, bilgi
biriktirmesine karşın, istenildiğinde bu bilgilere ulaşılamaz. Dış
dünyadan gelen bilgileri alır, ancak olayları birbirinden ayırt edemez.
Yöntemsel bellek örtülü belleğin bir tipidir ve bir nesnenin nasıl
kullanıldığına dair bilgiyi saklar. Bu yöntem izleme veya otomatik işlev
belleğidir. Bu bellek çalışırken araya bilincin girmesi hızını yavaşlatır.
Bellek
Emosyonel
Duyusal
Uzun
Kısa
Örtük Açık
Edinsel
öğrenme
Öncelik
etkisi
Yöntems
Çağrışım
sal
Semant
Epizod
Orta Süreli

| 133
Bunların dışında emosyonel (duygulanıma ait) bellek tipi de vardır.
Bilinçli olarak ulaşılamayan örtük bellek türüdür. Ancak
davranışlarımızı etkiler.
Açık bellek ise iki kısma ayrılır: epizodik ve semantik. Epizodik
(olaylarla ilgili) bellek; uzay-zaman, aksiyonlar ve aktörlerden oluşur.
Kişisel olarak yaşanmış; uzay-yer ve zaman bağlı olay ve geçişleri
kapsar. Örneğin, bu sabah kahvaltıda neler yediğinizi ve geçen yılki
tatil anılarınızı bu bellek saklar. Semantik bellek; öğrenilmiş sözcük
bilgilerini saklar. Geçen yıl Bodrum’da yapılan tatilin ayrıntıları
epizodik bellekle ilgiliyken, “Bodrum” kelimesinin ne olduğunu
saklayan semantik bellektir.


6. Karmaşık Davranış
Hayvanlar, yaşamlarını devam ettirebilmek için periyodik olarak enerji
almalı, sıvı kaybından kaçınmalı, başka bir hayvanın enerji kaynağını
ele geçirmesini engellemeli, çevresel uyaranlara uygun yanıtlar vermeli
ve üremelidir. Bu davranışların çoğunu, protozoalardan omurgalı
hayvanlara kadar birçoğu gösterir. Hem davranışlar hem de
davranışlara aracılık eden anatomik yapılar genetik yapıyla ilişkilidir.
Tüm omurgalılar, onların omurgalı grubu olarak tanımlanmasını
sağlayan bir dizi ortak anatomik yapı taşır. Yine, taşıdıkları özelliklerle
de diğer türlerden farklılıkları oluşur. Şempanzelerle insanlar, genetik
farklılıklar kadar davranışsal farklılıklar da gösterirler.

Davranış, dışarıdan gelen bir uyarıya yanıt olarak oluşur.

Tüm canlı varlıklar uyarıya dört farklı basamakta yanıt verirler:
1.Algılayıcılar (reseptör) düzeyinde uyarılabilme: örneğin; kimyasal
madde, ses, ışık vb.
2.Uyarılma sonucu oluşan sinyalin sinir hücresi gibi bir aracıyla iletilmesi
3.Canlının aldığı bu uyarı ile içsel durumu arasında karşılaştırma ve
merkezi sinir sistemi gibi daha karmaşık bir yapı ile ilişki kurabilmesi
4.Uyarıya bir cevap oluşturma (reaction) şeklinde ortaya çıkabilir.

Sorunlar karşısında oluşan davranışlar dört değişik şekilde olabilir:
1.Öğrenilmiş ya da alışkanlık haline getirilmiş olanlar
2.Deneme-yanılma davranışları
3.Kavrama-içgörü (insight) davranışları
4.Dolaylı, düşünmeyle davranış.
174


174
Gray JS. Creative thinking, reasoning and problem solving. CE Skinner Ed. Educational Psycology. 4.baskı. Prentice
Hall 1968;526-557.

| 134

İnsanlarda ise devinimsel yanıtlar üç değişik şekilde ortaya
çıkar. İlki, genellikle bir duyusal uyarı sonucunda ortaya çıkar ve aynı
uyarıya karşı hep aynı biçimde davranan veya kısa devrelerden oluşan
(omurilik, beyin sapı) refleksleridir. İkincisi, çevreden ya da içsel bir
uyarıyla başlar. Ancak, duyusal bilgi girdisiyle sürekli denetlenmeyen,
merkezi bir programa göre devam eden etkinliklerdir (kaşınma, yutma,
çiğneme). Üçüncüsü, basit bir uyarıya ya da basmakalıp bir davranışa
indirgenemeyen davranışsal etkinliklerdir. Davranışlar ileri derecede
basit olabilir: taksis (uyarıya doğru gitme veya uyarıdan kaçınma),
kinesis (bir uyarı yoğunluğuyla orantılı olarak doğrusal olmayan yanıt),
klinokinesis (bir yandan bir yana dönme hızında değişiklik) gibi. Bu tip
davranışlar genellikle omurgasız ilkel canlılarda gözlenir.
Bütün bu basamaklar tek hücreliden gelişmiş hayvan ve
insanlardaki davranışları kapsar. İnsan gibi canlılarda, bunların her biri
için ayrı bir özelleşmiş eleman bulunur. Aşağı seviyedeki hayvanlar,
yanıtlarını daha önceden tayin edilmiş (kalıtsal) veya içgüdüsel yollarla
ortaya koymaktadır. Türün bireyleri arasında bu davranışlar çok az
farklılık gösterir. Daima belirli kalıpları vardır. Arıların yiyeceğin
yönüne ve miktarına karşı davranışı her bireyde aynıdır. Yine
hayvanların tehlikeden kaçma istekleri de kalıplaşmış yapıdadır
(ölümle sonuçlandığı halde düşmanı iğneyle sokma gibi). Öğrenilmiş
davranış hayatta kalma ve hayatın sürdürülmesi için önemlidir. Bu
kalıplaşmış davranışlar bir türün birçok sorununa yanıt verebilecek
ölçüdedir. Alışılmış davranışlar da öğrenilmiş davranışa benzer. Ancak,
aniden karşılaşılan yeni problemler için her zaman yarar getirmez ve
kullanılamazlar. İnsanlarda, alışılmış davranışlar her yeni problemde
değiştirilir. Hayvanlarda ise bu alışılmış kalıpların dışına çıkma çok
nadirdir. Hayvanlardaki davranışlar daha çok bilinçsiz bilgi işlemeden
doğarlar, tıpkı insanların araba sürmeyi öğrendikten sonra, bilinci artık
devreye sokmadan sürebilmeleri gibi.
Hayvanlarda karmaşık davranış gözlenmesi onlarda aklın ve
bilincin olup olmadığı sorusunu da beraberinde getirmiştir.
Hayvanlardaki karmaşık davranış ölçüsünün ne olacağı belirsizdir.
Basit ile karmaşık sınırı tanımlanamamıştır. Orta derecedeki karmaşık
davranışlar basit mekanizmalarca oluşturulabildiğine göre, daha
karmaşık eylemler daha incelikli mekanizmaların sonucunda pekâlâ
ortaya çıkabilir. Ya da sinir hücresi yapılarının genetik etkilere çok açık

| 135
olmasından dolayı bazı davranışlar doğrudan genetik etkinin sonucu
olabilirler. Bu nedenle, bilinçli düşünce ile davranışlar değişmez.
175

İnsanlar, bazen çok karmaşık öğrenilmiş davranışları
bilinçlerini hiç devreye sokmadan otomatik ve hızlı olarak yaparlar.
Araba sürme, piyano çalma buna örnek verilebilir. Hatta bilinç devreye
girince, hareketlerin yerine getirilmesinde duraklamalar ve kesintiler
bile ortaya çıkar ve akıcılığı bozulur. Bu durumda, karmaşık
davranışların varlığı her zaman ardında bilinçli bir aklın olduğunu
gösterir mi? Bu hayvanlarda bilinci arama açısından iyi niyetli, ama
hatalı bir düşünce olabilir.
176

Karmaşıklığa ilave olarak, değişen çevresel şartlara uyum
sağlama gözlenmesi, daha bilinçli aklı düşünme açısından belki daha
gerçekçidir. Ama, bu da her zaman böyle olacağı anlamına gelmez ve
karmaşık olarak nitelendirilebilecek davranışlar bilinç olmadan da
oluşabilir. Hayvanların davranışlarının çoğu içgüdüseldir. Karmaşık
davranış olarak tarif edilen şeyler genellikle, hayvan cinselliği,
beslenmesi ve saldırganlık-korunma gibi temel yaşamsal olaylarda
gözükür. Hayvanların belli hareketler karşısında deneycisinden ödül
alması veya cezadan kurtulması, hayvanı göründüğünden daha akıllı
gösterebilir. Dawkins’in dediği gibi, “karmaşıklık bir sonuca, aynı
hareketi yaptığımızda ‘bizim izlediklerimize benzeyen’ yollardan
ulaşıyorsa, o hayvanda bilinçli deneyimin varlığı biraz daha olası hale
gelir” ve bu arada “bizim gibi” demeden önce daha basit açıklaması olup
olmadığını ortaya koymalıyız.
Hayvanların dövüşmek zorunda olduklarında birbirlerini
dişine kestirmesi ya da “kaçmak gerektiğini” anlaması, dişilerin
çiftleşme sırasında eş seçerken belli bir politikaya göre davranması
akılcı-bilinçli karar aldıklarını gösterir mi? Elbette hayır. Bazı hayvan
türleri bunlardan fazlasını da yapar ve çevreden gelen uyarılara ani
tepkilere ek olarak, uzun vadeli düşünsel denilebilecek planlarda
yaparlar. Ancak, bir hayvanın davranışından şaşkınlığa düşmek, onun
bilinçli aklını kullandığı anlamına gelmez.
Karıncalar, bir arada çalışmanın sorumluluğunu iyi bilen ve işçi
bölüklerine dayalı ileri derecede düzenli sosyal yapılanmaya
sahiptirler. Her bir birey karıncanın, çok sınırlı bir davranış repertuarı
vardır. Ancak, koloni bir bütün olarak, zekâ ve amacın olağanüstü
düzeyini sergiler. Hiçbir karınca, büyük tasarının zihinsel kavramını
taşımaz. Her karınca sıradan bir işlem kümesi yerine getirmek için

175
Griffin DR. From cognition to consciousness. Anim Cogn 1998;1:3-16.
176
Dawkins MS. Hayvanların Sessiz Dünyası. 2.Baskı. TÜBİTAK. 1999;97.

| 136
programlanmış basit bir otomattır.
177
Sinir hücrelerinde de benzer bir
işlev olabilir. Hepsi bir aradayken bilinci oluştururlar. Diğer bir ifade
ile “sinir hücrelerinin hiçbirinin diğerinden haberi yoktur.” Tek tek sinir
hücreleri, bir bütünün parçasını oluşturur. Sinir hücrelerinin yakınlığı
ve ilişkisi, bir kolonideki karıncaların ilişkisinden çok daha yakındır.
178

Hayvanlar, bitkilerden farklı olarak hareket yeteneğine
sahiptirler. Eğer hareket edebiliyorsanız ve çokhücreli bir
organizmaysanız, bir iki hücreden oluşuyor olsa da, değişen çevreye
yeterli uyumlu yanıtın verilmesi için bir beynin olması gerekir.
Hareketli canlıların bir beyne sahip olmasına iyi bir örnek, Ascidiacea
sınıfına ait bir deniz yaratığında gözlenmiştir. Larva halinde hayatını
yüzerek geçirir. Bu sırada titreşime ve ışığa duyarlı bir aygıta sahiptir.
Olgunlaştıktan sonra bir kayaya tutunarak, hareketsiz hale gelir ve
birkaç sinir hücresinden oluşan beyni ortadan kalkar.
179
Yani,
hareketin doğurduğu sürekli çevre değişimi ve uyum, bir beynin
varlığını gerektirir. Başka bir deyişle hareketli olarak hayatta
kalabiliyorsanız bir beyniniz olması gerekir.
Karmaşık davranışlılığa ödül verilseydi, ödülü arılar ya da
örümcekler alırdı. Ama asıl ödülü Avusturalyalı doğa bilimcisi Karl Von
Frisch (1886-1980), arıların kendi aralarındaki haberleşme
özelliklerini ortaya koyarak aldı (1973). Küçük beyniyle, olağanüstü
karmaşık hareketlerle anlaşan arı bilinçli olmaya en yakın hayvandır.
Arılar, çevrelerindeki dünyayı değerlendirir, kararlar alır ve
öğrendikleri bilgiyi paylaşıp diğer arkadaşlarına aktarırlar. Ancak bunu
çok basit kurallarla yaparlar. Dans ederler! Yiyeceğin uzaklığı, yönü,
kalitesi ve az-çok durumunu belirten dans figürleri ve hareketler
yaparlar. Yiyecek yakınsa “dairesel hızlı” bir dans, uzaksa “8” şeklinde
dans ederler ve yiyeceğin uzaklığını arkadaşlarına anlatırlar. Ama
bunu, yön referansı güneş olmayan karanlık kovanda arkadaşlarına
anlatırlar. Bu bilgiyi alan arkadaşları dışarı çıkınca güneşe göre
rotalarını ayarlarlar. Dans hızları yine yiyecek miktarına göre değişir.
Yiyecek azsa canlı, bolsa acele etme dercesine yavaş dans ederler (az
ve çoğu kıyaslama yapma yeteneği). Bütün bunların ışığında arıların
bilinçli ve akıllı olduğu söylenebilir mi? Tek başına basit şartlanma bu
haberleşme yöntemini açıklayabilir mi?
Terliksi hayvanlar herhangi bir sinir hücreleri ya da hücreler
arası bileşke olmadığı halde çok karmaşık davranışlar gösterirler.
Kimyasal uyarıları algılayabilir, yiyeceğe doğru yüzebilir ya da

177
Hofstadler D. Godel, Escher, Bach. Basic Books,1979.
178
Davies P. Tanrı ve Yeni Fizik. İm yayınları, 1995
179
Greenfield S. İnsan Beyni. Varlık yayınları. 2000; 42.

| 137
uzaklaşabilirler, tehlikeden üzerlerindeki iplik şekilli kamçılar
aracılığıyla kaçabilirler ve daha da ilginci deneyerek öğrenebilirler.
Oysa tek bir hücreli bir canlıdırlar. Bunu oluşturacak herhangi bir
sinirsel yapısı yoktur. O zaman, bu karşılıklı hareketlerin moleküler
seviyede ortaya çıkan hareket olarak değerlendirilmesi yeterli
açıklama sağlayacaktır. Bundan daha fazlası değildir. Çünkü tek bir
sinir hücresi bile yoktur. Demek ki uyaranlara belli basit kalıplarda
yanıtlar oluşturmak için sinir sistemi zorunlu bir yapı değildir.
Yine Escherichia coli hepimizin bağırsağında yaşayan tek
hücreli bir bakteridir. Sinir hücreleri yoktur. Ağırlığı 1 pikogram
kadardır ve yaklaşık %70’i sudan oluşur. Üzerinde yaklaşık 45 nm
çapında ve boyunun kat kat uzunluğunda hareketli olmasını sağlayan
kamçısı bulunur. Görüldüğü kadarıyla ortamdaki değişikliklere göre
oldukça karmaşık ve değişken hareketler yapar. Kamçıların bir arada
hareketiyle besinlerin bulunduğu çevrelere doğru hareket etmeye
karar(!) verir. Daha çok dönme şeklinde rastlantısal Brownian hareket
yapar. Belli bir amacı olmadan 1 saniyede yaklaşık 30 derece dönüşlü
hareket edebilir. Ortamdaki şeker yoğunluğuna göre hareketleri
değişir ve daha düzgün hareketler oluşturur. Oda ısısında açısal hızı
kısmen düzdür.
180
Bütün bunları kemotaksis kuralları gereğince,
üzerinde bulundurduğu bir dizi algılayıcı ve bu algılayıcılarla ilişkili
devinimsel (motor) mekaniği oluşturan kamçılar aracılığıyla yapar.
Bundan daha fazlasını aramak gerekmez. Bu yanıtlar bilinç ya da
bilinçlilik anlamına gelmez.

