You are on page 1of 74

1

OCAK

1994

FIYATı:

40.000 T L .

(KDV

DAHIL)

EDİTÖRDEN

SUNUŞ
undan tam on yıl önce, iletişim Yayınları'nda Tarih ve Toplum adıyla aylık bir yarı-popüler, • yarı-akademik dergi çıkarmaya başladım. ^ ^ ^ H Değerli araştırmacı arkadaşlarımının katkı ve yardımlarıyla, düzenli olarak 120 sayı (20 cilt) yayımladıktan sonra, şimdi, kurucularından olduğum ve başından beri yönetim kurulunda yer aldığım Tarih Vakfı yapısı içinde yeni bir dergi çıkarmaya girişiyorum. Dilerim, bu kere eskisinin başarısını aşarız. ^^^A I Amacımız ve ilkelerimiz değişmedi, ama gelişti. O zaman, adını örnek aldığımız History and Society gibi, yine sosyal tarih yapmak istiyoruz. Tarih deyince ağırlıkla siyasal tarihin anlaşıldığı ülkemizde, toplum tarihi çalışmalarının hem sayıca çoğalmasını, hem de nitelikçe yükselmesini amaçlıyoruz. Toplumsal tarih, tarihçilerle sosyologların buluşma alanı. Birbirlerine karşı geleneksel önyargıları devam etmekle birlikte, artık bizde de zaman ve değişim boyalılarını göz önüne alan toplumbilimciler ve (bazen farkında bile olmadıkları ideolojilerle) sıradan olayanlatma sınırlarını aşmak, bunlann üstüne kuramsal açıklamalar, çözümlemeler oturtmak çabasında olan tarihçiler yetişiyor. Konumuz, kültür, sanat ve edebiyattan, dine, bilime, siyasete, iktisada, coğrafyaya ve uluslararası ilişkilere kadar yayılan geniş bir yelpazede geçmişin günümüze aktarımı. On yıllık deneyimimizde, Türkiye tarihiyle bir hayli sınırlı kaldık. Bu kere, Toplumsal Tarih dünyaya daha çok açılacak. Türkiye'de tarihçilik, oldum olası milliyetçi veya mümin kişilerin tekelindeydi. Tarih ve Toplum deneyimiz, toplumsal ve siyasal bakımlardan değişme ve ilerleme yanlısı kimselerin de geçmişle ilgilenmelerinin zorunlu olduğunu gösterdi, bu tekelin kırılmasında payı oldu. ilkelerimizin başında çoğulluk ve çeşitlilik geliyordu. Yine öyle. Biz bir siyasal parti değiliz. Türlü türlü görüşlerdeki insanların çalışmaları dergimizde yer alacak. Belli bir niteliksel düzeyde oldukça, yazıların içeriğine ve diline karışmayacağız. Yalnız, dürüst olarak yazılamayacak konulara girmeyeceğiz. Bugün on yıl öncesinin koşullarına oranla, tabular oldukça azaldı: ama ne yazık k i , hâlâ büsbütün ortadan kalkmadı. Yakın bir gelecekte yeniden çoğalabilir de. Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı'nı i k i buçuk yıl önce, işadamlarından siyasetçilere ve bilim adamlarından gazetecilere kadar hemen hemen her türlü uğraştan, ileri gelen 264 kişi kurdu. Her yıl üye sayımızı, mevcudun yüzde onu kadar artırıyoruz. Bizimki En-Ci-O (Non Governmental Organization) denilen tipik bir "sivil toplum" örgütü. Temel amacı, bir arşiv ve araştırma kütüphanesi içeren Bilgi-Belge Merkezimizi geliştirmek. Çeşitli tarih konularında herkese açık toplantılar düzenliyoruz. Ayrıca, üç aylık istanbul dergisini ve haftalık fasiküllerle yayımlanan İstanbul Ansiklopedisini çıkarmaktayız. Devraldığımız Yurt Yayınlarin&i da yeni kitaplar basıyoruz. Bunların arasında, dergimizle eklemlenen özel bir dizi de yer alacak. Vakfımızın üye ve dostlarına gönderdiği aylık bir Haberler bülteni vardı. Bu bülten, artık Toplumsal Tarihim ayrı bir bölümü olacak. Vakıf çerçevesinde yapılması planlanan ve gerçekleşen etkinliklerle ilgili bilgileri her sayıda sayfalarımızdan izleyebileceksiniz. Gelelim, elimizdeki ilk sayının içeriğine. Harvard'dan Prof. Dr. Şinasi Tekin, "iştikak" dediği etimolojik cerrahi işlemlerine devam ediyor. Bir başka Harvard'lı (doktorası oradan!) arkadaşımız, Fatma Mansur Coşar, bize altı sayı boyunca, İtalyanların birkaç yıl önce yayımladıkları Venedik ve Türkler zâh büyük derlemeyi bölüm böiüm aktaracak. (Bu kitap hakkında, yanılmıyorsam, Prof. Dr. Mahmut Şakiroglu'nun T. Tarih Kurumu Beileteriinde kısa bir tanıtma yazısı vardı.) Harita tarihi merakımız, eski tarih dergimizin ilk sayısında başlamıştı. Şimdi biniz daha iyi öğrendik. Bu kere, en eski birtakım haritalarda Türkiye coğrafyasını gösteren bazı örnekler sunuyoruz. İleride de zaman zaman böyle haritalar yayımlayacağız. 1993 yılı içinde, İstanbul şehri ve" bütün Türkiye, birkaç yıl önce Atina'nın yaşadığı bir hayal kırıklığını kendi nefsinde tattı. 2000 yılı olimpiyatlannı İstanbul'da örgütleme girişimimizden söz ediyorum. Atina da, 1896'da orada düzenlenen ilk modem olimpiyatın yüzüncü yıldönümünde bu şerefi tekrar yaşamak (ve ekonomik nimetlerinden yararlanmak) umuduna kapılmıştı. Yunan halkını neredeyse bir kiüe histeryası sardı. Dileklerini dağa-taşa yazdılar, kurda-kuşa ilân ettiler. Beklentileri hüsranla sonuçlandı. Birkaç ay önce, benzer bir akibete biz de duçar olduk. 2000 Olimpiyatı için başkent seçilme yarışında, Avustralya'nın Sydney şehri İstanbul'un yanısıra Beijing'i (Pekin) ve Manchester'ı de eleyerek ipi göğüsledi. Oysa. Sydney dünyanın en yeni şehirlerinden biri. Daha i k i yüzyıl önce, İngiltere'nin bir ceza sömürgesi olarak kurulmuştu. Nasıl olup da, böyle muazzam bir gelişme gösterdiğinin öyküsünü, çevirdiğimiz inceleme yazısından öğrenebilirsiniz.

EDİTÖRDEN
Koni Margulies arkadaşımızın ilginç kartpostallarla süslediği. 191-ı sonlarında Yeşilköy'deki (93 Harbi yenilgimizden kalma) Rus anıt-kilisesinin yıkılma olayı üstüne yazısı, bize birçok yeni bilgi getirirken, kafamızda yeni birtakım soruların dogmasına da yol açıyor. (Zaten, her alanda araştırma süreçleri böyle olur!) Dr, Zare Karakaş'm koleksiyonunda bir örneğine rastladığımız, sancak Kur'anları gibi, gümüş bir mahfaza içine yerleştirilmiş, çok küçük boyda, 32 sayfalık "Beyanname-i Cihad" kitapçığı da. yine aynı günlerin ürünü. Bu sayıda, Atatürk'e ilişkin iki inceleme yayımlıyoruz. Biri, onun Selanik'teki ilk öğretmeni, Şemsi Efendi hakkında. (İlgaz Zorlu arkadaşımız gelecek sayılarımızda da. Sabetaycılar üstüne araştırmalarını sürdürecek.) Diğeri ise, Trabzon'dan Mesut Çapa'nm hazırladığı, Mustafa Kemal Paşa'ya yapılan halifelik önerisine dair belgesel bir katkı. Benim, Ahmet Taner Kışlalı'nın kitabı hakkındaki eleştiri denemem ise. doğrudan doğruya Atatürk'le değil, onun izinden gitmek iddiasında bulunanlarla ilgili. İzmir'den Hakkı Uyar ve Türkan Çetin'in anlattıkları, 60 yıl öncesinin Yurt gazetesi öyküsünü merakla okuyacağınızı umuyorum. CHP'nin halkı "devrimlef'e ısındırmak ve rejim propagandası yapmak amacıyla, köylülere parasız dağıtmak üzere, Cumhuriyet'in ilânının onuncu yıldönümü gününde yayımlamaya başladığı bu on beş günlük gazeteden dört buçuk yıl önce. Türk Tayyare Cemiyeti de, 10 Şubat 1929'dan itibaren, daha özgül bir amaçla, yine parasız dağıtılması için her ayın 10'unda ve 25'inde Köylünün Gazetesi diye bir süreli yayın çıkarmıştı. Millî İktisat ve Tasarruf Cemiyeti'nin başındayken, 1930'lu yılların ilk yansında Kadro dergisinin kuruluşuna katılan Vedat Nedim Tör (1897-1985), daha sonra Matbuat Umum Müdürü olmuş, İkinci Dünya Savaşı yıllarında da .Ankara Radyosu'nu yönetmişti. Sonra uzun süre Yapı (ve) Kredi Bankası'nın kültür ve sanat danışmanlığında bulunmuştu. Bütün bunlardan önce, Vedat Nedim "Türk Spartakistleri"ndendi ve TKP'nin önde gelenleri arasında yer almış, hatta 1925-2" döneminde bu yeraltı panisinin genel sekreterliğini yapmıştı. Yücel Demirel arkadaşımızın bulduğu ve yeni harflere çevirerek sunduğu Son Telgraf'başyazısı, onun sonradan kesin bir dönüş yaptığı komünistlik yıllarındaki görüşlerini yansıtıyor. Anımsayalım k i . Şeyh Said Ayaklanması öncesinde, ülkede Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adını taşıyan bir muhalefet partisi vardı. Ama Vedat Nedim Bey, bunu yeterli gönnüyor. halkın gereksinimlerini dile getirecek yeni bir partinin kurulmasını savunuyordu. Tarih Vakfımızın kurucularından Abidin Dino'nun aralık ayındaki ölümü, kültür ve sanat dünyamız için gerçek bîr kayıp oldu. Paris'ten getirilen naaşı, görkemli bir törenle Boğaz'daki Aşiyan'da bulunan aile kabristanına gömüldü. Yakın akrabası Rasih Nuri lleri'nin onun hakkındaki makalesi, sıradan bir nekrolojinin çok ötesinde. Ayrıca. Haberler bölümümüzde de. Dino'nun Vakıfla ilişkilerine dair anılar bulacaksınız. Eski Tarih ve Toplum okuyucularının. "Geçmiş Zaman Olur k i . . . " başlığı altında yazdığı şirin incelemelerini hatırlayacakları, edebiyat tarihçisi arkadaşım Halil Erdoğan Cengiz geçen ekim ayının sonunda vefat etti. Merhumla, bundan neredeyse kırk yıl önce, Ankara'daki öğrencilik günlerimizden tanışırdık. Ortak dostumuz Aydın Sami Güneyçal'ın onun için hazırladığı anı yazısını iç buruklıığuyla sunuyoruz. Halil Erdoğan'ı hep özleyeceğiz. Koleksiyoncunun Dağarcığından köşemizde, Birinci Dünya Savaşı sonunda, italyan işgali altındaki Rodos adasında bir Türk lisesinin verdiği diploma örneği var. Yüz yıl önce bu ayın bir Osmanlı gazetesinden Ayşe Şen arkadaşımızın hazırladığı seçmeler, yeni dergimizde de sürüyor. Yayımlanmaya değer okuyucu mektupları geldikçe, onlara da yer vereceğiz. Değerli tarihçi arkadaşlarımızın katkılannı bekliyoruz. Gelecek ay yeniden buluşma umuduyla hepinize saygı ve sevgiler sunuyorum. Yeni Yılınız Kutlu Olsun.

Mete Tuncay

KAPAK
Ressamı bilinmeyen bir lstanbul panoramasından ayrıntı: Galata sırtlarından tarihî yarımadanın görünüşü. (Venedik, Pallazo Mocenigo) TOPLUMSAL TARİH Aylık Dergi Sayı: 1 O c a k 1994
SahibüTürkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı adına

tlban Tekeli
Sorumlu Yazıisleri Müdürü ve Yayın Yönelmeni:

Mete Tuncay
Danışma Kurulu: t\'uri Akbeıyar, Ayşen Anadol, Edhem Eklem, Ekrem Isın. Çağlar Keyder, Necdet Sakaoğlıı, Zafer Toprak Teknik Yönetmen: Tamer Kayaş Dizgi. Sayfa Düzeni: Tarih Vakfı Baskı: Allan Matbaası

BU

SAYIDA

4 - 5 _ Tarik O S M A N L ı B A S ı N ı N D A Y Ü Z Y l L Ö N C E B u AY: G A Z E T E S I 'NİN O C A K 1894 SAYILARINDAN SEÇMELER 6 - 8 BEYANNAME-1 C l H A D Çevrimyazi: Necdet Sakaoğlu Ayşe şen

10-11
A s i D i N D I N O - B t R K R O N O L O J I D E N E M E S I Rasıh Nuri ileri

12-13
H A L İ L E R D O Ğ A N C E N G I Z ' I N A R D ı N D A N Aydın Sami Güneyçal

14-17
MUSTAFA KEMAL P A Ş A ' Y A H A L I F E L I K Ö N E R I S I Mesuc çapa

18-23
İştikakçının Köşesi: D Ö R T K E L I M E N I N N E R E D E N G E L D I Ğ I H A K K I N D A şinasi Tekin

24-31
CEZA SÖMÜRGELÎĞI'NDEN OLIMPIYAT

32-39

BAŞKENTLIĞINE:

SYDNEY

EN ESKI H A R I T A L A R D A T Ü R K I Y E St. S e v e r Y a z m a s ı - Hereford M a p p a m u n d i ' s i - Peutinger Y o l Haritası St. D e n i ş K r o n i ğ i - K a ş g a r l ı M a h m u d ' u n T ü r k D ü n y a s ı L o u i s Renard'ın 17. Yüzyılda A v r u p a Kıyılan

40-42
R U S KİLİSE ABİDESİ N A S I L Y I K I L D I ? Rani Margulies

43
LENÎN P O R T R E S I Abidin V E N E D I K V E T Ü R K L E R Derleyen:

44-49 50

Dino Mansur Coşar

Fatma

BEKLEDIĞIMIZ

F l R K A Vedat

Nedim

(Tör)

51-58
TEK P A R T I D Ö N E M I N D E Y U R T G A Z E T E S I Hakkı uyar - Türkan çetin

59-60
ATATÜRK'ÜN İLKÖĞRETMENI ŞEMSI EFENDI ıigazzodu

61- 62
Koleksiyoncunun Dağarcığından: B İ R İDADİ DİPLOMASI Çevrimyazi: Dr. Nuran Yıldırım

62- 64
Kitap Eleştirisi: O ZAMAN Ö Y L E [ M 1 ] G E R E K I Y O R D U [ ? ] Mete

65-72

Tuncay

TARIH VAKFI'NDAN

HABERLER

Abone Koşullan: Yıllık (12 Sayı): -İOO.000 TL. Altı Aylık: 221000 TL.

O S M A N L ı B A S ı N ı N D A Y Ü Z Y l L ÖNCE B U A Y
»rı; >Y.jİU- İT j

* H - g/> tf* OJ—**j J i / f , -TU., i i j ^
i5

gbjS5.d, J,,-

JJAJ ^y-

Fünun v e edebiyata v e menafî-i âmmeyi mutazammın muharrerat v e makalâta v e igraz v e şahsiyattan âri h e r nev'i m u h a h e s a t v e mülâhazata sahifelerimiz d a i m a küşadedir. E v r a k v e muharrerat-ı varidenin teehhür v e a d e m - i dercinden dolayı matbaa mes'ul olmayacağı gibi dere o l u n m a y a n mekâtib ve evrakın istirdadı iddiası k a t ' a mesmü v e m a k b u l o l a m a z .

' T A R Î K ' T E N SEÇMELER
OCAK
Ayşe Şen

1894
nüfusunu tahrir ederek bilahire ahal i - i kadime ile muhacirler beyninde münazaaya mahal kalmamak üzere tanzim olunan hudûd-nâmeyi muha­ cirler temhir ettirip (mühürlettirip) bu defa da gerek muhacirler ve ge­ rek mütecâvire ahalisinden (komşu­ larından) şevket-meâb-i merhametnisâb velinimet efendimiz hazretleri için daavât-i hayriyye-isticlâb ile merkez vilâyete avdet etmişlerdir. Vilâyet dahilinde saye-i tevfîkatvâye-i hazret tacdârîde iskân ve îvâ edilmiş (yerleştirilmiş) olan bin nü­ fusu mütecaviz Kafkas muhacirleri­ nin bu surede levâzım-i iskâniyyesi icra ve ikmal edilip muhacirin emr-i ziraat ve harâsete (çiftçiliğe) müba­ şeret etmiştir.) Yalnız Niğde sancağında bir kar­ ye arazisinin tahdid-i hududu geri kalıp bu da be-minhü-Taalâ ilkba­ harda icra ve i k m a l olunacaktır... (25 Kanun-i Sâni 1894)

D

AHİLÎYE GARİP BİR SİRKAT

edip son tekini aldıktan sonra çıkar gider. Kendisinde kundura f o t i n i n çifti, zavallı kunduracılarda da teki kalır... (7 Kânun-i Sâni 1894)
GÖÇMEN Y E R L E Ş T I R M E IŞLERI

Mevsûken rivayet edildiğine gö­ re geçenlerde üstü başı temiz b i r dolandırıcı bir kunduracı dükkânına giderek ayağına en i y i cinsten b i r fotin kunduru ölçüsü verdikten ve güzel y a p ı l m a s ı h a k k ı n d a u z u n müddet ihtarâtıa bulunduktan sonra çıkar gider.

Bunu müteâkib bir diğer kundu­ racıya aynı şekil ve biçimde bir fotin kundura daha ısmarlar. Aradan bir hafta geçtikten sonra fotin ısmarla­ dığı kunduracı dükkânına giderek fotinleri muayene eyledikten sonra makâm-ı takdirde birkaç söz söyle­ yip kemal-i tehevvür (tam bir öfkey­ le) ile der k i : -Hah işte bak yüz yirmiye böyle fotin yapılmaz diyordun görsün de anlasın eşek herif gitgide hep müş­ terilerini kaçıracak; kuzum usta şu­ nun bir tekini ver de o bizim k u n ­ duracı olacak, acemi herife g i d i p göstereyim, gözü kundura görsün. Bu sözlerden sonra koltuğu ka­ barmış olan kunduracı derhal foti­ n i n tekini uzatır. Dolandırıcı tekini alıp bir yerde sakladıktan sonra öte­ k i kunduracıvı da b u sözlerle iğfal

Ilgın kazası dahilinde müceddeden tesis ve teşkil ile Kafkasya m u ­ hacirleri iskân edilmiş olan İnsaniye karyesinin hududunu tahdid ve m u ­ amelât-! sâire-i iskâniyyeyi ikmal et­ mek üzere Konya Mektupçusu saadetlü Hayri efendi hazretleri ol ca­ nibe izâm edilmiş idi.

H A Z R E T ! İSA'NIN DOĞUMGÜNÜ

Milâd-i Isa yortusu olmak mü­ nasebetiyle şehrimizde bilcümle Rum kiliselerinde evvelki gece icrâ-yi âyin-i ruhanî edilmiş ve bu vesile ile de duâ-yi temâdi-i ömr ü iclâl-i hazret-i Padişahi yâd ü tezkâr kılınmıştır... (7 Kâ­ nun-i Sâni 1894).

H

ARİCİYE

Mektûbi-i müşarünileyh bu karye hududunu da diğer muhacir karyele­ rinde yaptıkları gibi sezildisizce tah­ did ve irâe olunan araziyi muhaciri­ ne tevzi ve taksim ve muhacirinin

Hengâm-ı muharebede mecruhîne muavenet için Hilâl ü Salib-i A h mer (Kızılay ve Kızılhaç) cemiyetleri nâmında birer cemiyet-i insaniyetperver-âne teşkil olunduğu malum­ d u . H a l b u k i insaniyet için felaket yalnız muharebâttan ibaret olmayıp

sulh ü silmde (barış zama- j - — cani harik gibi nice âfetler • _ i l ı çelmekte olduğundan biçâre­ d e kazalara dahi yetişmek üzere 21- j i c f a a bir cemiyet teşekkül et3 u cemiyet maksad-ı insaniyetî l r î s i n i lâyıkıyla ta'mîm e t m e k unumîleştirmek) üzere bir dersha­ ne d a h i küşâd etmiştir k i orada —.r—-ihlarin nasıl nakl edilmek lâm geleceği, yaralann ne surede sar-.lr.asi iktizâ edeceği ve bir kaza -.-_kûunda müdavât-ı evveliyyenin ilk tedavi, ilk yardımın) neden iba­ re: cldugu gösterilecek ve bu dersrr rr.eccânen talim olunacaktır. Şu cemiyetin müessisleri hakika: ~ " tebrik ve âferine sezâvârdırlar. HIn-i hacette biçaregân ve kazazeiegânın muavenetlerine yetişmek ir-saniyet için bir lâzıme-i tabiiyye ve akliyyedir. Fakat bu muavenet istihsai-i malûmata mütevakkıftır. Yarayı sarmak, bir kınk veya çıkığı ufunet­ lendirmemek (ihtihaplandırmamak) yalnız bir azm-i hayır-hâhî ye istina­ den kazazedenin muavenetine şitâb emekte taht-ı temine alınamaz. Me­ selâ denize düşerek birkaç defa dahp çıkan kazazedeyi boğazından su aksın diye bacağından ağaca veya tavana asmak biçarenin tahlisinden i kurtarılmasından) ziyade imhasına sebep olacağı der-kârdır. Ama böyle bir dershane tesis edilip te orada muâvenet-i evveliy­ yenin neden ibaret olduğu bir sureti ameliyyede talim ve tedris edile­ cek olur ise muavenet ve imdada halk-i i'dâd edilmiş (hazırlama yara­ tılmış) olur... (7 Kânun-i Sâni 1894) BİR BİLGİNİN ÖLÜMÜ isviçre'nin sebeb-i mefhareti olan ulemâ-yı meşhurasından mual­ lim Rudolf Wolf terk-i hayat ederek hemşehrilerini hüzün ve kedere müstagnk eylemiştir (gark etmiştir). Mumaileyh 1816 senesinde tevellüd edip daha küçük yaşında iken ulûm-ı riyaziyye tahsiline sarf-ı evkat ederek birçok âsâr-i mutebere neşr eylemiş ve ilm-i heyet hakkındaki keşfiyât ve tedrisâtı zinet-sâz-ı hatırat olmuştur... (7 Kânun-i Sâni 1894) ~^,^ÜTENEWtA Nisvânın bu yakınlarda talim ve terbiyeye verdikleri ehemmiyet her yerde celb-i enzâr-i dikkat etmekte­

dir. Terakkiyât-ı beşeriyye için bir yandan da benâtın (kızlann) tahsil­ lerine ihtimam-ı dikkat elzem olup bu husus hastalık gibi bazı halatta sahibat-el-malûmat olmalarından bi­ hakkın istifadeler elde edilmektedir. Birkaç hafta m u k a d d e m Fran­ sa'da bir matmazel ulûm-i riyaziyyede doktorluk şehadetnâmesi almış olduğu gibi Heidelberg Darülfünu­ nunda dahi matmezel Vine Şayt !!? hikmet imtihanlarında birincilik ih­ raz eylemiştir. B â - h u s u s L i v e r p o l ' d e dürus-i âliyye için Kraliçe Viktorya hazretle­ rinin tayin ettikleri mükâfatı on se­ kiz yaşında bir kız kazanmış ve 475 namzede bâ-imtihan tefevvuk eyle­ miştir (üstün gelmiştir)... (1 Kânun-i Sâni 1894)
U F A C ı K A R ı L A R KOSKOCA T R E N I D U R D U R A B I L I R M1?

edenlerin ailelerine dahi tazminat i'tâ edeceğini ilân eylemiştir. A v r u p a ' d a k i düello merakının derecesine nazaran bu sigortaya kim bilir ne kadar müşteri koşacak­ tır. Fakat zannımıza kalır ise sigorta şirketi şu taahhüdâtıyla düelloya bir kat daha germi (sıcaklık, hararet) vermiş olacaktır... (5 Kânun-i Sâni 1894)
İKI ORANGUTAN

M a l u m d u r y a maymunların bir cinsi vardır k i onlara (Orangutan) nâmı veriliyor. Bunlar vahşetçe de diğer maymunların fevkinde o l d u ­ ğundan büyüklerini diri diri ele ge­ çirmek kolaylıkla müyesser olamaz. A h i r e n Fransa'daki hayvanat bahçesine bunlardan i k i tane getiril­ miş k i biri otuz diğeri otuz beş ya­ şında imiş. Paris halkı bunların gel­ diklerinden haberdar olduğu gibi ta­ kım takım temaşalarına giderek hay­ vanlara fındık, ceviz ikram eylemek­ te imiş... (5 Kânun-i Sâni 1894) H u s u s i KURŞUN KALEMLER Mektep talebesinin ekserisi isti­ mal ettikleri kurşun kalemlerini biribirine verip bazısı dahi şurada bura­ da bulduğu kurşun kalemini istimal eyleyerek bu cihede emr-i vahîmetül-endârdan ma'dud (tehlikeli sayı­ lan hastalıklardan) o l a n " d i f t e r i " hastalığının sirayetine vüs'at verildi­ ği (yayıldığı) taayyün etmekle Cemâhir-i Müttefika Amerika'da bu hu­ sus için en müessir ve en yegâne tedbir herkesin birer hususi kurşun kalemi bulunmasına katiyyen hü­ küm ve karar verilmiştir... (5 Kânuni Sâni 1894) Münih şehrinde bir Rum hokka­ bazlık ederken o n i k i adet y i r m i Marklık akçe bel' etmiştir (yutmuş­ tur). Zavallı herif hokkabazlık ede­ yim derken can verir bir halde hastahaneye nakl olunmuştur... (13 Kâ­ nun-i Sâni 1894) •

Pansilvâni (Pennsylvania) eyaleti dahilinde vâki (Huntington) dan ya­ zıldığına göre bir arı oğulu şehr-i mezkura azimet etmek üzere bulu­ nan bir trenin yarım saat tevakufuna sebebiyet vermiştir. Şöyle ki tren kemal-i sür'atle bir çiftliğin önünden geçmekte iken bir arı oğulu nasılsa lokomotife hücum ile makineci ve ateşçinin yüzlerin­ den sokmuşlar ve biçareleri etrafı göremeyecek bir hale getirmişlerdir. Bu cihede makineci bir kazaya mey­ dan vermemek üzere treni tevkife (durdurmaya) mecbur olmuş ve bu tevkifin nâ-gehânı (ânil yolculara mucib-i telâş olduğundan cümlesi vagonlardan harice fırlamış ve iş an­ laşılıp tren hareket edinceye değin yarım saat geçmiştir. Mezkur trenin yarım saat sonra muvasalat etmesi ise diğer trenlerin âmed ü suduna mahsus olan cedvelin tebdiline se­ bebiyet verdiğinden o gün akşama kadar mezkûr yol üzerinde hareket eden trenler yarım saat tehir-i hare­ kete mecbur olmuşlardır. (5 Kânun-i Sâni 1894)

BİR SIGORTANıN FEDAKÂRLıĞı

Brüksel'de bir müddetten beri teessüs etmiş olan bir sigorta hayat üzerine haylice iş görerek müşterile­ ri nezdinde be-gâyet celb-i rağbet ve itibar etmiş olmasına magrûren bu kere idaresini bir kat daha ıslah ederek b a ' d e - m â düelloda vefat

K U T S A L SAVAŞ BÎLDİRİSİ

BEYANNAME-1 CIHAD
Dr. Zare Karakaş Koleksiyonu
l-latt-ı hümâyun ile tevşîh ve imzâ-yı hılâfet-penâhî ile tezyin buyıırulan ve bin üçyüz otuzüç sene-i hicriyyesi muharreminin ikinci cuma' ertesi günü Bâb-ı Fetvâ'da müna'kid Medis-i Ali-yi t'lmî tarafından tanzim ve imza edilmiş olan âtideki beyânname, müslimînin dâ'vet edildiği cihâd-ı u'lvî-yi

Islâmiyetin düşmeni olup a'davetlerini Makâm-ı Hılâfet-i Islâmiyeyye hücum ve savletleriyle izhâr ve isbât edenlere karşı oldu­ ğu ve Hükûmet-i Seniye ile beyinlerindeki u'hüda riâ'yet ve ibrâz-ı asâr-ı meveddet eyleyen düvel-i şâire tebâ'larıyle mütekabilen hüsn-i muâ'şeret-i islâmiyenin Şiâr-ı a'dl ü müsâlemeti icâ­ bından
J « j J
»1,1

bulunduğu beyanıyla Makâm-ı Meşihat-ı Islâmiye'ce ta'mimen tebliğ edilmişdir: Milel ve akvam içün mevâcib-i sübhaniyyeden olan nea'm-ı is­ tiklâli imhaya çalışarak beşeriyeti tahc-ı esarete almak isteyen ve a'sırlardan beri saâ'det-i beşeriyenin gaddar bir düşmen-i bîamanı olan Moskof Hükümetinin Şark-ı karib ve baldde hudûsuna sebebiyet verdiği mesaibden bu defa Merkezî Avrupa da azade kalmayarak iştiâ'l eden Harb-i L"mumî'de milyonlarca islâmı nbka-i esaretinde bulundurmağı gurûr-ı milliyelerinin en âhenkdâr zevki a'dd eden şu hâkimiyet-i zâlime-i gayr-ı meşrüa'larının tahtında gasb-ı hürriyet ve temini menfaat gibi dürlü dürlü âmâl-i hamine bes­ leyen ve binâen a'leyh â'lem-i islâmın nokta-i istinadını teşkil erdiği ve islâmiyeıin medâr-ı kıvamı bulunduğu içün Hılâfet-i Celîle-i Islâmive-yi sarsmak ve bu makâm-ı âliyi mümkün oldu­ ğu kadar zaa'fa uğratmak hiss-i

kin-alûdunu sinelerinden bir an ayırmayan İngiltere ve Fran­ sa'nın hükümetlerini de kendisine peyrev kıimışdır. I'tilâf-ı Müselles nâmını taşıyan işbu hey'et-i cebâire geçen a'sırda Hindistan'daki Asyâ-ı Vustâ'daki. Afrika'nın ekser cihatındaki akvam-ı islâmiyeyi kâffeten hâkimiyet ve hükümetlerinden ve hatta hürriyetlerinden mah­ rum erdikleri gibi yarım a'sn mütecaviz bir zamandan beri yekdideğine zahir olarak Memâlik-i Osmaniyenin pek kıymetdar bir takım aksamını ziyâ'a uğratmışlar ve daha dün denecek kadar yakın bir zamanda dahi komşularımızı teşei'

1

^f./iir.—'-t
t 1

ve himaye ederek vukua getirdikleri Balkan Harbinde niçe yüzbin nüfus-ı ma'sûme-i islâmiyenin heder olmasına ve binlerce pâk-dâmen-i muhaderat-ı islâmiyenin cevher-i ismetlerinin çâk çâk edilmesine ve mukaddesaı-ı celîle-i islâmiyenin bâziçe-i hevsat olmasına manen ve maddeten sebeb olduklan gibi
JC-»J r> i

: l .>»>*.' »> j»"
'1 * iJ-it

I

-* ^

*

*- v
L

*r

J « y f c i ı/ı** h '• 1 •
AL,*., l

\- <Jt un 1 SiMt r!- U , .1

«r*-*J

bu defâ da bütün kürre-i arzı bir mahşer-i heyecâ' hâline geürecek olan her nevi ilıtilâtatı iltizâma ve bu âteş-i ceng ü cidalin en dilsiz şerarelerini yine kalb-gâh-ı ümmet-i Muhammed'e doğ­ ru s a ç m a ğ a başlamışlar ve tertibat-ı mel'ânetkârâneleriyle eliyâzübillah nûr-ı mûbîn-i ilâhiyi itfaya sây'i bulunmuşlardır.

Saltan Mehmed Rcşac 1333 Cihad B e y â n n a m e s i Hatırası

B e y â n n a m e - i Cihad

Yerisûne inne... ilâ âhire... kuvvet-i K a d r e ve kudret-i kahiresini idrâkde u'kul-i beşerin â'ciz ve kasır bulunduğu ferman-fermây-ı ekvân-ı hûda-yı a'zimü's-şân'ın sa'adet-i dareyn-i beşeriyet içün nûr-ı güzîn-i ilâhisi olan ve siyanet-i celile-i samedâniyesiyle mübeşşir bulunan din-i mûbin-i Islama karşı izhâr-ı adavet eyleyenlerin er geç gazab-ı ilâhiyeve düçâr ve manen ve maddeien tarumar olacakları derkâr olub hâdimûlharemeyn'üş bi'l-nasrü'l-mübîn hazretleri kurre'tü'l-u'yun-ı ınü'minin bulunan Beytullahü'l-harâm ve Ravzâ-i mutalıhara-i fahrü'l-enâm ile Kudüs-i şerifi ve Necef ve Kerbelâ ve merkez-i hılâfet-i a'liyyeyi hâsılı makamat-ı enbiyâ, merakıd-ı evliya, menazil-i şühedâ olan bütün Dârü'l-lslâmı müste'inen bitevfık-ullah şeamet-i tasallutdan siyanet ve nâmus-ı dîn-i mübini şevaib-i mezellt'tden himâyet etmek ve i'lâ-i kelimetullalı farîzâ-ı mühimmesinin ba-kemal şehamet-i istikmâl-i muktezıvâne teves­ sül eylemek üzere â'mme-i müslimîni bâlâdaki fetâvi-yi şerife ahkâm-ı münifesine tevfikan cihad-ı u'munıiyeye davet ve sâlil'üzzikr â'dâ-yı islâmiyenin kahrü tedmiri içün kahhar-ı zü'l-inükam olan Cenâb-ı münzel-i Kurandan niyâz-ı nusret ve i'nayet ey­ lemek hususunu Hılâfet-i celile-i islâmiyenin a'zâm vezaifinden bilmişdir. Makam-ı hilafet kalemru hülftmetinde bulunan teba'i Osmaniye'nin yirmi yaşından kırkbeş yaşına kadar olanlarını bi'lisıisnâ taht-ı silâha davet ederek bi-havle-tealâ teçhiz eylediği or­ du ve donanmâ-yı hümâyûn ile şimdiye kadar ömürlerini neşr-i i'lme vakf etmiş bulunan ulemâ-i müderrisin ve muallimin ümîd-i istikbâl-i din ü millet olan bi'l-umum talebe-i ulûm ve fünûn ile kısm-ı a'zâm memurin bi-yekûn a'ilelerin şeylı-i fâni pederleri ve vali­ delerin destgiri olan şübbân-ı vatan bugün peyderpey manatık-ı cihada tefışid edilmekle beraber bi'l-umum mü'minin işbu cihad-ı

i
ı
M r

l t-<r <' »ı>< « İM İ
J U '

1 jt VVW,,.J. C
v l

t
1

,jifL.ifj„ | iti tfi 1 »T
1

i,. r ••tfMj-f f *?

J

. . V

ekberden hissemend-i sevab olmak içûn "infürû hifafen" hük­ müne ittibâ'en bedenen ve mâlen cihad etmek üzere nefîr-i ânım emrini almışdır. Binâberin, Kırım, Keşan. Türkistan. Buha­ ra. Hrve, Hindistan gibi. Hükûmât-ı zâlime-i mezkûrenin kabza-i tasallutlarında bulunan ve Çin ve Efgan ve Iran ile Afrika'da m lif/ifat

t

•><>!

Ot

• 1 •fi-<r* J J J . , . . J~-ı >• *

ve sair aktar arasında mütemekkin olan bil-umum muslinimin â'la-kadrül- istibtâe' işbu cihad-ı ekbere bu babdaki fetâvi-i şerife müeddasınca Osmanlılar ile beraber mâlen. bedenen iştirake m ü s a r a ' a t e d ü b "esteizü-billâh yâ e y y ü h e l l e z i n e â m e n û mâleküm" ve "illâ tenferû va'zibküm" ve "kale

J*-> >> 1 * 1m'ti W J 1 »V-f s? *-!* 1 •r* r " A ' • •j.t. u ur., 1 J* '*-. «AV **S - j>\> i«« " 1
u 1

•i A V ir- <J- —>' ı

kâne âbaiiküm" âyâı-ı kerimelerini teemmül ederek dünya ve âhiretde teveccüh edecek a'zâb-ı elimden lahlis-i giribân ve iktisab-ı mesâdet-i câvidân eylemeleri en büyük t'erâyiz-i dinîyelerinden. hele bu düşmenlerin zîr-i tâbi'yederindeki evlâd-ı müslimini taht-ı silâha alub Ha'life-i müsliminin veya muâvn müttefiklerinin a'leyhine sevk ile şark ve garb ma'rekelerinin en (?) mmtakalarında itlaf erdirmeleri da­ ha doğrusu din-i islâm a'leyhine olan cinayetlerini yine ilıtilât-ı esimâne göstermeleri mümin kalbinin tahammül edemeyeceği

U L U

),.

|

jji» ,1,1

Sr-f> JJ a i iri.

f-t

İl

K U T S A L S A V A Ş BiLDiRîsl
en diLsûz bir belui olmak mülâbesesiyle şu kâri'a-i müdhişeye bir an evvel çâre-sâz olmak içün â'lem-i islâmın her nev'i fedâ­ kârlığı ıktihâm etmesi ve bu babda en şedid ikrahlara yine mütevekkilen a'lellah sabr eylemesi akdem vezâit' ve ehemın-i ibâdâtdandır. Din-i mübîn-i ilâhi nâmına cihâda şitâbân olan müslimîni her bir hususda mazhar-ı fevz ve nıısret buyur­ mağı i'nâyet ve eltaf-ı celile-i sâmedâniyeden mev'üd ve şeri'at-ı garra-i ahmediyyenin i'lâ-yı sânı içün fedâ-yı câri ve mâl eyleyen ümmet-i nâciyesine tahîr ve dest-gir olmak içün rûhaniyet-ı mukaddese-i nebevviyye hâzır ve mevcûddur.

ey ümmet-i Muhammed "Ve kezâlike ceâlnâküm... ilâ âhire" âyeı-i celilesi hükmünce din-i mübîn-i islâmın ser-nüzûlü siyer-i cemile-i cenâb-ı risâlet-meaba ittiba' ve nevi' insaniyetin hâiz ol­ ması lâzım gelen fezâil ve meziyâtı iktisâb ile beyne'l-beşer nümûne-i imtisal ittihaz olunacak bir ümmet-i fâzle te'sis olunduğuna göre menbası vahdet ve tevhîd, şiarı i'lm ü a'mel, hedefi hakk u seadet-i beşer olan bir din-i â'linin hangi kavme hangi iklime, hangi hükümete mensûb olurlarsa olsunlar kâffeten efradı kalbleri Al'iaha yüzleri Kâbetullah'a müteveccihen Livâü'l-hamd-i Muhammedi altında

toplanmış ve nâsiyelerine "iyâke n'bud ve iyâke... ilâ âhire" nişâne-i ihtişamı yazıldığından dolayı yalnız huzûr-ı Rabbi'l-a'leminde ser-nigûn-ı huzû' olmuş bir ümmet-i muazzama-i vahdaniyye hâlinde yaşamalarî ve câmiâ-i şevkederine teaddi etmek isteyen ehl-i bagî ve fesâde daima "yekatilûn fi sebile... ilâ âhire" Simây-ı mehabetini gösterivermek hususuna mâlik bulunmaian icâb eder. Ey Allahın muti kullan olan Müslümanlar. Felah ve necât-ı muvahhîdin içün cihâda gidenlerden sağ kalan­ ların nasibi seâdet, u'kbâya nhİet edenlerin rütbesi şehâdetdir.

ihyâ-yı hak yolunda fedâ-yı can edenlerin va'd-i celil-i ilâhi mu­ cibince dünyâsı izzet m'kbâsı cennetdir. Ey izzet ve seâdete teşne ve dildâde' ve ey i'lâ-yı hakk yolunda bezl-i mâl ve cân ederek her dürlü melıâlik ve muhataraya mücâhidâne göğüs vermeğe âmâde olan Müslümanlar! iki cihanda saadeti bizim içün takdir etdigini Kur'an-ı Kerîminde va'ad ve tebşir eden Allahü a'zîmü'ş-şânın "ve A'tasamva... ilâ âhire" âyet-i celilerindeki emr-i süphanesine imıisâlen gönül birliğiyle taht-ı â'lî-i saltanat etrafına toplanarak ve elbirliğiyle Kürsî-yi Mua'llâ-yı Hılâfet'in ayaklarına sarılarak biliniz ki devletimiz bugün Islâmiyetin adüvv-i canı olan Moskof, İngiliz ve Fransız hükümetleri ve müttefik­ leriyle muhârib bulunuyor. Ernirü'l-mü'minîn ve Halife-i Müslimîn Hazretleri sizi cihâda davet ediyor. «. Ey Mücâhidin-i islâm, Cenâb-ı Hakk'ın nusret ve i'nayeti ve nebî-i muhteremimizin meded-i rûhaniyesiyle â'dâ-yı dini kahr ü tedmîr ve kulûb-i müsli­ mîni sermedi seadetlerle tesrir eylemeniz va'd-i celil-i ilâhî ile müeyyed ve mübeşşerdir.

Çevrimyazı

Necdet

Scıkaoğhı

Lîu konuda daha geniş bilgi için Mete Tunçav'ın çevirip derlediği Cihad ve Tehcir adlı kitaba başvurulabilir (Afa Yay., 1991).

NEKROLOJI

ABIDIN DINO HAKKıNDA B Î R KRONOLOJI D E N E M E S I
Rasih Nuri İleri
Abidin Dino 23 Mart I913'te istanbul'da doğdu, ba­ bası Rasih Bey Divan-ı Muhasebat Reisi iken sağır ol­ muş ve memuriyeti terketmişti. 1913 yılında Balkan Savaşını kaybetmemiz üzerine Yanya vilâyetinde (Epiros), kendisine isabet eden 99.000 dönüm zeytinlik, mera ve ziraat arazisindeki gelirini alabilmek için ai­ lece Fransa'ya taşınmayı yeğledi. Böylece Abidin de bebek denecek yaşta Paris'e yerleşti. Birinci Dünya Sa­ vaşı başlayınca Osmanlı vatandaşı olduğundan, taraf­ sız isviçre'deki Cenevre'ye taşınmak zorunluluğu doğ­ d u . Savaşın bitiminde tekrar ailece Paris'e döndüler ise de, Cenevre'deki evlerini terketmediler. Çünkü Ra­ sih Bey Yanya vilâyetinin Yunanlılara verilmemesi için yoğun bir çabaya girişmişti. Barış andlaşmaları aksi sonuç verince, bu kez, bir ara İtalyan hâkimiyetine giren Korftı adasına yerleştiler (1925-26). Oradan da istanbul'a döndüler. Rasih Bey ablasının ve aynı zamanda damadının Yeniköy'deki yalısına aileyi yerleştirip b u kez Adana'daki çiftlikleri­ nin başına geçti. 1927 yazında Abidin de çiftliğe gitti. O güzün Robert Kolej'e kaydedildi, ama yıl sonunda babasını kaybetti. Abidin 1930'a kadar kolejde okudu.Matematik dersindeki başarısızlığı nedeniyle okulu terketmek zorunda kaldı. 1930 okul yıllığında renkli desenleri basılmış, aynı yıl oynanan "Fermanlı Deli Hazretleri" piyesinin davetiyesini de resimlemişti. 1930 yılında Fethi (Okyar) Beyin Serbest Fırkası ile çok partili rejim deneyimi yapılıyordu. Arif ve Abidin Dino kardeşler karikatürleriyle yeni partiyi destekledi­ ler, C.H.P.'yi sen şekilde eleştirdiler. Abidin'in karika­ türleri, Arif Oruç Beyin "Yarın" gazetesinde yayınlanı­ yordu. Abidin aynı gazetede çıkan, Nizamettin Nazifin (Tepedelenlidoglu) "Kara Davut" tefrikasını da resim­ ledi. O yıl annesini de kaybeden Abidin çok genç yaşta, kendini "bohem" hayatının göbeğinde buldu. Nâzım Hikmet'in kitaplarını resimlediği halde, Fikret Âdil'in, Peyami Safa'nın, Necip Fazıl'ın (Kısakürek) kültür ve kokain kokan "Asmalımescit" muhitinde ya­ şıyordu. Bu onarn, Fikret Âdil'in i k i kitabıyla, Necip FazıPın "Bâbıâli"sinde, hatta G. Sİmenon'da çok i y i canlandırılır. Kardeşleri bu durumdan tedirgindi. Cumhuriyetin Onuncu yılı için Sovyet rejisörü Yut-

A b i d i n D i n o ' n u n 1 9 4 4 ' t e A d a n a ' d a k i t a p h a l i n d e bastırdığı Kel adlı t i y a t r o e s e r i n i n B a k a n l a r K u r u l u k a r a r ı y l a t o p l a n l m a s ı ü z e r i n e Rasih N u r i l l e r i ' y e y a z d ı ğ ı m e k t u p .

Üyeviç'in çevirdiği "Ankara Türkiye'nin Kalbi" filmini : o k beğenen Gazi Mustafa Kemal Paşa, yetiştirilmek üzere onun yanına bir Türk genci yollamayı önerir. Bunun üzerine babam (Suphi Nuri) Girit'ten yakın akrabas: olan Ali Fuat (Cebesoy) Paşadan aracı olmasını is­ ler. Abidin böylece seçilerek 1 Eylül 1934 günü Mosko­ va'ya, oradan Leningrad'a gider. Dekor, reji ve diğer si­ nema dallarında yetişir, hatta Yutkiyeviç'in çevirdiği "Madenciler" filminin dekorlannı ve çekimini üstlenir. 193" yılında Hiüer'in savaş kışkırtıcılığı karşısında Sov­ yetlerdeki yabancı teknisyen ve öğrencilere Sovyet vatandaşı olmak veya geri dörmek teklifi yapılınca, Abi­ din 15 Mayıs 1937 günü Londra'ya hareket eder. Orada Gertrude Stein ile ilişki kurar, Amerika'dan sahne sipa­ rişleri alır, Paris'e geçer. Picasso, Tzara, Breton, Eluard ve Dali ile arkadaş olur. 15 Mayıs 1938 günü gemiyle is­ tanbul'a döner. Hiç unutmam, takside Fikret Âdil'e eski arkadaşlan sorunca, Peyami Safa için "Onunla anık ko­ nuşmuyoruz" cevabını almıştı, oysa eski dönemde Pe­ yami bir eserini Nâzım'a ithaf etmişti... New York sergisindeki Türk pavyonunu düzenle­ yen, Fikret Mualla'ya beşer liradan 40 kadar suluboya İstanbul manzarası çizdiren Abidin, askerliğini yap­ madığından, ne sergiye gidebildi ne de aldığı önemli sahne siparişlerini gerçekleştirebildi. 1938-1941 yıllan arasında Abidin, resim bir yana, antifaşist cephenin ön saflanndadır. "Ses", "Yeni Ses", T.KP.'nin edebiyat dergisi "Yeni Edebiyat", yeniler ha­ reketi, gençlerle birlikte "Liman" sergisi... Anık Abidin T.K.P.'lidir, ancak yine de örneğin Jdanov'un sekter çiz­ gisinden rahatsızlık duymaktadır. Parti genel sekreteri Reşat Fuat Baraner ile dergi sayfalarında yaptığı "Re­ alizm tartışmalan" mutlaka kitap olarak yayınlanmalıdır. Sekanslar: bir parti toplantısı olarak gelişen Dinamo'nun düğünü... anti-faşisüerin kanunsuz sürgünü... Mecitözü... Adana... Kayseri'de askerlik... 23 Eylül 1943 günü, Güzin ile elli yıl sürecek evliliği. Ankara'ya yer­ leşme. Abidin bu dönemde resim, piyes yazarlığı ve gaze­ tecilik alanlannda yoğun bir faaliyet içindedir. Resimlerinin yanısıra, Adana Emlâk Bankası duvarları ile Ankara'da Cündoğlu hanında freskler. Adana'da kitap halinde basılıp toplattınlaft "Kel" piyesi, basılmadan yok edilen "Verese" piyesi. Fakat asıl ilginci, Ferit Celâl Güvenin "Türk Sözü" gazetesindeki haber yayını. MillAı Emniyet , bu bilgiyi nereden buluyorsunuz diye gazeteyi birkaç kez sıkış­ tırmıştı. Oysa Abidin Rus, İngiliz, Fransız radyolannı dinleyip, istanbul'a Ankara'dan önce savaş haberlerini saati saatine vermekteydi. Ankara'ya taşman Abidin T.K.P.'nin yeni­ den toparlanmasında Zeki Baştımar'ın yarım­ da yer alacaktır. Hücre teşkilâtından epeyi kopuk olan aydınlar grubunda önemli rolü olacaktır. Sürgün yıllarında 1944 T.K.P. tutuk­ lamaları, 1946da " i k i Sosyalist Parti" dönemi, 16 Aralık 1946 tevkifatı. Yeniden istemeye is­ temeye illegale itiliş. İşte bu dönemde Abi­ din Ankara'dadır. Polis, hareketi yakından iz­ lemektedir. Dört yıl böylece geçer. Nihayet 27 Ekim 1951 günü Sevim Tarı(Belli)'nin tu­

tuklanmasıyla büyük kök sökme operasyonu başlar. Baştımar, aydınlar grubunu gizlemeyi başarır. Ancak Abidin'in seramiklerinde bile, cami alemleri orak-çekiçe benzetilerek dava açılmıştır, fırsat kollanmaktadır. Üstelik, az önce 1950'de Abidin'in çıkardığı parti der­ gisi "Nuh'un Gemisi" Esat Âdil'in (Müstecaplıoğlu) "Gerçek" dergisi ile ağır polemiğe girişmiş, Abidin'in imzası oylmadığı halde Esat Âdil ona ağır suçlamalar­ da bulunmuştu. Suphi Nuri'nin istiklâl Savaşı ve "Heri" gazetesi ar­ kadaşı, D.P. Dahiliye Vekili Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu Abidin'e pasaport verir. Yine de 26 Ocak 1952 günü, tutuklamaların hızlı döneminde , polis Abidin'i hava­ alanından çevirir. Yeniden Ankara'ya telefon ve ertesi günü, 13 yıl ara ile Vekil'in şiddetli emri üzerine yurt dışına çıkış. Burada eski bir karar ve yeni bir görev Abidin'i beklemektedir. Yurt dışındaki "Bizim Radyo"ya çeki düzen verme. Sabiha Sertel, Nâzım Hikmet, Abidin D i ­ no, Zeki Baştımar ve yurt dışına çıkmayı kabul etmeyen bir arkadaşları çıkmak olanağını bulunca bu görevi üst­ leneceklerdi. Yaptılar da. T.B.K.P. kurulunca Abidin orada verdiği mesajlann çok önemli olduğunu, yurt po­ litikası bakımından faydalı olacağını söylemiş ve ne o l ­ dular diye sormuştu, yanıdadım. T.K.P. Leipzig'de iken, Almanya'nın birleşmesi söz konusu olunca T.K.P. arşivi ile birlikte "Bizim Radyo" arşivi de Moskova'ya taşınmış ve Sovyet Partisinin Merkez Komitesine emanet edilmiş­ ti, yakında geri alınacaktı, ancak Yeltsin yönetimi binayı mühürlediğinden iki arşiv de şimdilik kurtarılamadı. Abidin de, yurt dışındaki T.K.P. de, 196l'de T.I.P. kurulup da 1962'de Mehmet A l i Aybar, Behice Boran, ve sabıkası olmayan "aydınlar" Partinin yönetimine geti­ rilince, Partiyi sonuna kadar tuttular, desteklediler. Za­ ten o dönemde bütün Türkiye solcu akımları aynı tu­ tumda idiler. Konumuz Abidin'in sanatkâr kişiliği, yapıdan değil, yine de kendisinin yıllarca yurt dışında Türkiye'nin Kültürve Sanat elçiliğini yaptığını hatırlamadan

— îhhüii... Fethi oyuncaklarımı kırıyor.. İhhıü!
A b i d i n D i n o ' n u n 1 9 3 0 E y l ü l ü n d e A r i f Oruç'un Yarın g a z e t e s i n d e ç ı k m ı ş . Serbest Fırka/Fethi O k y a r y a n l ı s ı b i r karikatürü

NEKROLOJİ

=

=

=

=

^

=

=

H A L I L ERDOĞAN CENGÎZ'ÎN ARDıNDAN
Aydın Sami Güneyçal
E l l i d o k u z yıl s ü r e b i l e n b i r ömür. Henüz bir lise öğrencisi iken şiir yazmakla başlayan, kitap okuma zevk ve alışkanlığı ile büyüyen edebiyat sevgisi-, üniversitede edebi­ yat öğrenimi yılları; belge ve kitap toplamakla devam eden, gitgide yo­ ğunlaşan bir merak ve gayretle eski edebiyatımızı, "eslâfın yadigarını" bıkmadan yorulmadan metotlu ve bilinçli bir biçimde inceleme, araş­ tırma ve bugüne aktarma tutkusu... Bu hızlı çalışma temposuyla sürdür­ düğü yaklaşık kırk yılı, "yokuşta dinlenmek" olarak tanımlayabilece­ ğim bir biçimde yaşayan, edebiyat tarihçisi Halil Erdoğan Cengiz'i 28 Ekim 1993 günü kaybettik. Halil Erdoğan Cengiz 1934 yılın­ da Araç'ta doğdu. Babası başöğret­ men Hamdi Cengiz, annesi Faika Hanımdır. İlkokulu Tosya'da bitirdi. Öğrenimini tamamlamak için geldiği Kastamonu'da şiirle ilgilenmeye baş­ ladı. Pek başarılı olmamakla bera­ ber, halk şiirinin etkisi altında yazdı­ ğı, kendine özgü bir söyleyişi olan ilk şiirleriyle öğretmenlerinin dikka­ tini çekti. Lise son sınıfta yeni şair ve yazarları tanımaya, yeni şiiri oku­ yup sevmeye başladı; edebiyat öğ­ retmeni Rauf Mutluay'dan öğrendiği bilgilerin eşliğinde edebiyata, o k u ­ maya ve yazmaya ilgi ve sevgisi sü­ rekli anarken, şiir görüşünde de de­ ğişiklikler o l d u . Devamlı okuyor, kültürünü artırmaya ve Fransızcasını geliştirmeye çalışıyordu. O yıl lise bitirme ve olgunluk sınavlarını başa­ rıyla geçti ve Ankara'ya geldi. 1952-53 öğrenim döneminde Ha­ lil Erdoğan Cengiz anık Ankara Hu­ kuk Fakültesinde kayıtlı bir üniver­ site öğrencisidir. Petrol Ofisi'nde ça­ lışmakta. Konur Sokak'ta yer alan iki katlı bir lojmanın bir odasını diğer bir memur arkadaş ile paylaşmakta­ dır. Karyolasının yanındaki konsol üzerinde birkaç kitap vardır ve duv a r d a

başucunda bir saz ası lıdır. Ge;rı 'Kiraatnane muaavımi" olmuş, lisede başladığı sigaraya iyice alış­ mıştır. Lojmana döndüğünde bazan kitap okumakta; kızkardeşi Nurhayat'a ortadan ikiye katlanmış renkli pelür kağıüanna yazdığı 15-20 sayfa­ lık mektuplannda Ankara'daki yaşan­ tısından söz etmekte, "Her şeyin maddeciliğe doğru gittiği bu devirde, bırak sen ruh hazinelerini geliştir, bedii zevkini artır, her şeyden önce insan o l . . . " diye öğütler vermekte; bazan da sazını tıngırdatmaktadır. O günlerde, ben Denizciler Caddesi'nde bir barakada. lise öğrencisi iken başladığım eski kitap alım satı­ mını sürdürmekteydim. Hikâye gön­ derdiğim bir dergiyi yöneten genç arkadaştan "yazı kurulunun incelen­ mesinden sonra dergide çıkıp çık­ mayacağı belli olur!" cevabını alınca, "Arayış" adında bir sanat ve edebi­ yat dergisi çıkarmaya başlamıştım. Halil Erdoğan Cengiz o ara bana "Arayış"ta yayınlanmak üzere birkaç şiir getirdi. Sanırım bir arkadaşımla birlikte gelmişti. Onunla kısa sürede candan iki arkadaş, i k i dost olduk. Cengiz'in akşamları kahvehane­ ye gitme alışkanlığını sona erdirdik. Menekşe sokakta bahçe içinde üstü kulüp olan bir evin zemin katına ta­ şınmıştı. Ayda yaklaşık otuz kırk k i ­ tap okuyordu. O güne kadar yaz­ dıklarından seçtiğimiz şiirlerini 1953'te "Aralık Kapı" adıyla Arayış Yayını olarak yayımladık. 1953-54 öğretim yılı başında Ha­ lil Erdoğan Cengiz'i D i l ve TarihCoğrafya Fakültesi Türk Dili ve Ede­ biyatı Bölümü öğrencisi olarak görü­ yoruz. Edebiyat bilimi tahsil etmeye karar vermiş, Hukuk Fakültesinden kaydını oraya naklettirmiştir. Daire­ de işleri yoğun ve yorucudur. Evrak­ tan, Petrol Ofisi Teftiş Heyeti "Mütevelliliği"ne terfi etmiştir. Dersi oldu­ ğu günler fakülteye gidiyor, dairede işlerini aksatmamak için durmadan dinlenmeden, bazan gece yarılarına

kadar- çalışıyordu, Fransızcadan Türkçeye Japon şiirleri çeviriyor, bağlama dersleri veriyordu. Yaptığı işleri kendisi şöyle sıralardı. "Memur­ luk, öğrencilik, mütercimlik, şairlik, romancılık, dergicilik, bağlama ho­ calığı, kütüphane fareliği...." Bu ara­ da, "yeraltı cenneti" dediğimiz yeni ikametgâhında arkadaşlarla "edebî sohbet" toplantıları bile yapıyorduk. Roma Hukuku dersinde başarılı olamadığım bahanesiyle. 1955-56 öğretim döneminde ben de Hukuk Fakültesinden DTCF Türk D i l i ve Edebiyatı Bölümü'ne kaydımı nak­ lettim. Kitapçılığı bırakmıştım. Dört sayı çıkardıktan sonra usanıp yayı­ mına son verdiğimiz "Arayış"ı, Cen­ g i z ' i n zorlamasıyla Mart 1956'da l'inci sayıdan başlamak üzere yeni­ den çıkarmaya başladım. Kıvır zıvır uğraşlarımıza son vermiştik. Ekmek kapısı işimiz, derslerimiz, dergimiz ve kitaplarımızdan başka düşünce­ miz y o k t u ; ama bunların altından kalkmak için de 24 saat yetmiyordu. Bir koltuğa üç dört karpuz sığdırma­ ya çalışıyorduk. Bu arada evlenmişti de. Genç yaşında ilki kız, ikincisi er­ kek iki evlâdı oldu. Her ikisi de bu­ gün tıp doktorudur. * Kitaplarla başbaşa, okumak, yazmakla dolu günler, aylar, yıllar geçti. Halil Erdoğan Cengiz bu yo­ ğun çalışmayı ısrarla sürdürdü ve fa­ külteden mezun o l d u . Askerliğini "Harp Tarihi Enstitüsü'nde yaptıktan sonra e m e k l i olana kadar (1982) Başbakanlıkta çalıştı. Emekli ikramiyesiyle satın aldığı dairesinin bir odasında gece gündüz d e m e d e n okudu, yazdı, inceledi, araştırdı. Devlet Konservatuarı Müzikoloji Bölümünde Osmanlı Paleografyası, Osmanlıca ve Türk Edebiyatı dersle­ ri; Hacettepe Cniversite'nde de yine Eski Türk Edebiyatı dersleri verdi. Okumaya, öğrenmeye niyeti olan öğrencileriyle -maddî hiçbir menfaat mukabilinde olmayarak- ilgilenir, onları evine çağırır, günlerce birşey-

I

öğrenmeleri için çalışırdı. Eski edebiyatımızın her dalında başı sıkı?:p gelen herkese, üşenmez, yard r r c ı olurdu. "Destursuz Bağa G i renier'i fena halde hırpalayanların yorıiışlannı bulur, ancak bunlan der­ l e r d e yazmak yerine, yanlışı yapa­ rın kendisine yazardı. Orada bura­ da bilgiçlik taslamayı sevmezdi. Halil Erdoğan Cengiz'in basılı ilk kitabı Aralık Kapı, ilk gençlik yıllan­ man ürünü 48 sayfalık bir şiir kitabıy­ dı. O yıllara ait şiirleri, eleştiri yazıla­ rı, makaleleri, Japon şiiri çevirileri, yazmaya başladığı "Sepetçioğlu Desronfndan parçalar, ilkin 4 sayı, daha sonra yeniden 17 sayı yayımlayabildi­ ğimiz Arayınız; daha sonraki eleştiri ve kitap tanıtma yazılan da 1962'de yayımlamaya başladığımız Kitaplar Âleminde çıktı,. 1956 yılında Türk Sanatı adlı sanat dergisinde de bir­ kaç şiir ve Japon şiiri çevirisi yayım­ landı. Elimde tek sayısı bile bulunma­ yan ilk Arayış dergilerinde çıkan yazılannın neler olduğunu hatırlamıyo­ rum. İki yıl kadar sonra birinci sayı­ dan başlayarak yeniden çıkan Arayış ile Kitaplar Alemindeki şiir ve yazıla­ rının bir kısmının başlığı şöyle: Japon şiirleri: Haikular (Issa'dan çevirme 3 haiku). Nasrullah Köprü­ sü (Sepetçioğlu Destanı'ndan). Ja­ p o n Şiirinde H a i k u ve Tanka'lar (Orhan Veli'nin 1937'de Yayımlanan Haykay Çevirileri Üzerine Bir İnce­ l e m e ) . Sanat Akımları ve Z a m a n (makale). Yenilik Taassubu (maka­ le). Yeni Bir Türk Uygarlığı Üzerine ( m a k a l e ) . E d e b î Ahlâk Ü z e r i n e (Necdet Sözer'le d i y a l o g ) . Gülten (Akın) Cankoçak'la Konuşma (rö­ portaj). Prof. Kenan Akyüz ile "Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi" Üze­ rine Bir Konuşma (röportaj). Kitap­ lar (Namık Kemal'in Şiirleri" (eleşti­ ri). Dilsiz Acılar (Sepetçioğlu Desta­ nı'ndan). Fikret Baha Berke İle ko­ nuşma (röportaj). "Saygılı Yosma" ile Saygısız Çevirmen (çeviri kitap eleştirisi). "Batıya Yönelirken Şinasi" (kitap tanıtma). İki Şiir Kitabı (tanıt­ ma). "Dünya Şiiri" Üzerine (eleştiri). H a l i l Erdoğan C e n g i z ' i n eski edebiyatımızla ilgili ilk araştırma ve inceleme eseri, Açıklamalt-Notlıı Di­ van Şiiri Antolojisidir (Turhan Kitabevi, 1967. Yeniden gözden geçiril­ miş ve düzeltilmiş 2. basım, Turhan Kitabevi, 1982). Diğer eserleri şunlardır: Divan Şiiri Antolojisi, (Milliyet Yayın Ltd.

Şti. 1972. Genişletilmiş 2. basım Bil­ g i Yayınevi, 1983), "Ruhi T a r i h i " (Yaşar Yücel'le birlikte, Türk Tarih Belgeleri Dergisi, Cilt XIV, sayı 18, 1992) , Enver Paşa'nm Anıları 18811908 (İletişim yayınları, 199D, Er­ meni Komitelerini A'mâl ve Harekât-ı Ihtilâliyyesi (tlân-ı Meşruiyet'ten Evvel ve Sonra) (Kültür Ba­ kanlığı, 1983), Yaşanmış Olaylarla Atatürk ve Müzik. Riyâset-i Cumhur i n c i Saz Hey'eti Şefi Binbaşı Hafız Yaşar Okur'un Anıları (1924-1938). (Müzik A n s i k l o p e d i s i yayınları, 1993) , "Divan Şiirinde Musammadar" {Türk Dili, Türk Şiiri Özel Sayısı I I . Divan Şiiri, s. 291-427). Tarih ve Toplum dergisinin bir­ çok sayısında "Geçmiş Zaman Olur ici..." üst başlığını taşıyan, her biri inceleme ve araştırma ürünü epeyce yazısı çıktı. Bunların b i r kısmının başlığını aşağıya alıyorum: "Eski Çamaşırlar, Killer, Sabunlar ve Leke Çıkarma Yöntemleri", "Eski Zamanın Aşklar*, ve Bazı Aşk Deva­ ları", "insan' Denenmiştir D e n i l e n Her Şeye inanmamak", "Eski ve Ye­ ni Yanlışlar", "Vak Vak Ağacı", "Ak­ deniz'in Balinaları, Yanar Ada ve Osman Gazi'nin Pazarı", "Nefi'nin Kirli Nigân", "'Dün Dündür; Bugün, Bugündür Sözünün Sahibi Kimdir?", "insanlar Nelerle Uğraşmış", "Kaka Deyip Geçmemeli", "Dizilerle Saklı Kalan...", "Eski Arslanları Takdimimizdir", "Hilmi Yavuz ve Eski Hay­ van Bilimi", "Keyifli ve Sorunsuz K i ­ şiler için Keyfe Keder Vermeyen So­ runlar", "Yahşi Fakih"...
1

Birinci cildinin nerede olduğu bilin­ meyen 22 çildik "Mustafa Nezihi A l bayrak Koleksiyonu" tercümesinin hemen hemen tamamı Halil Erdo­ ğan Cengiz'in çalışmalanyla gerçek­ leşmiştir. Rahmetli arkadaşımın Halk Şiiri, Azmî, Vîrânî, Şair Padişahlar, Fetva­ lar, Gevheri, Bektaşî Şairleri, Agâhî üzerine incelemeleri bulunmaktadır. Bunlann bir kısmı tamamlanmış bir kısmı da yarım kalmış durumdadır, istanbul'daki bir yayınevi için hazır­ lamaya başladığı "Divan Şiiri" adlı küçük fakat özlü çalışması sona er­ mek üzere i d i . Onu yıllar süren ça­ lışmalarının birikimini ve ürünlerini ardı ardına Türk Kültür hayatınavermeye başlayacağı bir sırada kay­ b e t t i k . 1994 yılı, ç a l ı ş m a l a r ı n ı n önemli bir kısmını yayımlamaya gi­ riştiğimiz bir yıl olacaktı. Halil Erdoğan Cengiz, insanlan, denizi seven, duygulu, ince zevkli, çok çalışkan, çabuk anlayan, çabuk kavrayan ve işini mümkün olan-ça­ buklukla yapan saygıdeğer b i r i n ­ sandı. Kendisine rahatsızlık ve bü­ yük ıstırap veren hastalığıyla başı dertte olduğu günlerde, sevdikleri­ nin ve kendisi sevenlerin sürekli ya­ nında olduğu için, yalnız kalmadı­ ğından söz ediyor, muüuluğunu dile getiriyordu. Yatamadığı, uyumadığı o halinde bile elindeki son çalışma­ sını bir an önce bitirebilmek için üs­ tün bir gayret gösteriyordu. Hayata gözlerini yumduğu s o n anda, kızkardeşine "Tosya'nın Mahalleleri ve Lâkapları" adlı araştırmasını dikte et­ mekteydi. Bugüne kadar biriktirdiği kitap ve topladığı belgelerin -onun hatıra­ sını zedeleyecek biçimde- çarçur edilmesine, "kâr metâı" durumuna getirilmesine fırsat vermemek; notla­ rını, hazırladığı veya yarım kalmış çalışmalarını k o r u m a k ; bunların gözden geçirilerek gerekli olanlannın yayımlanmasını sağlamaya çalış­ mak değerli eşi ile -babalarına bü­ yük saygı ve sevgileri olduğunu yıl­ lardır izlediğim- çocuklarının o n u n hâtırasına duydukları saygının bir ölçüsü olacaktır. Halil Erdoğan Cen­ giz, yalnızca yakınlarının, öğrencile­ rinin ve dosdannın değil, kültür top­ lumumuzun ortaklaşa saygı ve sev­ gisini hak etmiş, erdemli, bilge bir kişi i d i . Aramızdan sessizce ayrıldı. Nur içinde yat azjz kardeşim. •

Halil Erdoğan Cengiz'in çalışmalan çok yönlü idi. Basılmış olanlann birkaç katı baskıya hazır eserinin ya­ nında birçok da ileride kitaplaşmaya aday çalışması bulunmaktadır. Bun­ ların içinde bildiğim ve tesbit edebil­ diklerimi belirtmek istiyorum: Cengiz, XVIII. yüzyılın ikinci ya­ nsı divan şiiri devrinin birçok olayı­ na mizah ve nükte dolu tarihler dü­ şüren Adanalı Surûri'nin tarihlerini, Divân-ı Surûrî Mecmuası'nı yıllarca satır satır, d i d i k d i d i k incelemiş, bunların tamamını nodar ve açıkla­ malarla yeni yazıya aktarmıştır. Bes­ tekâr Haşim Bey (1815-1869)'in "Haşim Bey Mecmuası" diye anılan edvân, Kırşehrî'nin "Der Beyân-ı Kavaid-i Nâme-i Perde-i Tanbur"u, "Kadızâde-i Tirevî Edvarı", Rauf Yektâ'nın "Esâtîz-i Elhân"ı da Cengiz'in yeni yazıya aktardığı eserler arasındadır.

HALIFELIK TARTıŞMALARı

MUSTAFA K E M A L PAŞA'YA H A L I F E L I K ÖNERISI
Mesut ÇAPA
Türkiye'de halifeliğin kaldınlmasına yönelik geliş­ meler, içte ve dışta bazı görüş ve önerinin dogmasına sebep olmuştur. Halifelik makamının muhafazasında, dini ve siyasî menfaat ve zaruret bulunduğunu düşü­ nen birtakım kişiler, halifelikle ilgili kararların alındığı son dakikalarda, Mustafa Kemal Paşa'ya halifelik öne­ risinde bulunmuşlar; ancak, bu öneri derhal geri çev­ rilmişti. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde halifeliğin kaldırılmasından kısa b k süre sonra, böyle bir öneri ile gelen Antalya Mebusu Rasih Efendi'ye Mustafa Ke­ mal Paşa şu cevabı vermişti: "Siz d i n bilginlerindensiniz. Halifenin devlet başka­ nı olduğunu bilirsiniz. Başlarında kralları, imparatorlan bulunan uyrukların bana ulaştırdığınız dilek ve öneri­ lerini ben nasıl kabul edebilirim? Kabul ettim desem, o uyrukların başındaki kişiler bunu kabul eder mi? Hali­ fenin buyruklan ve yasakları yerine getirilir. Beni hali­ fe yapmak isteyenler buyruklarımı yerine getirebile­ cekler midir? B u duruma göre, yapacak işi ve anlamı olmayan asılsız bir sıfatı takınmak gülünç olmaz mı?"
1

rü Efendi ve arkadaşları, "Halife Meclisin, Meclis Halife­ nindir" diyerek, Millet Meclisİ'ni Halifenin danışma ku­ mlu ve Halifeyi, Meclis'in ve dolayısıyla devletin başka­ nı gibi göstermek ve kabul ettirmek istiyorlardı. Kitap­ çıkta, TBMM'nin İslâm yasalannı bir yana bırakarak Ha­ lifeliği "Papalık" gibi bir makam durumuna gedrdiği ka­ nısının uyandığı yazılıydı. Bu görüşleri cevaplandırmak üzere iki kitapçık hazırlanmış, bunlardan ikincisini Ho­ ca Rasih Efendi ile iki arkadaşı yazmışlardı.
4 5 6

TBMM'nin aldığı kararlar yurtdışında da bazı yan­ kılara y o l açıyordu. Hindistan'da yaşayan Müslüman ve gayri Müslimler "Hindistan Hintlilerindir" diyerek İngilizlere karşı başlattıkları bağımsızlık hareketinde Türkiye'yi örnek alıyorlardı. Başta Hilâfet Komitesi o l ­ mak üzere, Hindistan'daki Müslüman cemiyetleri ile Mahatma Gandi başkanlığındaki cemiyet ortak hareket ediyordu. Hilâfet Komitesi, amaçlarına ulaşabilmek için ısrarla halifeliğin Türkiye'de kalmasını istiyordu, ingilizler de çoğu kez bu görüşü destekliyorlardı. Bu hususta İngiliz uyruklu Hindistan Müslümanları İngiliz siyasetine yardımcı oluyorlardı. Yabancıların halifeliği kendi çıkarlanna kullanmala­ rına yönelik böyle bir teşebbüsü, halifeliğin kaldınlma­ sına doğru atılan adımlan hızlandırdı. "Hilâfet ve İngil­ tere islâm Cemiyeti" adına Ağa Han ile Emir Ali imza­ sıyla Londra'dan Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa ve Başbakan ismet Paşa'ya gönderilen mektupların, henüz Ankara'ya ulaşmadan, 5 Aralık 1923 günü Tanin ve İkdam, 6 Aralık günü de Tevbid-i Efkâr gazetesinde yayınlanması Meclis'in büyük tepkisine y o l açtı. Türkiye'nin tam bağımsızlık ilkesi dikkate alınma­ dan yazılan b u mektupta, "Sünnî dünyasının başkanlık makamının şeriata uygun bir şekilde dokulmaz kalma­ sı" istenerek, "Hilâfet Makamının Türk siyasî yapısında dinî bir etmen olma niteliğinin kaldınlması, Islâmiyetin yeryüzünde sahip bulunduğu manevî kuvvetin yok o l ­ ması sonucunu doğurur k i , bunu ne Büyük Millet Meclisi'nin ne Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin uy­ gun bulmayacağına eminiz'' deniliyordu. Düşüncelerine göre, Halife Sünnî toplumun birliğini temsil ediyordu. Islâmiyetin büyük bir manevî güç olarak kalması için Halifeliğin yeri ve şerefinin hiçbir zaman Papa'nın yeri ve şerefinden aşağı olmamalıydı. Ayrıca, "Hilâfet Maka­ mı bütün İslâm dünyasına güven ve saygı uyandıracak esaslar içerisinde, İslâmın manevî ve dinî bütünlüğünü korumaya yararlı bir duruma k o n u l s u n " diyorlardı. Konu, Meclis'in 8 Aralık 1923 günkü gizli oturu­ munda eİe alındı. Başbakan ismet Paşa, Ağa Han ve Emir Ali'nin Londra'da ingiliz Hükümeti ile ingiliz Kra­ liyet sarayının en yalan adamları ve sadık ingiliz uyru­ ğu olduklarını söyledi. Ona göre, b u kişilerin Hint Hilâfet Komitesi ile alâkaları olmadığı gibi, bunlann, "İngiliz Hükümeti programı haricinde bir vaziyet alma­ ları mutasavver ve mesbuk değildir". Bu mektup olayı

Bu yazıda, Rasih (Kaplan) Efendi'nin Mustafa Ke­ mal Paşa'ya sunduğu öneri ve daha önceki gelişmeler­ den söz edilecektir. Halifelik kaldırılmadan önce, Rasih Efendi başkanlı­ ğındaki bir Kızılay (Hilâl-i Ahmer) heyeti Hindistan'a git­ mişti. Bu heyet, mübadele yoluyla Yunanistan'dan Tür­ kiye'ye gelecek göçmenler için yardım sağlayacak ve aynı amaçla Mustafa Kemal Paşa'nın tüm Müslümanlara hitaben yazdığı beyannameyi Hindistan'da dağıtacaktı.
2

Heyet, 9 Şubat 1924'te Bombay'a vardı. Rasih Efen­ di, Hindistan'da faaliyet gösteren Müslüman cemiyeüerinin ileri gelenleriyle yaptığı toplantılarda halifelikle ilgili görüşmelerde bulunmuştu. Halifeliğin kaldırıldığı gün­ lerde, İngilizlerce Hindistan'da Türkiye aleyhine bir ka­ muoyu oluşturulmaya başlanmıştı. Rasih Efendi'nin ifa­ desine göre, insani bir amaç taşıyan Kızılay'ın bu teşeb­ büsüne siyasî bir şekil verilmek isteniyordu. Nihayet, ümit edilenin çok altında cüzi miktarda bağış toplayan Heyet, beyannameleri dağıtamadan geri dönmüştü.
3

Halifelik önerisiyle Ankara'ya dönen Rasih Efendi, bu önerinin Mustafa Kemal Paşa tarafından kabul gör­ meyeceğini şüphesiz k i tahmin edebiliyordu. Çünkü, kendisinin Hindistan'da bulunduğu sırada, Hindis­ tan'dan Ankara'ya gönderilen bu konudaki bir telgrafa Mustafa Kemal Paşa'nın olumlu cevap vermediği bilini­ yordu. Rasih Efendi, halifelik konusunda daha önce de bazı çalışmalar içinde bulunmuştu. Mustafa Kemal Pa­ şa'nın İzmit'te bulunduğu bir sırada, 14 Ocak 1923 gü­ nünün ertesinde, Afyonkarahisar Mebusu Hoca Şükrü (Çelikalay) imzasıyla yayınlanan "islâm Halifeliği ve Bü­ yük Millet Meclisi" adlı kitapçık Meclis'te dağıtıldı. Şük­

umamen İngilizlerin bir tertibiydi. Hüseyin Rauf (Or-iy). bu kişileri, kendisinin elçi olarak İngiltere'de b u ­ lunduğu günlerde tanımıştı. Sünnî birliğini savunan Ağa H a n , Ismailiye mezhebinin başkanı i d i ; Emir Ali'nin ise Kraliyet sarayında önemli bir görevi vardı. Hükümetin görüşlerini yansıtan Hâkimiyet-i Milliye ise. lslâmiyette Hıristiyanlıktaki "Papalık" gibi "Halife­ l i k ' adlı dinî bir teşkilâtın olmadığını yazıyordu. Unva­ nı, "İngiltere Kralının Özel Danışmanı" olan Emir Ali'nin İngiliz himayesi altında bir Türkiye amaçlayan, Mütareke sonrası Türkiye taraftarı görünmekle birlikte, ingilizlere yarar sağlayabilecek şekilde halifeliği des­ tekleyen bir kişi olduğunu belirtiyordu.*
8

rek Hindistan'dan yararlanmak istemişlerdir. Yusuf Akçura'nın deyimiyle, "ingiltere Hilâfetten istifade ederek Hindistan istiklalinin şuaatını söndürmüştür". Diğer yandan ingiltere, Halifelik konusuna önem veren Hin­ distan Müslümanlannı, büyük mücadelesiyle örnek al­ mak istedikleri, Türkiye'den soğutabilmek için. Halifeli­ ğin kaldırılması olayını siyasî bir propaganda aracı hali­ ne dönüştürerek bağımsızlık hareketini durdurmayı he­ defliyordu. Hindistan ve Mısır'da Müslümanların yetkili kurulları, Mustafa Kemal Paşa'nın halifeliği kabul etme­ sini bildirmek için Rasih Efendiyi vekil tayin etmişlerdi. Rasih Efendi dön maddelik bir öneri ile Mustafa Kemal Paşa'nın huzuruna çıktı.
11

Yusuf Akçura, bu kişilerin İngiliz hazinesinden binlerce sterlin maaş alan büyük memurlar olduğunu söylüyordu. Ağa Han, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye aleyhine ingiliz gazetelerine mektup ve maka­ leler yazmıştı. Bunları, Tercüman-ı Hakikatle Agaoğlu .Ahmet Bey cevaplandırmıştı. Yine de, manevî birtakım etkilerle Hint Müslümanları arasında Türkiye'yi dost bilenlerin varlığı görmemezlikten gelinemezdi. Akçura daha sonra şöyle diyordu: "Bilirsiniz k i Irak Cephesin­ de bizim Mehmetçiklerin, Türk askerinin karşısında bulunanların bir kısmı Hindilerdir ve Müslümanlarda . ... ve bize de bu güzel nasihadan yapan Ağa hazreüeri acaba o vakit kendisinin tebaa değil, mahlûk addettik­ leri adamlara niçin iyi cevaplar vermemişür?"
10

Ne var k i , halifelik devlet başkanlığı demekti. Hal­ buki Müslüman devletlerin her birinin bir devlet baş­ kanı vardı. Bu öneri kabul edilse bile, acaba uygula­ nabilir miydi? Kendi bağımsızlığına özen gösteren Tür­ kiye'nin, diğer ülkelerin bağımsızlığına müdahalesi düşünülemezdi. O halde, "Müslüman halkı bir halife heyulası ile uğraştırma çabasında bulunanlar, yalnız ve ancak Müslümanların ve özellikle Türkiye'nin düş­ manlarıdır. Böyle bir oyuna kapılmak da ancak ve an­ cak bilgisizlik ve gaflet eseri olabilir " d i .
14

Rasih Efendi'nin Mustafa Kemal Paşa'ya Sunduğu Rapor:
15

Görüldüğü gibi, söz alan milletvekillerinin hepsi de Ağa Han ile Emir Ali'nin ingiliz çıkarlarına hizmet ettiklerini savunuyorlar ve bu düşüncelerini bazı ör­ neklerle destekliyorlardı. Emir Ali, Hilâfetin kaldırılmasından sonra daha da ileri giderek, Türkiye'nin tam bağımsızlık ilkesine ay­ kırı yazılarını sürdürdü. Mart 1924'te L'llustration'da. yayınladığı yazıda Halifeliğin kaldırılmasına karşı çıka­ rak, "Hilâfet, herhangi bir Müslim devletin millî bir müessesesi değildir k i , sırf o devletin kanunuyla ilga olunabilsin" d i y o r d u . " Belki de, Anadolu'da tam ba­ ğımsızlık ilkesine dayalı ulusal bir devletin kurulduğu­ nu anlayamıyordu. Halbuki, "milletimizin kurduğu ye­ ni devletin alın yazısına, işlerine, bağımsızlığına, unva­ nı ne olursa olsun hiç kimse karıştırıîmayacaktf . '
2

BÜYÜK REİS-I MÜBECCELlMtZ, RElS-I CUMHU­ RUMUZ GAZI MUSTAFA KEMAL PAŞA HAZRETLE­ RİNE, Malûm-ı devleüeri Duyurulduğu üzere, Hilâl-i A h mer Cemiyeti nâmına Hindistan'a giden heyet meyanında idim. Hindistan'da bulunduğu müddet, Hilâl-i Ahmer nâmına çalışırken ordaki Müslümanların teşki-

4.,

Halifeliğin kaldırılması Hindistan Müslümanlan dı­ şındaki diğer İslâm ülkelerinde fazla bir yankı uyandır­ mamıştı. Hint Hilâfet Komitesi, siyasî amaçlarına ulaşa­ bilmek için halifeliği vazgeçilmez bir kuvvet olarak gö­ rüyordu. Rasih Efendi b u hususta şöyle demektedir: "Hilâfet unvanına kendilerinin ihtiyacı olduğunu serd ve isbatta feragat edemediler. Hilâfet ve halife olmazsa, kendileri Hilâfet Komitesi unvanıyla çalışamayacakların­ dan, faaliyette bulunamayacaklarından endişe ediyorlar­ dı, ingilizlerle bu unvan ile mücadele ediyorlarmış. Hint ekseriyeti yanında bu unvana tutunabiliyorlarmış. A n ­ cak bu unvan ile halkı başlarına toplayabilirlermiş." tik bakışta Hindistan Müslümanlarının, kendilerine karşı bağımsızlık mücadelesi başlattıktan İngilizlerle or­ tak bir noktada, halifelik konusunda, birleşmiş görün­ meleri bir çelişki gibi onaya çıksa da, esasında her iki tarafın amaçları arasında önemli farklılıklar vardır. İngi­ lizlerin asıl amacı, bağımsızlık hareketleri karşısında kontrolü ellerinde tutabilmektir. İngilizler, daha XIX. yüzyıldan itibaren Hilâfet meselesine büyük önem vere­

fcv

< i .

t**d

:.

•** - O*» . _

-

- M i r . — • *•*-•<.

T
•'. • jy_ '

İt,-

"i.
fa. u

Vı , .

-ta,-,"

S/

>

HALIFELIK TARTıŞMALARı
lâııyla da temas ettim. Başlıca biri siyasî, biri ilmî iki cemiyetleri vardır: 1. Hint Hilâfet Komitesi unvanını taşıyan ve Hin­ distan istiklâline çalışan cemiyet, 2. Hint Âlimleri Cemiyeti unvanını alan ve bütün mesleklere mensup Hind Müslüman âlimlerinin dâhil bulunduğu bir cemiyet. Hindistan'a muvasalatımız günü, (Bombay) iskele­ sinde muhtelif şehirlerden gelmiş Müslüman halk mü­ messilleri tarafından karşılandık. Hilâfet Komitesine ri­ yaset eyleyen Şevket Ali Sahip ve Mehmet Ali Sahip da­ hi bu istikbalciler arasında i d i . Aralarında Mahatma Gandinin riyaset ettiği gayri Müslim Hindilerin cemiyeti azasından dahi mümessiller vardı. Daha ilk temasımız­ da Mehmet Ali ve Şevket Ali, bu gayri Müslim azaları takdim ederken istiklâl mücadelesini müşterek yapmak ve beraber çalışmak gayesini esas ittihaz ederek arala­ rında anlaşma yaptıklarını, kendilerinin iki cemiyetle gayri Müslimlerin cemiyeti ayn ayn çalıştıklarını yalnız bu üç cemiyetin merkezi heyederi her iki ayda bir müş­ terek içtimâ ederek mesaiyi tanzim ettiklerini ifade etti­ ler. Hilâfet Komitesiyle Ulemâ Cemiyeti, İstiklâl Müca­ delemizi çok ehemmiyetle takip etmiş ve netâyici hak­ kında Hindistan'ın muhtelif şehirlerinde konferanslar vererek Hindistan'da bir inübâh uyandırmağa çalışmış ve son senelerde mücadelemiz numune ittihaz oluna­ rak, oldukça müsmir faaliyette bulunmuşlardır. İngiliz­ ler b u faaliyeti durdurmak için kendi muhibleri olan ve islâm esasatıyla kabil-i tevfik olmayan bir mezhe­ bin reisi bulunan Ağa Han'ı Hilâfet Komitesi'nin riya­ setine geürmek istemişlerdir. Hint Müslümanlan nezdinde ibtida bir mevki yap­ mak, ondan sonra Hilâfet Komitesi'nin riyasetinde intihab olunmak için güya hilâfet hukukunu müdafaa edi­ yormuş gibi İstanbul'da intişâr eden Tanin ve daha bir-iki gazetede Ağa Han imzasıyla makaleler neşrettirmişlerdir. Türkiye'de bu vak'aya karşı celâdede olunan mukabele. Ağa H a n i ve ingilizleri muvaffakiyetten alı­ koymuş olduğunu reyülayn gördüm. Bombay'a muvasalatımız günlerinde Mehmet A l i ve Şevket A l i biraderler tarafından bir çok sualler ve istifhamlarla karşılandık, ibtida, Türkiye'de yapılan mücadele ve inkılâpların azametiyle mütenâsib neşri­ yat ve propaganda şebekemizin noksanlığından tuttur­ dular. Bu yüzden ingilizler istifade ederek mücadele ve inkılâbımızı halk nazarında sönük göstermek ve Hindistan'da Türkiye'ye müteveccih hüsnü nazan izâle için mütemadiyen neşriyatta bulunduklarını, bu neşri­ yatın muzır tesirlerini gidermek için çok müşkülât çek­ tiklerinden bahsettiler. Türkiye'yi numune ittihaz ede­ rek mücadelede devam eden biz Hindlileri Türki­ ye'den soğutmak için Osmanlı hanedanı ve hilâfet umuru üzerinde propaganda ile tefrikaya düşürmek üzereler. Bize bu hususta izahat verin, hitabıyla karşı­ laştık. Tarafımızdan dahi, devlet riyasetinde hanedan mevzubahs olamıyacağı. devlet-i riyasetin iktidara liyâ­ kat kapasitesi icab ettirdiği hususuyla asırlardan beri Türkiye'yi izmihlallerden izmihlale sürükleyen cehlleri, sefâhetleri ve istibdadlarıyla yalnız Türkiye'ye değil, belki bütün âlem-i Islama bunca ihanederi tahakkuk eden bir hanedanın bunca mücadeleden sonra tekrar devlet riyasetine getirilemeyeceği, kendilerine ariz ve âmîk anlatıldı. Münakaşa edildi. Neticede, hanedan hakkında verilecek kararda Türkiye'ye müzahir kala­ caklarını ve hanedan işinin doğrudan doğruya Türki­ ye'ye ait bir keyfiyet olduğunu kabul emler. Bombay'a muvasalatımızdan bir hafta sonra, Vali­ yi Umûmî ile mülakat etmek üzere Hindistan'ın umûm merkezi olan Delhi'ye muvasalat ettik. Burada Hilâl-i Ahmer nâmına faaliyetimizi tanzim ederken. Hilâfet Komitesi erkânından Mehmet A l i . Şevket Ali. Hakim Ecmel Han, Doktor Ensari hitabet ve içtimaî ilimlerde ihtisasıyla müştehir Bengale ulemâsından Ebû Kelam Ahmet Âzâd ve Cemiyetüİ-Ulemâ reisi Mehmet Kifayetullah Sahiplerden müteşekkil bir heyet, ziyaretimiz­ de bulunarak mahrem görüşmek arzusunu izhâr etti­ ler. Bir akşamdan sabaha kadar münakaşa ve mübâhasemiz devam eni. Mevzu yine hilâfet, şu farkla k i . bu mecliste hanedan mevzubahs olmuyor, Millet Meclisi Gazi Paşa Hazretlerini hem reisicumhur, hem de hali­ fe ilân etsin iddiasında ısrar ediyorlar. Ve Gazi Paşa Hazretleri'ne bu hususta istirham edersek bizleri red­ detmeyecek, ifadesinde bulunuyorlardı, tslâmda hilâ­ fet unvanının devlet riyasetine alem olduğu ve islâm hukuk-ı esasiyesinde devlet şekli hilâfet kelimesiyle ifâde edildiği, hatta Ebubekir ve Ömer zamanında bu ifadenin bile henüz tesbit edilmediği, lügat mânası iti­ barıyla da hilâfetin vekâlet-i âmmeden başka bir şey olmadığı kendileriyle olan uzun uzadıya münakaşa­ mızda tarafımızdan izah olundu. Devlet teşekkül edip adalet icra, memleket ve millet hukukunun müdafaa ve muhafaza(sı) deruhte olunduğu andan itibaren h i ­ lâfet fiilen tahakkuk etmiştir. Hanedan ve unvan mev­ zubahs olamaz. Esasında serdettiğimiz delaile mutava­ at mecburiyetinde kaldıkları halde, hilâfet unvanına kendilerinin ihtiyacı olduğunu serd ve isbatta feragat edemediler. Hilâfet ve halife olmazsa kendileri hilâfet komitesi unvanıyla çalışamıyacaklarından, faaliyette bulunamayacaklarından endişe ediyorlardı. İngilizlerle bu unvan ile mücadele ediyorlarmış. Hint ekseriyeti yanında bu unvana tutunabiliyorlarmış. Ancak, b u un­ van ile halkı başlarına toplayabilirlermiş. Şu halde iş değişti. Siz siyasî gayeniz için Türkiye'yi daima sel önüne vermek, Türkiye'yi bir kalkan olarak istihdam etmek istiyorsunuz, mealinde mukabelem üzerine Türkiye şimdiye kadar âlem-i Islama çok hidmet etmiştir. Bu uğurda çok kan dökmüştür. Mamele­ kin sarf etmiştir. Bunu takdir ederiz. Bu defa da esir milletlerin kurtuluş mücadalelerini devam ettirmek ve aralarında ihtilâfa mahal bırakmamak için bu külfeti y i ­ ne üzerine almalıdır, talebinde ısrar ediyorlardı. Her millet kendi hududu dahilinde kendi kuvveti­ ne isünad ederek kendi hükümetini teşkil eder. Muasır devletlerden hiçbirisi kendi hudud ve tâb'iyeti haricin­ de kalan insanların umurunu deruhte edemez. Ederse beyne'd-düvel hukuka münâfî olur. Burada bulunan zevat muhtelif sahalarda tahsii-i âli görmüş insanlarsı­ nız. Böyle bir nazariyeyi bugünkü dünyada kabul eden bir ilim ve bir diyar gördünüz mü, sualimize hiç­ bir mâna ifade etmeyen, âlem-i islâmın vaziyeti başka­ dır, cümlesiyle mukabele ediyorlardı. Siz Hindistan'da seksen milyon Müslüman istiklâli­ nizi Türkiye'de kalan on milyon Türk'e müdâfaa ettir-