7. Farkındalık ve Ayırt Etme
Bilincin belki de en önemli özelliği içsel ve dışsal farkındalıktır.
Hayvanlarda farkındalığa çeşitli örnekler verilmektedir. Bu çevresel
olaylara ya da kendi yakınlarında olan olaylara karşı olabilir. Horozlar
ve kuşlar çok “mülkiyet” düşkünüdür. Horozun kendi mülkiyetinde
gördüğü tavuğuna göz koyulduğunu “fark edince”, öfkesi korkunç olur.
Kuşların ise ilkbaharda öterek, belli bir alanın içinde olanları anlar,
“burası benim” diye melodik ötmeleri de mülkiyetlerini koruma
düşüncesindendir. Fareler ise türdeşlerinin sağlıklı ve hasta olanlarını
ayırt edebilirler. Zebralar sırtlanları kitap gibi okurlar.
Ayırt etmeye verilen en ilginç örnek devekuşlarına ait olanıdır.
Yarım düzine dişi yumurtalarını bir çukura koyar. İçlerinden yalnızca
bir anaç devekuşu yumurtanın gelişmesini bekler. Beklerken, zaman
içinde diğer annelerin yumurtalarını her türlü karmaşık düzenlemelere

180
Berg H. Physics Today. Motile Behavior of Bacteria 1999.

| 138
rağmen (insan tarafından) yuvadan atar ve sadece kendi
yumurtalarının seçerek onlardan yavru çıkmasını sağlar. Uzun süre
bunun nasıl yapıldığı anlaşılamadı. Yuvadaki yerleri değiştirildi,
üzerlerine numaralar verildi ancak bunlardan bağımsız olduğu ve
dişilerin kendi yumurtalarını yüzeylerindeki civcivlerin nefes almasına
imkân sağlayan minik “hava deliklerinin” dağılımından anladıkları
anlaşıldı. Marian Dawkins, bunun hayvanların ayırt etme
yeteneklerinin çok güçlü olmasına örnek teşkil ettiğini ve hayvanların
bazen insanlardan bile fazla “ince farkları ayırt etme becerilerine
sahip” olduklarını öne sürer. Bu delikler yumurtadan yumurtaya çok az
farklılık gösterir. Bu deliklerin devekuşlarınca tanınması ve diğer
yumurtalardan “ayırt” edebilmesinin, onlarda bilinç ya da akıl
olduğunu düşündürmesi ilginçtir. Ek olarak, tavukların kümes
arkadaşlarının yüzlerini, ibik ve gerdanlarındaki farklılıklardan ayırt
etmeleri onların bilinçli olduğunu nasıl gösterebilir?
Bu örneğe göre bilgisayarların da bilinci olabilir. Yaygın
kullanılan ve daha karmaşık karakterleri tanıyabilen OCR (Optical
Character Recognition) programlarını uygulayan makinelerin,
devekuşları ve tavuklardan daha akıllı ya da bilinçli olduğu söylenebilir
mi? Üstelik bugünkü OCR’lerin tolerans sınırı, puslu mantık
kullandıklarından çok geniştir. Böylece “oldukça”, “neredeyse”,
“genellikle” gibi yaklaşımlarla karakterleri ayırt edebilirler. OCR’ler de
binlerce karakteri ayırabilmekte, hatta standartların dışına çıkarak
sadece daktilo yazısını değil artık el yazısı karakterlerini de
zorlanmadan tanıyabilmektedirler. Ancak, bunları sadece sembol
olarak görür ve anlamlandıramazlar. Buna rağmen, bu işlevi yerine
getiren makinelerin (basit kişisel bilgisayarların) bilinçli ve akıllı
olduğu yönünde elimizde hiçbir kanıt yoktur. Bir bilgisayar, OCR ile,
devekuşlarından çok daha fazlasını yapabilir.
Aynada kendini tanıma yeteneğinin (KTY) insanlarda ve
kuyruksuz maymunlarda bulunduğu uzun zamandır bilinmektedir.
181

İnsanlarda, KTY 18-24. ayda kendini göstermeye başlar. İnsan dışı
türlerde kendini tanımanın ilk kanıtları şempanzelerde ortaya
konulmuştur.
182
Ancak, birçok çalışmada, primatlar, kuyruksuz
maymunlar, fillerde kendini tanımanın kanıtları tartışmalıdır.
183
Bu
türlerin hepsinde, davranışlarını değerlendirmek için ayna
kullanılmıştır. Yunusların yüksek seviyeli beyinleşme katsayısı
durumunda olmalarına rağmen, anatomik sınırlılıkları nedeniyle

181
Povinelli DJ ve ark. Anim Behav 1997;53:1083-1088
182
Povinelli DJ et al., J Comp Psychol 1993;107:347-372
183
Hyatt CW. Am J Primatol 1998;45:30-311

| 139
(vücudunun belli parçasına eliyle dokunmak gibi) kendini tanımayı
ortaya koymanın zor olmasına rağmen,
184
şişe burunlu yunus üzerine
yapılan işaretlerle aynada KTY olduğu gösterilmiştir. Ancak, kendi
üzerindeki işaretlerle ilgilenme şempanzelere göre daha kısa süreli
tespit edilmiştir. Şişe burunlu yunuslar, insanlar ve kuyruksuz
maymunlara benzer davranışsal ve sosyal özellikler gösterirler. Bu,
özellikle bellek, olaylar arasındaki ilişkileri sınıflandırma ve sembol
tabanlı kodları ilkel de olsa öğrenme şeklinde göze çarpar.
185
Buna ek
olarak, yunusların kendi farkındalığının daha karmaşık şekillerine
sahip olup olmadıkları bilinmemektedir.
186


8. Seçme ve Karar Alma
Hayvanlar bazı durumlarda insanlar kadar uzun vadeli olmasa da kısa
süreli karar alabilir ve bunu yerine getirebilirler. Ancak, biyologlar bu
kelimeleri sık kullanmalarına rağmen, “karar vermeyi” hayvanların
bilinçli ve akıllı hareket ettikleri manasında kullanmadıklarını
belirtirler.
187

Yüzeysel olarak baktığımızda, doğa ile özgürlük arasında
karşıtlık göze çarpar. Bu da hayvanın “içgüdü” denilen yasayla
programlanmış olduğu anlamına gelir. İster tahıl yesin ister etobur
olsun, davranışlarını yöneten doğal yasadan kurtaramaz kendini.
Hayvandaki gerekircilik, belirleyicilik öylesine güçlüdür ki, ölümüne
yol açabilir. İnsanın durumu ise, bunun tam tersidir.
Belirlenmemişliğin tam tersidir insanoğlu. Doğa insanın kılavuzu
olmaktan öylesine uzaktır ki, sonunda insan yaşamını yitirir. Özgürlüğü
sonunda ölebilecek kadar özgürdür insan.
188

Yiyeceğin yakınlarında bekleyen bir kedi varlığında serçeler
şiddetle öterek, başka kuşların da olaya katılması için bir “karar
verir”ler ve tehlike ne kadar büyükse o kadar şiddetle öterler. Eğer
çevrede tehlike yoksa ötmeye “karar vermeden” tek başlarına yiyeceği
almaya çalışırlar. Başka kuşları çağırma onlara iki avantaj
sağlayacaktır. Çok gözle kedinin saldırısını erken algılamayı ve kendine
karşı yoğun olabilecek tehlikeyi belki de diğer kuşları da riske atarak
azaltma. Toplandıktan sonra da ne zaman yiyeceği almak için girişimde
bulunacaklarına “karar verir” ve beklerler. Önlerinde basit

184
Marino L et al., Self-Awareness in Animals and Humans: Developmental Perspectives, eds. Parker, S. T., Mitchell, RW
and Boccia, ML. (Cambridge Univ. Press, Cambridge, U.K.), 1994;380-391.
185
Morgane PJ et al., Brain Res Bull 1980;5:1-107
186
Reiss D ve Marino L. Mirror self-recognition in the bottlenose dolphin: A case of cognitive convergence. PNAS
2001;98:5937
187
Dawkins MS. Hayvanların Sessiz Dünyası. 2.Baskı. TÜBİTAK. 1999;129.
188
Cogito. Luc Ferry. Karşı-Doğanın İnsanı. YKY. 1997; Öyleyse Descartes. s:176.

| 140
aşamalardan oluşan seçenekler vardır: Tehlike yoksa ye, varsa çevreyi
gözetleyerek öt¬öteceksen yavaş ya da hızlı öt¬arkadaşları
topla¬yiyeceği almaya hazırlan. Bütün olan ve “karar verme” denilen
olay, basit aşamalardan oluşan ve tamamen beslenmeye yönelik geri
beslemeli davranışları içeren kalıplarla sınırlıdır. Serçelerin “karar
almasını” insanın karar almasıyla nasıl karşılaştıracağız? Bu pek
mümkün görülmemektedir.
Karar alma deyince hemen, insanı bakış açısı devreye girer ve
hayvanların karmaşık olabileceğini düşünürüz. Ancak, hayvanlar basit
kurallarla yaşarlar. Seçimleri çok dar sınırlar içerisindedir ve
neredeyse tamamen dış çevreye bağımlıdır. Genellikle de tehlikeden
kaçma, iyi bir besine ulaşma isteğiyle oluşur. Onlardaki basit sinir
sistemi, geri besleme mekanizmalarıyla “karar alma” pekâlâ
açıklanabilir. Tıpkı kalorifer termostatının sıcağı kesmesi ve devreyi
açmaya “karar vermesi” gibidir ve bir iç dengeyi korumayı
189
amaçlar.
Bundan daha fazlasını düşünmek işi bulanıklaştırmak olarak
yorumlanabilir.

9. Sosyalleşme
İnsanoğlunda gözlenen en önemli özelliklerden birisi toplumsal
yaşama alışkanlığı ya da grup oluşturma eğilimidir. Bazı hayvanlarda
bu vardır ve oldukça dikkat çekicidir. Yarasalar, karıncalar ve arıların
buna örnek oluşturduğunu herkes bilir. Sosyal gruplar oluşturmanın
bir dizi avantajı vardır. Sosyal grup oluşturma ile toplum üç sorununa
çözüm bulur: kuvvetlerin birleşmesi yoluyla gücümüz, işlerin
paylaşılması yoluyla yeteneğimiz artar ve karşılıklı yardımlaşma
yoluyla talih ve rastlantıdan daha az etkilenir oluruz. Bu ek kuvvet,
yetenek ve güvenlik yoluyladır ki, toplum üstünlük sağlayıcı olur.
190

Yarasalar grup oluşturma ve besin paylaşımı açısından
sosyalleşmenin en güzel örneklerindendir. Kalabalık gruplar halinde
aynı yerde tünerler. Açlıktan ölme tehlikesi olan bir yarasa, o gün
beslenme açısından şanslı olan bir yarasa tarafından beslenir. Ama bu
beslenme rastgele değildir. Özellikle, birinci derecede yakın
akrabalarını ve geçmişte “borçlu kaldıkları” yarasaları beslerler.
Yabancıları ve daha önce kendilerini aç bırakmış olanları asla
beslemezler. Daha önceden kendilerini beslemiş olanları hatırlar ve
akrabalarını tanıyarak “yardım et ve yardım al” stratejisi uygularlar.

189
Griffin DR. From cognition to consciousness. Anim Cogn 1998;1:3-16.
190
Copleston Felsefe Tarihi. Berkeley-Hume. Cilt 5, bölüm b. Çev:Yardımlı A. İdea Yay. 1998;147

| 141
Arılar da kendi içlerinde çok sosyaldirler ve kraliçe
yönetiminde demokratik bir hayat tarzları vardır.
191
Koloni yuva yeri
ararken, 25 kadar öncü arı uçup yeni uygun yerler arar. Geri
geldiklerinde yuvanın uygunluğu hakkında yine dansla birbirlerine
bilgi aktarırlar. İyi yuva bulan arı heyecanlı dans yapar ve kendi
bulduğu yeri daha kötü olan arı kendi dansını bırakır; diğer arının
dansını kabul eder. Daha sonra, başka bir arı bilgi getirir ve dansın
heyecan durumlarına göre karara varılarak en uygun yer seçilir. Koloni
oraya yerleşir. Bu davranış, arıda neyin göstergesidir? Akıl? Bilinç?
Eğer akılsa, bu bilinçli akıl mıdır? Yoksa sadece belli uyaranlara belli
yanıtları oluşturan otomatik bir yanıt mıdır? Bu soruların yanıtları
bilinçsiz akıl lehinedir.

Sonuç
Eğer bilinç, diğerlerinin davranışlarını tahmin etmek amacıyla
kullanılan bir yetenek ise, hayvanların sosyalleşme, yiyecek arama gibi
olaylar sırasında bilinçli bir farkındalığa sahip olmaları için hiçbir
neden gözükmemektedir.
İnsanlardaki bilincin tam olarak nasıl ifade edilebileceğini
öğrendiğimizde, belki hayvan bilinci (mikro bilinç?) hakkında daha
farklı şeyler söyleyebileceğiz. Hayvanlarda bir “çeşit” bilinç olabilir. Bu
olasılıkla içerik olarak bizimkinden çok çok farklıdır. Eğer bizim
bilincimizin derecesini p=1,0 kabul edersek, bazı hayvan türleri için bu
0,0 ile 0,5 ve 0,5 ile 0,1 arasında bir yerlerde bir bilinçlilik seviyesi
olabilir. Ancak, bu değerin p=1,0 ya da 0,0 olmadığını kesin olarak
biliyoruz. p=1,0 olmadıktan sonra, bilinçliliğin tüm özelliklerinin
hayvanlarda varlığından söz edemeyiz.