>

rr.ek istiyorsunuz. Külfet kudretle ve takada mütenasip ciursa tahammül edilse bile. bu nazariye ve teklifiniz makûl değildir. Bugün dünyaya karşı on milyon Türkü koz olarak kullanırsanız bu yükün altından Türkiye Türkleri kalkamaz. Eğer maksadınız Türkiye'yi öldü­ rüp yerine bir türbe yaparak ziyaret etmek ise. bunu akıl ve mantık kabul etmez. Kuran yalnız Türkiye Türklerinin kitabı değildir. Sekiz milyonluk Türkiye Türklerine cihadı emreden Kuran, seksen milyonluk Hindistan Müslümanlarına dahi emretmiştir. Fiiliyata geçiniz, hakim Kurân'ı yerine getiriniz, cihada başla­ yın. Hem kendiniz kurtulunuz hem âlemi kurtarınız. Bunca mücadeleden sonra elde etüğimiz istiklâlimizi tehlikeye koyamayız, cevabıyla meclise hitam verdim. Bu ictimâdan bir hafta sonra idi, 9 Mart 340 tarihin­ de icra olunacak Aligarh kasabasında bulunan Hindis­ tan millî darülfünununun şehadetname tevzii merasimi­ ne davet olunduk. Bu sırada Osmanlı hanedanı hudud haricine çıkarıldı ve hilâfet lağvedildi. İngiltere devleti de bütün propaganda şebekesini faaliyete geçirerek bü­ tün kuvvetiyle aleyhimizde neşriyata devam ediyordu. Meclisten çıkan kanunları tahrif ederek aleyhimize cere­ yan uyandırıyordu. Bu vaziyet karşısında Hindistan is­ tiklâline çalışan Müslüman ve gayri Müslim cemiyetler kendilerini idare edemediler. Hindistan işini, kendi işle­ rini unuttular, aleyhde cereyanın büyümesine sebep o l ­ dular. Hissiyata mağlup olarak olunan nasihat ve ettiği­ miz münakaşaları dinlemek istemediler. Avam tabaka­ sıyla beraber bunlar da Royter Ajansının neşriyatından mütesir oldular. Avamı tenvir edemediler. Hilâl-i Ahmer namına insanî bir vazife ile aralarında bulunduğumuzu dahi düşünmeyerek heyetimize karşı siyasî bir vaziyet aldılar. Beş altı gün kendileriyle olan müzakeremiz müntac olmayınca hemen avdete karar verdim. Aligarh'da darülfünunda bilumum cemiyetlerin heyet-i merkeziyeleri hazır bulunacağı ve Gazi Paşa Hazretleri'ne keşide ettikleri telgrafa alacakları cevap üzeri­ ne Aligarh'da tekrar bir müzakerede bulunmak üzere gelmemize ısrar ettiler. 9 Mart 340'da Aligarh kasabasın­ da darülfünunun odalarından birisinde Hilâfet Komitesi merkez heyeti ve Ulemâ Cemiyeti merkez heyeti müctemiân inikad halindedir. Bize haber gönderdiler, git­ tim. Bu sırada zât-ı Sâmîlerinin cevabî telgrafı vürûd et­ ti. Bu telgraf üzerine saaderce münakaşa ettik. Netayice yine siyasî gayeleri için hilâfete ihtiyaçları olduğundan Gazi Hazretlerinin kabulünü rica ve istirhama karar ve­ riyorlar ve telgrafla zât-ı Devletlerine müracaatta devam ediyorlar. Bu esnada Mısır'dan b i r hilâfet komitesi ak­ dedilmek üzere Hindlilerin iştirakini rica eden Şeyh Re­ şit Rıza imzalı bir telgraf bir i k i Hind cemiyetine de gel­ miş ise de, telgrafla hemen cevab-ı red vermişlerdir. Vaziyetimiz nezaket kesbetti. Hilâl-i Ahmer namına cem-i iane için teşekkül eden bütün heyetlerden aldı­ ğımız cevaplarda, çalışamayacakları işar olunuyordu. Avdet etmek zarureti bir kat daha kendisini gösterdi. İnsanî olan Hilâl-i Ahmer işine âdeta siyasî b i r renk vererek gayelerine âlet etmek istiyorlardı. Böyle hissî hareketlerle ecnebi propagandasının revacına kendi­ niz âlet olacaksınız, yolunda kendilerine mükerreren ihtarlarımız faide vermedi. Avdete hazırlandık. 15 Man 340 tarihinde Hindistan'dan aynlarak avdet kararımızı haber alan her i k i heyet-i merkeziye, Hind Hilâfet Ko­

mitesi heyet-i merkeziyesi ve Hind Ulemâ Cemiyeti heyet-i merkeziyesi, nezdimize gelerek mevâdd-ı âtiyenin Huzur-ı Devlederine arzını rica etmişlerdir. Aynı mealde ricaya, avdetimizde uğradığımız Mısır'ın bir kı­ sım erkân ve ulemâsı tarafından dahi maruz kaldık. Oradaki vaziyeti ve bu zevatın teklif ve ricalarını huzur-ı Sâmîlerine arzla taktimat ve tekrîmâtımın ka­ bulünü istirham eylerim muhterem efendimiz. Teklif ve ricaları bu maddelerdir: 1. Mücahid-i azam Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazrederi hilâfeti deruhde ve kabul buyurarak biz esir in­ sanları tefrikadan vikaye buyurmalıdır. 2. Tefrikamızdan düşmanlarımız istifade edecektir. Türkleri bunların şeninden nasıl kurtarmış ise, bizim dahi halâsımıza sebep olacaktır. 3. Biz Hindi iler, bu hususta ne Mısırlılarla, ne H i cazlüarla, ne de Suriye ve Iraklılarla teşrik-i mesai ede­ bilmeyiz. Onlar da bizim gibi esir insanlardır. Bu h u ­ susta hakk-ı kelâm ve reyleri yoktur. 4. Emir buyurdukları takdirde Türkiye'de akdolunacak bir kongreye iştiraka hazınz. Mamafih, kongre­ ye dahi ihtiyaç yoktur: mücahid-i a'zam Gazi Hazretleri'nin kararlan muta' olacaktır. 30 Nisan 340 Antalya Mebusu Rasih •
Nutuk-Söylev, C.1I. Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1984, s. 1132-1133. Hâkimiyet-i Milliye, 7 Ocak 1924; Beyanname ingilizce ve Fransızcava çevrilerek Kızılay dergisinde yayınlanmıştı. Türkiye Hilâl-i Ahmer Mecmuası, 15 Şubat 1924, No: 30, s. 169-170, 203204. Bazı gazeteler Heyetin Türkiye'ye eli boş dönmesinin sebebini, Türkiye hakkında Hindistan'a yanlış akseden haberlere bağlıyorlardı. Tevbid-i Efkâr gazetesine verdiği demeçte Rasih Efendi. "Türk matbuatı neşriyatında çok ihüyatkâr olmalıdır. Bazı boş makaleler yanlış tercüme ediliyor ve aleyhimizde silâh olarak kullanılıyor. Lâtin hurüfu meselesi de aleyhimizde bir silah olarak işâa edilmiştir. Mamafih ben de buna taraftar değilim. Bizim hurûfianmızın kabahati ne olduğunu bilemiyorum. Hurüflanmızı ıslah varid olsa da, tebdile lüzum yoktur" diyordu. Ona göre, gazetelerimiz islâm dünyası arasında sû-i tefehhüme vol açacak yazılar yazmamalıydı. Açıksöz, 15 Nisan 1924. Nutuk-Söylev, C.II, s. 938-939; Seçil Akgün, Halifeliğin Kaldırılması ve Laiklik (1924-1928), Ankara (t.y.), s. 105-107. Mete Tuncay, T.C.'nde Tek-Parti Yöneliminin Kurulması (19231931), Cem Yayınevi. 3. Basım, istanbul 1992, s. 64-67. Antalya Mebusu Hoca Rasih - Siirt Mebusu Hoca Halil Hulki - Muş Mebusu Hoca llyas Sami. Hâkımiyeı-i Milliye ve Hilâfet-i Islâmiye, Yenigün Matbaası, İkinci Baskı. Ankara 1341 (1925). ' Neslihan Erözbek - Felhi Karalı. "Bir Mektup ve Hilâfet Meselesinin Gündeme Gelmesi", Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Eylül 1988. Savı: 43, s. 49. TBMM Gizli Celse Zabıtları. C.IV. Ankara 1985. s. 315. 320. ' Akgün, a.g.e., s. 152; Mektup olayı ve yorumu için bkz.. Mim Kemâl Öke, Güney Asya Mıislümanlan'nm İstiklâl Davası ve Türk Milli Mücadelesi. .Ankara 1988. s. 123-130. TBMM Gizli Celse Zabıtları. C.IV, s. 323. " Salih Keramet Nigür, Halife İkinci Ahdülmecit, İstanbul 1964, s. 16-17, Nutuk-Söylev, C.II, s, 946-947. TBMM Gizli Celse Zabıtları. C.IV. s. 324. Nutuk-Söylev. C. II. s. 1132-1133. Cumhurbaşkanlığı Arşivi, A: IV-l6-b., D: 65, F: 12/1-5
1 2 3 4 5 6 1 1 0 1 2 13 14 15

IŞTÎKAKÇININ ÖG
ÖGİR

^^î^'"* : akıl; anne.
: sevinmek, neş'elenmek.

YARLIĞ
YARLIKA

: sefil, acınacak durumda olan; vaaz; dinî kitap; emir, ferman
: acımak; vaaz vermek; buyurmak, emretmek

DÖRT K E L I M E N I N NEREDEN GELDIĞI H A K K ı N D A
Şinasi Tekin
tştikakçının torbasında bugün yalnız dön tanecik kelime var. Her biri için gene her zamanki gibi bir araba laf edeceğim. Çünkü her biri­ nin kendine göre uzun hayat hikâ­ yesi var. Nereden geldiklerini, nere­ ye doğru gittiklerini anlayabilmek için, dildeki kelimelerin bir çeşit nü­ fus kütük kaydı vazifesini gören es­ ki eserlerden, önce bunların künye­ lerini; doğum, ölüm tarihlerini b u ­ lup çıkarmamız gerekiyor. Sonra bu kayıtları, yani verileri yan yana geti­ rip konuşturacağız, istintak edece­ ğiz. Bazen eski kayıdardaki veriler birbirini tutmayacak, terslikler ola­ cak. Bunların da sebeplerini bulup araştıracağız. Zaman zaman hayal gücümüzü zorlayıp, akla hayale sığ­ mayacak sonuçlara varacağız. Bu durumlarda okuyucu, belki de haklı olarak bize gülecek, ama hemen ar­ dından ciddileşip kendi kendine d i ­ yecek k i p e k i bu sonuç doğru değilse...acaba şöyle olamaz mıy­ dı?...' İşte işdkakçının gayesi bence bu olmalıdır: Okuyucuyu önce güldürmeli sonra da düşündürmelidir.' Ne mutlu bunu yapabilen iştikakçıya. • ÖG kelimesi i k i anlama geliyor eski metinlerimizde 1. 'akıl'; 2. 'an­ ne'. Buna göre de telaffuzu aynı olan i k i ayrı kelime var demektir. Şimdiye kadar bu kelime hakkında söylenenlere ve lügat kitaplarındaki sıralanışına bakacak olursak bunun böyle olduğu kabul edilmiştir: i k i ayrı anlama gelen fakat tek telaffuzlu iki kelime vardır. Ama gerçekten bu böyle midir? Yani telaffuzu ög olan i k i ayrı kelime m i var, yoksa iki ayrı mânaya gelen bir tek ög mü? Öte yandan ögir- 'sevinmek' fiilinin
2

bunlarla bir ilgisi var mı? Varsa, keli­ menin hangi manasıyla ilgili? Ama şimdilik bu sorulan burada bıraka­ lım da, ilkin öğün eski metinlerdeki her iki mânasını ayn ayrı görelim.
I . ' A K ı L ' MÂNASıNDA ÖG

gelmek' var. Ama Anadolu'daki K u ­ ran tercümelerinde ög kelimesine nedense rasdanmaz. Bugünkü yazı dilimizde ise bun­ lardan sadece öğren-(t-) ve öğüt kal­ mış, geri kalanları unutulmuş.
6

Göktürk ve Uygur devrinde sık sık kullanılan ö- 'düşünmek, planla­ mak, tasavvur etmek' fiilinden -g ile bir isim yapılmış: ö-g. Göktürk kita­ belerinde sadece ö- 'düşünmek, ha­ tırlamak' fiil kökü geçtiği halde ög ismi tek başına bulunmaz. Ancak k i tabelerdeki ögleş- 'birlikte planla­ mak' fiilinde bir ög bulunduğu açık­ ça görülüyor. Bir de ö- kökünün bir başka iştikakına Tonyukuk kitabe­ sinde rastlanır: kür ökül- ' b i r hile düzmek'. Buna karşılık daha en es­ k i devirlerden beri, yani 8. yüzyıl­ dan bu yana bütün Uygur metinle­ rinde (Mani ve Burkan) ög sık sık geçer; saktnç, köngül ve dyan keli­ meleriyle eşanlamlı olarak kullanılır (kendisi ve diğer iştikakları için bk. EDPCT, 102 v d , 99: (2) ög; 117: ögsüz 'aptal, cahil').
3

I I . ' A N N E ' MÂNASıNDA ÖG

tslâmî dönemde ög ve iştikakları için şunlan buluyoruz: 1. Karahanlıca Kuran tercümele­ rinde: ög ıık- 'anlamak' ('akala, behired der-yâften), ögi tıçgtın- 'aklı başından gitmek' (magşî. bîhuş şud e n ) , öğret'öğretmek' Calima, âmûzânîden) [< ög+re-t-).
4

2. el-Kâşgarî'de: ög ('akıl, fime), ögsüz 'şaşkın' ( h a y r a n ) , ögreyük âdet, gelenek (<ög+re-yük), öğüt 'nasihat' (<ög+üt, +t eski bir çokluk ekidir); öge 'olgun, saygıdeğer i n ­ san' (<ö-ge). ötür- 'hatırlatmak' (<ötür).* 3. Anadolu'da durum şudur: ög akıl', öglü 'aklı başında' ve ög+i'ak­ lı...' ile ilgili bütün birleşik şekiller­ den başka bir de öğlen- 'kendine

Göktürk k i t a b e l e r i n d e ' a n n e ' mânasındaki ög kelimesine sık sık rasdanır. Akrabalık adı olarak kang 'baba' yanında ög daha 8. yüzyıldaki Mani ve Burkancı metinlerinde sık sık geçer: ögü kangı 'anası babası, (bk. EDPCT, 99). Ve bir de i l k Uy­ gurca Mani metinlerinden, 796 tari­ hinde Hoço'da istinsah edildiği ke­ sinlikle bilinen bir metinde ög tengri 'ana tanrıça' olarak kullanılmıştır. Ve biz bu ög tengri ye tekrar döne­ ceğiz. Bütün bunların yanında bir de üzerinde çok münâkaşa edilmiş b i r ögütmiş ög v a r . ' Şimdi tslami devreye gelelim. 1. Karahanlıca ve devamında ög tek başına hiç yok. Ancak el-Kâşga­ rî'de i k i iştikakı var. Biri atasözünde geçiyor: kangdaş kama tırtır, ögdeş örü tartar "baba bir kardeşler dövü­ şürler, ana bir kardeşler ise birbirle­ rine yardım ederler". Öteki ise ög­ süz öksüz, yetim'. 2. A n a d o l u ' d a ög k e l i m e s i n i n 'öksüz'den başka hiçbir izi kalma­ mış, ne eski devirlerde ne de yeni devirde.
7 4 10 11


ÖGİR- sevinmek, neşelenmek" fiili kitabelerde i k i yerde geçiyor. O da taşın kopuk köşesinde, yani me­ tin tamiri isteyen yerde. Aşağı yukan kitabelerle aynı tarihlerde kale­ me alınmış veya istinsah edilmiş olan Mani metinlerinde ög/r-fiiline sık sık rasdanır. Ayrıca fiilin birkaç iştikakı da var: ögriinç, ögrünçü 'se12

vir.ç', ögrünçü* le 'neşelenmek'ögrûnçiûg 'sevinçli'. Bu sonuncular bilhassa Mani dini mensubu Uygur­ ların ilâhilerinde sık sık kullanılır. Türkler Mani ve Burkan muhiti­ n i terk e d i p Müslüman o l d u k t a n sonra ögir- ve iştikaklarına hiç rast­ lanmaz.
13

Şimdi kelimeler arasındaki ilişki­ leri tesbit etmeden önce Mani dinin­ ce "ilk insan'ın yaradılışından ve ba­ şına gelenlerden bahsedelim. Bura­ da teferruata girilmeyecek ve sadece konumuzla ilgili noktalar belirtile­ cektir: Karanlıklar tanrısı, Işık dünyasınan hücum edince, ilkin, 'canlıların anası' yaratılır. Bu Uygurca Mani metinlerinde ög tengri dır, yani 'ana tannça'. Orta Farsça Mani metinler­ de buna Mâdar î Zîndagân veya Zîndagân Mâdar şekilleri tekabül eder. Bu da 'ilk insani yaratır (Hormıtzta tengri). Karanlıklar ilk insanı yutarlar, cehennemin dibine atarlar. B u n u n üzerine Işık tanrısı 'canlı r u h u yaratır. (VadzivantaCg) teng­ ri). Vadzivantag tengri, 'canlıların anası' yani Ög tengri ile birlikte ce­ hennemin başına gelir. Ög tengri aşağıya, oğlu i l k insana yani Hormuzta tengri'ye seslenir; b u bir da­ vettir. Hormuzta tengri b u davete cevap verir. 'Davet' ve 'Cevap' birer şahıs şekline dönüşür (Uygurcası: Hroştag tengri - Pdvahtag tengri]. Vadzivantag tengri 'davet'e, Ög tengri de oğlu ilk insanın {Hormuz­ ta tengri) 'cevab'ına bürünür. Birlik­ te ilk inşam kurtarıp tanrılar ülkesi­ ne götürürler." T u r f a n ' d a bulunmuş b i r Orta Farsça (Pehlevîce) Mani metninde Zîndagân Mâdar yani 'canlıların anası'nın bir açıklaması, b i r başka Iran dili olan Sogutçada şöyle veril­ miştir: râmrâtûh bagîy zîndagân mâdar 'sevinç dağıtan tannça, canlı­ ların anası', i k i kısımdan meydana gelmiş olan i l k k e l i m e n i n b i r i n c i kısmı şöyle: râm 'sevinç, neşe, mut­ luluk', ikinci kısım rât 'verici, c ö ­ mert' demektir. Sonundaki -ûh ise mücerret isim yapmaya yarayan Or­ ta Farsça -îb e k i n i n Soğutçasıdır. Buna göre râmrâtûh 'neşe vericilik. sevinç vermeklik' gibi bir mânaya gelir. Sonuna 'tanrıça' mânasında getirilen Soğutça bagîy kelimesiyle birlikte 'bol sevinç, bol neşe dağıtan tanrıça' diye tercüme edilebilir k i Ög

tengri hin en mühim özelliği zaten 'muduluk' dağıtmaktır. Aynı duru­ mu yani Ög tengri am 'neşe, sevinç ve mutluluk' ile ilgisini, Mani dini hakkında en mühim kaynaklardan biri olan I b n el-Nedîm'in El-Fibrist adlı eserinde buluyoruz. Bu eserde Ög tengri, el-Behîce diye adlandırılı­ yor k i ' n e ş e l i l i k , s e v i n ç l i o l m a ' mânasına geliyor. *
15 1

1. En eski Türkçe metinlerde sık sık görülen 'sevinmek' mânasındaki ögir- fiili ile iştikaklarından ögrünç, ögrünçü 'sevinç' kelimelerinin te­ melinde 'anne" mânasındaki ög yat­ maktadır: <"ög+ır- '['sevinçli olan] anne gibi davranmak' yani 'sevin­ mek'. 2. Mani ve Burkan muhiti dışın­ da bir ögir- fiiline ve bundan türe­ yen ögrünç, ögrünçü gibi kelimele­ re rasdanmaması ve 'anne' mânasın­ daki ög kelimesinin iştikakının ken­ di içinde yapılamaması da dikkati çekiyor. 3. Ama 'akıl' mânasındaki öğün 'düşünmek' mânasındaki bir ö- f i ­ ilinden geldiği açıktır. Nitekim söz konusu ettiğimiz kelimeler içinde yalnız bu, uzun süre varlığım koru­ yabilmiş ve dilin temel kelimelerin­ den sayılmıştır. 4. Aynı şekilde 'anne' mânasın­ daki ög kelimesinin de islâm muhi­ tinde bir iki kalıplaşmış şekil dışında hemen hiç bulunmaması çok dikkat çekici görünüyor, 'ana', 'baba' için ana ve ata kullanılmaktadır. 5. Yakın Doğu'da 'akıl' ve 'dü­ şünce' müennes, yani dişi olarak ta­ savvur edildiği için 'akıl' mânasında­ k i ög ile 'anne' mânasındaki ög ara­ sında b i r ilişki k u r m a k mümkün olabilir. ' Yani dilde zaten var olan ög (<ö-g) 'akıl' kelimesi dişi olarak tasavvur edildiği için, Mani dininin Türkler arasında yayılmasıyla 'anne' mânası da ayrıca buna yüklenmiş olabilir. Fakat bu ilişkiyi temellendirecek, 'anne'/ 'sevinç' ilişkisi için yukarıda topladığımız verilere ben­ zer filolojik delillerimiz yoktur.
1

Uygurlar ve adlarını kesinlikle bilemediğimiz diğer Türk boyları, Mani dini ile i l k temaslannı Soğutlular aracılığıyla, VII. yüzyılın sonu ile VIII. yüzyılın başlarında yapmış o l ­ malıdırlar. Bu i l k temaslar sırasında Mani misyoner rahipleri, yan göçe­ be Uygurlara dinlerini en cazip, en ilgi çekici hikâyelerle anlatıyorlardı. Herhalde ilk insanın yani Hormuzta tengrihin karanlıklar diyarında yu­ tulması; oğlunu kunarmaya çalışan 'ana tanrıça'nın gayrederi ve başarısı Uygurlar üzerinde büyük tesirler bı­ rakmış olmalıdır. 'Sevinmek, neşeli olmak, sevinç' gibi kavramların dö­ nüp dolaşıp i k i d i l konuşan (Soğutça-Uygarca) Mani misyonerleri tara­ fından ısrarla, en büyük vasfı 'etrafı­ na neşe vermek' olan Ög tengri ile birlikte kullanılması dilde ögir- 'se­ vinmek, neşeli olmak' diye bir fiilin ortaya çıkmasına sebep olmuş ola­ bilir; yani ög+ir- '['sevinçli olan) ana gibi davranmak' > 'sevinmek' şek­ linde düşünebileceğimiz 'sevinmek' mânasındaki ögir- fiili 'anne' mânasındaki ög kelimesiyle ilgili olabi­ lir." Öte yandan hep 'övülmüş ana' (gepriesene Mutter) diye tercüme edilen ögütmiş öğün de 'neşe, se­ vinç' ile ilgili olabileceğini ileri sür­ mek isteyen fakat nasıl olabileceğini b i l m e y e n W . Jackson'a karşı W . Bang, A. v . Le Coq'un 'övülmüş' şeklindeki tercümesini savunuyor ve kabul e d i y o r . Bence her ikisi de haklı, yani W . B a n g i n dediği gibi öğüt- fiili ög- 'methetmek, övmek' kökünden gelebileceği gibi yukarı­ daki Soğutça açıklamadan ve el-Fihrist'deki Arapça el-behîce 'neşe, se­ vinç' sıfatından hareket ederek bu­ nu ög+ir- g i b i *ög+ü-t- '['sevinçli olan] ana gibi davranmak' > 'sevin­ mek' şeklinde düşünmemiz de pe­ kâlâ mümkün görünüyor.
18

Bu yüzden bu ilişkiyi b u kadarla bırakıp yeni delillerin bulunmasını bekleyelim.

YARLIG 1 . [tslâmiyetten önce:] 'sefil, acınacak durumda olan'; 'va­ az'; 'dinî kitap'; 'emir, ferman' 2. [Islamiyette:] 'sefil'; 'izin'; 'hüküm, va­ hiy"; 'emir, ferman' / YARUKA- 'af­ fetme'; 'acımak'; 'izin vermek, ihsan­ da bulunmak'; 'vaaz vermek'; 'bu­ yurmak, emretmek' [iştikaktan: yarhkançuçt 'merhamedi', yarlıkançsız 'merhametsiz, acımasız') Her zamanki gibi kaynakları te­ ker teker yoklayıp en eski metinler­ den yakın zamanlara kadar yarhg ve yarhka- kelimelerini ve iştikaklarını

Buraya kadar söylediklerimizi toparlayacak olursak şu neticeleri çıkarabiliriz:

İŞTİRAKÇİNİN

KÖŞESİ
daha yerleşik hayata geçmeden çok önce bozkırda bunların peşindeydi­ ler. Yani Türkler tarihlerinin ilk de­ virlerinden beri bu misyonerler sa­ yesinde şifahî din eğitimi görüyor­ lardı. Bu surede 700ierden itibaren gerek şehirlerde gerekse bozkırda ilk Türk yazı dili teşekkül ettiğinde (Göktürkçe ve Uygurca) dilin keli­ me hazinesi artık dinî kavramları karşılayabilecek kadar gelişmişti. yarhg I yarhka-. Göktürk harfle­ riyle yazılmış kitabelerde yarhg keli­ mesine rasdanmaz. Yani Bilge Ka­ ğan, Köl Tigin ve Tonyukuk bu ke­ limeyi tanımıyorlar; hiç olmazsa en azından e l i m i z d e k i kitabelerinde böyle bir kelime yok. Fakat Mani d i ­ nine mensup Uygurlar tarafından Göktürk harfleriyle kâğıt üzerine ya­ zılmış kitap parçalarında yarhg keli­ mesine sık sık rastlıyoruz. Fakat 'se­ f i l ' mânasında değil. Bu parçalar T u r f a n ve D u n h u a n g ' d a ( K u z e y ipek Yolu üzerinde) bulunmuştur: ol taşıg özi öze lıılsar... ne iş yarhg yarhkasar kopcla işi yvrtg bolgay "bu taşı üzerinde taşıdığı müd­ detçe giriştiği her işi yolunda gider" (ETY I I , 58). ...+ke yarhg boldı "... bir kimseve ihsan olundu, lütfedildi" (ETY I I . 64, 65, 66). Buna karşılık kitabelerde yarh­ ka- fiili oldukça sık geçer: tengri yarlıkaciı yanydımız "Tanrı izin verdiği için (düşmanları) perişan ettik" (ETY I , 104). tengri yarlıkaduk üçün ... yagıg haz kılınış "Tanrı izin verdiği için ... düşmanları dize getirmiş" (ETY I , 36) tengri yarhkaduk üçün ülügüm har üçün ölteçi bodıınııg tirgürii igitim "Tanrı izin verdiği için. benim de ilahi gü­ cüm olduğu için. ölmek üzere olan milleti dirilttim" (ETY I , 42) tengri küç birtük üçün anda sançdım... tengri yarhkaduk üçün men kuz­ gunduk üçün... "Tanrı kuvvet verdi­ ği için, orada (savaşı) kazandım... Tanrı izin verdiği için, ben de gayret ettiğim için..." (ETY I , 64). öze teng­ ri asra yiryahkaduk üçün... "Yuka­ rıdaki (Gök) Tanrısı, aşağıdaki Yer (Tannsı) izin verdiği için..." (ETY I . 56) Bütün bu örneklerden anlaşıldı­ ğına göre yarhka- fiili beklediğimiz 'emretmek, buyurmak, kumanda et-

[arayalım ve buralarda nasıl geçtik­ lerini, hangi mânalarda kullanıldık­ larını dikkatli bir şekilde inceleye­ lim. Her şeyden önce okuyuculara şunu hatırlatmak isterim. Eski Türk­ lerde askerî hayatın dinî ve manevî tasavvurlara tekaddüm etmiş olduğu düşüncesinden hareket eden birçok araştırıcı, eski metinleri kelime keli­ me karıştırmadan yola çıktığı için 'vaaz' kavramının, 'emir' kavramın­ dan çok sonra gelişmiş olacağını sessiz sedasız, münakaşa etmeye dahi lüzum görmeden kabul etmiş, hatta bu i k i kavramın birbirleriyle i l ­ gisini dahi düşünmemiştir. Aşağıda bu kelimelerle ilgili ola­ rak ileri sürdüğüm iddialar şu teshir­ lerin ışığında okunursa vardığımız sonuçlar daha bir açıklık kazanır: 1. O r h o n kitabelerinde yarhg kelimesi bulunmaz; 2. yarhkafiili­ nin gösterdiği eylemi bozkırda i n ­ sanlar, kağanlar işlemez, bilâkis bu fiil hep tanrılarla ilgilidir; bunun ye­ rine kağanlar ay- 'emretmek, hü­ küm sürmek' fiilini kullanılır. 3- Ma­ ni ve Burkan misyonerleri. Türkler

rr.ek' mânalarına gelmiyor, 'ihsan et­ mek, izin vermek' gibi bir mânaya geliyor. Üstelik öznesi, insanın ken­ di dışında olan ilâhi bir güçtür; gök ve yer tanrılarıdır. Yani koskoca, haşmetli bir Bilge Kağan, bozkırla­ rın kahramanı, ölümünde o devir yetmiş iki düvelinin, cenaze merasi­ mine temsilci gönderdiği meşhur Köl Tigin yarhka- fiilinin öznesi ola­ mıyor. Neden? Bu sorunun bir tek cevabı vardır: 7 0 0 İ e r d e bozkırda yarhka- fiili, daha sonraki devirler­ de karşımıza çıkacak olan "emret­ mek, buyurmak, kumanda etmek" mânalarını henüz kazanmamıştır.
20

Bozkırlardan şehirlere. Kuzey İpek Yolu üzerindeki şehirlere ini­ yoruz. Mani ve Burkancı manastırla­ rının kütüphanelerini karıştınyoruz. Soğutça, Pehlevice ve Toharca me­ tinler arasında Uygur Türkçesiyle yazılmış metinlere bakıyoruz. Bunİann bir kısmı, 850 tarihinde kuzey­ den güneybatıdaki İpek yollarına kitleler halinde göç eden Uygurlar­ dan çok önce yani 700'lerde kaleme alınmış eserlerdir. Bu eserlerde şun­ ları buluyoruz: 1. Bögü Kağan Mani dinini ka­ bul etmek üzeredir. Mani rahipleriyle yaptığı u z u n münakaşalardan sonra nihayet ikna olur. 762 yılında cereyan eden bu hadiseyi anlatan Uygurca metin bir noktadan sonra şöyle devam eder: ...begke kara bodımka edgü yarhg yarlıkadı... amtı sizler... seviningler ... ayang tapıııg "Beylere ve halka iyi nasihatlar etti: 'şimdi sizler... sevinin... (rahiplere) hürmet e d i n ' "(Türkische T u r f a n Texte I I , str. 69-79). ol ödün bögü kağan tengriken bu yarhg yarlıkadukta... öküş kuvrag kara bodun tengri iligke yükünü ötüntiler "Bu­ nun üzerine Bögü Kağan hazrederi bu nasihatleri yaptıktan sonra... ka­ labalık halk kitleleri hükümdar haz­ retlerine saygı gösterdiler" (a.g.y. str. 79-81).
21

sının yerini hükümdarın almış olma­ sı çok önemli bir semantik gelişme­ dir. Buna rağmen Mani metinleri hâ­ lâ bozkır havası estiriyorlar: il ötüken kutı küç birû yarhka­ duk üçün "11 Ötükenin ruhu güç verme lutfunda bulunduğu için" (A. von Le Coq Manicbaica I I I . 34, 15). Diğer Mani metinlerinden şunlar dikkatimizi çekiyor: ...kodı ün kelli, honug burkan yarlığın kelürdi. inçe tip aydı "Yuka­ rıdan bir ses geldi, fevkalade pey­ gamberin (yani Mani'nin) tebliğini getirdi. Şöyle d e d i " (a.g.e., 23, 1011).
23

mak'; yarlıkagan 'acıyan, rahmet eden'; yazıık yarhkaglı 'günahları affedici'. el-Kâşgarî'de ve Kutadgu Bilig'de de Kuran tercümesine ben­ zer mânaların yanı sıra dünyevî mânalar da var: el-Kâşgarî yarhg için 'kitâbu's-sultân ve emruhu' d i ­ yor. Büyük b i r ihtimalle "sultanın yazılı ve şifahî buyruğu" mânasında olmalı. Oğuzların b u kelimeyi bil­ medikleri kaydı çok mühim, çünkü gerçekten yarhg kelimesi Oğuz dil bölgesine yabancıdır (aş. bk.). Ku­ tadgu Bilig'de bayat yarlığı "Allah'ın emri" şeklinde geçiyor, yarhka- da 'bağışlamak' mânasındadır (bütün bunlar için bk. EDPCT 967, 968).
21

kirtü türlüg yarhkamak "gerçek acıma" veya "gerçek ihsan". Fakat şu örneklerdeki kullanım, bozkırın hiç tanımadığı y e n i b i r cümle kuruluşunu sergiliyor: neza­ ket ve saygı ifâde eden yardımcı fiil­ lerin ortaya çıkışı. aınrayu yarhkang "sevmek l u t ­ funda bulunan" (a.g.e., 25, 6-7); çoma bata yarhkamışı üçün "(güneş) gibi haşmetle battığı için" (a.g.e., 33, 1-2); alttın örgin öze oluru yarhg boltı "Altından taht üzerine oturma lürfunda bulundu" (a.g.e., 35,16)
24

Anadolu'da yarlığa- kelimesinin hâkim olduğu anlaşılıyor. İlk Kuran tercümelerinden itibaren bütün me­ tinlerde 'affetmek, bağışlamak, acı­ mak, rahmet etmek' mânalarına ge­ liyor, yarhg kelimesi ise 'ferman, irade, buyruldu' mânasında pek az kullanılıyor; X V I . asırdan sonra daha çok lügat kitaplarında görülüyor.
29

2. Burkancı metinlerde de d u ­ rum buna benziyor: Vaaz' dolayısıy­ la 'dinî kitap, Burkanın vaazlarını ihtiva eden mukaddes kitap = sûtra' mânasına bilebildiğim kadarıyla ilk defa Sekiz Y ü k m e k adlı m e ş h u r eserde rastlıyoruz. yarhka- fiili ise 'dinî bir meseleyi münakaşa etmek' yani 'vaaz vermek' mânalarına geli­ yor. Nezaket ve saygı ifade eden yardımcı fiil olarak kullanılması Burkancılarda da aynı.
25

yarlığın 'sefil, acınacak durum­ da olan' mânası el-Kâşgarî'den itiba­ ren biliniyor. Fakat XTV. asırda yar/«'dan b a ş k a s ı b i l i n m i y o r ( b k . EDPCT, 967). Anadolu'da ise hiç yok. Bu kelimenin temelinde yatan isim tabiî olarak 'salya' mânasında her yerde çok yaygın olarak kullanı­ lan yar kelimesidir.
30

Görüldüğü gibi burada da eylem askerî bir eylem değildir, tamamıyla dinî d i r . Bozkırdaki kullanımdan farklı olarak, özne gökden yere i n ­ miştir. Yani özne bir insandır, bir hükümdardır; ama ne de olsa ilâhi bir gücü olan varlıktır. O n u n için kelimelerde askerî bir senlik taşıyan e m i r ve 'buyurmak' mânaları he­ nüz yoktur. Ne olursa olsun özne­ nin değişmiş olması, yani gök tanrı­
22

Şimdi yukarıda ilk kaydeniğimiz mânasına gelelim yarhg kelimesinin: 'fakir, acınacak durumda olan, peri­ şan'. Bu mâna bozkırda görülmez." Ama bütün Mani ve Burkancı metin­ lerinde sık sık geçer: irinç yarhg umugsuz ınagsız tmhglar 'perişan, sefil ve dayanaksız, desteksiz varlık­ lar'.
27

islam dünyasına gelince Kara­ hanlıca Kuran tercümesinde durum şudur: yarhg Arapça ' i z i n ' , Farsça hüküm' mânasında; y. td- 'vahiy göndermek' (y. idil-, y. tegrül-); y. + dm çık- Allah'ın emirlerinden çık­ mak'; yarlıgsız 'Allah'ın dediğinin tersi' (Ar. fısk, Fa. bîrûn âmeden ez ferman); yarhka- 'affetmek, bağışla­

Bütün verileri topladıktan sonra bunlar arasındaki muhtemel şekil ve mâna ilişkilerini tesbit etmeye çalı­ şalım. Önce şekil ilişkilerinden baş­ layalım. Maitrisimit'de geçen bir yarjtgkaf i i l i ve bundan türediği açık olan yarlagkançuçı 'merhamet­ l i ' (bk. Manicbaica I , 10, 3-6) göste­ riyor k i burada *ka- diye bir isim­ den fiil yapma eki söz konusudur. Çok az kullanılmış olsa dahi +kae k i n i n fonksiyonu şudur: Sonuna geldiği ismin ifade ettiği şeyin farkı­ na varmak, bilincine varmak, o şe­ yin varlığını kabullenmek. Bunun en açık misalini emgen- (em 'ilaç' +ge-) ve ad+ka-n- 'dış dünyaya bağ­ lanmak, dış dünyayı adıyla sanıyla var saymak' fiillerinde görüyoruz. Buna göre 'sefil, perişan' mânasın­ daki yarhg kelimesinin müteradifi, yani eşanlamlısı olan irinç kelimesi­ ne de getirilmek suretiyle bir irinçke- fiili teşkil edilmiştir k i Uygurca metinlerde sık sık kullanılmaktadır:
31 32

IŞTIRAKÇININ KÖŞESI
"varlıkların sefil ve perişanlığının farkına varmak' > 'acımak, merha­ met ermek'. Aşağıda yapacağımız bir iştikak denemesinin daha iyi anlaşılabilme­ si için Burkancılıktaki yani Budizmdeki önemli bir hususiyetten bahset­ mek istiyorum. Burkancılığm Türk­ ler arasında çok yaygın olan Mahayana mezhebinde Nirvana'ya ulaşan burkanlar yani buddhalar son anda Nirvana'ya girmekten vazgeçerler ve canlı varlıkların çektikleri sonsuz acıları ve perişanlıklarından onları kurtarmak için bu dünyada kalmaya karar verirler. Bu durumu metinler muhtelif şekillerde tekrar tekrar ifa­ de ederler. Bunlardan b i r i şudur: ...men kamag biş ajun tmhg oğlanı öze ulug yarlıkançuçı köngül turgurup kördüm irinç yarhg umugsuz magsız bu tınltglar muntag emgekligyolta tanırlar 'ben bütün bu beş varlık şeklindeki canlılara çok acı­ dım, çok üzüldüm. Gördüm k i b u canlılar perişan, sefil, umutsuz ve desteksiz bir halde bunca acılar ve ızdıraplarla dolu varlık şekillerinde yaşıyorlar" (bk. Uigurica I I , 4, 5-8). İşte Nirvana'dan vazgeçen burkan, yeni adı ile bodhisattva bütün öm­ rünü canlılara yardım etmekle geçi­ recektir artık. O, b u d u y g u s u n u 'başkalarının ızdırabınm, acısının, sefaletinin farkına varmak' demek olan irinçke- veya yarlı(g) ka- fiili ile ifade eder: "Bkisinin acısının far­ kına varmak' yani 'merhamet etmek, acımak' demektir. Burkancılıktaki bir hususa daha işaret etmemiz ge­ rekiyor. Canlı varlıklara yardım için büyük merhamet duygularıyla yola çıkan bodhisattvaların tek silâhı 'vaaz'dır, ' d i n i öğretmek'tir. işte b u noktada 'acıma, merhamet etme' kavramı kendiliğinden 'vaaz'ı, vaazlan ihtiva eden 'dinî kitaplan, sûtralan' beraberinde getiriyor.
33 34

olan bir yarh(g)kzf i i l i , yukarıda izah ettiğimiz bodhisattvaların, b u 'acıma' eylemini 'vaaz' yolu ile tat­ bik mevkiine koyduklarım ifade etti­ ği anda temelindeki yarhg kelimesi­ ne bir de '(salyalı) > sefil' mânasının yanı sıra 'vaaz'; dinî kitap' mânasını yansıtmış olmalıdır. Son olarak bu i k i kelimenin işti­ kakı ve birbirleriyle ilişkisi hakkında daha önce söylenmiş olanları göz­ den geçirelim. Bu değişik görüşler G. Doerfer tarafından bir araya geti­ rilmiştir. 'Emir, ferman' mânasında­ k i yarhg bir tü. yar 'bağırma, ilan et­ me' ve aynı mânada mo. car keli­ mesinden türetilmiştir. Doerfer bunu mümkün görüyor; fakat bir de ken­ di iştikakını ileri sürüyor: "...< 'yarıl-ıg (orta hecenin düşmesiyle > yar­ hg), 'karar vermek' mânasındaki bir yar- f i i l i n d e n . . . " ( b k . a.g.e., N o . 1784: yargıi).
35

mak' > 'merhamet etmek, ihsan et­ mek'. 3. "Merhamet etme, acıma' kavra­ mı, yukarıda izah edildiği gibi canlı­ ları acılarından kurtarmak için 'vaaz verme, dini öğretme' eylemini bera­ berinde getirir. 4. Bu noktada yarlıgka- fiili ka­ zandığı yeni mânayı, kökü olan yar­ hg ismine yansıtarak buna 'sefil, fa­ kir' mânasının yanı sıra 'vaaz, dinî eser' mânalarım yakıştırır. 5. Bir süre sonra bu eylem ma­ neviyat düzeyinden dünya düzeyine indiğinde, bir de tabii olarak devlet otoritesini temsil eden hükümdarın 'konuşması' ve 'emir vermesi'ni ifa­ de eder; aynı şekilde maddi dünya ile ilgili b u yeni anlam, daha önce bir 'vaaz' yani bir çeşit "dini yasak" mânasını kazanmış o l a n yarlıg'z yansır ve ' e m i r , hüküm, f e r m a n ' mânasını kazanır. 6. Burada dikkat edilmesi gere­ ken husus, semantik gelişmede ma­ neviyat ile ilgili kavramın dünyevî kavramdan önce teşekkül etmiş o l ­ masıdır k i b u n u n böyle olduğunu yukarıda sıraladığımız filolojik veri­ ler açıkça göstermektedir. Bugünlük bu kadar. Ama gene de b u filolojik verilere güvenmeyen o k u y u c u yarhg kelimesini bir ho­ m o n i m çifti, yani i k i ayrı mânaya gelen, fakat telâffuzu aynı i k i ayrı kelime olarak da telâkki edebilir. Belki de haklıdır, k i m bilir? •
1

Bence böyle bir şeyi kabul et­ meye imkân yok, çünkü -gl-k f i i l ­ den isim yapma eki, i k i veya daha fazla heceli meçhul fiillere getirile­ mez. Y a n i 'hüküm vermek' m â n a s ı n d a k i b i r yar- k ö k ü n d e n 'yar-ık türetilebilirdi, ama 'yar-ıl'hükmolunmak' fiilinden 'yar(ı)lık yapılamaz; nitekim bugün kırık d i ­ yoruz ama 'kmlık (kınl-'dan) diye­ miyoruz. Bu yüzden yarhg 'hüküm, ferman' kelimesinin yar-ıl-ıg şeklin­ de açıklanması doğru görünmüyor.
36

G. D o e r f e r ' s e f i l , p e r i ş a n ' mânasındaki yarhg kelimesini ince­ lerken bir yerde b u n u n yarhka-, yarlığa- 'acımak', 'konuşmak' ile i l ­ gisini müphem bir şekilde belirtiyor, fakat bu ilişkiyi nasıl kurduğunu bil­ d i r m i y o r ( b k . Doerfer, a.g.e., No. 1850). Buraya kadar söylenenleri hülâ­ sa edip toparlayacak olursak şöyle bir tablo çıkarabiliriz: 1. Dilde var olan bir yar 'salya, sümük' kelimesinden +hg ekiyle bir yarhg kelimesi teşkil edilmiş "sefil, fakir, acınacak durumda olan" mânasında. 2. Sonra Burkancı ve Mani mis­ yonerlerinin vaazları sonucunda dil­ de bir yarlıgkafiili teşkil edilmiş. Bu fiil herhalde bozkırda ve şehirde yazı d i l i henüz teşekkül etmeden çok önce misyonerlerin göçebeler arasında yürüttükleri şifahî d i n yay­ ma faaliyetleri sonucu ortaya çık­ mışa: "birisinin acısının farkına var­

Bundan bir süre önce olduğu gibi, bazen de iştikakçı bazı okuyucuları kızdıracak, hop oturtup hop kaldıracak. Bu türden olan kelimelere dilciler homonim diyorlar yani telaffuzu aynı olup da başka mânaya gelen ayn kelimeler. Meselâ yüz kelimesinin birbiriyle hiç ilgisi olmayan üç ayn mânası vardır: 1. '100', 2. 'çehre, surat', 3. 'yüzmek' fiilinden emri hazır: "yüz!' 4. 'hayvanın derisini çıkarmak' fiilinden emri hazır. Buna göre telâffuzlan en azından bugün Türkiye Türkçesinde aynı olan dört ayrı kelime var demektir. Bk. Tonyukuk, K8. T. Tekin neşri 1968, s. 251. Bunu da < ö-k-ül- şeklinde paralayıp 'ök- iştikakının günün birinde eski metinlerimizde meydana çıkmasını bekleyeceğiz. Böyle bir fiil varolmuş olabilir, nitekim -k- fiilinden fiil yapma eki az da olsa eski ve yeni devirlerde vardır. Meselâ bugün günlük kelimelerimizden yak-mak ve yan-mak fiillerini düşünelim: İkincisindeki -ndönüşlülük bildiren çok yaygın bir ekimizdir. Meselâ yıka-n-, ön-ün- gibi. Bunu kaldırdığımız zaman geriye "yagibi bir fiil kalıyor ki ne eski devirlerde var, ne bugün. Ama bunun yerine fonksiyonunu tam olarak kestiremediğimiz, bir çeşit geçişlilik

2

Şimdi bütün mesele şudur: Nasıl oluyor da yarh(g)ka- 'acımak; vaaz vermek' f i i l i n i n temelindeki 'sefil, perişan' mânasındaki yarhg kelimesi bir de 'vaaz; dinî kitap' mânasına g e l e b i l i y o r ? Burada y ü r ü t ü l e c e k mantık '(salyalı) > sefil' > 'vaaz; dinî kitap' değil tabiî. Böyle bir semantik gelişme çok saçma ve imkânsız bir şey olurdu elbette. Burada işleyen mantık herhalde şu olmalı: 'sefale­ tin, perişanlığın farkına varmak' ya­ n i 'acımak, merhamet etmek' demek

3

bildiren -k- ekiyle ya-k-fiilikullanılıyor. İşte aynı şekilde metinlerde geçen bir öfiilinden 'ö-k- gibi bir fiilin de teşkil edilmiş olabileceğini düşünebiliriz. Bütün bu söylediklerimizden şu küçücük türkolojik vecize ortaya çıkıyor: Kelimeyi köküne kadar korkmadan parala. Ama kestiğin her bir parçanın yani her bir ekin hesabını kitabını iyi tut. Aksi takdirde yaptığın iş gülünç oiur.
4

yokaru agtunı, öııtûni; tengriyiringerii ıdtı (A. von Le Coq, Tûrkische Manicbaica aus Chotscho I. Berlin 1912, s.13-14.; özellikle ög tenri için bir de bk. TM III (Berlin 1922). s. 7. Bu konudaki bazı mühim mülâhazalar için bk. A.V Williams Jackson. Researcbes in Manichaesm. Colombia University. Indo-lranian Series. Voiume 13. New York 1932, s. 253 vd. s. 321 vd.)
; 1 5

2 3

2 4

J.Eckmann. Middle Turkic Glosses of the Rylands lııtcrlinear Koran Translation. Budapeşte 1976 Ibk. S. Tezcan'ın tenkidi: TDAY 1978-81, s. 279 vd.l bk. R. Dankoff, CTD l-III, Harvard Universiıy 1982-1985. Bk. TTS s. 3061 vd. baba' mânasına gelen bu kelime Türkçede fazla yaşayamamış nedense. İştikakı herhalde ka+ng seklinde düşünülmeli. ka "aile mânasında Çince chia kelimesinden geliyor. *ng ise az kullanılan bir isimden isim yapma ekidir, ileride bu ekden söz edeceğiz.
-

1 6

5

6

7

1 7

8

A. von Le Coq, Tûrkische Manicbaica aus Cboıscbo.1 ABAW 1911 (Berlin 1912) s. 13. 14. Bu Mani dinine aiı olan metin Uygur harfleriyle yazılmıştır, keıebesinde kesin tarih var: 796 (bu yazmanın bir kaç yönden önemi hk. bk. Şinasi Tekin, Eski Türklerde Karı, Kâğıt, Kitap ve Kâğıt Damgalan, istanbul 1993, s. 83,1031. Bu mühim metne aşağıda tekrar döneceğiz. A. von Le Coq'un aynı eserinde ög tengri tekrar tekrar geçiyor: TM III (1992), s. 7 vb.

' bk. A. von Le Coq. a.g.e.. III (1922). s. 15. Bu meseleye de tekrar döneceğiz. Eserin aslında müsıensihin igdiş...kuma şeklindeki okuyuşu, atasözlerine hâkim olan aliterasyon ve asonans kaidesine göre (meselâ burada: ka-/ka-,ö-/ö,) düzeltilmeli, nitekim R. Dankoff da neşrinde böyle düzeltmiştir (bk. R. Dankoff neşri: CTD 11,345; III, 45: burada nedense kelime 'ö- altında gösterilmiş ki doğru değil. Buradan çıkanlıp kendi yerinde gösterilmeliydi.) Görüldüğü gibi bugünkü kardeş {kann+daş) kelimesi de tıpkı el-Kâşgarî'nin kaydettiği kang-daş ve ög-des gibi teşkil edilmiştir. bk. R. Dankoff, a.g.e. I, s. 128. ögsüz'ün bugüne kadar gelebilmesi dikkatimizi çekiyor. Bilge Kağan. D2. 41: ögir-sebin- (bk. T. Tekin. Orbon Yazıdan, Ankara 1988) Bilindiği gibi Mani dini mensuplan, nesiller boyu Hıristiyanlann kanlı takibatına maruz kalmışlardı. O yüzden de M.S. 700'lcre kadar ki Mani metinlerinde (gerek Akdeniz bölgesinde gerekse Orta Asya'da) karamsar ve matem dolu bir üslup hâkim iken 762 yılında Bozkırdaki Uygur hükümdarı Bögü Kagan'ın Mani dinini resmî devlet dini olarak kabul etmesi üzerine büyük bir koruyucuya kavuşan Mani cemaati, coşku ve sevinç dolu ilâhiler üretmeye başlar, işte bu yüzden ögir- 'sevinmek, neşelenmek' fiili ile bundan türetilmiş olan ögrünç, ögrünçü, ögriinçülüg kelimeleri sık sık kullanılmaktadır. Dramaük hikâyenin son kısmı, 796 tarihinde istinsah edilmiş olan Uygurca bir kitap parçasında şöyle: yme broştag pdvahtag tengri hormuzta tengriden tamudan yokaru agdukıa öl ödün vadzivantag tengri Ög tengri terkleyû kelliler, hormuzta tengrig tamudan
1 0 11 1 2 1 5 1 4

Bk. F. W. K. Müller. Handschriften-reste in Eslramselo-schrift aus Turfan. ABAW, Berlin 190^. s. 101, 102: A. V. W. Jackson, a.g.e., s. 321 vd. ne Fihrist of al-Nadim, A Tentb Century Survey of Müslim Cıılture, Bayard Dodge, Edilor and Translator, 2 cilt. New York 1970, C. I. s. 780. Bu ilişkiyi ilk defa. teferruatına girmeden A. von Le Coq onaya atmıştır, bk. A. v. Le Coq. Tûrkische Manicbaica aus Chotscho I, Berlin 1912. s. 40-41. Hatta A. v. Le Coq daha da ileri giderek buradaki ög kelimesini anne' olarak değil de 'sevinç' diye mânalandıraıak istiyor, ögir-fiilininOrhon kitabelerinde de geçmiş olması yukarda söylediklerimizle bir çelişki teşkil etmez: çünkü Soğudu Mani rahipleri nesiller boyu Ötüken ve civanndaki göçebe ve yarı göçebe kavimlerin dikkatini çekmek, dinlerini bunlann arasında yaymak için gayret sarfetmekte idiler. Göktürkler de bunlardan biriydi. Ve ayrıca Mani muhitinde meydana getirilmiş olan Irk Bitig adlı falnamenin Göktürk harfleriyle yazılmış olması, Mani misyonerlerinin bu alfabeyi bilen topluluklar arasında da faaliyet göstermiş olduğuna işaret etmektedir (bk. H. N. Orkun. Eski Türk Yazıttan, C. 111

2 5

2 6

göre bir mâna kazandı: 'yapmak, eımek' gibi. Ölüken bilindiği gibi Gökrtirklerin ve Uygurlann dünyayı idare ettikleri bölgedir. Bugünkü Moğolistan. Buna göre lann veya bir hükümdar bir eylemde bulunduğu zaman o fiil tek başına kullanılmaz, ana fiil zarf-fiil ekini alır, nezaket yardımcı fiili yariıka- da normal eklerini üstlenir: nomla-yu yadıkamış gibi. Tûrkische Turfan-Texte VI. not 201. EDPCT 967de ETY II (122)'den naklen verilen cümlenin doğru olup olmadığı kesin değil. Clousen şöyle okuyor: kalmış ölügi yarhg ermiş 'terk edilmiş cesedi perişan olmuş'. Bunun dışında kitabelerin hiçbiri bu mânayı tanımıyor.

2 7

2 8

2

3 0

3 1

3 2

W. Bang. "Manichacische Hymnen." Le Museon, XXXVH1 (1925): 17 vd. W. Jackson, a.g.e., s.330 vd. [W.jackson, burada yeniden basılan incelenmesini daha önce yayınlamıştı: JAOS (1924), s. 61. W, Bang bu ilk yayım kastediyor.! " Hans Jonas, The Gnostic Religion, The message of the alien God and the beginnings of Christianiry, 3- baskı, Boston 1970, s.105-106. Mani üzerinde Gnostik dinin çok büyük etkisi olduğunu unutmamak gerekir.
1 8 2 0

F. W. K. Müller. Uigurica II. 4, 6-7 <metin biraz kopuktur> Bk. J. Eckmann, Middle Turkic Glosses of the Rylands Interiinear Koran Traıislation, Budapeşte 1976, s. 332-334 * Tanıklanyla Tarama Sözlüğü VI, (Ankara 1972), s. 4352 vd. Tabii burada (s. 4358'de) 'önlük, çocuk göğüslüğü" mânasında görülen yarlık kelimesinin bunlarla bir ilişkisi yoktur. Bunu yar+lık salyalık, sümüklük' şeklinde anlamak gerekir. Ama buna tekrar döneceğiz. Bu ilişkive daha önce de temas edilmişti bk. EDPCT, 967. bk. Şinasi Tekin neşri, 4, 9 ve 116, 6 *ka-1 *ke- (+ga-) eki için bk. A. v. Gabain. Eski Türkçenin Grameri (Mehmet Akalın tercümesi) 92: irinçke'acımak, merhemeı etmek', kinggeş"müzakere etmek, görüşmek'. Buradaki misallere şunlan da eklemek mümkün görünüyor emgen- 'acı çekmek' (< em+ge-n, em 'ilac'ın acılığından kinaye), adkan- Varlığa bağlanmak' Cad*ka-n- 'dış dünyayı temsil eden ad ve şekilleri gerçekte varsaymak'. Buıkancılann bilgi nazariyesi ile ilgili bazı teknik terimlerin esasıdır; diğer bir iştikakı da şu adkangu 'duyu organlanmızın her birinin dış dünyadaki karşılıklan • skr. vişaya'. Nirvana ne doğumun ne ölümün olduğu bir durumdur. Burada varlık ve duyu organları fonksiyonlannı yitirmiştir. Burada ne mutluluk vardır ne de ızdırap. Buna benzer bir durumu Mani dininde de buluyoruz. Bu dinde de karanlıklar ülkesi tarafından yutulan ışık parçalannın çektiği ızdırap karşısında duyulan 'merhamet' aynı şekilde teşkil edilmiş fiillerle ifade edilmiştir. bk. TMEN IV, 1849, bilhassa s. 158. Ama eski bir meçhul fiil kökü olan kılfiilinden JW-I£ türetebiliyoruz, tek heceli olduğu için. Bir de bunun meçhullügü anık bugün bilinmiyor.

3 3

Burada şöyle bir itiraz yükselebilir efendim, kitabe metinleri üç beş satır şeydir... belki de yariıka- bu mânalarda kullanılıyordu da metinlerin azlığı yüzünden karşımıza çıkmamışur.' ilk bakışta doğru görünüyor; tabu ki bir avuç metinde dilin her kelimesini bulmak mümkün olmayabilir. Fakat kitabelerin dile getirdiği dünya görüşünü temsil eden temel kelimeler arasında "emretmek, buyurmak, kumanda etmek" gibi fiillerin karşılığının bulunması gerekmez miydi? Gerekirdi. Nitekim bunun için ay- kullanılmıştır. Bu metni yazan Manirahibibozkırda at oynatan yan göçebe Uygur değildi tabii. Sonradan 'Uvgurca' adı verilen bir dil ve aynı addaki bir alfabeyle yazdığı için bu adı veriyoruz. Yani 850'den önce Tarim bölgesinde faaliyet gösteren Türklerin hepsi Uygur değildi, içlerinde şehirlere yerleşmiş, artık göçebeliği terk etmiş, şehrin kültür hayatına ayak uydurmuş Uygurlar da vardı elbette. Fakat bunlann emik kimlikleri hakkında hiçbir bilgimiz yok; yani hangi Türk boyuna mensuptu bu ilk Türk yazı dilini kuranlar, bilmiyoruz. edgü yarlığı 'iyi emir' yerine 'iyi nasihatlar diye çevirdim. Tabii yarhka- fiili de ona

3 4

3 5

3 6

2 1

2 2

CEZA SÖMÜRGELİĞİNDEN

OLİMPİYAT

BAŞKENTLİĞİNE

S Y D N E Y DÜNYANıN EN IYI LIMANı
Amerika k o l o n i l e r i n i n ingiltere yönetimine ve başkaldırmasının sonuçlarından biri de, bu ülkenin idamlık mahkûmlarını artık Atlantik ötesine süremez olmasıydı. Bunun üzerine ingilizler, asmaktansa besle­ meyi tercih ettikleri böyle insanları bir müddet, nehir mansaplarına demirlemiş köhne teknelerde hapsetti­ ler. 1876'da, birkaç yıl önce Kaptan Cook'un keşfettiği, dünyanın öbür ucundaki yeni bir kıtanın bu soruna çözüm getirebileceği önerildi. Cook, seyir defterine -Bristol Kanalının kuzey kıyılarına benzettiği için- Yeni Güney Galler (New South Wales) adını verdiği bölge­ deki bir limanda demirliyken toplattığı bitki çeşiderinin, doğabilimcilerini hayran ettiğini ve onların buraya
2

1

Botanik Körfezi (Botany Bay) dediğini yazmıştı. 'Zen­ gin otlaklarla dolu güzelim çayırlarda yalnızca birkaç vahşi yaşıyordu". Sonuç olarak, Hazine Komitesi Lordlara gönderilen resmî bir yazıyla, burasının kendileri için ağır bir yük oluşturan vahşi suçlulara mükemmel bir adres olabileceği bildirildi. Kaptan Arthur Phillip adında, becerikli, sert, ama insanlığı da kuvvedi bir deniz subayı, Avustralya'da bir ceza yerleşimi kurmakla görevlendirildi. Yeni Güney Galler'e vali atanan Kaptan Phillip 1787 Mayısında i n ­ giltere'den bir firkateynle yelken açtı. Yanında üç er­ zak, alü da mahkûm gemisi vardı. Bunlar 558'i erkek, 192'si kadın idamlıkta, 250 kadar deniz eri taşımaktay-

Algernon Talmadge'ın bir tablosu: A v u s t r a l y a ' n ı n

Kuruluşu.

1823'te S y d n e y kenti. M a j ö r T a y l o r ' u n bir çizimi.

dı. " i l k Filo"nun yolculuğu sekiz ay sürdü. Botanik Körfezi'ne varınca, Kaptan Phillip burasının hiç de söylendiği gibi güzel bir yer değil, çorak bir kumsal ve bataklık olduğunu gördü. Daha kuzeye yönelerek, Cook'un eski Amirallik Bakanı Sir George Jacksonin adı­ nı verdiği Port Jackson'a gitti. İngiltere'ye gönderdiği ilk raporda "bin tane saff-ı harp gemisinin tam bir gü­ venle bannabileceği dünyanın en iyi limanını bulma­ nın hazzı içinde" olduğunu yazıyordu. 26 Ocak 1788 sabahı buraya bir direk dikildi, İngi­ liz bayrağı çekildi, havaya ateş edildi ve sömürgenin başarısına kadehler kaldırıldı, deniz askerleri alkışladı­ lar. Phillip törenin yapıldığı koya Sydney adını verdi. Vikont Sydney (Thomas Tovvnshend) o zaman Sö­ mürgeler Dairesinin de bağlı olduğu İçişleri Bakanıydı. Bu, yeterince neşeli bir andı, ama Sydney'in tarihi başlangıçta hiç de mutlu olmadı. Phiİlip'in taşıdığı mahkûmların elli kadarı, uzun yolculuk sırasında öl­ müş, bazıları kaçmış, i k i kadın da bir Fransız gemisine geçmişti. Geriye kalan mahkûmlar nemrut ve azdı tip­ lerdi, çoğu frengili, dizanterili ya da iskorbüdüydü. Üstünde bir yerleşim kurmaları beklenen araziyi iş­ lemeye ya da kışkırtılmış yerlilerin sürekli saldırıları karşısında bekçilerine yardım etmeye hiçbiri yanaşmı­ yordu. Yiyecek azalınca kalan erzakı yağmaladılar. Kırbaçlanmalarına ve aralarından en azgın o n yedisi­ nin asılmasına aldırış etmeden, zaten zayıf olan buğ­ day hasadını aşırdılar. Vali yardımcısı, "Bütün dünyada bundan daha kötü bir ülke olamaz" diye yakınıyordu.
3

"Ektiğimiz hemen hemen bütün tohumlar çürüdü... Buraya adam göndermek yerine mahkûmları Londra Kalesi'nde kaplumbağa ve av ederiyle beslemek daha ucuza gelir sanıyorum... Eğer Bakan mahkûm yolla­ maya devam ederse, gönderdiği herkesi sefil edeceği­ ni söylemekten çekinmeyeceğim." Yine de, Sydney'e mahkûm gönderilmeye devam etti. Ulaştırma üstlenici(müteahhit)lerine, karaya sağ olarak indirdikleri mahkûm basma değil, gemiye bin­ dirdikleri adam başına ödeme yapıldığı için, birçokları yolda telef oldu; bazıları da daha çok kâr etmek için, düpedüz açlıktan öldürüldü. Sağ gelenler, Vali yardım­ cısının öngördüğü kadar sefil oldular. Bir kafile gemisi koya demirler demirlemez, koloninin önce subaylan, sonra assubayları, en sonra da erleri güverteye çıkıyor ve "kendilerine kadın beğeniyorlardı. Bunlar kıyıya indikten sonra, mahkûmlar boşaltılıyor ve yedi ya da o n dört yıllık sürelerle çalışmaları için kamplarına yü­ rütülüyorlardı. Birçokları birbirlerine zincirlenmiş ola­ rak, günde on iki saat çalıştırılıyor, geceleri de ağır de­ mir köstekleri çıkarılmadan tahta kulübelere akılıyor­ lardı, bunlar çoğu öyle kalabalık oluyordu k i , herkesin birden yatmasına yetecek kadar yer bulunmuyordu. Vali, İngiltere'den y o l paraları devletçe ödenen dü­ rüst ve sağlıklı erkek ve kadınlar gelmedikçe, sömür­ genin istenilir bir gelişme gösteremeyeceği kanısınday­ dı. Böyle teşviklerle gelen birkaç göçmen olmadı de­ ğil, ama bunların çoğunluğunun da, kendilerinden kat kat kalabalık mahkûmlara oranla "fazla üstün olmadık-

SYDNEY
ğini, en katı disiplinle yönetildiğini, genellikle kendisi de bir mahkûm olan bir gözetçinin sert, keyfî ve müs­ tebit iradesine tâbi tutulduğunu yazmaktaydı. Parla­ mento komisyonunda dinlenen bir tanık, "küçük ka­ bahatlerden ötürü, kunduralarına kan sızıncaya kadar kırbaçlanan adamlar gördüm" diyordu. "Çok insan be­ deninde dayaktan ederin çürüyüp düştüğünü de gör­ düm. Kamçılandıktan sonra, hemen araziye gitmek zo­ rundaydılar." Mahkûmlar da ellerinden geldiği kadar çok kafayı çekmekteydiler. Öyle k i , "herkes ya içki sa­ tar ya içer" gözleminde abartma yoktu. 1805'te Vali atanan Kaptan WUliam Bligh sert içkile­ rin sınırsız ithalini engellemek istedi. Fakat onun kau ve kibirli tutumu yüzünden daha önce Boıınly gemisinde çı­ kan isyan gibi bir ayaklanma da 1808'de Yeni Güney Galler'de patlak verdi. Sert bir yasa egemenliği isteme­ yen sivillerle yerel askerî güçler geçici bir hükümet ku­ rup Blighi da hapse attılar, ingiltere'nin müdahalesiyle, vali çıkarılıp ülkesine iade edildi ve 1809'da onun yerine eski bir İskoç ailesinden Lachlan Macquarie diye bir ka­ racı subay vali olarak gönderildi. Bu, yetkesine karşı çı­ kılmasına hiç tahammülü olmayan, mağrur, sabırsız, ama çok yetenekli bir adamdı; yerleşimin fiilî diktatörü oldu. Macquarie Sydney'e geldiğinde, burası bir sınır kasabasıyla kaba saba bir liman kentinin çoğu özellikle­ rini taşımaktaydı. Haylisi daha o vakitten harabe hali­ ne gelmiş evlerin pencereleri küçücüktü, çünkü daha büyük boyudu cam bulunmuyordu. Çatıların kaplama tahtaları maviye boyanmıştı. Çünkü elde başka renk boya y o k t u . Çoğu insanlar ya asker üniforması ya mahkûm elbisesi giyiyor, kadın giyimlerinde belirli bir modaya uyulmuyordu. Kaptan Phillip'in karaya çıktığı Sydney koyunun batısındaki Kayalar (Ihe Rocks) diye bilinen yörede, karanlık yol ve dehlizler, kumtaşı çı-

N e w S o u t h VVales V a l i s i T ü m g e n e r a l L a c h l a n Macquaire'ın eşi Elizabeth Macquarie'ın portresi.

lan" görüldü. Kaptan Phillip'in sağlının bozulması ne­ deniyle İngiltere'ye dönmesinden o n yedi yıl sonra, Yeni Güney Galler'in nüfusu hâlâ on bini geçmemişti, büyük çoğunluğu yine mahkûmlardı. Sydney Gazette, bunlardan birçoğunun en kötü yiyeceklerle beslendi-

kınlıları altından su kenarına çıkmaktaydı. Burada hır­ sızların aşhaneleri, gemici ve askerlerin genelevleri, eski giysi ve içki dükkânları, adi meyhaneler ve pis havası içinde her yıl yüzlerce erkek, kadın ve çocu­ ğun tifo ve dizanteriden can verdiği ahır gibi kulübe­ ler vardı. O zamanlar kumtaşından bir sırt, Kayalari ikiye ayırmaktaydı. Ancak birçok yıl sonra, mahkûmlar burayı oyup Argyle Meydanı ile Kutsal Üçleme Garni­ zon Kilisesi'ne çıkan bir geçit açtılar. Sydney'e geldikten sonra, Macquarie mahkûmlara daha yumuşak davranılmasını emretti, izin kâğıtlan da­ ğıttı, çalışma koşullarındaki bazı kısıdamalan kaldırdı, sürelerini tamamlayanlara da otuzar dönüm toprak ver­ meyi vaat etti. Gelin görün k i , b u muamelenin orüan daha iyi yurttaşlar haline getireceği yolundaki umudannın çoğu boşa çıkacaktı. Mahkûmlann büyük çoğunlu­ ğu, Sydney'de yerleşmektense, yeni sahip oldukları araziyi satıp paralarım içki ve kadınlara harcamayı ya da İngiltere'ye dönmeyi yeğledi.-Öte yandan, onlara böyle ayncalıklar tanınması, özgür yerleşimcilerin gel­ mesini engelliyordu; bu tür göçmenlik, ancak 1821'de Macquarie'nin yerine Sir Thomas Brisbane'in atanma­ sından sonra tatmin edici düzeylerde gerçekleşti. Brisbane ile ardıllan zamanında gelen özgür yerle­ şimciler, Yeni Güney Galler'in artık bir mahkûm çöp­ lüğü olmaktan çıkarılıp doğru dürüst ve saygın bir ko­ loni haline getirilmesi, Sydney de övünülecek bir şehir olması isteklerini giderek daha fazla vurgulamaya baş­ ladılar. Valiye ve Sömürgeler Bakanlığına yaptıkları

başvurularda zengin ve rezil eski mahkûmlann kendi­ lerine sağladıklan büyük nüfuzdan, utanılacak kadar yüksek suç oranından her yıl ingiltere'deki bütün hayduduk olaylarından daha fazla sayıda vuku bulan yol kesiciliklerden, uçsuz bucaksız çalılıklarda eşkıyalığa soyunan kaçak mahkûmlardan, şehrin varoşlarındaki arazilere çöreklenip şehrin içindeki haydut ve hırsızla­ ra yataklık eden tahliyesini almış adamlardan, sarhoş­ luğun çokluğundan ve genelevlerin sayısından yakını­ yorlardı. Bu şikâyeder ingiltere'de iyi karşılandı, suçlu­ ların deniz aşırı sürgün edilmeleri, artık orada da ne Önleyici ne de eğiüci saydmaktaydı. Son mahkûm ge­ misi, limana 1849'da girdi. O tarihe gelindiğinde, Sydney nüfusu otuz b i n i hayli aşmış, büyüyen bir şehir olmuştu. Güçlü Lachlan Macquarie valiyken, iddialı bir inşaat programına giriş­ miş ve on i k i yıllık görev süresi boyunca, hastaneler, okullar, kışlalar, mahkemeler, parklar ve kiliseler yap­ tırmış, Vilâyet Evi'nden Port Jackson'a bakan Mrs. Macquarie Bumu'na kadar uzanan üç millik bir y o l açtır­ mıştır. Burun gibi, bu yol da hâlâ Valinin eşinin adını taşımaktadır. Bayan Macquarie ufak tefek, zeki, ince ıuhlu bir kadındı; Sydney sosyetesinin o zamanki ileri gelenleriyle pek bir ortak yanı yoktu. Ya tek basma ya da kocasının yaveri ve Hindistan'dayken 85 Rupiye sa­ tın aldığı sadık uşağının eşliğinde uzun yürüyüşler ya­ pardı. Limana çaprazlamasına bakan Mrs. Macquarie Bumu'ndaki, hâlâ "Bayan Macquarie'nin Koltuğu" adı­ nı taşıyan kayalara oyulmuş bir oturakta saader geçirir-

M. S. Hill'in bir çiziminde Sydney'in genel görünümü, 1888.

di. Valinin gururunu okşamak için, Sydney'in birçok yerine de onun adı verilmişti. Örneğin, Vilâyet Evinin mutfak bahçesinin bir bölümünde kurulan ve şimdi ulu incir ağaçlarının gölgelediği, Kaptan Phillip'in Sirius firkateyninin bir topuyla çıpastnın da sergilendiği küçük bir park, Macquarie Alanı'dır. Macquarie inşaat programında yetenekli bir tasa­ rımcı olan Francis Greenway'in yardımlarından yarar­ lanmıştır; b u hüzünlü adam, talihin bir cilvesiyle kalpa­ zanlıktan sürgün edilmişti. Greenwayin Sydney'de hâlâ görülebilecek yapıları vardır: dokuz yüz kişilik bir mahkûm yatakhanesi olarak 1817'de inşası tamamla­ nan Hyde Park Kışlası (bunlar o vakit, sanmtırak kur­ şuni üniformalanyla işe gitmek için sokakları arşınlarlardı), Sydney'in ayakta kalan en eski kilisesi, Kraliçe Meydanı'ndaki St. James ve Macquarie'nin 1817'de te­ melini attığı Musa Caddesindeki St. Matthew, Vali, aynı yd Hyde Park Kışlası'nın duvarındaki saatin altına da adını yazdırmıştı: "L. Macquarie, Esq. Governor, 1817." Bir zamanlar limanla Botany Bay arasında eşkıya­ ların cirit attığı Hyde P a r k i n kendisi de, kökenini Macquarie'ye borçludur. Vali 73'üncü alayın askerleri­ ne çalılıkları temizleterek burada bir at yarışı alanı aç­ tırmıştı. 1820'lerin sonlarında park bir kriket oyun sa­ hası yapılıncaya kadar, at yarışları düzenleniyordu. Toprağın altındaysa, mahkûmlar o n yıl boyunca dizle­ rinin üstünde çalışıp (kolonide Valinin adını taşıyan çok sayıdaki yerlerden biri) Lachlan Bataklıklarından şehre su getiren Busby Boru hattını döşediler. Macquarie'nin İngiltere'ye dönmesinden sonra, Sydney Koyunun, gittikçe önemi anan bir şehre lâyık bir çember rıhtıma (Circular Quay) dönüştürülmesi projesi askerî bir mühendisin, Albay George Barne/in yönetiminde gerçekleştirilmeye başlandı. Sydney'de

mahkûm emeğiyle yapılan büyük çaplı işlerin sonuncu­ su olan bu rıhtım 1844'te tamamlandı. Bundan sonra, bir nesil süresince sıra sıra hızlı büyük yelkenliler, Kirribilli ve Bennelong Burunlan arasında Pon Jackson'a gi­ rip antrepolarla yük ambarlannın önüne bağlandılar. ilk Merinos koyunları bölgeye yüzyılın başlarında getirilmiş ve bundan sonra gelişen çok başarılı yün endüstrisi, hızlı bir nüfus artışına yol açmıştı. 1850'de Yeni Güney Galler'de altının keşfi, hem halkın daha da çoğalması, hem de şehrin limanın kuzeyine ve gü­ neyine doğru yayılması sonucunu verdi: kırk yıl içinde nüfus artışı binden dörtyüz bine yükseldi. Avustral­ ya'nın öteki şehirlerinden çoğunun tersine, Sydney'in büyümesi, denetleyici bir plan bulunmadan rasgele ve bölük pörçük olmuştur. Yine de, balkon destekleri ve parmaklıkları dökme demirden bitişik düzen ev dizile­ riyle yeni banliyöler, yaşanması çekici yerlerdi; göç­ menlerin çoğunun geldiği kalabalık Victoria dönemi şehirlerinden çok daha güzeldirler. Buraya gelip yerle­ şen birinin eski ülkesine gönderdiği bir mektupta de­ diği gibi, "Manchester'den Sydney'e gelmek bir başka, çok daha hoş dünyaya yolculuk etmek oluyor'du. 1890'larda başgösteren b i r e k o n o m i k bunalım Sydney'in büyümesini duraklattı; fakat bunun geçici olduğu anlaşıldı ve Birinci Dünya Savaşı'nın ertesinde nüfus bir milyonun üstüne çıktı. Güneydeki Sydney şehir merkezini kuzeyde genişleyip duran banliyölere bağlayacak, limanın i k i yakası arasında bir köprü k u ­ rulması gereksinimi giderek ağırlaşıyordu. Daha 1815 gibi erken bir tarihte Francis Greenway böyle bir köp­ rü önermişti; 1900 ydına Bayındırlık Bakanlığı (MinisterofWorks) bu iş için mimar ve mühendislerden plan ve maliyet t a h m i n l e r i istedi. Fakat şehrin yıllarca övüncü ve simgesi olacak ünlü köprüde, çalışma

Günümüzdeki haliyle S y d n e y Limanı ve S y d n e y k e n t i n i n bir b ö l ü m ü n ü n p a n o r a m i k bir fotoğrafı (üstte). Cyril Farley'in S y d n e y L i m a n Köprüsü çizimi, 1924 (altta).

1923'e kadar başlayamadı. Yılda 2 milyon dolardan fazlaya mal olan inşaat dokuz yıl sürdü; iş bitince, mu­ azzam yapıya son kat gri boya sürüldü-yeterli miktar­ da bulunabilen tek boya rengi griydi. Dünyanın en uzun tek gözlü köprüsü, Dawe ve Milton Burunlarına dikilmiş devasa ayaklar arasında uzanmaktadır. Bu ayaklar, o sıralarda yeni onaya çıkanlmış olan Tutankhamonün mezarının moda ettiği es­ ki Mısır sütunlarından esinlenmişti. Açış töreni 12 Man 1932'de yapıldı ve beklenmedik bir heyecanla geçti. İşçi Partili Başbakan J. T. Lang elinde altın bir makasla kurdelayı kesmeye hazırlanırken, onun siyasetine kar­ şıt görüşleri olan, eksantrik ve hoşnutsuz bir subay atı­ nın üstünde dörtnala saldırdı ve kılıcıyla kurdelayı parçaladı. Seyirciler donakalmış, bando çalmaz olmuş­ tu, üç kadın da bayılmıştı. Sonra kurdela yeniden bağ­ landı ve Mr. Lang altın makasını kullandı. Köprünün güney ayağının batısındaki Bennelong Bumu'nda şehrin öteki simgesi olan Opera binası su­ ların üstünde yüzüyor gibi durmaktadır. Kuğulara, çi­ çeklere, çeşidi deniz kabuklulanna, kelebeklere ya da yelken açmış bir gemiye benzetilen bu olağanüstü ve dinamik yapı, pianlan 1956'da uluslararası bir yarışma­ da seçilen Danimarkalı mimar Joern Utzon'un tasarı­ mıdır. Onun ilk maliyet tahmini 4,5 milyon sterlindi. Fakat b u sayı çabuk aşıldı, 17 milyon sterlin harcandı ve işin tamamlanması için daha çok para gerekiyordu. Parlamentoda kızgın eleştiriler yapıldı, 1966'da Utzon istifa etti, yerine üç Avustralyalı mimar atandı. Yükse­ len maliyeti karşılamak için, büyük ödülü 100.000 sterlin olan özel bir piyango düzenlendi. 1973'te Krali­ çe I I . Elizabedı operayı açtığında, giderler 102 milyon

Avustralya dolarını bulmuştu. Fakat bu büyük paraya, görkemli bir manzarası olan, üç yanı suyla çevrili, çar­ pıcı güzellikteki bir yerde, sadece bir opera binası de­ ğil, konser ve sergi salonlarını, bir tiyatroyu, bir sine­ mayı, müzik ve kabul odalarını, iki lokantayı, prova ve kayıt stüdyolarıyla bir de mağazayı içeren dinamik bir "külliye" çıkmıştı. Opera inşaatının başlamasından beri, Sydney hızla büyümeye devam'ediyor. Şimdi üç milyonun epeyi üs­ tündeki nüfusuyla Avustralyaldann dörtte birini barın­ dıran şehrin, yüzyılın sonunda beş buçuk milyona var­ ması b e k l e n m e k t e d i r . Sydneylilerin yüzde seksen kadarı Britanya kökenlidir ve birçoğu da, mahkûm atalanyla övünür. Halkın geri kalanı arasında, dört bin yerliden başka, bütün Avrupa ulusları temsil edilmek­ tedir; özellikle iç banliyöler güçlü bir Yunan ya da İtal­ yan havası taşır. 1880'lerde Sydney'in çeşitli imalât­ hanelerinde uzun saatler boyunca düşük ücretlerle çalışmak üzere, altı yüz Çinli göçmenin çember rıhtımı karaya çıkmaya kalkışmalarının şiddetli nümayişlerle engellenmiş olmasına karşın, şimdi şehirde birçok Çinli yaşamaktadır; onların gelmesini de başka Asya ve Orta doğu ülkelerinden insanlar izlemiştir. Şehrin koz­ mopolit havası, en çok, Hyde Parkin doğusunda ve \Vooloomooloo (Vulumulu) Körfezi'nin güneyinde yer alan King's Cross'ta belirgindir. Burada striptiz barları ve masajcı dükkânları, pastaneler ve restoranlar fahişel­ er ve turistlerle d o l u d u r . Bir zamanlar bir sefalet mahallesi olan (King's Cross'un güneyindeki) Paddington, şimdi genç aydın ve sanatçıların pek rağbet ettiği ondokuzuncu yüzyıl sonlarından kalma dantela gibi dökme demir parmaklıklarıyla sıra sıra evlerin bulun­ duğu bir semttir. Londra'nın semtleriyle b e n z e r l i k l e r i açısından King's Cross Sydney'in Soho'su, Paddington da Chelsea'siyse, şehir merkezi New York'taki Manhattanin küçültülmüşüdür ve bu alanda da Manhattanin aşırı şehirleşme ve motorlu araç trafiği sorunlarının aynı yaşanmaktadır. Yine de, Sydney Nevv York'a oranla çok daha rahat ve yumuşak bir kent sayılır. Halkı içtenlikli, yumuşak ve sokulgandır; şehirlerine herkesin hayran olmasını isterler, olmazlarsa da, alınganlık gös­ terme eğilimindedirler. Gereğinden fazla çalışmaya heves etmezler; liman ve kumsallarının, bahçe ve lunaparklarının, sıcak ve güneşli iklimlerinin tadını çıkarırlar. Diğer modern şehirlerin birçoğunda yaşanamayacak olan bu hazlar, Sydney ne denli hızla büyür­ se büyüsün, her zaman onlar için erişilebilir kalacaktır. Hep denildiği gibi, "insan kemiklerinin oluşturduğu bir mekânda kurulmuş olan b u şehir, kuruluşunda amaçlanan kaderi yırtarak, gerçekten dünyanın en hoş çağdaş kentlerinden biri haline gelmiştir. •
4
1

2

3

4

Christophcr Hibbert. Cities and Cîvilizations ı London: Guild Publishing, 1987). Bl. 21. Bu kavram, klâsik Osmanlıcada "imar" kökünden müstamele sözcüğüyle karşılanırdı. Sonra, anti-emperyallsı bir vurguyla, "istimlâk" kökünden müstemleke denmeye başladı ki, şimdi kullandığımız "sömürmek'ten" sömürge bunun tam çevirisidir. Acaba, bizim Birinci Dünya Savaşında Kutüi-Amare'de yenip esir aldığımız General Charles Tbwnshend'in dedesi mi? Sydney, 3-1" güney enleminde yer almaktadır ki. kuzey yanm küresinde Türkiye'nin hiçbir noktası buna eşdeğer olamaz. Aşağı yukarı Beyrut'a denk düşer. Elbette. Avustralya ile mevsimlerimiz terstir. Şimdi orada yaz ortası!

HARİTA TARİHİ

E N ESKÎ H A R I T A L A R D A

TÜRKİYE
University of Chicago Press tarafından 6 cilt halinde yayımlanması sürdürülen Kartografya Tarihi'nin ilk cildi. (Kapaktaki harita, 15. yüzyd başlarında Pirrus de Noha'nın yaptığı Mappamundi 'dir.) Cilt 1. Tarih-öncesi, Eski ve Ortaçağ Avrupası ve Akdeniz Cilt 2. Geleneksel Asya Toplumları Cilt 3- Rönesans ve Keşifler Çağı Cilt 4. Bilim, Aydınlanma ve Yaydım Çağı Cilt 5- O n dokuzuncu Yüzyıl Cilt 6. Yirminci Yüzyıl
..
' ' • . •

; •

ı /.<. ıı.. | II. HAKİ I V .
M

I

l).\VIİ»\X<>< IDUAKI)

Paris Bibliotheque Nationale'de bulunan Saint Sever y a z m a s ı n d a k i D ü n y a Haritası (11. yüzyıl). D o ğ u tepededir. İ s t a n b u l ' u , orta s o l d a k i i k i katlı b i n a s i m g e l i y o r . D e n i z i n ü s t y a n ı A n a d o l u ' d u r .

İngiltere'nin Hereford Katedrali'nde b u l u n a n 13. yüzyıl sonlarından k a l m a ünlü harita, Richard de B e l l o ' n u n eseridir. 1,32 metre ç a p ı n d a bir daire içinde gösterilen d ü n y a haritası. Batı ortaçağında y a y g ı n T - O t ü r ü n ü n gelişkin bir örneği sayılabilir. D ü n y a , o r t a s ı n a bir T harfi çizümiş bir y u v a r l a k l a gösterilir. D ü n y a y ı , O h a r f i n i o l u ş t u r a n o k y a n u s ç e v r e l e m e k t e d i r . Doğu, tepededir; T ' n i n g ö v d e s i A k d e n i z , tepe çizgisi ise, K a r a d e n i z v e E g e ' y l e birleştirilen D o n v e Nil nehirleri. Haritanın ü s t y a n ı A s y a , solu A v r u p a , s a ğ ı da A f r i k a kıtalarıdır.

H A R I T A

T A R I H Î

ESKI BÎR R O M A H A R Î T A S I N D A BUGÜNKÜ TÜRKIYE

TABU LA PEUTLNGERIANA
Bilge Karasu'nun dilimize kazandırdığı, Italo Calvino'nun Öç Denemesi'tıdea ilki, "Haritada Bir Yolcu" şu sözlerle başlıyor (Yapı Kredi Yayınları, Eylül 1993, s. 11): "Coğrafya haritasının en yalın biçimi, bugün bize en doğal gibi görüneni, yani yerin yüzünü yeryuvarlağı dışındaki bir gözün göreceği gibi gösteren harita değildir. Harita üzerinde yer saptanması yolunda du­ yulacak ilk gereksinim, yolculuğa bağlıdır: Harita, ko­ nakların dizilişinin andacıdır, bir güzergâhın çizimidir. Dolayısıyla bir çizgisel imge söz konusudur; ancak uzun bir tomar üzerinde gösterilebilecek türden... Ro­ ma haritaları, tirşe" tomarlanydi; bu haritaların nasıl yapıldıklarını, bize ulaşan bir ortaçağ kopyasından ("Peutinger tabelası") anlayabiliyoruz: Bu haritada İs­ panya'dan Türkiye'ye dek İmparatorluğun yollar diz­ gesinin tümü gösterilmektedir.
1

O sıralarda bilinen dünyanın tümü, b u haritada (bir aynanın çarpıttığı biçimler gibi) yatay doğrultuda yassıtılmış görünmektedir, ilgi duyulan şey, karayolları olduğuna göre Akdeniz, daha geniş iki şeridi, yani Av­ rupa ile Afrika'yı, ayıran yatay, dalgalı, ensiz bir çizgi­ ye indirgenmiştir-, bundan ötürü Provence ile Kuzey Afrika, Filistin ile Anadolu birbirine çok yakındır. Bu anakara şeritleri üzerinde boydan boya, tamamıyla ya­ tay, hemen hemen koşut çizgiler uzanın Yollardır bunlar; bunları kesen yılankavi çizgiler ise, ırmaklar­ dır. Çevrelerindeki boşluklarda bir yığın ad yazdıdır, birtakım uzaklıklar belirtilmiştir; şehirler değişik biçim­ lerde çizilmiş evciklerle imlenmiştir. Bu çizgisel kalıbın yalnız Eski Çağda yürürlükte ol­ duğunu samayın..." " ' Tirşe, "Parşömen"in IBergama'dan] Farsçasıdır; kâğıt gibi kullanmak üzere kazınmış (traş edilmiş) deri demektir. -TT

Viyana'daki Avusturya Millî Kütüphanesinde bulu­ nan Tabıda Peutingeriana, Roma imparatorluğunun geç dönemine (I.S. 365 dolaylannda) ilişkin klâsik bir yol haritasının Onaçagda ( X I I . yüzydda) yapılmış bir kopyasıdır. 34 cm eninde ve 6,75 m boyunda olan bu parşömen rulo (rotııhıs) sonradan kesilerek yaprak­ lara ayrılmıştır. Ünlü hümanist K o n r a d Ceites, 1508'deki vasiyetiyle bu yazmayı Augsburg şehir kâtibi Konrad Peutinger'e bırakmış ve harita o sahibinin adıyla tanınmıştır. Bu, gerçek bir harita değil, bir yol izlencesidir; ne projeksiyonu, ne ölçeği vardır. Roma haritalarının karışık, barbarca ve zerafet y o k s u n u olduklan yolundaki eleştiriler, Tabıda'nm bu özellik­ lerinden ileri gelmektedir. Haritayı yapanın kuzeygüney-doğu-batı kavramlanndan haberi yoktur, yalnız­ ca sağ ve solu bilmektedir. Bu izlenceye bakarak iste­ diği yere gitmeye çalışan bir yolcu, bir yol ayrımına gelince, sağ ya da soldaki yolu seçecektir. Haritada görülen coğrafî yerler arasındaki uzaklıklar tamamen keyfîdir ve kâğıtta ne kadar boşluk olduğuna göre düzenlenmiştir. Ancak her y o l çizgisinin üzerine, i k i durak (menzil) arasındaki mesafe -Roma mili ve "fer­ sah" cinsinden- sayısal olarak yazdmıştır. Britanya'dan Seylân'a kadar tüm Roma dünyasını kapsayan bu hari­ tada, ö n e m ya da büyüklüğüne aldırış edilmeden seçilmiş, gecelenebilecek 555 tane yerleşim noktası irili ufaklı vinyetlerle gösterilmiştir. Bu ilginç belgeden, bugünkü Türkiye'yi içine alan yaprakları sunuyoruz.

Tabula Peutingeriana'nın kopyalanması için Dr. Arif Çağların yardimlanna teşekkür borçluyum. Mele Tuncay

I

Britanya İspanya Kuzey

Almanya Fransa Afrika

Avusturya Cezayir

Macaristan İtalya Tunus

Yugoslavya

Constantinopolis (İstanbul)

Chalccdon (Kadıköy)

Nicomedia (İzmit)

ALEXANDR1A (İskenderiye)

Pcrgamum (Bergama)

ANCYRA (Ankara)

Amastris (Amasra)

Ephesus (Selçuk)

M.S. 330 yılında Konstantinos İstanbul'u imparatorluk başkenti yapmış ve ş e h r e kendi adını vermiştir. Şehri simgeleyen, tahtta o t u r m u ş miğferli v e kalkanlı bir k a d ı n Büyük Konstantinos'un(?) feneri Kız K u i e s i ' d i r . figürü, Çemberlitaş'ın(?) üstündeki heykeline işaret etmektedir.

Karşı kıyıda Chrysopolis (Altın Şehir: Ü s k ü d a r ) vardır. Ö n ü n d e k i deniz

Rusya Türkiye Mısır İsrail - Ü r d ü n Suriye

Irak Iran Hindistan

Çin (Seylan)

HARİTA

TARİHİ

Sinope (Sinop)

Amasia (Amasya)

Zela (Zile)

Side

Trapezus (Trabzon)

Damascus (Şam)

Antiochia (Antakya)

Şehir vinyetlerinin en büyüğü, Antakya'yı gösteriyor. B u şehri, önünde bir s u k e m e r i y a d a k ö p r ü r e s m i b u l u n a n K a d e r T a n r ı ç a s ı ( T i h e ) figürü simgeliyor. Büyüklük, güzellik v e zenginlik bakımlarından İstanbul v e İ s k e n d e r i y e ile y a r ı ş a n b u m e r k e z d e , b i r s ü r e R o m a i m p a r a t o r l a r ı d a y a ş a m ı ş l a r d ı . Y e n i d i n i n m e n s u p l a r ı n a , i l k k e z b u r a d a Hıristiyan, H r i s t o s ' u n ( m e s h edilmiş olanın, M e s i h ' i n ) izleyicileri (lsevîler) denilmiştir. yani

Hierapolis (Denizli)

Euphrates (Fırat)

Mclitcne (Malatya)

AMİDA (Diyarbakır)

Edessa (Urfa)

Nisibis (Nusaybin)

Tigris (Dicle)

"jJY^Çtııicf r o t h a u o r u m ; sx -j -TTiMiiMiirT
T r a j a n u s z a m a n ı n d a R o m a İmparatorluğu, H a z e r Denizi kıyılarına ve B a s r a Körfezine k a d a r genişlemişti. A m a o bile Partlar ü z e r i n d e k e s i n bir zafer k a z a n a m a m ı ş ; ardılı H a d r i a n u s ' u n ilk işlerinden biri de, b u kadar doğudan çekilmek olmuştur. R o m a ' n ı n ( P a r t İ m p a r a t o r l u ğ u ile) s ı n ı r b ö l g e s i . D a h a a ş a ğ ı d a : S u r i y e v e B a r b a r ticareti s ı n u ı ( b u sınırlar, A u r e l i a n u s ' u n İ.S. 2 7 2 y ı l ı n d a k i s e f e r i n e d e ğ g i n d i r ) . herhalde

HARİTA

TARİHİ

İlk T ü r k h a r i t a s ı , 1 1 . y ü z y ı l s o n l a r ı n d a Kaşgarlı M a h m u t tarafından Divanü Lügat-it-Türk'ün hazırlanan metnindedir. T ü r k

boylarının o t u r d u ğ u yerlerle çevredeki y a b a n c ı yer ve toplulukları göstermektedir. Haritanın o r t a s ı n d a Karahanlıların ilk başkenti olan Balasagun vardır. Dairenin çevresindeki Arapça yazıların anlamları: Üsteki Alttaki Sağdaki Soldaki yazı yazı yazı yazı Doğu Batı Gü ney Kuzey

Köşelerdeki Arapça yazıların anlamları: Sağ üstte: Sol üslte : Sağ altta : Yeşil, Boz. San. denizdir. ırmaktır. kumluk, kenttir.