191
Dawkins MS. Hayvanların Sessiz Dünyası. 2.Baskı. TÜBİTAK. 1999;140-148.

| 142



“Sinir fizyolojisi açısından beyin, iki aşamada incelenebilir. Alt aşama,
her bir sinir hücresinin çalışmaları ve birbiriyle bağlantıları konusu ile
ilgilenir; onları ateşleyenin ne olduğunu ve sinir hücreleri arasındaki
elektrik uyarımlarının nasıl oluştuğunu ortaya koyar. Daha yüksek
aşamada, beyin çok karmaşık bir şebeke olarak kabul edilebilir ve bu
şebekenin etrafında elektriksel desenler döner. Eğer mantıksal
işlemler, belirli sinirlerin durumuna bağlı olmaktan ziyade sinirsel
aktivite modellerine bağlanıyorsa, o zaman, davranış ve bilincin
yüksek fonksiyonlarını aydınlatması en muhtemel olan yaklaşım,
ikincisidir.”
The Cosmic Blueprint, Paul Davies




| 143


Wetware Karşı Hardware
Bilinçli Makine


Kendi hareketleriyle kendiliğinden tepki gösterme eğilimi bulunan
aygıtlar eskiçağlardan beri Çinliler tarafından geliştirilmişti. Sicilyali
Diodoros ile Kalliksenos tanrıların ve tanrıçaların can verdiği
heykelleri betimler. Ve bir heykelin kimse el sürmeden, altın bir
şişeden süt döküp ve yeniden yerine oturduğunu anlatır. Ancak, en
verimli hayal gücü, İsmail İbn al-Razzaz al-Cazzari (Cezeri) tarafından
1206’da yazılan “Kitab fimarifat al-hayat al-handasiyya”dır (Usta İşi
Mekanik Aletler Bilgisi Üzerine Kitap). Bu kitapta; sürekli devinen
makineler, su saatleri, şamandıralı otomatlarla ilgili planlar çizmiştir.
Bunlar sadece hayali planlar değil, gerçekleştirilebilmiş, çalışır
otomatlardır.
Torres Quevedo (1852-1936) modern otomat kuramının
başlatıcısı olmuştur. 1914’te “Otomatik Kontrol Üzerine Bir Deneme”
adlı kitabında otomattan söz ederken geleceğe ait hayalleri de ekler:

“Bu otomatların duyu organları olacaktır: termometreler,
dinamometreler, pusulalar, çalışmalarını etkileyebilecek
koşullara karşı duyarlı aygıtlar. Ayrıca, otomatların ayırt
edebilme güçlerinin olması gerekmektedir ki, aldıkları ya da
almış oldukları izlenimleri göz önünde bulundurarak istemli
işlemi gerçekleştirmeleri için gerekli komutu verebilsinler.
Duyuların rolünü oynayan aygıtların yapımı kuramsal olarak
hiçbir güçlük göstermez... Nasıl tepki göstereceğini belirlemek
için çevre koşullarını tartan bir otomat yapmanın olanaklı olup
olmadığı sorulduğunda da aynı şey söylenecektir… Bir işçinin
yaptığı tamamen mekanik işlemleri otomatikleştirmek
olanaklıdır, ama zihinsel yetiler gerektiren işlemler hiçbir

| 144
zaman mekanik olarak gerçekleştirilemez.” diyerek, o
dönemde bugünkü hayalin başlangıcını oluşturmaktadır.
192


Grey Walter’in (1910-1977) faresi (1949) bunun ilk
örneklerindendir. Bir fotosel devamlı etrafında ışık aramakta, ışık
kaynağını görünce ona yönelmekte ve bir süre ışıktan enerji aldıktan
sonra (ya da açlığını giderince) karanlık alanlara kaçıp gizlenmekteydi.
Hareketi sırasında bir engele çarpınca, dokunmayı algılayan alıcılar
yolu ile çevresinden dolaşarak hedefine gitmekteydi. Bugünlerde
çocukların kullandığı birçok elektronik oyuncaktan çok farklı değildi.
Farenin ışığa doyduğunu hissettiğini ve bunun farkında olduğunu
söyleyebilir miyiz?
Aradan geçen zaman içerisinde bilimde çok şey değişti. Bu
çağda sinirsel ağlarla yapılanların o dönemden çok üstünlük gösterdiği
söylenemez. Ancak, ulaşılan noktada bilinçli bir makine halen yok.
Fareler yerine farklı yaratıklar var. Creatures oyununun kahramanları
olan Norn’lar gibi. Oyunun kahramanları, hangi besinin kendisini
doyurduğunu ve hangisinin mide ağrısı yaptığını aklında tutuyor.
Kendi başına olaylara yanıt oluşturabiliyor. Pozitif geri besleme ile
düşünme tarzı ve eylem şemalarını içselleştirebiliyor ve gelecekte de
bu örneğe göre davranıyorlar. Norn’lar çevrelerini insana benzer
şekilde algılıyorlar. Duyumlara, korku ve endişelere sahipler. Algılanan
duyular, eyleme dönüştürülüyor. Örneğin, Norn uyumak isterken
acıktığını fark ediyor. Fakat önce yemek yiyip sonra uyuması
gerektiğinden birtakım “ceza maddeleri” beynine doluyor. Ancak çok
acıktığında, birkaç bit şekeri bulduğunda, sinir ağları vasıtasıyla
doygunluk hissi yaşıyor. Açlık sinyalleri kayboluyor. Ve doygunluk
yaşadığından sinirsel ağ tarafından bu sefer “ödüllendiriliyor.” Böylece,
algı ve eylem arasındaki ilişki geri besleme ile güçlendiriliyor. Norn bu
durumu öğreniyor ve bir dahaki seferde önce beslenip sonra uyuyor.
Ancak, bu davranışların altında “bilinç” olduğunu söylemek mümkün
değildir. Temelde Grey Walter’ın faresinden pek bir farkı yoktur
aslında.
İyi bilmediğimiz beyni anlayabilmek için model olarak en yeni
teknolojiye atıfta bulunmak bize her zaman çekici gelmiştir.
Nörofizyolog Charles Sherrington beynin bir telefon santrali gibi
çalıştığını düşünürken, zamanla telgraf dizgesine benzetilmiştir. Freud,
beyni hidrolik ve elektromanyetik dizgelere benzetmeyi uygun
görürken, Leibniz beyni değirmenle karşılaştırmıştır. Şimdi ise beyin

192
Ifrah G. Hesabin Destanı. TÜBİTAK, 2000; Cilt:8, s:208

| 145
bilgisayarlara benzetilmektedir. Bu günlerde, kuantum bilgisayarlarına
olan ilgiden olsa gerek, beynin klasik bir bilgisayardan ziyade,
günümüzde kuantum bilgisayarı gibi çalıştığı öne sürülmeye başlandı.
Analoji yapma, bilimin önemli bir özelliğidir. Yaşayan şeyler cansız
şeylere benzetilerek, varoluşunu sağlayan mekanizmalar anlaşılmaya
çalışılır. Kalp bir mekanik pompaya ve atomun yapısı güneş sistemine
benzetilir. Bazılarına göre de, o kadar karmaşık analojilere hiç gerek
yoktur.
193
Daha basit benzetmelerle bu işin altından kalkılabilir. Beyni
İsviçre çakısına benzetmek en basit anolojidir. Ancak, beyin için
kullanılan bilgisayar benzetmesi daha önce kullanılan mekanik
benzetmelerden ne daha iyidir ne de daha kötü. Beyni bir su
pompasına, telefon santraline benzeterek ne kadar açıklayabiliyorsak,
bilgisayara benzeterek de ancak o kadar açıklayabiliriz.
Bilgisayarlara benzetenlere göre, bir bilgisayar programıyla
bilgisayar donanımı arasındaki ilişkiyi anlamak, akıl ve beyin ilişkisini
anlamak için iyi bir örnektir. Benzetmeyi yapanlar, iki tür çıkış
noktasından güç alırlar. Birincisi, problem çözme esnasında tepki
süresinin insanlardaki gibi farklı olmasıdır. İkincisi ise, Noam
Chomsky’nin dilbilimsel araştırmalarından gelir. Chomsky’ye göre;

“Bütün dillerde ortak bazı özellikler varsa ve bunlar insan
beyninin ortak özelliklerinin zorunlu sonucu ise o zaman
beyinde, evrensel nitelikteki dilbilgisinin bütün karmaşık
kurallarının bulunması gerekir.”

Yani, insanların bir dil kullanırken kullandıkları biçimsel
kurallar bilgisayarlar işlem yaparken uydukları kurallarla aynıdır.
1945’de Alan Turing bilgisayarların bire bir “çok iyi satranç”
oynayacağını öne sürmüştü. Bu düşünce 1949’da Claude Shannon
tarafından tekrarlandı. Elli yıl kadar sonra, 1997’de, IBM'in Deep Blue
adlı bilgisayarı, satranç devi Gary Kasparov’u yendi. Oynanan altı
oyunda IBM’in silikon harikası, Kasparov’a yalnızca bir oyun verdi.
194

Üç oyunun berabere bittiği maçta, ikinci ve altıncı oyun bilgisayarın
oldu. Kasparov’a karşı oynayan, Deep Blue’nun bir ikizi olan IBM
RS/6000 SP adlı bilgisayardı. Saniyede 2 milyon hamle hesaplayabilen
bilgisayarın kimsenin beklemediği, uzun süreçli hamleler yaptığı
görüldü. Kasparov’un farklı açılışlar yapmasıyla tuzağa düşmeyen
makine, en iyi oyunu oynadı ve kazandı. Beşinci oyunda ise bir insanda

193
Searle J. Minds, Brains and Science. Harvard University Press. 1984.
194
http://www.chess.ibm.com/games/

| 146
o konumda bulunamayacak bir serinkanlılık gösterisi sundu.
Kasparov’un "Kimi zaman insan gibi oynuyor" sözleri belki de bu son
oyunla açıklık buluyordu. Sonuçta Deep Blue, Kasparov’u yendi.
Bugün için bir bilgisayar (PC olarak kısaltalım) yalnızca dört
işlem yapabilen ve iki sayıyı karşılaştırabilen bir makinedir. İlk yapılan
ENIAC adlı bilgisayar bir solucan ve sonraki IBM PC’ler örümceğin
işlem yapma kapasitesindeyken, bugünkü Pentium IV PC’ler yaklaşık
bir fare kapasitesinde işlem yapmaktadır. Aritmetik işlemlerde
insanlardan çok daha hızlı ve hatasızdırlar. Bellekleri son derece
güçlüdür. Bunu yüklenen programla yaparlar. PC’lerin işlem
yapabilmeleri için en ince ayrıntısına kadar, tüm kural ve mantıksal
aşamalar program olarak yüklenmelidir.
Bazı teorisyenlere göre bilinç tamamen mekanik olduğundan,
bilinçli makineler yapmamız için önümüzde herhangi bir engel yoktur.
Sibernetiğin modern öncüsü Claude Shannon “kesinlikle makineyiz ve
öyle düşünüyorum” ile bunu ifade etmişti. Yapay zekâ (ya da kısaca AI,
Artificial Intelligence) ile ilgilenen Toby Simpson taklidin nereye
varabileceğini söyle ifade eder: “Eğer işlemci performansı şimdiye
kadar artan hızda artarsa, biz de 10 yıl içinde, 20 milyon sinir hücresini
birbiriyle bağlanılacak duruma getirmiş oluruz. Ancak o zaman
gerçekten karmaşık sistemler olanaklı olacak. 2020 yılında ise insan
beyninin yaklaşık simülasyonunu gerçekleştirebilmeliyiz.” Yine
Simpson, sinir sistemini anlamanın yapay düşünebilen, öğrenebilen ve
bilinçli bir bilgisayar yaratmak için gerekmediğini belirtiyor ve “insan
10 trilyon hücreye sahip ve hiçbir hücre ötekiler hakkında bir şeyler
bilmiyor” diye ekliyor.
Yapay zekânın ustası kabul edilen Marvin Minsky’ye göre ise,
geleceğin bilgisayarları o kadar akıllı olacak ki “Bizi ortalıkta ev
hayvanı olarak tutarlarsa şanslı sayılacağız.”
195
Ona göre beyin
karmaşık bir bilgisayardan çok farklı değildir. Ancak, bugüne kadar
yapılan şeyleri, kimyanın Lavoisier’den önceki durumuna benzeterek
daha alınacak çok yol olduğunu ima eder. Bilinci esrarlı bir şey olarak
düşünmenin “saçmalık” olduğunu belirterek “bunu çözdüm ve
insanların neden dinlemediklerini anlamıyorum” diyor. Ona göre,
bilinç, aklın bir bölümünün, diğer bölümlerin davranışlarını kontrol
etmesi demek. Bu işlem kısa süreli bir bellekten ya da “basit bir kayıt
sisteminden” biraz daha fazlasını gerektiriyor.
196



195
Searle J. Minds, Brains and Science. Harvard University Press. 1984.
196
Scientific American. Türkçe Basım. Bilim. Bir Portre: ML Minsky. 1994; 24-25

| 147
Bilgisayarların Temel Yapı Elemanları
Aritmetik işlemin tarihi MÖ 4000 yılına kadar uzanıyorsa da, ilk
bilgisayarın atası kabul edilebilecek mekanik alet, aritmetik işlemleri
yapan abaküsdür. Bilgisayarın gelişiminde asıl adım 1600’lü yıllarda
Konrad Zeus’un kullanmaya başladığı ikili sistemin ortaya çıkmasıyla,
yani sayıları 0 ve 1 ifade etmesiyle başladı. Daha sonra 1679’da G.H.
Leibniz tarafından röle anahtarını çalıştırmak için biçimlendirildi: akım
gelirse “1”, akım yoksa “0” kabul edildi.
Dünyanın ilk genel amaçlı bilgisayarı ENIAC (Electronic
Numerical Integrator and Calculator) 1945 yılında John Presper Eckert
ile John William Mauchly işbirliğiyle gerçekleştirildi. Bugünkü anlamda
dev bir bilgisayardı. 17468 vakum tüp yarım milyon kablo ile birbirine
bağlanmıştı. 30 ton ağırlığındaydı ve bir odayı tamamıyla
dolduruyordu. Makine çalışırken 200 kilovat harcıyordu. 10 bin
kondansatör, 6 bin kumanda düğmesi, 1500 mıknatıs, 50 bin rezistans
içeriyordu. Bütün bunları çalışırken soğutmak içinde bir havalandırma
sistemine gerek duyuyordu. Bu dev yapısına karşın sık arıza yapıyor ve
ancak %20 oranında doğrulukla sonuç veriyordu. Ancak, kendi
zamanında eşi görülmemiş bir hızda işlem yeteneği vardı. Bir
toplamayı 200 mikro saniyede, 10 rakamlı bir çarpmayı 2.8
milisaniyede sonuçlandırıyordu.
197

Gerçekte tarihin ilk bilgisayarı denilebilecek alet olan SSEC
(Selective Sequence Electronic Calculator)’yi IBM firması üretmiştir.
Üretildikten sonra Uzay teknolojisi için kullanıldı. SSEC, 14 rakamlı iki
sayıyla 60000 çarpmayı 20 dakikada yapıyordu. 9 milyon temel işlem
içeren fizik problemini 103 saatte çözüyordu. Yani, hızı ENIAC’tan daha
düşüktü. Ancak, daha az hata yapıyordu. Bugün bir Pentium IV, 2.6 GHz
PC, ENIAC’in 1600 katına eşdeğerdir ve üstelik çok hızlı, daha güvenilir
çalışmaktadır.
198

Matematikçi Alan Turing, bilgisayar biliminin önünün
açılmasını sağlayan kişi olarak tanımlanabilir. 1936’da (24 yaşındaydı),
bir makalesinde algoritma kavramını tam olarak tanımlamış ve daha
sonra kendi adıyla anılacak olan evrensel algoritmik otomat (Turing
makinesi) adını taşıyan makinenin temel kavramlarını oluşturmuştur.
Bugün artık teknolojinin hızına yetişmek neredeyse imkânsız
hale geldi. Merkezi işlemcilerde (CPU) kullanılan transistorların sayısı
her 18-24 ay arasında iki katına çıkmaya başladı ve Intel’in
kurucularından Gordon Moore’un saptamasından dolayı buna Moore

197
Ifrah G. Hesabin Destanı, TÜBİTAK 2000; cilt:8, s:198
198
Scoot A. How smart is a neuron? Jornal of Consciousness Studies 2000;7:70-75.

| 148
yasası denir.
199
1971 yılında Intel’in ürettiği 4004 işlemcisinde 2300
transistor varken, bu sayı 1997’de piyasaya sürülen Intel’in Pentium II
işlemcisinde 7.5 milyona ulaşmıştır. Başka bir ifade ile son 26 yılda
işlemcilerin işlem yapma kapasitesi 3200 kat artmıştır. Pentium III’de
28 milyon transistor vardır.
200
Ve bu kitabın yazıldığı sıralarda Pentium
IV günlük kişisel kullanım alanına girmeye başlamıştı.