Louis Renardin A v r u p a Kıytlan Haritası (Amsterdam 1715; aslında, kırk yıl ö n c e hazırlanmıştır): Totius Lictorae Europea

R U S KILISE A N ı T ı

AYASTEFANOS'TAKI RUS KILISE ABIDESI'NLN

YıKıLıŞı
Roni Margulies
Agâh Özgüç'e güre, Türk sine­ ma tarihinin ilk filmini I . Dünya Savaşı'nın başladığı günlerde yedek subaylığını yapmakta olan Fuat Uzkınay çeker: "Ayastefanos'taki Rus Abidesinin Yıkılışı adını taşıyan ve tarih anısı olan bu film, 150 metre uzunluğunda bir belgeseldir. Ve işte 14 Kasım 1914'te Türk sinemasının gerçek doğum tarihi gerçekleşir."
1

Ne var ki, olay bu kadar basit de­ ğil anlaşılan. Giovanni Scognamillo şöyle yazıyor: "Kısa bir süre öncesine kadar Ayastefanos'taki Rus Abidesi­ nin Yıkılışı filmi bu şekilde bilinip anlatıldı, ta ki bir kısım araştırmacılar­ da kuşkular beliriverdi ve sonuçta, gerek böyle bir kısa filmin çekimi ge­ rekse bu çekimde Fuat Uzkınayin katkısı tartışma konusu oldu. Tartış­ ma, bugün bile, kesin bir şekilde so­ nuçlandırılmış değildir ve yeni belge­ ler ortaya çıkıncaya kadar tatmin edi­ ci bir sonuca varacak değildir."
2

Eklemek gerek, film ortada yok. Yine Scognamillo d i y o r k i "Nijat Özön ise, filmin bulunamadığına işaret ederek, filmle ilgili hiçbir re­ sim bulunmadığını da belirtmekte­ dir. Fuat Uzkınayin kızları (Mutena Uzkınay ve Mualla Uzkınay Tüzel) ise babalarının bu filmden ve güç koşullar altında gerçekleşen çekim­ den zaman zaman söz ettiğini, oysa Fuat Uzkınayin hayana olduğu sü­ rece ne bu, ne de başka filmlerini izleyemediklerini açıklamışlardır."
3

Her neyse, konumuz Fuat Uzkı­ nay değil. Bu bilgileri pasif bir sinemaperver olarak zamanında okumuş ve aklıma Fuat Uzkınayin böyle bir film çekip çekmemiş olması sorusun­ da ziyade, kitaplarda resmi görülen o muhteşem abidenin hangi örümcek kafalının emriyle yıkıldığı sorusu ta­

kılmıştı. Doğru, abidenin yıkılmasında anlaşılabilir bir yön var. Ruslar 1876-77 savaşında (yani, "93 harbin­ de") Yeşilköy'e kadar dayandıkların­ da bir zafer anıtı olarak inşa etmişler abideyi. Ve 1914'te tekrar Ruslarla savaş haline girildiğinde bu abidenin

birilerini rahatsız etmesi doğal karşı­ lanmalı belki de. Ama tepesine bir Osmanlı bayrağı çekilip "Sultan Reşat Abidesi" adı takılamaz mıydı? Tepe­ sindeki haç kınlıp adına "Enver Paşa Camii" denemez iniydi? Derken, 1950'li yıllarda çıkmış

olan Tarih Dünyası dergisinin birinci cildini geçenlerde almış okuyordum ki, 1 Haziran 1950 tarihli 4. sayısında yine Rus Abidesi çıktı karşıma. Abi­ denin resminin altında bir paragraflık bir yazı: "...Birinci Cihan Harbinin başında, o zaman iktidarda bulunan tttihad ve Terakki Fırkası bu abideyi bomba ile yıktırmağa karar vermiş, 14 Teşrinisani 1914 Pazar günü sa­ bah saat 8.30'da Moskofların meş'um hatırası, altına konan bombanın ateş­ lenmesi ile param parça edildi. Avus­ turyalı bir şirket bunun filmini almak istemiş, fakat filmi ancak bir Türkün çekebileceği cevabı verilince, şirketin mümessili Mordo Fuad Bey adında biri vasıtası ile filmini aldırdı..."
4

başlayıp daha sonra istanbul'a taşın­ mış olan Ali Enis tarafından çekil­ miş. Askerler Ali Enis Bey'e bakarak poz vermişler ve, yanılmıyorsam, yı­ kım başlamış; abidenin solundaki girişin merdivenleri kısmen yıkık, ana girişin merdivenleri taş toprak dolu, bir de en üstteki pencerelerin altı yıkık. (Gerçi bu hasarın bakım­ sızlıktan olmuş olabileceğini de dü­ şünmek mümkün; yıkım henüz baş­ lamak üzere olabilir). Ali Enis Bey'in tesadüfen 14 Ka­ sım 1914 günü oradan geçerken bu sahneyi yakalamış olduğunu düşü­ nenler olabilir. Ama, hayır, i k i de kartpostal/fotoğraf var elimde: birin­ cisinde abide yan yatmış, devriliyor; ikincisinde devrilmiş. Photo Resna kartları, yani fotoğrafçı Bahaeddin

Besbelli k i , abidenin yıktırılması, gününün önemli bir olayı olmuş.

başka bir fotoğrafçı da oradaymış. Bu durumda, Tarih Dünyası'mn anlattığı gibi, hükümetin abidenin yı­ kılacağını ilân etmiş ve fotoğrafçılarla belki bir de sinemacının yıkımı bel­ gelemeye gitmiş olmalan akla yatkın. Ne var ki, Tarih Dünyası cildimi okumaya devam edip sayı 6'ya geldi­ ğimde her şey çorba oldu. Karşıma Emekli Yarbay Y. Bahri Doğanayin "Ayastefanos'taki Rus Abidesi Nasıl Yıkıldı?" yazısı çıktı. Doğanay 1914 yılında Davutpaşa kışlasındaki 27. süvari alayı ikinci bölüğünde teğmenmiş. "Demiryolu, köprü, istasyon ve daha buna mümasil yerlerin tahri­ bi vazifesi" süvari sınıfı mensuplarına düştüğünden, bunlar her yıl tahribat kursu yaparlarmış. Böylesi bir kur­ sun son günü alay kumandanı Bin5

•CiııUrieiSdc_)'«gEt;ÎVjss« i Si. Slc/Jaac 'S Sakıt de ConsiarıiinoDİe.
r

R u s K i l i s e s i ' n i n iç g ö r ü n ü ş ü ( 1 9 1 2

öncesi).

A l i E n i s ' i n yıkım başlangıcında çektiği resim.

Sadece film çekilmekle kalınmamış, fotoğrafçılar da yıkılışı belgelemeye gitmişler. Yıkımdan önce ve yıkım sırasında abidenin önünde ve üze­ rinde pozlar verilmiş, fotoğraflar çe­ kilmiş. Yandaki fotoğraf işte bunlar­ dan b i r i . Fotoğrafçılığa Selanik'te

Rahmizade'nin Potograpfîie Resna stüdyosunun imalâtı. Demek k i , bü­ yük ihtimalle, Bahaeddin Bey de o gün Yeşilköy'deymiş. Büyük ihtimalle diyorum, çünkü kim bilir, fotoğraflan bir başka fotoğrafçıdan almış olabilir; ama sonuç olarak Ali Enis Bey'den

başı Hamit Fahri "amelî ve tatbikî sa­ hada" bir deneme yapmak istemiş. "Ayastefanos civarında Kalikıratya köyünün hemen yanında bulunan Ayastefanos abidesine geldik. Alay kumandanı "işte bu abidenin bahçe duvarında birinci tecrübeyi yapalım"

Rus

KILISE A N ı T ı
tanbul civarında yapılmakta o l a n manevra meydanında olduklarından akşama kadar kendilerine haber ve­ rilmek imkânı bulunamamış. Ancak gece malûmatları olabilmiş. Abide­ nin yıkılmamasmı sağlamak üzere geceden üç tabur gönderilmiş. Ayrı­ ca Harbiye Nezareti Daire Müdürle­ rinden birçok da subay yollanmış... Bizim alay kumandanını görünce "Nezaretin emri var. abideyi yıka­ mazsınız" dediler. O da "Muhakkak yıkacağım" diye cevap verdi". Yıkarım, yıkamazsın diye tartışı­ lırken, bizim yarbay kumandanının kulağına "Efendim, siz lâfa tutun, ben ateşleyeyim'" der. Sessizce abide­ ye çıkar, tahrip kalıplarını yerleştirir, kalabalığa "Kaçın ateşliyorum'" diye bağırıp ateşler: "Bir saniye sonra bir infilâk. Gözler, fotoğraf adeseleri, çarpan yürekler oraya çevrildi. Kesif bir duman görmeye mâni. Yalnız çö­ küntüden mütevellid büyük bir gü­ rültü". O güzelim abideyi yıkanlar, şim­ di onun yerine Yeşilköy'de üzerinde atlı arabalarla itfaiye arabalarının park ettiği boş ve berbat bir arsa bulunuyor olmasına sebep olanlar, kendilerini kahraman olarak görür­ ler. Yaptıkları barbarlık yanlarına kalır: "Abide bu hale geldikten son­ ra hükümet bunun tamamen kaldı­ rılmasına karar verdi. İstihkâm ta­ burları çalıştırıldı ve iş tamamlandı. Hükümet yıkanları aramadı. Mesuli­ yet cihetine gidilmedi". Yine de kafama takılı kaldı. Olay Doğanay'ın dediği gibi gerçekleşmiş­ se, bu iş hükümetin karar ve ilanıyla değil de bir alay kumandanının kabadayılığıyla yapılmışsa, fotoğrafçılar (ve belki de Fuat Uzkınay) nasıl ha­ ber alıp da Yeşilköy'e gitmişler? •
Agâh Özgüc, Kronolojik Türk Sinema Tarihi. 1914-1988., (Kültür ve Turizm Bakanlığı, Sinema Dairesi Başkanlığı, 1988) s. 7. " Giovanni Scognamillo. Türk Sinema Tarihi. Birinci Cilt" 1896-1959, (Metis Yayınlan, İstanbul. 1987) s. 21. A. g. e., s. 21. Tarih Dünyası. No. -ı. I Haziran 1950, s. I4l. Y. Bahri Doganay. "Ayastefanos'taki Rus Abidesi Nasıl Yıkıldı?", Tarih Dünyası, No. 6, 30 Haziran 1950, s. 245-47."
1 3 1 5

dedi... Bir gün evvel İstanbul'dan ve civar köylerden gelen şahıslar abide önünde nümayiş yapmışlar ve elle­ rindeki kazmalarla duvarları yıkmaya yeltenmişler, abidedeki papazlarla Rus muhaliz askerleri keyfiyetten hü­ kümetimizi haberdar ederek istan­ bul'a kaçmışlardı-" Burada bir sorunumuz çözülü­ yor. Ali Enis B e y i n fotoğrafındaki yıkık merdivenler "bir gün evvelki nümayiş" sırasında yıkılmış olsa ge­ rek. Fakat okumaya devam edince iş karışıyor. Binbaşı Hamit Fahri'nin askerleri tahribat kalıplarıyla ilgile­ n i r k e n E m n i y e t U m u m Müdürü Bedri Bey çıkageliyor. "Bedri Bey asabı bir hal ve tavır­ la ve heyecanlı ifade ile: -Hangi makamdan emir alarak ve kendinizde ne gibi bir selâhiyet görerek abideyi yıkacaksınız? dedi. Alay kumandanı şehit merhum da hiddetli hiddetli: -Beyefendi, vicdanımızdan! 33 senedir milletin sinesinde dikili d u ­ ran Moskofun bu meş'um abidesini yıkmak için daha 33 sene mi bekle­ mek lazımdır? Hükümet yıkmak is­ temiyorsa, b u n u yıkmak m i l l e t i n hakkıdır, mukabelesinde bulundu Bedri Bey: -Hükümetin muvafakati yoktur. Bu işi yapmaktan sizi men'ederim. deyince. Hamit Fahri Bey mütecellidane bir tavırla: -Milletin şahlanmış iradesini dur­ durmak elinizde ise b u y u r u n , biz şimdi abideyi yıkacağız, mani olun, diye cevap verdi." Bu tanışmadan sonra Bedri Bey arabasına binip istanbul'a doğru yo­ la çıkar, kumandan ise askerlerine dönüp duvarı değil, bizzat abideyi yıkmalarını emreder. Abidenin kule bölümünün başladığı sahanlıktaki sütunlara tahrip kalıplan yerleştirilir. Yarbay Doğanay ile Üsteğmen Hobyarlı Haydar ellerindeki sigaralarla fitilleri ateşlerler. Sütunlardan altı ta­ nesi hasar görür, fakat abide yıkıl­ maz. Ellerinde tahrip kalıbı kalma­ mıştır, akşam da olmak üzeredir, kışlaya dönerler. Ertesi sabah daha güneş doğmadan abideye dönerler. "Emniyet Umum Müdürü Bedri Bey istanbul'a döner dönmez Dahi­ liye Nazırını keyfiyetten haberdar etmiş, o da kolordu, ordu kumanda­ nını ve nihayet Harbiye Nâzın Enver Paşayı aramış. Bu zevat o gün İs­

I

"Millî İ n t i k a m Ayastefanos'ta R u s A b i d e s i ' n i n Hedmi 2 Teşrini Sâni" (üstte) ve "2-5 Teşrini S â n i " (altta). Arakan Omurtak Koleksiyonu

ABIDIN

DINO

A b i d i n D i n o ' n u n ilk eserlerinden biri: R u s y a ' y a gitmeden ö n c e yaptığı L e n i n Portresi, (sağ üst köşedeki imzasını, sonradan atmış.) Rasi/ı Nuri Koleksiyonu

1

İTALYANCA BİR KİTAP

VENEDIK V E TÜRKLER
Fatma Mansur Coşar
Osmanlı tarihi ile ilgilenenler için. Osmanlı varlığının Batı varlığı ile karşılaşmasının ve yüzleşmesinin, genellikle bir askeri güç çekişmesin­ den daha karmaşık ve çok boyutlu olduğu açıktır. Yüzyıllarca süren ça­ tışmalardan sonra - ve de, şöyle ve­ ya böyle hâlâ süren - bu karşılaşma­ da her iki tarafın düş dünyasında ba­ zı imgelerin oluşmasından daha do­ ğal bir şey olamaz. İlginç olan, yüz­ yılların getirdiği tüm sarsıntı ve deği­ şimlere rağmen, bu imgelerin çok az bir değişikliğe uğramalandır. Adı geçen kitapta, birkaç İtalyan tarihçi Venedik-Osmanlı ilişkilerini değişik açılarıyla ele alıyor. Bu yazı­ ları okurken nasü bir Türk imgesi meydana çıkıyor? V e n e d i k l i l e r i n

Derleyen

Türk imgesi nasıl gelişmiş? Ve ne­ den Venedik? Hıristiyan dünyası ile İslam dün­ yasının karşdaşması ilk olarak Arap­ larla başlıyor. Gerek Sasanîlerin, ge­ rek Emevîlerin çok geniş coğrafya­ larda yayılması ve bilhassa İspan­ ya'nın fethinden soma Batı'da d o ­ ğan İslam korkusu Haçlı seferleriyle d e v a m eder. A k d e n i z e v r e n i n d e devletleri, ticaretleri, kültürleri ve korsanlarıyla Araplar hâkimdir. O n birinci yüzyıla kadar bir Türk imgesi ya yoktur ya da Arap imgesi ile ka­ rıştırılır. Ancak, İstanbul fethinden çok daha evvel, Türklerin Anado­ lu'ya yerleşmesiyle, Batı zihniyetin­ de imgede bir ayırım meydana geli­ yor. Aralarında tek ortak yan, ikisi­ nin Müslüman olmasıdır. Arapların ağırlık merkezi Batı Akdeniz iken, onüçüncü yüzyddan

itibaren Doğu Akdeniz Osmanlıların oyun meydanıdır. Ve bu meydanda en etkin devlet, Bizans İmparatorlu­ ğu ile olan eski ilişkilerini Osmanlı İmparatorluğu ile sürdüren Venedik Cumhuriyetidir. Batı'nın gözünde Venedik Hıristiyanlığın en uç savu­ nucusudur ve Ban ile Doğu arasın­ daki köprüdür. Resmî ilişkiler O r h a n Gazi ile imzalanan anlaşmayla başlar, fetih­ ten sonra Fatih Sultan Mehmet ile pekişir ve Venedik Cumhuriyetinin 1866'da italya Birligi'ne katılması ile son bulur. Y e d i yüzyıl boyunca Osmanlı Doğusu korku yaratan, gizem dolu, nefret, hayret, merak, kıskançlık, küçümseme, hayranlık d u y g u l a n uyandıran bir dünyadır, Batılılar ve Osmanlıyı en yakından tanıyan Ve­ nedikliler için. Bu duygular yuma­ ğında İslam öğesi hep vardır ve var­ lığını zamana ve mekâna göre, az veya çok, gizli veya açık bir biçim­ de hissettirir. Bütün bunlara rağmen gelenek­ sel hale gelmiş İslam düşmanlığı iliş­ kilerde baş rolü oynamaz. Venedikli­ ler sadık ve imanlı Hıristiyanlardır. Fakat Venedik'in can daman ticaretti. Bu birkaç bataklık ada üzerinde ku­ rulmuş devlet için, deniz topraktan önemlidir ve deniz ticareti hayati bir önem taşır. Venediklilerin ticarete k u ş ı besledikleri sadakat büyüktür. Denemeleri gözden geçirirken oku­ run içinde bir kuşku uyanıyor. Bu İs­ lam düşmanlığı elverişli bir diploma­ tik araç olmasın? Bazı hallerde, realpolitiğe, ticari realpolitiğe yakıştırılan bir süs olmasın? Hatta, pek de deşil­ meye gelmeyen bir bahane olmasın? Aziz Thomas Aquinas için, akıl, ima­ nın hizmetkârıdır. Venedikliler için, büyük bir olasılıkla iman, ticarî aklın hizmetkârı olsa gerek. Bu aydan itibaren Venedik-Os­ manlı ilişkilerinin bazı yanları ele alınacak, i l k olarak, şiirsel bir şekil­ de adlandırıldığı üzere, San Marco Aslanı ile Hilal'in arasındaki siyasi ve askeri ilişkilerin üzerinde durula­ caktır. Birinci yazı Albeno Tenenti imzasını taşıyor ve adı, "Yüzydlarca Süren Bir Çatışmanın Profili."'

Tenenti. yazısına simgesel saydı­ ğı bir olayı nakletmekle başlıyor: 30 Haziran 149" günü Kutsal Topraklara Hıristiyan hacıları taşıyan bir Venedik kadırgası Çuha (Cerigo) Adası açıklarında dokuz Türk tekne­ siyle karşı karşıya gelir. Osmanlı .Amirali Venedikliden demirlemesini ister. Venedikli reddeder -ya bunlar korsansa?- Bunu düşünmesi olağan­ dır, çünkü Berber korsanları ve res­ mi Osmanlı donanması aynı simgeyi taşımaktadır, hilali. Üstelik Türk ne­ den kendisini tanıtmamaktadır? Şid­ detli bir çatışmadan sonra her iki ta­ raf çok sayıda ölü ve yaralı verir. Venedikli şöyle der: "Bilmediğim bir kimseye boyun eğmektense Sinyoriya'nın şerefi için ölümü yeğlerim"'. Osmanlı hin cevabı ise şöyledir: "Bu

kibir de ne? Senden büyük ve güçlü olana saygı borcun olmalı". Bu olay sırasında i k i devlet savaş halinde değillerdi. Her ikisi de hükümetleri­ ne can ve mal kaybı için hesap ver­ mek zorunda idiler. Buna rağmen savaştılar. Yazara göre. bu çarpışma ve onu izleyen diyalog, i k i devlet arasında esen hâkim havayı oldukça doğru bir şekilde yansıtmaktadır. Bu durum, bu tutum Adriyatik ve Ege sularında ondördüncü yüzyıldan onyedinci yüzyılın sonlarına kadar sü­ regelmişti ve sürecekti. O çatışmadan sonra Venedikli kaptan esir alınmamıştı. Yazara göre, bu da gösterir k i , acımasız olmasına acımasızdı Osmanlı, ama aynı za­ manda cesur bir düşmanı takdir ede­ bilirdi. İki taraf tüm ayrılıklarına rağw

men bir duygu ve davranış biçimini paylaşıyorlardı, O da, mensup olduk­ ları devlete karşı duyduktan gurur ve saygıydı. Dolayısıyla, birçok olayda birbirlerine yönelttikleri en sık rastla­ nan suçlama, fazla kibirli olmalarıydı. İki devlet arasında ayrıntılar yü­ zeysel değildi. Karşılıklı çıkar çatış­ ması bir yana, i k i kültürün arasında derinlere inen bir "başkalık" duygu­ su vardı. Her ne kadar banş ve savaş yıl­ ları toplamında barış yılları ağır bas­ mış ise de, bu "başkalık" kendini her zaman gösteriyordu. Fakat, realpolitik ve ticaret -ikisi aynı şey olabiliricapları. bu iki devleti bir arada ya­ şamaya zorluyordu. Kaldı k i . gerek­ sinimleri birbirlerini tamamlıyordu. Venedik bir ada ve limanlar devle­ tiydi. Kısa aralıklar hariç, hiçbir za­ man arkakarası (hinterland) olma­ mıştı. Yaşantısı deniz ticaretine da­ yandığından, zamanla deniz yayıl­ macılığına yönelmişti. Osmanlı ise, askeri ve göçer kimliğini kara yayıl­ macılığında buluyordu. Örneğin, Gi­ rit Venedik'e aitti, fakat ada Osman­ lıların stratejik alanının içinde i d i .

.

C

i

f

*

f

.

.

.ÜyU-kl^ta»*JSfm. -

J J » . c-f :• ı--*ı - i r f r *

R u m e l i Hisarı'nın 1453'te bir V e n e d i k c a s u s u t a r a f ı n d a n y a p d m ı ş en eski resmi
(Milano: Biblioccca Trivulziana).

Fatih Sultan Mehmed'in Venedik lehçesiyle yazdırdığı 24 Nisan 1480 tarihli namesi.

VENEDİK

=

=

^

=
leriydi. Burada realpolitik öğesi din öğesine baskın çıkıyor. Yazarın sor­ duğu soru şudur: Venedik'in üst dü­ zey devlet adamları -Senatörleri- için Türkler "barbar, kibirli ve cahildir." Yüzyıllar boyunca bu sıfatlara sık sık rastlanılıyor. Böyle bir yargıya nasıl varmışlardı, bu yargı nerden kaynak­ lanıyordu? istanbul ve diğer Osmanlı limanlarında bir miktar V e n e d i k l i tüccar Bizans zamanından beri yer­ leşmişti. Bizans İmparatoru onlara özel ayrıcalıklar tanımıştı ve bu ayrı­ calık Orhan Gazi ve ondan sonra gelen Osmanlı hükümdarlan tarafın­ dan devam ettirilmişti. Onaltıncı yüzyılda istanbul'da b i r V e n e d i k "Bailo'su -elçi- vardı. Fakat istan­ bul'da olsun, taşrada olsun, bunlar başkentten ve diğer liman kentlerin­ den dışarı çıkmaz. Türkçeyi ne bilir ne öğrenir. Türk düzeniyle (establisbment) ilişki kuramazlardı, ilişki­ ler "dragoman"lar aracılığı ile yürü­ tülürdü. Bu tercümanların ise, Türk­ çe bir yana. Italyancayı ne denli iyi bildikleri, aktardıkları bilgilerin ne denli doğru olduğu da belli değildir. Üstelik bu tercümanlar da kendi çı­ karları uğruna bilgi saptırmaktan,

Suriye ve Mısır fetihleri ile de Venedik'in tüm Yakın Doğu limanları Os­ manlı hâkimiyetine geçmiş oldu. Stratejik çıkarlara maddi çıkarlar ekleniyordu. Venedik tüccarlarından alınan gümrük ve diğer paraların tu­ tarı, onlara satılan tarım mahsulleri ve hammaddeleri, onlara uzak yer­ lerden mal getiren kervanlardan alı­ nan paralar hiç de küçümsenecek boyutta değildi. Diğer bir örnek ve­ recek olursak. Osmanlı sınırları Kızıldeniz ve Basra Körfezine ulaştığın­ da, oradaki Portekiz tüccarlarının ge­ liş gidişleri azalmış ve Venedik Uzak Asya ürünlerini daha rahat ve dü­ zenli bir şekilde Avrupa'ya taşıyabilmişti. Zamanla Venedik tüccarı karşı­ sına Fransız, ingiliz, Hollandalı tüc­ car dikilmeye başlamış, Osmanlı bu rekabete karışmadığı gibi, kendi çı­ karlarını bu rekabetten dolayı daha kolay bir şekilde kollayabilmiştir. Hıristiyanlık ve islam öğelerine gelince, başka Avrupa devletlerine kıyasla Venediklilerin Haçlılık duy­ guları göreli olarak daha zayıftı. Av­ rupalılar bundan dolayı Venediklile­ ri suçlamaktan geri kalmıyor, başta Papa her fırsatta onları kışkırtmaya bakıyorlardı. Ne var k i , Venedikli­ lerde Islama karşı düşmanlık hissi pek kuvvedi değildi. Bau devletleri­ ne nazaran Venedikliler daha kosmopolitti - unutmamak lazımdır k i Venedik bir anı Bizans'ın bir parçası idi - Bizans ve diğer Doğu devletle­ riyle çok uzun yıllar alışverişte bu­ lunmuşlardı. Bu özellik onlara kültürlerüstü, dinlerüstü bir yaklaşım sağlamıştı. Rönesans hümanizmasının, Akdeniz pragmatizminin b u yaklaşımlarında bir payı olmaması mümkün değildir. Gene de, inanç ve kültür farkı vardı, bunu duyumsuyorlardı. Burada ilginç bir ayrıntı­ yı gözlemlemek gerekir. Venedikli­ ler, Osmanlıya ve daha sonra Ber­ berlere duyduklan "başkalığı", diğer Müslüman halklara, örneğin Mısırlı­ lara veya iranlılara karşı duymaz gi­ bi idiler. Kaldı ki bunlar, Osmanlıya karşı Venedik'e yardım etmekten geri kalmıyorlardı. Yazara göre. bu da şunu gösteriyor: islam'a karşı düşmanlık güçlü ve yayılmacı bir devlete karşı duyulan düşmanlıkla karışıktır. Olayın diğer yanı. Venediklilerin, Hıristiyan olmalarına ragmen. birçok Avnıpa devletine karşı da düşmanlık duyguları sergileme­

| 5 I I

Jacopo de' B a r b a r i ' n i n 1 5 0 0 y ı l ı n d a y a p t ı ğ ı g r a v ü r ü n ü n Tersane'yi (Arsenal) gösteren bölümü.

ünlü

(Museo Civico Corrcr).

Venediklilerin rakibi başka Avrupa tüccarları ile işbirliği yapmaktan ka­ lınmazlardı. Günümüzde de sık sık rastlanan bir olaya o zaman da tanık oluyoruz. İstanbul'dan Venedik'e dönen tüccar ve elçiler derhal birer Türk uzmanı olarak davranırlardı. Aynı şekilde Türkler de Vene­ dikliler hakkında ne fazla bir şey b i ­ liyor, ne de bilmek için çaba sarfediyorlardı. Bu durumda "sözle sar­ kıntılık'' devam ediyordu. Türkler "dostluk ve nezaket duygularına ya­ bancı", Venedikliler ise "hadlerine düşmediği halde saldırgah'dı. Okura öyle geliyor k i . -ilerde gö­ rüleceği gibi- bu karşılıklı küfür ede­ biyatı çok defa bir bahane, adeta bir süs, dinle ilgisi olmayan girişimleri haklı gösterebilmek için bir sebepti. Bununla beraber "başkalık" duy­ gusu yalnız dinle ilgili değildi. Vene­ dik ne bir dukalık, ne bir prenslik ne de bir krallıktı. Bin yıllık bir cumhu­ riyetti. Başındaki "Doge" (Doç) Senato'yu temsil ediyordu. Her iki kurum seçimle meydana gelirdi. Devlet ida­ resi tekil değil, çoğuldu. Kurumları Roma hukukuna dayalıydı, feodal öğeler taşımazdı. Bizde ise, Padişah mutlak yetkiye sahip, kurumlarımız örf ve şeriat kanunlarına dayalı bir imparatorluktu. Venedik'te siyasi ve askeri yetkiler birbirinden ayrı, bizde aynı ellerde idi. Mülkiyet haklarına gelince, Venedik'te bu haklar şahsiy­ di ve veraset yolu ile babadan oğula geçerdi. Osmanlı'da dolaylı veya dolaysız, mal ve mülk devletindi. Birileri asker ve toprak insanı, diğeri tüccar ve denizciydi. Vene­ dikli varlığım Cumhuriyete, Osmanlı ise Padişahına adamıştı. Bu gibi ayrıntılar göz önünde tu­ tulursa, din öğesinin önemi o kadar büyük görünmüyor. Savaş halinde bir siyasi propaganda işlevi görebili­ yor, taraftar toplamaya yarayabiliyor, ama yazara göre, Venedikliler hiçbir zaman -yüzyıllarca- komşu Hıristiyan devletlerine karşı besledikleri "derin ve adeta yapısal kin ve nefreti" Os­ manlıya karşı beslememişlerdir. Kal­ dı ki Venedik'in yayılmacılığı Hıristi­ yan topraklarını da içeriyordu, tıpkı Osmanlı yayılmacılığının Müslüman topraklannı içerdiği gibi. Genelde upuzun, girintili çıkıntılı deniz ve kara sınırlarında Venedik savunmada. Osmanlılar saldında bu­ lunuyordu. Osmanlılarda olduğu g i ­ bi, Venedik'te de "şahinler" ve "gü­

vercinler" vardı. Ve bunlar uluslara­ rası satranç tahtalarında çeşitli strate­ jileri belirtiyorlardı. Bu durumlarda güç öğesi nasıl din öğesinden daha önemli olmasın? Bir Bailo'nun dediği gibi. "Bizler, savaşmak veya savaş­ mamak arasında seçim yapmak d u ­ rumundayız, her zaman, hep tetikte olmalıyız." Haçlı seferlerinin çok uzağındayız, bunları okurken. Venedik Osmanlılarla bir arada yaşamaya mecburdu. Denge arayış­ ları, zamanı gelince, ödün vermeyi de içeriyordu. Bütün mesele Vene­ dikliler için. o ödünlerin niceliğinin ve zamanlamasının hesaplamasında idi. Osmanlılar da. kendi iç diyalek­ t i k l e r i n e göre davranıyor, Vene­ d i k ' i n güçsüz düştüğü zamanları kolluyor, kendileri başka yerlerde savaşırken, örneğin tran veya ispan­ ya'da Venedik'in olası saldırılarına dikkat ediyorlardı. Kaldı k i bu geniş sahalara yayılmış iki devletin, uç sı­ nırlarında olan bitenlerden, girişilen ufak tefek çatışmalardan haberleri

olmayabilirdi. Savaş her zaman "res­ m i " değildi. Gene zamanla. Osman­ lılar Venedik'i bir ikincil düşman olarak görmeye başlamış, Batı dev­ letleriyle giriştiği çatışmalarda Vene­ dik'in tarafsız kaldığını gözlemlemiş­ ti. Beş yüzyıl boyunca Venedik-Osmanlı ilişkileri değişik evrelerden geçmiştir. Yazara göre. bunlar başlı­ ca üç dönem içinde irdelenebilir. Birinci dönem 1300'lerden istan­ bul fethine kadar uzanır. O dönem de Osmanlı deniz kuvvetleri Vene­ dikliler için bir tehdit olarak görün­ müyor. Osmanlı saldırıları zaten Ve­ nedik topraklarına yönelik değildir. Ondördüncü yüzyılın ilk yarısında Venedik gemileri yalnızca Türk korsanlann saldırısına uğrar. Bu korsan­ lar İnebahtı (Lepanto), Modon (Modone) ve Avlonya (Valona) limanları­ nı üs olarak kullanırlar. Bu gayrıresmi işgale karşı Venedikliler fazla bir tepki göstermezler. Kuzey Karadeniz ve Güney Akdeniz'den getirmeye zo­ runlu oldukları buğday onlar için ha'
:

: ^ ^ : ; : ; > s ^ ^

t

^

inebahtı (Lepanto) Deniz Savaşı: 7 E k i m 1571.

(Museo Civico Corrcr)

yati bir ihtiyaçtı. Ankara savaşından sonra Osmanlı'nın yükselişi biraz ya­ vaşlamıştı, buna rağmen, Osmanlı Macar, Polonyalı. Rumen ve Sırp haçlı seferlerine göğüs gerebildi. Ve­ nedikliler bu durumda isteksiz de ol­ salar haçlılara yardımda bulunmuştu. Fakat Venedik'in ve Osmanlı devleti­ nin doğrudan karşı karşıya gelmesi, ancak 1470'te gerçekleşmiştir. Yazara göre, Osmanlılar bu arada yeni bir yayılma hamlesi olarak. Eğriboz'a (Euboea) saldırır ve bu ?5vaş ikinci dönemin başlangıcıdır. Eğribozün ele geçirilmesi. Osmanlıların Friuli topraklarına girmesi Venedikliler için ciddi bir tehdit olarak görülüyor. Halk dehşete düşmüş, Fatih'in sergi­ lediği görkemli deniz ve kara kuv­ vetleri Venedik'i korkutmuştur. Za­ manın bir gözlemcisine göre, "deniz bir ormana dönüştü, 400 parça do­ nanma sayabildim. Karşı gelebilmek için en az 100 tane kadırga gerekir". Eğriboz savaşı birkaç yıl sürmüş ve Venediklilerin deniz imparatorlu­ ğunun doğu sınırı çökmüştü, bu da E g e ' d e k i m u t l a k hâkimiyetlerini sarsmıştı. B u n d a n s o n r a , 1470l669'a kadar i k i yüzyıl süresince bir denge kurulabilmiş ve bu devam et­ miştir. Tenenü'ye göre, bu dengenin başlıca öğeleri şunlardır: Venedik donanması teknik ve

genel nitelik bakımından üstündü. Ne var k i . tersaneleri yalnız Vene­ dik'te bulunuyordu. Her an. her tür­ lü tehdit altında bulunan bu deniz imparatorluğunun ada ve limanla­ rında tersane bulundurulamazdı. Sa­ vaşçıları ise. genellikle yabancı uy­ ruklu forsalar (kürek mahkûmları) idi. Üstelik kara kuvvetleri yoktu. Osmanldara gelince hem İstanbul'da hem başka limanlarda tersaneleri bulunuyordu. Savaşçılarının bir kıs­ mı köle idi, fakat önemli bir kısmı eski Venedik kolonilerinden gönül­ lülerdi. Buna karşılık, gemileri tek­ nik bakımından daha zayıftı. Osmanlılara yardım edenler de vardı: Örneğin, Berber emirliklerinin kaptan ve gemicileri, hatta korsanla­ rı. Bu durumda Venedikliler saldırı­ dan sakınıyor, Osmanlı donanması­ nın hareketlerini uzaktan gözetmekle yetiniyordu. Ancak i k i defa Venedik Osmanlı'nın görkemli askeri gücüne karşı çıktı, b u n u da ispanyolların yardımı ile yaptı. 1538'de Preveze sa­ vaşında yenilmişler, fakat 33 yıl son­ ra İnebahtı savaşını kazanmışlardı. Buna rağmen, her i k i savaşta Vene­ dikliler ayrı barış imzalamaya mec­ bur kalmışlardı. Netice olarak 1540'ta Ege'de birçok adayı ve 1573'te Kıbrıs Krallığını Osmanlılara teslim etmiş­ lerdi. Barış l644'e kadar sürmüştür,

çünkü o arada Osmanlılar denizde büyük seferlere tıkmıyorlardı. Bu dönemde Akdeniz tam bir korsan ya­ tağına dönüşmüştü. Gerek Katolik, gerek Protestan olsun korsanlar Ve­ nedik gemilerine saldırıyorlardı. Müs­ lüman korsanlar da -Berberler- bu iş­ lerden geri kalmıyorlardı. Hepsi de ganimet hırsına din savaşı süsü ver­ mekteydi. Berberler himaye edilmek için Osmanlı donanmasına katılıyor­ lardı. Böyle bir durumda, Venedikli­ ler ve Osmanlılar arasında karşılıklı suçlamalar, şikâyet ve misillemeler arttıkça artıyordu. Nihayet, üçüncü dönemin başlangıcı olacak Kandiya savaşı patladı. Girit, 1200'lerden beri Venediklilerin elinde idi ve onlar için son derece önemli bir konumda idi. Bu dönemlerde Girit halkı hem Hı­ ristiyan korsanlardan payını alıyor hem de Venedik'ten durmadan yar­ dım isteğinde bulunuyordu. Bu meyanda, Venedik ve Osmanlılar ara­ sında ilginç bir benzerlik daha onaya çıkıyor. Nasıl k i Osmanlılar Müslü­ man korsanları cezalandırmıyorsa, Venedik de Hıristiyan korsanlara meydanı boş bırakıyordu. Kandiya savaşı olağan sayılabile­ cek bir olayla başlar. 1644 yılında bir Osmanlı filosu Malta'dan gelen bazı gemilere el koymuştur. Fakat olay beklenen şekilde gelişmez. Girit za-

1687'deki T ü r k - V e n e d i k Savaşını g ö s t e r e n bir tablodan Osmanlı sancağı v e tuğları

:en uzun zamandan beri Osmanlı'yı rahatsız ediyordu, hareket sahasında önemli bir engeldi. Osmanlılar G i rit'e ani bir şekilde bir çıkarma yap­ tılar ve böylece savaş patladı. Bu İki devlet arasında en uzun sürecek sa­ vaş olup, bilindiği gibi, Osmanlıların lehine neticelendi. Yirmi beş yü sü­ resince Venedikliler Dalmaçya'dan

Çanakkale'ye kadar savaştılar, Os­ manlıların Ege'deki iletişim hadarını kesmeye çalıştılar, hatta istanbul'da oralara kadar geleceklerine dair kor­ k u l u dedikodulara sebep oldular. Okurun ilginç bulduğu husus şu k i , uzun yıllar süresince ve Venedik bu kadar çeün bir çaba verirken hiçbir Hıristiyan devleti ona yardım etme­

d i . Stratejik ve ticari çıkarlar söz ko­ nusu olunca, yine din öğesi yok sa­ yılabilecek kadar önemsizleşmişti. Onyedinci yüzyıldan sonra Ve­ nedik Cumhuriyeti ve Osmanlı İm­ paratorluğu arasındaki ilişkiler yavaş yavaş değişmeye başlar. Venedik deniz imparatorluğu giderek çözü­ lür. Egemenlikleri altında tuttukları bazı ülkelerde yeni bir olay görün­ meye başlar: Karadağ'da ve Yunanistan"da olduğu g i b i , ulusçuluk. Italya'daki diğer devletler Venedik'i karadaki mülkleriyle i l g i l e n m e y e z o r l u y o r d u . Osmanlılara gelince, onlar da eski güçlerini yitirmeye başlamışlardı, i k i eski dost-düşman birbirini gözetmekte, öbürünün so­ n u n u n gelip gelmediğini sorgula­ makta idiler. Fakat, eninde sonunda olan olur. Venedik Cumhuriyeti 1866'da italya Krallığına katılır, ve 1923'te Osmanlı imparatorluğunun bağrından Türkiye Cumhuriyeti do­ ğar. Gelecek yazıda: faaliyetleri, dav­ ranışları ve ilişkileriyle İstanbul'daki Venedik tüccarları eİe alınacaktır. •

• • • 0

Takvimin evrimi O C A K S Leonardo da Vinci ve anatomi 800 yıllık otomatik makineler Bilim öğrencisi bir öğretmen: Mustafa înan . Oriori Takımyıldızı

A Y I Ş I M

D

A

S

S

İ

KOMÜNİST GÖZÜYLE

SON TELGRAF 14 KÂNÛNİSÂNÎ 1925

(BAŞMAKALE)

B E K L E D I Ğ I M I Z FLRKA
İktisat Doktoru Vedat Nedim
Siyasî fırkalar, bir memleketteki muayyen sınıfların ve sınıflar içinde­ ki muayyen iktisadî, içtimaî menfa­ atlerim- temsil, müdafaa, tahakkuk ettirmek maksadıyla teşekkül eder, her siyasî fırka sınıf fırkasıdır. Sınıfı bir mahiyeti, bir gayesi olmayan fevka's-sunûf (sınıflarüstü) bir parti ta­ savvur b i l e o l u n a m a z ! Şu kadar var ki istinâd ettikleri sınıf temeli dar ve zayıf olan fırkalar k e n d i l e r i n i daima "sınıfların üstünde" göster­ meye çabalarlar. Bütün bur­ juva partileri ya ticaret, ya sanayi, ya ziraat, ya da f i nans sermayesine istinâd et­ tikleri halde beynelmilel si­ yaset tarihinde şimdiye ka­ dar bir "tüccarlar fırkası", bir "sanayiciler fırkası", bir "ashâb-ı arazi fırkası" işitilmemiştir. Parti hayatının çok te­ kemmül etmiş olduğu A l ­ manya'da ticaret sermayesi­ nin m e n f a a t l e r i n e istinâd eden p a r t i n i n adı " A l m a n Halk Demokrat Partisfdir. Büyük sanayi sermayesine dayanan fırka. SİTİSENİG fırkası unvanıyla meşhur ol­ masına rağmen, "Alman Halk Partisi"dir. Monarşisi jenerallerin, büyük arazi ashabının partisi ise "Alman Millî Halk Partisi"dir. Görüyoruz k i , Almanya'nın bur­ juva partileri "halk" kelimesinden b i r türlü vazgeçmiyorlar! Başka memleketlerde de burjuva fırkaları hakiki adlarıyla değil maske-adlaria tecelli ederler. Liberal, konservatif. demokrat, nasyonal gibi sınıflar bu maske-adların en meşhurlarıdır. Ga­ yeleri itibariyle geniş halk kitlelerine istinâd eden partiler ise her yerde, bilâtereddüd hakiki adlarıyla, hakiki renkleriyle ortaya atılırlar. Meselâ, işçi ve çiftçi partileri, sosyalist ve komünist partileri gibi. Zahiren pek ehemmiyetsiz, pek tâli gibi görünen bu ad farkı bize pek mühim bir hakikati ifşa eder. Türkiye'de yoksul çiftçi ve işçi sınıf­ larının geniş kitlelerine nisbetle mütegallibe, eşraf ve tüccar sınıfı nasıl gülünç bir ekalliyet teşkil ederse Avrupa memleketlerinin milyonluk eder. Halk her yerde her memleket­ te iktisadî ve içtimaî menfaatleri bir­ birine uymayan hatta birbirine zıd sınıflardan mürekkebdir. Sınıf mef­ hûmu inkâr kabul etmez bir şeniyettir. Halk Fırkasının hangi sınıfa isti­ nâd ettiğini öğrenmek istiyorsanız şehir ve kasabalardaki mutemedlerine bakınız. Göreceksiniz k i hepsi bilaistisna ya mütegallibe, ya eşraf, ya t ü c c a r yahut da burjuvalaşmaya yeltenen as­ ker ve münevverler sınıfına mensupturlar. Bu zümreler ise Türkiye halkının gayet gülünç bir ekalliyetini temsil ederler. Beri tarafta şimdiye kadar bütün saltanatların, hükümetlerin ve fırkaların lâkayd kaldıkları kahir bir ekseriyet vardır k i işte bu zümrenin m e n f a a t l e r i n e , haklarına istinâd edecek bir partiyi özlüyoruz. Bu zümre, i ş l e y e n l e r ve m u z t a r i b l e r zümresidir. Türkiye'de yedi milyon nüfus var ise bunun hiç şüphesiz k i altı milyon beşyüz bini işleyen sınıfı teş­ k i l eder. İşleyen sınıf yani yaşamak içün işlemek ve say kuvvetini satmak mec­ buriyetinde olan sınıf: Kü­ çük çiftçi, yoksul işçi, küçük memur, küçük zabit, ahar hür meslek erbabı. Kısaca Türkiye'nin bel kemiği olan sınıf. Bu sınıfın menfaatlerine istinâd edecek bir çiftçi ve işçi partisinin doğumu Türkiye'nin siyaset tarihin­ de en hayırlı ve en mühim bir inkılâb olacaktır. Halk i|e alâkası yalnız adlarıyla olan partilere mukabil halkın en ke­ sir, en ziyade himayeye muhtaç, en ziyade ezilen, soyulan ıztırab çeken sınıfına istinâd eden bir parti... İşte bizim özlediğimiz büyük hareket!.. (Çevrimyazi: Yücel Demirci)

proletarya orduları karşısında burju­ vazi sınıfı da adeden pek cılız bir varlığa maliktir. Fakat her partinin nihâi gayesi hükümet kuvvetini ele almak olduğuna göre bu hedefe vu­ sul içün geniş halk kidelerinin yar­ dımını, reyini, kuvvetini temin etme­ si şarttır. Binaenaleyh hakikatte kü­ çük bir zümrenin, küçük bir sınıfın menfaatlerini temin maksadıyla te­ şekkül eden burjuva partileri halkın ekseriyetini kendilerine celb edebil­ mek içün yaldızlı programlar, riyali vaadler, gösterişli sözlerle mücade­ leye girişirler... Cumhuriyet Halk Fırkası da öy­ ledir. Halk kelimesi bir halitayı ifade