Bilgiyi işleyenin ana parçaları
Genel özelliklerine ve parçalarına bakacak olursak; bugün bir
bilgisayarda ana kart (main Board) üzerinde CPU, RAM, ROM, I/O,
sabit disk ve kart üzerinde veri akışını sağlayan bus denen veri gidiş
gelişlerini sağlayan yollar bulunur. Ek olarak bir çok yan parçalarda
bulunabilir (ses kartı, faks kartı, ethernet kartı).

CPU
Central Processing Unit (Merkezi İşlem Birimi): Bilgisayarların beyni
olarak kabul edilen ve sıklıkla insanlardaki beyine benzetilen, aritmetik
ve mantık işlemlerinin yapılmasını sağlayan elektronik devre ya da
devrelere verilen addır.
Tek bir transistordan oluşabileceği gibi birden fazla silikon
yonga=transistor serisinden de oluşabilir. CPU transistoru
mikroişlemci (microprocessor) olarak da adlandırılır. Modern
mikroişlemciler 64 bit bus genişliği ile çalışırlar, yanı aynı zamanda 64
bit veri transfer edebilirler. Bir kristal osilator işlemcinin tüm
aktivitelerini koordine eden saat sinyali sağlar. Saat hızı yeni kişisel
bilgisayarlarda bile 2.700 MHz civarındadır. Yani saniyede 800 milyon
kez titreşim yaparak, her saniyede milyarlarca işlemi yerine getirir.
Mikroişlemcilerdeki birçok yol ince tabaka halinde silikon yüzey
üzerinde yapılır. Dış silikon tabakası yaklaşık 10 mikron kalınlığındadır
(insan saçının 10’da biri kalınlığında)
Genellikle mikroişlemciler dört işlevsel kısımdan oluşur.
Aritmetik/mantıksal kısım, kaydetme, kontrol kısmı ve içyapıyı
birbirine bağlayan bus/yollardan. Aritmetik/mantıksal kısım, aritmetik
ve mantıksal işlemlerini yapar. Kayıt kısmı ise işlemlerin sonuç verileri
ve yerlerini geçici olarak depolar. Kontrol kısmının üç görevi vardır.
Tüm bilgisayar sisteminin işlemlerini ve zamanlamasını ayarlar. Her
işlemde CPU’nun ne kadarının kullanılacağını ve okunan kalıpların
girişini başlatır.

199
http://www.intel.com
200
Scoot A. How smart is a neuron?. Jornal of Consciousness Studies 2000;7:70-75.

| 149
Bus’lar ağ şeklindedirler ve içyapıyı birbirine bağladıkları
(internal) gibi bilgisayar sistemindeki diğer parçalara da (external)
bağlantı verirler. Bus denilen elektronik ağlar üç farklı tipten oluşurlar.
1.Kontrol bus, girdi uyarılarını alan ve CPU’nun içinden kontrol
uyarıları oluşturur. 2.Adres bus, hafıza adreslerindeki verilerin
yerlerini kontrol eden işlemciden tek yönlü giden bir kısımdır. 3.Veri
bus, hafızadan hem veri okuyan hem de hafızaya yeni veri yazan iki
yönlü ileti hattıdır.

RAM
Random Access Memory, işlemler sırasında kullanılan geçici bellektir.
Aslında Random (rastlantısal) girişli olarak adlandırılsa da bilgi girişi
çok düzenlidir. Hem bilgiyi kaydeder hem de geri çağırarak
gerektiğinde kullanır. Kullanıcı RAM’a hem yazabilir hem de verisini
okuyabilir. Hücre denilen temel mikroskobik elektronik yapılardan
oluşur. Tek bir hücre, tek bir bit depolar. Kalıcı bellek değildir ve
elektrik desteği kesilince verileri kaybolduğundan sürekli enerji
desteğine gerek duyar. Statik ve dinamik özellikte olanları vardır.
201

İnsan beynindeki “kısa süreli ya da çalışan belleğe” benzer.

ROM
Read Only Memory, Üretici firma tarafından içine bilgilerin
kaydedildiği, kullanıcı tarafından değiştirilemeyen ve silinemeyen
verilerdir. Sjıkadece çıktıları görülebilir. Elektrik kesintileriyle içindeki
veri kaybolmaz.

Anakart
PC’nin tüm parçalarını üzerinde barındıran elektronik bir devredir. Ana
kart üzerinde veri akışı CPU denetimi altında “bus” adı verilen
elektronik teller/yollar aracılığıyla yapılır. Bunları sinir sistemindeki,
sinir hücrelerinin esas uzantıları olan aksonlara benzetebiliriz. İki tür
bus vardır: sistem bus ve girdi-çıktıyı sağlayan (Input/Output ya da
I/O) bus. Sistem bus, işlemci yani CPU ve RAM arasındaki veri akşını
sağlar. I/O bus, CPU ve çevre parçalara veri akışını sağlar ve CPU’ya
ulaşmak için sistem bus’ı kullanır. I/O bus’lar PC’nin dış dünyayla ve
kullanıcıyla iletişimini sağlayan giriş ve çıkış yollarıdır.

Bilginin Mantığı

201
Dictionary of Physics, Penguin Books, Second Edition, 1996. “RAM” maddesi,
s:390.

| 150
George Boole (1815-1864) Mathematical Analysis of Logic (1847) adlı
kitabında, mantığın metafizikten ziyade matematiğin bir dalı olduğunu
öne sürerek, matematiğin yeni bir dalı olan sembolik mantığı ortaya
koydu. İnsan düşünce mantığını beli işlem operatörleriyle göstererek,
mantıksal düşünce işlemlerini sembolleştirdi.
202

Boole işlemlerinde, ikili sistem (yani binary sistem, 0 ve 1) ve
üç işlem kullanılır: AND-ve, OR-veya, NOT-değil kapıları. x AND y; x ve
y’nin doğru ya da yanlış olabilen öneri (yani 0 ya da 1) olabilir. Ancak x
ve y’nin her ikisi doğru ise (1), sonuç doğru (1)’dir. x OR y durumunda
ise; birisi doğru (1) ise sonuç doğrudur (1).
203
NOT-değilleme kapısı
ise, olanın tersini ifade eder. Örneğin; x=0 ise NOT x=1 ve x=1 ise NOT
x=0 olur. İki kez NOT işlemcisinin uygulanması, başlangıca dönmeyi
sağlar. 0 veya 1 olarak gelen bir durumun değilini alarak işlem yapan
tek bitlik mantık operatörüdür.
Paralel ve seri bağlı sistemlerde farklı işlemler yapılır.
Paralelde OR, seride AND işlemi uygulanır. Seri bağlamalarda ise AND-
ve işlemi uygulanır. Bu işlem, bilinç durumuna uygulandığında, beyin
sapı retiküler ağı ve korteksin her ikisinin bilinç durumunu
oluşturduğu ve birinin eksikliğinde bilinç bozukluğu oluştuğuna göre,
seri olarak AND işlemiyle görev gördükleri düşünülebilir
204
.
Sinapslarda x ve y uyarıları, aynı anda hücreye verilip, eşik değeri
geçebiliyor ve aksiyon potansiyeli oluşturabiliyorsa AND geçerlidir.
Eğer yalnız sinapslardan birinden gelen uyarı ile aksiyon potasiyeli
oluşuyorsa OR durumu söz konusudur.


202
Zusne L. Biographical dictionary of psychology. Westport, CT: Greenwood Press.
1984
203
Ifrah G. Hesabın Destanı. TÜBİTAK. Cilt VIII, 2000;236-245.
204
Songar A. Sibernetik. Yeni Asya yayınları 1983;21, 48-51

| 151

Puslu Mantık (Fuzzy logic)
1920 ve 1930’da felsefeci Jan Lukasiewicz iki değerden fazla ifadelerin
kullanılabildiği mantığı başlangıcını oluşturdu. Daha sonra 1965’de
Lotfi Zadeh, Lukasiewicz'in mantığının doğruluk derecelerini tanımladı
ve “puslu mantık” olarak ortaya koydu. Puslu mantık özellikle
belirsiz/üstü kapalı ifadeler için kullanışlıdır. Her durum “evet-hayır”,
“var-yok”, “doğru-yanlış”, “0,1” gibi ikili sabit ve sınırlı sistemlerle
tanımlanamaz. Böyle olması doğal olmayan bir sınırlama getirir. Bazı
uzman sistemler bulanık mantığı kullanır. Bazı ifadeler hemen hemen
doğru, kısmen yanlış, en doğru olabilir. Standart mantığa göre
doğrunun ya da yanlışın dereceleri yoktur. Bir ifade ya doğrudur ya da
yanlıştır. Örneğin; ağır-hafif, yüksek-alçak, sıcak-soğuk gibi. Bunların
mutlaka “ne kadar” şeklinde ifade edilebilecek ara dereceleri vardır. Bu
tür ifadeleri normal standart mantıkla sembolize etmek güçtür. Puslu
mantık özellikle, yapay zeka ve nöral hesaplamalar için çok uygun
yöntem haline gelmiştir. Aşağıda bulanık mantık ve normal klasik
mantığa göre, 0 ve 1 arasında olabilecek, evet-hayır yoğunlukları
görülmektedir.

Sıcak
Ağır
Yüksek
0

Soğuk
Hafif
Alçak
1

Şekil. Puslu mantığın sembolik çizimi ve örnekleri



İndirgemeci Yaklaşım
Sinir sistemi için indirgemeci yaklaşımın nereye varacağını ve ne gibi
bir yararı olabileceğini anlamak zordur. Daha alt, daha alt ve nereye
kadar... Kabaca bakıldığında 1 gram beyin dokusu 10
24
atom içerir. Eğer
insan beynini 10 nm kesitler (nanometre; metrenin milyarda biri)
alarak inceleyecek olursak (bu beyin görüntüleme yöntemi olan
Manyetik Rezonans Görüntüleme’nin [MRG] çözünülürlüğünden
5,0•10
15
kez daha küçüktür. Bu şu anlama da gelir, MRG’nın
çözünülürlüğü dünyamızın uydusu olan Ay büyüklüğünde kabul
edilirse, 10 nm bir ev büyüklüğüne denk gelir), bilgi olarak yaklaşık
2,0•10
21
bayta denk gelir. İnsan genom projesinin 1,0•10
9
bayt içerdiği
düşünüldüğünde, insan beynini 10 nm’lik kesitlerle haritalamak, insan

| 152
genom projesinden 2 trilyon (2,0•10
12
) daha fazla veriyi
değerlendirmeyi gerektirir ki bu korkunç bir rakamdır.

Tablo. 20 mikronluk bir insan sinir hücresini oluşturan temel yapı birimlerinin tahmini
sayısı.
205
Çarpım işareti olarak “•” kullanılmıştır. İnsan bedeni yaklaşık 7•10
27
atomdan ve
yaklaşık 10
5
farklı tipte molekülden oluşur. Bunlar düzenli olmayan (aperiodic)
yapıdadırlar. Bedenimizi 41 farklı kimyasal madde oluşturur. Yüzde 99’unu karbon-
hidrojen-oksijen-azot (C-H-O-N) atomları oluşturur. Atomlar bireysel olarak ortamda
bulunmazlar ve molekül yapılarında veya iyon halindedirler. İnsan bedeninin en çok
içerdiği moleküler yapı su ve tuzdur. Bedeni oluşturan 10
5
farklı molekülün yaklaşık yüz
binininin yapısı ortaya konulmuştur.
Molekül % Kütle Atom
ağırlığı
(Dalton)
Molekül
Sayısı
% Molekül Molekül tipi
sayısı
Su 65 18 1,74•10
14
98.73 1
İnorganikler 1,5 55 1,31•10
12
0,74 20
Yağlar 12 700 8,4•10
11
0,475 50
Diğer inorganikler 0,4 250 7,7•10
10
0,044 ~200
Protein 20 50,000 1,9•10
10
0,011 ~5,000
RNA-ribonükleik asit 1,0 1•10
6
5•10
7
3•10
-5

DNA 0,1 1•10
11
46 3•10
-11

TOPLAM 1,76•10
14
% 100




Tablo. Beyin için indirgenen sayılar. “•” çarpı işaretidir.
Beyindeki sinir hücresi sayısı 14-16•10
9
(genetik bilgi taşıyan insan gen sayısı 10
6
)
Beyincikteki destek granüler hücre sayısı 10
11

Beyinde sinir hücreleri arası bağlantı (sinaps) sayısı 10
14
-10
17

Destek elemanları olan glia hücre sayısı 10•10
9

Bir iyon kanalından geçen iyon sayısı 10
6
/saniye
Sinir hücresi zarı kalınlığı 5µm
Sinir hücreleri arası bağlantı genişliği 20-50 nm
Sinir hücreleri sonlanımlarındaki keseciklerin çapı 50-100 nm
Erişkin insan beyninde paralel liflerin uzunluğu 100 bin km (Dünya’nın çevresi 40 bin
km)
Beyincikteki her bir sinir (Pukinje) hücresi 200 bin paralel lif granüler hücrelerden alır
Sinirin ana uzantısı aksonun kendini yenileme hızı 3-4 mm/gün
Erişkin beyin kabuğu alanı 2000-2500 cm
2


205
Freitas RA. Jr. Nanomedicine, Volume IIA: Biocompatibility, Landes Bioscience, Georgetown, TX, 2003


| 153
Beyin kabuğu en kalın yerde 4,5-5 mm, ince yerde 1,2-1,6 mm kalınlıktadır
Her iki beyin yarımküresinin ilgili alanlarını bir birine 200 milyon sinir lifi bağlar
Hareketleri yapmak için beyin kabuğundaki ilgili alanlardan aşağı 1,7 milyon lif iner
50 kiloluk insanda proton sayısı 3•10
28


Beyin ve Bilgisayarın Farkları
Beynimiz canlı bir vücut olan bedenimizin önemli bir parçasıdır. Tek
başına “canlı” varlığımızın bir parçası olması, başlı başına önemli bir
farktır. Hepimiz biliriz ki bilgisayarlar, cansız mekanik yapılardır.
Sinirbilimi uzmanı Charles Sherrington, Man on His Nature’da(1940)
aklın canlılıktan da farklı bir şey olduğunu ifade eder: “...Bir “akıl”
sorunu olduğu zaman, sinir hücresi kendisini merkezleştirmez. Daha
çok, büyük bir özenle, her birimi bir hücre olan milyon katlı bir
demokrasi oluşturur... Ama yine de akla döndüğümüz zaman bunların
hiçbiri yoktur. Tek bir sinir hücresi asla minyatür bir beyin değildir.
Bedenin hücresel yapısı onun “akıl”dan bir ipucu almasını gerektirmez.
Madde ve enerji, taneli yapıda ve böylece “yaşam” yapıcı gibi
görünüyor, ama akıl öyle değildir” ve “İnsanın aklı gezegenimizin yeni
bir yan ürünüdür.”

Tablo. Beyinle bilgisayar arasındaki temel farklılıklar gösterilmektedir.
Bunların bazılarının bilgisayarlarda benzer bir şekli yoktur. Bütün bunlardan
çıkan sonuç, beynin göze çarpan oranda daha üstün olduğu yönündedir.
Et Beyin Makine Bilgisayar
Boyu bir metreyi bulan sinir hücresi ana
uzantıları (aksonlar).
İstenildiği kadar bakır tel.
Sinirlerdeki uyarı “Hep (1) ya da hiç (0)”
prensibine göre çalışır. Ancak, buna eski
düşünce olarak bakılmaktadır. Bazen aynı
anda hem 0 hem de 1 üst üste gelebilir.
Kesin olarak 0-1 sistemine göre çalışır.
Doğum sonrası kendini çevreden gelen
uyaranlar ve koşullara göre, kendi içsel
yeterlilikleri ile yeniden organize eder. Dış
uyaranlara yanıt olarak veya içteki
hasarlara göre değişebilen plastik yapısı
vardır.
Bir kez yapılır ve eğer dışarıdan “upgrade”
edilmez ise içsel organizasyonu
başlangıçtaki gibi kalır. Sabit, sert tel
yapısındadır, kendiliğinden değişim
göstermez.
İleti temelde kimyasal ve az oranda
elektrikseldir. Kimyasal ileti esnasında
uyarı güçlendirilir.
Tam olarak elekriksel ileti.
Herhangi bir uyarı olmasa da daima
sinaptik boşalımlar, eşik altında da olsa
Uyarı olmadan çalışma yok.

| 154
vardır. Bunlara minyatür son plak
potansiyelleri denir.
Aksonlar boyunca ileti dalgalar halinde
(iyonik yer değiştirme ile) yayılır.
Kablolar boyunca ileti (elektriksel
elektron akımı ile) yayılımı.
Aynı uyarı daima aynı sonucu doğurmaz.
Girdiler, daha önceki deneyim, anı, içgüdü,
önyargıdan zamana bağlı olarak etkilenir.
Aynı uyarıya alınan yanıt daima aynıdır.
Sabit akımlı ve kesin zamanlamalı
çalışmaz.
Sabit akımlı ve kesin zamanlamalı çalışır.
Sinir hücrelerinin özelleşmiş bağlantısı
paralel çalışmayı sağlar. Aynı anda birden
fazla işlem, birbirinden bağımsız olarak
yapılabilir. Sonuca gitmeden kısmı çıktılar
oluşturulabilir. Bu sonuçlar genel sonucu
oluşturmak için zaman zaman birleştirilir.
Paralel bağlantı nedeniyle beyinde ileti
yavaş olmasına rağmen, çıktılar ve
oluşturulan yanıtlar hızlıdır.
Aynı anda birden fazla işlem yapılamaz.
Bazı yeni modellerde sınırlı olarak, aynı
anda birden fazla işleme, ayrı ayrı bellek
ayırmak mümkün.
Proaktiftir ve kendiliğinden çalışır. Proaktif değildir. Dışarıdan çalışır.
Sinir hücresel çıktı ve girdi noktaları
sınırsız sayıdadır.
Sabit sayıdadır.
Beyindeki sinir hücresi sayısı 10
11
’dir.
Sinir hücresi başına ortalama 10 bin
bağlantı vardır.
10
9
transistör ve bağlantıları.
Non-lineer (doğrusal olmayan) sistemdir.
Başlangıç durumundaki küçük
değişiklikler, sonuç üzerinde büyük etkiler
oluşturur.
Lineer (doğrusal) sistem olarak çalışır.
Verilen veri oranında, beklenildiği oranda
çıktıda değişim gözlenir.
Hücreler arası bağlantıların hepsi aynı
güçte değildir. Güçleri değişebilir (Hebb
mekanizması ile).
İleti daima aynı güçtedir.
En önemli işlem ve kontrol noktası; beyin
sapı çıkıcı ağsı sistemi (ARAS).
Merkezi işlemci (CPU).
Bilincin bir parçası olan hatırlama
(çağrışım) özelliği sadece duyusal (girdi)
alanlara değil motor (çıktı) alanlara da
yayılmıştır.
PC sembol işlemcidir. Semboller anlamsız
bir boşlukta değerlendirilir. Sembollerin
anlamı insanlar tarafından PC ye
verilmiştir. Kuralları oluşturmaz, onları
uygular.
Bilincin eşlik ettiği ve etmediği zekâ ve
hareket vardır.
Sadece zekâ mevcuttur. Bilinçli farkındalık
yok.
İşletim elementi 10
15
hücreler arası
bağlantı (sinaps) yeri.


10
8
transistörden oluşur.

| 155
Temel yapı büyüklüğü 10
-6
m. Yaklaşık aynı, 10
-6
m.
Kullandığı enerji 30Watt. Bedenin diğer
organlarına göre enerji harcaması oransal
olarak çok fazla. Tüm beden enerjisinin
%20’sini harcar. Sinaptik aralıkta ve
aksonda, sinir iletisi oluşturulurken ve
sonlandırılırken de enerji harcanır. Beyin
günde yaklaşık 20 Watt (yaklaşık 400
kalori/gün) enerji kullanır. Bir Watt bir
Joule/saniyeye eşdeğerdir.
1W=1J/san=1Newton metre/san. Tipik
bir ev lambası 40-100 Watt arasındadır.
30 W (Merkezi İşlemci Ünitesi, CPU)
tüketir. 1 GHz hızında bir bilgisayar 3
watt, 1,6 GHz’de 12 watt ve 2 GHz’de ise
20 watt enerji tüketir. Genel olarak
sıradan bir ev bilgisayarı kasasının toplam
tüketimi yaklaşık 330 Watt/saattir.

İşletim hızı 30-100 Hz. Nadir sinir
hücrelerinde 500 Hz. Yavaş çalışmaya
rağmen karmaşık bir resmi 200 msan’de
tanır.
10
9
Hz hızında.
Soğutma sitemi var: kafa içini dışına
bağlayan toplardamarlar (emissar venler).
Var: merkezi işlemciyi soğutan Fan(lar)
var.
Değer yargıları: sevgi, aşk, duygular,
estetik, yaratıcılık, adalet, sağduyu,
esinlenme ve sanat.
Yok
Akıl+Bilinç+Sezgi. Sadece akıl içerir.
Yanlışa tolerans ve düzeltme vardır. Yok ya da çok az.
Öğrenme. Öğrendiğini sadece aynı amaçla
değil, amaç dışında farklı uyaranlarda da
kullanma.
Kısmen öğrenme var. Aynı uyarana
genelde aynı yanıt oluşturulur.
Elektrik üreticisi olarak iyonları kullanır.
Dört iyondan herhangi birinin, hücre zarı
üzerindeki hareketiyle oluşan iyonik yük
akışıdır. İletim yavaş. Saatte 390
kilometre. İletildiği akson çapına ve
miyelin kılıfı kalınlığına göre hız değişken.
Sinaptik yarıkta hız tamamen diffüzyon
hızına etki eden faktörlere bağlı.
Elektronlarla elektrik iletimi ile çalışır.
Işık hızında iletim anlamına gelir. İleti hızı
10
6
kat hızlıdır.
Titreşim frekansı, 3-100 Hertz arası,
değişken. Bilinç durumu gama ritmi olan
40-60 Hertz ile ilişkilidir.
Şehir elektriği ile çalışanlarda 50 ya da 60
Hertz.
Kimyasal iletim hücreler arası mevcut.
Nadiren elektriksel. Kimyasal olması
nedeniyle, ileti hızı çok fazla değişkendir.
Bu esneklik sağlar.
Kimyasal iletim yok. İleti hızı, çok az
değişken. Elektronun hareket hızı ileti
hızı= ışık hızı; 300 km/sn.
Alttaki yapı: Wetware (ıslak-yumuşak
yapı).
Hardware (kuru-sert yapı)

| 156
Destek hücreleri içerir: Glia. Destek elemanları yoktur.
Beyinde bilgi dağıtık durumdadır. Sabit diskte bilgi değişik bölgelerde
dağıtık olarak bulunur.
Bilgi hücreler arası ileticilik derecesine
göre kodlanır.
Manyetik olarak kodlama yapılır.
Kalıcı bellek için tekrarlı kayıtlar gerekir. Tek bir kez kaydedildiğinde, dışarıdan
herhangi bir bozucu etki olmadıkça
sonsuza kadar kayıtlı kalabilir.
Bilgiyi kayıt yeri olan sinapslarda, aynı
anda ve farklı zamanlarda değişik bilgiler
için kullanılabilir.
Tek bir kayıt yeri için tek bir bit kullanılır.
Bilgi aynen var olduğu gibi değil, yaklaşık
olarak kodlanır. Hangi bilgi yakın
zamanda kaydolmuşsa daha canlı ve
kalıcıdır.
Sembolik olarak kodlanır
(0100010101010101). Zaman içinde
bilginin canlılığında ya da kalıcılığında
değişme olmaz.
Gördüğü örneklerin ortak yanlarını
öğrenebilir ve bu öğrendiklerinden
çıkarım yapabilir.
Ortak yanları öğrenme yeterliliği vardır.
Çıkarım yapma oranı çok düşüktür.

Paralel bilgisayarlarda birden fazla işlem bir arada özerk
olarak yapılır. Zaman zaman bu işlemlerin sonuçları birleştirilir. Bu
yöntemle işlem zamanı kısaltılır. Ancak, paralel işletim sistemleri seri
olanlardan daha pahalıya mal olurlar. Gary Kasparov’la satranç
oynayan Deep Blue, 256 mikroişlemcinin paralel bağlanması yoluyla
çalışıyordu. Saniyede 100 milyondan daha fazla satranç pozisyonunu
hesaplayabiliyordu. İnsan beyni aynı andan birden fazla işi bir arada
yapabilir. Yani, yürürken konuşabilir, düğmelerinizi ilikleyebilir, müzik
dinleyebilir. Paralel klasik bilgisayar işlemi, bizim bilinçli düşünme
sistemimize ulaşacak anahtarı elinde tutamaz. Bilinçli düşüncenin
temel özelliği “tek ve bütün” olmaktır. Daha çok kuantum bilgisayarının
kuantum paralelliği buna uygun ya da benzer bir çözüm sunabilir.
206

Deep Blue, saniyede 200 milyon hareketi değerlendirirken;
canlı beyin dokusu yalnızca 3 hamleyi gözden geçirebilir. İnsan
beyninde 10
12
sinir hücresi ve bunları birbirine bağlayan 10
16
(10
katrilyon) bağlantı vardır. Bu sayıda bağlantıyı yapmak için bir milyon
Intel-Pentium bilgisayarı bir birine bağlamak gerekir. Moore kanununa
göre, bildiğimiz klasik bilgisayarlar beyin benzeri etkinliğe
ulaşamayacaklardır. İnsan beyin kabuğu 1 mm
3
alanda 3 km akson ve

206
Penrose R. Kralın Yeni Usu-III. Us nerede? TÜBİTAK yay. 1999;118-119.

| 157
100 milyon sinir hücresi ara bağlantısı içerir. Günümüzün çip üreticileri
ise, 1 mm
3
silikon üzerine 10 metre kablo ve 1 milyon transistör
sıkıştırabilmektedir ve yaklaşık 2010 yılında, insan beyin kabuğu sinir
hücreleri yoğunluğunun 10’da birine ulaşılabileceği tahmin
edilmektedir.
207
Her sinir hücresini 100 Kbayt’lık basit bir merkezi
işlem ünitesi (CPU) olarak düşünecek olursak, 100 milyar CPU’dan
oluşan bir beyne sahip oluruz. Bunun da toplam hafıza kapasitesi
10000 terabayt yapar. Eğer tümü paralel olarak bir arada çalışacak
olursa, yüzlerce trilyon bağlantı ile bir araya gelmeleri gerekir.
Kuantum mekaniği göre, bilgisayarlarin işlem kapasitesi, birim
zaman başına yapılan işlem (0) ve bellekteki bilgi bit’i (I) sayısının her
ikisinin oluşturdukları bir sabitle sınırlanır. Denklem şöyle ifade edilir:
I.u
2
stp
-2
. Burada tp=(ћG/c
5
)
1/2
~10
-43
saniye yani Planck zamanıdır.
Yani Planck zamanı ile işlem hızı sınırlanır. Bugünkü iyi bilgisayarlar
saniyede 10
10
işlem yapabilirler. Hesaplanan çıktı, sıradan bilgisayarlar
için I.u
2
=10
30
/saniye
2,
en gelişmiş blgisayarda ise 10
39
/saniye
2
’dir.
Dolayısı ile ne kadar gelişmiş bir bilgisayar olursa olsun bir
sınırlamaya maruz kalacaktır.
208
Bu işlem gücünün önüne asla
geçemeyecektir. Ama bu sınırlama insan beyni için geçerli değildir.
Güçlü Yapay Zekâ, GYZ şeklinde adlandırılan görüşe göre, iyi
bir bilgisayar yalnız iyi bir zekâya değil, aynı zamanda bir akıla da
sahip olabilir. Bu akılsal etkinliği gelişmiş algoritmalarla
oluşturulabilir. GYZ’nin insan beyninin temel işlevlerini yerine
getirmesi (bilinç de dâhil) ile termostat arasındaki fark, beynin çok
daha karmaşık olmasından kaynaklanır. Düşünme, hissetme, zekâ,
bilinç söz konusu karmaşık işlevler sisteminin bir parçasıdır. Bir başka
ifade ile beyin tarafından gerçekleştirilen algoritmanın özellikleridir. O
zaman insan beynindekine eş değer bir algoritma olağanüstü bir şey
olmalıdır.


207
Boahan K. Neuromorphic Microchips. Sci Am 2005;38-45.
208
Jack NG. Clock, computers, black holes, spacetime foam, and holographic principle. arXiv:hep-th/0010234v1, 25 Oct
2000.

| 158

Resim. Solda bir bilgisayarın algortimik yaklaşımla çözemeyeceği satranç
problemi. Oyun sırası siyahta. Sağda ise çözümü: Kale hareket eder: Ra8-a5.
Gary Kasparov, ilk karşılaşmada Deep Blue’ya yenildiyse de, daha sonraki
karşılaşmada stratejik önsezilerini kullanarak 3 galibiyet, 1 mağlubiyet ve 2
beraberlikle oyunu kazandı. Çünkü Deep Blue’da sezgi yoktu. Mesela,
yukarıdaki gibi bir durumda PC ne yapar? Bu problem insanlar için basitse de
bilgisayar için basit olmadı. Siyah beyaza göre sayıca üstündür ve beyaz,
piyonların oluşturduğu hattın arkasında şahını sağa sola oynatarak yenilgiden
kurtulabilir. Oysa bilgisayara sıra geldiğinde hemen piyonla siyah kaleyi aldı.
Bu hamle beyaz piyon hattında gedik açar ve beyazın durumunu zorlaştırır.
Neden? Çünkü bilgisayarlar, insanlardaki sezgisel düşünceden yoksundur.