YURT GAZETESI

TEK PARTİ YONETÎMÎ'NDE KÖYLÜYE YÖNELİK PROPAGANDA

YURT GAZETESI
Hakkı Uyar - Türkan Çetin
Cumhuriyet döneminin birçok gelişmesinin temeli I I . Meşrutiyet döneminde atıldı. Ulusçuluk fikrinin ger­ çek anlamda tartışıldığı ve ele alındığı dönem I I . Meş­ rutiyet yıllarıdır. Cumhuriyet döneminin köylü politi­ kasının ilk belirtileri de bu dönemde görülür. I I . Meşrutiyet yıllarında köylünün içinde bulundu­ ğu durumu Ahmet Şerif ve Parvus Efendi ilginç bir şe­ kilde anlatırlar. Ancak, ittihat ve Terakki yönetimi, köylünün içinde bulunduğu ekonomik sıkıntıları çöz­ meye yönelik bir çaba içerisine pek girmedi; "millî ik­ tisat" politikası çerçevesinde "millî burjuvazi" yaratma­ ya yöneldi. Köylüye yönelik yapılan etkinlikler, demek kur­ maktan öteye gidemedi. 1914 yılında kurulan "Köylü Bilgi Cemiyeti" ve bunu takiben 1917 yılında kurulan "Halka Doğru Cemiyeti" bu demekler arasında sayıla­ bilir. Balkan Savaşları, I . Dünya Savaşı ve Kurtuluş Sava­ şı yıllarında en çok yıpranan köylüydü. Cumhuriyet'in ilk yıllarında, ülke nüfusunun yaklaşık %80'i köylerde yaşıyordu. 1927 yılında yapdan nüfus sayımına göre; Türkiye nüfusu 13.748.720 idi. Şehirlerde yaşayanların nüfusu %24.2'lik (3-300.000) bir paya sahipken, köy­ lerde yaşayanların nüfusu ?ö75.8İik (10.342.000) bir paya sahipti. Salgın hastalıklar, yoksulluk, işgalde kurtarılan bölgelerde yanmış ve yıkılmışlık egemendi. Yeni Türkiye'nin hedefi; çağdaş, laik, ulusal bir devlet ve toplum yaratmaktı. Ancak, bunu yaratmak hiç de kolay değildi. Cumhuriyet'in ilk yıllarında izle­ nen ekonomi politikası bunu sağlamaktan uzaktı. İz­ mir iktisat Kongresinde (1923) alman kararlar, liberal ekonomi politikasına yönelik kararlardı. 1930 yılına kadar geçen dönem içerisinde Cumhu­ riyet yönetiminin köye yönelik bazı olumlu politikalar izlediği görülür. Bunun sonucu olarak, Cumhuriyet'in ilanının ardından, 5 ay kadar kısa bir süre sonra Köy Kanunu çıkarıldı. Böyİece, köyler ilk defa tüzel bir k i ­ şilik olarak kabul ediliyordu. Kanun, 97 maddeden oluşuyor ve köylünün sağlık, eğitim, ulaşım, makinalaşma, tarım, yönetim hatta günlük yaşantısını düzen­ leyen birçok maddeyi de içeriyordu. Kanun, tam anla­ mıyla uygulandığında Cumhuriyet yönetiminin ideal köy tipi ortaya çıkacaktı. Köy Kanunu'nun uygulanma­ sıyla büyük bir başarı elde edilebileceğini göstermek amacıyla "numune köyler" oluşturuldu. Ancak. Köy Kanunu uygulama aşamasındayken, 1929 Dünya Eko­ nomik Bunalımı'nın çıkması. Kanundan istenilen ba­ şarının sağlanmasını engelledi. Köy Kanunu'nun çıkarılmasının yanı sıra, Aşar ver­ gisi kaldırıldı (1925); Ziraat Bankası'nın etkinlikleri ar­
1 2 3 4 5

tırılarak kredi verme işi kolaylaştırılmaya çalışıldı. Ku­ rulması düşünülen Köy Bankalan projesi gerçekleştiri­ lemedi. 1924 yılında Tarım Kredi Kooperatiflerinin kuruluşunu teşvik edici nitelik taşıyan 428 sayılı İtibari Zirai Birlikleri Kanunu çıkarıldı. Bu kanun kooperatif­ lerin kuruluşunu hızlandıramadı. 1929 yılında çıkarılan 1470 sayılı Zirai Kredi Birlikleri Kanunu ile Tarım Kre­ di Kooperatifleri'nin kuruluşunda sorumluluk Ziraat Bankasına verildi. Ziraat Bankası'nın sorumluluğu üstlenmesinden sonradır k i , kredi kooperatiflerinde hızlı bir yaygınlaşma görüldü. Bu da özellikle Dünya Ekonomik Bunalımı'nın yoğun olarak yaşandığı 19291930 yıllarında oldu.
6

Türkiye'de, 1930 yılına gelindiğinde Türk Devrimi üst yapıda büyük ölçüde gerçekleşmişti. Devrim'in üst yapıda yoğun olarak devam eniği 1924-25 yıllarında denenen çok partili rejim (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası denemesi) başansız olmuştu. 1930 yılında ikin­ ci bir denemeye girişildi. Fethi Bey'in kurduğu Serbest Cumhuriyet Fırkası kısa bir süre sonra kendini kapat­ mak zorunda kaldı. Kumlan diğer bazı partiler de kapatddı. SCF'nin kapanmasını Menemen Olayı izledi. Bu gelişmeler ve dünya konjonktüründeki değişmeler CHF iktidarını yeni arayışlara yöneltti. Ekonomik anlamda liberal ekonomi politikalarım bir kenara bırakan CHF iktidan, devletçi ekonomi po­ litikası izlemeye başladı. Halkın ekonomik seviyesini artına önlemler alınmaya çalışıldı. Çünkü, Dünya Eko­ nomik Buhranı ve SCF denemesi halkın içinde bulun­ duğu ekonomik sıkıntıları açık bir şekilde ortaya koy­ muştu. Halkın ekonomik seviyesini yükselterek, eğitim ve kültür alanlarında yapılacak atılımlarla Türk Devrimi'nin toplumsal tabanda benimsetilebileceği umulu­ yordu. Aslında karşılaşılan sorun büyüktü. 1930'lu yıl­ ların başında mevcut 40.000 civarındaki köyün yakla­ şık 35.000'inde o k u l ve öğretmen b u l u n m u y o r d u . 32.000 köyde ise ne okul, ne posta teşkilatı ve ne de bakkal vardı. Tüm köylerde yaşayanların sayısı 11 m i l ­ yon kadardı ve bunların ancak % 2'si okuma yazma biliyordu. 32.000 köyün nüfusu 400'ün altındaydı. Bu köylerin 16.000'inde nüfus 150'den de azdı.
7

Tüm bu gerçekler büyük bir atılımın yapılması ge­ rekliliğini ortaya koyuyordu. CHF iktidarı ilk iş olarak birçok dernek ve kuruluşu ya kapattı, ya da "himaye"si altına aldı. Böylece 1930 öncesinin "çok seslil i k ' i n i n yerine 1930 sonrasında "tek seslilik" egemen oldu. Kapatılan derneklerin başında, ittihat ve Terakki'nin "kültür" kuruluşu olan Türk Ocakları geliyordu. CHF iktidarı kendine ait yeni bir "kültür" kuruluşu ola­ rak Halkevlerini kurdu (1932). Türk Devrimi'nin ve O'nun ideolojisi olan Kema-

YURT GAZETESI
lizm'in toplumsal tabana "dokunması" sürecinde Halkevleri'nin yanı sıra Millet Mektepleri. Halk Okuma Odaları. Spor Kulüpleri, eğitim ve kültür alanlarında etkinlikte bulunan çeşitli dernekler. Muallim Birlikleri, Halkodaları, Köy Eğitmenliği Örgütü, Köy Enstitüleri ve köylüye yönelik çeşitli kursların (Gezici Köy De­ mircilik ve Marangozluk Kursları. Köy Kadınları Gezici Kursları) büyük rolü oldu. Ortaöğretim düzeyinde Cumhuriyet ideolojisinin verildiği Tarih ve Yurttaşlık Bilgisi derslerini Üniversite düzeyinde okutulan D e v r i m Tarihi Dersleri izledi. Devrim Tarihi Dersleri, Mart 1934 tarihinden itibaren "üniversite son sınıf talebelerinden başka harp akademisi,mühendis, yüksek iktisat ve ticaret mektebi son sınıf talebelerfne dönemin öndegelen CHP'li aydınlarınca verilmeye başlandı. Dersleri verenler "inkılâp r i calf'ndendi: Mahmut Esat Bozkurt, Recep Peker, Y u ­ suf Kemal Tengirşenk ve Yusuf Hikmet Bayur.
3 9

1930'lu yıllar CHP'nin yoğun bir şekilde Türk Devrimi'ni toplumsal tabana benimsetme faaliyetlerine hız verdiği yıllar oldu. Bunun doruğa ulaştığı Cumhuri­ yet'in 10. yılında (1933) M. Kemal, Türk Devrimi'nin hedefini "muasır medeniyet seviyesinin üstüne çık­ mak" olarak tanımlıyordu. 10. Yıl Marşı'nda da ülke­ nin dört bir yanının demir ağlarla örüldüğü övünülerek anlatılıyordu. Aynı yıllarda demiryollarının yanı sıra CHP i l , ilçe, bucak ve ocak teşkilatlarıyla da ülkenin dört bir yanını sarmıştı. 1936 yılında, CHP'nin 50 il, 342 ilçe, 1.800 bucak ve 25.941 ocak teşkilâtı vardı."
10

Cumhuriyet'in 10. yılı kutlamaları çerçevesinde , 29 Ekim 1933 tarihinden itibaren Yurt adında köylüye yönelik bir gazete çıkarılmaya başladı.
12 13

CHF Kâtibiumumiliği'nin 17.10.1933 tarihinde "CHF Kâtibiumumisi Kütahya Mebusu Recep" imzasıy­ la CHF İdare Heyeti Reisliklerine gönderdiği yazıda Yurt gazetesi hakkında bilgi veriliyordu: 1. "CHF Yurt adı ile yeni bir gazete ç ı k a r ı y o r . " G a z e t e ' n i n amaç ve konusu yalnızca köy ve köylüdür. Gazete, köy ve köylüle­ rimizin tüm gereksinimleriyle ilgi­ lenecektir. Köy ve köylüye " h i ­ f S n y ı : 1 * C u m h u r i y e t H a l k F i r k a t i n i n K ö y l ü G a z e t e s i » at* B . T o p » m İ P J 3 K ö y t û y o gara*.* yollr tap" ederek, köy ve köylümüzün ı l<nr«ı»ındn s — A n K o r o Hflkiıniyot y u r d u n gelişmesinde izleyeceği TurK Köylüsü, yolda kendilerine "arkadaşlık et­ meğe çalışacaktır. Halkçılık dü­ şüncesi gazetemizin ana düşünce­ sidir." Gazete köylüye zarar veren şeyleri göstererek, onlardan k o ­ runma yollarını öğretecek, köylü­ nün bilgi sınırlarını genişletecek yararlı bilgiler verecektir."... hasılı köylümüzün gazetesi olacaktır."
14

THBT
Bayramın kutlu

2. Yurt gazetesi 15 günde bir çıkacak ve köylere ücretsiz olarak gönderilecektir. 3. Posta aracı uğramayan yer­ lere zamanında bir şey ulaştırmak güç olduğundan parasız olarak yollayacağımız Yurt gazetesi şim­ dilik, ya doğrudan doğruya posta r " Y e d i asırdahberi cihanın dört k ö ş e s i n e sevkedilerek'.kân-, teşkilatı olan ya da posta merkez­ larım akıttığımız, kemiklerini y a b a n c ı topraklarda b ı r a k t ı ğ ı - ' l e r i n d e posta k u t u s u b u l u n a n m ı z ' v e y e d i a s ı r d a n b e r i e m e k l e r i n i e l l e r i n d e n a l ı p i s r a f e y - i köylere gönderilecektir. Şimdilik Yurt gazetesinin köylerin i l içinde lecuğiiniz' v e , ' b ü ı ı a ; m u k a b i l d a ' m a tahkir^ t e r a k i l c ; hangileri olacağını belirten bir lis­ mukabele e t t i ğ i m i z ; v . b- n c a f e d a k â r l ı k l a r m a ve te göndereceğiz. Kendisine posta f. i h s a n l a r ı n a , k a r ş ı n a n k ö r l u K , k ü s t a h l ı k , cebbarlıkla. uğrayan ya da posta merkezinde " u ş a k m e n z i l e s i n e i n d i r m e k i s t e d i ğ i m i z b u asıl s a h i b i n posta kurusu bulunan köyler b u listeye girmişlerse bize bildirmeli­ • h u z u r u n d a bugün ihtiramla; hakikî vaziyetimizi dirler. alalım.. • '" :''• i
s ;

Gene; Böyük Reisınûz,"'bugün on yaşına basan Cumhuriyeti kurduğu yıl, .1923 te demişti la •
;r.;.lf-Tüfkiyenirt;;sahibi Efendisi, hakikî köylüdür.;, hakikîsi; v e r olan
1

müstahsil

4. Yurt gazetesinin ilk sayısını Cumhuriyet'in 10. yılı dolayısıyla, Türkiye'deki tüm köylere gönder­ mek istiyoruz. Bu nedenle de ilk sayının nerelere ve nasü dağıtıla­ cağını ayrıca bildiriyoruz. 5- "Yurt gazetesinin b i r 15 günlük sayısında daha ç o k yazı

Bu saydıklarımız, Cumhuriyetin on yılda yaptıklarından l>ir parçasıdır. Daha nice İşlerimizi düzelten Cumhuriyet, Türk ordusunu her zamankinden kuvvetli ve güçlü bir hale getirdi. Kütün komşu devletlerle dostuz. Fnkat sınırlarımızın tutan ordumuz yurdun topraklarını aslan gibi korur. Denizlerimizi koruyun donanmamız kuvvetlidir. Havalarımızı koruyan tayyarelerimiz bayrağımızı bulutl.-.'-ın yanına yükseltiyor., Mahkemelerimiz hak ve adalet dağıtıyor. Alış verişimizi {yükseltmek için durmadan dinlenmeden uğraşıyoruz. Başta is bankası olmak üzere birçok bankalar açıldı. Büyük Gazi, çoğu köylü dilinde hâlâ yıışıyan öz sözlerle dilimizin zenginleşmesini emretti buna çalışıyor; jandarmamız ve polislerimiz haydutlara, eşkıyaya, kııçakçilara göz açtırmıyor. Buuları ve daha nice güzel İşleri on yıl içinde yapan hep Cumhuriyettir.
Bu sayının basıldığı yer VAKİT ı T M ı I M » ! : Urcuın neşriyatı idare eden : Hakkı Tarık

bulunacağından bu sayı el gazetesi, ikinci 15 günlük sayısı içinde daha çok resim bulundurulacağından bu sayı duvar gazetesi şeklinde olacaktır." El gazetesi de­ yiminden amacımız "elden ele dolaştırılarak okunacak veya okutulup dinlenecek gazete demektir." Duvar ga­ zetesi deyimi ile de "bu gazetenin görünür bir yerde bir duvara asılarak gösterilecek levha halinde olacağı­ nı söylemiş oluyoruz." Duvar gazetesini çıkarmamızın amacı "Onu köylü­ nün kolay toplandığı b i r yerde asılı bulundurmak, böylece küçük köylünün her birini ayn ayn ve çoğu­ nun birden kolayca ve istediği zaman görebilmesini, okuyabilmesini ve okutabilmesini mümkün kılmakta­ dır." 6. Köylülerin kendilerine gönderilen Yurt gazetesi­ nin yukarıda yazıldığı gibi yapılarak, hepsinin yarar­ lanması çarelerinin bulunması, her yeni sayı geldikten bir süre soma eskilerinin toplanması ve yırtılıp atılmayarak köy odalarında saklanması gerekmektedir. 7. Gazetenin idare merkezi Ankara'da Hâkimiyet-i Milliye matbaası karşısındadır. Gazete'yle doğrudan doğruya ilişkisi olan yazdar buraya gönderilebilir. 8. Yurt gazetesinin sayıları köylere geldikçe ve okundukça köylümüz tarafından nasıl karşılandığı, ga­ zetede neler bulundurulması istenildiği, yeni saydarda yararlanılmak üzere bildirilmelidir. 9- Bu yazının bütün köy ocaklarına bildirilmesini rica ederim. Yurt gazetesinin 29 Ekim 1933 tarihli ilk sayısında, Gazete'nin köylüye ait olduğu, CHF'nin b u gazeteyi köylü için çıkardığı belirtiliyordu: "Köylü Arkadaş, Yurt senin gazetendir. Cumhuriyet Halk Fırkası bu­ nu senin için çıkarıyor. Büyük Gazinin kendi yüksek elile kurduğu bu fırka, senin dileklerini gerçekleştire­ cek, yıkıklannı onaracak, eksiklerini tamamlayacak bir kuvvettir.
15

onuncu yıldönümüdür. Büyük bayramdır. Başında Ga­ zi g i b i bir başbuğu olan Cumhuriyet Halk Fırkası, onun için, senin gazeteni sana i l k defa bugün sun­ makla övünür ve "Nice Ydlara" diverek bayramını kut­ lar." Yurt gazetesinin bu ilk sayısı CHF idare Heyetleri'ne ve bölgelerindeki her köye ikişer tane olmak üzere posta ile gönderilmişti. 29 Ekim tarihinde bunla­ n n bütün köylere dağıtılmış olması CHF Kâtibiumumiliği tarafından isteniliyordu. Kâtibiumuiliğin CHF idare Heyederi'ne gönderdiği yazıda, Yurt gazetesindeki ya­ zıların ve resimlerin gösterilmesi ve okutulması ya da yüksek sesle okunarak dinlenmesinin sağlanması, son­ ra da her iki nüshanın sayfa sırasıyla bir duvara iliştiri­ lerek orada uzun süre kalması gerektiği önemle vur­ gulanıyordu.
16

Aynı tarihlerde CHF'nin ve dolayısıyla da Cumhuri­ yet yönetiminin resmî yayın organı olan Hâkimiyeti Milliye gazetesi köylere daha ucuza satılmaya başlan­ dı. Posta kutusu bulunan köylere Hâkimiyeti Milliye'tıin yıllık abone bedeli 17 liradan 9 liraya indirilerek (% 47.1) gönderilecekti.
1 7

Cumhuriyet'in 10. ydı kudama programı çerçeve­ sinde Köy Kanunu'nun uygulandığı 20.000 civarındaki köye CHF tarafından hediye olarak bayrak gönderil­ d i . * Türk bayrağının yanı sıra, yine CHF tarafından altı oklu CHF bayrağı da çeşidi yerİere dağıtıldı. "
1

Senin fırkan, senin gazeten olan YURD'u, her ay iki y o l basacak, her köye parasız yollayacaktır. YURD'un i l k sayısını Türkün en büyük bayramı olan 29 Birinci Teşrinde basarak uğur aldık. O n yıl önce bugün kurulan Cumhuriyet İdaresi, Padişahların yabancılara köle gibi satmak istedikleri Türk Milletine bir daha dönmeyecek bir yaşama hızı verdi. Yakılan, yıkılan bir ülkeyi dünyanın en ileri yur­ du haline koymaya ant içti. Bugün b u büyük kuruluşun, b u şerefli andın

Yurt gazetesinin köylere gönderilmesinde bazı so­ runlarla karşılaşılıyordu. Bunlardan biri de gazetenin köylünün eline geç ulaşmasıydı. Gecikmenin nedeni, posta merkezlerinde köyler adına ayrılan posta kutulannın 15 günde bir olsun açılmamasıydı. Gönderilen gazeteler bu nedenle posta kutuları içinde kalıyordu. Bu durum "köylerde medeni münasebetin harekette ve köylünün memleket ve dünya işleri karşısında uya­ nık tutulabilmesi için alınan tedbirlerin boşa gitmesi" anlamına geliyordu. Bu olumsuzluğu gidermek ama­ cıyla, Kâtibiumumilik gazetelerin postadan alımında köy muhtarlarının görevlendirilmesini içişleri Bakanlı­ ğından istemişti. Ayrıca, karşılaşılan sorunların parti teşkilâtına bildirilmesi ve ihmal görülen yerlerde buna meydan verilmemesi talep ediliyordu.
20

Yine, Yurt gazetesi yayınlandığı bir ilânda gazete­ nin dağıtdmasıyla ilgili olarak mülki âmirlerden (vali, kaymakam, nahiye müdürü), tüm partililerden ve Halkevleri'nin köycülük şubelerinde çalışan köycülerden gazetenin postanelerde, yollarda ve köylerde bir kişi-

YURT GAZETESI
nin elinde kalmaması için ilgilenmelerini istiyordu. Köy muhtarlarının gazeteyi posta kutusundan alıp kö­ ye götürmesini, gazetenin burada paket kâğıdı ya da örtü gibi kullanılmasının önlenerek, köylülerin görebi­ lecekleri bir meydana düzgün olarak asılmasını ve okuma yazma bilen biri tarafından köylülere yüksek sesle okunmasını, b u n u n kontrolünü de her köyde köycülüğe gönül vermiş kişilerin yapmasını istiyor­ du. '
2

Yurt gazetesi. "Türk köylüsünü nurlandırmak ve onu yükseltmek" amacına ulaşmak için CHF tarafın­ dan çıkarılıyordu. Bu nedenle de Parti, gazetenin "şu­ nun, bunun elinde ve cebinde kalmayarak... yollan­ dıkları yerlerdeki halk yığınlarına kadar gitmesini" isti­ yordu.15 günde b i r çıkan Yurt gazetesi her defasında 50.000 sayı basılıyor ve büyük zorluklara rağmen pos­ ta kutusu bulunan veya posta uğrayan 24.941 köye ve

800 nahiyeye gönderiliyordu. Köylünün çeşitli gereksinimlerine yanıt vermeye çalışan Yurt gazetesine CHF Genel Sekreterliği tarafın­ dan yeni bir şekil verilmeye çalışılıyordu. Bu amaçla, CHP il başkanlarına da konuya ilişkin köylünün g ö ­ rüşlerinin bildirilmesini isteyen duyurular yapılıyordu. Bu duyurulardan birinde şöyle deniliyordu: ' "Partimiz tarafından köylünün faydası için çıkarılıp geniş bir alanda dağıtılan Yurt gazetesi şimdiye kadar takip eniği programla köylünün ihtiyaçlarına uydurul­ mak için elden gelen bütün çarelere başvurulmaktadır. Halk ve köylü ile daha yakından münasebette bulun­ manız hasebile reel ihtiyaçları yakından göreceğiniz tabiidir. Şu hale göre Yurt gazetesinin daha mükem­ mel olması ve ihtiyaca daha uygun olması için yazı ve resim olarak daha neler konması icap ettiğinin bildiril­ mesini saygılarımla dilerim."
23 2 1

Yurt gazetesi de sık sık yaptığı duyurularla köylü­ lerin ekme. biçme, hayvan bakımı, sağlık, Köy Kanu­ nu'nun uygulanmasıyla ilgili vb konulardaki sorunlarını yazma­ larını, istiyor, b u mektupların Okuyucu Mektupları köşesinde yanıtlanacağını b e l i r t i y o r d u . Yine. gazetenin bir başka sayı­ sında b u konu tekrar gündeme getiriliyordu.
25 26

"Yurt köylünün gazetesidir. G a z e t e m i z i n sayfaları, köylü okuyucularımızın dileklerine, şi­ kâyetlerine her zaman açıktır. Dileklerinizi, şikâyetlerinizi bize yazınız; bunlar için lazım gelen yerlere baş vurur, dilekle­ rinizi yerine getirmeye uğraşırız. Her sayımızda aldığımız mektuplardan bir kaçına cevap veriyoaız. Yazınız, gönderiniz!" Gazete. Cumhuriyet yöneti­ m i n i köylüye benimsetmek amacıyla, Osmanlı yönetimiyle Cumhuriyet yönetimi arasındaki farkları resimlerle ortaya koyu­ yordu. Örneğin, daha ilk sayısı­ nın 4. sayfasını kaplayan iki re­ simden Osmanlı dönemini anla­ tan bölümde "Eskiden köylüyü uşak yerine tutarlardı" deniliyor­ du. Cumhuriyet dönemini anla­ tan resimde köylünün hak ettiği yaşam düzeyine ulaşması için devletin yaptığı çalışmalar tasvir e d i l i y o r ; "Köylü m e m l e k e t i n efendisidir" ve "Bugün Cumhu­ riyet köylüyü gönülden sayar..." ibaresi yer alıyordu.
27

Cumhuriyete kadar milletin başında bir Asar belisi vardı. Bubeli,Padisahl»r zamanında k . mis kotu oır ver-rıaıma yolu idi. A i t t i n tohumu çıkaramıyan mahsulünün sözde o n d . Dirnl a!ı.-!ara, Koylunan_ektıjı. arpan. bu<dayı eli kırbaçlı bir zorbaifelip zaptederdi
M i l ' ^ U ı r î u ' " Anık k.-fhi " " * * " 5
u

°

,

j

n

*e*uM

B l M l a u n i r l I ulan Cumhuriyet,

2? Şubal1923

Urlbiode b.

, k l | i hîylİLTİnlo s a h i b i d i r . O n u n r n l ı n M n a y ü k l e r , d l l c d h î l y e r e » O l u r U r , k u l l a n ı r r e s a l a r .

AŞAR KALKTI F
u

Yurt gazetesi, köylüye ulus b i l i n c i n i aşılamak ve yapılan d e v r i m l e r i n k ö y e ulaşmasını sağlamak amacıyla yayınlandı-

"ğından, gazetenin birçok sayısında Türk Devrimi hak­ kında bilgiler veriliyordu. Türk Devrimi, köylüye yine .-:endi içlerinden birisi olan "Mehmet Çavuş'un dilin­ den anlatdıyordu. Resimlerle anlatımı kuvvetlendirilen yazılarda medeni nikâh, köy evlerinin sağlık şanlarına uygun olarak yapılması, sağlığın korunması, köy ço­ cuklarının okula gönderilmesi vb konularda Mehmet Çavuş'un dilinden köylü bilgilendiriliyordu. Ölçü ve anılarda yapılan değişiklikler de köylüye anlatılıyor, eski ölçülerin yeni ölçülere nasıl çevrileceği basit bir dille veriliyordu.
28 29

Cumhuriyet yönetimini köylüye tanıtmak ve köylü­ ye yurttaşlık bilincini aşılamak amacıyla gazetenin bu konulara ağırlık verdiği görülmektedir. Osmanlı yöne­ timinde reaya olarak nitelenen ve padişahın "kuP'ları olan insanlara, ulusal egemenliğe dayanan Türkiye Cumhuriyetinin birer "yurttaş'ı olma niteliği kazandırılmak isteniyordu. Bu amaçla Kazım Nami Bey ( D u r u ) tarafından kaleme alınan "Köylüye Yurt ve Cumhuriyet Bilgisi" adlı dizi yazıda halk hükümetinin ilkeleri, Anayasa, milletvekili seçme görevi, özgürlük ve ulus kavramları, Osmanlı dönemiyle Cumhuriyet dönemi arasındaki farklar, TBMM'nin görevle­ ri, Türkiye Cumhuriyeti hakkında bilgiler aktanlıyordu.
30

layihaları gazetenin köylüye hemen ulaştırdığı haber­ ler arasındaydı. " Kooperatifçilik hareketinin hızlandığı ve bir devlet politikası haline geldiği 19351i yıllardan itibaren ko­ operatifleşmenin önemini anlatan yazılar gazetenin sü­ tunlarında da yerlerini almaya başladı. Kooperatifle­ rin amaç ve görevlerinin "ortaklarının mahsullerini ıs­ lah etmek, artırmak ve kıymetlendirmek için ucuz is­ tihsal kredisi açmak, orta mühtahsilleri zararlı kredi borçlarına başvurmaktan alıkoymak ve böylece yurt içinde ve dışında rekabet kabiliyetini çoğaltmak" ola­ cağı belirtiliyordu.
3 37 38

Sağlık konusunda köylüyü aydınlatmak ve döne­ min en yaygın hastalıklarından olan sıtma, trahom gibi hastalıklardan köylüyü korumak amacıyla sık sık yazı­ lar yayınlanıyor; gezici hekimlerin, sağlık memurları-

M

e

h

m

e

t

ç

a

v

u

ş

d

i

y

o

r

k ı

Gazetede çıkan daha sonraki yazılarda ise; bakanlıkların (Dahiliye, Hariciye, Maarif, Mali­ ye, iktisat, Nafıa, Ziraat, Gümrükler ve İnhisar­ lar, Sıhhat ve Içümai Muavenet, Milli Müdafaa vs.), belediyelerin, muhtarların, ihtiyar meclis­ lerinin görevleri basit bir dille anlatdıyordu. Demokratik rejimlerde milletvekili seçimi­ nin öneminin büyüklüğü belirtiliyor; "mebus seçmek yurttaşların en üstün hakkıdır" denili­ y o r d u . Ayrıca, kadınların sosyal ve siyasal hayatta hak ettikleri yeri almasını sağlamayı amaçlayan düşüncenin b i r ürünü olarak, i l k kadın köy muhtarının seçilmesi, Meclis'e giren kadın m i l l e t v e k i l l e r i hakkında yazılar da Yurfız yer alıyordu. Günlük siyasal olaylarla köylünün ilgilenmesini sağlamak amacıyla, bu tür haberlere de yer veriliyordu.
31 32 33 54

" C u m h u r i y e t b i z i m d i r ; biz C u m h u r i y e t y o l u n a başını k o y m u ş k ö y l ü l e r i z . B i z s a ğ o l d u k ç a o n u n kılına h a t a g e l m e z , .

Gazete köylüye yönelik olarak çıkarılan kanunların metnini de veriyordu. Bu nedenle gazetelerin okunduktan sonra bir tarafa atılmayarak, köy odasında biriktirilmesini "yarın her­ hangi b i r zaman b i r yasayı, b i r nizamı, b i r buynığu arayacağınızda o n u kolayca bulursu­ nuz" deniliyordu. Köyün idari yapılanmasını yakından ilgilendiren Köy Kanununda zaman içerisinde yapılan değişiklikler köylüye duyu­ ruluyordu. Çiftçiyi desteklemek amacıyla, çift­ çinin borçlarını taksite bağlayan kanun, hay­ vanlar vergisinin indirilmesi, hayvancılıkla uğ­ raşan köylüye rahat bir nefes aldırmak amacıy­ la tuz fiyatlarının yarıya indirilmesi (6 kuruştan 3 kuruşa), şekerin k i l o s u n u n o n i k i kuruş ucuzlatılması, çiftçiyi kalkındırmak amacıyla :arımda alet ve makinalı üretime geçilmesine yönelik çalışmalar, topraksız köylülere hazine arazisinden toprak dağıtılmasıyla ilgili kanun
35

: u:ı!::.-%,» ;.:»r* <t:r Ü.-ıAd-Jıja ım'aî'nla îıs;r. ; ı'.ız. .;:;ra tuı^i: 3'i2*.~s» - : ; 0 iUüartV-!^?. kûyüi* ; Ciic-ÎJj-l utr.aa ->s,t t«t . . . i . Salzr;ı t oylar-r.il.» g]j.~j-!.ı I carpt,». O »ırwı c.ı*m ul.j-j. ^ s s i aıkef .kriU!.r; <6y<iae I ı!')n.T.ı;;iLr İNlv. rlnîv j.-rsj:r. BJıUfcltrisI ka>l';krp ttinn. . m»\ l.lrr. t::r,:!-n sf*i#a f.ıç : t r varc.tsı onlafılaa MtrmhR. ! .tdı a*krr:ık:«kl rüt^ı.acefl iıjpj Vk'cart çavu» âtaluınur. j Ko>d«- kı-'ıa. rfi*;». y,|.:i, cmfc, jnç, üt:) ur b t f t a oau • »?ver. >".kıia ksl.rıs ;a.ı ia,ı •"'raayaı yek c-M-l-.
L

r f-;-irrti bir amuj-ın mi.M.n /IH1.JI -ıirn-W tu:::*-,!)ifi l*nrt g*;*U/ı-u*.

O tu. Otn-

Mcacrt « V . Î . ak..: ki.-.j.ıcr. A»k-ı;J.:e «nayaa:., t^-cak >>"'••-•-' r.ir'ı »•••:--'• i-* ?r-zy.j î>--m , Oku=« y « . - = 4 -•v-;- :ı:'.r z t ffcî!.-=fs: . r.vzi S

k-tyttrt purmru <jüt:,ıy»r S*tt Mvc {ektiği tm'-nn fhareadl0 Mlâtı partim M J L U içindir. St: »le tıKı •jnnUri biUrnnit. AV.'(U»/-T, drittenfı' ir üiîıntj. len ifhîrltrĞt trulumlu'jum lf in « i l £ •Vnn ur <ttmtk nllj-lunu topumızdjn yı tıfi'inı / rî*n kıi'ı.'.ı Jr-ntfic* }thır-44kı Valipuş-ıt :r. S-*:ıt ;HJI Ü ^ İ /Uıı.ı.' «T. i-yJiyıi JUUı,ı ketuliteriM kul. irin ynr6fî;;ı tır rr.ıiA.'ûâ: ym/ı V U . ' Î '
(

OİKlk

Yit« ;ı:*icı.o. Uttstt <;•;*-_«*;= Uyıica ıi« yaladık. Su {•i.'lı-Rj ı.'rayı var:*: '!t3.T;; Ç I V J Î I MVirvJ.rn.if. ıjyje âaEı-f ııMi^L-. C'.sS-j-yt: Halk FiiltMiM ya!s:ı k.iyiCkr Idsbtuuraitl Yun. kuylcre Mln» yt/ünaır. Vurl. UyıBatln l'ihr.eıîı ;!al <,r«i:ı:i'k. JerOna* çare at-ıv-ırak yıllara tas vurmak, tına CUşbuny-Hla =c;-r yapttfu* •.•••fvri&rk, bt-jur.a i;,.!frpk; <ııûu. b\*j<W? <,k';:a«k Ula ç.kar. UokcıM Çi*C> Y U Î I ! J •!.; il—a: Cagüa Leja okuffi'Ji Y « CiS&ır.ytl ' I t t r:ıku-.s:a is -ekıa.;.rı an-am, CnLun-fi u :;ı iıt • t - s i f t ı . layla!, tir e-.tr. *J C . U ; : J «.-•; i,.-;;:r* u ı l ı s u Htz.it r.'.cttze <".t zalı&r. •Cj irr. VrZ-.ri , ^ . . - 4 >•«•::». ! ık k;>ta.a t^yıikTcnadta nttkM daj.74 . >;:,I3J. kızına. Alı ı:ıiaya ? ı t « |«Q".Vm..*: koaj-'i v . ' i •*!<•• :.;.a«:p a.-j^ a.l::.a •^ivTrr.n; battala* **jl#yK'««;ıB »uıivr vır diy*. Ut*Mt«t çarUıun m d f l ; r kıi;İJ>U O^ayıp uflitra (ay. dalı fj\*t uMlıtMt :..!ea O-ın^tı dayı. .(..ti larala hıhvr Mlınif, koylultr ujav olUtnıa toptaOBtiıUr. M*iûı« çaıuı BÜada VÜTI ÇAMUMII» (,-ıi.a «!.-c:ı '.^î-iıkrc .«/.c ı;:ri::ı<.t

far.

ora *»n»k:jn(ij». ı.jfı.-yjjrı.-iı, .Vp* iirf.'.ı».-^,. Atm '.«ur/j *^yı •"-»'«:_, " £*C*'i KC-jU, Uy jajıuıl.ınn ff.ını.m. »iıiy-ll Grimiz kartrtlı •> yi.u-.Vfi 6*ri Cû.nhun;tt jthirttn küjiûy* kurdtf >jı'.iafVMfJf. sayma;,! fi(().'.ıı/ı. /jfc thtnüe l.Ulıo'uru j u gaH* W Misiyi jrıi».vrir. t«vı» fire oVfiyıyı«-j'u dMtyıır IUebT.vt <;**u| Luaüan «onra Yurdun «.-vn Myııır.".'*. t><j;-a ya;.Un 'ikucuf. bfrafçnseıı ıi—:••!- ; i i r iıoika -onr M*âi't -a»u> :ckrar -!r=.ıı:ır ki: ] "Cumhuriyet b i r i m d i r . b i z C u m h u r i y e t v . ( u r ­ basını kSyl&krı*. s.ıi> kal nun kılına hala f*\m*z. B i z dinç bulu»*.,,*, t biç b i r aijı/ unu v«f*'s'ircmcr. külü leye ne/. V u n f S i e l n l bi/c y o l ç ü s . e r e c e k b i r . ı r m » . jjıındır. YaşMin C u m h u r i y e t i Varolsun ı l u i l '

Koymuş

iiiz

ll'.iı.iiL k'^j^J^T . L I , I ; , ! . , I -Varolsun f.nd... 'VnlMIn Vl.RT c«»ri,-,.t..y bdasMin duvuıu çokıl-aif. .tenırcr. oAljrs::: »c* «li. KG}İti kıte- tfeTN Mf <âMk -e M I M U t tiplffi c^tpa ohuı-ja ıliyp. l u . ı t>»;-;.;ı îiı.Uiin aMı - ç-I.jır m:»;. ıl.ıuji.-. Ej ııHrrTCsk »Ay-JiJp tt*a=\«l çavu.ııo t t n i r n uyım'. aklı !.Vna vr k«ıa-:.k k«;.ı.:a. : r ' -ı.a c*Tt.ic •;ı>i-»:«*k. <T*T t.fas;«nkf »aıV.r. OılarCa M>r.:srı vavuı eli Una ı;^w* k ; r . . f karafkii | Lr.-M!k.-s.f!-f -:ı-:.a ttics :ıliaı
;

YURT GAZETESI
nın kövlülere nasıl yardımda bulunacağı anlatılıyor­ du." Devletin köylüye yönelik politikalarının istenilen sonuca ulaşması köylünün eğitim seviyesinin yükseltil­ mesine bağlıydı. Devletin önemli sorunlarından birisi de köye yönelik öğretmen yetiştirilmesiydi. 40.000 kö­ yün 35-000'inde okul ve öğretmen yoktu. Devlet b u Yıl: 1 Savı: 4 sorunu çözümlemek amacıyla Kültür ve Tarım Bakan­ lıklarının işbirliği ile Eskişehir Çiftelerde 4.5 aylık bir kurs düzenleyerek, çavuşlardan köy öğretmeni (eğit­ men) yetiştirdi. Bu ilk öğretmenler Ankara köylerinde görevlendirildi." B u öğretmenler. Ankara'nın civar köylülerine "ahırla birleşik evden gelecek hastalıkları, sıtmanın sebeplerini, dereceyi, ağacın değerini, iyi tohum kullanmayı, pulluğun faydalarını. Köy Kanunu'nu öğretmişlerdir." Yeni köy öğretmeni­ nin hüviyeti gazetede şu cümleyle özedeniyord u : "Yeni öğretmen, devletin köy için düşün­ düklerini gerçekleştirmek, köy kanununu tat­ bik etmek ve bir cümle ile Kemalist köyü ya­ ratmak için cihazlanmış ve hazırlanmış olarak köye gönderilmektedir."
41

G a z i y e Hasret,
Cumhuriyet bayramı dolayı sile Ankaraya gelen bir köylü, Yurdun çıkarıldığı eve uğradı. Ankaraya yolu düşüp d« blza uğrayan her köylü gibi bu arkadaşı da ağırladık. Bu genç Türk köylüsünün adı Mustaia idi. Köyünü, nahiyesini sor duk:

Bir tanm ülkesi olan Türkiye'de geleneksel yöntemlerle yapılan tarımdan istenilen verim alınamıyordu. Tarımda çağdaş yöntemlerin kullanılmasını sağlamak amacıyla, devlet tara­ — Ben Güdüllü nahiyesinin Yukarı mahallesinden Masan fından Ziraat Mektepleri kunıldu. Bu okulların Efendi oğullarmdanım. öğrencileri yaz tatillerinde köylerde köylüyle dedi. Güdüllü Mustaia, Ankaraya uzaktan uzağa p«k öz­ birlikte çalışıyordu. Gazete, köylülerin hay­ lediği Büyük Gazi'yi bir göre yim diye gelmişti. vancılık ve ürün ekimiyle ilgili geleneksel yön­ Güdüllü Mustafa şairdir. A nkaradan ayrılırken bize bı temleri bir kenara bırakarak, verimliliği artıra­ rakrığı defterinde güzel güzel yazıları var. Bunlardan bir ta­ cak bilimsel yöntemleri benimsemesini sağla­ nesini gazetemize alıyoruz, ö telcilerinden de bazılarını sıra­ mayı amaçlıyordu. Hayvanların bakımı, hasta­ sı düştükçe gene gazetemizde okursunuz. Bakarsınız köylü lıkları, hastalıklardan k o r u n m a yöntemleri, bir yazıcı neler duymuş, neleryazmış, neler anlatmıştır, sebzecilik konulannda bilgiler veriliyordu. Güdüllü Mustafa, bakın bukoşmasında ne diyorı Yurt gazetesi, ulaşabildiği köylerde eğitim eksikliğini kapatmak ve halk eğitimi açısından GAZİMİZE HASRET önemli bir işlevi yerine getirmek amacını gü­ düyordu. Bu nedenle, gazete köylünün bilinç­ Başladım, şöylece ben bir akma, lenmesini, batıl inançları bir tarafa atıp bilimsel yöntemleri benimsemesini sağlamaya yönelik Ankara hedeftir, gönül okuna, yazılar yayınlıyordu. Köyünün dışına hayatı boyunca hiç çıkmamış, çok dar bir alanda ya­ Yüzünü görmek için geldim yakma, şayan köy insanını dünyada olup biten olaylar­ Doğ karşımda, benze güneşe, a y a . . dan haberdar etmek amaçlanıyordu. "Faydalı Bilgiler" başlığı altında yayınlanan bir dizi yazı­ da; gökyüzü, güneş ve çevresi, arz ve hareket­ Bir emel taşırım ne alım, satan leri v b konular resimlerle açıklanıyordu.
42 45 44

Elbette gelecek bir gün fırsatım; " Yolcuyum, Gazi'yi görmek maksadım, „ Deyince yol verdi, her valem kava . . Dünyada kalmayım diye murstsız, Süzülüp, göklerde uçtum, kanatsız; Koyuldum yollara, binitsiz, atsız; Aşkınla bu yeri, boyladım yaya . . Doğrusu ndim, yüce ismine, Kalbimi, çerçeve yaptım rsmine; Türklüğün siperi, tunçtan cismine; Dur, göz gezdireyim ben doya doya . .
:
I

Gazete, b i r bölümünü "Köy Çocuklarının Sayfası" olarak ayırmıştı. Bu bölümde köy ço­ cuklarının görmediği hayvanların hikâyesi (ör­ neğin Zürafa), gök gürlemesi ve şimşek çak­ masının nedenleri, ilk lokomotif ve mucidi gibi konular anlatılıyordu. Posta pullarının hikâ­ yesi, haberleşme alanındaki gelişmeler, telefon ve radyo gibi buluşların tarihçesi ele alınıyor­ d u . Böylece, köyünün dışındaki dünya ile köy çocuğu arasında bir köprü kurulmaya çalı­ şılıyordu.
45 4 6

Güdüllü Mustafa

Yurtun eğilime, daha doğrusu propagan­ daya yönelik yayınladığı "Ulusal Kültür" adlı yazı dizisi önemlidir. Türk Tarih Tezinin b i r uzantısı olarak yayınlanan b u yazı dizisinde. Türklerin atalarının kimler olduğu anlatılıyor­ d u . Yeryüzüne uygarlığı Türklerin getirdiğin­ den ve Türklerin en eski atalarının Etiler, iskit­ ler. Topalar olduğundan söz ediliyor; Anadolu uygarlığına sahip çıkılıyordu. Anadolu uygar47

r
. . i m i Türk köylüsüne tanıtan bu yazı dizisinin ardın­ dın, gazete köylülerin bu yapıtları koruması ve b u l ­ makları eserleri Hükümete bildirmesi için bir kampan'•ı başlattı. Kampanya, gazetenin çeşidi sayılarında bü­ yük puntolarla halka duyuruluyordu: *
4

* Remzi Saka. Türkiye Kooperatifçilik Siyaseti. İstanbul. 1943, s. 3842: Yahya S. Tezel. Cumhuriyet Döneminin İktisadî Tarihi (1923-İ950). Yun yay.. Ankara, 1986. s. 350
7

Nusret K. (Köymen), "Köy Seferberliğine Doğru", Ülkü, c. I, sayı 5. Haziran 1933. s. 355 "İnkılâp Enstitüsü", Hakimiyeti Milliye. 2.3.1934. s.l

"ANITLARI KORU Köylü kardeş! Yol üstünde, köyde kendde rasladıeski yazdı ve resimli taşları, heykelleri, eski yapılaİ bozup kırma, başkasına bozdurup kırdırma! Buldu­ r u n çanak ve çömleği şuna buna kaptırma! Onlan hü­ kümete bildir mükâfat görürsün!" Türk Tarih T e z i n i n yanı sıra, gerçekleştirilen D i l Devrimi köylüye "köylü ile şehirlinin dili bir olacak" '
4

4

' Bu kişilerin okulluklan Devrim Tarihi Dersleri yayınlanmıştır: Bkz. Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk İhtilâli, istanbul. 1940; Yusuf Hikmet Bayur. Yeni Türkiye Devletinin Harici Siyaseti, istanbul, 1935; Recep Peker. İnkılâp Dersleri, Ankara. 1935; Yusuf Kemal Tengirşenk, Türk İnkılâbı Dersleri Ekonomik Değişmeler, istanbul, 1935
1 0

Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, c. I-III. Atatürk Araştırma Merkezi yay., Ankara 1989, c. II, ss. 318-319 CHP Broşürü, Ankara. 1937. (Broşürün sonundaki haritadan). Haritada verilen bilgiye göre 16.158.018 olan ülke nüfusunun 1.237.504'ü CHP üyesiydi. Bu da ülke nüfusunun %7.7'sine karşılık gelmektedir. Cumhuriyet'in 10. yılını kutlamak amacıyla. CHF Kâıibiumuimisi Recep (Peker) Bey'in başkanlığında bir yüksek komisyon kuruldu. Bkz. Cumhuriyet Halk Fırkası Kâtihittmumiliğinin F. Teşkilâtına Umumî Tebligatı, Temmuz 1933'ten Birincikanun 1933 Sonuna Kadar, (Mahremdir. Hizmete Mahsustur. Fırka Bürolannda Kullanılacaktır.), c. 3. Ankara. 1934, ss. 25-26. CHF Kâtibiumumiligi'nin 17.7.1933 tarihinde CHF Vilayet idare Heyeti Reislikleri'ne gönderdiği telgraftan.