Moore Kanunu

Bugün artık teknolojinin hızına yetişmek neredeyse
imkânsız hale geldi. Merkezi işlemcilerde (CPU)
kullanılan transistörlerin sayısı her 18-24 ayda bir iki
katına çıkmaya başladı. Intel’in kurucularından Gordon
Moore’un bu saptamasından dolayı buna Moore yasası
denir.
209
1971 yılında Intel’in ürettiği 4004 işlemcide
2300 transistör varken, bu sayı 1997’de piyasaya sürülen
Intel’in Pentium II işlemcisinde 7,5 milyona ulaşmıştır.
Başka bir ifade ile son 26 yılda işlemcilerin işlem yapma
kapasitesi 3200 kat artmıştır. Pentium III’te 28 milyon
transistör vardır.
210


Turing Makinesi ve Algoritma

209
http://www.intel.com
210
Scoot A. How smart is a neuron?. Jornal of Consciousness Studies 2000;7:70-75.

| 159
Algoritmalar eski Yunan döneminden beri bilinmekle beraber, kelime
olarak algoritma, Harizmî’nin (780- 850?) adından gelmektedir.
Harizmi, 825 yıllarında yazdığı Kitab El Cebr Ve’l Mukabele adlı
matematik ders kitabıyla çok etkili olmuş matematikçidir.
211

Algoritma nedir? Algoritma, aynı sınıfa ait problemlerin
çözümü için, gerçekleştirilebilir türden kimi işlemleri, sıkı bir
zincirleme içinde, adım adım yapmayı sağlayan, kesin bir örnek
yönergeyle yönetilen, sonlu bir temel kurallar ardışıklığıdır. Yemek
tarifi ve çarpma, bölme işlemi bir tür algoritmadır. Algoritma
düşüncesi, aslında bir yöntem düşüncesidir, “bir zihin işleminde her
zaman düzenli olarak izlenen, tanımlanabilir bir yöntem düşüncesidir.”
Diğer bir ifadeyle, mekanik olarak ve düşünmeden gerçekleştirilebilen,
ama önceden düşünülmüş ve belirlenmiş bir zemin üzerinde ortaya
konan bir etkinliğin yansımasını oluşturan bir işlemdir. Çok genel bir
tanımlama ile bir algoritma, karşılık geldiği problemler sınıfının tam
olarak sınırlarını çizmeli ve bu sınıfın problemlerinin kesin çözümünü
sağlamak üzere bütün zorunlu temel kuralları ve aşamaları içermelidir.



211
Penrose R. Kralın Yeni Usu-I. Bilgisayar ve Zeka. TÜBİTAK yay. 1999;35

| 160

Şekil. Bir sistem olarak bilgisayar ya da insan zekâsının
basit bilgi işleme akış şeması (algoritması).


Turing Makineleri
Alan Turing algoritma kavramından yola çıkarak, Turing makinelerinin
temel özelliklerini tanımlamıştır.
212
Orijinal Turing makinesi, kuramsal
bir makinedir. Daha teknik olarak anlatılacak olursa dört bölümden
oluşur:

1. Haneler dizisinden oluşan şerit biçiminde, potansiyel olarak
sonsuz bir bellek. Bu bellek okuma ve yazma kafasına sahiptir.

2. S
0
,S
1
,.......eE gibi simgeler kümesi bulunur. E sonlu bir
alfabeyi gösterir. Genel olarak 0, 1 ve B harfinden oluşan bir
alfabe alınır.


212
Ifrah G. Hesabin Destanı. TÜBİTAK, 2000; Cilt:8, s:250-252

| 161
3. Bir merkez birimi sonlu durumların kümesini içerir; sonlu
durumlar genel olarak q
1
,q
2
,.....,q
m
ile belirtilir.

Bu parçalardan oluşan makine, sonsuz bir şerit üzerindeki
delikli bantlarda ilerleyerek, mantıksal çözümlemelerin en temel
aşamalarındaki bilgileri okuyabilen ve yazabilen soyut matematik
aygıttır. Bu aygıtta, sonlu bir simgeler dağarcığı, sonsuz bir şerit, şerit
üzerindeki bir simgeyi kaldırabilen bir silme aygıtı, şeride yazabilen ve
okuyabilen bir parça, şerit üzerinde hareket eden ya da hareketsiz
duran bir yürütme parçasından oluşan elemanlar vardır. Makinenin
işleyişi sırasında hem iç durumu hem de dış durumu gösteren ve bir
sonraki aşamanın durumunu belirleyen davranış çizelgesi ve yine
makineyi farklı durumlara sokabilmek için davranış çizelgesinin
anlamını yorumlayabilen bir işletim biriminden oluşur. Bu aşamaların
her birinde; davranış hem işletim biriminin o anki haliyle hem de
okuma yazma aygıtının bulunduğu gözdeki simgeyle belirlenir.
Kumanda birimi kendi kendine başlangıçtaki durumunu koruyabilir ya
da değiştirebilir, hareketsiz kalabilir veya şeridi ileri geri kaydırabilir,
belli bir gözdeki simge yerine başkasını koyabilir, silebilir, okuyabilir
ve yazabilir. Birden fazla Turing makinesinin bir arada çalışması ilke
olarak bir değişiklik oluşturmaz.
213
Yani, bu tür ideal sanal bir makine
iç durumunu kendi değiştirebilir.
Steven Harnad, Turing Testi üzerine çok önemli düşünsel bir
sav geliştirdi
214
ve bunu “Tam Turing Testi” olarak isimlendirdi (1991).
Turing testinde olan ve kişi ile bağlantıyı sağlayan yazıcı aracı
(teletype) kaldırarak yerine bir ekran yerleştirdi (internete sohbet
yapar gibi). Ekranın karşısına da bir kişi yerleştirildi. Kişinin amacı,
karşısındaki aletin insan olup olmadığını, yani insan beyni ve davranış
gösterip göstermediğini anlamaktı. Buna göre beş basamak
oluşturdu.
215


Birinci basamak “oyuncak model” seviyesidir. İnsanın idrak
kapasitesinin sadece bir parçasını temsil eder. Bu seviye bugünkü
yapay zekâ araştırmalarının seviyesidir.

İkinci basamak, 1950’de Alan Turing’in orijinal makalesinde
tanımladığı şekildedir. Bu Turing testinin “pen-pal” seviyesi olarak

213
Penrose R. Kralın Yeni Usu-I. Bilgisayar ve Zeka. TÜBİTAK yay. 1999;56
214
French RM. The Turing Test: the first 50 years. Trends in Cognitive Sciences 2000;4
215
Harnad S. Levels of functional equivalence in reverse bioengineering: the Darwinian Turing Test for Artificial Life.
Artif Life 1994;1:293-301

| 162
adlandırılır ve karşılıklı anlamsal içeriği olmayan karakterler
değiştirilir. Sembollerinin girişi ve çıkışı yazıcı ile kontrol edilir. Bizim
sembolik kapasitelerimizin (dil gibi) benzeri özelliklerini gösterir.
Dışarıdaki bir kişi ile etkileşime girdiğinde, sinir hücrelerinden oluşan
insan mı yoksa yongalardan oluşan bilgisayar mı olduğu ayrımı
yapılamaz. Sadece karakterlerin değişimi olur. Felsefeci John Searle
“Çin odası düşünce deneyi” bu seviyededir.

Üçüncü basamak, Total Turing Testi veya robotik Turing testi
seviyesidir. Bu seviyede etkileşimi sağlayan ekran kaldırılır. Sadece
sembolik kapasitenin taklidi ile kalmaz, bunun yanında anlambilimsel
özellikleri de taklit eder. Yani, dışsal davranış açısından tam olarak
insan mı ya da robot mu olduğu ayrımı yapılamaz.

Dördüncü basamak, mikrofonksiyonel ayrılamazlık aşamasıdır. Sinir
hücreleri ve sinir ileticileri seviyesine kadar ayrılmazlık vardır. Bunlar
sentetik sinir hücreleri olabilir. Fakat işlevleri gerçek hücrelerle
aynıdır, onlardan ayrılamazlar.

Beşinci basamak, her şeyin büyük birleştirilmiş teorisi (Grand Unified
Theories of Everything, GUTE) olarak adlandırılır. Bu seviyede
elektronlarına kadar her şey insandaki sinir hücrelerinde aynıdır.
Yapay sinir hücreleri, sinir iletiminin (aksiyon potansiyelinin)
matematiksel formülünü tam olarak karşılar ve aynı şekilde
davranırlar. Sadece, GUTE’leri planlayanların bildiği, prensipte
gözlenemeyen farklılıklar olabilir. Sadece, fiziko-kimyasal yollarla, yani
biyolojik-mekanik açıdan farklı oldukları sonucuna varılabilir.
216


Searle’in Çin Odası
Bilgisayarların bir şeyleri anlayabileceği, yani “akıllı=zeki” olabileceği
fikri, Yapay Zekânın güçlü eleştirmenlerinden olan Felsefeci John
Searle tarafından reddedilir. Searle “Doğru bilgisayar programını
gerekli girdi çıktılar ile yüklemek ve işletmek düşünmek için yeterli
midir?” diye sorar. Bu soruya öncelikle kesin bir “hayır” cevabını
vererek, bunun bilgisayarların sözdizimsel programları olmasından
kaynaklandığını öne sürer. Searle’a göre, bilgisayar herhangi bir
anlambilimsel (semantic) içeriği olmayan, anlamsız simgeleri işlemek
için yapılmış makineler olarak, yalnızca biçim olarak ya da sözdizimsel
(syntactic) olarak tanımlanabilir. Akıllı olmak için bundan daha

216
Copeland JB. The Church-Turing Thesis. NeuroQuantology 2004;2:101-11

| 163
fazlasının olması gerekir. Yani, simgeler bir şey hakkındadır. Bir
bilgisayar programı yalnızca anlambilimsel iken, akıl anlambilimsel
olmanın da ötesindedir. Zihinler anlambilimseldir ve biçimsel bir
yapıya sahip olmaktan çok fazlası vardır. Zihnin bir içeriği vardır.
217

Programların salt biçimsel ve sözdizimsel özelliği, programsal ve
zihinsel süreçlerin tamamen aynı olduğu fikrine karşıdır. Bizim
zihinsel durumlarımız, tanımları dolayısıyla belli içeriklere
sahiptirler.
218

Her ne kadar beynin işlevlerini tüm detaylarıyla bilmesek de,
elimizde beyin ve akıl işlemleri arasındaki genel ilişkiyi tartışacak
kadar genel bilgi vardır. GYZ taraftarlarına göre, beyin için zihin ne ise,
bilgisayar donanımı için de program odur ve fiziksel sembolleri
işletebilen herhangi bir sistemin bizimki gibi bir zekâ kapasitesi vardır.
Zihin salt biçimseldir ve biyolojik süreçlerin bir sonucu değildir. Searle
bu fikirlerde bir çeşit düalizm olduğunu ileri sürer ve zihnin doğal
biyolojik dünyanın bir parçasından öte olduğuna inanır.
Searle bu düşüncesi için “Çin odası deneyi” öne sürmüştür.
Aslında bu bir anlamda evrensel Turing makinesinin akıllı-bilinçli olup
olamayacağını sorgulama düşüncesiydi.
219
Searle, kapalı bir odada bir
kişi ve dışarıda bir Çinli olan bu düşünce deneyi öne sürdü. Buna göre,
dışarıdaki Çinli kapının altından içeriye Çince yazılı kâğıtlar gönderiyor
ve buna yanıtlar istiyor. Odanın içindeki kişinin elinde Çince yanıt
kartları ve nasıl kullanılacağını gösteren Türkçe bir kitapçık var.
Kurallar tamamen biçimseldir. İçerdeki kişi dışarıdan Çince yazılı bir
kart aldığında, Türkçe kurallar kitabına bakarak bir yanıt oluşturur.
Çinli “Nasılsın?” diye sorduğunda kurallar kitabına bakarak “İyiyim,
teşekkür ederim” kartını dışarı uzatır. Dışarıdaki Çinli, içeriden gelen
karttaki yanıta bakınca ne düşünür? “İçeride Çince bilen birisi var.”
Oysa içerideki şahıs Çinli kadar başarılı olmasına rağmen Çince biliyor
mu? Hayır. Sadece Çince biliyormuş gibi davranır.
220
Bütün mesele
aslında budur.
Searle’a göre bir bilgisayar böyle işler. Girdi çıktı ilişkisi çok
zekice olsa da gerçekte hiçbir şey anlamayacaktır.
221
Algoritmanın akıl-
bilinçle ilgili özellikleri yansıtabilmesi için “kritik” ölçüde karmaşıklığa
sahip olması zorunludur. Belki de bu kritik değer çok büyüktür. İnsan
tarafından uygulamayla gerçekleştirilemez ve uygun büyüklükte bir

217
Searle J. Minds, Brains and Science. Harvard University Press. 1984.
218
Cogito. Yapay Zeka. J.Searle. Bilgisayarlar Düşüneblir mi? 1998;13:57-65
219
French RM. The Turing Test: the first 50 years. Trends in Cognitive Sciences 2000;4
220
Gjertsen D. Science and Philosophy-Past and Present. Penguin Books. 1989.
221
Harnad S. Minds, Machines and Searle. Journal of Theoretical and Experimental Artificial Intelligence 1998; 1: 5-25.

| 164
algoritmayla “anlama” ortaya çıkarılabilir diye öne sürülebilir.
222
Bu
düşünce bilgisayar alanında yapılacak büyük yeniliklerle, seri ve
paralel işletim sistemleri, hesapların çabuk yapılması, programların
büyüklüğü ile değişmez. Bilgisayar programları sözdizimseldir ve
anlambilimsel kısımları yoktur. Beyindeki düşünceler, bilinç, duygular
soyut sembol halinde oluşuyorsa da anlambilimsel içerikleri vardır.
Bilgisayarlar, işletme güçleri ne olursa olsun bu özellikleri
edinemezler.
223


Çin Odasından Çıkanlar
John Searle, Çin odası düşünce deneyinden dört önerme ve dört
çıkarım oluşturur: Önermeleri; beyin aklın nedenidir ve sadece
sözdizimi anlam için yeterli değildir. Bilgisayar programları sadece
biçimsel veya sözdizimsel yapıları ile tanımlanmasına rağmen zihnin
anlamsal içeriği vardır şeklindedir. Bunlarla ilişkili olarak da şu
sonuçları çıkarır:
1. Hiçbir bilgisayar programı tek başına bir sisteme bir zihin
vermeye yetmez. Programlar zihin değildirler ve tek başlarına zihin
olamazlar. Buna göre güçlü yapay zekâ hiçbir zaman gerçekleşemez.
2. Beyinsel süreçlerin zihinsel olana yol açması yalnızca
bilgisayar programlarının kullanılması ile sağlanamaz. İlk önerme ile
ilk çıkarımın bir araya getirilmesidir. Beyinsel yapı zihinsel süreçlere
neden oluyorsa ve programlar bu görevi yapamıyorsa, o halde zihinseli
oluşturmak yalnızca bilgisayar programlarını çalıştırmakla mümkün
değildir.
3. Bu zihne neden olacak herhangi başka bir şeyin beyninkine
eşit güce sahip olması gerekir. İlk önermenin basit bir sonucudur. Bir
başka sistem, beynin kullandığından başka biyokimyasal yollarla
zihinsel süreci sağlayabilir. Bu nasıl bir yapı olursa olsun, zihni ve
bilinci varsa, bizim beynimize eşdeğer gücü vardır.
4. İnsan zihnine eşit bir zihinsel durumu oluşturacak yapay bir
sistem için bir bilgisayar programının tek başına yürütülmesi yeterli
değildir. Bu program insan beynine eşdeğer bir güce sahip olmalıdır.
İlk ve üçüncü çıkarımdan bu önerme doğar. Genel kabul edilen ve
inanılanın aksine, beyin sayısal bir bilgisayar ve akıl da onun programı
değildir!


222
Penrose R. Kralın Yeni Usu-I. Bilgisayar ve Zeka. TÜBİTAK yay. 1999.
223
Cogito. Yapay Zeka. Akla Doğru. Cam Say. YKY 1998;13:72

| 165

Resim. Otomatla satranç oynayan Türk veya Osmanlı satranç oynayıcısı. 18.
yüzyılda satranç oynayan makine olarak ün yaptı. Karl Gottlieb von
Windisch'in kitabı olan “Inanimate Reason”dan (1784).

Hesap Edilemezlik
Buraya kadar Searle’den anladığımız, aklın tam olarak bilgisayarlar
aracılığıyla kopyalanamayacağıdır. En ideal bilgisayarlar bile insan
davranışını kopya şekilde gösterebilir, ama bu onların akıllı olduğu
anlamına gelmez. Bilinci akılla bağlı bir çıktı olarak kabul edecek
olursak, aslında bilinçli bir bilgisayar arayışına girmemiz mantıksızdır.
Ama, akıllı olmanın daima bilinci beraberinde getirdiği yönünde kesin
fikrimiz olmadığından, bilincin bilgisayarla gerçekleştirilip
gerçekleştirilemeyeceğini aramaya çalışalım. Roger Penrose
matematiğin bir çeşit “anlamsız oyun” olduğu düşüncesine karşı çıkar
ve matematiği anlamlandıranın - kör algoritmalar değil - ‘anlam’
olduğunu öne sürer.
224

Akıllı ve hatta bilinçli bir bilgisayar olup olamayacağını Roger
Penrose değişik kitaplarında (Kralın Yeni Usu ve Büyük, Küçük ve
İnsan Zihni, Zihin Gölgeleri), değişik delillendirmelerle tartışma
konusu yapmıştır. Kralın Yeni Usu’nda görelilik teorisinden, kuantum
mekaniğine ve kozmolojiye kadar değişik konuları işlemekteyse de,
ana düşüncesini, felsefecilerin “zihin-beyin problemi” olarak
adlandırdıkları teori oluşturmaktadır. Birinci sınıf bir felsefeci gibi
bilinç sorununa yaklaşmakta ve bilinçli bir bilgisayar olup
olmayacağını, Turing makineleri, Gödel’in karar verilemez teoremini
geniş olarak anlatmaktadır.

224
Penrose R. Kralın Yeni Usu-I. Bilgisayar ve Zeka. TÜBİTAK yay. 1999.

| 166
Penrose’a göre duygular, estetik, yaratıcılık, adalet, sağduyu,
esinlenme ve sanat gibi zihinsel etkinlikler hesaplamaya dayanmazlar
ve bu nedenle de algoritmik hale getirilemezler. Yine, farkındalığın
önemli bir parçası olan anlayış da algoritmik hale getirilemez.
Dolayısıyla, anlayışımızda algoritmik karar vermeden fazla bir şeyler
bulunur. Bilinçli eylemlerimiz bir algoritmayla tanımlanamayacak
şekilde gerçekleşir. Matematiksel gerçeğin sadece algoritma
kullanılarak kanıtlanamayacağını öne sürer. Çarpma bölme gibi
işlemler için gerekli algoritmik kuralları öğrensek bile, çözülecek
problem için bölme mi, çarpma mı gerektiğine bilinçli düşüncelerimiz
karar verir. Veya algoritmaların doğruluğunu ya da yanlışlığını ortaya
koymak için de bilinçli sezgi gerekir.
Bunun kanıtı olarak, insanın yan gelip yatacağı bir satranç
hamlesi sırasında Deep Blue’nin anlayış eksikliğinden, almaması
gereken bir taşı alarak (hesaplamalarına göre onu alması uygundu)
oyunu kilitlenme noktasına getirmesini örnek olarak verir. Oysa,
satranç bilen bir insan içgörüsüyle daha farklı hamle yapar. Benzer
olarak, Lagrange problemini (herhangi dört tam kare sayının toplamı
olmayan sayı nedir?) bir bilgisayara verdiğinizde sonsuza kadar çalışır.
Çünkü biliyoruz ki, iki çift sayı birbirine eklendiğinde daima bir çift
sayı elde ederiz. Yine, Goldbach sanısını (n taneye kadar asal sayıların
toplamı olmayan 2’den büyük bir çift sayı bulun) bir bilgisayar n kaç
olursa olsun bitiremeyecektir.
Penrose, bilinçli düşünme ile hesaplamanın birbirleriyle olan
ilişkisi konusunda farklı bakış açılarını gözden geçirerek dört grup
oluşturur:
225

Birincisine (A) göre, düşünme bütünüyle hesaplamadır.
Bilinçli farkındalık halinde yaşanan duygulara yol açan, yalnızca uygun
hesaplamaların uygulanmasıdır. Bu grup düşünce, güçlü yapay zekâ
veya hesaba dayalı işlevsellik olarak da bilinir. Bunun sonucu olarak,
uygun hesaplama ya da algoritmalar oluşturulabilirse, bunları işleten
makinelerde bilinçli hale gelecektir.
İkincisinde (B), farkındalık beynin fiziksel işleyişine ait bir
özelliktir. Ancak, fiziksel işleyiş her yönüyle, hesaplama yöntemleri
sayesinde taklit edilebilirse de, hesaplama yöntemi ile elde edilen bu
taklit kendi başına bir farkındalığa yol açmaz. İşleyiş taklit edilebilir,
ama kendi başına birtakım duygulara ve farkındalığa yol açmaz.
Searle’nin görüşü de bu gruba alınabilir. Gerçek sinir hücrelerinin

225
Penrose R. Büyük, küçük ve insan zihni. Sarmal Yayınevi. 1998;122-125.

| 167
işleyişinden ayrılamayan yapay sinir hücreleri oluşturulabilir, ancak
farkındalık oluşturamaz.
Üçüncü olarak (C), farkındalığa yol açan, beynin uygun şekilde
fiziksel işleyişidir. Bu fiziksel işleyiş hesaplama (algoritma) yöntemi ile
eksiksiz bir biçimde taklit dahi edilemez. Penrose bu görüşe katılır ve
öncülüğünü yapar. Beynin işleyişinde, farkındalığa yol açan ve
erişilemeyen bir şeyler vardır. Bu işleyişi taklit edebileceğimiz bir
kopya asla oluşturamayız. Üçüncü görüş zayıf ve güçlü olarak iki alt
gruba ayrılır. Zayıfa göre (C1), hesaplanamayan uygun bir işleyişe
rastlamak için bilinen fizik yasaları dışına çıkmaya gerek yoktur.
Sadece biraz daha “dikkatle” bakmak yeterli olacaktır. Güçlüye göre
(C2) ise, bilinen fizik yasaları ötesinde bir şeylere gerek vardır. Şu anki
fizik bilgimiz farkındalığı tarif etmek açısından yetersizdir. Gelecekte
bu açıklama mümkün olabilecektir. Penrose’a göre, gelecekte bu açığı
kapatacak kuram, fizikte hesaplanamayan nitelikte beynin işleyişine
uygun olmalıdır.
Son olarak da (D), farkındalığı fiziksel olarak, hesap
yöntemiyle veya diğer herhangi bir bilimsel yolla açıklamak
olanaksızdır. Dolayısıyla farkındalık konusuna bilimsel yolla yaklaşmak
anlamsızdır. Çünkü, bu sonuç vermeyecek bir uğraş olacaktır. Belki de,
onu felsefecilere bırakmak daha doğru olacaktır!
Ünlü matematikçi David Hilbert, en genel matematik
problemlerinin çözümü için tek bir algoritmik yöntemin var olup
olmayacağını 1928 yılında sorguladı. Bu diğer anlamda şu soruydu;
matematiğin tüm problemlerini birbiri peşi sıra çözebilecek genel bir
mekanik algoritmik yöntem var olabilir miydi? Hilbert’in sorusuna
yanıt kısa sürede olmasa da verildi. Hiçbir sanal Turing makinesinin
üretemeyeceği –hesaplanamayan- irrasyonel sayılar vardır. Bir
makinenin durup durmayacağı konusunda karar verebilecek evrensel
bir Turing algoritması yoktur. Yani matematik sorularının çözümü ile
ilgili genel algoritma mümkün değildir. Bilinçli bir düşünce, bir sürece
bir sonuç getirdiğinde, yani daha önceden belirlenmiş olan sınırlı
algoritma uygulandığında etkilidir.
226

Değer Yargılarının Hesap Edilemezliği
İnsanlarda farklı olarak değer yargıları vardır. Ahlak, iyilikseverlik, eli
açıklık, cömertlik, para hırsı, kibir, saygı gibi insana ait olan ve onu en
yükseğe çıkartan değer yargılarımız vardır. Bu değer yargıları, tıpkı
sezgi gibi algoritmik duruma getirilemezler. Bazı felsefeciler değer
yargılarını uslamlamanın, mantıksal bir sürecin sonuçları olarak

226
Poulantaz A. Comment Present les Génies. Science &Vie, Şubat 2001. Bilim ve Teknik çevirisi, Mayıs 2001.

| 168
sunmuşlardır. Ahlak dizgesini matematiğe yakın bir ussal dizge olarak
yeniden kurmaya çalışmışlarıdır. Ahlak matematikten çok estetiğe
yakındır. Değerlerimizi “duyumsarız” yani onların farkında oluruz.
227

İkizkenar ve çeşitkenar üçgenler birbirlerinden, kötü ahlak ile erdem
ve doğru ile yanlış arasındakinden daha kesin sınırlarla ayrılırlar.
İlk ahlaksal değer yargılarımız başka insanların karakter ve
davranışları üzerinedir. Kısa bir süre sonra, onların da bizim
hakkımızda yargıda bulundukları kanaatine varırız. Bu nedenle, bizim
dışımızdakilerin övgü ya da kınamalarını ne düzeyde hak ettiğimizi
bilme kaygısına düşeriz. Kendimizi başkalarının konumunda hayal
ederek kendi davranışlarımızın seyircisi olarak davranışlarımızı
yoklamaya, değerlendirmeye başlarız. Bu nedenle kişi kendini bir
bakıma iki kişiye böler. Birincisi seyircidir. İkincisi eylemde bulunan ve
sözcüğün gerçek anlamında kendi olarak adlandırılan kişidir.
228

Bütün bunlardan çıkan sonuç, beynin sayısal bir bilgisayar
olmadığı ve aklın da onun programı gibi çalışmadığıdır.
229
Beynin
çalışmasını ister bir çakıya isterse kuantum bilgisayara benzetmekteki
temek amaç, kendi kendini düşünebilen ve evreni de anlayabilen bir
organı, beyni anlayabilmektir. Bu anlama ve taklit etme merakı beyni
anlamak için çok yönlü bir yaklaşıma imkân vererek, farklı açılardan
beyni görmemizi sağlamıştır. Bütün bunlarla uğraşılması boşuna
değildir. Hiç kimse insan aklını ve bilincini tam olarak
tanımlayamamaktadır. O halde akıllı ya da bilinçli olabilen/görünen bir
makine yapalım ve işlevini analiz ederek, insanoğlunu ve onun
beyninin güzelliklerini anlayalım...

Gödel ve Sezgisel Algoritmik Olmayan Bilgi
Sezgi, gerçeğin akıl yürütmeye ve deneye başvurmaksızın doğrudan
doğruya elde edilen, apaçık bilgisi olarak tanımlanır. Kanıtlanmasına
gerek duyulmayan dolaysız bilgidir. İnsan aklı iki yolla bilgiye
ulaşabilir. Bilincin iki kutbu olarak da isimlendirilen bu iki bilgi türü,
akıl yoluyla (akılcı) ve sezgi yoluyla (sezgisel) ulaşılan bilgilerdir. Akılcı
zihnimiz sustuğunda, onun sezgisel bölümü olağanüstü bir varlığa ve
gerçekliğe kavuşur. Böylece çevremizde bulunan ve olup biten her şey,
kavramsal aklımızın süzgecinden geçmeksizin, olduğu gibi ani olarak
ortaya çıkar. Sezgisel aydınlanmalar günlük yaşamımızda kendiliğinden
oluşabilirler. Unuttuğumuz bir şey, bilinçli bir çaba ile dilimizin ucuna
bir türlü gelmezken, bambaşka ilgisiz bir konu ile ilgilendiğiniz sırada,

227
Copleston Felsefe Tarihi. Berkeley-Hume. Cilt 5, bölüm b. Çev. A. Yardımlı. İdea Yay. 1998;135-145.
228
Copleston Felsefe Tarihi. Berkeley-Hume. Cilt 5, bölüm b. Çev. A. Yardımlı. İdea Yay. 1998;163.
229
Gelgi F. Gödel’s incompleteness theorem on AI vs Mind. NeuroQuantology 2004; 3: 186-189

| 169
çaba göstermeden birdenbire aklımıza gelir. Bu sezgisel anlar çok kısa
sürelidirler. Meditasyonun da akılcı aklımızı susturarak bu sezgisel
bölümü serbest bıraktığı öne sürülür. Sezgisel kavrayışlar,
matematiksel bir çerçeveye oturtulmadıklarında bir değer
taşımazlar.
230

Aristoteles’e göre, bir kanıtlama yapılmasına yarayan, ama
kendisi kanıtlanamaz olan ve doğrudan sezgi aracılığıyla edindiğimiz
bilgiler vardır. Ona göre, “Sezgisel düşünce, kanıtlaması bulunmayan
tanımları kavrar.” Spinoza, Etika’da üç bilgi türü ortaya koyar:
“Algılarımızı şu kaynaklardan alarak genel kavramlar oluşturduğumuzu
açıklar: 1. Duyular tarafından, bulanık ve düzensiz bir biçimde zihne
verilen tekil şeyler. Bu nedenle bu türlü algıları, belirsiz deney bilgisi
olarak adlandırma yolunu tuttum; 2. Kimi sözcükleri duyunca ya da
okuyunca anımsadığımız ve onları imgelememize yarayan idealara
benzer idealar oluşturmamızı sağlayan şeylerin göztergeleri. Bu iki
bilginin türünü, ‘birinci türden bilgi, sanı ya da imgelem’ olarak
adlandıracağım; 3. Son olarak, şeylerin özellikleri üzerine sahip
olduğumuz ortak kavramlar ve uygun düşünceler. Bu kipe de, ‘ikinci
türden akıl ve bilgi’ adını vereceğim. Bu iki bilgi türünden başka,
“sezgisel bilim” olarak adlandıracağımız bir üçüncü bilgi türü daha
vardır. Bu bilgi türü de, Tanrı’nın kimi özniteliklerinin biçimsel özünün
upuygun bilgisine yönelir.” Spinoza, bunların doğruluk önemini de
açıklar. “Birinci türden bilgi, yanlışlığın tek nedenidir; ikinci ve üçüncü
türden bilgi ise zorunlu olarak doğrudur.” Ruhu bir anlamda sezgisel
bilginin kaynağı olarak görür. “Gerçekte sezgisel bilgi, bu bilgiye
götüren düşünce çabasının ve zihni egzersizin sonucu olmaktan çok
başlangıcıdır; bu bilgiye ulaştığımızda, onun bizde en baştan beri var
olduğunu görürüz. Zamana bağlı dil bunu ifadeye uygun değildir” der.
Kant’a göre ise, bilgi üç yetiyle; duyarlılık, zihin ve akılla
ilişkilidir. Bütün bilgimiz duyularla başlar, duyulardan anlığa geçer ve
akılda tamamlanır. Duyusal sezginin içeriğini işlemeyi ve onu,
düşünmenin en yüksek bilgisine ulaştırmayı sağlayan akıldan daha
üstün hiçbir şey yoktur bizde. Kant’ta sezgi (anschauung), bilgi
sürecinin hem başlangıç, hem de varış noktasıdır:

“Bir bilgi, nesnelerle her ne biçimde ve her ne araçla ilişkili
olursa olsun, nesnelerle dolaysızca ilişkiye giriş tarzı ve bütün
düşüncenin bir amacın aracı gibi bu ilişki üzerinde toplanması,
sezgidir. Nesneler bize duyarlılık aracılığıyla verilir, sezgiler

230
Capra F. Fiziğin Taosu. Arıtan Yayınevi. Çev. Kaan H.Ökten. 1991;35;53;55.

| 170
yalnızca duyarlılıktan gelir; ama bu nesneleri düşünen anlıktır
ve kavramlar anlıktan doğar.”