11

• e "okuma-yazma dilimizi köylerde kullanılan güzel sözleri de alarak zenginleştireceğiz"
50

başlıklanyla müj­
1 2

deleniyordu. D i l Devrimi'nin gerçekleştirilme aşamala­ rı. "Özrürkçe kelimeler" (yeni sözcükler) alfabetik sı­ rayla gazetenin her sayısında bir sütunu kaplıyordu,
51

Sonuç olarak Yurt gazetesi, Tek Parti Yönetimi'nin köylüye yönelik olarak izlediği politikada önemli bir propaganda aracı oldu. Köy ve köylüye yönelik olarak yapılan atılımlar bu gazete aracılığı ile köylüye duyu­ ruldu. Yurt gazetesi; Köy Eğitmenliği Kursları, Köy Öğretmen Okulları, Köy Enstitüleri, H a l k e v l e r i ' n i n Köycülük şubeleri. Halkodaları. Halk Okuma Odaları, Köy Kadınlan Gezici Kurslan ve Gezici Köy Demirci­ lik ve Marangozluk Kurslan ile birlikte köylüye Cum­ huriyet ideolojisini benimsetmekte ve propagandasını yapmakta önemli işlevler üsdendi. Ancak, ekonomik yönden köylünün kalkınmasın­ da önemli b i r işlevi olamadığı gibi, rejimin propagan­ dasını yapmakta da yeterli olamadı. Gazete, köylerin yaklaşık yansına ulaşabildi. Ulaşabildiği köylerde de köylünün çok az bir bölümü (yaklaşık %2'si) okuma yazma bildiğinden, hatta muhtarların bile okuma yaz­ ma bilmediği köyler bulunduğundan Yurt gazetesi, buralarda da bazen bir köşeye atılmaktan kurtulamadı. Okuma yazma bilen çok az bir azınlığa ulaştı. Resim­ lerle propagandaya ağırlık veren duvar sayısı ise, ge­ nellikle köyün dikkat çekici olmayan bölümlerine ası­ lıyordu. Tüm bu olumsuzluklara rağmen, Köy Kanu­ nu'nun uygulandığı 20.000'den fazla köye ulaşan Yurt gazetesi, rejimin köye ulaştırdığı (6 lâmbalı ve akümülatörlü) radyo ile birlikte önemli bir propaganda ara­ cıydı. •

Cumhuriyet'in 10. yılı kutlamaları ncdiniyle, CHF Kâtibiumumiliği Parti üyelerince "kendilerine, ailelerine, çocuklarına yapacakları yeni elbise, şapka, palto vesairenin giyemlerinin Cumhuriyet bayramına rast getirmelerinin usulleştirilmesi'ni isliyordu. Bkz. Cumhuriyet Halk Fırkası Kâtibiumumiliğinin F. Teşkilatına Umumî Tebligatı, c. 3. ss. 28-29. CHF Kâtibiumumiligi'nin 31.8.1933 tarihinde CHF idare Heyeti Reislikleri'ne gönderdiği yazıdan. Kutlamalar nedeniyle, "Kutlama Umumi Programları hazırlanmıştı. Örneğin, izmir'de hazırlanan program broşürünün bazı ilgi çekici maddeleri şöyleydi: "1. Onuncu Cumhuriyet bayramının tesadüf eniği 29,30,31 Teşrinievvel 1933 Pazar, Pazartesi, Salı günleri bütün dükkân­ lar, ticari müesseseler kanunun buyunığu gibi kapalı bulu­ nacaklardır. Yalnız kahveler, gazinolar ve diğer cuma tatilinden müstesna tutulan esnaf tatil yapmıyarak dükkânları açabilirler. 2. Bütün yunuslar bayramın devam ettiği üç gün bayramlık elbiselerini giyeceklerdir. 3. Bütün bayramların üstünde olan bu bayramda her Türkün birbiri­ ni kutlaması ve aile ziyaretlerinin yapılması lazımdır. 4. Uzakta bulunan akraba ve dostlann da mektupla veya diğer vası­ talarla bayramları kutlunanmadır. 5. Bütün evler ve dükkânlar en iyi bir şekilde süslenecektir. Bayraksız hiçbir ev, dükkân ve müessese görünmiyecekıir." Rkz. Onuncu Cumhuriyet Bayramı Kutlama Umumî Programı, izmir, 1933, ss. 3-4
1 3

* Görüş ve katkılarından dolayı hocamız Prof. Dr. Ergün Aybaıs'a teşekkür ederiz. 'Ahmet Şerif, Anadolu'da Tanin. (yay. haz. Çetin Börekçi), Kavram yay., istanbul, 1977; Parvus Efendi, Türkiye'nin Malî Tutsaklığı. (der. Muammer Sencer). May yay., istanbul, 1972
2

Zafer Toprak, Türkiye'de -Milli İktisat' (1908-1918). Yun yay., Ankara. 1982 Feroz Ahmad, İttihatçılıktan Kemalizm'e, (çev, Faımagül Berktay), Kaynak yay., İstanbul, 1986. s. 111; Tank Zafer Tunava, Türkiye'de Siyasal Partiler, c. II. Hürriyet Vakfı yay., İstanbul, 1986, s. 417-418,475 Cumhuriyet Döneminde İstatistiklerle Türkiye (1923-1930). Tablo 35: Köy İşleri Bakanlığı, Cumhuriyetin 50. Yılında Köylerimiz. Ankara. 1973. s. 6 A. Afetinan, İzmir İktisat Kongresi < 17 Şubat - 4 Man 1923), TTK yay., Ankara. 1989: A. Gündüz. Ökçün. Türkiye İktisat Kongresi. 1923-lzmir. Hal>erier-Belgeler-Yorumlar. Ankara Üniv. SBF. vav. Ankara. 1971

Örneğin bkz. Servet iskit, Türkiyede Matbuat İdareleri ve Politikaları, Başvekâlet Basın Yayın Umum Müdürlüğü yayınlanndan, 1913, s. 276, İskit'in belirttiğine göre; "1933'de İstanbul'da Agaoglunun "Akın", Nizamettin Nazille Vâlâ Nurettinin "Hergün", Hüseyin Cahidin "Fikir Hareketleri", Sedad Simavinin "Yedi Gün", ismail Hakkının "Yeni Adam" ve Ankarada Halkevlerinin "Ülkü", Yaşar Nabi ve Nahid Sininin "Varille" mecmualan, CHP'nin köylü için "Yurd* gazetesi ve Türk Dili Tetkik Kurumunun bülteni tesis olunmuştur." Cumhuriyet Halk Fırkası Kâtibiumumiliğinin F. Teşkilâtına Umumi Tebligatı, c. 3, s, 98-99; 1935 yılı başında, gazetenin sahibi Kemal Mutluay, müdürü Naşid Uluğ'du ve yayınını Hakkı Tank Us idare ediyordu. Gazete, Ulus Basımevi'nde basılıyordu. Örneğin bkz. Yurt. yıl 2, savı 29, 1.1.1935; Yurt, yıl 2, sayı 30, 15.1.1935 "Bayramın Kullu Olsun". Yurt, sayı 1, 29.10.1933. s.2 Cumhuriyet Halk Fırkası Kâtibiumumiliğinin F. Teşkilâtına Umumî Tebligatı, c.3, s. 101, CHF Kâtibiumumiligi'nin 19.10.1933 tarihinde CHF idare Heyeti Reislikleri'ne gönderdiği yazıdan Cumhuriyet Halk Fırkası Kâtibiumumiliğinin F. Teşkilâtına

14

3

4

1 5

1 6

5

17

YURT GAZETESI
Umumi Tebliğini, c. 3. s. 97, CHP Kâtibiunııınıiligi nin 16.10.1933 tarihinde CHF Vilayet İdare Heyeti Reisliklerine gönderdiği yazıdan.
8

Cumhuriyet Halk Fırkası Kâtibiumumiliğinin /•' Teşkilâtına Umumî Tebligatı, c. 3, ss. 130-131. CHP Kâtibiumumiligi'nin 9.9.1933 tarihinde CHF idare Heyeti Reislikleri'ne gönderdiği yazıdan Cumhuriyet Halk Fırkası Kâtibiumumiliğinin F. Teşkilâtına Umumî Tebliu.au. c. 3. s. 145, CHP Kâtibiumumiligi'nin 1.10.1933 tarihinde CHF idare Heyeti ve Halkevleri Reislikleri'ne gönderdiği yazıdan Cumhuriyet Halk Fırkası Kâtibiumumiliğinin F. Teşkilâtına Umumi Tebligatı. Ikineikanun 1934ten Haziran 1934 Sonuna Kadar, (Mahremdir. Hizmete Mahsustur. Fırka Bürolannda Kullanılacaktır.), c.4, Ankara. 1934, s. 86. CHF Kâtibiumumiligi'nin 13.1934 tarihinde CHF Vilayet İdare Heyeti Reislikleri'ne gönderdiği yazıdan.

9

82. 1.4.1937: "Köy Kanununda Değişiklik". Yun. yıl 4. sayı 79. 15.2.1937: "Çiftçinin Eski Borçlan 15 Yıla Taksitleniyor". Vnrr (Duvar sayısO.yıl 2. sayı 36, 15.4.1935: "Tuz Ucuzlatıldı". Yurt. yıl 2. sayı 38. 1.6.1935; "Devlet Şekerin Kilosunu On İki Kuruş Ucuzlattı", Yurt (Duvar sayısı), yıl 2. sayı 39, 15.6.1935: "Köylere Ziraat Makina ve Âletleri Gidecek", Yun. yıl 4, sayı 78, 1.2.1937; "Topraksız Köylüye Toprak Dağıtılıyor", Yurt. yıl 4, sayı 74. 1.12.1936: "Toprak Kanunu Lahivası", Yurt. vıl 4. savı 77. 15.1.1937 " "Kooperatifleşelim". Yurt. yıl 3, sayı 52.54.55, 1.1.1936: 1935 yılı sonlannda çıkanlan 2834 sayılı Tanm Saiış Kooperatifleri Kanunu ve 2836 sayılı Tanni Kredi Kooperatifleri Kanun bu bağlamda değerlendirilmelidir. * "Tanm ve Kredi Kooperatifleri", Yurt. yıl 3, sayı 65, 15.7.1936 * "Sağlımızı Koruyalım: Sıtmaya Tutulmak ve Tutulduktan Sonra Kurtulmak için Öğütler", Yurt (Duvar sayısı), yıl 1, sayı 3, 1.12.1933; "Sıtma Belâsını Yeniyoruz". Yurt (Duvar sayısı), yıl l , sayı 9, 1.3.1934; yıl 2. sayı 39. 15.6.1935; "Hayvanlar Vergisi İndirildi", Kurt (Duvar sayısı), yıl 3. sayı 53. 15.1.1936; "Kanunlar: Kamutay Hayvanlar Vergisini Düzeltti". Yurt (Duvar sayisO. "Sağlığımızı Koruyalım: Pamukçuk "Müge". Kurt, yıl 4. sayı 77, 152.1937: "Gezici Hekimler Ne işler Görecekler",'Kurt. yıl 2. sayı 24. 15.10,1934: "Gezici Hekimlerin ve Sağlık Memurlannın Köylüye Ne Yolda Faydası Dokunur?", Yurt (Duvar sayısı), yıl 2,'sayı 26, 15.11.1934; "Sağlığımızı Koruyalım: Kuş Palazı Hastalığı Nedir?", Yurt. yıl 1, sayı 15. 1.6.1934. "Türk Anaları Yavruîannıza Nasıl Bakmalısınız", Yun (Duvar sayısı), yıl 1, sayı 22. 15.9.1934; "Sağlığımızı Koruyalım: Trahomdan Nasıl Kaçınmalı", Kurt; yıl 1, sayı 6. 15.1.1934
0

1

"Yurdun dilekleri'. Yurt, yıl 2. sayı 37, 95.1935 Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliği'nin Parti Örgütüne Genelgesi. 17 Mayıs 1935den Birincikanun 1935 Sonuna Kadar. (Gizlidir, işe Özgü ve Özeldir. Pani Bürolarında Kullanılacaktır.),' c. 7. Ankara. 1936. s. 127. CHP Genel Sekreterliğinin 16.11.1935 tarihinde CHP Başkanlıklan'na gön­ derdiği yazıdan. "Yurd'un Dilekleri", Yurt. yıl 2, sayı 37. 9.5,1935: TBMM'nde, Posıa Idaresi'nin gazetenin taşınması sırasında posta ücreti almaması da onaylanmıştı Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliğinin Pani Örgütüne Genelgesi, c. 7, s. 130. CHP Genel Sekreterliğinin 4.12.1935 tarihinde CHP Başkanlıktan na gönderdiği yazıdan; Yine bu konuda bkz. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliğinin Pani Örgütüne Genelgesi. 1 Ikineikanun 1936dan 30 Haziran 1936 Tarihine Kadar. (Gizlidir. İşe Özgü ve Özeldir. Pani Bürolannda kullanılacaktır), c. 8. Ankara, 1936, s. 110, CHP Genel Sekreterliği'nin 22.2.1936 tarihinde CHP Başkanlıklarına gön­ derdiği yazıdan. Kurt (Duvar sayısı), yıl 1, sayı 11, 1.4.1934 Yun (Duvar sayısı), yıl 1. sayı 22, 15.9.1934 Yun. Savı 1. 29.10.1933: Yun (Duvar sayısı), yıl 2, savı 28. 15.12.1934

1

3

4

"Yeni Köy Ögreımenlerimiz", Yun. yıl 4, sayı 73, 15.11.1936: "Yeni Köy Öğretmenleri Yetiştiriliyor". Kıirr. vıl 4. savı S0. 1.3.1937 "10 Yılda 32.000 Köyde Daha Okul Açılacak". Yurt. yıl 4. savı 81. 15.3.1937; "Köyde Eğitmen". Yurt, yıl 4. sayı 82. 1.4.1937; "Eğitmenlerin Sayısı Anınlıyor", Kurt, yıl 4.'sayı 114, 1.8.1938. "Ziraat Enstitüsü Talebeleri Yazın Köylerde Çalıştırılıyor", Yurt, yıl 4, sayı 114, 1.8.1938 "Hayvan Bakımı", Kurt, yıl 1, sayı 4, 15.12.1933; "Gebe Kısraklara Nasıl Bakılır", Yurt, yıl 1. sayı 'l7. 1.7.1934; "Hayvanlarda Verem Hastalığı". Kurt (Duvar sayısı), yıl 1, sayı 22. 15.9.1934: "Hayvan Nasü Yetiştirilir?", Yurt. yıi 2, sayı 33. Û.1935; "Sebzecilik: Soğan Ekimi", Yurt, yıl 4. sayı 77, 15-1-1937

1

2

5

6

3

7

* "Mehmet Çavuş Diyor ki: "Cumhuriyet Bizimdir, Biz Cumhuriyet Yoluna Başını Koymuş Köylüleriz. Biz Sag Oldukça Onun Kılına Hata Gelmez". Kurt; yıl 1. sayı 3. 1.12.1933; "Geçen Hafta Evlenen Mehmet Çavuş Diyor ki". Yun, yıl 1, sayı 6. 15.1.1934: "Mehmed Çavuş Diyor ki: "Köy Evleri Nasıl Düzelir?", Yun, yıl 1, sayı 4, 15.12.1933; "Mehmed Çavuş Diyor ki: "Sağlığımızı Koruyalım", Yurt, yıl 1. savı 5, 1.1.1934; Yun, yıl 1. sayı 7, 1.2.1934 ' "Yeni Ölçüler. Yeni Tamlar", Yun (Duvar sayısı), vıl 1, sayı 5. 1.1.1934; Yurt, yıl 1, sayı 6,15.1.1934. ' Kazım Nâmi. "Köylüye Yurt ve Cumhuriyet Bilgisi. Halk Hükümeti ve Esas Teşkilât Kanunu". Yurt. yıl 1. sayı 6. 15.1.1934: Kazım Nami. "Köylüye Yurt ve Cumhuriyet Bilgisi. Hürriyet Nedir? Ne Demektir? Köylü Çocuğuna Her Yer Açıktır. Çalışarak En Büyük Makamlara Geçilebilir". Yurt. yıl 1, sayı 10. 15.3-1934; Kâzım Nâmi, "Köylüye Faydalı Bilgiler: Mebus Seçmek Vazifesi". Yun, yıl 1. sayı 12, 15,4.1934: Kâzım Nâmi, "Kövlüve yurt ve Cumhurivet Bilgisi", Yun, yıl 1, savı 4, 15.12.1933
1

* "Faydalı Bilgiler: Arz ve Hareketleri". Yun. yıl 3, sayı 58, 1.4.1936; "Faydalı Bilgiler: Gök Bilgisi", Yurt. yıl 3. sayı 59. 15.4.1936: "Faydalı Bilgiler: Güneş ve Çevresi". Yurt, yıl 3, sayı 60, 1.5.1936; "Faydalı Bilgiler: Cografva-Arz Bilgisi", Yurt, yıl 3. savı 63, 15.6.1936
5

Kurt. yıl 1, sayı 8, 15.2.1934 Yurt, yıl 1, sayı 12, 15.4.1934 "Ulusal Kültür: Yeryüzüne Medeniyeti Türk Ulusu Getirdi". Yurt. yıi 2. sayı 30. 15.1.1935: "Ulusal Kültür: Türklüğün Büvük Dedeleri", Yurt. yıl 2. sayı 32. 15.2.1935: "Ulusal Kültür: En Eski Dedelerimiz". Yurt. yıl 2. sayı 34, 15.3.1935: "Ulusal Kültür: En Eski Dedelerimiz: Etiler". Yurt. yıl 2, sayı 36. 15.4.1935: "Ulusal Kültür: En Eski Dedelerimiz: Iskider-Topalar-Çin ve Hindi Adam Eden Türkler", Yun, yıl 2. sayı 37. 9.5.1935; "Üz Dilden Kelimeler", Yun, yıl 2. sayı"43. 15.8.1935: "Öz Dilden Kelimeler". Yurt, yıl 2, sayı 44, 30.8.1935; "Ulusal Kültür: Anadolu Selçuklulan Devleti". Yurt, yıl 2. savı 43. 15.8.1935

5

"Köylüye Yun Bilgisi: Cumhuriyette Vekillikler". Yurt, yıl 1. sayı 16. 15.6.1934: "Köylüye Yun Bilgisi: Cumhuriyette Vekillikler". Yurt, yıl 1. sayı 17. 1.7.1934: "Köylüye Yun Bilgisi: Cumhuriyette'Vekillikler", Yurt, yıl 1. sayı 18. 15.7.1934: "Kövlüve Yun Bilgisi: Cumhurivette Vekillikler". Yurt. vıl 1. savı 19. İ.8.İ934 Yurt (Duvar sayısı), yıl 2. sayı 29, 1.11.1935

1

"Anıtlan Koru". Kurt, yıl 3. sayı 52. 1.1.1936. Aynca bu konuda bkz. "Tarihsel Anıtlan Korumak Yurd Görevidir". Yurt. vıl 2. sayı 47. 15.10.1935

' Kurt (Duvar sayısı), yıl 2. sayı 26. 15.11.1934 ' Kurt, yıl lsayı 16. 15,6.1934.
1

1

' "Köylü Kadın. Cumhuriyet Sana Muhtar Olmak Hakkını da Verdi". Yun. yıl 1, sayı 2, 15.11.1933; İlk kadın muhtar Gül Hanım'dır. Aydın Çine'nin Karpuzlu nahiyesinin. Dercköy unde seçilmiştir. ' "Iran Şahı Hazretleri Geliyorlar". Yurt. yıl 1. sayı 15. 1.6.1934: "Dön Devlet Arasında"! Yun. yıl 1. sayı 8. 15.2.1934; "Atatürk Beşinci Kez Cumhurbaşkanımız". Yurt. yıl 2. sayı 34. 15.3-1935
1

"Öz Türkçe Kelimeler", Yurt. vıl 2. savı 41. 15.7.1935; Öz Dilden Kelimeler". Yurt, yıl 2. sayı 46, 1.10.1935.

"Yurd Yeni Yıla Girerken". Yurt. yıl 2, sayı 30. 15.1.1935

' "Köy Kanununun Bazı Hükümleri Değiştiriliyor", Yurt. yıl 4. sayı

ŞEMSÎ E F E N D I

ATATÜRK'ÜN ÎLK ÖĞRETMENİ

EMSI EFENDI H A K K I N D A BILINMEYEN BIRKAÇ NOKTA
kapsamlı bilgileri ihtiva etmesi açısından önemlidir. Fakat bu çalışmada da eksik kalan bazı noktalar ol­ Osmanlı tmparatorluğu'nun son yıllarında yaşanan muştur. siyasal ve ekonomik olayların incelenmesi belli başlı Şemsi Efendi 1852 yılı civarında aslen Sabetaycı bir merkezlerin önemini ortaya çıkarmaktadır. Bu merkezailenin ferdi olarak doğdu , Arapça, Farsça ve Fransız­ . erden biri olan Selanik şehri, tarihî rolü açısından bel­ ca öğrenen Şemsi Efendi Selanik'te açılan bir yabancı ir de en az ele alınmış olanıdır. Türkiye'nin ilk siyasal okulda çalışmaya başladı. Burada öğrendiği metodları içmekleri burada kurulmuş (Mason locaları, ittihat ve kendi kuracağı bir okulda uygulamak amacındaydı, Terakki gibi), istanbul'da ya­ ancak maddî olanakları ye­ şanan 31 M a r t isyanı b u t e r l i olmadığı için destek kentte organize edilen b i r bulması g e r e k i y o r d u , işte crdu tarafından bastırılmış, kendisine bu destek mensup Sultan 2. Hamid sürgün gün­ olduğu " K a p a n a " g r u b u lerini bu şehirde geçirmiştir. üyelerince sağlanmıştır. Ka­ Ama tüm bu olayların dışın­ p a n a grubunun eğitim hu­ da hiç kuşkusuz en önemlisusunda Şemsi Efendi'yi des­ i : . çağdaş Türkiye Cumhuriteklemesinde i k i amaç var­ yeti'nin kurucusu olan Mus­ dır: i l k i sürekli ticaret ilişki­ tafa Kemal Atatürk'ün Se­ leri nedeniyle Batı'yı tanıyan lanik'te doğmuş ve burada grup üyelerinin oradaki ileri ilk eğitimini almış olmasıdır. teknoloji ve kültürel aşama­ ya ulaşma istekleridir. SabeAtatürk Nutukta çocuk­ taycdar ilerlemenin ilk koşu­ luk yıllarını anlatırken, okul l u n u n gelişmiş eğitim k u ­ ;ağı geldiğinde annesiyle rumları ile olacağını anla­ babası arasında sürekli b i r mışlardı. Diğer amaç ise, 19. tartışma yaşandığını belirte­ yy'a kadar sürekli kapalı şe­ rek, buna neden olarak an­ kilde yaşayan cemaat üyele­ nesinin onu mahalle mekte­ rinin Türkçe'yi yeterince kobine g ö n d e r m e a r z u s u n a nuşamamalarıydı. Gerçek­ karşılık, babasının bir süre­ ten de Tanzimat'la beraber dir f a a l i y e t t e b u l u n a n ve Osmanlı Ülkesinde ortaya modern sistemde eğitim ve­ çıkan "eşitlik" ilkesi ile farklı ren Şemsi Efendi Mektebi'ne dini toplumlar arasında kay­ gönderme isteğini göster­ naşmalar olmaktaydı. O za­ mektedir. Sonuçta küçük mana kadar aile içerisinde Mustafa Şemsi Efendi Mekte­ sürekli olarak i s p a n y o l c a bi'ne gidecektir. Tarihçiler Şemsi Efendi bir öğrencisiyle beraber. konuşan Sabetaycılar bu d u ­ İlgaz Zorlu arşivi r.e yazık k i , Atatürk'ün haya­ r u m karşısında ülkede en tıyla ilgili yaptıkları araştır­ çok kullanılan dili -Türkçe'yi- öğrenme zorunluluğunu malarda onun bu okuldaki yaşantısını pek fazla ele al­ anlamaktaydılar. Nitekim okulların desteklenmesinin, mamışlardır. Halbuki o dönemde yeni birtakım eğitim belki de en başta gelen nedeni budur. metodlannı uygulayan Şemsi Efendi Mektebi'nin gerek felânik ve gerek daha sonraları İstanbul'da taşımış o l ­ Osman Ergin'e göre "Tarz-ı Cedit" adlı yeni öğre­ duğu bazı fonksiyonlar olmuştur k i bunlar yazımızın nim usulünü ilk uygulayan okul İsmail Hakkı'nın Sela­ konusunu teşkil etmektedir. nik'te Suratkâr mahallesinde açtığı o k u l d u r . Şemsi
2 3 11 5 6 7 8

İlgaz Zorlu

Atatürk'ün i l k öğretmeni olan Şemsi Efendi ve tkulu hakkında birkaç makale yayınlanmış olmakla teraber bunlann hiçbiri tam olarak aydınlatıcı bilgiler verememektedir. Şemsi Efendi'yi en son olarak ele ilan Doç. Dr. Özcan Mert'in "Atatürk'ün i l k Öğretmeni {emsi Efendi" adlı çalışması', bunların içerisinde en

Efendi ile beraber İsmail Hakkı daha sonra Aktarönü'nde harap bir mescidi okul haline sokarak Halil Vehbi ve Derviş Efendilerle beraber çalışmışlardır.' Fa­ kat Mert'e göre, 1872 yılında, Şemsi Efendi'nin Sabri Paşa Caddesindeki Çarşamba Dergâhı'nda açtığı okul ilk olma özelliğindedir, Bütün bu okullann ortak özel10

ligi, Sabetaycı aydınlarca finanse edilmiş olmalanydı. Şemsi Efendi'nin diğer bir özelliği ise, yaşadığı dö­ nemin en büyük Sabetaycı Kabalistlerinden biri olma­ sıydı." Amacı, 1800'lerde yaşanan Osman Baba ola­ yından sonra ayrılan Karakaşlar grubuyla kendi grubu­ nu birleştirmekti. Hatta bu amaçla Karakaşlar grubuna ait okullara giderek orada tartışmalara girdiği bilin­ mektedir. 1885 yılında Fevzi Sıbyan olarak bilinen okulun kuruluşunda da oldukça önemli bir rol almış­ tır, hatta bu okulun kurucusu olduğu ileri sürülmüş­ tür.' Fevziye mektebi, kendi gibi daha sonraları istan­ bul'da da faaliyet gösterecek olan "Mekteb-i Terak­ ki "ye göre daha radikal ve cemaatçi bir yapıya sahip­ t i . Şemsi Efendi'nin burada "Akaid-i Diniye" öğretme­ ni olarak görev yapması da, onun Sabetaycı dinî k u ­ ralları gençlere aktarma amacından kaynaklanmaktay­ dı. Mektebi Fevziye'nin de kuruluşu ve ilerki faaliyet­ lerinde Karakaşlar grubunun maddî desteği olmuştur. Okul bu grubun resmî okulu görünümündeydi. Ahmet Emin Yalman 1922'de Va­ tan g a z e t e s i n d e yazdığı "Tarihin Esrarengiz Bir Sahifesi" adlı yazı dizisinde Ka­ rakaşlar grubunda meydana gelen ilerlemenin Fevziye Mektebi sayesinde olduğu­ nu iddia ederek "... i k i asır­ lık fakrü cehaled beş on se­ nelik bir intibah silip süpür­ dü. Bir zamanlar memleke­ tin en mükemmel terbiye müessesesi olan Fevzi Sıb­ yan ve Fevziye'nin, bu inti­ bahın husulüne pek bir tesi­ ri olmuştur" ifadesini k u l ­ l a n m ı ş t ı r . Şemsi E f e n d i sağlığında Karakaş ve Ka­ pana gruplarını birleştirme­ yi amaçlıyordu. Ancak onun her iki cemaati birleştirmeye yönelik ç a b a l a n t e p k i y l e karşılandı.
12 3 14 15 16

1

Bu çalışma 1990 yılında Ankara'da toplanan 11. Türk Tarih Kongresi'nde tebliğ olarak sunulmuş, aynı zamanda da Atatürk da yayımlanmıştır.

Araştırma Merkezi Dergistain 7. cilt (Man 1991) 28. sayısında

1

Sabetaycılık kavramı tarih literatüründe genellikle "Dönmelik" olarak ifade edilmektedir. Bu konuda bkz. İlgaz Zorlu, Tartb ve Toplum. Eylül 1992'de yayımlanan "500. Yılda Unutulan Bir Cemaat: Türkiye Dönmeleri." Men. -Atatürk'ün ilk öğretmeni Şemsi Efendi", s:332-333-

5

* Şemsi Efendi köken itibariyle Sabetaycı Cemaatin "Kapancılar" grubundandı. Kapancılar 17. yy'da Mesihligini ilan eden Sabetay Seviye bagh kalmışlardır, onun tekrar Mesih olarak geri döneceğine inanıyorlardı. Diğer grup oian Karakaşlar'a göre taasupıan uzak olmakla beraber, yine de 19. yy başlanna kadar dinirirüelleriniuygulamışlardır. ' Her kültür sahip olduğu değerleri gelecek kuşaklara eğitim yoluyla bırakabilir. Okulların varolma nedenlerinden biri de budur: Bilimsel ve kültürel gelişmeleri bir sonraki kuşaklara aktarabilmek.
6

Çoğunluğunu I492'de ispanya'dan Osmanlı topraklanna göç eden Musevilerin oluşturduğu Sabetaycı cemaatte konuşulan günlük lisan ispanyolca olmuştur. Başta diğer Sefarad Yahudilerinin de konuştuğu bu dil, daha sonralan Aİliance okulunun getirdiği Fransızca ve günlük Türkçe lisanlanyla birleşerek "Judeo ispanyol" halini alıp "Ladino" olarak adlandırılmıştır. Halbuki Sabetaycılar sürekli olarak dışa kapalı bir cemaat yapısını muhafaza ettiklerinden 17. yy. Ispanyolcasını 19. yy'a kadar aynen koruyabilmişlerdir. 'Nitekim Sabetaycılar'ın konuştuklan farklı Türkçe 1924 mübadelesi sonrasında istanbul'a gelmeleriyle halk tarafından algıianabilmiştir. Lisan sorunu cemaat okullarının kurulmasında da etkili olmuştur. ' Ergin, Türk Maarif Tarihi, s 46869 arasından özetle
9

Men. Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi. c:7. S:28.

, 0

Ibid.

Kendisini cemaatten dış­ ladılar, 1912'de Türkiye'ye gelen Şemsi Efendi ilk öğre­ tim müfettişliğine tayin edil­ di, ancak sıkıntılı ve parasız Şemsi Efendi yaşamının son yıllarında bir hayat yaşadı. 191"'de öl­ İlgaz Zorlu arşivi düğünde Üsküdar'daki Selâ­ nikliler Mezarlığında Karakaşlara ait bölüme gömüldü. Mustafa Kemal Atatürk'ün i l k öğretmeni olan ve onun nutkunda adı geçen Şemsi Efendi, devrinin yal­ nız büyük bir eğitimcisi değil, aynı zamanda siyasî yönleri de olan bir Kabalistiydi. Hayatının büyük bir bölümünü Zohar'ı tekik ederek geçiren bu kişi Kara­ kaş ve Kapana gruplarını birleştirerek Sabetaycı ce­ maatin yaşamasını amaçlıyordu. Ancak bu idealinde başarılı olamadan öldü. Acı olan, yaşamının son yılla­ rını sefalet ve zorluklarla geçiren bu insanla ilgili ye­ terli bilimsel çalışmanın yapılmamış olması, Türk eği­ tim hayatına olan katkılarının unutulmasıdır. •

" Sevi onaya koyduğu binakım dinî teorileri klâsik Yahudi anlayışından farklı olarak Zohar'a dayandırmaktaydı. Ancak bilgilerini yalnızca ona inanan müritlerine açıklamıştır. Literatürde "Hoca" veya "Oğan" ya da "Ağa" olarak geçen Sabetaycı din adamian kurduklar, okullarda bu bilgileri genç kuşaklara aktarmaktaydılar. Şemsi Efendi de 19. yy'ın en büyük Kabbala üstatlarından biri idi.
11

Önce Yakubiler ve Sabetaycılar olarak ikiye ayrılan Sabetayistler. "Osman Baba" olayıyla sonunda üçe bölünmüşlerdi. Büyük Sabetaycı grubun içinden Osman ismindeki Baruhya Ruso'nun Mesihligine inanan Karakaşların ya da Onyollular- ayrılmasıyla bölünme gerçekleşmiş oldu, son grubun adı da Kapancılardır.

15

Men. age. s:334. 26 sayılı dipnot.

" Feyziye Mekteplerinin kuruluş amacı "Karakaşlar" grubunun cemaatçi yapısını devam ettirme amacına dayanmaktaydı. Bu Kapancılarla aralarındaki en önemli farklardan biridir. " Düzdag, Tarihimizde Gizli Çehreler Mı kitaptan.
16

Bunun en büyük nedeni, bu grubun genç üyelerinin Türklerle kaynaşma arzularıdır. Onlar Karakaşlan cahil ve mutaassıp görmekteydiler, üstelik Sabetay Seviye de inanmıyorlardı.

KOLEKSIYONCUNUN

DAĞARCIĞINDAN

1 9 1 9 ' D A İTALYAN İŞGALINDEKI
RODOS'TA A L I N M I Ş B I R L I S E DIPLOMASı

W4
l / > CJ l y * ^ ******* V*

j~

rf-»yi*fc-

• rV'
/

1

J&'MlfiH*

-*>

»İJ-

.Vuran Yüdmm Koleksiyonu

K O L E K S İ Y O N C U D A N

K î T A P

E L E Ş T İ R İ S İ

İtalya Devlet-i Fahimesinin Cezair-i Bahr-i Sefid İşgal-i Askeri Kumandanlığı Mekâtib-i İdadiye Şehâdetnâmesi
isim ve Künyesi: Mehmed Efendi bin Şerif Usta Mahall-i Velâdeti: Rodos Tarih-i Tevellüdü: 1311 Sinni: 23 Mezhebi: İslâm Tabiyyeti: Osmanlı Akâid: A'lâ Arabi: A'lâ Kitabet ve Edebiyât-ı Osmaniye: Aliyü'l-a'lâ Fransızca: Aliyü'l-a'lâ Coğrafya: Aliyü'l-a'lâ Tarih: Aliyü'l-a'lâ Usûl-i defterî: Aliyü'l-a'lâ Ma'lûmât-ı Kânûniyye: Aliyü'l-a'lâ Ma'lûmât-ı Iktisadiyye: Aliyü'l-a'lâ Hikmet-i Tabi'iyye (Fizik): Aliyü'l-a'lâ tlm-i Kimya: Aliyü'l-a'lâ Tarih-i Tabii: Aliyü'l-a'lâ Hıfzıssıhha: Aliyü'l-a'lâ Cebr ve Müsellesât: Aliyü'l-a'lâ Kozmografya: Karîbü'l-a'lâ Hendese: A'lâ italyanca: Aliyü'l-a'lâ Tavr ve Hareket: Aliyü'l-a'lâ Rodos Mekteb-i idadisi müntehi sene şakirdanından Mehmed Efendi bin Şerif Efendi programa dahil olup esâmisi bâlâda mübeyyin olunan ulûm ve fünûnu tahsil ile her sene nihayetinde heyet-i mümeyyize ma'rifetiyle imtihanlan bil-icra her fennin hizasında gösterilen derecâtı kazandığı ve derecât-ı mezkûrenin mecmu'una na­ zaran âliyü'I-a'lâ mertebesini ihraz eylediği cihede işbu şehâdetnâme yedine i'tâ kılınmış ve efendi-i mumaileyh Maarif-i Umûmiye Nizâmnâmesinde muhaner imtiyâzâta kesb-i salâhiyyet eylemişdir. 23 Şubat 1919 Rodos Mekteb-i idadi Müdürü: Mehmed Kadri II Sovrintendente II Commissario Dell'lstruzione Publica Per L'Amministrazione Delle Isole Dell'Egeo

Mete Tuncay
ABD Üniversitelerinde Amerikan Tarihi oku­ tanlara "theologians of civic religion" diye takdırlar: yani, yurttaşlık dininin ilâhiyatçıları. Onlara haksızlık etmemek için, çoğu Amerikan Tarihi k i ­ taplarının, Marxist-Leninist-Stalinist parti tarihi me­ tinlerine benzemediği, i k i yüzyıl önce yaşanmış olayların bütün kıvrım ve büklümlerini yansıttığı ve tartıştığı eklenmelidir. Yine de, devrim tarihi konuları -bir karşı-devrim olmadıkça- dünyanın her yerinde bir çeşit lâik d i n oluşturuyor. Bu dinin de türlü rütbelerde görevlileri oluyor. Kardinalden mahalle papazına ya da Şeyhülislâm'dan cami ima­ mına kadar inanç ve anİayış aynıdır; ancak arala­ rında incelik (refinement) farklan vardır. Bizim lâik dinimizin iıademe-i hayrat'ının en iyilerinden biri, eski meslekdaşım (eski olan be­ nim; o meslekte devam ediyor), siyaset bilimci, (Ecevit'in bir kabinesinde Kültür Bakanlığı göre­ vinde de bulunmuş olan) Prof. Dr. Alımed Taner Kışlalı'dır. Geçen ilkbaharda çıkan "Atatürk'e Sal­ dırmanın Dayanılmaz Hafifliği" kitabı, art arda bir­ çok baskı yapn. (Kışlalı, çoğu daha önce Cumhu­ riyet gazetesinde çıkan yazılarını dört bölümde toplamış: 1- Kemalizm. 2- Sol. 3- Kürt Sorunu, 4Kültür. Siyaset ve Ordu. Ben bu yazıda, ilk bölüm üstünde duracağım.) Milan Kundera'nın ülkemizde de pek tutulan "Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği" romanının adın­ dan esinlenerek kitaba başlık yapılan bu sözler, aslında birinci makalenin de başlığı. (Kundera'nın romanını okuyanların, en azından filmini görenle­ rin bildiği gibi, o yapıtın Kemalizmle falan ilgisi yoktur. Geri plânında Rus işgaline ve sosyalist reji­ me yönelik eleştiriler bulunmakla birlikte, leit-motiv'i hiç de siyasal değildir). Kışlalı'ya karşı, birisi çıkıp da Atatürk konusun­ da muteber turumun "kaldırılmaz ağırlığı" diye bir kitap yazsa, iyi olurdu. Ben kendi payıma "kişi ta­ pısı" (kültü) hakkında hayli duyarlıyım, ama böyle bir şey yapmaya niyetim yok. Bu konuda eleştirel bir yaklaşımı savunmakla, başıma yeterince belâ açtım. Üstelik, benim paylaşmadığım gerekçelere dayanarak Atatürk'e karşı çıkan başkalarıyla aynı çuvala sokulmak hoşuma gitmiyor, Kışlalı, benim yol arkadaşlığı etmekten tedirgin­ lik duyduğum İslamcılarla Kürt ayrılıkçılanna deği­ niyor. Ama, bunlann Atatürk'e saldırmalannı "tutar­ lılık" açısından anlayışla karşılıyor. Onun asıl kızdı­ ğı, kendileri "çağdaşlaşma" yanlısı olup da. yine Atatürk'ü eleştirmeye kalkanlar: Özellikle Mehmet Altan. babası, kardeşi vb. Hemen belirtmek isterim ki. ben bu 2'nci Cumhuriyetçilerden değilim. Onla­ rın yakın geçmişe yönelttikleri eleştirilerin çoğunu haklı buluyorum. Fakat öngördükleri siyasal de­ mokrasinin ancak liberal kapitalizm temeli üstünde varolabileceği inançlarını paylaşmıyorum. (Hatta, benim yorumuma göre, Atatürk'ün kendisi bu ko­ nuda onlara yakın düşünüyordu.) Bense. Türki­ ye'nin koşullarında siyasal liberalizme evet, ekono­ mik liberalizme hayır diyorum. Maddî nimetlerin

Diplomanın a r k a

yüzü

Sınıf derecesi: 4 Mekteb numerosu: 591 Rodos Idadisi'nin yedi senelik .Mekâtib-i Idadiye-i Resmiye'ye muâdil olduğu tasdik olunur. 13 Eylül (1)335

O Z A M A N OYLE [MÎ]

GEREKIYORDU [ ? ]
hakça dağılımı açısından eşidikçi, sosya­ list değerlerimi muhafaza ediyorum. Kışlalı bir de, "orijinal olabilme uğ­ rana, Atatürk'ü demokrasi karşıtı göste­ rebilmek için kendi düşüncelerine bilim kılıfı giydirme çabasına girenler"den söz ediyor. Ben ne orijinallik, ne de b i ­ limsellik savındayım. Atatürk'ün de­ mokrat olup olmadığı sorusunun bilim­ sel olarak yanıdanabileceğini sanmıyo­ rum. Bu soru, ancak "tarihsel" olarak tartışılabilir. Eleştirel tarih yaklaşımı, ciddi bilimin her alanındaki dogmatikolmama özelliğini içermekle birlikte, ta­ rih bir bilim değildir (tanım meselesi), ama nesnel yöntemlerin kullanılabilece­ ği bir bügi dalıdır. Kışlalı ise, "Mustafa Kemal'i bilimsel olarak değerlendirebilmeleri yöntemi açıktır" diyor: Hangi koşullarda yola çıktığına, ne yaptığına ve sonucun ne oiduğuna bakarız. B i l i m i işe karıştırmazsak, böyle izlence bana göre de uy­ gun. Fakat, Kışlalı'nın bu yolda göster­ diği kanıtları ve onları yorumlayışını doyurucu bulmuyorum. Atatürk'ün ne yapmak istediğini, söylemeyi "münasip" gördüklerinden çıkarabilir miyiz? Emin değilim. Cumhuriyet'ten demokrasi'yi anlıyormuş. Ken­ di zamanında yapdanlar, pek öyle gö­ rünmüyor. Türk Dil ve Tarih Kurumları­ nı, "siyasal iktidarların etkisinden uzak. bağımsız bir yapıda oluşturmuş." Bu kurumlaruı 12 Eylül döneminde uğratıl­ dıkları dönüşüme ben de kızgınım; fa­ kat Atatürk zamanında kültürel özerklik araçları olduklarını kabul etmem ola­ naksız. Bunlar, bütün eğitim sistemi gi­ bi, o zamanki rejim propagandasının kurumları idiler. Elli yıl sonra daha kötüye değiştiril­ meleri, başlangıçta doğru yolda olduklarını göstermez. Atatürk tek-partinin içinde çoğulculuğu özendir­ miş. (Her toplumsal yapının kanadan olması doğaldır.) Öyleyse, çok partiye niçin izin verilmediği sorulmaz mı? Recep Peker'in faşist parti modelini reddetmiş (1935). Doğru, ama ben "Tek-Parti Yönetiminin Kurul­ ması" kitabımda, bunun bambaşka bir yorumu olabile­ ceğine değindim. Bence Türkiye'de parti devlete el koymadı; tersine, devlet kendi partisi bile olsa, bir

Ahmet Taner Kışlalı ATATÜRK'E SALDIRMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ

i

İMGE
ttûbevi

partinin ayrıca varlığına tahammül edemedi. Atatürk'ün açtığı yol -Kışlalı, "tüm ihanedere kar­ şın" diye renkli bir ifade kullanıyor- nereye varmış: "Eksikleri yanlışları olsa da, hiçbir Müslüman ülkede varolmayan bir demokrasiye." Bu karşılaştırmalı yazgı­ ya ben de katılırım, fakat bunun bizim marifetimizden çok, öteki Müslüman ülkelerin taksiratına dayandığını düşünüyorum. Ayrıca, bu sonucun, Atatürk'ün yoluyla amaçlandığından kuşkuluyum. Belki de buraya, Kışla­ lı'nın "ihanet" saydığı bazı gelişmelerle geldik.

KITAP ELEŞTIRISI
Ona göre, "bu ülkede Atatürk'ü yıkarak olumlu bir şeyler yapılabileceğini sananlar" yanılıyormuş. "Ata­ türk'ü yıkmak"' ne demek? Evet, uydurma belgelerle onun nesebini falan kanştıranlar olduğunu ben de b i ­ liyorum. Elbette, onlardan yana değilim. Ama, ortada yıkılması gereken bir şey var: Kişi tapısı. Bu yaşadıkça - k i gayet diri görünüyor-, Türkiye'de demokrasinin ge­ lişmesi olanaksızdır. Kışlalı, bazı tanıkları da yardımına çağırıyor. Aziz Nesin, "geçmişte Atatürk'ü eleştirmiş olmaktan dolayı şimdi utanıyorum" demiş. Aziz Bey için üzgünüm. Eleştirisiz bağlılık, demokrasiyle bağdaşmaz. Yaşar Ke­ mal'in tanıkltğıysa, bana ikircikli geldi. "Cesaretim olsa, tıpkı İnce Memed'in destanını yazdığım gibi, Mustafa Kemal'in de destanını yazmak isterdim" demiş. Yaşar Kemal kimden korkuyormuş dersiniz? islamcılardan mı, Kürtçülerden m i , eleştirel bakmaya çalışanlardan mı? yoksa dogmaük Atatürkçü­ lerden mi? Sonuncuları kastettiğinden hiç şüpheniz o l ­ masın. Kışlalı, kitaptaki "Niçin Kenralistim?" başlıklı bir d i ­ ğer makalesinde, benim de hocam olan hocası Prof. Dr. Nermin Abadan-Unat'ın tanıklığına başvuruyor. Çok güzel, duygulu bir yazı; ama 14 yaşında, Türkçe bilmeyen bir kız çocuğunun zoraki seçimi, Kemalizmin değerini ne kadar doğrular, bilmem? Kışlalı'nın Atatürk hakkında, son moda terminolo­ jiyle büyük bir iddiası var: Onun "sıradan bir liberal demokrasi anlayışı" ile kalmayıp, "katılımcı-sivil top­ lumcu bir demokrasiye inandığının somut kanıtlan"nı da verdiğini ileri sürüyor. Ama bunu ileriki makalele­ rinde açıklayacakmış. Kemalizm bölümünün son yazı­ sı, kendisinin 1991'de çıkan Siyasal Sistemler zdh ese­ rinden aktanlmış. Burada "Kemalizm Nedir?" başlığı al­ tında Altı Ok'u yorumluyor. Ben kendi kitabımda Lâiklik ve Halkçılık oklarını tanışmıştım. Burada, Milliyetçilik okuna değinmek isti­ yorum. Bu konuda da, Kışlalı'nın söylediklerinden ha­ reket edeyim. O, milliyetçiliğin bir dış, bir de iç boyu­ tu olduğunu belirüyor. Dış boyutuyla, Atatürk milliyet­ çiliği "tam bağımsızlığa" yönelikmiş. Katdıyor ve onay­ lıyorum; ama unutmayalım k i , bu ülkü bir mecazdır. Ayrıca, Kemalizmin anti-emperyalist niteliğini ve tek parti döneminin otarşi (kendi kendine yetme) politika­ sını savunanlar, bunun nasıl bir yalıtdmışlık ve dur­ gunluğa yol açtığını hesaba katarak, globalleşmeye ay­ kırı düşme yükünü de omuzlamak zorundadırlar. Kışlalı'ya göre, Kemalist milliyetçiliğin içe yönelik hedefi çağdaş bir ulus yaratmaktır. B u milliyetçilik, ırkçı ve ümmetçi olmayan, çoğulcu ve ilerici, hümanist bir milliyetçiliktir. Keşke, bunlar doğru olsaydı. O za­ man belki hâlâ Kürt sorununu yaşamazdık. Kışlalı, bu anlayışta ulusun öğelerinin ortak tarih, ortak dil ve or­ tak kültür olduğunu söylüyor. Çelişkiler, bence işte bu noktalarda. Cumhuriyet döneminde lâiklik adı altında uygula­ nan siyaset çizgisi, Türkiye insanlan arasındaki başlıca futunum (cohesion) öğesi olan dini zedeledi. Milliyet­ çilik de, o n u n yerini tutamadı. Türkleştirme (bizim Arapların özellikle Meşrutiyet İttihatçılarının zorlama­ sından yakındıkları tatrik) başardı olamadı. Sonuç or­ tada. Bütün dünyada hanidir salgın bir hastalık olan mil­ liyetçiliği, yurtseverlikten ayırmak gerekir. Bir kimse­ nin pek rasyonel olmasa bile, kendi yurdunu, dilini, kültürünü, insanlarını sevmesi, onları başkalarına yeğ­ lemesi doğal, zararsız, hatta belki yararlı bir duygudur. Ama, sanıldığı kadar yaygın ve güçlü değildir. (Siyasal sınırlamalar olmasa, bizimkiler dahil bütün Asya, Afri­ ka, Güney Amerika halkları Batı Avrupa'ya ve Kuzey Amerika'ya üşüşür, dünyanın dengesini bozardı!) Yine de, her ülkede yurtsever insanlar vardır. Milli­ yetçilik ise, süslü sözlerle dile getirilse de, şovenlikten başka bir şey değildir. Bir keresinde, ben bir Kürt ay­ dınıyla tartışırken, muhatabım bir tecavüzî bir de teda­ füi (saldırı ve savunma halinde) milliyetçilik ayrımı yapmış ve savunmadaki milliyetçiliğin meşru olduğu­ n u ileri sürmüştü. Bu ayrım da, bana sağlam görün­ müyor. Milliyetçiliğin insanlığa sadece belâ getirdiğini dü­ şünüyorum. Şovenlik, eleştirel yetilerimizi köreltir, bizi alacağına şahin, vereceğine karga haline getirir. Jivkov Bulgaristanı'ndaki Türkleri Bulgarlaştırma zulmüne karşı çıkan insanlar, Türkiye'de Kürtlerin kendi çocuk­ larına diledikleri gibi isim koymalarının engellenmesi­ ni doğal sayarlar. Gayrimüslim azınlıklarımıza karşı, Cumhuriyetin başından beri, çeşitli hükümetlerin hiç değişmeden uyguladıkları politikaları bir düşünün. (Ermeni okulla­ rında d i l dersinin dışında Ermenice öğretimin yasak­ lanması, upuzun bir geleneğe dayanıyor!) İşgalci Y u ­ nan ordusunu topraklarımızdan atmakta ne kadar hak­ lı idiysek, Ermeni tehcirinden ve Yunanistan'la nüfus mübadelesinden sonra izlediğimiz azınlık politikası bir o kadar haksız ve adaletsiz oldu. Varlık Vergisi İcraatı, Türk milliyetçiliğinin ırkçılıktan başka bir şeye dayan­ madığını göstermiyor mu? Bırakın, Müslümanlara da şirin görünmeye çalışan Tansu Hanımın milliyetçiliğini, merhum cumhurbaşka­ nımız Turgut Özal'la şimdiki cumhurbaşkanımız Süley­ man Demirel'in yanı sıra, (o zamanki fiilî, bugünkü onursal) Sosyal Demokrat önderimiz Erdal İnönü de, önceki yıl Antalya'da kardeş Orta Asya Türk Cum­ huriyetleri ileri gelenleriyle birlikte, örsün basma geçip çekiç sallamadı mı? Bu âyinin, Kürt mitolojisindeki Demirci Kawa'dan farkı ne? •

BİLMEMEK AYIP DEĞİL!
tspanya'daki boğa güreşlerinden bütün dünya dillerine yayılan "Ole", Allah sözünün İspanyolların ağzında bozulmuş söylenişidir, "Hurra" da, Türklerin savaş nagrası (v)ur ha'dan başka bir şey değildir.