Aristotelesçi felsefe anlayışını İslam düşüncesine göre
yorumlayarak, yaymaya çalışmış, görgücü-usçu bir yöntemin
gelişmesine katkıda bulunan İbni Sina’ya (980–1037) göre, bilgi sezgi
ile kazanılan kesin ilkelere göre sonuçlama yoluyla sağlanır. Bu
nedenle, bilginin gerçek kaynağı sezgidir. Bilginin oluşmasında deneyin
de etkisi vardır, ancak bu etki usun genel geçerlik taşıyan kurallarına
uygundur. Ona göre "bütün bilgi türleri usa uygun biçimlerden oluşur."
Bilginin kesinliği ve doğruluğu, usun genel kurallarıyla olan
uygunluğuna bağlıdır. Us kuralları, insanın anlığında doğuştan bulunan,
değişmez ve genel geçerlik taşıyan ilkelerdir. Sonradan, duyularla
kazanılan bilgi için de bu kurallara uygunluk geçerlidir. Deney verileri
us ilkelerine göre, yeni bir işlemden geçirilerek biçimlenir, onların
bundan öte bir önem ve anlamı yoktur. Çelişmezlik, özdeşlik ve öteki
varlık ilkeleri, usta bulunur, deneyden gelmez.
Sezgisel bilgi din bilginlerinin de dikkatini çekmiştir. Gazali
(1058-1111), hayatının sonlarında yazdığı ve bir otobiyografik eser
olan el-Munkiz'u mine'd Dâlâl'de, kendi zihnî ve ruhî durumunu anlatır.
Burada derin ve hakikati arayan bir süphe sergilenir. O, şüpheden
Allah'ın kalbine attığı bir nur (sezgi) yardımıyla kurtulur. Böylece,
apaçık hakikatleri aklın, akıl yürütmenin ve mantığın yardımı
olmaksızın, yani delilsiz ve ispatsız bir sekilde birdenbire kavramasının
mümkün olabileceğini öne sürer. İbn Arabi’ye (1165-1420) göre de
bilgi; akılla anlaşılanlar, duyularla anlaşılanlar ve ruhun kalbe
üfledikleri (ilham, sezgi, feyz, işrak) olarak üç şekilde elde edilir.
Tasavvufta, deney ve akıl yoluyla ulaşılan bilgiden başka, bir de insanın
kendi isteği, gücü ve çalışmasına bağlı olmaksızın, doğrudan Tanrı
vergisi (lütüf) içe doğan bir bilgi vardır. Akıl ve duyulardan bağımsızdır.
Bu bilgide aldanma ve yanılma yoktur. Kesindir. Dört yüzden fazla eser
veren Arabi, ilmini doğrudan doğruya Allah’tan aldığını söylemektedir.
Ona göre kendisinin hiçbir iradesi yoktur. Kendisi Allah’ın kapısında
boynu bükük, O’nun emrine muntazır durmakta, o kapıdan ne sızarsa
onu yazmaktadır. Kalbine gelen bilgileri yazmak hususunda o, muhtar
değil, mecburdur. Bununla ilgili olarak şöyle diyor: “Ruhu’l-Emin
kalbime inince terkibim dağılıyor, bana zan, tahmin ve şüpheden uzak
bilgiler veriyor.”
René Descartes ise bugünkü matematikçilerden çok önce
sezgicilikten bahseder. Descartes’a göre sezgisel olan, hiçbir
önermeden ve öncülden çıkarsanmamış olan -algoritmik olmayan veya

| 171
hesaplanabilir olmayan- kendi başına apaçık olanları içerir.
Düşüncelerimizle birlikte var oluşumuzu sezgi ile öğrendiğimizi ve
kendi başına apaçık önermelerin yalnız sezgi yoluyla bilinebileceğini
söyler. Düşündüğünü, dolayısıyla da varolduğunu anlaması bilgisinin,
kendi akıl yürütmesinin sonucu olarak değil de sezgisel olduğunu öne
sürer. Sezgi yoluyla edinilmiş apaçık bir bilgiden dolaysız bir sonuç
çıkarsadığımızda, bir dizi öncül yoluyla yaratılmış herhangi bir düşünce
devinimi olduğunu bilemeyiz, bu nedenle de sonuca ilişkin bilgimizi
sezgisel olarak betimleyebiliriz.
231

Henri Poincaré sezgiyi, bilim alanında, yargı kadar güvenilir
bulur: “Bize gizli ilişkileri, uyumları keşfettiren şey, bu duygudur; bu
matematiksel sezgidir” ve “Mantıkla kanıtlarız, sezgi ile icat ederiz.”
diye belirtir. Bu sorgulama devam ederken Kurt Gödel, hesaplanamaz
problemlerin olduğunu, yani ne doğruluğu ne de yanlışlığını ortaya
koyamayacağımız problemlerin olabileceğini göstermiştir (1931).
Aritmetik için hangi biçimsel sistem (simge dizilerinden oluşan ve
anlamları olmayan matematik sistem) kullanılırsa kullanılsın, doğru
olduklarını görebildiğimiz, fakat doğruluk değeri doğru
tanımlanamayan önermeler vardır. Biçimsel sistemde, verilen bir
matematiksel önerme ile ilgili simgeler dizisinin, bir kanıt oluşturup
oluşturmadığına karar vermek işleminin hesaplanabilir olmasını
gerektirir. Matematiksel doğruluk salt formalizmin çok ötesindedir.
Buna göre algoritmik yöntemin kendisinden beklenen fonksiyonu
neden yaptığını tam anlamıyla anlamak sezgi gerektirmeliydi. Oysa,
sezgiler algoritmik değildir, sistemleştirilemezler ve hesaplanamazlar.
Algoritmik işlem dışında kalırlar ve anlama yalnız algoritmik işlemlerle
başarılamayacak bir matematik işlemini gerektirir. Gödel teoremi
olmadan da bunu anlamak olasıdır. Bir biçimsel sistem inşa edilmeye
kalkışıldığında, hangi aksiyom veya kuralları seçeceğimize nasıl karar
veririz? Burada sezgicilik devreye girer.
232

Sezgicilik, günümüz matematiğinin üç akımından (Platonizm,
Formalizm, Sezgicilik) birini oluşturur. Hollandalı mantıkçılar Brouwer,
Weyl ve Heyting tarafından geliştirilen sezgicilik, 20. yy’ın başında
matematiğin en temel yanlarını sarsan çatışmalara bir karşılık olarak
ortaya çıktı. 1924’de Matematikçi Luitzen Brouwer (1881-1966)
matematiksel uslamlama yönteminde, sonsuz kümeler son derece
serbest kullanıldığında karşılaşılabilecek ikilemlere alternatif bir yanıt
öne sürülmüştü. Brouwer’ın düşüncesi şuydu: matematikçiler ve

231
Markie P. Cogito. Öyleyse Descates. Konu: Cogito ve Önemi. Yapı Kredi Yayınları 1997;10:216-218
232
Penrose R. Kralın Yeni Usu-I. Bilgisayar ve Zeka. TÜBİTAK yay. 1999;133;139

| 172
özellikle de Cantor’un kümeler kuramı üzerinde çalışanlar, ancak sonlu
kümeler söz konusu olduğu zaman geçerli sayılabilecek bazı akıl
yürütme tiplerini, hiç pervasızca sonsuz alanlara yaydılar. Bu akıl
yürütme türlerinin başında Aristotelesçi üçüncü şıkkın olmazlığı ilkesi
geliyordu. Bu ilkeye göre, herhangi bir önerme ancak A ya da A-değil
şeklinde olabilir. Brouwer’e göre, matematiksel bir nesnenin var olarak
düşünülebilmesi için, ona kurucu bir biçimde erişmemizi sağlayan bir
araca sahip olmamız gerekir. O halde, üçüncü şıkkın olmazlığı ilkesinin
uygulama alanı sonlu kümelerle sınırlı tutulmalı, matematikte kurucu
yöntemlerle yetinilmeli ve edimli sonsuzu işe karıştıran akıl
yürütmelerini kullanmaktan vazgeçilmelidir. Brouwer’ın bu
düşüncesine Hilbert okulundan itiraz geldi ve “Gökbilimci için teleskop
ne kadar gerekli ise, matematikçi için de üçüncü şıkkın olmazlığı ilkesi o
kadar gereklidir” dendi.
Einstein ve Henri Poincaré (1854-1912) kendi yaratıcılık
süreçlerini birçok kez anlatmışlardır. Bu dâhilerin her ikisi de,
yaptıkları keşfin birdenbire ortaya çıktığını vurgulamışlardır. Poincaré,
sezgiciliği (aydınlanma) yaratıcılığın dört evresinden biri olarak kabul
eder. Yaratıcılık sırasıyla içleme, kuluçka evresi, aydınlanma ve
açıklama şeklinde yol alır. İçleme, kişinin bilinçli bir şekilde problemin
verilerini hazmetmesidir. Daha sonraki kuluçka evresinde kişinin daha
önce bilinçli olarak içlediği veriler, bilinçsiz modda yollarını izlerken,
kişi bilinçsiz olarak problemden uzaklaşır. Aydınlanma ise en önemli
olanıdır. Bu evrede problemin çözümü umulmayan bir şekilde ortaya
çıkar. Son evre ise bilinçli olarak, aniden ortaya çıkan bu çözümü
doğrulama ve açıklama evresidir. Birden çözümleme aslında bilginin
uzun süre bilinçsiz olarak işlenmesinin bir sonucudur. Poincaré’nin
dediği gibi, kısaca “mantığımızla kanıtlıyoruz, sezgilerimizle icat
ediyoruz. Geometri yapmak için salt mantıktan daha fazla şeye ihtiyaç
vardır.”
233


Tıpta Algoritmik Olmayan Karar Verme
Karar verme de matematiksel bir akış şemasıdır. Birçok bilgisayar
yardımlı tanısal test ve tanı algoritmaları geliştirilmesine rağmen,
bunlar daha çok deneme aşamasındadır. Bu sistemler daha çok hekimin
karar vermesini kolaylaştırmayı ve karmaşık olasılıkları (hesaplayarak)
basite indirgeyerek objektif hale getirmeyi amaçlar. Bu akış şemaları,
aslında karmaşık tanısal durumlar için değerlidir. Genelde uzman bir
topluluğun fikir birliğiyle kanıt-tabanlı tıp (evidence-based medicine)

233
Poulantaz A. Comment Present les Génies. Science &Vie, Şubat 2001. Bilim ve Teknik çevirisi, Mayıs 2001.

| 173
kullanılarak ortaya çıkarlar.
234
Ancak, bu algoritmalar her zaman basit
olarak yapılamazlar ve yan yollar gerektirebilirler.
Hekimlerin benzer hastalığı olan hastaları değerlendirmede
kullandıkları tanısal testler ve yaklaşımlar farklıdır. Hastanın öyküsü ve
farklı özellikleri, bakı bulguları, laboratuvar verileri ve hekimin o günkü
bilimsel bilgiyle olan etkileşimine ve geçmiş deneyimlerine göre
kararlar değişir.
Hekimin bazı özellikleri, karar verme üzerinde etkilidir. Bunlar
arasında hekimin yaşı, konumu, deneyimleri, daha önceki eğitimi,
inançları ve tanısal belirsizliğin doğuracağı riske karşı olan tutumu
bulunur. Bunun yanında, kötü hekimlik uygulaması korkusu ve seçilen
testin maliyeti düşüncesi de bunlara eklenebilir. Bu arada hekim,
önceden benzer hastalar üzerinde yaşadığı olumlu ya da olumsuz
deneyimleri de kullanır.



Uygulama yapılan çevre de kararlar üzerine etki eder. Hekimin
yalnız çalışması, grup üyesi olarak çalışması, hastanede veya özel
ortamda çalışması, tanısal test seçimi ve tanıdaki kararları üzerinde
etkilidir.
235
Hekim bu etkiler altında ön tanılar, tanısal testler ve tanı
üzerinde algoritmalar oluşturarak sonuca ulaşmaya çalışır.

234
Rosenberg W, Donald A. Evidence-based medicine: An approach to clinical problem solving. BMJ 1995;310:1122-
1125.
235
Eisenberg JM, Hershey JC. Thresholds. Med Decis Making 1983;3:155-168

| 174
Bu yeni yollar yeterince belirgin ve açıklayıcı olmazlarsa,
hekim kolaylıkla yanlış kararlara ulaşabilir. Kassirer’in dikkat çektiği
gibi
236
, “algoritmalar genellikle çok karmaşıktırlar, ancak kişilerin
bilincinde ve aklında olan figürlerin basılı şekli değildirler.” Yani, her
zaman algoritmik yaklaşım kullanılmaz ve bazen çok daha fazlası
yapılır. Algoritmik olaylara sokulamayan ve tamamen dışında olan
“sans klinik-önsezileri” kullanarak tanısal kararların oluşturulmasında
etkili oluruz ve daha sonucu göremeden-hesaplamayı yapmadan-
işlemin bittiğini görürüz.










236
Kassirer JP. Diagnostic reasoning. Ann Intern Med 1989;110:893-900.

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->