T

A

R

İ

H

V

A

K

F

I

N

D

A

N

H

A

B

E V

R

L

E

R

"-RKİYE EKONOMİK VE TOPLUMSAL TARİH VAKFI YÖNETİM KURULU

ZİNDANKAPI DEĞİRMEN S.I5 34460 EMİN0NÜ7İST. TEL: 513 52 35 FAKS: 513 21 77

Merhaba!
Bilenler bilmeyenlere anlatabilir ama bir "bilen"i ol­ mayanlar için Tarik Vakfi'ndan Haberler'in ne oldu­ ğunu fısıldamak istiyoruz. Haberler'in ilk sayısı Ma­ yıs 1991'de çıkmıştı; yani iki buçuk yıl önce. O tarih­ le henüz Tarih Vakfı kuruluş hazırlıkları sürüyordu. Girişim Kurulu 'nun çıkarttığı bültenin ilk başlığı şöy­ leydi: "Artık bir tarih vakfımız var". San kağıda ba­ sılmış dört sayfalık bülten kuruluş hazırlıklarının ta­ mamlandığını müjdeliyor, Tarih Vakfı Senedi Tasla­ ğını sunuyor, Vakfa nasıl katkıda bulunabilineceği konusunda öneriler getirdikten sonra Dünyadaki Hmek Tarihi Kuruluşlannıh da bir listesini veriyordu. Aynca, Vakfın ilk etkinliğinin, yani "Osmanlı'dan Günümüze Türkiye'nin Ekonomik ve Toplumsal N lirası" sempozyumunun da haberi yer almıştı. . Ayda bir çıkan bültenin amacı Vakfın çevresi ile ileti­ şimini sağlamakö; Vakıf çevresi Vakıfta olup bitenle­ ri öğrenecek, etkmliklerini izleyebilecekti. Bülten kı­ sa zamanda sekiz sayfaya çıktt ve her ay muntazaman 25(X) kişiye ulaşan bir yayın haline geldi. : Haberler'in geçmiş yirmi sekiz sayışım şöyle bir çe­ virip baktığımızda Tarih Vakfı'mn serpilip gelişme­ sini de görebiliyoruz. Temmuz 1991'deki "Güçlü, güzel bir başlangıç" başlığından soma hemen Kasım 1991'in başlığı şöyle: "Büyük çaplı projelere doğ­ ru". Haziran 1992'de "artık 14 kişilik bir ekiple çalı­ şıyoruz" diye haber veriliyor. Oysa bugün çalışanları öyle bir çırpıda sayamaz öldük. Sayılar boyunca çe­ şit çeşit toplantılar, projeler gelip geçiyor... hepsi de ardında zengin bir birikim bırakarak... Tarih Vakfı ilk Haberler'in çıkışından bu yana iyice

Kurucu üyemiz Abidin Dino'yu kaybettik
Geçen Haziran'da, I. Tarih ve Deniz Şenliği'nin he­ men öncesinde, şenliğin tanıtımında kullanılacak bü­ yük afişler ve posterler için uygun görsel malzeme bulma telaşmda idik. Orhan Silier arkadaşımız, za­ man sınırlılığı düşünerek, biraz da çekine çekine Abidin Dino'ya telefon etti. Hemen, daha telefonda heyecanımızı ve telaşımızı paylaşan Dino, "bir-iki gün zamanımız var mı?" diye soruyordu... Ve iki gü­ nün sonunda bhbirinden güzel bir dizi desen elimiz­ deydi... .«.»«-, Şenlik sonrasında, DinoTar Eylül'de yeniden İstan­ bul'a geldiklerinde, birlikte Toplumsal Tarih Müzesi projesini konuşuyorduk. Dino böyle bir projenin Tür­ kiye'de genel olarak kültür yaşamına ve özellikle mü­ zeciliğe getireceklerini heyecanla sayıp döküyordu... Çok somut ve çok değerli bir önerisi vardı. Türki­ ye'de fotoğrafçılık Batı'dakinden kısa bir süre sonra başlamıştı/Birçok ailenin elinde dönemin toplumsal tarihine ışık tutacak aile albümleri vardı. "Ben gele­ cek yıl Türkiye'de daha uzun süre kalıp, Vakıf adına bu işin başlatıcılığmı yapanm. Kendi aile albümlerim dahil yüzlerce, hatta binlerce fotoğrafı kısa sürede toplanz. Toplumsal Tarih Müzesini öncelikle bir fo­ toğraf müzesi biçiminde kuranz; daha soma orijinal malzeme oranı artar. Böylece çok kısa bir sürede mü­ zenin açılışını yapanz" diyordu. Büylesine kendiyle banşık, geleceğe ümide bakan, yapıcı bir kişiyle ko­ nuşmak bile başh başına bir mutluluktu. Çeşitli projeler ortaya çıktığında, işin zorluklannı ve kendi zaman kısıtlanm anlatmak yerine hep güzel, yaratıcı bir heyecanla Vakıf çalışmalannın içindey­ di. Dino'nun ölümüyle ülkemizin çok değerli bir aydı­ nını ve usta bir sanatçısını kaybetmekle kalmadık, Vakfımız'ın da en aktif ve özverili kumcularından bi­ ri aramızdan aynldı.

büyüdü. Çevremiz de sudaki halkalar misali yayıldı. .Artık daha da geniş bir çevreye yayılmamız, dostla­ rımızın sayışım artırmamız lazım. Bu aydan itibaren
Tarih Vakfi'ndan Haberler'i Toplumsal Tarih dergi­

sinin içinde yeni elbisesiyle bulacak, yeni yeni dost­ lar edineceksiniz. Merhaba!

HABERLER

Vakfımızın yeni üyeleri
Aralık ayında toplanan Vakıf Yönetim Kurulumuz, Vakıf Resmi Senedinin 8. maddesinin verdiği yetki­ ye dayanarak 1993 yılı için, 319 olan kurucu ve üye sayısının yüzde 10'u oranında yeni üye kabulüne ka­ rar verdi. "Vakfın amaçlan ile ilgili faaliyetleri ve Vakfa katkdan nedeniyle" yazılı başvurulan kabul edilen ya da doğrudan doğruya Yönetim Kurulunca üyeliğe davet edilip bu çağnyı kabul eden 32 yeni üyemiz şunlar: Dr. Şükrü Arslanyürek, Prof Dr Nur­ han Atasoy, Reşat Atalar, Engin Çizgen, E . Amr. Fahri Çöker, Oktay Ekinci, Prof Dr Cevat Geray, Prof Dr Nejat Göğünç, Korhan Gümüş, E . Amr. Erhan Gürcan, Prof Dr Bozkurt Güvenç, Dr Murat Güvenç, Ekrem Işm, Faruk Kaptan, Prof Dr Ruşen Keleş, Arif Keskiner, Prof Dr Şerif Mardin, Saim Oğuzülgen, Fa­ ruk Pekin, Prof Dr Günsel Renda, Ferit Safkan, Prof Dr Halil Sahillioğlu, Necdet Sakaoğlu, Enis Sakızlı, Şen S ahir Sılan, Dr Semra Somersan, Prof Dr Faruk Şen, Doç Dr Baha Tanman, Zekeriya Temizel, Prof Dr Turgut Uzel, Hasan Yelman, Prof Dr Filiz Yenişehirlioğlu. Yönetim Kurulu, yukanda adlan verilen yeni üyele­ rimize kanlımlanyla Vakfın daha başardı çalışmalar yapacağma olan inancını belirtirken, üyelik için baş­ vurup sayı sınırlaması dolayısıyla bu yıl talepleri ye­ rine getirilemeyen kişilere de katkılarını destekçi üye - Tarih Vakfı dostu olarak sürdürmeleri dileğin­ de bulundu. Yeni üyelerimizin katılımıyla Tarih Vakfı'nın toplam kurucu ve üye sayısı -kuruluştan bugüne kadar geçen süre içinde kaybettiğimiz 6 kişi dahil olmak üzere- 3Sl'e çıkmış oldu.

üyelerinden Gönül Paçacı'nın koordinatörlüğünde başlatılan çalışma öncelikle bu dernek ve grupların bir envanterinin yapılmasını hedefliyor. Şu an elde varolan bilgilere göre İstanbul'da aktif durumda 60'a yakın Türk musikisi demek ve grubu var. Bu demek ve gruplara ait arşivlerin koruma altına alı­ nıp, tasnif edilip araştırmacılara açılması, yaşlı mü­ zik sanatçılanmızla videoya çekilecek mülakatlann yapılması, İstanbul tarihinde müzik üzerine bir sem­ pozyumun ve serginin düzenlenmesi bu çalışmanın genel amaçlan arasında. Ocak ayı içinde halen aktif durumda olan çeşidi der­ nek ve gruplarla, hukuki varlığı sona ermiş ya da da­ ğılmış olanlan yalandan tanıyan kişiler Vakıf mer­ kezinde biraraya gelerek ortadaki işlerin nasıl yürü­ tüleceğini tartışacaklar. Aynca eski müzik eserleri­ nin yeni tekniklerle kopyalanması için de bir başka çalışma yürütülüyor. Tüm ilgilenenlerin Gönül Paça­ cı arkadaşımızla ya da Vakıf merkezi ile bağlantı kurmalarını diliyoruz.

Kent tarihleri projesi
Tarih Vakfı kurum tarihçiliği projelerinden soma yeni bir tarih yazımı alanına daha giriyor. Belediyelerin, büyük şehirlerdeki hemşehri vakıf ve demeklerinin, çeşitli illerin ticaret ve sanayi odalannın ve doğal ola­ rak başta Kültür Bakanlığı olmak üzere merkezi yöne­ timin desteğiyle, uzman ekiplerce kent tarihleri yazımı çalışması başlatılıyor. Bu projenin ilk adımı olarak 5-6 Mart 1994'te Türki­ ye'de Kent Tarihçiliği konulu bir atölye toplanacak. Bu atölyede, dünyada yerel tarihçiliğin bugünkü duru­ mu, Türkiye'de şimdiye kadar yapılan yerel tarih ve özellikle kent tarihçiliği araştırmalannm değerlendiril­ mesi, bilimsel yöntem ve ölçülere uygun kent tarihleri yazımının önündeki sorunlar ve çözüm yollan tartışı­ lacak. Mart sonrasında da kent tarihleri araştırma ve yazımına hız vereceğiz. Kent tarihleri proje hazırlıklarını uzun yıllar beledi­ yelerde ve Uluslararası Yerel Yönetimler Birliği'nde çalışmış, bu alanla ilgili bir dizi uzmanlık çalışması­ nı tamamlamış olan Ferzan Yıldırım arkadaşımız yürütüyor. Kendisine iletilecek her türlü bilgi, öneri ve eleştiri bu hazırlıklan daha da zenginleştirip hız­ landırabilir.

1994 başlar başlamaz...
Devam eden proje ve işlerimize ek olarak çiçeği bur­ nunda projelerimiz var. İşte:

İstanbul'da müzik tarihi
Tarih Vakfı ile İstanbul'daki müzik dernekleri ve gruplan bu kuruluşların tarihleri üzerine ortak bir ça­ lışmaya giriştiler. İstanbul Konservatuarı öğretim

Lise ve üniversite öğrencileri arasında tarih yarışması
Tarih Vakfının kuruluş amaçlarından biri de 'Türki­ ye'nin ekonomik ve toplumsal tarihi ile ilgil araşnrma çalışmalarının desteklenmesi, teşvik ödülleri ko­ nulması, yarışmalar düzenlenmesi"dir. Bu amacm yerine getirilmesinde bir adım olmak üzere, günde­ mimizde 1994'ün ilk yansı içinde hazırlıkları ta­ mamlanıp, ikinci yansında uygulamasına geçmeyi planladığımız bir çalışma var. Lise ve üniversite öğrencilerinin katılımına açık ve katılanların kendi ailelerinin, mahallelerinin, köyle­ rinin, kentlerinin, kısaca yakın çevrelerinin tarihi üzerine hazırlayacaktan metinlerle yanşacaklan iki yanşma düzenlemeyi planlıyoruz. Böylesi bir yanşmamn düzenlenmesi düşüncesi A l ­ manya'da Kölber Vakfı adlı kuruluşun orta öğretim düzeyinde yaptığı yarışmalar örneğiyle gündemimi­ ze geldi. Vakfımızla işbirliği yapmak üzere ilişki ku­ ran Kölber Vakfı yetkilileri faaliyeüerini şualarken ülke çapında düzenledikleri bir yarışmadan sözettiler. Uzun yıllardır Cumhurbaşkanı Weizsaecker'in koruyuculuğu altında binlerce öğrencinin katılımıyla düzenlenen bu yarışmaya ait yayınlan ve belgeleri inceleyince konu daha da ilgimizi çekti. Vakıf Yönetim Kurulu Kölber Vakfı ile işbirliği içinde ayni türden bir yanşmamn Türkiye'de düzen­ lenmesi için hazırlık yapılması karannı aldı. Bu hazulıklanmız olumlu bir biçimde sonuçlanırsa, araştı­ rarak öğrenme, tarih anlayış ve eğitinıirıin ezberlerle dolu bir kahramanlık edebiyatı alam olmaktan kurtanlması ve sevdirilmesi azımsanmayacak bir adım aülmış olacak.

Salih Özbaran'ın sorumluluğu altında İzmir'de bir sempozyum örgütlenmesi kararlaştırıldı. 1994 yılının ortalarında yapılacak olan bu sempoz­ yumla Türkiye'de ilk, orta ve yüksek eğitimde tarih eğitiminin yeri değerlendirilecek ve bu eğitim kurumlanndaki öğretmen ve öğretim üyelerinin katkılanyla somut sonuçlara ulaşdmaya çalışılacak. Özbaran Ho­ canın ve İzmir'deki genç ve dinamik tarihçiler grubu­ nun örgütleyeceği bu çahşma üzerine gelecek ay daha geniş bilgi verebileceğimizi umuyoruz.

Sözlü Tarih Çalışma Grubu her hafta toplanıyor
Sözlü Tarih Çalışma Grubu 9 Kasım'dan beri her hafta pazartesi günü toplanıyor. Çalışma grubu sözlü tarihin çeşitli alanlarında bilgi ve deneyim sahibi ol­ mayı amaçlıyor. Bir yandan sözlü tarih konusunda bibliyografya, envanter oluşturuyor, sözlü tarih pro­ jelerini üretmek ve mülakat yapabilmek için bu alan­ da okumalar yapıyor; diğer yandan grubun ortak olaak ilgilendiği alanlarda grubun üyeleri tebliğ sunu­ yorlar. Hatta grup birlikte bir sözlü tarih projesi yap­ mayı amaçlıyor. Sözlü Tarih çahşma grubunda on kişi var: Ayşe Az­ man, Can San, Dilara Uygun, Fahri Dikkaya, Figen Taşlan, Gülden Hacaloğlu, Hürriyet Konyar, Sinan Öner, Semra Somersan ve Tuncay Yakışır. Grup aynca devamlı olarak katılmak ve her hafta iş yapmak için gönlü ve zamanı bol olanlara açık. Katılmak isti­ yorsanız Sözlü Tarih sorumlusu Semra Somersan'a (Tarih Vakfı Emimönü, 0212-513 52 35) başvurup ko­ nuşmanız gerekiyor.

İzmir'de tarih eğitimi üzerine sempozyum
Vakfımızın son Genel Kurulunda çalışmalanmızın çeşitli derecelerdeki okullarda kullanılan tarih kitaplannm eleştirisine ve hatta alternatif kitaplar hazırlan­ masına öncülük edilmesine ilişkin birçok öneri dile getirilmişti. Bu önerileri dikkate alarak, üyelerimiz­ den konu üzerine birçok çalışması bulunan Prof.Dr.

TİP Arşivi oluşturma çabaları
Cumhuriyet Gazetesi'nde 10 Aralık 1993 günü bir ilan çıkü. İlan şöyleydi: "Türkiye İşçi Partisi'nin Türkiye'nin sosyal ve poli­ tik tarihinde önemli bir yer tuttuğunu tespit eden biz­ ler, bu partiye ait her türlü malzemeyi (belge, bildiri, fotoğraf, film, video kaseti, ses kaseti, afiş, bülten, tez, dergi, kitap vs.) bir araya getirecek bir arşiv oluşturup araştırmacılara açmaya karar verdik. Böy-

le bir çalışmanın konu ile ilgili alanda faaliyette bu­ lunan Tarih Vakfı çatısı altında gerçekleştirilmesini uygun bulduk. Ellerinde, doğrudan ya da dolaylı ola­ rak TİP'e ait yukarıda anılan türden malzeme bulu­ nan tüm kişileri bu malzemenin mümkünse asılları­ nı, değilse kopyalarım söz konusu arşive devretmeye davet ediyoruz." Mehmet Ali Aybar (Genel Başkan), Mehmet Ali As­ lan (Genel Başkan), Şaban Yıldız (Genel Başkan), Cenan Bıçakçı (SDP Genel Başkanı), Nihat Sargın (Genel Sekreter), Kemal Nebioğlu (Genel Sekreter), Yahya Kanbolat (Genel Sekreter), Cemal Hakkı Selek (Genel Sekreter), Tarık Ziya Ekinci (Genel Sekreter), Sait Çiltaş (Genel Sekreter), Mehmet Selik (Genel Sekreter). TİP arşivi oluşturma çabalan geçen ekim ayında başlamıştı. TİP'İn eski genel başkanları ve genel sekreterleri bir toplana yaparak bir gazete ilam ver­ meyi ve böylece somut bir adım atmayı kararlaştırdı­ lar. Aynca TİP ile ilgili olan ve adresi tespit edilebi­ len herkese, ilandaki metni içeren birer mektup gön­ derildi. 27 Kasım'da da yine TİPTe ilgili ve ulaşdabilen kişilerle geniş kaülımlı bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda elinde malzeme olabilecek kişilerin tespit edilmesi kararlaştırıldı. Aynca toplanacak malzeme­ nin tasnifi için akı ay süreyle çalışacak iki elemana ihtiyaç olduğu ve bu iki elemanın bağış toplanarak finanse edilmesi kararlaştınldı. Şu an için en önemli sorunlardan biri çalışmalann hızlandınlması. TİP genel başkan ve genel sekreter­ leri yukandaki ilan metninde yer alan çağnyı burada da yinelemek istiyorlar. Elinde TİPTe ilgili malzeme olanların lütfen Tarih Vakfı Merkezi'nden Nadir Öz­ bek'e başvurmalarım rica ediyoruz.

Sami Şekeroğlu'nun yönettiği panele Lütfi Ö. Akad, İlhan Arakon, Faruk Kenç, Halk Refığ ve Sezer Se­ zin katıldılar. Türk Sinema tarihinin anılarda canlan­ dığı bk panel oldu. Basının yakından izlediği paneli, Mimar Sinan Üniversitesi Sinema T V Enstitüsü ar­ şiv için kaydetti, T R T 2 de filme aldı ve yayınlannda yer verdi. İkinci panelimiz 23 Aralık 1993 tarihinde yapıldı. Konusu "Son Osmanlılar". Paneli kendisi de son Osmanlılar'dan olan Doç. Dr. Edhem Eldem yönetti. Panelle ilgili haberleri, önümüzdeki sayıda ileteceğiz. Ocak ayında yapılacak üçüncü panelimizin konusu ise "İlk Sanayiciler". Bu konuda panele katılmasında yarar gördüğünüz kişileri bize iletebilirsiniz. Panellerimizde bklikte olalım.

II. İstanbul Tarih ve Deniz Şenliği çalışmaları
I. İstanbul Tarih ve Deniz Şenliği 12-18 Temmuz 1993 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Amacı üç ta­ rafı denizle kaplı bu kentte insanların yüzünü tekrar denize çevirmek, İstanbul'un yok olma tehlikesi al­ tındaki tarihsel mekânlarına, tarihsel kültürüne ve denizine sahip çıkmaktı. . Tarih Vakfı, LI. İstanbul Tarih ve Deniz Şenliği ça­ lışmalarını da başlattı. 29 Hazkan-3 Temmuz 1994 tarihleri arasında yapılacak olan II. Şenliğin, ulusla­ rarası bir şenliğe dönüştürülmesi karan alındı. Özel­ likle Regatta'ya (tekneler geçidi) yurtdışından büyük yelkenli gemileri getirme çabası içindeyiz. Tüm uluslararası yat ve turizm fuarlarında, İstanbul Regattası'nın ve Şenliğinin duyurulannın bulundurul­ ması, dünya yatçılanna "İki Kıta Arasından Geçiniz" sloganı ile çağn yapılması, katılanlara sertifika veril­ mesini düşünüyoruz. Dış ilişkilerde, Dışişleri Bakanlığı, Turizm Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı'ndan destek alınıyor. Şenlik et­ kinlikleri için önemli mali kaynağa ihtiyacımız var. Geçen yıl çeşidi kamu kunıluşlan ve şenlik dostlannın çok önemli ayni katkılan oldu. Ancak sponsor arayacak ve örgüüeyecek zamanımız olamadı. Bu yıl bu desteklerin yanı sıra sponsor desteklerine de ihti­ yacımız var. II. İstanbul Tarih ve Deniz Şenliği'ne tüm İstanbul

Tarihe Tanıklık Edenler
Tarih Vakfı, geçen yıllarda "Tarihçinin Mutfağın­ dan" ve "Kuşaklar Buluşması" adlan altında toplantı­ lar yapmaktaydı. Bu yıl yeni bir toplantı türünü baş­ lattık. Sözlü tarih örneği olabilecek "Tarihe Tanıklık Edenler" panel dizisini, belli dönemleri veya olaylan yaşayan kişilerin, okuduğumuz kaynaklarda bulama­ yacağımız kişisel deneylerini, anılarını anlattıktan bir tarih araştırmasına dönüştürme çabasındayız. "Yeşilçam"ın İlk Günleri" ilk panelimizdi. Prof. Dr.

- S e v d a l ı l a r ı n ı n desteğini bekliyoruz. Yaşadığımız ken­ ti yaşanır bir kente dönüştürebilmek için şenliğin teemli bir araç olduğu kanısındayız. Şenliğe destek '•erecek sponsorlarla ilişkimizi sağlamakta bize yarimcı olabilirsiniz. Şenliği birlikte yapmak dileğiyle. Haberleşme: Neşe Tuncay - Şenlik Koordinatörü Tel: 0212 243 31 27/252 91 55

Berktay sundu ve pagan inançlanndaki bazı simgele­ rin nasıl tek tanrılı dinlerde de sürdüğünü anlattı. Gülru Necipoğlu, Osmanlı sultanlarının türbelerinin konumlanması ve tahta çıkma törenlerinin güzergâhı arasındaki bağlannyı ve bunlann meşruiyet göster­ gesi olup olamayacağım tartıştı. Cemal Kafadar ise Eyüp'teki kılıç kuşanma törenlerindeki bazı adetle­ rin iktidar ilişkilerine yansımasının akla getirdiği so­ rulan sergiledi. İkinci oturumun başkam İlber Ortaylı'ydı ve ilk sözü Jean-Louis Bacque Grammont aldı. Bacque-Grammont birçok hanedan üyesi ve aristokrat elit mezar­ larının yer aldığı Eyüp Mezarlıklarında dört yd süre­ cek bir tarih sosyolojisi araştırması öneriyordu. Tülay Artan ise Eyüp'ün bambaşka bir yüzünü, şimdi hiçbiri kalmamış olan Eyüp sayfiye ve sahilsaraylannı ve bunlann iktidar paylaşımında nasıl bir göster­ ge olabileceklerini anlam. Öğleden sonra oturumunda, İstanbul Müftülüğü'nde İstanbul Şeriyye Sicillerinden sorumlu olan Dr. Abdülaziz Bayındır, Eyüp Mahkemesi'nden söz eder­ ken bu siciller hakkında örneklerle bilgi verdi. Eyüp Projesi tarih araştırmasında yer alan Ahmet Hezarfen de bölgedeki gayrimüslimleri, ticari ve artizanai faaliyeüerini anlattı. Son konuşmacı İlber Ortaylı 19. yüzyılda, hızla sanayileşmenin gereğine inanan Os­ manlı hanedanının saraylarını bile gözden çıkararak Eyüp ve çevresinde bir dizi sanayi kumlusunu ger­ çekleştirme sürecim aktardı. Pazar günkü ilk oturumda ilk sözü alan Abdullah Kuran, Eyüp Camii'nin ilk yapısının rekonstriiksiyonu ile varolan literatürü eleştirip yeni öneriler getir­ di. Doğan Kuban, Eyüp'ün bağımsız kalması gere­ ken kimliğini tartıştı ve semt ölçeğinde bir koruma­ nın gözden kaçınlmaması gereken ilkelerini bir kez daha sergiledi. Nezih Eldem, Bedrettin Dalan zama­ nında yapılıp uygulanmayan Eyüp projesini tanıttı, kazıklı yolun kaldınlması için bir kampanya başlatıl­ masını diledi. Öğleden sonraki Eyüp'ün Kimliğini Korumak baş­ lıklı paneli Doğan Kuban yönetti, Kadir Akpınar, Murat Belge, Turgut Cansever, Misket Yılmaz, Nur­ han Ercan ve Gülsevin Soner katıldı. Eyüp Belediye Başkam Kadir Akpınar Eyüp hakkında iyimser bir tablo çizdi ve yeni koruma projelerinde eski çalışmalann da değerlendirileceğini belirtti. Murat Belge bir bölgeyi korumanın bazan akla gelmeyen boyutlannı anlatırken, neyi korumak gerektiğini tartışn. Turgut

Marsilya'da araştırma bursu
Fransa'nın Türkiye büyükelçisi, kültür müsteşarı, İs­ tanbul başkonsolosu, kültür ataşesi şimdiye kadar bep Tarih Vakfının çalışmalarına yakın ilgi gösterdi­ ler ve destek oldular. Kültür ataşesi Saym François Neuville'den bize iletilen son mesajda Marsilya Be­ lediyesi'nin Tarih Vakfı aracılığıyla Marsilya' daki arşivlerde Fransa-Türkiye ilişkileri özellikle Marsilya-İstanbul ilişkileri tarihi üzerine çalışacak bir ya ia iki genç bilimadamına burs vereceği bildirildi. Burs 3 ya da 4 ay süreli ve 8000 frank tutarında ola­ cak; ayrıca kalınacak yer bursu da veren kuruluş elan Marsilya belediyesi tarafından sağlanacak. İsteklilerin en kısa sürede özgeçmişlerini ve üzerinde çalışacaklan konuyu içeren bir proje metnini 20 Ocak 1994'e kadar Tarih Vakfı Genel müdürlüğüne yollarnalannı bekliyoruz.

Eyüp, Dün/Bugün Sempozyumu
Geçen ay, Eyüp'ün biraz perişan, biraz mistik at­ mosferinde canlı bir sempozyum yaşadık. Sempoz­ yum Vakfımızm Kültür Bakanlığı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü ile birlikte yürüttüğü İstanbul-Eyüp Eski Kent Dokusunun Ko­ runması Projesi çerçevesinde düzenlenmişti. Eyüp 3elediyesi'nin tahsis ettiği şık ve sıcak salonda bir­ birinden ilginç ve parlak bildiriler dinledik. Pınl pırıl bir kış güneşi her alandan meraklılann doldurduğu küçük salonu neşelendiriyordu. Evet, neşeli bir sem­ pozyumdu bu. Bilimadamlanmızın sevimli atışmalan herkesi sık sık kahkahaya boğdu. Açış konuşmasını yapacak olan Sayın Halil İnalcık gelemediği için Doğan Kuban söz aldı. Birinci otu­ rumun başkanı Ayda Arel'di. İlk bildiriyi Halil

Cansever'in sağlıklı çevrenin korunması ana fikri et­ rafında oluşan konuşmasından sonra panelin ağırlığı mimari çevrenin korunması eksenine oturdu. Mimari çevre çalışmalarına alternatif olarak Eyüp Projesinin tespit ve tarih araştırmalarının önemini öne çıkaran amaçlan üzerinde durulamadı.

rişinde bulunmak, hem olanaklarımızı artıracak hem de Merkezimiz faaliyetlerim uluslararası bir düzeye yükseltecek. BBM, bu düşüncenin ışığında, geçen ay Uluslararası Enformasyon ve Dokümantasyon Federasyonu'na (FID) üyelik işlemlerini tamamladı. 1995 yılında 100. kuruluş yıldönümü kutlayacak olan F I D , her şeyden önce enformasyon ve dokü­ mantasyon alanında faaliyet gösteren kurumlann ve bireylerin meslek örgütüdür. FID dünyanın her yerindeki bilgi kurumlannın faali­ yetlerini kolaylaştırmayı, karşılıklı yardımlaşmayı geliştirmeyi, bilgi sektöründe uluslararası ortak bir dil ve standart oluşturmayı ve bügi çağında bilgi ala­ nında çalışan kişi ve kurumlann mesleki düzeyleri­ nin gelişmesine yardım etmeyi amaçlamaktadır. FID mesleki faahyetlerini yedi program etrafında örgüüemektedir: Mesleki gelişme, ticari, mali ve sınai bilgi, enformasyon politikası, enformasyon bilimi, enformasyon ve komünikasyon teknolojisi, bilgi işle­ me ve ürün, bilgi yönetimi. FID çeşitli kongre ve konferanslar da düzenlemekte­ dir. Bu kongre ve konferanslardan 46'ncısı 22-30 Ekim 1992 tarihleri arasında Madrid'de gerçekleşti­ rildi. Toplantının konusu Enformasyon ve Dokü­ mantasyonda Yeni Dünyalar idi. Bu kongreye 55 farklı ülkeden 650 kişi katıldı. 47'nci konferans ve kongre ise 2-9 Ekim 1994 tarihleri arasında Tok­ yo'da Japon Bilim Konseyi'nin işbirliğiyle gerçekle­ şecektir. Bu toplantının konusu ise Enformasyon için yeni değerler bulmak olacaktır.
F e d e r a s y o n a üyelik beş kategoride olmaktadır:

Ankara'daki konferansımız
Sayın Özer Ergenç 29 Aralık 1993 günü Ankara'da bir konferans verdi. Bu ilginç sohbet için kendisine teşekkür ediyoruz. Sayın Ergenç'e göre, Osmanlı klasik düzeni, 14. yüzyıl sonlanna kadar devam eden gelişmeler içinde gittikçe belirginleşen kurumları içeren bir siyasal mekanizma olarak tanımlanabilir. Osmanlı klasik düzeni, esas itibariyle kul ve timar sistemlerinin içi­ ne yerleştirilmiş çok fonksiyonlu kurumlara dayanır. Bu çok fonksiyonluluk yanında, ikinci belirgin bir özellik mali açıdan merkezi hazineden bir ödeme yapmadan, vergi kaynaklanna havale yoluyla birçok hizmetin gördürülmesidir. Yönetim bakımından bu özellikler öne çıkarken, toplumun faaliyetleri yönün­ den belirli sınırlan olan ekonomik düzen ve makânda hareketliliğin kayıt alona alınması İsteği şeklinde özetlenebilir. 14. ve 18. yüzyıllar bu düzenin çeşidi açılardan değişmeler gösterdiği bir dönemdir. Özel­ likle 18. yüzyıl bu bakımdan oldukça ilginçtir ve araştırmalar yönünden diğer zamanlara göre, bilgile­ rimizin pek fazla olmadığı bir zaman dilimidir. Bu konferansta, yönetim, yargı ve toplumsal düzen açısından ortaya çıkan yeni koşullar irdelendi, bu ko­ nuda bildiklerimiz ve yorumlanmız üzerinde kimi sorulara cevap arandı.

BBM, Uluslararası Enformasyon ve Dokümantasyon Federasyonu üyesi
Türkiye'nin ekonomik ve toplumsal tarihi alanında seçkin bir bilgi ve belge merkezi oluşturmayı hedef­ lemiş olmamız, bizleri faaliyet alanımızla ilgili her türlü ulusal ve uluslararası kuruluşlarla ilişki kurma­ ya yöneltiyor. Böylesi kuramlarla fikir, bilgi alışve­

1. Ulusal üyeük (her ülke için bir temsilci kurum), 2. Uluslararası üyelik, 3. Kuramsal üyelik, 4. Bireysel üyelik, 5. Sponsor üyelik. 31 Ekim 1992 itibariyle Fe­ derasyonun 67 Ulusal üyesi, 7 Uluslararası üyesi, 330 Destekçi üye ve 13 tane de onur üyesi bulunmaktadır. Tarih Vakfı Bilgi-Belge Merkezi olarak Uluslararası Enformasyon ve Dokümantasyon Federasyonuna kurumsal düzeyde üye oldu. Komitelerden Sosyal Bilimler Enformasyon ve Dokümantasyon Komitesi, Arşiv ve Kayıt Yönetimi Komitesi ve Eğitim ve Öğ­ retim Komitesine kayıt olduk. Böylece bu komitelerin faaliyetlerini, yayınlannı ve eğitim çalışmalarını daha yakından takip edebile­ ceğiz.

Derin bir istanbul soluğu çekin
l::anbul dergisinin bu ay yayımlanan sekizinci sayı­ sı "İstanbul Nasıl Yönetilmeli?" sorununu her yö—yle ele alıyor. Yaklaşan yerel seçimler öncesinde yeniden alevlenen "yönetim" tartışmalarına hem ıç-Jdık kazandırmak, hem de yapıcı bir yön verebil­ mek için seçildi bu dosya. Yönetim sorunu, Belediye Başkanı Nurettin Sözen, Toplu Konut İdaresi Başkanı Yiğit Gülöksüz, Mar­ mara Belediyeler Birliği'nden Fikret Toksöz, I U LA'dan Selahattin Yıldırım, ODTÜ'den İlhan Teke­ li. Tarhan Erdem ve Necdet Uğur'un katıldığı bir toplantıda incelendi. Toplantıya gelemeyen Vali Koookçıoğlu, başka bir çalışmayla dosyaya katıldı. Ay­ rıta aydınlar arasında bir "soruşturma" yapıldı. Çağ­ lar boyu şu "Şehr-i İstanbul'un nasıl yönetilmiş oli:ğu, konunun uzmanı kalemlerden gelen (İlber Or­ taylı, Adalet Alada) yazdarla anlatıldı. Dünyanın di­ ler gelişmekte olan ülke metropollerinin yönetim modelleri İstanbul'a projekte edilerek, karşılaştırmalı "tir bakış açısı yakalandı (İlhan Tekeli, Atila Alpö2 « ) . Ankara'nın İstanbul'a gözü kapalı bakışını, şe­ hircilikle ilgili devlet bakamımı danışmanı Ali Rıza Aydın anlattı. Ayrıca Necdet Sakaoğlu "İstanbul Sularına Şehrenziz"i, Afife Batur "Huber Evi"ni yazdı. İstanbul 1: alıkları'nı Gökhan Akçura, Mecidiyeköy Likör Fab­ rikası'nı Vefa Zat, Abdullah Biraderler'i, fotoğraf ta­ rihçisi Engin Çizgen yazdı. Ahmet Keskin ise günü— özün derdi ulaşımın yeni projelerle yöneldiği nokta­ yı gözler önüne serdi. Jak Deleon Harbiye ve Şişli •emüerinin gelişimini hikaye ederken, Necdet Çatak "ru semtlerdeki izlenimlerini resimleriyle yansıttı. Emre Çağatay "Serviler Altında bir Küheylan" adlı yazısında, Osmanlı sultanlarından birinin atma olan i-şkünlüğünün günümüze ulaşan izlerini anlatıyor. "Topkapı Bitpazarı"nın yakın geçmişe kadar süren ttrüntülerini saptayan ve bu görüntüler karşısındaki İzlenimlerini aktaran ise Erdal Yazıcı. Baha Tanrrton'ın "Biz aşağıda imzası olanlar" üst başlığıyla ha­ tırladığı yazı, yıkılmakta olan yüzlerce yıllık bir mevlevihaneyi yeniden İstanbul'a kazandırma inancının Irûnü. Giovanni Scognamillo "Beyoğlu Eğlenirken" Ze bu levanten başkentinin gizli saklı sayısız keyfini ar.uyor bize: revü kızları, ensest aşklar, bekçi usulü ıtayiş önlemleri ve daha neler neler...

Sekizinci sayının en büyük süprizi ise tam 16 sayfa­ lık bir fotoğraf albümü. Ara Güler ustanın 1950'li yılların Beyoğlu'sundaki eğlence yaşamını yansıtan unutulmaz fotoğraf dizisine Hilmi Yavuz kalemiyle katıldı. Uzun lafın kısası sevgili okur, İstanbul'a açılan o in­ celikli pencerenin kaşısına kurulup şöyle derin bir istanbul günleri... soluğu çekmenin tam da zamanıdır bu kış

1993 Yılında Tarih Vakfı
Tarih Vakfı için 1993, yoğun bir yıl oldu. Geçip giden bu koca yıla gelin bu kez Tarih Vakfı'nın penceresinden bakalım. Ocak ayında, Tarihçinin Mutfağı konferans dizisinin ilkini Profesör Kazım Çeçen'in konuşması oluştu­ ruyordu. Kuşaklar Buluşması konferans dizisinde ise Profesör Bahri Savcı yer aldı. Milli Piyango tarihi üzerindeki çalışmalar bitti ve Mete Tuncay'ın yazdığı Milli Piyango İdaresi Tarihi ilgili kuruma teslim edildi. Şubat ayında Tarihçinin Mutfağı dizisinde yer alan konuşmacı ise Profesör Ahmet Mumcu idi. Tarih Vakfı'nın Ankara Konferansları da İlhan Tekeli'nin Tarih ve Sosyal Bilimler konuş­ ması ile başladı. Kuşaklar Buluşması'nda Mualla Eyüboğlu ile Robert Anhegger birlikte yer alıyor­ lardı. Ayın bir diğer önemli etkinliği ise Kültür Bakanlığı ile müştereken gerçekleştirilen İstanbul Üzerine Beklentiler ve Ütopyalar Sempozyumu'ydu. Mart ayında Tarihçinin Mutfağında Profesör Şerafettin Turan söz aldı. Ankara'da ise Doğu Avrupa ve Balkanlar konusunda Profesör İlber Ortaylı konuştu. Nisan ayında Tarihçinin Mutfağı ve Kuşaklar Buluşması dizilerinde iki değerli bilim ve düşün adamımız, Burhan Oğuz ve Vedat Günyol konuştu­ lar. Ayın en ilginç etkinliği 23-24 Nisan tarihlerinde İstanbul'da gerçekleştirilen Toplumsal tarihte Çocuk Sempozyumu'ydu. Herkül Millas ise Ders Kitaplarımız ve Dünya Standartları başlıklı konuş­ masıyla Ankara Konferanslarının üçüncüsünü gerçekleştirdi. Tarih Vakfı Mayıs ayında Profesör Hüsnü Erkan'ın yönetimindeMilli Aydın Bankası projesine başladı.

Tarihçinin Mutfağı dizisinin konuğu Orhan Koloğlu, Ankara Konferanslarının konuşmacısı ise Tarih Felsefesi başlıklı sunuşuyla Kurtuluş Dinçer'di. 2426 Mayıs tarihlerinde I. Uluslararası Tarih Kongresi ODTÜ anfılerinde gerçekleştirildi. 27-29 Mayıs'ta bu sefer İstanbul'da gerçekleştirilen çalışma, Toplumsal Tarih Müzesi Kuruluş Sorunları Sempozyumu'ydu. İSKİ tarih yazımı projesi de bu ay tamamlanarak Burhan Oğuz'un yazdığı İSKİ Tarihi ilgili kuruma teslim edildi. Haziran ayı'nda Tarihçinin Mutfağı'nda Şevket Pamuk konuğumuz oldu. Bu ayın en önemli etkinliği Oral History dergisinin editörü Paul Thompson'un katıldığı Sözlü Tarih Atölyesi'ydi. Tarih Vakfı'nın 1993'teki en önemli çalışmalarından biri olan I. İstanbul Tarih ve Deniz Şenliği, bir sergi, bir sempozyum, iki konferans, beş gösteri, beş yanş, on altı konser ve diğer etkinliklerle 12-18 Temmuz tarihleri arasında gerçekleştirildi. Ağustos ayında, dizgi ve yayın hazırlık birimlerimiz faaliyete geçti. Eylül ayında iki önemli projeye başlandı. Bunlardan birincisi Profesör Halil İnalcık ile Profesör Doğan Kuban'ın ortak başkanlığı yürüteceği Eyüp Projesi, diğeri ise Profesör Ayla Ödekan'ın yönetimindeki Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıkları Ulusal Arşivi Projesi'ydi. 1992'de başlatılmış olan Prof. Zeki Ankan'ın başkanlığındaki Tariş kurum tarihi yazımı projesi tamamlandı. İstanbul Ansiklopedisi'nin de ilk fasikülü çıktı. Ekim ayında, yayın faaliyetlerinin yanı sıra Tarih Vakfı'nın ilk Olağan Genel Kurulu gerçekleştirildi. Ankara'da "Türkiye'nin Tarihsel ve Toplumsal Gelişmedeki Yeri"ni Profesör Sina Aksin anlattı. Tarih Vakfı Kasım'da yeni bir diziyi başlattı: Tarihe Tanıklık edenler. İlk konu, Yeşilçam'ın İlk Günleri'ydi. Sözlü Tarih Atölyesi'nde Mete Tuncay İsmail Hüsrev Tökin'i ele aldı. İzmir'deki ilk faaliyetimiz bir sempozyumdu: Türkiye'de Kooperatifçilik Hareketi ve 80. Yılında Tariş. Ankara'da Profesör Nejat Kaymaz, Türkiye Toplumu ve İslam Dini hakkında konuştu. Aralık ayı etkinliklerinin başta geleni Vakfın Kültür Bakanlığı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü ile birlikte yürüttüğü Eyüp Projesi çerçevesinde gerçekleştirdiği Eyüp, Dün/Bugün Sempozyumu oldu.

Bütün bu çalışmalar arasında dergi ve kitaplarımızın da yayınlandığını hatırlatmak isteriz. İstanbul dergisi dört sayısıyla İstanbul severlere güzel saaüer yaşattı. New Perspectives on Turkey dokuzuncu sayısından itibaren Vakfı'mızca yayımlanıyor. Tarih Vakfı Yurt Yayınları da yeni altı kitabını sunmakla gurur duyuyor: Türkiye'de Sanayinin Yeni Boyutları ve KİT'ler, Türkiye'de Kamu Maliyesi, Tinansal Yapı ve Politikalar, Osmanlı'da Kentler ve Kentliler, İstanbul Anıları, İstanbul Gezi Rehberi, Dünya Ekonomisi İçinde Türkiye (1923-1929). .

istanbul'un tarihînde yeni bîr sayfa açıldı!
İstanbul üzerine hazırlanmış en kapsamlı çalışma yayın hayatına başladı. İstanbul Ansiklopedisi. 8 cilt, 10.000 madde, binlerce fotoğraf, gravür, harita... İstanbul Ansiklopedisi'nde şehrin 2.000 yıl öncesine uzanan tarihi bütün yönleriyle işleniyor. Gelişerek, değişerek, büyüyerek yaşayan İstanbul, sadece tarihle sınırlanamayacağı için, şehrin bugünü ve yarını da, dünü kadar önemli. İstanbul Ansiklopedisi''nde şehrin günümüzdeki yaşamı, kurumları, değişimi ile ilgili pek çok madde bulunuyor... İstanbul Ansiklopedisi 72 haftada tamamlanacak.

İstanbulseverleri ve araştırmacıları
İstanbul Ansiklopedisine

abone olmaya çağırıyoruz.

İstanbul

Ansiklopedisi

Tarih Vakfı Yıldız Sarayı Arabacılar Dairesi Barbaros Bulvarı 80700 Beşiktaş/İstanbul Telefon: (212) 2273 7 33 - 34 Faks: (212) 2273732
B i r i n c i C i l t T a m a m l a a d i 1

YAPI KREDİ KÜLTÜR MERKEZİ

B

İ R

U S T A

B

R

D

U

N Y

B E H Ç E T

NECATİGİL

a
Yapı Kredi'nin "Bir Usta, Bir Dünya" arşiv sergilerinden ilkinin konusu Behçet Necatigil. Fotoğraflar, elyazmaları ve kişisel eşyadan oluşan sergi, sanatçının hayatı, kişiliği ve eserlerine ışık tutuyor.
21 Aralık 1993 - 11 Şubat 1994

Yapı Kredi S e r m e t Çifter Kütüphanesi

İstiklâl Caddesi 285 B e y o ğ l u 80050 İstanbul Telefon: (212) 252 01

YAPI^KREDi